{"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/asiye-aydan-cakar-latcho-drom-bin-yillik-yolculuk/", "text": "Ne güzeldir yollarda olmak şimdi... Acele etmeden, bir yere varma telaşında olmadan, sadece gitmek... Yol senin nereye gideceğini bilir, sen sadece yürürsün. Tony Gatlifin kamerasından bir yol hikayesi anlatacağım, Latcho Drom. İngilizceye Safe Journey diye çevrilen, ama bizlerin Laço kelimesinden yapacağımız çıkarımla daha kıpır kıpır, daha içimize işleyecek bir hikaye ile karşılaşacağımızı hissettiğimiz bir film, iyi yolculuklar! 1000 yıllık bir hikayedir bu. Nedeni bilinmeyen yolculuk başlar Hindistanın kuzeybatısından. İsimler değişir, Gitan denilir kimi yerlerde, bazen Halab, Çigan, Bohem ve yerler değişir, zaman akar ama dans ve müzik hep vardır. Gündelik yaşamın tam ortasındadır müzik, çünkü çölün ortasındaki tek bir ağaç kadar kutsaldır. Ateşler yanar, kadınlar ve adamlar bedenlerini süsler, öküzlerin boynuzları kırmızıya boyanır. Güneş batmaya yakın, ritüel başlar. Kökleri toprak ananın rahminde, dalları gökyüzüne uzanan ağacın etrafında doğaya saygı duruşu gibidir. Öyle ki, sinema bir din olsa kabesi bu sahne olurdu. Ve yollar bir kez daha çağırır bizleri, bu kez geldiğimiz yer tanıdıktır. Kalanların en sevdiği, gidenlerin en özlediği yere, Boğaza çıkar yolumuz. Hani bir Rebetiko şarkısı diyor ya; Boğazın tüm suyunu içmek istiyorum. İşte o kadar özlemekle ilgilidir Boğaz. Filmde ilk kez para konuşulur, Kadınlar Yeni Cami önünde çiçek ve kurutulmuş biber satarken, erkekler de para karşılığı müzik yapar. Kahramanlarımız Hindistan ve Mısırdaki kadar mutlu olmasalar da, filmin sonunu bilenler Ne olur, batıya gitmeyin diye bağırmak isterler. Çamurlu yollara vuran ayın şavkı ile sınırı geçer, Romanyaya ulaşırız. Ağaca yaslanmış yaşlı adam, kemanının kopmuş telini çeke çeke şarkısını söyler; Ah Çavuşesku yıktın Romanyayı der. Dökülen yapraklardan, ölen insanlardan, Bükreşi diktatörlükten temizleyen öğrencilerden bahseder. Oysa altyazı olmasa, gülen yüzüne aldanıp bir aşk şarkısı söylediğini düşünebilirdik. Adam, Müzik yapabiliyorsam hala umut var der gibidir. Trenin varacağı gara yolculardan önce gider, şık giyimli ve mutsuz annesini biraz olsun neşelendirmek isteyen küçük çocuğun çabasına şahit oluruz. Kahramanlarımız çalar, oğlan dans eder, kadın gülümser. Ama aslında o aralar kimsenin mutlu olmadığını bir sonraki sahne çok iyi anlatacaktır. Biraz istenmeme, biraz kovulma ama biraz da eğlence ve müzikle geçen kısa Fransa molasından sonra son durağa ulaşırız, İspanyaya. Kahramanlarımız uzun zamandır olmadıkları kadar mutlu görünmektedir, emin ellerde olduklarını düşünür rahatlarız. Palmaslar, danslar ve o şahane müzik bizi Endülüse götürür. Neşe ve hayat tekrar sokaktadır. Bizler Auschwitz gerginliğini flamenko ile üzerimizden atarken, birileri mahalleyi duvarlar içine hapsetmeye hazırlanmaktadır. Çünkü maalesef dönem, Franko İspanyasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/atilim-sahan-avatarin-dusundurdukleri/", "text": "Sanırım 80'li yıllarda çocuk olmuş herkes küçük mavi adamların doğayla ve birbirleriyle uyum içindeki yaşamlarının nefasetine aşinadır. Bu küçük mavi adamlar herkesin yeteneği elverdiğince ve gücü yettiğince çalışıp, ihtiyacı oranında toplam üretimden pay aldığı, paranın ne mübadele ne de tasarruf aracı olarak geçer akçe olmadığı bir toplulukta yaşamaktadırlar. Topluluğun ihtiyaçlarına karşılık verdiği oranda kendini gerçekleştiren şirinler ismiyle maruf bu garip oğlanlar aslında ilkel komünal hayatın biraz basitleştirilmiş bir betimlemesidir. Ki yıllar sonra komünizm propagandası yaptıkları gerekçesiyle şirinler etrafında koparılan fırtınada şirinlerin toplumsal ilişkilerinin payı da oldukça yer tutar. Şirinler mülkiyet ve sınıf kastı gibi toplumları resen kötücül vasfiyeler içine iten merhaleler ile tanışmamış her egemenler iktidarı öncesi toplum gibi birbirine yardım eden ve paylaşan toplum üyelerinden müteşekkildir. Küçük mavi adamlar özünde emperyalist dinamiklerin oralara ulaşmasından önce Amazon yağmur ormanlarında, Pasifik adalarında ya da Kongo'nun balta girmemiş ormanlarında yaşayan halkların basitçe bir istiaresidir. Gargamel ise her daim gözünü kör eden altın sevdasıyla bu halkları esaret altına almaya çalışan kolonyal güçlerin bir karikatürüdür. Demek ki minyatür hempaları gibi büyük mavi adamlar da aynı dertten muzdarip benzer bir orman halkıdır. İşte bizde geçtiğimiz yıllarda çok konuşulan Avatar filmini bu perspektiften kritik etmeye gönül indirelim. Görmeyi bilenler için sıradan bir Hollywood yapımlarında bile derin manalar vardır derler. Tarihin çeşitli üretim aşamalarında farklı tezahürler gösteren toplumlar arasındaki çatışmaların geniş ve çok katmanlı hinterlandında kaybolmamak için en iyisi belli bir düzende ilerlemek. Bizde öyle yapalım. Avatar sözcüğünün kökenini araştırıken, Brahmanizm, Hinduizm, Jainizm ve Budizmin de kendisinden türetildiği, Hindistanın en eski dini, çoktanrıcı Vedizme kadar uzanmamız gerekir ilkin. Hint dinlerinin, felsefesinin ve mitolojisinin kaynağı olan Vedizmin tanrıları sayılamayacak kadar çoktur ve aralarında hiyerarşi söz konusu değildir. Tıpkı Hıristiyanlığın köklerinin Musevilikte olması gibi, Hindistanın sosyo-ekonomik ve politik yapısını şekillendiren Brahmanizm dini de Vedizmin bir reformu olarak ortaya çıkmış, ondan türemiştir. Brahmanizmde üç tanrı büyük kabul edilmiştir: Brahma- Siva- Vişnu. Daha sonra Brahmanizmin gelişmiş bir versiyonu olan Hinduizmde de görülecek olan bu üç tanrı aslında tek bir gücün üç ayrı görünüşüdür. Hıristiyanlıktaki teslis inancının bir benzeri olan ve trimurti diye isimlendirilen bir teogoni söz konusudur. Ayrıca bu üç tanrının da farklı birçok görünüşleri vardır ve kolaylıkla birbirlerine de dönüşebilirler. Örneğin güneş-akıl tanrısı Vişnu yeryüzüne inerken bazen tanrı Krişna bazen de tanrı Rama görüntüsünü kullanır. Bazen balık, kaplumbağa, yaban domuzu olarak dünyaya indiği anlatılır. Avatar sözcüğüyle tam bu noktada tanışırız. Sanskritçe iniş anlamındadır. Hindu dininde Vişnunun ruh halinden cisim haline geçmesi anlamında kullanılmıştır. Vişnu düzensizlik dönemlerinde insanları ve tanrıları kurtarmak amacı ile dokuz kez dünyaya inmiştir. Vişnu dünyaya her gelişinde daha az kusurlu olmaktadır. Tanrının dünyaya son bir kez daha ve tam yetkinlikle ineceğine inanılır. Bu geliş evrensel oluşumun sonlarına doğru olacaktır. İşte tanrı Vişnunun yeryüzüne indiğinde aldığı görünümlere Brahmanizm ve Hinduizmin dinsel metinlerinde avatar denilir. Ama kimi başka anlatımlara göre Vişnu onuncu ve sonuncu kez aramıza indiğinde asıl cisimleşme olacağından avatar sadece bu gelişinde alacağı addır. Hint mitolojisinin karmaşık ve girift yapısı nedeniyle terimin genel geçer tek bir karşılığına ulaşamasak da geniş kullanımı ile avatar sözcüğü, ruhsal-tanrısal olanın maddi dünyaya inerken aldığı görünüm olarak tercüme edilebilir. Filmin isim kökenleri üzerinde bu kadar durmamızın sebepleri sanırım artık açıklığa kavuşturulabiliriz. Avatar sözcüğü bir yandan, farklı bir sistemin içinde rahat hareket olanağı sağlayan bir tebdil-i kıyafet durumunu anlatırken bir yandan da bize sistem için kurtuluşun dışarıdan gelen bir yabancı unsurca sağlanacağı ipucunu verir. İzlemeye alışık olduğumuz üzere fonda bilim kurgu öğeler, merkezde ise Mesih öyküsü vardır. Daha filmi seyretmezden önce filmin adının gönderme yaptığı efsane bize Jack Sullynin taraf değiştireceğini tüyolar. Üstelik sıradan bir ihanet hikayesi de olmayacaktır. İzledikçe görürüz ki Jack karşı tarafın güçlerine duhul etmekle kalmaz onlara liderlik/rehberlik de eder. Hemen her inanışta, dinin eskatalogyasına uygun bir formülle kendine yer bulan kurtarıcı mitosunun kurtarıcısıdır Jack Sully. Gılgamış Destanının Tufan bölümündeki öyküye göre tanrılar insanları yok etmeye karar verdiklerinde yalnızca bilgelik tanrısı Enki bu duruma karşı çıkmış, tanrılar meclisinde sözüne itibar edilmeyince Kral Ziusudra aracılığı ile insanlara yardım etmiştir. Sümer yazıtlarında bahsi geçen tufan öyküsünün yunanda, eski ahitte ayrıca Afrikadan Pasifik adalarına kadar birçok ilkelde farklı versiyonları bilinmektedir. Yunan versiyonunda tanrıların lanetlemesine rağmen insana yardım elini uzatan Titan Prometheustur; Tevratta insanlık tanrısal cezalandırmadan yine tanrısal müdahaleyle kurtulur. Hint inançlarında Tufanı başta Siva olmak üzere tüm tanrılar tasarlar, ilginç bir tesadüf olarak yine tanrı Vişnu balık görünümüyle dünyaya inip insanlara yardım eder. Filme geri dönersek Amerikan ordusu dünya dışı bir ırk olan Navilerle iletişim kurmak ve atmosferi insanoğlu için zehirli olan gezegende rahat çalışabilmek için Navi bedenleri klonlar. İşgalci Amerikalılar The Matrix filmindeki isyancıların simülasyona bağlanmak için kullandıkları yöntemin bir benzeriyle bilinçlerini bu laboratuarda üretilmiş Navi bedenlerine aktarırlar. Filmde avatar bu bedenlere verdikleri isimdir. Avatarlar bir insan bilinci tarafından kontrol edilmedikleri zamanlarda kendi başlarına ruhları olmayan ölü bedenlerden ibarettir. Özünde avatarlar insanoğlu fizyolojisi için düşman sayılabilecek çevresel koşullar altında hareket serbestisi sağlayan organik elbiselerdir. Filmde terimin kullanıldığı şekliyle her bilim insanının bir avatarı vardır fakat kelimenin diğer anlamıyla avatar yani kurtarıcı, gerçekte yalnız Jack Sullydir. Tanrı Vişnu sonuncu gelişinde nasıl tam yetkinliğe ulaşacak, tüm kusurlarından kurtulacaksa belden aşağısı felçli Jack karakteri de bilinci avatarına transfer edildiği an yürümeye hatta koşmaya başlayarak önemli bir kusurunu eski sakat bedeninde bırakır; yeni Navi bedeninde kusursuzlaşır. Yine Tanrı Vişnunun son gelişinde tam cisimleşmesi mitosuyla arasında paralellik kurabileceğimiz bir başka olay Jack karakterinin film boyunca Navi bedenindeki geçici misafirliğinin finalde bir nihayete bağlanması; Jackin bilincinin kutsal ruh Eyva aracılığı ile kalıcı olarak navi bedenine yerleşmesidir. Filmin daha başında insanoğlunun yakın gelecekte yeni bir gezegen keşfettiğini; bu gezegenin unobtainium adında çok değerli bir maden rezervine sahip olması (ki bir sahnede kilogramının 20 milyar dolar olduğundan bahsedilir) sebebiyle dünyalılar tarafından sadece keşif değil aynı zamanda fetih toprağı olarak da görüldüğünü öğreniyoruz. Öykünün ana hatları biraz, Amerika kıtasının yeni bulunduğu yıllardaki İspanyol konquistadorlerin servet avcılığı ve vandalizmini çağrıştırsa da aslında tarihin bize öğrettiği daha geniş bir tecrübeden beslenen bir önerme sunuyor: güçlü ile güçsüzün, militar-teknik dallarda gelişmiş ile geri kalmışın karşılaşmasının doğal, kaçınılmaz sonucu olarak temas her zaman zayıf olanın aleyhine işleyen bir seyirdir. Avrupalı beyaz adam ve kızılderililer karşılaşması çok net bir örnektir. İlk zamanlar masumane emtia takasıyla başlayan süreç, Amerika yerlilerinin soykırımıyla nihayete ermiştir. Yine Avrupalının Afrika ve uzak doğu Asya ile kurduğu ilişki çok kısa zaman içinde köle ticareti ve sömürgecilik çizgisine evrilmiştir. Bu kez doğal kaynakları sömürülmek istenilen coğrafya Pandora adlı bir gezegen olduğundan kolonyal zihniyetli medeni insan, dünya dışı ilkel bir ırkı dünyevi bir hırsa kurban etmekten çekinmiyor. Bu arada bin yıllardır kendi gezegenimize ve içindeki her türden doğal habitata yaptığımız tahribatı yıldızlar arası bir arenaya taşıyarak uygarlığımızı savaş ve yıkımla temsil etme hususunda yeni bir aşama kaydediyoruz. Dünyalıların Pandora ismini verdiği, fluryası dünyadan pek de farklı olmayan bu gezegende kendilerine Navi diyen irice, zeki hominidler doğayla uyum içinde yaşamaktalar. Bu noktada Navileri, İnkalar yada Aborjinler gibi primitif yaşayan herhangi bir Terra kabilesi olarak düşünmek zor değil. Bu durumda Pandoradaki insanoğlu da petrol kuyuları için ortadoğuyu veya elmas rezervleri için Afrikayı kana bulayan sanayileşmiş batılı güçleri sembolize ediyor. Senaristler insanoğlunun işgalci olduğu bu yeni gezegene Pandora ismini verirken yine bir mitolojik karaktere gönderme yapmışlar. Bize, bu kez eski Yunan mitleriyle keyifli koşutluklar kurmak için yeni mecralar açmışlar. Pandora Yunan mitolojisinde yaratılan ilk kadının adıdır. Sözcük olarak tüm armağan anlamındadır. Titanlar, yunan tanrılarına karşı yürüttükleri savaşı kaybedince çeşitli cezalara çarptırılır. Cezalar konusunda çok özgün davranan tanrılar Titan Epimetheusu cezalandırmak içinse günümüz feministlerini kızdıracak bir çözüm bulurlar: bir kadın yaratmak. İşte bu ilk kadının adı Pandoradır. Hikayenin ilginç yanı ilk erkek, tanrıların başına bela olması için titanlar tarafından yaratılırken ilk kadın, erkekleri cezalandırmak için tanrılar tarafından yaratılmış olmasıdır. Bu ilk dişi-insana Aphrodite güzelliğini, Minerva çekiciliğini, Hermes kurnazlık ve yalancılığını hediye etmiştir. İster titan ister erkek-insan olsun hiçbir güç ona karşı koyamayacaktır. Tanrılara kafa tutan titan yanlısı erkek-insanlar önünde hemen dize gelecekleri yeni bir tanrıyla karşılaşacaklardır. Pandora tanrılar gibi bencil ve duygusuzdur. Önüne çıkan her engeli gözünü kırpmadan yıkabilecek yaratılıştadır. Filmde Navilerin gezegenini istila eden şirketin bu gezegeni isimlendirirken Pandora adında karar kılmaları, aslında kendi tabiatlarının yabancı olan ile ilişkisini tanımlayan bir metafordur. Yeni bulunmuş bir gezegene kimlik atamak için o coğrafyayı olağan haliyle tanımaya çalışıp tümevarımla sonuca varmak yerine psikolojideki savunma mekanizmalarından yansıtma kuramı benzeri bir bilinçaltı refleksle, bir yandan yeni coğrafyaya ilişkin niyetler konusunda da kendini ele veren etnosentrik bir isimlendirme söz konusudur. Amerika ve Avustralya gibi iki yeni dünya kıtasının isim babalarının, bu kıtaların yerli halkı değil de bu kıtaların kaynaklarını yağmalamak için gelen Avrupalı beyaz adam olması aynı ideolojik sürecin ürünüdür. Sonuçta insanlar gelmeden öncede Navilerin üzerinde yaşadıkları toprakların bir adı vardır. Öğrenmek için sormak yeterlidir. Ama insanlar bu gezegene bilimsel araştırma tutkusuyla değil kolonyal amaçlarla gelmiştir. Pandora doğası ve Navi tarihi ile ilgili bilimsel araştırmalar olsa olsa işgalcinin yararına bir işlevsellik sunduğu takdirde gerekli ve anlamlıdır. Zaten film konusunun ana iskeleti de bu çatışma üzerine kuruludur. Pandorada faaliyet gösteren kliklerden bir tanesi Gracein yönetimindeki bilim ekibidir. Evlerinden milyonlarca kilometre uzakta bir yabancı gezegene yerleşmelerinin motivasyon unsuru bilimsel araştırma tutkularından ibarettir. Çatışmanın diğer tarafında ise özel şirket / ordu simbiyozu bir yapı vardır. Gözünü kar hırsı bürümüş şirket yöneticileri gezegenin yeraltı zenginlikleri haricinde hiçbir zenginlikle ilgili değildir. Bir sahnede Grace, şirket ceosuna beyhude bir eforla gezegendeki bitkilerin milyarlarca sinir ağıyla birbirine bağlı olduğunu, bu biyolojik zenginliğin unobtainium madeninden daha öncelikli bir değer taşıdığını anlatmaya çalışır. Ama nafiledir. Finansal kazanç her türlü araştırma ve keşifin üzerindedir. Öykünün arch villaini ise şirketin kolluk gücü olan askeri birliğin başındaki Albay Miles Quatrichdir. Tarihsel rolüne uygun olarak kapitale göbekten bağlı militarizm ve uygulayıcıları yine saldırgan, acımasız ve sabit fikirlidir. Militarist bakış açısının tüm tezahürlerini üstünde toplamış gibi duran Albay Quatrich ise psikolojik karakterden çok sembolik bir karakter olarak çizilmiştir. Elinde çekiç olanın her sorunu çivi olarak görmesi gibi albay karakterinin de her soruna çözümü savaş minvali üzerinedir. Şirketin üst düzey yöneticisi Andy ve Albay karakterinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan bütün, 16. yy. maceracısı Hernando Cortezin tarihsel kimliğinde tam karşılığını bulmuş gibidir. Tarih okuru herkesin bildiği üzere Cortez emrindeki birkaç yüz maceraperest denizciyle bugünkü Meksika toprakları üzerinde kurulmuş olan dev Aztek İmparatorluğunu şaşırtıcı bir şekilde istila etmiştir. Altın hırsından başka ilham tanımayan Cortez, adamları ve ardılları bir kültürü yok etmişlerdir. Yazısıyla, sanatıyla, bilimiyle tüm bir Colomb-öncesi uygarlığın boynunun vurulması, takip eden yüzyıllarda dünya çapında domine olacak olan Avrupalı beyaz adam hegomanyasının habercisidir. Daha sonraları yerli soykırımının sistematik bir politikaya bağlanmasının mülhemi Cortez Orta Amerika şehirlerini talan ederken; çağdaşı, Pizzaro ismiyle maruf başka bir fatih ise bugünkü Peru coğrafyasında tarihin bildiği ilk sosyalist devlet teşkilatına sahip toplumu, İnka Uygarlığını yakıp yıkmakla meşguldür. Gerek Meksikada gerek Peruda İspanyol işgaline karşı yerli direnişleri uyanmış, Tupac Amaru gibi isimleri günümüze kadar ulaşan kızılderili kahramanları peyda olmuştur. Ne yazık ki bağımsızlık İspanyol sömürge imparatorluğunun egemenliği altında acı ve zulümle geçen üçyüzyılın sonunda elde edilecektir. Hem de Simon Bolivar isimli latin kökenli bir halk kahramanının eliyle. Bu üç yüzyıl içinde kıtanın demografik yapısı yerliler aleyhine oldukça büyük bir değişime uğradığından vatan toprağını İspanyol egemenliğinden kurtarmak criollo denilen yeni dünya doğumlu İspanyollara düşer. Simon Bolivar işte bu criollolardan, yerlilerden, mulatto denilen melezlerden müteşekkil ordusuyla bağımsızlık savaşını yürütmüştür. Pandora gezegeninin kurtuluş savaşı da Jack Sully tarafından yürütülüp ve başarıya ulaştırıldığından; Jacki -işgalci ırkın kanından gelmesine rağmen yerli halkın yanında yer alması yönünden- Simon Bolivara benzetebiliriz. Jack karakterini ve Navi direnişini tarihsel kimliklerle / olaylarla özdeşleştirme uğraşına ara verip sinema ve edebiyattaki karşılıklarına bir göz atarsak uzun bir liste çıkar karşımıza. Filmin belki de en ciddi tenkit konusu bu noktada önem kazanır. Öyle ki eser biçem ve estetik anlamda üstün bir çizgi yakalamış olmasına rağmen öykü olarak özgün olmaktan çok uzaktır. Filmin merkezinde ortalama bir okur ya da sinema seyircisi için çok tanıdık olan bir hikayenin arkada bilim kurgu fonuyla yeniden çevirimi gibidir. Yakın dönem sinemasından tematik olarak akrabalık kurabileceğimiz filmlerden bir kaçını hatırlayalım. Kevin Costnerin yönetmenliğini yapıp başrolünde oynadığı Kurtlarla Dans anafikir olarak Avatar ile neredeyse birebir örtüşür. Birleşik Devletler teğmeni Dunbar, Sioux kabilesi yerleşiminin yakınında tek başına kalmıştır. Hükümetiyle savaş halinde olan bu kabilenin, önce ilgisine mahzar olup sonra güvenini kazanırken bir yandan kendisi de bir dönüşüm geçirir; ve tabii ki saf değiştirir. Film bir büyüme hikayesidir. Hikayenin başındaki ve sonundaki hiçbir değer aynı kalmaz. Buna teğmen Dunbarın kimlik ve aidiyeti de dahildir. Avatarın hikayesinin genel hatları da -başka bir gezegende geçmesi dışında- aşağı yukarı böyledir. Hatta dikkat çekici bir benzerlik olarak iki filmde de esas oğlanlar yerli kızlarla eşleşerek klan yaşantısında muteber bir pozisyon edinme arayışında aşk kontenjanından yardım alırlar. Jack Sully de teğmen Dunbar gibi kabul görmek istediği yerli halkın dilini öğrenmekle kalmaz kültürel dokuya evlilik pratiğiyle de entegre olur. . Jack ve Naitinin cinsel birleşme sekansı için Eyvanın huzurunun seçilmesi bedensel / cismani vahdetin, tinsel / ruhani noterce onaylanmasına işaret ettiğinden manidardır. 1990 sonrası Hollywoodundan örnekler burada da bitmez üstelik. Daniel Day-Lewisin başrolünde oynadığı Mohikanların sonuncusu ve Tom Cruiseun uzakdoğu güzellemesi Son Samuray filmleri de benzer menşeilidir. İlginç bir ortak nokta olarak üç filminde başrol oyuncuları anglo kökenlidir. Halbuki bu filmler Siouxların, Mohikanların ve Japonların gelenek ve kültürlerine saygı duruşu olma iddiasında eserlerdir. Hollywood senaristleri de yapımcıları da içine doğdukları kültürden pek de bağımsız düşünememektedirler anlaşılan. Batı sanatının ben merkezcil tahammülsüzlüğü, ötekinin tanıtılması işini, ancak kendilerinden birinin bakış açısıyla sağlandığında bağrına basar. Mel Gibsonın eski Maya dilinde çektiği, tüm oyuncu kadrosu yerlilerden müteşekkil apocalyptico gibi istisnai bir iki filmi saymazsak batı sinemasının yabancı kültürlerle ilişkisi kendi kültürel kodlarının tekelinden kurtulamaz. Yerli kültürlere karşı üst perdeden çalıp söyleyen Avrupa snobizminden dem vurmaya başlamışken aynı etnosentrik yaklaşımın daha geniş çaplı ama farklı bir tezahürünü avatarda da bulmak mümkündür. Şöyle ki genel olarak günümüz bilim kurgu yazarlarının özel de ise Avatarın hikayesini kuranların dünya, tarih, toplum ve insanlık ile ilgili alışageldikleri şablonlar öylesine belirleyicidir ki sonsuz özgür varsaydığımız hayal güçleri bile bu cenderenin baskısı altında kısırlaşmış, akamete uğramıştır. İlkin Pandora gezegeninin bitki örtüsü ve faunasıyla dünya arasında ki benzerlik nazar-ı dikkatimizi celp eder. Dünyada ne varsa orda da var gibidir. Gergedanlar, kaplanlar, kurtlar, yırtıcı kuşlar, yağmur ormanları birkaç deformasyonla yeni gezegendeki tanıdık unsurlar olarak karşımıza çıkar. Oysa astrofizikten biliriz ki bizim güneş sistemimizdeki gezegenler bile sıcaklık, gaz bileşenleri dengesi, basınç, çekim kuvveti gibi birçok sebeple, iklim ve coğrafya olarak dünyamızdan o derece ayrılır ki ışıkyıllarıyla ölçülen mesafelere konuşlandırılmış bir habitatın bambaşka fiziksel etkiler altında çok daha özgün olması beklenirdi. Stanislaw Lem Solaris romanında dünya dışı canlılığı bir okyanus olarak tasarlayarak, hayal dünyamıza, uzaylı yaşam formlarının hiç de bize benzemek zorunda olmadığının en güzel örneğini sunmuştur. Tüm bir gezegenin yüzeyini kaplamış, tek bir merkezi sinir sistemi gibi davranan trilyonlarca litre hacminde, likit bir organizma, bilim kurgu edebiyatının en güzide e. t. i. tasarımlarının başındadır. Yine benzer bir uzaylı tasviri Fred Hoyleun Kara Bulut romanındaki dev gaz bulutudur. Arthur C. Clarkein Uzay Macerası serisinin ilk romanı 2001de kahramanımız Dave Bowman uzak yıldızlara erişim için bir kapı olan monolitten geçince farklı tür canlıların yaşadığı çeşitli gezegenlere ziyaretçi olur. Buradaki uzaylı tasavvurlarının arasında sadece elektrik akımından ibaret olan yıldırımsı türler vardır. Yine serinin devam kitaplarının birinde buz kristallerinden hasıl olmuş gibi duran, kırılgan, kısa ömürlü canlıların anlatımına şahit oluruz. Bilim kurgu janrının zengin mirasına şöyle kısa bir göz gezdirmek dahi Pandoranın organiklerinin ne denli yaratıcılık yoksunu bir dizayna sahip olduğunu anlatmaya yeter. Gerçi türün büyük üstadı Arthur C. Clarke rama serisinin ilk romanı Ramayla Buluşmada büyük bir kimyasal çorba içinde yüzen dünya dışı bir canlıyı okyanusların köpekbalıklarına benzer tasarlamış ve evrimin benzer sorunlara benzer çözümler bulduğu gerekçesine sığınmıştır. Yine de Dünya ve Pandora gezegenlerinin, canlılık yönünden ortak kökenden türemiş ama sonrasında evrim ağacının farklı yollarına sapmış uzak akrabalar gibi birbirlerine benzemelerini açıklamakta bu gerekçe zayıf kalır. Pandoranın zeki canlıları Naviler uzun boyları ve mavi renkleri dışında insana fazlasıyla benzemektedirler. Elleri, ayakları, gözleri, kulakları biz insanlarda olduğu gibi ikişer tanedir. Zihinsel süreçleri ve duygusal gel-gitleri bize benzer. Sosyal gruplar şeklinde birlikte yaşarlar. Hatta dilleri -biz insanlardaki gibi- düzenli ses titreşimleri temeline dayanır. Naviler İngilizce, insanlar ise Navice öğrenebilmektedir. Bu biraz fantastik bir durumdur çünkü birbirinden çok farklı evrim yollarından geçmiş olması gereken iki türün gırtlak yapıları, zihinsel işleyişleri gibi fizyolojik ve psikolojik enstrümanlarının aynı çizgide gelişmiş olması zorlama bir kurgudur. Bazı mantıksal açmazları yumuşatmak adına Pandora gezegeninin dünyanın bir alegorisi olduğu önkoşulunu peşinen kabul ederek filmin bilimsel altyapısını pas geçip; birazda öykünün tematik orijinlerine odaklanabiliriz. Kurtarıcı figürüyle birlikte işlenen özgürlük mücadelesi motifi edebiyatın da sinemanın da oldukça aşina olduğu bir janrdır. Metnin başında değindiğimiz gibi köklerini din ve esatirden almakla birlikte The Matrixden Cesur Yüreke çok geniş bir yelpaze içinde tekrar tekrar işlenmiş bir konudur. Fakat Avatarın kurtarıcısı en çok Frank Herbertin eserine yakın durmaktadır. Herbertin epik bilim kurgu serisi Dune ile Avatar arasındaki en belirgin ortak yan baş kahramanlarının aynı kaderi paylaşmalarıdır. Dune sahra benzeri bir çöl gezegenidir. Pandora ise daha çok amazon yağmur ormanlarını andırır. Duneun sakinleri kum insanları, Pandora halkı ise Navilerdir. İki hikayede de dışarıdan gelen bir yabancı gezegeni baskı ve zulümle yöneten diktaya karşı direnişin başına geçer. Jack Sully toruc isimli yırtıcı kuşa binerek rüştünü ispat eder. Artreides ise dev kum solucanına binerek Fremenlerin saygısına nail olur. Yine The Matrix, Hobbit, Alice Harikalar Diyarında, Narnia Günlükleri gibi daha birçok fantezi / ütopya yapıtında gerilimin omurgasını oluşturan öğe bir kehanetin ekseninde kahramanların kendini tanıma ve kendinden emin olma sürecidir. Karşılaştırdığımız Dune ve Avatar ikilisinde de kehanet klişesi mevcuttur. Matrixin Neosu ya da Harikalar Diyarının Alicei en başta, kehanette bahsi geçen halaskar kahramanlar olduklarını düşünmeseler de öykünün sonunda -biraz da kendi iradelerinin dışında- olmaları gereken kişiye doğru evrilirler. Çünkü kehanet bu yöndedir. Hazır zoraki kahramanlıktan bahsetmişken The Matrix'in Neo'su başta sıradan bir yazılımcıyken kehanetin emrettiği kurtarıcı figürüne dönüşen kahramana iyi bir örnektir. Veysel Atayman'ın çok yerinde tespit ettiği üzere Neo eski Yunanca'da yeni demektir. Üç harflik nicknamein anagramından One ifadesine ulaşırız ki İngilizcede özel olan, eşsiz, seçilmiş olan manasında yaygın olarak kullanılır. Neo'ya ihanet eden ekip arkadaşının nicknamei Cypher'dır. Doğu dillerinde sıfırı anlatır. Neo ve Cypher birlikte 1 ve 0 'ı yani bilgisayar programcılığının temelini oluşturan ikili sayılı sistemini oluştururlar. Morpheus ise rüya tanrısı Hypnos ile gece tanrıçası Nyx'in oğludur. Kardeşleri Phantasos ve kabusları yöneten Phobetor ile birlikte uykulara girme yetkileri vardır. Matrix'in de devasa bir rüya simülasyonu olduğunu düşünürsek; ara ara sisteme duhul eden, bir ortaya çıkıp bir kaybolan bu hayalet ekibin liderliği için kim Morpheus'tan daha ehildir ki? Morpheus ismi Yunan mitolojisindeki tüm karakterler içinde fonetik olarak en çok Orpheus'u çağrıştırır. Hayatının aşkı Eurydike'i ölüler dünyasından kurtarmak için Hades'in yeraltı krallığını didik didik araştırır Orpheus. Tıpkı Morpheus'un Neo'yu bulmak için Matrix'i tavaf etmesi gibi. Gerçi nihayet anında karısını kurtarmakta başarısız olsa da ölüler dünyasından çıkana kadar Eurydike'in önünde yürüyüp yol göstererek asıl misyonunun kurtarıcılık değil rehberlik olduğunu aşılar. Morpheus da Neo için bir kılavuz, bir yol gösterici konumundadır. Öykünün finaline doğru kurtarıcının hayatının tehlikede olduğuna kanaat getirdiğinde kendini feda etmek suretiyle kurtarıcısını kurtarır ki daha sonra kurtarıcı insanlığı kurtarabilsin. Hikaye anlatma sanatının anaakım gövdelerinden birini teşkil eden kurtarıcı mitosunun, tarihi filmlerden westernlere kadar çok çeşitli damarlardan beslenmiş olması bir yana sürekli bir kehanet kavramıyla ilişkilendirilmesi özünde dini bir atıftır. Eğer Neo tech-noir evreninde İsa Peygamber'in karşılığı ise bu yönüyle Morpheus da Vaftizci Yahya'yı temsil etmektedir. Tabii ki bu durumda Trinity serinin sonraki filmlerinde durumu daha da belirginleşecek olan- imkansız kadın Maria Magdelena'ya, Cypher ise gammaz Yahuda'ya denk gelmektedir. Avatar'da benzer bir simetriyle yol gösterici, rehber kontenjanını bilim kadını Grace doldururken, tür farklılığının da yardımıyla imkansız kadın rolünü Naiti kapıyor. Jack Sully kendi türüne ihanet ederek saf değiştirdiğinde insan ırkının Yahuda'sı olmasına karşın Navi'ler için Mesih mertebesine yükseliyor. Bu da tarih derslerinin öğretici ışığı altında defalarca ispat edildiği üzere halk kahramanlığı ile vatan hainliği arasında ne derece ince bir çizgi olduğunu hatırlamamıza yarıyor. Neo da Jack Sully de kehanetin determin ettiği yazgılarına doğru ilerlerken bazı testlerden geçiyorlar. Neo simülasyonun simülasyonu diyebileceğimiz eğitim programında ilk denemesinde uzun atlama testinden çakmasına rağmen sonlara doğru bir ajanla dövüşebilecek, hatta kurşunlardan kaçabilecek yetenekler sergilemeye başlarken, Jack Sully ise kendinden önce sadece 5 kişinin binicilik şansına eriştiği efsane bir masal kuşuna, toruka binerek özel yetenekleri olduğunu kanıtlar. Torukla bağlantı kurabilmek; Kral Arthur efsanesindeki Excalibur isimli kılıcı yıllardır beklediği taştan çıkarabilmenin, liderlik etmeye layık olunduğunun kanıtı sayılmasına benzer şekilde, Pandora halkı için nerdeyse peygamberliğe şayan bir harekettir. Jack Sully keramet ehli bir turist olduğunu kanıtlayarak başladığı yolu tam bir Navi ve kahraman olarak bitirir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/atilim-sahan-coen-sinemasindan-varolusculuga-uzanan-yol-kucuk-adamlar-ve-buyuk-lebowski/", "text": "Coen biraderlerin filmleri özellikle atmosfer kurma açısından- belki de Hollywood'un en ayrıksı ve özgün rejisini temsil eder. Ekonomi profesörü bir baba ile sanat tarihçisi bir annenin yetiştirdiği bu iki kardeşten sinema eğitimi almış olanı Joel'dir. Küçük kardeş Ethan'ın ihtisası ise mantık ve dil felsefesi üzerinedir. Ki zaten Coen'lerin sinema dilindeki orijinalitede ve psikiyatri ders kitaplarından fırlamış gibi duran su generis karakterler oluşturmada, kardeşlerden senarist olan Ethan'ın felsefe bölümü mezunu olmasının etkisi yoğun şekilde hissedilir. Fargo, Barton Fink, Orada Olmayan Adam, İhtiyarlara Yer Yok gibi artık çağdaş klasikler arasında sayılan eserleri dramadan kara filme uzanan -birbirine yakın ama farklı türlerden- bir yelpazenin renklerini oluştursa da; özünde Coen sineması, neredeyse tüm filmlerinde istisnasız gözlenen ortak bir tema etrafında dönüp durur. İnsanoğlunun hilkatinden getirdiği varoluşsal üç temel anksiyetesi vardır. Ölüm, anlamsızlık, yalnızlık. Özellikle Jean Paul Satre ve Albert Camus gibi filozofların fazlaca belki gereğinden de fazla- önem atfettikleri bu nevden varoluşsal kaygıları, çoğu zaman bilinç düzeyinde farkında olmasak da hayatımız boyunca yan bilincimizde taşırız. Ve hepimiz kendi mizacımızın sığasınca bir çözüm ararız. Aşk, sanat, dostluk, davaya adanmışlık, genetik kodların alt nesillere aktarımı, şöhret tutkusu gibi iptidai birçok yönelim hayatın genel seyri içinde insanı bahse konu olan varoluşsal kaygıların pençesine düşmekten korusa da sosyolojik açıdan insanoğlunun Camus'nun tabiriyle bu üç metafiziksel rezaletten korunmak için başvurduğu en kapsayıcı ve yaygın bütünlüklü yapı organize olmuş dinlerin sağladığı manevi komformizmdir. Coen filmlerinin bu bağlamda kritiğine heves etmek aslında egzistansiyalist felsefesinin temel argümanlarına ve insanoğlunun kutsallarla zehirlenmiş kolektif dimağının yeryüzünde kalıcı olmak üzere verdiği gülünç tinsel mücadeleye üst perdeden bir bakış atmak gibi olacaktır. Ahbap ile tezat oluşturacak şekilde adaşı diğer Lebowski kendini zengin ve güçlü bir adam olarak görmektedir. Ama sonra ortaya dökülür ki servetinin kaynağı karısından gelmektedir. Kızının verdiği harçlıkla geçinen, vakıf parasından başka parayı yönetmesine izin verilmeyen kudretsiz bir adamdır. Bowling ortağı ve yakın arkadaşı Walter, ikide bir Şabat gününden, Yahudiliğin gereklerinden bahsedip durur. Ama sonradan anlaşılır ki Polonya asıllı bir Katolik iken 5 yıl önce boşandığı karısı nedeniyle Musevi dinini seçmiştir. teknik olarak Musevi bile değildir. Ahbabı tutuklayan şerif benim kasabamda yabancıları sevmeyiz dostum kabilinden, kara film örneklerindeki kanun adamlarına taş çıkartan bir tirat söyler. Tavırlarından anlaşılır ki küçük bir kanun adamı olmasına rağmen kendine büyük işler başaran bir statü atfetmek eğilimindedir. Ve tutuklulara kelimenin tam anlamıyla tiyatro kesme peşindedir. Filmin finalinde ne denli kof oldukları anlaşılacak nihilist çete gözü kara psikopatlar gibi görünmek derdindedir. Ortada peşinden koştukları milyon dolarlık çantanın aslında hiç var olmadığı anlaşıldığında ise 40 dolara fit olmaya çalışırlar. Jesus karakteri havalı biri gibi görünmek ister; bu yüzden yerli yersiz böbürlenir. Lakin abartılı davranışlarıyla havalı bir adamın ancak karikatürü kadar cool olabilir. Bilge biri edasıyla açılış sahnesini kotaran Teksaslı anlatıcı sıklıkla ne diyeceğini unutur, lafı uzattıkça uzatır ve sonuçta bir yere bağlayamaz. Öykünün temel direği her gün defaatle rast geldiğimiz önemli görünmeye çalışan küçük adamların parodisidir aslında. Belki de o yüzden kahraman sözcüğünden itinayla uzak dursa da filmin tek gerçek kahramanı ahbaptır. Hatta insanın bu kendiyle barışık, , Mevlananın ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol sözünü kendine düstur edinmiş, kahraman olmayan kahramanı naif mi naif bir portre olarak tasvir edesi gelir. Ahbap ne Walterın Vietnam saçmalıklarına, ne milyoner Lebowskinin önemli adam pozlarına, ne de pornografi kralı Treehornun iş adamı ağzıyla yatırımdan, finanstan ahkam kesmesine tepki vermez. Şerifin tehditlerini bile gayet ciddi bir ciddiyetsizlik içinde dinler. Kendini dansçı sanan ev sahibinin pespaye gösterisine bile aynı kayıtsızlıkla icabet eder. Sanki gizliden gizliye, son derece düzenli görünen toplumdaki baş aşağı gidişatın farkındadır. Ama bir yandan da toplumun dokusundaki bu irrasyonel gidişat açıkça umurunda değildir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/evrim-sekmen-becan-sistttt/", "text": "Medya ve sanatın ortak noktası birey ve toplum. İki yapının da toplumu şekillendirme, bilinçlendirme gibi ortak misyonları var. Yolumuza iyi niyet taşları döşenirken yolun sonunun cehenneme çıkabileceğini hesaba katmamıştık. Hayatımızı daha karmaşık ve yapay bir hal aldı. Hatanın hoş görülmediği pragmatist bir dünyaya açtık gözlerimizi... Her şeyin mükemmel ve kusursuz olması gerektiğini içimize nakşeden Amerika, bu yüzyılın başat mimarlarından biri. Çağımızın filozofu Baudrillard'ın Amerika isimli kitap yazması, onlardan aldığımız Hollywood, Disneyland gibi simge yerlerin Baudrillard'ın temel analizlerini içermesi, bu çağın dinamiklerini yansıtan aynalar olmalarından kaynaklanır. Amerika, oluşturduğu yapı ve dünyaya empoze ettiği kültürle dünyanın temel bileşkelerini sunar. Amerika'nın her alanda yaptığı etki, ekonomisinin refahı sayesinde yaygınlık kazanmıştır. Bu nedenle sanatta ve kültürde de Avrupa'dan çaldığı bayrağı günümüze kadar taşımaktadır. Sanat piyasasının kalbi gene burada atmaktadır. Bu kalıplaşmış sözler Amerika'nın kurduğu sistemin açmazlarını örtememektedir. Şu aralar Amerika'nın bilinen sanat yazarlarından Susan Thornton'un Sanat Yazarlığı Şef Garsonluk mu Oldu? yazısında hayat standartları yüksek bir şekilde yaşarken, vicdanına yenilen ve yaptığı işe saygısı kalmayan bir sanat yazarının çığlıklarıyla kendimize geldik. Sanat piyasasındaki yeriniz kültürel ve sanatsal bir aydınlanmanın yerine piyasa dinamiklerine karşı konumlanmanın ötesine geçmiyor. Ahu Antmen'in itirafı da bir o kadar önemli. Kültür endüstrisinin aktörlüğünü yapmaktan başka işe yaramıyor yazdıklarımız. Ana akımda karşılık bulmak zorlaşıyor. Ana akım bağlamında yer alıp eleştirel olabilmek ise sırça sarayda olup ahkam kesmekle özdeş sayılıyor. Sorunu kültür sanat aktörlerine indirgemek elbette yeterli değil. Adına ister tüketim toplumu, ister kültür endüstrisi deyin bu sistemler eleştiriyi de kendileri yaptıkları ve meşrulaştırdıkları için ve modernizmin gelişmeci yanını vurgulayan yapay bir refah toplumu yarattıklarından yeni sözler duymak, söylemek zorlaştı. İnsanlar gibi metinler de dolayısıyla sanat yapıtları da bir kısır döngünün içine girmiş bulunuyor. Postmodernizm çağında modernliği yarım kalmış bir toplumun uyum sürecinde ortaya çıkan garipliklerden dolayı ne tek başına medyayı ne de sanatı suçlayabiliriz. Konu, kültürel inşa sürecinin bir kenara bırakılıp popüler kültürle günü kurtarma edimlerinden kaynaklanan sonuçlardır. Günümüzü medyanın iktidar sarhoşluğu ve eleştiriyi yok saymasıyla kurtarmaktayız. Çok seslilik denilen şeyi yanlış anlamış olacağız ki düşünce imbiğinden, geçmiş deneyimlerden beslenmeyen her sözümüzle durumu değerlendiriyoruz. Bu sözler de medyada yer buldukça topluma tutulan ayna daha çok netleşmektedir. Her şeye rağmen hayat devam etmektedir. Hayat devam ediyor diyerek yaşam reçeteleri sunan programların bombardımanı altında yazılar ve popüler kültürle donatılmış zihinler söz konusu hayata ve bazı temel değerlere müdahaleye gelince sessiz kalamadılar. Gezi parkındaki direnişler aslında kimsenin mutlu olmadığının, kapitalist yaşam reçeteleriyle özgürleşmenin ve birey olmanın mümkün olmadığının anlaşılmasıydı. Yaşam reçeteleri sizi sadece kendinizin olmadığı bir hayata katılmaya ve uymaya zorluyordu. Bunu da en güzel ve en özel medya aracılığıyla yapıyordu. Medya eleştirileri öteden beri yapılmakta gösteri toplumu metaforuyla temsil edilmekteydi. Yalnız bunun farkında olan sosyal grupların ortaya çıkması ve bu enerjiyi sanat alanında var etmeye çalışması yeni, estetik bir dil doğurdu. O nedenle savunma araçlarımızı kuşanıp bu sistemin içinde alternatif bir ses olarak yer almak ezberin bozulup taşların yeniden koyma çabasıdır. Gezi gerçeğinin sosyal alana taşıdığı bu uyanma ile biraz sakince düşünmekte fayda var. Adımların sosyal bir arayışla sonuçlanması gerekmektedir. Kendimize soracağımız sorular şunlardır. Nasıl bir hayat istiyoruz ve bu hayatı bizim dışımızda şekillendiren otoriteyle ilişkimizin sınırları nelerdir? Medya bu ince keskin çizgide nerede duruyor? Bu soruların cevabını bir çırpıda söylemek mümkün değil ama konuşan toplum olmanın getirdiği bazı paradigma değişimlerinden haberdar olmak, çok sesliliğin bir argüman haline geldiği bir ortamda toplum derken nasıl bir kitleden söz ediyoruz tanımlamak gerekir. Medyanın ve sanatın içinde bulunduğu sistemde, bu olguları oluşturan zihin yapısının nelerden beslendiği ve neler ürettiği şimdide yaşanılan toplumsal ruh halini özetlemektedir. Bu noktada medyayı incelemek önemlidir. Şimdilerde çok konuşulan yeni orta sınıf teorileri, toplumdaki katmanları birbirinden ayıran ve aynı zamanda birbirine bağlayan araç işlevi görüyor. Yeni orta sınıf, alt katmanlarla ve üst sınıfla da bağlantısı olan melez bir yapıdır. Yeni orta sınıfın ortaya çıkması sol liberal kesimin tanımlanmaya başlamasıyla aynıdır. Tüketime yönelik, eğitimli, uzmanlaşmış beyaz yakalıların oluşturduğu bu grup ekonomik döngüyü sağladığından medyanın bu karmayı görmesi gecikmedi. Radikal gazetesi, bu yeni oluşan toplumsal sınıfın sesini duyurması açısından bir işlev görür. Radikal iki ekinde eski solcuları ve yeni liberalleri bir araya toplayıp seslerini duyurmada yardımcı olmuştur. Yeni bir dil oluşmaktadır. Ekşi Sözlük, Leman ile yaratılmaya çalışılan eğitimli, dil bilen gençliğin klişeleri ve eski zihniyetleri kendinden soyutlayarak ortaya koyma çabasıdır. . Yeni orta sınıfın görünme alanları sosyal medyadır. Ana akım medya onların anne, babalarına seslenirken; Ekşi Sözlük, Leman, Uykusuz gibi yayınlar gençliğin olaylara karşı bakışının mizahi dil aracılığıyla temsilcisi olurlar. Gırgır dergisi kırsallıktan kentselliğe geçişte yaşanan trajikomediliği Kemal Sunal mizahı ile paralel aktarırken, onların devamı olan Leman, Penguen ve Uykusuz ise 90 kuşağının apolitik gibi duran ama apolitik olmayan liberal dünyanın, modern ile post modern arasında, tüketime dayalı yeni orta sınıfın ironik dilini kurar. Çağın kodları yeni yüzyılı on üç sene geçtikten sonra daha açık ve net bir şekilde çözülmüştür ve çözülmeye devam ediyor. On üç senenin sonunda yeni teknolojilerin gelenek üzerinde yaptığı etki, yeni oluşan söylemler ve modernizmin hep söyleyegeldiği hesaplaşma alanları ortalığı toz bulutuna bürümüş ve kavram kargaşasına neden olmuştur. Dünya yeniden şekilleniyor ve bu sancılı süreçte sorunlar daha hızlı tanımlanabilmektedir. Dünyada krizlerin, protestoların çok fazla ortaya çıkması hiçbir grubun ezilmeye, baskılanmaya, sınırlandırmaya tahammülünün kalmadığını ve ortak sorunlarda daha hızlı örgütlenme olanaklarının ortaya çıktığını göstermektedir. Kavramları bir bağlama oturtmak ve geleceğe dair öngörülerde bulunmak zorlaşmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/hulya-kupcuoglu-denizhan-ozerle-soylesi-bugun-turkiyede-cok-fazla-calinti-is-yapan-sanatcilar-var/", "text": "Denizhan Özer sanatçı ve küratör olarak çalışmalarını hem İstanbul'da hemde Londra'da gerçekleştiriyor. Söyleşimizde Özer, sanatta sansürün ciddi anlamda 1980 itibariyle başladığını ve Türk sanat ortamında henüz taşların yerine oturmadığını belirtti. Çalıntı iş üreten sanatçılara da değinen Özer, bu kişilerin sanat ortamından zamanla ayıklanacağını söyledi. Denizhan Özer: Sanat demek zaten özgürlük demektir ve Türkiye'de sanatla uğraşan insanlar bu konuda sürekli sorun yaşamaktadır ve bağlamda Türkiye'de gerçek anlamda bir özgürlük var diyemeyiz. Kısacası Türkiye'de özgürlük bir sorundur. Hayatın her alanına her şekilde yansımıştır. Bunun en iyi örneğini sanat üzerinde ki yansımalarından görüyoruz. Mesela siz üzerinde çıplak figürler olan bir resmi Erzurum'da, Niğde'de, Van'da, Isparta'da ya da Samsun'da sergileyemezsiniz. Geçmişte bunun örneklerini çok gördük. Bu türde ki resimler sergiden kaldırıldı ya da sergi tamamen kapatıldı. Başka bir örnek, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek 'ben böyle sanatın içine tükürürüm' diyerek tarihe geçti. Sayın Başbakan Mehmet Aksoy'un heykeline 'ucube' dedi ve heykeli yıktırdı. Tüm bunlara baktığımızda aslında özgürlüğümüzün devlet tarafından elimizden alındığını görüyoruz. Bundan 5000 yıl önce yapılmış antik Yunan heykellerinde çıplaklık var, 500 ya da 1000 yıl önce yapılmış resimlerde çıplaklık var ama bugün bu tür yapıtlarla karşılaşmamız resmi otorite tarafından engelleniyor ve bu bana çok gülünç geliyor. Tabi ki nü çalışan sanatçılar var ama bunların sadece İstanbul ya da birkaç büyük şehirde sergileniyor olması Türkiye'nin gelişmemiş olduğunun da net bir göstergesidir ve tüm bunlardan muhafazakar siyasetçilerle onlara yardakçılık yapan devlet memurları sorumludur. Bunların yanı sıra başka bir açıdan daha bakacak olursak, devletin sanat yapanlar üzerinde bir kontrol mekanizması oluşturduğunu görüyoruz. Mesela devlet bir takım çalışmalara karşı çıkıyor, onun olmaması gerektiğini düşünüyor ve onunla ilgili o sergiyi açan kuruma ceza kesiyor ya da polisini gönderiyor, soruşturma başlatıyor. Hiçbir şey elde edemezse vergi memurlarını gönderiyor. Bunun ilk örneklerini bildiğim kadarıyla 12 Eylül döneminde yaşadık. Polonya'lı bir sanatçının işi Ankara Bienali'nden kaldırılmıştı ve yıl 1984 idi. Gerekçe olarak da çok pornografik imge içerdiği söylenmişti. O günden bu güne baktığımızda Türkiye'deki gericileşme süreci adım adım ilerledi ve bugünkü noktaya kadar geldi. D. Ö.: Devletin muhafazakar yapısını koruma isteği ve düşünmeyen, sadece itaat eden bir toplum yaratma mantığıdır. Buna karşın sanat bir karşı çıkış durumudur. Hiçbir zaman iktidarların yanında olmaz ve yanında olmadığı için de eleştiri oklarını iktidara, sistemi yönetenlere saplar. O yüzden sistemi yönetenlerle gerçek sanatçılar sürekli çatışma halindedir. Sistem sansür koyar, müdahale eder, sanatçı da ona karşı koyar ya da bedel öder. Nitelikli bir sanat eserinin binlerce yıl yaşadığını düşündüğümüzde toplumsal tarihle ilgili bir takım nüveleri de ortaya koymuş oluyor. Mesela dünyada yapılan resimlere baktığınızda bütün tarihi veya sanatçıların tarihi durumlara karşı yaptığı göndermeleri görüyorsunuz. Belki o dönemler unutuldu ama o resimler unutulmadı... Buradaki en önemli durum şu; günümüzde postmodern kültürün ve bunun dayattığı yaşam biçiminin de etkisiyle insanlar bireysel özgürlük çerçevesinde daha mikro hayatlar yaşamaya başladı. Bunun sonucunda da örgütlü olamıyorlar ve farklı fikirlerden beslenemiyorlar. 1900'lü yılların başına baktığımızda sanatçılar Paris'te, Berlin'de veya Londra'da kafelerde felsefecilerle, edebiyatçılarla birlikte oturuyorlar, konuşuyor, fikir tartışmaları yaparak birbirlerini besliyorlardı. Bu, gerçek sanatçı kimliğini de yaratan bir durum olmuştur ve o zamana baktığımızda sanatın daha güçlü olduğunu görülüyor. D. Ö.: Cumhuriyetin kuruluşundan 80'li yıllara kadar sanatçılar arasında bir diyalog olduğunu görüyoruz. Günümüzdeki durumu çok farklı... 80'li yıllardan sonra kapitalizmin ülkeye girmesi, özelleştirmeler ve bu süreçte başlayan ilişkiler, yurt dışına gidiş gelişlerin artması, televizyon kültürünün hayatımızın içine iyice girmesi, cep telefonu ve internet teknolojisinin gelişmesi ile birlikte insanlar bireysel özgürlüklerini kazandı ama kazandıkları bu bireysel özgürlükler onları yalnızlaştırarak fakirleştirdi. Sanatçıların kendi alanları içinde bir araya gelebilecekleri, tartışabilecekleri, fikir üretebilecekleri ortamları olmadı. Sanatçılar apartman dairelerini atölye olarak kullanmaya başladılar. Yarı kamusal alan diyebileceğimiz büyük sanatçı stüdyoları olmadı. Bu olmadığı içinde bana göre Türk resim sanatı kan kaybına uğradı. Herkes kendi başına yol aldı ve bunu tartışacak kimse de olmadı. Tartışacak birileri olduğu zaman da bunların sadece kendi alanımızdan birileri olduğunu görüyoruz. Bunun yanı sıra 90'lı yılların başında Karşı Sanat böyle bir misyon üslendi. Çok da güzel sergiler açtılar. Çok iyi şeyler yapılmasına rağmen etkisini kaybetti. Etkisini kaybetmesine yol açan bir durumda, Türk resim sanatı içerisinde paranın sanattan daha çok konuşulmaya başlanmış olmasıdır. Bu da, sanatçıların dikkatini sanattan daha çok paraya çekti. Şimdi sanatçılar kim neyi kaça aldı ya da kim neyi kaça kime sattıyı konuşuyor. D. Ö.: Sanatın gerçek özgül ağırlığından, sanatın gerçek içinde bulunduğu değerden bahsedilmiyor. Ortada tamamen para ile neyin alınıp neyin satılacağına dair bir söylem oluşmuş durumda. Bugün Türkiye'de sanat ortamında 'şu, şu kadara satmış! Nasıl oluyor da bu sanatçının işi bu fiyata satıldı?'vs diye bir söylem var. Bunun bir bölümü doğru. Çok genç sanatçılar, yüksek rakamlara resimler satmaya başladılar. Bu spekülatif bir durumdu. Bir noktaya kadar gitti. Çünkü gerçekler var. Siz, 2 futbol takımını sahaya çıkartıp ona balonla futbol oynatamazsınız. Topun özgül ağırlığı ile balonun özgül ağırlığı bir değildir. Balona tekme vurduğunuzda 1-2 metre ileriye gönderebilirsiniz ama top başka türlü gider. Dolayısıyla bu spekülatif çalışmalar, futbol sahasına çıkmış oyuncuların önüne konulmuş bir balon gibi geliyor bana. Bu aşılabilir... Az önce Türkiye'de iş üreten sanatçıların bireysel bir yapı içinde bulunduğunu söylemiştim. Yurt dışına özelliklede gelişmiş ülkelere baktığımızda sanatçı atölyeleri diye bir kavram var. Eski binaları, fabrikaları sanatçılar, dernekler ya da vakıflar kurarak işletmeye açıyorlar. Mesela ben Londra'da 'Space Studio' ya bağlı bir sanatçıyım. Benim bulunduğum grupta yaklaşık 650-700 sanatçı atölyesi var. Bunun gibi başka bir sürü kurumlar var. Biz bu ortamda çalışan sanatçılar olarak toplu halde bir aradayız. Benim bulunduğum binada 60 kadar atölye var ve bu atölyelerde sergiler olduğunda sanatçıların eserlerini herkes toplu olarak görme ve değerlendirme olanağına kavuşmuş oluyor. D. Ö.: Gelecek 30 yılın çağdaş Türk resim sanatından ben umutlu değilim. Türk resim sanatı gerçek dünya piyasasını besleyen bir ara kurum olarak kalmaya devam edecek. Çok başarılı, çok iyi sanatçılarımız olduğu halde, onlar zirveye çıkamayacak, daha açık söylemek gerekirse zirvede sanatçılarımız olmayacaktır. D. Ö.: Bunun bir sürü nedeni var. Devletin sanata ayırdığı bütçe çok az. Özel sektör ya da iş adamları sanatla pek ilgili değil. Ortada ciddi birkaç sanat kurumu haricinde kurum yok. Sanatı destekleyen yasa yok. Okullarda ki sanat eğitimi yetersiz. Uluslararası sanat networkünün dışındayız, Sanat profesyonelleri sanatı yönetmiyor. Sanat eleştirisi yok. vs vs. Tüm bunlardan dolayı bakacağız ki, 30 yıl sonra da iyi bir noktada değiliz. Zirvede olabilmen için güçlü devletin, sanatı seven destekleyen güçlü işadamların olmalı. Demokrasi kültürünün ülkende yerleşmiş ve dünya ile bağlantısı olan sanat kurumlarının olması gerekli. Eğitim alan çocukların düşünce sistematiğini geliştiren bir eğitim sisteminin, eleştiri kültürü ve profesyonelliğin olması gerekli. Baktığımızda bunların hiçbirisi yok. Ama ne olacak? Buradan kendisini sıyıran bir takım sanatçılar ortaya çıkacak, onlar da zaman içinde ya bu ülke toprakları içinde ya da bu ülke dışında kendilerini gösterecekler, yani bireysel olarak var olacaklardır. O kadar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/kamuran-suphi-h-adnan-cokerin-a-takimina-karsilik-kamuran-suphinin-z-takimi/", "text": "Serginin küratörlüğünü üstlenen Adnan Çoker, A Takımı statüsünde konumlandırdığı 14 sanatçıyı bir araya getiriyor. İsmini, sanata verdikleri emek ve kattıkları değerden alan A Takımı sergisinde yer alan sanatçılar arasında Adnan Çoker, Adem Genç, Balkan Naci İslimyeli, Bedri Baykam, Bubi, Ferit Özşen, Güngör Taner, Koray Ariş, Mehmet Kavukçu, Mustafa Altıntaş, Mustafa Ata, Serhat Kiraz, Server Demirtaş, Seyhun Topuz bulunuyor. Son yıllarda büyüyen sanat piyasasındaki pasta birçok kişinin iştahını kabartıyor ve pastadan daha büyük dilim almak isteyenler tarafından galeriler, fuarlar ve sanatçılar arasında iyiden iyiye bir seçkincilik tavrı görülüyor. Kimilerince Türkiye'nin tek A Plus çağdaş sanat fuarı kabul edilen Contemporary İstanbul, abartılı övgülerle göklere çıkartılırken, 23 yıldır düzenlenmekte olan ve Türkiye'nin ilk sanat fuarı olma özelliğini taşıyan Artist İstanbul Sanat Fuarı, bazı çevrelerin demode ya da avam olarak niteleyip burun kıvırdığı, ikinci sınıf bir fuar nitelemesine maruz kalıyor. Fuarlar arasında yapılan bu sınıfsallaştırma tavrı son zamanlarda galeriler arasında da görülmeye başladı. Kendilerini A plus ilan eden galerilerin, sanatçı seçkileri sadece onların, sanata bakış politikalarını ve işletme mantığını ortaya koymuyor aynı zamanda ayrıştırmacı bir elitizmi de kaçınılmaz kılıyor. Kendini A plus galeri ilan eden bu kurumlar, seçkileri dışında kalan sanatçılara yukarıdan bakan tavırlarıyla kendilerini piyasanın pek mühim mercii sanma yanılgısına da düşüyorlar. Tıpkı Adnan Çoker'in kendisini Çağdaş Türkiye sanatının hakim otoritesi olarak görmesi ve A Takımı seçkisini yapması gibi. Elitizm, sanatçıları azlar ve çoklar olarak iki kategoriye ayırır. Az'lar sanat piyasasındaki erk'in sahibidirler ve çoklar'ı yönetirler. İktidar, az'ların tekelindedir ve sanat piyasasıyla ilgili tüm hayati kararları, dinamikleri ve işleyişi onlar belirler. Piyasanın rant pastasından en fazla payı onlar alırlar. Güç, onların elinde toplanır, merkezileşir ve sonunda totaliter bir rejime kadar varır. Marx, Kapital'de meta üretiminin gayrişahsi piyasa güçleri tarafından oluşturulan fiyat ve kar sinyallerine karşılık geldiğini, aynı zamanda ekonominin doğası gereği sabit ve kalıcı olmadığını söyler. Bu piyasada, başarılı olmanın yolu, rekabetçi çekişmeden geçer. Bu durumu Türkiye sanat piyasasına uyarladığımızda elitizm üzerinden kredilendirilen sanatçılar rekabetçi mücadele ortamında kendi üretimlerine yabancılaşırlar. Rekabetçi piyasa işleyişi içinde, üretimleri ile birlikte bizatihi kendileri nesneleşirler ve sermayenin rantına araçsallık ederler. Sadece rant araçsallığı ile de kalmazlar, sermayenin merkezileştirilmesine, marka olmasına, prestij sahibi olmasına kadar varan sosyal bir mekanizmaya hizmet ederler. Adnan Çoker'i tenzih ederek söylüyorum. Biliyorum ki Adnan Bey, yaptığı A takımı sergisini masumane bir şekilde düşünmüş ve Marks'ın ekonomi politiği üzerinden sorgulamamıştır. Ancak sanatçıların bu masumane tavırları, bir süre sonra rekabetçi piyasa mekanizması içinde onları korkunç bir yoksunlaşmaya götürebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/kamuran-suphi-h-ece-temelkuranin-muze-algisi-ve-ve-orta-sinif-sinizm/", "text": "Ece Temelkuran'ın Birgün gazetesinde yazdığı dışarısı1 başlıklı yazısını okurken aklıma şu soru geldi. Ne kadar mühim olursa olsun bir köşe yazarının müzesever olmadığını itiraf etmesi, fikir özgürlüğü çerçevesinde, kimilerince bir kahramanlık göstergesi olarak bile okunabilir. Ece Hanım'ın entelektüelliğini müzeseverlik üzerinden ölçmeye ya da müze algısını eleştirmeye hakkınız yok. diyenler de çıkabilir, hatta müzesevmeme fikrini gazetesindeki köşe yazısında dile getirmesinde de bir sorun yok, diyeceklerdir. Bu orta sınıf şımarıklığından başka bir şey değil. Sınıfsız Domates başlıklı yazısında olduğu gibi. Mesele Ece Hanım'ın müze sevip sevmemesi değil, müze olgusuna aynı orta sınıf şımarıklığı üzerinden bakmasıdır. Türkiye'de vicdani solculuğun en önemli kalemlerinden anlı şanlı Ece Hanım kahramanlığını bir kez daha tescillerken Türkiyede sol liberal tuzu kuru solculuk nasıl yapılıyor bir kez daha gösteriyor. O nedenle burada safdilli, vicdani solculuğun hazcı ve yarı histerik bir sinizm algısıyla, müze algısının buluşması kombinasyonunu hoş görmeliyiz. O ülke senin bu ülke benim gezerken romanını yazan büyük köşe yazarı bahçesindeki domateslerinin özlemiyle yanıp tutuşurken, alt sınıftan olan yardımcısının çantasına koyduğu domateslerin kendisini nasıl duygulandırdığını, domatesin sınıfsız ilişkinin nesnesi olarak nasıl ikonlaştığını okumuştuk. Aynı sinizm içinde müzeye kadar gidip kapısından sıvışmanın gerekçelerini melodrama dönüştürerek ballandıra ballandıra anlatmayı muhtemelen aynı safdil iyimserliğinin ve samimiyetinin göstergesi olarak yazmış olmalı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/lutfiye-bozdag-postmoderen-bir-elestiri/", "text": "Dostluklarından her zaman emin olduğum güzel insanlar. Duman mı bu? Pek bir ürkmüş hali var. Benim ki de öyle oldu. Süt taşınca kendime kızdım, ortalık battı ama bu küçücük rutinden sapma, küçücük bir kesinti beni aldı nerelere götürdü. Süt yanığı kokusuyla gelen kesinti. Facebook seni düşünce özgürlüğüne ve demokrasiye saygıya davet ediyorum. Ötekilerin Postasını hangi hakla kapattığını kamuoyuna açıklamak zorundasın. Başbakanın acil olarak Melih Gökçeke Yeni dönemde Ankara adayımız sensin. demesi gerekiyor. Çünkü Gökçekin sakinleşmesi artık bir memleket meselesi haline gelmiştir. Emeği olumlamak, emekten yana olmak, bu anlamda, Hayattan Yana Olmaktır. Milliyetçilik, hayali bir emlak kooperatifidir. Yoksulları, evleri, toprakları olduğuna inandırır. Sermayenin ikiyüzlülüğüne dikkati çeken, piyasalaşmaya karşı çıkan sanat emekçisi arkadaşlarımın örgütlülüğünü destekliyorum ve mücadelesini selamlıyorum. Ufukta seçilen serviler gibi bizden uzakta doğrulan, seslerle kokularla daha da yaban elleri varlığın. Halkın Suyunu Gasp Eden Şekerbank'ın Sanat Taşeronluğu Üzerinden Kendini Temize Çekmesine Sanatçılar Tepki Gösterdi. Halkın Suyunu Gasp Eden Şekerbank'ın Sanat Taşeronluğu Üzerinden Kendini Temize Çekmesine Sanatçılar Tepki Gösterdi. Hükümet, dörtnala faşistleşmeye devam ediyor... İçişleri Bakanı, edebiyatı, resmi, düşünce üretme faaliyetlerini, sivil toplum kuruluşlarını, üniversite eğitimini, hatta güzelleştirme derneklerini bile terörün arka bahçesindeki zehirli, ayrık otu olarak tanımladı. Göksu bırak şu isim misim hikayelerini, isimlerin ve anlamlarının bir önemi yok. Sen o isimleri taşıyanlara bak. Öğün Bakır, Türkiye'nin figüratif çalışmalar yapan en önemli ressamlarından biri. Kaçırılmaması gereken bir sergi. Kapitalin altın çağını yaşadığı, değerlerin ayaklar altında süründüğü günümüzde Önce İnsan, önce insanı sevmek gerekir diyor sanatçı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/nazima-armagan/", "text": "Nazım Hikmet'e 111. kez iyi ki doğdun diyeceğiz 15 Ocak 2014 te. Dizeleri için, bizi ortak ettiği hayali için biraraya gelip büyük şairin adıyla yaşattığımız Kültür Merkezimizi bir armağan olarak sunacağız bir kez daha Nazım'a, Nazım Dostları'na ve sanatçı dostlarımıza. Ocak ayında gerçekleştireceğimiz etkinlikler çerçevesinde, 14-19 Ocak 2014 tarihleri arasında Nazım Hikmet Kültür Merkezi'nde düzenleyeceğimiz sergide, 52 değerli sanatçı dostumuz da bir araya gelerek üretimlerini Nazım'a armağan olarak sunacak. Sergiyi gerçekleştiren Ekin Onat, Olgu Ülkenciler ve tüm sanatçı dostlarımız adına bir kez daha: İyi ki doğdun Nazım! 52 kıymetli sanatçı dostumuza, özel olarak bugün için ürettikleri eserleriyle Nazım Hikmet Kültür Merkezi olarak bizlere verdikleri destek için yürekten teşekkür ederiz. Resul Aytemur, Tomur Atagök, Mehmet Aksoy, Ali Ayyıldız, Turan Aksoy, Sabahattin Akdağ, Bedri Baykam, Beyza Boynudelik, Zahit Büyükişleyen, DenizBayav, Zeynep Beler, Mahmut Celayir, Elif Çelebi, Ahmet Çerkez, İsmetDeğirmenci, Sinan Demirtaş, Murat Durusoy, Devrim Erbil, Çınar Eslek, Seçil Erel, Ahmet Elhan, Deniz Gökduman, Bahri Genç, Murat Germen, Horasan, NasrenJake, Çerkes Karadağ, Devabil Kara, Hüsamettin Koçan, Ekrem Kahraman, HülyaKüpçüoğlu, Temur Köran, Nihal Martlı, Tülin Onat, Ercan Olgun, Murat Özkasım, Ferit Özşen, Erhan Özışıklı, Erman Özbaşaran, Deniz Pireci, Çetin Pireci, GaziSansoy, Şevket Sönmez, Nejat Satı, Barış Sarıbaş, İlhan Sayın, Ayşegül Şibiroğlu, Yusuf Taktak, Ayşe Yaltırım, Ahmet Yeşil, Serpil Yeter, Selahattin Yıldırım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/necmi-karkin-pathos-formulanin-estetik-sonuclari/", "text": "Helenistik dönem resim ve heykellerinden esinlenerek yaratılmış kayda değer eserlerin ideolojik ve tematik merkezinde yer alan Pathos Formula, bedeni, kendisine zulmedenin hazzı ya da yücelmesi için kurbanın bilinçli olarak yabancılaştırıldığı bir şey olarak betimleyen, Alman sanat tarihçi Aby Warburg tarafından ilkel toplum ve kültürlerde sıklıkla rastlandığı ileri sürülen mistik motif (Eisenman, s.12) olarak tanımlanmıştır. Bu çalışmada yönelinen konu, itaatin içselleştirilmiş acılarıyla örtülü ve sanatın konuları arasında yer almış olan Pathos Formula'nın estetik yansımalarının sorgulanmasına yönelik sonuçlar elde edebilmektir. Kato, her şeyden önce, irrasyonel olanla ilgili Anksiyete'nin uygarlık sürecinde rasyonelleştirildiği esnada imgelerin oynadıkları belirsiz rollerin analizi, incelenmeyi fazlasıyla hak eder, (Kato, 2010) düşüncesiyle bunu destekler niteliktedir. Warburg, tutkulu acı çekişin kaynağını, Antik Çağ'daki vahşi törenler olarak göstermiştir. Bu kaynağa dayanarak, Antik ve Helenistik dönem eserleri, acıyı estetize eden, bununla birlikte Pathos Formula'yı rasyonelleştiren sanatsal bir tavır yaratmıştır. Pathos Formula'nın, teorik yapı içinde empati kavramını inceleyen teorik geleneğini koruduğunu söylenen Warburg'un söylediğini kabul edecek olursak, bu durumda, tamamı bilincin yüzeyinde bırakılmış bilinçaltı olgusunun bilinçaltında bulunan olumsuzlama, baskı, reddetme ve saydamlığı hesaba katmadan sorunsuz bir ilişki ile karşı karşıya kalırız. Pathos Formula dışavurumcu reaksiyonu yansıtır. Dolayısıyla sanat tarihi disiplinin kendisi de, 18. yüzyıl çalışmaları, Antik dönem ve Rönesans dönemi çalışmalarından ayrılmadığı ölçüde aynısı olduğu için Pathos Formula'nın özellikleriyle yüklüdür. (Eisenman, 57/2007) Eisenman'nın dikkat çektiği konu Pathos Formula'nın eserlerdeki etkisel durumudur. Bu yüzden, Batı sanatında son beş yüzyıldır devamlılıktan söz edilecekse, büyük sanat eserlerinin ya zulüm gören erkek ve kadınların kayda düşülmemiş çilesini konu aldığını ya da acı çekmeyi gerekçelendirdiğini, hatta haklı çıkardığını ve bu açıdan ortaklaştıklarını söyleyebiliriz. (Eisenman, 123/ 2007). Jusepe de Ribera'nın Aziz Barthelomeus'un Şehit Düşüşü eseri, kökeni iki bin yıl önceye dayanan Pathos Formula'nın damıtılmış halidir. Burada kurban işkenceyi İsa'nın acısının benzeri olduğu için sevinçle kabullenmekte, acı, Tanrı'ya bağlılığın işareti olarak gösterilmektedir. (Eisenman 67/ 2007). Pathosa özdeş pathetik yüce, estetik gösterenler yoluyla kitlesel kültürün izleyicisinde estetik beğeni ve hazza yönelik bir duyumsama yaratmaktadır. Aristoteles, Poetika'da, tragedyanın dört bölümünden birinin pathetik tragedya, öykünün üçüncü öğesinin de acı veren eylem olduğunu belirtmiştir. Aristoteles Acı veren eylem, sahnede seyircinin gözü önünde öldürmeler, maddi acı halleri ve daha bu çeşitten şeyler olduğu gibi der. (Aristoteles, 35/ 2010) Bir duygusal duruma ve iç manevi özgürlüğümüzün bilincine bağlı yabancı bir ıstırabın tasavvuru, pathetik olarak yücedir. Pathetik yüce için iki ana koşul gereklidir. Öncelikle uygun kuvvetle birlikte ıstırap çekmeye yatkın duygusal durumu uyandırmak için ıstırabı canlı biçimde tasavvur etme (Schiller, 147-150/ 2010) biçiminde yorumlamıştır. Pathos Formula ve pathetik yüce örnekleri, tarihsel anlamda bağışlama arzusunun giderek yitirildiği bir çağın kendi alışkanlıklarının getirdiği yasal masumiyetlerin temsilcileri olarak adlandırabiliriz. Koşulsuz olarak bağışlama aracılığıyla uzlaşımı tarif edemeyecek bahşedilmişliğin dünyasında yaşıyoruz. Dolayısıyla gerçek bağışlama olanaklarını apolitik olasılıklar üzerinden fark edilebileceğini söyleyebiliriz. Çünkü son yüzyıldır, dünyadaki politik eylem, kendi pratik taleplerini karşılayamayan kararları alma noktasında ve bu çelişkili gibi görünen dönüşümde alınan kararlar hala devam eden toplama kamplarındaki bedenler üzerine yoğunlaşmıştır. Ve bu yoğunlaşmanın en belirgin olanı II. Dünya Savaşı öncesinde ve savaş yıllarında toplama kamplarında, gettolarda etnik grupların ve göçmenlerin sistematik bir biçimde vurularak, asılarak, kısırlaştırılarak, yakılarak ve gaz odalarında zehirlenerek öldürülmesidir. O yüzden Auschwitz'ten sonra toplama kamplarının olmadığını iddia etmek, tüm bu bedenlerin travmasına yeniden neden olmak anlamına gelir. İnsan ölümünün rutinleşmiş provasından mecazi bir söz gibi söz edilemez sonuçta. Sonsuz bir sorumluluğun simgeleşmiş söylemlerinden daha öte olan paradigmaların önemli bir modelini sanat oluşturmaktadır. Sanat/sanatçı, bu modeli belirleyen olarak, politik söylem içerisinde içselleştirilmiş tüm acıları estetik gösterenlere taşımaktadır. Kolombiyalı ünlü sanatçı Fernando Botero'nun karakteristik neşeli manzara ve mutlu insanlar sahneleri, çalışmalarında önemli yer tutar. Birçok kişi tarafından Latin Amerikan modern sanatının bir ustası olarak kabul edilir. Alegorik olarak şişirilmiş insanlar ve tombul hayvanlar, coşkuyla dolu gerçekçi resimleri, Metropolitan Çağdaş Sanat Müzesi, Kemper City, New York ve Kansas City'de sergilenmiştir. Botero, Kolomb öncesi sanattan özellikle de heykelden- derinden etkilenmiştir. Son zamanlarda yaptığı, yumuşak huylu neşeli resimler aniden derin ve sosyal içerikli yorumlara dönüşmüştür. Resimlerinde o güne kadar geçmişte yarattığı çalışmaların ötesinde Irak'ın Ebu Graib hapishanesindeki Amerikalılar tarafından işlenen korkunç görüntüleri gösteren çalışmalar yapmıştır. ABD askerleri tarafından çekilen hatıra fotoğrafı, Ebu Graib cezaevinde işlenen dehşeti yansıtır. Botero, resimlerinde korkunç fotoğraflardan esinlenmiş değildir. Sanatçının resimleri, cezaevi skandalında ortaya çıkan fiili ifadeler ve görüntülere dayanmaktadır. Botero'da, acıya maruz kalan figürlerin izleyicide yarattığı estetik haz Pathos Formula'nın modern etkilerini ortaya çıkartmaktadır. Sanat; zamanın ruhu, zamansal bir döngü sürecinde bir önceki olguları taşımaya devam etmektedir. Çünkü sanat, sosyolojik geleneğin acı ve şiddet olgularını Antik dönemden modern sonrası kitle kültürünün sanatsal çalışmalarına etkiler bırakarak taşımıştır. Pathos Formula, sanatın her döneminde olduğu gibi, izleyicide acıma duygusu uyandıran ve bu duyguyu belleğinde saklayan insanın yaşamından izler taşıyan sanatsal içeriklere sahiptir. İnsanlığa inanmanın terk edilişinin nedeni olmakla birlikte bunun kaçınılmaz sonuçlarını görmek istediler ve imgeyi bedenden ayırmakta en küçük kuşku bile duymadılar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/orbay-soydan-baskici-iktidarin-hasmi-sinema/", "text": "CHP iktidarı, Türk filmlerini gösterecek sinemalara önemli oranda vergi indirimi uygulayarak yatırımcıların sinemaya yönelmesini teşvik eder. Ön-Yeşilçam dediğimiz bu dönemde sinema, köyde yaşanan çözülmeler, geçim zorlukları, komşuluk, mahalle arkadaşlıkları, kadın erkek ilişkileri, zengin olma ve sınıf atma düşkünlükleri gibi toplumsal gerçekçi konuları beyazperdeden bizlere yansıtır. Fakat bu durum fazla uzun sürmez. 1950 seçimlerinde iktidara gelen Demokrat Parti döneminin baskıcı uygulamaları Türk Sineması üzerinde de etkili olur. Usta yönetmen Metin Erksan'ın ilk gerçekçi köy filmi denemesi olan Karanlık Dünya 1952 yılında sansürün gazabına uğrayan ilk film olur. Filmin oyuncularından Aclan Sayılgan ve Kemal Bekir'in Komünist Partisi kuruculuğundan tutuklanması filmin yasaklanmasına gerekçe gösterilir. Usta yönetmenin, sansürle boğuşan diğer filmi ise Yılanların Öcü'dür Film, Fakir Baykurt'un 1954 yılında yazdığı aynı adı taşıyan romanından uyarlanmıştır. Öğretmen olan Fakir Baykurt bu kitap nedeniyle 1959 yılında soruşturma geçirmiş ve öğretmenlikten uzaklaştırılmıştır. Baykurt bu dönemden sonra Cumhuriyet Gazetesi'nde yazmaya başlamıştır. TKP'nin eski üyelerinden olan senarist-yazar Vedat Türkali de 1961'de siyasi nedenlerle tutuklanmış, 7 yıl hapis yattıktan sonra, 1961 yılında çevirdiği Otobüs Yolcuları filminde, köyden kente göçü ve bunun sonucunda oluşan gecekondu bölgelerini, inşaat rantçılığı sorununu anlatmıştır. Yazımda ağırlıklı olarak kitaplarından yararlandığım, Yeşilçam üzerine çalışmalarıyla tanınan sinema yazarı Mesut Kara Sinema ve 12 Eylül adlı eserinde, bu durumu bugünün kentsel dönüşüm hamlelerine benzetir ve kitabında bugünün kentsel dönüşüm hamleleri de kent yoksullarını hedef alıyor. Rantçı sermayesinin ya da iktidarın, kindar yandaşlarının değirmenine taşıyor. Yeni kentsel dönüşüm hamleleri, çıkarları milyonlarca insanın geleceğini ilgilendiren yasalarla, İstanbul, Ankara, İzmir ve başka birçok kentte başta gecekondular olmak üzere milyonlarca insanın evini yıktırmayı hedefliyor. der. Kitapta 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlükçü ortamda Yeşilçam Sinemasının, Demokrat Parti iktidarının getirdiği popülist dünyasının dışına çıkarak, devrimci bir uyanışın toplumsal muhalefetin oluşumuna nasıl katkı sağladığı ayrıntılı şekilde anlatılıyor. Ben kısaca bahsedeceğim. Bu dönemde İstanbul Valiliğine verilen bildirim ile Türkiye İşçi Partisi kuruldu. Kuruluşundan kısa bir süre sonra Behice Boran, Cemal Hakkı Selek, Yunus Koçak, Fethi Naci ve daha birçok tanınmış aydın partiye üye oldular. İlk kez Türk Sinema tarihinde yazarıyla, sendikacısıyla, karikatürcüsüyle, sansüre karşı Türk Filmcileri, bugün Beyoğlu'nda Etibank'ın altındaki gece kulübünde, o zamanki Gen-Ar tiyatrosunda Türkiye Tiyatrocular sendikası ile toplusözleşme imzaladılar. Hepsi sinemanın toplumsal bir görevinin olduğuna inanıyorlardı. Toplumsal sorunları izleyiciye anlatmak. Sinema iktidarın devamlılığı açısından hayatı bir öneme sahipti. Sinema iktidarın devamlılığı açısından hayati bir öneme sahiptir. Sinema doğrudan baskıcı rejimlerde siyasal iktidarın, egemen ideolojinin muhafazasını sağlama işlemi görürken, yarı özgür toplumlarda farklı ve muhalif denebilecek filmler yapılabilir, ancak bu filmlerin yapımcıları da her bakımdan baskının, yasakların, sansürün etkisiyle karşı karşıya kalabilirler. Örneğin; 12 Eylül darbesinin baskıcı ortamında, sinema salonları kapanıp yerlerine iş merkezleri yapılıp, aileler salonlardan çekilmiş ve evlerine kapanmıştır. 12 Eylül'le birlikte 1979 yılında 195 olan film sayısı, 1980 yılında 62'ye düşer, 1982 yılında 71, 1983'te 78 olur. Darbenin şoku atlatıldıktan sonra Türk filmi sayısı ancak 1986 yılında yüzlü rakamlara ulaşarak 1986 yılında 185 olur. Burada bir parantez açmak gerekirse, Türkiye'de 2011 yılında 75 olan yerli film sayısı 2012'de 60 filme kadar geriledi. Diğer taraftan 1990'lara doğru sansürün neredeyse işlemez hale gelmiş fakat sinemacılarımız bu döneminin getirdiği yılmışlık, boğulmuşluk duygusunun etkisiyle, artık topluma dönük filmler yapmaktan vazgeçmiştir. Bu tarihten sonra Sürü, Düşman, Yol gibi siyasal angajman taşıyan filmlerin yerini kadının cinselliğini ön plana çıkaran Müjde Ar'ın başrolünü oynadığı Aşk-ı Memnu gibi daha popülist filmler almıştır. 1975 yılında ekranlara aktarılan Halit Ziya Uşaklıgil'in romanı Aşk-ı Memnu, ilk olarak 1899-1900 yıllarında Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilerek yayınlanmıştır. II. Abdülhamit'in baskıcı döneminde aydınlar, birçok baskı ve yıldırma hareketine maruz kalmış, İstanbul'dan uzaklaştırılırmış, kitaplar, gazeteler, dergiler sansürden geçirilmiş ve sonuçta birçok yazar bireyci çalışmalara yönelmiştir. Yine böyle bir dönemde, Türkiye'nin yazarlarının, gazetecilerinin, avukatlarının, askerlerinin, sıradan vatandaşının, muhalif olan herkesin cezaevine konduğu 2008 yılında Aşk-ı Memnu tekrardan dizi olarak hayatımıza girmiştir. AKP'nin ileri demokrasi döneminde ise, Türkan Saylan'ın hayatını konu alan Türkan adlı dizinin başına gelmeyen kalmadı. İki kez günü değiştirilen diziye reklam vermek isteyen şirketlerin hükümetten çekindikleri için vazgeçtikleri gündeme gelmiş ve dizi erken finale gitmişti. Yine F tipi hapishanelerdeki tecrit uygulamasını anlatan F Tipi Film yapımcısı Caner Bozkurt, filmin afişlerine sansür uygulandığını öne sürerek, gerek afişlerimiz için Ulaşım A. Ş. ile sözleşme olmasına ve ödemeyi yapmış olmamıza rağmen ulaşım araçlarına asılmaması, gerek de duvar afişlerimizin tek tek sökülmesi açık bir sansür politikasıdır demişti. Siber aktivizmi ve Redhackin eylemlerini konu alan Red'in Mersin'deki gösterimi de son anda iptal edilmişti. Sinema Merkezi'nin hazırladığı filmin gösterimi için Mersin Cep Sineması ile anlaşılmıştı. Ama gösterim günü geldiğinde etkinlik- salonun polis tarafından kapatılması korkusu nedeniyle- salon sahibi tarafından iptal edilmişti. Edirne'ye bağlı Enez ilçesinde de kentsel dönüşümü anlatan İmre Azemin ilk uzun metrajlı filmi Ekümenopolis belgeselinin gösterimi son anda Kaymakam tarafından engellenmişti. Kuşkusuz bunlar bu kadarla sınırlı değil, en son, İstanbul Beyoğlundaki Emek Sineması yıkılarak yerine AVM yapılmasına karar verildi. Yukarıda bahsettiğimiz Metin Erksan'ın Aşık Veysel'in hayatını anlattığı yasaklanan Karanlık Dünya filminin, daha sonra şartlı olarak gösterimine izin verilmişti. İzinin şartlı olarak gösteriminin gerekçeleri de, filmde görülen ekinlerin boylarının kısa ve cılız olması, tarım işçilerinin çok ilkel gösterilmesi ve filmde turna dansı yapan kızların ikisinin çıplak ayaklı, ikisinin çarıklı olmasıydı. Günümüzde ise siyasal iktidar, ecdadımıza ters, kızlı-erkekli alem yapıyorlar, muhafazakar yapımıza aykırı, filmlerde alkollü özendiriyorlar. Bu projeye engel olmalıyız diyor. Yukarıdaki örneklerde olduğu gibi yakın bir zamanda gösterimi izne bağlanan ya da sansürlenen filmler ile karşılaşırsak şaşırmamak gerekir. Özetle; aslına bakılırsa, Türkiye'nin sinema tarihi bile, bir başına Türkiye'nin siyasi hayatını gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/orbay-soydan-korsanla-nasil-mucadele-etmeli/", "text": "Geçen hafta gazetelerin İnternet sitelerinde korsana önlem geleceğine dair bir haber vardı. Kuşkusuz bunun gibi haberleri daha önce çok gördük. Ancak bu seferki Fikir ve Sanat Eserleri kanunu yasa tasarısı bir farkla öncekilerden ayrılıyor. Yeni Fikir ve Sanat Eserleri kanunun 73/B maddesine göre: kanun koyucu bilgisayarımıza casus yazılım gönderecek. Sadece korsanı önlemek amaçlı görünen yazılım MP3leri bulabilmek için bilgisayarlardaki tüm verileri tarayacak. Bu tür yazılımlar yaygın olarak CIA ve Mossad gibi gizli servisler tarafından hasımlarını izlemek için kullanılıyor. Türkiye bu yazılımların ne gibi sonuçlarının olabileceğini Odatv davası ile öğrendi. Birileri Odatv bilgisayarlarına bu yolla girmiş ve bazı dosyalar bırakmıştı. Bir kere kişilerin bilgisayarlarına casus yazılımlar göndererek bu sorun çözülmez. Öncelikle müzik ve film şirketlerinin şunu kabul etmesi gerekiyor, korsan bile dijitale ayak uydurdu kendileri uyduramadı. Peki, ne yapmalı? Gelin hep birlikte gerçek bir hikayeden yola çıkarak bunun cevabını arayalım. Yıl 2001 Apple bilgisayarımızdaki müziklerle eşleşerek onları cebimize indirecek bir cihaz tanıttı. Bu cihaza İpod adını verdi. Aynı yıl ABD'de Napster gibi ortaya çıkan dosya paylaşım siteleri müzik endüstrisi için tehditler içermekteydi. Bu yeni durumdan müzik şirketleri hoşnut olmamışlardı. Aynı şekilde Apple, İpod'un karşılaştığı başarıdan sonra burada müzik satmak için bir Pazar var dedi. Bunun üzerine müzik şirketi yöneticilerinden oluşan temsilciler Apple'nın merkezine giderek nasıl işbirliği yapabileceklerini konuşmak istediler. Steve Jobs onlara, Buraya kesinlikle sizleri dinlemek için gelmedim. Benim ne yapılacağı konusunda kendi görüşlerim var. Müzik Endüstrisinde çalışan sizler aradan yıllar geçtikçe çok burnu havada davranmaya başladınız. Dedi. Jobs'a göre müzik şirketlerinin internet kullanımına yatkın yeni tüketicileri anlamadığı çok açıktı. Daha önce bir şeyler satın almak için dükkanlara gittiğimiz bir dünyada artık yaşamıyorduk. Jobs, onlara ısrarla dosya paylaşımını yenmenin bunu yapan insanları cezalandırmakla değil, makul bir şekilde fiyatlandırılmış bir alternatif sunmak olduğunu söylüyordu. Sonuçta Jobs'un dediği oldu. Bir yıldan kısa bir süre içerisinden bütün müzik şirketleri Apple'nın iTunes mağazasına katıldı. iTunes mağazası ilk haftasında 1 milyondan fazla şarkı sattı. İpod'lar iTunes sayesinde Apple'a güç kazandırıyor ve karşılında dosya paylaşım sitelerine büyük bir darbe indiriyordu. Bugün ise iTunes, Amazon music, Deezer ve Spotify gibi pekçok alternatif mevcut. Ayrıca sadece müzik değil Humblebundle, Steam Store, Origin, Play Store gibi sitelerden yarı fiyatına ya da 5 dolar bağış karşılığında Battlefied, Crysis gibi oyunlar satın alıp oynanabiliyor. Android platformunu kullandığım için benim favorim Deezer, Spotify gibi müzik uygulamaları. Bu uygulamalar ile ayda 5 lira karşılığında bilgisayar ya da mobil cihazlarınızda çevrimiçi ve çevrimdışı müzik dinleye biliyorsunuz. Aynı şekilde Turkcell ya da TTNET aboneleri kendi internet sağlayıcılarından ücretsiz bir şekilde müzik dinleye biliyorlar. Böylelikle internetten müzik indireceğim diye bilgisayarıma virüste girmiyor. Ya da bilgisayara format attığımda yanlışlıkla çalma listelerim ve müziklerim silinmiyor. Yedeklerini bulut ortamından istediğim zaman tekrardan indirebiliyorum. Demek istediğim korsanla mücadele etmek isteyen, MÜ-YAP'ın daha makul fiyatlarla nasıl çevrimiçi müzik hizmeti verebilirim diye düşünmesi gerekiyor. Tabii aynı şey film yapımcıları içinde geçerli. Türkiye'de hali hazırda TTNET Sinema dışında kaliteli bir film hizmeti sağlayıcısı bulunmuyor. Daha makul bir fiyatla bu yapılırsa korsan film sitelerine de darbe vurulacağını düşünüyorum. Diğer yandan korsanda dünya liginde olan bir ülke olmamız bir yana durdun, Android platformunda çok sayıda uygulamanın korsanı olmasına karşın çok sayıda tüketici makul fiyata oldukları için orijinal uygulama almayı tercih ediyor. Ayrıca akıllı telefonların ve tabletlerin bu kadar yaygınlaştığı bir dünyada bilgisayarlar için geliştirilen korsanı engelleyen yazılım, diğer platformlar üzerinde ne kadar etkili olacağı kuşkulu. Sonuçta önümüzde, Apple'ın eski CEO'su Steve Jobs tarafından denenmiş ve başarılı olunmuş bir sistem var. Gerekli alt yapı oluşturulduktan sonra bizde de başarılı olmaması için hiçbir neden yok. O yüzden korsanı engelleyeceğim diye özel hayatın gizliliğini ihlal etmeye gerek yok, tabi bunu yapanların başka amacı yoksa."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/ozgen-yildirim-muhafazakar-bir-iklimde-guncel-sanat-sanatci-ve-sanat-pratikleri/", "text": "Bundan yaklaşık 25 yıl önce S. Huntington'ın 'Medeniyetler Çatışması' isimli yayınında, Türkiye ile ilgili değerlendirmeleri hiç de yabana atılacak cinsten değildi. Özellikle ülkenin kimlik ve medeniyet bunalımı geçirdiğinin altını çizen yazar, bu durumun ülkenin dış politika pratiklerinde en hassas nokta olduğunu ve istismara açık bulunduğunu belirtmişti. Bu istismar, özellikle dünya konjonktüründe ideolojik bağlamda 'Ilımlı İslam' etiketinin yapıştırılma girişimine karşı kucak açan otoritenin, bu etiketi süsleyecek olan muhafazakarlığı ilk ağızdan medya aracılığı ile deklare etmesiyle tescillenir. Muhafazakar toplum uyaranları, medya aracılığı ile milyonlara pompalanırken, otorite, pratiğe dönüştürme adımlarını atmaya başlar. Düz liselerin kapatılması, okula başlangıç yaşının aşağıya çekilmesi, kürtaj ve sezaryen ayıplamaları, doğum kontrolüne giden kadınların ailelerine bilgi mesajı gönderilmesi, çocuk sayısının öne sürülmesi, alkol satın alma saatlerinin belirlenmesi, kız-erkek aynı evde kalmamalı meselesi, kalırlar ise ailelerine bilgi verileceği ibareleri vs. vs. vs. Yukarıda değinmediğim sanat, sanatçı ya da yapıt üzerine yaşanmış münferit kabul edilemez daha onlarca hadise muhafazakar rüzgarın esintileriyle yoğrularak vuku buldu. Sanatın önemli merkezlerinden olan Atatürk Kültür Merkezi'nin atıllık boyutuna da değinmek gerekiyor. Sanat için hem konjonktürel anlamda hem de sanat pratiklerine ev sahipliği yapması anlamında önemli bir merkez olan AKM, 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na devredilen yetkiyle, 2010'nda binanın bitirilip yeniden faaliyete geçirileceği söylemleri basında sık sık yer almıştı. Ancak üzerinden üç sene geçmesine rağmen otorite tarafından hem mekanın yerine göz dikilmişken hem de mekanın işlevi sanat alanında gerçekleşirken, uzun zamandır atıl bırakılmasının stratejik olduğunu düşünmekteyim. AKM'nin yanında geçmişte sanata ev sahipliği yapan, sergiler düzenlenen Dolmabahçe Kültür Merkezi'nin işlevini kaybetmesi, yerine, şu an başbakanlık ofisinin politik işlevler yerine getirmesi de sanırım üzerinde durulması gereken önemli bir noktaya işaret eder. Ancak otoritenin gözünden, sanata destek verildiğinin birer kanıtı şeklinde duran, periferi de konumlanmış sayıları otuza yakın kültür merkezlerinde, Cennet Kültür Merkezi, Zeytinburnu Kültür Merkezi vb. güncel sanata ilişkin tek tük sergiler düzenlenirken, buradaki sergi yoğunluklarının geleneksel, muhafazakar bir toplumun ön gördüğü üzere, seramik, minyatür gibi geleneksel sanat sergileri üzerinde olduğunu görmekteyiz. Yaşam tarzlarına müdahalenin tetikleyicisi kanımca 2013'e damgasını vuran ve birçok sanatsal pratiğin kendiliğinden ya da dolaylı olarak kayda geçtiği Gezi Parkı direnişinde, otorite faturayı tabii ki de genç üniversite öğrencilerine kesti. Asıl kontrol altında tutulması gereken bu kitle her kesimden destek gördüğünde yeni bir sayfanın açıldığı aşikardı. Bu dönemden beslenen sanatçıların güncelliğin vermiş olduğu hız ve yaratıcılıkla birçok yapıt, yayın ve konuşma metinleri hazırlamaları elbette bu dinamik ortamda kendilerini daha özgür ifade etmelerinin hazzını yaşamalarında etken oldu.. Ancak daha yeni, 23. Tüyap Sanat Fuarı'nda Ali Şimşek'in küratörlüğünde düzenlenen Müdahale Var mı? sergisinde Nova Kozmikova'nın sanat çalışması otorite/başbakan'ın kişilik haklarına hakaret edildiğine yönelik bir izleyicinin şikayeti üzerine sergiden kaldırılmakta, üstüne üstün durum yargıya intikal etmektedir. Otoritenin, sanatın estetiği, ahlaki ve dini boyutu üzerine olan uzmanlığı elbette ki toplumda kendine vazife çıkaran izleyiciyi de uzman kılmaktadır. Toplumsal kontrol muhbircilik anlayışı ile özellikle güncel sanat ve pratikleri üzerinden de devam ettirilmelidir, ettirilmektedir. Bu süreç yaşam tarzlarına müdahale ile yalnızca kolluk kuvvetleri ve yürütmenin yardımıyla değil aynı zamanda kendine vazife çıkaran her birey içinde kutsal bir görevdir. Otorite onlara bu yetkiyi medya aracılığıyla zaten vermiştir. Otoriteye sıkıca bağlı muhafazakar sermayenin güncel sanatla olan ilişkisi de irdelenmesi gereken önemdedir. İstanbul Modern'in ya da Bienal etkinliklerinin sermaye ile olan ilişkisi üzerine bir takım fikir telakkileri yapıldı ancak muhafazakar sermayenin, özellikle 2010 kültür başkentliği çerçevesinde ayrılan bütçenin ve yapılan sanatsal etkinliklerin ne denli eleştiriler aldığını da hatırlamaktayız. Yine yakın bir tarihte Ülker grubunun Bedri Baykam'ın 'Boş Çerçeve' isimli yapıtını satın alması, Baykam'ın sanatçılar için, obsesyonlarınızdan kurtulun demeciyle alan kaydırması, konuyu bir hayli bulanıklaştırmaktadır. Muhafazakar iklimde, sanatçının ve sanat yapıtının özgür olması ileriye dönük elbette mümkün görülmüyor. Özgürlüğün telaffuzu başka bir şey, siyasi otoriteye körü körüne bağlı muhbircilik oynayan bir toplumda özgürlüğü yaşamak, sanat yapmak başka bir şeydir. Sanatçıların, sanat yazarlarının, eleştirmenlerin, küratörlerin kendi aralarındaki sanatsal bağdaşmazlıkları bir tarafa bırakıp bu baskının üzerinden nasıl gelebileceklerinin formüllerini aramaları gerekmektedir. Her şeyden öte, önyargılardan sıyrılmış olarak, örgütlenmek gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/safak-gunes-gokduman-don-eddy-and-photorealism-interview/", "text": "Don Eddy: To address the influence of Surrealism on my work and the subsequent transition to Photorealism, it is necessary to start in an unlikely place my childhood experience. I was born in Southern California to troubled family. My mother and father were divorced when I was very young. We moved from place to place in California. Matters went from bad to worse when my mother remarried. I did not get along with my stepfather. I had a sister, two years my senior, who developed serious mental illness. I was a rebellious, insecure, unhappy boy who left Southern California as soon as I could. I thought it would be important to examine a version of traditional illusory space in painting. I realized that I wanted to suggest a convincing sense of illusion while at the same time acknowledging the flatness of the painting surface. You will remember that I was still working as a commercial photographer. I came to the conclusion that using photographs as a reference point was the perfect solution. The photograph is a flat piece of paper. The way the camera records light heightens the sense of it's photographic-ness, which when used in painting draws attention to the flat surface. Using photographs also provides a reference to traditional perspective. This was the set of tools I needed to gain command of the nature of space in painting. I returned to the imagery that I grew up with, the Southern California car culture, and reintroduced premodern linear perspective into my work. Slowly, I began making paintings that would later be called Photorealism. However, my interest was space, not realism. D. E.: Between 1969 and 1970 it became clear that something was happening in contemporary American art. More and more artists were either returning to, or introducing, images and consistent spacial illusion into their work. A Contemporary Representational Art was being born. These artists were scattered around the United States, were a range of ages, and came from a variety of esthetic backgrounds. Further, some used photographs, some did not. Some generated very painterly surfaces, some did not. The imagery and underlying philosophies that generated the work varied. The first person to pay real attention to this trend was Udo Kulterman. In the book, New Realism, Mr. Kulterman included a wide variety of these artists. Likewise, early exhibitions that focused on this work also tended to be broadly inclusive. I was pleased to be included in Mr. Kulterman's book as well as the early exhibitions; however, I don't believe I was the youngest artist in that group. The notion of Photorealism did not yet exist. Over time, a subset of artists emerged from this broad group. Several names were proposed to identify this group's work: Hyper-realism, Sharp Focus Realism and Photorealism. Because of Louis Meisel's marketing strategies, Photorealism was the name that stuck. It is important to understand that Photorealism was not a movement. Rather, from a larger group of artists, a smaller group emerged because of a shared set of superficial qualities. I was indeed the youngest in that group. Historically understood, Photorealism is not a movement at all. The first generation of artists came from various places in the United States. Most of us did not know one another and we each came from different esthetic backgrounds. When we finally met, we found we had very little in common other than the use of photography. In short, Photorealism was a marketing device, not a movement. D. E.: I favor the title, Contemporary Representational Painting. The advantage of this description is that it is not only more inclusive, but suggests the source from which Photorealism emerged. In the late 1960s, a number of artists began to introduce imagery and a consistent spacial illusion into their work. These artists were scattered around the United States and Europe. They came from a broad range of esthetic convictions. Some work grew out of a rejection of abstract and minimal art. Some were attracted to the possibilities implicit in Pop Art. Some looked to premodern art for inspiration. And some were influenced by all of the above. Abstract painting was a negative influence. It was seen as academic and elitist. Pop Art provided a positive model with it's introduction of contemporary imagery into art. At the same time, Pop Art did not seem to go far enough in it's investigation of the spacial implications inherent in the reintroduction of imagery into painting. In addition, it's reliance on irony seemed to be a false and self protective intellectual move. The work that was generated in this climate was broad in scope. Some was painterly, some was not. Some used photographs as reference material, some did not. Some relied on the imagery of popular American culture, some did not. What is now called Photorealism was a actually subset of that broader intellectual climate. The grouping that became known as Photorealism was, in fact, an artificial creation. Ironically, with the influence that Photorealist artists have had on younger artists, it might be argued that there is now a Photorealist Movement. D. E.: The content of my work has dramatically evolved over the years. Correspondingly, the imagery also has changed. My work can be divided into four large, fuzzy categories that sometimes overlap. The early paintings were formal in nature. They were predominantly investigations into that nature of space in painting. The second period explores the nature of perception. In the third period, I found that my preoccupation was not with the nature of perception, but rather with the nature of experience. In due course, that investigation evolved into deeper philosophical and spiritual concerns the fourth period. It's important to note that these are not really periods, but vaguely identifiable concerns on a long progressive evolutionary line. In addition, when a new preoccupation became dominant, it does not mean that the earlier concerns were abandoned. On the contrary, they simply became implicit rather than explicit concerns still present, but working just below the surface. As I said above, my imagery changed to reflect my evolving intellectual concerns. Over the years, however, no matter how much the imagery changed, my attitude towards that imagery remained the same. Imagery had to meet two requirements: First, it must grow out of the context of my life; Second, the imagery must adequately meet the theoretical needs of the painting. Not just any novel imagery would do. For example, in the early 1970s I found myself needing to investigate the nature of space in painting. I wanted to create a tension between ones desire to read space into the painting and an inability to do just that. I could have used any number of images, but I choose automobiles, parts of automobiles, and their surroundings. I choose that imagery because that was the environment in which I grew up. My father owned Eddy's Garage, an auto repair shop. I spent my youth working in the shop. As another example, I would suggest that my current work is a celebration of ontological mystery the mystery of Being. In this work I employ a broad array of images. They include flora, fauna, landscape, animals, humans, art, etc. These are all images from a lived life, my life, now a somewhat long lived life. In this work, the goal is to include as much of the cosmos as I can internalize. D. E.: Photography, in the context of painting, is simply a tool. It is a reference source like any other documentary source. It has a practical and utilitarian value use the right tool for the right job. But I think there is more to it than that. I have said that my generation was the first generation to experience the world deeply through various forms of reproduction. As a child, I never went to a concert but listened to music on records and the radio. I never went to a play, but watched movies and TV shows. I did not go to a museum until I was 18, but saw art reproductions and art in magazines. My world was deeply mediated by various forms of reproduction. Thinking about the photograph, I would argue that my generation was the first to see the world photographically. I remember arriving in Hawaii in 1962 as the sun was setting. I distinctly remember thinking that it looked just like a photograph. My primary experience was of sunsets on postcards, not the real thing. Photography began to challenge a direct, unmediated experience of the world. I would assert that this zeitgeist deeply informs current art. The virtual world is more real than the real world in some cases. How does this play out in my work? The camera is a limited recorder of light whose limitations and characteristics are recognizable almost instantly on a subconscious level. Cameras know nothing about change, evolution, and the dynamics of our active interaction with, and immersive experience in, an environment. The camera's sensor and lens are nothing like the complex optics of the eye. In addition, the photograph is a flat piece of paper that corresponds only loosely with premodern notions like linear perspective, foreshortening, and chiaroscuro. To comprehensively use photography in painting creates a profound tension about the nature of reality. It both looks real and looks like a photograph. What's real? Where does the real reside? Is the real the photograph? Is the real the scene or image depicted? Are we looking at a scene in space or the rending of a flat piece of paper. These questions are what marks the difference between Photorealist art and art that casually uses photography. D. E.: From 1967 to the present, I have transferred photographic information from a print to the canvas surface in three different ways. In the early days, I transferred information freehand. This method quickly proved to be inaccurate and inefficient. Abandoning that method, I adopted the premodern practice of grid-ding both the photograph and the canvas and transferring the information unit by unit. This worked as long as the information was relatively simple, but failed as the data became dense and/or uniform. I was forced to move to a projection model when I began using intricate and uniform information. Sometime in the mid 70s, I started using a slide projector to transfer complex information from the photograph to the painting surface. The process was somewhat cumbersome because I was still working from B&W photographs. I would take the photos, make B&W prints and then rephotograph the prints with slide film. Slowly, I moved from B&W photography to color negative film and finally to slide film. Each shift in technology necessitated a corresponding change in the transfer work flow. In general, however, my methodology remained more or less the same until about three years ago when I went fully digital, which resulted in a significant change. I now use digital cameras. I process the images through a variety of computer software. I do all my own printing. Finally, I transfer the information using a digital projector. This work flow has given me an unimagined degree of creative control in an area of my art that was previously dumbly mechanical. The imagery in my work has shifted over the years and there is a paradox at work here. The odd thing about my relationship to imagery is that I both deeply care about it, and at the same time, don't care at all. On the one hand, the imagery is just the tool to allow me to explore a certain philosophical or spiritual domain. I don't really care about the imagery except to the degree that it serves an appropriate utilitarian purpose. On the other hand, I care deeply about the imagery. How do I explain that contradiction? I realized very early in my development that when confronted with a painterly problem I wanted to solve, there were any number of image sets that would adequately solve that problem. Therefore, I needed additional criteria to decide which set of images was the most useful in addressing the issue. I came to the realization that there was always an image set that grew out of the unique context of my life that was the deeply right imagery to use. In that sense, I care deeply about the images, not for themselves as subject, but only to the degree that they meet my criteria: They must be useful to exploring a given territory and they must grow out of my existential reality. In summary, my imagery has changed over the years to adequately meet the needs of my intellectual and spiritual development. It also has changed relative to my life adventures. One might notice that the recent work incorporates a very broad range of imagery from the microscopic to the cosmic. My goal is to have the entire universe of images at my disposal. D. E.: There has been no aspect of art that has plagued me more than the issue of color. My attempts to understand and gain some command of the issue explains the changes in my use of color over the years. Even during my university years, it was evident me that part of the the trouble with color is that it is particularly resistant to language. I realized that before I could even begin to address the subject, I needed some kind of guiding framework. After some thought, it occurred to me that color and it's use could be divided into three categories: the formal use of color; the expressive use of color; and an area of color use I will call Me color. I had no interest in the expressive use of color. That is, the way in which color can be evidence of emotions or psychological states. I ruled that use out. I was, however, very interested in the formal use of color as a way of creating and maintaining a sense of spacial tension in painting. I was deeply influenced by Hans Hoffman, Henri Matisse, and Pierre Bonnard. This investigation proved fruitful and lasted from about 1969 to 1975. Even though I now felt that I had a small understanding of color, I remained dissatisfied. In 1975, I decided to reject a broad use of color and return to, essentially, monochromatic painting. My goal was to build a foundation on which I could understand value as color and then from that base reintroduce more varied color into the painting in a highly controlled way. I hoped to address the use of color that I call Me color by adopting this strategy. Me color is an extremely complex concept. It is color that is connected to identity. It may employ the other uses of color but it is something different. It fascinated me that one could always identify a Matisse, a Bonnard, or any other great artist by their unique use of color. The color in those paintings was not just formal or expressive, it was their color. By 1981, I felt ready to address the issue of color and existential identity. I have continued to explore this territory from that date to the present. My exploration continues along side the other aspects of my development. By now, this investigation of color, though important, is more implicit than explicit in my work. D. E.: Anyone reading my answers to previous questions may able to guess why reflective surfaces appear so often in my work. First, they are effective imagery given my theoretical concerns; and second, they are the kind of things I grew up with. I have talked at length about the question of spacial tension in my work. The images of cars, store fronts, glasses, etc. were useful images in that pursuit. As my work developed, I also became interested in the relationship between order and chaos, and the relationship between abstraction and representation. Again, reflective imagery was useful to explore these issues. Reflective surfaces have a way of obscuring the boundaries and character of objects in space. When collected together and turned into images, the degree of uncertainty is exponentially increased and the possibility of chaos enters the picture. This was my strategy in the silverware, glassware, and toy paintings. My intent was to develop work that was highly representational while also having strong abstract undercurrent. I also wanted to make paintings that were deeply ordered, but flirted with chaos. To address these issues, I did not need to look beyond the images that populated my life, the images of middle class Southern Californian popular culture. D. E.: When I made the painting titled Harley Hub, I was familiar with the Van Eyck and Parmigianino paintings mentioned above, but they had no influence on the genesis of my painting. I was not interested in self portraiture in Harley Hub or any other painting. My image is reflected only because of the camera angle and the fact that I decided not to remove my presence from the larger image. The similarity of iconography is purely coincidental. Though this instance of iconographic similarity is coincidental, the question remains an interesting one. Are there cases in which I have used or reinterpreted the work of other artists? The answer is yes; the history of my work is littered with examples. The chain link fences in the Private Parking or Wrecking Yard painting were inspired by Manet's The Railway painting. In some of the shoe paintings, the colors of the shoes are directly lifted from certain Matisse paintings. For over thirty years, I have included the paintings and sculptures of other artists in my work. D. E.: The goal is to end suffering. Manifestations such as war and poverty are instances of that suffering. Some philosophers and artists contend that every act is political and that includes the creation of art. In this world view, because art is by nature a political act, it is imperative that the artist take direct responsibility for social wrongs and mobilize their art to address those wrongs. It is appropriate for an artist to directly confront social issues that he or she finds loathsome. This perspective has a long and noble history, and is a reasonable position for an artist to take. But I have two problems with it: one general and one personal. My general problem with this view of art is that it does not work very well. Those who value overtly political art tend to be predisposed to agree with the position manifested in the work. Those who don't agree are unlikely to be converted and are likely scandalized by the work. They then generate conflictual opposition to it, thereby adding to the volume of suffering. My personal problem with this world view is that I lack strong political feelings. I admit to having no political instincts and no interest in politics. Where I directly experience suffering around me, I chose to act on a personal level outside the context of my art. However, I hope my current work functions, in part, as a source of healing. I believe it is generated out of an inner core of peace and empathy. It is my devout hope that an experience of the work yields a sense of peace that dissolves the anguished desires that breed suffering and hurt. D. E.: The simple answer is no, the images in my work do not have any symbolic meaning. There is no stage of my work in which the images have had symbolic value, and this includes my current work. That being said, something like symbolic meaning is generated in the current work. This requires some explanation. In my current work, a single painting is made up of three or more separate panels. Each panel is a different image. For example, a single painting might be made up of three different images on three separate panels that when finished are displayed together as one painting. This juxtaposition creates a condition that generates meaning out of nothingness. Each separate image has no symbolic value, but when the three images are put together, meaning is generated by their dialogue with each other. Working backwards, one is inclined to read symbolic value into each image even though it's not inherently present. A useful way to think about this is to understand that the meaning is not inherently in the work but rather in the observer of the work. In this way of thinking, the painting, like a poem, is an occasion for the observer to generate meaning internally which they then impute to the painting. Another way of thinking about this is to imagine the observer as a necessary part of the work. It is in the observers active relationship with the work that meaning is generated and the painting is completed. Does the imagery have symbolic value? No. Rather a dance of meaning generation is created in the dynamic relationship between the painting and the person experiencing the painting. D. E.: There seems to be an inherent human need to classify and name. In the late 1960s, there were a wide range of artists turning to, or returning to, representational painting. It soon became clear that this was not an oddity, but a shift in attitude on the part of a large number of artists. Once the trend became clear there was a need to name it. One of first group shows of this work in New York was organized by the Sidney Janis Gallery. The exhibition was titled Sharp Focus Realism. The organizer of the exhibition wanted to include a wide range of artists, some of which used photography and some not, but all of which painted with precision. In an attempt to identify the exhibition and the character of the work in the exhibition, the name Sharp Focus Realism was invented. Many other names followed, many of which were also the titles for exhibitions. The Europeans favored Hyperrealism. The Americans seemed to favor Photorealism to describe that subset of artists that used photographs as reference material. Though inevitable, the obsessive need to name and classify is counter-productive. It drains attention from the individual value of each artist and each work, as well as obscuring the formidable differences between the artists. D. E.: I am ashamed to admit that my knowledge of modern Turkey is lamentably poor. In the past few years I have taken courses that dealt with Ancient Asia Minor and with the Byzantium Empire, but nothing modern. Likewise, I'm equally weak in my knowledge of the Turkish cultural world. I have only recently purchased several books written by Orhan Pamuk. Meeting Deniz Gokduman and Safak Gunes Gokduman has aroused my interest in Turkey and my desire to visit. Of course, I would love the opportunity to share my work. D. E.: No, I have no plans for an exhibition in the near future. I work very slowly. It takes several years to accumulate enough work for an exhibition. My next show is scheduled for November 2012. bir göstergedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/safak-gunes-gokduman-don-eddynin-sanati-ve-foto-realizm/", "text": "Don Eddy, 1960'larda Amerika'da New York ve Los Angeles gibi sanat ortamlarında belirmeye başlayan, fotoğrafı kullanarak resim yapan sanatçıları içeren bir akım olan Foto-Realizm'in önemli temsilcilerinden biridir. 1944 yılında Güney Kaliforniyada doğan Eddy, lisans ve yüksek lisans eğitimini Hawaii Üniversitesinde, sanatta yeterlilik eğitimini ise Kaliforniya Üniversitesinde tamamladıktan sonra New York'ta yaşamaya başlamıştır. İlk dönem resimlerinin imajları arabalar, mağaza vitrinleri ve gümüş eşyalar olan Don Eddy'nin son dönem çalışmalarında imajların çeşitlilik kazandığı görülür. Romanesk ve Gotik mimariyi referans alan bu çalışmalarında doğa ve yaşamın sırlarını keşfetmeye çalışan Don Eddy'le sanatını, sanatına yön veren unsurları ve Foto-Realizm'i konuştuk. Don Eddy: İlk eserlerimdeki sürrealizm etkisini ve onu takip eden Foto-Realizme geçişi sürecini açıklayabilmek için anlatmaya benim çocukluk deneyimlerimden başlamam gerekir. Güney Kaliforniya'da sorunlu bir ailede dünyaya geldim. Annem ve babam ben çok küçükken boşandılar. Kaliforniya'da oradan oraya taşınıp durduk. Annem tekrar evlenince işler daha da kötüye gitti. Üvey babamla anlaşamıyordum. Benden iki yaş büyük olan kız kardeşim ciddi anlamda bunalıma girdi. Ben isyankar, güvensiz, mutsuz bir gençtim ve elimden geldiğince çabuk Güney Kaliforniya'dan ayrıldım. Bir senelik kolej deneyiminden sonra Havai Üniversitesi'ne geçtim ve bölümümü tarihten sanata kaydırdım. Ayrıca günlük masraflarımı ve harcımı karşılayabilmek için ticari fotoğrafçı olarak iş buldum. İki yıllık temel derslerden sonra kendi eserlerimi üretmemi sağlayacak olan dersleri almaya başladım. Rene Magritte ve James Rosenquist'e yatkın olduğumun farkına vardım. Her ikisi de kendi amaçları doğrultusunda tek bir tabloda birçok görüntüyü bir araya getirmişlerdi. Onların imaja dayalı stratejileri bana korkularım, şüphelerim ve nefretimle başa çıkmamı sağlayacak bir yol gösterdi. Bu strateji bir süre işe yaradı; fakat sahnenin arkasında daha ciddi bir sorun vardı. Problem boşluktu. Daha kesin konuşursak, problem resimde boşluğun doğasıydı. Resimlerimde boşluğu kullandığım halde onun üstünde yetki ve kontrol sahibi olmadığımın farkına vardım. Bir süreliğine bu psikolojik temelli eserleri bırakmalı ve resimdeki boşluğun doğasına yoğunlaşmalıydım. Peki, bunu nasıl yapmalı? Bu noktada resimdeki yanıltıcı boşluğun geleneksel versiyonlarını incelemenin önemli olduğunu düşündüm. Resim yüzeyinin durgunluğunu kabul ederken aynı zamanda illüzyon izlenimini uyandırmak istediğimin farkına vardım. Daha önce de belirttiğim gibi epey bir süre ticari fotoğrafçı olarak çalışmıştım. Fotoğrafı referans noktası olarak kullanmanın mükemmel bir çözüm olduğuna karar verdim. Fotoğraf düz bir kağıt parçasıydı. Kamera ışığı, kaydetme yöntemi onun fotoğrafsal özelliğini artırıyordu ve resimde kullanılırsa ilgi düz yüzeye çekilecekti. Aynı zamanda geleneksel perspektife de referansta bulunuyordu. Bu yöntemlerin, resimde boşluğun doğası üzerinde hakimiyet kazanmam için gerekli olduğunu hissettim. Çocukluğumun geçtiği Güney Kaliforniya araba imajına geri döndüm ve modernite öncesi lineer perspektifi eserlerime monte ettim. Daha sonra yavaş yavaş Foto-Realizm olarak adlandırılan eserlerimi ortaya çıkarmaya başladım. Benim ilgi alanım realizm değil boşluktu. D. E.: 1969 ve 70 yılları arasında çağdaş Amerikan sanatında bir şeyler olduğu açıktı. Birçok sanatçı imaja dönüyor veya çalışmalarında imaj ve boşluksal ilüzyonu kullanıyordu. Çağdaş Figüratif Sanat doğuyordu. Farklı kültürlerden gelen, farklı yaşlardaki bu sanatçılar ABDnin çeşitli yerlerine dağılmışlardı. Ayrıca bazıları fotoğraf kullanırken bazıları kullanmıyordu. İmajları ve çalışmalarını oluşturan temel felsefeler farklıydı. Bu eğilime ilk ciddi ilgiyi gösteren kişi Udo Kuttermandı. O New Realism adlı kitabında bu akımdan birçok sanatçıya yer verdi. Aynı şekilde bu işe yoğunlaşan sergiler de genel anlamda kapsayıcı nitelikteydi. Ben o kitapta ve ilk sergilerde yer almaktan memnun oldum: ancak bu geniş gruptaki en genç sanatçı olduğuma inanmıyorum. Foto-Realizm kavramı o sıralar mevcut değildi. Zaman geçtikçe bu geniş gruptan küçük bir sanatçı gurubu ortaya çıktı ve bu grubun çalışmalarını tanımlamak için birçok isim önerildi: Hiperrealizm, Sharp Focus Realizm, Foto-Realizm. vb. Louis Meiselin pazarlama taktikleri nedeniyle Foto-Realizm ismi ilgi çekti. Şunu anlamak gerekir ki Foto-Realizm tarihsel anlamda bir akım değildi. Birçok sanatçıdan meydana gelen bir gruptan ziyade, yüzeysel nitelikleri ortak olan daha küçük bir grup öne çıkmıştı ve bu dar alandaki en genç sanatçı bendim. İlk neslin sanatçıları ABDnin çok çeşitli yerlerinden gelmekteydi. Birçoğumuz birbirimizi tanımıyorduk ve birbirimizin varlığından bile haberdar değildik. Hepimiz farklı estetik geçmişlere sahiptik. Sonunda bir araya geldiğimizde fotoğraf kullanmak dışında çok az ortak noktamız olduğunun farkına vardik. Kısacası Foto-Realizm bir akim değil, bir pazarlama aracıydı. D. E.: Ben Çağdaş Figüratif Resim başlığını beğeniyorum. Bu tanımlamanın avantajı sadece daha kapsayıcı olması değil aynı zamanda Foto-Realizmin yükseldiği kaynağı da önermesi. 1960ların sonlarında bazı sanatçılar eserlerinde imaj ve boşluksal ilüzyonu uygulamaya başladılar. Bu sanatçılar ABD ve Avrupanın çeşitli yerlerindeydiler. Bazı eserler soyut sanatın ve minimal sanatın reddinden gelişti. Bazıları Pop Sanata özgü olasılıklara meyilliydi. Bazıları ilham için modernite öncesi sanata baktılar. Ve bazıları da tümünden etkilendi. Soyut resim olumsuz bir etkiydi. O akademik ve elitist görülmüştü. Pop Sanat çağdaş görüntüleri sanata monte etmesiyle olumlu bir model sunmuştu. Aynı zamanda görüntüleri resme monte ederken kendi içinde mevcut olan boşluğu incelemekte yeteri kadar ileri gitmiş görünmüyordu. Ek olarak, ironiye bağlı olması yanlış ve korumacı bir yaklaşım olarak görünüyordu. O zamanlarda yaratılan eserler kapsam açısından geniştiler. Bazılar ışık ve tonlamaya dayanıyordu. Bazıları fotoğrafı referans noktası olarak kullanıyordu; bazıları kullanmıyordu. Bazıları ise popüler Amerikan kültürünün imajlarına dayanıyordu. Şu anda Foto-Realizm olarak adlandırılan şey bu epey geniş entelektüel atmosferin bir alt kümesiydi. Aslında Foto-Realizm olarak bilinen sınıflandırma yapay bir oluşumdu. İşe bakın ki genç sanatçıların etkisiyle şu anda bir Foto-Realist bir akımdan söz edilebilir. D. E.: Galiba sınıflandırma ve isimlendirme gibi içgüdüsel bir insan ihtiyacı var. Daha önce de söylediğim gibi 1960'ların sonları temsili resme yönelen ya da geri dönen çok sayıda ressam gördü. Daha sonra bunun garip bir şey olmadığı sadece çok sayıda ressamın fikirlerinde bir değişim olduğu anlaşıldı. Bu eğilim belirginleştiğinde buna bir isim verme ihtiyacı ortaya çıktı. Bu çalışmanın ilk gurup sergilerinden biri Sharp Focus Realism başlığıyla New York'ta Sidney Janis Gallery tarafından organize edildi. Serginin organizatörü fotoğrafı kullanan veya kullanmayan, ama hepsi gerçekçi bir hassasiyetle resim yapan çok sayıda sanatçıyı bu sergiye dahil etmek istedi. Serginin ve sergideki eserlerin karakterini tanımlamak için Sharp Focus Realism adı bulundu. Bunu çoğu sergi başlığı da olan birçok isim takip etti. Avrupalılar Hiperrealizm'i yeğledi. Amerikalılar referans olarak fotoğrafı kullanan ressam kümesini tanımlamak için Foto-Realizmi tercih etti. Kaçınılmaz olsa da isimlendirme ve sınıflandırma ihtiyacı saplantısı sinir bozucu. Bence bu, sanatçının ve çalışmanın bireysel değerine olan ilgiyi kurutuyor ve sanatçılar arasındaki farklıkları örtüyor. D. E.: Benim eserlerimin içeriği yıllar içinde dramatik bir değişim gösterdi. Ve içerik değişince kullandığım imajlar da değişti. Benim eserlerim bazen birbirinin içine geçen dört kategoriye ayrılabilir. İlk resimlerim doğası bakımından gelenekseldi. Baskın bir şekilde bunlar resimdeki boşluğun doğasını araştırıyordu. İkinci dönem algının doğasını anlamaya yönelikti. Üçüncü dönemde algının doğasını anlamaktan ziyade tecrübenin doğasıyla meşgul olduğumu keşfettim. Ve dördüncü aşamada bu araştırma daha geniş felsefi ve ruhsal meselelere yöneldi. Aslında bunlar birer dönem olmaktan çok uzun, gelişimci ve evrimsel bir çizgidir. Ayrıca yeni bir meşgalenin baskın gelmesi önceki ilgilerin terk edilmesi anlamına gelmedi. Ancak şu anda var olan belirgin konuların aksine belirsiz hale geldiler. Benim imajlarım gelişen entelektüel kaygılarımı yansıtacak şekilde değişti. Ancak imaj ne kadar değişirse değişsin benim imaja yaklaşımım aynı kaldı. Bana göre imaj iki gereksinimi karşılamalıydı. Birincisi benim hayatımın içeriğinden gelişmek zorundaydı. İkinci olarak imaj, resmin teorik ihtiyaçlarını yeterince karşılamak zorundaydı. Sadece yeni bir imaj bunu yapamazdı. Örneğin 1970lerin başında kendimi resimde boşluğun doğasını araştırmak zorunda hissettim. İnsanın resimdeki boşluğu okuma arzusu ile bunu yapamama durumu arasındaki gerginliği yaratmak istedim. Birçok imaj seçebilirdim: ancak ben arabalar, araba parçaları ve onların çevrelerini seçtim. Bu imajı seçtim: çünkü bu benim büyüdüğüm ortamın imajıydı. Babam bir oto tamirhanesi olan Eddy Garajın sahibiydi. Gençliğim orada çalışmakla geçti. Başka bir örnek olarak şimdiki çalışmalarımın varlık bilimsel efsanenin bir kutlaması olduğunu anımsatmak isterim. Olmanın efsanesi. Bu çalışmalarımda bir dizi imaj kullanıyorum. Bunların arasında insan, bitki örtüsü, yerel hayvanların tümü, manzara, sanat vb. vardır. Bu imajların hepsi yaşanmış bir hayattan benim hayatımdan- ki şu anda uzunca bir süre yaşandı- gelir. Benim bu eserlerdeki amacım içselleştirebildiğim kadarıyla evreni yansıtmaktır. D. E.: Resim bağlamında bakıldığında fotoğraf sadece bir araçtır. Herhangi bir dokümanter kaynak gibi başvuru kaynağıdır. Doğru iş için doğru araçlar kullanmak pratik ve faydalıdır: ama fotoğraf benim için bundan daha fazlasını ifade ediyor. Benim kuşağım dünyayı reprodüksiyonun birçok şekliyle tecrübe eden bir kuşaktır. Çocukken müziği sadece radyodan veya plaklardan dinlemiştim: ama hiç konsere gitmemiştim. Hiç tiyatroya gitmemiştim. 18 yaşıma kadar hiç müzeye gitmemiştim: sanat eserlerini ve türevlerini sadece dergilerde görmüştüm. Benim dünyam reprodüksiyonların çeşitli biçimleriyle derinleşti. Ben benim kuşağımın dünyayı fotografik olarak gören ilk kuşak olduğunu düşünüyorum. 1962'de Hawaii'deyken güneşin batışını izlerken düşündüklerim buna iyi bir örnek olabilir. Bu manzaranın bir fotoğraf gibi göründüğünü düşündüğümü hatırlıyorum. Benim ilk sanat tecrübem kartpostallardaki gün batımıydı, gerçek bir şey değildi. Fotoğraf direkt, aracısız dünya tecrübesine meydan okumaya başladı. Bu zamanın ruhunun, halihazırdaki sanatı derinden etkilediğini iddia ediyorum. Sanal dünya bazı durumlarda gerçek dünyadan daha gerçektir. Peki bu durum benim eserlerimde kendini nasıl gösterdi? Fotoğraf makinesi, kısıtlamaları ve özellikleri neredeyse bilinçaltı düzeyde fark edilebilen bir kaydedicidir. Fotoğraf makineleri değişim, gelişim ve bizim sanatla olan dinamik ve aktif alakamız hakkında hiçbir şey bilmez. Fotoğraf makinesinin sensörünün ve objektifinin gözün karmaşık optiği ile ilgisi yoktur. Ayrıca fotoğraf düz bir kağıt parçasıdır ve perspektif, ışık ve gölge oyunu gibi modernite öncesi kavramlara uyan bir şeydir. Fotoğrafı resimde kapsamlı bir biçimde kullanmak, gerçekliğin doğasıyla ilgili yoğun bir gerilim yaratır. Hem gerçek gibi hem fotoğraf gibi görünür. Gerçek nedir? Gerçek nerede saklıdır? Gerçek olan fotoğraf mıdır? Gerçek olan görüntü müdür yoksa çizilen imaj mıdır? Gerçek nedir? Bu sorunun bu resimler için sorulması onlarla fotoğrafı sıradan bir şekilde kullanan sanat arasındaki farka işaret eder. D. E.: 1967'den bu yana fotoğrafı negatiften tuval yüzeyine üç farklı yöntemle aktarıyorum. İlk zamanlarda bunu aletsiz bir şekilde elle yapıyordum. Bu metodun yanlış ve etkisiz olduğunu kısa zamanda anladım. Bu metodu bırakıp fotoğrafın tuvale birim birim aktarıldığı grid-ding yöntemini kullanmaya başladım. Bu yöntem nispeten işe yaradı: ama malzeme karmaşıklaştıkça ve/veya tek tip oldukça başarısız oldu. Karmaşık ve tek tip malzeme kullanmaya başladıktan sonra projektöre geçmek zorunda kaldım.1970'lerin ortalarında bir ara karmaşık malzemeyi fotoğraftan resim yüzeyine aktarmak için slayt projektörü kullanmaya başladım. Hala siyah beyaz fotoğraf kullandığım için süreç ağır ilerliyordu. Fotoğrafları çeker, bastırır ve sonra da slayta aktarırdım. Siyah beyaz fotoğraftan, negatif filmleri renklendirmekten ve filmleri yansıtmaktan vazgeçtim. Teknolojideki her değişim aktarım işindeki benzer bir değişimi zorunlu kıldı: fakat genel olarak benim metodum aşağı yukarı üç yıl öncesine kadar aynıydı. Şimdi dijital makine kullanıyorum. Görüntüleri çeşitli bilgisayar yazılımları aracılığıyla işliyorum. Tüm baskılarımı kendim yapıyorum. Ve son olarak resimde kullanacağım malzemeyi projeksiyonla yansıtıyorum. Bu iş akışı önceden çok mekanik olan sanat çalışmalarıma inanılmayacak derecede yaratıcı bir kontrol verdi. D. E.: Ben belirli kelimeleri çok spesifik bir şekilde kullanırım. Bunu birkaç örnekle açıklamak faydalı olabilir. İlk olarak ben subject kelimesini kullanınca içeriği veya kavramsal meseleleri kastediyorum, yoksa sahneye veya çizilen nesneye değinmiyorum. İkinci olarak, image kelimesini çizilen şeyi ya da şeyleri tarif etmek için kullanıyorum. Object kelimesini kullanmaktan kaçınıyorum: çünkü bu kelime resimde geliştirdiğim boşluksal durum için uygun değil. Benim için imaj üç boyutlu benliğinden yoksun bırakılmış bir nesnedir. Bu doğası gereği fotoğrafın yaptığı bir şeydir ve fotoğrafı niçin kullandığımı da açıklar. Bana göre imaj işarete, nesneye olduğundan daha yakındır. Benim eserlerimdeki görüntülerin yıllar içinde değiştiği doğrudur ve paradoks da burada yatar. Ben görüntüyle hem derinden ilgilenirim hem de onu hiç önemsemem. Bir yandan, görüntü, bana belli bir felsefi ya da manevi etki alanını keşfetmem için izin veren bir araçtır. Amaca hizmet etmesi dışında görüntü beni ilgilendirmez. Diğer taraftan görüntüyü çok önemserim. Bu çelişkiyi nasıl açıklayabilirim? Gelişmemin çok erken bir safhasında şunun farkına vardım ki çözmek istediğim resimsel bir problemle karşılaştığımda bu problemi yeterli derecede çözebilecek bir takım imajlar vardı. Bu problemi aşmakta hangi imajların kullanışlı olduğuna karar verebilmek için birkaç ilave kritere ihtiyacım olduğunun farkına vardım. Şunu anladım ki benim hayatımın kendine has şartlarından gelişen bir imaj kümesi daima vardı ve kullanılması en uygun olan imajlar bunlardır. Öyleyse bu durumda imajları önemsiyorum, konu olarak değil, sadece her iki kriteri de karşılaması açısından. Onlar Verilen bölgeyi keşfetmek için yararlı olmak zorundalar ve benim varoluşsal gerçekliğimden ortaya çıkarlar. Kısacası yıllar içinde görüntü benim entelektüel ve ruhsal gelişimimin ihtiyaçları yeterince karşılayabilmek için benim hayat tecrübelerime bağlı olarak değişti. Son zamanlardaki eserlerimde yer alan görüntülerde en küçüğünden en büyüğüne kadar çok geniş bir çeşitlilik fark edilebilir. Buradaki hedef evrendeki tüm görüntülerin benim tasarrufumda olmasıdır. Ş. G. G.: Resimlerinizde imaj değişikliklerinin yanı sıra belirgin renk değişimleri de mevcut. D. E.: Sanatın beni renkten daha çok sıkıntıya sokan tarafı olmamıştır. Benim bu konuyu anlama ve kontrol etme çabam yıllar içinde resimlerimde meydana gelen renk kullanımdaki değişimi de açıklar. Üniversite yıllarımda bile renkle uğraşma nedenim onun özellikle herhangi bir ifade biçimine karşı koymasıydı. Bu konuyu ele almadan önce bana rehberlik edecek bir çeşit çerçeveye ihtiyacım olduğunu fark ettim. Sonra rengi ve onun kullanımını üç gruba ayırabileceğimi düşündüm: Rengin geleneksel kullanımı, rengin dışavurumcu kullanımı ve rengin kullanım alanı- buna ben renk diyeceğim.- Ben rengin dışavurumcu kullanımına, yani rengin hislerin ve psikolojik durumların kanıtı olabileceğine dair kullanımına, hiç ilgi duymadım. Bu kullanımı devre dışı bıraktım. Rengin geleneksel kullanımıyla resimde boşluksal gerilimin yaratılması ve sürdürülmesinde bir yol olarak ilgilendim. Hans Hoffman, Henri Matisse, ve Pierre Bonnarddan derinden etkilendim. Bu araştırma verimli oldu ve yaklaşık 1969 den 1975 yılına dek sürdü. 1975te rengin geniş kullanımını reddettim ve monokromatik resme dönmeye karar verdim. Hedefim renk değerini anlayabileceğim bir temel inşa etmek ve sonra son derece kontrollü bir şekilde çeşitli renkleri yeniden resme dahil etmek. Bu strateji Ben renk dediğim renk kullanımını açıklar. Ben renk son derece karmaşık bir kavramdır, kimlikle alakalı bir renktir. Başka renk kullanımlarını da içerebilir fakat farklı bir şeydir. Matisse'in, Bonnard'ın veya başka büyük sanatçıların renkleri benzersiz biçimde kullanarak diğerlerinden ayırt edilebilmeleri beni oldukça etkiledi. Onların resimlerdeki renkler sadece geleneksel veya dışavurumcu değildi, bu renkler onların renkleriydi. 1981le birlikte kendimi renk ve varoluşsal kimlik meselesini ele almak konusunda hazır hissettim. O tarihten beri bu alanı incelemeye devam ediyorum. Tabi ki bu benim gelişimimin diğer unsurları arasında yerini almalı. Şu anda bu araştırma önemli olsa da benim eserlerimde belirgin olmaktan ziyade daha çok üstü kapalı bir şekilde yer alıyor. Ş. G. G.: Son dönem eserlerinizi saymazsak resimlerinizde araba, vitrin, gümüş eşyalar gibi birbirinden farklı objeleri kullansanız da hepsinde ortak bir nokta var: yansıtıcı yüzeyler. D. E.: Daha önceki sorulara verdiğim cevaplara dikkat edilirse yansıtıcı yüzeylerin çalışmalarımda neden bu kadar sık görüldüğü tahmin edebilir. İlk olarak benim teorik kaygım göz önüne alındığında onlar etkili birer betimlemeydi ve ikincisi ben onlarla büyüdüm. Çalışmalarımdaki boşluksal gerilim hakkında yeterince konuştum. Bu anlamda araba, mağaza vitrinleri gibi imajlar yararlı oldu. Çalışmalarım geliştikçe düzen ve kargaşa arasındaki ilişkiyle birlikte ve soyut ve figüratif arasındaki ilişkiye de ilgi duymaya başladım. Yansıtıcı görüntü bu sorunları incelemek için oldukça yararlı oldu. Yansıtıcı yüzeylerin evrendeki objelerin sınır ve niteliklerini belirsizleştirmek gibi bir yönü vardır. Bir araya getirilip imaja dönüştürüldüklerinde belirsizlik seviyesi katlanarak artar ve kaos olasılığı resme girer. Bu, gümüş eşyalarda, cam eşyalarda ve oyuncak resimlerinde kullanılan stratejiydi. Ben figüratif bir eser yaratmayı denerken ayrıca güçlü ve gizli bir soyut eğilime sahiptim. Çok düzenli ama aynı zamanda kargaşayla flört eden resimler yapmak istedim. Bu sorunları irdelemek için hayatımı dolduran, Güney Kaliforniya'nın orta sınıf popüler kültür imajlarının ötesine bakmaya ihtiyaç duymadım. D. E.: Hayır, çalışmalarımdaki imajların hiçbir sembolik anlamı yok. Söylenen sembolik anlama benzeyen şey halihazırdaki çalışmamda ortaya çıktı. Bunu biraz açıklamam gerekecek. Son eserimdeki tek bir resim üç ya da daha fazla panelden oluşuyor. Her panel farklı bir imaj. Yani bitirildiğinde üç ayrı paneldeki üç ayrı imajdan oluşan tek bir resim olarak sergilenebilir. Bu bitişiklik yoktan anlam üreten bir durum yaratabilir. İmajların tek başına sembolik bir değeri yok: ama bu üçü bir araya getirildiğinde birbirleri ile olan diyaloglarından bir anlam ortaya çıkabilir. Dolayısıyla kişi aslında her imajda kendiliğinden olmayan sembolik değeri anlamaya yatkındır. Bu konuda, anlamın çalışmada kendiliğinden var olmadığını, aksine eseri inceleyenin ona anlam kazandırdığını anlamak gerekir diye düşünüyorum. Bu düşünce biçiminde resim- aynı şiir gibi- gözlemci için, resme sonradan yüklenen anlamı üretmek için bir fırsattır. Bu konudaki bir diğer düşünce biçimi de eseri gözlemcinin önemli bir parçası olarak hayal etmektir ve anlam gözlemcinin eserle olan aktif bağlantısından üretilir ve resim tamamlanır. Görüntünün sembolik bir değeri var mıdır? Hayır. Aksine anlam kuşağının dansı, resim ve resmi tecrübe eden kişi arasındaki dinamik ilişkiden oluşur. D. E.: Harley Hub isimli resmi yaparken Van Eyck ve Parmigianino'nun eserleriyle ilgileniyordum; ancak Harley Hub ın doğuşunda bunların herhangi bir etkisi olmadı. Self portrelere hiç ilgi duymadım. Hurley Hub'daki yansıma sadece fotoğraf makinesinin açısı yüzünden tesadüfen gerçekleşmişti. Ama sonradan o yansımayı kaldırmamaya karar verdim. Bu ikonografik benzerlik tesadüfi olsa da bu sorunun ilginç bir içeriği var: Başka sanatçıların işlerinin yeniden yorumlanışı. Evet, geçmişteki çalışmalarımda bu tür örneklerle karşılaşabilirsiniz. Private Parking ya da Wrecking Yard resimlerimde Manet'nin Railway tablosundan ilham almışımdır. Bazı ayakkabı resimlerimdeki renkler Matisse'in resimlerinden alınmıştır. Ve otuz yıllık süreç sonunda çalışmalarıma başka sanatçıların resim ve heykellerinin etkisi de dahildir. D. E.: Hedef acı çekmeye son vermektir. Savaş ve açlık gibi görüntüler bu acı çekmenin örnekleridir. Bazı filozoflar ve ressamlar her eylemin siyasi olduğunu ve bunun sanatın yaratıcılığını da içerdiğini iddia ediyordu: çünkü bu görüşe göre sanat doğası gereği politik bir hareketti, sanatçı için sosyal meseleler karşısında sorumluluk almak ve sanatını bu alandaki yanlışları değiştirmek için adamak bir zorunluluktu. Bu perspektiften bakıldığında sanatçının sosyal konularla doğrudan yüzleşmesi uygundur. Bu uzun ve asil bir tarihi olan bir hayat felsefesidir. Fakat benim bu konuda iki sorunum var, birincisi genel, diğeri kişisel. Bu sanat görüşü ile ilgili genel problemim bu görüşün işe yaramamasıdır. Politik sanatı çok önemseyenler eserde gösterilen durumla aynı görüşte olmak eğilimini gösterirler. Aynı görüşte olmayanların değişmesi de mümkün değildir. Bu görüşe katılmayanların çalışmaları karalanır ve çalışmalarına karşı ihtilaflı itirazlar üretilir, dolayısıyla acının şiddeti arttırılır. Bu hayat felsefesi ile ilgili kişisel problemim bu alanda çalışmak için gerekli olan ruhsal donanımdan yoksun olmam. Politikayla ilgilenmiyorum. Etrafımda acı veren bir durumla karşılaştığımda -sanat alanımın dışında- kişisel bir seviyede görevimi yapmayı seçtim. Yine de mevcut çalışmalarımın kısmen de olsa tedavinin bir parçası olarak işe yaramasını umuyorum. Benim şimdiki sanatımın özünü barış ve empati kavramları oluşturmaktadır. Benim en büyük ümidim eserlerimin acı ve ızdırap veren düşünceleri sona erdirip barışı hissettirmesidir. D. E.: Geçtiğimiz yıllarda Antik Anadolu ve Bizans İmparatorluğu ile ilgili dersler almıştım ama Modern Türkiye hakkındaki bilgimin ağlanacak düzeyde olduğunu itiraf etmekten utanıyorum. Türk kültürel dünyası konusunda da yetersizim. Son zamanlarda Orhan Pamuk'un birkaç kitabını aldım; fakat henüz okuma fırsatım olmadı. Seninle konuşmalarımız Türkiye'ye olan ilgimi ve Türkiye'yi görme arzumu artırdı. Ve tabi ki çalışmalarımı paylaşmayı da çok isterim. D. E.: Hayır, yakın gelecekte bir sergi planım yok. Ben çok yavaş çalışırım. Bir sergi için yeterince çalışma biriktirmek birkaç yılımı alır. Bir sonraki sergim 2012 Kasım'ında.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/serkan-azeri-erdinc-babat-perspektifinden-bugunun-insan-modelleri/", "text": "Yaşadığımız çağ, hayat standartlarının teknoloji ekseninde günbegün gelişip yenilendiği bir süreç olmasına karşın, bu gelişim ve değişim sürecinin sanatsal yaratım boyutunda okunabilmesi sanatçının bilinçli bir hayat izleyicisi olması ve sorgulama yetisi ile doğrudan ilişkilidir. Erdinç Babat, genç ressamlar içerisinde yaşadığı çağın sorunlarına yabancı kalmayan bir örnek olarak, resim çalışmalarına başladığı yıllardan bugüne kadar kararlılıkla insan konusunu inceliyor. Yaşam ve insan üzerine yapmış olduğu gözlem ve araştırmaları, onun resimlerinde iç dinamizmi aracılığıyla bu edimlerini sürekli yenilenerek imgeye dönüştürecek hayal gücü yeteneğinin temel dayanağı oluyor. Bilinçli bir hayat izleyicisi olan Erdinç Babat'ın resimlerinin çoğunda başat öğe olarak insanı görmekteyiz. İnsana ve hayat gözlemine karşı duyarlılığı onun resimlerinin şekillenişinde göz ardı edilmeyecek bir çıkış noktası olduğu gibi, insan gerçeğini güçlü kurgusuyla dinamik bir boyutta ele aldığı resimleri karşısında izleyiciyi yönlendirmek istediği ana soruları da ortaya koyuyor. Günümüz dünyasında teknolojinin gelişimi ve makineleşme ile birlikte insan ve insani değerlere verilen önem nerededir? Bu soru doğal olarak bugünün dünyası içerisinde gün geçtikçe doğal yaşamdan kopan ve önceden çizgileri belirlenmiş ve bize bir model gibi sunulan sanal yaşantılar içerisinde insan nerede olmalı sorusunu da beraberinde getirmektedir. Babat'ın resimlerinde lirik bir tat ile soyutlayıcı anlatım biçimi bütünleşmiştir. Erken dönem çalışmalarında bağlı kaldığı geometrik soyut dili bir kenara itmemiş, ilerleyen zamanlarda gözlemleriyle birlikte, zihinsel kurgusuyla varmış olduğu figür soyutlamalarında da benzer anlayışla arka planları biçimlendirmeye başlayıp yeni resimlerinin bünyesine katmıştır. Derinliği çok fazla önemsemeden çoğunlukla çizgilerle belirleyip canlı renkleri uyguladığı arka planlar üzerine tuvalde anıtsal boyutta kıvrak çizgilerle şekillenen tek veya ikili gruplar halinde konumlandırdığı belli bir hareket halinde oldukları görülen figürleri, gerek günlük hayattan gerekse de düşsel olarak kurgulanmış bir zamandan çekip çıkarılmış, sanki bir hareket içerisindeyken bir anda durağanlaşmış gibi bir izlenim uyandırmaktadır. Benimsemiş olduğu soyutlayıcı anlatım dili, vermek istediği mesajın içeriği ile bütünleşmektedir. Bazı figürlerindeki amorph yapı ve kendi vücutlarından bağlanmış insan bedenleri, günümüz dünyasının birey üzerinde yarattığı sınırlanmışlık hissi ile birlikte insanın yavaş yavaş kendi iç gerçekliğinden uzaklaşması sorunu üzerine de düşündürür. Erdinç Babat'ın son dönem resimleri, popüler kültürün yaratmış olduğu yapaylığın yansımalarının ve dayatılan yaşam modellerinin yol açtığı tatminsizliğin kadın bedenleri üzerinden okunabildiği, günümüz dünyasına yönelik eleştirel bir bakışla değerlendirilmesi gereken örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Daha önceki dönemlerde ürettiği resimlerinde uygulamış olduğu geniş alanları kaplayan saf renkler ve büyük boyutlu figür soyutlamaları ile kıyaslandığında, yeni resimlerinde Erdinç Babat'ın, vurgulamak istediği kavramlarla uyumlu bir biçimde, renk anlamında sadeleşmeye giderek, geçmiş yıllardaki çeşitli resimlerinde yer verdiği saf renkleri, daha küçük planlarda uyguladığı görülüyor. Yapaylığın getirdiği soğukluk, gri tonlarla boyayıp resimlerinde öne çıkardığı kadın bedenlerinin yarattığı görsel etkinin yanı sıra, bedenlerin yüzlerinde biçimlenen rahatsız edici ifadeler aracılığıyla da öne çıkan bir kavram olarak dikkatimizi çekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/serkan-azeri-farkindalikla-butunlesen-gorsel-bir-kurgu-volkan-coteloglu/", "text": "Sanayi Devrimi, somut anlamda her ne kadar gelişen teknoloji hareketlerinin ortaya çıkmasındaki temel bir olgu olarak, Modernizm ismiyle tanımlanan zamansal sürecin üzerindeki etkisi ile toplum içerisinde, göreceli boyutta pozitif olarak kabul edilse de, bu olgunun oluşturduğu gelişim ve ilerleme gibi birbirinden ayrılamayacak iki kavramın doğa ve insan üzerinde yarattığı tahribatlar da dikkate değer sonuçlar olarak gözlemlenebilmektedir. Bu süreçte, endüstri ve teknolojide gerçekleşen makineleşme hareketleri ile birlikte, kaçınılmaz olarak insan emeğinin yavaş yavaş değer kaybetmesi sorunu ve bu soruna bağlı olarak da üretim gücünü elinde bulunduran kişilerin bireysel kazanımlarının yanı sıra, zaman ilerledikçe adeta sınırları önceden belirlenmiş yaşam modeli içerisinde, insanın bir parçası olduğu doğadan uzaklaşması sonuçları da doğmuştur. Kurgusuyla video, cehenneme doğru iniş üzerine de düşündürüyor. Bu bir insanın belki de en büyük soru işaretlerinin zihninde belirdiği süreçtir. Sessiz bir bekleyişle ve büyük bir endişe ile gerçekleştirdiği yolculuğudur. Yolculuğun sonunda birey, hayatında hiç yapamadığı ya da bilinçli olarak yapmak istemediği, sorgulama noktasına geldiği anlarda sürekli kendini rahat ve güvende hissettiği alanlara kaçarak karşılaşma cesaretine sahip olmadığı kendi yüzleşmesini yaşayacaktır. Bu noktada artık, zaman içerisinde göz ardı edilen gerçekten hiçbir şekilde kaçış yoktur. Maden işçileri de yaşam ve ölüm arasında incecik bir çizginin bulunduğu yere yolculuk ederler. Karanlık bir yolculuktur bu; yerin katman katman altına yapılan. Yerin altyapısında gerçekleştirilen çalışmalar sırasında bazı işçi ölümleri ve yaralanmaları ile sonuçlanan üzücü olaylar yaşanabilmektedir. Doğanın verdiği tepki bu noktada, yaşayabilmek adına türlü fedakarlıklar yapan ve bu doğrultuda hayat riskini göze alan işçiler üzerinden, aslında kendi kazanımları için, insanı parçası olduğu doğadan zamanla koparan ve yukarıda değindiğimiz sınırları önceden belirlenmiş yaşam modeli içerisinde gitgide kendi değerlerinden uzaklaştıran anlayışa karşı bir tepki olarak da görülebilir. Volkan, düzenleme ve kurgusuyla birlikte izleyiciyi başkarakter haline getiriyor ve çalışmasının içine sokuyor. Bu etkileşim o kadar üst seviyelere gidiyor ki, enstalasyona görsel ve fiziksel olarak temas edilince video aracılığı ile anlatılmak istenen fikirler, düşünme ve sorgulama süreçlerinde izleyiciler üzerine somut olarak da yansıyor. Sergilendiği mekan ise, çalışmanın egemen konumu ve boyutlarıyla, bir bütün olarak düşünüldüğünde yeraltındaki maden ocaklarının sıcak atmosferini görsel olarak hissettiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/06/serkan-azeri-gercek-anlamda-bir-portre-ressami-bahri-genc/", "text": "Bahri Genç için portrelerin arkasındaki gizemlere temas eden bir ressam demek yanlış olmaz. Sanatçının üretim yıllarının başından bu günlere kadar portre gibi dikkat, duyarlılık özellikle de sezgi gerektiren bir türde kararlı görünmesi hiç de hafife alınmayacak bir boyutta. Bahri Genç'in resimle tanışması, resme yeteneği olan babasının aracılığı ile olur. Küçük yaşta çevresindeki oyuncak ve objelerin resimlerini yapar. Onun resimle kurduğu temas, geleceği hakkında daha o yıllarda net kararlar almasına zemin hazırlar. Kararını vermiştir. Ressam olacaktır. Çevresindekilerin yüzlerini dikkatle incelemeye başlar. Yaşından beklenmeyecek merak ve istekle portreler üzerinde çalışmaktadır. Bu ilgi ve çalışma doğal bir sonuçtur sanatçı için. Karakterlerle ilgilenmek ve bu izlenimlerini portreler ile somutlaştırmak tamamen içinden gelen bir duygudur. Akademi yıllarında portreye olan ilgisi ve yeteneği hocalarının dikkatini çeker. Hatta portre ile kendisini sınırladığını düşünen bazı hocaları tarafından eleştirilmiştir de. Öğrencilik döneminde ürettiği işlerindeki başarısı ile portreden uzaklaşmasını isteyenlerin de fikirlerini değiştirecektir. Bahri Genç'in sanatı temelde bir desen sanatıdır. Desene büyük önem verir. İlk dönem resimlerinde etkili bir çizgi gücünü yansıtır. Bu işlerinde ağırlıklı olarak koyu tonları kullanır. Renkli, gerçekçi bir ifade biçiminin fark edildiği portrelerinde, ele aldığı kişinin karakter özelliklerini kuvvetli bir biçimde dışa vurur. Yaşlıların portrelerinde, gözlerde bekleyişin ve yalnızlığın getirdiği hüzün de vardır. Atölyesinde çalışan öğrencileri, çoklu figür kompozisyonları ve kendi portreleri bu döneminde öne çıkan konular olarak dikkati çekiyor. Son dönem çalışmalarında ise, eskiz yapmadan modeli karşısında doğrudan tuvali üzerine fırçası ile çalışmaktadır. Gelmiş olduğu nokta, sanatçıda önceki dönemine ilişkin gelişen aşkınlık halini de ifade eder. Desenini fırçası ile çizer, sert fırça vuruşları ve renk tuşları aracılığı ile portreyi eritir. Anlatım oldukça güçlüdür. Bakışlarla bütünleşen dışavurum kendini ağırlığıyla hissettirir. Renkli tuşlarını çoğu zaman portre sınırlarından taşırır. Tuşlar ve renk lekeleri aracılığı ile izleyiciyi gözlerdeki ifadeyi görme anlamında yönlendiren bir yapılanma oluşturur. Portrelerinde arka fonda yumuşak renkler kullanmakta bu sebeple de, doğal olarak verilmek istenen mesaj ve renkli anlatım ön plana çıkmaktadır. Toplu figür kompozisyonlarında ve enteriyörlerinde, arka plan yine sert fırça darbeleriyle belirlenmiş, gerek portrelerinde gerekse de diğer çalışmalarında, renklerini yumuşatmaya ve yavaş yavaş sadeleştirmeye başlar. Sanatçı, portresini yapacağı insanlarla kendi arasında duygusal bağlar aramaktadır. Her isteyenin portresini yapmaz. Portrecilikte onun bu kadar başarılı olmasının temelinde fizyonomiyi çok iyi analiz edebilme yeteneği yatmaktadır. Sezgileri görünenin arkasındaki görünmeyenle bütünleştirir onu. Karşısındaki kişinin fiziksel görüntüsüne kısa bir süre baktıktan sonra, karakter ile ilgili ipuçları edineceği birkaç soru sorar. Sezgisiyle bütünleşen sözsel ve görsel temaslar sonrası sanki karşısındakini yıllardır tanıyormuş gibi resmetmeye başlar. Kendi portreleri de, en iyi modelin sanatçıya kendisi olacağının bilincine varan Bahri Genç'in duygu, düşünce ve anlayışlarında yıllar içerisindeki değişimlerin, kendi yüzünde meydana getirdiği biçimsel farklılıklarla birlikte, herhangi bir kaygı duymaksızın, özgürlüğünün sınırlarını keşfettiği süreçlerin de gözlemlenebildiği özgün örneklerdir. Otoportre, bir anlamda içe bakış ve derinleşmedir. Kendi ifade gücünü portrelerinde doruk noktalara ulaştırır. Bahri Genç, ele aldığı karaktere yaklaşımı bakımından, günümüz portre ressamları arasında içsel gizemleri, çizgi, renkler ve ifade aracılığı ile dışa vuran nadir ressamlardan biri olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu metin 2009 yılında Bosphorus Sanat Gazetesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/dostoyevskinin-beyaz-mi-geceleri/", "text": "Beyaz Geceler 19. yüzyılın en önemli yazarlarından Fyodor Mihayloviç Dostoyevski (d. 11 Kasım 1821, ö. 9 Şubat 1881) tarafından yazılmış ve 1848 yılında yayımlanmış kısa bir öyküdür. Dostoyevski, bu hikayeyi, daha sonra eklemeler çıkarmalar yaparak yeni bir hale sokmuştur. Bu eklemelerden birinde, bugün okuduğumuz şeklinde hayalci kahramanın neler düşündüğünü geniş bir biçimde anlatır ve burada hayalperest kahramanın, Alman romantik Hoffmann'a, İngiliz tarihçisi ve romancı Sir Walter Scott'a, Carmen yazarı Merimee'ye, Puşkin'e, Rus romantik ozanlarından Jukovski'ye ve pek çok tarihi olaya değindiğini görürüz. Ayrıca, kitap haline getirilmiş bu öyküden etkilenilerek, 1957 yılında Beyaz Geceler adlı filmin senaryosunu Suso Cecchi d'Amico'nun uyarlayıp yazmış, İtalyan Yeni Gerçekçiliği film akımının öncülerinden Luchino Visconti yönetmiştir. Beyaz Geceler, sekiz yıldır bir tane bile tanıdık edinemediği Petersburg'da yaşayan hayalperest bir gencin geçirdiği bir gün ve dört geceyi anlatır. Kahramanın bakış açısıyla anlatılan öyküdeki beş karakter Hayalperest bir genç, Nastenka, Nastenka'nın ninesi, kiracı ve Matriyona'dır. Beyaz Geceler'deki karakterler, Dostoyevski'nin tipik karakterlerinden uzaktır. Hayalperest genç, tüm Petersburg sokaklarının kendisine ait olduğunu düşünür, her gün saatlerce Petersburg sokaklarında gezer, binaları izler, hatta onlara selam verir. Petersburg'da yaşayan insanlara garip bir sevgi besler, onlar mutluyken mutlu olur; hüzünlüyken hüzünlü. Bir gün insanlar yazlıklarına gider ve insanların onu terk ettiğini düşünür. Büyük bir boşluğa kapılarak her zamanki gibi Petersburg sokaklarında yürür, yalnız her gün gördüğü insanları göremez. Saatlerce yürüdükten sonra şehrin dışına çıktığını fark eder. Bozuntuya vermeden kırlara ve ormana doğru yürür. Bu durumdan mutlu bir şekilde gece yarısına kadar yürümeye devam eder. Evine dönerken nehir kenarından yürür ve köprübaşında korkuluklara yaslanmış genç bir kızın ağladığını görür. Kızın üzerinde siyah bir manto ve başında da hoş bir şapka vardır. Yüzde yüz esmerdir bu kız. (sf. 18) diye geçirir içinden. Kadınlarla arası iyi olmamasına rağmen hayalperest genç, kıza yaklaşmakta önce tereddüt eder, sonra kızın hıçkırıklarını duyarak içi sızlar ve seslenecek bir söz arar. Tam o sırada kendine çeki düzen veren genç kız, başını önüne eğer kıyı boyunca ilerler. Hayalperest genç, kızın peşine takılır fakat, kız bunun farkına vararak karşı kaldırıma geçer. Yol boyunca ilerlerken bir adamın da onun peşine takıldığını görür ve bunu kıza yaklaşabilmek için bir fırsat olarak görür. Kız, adamın korkusuyla koşmaya başlar. Bunun üzerine genç, adama doğru hareket edince adam durumu fark eder ve geri çekilir. Hayalperest genç ile kız konuşmaya başlarlar. Kızın adının Nastenka olduğunu öğrenen hayalperest genç Genç kızdan çok etkilenir. Ertesi gece için plan yaparlar. O gece birbirlerine hayatlarından bahsetmeden önce Nastenka, gençten kendisine aşık olmamasını ister. Aksi takdirde kendisiyle arkadaşlığını bitireceğini söyler. Genç konuşmasında ne kadar yalnız ve hayalperest biri olduğundan bahseder. Nastenka, gencin konuşmasından oldukça etkilenir ve içinde kendisini bulduğunu söyler. Nastenka'nın durumu da gençten farklı değildir. Nastenka öyküsünü anlatmaya başlar: Anne ve babasını kaybettikten sonra ninesiyle birlikte yaşamaya başlar ve yaptığı bir hatadan sonra ninesi onu eteğine ilikleyip iki yıl boyunca bir yere gitmesini engeller. Ninesi kör olduğundan her gün onunla vakit geçirir ve ona kitap okur. Ninesinin tavan aralı, ahşap bir evi vardır. Bir gün tavan arasındaki daireyi biri kiralar. Nastenka, kiracıya aşık olur ve uzun bir süre kiracıyla görüşür. Kiracı bir gün Nastenka'ya, Moskova'ya gideceğini söyler. Nastenka bu duruma çok üzülür ve kendisini de götürmesi için kiracıya yalvarır. Kiracı böyle bir şeyin olamayacağını, kendisinin fakir biri olduğunu söyler. Ardından, tam bir yıl sonra geri geleceğini ve döndüğünde eğer o da isterse evlenebileceklerini söyler. Kiracı ertesi gün Petersburg'dan ayrılır. Nastenka, genç ile tanıştıkları gece tam bir yıl olduğunu ve bu yüzden ağladığını söyler. Nastenka'nın konuşması bittiğinde, genç Nastenka'dan kiracıya bir mektup yazmasını ister. Nastenka mektubu yazar ve gençten mektubu ona iletmesini tembihler. Genç, mektubu adrese teslim eder fakat, iki gün boyunca bir cevap gelmez. Bunun üzerine Nastenka, çok üzülür ve kiracının bu sevgiyi hak etmediğini, kendisini seven birinin yanında olduğu halde neden hala kiracıyı beklediğini düşünür. Nastenka, gence onu sevdiğini söyler. Genç ve Nastenka, Petersburg sokaklarında el ele mutlu bir şekilde yürürler. Ardından karanlıkta birinin kendilerine doğru geldiğini görürler. Gelen kişi kiracıdır, Nastenka'ya seslenir ve Nastenka heyecana kapılarak kiracının boynuna atlar. Genç, neye uğradığını şaşırır. Nastenka, gence yaklaşarak onu bir kez öper ve kiracının kollarına geri döner. Genç, kiracı ve Nastenka'nın gidişini izler, bir süre sonra gözden silinirler. Dördüncü gecenin sonunda, sabah, gece yaşadığı şoku üzerinde atamayan genç, şiddetli baş ağrısıyla hizmetçisi Matriyona'nın sesini duyar. Matriyona elinde bir mektup getirir ve genç mektubun Nastenka'dan geldiğini anlar, okumaya başlar: ... keşke ikinizi birden sevebilseydim, seven insanın kırgınlığı çabuk geçer, beni ne olur sevin, önümüzdeki hafta evleneceğim onunla, onu da seveceksiniz öyle değil mi, beni bağışlayın, unutmayın ve sevin... Mektubu tekrar tekrar okuduktan sonra elinden düşürür ve yüzünü elleriyle kapar. Turgenyev'in Yoksa o, bir anlık da olsa, senin gönlüne yakın olsun diye mi yaratıldı? sözüyle başlayan Beyaz Geceler, altı bölümden oluşur: Birinci gece, ikinci gece, Nastenka'nın öyküsü, üçüncü gece, dördüncü gece ve sabah. Birinci gecede genç, yalnız hissettiği şehrinde büyük bir boşluğa düşerek kendini yollara atmıştır. Gökyüzünde bulduğu huzuru, Böyle bir göğün altında insan nasıl olur da öfke duyar, hırçınlaşabilir? (sf. 11) sözleriyle anlarız, ancak genç kimseyi tanımadığı bu şehirde, insanların onu terk etmiş düşüncesine kapılarak amaçsızca yürür, evlerle sohbet eder: Merhaba! Nasılsınız? Eh, ben çok şükür iyiyim, mayısta üzerime bir kat daha çıkacaklar. (sf. 13) (Muhakkak ki, 20'li yaşlardaki bir gencin yalnızlığı, ancak genci evlerle konuşturarak anlatılabilirdi.) Genç, İşte böylece o kadar çok gezip dolaştım ki, sonunda her zamanki gibi, nerede olduğumu unutarak birdenbire kendimi kentin çıkış kapısında buldum. sözleriyle bir kez daha yalnızlığından dem vurur. Kırlara olan bilinmez yolculuğunun sonunda eve dönerken, mutluyken her zaman yaptığı gibi şarkı mırıldandığından söz eder. Yani genç yalnızlığını, gökyüzünün verdiği huzurla ve kırlarda yürürken şarkı söylemesindeki mutlulukla bastırır. Kadınlarla arasının iyi olmadığını, yardıma muhtaç bir kadın gördüğünde anlar. Eğer bir kadını yardıma muhtaç yapan başka bir adamsa ve genç, kadınla tanışmasına vesile olduğu için adama içten teşekkürler ediyorsa, işler daha farklıdır. Gencin hayatını değiştirecek olan kadının Şey, titriyorsunuz. Neden öyle? sorusuyla yazar, okuyucuyu şüpheye düşürür. (sf. 20) Muhabbetlerinde hiçbir sorun yokken, gencin tedirginliğine, ... böyle bir çekingenlik kadınların hoşuna bile gider. yanıtı gelir. Genç bunun üzerine oldukça sevinir, ayrıca kadın oldukça zekidir. Ertesi gün için ikna çabalarına girer genç, çünkü kadından oldukça etkilenmiştir. Birbirlerine hayatlarından bahsetmek üzere, ertesi gece için sözleşirler. Ayrıldık. Bütün gece dolaştım, eve dönmeye bir türlü karar veremiyordum. Çok mutluydum. Oh, yarın buluşacaktık... sözleriyle, gökyüzünün ve saatler önce kırlarda olmanın verdiği mutluluğun yerini gece yarısı bir köprübaşında gördüğü kadının aldığını kanıtlar. İkinci gecede genç, Ah, kusura bakmayın, o kadar mutluyum ki adınızı sormak aklıma bile gelmedi. diyerek kadının adının Nastenka olduğunu öğrenir. (sf. 32) Genç, anlaştıkları üzere ilk olarak hayatını anlatmaya başlar. Anlatım şeklini de... kitaptan okur gibi anlatmaya başladım. diyerek belirtir. Genç, konuşmanın sonuna yaklaştığında Nastenka şaşkın bir halde, Bütün bir hayatınızı gerçekten hep böyle mi geçirdiniz? diye sorar. (sf. 45) Aralarındaki muhabbet artar, ikili birbirlerine sıkı sıkı bağlanma evresine girmektedirler. Genç, Nastenka'ya olan tutkusunu, Nastenka! Beni kendi kendimle uzun bir süre için barıştırdığınızı biliyor musunuz?sözleriyle ifade eder. (sf. 45-46) Artık, öykünün başındaki evlerle sohbet eden, anlamsız, amaçsız şekilde saatlerce Petersburg sokaklarında yürüyen genç gitmiştir; yerini aşık ve umutlu bir genç almıştır. Hayalini kurduğum bir olayı gerçekte yaşamadığıma göre, saçma hayallerin hayalini yaşamak kalıyor geriye! (sf. 47) diyen genç hakkında, okurun kafasında varlığı kadar parlak olmayan fikirler doğar. Nastenka, Sizi yirmi yıldır seviyor olsam gene de şu andaki kadar sevemezdim. (sf. 49) diyen gençten elini vermesini ister ve kendi öyküsüne başlar. Rus roman yazarı. Annesinin ölümünden sonra Petersburg'daki Mühendis Okulu'na girdi. Bu sırada babasını kaybetti. Okulu başarıyla bitirdikten sonra İstihkam Müdürlüğü'ne girdi. Bir yıl sonra istifa ederek buradan ayrıldı. Ordudan ayrıldıktan sonra edebiyata yönelen Dostoyevski'nin ilk kitabı İnsancıklar, 1846 yılında yayımlandı. Bu eserinin ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan Dostoyevski'nin umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komployo karıştığı iddiası ile tutuklandı. Sekiz ay hapis yatan Dostoyevski, kurşuna dizilmek üzereyken diğer sekiz tutuklu arkadaşı ile affedildi. Cezası dört yıl kürek, altı yıl da adi hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmesi için Sibirya'da bulunan Omsk Cezaevi'ne gönderildi. Burada geçirdiği dört yılında ardından er rütbesi ile hizmete verildi. Subaylığa kadar yükseldi. 1857 yılında Maria Dmitriyevna Isayeva ile evlendi. Beş yıl boyunca görev yapan Dostoyevski, 1859 yılında özgür bırakıldı ve Petersburg'a yerleşti. Petersburg'a döndükten sonra Ezilenler (1861) ve Ölüler Evinden Anılar (1862) adlı eserleri yazdı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864), Suç ve Ceza (1866), Kumarbaz (1866), Budala (1868), Ebedi Koca (1870) ve Ecinniler (1872) gibi eserleri yazdı. Eşinin ölümünden sonra sekreteri Anna Grigoryevna Snitkina ile evlendi. Yeniden borçlandı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Delikanlı (1875), Bir Yazarın Günlüğü (1876) ve Karamazov Kardeşler (1879) adlı eserlerinde yazarlık hayatı boyunca konu edindiği temaları yeniden ele aldı. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, 1881'de Petersburg'da öldü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/sohret-dogruyol-bedri-baykamin-bos-cerceveleri-uzerine/", "text": "Bedri Baykam'ın New York, The Proposition Gallery'de açtığı Duchamp Would Have Been Damn Jealous/ Duchamp Kıskançlıktan Çatlardı sloganlı, Çerçevelenmiş Canlı Zaman ve Uzam başlıklı sergisinden medyanın yoğun irdelemeleri eşliğinde tanıdığımız boş çerçeveler, 8. Contemporary İstanbul ile ülkemizde de görücüye çıktı. Hatırlarsanız Bedri Baykam'ın New York sergisi, çoğu çevrelerce eleştiri ile karşılanmıştı. Amerika'da 8. kişisel sergisini açmış olan sanatçının bu şekilde bir kavramsal sergi açması, kimi çevrelerce kendi geçmişine ihanet olarak görülmüştü. Baykam'ın uzun zamandan beri tuval ressamı kimliğinin ön planda olması dolayısıyla ressam kimliği ile çoğu çevrelerce tanınır olmasına rağmen sanatın kutsallığını yıkma eylemine katılmış olması, bu fikre kapılanlara gerekçe olarak gösterilebilirdi belki de. New York'taki sergisinde sanatçının satışa açık olan işlerinden birinin, sanatçının siyasi görüşünden farklı bir alıcının satın almış olmasının serginin önüne geçmiş olması da ayrı bir vaka idi. Haber programlarında canlı yayınla sanatçıya bağlanarak bu satışın, hatta daha da öteye gidilerek eserlerin maliyetinin sorgulanması sürecin en vahim yönü idi. Baykam'ın seçtiği sloganın kışkırtıcı olması belki de sergiye yönelik eleştirileri bir paratoner gibi üzerine çekmişti. Serginin sloganından, Baykam'ın Duchamp ile aşık attığı düşüncesine ulaşan kimselerce yapılan olumsuz eleştiriler de, serginin başka bir boyutunu oluşturmaktaydı. Serginin boyutu diyorum çünkü belki tam da bu noktada sanatçının ulaşmak istediği sonuç da buydu. Kurgulanmış bir öykü misali... Sonuç paragrafı, sergi izleyicisi ile tamamlanan bir kurgu... Sonuç: Kişiye göre değişebilen algı eşiklerinden kaynaklı farklı bakış açılarından doğan bir dolu eleştiri... Sanatı estetik, felsefi, maddi ya da başka başka açılardan anlamlandırmaya çalışan kimselerin farklı farklı senaryolar eşliğinde ürettikleri değerli fikirler... Bu, varlığı son derece normal, olması gereken bir son. Aksi halde insanların tek tip olduğunu varsaymak abesle iştigalden başka bir şey olmasa gerek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/sohret-dogruyol-contemporary-istanbul-uzerine/", "text": "İngilizce'de çağdaş anlamına gelen contemporary sözcüğü, bu yıl sekizincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Sanat Fuarları ile dilimize iyiden iyiye yerleşmeye başlıyor. Güncel sanat kavramını daha çok karşılayan sözcüğün modern şeklinde çevirisinin yapılması kavram kargaşasına yol açabilmektedir. Oysa sözcüğün tam karşılığı olan çağdaş kelimesi, modern dönem çalışmalarının yanı sıra postmodernizm veya diğer akımlarla sınıflandırılamayacak üsluptaki işleri de kapsayabilecek bir forma sahiptir. Fakat çağdaş kelimesinin, çağın sonunda yitip gidebilecek olanı karşılamasından ötürü güncel sanat ifadesinin amaca daha çok hizmet eden bir tabir olduğu da savunulabilir. Türkiye'deki ilk çağdaş sanat fuarı olma niteliğine sahip olan fuar, ulusal ve uluslararası galerilerin katılımıyla çağdaş sanatın sunulduğu uluslararası bir platform statüsüne sahiptir. Fuar, düzenlenmeye başlandığı 2006dan bu yana İkon Fuarcılık tarafından organize edilmektedir. Contemporary İstanbul ile beraber başlayıp yıl boyunca süren etkinlikler -konferans, sergi, panel vb.- her yıl ülkenin farklı şehirlerine de yayılarak fuar kapsamında gerçekleştirilmektedir. Fuarın bu boyutu, çağdaş sanatın geniş kitlelere ulaşmasına hizmet etmesi açısından büyük bir önem taşımaktadır. Contemporary Fuarlarının ilki 2006'nın aralık ayı sonlarında, Avrupanın en önemli çağdaş sanat fuarlarından Londra Friezein de ana sponsorluğunu yapan Deutsche Bank'ın ana sponsorluğunda gerçekleşmiştir. Deutsche Bank, bu fuarla Türkiye'de gerçekleşen bir sanat etkinliğine ilk kez sponsorluk yapmıştır. 1. Contemporary İstanbul'un direktörlüğünü Orhan Taner yapmıştır. Fuara 9'u yurtdışından, 40'ı yurtiçinden olmak üzere toplam 49 galeri katılmıştır. Bu fuarda, Ada Parsiyan'ın verdiği bilgiye göre sergilenen eserlerin toplam değeri 12.500.000 TL olup, eserlerin % 74 satılmıştır. 2007 Contemporary İstanbul'a, -koleksiyoncuların danışmanlığında- 39'u yurt içinden, 34'ü yurt dışından olmak üzere toplam 73 galeri katılmıştır. Galeri sayılarında bir önceki yıla oranla epey büyük bir artıştır bu. Bu fuarda 10 kar amacı gütmeyen kurum, 9 ayrı inisiyatif grubu ve 150yi aşkın sanatçının resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserleri sergilenmiştir. Fuarın direktörlüğünü, 2006 yılında olduğu gibi yine Orhan Taner üstlenmiştir. 2007 Contemporary İstanbul'un ana sponsorluğunu bu kez Akbank Private Banking yapmıştır. Sergilenen eserlerin toplam değeri 9.220.000 TL olup, eserlerin % 61'i satılmıştır. 2008 Contemporary İstanbul, ekim ayı ortalarında, 14'ü yabancı, 42'si yerli, toplam 56 galerinin katılımıyla gerçekleşmiş, 90'ı yabancı, 148'i yerli olmak üzere toplam 238 sanatçının eserleri sergilenmiştir. Yabancı galeri sayısında bir önceki yıla göre yarıdan da fazla bir düşüş yaşanmıştır. Fuarın ana sponsorluğunu, üç yıl süreyle Akbank Private Banking üstlenmiştir. Fuar, üçüncü yılında, yurt dışı tanıtımına da önem vererek 13 ülkeden, tirajları 3.5 milyonun üzerinde olan 28 sanat dergisiyle de anlaşma yaparak daha geniş kitlelere ulaştırılmaya çalışmıştır. Fuarın direktörlüğünü Dr. Emin Mahir Balcıoğlu yapmıştır. 2008 Contemporary İstanbul'da, Burhan Doğançayın, o sıralarda en büyük ebatlardaki (2.7 x 5.0 m) olan Stonewall adlı eserine, 1 milyon USD bedel biçilmesi ile eser, Türkiye sınırları içindeki tüm zamanların en pahalı çağdaş sanat yapıtı olmuştur. Fuarda International Video Screening adı altında, farklı ülkelerin sanatçılarına ait videoların gösterimlerinin gerçekleştirildiği bir bölüm de yer almıştır. Bu bölümü, ülkede dijital sanat fuarları olmamasının eksikliğini kapatmak adına atılmış -ufak da olsa- bir adım olarak görmek mümkün. Fuar, her yıl bu alana biraz daha önem vererek gelişimini sürdürmektedir. Fuarda sergilenen eserlerin toplam değeri 19 milyon TL olup, eserlerin % 56'sı satılmıştır. 2009 Contemporary İstanbul, 22'si yurt dışından, 51'i yurt içinden olmak üzere toplam 73 galeri ve 12 sanat kuruluşu ile aralık ayı başlarında, Emin Mahir Balcıoğlu'nun direktörlüğünde gerçekleşmiştir. Berlin-İstanbul kardeş şehir kutlamalarının 21. yılı münasebetiyle fuarda 6 adet Berlin galerisine de yer verilmiştir. 4. Contemporary ile birlikte her yıl yeni bir ülkeye yer verilecek olan Yeni Ufuklar adlı bir proje başlatılmıştır. Ortadoğu ülkelerine yer verilecek olan bu proje dahilinde, fuara o yıl Suriye davet edilmiş ve bu kapsamda Suriye'den altı sanatçıya yer verilen ayrı bir bölüm oluşturulmuştur. Suriye'nin dışında Dubai ve Ukrayna'dan gelen galerilere de ev sahipliği yapılmıştır. Bir önceki yıla oranla genç sanatçıların eserlerine daha az yer verilen fuarda Video Clup adlı bir bölüm oluşturularak genç sanatçılara bu bölümde yer verilmiştir. Sergilenen eserlerin toplam değeri 20 milyon TL olup, eserlerin % 68'i satılmıştır. En yüksek fiyatlı eser, 3 milyon dolar ile This has been done before adlı Bedri Baykam çalışması, en çok eseri satılan sanatçı ise Devrim Erbil olmuştur. 2010 Contemporary İstanbul, kasım ayı sonlarında gerçekleşmiştir. Türkiye`den 37, yurt dışından 43 galerinin katıldığı fuarda, toplam 420 sanatçının 2000 eseri sergilenmiştir. Toplam 15 ülkenin katıldığı 5. Contemporary İstanbul'da, bir önceki yıl olduğu gibi Berlin Galeriler Birliği ile işbirliği yapılarak Berlin galerilerine de yer verilmiştir. Direktörlüğünü yine Dr. Emin Mahir Balcıoğlunun yaptığı bu fuarda sergilenen eserlerin toplam değeri 50 milyon TL olup, eserlerin % 83'ünün satılmış olması dikkat çekici bir gelişmedir. Fuarı izleyen toplam ziyaretçi sayısı 53.000 olmuştur. Fuarda en pahalı eser 3,5 milyon TL ile Ahmet Güneştekin'e ait Güneşe Açılan Kapılar iken, satışı yapılan en pahalı eser ise 1,5 milyon TL ile yine Ahmet Güneştekin'e ait olan Çağ Tufanı olmuştur. O yıl Ahmet Güneştekin'in eserlerine alışılmışın üzerinde değer biçmesi, başta Burhan Doğançay olmak üzere diğer katılımcı sanatçılarla birlikte toplumun tepkisine sebep olmuş, eser fiyatlarının ölçüsü konusunda tartışmalar yaratmıştır. 2011 Contemporary İstanbul, kasım ayı sonlarında tekrar Akbank Private Banking sponsorluğunda, Stephane Ackermann'ın artistik direktörlüğünde gerçekleşmiştir. Fuarın genel koordinatörlüğünü Hasan Bülent Kahraman yapmıştır. 42'si yurt dışı ve 48'i yurt içi olmak üzere 22 ülkeden, 90 çağdaş sanat galerisinin katıldığı fuarda, Türkiye'den 550 sanatçının 3000 çağdaş sanat eseri sergilenmiştir. Ayrıca fuara, Sabancı Müzesi, Akbank Sanat, İstanbul Modern Müzesi, İKSV ve Doğançay Müzesi gibi kurumların da yer aldığı 11 sanat kurumu katılmıştır. Fuarın her yıl farklı ülkelerin sanatına yer verilen New Horizons bölümünde Körfez Bölgesi Ülkeleri'nden yedi sanat galerisine yer verilmiştir. Ayrıca fuar süresince Çağdaş Türk Sanatı'nın bugünü ve yarınının tartışıldığı; koleksiyonerler, sanatçılar, sanat kurumu yöneticileri ve sanat eleştirmenlerinin katıldığı CI Dialogues panelleri de gerçekleştirilmiştir. Fuarda sergilenen eserlerin toplam değeri 80 milyon TL olup eserlerin % 75'i satılmıştır. 2012 Contemporary İstanbul kasım ayı sonlarında 55i yurt dışı, 45i yurt içi olmak üzere 100 çağdaş sanat galerisinin katılımı ile gerçekleşmiş, sergilenen eserlerin toplam yüzde 66'sı satılmıştır. 7. Contemporary İstanbul'da 1 buçuk milyon euro değerindeki Andy Warhol işi, en dikkat çeken eserler arasında yer almıştır. Hollanda Türkiye Diplomatik İşbirliğinin başlamasının 400. yılı nedeniyle düzenlenen etkinlikler dahilinde Yeni Ufuklar bölümünde Hollanda'dan önemli galerilere; son iki yıldır olduğu gibi Ermenistan'dan Sanat başlığı altında Ermeni sanatçılara; Kore'den Çağdaş Sanat başlığı altında Kore'den sanatçılara; Türkiye'den ve dünyadan 10 sanat inisiyatifi, 14 sanat kurumu ve 16 sanat yayınına da fuarda yer verilmiştir. 2013 Contemporary Istanbul, 7-10 Kasım 2013 tarihlerinde her zamanki adresi, İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezinde gerçekleşmiştir. Bu yıl sekizincisi düzenlenen fuara 21 ülkeden 96 çağdaş sanat galerisi katılırken 650 sanatçının 3000 işine yer verilmiştir. Fuar yönetimi, fuardaki işlerin toplam değerinin 180 Milyon TL olduğunu açıklamıştır. Fuarda pek çok genç, çağdaş sanatçının işlerinin yanı sıra önemli sanatçıların eserlerine de yer verilmesi dikkat çekiciydi. Bunlardan en göze çarpanlarını Marlborough Gallery standında Picasso, Manolo Valdes ve Matisse; Andipa Gallery standında Banksy, Damien Hirst, Andy Warhol; Pera Müzesi standında Sophia Vari; Gallery Frank Pages standında Stephen Chambers olarak sıralayabiliriz. Fuarda bazı sanatçıların işlerinin devamlarını farklı stantlarda da görmek eğlenceliydi. Peter Demetz ve Botero bunlardan en göze çarpanlarıydı. Minik ve ilginç duruşlu heykelleriyle ironik bir ifadede sanatını şekillendiren sanatçı Volker Marz'ı geçen yıllarda sergilemiş olduğu işlerin çoğunlukta olduğu bir seçkiyle izlemek biraz hayal kırıklığına sebep oldu. Bazı genç sanatçıları da kanıksadığımız işleri ile fuarda izlemek bir başka dikkat çekici konuydu. Genç sanatçıların sürekli kendini tekrardan ziyade yeni arayışlar içine girerek işlerini bir öte boyuta taşımaları beklenen, izlenilmek istenilen bir durumdur. Fuara bazı galeriler tek sanatçı ile katılırken bazı galeriler de mümkün olduğunca fazla sayıda sanatçıya yer veren bir politika izlemişti. Sanatçı sayısındaki yoğunluk ile en çok göze çarpan galerilerden bazıları: 27 sanatçı ile Dirimart, 36 sanatçı ile Galerie Frank Pages, 20 sanatçı ile Marlborough Gallery ve The Empire Project'ti. Sanatçılar galeriler sayesinde temsil edilmekte ve dolayısıyla sanatçıların pazara en etkili ve hızlı sunumları fuarlar sayesinde yapılmaktadır. Bu sebepten sanat galerilerinin, mümkünse temsil ettiği çoğu sanatçıya fuarda yer vermesi, onların misyonları olmalıdır. Bu arada Marlborough Gallery standında Ahmet Güneştekin'in bir işine de yer verilmişti. Fuarda sergilenen işlerin % 50'si Balkan, Kuzey Afrika, Doğu Akdeniz bölgesi; %50'si ise Avrupa ve Amerika kıtası sanatçılarından oluşmaktaydı. Fuarda dünyanın en önemli galerileri arasında yer alan Marlborough Gallery: New York, Galerie Lelong: Paris, Andipa Gallery: London, Opera Gallery: Cenova, Galeria Filomena Soares: Lizbon, Galeria Javier Lopez: Madrid, Senda: İspanya, Michael Schultz: Almanya; Klaus Steinmetz: Kosta Rika gibi galerilerin varlığı, fuarın uluslararası statüdeki iddiasını teyit eder gibiydi. Fuarın ana sponsorluğu yine Akbank Private Banking'e aitti. Vestel sponsorluğu ile oluşturulan Plug-in İstanbul bölümü fuarın bu seneki en dikkat çekici sürpriziydi. 14 ülkeden 24 katılımcı ve 80'in üzerinde sanatçının konuk olduğu bölüm, fuarın 1.000 m2'lik alanını kaplıyordu. Güncel çalışmalarla disiplinler arası bir statüye kavuşan sanat, genellikle fuarlarda kısıtlı imkanlar dahilinde sunuluyor ve çoğu kez galeri sahipleri, kurulum maliyetinin yüksekliğinden dolayı yeni medya sanatına dair işlere kısıtlı bir şekilde yer veriyordu. Bu sebepten çağdaş sanat fuarına bu denli bir teknolojik desteğin sağlanması çok isabetli bir atılımdı. Ses ve ışık enstalasyonlarına, interaktif ve jeneratif sanat işlerine, iç mekan mapping projelerine ve robotik tasarımlara yer verilen bu bölüm, ülkede bir ilk olması ve diğer çağdaş sanat fuarlarına da model olması açısından İstanbul'un dijital sanat tarihine geçecek bir projeydi. Fuarda bir başka yenilik de Diyalog: Viyana'dan Sanat adlı bölümün varlığıydı. Diyalog: Viyana'dan Sanat projesi, alanlarında isim yapmış on küratörün seçimleriyle oluşturulmuş bir bölümdü. Jakob Lena Knebl, Brigitte Kowanz, Hans Scheirl, Constantin Luser, Gabriele Edlbauer, Rudolf Polanzsky, Rita Nowak gibi sanatçıların işlerine yer verilen bu bölüm, fuar kapsamındaki en görülmeye değer bölümlerden biriydi. Viyana Aksiyonizmi'nin kurucularından Hermann Nitsch'in, modern sanat ayinini andıran 66. Boya Aksiyonu'nu fuar boyunca sergilemesi de fuara hareket getiren bir performanstı. Fuarın Yeni Ufuklar bölümünün bu seneki konuğu Rusya'ydı. Fuarda her yıl yeni bir ülke sanatının tanıtımının yapılması, fuarı gezen sanatçı ya da sanatçı adayları açısından da önemli bir boyut oluşturmakta. Fuarın bu yılki rekor fiyatı 1.900.000 'ya Nu allonge et tete dhomme de profil isimli eseri ile Picasso'ya aitti. Fuarla birlikte Ardan Özmenoğlunun eseri de, Fondation Jan Michalski koleksiyonuna girmiş. Fuarın sergilenme süresinin bu sene üç güne düşürülmüş olması, fuar izleyicilerinin imkanlarını zorlamış olsa da gezilmeye, görülmeye değer bir fuar olduğu aşikardır. Ahşap heykel sayılarında artış yaşanan fuarda, geleneksel üslupta üretilmiş heykel görmek neredeyse imkansızdı. El emeği/göz nuru swarovski taş kaplı pisuardan, fast-food beslenmeden dolayı obezleşmiş Barby bebeğe, bienal ironisinden, ülke cumhurbaşkanlarının toplu halde verdikleri uykusuz hatıra pozuna kadar çeşitliliğin bol olduğu fuar, neredeyse her tarzdan izleyiciye hitap eder boyuttaydı. Contemporary İstanbul, geniş bir alana yayılmış olması dolayısıyla, izleyicilerini biraz yorsa da fuarda sergilenen işlerin çoğu, bu yorgunluğu unutturacak ölçüdeydi. Contemporary İstanbul ile birlikte, ülke içinde ve dışında konferans, panel ve sergi gibi yan etkinliklerin de düzenlenmesi, çağdaş sanatın ülkemizdeki hakimiyetinin artırılmasına katkıda bulunmaktadır. Fuara katılan galeri ve fuarı ziyaret eden kişi sayılarında her geçen yıla oranla artışın yaşanması, fuarın her geçen yıl kendini daha da profesyonelleştiren organizasyonuyla eşdeğer gitmektedir. Fuarın, Körfez ve Doğu Avrupa ülkeleri sanatçılarını da her sene konuk etmesi; fuarın kapsamını genişleterek önemini artırmaktadır. 2012 yılından bu yana Kültür Bakanlığı'nın yabancı yayınlarda ilan desteği de vermesiyle uluslararası düzeyde tanınırlığı daha da artmaya başlamıştır. 2006 yılından bu yana gerçekleştirilen Contemporary İstanbul Sanat Fuarları, şüphesiz ki Türkiye'de eksik olan çağdaş sanat fuarı açığını kapatma konusunda öncülük etmiştir. Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarları, Uluslararası İstanbul Bienalleri'nden sonra, İstanbul'un sanat ortamına hareketlilik getirerek, İstanbul'u uluslararası düzeyde bir adım daha öne çıkartmıştır. Fuar, kurduğu yabancı, önemli sponsorluklar ve uluslararası basın tanıtımlarına verdiği önem sayesinde ülke içi bir etkinlik olmaktan sıyrılıp uluslararası bir fuar olma niteliğini yakalamıştır. Bunun en büyük kanıtı, çağdaş sanatta dünyada hatırı sayılır yere sahip galerilerin de son birkaç yıldır fuarda boy gösteriyor olmasıdır. Aynı zamanda uluslararası basında da fuara yönelik haberlere, yorumlara yer veriliyor olması; Contemporary İstanbul'un dünyada tanınırlığının arttığına bir göstergedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/suleyman-bicer-edirnenin-yahudileri/", "text": "Edirne'nin Yahudileri'nin yazarı Güngör Mazlum 1977-1980 dönemi Edirne Belediye başkanlığı yapmış ve Edirne tarihine gönül vermiş bir yazar. Edirne'nin Yahudileri araştırma ve bir döneme yaptığı tanıklık sonucu ortaya çıkan bir kitap. Kitapta Edirne'ye ilk gelen Yahudilerden, son kalan Yahudilere kadar ki süreç belge ve tanıklıklarla anlatılıyor. Yahudilerin Edirne'de nasıl yaşadıklarına, gelenek ve göreneklerine, Edirne'deki eğitim faaliyetlerine kadar pek çok konuya değiniyor kitabında. Bununla birlikte Talat Paşa'nın Yahudilerle temaslarına ve hapisten nasıl kurtulduğuna dair ilginç bir bölüm var. Yahudilerin İspanya ve Portekizken kovulup Osmanlıya sığınan ve Edirne'ye yerleşen Yahudiler, II. Dünya Savaşı sırasın da Yahudiler ve Edirneli Yahudiler, Ve hala tartışmalı bir konu olan Avrupa Yahudilerinin etnik kökenleri dikkat çeken başlıklar. Kitapta dikkat çekici bir başka bölüm ise İngiliz Büyükelçisi'nin eşi Lady Montagu'nun mektubu. Mektubunda detaylı bir şekilde çiçek aşısının uygulanmasını anlatan Lady, aşının İngiltere'de de uygulanması istiyor ve Edirneli Yahudilerle ilgili bilgiler veriyor. Kitabın son bölümünde ise Alliance Israilite Universelle Edirne Kızlar Okulu Müdürü Angele Gueron'un Balkan Savaşı sırasında kuşatma altındaki Edirne'de tutmuş olduğu günlük yer alıyor. Yaşanan her olay, hissedilen her duygu gün gün kaydedilmiş deftere. Yaşanan sıkıntıların, savaşın nerelere yol açtığının, insanların nelere katlandığının, Bulgar zulmünün, şehrin bombalanmasının, ekmeğe nasıl kum katıldığının, Osmanlı askerlerine fedakarca yapılan hizmetlerin birebir tanıklığını okuyabilirsiniz kitapta."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/suleyman-bicer-sunay-akinin-geyikli-parki/", "text": "Bir Fransız dretnotunun güvertesinde başlıyoruz yolculuğumuza. Çanakkale Boğazının girişindeyiz. İçinde bulunduğumuz dretnot, toplarının namlularını Çanakkale sırtlarındaki siperlerimize çevirmiş bir halde yaklaşmakta olan, onlarca ülkeden, Osmanlının başkentini işgal etmek, maceraya atılmak ve heyecan yaşamak için toplanmış binlerce askeri taşıyan İtilaf devletleri donanmasındaki onlarca dretnottan biri. Güvertede bir amiral ve yüzbaşının konuşmasına tanık oluruz; konuşma Çanakkale Boğazının mayınlardan temizlenmesi ve İstanbul'a giden deniz yolunun açılmasıyla ilgili. Çanakkale'nin geçilmez olduğunu biliriz ama onu geçilmez kılan ve geçmeye çalışan askerlerin hikayelerini pek bilmeyiz. Çanakkale deniz muharebelerinde olsun kara muharebelerinde olsun binlerce kahramanlık destanı yazılmıştır; ama bu destanların kahramanlarından pek azının ismini biliriz. Oysa topların göğü yırttığı, toprağı kazdığı ve onlarca bedeni cansız yere serdiği o kızılca kıyamet günlerde bir grup sanatçı ziyaret etmiştir Çanakkale'yi. Ancak o günlerden bugüne anlatıla gelen pek az hikaye vardır. Sunay Akın'ın son kitabı Geyikli Park, yukarıdaki konuşmanın tanıklığıyla başlıyor ve ardından gelen öykülerde savaşın kanlı, tarihin tozlu sayfalarında unutulmaya yüz tutmuş, yazılan yüzlerce kitapta belki de adı hiç anılmayan kahramanları tanıtıyor bize. Geyikli Park'ın sayfalarını çevirdikçe tarihin tozlu sayfalarında isimleri ve hikayeleri unutulan, tarihin farklı dönemlerine tanıklık etmiş onlarca kahramanla karşılaşırız. Kimisine 1928 Amsterdam Olimpiyatları'nda ülkemiz için pedal çevirirken rastlarız, kimisine Van Gölü'nde gemi inşa ederken. Birisini sevdiği için camii inşa ederken görürüz, diğerini aşık olduğu bir kukla için göz yaşı dökerken. Aya çıkan ilk Türk astronota eşlik ederken, mahya döşeyen mahyacıları görürüz minareler arasında. Göztepe İstasyonunda Nazım Hikmet'in dizelerini okurken, el sallarız çiftliğindeki ineklerle uğraşan Abdülhamid'in haremağası Nadir Ağa'ya. Türkan Saylan'ın yanında asistan olarak gezerken Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde yarım kalmış bir heykele rastlarız. Yeşilçam Sokağı'nda gezerken, Tarkan filmlerinde gördüğümüz, korkulu rüyamız dev ahtapot ile karşılaşıp nefesimizi tutarak Taksim Meydanı'na çıkarız. Resneli Niyazi Bey'in hürriyet geyiğinin ardından Her yer Taksim, her yer direniş diyerek bir selam veririz Gezi Parkı direnişçilerine. Topçu Kışlası'nın avlusunda gezerken, Taksim Cumhuriyet Anıtı'nda Atatürk'ü, İnönü'yü, Frunze'yi, Voroşilov'u görürüz arkalarında Cumhuriyet devrimini gerçekleştiren kahraman askerlerimiz ve halkımızla birlikte. Bir Japon kartvizitinde okurken Zübeyde ismini, her gün ilk ezanın da Japonya'da Atatürk'ün yaptırdığı camide okunduğunu öğreniriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/suleyman-bicer-ve-daglar-yankilandi-khaled-hossein/", "text": "Pekala. Madem bir hikaye dinlemek istiyorsunuz, anlatacağım. İkinizden biri sakın bir tane daha istemesin. Vakit geç oldu, üstelik Peri'yle beni uzun bir yolculuk bekliyor. cümleleriyle başlıyor KhaledHosseini son romanı Ve Dağlar Yankılandıya. Ardından, çölün sıcağından ve soğuğundan geçip, Kabil'e ulaşarak 40'lı yılların sonundan başlayıp günümüze kadar uzanan hasret ve hüzün yüklü bir romana başlıyoruz. Afganistan'ın unutulmuş bir köyünde yoksulluk ile mücadele eden, daha doğrusu yoksulluk ile uyum içinde yaşamaya çalışan üç çocuklu bir aile reisi Baba Sabır. Kızı Peri'yi, ailenin içinde bulunduğu yoksulluktan kurtarmak, ona iyi bir gelecek sağlamak amacıyla karısının kardeşi Nebi Dayı'nın Kabil'de çalıştığı konağın sahiplerine evlatlık verirken, yüreğimizin bir yanına hasret ve hüzün, diğer yanına ise merak tohumları ekiyor. Nebi Dayı'nın ölüm döşeğindeyken, Doktor Markos'a yazdığı bir af dileme, günah çıkarma olarak da görebileceğimiz mektupta, kendinin, Peri'nin, Süleyman'ın, Nila'nın gerçek hikayesini okuyoruz. Savaş sonrası Afganistan'a gönüllü olarak giden Doktor Markos, adeta geçmiş ve gelecek, abi ile kardeş arasında köprü oluyor. Nebi Dayı'nın mektubundan sonra, Nila'yı ve Peri'yi araştıran Markos, Nila'nın öldüğünü, Peri'nin ise emekli bir profesör olarak Paris'te yaşadığını öğrenir. Markos, küçük Peri'nin öyküsünü, telefonda yaşlanmış ve geçmişini unutmuş olan Peri'ye okuyarak, onun iç dünyasını harekete geçirir. Yaşlı Peri doğduğu toprakları ve evlatlık verildiği evi görebilmek için Afganistan'a doğru yola çıkıyorken, Doktor Markos'unda öyküsünü öğreniyoruz. Bir öykü daha istemeyin uyarısını yapmasına rağmen Hosseini öyküsünü, Peri'nin ve abisi Abdullah'ın, Doktor Markos'un, Süleyman'ın, Nila'nın ve diğer kahramanların birbirinden trajik hayat öykülerini birbirine dokuyarak, hüzün ve umudu yüreğimizde biriktirip, gözlerimizden taşırarak, bazen Amerika'da, bazen Fransa'da, bazen Yunanistan'ın küçük bir adasında ama çokça Afganistan'ın yoksul ve savaşlardan yorgun düşmüş, delik deşik olmuş sokaklarında dolaşarak anlatıyor ve bitiriyor. Kardeşlik bağı üzerine kurulu olan roman, fedakarlığı ve bağlılığı sorgulayıp, bir insana nasıl bağlanıp onun için neleri feda edebileceğimizi sorgulatıyor bize."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/07/suleyman-bicer-ya-ameliyatli-yerime-gelseydi/", "text": "Ya Ameliyatlı Yerime Gelseydi usta karikatürist Kemal Gökhan GÜRSES'in Gezi Direnişini anlattığı çizgi romanı. Kitap kasım ayının soğuk günlerinde yayımlanmasına rağmen yaşananlar hala sıcaktır, düşenlerin acısı hala yürek yakmaktadır. Kitabın kahramanı Hasan'ın ilginç bir hayat öyküsü vardır. Hasan doğuştan kördür. Babası oldukça ünlü bir işadamıdır. Hasan'ın kör olması onun hayattan kopmasına değil tam tersine hayata sıkıca bağlanmasına neden olur. Körlüğü macera dolu bir hayat yaşamasını engellemez. Boynunda fotoğraf makinesi yanında babası ve ablasıyla dünyanın dört bir yanını dolaşır. Hasan kördür ancak olacak olayları bir şekilde önceden sezmekte, deklanşöre doğru zamanda ve yönde basmaktadır. 11 Eylül'de İkiz Kulelere uçaklar çarptığında O karşıdan bakmaktadır... Ancak Gezi Direnişi'ne kadar olayları sezip karşıdan bakmakta olan Hasan, Gezi Direnişi'nde olayların tam ortasında, barikatların önündedir. Bu soruya hepimizin verecek farklı cevapları vardır; ancak Hasan'ın gerekçesi biraz farklıdır. O bu sorunun cevabını kitap boyunca anlatır: Babam der ve babasının neler yaptığını, nasıl bir adam olduğunu, Gezi Parkı'na yapılacak olan değişikliklerden ne gibi kazanımları ve çıkarı olduğunu anlatır bize. Gezi Direnişi pek çok kahraman yarattı, pek çok hikaye yazdı; ancak Hasan'ın hikayesi ve kahramanlığı diğerlerinden tamamen farklı. Onun kör gözleri direnişte başına isabet eden gaz fişeği ile açılıyor daha önce hiç görmediği dünyaya ve aşka. Komadan çıkıp, gözlerini açtığında babasına isyan eder çünkü komaya girmesinin, gaz fişeğine hedef olmasının, o kadar yoldaşının darp edilmesinin temel nedenlerinden biridir babası. Bir yandan da teşekkür borçludur aslında, başına gaz fişeği isabet ettiğinde yanında olan Rümeysa'yı tanıma ve sevme fırsatına sahip olur. Aslında Hasan'ın hikayesini öğrenme nedenimiz biraz tesadüfi. Yanlış aranan bir telefon, aynı isimlere sahip bir gazeteci ile karikatüristin karışması ve Hasan'ın yaşananları karikatüriste heyecanlı bir şekilde anlatması sonucunda öğreniyoruz hikayeyi. Ya Ameliyatlı Yerime Gelseydi bir fotoğraf romana benziyor. Çünkü Gezi Direnişi'nde yaşanan bütün olayları içinde toplayıp bize anlatmış. Sayfalarında Çapulcu Mevlevi, Vandetta Teyze ve Siyahlı Kadın ile karşılaşıp Antikapitalist Müslümanlar ile gaz yiyip, Bozkurt işareti yapan biriyle bir barikatın arkasına saklanabilir ve Hasan'ın kör gözleriyle çektiği son fotoğrafı da görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/08/atilim-sahan-ejderhalardan-korkuyorlar-cunku-ozgurlukten-korkuyorlar/", "text": "Önce Eru vardı. Tek olan. Eldar dilinde İlluvatar denilen. Böyledir, Orta Dünya fanları tarafından bir nevi Kitab-ı Mukaddes muamelesi gören Quenta Silmarillion'un girizgahı. Eldar dilinde İlluvatar diye anılan Eru eliyle yaratılmıştır her şey. Fantezi edebiyata meraklı herkes bilir ki Elflerin, Orkların, Hobbitlerin gerçek yaratıcısı, J. R. R. Tolkien adlı masalcı amcadır. Yine meraklılarının malumu bu Güney Afrikalı dilbilim uzmanı edebiyatçının eserleri basitçe hikaye/roman kitaplarından ibaret değildir. Muadili birçok bilimkurgu ve fantezi edebiyat üstadından farklı olarak kurduğu dünyanın coğrafyasından, toplum yapısına, tarihsel arka planından siyasi ilişkilerine kadar her detaydan okuru haberdar etme telaşındadır. Orta dünyanın çeşitli halkları için grameriyle, fonetiğiyle, etimolojisiyle sair diller tasarlamıştır. Olayların geçtiği diyarları o denli ayrıntılı kurgulamıştır ki hemen her eserinin son kısmındaki haritalardan yolculuk eden kahramanların güzergahlarını takip etmek mümkündür. J. R. R. Tolkien edebiyatına merak salmak, tarihçeler, sözlükler, dipnotlar ve soyağaçları ile zenginleşen oldukça girift ve çok katmanlı alternatif bir dünyaya girmek gibidir. Eleştirmenlik müessesinin saygın localarında, İngiliz Dili ve Edebiyatı Profesörü gibi koca koca akademik unvanlar taşıyan bir edebiyatçının, ateş saçan ejderhalar, konuşan ağaçlar, cüceler ve bilumum hayali mahlukata meyyal olması durumuyla ilgili, edebi açıdan yakışıksız bir hafiflik şeklindeki yorumlardan, yazarın kaçış edebiyatına sığındığı iddialarına kadar çeşitli tenkitler zuhur etmiştir. Henüz iyi bilim kurgu, iyi edebiyattır kanısı yaygın değildir. Fantezi ya da bilimkurgu denilince metal bikiniler giyen kızların lazer kılıçlarıyla yeşil Marslıları kestikleri, edebi değer taşımayan, vakit geçirmelik, ucuz kurgular ve pespaye kitapçıklar akla gelmektedir. Bu sebeple J. R. R. Tolkien'i savunmak zorunda kalan bazı çevreler bile, kimisi kuzey mitolojilerinden devşirme kimisi tamamıyla özgün birçok farklı ırktan müteşekkil halkların ve bu halklar arasındaki savaşlar, ittifaklar ve entrikalardan örülü ilişkilerin, gerçek dünyanın alegorisi olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Bu şekilde eğlenceden başka amaç hedeflemeyen ve insanı gerçek dünyadan koparan bu edebiyat janrını ciddiyetsizlik yaftasından kurtarıp, onu daha ulvi mesajların taşıyıcısı kılmaya çalışmışlardır. J. R. R. Tolkien bu nevden kritiklere doğrudan cevap vererek varlığını sezecek kadar yaşlanıp bezdiğimden beri alegorinin her türlü tezahüründen bütün kalbimle nefret ederim cümlesini edecek; ve kaçış edebiyatı yaptığına dair iddialara cevaben kaçış ihtimalinden en çok kimin korkuya kapıldığını soracaktır. Tabii ki gardiyanların. ... Savaş ve Barış'ı veya Yüzüklerin Efendisi'ni okumak bir iş değildir, zevk için okursunuz okursanız. 'Eğitim Amaçlı' veya 'Kendini Geliştirme Faaliyeti' şeklinde bir kulp bulamıyorsanız yaptığınız işe, püriten değer yargılarımız onu biraz bencilce bir lüks veya gerçeklerden kaçmak olarak niteleyecektir. Bir püriten için zevk almak değer verilecek bir şey değil bir günahtır. Aynı şekilde bir iş adamının bakış açısıyla, bir davranış ancak kısa vadede somut bir getirisi olacaksa kabul edilebilirdir. Tolstoy ve J. R. R. Tolkien okumak için sadece bir edebiyat öğretmeninin bir özrü olabilir, parasını onlardan kazanıyor ne de olsa. Tabii iş adamımız da arada bir kendine bir best-seller okuma izni verebilir; iyi bir kitap olduğundan değil, çok sattığından, başarılı, iyi kazandırmış bir ürün olduğundan. Para tüccarımızın tuhaf, mistik kafasında iyi kazandırmış olması o kitabın varlığını haklı çıkarmaya yeter, o da onu okuyarak mevcut başarının gücünü, tılsımını birazcık paylaşabilir. Büyü denmezse buna, neye denir bilmiyorum. Böylece imgelemin yararları, özellikle de edebiyatın ve en çok da masalların, efsanelerin, fantezilerin, bilim kurgunun ve diğer deli zırvalarının yararları hakkındaki savunmama geliyorum. Öyle inanıyorum ki olgunluk, insanın büyümesiyle olur, çocukluğuna burun kıvırmaya başlamasıyla değil. Erişkin bir insan yolda olmuş bir çocuk değil, erişkinliğe ulaşmış bir çocuk demektir. Erişkin bir insanin en iyi yanları bir çocukta da aynen vardır. Orta Dünya müdavimlerinin bittabi bildiği üzere J. R. R. Tolkien ve eserleri, fantezi edebiyat geleneği üzerinde deprem etkisi yarattı. Hatta J. R. R. Tolkien sadece fantastik öğeler kullanmakla kalmayıp ikincil bir dünya yarattığı için fantezi türünün fikir babası da sayılır. Karl Marx Marksizm, Sigmund Freud psikanalitik yaklaşım ya da Charles Darwin Evrim Teorisi için neyse J. R. R. Tolkien da fantastik edebiyat türü için aynı anlamı ifade eder. Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit romanlarının birlikte 250 milyondan fazla satarak tüm zamanların en çok satan kitaplar listesinin zirvesine oturmasından mülhem, Yüzüklerin Efendisi'nin Türkçe'de ilk çevirisini yayınlama şansına nail olan Metis Yayınevi'nin arka kapak yazısı şöyle başlar: Dünya ikiye bölünmüştür denir J. R. R. Tolkien'in eseri söz konusu olduğunda. Yüzüklerin Efendisi'ni okumuş olanlar ve Yüzüklerin Efendisi'ni okuyacak olanlar. Gerçi satış başarısının edebi kalitenin başlı başına ölçüsü olmadığı hususunda Le Guin birkaç satır önce uyarmıştı bizi. Yinede kaçış edebiyatı şeklinde eleştirilen bir roman serisinin milyonlarca okurun ilgisine nail olması manidardır. J. R. R. Tolkien, Güney Afrikalı olmasına rağmen Batı kültürünün içine doğmuş, dahası ihtisasını Batı dilleri üzerine yapmış bir entelektüel olarak, zihinsel yapısı itibariyle batı düşünce sisteminin lineer, pozitivist ve aynı zamanda pragmatist karakterinin belirli bir ölçekte dışında seyreder. J. R. R. Tolkien'in yarattığı dünyayı anlamlandırma gayreti içinde kendimize yol ararken; İvan Gonçarov'un Rus düşünce sistemini, kültürel, sanatsal ve bilimsel yönlerden örnek aldıkları kıta Avrupa'sı mantalitesinden özgün bir yaklaşımla ayırdığı ve Rusya insanının Doğululara özgü zihinsel alışkanlıklarının altını çizdiği fazlasıyla haklı tespiti yolumuza ışık tutacak türdendir. İvan Gonçarov'a göre Avrupa hayallerini gerçekleştirmek üzere kuranların kıtasıdır. Hayal kurmak ancak bir teşebbüsün ilk adımı olarak anlamlı ve gereklidir. Doğu düşüncesinde ise hayal kurmak gerçekliği değiştirmenin bir yönteminden ziyade gerçeklerin yerine ikame edilen bir alternatiftir. Batı'da gerçekleşmeyen hayal bir trajedi sebebiyken, doğuda hayaller zaten gerçekliğin ruhsuz soğukluğundan uzak durmak için kurulur. Doğulular elle tutulur bir fayda beklentisi içinde olmadan, geviş getirir gibi, kendi içinde başlayıp, kendi içinde sonlanan hayaller kurmayı severler. Hayaller en fazla bir zevk-i sefa aracıdır. Le Guin'in dikkat çektiği üzere kapitalist üretim süreçlerinin ve modern toplum denilen garabetin zehri ile malul Batılı insanın, imgelemsel ve genel olarak düşünsel yapısı, endüstriyel devrimin şafağında çırçır makinesini, buhar makinesini ve daha nicelerini icat edebilecek kadar zengin olmasına karşın, ejderhalardan, fantazyadan, verimliliği ve faydası direkt ortaya koyulamayan her türlü kurgudan korkacak kadar akamet içindedir. Hobbit romanında Bilbo Baggins'in Gollum'dan apardığı yüzüğün -her ne kadar hikayenin devam serisi olan Yüzüklerin Efendisi'ne kadar önemi anlaşılamasa da- çok ciddi bazı meziyetleri vardır. Birincisi yüzüğü parmağına takan kişi görünmez olmaktadır. Bu türden hayali yetenekler arasında görünmezlik, ışınlanma, düşünce okuma, uçabilme gibi birçok insanın fantezilerini süsleyen özel güçlere oranla kötü niyetle kullanıma en teşne olanıdır. Görünmezlik kişiye eylemlerin sonuçlarından muaf kalabilme ayrıcalığı tanıması açısından ilk anda suç işleme serbestisi alanında kendine kullanım alanı bulabileceği fikrini akla getirir. Biraz olsun siyaset bilim konularına bulaşma hevesine hasredersek; güç yüzüğüne sahip olmayı aslında iktidara sahip olmak şeklinde tercüme edebiliriz. Sosyolojide yapılmış devlet tanımları içinde herhalde en isabetlilerinden birisi şudur: Devlet belli bir coğrafyada şiddet tekelini elinde bulunduran en organize olmuş yapıdır. İktidar, çoğu kez bireylere zorunlu kıldığı yaptırımlardan kendisini muaf tutması açısından bir yanıyla zorunluluk halleri karşısında görünmezdir. İstediği keyfiyet derecesinde davranan ama bu davranışları sebebiyle sorumlu tutulamayan bir kişi ya da bir yapı düşün ki olanaklılığı, emrinde kolluk kuvvetiyle, maliyesiyle, bürokrasisiyle devasa bir zor aygıtı bulunmadığı takdirde ancak görünmez olmakla mümkündür. İkinci bir meziyet olarak güç yüzüğü kendisine sahip olan kişinin ömrünü uzatmaktadır. Aslında sahip olmak durumu güç yüzüğü söz konusu olduğunda karşılıklıdır. Yüzük taşıyıcısı yüzüğe sahip olduğu kadar yüzük de taşıyıcısına sahip olmaktadır. Bilbo'dan önceki yüzük taşıyıcısının Smeagol'dan Gollum'a evrilen trajik sürecinden anladığımız kadarıyla yüzük, bu karşılıklı aitlik süresi boyunca taşıyıcının ruhunu da karartmaktadır. Sahiplerini daha bencil, daha yalnız kılar. Ve nihayetinde yüzüğe karşı takındıkları obsesif haller kurbanlarını karanlık suretli ucubelere dönüştürmektedir. Her ne kadar üstat sembolizm şerbetinin tadından hoşlanmadığını deklare etmiş olsa da yüzük basitçe bir simgesel eşleştirme ile erk/otoriteyi temsil etmektedir. Bu sebeple yüzüğe sahip olmak belirli bir bakış açısıyla iktidara sahip olmakla özdeştir. Yüzüğün uzun vadedeki deforme edici etkisi de normal olarak siyaset bilimin temel varsayımlarından biri olan, denetimsiz iktidarın kaçınılmaz yozlaştırıcı etkisine tekabül etmektedir. Nihayet yüzüğe karşı hissedilen bağımlılık halleri de koltuk sevdası diye bildiğimiz siyasi iptila durumunu tasvir etmektedir. Zaten üçleme boyunca yüzüğü gasp etmeye kasteden tekinsiz karakterlerin hemen hepsi yüzüğü kendi nüfuz ve iktidar alanlarını genişletebilmek için istemektedirler. Shire halkından gelen zararsız, minik hobbitin, yani Frodo'nun amacı ise yüzüğü almak isteyen diğerlerinin aksine onu kullanmak değil yok etmektir. Finalde izlediğimiz kadarıyla Frodo da kendinden önceki yüzük taşıyıcılarının kaderini paylaşarak yüzükten ayrılmakta tereddüt eder. Frodo'nun -Gollum kadar uzun olmasa da- hepsine hükmedecek tek yüzükle geçirdiği zaman kişiliğini değiştirir. Büyücülere yüzük kadim yasa koyucular tarafından yasaklanmıştır. O yüzden Gandalf bilgelik ve korku karışımı bir hissiyatla yüzüğün çekim gücünden uzak durmaya çalışır. Boromir ve Faramir yüzüğe sahip olmak için en çok istek duyanlardır. Hatta bir sahnede Boromir yüzüğü almak için hamle eder. Bilbo yüzüğü Frodo'ya hediye etme niyetinden son anda çark etmek ister ancak Gandalf'ın tehditvari telkiniyle yüzüğünden ayrılabilir. Bilgelik ve öngörülerinin hedefi vurmasıyla maruf Elf kraliçesi Galadriel bile yüzüğün çekim kuvvetine karşı koyamaz. Gollum yüzüğe duyduğu onulmaz fetişin ruhunda yarattığı maraz sayesinde kendini bilmez şekilde yüzüğün peşinde koşmaktadır. Yüzük onun için bir istek değil bir bağımlılık haddidir. Yüzüğün ve dolaylı olarak sınırsız gücün peşindeki ve etrafındaki tüm karakterler içinde yüzüğü istemeyen tek kişi Frodo'ya, Mordor yolculuğunda yoldaşlık eden Samwise Gamgee'dir. Çünkü gerçek hayatta da her gün rast geldiğimiz birçok kişinin aksine kendini tanıma ve kendini bulma yolculuklarının arifesindeki, rüzgar nereden eserse savrulan, zayıf karakterli kimselerden biri değildir. Kim olduğunu ve nereden geldiğini bilmektedir. Bahçıvandır, dostluk ve bağlılık gibi Saiklerle zorunluluktan iştirak ettiği yol macerasını saymazsak, hayattan ne istediğini bilen insanların kararlılığı ile davranmaktadır. İç dünyasındaki tutarlılık ve uzlaşı oranında dışarıdan kendisine sunulabilecek iktidar, güç, otorite gibi yapay tatminlere kapalıdır. Bu açıdan serinin belki de tek gerçek kahramanıdır. Güç yüzüğü ve Frodo'nun yolculuğundan biraz uzaklaşıp, bakışlarımızı şu sıralar sinemalarda gösterimde olan Hobbit'e çevirirsek: bilindiği gibi Hobbit Yüzüklerin Efendisi'nin öncesinde ama Silmarillion'un sonrasında vuku bulan olayları anlatır. Kendi halinde barışçıl bir halk olan hobbitler içinde, kendi halinde nazik bir hobbit olan Bilbo Baggins'in doğuya yaptığı enfes yolculuğun hikayesidir. J. R. R. Tolkien'in çocuklarını eğlendirmek için kaleme aldığı eğlencelik bir roman olarak husule gelen roman, ilk yayınlanışından yaklaşık üç çeyrek asır sonra, günümüz teknolojisi ve her neviden sanatsal pratiği yutmaya hazır, tüketime odaklı pop kültürün de iteklemesiyle devasa bir proje haline gelmiştir. Öncelikle beyazperdede izlediğimiz eser ilham aldığı romandan uyarlama ölçülerine göre- hayli uzun ve değiştirilmiş bir formatta servis edilmektedir. Radagast, Azog, Saruman ve Sauron gibi romanda hiç bahsi geçmeyen karakterler eklenmiştir. Biraz da iki yüz sayfayı geçmeyen bir romandan üçer saatlik üç film çıkarma gayretiyle konu iyiden iyiye sündürülmüştür. Öyle ki yolculuğun ilk iki filmde tamamlandığını göz önüne alırsak son filme ejderhanın öldürülmesi ve beş ordular savaşı haricinde anlatılacak hiçbir şey kalmamıştır. Önümüzdeki yıl bu zamanlar maceranın nihayetini öğrenmek için sinema salonlarını dolduran izleyicileri, anlatacak bir öyküsü ve takip edilecek bir konu örgüsü olmayan, üç saatlik bir savaş sekansı ne dereceye kadar tatmin edecektir orası da şüpheli. Hobbit'ten önce çekilip gösterime giren Yüzüklerin Efendisi'nin gişe başarısından müsebbip Orta Dünya'da geçen bu yeni serüven ticari kaygılara kurban gitmiş gibi görünmektedir. Sanat felsefesinin abecesine merak salan herkesin malumu temel bir postulat vardır. Sanat eserinde kalitenin baremi biçim ve içerik arasındaki uyumdan geçer. İki satırlık rubailer de, muazzam büyüklüğü ve karmaşıklığı ile baş döndüren mega-mimari yapılar da biçim-içerik şablonuna vurulup, sanatsal açıdan kritik edilebilir. Örneğin Yüzüklerin Efendisi gibi üç ciltlik, fazlasıyla teferruatlı ve çok katmanlı bir romanın sinema uyarlaması için üç bölümlük bir seri gayet olurlu iken, devam romanlarına göre daha basit ve butik bir öykü olan Hobbit'in beyazperde uyarlamasında biçem, içeriğin fazlasıyla önüne geçmiş gibidir. Şu ana kadar izleyebildiğimiz ilk iki film için konuşursak; iki bölümde de hiç durmayan aksiyon sahneleri eğlenceli bir seyir oluşturmasına rağmen, genel değerlendirmede seyirciyi Orta Dünya'nın atmosferine çekemeyen bir sakillik sırıtmaktadır. Biraz daha eskileri hatırlamaya çalıştığımızda; roman serisinin film haklarını satın alan yapımcı firma tarafından Yüzüklerin Efendisi'nin sinemaya uyarlanacağı ilk kez anons edildiğinde olası yönetmenler içinde Steven Spielberg'inde adı geçmişti. Tahmin ediyorum ki o dönem bu ihtimali düşünen hemen her J. R. R. Tolkien okurunun tereddüt ettiği nokta romanın özgünlüğüne halel geleceği yönünde olmuştu. Uyarlamayı teknik anlamda Peter Jackson'dan çok daha iyi kotarabileceği aşikar olsa da sonuçta ortaya konulacak filmin, J. R. R. Tolkien'in Yüzüklerin Efendisi değil, S. Spielberg'in Yüzüklerin Efendisi olacağı kaygısı neredeyse Orta Dünya fanlarının ortak görüşüydü. Sonuç itibariyle projenin rejisi için yine bir J. R. R. Tolkien hayranı ve Orta Dünya fanı olan Peter Jackson'da karar kılındığı açıklanınca birçok edebiyat ve sinema meraklısı rahat bir nefes almıştı. Sanırım Yüzüklerin Efendisi'nden on yıl sonra, artık Hobbit filmi için bu benzetmeyi kullanabiliriz. İzlediğimiz seyirlik, J. R. R. Tolkien ustanın özgün ve naif hikayesinden çok, yıllar öncesinin meşhur dizisi Xena'nın yapımcısı olarak tanıdığımız Peter Jackson'ın hikayesidir. Her ne kadar Hobbit filmlerinde aradığımızı tam bulamadıysak da genel bir yargı olarak yine de şunu salık verebiliriz insanlara: Kurgusal yapıtları, özellikle mitolojik eserleri, masalları, fantazyaları izleyelim, okuyalım, çocuklarımıza okutalım. Çünkü Yüzüklerin Efendisi dostluk, bağlılık ve görev üzerine bir romandır. Harry Potter serisi bir büyüme öyküsüdür, Alice Harikalar Diyarında kemikleşmiş toplumsal normların bir eleştirisidir. Solaris insanoğlunun ruhuna tutulmuş bir aynadır. Gerçek hayatta ne işime yarayacak kabilinden burun kıvırmaya alıştırıldığımız tüm bu zengin kurgusal eserler aslında gerçek hayatta en çok işimize yarayacak olan araçlardır. Zira insan olabilmenin ve insan kalabilmenin araçlarıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/08/hulya-kupcuoglu-benim-stilim-stilsizligimdir-gungor-gunerle-roportaj/", "text": "Güngör Güner, Çanakkale Seramik Müzesi'nin açılışında kişisel bir sergi gerçekleştiriyor. Sergi, Güner'in 50 yıllık sanat serüveninden çağdaş ve geleneksel seramik eserlerinden yapılmış seçkiyi, Mart ayı sonuna kadar izleyicilerle buluşturuyor. Sanatçının şu anda müzenin göbek taşında sergilenen heykeli, Lark Book kitap serisinde en iyi 500 seramik heykel arasına girmiş. Sanatçı ile yaptığımız söyleşide Çanakkale Müzesi'nde açtığı sergi, galeriler, seramik sanatı ve seramik eğitimi gibi konular üzerine konuştuk. Güngör Güner: 2010 yılında Seramik Federasyonu'nun düzenlediği bir seramik kongresi gerçekleştirildi. Ben de bu kongrede 'Suyu Sergiliyorum' konulu bir bildiri sundum. Çanakkale'den de 2 kişi kongreyi izlemeye gelmiş ve benim konuşmamı da dinlemişler. Sayın Cevat İnce ve Övgü Gökdağ bildiri sonrası benimle konuşmak istediklerini söylediler. Çanakkale'de tarihi bir hamam olan Er Hamamı'nda bir Seramik Müzesi açma projeleri olduğundan bahsettiler ve Cevat Bey 'Heykelinizi bize hibe etmeniz durumunda, onu göbek taşında sergilemeyi çok isterim.' dedi. Bir insanın Çanakkale'den gelip, bu yapıtımın altını çizmesi beni esir aldı. Kabul ettim. Sonra Çanakkale'de de bir sempozyum düzenlediler ve o sırada söz konusu hamamı gezdik. Biz gezerken harabe idi. 2013'te ancak gerçekleşti proje. Müzenin açılışında çağdaş bir seramik sergisi olması da isteniyordu. Projeyi gerçekleştiren grup içerisinde, 18 Mart Üniversitesi'nde yardımcı doçent olan seramik sanatçısı Halide Okumuş da vardı. Teklif sanırım onun fikri idi. Bana makul geldi. Sonuçta ben Türkiye'nin ikinci kuşak akademik eğitim almış en yaşlı seramikçilerinden birisiyim. İyi ki de 'olur' demişim. G. G.: Ülkemizde seramikte kat edilen yol oldukça fazla. 1960'larda seramik endüstrisi yoktu. İnanın bir tuvalet taşı almak için insanlar sıraya girerlerdi. 1960'lardan sonra seramik üretimi başladı. Bu açıdan endüstri çok ilerledi ama sanatsal seramikte neredeyiz? Üzülerek söylüyorum, hemen her üniversitede seramik bölümü olmasına karşın, çoğunluk seramik ıskalanarak seramik yapılmak isteniyor. G. G.: Seramik yapmadan seramik yapmak demek. Seramik teknoloji çamur, sır, fırın, pişirim ve tornadır benim için. Tornasız bir seramik eğitimi olmaz. Yapmayabilirsiniz ama bilmeniz gerekir. O bizim kalemimiz, matematiğimiz ya da çamurla arkadaş olmamız anlamına gelir! Bu olgu ve diğerleri ıskalanarak seramik eğitimi bence biraz eksik kalır. G. G.: Yurtdışında böyle bir staj yapma olanağı bulduğum ve buna inandığım için benim öğrencilerimin hepsi torna çekmeyi bilir. Bazıları benden daha iyi de torna da çeker! Arada öğrenciliği sürecinde hiç torna çekmemiş mezunlarla karşılaşıyorum. Bence bu temel seramik eğitiminin bir parçasıdır. Eğitim sürecinde öğrenci bununla tanışmalıdır. Sonrasında seçim onundur. Kullanır ya da kullanmaz. Şu da var; Türkiye'de Seramik öğrencilerinin büyük bir oranı seramikçi olma sevdasında değil. Genelde, önemli olan bir üniversiteye kapağı atmaktır! Benim çok sayıda öğrencim oldu. Çoğunun hedefinde seramikçi olmak yoktu. Ben seramikçi olacağım. diyen çok azdır. Çok parlak öğrencilerim de olmuştur. Seramik yapmak da istemişlerdir. Ama koşullarla baş edemeyip, başka sahalara yönelip çok başarılı olanlar mevcuttur. G. G.: Hiçbiri sıcak bakmıyor. Ben de çok ilgilenmiyorum. Bu sözle olacak bir şey değil, inanmak lazım. Ama mesela 1960'lı yıllarda durum farklıydı. Çünkü 60'lı yıllarda ve sonrasında seramik dünyada modaydı. Picasso, Matisse ya da Leger gibi sanatçılar seramik yapıyorlardı. O hareket Türkiye'ye de yansımıştı. Bir de Füreya'nın seramik yapması da pek çok kişinin dikkatini çekmişti. G. G.: Örnek vermek gerekirse Japonya'da işlerin yolunda olduğu gözüküyor. Zaten seramik orada kutsaldır, bir yaşam biçimidir. Ben dünyanın hiçbir yerinde Japonya'daki kadar seramik sanatına değer verildiğine tanık olmadım. Ama derler ki; uçuk-kaçık seramik yapmayı biz Amerikalılardan öğrendik! Örneğin Almanya'nın 'Tuz Sırlı Seramik' ya da bizim bir Çini geleneğimiz var, ancak Amerika'nın geçmişinde böyle bir gelenek olmaması onları sıra dışı seramik yapma konusunda özgür ve öncü yaptı. Klasik seramiğin dışına çıktılar ki çıkılmalı bence de. Sanatta zaten sınır diye bir şey yoktur. Amerika'da başlayan sıra dışı serbest seramik yapıtlar furyasında Japonlar geleneklerinden de edindikleri güçle bana göre Amerikalıları çoktan aşmışlardır. G. G.: 2000'li yıllardaki olumlu hareket daha çok resim sanatında kendini gösterdi. Seramik için tam aksi olduğu dahi söylenebilir. Daha önceden değindiğim gibi 60 yıllardan itibaren mimaride sanatsal seramik yer alabiliyordu, birçok küçük atölye de dolayısı ile hayatta kalabiliyordu. Seramik bağlamında bir talep olmaması doğal olarak seramik sanatçılarının da üretkenliğini kısıtladı. Buna direnebilen az sayıda sanatçı var. Üretkenlik azalınca seramik daha az göz önünde bulundu, böyle bir kısır döngü oluştu. G. G.: Japonya, Kore ve Çin. Ben Kore'yi gördüm. Onlar da çok iyi ki Japon'lar seramiği Koreliler'den öğrendiklerini söylerler ama bence Japonya bu ülkeler arasında yine de bir numaradır. Onların yaşam felsefelerinde seramik var. Mesela Avrupalı içkiyi cam bardakta içer. Japonlar milli içkileri olan sakeyi seramik bir kadehten içerler. Ya da çay seremonilerinde de el yapımı seramik çanaklar kullanılır. Özellikle o kullanılan kaplar, imzalı ve salt elde yapılmış seramikse çok değerlidir. O tür kaplar seremoniyi gerçekleştiren ev sahibinin övünç kaynağıdır. Evdeki bir Picasso ile ne kadar övünebilirseniz bir çay çanağı ile de o kadar övünebilirsiniz. Ayrıca tüm Avrupa ülkelerinde bireysel seramiğin diğerlerinden farkı algılanmakta ve ona göre değerlendirilmektedir. Çanakkale'de açılmış olan Seramik Müzesi kuşkusuz bu bağlamda atılmış umut verici bir yaklaşımdır. Bakın Türkiye'de iyi seramikçi sayısı hiç de az değil, ancak talep eden sayısı seramikçi sayısından az. G. G.: Yok, yok değişti... Şimdilerde mesela benim seramik heykelimin de ilk 500 seramik heykel içerisine girmesi ki o kitapta benden başka iki Türk seramikçi daha var: Mutlu Başkaya, Kemal Tizgöl. Eskiden böyle şeylere rastlamazdık. İletişim kolaylaştığı için internetten haberimiz oluyor bu tür seçimlerden. Okullardan çıkan az sayıda seramik sanatçısı Türkiye'yi dünya platformuna taşıyor. Mesela benim gençlerden favorilerim Deniz Onur Erman, Pınar Balkan, Yeşim Bayrak. Şu anda adı aklımda olmayan hatırı sayılır bir dizi seramik sanatçımız var. Uluslararası platformlarda adımız daha çok duyuldukça dünya sıralamasındaki yerimiz yükselecektir. Bence yurt içindeki algı seviyesinin yükselmesi çağdaş Türk seramiğinin ihtiyaç duyduğu ana eksikliktir. H. K.: Seramik müzesindeki serginize dönmek istiyorum, 50 yıllık süreçten bir seçki yaptınız. Hem çağdaş hem geleneksel seramiği bir arada sergilediniz. G. G.: Evet, biraz da mekanın olanaklarına göre seçim yaptım. Ayrıca ben seramiğin kendi geleneğine saygılı bir seramikçiyim. Benim sergilerim genellikle böyledir. Ben hep diyorum ki 'Benim stilim stilsizliğimdir'. Seramik çok yönlü bir dal. Ben de her dalda at koşturmak istiyorum. Hoca olduğum için zaten çok yönlü olmam gerekiyor. Ve böyle olmamı engelleyemediğim, hem geleneğe hem çağdaşa saygı duyduğum, sevdiğim için kendimi kısıtlama zorunluluğu hissetmiyorum. H. K.: Sizin Anadolu çömlekleri ile ilgili kitabınız da var. G. G.: 1962 yılında Alman dostlarım Anadolu'yu gezmek istediler ve ben de onlara eşlik ettim. Bursa'da Mustafa Kemal Paşa ilçesine gittik. Bir baktım orada ustalar gümbür, gümbür sırlı seramikler yapıyorlar. Bizim çömlekçilerin çoğu aslında sır bilmez. Biz ise İstanbul'da malzeme konusunda sıkıntı çekiyoruz o dönemde, ama Mustafa Kemal Paşa'da sıkıntı yok. Konuyla ilgili bir araştırma yapma fikrimin tohumları o gezide atılmış oldu. Belgeleme konusunda Alman dostlarımdan çok şey öğrendim. Çünkü Bay Stelzig elinde film makinesi, fotoğraf makinesi sürekli çekiyordu. Bizim belki yüzüne bakmadığımız nesnelerin fotoğraflarını çekiyor ve çok keyifleniyordu. Bu birlikteliğin ve etkilenmenin sonucunda fotoğraf makinesi ile Anadolu'yu gezip çömlekçilerle ilgili bir araştırma yapmayı o gün hedefledim. Ama bunu hemen gerçekleştiremedim. Eğitim amaçlı yurt dışına çıktım. On yıl sonra 1972'de Türkiye'ye döner dönmez bir Alman arkadaşımla ilk Anadolu araştırma gezilerine başladık. Ben sonra tek başıma devam ettim. İyi ki de bu araştırmayı yapmışım, kimsenin haberi yoktu o döneme kadar Anadolu'da çömlek yapan köylü kadınlar bulunduğundan. Beş yıl boyunca her yaz Anadolu'nun bir bölgesine gidip araştırdım. Araştırmamı bitirdikten ancak on yıl sonra, araştırmamın kitap olarak basılabilmesi gerçekleşti. Çünkü uzun süre basacak yayın evi bulamadım. Türkiye'de bazı şeylerin gerçekleşmesi maalesef uzun zaman alıyor. Bu kitap sonra çok sayıda öğrenci için anahtar bir kitap oldu. Ben kitabımda bir Anadolu Çömlekçi Haritası çıkardım sonra başka arkadaşlar tez konusu olarak bir yöreyi ele alıp detaylı olarak çalıştılar. G. G.: Babam, ilkokul öğretmeni idi. 'Araştırma yapacağım, diyorsun ama hiçbir şey yapmıyorsun, ne zaman yapacaksın?' diyordu. Bir gün kendisi Beyazıt Kütüphanesi'ne gitmiş. Orada araştırma yapmış ama maalesef çok az veri elde edebilmişti. 'Böyle oturmakla olmaz, sorular hazırlaman lazım.' dedi. Soruları her vilayete göndermemi söyledi. Vilayetlerin yıllıklarına bakmamı önerdi. Tüm vilayetlere 30 soruyu kapsayan anket yazısını, adresli ve pullu zarfla birlikte yolladım ki bu da babamın fikri idi. Aksi halde yanıt alamazsın dedi. Adresli ve pullu zarfa karşın yarısından cevap geldi yarısından gelmedi. Yukarıda değindiğim gibi ben Bursa- Mustafa Kemal Paşa'yı gördüm; ama Bursa'dan gelen cevapta Bursa'da seramik yapılmadığı yazıyordu. Bursa'nın, yanı başındaki ilçesinde bir çömlekçiler sokağının bulunduğundan ve orada ciddi bir üretim yapıldığından haberleri yoktu. Gezim sırasında bir çömlekçiden, diğer bir çömlekçinin adresini öğrendiğim çok oldu. 1988 yılında basılan kitabım Anadolu'da Yaşamakta Olan İlkel Çömlekçilik baskısı tükendiği için piyasada bulunmuyor, ama Türkiye de yaşayan bir Alman (Roman Müller kitabımı internete taşıdı. İnternette bulunabiliyor. G. G.: Evet, gittiğim her yerden çömlek alıyor ve otobüsle Harem'e gönderiyordum. Oradan babam alıyordu. O çömleklerin hepsini babam Harem'den eve taşımıştır. G. G.: Bu işi ancak gerçekten seven yapabilir. Her üniversitede seramik bölümünün olması doğru değil. Dünyada da sayısı azaltılıyor ve mezun ettikleri kadar öğrenci alıyorlar. Biz de bir enflasyon var. Bu çocuklar okulda seramik yapıyorlar ve sonra isteseler de yapamıyorlar. Çünkü atölye gerekiyor, fırın gerekiyor. En önemlisi talep gerekiyor. Talebi de sizin bizzat oluşturmanız gerekiyor. Bu sorunları halletmek gerçekten bir özveri ve çaba gerektiriyor. Bunu başarabilen az sayıda seramikçi kuşkusuz var. Ama çoğunluğunu yaşam koşulları başka dallara itiyor. Benim gibi öğretim elemanı olarak çalışanların tabii ki istedikleri doğrultuda çalışabilmeleri şansı daha fazla. Bu şansımızı iyi kullanmamız gerekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/awbs-2nd-international-mail-art-project-and-exhibition/", "text": "Artists Without Borders invites all artists to participate at AWB's 2nd International Mail Art project and exhibition. -No jury; no fees; no return. -All artwork must be sent by snail mail only. No artworks sent by email will be accepted. -Don't forget to add in each artwork the title, your name, address and email, etc. Here is the link for the photos of our former mail art project, themed Green; May 20, 2013; KargArt, Istanbul. Tüm sanatçı ve sanatsever dostlarımızı Artists Without Bordersın 2. Uluslararası Mail Art Projesi ve Sergisi'ne katılmaya davet ediyoruz. -Jüri yok, kayıt ücreti yok, eser iadesi yok. -Çalışmaların posta yoluya gönderilmesi gerekmektedir. Elektronik posta yoluya gönderilen çalışmalar kabul edilmeyecektir. -Lütfen gönderdiğiniz işin adını, tekniğini, ebadını, adınızı, adresinizi, mail adresinizi, vb. yazmayı unutmayınız. Aşağıdaki linkte, Yeşil temalı, bir önceki posta sanatı projemizle ilgili fotoğrafları görebilirsiniz. 20 Mayıs 2013; KargArt, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/bekleyis-ismail-tetikci-doruk-sanat-tophane/", "text": "Yazı nasıl kelimeleri mekana hapsediyorsa, resim de boyayı hapsediyor mekana. Ya da şöyle mi demek daha doğru olurdu? Kelimeler nasıl can buluyorsa yazıda, boyalar da öyle cana geliyor resimde. Öyle ya, sanat insanın hayatla tecrübesini, hayatla sınanmışlığını mimler, hayat-insan ilişkisindeki kontrastları, dahası çatışmayı yansıtır. Sanata dair bu tanımlamanın somutlanmış haline Ressam İsmail Tetikçi'nin resimlerinde kolayca tanık olunabilir. Zira resimlerde bir yanda hayat, öte yanda insan objesinin karşı-karşıyalığı doğrudan çarpar alımlayıcının yüzüne. Kocaman bir hayat vardır, küçücük de bir insan! Ya da kaoslarla örülü bir doğa, sinmiş ve silikleşmiş bir insan! Cioran'ın Shakespeare'i anlatırken ki metaforu akla gelir hemen: Gül ve balta. Gül ve baltanın yan yana gelmesi ressam Tetikçi'nin tablolarında insanın hayatla yan yana gelmesi gibidir. Kontrast da, çatışma da bu ikilinin sadece yan yana getirilmesiyle verilir. Yeterlidir bu. Bir diğer çatışık durum ise tablolarda genellikle tek bir insan objesinin kulllanılmış olmasıdır. Buna insansızlık da denebilir. Zira insansızlık, insanın tek başınalığı, insanlardan kaçar oluşu, daha doğrusu insanın insanlardan ayrışıp kendisine sığınış halidir. Tetikçi'nin resimlerine dair yapmış olduğumuz böylesi tematik yakıştırmalara, insanın bekleme halindeki devinimini de ekleyebiliriz. Tabloların çoğunda insan beklemektedir, ancak bu bekleme statik, dural değil, güçlü bir devinimi içinde barındıran bir bekleme halidir. Yani bu bekleme aslında, küçücük bir insanın görkemli bir doğayla olan sürtünmesi hikayesidir de aynı zamanda. Resimlere her bakıldığında okunulacak olanca şey var. Renkler, çizgiler, imgeler... Koca koca hayatlar, koca koca hikayeler... Kendimize dair, hayata ve insana dair yaşanmışlıklar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/cam-kafes-seyit-mehmet-bucukoglu-artisan-sanat-galerisi/", "text": "ARTİSAN Sanat Galerisi, sanatçı Seyit Mehmet BUÇUKOĞLU'nun Cam Kafes adlı sergisine 09-31 Ocak 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, bireyin doğup büyüdüğü yerden yetiştiği çevreye kadar birçok sosyo-kültürel yapı ile bu birlikteliğin şekillendirdiği toplumsal ve kültürel yansımaları 'pencere' imgesiyle ele alıyor. Bu bağlamda pencereler, bulundukları coğrafyanın mimari kültürüne ve karakteristiğine sahip önemli detaylar olarak şekilleniyor. Günümüz mimarisinde ise 'pencere' imgesinin estetik ve kültürel değerlerden yoksun ele alınışı ve aynılaşma kavramıyla yok olmaya yüz tutmuş bir detaya dönüşmesi, sanatçının resimlerinin ana temasını oluşturuyor. Resimlerinde kullandığı farklı kültürlere ait 'pencere' imgeleri yüzeyde kirlenmiş, çürümüş ve hatta geri plana atılmış bir şekilde yok olanı işaret ediyor. Üst katmanda ise estetikten uzak bir şablon kullanıma dönüşen gökdelen camlarının, kültürel değerleri yok eden ve adeta bir cam kafes gibi kendinden öncekini hapseden bir anlayışla kullanılmasına göndermede bulunuyor. Seyit Mehmet BUÇUKOĞLU'nun yok ederken var olmayı, var olurken de yok etmeyi sorgulayan Cam Kafes adlı sergisi 31 Ocak 2014 tarihine kadar ARTİSAN Sanat Galerisi'nde görülebilir. ARTİSAN Art Gallery is hosting artist Seyit Mehmet Bucukoglu's display titled Glass Cage between 09-31 January. The artist handles multiple socio-cultural structures from the environment that the individual has been born and grew up to the environment that the individual has been raised and approaches the social and cultural reflections shaped by this synergy with a 'window' image. In this context the windows shape so many important details that possess the architectural culture and characteristics of the geography that they are in. The fact that the window image is represented with lack of aesthetic and cultural values as well as becoming only identical details that are about the diminish in contemporary architecture becomes the leitmotiv of the art work of the artist. The window images which belong to different cultures that he uses in his art work indicates superficially contaminated, rotten and even put in secondary importance and in some way diminished. In the superstructure, he criticizes the usage of unaesthetic pattern skyscraper windows which destroys the cultural values and just like a glass cage imprisons the preceding ones. Seyit Mehmet Bucukoglu's art gallery titled Glass Cage which questions existing while destroying and destroying while existing can be visited in ARTİSAN Art Gallery until January 31st."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/istanbula-mim-koyduk-atasehir-memorial-hospital/", "text": "-OĞUZ MAKAL-OĞUZ MERİÇ -TİJEN ŞİKAR -RIZA AYDAN TURAK-MEHMET ÖZCAN Şeli Sanat işbirliğiyle ATAŞEHİR MEMORİAL HOSPİTAL'da. açılan sergiler 'Her sağlık kuruluşuna sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. İstanbul'a gelinir, İstanbul'dan geçilmez. İstanbul bir kadın gibidir, sevgisi, güzelliği, sükut diyoruz, es diyoruz, mim diyoruz. Esme dur diyoruz. Bir düşünme, hissetme, özümseme molası ver hayata karşı. İstanbul, hüznünü ve acılarını örtün, yakışmıyor sana. Bırak kırılgan ve bu sönmüş yanardağ halini. Uyanacak zaman geldi, bak kamera kaydediyor. İstanbul yeni dünyanın çağlarını çağır, yakışandır sana. Ben yerden görülen ve algılanan İstanbul fotograflarından farklı olarak havadan fotograflar çekiyorum... İstanbul gibi tarihi çok eskilere dayanan bir kentte çeşitli zaman aralıklarının katmanlaşmasını havadan görmek benim için çok önemli. Binlerce yılın izlerini bir solukta görmek benim için her zaman çok heyecan verici olmuştur. İstanbul'u resmederken seçtiğim kadrajlar; bana ait, yaşanmış anlardan benim hayallerimi izleyiciye taşır. Bir rüya görmüştüm, bir masal dinlemiştim ve bir anıyı daha onlarda saklamıştım. Napolyon; Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu..! demiş. Bu hızlı yok oluşu durdurmak imkansız ama maksat niyetimiz belli olsun. Hala çok güzelsin be İstanbul, sana da aşk olsun! Bir fotoğrafçının işlevi görmek ve gördürmektir..! Bu bağlamda bunu en çok hak eden şehirlerin başında gelir İstanbul. İstanbul'un güzelliklerinin unutulmaması için tarihe kendimce görsel bir not düşmeyi, bu güzel şehirde yaşayan şanslı bir birey olarak görev addediyorum. İstanbul bir rüya şehir, her an sürprizlerin saklı olduğu binlerce köşe saklıyor. Ne zaman İstanbul'a gelsem, geri dönüşümde kendimi yeniden yüklenmiş gibi hissediyorum. bir İstanbul dönüşümde de İstanbul'un çiçekçi kadınları resimlerime giriverdiler. Yaşamın onlara yüklediği bu rolü öylesine içten kabullenişleri, Bu güzel şehre başka bir soluk getiriyor. Belki içinde yaşarken olağan hale gelmiş şeyler benim gibiler içinse başka bir soluk, başka bir enstantane oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/istem-disi-korluk-inattentional-blindness-galeri-zilberman/", "text": "İstem dışı körlük terimi psikolojide türetilmiştir ve deneğin dikkati başka bir görevle, olayla veya nesneyle meşgul olduğu için, gözle görülebilir olan beklenmedik bir nesneyi farketmedeki başarısızlığından bahsetmektedir. Bu fenomen bir görme bozukluğundan veya yetersizliğinden kaynaklanmaz. Galeri Zilberman'daki sergi; medya, politika ve reklam endüstrisinin, özgür seçimin farkındalığını manipüle eden baş aktörler olduğuna odaklanır ve fiziksel, sosyal ve zihinsel açılardan, görme duyusunun bu manipülasyon süreçlerindeki rolünü sorunsallaştırır. Sergideki sanatçılar, görünebilirlik ve algı kavramları ile bağlantılı olarak çeşitli stratejiler geliştirmektedirler. Sophie Dvorak'in çizimlerinde; adaleti, adaletsizliğin normal hale getirilişini ve bunun sosyal sonuçlarını nasıl algıladığımız hakkında politik sorular beliriyor; diğer tarafta, Claudia Larcher'ın video animasyonu mekansal algımıza meydan okuyor. Berat Işık'ın videoları görünmezlik ve ötekilik arasındaki güçlü bağlantı ile ilgilenmekte: Karanlıkta Dans izleyiciye sosyal körlük kavramını hatırlatıyor; Gözü Tamamen Kapalı ise kitleleri kör tutmanın mekanizmalarını gösteriyor. Diğer yandan, Kıyamet Lütfen, görme duyusunu ortadan kaldırmaya karar veren, bastırılmış öteki'yi temsil eden bir aileyi canlandırıyor. Mekana özel enstalasyonunda, Şakir Gökçebağ, malzemelerde ve gündelik nesnelerde gömülü olan olası anlamları yerinden oynatıyor. Fotoğraf çalışması İsimsiz da, dijital olarak rötuşlamak yerine, çekimini yaptığı nesneleri direkt olarak manipüle ederek optik ilüzyonlar yaratıyor. Liddy Scheffknecht'in videosu Outshineda bir futbol karşılaşması, sahadaki oyuncuların gölgelerine indirgeniyor. Crop başlıklı çalışması ise izleyenlerin dikkatini dağıtarak, aslında hiçbir alakası olmayan bir gölge ile bir sahte nesneyi birbirine bağlıyor. Performans aktivitesi ile Aylin Tekiner, bilgi manipülasyon süreçlerine katkıda bulunuyor. Bernd Oppl'un Açısal Alan versiyonu ise algının öznelliği ve sanal mekan ile otonom nesne arasındaki etkileşimi ile ilgili soruları irdeliyor. Hasta Bina ve Gecikme Odası başlıklı çalışmaları izleyicilerin mimari mekan algısını değiştirirken, Otel Odası bir adım daha ileriye giderek, ilk bakışta göze çarpmayacak bir şekilde yavaşça donan kişilerüstü bir otel odasını sunuyor. İstem Dışı Körlük başlıklı sergiye bir de katalog eşik ediyor ve sergi 22 Şubat'a kadar gösterimde olacak. The term inattentional blindness is coined in psychology and refers to the condition that the subject fails to notice a fully visible but unexpected object, because attention has been engaged on another task, event or object. This phenomenon is not the result of visual impair or deficiency. The exhibition at Galeri Zilberman focuses on how the media, politics and the advertising industry are instrumental in the manipulation of awareness of free choice and problematizes the role of the sense of sight in these manipulation processes, from physical, social and mental aspects. The artists in the exhibition deploy various strategies in relation to notions of visibility and perception. Political questions about our perception of justice, the normalization of injustice and its social consequences are raised in Sophie Dvorak's drawings, while Claudia Larcher's video animation challenges our spatial perception. Berat Işık's videos deal with the strong connection between invisibility and otherness: Dancer in the Dark, reminds the audience the notion of social blindness, whereas Eyes Wide Shut shows the mechanisms of keeping masses blind. Apocalypse Please on the other hand, imagines a family representing the suppressed other, deciding to abolish their sense of sight. In his site-specific installation, Şakir Gökçebağ shifts the possible meanings that are embedded in materials and daily objects. At his photography work Untitled, he creates optical illusions by directly manipulating the objects he shoots, instead of digitally retouching them. A game of soccer is reduced to the shadows of the players on the field in Liddy Scheffknecht's video Outshine, while her work Crop persuasively connects an otherwise irrelevant shadow and a false object, by shifting the viewer's attention. With her performative act, Aylin Tekiner contributes to information manipulation processes. Bernd Oppl's version of Angular Field addresses questions on the subjectivity of perception, and the interaction between the virtual space and the autonomous object. While his work Sick Building and Delay Room shift viewer's perception of the architectural space, the work Hotel Room goes a step forward, presenting a subtly and slowly freezing impersonal hotel room. The exhibition Inattentional Blindness is accompanied by a catalogue, and will be on view through February 22."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/mimarlar-mezarligi-tayfun-serttas-studio-x-istanbul/", "text": "Studio-X Istanbul, 31 Ocak 28 Mart 2014 tarihleri arasında sanatçı Tayfun Serttaş'ın 'Mimarlar Mezarlığı' isimli sergisine ve 'Issız Kent Üçlemesi' isimli kitabının tanıtımına ev sahipliği yapıyor. Borusan Holding'in öncü sponsorluğunu üstlendiği, Columbia Üniversitesi'nin bir girişimi olarak dünyanın sayılı kentlerinin ardından İstanbul'da kurulan Studio-X Istanbul 31 Ocak 28 Mart 2014 tarihleri arasında Tayfun Serttaş'ın kentsel mekanın fiziksel kimliğinin birey ile olan ilişkisini kamusal bir arşiv olarak incelemeye aldığı Mimarlar Mezarlığı isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının aynı isimli yerleştirmesinden ismini alan sergi, tarihsel kesintilerin İstanbul'un kültürel haritası üzerindeki etkilerini sorunsallaştırdığı değişik dönemlere ait çalışmalarını bir araya getiriyor. Açılışa paralel olarak lansmanı düzenlenecek olan Issız Kent Üçlemesi başlıklı kitabında Serttaş, farklı medium ve metodolojiler üzerinden aynı tarihsel problematiği çözümlemeye çalıştığı üç farklı projesinin arka planını okuyucuyla paylaşıyor. Mimarlar Mezarlığı sergisi önceki yarım asır, sonraki yarım asır başlıklı altı haftalık bir etkinlik programı ile desteklenecek. İstanbul'da 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren binaların köşelerinde okunmaya başlanan mimar yazıtları, modernizme paralel olarak gelişen birey kimliğinin mimarideki en özgün kanıtlarıdır. Batılılaşma öncesi dönemin anonim mimari anlayışının aksine, yaptığı yapıları kendi eseri olarak tanımlamaya ihtiyaç duyan bu ilk birey mimarlar, çağdaş anlamda yeni bir mesleki zümrenin oluşmasında öncü rol oynarlar. Devlet destekli klasik saray mimarlarının majör projelerinden farklı olarak büyük bölümü dar kent parselleri içerisinde çalışan apartman mimarları, minör etkinlikleriyle sivil mimariye yön verirler. İmparatorluğun Batılılaşma dönemine girmesi, Tanzimat Fermanı'nın tanıdığı kültürel haklar ve 1870 Pera yangınından boşalan arazilerin yeni hayat tarzının gerektirdiği konut tipi olan apartmanlaşmaya açılmasıyla İstanbul'un kentsel kimliği, yarım asır gibi kısa bir sürede Avrupa-Osmanlı sentezinden doğan eklektik üsluptaki mimarların yapılarıyla adeta baştan yaratılır. Cumhuriyet modernleşmesinin, bir önceki modernitenin birikiminden miras almayı reddeden tutumu ve başketin Ankara'ya taşınmasıyla en saygın müşteri olan devletin İstanbul mimarlık sektörünün eski üyelerinden proje ve tasarım hizmeyi almayı tamamen durdurması, Türkiye'de yaşanan mimari kesintiye zemin hazırlar. İttihat ve Terakki döneminde başlayan ekonomiyi Türkleştirme politikalarının uzantısı olarak Erken Cumhuriyet döneminden itibaren mimari, fethedilmesi gereken bir alan olarak revize edilir. Birinci Ulusal Mimarlık Akımı'nın arka planında yatan düşünce sistemi açısından, Osmanlı Batılılaşması süresince 'ötekilere' kaptırılan bu alanı ele geçirme kaygısı 'ülkenin kurtuluşu' kadar yaşamsaldır. Mimar kavramının ulus kimliği üzerinden yeniden inşa edilmesini şart koşan ideoloji, sivil mimari birikimin ve aktörlerinin toplumsal hafızadan tamamen silinmesiyle sonuçlanır. Mimarlar Mezarlığı, günümüzde bir bölümü kentsel dönüşüm planları içerisinde yıkılmakta olan dönem binalarını, mimarları üzerinden, nostaljinin ve yerel egzotizmin ötesinde, kent tarihinin meşru ve vazgeçilmez aktörleri olarak güncel araştırma metodları aracılığıyla tartışmaya açmayı önermektedir. Mimarlar Mezarlığı; Silkar Madencilik ve Tabanlıoğlu Mimarlık tarafından desteklenmektedir. Issız Kent Üçlemesi, günümüzde dünyanın en kalabalık kentleri arasında sayılan İstanbul'un kültürel belleğini aldığı göçler kadar, periyodik olarak kaybettiği nüfus ve verdiği göçlerin sonuçları üzerinden sorunsallaştırmaya adanmış bir denemedir. Niyet, bir dizi tasniflenmemiş veriyi yan yana getirerek kentin yarattığı suçluluk hissinden kurtulmak değil. Onun uğursuz tarihinde asılı kalan ruhları çağırmak suretiyle bilinçdışına olanak vermek, a-normları karşı karşıya bırakarak, bastırılanın kuşku yoluyla açığa çıkmasını sağlamaktır. Özünde sahte dedektiflik ve hedef şaşırtma olan üç ardışık katmanda; aranılan, takip edilen, izlenen, delil toplanan, araştırılan, sorgulanan veriler yoluyla 'ıssızlık' içkinleşir. Böylelikle abartılı kent metaforu, bireyin kente ve kolektif hafızaya karşı verdiği tek kişilik arayışla oyunsallaşır. Columbia Üniversitesi'nin bir girişimi olarak dünyanın sayılı kentlerinin ardından İstanbul'da kurulan Studio-X Istanbul, kentin bugün ve gelecekte karşılaşacağı sorunları tanımlamayı ve çözümleri için yeni düşünce biçimleri üretmeyi hedefliyor. Bu doğrultuda Studio-X Istanbul uzmanlar, üniversiteler, sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimler arasında bilgi alışverişini sağlayacak yeni bir platform oluşturuyor. Borusan Holding ve Enka Vakfı'nın öncü sponsorluğunu üstlendiği Studio-X Istanbul, Columbia Üniversitesi'nin tüm fakülteleriyle projeler sürdüren, Columbia Global Centers | Türkiye ile koordineli çalışıyor. During January 31st March 28th, Studio-X Istanbul hosts Tayfun Serttaş's exhibition 'Cemetery of Architects' and the launch of his book 'Trilogy of the Deserted City'. As its second project during January 31st March 28th, 2014, Studio-X hosts Tayfun Serttaş's exhibition, Cemetery of Architects in which the artist examines the relationship between the physical identity of urban space and the individual through an archive. Studio-X, an initiative of Columbia University, is founded in Istanbul in December 2013 with leading support from Borusan Holding. The exhibition, eponymous with an installation by the artist, brings together works that problematize the impact of historic interruptions on Istanbul's cultural map. In Trilogy of the Deserted City, to be launched in parallel to the opening, the artist shares with the viewers the background of three different projects in which the same historic problem is attempted to be resolved through various media and methodologies. Cemetery of Architects exhibition is supported by a six-week public programming under the heading half-century before, half-century after. Architectural inscriptions, which could be read on the corners of buildings in Istanbul in the last quarter of the 19th century, evidence the parallel development of the identity of the individual to modernism. Instead of the anonymous architecture of the period before Westernization, these individual architects felt the need the work on their own, playing a role in forming a professional community in a contemporary sense. In contrast to traditional palace architects, supported by the state, the architects of apartment buildings that primarily work within narrow urban lots give direction to civil architecture with their minor activities. As the empire enters a period of Westernization, the cultural rights provided by the rescript of Gülhane and the land cleared by the 1870 Pera fire opened up the path to the building of apartment buildings that was necessitated by the new life style; Istanbul's urban identity is almost re-created with the eclectic style of architectural structures that arose from the synthesis of the European and the Ottoman in the short span of fifty years. The modernization of the Republic that refused to take as its heritage previous formations of modernity and the moving of the capital city to Ankara stopped the most revered client the state from receiving services of projects and design from the industry of architecture, preparing the ground for the architectural interruption experienced in Turkey. The policy of Turkifying the economy that began in the period of the Party of Union and Progress would extend into the early Republic, revising architecture as an area to be conquered. Through the system of thinking that was on the background of the First National Architectural Movement, the re-capturing of this area that was dominated by others in the period of the Westernization of the Ottomans was as crucial as the independence of the country. The ideology that dictates the re-construction of the concept of the architect through national identity consequents in the absolute erasure of civil architectural heritage and the actors from shared memory. Cemetery of Architects proposes to open up to discussion the buildings of the period, some of which are destroyed within plans of urban transformation, through their architects beyond nostalgia and local exoticism as legitimate and indispensable actors with the tools of contemporary research. Cemetery of Architects is supported by Silkar Mining and Trading Corporation and Tabanlıoğlu Architects. Trilogy of the Deserted City is an experiment dedicated to problematize the consequences of the loss of its population and the periodic emigrations from Istanbul one of the most crowded cities in the world as much as the internal migration that it received, on its cultural memory. The aim is not to be relieved of a sense of guilt evoked by the city through putting pieces of unorganized data next to each other. It is to call upon the souls that have remained hanging in its ominous history, disabling the unconscious, confronting the abnormalities, revealing the repressed through skepticism. In the three consecutive layers of fake investigation and misdirection, the desertedness that is sought, followed, watched, evidenced, researched, interrogated is internalized. Thus the exaggerated urban metaphor becomes a game through a one-person search against the city and collective memory by the individual. As an initiative of Columbia University, Studio-X Istanbul was founded in Istanbul after having been established in other major world cities, aiming to define the problems that the city encounters today and will encounter in the future and to produce new ways of thinking to solve these problems. Studio-X Istanbul creates a new platform to facilitate the sharing of knowledge between experts, universities, non-governmental organizations, and local administrations. Studio-X Istanbul, has leading support from Borusan Holding and Enka Foundation, and works in coordination with Columbia Global Centers | Turkey, which produces projects with all faculties at Columbia University."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/muphem-sarhos-kopek/", "text": "CerModern'in yeni güncel sanat alanı HUB Sanat Mekan, altıncı sergisinde Kitschen Güncel Sanat İnisiyatifi'nin Müphem, Sarhoş, Köpek sergisine ev sahipliği yapıyor. 21.01.2014-01.03.2014 tarihleri arasında görülebilecek olan sergi, yakın dönem siyasi belleğimiz üzerine farklı sanat disiplinlerinden bir araya gelen başkentli sanatçıların gözünden izleyiciye aktarılıyor. Sanat eseri olarak ele alınmış bir mermer parçası üzerinde yer alan bir çatlak politik midir? Ya da tek bir nota politik olabilir mi? Sanatsal üretim ister istemez, içinde bulunduğu sosyal hayatın izlerini taşır ve her iz tarihe düşülen politik bir hamle olarak elbette okunabilir. Bu anlamlarıyla sanatsal üretim, pekala politiktir diyebiliriz. Peki, sanatçı açısından bakıldığında; Politik sanatçı tanımlaması anlam olarak doğru mudur? Hayır. Çünkü her sanatçı, ister istemez politik olarak bir tarafta durur; yani her sanatçı zaten politiktir. Ancak, politik olmakla, politik meseleleri doğrudan dert edinmek arasında bir fark olduğunu düşünebiliriz. Bu anlamda bazı işler, sanatçılar ve sergiler politik olmanın ötesinde, politik olmayı doğrudan amaçlarlar. Müphem, Sarhoş, Köpek! başlıklı sergi de politik olmayı hedefler. Kitschen Güncel Sanat İnisiyatifi tarafından teması belirlenen ve derlenen sergi, HUB Sanat Mekan'da 21.01.2014 tarihinde verilecek olan açılış kokteylinin ardından, 01.03.2014 tarihine kadar görülebilecektir. In the exhibition which can be seen between the dates 21.01.2014-01.03.2014 the recent period political memory is being transferred to the visitors by the eyes of the artists of the capital which are gathered together from various disciplines. Is a crack on a piece of marble which has been considered as an art work political? Or can a single musical note be political? Artistic production is necessarily bears the trace of the social life it is involved and of course each trace can be read as a political move in history. Artistic production in this sense is indeed political. When considered from artist's point of view; is Political artist definition right as a meaning? No. Because each artist necessarily takes a stand politically, thus each artist is already political. However, we can think that there is a difference between to be political and to occupy oneself directly in political issues. In this sense, some works, artists and exhibitions directly target to be political beyond being political. The exhibition entitled as Ambiguous, Drunk, Dog! also targets to be political. The exhibition of which the theme was determined and compiled by Kitschen Contemporary Art Initiative, can be visited after the opening cocktail to be held in HUB Art Space on 21.01.2014 until 01.03.2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/sehir-golgeleri-mustafa-albayrak-akademililer-sanat-merkezi/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 15 Ocak 14 Şubat 2014 tarihleri arasında Mustafa Albayrak'ın Şehir Gölgeleri isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide sanatçı günlük hayat koşuşturmacası içinde, kimliğini yitirerek sıradanlaşıp birer gölgeye dönüşen günümüz insanının yaşam gerçeğini irdelemektedir. Çok katmanlı yüzeyler üzerinde yer alan figürlerin sürekli değişen, değişirken kurgulanan ve yeni hayatın farklı zamansallıklarını taşıyan yapısını kurgulayan sanatçı, katmanlaşan hayatımızın iz düşümleri ile karşımıza çıkmaktadır. Günümüz insanının bilinç altına işleyen durumların yer aldığı resimlerde sanatçı yüzey üzerine farklı zaman dilimlerinden parçalar koyarak, hızlanan hayatımızın belirsizleşen durumlarında kaybolan bedenleri bulmamıza yardımcı olmakta ve bir yandan da içinde bulunduğumuz sisteme eleştirel bakış açısıyla yaklaşmaktadır. Farklı bir desen anlayışı ile gösterilen figürlerin parçalı yüzeyler üzerinde ki gölgeleşen durumunu anlatan Şehir Gölgeleri 14 Şubat 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 11.00 19.00 saatleri arasında Akademililer Sanat Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/09/uluslararasi-posta-sanati-projesi-2014/", "text": "Nazım Hikmet'in Ceviz Ağacı şiirinden alınmıştır. Şehirlerimizi beton meydanlara, ağaçsız caddelere ve topraksız parklara mahkum ettik. Hava kirli, su kirli... Balıklar kaçıp gitti, göçmen kuşlar tehlikede, kedi köpeğimiz esir. Üretmeyi unuttuk, sistem hepimizi ''tüketici'' olarak tanımladı ve bizler hesapsızca tüketirken, etrafımızı çöp yığınları kuşatıyor sinsice. Bu proje, 03.05.2014 18.05.2014 tarihleri arasında Bakırköy Belediyesi Botanik Parkı İstanbul / Türkiye'de gerçekleşecek olan Ben Bir Ceviz Ağacıyım Posta Sanatı Sergisi 2014'e katılmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Proje, Atölye Arts-In tarafından Bakırköy Belediyesi'nin işbirliğiyle gerçekleşecektir. 2. Her sanatçı en fazla üç eserle katılabilir. 5. Teknik: Her türlü teknik uygulanabilir. 6. Irkçı, fanatik ve pornografik içerikli çalışmalar sergilenmeyecektir. 7. Gönderilen eserler orijinal olmalıdır. Fotokopi, reprodüksiyon olmamalıdır. 8. Sergiye katılan eserler iade edilmeyecektir. Eserler sergi süresince sembolik fiyatlarla yardım amaçlı satışa sunulacaktır. Elde edilen gelir, Bakırköy Belediyesinin belirlediği yardım kurumuna bağışlanacaktır. Satılmayan eserler ise Atölye Arts-In arşivine kalacaktır. 9. Bütün katılımcılara sergi dokümanı gönderilecektir. 12. Sergi, Atölye Arts-In tarafından kurulacak ve kaldırılacaktır. 13. Sergi ile ilgili lojistik ihtiyaçlar Bakırköy Belediyesi'nce karşılanacaktır. 14. Sergi ile ilgili yazılı çeviri hizmetini Uluslararası Dil Hizmetleri Tercümanlık ve Danışmanlık Ltd. Şti. verecektir. 17. Eserler, postayla aşağıdaki adrese gönderilmelidir. Quoted from Walnut Tree poem of Nazım Hikmet. We doomed our cities to purely concrete squares, treeless streets and soilless parks. Air is polluted, water is polluted... Fish have gone away; migratory birds are endangered; our dogs and cats are enslaved. We have forgotten to produce... System has identified all of us as consumers, and while we are consuming lavishly, garbage mountains are encircling us mischievously. And we are destroying the future of our children. This project is open to all artists wishing to participate in I'm a Walnut Tree Mail Art Exhibition 2014 to be held at Bakırköy Municipality Botanic Park, Istanbul / Turkey between 03.05.2014 and 18.05.2014. The project will be realized by Atölye Arts-In, in cooperation with Bakırköy Municipality. 2. Each artist may participate in the project with not more than three artworks. 5. Technique: All and any kinds of techniques may be applied. 6. Racist, fanatic and pornographic artworks will not be exhibited. 7. The artworks should be original, and should not be photocopy or reproduction. 8. Artworks sent for the exhibition will not be returned. Artworks will, during the exhibition, be offered for sale at symbolic prices for charity. The resulting earnings will be donated to a charitable institution to be determined by Bakırköy Municipality. Unsold artworks will remain in Atölye Arts-In archives. 9. Exhibition document will be sent to all participants. 12. The exhibition will be installed and removed by Atölye Arts-In. 13. Logistic requirements for the exhibition will be supplied by Bakırköy Municipality. 14. Written translation services for the exhibition will be provided by International Language Services Translation and Counseling Co., Ltd. Post seal date will be considered in timing. 16. Each artist is required to give the following information together with his/her artwork."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/10/evrim-sekmen-becan-sanat-eserlerinin-bilinmeyen-arkeolojisi/", "text": "Medyada yer alan müze haberlerinin birçoğunun konusunun eser hırsızlıkları olduğuna, paha biçilemez eserlerin bir operasyon sonucunda kaybolduğuna artık şaşırmıyoruz. Hırsızlığa eserin parasal değerinin yanı sıra bazı manevi duygular da neden olabiliyor. Mona Lisa'nın İtalyan milliyetçisi tarafından İtalya'da bulunmalı gerekçesiyle çalınması, sanırım bu manevi duyguları örnekler niteliktedir. Tarihte emperyalist devletlerin, yağmaladıkları toprakların kültürel hazinelerini de yanlarında götürdüğü bir gerçektir. Napolyon Bonapart bu eser hırsızlarının başında gelmiştir. Müzeler genel müdürü olarak atadığı Baron Dominique Vivan Denon Napolyon'un Avusturya, Polonya ve İspanya seferlerinde San Marco atlarının Venedik'ten yeni yerlerine gitmesine eşlik etmiştir. Denon, 1798 yılında, Napolyon'la birlikte katıldığı Mısır seferinde, İmparator'un zafer tutkusuyla bağlandığı Mısır'ın kültürel mirasını Louvre'a nakledilmesi işini kotarır. 1806 yılında ise, yine imparatorun eşliğinde, Brunswick, Berlin ve Postdam'daki kraliyet koleksiyonlarından arzu ettiği her şeyi müzesine gönderir. Bu eserler, Antik Roma'da savaş ganimetlerinin teşhirini hatırlatan görkemli geçit töreniyle Louvre'a kabul edilir. Parti parti gelen ganimetleri teşhir etmek amacıyla müzede geçici sergiler düzenlenir. Napoleon'un yeni seferleri ve zaferleri, doğum günleri ve düğünü için de küratörler özel sergiler hazırlar. Zamanla bütün müzelerin programlarında öne çıkacak geçici sergilerin, Napoleon'un yağmalarının saray çevrelerine ve halka sunulduğu Louvre'daki bu gösterilerle başladığı varsayılmaktadır. (1) Evrensel müzelerin kurulma nedenleri ve oluşum süreci savaş sırasında yapılan bu kaçırılış hikayelerinden beslenir. Eser kaçakçılarının izini sürmek için çok geriye gitmeye gerek yok. 2002 baharında Saddam Hüseyin iktidardan düştüğü zaman bir avuç Iraklı Irak Ulusal Müzesi'ni yağmaladı, Mezopotamya'nın ortak kültürel mirasını parçaladı. Kaostan yararlanan sadece yağmacılar değildi. Sivil yabancılar, askerler ve yerli halk da hem antik eserleri hem de Saddam Sanat Merkezi'ndeki modern sanat eserlerini bavullara doldurdular.(2) Suriye iç savaşı sırasında da yine tarihi yapılar zarar görürken eserler de yağmadan kurtulamadı. Roma döneminden bugüne kadar görülen tarihi eserlerin çalınması konusu günümüzde daha çok kayıt altına alınmaya çalışılıyor ve ulus devletlerin bir hak arama mücadelesine dönüşüyor.. Günümüzde ortak mirasların bulunduğu yerde kalmasıyla ilgili bir görüş hakimken büyük ulus devletler, kolay kolay bu yargıya katılmıyor ve eserlerin anavatanına dönmesi için birçok bürokratik engel çıkarıyorlar. Tarihte eser hırsızlıklarının nedeni sadece eserlerin sahip olduğu maddi karşılıklar değil elbette sanata duyulan korkunun sonucunda da eserler yok edilmeye çalışılmıştır.. Hitler'in savaş yıllarında Alman resim ve heykellerini en önemli sanatsal başarı olarak görüp özellikle Yahudi sanatçıların avangard çalışmalarını yoz sanat olarak ilan ederek İzlenimci, Kübist ve Dadaist akımları elinin tersiyle bir kenara itmesinde, elbette o akımların özgürlükçü, Hitler karşıtı eğilimlerinin rol oynadığı açıktır. Hitlerin yok sayma politikasının, Avangard akımların tarihselleşmesine, daha da öteye gidip tarihin, toplumun ötesine geçmesine engel olamadığını söyleyebiliriz. 1930'lı yıllarda Nazilerin Yahudi tüccarların evlerinden yağmaladığı ve dejenere sanat sergisi adında halka sunduğu 1500 modernist başyapıt bir apartman dairesinde bulundu. Picasso, Renoir, Matisse, Chagall, Klee, Nolde, Franz Marc, Otto Dix, Kokoschka, Ernst Ludwig Kirchner ve Max Liebermann'a ait eserlerin savaş sırasında yok olduğuna inanılıyordu. Eserlerin, Nazi zamanında müze müdürlüğü yapan Hildebrandt Gurlitt tarafından bedelinin çok altına alındığı ve yıllar sonra Gurlitt'in oğlunun -gümrük kontrolünde kimliğinin şüphe uyandırması nedeniyle- evinde yapılan araştırmada konserve kutularının arkasına istiflendiği ortaya çıktı. Milyonlarca euroluk koleksiyon için Alman Devleti bir komisyon kurmuş. Yalnız şu anda elde kesin bilgiler bulunmadığı için bu paha biçilmez eserlerin akibeti konusunda herkes sessiz. Tarihte hiçbir şeyden kaçılamayacağı bir kez daha anlaşılmış oldu. Başyapıtları çalarak, saklayarak hatta yakarak yok edemiyorsunuz. Topluma mal oldukları için tinsellikleri bile sizi rahatsız etmeye devam ediyor. Hitler'in yaptıkları sadece modern sanatı yoz ilan etmekle sınırlı değil. Hitler, Propaganda Bakanı Goebbels'e emir vererek müzeleri ellerindeki modern sanat ürünlerini tasfiye etmelerini isteyen bir yasa çıkarmakla görevlendirmiştir. Bir Nazi komitesi iki düzineden çok Alman müzesine girerek 16 binden fazla esere el koydu. Bunlar arasında Pablo Picasso ve Paul Klee'nin Kübist, Oscar Kokoschka, Edvard Munch, Vasiliy Kandinskiy ve Max Beckmann'ın Dışavurumcu eserleri, Modigliani'nin Sürrealist resimleri, Musevi sanatçılar Pissarro ve Marc Chagall'ın karakteristik modern çalışmaları vardı.(3) Bu resimler yoz sanat adı altında sergilendi ve istemeden Naziler dünyanın en iyi modern sanat sergisine ev sahipliği yapmış oldular. Bu eserlerden bazıları maddi getiri yaratması için satılırken aralarında Picasso ve Braque'a ait resimler Paris'teki Tuileries bahçesinde yakıldı. Sanat, ele alınış şekliyle politikadan hiçbir zaman bağımsız olmadığı için toplumların başına ne geldiyse o ülkenin sanatının da başına o gelmiştir. Sanatın kara para aklama aracı olarak kullanılması sanat eserlerinin sadece savaş zamanı ülke politikası gereği çalınmadığını gösteriyor. Devonshire Düşesi Georgiana'nın, Gainsborough tarafından yapılan portresini 1876'da kesip çerçevesinden çıkaran Viktorya dönemi İngiltere'sinin suç ağının başı Adam Worth tabloyla birlikte çeyrek asır dolaştı. Paraya ihtiyacı olduğunda eseri sahibine verdi; yokluğuna dayanamamasından olsa gerek çok geçmeden öldü. Sanat eseri hırsızlığı sadece Batı'nın hazinelerine yönelik yapılan bir saldırı değil. Anadolu, kültürlerin beşiği olmasından dolayı çoğu sefer yağmaya uğramıştır. Özellikle bulunduğu bölgedeki yöre halkının definecilik dediği uğraşla yasal olmayan yollardan eserler yurt dışına çıkarılmıştır. Çalınan eserlerin büyük çoğunluğunu arkeolojik eserler oluşturur. Neredeyse arkeoloji dünyasında bilinen temel bir hırsızlık vakası olan Truva Kralı Priamos'un 9 bin adet altından hazinesini kaçırmasının ardından Schilemann, eserleri 1881 yılında Almanya'ya bağışladı. Hazine,1945'e kadar orada kaldı. Savaş sona erdiğinde Rus komutan el koyarak kaçırdı. Şu anda Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergileniyor. Ülkemizden kaçırılan eserler Karun hazineleriyle sınırlı değil; son zamanlarda bu eserlerin geri dönüş hikayeleriyle eserlerden haberdar oluyor ve onların dönüş hikayelerine tanıklık ediyoruz. Bir bilinç oluşmadan yapılan kahramanlıklar bizi daha ne kadar idare edecek bilemiyoruz ama artık bilmekten, tanımaktan ve tanıtmaktan daha fazla yükümlülükler hissettiğimiz aşikar. Arkeoloji zenginlikleriyle dolu bir ülkenin, eserlerinin peşine düşmesi gerekiyor. Yıllarını 450 parçalık Krezüs hazineleri, 7400 Hitit tableti, Marsyas Heykeli, Ödemiş Camisi'nden çalınan minber kapısı, Elmalı Definesi, Yorgun Herkül Heykelinin çalınan üst parçasını kendi evine dönmesi için harcayan Özgen Acar, geçenlerde Lizbon'da Avrupa Kültürel Mirasında Bilinçlenmeyi Arttırma ödülü almıştır. Özgen Acar ile tezimle ilgili görüşmeye gittiğimde Yorgun Herkül Heykeli'nin dönüşü için Antalya'da yapılan kutlamaya çağrılmamasına biraz sitemle bakıyor; ama yaptıklarından dolayı duyduğu büyük gurur gözlerinden okunuyordu. Biz, ödüllendirmekte, takdir etmekte, desteklemekte biraz cimriyizdir. Özgen Acar elinde, tarihi hazinelerle ilgili onlarca dosya olduğunu ama ders verdiği Uğur Mumcu Vakfı'nda hiçbir gazeteci adayının -Özgen Acar'ın çağrısına rağmen- bu dosyalarla ilgilenmediğini söylüyor. Kimse 16 yıllık bir maceraya girmeye heves etmiyor. Gerçek araştırmacı gazeteci olmak yerine, bültenlerden haber yapmayı yeğ tutuyorlar. Ülkemizde geri dönüş hikayelerinin yanı sıra sahte eser ticareti de yaygın. Bir dönem sahte Picasso'lar gelmişti. Uzman kadromuzun dahi orijinal dediği bu tablolar Ankara Resim Heykel müzesinde sergilenmişti. Sahte Picasso'ları ele veren ise arkasındaki Kuveyt mührüydü. Ona da kılıf uydurulup bu resimlerin Kuveyt emirinin evinden alındığı hikayesi uyduruluyordu. Özgen Acar, Bağdat'a giden bir arkadaşından fotoğraflarını çekmesini rica ederek bu Picasso'ların Bağdat'ta bir sokakta usta eller tarafından yapıldığını ortaya çıkardı. Tarihi eser hırsızlığı organize bir suç ve temelinde kara para aklama gibi konuları barındırıyor. Bu tür olayların bireysel çabalar yerine ülkeler nezdinde kotarılması buna uygun bir kültür politikasıyla mümkün olur. Kayıp Eserler Müzesi kitabının yazarı Simon Houpt'a göre Kuzey Amerika'da para aklamayı durdurmak için çıkan yasalar artık eskisinden çok katı. Avrupa Parlamentosunda yasadışı bir sanat işine yasal görüntüsü vermek çok kolay. ABD ve Kanada'da çalınmış bir mal asla temizlenmez; ama İngiltere'de çalınmış bir resmi satın aldıktan altı yıl sonra resim tamamen size aittir. Buradan çalıntı bir eseri sahiplenme konusunda yasal açıkların olduğunu anlıyoruz. Sadece yasalar değil müzelerin genel konumu ve güvenlik sistemi eserin bu sonu bilinmeyen yolculuğa çıkmasına daha başından engel olabilir. Bu karmaşık güvenlik sistemini anlayacak eğitimli bir kadronun da yetişmesi şart. Eserleri korumak ve geleceğe kalmasını sağlamak müzeciliğin temel görevlerinden biri. Uluslararası komisyonların toplanarak çalınan eserlerle ilgili envanter oluşturmaları ve alımların bu envanter tarandıktan sonra yapılmaya başlaması özellikle devlet müzelerindeki zafiyeti ortadan kaldırabilir. Tarihi hazinelerin kötü niyetli ellerde serbestçe dolaşması sadece bulunduğu müzeye veya eserin boş çerçevesini izleyen hüzünlü ziyaretçilere değil, ortak kültüre de zarar vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/13/a-mumtaz-idil-edebiyatin-yoksulluk-gunleri/", "text": "Yazı hayatıma edebiyat ile başladım. İlk yazım Dönemeç ve Türkiye Yazıları'nda aynı anda çıkınca, Ahmet Say ile Cemal Süreya'dan hafif yollu bir de fırça yedim. İlk yazımdı. Çok önemsiyordum, bir yerde çıkmayınca, öteki tarafa göndermiştim çocukça. Şimdi artık öylesine uzak günler ki o günler. Edebiyatın, sanatın yerlerde süründüğü, kimsenin yüz vermediği alanlar olarak tarihe gömüldü. 12 Eylül faşizmi, silahlar, bombalarla birlikte kitapları da suç aleti olarak televizyon ekranlarına dizince, millet de okumaktan da yazmaktan da çekinir oldu. Meydan popülist çalışmalara kaldı. Edebiyat-sanat dergileri tek tek kapandı, kuramlar artık üretilmez oldu, muktedirleri sanatsal dille eleştirmek deneme türünün şaheserleri sayıldı. İtalya'yı öğrenmek için google varken, insanlar Goethe'nin İtalya Seyahati eserini okumaya gerek görmediler. Sanki Goethe'nin eseri bir turistik rehber kitabıymış gibi, İtalya'yı öğreneceksem, resimlerine de bakarak öğrenirim, muamelesine tabi tutuldu. Ortalık günlük siyasi analizleri irdeleyen köşe yazılarının kitaplaştırılması aşamasına geldi. Bunların adı yalnızca kitaptı, asla eser değil, ama çok sattı. Neden böyle bir kuru ve verimsiz alana girdi edebiyat? Benim gençliğimde, ondan önce tercüme bürolarının olduğu dönemlerde edebiyatın büyük saygınlığı vardı. Gerçekten de zor bir sorudur bu. Edebiyatın kimliği değişmiştir, yeni arayışlar içinde gelişen teknoloji ve eğlence dünyası karşısında geri adım atmak zorunda kalmıştır edebiyat, popüler kültürün verdiği bilgilerle şiirler bile çikletlerin içinden çıkan manilere dönüşmüştür. Bu gibi ortamlar tarihin her döneminde zaten vardı, ama bunun yanında önemli edebiyat eserleri de yayımlanıyordu. Seçme şansı olan 19. yüzyıl insanları, edebiyat eserlerinden aldıkları öz suları insan sevgisiyle harmanlamayı biliyorlardı. Savaşa karşıtlık bu dönemde, aydınlanma çağından başlamak üzere geri adım atmıştır, ta ki 1. Dünya Savaşı'na kadar. Sonrasını herkes biliyor: Kısa süre sonra da 2. Dünya Savaşı. Dostoyevski'nin öngörüsü varoluşçuluk denen akımın temellerini atmıştı. İnsanlığın kötü bir gidiş içinde olduğunu sezen Dostoyevski, kahramanlarını hep bu toplumun dışına iterek, onları kötülüklerin kıyısında beslemeye çalışmıştır. İnsanın iyi olmasının mümkünü yoktur Dostoyevski için, kötüler arasında en az kötü, en iyidir. Bu yaklaşımında, kendinden sonra yaşanan ama göremediği iki dev dünya savaşının ipuçları vardır. Yalnızca 2. Dünya Savaşı'nda ölen 50 milyon insanın bu paylaşımla hiçbir ilgisi olmadığı halde hayatlarını başkalarının idealleri uğruna kaybetmeleri, Sartre, Camus, Simon de Beauvoir gibi yazarların muhteşem eserlerini kazandırmıştır. Balzac'ı okumadan tutkunun ne olduğunu bilemezsiniz. İnsan beyninin karanlık noktalarına Dostoyevski ile iner, Turgenyev ile nihilizmi tartışırsınız. Bu ve benzeri kavramları bu yüzyılın önüne geçilmez vahşet akışı içinde öğrenebilme şansınız yoktur. İnsanın, insan olduğundan bu yana değişmeyen kıskançlık, hırs, tutku, acıma, sevgi gibi duygusal özelliklerini, hiç değişmeden yaşadığınız yüzyıla uyarlamak yerine yeniden yaratmaya kalkışmak abesle iştigal olacaktır, çünkü bunları değiştirmek şimdilik mümkün değildir. Yüzyılımızın edebiyat ve sanattan beklediği insan tanımlaması değil, artık çevre ve varoluş tanımlamasıdır. Yazılan eserler insanları betimlemek yerine yaşam koşullarını betimlemekte ve geleceğe yönelik öngörüleri sıralamakla yükümlüdür. Artık yastık altlarına saklanan aşk şiirlerinin bir anlamı kalmamıştır. O dizeler sizinle yastığınız arasında bir yerlerde kendinize dönük yakarışlar olarak çöp tenekesini boylamak zorundadır. Yeniden Annabel Lee, Barbara, Sibirya Maden Ocakları, Bekle Beni şiirlerini yazma olanağı kalmamıştır. Yüzyılımız kendi edebiyatını ve sanatını yaratma konusunda büyük güçlük çekmekte. Bunun en büyük nedeni de felsefe yoksunluğudur. Bilimin gerisinde kalan felsefe, insan beyninin sanatsal yaratımlarının da yok olmasına neden olmuştur. Artık üretilenler yeni bir sanatın doğuşuna harekettir ve bu hareket geçmiş sanatsal etkinliklerden hemen hiç beslenmemektedir. Edebiyat, sanılanın aksine bütün sürecinin en fakir ve yoksul dönemini yaşıyor. Sanılanın aksine diyorum, zira kitap hazırlığı bundan elli yıl önce müthiş bir çaba gerektirirken, günümüzde neredeyse dakikalarla ölçülen bir uğraş ile hazırlanmakta. Buna karşılık içerik açısından bakıldığında, müthiş bir boşluk söz konusu. Çok satan kitap ile çok iyi bir sanat eseri arasındaki fark sıfır düzeyine inmiştir. Çok satan kitap aynı zamanda çok sanatsal olarak piyasaya sürülmekte, reklamı da o şekilde yapılmaktadır. Bu, edebiyata vurulan en büyük darbedir aslında. Dünyanın her köşesine bir tık ile ulaşılabilinen bir çağın gereği olarak, sanatın da kendini bu baş döndürücü hıza eklemlemesi gerek. Bunun için henüz koşullar oluşmuş değil. Edebiyat ve sanat daha bir süre topallamaya devam edecek, burası kesin. Ama insanların umutlarının tükenmeye başladığı günler geldiğinde, yeniden ayağa kalkacağından da emin olabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/13/dilemma-mixer/", "text": "Mixer, 3 Ocak 9 Şubat 2014 tarihleri arasında Mehmet Kahraman'ın küratörlüğünde düzenlenen Dilemma adlı sergiye ev sahipliği yapacak. Sergiye katılan sanatçılar Burçak Konukman, Çınar Eslek, Erdal İnci, Gülşah Bayraktar, Kerem Ağralı, Ozan Türkkan, Saniye Dönmez ve Tuba Yalçınkaya. Yaşadığımız çağda ulaşılan geri dönüşsüz noktada, giderek yalnızlaşıyor, tekilleşiyoruz. Bu belirsiz sürecin akışı esnasında yaşadıklarımız, geçmiş ve geleceğimiz, duygu ve bilgilerimiz anlamını yitirip bizi, kendimizi nereye koyacağımızı ya da nasıl tanımlayacağımızı anlamaya çalıştığımız bir ufuk aralığına itiyor. Dilemma kendimiz ile ilgili yaşadığımız bu kaygı üzerine bir yolculuk denemesi. Bu kaygının birey üzerindeki değişim ve sürecine dair Kerem Ağralı'nın birbirinden farklı ama bir açıdan da paralel düzlemlere dair izlenim veren resimleri, Gülşah Bayraktar'ın farklı hayatlara dair yapmış olduğu küçük resim çalışmaları, Ozan Türkkan'ın karar verme sürecini etkileşimli bir şekilde ele aldığı video yerleştirme çalışması, Erdal İnci'nin mekan ve zaman düzleminde kendini tekrar eden video çalışması, Çınar Eslek'in bireyin değişim sürecindeki ruh halini görselleştirdiği fotoğrafları, Tuba Yalçınkaya'nın bireyin ruhsal ve duygusal değişimlerini gösteren desen çalışmaları, Saniye Dönmez'in kişinin içinde bulunduğu çevreye göre kendini yeniden tanımlamasını merkeze alarak yaptığı kolaj çalışmaları ve Burçak Konukman'ın kendimizi tanımlarken edindiğimiz kalıpları irdeleyen performansı çerçevesinde oluşan sergi, izleyiciyi kendi dilemmaları ile yüzleşmelerini ve sergiyi zihinlerinde çoğaltarak devam ettirmelerini öngören bir yapı kurmaya çalışacaktır. Sergi programı içerisinde Burçak Konukman, 18 Ocak 2014 tarihinde galeri mekanında performansını sergileyecek, 2 Şubat 2014 tarihinde ise serginin küratörü Mehmet Kahraman eşliğinde sergi turu düzenlenecektir. Küratör ve sanat eleştirmeni olan Mehmet Kahraman, yakın dönemde Almanya merkezli IPA'nın İstanbul'daki yaz kampı organizasyonunda proje koordinatörlüğü yapmıştır. Haziran 2013'te Mixer Açık Depo'da sergilenen Aradaki Boşluk seçkisinin küratörlüğünü yapan Kahraman, aynı zamanda çeşitli sanat dergilerine yazılar yazmaktadır. Mixer is proud to host the group exhibition 'Dilemma' curated by Mehmet Kahraman between January 3 February 9, 2014. Artists include: Burçak Konukman, Çınar Eslek, Erdal İnci, Gülşah Bayraktar, Kerem Ağralı, Ozan Türkkan, Saniye Dönmez and Tuba Yalçınkaya. Trapped in the confinements of our era, we are progressively getting isolated day to day. Things we experienced through this indefinite state of time past and future, our feelings and knowledge lose their meanings and push us to a horizon, yet we are still trying to understand how to define ourselves. Dilemma follows this perpetual journey hoping to find a way out. Dilemma features Kerem Ağralı's paintings depicting dissimilar yet parallel worlds of the figurative and the surreal; Gülşah Bayraktar's pictorial stories revealing scenes from different lives; Ozan Türkkan's interactive video installation visualizing decision-making via numerous probabilities, Erdal İnci's GIF-like video duplicating himself in space and time continuum; Çınar Eslek's photographs visualizing his own soul in the course of flows of change; Tuba Yalçınkaya's illustrations showing psychological and emotional changes of an individual making decisions; Saniye Dönmez's collage redefining the persona in an unfamiliar environment; and Burçak Konukman's performance on self- questioning; allowing viewers to face their own dilemmas, while providing questions to echo in their minds. On January 18, Burçak Konukman will perform Caution! Wet Floor and on February 2, there will be a guided exhibition tour conducted by the curator Mehmet Kahraman. Curator and art critic Mehmet Kahraman, was the chief coordinator for the summer programme of Germany-based organization IPA which was held in Istanbul in 2013. He also curated a themed selection at Mixer's Open Space entitled 'The Gap' in July 2013. He regularly contributes to various art magazines and newspapers in Turkey."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/13/imgeler-ve-insanlar-elab/", "text": "e Lab ve E Lab Medical Corner'da Şeli Art Project Organisation işbirliği ile 17 Ocak-12 Şubat 2014 tarihinde açılacak olan, ''İMGELER VE İNSANLAR'' Sergisi, figüratif üslupta eserler üreten, yeni kuşağın genç ve başarılı isimlerinin yer aldığı karma sergiyi izleyiciyle buluşturuyor. Genç sanatçıların kendi hikayelerini ortaya koyma süreçlerinde en önemli sanatsal araçları olan figürsel anlatım, farklı desen anlayışları ve arayışlar ile izleyiciye yeni bir vizyon sunan, sanatın belki de hiçbir sınır tanımayan tek anlatım tekniğidir. Figür, içinde bulunduğumuz doğayı var ederken, kendine onun içinde bir yer de arar; bu bir sürecin başlangıcıdır. Ustalaşma yolunda klasik öğretileri güncel adımlarla takip eden genç sanatçı ise, bu kompozisyonun içinde elbette ki en önemli öğe olan öznedir. Yeni olana ulaşma çabası, kendi zihinsel oluşumlarını belli bir form içinde yansıtma yollarını ararken sanatçının ellerinde şekillenir. Bu bakımdan sanatsever, döneminin yeni ve güncel sanatçılarını takip ederken, aynı çıraklık zamanından beri takip edilen ve bugün hayranlık duyulan ustaların erken keşfinin verdiği keyif gibi, bu yolculukta ilerleyenlerin varacağı noktalara ve ilham verici ilerleyişlerine de tanık olmaktadır. Elbette ki bu sanat eserlerinde imgelerin varlıkları, onları okumakta ve zihinselliklerini algılamakta ihtiyaç duyduğumuz yol göstericilerdir. Sözgelimi resimdeki kadın figürünün yanında duran bir oyuncak, kadının bu oyuncağa bakışı ve onunla kurduğu bağ, bir başka açıdan ise oyuncağın kadın karşısındaki edilgen hali, ruhumuzda bir aydınlanma yaratacak keşfi başlatabilir. Bunu tek başına bir obje, figürle ve onun üzerinden sanatçıyla kurduğu bağlantıda, bilinçteki formunu oluşturmaya başladığı anda başarabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/13/kagidin-ruhu-alan-istanbul/", "text": "WARHOLA çağdaş sanat dergisi son dönemde internet üzerinden yayınlanan birçok dergiden farklı olarak basılı olarak dolaşıma giren bir yayın. Bir çağdaş sanat dergisi olması açısından nesne oluşunu, kendi başına içeriğine de referans veren ayrıksı bir tasarım olarak ortaya koyuyor. Böylece bu dergi kağıdın olanaklarını önceliyor ve görselliği Pallasmaa'nın Tenin Gözleri diye adlandırdığı dokunsallık ile birlikte üretmeyi amaçlıyor. Hem İstanbul hem de New York'ta dağıtılan WARHOLA kıtalar arası mesafeyi aşıp somut bir dergi olarak yeni dünyaya ulaşıyor. Bugünün dünyası için rasyonel olmayan, nicelik olarak olmasa da nitelik olarak izleyicisine daha fazla ulaşan bir yayın olma özelliği taşıyor. Kağıdın Ruhu, WARHOLA'ya ithafen hazırlanan bir sergi. 27 çağdaş sanatçının kağıt işleri ALAN İstanbul ana sergi mekanında bir araya gelerek kağıdın o hiç ölmeyen ruhuna saygı duruşu gerçekleştirecek. Sergi, 11 Ocak 2014 ile 1 Mart 2014 tarihleri arasında görülebilecek. Unlike many magazines published on the web, WARHOLA contemporary art magazine is presented on paper. As a contemporary art magazine, it shows with its distinguished design that it by itself is an object, referencing its content. Thus the magazine prioritizes the possibilities of paper and aims to combine visual presentation with tactile experience, it's what Pallasmaa calls The Eyes Of The Skin. Distributed both in İstanbul and New York, WARHOLA traverses the distance between the continents and arrives at the new world as a physical magazine. Though it's not rational for today's world, its audience receives a magazine with higher quality, if not in higher quantity. The Spirit Of Paper is an exhibition, which is dedicated to WARHOLA. Works on paper from 27 contemporary artists are on display in the main gallery of ALAN İstanbul in order to pay respects to the immortal spirit of paper. The exhibition can be seen between January 11, 2014 and March 1, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/13/kamuran-suphi-h-gostergeler-dunyasindan-uzak-bir-efsane-ogun-bakir/", "text": "Her şeyin göstergeye dönüştüğü günümüzde görünür olmak istemeyen sessiz bir virtüözden söz etmek bir sanat eleştirmeni olarak boynumun borcudur. Öğün Bakır ile ilgili kısaca değindiğim yaşam öyküsü ve sanatına ilişkin bilgilendirmenin genç sanatçılar için referans oluşturacağına olan inancımla bu yazıyı kaleme aldım. Öğün Bakır'ın resim yapma tutkusu ilkokul yıllarında başlar. Siyah-beyaz basılan gazetelerdeki 4-5 kareden oluşan animasyon resimleri, kuru boya, bazen de suluboya ile renklendirmektedir. Bu boyamaların özeni, arkadaşları ve büyükleri tarafından ilgiyle karşılanır. Resim yapmanın yanı sıra sinemaya olan tutkusu da yine ilkokul yıllarında başlar. Sözü edilen gazetelerden kesip boyadığı küçük resimleri, birbirine birleştirerek makaralara sarar, makaraların deliğinden tel geçirerek ayakkabı kutusunun içine koyar ve kutunun üstünde açtığı kare pencereyi şeffaf jelatinle kaplar. Makaraların içinden geçen teli döndürerek resimleri hareket ettirir. Böylece pencerelerden geçen resimler hareketli görüntülere dönüşür. Annesinin büyük iplik makaralarından yararlanarak, kısıtlı imkanlar içinde, şaşkınlık uyandıracak şekilde yaratıcılığını kullanarak basit ama büyüleyici bir sinema mekanizması oluşturur. Sıra bu sinemayı akranları olan mahallenin çocuklarına göstermeye gelir. Evin bodrumunu sinema salonu olarak belirler. Bu durumdan Öğün de memnundur mahallenin çocukları da, zira o yıllarda televizyon ve diğer iletişim araçları yokken, radyo bile sayılı evlerde bulunmaktadır. Bunca sınırlı bir sosyal ortamda Öğün'ün yaptığı sinema düzeneği çocuklar için heyecan verici görsel bir şölene dönüşür. Öğün, bu işi o kadar ciddiye alır ki; sinemada, bobin tamirleri sırasında kesilen filmleri atıl kutusundan toplar ve 10-20 cm'lik film parçalarını asetonla birbirine yapıştırarak makaralar üzerine sarar. Ahşap bir konstrüksiyon üzerine yerleştirdiği bu makaralar hareket ettikçe el feneri ışığından geçen ve sonra mercekten büyüyerek perdeye yansıyan bir görüntüye dönüşür. Filmi tanıtmak için kendi tasarlamış olduğu afişleri, filmi oynatmadan önce evlerinin bodrumunda kömürlük girişinin duvarlarına yapıştırır. Naif bir çocuk duyarlılığı içinde oluşturduğu sinema dilini arkadaşlarıyla paylaşır. Sinema bir tutkudur Öğün Bakır için. Çocukluğunda Yusuf Atılgan'ın annesi Avniye teyze refakatinde gidilen sinema filmleri, onun sinema sanatıyla yakından ilgilenmesine neden olur ve daha sonra yapacağı resimlerin gerek kurgusunu gerekse kavramsal yapısını etkileyecek boyutlara ulaşır. Resim yapmaya ve boyamaya olan tutkusu ortaokul yıllarında da devam eder. Öğün kendi tasarladığı mitolojik konuları, oluşturduğu desenleri çini mürekkebi ile çizer. Bu yıllarda Manisa Lisesi'nin ortaokul kısmında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi mezunu resim öğretmeni Saim Tonguç ve yakın aile dostu yazar Yusuf Atılgan, Öğün'ün yaptığı resim çalışmalarını çok beğenirler, ağabey arkeolog Güven Bakır'ın da desteğiyle Öğün'ün İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümüne girmesi gerektiği sonucuna varırlar. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nin giriş sınavlarına hazırlanmak için desen çalışması kaçınılmaz olur. O yıllarda çok kısıtlı imkanlara sahip olan Manisa'da desen çalışmalarını geliştirebileceği tek yer Manisa arkeoloji müzesidir. Öğün, bu müzeye her gün okula gider gibi sistemli bir disiplin içinde aynı saatte gider ve hiç aksatmadan desen çalışmaları yapar. Müzede yer alan tüm büst, tors ve rölyeflerdeki figürlerin desenlerini çizer hem de defalarca. Hatta gün ışığı değiştikçe farklılaşan hacimleri yeni ışık ve gölge görüntüleri eşliğinde bıkmadan usanmadan defalarca çizer. Işık altındaki bu Antik Çağ eserlerini, tüm kütleselliğiyle kağıtlara döker. Bir yıldan fazla süren bu çalışmalardan kalan zamanlarda ise müze kitaplığında bulunan Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkan tüm klasik romanları ve dergileri okur, kendi yaş grubu içinde rastlanılamayacak bir donanımla akademinin yolunu tutar ve akademi sınavlarını büyük bir başarı sonucunda dereceyle kazanır. Sinemaya ve edebiyata olan tutkusuna, arkeolog olan ağabeyin de etkisiyle arkeoloji ve mitoloji konuları da eklenir. Daha akademiye girmeden kendisini edebiyat, sinema, arkeoloji ve mitoloji bilgileriyle donatan akademi öğrencisi, bu büyük birikimini daha sonra yaptığı resimlerde kullanacaktır. Bu disiplinler, üslubunun ortaya çıkmasında hatta sanat felsefesinin oluşmasında ona büyük katkı sağlayacaktır. 1958 yılında girdiği Devlet Güzel Sanatlar Akademisi o yıllarda ortaokuldan sonra aldığı öğrencilere, akademinin ilk kısmı sayılan lise bölümüyle 3 yıllık sanat eğitimi veriyordu. 10 sömestrden oluşan yüksek resim bölümü bu eğitime eklendiğinde 16 sömestirlik kapsamlı bir sanat eğitimi uygulanmaktaydı. Öğün, akademinin ilk kısmında, hazırlık sınıfında, Halil Dikmen ve Neşet Günal öğretisinde galeri olarak adlandırılan desen atölyesinde eğitim alır. Daha sonraki yıllarda Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Neşet Günal atölyelerinde pentür eğitimini tamamlar. Ayrıca Cevat Dereli, Zeki Faik İzer'in derslerine girer. Ayetullah Sümer'in fresk atölyesinden sertifika alır. Sabri Berkel'in gravür çalışmalarına katılır. Bedri Rahmi Eyüboğlu öğretisinde İstanbul Unkapanı manifaturacılar çarşısındaki mozaik panoların yapımında önemli bir görev üstlenir. Akademide o yıllarda asistan olarak bulunan Özdemir Altan, Dinçer Erimez ve Devrim Erbil'in de sanatçıya katkıları olur. Dönemin en önemli sanatçılarından eğitim alan Öğün Bakır, farklı sanat anlayışına sahip hocaların her birinin zengin birikimlerinden ve donanımlarından yararlanarak kendi özgün resim dilini ve üslubunu oluşturur. Dönem arkadaşları arasında, Mehmet Güleryüz, Utku Varlık, Komet, Neşe Erdok, Burhan Uygur, Birol Kutadgu, Gürdal Duyar, Cihat Aral, Alaaddin Aksoy, Şükrü Aysan ve Metin Deniz, sayılabilir. Taşradan giden bir genç olarak büyük ekonomik zorluklar içinde başlayan İstanbul'daki öğrencilik yılları hayli sancılı geçer. Memur bir babanın 7 çocuklu ailesiyle verdiği mücadeleye, Yusuf Atılgan'ın babası Hamdi Bey'in sağladığı ekonomik destek önem taşır. Hayli zorlu geçen öğrencilik yıllarına rağmen sanatçı, İstanbul'da entelektüel bir ortamla buluşur, edebiyatçılar, müzisyenler, şairler ve tiyatrocuların bulunduğu bu ortamda önemli dostlar edinir. Tiyatrocu Haldun Ergüvenç, heykeltıraş Gürdal Duyar, yazar Bertan Onaran bunlardan birkaçıdır. Uzun yıllar sürecek olan dostluk bağları bu yıllarda kurulur. 16 sömestr süren esaslı bir sanat eğitiminin ardından 1969 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Yüksek Resim Bölümünden mezun olur. Türkiye ve Almanya'da arkeolojik çalışmalarda ressamlık yapar, Türkiye'de Ekrem Akurgal'ın Bayraklı, Foça, Bodrum-Dirmil kazılarında, Almanya'da Heidelberg Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü'nde Urach kentinde Roma-Germen uygarlığının kazılarında ressam olarak çalışır. Akademinin kendi bünyesinde yetenek sınavlarına öğrencileri hazırlayan kurslarında desen eğitimcisi olarak akademi tarafından görevlendirilir. Akademiden mezun olduktan sonra 1970-77 yılları arasında Manisa'da ortaöğretim kurumlarında resim öğretmenliği yapar. 1977-79 yılları arasında İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Resim-İş Öğretmenliği bölümünde sanat eğitimcisi olarak görev alır. 1979-81 yılları arasında dil öğrenimi için Almanya Heidelberg Üniversitesi, Sanat Tarihi bölümüne gider. 1982-1996 yılları arasında Anadolu Üniversitesi Uygulamalı Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kuruluş aşamasında yer alır ve burada öğretim üyesi olarak çalışır. Birçok eseri yurtiçi ve yurtdışında özel koleksiyonlarda, bazı resmi ve özel kurumlarda bulunmaktadır. Öğün Bakır resimlerinde sembolik bir dil kullanır. İzleyiciye alegorik bir dünyanın kapılarını aralarken yaşamın gerçekliğini de yadsımaz, yaşamın temelini oluşturan olayları ve durumları ortaya koyar. Gerçeğin doğrudan yansıtılması değil, fantezi yoluyla yeniden düzenlenmesi ve daha etkili bir ifade şekliyle izleyiciye sunulması için mitolojik öğelerin zenginliğinden yararlanır. Antik dönemin önemli merkezlerinden biri olan Manisa'nın sahip olduğu Spil Dağı, Niobe, Kybele gibi mitolojik değerler, sanatçıyı son derece etkiler. Zengin Antik Dönem uygarlıklarına sahip olan Manisa'da yaptığı gözlemler ve araştırmalar sonucu edindiği birikim sanatçının resimlerinde kendisini gösterir. Bunlardan biri olan Sisifos Efsanesi adlı eserinde Öğün, Yunan mitolojisinden yola çıkar. Sisifos, doğru bildiği yolda yılmadan mücadele eden bir kahramandır, sanatçı, direnmeyi ve mücadele gücünü, insanın varoluşu üzerine temellendirir. Antik Yunan mitolojisine göre Sisifos, bir kayayı sürekli bir dağın tepesine yuvarlayarak çıkarmaya mahkum edilir. Kaya, tepeye asla varamaz, çünkü sürekli geri yuvarlanır ve her seferinde Sisifos kayayı yeniden yukarı çıkarmayı dener. Bu bitmek tükenmek bilmeyen bir çabayla mütemadiyen tekrarlanır. Sisifos, yazgısına razı olmaz ve her seferinde yeni bir umutla yazgısının değişeceğine inanarak kayayı yukarı doğru yuvarlar. İnsanın evren içindeki konumunu anlatan bu söylence varolan sınırlandırmalar ve dayatmalar karşısında vazgeçmeden mücadele eden insanın temsiliyetidir. Gösterdiği direnme ile Sisifos, yaşamın bu zorlu kaçınılmaz döngüsünü başka bir döngüye çevirmek ister. Mücadeleyi yaşam kaynağına dönüştürerek umudun gücüne dikkati çeker. O, tanrılara meydan okuduğu için mutludur, oluşturduğu bilinç ve gösterdiği dirençle, tanrıların bu anlamsız cezasını bir gün kesinlikle yeneceği umudunu taşır. Öğün resimlerine konu ettiği Sisifos ile insanın yazgısına karşı çıkışını, içinde yittiği evrenin karşısında durabilme gücünü, boyun eğmemeyi, karşı koymayı, direnç göstermeyi varoluşsal bir çaba olarak görür. Resimlerinde sıkça yer verdiği mitolojik unsurlar Öğün Bakır'ı, kendi kuşağı içindeki ressamlar arasında özel bir yere koyar. Akademik desen anlayışının kurallarını, kişisel duyarlılığıyla yoğurarak kendine özgü üslubuyla sanat tarihinde yerini alır. Öğün Bakır, figüratif anlatımlarının merkezine evreni ve tarihsel boyutuyla insanı yerleştirir. Onun için insanlık adına gelinen nokta, giderek yok olan değerler ve duyarlılıklar yitimidir. Resimlerde yer alan mitolojik konular ve zaman zaman kullandığı metaforlar fantastik bir dünyaya yöneliyor gibi gözükse de desen gücünün yarattığı duyarlılıkla, izleyicide derin bir gerçeklik duygusu uyandırır. Evrensel olmanın temel karakteristiği, insanlığa ilişkin kültür katmanlarını özümseyen, yorumlayan ve değerlendiren bir bütünlük içinde insanı kavramaktır. Resimlerinde emekçilerin üretimlerini ve ürettiklerinin karşılığını almak için beklentilerini; tarım işçileri, balıkçılar gibi kırsal ve doğa içindeki emekçilerin mücadelesini farklı kesitleriyle ele alır. Denizi, yeryüzünü, yaşam alanlarını, doğal bir biçimde figürlerle beraber ele alan bir dil kullanır; çünkü ona göre insan doğanın bir parçasıdır. Bu yüzden resimlerinde doğa ve insan ilişkisine tutku ölçeğinde yer veren sanatçı, insanı doğayla bir arada resmeder. Öğün Bakır Antik Dönem'e göndermeler yapan sütunlar ve diğer mimari öğeler ile bazen bir sincap ya da demonlar, bazen kancaya takılmış bir balık, ya da bir amfora ile insanlığa ait tarihsel sürece atıfta bulunur. Sanatçının bu tavrı aynı zamanda geçmişin kalıntılarını bilinçdışından kurtarmanın bir yoludur. Öğün, zihinlerimizde dolaşan duyarlı bir bakışla yeryüzünün tüm yaşanmışlıklarını bilinç düzeyine taşımak ister gibidir. Bu bilinç zenginliğinde coğrafyadan coğrafyaya değişen kültürün değişmeyen tarafını, insanlığın ortaklaşan imgelerini tuvaline taşır. Öğün Bakır resimlerindeki ifadeci eğilimlere ekspresyonist akımın çağdaş örnekleri açısından bakmak, kendine özgü entelektüel ya da psikolojik boyutlar kapsamında yaklaşmak yerinde olacaktır. Çizdiği desenler, yoğun psikolojik etkisiyle ruhsal sarsıntı uyandıracak ölçüde duyarlı, güçlü ve şiddetli bir dışavurumdur. Sanatın doğrudan bir iletişim aracı olduğuna inanan sanatçı, evrenin sırlarını anlamaya çalışır; insanlığın tarih yazımını sorgular; insanın sahip olma egosunun, aç gözlülüğünün zavallılığında ortaya çıkan sömürü ve savaşları sorgular; kuşkularını, korkularını tüm insanlık adına dile getirir. Bütün bu kaosun içinde insanın insan olma çabasını öne çıkartır. Biriktirdiklerini paylaşır, hayatı gündelik olanla ilişkilendirirken, arkeolojiye olan tutkusuyla birleşen hayal gücünün derinliklerinde yeni ve kendine has bir perspektif oluşturur. Antik Dönemin önemli merkezlerinden biri olan Manisa'nın sahip olduğu Spil Dağı, Niobe, Kybele gibi mitolojik unsurlara resimlerinde sıkça yer vermesi Öğün Bakır'ı, kendi kuşağı içindeki ressamlar arasında özel bir yere koyar. Akademik desen anlayışının kurallarını, kişisel duyarlılığıyla yoğurarak kendine özgü üslubuyla günümüz sanatçıları arasında önemli bir konumda yerini almaktadır. Sanatçı, resimlerinde 1960'lı yılların başından itibaren hızla yayılan popüler kültürü, beraberinde gelen değersizleştirme ve sömürüyü sorgulayan eleştirel bir yaklaşımı sergiler. İnsanlığa ait değerlere sahip çıkmaya devam eder. Öğün Bakır'ın ele aldığı temaların evrensel boyutları, eserlerinin ulaştığı plastik dil ile evrensellik boyutuna taşınır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/14/closing-reception-exhibition-walk-thru-for-b-a-t-bon-a-tirer-good-to-go-offramp-gallery/", "text": "There will be a closing reception for B. A. T. on Sunday, January 26 from 2-5pm, with an exhibition walk-thru by El Nopal Press Founder, Francesco Siqueiros, at 3pm. B. A. T. at Offramp Gallery features the works of 21 women artists who have printed with master printer Francesco Siqueiros of El Nopal Press. Artists included in the exhibition are Lisa Adams, Susan Bolles, Anita Bunn, Carolyn Castano, Emily Cheng, Sandra De La Loza, Pia Elizondo, Elsa Flores, Diane Gamboa, Silvia Gruner, Sherin Guirguis, Shirley Jaffe, Annie Lapin, Dominique Liquois, Rocio Maldonado, Ruby Osorio, Renee Petropoulos, Daniela Rossell, Analia Saban, Linda Stark & Laureana Toledo."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/14/hala-bagimsiz-sanat-mumkun-mu/", "text": "Bir bağımsız sanat topluluğu olan Unusual Care Art/Sıradışı Sanat Grubu'nun el birliğiyle yürüttüğü, Türkiye'nin dört bir yanından çeşitli sanat akademilerinden ve de bağımsız sanatçıların içinde olduğu 44 sanatçıdan oluşan ve küratörlüğünü Akşit'in üstlendiği serginin zor şartlarda yürütülmesi ismine son derece manidar. Hala varolma mücadelesiyle, idealist amaçlarla, sanatçı kişiliklerinden taviz vermeden, onurlu mücadeleyle sanat yapmaya çalışan, sponsorsuz, bağımsız, zor maddi koşullara rağmen hala direnen sanatçıların katılımıyla gerçekleşen.. HALA BAĞIMSIZ SANAT MÜMKÜN MÜ? isimli sergi, 24 Ocak-02 Şubat 2014 tarihleri arasında Şirket-i Hayriye Sanat Galerisi'nde gezilebilir. The name of the exhibition which is carried out by the cooperation of an independent art community: Unusual Care Art/Sıradışı Sanat Grubu and 44 other artists that cosisted of independent artists from all over Turkey and curated by Akşit is meaningful when we consider the difficulties of the task. The exhibiton, ... HALA BAĞIMSIZ SANAT MÜMKÜN MÜ? is executed by artists who are struggling to be with idealistic purposes, never compensating on their artistic personalities, trying to make art with honorable efforts without sponsors, independently can be visited between the dates of 24 January 02 February at Şirket-i Hayriye Art Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/14/self-touches-koray-erkaya-piramid-sanat/", "text": "Erkaya'nın fotoğrafları iddialı, heyecanlı ve bir o kadar da tahrik edici oluşlarının yanı sıra, masum ve duru bir narsisizm yansımasıyla izleyiciye meydan okuyor. Koray Erkaya'nın sergisi 23 Şubat tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/an-murat-ozbek-renart-sanat-galerisi/", "text": "tarihleri arasında Nişantaşı RENART Sanat Galerisi'nde görülebilecek. exhibition 'IN' since 2012, is now presenting his new solo exhibition 'ONCE' . awards at the most prestigious photography contests all around the world."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/eve-donus-nurettin-erkan-artnext-istanbul/", "text": "Sergi koordinatörlüğünü Didem Hazinedar'ın yaptığı Nurettin Erkan'ın toplam 24 eserinden oluşan 'KATABASİS // EVE DÖNÜŞ', 29 Ocak 2014 1 Mart 2014 tarihleri arasında ARTNEXT ISTANBUL'un yeni mekanında görülebilir. Coordinated by Didem Hazinedar, Nurettin Erkan's exhibition CATABASIS // HOME COMING can be visited at the new space of ARTNEXT ISTANBUL between January 29 March 1, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/guzel-zamanlar-nerkiz-akcura-art212/", "text": "Nişantaşı ART212 Sanat Galerisi'nde izleyicisi ile buluşuyor. Şekil değiştirse de, teknolojik gelişmeler başka uğraşlar yaratsa da sosyal yaşamımızda geçmişten bugüne süre gelen aktiviteleri yoğunlukla tercih ettiğimize de dikkat çekmek isteyen Nerkiz Akçura, kendi sanat hikayesini de buna benzetmektedir. Minyatürün geleneksel tarzı ile sanat hayatına başlamış ve daha sonra çağdaş yorumlarıyla devam etmiştir. Bunu yaparken de minyatürün temel yaklaşımlarından uzaklaşmadan çağdaş yorumu, özgün tarzı, dinamik ve cesur kompozisyonları ile dikkat çekmiştir. 28 Ocak -7 Şubat 2014 tarihleri arasında, Pazar ve resmi tatiller hariç günlerde 9:30-18.30 saatlerinde sergi ziyarete açık olacaktır. Sergi açılış daveti 28 Ocak Salı saat 18:00 21:00'de gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/safak-gunes-gokduman-60lardan-gunumuze-mel-ramos-ve-sanati/", "text": "24 Temmuz 1935'te Kaliforniya'da doğan Mel Ramos, lisans ve yüksek lisans öğrenimini Sacramento State Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Pop Art'ın önemli temsilcilerinden biri olan Ramos, 50'li yılların sonlarında, daha çok silik arka panolar ve kaba fırça darbelerinden oluşan ve kendisinin sürrealist olarak nitelendirdiği yağlı boya resimler yapmıştır. 1960 lı yıllarda stilini değiştirerek figüratif çalışmaya başlayan Ramos, bu dönemde çizgi roman kahramanlarını klasik ressamlardan aldığı ilhamla yeniden yorumlar. 1960'ların sonuna doğru Pin- up resimlerle ünlenir. 1970 lerden sonra resimleri daha farklı bir boyut kazanan Ramos, Manet, Gerard, Boucher, Modigliani gibi klasik ressamların çalışmalarından esinlenerek onların eserlerini parodik biçimde Pop sanata uyarlar. 2000'lerde mitolojik kahramanların yer aldığı seri resimler yapan Ramos'un eserlerinde öne çıkan imaj kuşkusuz çıplak kadın figürüdür. Ramos'un imajlarını popüler kültür ve kitle iletişim araçlarından aldığı ve çıplak kadın figürüyle tüketim nesnelerine aynı karede yer verdiği resimlerinde kadın figürü kadar mizah da vazgeçilmez unsur olarak yer alır. Halen Kaliforniya ve İspanya'da yaşayan ve son çalışmalarını bu yıl içinde Girl ve Hollywood başlıklı sergilerinde izleyiciyle buluşturan Mel Ramos'la sanatı ve Pop Art üzerine konuştuk. Mel Ramos: Küçük bir çocukken babam beni Kuzey Kaliforniya'ya geyik avı gezisine götürmüştü. Orada babamın birkaç arkadaşıyla birlikte kiralık bir kulübede kalmıştık. Babamın arkadaşlarından biri, her gece yemekten sonra cooties denilen küçük böcekleri çizerek beni eğlendirmişti. Ben, onun çizdiği o güzel resimlerden kolayca etkilendim. Bu benim ilk anlamlı sanat deneyimim oldu ve bende ressam olma hevesini uyandırdı. Bu heves o günden beri büyüyor. M. R.: 1953'te, lisedeki son yılımda, tüm son sınıf öğrencilerinin kariyerden bahseden farklı konuşmacıları dinleme olanağı bulduğu bir kariyer günü vardı. Ben sanatla ilgili konuşmalara katıldım ve konuşmacı bir üniversitede ders veren Wayne Thiebaud'ydu. O, duygu ve düşüncelerini açık bir şekilde ifade edebilen mükemmel bir konuşmacıydı. Beni öyle etkiledi ki liseden mezun olduktan sonra Sacramento Koleji'ne kaydımı yaptırdım ve Wayne'den ders aldım. Arkadaş olduk, aynı zamanda o benim kılavuzum oldu. M. R.: Beni etkileyen ressamları kronolojik olarak sıralarsam Salvador Dali'nin eserlerini keşfettiğimde 14 yaşımdaydım. Onu mükemmel zekası ve sıra dışı çizim yeteneğiyle bana sanat tutkusu aşılayan Wayne Thiebaud takip etti. 1955'te Işığın Efendisi Joaquin Sorolla'nın sanatını keşfettim. Diego Velazquez ve Willem de Kooning de beni önemli ölçüde etkilemiştir. M. R.: 1960'larda Pop Art yeni bir çağ açtı. Özellikle New York'ta heyecan verici bir zamandı. Fakat Kaliforniya'da Pop sanatçıları olarak tanımlanan başka bir grup sanatçı daha vardı: Ed Ruscha, Wayne Thiebaud, Billy Al Bengston, Joe Goode, Phil Hefferton ve ben. Eleştirel dikkatin son safhasında olan Soyut Ekspresyonizmin savunucuları oldukları için bu akım tarafından tehdit edilen yazarlar ve eleştirmenler endişeliydi. Fakat Pop Art popüler medya tarafından hemen benimsendi; çünkü çoğu medya hakkındaydı ve basında benzeri görülmemiş bir ilgi bulmuştu. M. R.: Pop Art, bir grup ressamın eserlerinin benzer estetik duyarlılığa sahip olduğu, yollarının kesiştiği zaman 1960'larda çok kısa bir sürede gerçekleşen bir şeydir. Benim durumuma gelirsek, ben dönemin birçok yazarı tarafından Pop sanatçısı olarak gösterildim. Eserlerimin bu şekilde tanımlanması ile ilgili bir sorunum yoktu. Sanırım ben kendimi eski kafalı bir Sürrealist olarak sınıflandırırdım; çünkü o tür stratejileri eserlerimde sık sık kullanırım. Fakat sanırım genel olarak figüratif resimler yapan bir sanatçıyım. M. R.: Sanıyorum, çizgi roman kahramanlarını resimlediğim 1960'lı yıllarda bir Pop sanatçısıydım. Sanatçılar farklı yönlere gittikleri için Pop Art kısa bir süre içinde sona erse de Pop Art'ın şok etkisi günümüze kadar sürdü. Eserlerim Honey Truewoman tarafından Realism In Drag başlığıyla nitelendirildi. Ve sanırım bu da eserlerimi yeterince açık bir biçimde ifade ediyor. Foto-Realistler fotoğrafı olduğu gibi resimlemeye çalışırlar. Ben de fotoğraflardan çalışırım; fakat ben, onları resimsel bir fikri temel alarak yorumlarım. M. R.: Bayan modellerimden elde ettiğim bir sürü fotoğrafı tararım. Sonra bu fotoğrafları bilgisayarıma yüklerim ve photoshop programını kullanarak eskiz niteliği taşıyan bir görüntüye/imaja yapıştırırım. Genellikle belirli bir fikre odaklanan birkaç imaj oluştururum ve bunlardan en güçlüsünün resmini çizerim. M. R.: Eserlerim Realist olmaktan çok Anlatımsaldır. M. R.: 1959'lu yılların sonlarında, Soyut Ekspresyonizm'in alacakaranlık yıllarında, Willem de Kooning, Franz Kline, Robert Motherwell, Arshile Gorky, Mark Rothko gibi ustaların eserlerine benzer Soyut Ekspresyonist resimler yapıyordum; ama hiçbir zaman onların eserlerini gölgede bırakamayacağımı anladım. Bu yüzden moda olan fakat tutku uyandırmayan resimler yaparak ciddi bir ressam olamayacağıma karar verdim. Kendi tutkumu uyandıracak resimler yapmak istediğime, yani gençliğimin çizgi roman kahramanlarını çizmeye, karar verdim ve sanat tarihi geçmişimden dolayı -Yüksek Lisansımı Kaliforniya Üniversitesi'nde Sanat Tarihi üzerine yaptım- bu figürleri George Romney, John Singer Sargeant, Joaquin Sorolla ve diğerlerinin seviyesine çıkarmak istedim. Bu yüzden klasik porte resmi geleneğiyle Batman, Süpermen, Wonder Woman vb. çizgi roman kahramanlarının yağlı boya tablolarını yaptım. M. R.: Eserlerim biçimsel stratejilerin kademe kademe gelişmesiyle oluşmuştur. Ben seri resimler yaparım. Eserlerimin konusu kadın figürü olsa da amacı parodi ve ironidir. En iyi fikirlerin sanat tarihinden geldiğine inanıyorum bu yüzden Velasaques, Ingres, Manet, Modigliani gibi büyük ustaların, figüratif resimlerini temel alarak resimler yaptım. Bu sanatçıların nü figürleri ikonik imajlardan oluşur ve sanat tarihindeki ikonik figürlerin resmini yapmak benim her zaman ilgimi çekmiştir. M. R.: Sanat tarihindeki resimlerde birçok fevkalade fikir vardır. Amacıma uygun olduğu takdirde, eserim için bu fikirleri ödünç almaya karşı değilim. Esinlenmeye fazlasıyla inanan biriyim. M. R.: Normalde seri resimler yaparım; çünkü aklıma bir fikir geldiğinde doğru olanı bulmak için genellikle birkaç resimden fazlası gerekir. Bu seriler çoğunlukla daha iyisini yapamayacağımı düşündüğümde sonlanır. M. R.: Hepsinin beni etkileyen ortak noktası, kadınları çıplak resmetmeleriydi. M. R.: Bilmiyorum, sonunda gerçeği ortaya çıkarmasını umut ederek çıplak kadın figürü çizmeye devam ediyorum ya da belki de arzu konusu olmasındandır. M. R.: Bunun doğru bir nitelendirme olduğunu sanmıyorum, benim dışında kadın imajını kullanan bildiğim Pop sanatçıları Tom Wesselman ve Roy Lichtenstein'dır. Benim imajlarım daha çok anlatımsalken onların her ikisi de imajları stilize etme yoluna gitmişlerdir. Kadın imajını kullanan Jeff Koons gibi sanatçılar da olduğu için, ben sadece Pop sanatçılarının ilk kuşağından bahsediyorum. M. R.: Haklı, Chiquita birçok eserim gibi mizahi olarak tasarlanmıştır. M. R.: Hayır, bu sadece bir bakıma doğru. Ben eleştirel olmaktan çok mizahi olmaya çalışıyorum. Eserlerimi alegorik olarak düşünüyorum. Ş. G. G.: Yeniden yorumladığınız eserlerde dikkatimi çeken farklı ressamlara ait iki resmin de aynı mitolojik hikayeye dayanması oldu. David's Duo ve Regard Gerard adlı eserlerinizde Jacques Louis David'in ve François Pascal Simon Gerard'ın Cupid and Psyche konulu eserlerini parodik biçimde yorumluyorsunuz. Bunlara Birth of Venüs ve Galetea serisini eklersek mitolojinin çalışmalarınızda oldukça önemli bir kaynak olduğu izlenimi doğuyor. M. R.: Evet, bu doğru. Mitolojiye oldukça ilgim var; çünkü mitolojide insani değerleri temsil eden kadın kahramanların çıplak figürlerini bulabilirsiniz. M. R.: Evet, klasik sanatta görünen karakterlerin çoğu edebiyat ve mitolojiden doğmuştur. Geçen yaz Paris'te Louvre Müzesi'ndeki sergide gördüklerim bunun kanıtıdır. Titian, Tintoretto ve Veronese 'nin eserleri sergileniyordu. Galerilerden birine girdim, orada benden önceki bu sanatçılar tarafından yapılmış birçok nü kadın resmi vardı. Daha önce bu kadar nü resmi hiç aynı yerde görmemiştim. Hepsi mitolojiden alegorik resimlerdi. Onları görünce kendi işimin doğruluğunu hissettim. M. R.: Uzun zamandır Hollywood'daki büyük işaret hakkında seri resimler yapmak istiyordum. Dokuz resimden oluşan bir seri, yani HOLLYWOOD kelimesindeki her harf için bir tane. Bir harfle etkileşim içinde olan her bir resmin ikonik bir figürü var. Örneğin H harfiyle Angelina Jolie. M. R.: Bu, yeni çalışmalarımdan oluşan bir sergi. Arka planda, bir sözcükle birlikte ikonik figürlerin portrelerinin yer aldığı GİRL başlıklı bir seriden oluşuyor. Portrelerdeki MENINA, CHICA, BABEE, PIGE, FILLE, RAGAZZA gibi sözcükler girl sözcüğünün farklı dillerdeki karşılığından oluşuyor. M. R.: Daha önce hiç Türkiye'de bulunmadım. Fakat ülkenizi ziyaret etmek istiyorum; çünkü Türkiye'nin tarihi bakımdan önemli bir geçmişe sahip ve ben seyahat etmeye bayılırım. Evet, İstanbul'da bir sergi açmak isterim, tercihen de bir müzede. NOT: ARTİST MODERN, Sayı: 16, Haziran 2010, Sayfa: 46-49 yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/sanat-meclisi-bulusmasi/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/six-solo-ok-harris-works-of-art/", "text": "Erratic Mud 2013 pigmented beeswax 13 x 6.5 x 7.5 in. Laura Moriarty presents Intimate Monuments, a new series of freestanding sculptural paintings comprised of layers of pigmented beeswax. These sculptures are created through processes that mimic geological forces, such as heating and cooling, erosion, subduction, compression and friction. Configured as monumental, architectonic blocks, the pieces focus attention on vividly colored and abstractly patterned surfaces and function as core samples of the process, with exposed layers embedded with shell-like deposits, much like fossils in sediment. Yet the relatively small scale of the pieces also suggests a playfulness, a miniaturization that relates to educational models and distills the vast time-space continuum of geology into something containable that fits into your hands. Vanishing Act 2013 mixed media 72 x 48 in. Blackboards are not typically a vehicle for personal expression. More commonly, they are used to disseminate knowledge to a broader audience. They are a window to specialized information an education tool. The blackboards in this installation will serve both functions. They will feature elements from our civic memory and act as a receptacle for the thoughts, feelings, or perhaps even indiscretions of viewers. I am providing the first half of an equation and inviting the visitors to finish the experience blurring the line between artist, art and audience. Charlie I'm Drunk 2013 oil and encaustic on wood 60 x 60 in. The imagery in Bill Fisher's work is based on childhood memory, appropriated diagrams, and reflections of the visual realities of urban decay. His work expresses a continuing dynamic of time, experience, personal perception and the complex nature of the human drama we call life. Red Eye 2013 color coupler print on aluminum 20 x 24 in. Andrew Garn has been documenting feathered urban dwellers since 2008. The close-up portraits ennoble; they reveal the individuality, personalities and inner beauty of this common bird. Photographs of the pigeon developmental process, including one hour old hatchlings, peepers and fledglings, give insight to a mostly secret world. High speed electronic flash of pigeon flight illustrates the incredible and graceful maneuverability of our avian neighbors. The artist and the gallery will be donating to the Wild Bird Fund twenty percent of all sales of Andrew Garns photography. Poplars in Snow 2010 oil on wood 12 x 8 in. Marilyn Turtz's current oil paintings offer glimpses of the suburban landscape in winter. Turtz captures the essence of the scene with sensitivity to time and atmosphere and respect for the painted surface. The images bear witness to frozen moments in time and speak with quiet intimacy of the iconic nature of the every day. Old #47 2012 graphite on Bristol board 10.25 x 16 in. Roger Watt's graphite drawings reflect his long held fascination for the effects of light on industrial metal and his work increasingly explores its atmospheric properties in everyday situations. OK Harris was founded by Ivan C. Karp in 1969 in the SoHo district of Manhattan. After having been co-director of Leo Castelli Gallery from 1959-1969 during which time he was instrumental in launching the careers of pop artists such as Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Robert Rauschenberg, Claes Oldenberg, Tom Wesselmann and John Chamberlain, Ivan broke away and decided to launch his own gallery. Its establishment in SoHo as the first gallery on West Broadway helped inspire the development of the area's fine arts character. OK Harris exhibits contemporary art and photography, and on occasion mounts shows of antiques and collectibles. In its capacious facility, it is able to mount six, one-person shows simultaneously and has seven such exhibitions in the course of a year."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/15/sureksizlik-hayri-esmer-galeri-akdeniz/", "text": "Galeri Akdeniz, 10 Ocak-1 Şubat 2014 tarihleri arasında Hayri Esmer'in 'Süreksizlik' adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Esmer, bu sergisinde, önceki dönem siyah-beyaz ve monokrom çalışmalarının aksine, renğin derinlikli alğısını kendine has bir çizgi kullanımı ile çok katmanlı ve yeni bir görsellik arayışına dönüştürmektedir. Salt çizgi olma halinde vucut bulan imgeler, minimal bir kurgu ile optik ve metaforik çağrışımlar oluşturmaktadır. Esmer, çalışmalarında yüzeyin ve imgenin parçalı olma ve kırılmışlık haline vurgu yapmaktadır. Gerek çok parçalı tuvallerin birbirine eklenerek kurguyu oluşturmaları gerekse bu yüzeylerde süreklilik arzetmeyen imgeler ile tarihsel süreç/değişim, zaman arasında önemli bir ilişki olduğu muhakkak. Süreksizlik, kesintiye uğratılan, zamansız bir şekilde sonunu yaşamaya terk edilmiş ve parçalı olmayı içeren bir bakma hali olarak yorumlanabilecek okumalara açık bir kavram.. Kaymalar, kırılmalar, dönüşümler ve tekrarlar bu çalışmalarda süreksizliğin yeni karakteristiği olarak ortaya çıkar. 1966 Diyarbakır, Çermik doğumlu olan Hayri Esmer, Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Resim-iş Eğitimi Bölümü mezunu. Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesinde, Lisansüstü çalışmalarını tamamlayan sanatçı, 13 kişisel sergi açtı; ve çeşitli karma sergilere katıldı. Halen Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Hayri Esmer'in 10 Ocak Cuma günü Galeri Akdeniz Ankara'da ziyarete açılacak olan sergisi Süreksizlik, 1 Şubat tarihine kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/20/hulya-kupcuoglu-sanatci-sanatsal-eylemin-oznesidir/", "text": "Nilgün Yüksel küratörlüğünde oluşturulan 'Sanat Objesi Olarak Sanatçı' projesinde 56 sanatçı 42 ünlü ressamın resmini canlandırdı. Niko Guido ve Hakan Çağlav'ın çektiği fotoğraflar, Yapı Kredi Private Banking sponsorluğunda gerçekleştirildi. Türk Eğitim Vakfı'na yapılacak olan bağışla edinilebilecek olan fotoğraflarla ilgili küratör Nilgün Yüksel'le konuştuk. Sergi, 14 Şubat'a kadar Caddebostan Kültür Merkezi'nde görülebilir. Nilgün Yüksel: Bu proje bir esinlenmenin ürünü aslında. Öncelikle, sanatın farklı alanları birbirine böylesine gönderme yaparken, bu alanlardaki kopukluk rahatsız ediciydi. Bilinen bir gerçek, ne kadar iletişimde kalıp beraber üretim yaparsak o kadar sinerji oluştururuz. Diğer kısmı ise elbette ki eğitim. Bu ülkenin çok büyük bir çoğunluğu zor şartlar altında eğitim görüyor. Bazen olanaksızlıklar birçok şeyin yarım kalmasına neden oluyor. Üstelik sanat, dışarıdan göründüğü gibi değil, emek gerektiren, pahallı bir alan. Editörlük yaptığım yıllar içinde her ne kadar Genç sanatçıya destek söylemleri havada uçuşsa da yapılanlar bu ülkenin potansiyeli içinde o kadar eksik ki. Burada dert hem genç üretime destek olmak hem de sanat eğitimine dikkat çekmekti. Projeyi ilk kez kız kardeşimle paylaştım. Fotoğrafçımız Niko Guido ile beni daha önce o tanıştırmıştı. Sonra Niko'ya beraber yapıp yapamayacağımızı sordum. O da heyecanlandı ve başladık. Niko Guido 28 fotoğraf çekti. Onun yurtdışı seyahatleri yoğunlaşınca, gelemediği zamanlarda Hakan Çağlav imdadımıza yetişti. Uzun bir süre çalıştık beraber. N. Y.: Aslında sanatçılara göre seçildi. Projede yer alan sanatçılarla birçok eseri bir araya getirdim. Öneri sundum. Beraber karar verdik. Dikkate aldığım başka bir konu da çok ikonlaşmış eserler olmaması fikriydi. Leonardo'dan Son Akşam Yemeği ya da Mona Lisa'yı kullanmak yerine St. Anne eskizi kullanmak daha çekiciydi. Sonuçta bu bir karşılaştırmaydı. Bilinirliğin başka bir tarafıyla da uğraşmaktı. Proje sürecinde birçok sanatçıyla görüştüm. Zamanı uygun olanlar çağrıya karşılık verdiler. Sonra da eser seçimi, hazırlıklar ve çekim sürecine başladık. N. Y.: Bu, özne nesne ilişkisine bir gönderme. Sanatçı, sanatsal eylemin öznesidir. Burada biraz tersinden bakmayı denedik. İronik bir tavırla fotoğraf sanatının objesine dönüştürdük onları. Öte yandan görünüşleri ve kimlikleri ile de orada var olmalarını istedik. Öte yandan bakış açılarına dair bir sorgulamayı da içeriyor bu başlık. Bizler, gündelik yaşamımızda objeleştiriyoruz onları. Bize yansıyan görüntüleriyle kurgu yaşamlar yaratıyoruz. Bütün o görüntünün ardındaki yatan uzun süreci görmezden geliyoruz. Bu biraz da kültürün bütününü oluşturan kişilerle temsili kimliklerle yeniden bir selamlaşmaydı. Oradalar, göründüklerinden daha fazlalar ve daha fazlasını içeriyorlar. N. Y.: Burada kocaman bir kahkaha atacağım sanırım. Kendisi başlı başına zorlayıcı ama bir o kadar keyifli bir projeydi. Bir kere sürece yayılmak zorundaydı çünkü sanatçılara ve fotoğrafçımız Niko'ya ve ekibe göre plan yapılması gerekiyordu. Bunun yanında birçok ayrıntıyla a uğraşmak gerekti. Bütün hazırlıklar bittikten sonra çekim için az zaman ayırmamız gerekiyordu ve en küçücük bir eksiklik zorlayıcı oluyordu. Onunla birlikte her çekim öylesine keyifliydi ki, tüm yorgunluğa değdi. Belki bu soruyu şöyle çevirmem gerek. En rahat kısmı neydi? Yapı Kredi Private Banking, projeyi sevdi, sahiplendi, ondan sonra her şey çok hızlı ve rahat ilerledi. Bir kurumla ve profesyonel bir ekiple çalışmanın güzelliğini yaşattılar bana. N. Y.: Olmaz mı? O kadar çok ki. İlk aklıma gelen Seda Akman ve Bedri Baykam ile yaptığımız çalışma. O gün malzemeleri unutmuşuz. Seda Akman daha erken geldi çekime. Bir ara eyvah paleti unuttuk, dedik. Sonra pipo. İlginç olan Seda Hanım da ikisi de varmış ve evi çok yakınmış. Gidip getirdi. Onun içtenliği öylesine destekleyiciydi ki. Unutkanlığımız üzerine yaptığımız espriler yanımıza kar kaldı. Tabi bir de Oral Ünlü ile hafta sonu bir tek malzeme için dere tepe gezişimiz var. Patlayan bankamatikler, uzun bir aksilikler silsilesi sonucunda malzemeyi bulduk. Zamanımız çok az olduğu için Maide Bulak'ın Galata'daki atölyesine bıraktık. Çekim günü yeniden gidip aldık. Çocuklar gibi eğlendik ama bir anlığına üç kişilik gizli sanatsal örgüt kurmuştuk. N. Y.: Bu projeyi hazırlarken önemli bir amacımız vardı. Sanat öğrencileri için bir burs fonu oluşturmak. Ve elbette ki, bu konuda çalışma yapan vakıfların, kurumların varlığına dikkat çekmek. Bu yüzden bu eserlerin TEV'e yapılacak burs karşılığında sahiplenilmesi önemli. Ve elbette ki sponsorumuz yapı Kredi Private Banking'e de dikkat çekmek istiyorum. Çünkü böylesi projeleri desteklendiğini görmek hepimiz adına yeni üretimler için yeni bir güç kaynağı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/22/babil-kitapligi-2-ardisik-totemler-ve-diger-hikayeler-rafet-aslan-galeri-g-art/", "text": "Rafet Arslan'ın Babil Kitaplığı 2: Ardışık Totemler ve Diğer Hikayeler Galeri G-art 'ın yeni adresi Kumbaracı Yokuşu No:37/A 'da 24 Ocak Cuma akşamı zleyiciyle buluşuyor. Sanatçı Rafet Arslan; 10 yılı aşkın süredir hikayelerini kolajlarına, öykülerine, resimlerine, ses kayıtlarına, performanslara döküyor. Çağdaş sanat sahnesinin bu önemli ismi için modern bir hikaye anlatıcı demek yanlış olmaz. Arslan'ın birer imge formuna döktüğü yeni hikayeleri Babil Kitaplığı serisi başlığıyla ve iki ayrı etkinlik şeklinde yeni izleyici ile buluşuyor. Rafet Arslan'nın Babil Kitaplığı serisinin ilk ayağı : Ziggurat Terbiyicesi kitap lansmanı ve sergisi Çukurcuma HAYAKA ARTI'da gerçekleşti. İkinci Babil Kitaplığı sergisi Ardışık Totemler ve Diğer Hikayeler ise 25 Ocak 2014 tarihinde G-Art / Galleryrooms'da başlayacak. Ardışık Totemler ve Diğer Hikayeler sergisinin merkezinde sanatçının ardışık totemler, ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayat, Babil kitaplığına giriş başlıklı 3 serisi ve onlara eşlik eden yeni hikaye fragmanları/girizgahları olan yapıtları yer alıyor. Kadim olanın tinsel kutsiyeti ile ve sanatın onla kurduğu etik ilişkinin karşısında tüketimin atık olma hali, geçiciliği.. ardışık totemler imgeleyerek sanatçı insan uygarlığının ard arda gelişen, döngüsüne dair yeni sorular ortaya atar. Sanatçı bu karşıtlığın arkeolojisine soyunurken, aynı zamanda gündelik hayatın insan ruhu üzerine çöken ağırlığının da bir hassas terazisidir. Bu günü işgal eden dünün karanlık hayaletlerinin gezindiği köhne dehlizlere girmekten, karanlık içinde ışık aramaktan ve karanlığın kendisi ile dalga geçmekten ve estetik kara mizah ile kahkaha atmaktan çekinmez. Ayna aksinde bu-dünkü gündelik hayatlarımızın aksini bize geri çevirir. Sanatçı; son durağı belli bu hayatlar içinde, sonsuzluğa dair ışık huzmelerini de sürekli arar. Bu arayış sanatçıyı insan kültürünün tüm barbarlığı içinde parıldayan en naif arzularının kütüphaneciliğine soyundurur. Ansiklopedi ya da kitap ciltlerinden sonsuzluk ile iletişim kapısını çalmasını arzuladığı, kendi kitaplığını yaratmaya soyunur. Bu çabanın imkansızlığı ve sonsuzluğunun cazibesi ile büyülenerek, kendi Babil kitaplığına giriş yapar. Babil Kitaplığı serileri Borges'in aynı adlı öyküsündeki; sürekli yenilenen ve böylece sonsuza değin kendi içinde büyüyen bir kitap/hikaye evreninden esinleniyor. Arslan'ın yazar olarak yarattığı kitaplar yanında, kült bir nesne olarak kitapta kendi üretimi içinde önemli bir yere sahip. Kitapla, onun sayfaları, kağıdı, cildi, kokusu duyusal bir ilişkiye geçiyor ve onu kendi sezgisel üretimi içine yediriyor. Sanatçı; sonsuzluk ile kurduğu bu bağlantıyı, yine sonsuzluğun birer simgeleri olan Ziggurat, Totem gibi yapıların kendisinde yarattığı tinsel çarpışmalar ve bu düş evreninin bir zuhuru olarak resimler, kolajlar, asamblaj ve heykeller ile ifade ediyor. Basılı mataryeli yeniden kurgulayarak üretilen bir sanat olarak kolaj, bunu nesneler ile yeni ilişkiler kurarak yaratan asamblaj; montaj sanatı ustası olarak nitelendirilebilecek sanatçının ülkemiz sanatı içinde özgün konumunun altını çizen unsurlar. Sergi 25 Ocak 22 Şubat 2014 tarihleri arasında G-art / Kumbaracı Yokuşunda Pazar, Pazartesi günleri dışında her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/22/hellespont-fatih-karagul-arteistanbul-sanat/", "text": "Tarih çağları boyunca Anadolu kıyılarının farklı uygarlıklarca iskan edilerek, zengin bir kültür kompozisyonu oluşumuna kaynaklık ettiğini görmekteyiz. Uygarlıkların bu toprakları seçmesinde, Anadolu'nun barındırdığı zenginlikler en önemli etkenlerdendir. Akdeniz'den itibaren, Karadeniz'e dek gerçekleşen bu iskan kimi zaman kolonizasyon, kimi zaman da yağma ve yıkımla gerçekleşmiştir. Ege Denizi ile Karadeniz arasında bir köprü görevi oluşturan Marmara Denizi ise boğazları ve konumu ile oldukça stratejik ve jeopolitik bir önem arz etmiştir. Dolayısıyla bu topraklar hep farklı güçlerce elde edilmek istenmiştir. Troia savaşı ile başlayan batının doğuyu ele geçirme çabaları Anadolu'yu elde tutma zorunluluğu doğurmuş, Haçlı savaşları ile devam eden bu çabalar, Çanakkale savaşları ile yakın tarihte kültürümüz için önemli bir dönüm noktası oluşturmuştur. Tarihte yaşanan bu sürecin önemli bir kısmına Çanakkale kıyıları ve boğazı tanıklık etmiştir. Olaylar mitoloji ile kaynaşarak antik çağlarda başlar. Var olan temalar farklı yaratıcılar tarafından farklı biçimlerde kurgulanarak eserlere dönüştürülmüştür. Hera ile Leandros, İlyada ve Aeneas, Argonatların seferi gibi ilk akla gelebilecek mitolojik öyküler hep bu kıyılarda doğmuş ve pek çok esere kaynaklık etmiştir. Serginin temel fikrini en iyi şekilde yansıtacağı düşünülerek Çanakkale Boğazı'nın isimlerinden biri olan Hellespont kelimesi, sergi adı olarak bu paralelde belirlenmiştir. Helle'nin Denizi anlamında kullanılan bu kelimenin kökeninde, Hellespont deniz tanrıçası Helle yer almaktadır. Pek çok uygarlık, hayali ya da gerçek pek çok kahramanın adının geçtiği bu bölge, bünyesinde barındırdığı değerler açısından da önemlidir. Geçmişe baktığımızda, günümüzdeki pek çok uygulamanın izlerini bu bölgede görebilmekteyiz. Hellespont ve yakın çevresi de bu değerler adına büyük bir zenginlik barındırdığından, sergide yer alan uygulamalar, bu verilerden esinlenerek üretilmiş bir seçki olarak değerlendirilmişlerdir. Antik kentlerin varlığı ve bunların mimarisi, plastik şekillendirme için başlangıç oluşturmuştur. Özellikle megaron planlı yapıların, mimarlık ve uygarlık tarihi için önemi, seramik heykellerde kişisel yorumlarla ele alınmaya çalışılmıştır. Depolar, kutsal alanlar, mezar yapıları, kuleler, işlikler, yıkıntılar, üst üste tabakalaşmalar sütrüktürel bir anlayışta ele alınmıştır. Mimari görünümlerin yanı sıra deniz ve denizcilikle bağlantılı olarak gemi ve balık temaları ile heykeller zenginleştirilmiştir. Plaka parçalarının birbirlerine monte edilmesiyle parçadan bütüne ulaşma anlayışı doğrultusunda şekillendirilen heykellerin genelinde biçim, doku ile bütünleştirilerek şekillendirilmiştir. Yalın ve dokulu yüzeylerin zıtlığı, monotonluğu yok etmeye ve dokunun yüzeylerde oluşturduğu yıpranmışlık hissi ile, yüzeylerde uygulanan patina zamanın izlerini izleyiciye yansıtmaya çalışır. Gotik etkili masif yapılar kimi zaman boşluklarla hafifletilmiş kimi zaman da yine bu boşluklarda merak oluşturan karanlık alanlara dönüşmüştür. Bu alanların içindeki strüktürel yapı ön plana çıkarılmadan hem heykelin yapısına hem de tasarımına ait bir unsur olarak ele alınmıştır. Heykeller temelde porselen ve gre malzemeden şekillendirilmişlerdir. Teknik gereklilik nedeniyle pişirimleri 1230 oC de gerçekleştirilirken, bir kısmı ise daha düşük dereceli çamurdan 1040-1100 oC aralığında pişirilmişlerdir. Kimi heykeller ise porselenin saf ve çekici güzelliğinden yaralanmak için patina veya sır kullanmadan doğal halleri ile bırakılmıştır. Bazı heykellerde en az düzeyde kullanılan yabancı malzemenin form ile uyum içerisinde olmasına çalışılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/22/rasdelka-1-serkan-bayer-mine-sanat-gelerisi/", "text": "Benim eserlerim ''madde odaklı düşünceden ayrışmış ve ruhani tarafı daha güçlü bir algıyı gerektirir'' diyen çağdaş sanatçılarımızdan Serkan Bayer, 22 Ocak 2014 tarihinde Mine Sanat Galerisi'nin ev sahipliğini yaptığı sergisinde sanat severlerle buluşuyor. Çoğunlukla minimalist bir yaklaşımla eser üreten sanatçının yeni eserlerini Mine Sanat Galerisi'nde açılacak olan bu sergisinde 30 gün boyunca izleyebilirsiniz. Bayer, eserlerinde Rasdelka olarak adlandırılan elektriksel ya da manyetik alandaki çekim kuvvetlerini göstermekte kullanılan icona çizgilerine işaret ediyor. İki bölümden oluşacak olan bu sergide sanatçının yaratıcıya saygı adıyla sembolikleştirdiği ve evrenin server merkezi olarak sembolize ettiği Cosmik oda ve odadaki metalik eserlerle dikkatleri üzerine çekiyor. Teknik olarak eserlerinin tamamında kendi yarattığı özel harcını akrilik ile bütünleştiren sanatçı, kendi sanat dilini ve üslubunu yine kendine has tekniğiyle ortaya koyuyor. Ruh yansımaları olarak da nitelendirebileceğimiz Bayer'in eserleri sanat dünyasında çok konuşulacak bir çizgide durmakla birlikte, sanatçının eserleri sadece yurt içinde ve yurtdışında değerli koleksiyonlarında yer almakta. Özüne bakıldığında sanat, görünmeyeni görünür kılma çabasıdır tanımıyla sanatını ifade eden sanatçı eserlerinde görünmeyeni kendine has semboller ve simgelerle betimliyor. Sanatı göz merkezci bir iktidarla görselleştirerek yani; renk, biçim ve çizgi ile dengede tutarak payeyi görünmeyenin kendisine çeviren sanatçı gözü dünyanın efendisi konumuna getiren sanatsal anlayışların ardından, bu dünyanın ardında yatan görünmezliğin, eserlerinde Rasdelka eğrileri ile öznelleştiğini ifade ediyor. Heidegger tarafından bakıldığında ise DÜNYANIN İMGE OLMASI, VAROLUŞ İÇİNDE İNSANIN ÖZNE OLMASIYLA AYNI EYLEMDİR görüşünü benimsiyor. Duchamp'ın da bu düzlemde bir sorunsala odaklandığına dikkat çeken sanatçı, yanılsamalar dünyasında Duchamp yaptığı bir konuşmayla bu konuyu en iyi şekilde özetlediğini vurguluyor. '' Göze görünmeyen, dördüncü bir boyutun yanılsama olasılığı hakkında düşündüm,'' nasıl güneş dünyada iki boyutlu yanılsamalara yol açıyorsa, üç boyutlu bir nesnenin gölgesinin de iki boyutlu biçimler oluşturduğunu gördüm. Benzeşim ilkesine dayanarak buradan çıkardığım sonuç bizim böyle kendiliğindenmişçesine baktığımız üç boyutlu nesnelerin bizim bilmediğimiz dört boyutlu biçimlerin yansımaları olabileceğidir. 'My handiwors segrated from the mundanely materials with notions and it requires more powerful sense' says Bayer, who is an artist of modern art, meets with art lovers in Mine Art Gallery Istanbul on the date of 22 January 2014. You can follow-up the new handiworks which are created in minimalist approach by the artist, along 30 days at Mine Art Gallery Istanbul. Bayer is signalizing the line of icon is used to show gravitation in magnetic or electrical field on his handiworks, which are named as Rasdelka. In this exhibition which is going to be in 2 sections, he catches the attentions with Cosmic Room symbolized to respect for the absolute ruler of universe, and server center of the universe plus metalic handiworks. Technically, he integrates his private morter, created by the artist, iwth acyrlic and presents his own art teminology and genre once again. Bayer's handiworks which we can describe as soul reflections are standing in the art world and making a name for himself notwithstanding that his handiworks take part in valuable collections not only in Turkey but also in foreign countries. The artist explains art as making visible the items are invisible and in is handiworks, describes non visible items idiosyncratic symbls and signs. When cosidered from Heidegger's point of view, he adopts that being an image of the wrold, is the same action of being subject of humanbeing in existance."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/22/the-right-of-women/", "text": "If you know of a reality, we know the facts and then we will have the necessary tools at least to collaborate, to take out of the darkness a reality that must be on the table and in no way hidden. A reality that this project wants to be a participant, not only stating known situations but with the commitment that art has with him. The present sample realizes how women from different countries dumped on his paintings and his own artistic language the problems of their country, in order that she created that image, with borders to bar can then be regarded with is universal language, the language of art, the art itself, which has no boundaries. Every artist knows that his work ends with the viewer, that's where the work actually completed, the message given by dashed lines and brushstrokes cover planes. This strong and determined intention is that stains and figures take responsibility for raising awareness about this cruel viewers with a hopeful halo problem but also responsible for lead. Intent which has the same forces that artist had to face in its stand and be a participant and partner as a woman, and leaving the plane passive and active, to accompany its commitment as an artist materializing actions that hurt, and much to pursue them in a message to be seen, heard and certainly reported. Then be brushes, as solidarity and twinned hands by the struggle of this socio- cultural issues, which we, through this traveling exhibition, be transformed into an infinite chain of forces with intentions of going appropriating, slowly at first, strongly then, the first purpose of echoing a message that aims to eradicate an actual snatch and suffering. These lines, these strokes are strokes speak in another language, but to possess it and own will to eradicate the violence suffered by many souls, so many bodies, commune in the same language to proclaim... enough to GBV."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/22/yuzler-ve-yuzeyler-irfan-donmez-galerimiz/", "text": "İrfan Dönmez ''Yüzler ve Yüzeyler'' adlı üçüncü kişisel sergisiyle Galeri/Miz'de! Genç sanatçı İrfan Dönmez, ''Yüzler ve Yüzeyler'' adlı üçüncü kişisel sergisiyle 28 Ocak- 23 Şubat 2014 tarihleri arasında Galeri/Miz'de sanatseverlerle buluşuyor. ''Yüzler ve Yüzeyler'' adlı serisinde sanatçı, teknik olarak tuval üzerine baskı mürekkebi kullandığı son dönem eserleriyle karşımıza çıkıyor. İrfan Dönmez'in yıllıklarında yer alan vesikalık fotoğraflarından yola çıkarak hazırladığı bu seri; yüz/yüzey arasındaki ilişkiyi etkili bir anlatımla ortaya koyuyor. Kimliği tanımlama amacı güden bu özelliksiz fotoğraflar tuval yüzeyinde dağılan lekelere ve renklere dönüşürken, yüzeyin yüze dönüşmesine, anlam kazanmasına aracı oluyorlar. Sanatçı; bu derinliksiz varoluşları tuval üzerinde kat kat büyüterek yüzün sürekli değişen anlamına açılan delikleri fark edebilmemizi sağlıyor. İrfan Dönmez'in, ''Yüzler ve Yüzeyler'' sergisi 23 Şubat 2014 tarihine kadar Galeri/Miz'de görülebilir. İrfan Dönmez is at Galeri/Miz with his third solo exhibition 'On Faces and Surfaces' ! Young artist İrfan Dönmez will be meeting art lovers with his exhibition On Faces and Surfaces in Galeri/Miz between January 28 and February 23 2014. The artist prefers using printing ink on canvas as a technic on his 'On Faces and Surfaces' series. The serie that Irfan Dönmez painted using random headshots from university yearbooks as a source, expresses the relation between face and surface in an effective manner. These dull photographs which has no quality other than identifying people, transforms into scattered stains and color drops. They help the surface turn into a face, gaining meanings. By oversizing these shallow existences, the artist makes us realize the holes that open to the constantly changing meanings behind the face. Exhibition of İrfan Dönmez, 'On Faces and Surfaces' can be seen in Galeri/Miz until February 23, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/14-sanatcidan-defterler-pg-art-gallery/", "text": "Pg Art Gallery 15 Şubat 14 Mart tarihleri arasında Funda Alkan, Ceyda Aykan, Kerem Ozan Bayraktar, Elsa Ers Brosh, Can Ertaş, Reysi Kamhi, Ayşecan Kurtay, Sinan Logie, Devran Mursaloğlu, Hale Güngör Oppenheimer, Yağız Özgen, Tunca Subaşı, Candaş Şişman ve Ayşe Wilson'ın defterlerinin yer aldığı sergisine ev sahipliği yapıyor. Ayraç işareti defterle aralama, açma ve detaya girme üzerinden bir ilişki kuruyor; sanatçının sanat piyasası ve sanat tarihi tarafından büyük ölçüde yönlendirilen, görünürdeki çizgisel tarihinin dışında kalanı, artık olanı ya da potansiyel olarak gerçekleşecek olanı aralıyor. Defter sanatçının herhangi bir izlenme, zaman ve mekan kaygısı gütmeden düşünceleri ile malzemenin buluştuğu ilk nokta. Defteri birçok sanatçı için hem izlenimlerin hem de fikirlerin modellendiği gündelik bir kayıt cihazı olarak görmek mümkün. Seyahatler, atölye ortamı ve bireysel ilişkiler gibi bilgileri içererek kimi zaman oldukça mahrem olabilen defterler, sanatçının çalışmalarıyla gündelik yaşamı arasındaki bağların kurulmasına ve bilinçaltındaki anlamlı ya da anlamsız imgelemlerin görünür kılınmasına olanak tanıyor. Sanatçıların tanınmış çalışmalarının çıkış noktalarının, gerçekleşmemiş projelerin ya da bir projenin zaman içinde nasıl evrildiğinin, metinler, eskizler ve kolajlar şeklinde izleme şansının elde edildiği sergi, sanatçıların defterler hakkındaki fikirlerini de metin olarak içererek, izleyiciye özel bir deneyim sunuyor. , anlık bir karalamadan, 'tamamlanmış' projelere; el yapımı olanlarından dijitallerine uzanan farklı defter kullanımlarına da yönelik büyük bir çeşitlilik içererek, salt düşünsel olanı değil, malzemenin de yapıt ile ilişkisini irdeliyor. Pg Art Gallery will be hosting the exhibition, featuring artist notebooks from Funda Alkan, Ceyda Aykan, Kerem Ozan Bayraktar, Elsa Ers Brosh, Can Ertaş, Reysi Kamhi, Ayşecan Kurtay, Sinan Logie, Devran Mursaloğlu, Hale Güngör Oppenheimer, Yağız Özgen, Tunca Subaşı, Candaş Şişman and Ayşe Wilson, between February 15 and March 14. The bracket sign relates to the notebooks through the acts of leaving ajar, opening up and going into detail; it opens up discussion of the leftovers or the potentially possible and the linear history of artists who are often determined by the art market and art history. The notebook is the first point where the artist's thoughts and materials meet without the concerns of being seen or time and space. It is possible to consider the notebook as a daily recorder in which many artists put their impressions and model their ideas. Reflecting travels, workshop environments and individual relationships, they can be quite private at times. They enable a link between the daily lives of artists and their artworks and make visible the meaningful and meaningless images in the unconsciousness of the artists. The exhibition offers visitors the possibility of seeing the starting points of a work of art or how a project evolves in time, together with unrealized projects, through texts, sketches and collages. It also gives a special experience to viewers by featuring the ideas of the artists regarding these notebooks. is comprised of a wide variety notebook uses, from momentary scribbles to 'completed' projects, from hand-made artworks to digital ones. It delves into the relationship between material and artwork, not just concepts."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/athina-art-fair/", "text": "Please inform and confirm us for your dates!!! Please, confirm your participation as soon as possible!!! Art works: every artist will create 1 -2 paintings. Collection: all art works will add in zervas collection. Colors / brasses/ materials: all artists will bring materials. -In case of cancellation of the event, Zervas Art is obliged to refund all the payments that have been made. -In case a participant artist cancels his participation, the advance isn't refundable."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/aware-atilla-galip-pinar-galeri-ilayda/", "text": "Galeri İlayda Atilla Galip Pınar'ın sergisini 24 Ocak tarihleri arasında Aware, 23 Şubat 2014 ev sahipliği yapacak. Bu düşünceler sanatçının eserlerinin alt yapısını oluşturmaktadır. In eserleri, dönüştürerek insanlar, bağırarak, korkmuş hayvanlar, karmaşık dalları, kökleri, ağaçlar vs.. çoğunlukla bir iç, bir kutu gibi, bu alt yapı ile üst üste açıklanmıştır. tüm bu maddeleri 'işbirliğini açıklayan için, sanatçı çok titiz renkleri ve biçimleri seçer ve bunların psikolojik yansımalarını görmektedir. Sonuç olarak, chaoticly uyumlu, güçlü eserler ontolojik düşünce katmanları yarattı, hangi oluşmuştur. bir detaylı ve yoğun bir sorgulama sonucu Atilla Galip Pınar'ın gösterisi, 24 Ocak ve 23 Şubat tarihleri arasında, Galeri İlayda görülebilir 2014. Galeri İlayda Atilla Galip Pınar'ın sergisini 24 Ocak tarihleri arasında Aware, 23 Şubat 2014 ev sahipliği yapacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/bodrum-symposium-14-21-eylul-seba-art-gallery/", "text": "Seba Art Gallery will be organize a workshop with Turkish and Foreign 100 Artists at 14-21 September 2014 in Bodrum Turkey. The participants may bring one friend. If you want to apply please send us image of 2 works and contact informations. The other informations and contract form will be send for approved the participation of artists. The last information date is January 2014. P. S.:A part of the workshop works will be on display at the 3. İzmir International Art Bienalle area. 14 21 Eylül 2014 tarihleri arasında Bodrum'da Yabancı ve Türk 100 sanatçının katılımı ile Resim çalıştayı düzenlenecektir. Katılımcılar yanlarında 1 konuk getirebilirler, katılmak isteyen sanatçılar 2 eser görseli, iletişim bilgileri ile beraber aşağıdaki adrese göndermelidir. Katılımı onaylanan sanatçılara sözleşme formu ve diğer bilgiler gönderilecektir. Not: Çalıştay eserlerinden bir bölümü 2015 Uluslararası Sanat bienalinde özel bir alan da sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/chafik-charobim-ebdaa-gallery/", "text": "Ebdaa Gallery is pleased to announce the opening of its exhibition Readings in Visual Art an exhibition of paintings by Chafik Charobim (1894 1975) on Wednesday, January 8th at 7pm. CHAFIK CHAROBIM was a naturalist and impressionist painter from the generation of Egyptian Pioneers. He graduated from the Academy of Fine Arts in Rome in 1923 and was active between the 20s and late 60s. The exhibition opening will run through January 30th, 2014. Gallery opening times are daily, from 10am to 10pm. Ebdaa Art Gallery is located at 23 B Ismail Mohamed Street, Zamalek, Cairo, Egypt. Charobim was the first Egyptian artist to graduate from the Academy of Fine Arts of Rome in 1923. When he returned to Cairo with his degree in painting in 1924, he was honored by King Fouad 1st with a teaching position at the new School of Fine Arts of Cairo. Too engrossed in the world of painting, the free-spirited artist rejected the constraints that went with the appointment and opted to follow the path of his passion by focusing on painting. Of all the pioneer Egyptian painters, Charobim was perhaps the richest in his artistic reproductions of nature, with startling detail. As primarily a landscape painter, the prolific artist accented the truth and reality of color in Egyptian scenery, often flooded with light. His paintings praise the beauty of an eternal, romantic and serene Egypt where life was simple and people were carefree. The artist also loved Lebanon, where he would often take his family to spend summer holidays. The sceneries he painted there depict the magic behind the beauty of Lebanon's mountains, valleys and villages. Charobim also regularly painted his family, friends, as well as bedouins in the desert and other characters typically considered Egyptian. Besides capturing the feelings of the subject behind the features in his portraits, he excelled in his anatomical draughtmanship and was outstanding in his painting of hands, which many artists usually avoid."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/ironi-alev-oskay-istanbul-kultur-universitesi-sanat-galerisi/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/kuresel-ii-sukru-karakus-mart-kolleksiyon-sanat-galerisi/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/patchworld/", "text": "Press Museum, in historical place of Istanbul and very close to Santa Sophia, is an important place where International Painting Exhibition was arranged in 1875 and have been arranging art exhibitions and cultural events for 139 years. We are, photography artist Arnaud Lumet from France, painting artist Catalin Alexandru Chifan from Romania, painting and photography artist Slovac Katarina Balunova from Italy, photography and video artist Slovac Zuzana Krizalkovicova from Vienna, sculptor Ceylan Dökmen from Istanbul and painting artist Ebru Dede from Istanbul, happy to expose our visual senses about the world to you. Basın Müzesi, tarihi yarımada içinde Ayasofya Müzesi'ne çok yakın bir konumda bulunan, bundan 139 yıl önce, 1875 yılında Uluslararası Resim Sergisi'ne ev sahipliği yapmış ve halen sanat sergilerini faal bir biçimde sürdüren İstanbul'un önemli tarihi ve kültürel bir sergi mekanıdır. Basın Müzesi'nde düzenleyeceğimiz bu sergimizle, Fransa'dan fotoğraf sanatçısı Arnaud Lumet, Romanya'dan ressam Catalin Alexandru Chifan, İtalya'da yaşayan ve çalışan Slovak ressam ve fotoğraf sanatçısı Katarina Balunova, Viyana'da yaşayan Slovak fotoğraf ve video-art sanatçısı Zuzana Krizalkovicova, Türkiye'den heykeltıraş Ceylan Dökmen ve ressam Ebru Dede'nin katılımıyla dünyayı algılama biçimimizi sizlerle paylaşmaktan mutluluk duyacağız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/26/patras-art-fair/", "text": "-1st period: arrival 22 August departure 28 August 2014 -2nd period: arrival 29 August departure 04 September 2014 -Ancient Olympia Archeological Museum -Nafpaktos -Cruise with sailboat -Application Form -Portfolio -Deposit the advance of 80 for your registration Please, confirm your participation as soon as possible!!! 1. Art works: every artist will create 1 -2 paintings. 3. Collection: all art works will add in zervas collection. 4. Colors / brasses/ materials: all artists will bring materials."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/28/seref-aksit-olum-korkusu-requem-ve-mozart/", "text": "Korku, insanoğlunu ve diğer yandan bütün canlıları ayakta, hatta hayatta tutan en önemli içgüdülerden biridir. Kendisinden büyük ve güçlü mamutlarla veya abartacak olursak, dinazorlarla karşılaştığında korkup mağaraya saklanan atalarımız, ilk uygarlıklarının ve hatta ilk şarkı/türkülerinin, ilk duvar resimlerinin yani, sanatın da temellerini orada atmışlardır. Bir varlık için en temel şey, önce kendi canını ve daha sonra sevdiklerinin canını korumayı sağlamaksa, korku bunu başarmayı sağlayan en güçlü güdüdür. Adrenalini tavan yaptırıp, kaçmayı betimleyen tabanları yağlama deyimi de korkudan gelir. Korku genellikle hayatımızı kurtarır dedik; ama korkudan ölenleri de hepimiz duymuşuzdur. Trajedi yaşayan, doğal afet ya da büyük tehlikeyle karşılaşıp pes eden insanları duymuş ya da bir yerlerden okumuşuzdur. Elbette ödü patlayıp ölen bazı hayvanlar da vardır, aslanla cebelleşen yavru geyiği, kurtla, kartalla karşılaşınca yığılıp kalan tavuğu, tilkiyle, gelincikle boğuşurken ödü patlayıp kırmızı, patlak gözleriyle kalpten giden tavşanları bir şekilde duymuş, görmüş, okumuş ya da belgesellerden izlemişizdir. İnsanlarda ise, söylence şeklinde, bilmem kimin bilmem nesi... nin başından geçen olaylar vardır, zorluklarla baş edip fiziki olarak ölüm tehlikesini atlattığı halde kalbi dayanamadıları duymuşuzdur. Hatta iyileşmek üzereyken yaşadığı şoktan bir türlü kurtulamayarak hastanede can verenlerin sayısı da az değildir. Müzik dehası Mozart da ölüm korkusuna yenik düşmüştür. Mozart, en BÜYÜK eserini, REQUEM'i tamamlayamadan ölmüştür. Şu an hala dinlediğim ve dinlerken içimi ürperten değil, direk donduran- gerçi kış geliyor, soğuk ayaz akşamlarındandır, diye kendimi kandırmaya çalışsam da- ezici ezgileriyle Azrail'in görkemli imgesini canlandırmama neden olan beste, şaheser. Dinleyen binlerce insanın ölüm müziği diye adlandırdığı ve dinlerken kendi ölümünü düşündüğü bir trans hali. Bazı müzikologlara göre W. Amadeus Mozart popüler kültürün, popüler bestenin ( yoğun kullandığı 1, 4, 5 armonisi, bugünkü popüler müziğin çok büyük bir çoğunluğunda kullanılır ve trilyon milyarlarca diye abartabileceğimiz sayıda pop bestesi bu kalıpta yapılmıştır ve de yapılmaya da devam etmektedir.) gelişimine yön vermiştir. Çok genç yaşta dehasıyla popülerliği, yüksek beğeni elde etmiş Mozart, popüler olmanın nasıl bir sabun köpüğü olduğunu da çok genç yaşta yaşayarak öğrenmiştir. Özgür ruhuyla yaptığı özgün besteleriyle zamanla gözden düşmüş, popülerliğini yitirmiştir. İzlemiş olanlar hatırlayacaktır, Requem'in yazılması, ancak İngiliz Hasta(9), Titanic(11) gibi filmlerin geçebildiği bol prestijli, 8 Oscar ödüllü Amadeus, filminde şöyle anlatılır; Mozart'ın kapısına gelip imzasız bir mektup bırakan ve kendisinden bir requiem yazmasını isteyen Mozart'ın bir nevi rakibi olan besteci Antonio Salieri'dir. Azrail gibi giyinmiş, siyah pelerinli, siyah maskesiyle tanınmaz halde sık sık Mozart'ı korkutarak taciz eder. Film, Salieri'nin gözünden anlatılır. Notasyonunu Mozart'a yazdırdığı ve asıllarını istediği eseri besteletme ve ileride bu besteyi kendisinin yaptığını iddia etme amacındadır. Beste, duygu olarak, o güne kadar yalnızca çocukken, ölen kuşuna küçük bir requem bestelemiş olan Mozart'ın tarzına hiç uymamaktadır. Genel tarzı olan neşeli, devingen, çocuksu, coşkulu, uçarı müzik karakterine hiç uymayan, dolayısıyla hiçbir bestesine benzemeyen karanlıkta, ağırlıkta ve kasvette bir beste yapmaya zorlanmaktadır genç ve hep genç olarak kalacak besteci. Kont, sık sık baskın yaptığı evine, her seferinde para getirerek beş parasız Mozart'ı bir an önce besteyi bitirmeye zorlar. Mozart gece-gündüz besteyle uğraşırken sağlığını da ciddi anlamda tehlikeye atmaktadır. Mozart, geçici süre ailesinin yanına giden karısına son mektuplarında yakında öleceğim, bundan eminim diye yazmıştır. Eşi Constanze eve geldiğinde deyim yerindeyse Mozart ölüm döşeğinde, bitap haldedir. Mozart 1791'de öldüğünde, 1- Introitus 2- Kyrie 3 Sequentia 4- Offertorium, bu dört ana bölümden oluşan K. 626 nolu eseri Requiem'in, 3. bölümünün son parçası olan Lacrimosa'nın dokuzuncu, yani son mezurunda kalmıştır. Mozart'ın ölümünden sonra Constanze'ın isteği üzerine, Franz Xaver Süssmayr, temel duygu ve kompozisyon yapısına göre eseri tamamlamıştır. Yargıç, ki her şey onun ağzından çıkana bağlı, İnsanın göğsü nasıl da korkuyla çarpıyor. Koru. Ey Tanrım, yakaran bu kulu. Bana iyi kulların arasında bir yer ver. Ah! O gözyaşı ve matem günü! Mozart'ı normal şartlarda belki on beş yıl sonra ulaştırabileceği olgunluğa birkaç ayda ulaştıran, onu yaşlandıran, öldüren Requem, ölüm korkusunu, ölümü, huzur arayışını, günahlarla yüzleşmeyi, Tanrı'yı düşündüren, düşündürten bestedir. Enstrümanlarda kullanılan teknik mükemmellik vokallerde de, hem kadın hem de erkek seslerinde ölümü, matemi hissettirecek, hatta dinleyeni esir alacak güçte ve keramettedir. Ölüm korkusunu yani amiyane tabirle ecel anını, ölümün nasıl bir şey olduğunu yaşarken hissetmiş bir dahinin son çığlıkları, yalvarışları, duaları bestenin bütününe hakimdir. Ölüm korkusuyla son zamanlarını yaşayan ve belki de ölüm korkusuyla ölen ilk ve son insan Mozart değildir elbette ancak otuz beş yaşı genç olarak kabul edersek ve beş yaşından itibaren beste yaptığını, bu yıllara yüzlerce ölümsüz eser sığdırdığını, düşünürsek, on beş-yirmi yıl daha yaşasa, muhtemelen müzik tarihini değiştiren bestelere imza attığını görebilecektik."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/29/rhartmagazine-uluslararasi-yilin-genc-ressami-yarismasi/", "text": "rh+ artmagazine dergisi aralıksız 9 yıldır devam eden yılın genç ressamı yarışmasında bugüne kadar 100'ün üzerinde genç yeteneği Türkiye sanat ortamına kazandırdı. Onlar bugün geleceğin ustaları olma yolunda emin adımlarla ilerliyorlar. Eserleri seçkin koleksiyonlarda yer alıyor. rh+ artmagazine dergisi bugüne kadar edindiği deneyim ve birikim sonucu bir adım daha ileri gidilerek 10. kez düzenlenen yarışmayı uluslararası alana taşıyor. Geleceğin ustalarını keşfetmek ve ülkeler arası sanat ve sanatçı diyaloğuna katkıda bulunmak amacıyla rh+ artmagazine dergisi tarafından düzenlenen uluslararası yılın genç ressamı yarışmasına 31 Aralık 2014 tarihi itibari ile 40 yaşından gün almamış, en az iki karma sergiye katılmış veya bir kişisel sergi açmış olan T. C. ve diğer ülkeler yurttaşı tüm ressamlar katılabilir. 2 Yılın Genç Ressamı seçilen yarışmacıya rh+ artmagazine dergisi organizasyonuyla katalog eşliğinde kişisel sergi düzenlenecektir. 3 Ödül alan sanatçılara birer plaket ve sertifika verilecektir. 4 Ödül alan sanatçıların eserleri rh+ artmagazine dergisine kapak olacaktır. 5-Ödül alan sanatçıların rh+ artmagazine dergisinde röportajı yayınlanacaktır. 6 Ödül alan sanatçıların dışındaki tüm sanatçıların eserleri arasından jüri tarafından planet of Art Gallery'de sergilenmek üzere seçim yapılacaktır. Yapılacak sergi 15 Mayıs 30 Mayıs 2014 tarihleri arasında organize edilecektir. 7 rh+ artmagazine dergisi tarafından yarışmaya katılan ve ödül dışı kalan tüm yarışmacılar arasından seçilecek 10 yarışmacı her ay bir kişi olmak üzere röportajlarıyla rh+ artmagazine dergisinin genç köşe bölümünde yer alacaklar. Yurt dışında olan ve dergiye şahsen gelemeyen ressamlar ile online röportaj yapılacaktır. 8 Yarışmaya katılan tüm eserler için sanat/mezat müzayedecilik organizasyonu tarafından 01 Haziran 15 Haziran 2014 tarihleri arasında internet üzerinden online müzayede düzenlenecektir. Düzenlenecek müzayede için yarışmaya katılan tüm eserlerin yer aldığı bir katalog hazırlanacaktır. Katalogda yarışmaya katılan tüm yarışmacıların yarışmadaki eserleri ve özgeçmişleri yer alacaktır. Hazırlanan katalog müzayede süresince internet üzerinden online yayınlanacaktır. 9 Müzayede de eserlere başlangıç fiyatı konmayacaktır. Bütün eserler alıcıya teklif olarak sunulacaktır. Müzayede bitiş gün ve saatinde (15 Haziran 2014 saat 12:00) en yüksek fiyatı bulan eserin satışı eser sahibinin onayı alındıktan sonra yapılacaktır. Eser sahibi tarafından onay verilmeyen eser satılmayacaktır. Onay e-posta yoluyla alınacaktır. Müzayede bitimini izleyen 3 gün içinde yanıt alınamayan eser alıcı bulmuşsa onaya gerek görülmeden satılacaktır. Müzayedede satılan eserin ücreti %20 müzayede komisyonu düşüldükten sonra kalan miktar sanatçıya ödenecektir. 10 Ödül alamayan ve müzayedede alıcı bulamayan sanatçılardan arzu edenler eserlerini rh+artmagazine dergisi koleksiyonuna armağan edebilirler. rh+artmagazine dergisi koleksiyonuna armağan edilen eserlerin görselini sanatçıya teşekkür notuyla dergide yayınlar. 1 Yarışmaya katılacak ressamlar iki adet resim ile katılacaklardır. 2 Yarışmaya gönderilecek yapıtların kısa kenarı 100 cm'den kısa, uzun kenarı 200 cm'den büyük olamaz. 3 Yapıtlar tuval veya düz, kalıcı satıh üzerine yapılmış olmalıdır. Baskı ve fotoğraf kabul edilmez. 4 Malzeme ve konu serbesttir. 5 rh+ artmagazine dergisinde çalışanlar ve onların birinci derece yakınları yarışmaya katılamaz. 6 Yarışmaya son katılım tarihi 30 Nisan 2014 dür. 7 Yarışmaya iki adet eser ile katılınacaktır. Belirlenen ölçü dışı ve tek eser kabul edilmez. 8 Yarışmaya teslim edilen eserlerin arkasına sanatçı adı ve soyadı yazılıp imzalanacak. Ayrıca eserin arkasına iki sözcükten oluşan rumuz yazılacaktır. 9 Yarışmaya katılmak isteyen yarışmacı aşağıda bilgileri verilen banka hesabına 50 Euro katılım payı gönderecektir. 1 Yarışmaya katılan ressamlar yukarıda ölçüleri ve malzeme cinsi verilen iki adet eserinin orijinalini ve ayrıca diğer çalışmalarının görsellerini, daha önce katıldıkları sergilerin, bilgi ve belgelerini, özgeçmişini, adres, telefon, e-mail bilgilerini bir adet kendi fotoğrafının bulunduğu cd ile birlikte 30 Nisan 2014 tarihine kadar rh+ artmagazine dergisi merkezine elden veya kargo ile teslim edeceklerdir. Türkiye dışından gelecek olan eserler şasiye konmadan rulo halinde ve silindir ambalaj içinde gönderilecektir. Yurtiçi gönderileri için şasiye konmayan eser kabul edilemez. Kargodaki gecikmede sorumluluk katılımcıyaaittir. Kargo ücreti göndericiye aittir. Yabancı uyruklu yarışmacılar kişiselbilgilerinde İngilizce dil kullanacaktır. 2 Yarışmaya katılan eserler jüri tarafından değerlendirilerek 1.2.3. lük ödülüne layık görülen ilk üç sanatçı belirlenecektir. 1. lik ödülüne layık görülen sanatçı yılın genç ressamı ilan edilecektir. Ödül alan sanatçıların eserleri bütün haklarıyla rh+ artmagazine dergisi koleksiyonuna kalır. 1 Yarışmaya katılan eserlerden ödül alamayan ve müzayedede satılamayan eserler 30 gün içinde eser sahipleri tarafından alınmalıdır. İsteyen eser sahiplerine eserleri kargo masrafı kendilerine ait olmak üzeregönderilir. 30 gün içinde alınmayaneserlerden hiçbir sorumluluk kabul edilmez. Ayrıca 30 gün içinde alınamayan eserler için günlük 2euro depo kirası alınır. 3 rh+ artmagazine dergisi tarafından düzenlenen uluslararası yılın genç ressamı yarışmasına katılan bütün katılımcılar bu yarışma koşullarını kabul etmiş sayılır. Anlaşmazlık durumunda T. C. İstanbul Mahkemeleri yetkilidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/29/susuyorsam-bir-nedeni-var-ekin-onat-merhart-galeri/", "text": "Çocuk istismari din, gelenek, ülke, yaş, kültür farkı gözetmeksizin her yerde yaşanıyor. Kendisine tecavüz eden erkeklerle Töre Evliliği yapmak zorunda bırakılan gencecik kızlar intihar ediyor. Hükümetten ses çıkaran bazı sapıklar tecavüz edenle evlenmenin kurtuluşları olacağını söylüyor. Yine aynı zihniyetler, dekoltesi görünen kadının tecavüzü hakettiğini savunuyor. Hayır ı naz kabul eden erkek egemen toplum 9 yaşında bir kız çocuğuna tecavüz eden onlarca erkeği kızın rızasıyla olmuştur diyerek aklıyor Rıza İndirimi uyguluyor. Tecavüze uğrayan çocukların çoğunluğu yaşadıklarının kendi hataları olduğunu düşündüğünden, ailesi tarafından bir daha istenilmeyeceğinden dolayı susuyor. Güncel sorunları tema olarak kullanan enstelasyon sanatçısı Ekin Onat bu kez de günümüzde en büyük yara olan çocuk tecavüzü konusuyla 11 Şubat- 29 Mart tarihleri arasında Merhart Galeri'de olacak. Susuyorsam Bir Nedeni Var isimli video ve yerleştirme sergisi izleyici üzerinde gerginlik yaratarak, yaşanan bu ayıp ile ilgili bir kez daha derinine düşünmesini sağlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/29/ustani-bul-sahmaran-metropoldoctorslevent/", "text": "açılan sergiler 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Şahmaran; çok uzun zaman önce Tarsus'ta yerin yedi kat altında yaşayan, yılanların şahı. Arkadaşlarının oyununa gelip bir kuyuda sıkışıp karanlıklar içinde kendisine bir çıkış yolu ararken yılanlar ülkesini keşfetmesiyle yerin yedi kat altında yedi yıl boyuca Camsab'ı eğiten ve onu Lokman hekim yapan, açgözlülük sonucu insanlar tarafından parçalara ayrılan bir gizem. Kendi düşsel kuyularında kendi uyanışının müziğini yapıyor Şahmaran. Ve her bir ses yayılıyor zamana. Parçalara bölünüyor her bir nota, kuyunun içi ve dışı oluyor aynı anda, uzağı ve yakını oluyor, yükselişi ve inişi oluyor bir varlığın, doğumu ve ölümü oluyor. Karşı karşıya geliyor seslerin birbirine karşıt varlıkları ve bir bütünü tamamlıyor, genişliyor, çoğalıyor, tekrar tekrar duyuruyor kendini ve her tekrarda derinleşiyor kuyu, ses derinleşiyor. Her ses başka bir sese dönüşüyor; düş gerçeğe dönüyor içinde, korku arzuya, ölüm yaşama ve son başlangıca dönüşüyor. Ama her ses kendine dönüşüyor sonunda. Çünkü bir çemberdir bu müzik; kendi sonsuz döngüsünde kendini tamamlayıp duruyor. Yeryüzünün dört bir bucağındaki insanların umursamazlığına ve hızla değişen tarihe karşı; bir yakarı, bir çığlık, geçmiş gelecek köprüsünde ihanetlere maruz kalan ; kalsa da bu hislerden sıyrılan bir içgüdü öyküsü.... kimi zaman koruyucu ve gözeten şahının suretini görüp kaçan yılanlar için, kimi zaman taşıyıcı söz, kuşaktan kuşağa saygıyla aktarılan, Bir çok efsanede olduğu gibi Şahmeran efsanesinde de doğa üstü varlıklara yer verilmekte ve iyilikle kötülük, sadakatle ihanet gibi pek çok olguya vurgu yapılmaktadir. Binlerce yıldır süren bu mücadele günümüzde ve gelecekte de sürecektir. Şahmeran efsanesinde beni etkileyen en önemli olgu aşk ve sadakat olmuştur. Şahmeranın yaşadığı kötü son, aşık olduğu insanoğlu tarafından hazırlanmış olsa da o; tüm bu kötülüğe rağmen sevdiği, aşık olduğu insanoğlu Cemşab'a iyilik yapmıştır. Sadakat günümüzde de aranır olan önemli bir insani yandır. Çocukluğumdan yetişkinliğime taşıdığım görsel ve bilişsel hafızamda yer alan cam altı şahmeran çalışmaları beni hep etkilemiştir. Şu ana kadar fotoğrafik süreçleri ve teknolojisini kullanarak gerçekleştirdiğim çalışmalarımın, resimsel bir dil ve teknik ile buluşmasının ilk örneklerini oluşturmaktadır şahmeran portreleri. Bu seride yer alan fotoğrafik görüntü, salt kendi varlığı ile günümüze bir göndermedir. Ayni zamanda düş olan ile gerçek olanın bir arada olmasıdır. Aklın son demiyle içtiğim nefes kaçaktı. Ne hikaye kalmış nede masallara tahammül. Bırakın masallar masal kalmasın, dibi tutmuş ama tadı bozulmamış ama mukaddime olan şekilsiz katıksız saf bir yürek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/01/31/bol-sans-bugra-erol-daire-galeri/", "text": "Buğra Erol, Bol Şans isimli sergisinde, ekonomik bağlılık, tabiat ve çevrenin hor kullanımı ile çeteleşen güç odaklarının oluşturduğu yeni dünya düzeni ile ilgili görüşlerini ortaya koyuyor. Buğra Erol, aynı kavramsal çerçeve altında, farklı disiplinler ile çalışıyor. Sanatçı göz önüne getirmek ve dikkat çekmek istediği tespitlerini vurgulamak için sergide kurgusal bir yapıyı ön plana çıkartıyor. Konuyu belirledikten sonra, konunun kendisini farklı tekniklere yönelttiğini belirten sanatçının, Bol Şans isimli sergisinde, resimlerinin yanı sıra ışıklı kutu içerisine birbiri üstüne gelen dialar ile oluşturduğu kolajlar yer alıyor. Günümüzde birçok çevre aktivisti ve bilim insanı çevresel sorunları bildiğimiz ve seçimlerimizin neye mal olduğunu farkettiğimiz halde düzeltmek için bir eylemde bulunmayarak bir çeşit inkar içinde yaşadığımızı belirtiyor. Buğra Erol da bir çevre aktivisti olarak, diğer insanların da çevre sorunlarını en az kendisi kadar iyi gözlemlediklerini fakat harekete geçmeyerek bu inkarın bir parçası haline geldiklerini tespit ediyor ve sergi için bu inkarı sistematize eden temsili bir çete kurgulamaya karar veriyor. Şehirde yaşayan ve sürmekte olan sistemi sorgulamayarak devamlı kılan toplum bireylerini de bu çetenin bir parçası olarak adlediyor. Sanatçı, kurguladığı meknalarda, İnkar Devriminin bir parçası olarak kendisinin de bir üyesi haline geldiği bu çeteyi görünür hale getiriyor. Erol, kendi bulunduğu yerden, soruna dair çözüm yolları önermeden, bir parçası olduğu toplumu kendi estetik değerleri ile tekrar kurguluyor. Buğra Erol, sergide yer alan dialarla oluşturduğu kolaj çalışmalarında ise, çağrışım yapılabilecek kelimeler kullanıyor. Birbiri ile bağlantısı olan ya da olmayan pekçok diayı biraraya getirerek yeni bir hikaye oluşturuyor ve seçtiği kelimeleri de bu hikayelerin başlığı olarak belirliyor. Sergi Açılışı / Opening: 13.02.2014 // 18.00 20.00."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/01/haluk-oner-budala-kitapligi/", "text": "Bir yaşama biçimi değildir, budalalık. Yaşamın belli bir alanında, alanları algılama biçimi olarak görünür: Yaşama biçiminden çok siyaset, felsefe, bilim, meslek vb. her alanda yerleşik hale gelmiş davranışlara, tutumlara, basmakalıplığa inanmaktır. Her alanın uzmanlaşmış budalası olabilir. Romanın, öğretmenin, filozofun budalası, arkadaşlık öğütlerine kanmayan budalalar... Çelişkiye düştüğünü zerre kadar düşünmez budalalar. Aslına bakılırsa çok fazla düşündükleri de söylenemez, inanırlar, inançlarıyla yaşarlar. Uğraştıkları her işe inanarak başlarlar; ama düşünerek kabul ettiklerini ileri sürerler. Değinip dokunmaz, sorgulayıp irdelemezler. İnsanı sinirlendirecek kadar inişsiz-çıkışsız yaşarlar ve kararsız değillerdir. Burada yaşamın her alanında fazlasıyla görülebilecek budalalıkı güvendiğimiz dört kitabın yardımıyla ele alacağız. Hilmi Yavuz, Tahsin Yücel, Erasmus ve Cavazzoni'nin kitaplarından yola çıkıp, Milan Kundera'nın Roman Sanatı ışığında kısa bir tarihsel perspektifle budalalık ve filozof-denemeci-öykücü gözüyle budalalığı ele alacağız. Budala kelimesinin sözlük anlamı özellikle Budalalar Takvimi'ni ele alırken çıkış noktamız olacak. Toplumun her kesiminden her türlü insan tipi çıkabilir karşımıza. Bunu fark etmek ve tip özelliklerini kavramlaştırmak ve bu kavramın içini doldurmak bir filozofun kaleminde üst yapı olgusu olarak karşımıza çıktığında nerdeyse özendirecek nitelikler taşıyabilir. Erasmus'un deliliğe düzdüğü övgüler muhatabına deli olmadığı için yazık dedirtecek kadar güzelliklerle doludur. Çünkü okuyan budalaysa deliliği dehalık zannedebilir. Bir haftalık yolculuğu boyunca can sıkıntısından kurtulmak için yazdığı kitabında gerçek bilgeliğin delilik ya da deliliğin kendini bilge sanmak olduğu konusundaki bütün içi boş ve gelişigüzel beylik sözlerin ötesinde deliliğin kendisine övgüler yazmıştır, Erasmus.' Budala'ca ilhamlarla dolu olan bu kitabı dostu T. More 'a ithaf etmiştir. Budalalık ve ironiyi romanlarda bir arada görmeye alışkınız. Erasmus düşünce bağlamında bu iki olguyu birleştirmekle kalmaz insanda gülmeye dair hangi düşünce ya da hal varsa kaynağını delilik olarak gösterir. İnsanda içten olan, gündelik yaşama, insan hayatına dair güzel olan ne varsa kaynağı deliliktir. 'Özsaygı, yüze gülme, unutma, tembellik, şehvet, bunaklık, zevk u sefa, içki alemlerinin simgesi komos, Rüya Tanrısı Morpheus' deliliğin cariyeleridir. Delilikle cariyeler ve Tanrılar sürekli birbirine yardım eder. Örneğin evliliğin başlangıcında bunaklık cariyesi devamında da Unutma Tanrıçası deliliğe yardım eder. Böylece delilik herkesçe bilinen anlamının dışında bir içerik kazanarak farklı bir nitelik kazanmış gibi görünür. Budalalık Erasmus'la, Flaubert'ten epeyce önce delilik adıyla, kavramlaşma yolunda önemli bir adım atmış olur. Erasmus bir taraftan deliliğe övgüler yağdırırken diğer taraftan deliliğe çok şey borçlu olan ancak zaman zaman bunu unutan herkese göndermelerde bulunur. Kendilerini bilginlerin birincileri sayan hukukçular; her tarafa soğuk şiirlerini okuyan, kendilerine hayran budala şairler; kendilerine inanıp başka insanlara dünya üzerinde kımıldayan boş hayal gözüyle bakan budala filozoflar; rahip, keşiş, kral, prens, kardinal ve papalar, tüccarlar, alaydan anlamayan, önemsiz bir sorun yüzünden alev alan teologlara ve daha pek çok zümreye göndermeler yapar. Bu göndermeler aynı zamanda uzmanlık alanlarını insan yaşamının iktidar merkezi haline getiren herkese karşı Bakthtin'in tanımına uygun bir direnmedir. Bakthtin'in övgüye, iltifata, pohpohlanmaya karşı direnenler olarak nitelediği delilerin 16. yüzyıldaki temsilcisi Erasmus'tur. Erasmusa'a göre önemli olan, doğru ya da yanlış fark etmez, göndermelerde bulunmaktır. Hilmi Yavuz, Budalalığın Keşfi adlı kitabının birbirini tamamlayan beş yazısının ilkinde Kundera'nın yukarıdaki tanımını çıkış noktası alır kendine. Sanki doğuştan gelen ya da akıl yürütürken bile gelenek halini almış, güdümlü ama akıl yürütmeden yoksun bir düşünce biçimi olarak tanımlar budalalığı. Bilginin her türlüsünü eşdeğer gören, genelde yanlış, doğru olsa bile anlamını yitirmiş bir çeşit düşün me biçimidir, budalalık. Flaubert'in, Bouvard ve Pecuchet'yi Aydınlanmanın bilgi konseptini ve ansiklopedi düşüncesini eleştirmek için kurguladığını biliyoruz. Flaubert'te açıkça ve bir kavram adıyla dile gelen bu anlayış, çoğu zaman ironi ile beraber yürümüştür; çünkü basmakalıp düşünceler, yerleşik fikirler, harcıalem görüşler' 'insanı bunu göre nlerin gözünde komik hallere düşürmüştür. Flaubert, Budalalık'ın ne kadar yerleşik bir duruşu olduğunu göstermek için bir adım daha atmış ve Yerleşik Düşünceler Sözlüğü'nü hazırlayarak kalıplaşmış, beklenen tanımlar yerine tanım süsü verilmişyargıları derlemiştir. Bizim edebiyatımızda ise, romanın edebiyatımıza girişiyle budalalık özünde aynı kalarak farklı niteliklerde ele alınmıştır. Tanzimat Dönemi'nden günümüze uzanan roman serüvenimizin sayfaları karıştırıldığında, budalalık tanımına uyan örnek karakterler göstermek mümkündür. Yenileşme hareketlerinin başlamasıyla birlikte Batılılaşma meselesi ilk romanlarımızda ele alınan temel mesele olmuştur. Felatun Beyle Rakım Efendi romanında Ahmet Mithat, meseleyi iki zıt karakteri işleyerek kurgular. Bu karakterlerden Batılılaşmayı yanlış anlamış, birkaç Fransızca sözcük kullanıp şık giyinerek dolaşan Felatun Bey -alafrangalığının yanında-komik hallere düşen bir budala olmaktan kurtulamamıştır. Recaizade'nin Araba Sevdası'nda Bihruz Bey'in kaderi de Felatun'unkinden pek farklı değildir. Tanpınar'ın Sahnenin Dışındakiler'inde Kudret Bey'in kaderi, girdiği her işi batıran ve -Proust'un Bergotte'sini andıran-burnuyla komik duruma düşen bir budala olmaktır. Yapmayı tasarladığı projeleri, sadece düşünmekle, çalışmış kadar yorulur ;'umumi işlerde karşılığı olmayan bir çek gibi'dir. Acıbademdeki Köşk hikayesinde Sani Bey, tam anlamıyla bir budaladır. İcatlar yapmayı hayatın gayesi haline getirmiş, bisikletin motorlusunu yapmak için uğraştığı işin sonunu getirememiş, atlı arabaya dönmek zorunda kalmıştır. Kendi icat ettiği banyosunda yanmış bir halde bulunmuştur. Öyle görünüyor ki budalalığın kaderi ironiyle birlikte ele alınması ve budalaların kaderi de pek farkına varmadan komik duruma düşmeleridir. Yavuz, Türkçede bir aşağılama ve hakaret sözcüğü olan 'aptal' ile savaşçı, derviş, gazi anlamına gelen abdal sözcüğü üzerinde durur. Budala abdal'ın çoğuludur. Abdal'lar daha çok 'heterodoks' bir yaşam tarzını benimsemişlerdir ve hazır-cevap olmalarıyla tanınırlar. Türk kültüründe mizah bir temel üzerinde oturtulacaksa abdallardan bahsetmeden geçmek yanlış olacaktır. Erasmus kitabında önemli olanın göndermelerde bulunmak olduğunu söyler. Ancak bu göndermelerin önemli olan başka bir boyutu daha vardır, o da budalalığa bakış meselesidir. Erasmus filozofları, rahipleri, hukukçuları; Flaubert, yerleşik düşünenleri eleştirirken elbet bir bakış açısına sahiplerdi. Tahsin Yücel Salaklık Üstüne Deneme adlı kitabında Flaubert'den çok Romain Gary'nin Kral Salamon'un Bunalımı üzerinde durur ve budalalığa bakışın yazarın kaleminde farklı bir nitelik kazandığını vurgular. Budalalığı görüp anlatabilmek için hangi dönemde yaşanırsa yaşansın, budalalığın hangi yaşam alanına ait olduğu anlatılırsa anlatılsın farkında ol mek gerekir. Budalalığın bir yanda üreticileri bir yandan da tüketicileri vardır. Üretici konumunda olanlar budalalığı bir 'üst yapı olgusu'olarak işlerler ve kaynakları tüketici olanlardır. Böylece budalalık'a bakış; meslek grupları, zümreler, ideolojiler vb. yerleşik aynı zamanda içi boşaltılmış her zümre ya da düşünceye karşı bir çeşit aforizma olarak, bunu işleyenlerin kaleminde eleştirel bir nitelik kazanmış olur. Budalalığın önemli ve oldukça da zararlı bir özelliği vardır ki o da bağnazlıktır. Bouvard ve Pecuchet'te Papa Jeufroy'un budalaca düşüncelerinin temelinde her türlü soruyu, her türlü uslamlamayı dışarıda bırakan ancak kesin bir boyun eğişle sürebilen bir inanç söz konusudur. Düşüncenin eksik olduğu, körü körüne bir bağlılık ya da inanma budalalığı, bağnazlığı da beraberinde getirir. Budalalık, edebi türlerin ve düşünce biçimlerinin artması ya da içeriklerinin derinleşmesine -ve tabi aydınlanmayla birlikte bireyin ön plana çıkmasına-bağlı olarak günümüze gelinceye kadar toplumsal olmaktan çok bireysel boyutta ele alınmaya başlamıştır. Ermanno Cavazzoni'nin Budalalar Takvimi'nde ise yaşamın daha öznel bir alanına ait budalalıklar anlatılmıştır. 'Budalalık'ı bireysel boyutta ele alınan kitaplardan biri de sadece okurların gülmesi için değil, budalalık üzerine yazmak ve düşünmek isteyenler için de çağrışımlarla dolu bir kitap, Budalalar Takvimi. Otuz bir çeşit budalalık hikayesi var. Yanı sıra hatalı intiharlar, düzmece intiharlar, intihara kalkışan aşıklar gibi tek tür budalalığa birden fazla örneğin verildiği öykülerler de yer alıyor kitapta. Güldüren, güldürürken sinirlendiren öyküler bir araya gelmiş. Budalalar Takvimi'nin otuz bir hikayesinde de örneklendiği gibi 'budalalık'ın bir başka boyutu daha vardır. Takıntı haline getirilen uğraşların peşinden koşarak, normal insanlarla birlikte yaşanan hayatı, yalnızca saplantılarına göre anlamlı hale getirme budalalığı. Budalaca yaşamak, kişiye budalaca biçimde yaşarken dorukta yaşıyor hissini verir. Hakim olan tek şey başka bir düşüncesinin olmamasıdır. Bu tip budalaların kendilerine yükledikleri tek ve en büyük sorumluluk otomobille uçabilmek, gökyüzünde olup bitenlerle ilgilenmek, iki yüz elli haneli sayıyı tersinden ve düzünden ezbere sayabilmek, genç kalma uğruna yüzüne gençlik kremi sürmek gibi hiç de normal karşılanmayacak türdendir. Bu tip budalalıklar aslında sistematik olmayan ve obsesif bir budalalık türüdür. Bu nedenle takıntılarla yaşamak olarak da tanımlanabilecek bu tip bir budalalık için varılacak tek genel yargı sözcükteki ikinci anlamıdır. Budala'nın sözcükteki ikinci anlamı; bir şeye aşırı ölçüde düşkün olandır. Budalalar Takvimi'ndeki bazı öykülerde obsesif hale gelmiş durumların günümüz insanın korkuları, endişeleri ya da isteklerini karikatürize ettiğini söyleyebiliriz. Genç kalma kaygısıyla hayatını bitiren budala, trafikten korkan budala, hatalı intihar teşebbüsünde bulunan budalalar vb. Budalalık perspektifinden bakılarak yapılacak bir okuma sonrasında -Erasmus'un yaptığı gibi-edebiyatın ya da diğer disiplinlerin içinden bol malzeme çıkarılabilir. Ancak bu türden okuma ve malzeme çıkarma bir alışkanlık haline dönüşürse karşımıza budalalık budalalığı diye bir inceleme konusu da çıkarabilir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/01/kamuran-suphi-cagdas-sanatin-yeni-krali-benim/", "text": "Edebiyat ve sinemanın iktidarı bitti; yeni kral çağdaş sanat, ben de çağdaş sanatın kralıyım. Hasan Bülent Kahraman, AKP iktidarı ile iyi geçinen, onları her konuda destekleyen ama en çok da sanat ve kültür konusunda lojistik ve düşünsel destek sağlayan çok değerli bir kültür sanat adamı. Zat-ı muhteremin on parmağında yüz marifet var. Bunlardan birkaçını saymaya çalışalım. Kendileri akademisyen, sanat eleştirmeni, sanat kuramcısı, 1991-1995 yılları arasında Kültür Bakanlığı Baş Danışmanı, köşe yazarı. Ayrıca Contemporary İstanbul Sanat Fuarı genel koordinatörü, Akbank Sanat Danışma Kurulu ve Sabancı Müzesi Yürütme Kurulu üyesi olarak görev yapmıştır. Uzun yıllar İstanbul Bienali Danışma Kurulu üyeliğinde bulunan Kahraman, küratör olarak çok sayıda sergi düzenlemiştir. 1996 yılından bu yana Türk Sosyo-Ekonomik ve Politik Araştıma Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği, 1995'ten bu yana Sosyal Demokrasi Vakfı kurucu üyesi, 1993-1995 yılları arasında Rotterdam Belediyesi Sanat ve Kültür Kurulu üyesi, 1993-1995 Başbakan Yardımcısı Baş Danışmanı, 1992-1993 Kültür Bakanlığı, Genel Yayın Kurulu Başkanlığı, 1992 yılından bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Danışma Kurulu üyeliği, 1991-1995 yılları arasında Sosyal Demokrat ve Halkçı Parti Danışmanlığı yapmıştır. Ayrıca Sakıp Sabancı Müzesi Yönetim Kurulu üyeliği, Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi Uluslararası Danışma Kurulu üyeliği, Sabancı Üniversitesi Akbank Sanat Danışma Kurulu üyeliği, Europa Nostra Türkiye üyeliği gibi sayamayacağımız kadar çok yerde görev yapan Kahraman, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Danışma Kurulu üyeliği, 2005'ten bu yana BP Ulusal Onur Komitesi üyeliği, 2004'ten bu yana İstanbul Film Festivali jüri üyeliği, 2003'ten bu yana Akbank Kısa Film Festivali jüri üyeliği, 2002'den bu yana Akbank Kültürel İlişkiler Danışma Kurulu üyeliği,1998'den bu yana Türk Tarih Vakfı Yönetim Kurulu üyeliği ve Radikal, Sabah gibi ana akım medyada köşe yazarlığı yapmıştır. Yok eğer bunları madd karşılık beklemeksizin amme hizmeti olarak yapıyorsa o zaman gidip elini öpmek gerekiyor. Bu kamusal hizmet aşkı göz yaşartıcı olabilir. 13 Ağustos 2010 yılında Sabah gazetesindeki köşesinde AKP'nin başarılarını Türkiye yeni kuruluyor başlığıyla yazmak. Üstü kapalı bu yeni sınıfın Cumhuriyet burjuvazisi olmadığını, İslami burjuvazi olduğunu vurgulamaktan da geri durmuyor. Burada AKP ve yandaş inşaat şirketlerinin kentsel talanını sosyolojik olarak açıklıyor ve bunu göçe bağlıyor. Göçebe olmaktan mütevellit sınıfsal konum bulamayan kitlenin mobilizasyonunu 1994 yılından bu tarafa AK partinin kontrol ettiğini belirterek, iktidarın gücünü tescilleyerek iktidara methiyeler yağdırıyor. 17 Aralık operasyonu ile Ak partinin ne kadar ak olduğunu ve kentsel talandan ve her türlü yolsuzluktan nasıl nemalandığı ortaya çıktı. Ordunun ve bürokrasinin etkisi azalmalı derken Kahraman, AKP'nin polis devleti ve daha totaliter bir monark rejim uyguladığından hiç söz etmiyor. Bir başka yazısında sayın Kahraman, İstanbul'u muhafazakarların koruduğunu söylüyordu. Kahraman iktidarın Kiç kazalarını hoş görmemizi telkin ederken, soylulaştırma adı altında kentin nasıl yağma edildiğini, kamusal arazilerin ve eski yapıların yandaş müteahhitlere sunulduğunu görmezden geliyor. Beyoğlu belediyesinin çok zarif bir çalımla içkiyi yasaklayarak, ucuza içki içen alt sınıfları Beyoğlu'ndan sürerek Beyoğlu'nu kurtardığını Soylulaştırma 25 kuruşa bira içen lümpen kitleyi oradan sürüp çıkarıyor; bölgeyi mutenalaştırıyor. Artık kim diyemez, Beyoğlu'nun kurtuluşu asıl şimdi başladı diye? (5) cümleleriyle ifade ediyor. 17 Aralık operasyonu ile Ak Parti'nin İstanbul'u nasıl kurtardığını, nasıl yağmaladığını gördük; ama asıl önemlisi pek çok kitabı bulunan, entelektüel sayılan bir kültür sanat otoritesinin iktidar silahşorluğu yaptığında düştüğü zavallı durumu gördük. Ancak kendi zavallılığını göremeyen Kahraman, iktidar şaklabanlığı ile elde ettiği statülerden aldığı güçle, kendisini çağdaş sanatın yeni kralı ilan etmekten de geri durmadı. Haşmetmeap buyurdular ki; Edebiyat ve sinemanın iktidarı bitti; yeni kral çağdaş sanat.(8) Koltuğunu Beyoğlu'nun merkezine atarak her devrin kültür-sanat otoritesi benim derken, oturduğu koltuktan Edebiyat ve sinemanın iktidarı bitti; yeni kral çağdaş sanat, ben de çağdaş sanatın kralıyım. diyor aslında. 1996'dan itibaren Türk Sosyo-Ekonomik ve Politik Arş. Vakf. Yönetim Kurulu Üyeliği, 1992-1993 Kültür Bakanlığı, Genel Yayın Kurulu Başkanlığı, 1992 yılından bu yana İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı Danışma Kurulu Üyeliği, İstanbul Avrupa Kültür Başkenti Danışma Kurulu Üyeliği, 2005'ten bu yana BP Ulusal Onur Komitesi Üyeliği, 2004'ten bu yana İstanbul Film Festivali Jüri Üyeliği, 2003'ten bu yana Akbank Kısa Film Festivali Jüri Üyeliği, 2002'den bu yana Akbank Kültürel İlişkiler Danışma Kurulu Üyeliği, 1998'den bu yana Türk Tarih Vakfı Yönetim Kurulu Üyeliği, Sabancı Müzesi Uluslararası Yürütme Kurulu Üyeliği, Radikal, Sabah gibi ana akım medyada köşe yazarlığı, Contemporary İstanbul Sanat Fuarı genel koordinatörlüğü, Türkiye sanat ortamında yer aldığı köşe başlarına bakarsak haksız da sayılmaz aslında."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/01/meltem-yakin-uldes-sanatciya-sahip-olma-arzusu/", "text": "Stephane Breitwieser, tam bir sanat tutkunudur. Tutkusu takıntı boyutunda olan Breitwieser, sanat eserlerine sahip olma arzusuna karşı koyamaz. 1994 ile 2001 arasında 239 parça sanat eseri çalar. Annesi, oğlu tutuklandığında delilleri yok etmek için eserlerin büyük kısmını parçalayıp bir bölümünü çöpe, bir bölümünü nehre atar. Breitwieser cezaevinde iki kere intihar teşebbüsünde bulunur. Annesinin biricik koleksiyonunu imha etmesinin onu bunalıma sürüklediği iddia edilir. Günümüzde herkesin bir sanat eserine öncelikle parasal değeri sebebiyle sahip olmak isteyeceğini tahmin etmek zor değil, ancak sanat eserinin paraya çevrilemeyeceği durumlarda o esere sahip olma arzusunun kaynağı incelemeye değerdir. Bu arzunun haklı sebebi olarak genellikle eserin estetik değeri veya varsa- sanat tarihindeki önemli konumu öne sürülür. Bu noktada şu soru sorulabilir; Vermeer'i ve Pieter de Hooch'u eksperlerden orijinal belgesi alabilecek kadar mükemmel taklit edebilen Hollandalı ressam Hans van Meegeren'in yapıtlarına sahip olmak ile orijinal Vermeer'e sahip olmak arasındaki fark nedir? Bir eksper bile göremediğine göre muhtemelen estetik açıdan aralarında belirli bir fark yoktur. Buradaki tek fark, tanınmış bir ressamın varlığı ya da yokluğudur. Lacan, Aynen tehdit altındaki bir hayvanın onu yakalamaya çalışanı şaşırtmak için kendi vücudundaki bir parçadan kurtulması gibi sanatçı da bir imgeden kurtulur sanatçı hayatta kalabilmek için korku dökümü yapıp tüy döken kuşlar gibi benzer şekilde imgeler veya nesneler bırakabilir der. Buna göre denilebilir ki eser sahibi sanatçının ardında bıraktığı imgeye sahip olmanın gizli hazzını duyuyordur; bu şekilde sanatçının bir parçasına sahiptir çünkü. Bu haz, sanatçının isminin çevresinde oluşan bir efsane varsa katmerlenir. İnsan, varoluşunun ilk anlarından itibaren kendisini, çevresini ve en önemlisi ölümü anlamlandırmaya çalışarak dünyaya mümkün olduğunca hakim olmaya gayret etmiştir. Bu aşamada kendisi dışındaki bir gücü var ederek yüceltme ihtiyacı duymuştur, sanatın ortaya çıkışı da zaten temelde bu ihtiyaca dayanır. Bugün sanat eserini yüceltme arzumuz, şimdi sanat olarak adlandırdığımız, zamanında kutsallık atfedilen imgelere geçmişten kalma bir beklentiyle, simgeledikleri yücelik için duyulan dolaylı hayranlığın kalıntıları olabilir. Sanatçı da bugün bir yüceltmenin öznesi olabildiği ölçüde popüler olacaktır. İsminin çevresinde bir efsane oluşması sanatçıyı da, eserlerini de farklı bağlamda ele almaya iter insanları. Efsanevi sanatçı kavramı Avrupa'da, İtalyan kentleri arasındaki rekabet sonucu, her kentin kendi sanatçısıyla övünmek istemesinin de etkisiyle 13. yüzyıl sonlarında ve 14. yüzyıl başlarında Floransa'da, resimde devrim yaratan dahi Giotto di Bondone ile başlar. Giotto'dan sonra sanatçı nispeten saygı görmeye başlayacaktır. O güne kadar adı anılmayan sanatçı her ne kadar hala kilisenin hizmetindeyse de en azından yavaş yavaş dehası kabul edilecektir. Aradan geçen 700 yılda sanatçı, dinin baskısından kurtulmuş, büyük bir bedel ödeyerek eski düzene göre görünürdeözgürleşmiş, ancak bir yandan da acımasız kapitalist sistemin çarkları içinde yapayalnız kalmıştır. Artık sipariş veren kiliseler ya da soylular yoktur ve dünya, yaşayabilmek için yapıtlarına alıcı bulmak zorunda olan, sadece üreterek yaşamakta zorlanan, sanatın varlık sebebiyle ilgili kafası karışık sayısız sanatçıyla doludur. Ancak aradan sıyrılmayı başaran şanslı azınlık, bugün imgeler dünyasında kaybolmamak için gereken sırrı özümsemiş olanlardan oluşur: Sıradan olmamak... Eserin sıra dışılığının yanı sıra burada sanatçının sıradışılığına dair bir beklenti de söz konusudur. 21. yüzyılın bütün iletişim araçları, suya sabuna dokunmayan, devşirme ve light inanç sistemleri, çok satan kitapları sen farklısın, sen özelsin der. Oysa bugünün kapitalist toplumunda farklılığa gerçek anlamda yer yoktur. Tüm dünya -en azından arzu düzeyinde- aynılaşmaktadır. Moda, tam olarak buna hizmet eder ve tüketim toplumunun varlığının devamı için gerekli olan daima arzu yaratmak dahiyane bir fikirdir. Sanat piyasası da varlığını bu cilalanmış arzu üzerinden devam ettirir. Oysa modern toplum gerçek arzudan korkar. Darian Leader, 'Mona Lisa Kaçırıldı' isimli başarılı incelemesinde; Uygar dünyada saf arzu yabancı bir türdür. Birisi belki de bir dava uğruna kendini feda etme edimleri aracılığıyla saf arzuyu açıkça gösterdiği zaman buna anlam veremiyoruz; Kendini koruma ve maddi konforun ortak paydasından vazgeçme, Batı toplumunun ayrıcalık tanıdığı şeylerin dışında yer alır. Arzunun apaçık saflığı dehşete düşüren bir nosyondur ve uygarlık, saf arzuya bağlı olanlara suçlular ya da sanatçılar adını veriyor. Sanatçı, durumu onaylanmış bir suçludur, yeni şeyler ortaya çıkarabilen 'yıkımlar toplamı' aracılığıyla kendi arzularının tekilliğini gösteren birisidir der. Buna göre sanatçı, saf arzusunu gerçekleştiren nadir insanlardan ise belki de sanat eserinin sahibi kendi gerçekleştiremediği ve muhtemelen asla gerçekleştiremeyeceği bu arzuya dolaylı olarak kavuşmaktadır. Çünkü sen farklısın söylemi aynılaşmış toplumun ruhunu okşarken gerçeğin bu olmadığını içten içe herkes bilir. Sıra dışı sanatçının eserine sahip olan kişi ise bir anlamda sanatçının farklılığından beslenir ve yapıtlarına ulaşma ayrıcalığıyla ona sahip olduğunu hissedebilir. Belki bu yüzden Picasso'nun bir eseri var bende demekten çok Bir Picasso var elimde denir. Stephane Breitwieser, annesinin evine sakladığı, kimseye gösteremeyeceğini, satamayacağını bildiği sanat eserlerinin yegane sahibi olduğu inancıyla kendisini daha değerli hissediyor olmalıdır. Bu yapıtlar, geçmişin tüm büyüsüyle, dokunulmazlıklarıyla ve en önemlisi sanatçılarının ruhuyla gelmişler, kısa bir süre Breitwieser'ı yüceltmişlerdir. Meşhur hırsız onlarla kendini tam ve sürüden farklı hissetmiş olmalıdır ki kaybettiğinde acısı intihara teşebbüs edecek kadar derin olmuştur. Bu yazı Psikeart Dergisi'nin Arzu konulu sayısında (2011, Sayı;18) yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/01/serkan-azeri-birim-bozok-resminde-doga-ve-yasam-tutkusunun-renkli-yansimalari/", "text": "O yıllarda yetiştirdiği genç isimlerle bir ekol haline gelen ve temsilcileriyle Türk Resminde etkisini hissettiren Bedri Rahmi atölyesinin, öğrencinin deneysel yaklaşımlarına öncelik veren özgürlükçü ve renkli yapısı, Birim Bozok'taki bu resim serüveninin temellerinin atılmasında etkili olmuştur. Doğa, yaşamın kaynağıdır. Birim Bozok da, doğanın gücünün ve doğal yaşamın renkliliğinin farkında bir ressam olarak, resimlerinin merkezine çoğunlukla doğayı almıştır. Doğa, türlü görüntüleriyle onun iç dünyasının ışığında, adeta renk patlaması biçiminde tuvallerinde anlam kazanır. Kentleri ise görmek istediği gibi bir renk görselliğine dönüştürür. Bozok'un kente bakışında doğa ve yaşam tutkusu, yine en belirleyici unsurlar olarak karşımıza çıkar. İskilip, Kapadokya, Bodrum ve İstanbul görünümleri içerisindeki ev grupları hatta tarihi yapılar bile, ağaçların ve çiçeklerin, derinden gelen yaşama sevgisini çağrıştıran görselliğine bürünür. Bir bütünün parçası gibi, soyut ve somut arasında bir noktada algılanan çiçek resimlerinde de renk ön plandadır. Bu resimlerinde, ressamın hayat algısının neden resim kurallarıyla bağdaşmadığını çok net gözlemleriz. İçten gelen yoğun bir coşkunun sıcaklığıyla, görsel boyutta tuvalde biçimlenen kent ve doğa görüntülerindeki soğuk renkler bile kendilerini izleyiciye sıcak bir etkiyle hissettirir. Birim Bozok, yıllar boyu kendi iç dünyasının derinliklerinden gelen yaşam sevgisiyle oluşturduğu resim serüvenine, yoğun bir üretim enerjisi ile devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/rural-america-contemporary-art/", "text": "RACA was invited to put together an exhibition at the offices of the McKnight foundation. It will be up for six months! So you have plenty of time to check it out! Plus the McKnight offices are a very cool place to visit. We will be scheduling an opening and will update this event with that date and time. RACAon!! And of course the video where I try to explain it all.... funded by the McKnight foundation and created by Colin Kloecker and Shanai Matteson of works progress! They really did a beautiful little film...."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/safak-gunes-gokduman-alfredo-da-silva-i-see-mountains-in-space-yo-veo-montanas-en-el-espacio/", "text": "Alfredo Da Silva, who was born on February 20th, 1935 in Potosi, Bolivia, graduated from Potosi Fine Arts Academy and Prilidano Pueyrredon Fine Arts Academy. He was awarded with the scholarship of Graphic Arts in New York Pratt Institute in 1962. Alfredo Da Silva is known as an abstract expressionist. When we look at his first studies, we see geometric shapes that do not have sharp edges and the dominance of pastel colors on the canvas. The colors gradually give their places to sharp geometric shapes. Today, one can feel the effect of illusionism in these monochromatic, three dimensional works. The artist is inspired by the lands of Bolivia in choosing themes for his watercolor and ink wash figurative works simultaneously with his abstract works. A socialist realist emphasis reflecting the lives of Bolivians attracts the attention in these paintings that include portraits and Bolivian landscapes. It is clearly seen that the artist successfully combines abstract and figurative in a single canvas through nude elements that he places on abstract backgrounds. Opening his own individual exhibition at the age of sixteen at La Paz Municipality Gallery, Alfredo Da Silva held exhibitions in many countries in his art life of sixty years. Besides Bolivia La Paz National Museum, his works are located in many public collections such as Guggenheim Museum, New York Metropolitan Museum, Museum Of Modern Art NY and Museum of Modern Arts Rio. Alfredo da Silva: I was born in the famous town of Potosi in the mountains where silver is mined and Spain that concurred in the 18th century. The colonial master painter Melchor Perez de Holguin in my opinion is one of the best painters that came from the school of art in Potosi. When I was a boy I saw him once in the Art Museum in Potosi for the first time in 1950. He affected me profoundly and I began to seek answers within myself. I also wanted to be a painter and went to study at the Academy of Fine Arts in Potosi. At the Academy of Fine Arts in Potosi I had the opportunity to see more wonderful works by masters like Vermeer, Rembrandt and Raphael. In 1957 I travelled to Buenos Aires where I made several very successful exhibitions. Later on the Museum of Modern Art hosted an exposition for foreigner's where I won first prize. Then In 1961 I was invited to the US by Dr. Jose Gomez Sicre, Art Director of the Pan American Union to have a one man show at the Pan American Union Gallery in Washington D. C organized by the Organization of American States. A. D. S.: I had my first show in La Paz, Bolivia. From my perspective in the 1950's Bolivian art was figurative, subjects were locals and landscapes from the countryside. A. D. S.: My paintings are primarily an expression of outer space as the mountains of my home land Potosi emanate wonderful shapes and colors. My abstract paintings are influenced by the native civilization of the Incas, the beauty of mountains, and of the cosmos. My works are mainly visual poems of my homeland, and the deep richness and wonder of our existence. A. D. S.: I believe I was born to paint beauty in every way, consciously and unconsciously. I don't have any disadvantages form versatility. Versatility has enriched my life as an artist. For example watercolor has challenged me the most technically. I wake up every morning excited to improve my technique. I also spend a great deal of time on my current technique. On my acrylic works i combined the bold strokes together with glazing technique of the old masters. I take the glazing technique of the old masters where they used a very thin gradual glazing of colors one on top of the other and I applied that to my watercolors to obtain a translucency. A. D. S.: I believe it is possible to reach a level of social reality through abstract work. In my abstract art I focus on shapes that are derived from my conscious and unconscious creativity. Beautiful mountains surrounded by space inspire me. This beauty uplifts me and enables me to translate my feelings into dynamic abstract forms. A. D. S.: Yes you are correct. In my early works I used vibrant colors as I was influenced by the mantas and ponchos that were traditionally worn by the Bolivian Inca Indians. The garments were hand woven and brightly colored. In 1958 I went to Buenos Aires and became very interested in textural expressionism and I explored the use of monochromatic tones. Shape and texture predominated over color. The glazing technique I modified from the old masters gave my work delicate hues and more depth and dimension. A. D. S.: At the time that I was interested in painting with oil I was also interested in abstract art. My oil paintings were painted indoors where I could work on them slowly and meticulously. Later on I chose to venture into watercolors I just happened to take an interest in Landscapes and portraits. My landscape water colors were painted outdoors. The portraits I painted indoors. For this preference there was no particular reason I can think of at the moment. A. D. S.: Yes you are correct. My abstract works reached the culmination of my creation. Now I'm painting figurative art. I am painting figurative art and portraits of Bolivian people and emphasize abstract shapes for my background. I paint figuratively because I like to concentrate on people from my country. It is very nostalgic to do so at my age. A. D. S.: For the last 20 years I have been painting watercolor portraits. In the foreground my subjects are female models and in the background I use abstract forms with dynamic color. I use plaster to create textures in movement in my abstract works. I use several transparent color washes to create different tones in my work. A. D. S.: It is very likely that next year I will have exhibition of my current works."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/selat-kurt-propaganda-eliyle-suskunluk-sarmali-tesis-etme-sanati/", "text": "Rıza üretimi, iktidar, propaganda gibi kimi kelimelerin bolca kullanılacağı, günümüz Türkiye iktidarının bu bağlamla ilişkilendirilmeye çalışılacağı ve yazının kendisinin başlıktan kısa olacağı düşünüldüğünde KolajART okurları olarak birçok alt başlığın eksik kalacağını düşünebilirsiniz ve haklı da olursunuz. 1. Dünya Savaşı yıllarında kullanılmaya başlanan rıza üretimi kavramı kitlelerin kendine ait olmayan tercihlerinin, kendi tercihleriymiş gibi gösterilip etkin kılınması yöntemidir. Creel komisyonu üyesi Walter Lippmann için rıza üretimi yoluyla biçimsel olarak seçme hakkına sahip insanların seçim tutumları daima yeniden istendik davranışlar elde edilerek yapılandırılabilir. Propaganda etkinliğinin, sanatsal yöntemlere başvurarak etkin bir şekilde kullanılabilmesi için, öncelikle kitle iletişim araçlarının da etkin bir şekilde kullanılıyor olması gereklidir. Nazi Almanyası'ndaki Goebbels'in uygar siyasi propagandası, ya da Stalin dönemi Rusya'sının, sınıf savaşımı ve benzeri sosyalist mücadele dışındaki tüm sanat temalarına- toplumcu gerçekçi olsa dahi- ve aynı zamanda toplumcu gerçekçilik akımı dışındaki diğer akımlara toptan şüpheyle yaklaşması, rengi ne olursa olsun, yozlaşmaya yüz tutsun ya da tutmasın, her iktidarın sanatla kendi iktidarı arasındaki ilişkiye pragmatik bir pencereden baktığının bir kanıtıdır. Başta da belirttiğimiz kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı, yaratıcı sanat ürünlerinin ancak toplumun geneline hakim olan kliğin, zümrenin ya da sınıfın genel ideolojik tercihleriyle paralel doğrultuda olmasıyla mümkün olur. Ters yöndeki her kullanım girişimi incelikli ya da bariz faşist girişimlere ve yasaklamalara konu olmuştur. Ancak diyalektik gelişim gereği tersi de doğrudur. Yani hakim sınıfın sokaktaki zor aygıtı ve egemenliği kırıldığı anda artık kitleler kendi sanatsal yaratıcılıklarıyla iletişim araçları tekelini eline geçirmeye çalışır ya da alternatif araçlar kullanır. Bireylerin çevreyle, dünyayla, ülkesindeki gelişmelerle ilgili görüşlerinin bu denli etkin şekilde değiştirilebilmesinin ardında yatan maddi süreçler sanki bir işbölümü içinde gerçekleşiyor gibidir. İlgili medya kuruluşlarının reklam ve tanıtım programlarında izlediği yollar, kimi ekonomistlerin ve akademisyenlerin uyuşturucu etkisi gösteren açıklamaları; top modellerin, müzisyenlerin iktidar yanlısı açıklamaları, kitleleri özellikle baskıcı iktidarlarda önce suskunluk sarmalının içine çekmekte, ardından azınlıkta kalma korkusuyla fikirlerini yavaş yavaş değiştirmeye yöneltmektedir. Şimdi bu fikri, ülkemiz iktidarının güncel durumuna bağlayalım. Bugünkü iktidarın rıza üretimi kavramını tam bir verimlilikle kullanamadığını görüyoruz. Politik ajandasının izin verdiği zaman aralığını ancak kullanabildiğini; ve ucu ucuna kimi gelişmeleri yönlendirebildiğini gördüğümüz iktidarın, kendi muhafazakar kimliğinin özlü politikalarını topluma yedirebilmesi için uzun zaman gerektiğini bildiği halde kuru siyasal açıklamalarla toplum mühendisliğine girişmesi, kısa sürede sonuç istemesi, yaratıcı sanat örneklerini kullanmadan bankta kız erkek yan yana oturursa karışmam ama saygı da duymam, alkol içenlerden bize oy veren alkolik değildir gibi arka arkaya dümdüz açıklamalarda bulunması, 2013'ün haziranında karşıtını üretmiştir. Sonuç olarak etkili ve yaratıcı bir sanatsal propagandanın gücünü geziciler elinden bolca seyrettik. İktidar iktidarını, önce sokakta, ardından zaten hiç kullanamadığı sanatsal yaşamda kaybetmişti. Burada belirtmek istediğimiz, kitle iletişim araçlarının etkin kullanımı ve tekelleşmesi iktidar yanlılığının bazı durumlarda rıza üretimi için yetmediğidir. Eğer kitlelere verilecek yaratıcı sanat örnekleriniz, kahramanlık destanlarınız yoksa toplumda bir rıza üretimi değil, giderek artan bir rızasızlık oluşmaktadır. Öyle bir nokta gelir ki bu rızasızlık, kitlelerin kendi gerçek tercihlerini apaçık gibi ortaya çıkarır. Politik arenaya çıktığı ilk günden bu yana devlet güçleriyle karşı karşıya gelmemeyi ilke edinmiş; hatta muhalif kitleleri bastırmakta devletin para-militer gücü olarak kendini kullandırmış bir siyasi anlayışın kaba kuvvet dışında- tarih boyunca üretebildiği tek bir kahramanlık destanı bile elbette- olmaz. Sağın sığ ve yalan üzerine kurulu siyaset anlayışı ya toplumsal taleplere karşı şiddet üretmekte ya da cebini doldurmakta ustadır, ne yazık ki günümüz iktidarının bu ikisinde de usta olduğunun altını çizerek sözümüze son verelim. Suskunluk Sarmalı: Alman sosyolog Elisabeth Noelle-Neumann'ın geliştirdiği ve sınadığı -aslında kamuoyunu ele alan daha genel bir kurama bağlı- sosyolojik bir ilkedir(1974): 1 kitle iletişimi 2 kişiler arası iletişim ve toplumsal ilişkiler 3 -düşüncenin bireysel olarak açıklanması 4 bireylerin toplumsal çevrelerinde onları çevreleyen düşünce ortamı hakkında sahip oldukları algılamalar. Bu dört öğe arasındaki etkileşimle ilgilenen kuram, kişisel düşüncenin başkalarının ne düşündüğüne bağlı olduğunu ele alan temel sosyo-psikolojik düşünceden kaynaklanır. İlke şu varsayımlara dayanır; 1 İnsanlar belli bir görüşü benimsemekte yalnız olduklarını düşünüyorlarsa bunu açıkça dile getirmekten kaçınır, görüşlerinin paylaşılacağını anladıklarında konuşurlar. 2 Birey belli bir görüşün toplumda ne kadar geçerli olduğunu saptamada kitle iletim araçlarını bir kriter olarak kullanabilir. Benimsediği görüş bu araçlarda yeteri kadar yer almıyorsa bunun kabul gören bir görüş olmadığı sonucuna varır. 3 İletişim araçlarının hemen hepsi az ya da çok tekelci bir şekilde aynı fikirleri dile getirme eğiliminde olup insanları yönlendirici bir kanı iklimiyle baş başa bırakır. Buradan hareketle: 4 Belli bir görüşe sahip birçok insan bulunduğu çevreden dışlanma korkusuyla görüşünü savunamayacaktır. Suskun kalındıkça bu görüş olduğundan daha az yaygın görünecek ve bu durum ise giderek bir suskunluk sarmalına neden olacaktır. Merak edenler için konuyla ilgili benzer teori ve çalışmalar da şunlardır: Solomon Asch'in uyma ve Stanley Milgram'ın itaat deneyleri."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/sfc-shoah-film-collection/", "text": "SFC Shoah Film Collection is a wordwide unique initiative by Agricola de Cologne, director of Cologne Art & Moving Images Awards addressed to the young generations of artists and film makers to use new technologies and contemporary approaches in art in order to senstize the visitors/audience to keep vivid the memory of SHOAH. Launched on occasion of 65th return of the Liberation of the Concentration Camp of Auschwitz on 27 January 2010 SFC Shoah Film Collection has meanwhile collected 37 outstanding pieces of videoart. Each year, on 27 January, SFC Shoah Film Collection is releasing a new call for submissions, and now it is so far to invite again artists from the field of moving images to submit experimental art films and videoart reflecting the topic of SHOAH and related fields. In this initiative, the topic of SHOAH can be understood as a metaphore for the dark side of human existence causing the most extreme violations of human rights and human dignity, as they are manifesting themselves in the process of the historical HOLOCAUST during the Nazi era in the 20th century, but also in the genocides and crimes against humanity as they are happening nowadays before our very eyes or in our neighbor's garden. Understanding as a witness what is happening these days, offers the possibility to understand the inimaginable which the historical HOLOCAUST is representing. SHOAH must not happen again ever anywhere! SHOAH must not happen again ever anywhere! The film and video artists who want to submit are encouraged to inform themselves intensively about the subject matter before they submit a film/video in order to find their individual approach which may be historical, as well as most contemporary in different concern. The human dimension makes SHOAH a topic and matter which has the potential to affect all people anywhere on the globe since the values of humanity are vivid and valid as long as human invidividuals are living, no matter from what kind of cultural, ethnic, religious or social background they may come from. The film/video selected will be included in SFC -Shoah Film Collection and the long-term plannings of its events. The full-length films/videos may originate from the years 2000-2014. Excerpts of videos or films are not accepted!! Max 3 films/videos can be submitted. Creations using language and/or text other than English need English subtitles. The preview copy should be uploaded for download by using the free upload platforms like SENDSPACE www. sendspace. com (up to 300 MB) or WE TRANSFER www. wetransfer. com (up to 2GB), after upload please send the link, and CologneOFF will download the film then. only selected artists will be notified and invited to send a hardcopy of the selected video in best screening quality. the selections will be made on an ongoing basis until the final deadline. The full-length films/videos may originate from the years 2000-2014. Excerpts of videos or films are not accepted!! Max 3 films/videos can be submitted. Creations using language and/or text other than English need English subtitles. The preview copy should be uploaded for download by using the free upload platforms like SENDSPACE www. sendspace. com (up to 300 MB) or WE TRANSFER www. wetransfer. com (up to 2GB), after upload please send the link, and CologneOFF will download the film then. only selected artists will be notified and invited to send a hardcopy of the selected video in best screening quality. the selections will be made on an ongoing basis until the final deadline. I, the submitter/author, declare to be the holder of all rights on the submitted work. In case the work is selected, I give until revoke SFC Shoah Film Collection the permission to include the work in the project context online and in physical space for screenings /exhibitions free of charge and use screenshots for non-commercial promotional purposes free of charge, as well. Until revoke means, that the author can remove his work at any time. I, the submitter/author, declare to be the holder of all rights on the submitted work. In case the work is selected, I give until revoke SFC Shoah Film Collection the permission to include the work in the project context online and in physical space for screenings /exhibitions free of charge and use screenshots for non-commercial promotional purposes free of charge, as well. Until revoke means, that the author can remove his work at any time."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/tate-modern-performance-programme-2014/", "text": "British artist Cally Spooner presents And You Were Wonderful, On Stage, a two-part commission performed at Tate Britain on 21 January and online on 27 February. The work draws on the genre of Broadway musicals and has been written for a chorus line singing a cappella. It's moving from I to It The Play is a new play written and directed by Tim Etchells commissioned by FormContent. The work is performed by two actors within the Tate Modern collection galleries. The scripted performance references its setting to playfully explore the use of fiction and language in visual art and exhibitions. Joelle Tuerlinckx presents a new piece in response to Tate Modern's auditorium. The artist works with the core elements of the space screen, projector, sound system, blinds and lighting as 'actors' in an opera set to music, creating a choreography of the space. This piece extends her exploration of the relationship between space, drawing and sculpture seen in her exhibition-based work. Bojana Cvejic addresses the question of publicness through a series of experiments staged within the unique public arena of Tate Modern's Turbine Hall. Invited to manifest the book Public Sphere by Performance (2012, co-written by Cvejic and Vujanovic) in the Turbine Hall, and working with and amongst Tate's mass audience, Cvejic invites Christine de Smedt, Ana Vujanovic, Marta Popivoda, Lennart Laberenz and Neto Machado to devise choreographic patterns for Tate Modern's visitors, elaborating upon and interfering with the audience flow. Up Hill Down Hall An indoor Carnival is a contemporary art procession that recreates London's Notting Hill carnival costumed parade with works by artists who draw inspiration from carnival as an artistic medium. This new commission brings the sensorial experience of Oscar Niemeyer's Sambadrome in Rio de Janeiro, where the Rio Carnival takes place, to the Turbine Hall at Tate Modern. This day-long performance combines the techniques of display from Brazilian and Caribbean carnival traditions with the style of London's Notting Hill Carnival. Informed by the history of the annual London event, this project reflects the shifting significance of carnival from ritual of resistance and festival of diversity to multimedia performance art form. Conceived by Claire Tancons in discussion with Tate Modern's curatorial team and in collaboration with the artists in the project including Marlon Griffith and Hew Locke and architectural designer Gia Wolff among others, along with the Notting Hill Carnival community. Claire Tancons is a curator, writer and scholar based in New Orleans whose work focuses on carnival, public ceremonial culture and popular movements. Selma and Sofiane Ouissi perform a new work that explores the use of the internet in daily life. The Performance Room format corresponds with the way in which Selma and Sofiane Ouissi have been working together for many years. Selma lives in Paris and Sofiane in Tunis. The internet is therefore vital to the production of their collaborative works. Alexandra Bachzetsis presents From A to B via C, a new work created for a theatre space, and further transformed for an exhibition space and performed live to an online audience as part of the 2014 Performance Room series. Alexandra Bachzetsis' choreography scrutinises the mutual influence between the use of gesture and movement in lowbrow cultural genres such as romantic comedy, TV soap, or hip-hop video clip, and the arts, such as ballet, modern dance and performance. BMW Tate Live is curated by Catherine Wood, Curator, Contemporary Art and Performance, Tate and Capucine Perrot, Assistant Curator, Tate Modern. BMW Tate Live is a partnership between BMW and Tate, which focuses on performance, interdisciplinary art and curating digital space."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/02/videoholica-2014-vii-uluslararasi-video-sanat-festivali/", "text": "VIDEOHOLICA International Video Art Festival in Varna, Bulgaria starts the new open call for video art submissions for its 7th edition. The 7th VIDEOHOLICA will take place between 1st and 7th August 2014 in Varna, Bulgaria. This year's edition of VIDEOHOLICA will be accompanied by an international panel discussion on the issues and opportunities for alternative video art distribution and creating on-site archive of video art in Bulgaria. The theme of VIDEOHOLICA 2014 is 7. 7 appears to be a hyper functional number featuring multiple typical symbolic and meaningful encumbrances. According to many, 7 is a sacred or primal number, a symbol of beginning and creation. Others define 7 as the golden mean between the first number 1 and the odd 13. According to some, 7 symbolizes the end or death, because it closes a series of various human phenomena in a cycle of 7, after which nothing happens. There are concepts, according to which 7 symbolizes harmony, connectivity and integrity bringing together 3 as a symbol of the intangible and ideological and 4 as that of intangible. If in this irrational syncretism the disposition of 7 is also a base, medium, end, and all taken together, then the math is definitely funny and a hypothetical artistic study very curious. In its 7th year, VIDEOHOLICA recognizes 7 as its own existential performativity, but not to highlight its existing complex symbolism but to provoke new multidirectional thinking, associations and interpretations beyond the real potentiality of 7. What does 7 count for/ depict? What is more and what is less than 7? Is 7 enough? Where is the place of 7 in today's multitudinous/ multifunctional world? With these and other questions we are searching for poetic, abstract, ironic, conditional, metaphoric and literal comments on the moving image, committed to decompose the audio-visual and conceptual matrix of the figure 7. VIDEOHOLICA 2014 will be again composed of the sections: video art, short films and animation. The VIDEOHOLICA has a submission fee of EUR 15. VIDEOHOLICA 2014 will accept both regular mail applications and online applications. VIDEOHOLICA 2014 OPEN CALL will run until 1st June 2014 and all applications are very welcome."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/03/altan-celem-kav-sanat-galerisi/", "text": "Kılınçarslan Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı, toplum yararına çalışmayı ilke edinirken derslerinde başarılı ancak ekonomik bakımdan güçsüz durumda olan öğrencileri destekleyerek topluma kazandırmak hedefindedir. Modern sanatın özgün sanatçı ve eserlerini sergileyen KAV Sanat Galerisi ise bu anlayışın bir parçası olarak, sergilerden elde edilen gelirle vakfa desteğini sürdürüyor. KAV Sanat Galerisi, 05 Şubat 01 Mart 2014 tarihleri arasında sanatçı Altan Çelem'i ağırlıyor. Figüratif gelenekten gelen sanatçı oluşturduğu modern tema ve çizgilerle resimlerinde tezatlık oluştururken, konulara eklediği mizahi anlayış ile eklektik bir yapıya ulaşmayı hedefliyor. Resimlerinde gündelik hayat kesitleri ile popüler kültür unsurlarını birlikte yorumlayan Altan Çelem, arabalar ve kent trafiği, deniz ve havuz sahneleri gibi dinlence ve tatil manzaralarına ilişkin sahnelerle kendine özgü bir dünya sunuyor. Sanatçı, doğrudan bir yansıtmacılıktan uzak, karmaşa ve uyumun iç içe geçtiği modern hayat manzaralarında, sıradanlığın derinliklerine işaret ediyor. Günlük hayatın nesnelerini, eşyaları, durum ve ilişkilerini, kente ve modern hayat algısına yönelik ironik bakışıyla yeniden kurguluyor. Sanat tarihçi Kıymet Giray Bir kent ressamıdır Çelem. İçinde yaşadığı iletişimsizliği ve yabancılaşmayı sorgulayan yapıtlar üreten ressam, kalabalık sokaklarda, arabaların akıp gittiği caddelerde yaşanan yalnızlıkların gerilimini ifadeci bir yorumla resimlemektedir. Bulunduğu sanılan mekanlar ve zamanların yanılsamalar olduğunu, arayışların benliklerde kemikleşen yabancılaşmaları, ilgisizlikleri ve bireyciliği yok etmek yerine daha da pekiştirdiğini duyumsarız Çelem'in yapıtlarında. Çelem özlenen zamanlar ve mekanların peşinde özgün anlatımlar yakalamaya yönelmektedir. sözleriyle sanatçının eserlerine bakış açımızı genişletiyor. Altan Çelem'in 50'ye yakın tuval üzerine yağlıboya çalışılmış eserinden oluşan sergisi 01 Mart 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 10:30-18:30 saatleri arasında KAV Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/03/bulusma-sami-gedik-peker-sanat-evi/", "text": "Sanatsal ve kültürel etkinliklerini sosyal sorumluluk projesi kapsamında sürdüren Peker Sanat Evi, açıldığı günden bu yana hem kendi koleksiyonunda yer alan Türk resminin yetkin sanatçılarının yapıtlarından seçkiler sunuyor hem de genç ve yetkin sanatçıların seçkin yapıtlarından oluşan sergileri buluşturuyor Ankaralı sanatseverlerle. Peker Sanat Evi'nin Şubat ayındaki konuğu sanatçı Sami Gedik. Genç sanatçının son dönem yapıtlarından oluşan, özel bir seçki ile sunacağı ''Buluşma'' adlı seride sanatçı İbrahim Balaban, Fikret Otyam, Turan Erol, Burhan Doğançay, Duran Karaca, Mustafa Ayaz, Zafer Gençaydın, Yalçın Gökçebağ, Hasan Pekmezci, Habip Aydoğdu, Yıldız Doyran, Lütfi Özden ve koleksiyoner Erhan Peker resimleri yer alacaktır. Peker Sanat tarafından yayınlanan ''Buluşma'' adlı kitapta Peker Grup sahibi Erhan Peker'in özel bir sunu yazısı, sanat eleştirmeni İbrahim Karaoğlu'nun genç sanatçının yaratıcı duyarlılığını övgüyle yüreklendiren yazısı ve sergide eserleri resmedilen her sanatçının, sanatçı hakkında yazmış oldukları yazıları yer almaktadır. Sami Gedik ''Buluşma'' adlı resim sergisine ilişkin düşünlerini ise şu sözlerle açıklamaktadır. Gri bir sayfada şekillendi her şey. o sanatçının işini taklit etmenin ötesinde, onun suretinin yanı başında küçük izler olsun diye düşündüm. onlarla dertleşme, azıcık da öykünme onlara. Ama, en çok da onları anlama kaygısı. 2002 2006 yılları arasında Bolu Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde eğitim gördü. 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Hasan PEKMEZCİ atölyesinden mezun oldu. Şuan Gazi Üniversitesi, Güzel Sanatlar Enstitüsü, Resim Anasanat Dalı'nda Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/03/genc-etki-10-kav-genc-sanat/", "text": "Evrensel bir dil olan sanata katkıda bulunmak; bunu da eğitime destek için bir araç olarak kullanmak üzere kurulan Kılınçarslan Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı, bünyesindeki KAV Sanat Galerisi ve KAV Genç Sanat'ta gerçekleştirilen etkinliklerle çalışmalarını sürdürüyor. KAV Genç Sanat, sergilerden elde edilen geliri maddi durumu olmayan ancak derslerinde başarılı öğrencilere aktarıyor ve genç sanatçılara destek vermeyi sürdürüyor. KAV Genç Sanat, 05 Şubat 01 Mart 2014 tarihleri arasında Genç Etki 10/Tripart 10 sergisini izleyiciye sunuyor. Sergide Demet Kaya Güngörür, Nadide Acar Karaca ve Neslihan Kıyar'a ait eserler yer alıyor. Demet Kaya Güngörür heykellerinde yarattığı kadın formlarıyla, dönemin önemli sorunlarından 'kadın ve kimlikleri' konusuna farklı bir bakış açısı getiriyor. Kadınların yaşadıkları zorluklar ve kimlik bunalımlarına yol açan nedenlere gönderme yapıyor. Nadide Acar Karaca, resimlerinde dış mekan tasvirini ortadan kaldırarak, figürü daha da belirgin kılmaya çalışıyor. Resimlerini hiçbir anın yinelenemeyeceği gerçeğinden hareketle, tekrarı güç bir spontanelik ve malzemenin tesadüfi etkilerini süzerek, eleyerek ve ekleyerek oluşturuyor. Neslihan Kıyar ise, tuvallerinde görülen yorumsal kadın figürlerinin yanında amorf formlar, Kibele/Ana Tanrıça gibi ilkelden moderne ilerleyen zaman diliminde, bilinmezlik ile olasılık arasındaki gri alanda mitolojik kültür katmanlarının izlerini sürüyor. Resimlerindeki espri yüklenmiş kurgusal tombul figürler, aynı zamanda bilinene yapılan bir saldırı olarak da algılanabiliyor. Genç Etki 10/Tripart 10 sergisi 01 Mart 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 10:30 18:30 saatleri arasında KAV Genç Sanat'ta ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/03/mutlu-bir-gun-nebahat-karyagdi-puca-sanat-galerisi/", "text": "Ödülleri ve yurtdışındaki çalışmalarıyla adından söz ettiren genç ressam Nebahat Karyağdı, 12. kişisel sergisi ile Bursa'lı sanat severlerle Puca Sanat Galerisi'nde buluşuyor, Mutlu Bir Gün 15 Şubat- 7 Mart tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/04/eglence-asli-kutluay-banyan/", "text": "Şeli Art Project işbirliğiyle sanatseverlerle buluşuyor. açılan sergiler 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Eğlence Aslı Kutluay'ın çalışmalarını anlatan anahtar kelimedir. Aslında tüm işlerinde zarif bir şakacılık ve sevinç görülür. Coco Chanel, Kutluay'ın resmettiği birçok karakterde altını çizdiği bir arketiptir. çevresinin ona sağlayabildiğinden çok daha uçarıdır; tıpkı bir okyanus zihinli gibi sınırların ötesine geçmek ister. Kutluay'ın karakterlerinin elinde sıklıkla görülen sigaranın eyleme geçtiği an işte budur. . Ucunu yakmak zorunda oldugu minicik ateşiyle sigara, çağının ötesinde bir kadınlığı, oldukça dışavurumsal ve dokunaklı bir şekilde yansıtır. O, kadınlar üzerinde katı sınırlamaları olan bir atmosferde tehditlere açık savumasızdır. Kutluay karakterlerinin, çevrelerindeki şiddet olasılığına karşı duruşlarında; görgülü güzelliklerinden, kırılganlıklarından ve özgür dişi çekiciliklerinden bir an bile ödün vermeyen siyaset, siyasal eylemcilik ve toplumdaki kendi cinsi için tanımlanmış rollere karşı-saldırı tavrı sezilir. Kutluay aşk dolu şarkılar söyleyen dişi savaşçıyı temsil eder. Tchera Niyego New York, 2013. Sanatçının işlerindeki ve hayat tecrübesindeki zenginliğini görebilen, çekip çıkarabilen biri, onun gerçek yaşının şimdikinin üç katı olduğunu sanabilir. İşlerinin herbiri ve hepsi sanki bir kaynak makinasında bekleyen ve kavrandığında fışkırmaya hazır kıvılcımlar gibi, taşan bir yaratıcılığın gözlemini ve güzelliğe duyulan özlemi sergiler. Nitekim, Aslı'nın işleri aslında yerinde duramayan bir yaratıcılık bolluğu içinde çeşit çeşit malzeme olarak form bulur. Kutluay, ayakkabıdan resme, olaylardan mobilyaya dek herbirşeyi ve herşeyi tasarlar. Kendi dünyasına kattığı sanatçılardan ilham alırken onlara cömertçe imkanlar sağlamaktan ve imkanlarını paylaşmaktan geri durmaz. Bu yükselen uçarılık, cesur bir yüreğin ve cesur bir zihnin göstergesidir. Kutluay'ın referanslarının çoğu Art Nouveau ve Beat Kuşağını içerir. Stüdyosundaki sesleri ve hissedilen tonları paylaşırken biz de bunların işlerine yansıdığını görürüz. Doğadan izler, bitki ve hayvan yaşantıları; 1920'lerden savaş sonrası ile 1950'lere dek geçen devrin insan mimik ve ifadeleri sanatçının kişisel yaşantısına ait güçlü bir aroma sunarlar. Bir an, nostalji dolu Edith Piaf'ı en düşkün haliyle işitiriz, ; onun dışında sonuçta Kutluay'ın özgür olmak istediği yer bir Baloncuk İstasyonudur. Bu ihtiyaç Jay Hawkins'in çığlıklarında tam yanımızdaki bir çerçevede Beatnik Müzisyenler Sonny Boy Williams Blues çalarken ve statükoyu dışlarken ve sistemdışı durumu kendiliğinden kutlarken meydan okurcasına görünür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/04/istanbula-mim-koyduk-memorial-hospital/", "text": "-OĞUZ MAKAL-OĞUZ MERİÇ -TİJEN ŞİKAR -RIZA AYDAN TURAK-MEHMET ÖZCAN Şeli Sanat işbirliğiyle şişli MEMORİAL HOSPİTAL'da. açılan sergiler 'Her sağlık kuruluşuna sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. İstanbul'a gelinir, İstanbul'dan geçilmez. İstanbul bir kadın gibidir, sevgisi, güzelliği, sükut diyoruz, es diyoruz, mim diyoruz. Esme dur diyoruz. Bir düşünme, hissetme, özümseme molası ver hayata karşı. İstanbul, hüznünü ve acılarını örtün, yakışmıyor sana. Bırak kırılgan ve bu sönmüş yanardağ halini. Uyanacak zaman geldi, bak kamera kaydediyor. İstanbul yeni dünyanın çağlarını çağır, yakışandır sana. Ben yerden görülen ve algılanan İstanbul fotograflarından farklı olarak havadan fotograflar çekiyorum... İstanbul gibi tarihi çok eskilere dayanan bir kentte çeşitli zaman aralıklarının katmanlaşmasını havadan görmek benim için çok önemli. Binlerce yılın izlerini bir solukta görmek benim için her zaman çok heyecan verici olmuştur. İstanbul'u resmederken seçtiğim kadrajlar; bana ait, yaşanmış anlardan benim hayallerimi izleyiciye taşır. Bir rüya görmüştüm, bir masal dinlemiştim ve bir anıyı daha onlarda saklamıştım. Napolyon; Eğer dünya tek bir ülke olsaydı, başkenti İstanbul olurdu..! demiş. Bu hızlı yok oluşu durdurmak imkansız ama maksat niyetimiz belli olsun. Hala çok güzelsin be İstanbul, sana da aşk olsun! Bir fotoğrafçının işlevi görmek ve gördürmektir..! Bu bağlamda bunu en çok hak eden şehirlerin başında gelir İstanbul. İstanbul'un güzelliklerinin unutulmaması için tarihe kendimce görsel bir not düşmeyi, bu güzel şehirde yaşayan şanslı bir birey olarak görev addediyorum. İstanbul bir rüya şehir, her an sürprizlerin saklı olduğu binlerce köşe saklıyor. Ne zaman İstanbul'a gelsem, geri dönüşümde kendimi yeniden yüklenmiş gibi hissediyorum. bir İstanbul dönüşümde de İstanbul'un çiçekçi kadınları resimlerime giriverdiler. Yaşamın onlara yüklediği bu rolü öylesine içten kabullenişleri, Bu güzel şehre başka bir soluk getiriyor. Belki içinde yaşarken olağan hale gelmiş şeyler benim gibiler içinse başka bir soluk, başka bir enstantane oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/04/rh-artmagazine-international-young-artist-of-the-year-contest/", "text": "rh+ artmagazine, going forward one more step as the result of experience and accumulation it has gained until today, is taking the contest, organized for 10th time, to the international arena. To the international young artist of the year contest organized by rh+ artmagazine to discover the masters of the future and make a contribution to artists' dialogue, all artist who are citizens of the R. T. and other countries and not older than 40years as of December 31, 2014, who have taken part in at least two ground exhibitions or who have held a personal exhibition may participate. 2 For the contestant chosen as the Young Artist of the Year, a personal exhibition shall be organized accompanied by a catalog with organization from rh+ artmagazine. 3 Artists who receive awards shall be given a plaque and a certificate. 4 Works of artists receiving awards will be on cover of rh+ artmagazine. 5 Interviews with artists receiving awards shall be published in rh+ artmagazine. 6 A selection shall be made from among the works of all other artists than those awarded a prize to be exhibited in the planet of Art Gallery. The exhibition to be held shall be organized for dates from May 15 May 30, 2014. 7 10 contestants to be selected by rh+ artmagazine who have participated in the contest and who have remained outside of the awards shall be included in the young corner section of rh+ artmagazine with their interviews, one person each month. 8 For all works which have taken part in the contest an online auction shall be organized over the internet by sanat/mezat auctions organization on dates June 01 June 15, 2014. A catalog shall be prepared for the auction to the organized, in which all works participating in the contest shall be included. The works, in the contest, and resumes of all contestants who have participated in the contest shall be included in the catalog. The prepared catalog shall be published over the internet throughout the auction. 9 No starting price shall be assigned to the works in the auction. All works shall be offered to the buyer as a proposal. On the day and time of auction close (June 15, 2014, 12:00 hours) the sale of the work which has found its highest price shall be made after approval is taken from the owner of the work. No work for which approval is not given by the owner shall be sold. The approval shall be taken by e-mail. The work for which no response could be obtained within 3 days of the auction close shall be sold without requiring approval if a buyer has been found. After 20% auction commission is deduced from the price for the work sold at the auction the remaining amount shall be paid to the artist. 10 Artists who could not receive an award and could not find buyers in the auction may make a present of their works to the rh+ artmagazine collected if they wish. Rh+ artmagazine publishes the visual ofthe works presented to its collection in the magazine together with a thank you note addressed to the artists. 1 Artists who shall take part in the contest shall participate with two works. 2 The short side of the works to be sent to the contest may not be shorter than 100 cm and the long side, longer than 200 cm. 3 The works should be made on canvas or flat, permanent surface. Prints and photographs are not accepted. 4 Materials as subject are free. 5 Those working in rh+ artmagazine and their relatives of the first degree may not participate in the contest. 6 The deadline for participating in the contest is April 30, 2014. 7 Participation in the contest shall be with two items of work. Works outside of the dimensions determined and single works are not accepted. 8 On the back of the works handed in for the contest the name and surname of the artist shall be written and signed. Additionally apseudonym consisting of two words shall be written on the back of the work. 9 The artist who wants to participate in the contest shall sent a 50 Euro participation fee to the bank account for which information are given below. 1 Artists participating in the contest shall deliver by hand or by cargo to the head office of rh+ artmagazine by April 30, 2014 the originals of the two items of work for which dimensions and material type are given above, and additionally the visuals for their other works with a cd containing the information and documents for the exhibitions they have previously participated, their resumes, their address, telephone, e-mail information. Works to come from outside of Turkey shall be send in rolled form inside cylindrical packaging without placing in frames. For consignments from within the country works not placed on frames are not accepted. The responsibility rests with the participant in any delays in cargo. Cargo charges belong to the sender. Contestants of foreign citizen ship shall use English language in their personal information. 2 The works taking part in the contest shall be appraised by the jury and the first three artists to be awarded the 1st, 2nd and 3rd prizes shall be determined. The artists to be awarded the 1st prizes hall be announced the young artist of the year. The works of artists who have received awards are kept for the rh+ artmagazine collection along with all their rights. 1 Those works which have not received awards and which could also not be sold in the auction among the works participating in the contest should be taken by the owner of the work within 30 days. To those work owners who wish, their works are sent with related cargo costs borne by them. No responsibility is assumed for works which are not taken back within 20 days. Additionally a 2 euro warehouse rental is collected for works which are not taken back within 30 days. 3 All participants taking part in the international young artist of the year contest organized by rh+ artmagazine are deemed to have agreed to these contest rules. R. T. Istanbul Courts are authorized in case of disputes."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/06/art-suites-gallery-bodrum-2014-international-workshops/", "text": "ART GALLERY SUITES Bodrum is a continuation of the galleryspace with guest artist program and opens possibilities for use as Artist Studios. BODRUM SUITES ART GALLERY welcomes manyartists in 2011, 2012, 2013 again is preparing to meet the artists. Besides the exhibitions to be held in May September will be held with the participation of artists from various artistic workshops and seminarswithin titles, talks and panels are held. At the end of the workshops will be presented the viewer with an exhibition of emerging studies. Artists will participate in workshops and exhibitions that one-should submit a portfolio. 2 The result of the evaluation will be conducted to determine the calendar for the month of June or September. 3 Artist, transportation, lodging, materials shall not on issues such as any expense. These and other expenses borne by the ARTGALLERY SUITES. 4 Participating artists can stay ART SUITES HOTEL rooms, the hotel restaurant will meet the need of eating and drinking. 5 programmed its own initiative participant will be special expenses except for travel and entertainment. 6 Participating artists workshops ART SUITES resulting collectionwill leave a job. 7 A limited number of participants are invited."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/06/art-suites-gallery-bodrum-2014-uluslararasi-workshop-calismalari/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açıyor. 2011, 2012 ve 2013 yıllarında pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, yeniden sanatçılarla buluşmaya hazırlanıyor. Mayıs Eylül ayları arasında düzenlenecek olan sergilerin yanı sıra sanatçıların katılımı ile gerçekleşecek atölye çalışmaları ve çeşitli sanatsal başlıklar dahilinde seminer, söyleşi ve paneller düzenlenecektir. Atölye çalışmaları bitiminde ortaya çıkan çalışmalar bir sergi ile izleyiciye sunulacaktır. 1-Atölye çalışmaları ve sergilere katılacak sanatçıların portfolyo sunması gerekmektedir. Başvuru dosyası info@artsuitesgallery. com adresine e-mail olarak gönderilecektir. 2- Değerlendirme sonucunda Mayıs ya da Eylül ayı için takvim belirleme çalışması yapılacaktır. 3- Sanatçı, ulaşım, konaklama, malzeme gibi konularda hiçbir masrafta bulunmayacaktır. Bu ve benzeri harcamalar ART SUITES GALLERY tarafından karşılanacaktır. 4- Katılımcı sanatçı ART SUITES OTEL odalarında konaklayacak, yeme içme ihtiyacını otel restaurantında karşılayacaktır. 5- Programlanan gezi ve eğlenceler dışında özel harcamalar katılımcının kendi inisiyatifinde olacaktır. 6- Katılımcı sanatçı atölye çalışmaları sonucunda ortaya çıkan bir işini ART SUITES koleksiyonuna bırakacaktır. 7- Sınırlı sayıda katılımcı davet edilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/06/sonsuz-emanet-fatih-mika/", "text": "Avrupa Birliği Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Selim Yenel'in himayelerinde ve ev sahipliğinde, T. C. Dışişleri Bakanlığı, TNT Express ve Yunus Emre Kültür Merkezi Brüksel'in sponsorluğunda gerçekleşen, küratörlüğünü Beste Gürsu'nun yaptığı sergi, 5-25 Şubat 2014 tarihleri arasında izlenebilecek. Fatih Mika, Brüksel'deki AB Nezdinde Türkiye Daimi Temsilciliği'inde 5-25 Şubat 2014 Tarihleri arasında Sonsuz Emanet adlı 69. kişisel sergisini açıyor. Sanatçının değişik dönemlerinde yaptığı 50 gravüründen oluşan sergide, eserlerin ortak yanı, konularını kendi çocukluğunu geçirdiği İstanbul'un doğası ve geleneksel kültür dokusundan almalarıdır. Değişik teknikler ile gerçekleştirdiği bu gravürlerde balıkların, kuşların, çiçeklerin yanısıra; geleneksel Türk sanatları ile olan ilişkisinden doğan çini sanatının, minyatür sanatının yeniden-okumalarınında bir arada bulunduğu eserler ilk kez Brüksel de sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. Fatih Mika 1956 yılında İstanbul'da doğdu. Daha sonra İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'ndeki eğitimini yarıda bırakarak Yugoslavya'ya gitti, Sarayevo Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü'nden 1985 yılında mezun oldu. İhtisasını da aynı Akademi'de Dzevad Hozo Atölyesi'nde tamamladı. 2008 2011 yılları arasında Roma Güzel Sanatlar Akademisi'nde gravür teknikleri dersleri verdi. Halen Foggia Güzel Sanatlar Akademisi'nde Gravür Teknikleri dersleri vermektedir. Sanat yaşamı boyunca enerjisini bir ekol yaratmaya ya da herhangi bir ekolün içinde olmaya harcamaya değil, gravürün anlatım olanaklarını geliştirmek ve yeni anlatım olanakları bulmak için kullandı. Gravürü bağımsız bir sanat dalı olarak kabul eden Fatih Mika, tüm yaşamı boyunca sadece gravür üretti. Sergi : 5 25 Şubat 2014 tarihlerinde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/07/lutfiye-bozdag-sanat-objesi-olarak-sanatci-projesinde-bubi-gercekligi/", "text": "Nilgün Yüksel'in küratörlüğünde gerçekleştirilen Sanat Objesi olarak Sanatçı projesi sergisinde; sanat tarihinden seçilen bir resmin içinde yer alan figürün, günümüz sanatçılarından biri tarafından canlandırılması, gerçekçi tiyatroyu çağrıştıran bir olgusallıkta karşımıza çıkıyor. Sanatçının, sanat objesi olması, tuvaldeki resmin figürü olması, nesneleşmesi anlamına geliyor. Ancak Bubi, bu durumu tersine çeviriyor, gerçekçi tiyatroda olduğu gibi; oynadığı oyunun yansıttığı rolü, gerçeklik illüzyonuna dönüştürüyor. Sahnede yaratılanın yaşam gerçekliği olan benzerlik ilişkisi, sahnede olanların gerçekten oluyormuş gibi algılanması ile bu illüzyonunu yaratıyor. Fotoğrafa bakan seyircinin rol yapan bir oyuncuyu değil, orada yer alan oyuncunun, gerçek bir yaşam kesiti ile karşılaşması durumu söz konusu. Sanatçı Bubi'nin, Felix Nussbaum'un 1943 yılında yaptığı Yahudi Kimlik Kartı ile Otoporte resmindeki otoportresini temsil etmesi ve bu durumun fotoğraf ile belgelenmesi, Nussbaum'un otoportresinde yansıttığı gerçekliği, gerçekçi tiyatro olgusunda canlandırması, semantik dil olarak da okunabilir. Bubi, Nussbaum'un otoportresinde, onun hissettiği duyguları hissederek onunla empati kurmaya çalışmış, onun rolünü oynamıştır. Ancak bu rol o kadar sahicidir ki, Bubi, canlandırdığı role, tiyatral olanın gerçekliğinden sıyrılan, oynadığı rolü aşan, başka bir gerçeklik illüzyonu katmıştır. Tiyatroda olduğu gibi; seyirciyi, bir oyun değil, gerçek bir yaşam kesiti izlemekte olduğuna inandırmıştır. Bubi'nin canlandırdığı rol o kadar sahicidir ki, bu sahicilik onun, ne küratörün, ne de fotoğrafı çeken sanatçının tasarımının bir nesnesi olmasına izin verecek boyuttadır. Bubi, sanat objesi olarak sanatçı sergisi için canlandırdığı rol ile tiyatral olanın içinde nesne olmayı reddetmiş, yeni bir gerçeklik yaratmıştır. Bu gerçeklik canlandırdığı rolün aşkınlığında aynı zamanda yeni bir öznedir. Bu özne ne kendisi ne de canlandırmaya çalıştığı resmin öznesidir. Bu özne kendi gerçekliğinden sıyrılan, izleyici ile arasında semantik bir ilişki kuran üçüncü bir öznedir. Bu özne, aynı zamanda tiyatral olanın duyumsanabilir içeriğinde betimlenen eylemsizliğin, kendinde varoluşudur. Duyumsanabilir olanın içeriğinde betimlenen eylemsizlik, kendinde varoluş hali, sanat içinde yeni bir dilin aracına dönüşmekte olanın yeni bir ifadesi olarak yer almaktadır. Seyircinin, izlemekte olduğu kişi ile empati kurması ve onun hissettiği duyguları hissetmesi için Bubi, estetik yöntem olarak seyircinin izlediklerine inanması gerektiğini öngörmüş ve bunun için rol yapmamış, o durumu yaşamıştır. Tolstoy, içtenliğin, sanatın başlıca ve en değerli niteliği olduğunu, sanatın etkileyiciliğinin, sanatçının içtenliğine bağlı olduğunu söyler. Bubi'nin oluşturduğu temsilin gücü ve gerçeklik etkisi de bu samimiyet ve içtenlikten kaynaklanmaktadır. Stanislavski'nin... içinizin kaynaklarından alıp da dışsal anlatıma kavuşturduklarınızın yansıması ne kadar doğruysa, seyircinin, sahnede canlandırdığınız karakterin içsel yaşamına ilişkin duygulanımı da o kadar iyi olur cümlesi, adeta Bubi'nin, Nussbaum rolünü canlandırması ile ilgili söylenmiştir. Duyumsanabilir olanın içeriğinde betimlenen eylemsizlik, kendini tanımlamak için gözlerini ötekine çevirmek, ötekini anlamak için diyalog kurmak zorundadır. Bakhtin'in değindiği gibi bilmenin bütün nesneleri, insanların farklı deneyim ve etkinlik alanları arasında da aynı karşılıklı dışsallık ve ötekilik ilişkilerini geçerli kılar. Duyumsanabilir olanın içeriğinde betimlenen eylemsizlik, yaşama ilişkin ya da kurmaca olanın aykırı alanına taşınıp onun kendine özgü yapısal bütünlüğü ve işleyişi içinde kendinde varoluştur. Tersinden okuduğumuzda Nussbaum, Bubi ve Bubi'nin canlandırdığı Nussbaum, üç özne, kurmacanın aykırı alanına taşınıp orada kendine özgü yapısal bir bütünlük işleyişi içinde bir diyalog gerçekleştirirler. Bubi'nin fotoğraf üzerinden yarattığı özne, dünyaya, yaşama, insana ilişkin olanı, Nussbaum vesilesi ile dışsallık ve ötekilik ilişkisi üzerinden sorgulayan bilinçlerin oluşmasına katkı sunmaya adaydır. - (1) ÖZÜAYDIN, Nazım Uğur; Süleyman Demirel Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Hakemli Dergisi ART-E Kasım-Aralık'13 Sayı:12 ISSN 1308-2698 - (2) Bakhtin, Mikhail; Karnavaldan Romana, Ayrıntı Yayınları"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/08/don-eddy-el-museo-europeo-de-arte-moderno-meam-de-barcelona/", "text": "El Museo Europeo de Arte Moderno de Barcelona acogera a partir del proximo martes y hasta el 30 de marzo una muestra sobre el pintor hiperrealista americano Don Eddy, en la que sera la primera vez que el autor exponga individualmente en Espana, ha informado este miercoles el museo en un comunicado. Los ocho tripticos que compondran la muestra estan creados entre 2005 y 2011 y son 'Nostos I: There is no Road to Grace's House', 'A River Called In Lumen Profero', 'Last Few Tears', 'Eon', 'My Brother's Keeper', 'Place Bandit IV', 'Revelation Rain' y 'Mono No Aware II'. Cada cuadro, que esta inspirado en fotografias y esta pintado con un aerografo, de 55 anos, es la suma de tres paneles individuales separados por espacios de 2,54 centimetros uno del otro. Con los polipticos, pintados con una tecnica habitual en el arte premoderno de la Europa Occidental, el autor quiere reflejar una de sus principales preocupaciones: la tension entre la percepcion y la experiencia. Don Eddy, nacido el 1944 en California, es un pintor afincado en Nueva York que obtuvo reconocimiento inicial durante los anos 60 como artista hiperrealista y fotorrealista."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/08/hulya-kupcuoglu-alev-oskayla-roportaj-kadin-imgesi-uzerinden-ironi/", "text": "Alev Oskay, İstanbul Kültür Üniversitesi Sergi Salonu'nda açtığı 'İroni' adlı yeni sergisinde farklı kavramlara ve temalara gönderme yapıyor. 26 Şubat'a kadar izlenebilecek olan sergi, özellikle 'kadın' imgesi üzerinden farklı okumalarla, sanatçının çeşitli serilerinden örnekleri içeriyor. Alev Oskay: Kadın olmanın bu ülkede başlı başına bir ironik durum olduğunu düşünüyorum. Cam, seramik, yerleştirme ve montaj çalışmalarından oluşan farklı malzemeleri bir arada kullandığım farklı tema ve biçimlendirmelerden oluşan sergimin temeli kadın üzerine. A. O.: Evet, başlangıçtan beri kadın olma hali ve halleri üzerine çalışıyorum. Kadının toplumda maruz kaldıkları, bırakıldığı çoğu zaman belki de... Sesini çıkaramadığı, çıkartılmadığı, tek başına dik durmanın dayanılmaz zorluğu... Bugüne kadar ki tüm çalışmalarımda kadın olma halleri üzerine sözünü söylemeye çalıştım, temel aldığım eleştiri odağını yine değiştirmedim. Üstelik bunu birebir kendi üzerinden yapmayı denedim. Kendimi forma dönüştürerek formu hedef yaptım. A. O.: Kadın sanatçı tabirinden haz etmemekle birlikte en iyi bildiğimden, kadın oluşumdan yola çıktım. Üretmeye başladığım ilk yıllardan beri akademide, meslekte başlangıç noktam Kibele, Anadolu'da doğurgan üretken kadın idi. Daha sonra kentli kadınları, savaşan mücadele eden erkek egemen toplumda kendine yer açmaya çalışan kadınları çalıştım. Şimdi bu ve bir önceki sergimde; daha öznel ama toplumda pek çok yaraya parmak basan farklı kadınlık halleri ve bu hallerin toplumdaki aksi üzerine düşünüyorum ve düşünülsün istiyorum. A. O.: Çocukluğumdan beri farklı malzemelerle oynadım ve onları dönüştürdüm. Babam fizikçi ve laboratuvarcıydı, kendi deney aletlerini kendi yapardı. Zamanım, sokaktan çok laboratuarda ya da o malzeme almaya gittiğinde beni yanında götürdüğü dükkanlarda geçerdi. Annem de fizikçiydi fakat daha çok onun dikiş dikmesi ile ilgili olarak; renkli toplu iğneler, ipler, kumaşlar, renkli dikiş dergi sayfaları, babamdan farklı olarak hayatıma giren başka malzemeler oldu. Hepsi benim için oldukça ilgi çekici idi. Alet kullanmayı çok küçük yaşlarda öğrendim ve boya ve kağıt hiçbir zaman yetmedi. Bu süreç hiç durmadan devam etti. Yüksek lisansımı da sanat tarihi alanında kübist kolajlar üzerine yaptım. Söylemeye çalıştığım, gördüğüm her malzemeyi aklım, kendi işlevinden uzak farklı anlamlarda bir yolculuğa itmiştir. Bu sürecin doğal parçası oldu ürettiğim işler ve sergiler. A. O.: Geçmişi 400 yıl öncesine kadar giden Raku, geleneksel Japon seramiğine özgü sürpriz ve deneyselliğe açık bir sırlama tekniğidir. Raku tekniğinin özelliği; açık havada özel fırınlarda pişirilen seramiklerin, akkorlaşınca (yaklaşık 800 1000 C) hızla fırından çıkartılıp içinde talaş, kuru yaprak gibi organik malzemelerin bulunduğu kapaklı kaplara konulması aşamalarından geçmesidir. Fırından çıkan seramiklerin uğradığı termal şokun etkisi form üzerinde çatlaklara neden olurken, redüksiyon yanma sırasında oluşan is, çatlaklara nüfuz eder. Suya alınan seramikler son aşama olarak temizlenir; taşlama yoluyla yıkanır, is ve küllerin tortularından arındırılır. Bu teknikle seramiğin üzerindeki sırlı yüzeyde, değişik etkiler ve farklı tonda renkler ortaya çıktığı için şaşırtıcı sonuçlar elde edilmektedir. Raku, doğaçlama etkiler sağladığı için dünyada birçok seramik sanatçısı tarafından kullanılmaktadır. A. O.: 2007'de katıldığım bir çalıştayda tanıştığım, sevdiğim, öğrenmeye ve uygulamaya çalıştığım bir teknik raku. Mutluluk anlamına gelen raku, gerçekten beni mutlu etti ve onu bırakmayı düşünmüyorum. Elimden geldiğince kullanmaya, öğretmeye ve tanıtmaya da çalışıyorum. Üniversitede 4 yıl boyunca raku çalıştayları yaparak pek çok sanatçı ve öğrenciye uygulama olanağı yarattım. Ülkede tanınması açısından da oldukça emek verdik ve başarılı olduk. Bu konuda, çalıştığım İstanbul kültür Üniversitesi'ne bizlere sağladığı ortam nedeni ile de teşekkürü bir borç bilirim. A. O.: Öğrencilik yıllarımla karşılaştırınca inanılmaz değişim ve yenilenme var pek çok alanda. Daha çok seramik sergisi açılıyor. Biz öğrenciyken 4 yıl boyunca 1 uluslararası 2 ya da 3 ulusal sergi izleyebilmiştik. Oysa bugün her ay 3 4 seramik sergisi İstanbul'da açıldığı gibi pek çok kentte de durum aynı. Artık güncel sanat içinde kullanılan bir malzeme olarak pek çok karma sergide de görebiliyoruz. Seramik teknolojisi dünyada ve paralel olarak ülkemizde hızla ilerlerken -malzeme ve donanımı kullanma anlamında- bu hız seramik sanatını da doğrudan olumlu anlamda etkiliyor. Dünyadaki yerimizi azımsanmayacak kadar ileri görüyorum. Sorun var ise bizden değil, seramik sergilemek istemeyen, satamayacağını düşünen galerici ve değerlendirme yapan, yazı yazan sanat eleştirmenlerinin dar görüşlerindendir. Özetle hızla ve olumlu anlamda ilerlemekte. A. O.: Düşünmek, farklıyı aramak, bulmaya çalışmak, üretmek, söylemek istediklerimi doğru malzemeleri seçerek uygun tekniklerle üretmek, gerçekleştirmek, oldukça ağır ve uzun sancılı bir süreçti. Sergide 102 parça iş var ve izleyici ile buluşması benim için önemli, yeniden anlam kazanıp işlerin kendi yaşamlarını sürdürebilmeleri için. Bu süreçte yapmış olduğunuz söyleşi ile kendimi ifade etmemde aracı olduğunuz için size de çok teşekkür etmek isterim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/08/misilleme-burhan-kum-the-empire-project/", "text": "The Empire Project, 6 Mart-26 Nisan 2014 tarihleri arasında Burhan Kum'un Misilleme adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, yaşadığımız coğrafyanın geçmiş ve günümüz arasındaki sosyo-politik dinamiklerine, bunun kent kültürüyle ilişkisine ve birey üzerindeki etkilerine eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşıyor. Misilleme, saldırgan bir rant üzerinden gerçekleşen kentsel yağmanın, dini araçsallaştıran sermayenin, tek tipliliğin çeşitlilik, baskının ise özgürlük olarak sunulduğu bir zamanın portresinin çizilebilirliğine dair sorular soruyor. Mimariyi sorgulayan bu yapıtların yanı sıra sergide sanatçının aynı imgeden yola çıkarak yaptığı 40 oto-portresi de yer alıyor. Şahitlik edilen zaman dilimini kırk yaklaşımla ele alan resimler farklı tekniklerle, farklı eylem hallerini yansıtıyor. Tasavvufta çile çekmek bir çeşit ruhsal arınma, nefsin terbiyesi adına, ıssız bir yerde kırk gün kırk gece sıkı bir perhiz ve mahrumiyet döneminden geçiş anlamında kullanılır ve düşünme/hatırlama üzerine yoğunlaşılan bir süreçtir. Sanatçı bu seride, tek tip kırk oto-portre aracılığıyla tek tipçiliğin örtük şiddetine meydan okuyor ve yaşanılan zamana dair içe dönük bir yolculuğa davet ediyor. Yaşanmış bir olaydan yola çıkarak ürettiği Pencere 49 adlı eserinde söylemiyle kendi düşmanını yaratan, ayrımcılığı meşru kılan yaklaşımları ve bunun üzerinden üretilen politikaları işaret ediyor. Van Gogh'un oto-portrelerine, Avrupa'nın sömürgeci geçmişine ve bunun günümüzdeki izdüşümlerine atıfta bulunuyor. Eser, film yönetmeni ve televizyon yapımcısı Theovan Gogh'un, 2004 yılında Fas kökenli Hollandalı Muhammed Bouyeri tarafında sokak ortasında kalbinden bıçaklanarak öldürülmesinin ardından yaşanan ve kimlik üzerinden üretilen sorunsallardan besleniyor. Burhan Kum Sanat eğitimini 1989 yılında mezun olduğu, Den Bosch Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi, Hollanda 'da alan Kum, Amsterdam'da kendi atölyesini kurdu. Hollanda'da çeşitli karma sergilere katıldıktan sonra ilk kişisel sergisini 1992 yılında Azerbaycan Bakü'de açan Kum, işlerini 1999'dan beri İstanbul'da sergiliyor. Sanatçı, Resmen (Karşı Sanat, 2004), Contemporary İstanbul Fuarları, İstanbul Üzerine Olasılıklar, Sezgiler, Kurgular (İstanbul, 2008), Made in Turkey (Frankfurt, 2008), Ve... Fakat... Veya (Karşı Sanat, İstanbul, 2008), Art Asia Miami 2008 (Miami, 2008) fuar ve karma sergilerinde ve Sotheby's 2009 Türk Çağdaş Sanatı Müzayedesi'nde yer aldı. 1995 yılında Antalya'ya yerleşen sanatçı resim çalışmalarını aynı şehirde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/09/tunay-tunc-yer-ile-gok-arasinda-doruk-sanat/", "text": "Tünay Tunç'un Yer ile Göl Arasında isimli ikinci kişisel sergisi 5 Mart'ta, Doruk Sanat Galerisi'nde açılıyor. Sanatçının son dönem resim ve desenlerinden oluşan sergi 22 Mart'a kadar izlenebilecek. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Neş'e Erdok, Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz'den eğitim almış olan Tünay Tunç, sanatsal ifade yöntemini figüratif resmin olanakları içerisinde belirlemiştir. Biçim anlayışında yalınlaştırmanın önemli bir yeri vardır. Tutarlı gözlemlere dayalı natüralist yaklaşımını ifadeci renk düzenlemeleriyle birleştirmektedir. Dengeli kompozisyonlar kurmakta ve söz konusu ifadeci renk kullanımını zengin ara tonlarla desteklemektedir. Olanca yalınlığına rağmen, sanat tarihindeki birçok üsluptan izler taşıyan biçim dili içerisinde ışık-gölge kontrastlarına da yer vermektedir. Resimlerinin bir kısmında, gölgede kalan karanlık alanlar, nesnelerin ve özellikle figürlerin düşen gölgeleri ve siluetler önemli bir yer tutmaktadır. Yalınlaştırma eğilimi, birtakım kurgularında mekan, mekan içerisindeki nesneler ve mimari elemanlarda, çoğu zaman dörtgenlere dayalı geometrik biçimler ortaya çıkarmaktadır. Bu biçimlerle, insan ya da doğa kaynaklı organik biçimler arasındaki karşıtlıkları da ekleyerek kontrast olanaklarını artırmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/acik-adres-ekrem-kahraman-galeri-soyut/", "text": "Yunanlı sanatçı Jannis Kounellis ile sanat tarihçi Jean-Christophe Ammann İsviçre Basel'de bir araya geldiler. Avrupa'da çağdaş modern sanatın artık çökmeye yüz tutmuş ideolojik alt yapısını, kültürel kaygılarını, temel ölçütlerini, estetik, ahlaki çıkmazlarını ve diğer yaratıcılık sorunlarını saatlerce tartıştılar, kendilerince bir çözüm aradılar. Birlikte üretebildikleri tek çözüm ise eskisinin yerine yeni Bir Katedral İnşa Etmek ve bu gerçekleşene kadar da sanat yapmayı bir süre ertelemekti. Türkiye'de günümüzde 'çağdaş sanat'lıktan güncel çağdaş sanatlığa dönüştürülen yeni sanatın söylemleri, koordinatları da benzer bir çıkmazda. Ne yazık ki artık masumiyet çağı adreslerimizi, kimliklerimizi ve ütopyalarımızı kaybettik. Hala tanıklarımız, tanıklıklarımız, belgelerimiz var ama bir türlü bulamıyoruz! Fakat şu an neredeyiz, neyiz, nereye doğru yürüyoruz bilenlerimiz pek az! Aramızda kaybettiklerini artık hükümsüzdür! diye ret ilanları verenlerimiz bile var. Bir zamanlar sahip olduğumuz her değerli şey akıllarımızda ve gönüllerimizde kayıtlıydı. Şimdiyse hangi vatandaşlık, hangi IBAN, hangi vergi numaralarıyla ile kayıtlıysak onlarla dolaşıyoruz. Cep telefonlarımız, e-maillerimiz, bilgisayarlarımız var fakat çoğumuzunki bir sonraki aramaya kadar çoktan değişmiş oluyor ya da ulaşılmaza düşüyor. Sonsuz, sınırsız, aşırı küresel hırs, vahşi kültürel benmerkezcilik, çok daha derin bir Ortaçağ'a doğru sürüklüyor. Hangi konumda olursak olalım hepimiz de tüm bu olanların suç ortaklarıyız. Sözüm ona çok çağdaşlaştık, çok kültürlerimiz, kimliklerimiz, çok adreslerimiz, Sözüm ona kimimiz çok zenginleşti, kimimiz çok okudu, çok bilgi sahibi oldu ama sonuçta hep birlikte bir kültürel, ruhsal felaketin tam ortasındayız. Aslında her şey o kadar açık ki! Açık, Ekrem Kahraman olarak benim sanatsal, entelektüel alfabem de esas olarak bu alabildiğine yalın niyetler, sözcükler ve anlamlar ile arkasındaki gizemli atıl ama masum dünya üzerine kurulu... Yeni sergimin ismini de bu yüzden 'Açık Adres' olarak belirledim ve bu yeni/eski imgeler üzerinden ilerlemeyi sürdürüyorum. İstanbul'un gökdelenlerinin, sokakta yürürken üzerimizde hükmederek gezinen inşaat vinçlerinin, Anadolu'nun kıvrılıp giden sonsuz, ıssız, tertemiz ve umut verici yollarının, tarlalarının, dağlarının, ovalarının, tepelerinin, ağaçlarının fotoğraflarını çekip resimlerin bitmelerine yakın üzerilerine pigment baskıyla geçiriyorum. Kendimce üst üste aşırı yığılanla, aşırı seyrekleşmiş geniş ıssızlıklarla, çoktan terk edilmiş, yok edilmiş hazır imgelerle insani olan arasındaki çatışmalı yaratıcı kurucu anlamı kurmayı deniyorum. Kaldı ki kanımca zaten çağdaş sanat açısından sanat tarihinin kendisi de hala en zengin, en olanaklı bir açık adres. .. In 1985 German artists Joseph Beuys, Anselm Kiefer, Italian artist Enzo Cucchi, and Greek artist Jannis Kounellis, and art historian Jean-Christophe Ammann who are all accepted as Pioneer in modern art came together in Basel, Switzerland. They discussed ideological background that is beginning to descend, cultural anxieties, basic criteria, esthetical and moral predicaments of modern art and other problematic on creativeness for hours and they looked for a solution to all these problematic. The only solution they found is 'to build a new cathedral' instead of the old ones, and to postpone to make art since they could manage to build this cathedral. Likewise in Turkey, today, the coordinates and the discourse of the new art that is preferred to be called as 'contemporary' rather than 'modern' art is in the same predicament. The postmodern ideological assertion that is underlined insistently seemed to be blocked since 1990's. Against all its assertions contemporary art once again is confronted with an ideological, moral crisis and also a historical decay. All humanistic and modern civilization values are also in moral, artistic and cultural crises within globalization. What a pity that we all lost our addresses, identities and utopias of innocent age. We still have witnesses, life experiences, and documentaries, but we couldn't find them at all. But where we are now, who are we, where to we are going, very few people know! There are some among us who are advertising 'not valid anymore' for the things they have lost. Our faces, addresses, and identities that has become fake are wandering in our dirty edges of our lives. Once upon a time all we need are in our minds and in our hearts. But now, we are wandering within ID, IBAN or tax numbers in which we are registered. We have mobile phones, e-mails, and computers, but most of them will be changing until the next call or cannot be reached. We supposed as the current digital technologies, and communication channels involve, our relations would get better but didn't. Unlimited, infinitive, and excessive global passion, brutal cultural egocentrism, continuously manipulated and so retrograding information makes humanity regressed into Middle Age. It doesn't matter in which conditions we are we all are guilty in what is going on. We supposed to be so modern and we seemed to have so many culture, identities, addresses, friends, and lovers. Some of us got rich supposedly, some read more and have much more knowledge, but we are all together in the center of a cultural decay. We all snafued, lonely, and lonesome in every sense. The ones that figure out the situation lately are going after the real, and are beginning to own it recently. The only good involvement of our time is that we began to ask and look for who we are, in which region we stand and where we belong. In fact everything is so clear. I should note that as an individual and artist Ekrem Kahraman's artistic and intellectual abc's, are built upon these utmost simple intentions, words, and meanings, and the mysteriously passive but that much innocent world behind it... This is why I define the title of the exhibition as 'Full Address' and I am persisting in to follow these new/old images. As my canvases are near to be completed, I transfer the images I took from Istanbul's streets or Anatolian region, the images that shows the skyscrapers in Istanbul, the builder's lifter that are wandering upon us as if they are ruling us, and the images of infinitely undulating, solitary, pure, and hopeful paths, fields, mountains, savannas, hills, and trees onto the canvasses. I am, in my own way, trying to form the conflicting, but that much creative constructive meaning that is generated by meeting the over collapsing areas with the over sparse and solitary fields, and by the conjunction of already left, ready images with the images that sense humanistic."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/dogrusal-hareket-can-ertas-cer-modern-hub-sanat-mekan/", "text": "CerModern'in bünyesinde bu yıl faaliyete geçen yeni güncel sanat alanı HUB Sanat Mekan Şubat ayında, kullandığı endüstriyel malzemeleri minimalist bir tavırla yorumlayan sanatçı Can Ertaş'ı konuk ediyor. Can Ertaş, Hareket konumda olan değişikliktir. Cisim hareketsiz olduğu kabul edilen noktaya göre bulunduğu yeri değiştiriyorsa bu cismin hareketli olduğu anlamına gelmektedir. Doğrusal hareket ise, hareketin bir vektör üzerinde gerçekleşmesi durumunda mümkün olmaktadır. Bu vektörler ve doğrular geometrinin temel taşlarıdır. Birkaç tane doğrunun gerekli koşullar altında bir araya gelmesi ile bir dörtgen, yamuk ya da üçgen gibi şekiller, yine bu geometrik şekillerle de üç boyutlu formlar oluşmaktadır. Fakat doğada bunların özdeş bir karşılığı yoktur, sadece varsayım olarak bazı cisimleri öyleymiş gibi kabul ederiz. Bir futbol topunun bir küre olduğunu, bir kutuyu dikdörtgenler prizması kabul etmek gibi. Çünkü şekli en çok küreye ya da prizmaya benzemektedir. Bu hem algımızın bize sağladığı bir kolaylık hem de evrensel ortak paydalar oluşturabilmek için ihtiyaç duyulan bir yöntemdir. Algının alışkanlıklarından çıkışla geometrik formların plastik sanatlar alanında neye karşılık gelmektedir? Resim ya da heykel ve genel olarak tüm plastik sanatların kökeni doğayı etüt etmekle başlar. Bu çok anlaşılabilir bir durumdur ki, örneğin resmetmek deyimi tamamen bir referansa ihtiyaç duyar. Bir model veya natürmort için düzenlenen çeşitli objeler de olabilir konu ya da bir manzara. Fakat konu değişse de yöntem aynıdır. Sanatçı daha çok izlenimden edinmiş olduğu bilgiyi aktarır, anlatılan hikaye değişse de faklı biçimlere bürünen varlıklar dünyasından dönüşerek alıntılanan formu sunmaktadır. Bu formlar ise yine bahsi geçen temel şekiller yardımı ile oluşmuş bu dünyanın imgeleridir. Tanrı betimlemelerine bile baktığımızda insansı ya da çok uzak olmayan görünüşlerle karşılaşırız. Cevap bulmak çok kolay olmamakla birlikte bazı ipuçlarından söz edebilirim. Geometri örneğin; Öklidyen geometrik formlar çalışmalarımı oluşturmakta oldukça yardımcı oldu. Bu formlar kare, küp gibi tanıdık formlar olsa da kendi içindeki kusursuzluklar aslında hiçbir zaman var olamayacak bir kesinliğe sahiptir. Kare örneğin; o kadar belirlidir ki karenin tanımı sadece tanım olarak var olabilir. Bir kağıttan bir kare kesmeye çalıştığınızda mümkün olan en hassas araçları bile kullansanız tanımındaki kesinliği yakalamanız mümkün olmayacaktır. Sadece tanım ya da bilgisayar üzerindeyken gerçekten var olabilen bu temel şekiller çalışmalarımı oluşturmamda yardımcı olmakta fakat her ne kadar üretimim bilgisayar üzerinde ve bilgisayar kontrollü makineler aracılığıyla olsa dahi işaret edilenle arasında o kadar derin farklar var ki yakalamak mümkün değil. İşte burada yine algımız devreye girerek bize görünen şeyin, hafızadan daha önceden kayıtlı olan bilgi ile eşleşmesini sağlayarak sanki onu tamımda bahsedilen form ile eşitler. Bu imkansızlık üretim biçimime doğrudan müdahil olmakta hatta bana başka seçenek bırakmamaktadır. Ayrıca endüstriyel üretim teknikleri ulaşmaya çalışılan kusursuzluğa en yakın sonucu vermekle birlikte kaçınmanın bir türlü mümkün olmadığı sanatçının el becerisi faktörünün de ortadan kalkmasına neden oldu. HUB Art Space which have begun to operate this year within CerModern, is receiving Can Ertaş who is interpreting with a minimalist manner industrial materials used in February. Works of Can Ertaş who has stood out with Rank 1+1 project performed with Ludovic Bernhartd in Plateforme Paris which is the most dynamic art initiative of Paris in 2013, in which he has examined movement notion will be able to be seen between 13 February and 9 March in HUB Art Place with personal exhibition of him, Linear Movement which will meet with audiences from the capital city for the first time. Can Ertaş, Movement is a change in position. If an object is changing its position according to a point perceived as motionless, this means that this object is moving. As for linear movement, it is possible when the movement is taking place on a vector. These vectors and lines are building blocks of geometry. With intersection of a couple of lines under certain circumstances, shapes such as a quadrant, trapezoid or triangle are constituted, and together with these geometric shapes, three dimensional forms are constituted. However in the nature there isn't a identical response for them, only we assume some objects as if they are so, as presumption. It is just like perceiving that a football ball is a sphere, a match box is a rectangular prism. Because it's shape is mostly look like a sphere or prism. This is a necessary method which as well as a convenience provided us by our sensation and is required to establish universal mutual grounds. Starting with the habits of sensation, what are responses of geometric forms in plastic arts area? The origin of painting or sculpture and generally all plastic arts starts with studying the nature. This is an easily understood situation and for example the word of painting completely needs a reference. The topic might be various objects arranged for a model or still-life or a landscape. However the method is same even the topic changes. The artist more over transfers the information obtained via his observation, Even the told topic changes, it presents the form told by transforming from the world of assets which are formed differently. These forms are also images of this world with help of said basic shapes. Even when we have a look at descriptions of god, we face up with images similar to human or not far from humanity. Notwithstanding finding an answer is difficult, I might talk about some clues. For instance geometry; Euclidean geometric forms were really helpful in creation of my works. Even these forms are known forms such as square, cube, impeccabilities their inside have indeed the accuracy which will never exist. For instance square; The definition of the square is so much certain that it may solely exist by definition. When you try to cut a square from a paper, it will not be possible to get the accuracy mentioned in its definition, even you use the most precise tools. These basic shapes which can only be exist in computer or in definition in reality, are helping me to create my works however nevertheless my production is being performed by means of computer or machines controlled by computers, there are so much differences with the mentioned one that it is not possible to catch up with. At this point, our sensation starts to operate and provides a match between the thing seen and information from our memory which has been recorded before and equalizes it just as with the form mentioned in the definition. This impossibility is participating my way of production directly and even is not letting another option for me. Beside, notwithstanding industrial manufacturing techniques are providing the closest result for the impeccability aimed to be reached, it resulted the disappear of handcraft factor of the artist which is not possible to be avoided. As a result, trying to rescue from the effects of the nature resulted also change of manufacturing techniques directly. The emergent result shows changes not only in stylistic aspect but also regarding the technique naturally required by itself."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/ekrem-kahraman-dus-yolcusu-sanat-duragi/", "text": "1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünden mezun oldu. 1989 yılında öğretmenlikten ayrılarak sanatçı yaşamını tercih etti. Plastik sanatlar alanında teorik yazılar yazdı. Yazıları Sanat Çevresi, Türkiye'de Sanat, Genç Sanat, Çekirdek Sanat, CEY Sanat, rh+ Sanart ve Artist sanat dergileri ile Bosphorus SANAT gazetesinde yayımlandı. 2007-2008 yılları arasında Sanatçının Atölyesi dergisini yayımladı. Yayımlanmış 5 şiir kitabı (Sessiz Bir Aşkı Dillendirmek 1985, Rıhtım ve Ihlamur 1987, Fısıltılar ve Çığlıklar 1992, Aşk olsun Hayat 2002, Üşümez mi Sandın meşe Ağacı Soğukta 2011) ve Aşk Olsun Hayat isimli bir Toplu Şiirler ile bir Seçme Şiirler kitabı yayımlandı. Ateşin Peşinde (Bilim sanat Galerisi, 2002, İstanbul) ve Sesli Düşünmek (RenArt Sanat Galerisi, 2013, İstanbul) isimli yayımlanmış 2 kitabı bulunuyor. Yurtiçi ve yurtdışında 80'nin üzerinde kişisel sergi açtı; çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı, ulusal ve uluslararası fuarlarda yer aldı. Sanatı hakkında birçok kitap, katalog ve broşür yayımlandı; iki belgesel film çekildi. Çok sayıda ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda resimleri bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/genc-iz-opel-cetasta-sanat/", "text": "Zeynep AÇIK, Gizem ÇEŞMECİ, Handegül DENİZ, Cihan ELİBOL, Ceren İREN, ÇETAŞ OPEL'de. Şeli Art Project işbirliğiyle tüm sanatseverlere sunuluyor. açılan sergiler 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Bizden izler taşıyan bu sergide bir genç olarak yer almak çok güzel. Özellikle de günümüzde kendimi her alanda yaşanan yozlaşmadan uzak kalmayı deneyen, düşünen üreten ve her zaman bir adım ileriyi hedefleyen bir birey olarak geliştirmeye çabaladım. Bu deneyim de onlardan biri. Umarım diğer arkadaşlarım için de bu adım çok değerli olur. Bu tarz gençlerle oluşturulan bir sergiye katılmak ve gençlerin hislerini, heyecanlarını sergileme fırsatı bulması mutluluk verici. rine saygı duyulmadığı bu zor dönemde önümüze Genç-iz gibi etkinlik fırsatlarının çıkması çok güzel. Bu sayede düşüncelerimizi sergileme imkanı buluyoruz. Olumlu-olumsuz, maddi- manevi geri dönüşler alma fırsatı yakalıyoruz. Kentsel dönüşüm ve yok olan mahallelerimiz, yerine gelen ise kentin ciğerlerini yok eden rezidanslar avm'ler ve otoyollar, demir ve beton yığınları yapılıyor. Daha çok metal gravür tekniği ile yansıtmaya çalıştığım temel konular. Çizgi, ışık, doku, leke ve yalın mimari formlar ile resimlerimi oluşturma çabası içindeyim. Hislerimin düğümlerinden yola çıkarak oluşturduğum çalışmalarımın her birinde bir yaşam bulunmakta. Zihnimde canlı kalan anılarımın sahipleridir onlar. O anılardaki izlerle ve olan her birinin bakışında bir şeyler hissedebileceğiz, kendi dünyalarında yaşadıklarına inandığım varlıklar diyebilirim İSİMSİZ eserlerime. Bu sergiyle birlikte akıllara dokunarak ben de bir iz bırakabileceğim birilerinde, başka hayatlarda gezinebileceğim onlar sayesinde. Karanlık tarafını hissettiren katı gerçeklerin sınırlılığında ve gerçekten uzak yabancı yüzlere aslında bir o kadar da tanıdık olduğumuzu bazen bir sesin bıraktığı, bazen bir gidişin, bazen bir gülüşün ya da yok oluşu izlerin, herkesin izleri bu sergide. Günümüz çok hızlı gündem olaylar ve başka şeyler. Her gün karşımıza yeni bir kavram çıkıyor bir başkasının içi boşaltılıyor vs. Ortaya çıkan bu düşünsel sürecin içini elbette üretimler dolduruyor. Üretimlerin niteliği yapısı ve vurgulayıcı gücü hızlı gündemde kavramın ömrünü belirliyor. Genç İz kavramsal bir sürecin içinde dinamik bir duruş sergiliyor. Bu yapısını üretimlerinin kaynağı olarak genç dinamik değişen koşullara hızla adapte olmaya alışmış bir sanatçı kimliği edinmeye çalışan bireylerin üretimleriyle içini doldurmaya kalkışmasından alıyor. Genç birey hızlı biraz acemice belki amatörce ancak daha büyük bir şevk ve heyecanla üretimleriyle bu sergiye katkı sağlıyor. Bu itki ve acelecilik genel anlamıyla daha muhalif bazense yapısal sorunların çözümüne ulaşmaya çalışan buhranlı bir çabalamanın izlenimini veriyor. Her anlamıyla yeninin ilk adımları bize gelecekten izler sunuyor. Hafızamda yer etmiş olan imgelerim, kurgularım, tasarılarım, düşlerimi görselleştirmek; böylece iç huzurumu sağlamakla başlar resim. Sonrası akar gider... parlatır, çizer, kazır, boyaya karışır, konuya bağlanır ya da bağlanmaz her şeyi süreçte alınan o hazzı yaşamak için yaparım. Sanatı her yerde yaşar, ilk olarak düşlerimde üretimini yaparım. GENÇ-İZ Sergisi gezgin ve hayatın içinde yerlerde gerçekleşeceğinden olsa gerek, gençlerin yani bizlerin galerilerde yer alma sorunu ortadan kaldırırcasına, gençlerin önünü açacak nitelikte bir etkinlik oluşturduğu için katılmaya karar verdim. Genç çizerleri, farklı solukları bir araya getirerek yeni izler seyrettirmeyi; alışıla geldik resimler, isimlerden ziyade belki de keşfedilmeyi bekleyen genç renklere olanak sağlanabilecek, gençlerin elinden tutan bir etkinlik olacaktır. Geleneksel ve çağdaş olanın sık sık dövüştürüldüğü günümüzde; özgün baskıresmin gelenekselliğiyle, günümüz imgelerini bugünün teknik imkanlarıyla bir araya getiriyoruz Geleneğin ezberini, bugünün sığlığını ortadan kaldırmak için çabalayan, 19. yy.'da salon sergilerinden kurtulmaya çalışırken günümüzde galerilere hapsolmuş eserlere bir umut bu sergi. Genç, cesareti, enerjisi, tabulara karşı duruşu ve hayal dünyasının zenginliği ile dokunduğu her şeyi şekillendirme, yeniyi arama gücüne sahiptir. Biz gençler bu cesareti, enerjiyi ve en önemlisi hayallerimizi sanatın gücünde birleştirip hayati yeniden şekillendiriyoruz. Benim için bu şekillendirmenin en iyi ifade yolu camdan geçiyor. Tıpkı hayatın çok yönlülüğü gibi kırılganlığı, sertliği ve esnekliği içinde barındıran camla sanat eserlerine hem geleneksel hem de yenilikçi bir üslupla yaklaşıyorum. Yağlıboya olan eserlerin iki boyutludan, üç boyuta geçisin izini camda sürerek yasamı yeniden ve farklı bir bicimde yorumlamaya çalışıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/gun-ay-yildiz-adahan-istanbul-hotel/", "text": "Yasemin Aslan BAKİRİ- Selçuk DEMİRÖZ'ün 'GÜN AY YILDIZ' adını taşıyan sergisi, ADAHAN İSTANBUL HOTEL'de, Şeli Art Project işbirliği ile sanatseverlerle buluşuyor. Karanlık bastı birden, bir ışık düştü gökten! Öyle bir ışık indi, parlak aydan, güneşten! Oğuz Kağan Destanlarında güzelliğiyle kainatı büyüleyen bir kız.. gök tanrısının kızı.. ve ondan doğan kutsallıkla yıkanan çocuklar; Gün, Ay, Yıldız... Camın sıcak, gün gibi sonsuzluğa uzanan, sınırlanamaz oluşuyla; soğuk, parlak ve donuk halinin sentezi ve doğasında barındırdığı bu büyüleyici döngü tıpkı günün geceye, gecenin tekrar güne dönmesi gibi.. Gökten düşen bir ışık olarak betimlenen 'kadın' camın sıcaklığında, metalin parlamasında can bulacak. Yasemin Aslan Bakiri kaftanlarıyla geçmişin izlerine dokunacak, üzerindeki camın kıvrımlarında kadını hatırlatacak. Camın duru, şeffaf, sürprizli ve kırılgan oluşundaki kadınsı ruh ile metalin sertliğini ve cam ile olan müthiş dengesini kendi imzasını taşıyan kaftanlarında vurgularken, sert görünümlü ama hassas, emekle yoğrulan binlerce parçanın birleşip tek vücut olduğu kalkanlarında kadının korunma güdüsüne gönderme yapacak. Kullandığı tekniklerdeki sıcaklığı ve ritim duygusunu, camın saydamlığına kattığı renklerle hissettirecek. Gün, Ay, Yıldız; güzel bir kadından doğan üç göksel varlık üzerinden, göğün karanlık ve aydınlık yüzü ile kadının gizemli karanlığı ve ruhsal uyanışları birbirine dokunacak. Destanlarımızda soyu kutsallaştıran tanrısal bir unsur olarak görülen kadın teması, Yasemin Aslan Bakiri'nin eserleri ile somut hale gelecek, hepsi birden gökteki kutsal varlıkların yüceltilmiş anlatısını kulaklara fısıldayacak, cam ve metal bu hikayeyi okunur kılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/kimi-der-ki-kadin-la-mancha-soul-room-kydonia-kurucesme/", "text": "Şeli Art Project işbirliğiyle sanatseverlerle buluşuyor. Gündelik yaşam alanlarında sanatsal çözümler öneren proje kapsamında açılan sergiler 'Her Restaurantta Sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir. Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal. Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır. Yakın bir o kadar da uzak, sevecen bir düş ve bir masaldır kadın. Kendini değiştiren bilinmezliğin arkasına saklanmış dokunaklı bir ses, bir ışıktır kadın. Karanlığa sığınan nesnelerin ardında çocukluğundan beri arkasındadır gölgeleri herkesin.. İner inmez güneşin aydınlığında sıcak bir gölgedir gündüzden kopan gölgeler. Kadını, gölgelerin siyah görüntüleri içinde birer kimlik olduğunu bir ifade ile vurguluyor ve gölgeleri, anlamlı bilince ışığın değerini anlatıyor... Yeryüzüne yansıyan ışıkla yaşamın döngüsü kadın ve gölgelerini görürüz sonsuz zamanlardan çıkıvermişcesine.. Kadının iç dünyasındaki sonsuz arzular, beklentiler ve istekler evrene sığmayacak kadar geniştir. Hayatı boyunca duyguyla, saplantılı istek arasındaki dengesizlik ve denetlenmesi zor durumla yüzleşir. Olması gerektiği gibi görünür, başka bir insan gibi yaşar. Halbuki buna nasıl dayandığına kendiside şaşar. Aile ve toplumsal otoritelerin ağırlığı, kendine ait olmayan, omuzlarına yüklenen pek çok değerle yaşamı kendine daha da güç hale getirir. Halbuki her türlü eşitsizlik ve dominantlıkla donatılmış kadın ve erkeğin bir araya gelişinden şimdiye kadar ölüm, yok etme, taciz, tecavüz çıkmıştır. Bu yüzdendir ki kadınların olmadığı her oluşum eksiktir ve kadınların özgürlüğü yine kendilerinden geçer. Kendi benliklerinin farkına vardıklarında ve ilişkiler ağını parçaladıklarında özgürleşirler. Kadınlar, yaşadıkları ve yaşamak istedikleri toplumun nasıl olması gerektiğine karar verirken, toplumun tüm bileşenlerini görür, anlam biçer, özgürce var olmasını isterler. Kadın özgürleştikçe toplum özgürleşir. Toplumun kadının değerleriyle buluşması gerçekleştikçe iç barış da gerçekleşir. Bu iç barış, toplumsallığı içine alırken bireyin de kendisiyle barışık yaşamasını beraberinde getirir. Kadınların özgürlüğü bugün bütün siyasal ve ideolojik düzlemlerde tartışmasız bir başlıktır. Ama herkesin özgürlükten ne anladığı ise çok tartışmalıdır. Yaşamı heba etmemek adına kadınların heryerde özgürce yaşadıkları, çalıştıkları, kadına yönelik şiddetin tarih kitaplarında anlatıldığı, genç kızların hayatlarından endişe etmeden özgürce gezebildikleri, kadınların aile ve çevre baskısı altında kalmadıkları bir dünya dileği ile.... İstanbul için kimi der ki kadın! Yedi tepe üzerinde boylu boyunca uzanan, gizemli ve kendine hayran bırakan. Her kadının bir kokusu vardır, İstanbul'un ki; tarih! Hiçbir sevgili unutturamaz onu, o tektir ve vazgeçilmezdir. O hep aşık olunan, etrafına ışıklar saçandır. Şairlere, ressamlara, müzisyenlere konu olan, renklerine ve dokusuna hayran bırakandır. Karmaşıktır çoğu zaman, çözmek için mesai harcanan. Gecesi ayrı güzel, gündüzü ayrı güzeldir şehr-i İstanbul'un! Karmaşıkta olsa kendine bağlayan, vazgeçilmezi oynayan. Seçemediğimiz bedenlerde doğarız. Kimimiz kadın, kimimiz erkek. Seçemediğimiz bedenlerin seçebildiğimiz dilleri vardır ancak. Kadın olmuşşak gül dudaklı, elma yanaklı başka yürürüz sokakta. Seçimlerimizi yaşar yaşatırız. Sarıya boyarız saçımızı siyahken. Zilleri takıp ellerimize öyle bir dans ederiz ki yer yerinden oynar. Bazen bir köy meydanıdır dansedilen yer bazen sokak ortası. Özgür bireyi anlatmanın en doğru yoludur buyüzden dans fotoğrafları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/10/sari-virus-b-b-cihargir-sanat-galerisi/", "text": "Dimitris Vogdanis Danis, Harris Louvros & Özlem Haliloğlu tarafından kurulan Hardan Art Team'in yeni sanat projesi Sarı Virüs / Yellow Virus, 13 24 Mart 2014 tarihleri arasında Beyoğlu Belediyesi Cihangir Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşacak. Toplam 48 sanatçının katılımıyla gerçekleştirilen serginin çıkış noktasını farklı kültürlerde sarı renge yüklenen anlamlar ve semboller oluşturuyor. Farklı kültürlerde bambaşka anlamlar taşıyan sarı renk antik çağlarda tanrısal gücü, ışık ve güneşi sembolize ediyorken artık günümüzde polisiye olay mahaline çekilen bant, ya da trafik ikaz ışığı olarak kullanılıyor. Serginin temasına göre ise Sarı Virüs içinde karşıt kavramları barındırıyor. İyi ve kötü, güzel ve çirkin, gerçek ya da ütopya, yararlı ya da zararlı gibi kavramları içeren Sarı Virüs'te tüm sanatçılar sarı rengin kendi algılarının yansıması olarak ortaya çıkardıkları eserleri sergiliyor. Hardan Sanat Ekibi görsel sanatçı / kostüm tasarımcısı Dimitris Vogdanis ve fotoğrafçı / sanatçı Harris Louvros tarafından 2008 yılında kuruldu. 2011 yılında tanınmış Türk ressam / sanatçı Özlem Haliloğlu da ekibe katıldı. Hardan Art Team çeşitli temalarda çağdaş ve güncel sergler düzenlemektedir. Sanat ekibi sergilerin yanı sıra ünlü sanatçılara ithafen enstallasyonlar ve sanat workshopları da düzenlemekte ve başka sanat gruplarının projelerine de katılmaktadır. Hardan Art Team, Türk ve Yunan sanatçılardan oluşan toplam 120 kişilik bir katılımla 2010, 2011 ve 2012 yıllarında İstanbul'da üç büyük sergi düzenlemiştir. Sergiler sanatseverler tarafından büyük bir ilgiyle karşılanmıştır. Hardan Art Team sanatı, kültürü yaymak ve güncel konularda kamu bilincini uyandırmak için araç olarak kullanan, kar amacı gütmeyen bir işbirliğidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/11/suleyman-bicer-anadolu-korku-oykuleri/", "text": "Büyük kent korkuları başka, kırsal alan korkuları başkadır. Kırsal alana özgü korku; doğayla, doğanın gücüyle, batıl inançlarla iç içedir ve çarpıcılığını da inandırıcılığını da onlardan alır. Unutulmuş bir köyün, viran bir misafir evinde başlıyor yaşanacak olaylara olan dilsiz tanıklığımız. Gecenin karanlığını bıçak gibi bölen bir çığlıkla ürperiyoruz ilk önce, sonra bir pusun ardından gelen, kulakları tırmalayan, tüylerimizi diken diken eden korkunç bir sesle, kalp atışlarımızın duyulmasından endişe ederek, Karanemenin şerrini üzerimize çekmemeye çalışarak, çocukluğumuzda bizi uslandırmak için anlatılan cinler, periler, sandıklılar, kabaklılar yüreğimize doluşarak, arada bir de odanın camını kontrol ederek, nabzımızı kulaklarımızda hissederek usulca oradan uzaklaşıp, Konuşmayanların sessizliğine sığınıyoruz. Konuşmayanların sessizliği, gecenin ıssızlığı ve karanlığı ile daha da ağırlaşırken, kem gözlerin altında ezildiğimizi hissediyoruz. Kapıların ve pencerelerin ardında biraz sonra olacak olayları bilmelerine rağmen dilleri yokmuşçasına susan ve az önce yaşadığımız korkuyu, kendilerinin korkudan açılmış gözlerine rağmen görmezden gelen ve bizi gecenin ıssızlığına terk eden insanlardan umudumuzu kesip satırlarda ilerlerken bir ormanın kuytusunda gördüklerimiz çığlığımızın boğazımızda kalmasına neden oluyor. Nabzımız kulaklarımızda, çığlığımız boğazımızda sayfalarda ilerlerken şirin bir Trakya düğünüyle karşılaşıyoruz. Tam rahatlayıp, bir nefes alacağımız vakit beyazlar içindeki gelinin, kalbimizi avuçlayıp sıkıyormuş gibi bizi ezen bakışlarına yakalanıyoruz. Bu melun bakışların sebebini daha sonra, çeşme başında soluklanırken anlıyoruz. Yaydığı kötülük ile umulmadık yerden gelen iyiliğin savaşını izliyoruz gri bulutlarla kaplı bir göğün altında. Daha sonrasında Mezardan Geleni geri gönderebilmek için Fırtınalar Takviminin belirsizliğinde, Gece Işığı altında bilmediğimiz bir Obada dolanarak çareler arıyoruz. Rahatça nefes alabilmek ise kitabı bitirip, kapağını kapadıktan sonra mümkün. Aksi halde Karanemeyi peşinizde hissediyorsunuz. Kısa ama yüksek tempolu öykülerden oluşan Anadolu Korku Öyküleri/2 birkaç yıldır çok satan kitapların ilk sıralarında yer alan vampirli, kurtadamlı, asi ve uysal melekli kitapların aksine tamamen bize has, özellikle çocukluğumuzda bize anlatılan, mezarlıklarda gezen, kendisine kötülük edenlerden intikam almak için mezarını terk edenlerle, kara büyüye uğramış, iblislere kurban edilmiş masumlarla, cinlerle, perilerle, gulyabanilerle dolu bir kitap."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/12/arka-yuzden-desenler-kemal-seyhan-mekan-68/", "text": "mekan68, sanatçı, araştırmacı ve sanatseverlerin desteğiyle kurulmuş, kültürlerarası sanat aktivitelerini destekleyen bir proje, iletişim ve araştırma merkezidir. İç mekan tasarımı Avusturyalı mimar Walter Stelzhammer tarafından yapılmış olan mekan68in sergi salonu Neustiftgasse 68 numarada yer almaktadır. mekan68, yalnızca bir galeri ya da sergi merkezi değildir. Kültürlerarası etkilişimi sanat üzerinden araştırmayı hedefleyen bir kurumdur. Görsel sanatlar alanında proje bazlı sergi ve etkinlikler düzenler. Viyana kentinin çokkültürlü yapısına katkı sunmak amacıyla oluşturulmuştur. mekan68in bir diğer önemli faaliyet alanı iletişim merkezi olarak yapılandırılmış olmasıdır. Özellikle çağdaş sanat alanında genç kuşaktan sanatçıların gerek birbirleriyle gerekse benzer alanlarda faaliyet gösteren farklı kuşaklardan sanatçılarla bir araya gelmesini amaçlamaktadır. Avrupa çapında etkinliklere katılan ve fakat birbirlerini fiziksel olarak tanıma ve bağımsız, güvenilir bir ortamda birbirlerine ulaşmada güçlük yaşayan sanatçıları bir araya getirmeyi hedefler. mekan68, sanatçıların sanatsal üretimlerine de katkı sunabilecek bu tür karşılaşmalar için fiziksel bir mekan işlevi görmeyi planlamaktadır. mekan68in uzun erimdeki en önemli hedefi Avrupa genelinde bir arşiv ve dokümantasyon merkezi olarak işlev kazanmatır. İletişim ve ulaşım teknolojilerinin inanılmaz bir hızda geliştiği çağımızda mekan68, internet aracılığıyla da her an ulaşılabilecek, sanatçı portfolyo ve projelerinden oluşan bir arşiv projesi başlatmayı hedeflemektedir. Walter Benjamin için Proust'un imgesi ömrün esere adanmışlığında belirir. Sözcüklerden bir metin dokur gibi çalışmıştır Proust. Her an'ı, her detayı yakalamaya çalışır. Ancak Benjamin için önemli olan onun romanlarındaki olaylar ya da kişiler değildir. O Proust'ta yazıya dökülenleri hatırlama sürecinin kendisine dikkat çeker. Proust'u Proust yapan bütün o olay ve kişileri yaratan hafızanın bu kendi üzerine eğilme sürecidir. İşte Benjamin halının arka yüzündeki desenler dediği şey budur. Önplanda gördüğümüz bütün desenleri yaratan aslında halının arka yüzündeki bu ilmeklerdir/ yaşantı içerikleridir. Proust sabırlı bir yazı işçisi olarak onları göstermeye çalışır bize. Kemal Seyhan uzun yıllardır Avusturya'da yaşayan Türkiyeli bir sanatçı. Otuz yıla yaklaşan sanat yaşamında pek çok farklı süreçten geçmiş. Türkiye'de başlayan sosyoloji eğitimi, daha sonra Viyana'da sanat tarihi ve güzel sanatlar eğitimi, sahne tasarımcılığı, pek çok karma sergi ve kişisel sergiler... Seyhan'ın resimlerine yansıyan ve genellikle soyut olarak tarif edilen biçimlenmenin Proustvari bir hatırlama sürecinin ürünü olduğunu savlayabiliriz. Hem İstanbul'da hem Viyana'da birer atöyesi bulunan sanatçı yaşantısındaki izleri tuvallerinde görünür kılar. Genellikle soyut eğilimiyle karşımıza çıkan bu işlerin tek bir referans noktası olduğu söylenebilir: İz olarak tarih. Çoğu zaman mimarinin yarattığı görsel etki tarafından oluşturulmuş dikey ve yatay çizgilerden, kimi zaman duvara atılmış çentiklerden, eşiklerdeki oyuklardan ya da resim yaparken zeminde duran kağıt üzerinde oluşmuş birbirini kesen izlerden faydalanır Kemal Seyhan. Arka Yüzden Desenler sergisi Kemal Seyhan'ın soyutu arayışında yeni bir halkayı biçimlendiriyor. Ressam tarihin izini daha güçlü bir biçimde önplana çıkartıyor. Böylece izleyici, aynen Proust'ta olduğu gibi, orada kendi tarihini de görebiliyor. Soyutun sadece biçim değil, aynı zamanda özün kendisi olduğu yeni bir katmana ulaşıyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/12/ozgen-yildirim-bugun-aslinda-dundu-serkan-ozkaya-sergisi/", "text": "İnsana dair olan, onun yapıp ettikleri, ürettikleri ile anlamlanır, tarihsel kontekste yerini alır ancak üretilenin yaratım boyutunda müdahil olan estetik, onun yer edinmesinin yanında değer ile olan ilişkisini de ortaya çıkarır. Ve bir sanat yapıtı söz konusu olduğunda tarihsel kontekste zaman, değer algısı ile aynı yatağı paylaşır. Tüm insanlık tarihinde genellikle acı ile yoğrulmuş yaşantılardan söz edildiğinde izleyici, dinleyici ya da gözlemci olarak delirme noktasına geldiğimiz an'ları anımsadıkça, temel problemin kontekstten bağımsız kritiklerin yapılması ve sonuçlara varılması olduğu aşikardır. Benzer şekilde söz konusu sanat yapıt ı olduğunda, bir tuvalin, bir heykelin, bir videonun, bir enstalasyonun, bir performansın, bir fotoğrafın vs. tarihsel kontekstte bir anlam ihtiva ettiğini ve kendisini açığa vurduğunu, diğer yandan, bağımsız bir algının o yapıtın içini boşalttığını, adeta katli olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Objektivite ne denli bir yanılgı ise bir sanat yapıtının kontekstten bağımsız tasavvur etmesi de bir o kadar yanılgıdır. Sanatçı Serkan Özkaya objektivitenin yanılgılarından uzak bir mevzi alış ile dünü bugüne transfer ederken hakikat olarak Steven Toole ve yapıtlarını, sanat tarihinin kontekstine yerleştirir. H. G. Gademer'e atıfla; onu ve yapıtlarını, mutlak ve zamanı aşan bir şey olarak değil tarihsel akışın bir fenomeni olarak ele alır. Gelenek algısı burada başattır, dolayısıyla Toole ve yapıtları Özkaya tarafından yapıtın yeniden yapıta dönüştürülmesiyle diyaloğa hazır sanat nesneleri olarak bugüne konumlandırılır. Bir sanatçının ve sanat yapıtlarının tarih sahnesine gömülmüş olması, unutulmaya yüz tutması, her ne kadar nadiren de olsa sanatçı tarafından tercih edilebilir bir durum olsa da onun ve yapıtlarının varlığının bugüne hatta geleceğe taşınması ardıllar için oldukça elzemdir. Özkaya'nın peşine düştüğü Sanatsever Steven Toole, geçmişindeki sanat çalışmaları ile yeniden üretilmekte ve yorumlanmaktadır. Ardından yeni bir çalışma sanatçı tarafından deklare edilir. Bu deklare, ACiL-ACİL-ACİL-AC isimli,19 Haziran 1997 tarihli Philadelphia Sanat Müzesi Yetkilileri'ne yazmış olduğu bir mektuptan oluşmaktadır. Sanatçı mektubunda bir dostunun müzeye doğru yola çıktığını belirtir ve geliş amacını Duchamp'ın Kaynak'ına KÜÇÜK ABDESTİNİ YAPMAKTIR! şeklinde ifade eder. Yapıt, sanat tarihi okumalarında önemli bir referans olacak niteliktedir. Özkaya'nın dikkat çektiği, rivayet yerine gerçeklik üzerine inşa edilmiş bir yapıt olan Çatlak, Guggenheim Müzesi'nin duvarında bir müdahale olarak yerini almıştır. Bu müdahalenin, sanatçının kamyonetiyle hızlı bir şekilde çarpması sonucu oluştuğu ve çarpmanın hızıyla sanatçının yaralandığı dip not olarak eklenmelidir. TRT Fotoğrafı isimli çalışmasını Türkiye'de gerçekleştiren sanatçının, televizyonun ana haber bülteninin arka fonuna yerleştirdiği şeytan boynuzlu Bush imgesini, izleyiciye saniyenin küçük bir dilim anlığında izlettirmesi psikolojik unsurları da devreye sokmasına neden olur. Görüntü, subliminal uyarım şeklinde ön bilinçte izleyicinin farkında olmadığı ancak etkilendiği bir bilinç düzeyinde yer edinir. İnsanı da çoğu zaman farkında olmadığı bilinçdışı materyaller etkilememekte midir? Toole tam da bu noktada amacına ulaşmış olur. Onun sanat hayatında yapıtlarının niteliği, müzenin içi ve hatta duvarları, izleyicinin bilincini hedef aldığı politik kurgulamaları ve dahası ile zorunun ne olduğu, sanırım şu an güncel sanatın ve sanatçıların, kendi merkezlerinden tartıştığı ve anlamlandırma gayreti içinde olduğu bir kontekst sunmaktadır. Sanatçı Serkan Özkaya da bu noktada kendi çatışma alanını oluştururken, Toole örneğinden hareket eder ve onun sanat geçmişini, metin ve görseller ile bellek kaydına alır. Bu perspektiften sanatçı Serkan Özkaya kendi öznel üretim sürecinde nasıl bir yol izler? Yaşadıklarından ziyade metinlere verdiği önemle, onların zihinde canlandırdığı hayal gücü ile sanat pratiklerine yön veren sanatçının, #davidandgoliath isimli enstalasyonunda, elinde sapan tutan bir çocuk imgesi ile imgenin dönük olduğu duvarın tavanına yerleştirilmiş parçalara ayrılmış, bir helikopter imgesi izleyiciyi karşılar. Ortamın karanlık olduğu ve imgelerin aydınlatıldığı yerleştirme, oldukça etkili ve bir o kadar ürpertici nitelik taşır. Genel kabul gören çatışma ya da savaş algısını tamamen tersine çeviren bu yerleştirmede, çocuğun konumu ve elindeki sapanın silahla olan doğrudan ilişkisi, sanatçının temsil ve temsilin konumunu irdelediği bir konteksti izleyicinin algısına açar. Kendisini dışarıda konumlandıran sanatçı bu sefer izleyiciyi savaş olgusunun ortasına bırakıverir. Düzen, sistem, toplum, savaş gibi komplike çıkışların aksine insan ile doğa arasındaki uçurumun bir enstalasyona dönüştüğü, Dışkı ile İrtifa, dışkısının üzerinde yerden yükselmiş olan bebek imgesinin yer aldığı heykel çalışmasıdır. Dışkının altın rengi ile sunumu değer olgusunun paradoksal bir sunumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sanatçının sergilenen Debaters/Müzakereciler olarak isimlendirdiği heykel-enstalasyon çalışmasına kaynaklık eden Dışkı İle İrtifa, 4 ayrı heykel çalışmasına bölümlenmektedir. Birbirleri ile müzakere içinde gibi konumlandırılan bu heykeller dışkı üzerinde bir hayli yükselmiş, adeta yetişkinlerle boy ölçüşmektedir. Buradaki paradoksu belirleyen ise güç ilişkilerinin kendisidir. Güç sanıldığının aksine yetişkinlerde değil, onları kendi merkezlerinde konumlandıran ve kendilerine bağımlı kılan bebek figürlerindedir. Özkaya bu güç ilişkilerinin odağına yerleştirdiği dışkı ile acizlik ve güç, bağımlılık ile özgürleşme vb. gibi ikilemlere dikkat çeker. Sanatçının Sleeper, Shakira 12 TL., Teapot, Chase Manhattan, Crazy Tourist, Mark, Dead Poet, Empire, I n II, Bust of the Unfortunate Man sergilenen diğer sanat yapıtlarını oluşturmaktadır. Serkan Özkaya'nın Bugün Aslında Dündü isimli sergisi 23.01 22.02.2014 tarihleri arasında Galerist'te izleyicisini beklemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/aiva-2014-international-video-art-festival/", "text": "Video artists from all over the world are invited to submit their works for the second edition of International Video Art Festival AIVA that will be held 28 31 May 2014 in Finspang, Sweden. The first edition of the AIVA festival in 2012 received 619 submissions which is a lot of works. The main curator of the forum is Anders Weberg. Finspang is a small industrial town in the beautiful and rugged countryside in the mining region of Bergslagen. It was early on the scene in Sweden s industrial history and in the mid-sixteenth century the first ironworks was founded on the river Finspangsan. Finspang is also home to world-class art. The Reijmyre glassworks started making mouth-blown glass in 1810, making it the second-oldest glassworks in Sweden still in operation. The second edition of the AIVA Video Art Festival will run for three days, from May 28th 31th. The main purpose of the festival is the free presentation, promotion and development of international video art and to create a new, alternative, peripheral meeting point for emerging and established video and media artists from all over the world. Selection is open for 2 single channel works maximum per artist and category. Max duration 10 minutes for the open call works. Submitted works will not be returned, but stored in the AIVA archive. If there is dialogue in the video and its not in English it must be subtitled. There is no entry fee and AIVA cannot offer any payment for screened works. For the second edition of the AIVA Festival we decided to use the following tags. Feel free to interpret these tags and apply them to your work if you want to submit to the tag based category."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/bazaart-her-eve-bir-sanat-chalabi-art-gallery/", "text": "Yetenekli genç sanat öğrencilerini halkla buluşturup, eserlerini satabilecekleri imkanı ve mekanı yaratmak ve aynı zamanda halkın sanata olan ilgisini artırarak, uygun fiyatlı sanat eserlerine sahip olmalarına olanak sağlamaktır. - Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAART organizasyon tarafından belirlenir. - Bazaart sanat etkinliğiniz sadece sanat öğrencilerinin katılımına acıktır. - Ödül ve sergilemeye seçici kurul karar verir - En çok 2 çalışmayla katılınabilinir. - Çalışmalar imzalanmış ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilecektir. - Sergilenen eserler satışa sunulacak, olası satışlardan %20'si, ödül ve genel giderler için organizasyona bırakılacaktır. - Sanatçının belirleyeceği fiyat aralığı 100 3.000 TL arasında olacaktır. - Kredi kartıyla yapılan satışlarda sanatçıya ödeme, satış tarihini izleyen 45. günden itibaren yapılacaktır. - Yapıtları sergilenen katılımcılara bir katılım belgesi verilecektir. - Bilgi formunda sanatçının ve eserin bilgileri yer almalı ve en geç 11 Nisan 2014 tarihine kadar katılım formu e-mail olarak gönderilmelidir. - Seçici Kurul kararı kesin olup, itiraz söz konusu olduğunda yeniden değerlendirme yapılmaz. - Eserler 8 11 Nisan tarihleri arasında Chalabi Art Gallery'ye teslim edilecektir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. - Satılmayan eserler ise 22 25 Nisan 2013 tarihleri arasında iade edilecektir. - Geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri hasardan Yeniköy Rotary Kulübü ve Chalabi Art Gallery sorumlu olmayacaktır. - Teknik ve konu serbesttir. - Resimlerin ebadı yaklaşık olarak; en büyük 125 x 100 cm, en küçük 50 x 50 cm olmalıdır. - Yeniköy Rotary Kulübü, seçici kurulun belirleyeceği sanatçılara ödül parası verecektir. - Broşür, web sayfası, blog, facebook, e-posta listeleri, basın ve Rotaryen networkleri kullanılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/ix-international-biennial-of-drawing-pilsen-2014/", "text": "International Biennial of Drawing Pilsen is a unique art competition in a specific category monochromatic drawings. The competition takes place every even year. There is a limitation of the format, a standard size to the size of 100x70 cm. The exclusivity of the project, highlights the method of selection of works for the exhibition and awards. Selection is carried out by an international jury, consisting of experts in drawing. In total there are 10 prizes awarded. The jury selects the main price Grand Prix and also artists who will receive a certificate highest quality Short list. Other prizes awarded representatives of the City of Pilsen and representatives of partner organizations. This unique collection selected by a jury is fully exposed only in Pilsen. Within the Biennial are organized traveling exhibitions, which have a tradition since 2006. The intention of traveling exhibitions is a presentation of the unique project Biennial of Drawing Pilsen and an invitation for the upcoming competition year. The exhibition is composed of award-winning works selected by an international jury for the exhibition in Pilsen. The exhibition is completed by other selected works according to available space of the exhibition hall. Each drawing will be judged individually. Sets of drawings are accepted only when drawings put together make maximum size 100 X 70 cm. The transfer fee must be paid by means of OUR. Entirely at the sender's cost. If the foreign partner organizes shared handover of drawings, it is possible to agree on individual terms of contract. Works should be labelled in correspondence with the application form. Works will be accepted non framed and without passe-partout. Each artist is responsible for safe wrapping of drawings in a firm package to ensure safe delivery. Drawings will be returned in same package. The drawings and the application form including the payment receipt must be sent by 31 May, 2014. Works must be delivered free of all freight charges. A package burdened by any postal charges will not be accepted. The works of authors who will not pay the required fee of 50 EUR in time will not be included in the competition. a) The application for the participation in the exhibition allows the organizer to use free of charge replicas or videotapes of drawings submitted by participants for the promotion of the exhibition, for the catalog and for the promotion of the Biennial of Drawing Pilsen as a part of a program of European Capital of Culture Pilsen 2015. in a collection which will be displayed in some European and other countries. The works will be returned after these exhibitions. c) The organizer will publish a catalogue with replicas of the exhibited works. Each artist whose works will be exhibited is entitled for inclusion in the catalogue with the reproduction of one of his/her works and the basic personal data. he will also receive one free issue of the catalogue. Works will be returned to the authors at the organizer's cost. with regard to their artistic and spatial qualities and on the basis of meeting the terms of participation. will be judged by a qualified international jury. This jury will also award the Grand Prix. The international jury has a right to award a short list /certificate of the highest quality/. of the 9th International Biennial of Drawing Pilsen 2014 held on October 8, 2014. PhDr. Jana Potuzakova, President of the Biennial of Drawing Pilsen,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/picture-berlin/", "text": "PICTURE BERLIN is a six-week summer program designed for emerging artists working in contemporary art and photography. A rigorous studio practice forms the heart of the program and working in community with other artist is its soul. The dynamic programming offers over 15 lectures by Berlin-based artists, one-on-one discussions with over ten international artists and curators, multiple exhibitions, group meals and work reviews, studio visits, a curatorial marathon, and six choreographed artist walks. The city shapes the program and is the springboard naturally flowing into the greater European art scene. As we mark the fifth year, the 2014 summer session offers the opportunity to participate in September's PICTURE BERLIN Festival. Founded in 2009 by artists for artists, PICTURE BERLIN continues to be run by artists as a hybrid program merging the concentrated studio practice of an artist residency with the support of the art academy. PICTURE BERLIN becomes a network designed in part by each session's artists. As the weeks go by, living and working together, the boundaries dissolve. There is no separation between studio practice, a one-on-one critique, or a shared meal. Every experience informs the next. As the fifth session closes we are excited to honor our experiences by hosting a PICTURE BERLIN Festival, for our 2010 2014 PICTURE BERLIN alumni artists. The 29 August 13 September 2 week Festival features wide-ranging events from showing in a series of exhibitions, to giving artist talks and having peer-to-peer portfolio reviews and reviews by curators bringing home our international PICTURE BERLIN community. The application is free. You could download it from the web site. For further insight into the program and a detailed explanation of program fees please visit the website or contact us directly info@pictureberlin. org."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/salt-arastirma-fonlari-2014/", "text": "- SALT Araştırma Fonları kar amacı gütmeyen projelere verilir. - Fonlar SALT'ın desteğiyle gerçekleştirilecek belirli bir araştırmaya yönelik olup sadece belirtilen misyon dahilinde kullanılabilir. - Başvuru konusunun SALT Araştırma ile ilişkilendirilmesi tercih edilir. Kurumun bünyesinde var olan veya süreçlendirilen arşiv ve araştırmalara yönelik başvurulara öncelik verilir. - Hangi nedenle olursa olsun ırk, dil, din, uyruk, kültür, yaş ve cinsiyete dayalı ayırımcılığı teşvik eden projeler hiçbir şekilde desteklenmez. - SALT Araştırma Fonları 12 aylık dönemlerde verilir. - Başvurular değerlendirme tarihinden en az dört hafta önce elektronik ortamda yapılmalıdır. - Başvurular iki aşamalıdır. Ön başvurular 28 Şubat Cuma saat 18.00'e kadar http://bit. ly/L5A7uQ adresi üzerinden yapılabilir. Ön başvuruda, başvuruyu yapan kişinin adı, soyadı ve e-posta adresi ile başvuruya konu olan araştırmanın başlığı ve en fazla 1600 karakterlik tanımı yer almalıdır. Konu, dönem ve alan açısından yapılacak değerlendirmeler 4 Mart Salı tamamlanacaktır. Araştırma projesinin ön kabulü durumunda son başvurular, kabul yazısı eşliğinde gönderilecek link üzerinden 21 Mart Cuma saat 18.00'e kadar yapılabilir. Başvuru formu, aşağıdaki bilgileri içerecek şekilde yalın ve net bir dille doldurulmalıdır. - Başvuruyu yapan kişinin adı, soyadı, telefon numarası ve e-posta adresi - Başvuruyu yapan kişinin en fazla 1250 karakterlik düz yazı biyografisi - Başvuruya konu alan araştırmanın başlığı ile araştırmanın içeriği ve yöntemine dair en fazla 4000 karakterlik bir tanım metni - Bir yıllık araştırma sonunda teslim edilmesi önerilen ürün hakkında bilgi - Başvuruya konu olan araştırmayla ilgili ek materyallerin albüm linki verilebilir. Albüm en fazla üç adet görsel içerebilir. - Tüm başvurulara elektronik ortamda cevap verilir. - Gerek görüldüğü takdirde karşılıklı görüşme gerçekleştirilir; ek malzeme talep edilebilir. - Araştırmacılar her dönem sadece bir başvuru yapabilir. - SALT çalışanlarının aile üyeleri ve akrabaları başvuramaz. - SALT Araştırma Fonları'na hak kazanan araştırmacılardan ayrıca resmi belgeler talep edilecektir. - Araştırmacıların projeye ara verme veya bırakma kararı almaları durumunda fonun geri talebi söz konusudur. - Fon almaya hak kazananlar SALT'ın teknik olanaklarından yararlanabilirler. - İstanbul dışında yaşayan araştırmacılar, toplam iki ay İstanbul'daki SALT rezidansında konaklayabilirler. Konaklama dönemleri, SALT rezidansının uygunluğuna bağlıdır. - Araştırmacılar, proje sürecinde SALT Araştırma ile iletişimde olurlar. Projenin sekizinci ayında SALT Araştırma'ya bir sunum yapar ve 300 kelimeyi geçmeyen bir rapor yazarlar. - Araştırmacılar, projelerinin kapsamına göre sekiz aylık raporun ardından takip eden ikinci 12 aylık dönem için yeniden başvuru yapabilirler. - Araştırma dahilinde çalışılan yeni arşivlerin korunması ve kamusallaştırılması söz konusu olduğunda SALT Araştırma'ya öncelik verilir. - Araştırma kullanıcıya aittir ancak araştırmanın yer aldığı ortamlarda SALT Araştırma Fonları desteğinin anılması beklenir. - Araştırmanın yayımlanması ya da bir diğer kamusal aktarımı söz konusu olduğunda teklif öncelikle SALT'a yapılır. - Araştırmacılar, projelerinin tamamlanmasından en az üç dönem sonra yeni bir konuyla başvuruda bulunabilirler. - Bağımsız olarak görevlendirilmiş üç uzman ve iki SALT temsilcisinden oluşan Seçici Kurul, başvuruları profesyonel bilgi ve birikimleri dahilinde değerlendirir; gerekli gördüğü durumlarda oturuma dışarıdan danışman davet edebilir. - Değerlendirmenin temel kriterleri, başvurunun niteliği ve SALT Araştırma'nın birikimleri ile yeni bilgi üretimine olası katkıya dayanır. - Başvuruların niteliğinin Seçici Kurul tarafından yeterli bulunmadığı durumlarda verilecek fon sayısının değiştirilmesi Seçici Kurul'un kararıdır. - Seçici Kurul üyelerinin görev süresi iki yıldır. Üyeler, başvuruları değerlendirmek üzere yılda bir kez toplanırlar. SALT Araştırma ve Programlar direktörü, seçim hakkı olmaksızın kurul oturumuna başkanlık eder. Raporlama, SALT tarafından yapılır. - Seçici Kurul üyeleri başvuru yapamazlar. - Seçici Kurul üyelerinin başvuruyu gerçekleştiren kişilerle iş ve/veya eğitsel ilişki içerisinde olmaları tercih edilmez. - Seçici Kurul üyelerinden birinin eğitsel, kurumsal ve ailevi ilişkide olduğu bir kişinin başvurusunun değerlendirildiği durumda, üye karar sürecinde toplantı mekanından ayrılır ve karar sürecine dahil edilmez. Doç. Dr. Cengiz Kırlı: 2003'ten bu yana Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü'nde öğretim üyesidir. Tarih ve Toplum: Yeni Yaklaşımlar dergisinin yayın kurulunda yer almakta, New Perspectives on Turkey'in eş editörlüğünü yapmaktadır. Meriç Öner: 2011'den bu yana SALT bünyesinde, 20. yüzyılın ikinci yarısı başta olmak üzere Türkiye'de yapılı çevre, mimarlık ve tasarım alanlarında programlar geliştirmekte ve SALT Araştırma ve Programlar yöneticisi olarak görev yapmaktadır. Prof. Dr. Zeynep Sayın: Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Tarihi Bölümü'nde öğretim üyesidir. Halen, günümüz Türkiye güncel sanatının görsel bilinçaltı konulu son kitabı üzerine çalışmaktadır. Lorans Tanatar Baruh: 2011'den bu yana SALT bünyesinde tarih ve sosyal bilimlerle ilgili programlar geliştirmekte, SALT Araştırma ve Programlar yöneticisi olarak görev yapmaktadır. Prof. Dr. Bülent Tanju: Mardin Artuklu Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyesidir. Çalışma alanlarını modern sanat ve mimarlık, 19. ve 20. yüzyıl Türkiye mimarlığı ve modern kültür sorunsalları oluşturmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/salzburg-international-summer-academy-of-fine-arts-austria/", "text": "The 2014 Summer Academy offers 21 courses of between one and four weeks 18 in Hohensalzburg Fortress, one in the Kiefer quarry in Fürstenbrunn and two in temporary venues in the city. How does the world come into the picture?:This is the motto of the Summer Academy's widely varied programme. It deals with the particular ability of the fine arts to generate images of the increasingly impenetrable world, both of its superficial outward appearance and of social and political conditions. Thus Amelie von Wulffen begins her course with the question of how artists appropriate the world, and how it then develops into a picture, and Norbert Bisky investigates the relation between perception and image-finding. Together with his students, Doug Ashford carries out research and practical experiment on the nature of human life, bodies and politics. By establishing direct on-site collaboration, Tobias Zielonyconcentrates specifically on the use of photography to show the life-worlds of young people. For the first time, the Summer Academy offers a course in The Art of Writing, with art historian, critic and writer Jennifer Allen. Since the Summer Academy programme opened up to include further artistic disciplines, starting with curatorial practice, this is a logical continuation. Cinema copains demonstrate how artists today can work with analogue film in their own dark-room, showing a method developed by artists in recent years parallel to the disappearance of analogue film. Robert Kusmirowski will direct the Summer Academy's first course in the genre Public Art; students will move around in the city from a home base, exploring possible and impossible ways to realise both collaborative and individual projects. In another first, Olga Chernyshevaand Anna Jermolaewa together with their students, will work closely with the curators in Anders Kreuger's course, and reflect on how pictures function and what they signify. They will also collaborate in mounting a final presentation. The programme approaches topical questions of contemporary art, curating and writing about art. The course subjects, the techniques taught and the teaching methods are widely diverse, but the link between them is the quest for contemporaneity examining current aesthetic, political, social and thus artistic questions, and for new forms of expression. The Salzburg Summer Academy is open to anyone interested. The high quality of the courses is guaranteed by the requirement that all prospective participants must apply for acceptance. On the basis of the submitted dossier, the teaching artists select participants. The fees are between 440.- and 1,160.- EUR, depending on the duration of the course. Students are entitled to a reduced fee. All application received by 15 May 2014 will be treated equally. Later applications are welcome, and will be processed in the order received, according to vacancies in the courses. The Summer Academy offers numerous grants, covering tuition fee to participate in one of the courses. Application deadline 1 April 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/transition-and-transition-josip-vanista-oleg-kulik-blue-noses-ludwig-museum/", "text": "The exhibition at Ludwig Museum in Budapest Transition and Transition by Josip Vanista, Oleg Kulik, Blue Noses is curated by Montenegrin art historian and critic Petar Cukovic. It presents works by three artists/artist groups who share a common characteristic feature: their central theme is the reflection on and the process of dramatic social events. Three selected artists explore the time, symbolically marked by the fall of the Berlin wall and what is it that exactly started with post socialism, a time whose very beginning is deeply paradoxically as it is defined by an ending. The present is anxiously lingering between an ending of one era, that it wants to have no connection with, and dreaming about a prolific future that it over and over again fails to reach. Oleg Kulik, a Russian of Ukrainian ethnicity, is a world renowned artist well known for his radical performances and actions. Works from the so called animalistic cycle, where he inhibits an animal persona, became an emblem of his art in the 1990s. This radical actionism, as well as his works in the medium of photography and video, are a reaction to a brutal reality of a post socialist society, of this highly paradoxical time in history. Josip Vanista, a Croatian doyen of the Avant-Garde, is in his stylistic expression quite different form Kulik, he is contemplative and reserved, calm and cold, but shares with the Russian the common denominator or analyzing the process of societies passing from a communist to a liberal capitalist system. This exhibition will present his collages, which are stylistically keen to reduction, scarcity and minimalism, and that in a diary kind of way follow the horrors of the everyday transitional society. The Russian group Blue Noses is according to some one of the most remarkable phenomena in the art world of the 21st century. Their work is based on the tradition of the Russian absurd, but at the same time is highly saturated with humor, self-irony and cynicism. Through the medium of photography and video installations they deal with the everyday cliches in a populist, small and unpretentious way. Their artistic way of expression desires to be understandable to all. It was in this world, at the very end of the decade, and no less than at the dawn of the new Millennium, that the Blue Noses artistic group appeared, explained the curator. The exhibition runs until 9th March 2014. The event is organised in cooperation with Croatian art collector Marinko Sudac. 7 February 2014, Friday, 3-5 p. m. 8 February 2014, Saturday, 4 p. m."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/13/xx-csav-artists-research-laboratory-italy/", "text": "CSAV Artists Research Laboratory is a project where dialogue and exchange among artists of different generations and nationalities stand at the heart of a unique artistic and learning experience. The lab is open to fifteen young artists of all nationalities, selected among the applicants by a jury. The programme lasts twenty-four days during which the participants attend a daily workshop activity and theoretical seminars run by the invited artist, the director, the curator and guest lecturers, as well as conferences held by artists, critics and experts of other disciplines. During this year laboratory, Tacita Dean will invite the young participants to re-find what the Swiss writer Robert Walser named 'sluggardising'. Interpreted by Dean as the ability to work while appearing to be doing nothing, most often when lying down, this is an important state for the artist and it is often misinterpreted or misunderstood. The level of brain idleness that will be encouraged during the workshop is very rigorous indeed and difficult to achieve. It is an invitation to identify new time and new space in one's life in order to move closer to discovering an unconscious level to one's art practice. The lab is open to candidates between 18 and 35 years old. No study certificate is required, but English is essential. To apply, please fill in the application form and upload a CV and a portfolio of artworks. The documents uploaded need to be in pdf format max 10 Mb and 30 pages for the portfolio. ->Audio and video files can be sent on CD or DVD to: CSAV, Fondazione Antonio Ratti Villa Sucota, Via per Cernobbio 19, 22100 Como, Italy. The documentation will be returned only on demand, to those who will enclose a pre-stamped and addressed envelope. If you are sending any material by post, please specify it on the form into the note box. In case of a collective practice, only one of the members is required to fill in the application form. Please specify it in the note box of the application form and also indicate the name of the collective and the names of all the other members. The application and all required materials must be sent by the 31st of March 2014. Tacita Dean was born in 1965 in Canterbury, UK. She studied at Falmouth School of Art and the Slade School of Fine Art before moving to live and work in Berlin in 2000. The films, drawings and other works by Tacita Dean are extremely original. Her recent film portraits express something that neither painting nor photography can capture. They are purely film. And while Dean can appreciate the past, her art avoids any kind of academic approach. Dean's art is carried by a sense of history, time and place, light quality and the essence of the film itself. The focus of her subtle but ambitious work is the truth of the moment, the film as a medium and the sensibilities of the individual. Dean's solo exhibitions include Tate Britain, London; MACBA, Barcelona (2001), Tate St Ives (2005), Schaulager, Basel (2006), Solomon R. Guggenheim Museum, New York (2007), Nicola Trussardi Foundation, Milan; ACCA, Melbourne (2009), MUMOK, Vienna; Turbine Hall, Tate Modern, London (2011) and the New Museum, New York (2012). Most recent exhibitions include The Fabric Workshop and Museum, Philadelphia and her latest film project JG at Arcadia University Art Gallery, Philadelphia (2013) and Frith Street Gallery, London (2013) and c/o Jolyon, 2012-2013 at Frith Street Gallery, London (2013). Shows in 2013 also included Instituto Moreira Salles, Rio de Janeiro; Fundacion Botin, Santander; Australian Centre for Contemporary Art, Melbourne; National Museum of Contemporary Art, Korea in Seoul and Museo d'Arte Moderna di Bologna, MAMbo. Forthcoming shows in 2014 include The Hammer Museum, Los Angeles; Utah Museum of Fine Arts, UMFA, National Gallery of Denmark, SMK and Sydney Biennale. Dean has taken part in many group exhibitions including Venice Biennale (2003, 2005 and 2013), Sydney Biennale (2005) and Sao Paulo Biennale (2006 and 2010), and she recently participated in dOCUMENTA (13) (2012). Dean was awarded the Hugo Boss Prize in 2006 and the Kurt Schwitters Prize in 2009."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/14/a-mumtaz-idil-solcu-olmak-sigarayi-birakmaktan-daha-zor-elbette/", "text": "Siyasi olarak baskı altına alınmış, kısmi özgür toplumlarda sanat da zorunlu olarak baskı altına girer. Uzun süredir baskı altında bulunan toplumlarda ise sanat mutlaka bir başkaldırı olarak kendini gösterir; ama bizim ülkemizde bu söz konusu değildir, zira zaten bir özgürlük ortamından göreceli biçimde en baskıcı döneme ulaşılmıştır. Bunun doğal sonucudur belki, baskıyı henüz üzerinde hisseden daha az okumuş kesim, başına gelen tüm belaları da sanat ve kültür faaliyetlerine bağlar. Kültürü gereksiz görür, okuma faaliyetleri anlamsızdır, sinema eğlencedir vb... Tüm refahı ekonomi sağlamaktadır ve ekonominin iyi gitmesi de tamamıyla hükümetlerin çabalarıyla gerçekleşmektedir. Ekonominin yaşamın tüm katmanlarına doğrudan etki ettiği öylesine hazmedilmiştir ki, ekonominin bozulmasına yol açtığı düşünülen toplumsal isteklere ilişkin başkaldırılar bile hoş görülmez olur. Yalnızca toplumsal istekler değil, ekonomiyi ayakta tutmak için verilen ödünler, alınan rüşvetler, yolsuzluklar bile bizim konumumuz değişmediği sürece bunlar dünyanın her tarafında oluyor, bağışlamasına gidilir. Oysa bilinmez ki, ceplere giren paraların ülke zenginliklerinin satışı sonucunda yaratılan yapay bir artıştan kaynaklandığı ve bir süre sonra bunun tam bir felaketle sonuçlanacağı kaçınılmazdır. Bu yüzden kısa dönem yolsuzluk-rüşvet ekonomileri bağışlanabilir bir yumuşaklıkla geçiştirilir. Biz o dönemi geçiriyorduk uzun süredir, ama şimdi sıcak para akışı yavaşlayıp da, dünya ekonomisi de krize girince; bunun üzerine bir de satacak mal kalmayınca durum değişti. On-on beş yıldır Türkiye, Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında başlayan ve 1980 darbesine kadar gelen süreçte kültür ve sanatta müthiş atılımlar yapmıştı. 1980 darbesi kitap okumayı, kültürle uğraşmayı, sanatı sevmeyi tam anlamıyla unutturmuştu. AKP hükümetiyle birlikte bu tamamen rafa kaldırıldı ve duble yollar ve yüksek apartmanlar dikmek mimari sanatı oldu, bunun dışında da sanat başkasını kandırmaya indirgendi. Son on iki yıldır Türkiye sanatsal açıdan neredeyse hiç üretmez oldu. Birkaç münferit örnek dışında sanatçımız da bulunmuyor. Popülist sanat yaklaşımı, sanatın kavrama biçimini de değiştirdiğinden, bizlerin de sanatı kavrayış biçimimizi etkiledi. Her söylenen şarkı halkı yakalamaya çalıştı, her yazılan roman bir reklama sırtını dayayarak, okura dayatıldı. Dünya tarihi hiçbir zaman bu dönemdeki kadar sosyalizm düşmanı olmadı. Hayatında Marks okumamış insanlar Marks eleştirmeni oldu, Sovyetler Birliği rejimi ile ilgili kulaktan duyduklarını ise sosyalizmin çöküşü olarak yorumladı. Günlük olayların yorumlarını vermekten bile aciz bir medya karşısında halk, marksçılığın yalnızca siyasal, toplumsal bir kışkırtma yöntemi ve başkaldırmaya dayalı yıkıcılık yarattığına inanmaya başladı. Anarşizmle eş değer tutuldu ve artık çağını kapattığı söylenmeye başladı. Üstelik, marksizmin çağını kapattığını söyleyen insanların çoğu da, marksizmle ilgili kulaktan dolma bilgisi bile olmayan popülist kültür eylemcileriydi. Onlar kazandı. Kimsenin marksizme falan yüz verecek durumu yoktu, zenginleşiliyordu, para boldu, artık insanlar daha önceleri sokaklarda görme olanağı bulamadığı araba modelleri görebiliyordu, satın alamıyordu belki ama görüyordu. Bu zenginliğin işaretiydi, toplum iyiye doğru gidiyordu. Marksizm ancak bunu önünü kesecek bir anarşik yönetim biçimiydi. Elbette bu kandırmaca zenginlik bir yerde sona ermek zorundaydı. Ekonomistlerin saadet zinciri oluşturarak yarattıkları bu yapay zenginlik, tepe noktadakiler tarafından paylaşıldıktan sonra ülke geneline elbette yayılmayacaktı. Ayakkabı kutularına tıkıştırılırken sağa sola dökülenlerle idare eden halk, bunu bile zenginlik olarak gördü. Hele bir zengin olunsundu, sonra ardından kültür de sanat da gelecekti. Şimdi artık tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de sol bir eylem kendini göstermek zorunda. Örgütsüz bir sol eğilimli çıkış hüsranla bitecek, bu kaçınılmaz. Dünyada zulme ve esarete başkaldırı her zaman kısa dönemli başarılarla sönüp gitmiştir. Tarihte hiçbir köylü ayaklanması başarılı olmamıştır. Sistemli ve örgütlü bir mücadele ile ancak kültür ve sanat insanların beyinlerine yeniden nakşedilebilir ve ancak bundan sonra ekonomi ve siyaset bu pota içinde yoğrulabilir. Eksiğimiz kültürümüz değil, bunu elde edebilme yollarındaki yanlışımızdır. Bununla mücadele ise ben mücadeleye başlıyorum. ile gerçekleşmiyor ne yazık ki. Herhangi bir Pazartesi günü sigara bırakmaya karar vermekten daha büyük bir irade gerektiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/genc-etkinlik-6-yol-tunel-isik-upsd/", "text": "Yol bitmez gibi görünse de her birimiz biliyoruz. Bizler bu sahnede geçici aktörleriz, yani yolu şimdilik olarak işgal eden arabaların pilotlarıyız. Kadere ne kadar hakimiyetimiz var direksiyon başında? Bilemiyorum... Orası tartışılır! Ama bırakın kendi kaderimizi, sanki ülkeyi ya da dünyayı yönetecekmiş gibi kaptırıyoruz kendimizi oyuna. Emperyalizme karşı emek, özgürlük, demokrasi, inadına mücadele... Hepimiz yol sonsuza gidiyor inancıyla basıyoruz gaza, yapıyoruz hesaplarımızı-kitaplarımızı. Halbuki herkes kendi filminin baş aktörü. Evet, ama... Kimse o büyük filmin başını sonunu bilmiyor ve bilemeyecek. Bu zilyar adet yaşam, paralel otobanlarda koşulan yarışların parçası. Sonuç her ne olursa olsun, yakalandığımız tünelde raylara bağlı da olsanız, takatiniz de tükense, sizin film de görülmeye değer. Hikayeleriniz de yaşamaya ve anlatılmaya değer. Işığı takip edenler en zor şartlarda da kendilerini çıkışta bulabilirler; ama tünelde devrik sal üzerinde akıntıya kürek çekerek, ama yolu kesen fareleri o anda bulunmuş yöntemlerle defederek. Sanatçı ise bu hatları takip eder. Üzerine kurduğu dünyalarla hem kendi çevresine kalıcı mesajlar verir, hem de bir renk önerir. Tünelde göçük altında kalma riskini kabul ederek, ışığı belki yalnız kafasında yaşattığını düşünerek devam eder hayatına. Ama tünelin dibindeyken, o şartlarda bile meydan okur sanatçı! İster sisli-puslu bir de ortalığı gaz bombalarının bastığı günlerde, ister hayatında beraber tek gün dahi geçirmediği yeni arkadaşlarının gürültülü davalarının görüldüğü adliye salonlarında, direncin ve dayanışmanın ona verdiği sonsuz güçle örer sanatçı, özgürlüğü koruyacak kalenin duvarlarını... Yaşam ona ihaneti de, arkadan bıçaklanmayı da, entellektüel satılmışlığı da genç yaşta göstermiş, ona yaşının üzerinde bir tecrübe, bir bilgelik vermiştir. Nasıl olsa yolunu aydınlatan, kendisi için canını vermiş Mumcuların, Kışlalı'ları, Deniz'leri olmuştur bu ülkenin. Kararlılık, dik duruş ve şartlar her ne olursa olsun, umudunu korumak bu gencimizin olmazsa olmaz yaşam etiği haline gelmiştir. Sanatçı için kalıcı eserler üretmekle, içinde yaşadığı toplumun yüzyıla dayanan aydınlanma devrimi kavgası, paralel bir hatta birbirini tetikleyerek ilerlemeye mecbur iki hattır artık. Leonardo da Vinci Güç kullanımı şiddetten doğar, özgürlükten ölür der. İşte bu ortamda, aydın değerleriyle şiddete karşı direnen sanatçı için de özgürlük ateşini koruyup onun alevlerini yükseltmek tek somut seçenektir. Asıl olarak sanatın bağımsızlığıdır, bu dik duruşun arkasında direnen. Ulusun sesidir, genç sanatçının işinde bıraktığı iz. Paranın değil, özgürlüğün tek oksijen tüpü sayıldığı bu farklı dünyada sanatçı egoist ve zalim güç sahipleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük ve ferah bir gönül zenginliğine sahip olduğunu bilmenin rahatlığıyla verecektir mücadelesini. Bu metin Genç Etkinlik 6nın konusunu değil, ortasına sunulacağı ülkenin halet-i ruhiyesini saptıyor. İster politik sanat, ister kavramsal veya protest sanat, ister tuval, ister video, ister heykel veya multimedya, genç sanatçılar, konusunda değil ruhunda direnç, dayanışma ve özgürlük olan bu çağrıya içlerinden özgürce geleceği gibi yanıt verebilirler. UNESCO AIAP/Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği tarafından 15 Nisan- 8 Mayıs 2014 tarihleri arasında düzenlenecek olan Genç Etkinlik 6 için başvurular başladı. Gençleri sanat ortamına kazandırma amacıyla yola çıkılan etkinlik bu sene Beşiktaş Belediyesi Mustafa Kemal Çağdaş Sanat Merkezi'nde gerçekleştirilecek. Tüm plastik sanat disiplinlerinin katılabileceği Genç Etkinlik 6'nın seçici kurulu UPSD Başkanı Bedri Baykam, Yönetim Kurulu Üyeleri Bahri Genç, Tijen Şikar, Turan Büyükkahraman, Ekin Onat von Merhart, Murat Havan, Nebahat Karyağdı ve sanat tarihçisi-sanatçı Tomur Atagök, eleştirmen Evrim Altuğ, küratör Marcus Graf ve küratör Denizhan Özer olacaktır. I. Adaylar, Genç Etkinlik 6'ya resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat, video-art gibi çağdaş sanatın her alanında üretilmiş olan en fazla 3 yapıtla katılabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıt sergiye dahil edilecektir. Yapıtlar daha önce sergilenmemiş ve yarışmalara katılmamış olmalıdır. Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak yapıtın, büyük olsa da sergilenme aşamasında kapalı bir mekanda yerleştirilebilecek ya da kapalı mekana uygun olarak düzenlenebilecek boyutlarda olması gerekmektedir. Sanatçı, hiç bir şekilde yapıtı veya yapıtlarının sergilenme biçimine müdahale edemez. Ama sergilenme biçiminde spesifik bir önerisi varsa bunu yapıt tesliminde yazılı olarak iletir. Genç Etkinlik 6'ya 15 Nisan 2014 itibariyle 36 yaşını doldurmamış adaylar katılabilir. - word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini de içeren fotoğraflı özgeçmişi - adresi, telefon, e-postası - 100 kelimeyi aşmayacak şekilde hazırlanmış biyografi - 30 kelime civarında sanat anlayışınızı belirttiğiniz yazı - Genç Etkinlik 6'ya sunulacak işlerin görselleri 300 dpi formatında, kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte ve CD'de kayıtlı - Eserlerin tam künyesi Mail yoluyla başvurmak isteyenler, upsd. gencetkinlik6@gmail. com adresine, konu bölümüne Genç Etkinlik 6 başvurusu yazarak dosyalarını ve görsellerini gönderebilirler. Tüm başvurular 22 Mart 2014 Cumartesi günü saat 17.00'a kadar Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri Şişli / İstanbul adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. Serginin tanıtımından UPSD ve Beşiktaş Belediyesi sorumludur ama bunun haricinde her sanatçı veya üniversitesi veya galerisi, UPSD'nin basın bildirisini kullanarak tanıtıma katkı yapabilir. III. Video Art, dijital sanat eserleri tek ekranda sergilenebilecek şekilde ve looplu olarak, CD'ye kayıtlı şekilde teslim edilmelidir. IV. Eseri seçici kurul tarafından onaylanan sanatçılar yapıtlarını en geç 12 Nisan 2014 günü, 13.00-17.00 saatleri arasında UPSD Binası'na ulaştırmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir ve bu kişinin yerine yedek listedeki sanatçılardan eser alınacaktır. Teslimatı kargo yoluyla yapılacak eserler katkı payları ödendiğinde sergilenecektir. Eserimi MKM'den aynı gün, 9 Mayıs 2014 tarihinde teslim almayı kabul ediyorum. Eserimin ödemeli kargo ile adresime gönderilmesini istiyorum. Yukarıda anılan seçeneklerden birini tercih etmediğimde UPSD'nin hiçbir sorumluluğu kalmadığını kabul ediyorum. Kargo ve tüm nakliye ücretleri sanatçıya aittir. V. Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de yapıtların görebileceği hasarlardan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği veya Beşiktaş Belediyesi hiç bir şekilde sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden istedikleri özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler. Bunu yaptıkları zaman derneğe sigorta şirketinin adını ve yapıtla ilgili kontratın kopyasını ulaştırmaları rica olunur. VI. Genç Etkinlik 6'ya UPSD Yönetim Kurulu Üyeleri, Yedek Yönetim Kurulu Üyeleri ve 1. dereceden yakın akrabaları katılamaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/nilgun-yuksel-kapat-televizyonu-anne/", "text": "Kendisi bütün gün bilumum abur cubur görüntünün yer aldığı televizyonu büyük bir iştahla izlerken Kalk şu bilgisayarın başından artık! diye çocuğuna öğüt veren bir kuşağın, o bilgisayarın başından bir türlü kalkamayan çocukları bu ülkede Gezi diye bir şey yarattı. Bu yazının başlığı da işte o kuşağın radikal isyanını dile getiren bir kaldırım yazısından alındı. Elbette ki bu yazıda bütün değerlendirmelerden sonra yeni bir Gezi değerlendirmesi yapmak gibi bir niyetim yok. Dikkat çekmek istediğim bütün bu sürecin salt mevcut düzene karşı bir başkaldırıyı değil, bir hesaplaşmayı doğurduğu. Aslında bu, bir travma patlamasıydı. Geçmişiyle hesaplaşmayan, hesaplaşamayan bir toplumun yaşadıklarının sonucuydu. Tıpkı bireylerde olduğu gibi. Bir başka açıdan da yaşadığımız postmodern! zamanın ekseni kaymış dayatmasının insan bünyesindeki etkisi diyebiliriz. Çünkü çağ, bize hep ileriyi işaret etti. Belirsiz bir geleceğe dair planlar yapmamızı önerdi. Arkana bakma. Şimdi, burada ve sonra. Oysa bireylerin gelişimi gibi toplumların da gelişimi bütün zamanın doğru ve ortak yaşanmasından geçer. Bu, yetişkin olma yolunda bir arınmadır aynı zamanda. Belki Türkiye, o yüzden hep biraz eğreti, ergen kaldı. Gezi sürecinde sokakta yeni bir dil yaratıldı. Kuşkusuz bu dilden birçoğumuz payımıza düşeni aldık. Elbette ki bu süreçten sanatsal anlamda da etkilenmek, üretimleri başka bir açıdan yeniden değerlendirmek kaçınılmazdı. İlerleyen zamanlarda olgular biraz daha netleştikçe bunun yansımalarını daha sık göreceğiz. Burada bütün bu gösterme, hesaplaşma, karşı duruş, anımsama üzerinden üç farklı üretime dikkat çekmek istiyorum. Geçtiğimiz ay MKM'de Bubi'nin küratörlüğünde bir sergi yapıldı: Unutmamak... Sivas davasının zaman aşımına uğramasının ardından sanatçıların unutmadıklarına dair tarihe bir notuydu bu sergi. Bu derginin daha önceki sayılarında Lütfiye Bozdağ tarafından daha kapsamlı ele alınan serginin bizler için Unutmamak üzerinden başka anlamları da var. Sergide 35 sanatçı, 35 aydın için 35 eseri kısmen yaktılar. Kendilerinden bir parçayı onlara gönderdiler. Ve elbette ki bu, simgesel bir eylemdi. Tıpkı Sivas'ın bu ülkenin tüm yaşadıklarının bir simgesi olması gibi. Bir inancın göstergeleri ne ifade eder? Çoğu zaman aidiyet duygusunu... Ama göstergeler yer değiştirdiğinde, bir araya geldiğinde ya da yeterince abartıldığında artık ilk duyumsamaya ilişkin anlamlarını yitirirler. Roland Barthes'ın buna ilişkin çok güzel bir yazısı vardır. O yazının bir yerinde haç ve hilalden söz eder. Tek tek bakıldıklarında bu iki simge, iki büyük dinin sembolüdür. Ama bir araya geldiklerinde anlamları sonsuza kadar değişir. Birer inanca ait olmaktan çıkıp ezeli ve ebedi rekabetin göstergelerine dönüşürler. Çok uzun zamandır İslamiyet'in simgeleri, aynı zamanda gericiliğini biraz daha genişletirsek terörün simgesine dönüştü. Bu topraklarda onca zaman inancın felsefesini yapmış, hümanist bir sistemin temellerini kurmuş bilgeler, bütün bunların yanında ayrıksı kaldı. Yavuz Tanyeli... Bilirsiniz, hoyratça resim yapar. Boyaları tuvalden söküp alıverecekmiş gibi üst üste koyar. Sonra karmaşadan gelen figürler yerleşir o boyaların arasına. Öylesine, oldukları gibi. Bakışınız, yorumunuzdur. Son çalışmalarında Tanyeli'nin resimlerindeki nesneler sahiden de tuvalden dışarı çıkıyor. Ve heykelle düzenleme arasında bir yere yerleşiyorlar. Tuvallerle birlikte bakıldığında o dünyaya ait olduklarını belli ediyorlar. Ama oradan ayrıldıklarında sonsuza kadar anlamları değişiyor. Konunun uzağında çalışır. Dünyanın dışında bir düşçü gibidir böyle zamanlarda. Sanki her olguyla arasına mesafe koyup kendi dünyasını yaratır. Sonra bir şey olur. Torosların eşkıya aslı çıkar ortaya. Alevilere, onların varoluşundaki büyük yangılara dair resimler yapar. Sonra Kadınlar... Yine o büyük varoluş hikayesinde onların sesini duyar. Bu kez boyalar dökülür tuvallerinden. Geriye az renk, çok çizgi, çok form kalır. Son çalışmalarında renkler yine azalmıştı. Bu kez hikayesi Gezi'ydi. Yüzlerce kilometre öteden eşlik etmişti olan bitene. Bir başkaldırının simgelerini tuvallere yine kendi dilinde yerleştirmişti. Öte yandan dijital çağın çocuklarına bir saygı duruşuydu bu. Onca şeyden sonra bir öteki olarak ötekileştirdiğimiz herkese olduğu gibi. Bir de Elif vardı tuvallerin birinin ortasında. Sanat tarihçisi olma planları yapan Elif. Politik olmanın dilini çevirerek kullanmıştı bu eserlerde. Daha sessiz, daha çok kendine ait simgeyle. Bütün o süreç boyunca televizyonlarda penguenler dans ederken sanatçılar simgelerle yeniden yeniden anlattılar bize olan biteni. Üstelik geçmiş, şimdi ve gelecekle. Belki televizyonu kapatmanın vakti gelmiştir. Belki dışarıda görülecek, hatırlanacak ve öğrenilecek daha çok şey vardır. Belki, sıkça eleştirdiğimiz dijital çağın kuşağından ilk öğreneceğimiz şey, içinde bir sürü anlam barındıran bu cümledir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/retrospektif-sergi-mehmet-mahir/", "text": "İş Sanat Kibele Galerisi, ressam ve Mimar Sinan Resim Bölümü Başkanı Mehmet Mahir'in kariyeri boyunca izlediği evreleri gözler önüne seren retrospektif sergisine ev sahipliği yapacak. Tablolarında matematik, geometri ve müziğin ana dinamikleri oluşturduğu sanatçı, Türk resminde yer bulmuş soyutlamaların dışında farklı bir estetik anlayışa ve üsluba sahiptir. Mehmet Mahir'in retrospektif sergisi sanatçının ilk dönem figüratif betimlemeleri ve portreleri, soyutlamaları ve son dönem çalışmaları olmak üzere üç ayrı süreci kapsıyor. 1976'dan bu yana yapıtlarıyla sergilere katılan ve ilk kişisel sergisini 1982'de gerçekleştiren Mehmet Mahir'in özellikle satranç ve müzik serileri sanat meraklıları tarafından ilgiyle karşılanıyor. Sonsuzluk, zaman ve kainatın yapısı gibi konuları işleyen sanatçının tablolarında yansıma, karşıtlık ve üç boyutluluk kavramları sorgulanıyor. Soyut bir dil kullanmadan soyut izlenimi veren dev tablolar, sanatçının renk skalasından seçtiği tonlarla ilerliyor. Kariyeri boyunca 9 sanat ödülüyle onurlandırılan sanatçı resim sanatının yanı sıra karikatür sanatıyla da yakından ilgileniyor. Mehmet Mahir'in retrospektif sergisi 12 Mart 19 Nisan 2014 tarihleri arasında İş Sanat Kibele Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir. Kibele Sanat Galerisiİş KuleleriTel: (212) 316 15 80Sergi, pazar ve pazartesi günleri hariç, her gün 10.00-19.00 saatleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/sohret-dogruyol-zen-bahcesinden-kamusal-bir-sanat-alanina/", "text": "Geçtiğimiz günlerde sonlanan birkaç sergiye değinecek olursak: Arter'in ikinci katında gerçekleşen Bahane isimli sergi, galerinin sanat için alan sloganı ile örtüşen bir konseptte tasarlanmıştı. Mekanda, sergi süresi boyunca izleyicilere kitap, video, internet, çay, kahve, sohbet, atölye çalışması gibi imkanlar sağlanarak kamusal bir alan oluşturulmaya çalışılmış. Amaçlanan şeyin, sanat için kamusal bir platform oluşturma fikri olduğu aşikar... Gürültüsü bol, kamusal temalı son İstanbul Bienali'nden sonra da fazlasıyla isabetli bir seçim olmuş. Projenin sanat izleyicilerini bir nebze de olsa, bu bağlamda bir doyuma ulaştırdığını düşünüyorum. Özellikle de sanat eğitimi almaya çalışan üniversite öğrencileri için mekan, imkanları itibari ile de alternatif bir eğitim alanı olarak düşünülebilir. Bahanede gösterimi yapılan videolar Vehbi Koç Vakfı Koleksiyonu'ndan seçilmiş, belgesel ve filmler ise karma bir seçkiden oluşturulmuş. Bu seçkiler arasında en çarpıcı çalışmalardan biri, sanıyorum ki Frank Scheffer ve Andrew Culver'in Aşırı Nüfus ve Sanat adlı video çalışmasıydı. 1992'de John Cage'in, Stanford Üniversitesi'ndeki son kamusal performanslarından birinde okuduğu aynı adlı şiiri, Ryoanji bestesi eşliğinde, sanatçının yaşadığı New York Altıncı Cadde'nin görüntüleri ve Ryoanji'ye esin kaynağı olan Japonya'daki Zen bahçesinin görüntüleri eşliğinde verilmesi ile adeta bir yin-yang oluşturulmuştu. Bu tezat; besteci ve aynı zamanda müzik kuramcısı da olan Cage'in yumuşak, endişeli fakat bir o kadar da etkileyici anlatımı ile daha da çarpıcı hale gelmekteydi. Tolstoy şiiri betimlerken miskinleştirici, uyuşturucu etkisi yaratan gibi sıfatları kullanmıştı. Sanatçının beklenmedik zamanlarda, aniden rahatsız edici bir gürültü eşliğinde ekrana düşen düz ve tek renkten oluşan fonları kullanmayı seçmesini, izleyiciler üzerinden kendinden geçiş etkisini kotarmaya çalışma amaçlı tercih etmiş olduğu düşünülebilir. Bu sıra dışı ve özgün kurgusu ile eser, 28 dakika boyunca sürmesine rağmen izleyiciyi sıkmadan ekrana kilitleyebilen çarpıcı bir niteliğe de sahipti. Ryoanji bestesinden söz açılmışken mekanın 3. katında gerçekleşen Sarkis'in Cage / Ryoanji Yorumu sergisinden de bahsetmemek olmaz. Sarkis de tıpkı besteci John Cage gibi Zen bahçesinden derin bir şekilde etkilenenler arasında ki sergide iki yapıt bu bahçenin inkar edilemeyecek esininden oluşmaktaydı. Geçmişte almış olduğu iç mimari eğitiminin etkisini çoğu sergisinde hissettiren Sarkis'in bu sergisinde de, böylesine etkilendiği Zen Bahçesi'nin planını tasvir etmesine pek de şaşırmamak lazım. Sarkis'in bir başka karakteristik özelliği haline gelmiş olan iz bırakma tekniğini de yine bu sergide izlemek mümkündü. Sarkis'in, Cage'in Ryoanji bestesinin solo versiyonuyla ilk kez karşılaştığında bu partisyonu çizgilerin ve kaligrafinin boş bir sayfa üzerindeki dansı gibi algılaması ve bu çizgileri parmakları ile takip ederek sergide görüntülenen 96 adet suluboyayı gerçekleştirmesi bu durumu belgeler niteliktedir. Sarkis'in sergisindeki görsellik ve işitsellik, mekansal olarak bir bütün oluşturarak dinginlik ve şiirsellikle birlikte, izleyicisine adeta bir meditasyon etkisi yaşatmak ister gibiydi. Sergide müziğin belirli bir periyot dahilinde sunulması, sessizliğin de ezgiye dahil edilerek bir nevi cümle arası noktalı virgül edasıyla düşünmeye ya da düşünceye ara vermeye olanak tanımaktaydı. Sarkis'in sergi mekanındaki beste arası düşünmeye izin verilen sessizlik, Aşırı Nüfus ve Sanatta tam aksi yönde, beste arası aşırı seslilik şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Sarkis'teki yumuşak geçişler, Aşırı Nüfus ve Sanatta adeta bir tokat gibi kişiyi apansız sendeletmektedir. Zen Bahçesi sanatçıları niçin bu denli etkilemiştir? Zen, Japonya'da Budacı bir tarikattır. Dijitalleşen dünyaya rağmen öğretinin varlığını koruması ve etki alanının kendi ülkesi ile sınırlı kalmaması dikkat çekicidir. Güzelin, düşünceyi kolaylaştırdığını ileri süren Zen Budacılığı, Japonya'da sanatın gelişmesine de büyük katkılar sağlamıştır. Düşüncenin insanları aydınlanma durumuna getirdiğine inanan öğreti, her zaman için sadeliği benimsemiştir. Zen Bahçesi'ni bir çeşit derin düşünme bahçesi olarak tasavvur etmek mümkündür. Zen Bahçesi çakıl, kum, kaya ağırlıklı bir bahçedir. Bahçede, tarakla düzeltilmiş olan çakıllar, suyu; üzeri yosunlarla kaplı olan kayalar ise adaları temsil etmektedir. Çalılar büyük tepeleri ve dağları anımsatacak şekilde budanmışlardır. Kişiler rahatlama amaçlı, tırmıkla kumları taramakta ya da taşları zeminde farklı şekillerde konumlandırmaktadırlar. Günümüzün kapitalist dünyasında, saflık ve sadelik taraftarı Zen Bahçeleri, modern mimarinin birer albenili unsuru olarak da kullanılmaya başlanmıştır. Arter'in ilk katında geçekleşen Aslı Çavuşoğlu'nun Taşlar Konuşuyor sergisini de Arter'de gerçekleşen diğer sergilerin uzantısı niteliğinde görmek mümkün. Taşların Zen Bahçesi ile olan yakınlıkları ile bir bağlantı kurulabilir. Aksi takdirde serginin pek de keyif verici olduğu izlenimine kapılmak zor. Sergilenen işler ve sergileme biçiminden dolayı ilk bakışta bir müzeden kesit izlenimi veren sergide sanatçı, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, parçası olabileceği bütüne dair fikir vermediği gerekçesi ile eksik ya da önemsiz olarak görüp de sergilenmeye değer görmediği -etütlük eser olarak tasnif ettiği- parçaları seramik, kauçuk, epoksi, pleksiglas, keçe, volkanik taş, deri ve sünger gibi farklı malzemelerle tümleyerek yeni bütünler yaratmaya çalışmış. En en kısa sürede gezdiğim sergilerden biriydi. Arter'in bir diğer katındaki sergi ise Fatma Bucak'a ait Düşüşe Dair Bir Başka Hikaye Daha idi. Sergi, sanatçının performansına dayalı video artlarından oluşmaktaydı. Fatma Bucak da tıpkı Nezaket Ekici, Şükran Moral, Özlem Şimşek gibi anlatı malzemesi olarak kendi bedenini özgürce kullanan sanatçılar arasında... Bedenlerini araçsallaştırarak bir sanat icra nesnesi olarak kullanma, yakın dönem kadın sanatçılar arasında sıklıkla tercih edilen bir yöntem halini aldı. Sanatçının sergi adında kullanmış olduğu düşüş sözcüğü ile insanın cennetten kovuluşuna gönderme yapılmakta... Kadın kimliğine dair çatışmaları yapıtlarında irdeleyen sanatçı, yalın anlatımı ve basit kurgusu ile kendine özgü bir teknik oluşturmuşa benziyor. Özellikle de saf, insan eli değmemiş doğayı mekan olarak seçmesi sergiyi, Arter'in diğer katlarındaki sergilerle ortak bir noktada buluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/tophane-art-walk/", "text": "Tophane Art Walk haritasında yer alan galeriler, iki ayda bir Pazar günü kapılarını açık tutuyorlar. Sanat izleyicilerinin yoğun ilgi gösterdiği bu özel günün 23. edisyonu, özel sergi turları ve sanatçı söyleşileri ile birlikte 23 Şubat Pazar günü gerçekleşecek. Tophane Art Walk 'Açık Pazar / Open Sunday' kapsamında galeriler 12:00-18:00 saatleri arasında sizleri bekliyor. - Buğra Erol Sanatçı Konuşması: Daire Galeri saat: 14.00 - METANOIA: Yaşam Şaşmazer- Marcus Graf Söyleşisi, BAP // ISTANBUL, saat: 14.30 - Kerem Ağralı ile Sergi Turu: Mixer Galeri, saat: 15.00 - Masumiyet Müzesi'nde ücretsiz müze turu, saat: 15:00 With the support of Sub Hotel, Ozo Coffee House, PAS Coffee House and Hamm Design. With the support of Sub Hotel, Ozo Coffee House, PAS Coffee House and Hamm Design."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/15/yagmur-projeleri-jennifer-oellerich-bauart-galeri/", "text": "Sanatçı yağmur damlalarının malzemeyi doğrudan işlemesini sağlar. Mavi Kalem Çalışmaları'nda manzara çekimlerinin inkjet baskısı yapılır ve birçok kez yağmura maruz bırakılır. Damlalar mürekkebi siler ve yağmurun izi görüntüyle birleştirir. Buna karşılık Sinoptik Kodlar kısmen üstü kaplanmış ve yağmur tarafından işlenen kağıtların verdiği bir sonuçtur. Bu yolla meydana gelen formlar meteorologların hava haritalarında birbirinden farklı yağmur ve bulut durumlarını kodladıkları geometrik sembolleri yansıtmaktadır. Oda duvarlarındaki su tahribatının yol açtığı görünümleri Oturma Odası İkonları olarak adlandırıyor sanatçı. Bunlar fotoğraf olarak ev bağlamından koparılıp işlendiğinde soyutlukları içinde bilim fotoğrafçılığının dokümantasyonları gibi görünüyor. Bununla birlikte, insanın karşısına kozmik bir galaksi girdabını mı aldığı yoksa elektronik mikroskop altında yeni bir bakteri neslini mi izlediği sorusu açık kalıyor. Bu çalışmalar dışsal görüntü somutluğundan ayrılıyor ve onlarda birdenbire, gündeliğin içerisinde algılanmayan bir boyut parıldıyor. Bodrum Lagünleri serisinde sanatçı su basmış bir bodrum katında bulduğu yıkanmış film şeritlerini bozulmuş negatiflerden soyut fotoğraflar elde etmek için dijitalize eder. Bu şekilde yarattığı görüntü suyun ve zamanın tahribatının sonucudur. Kaynaktaki motifle ilgili ipucu veren hiçbir şey yoktur. Bu arada film emülsiyonu su tarafından tahribata uğradığı için bu negatifler mekanik tesirler karşısında hassas hale gelip aşınırlar. Resimler bir değişim süreci içindedir: Sanatçı bu negatiflerden birini ne zaman yeniden tarasa yeni bir fotoğraf, yeni bir görüntü elde eder. Bütün bu çalışmalar tahribata dair yaratıcı bir sürecin içinden çıkan bir envanterdir. Jennifer Oellerich'in bu çalışmalarının meteoroloji sözcüğünün eski Yunanda içerdiği anlamla, yerüstü şeylerin araştırılmasına dair bir yapıt olarak anlaşılması mümkündür. 25den fazla hem soyut fotoğraf hem de kağıt üzerine çalışma içeren bu sergi 23 Şubat'ta kadar izlenebilir. Jennifer Oellerich 1974 yılında Almaya'da, Kuzey Deniz bölgesinde Cuxhaven'de doğdu. 2003 ile 2008 yıllar arasında Berlin Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Tony Cragg atölyesinde okuyup 2009 yılında Florian Slotawa atölyesinden en yüksek 'Meisterschüler' derecesiyle Udk'dan mezun oldu. Berlin'de, Seitz & Partner ve Kwadrat gibi galerilerde sergi açıp yurt dışında Art Atina'ya katıldı. Yağmur Projeleri sanatçının İstanbul'da ilk sergisidir. Jennifer Oellerich Berlin'de yaşıyor ve çalışıyor. Galeri, Bahçeşehir Üniversitesi Sanat Birimi bünyesinde bir kuruluşdur. BAU, dünyanın pek çok ülkesinde kampüsleri olan, farklı kültürleri kapsayan bir dünya üniversitesidir. Amacımız Istanbul'a yeni bir sanat alanı kazandırmak, ayrıca yükselen sanatçıların ilk kişisel sergilerini açabileceği bir alan yaratmak ve İstanbul Berlin Sanat Köprüsü kapsamında Istanbul'daki sanatçılarla yurtdışındaki sanatçıların karma sergilerle buluşabileceği bir sanatsal alan oluşturmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/16/temporality-of-escape-a-voyage-between-the-sublime-and-the-reality/", "text": "La mostra e un viaggio nell' immagini, nell' evasione e nella memoria al limite tra il sublime e la routine quotidiana. Costruita da un corpo organico di lavori. Le fotografie inedite degli Svizzeri Ursula Sprecher & Andi Cortellini, la serie di Juliane Eirich ed il video di Johanna Eliisa Laitanen. Questo ultimo Aura of Place d' Armes e la storia di un tentativo nel conservare un passato forse mai esistito. La Laitanen racconta di ricordi messi insieme da frammenti, una storia ripetitiva nello stesso contesto nel quale e avvenuta. Emergono l' originalita dell'architettura, i rituali del luogo, e le metodiche ricostruzioni. Si concentra sull'esame dei momenti forti e gli stati intermedi: al mattino presto, il vuoto del luogo, gli esercizi. Il lavoro e stato girato nel 2009 a Versailles nelle stalle di Luigi XIV, la parte deputata alla Academie du Spectacle Equestre; un'istituzione che promuove e conserva l' arte equestre. L' immacolata visione del luogo e le norme che la disciplinano servono come una protesta contro i valori ancora attualmente in vigore. L'accademia e racchiusa nel suo piccolo mondo simile a quello in una bottiglia di vetro, un tentativo idealistico di creare e custodire qualcosa di profondamente bello ma artificioso. Nel lavoro questa illusione si infrange contro la minaccia, sempre in agguato, della imperfezione. Itoshima della Eirich esplora l' emozioni contrastanti durante la residenza in una bella casa antica di campagna nel sud subtropicale del Giappone. In bici ha esplorato la regione di Itoshima raccogliendo nuove impressioni: di giorno e di notte, nelle campagne e nelle citta, nel caldo afoso, durante la pioggia battente e la tempesta. Racconta la scoperta di un luogo tra sogno ed introspezione. Le sue immagini hanno una qualita iconografica senza tempo e storia. Cio che e banale si trasforma, sia per l' uso sapiente della luce, del colore, sia perche viene incanalato in una nuova prospettiva nella quale interagiscono i luoghi creati dell' uomo con la natura circostante. Riadattandone le linee e portando lo spettatore in una contemplazione emozionale del luogo raffigurato. Nella serie HobbyBuddies di Sprecher & Cortellini i ritratti di gruppo diventano set inverosimili nei quali le persone sono accomunate dalle stessi passioni, lavori o interessi. Nulla e lasciato al caso. Le immagini tradiscono la ricerca e l'organizzazione accurata: il numero dei soggetti ed il loro abbigliamento, gli oggetti di scena, gli accessori. L' approccio utilizzato si traduce in insolite, intriganti composizioni. Tutti riconducibili ad una tribu di appartenenza nelle quali la perdita di individualita predilige la armonia e l' essere accomunati ad altri simili nei minimi dettagli. Siamo tutti nel nostro realismo piu diffuso riconducibili ad un campione nel quale la quotidianita emerge presentandocene una versione a tratti spiazzante e divertente. JOHANNA ELIISA LAITANEN e nata nel 1976 a Vantaa in Fillandia. Vive e lavora a Londra. E' laureata con il Master in Fine Arts al Central St Martins College of Art & Design di Londra. Ha esposto alle mostre ' Cities', curata da Camilla Boemio, al Museo TAM nella South Bay di Los Angeles nel 2011 ed a Viafarini nel 2010. Aura of Place d'Armes e stato precedentemente mostrato a Londra presso lo Studio Voltaire, alla mostra del Salon 10 ArtPrize ed al HIAP Project Room della Cable Factory, ad Helsinki. Juliane Eirich e nata a Monaco, in Germania. Dopo due internships a Miami, ha studiato alla Academy of Photographic Design di Monaco. Dopo la laurea si e trasferita a New York City e a Honolulu per seguire i suoi progetti. Ha vissuto con una borsa di studio nei diciotto mesi nel 2007-8 a Seoul, nella Corea del Sud. Ora vive e lavora a Berlino. I suoi lavori sono stati esposti a Miami Art Basel, in gallerie e in mostre istituzionali: negli Stati Uniti, in Canada, in Siria, Tunisia, Italia, Svizzera, Francia e in Germania. Le sue serie sono state incluse in molte pubblicazioni internazionali, tra le quali: The New York Times Magazine, ZEIT Magazine, Süddeutsche Zeitung Magazine, M le Magazine du Monde and European Photography. Basel, vive e lavora a Basilea, Svizzera. Hubshman, fondatore di SCOPE, e da Mollie White direttrice della fiera SCOPE. Camilla Boemio e una critica, consulente Universitaria e curatrice. Deputy Curator del Padiglione delle Maldive alla 55. Biennale di Venezia. The exhibition is a journey through pictures, evasion and memory, at the boundary between the sublime and the daily routine. Made from an organic bodywork. The unreleased photographs by Swiss: Ursula Sprecher & Andi Cortellini, the series by Juliane Eirich and video by Johanna Eliisa Laitanen. This last Aura of Place d 'Armes is the story of an attempt to preserve a past which perhaps never existed. Laitanen describes memories put together from fragments, a repetitive story in the same context in which it took place. Surely emerges the architecture originality, the place's rituals and the methodical reconstructions. It focuses on the examination of strong moments as well as intermediate states: in the early morning, the emptiness of the place, the exercises. By combining persistence with sudden references and a story, that takes place in different temporal levels, generating an unreal atmosphere work. The work was shot in 2009 inside Louis XIV's stables in Versailles, the entrusted part of the Academie du Spectacle Equestre, an institution that promotes and preserves the equestrian art. The immaculate vision of the place and its regulating norms serve as a protest against the values still in force. The Academy is enclosed in its own little world similar to that in a glass bottle, an idealistic attempt to create and preserve something profoundly beautiful but artificial. In this work, illusion is shattered by the threat, always lurking for imperfection. Itoshima by Eirich explores the conflicting emotions during the residency in a beautiful old house in the countryside of south subtropical Japan. By bike, she has explored, the region of Itoshima collecting new impressions: by day and by night, in the countryside and in the cities, in the stifling heat during heavy rain and storm. She narrates the discovery of a place between dreams and introspection. Her images have an iconographic quality with no time or history. What is trivial, changes, because of the wise use of light, color, and because it is funneled into a new perspective in which places created by mankind interact with the surrounding nature. This, rearranging the lines and bringing the viewer into an emotional contemplation of the place depicted. In the series HobbyBuddies Sprecher & Cortellini group portraits become improbable sets in which people are united by the same passions, jobs or interests. Nothing is left to chance. The images betray the research and the careful organization: the number of subjects and their clothing, props, accessories. The approach used conveys in unusual, intriguing compositions. All attributable to a membership tribe in which the loss of individuality favors harmony and unification with other equals in the slightest detail. We are all in our most widespread realism attributed to a sample, in which the everyday emerges, presenting a version that can be sometimes surprising and amusing."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/16/workshop-lightroom-5-con-giuseppe-andretta/", "text": "Due giorni intensivi con Giuseppe Andretta, Adobe Certified Instructor, per imparare ad utilizzare in modo professionale Adobe Lightroom 5, valido e potente strumento di editing delle immagini. Il workshop si aprira con una lettura dei lavori di grandi fotografi e del loro approccio alla postproduzione delle immagini. Seguira un approfondimento tecnico sulla gestione dell'archivio fotografico, fino alla post produzione avanzata e alla pubblicazione del progetto. Dall'individuazione del flusso di lavoro piu adatto alle proprie esigenze all'editing fotografico, all'utilizzo dei metadati e l'integrazione con Adobe Photoshop. Un workshop per apprendere l'importanza del trasferimento delle immagini dalla fotocamera, il loro ordinamento, classificazione e modifica, le differenze tra i vari formati digitali, la gestione del colore, le fasi di sviluppo e correzione, la nitidezza di ingresso e quella di uscita, la creazione di libri, la stampa. Verranno inoltre illustrate le nuovefunzionalita della versione 5: tra le varie, il pennello correttivo avanzato per correggere in velocita i difetti delle immagini o rimuovere facilmente gli oggetti, la tecnologia Upright per raddrizzare le foto, la sfocatura radiale per enfatizzare con flessibilita e controllo le aree selezionate dell'immagine. Il workshop e aperto a fotografi, grafici, appassionati di fotografia, fotoamatori evoluti e semplici curiosi che, portatile alla mano, potranno operare direttamente sulle loro immagini in un confronto costante e continuo con il docente. Giuseppe Andretta e uno dei piu autorevoli esperti italiani di postproduzione digitale e gestione del colore. Adobe Certified Instructor in Photoshop CC e Apple Distinguished Professional in Aperture 2, e specializzato in fotografia digitale e gestione del colore dal 2004. Giuseppe inizia la sua carriera come sviluppatore chimico e stampatore in camera oscura e nel 1991 inizia la sua attivita di fotografo free-lance. Nel 1996 fonda un'azienda di stampa digitale specializzata in fine art e grande formato, approfondendo dunque le tecniche di gestione profili colore ICC, stampa digitale e fotoritocco con Photoshop. Nel 2004 fonda Color Connection insieme a Claudio Marconato, Adobe Print Specialist. Si occupa di consulenza sul digital management e formazione tenendo corsi e workshop in Italia e all'estero. E' autore del DVD su Apple Aperture 2 e co-autore di una collana di DVD sulla gestione del colore, entrambi editi da Teacher-in-a-box. Ha scritto articoli per riviste di settore e una breve guida su Apple Aperture e sul formato Raw in fotografia digitale. Collabora con aziende di primo piano come Leica, Apple, Wacom, Nikon, Epson, e X-Rite. Il workshop e a numero chiuso e sara attivato con un minimo di 10 e fino ad un massimo di 20 partecipanti. Per motivi organizzativi invitiamo gli interessati a presentare con anticipo la domanda di ammissione. La quota di partecipazione al workshop e di 250 euro. Una volta confermata la registrazione, verra richiesto un deposito cauzionale di 90 euro. Cover image courtesy of Franky Verdickt www. frankyverdickt. be Thank you Franky! Two days with Giuseppe Andretta, Adobe Certified Instructor, to learn how to use Adobe Lightroom 5 like a pro, a powerful photo editing tool. The workshop will begin with a reading of the works of great photographers and their approach to postproduction of images. Followed by a technical study on the management of photo archives, up to advanced post production and project publishing. From identifying the workflow that best suits your photo editing needs to the advanced use of metadata and the integration with Adobe Photoshop. A workshop to learn the importance of transferring images from the camera, their sorting, grading and editing, the differences between the various digital formats, color management, stages of development and correction, input and one output sharpness, the creation of books, printing. You will also learn the new features of version 5: among others, the enhanced Spot Healing Brush for fast image correction and easily removing objects, Upright technology to straighten the photo, radial blur to emphasize and control selected areas of the image. The workshop is open to photographers, graphic designers, photo enthusiasts and onlookers that, laptop in hand, will be able to operate directly on their images with direct feedback from the lecturer. Giuseppe Andretta is one of the most renown Italian expert in digital postproduction and and color management. He is an Adobe Certified Instructor in Photoshop CS6 and a Apple Distinguished Professional in Aperture 2. In 2008 together with Marco Marconato, Adobe Print Specialist, he founded Color Connection. He provides professional training courses and consultancies on Adobe softwares together with color management services, fine art printing and high-end digital postproduction. He works with Leica, Apple, Wacom, Nikon, Epson and X-Rite. Specialties: Digital color management. Industrial photography. Digital images editing and photo retouching. Raw capture and digital imaging software training: Adobe Camera Raw, Adobe Photoshop Lightroom 5 and Adobe Photoshop CC and X-Rite color management solutions. The workshop has a limited number and will be activated with a minimum of 10 and up to a maximum of 20 participants. It is suggested to submit the application form in advance. The fee for the workshop is 250 euro. Once you have confirmed your registration, you will be required deposit of 90 euro."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/17/batuhan-yildiz-vermemis-mabut-neylesin-mahmut-erhan-benerin-kedi-ve-olum-romani-uzerine/", "text": "-Erhan Bener'in Kedi ve Ölüm Romanı Üzerine- Kedi ve Ölüm, Hikmet Erhan Bener tarafından Ankara'da, 1961 yılının Ocak ayında yazılmış bir kişilik incelemesi romanıdır. Gerçek sanatçı, gerçek yazar muhaliftir; çünkü kuşkucudur, araştırıcıdır. Ressam Zahit İloğlu, Galata Köprüsü'nde beyaz şapkası ve şişman vücuduyla yürümeye çalışırken, yorgun ve hassas bakışlarla etrafı izler. Yürümek ve yürümemek arasında sorgulama yaparak, buna bir türlü karar veremez. Yapacağı ne bir iş vardır, ne de yanına uğrayacağı bir arkadaşı. Sonunda bir karara varıp Kadıköy'e doğru ilerler. Yolda gençliğine dalar, gençliğini düşünür. İçinde onu rahatsız ve huzursuz eden bir şey vardır: Sabah doktordan aldığı haber. Doktoruna karnındaki sancılar sonucu başvurmuştur ve doktoru da ona devasız bir hastalığa bulaştığını ve üç ayrı ömrü kaldığını söylemiştir. Zaten bu yüzdendir Ressam Zahit'in köprüde uzaklara dalması. Ölüm korkusuyla yıkılan ve öncekinden daha bunalımlı, acıyı daha derinden hisseden birine dönüşür. Çocukluğu yoksulluk içinde geçmiştir Zahit'in. Sonrasında İstanbul'a yerleşmiş, Milli Eğitim'in yaptığı sınavı geçerek Belçika'ya iki yıllık resim eğitimi almaya gitmiştir. İki yıl sonunda döndüğünde yalnızlıkla daha fazla baş edemeden evlenmiştir, bir kızı bir oğlu olmuştur. Kızını beş yaşındayken bir hastalık nedeniyle kaybeden Zahit, acılı hayatına uzun zaman sonra karısının da ölmesiyle tek başına devam etmek zorunda kalmıştır. Altmış yaşında olan Zahit bir okulda resim öğretmenliği yapmaktadır. Yolda sık sık öleceğini düşünen Zahit, birden duraksar. Bu durumu kabullenemez ve kendini Çiçek Pasajı'na atar, bir bira söyler. Birasını içerken başı döner ve kalkar evinin yolunu tutar. O günden sonra Zahit, sürekli sancı çekmeye başlar. Ölüm korkusu ve onun inanılmaz gerçekliği onu çok fazla yıpratır. Bir gece uykuya daldığında rüyasında, gözleri ateş gibi parlayan ve Zahit'in üzerine atlayacakmış gibi duran bir kedi görür. Ardından uyanır Zahit, çok terlemiştir, olayın şokunu atlatamaz ve kediyle ilgili düşüncelere dalar. Sancılar kesilmiştir. Bir gün evden çıkıp çay bahçesine gider. Çay bahçesinden eve dönerken yolda bir sancı girer ve bir ağaca tutunur, tabii çok dayanamaz ve oracıkta bayılır. Bir adam onu hastaneye götürür. Gözünü açtığında oğlunu ve karısını görür baş ucunda. Uykusunda yine aynı kediyle uğraştığını görür. Gerçek gibi olduğunu hisseder ve bunu geçirir aklından. Kedinin onun canını alacak azrail olduğunu düşünür. Bir gün uyandığında mutfakta bir ses duyar, güçlükle oraya gider ve kediyi görür. Birden üzerine atlar kedinin ve bir şekilde kediyi öldürür. Kediyi öldürünce kendisinin ölmeyeceğini sanmıştır. Çünkü o kedinin kendisini öldüreceğini düşünmüştür. Kedinin ölümü üzerine çok dertlenir, suçluluk hissi onu gitgide yıpratır, daha çok hasta eder. Bu günahla iç içe olmanın zorluğunu düşünür sürekli. Bir başka gece, gözlerini açtığında karısını görür. Şişmanlığından dolayı karısıyla yan yana yatamamaktadır, eğer yatarsa terleyip rahatsız olacaktır. Karısının güzelliğini ve sağlıklı olmasını izler. Birden aklına bir fikir gelir: Karısını öldürmek. Karısını öldürürse tüm nefretinin son bulacağını düşünür, boğazını sıkmayı düşünür, fakat hiçbir şey yapamaz. Sabahleyin uyanır. O gün Kurban Bayramı'dır. Alt kata iner, sürekli düşünceler içindedir. Bitkin haldedir, kurumuş dudaklarını ıslatır ve pencereye yaklaşıp dışarıya bakar. Bir adam bir koyunu kesmektedir. Bu durumdan çok etkilenir Zahit. Ölecek olması aklından çıkmamaktadır. Kötü olmuştur Zahit, ölümün gelmekte olduğunu hisseder. Yatağına dönmek, yukarı çıkmak ister ve yapamaz, artık ölüm gelmektedir. Bunu hissedince üzüntüyle hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlar. Yavaş yavaş kendini kaybeder. İlk olarak, yazarın başarılı kaleminden söz etmesek olmaz. Yaşlanmış, hayatı çocukluğundan altmış yaşına kadar acılarla üzüntülerle geçmiş bir insanın öyküsüne başlarken, onu, köprüde etrafı izlerken yakalamak her yazarın harcı değildir. Bir boşluğa gömülmüş, üç ay sonra ölecek olmanın verdiği korku dolu anlar ve hissedilen garip ve bir o kadar varlığından şüphe edilesi hazzı fark etmemek içten değildir. Kitap, okuyucuyu psikolojik gelgitlere sürükleyecek yetide olmasıyla, karakterin zıtlıklar çemberinde tıkalı kalmışlığıyla, ölümün gelişini belirleyecek simgenin bir kedi olmasıyla, okuru, bir oturuşta okumaya cesaret gerektirecek bir serüvene sürüklüyor. Kitap, beş bölümden oluşuyor. Başından sonuna kadar karakterin kendiyle verdiği savaş bir elin avcu gibi iyi analiz edilmiş. Yazar, oldukça başarılı çevre gözlemi ve tasvirleriyle okuyucuyu romana bağlı tutmayı başarıyor. Roman öylesine hayatın içindendir ki okuyucunun empati kurması ve karakterin çektiği acılara ortak olması kaçınılmazdır. Karakter için kadınların ayrı yeri vardır. Onlar için dinini bile değiştirmeyi göze alacak kadar uçta olan, gerek Brüksel'de gerek ülkesine döndüğünde hissettiklerinin aynını hisseden biri için bu yargıyı dile getirmek hiç de yanlış olmasa gerek. Din konusunda karakter zayıftır, eksiktir. Daha bir çocukken namazını kılan, orucunu tutan bir birey olsa da yaş ilerledikçe ve zihnindeki kavramlar arttıkça tanrıtanımaz biri ortaya çıkmıştır; zira kitapta konu karakterin ölümü olduğu için, yazar, karakterdeki dini inanç görüşünü atlamamış, buna da değinerek, ölümün tuhaf ve etkili büyüleyiciliğinde, karakterin geçmişinde ve şu anında din fikrinin temelinde ortaya satırlar, sayfalar dökmüştür. Tanrı'yı kızdırarak, onun varlığına erişebilecek olduğunu düşünen ve bu fikir çatışmasıyla tanrıtanımazlığını ilan eden bir karakter olduğu için, paragrafın ilk cümlesine bu şekilde, kolaylıkla erişebiliriz. Erhan Bener'in romanlarındaki ortak özellikler arasında anabileceğim önemli eğilim, günlük hayatın her alanını, önemsiz gibi görünen ayrıntılarıyla edebiyat katına yükseltmek olarak tanımlanan insancıl estetiktir. Cinsellik dahil bütünüyle günlük yaşayışlarını izleme olanağı bulduğumuz roman kişileri, çok boyutlu tam insan olarak karşımızdadır. H. Erhan Bener, 1929 yılında Lefkoşa'da doğdu. İlk, orta, lise öğrenimini Anadolu'nun çeşitli il ve ilçelerinde tamamladı. 1950 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden, 1956 yılında Hukuk Fakültesi'nden lisans diploması aldı. 1950-1975 yılları arasında Maliye Bakanlığı'nın yurtiçinde ve dışındaki çeşitli üst görevlerinde bulundu. 1975 yılında kendi isteğiyle emekli olduktan sonra bütün zamanını edebiyat çalışmalarına verdi. Edebiyata şiirle girdi (1945). Yazıları, şiir ve öyküleri, çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlandı. Romanlar, öyküler, denemeler, senaryolar ve makaleler yayımladı, çeviriler yaptı. Yapıtlarının çoğu yabancı dillere çevrildi ve sinemaya uyarlandı. Erhan Bener, 7 Aralık 2007'de Ankara'da vefat etti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/17/evrim-sekmen-becan-sanatin-gundelik-hali/", "text": "Yaşanan zamanı anlamlandırmak, içerisinde yaşadığımız için kolay bir iş değil. Yaşanan zamanı anlamak ille de gerekir mi diyorsanız aslında gerekir. Olan bitene değer vermek ve bu konuda görüş bildirmek bizi biz yapıyor. Sadece bilmek yeterli değil deneyim anlamında da bir şeyler üretiyorsanız ve yaşadıklarınızdan öğrendiğiniz bir şey varsa yaşam size sürekli kapılar açıyor. Sanatta bu kapıların ve algıların düzenleyicisi olarak yaşantımıza girmiş durumda. Hayatı sanatla anlamlandırmak kültür endüstrilerinin işgali altında görece bir yalnızlık içeriyor. Kendimizi bir başkasından farklı konumlamak için onun olmadığı bir şey olmaya ve her fırsatta kendimizi bir sonraki aşamaya taşımak için didinip duruyoruz. Sanatı biraz kavramların, belirlenmişliklerin çizgisinden çıkarıp gündelik hayatın içinden düşündürtmeye çalışacağım. Böylece sanatı sorgularken hayatımızı ve bakış açımızı sorgulamış olacağız. Sanatsal pratikler her ne kadar bir izmden beslenseler de insani tavır ve kişisel katkılar bütün kuramların üstüne çıkar. Modern sanat kişisel karşı çıkışların üzerinden temellenmiştir. Dünyanın gidişini gören öncü sanatçılar sanatlarını kullanarak topluma ilerici fikirler aşılamaya ve yaşamı o yönde dönüştürmeye çalışmışlardır. Avangard hareketlerin yapmak istediği buydu. Yaşamı dönüştürmek. Yoğun bir siyasal angajmana sahip olmaları özünde yaşam, politik bir anlam barındırdığı için denk düştü bile diyebiliriz. Sanata hayata ve kendimize baktığımız zaman çevrili olduğumuz sistemin birer parçasıyız. Üretim şekillerinin değişmesi, endüstriyel devrim ve sonrasındaki dijital çağ, bütün algıları belirleyen ve buna uygun yaşam şekilleri ortaya çıkaran bir kesinlik taşıyor. Sanatı, iletişimi, kültürü ve daha birçok medyumu bunun üzerinden tanımlamaya başlıyor ve öncesinden sonrasına kendimizi nasıl konumlandırabiliriz ya da özgürlük alanlarımızın neresi olduğu ile ilgili sorular kafalarımızı meşgul etmeye başlıyor. Yapay bir bilinçlenme hali içersindeyiz. Teknolojinin belirleyici hayatımızda su götürmez bir gerçek. Kitle iletişim araçlarının popüler kültür sarmalı etrafında yaşantımızı ele geçirmesi ne tam anlamıyla kabul edebileceğimiz ne de red edebileceğimiz bir yol açıyor. Popüler kültürü besleyen aslında ona yakın durup durmama meselesi. Popüler kültür aynı zamanda karşı kültürü de yaratıyor. Bu da karşı kültürün alt kültür içersinde yaşamasına olanak sağlıyor. Her şeyin popüler kültür tarafından çevrelendiğini düşünüyor ve bundan kaçamıyorsak alt kültürler ve sesi hiç duyulmayanlar arasında olup yaşamın içinde var olmakta bir seçimdir. Bunu gerçekleştirmek çok zor; zaten hakim medyalar bizi daha çok düşünüp bizim adımıza karar veriyorlar. O nedenle etki altına alınmamış alanlarda söz sahibi olmak yani buna en yakın kamusal alanlar görünüyor ki çok önemli. Gezi olaylarının izlediği seyir tam da böyle bir ihtiyaca denk düştü. Kamusal alanlardan rant sağlama; yaşama dair özgürlüklerin kısıtlanması topyekün bir kuşatılmışlığı çağrıştırınca gezi eylemleri ironik bir eyleme dönüştü. Hatta ironinin üretildiği bir alan oldu. Yaşam her türlü olanağı veriyordu ama kavramsal açıdan çorak ve sıkıcıydı. Gezi'nin ironik dili sistemlerin biz insanlar için olduğunu ve karşı konulabileceğinin görsel bir gösterisiydi ve sanat, gezi ile yeni bir dil kazanmıştı. Gezi kendi içinde bir kültür yarattıysa bunu 90 kuşağının hayata bakışları ve hiç de politik değil dediğimiz kesimin varlığıyla başardı. Ali Şimşek'in yeni orta sınıf dediği kişilerden oluşan sanat ortamı kapitalist ekonominin ve onun dayattığı yaşam tarzlarının bütünüyle belirleyiciliği altında. Ünlü sanat eleştirmenlerinin istifa etmesi, bienal protestoları dünyadaki sanatsal akımlar aslında mutlu gibi görünen toplumun mutluluk vaadiyle birer tüketici olarak algılanmasının sorunlu taraflarına işaret ediyor. Kariyerinin zirvesinde bir sanat eleştirmeninin piyasaya eklemlenmiş, ilişkiler içinde yürüyen bir sistemin parçası olması sanatın nüvesi gereği kabul edilebilir bir şey değil. Çok uzağa gitmeden Ahu Antmen'in gazetelerde sanat eleştirisi yazmamaya başlaması benzer bir tavrın sonucudur. Bourdieu'nin araştırmaları yaşam alanında sosyolojik bir geçit gibidir. Seyirci kitlesine, müzelere yönelik çalışmalar ve sanatın kuralları incelemesi aslında bir oyun içinde olduğumuz gerçeğini bize duyumsatır. Kültürel sermayenin varlığı ile sanat dilinin dışlayıcılığından söz eder. Ekonominin sanat aracılığıyla nasıl hakimiyet kurduğunun ipuçlarını arar. Bourdieu; sanat içindeki çelişkilerin içinden iz sürer. Varlıklı kesimin sanat aracılığıyla yaşam tarzını meşrulaştırdığını ve alt kesimin ise kitle kültürü içinde popüler kültürün çaresiz deneyimleyenleri olarak yaşadığına dem vurur. Sanat, bu yönüyle bir ayrımlaştırma aracıdır aslında. Kültürel sermaye, olmadan varlıklı olunamayacağını şart koşar. Sanat, kendine bu yönde bir alan açar. Sanatın alanı sadece sanatın konusunu oluşturan unsurlar değil aynı zamanda kuralını koyan yapılardır da. Sanatçılar, bu yapının içinde sanatsal otoritesi nereden geldiği belli olmayan galericiler, sanat yazarları ve sanat tacirlerinin gözüne girmek bu sistemin bir parçası olmak için türlü yolları denerler. Tüm bu oyunun farkında olup tuzağa düşmeyen kendi ile hesaplaşabilen, bir dil oluşturan sanatçılar ise geleceğe kalabileceklerdir. Sanatın, bir ekonomik faaliyet alanı haline geldiğini ve sanat yapıtı için üretilen değer yargılarının her zaman doğruyu yansıtmadığını unutmamalıyız. Sonuçta adına ister kültür endüstrisi ister gözetim toplumu ister siber çağ deyin insanların düşünmesine ve dönüşmesine engel olamazsınız. Egemen yapılar, hayat içinde her zaman var olacaktır bu yapılara karşı direnme noktalarını canlı tutmak yine bu yapının içinde mümkündür. Modern sanatın karşısına çıkarak küresel ideallerle tüm dünyayı saran çağdaş sanat akımları sanata böyle bir alan vadiyle görünürlük kazandı. Kurduğu ticari küresel ağlarla kültürün sömürgeleştirilmesine ve yeni kanallarla dolaşıma girmesine neden oldu. Postmodernizmin bütün farklılıklara kucak açan çoğulcu anlayışı çağdaş sanatın içinde kendine yer buldu. En önemlisi dünya pazarında söz sahibi olan Çin'in ve bundan dolaylı etkilenen Çinli sanatçıların postmodernitenin olanaklarıyla dünyada isimlerinin duyurulmaya başlaması kimlik ve aidiyet konularını gündeme taşıdı. Öncelikle kültür dediğimiz kavramın batı teknikleri kullanarak çağdaş olanaklarla yansıtılmaya çalışılması başlı başına bir sorundu. Benzerini bizimde cumhuriyet dönemi ressam kuşağında yaşadığımız kendimizi batıya karşı konumlama durumu gibi sorunlar çözülmeyi bekliyordu. Buna rağmen günümüzde çağdaş sanat ve yerel kültür arasındaki etkileşim geçmiştekinden daha hızlı çözülüyor ve tükeniyor. Bir şeyin varlığından söz ederken aslında yokluğundan da aynı zamanda söz etmeye başlıyoruz. Gerçeğin yerini onu dolduran var olmayan simülasyonların alması tekinsiz bir ortamın doğmasına ve karmaşık bir yapı içine girmesine neden oluyor. Çağdaş sanatın referans noktaları Ali Artun'un da çok söz ettiği sermaye yapıları içinde yol alıyor. Emlak ve sanat arasındaki ilişki hiç düşünmediğimiz kadar sıkı. Mutenalaşma adı altında estetik yapılar kuruluyor. Bu da büyük holdingler tarafından finanse ediliyor. Şirketler ve onlarla işbirliği eden iktidar tarafından hayat estetize edilirken aslında bir anlamda yağma ediliyor. Çağdaş sanat kendi yörüngesinde yol alırken geçmişin tüm değerlerini ve kimliğini başka bir düzlemede yeniden üretiyor. Bir şey başkası yerine ikame ediliyor. Şimdide olup tüm zamanların sesi olmak gibi anlaması zor bir kurgu yaratarak güncel sorunlara görünürlük kazandırmaya çalışıyor. Çağdaş sanatın güncel politik alana olan ilgisi artık herkesin kabul ettiği bir durum arz ediyor. Bunun yanı sıra buzdağının bir de görünmeyen yüzü var. Bunu anlamak içinde sosyolog veya sanat kuramcısı olmaya gerek yok. Sanat ortamının malzemesi giderek içerikten yoksun biçimsel bir hal aldı. Birbirine benzeyen sergi katalogları, doğru düzgün eleştiri taşımayan sergi yazıları, sanatçının kendine sürekli bildik izlekler edinmesi gibi konular çağdaş sanat üretimlerinin sığ ve sıkıcı olduğunu gösteriyor. Sanat merkezlerinin arşiv çalışmalarının sınırlı olması sürekli gösteriye yazgılı bir kaderin ortak savunucuları durumuna bizleri düşürüyor. Tıpkı gösteri toplumunda sözü edilen bir yinelemenin içersinde sisteme içkin ürünler ortaya koyuyoruz. Bu tespitleri yapan felsefelerinde akademik yayınlarda puan kazandırmaktan başka bir getirisi kalmadı. Sanat galerilerinin kendi sanatçılarını pohpohlayıp bu dar alanı iyice küçülttüklerini de göz ardı etmemek gerekiyor. Bütün bunları yaşamın içinde değerlendirdiğimizde Özen Yula'nın seneler önce izlediğim Kırmızı Yorgunları adlı oyunu aklıma geliyor. Oyun kişileri kendilerine çizgi film karakterlerinin ismini takarak yaşam içinde ironik bir duruş sergiliyorlardı. Hayatın tüm yıkıcı etkilerini üzerlerinden atmak için ironiyi kullanmalarına rağmen gerçeğe engel olamadılar ve trajik bir sonla bitti oyun. Kapitalist dünyanın gereklerini yerine getirmek için süper kahramana ihtiyaç var. Taşıdığı ironi, aynı zamanda yaşam içinde ayakta durmanın da umudunu barındırıyor... Sonuç hüsranla da bitse yaşam irademizle ayakta kalmanın yollarını arıyoruz. Sanat, bize yol gösteriyor ve en azından kendimizi dışavurmanın olanaklarını görüyoruz. Peki ya güncel sanat bu naif özelliğini kaybedip yukarda bahsettiğimiz durumların bir uzantısı olarak hiç de masumane olmayan bir tavır içinde olmaya devam ederse? O zaman yapacak tek şey sanatın özerkliği içinde anlam katmanları yaratmaktan ve bu katmanları çözümleyip hayata eklemekten başka bir şey kalmıyor. Çağdaş sanatın olanakları aşk ile başlamış olsa da şu zamanda yorgunlukla karışık, gündelik bir tek düzeliğe dönüşmüş durumda."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/19/dejavu-murat-havan-bindalli-sanat-galerisi/", "text": "Tüm isteği, Türkiye'de ozan tadında bir ressam olmak. Boyadığı horozları, Kipling gibi, La Fontene gibi, konuşan, dövüşen, uyaran, ya da hep çıkarlarını düşünen insanlar, pardon Horozlar... Hepsi harikalar parkında. Simgesel olarak çok şey anlatıyorlar, izleyiciye. Pentür bunlar, renk, ritm, biçim. Ve her resim, kendi başına bir dünya. Duygulara düşüncelere, etki eden. Horozun tüylerinde coşan, İnsanların çoğu bir süre sonra ne zaman ve nasıl dejavu yaşadığını unutur. Ancak bizim bu dönemde yaşadıklarımız Atatürk'ün ışığından aydınlanarak, inanarak, birleşerek ve direnerek çözmemiz gereken olaylardır. Unutmadan ve unutturmadan farkında olmamız gereken bir dejavu anıdır. Bir ressamın çevresine bakışı hep resimseldir ama belli bir sorumluluk taşır. Geçmiş ve gelecek, dün ve yarın, sanatçının ürettiği çözümlerin kendi dünyasındaki anlatımıdır. Ben bir düş gezginiyim diyen Murat Havan, sürekli gezinirmiş kendi düşler ülkesinde. yarattığı dünyada gezindi, durdu. Ya, Kipling, şiirlerini yazmak için, Nasıl bir çevrede, Baudrilland, Disneyland'in, tek işlevinin, tüm Amerika'nın, dev bir temalı park olduğu gerçeğini, gizlemek olduğunu söyler. Tüm isteği, Türkiye'de ozan tadında bir ressam olmak. Boyadığı horozları, Kipling gibi, La Fontene gibi, konuşan, dövüşen, uyaran, ya da hep çıkarlarını düşünen insanlar, pardon Horozlar... Hepsi harikalar parkında. Simgesel olarak çok şey anlatıyorlar, izleyiciye. Pentür bunlar, renk, ritm, biçim. Ve her resim, kendi başına bir dünya. Duygulara düşüncelere, etki eden. Horozun tüylerinde coşan, İnsanların, kendilerini ifade etmede, büyük sınırlamalar yaşadığı, düşüncelerini, söyleyemediği, yazamadığı bir ortamda, horozlar diledikleri gibi ötüyorlar. Yapılan araştırmalara göre birçoğumuz hayatımız boyunca en az bir kez dejavu anını yaşarız. Bu üç sergimin de konuları dönemlerinin anasayfa haberlerinde ki yazılı ve görsel, medya gündem başlıklarından yola çıkarak hazırlandı. İnsanların çoğu bir süre sonra ne zaman ve nasıl dejavu yaşadığını unutur. Ancak bizim bu dönemde yaşadıklarımız Atatürk'ün ışığından aydınlanarak, inanarak, birleşerek ve direnerek çözmemiz gereken olaylardır. Unutmadan ve unutturmadan farkında olmamız gereken bir dejavu anıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/19/hayattan-soyut-izler-suat-akdemir-piramid-sanat/", "text": "Piramid Sanat'taki Hayattan Soyut İzler isimli sergisinde, 1987 yılından bu yana ısrarla yaptığı soyut sanatla dikkatleri üzerine toplayan Suat Akdemir'in, son yıllardaki farklı dönemlerden işleri sergilenecek. Serginin küratörlüğünü, Akdemir'i 1987'den beri izleyen Bedri Baykam yapıyor. Piramid Sanat'ta Akdemir'in tualleri, bazı kağıt işleri, fotoğrafları, defterlerinin yanı sıra Türkiye ve Küba'nın tüm sahillerini üstünde gezdiği müzelik bisikleti de sergilenecek. 124 sayfalık kitap, çizgi dışı formatı ve içeriğiyle Küba veya gezi kitaplarına meraklı sanatseverler için tam bir collector's item. Ama kitabın bunun dışında ciddi bir önemi daha var: Akdemir, bu seyahatlerde gördüğü sahnelerin etkisi ve çektiği fotoğrafların izlerinden yola çıkarak gerçekleştiriyor birçok resmini. Yani soyut resimlerindeki tat, bu sahnelerin kenarından köşesinden yola çıkan koku, hatta direkt yansımanın izlerini taşıyor. Suat Akdemir'in sergisi 13 Nisan tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/19/omur-sokagi-birsen-ceken-kursart-sanat-galerisi/", "text": "1962 Yılında Rize-Çamlıhemşin'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ankara'da tamamladı. 1984 yılında Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Uygulamalı Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim Anabilim Dalı'ndan mezun oldu. 1992 yılında Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Sanatta Yeterlik derecesi aldı. 1996 2002 yılları arasında Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümünde Bölüm Başkanı Yardımcı Doçent olarak çalıştı. 2002 2011 yılları arasında Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Uygulamalı Sanatlar Bölümünde Yardımcı Doçent olarak görev yaptı. 2011 yılında Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümüne Doçent olarak atandı. Halen Gazi Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümünde Bölüm Başkanı olarak görevini sürdürmektedir. Sanatçı ulusal ve uluslararası birçok kişisel sergi açmış ve birçok ulusal ve uluslararası karma sergiye eserleri ile katılmıştır. GESAM ve TÜRKSAV üyesidir. She was born in Çamlıhemşin, Rize, in 1962. She completed her primary and secondary education in Ankara. She graduated from the Branch of Painting of the Department of Applied Arts Education, Faculty of Vocational Education, Gazi University in 1984. She obtained the proficiency in art degree at the Institute of Social Sciences in Selçuk University, in 1992. She worked as an assistant professor and the head of the Department of Painting at the Faculty of Education in Çanakkale Onsekiz Mart University between the years 1996-2002. She worked as an assistant professor in the Department of Applied Arts at the Faculty of Vocational Education, Gazi University between the years 2002-2011. She was appointed as an associate professor to the Graphic Design in the Faculty of Art and Design, Gazi University in 2011. She is still the head of the Department of the Graphic Design in the Faculty of Art and Design, Gazi University. The artist has opened a great many individual exhibitions and participated in many national and international group exhibitions. She is a member of the associations of GESAM and TURKSAV. 2004 İDEA Kültür Sanat Merkezi, Konya,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/19/open-cueb-cueb-gallery/", "text": "cueB gallery is delighted to announce that for the 5th year running OPENCUEB will be returning this February. cueB Gallery, the dedicated exhibition space within The Brockley Mess cafe has invited artists to participate in Open cueB 2014, a group exhibition which aims to provide a platform showcasing the talent and vibrancy of the South London art scene, giving both amateur and professional artists a chance to show their work. Alex Calinescu, Alex Evans, Andrew Sinclair, Beatrice Poggio, Caroline Underwood, Catherine Murdoch, Clifford Barden, Collard Florence, David Janes, Eithne Twomey, Electra Costa, Felix Baudenbacher, Finn Hinglenook, Hulya Kupcuoglu, Isabel Howlett, James Taylor, Jemma Grundon, Jenny Gibbs, Joanna Conceicao, Julius Manapul, Kayleigh Shepherd, Keiko Yamazaki, Kelly Allen, Louise Ward, Maggie Williams, Melissa Budasz, Mia Dyson, Monika Piatkowski, Monika Szynkielewska, Ome Devon, Perienne Christian, Peter G. Cain, Pia Bruer, Rachel Warriner, Rebecca Glover, Robbie O'Halloran, Robert Prince, Steven Borthwick, Thion, Vicky Scott. Image by Thion Lovers, 2013, Print on brushed aluminium, 21cm x 30 cm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/19/two-realms-don-eddy-nancy-hoffman-gallery/", "text": "1969 University of Hawaii, Honolulu, Hawaii, M. F. A. 1967 University of Hawaii, Honolulu, Hawaii, B. F. A. 2004-05 American Photorealism, Jane Voorhees Zimmerli Art Museum, Rutgers, The State University of New Jersey, New Brunswick. Traveling to Japan at City Museum of Iwaki; Hokodate Museum of Art, Hokkaido; Kumamoto Prefectural Museum of Art; Prefectural Museum of Iwate. Focus on Realism: Selections from the Glenn C. Janss Collection, Boise Art Gallery, Idaho. Traveling to Museum of Modern Art, San Francisco, among other institutions. 1981-83 Contemporary American Realism Since 1960, Pennsylvania Academy of Fine Arts. Traveling to: Oakland Museum of Art, California; Virginia Museum of Fine Arts, Richmond; Gulbenkian Museum, Lisbon, Portugal; Kunsthalle, Nuremberg, Germany; Salas de Exposiciones de Bellas Artes, Madrid, Spain. 1981-82 Real, Really Real and Super Real, San Antonio Museum of Art, Texas. Traveling to: Carnegie Institute, Pittsburgh, Pennsylvania; Indianapolis Museum of Art, Indiana; Tucson Museum of Art, Arizona. 1978-79 Things Seen, Sheldon Memorial Art Gallery, University of Nebraska, Lincoln. Traveling to: The Arkansas Arts Center, Little Rock; Hutchinson Public Library, Hutchinson, Kansas; The Manhattan Mercury Bank and Trust, Fayetteville, Arkansas; Mulvane Art Center, Washburn University, Topeka, Kansas; Oklahoma Art Center, Oklahoma City; Springfield Art Museum, Missouri; Union National Bank, Manhattan, Kansas; Wichita Art Museum, Kansas. Illusions of Reality, Tour organized by the Australian National Gallery, Canberra, Australia. Traveling to: Art Gallery of New South Wales, Sydney; Art Gallery of South Australia, Adelaide; Australian Art Gallery, Perth; Queensland Art Gallery, Brisbane; National Gallery of Victoria, Melbourne; Tasmanian Museum and Gallery, Hobart."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/20/kadin-mulk-deniz-sagdic-renart-sanat-gelerisi/", "text": "1982 yılında doğan Deniz Sağdıç, Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakülte birincisi olarak mezun oldu. Dördüncü kişisel sergisinde Kadın:Mülk başlığı altında topladığı yapıtlarını izleyiciyle buluşturan sanatçı, başarı bursu ile kabul edildiği Doğuş Üniversitesi'ndeki yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Sanatçı, soyut imgelerin kendileri gibi öngörülemez düzende meydana getirdikleri somut ifadeleri merkezine alan, kendine has pentür tekniğini bu kez, uygarlığın belki de ilk metalaştırılan figürü olarak öteden beri maruz kaldığı türlü kültür erozyonlarıyla biçimlenen kadın olgusu üzerine yöneltiyor. Sanatçının yapıtlarında toplumun kadını kimliksizleştiren alışkanlıklarına, yüzleri betimlenmemiş, kim oldukları belirsiz figürlerle göndermeler yapılırken her şeyi tüketim ürünü olarak sunan kültür endüstrisi, sunduğu ürünleri dişilik üzerinden pazarlayan yöntemleriyle eleştiriliyor. Dünya Kadınlar Haftası'nı içeren bir dönemde gerçekleştirilecek sergi kapsamında, toplumsal konulardaki araştırmaları ve kitapları ile tanınan, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Dr. Erdal Atabek, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde Günümüz Toplumunda Kadın konulu söyleşide, dinleyiciyle buluşacak. Kadın : Mülk sergisi RenArt Sanat Galerisi'nde 27 Şubat 24 Mart 2014 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/21/kent-yaratiklari-ceren-ceylaner-mim-hotel-istanbul/", "text": "Süratle tüketim toplumuna dönüşüyor olmamız sorunsalından yola çıktığım sergimde; toplumsal cinsiyet, beden ve cinsellik kavramları çerçevesinde, kimi zaman günlük hayatın atıklarını, magazin mecmualarının sayfalarını, kumaş parçalarını, ambalaj kağıtlarını, gazeteleri kısacası şehrin tükettiği pek çok şeyi malzeme olarak kullandım. Kolajlara bazen çizimle, bazen de fırça darbelerimle müdahale ederek onları daha da özgünleştirdim. Tüketim toplumunun atıklarını geri dönüşüme uğratarak göstergesel bir dil oluşturdum. 2004- 2014 yılları arasında biriktirmiş olduğum materyaller ile üretilen bu işlerde; toplumsal ve kültürel belleğimizden izlere rastlamak mümkün olabilir... Kadın bedenini tahakküm altına almayı bu yüzyılda da farklı farklı oyunlarla sürdüren eril sistemin ironisini ve kadın bedenini kuşatan kodları, kolaj çalışmalarım üzerinden okumak mümkün... Bu kirli oyunlarla yaratılan, dayatılan kusursuz güzel kadın imajlarını kullanıp, yeniden inşa ederek ve groteskleştirek kendi imgelemimde var edip, görünürlük kazandırdım... Onları kusurları ile güzelleştirdim. Özellikle kadın bedeni üzerinden oynanan bu kirli oyunlar zaman içinde erkek bedenini de etkisi altına almayı başardı ve bu bıçak çift taraflı olarak kanatmaya, bizleri mutsuz etmeye devam ediyor... Sürekli bir şeyler satın alıyor ve anlık mutluluklar yaşıyor olsak da bunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu görüp yeniden tatminsiz bir biçimde arayış haline geçiyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/21/post-studio-yararsiz-sorularin-yersiz-cevaplari-periferi-atolye-hush-gallery/", "text": "Hush Gallery, bağımsız sanat kolektifi Periferi'nin Post-Studio:Yararsız Soruların Yersiz Cevapları' isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Farklı disiplinlerdeki üretimlerini çakıştıran Alper T. İnce, cins ve Rafet Arslan bir süredir kolektifin atölye çatısını oluşturuyorlar. Birlikte atölye mefhumuna odaklanarak yeni sorular bulup cevaplarını arıyorlar. Yıkım 2011, Gerçeklik Terörü, Ubik Project gibi eleştirel dozu yüksek, oldukça ses getiren projelere imza atan Periferi, birlikte ürettikleri, çatıştıkları, beslendikleri, sorular sordukları çalışmalarını şimdi de Yeldeğirmeni semti ile buluşturuyor. ... gibi yararsız soruların yersiz cevaplarını aramaya soyunuyor. Periferi, Yararsız Soruların Yersiz Cevapları başlıklı sergisi ile ayrı kanallardan ama aynı kaynaktan çıkan soruları Hush Gallery'nin duvarlarında çoğaltma denemesine yanıtlardan çok soruların sihrine hala inananları davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/21/sublime-a-performance-art-series-curated-by-sawcc-at-brooklyn-museum/", "text": "SAWCC is thrilled to present SUBLIME at Brooklyn Museum's Target First Saturdays on March 1st. SUBLIME performances are from 8 10 PM in the Beaux-Art Court. For this program the museum is free and open to the public from 5 11 PM. Experience the sublime in its beauty and terror in this engaging and interactive performance art series presented by SAWCC. You can unravel tales inscribed on a 216 foot long sari; seal your fate or fortune by sparring with the Gods, Karma, and Lady Luck; and even get bullied by Lady Liberty. Ordinary text messages and architecture that is worn on the body will also transport you to realms of precious wonder, delight, and pathos. Curated by Shelly Bahl, Sunita S. Mukhi and Jasmine Wahi. Sunita S. Mukhi, Shrimati Liberty Is An Awesome American!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/23/2014-figure-modeling-competition-brookgreen-gardens-south-carolina/", "text": "- Application deadline: Monday, March 31, 2014 - Charlotte Geffken Prize $5,000 - Roger T. Williams Prize $1,500 - Walter & Michael Lantz Prize $750 - Edward Fenno Hoffman Prize $350 - Gloria Medal - Artist's Biography - Electronic Images - Applicants must be U. S. citizens or residents with a social security number. - Applicants must be between the ages of 18 & 39. - Dexter Jones Award $5,000 - For best sculpture in bas-relief form."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/23/asiye-aydan-cakar-nesesi-yeter-balkan-ruhu/", "text": "Zizek, arkasında haritayla Balkanları tanımlamaya başladığında elindeki kırmızı kutucukları kullanır. Belgeselin tamamında kullanılan kırmızı kutu metaforu, Avrupa'nın Balkanları nasıl gördüğüyle ilgilidir, kurallarını koyduğu, sınırlarını belirlediği, çizgilerin dışına çıkmadığı takdirde onu sevdiği, kan kırmızı bir alan. Vahşi, alkolik, histerik Balkanlar, zamanla Avrupalıların birbirini ötekileştirmek için kullandığı bir araca dönüşmüştür. Şöyle ki; Slovaklar için Balkanlar kendi topraklarının güneyinden başlar, Yunanlar için Balkanlar kuzeydedir. Avusturyalılara göre kendi topraklarının doğusundan başlar. Oysa bir Alman'a sorsalar Avusturya Balkanlarla çok karışmıştır ve onun bir parçasıdır. Zizek, bunlardan söz ederken, haritada bahsi geçen tüm bu ülkelere bir kırmızı kutucuk yerleştirir ve yönetmen işin ironisini izleyiciye bırakır. Marina Abramovic, Balkanların doğu ile batı arasında bir köprü olduğunu, köprülerin de hep rüzgarlı olduğunu söyler ve bir Bosna fıkrası anlatır; İki Bosnalı kadın kırık-dökük duvarların ardından şehre bakar, birinin kucağında bir maymun yavrusu vardır. Diğeri ona neden kürtaj yaptırmadığını sorar. Savaş sırasında 200 bin Boşnak kadının tecavüze uğradığını hatırlarız. Sonra sanat okulundan yeni mezun olmuş bir adam, savaş sırasında askerlikten kurtulmak için okula kayıt yaptırdığını anlatır. Gülerek bir daha savaş çıkmaz herhalde der. Ve belgesel seyirciyi gülmekle ağlamak arasında serseme çevirerek devam eder. Zizek, Kusturica'yı anmadan da geçmez, onu Balkanları Batı'ya tam da onların istediği şekilde sunmakla eleştirir. Tüm yaptığı yemek içmek öldürmek olan bir Balkanlar... Yani müziğini dinlemekten, filmleri izlemekten hoşlandığı, uzakta olduğu sürece onu güldüren, ama göçmen olarak ülkesinde istemeyeceği, gündelik hayatta temas etmek istemeyeceği insanlar. Abromovic, yeni performansı için Belgrad'ta röportajlar yaparken 35 yıldır bu işi yapan bir sıçan avcısı ile tanıştığından bahseder ve ona göre adamın meslek sırrı aslında Balkanlar'ın hikayesidir. Şöyle ki, adam önce yakaladığı bir sıçanın gözlerini oyar ve serbest bırakır. Bu paniklemiş kör sıçan tüm diğer sıçanları öldürür, ta ki daha güçlü bir sıçan onu öldürene dek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/24/caldwell-snyder-gallery/", "text": "Caldwell Snyder Gallery is pleased to announce its 30th anniversary and upcoming celebration. Founded by Oliver Caldwell and Susan Snyder in San Francisco in 1983, the gallery has grown from its early roots in an industrial space in the South of Market district to a contemporary gallery with international reach, representing a roster of over 50 artists from the U. S., Europe, and Latin America, with a focus on innovative painting and sculpture. In its three decades of continuous operation a rare feat for a contemporary art gallery Caldwell Snyder has opened satellite galleries in New York and St. Helena, California, mounted over 500 exhibitions, and participated in dozens of international art fairs. In celebration of the gallery's 30th anniversary, a majority of Caldwell Snyder's artists will produce original paintings and drawings with dimensions of 30 x 30 inches, to be displayed in a special exhibition at the gallery's Union Square location. The exhibition will run from January 30 February 28, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/24/hicbir-yer-bergsen-bergsen-galeri/", "text": "Ayşegül Açıkgöz ve Tuna Uysal'ın çalışmaları Hiçbir yer başlıklı sergi ile 13 Şubat 20 Mart 2014 tarihleri arasında Bergsen & Bergsen Galeri'de olacak. Öznur Güzel Karasu'nun küratörlüğünde düzenlenen sergideki çalışmalarda zamandan ve işlevinden soyutlanan mekanlar ve insanlar durağan bir düzlemde ele alınıyor. İnsan mağaradan çıkıp yaşam alanlarını kurgulamaya başladığı andan itibaren doğadan kopmaya başlamış, mimari alanlar yüzyıllar boyunca hakim ideolojik yapının güç gösterisi olarak birer temsil alanı haline gelmiştir. Kişi, ihtiyaçlardan ziyade temsilin ön plana çıktığı mekansal boyutlarla şekillenen bir yaşama gittikçe daha fazla adapte olmuştur. Oysa aslolan insanın kurguya göre yaşaması değil, çevresini yaşamın gereklerine göre düzenleyebilmesidir. Hiçbir yer sergisi araftaki insanın sıradan yaşamı üzerinedir. Sergideki çalışmalarda, bir tür ütopik yaşam birimi söz konusudur; mekanlar hakiki, insanlar ise kurgudur çalışmaların tümünde. Sadece gece ve gündüz ile belirlenen zamansal işaretlerle örülü her bir fotoğraf durağan yapılarıyla günümüz insanının yaratıcılık ve işlevsellikten uzak, müdahale etmeyen yapısına da vurgu yapmaktadır. Ayşegül Açıkgöz'ün fotoğraflarındaki mekanlar ve nesneler Anadolu'daki sıradan insanın yaşama ve çalışma alanları, yani işlevsel ve tamamen ihtiyaca göre inşa edilmiş yapılardır. Bugün yerel yönetim tarafından yok edilen bu kulübeler, yerlerini birbirinin kopyası prefabriklere bırakmışlardır. Kurguyu dışlayan bu fotoğraflardaki kompozisyonlar tamamen burada yaşayan insanların gündelik ihtiyaçları doğrultusunda şekillenmiş, sanatçı ise sadece kadrajı belirlemiştir. İnsandan ve zamandan sıyrılan mekanlar, bulundukları ortamdan ve bakış açısından dolayı tanımsız bir haldedir. Açıkgöz'ün çalışmaları izleyiciyi birbirine benzer imgelerle karşılaştırıyor. Bu tekrar hali, izleyiciyi sonsuzluk hissiyle örülü bir alanda imlenen mekanların duygusal boyutundan uzaklaştırıyor ve statik bir bakış açısı yaratıyor. Tamamen ihtiyaçlar doğrultusunda eklektik bir yapı olarak gerçekleştirilen Kulübeler, bulundukları ortamından ve bakış açısından dolayı tanımsızdırlar. Mesafelerin belirlenmesi için gerekli mekansal koordinatların yokluğunun hissedildiği seride doğal yaşamın izleri vardır. Video çalışmasında ise sanatçı bakışını artık tamamen doğaya çevirmiştir. Fiziksel anlamda durağan bir yapıya sahip olan mekan, Tuna Uysal'ın fotoğraflarında strüktürel bir yapıdan çok, sınırları sanatçı tarafından belirlenen boşluklarla tarifleniyor. Bakış açısının sürekli değiştiği fotoğraf serisi, mekanlara dair farklı ayrıntıları bir araya getirerek toplu bir mekan izlenimi oluşturuyorlar. Burada izleyici bakışını farklı çalışmalara yönlendirse de zamanın sadece karanlıkla işaretlendiği bir ortak nokta sayesinde kendisini aynı yerde buluyor. Uysal'ın fotoğraflarında görülen insanlar ise herhangi bir zaman diliminden zihinde kalan donuk izler gibi karşımızda duruyorlar. Exhibition entitled Nowhere by Ayşegül Açıkgöz and Tuna Uysal will be available at Bergsen & Bergsen Gallery between February 13th and March 20th 2014. Conducted at the curatorship of Öznür Güzel Karasu, the exhibition consists of works of spaces and people that are abstracted from time and function, upon a static plane. Nature rejects monotony. Creativity, functionality and diversity inhabit that which is natural. Merging with nature is fundamental for transcending the boundaries of formal creation. Nowhere is concerned with the mundane life of the man in the purgatory. The works at the exhibition consist of a type of utopian unit of life; in the entirety of the works, locations are real whereas people are fictional. Woven with signs that denote only to day and night, each photograph emphasises the contemporary individual's non-intervening structure that is far from creativity and functionality. Places and objects in Ayşegül Açıkgöz's photographs are the lives and working spaces of Anatolian people, that is, functional constructs that are structured in accordance to needs. Now demolished by the local government, these sheds were replaced by undistinguishable prefabricated huts. The composition in these photographs that deny setting, are formed completely in accordance to the daily needs of the inhabitants while the artist merely decided upon the frame. Having shed people and time, places become indefinable in terms of their location and perspective. Açıkgöz's works confronts the spectator with images that resemble one another. This state of repetition distances the spectator from the emotional dimension woven with a sense of infinity and creates a static perspective. Having been eclectically built solely according to necessities, Sheds are undefined due to their location and their perspective. In the series where the lack of necessary spatial coordinates is clearly felt, there are traces of natural life. In the video the artist turns her gaze towards nature completely. In possession of a physically stagnant structure, place in Tuna Uysal's photographs are defined in voids whose boundaries are designated by the artist, rather than a predesignated structure. The series, where the point of view changes constantly, creates the impression of space through the combination of details pertaining to space. Although the spectator darts her glance to other works, due to a common point that is marked only by darkness, one finds oneself at the same spot. People in Uysal's photographs stand before us as if they were dim traces of any period of time."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/24/hulya-kupcuoglu-siradan-insanlarin-yasam-alanlari-uzerine-bir-sergi-oznur-guzel-karasu-ile-roportaj/", "text": "Öznur Güzel Karasu küratörlüğünde Bergsen&Bergsen Galeri'de açılan 'Hiçbir Yer' adlı sergide, Ayşegül Açıkgöz ve Tuna Uysal'ın çalışmalarına yer veriliyor. Sergide, mekan ve birey, zamandan ve işlevlerinden soyutlanarak sunuluyor. 20 Mart'ta bitecek olan sergi ile ilgili, Öznur Güzel Karasu ile konuştuk. Öznur Güzel Karasu: Bergsen&Bergsen Galeri'den sergi teklifi geldiğinde zaten üzerinde kafa yorduğum mekan algısı konusunda bir metin yazdım ve danışmanlığını yaptığım iki sanatçının işlerini bu metne uygun gördüm. Aslında her iki sanatçı bu serileri yaklaşık bir yıl önce, birbirinden bağımsız olarak üretmişlerdi. Buna rağmen sergide ilginç bir bütünlük ortaya çıktı. Ö. G. K.: Hiçbir yer sergisisıradan insanların yaşam alanları üzerine bir sergi. Çalışmaların özneleri olan mekanlar ve insanlar, bulundukları ortamından ve bakış açısından dolayı tanımsızlar ve çalışmalarda mekansal koordinatların belirsizliği öne çıkıyor. Başlığın Hiçbir yer olarak belirlenmesi, bir yandan bu mekanların çoğunun artık yok olmasıyken, diğer yandan da izleyiciyi ütopik bir yaşam algısına yönlendirmektir. Ö. G. K.: Ayşegül Açıkgöz'ün fotoğraflarında, aslında tamamen ihtiyaçlara göre kurgulanmış eklektik mekan düzenlemeleri var. Bu çalışmalarda planlamadan uzak, kendiliğinden yaratıya işaret edilirken, aynı zamanda insansız olarak görüntülenen bu kulübelerde yaşamın varlığı da şüpheye sevk ediyor izleyicileri. Tuna Uysal'ın fotoğraflarında ise, karanlığın baskın varlığı kendi içinde bir mekan algısı yaratıyor. Temelde her iki seride de yaratılan mekansal algı, aydınlık-karanlık gibi iki zamansal işaretin dışında izleyici için bir yönlendirmeye gitmiyorlar. Ö. G. K.: Tuna Uysal'ın sergide yer alan serisi kurgulanmış kompozisyonlardan oluşmakta. Fotoğraflardaki var ile yok arasındaki insanlar aslında sanatçının kendi yaşamında yeri olan kişiler. Bir tür biyografik yaklaşım var; ancak bazen fotoğrafa konu olan alanların boşluğu, bazen de donuk insan figürlerine yer verilişi kurguya bir vurgu yapıldığını da hissettiriyor. Ö. G. K.: Her ne kadar Uysal'ın çalışmalarında kurgusal bir yapıdan söz etsek de kendiliğinden seçimlerle örülü olmaları ve kendi yaşamından insanları odak noktasına alması aynı zamanda doğal bir süreci de işaret ediyor. Açıkgöz'ün fotoğraflarındaki mekanlar ise balıkçıların eşyalarını muhafaza ettiği, kimi zaman da içinde yaşadığı ve şu anda yerel yönetim tarafından yok edilip, yerlerine prefabriklerin konulduğu kulübeler. Sıradan yaşam derken vurgulanan şey aslında sunulan imgeyi belirlemede işin içine her ne kadar kurgu girse de, herhangi birinin temas ettiği veya gerçekleştirdiği mekanlarla birlikte ele alınmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/24/joseph-adolphe-bertrand-delacroix-gallery/", "text": "Canadian artist JOSEPH ADOLPHE returns to BERTRAND DELACROIX GALLERY with a highly anticipated solo exhibition of new work entitled Messages, Memories and Dreams. Adolphe is a versatile contemporary painter who succeeds in portraying subjects ranging from sensual nudes and large, blooming buds to charging bulls and regal horses. Adolphe's second solo exhibition at BDG will introduce an all new series of oil on canvas pieces, including new florals, and powerful animals as well as new paintings wherein he ambitiously attempts to describe the most profound moments in his life in works he refers to as 'locutions'. Several of the works continue his recent exploration into the possibilities created through the use of gold leaf. With the addition of this bold effect, he creates stunning visual masterpieces that are strong in composition and subject while remaining aesthetically enticing. All of my paintings, whatever the subject matter have at their core the same content. I'm always trying to capture in paint energy, enthusiasm and an ardent sense of hope. These characteristics embody the essence of those people who I have come to admire and try to emulate. Born in 1968 in Alberta, Canada, Adolphe moved to New York City in 1992 to attend the School of Visual Arts from which he received his MFA in 1994. His paintings have been featured in over forty exhibitions since 1998 throughout the United States and internationally. He lives with his wife and children in New Haven, Connecticut and is a professor in the Department of Art & Design at St. John's University in New York City. He will attend the opening reception on March 27. Images above are Ripe I (Oil on Canvas, 62 x 48 ), Hothouse Blossum No. 3 (Oil on Canvas, 70 x 80 ) and Dresssage I (Oil on Canvas, 55 x 65 ). For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/25/dancing-with-morpheus-beth-carter-bertrand-delacroix-gallery/", "text": "|BERTRAND DELACROIX GALLERY presents Dancing With Morpheus, Beth Carter's upcoming solo exhibition. The collection of new works will be Carter's first solo exhibition at the gallery, although her work has been featured in numerous BDG group shows in the past. Carter, a native of Bristol, England, is known for her fantastical sculptures and for her intricately detailed drawings on paper. This show will introduce ten new sculptures and several new drawings. Carter first crafts her sculptures out of clay or wax and subsequently casts them into limited edition works in bronze or resin. Her work is distinct in that while it is deeply rooted in mythology, it plays with classical precedents to create a new genre one that is steeped in fantasy, melancholy and whimsy. The artist categorizes her works as magical realism. There is something captivating and peculiar about her enchanting minotaurs, winged creatures and hybrid forms. Her unusual sculptures are derived deep in her subconscious; the artist emphasizes that her works emerge from an internal, contemplative place. This unfiltered emotion is clear in her striking works. Perhaps Carter's most well known piece is the Reading Minotaur, a vulnerable half man, half bull creature naked and hunched over a tiny gold book. This tender piece encapsulates many of the larger themes that run through her entire body of work. Her art often explores the nature of duality and opposition; whether it is the relationship between beasts and humankind, vulnerability and power or the real and the imagined, Carter cleverly juxtaposes conflicting ideas that the viewer, alone, must reconcile. The distinct sense of melancholy present in Carter's art allows her creatures to be at once physically imposing and emotionally vulnerable. Her thoughtful drawings in charcoal and conte demonstrate this same interior drive to explore sadness and the subconscious. Carter's unique works create an alternate reality one that invites the viewer to partake in a journey to a strange, dreamlike world where the lines between man and beast, reality and fantasy and the possible and impossible are no longer clear. Also included in the exhibition are two whimsical animation boxes that Carter created in collaboration with her husband, digital producer Stuart Mitchell. Beth Carter received her degree in Fine Art from Sunderland University in the United Kingdom. In 1995, she was awarded 1st prize in the Northern Graduate Show '95 at The Royal College of Art, London. Afterwards, she traveled to Sri Lanka, India, New Zealand, Mexico, Gambia, Kenya and Tanzania to study mythological sculpture. Her work has been shown in the US and abroad and appears in private collections throughout Europe, Asia and the US. She has temporarily relocated from the UK to Brooklyn, NY to prepare for this exhibition; she will attend the reception tomorrow, February 6. Images above are Flying Figure (Bronze, 60 x 36 x 24 ), I Want To Do Right But Not Right Now (Charcoal on Paper, 40 x 46 ) and Fool (Bronze, 18½ x 6½ x 5½). For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/27/cansen-ercan-evin-sanat-galerisi/", "text": "Evin Sanat Galerisi'nde 2012 yılında gerçekleşen sergisi ile Sedat Simavi Ödülleri 2013 Görsel Sanatlar Ödülü'nü kazanan Cansen Ercan, 6 Mart 5 Nisan 2014 tarihleri arasında izleyicisiyle yeniden buluşuyor. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/27/edis-tezel-galeri-eksen/", "text": "Edis Tezel, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Şeref Akdik, Cemal Tollu ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde 4 yıl öğrenim gördükten sonra ilk sergisini 1965'te İstanbul'da açtı. 1967-1968 yıllarında New York Art Student League'de Ponce de Leon'un gravür atölyesinde çalıştı. İstanbul, Ankara, Varşova, New York gibi şehirlerde 23 kişisel sergi açan sanatçı, çeşitli karma sergilere de katıldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/27/kendine-ait-bir-masa-galerimiz/", "text": "Kendine Ait Bir Masa sergisi 5 Mart'ta sanatseverlerle buluşuyor. Canan Beykal, Emre Zeytinoğlu, Fatoş Beykal, Mürteza Fidan, T. Melih Görgün, Güler Ateş, Hülya Küpçüoğlu, Sabrina Osborne, Froso Papadimitriou, Jonathan Bradbury, Nazım İrem ve Nezaket Ekici'yi Kendine Ait Bir Masa Da Bir Araya Getiriyor. Masanın hem sanat hem de edebiyatta çok güçlü bir motif olarak yer aldığı belleklerdedir. 5 Mart 5 Nisan 2014 tarihleri arasında Galeri/MİZ'de yer alacak olan Kendine Ait Bir Masa sergisini, masa üzerine unutulmaz yorumlar yapan söz konusu yazar ve sanatçıları anımsamadan görmek, bir şeylerin eksik kalmasına neden olabilir. Galeri/MİZ'in 2013'te başlattığı proje bazlı çağdaş sanat sergilerinin ikincisini oluşturan bu sergi, zengin çağrışımlarıyla modern yazın ile çağdaş sanatın en ünlü masalarına yaptığı açık/örtük göndermelerle, çağdaş sanatın son on beş yılında sanatçı tavrını yeniden hatırlatma fırsatı sunuyor. Videodan yerleştirmeye, üç boyutlu objeden sanatçı kitabına uzanan formlarla projeye katılan sanatçıların ortak masası, izleyiciyi oturup çalışmaları incelemeye davet ederken, bir yandan da, işlerin üretiminde izleyicinin görünmeyen ortaklığını ima etmesiyle çok özgün bir girişim olarak karşımıza çıkıyor. Öncelikle, projede yer alan sanatçıların bir grubunun, çağdaş Türk sanatının öncü isimleri olması ve söz konusu sanatçıların işlerinin simgesel çalışmalar olması, sergiyi bir dönem sergisi olarak öne çıkarıyor. Kendine Ait Bir Masa sergisi 5 Mart 5 Nisan 2014 tarihleri arasında, Pazartesi 13.00-19.00, Salı-Cumartesi 10.30-19.00 saatleri içinde Galeri/Miz'de ziyaret edilebilir. A Desk of One's Own will meet on March 5. Galeri/Miz brings together Canan Beykal, Emre Zeytinoğlu, Fatos Beykal, Mürteza Fidan, T. Melih Görgün, Güler Ateş, Hülya Küpçüoğlu, Sabrina Osborne, Froso Papadimitriou, Jonathan Bradbury, Nazım İrem and Nezaket Ekici at A Desk of One's Own Between March 5 to April 5, 2014. Desk has existed as a very powerful motif in our memories through both literature and art. It is quite likely something goes missing if 'A Desk of One's Own' exhibition, which will be held between 5 March and 5 April 2014, is reviewed without recalling those authors and artists unforgettable with their interpretations on the motif 'desk'. 'A Desk of One's Own', which constitutes the second of project-base contemporary art events provided by Galeri/MİZ, presents an opportunity with its ample associations to review the last fifteen years of contemporary art and see the approaches of contemporary artists to the world. What communal table on which pieces that vary from video to three-dimensional objects provided by the artists rest, suggest is an invitation to the audience to take their seats and reflect upon them. What it also suggests is the unseen partnership of the audience in the production of art. It can be said that the artists who take place in the event either produced new work in the concept of 'desk/table' or joined the event with works produced earlier and grew as the symbols of turning points of Turkish contemporary art. Monday at 1.00p. m. 7.00p. m, Tuesday Saturday at 10.30a. m. 7.00p. m. at Galeri/Miz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/02/27/maskeli-bebek-ve-oyunlar-yasemin-senel-galeri-g-art/", "text": "Yaşamını uzun yıllar Belçika da sürdüren Yasemin Şenel i bir renk virtüözü olarak tanımlamıştı sevgili Sezer Tansuğ 1984 teki yazısında. Maskeli Bebek ve Oyunlar serisi ile 12 Mart ta, uzun yıllar sonra Türk izleyici ile tekrar buluşacak bu renk virtüözü. Uluslararası sanat platformunda oldukça ses getiren Maskeli Bebek serisi 2011 de Hello Baby ile başladı, Maskeli Bebekler e dönüştü ve 2014 de ise Maskeli Bebek ve Oyun olarak devam edip G-art ın Beyoğlu ndaki yeni adresindeki sergi ile son bulacak. Dünya çapındaki bir çok sanatçının girmeye çalıştığı bir koleksiyon olan Reydan Weiss Collection, , bu ay içerisinde Maskeli Bebek serisinden iki adet işini koleksiyonuna katmış bulunması, bizleri oldukça gururlandırıyor. Şenel anlatımı figür üzerine temelleniyor ve kendisini hiç de gül bahçesi olmayan bir bebeğin gerçekliğine sokuyor. Kolaj ve boya. Aktarım ve gönderimler. Sonuç olarak bir seri yeşil, pembe, ocre ve mor, gülen ve ağlayan, sofistike ve özenli renklerden oluşan kağıt ve tual işler. Pürüzlü grafik stil ve akıcı boya Şenel in işlerinde buluşuyor ve çakışıyor. Karmaşık ve hafif çizgiler, vahşi gözlü yaratıklar semboller yoğunluğu ve yoruma özgürlük tanıyan tarzı ile bunlar hassas ve fakat kuvvetli işlerin genel çizgisini oluşturuyor. Zaman akışını gençlik iksirine dönüştürme yeteneğiyle biraz Picasso yu andırdığını düşünüyor eleştirmen Daniele Gillemon. renk musikisinin tekdüzeliği kırılmış ritimleriyle bir virtüöz gibi çalışıyor ve gençleşen çağdaş sanatımızın övünç duyulan yetenekleri arasındaki önemli yerini çoktan almış bulunuyor. Türkiye, Almanya, Londra, Fransa, Italya ve Belçikada özel koleksiyonlarda, Pasabahçe Cam Sanayii, Fondation pour l Art Belge Contemporain, Reydan Weiss Collection koleksiyonlarında işleri bulunan Yasemin Şenel, Hollandali sanat otoriterleri ve koleksiyoncularından bir grupun yayınladıkları 1000 Living Painters listesinde 76. sirada yer alıyor. 12 Mart 12 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek Maskeli Bebek ve Oyunlar sergisi Pazar ve Pazartesi dışında her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/galeri-sanatcilarinin-secilmis-isleri-galeri-ilayda/", "text": "Galeri İlayda 7 30 Mart 2014 tarihleri arasında Galeri Sanatçılarının Seçilmiş İşleri isimli grup sergisine ev sahipliği yapacak. Sergide Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Atilla Galip Pınar, Elvin Karaaslan, Nurdan Likos, Damla Özdemir, Gazi Sansoy, Caner Şengünalp, Işıl Ulaş ve Özcan Uzkur'un son dönem işleri izlenebilinir. Aysel Alver heykellerinde 'güzellik-çirkinlik' , 'moda' ve 'trend' kavramlarını sorgulamaktadır. Barış Cihanoğlu genç kuşak çağdaş ressamlar arasında, özgün figürlü resimleriyle farklı bir yere sahip, açtığı her sergisinde farklı konseptler yaratıyor ve bunları kendine özgü resim dili ve sıra dışı bakış açısı ile üretiyor. Atilla Galip Pınar resimlerinde son dönemin popüler konusu olan farkındalık ı sorguluyor. Elvin Karaaslan günlük yaşamdan aldığı görselleri parça-bütün ilişkisi çerçevesinde inceleyerek 'algı' kavramını sorguluyor. Nurdan Likos, çalışmalarında kendinden yola çıkarak kadınlık hallerini vurguluyor. Damla Özdemir üç boyutlu dijital kolajlarıyla dikkat çekiyor. Gazi Sansoy görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan ve birkaç yıldır birbirine paralel olarak götürdüğü 'Minyatürler' ve 'Yüzsüzler' serileri ile sergiye katılıyor. Caner Şengünalp heykellerinde göçün tetiklediği sosyo kültürel ve toplumsal değişimlerin sonuçları ve neden olduğu durumları bronz, taş, ahşapla biçimlenerek 3 boyutlu anlatıma dönüştürüyor. Işıl Ulaş'ın resimlerinde çocukluğundan veya şimdiden izler taşıyan 'karakterler' in hikayalerine şahitlik ediyoruz. Özcan Uzkur, iplikleri kullanarak simülasyon bedenler inşa ediyor. Galeri İlayda tarafından temsil edilen ve birbirinden özgün işler üreten sanatçıların son dönem işleri 30 Mart 2014 tarihine kadar Galeri İlayda'da görülebilir. One of İstabul's most respected representational art galleries displays a selection of works that visualizes the exciting and eclectic nature of contemporary figurative art. A new group exhibition at Gallery İlayda in Istanbul opens March 7 and will remain on view through March 30. The present exhibition showcases new works from gallery artists Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Atilla Galip Pınar, Elvin Karaaslan, Nurdan Likos, Damla Özdemir, Gazi Sansoy, Caner Şengünalp, Işıl Ulaş and Özcan Uzkur. Aysel Alver questions 'Retro' style within context of 'Beauty-Ugliness', 'Fashion' and 'Trend' by her sculptures. Barış Cihanoğlu known with his distinctive art language and extraordinary view among contemporary young artists. Atilla Galip Pınar is questioning awareness in his paintings which is a trendy topic nowadays. Elvin Karaaslan The central theme of the artist's work is the concept of perception. Nurdan Likos emphazies the womanhood in her works, hitting the road with her own story. Damla Özdemir is taking attention with her 3 dimensional collages. Gazi Sansoy is joining the exhibit with his two parallel series which have rather different visual languages and constructs, named as Faceless& Miniature. Caner Şengünalp expresses the results of socio-cultural and communal transformation triggered by rural exodus and the situations it causes in a 3 dimensional verbalism shaped with bronze, stone and wood. We witness the stories of the Işıl Ulaş's characters which comes from her chilhood or from now in her sculptures and painting. Özcan Uzkur is consctructing bodies using lace. The artworks on display will provide a diverse look at some of Gallery İlayda's most successful artists till March 30th 2014. The Gallery is open Monday through to Saturday from 10:00 am till 19 :00pm. Car park is available beneath and across our gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/gelecek-kadindir-future-is-woman-ekavart-gallery/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, sanat ortamımızın coşkulu katılımıyla kutlanacak Dünya Kadınlar Günü nedeniyle, çağdaş sanatçılarımızdan önemli bir seçkiyle Gelecek Kadındır adlı sergiye 11 Mart 5 Nisan 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Bugün binlerce yıl süren eril egemenlik tüm dünyada güç kaybediyor. Nedeni günümüzün korkutucu tablosu: savaşlar, ırkçılık, doğa yıkımı, cinsel ayırımcılık ve bunların hem nedeni hem sonucu olan küresel para imparatorlukları... Gerçekte erkekler açıkça itiraf edemeseler de, sürüldükleri bu acımasız savaş alanını terk etmek istiyorlar; Güç peşinde harcanan bir yaşam, yitirme korkusu, yalnızlık, sahtelik ve düşmanlıklarla kuşatılmak onları da bunaltıyor. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/haluk-oner-artik-hic-kuskum-yok-masallar-gercektir-italo-calvinonun-gorunmez-kentleri-uzerine/", "text": "Kurmaca yazarlığın zirvelerindendir, İtalıo Calvino. En çok şey söylediğine inandığı kitabı Görünmez Kentler, literatürde iki ana metninin kurgulanması metinlerin yazılışından sonra olduğu için kurmaca dünyasının en büyük fantezilerinden biridir. Bir dosyada yaşamımın kentleri ve kır manzaralarıyla ilgili sayfaları topluyorum, bir diğerinde zamandan ve mekandan bağımsız hayali kentleri. Bu dosyalardan biri kağıtlarla tıka basa dolduğu zaman, ondan nasıl bir kitap çıkarabilirim diye düşünmeye başlıyorum. Pek çok yazarın hayal edebileceğinden fazlası olan Görünmez Kentler'de anakronizm, kentler-anılar-göstergeler, gerçek olmaktan uzaklaştıkça mükemmelleşen büyüleyici bir yapı vardır. Edebiyatta mekan yaratmak, kurmaca dünyasının içine girebilmek için her birine bir kadın ismi verdiği kentleri dolaşmak, dolaştıkça her birinin insana nasıl yansıdığını, elli beş farklı yansımanın hangi dünyaların kapılarını açtığını görmek, bu kentlerin gerçekte var olmadığına, Calvino'nun hayal mekanları olarak kalacağına ikna olarak rahatlamak gerekir. Marco Polo'nun anlattığı her bir mekan Kubilay Han'ın ve insanlığın arzuları, anıları, gözleri, ölümü ve inceliğiyle hayat bulan birer aynadır. Bu yüzden kentlerin kurmaca olduğu kadar gerçek; görünmez olduğu kadar görülebilir olması da gerekir. Her kent, her anlatı, her kurmaca hem eksik hem de fazladır. Gezmediği, hatta var olmadığını bildiği kentleri anlatan Marco Polo aynı zamanda Calvino- anlatısının satır aralarında gösterdiği ince hayalleriyle mekanların planını çizmiştir. Planı çizerken mükemmeli aramış, mükemmeli ararken kentlerin mimari yapısını söküp söküp yeniden yerleştirmiştir, önce zihnine sonra Kubilay Han'ın aynı zamanda okurun hayal ettiği imajına. Kubilay Han da böyle kentlerin var olmadığını bilir ama onu bütün dikkatiyle dinler: Marco Polo yolculuklarında gördüğü kentleri kendisine anlatırken Kubilay Han'ın onun her dediğine inandığı söylenemez, ama kesin bir şey var, o da Tatar imparatorunun genç Venedikliyi, diğer bütün ulak ve kaşiflerinden daha büyük bir merak ve dikkatle dinlemeyi sürdürdüğü. Marco Polo'nun belki de Calvino'nun- anlatmak istediği, kentlerin gerçekliğinin önemsiz olduğudur. Kentler ve Anı bölümü varlığını hatırlamalarla hissedebilen mekanların söz aldığı bir kürsüdür. Hatırlama ve hafıza ile mekan arasındaki organik bağın farkındadır, yazar. Her hatırlamanın öznelliğinin de bilincindedir. Belki ikinci kez hatırlamaya çalışsa değişecektir anlattıkları; ancak mekan hafızayı ben dilinden kurtarabilir diye düşünmüş ya da öznenin kendine has hatırlamalarına saygı duymuş olmalı ki her insan kendi anılarının yansımalarını görebilir, Kentler ve Anı bölümünde. Kentler ve Arzu, isteklerin ve arzuların şekil bulduğu kentleri anlatır. Bu kentlere bakan her insanın gördüğü manzara birbirinden farklıdır. Her biri bütün arzularını bulabilir. Kentler ve Göstergeler, konuşamadan kendini anlaşılır kılabilen kentleri anlatır. Kayıtsızlıkla anlamsızlığa kavuşan mekanları anlatır: Göz, şeyleri görmez, başka şeylerin anlamını yüklenmiş şeylere ait şekilleri görür (Calvino, 64) Kentlerin her bir parçası ayrı bir gösterge taşıyabilir, böylece. Kentler ve Takas, Anıların, bilgeliğin ve arzuların değiş tokuşuyla var olan kentlerin anlatısıdır. Bu yüzden bu kentler ötekilerin buluşma noktasıdır. Herkese açık bir kapısı vardır, insanlar geldikçe kazanır. Kentler ve Gözler, bakarak aranan, içlerinde kayıpları, gizleri barındıran ve gözlerin ufkunu aşan kentleri anlatır. Gözlerin bu arayışı boşunadır, çünkü kent hepsinden daha deneyimlidir. Kentler ve Ölüler, ölümün biçim bulduğu kentleri anlatır. Melania'da, ölüler kenttaşların bedenlerinde tekrar tekrar biçim bulurken; Eusapia'da ölüme hazırlık olsun diye yaşamlarının bir bölümlerini mezarlarda geçirirler. Adelma'da ise her an tanıdığın bir ölünün yüzüne rastlayabilirsin. Marco Polo'nun da tasvir ederken en çok etkilendiği görülen kent Adelma'dır. Buradan ölümün, bu yansımalar içinde en vurucusu olduğu sonucu çıkarılabilir. Kentler ve Gökyüzü, ilhamını göklerden alan kentlerin anlatısıdır. Bu kentler insanların gökyüzü gözlemlerinin ve dolayısıyla da göğün kendisinin yansımalarıdır aslında. Örneğin; Bersebea'da göklerde kurulu bir Bersebea olduğuna inanılır. Kuşaktan kuşağa aktarılan bir inanış var Bersebea'da: ... göktekini kendisine örnek alırsa yerdeki Bersebea'nın onunla bütünleşebileceği. (Calvino, 154) Bu gökyüzü benzetmesinin nedeni Calvino'nun kentleri bir yıldız haritasına benzetmesidir. Bu fikri tüm kitaba yaymanın uygun olmayacağını düşünen yazar, onu on bir dizgeden biri olarak kullanmıştır. Sürekli Kentler, asla durmayan kentlerin anlatısıdır. Devamlı değişirler. Leonia'da her gün yeni çarşaflar, yeni tabaklar ve yeni ayakkabılarla başlar insanlar güne. Yenilenirken çöp üretir, sürekli. Sürekli üretilen çöp, sürekli kent dışına taşınır ve çöplük sürekli genişler. Ancak bu süreklilik beklendiği gibi, değişim değil durağanlık getirir. Leonia da bir başka sürekli kent Truda gibi durağandır aslında. Truda da olduğu gibi sokaklar, insanlar ve olaylar birbirini tekrar etmeseler de Leonia'da her gün yenilenmeyi tekrar eder ve bu yenilenme eski haline hiç bir şey kazandırmaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/hicten-hice-yansimalar-elvan-tekcan-galeri-fe/", "text": "13 Mart'ta Galeri FE'de açılacak olan Hiç'ten Hiç'e Yansımalar başlıklı sergi, Elvan Tekcan'ın 2009 ve 2013 yılı işlerini izleyiciye sunuyor. Sergi ile beraber sunuma hazırlanan kitap, eserlerle beraber sanatçı'nın 2005 yılından itibaren kaleme aldığı şiirleri de kapsayacak. Kitabın ön yazısı ise sanat camiasının yakından tanıdığı usta bir kalem; Prof. Zeynep Sayın tarafından yazıldı. Sanatçı Elvan Tekcan'ın 2013 yılı kağıt ve tual üzerine karışık teknik ile ürettiği eserlerinden oluşan Hiç'ten Hiç'e Yansımalar serisi ve 2009 yılı gravür eserlerinden oluşan Tılsımlar serisi, eşzamanlı hazırlanan ve eserlerle beraber sanatçının şiirlerini de kapsayan kitabı ile birlikte 13 Mart 2014 tarihi'nden itibaren Galeri FE'de sanatseverlerin görüşüne sunuluyor. Elvan Tekcan'ın profesyonel sanat yolculuğu, ilk kez, 1994 yılında, Çizgi'nin Dili adıyla ürettiği yaş elek baskı çalışmalarıyla başladı. 1999 yılında ise Anadolu Uygarlıkları'na Keşif adlı yapıtları, içinde yetiştiği öz kültüre dair katmanları kavramak gayreti ile ortaya çıktı. 2005 yılında hakikat arayışına dair içsel bir yolculuğa çıkan sanatçının, 2009 yılında seyir defterine düşen karşılıkta dile ve şekle bürünerek Tılsımlar adı altında ortaya çıkan eserleri aynı dönemde sanatseverlerle buluştu. Sanatçı, bu dönemi, mevcut zihin kodlarını imha ettiği, içsel yıkım ve kendi hakikatine dair yeniden inşa süreci olan bir hürleşme gayreti olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda sanatçı, zihinsel özgürleşme çabasını sanatsal üretim sürecine yansıtma ve bu yolla özüne dair bir dilin doğumu uğraşına daldı. Böylece, kalemin kontrollü alanı kırılarak, fırçanın geniş hareket alanını kullanabileceği yeni bir teknik arayışa girdiği bir dönem açıldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/necmi-karkin-mitolojide-estetik-bilinc/", "text": "Sanat/söylence ikiliği, sanatın söylenceyi yansıtma/taşıma ve sanatın içinde yaratılan mitleştirme sonuç süreçleriyle gerçekleşmiştir. Bu bağlamda Karl Marx'ın belirttiği gibi Mitoloji, antik sanatın çalışma alanı ve atölyesi olmuş ve tarihin en eski çağlarından bu yana sanatçılar, düş güçleriyle, söylenceleri sanatta yaşatma alanları yaratmışlardır. Sanatçı aynı zamanda söylencelerin yapısı içinde bulunan olay ve olgular örgüsünü estetik kaygılarla birlikte belirlediği bir formülasyon oluşturmuştur. Kuşkusuz sanatçı, yaşadığı çağın estetik kurallarını belirleyen ve onun üzerinde teoriler geliştiren filozofların da etkisi altında kalmıştır. Dolayısıyla sanatçının yaratma alanlarını belirlediği olgular, dönemin estetik düşünce biçimlerine göre değişim göstermiştir. İlk bakışta John Zerzan'ın ifadesi İnsanların düşünceli varlıklar olarak, ilk bir milyon yıl boyunca herhangi bir sanat yaratmadığı gibi anlaşılsa da Platondan beri süregelen estetiksel olgular sanat felsefesini oluşturmuş, sanat yoluyla gösterime giren tüm olay ve kavramlar bu felsefe yoluyla biçimlendirilmiştir denilebilir. Mitolojik olay ve olgular da yaratılma süreçlerinde ve sonrasında, kendi döneminin sanatçısına konu olmuştur. Aslında sanatçısının kendi yaratım alanında olmayan mitolojik konular sanatçısı tarafından estetik bir bilinçle yansıtılmıştır sonuçta. Çünkü mitolojik olayların toplumun ortak bilinciyle oluşturulmuş hali sanatçısının tekil ürünü değildir. Burada mitolojilerde geçen simgesel ve imgesel öğeleri, sanatçı kendi yaratıcı gücüyle tanımlama görevi üstlenmiştir. Dolaysıyla bireyci bir estetik tavır olarak sanat, öznel olarak yansıtılmış nesnel bir gerçekliği ortaya koyar. Aynı süreçte sanatçı, doğada ve kozmosta aradığı güzelliği, -söylencelerde gördüğü gibi- söylencelerin taşıdığı sembolleri, estetik düşüncesiyle birlikte oluşan bilinçsel kaygılarla yansıtma eğiliminde olmuştur. Sanat ve mitolojinin kozmosun ifade kodları oluşu, estetik düşüncede oluşan duyusal, düşünsel ve simgesel yönelimlerin sonucudur. Başlangıçta logos/söz anlamına gelen söylencelerde ortaya konan kozmos anlayışı, tarihsel süreç içerisinde aşamalı olarak mitolojik rasyonel anlayışla birlikte felsefi kozmolojilerin örneklerini oluşturmuştur. Homeros ve Hesiodos'la birlikte başlayan söylenceden yazılı kaynaklara dönüşüm bu rasyonel kozmos düşüncesine ilk yaklaşımlardır denilebilir. Yine de bu süreçte Antik Çağ'da felsefe'nin mitolojik düşünceden hiçbir zaman ayrılmadığı görülmektedir. Antik Çağ'ın mitsel kozmolojilerine yansıyan estetik anlayış, objektivist bir görünüşe sahip olmuş, estetik ifade tarzlarının sembolik biçimlerinde doğa bir bütün olarak kavranmıştır. Buradaki ritüelistik yaklaşımlarda, kozmik düzenin taklidini ya da izdüşümünü yaratmak değil, insanın doğanın döngüsüyle arasındaki yaratmak istediği uyum natüralist ve simgesel bir estetik anlayışın açılımıdır. Orta Çağ'daki yaratılış mitolojileriyle ilgili tinsel değerler yine bu dönemin güzellik anlayışıyla bütünleşmiştir. Antik Yunan döneminin ruhsal güzellik algısı, söylencelerin anlatım tarzlarıyla birlikte sanata yansıtılmıştır. Mitolojik olaylar Rönesans sanatında, düşsel bir kullanımla canlılığını ortaya koymaktadır. Rönesans felsefesinin merkezinde yer alan insan gerçeği bu dönemdeki yönelişleri ağırlıklı olarak plastik estetik ve gerçeklik algısına dayalı insan figürü üzerinde yoğunlaştırmıştır. Bu sürecin, Antik Dönem sanatının önemseyen tavrı, estetik değerler içeren figürler olarak karşımıza çıkmaktadır. Özellikle insanın resminde yansıtmak istediği fizik ve ruhsal güzellik algısı bu figürlerde sembolize edilmiştir. Buradaki mutlak güzellik algısı, doğal güzelden farklı algılanmış, insan bedeninin güzelliği estetik yüce duygusuyla örtüştürülmüştür Aphrodite heykellerinde olduğu gibi. Bunu Sandro Botticelli'nin Venüs'ündeki lirizm, melankoli ve hüznün en derin yansımalarında görmek olasıdır. Sanatçının sezgisel ve düşsel dünyasının başka bedende yarattığı estetik kaygı, Jacgues Lacan'ın bir imleyenin kendisiyle aynı paradigmatik düzeyde başka imleyenle temsil edilmesi olarak dile getirilmiştir. Rönesans resim sanatındaki güzelliğin belirlenim yasaları içerisindeki yüce duygusu, sonuçta bu dönemin önemli estetik fenomenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu dönemde mitolojik konulara duyulan ilginin yanı sıra Rönesans'la belirlenen tüm güzellik semptomlarıyla, dönemin tradisyonel toplum anlayışının da estetik beğeni noktaları yaratılmıştır. Rönesans'tan günümüze kadar olan süreçte sanatla mitolojinin karşılıklı etkileşimleri devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/ok-harris-works-of-art/", "text": "We proudly exhibit the works of these exceptional artists through April 19th. This will be our last exhibition. General Eisenhower 2012-2013 figurines glued and painted on wood 60 x 48 in. Jean-Pierre Seguin uses three-dimensional objects to produce two-dimensional images. For his current exhibition, WW2, he uses primarily small plastic soldiers to compose images that refer to the Second World War. He uses several two-dimensional strategies to disturb the viewer's perceptions, strategies that prompt them to move about and try broaching the image from different distances. Through this motion, the spectator becomes a kind of zoom lens, varying focal length to produce effects of nearness and distance. In close-up we see an army of thousands of soldiers and standing back we perceive a portrait. Just Passing Thru 2013 acrylic and oil on canvas 40 panels: 100 x 160 in. In this new work, Tino Zago continues the investigation of enlarging and fracturing an already completed work and transferring it via a grid to create a new work. The grid reinforces the image rather than breaking it further. As achieved, each new work becomes an entirely new world, an ethereal landscape in itself. Mudlark: Blue 2014 oil and acrylic paint on expanded polystyrene 14 x 21 x 1.75 in. Although Robert Ginder's new works are technically sculpture, these objects are also three-dimensional paintings. They have the texture and presence of wall sculpture but also celebrate the exuberant variety of painted decorative image-making techniques. The new works are painted wall reliefs that depict tiny fragments of pottery and small pieces of dish-ware magnified to a grand scale. These are enlarged versions of the fragments one might uncover along the seaside or old urban riverbanks. Stepladder and Chairs 2013 graphite on paper 15 x 19.5 in. Randy Dudley's current exhibition consists of new drawings and paintings depicting various industrial and urban landscapes, continuing a theme the artist has been exploring for several decades. The depiction of these sites includes the buildings, structures and the hardware assembled there. Many of these... both structures and objects... either serve a still-useful purpose or are cast off, often to be re-purposed later for a new and different use or discarded entirely. The works depict the functional landscape in the process of undergoing entropy, death, and transformation. Wish You Were Here 2014 oil on paper on aluminum 6.5 x 4.5 in. Ron Weis' small paintings represent what he loves about oil paint. It is a medium that allows for a wide range of subtly-varying applications on various kinds of surfaces. Its flexibility endows small and often overlooked objects with expressive possibility. In this instance, he uses as his subject something as disposable and mundane as a postcard, and in the act of painting has raised it to the level of icon. Wild Lilacs 2013 mixed media on paper 11.5 x 11.5 in. Steven Corsano's recent collection of mixed media on paper are poetic effusions, elegiac and exultant. Interior landscapes coalescing with the ephemeral and primordial forces of the natural world. Holes #3 2013 oil on linen 10 x 10 in. During the past decade, Shoichi Akutsu has depicted the heads of screws and holes on linen canvases with oil paint. Grounded in the tradition of European representational forms and influenced by American abstraction, Akutsu has developed a personal language to translate often-overlooked objects into art. OK Harris was founded by Ivan C. Karp in 1969 in the SoHo district of Manhattan. After having been co-director of Leo Castelli Gallery from 1959-1969 during which time he was instrumental in launching the careers of pop artists such as Andy Warhol, Roy Lichtenstein, Robert Rauschenberg, Tom Wesselmann and John Chamberlain, Ivan broke away and decided to launch his own gallery. Its establishment in SoHo as the first gallery on West Broadway helped inspire the development of the area's fine arts character. OK Harris exhibits contemporary art and photography, and on occasion mounts shows of antiques and collectibles. In its capacious facility, it is able to mount six, one-person shows simultaneously and has seven such exhibitions in the course of a year."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/salt-galatada-soylesi-mekan-ve-hafiza/", "text": "İrvin Cemil Schick ve Ece Zerman, Said Bey Arşivi'ndeki fotoğraflarda temsil, kimlik ve hafızanın izini sürerek bir ailenin yaşadığı ev ve kentle kurduğu ilişkiyi tartışacaklar. İrvin Cemil Schick ve Ece Zerman, SALT Galata'daki Arşivi Parçalamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik, Hafıza bağlamında, serginin temalarının mekan kavramı ile nasıl ilişkilendiği üzerine söyleşecekler. Sergide 1900-1940 dönemine odaklanılan Said Bey Arşivi'ndeki iç ve dış mekan fotoğrafları üzerinden, bir ailenin yaşadığı ev ve kentle kurduğu ilişkiyi tartışacaklar. İrvin Cemil Schick İstanbul Şehir Üniversitesi Kültürel Araştırmalar Programı'nda öğretim üyesidir. Araştırma alanları arasında kimlik, mekan ve hafıza ilişkileri yer alır. Ece Zerman Paris'te, Ecoles des Hautes Etudes en Sciences Sociales'de kişisel arşivler, fotoğraf ve gündelik yaşam nesneleri üzerine doktora eğitimini sürdürüyor. Yüksek lisans tezinden yola çıkarak kavramsallaştırdığı Arşivi Parçalamak, SALT'ın Açık Arşiv serisi kapsamında geliştirildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/selat-kurt-toplumsal-kosullarin-etkisinde-guzellik-kavrami/", "text": "Yazımıza farklı tarihsel ve toplumsal koşullarda, güzellik kavramının farklılaştığını, hatta çoğu kez de karşıt güzellik kavramlarının ortaya çıktığını belirterek başlayalım. Önceki bir çağda çirkin sayılabilecek bir şeyin sonraki çağlarda güzel olabilmesi ve bunun estetik bilimcilerce nedeninin sorgulanması bizzat zevkler ve renkler tartışılmaz diyerek sokak kurallarını ve jargonunu belirleyenleri daha birinci rountta oyun dışı bırakmalıdır. Yosun yeşili renginde dişleriyle gülümseyen bir kadının güzel veya çirkin olduğuna nasıl karar vereceğiz? Sınırlı bilgimle konuya bu soruyla başlamalıyız ve devamında elbette ki kadını yaşadığı çağ ve toplumsal koşullar içinde değerlendirerek ancak cevap verebiliriz demek istiyorum. Kuzey Amerika'daki kızılderili bir savaşçının boz ayının tırnaklarından ve dişlerinden yaptığı bir süs eşyası, birçok Afrika kabilesindeki kadınların kol ve bacaklarına taktıkları demir halkalar, yine Afrika'da Zambezi Nehri'nin yukarı boylarındaki Batoka kabilesi mensuplarının üst ön dişlerini sökmeleri; tüm bu örnekler güzel üzerine felsefi bir ahkam keseceksek, genellemeler yapacaksak ele alınması gereken örneklerdir. İlk yapılabilecek genellemeler, avcılıkla geçinen kabilelerin değerli ve ender buldukları nesneler olarak avladıkları hayvanın tırnak, diş ve derileridir. Aynı zamanda bu nesneler güzelliğin de bir ölçütü olmuştur. Avcı avladığı hayvanın dişi ya da tırnağıyla o hayvan kadar yırtıcı, atik, güçlü olduğunu kendi rakiplerine göstermek istemektedir. Yaşamları davara sıkı sıkıya bağlı olan kabileler güzellik fikrini davara yani sahip oldukları en değerli şeye bağlarlar. Batokaların üst ön dişlerini sökmelerinin altında yatan neden geviş getiren hayvanlara öykünmekle açıklanabilir. Giderek tarım toplumlarıyla birlikte serveti ve toplumsal eşitsizliği tanıyan halklar güzelliği servete bağlarlar çünkü servet elde edilmesi zor bir süreçtir. Demir çağını daha henüz yaşayan kabileler de demir ender bulunan değerli bir hammaddedir. Bu genellemelerden sonra şöyle bir genelleme yapmak ta mümkündür: çok eski çağlarda, ilkel komünal toplumlar çağında güzellik kavramı insanların gündelik yaşamları ve üretim faaliyetleriyle doğrudan bağlantılıdır. Doğrudan kelimesinin altını çizdik çünkü ilkel çağlarda üretim faaliyetiyle sanatsal düşünüş ve faaliyet arasında doğrudan ve kesin bir bağ vardı, basit ve sade bir yaşam hüküm sürüyordu. Üretim faaliyetleri çeşitlenip, eşitsizlik ve sömürü ortaya çıkıp derinleştikçe, bu doğrudan bağ dolayımlılaşmaya başladı. Yaşam da zorlaşmaya başlamıştı; iyi kötü kendi toprağını ekip biçerek geçinen bir ailenin komşu kabilenin savaşçılarına esir düşüp köleleştirildiğini düşündüğümüzde yaşamın zorlaşması deyimi daha bir anlamlıdır, bir köle için güzel olan nedir? . Birçok modern burjuva sanat örneklerinin değerlendirilmesini güç kılan şey sanatla üretim yöntemleri arasında herhangi doğrudan ilişkinin bulunmayışıdır. Yine doğrudan kelimesinin altını çizdik çünkü doğrudan ilişkinin bulunmayışı çok dolayımlı da olsa bir ilişkinin olmadığı anlamına gelmemelidir. Kollarındaki demir halkalarla tahıl öğütmek için bir araya gelen Basutolu kadınların, kollarının ritmik hareketleriyle uyumlu şarkılar söylemesi de komünal toplumda üreten kişinin aynı zamanda kendi sanatını kendinin icra ettiğinin ve böylece bir kişinin birden fazla faaliyetle yaşamı kendisi için kompleks, içinde yaşadığı toplum içinse sadeleştiren yapısıyla; günümüz toplumunun aşırı uzmanlaşma ve işbölümü yolunu seçip sanatı sanatçılara bırakan, kişi için yaşamı basit ve sıradan, içinde yaşadığı toplum için karmakarışık hale getiren yapısı arasındaki çelişkiye ayrıca işaret edelim. Kuşkusuz günümüzdeki geri kalmış kabile örnekleri çok eski çağlarda yaşamış olan kabilelerin yaşamlarıyla tıpa tıp aynı olmayabilir, hatta sırtında kola reklamlı tişörtü olmayan kabile üyesi de kalmamış ve yaşamlarının kimi yönleri değişmiş olabilir. Ama bu ana damarlardaki benzerliği ortadan kaldırmaz. Orta Çağ Fransa'sında ve Batı Avrupa'da tiyatroda genel olarak egemen olan fars akımının genel görüşlerin ve duyguların bir ifadesi olarak halk için yazılıp oynandığını tiyatroya ilgisi olan çoğu kişi bilir. Farsın avama göre olduğu ve kibarlar sınıfına yani aristokrasiye yakışmadığının düşünülmeye ve aristokrasiye daha çok yakışacağı düşünülen tragedyanın (zenginler de üzülür, ya da mağdur olur ) ortaya çıkması Fransa'da XIII. Louis dönemine rastlar. Oysa ki Fransız trajedisinin yığınların duygu ve düşünce dünyasıyla uzaktan yakından alakası yoktu. Zamanla zayıflayan aristokrasinin karşısında güçlenen bir muhalefet olarak burjuvazi tiyatroya egemen olan havadan memnuniyetsizliğini kendi alternatifini yani dramı ortaya koyarak belli etti. Farsın kimi özelliklerini ve de trajedinin kimi başka özelliklerini içeren dram tam da yükselen yeni bir sınıf olarak erdemli ve ilerici burjuvazinin duygu ve düşüncelerini tiyatroya yansıtan akım oldu. Son olarak demek istiyoruz ki değişen sınıf ilişkileri ve toplumsal bilinç biçimiyle, genel olarak sanattaki güzellik algısı da değişmektedir. Şu halde en üstte bahsettiğimiz yosun yeşili dişleri olan kadın eğer içinde yaşadığı çağın ve toplumsal koşulların bir ürünü olarak dişlerini boyadıysa güzeldir, ancak çağının ve toplumsal koşullarının geleneklerinden farklı bir coğrafyadaki kadının, farklılık adına böyle bir yola sapması onu güzel olmaktan başka her şey yapar. Fars: Kökenleri eski Yunan ve eski Roma'ya dayanan komik olanı tiplerden çok durumlara yönelten yapısıyla tuluat tiyatrosunun başlıca oyun türüdür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/serkan-azeri-zamansiz-kavgalarin-izinde-bir-ressam-murat-havan/", "text": "Yaşadığımız coğrafyada, özellikle bu coğrafyanın kırsal kesimlerinde ve büyük şehirlerin gecekondu mahallerinde, Horoz dövüşlerine, eğlenmeyi ve aynı zamanda kısa yoldan para kazanmayı isteyen insanlarımız, uzun yıllardan beri ilgi göstermişlerdir. Horoz dövüşlerindeki bu karşılıklı mücadele sonrasında, küçük arena içerisinde, ayakta kalanın kendisine prestij, sahibine ve onu destekleyenlere para kazandırdığı, izleyenlerin hem heyecanlanıp hem de eğlendiği, zaman geçirdiği bu manzara, tarih içersindeki pek çok çatışmanın sembolik bir modeli olmaktadır. Tarih içersinde her birey var olma savaşı verir... Statüler arttıkça bu çatışmaların boyutları da farklılaşır. İmparatorların kavgaları; savaşlar, egemen oldukları topraklardaki halkların da geleceğini etkiler. Roma İmparatorluğunda Gladyatör dövüşleri önemliydi. Halkın ve imparatorun katılımıyla, devasa Collosseum'da görsel bir şölene dönüşmekteydi, bu karşılaşmalar... İmparatorluğun çöküş sürecine girmesiyle birlikte, bir devlet politikası olarak Gladyatör dövüşlerinin sayısı arttırıldı. Amaç halkı oyalayıp çıkabilecek isyanlara engel olmaktı. Günümüzde de kültür seviyesi yeterli olmayan, ülkesi ve geleceği için düşünmeyen ve sorgulama bilinci edinemeyen insanların, bilinçlenmemesi amaçlanmakta ve saçmalıklarla dolu televizyon programlarını bir oyalama aracı olarak onların karşısına çıkaranların da niyetleri, Gladyatör dövüşleriyle yapılmak istenenden farklı olmamaktadır. İmparatorların atışmalarının yerini politik liderler almadı mı sizce de? Değişik seviyelerde sayıca daha çok örnekler verebiliriz: Medeniyetlerin ve inançların savaşı vb. Murat Havan'ın sanat serüveni, yaklaşık on yıl önce gerçek üstü kompozisyonlarla başladı. Rene Magritte'in nesneler arasında kurduğu metafizik ilişkilerden etkilenen sanatçı, kendi kurgusu ile ilk dönem resimlerinde, Magritte'in imgelerini dönüştürerek düşünsel olarak tasarladığı farklı mekanlarda bu imgelere yer verdi. Daha sonraki süreçlerinde hayatı sorgulayan ve topluma duyarlı anlayışı ön plana çıktı. Toplumsal Gerçekçi ve İt Dalaşı serilerinde günümüz dünyasının egemen güçlerini konu aldığı, ilk resimlerini üretmeye başladı. Murat Havan, sadece iki boyutlu tuval yüzeyiyle ve baskıyla yetinmez... Kurgulamalarını üç boyutlu plastik üzerinde yoğunlaştırarak dinamik, fantastik bir biçimde ele aldığı, seramik ve heykel çalışmalarında da gerçekleştirir. Son dönemde üzerine yoğunlaştığı Horoz Dövüşleri konusunu da üçüncü boyuta taşır. Havan'ın resim ve baskı çalışmalarının şekillenmesinde, Horoz Dövüşleri aracılığıyla sembolik olarak verilen bu zamansız, karşılıklı mücadeleler, sanatçıyı besleyen bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. Murat, Horoz Dövüşleri serisini oluştururken, dövüşleri izleyen halk içinden dışarı çıkıyor ve konuyu kendi düşünsel süzgecinden geçiriyor. Ele aldığı bu konuyu yapıtları aracılığı ile izleyici karşısına çıkartıp, 'gerçekler' üzerine düşünmemiz için bize ipuçları veriyor. Serinin ilk işlerinde Murat Havan, karşı karşıya gelmiş iki gerçekçi figürlü anlatım yolunu seçerken, serinin gelişim sürecinde figürlerini gitgide soyutlayarak, tamamen stilize ve dinamik biçimlere yönelmiştir. Yağlı boya çalışmalarından özgün baskı işlerine kadar, çok yönlü bir çalışma disiplinini benimseyen ve bu konuda kararlı bir şekilde uygulama çabası içersinde olan sanatçının, özellikle linolyum baskılarında titiz işçiliğiyle ve renkçi uygulamasıyla, iki boyutlu baskı kağıdı üzerinde bir rölyef tadı almaktayız. Araştıran ve sürekli sorgulayan bir sanatçı olarak Murat Havan, dünyanın ve yaşadığı çevrenin siyasi sorunlarına, hem düşünsel bağlamda hem de ürettiği yapıtlarıyla duyarlıca yaklaşıyor. Murat Havan'ın Horoz Dövüşü serisi, umarız izleyenleri senaryolar ve çatışmalar üzerine düşünmeye ve sorgulamaya yönlendiren, bununla birlikte tüm bu olaylar karşısında, kendi rolümüzü fark etmemiz konusunda, görsel ideolojileri aracılığıyla, dönüştürücü örnekler olurlar. Unutmayalım ki başrolü oynayan dövüşçüleri de bizler yarattık! Bu metin 2009 yılında Bosphorus Sanat Gazetesinde yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/02/vb-25-vanessa-beecroft-salt-beyoglu/", "text": "VB 25 performansı Van Abbemuseum'da, Aralık 1996'daki ID sergisinin açılışından hemen önce kaydedilmiş; performans, açılış daveti süresince devam etmiştir. Beecroft'un işleri, kavramsal meseleler ve estetik kaygıların karmaşık bir füzyonu niteliğindedir ve genellikle canlı heykeller içerir. Sanatsal geleneğe ve toplumsal normlara saldırı halindeki bu işler, açıktan bir eleştiri yöneltmese de, egemen güzellik ideali, modanın etkileri ve reklamcılıkta bedenin kültleştirilmesi gibi güncel kültürel eğilimleri de inceler. 45/linternationale ve SALT sosyal medya kanallarından takip edebilirsiniz. Vanessa Beecroft's performance VB 25 (1996) is on view at SALT Beyoğlu Floor 1 until March 13. Performance VB 25 was recorded at the Van Abbemuseum, just before the opening of the exhibition ID in December 1996. Beecroft's work is a complex fusion of conceptual issues and aesthetic concerns, usually involving live female models. Her works attack artistic tradition and social norms, while also dealing with contemporary trends in culture, such as the prevailing ideal of beauty, the influence of high fashion and the cult of body in advertising, without openly criticizing them."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/03/gurultunoise-osman-dinc-pi-artworks-istanbul/", "text": "Osman Dinç will exhibit a series of Instrument Sonor works as part of his interactive sound installation project Noise, which will take over the gallery interior, running at Pi Artworks Istanbulfrom 1 29 March 2014. Based in Paris, where he has lived and worked since 1977, Osman Dinç (1948) taught at the Ecole Nationale Superieure d'Art de Bourges from 1990 2011. He has exhibited his sculptural output extensively over the past four decades in France, Germany and Turkey, including Bursa, Ankara, Istanbul and Balikesir in the latter. Recent group exhibitions include Fair Signe at the Maison d'art contemporain Chailloux, MACC, Fresnes, France and Cosmic Touch at Espace Art Roch, Paris, both in France. Dinç has numerous awards under his belt, including the 2002 Sculptor of the Year from Ankara's Art Foundation in Turkey, as well as 1993 UNESCO Sculptor of the Year, awarded in Paris, France. He has also been third awarded the State Museum of Sculpture and Painting Award. His works can be found in public and private collections both in Turkey and abroad, including Istanbul Modern, Merkez Bank Collection, Ankara Devlet Painting Sculpture Museum, Paris Municipality, Fondation Cartier, Fond National d'Art Contemporian, Musee de Annecy, CIRVA Marseille, Centre National de la photographie Paris, Ville d'Ivry-sur-Seine, Ville de Gennevilliers, Ville de Bourges and Departement du Cher, among others. Pi Artworks was founded by Yesim Turanli in 1998 in Istanbul and for the past 15 years has been introducing Turkish and international artists to the primary market. Since its founding, Pi Artworks has been committed to showcasing the best of Contemporary Turkish and international art to Istanbul's growing art scene, alongside providing an international platform for its roster of artists to showcase their work. The gallery is located at the famous historical Misir Apartmani in Istanbul and in October 2013 Pi Artworks London opened on 55 Eastcastle Street, in the heart of London's bustling Fitzrovia with a group exhibition Pi: Housewarming, presenting some of its key artists ahead of a series of solo shows."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/03/never-been-intimate-and-fitzrovia-gallery-evening-tayeba-begum-lipi-pi-artworks-london/", "text": "Overlapping panels of shiny silvery metal take shape as everyday items, including a bath tub, baby pram, picture frame, woman's handbag and even a bra in what at first appears to be a smooth, tantalising and luxurious surface as if each item were encased in its very own suit of expensive armour. Closer inspection, however, exposes a deadly beauty as each metal panel reveals itself to be a razor blade, the light reflecting off its honed edges. Meanwhile, as the eye focuses on a bikini seemingly comprised of soft gold mesh, one finds that it is instead made up of a matrix of tightly woven safety pins, the points of each mercifully encased in the catch. With titles such as The Stolen Dream and Trapped, Bangladeshi artist Tayeba Begum Lipi's works belie in turns an air of sadness and danger. She turns regular everyday objects into items with an unearthly beauty. Simultaneously she manages to embed deep emotion within a seemingly cold material. Over the past two years I have been working with objects that I feel to be really intimate, yet are not intimate to me, explains the artist. There is a distance between me and the object, yet at the same time, I feel close to them. Let's Take a Break, a bathtub made of razorblades, exemplifies one such desire how often do we promise ourselves we will take a break, maybe soak in the bath and then never manage to do so? Similarly, Comfy Bikinis, made of safety pins is rendered sterile, no longer a sensuous item of clothing. The exhibition at Pi Artworks London will showcase a selection of Lipi's new works, from 2012 and 2013, and with their evocative titles, including The Nighty, Touch Me and Personal Entity, are both alluring and deadly, angry yet sad, drawing in yet pushing away. They are a testament to Lipi's extremely personal stories and observations, and yet, in their cold, white beauty, embody a tenderness that one could never hope to hold. Bangladeshi artist Tayeba Begum Lipi (1969) creates her iconic reflective sculptural works out of dangerous, yet everyday items such as razor blades and safety pins. This imbues her beautiful creations with a deadly undercurrent, rendering each delicate item with a sinister, and at times, melancholy, undertone. Receiving her MFA in Drawing and Painting from the Institute of Fine Art University in Dhaka (1993), she has exhibited extensively throughout her native Bangladesh, and as far and wide as Finland, Holland, Italy, Indonesia, the UK and the USA. Seminal exhibitions include the group show No Country: Contemporary Art for South and Southeast Asia at the Guggenheim. Curated by June Yap, the show has traveled to Singapore and Hong Kong. She also represented Bangladesh at the country's national pavilion at the 54th Venice Biennale in 2011. Lipi's work can be found in major public collections around the world, including the Samdani Art Foundation and Devi Art Foundation, while awards include the 2004 Grand Prize at the 11th Asian Art Biennale in Bangladesh. Her first exhibition in Turkey was held at Pi Artworks Istanbul, where it ran from 1 November 30 December 2013, with whom she also presented a solo project at the recent Dhaka Art Summit of February 2013. Pi Artworks was founded by Yesim Turanli in 1998 in Istanbul and for the past 15 years, has been introducing Turkish and international artists to the primary market. Since its founding, Pi Artworks has been committed to showcasing the best of Contemporary Turkish and international art to Istanbul's growing art scene, alongside providing an international platform for its roster of artists to showcase their work. The gallery is located at the famous historical Misir Apartmani in Istanbul and in October 2013 Pi Artworks London opened on 55 Eastcastle Street, in the heart of London's bustling Fitzrovia."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/04/algi-makinesi-perception-machine-alan-istanbul/", "text": "ALAN İstanbul çağdaş sanatın dikkat çeken 3 genç isimi Bahadır Çolak, Ceylan Öztürk ve Sevgi Kesmen'i Algı Makinesi sergisinde bir araya getiriyor. Platon okulunun kapısında, Geometri bilmeyen giremez. yazmaktaydı. Platon'a göre gündelik duyular dünyamızın üstünde kusursuz bir formlar dünyası vardı. Bu kusursuz dünya kusurlu hayatlarımızın idealize edilmiş halini içermekteydi. Bu düşünce biçimi çağlar boyunca Batı metafiziğinin erkek aklının eril yansıması olarak dalga dalga günümüze doğru taşınırken 19. ve 20. Yüzyıl modernizminin içinde yükselen bir dizi sanat ve düşünce akımı ile büyük bir yapı-söküme uğratıldı. Kusursuz geometrik formlar dünyasının klastrofobik katılığı buharlaşırken yaşamı olumlayan yeni bir etik ve estetik bakış çağımıza damgasını vurdu. Algı Makinesi, 3 genç çağdaş sanatçının farklı araçlar ve mediumlar kullanarak bu sorular çevresinde dolaştığı bir sergi niteliğinde. Bahadır Çolak, Ceylan Öztürk ve Sevgi Kesmen büyük ölçekli görsel soyutlamalar ile ALAN İstanbul'un insan ölçeğinde mimari ve mekansal denklemine dönük çalışmaları bir araya getiriyorlar. Böylece izleyici virtüel ve edimsel olanın biraradalığındaki deneyim sürecine davet ediliyor. Algı Makinesi sergisi 6 Mart 2014 ile 12 Nisan 2014 tarihleri arasında ALAN İstanbul'da görülebilir. ALAN İstanbul brings together 3 prominent artists of contemporary art Bahadır Çolak, Ceylan Öztürk and Sevgi Kesmen for the exhibition Perception Machine. Let no one ignorant of geometry enter here. was engraved on the door of Plato's school. According to Plato, there exists a perfect world of forms beyond our world of daily perceptions. This perfect world contains the idealized forms of our imperfect lives. Though this concept survived through the ages till today as a reflection of the male intelligence of Western metaphysics, it was deconstructed by a series of art and thought movements that arose within the 19th and 20th century modernism. As the claustrophobic solidness of the world of perfect forms evaporated, a new ethical and aesthetic perspective affirming life has influenced our age. Perception Machine is an exhibition in which 3 young contemporary artists deal with these questions by means of various tools and media. Bahadır Çolak, Ceylan Öztürk and Sevgi Kesmen bring together visual abstractions and works related to ALAN İstanbul's architectural and spatial equation within the human scale. Thus the viewer is invited to a process of experience in which the virtual and the actual exist together. Perception Machine can be seen between March 6, 2014 and April 12, 2014 in ALAN İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/04/bellek-ve-iz-nurcan-perdahci-damla-kultur-merkezi-ve-sanat-galerisi/", "text": "6-30 Mart 2014 tarihleri arasında Damla Kültür Sanat Galerisi'nde izlenebilir. Küratörlüğünü Ali Cantürk ve Lütfiye Bozdağ'ın yaptığı Bellek ve İz başlıklı Nurcan Perdahçı resim sergisi 6 Mart 2014 tarihinde Damla Kültür Sanat Galerisi'nde izleyicilerle buluşuyor. Küratör Ali Cantürk, Nurcan Perdahçı'nın resimlerinde, bir dönem Avrupalı ressamların tablolarında dekoratif amaçlı kullanılan Uşak halılarından yola çıkarak hem kendisiyle hem de yaşadığı coğrafyanın tarihi ve kültürüyle ontolojik bir ilişki kurduğunu vurgulamaktadır. Bu ontolojide zaman ve mekan sondajını kökene yönelten sanatçı, bellek ve iz kaygısını, halı metaforu üzerinden sorgulamaktadır. Nurcan Perdahçı'nın Bellek ve İz başlıklı sergisi Damla Kültür Sanat Galerisi'nde 6-30 Mart 2014 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/04/international-mail-art-egypt/", "text": "INTERNATIONAL MAIL ART EGYPT is one of the international activities for Atelier of Alexandria a group of artists and writers in a collaborating with EAN Group for international Artistic Cooperation which propose this kind of international mail art exhibition in Alexandria Egypt. So let us to participating now in Mail Art Egypt. This is an open call to visual artists in all over the world to participate in the exhibition which will take place in Atelier of Alexandria on Thursday, 16th October 2014, under the Theme: Promoting Culture which is really important now for our Egyptian Society during this critical political situations in all Arab spring countries. To promoting the culture around us and with all countries in whole world. Deadline : 10th July 2014. Artists Participations fields : opened in all different visual fields. For paper works : A4 ( 29cm X 21cm). For 3D Works : 25cm x 25cm x 25cm. For media art works : 3minutes only Art works. Artists can participate in only one section with 3 works maximum, unframed. The works will not be sent back to the participants after the closing of the exhibition. Note: The organizers are not responsible for any damages during the transportation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/04/karmakav-sanat-galerisi/", "text": "Kılınçarslan Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı, sanatın toplumsal gelişmişliğin bir aynası olduğunu savunuyor ve kültür-sanat alanındaki duyarlılığını, eğitim hayatında başarılı ancak maddi olanaklardan yoksun öğrencilere destek sağlamak amacıyla birleştiriyor. Vakıf bünyesindeki KAV Sanat Galerisi ve KAV Genç Sanat ise önemli sergi ve etkinlikleri başarı ile gerçekleştirmeye devam ediyor. KAV Sanat Galerisi, 05 29 Mart 2014 tarihleri arasında Türkiye'nin önde gelen sanatçılarının yer aldığı özel bir seçki ile hazırladığı karma sergiyi izleyiciye sunuyor. Sergide, soyut başkaldırıdan figüratif geleneğe, farklı kuşaklardan 19 usta isim yer alıyor. Türk sanatının geleneksel ve çağdaş sürecine farklı açılardan bakan sanatçılara ait daha önce görülmemiş yeni eserlerin de yer aldığı karma sergide Adnan Turani, Ali Candaş, Alp Tamer Ulukılıç, Aydın Ayan, Bünyamin Balamir, Cihat Aral, Çiğdem Buçak Telli, Devrim Erbil, Hanefi Yeter, Hüsamettin Koçan, İbrahim Balaban, Mustafa Ayaz, Nur Özalp, Oktay Anılanmert, Reyhan Abacıoğlu, Saim Erken, Süleyman Saim Tekcan, Tansel Türkdoğan ve Utku Varlık yer alıyor. Sergide sanatseverlerin beğenisine sunulacak 60'a yakın tuval üzerine yağlıboya, akrilik ve gravür eser 29 Mart 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 10:30 18:30 saatleri arasında KAV Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/04/nar-i-ask-gozde-baykara/", "text": "Adem'e yasak elmayı yedirdiği için hikayesinden ve cennetinden kovulan ve baştan çıkarıcı tehlikeli varlık olarak tanımlanan Havva'yı betimlediğim resimlerimde, kadını sadece erkek dünyasına hizmet eden seyirlik bir nesne olarak değil; femme fatale ve kül kedisi arasında gidip gelen, çağdaş mitolojiyle uyum içerisinde olan, düşsel bir masal kahramanı olarak ele aldım. Hem paletimi zenginleştirmek adına, hem de tek başına var olan kadın imgesine canlılık katmak amacıyla zaman zaman Art Nouveau akımından da esinlenerek tuval yüzeyine çeşitli çiçek motiflerini, organik biçimleri ve süsleyici öğeleri de dahil ettim. Böylelikle Havva'dan ilham alarak ve günümüz modern kadınından yola çıkarak güzel ve çocuk/kadın temalı figürlerimi idealize ve stilize etmeye çalışırken, bir yandan da kadının yalın güzelliğini ve gençliğini lirik manzara detaylarıyla da süsleyerek resme teatral bir hava katmaya çalıştım. Kah alçakgönüllü kah kibirli duruşlarıyla, hem çekingen hem seksi görüntüleriyle, bazen yüksek topuklu ayakkabıları bazen başında taşıdığı boynuzlarıyla, bazen omzunda duran küçük haberci bir kuş ya da kucağında taşıdığı kısmetli balıklarıyla, jestleriyle, vücut hareketleriyle, izleyicisinin üzerinden hiç çekmediği kocaman ve hüzünlü gözleriyle, müstehcenlik masumiyet drama- düşsellik gibi bünyesinde barındırdığı tüm abartılmış duygularıyla, alegorik tutumuyla ve bütünüyle kadınca yaşantılar serisinden oluşan esrarengiz bir harikalar ülkesini gözler önüne sermek istedim. Resimlerimdeki kadınların her birini Havva'ya öykünen, Adem'siz saklı cennetlerinde büyük bir cesaret ve tutkuyla, ama tek başlarına, acımasızca ve hiç utanmadan Adem'lerine bakan ve onları günaha davet eden modern Havva'lar olarak yorumlayabiliriz. Kimi zaman çıplak, kimi zaman çekici bir etkiyle giydirilerek sadelikleri lüksleştirirmiş ve tuvalin içinde konumlandırılmış bu modern kadınlar, hem kendilerini seyirlik bir nesne olarak kabul etmekte; hem de her ne kadar savunmasız bir şekilde izleniyor olsalar da, sahip olunamayacak kadar ulaşılması imkansız bir yerde durmaktadırlar. Çünkü onlara sahip olmak için önce ellerinde tuttukları elmaya uzanmak ya da vücutlarına dolanmış yılana dokunmak, kısacası günahlarına ortak olup bedelini de beraber ödemek zorundadır izleyicisi! Gözde Baykara'nın kişisel sergisi Nar-ı Aşk Pazar günleri hariç hergün saat 11:00 ile 19:00 saatleri arasında Galeri Artist Çukurcuma'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/05/seref-aksit-empresyonizmde-muzik-ve-resmin-iliskisi-besteci-debussynin-monetyle-ve-diger-ressamlarla-etkilesimi/", "text": "Claude Debussy, 1886'da yurt dışı konserleri ve eğitimlerinden sonra Paris'e döndüğünde, yeni ortaya çıkan empresyonist akımı kendi içseliğine, kendiliğindenliğine ve sanat görüşlerine yakın bulmuştu. Çoğunluğu, dönemin yeni akımı empresyonist sanatçısı olan dostları cumartesi günleri Debussy'nin evinde toplanmayı adet edinmeye başlamışlardı. Verlaine, Renoir, Mallarme, Pissarro gibi çeşitli alanlardaki sanatçılar bir araya gelerek eski metotları, akademik dogmaları eleştirerek tepkilerini dile getirmişlerdi. Bu yenilikçi sanatçıların neredeyse hepsi sanat konusunda Debussy'le aynı görüşü paylaşıyorlardı. Bu entelektüel paylaşım, etkileşim kısa zamanda meyvelerini vermişti. Manet, Mallarme'nin portresini, Jacques Emile Blanche, Debussy'nin, Fransız izlenimci besteci Gabriel Faure'nin ve çağın Fransız aristokrasisinin ölümsüz tanıklığını yapan ünlü izlenimci yazar Marcel Proust'un portrelerini yapmıştı. Empresyonistler, bir sanatçının hayatı gerçekçi yönleriyle yansıtmasına karşı çıkıyorlardı. Monet, Cezanne ve diğer empresyonist ressamlar gibi Debussy, olayların ve görüntünün özünü ifade etmek için uğraşıyor, besteler yapıyordu. La Mer adlı parçası, rüzgarı, dalgaları ve sahilleri, duyabileceğiniz diğer sesleri hep bir arada sunar. Işığı tuval üzerine yeni yollarla aktaran empresyonist ressamlar gibi Debussy'nin müziği de ışığın nerede parladığını görüyormuşuz gibi bir izlenim verir. Şarkıdaki melodiler bir hayaldeymiş etkisiyle sezgisel bir duyuyla dinleyiciye ulaşır. Debussy empresyonizmi, müzikte yeni bir dil yarattı. Empresyonizmde akorları kullanma tekniği farklıdır, klasik armonide akorlar paralel olarak ya majör ya da minör olarak devam ediyordu. Daha sonra onun izlenimci müziğiyle birlikte farklı ritimlerle karışırken minör ve majör birbirine girmeye başladı. Empresyonizmde renkler, hem müzik hem de resimde değişkenlik gösterir. Statik form ve nesneler erir, duygusal ve görsel derinlik ve devinim önem kazanır. Debussy'nin müziği ise ince, düşsel ve karmaşık bir kimlik taşır. Modern sanatın gelişimini başlatan izlenimcilik akımı, gelenekçi kuralları yıkıp kesin çizgiler yerine, algı ve duyuları yani, izlenimleri yüceltir. Debussy, 1840'ta Suite Bergamasque'yu bestelemiştir. Bunun içinde en iyi bilinen Clair de lune parçası bulunur. 1894'te Prelude a Lapres-midi- d'un faune'u tamamlar. Stephane Mallarme'nin şiirinin Debussy yorumu şiirle aynı hissiyattadır. Debussy'nin orkestral şaheseri hesaba katılınca bu çalışma kısa sürede popüler olmuştur. Daha önce kimse böyle bir şey duymamasına rağmen bu eser empresyonist müziğin tarzını ortaya koymuştur. Post empresyonist ressamlara baktığımızda ise, aynı müzik-resim etkileşimini bulmak mümkündür. Müzik terminolojisini ve benzeri anlatım dilini, tekniklerini kullanmaya devam etmişlerdir. Gauguin ve Van Gogh, birbirlerinden çok farklı kültürlerde yetişmiş, farklı karakterlerde olan sanatçılardır. Onları birbirlerine yaklaştıran şey resimlerinin içinde saklı olan müzikti, yani renklerin kendi aralarındaki bitmek bilmez armonisi hatta belki daha iddialı bir ifade kullanacak olursak 'armoni savaşı', zaman zaman 'armoni anarşisi'! Gauguin: Sesler nasıl bir araya geldiklerinde bir tını oluşturuyorlar ve bu dille öznel ya da ortak duyguları anlatabiliyorlarsa, renkler de uyum ya da karşıtlıklarla birbirini bütünleyerek bir simge dili oluşturuyorlardı.... Tupapao, resminde korkuyu en yalın biçimde dile getirmek istediğini ve bunu renk tınılarıyla yaptığını söyler. Resmini şöyle anlatır; dilerseniz buna müzik deyin, yaşamdan ya da doğadan herhangi bir konuyu öne sürerek çizgi ve renk senfonilerini oluşturuyorum. Bunların tam anlamıyla mutlak gerçeklikleri değil, müzik gibi düşünceye dürtü olmasını amaçlıyorum. Van Gogh ise, Beşik Sallayan Kadın adını verdiği resmine küçük bir renk müziği diyordu. Pembe, turuncu ve yeşili sert ve yüksek renkler olarak kullandığını, bunları kırmızı ve yeşilin minör renkleri ile yumuşattığını söylüyordu. Berceuse'ün aynı zamanda ninni anlamına gelmesi ve açıklamada kullanılan terimlerin müzik terimleri olması Debussy'nin başlattığı kıvılcımı, etkileşimi kanıtlar niteliktedir. Debussy empresyonist müzikte büyük devrimler yapan bir bestecidir. Debussy'nin müziğinde en önemli şey, içinde saklı kalan resimlerdir. O resimler Debussy tarafından çeşitli enstrümanlarla müziğe dönüştürülmüştür. Bestecinin gerçek izlenimleri, kulağa büyülü ve gizemli gelir. Besteleri sanki bizi adı konmamış bir gizeme çağırır. Unutmamak gerekir ki, onun müziğindeki karakteristik özellik; empresyonist resmin etkisidir. Debussy hayatı boyunca ilk empresyonist ressamlarla ve onların resimleriyle ilgilendi, bu etkiyi müziğine de yansıttı. Birçok besteci, bugün bile minör ve majör akorları birleştirmede zorluk çekerken, Debussy'nin minörlerden ve majörlerden yaptığı spontan geçişleri olan bestelerin kaynağı empresyonizmdir. Bugün hala neo-klasik anlayışla yaratılan müzik empresyonizme yansıyor. Böylece Debussy ile birlikte 20. yüzyıl müziği doğmuştur. Empresyonist ressamların resim tarihinde modern resmi başlatmaları gibi Debussy de modern müziğin babası olarak tarihe geçmiştir. ALTUNA, Sadun, Empresyonist Ressamlar, Hayatları ve Eserleri, Doğan Kardeş Yayınları, 1970, 2. Basım. DIETSCHY, Marcel, A Portait of Claude Debussy, U. S. A. New York, by Oxford Universty Press Inc., 1990. PARKS S. Richard, The Music of Claude Debussy, Yale University, 1989. THOMAS Henry, Ünlü Bestecilerin Hayat Hikayeleri, , İstanbul, Doğan Kardeş Yayınları, 1968. SERULLAZ Maurice, Empresyonizm Sanat Ansiklopedisi. Remzi Kitapevi, 3. Basım, Mayıs 1998."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/erdal-ates-hacettepe-universitesi-ahmet-gogus-sanat-galerisi/", "text": "Her şey İskitler'de Çingeneler'in yaşadığı mahalledeki o harabe gecekondunun duvarları ile başladı. Dış duvarlar beni kendine bir paratoner gibi çekmişti. Beyaz badanalı duvarın altındaki renkli sıvalar ne kadar da büyüleyiciydi: Beyazın altında pembe, pembenin altında sarı, sarının altında yeşil... Muhteşem bir dekolaj eserdi. Çatısız, kapısız bu dört duvar eve girdim sessizce. Ve salondaki o duvar beni allak bullak etti: Simsiyah bir duvar ve dökük sıvalar... Siyah altında renkli katmanlar... Sanki bir modern sanatlar müzesinde bir şaheserin karşısındaydım. Nemli bir taşın üzerine oturdum. Uzun uzun seyrettim bu duvarı. Bir filmi izler gibi. Sıvaların birçok kısmı kabarık kabarıktı. Yağmur, rüzgar, güneş; sıvaların, boyaların yapılarını değiştiriyordu. Kısa zamanda o kabarık yerler de düşecekti zemine. Bir kuru yaprak gibi. Sonra onların altındaki başka yerler kabaracak, çatlayacak... Ne kadar süre kaldım bu duvarın karşısında hatırlamıyorum. Görüntüleri imgelemime yükleyerek ayrıldım. Akşam eve geldiğimde hep o duvar vardı aklımda. Çok etkilenmiştim. Ve kararımı verdim: Sıvaları dökük duvarların resmini yapacağım! dedim kendime. Ertesi gün fotoğraf makinemi yanıma alarak bu gecekonduya tekrar gittim. Duvarları saatlerce izledim ve inceledim. Sonra bol bol fotoğraf çektim. O gün başka kavlak, dökük duvarları da fotoğrafladım. Çok hoşuma gitti. Bir çok duvardan kavlamış ince tabakaları söktüm ya da yere dökülmüş olanları torbama doldurdum. Bunları atölyemde uzun uzun inceledim. O duvarları büyüleyici yapan bu ince tabakalardı. Çok kırılganlardı. Tıpkı yumurta kabuğu gibi. O dönemde bitpazarı nesnelerinin resimlerini yapıyordum. Bıraktım. Duvarlara geçmiştim heyecanla. Denemeler yapıyordum her gün. Duvarlardaki dökük katmanları boyalarla yapmaya çalışıyordum. Özel elastiki boyalar, kumlu emülsiyonları üst üste kullanıyordum. Sonra sondan başa bunları metilen klorit, kimi keskin asitlerle ya da sıcak hava tabancasıyla yer yer ince tabakalar halinde sökmeye çalışıyordum. Atıl mekanlardan topladığım elektrik buatları ve kablo borularını da kullandım kimi çalışmalarımda. Poliüretan ve polistirenle farklı denemelere giriştim. Duvarlar hayatıma girmişti. Varoş bölgelerdeki gecekondular ya da boşaltılmış atıl binaların duvarları karşısında buluyordum kendimi hep. Fotoğraflar çekiyordum, dökük sıvaları topluyordum. Terk edilmiş mekanlarda bazen tinerci ya da toplu halde uyuyan sokak köpekleri için istenmeyen ve beklenmedik bir misafirdim. Duvarlar için geldiğimi anlatabilir miydim onlara? İnandırabilir miydim onları? Birkaç kez de çökme tehlikesi olan yerlerde zor anlar yaşadım. Gezindiğim yerlerin büyük kısmı çökmüştü. Çökmeyen yerlerde usul usul dolaşırken yer, ayağımın altında çatırdamaya, oynamaya başlamıştı. Zorbela bir yerlere tutuna tutuna kurtulmuştum. Artık yüzlerce fotoğrafik duvar görüntüm vardı arşivimde. Ve hızla çoğaltıyordum görüntülerin sayısını. Kimi zaman da duvarları kameraya alıyordum.2008'de Hacettepe Üniversitesi Ahmet Göğüş Sanat Galerisi'nde Karşı Duvarlar adıyla ikinci sergimi açtım. Kimyasal maddeler satan yerlerden sürekli ürün numuneleri istiyordum. Atölyemdeki raflar envai çeşit boya ve kimyasal ürünlerle dolmuştu. Alanında yetkin bir çok kimyager ile tanışmıştım. Onları soru yağmuruna tutuyordum. Çoğu zaman da yoruyordum. Öğrendiğim tüm bilgileri Atölye Defteri'me geçiriyordum. Bir kaç tane kimya sözlüğüm vardı artık. Kullandığım kimi kimyasal ürün sağlık açısından çok tehlikeli idi. Maske takarak ya da atölyemin bahçesinde, açık havada kullanıyordum bu ürünleri. İkinci sergimdeki resimler heyecanlandırmıyordu artık beni. Farklı arayışlar içindeydim. Onların hepsini yok ettim. Yok etmek, yeni yaratımlara kışkırtıyor ve verimli kılıyordu beni. Doğal katmanlar elde etmeliydim. Tıpkı duvarlardaki o dökük tabakalar gibi. Bu ince tabakaları elde etmek için -bir metrelik- bir makine tasarladım. Teflon bir bant hız kontrol cihazının seçilmiş bir hızında- silindirlerde dönecekti. Ortada bir fırın bölümü yer alacaktı. Hazırladığım pekmez kıvamındaki sıvı emülsiyon makinenin baş tarafındaki rampaya dökülecek yürüyen bant bu emülsiyonu yayacak biraz ilerideki -bıçak dediğimiz- ağır ve düz bir demirin altından istenilen kalınlıkta geçerek ilerleyecekti. Fırın bölümünde emülsiyon pişerek diğer uca doğru ağır ağır yol alacak sonra bir kumaş gibi çıkacaktı. Deneyelim, dedim. Yapabiliriz. Zoraki, Tamam, dedirttirdim ona. Ve yaklaşık üç yıl sürecek zor bir sürece girmiş oldum. Makineyi dört ayda yaptık. Denemelere başladık. Sonuç alamıyorduk. Emülsiyon kalın gidiyor, pişmiyordu. Teflon banta yapışıp kalıyordu. Sökemiyorduk çoğu zaman bu emülsiyonu. İnce olduğunda da unufak oluyordu. Sabahtan akşama kadar denemeler yapıyorduk. Her şey için dünya kadar para gidiyordu... Görüştüğüm kimi boya kimyagerleri böyle bir sistemi bir apartmanın dairesinde yapamayacağımı, altından kalkamayacağımı söylediler. Bunun bir fabrika sisteminde gerçekleşebileceğini belirtiyorlardı. Bazı konularda bilgi almak için gittiğim kimi boya fabrikaları kapısından bile sokmadılar beni. Onları nasıl inandırabilirdim ki ressam olduğuma? Öyle ya, ressamsam oturup bilindik boyalarla bilindik resimler yapmalıydım. Atölyem bir kimya laboratuvarını andırıyordu. Yüzlerce farklı ürün numuneleri dört bir yanı sarmıştı. Bütün ürünlerin yapısını öğreniyor, araştırıyordum. Bunları defterime geçiriyordum. Güzel sanatlar fakültelerinde bizde olmayan!- sanat ve teknoloji dersinin ne kadar önemli ve gerekli olduğunu böyle zamanlarda anlamıştım. Yeni denemelerden küçük de olsa sonuç almaya başladık. Sevindiriyordu bu küçük başarılar beni. Ö. Abi'yle bazen kavga ediyorduk. Kavga nedeni genelde emülsiyon karışımı üzerine oluyordu. Onun, bir ara işleri çıktı. Daha önce bilgiler aldığım bir boya fabrikasında çalışan kimyager S.'ye durumu anlattım. Hafta sonları benimle çalışabileceğini söyledi. Böylece yeni denemeleri S. ile sürdürdük. Sonuç almaya başladık. Her türlü elastiki ve kırılgan tabakalar elde edebiliyorduk. Bütün mesele emülsiyondaydı. Bir madde, birkaç gram eksik ya da fazla girse her şeyi altüst ediyordu. Emülsiyonun formülünü elde ettik. Her yeni karışımı bu formülasyona bakarak dikkatle yapıyorduk. Ayrıntılar çok önemliydi. Bazı renklerin fırınlanması çok zordu. Ya emülsiyon teflon banta yapışıyor ya da renk değişiyordu. Bu renklere özel formülasyonlar geliştirdik. Nerede ise üç yıl geçmişti. Param suyunu çekmişti. Duvarlar, o çatlak, dökük, kavlak duvarlar bir bataklık gibi beni kendine çekmişti. Emülsiyon yapımını, fırınlamayı S. ile yapıyordum. Bir de genç bir yardımcım vardı. Bize yardım ediyordu. Elde ettiğim farklı yapılardaki renkli tabakaları özel bir kimyasal madde ile tuval üzerine monte ediyordum.. Artık üst üste binen, derinliği olan katmanları elde etmiştim. Tabakaların renk şiddetinin yüksekliği, değer farklılığı yaratırken beni bambaşka düşsel, masalsal bir atmosfere sürüklüyordu. Bu noktada gerçek duvarların o hüzünlü, dramatik yansıması yok oluyordu bende. Evet, o dökük, atıl duvarlar bana bambaşka resimsel bir dil yarattırdı. Bir anlamda o soyut duvarların düşsel bir bakışla- soyutlanması belki de benim çalışmalarım. Resim yapma edimim tam bir performans. Günün birinde meraklı- izleyici karşısında da yaparım bu performansı belki. Böylece, Nasıl yaptınız bu resimleri? sorularını da bir nebze yanıtlamış olurum. Sağlık sorunlarım nedeniyle artık tehlikeli kimyasal maddelerle çalışmayı bıraktım. Bir daha da çalışmayacağım. Hayat mı, sanat mı? tercihini ben hayattan yana seçenlerdenim. Çalışmalarımda en büyük desteği kendisi de bir sanatçı olan- biricik eşim İlknur Ateş'ten aldım. Minnettarım ona. Ö. Abi'nin hakkını ödeyemem. Katkısı çok büyüktür. Geçirdiğimiz o zor ama güzel zamanları hep hatırlayacağım. Kısa süre çalıştığım S.'nin yardımlarını da unutamam. Resim yaparken yapayalnız olurum ve imgelemimdeki duvar görüntüleri, ellerime rehberlik yapar onları devindirir. It all began with the walls in the ruins of the Gypsy squatters district in Iskitler. The outside wallsattracted me like a magnet. How fascinating the colored plasters were under the whitewashed wall:pink under white, yellow under the pink, green under the yellow... It was a magnificent study of decollage. I silently entered the four wall house without a roof or doors. And the wall in the salon bewildered me: a jet black wall and crumbling plaster... colored layers under the black.. it was as if I was in front of a masterpiece in a modern art museum. I sat on a damp stone. I stared at the wall for a long time as if I was watching a film. Much of the plaster was bulging. Rain, wind and sun were changing the structure of the plaster and paint. Soon those swollen places would fall to the ground. Just like a dry leaf. Then the other places under the swellings would bulge and crack.. I'm not sure how long I stayed in front of that wall. I recorded the images in my imagination and left. When I came home in the evening that wall was always on my mind. I was so affected by it. Then I made a decision: I'm going to do a painting of those walls with falling plaster!, I said to myself. The next day I took my camera with me to that squatters house. I watched and examined the walls for hours. Then I took a lot of photos. That day I shot other crumbling, dilapidated walls. I was pleased. I peeled off the thin, flaky layers of some of the walls or those that had fallen to the ground and put them in a bag. I examined them for a long time in my atelier. These thin flakes were what made the wall so mesmerizing. They were so brittle. Just like egg shells. At that time I was making paintings of 'flea market objects'. I stopped that. I excitedly passed on to walls. I was experimenting every day. I was trying to recreate the flaking layers with paint. I was using elastic paints and sandy emulsions one on top of the other. Then I was trying to remove them in thin layers with methylene chloride, some strong acids or a hot air gun. In some of my efforts I used the electric junction boxes and cable pipes I had collected from deserted locations. I tried different experiments with polyurethane and polysterene. deserted desolate buildings on the outskirts of town. I was taking pictures, collecting broken off plaster. Sometimes in those deserted areas I was the unwanted or unexpected guest of glue sniffers or groups of sleeping street dogs. Could I tell them that I had come for the walls? Could I have convinced them of my aim? A few times I had difficulty in places that were in danger of collapsing. Many of the places I visited had collapsed. Those places that hadn't collapsed would crack and move under my feet. Once I was saved from a near fall by just barely holding onto some stabler structures. Now I had hundreds of photographic images of walls in my archives. And the number continued to increase rapidly. Sometimes I would shoot videos of the walls. I was constantly requesting sample products from places selling chemical materials. The shelves of my atelier were stocked with countless paint and chemical products. I met many competent chemists. I asked them so many questions that I would tire them out. I wrote all the information I had learned in my atelier notebook. I even acquired a few chemistry dictionaries. Some of the chemical materials I used were hazardous to health. I would put on a mask and use these products outside in the yard of my atelier. creations' and made me more productive I needed to produce natural layers; just like the crumbling layers on the walls. I designed a machine a meter long to produce those thin layers. A teflon belt would roll on cylinders at a speed set by the speed control device. There would be an oven section in the middle. The liquid emulsion that I prepared that had the consistency of molasses would be poured on the ramp at the front of the machine. It would spread out on the conveyor belt. Then the emulsion would pass under the 'blade' made of heavy and smooth iron which would make it the proper thickness. In the oven section the emulsion would bake and slowly make its way to the other end and would come out like a piece of fabric. Let's try it, I said. We can do it. I forced him to say ok. That's when I began a difficult process that lasted about three years. couldn't get it off. When it was thin, it was too small. A lot of money was spent on everything... Some paint chemists said that I couldn't set up such a system in an apartment and that it wouldn't work. They said it would be better to try doing it in a factory. So I visited some paint factories to get some information about certain subjects but they wouldn't even let me through the door. How could I convince them that I was an artist? Yeah, if I were an artist I should use conventional paints to make conventional paintings. and researched about all the products. I would keep track of everything in my notebook. At these times I realized how important and necessary it was to have art and technology classes in Fine Arts Faculties. No, I said, we're going to continue. We'll make a new machine, six meters long... Thus I began a new problematic and long period. I tore down some walls in my atelier. We made a large machine. We started the experiments again. Product samples were coming from everywhere by cargo again. Every day I would talk to chemists and get new information. I would come home worn out. The wall images in my imagination would foster my strength and patience. After each unsuccessful experiment I would say to myself: Look, you learned something else! In my free time I went after crumbling, dilapidated walls. Seeing the squatters regions being torn down, excited me. I missed painting. I was waiting. One day I would produce different widths of wide, thin layers. That day I would paint non-stop. I believed this. I was not discouraged. machine while the other person would be at the opposite end. While the teflon belt was moving, the two people would constantly be active. When O. didn't or couldn't come I could not experiment with the machine. But I was busy. I was constantly preparing the infrastructure for different experiments in light of the new information I found. I was trying new experiments while O. was busy elsewhere. We produced some partial layers. But it wasn't enough. At nights while my wife was asleep I spent hours examining the photos I took; then I would go over the problems I had faced during that day's experiments. difference in one substance everything was ruined. We produced the formula for the emulsion. We made each new mixture by carefully consulting this formula. Details were so important. Some colors were difficult to bake. Or the emulsion would stick on the teflon belt or the color would change. We developed special formulas for these colors. Almost three years had passed. My money was finished. Walls, those cracked, crumbling walls attracted me like a quicksand in a swamp. mount the different structures of colored layers I produced on a canvas with a special chemical substance. I now produced layers on top of each other that had depth. Creating value differences in the high intensity of the layer colors evoked in me an odd, surreal fairy tale like atmosphere. At this point the sad dramatic reflection of the real walls ceased to exist for me. Yes, those crumbling, stagnant walls had created an odd, pictorial language. In some sense, the abstraction of those abstract walls-from a surreal point of view-were perhaps my work. The act of making the paintings was a real performance. Maybe one day I can do this performance for curious spectators. Thus, I will have sort of answered the question: How did you do these paintings?. I had to stop working with dangerous chemical substances because of health problems. I will never work with them again. Which would I choose, Life or art? I would be among those who would choose life. wonderful, difficult times we spent together. I can't forget S.'s help for that short period. While painting, I will be all alone and the wall images in my imagination, will be the guide that impels me."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/farkindalikawareness-huseyin-suna-artnext-istanbul/", "text": "ARTNEXT ISTANBUL Çağdaş Sanat Alanı 12 Mart'ta heykeltıraş Hüseyin Suna'nın FARKINDALIK // AWARENESS başlıklı kişisel sergisini çağdaş sanat izleyicisi ile buluşturuyor. Hüseyin Suna, farkındalık temasında oluşturduğu bu yeni çağdaş heykel serisinde bronz ve ahşabın yanısıra yeni kompozit malzemeler ile heykeldeki form arayışını sürdürüyor. Son yirmi yıldır ürettiği işler ile Türk heykel sanatında özgün üslubuyla dikkat çeken sanatçı, aralarında anıtların da bulunduğu iki yüzden fazla heykel üretti ve birçok ödül aldı. Farkındalık kavramından hareketle eserlerini üreten sanatçı, bu yeni heykel serisinde gerçek ve kurgunun üzerindeki örtüyü kaldırırken sanatsal yeteneğini de ortaya koyuyor. Bronz ve ahşap gibi geleneksel malzemelerin büyülü dünyasına dalıp bu malzemeleri çağdaş bir yorumla bize sunuyor. Hüseyin Suna bronzun kimyasına ustaca müdahalelerle malzemenin şaşırtıcı renk varyasyonlarını keşfetmemize de olanak sağlıyor. FARKINDALIK // AWARENESS sergisinin açılış kokteyli 12.03.2014 tarihinde 18:00 21:30 saatleri arasında gerçekleşecektir. Sergi 12.04.2014 tarihine kadar ARTNEXT ISTANBUL Çağdaş Sanat Alanı'nda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/gunumuz-toplumunda-kadin-dr-erdal-atabek-ren-art-gallery/", "text": "Dünya Kadınlar Haftası'nı içeren bir dönemde gerçekleştirilecek sergi kapsamında, toplumsal konulardaki araştırmaları ve kitapları ile tanınan, Cumhuriyet Gazetesi yazarı Dr. Erdal Atabek, 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde saat,14:oo de Günümüz Toplumunda Kadın konulu söyleşide, dinleyiciyle buluşacak. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/hepimizin-hikayesi-seren-ceren-asyali-ve-serdal-kesgin-erva-art-gallery/", "text": "Tarih, yanlışlar komedyasının yanı sıra, itirazların da haklı seslerini barındırır. Fakat insan, kimi zaman bu sesleri duyamayabilir. Ya kulakları tıkalıdır ya da uygun enstrümanlarla iletilmemektedir. Seren Ceren Asyalı ve Serdal Kesgin'de Hepimizin Hikayesinde, sistemin kendini ayakta tutabilmek için yaratığı gereksinimler ve bu duruma sisteme ve onun dayatmalarına karşı duruşu, iki farklı yaklaşım ve pencereden izleyiciyle paylaşıyor. Var olmak için tüketen bir durumu, varlığını korumak için yok olmayı göze alan bir tavrı bu sergide harmanlıyorlar. Doğruyu yanlışı göstermekten öte, aklımıza ve vicdanımıza sesleniyor. Görebileceklerimizin zaman zaman görmek istediklerimizle sınırlı olduğunu bildiğinden, kendi gördüklerini ve görmek istediklerini cesurca bize aktarıyor. Boyalarla, fırçalarla, kumaşla anlatılanın hepimizin hikayesi olduğunu söylüyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/jordanian-artist-noor-alazzam-minister-of-labor-and-tourism-opens-an-art-exhibition-on-celebration-of-international-womens-day/", "text": "Under the patronage of his Excellency Dr. Nidal Qatamin Minister of both Labor and Tourism & Antiquities, a personal art exhibition was opened on the 1st of March 2014, exhibiting the art work of Jordanian artist Noor Alazzam in presence of former Minister of Culture his Excellency Mr. Jereys Samawi and Mr. Muayad Nasser representing Le Royal Hotel, along with a crowd of artists and journalists, enjoying the tunes of the violinist Mr. Hussein Abdel Moneim as part of the Le Royal Hotel celebrations on the occasion of the International Women's Day. In response to demanded support for of the local artistic movement, the speech of his Excellency Dr. Nidal Qtamin stressed the need to highlight the importance of the Jordanian achievements in the field of art, as important part of the cultural movement as well as the various arts from theater, drama, and music. His Excellency had also emphasized the importance to enhance the tourism sector in order to perpetuate the bestowal and engage the rest of society in artistic activities that includes all categories of art within a deliberate plan helping promote tourism and Jordanian product as well. Artist Alazzam stated that her second personal exhibition represents a shift in her fine art experience, which depends on choosing different forms of nature and attempt to abstract it gradually while keeping the basic concepts to reflect a certain idea, and in this exhibition The Jungle, another dimension her work addresses the other dimension deep inside the surface of the human personality, which manifests in entanglement and intricacies which she depicted from the desolate nature of the jungle. The artists considered the new exhibition as a summary of the new section she will add to her fine art experience, choosing the occasion of the International Women's day to introduce her findings in terms of the common elements between the jungles and the other human nature dimension."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/lutfiye-bozdag-zamanin-ve-mekanin-izleginde/", "text": "Bir dönem Avrupa resmine dekoratif olarak eklemlenen Türk halıları, Nurcan Perdahçı'nın resimlerinde, renksel ve motifsel ikonografisi ile geçmişin izlerini çağdaş resmin yapısallığında yeni bir imge dizinine taşımaktadır. Sanatçı için bu imge dizini, 15. yüzyıldan itibaren Pierro Della Francesca, Lorenzo Lotto, Holbein, Vermeer, Terborch, Liotard gibi İtalyan, Hollandalı ve Alman ressamların tablolarında yer alan Türk halıları üzerinde yoğunlaşır. Yaşadığı coğrafyanın yerel estetik değerlerinden referans alan bu yoğunlaşma, Perdahçı'nın resimlerinde çağdaş olanı da içine alan yeni bir üslup ve sorgulamayı beraberinde getiriyor. Sanatçı, Modernizmin yapısal tek tip bir üst söyleme dönüştürülmesi ile oluşan Batılılaşma dayatması ile geleneğin reddedilmesi sonucunda ortaya çıkan semantik kopuşu irdelemektedir. Geleneğin çağdaşla biraradalığını kullanarak yeni bir semantik dil oluşturmaktadır. Bu semantik dil, Doğu'nun ve Batının imgelerini, üst üste oluşan yüzey espası ile birbirine eklemleyen yeni bir plastik dildir. Geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın, espas tabakalarında sıralanışı, Perdahçı'nın çalışmalarında resim içinde resim olarak yeni evrilmelerin önünü açmaktadır. Bu evrimle, sanatçı, natürmortlar serisinde ele aldığı varlık mertebelerinin art ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zaman ve mekana odaklanıyor. Perdahçı'nın resimlerinde dikey kesilmelerle oluşan parçalanmalar, gerçekliğin yeniden kurulan konteksti olarak okunabilir. Varlıkların espas yüzeyindeki kırılmaları, parçalanmaları ve parçalanan yüzeyin bütünde tekrarı ile parçalı bütünlü bir imge dizini oluşur. Resim yüzeyinde yer alan bu dikey kesimler, hacmin kırılması değil yüzey kırılması olarak zaman ve mekan koridoru oluştururlar. Zaman ve mekan koridoru içinde, geleneksel kültürün izlerini süren bu imgeler, üst üste sürülen boya katmanlarıyla, belirginlik ve fluluk arasında gidip gelen bir espasın plastiğidirler. Ontolojik olarak fraktal bir yapı-bozumunu vurgulayan bu parçalanmalar, Perdahçı'nın bir anlamda bütünü kavrayış biçimidir. Sanatçının bu fragmantel tutumu, modern sonrası kültürlerin arketiplerini; zamansal kopmalarını, parçalanmalarla karşılayarak yeni bir formsal ve mekansal bütünlüğe dönüştürür. Perdahçı'nın tuvalinde ulaştığı zamansal ve mekansal bütün; geçmiş ile gelecek arasında özdeş olan varlığın duyumsanışıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/otar-sharabidze-derinlikler-sanat-merkezi/", "text": "1951 yılında Gürcistan`ın Karadeniz kıyısındaki şirin kasabası Kobuleti`de doğdu. Tiflis Güzel Sanatlar Akademisi cam-seramik bölümünden mezun oldu. 1996 yılında Atatürk Kültür Merkezi`nde açtığı sergi ile İstanbul`la tanıştı. 1. Dünya Seramik Bienali (Kore 2001) ile Vallarius Seramik Bienali`nde (Fransa 2002) ödül kazanan sanatçı İstanbul`da yaşamaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/06/portfolyo-serisi-3-seckin-pirim-plato-sanat/", "text": "ve günümüzdeki durumuna ışık tutmayı da amaçlamaktadır. Bu bağlamda Portfolyo Serisi sergileri kendini bir nevi retrospektif özellikte sergi serisi olarak da ifade etmektedir. Çağdaş heykel alanının önde gelen sanatçılarından biri olan Pirim'in eserleri neo-minimalist form ifadelerine dayanır ve çağdaş tasarım stratejileriyle birleşir. SEÇKİN PİRİM'in yapıtları, bugünün kaotik ve heterojen varoluş biçimlerini karşılayabilecek post-fütürist, post-yapısalcı ve post-minimal yeni bir estetik önermektedir. SEÇKİN PİRİM, erken dönem eserlerinde gerçekliğin karışıklığını biçimsel öze indirgeyerek doğa ve kültür arasındaki ikiliğe şiirsel bir yaklaşım ortaya koymuştur. Heykelleri, kökenlerinin doğaya ve 20. yüzyıl avangardlarının çeşitli soyutlama yöntemlerine uzandığını, açıkça göstermiştir. O dönemde, heykelleri, kübizm parçalı biçimciliğin ve fütürizmin hızlı hareket nosyonunu, bilgisayarlarla donatılmış çağımızda güncel bir estetik geliştirmek amacı ile çağdaş tasarım kavramları ile birleştirmiştir. Daha sonra ise yapıtlarında endüstriyel ürünler ve makinelerle olan bağ güç kazanmıştır. Yapıtlar, ürün tasarım ve mühendisliğinden farklılık gösterseler dahi oldukları şeye yalnızca işaret ederler; sanatsal fikirlerin somut ifadeleri. Bu aşamada Pirim'in eserleri doğaya referansta bulunmak yerine hayatlarımızın makineler, bilgisayarlar ve robotlar üzerine temellendiği ve onlara dayandığı endüstri sonrası dünya ile bağlar kurmuş gibidir. Günümüzde, sanatçının eserleri, artık hiçbir şeyin temsili değildir ve içsel bir motivasyonu izliyor gibi görünürler, bu da mutlak, soyut bir görsel ifadeye yol açar. Biçimsel karakteri aynı anda hem minimal hem de dışa vurucu olarak tarif edilebilir. Genel form sıklıkla düz, geometrik bir biçime indirgenmiştir, iç kısımları ve bölümlerinde ise bir dizi çizgi görünür; bunlar işi oluşturan çoklu katmanlar sebebiyle ortaya çıkmıştır. SEÇKİN PİRİM, eserlerinde, Kübizm, Fütürizm, Minimalizm ve günümüzün üç boyutlu bilgisayar grafikleri ile ürün tasarımlarından çeşitli yöntemler alarak kendi dilini oluşturmanın bir yolunu bulmuştur. Bu nedenle işleri hem tanıdık hem de yabancı görünür. Bilinen sanat ve tasarım tarihi temeli üzerinden yeni estetikleri tartışmaktadır. Bu sayede sanatçı, klasik reprodüksiyonu veya postmodern eklektizmi aşan yeni üretim biçimleri geliştirme için heykel sanatına yeni bir yol önermektedir. The oeuvre of SEÇKİN PİRİM, one of the leading artists in the field of contemporary sculpture, is based on a number of neo-minimalist forms of expression, which he merges in a great manner with contemporary strategies of art and design. His work proposes an aesthetic, which is able to form post-futurist, post-constructivist and post-minimal visions of our world that corresponds with our heterogeneous and plural existence in the fast speeding high tech chaos called reality. merged cubism's fragmented formalism and futurism's notion of fast movement with a contemporary notion of design in order to develop a current aesthetic for our computerized age. Later, a connection to industrial products and machines became stronger. Though, different from product design and engineering, his works did not reveal any concrete use, but only pointed to what they are: material manifestations of artistic ideas. Instead of natural references, now Pirim's work seemed to draw connections to our post-industrial world, in which our life is based and depends on relationships with machines, computer and robots. Today, the works do not represent anything anymore, and look like they follow an intrinsic motivation, which leads to an absolute abstract visual expression. Their formal character can be described as being minimal and expressive at the same time. The general form is often reduced to a clear geometrical shape, whereas its inner parts and sections show dozens of lines, which result from the use of many layers out of which the work consists. and product design. That is why his work looks both familiar and strange. It discusses new aesthetics on the base of known art and design history. In this way, he proposes a way for sculpture to develop new ways of production, which overcome classical reproduction or postmodern eclecticism."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/a-mumtaz-idil-hitit-bir-uygarlikti-corum-sahiplenmedi/", "text": "Artık aramızda olmadığı için rahat yazıyorum. Sabah gazetesinin en renkli günlerinde Aktüel dergisini çıkartırken birlikte çalışmıştık. Sonra Aktüel bitti, herkes işsiz kaldı ve Kurthan hoca yanına Yaşar Sökmensüer'i de alarak Mehmet Yılmaz'ın yanına, Tempo dergisine geçti. Bir şekilde ben de hayatımı kurtarmak zorundaydım. Tam o sırada Kültür Baranlığı Müsteşar Yardımcısı Gülşen Karakadıoğlu beni aradı ve benimle çalışmak istediklerini söyledi. Bu anlattıklarım Rusya Dışişleri Bakanı Şevernadze'nin hüküm sürdüğü dönemlere ait. Gorbaçov, tüm sosyalizmin-komünizmin canına okumakla meşgul. Glasnost ve Perestroyka işlemlerini halletmiş, dünya rahat. Resimlere şöyle bir baktı Mehmet Özel ve işe yaramaz, dedi. Ressam o, söyleyecek tek sözüm bile olamaz. Evime döndüm ve işten atıldıktan yaklaşık bir yıl sonra Gülşen Karakadıoğlu'nun önerisiyle Kültür Bakanlığı'nda Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğü'nde yardımcı olarak göreve başladım. Küçük oğlum Berk doğduğunda izin aldım. Bakan İsmail Kahraman. İzin alamazsın, seni kademe ilerlemesi ile cezalandırıyorum, dedi. İstifa ettim ve bakanlığı mahkemeye verdim. Kazandım, ama uzun bir süre dönemedim. Yıllar sonra yeniden kültür bakanı İstemihan Talay olunca, Bülent Ecevit'in icazetiyle döndüm. Kademe ilerlemesi cezam olduğu için hiçbir görev almam mümkün değildi, basın müşavirliğine razı oldum. Aşağı, Basın Müşavirliği odasına indiğimde, Ergun Evren'i karşımda buldum. O TRT'ye döndü, ben kendini Müsteşar Yardımcısı sanan Tevfik Ketencioğlu ile karşı karşıya buldum. İstemihan Talay Ketenci yönünde oyunu kullandı ve beni Çorum'a sürdü. İşte Çorum'da, Anitta Oteli'nin girişinde Borusan'ı ve gelecek misafirleri beklediğimde Kurthan Fişek ile karşılaştım. Arkasından Gürer Aykal geldi. Eskortluk yaptık Gürer geliyor, dediği Gürer Aykal'mış. Borusan, sevgili Sami Caner'in önderliğinde bir kaç saat sonra Anitta Otel'e indi. Provalar otelin lobisinde yapıldı ve Çorum'da ilk kez, 17 Haziran günü Vivaldi'nin 4 Mevsim oda müziği çalındı. Nasıl bir yagmur yağıyordu o gün bilemezsiniz. Sevgili Mehmet Yolyapar ve dünya tatlısı karısı Hülya, Türkiye'nin onur adamı, Fransa'dan Les Mains D'or ödülünü Naciye Mumcu ile birlikte alan nadir insanlardan Hasan Tuluk, çocuklarımızı Boğazkale yamaçlarından toplayıp getiren Tugay Afat, her dakika yanımda olan ve tüm festivali yürüten Ali Alakoç, anasını satayım neyim var neyim yoksa ortaya koyuyorum diyen Kadir Dalyan, kim hasta olursa bana gelsin diyen Ayhan Mutlu, kulağınızda bir sorun varsa bu sonseri izleyemezsiniz diyen Nuri ağabey... Herkes oradaydı. Kurthan hoca ile ilgilenmek zorunda kaldığım için İbrahim Yetkin'i ve Hasan Uysal'ı görmezden geldim. Böyle bir grupla konsere katıldık. 17 Haziran akşamıydı. Borusan, Vivaldi'nin 4 Mevsim'ini çalıyordu. Bittiğinde orta sıralardan İbrahim Karamemet ayağa kalktı ve alkışlamaya başladı, tüm salon ayaktaydı. Çorum için bir ilkti ve birkaç konserden sonra da son oldu. Şimdi artık ne Borusan ne Bursa senfoni, ne Orfeon ne de başka bir şey Çorum topraklarında gezinmiyor. Çocukluk arkadaşım Yaz Baltacıgil hala Çorum bakırcılar çarşısında dolaşıyor. Michel Margan arada bir mektup yazıyor, Çorum nasıl, diye. Ozan Sağdıç, bu sabah araba gelmedi, diyor. Yıldız İbrahimova, Mümtaz bey, tonmaister nerede, diye soruyor. Gülüm Pekcan dans ederken bacaklarının açılmaması için azami dikkat gösteriyor. Ceyhan Mumcu sevgili valimiz Atıl Üzelgün ile laflıyor. Orfeon ilk konserini Çorum'da verip bir gece bile kalmadan Kanada'ya uçuyor ve dünya birinciliğini alıyor. Moğollar fuar alanında konser verirken Erkan Oğur Anitta otelde resital veriyor. Hande Dalkılıç geliyor, Ahmet Kanneci ile karşılaşınca, sen ne arıyorsun burada diye soruyor. O sıralarda Boğazkale'de 140 kişi podyuma çıkıyor. NTV muhabiri birine yaklaşıyor ve Çorum Çorum olalı böyle zulüm görmedi, esprisini yakalamaya çalışıyor, ama nafile, Bizi ilk kez adam yerine koydular, yanıtını alıyor. Muammer Sun, bunu kim yaptı, diye Boğazkale boğazında dolaşıp duruyor. Suna Kan, Mavi Ocak'ta küçük bir resital veriyor, Ayla Erduran aşağı kalır mı, o da kemanıyla boş bir alan bulup sesini duyuruyor. Böyle bir ortama iniyor Gürer Aykal ve ben de Anitta Oteli'nin kıyıcığında onu bekliyorum. Kurthan Fişek hiç beklemeden dönüyor, Ünal İnanç da aynı şekilde, ama görünüyorlar, ama geldik Mümtaz diyorlar. Orhan Şallıel, Aklıma hiç gelmezdi Çorum'un ortasında bir yerde havuza gireceğim, diyor. Çorum Belediye Başkanı Arif Ersoy, dilediğini yap, arkanda ben varım, diyor. Deseydi ki Çorum bana, bir de acaba Fazıl Say'ı dinleyebilir miyiz? Tabii ki diyemezdim, ama dinleyeceklerinden de emin olurdum. Bu bir tepki yazısı oldu. Bir Allah'ın kulu Hitit uygarlığının merkezi Çorum'a gidip de sormadı buralardan kimler geçti diye? Kim geçirdi önemli değil, kimler geçti önemli. Şimdi artık kimse geçmiyor kıyıcığından bile."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/akrofobi-ayhan-cetin-galeri-artist-cukurcuma/", "text": "Yükseklik Korkusu, yüksek yerlere çıkmak, bakmak, bulunmak gibi durumlardan korkma durumudur ve bunu yaşayan kişi uçak, dağ, yüksek apartman, dönmedolap, teleferik, gibi şeylere binemez. Yükseklik korkusu, genellikle düşmekten korkma ya da boşluktan tedirgin olma diye bilinir. Ama tam da böyle değildir. Bu, esasında bir denge sorunudur. İnsanın dengesi birkaç unsur tarafından belirlenir. Görme, dokunma ve duyma. Olağan hareketler sırasında, bütün bu unsurlar kesişir. Ama olağan dışı bir harekette, değişik sinirler tarafından bu hareketle ilgili olarak beyne yollanan bilgiler çelişki yaratır. Beyin bunları yorumlamakta zorlanır. Deyim yerindeyse beynin kafasi karışır. İşte insan çok yüksek bir yerde durduğu zaman, böyle bir karışıklık meydana gelir. Aşağı bakan göz, yerin uzaklığını saptayamaz ve beyne kesin bilgi yollayamaz. Halbuki, ayaklar sert bir şeyin üstünde durdukları için yere dokunuyorum mesajını verir. Bu iki farklı bilgi beyinde çelişki yaratır ve beyin, vücudun pozisyonunu netleştiremez. Ayhan Çetin'in resimlerinde de buna benzer bir durum algılanır. Tepe noktasından ele alınan binalar, uçak ve resimdeki imgelerle aramızdaki mesafeyi katlayan koordinatları andıran çizgiler, bakan göz ile bakılan nesne arasında bir ara boşluk yaratır. Dokunmak istediğinde kaçan, baktığında ise seni kendinden uzaklaştıran belirsiz imgelerdir bunlar. Bir mesafe sorunudur aslolan. Zaten uzağa itilmiş olan tasvir, izleyiciyi de tuval yüzeyinin uzağında bir yerlerde durmaya davet eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/atilim-sahan-kendini-aratan-yonetmen-alfred-hitchcock/", "text": "Alfred Hitchcock sinema sanatının en büyük ustalarından biridir. Hollywood'daki ortalama yönetmen profilinin aksine, Hitchcock, mevcut hikaye anlatma teknik, yöntem ve usulleri ile sinematografik incelikleri yerli yerinde kullanmadaki başarısı bir yana; yenilikçi hatta devrimci- artistik anlayışıyla yedinci sanata muazzam katkılar sunabilmiş özgün bir sinemacıdır. Siyah-beyaz, sessiz sinema dönemlerinde mesleğe atılmış, Star Wars filmlerinin çekildiği yetmişli yıllara kadar mesleğini icra etmeye devam etmiştir. Bu özel durumun önemini vurgulamak adına şöyle bir örnek verelim. Charlie Chaplin, Sergei Eisenstein, Orson Wells ya da D. W. Griffith gibi sinemadamlara bu sanatın meraklıları nezdinde kitle kazandıran ve deha titrini yakıştıran olgunun bir yönü de eserlerini sinemanın çocukluk çağında vermiş olmalarıdır. Öyle ki her biri sanatsal bütünlük veyahut sinema dilinin sürekliliği açısından zuhur eden ihtiyaçlara göre bir kısım yeniliklerin mucidi ve ilk uygulayıcısıdırlar. Ama sinema sanatını Lumiere Kardeşlerin bıraktığı noktadan alıp geliştiren büyük yönetmenlerin içinde, profesyonel meslek yaşamı süresince bu sanatın geçirdiği şaşırtıcı evrimi görmeye nail olanı yok denecek kadar azdır. Görsel efektler, makyaj ve özel efektler, üç boyutlu (3d) çekim teknikleri, Dolby stereo dijital ses kayıtları ve benzeri teknolojik aplikasyonlar ile perdedeki seyirliği güzelleştiren sinemacı tayfası ise diyalogsuz, müziksiz, efektsiz, renksiz filmleri hatırlayamayacak kadar genç bir kuşağı temsil etmektedir. İşte Hitchcock'u özel kılan detay burada saklıdır. Hitchcock, 1930'lardaki Hollywood stüdyo sisteminin altın çağında da İkinci Dünya Savaşı sonrası İtalyan yeni gerçekçiliğinin yükseliş yıllarında da, Fransız yeni dalga akımının en gözde sinematik eğilim haline geldiği 1960 lar'da ve sonrasında da film çekmeye devam etmiştir. Hitchcock sinemasının tarihi, sinemanın tarihine denk düşer. İngiltere'de çektiği ilk dönem filmlerinin neredeyse tamamı sessiz filmlerdir. Kırklardan sonra Hollywood sinemasına el atmış ABD'de de başyapıtlar çıkarmaya devam etmiştir. Edebiyatla hatta diğer sanat disiplinleriyle de arası her daim iyi olmuştur. Öyküsünün orijinalliği ile meşhur birçok filmin senaryosunu bizzat kaleme almasına karşın, Clemence Dane ve Helen Simpson tarafından yazılan Enter Sir John adlı romanın sinema uyarlaması Murder'i saymazsak edebiyat uyarlama senaryoları da genelde iyi kotaran bir yönetmendir. Özel olarak bir tanesine işaret etmek gerekirse Patricia Highsmith'in Trendeki Yabancılar adlı harikulade psikolojik romanından ki kimi eleştirmenlerce Kafka ve Dostoyevski'nin eserleri ile mukayese edilmiştir- sinemaya uyarlama aynı isimli polisiye-gerilim şaheserini sayabiliriz. Film, romanın özgün hikayesinden oldukça belirgin bir ölçüde sapsa da sinema tarihinin en iyi uyarlamaları arasında sayılmaya devam eder. Murat Gülsoy'un ifadesiyle Belki de bir sanat yapıtının kendinden farklı bir başka sanat yapıtını doğurmasına güzel bir örnek diyebiliriz. Üstadın filmlerine isim bulma konusunda da yeteneği vardır. North by Northwest filmini ele alalım. Filmin adına William Shakespeare'in Hamlet'indeki ünlü tiraddan esinlenerek karar vermiştir. 1945 yapımı Spellbound filmi için sürrealist ressam Salvador Dali ile çalışmıştır. Filmdeki üç dakikaya yaklaşan rüya sahnelerinin tasarımı Dali'ye aittir. Hitchcock'un çok yönlü sanatsal zenginliği sadece bununla sınırlı değildir. Bir ara televizyonculuğa merak salmış; bir ara uzun metrajı bırakıp kısa filmlere yönelmiştir. Tv için yaptığı bu kısa metrajlı işleri de oldukça ilginçtir. The Matrix'den yaklaşık 40 yıl önce hibernasyon uykusunu olanaklı kılan bir makineye bağlı bir adamın, tüm hayatını bilgisayar destekli bir rüya simülasyonu olarak yaşamasını anlatan bir hikayeye de imza atmıştır. Ustaların ustası bir yönetmenin 60'ından sonra kısa filmlerle, Tv. dizileriyle haşır neşir olması Amerikalı eleştirmenlerin pek de anlayamadığı bir yönelimdir. Gerçi Oscar Akademisi öteden beri Hitchcock'a karşı her zaman biraz mesafeli olmuştur. Bir iki örnek vermek gerekirse, 1960 yılında Sapık gösterime girdiği ilk günden itibaren hem Avrupalı eleştirmenlerce hem de seyirciler nezdinde tüm zamanların en iyi gerilim filmleri arasında sayılırken, en iyi film ödülü Ben Hur filminin yönetmeni Billy Wilder'a verilmiştir. Yine 1964 yılında Academy Award jürisi, usta yönetmenin Kuşlar filmiyle adaylığına karşın, -o zamanın teknolojik olanaklarına göre daha iyi bir efekt kullanımı mümkün değilken- en iyi özel efekt ödülünü Joseph Mankiewicz'in Cleopatra filmine vermeyi uygun görmüştür. Alfred Hitchcock'un Hollywood macerası bir nevi Martin Scorsese sendromudur. Fransız yeni dalga new wave akımının en büyük yönetmeni François Truffaut, Eric Rohmer ve Claude Chabrol gibi dünya çapında isimler Hitchcock'u ustaları olarak gördüklerini açıkça ifade ederken, Camilla Paglia gibi bir filoloji profesörü ise yönetmenin bir ihtimal Sapık ile beraber- en ünlü filmi Kuşlar hakkında kitap yazıp, yayınlatırken, filmleri Avrupa sinema okullarında ders olarak okutulurken, o Academy Award jürisi tarafından ısrarla heykelcikten uzak tutulmuştur. Otoriteler nezdinde ne denli görmezden gelindiyse, Amerikalı izleyiciler ve genç kuşak sinemacılar tarafından çok güçlü bir kişilik olarak algılandı. Hitchcock, sinema tekniği açısından da birçok yeniliğin mucididir. Asla zoom mercek oyunu yapmayı sevmeyen, traveling kamera kullanmamaya özen gösteren Kanadalı yönetmen David Cronenberg'in aksine Hitchcock bu tür kamera numaralarına bayılır. Vertigo filminde yükseklik korkusunun sebep olduğu baş dönmesi sahnelerini çekebilmek için geriye doğru optik kaydırma yaparken aşağıya doğru raylı sistem üzerinde yol alan jimmy jib düzeneği kullanarak yeni bir görsel illüzyon keşfetmiştir. Perspektif uzunlamasına çekilirken, fon değişmesine karşın, bakış açısı sabit tutulmuş ve her şey oyuncunun bakış açısının merkezini oluşturan odaktan kaçıyormuş hissi vermeyi yakalayabilmiştir. Yönetmenin Truffaut ile yaptığı uzun mu uzun ve detaylı söyleşiye bakılırsa, bu teknik üzerine tam 15 yıl düşündükten sonra mükemmelleştirebilmeyi başarmıştır. Hitchcock bahse konu heyecan profilini oluşturan bir sahneyi ilk kez 1940 yılında Rebecca filmini çekerken gözünde canlandırmıştır. Joan Fountaine'in adli soruşturma sırasında bayılırken her şeyin kendinden uzaklaşıverdiği şeklindeki hissiyatını göstermek istemiştir. Rebecca'da çekemediği bu sahneyi yıllar sonra Vertigo'yu çekme zamanı geldiğinde geriye kaydırma ile optik kaydırmayı aynı anda, birlikte kullanarak çözümlemiştir. Bu çekim hilesi daha sonra pek çok kez taklit edilmiştir. Senaryo yazımı sanatına MacGuffin dediği bir teknik kazandırarak, herhangi değerli bir nesne etrafında dönen soygunlu, casuslu, kovalamacalı filmlerin temel yapı taşlarını belirlemiştir. Bizzat kendisinin uydurduğu bir kelime olan MacGuffin, bugün aksiyon/polisiye sineması senaristlerinin en çok başvurduğu hikaye anlatma tekniğidir. En bilinenlerinden bir iki örnek verelim. Ronin, The Maltese Falcon, Jackie Brown, Back to the Future Part 2, Pulp Fiction'ın gizemli çanta etrafında dönen hikayesi diye uzar liste. Kendisinin tabiriyle sinema, başrol oyuncusunun yaptıklarını kayıt altına almaktan ibaret değildir. Daha fazlasını da sunmayı bilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/eskinin-yenisi-su-yucel-doruk-sanat/", "text": "ESKİNİN YENİSİ RESİM SERGİSİ 25 MART-12 NİSAN 2014 Doruk Sanat galerisi Su Yücel'in yeni kişisel sergisi Eskinin Yenisi isimli resim sergisine ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/nilgun-yuksel-vahsi-kadina-ovgu/", "text": "Sadece bir pipo resmi. Sadece resim. Üç boyutlu nesnenin iki boyuta indirgenmiş hali. Pipo temsili. Ama bu kesinlikle havuz başında bir akşam partisi değildir. Vajina... Sadece vajinanın kavramsal temsili... Ötesi hem indirgenen hem bütün dişinin temsili. Sıradan bir Pazar günü... Kahvaltıdan önce lahana turşusu kuruyorum. Gelecek günler için nohut, kuru fasulye ıslatıyorum, yaprak sarmasının içini hazırlıyorum. Çocukların uyanıp yaptıklarımı gördüklerinde ne kadar mutlu olacaklarını düşlüyorum. Eski zamanların manastırları geliyor aklıma. Orada yaşayan siyahlara bürünmüş rahibeler, kutsal bakire kadınlar. Filmlerde, romanlarda hep otorite sapkını korkunç rahibeler vardır ya, benim usuma takılanlar onlar değiller. Manastırların kütüphanelerinde kilisenin skolastik dayatmacılığına inat gizli gizli aydınlanmayı ateşleyecek çevirileri yapanlar. Erkeklerini aşka hazırlamak için küçük toplarla onların ayaklarının altına vuran, onları uzaklara gönderdiklerinde saçlarını kısacık kestiren Çinli kadınlar. Adaklarla onurlandırılan Tanrıçalar, devletleri yönetenler, cadı diye ateşe atılanlar. Zayıf, güçlü, öfkeli, hırslı kadınlar. Gözümün önüne bacak arasından kordon çıkardığı performansıyla Carolee Schneemann, Interior Scroll, (1975)'ın görüntüsü yerleşiyor. Bütün malzemelerden, kadını donatan her şeyden sıyrılıp bedeniyle konuşuyor Schneemann. Latife Tekin, Çırağan Sarayı'ndaki okumasında Kadının kendine ait dili vardır. demişti. Konuşmaktan değil, annelerden, ninelerden alınan o sessiz dilden, kadının sezgisel bilgisinden söz ediyor, Kahkaha da kadına aittir. diyordu, Kadın gülerken bile bir şey anlatır.. Sarmaları tencereye dizerken gülümsediğimi fark ediyorum. Yazmam gerek, diye düşünüyorum. Yazımın başlığı Vahşi Kadına Övgü olacak. Ocağın altını yakıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/renklerin-senfonisi-hakan-esmer-galeri-soyut/", "text": "temalı resimleriyle, sanat izleyicilerini görsel estetik hazzın zirvesinde buluşturuyor. yeni bir dünyada inadına yer veriyor. çıkarmaktadır. Bu anlamda ''Renklerin Senfonisi'' Hakan Esmer'in doğayı, yaşamı, insanı, kenti coşkulu ve özgün bir yorumla ele almasının yalın ve güçlü bir ifadesidir. Yaklaşan ''Bahara Merhaba'' demek adına, yeni bir tema ile de izlenim bırakarak, sonraki sergilerine ilişkin ipuçlarını da paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/sinemacilardan-kultur-ve-turizm-bakanligina-acik-mektup-siyah-bant/", "text": "Sanata yönelik sansürü araştıran, belgeleyen ve sansürle mücadele etmeyi amaçlayan Siyah Bant girişimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın etkinliklerde gösterilecek yerli filmlere kayıt-tescil zorunluluğu getirmesine karşı, bu uygulamanın geri çekilmesi için sinemacılarla birlikte bir imza metni hazırladı. Aralarında Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Yeşim Ustaoğlu, Tayfun Pirselimoğlu, Onur Ünlü ve Yeni Sinema Hareketi yönetmenlerinin de olduğu 211 sinemacı ve sinema sektörünün büyük bölümünü kapsayan 40'a yakın festival, meslek örgütü, sendika, yapım ve dağıtım şirketinin imzaladığı mektupta, sanatsal etkinliklerde filmlerin gösterimi için istenen kayıt-tescil uygulamasının, sanatsal ifade özgürlüğüne bir engel oluşturacağı ifade edildi. Ayrıca mektupta filmlerin kayıt-tescil edilmesi için geçmeleri gereken Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurulları'nın kriterlerinin muğlaklığı, siyasi ve ahlaki gerekçelerle yasaklamaya varan uygulamaları eleştirildi. Son olarak Lars von Trier'in 'Nymphomaniac' filminin ticari gösterimine ve dolaşımına izin verilmeyerek açık bir sansür uygulandığı ve bunun kabul edilemeyeceği belirtildi. Sansüre yönelik girişimlerin karşısında kararlılıkla duracaklarını belirten imzacılar, ilgili yönetmeliklerin sektör ile işbirliği halinde yeniden düzenlenmesini, Kurulların filmlerin ticari dolaşıma ve gösterime giremez kararı verme yetkisinin kaldırılmasını, Kurul kararlarında ifade özgürlüğü ve sinema sanatının özgünlüğünün gözetilmesini ve sanatsal etkinliklerde filmlerin kayıt-tescil belgesi istenmeksizin özgürce gösterilmesini talep ediyor. Açık mektup ve imzası bulunan sinemacılar, meslek örgütleri, sendika ve festivallerin listesi aşağıdadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü, Türkiye'de düzenlenen film festivallerine ve çeşitli kültür sanat kurumlarına 2014 Ocak ayında gönderdiği bir yazıyla, etkinliklerde gösterilecek yerli filmlerin kayıt ve tescil edilmiş olması zorunluluğunu vurgulayarak, gösterimlerin yapıldığı mekanlarda denetimlerin yapılacağını ve kuralın ihlali halinde yaptırım uygulanacağını bildirdi. Kayıt-tescil, başvurusu mevcut yönetmeliklere göre ancak bir yapımcı şirket tarafından yapılabilen ve filmlerin sınıflandırma ve değerlendirme kurulundan geçmesiyle sonuçlanan bir süreçtir. Dolayısıyla sanatsal etkinliklerde gösterilecek olan filmlere yönelik olarak gönderilen bu yazı, sinema sektöründe karışıklığa ve huzursuzluğa yol açmıştır. Bir filmin yaş sınıflandırması ve değerlendirilmesinin yapılması dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi bir gerekliliktir. Ancak kriterleri son derece muğlak olan Değerlendirme ve Sınıflandırma yönetmeliği doğrultusunda Alt ve Üst Kurul üyeleri, daha ziyade ahlaki ya da siyasi nedenlerle filmlere yüksek yaş sınırları getirerek gösterimini kısıtlayabildiği gibi, ticari dolaşıma giremez kararı alarak açık bir şekilde sansür uygulayabiliyor. Filmlerin kayıt-tescil zorunluluğu üzerinde oluşturulan bu kontrol mekanizması, sanatsal ifade özgürlüğünü açıkça tehdit ediyor. Son olarak Lars von Trier'in 'Nymphomaniac' filmi için Sınıflandırma ve Değerlendirme Üst Kurulu tarafından ticari dolaşım ve gösterime çıkamaz kararı verildi. Mevcut yönetmeliğin 11. maddesinde belirtildiği üzere kamu düzeni, genel ahlak, küçüklerin ve gençlerin ruh ve beden sağlığının korunması, insan onuruna uygunluk ve Anayasada öngörülen diğer ilkeler doğrultusunda film yasaklanmıştır. - Kayıt ve Tescil ile Sınıflandırma ve Değerlendirme yönetmelikleri, sinema sektörü ile istişare edilerek hızla yeniden düzenlenmeli; yeni yönetmelikte yaş sınıflandırmasına uluslararası kabul edilmiş olan bilimsel ölçütler getirilmelidir. Özellikle, Değerlendirme Kurulları'nın, filmlere ticari dolaşıma ve gösterime giremez kararı verme yetkisi kaldırılmalıdır. - Film festivallerinde ve her türlü sanatsal etkinlikte filmler, kayıt-tescil belgesi istenmeksizin özgürce gösterilmelidir. - Değerlendirme ve Sınıflandırma Kurullarında kararlar alınırken, kanunca reşit olarak tanımlanan reşit bireylerin seçme ve ifade özgürlüğü ve sinema sanatının özgünlüğü gözetilmelidir. Süreci yakından takip edeceğimizi ve sansüre yönelik kararların karşısında duracağımızı, her koşulda mesleki özgürlüğümüzü savunmaya hep birlikte ve kararlılıkla devam edeceğimizi kamuoyu huzurunda duyuruyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/07/yansima-ve-bulusma-mine-sanat-galerisi/", "text": "We have met with Gezi Spirit in 2013. It has been compulsory to approach March 8 International Women's Day in a richer context. Based on Gezi principles; Pluralism, Integration, Solidarity and MEETING, we wanted to see the REFLECTION of female personality and female problems on our male colleagues' works. The exhibition named itself: REFLECTION AND MEETING. Serhat Kiraz makes a start on with The Poet of the Poets SAPPHO. Alaattin Aksoy, WILL OF GOD: The victims of unconsciousness in the Information Age. He takes the subject of transformation of life into a ruin. Esat Tekand: He takes the photograph named Us of German Revolutionary Socialist Politician and Feminist CLARA ZETKIN (1857-1933). Balkan Naci İslimyeli: He participates with a painting from The Photonovel of a Housewife series. CHILD BRIDE DESTINY of Murat Morova, confront us with one of our most crucial social problems. Kenan Sunar: PROTECT THE NATURE is one of instinctive tasks of being a woman. Ahmet Öktem emphasizes the desperate, dispersed, full of disappointment destiny of womanhood with his work I AM MADAME BOVARY. The portrait named VİVA LA VİDA of Şükrü Karakuş is a tribute to FRIDA KAHLO, a woman and an artist consecrating life nonetheless. The work named CULTURE SYMBOLS of Halil Akdeniz and the work named DILEMMA of H. Avni Öztopçu, are abstract approaches to our exhibition's concept. THE ARTISTS THAT WE BRING TOGETHER IN THIS EXHIBITION WANT TO BE WITNESSES OF WOMAN DESTINY. I thank to all my artist friends who make real this extraordinary exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/08/etkilesimler-1-emel-ors-pinelo-gallery/", "text": "Sanatçı Emel Örs etkileşimler 1 başlığı altında topladığı çalışmaları 12 Mart tarihinden itibaren Pinelo Gallery'de izlenebilir. Örs, geçmiş sanat tecrübelerini tuvallerine aktararak günümüz sanat akımlarından örneklerini çalışmalarında sanatseverlere sunuyor. Tuvallerinde ilk göze çarpan kullandığı pastel tonlar ve renklerin uyumu. Sanatçının kendi iç dünyası gerçek yaşamla bir köprü kurarak renk ve figürlere dönüşmekte. Bu dönüşüm figürlerin aykırı bir biçimde deformasyona uğratarak izleyiciye etkisini güçlendirmektedir. Pinelo Gallery'deki sergi 22 Mart tarihine kadar açık kalacaktır. 1963 yılında İstanbul'da doğdu. Kültür Koleji mezunudur. Sanat yaşamına 1996 yılında Ramuş İpek atölyesinde usta çırak ilişkisiyle başladı. Yurt içi ve yurtdışı 9 kişisel ve 50 ye yakın karma sergiye katıldı. Sanatçı bir dönem genel sekreterliğini yaptığı Bakırköylü Sanatçılar Derneği üyesidir. Halen Bakırköy'de kendi atölyesinde (Atölye 7) çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/08/masters-of-hyperrealism-809-artgallery/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/08/oznur-eren-dus-yolcusu-sanat-sokagi/", "text": "1985 yılından itibaren çeşitli atölyelerde resim çalışmaları yaptı. 2007 yılında girdiği Mimar Sinan Üniversitesi, Resim Bölümü Prof. Nedret Sekban ve Doç. Ahmet Umur Deniz Atölyesi'nden mezun oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/08/straw-to-gold-oli-goldsmith-the-alison-mine-gallery/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/08/tezahur-emergence-serkan-demir-cermodern-hub-sanat-mekan/", "text": "Serkan Demir'in tezahür/emergence isimli solo sergisi 13 Mart'ta CerModern bünyesinde güncel sanat alanı olarak faaliyet gösteren HUB Sanat Mekan'da izleyici ile buluşuyor. Ağırlıklı olarak heykel formunda işlerin olduğu sergi, 12 Nisan 2014 tarihine kadar görülebilecek. Son yıllarda çalışmalarını çoğunlukla inanç eksenine odaklayan sanatçı, tezahür sergisinde, gerçeküstü ortaya çıkış durumunu sorgular. Beklenmeyen zamanda ve beklenmedik biçimlerde görünürlük kazanan bu durumu 'belirme' olarak tanımlar ve yaşanan değişimi, bozulmayı, sürecinin konusuna dönüştürür. Sanatçı, içinde bulunduğu coğrafyanın siyasi ve politik gerçekliklerinden hareketle, kültürel bir izlenim haritası oluşturmaya çalışmaktadır. Doğu mitosu ve anlatısı ile ilişkilendirmeye çalıştığı bu haritada, coğrafik stratejiler, müdahale mekanizmaları ve küresel sermayenin yarattığı krize ilişkin fotoğraf, ironik bir dille görünürlük kazanırken tezahür kavramının gerekçeleri de tartışmaya açılmaktadır. Yine üzerinde durduğu konuların başında gelen inanç kavramının sınır çizgileri ve bunların gündelik hayattaki dönüşümleri ise son yıllardaki üretimlerinin ana motifini oluşturmaktadır. Enstalasyonlar, hareketli kurgular, küçük boyutlu heykellerden oluşan tezahür adlı sergisinde sanatçı, nesneleri bazen birbirine ekler, çarpıştırır, bazen de tekrar toparlayarak bir sanat oyunu oynar. Birer metin niteliğinde ortaya koyduğu yapıtlarındaki örgü ve kurguyu, ruhani olanın yerine getirilme duygusuyla gerçekleştirir. Kendi tabiri ile 'görsel soruşturma' olarak adlandırdığı bu yapı sökümde, geleneksel üretim biçimlerinin sınırlarını belirgin şekilde zorlar ve üretim seyrinin kanıtlarını da izleyiciye sunmak ister. Eserleri çeşitli müze ve koleksiyonlarda yer alan Serkan Demir, aynı zamanda Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifi'nin kurucuları arasında yer almaktadır. Serkan Demir's solo exhibition called as egermence is meeting with audiences on 13th of March in HUB Art Residence which is currently acting as art area in the body of CerModern. The exhibition which has mainly works in sculpture forms will be able to be visited until 12th of April, 2014. The artist who has been focusing his works mostly on belief centerline in last years is also questioning the situation of surrealistic emergence in his emergence exhibition. This situation which becomes visible in unexpected time and in unexpected forms is identified as definition and transforms the experienced change, deterioration to subject of the process. The artist tries to generate a cultural impression map with reference to diplomatic and political reality of the geography he is in. In this map he tries to associate with east mito and narration, rationals of emergence notion is come up for discussion while the image related to geographic strategies, intervention mechanisms and crisis created by global capital is becoming visible with an ironical language. Again boundary lines of belief notion which is the leading subject he insists on and their transformations in daily life constitute the main motive of his production in last years. In this exhibition called as egermence which consist of installation, dynamic fictions, small sized sculptures, the artist plays an art game by piecing objects together sometimes and sometimes by putting together. He performs the fiction and pattern in his works he presents with text characteristics with a sense of performing the one which is spiritual. In this structure removal he calls as visual investigation with his own interpretation, he obviously pushes the limits of tradational production forms and also wants to present to audiences the evidence of production course. Serkan Demir whose works have taken part in various museums and collections, is among founders of Yaygara Contemporary Art Initiative."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/10/dogancay-muzesi-10-istanbul-orta-okullar-resim-yarismasi/", "text": "Türkiye'nin ilk kişisel Modern Sanat Müzesi olan Doğançay Müzesi, kurulduğundan bu yana çocukların sanata ilgilerini arttırmak amacıyla düzenlediği resim yarışmalarının onuncusunu gerçekleştiriyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin ana sponsorluğunda gerçekleştirilen yarışmanın sergi ve ödül töreni Mayıs ayında Cemal Reşit Rey Konser Salonunda gerçekleşecek. 1. Doğançay Müzesi 10 Orta Okullar Resim Yarışması İstanbul'da eğitim yapan tüm ortaokulların katılımına açıktır. 2. Yarışmada 1., 2., 3.'lük olmak üzere üç derece ödülü ve 5 adet mansiyon ödülünün yanısıra 42 adet sergileme ödülüyle birlikte 50 adet ödül verilecektir. Büyükşehir Belediyesi ödülleri nakit eğitim bursu şeklinde, sponsor firmaların ödülleri farklı seçeneklerde olacaktır. 3. Öğrenciler, GELECEĞİN İSTANBUL'unu özgürce resmedebileceklerdir. Resimler öğrencinin kendisine ait olacak, grup çalışmaları yarışma dışı kalacaktır. Malzeme seçimi serbesttir. Resimlerin boyutu 50x70 cm den daha büyük olmayacaktır. 4. Resimler 5 Mayıs 2014 tarihine kadar, yarışmaya iştirak eden her okul adına toplu bir dosya içerisinde Doğançay Müzesi'ne kargo yolu ile ya da elden teslim edilecektir. ( Doğançay Müzesi Balo Sokak No: 42 Beyoğlu İstanbul Tel: 0212 244 77 70 71) Karşı ödemeli / alıcı ödemeli kargo gönderileri kabul edilmeyecektir. 5. Her resmin arkasına; resim sahibi öğrencinin adı, soyadı, yaşı, sınıfı, okul adı, irtibat numaraları okunaklı, silinmeyecek ve düşmeyecek şekilde yazılmalıdır. 6. Derece ve sergilemeye değer bulunan resimlerin duyurulması ve ödül töreni 2014 Mayıs ayı içerisinde Cemal Reşit Rey Konser Salonunda yapılacak ve sergilenecektir. 7. Ödül alan ve yarışmaya katılan tüm resimler, sergi bitiminden sonra 28 Haziran 2013 tarihine kadar Doğançay Müzesi'nden teslim alınmalıdır. Doğançay Müzesi bu tarihten sonra resim iadesi yapmayacak ve resimlerle ilgili hiç bir sorumluluk kabul etmeyecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/10/sans-ver-hayata-bagis-karma-sergi/", "text": "Hayata Bağış Derneği ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği işbirliğiyle düzenlenecek olan 'organ bağışı' temalı resim sergisi ile toplumumuzun dikkatini bir defa daha bu yüce karara çekmek istiyoruz. O karar ki sona eren bir yaşamdan birçok yeni hayatlar çıkartacak, bizlere insan sevgisinin ve insan hayatına saygının tüm anlamlarını hissettirebilecek, bir acıdan sayısız dersler çıkarttıracak müthiş bir karar... Hiç tanımadığımız ancak ne denli zor durumda olduklarını anlayabildiğimiz insanlarımıza sağlıklarını, ailelerine ise sevdikleriyle geçirecekleri zamanları hediye etmek nasıl bir büyüklüktür!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/11/hulya-kupcuoglu-cizgiler-gunluk-hayattaki-anlarla-ilgili-gelgitlerimi-anlatan-ritimlerdir-figen-bati-ile-roportaj/", "text": "Figen Batı Alev Okulları'nda açtığı yeni sergisinde farklı serilerine ait resimlerden örnekleri bir araya getiriyor. Doğa ve özgürlük gibi kavramların üzerine giden sanatçı, içsel duygularını ön plana çıkarıyor. Ay sonuna kadar izlenebilecek olan sergi, aynı zamanda Alev Okulları salonlarında açılan ilk sergi olma özelliği taşıyor. Figen Batı: Evet. Resimlerimde doğa ön planda olmakla birlikte içsel duygularımı tuvallerime yansıtırım. Bazen o anda hissettiğim duygular, düşünceler doğanın içinden çıkan formlara dönüşüyor, bazen de o formlar benim duygu ve düşüncelerimi oluşturuyor. Sıçramalar ve aşama aşama geliştirdiğim bir yapı var. Özgürlük ve kendini keşfetmek çok önemli benim için. Resim de kendimi keşfetme sürecinin yollarından biri. F. B.: Araştırma yapmak önemli bir süreç, planlama yapmak da. Öncelikle yeni yapacağım resim serilerinin ana duygusu üzerine yoğunlaşıp bunu en iyi ifade edebileceğim renkleri planlarım. Kompozisyonlarımda ise renklerin de izin vereceği ilham ile tuvale yoğunlaşırım. F. B.: Tamamen içsel duygularımla oluşan renk ve formlardır. Dolayısıyla birlikte uyumlu ve ayrılmazlar. Renk ve biçim kontrastlıklarını oldukça yoğun kullanırım. Ama sonuçta resimde ahenkli bir serüven oluşur. Renkler formları kendiliğinden oluşturur tuval yüzeyinde. . F. B.: Çizgi ögesi resimlerimde kullandığım en önemli elemanlardan biri. Bu ince çizgiler günlük hayattaki anlarla ilgili gelgitlerimi anlatan ritimlerdir. Dışardan bakınca serbest incecik vuruşlar gibi görülse de bir bakıyorsunuz tabloyu size anlatıyor: bütünün kimi zaman bağlayıcı kimi zaman dikkati belli bir yerde odaklamaya yardımcı olan ögelerinden. F. B.: Tuvalin karşısına geçtiğimde o anki duygu ve düşüncelerim renklerle formlara dönüşüyor. Bu aslında planlanmış bir form düzeni değildir. Kendiliğinden çıkıveren anlık formlardır. Bazen bir çıkış gibi bazen de bir kaçış gibi. F. B.: Uzun yıllardır oluşan üslup ve anlatım dilimde yeni ve farklı renk ve formlardan oluşan bir eğilim görülmektedir. Bunu geliştirmeyi çok arzu ediyorum. Hayatımın bu döneminde hissettiklerimi daha iyi anlatabileceğimi düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/11/unesco-aiap-upsd-15-nisan-vitrin-sergileri-icin-sanatcilarimiza-cagri/", "text": "UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği geçtiğimiz yıl olduğu gibi bu yıl da 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nü çeşitli etkinliklerle kutlayacak. Abdi İpekçi Caddesi mağaza vitrinlerinde düzenlenen, sanatı halkla buluşturmayı amaçlayan Vitrin Sergileri Şişli Belediyesi'nin desteğiyle Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi'nde, 10-23 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. 15 Nisan Dünya Sanat Günü Vitrin Sergileri'ne katılmak isteyen üyelerimiz bu çağrıyı aldıkları günden itibaren 26 Mart 2014 günü saat 17.00'a kadar bize başvurularını gönderebilir. Seçici Kurul Bahri Genç, Tijen Şikar, Murat Havan, Turan Büyükkahraman, Ekin Onat, Sanatçı Ekrem Kahraman Prof. Tülin Onat, Ayşe Erel'den oluşmaktadır. - Üyelerimiz Vitrin Sergisi seçmelerine sergileme mekanlarının mağaza vitrinleri olduğu göz önüne alınarak vitrinde sergilenebilirliği mümkün olabilecek resim, heykel, seramik vb. yapıtlarla katılabileceklerdir. Heykel önerecek arkadaşlarımız kırılgan ve riskli malzemelerden yapılmış yapıtları göndermemeleri rica olunur. - Yapıtların, vitrinlerin büyüklüğü göz önüne alınarak belirlediğimiz ölçülere uygun olması gerekmektedir. Üyelerimiz seçmelere en fazla 3 yapıtla katılabilirler, aynı boyda olan iki yapıtla katılım kabul edilmeyecektir. Seçilen her sanatçıdan bir yapıt sergiye dahil edilecektir. Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Teslim edilecek dosyada üyenin word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini de içeren özgeçmişi, adresi, telefonu, e-postası bulunmalıdır. Yapıtla birlikte vitrine yerleştireceğimiz sanatçımızı tanıtan bilgi yazısını hazırlamamıza kaynaklık edecek 30 kelime civarında sanatınızı anlattığınız yazıyı da dosyanıza eklemeniz gerekmektedir. Yarışmaya sunulacak işlerin görselleri 300dpi formatında, kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte olmalı ve CD'de kayıtlı olarak, tüm bilgileriyle dosyaya eklenmelidir. Mail yoluyla başvurmak isteyenler, sanatgalerisiupsd@gmail. com adresine, konu bölümüne 15 Nisan Vitrin Sergileri Başvurusu yazarak dosyalarını ve görsellerini gönderebilirler. Elden veya posta yoluyla yapılacaklar başvurular 26 Mart 2014 günü saat 17.00'a kadar UPSD'nin Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri Şişli / İstanbul adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. 3. Seçici Kurul, 27 Mart 2014 tarihinde değerlendirmesini tamamlayarak, mekan ve diğer kısıtlamaları göz önünde bulundurarak seçimlerini yaptıktan sonra, eserleri sergilenecek sanatçılara duyuruları yapılacaktır. 4. Eseri seçici kurul tarafından onaylanan sanatçılar yapıtlarını en geç 3 Nisan 2014 günü saat 17:00'a kadar UPSD'ye ulaştırmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir. Sergi bitiminden (23 Nisan 2014) sonra eserler UPSD'den geri alınabilecektir. 30 Nisan 2014 saat 17.00'a kadar alınamayan yapıtlardan hiçbir şekilde sorumluluk kabul edilmeyecektir. Kargo ve UPSD-sanatçı arasındaki gerçekleşecek nakliye ücretleri sanatçıya aittir. UPSD-mağaza arasındaki nakliyeden sanatçı sorumlu değildir. 5. Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de doğabilecek hasarlardan hiçbir şekilde Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve yapıtın sergilendiği mağaza sahibi sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden istedikleri özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler. - Bahri Genç - Tijen Şikar - Turan Büyükkahraman - Murat Havan - Ekin Onat - Nebahat Karyağdı"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/16/batuhan-yildiz-hidayetin-gordugu-baykusun-korlugu/", "text": "Yaralar vardır hayatta, ruhu cüzzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar. Kimseye anlatılamaz bu dertler, çünkü herkes bunlara nadir ve acaip gözüyle bakarlar. Biri çıkar da bunları söyler ya da yazarsa, insanlar yürürlükteki inançlara ve kendi akıllarına göre hem saygılı, hem de alaycı bir gülüşle dinlerler bunları. Çünkü henüz çaresi de devası da yok bu dertlerin... cümleleriyle başlıyor kitap. Bir kitap yaralar vardır... diye başlıyorsa etkilenmemek mümkün mü? Hele kitap başından sonuna kadar bu yaraları ruhunuzda hissettiriyorsa. Hidayet'in kayıpları, gerçekliği, bu kayıpların verdiği iç dökme seansları ve eğrisiyle doğrusuyla kaleme alınmış her cümlesinde, gerek kendi hayatınızdan gerekse başkalaşmış ruhunuzdan kalıntılar bulmak olasıdır Kör Baykuş'un. Dünyada çok fazla ses getirmiş bir kitap Kör Baykuş. İçinde iki farklı öykü, iki farklı zaman bulunduran bu kitap, karanlığın en koyu yerinden çıkıp günümüze kadar gelir. Hidayet, Kör Baykuş sayesinde, İran edebiyatına Avrupa modernizmini getirir. Eserlerinde Sartre, Kafka, Rilke, Poe ve Zweig etkisi görülür. Eserin Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca, Macarca, Çekçeye çevrilmesi de dünyaya sesini duyurmuş olmasının kanıtıdır. Hidayet, zaman kavramını diğer romanlar gibi tekdüzelikten koparıp, zamanın iç içe geçtiği, düşlerin bir anda gerçekleşmesi yahut gerçeklerin bir anda düşleşmesi durumuna okurları davet ederek eserini bahşetmiştir. Eserde, kendini hissettiren Hidayet'in hayatına dair izler de söz konusudur: Ne erken ne de geç. Ancak biraz da olsa eksik. Hidayet, eserini tam zamanında yazmış ve hayatının orta yerinde gerek kadınlar konusundaki zayıflığını gerekse kendi geleneklerinin karmaşasında kayboluşunu ince ince cümlelere işlemiştir. Hatta kendi toplumundaki batıl inançları eleştirmiştir. Hidayet'in çoğu eseri, psikanalitik, sosyolojik, feminist ve yapısalcı yöntemle ele alınmıştır. Kitapta işlenen, ölüm, aşk, korku, intihar, ölümseverlik, ölüsevicilik gibi birtakım kavramlar ayrıntılı olarak incelenmiştir. En önemli incelemesi de, Dr. Sanati'nin, Hidayet'in eserlerinden yola çıkarak psikolojik rahatsızlığını teşhis ettiği incelemedir. Her şeyden önce, kitap ele alınıp, okunmadan bile, göz atıldığında bile dipnotlar aracılığı ile çok fazla şey öğrenileceği söylenilebilir. Butimar bir kuştur, deniz kıyısına çöker, denizin bir gün kuruyacağını düşünür, bu tasa yüzünden de su içmez hiç. (sf. 39) cümlesiyle insanı butimar adlı bir kuşa benzeten Hidayet, kitapta Nevruz'un 13'ü, Göz, İnsan adları, Ayna, Su ve Suren Nehri, Baykuş gibi sembollere de yer vermiştir. Bu nedenle semboller üzerinden derin okumalar yapmak da mümkündür. Oğuz Demiralp'in bu kitap üzerine derin bir okuma yaptığı kitabı Kör Okur, Kör Baykuş'tan sonra tavsiye edilebilir. Son olarak da eser, karşılaştırmalı olarak incelenmek istenirse, Albert Camus'nün Düşüş kitabı ele alınabilir. 17 Şubat 1903'te Tahran'da doğdu. Ortaöğretimini tamamladıktan sonra mühendis olmak için Belçika'ya gitti. Edebiyata ilgisi olduğundan 1927'de öğrenimini yarıda bırakarak Paris'e gitti. Fransız dili ve edebiyatını yakından inceledi, ilk eserlerini orada yazdı. 1936'da Hindistan'a gitti, Budizmi inceledi ve Buda'nın bazı yazılarını Farsçaya çevirdi. 1950'de Paris'e döndü. Bazı bunalımlar yaşadı. 9 Nisan 1951 günü, yine böyle bir bunalım sonrası, kaldığı yerde havagazı ile intihar etti. Sadık Hidayet, İran edebiyatında modern öykücülüğün kurucularındandır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/bzzz-sound-art-festival/", "text": "The global problem of Colony Collapse Disorder, namely the rapidly decreasing population of honey bees, has caused substantial problems for farmers and the environment. In connection with Softday's project Song of the Bees, Harp Art Lab seeks submissions from artists working with sound to create installations or performances connected to the theme of honey bees, thereby transforming Harp Art Lab Windmill into a hive of sounds. The theme is open to each artist's interpretation. From the applications, eight artists will be selected to participate in the festival."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/duyumlanabilirligin-imgeleri-kuad-galeri/", "text": "Francis Bacon'un ünlü triptiğinin Kasım 2013'deki rekor satışından sonra ekonomik gücü çoktan kanıtlanmış olan resmin küresel piyasadaki değeri bir kez daha yükselmiş olmalıdır. Çağdaş sanatın kavramları, içerikleri ve estetiği açısından etkin olan küresel eleştirel ortamda ise Resim öldü mü? sorusu 1850'lerde fotoğraf görsel temsiliyet, gösterge, gösterilen ve imge dünyasına girdiğinden bu yana soruluyor. 1980'lerde yerleştirmeler ve video sanat yükselmeye başladığında resim için yeni bir rekabet alanı daha açıldı ve bu tür yapıtlar bienallerde öne çıktı. Buna karşın resim yapan sanatçıların sayısı hiç bir zaman azalmıyor; dahası özellikle her kuşak sanatçının bütün diğer çekici tekniklere karşın son dönemde resim yapmayı yeğlemesi ve sürdürmesi de başka ilginç bir durum olarak beliriyor. Günümüzdeki çeşitli tekniklerde imge üretimi ortamında resim yapmak özel bir üretim ve bu çoğul seçenekler durumu resim yapan sanatçıya farklı bir özgürlük alanı sağlıyor. Sanatçı güncel imge akıntısının yönlendirmelerine karşı çalışırken kendisine adeta daha geniş bir üretim düzlemi buluyor. Toplum da resim konusundaki bilgisi ve bilinci bağlamında ki bu mağara resminden bu yana var olduğunu bildiği resim olgusudur resmi tarihsel derinliği dolayısıyla güvenilir bir sanat yapıtı olarak kabul ediyor. Bu sanat tarihsel meşruluğa bağlı olan başka bir gerçek de temsiliyetteki çeşitli bildik ögelerin izleyiciyi kendisine bağlaması ve ona kendisini bu kültür mirası ile kimliklendirme olanağı vermesidir. 20. yy boyunca yapılan keskin eleştiriler de resmin gücünü azaltmadı. Bir çok eleştirel metinde ve savda işaret edildiği gibi resim sanıldığı kadar saldırı altında da değildir. Yine de resmin geçmişteki tarihsel ve sanat tarihsel değer ve önceliğe, dinsel ve siyasal temsiliyet gücü ve etkisine sahip olmadığını kabul etmek gerekiyor. Resmi 20. yy başında tümüyle farklı bir temsiliyete dönüştüren Kübizm ya da Soyut Dışavurumculuğun yarattığı gibi köktenci değişim de söz konusu değil. 20. yy sanat akımları bağlamında ve dahası bugün de resimde her şeyin yapıldığı tartışılıyor; içerik ve biçim açısından tükenmiş olduğu ileri sürülüyor. Kuşkusuz yapılmış resimleri durmadan yineleyen, tarih dışı ve dekoratif olarak sınıflandırılan resim türleri var; ancak bu tür küresel dekoratif resim piyasasını besleyen resimler konumuz değil. Sergiye katılan sanatçıların resimleri diğer bütün teknikler ve araçlar gibi dünyayı ve yaşamı yorumlayan görsel bir araçtır ve öznellik içeren bilgi birikimi, düşünsel yoğunlaşma ve uzun soluklu çalışma içeriyor. Resimler bireysel bir üretim olmakla birlikte, üretildiği dönemin ortak bilincini de yansıtabiliyor; bir kuşağın ortak manifestosu olarak da değerlendirilebiliyor. Her kuşak ait olduğu dönemin sorunlarını irdeliyor, yorumluyor ve kendinen sonraki kuşağa çözülmesi ya da yorumlanması gereken başka konular ve sorunlar bırakıyor. Sanatçıların resimlerinde ısrarlı ve dirençli bir üretim ve emeğin özgün estetik, içerik ve biçim zenginliği izlenebiliyor. Resimler ilişkisel estetik çağında toplumsal-siyasal içerikler ve bağlantılar, öznel teknikler ve üsluplar ve sürdürülebilir üretim açısından önemli bir birikimden bir kesittir. Günümüzde Jaques Ranciere'in sanat bilgisi ve eleştirisi bağlamında belirlediği sanatın estetik rejimi kavramı özel bir duyumlanabilirliğin varlığına işaret ediyor. Serginin başlığı da özellikle bu duyumlanabilirliği işaret ediyor. Sergi benzer duyumlanabilirliği izleyicinin de benimsemesini amaçlıyor. After the record sales of Francis Bacon's triptych in November 2013, painting may have multiplied its already established economic power in the global art market. However in the global critical art debate, which is influential for the concepts, contents and aesthetics of contemporary art, the question Is painting dead? has been asked since 1850's when the photography entered into the image production. The rise of video and installation art since the 1980's has also opened a ground of competition for painting and the multi-cultural electronic images became the idols of the biennale. Yet another question is still effective why the majority of the artists and in particular young artists are choosing to paint, despite the various attractive techniques. Within this image making context to be a painter became a particular case and gave a different freedom to the painter who found a ground of productivity in working against this current. The public knowledge and consciousness correspondingly accepts the painting as an art historical medium since the drawings on cave walls and therefore appreciated as an artwork to be trusted. Another fact linked to this art-historical legitimacy is various familiar elements of representation in the paintings engaging the viewer in or giving him the possibility to identify himself/herself and his/her cultural legacy with. Painting is not marginalized and is not really under attack as indicated in many critical texts and statements but neither does it have the same religious, historical and art-historical primacy it once did. Painting doesn't carry the political and religious representative influence and power as it once did and it cannot be as shocking as it once was when Cubism or Abstract Expressionism has transformed it into a very different representation. In consideration of 20th century art movements, and even today it is argued that everything has been done in painting, its content and form is exhausted. Evidently there are paintings rated as anachronism and decorative, repeating all the paintings that has been done before. A painting as decorative productions within the global and local markets is not our consideration. In the age of relational aesthetics paintings of an artist are considered to be significant, sustainable and subjective only because of their critical socio-political and philosophical content, particular techniques, drawing styles and color, which are inimitable and not duplicable. Painting in this sense is an individual and visual way of interpreting the world and the life as well as a life-long determination that conceptual accumulation, concentration and persistence. Painting as thus is an individual task, but at the same time a manifestation of every generation that creates its own imprint and leaves other issues for the next generation to solve. The paintings of the artists participating in this exhibition are visual implementations as all other techniques and implementations of interpreting the world and the life with subjectivity, knowledge, conceptual concentration and sustainable production. The paintings are intensely individual but also reflect the collective consciousness and manifestations of their time. In the age of relational aesthetics and aesthetic regime these paintings present a characteristic of a sensible way of existence. According to Ranciere the distribution of the sensible is a political act and it is composed of the order, which formulates what is possible to see, hear, say, think, do and make involving perception, thought, and activity. All these are possible to capture by the senses. The title of the exhibition refers to this sensible, indicated by Jaques Ranciere and expects the viewer to internalize these images of the sensible."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/ekinoks-akademililer-sanat-merkezi/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi baharın gelişini Ekinoks ile kutluyor. Yaşamın başlangıç anından günümüze kadar baharın gelişi bir anlamda doğanın uyanışı olduğu için her zaman farklı coğrafyalarda yaşayan insanın dolayısıyla da sanatın ilgi odağı olmuştur. Uyanan doğanın uyandırdığı bedenlerin uyku halinden kurtuluşu ile başlayan süreçle sanatın, beden irdelemeleri ile gelişen duruma yönelmesi sürekli eksik olan bir şeyi tamamlama arzusuyla örtüşmektedir. Ahmet Umur Deniz, Gizem Enuysal, Hüsnü Koldaş, Kader Genç, Kemal İskender, Nesli Türk, Sertap Yeğin, Sinem Kaya ve Resul Aytemür'ün yer aldığı sergide sanatçılar özgürlük ve tutsaklık halinin düşünce sistematiğimiz üzerinde yarattığı etkinin sanatsal izdüşümleri ile izleyici karşısına çıkıyorlar. Çok katmanlı bir uyanış hikayesinin şiirsel anlatımı olan Ekinok 26 Nisan 2014'e kadar Akademililer Sanat Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/fire-station-artists-studios-dublin-ireland/", "text": "Fire Station Artists' Studios offers living and working spaces for visual artists, as well as workshop and computer facilities. - A covering letter - A current CV (3 pages max) and documentation of your work - Residency work plan - Artist statement - An image list A selection committee then reviews your application and makes recommendations to our board. The selection committee bases its decision solely on what you provide. Artists living outside of Ireland may apply for short-term (1 3 months) residencies. A clear and developed rationale for applying for a residency in Ireland must be included in your application e. g. an exhibition or commission opportunity in Ireland; links made with Irish curators, galleries or other artists in Ireland. This should be detailed in the cover letter of your application. Tell us, in detail, how you hope to use the studio, e. g. to work on a commission, to prepare for an exhibition. Tell us why you need residential space specifically. Include a work plan, giving details of what materials and processes you use and any other requirements you have, such as wheelchair access. This will help us provide you with the most suitable space. Tell us for how long you will need your studio. We let out studios for between 1 year and 2 years, 9 months. If you need a studio for more than one year, we will review your progress after your first year. - Up to six still images (Jpeg files only which must be less than 1MB each) - Video showreel: web address of up to 6 minutes of footage. Please indicate in the application form whether you are applying for a short-term (1 month 3 months) or a long-term (1 year 2 years, 9 months) residency and your date preference. Click here for the weekly rental rates for the short-term and long-term residencies."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/graniti-murales/", "text": "Graniti is a city in the province of Messina in the Italian region Sicily with 1700 inhabitants. The town was founded by the Arabs. Just some km from the seaside, Taormina and Giardini Naxos and close to the Alcantara Gorge is Graniti on a mountainside below a manicured pine forest. The project management is offering residencies to national and international artists in Graniti. In order to create their individual work on facades, walls, etc. of houses in this Sicilian town. Works will remain for a number of month but at least for 6 month. The organization is allowed to use all documentation materials such as photos, biographies, etc. to promote the project for marketing. It goes without saying that artists are expected to leave the work on its place for the Project in Graiti. Guest artists with work in different medias are offered to live for a certain period in Graniti and work for themselves and the project. The design of a facade as an artistical statement which will be visited during the process of formation and specially when it is finished as a summary and location determination. The artists work in a unique geographical location in the middle of the Mediterranean sea and near to MT Etna. During the month March, April, May, June, October, November, December and January artists can feel free to apply for this residential program any time. Private accommodations are available to host the artists in town. Stay period starts with 2 weeks and can be expanded up to several month depending on the application description. The organization contributes the Artist Call and creates a collection of possible locations for which artists can send a proposal. The Committee would like to thank innovative and creative ideas. After the test for feasibility, candidates will receive will a replay within 4 weeks. The project is in its beginning and not in the position to support your traveling expenses or give you pocet money. We will support you where we can when you apply for traveling grants elsewhere. Successful applications will be determined by Committee which is formed by the founders. The decision will be announced within 4 weeks after receipt the application. After leaving the work the manufacturer remains recognizable for a certain period. As there are plenty of places in and around Graniti the Studio is located in the lower part of a house directly in the center. Private studio is located in the lower part of a house directly in the centre and contents on approx. 30 square meters also a separate toilet. Suitable for a single artist or a couple, but also for a small family. Private hose Iris with 2 sleeping rooms shared bath and kitchen. Private hose Salvatore with 2 sleeping rooms shared bath and kitchen. Private hose Salvo with 2 sleeping rooms shared bath and kitchen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/17/volume-1-murat-kosemen-galeri-lineart/", "text": "Sanatçı, 7 yıl yaşadığı Almanya'da 2005 2010 yılları arasında Leipzig, Hochschule Grafik und Buchkunst okulunda eğitim görmüş ve bir çok karma sergide yer almıştır. Türkiye'deki ilk kişisel sergisinde Kösemen, günlük hayattan esinlenerek çalışmalarında binaları, kafelerdeki yaşam ortamını, klasik arabaları, yazlık mekanlardaki insan topluluklarını ön plana çıkartıyor. Resimlerinde ışık ve gölge oyunlarıyla, çok fazla ayrıntılara yer vermeden sadece geniş renk lekeleri kullanarak anlatılmak isteneni basit bir dille anlatıyor. Having studied at Hochschule und Buchkunst Graphics in Leipzig, and participated in group exhibitions in Leipzig, Lyon and Beijing, Murat Kösemen is having his first solo exhibition in Turkey at Gallery LiNART! Inspired by everyday life Kösemen, in his works at Volume 1, features buildings, life in cafes, classic cars and local communities in summer places. The artist, in his exhibition consisting of 12 works, introduces art lovers to what he wants to tell only using the wide colour stains in a simple language without referring to light or shadow games and details."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/18/evrim-sekmen-becan-sanati-bir-masanin-etrafinda-konumlandirirken/", "text": "Sanatı, tarihsel irdelemelerin, çizgisel süreçlerin izinde seyretmeyi bırakıp kendi yolculuğumuz için bir izlek oluşturarak ilerlediğini düşünürsek güncel sergileri bir sosyalleşme alanı olmaktan öteye götürebiliriz. İzlediğimiz sergileri anlamlandırmaya çalışırken baktığımız bakış açısına paralel giden birçok farklı sonuca ulaşırız. Küratörün de amacı, incelediği kavramı sanat nesnesine dönüştüren sanatçılarla bir ortaklık kurup, yansıtmaktır. Buna rağmen küratöryel sistemin sanat aktörleri tarafından yorumlanışı ve aldığı konum bu tür tanımlamalardan fazlasına ihtiyaç duyuyor. Burada küratöryal yapıyı basit tanımıyla ele alacağım. Sanatı en iyi anlamanın yolu sanatçıyı ve bulunduğu ortamı anlamaktır. Buraya kadarını hepimiz biliyoruz. Bundan sonrası bizi sanatçının karmaşık hesaplaşmalarının yapıldığı bir labirente sürüklüyor. Hesaplaşmaların güncel konularla bağlantısı sürdükçe de sanatçı, kimliği ve toplum arasında bir yerde duruyor. Sanatçının sanat ortamındaki yapılanmalara kendini kabul ettirip bir dil oluşturması ve toplumdaki sorunlara eklemlenmesi sürekli varlığını yeniden ispatlamasıyla mümkün oluyor. Sadece üretmek yeterli değil. Birtakım stratejileri izlemek tek yol gibi gösteriliyor. Bu da çalışmaların birbirini tekrar etmesi sonucunu doğururken sanatın öznesi olarak sanatçıyı sistemin çarkına bağımlı bir öge durumuna dönüştürüyor. Sanat ortamındaki bu gidişatın uzunca bir süredir farkında olan sanatçılar, tek silahları olan sergilerle sorunlara işaret etmeye çalışırken bir bakıma iç dökme diyebileceğimiz bir faaliyetin de parçaları haline geldiler. Bir derdimiz var evet fakat bununla daha fazla nasıl yaşayacağız? Sanatçıların toplum içerisindeki sorunlarını görmezden gelen anlayışın sonucunda sanatçı, eseriyle kurduğu ilişkiyi bir şeylere rağmen devam ettirmek zorunda kalıyor ve de yalnızlaşıyor. Tıpkı tüm dünyada düşünen bireyin içinde bulunduğu yalnızlık gibi. Yalnızlık beraberine birtakım sorgulamaları getirdiğinde yaşamın içinde sanatsal duruşu var ettiğimiz sürece hala umudumuz var demektir. Bu umudu besleyen de diğer sanatçılardır. Tıpkı bir grup sanatçının yaptığı ve yapmakta devam ettiği gibi sanatla hayata bir şeyler söylemek ve toplumun önünde ona öncülük eden çağrışımlar bulabilmek. Bu bana Galerimiz sanat galerisinde izlediğim bir grup sanatçının video sergisi özelinde bir masanın etrafındaki umudu ve umutsuzluğu hatırlattı. Bir masanın bir dünya olduğunu anlayabildiğimiz sürece mikro dünyaların makro dünyaları dönüştürebileceğine inanmak gerek. Yapılan sergilerin bağlamı bu düşüncelere yön verecek düşünceler arama çabasından başka bir şey değil. Yapılan sergilerin yön vermesini ve hayata söz söylemesini istiyorsak kurgulamanın doğru yapılması gerekiyor. Sergi alanlarının yapısı öteden beri çağdaş sanatın problemi olmuştur. Sanatçıların kafalarında nasıl bir mekanda sergilemeliyim ki eserler bir bağlam yaratsın soruları dönüp dolaşır. Mekan ve estetik kurgusu aşılması zor bir süreci gerektirir. Mimariyle sanatın kol kola gezdiği bir iklimde bu sorunsal üst seviyelere taşınmış, mimari çağdaş sanatın oyuncaklarını yaratan bir disipline dönüştürülmüştür. Mekanı düzenleyen eşyalar ve odalar sanat alanında işlevinden koparak farklı bir anlam edinmiştir. Woolf'un odası, Judy Chicago'nun feminizmin anıtsal masası hepsi birer gösterge niteliğinde çağdaş sanatta yerini almıştır. Sanatçıların sözleri çağdaşlık kavramı içerisinde dolaşıma girmiş; zaman geçtikçe de klasikleşmiştir. Bugünün sanatçılarını masanın etrafında toplayan ve bir odanın içinde yaratılarını anlamlandırmaya iten, bu göstergelerin sanat içersinde yol almaya iten bir izlek görevi görmesidir. Canan Beykal, Emre Zeytinoğlu, Fatoş Beykal, Mürteza Fidan, Melih Görgün, Güler Ateş, Hülya Küpçüoğlu, Sabrina Obserne, Froso Papadimitriou, Jonathan Bradbury, Nazım İrem ve Nezaket Ekici bir araya gelerek video çalışmalarını bir masanın etrafında topladı. İşleri incelerken kendi kendinize kalacağınız ve sindireceğiniz bir anda çağdaşlığın sorunları ve yapılan işlerin uzamları sizi rahatsız ediyorsa ve sorgulamaya başlıyorsanız -ki serginin amacı bu görünüyor- bundan sonra sergi hakkında başta söylediklerimizden hareketle bir takım sanatsal uğrakları yanımıza çağırabiliriz. Serginin konsepti Melih Görgün'e ait. Bir masa etrafında sanatçıların videolarını toplayarak yukarda söylediğimiz güncel sorunlar içersinde bir yol arıyorlar. Fatoş Beykal'ın öteki kavramını sürekli tekrarlarla sorguladığı çalışması, serginin en doğrudan işleri arasında yer alıyor. Öyle ki o kadar çok öteki tanımı yapılıyor ki öteki kavramı derinliğinin yanı sıra gündelik bir cevap arama uğraşına dönüşüyor. Canan Beykal ile Melih Görgün ise bellekten yola çıkıyorlar ve postmodern bir bakış açısıyla benliği irdeliyorlar. Benlik anlamlandırılırken Sartre'ın kuramları işlere sağlam bir zemin hazırlıyor. Mürteza Fidan'ın Yolun Milimetresi adlı çalışması Hüsamettin Koçan'ın Baksı müzesini konu ediniyor. Baksı'ya giden yolda araba hareket ederken yolu, bir amaca araç ettiğini görüyor aslında yolun ve yaşanan deneyimin ıskalandığını anlıyoruz... Hızı merkezine alan bireyin hareket kavramından kopamaması yaşamı bir döngüye sokarken video çalışmasının kendisi bu döngüyü bozmaya çalışan bir bakış getiriyor. Güler Ateş'in Geceler Günleri, Günler Geceleri Kovaladı videosu geleneksel göstergelerin, güncel durumu nasıl manipüle ettiğine odaklanıyor. Sabrina Osborne, her iki yöne de bak videosunu sıralanmış görüntülerin, seslerin, boşlukların ve zamanların parçalara ayrılmış yapılarının aldatıcı karışımları olarak tanımlıyor. Hülya Küpçüoğlu ise popüler kültürün psikolojik dışavurumlarını, birey özelinden ele alıyor. Kuşlar filminde kullanılan korku ögesi bu sefer video bağlamı içerisinde izleyiciyi meraklandıran bir film gerçekliğinden kopmuş ve bireyin yaşadığı tezatlıkları, olacakları bekleyen huzursuzluğunu açığa çıkarmıştır. Korkunun nedeni belli değildir. Sanatın eleştirel gücünün sisteme eklemlenmeden diri kalması gereken bir zamanda bir masada söylenenlerin gücünü yok sayamayız. Da Vinci'nin son yemek freskini de akla getiren masa miti günümüze taşınırken çağdaş sanatın konularını yanına alıp kutsallıktan ve şartlanmışlıktan arındırıyor, farklı bir düzleme oturtuyor. Masa bir sembol içerisinde hayatımızda beliriyor. Sanatın, bir araya gelmenin ve bir şeyler yapmanın güçlü etkisini geçmişe dönük sanatsal deneyimlerden geri çağırarak günümüze taşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/18/lehigh-university-art-galleries-photographer-william-earle-williams-gallery-talk-reception-for-a-stirring-song-sung-heroic-african-americans-from-slavery-to-freedom-1619-to-1885/", "text": "Please join us in The Main Gallery Friday March 21st to hear William Earle Williams speak about his black and white photography from 'A Stirring Song Sung Heroic: African Americans from Slavery to Freedom, 1619 to 1865'. The photographs document mostly anonymous, unheralded, and uncelebrated places where Americans, black and white, determined the meaning of freedom. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/18/meltem-yakin-uldes-acikli-seyleri-unut/", "text": "Sanatın, felsefenin, edebiyatın ana kaynağı çoğunlukla sanatçının/düşünürün yaşamı, toplumu ve gerçekliği sorgulamasının yarattığı iç hesaplaşmadır ve bu hesaplaşmanın ağırlığının derin bir depresyona ya da daha genel olarak ruhsal bozukluklara sebep olması büyük bir olasılıktır. Bazı durumlarda hastalığın yaratıcılığı tetiklediğine inanılır; özellikle kalıtsal da olabilen manik-depresyonun, mani evresinin yaratıcılığı ve üretimi artırdığı bilinir ancak gerekli alt yapı ve düşünsel derinlik olmadan tek başına hastalığın bir deha yaratabileceğine inanmak zordur. Yaratım aşaması ise her zaman sancılıdır. Bu bir kendini aşma çabasıdır ve bir insan normal şartlarda bunu başaramaz. Bu, elbette herkes hasta olacak demek değildir ancak gerçek bir yaratma sürecinde ruhsal dalgalanmaların olmaması mümkün değildir. Kişi için acı verici bir durum olsa da sanat bu çelişkili ruhsal durumlardan, bu gel-gitlerden beslenir. Heidegger Her türlü yaratıcı hareket melankolinin içindedir. der ve hatta sıkıntıyı varlığın temel havası olarak adlandırır. Aristoteles'e atfedilen Felsefe, devlet bilimi, şiir ya da sanat alanlarındaki sıra dışı adamların açıkça melankolik olmalarının ve bazılarının, kökeni kara safra olan hastalıklara yakalanmasının nedeni nedir? cümlesi, Kraepelin'e kadar melankoli olarak adlandırılan depresyonun ve ruhsal bozuklukların, yaratıcı zekanın simgesi mi deliliğe giden yol mu olduğu konusundaki tereddütün Antik Çağ'dan beri düşünürleri, bilim adamlarını meşgul ettiğini gösterir. Ancak 21. yüzyılın sorunu daha çetrefillidir; ilaçlarla iyileşen, hoşnut bir toplumdan o toplumu dönüştürebilecek, daha ileriye götürebilecek güçte sanatçılar-düşünürler çıkacak mıdır? Hemen herkesin depresyonda olduğu bir dünyanın şaşırtıcılığı ve iç burkuculuğu kadar kitleler halinde haplarda mutluluk arayışımız da şaşırtıcı ve acınası değil midir? Bu soruya muhtemelen, sanat ve felsefe, kişinin zaman zaman hayatına mal olan büyük acılar pahasına mı var olmalıdır? diye karşı çıkılacaktır. Buna cevap vermeden önce, mevcut sistemlerin sürekliliği için böyle insanların varlığının ciddi bir tehdit olduğunu hatırda tutarak biraz düşünmek gerekir. Zaten moda, statü, başarı gibi yapay kavramların bombardımanı altındaki sanal bir gerçeklikle çevriliyken bir de insanlık dışı yaşam koşullarına rağmen- mutlu olma çabasında bir zorlama yok mudur? Bir insan daima mutlu, huzurlu ve uyumlu olmak zorunda mıdır? Yapay mutluluk bir anormallik barındırmaz mı? Dünya kan ağlarken, insanın tüm varlığı, olan bitene içgüdüsel biçimde isyan ederken belki de durup bir irdelemek gerekir; neden milyarlarca insan kendisini iyi hissetmiyor diye... Belki de iyi hissetmemek bazen iyidir. Belki gerçekten iyi olabilmek için insanın dönüp kendi içine ve çevresine bakması, ardından da çözümleyebilmek için acının sonuna kadar gitmesi gerekir. Bu kolay değildir; korkuyu, yalnızlığı ve hüznü getirir beraberinde ve böyle hisseden insan toplumdan uzaklaşır, farklılaşır ve yadırganır. Tarihin başından beri tüm sistemler toplum düzenini korumak adına farklı olanla savaşmışlardır ve bu savaştan en çok nasibini alanlar önce melankolik, sonra deli diye anılan insanlar ve bu kavramlarla yakın bağı olduğuna inanılan sanatçılarla düşünürler olmuştur. Binswanger melankolinin verili norm sistemlerine uyamayan insanların seçtikleri bir yaşam tarzı olduğunu söyler. Bu tanım da çoğu sanatçı için geçerlidir. Her zaman delilikle deha arasında bir yerde olduğundan şüphelenilen sanatçılar yapıtları kadar toplumsal yaşama uyum sağlayamamak konusunda da ünlüdürler. Rollo May Yaratma Cesareti adlı kitabında Şaşırtıcı ölçüde mekanize olmuş bir dünyada yaşıyoruz. Usdışı, bilinçdışı fenomenler bu mekanizasyona karşı daima bir tehdit oluşturuyorlar. Şairler çayırlarda ya da tavan arasında hoşa giden yaratıklar olabilirler ama montaj hattına sokulan bir çomaktırlar. Düzenekleşme tekbiçimciliği, önceden-bilinirliği ve düzenliliği gerektirir ve tam da bilinçdışı görüngülerin özgün ve usdışı olmaları olgusu, kentsoylu düzen ve tekbiçimciliğe yöneltilmiş reddedilmez bir tehdittir der. May aynı kitapta, sanatçıların ve diğer yaratıcı insanların, sistemlerimizin olası yıkıcıları olduğu gerçeğinin kaygısından kaçıp kurtulamayacağımızı, yaratıcılığın doğasından ötürü ussallığa ve dış kontrole yönelmiş bir tehdit olduğunu söyleyerek devam eder; Dogmatikler bu yüzden sanatçıların ipini kaçırmak istemezler. Kilise onu kimi devirlerde önceden vazedilmiş konulara ve yöntemlere koşabildi. Kapitalizm sanatçının ipini onu satın alarak tutmak niyetinde ve Sovyet gerçekçiliği bunu toplumsal menetme ile yapmayı denedi. Sanatçıyı kontrol etmek mümkün olsaydı -olduğuna inanmıyorum- bu sanatın ölümü demek olurdu der. Kurt Vonnegut'un Maymun Evine Hoş Geldiniz adlı kitabında topladığı kısa hikayelerinden Harrison Bergeron hikayesi normallik, yetenek, eşitlik gibi kavramlarla ilgili etkileyici göndermeler içerir ve son derece ironiktir: 2081 yılında geçen hikayede insanlar Birleşik Devletler anayasasının getirdiği zorunlulukla her bakımdan eşitlenmişlerdir. Kimse kimseden daha güzel, daha yetenekli, daha akıllı, daha çevik değildir. George ve Hazel Bergeron çiftinin oğulları Harrison asi davrandığı için devletin ajanları tarafından yakalanmıştır. Ancak anne baba bu olayı uzun uzun düşünememiştir çünkü anne zaten değerlendirme yapamayacak kadar vasat bir zekaya sahiptir. Babanın zekası ise ileri düzeyde olduğu için kulağında küçük bir zihinsel engel radyosu taşımaktadır ve kanun gereği radyoyu hiç çıkartmaması gerekir. Radyo bir hükümet vericisine ayarlıdır ve her on beş dakikada bir George gibi normalin üstünde zekaya sahip insanların beyinlerine, düşünmelerini engellemek için keskin bir gürültü yollanır. Ayrıca güçlü olduğu için, tüm diğer güçlü insanlar gibi engellenmesi gerekiyordur ve bu sebeple boynuna asma kilitle asılmış yirmi iki kiloluk bir torba taşımak zorundadır. Çift televizyonda bir bale gösterisi seyretmektedir. Zarif veya özgür bir hareket yapamasınlar diye ayaklarına ağırlıklar bağlanmış balerinler hakkında konuşmaya çalışırlar. Bu arada hapiste olan oğulları Harrison'u bölük pörçük düşünmeye başladığı anda George'u titreten çok kuvvetli bir sinyal gelir. Kocasının bitap düştüğünü gören Hazel, saçma dolu torbadan biraz yük boşaltmasını önerir kocasına ancak bunun cezası iki yıl hapis ve büyük bir para cezasıdır. Burada çok önemli bir şey söyler George; Eğer onlardan kurtulmayı denersem, başkaları da aynısını yaparlar ve çok geçmeden herkesin herkesle yarıştığı karanlık çağlara geri dönüveririz. Bunu istemezsin değil mi? Karısı, Aman, Tanrı korusun! diye cevap verir. Çiftin oğulları Harrison hapisten kaçmış ve ailenin o an seyretmekte olduğu kanalın stüdyosunu basmıştır. Son derece güçlü bir atlet ve dahi bir çocuk olduğu için engellenmesi çok zor olmuş, takılan iki bin beş yüz kiloluk aletlerle bir robota benzemiş ancak yine de baş edilememiştir. Harrison meydan okuyup üzerindeki ağırlıkları, kafasındaki aletleri atar ve cesur bir balerinle bir süre dans etmeyi başarır. Ancak engellendirme komutanı gelir ve av tüfeğiyle ikisini de öldürür. O anda yayın kesilir. Hazel ekrandaki kararmayla ilgili bir şey söylemek için kocasına döndüğünde, George'un bir kutu bira almak üzere mutfağa gittiğini görür. George döndüğünde bir sinyalle daha titrer. Yerine oturduğunda Hazel'in ağlamış olduğunu görüp nedenini sorar. Hazel unuttuğunu söyler. George Acıklı şeyleri unut der. Hazel cevap verir, Hep öyle yaparım. Vonnegut'un hikayesini gerçek bir hikayeyle karşılaştıralım; Alman idealizminin romanı sayılan Hyperion'un yazarı Hölderlin öfke ve hüzün nöbetlerine tutulduğu gerekçesiyle 1806 yılında zorla Tübingen Psikiyatri Kliniği'ne kapatılır. Muhtemelen acıklı şeyleri unutamamıştır. Hücrede deli gömleği giydirilir ve yüzüne kliniğin dahiyane buluşu olan deri maske takılır. Altı ay sonra klinikten kendi bakımını bile üstlenemeyecek kadar zararsız olarak çıkarılır; klinik görevini başarıyla tamamlamıştır, Hölderlin bir çeşit bitkisel hayattadır artık. Bakımını bir marangoz üstlenir. Annesi bile onu ölene kadar bir kere olsun arayıp sormaz, oğlu bir papaz olmayı reddetmiştir çünkü. Oysa annesi üstün yeteneğini gördüğü halde, bıkmadan usanmadan ona papaz olunca da mutlu olabileceğini söylemiştir. Bundan sonra tam 36 yıl boyunca Hölderlin Kulesi olarak anılacak odasından çıkmaz ve yanında kaldığı ailenin dışında kimseyle konuşmaz. Hölderlin düzene uyum sağlamakta zorlanan, acı çeken sanatçıya dair mükemmel bir örnektir. İdealist/romantik felsefenin en büyük ozanlarından biri böylece ömrünün son 36 yılında Vonnegut'un hikayesindeki ağırlıkları taşır. Ne yazık ki Hölderlin sistem tarafından yok edilen sanatçının ne ilk ne de son örneğidir. Toplum normalleşmiş, ehlileşmiş aile fertlerini sever. Kamusal alanda kabul edilebilmek için toplumun normlarına uymak zorunluluğu vardır. Bu anlamda insanlar arasındaki eşitliğin değil de eşitlemenin uygulandığını söyleyebiliriz. Milletin ortak çıkarı inancı insani olmayan pek çok hareketi de böyle güçlü bir bahanenin arkasına saklanarak beraberinde getirir. Vonnegut'un hikayesinde ortak çıkar için insanlar eşitlenmişlerdir. Artık sanatçılar yoktur, düşünürler yoktur. Özgürce düşünebilen kimse yoktur. Abartılı bir hikaye gibi gözükse de aynılıkın sistem haline getirilmeye çalışıldığı toplumlardaki çöküşün de çok farklı olacağını düşünmüyorum. Hippokrates, Kaygı ve üzüntünün uzun sürdüğü durumlar melankolidir. diyerek daha İ. Ö. IV. yüzyılda depresyonun ve anksiyetenin genel bir tanımını yapmıştır. 20. yüzyıla kadar melankoli olarak adlandırılan depresyonun ve ruhsal bozuklukların genel tarihine bakıldığında eşitlenemeyen, farklı bireylerin tarihin büyük bölümünde normal insanlar tarafından nasıl konumlandırıldığı açıkça görülür. Antik Çağ'da ve Rönesans'ta rastlanan, melankoli ile deha arasında bağ kuran ılımlı yaklaşım dışında bu insanlar -özellikle Ortaçağ'da- şeytanın etkisinde oldukları gerekçesiyle en ağır işkenceleri görürler, teşhir edilirler, yakılarak öldürülürler, en iyi ihtimalle yalnızlığa mahkum edilirler. Skolastik felsefeye göre melankolik mizaçlı kişi en ağır cezaya çarptırılmıştır. 383 yılında Evagrius acedia diye adlandırdığı melankoliyi iblisin ayartmalarının en korkuncu olarak tanımlar ve böylece melankoli Büyük Gregorius'a kadar ölümcül günahlardan biri sayılır. Aydınlanma Çağı ile birlikte eskiden günahkar denilen insan artık deli kabul edilir. Delilik ise toplumsal bir üretim sorunudur ve üretimi engellediği için aslında gizli bir suçtur. Toplumların arzu ettikleri şekilde çalışamayanlar bir çeşit asalak olarak görülür. Melankoliye bilimsel açıdan yaklaşılan 17. ve 19. yüzyıllar arasında beynin fonksiyonlarını ve yapısını tespit edebilmek amaçlı sayısız deney yapılır. Bu yıllarda melankoli artık tamamen temizlenmesi gereken bir hastalık olarak kabul edilir. İngiliz hekim Thomas Willis 17. yüzyılda nöbetleşe ortaya çıkan mani evreleri ve melankoli evrelerinden söz eder. Böylece tıpta melankoli ile ilgili ilk kez gerçeğe yakın tespitler başlamıştır. Bu dönem hastalar için engizisyondan pek de farklı olmayan çok acı verici bir dönem olur. Özellikle 18. yüzyılda doruğa erişen bir acımasızlıkla, kurallara uymayan anormal insanlar hiçbir hakka sahip olmadan hastanelere kapatılırlar. Hastalara fiziksel acı vermenin kişinin zihnindeki acıyı azaltacağını ileri sürülür. Bu dönemlerde deliler hücrelere kapatılırlar, zincire vurulurlar ve demir kafeslerin içinde teşhir edilirler. 20. yüzyılda ise ruhsal bozuklukların hastaya acı vermeden, insanca tedavisiyle ilgili devrim niteliğinde olumlu bilimsel gelişmelerin sayısı her geçen gün artmakla beraber bir yandan da özellikle İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, soru soran, sisteme karşı çıkan insanlar hemen hemen tüm düzenlerde ya yok sayılmışlar ya gerçekten yok edilmişlerdir. Onlar toplumun huzurunu bozanlardır. Naziler tarafından 1941'de ruh hastalarının sistematik olarak öldürülmeleri emredilir. Almanya'da 1933-1945 yılları arasında topluca deli olarak adlandırılan melankolikler, şizofrenler, epileptikler vs. milletin ortak çıkarı için sistematik olarak yok edilir. Bu dönemde Naziler pek çok sanat yapıtını da, toplumun ahlakını tahrip ettikleri gerekçesiyle soysuz/yoz sanat ilan edip meydanlarda yakarlar; bu semboliktir, Ortaçağ'daki cadılar artık sanatçılardır, ancak bu sefer bedenleri değil, önce ruhları yakılır. Son yüzyıldaki bilimsel gelişmeler insanların ruhsal bozukluklarla ve özellikle de depresyonla ilgili daha çok bilgi sahibi olmalarına sebep olmuştur. Bu bilinçlenme toplumların hastalığa bakış açısını değiştirme anlamında olumlu bir gelişmedir, bu inkar edilemez. Sorun, genele uyum sağlamak, mutlu olmak, günlük yaşama devam edebilmek adına insanın kendisini ve dünyayı sorgulamayı unutmak üzere olmasıdır. Modern toplumda insanın da çevresinin de iç hesaplaşmanın ve yabancılaşmanın getirdiği dalgalanmaya tahammülü ve vakti yoktur. Nasılsa çözüm en yakın eczanededir, bilen bilmeyen haplardan medet umar. En katı yaptırımlar bile toplumun kendisini bu uyuşukluğa böylesine isteyerek ve yeni bir tür cehaletle teslim etmesi kadar etkili olamaz. Oysa bunca gerçek acının ve haksızlığın cirit attığı bir dünyada, sormayan, şüphe etmeyen, isyan etmeyen, öfkelenmeyen toplumlardan ne düşünce çıkar ne de sanat. Bu yazıda Serol Teber'in Melankoli, Helene Prigent'in Melankoli-Bunalımın Başkalaşımları ve Andrew Solomon'un Depresyon Atlası adlı kitaplarından yararlanılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/18/simone-menicacci-solito-nuovo-mondo/", "text": "L'ossessione per il particolare di Simone Menicacci risulta ancor piu evidente nei dipinti, fino ad apparirci ossessiva, ma e ben presente anche nei suoi lavori fotografici. Egli sviluppa una ricerca che sceglie come soggetti dell'immagine le cose e mai le persone, cercando pero di trattarle come avessero un anima e, forse soprattutto, una coscienza. Tutto cio e certamente un riflesso della nostra coscienza, sta di fatto, che, in queste opere, le cose ci sembrano quasi avere una vita e cio crea un fascino che puo' portarci a sentire e capire qualcosa di piu su di noi, visto che tutte queste sensazioni partono da noi e sono quindi un riflesso di cio che noi siamo. Pur essendo ben inserito nella contemporaneita, come possono testimoniare le sue frequenti serate da chitarrista e compositore rock, in Menicacci e presente anche un aspetto di dubbio e messa in discussione verso il consumismo estremo e la perdita dei valori tradizionali, come ci fa notare con la scelta di ritrarre per solito oggetti semplici, talvolta abbinati a frutti e spesso inseriti in paesaggi naturali che, in certi casi, arrivano a costituire il soggetto unico e tutto sempre con gramde risalto alla piega, alla singola ombra, al dettaglio di un contrasto di luce con modalita che mai fanno pensare allo sfarzo ma anzi in modo da colmarr il tutto di significati metaforici. Forte della sua preparazione musicale Simone Menicacci ha lavorato ultimamente ad aspetti performativi sonori abbinati a singole immagini della sua produzione pittorica e fotografica che sviluppano ulteriormente, con altro linguaggio forse ancor piu inserito nel fluire dei tempi, i temi a lui cari. Simone Menicacci e nato a Vigevano nel 1977 e attualmente vive a Castello d'Agogna. Si occupa di fotografia e di pittura da circa cinque anni e ha esposto in diverse realta della sua zona e di pittura Ha al suo attivo diverse esposizioni personali e collelttive tra le quali due a Milano organizzate da Action Art. E' musicista di solidi studi seguiti con costanza fin da bambino, che lo hanno portato a far parte di gruppi, come chitarrista e voce, spaziando tra diversi generi e anche a esibirsi come solista. L'organizzazione della mostra e di 'Action art'. Action Art e una realta sorta nel settembre 2009, che si propone l'obiettivo di sostenere giovani artisti emergenti, alla ricerca di visibilita sul mercato, ma privi della rappresentanza di una galleria o di un curatore. L'iniziativa nasce da una serie di appassionati del settore ed e guidata da Fabrizio Gilardi, operatore culturale e artista egli stesso."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/atnagme-suleyman-saim-tekcan-galeri-isik/", "text": "9 Nisan'da Galeri Işık'ta açılacak olan At'nağme başlıklı sergi, Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan'ın son dönem işlerini izleyiciye sunuyor. Sergi ile beraber sunuma hazırlanan kitabın ön yazısı ise sanat camiasının yakından tanıdığı usta bir kalem; Prof. Dr. Semra Germaner tarafından yazıldı. Aşağıda sergi ile ilgili basın bültenini, ilgili görselleri ve sanatçıya ait kısa biyografiyi ilginize sunuyoruz. Türk Sanat'ının ve çağdaş sanat eğitiminin duayeni, Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan, son dönem çalışmalarını 9 Nisan 10 Mayıs 2014 tarihleri arasında Galeri Işık ta sergiliyor. 'At'nağme başlıklı seçkide, sanatçının yağlıboya resim, gravür, bronz ve ahşap heykellerinin yanı sıra, desen çalışmaları da izleyiciyle buluşacak. Dünya çapında sayısız kez ödüle layık görülmüş; sergi ve bienallerde yer almış usta sanatçı, Süleyman Saim Tekcan, ülkemizde sanat eğitimi konusunda da pek çok eğitim kurumunun da yaşama geçmesi için emek verdi. Tekcan, 1986 yılında Güzel Sanatlar Anadolu Liselerini kurmuş; aynı yıl Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi dekanlığı yapmıştır. 1997'de Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurucu dekanlık görevini üstlenen sanatçı; 2004 yılında dünya standartlarında bir kurum olmayı başaran İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi IMOGA gibi bir esere de imza attı. 2007 yılında Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurucu dekanlığını üstlenen sanatçı, 2011'de 50. sanat yılını kutladı. Çalışkanlığı, disiplini ve işine saygılısıyla Tekcan, sanatı ile özdeşleşmiş bir yaşam sürmüş, sayısız öğrenci yetiştirmiştir. Türk Modern sanatının ustasının son dönem çalışmaları 10 Mayıs 2014 tarihine kadar Galeri Işık'ta izlenebilir. Süleyman Saim Tekcan, 1940 yılında Trabzon'da doğdu. 1963'te Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nden lisans diploması aldı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden lisans ve Mimar Sinan Üniversitesi'nde Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Sanatta Yeterlilik eğitimini tamamladı. 1968 ve 1975 yılları arasında Atatürk Eğitim Fakültesi'nde eğitim görevlisi olarak çalıştı. 1970'de bir yıl boyunca Almanya'da baskı eğitimi üzerine araştırmalarda bulundu. Daha sonra 1975 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim kadrosuna girdi. 1985'te profesör oldu ve aynı yıl Grafik Sanat Dalı Başkanlığı görevine atandı. Yugoslavya'da Sarajevo Sanat Akademisi ve Ankara'da Bilkent Üniversitesi'nde özgün baskı seminerleri verdi. 1991 yılında Almanya, Bonn'da Türk Grafik Sanatı'nda 12 Sanatçı ve Çağdaş Türk Resmi'nden Bir Kesit başlıklı iki ayrı konferans verdi. 1994-1995 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Dekanlık görevini, Grafik Bölümü Başkanlığı ile beraber yürüttü. 1996 yılında Büyükada'da eğitime başlayan Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ni kurdu ve ilk eğitim yılı süresince Dekanlık görevini yürüttü. 2007 yılında, Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Kurucu Dekanlığı görevini yürüttü. 2008 yılında, 1. Uluslararası Özgün Baskıresim Bienali Jüri Üyeliğin de bulundu. 2004 yılından bu yana İMOGA-İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi Kurucu Yönetim Kurulu Başkanı olarak çalışmalarına devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/burada-isler-karisik-argun-okumusoglu-44a-sanat-galerisi/", "text": "Burada İşler Karışık, Ahmet Elhan fotoğrafları üzerine Argun Okumuşoğlu'nun yaptığı müdahalelerle, birbirinden bağımsız malzemeler, form arayışları ve hikayelerle beslenen işlerden oluşuyor. Ahmet Elhan'ın davranış biçimi üzerine Okumuşoğlu'nun geliştirdiği tepki, bir anlamda diyaloğu sürdürülmeyen bir soru-cevap. Elhan'ın insan gözü hizasında gördüğü ve kameranın açısını değiştirmeksizin gösterdiği görüntü, o anın gerçekliğine ilişkin mesafeli ve nötr bir algı sunuyor. Okumuşoğlu'nun seçtiği formları öne çıkardığı ya da var olan görüntünün üstüne yığma yaptığı müdahaleleri ise son derece öznel ve keyfi. Elhan'ın kompozisyonlarına sadık kalmaya gayret etse de fotoğraftaki elemanların başka malzemeyle yeniden üretilmesi, kapanması ya da yer değiştirmesi, kaçınılmaz bir yeni boyut kuruyor. Okumuşoğlu'nun zemindeki referans noktasına bazı işlerde müthiş koruyucu ve temkinli yaklaştığını, bazılarında bu temkinin yerini fotoğrafın ruhundan ilham alınan bir heyecanın aldığını söylemek mümkün. Büyükbabadan kalma bir kompasın terk edilmiş sahadaki bir kaleyi ölçtüğü, votka şişesinin üstündeki gümüş balıkların palmiyelerin altında yüzdüğü, renkli tellerin ağaç dallarını gürleştirdiği, hayali kahramanların ormana saklandığı, tel ağlara takılan zokalar ve dışbükey bir camla merkez algısını yanıltan, son derece karışık ama derinlik katmanlarını çoğaltarak algıyı zenginleştiren bir oyun kuruluyor. Burada İşler Karışık, Argun Okumuşoğlu'nun görsel sanatların temel problematiklerinden biri olan espas ve müzikteki çoksesliliği odağına aldığı bir kısmı çok sessiz, renksiz ve yalın, bir kısmı çok gürültülü, kalabalık ve yoğun işlerden oluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/contre-nuit-francois-bard-bertrand-delacroix-gallery/", "text": "This May, Bertrand Delacroix Gallery will host CONTRE-NUIT, a solo exhibition of new large-scale works by legendary French artist François Bard. Surprising perspectives, bold brushstrokes and unique textures distinguish Bard's cinematic oil paintings. Contre-Nuit, Bard's third solo exhibition at BDG, follows Big Guns (2010) and Not Guilty (2012), two markedly successful and memorable exhibitions. Bard states, the role of the contemporary artist should be to incite people to see differently. His work does exactly that. Bard's dynamic canvases depict an impressive array of content, from people, dogs and flowers to cars and urban landscapes. In each one, he puts an unusual and provocative spin on ordinary subjects. He often presents everyday objects, such as a worn shoe or tensed hand, as enlarged and unexpectedly cropped; this effect creates extremely realistic and powerful close-ups that resemble stills from a film. Bard often begins his artistic process by taking photographs of himself in poses inspired by images in the media. In fact, many of his paintings are self-portraits. While his aesthetic is decidedly modern, Bard's technique dates back to the classical tradition of layering of oil paint with visible impasto marks and varnish. The resulting pieces are incredibly textured, atmospheric and emotionally charged. Born in France in 1959, Bard attended the Ecole Superieure des Beaux-Arts de Paris and was selected for a two-year residency at the Casa Velazquez in 1988. He taught as a professor at the Ateliers des Beaux-Arts in Paris for 10 years. Bard's work has been featured in major international art fairs, including Art Miami, the London Art Fair, Art Paris, FORM London, Art Gent and Art Karlsruhe, and hangs in prestigious public and private collections around the world, including those of Ralph Lauren, Kit Kemp, Jackye and Curtis Finch, Jr. and Arkansas Arts Center. Bard divides his time between his Paris studio and his home in Burgundy. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/ozgen-yildirim-vanessa-beecroftun-performans-videosu-uzerinden-sanatta-estetigin-irite-boyutu/", "text": "Sanat; her daim estetik ile olan mükemmel, olmazsa olmaz ilişkisini, geleneğin onayını alarak sanat geleneği adı altında sürdürmektedir. Geleneğin içinde var olmanın güven vericiliğiyle, sanatçının hareket alanı zaten verili kurallar ya da verili serbestlik alanı ile sınırlandırılmıştır. Sınırlandırılmamış olma düşüncesi ise her bir sanatçının zihninde yer edinmiş bir algıdır. Bu algı sanatçının hayal gücünün sonsuz olduğu kanısı ile iyice pekişmektedir. Gelenek bu verili serbestlik alanını sınırsızlık algısı ile öyle bir kamufle etmiştir ki kendisinin devamlılığının muhafazası ancak bu şekilde mümkündür. Sanatçı Vanessa Beecroft'un tüm bu sistem ve kültürel dayatmaların içinde geleneği var eden estetik ile değil de aksine, irite olma duygusunun uyandırdığı nötr, donuk ve en önemlisi cinsiyetsiz performans videoları ile bir karşı çıkışın temsilci kimliğini haketmektedir kanımca. Sanatçı estetik kaygıları elimine ettiği performans videolarında artık iritenin temsiliyeti üzerine odaklanır. Bu odak, sanatçı olarak kendisinin verili serbestlik alanından çıkış bileti olmasının yanında kendisinin kurguladığı yeni bir geleneğin habercisi olmaktadır. Beecroft, Salt Beyoğlu'nda sergilenen VB 25 isimli 1996 yılına ait 13 dk.'lık performans videosunda bu kez de canlı heykeller üzerinden sistem ve kültürel normların altını kazır. Kapalı bir iç mekanda bir grup kadının, mekan içinde duruşları ve yer değiştirişleri üzerine kurgulanan çalışmada dikkati çeken en önemli unsur, sanatçının kadın olgusunu standart beğeni ölçütlerinin aksine, tektipleştirme girişiminde bulunmasıdır. Kadınların her biri aynı renk ve tarzda perukları, bacakları açıkta bırakan şeffaf çorapları ve iç çamaşırları ile birbirilerinden ayırt edilmez durumdadır. Video aktıkça, hareket halinde olan figürlerde kadın olgusunun estetik boyutu kaybolmakta, figürler cinsiyetsiz bir algının oluşmasını sağlamaktadırlar. İzleyicide meydana gelen irite duygusu, alışılmış güzellik normlarının oluşturduğu kaygı durumlarının ortadan kalktığı an'a işaret etmektedir. Çıplaklığın sergilendiği kadın bedenleri nasıl olur da izleyiciyi irite edebilir sorusunun en güzel cevabını, Vanessa Beecroft VB 25 isimli performans videosuyla izleyiciye doğrudan vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/retrospektif-dokunuslar-ahmet-yesil-galeri-soyut/", "text": "Ahmet Yeşil'in ''Retrospektif Dokunuşlar'' adlı resim sergisi 28 Mart 16 Nisan 2014 tarihleri arasında Ankara Galeri Soyut / A- B Salonları'nda sanat izleyicileriyle buluşuyor. Ülkemizin sanat ortamında seçkin bir yere sahip olan Yeşil, özgün sanat anlayışı ve üslubu ile Uluslararası sanat ortamında da izlenen bir Türk sanatçısıdır. Ahmet Yeşil aşağıdaki cümlelerle sanat anlayışını ve sanata bakışının ipuçlarını vermektedir. ''Yaşamın gerçekleriyle her an yüzleşme durumumuz, görüntünün anlam değerleriyle yaşama dokunmaya başlarsınız. Bu ise yaşamın her boyutundaki görüntüler /yansımalar arasında kendimize ait olanla buluşmamız demektir. Bulma, buluşma, kavuşma, keşfetme kişinin kendi gerçeğiyle yüzleşmesidir. Duyguların, olguların insana ait saf, onu özgün kılan gerçeğiyle de yaşama kendinize dokunmaya başlarsınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/20/sinir-sistemi-furuzan-simsek-pg-art-gallery/", "text": "Füruzan Şimşek 'Sınır Sistemi' başlıklı sergisiyle 20 Mart 18 Nisan 2014 tarihleri arasında Pg Art Gallery'de izleyiciyle buluşuyor. Gündelik yaşamdan alınmış sahneleri resmettiği tualleriyle tanıdığımız sanatçı, bu sergisinde özellikle kentli insanın yaşamını ve psikolojik anlamda varoluş problemlerini yansıttığı çalışmalarına yer veriyor. Sanatçı üretimlerinde, nesnelere ve olaylara aynı mesafeden yaklaşarak, yaşadığımız çağın ve mekanın tanıklığını üstleniyor. Şimşek, günümüz insanına dair... Bir tarafta sayımız arttıkça daralan yaşam alanlarımız, diğer tarafta da bu daralmanın psikolojilerimiz üzerindeki baskısı söz konusudur ifadelerini kullanıyor. İnsanoğlunun tarih boyunca bir yandan yaşam alanını genişletirken diğer yandan kendini yok edişi, sanatçının seçtiği göstergelerde dolaylı yoldan varoluyor. Buna rağmen sergi, baskı altındaki insanın hayatın karşısına dikilebildiği anlık kaçamakların da izini sürerek, sisteme yönelik negatif bir olumsuzlamanın ötesindeki bir alana da işaret ediyor. Füruzan Şimşek'in çalışmalarındaki mekanlarından koparılmış nesne ve figürler, gündelik yaşamımızda sürekli varolan sıradan durumların belirginleştirilmesinde önemli bir rol oynuyor. Alışkanlığın, bireylerin kendilerine dışardan bakmasını, kendi mekanlarını ve nesnelerle kurdukları ilişkileri bir süre sonra görünmez hale getirmesi, sanatçının bu vurgusuyla tekrar görünür bir nitelik kazanıyor. Şimşek salt fotografik bir bakış açısından ziyade, bugünün bireyine özgü algı biçimini de resminin tekniği ile örtüştürüyor. 1975 İstanbul doğumlu Füruzan Şimşek, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olduktan sonra yine aynı okul ve bölümde yüksek lisansını tamamladı. Sanatçı bugüne kadar çeşitli kişisel ve karma sergilerde yer almıştır. Füruzan Şimşek welcomes art lovers to her exhibition titled Boundary between March 20 and April 18 2014 at Pg Art Gallery. Şimşek, known for her paintings depicting scenes taken from life, reflects the life of urban people and their existential problems in her canvases psychologically. The artist acts as a witness for the present and the places she lives in her canvas works by approaching objects and events from the same distance. Şimşek says of the contemporary individual, ... On the one hand, our living space is shrinking since the population is constantly growing and, on the other, there is the pressure of this shrinking onto our psychologies. The fact that throughout history humankind has endangered itself while enlarging its living spaces can be found indirectly through the signifiers the artist has chosen. In spite of this, the exhibition still points out a field beyond the negation of the system while tracing out momentary loopholes in which an individual under pressure can stand out in front of life. Objects and figures taken out of their ordinary places play a significant role in Şimşek's artworks while the ordinary situations of our daily lives constantly become evident. The fact that habits hinder individuals from seeing themselves from an external point of view and render the relationships they have with their environments and the objects around them invisible regains visibility through the artist's emphasis. Rather than just a photographic point of view, Şimşek overlaps the contemporary individual's way of perception with her painting technique. Füruzan Şimşek was born in 1975 in İstanbul. She graduated from the painting department of the Atatürk Education Faculty in Marmara University's Social Sciences Institute. She received her master's degree from the same department. She has exhibited her works in various solo and mixed exhibitions."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/21/lutfiye-bozdag-kadin-yazgisinin-gorgu-taniklari/", "text": "Bilge Alkor, Taksim Gezi Direnişinden sonra 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü için Geziyi bir arada tutan ilkelerden hareket ederek çoğulculuk, bütünleşme, dayanışma ve buluşma kavramlarını ve bunların yansımasını ele alan bir sergi yapmak istediğini söylüyor. Alkor, erkek ressamlardan, kadına bakışı dışa vuran üretimler yapması konusunda bir konsepti ele alıyor. Aslında bu bir anlamda, bin yıllarca süren kadın yazgısına, görgü tanıklığı yapmış olan erkekler adına, bir grup erkek ressamın söz alması olarak da okunabilir. Erkek ressamlar, farklı coğrafyalarda, geçmişin tarihselliğinden bu güne yaşayan kadın figürlerini ele alırken, yazgısının getirdikleriyle mücadele eden kadınları selamlıyorlar. Antik dönemden on dokuzuncu yüzyıla, yirminci yüzyıldan günümüze, gezide, mücadelenin ve direnmenin sembolü olan kadınlara merhaba diyorlar. Yaşadıkları coğrafyalar ve koşullar ne olursa olsun direngen kadınlar, 2014 yılında erkek ressamların resimlerinde, evrensel estetik değerlerden referanslı bir üslup ve sorgulamayı da gündeme getiriyorlar. Bu üretimlere baktığımızda yaşanan acılar ve güçlüklerin geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın buluştuğu, resim içinde resim ile yeni bir semantik dil oluşturuyorlar. Bu semantik dil, kadın yazgısının görgü tanıklığı, belleğimizde kalan izleği ile insani olanı yeniden sorgulamamızı gerektiren bir antropolojik kazıyı çağrıştırıyor. Erkek ressamların üretimlerinde ele aldıkları konular en yakından en uzağa; kadının yazgısına karşı çıkan bir varoluş öyküsünden referans alıyor. . Serhat Kiraz'ın, literatüre geçen ilk kadın şair olarak bilinen Sappho ile başlangıç yapması gibi. Kiraz, Sappho'nun kişiliğinde kendisini etkileyen bir kadın varoluşunun izini sürüyor. Erkek dünyasına kafa tutan direngen bir kadın şairin geçmişten bugüne, zamansal art ardalık içinden belirmesi; tarih içinde tüm acı çeken kadınların çığlığı olarak bugüne ulaşıyor. Erkek dünyasında varolamamanın sancıları, söylenememiş sözlerin dile gelişi karşısında tuhaf bir zamansızlık duygusu ile sarsılıyorsunuz. Sappho'nun şiirindeki lirik dil, Serhat Kiraz'ın referansıyla, insani olanı temel alan bir selamlama içinde, çağdaş bir yorumlama istenci ile dile geliyor. Mürekkep serisinden platin paladyum bir baskıyla sergiye katılan Ahmet Elhan, cinsiyet kimliklerin ontolojik durumuna dair bir sorgulama yapıyor. Toplumsal cinsiyetin sürdürülmesinde, merkezi algı ve iktidar ilişkilerini sorguluyor. Elhan, sosyal kodları fotoğraf görüntüsünün yüzeyinde üst üste bindirmelerle, tekrarlarla, sapmalar yaratarak bozuyor. 21. yüzyılda birçok kadının toplumsal cinsiyet baskısı altında nefret suçları mağduru olduğuna, işkence gördüğüne ya da öldürüldüğüne tanık oluyoruz. Kadının maruz kaldığı şiddet, güç ve baskının yarattığı bedensel ve ruhsal travma, tüm topluma bulaşan bir hastalık gibi huzursuzluğun yayılmasına neden oluyor. Alaattin Aksoy, takdir-i İlahi adını verdiği, alegorinin uçsuz bucaksız evreninde bilgi çağında bilinçsizliğin kurbanları olarak cinsiyet ayrımcılığını ele alıyor. Kadınların erkeklerle eşitlenmediği bir dünyada, yaşamın enkaz'a dönüşmesi konusunu ilk günahı işleyen Havva metaforu ile karşımıza çıkarıyor. Tarihsel kadın ötekiliğini kötücül yılan metaforuyla görünür kılıyor. Doğrudan anlatı yerine ince bir ironi ile kurgusal bir düzenleme anlayışı içinde kitabi dinlere göre yaratılan ilk kadına ve ilk günaha gönderme yaparken semantik bir dil oluşturuyor. Halil Akdeniz, sergiye Kültür İmleri adını verdiği resim ile katılıyor. Akdeniz'in resimlerinin karakteristiğini oluşturacak kadar önem arz eden yaba metaforu, Yunan mitolojisi'nde denizler, depremler ve atlar tanrısı olan Poseidon'a ait. Poseidon'un en önemli silahı olan üç dişli yabası aynı zamanda eril gücün bir simgesi. Poseidon, yabasını yere vurduğunda depremler meydana gelir, yer yerinden oynarmış. Hırsı ve gücü temsil eden Poseidon'un bu tavrı, mite göre Atlantis'in yok olmasına sebep olur. Kadın'ın bedensel güçsüzlüğü karşısında beden gücünü savunan eril anlayış, geçmişin farklı zaman ve mekan katmanlarından gelen imgeler, günümüzün çağdaş imgeleriyle belli bağlamlarda bir araya gelerek sorgulamalar yapmamıza temel oluşturuyor. Akdeniz, en eski çağlardan gelen kültürel ritüelleri modern dünyaya taşıyarak, yeniden kurgulamakta ve soyutlamakta. Geleneksel kodlar ya da kültür imleri ile sergi konseptine kavramsal bir yolculuk yapmamıza neden oluyor. H. Avni Öztopçu, ikilem adını verdiği çalışmasında renkler ve soyutlamalar üzerinden ilişkiselliğin ya da ilişkisizliğin ikilemine dikkati çekerken kadın ve erkek arasında toplumsal cinsiyetin ortaya koyduğu ikileme de gönderme yaparak sergi konseptine referans veriyor. Resmin kurgusu ile izleyicinin tinsel karşılaşması arasında somutun soyuta evrilen sonra tekrar soyuttan somuta evrilen düşünsel kavramların ikilemi ile yüzleşmemize vesile oluyor. Koray Ariş, minimalist yaklaşımıyla yalın ve öz olanın, ağaç formunda bütünleştiği isimsiz başlıklı heykeliyle çocuksu, oyunsu bir dünyanın kapılarını aralayarak sergi konseptine dahil oluyor. Heykelin formu kadın bedenini hatırlatan bir kavramsallıkla soyutlanırken, ağaç dokusunun tüm ayrıntıları gizleyen, olağan yalın hali, minimalist bir düşünüşün izlerini taşıyor. Formun kısmen yuvarlak, kısmen köşeli olması ile kadına ait metaforlara götürüyor, izleyiciyi. Kadına ilişkin gizemli ve derinlikli, sesiz ve durağan bir anlamlar örgüsüne, masalsı ve tarihsel çağrışımları ekleyen örtük bir dünyaya dahil olan bir varoluşu imliyor. Kenan Sunar doğayı korumak adını verdiği çalışmasında doğaya ve hayata bütünsel bir bakış açısıyla bakmamız gerektiğini hatırlatıyor. Özellikle doğayla iç içe, geleneksel yaşam biçiminin korunduğu kırsal bölgelerdeki kadınların, ağır iş yükü altında verdiği mücadeleye doğayı koruma mücadelesini de eklediklerine dikkati çekiyor. Karadeniz'deki HES mücadelesinin direngen kadınlarını bir doğa manzarası ile selamlıyor. Sergiye Bir Ev Kadınının Fotoromanı serisinden bir fotoğraf baskı ile katılan Balkan Naci İslimyeli, kadın yazgısını sorguluyor. Sanatçının kadın yazgısı için seçtiği ev kadını karakteri üzerinden kadın sorununa bakışı fotoğraf üzerinden bir yansıtma ile gerçekleşiyor. Balkan Naci, yaşamın değişmezleri ve akışı arasına sıkışan kadının varoluşunu hikayeleştirerek illüstüre ediyor. Ezilen ve emeği görünmeyen ev kadınları ile bir tür yüzleşme yaşatmak, sorular sordurmak istiyor. Murat Morova'nın Çocuk Gelin KADER başlıklı çalışması, günümüz Türkiye'sinde önemli bir sorunla yüzleşmemize vesile oluyor. Okul sıralarında olması gerektiği yaşta evlendirilerek çocukluğunu yaşayamayan ve zor şartlarda çaresiz kalıp intihar eden çocuk anneler konusunu ele alıyor. Çocuk anne Kader, patriyarkal Türkiye toplumunda bir sembol olarak içimizi acıtıyor. Morova, çocuk gelinlerin uğradığı şiddeti ve ölümü anlatmak için cam bir panelden akıttığı kan gibi görünen, kırmızı rengin metaforundan yararlanıyor. Argun Okumuşoğlu'nun tam da adlandırdığı gibi bu sözlerden yalnız bir kalbin atışını duyuyoruz. Yalnız, kırgın ama direngen bir kadın yazar olarak Sevim Burak, bize bıraktığı hatırası ile geçmişin unutulmuşluğundan sıyrılarak tüm zor koşullara rağmen yazmaya çalışan kadınlara umut oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/buradayiz-elab-macka/", "text": "Gündelik yaşam alanlarında sanatsal çözümler öneren proje kapsamında açılan sergiler 'Her sağlık kuruluşuna sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. BURADAYIZ adlı sergimize, eserlerimize söz hakkı verme, bir dillerinin olduğunu belirtme ve burada olduğumuzu söyleyebildiğimiz bir sergi olarak bakmaktayım. Serginin adından da anlaşılabileceği gibi biz genç sanatçılar kendimizi ve yapmış olduğumuz sanatı amacımızla birlikte ortaya koymaya çalıştık. Bu niyeti taşırken öncelik olarak, en hassas biçimde orijinalliğimizin ilk bakışta konuşan baskın dil olmasına özen gösterdik. Zannediyorum sergi amacına hizmet edebilecektir. Bu amaçtan yola çıkarak söyleyebilirim ki, Benimde kendi sanat anlayışıma uygun olarak üretmeye çalıştığım eserlerimle, amacım, sergi bağlamında izleyiciye, resim sanatı alanında yeni başlangıçlar yapmak ve yeni bir dil oluşturmaya çalıştığımın mesajını vermektir. Eserlerim, ilk bakışta Sürrealist izlenimler verse bile, oluşturmuş olduğum eserlerimin asıl ve yegane amacı doğal, saf ve süslemecilikten uzak bir sanat anlayışı ortaya koyabilmektir. Elbette bunu yaparken bilinçaltı destekli yaratım sürecine kendimi denetlemeksizin bırakmam gerekiyordur. Yani fırçama ve boyalarıma düşüncemin müdahale etmediği yarı trans halinde gerçekleşen eserler üretmektir. Bu düşünceme sadık kalarak kendi bilinçaltımın gönderdiği, problemimden ve orada olanlardan söz eden eserler üretmeye çabalamaktayım. Eserlerim, kendi bilinçaltı dünyamın içinde bulunduğu durumu ve içinde bulundurduğu Şeyleri izleyiciyle çok küçük kesitler halinde sunmaktadırlar. Aslında eserimin karşısına geçen izleyici benim bilinçaltı dünyama ait çok küçük alanlarla buluşmaktadırlar. kadın ve erkeğin rollerini, toplumda konumlarını sorgulayan bir iştir. Kendi kültürümü yansıtan öğeleri içerir. Resimde; bir araba ve bir deniz taşıtı kullanan iki kadın görülmektedir. Kadınlar eski osmanlı kadınlarıdır. Dünün ve bugünün sorgusu olan erkek kadın eşitliğine bir göndermedir. Şimdi bu gün ve yarında, geçmişten izleri görebileceğimiz buradayız sergisinde bulabiliiz. Resimlerimle farklı yaklaşımlar geliştirmeye çalıtığımı ilk olarak belirtme ihtiyacı hissediyorum. Bu ihtiyacım, çalışmalarımda düş dünyasını sistem ilüzyonlarına zıt olarak paylaşıma açmayı denidiğimin kanıtını ve açıklamasını ortaya koymaktadır. Bu paylaşımı önce kendime sonra ise izleyiciye açarken, çocukluk zihninin berraklığı, unutulan çoğul, tarihsel portre yıkımları, çizgilerimdeki netlik ve nesnelerin devinimine yapılan renk vurgusu gibi yöntemlerle kullanmaya çalıştım. Ayrıca eklemek istediğim bir baska şey isebiz sorunsalına hikayeler sonrasında yanıtlar arıyor olmam. Hikayelerin bittiği, hikayelerin sömürüsünün bitmeye yüz tuttuğu çağımızda, çalışmalarımla izleyiciyi yeniden ve yeniden düşkurmaya çağırıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/buralarda-bir-yerde-ahmet-duru-daire-galeri/", "text": "Daire Galeri, 28 Mart 3 Mayıs 2014 tarihleri arasında, Ahmet Duru'nunBuralarda Bir Yerde isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Ahmet Duru, bu ilk kişisel sergisinde, izleyiciye sunduğu resim ve çizim serilerinde, panoramik peyzajların mikro ve makro perspektiflerini ortaya koyuyor. Sanatçı, çalışmalarında kullandığı uzak manzaraların yine onlara ait yakın planlarıyla oluşturduğu kontrastlarla dünyanın algılanma sürecine de değiniyor. Farkına varmaktan bağımsız düşünülemeyecek olan görme eylemini irdeleyen sanatçı, bu bağlamda var olma ve yok olma arasındaki karşılıklı ilişkiyi de gözden geçiriyor. Sanatçının çalışmalarının çoğunda görülen, genel manzaraların kendi detaylarıyla çarpıştırılmasıyla oluşan iki parçalı kurgu, gerçekliğin diyalektik bir eleştirisini de yapıyor. Sergide büyük formatların üzerine yerleştirilen geniş açılı resimler, çoğunlukla oldukça küçük ebatlarda olan ve büyük resmin yakın planından oluşan resimlerle yan yana yerleştiriliyor. Bu anlamda sanatçının bu güncel serisi dünyaya hızlıca bir göz atma değil konsantre bir bakış açısı getiriyor; görsel sorgulamaları ile ortak bilinenin ötesine geçme amacı taşıyor. Bu süreç resimsel ve içeriksel bağlamı bulanıklaştıran hafif bir soyutlama ile destekleniyor ve çalışmaları sığ temsiller olmaktan kurtarıyor. Ahmet Duru, gerçekçi resmin gerçeği sadece kopyalamaktan ya da yansıtmaktan ibaret olmayan, aksine gerçekliği parçalarına ayırıp sorgulamayı amaçlayan metotlarını, dünyamıza dair alternatif kavrayışlar geliştirmek için kullanıyor. Fotografik imajları resimlerinin başlangıç noktası olarak kullanan Duru, günümüzün çokça müdahaleye maruz kalmış görsel kültürünün önceden belirlenmişliğini eleştiriyor. Bunun yanında, çalışmalarının taşıdığı deneysel ve yenilikçi karakteri sayesinde gerçekçi resme soyutlama metotlarını eklemekten çekinmeden yeni biçimler sunuyor. Duru, işlerinde gerçek ve gerçekçiliğin statükosunu tartışıyor. Ahmet Duru dünyamızın içinde bulunduğu garip durumu anlamlandırabilmek için günümüz manzara resmi anlayışı ile doğaya dair post-endüstriyel fikirleri bir araya getirerek güncel bir yaklaşım yaratıyor ve bize zihnimizin güzel ve güçlü bir peyzajını sunuyor. Buralarda Bir Yerde, 28 Mart 3 Mayıs 2014 tarihlerinde Salı-Cumartesi günleri 11.00 19.00 saatleri arasında Daire Galeri'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/concurso-de-escultura-mexico/", "text": "El equipo Altart-Deco y el Pueblo de Buena Vista, convocan al concurso de escultura, con el proposito de promover el arte y las raices de la cultura Na Savi, de la civilizacion Mesoamerica. Al dar a conoce el proyecto Ve`e Nu`u Chee, Casa del pueblo de Buena Vista, disenada por el artista Rafael Baca y el equipo de Altart-Deco, que desde hace tres anos se realiza en esta comunidad de la region Costa chica-Montana del estado de Guerrero. Esto nos permitira acercarnos a artistas para hacer una seleccion con el fin de invitarlos a trabajar en el equipo de Altart-Deco, en la realizacion de las piezas originales de la obra Ve`e Nu`u Chee, Casa del pueblo de Buena Vista. 1. Podran participar autores nacionales y extranjeros, con un maximo de una obra, original e inedita. Para participar es indispensable ser mayor de edad. 2. La fecha de inscripcion sera desde el lanzamiento del concurso al 2 de mayo, el plazo para la recepcion de la piezas finalizara 15 dias antes de la fecha 30/05/2014 fecha en que se daran a conocer los resultados del concurso, pasada esta fecha solo se aceptaran las piezas que tengan fecha de salida del envio en 15 dias antes de la fecha de resultados. 4. Cada participante debera presentar una obra en la disciplina de escultura. y menciones honorificas para el 4 y 5 lugar. Todos los lugares tendran la posibilidad de viajar a visitar la obra, durante la estancia de la exposicion en Buena Vista. En el que se indicara Concurso escultores Altart Deco Ve`e Nu`u Chee, Casa del pueblo de Buena Vista y a continuacion el lema o titulo que se le da a la obra presentada. Fotografia de la obra, indicando al dorso el lema o titulo que se le da y que debera coincidir con el que figure en el exterior del sobre. Seran excluidas del concurso aquellas propuestas que en el sobre o en la documentacion presentada incluyan datos o signos externos que revelen la identidad del concursante o permitan conocerlo. Fecha de la obra indicando el ano de realizacion, tecnica y materiales empleados. En el que se indicara Concurso escultores Altart Deco Ve`eNu`u Chee, Casa del pueblo de Buena Vista y a continuacion el lema o titulo que se le da a la obra presentada. Fotocopia de identificacion oficial, pasaporte o DNI. Nacionalidad y lugar de residencia, domicilio, e mail, telefono, para contactar con el participante. Fotografia de la obra, indicando al dorso el lema o titulo que se le da y que debera coincidir con el que figure en el exterior del sobre. Fotografias del proceso de la obra. Tecnica y materiales empleados en la obra. Precio estimado de la obra para posible venta en la exposicion. Curriculum Vitae del autor indicando nivel academico, principales obras realizadas y exposiciones en las que ha participado. Seran excluidas del concurso aquellas propuestas que en el exterior del sobre incluyan datos o signos externos que revelen la identidad del concursante o permitan conocerlo. 7. El material utilizado para las obras realizadas sera libre, excepto esculturas fabricadas con herreria, se recomienda materiales resistentes para su traslado y con las dimensiones no superior a 60 cm por sus tres dimensiones y no inferior a 20 cm por todas sus dimensiones en piezas volumetricas, en tecnicas de relieve o bajo relieve la dimensiones maxima 80x 80 x8 cm y minimas de 20 x 20 x 3 cm. 8. El transporte, embalaje y seguros de la obra seran por cuenta del concursante, tanto para su entrega como en su recogida, el embalaje sera en caja de madera con proteccion de burbujas, o espuma de poliuretano para preservar el estado de la obra. La Organizacion se reservara el derecho de aceptar a concurso trabajos realizados en materiales fragiles cuyo manejo suponga un riesgo evidente para su integridad. 9. El Jurado estara integrado por personas relacionadas con el mundo del arte y la cultura Na Savi. 10. La mera presentacion a este concurso, por parte de los autores, supone la plena aceptacion de las bases, asi como la conformidad con las decisiones del jurado. 11. La inauguracion de la exposicion y entrega de premio, sera en San Cristobal de las Casa, las obras seleccionadas seran expuestas en una gira itinerante por la comunidad de Buena Vista, la Ciudad de Mexico y el interior de la republica. 12. Las obras excepto las ganadoras, deberan ser reclamadas, antes de la fecha 19 12 2014. Vencido dicho plazo, el ejido de Buena Vista o Altart Deco pasaran a ser propietarios de las obras. Si la obra es reclamada, se enviara a la direccion que figure en el Boletin de inscripcion a porte debido, debiendo por tanto correr cada participante con todos los gastos derivados de la devolucion. 13. Las obras ganadoras pasaran a ser propiedad del ejido de Buena Vista o de el equipo de Altart Deco."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/final-call-for-summer-programme-in-india/", "text": "- final call for summer programme in india Call for Photographer, shortfilm-producer, Poet, Writer and related. documentation of their experience in particular project in any expressive form by story, poem, or film, photo and at the end of session two team will discuss about their expression of documentation. During this project artist will travel, meet local writer, author or people to enhance their research. Ahmedabad international airport is nearest to residency place. You can get connecting flight from both delhi and Mumbai. You will be welcomed at ahmedabad international airport. 2.-Food-:Indian-Vegetarian Breakfast, Lunch and light dinner will Arranged in a day to the participant. Deadline: for submission of application:20 march 2014, you will be inform within 10 days of application, if selected. Fee: application fee of US$30/- is to submit along with application. we don't charge anything else but will support. Participant will responsible for their expenditure. How to apply: you can send your latest CV along with your clear photograph, a brief of your ideas about project work. Application fee you can pay via paypa/direct deposit. Send your application to: contact@kalasrishti. org Please read carefully our terms & conditions before you apply. TERMS & CONDITIONS: 1. The Residency is available as per indicated above durations. Please indicate your first and second choices for residency. 2. All participant are requested to contribute their presence by actively participating full time in this programme and observing Organisers rules. 3. The Artist agrees that neither Kalasrishti, nor its organizers or artists will be liable for any damages arising from any personal injury sustained by the Artist or his/her guests or invitees in, on or about the studio space described above. The Artist further agrees that neither our Projects, nor its organizers or artists shall be liable for any damage to or loss or theft of personal property. This programme intend to establish adventurous as well as exciting art exploration in serene beautiful place Himachal Pradesh. Participant will get advantage of enjoying this valley during programme. During this project participants encourage to explore local art form, interact with local artists and people to create presentation/installation/painting or writeup. There will be 10 participant in this programme. Place: India=Himachal Pradesh=Manali. Delhi international airport is nearest to residency place. From delhi you can come by roadways only as its hilly area. From delhi ISBT -You can get volvo buses to manali or you can hire taxi or if you are coming in group we can arrange taxi service according to your request. Fee: application fee of US$25/- is to submit along with application. Programme fees: US$320/-including accommodation and food. Deadline: for submission of application: 20 march 2014; you will be inform within 10 days of application, if selected. Facility : 1.-Accomodation:- Tent On River Bank Or Hotel Room Will Be provided. 2.-Food-:Indian-Vegetarian Breakfast, Lunch and light dinner will Arranged in a day to the participant. . How to apply: you can send your latest CV along with your clear photograph, a brief of your ideas about project work. fees you can pay via paypal/direct deposit."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/halim-celiker-dus-yolcusu-sanat-duragi/", "text": "1985 M. S. Ü Güzel sanatlar Fakültesi Resim Bölümü, Prof. Adnan Çoker atölyesinden mezun oldu. 1986 Avusturya Sarzburg Yaz Akademisinde Prof. Reimund Girke ile Çalışmalar yaptı. 1987 A. Ü Güzel Sanatlar fakültesinde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1997 M. Ü Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünde öğretim elemanı olarak çalışmaya başladı ve halen bu kurumda görevine devam etmektedir. 24 kişisel sergi açtı.70'den fazla karma sergiye katıldı. Çeşitli resim yarışmalarından 6 ödül aldı. Eserleri yurtiçi ve yurtdışında bazı özel koleksiyonlarda ve müzelerde bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/23/tanik-sahmaran-mardin-muzesi/", "text": "Şeli Art Project işbirliğiyle Mardin Müzesi'nde sanatseverlerle buluşuyor. Hikayenin sonu hüzünlü bir şekilde bitiyor, ama hikayenin bir de insanı kendine hayran bırakan bir tarafı var. Tabi Şahmeran, dinleyenin gönlünü, sevgisini ve hayranlığını kazanırken aynı zamanda görkemine yakışmayan ölümüyle okuyucuyu, dinleyiciyi hüzne sokuyor. Zaten bu yoğun iki duygu, hayranlık ve hüzündür sanatçıları aralıksız şahmeran resimleri yapmaya iten şey. Eserlerinde Şahmeran'ı anlatmayı seçen tüm sanatçılar bu hikayenin esrarıyla Şahmeran resimlerini yaptıklarını dile getirirler genellikle. Tanık Şahmeran sergisinde eserleriyle yer alacak olan sanatçılarında gerekçeleri diğerlerinden pekte farklı değil. Sanatçılara göre eserlerinde Şahmeran efsanesini konu almak bir anlamda Şahmeranın zihinlerden silinmeyen efsanesini yeniden canlandırdığı gibi diğer taraftan şahmeranın yeryüzünden gitmemiş olan ruhunu yeniden Mardin topraklarında canlandırmak, bir anlamda parçalarını yeniden bir araya getirerek oluşmasını sağlamak anlamına da gelmektedir. Çalışmalarında genel, yoğun ve baskın görüntüsüyle Şahmeran'a yer veren sanatçılar bununla birlikte çeşitli semboller, simgeler ve imgeler kullanarak bu hikayeyi kendine özgün bir biçimde canlandırmaya özen göstermişlerdir. Seçmiş oldukları Mavi, yeşil ve turkuaz renklerinin öncelik renk olarak gözlendiği çalışmalarda, gözün seçebildiği bir diğer baskın renkte çalışmalara esrarengiz bir atmosfer katan koyu turuncu rengidir, bu renk Şahmeranın kanını temsil etmektedir. Görünüyor ki sanatçılar seçmiş oldukları bu renkler, imge, sembol ve simgelerle oluşturmuş oldukları eserlerle çarpıcı bir etki yakalamayı başarmışlardır. Çalışmalarda ki diğer öğeler ise, birer simge şeklinde verilmiş olan hayvan resimleridir. Bu anlatımlar, Şahmeran'ın yaşamış olduğu rengarenk bahçelerden oluşan yer altı diyarının betimlemesi olarak izleyiciye, hikayeyi yaratıcı bir dizilimle anlatmaya yardımcı olmaktadırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/24/serkan-azeri-kulturel-gerillanin-sinir-tanimaz-ozgurlugu/", "text": "Çağdaş Türk Resminin gerek renkli ve çok yönlü kişiliği, gerekse, kalıplaşmış değer yargılarının karşısındaki sınır tanımaz tavrı ile, dar görüşlü bir çevrede özünden farklı bir boyutta aykırı olarak tanımlan özgür ve özgün sanatçı Bedri Baykam'ın, çocukluk yıllarından, California dönemine, doksanlı yıllardan, günümüz sanatında tekniği ve yaratıcılığı ile yol açıcı bir dinamizmin sınırlarını zorladığı 4-D'lerine kadar uzanan sanat deneyimini bu bölümde özetlemeye çalışacağım. Bedri Baykam 1957'de Ankara'da CHP milletvekili Dr. Suphi Baykam ile Yüksek Mimar Mühendis Mutahhar Baykam'ın ikinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Doğduğu çevre, besleneceği geniş ufuklu kültürle temas etmesi bakımından önemliydi. İçinden gelen doğal bir yeti olarak, iki yaşında resim yapmaya başladı. Kalemlerle, boyayla ve yüzeylerle temasa geçtiği bu süreç, aynı zamanda gelecekte ulaşacağı entelektüel seviyenin ilk sonuçlarının aile içinde gözlemleneceği temelleri atmıştı. Daha dört yaşındayken resim üretimi ile birlikte o yaşta kendisinden beklenmeyecek bir zekayı da ortaya koyarak yakın çevresini şaşırtmaktaydı. Çok sevdiği teyzesiyle bir gün, Devlet Resim Sergisini gezerlerken, teyzesinin, görsel anlamda kolay algılanamayan bir resimde bulunan soyut biçimlerin ne olduğu sorusuna Aman teyzee, üç balık, göremiyor musun? diye yanıt verecek kadar kendine güvenen bir haşarı çocuk... Bu yıllarda ürettiği resimleri ve altı yaşında açtığı ilk sergi onun sanat çevresinde Harika Çocuk olarak tanınmasını sağlar. Derin bir hayal gücü ve zekanın ürünü olan bu resimler oldukça farklıdır. Okuduğu çizgi romanlardan esinlenerek, yaratıcılığıyla dönüştürür. Çizgi romanlarda sıkça görsel olarak karşılaştığı kovboyların, kızılderililerin at üzerinde figürlerini yaptığı resimlerle birlikte, bu figürleri karşı karşıya getirdiği çok figürlü hareketli ve dinamik savaş resimleri de yapar. Atlar ve uzay gemileri dikkati çeken diğer çalışmalarıdır. Ankara'da henüz altı yaşında açtığı ilk sergisinden sonra ailesi ve onu destekleyen yakın çevresi Avrupa'nın ve Amerika'nın önemli kentlerine de taşırlar bu resimlerini. Bu yıllarında Kayıhan Keskinok, Bedri'nin gelişimiyle yakından ilgilidir. Lise eğitimini İstanbul Fransız Lisesi'nde alır, üniversite çağı geldiğinde onu çok destekleyen ailesi ve çevresi akademiye göndermez onu. Çünkü Bedri özgür ve farklıdır. Doğuştan gelen yeteneğine sıkı sıkıya bağlı olması gerekmektedir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki akademi eğitimi süreci Bedri Baykam'ın özgürlüğünü büyük ölçüde engelleyecekti. Fransa'ya giderek Sorbonne'da ekonomi ve işletme okuyarak master alır. Bu yıllarda eş zamanlı olarak Paris'te aktörlük eğitimi de alır. Resme geri dönüşü için kendisi ve sanatıyla baş başa kalacağı bir taraftan da hayata tutunma savaşı vereceği özgür ortamı, yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Amerika'da bulacaktır. Bedri Baykam, 1980'lerin hemen başında California'ya yerleşir. Bu yıllarda eşzamanlı olarak Avrupa ve Amerika'da bulunan ressamların üretimleri ile Yeni Dışavurumculuk hareketi ortaya çıkar. Yeni Dışavurumculuk, 1970'leri kasıp kavuran, düşüncenin maddeye baskın çıktığı Kavramsal Sanat akımına karşı bir tepkidir. Tuval resminin güçlü bir şekilde geri döndüğü bu süreçte, Yeni Dışavurumculuk, yeniden tuval, yeniden boya ve yeni bir figür anlayışı demekti. Kendilerini boya uygulamalarının sınırsız özgürlüğüne kaptıran ressamlar, bu dönemde değer yargıları ve geçmişleriyle de hesaplaşmaya giriştikleri resimler yapmaya başlamışlardı. Boyanın tuvalde geniş yüzeyler üzerinde uygulandığı ve akıtmadan damlatmaya çeşitli boya tekniklerinin bolca denendiği bu dönemde figürler ya çizgilerle belirleniyor ya da büyük boyutlu soyutlama olarak tuvalde yer alıyordu. Bu dönemde Bedri Baykam, öncü karakteriyle ön plana çıkmaktadır. Türk resminde Bedri Baykam'a kadar geçen süreç içerisinde, modern sanat akımları ülkemize gecikmeli olarak, Batı'da yapılan gözlemlerin ve çalışmaların sonucunda gelmekteydi. Yani Türk Resmi, bu süreçte Batı'daki yenilik hareketlerini takip eden bir gelişim göstermekteydi. Oysa Bedri Baykam, Yeni Dışavurumculuk akımı içerisinde diğer ressamlarla eş zamanlı etkinlik göstererek, yapıtlarını henüz akımın adı bile tanımlanmadan yapmaya başlayarak, resim sanatımızda ilk kez bir akım içerisinde oluşturucu olarak yer almaktaydı. Yeni Dışavurumculuk ayrıca Türk sanat ortamının Batı ile aynı anda yaşayıp tartışabildiği ilk akım oldu. Bedri Baykam, bu dönemde özgür boya uygulamasıyla, serbest fırça vuruşları ile soyutlayıcı bir çizgide hatta bazı figürlerini karikatürize bir çizgide uygulayıp resimler üretti. Fahişenin Odası isimli resmi bu eğilim içerisinde farklı bir noktada bulunmaktadır. Gece gördüğü bir rüya üzerine, uyanır uyanmaz peçete üzerine çizdiği taslak ile temellerini atmıştı. Bu resmin özgün boyutu erkek figürünün üzerini tamamen kaplayacak ayna parçalarını yapıştırmasıdır. Parça aynalarla kaplanmış olan bu figür aynı zamanda, resme bakan izleyiciyi de resmin içerisine katar. Resmin kahramanlarından biri haline getirir. Yaratıcılık o kadar üst bir noktadadır ki Bedri, her bireyin bu sahneye tanıklık etmesini veya figürün yerinde aslında resimle temas kuran herkesin fantezilerini harekete geçirmeyi düşünmüştür. Paris'te kaldığı yıllarda Fransızların sıklıkla kullandığı bir deyimi öğrenmişti Bedri Baykam. Gerçekleşmesi neredeyse imkansıza yakın zor işler için denizi içmek benzetmesi yapılırdı. Bedri, Amerika'da zor koşullarda hayata tutunup, kendini kabul ettirmeye çalıştığı yıllarda bu deyim üzerine defalarca düşünmüştü. Sonunda bu deyimden yola çıkarak Yeni Dışavurumcu döneminin önemli resimlerinden birini gerçekleştirdi. New York İçilecek Denizdir. Resmin sağ bölümünde başında şapkasıyla karikatürize edilmiş ve çizgilerle belirlenmiş Bedri Baykam'ın portresi bulunmaktadır. Solda ise adeta bir şelale gibi aşağıya doğru akan dalgalı görüntüsüyle yoğun bir mavi renkle boyanmış bir deniz. Bedri, yukarıdan aşağıya doğru akan denizi içmektedir. Aynı zamanda bu resim Bedri'nin inancını ve misyonunu esprili bir biçimde yansıtmaktadır. 1984 yılında San Francisco Modern Sanat Müzesi'nde açılan Yeni Dışavurumcu ressamların katıldığı geniş boyutlu sergiye katılım için başvurmak adına müzenin yardımcı küratörü ile bir görüşme yapar Bedri Baykam. Akım içerisinde diğerleri gibi eş zamanlı olarak resim üreten bir sanatçı olduğundan ısrarında haklıdır. Ancak daha sonra sergiyi düzenleyen müze müdürünün kendisinin Batıya göre Doğulu olduğu ön yargısıyla birazda alaylı bir yönlendirmesiyle endirekt olarak karşı karşıya kalır. Bunun üzerine yakın dostlarıyla, Çağdaş Türk Sanatı'nda ilk eylem hareketi olan San Francisco Modern Sanat Müzesi Baskınını gerçekleştirir. Manifestolu bu eylem Bedri Baykam'ın misyonunu ortaya koyması bakımından oldukça önemlidir. Bu hareket Kültürel Gerilla tanımlamasının ortaya çıktığı süreçtir. Bu tanımlamanın açılımı çok geniştir. Nasıl ki sağlam bir disiplinle desteklendiği takdirde gerilla taktiğiyle yapılan mücadele kademe kademe amacına ulaşabilirse, Bedri Baykam'da sanatı ve dönüştürücü kişiliği ile, eleştirilen sistem ve Batı'nın oldu bittileri karşısında, kitleleri toplum ve dünya sorunları üzerinde düşündürmeye ve farkında olmaya yönlendiren bir tavrı sergilemektedir. Batı sanat ortamı ilk defa bu somut ve kararlı bir karşı çıkışla karşılaşmaktadır. Daha sonra Baykam'ın bu bildirisini defalarca kaleme alacak Peter Selz, Edward Lucie-Smith gibi dünyaca ünlü sanat tarihçiler, bu fikirlerle ilk defa karşılaşmaktadırlar. Amerika yıllarında sokaklarda elinde sprey boyasıyla grafiti çalışmaları da gerçekleştirir. 1987 tarihli This Has Been Done Before isimli çalışması, o zamana kadar Türk Resminde yapılmamış tuval üzerinde bir grafiti olmakla beraber geniş bir kavramsal içeriğe de sahiptir. Eleştirmenlerin, yeni üretilmiş bir çalışmayı, Batılı sanat tarihi belleğiyle değerlendirirken, bir başyapıtla benzerliğini ortaya koymak adına, ağızlarından ilk çıkan, bu daha önce yapılmıştı söylemiydi. Bedri, bu çalışmasının kavramsal boyutuyla eleştirmenlere de, Sen söylemeden ben söyleyeyim. göndermesini yaparak sanat eleştirisi ve Batı'nın kendi eksenindeki kıyaslamacılığı üzerine düşündürmektedir. Bedri Baykam 1987'de Atölyesini İstanbul'a taşır. Oryantalizm ve kültürel sömürüye karşı eleştirel yaklaşımını, Birinci İstanbul Bienali'nde sergilediği İngres'ın Türk Hamamı ve Gerome'un oryantalist çalışmalarından yola çıkarak yaptığı Ingres-Gerome, Burası Benim Hamamım resmiyle ortaya koyar. Seksenlerin sonunda Türkiye'deki siyasi ortamın özellikle genç kesim üzerinde meydana getirdiği bellek kaybının karşısında politik içerikli resimler üretmeye karar verir. Beğenilerle birlikte tartışmaları da beraberinde getiren Demokrasinin Kutusu isimli enstalasyonu Bedri'nin ilk politik içerikli avangard çalışması olması sebebi ile önem taşır. 1990'ların başında kendi sanat tarihi kolleksiyonunu oluşturacağı Gerçek Sahteler serisi kapsamında; J. Louis David'den, Horas Kardeşlerin Yemini, Eugene Delacroix'dan, Barikat ya da Halka Önderlik Eden Özgürlük, Theodore Gericault'dan Medusa'nın Salı, Edouard Manet'den Kırda Öğle Yemeği, Pablo Picasso'dan Avignon'lu Kızlar gibi başyapıtların yanı sıra, Hopper ve Balthus'dan da önemli resimleri, postmodern olarak nitelendirilebilecek boyutuyla kendi estetiğinde yeniden yorumlar. 1990'ların ortalarından 2007'de üretmeye başladığı 4-D çalışmalarına kadar geçen süre içerisinde kendi anlatım gücünü, üzerine yeni değerler koyarak farklı bir seviyeye ulaştırır. Foto kolajlar, artı boyasal uygulama ile oluşturduğu resimlerinde 80'li yıllarından beri kararlılıkla sürdürdüğü içeriğe izleyici yönlendiren bir araç olarak yazıyı kullanmıştır. Foto pentür uygulamaları kavramsal içerikleri ve politik göndermeleri bakımından dönüştürücü örneklerdir. Bedri Baykam, 2007 yılında yapmaya başladığı bu dört boyutlu çalışmalarıyla, Çağdaş Türk Resmine gerek uyguladığı teknik, gerekse de titiz bir yaratım sürecinde gerçekleşen içeriğinin zenginliğiyle yepyeni bir açılım getirmiştir. Dolgunluk ve derinlik etkisi veren saydam lens katmanlarını kullandığı bu çalışmalarında farklı zaman süreçlerinden çekip çıkardığı figür ve imgeleri foto kolaj tekniğiyle katman katman çalışmanın bünyesine katmıştır. Üçüncü boyut yani derinlikle birlikte, birbirlerini kompozisyonda tamamlayan, farklı zaman süreçlerine göndermeler yapan foto kolajları aracılığıyla, dördüncü boyutu yani zamanı işin içine sokuyor. Görsel açıdan besleyici ve derin bir yaratıcılığın ürünü olan bu çalışmalar karşısında izleyici olarak tek bir perspektiften yaklaşmanın yetersiz olduğunu doğal bir biçimde algılayıp farklı açılardan konumumuzu değiştirip baktığımızda farklı ayrıntıları yakalıyoruz. Postmodern olarak ele alınması gereken bu çalışmalarda Bedri Baykam, sanat tarihinin zengin belleğinden başyapıt heykelleri veya başyapıt resimlerden çekip çıkardığı figürleri kullanarak, ya zengin içerikli kompozisyonlar üretiyor, ya da imgelerin yerlerini değiştirerek, geçmiş ve şimdiyi bütünleştirdiği zengin bir zamansal süreci ortaya koyuyor. Bir başka tanımlamayla, geçmiş ve şimdi arasında köprü oluşturuyor. İstanbul'un doğal ve kültürel güzellikleri, büyük uygarlıkların belleklerimize işleyen yapıları, liderler, şehirle bütünleşen Yeşilçam sanatçıları, büyük boyutlu foto kolajlarla bizi zaman tünelinde yolculuğa çıkarırken, Bedri Baykam'ın önceki dönemlerini hatırlatan imgeler ve uygulamalarla bu görüntüler ince detaylar olarak karşımıza çıkıyor. Çok rahat söyleyebiliriz ki sınır tanımaz özgürlüğüyle bütünleşen yaratımı ile sanat çevresini ve izleyiciyi heyecanlandıran, düşündüren ve şaşırtan Bedri Baykam, bu noktadan sonra, daha çok üzerine düşündürmeye ve şaşırtmaya devam edecek. - Bu metin 2010 yılında Rh+ Sanat Dergisi ve Bosphorus Sanat Gazetesi'nde yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/25/hulya-kupcuoglu-gelenekten-gelecege-nurcan-perdahci-ile-bellek-ve-iz-sergisi-uzerine/", "text": "Nurcan Perdahçı'nın yeni sergisinin adı 'Bellek ve İz II' adını taşıyor. Sergi, sanatçının 2013'te gerçekleştirdiği 'Bellek ve İz I' adlı serginin devamı niteliğinde. Şişli'de yeni açılan Damla Sanat'ta gerçekleşen sergi, Lütfiye Bozdağ ve Ali Cantürk küratörlüğünde yapılıyor. Perdahçı, Avrupa resim sanatında kullanılan eski Türk halılarını ön plana çıkarıyor ve üzerine yaptığı müdahalelerle çağdaş ve geleneği aynı düzlemde buluşturuyor. 30 Mart tarihine kadar izlenebilecek olan sergi ile ilgili Nurcan Perdahçı ile görüştük. Nurcan Perdahçı: Bellek ve İz sanat üretimlerimde bir dizi serginin başlığı olarak seçtiğim bir isim. Bu dizi sergilerden ilki olan Bellek ve İz I, İzmir Mask Müzesinde 2013 tarihinde gerçekleştirildi. Bu serginin konsepti; halılara dayanıyordu. Türk kültüründe önemli bir yeri olan halı, belleğimizde iz bırakan bir geçmişin Modern dönem ve modern sonrası dönemin yansımaları olarak resimlerimde önemli bir metafor haline geldi. Bu metafor, Orta Asya'dan göçüp gelen yörüklerle başlayan bir yolculuğun Anadolu'nun birçok bölgesinde olduğu gibi, Uşak ve dolaylarında da elverişli bir ortam bulması ve gelişmesiyle yeni bir karakter kazanmıştır. Uşak halıları, kuzeyden güneye tüm Avrupa'da, hem saraylar, hem de kiliseler için statü göstergesi olarak yer alıyordu. Anadolu'dan Avrupa'ya giden halıların bu yolculuğu yüzyıllar boyunca sürmüştür. İzmir limanı, develerle getirilen Uşak halılarının Batıya yolculuklarının başlangıç noktasını oluşturan bir liman olması bakımından önemlidir. Birinci serginin bu nedenle İzmir'de yapılması, halıların, tarihsel belleğimizdeki yolculuğu ile örtüşmektedir. N. P.: Yaptığım sanatsal üretimlerimin merkezine, insanın tarihsel bir varlık olduğunu ve insana özgü bir yeti olan bellek kavramını koyuyorum. Çalışmalarımda, halıların yolculuklarına eşlik eden anlık yaşam gizlerini, gün ışığına çıkarmaya, iz sürmeye çalışıyorum. Avrupa resminde diğer Doğu kökenli halılar gibi, Uşak halıları da İtalyan ressamların ve Kuzeyin Altın Çağ ressamlarının vazgeçilmez ögesi olarak yer alır. Halılar, her sınıftan insanın ve mekanın sessiz tanıklığında, tuvallerde can bulurlar. Serinin ikincisi olan 'Bellek ve İz II' sergisi, 'Damla Kültür Sanat'ta gerçekleşti. Halılarla başlayan bu yolculukta geçmişten günümüze yol almanın merak ve derinliklerinde her kazımanın, her bulgunun sanat yolumu da belirlediğinin farkına vardım. N. P.: Trakya Üniversitesi GSF'de yeni göreve başlamıştım. 2007 Kasım ayının başlarıydı. Uşak Üniversitesi ve Uşak Belediyesi işbirliği ile düzenlenen sempozyuma davet edildim. Bildiri yazmak üzere araştırmalara başladım. Halıların ikonografisine olan yolculuğum böyle başladı. Ben Uşaklıyım ve annemin babası son kuşak halı desinatörüydü. Annemin ısrarlı taleplerine ve ricalarına karşın Akademide okurken halı atölyesi ile ilgilenmedim. Ancak yıllar sonra bir araştırma ile tarihin tozlu sayfalarında kendi aile büyüklerimin ve geçmişin izlerini sürmeye başladım. N. P.: Kimler yoktu ki bu yolculukta... Bir dönem Avrupa resmine dekoratif olarak eklemlenen Türk halıları, benim çalışmalarımda, renksel ve motifsel ikonografisi ile geçmişin izlerini çağdaş resmin yapısallığında yeni bir imge dizinine taşıyor. Bu imge dizini, 15. yüzyıldan itibaren güneyde Pierro Della Francesca, Hans Memling, Lorenzo Lotto gibi sanatçıların resimlerinde yer alan Uşak ve Batı Anadolu halılarıyla başlıyor. Hans Holbein, Johannes Vermeer, Wilhelm Kalf, Gerard Terborch, Jean Etienne Liotard, Gabriel Metsu, Jacgues Samuel Bernard, Jacgues Hupın, Guliam Gabron gibi Avrupa'nın çeşitli bölgelerinden ressamların tablolarında yer alan Anadolu halıları üzerinden de devam ediyor. Doğduğum ve adım adım yaşanmışlıklarla zenginleştiğim Anadolu coğrafyasının tarihsel, yerel estetik değerlerinden yola çıkan bu yoğunlaşma, benim çalışmalarımda çağdaş olanı da içine alan yeni bir üslup ve sorgulamayı da beraberinde getirdi. N. P.: Benmerkezci Batı bakış açısı ile gösteren tarafından boyanan resimlerde, ötekinin sanatı oryantalizme indirgenen sanat anlayışıyla Doğu halıları resimsel bir öge olarak gösterilirler. Klasik Batı düşünce yapısının üretmiş olduğu resimlerin yapı sökümü, iki boyutlu arka planlar üzerine yeni yapılar ve tekrarlar ile yapılır, tarihsel anlam evrelerine geri dönülür. Burada sözü edilen sökme terimi 'yıkma', 'tahrip etme' ile eş anlamlı kullanılmaz. Varolan, karşıda duran yapıyı anlamak için çaba gösterme edimi olarak kullanılır. Göstergelerin izi takip edilir, üstlerini örten yüzyılların içinde derinlemesine bir keşif yolculuğuna çıkılır. Yüzyıllar ötesinde tuvallerde yer alan halılar ve portreler, an bellek iz üzerinden, günümüzün sunmuş olduğu çok çeşitli teknolojik olanaklar, geleneksel tekniğe yapılan göndermeler ve yapısökümcü bir yaklaşımla yeniden ele alınır. Derrida, göstergelerin işaret ettiği ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve 'gösteren'den bağımsız bir 'gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar. Resimlerde yer alan göstergeler, varlığın zamansal bir oyunda, öznenin/nesnenin bir iz bırakarak zaman içinde sürekli başka şeylere evrilerek dönüştüğü gösterir. N. P.: Bellek ve İz II serisinde yer alan ölü doğa resimleri, varlık mertebelerinin art ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zamana ve mekana odaklanr. Yüzeyde yer alan bu dikey kesilmelerle oluşan parçalanmalar, düşsel gelip geçici zamanı, yaşanmışlıklar üzerinden belleği imler. Zaman-mekan örgüsü içinde gerçekliğin yeniden yapılanmasına ama her defasında farklı yapılanmasına izin verirler. N. P.: İlk yola çıktığım işlerimle sonraki üretimlerim arasında doğal olarak birçok açıdan farklılıklar var. Deneysel çalışmalar yeni yaklaşımların da ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Hızla devinen, gelişen teknoloji ve bilim dünyasında, her an yeni bulguların, verilerin bombardımanına uğruyoruz. Güncellemelerle yaşıyoruz. Bellek ve İz II, başlıklı sergimde yer alan 12 numaralı çalışmam kinetik özellikler taşıyan bir çalışma. Bu çalışmamda teknolojinin sağladığı interaktif ortamdan yararlandım. Çalışmanın alt yüzeyine monte edilen sensör izleyiciyi yaklaşık 3m. uzaklıktan görüyor ve arka yüzeydeki fanlar çalışmaya başlıyor. Yüzeydeki dikey parçalanmalar fanların etkisiyle dalgalanmaya, hareketlenmeye başlıyor. İzleyici, sensörün etki alanından çıktığında ise fanlar duruyor. 'Bellek ve İz serisi II' sergisinde gelenekle moderni bir arada ele aldığım çalışmalarımda; tuval boyutlarını seçerken geleneksel olana gönderme yapmak istedim ve alışılagelen boyutları kullandım. Ancak zaman içinde yaptığım bu yolculuk, çalışmalarımda; yapısal dönüşümlerin yanı sıra biçimsel olanı da örneğin tuval boyutlarını da, teknolojik yöntemleri kullanışımı da etkileyecek ve belirleyecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/25/serbest-dusus-free-fall-nurdan-likos-galeri-ilayda/", "text": "Gallery Ilayda will be hosting Nurdan Likos's second solo show from April 4th to May 4th 2014. ''In her latest exhibition, Nurdan Likos is influenced from the lives of people around her. Using their portraits she emphasizes a personally unique situation. Before she starts painting, she listens to people like a psychologist. She is learning how these events affected them and how they freed themselves and moved on. After that, Nurdan Likos creates a fiction-reality combination based on her reaction and literality of the story she had been told. This new fiction appears in a repetitive concept. This repetitiveness is new to Likos's works and the reason for this repetition is not just to express the plastic thought alone but to include the search for a reality in fiction. In order to understand this reality concept, we have to understand the lives of the people she was influenced. On the background of the paintings, there are positive or negative experiences that stretch through a period of time. Without losing the parallel link to reality, Likos's interpretations gain a different dimension where the repetition comes in. From now on the reality is morphed and we are in either a parallel universe or dimension created by the artist. This morphed reality appears to be the result of the same action happening in a different dimension. Likos creates a timeless and spaceless environment by using an everyday object's repetition. This is the start of the long journey ahead of her. In her compositions, the way she uses objects, stance and interpretation of the figures opens the door to the wonderland. Women figures stand like an aristocrat or a queen. Non of them looks like an ordinary person. They have the power to overcome the problems with various solutions. In the exhibition, the artist brings out the reality and perception. There is not just one perception, because everyone perceives the reality differently. We can say that reality touches to the perception during it's free fall. Likos uses the same 6 colors obsessively in all her paintings. Those colors are pink, blue, yellow, green, black and white. She didn't start out based on the cultural norms; however, she got influenced by them. Therefore, pink represents the female and blue represents the male. According to Likos, female figure also represents the geography. The artist keeps the light and dark balance in her paintings. Black and white represents yin and yang. Good and the bad that follows each other consecutively. This rhythm is not solely about the colors but also about the rhythm of life. The gallery is open everyday from 10 am to 7 pm except Sundays. Galeri İlayda 4 Nisan 4 Mayıs 2014 tarihleri arasında Nurdan Likos'un ''Serbest Düşüş / Free Fall'' isimli ikinci solo resim sergisine ev sahipliği yapacak. ''Nurdan Likos, sergisinde başkalarının hayatlarından yola çıkıyor. O kişilerin portrelerini kullanarak, kişiye ait özel bir durumu vurgulamış oluyor. Bu resimlerinde sanatçı önce bir psikolog gibi etrafındaki insanları dinliyor; yaşadıkları olaylardan nasıl etkilendiklerini ve bu olaylar sonrasinda kendilerini nasıl özgürleştirdiklerini öğreniyor. Ardından, kendi akıl süzgecinden, olayın ya da olayların kendi üzerindeki yansımasından yola çıkarak, onların, yaşam gerçeklikleri üzerinden yeni bir kurgu oluşturuyor. Ancak bu yeni kurgu, sanatçının tuvalinde tekrarlar ile karşımıza çıkıyor. Daha önceki çalışmalarında karşımıza çıkmayan bu yinelemelerin nedeni, sadece sanatçının plastik bir düşünceyi vurgulaması değil, aynı zamanda içerikle ilgili bir gerçekliğe de işaret etmektir. Bu gerçekliği anlamak için, Likos'un konuştuğu ve resimlerinin içeriğinde yer verdiği kişilerin hayatlarına bakmak gerek. Genelde uzun süreçler halinde geçirilen olumlu ya da olumsuz deneyimler vardır resimlerin arka planında. Gerçeğe olan paralellik, içerikte devam ederken, sanatçının yorumu ile farklı boyutlara ulaşmakta ve yinelemeler de bu noktada yerini almaktadır. Artık yola çıkılan o gerçeklik bozulmuştur, başka bir evrende ya da başka bir boyutta günümüzün moda deyimiyle 'paralel' bir gerçeklik yaratmıştır sanatçı. Bu paralel gerçeklik, başka bir evrende yaşanan aynı olayın farklı bir sonucu ya da etkisi gibi fantastik bir konumlandırma ile karşımıza çıkmaktadır. Zaman ve mekanın hissedilmediği bu dünyada sadece o çevreden alınmış bir detay etkisi ile Likos, kendi sanatı için yeni ve uzun bir koşunun da başlangıcını yapmıştır. Ancak sanatçının kompozisyonlarında kurgulamış olduğu figürlerin gerek duruşları ve gerekse nesnelerin yorumu, bize, fantastik dünyanın kapılarını açar. Kadın figürleri konumları itibariyle kimi zaman bir aristokrat ya da kraliçe gibi dururlar. Hiçbirinde sıradan bir insan izlenimi yoktur. Sorunlarıyla baş edebilen, bu yolda çeşitli çözümler geliştirmiş olan kadınlardır onlar. Sanatçı, sergisi çerçevesinde gerçeklik ve algıyı da gündeme getirmektedir. Herkes etrafındaki gerçekliği farklı bir biçimde algılar, bu sebeple tek bir algı yoktur. Söyleyebiliriz ki gerçeklik, serbestçe ve olanca ağırlığı veya hafifliği ile düşerken, 'algı' kavramına bir vurgu da vardır. Likos bütün resimlerinde obsesif bir şekilde aynı 6 rengi kullanmaktadır. Bunlar, pembe, mavi, sarı, yeşil, siyah ve beyazdır. Geleneksel kültür kodlarından yola çıkmasa bile, almış olduğu toplumsal kültür sonucunda, kadını pembe ile erkeği ise mavi ile simgeler. Kadın aynı zamanda Likos için coğrafyayı temsil eder. Sanatçı resimlerini koyu-açık düzeni içerisinde dengede tutmak ister. Siyah ve beyaz Likos için yin-yang'ı, iyi ve kötü kavramlarının birbiri ardına, birbirini izleyerek gelmesi, hayatın içindeki dengeyi temsil etmektedir. Ritm, sadece renklerle alakalı değil aynı zamanda yaşamın ritmine de bir göndermedir. Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/26/goksu-simsek-kiyamet-kitabi-connie-willis/", "text": "Bilim kurgu yazınında en saygın yazarlardan biri olan Connie Willis'in, İthaki Yayınları'ndan 2013 yılında Özlem Yüksel'in çevirisiyle 2. baskısını yapan Kıyamet Kitabı romanı, Hugo, Nebula ve Locus ödüllerini kazanmıştır. İlk sayfalarından itibaren soluksuz okunan bu sürükleyici romanı özellikle bilim kurgu ve tarih severlerin kesinlikle kaçırmaması gerekiyor. Bir tarihçi olan ana karakter Kivrin'in hikayesi yakın gelecekte Oxford, İngiltere'de başlar. Kitap eş zamanlı olarak tarihçilerin zamanda yolculuk ile araştırmalar yaptıkları 21. Yüzyıl sonları ile Avrupa nüfusunun üçte birini yok eden Kara Veba Dönemi'ni anlatır. Kızı gibi sevdiği öğrencisi geçmişteki Oxford'da bilinmedik tehlikelerle boğuşurken Profesör Dunworthy de beklenmedik bir kargaşa ortamında mücadele edecektir. Orta Çağ yaşamını çok canlı tasvirler ve olaylarla yansıtan yazar okuyucuyu da gerçekten bir zaman yolculuğuna çıkarıyor. Bunu yaparken karakterlerin duygu ve düşünce dünyasını, insanın mücadeleci çabasını, dostluk ve şefkati derinlemesine vurguluyor. Tarihin en karanlık günlerinde bile bilimin, hayal gücü ve merakın, insanın çevresine duyarlılığının değerinin altını çiziyor. Kivrin karakteri, eminim ki kurgu dünyasında en sevilen kadın karakterler arasında yer alıyor ve göz ardı edilemez bir figür olarak türün birçok eserinde, incelemesinde ve yan ürünlerinde ona gönderme yapılmaya devam edilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/27/open-call-for-emerging-curators-based-in-the-netherlands/", "text": "Valletta 2018 Foundation is offering two emerging, independent curators based in the Netherlands, the opportunity to immerse themselves in a different artistic and cultural environment by staying in Malta for 15 days in August-September, 2014 and developing a project involving international artists that will culminate in a curated show in Malta in 2015. The Foundation is responsible for the implementation of the European Capital of Culture in 2018, a title which Valletta is celebrating and sharing with the Dutch city of Leeuwarden. The curatorial residencies are intended to stimulate collaboration and excellence in the arts in Malta one of the key objectives of Valletta 2018 Foundation. During their stay in Valletta, the two curators-in-residence will have a shared office in the city, and will be invited to participate in a variety of activities inside the Centre and around Valletta and Malta. They will also be able to attend and participate in sessions of the Curatorial School that will be held during this period, with invited speakers and established curators or academics. They will also familiarise themselves with local artistic trends through studio visits and meetings with established and emerging artists based in Malta, and will be able to gain invaluable experience by helping to set up exhibitions. Valletta 2018 Foundation will provide each of the two selected curators with a return ticket between the Netherlands and Malta, accommodation in Valletta between 24th August and 7th September, 2014 and a small, daily allowance to cover meals. Throughout their stay, the curators-in-residence will be given relevant information about artists, galleries, and events, and will be assisted with the organisation of meetings with artists based in Malta. They will also be asked to make a presentation about their curatorial ideas and projects during the Curatorial School. Following their stay in Malta, they will be invited to work on a curatorial proposal for an exhibition in 2015 that brings together Maltese and other international artists. Only one of the proposals will be selected, on the basis of its innovative outlook on local and international artistic practices. The selection will be made by Valletta 2018 Foundation, which reserves the right to refuse all proposals if they are deemed to be inadequate for whatever reason. The deadline for applications is 5pm, Monday 21st April, 2014. All applicants will be informed by email about the result by Monday 5th May, 2014. Queries should be directed to info@valletta2018. org."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/27/saltta-guncel-mimarlik-film-gosterimleri/", "text": "Ila Beka ve Louise Lemoine'in film serisi Living Architectures, mimarlık alanına yeni bir gözle bakma yollarını araştırıyor. Living Architectures film serisini hazırlayan Ila Beka ve Louise Lemoine'in konuşması, 10 Nisan Perşembe saat 19.00'da SALT Beyoğlu'ndaki Açık Sinema'da. Living Architectures, mimarlık mirasını bir temsiliyet olarak idealleştiren güncel eğilimden uzaklaşarak, mimarlık alanına yeni bir gözle bakma yollarını araştıran bir film serisidir. Ila Beka ve Louise Lemoine'in filmleri, mimarlıktaki canlılık, kırılganlık ve hassas güzelliği, o yapılarda yaşayan, onları kullanan ve bakımını sürdürenlerin tanıklıkları aracılığıyla aktarır; mimari yapıları mükemmelik, ustalık ve hatasızlık üzerinden kurgulamaya neden olan görüntü düşkünlüğümüzü sorgular. Asıl amaç, mimarlık üzerine konuşmak, hatta içten gelen kişisel ve öznel bakış açılarını sunarak mimarlığın bizimle konuşmasına olanak tanımaktır. Living Architectures filmleri, mimarlık odaklı çoğu yapımın aksine, binaların yapısal ve teknik detaylarına odaklanmak yerine izleyiciyi, güncel mimari ikonları sayılan bazı yapıların gündelik samimiyetine davet eder. Gösterimler SALT Beyoğlu ve SALT Ulus'ta eş zamanlı olarak yapılacaktır. Ila Beka Paris'te yaşayan bir İtalyan sanatçı ve yönetmen. IUAV of Venice ve Ecole Nationale Superieure de Paris-Belleville üniversitelerinin mimarlık bölümlerinden mezun oldu. Louis Lemoine Fransa'da yaşıyor ve çalışıyor. Paris, Sorbonne'da sinema ve felsefe eğitimi gördü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/27/sinem-pehlivan-tusak-muhafazakar-sanat/", "text": "Türkiye'de özellikle sanatın her dalının desteklenmesi zaten gereklidir, fakat devletin bu desteği, sanatın özgürce ve siyasetin vesayetinden uzak şekilde gelişebilmesini sağlamamaktadır. Yani idari özerkliğe sahip bir yapıda olmayan yasa tasarısı sanata zarar, insana zarar, topluma zarardır. Türkiye Sanat Kurumu'nun karar organı olan TÜSAK üyeleri on bir kişiden oluşuyor. Kurulun başkanı ve ikinci başkanı da bakanlar kurulunca belirlenecektir. Bu kişiler ise öncelikli olarak her memur gibi devletin menfaatini gözetirken, sanatın varlığının temel koşulu olan özgürlüğü kısıtlama yoluna gidecek buda Türkiye'nin sanat hayatında çok önemli bir etki yaratacaktır. Neden? Her şey Devlet-i Aliye'nin bekası için. Bu kanunun kabul edilmesi ile kültür sanata yapılacak desteğin artacağını söyleseler de -belki maddi kaynaklar zenginleştirilecek-, yapılan harcamalar hükümetin kendi ideolojisine uygun projeleri çoğaltacaktır. Özellikle son zamanlarda çok sık dile getirilen muhafazakar sanatı zannederiz ki çok iyi şekilde besleyecektir. Peki, hükümetin bu desteği neden samimi gelmiyor? Mesela, neden kültür ve sanat alanındaki STK'ları bu kurula dahil etmiyor, plastik sanatlardaki KDV oranlarını düşürmüyor, sanatçıya sosyal güvenlik hakları sağlanmıyor? En basit şekliyle, hepimiz biliriz ki Türkiye'de sanatçıların vize alabilmek için sanatçı belgesi alması imkansız derecede zordur. Bu belgenin geleneksel olarak çalışan zanaatkarlara verildiğini de çok iyi biliyoruz. Dünya çapında bir sanat politikası geliştirebilmek için dünyadaki başarılı örnekleri olan sanat konseylerinin özerk yapısından hiç örnek alınmamış bu anlayış, sanatı kendisine düşman gibi görüyor ve sanatı da sanatçıyı da hizaya getiriyor. Çünkü onlar için toplumu aydınlatan, statükocu anlayışa başkaldıran sanat tehlikelidir ve kafalarındaki muhafazakar ve itaatkar toplum modeli için TÜSAK çok gereklidir. Bu yasa, tüm ülkenin özgürlüğünün kısıtlanması, aydınlıktan karanlığa yönlendirilmesi yolunda çok tehlikeli bir adımdır. Çağdaş toplumlarda sanatçılar her zaman özgürce düşüncelerini ifade eden, yaratıcılıkları ile dünyaya ışık tutanlardır. Daha amiyane bir söylemle sanat devrimlere yön verecek kadar güçlü bir organdır. İfade özgürlüğümüzün devamı için bu muhafazakar zihniyete karşı bütün sanat çevresi direnmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/29/satir-aralari-mine-sanat-galerisi/", "text": "Marinettti'nin üç noktalarla dolu fütürist manifestosu tam da fütüristlere özgü aşırı coşkunun ifadesidir ve yukarıda alıntılana paragraf, o üç noktaların karşılıklarından biridir. Her uzaklaştığınızda ve yakınlaştığınızda çoğalır satır araları, boşluk olmaktan çıkar, ayrıntının ötesine geçer. Birkaç adım sonrasında ise zaferini ilan eder. Biz bakmayı, görmeyi, duymayı, okumayı bitirdiğimizde geride kalanı anımsatır. Süreçte toplayan zihin, bitişte yeniden yaratmaya başlamıştır. İşte tam bu anda metaforların, alt metnin, bütünsel anlamın gizli geçitlerine dönüşür satır araları. Akıl ve ruh, o boşluktan sızarlar. Salt, katı bilginin kabuğunu kırarlar. Bilginin, deneyimin ve sezginin eşliğiyle anlamın ötesine geçerler, dili esnekleştirip yaratım sürecine dahil ederler. Ne esin perilerinin işidir sanat ne de kategorize edilmiş bir aklın ürünü. Çoğu zaman beklendiği yere gelmez. Ele geçirilemez. Evet, işte bu dediğiniz anda şekil değiştirir. Bıraktığı boşluklardan sızmaya hazır olanları bekler. Bütün bu süreçte geçmişi, anı ve geleceği aynı anda taşıyan sonsuz soyut bir boşluğa dönüşür, Tıpkı yaşam gibi. Bilmekten, deneyimlerden, ayrıntılardan yola çıkarak kendilerine ait satır aralarını gösteriyorlar. Bunu yaparken kişisel yaratımlarında farklılığın altını çiziyorlar. Birbirleriyle temas etmeyen üslupların bir araya gelişiyle bütünü parçalayıp dilin olanaklarına dikkat çekiyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/29/yesilcamsinema-hulya-kupcuoglu-s-art-by-surmeli/", "text": "Hülya Küpçüoğlu' nun yeni sergisi #Yeşilçam #Sinema, sanatın en çağdaş yansımalarının sergilendiği S-ART By Sürmeli' de, 10 Nisan Perşembe günü saat 18:00' de başlıyor! Açıldığı günden itibaren, Türk sanatının en değerli sanatçı ve eserlerini ağırlayan S-ART by Sürmeli' de Yeşilçam havası esiyor. Hülya Küpçüoğlu' nun yeni sergisi #Yeşilçam #Sinema sergisi 10 Nisan Perşembe günü, saat 18:00' de başlıyor. Sergi, sanatçının 2011-2014 yılları arasında yaptığı resimlerden oluşuyor. Sergide, Yeşilçam' ın sevilen simalarının portreleri, film sahneleri ve filmlerde sıklıkla görmeye alışkın olduğumuz Piyer Loti, Haydarpaşa gibi mekanlar ile geçmişi günümüze taşıyor. Hülya Küpçüoğlu' nun #Yeşilçam #Sinema sergi açılışı, 10 Nisan Perşembe günü, saat 18:00 ile 20:30 arasında Sürmeli İstanbul Hotel' in ev sahipliğinde gerçekleşecek. Sergi, Film-San ve Necip Sarıca'nın katkılarıyla gerçekleştirilmiştir. Resim satış gelirinin belli bir miktarı Film-San' a verilecektir. Hülya Küpçüoğlu' nun #Yeşilçam #Sinema sergisi, S-ART by Sürmeli sergi salonunda 27 Nisan tarihine kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/03/30/hollis-dunlap-axelle-galerie/", "text": "|This spring, Axelle Fine Arts will host a solo exhibition for American figurative painter, Hollis Dunlap. Born in Vermont in 1977, Dunlap is known for his works in oil characterized by aesthetic beauty and softness mingled with technical accuracy and stark realism. Dunlap was interested in art from an early age; as a child and young man, he constantly created works in whatever mediums were available. He began to study the work of Old Masters, such as Vermeer and Caravaggio and the profound influence these great painters had on him is still evident in his work today. After graduating from high school, Dunlap enrolled at the Lyme Academy College of Fine Arts in Connecticut. During his time there, he painted hundreds of figures and landscapes and he received several awards, including winning first place in the National Arts Club Student Show for two consecutive years. I have always enjoyed the look and feel of oil paint, and don't make many attempts to make the image look like anything other than a painting. I find the realism of an image can become more compelling when it is obviously made up of paint of various colors and shapes. Each shape and color is influenced by its partner to look the way it does; the direction of mark making, the thickness of paint, and each color is carefully considered within each work to suggest three dimensional space and light effects. It is this visual honesty that distinguishes Dunlap's works from others in the genre of realism; his work, although realistic, is painterly, whether his subject is a softly illuminated nude, a lush green landscape or a still life. Visible brushstrokes and alternating thick and thinly applied paint create a vivid texture and add further interest to each piece. Dunlap combines the precision and attention to detail of classical drawing with the subtle use of light and color that characterizes the work of masters, such as Vermeer. His works depict the complicated relationship between light and shadow in a way that endows every painted moment with a true sense of life; even his still life works feel ripe with movement and emotion. Over the past few years, Dunlap has had several successful solo exhibitions in New York and Boston. He has taught painting and drawing at the Lyme Art Association, Mystic Arts Center, and Lyme Academy College of Fine Arts. He currently lives and works in Eastern Connecticut. The upcoming show will include an all-new collection of figures, landscapes and still lifes as well as preparatory pencil sketches. Dunlap will attend the opening reception on March 15. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 6:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/03/1299/", "text": "Jacob'un Odası, William Sheakespeare, Anton Çehov, Emily Bront ve Daniel Defoe gibi yazarlardan etkilenen ve bu etkileri yapıtlarına yansıtan Virginia Woolf'un, 1922'de yazdığı üçüncü romanıdır. Londra'da dünyaya gelen ve evlendiği Leonard Woolf sayesinde kitaplarını kendi basımevinde yayımlama imkanı bulan Woolf çoğu yapıtına yakınlarını kaybetmenin verdiği bunalımı aktarmıştır. Kardeşini kaybettikten sonra yazdığı psikolojik deneysel kurgu olan Jacob'un Odasında ana karakter Jacob Flanders'ı, ölen kardeşinin verdiği ilhamla yaratmıştır. Çevresindeki insanların anlatımlarıyla tanınabilecek Jacob, bireylerin yapmacıklığını ve açıklıktan uzak oluşlarını eleştirirken yaşamın her alanında daha dürüst olunan Antik Yunan medeniyetlerine olan özlemini de dile getirir. Yanı sıra Birinci Dünya Savaşı öncesi İngiliz burjuva sınıfının hayatlarının nasıl derinlikten uzak ve çocukça olduğunu eleştiren Jacob, ötekilerle arasında olan ilişkilerinde aidiyet hissinden uzaktır. İlişkilerinde ve sanatsal tercihlerinde toplumca benimsenmiş olan değer yargılarından uzak yaşayan Jacob'un din görüşleri de çağına göre radikaldir. Yabancılaşmış Jacob Flanders, yaratıcısı Woolf'un içinde yaşadığı toplumun değer yargılarına, dine bakışına ve ötekiler arasındaki yapmacıklığa eleştirisini dolaylı olarak okura aktarır. Virginia Woolf'un diğer romanlarındaki gibi uzam ve zamanın tam olarak verilmeyişi ve bilinç akışının yoğunluğuyla bulanıklaşan anlatım, kitaptaki düşüncelerin ucu açık, okurun kişisel yorumuyla değişebilir olmasını sağlar. Virginia Woolf, tüm içeriği bu anlatıda harmanlayarak çektiği tepkilerle edebiyat dünyasındaki yerini sağlamlaştırmıştır. Aile içindeki karı ve koca ilişkilerinin hastalıklı olduğunu düşünen Woolf'un feminist tavrı açıkça görülür. Jacob, kendi dünyalarında refah içinde yaşayan bu insanların edebi tercihlerindeki yüzeyselliği, William Shakespeare'in ya da Homeros'un yapıtlarının yanında çocuksu kalışını şiddetle küçümsemektedir. Sonrasında Jacob'un içinde bir tutkuya dönüşecek Antik Yunan medeniyetine özlemin filizlenlemeleri de görülür. Yoğunlaşarak devam eden bu sıradanlığa tepkileri arttıkça Jakob'un yabancılık hissetmesi de doğal bir sonuç olacaktır. Yabancılaşma sürecinde Jacob'un annesiyle arasındaki duygusal bağ yok denecek kadar azdır. Mrs. Flanders'ın içinden gelen annelik güdüsü yalnızca ara sıra mektuplaşmalarını sağlar. Jacob'un karşı cinse duygusallıktan yoksun bakışı, kendisinin de fazlasıyla aptal olarak nitelendirdiği Florinda'yla ilişkisinin başlamasına engel olmaz. Florinda'yla sadece cinselliğe dayalı bir ilişki yaşayan Jacob, annesinin kendisine olan ilgisini de görmezden gelmektedir. Başkalarıyla ilişkisini öğrendiği, Florinda'dan ayrılırken de hiç üzülmeyecektir. Virginia Woolf, Florinda'nın annesiyle olan ilişkisindeki duygusuzluğun da altını çizerek iç içe görünen ilişkilerin temelinde bir yabancılaşmanın varlığına vurgu yapar. Kendi yaşamında da Tanrı'nın varlığı inancına mesafeli bir duruş sergileyen Virginia Woolf'un yarattığı karakter açıkça bu duruşunu yansıtmasa da Jacob bu mesafeyi az çok koruyan bir yabancıdır. Albert Camus'nün Mersault'u gibi Jacob da toplumun benimsediği her türlü değer ve kavramı yok sayar. Bu bağlamda zaten hiç kilisede ya da dua ederken görmediğimiz Jacob'a tanrı tanımaz demek yanlış olmaz. 'Siz ve Mr. Bowley korkunç iki dedikoducusunuz, biliyorum,' dedi Clara. İnsanların birbirine karşı son derece yapmacık davranmasına yönelik yabancılaşma hatta nefretin romanın odaklarından birini oluşturması, Virginia Woolf'un Birinci Dünya Savaşı öncesi İngilteresi'nde gördüğü ve hiç hoşlanmadığı çirkinliğin eleştirisi olma ihtimalini pekiştirir. Yunanistan'da evli bir İngilizle, karşılaşan Jacob, kısa zamanda onunla yakınlaşmaya başlar. Evli bir kadından hoşlanması, ona aşık olması, onun kabul edilmiş ahlak kurallarını hiçe saydığını gösterir ki bu tutum bir yönüyle değer yargılarına yabancılaşan birey için yadırganmamalıdır. Yüzeysel ilişkilerle örülü İngiliz toplumuna yabancılaşan Jacob'un Yunanistan'da duygusal bir ilişkisi yaşamasının bir anlamı daha vardır: Yunanistan uygarlığı; gerek edebiyatıyla, gerek bireyler arası ilişkilerdeki açıklığı ve sadeliğiyle Jacob'a İngiliz toplumundan çok daha uygundur. Burada Wolf'un özlediği 'açık toplum, dürüst yaşam alanları'na duyulan özlemin iması da sezilebilir. Yapıtları yüzünden Nazi Almanyası'nın kara listesine alınan, ceplerine taş doldurup kendini köprüden bir nehre bırakmadan önce kocasına yazdığı intihar mektubunda psikolojik rahatsızlığının artık baş edilemez olduğunu yazan Woolf'un, toplumdan bu kadar uzak olan bir birey olarak ve kardeşinin kaybı nedeniyle duyduğu acılar sonucu intihar etmesi de kaçınılmazdır. Virginia Woolf'un buhranları romanlarının üsluplarında da hissedilir. Jacob'un Odasında üslubu ilk iki romanına göre özgündür ve Jacob'un toplumdan uzaklaşması gibi o da üslubunu normalden uzaklaştırır. Öncesinde kullandığı somut kavramlar ve betimlemeler, realist anlatım yerini soyutlamalara bırakmıştır. Romanın merkez kişisi Jacob yaşayarak anlatmaz daha çok gözlenir ve anlatılır. Bu tercih yabancılaşmış bir bireyin ötekilerce anlatılması gibi özgünlüğü de beraberinde getirir. Diyalogların mutlak ifadelerden uzak oluşu kitabı çok anlamlı ve dikkatle okunması gereken bir metin haline dönüştürür. Uzam ve zamanın anlaşılmasını bulanık bir anlatımla zorlaştıran Woolf'un amacı çok kutuplu ve çok anlamlı bir metin yaratmaktır. Olay yerine durumu betimleyen anlatı, doğal olarak bilinç akışına sarılır. Bilinç akışı, yabancılaşma, öteki gözler, öteki bakışlar, duyarsızlık, çok anlamlılık, kaçınma, değerler eleştirisi vb. Virginia Wolf'un başyapıtlarından biri olan Jacob'un Odası okurların kapısını açmasını bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/03/ulas-basar-gezgin-sosyal-psikoloji-acisindan-edebiyat-ve-iktidar/", "text": "Edebiyat ve iktidarı sosyal psikoloji açısından incelediğimizde, öncelikle, iktidarın dar ve geniş tanımlarını ayırmak gerekiyor. Dar tanımıyla iktidar, resmi söylemin sandığa hapsettiği yasama-yürütme-yargı ekseninde gerçekleşen bir olgu. 'İktidar partisi' sözü, bu dar tanıma karşılık geliyor. Geniş tanımda ise, iktidar, Foucault'cu bir yorum üzerinden, gücün ve hiyerarşinin olduğu her ilişkide varolan daha geniş bir olgu olarak okunabiliyor. İkinci okumada, en az iki kişinin yer aldığı bir etkileşimde uyulması beklenen toplumsal roller öne çıkıyor. Egemenlerin 'iktidar'ı dar anlamına kilitlemesinin nedeni, gündelik olanın siyasallığını örtüp onu ideolojik bir perdenin arkasına sürüklemek olarak karşımıza çıkıyor. Bu dar-geniş gerilimi dolayısıyla, egemenler, iktidarı darmış gibi gösterecek kimi araçları gereksiniyor. Bu araçlardan biri, elbette, edebiyatı da kapsamak üzere sanat ürünleri. Dar tanımıyla iktidar ile edebiyat ilişkisi, siyasetçilerin edebiyatla ilişkileri ve edebiyatçıların siyasetle ilişkisi gibi bir ikilik üzerinden tariflenebilir. Böylece, edebiyatçının hangi partiyi ya da örgütü desteklediği ve hatta bunların üyesi ve yöneticisi olduğu gibi sorular, odağımıza yerleşecektir. Aynı biçimde, edebiyat dünyasına etki eden, ancak kendisi edebiyatçı olmayan siyasetçiler de ayrı bir çalışma konusu olacaktır. Geniş tanımla ilerleyen bir iktidar ve edebiyat çetelesi ise, edebiyatın ve edebiyatçıların toplumsal ezim, baskılar ve güç asimetrileri karşısında nasıl bir konum aldığı üzerinden ilerleyecektir. Bu açıdan, edebiyata dışarıdan etki eden güç olarak iktidar, edebiyata içkin olan iktidar ve edebiyatın perçinlediği dar ve geniş tanımlı iktidar gibi bir üçleme, anlamlı olacaktır. Kültürel egemenler, medyada parlatılma ve yayın, reklam, eleştirmen, ödül ve statü desteği ile iktidarlarını sürdürüyorlar. Egemenlerin, dışarıda bıraktıkları edebiyatçıların yapıtlarının içeriği ve edebiyatçıların örgütlenmesi üstünde etkili olduğu biliniyor. Sansür, otosansür, hukuksal yaptırımlar ve etkinlik engellemeler gibi durumlar, ilk akla gelenler. Edebiyatın içeriğine daha derinlikli bir bakış için, sosyal psikolojide, son dönemlerde üzerinde birçok çalışma yapılan yetkecilik, toplumsal baskınlık ve sistemi meşrulaştırma kavramlarını anmak, yerinde olacak. Toplumsal hiyerarşileri yansıtan, onları yücelten ve/ya da onları yıkımsız/cezasız bırakan; açıkça hiyerarşik ya da örtülü hiyerarşik olan araçları sık sık kullanan; kişiliklerin iç dünyalarına vurgu ile hem iktidarı dar tanımla sınırlandıran hem de apolitiklik iddiasında bulunan kimi edebiyat ürünleri, bu üç sosyal psikolojik kavram için oldukça zengin bir malzeme sunuyor. Nazilerin dünyaya korku saldığı dönemlerden bu yana yapılan yetkecilik çalışmaları, son dönemlerde, çeşitli uyarlamalar ve düzenlemelerden sonra, bugün incelmiş bir biçimde karşımıza çıkıyor. Son çalışmalarda, yetkeciliğin üç boyutlu olduğu bulgulanıyor: Yetkeci boyun eğme, yetkeci şiddet ve gelenekçilik. Egemenlerin edebiyatı, bir sürü gibi yönetilen kitlelerin güç figürlerine kayıtsız şartsız boyun eğmesini, bunu yapmayanların cezalandırılmasını ve geleneklere uyulmasını vaaz ediyor. Başkişi, yasalara karşı gelirse, başına gelmedik kalmıyor. Kötüler, çoğu kez, güç figürlerine boyun eğmeyenler olarak resmediliyor ve 'suçlar'ı cezasız kalmıyor. - Bazı gruplar diğerlerinden daha değerlidir. Grubunuzun istediklerini elde etmek için bazen diğer gruplara karşı güç kullanmak gereklidir. Hayatta istediğini elde etmek için, bazen diğer grupların üstüne basmak gereklidir. Toplumsal baskınlıkla birlikte değerlendirilebilecek sistemi meşrulaştırma kavramı, temelde, toplumsal kimlik kuramına dayanıyor. Bu kurama göre, birey, kendini ve ait olduğu grubu yücelten tutum ve davranışlara sahip. Kötülükler, bizden olmayanlara yansıtılıyor; böylece, bizden olanların tertemiz olduğu yönünde, bir kendini idealize etme süreci söz konusu oluyor. Toplumsal baskınlık kuramı ise, buna bir tuğla daha ekleyip toplumda hiyerarşinin altında olanların, üstte olanları yücelttiğini gösteriyor. Sözgelimi, toplumsal kimlik yaklaşımı açısından, yoksulların, kendilerini yüceltip zenginleri kötü kişiler olarak görmeleri beklenirken ; onlar, tersine, zenginleri yüceltip kendilerini aşağılıyorlar. Arabesk edebiyat, tam da bundan doğuyor. Sistemi meşrulaştırma kuramı, toplumsal baskınlık kuramındaki hiyerarşiyi destekleyici mitler kavramıyla aynı çizgide, ezilenlerin ezenleri yüceltmesine yol açan kimi araçlar olduğunu ileri sürüyor. Edebi anlatılarda, tarihsel olarak, bizden olmayanların kötülenmesinden, bizden olmayanların yüceltilmesine doğru bir geçiş olduğu söylenebilir. Aynı biçimde, ezilenlerin boyun eğmeyip er ya da geç hakkını aradığı anlatılardan, ezilmenin mutlaklaştırıldığı bir anlatı tarzına geçiş de söz konusu. Bu üç sosyal psikoloji kavramı dışında, edebiyat ürünleri, öğrenilmiş çaresizlik, öğrenilmiş güçlülük, adil dünya inancı ve yüklemleme gibi diğer kavramların sağladığı bakış açısıyla içerik çözümlemesine uğratılabilir. Bu çalışma, birkaç kitap oylumu kadar çok yer ve zaman isteyen bir edebiyatın ve iktidarın sosyal psikolojik çözümlemesi çabasının ön-notları gibi okunabilir. Bu kavram dizisi, birçok edebiyat ürününü tartışmak için, oldukça kapsamlı bir çerçeve sağlıyor. Bundan sonraki çalışmalarda, bu kavramlar dizisi üzerinden yapılacak edebiyat incelemelerinin Gramsci, Althusser, Bourdieu ve Foucault'nun görüşlerini geliştirmek gibi ek bir olumluluğu da bulunuyor. Gezgin, U. B. (2013). Anaakım Psikolojinin Eleştirisi: Direniş ve Psikoloji. Biamag, 5 Ekim 2013. Gezgin, U. B. (2013). Sosyal Psikoloji'nin Gezi Merceğinden Eleştirisi. Bianet, 7 Ağustos 2013. Gezgin, U. B. (2013). Gezi'nin Psikolojisini Anlamak: İçeriden ve Dışarıdan Bakışlar. Bianet, 27 Haziran 2013."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/04/1369/", "text": "Bu ayki yazımız daha ziyade bir tanıtım yazısı niteliğinde olsun, gelecek ay da kültürün bakanlığı üzerine; daha açık bir ifadeyle, oluşumu yüzyılları hatta bin yılları aşan kültür gibi çok geniş kapsamı olabilecek bir tanımın 'bakanlık' gibi kestirme olabilecek bir anahtarla çözülebilmesi ve düzenlenebilmesi mümkün müdür?sorusunun cevabı üzerine çalışılacak. İktidar, Sanat ve Propaganda üzerine ilk yazımdan ve bu ayki bu tanıtımdan ve gelecek ayki yazımdan sonra, bu üç yazıyla tek bir noktaya işaret etmeye çalıştığımı dikkatli okurlar görürlerse ne mutlu bana, eğer bir bağlantı kurulamıyorsa bu benim beceriksizliğim olacaktır. Proletkült hareketi; 1917 yılında Sovyetler Birliğinde kurulmuş uzun ismi proleter kültür ve eğitim hareketi olan Proleterskaya Kultura örgütünün başlattığı bir kültür hareketi olup, başlangıçta toplumun kültürel yaşamını zenginleştirme, çoğaltma ve işçi sınıfının gerçek sanatını üretmek amacıyla kurulmuştu. Aleksander Bogdanov ve yakın arkadaşı Anatoly Lunacharsky tarafından idare edilen bu hareketin, devletin de desteklediği bağımsız yapısıyla kültürel bir dönüşümün mimarı olacağı düşünülmüştü. Ancak özerkliği elinden alınınca kültürün devlet eliyle gelişemeyeceğinin geçmiş örneklerinden birini temsil eder hale geldi. Bu cümlenin altını çizdik; çünkü başta belirttiğimiz diğer yazılarla bir noktaya işaret etmesi bu şekilde olacaktır. Geli Korzhev, Before a Long Journey, Sovyetler Birliği'nde gerçekleştirilecek olan sanat ve kültür politikasının belirlenmesinde birinci derecede rol oynayan Lunacharski, hareketi olması gereken ekseninde tutmak için oldukça gayretkeş bir çaba göstermiştir. Şubat devriminden sadece iki gün sonra Lenin ve Lunacharski tarafından kaleme alınan bir kararnameyle işçi, köylü ve askerlerin kültür ve eğitim alanındaki bağımsız sınıf örgütlerinin hem devletin merkezi mevzilerine hem de belediyelere ait merkezi mevzilere karşı tamamen ve bütünüyle özerk oldukları kabul edilmiştir. Devrimden sonra değişik alanlardaki sınıf örgütlerinin bağımsız bir şekilde olumlu gelişmeleri için öngörülen bu uygulama, zamanla hareket içinden kimi üyeler ve yöneticiler için yer yer parti karşıtı ve siyasal fikirlerini savunmak üzere bir dayanak olmuştu. Bir yandan parti siyasetiyle kendi siyasi fikirlerinin çeliştiği noktalarda kararnamede yer alan tam özerklik maddesinin sığınak olarak kullanılması, öte yandan kimi sayıca az ama etkisi güçlü saf proleter kültür ve sanat yanlısı üyelerin yanlış fikirleri, Parti içinde proletkült hareketinin ve onun örgütlenmelerinin dağıtılması gerektiği yönünde fikirlerin ortaya çıkmasına neden olunca Lunacharsky hem parti içindeki bu fikirlere karşı hem de proletkült içindeki yanlış fikirlere karşı mücadele yolunu seçmiş, makalelerinde kendi fikirlerini dile getirmiştir. Bu arada art niyetli olabilecek kimi fikirleri engellemek açısından hemen belirtelim ki Lunacharsky -sadece proletkült hareketinin gelişimi için değil-sanat ve edebiyattaki diğer tüm akımların temsilcilerine de devletin tüm yayın olanaklarını açarak devrim öncesi doğan akımların yeni boyutlar kazanmaları için ön ayak olmuştur. Tartışmalar içinde hızla büyüyen hareket 1920 yılına gelindiğinde 80 bin üyeye 400 bin aktiviste sahipti. Lunacharsky'nin önayak olduğu 3-10 Kasım tarihlerinde düzenlenen ilk kongresinde Bolşevikler çoğunluğu kaybetmişti, bir de üstüne hareketin dağıtılması gereğini savunan parti üyeleriyle, hareketin bağımsız kalması gereğini savunanlar arasındaki tartışma devam ede dursun, Lenin Proleter kültür üstüne adlı karar tasarısıyla son noktayı koyarak proletkült hareketlerinin tam bağımsız değil, eğitim işleri halk komiserliği bünyesinde yarı özerk statüde çalışmaları gerektiğini belirtti.1922 yılındaki tasarıyla hayata geçirilen ancak giderek etkinliğini yitiren hareket 1932 yılında tamamen kapanmıştır. Manifestonun göze çarpan özelliklerinden biri Proleter sınıfın sosyopsikolojik analizidir. Zamanının diğer akımlarıyla hesaplaşmayı göze almaya çalışması da göze çarpan diğer özelliğidir. İyi niyetli bir çaba da olsa devrim öncesi ortaya çıkıp Sovyet hükümetinden aldığı destekle serpilen diğer akımların çıkardığı gibi dünya çapında bir usta çıkaramayan bir harekettir. eleştirisine, en geçerli itiraz On yılda işçi sınıfının akımı olabilecek bir edebi akım çıkar mı? sorusu olacaktır ve devamla diğer sistemlerde hakim sınıfın edebiyatta olsun, tiyatroda ya da sinemada olsun akımı ortaya çıkaranları ya da önemli temsilcileri yine kendi sınıfından insanlardır. İşçi sınıfının kendi içinden böyle temsilcilerin çıkması bırakın bir on yılı bir ömürü aşan zamanda zordur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/04/nilgun-yuksel-kulturel-kodlar-uzerinden-yapiti-ele-gecirmek-ya-da-elestirinin-imkansizligi/", "text": "İnternette kültürel kodlar üzerine bir tarama yapmak istediğinizde karşınıza ilk çıkan reklamcılığa ilişkin bilgiler olacaktır. Elbette bu kullanım türünden sanat da kendine düşen payı alır. Belki bu, Chin-tao Wu' nun deyişiyle kültürün önemli bir bölümünü oluşturan sanatın işletmeleşme sürecini yaşamasının bir sonucudur. Yukarıdaki iki alıntıyı birbirinden tamamen farklı görüşler olduğu için yaptım. Hal Foster dayatmacı kültürün kodlarının yıkılmasını minöre dönüşte görür. Bu arada, burada minörü aynı kültür içinde var olan unsurlar olarak kullanır. Mark Gottdiener'ın alıntıladığı Dick Hebdige ise tam da egemen kültürün gereksinim duyduğu şeyin bu alt kültürün üretimi olduğunu savlar. Bir başka deyişle sıkça tartıştığımız bir konu burada yeniden gündeme gelir. Egemen kültür kodlara direniş göstermezken ya da onları kabullenmiş görünürken aynı zamanda bir ehlileştirme politikasının da devamını getirir. Daha da ötesi majör olan salt kendi kültürü içindeki minörü dönüştürmekle kalmayıp, diğer kültürleri de minörleştirerek ya da alt kültür içine katarak dönüştürür. e-Skop'un 10/11/2011 tarihli bülten yazısının başlığı: Küreselleşme Çağında Yeni Kolonyalizm: Avrupa'da Çağdaş Arap Sanatı. Yazı, tam da Doğu'yla ya da Arap dünyası ile sanat üzerinden iyi ilişkiler kuran Batı'nın seçimlerine odaklanmaktadır. Örneğin bu sergilerde, genellikle Arap kültürü denildiğinde herkes tarafından kolayca seçilecek göstergeler yer alır. Bu arada bu dünyanın kendi kendisine uyguladığı yıkım kolayca kabul edilirken dışarıdan gelen yıkıma karşı alınan eleştirel tavırlar ve -şeriat gereği- nü çalışmalar bu sergilerde kapsam dışındadır. . Bu noktada anlama/yorumlama çabası ile yapıtı ele geçirme düşüncesi piyasa yaptırımlarının yapıtı mış gibi yaparak ele geçirmesine dönüşmektedir. Bu durumda kültürel kodun anlamı da kaybolur, göstergeler pastişleşme ile karşı karşıya kalır. Yanyanalık fikri, kelimenin tam anlamıyla temassızlığa dönüşür. Aslında bir majör kültürün kodları yukarıda değinildiği gibi başka bir majör kültür içinde minörleşmektedir. Kabullenme, başka bir ötekileştirilmeye dönüşür. Sanatçıya ait olduğu yerden konuşması için parmak sallanmaktadır. Bu arada müellifin kullandığı göstergeler ve yaşatmak istediği sanatsal deneyim göz ardı edilir. Kaldı ki izleyicinin yaşayacağı deneyim, kendi dünya görüşü/dil yetisi ile sınırlıdır ve önyargıları yıkmayan seçilmiş göstergeler salt belirli bir dünya görüşünü onaylamaktan öteye gitmemektedir. Çarşaflı, Ortadoğulu Müslüman kadın imajında olduğu gibi, kimliksizleşmeyi açık edecek karşıt bir kimlik imgesi pek rastlanılan bir şey değildir. Bu bağlamda eleştirellik savı bir tür belgeleme mantığına da dönüşür. Oysa her zaman başka bir yol vardır. Burak Delier'in 2005 tarihli çalışması, görsel kodlar üzerinden önyargılara dair bir tahrifat niteliğindedir. Yapıt Doğu-Batı bağlamında çelişkilerimizi açığa çıkarır. İki simgenin tek bir yerde birleşmesi onlara yüklenen değerlerin yeniden sorgulanmasını getirir. Bakış, örtünün simgelediğinden kadının bakışına kayar. Korku, tedirginlik gibi insana dair olanlar açığa çıkar. Tüm değerler sistemi ile birlikte artık simgeleşen kadın, örtünün ardındakini de sezdirmektedir. Uzun bir süre önce Clarissa P. Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabını okuduktan sonra, feminizmin tarihsel gelişimi yeniden gözümün önünde canlanmıştı. O, uzun tarihsel süreç kadın kimliğini yeniden tanımlamış, dönüştürmüştü. Toplumun/toplumların temelini sarsan, bozguna uğratan bu süreç kaçınılmaz olarak bir yeniden inşayı beraberinde getirmişti. Ve bu yeniden inşa, aynı zamanda yeni model önermeleri içeriyordu. İşte sözünü ettiğim kitap, bu yeniden inşada antropolojiyle ilişki kurarak önermeler getiriyordu. Bu oldukça basit, bizi oluşturan doğanın ve kültürün sesini dinlemeye ilişkindi. Ve bu kültür sadece ailemizin, çevremizin, okulların verdiği değildi. Bütün o didaktizmin dışına çıktığımızda söze dökülmeyen aktarımlar, asla açık edilmeyen bildirimler, sezdirmeler, bir kültürle biçimlendirilmeden önce ehlileşmemiş, ehlileştirilmemiş doğamıza ilişkin hatırlamalardı sözü edilen. Her ne kadar Kurtlarla Koşan Kadınlar spesifik bir çalışma olsa da başka birçok kaynakta olduğu gibi söylenenler bütüncül anlamda yaşama ilişkindi ve bizler özel olarak, tırnak içinde sanattan bahsettiğimizde, benzer göndermeler yapıyorduk. Türkiye'de bir dönem fazlasıyla üzerinde tartışılan, bugün de zaman zaman söz konusu edilen ulusal bir sanat yaratma iddiaları değil elbette burada üzerinde duracağımız. Kaldı ki bu alanda biraz olsun derinleşmeyi göze alan herhangi bir araştırmacı da yaşadığımız çağda böylesi bir şeyin karşılığının olmadığının farkındadır. Dubuffet'nin deyişiyle romatizması ya da mide rahatsızlığı olanların özel bir sanatı yoktur. Buna karşılık belki yine Dubuffet'ye yanıt veren Prinzhorn'dan yola çıkabiliriz. Evet, romatizması ve mide rahatsızlığı olanların özel bir sanatı olmadığını biliyoruz ama akıl hastalarının özel bir sanatı vardır. Kuşkusuz her sanatçının nevrotik olduğunu iddia edemeyiz, ama gerçek anlamda sanat yapmaya yeltenen herkesin benlik yapılanmasının özel bir aktarımı vardır. Yaşadığımız süreçte genel eleştiri kavramı kapitalizmin ve piyasa ekonomisinin verileriyle işlemeye başladı. Son zamanlarda yazılanlar, söylenenler birebir yapıta dair olmanın ötesinde yeni dünya düzeninde sanatın yerine ilişkindi ve görüşlerimiz çoğunlukla karamsar bir tablo çiziyordu. Elbette ki buna itirazlar da ardından geldi. Örneğin Svetlana Boym, edebiyat eleştirisi üzerinden kurguladığı kitabında... Fin de siecle akımının gerektirdiği şey, ölüm üstüne kurulu kıyamet tellalı veya paniğe kapılmış bir eleştiri değil, yaşama ve yapma sürecini ele alan eleştirel bir yeniden değerlendirmedir belki de. Başka bir deyişle, Jean Baudrillard'ın teorik şiddet diye yere göğe sığdıramadığı şey değil, teorik bir duygudaşlık ve özneler arası iletişimdir. Sözün kısası, benliğin kuruluşu ve çözülüşünü olduğu gibi şiirin, aşkın ve eleştirinin kuruluşunu da bir araya getirmemize katkıda bulunacak totalleştiricilikten ve otoriterlikten uzak bir tür etiği yeniden ele geçirmemiz gerekmektedir... Hal böyleyken ölüsevicilik artık temel akademik dürtümüz olmaktan çıkmalıdır. yazar. Öte yandan sözcükler bazen yetersizdir. Özellikle bir dili başka bir dile aktarmada çeviri sadece anlama ilişkin olanı verme gücüne sahiptir. Aktarımda sözcüklerin salt o dildeki çağrışımları çoğu zaman yiter. Buna dilin yaşayan bir organizma olduğu zaman içinde evrilip genişlediği, anlam kaymalarına uğradığı gerçeği de eklendiğinde, farklı dillerdeki geçişlerin ötesinde, aynı dildeki farklılaşmalar ve görsel olanın sözcüklere aktarımında ortaya çıkan olası boşluklar, demek istenenin çevresinde dolaşma sonucunu doğurur. Bazen sadece simgeler sözün ötesine geçer. Orlan, L'Amour du risque, 23 Mart 27 Mayıs 2012, Orlan'ın yukarıdaki iki çalışması üzerinden bir öncekine benzer bir yoruma gitmek olasıdır. İlk çalışmada Orlan, bilinen performanslarına iki nesne eklemiştir. Hristiyan ikonografisinde şeytanın sembolü olan bu iki nesne, Orlan'ın genel tavrı içindeki feminist söyleme yerleştirilmiştir. Bununla birlikte bu göstergelerin İncil ile bir ilgisi yoktur. Kaynaklarını Pagan inançlarındaki tanrılardan alırlar ve Hıristiyan ikonografisine edebiyat aracılığıyla yerleşirler. Aynı zamanda diğer inanç sistemlerinde böyle bir şeytan tasavvuru da yoktur. Bu, diğer toplumlara Batı üzerinden iletilmiş bir göstergedir ve bir anlamda ötekidir. Böylesi bir bilgi, Orlan'ın Hristiyan kültürünün kadına bakışını eleştirdiği yapıtını daha geniş bir alana yayar. İfade salt kadına dair olanı çağrıştırır. Yapıt, eleştirisini belli bir toplum üzerinden kurgularken göstergelerin değil ifadenin gücüyle kendini gerçekleştirir. Her bakış sözün gücünün ötesinde yeni çağrışımları çağırır. Bir başka deyişle Orlan'ın sureti kelimenin anlamı gibi kendini çoğaltır. İkinci çalışma hem bir Meryem hem de Michelangelo'nun Azize Teresa parodisi gibi okunabilir. Kuşkusuz sanatçı, yine aynı mantık üzerinden sert bir eleştiri geliştirmiştir. Bununla birlikte Orlan'ın adı yerine bir Müslüman kadın adıyla yapılacak küçük bir yer değiştirme, yapıtın hem anlamını değiştirir hem de şiddetini arttırır. Anlam, başka bir kültürün kodları üzerinde işlemeye başlar ve sonsuza kadar değişir. Sözün ifade edemediği ise burada karşımıza çıkar. Muhafazakar bir Hıristiyan için bu, bir öfke kaynağı olabilir ama muhafazakar bir Müslüman için haklı bir şiddetin hedefine dönüşmesi an meselesidir. Ve farklı toplumlarda yapıt üzerinden girilecek bir tartışmanın şiddeti aynı olmayacaktır. Ranciere'nin sanatsal imgenin öteye dolaysız tanıklık etmesi, ortaklığın gövdesine yaptığı göndermeye bir ekleme yapmak gerek. Alımlayıcının ya da yorumcunun bu ortaklığa, varlığın geldiği ve gittiği yere verdiği tepki. Şeyin alametinin yarattığı etki. Dolaysız bir alımlamanın ardından gelen dolaylamalar, anımsamalar ya da bütüncül bir yapıdan ortaya çıkan deneyimlerin üzerine kurgulanan sanatsal deneyim. Kutluğ Ataman'ın Türk Lokumu videosu, temelde toplumsal yargıların eleştirisidir. Cinsiyet üzerinden kurulan tabulara karşı direniştir. Biz, o videoyu izlediğimiz anda burada, şimdi ve olduğu gibi düşüncesini iletir. Türk lokumunun kadın bedenine gönderme yapan ikincil anlamı üzerinden kurduğu parodiyle toplumu ikiyüzlülüğüyle yüzleştirir. Oysa kadına ait oluşu üzerinden tasarlanan bu göstergenin üzerini biraz kazıdığımızda başka yüzleşmelerle karşı karşıya gelmemiz kaçınılmazdır. Bu ülkede sadece zenne kelimesini telaffuz etmek bile Kutluğ Ataman'ın video çalışmasına benzer bir görüntüyü akla getirir. Kadın kılığına girip oyunlarda yer alan ya da dans eden zenne, temelde bir erkek figürüdür. Bir anlamda kadının yasaklanışıdır ve birçok yerde Osmanlı'ya ait olduğu bilgisi geçen bu kültürel ögenin kaynakları çok daha eskiye dayanır. Örneğin arkaik kökene indiğimizde Şamanist inançta oyuncu kadın imgesi, kadın kam ile özdeşleşir. Üstelik erkek kamlar ritüellerinin daha etkili olması için kadına yaklaşmaya çalışır. Bunun için de kadın kıyafetlerine bürünür, yalancı göğüsler takarlar. Saygının, yüceltmenin karşılığı olan bu kod, erkek egemen sistemde önce kadının görünmezliğine sonra homoseksüalitenin dışlanmasına dönüşmüştür.(10) Bu açıdan baktığımızda Türk lokumu, kültürün tekilleştirilmesi, tekelleştirilmesine dair çağrışımlar yaratır. Bir başka deyişle majör bir kültürde genel geçer normların dışında olan herkes ötekidir. Julia Kristeva'nın iğrenç tanımından yola çıkarak sürdüğü izi birçok ruhbilim araştırmacısı, aktarım ve sezgisellik bağlamında ele almaktadır. Bu görüşlere göre bize işlenmiş kodlar ölmez, sadece simgesel düzende yer değiştirirler ya da dönüşürler. Freud'un baba katlinde söz ettiği gibi, babayı öldürmek yasayı iptal etmez, ölümle yasayı maddileştirir. Julia Kristeva aynı kitabında bazen göstergenin alter-egoya dönüştüğünü ve öznenin alter-egonun kararlarıyla hareket ettiğini belirtir. Caner Alper, Mehmet Binay'ın yönetmenliğini yaptığı gerçek bir hikayeden yola çıkılarak öyküleştirilen Zenne filminde olduğu gibi ötekilik yok edişe kadar gitmektedir. Bu toplumunun azımsanmayacak bir bölümü için aslında yakından tanıdığı zenne figürü ile karşılaşmak, onun kendinin bir parçası olduğuyla yüzleşmek ölümcüldür. Öte yandan modernleşme sürecini biraz da kendine özgü yaşayan bizim gibi toplumlarda tam da postmoderne özgü olan karşıtlıkların, çelişkilerin yanyanalığı ezberimizi bir kez daha bozar. Shayegan bunu Yamalama kavramıyla açıklar: YAMALAMA, çoğu zaman bilinçsiz bir işlemdir; birbirini tutmayan iki dünyayı bir bilginin tutarlı bütünlüğü içinde özdeşleştirmek için, bu dünyaların birbirine bağlanmasıdır. Yamalama, eşbiçimlilik eksikliğini silmeye ve çok biçimli iki paradigmayı epistomolojik olarak uzlaştırmaya çalışır.(12). Yine Shayegan'ın deyişiyle böylesi bir toplumun bireyi en ateşli komünist tartışmalardan sonra evine gidip Mesnevi ile mest olabilir. Ya da bilimsel bir konuşmanın ortasında nazara karşı elini tahtaya vurabilir. Üstelik bunların hiçbiri bizim için şaşırtıcı değildir. Şükran Moral'in 2010 yılında yaptığı Evli, Üç Erkekle adlı video performansı yine bir toplumsal eleştiridir. Bununla birlikte burada çalışmanın yanı sıra onun yapılış şekli de ilgi çekicidir. Şükran Moral ile yaptığımız bir görüşmede kendisi bu performansı yapmak için köyün ağası ile konuştuğunu ve onun kendisine yardımcı olduğunu belirtmiştir. Düğüne gelen köy halkının karşılaştığı karşısındaki tepkisi ise sadece orayı terk etmek olmuştur. Bir önceki örnekte şiddeti doğuran tepki öteki ile karşılaşmada sadece sessizliğe dönüşmüştür. Elbette ki performansın gücü, anda yarattığı etkide görünür. Aynı ülkede Batıdan Doğuya sadece seyirci olan bizler için, içselleştirilmiş çok evlilik kavramı, kadının aşağılanmasıyla eşdeğerdir. Öte yandan sanatçının performans için seçtiği yer bunun kültür içinde doğal haliyle yaşandığı bölgedir. Bu tavır birkaç önermeyi de beraberinde getirir. Performans deneyimini yaşayan köy halkının dünyasının dışında kalan bir yer değiştirme ile yüzleşmesi, bizim bu değişime ilişkin kurgu dünyamızın yıkılışı. Çünkü performans gerçeğin ta kendisidir ve belki de bakmamız gereken yer, buna dahil olan figürlerin ifadeleridir. Oradaki deneyime video aracılığıyla izleyici olmak bizim modern kodlarımızın çözülüşünü de beraberinde getirir. Artık, ne öfkeli eleştirelliğimiz ne de yer değiştirmeye ilişkin mizahi yaklaşımlarımız performansın anda ve sonrasında yaşattığı deneyimleri açıklamak için yeterlidir. Belki de sanat yapıtı tam da dilin oyunlarının dışında ulaşılırlık ile ulaşılamazlık arasındaki o aralıkta durmaktadır. Neden-sonuç ilişkilerini bir yere kadar açık eder. Sonrasında ise dilsizleşir. Bütün bu farklı bilgi alanlarıyla baş başa kalan eleştiri ise çoğu zaman yapıtın çevresinde dolaşır. Yapıtın çevresinde dolanmak da çoğu zaman o çok arzuladığımız sona gidişi engeller. Ona dokunmaksa neredeyse imkansızdır. Bir süre sonra eleştirinin bizzat kendine karşı gelmesi, kendini iptal etmesi de gerçek bir temasın olanaksızlığına ilişkindir. (4)Nesneyi burada olabildiğince geniş bir anlama yaymak gerekiyor. Türkçede nesnesiz sanata karşılık gelecek sanat düşüncesi ya da düşünce sanatı gibi bir tanımlama halihazırda aslında demek istediğimizi karşılamıyor. (10)Zennenin bir başka şekli olan köçek, bugün Kastamonu bölgesinde folklorik bir unsur olarak varlığını hala sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/06/akbank-gunumuz-sanatcilari-odulu-yarisma-sergisi/", "text": "Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü, çağdaş sanat alanındaki gelişmeleri desteklemek ve genç sanatçılara destek olmak amacıyla Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ve Akbank Sanat işbirliğiyle düzenlenen yarışma sonucunda verilecektir. Yapılan başvurular jüri tarafından değerlendirilecek ve sergilenmek üzere seçilen eserler; Akbank Sanat Galerisi'nde 04. Haziran 25. Temmuz.2014 arasında düzenlenecek olan sergiyle sanatseverlere sunulacaktır. Yarışma 40 yaşın altındaki tüm Türk sanatçıların katılımına açıktır. Başvurular internet sitesi üzerinden ve posta yoluyla yapılabilir. İnternet üzerinden yapılacak başvurular: akbank_gso@akbank. com adresine yollanabilir. Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü Yarışma Formu için tıklayınız. Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü Şartnamesi için tıklayınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/06/artiste-des-droits-humains-mensenrechtenkunstenares-francoise-schein-civa-february-21-may-4-2014/", "text": "Exposition produite et presentee par le CIVA. En partenariat avec INSCRIRE. Fr L' uvre de Françoise Schein, artiste, architecte et urbaniste, est graphique et monumentale a la fois. Depuis 1989, elle inscrit les droits humains sur les parois des cites : voutes de stations de metro, murs de quartiers defavorises, places ou façades de centres culturels, de la vieille Europe au Nouveau Monde en passant par le Moyen-Orient. Cartographe, son travail joue avec les frontieres et les pays, et ancre les peuples dans leur histoire. Son travail est aussi ecriture : textes des chartes de droits mis a distance, noms de lieux sur les cartes, comme reperes indispensables pour le voyageur- lecteur, et aphorismes disperses en une respiration poetique. Françoise Schein associe directement les habitants a la production de ses uvres, integrant ainsi ses postulats philosophiques et humanistes a sa demarche artistique. En contrepoint, elle developpe dans son laboratoire personnel des creations sous forme de dessins et de sculptures, qui parfois servent de matrice a ses grandes inscriptions dans l'espace urbain. Cette premiere exposition retrospective presentee au CIVA restitue la genese d'un travail bipolaire, centre d'une part sur une geopoesie du monde cartographies reelles et imaginaires , et d'autre part sur les textes des droits dont elle reaffirme le caractere essentiel et fondateur pour la democratie. Elle offre une vision panoramique grand format des projets urbains et participatifs de Françoise Schein, mais aussi des uvres plus personnelles, des sculptures, plans et dessins realises parallelement, des textes qui l'ont guidee et inspiree. A cette occasion, le CIVA et Mardaga co-editent un ouvrage retraçant pres de 30 annees de pratiques artistiques et citoyennes. Françoise Schein sera egalement en residence au CIVA durant la duree de l'exposition. Elle y animera notamment un atelier participatif de creation et d'enseignement des droits fondamentaux destine aux ecoles et au public. Cet atelier se fait en liaison avec quelques ecoles du quartier et a pour but de creer un panneau d'art public sur le theme des droits fondamentaux dans la lignee de ceux que l'association Inscrire et Françoise Schein ont deja realise dans plus de 30 villes en Europe et au Bresil. Nl Het werk van Françoise Schein, kunstenares, architecte en stedenbouwkundige, is tegelijk grafisch en monumentaal van aard. Sinds 1989 'afficheert' ze de mensenrechten op de muren van steden in het oude Europa, de Nieuwe Wereld en het Midden-Oosten: in metrostations in Parijs en Brussel, in favela's van Rio de Janeiro en andere Zuid-Amerikaanse steden, op pleinen en façades van culturele centra zoals de mediatheek van Les Mureaux bij Parijs, enz. Als cartografe speelt ze met grenzen en landen en verankert ze volkeren in hun geschiedenis. Haar werken komen tot stand met de directe medewerking van de bewoners van het betrokken gebied. Daarin is ze uniek en behoort ze zowel tot de wereld van kunst en architectuur als tot die van de filosofie en de mensenrechten. Haar werken zijn ook een vorm van schrijven: goed leesbare teksten van mensenrechtenverklaringen, plaatsnamen op kaarten die de reiziger-lezer wegwijs moeten maken, en luchtig verspreide, poezie ademende aforismen. Met de eerste retrospectieve van haar werk biedt het CIVA inzicht in het ontstaan van een oeuvre dat enerzijds gericht is op geopoezie echte en denkbeeldige kaarten en anderzijds op de teksten van mensenrechtenverklaringen, het fundament van elke democratie. De tentoonstelling biedt een grootschalig overzicht van de stadsprojecten die ze samen met anderen uitwerkte, en richt tegelijk de schijnwerpers op persoonlijker werk, op onderling gerelateerde beelden, plannen en tekeningen en op de teksten die haar hebben geinspireerd. Bij deze gelegenheid verzorgen het CIVA en Mardaga samen de uitgave van een boek dat dertig jaar artistieke en maatschappelijke activiteit op de voet volgt. Zolang de tentoonstelling loopt, is Françoise Schein in residentie in het CIVA. In samenwerking met enkele scholen uit de onmiddellijke omgeving leidt ze er een workshop over artistiek werk en mensenrechten waaraan leerlingen en het grote publiek actief kunnen deelnemen. De workshop moet het ontstaan geven aan een kunstpaneel voor de openbare ruimte dat in de lijn ligt van wat de vereniging Inscrire en Françoise Schein al in meer dan dertig steden in Europa en Brazilie hebben gedaan. Faire art comme on fait societe ou l'art a l'age de la democratie. Une nouvelle forme de relation entre la societe, ses artistes et leurs oeuvres voit le jour. Kunst maken zoals men de maatschappij vormgeeft. Kunst en democratie. Nieuwe relaties tussen samenleving, kunstenaars en kunstwerken. Avec / Met François Hers, Amanda Crabtree & Bruno Dupont, Tiffany Hernalesteen, Françoise Schein, la Ville des Mureaux."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/06/izler-eray-ozcan-doruk-sanat-galerisi-16-nisan-10-mayis-2014/", "text": "Eray Özcan'ın i z l e r isimli kişisel resim sergisi 16 Nisan 2014 tarihinde Doruk Sanat Galerisi'nde açılıyor. Sanatçının son dönem resimlerinden oluşan sergisi 10 Mayıs 2014 tarihine kadar izlenebilecek. Eray Özcan'ı çoğumuz Haydarpaşa Garı'nın çeşitli görünümlerini yansıttığı resimleriyle hatırlarız. Çünkü Haydarpaşa onun geçmişidir. Çocukluğunun, Yarımca'dan İstanbul'a yapılan yolculukların, demiryollarında çalışan dedenin öyküsüdür. Çocuk dünyasının, koca yeryüzüne açılmaya başladığı alandır. Arkasında böylesine bir hayat deneyi olduğu için, Eray Özcan'ın Haydarpaşa resimleri, izleyen herkesin kolay etkisinden kurtulamayacağı bir çarpıcılık taşır. Eray Özcan, geliştirdiği resim diliyle de bu sanata ilgi duyanların önemini hemen anlayabileceği bir ressamdır aynı zamanda. Onun resim dili, ışık ve gölgenin sanki yeniden keşfedilircesine gelip, tuvalde temel bir öğe olarak kendini göstermesiyle belirgindir. 2014 yılı sergisini oluşturan resimlere baktığımızda, bu özelliğin nasıl etkileyici bir anlatım diline kavuştuğunu bir kez daha görüyoruz. İstanbul'da yaşayan ressam, sanki henüz Akdeniz'i görmemiş Van Gogh'un kuzey Avrupalı dönemini çağrıştırır. Ama her özgün sanatçı gibi Eray Özcan'ın anlatımı, renkleri, ışığı ve gölgeyi kullanım biçimi de kendine özgündür. Aslında tablolarına konu edindiği sıradan görüntüler, tuvallerdeki özneleri geri çekip sanatçının asıl anlatmak istediği duyguyla baş başa bırakmayı amaçlar izleyenini. Nedir o duygu? Tek cümleyle, çağdaş bir hüzün diyebiliriz. Pencere önündeki tek bir devetabanı yaprağı ya da boş bir eski koltuk bizi bu denli etkiliyorsa, ressamın resimlerine ustalıkla katmayı bildiği bu hüzün duygusundandır. Çağdaş sinemanın Tarkovski gibi büyük ustalarının, bizleri yeniden yeniden yaşadığımız hayatı sorgulamamıza yönelten o koyu hüzün duygusu, Eray Özcan'ın resimlerinin de ana unsurudur. Bu nedenledir, durup bakmaya başladığımız tuvallerin önünden kolay kolay ayrılamayışımız. Resimlerle aramızda oluşan güçlü bağlar engeller bu ayrılışı. Eray Özcan, resim sanatının birikimlerini tuvalinde olgunlaştırabilmiş bir sanatçı. O olgunluk, yeni sergisinde de etkileyici bir dille izleyene yansıyor. 16 Nisan 2014'de açılacak sergi 10 Mayıs 2014 tarihine kadar Doruk Sanat Tophane'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/06/rabih-mroue-salt-galata-beyoglu-2-nisan-27-temmuz-2014/", "text": "Rabih Mroue, 1990'da sona eren Lübnan İç Savaşı'ndan sonraki 10 yılda öne çıkmış olan Lübnanlı sanatçılar kuşağından bir aktör, tiyatro yönetmeni, oyun yazarı ve görsel sanatçıdır. SALT, erken dönem video işlerinden Suriye'deki iç savaşı ele aldığı çok katmanlı The Pixelated Revolution'a (2012) uzanan bir çeşitlilikte, Mroue'nin kişisel sergisini sunuyor. Sergi 2 Nisan-27 Temmuz arasında SALT Galata ve SALT Beyoğlu'nda gerçekleşiyor. SALT Galata'daki sunum, sanatçının kişisel deneyimlerine dayalı işlerinden oluşuyor ve yaklaşık olarak bir yaşam döngüsü önerisini takip ediyor. SALT Beyoğlu'nda ise toplumsal hoşnutsuzluk, siyasi gösteriler ve sosyal ayaklanmalarla ilgili işler yer alıyor. Basın bültenini ekte, görsel ve görsel bilgilerini aşağıdaki linkte bulabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/06/yuzler-oleg-dou-galerist-13-mart-12-nisan-2014/", "text": "Akademisyen ve sanat eleştirmeni Nazlı Pektaş rehberliğinde, Oleg Dou sergi turu 3 Nisan Perşembe saat 19.00'da Galerist'te gerçekleştirilecektir. Katılımınıza dair Müge Çubukçu'ya bilgi vermenizi rica ederiz. Galerist, Oleg Dou'nun (Moskova,1983) 'Yüzler' başlıklı İstanbul'daki ilk kişisel sergisine 13 Mart 12 Nisan 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Yaşamını ve çalışmalarını Moskova'da sürdüren sanatçı, sibernatik vücutlar, rahatsız edici suretler, yapay bir güzellik ve ifadesiz suratlarla ön plana çıkardığı estetiği ile fotoğraflarında gerçeklik ve yapaylığı bir araya getiriyor. Eserleri, tarafsız görünen ve herhangi bir duygu içermeyen bedenler arayışında olan Dou'nun fotoğraflarında, ikilik olgusu ilk anda göze çarparken, ölümle yaşam, gerçekle yapay, güzelle çirkin arasında bir karşıtlık oyunu gözlemlenebilir. Ağırlıklı olarak moda ve sürrealizmden etkinlenen Oleg Dou, dergilerde yazılanların gerçek dışı olduğunu ve aslında modellerin göründükleri kadar kusursuz olmadıklarını düşünür. Ayrıca yaratılan bu yapay dünyanın insanın mükemmel olmadığı hissine kapılmasına ve kendini kötü hissetmesine yol açtığını ifade eder. Buna paralel olarak, işlerindeki photoshop uygulamalarını çok ileri bir seviyeye taşır ve fotoğraflarındaki modeller, tıpkı mankenler gibi gerçek ya da canlı olamayacak kadar mükemmel ve kusursuz görünürler. Dou'nun eserleri karşısında izleyiciler, 'fotoğraftaki insanlar gerçek mi', 'yüzlerindeki ifadenin altındaki endişe mi, üzüntü mü, kararlılık mı' gibi sorulara cevap ararken, kendilerini eserlere giderek daha yaklaşırken bulurlar. İzleyici ve obje arasındaki mesafenin azalması ile, farklı bir anlayışın ve samimiyetin doğmasına tanıklık edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/09/sculptures-ardan-ozmenoglu-alan-istanbul-17-nisan-17-mayis-2014/", "text": "Son dönemde çağdaş sanatta dünya çapında tanınırlık kazanarak kendi dalında Türkiye'nin en önde gelen isimlerinden birisi haline gelen Ardan Özmenoğlu başta New York olmak üzere büyük ilgi ve beğeni toplayan 3 boyutlu çalışmaları ile ilk defa bir solo sergide izleyiciyle buluşuyor. Sanatçı post-it parçalarından ürettiği, görsel dünyadan elde ettiği renk ve imajları daha sade fakat daha da çarpıcıhale getiren bir teknik uygulama ile kendi sanat üretimi içerisinde yeni bir estetik düzeye geçiş yapıyor. Birbirini eşit boyut ve aralıklar ile tekrar eden transparan yüzeylerin üzerine parçalar halinde dağılan imajlar bütünsel bir çalışmayı ortaya koyuyorlar. Parçalar arasında ortaya çıkan mesafe çalışmanın zaman-imge kazanmasını sağlayarak izleyici üzerinde çarpıcı bir estetik duyumsamaya yol açıyor. Ardan Özmenoğlu 2013 yılında New York'ta gerçekleştirdiği E PLURIBUS UNUM // OUT OF MANY, ONE // BİRÇOĞUNUN İÇİNDEN, TEK isimli kişisel sergisinde bir arada sunduğu 3 boyutlu çalışmaları, son olarak Mart 2014'te New York Scope Sanat Fuarında izleyiciye sundu. Sanatçının özellikle güncel kültür kodlarını ve çağın sanat dilini doğal imgelerle bir araya getirmeyi tercih ettiği, böylece de bilinç altımızda yatan doğa özlemi ile insan eliyle üretilmiş yapay mekanlar aralığında bir ara yüzde konumlanan çalışmaları birçok önemli çağdaş sanat koleksiyonunda yerini aldı. Sanatçı ALAN İstanbul ana galeri mekanında, çalışmaların mekan ile kurduğu ilişkiyi ışık ve yerleştirme açısından yapacağı özel bir kurgu ile sanat severlere sunacak. Ardan Özmenoğlu, SCULPTURES sergisi 17 Nisan 2014 ile 17 Mayıs 2014 tarihleri arasında ALAN İstanbul'da görülebilecek. İmgelerin tüketim süreci, tarih ve kalıcılık kavramlarını; seri üretim, ritüeller ve ona eşlik eden psikolojik ruh halleri ile karşılaştırmalı olarak inceleyen sanatsal üretimimin merkezinde tekrar fikri var. İmge tüketimimiz hakkında yapmakta olduğum inceleme, birbirinden bağımsız ama aynı zamanda birbirini tamamlayan iki dürtüye ayrışıyor. Tekrar olgusu, bazı çalışmalarımda toplumsal bir yorum yaparken, diğerlerinde ise daha düşünmeye açık bir ruh hali sağlamak üzere bir ritüel hissi ve daha kişisel bir mekan yaratıyor. Bazı çalışmalarda düz bir imgeyi, tıpkı topografik bir haritanın seviyeleri gibi, onu oluşturan parçalara ayırıyorum. Artık farklı cam katmanları üzerinde yer alan düz imge, soyutlanarak bir heykel haline geliyor camın içinde ve arasında hapsedilen bu görüntü, malzemesiyle etkileşime girip izleyicinin pozisyonuna bağlı olarak farklı görünümler sunuyor. Bu sayede izleyici için boyut, ruh hali ve anlam yaratılmış oluyor. Diğer çalışmalarda ise; imgeleri, modern kolaylıklardan biri olarak her yerde rastladığımız ama aynı zamanda da tek kullanımlık olan Postit not kağıtlarının üzerinde çoğaltıyorum. İmgeler nihayet sonbahar yapraklarını andırır şekilde kıvrılıp düşmeye başladığında deneyime toplumsal eleştiri de katılmış oluyor. İster bir imgenin tarihsel dayanıklılığı veya geçiciliği hakkında yorum yapmak olsun; ister teller, cam slaytlar veya ağaç dalları gibi kırılgan malzemeler ile heykeller yaratmak benim sanata ve onun kaynaklarına olan yaklaşımım hep aşırı derecede çağdaş oldu ve öyle de olacak: imgeye yönelik yaptığım inceleme; meydan okuyan, kışkırtan ve davet eden estetik jestlerle bir arada yer alıyor. Camı hep ayrıcalıklı bir malzeme olarak gördüm; pencere camı gibi her yerde karşılaşılan biçimleri söz konusu olduğunda dahi bu durum değişmedi. Onu etkileyici bulmamın sebeplerinden biri ise, sık kullanılır olma durumunu şeffaflığına ve sözüm ona katılığına borçlu olması. Elbette katılığı aslında bir maske zira katı değil ve bence camı bir malzeme olarak ilgi çekici bulmamın sebebi de bu. Cam esasen bir sıvıdır, teknik açıdan aşırı-soğutulmuş bir sıvı. Ve ne kadar şeffaf olsa da, buradan kaynaklanan bir opaklık mevcuttur. Having become a world-renowned artist and also one of the most prominent contemporary artists of Turkey in her field, Ardan Özmenoğlu presents for the first time in this solo exhibition her 3-dimensional work, which had previously attracted great interest and admiration, especially in New York. By means of a technical execution which makes simpler but more striking the colors and images from a visual world constructed of post-it pieces; the artist carries her artistic production to a new aesthetic level. Spreading in the form of fragments on transparent surfaces that repeat in equal dimensions and intervals, the imagery in the works forms a holistic work. The distance between the pieces help the works possess a depth of time-imagery, and result in a striking aesthetic perception on the viewers. Ardan Özmenoğlu presented her 3-dimensional works most recently at the New York Scope Art Fair in March 2014; the works were previously exhibited in her solo exhibition titled E PLURIBUS UNUM // OUT OF MANY, ONE // BİRÇOĞUNUN İÇİNDEN, TEK in New York in 2013. Bringing together actual cultural codes and the art language of the era with natural imagery and thus positioning themselves on an interface between our subconscious yearning for nature and artificial spaces created by man; the artist's works are included in many significant contemporary art collections. The artist will present her works in the main gallery room of ALAN İstanbul with a specific setting that enforces the relationship between the works and the space by means of lighting and positioning. Ardan Özmenoğlu's SCULPTURES exhibition can be seen in ALAN İstanbul between the dates April 17, 2014 and May 17, 2014. consumption, history, and permanence in relation to mass production, ritual, and accompanying psychological states. My investigation into our consumption of image splits off into two independent yet complimentary impulses. In some of my pieces, repetition provides social commentary; in others, it conjures a feeling of ritual and a more personal space for a contemplative mood. In some works I slice a flat image down to its constituent parts, like the levels of a topographic map. The flat image, existing now on multiple slides of glass, is abstracted and becomes sculpture, captured within and between the glass as it interacts with its medium and becomes a different image depending on the position of the viewer. This is the creation of dimension, mood and meaning for the viewer. In other works, I subject images to reproduction on that most ubiquitous yet disposable of modern conveniences, the Post-it notes. Social commentary enters into the experience as the images eventually curl and fall away like so many autumn leaves. Whether commenting on the historical durability or transience of an image or sculpting with such fragile media as wire, glass slides or tree branches, my approach to my art and its sources has been and will always be contemporary in the extreme: my investigation into image coexists with aesthetic gestures that challenge, provoke and invite. I have always thought that glass is an extremely peculiar material, even in its most ubiquitous forms, like window glass. I've been awed by it partly because its ubiquitous quality is based in its transparency and so-called solidity. Of course its solidity is a masquerade-it isn't a solid-which I think is also what attracted me to glass as a material. Glass is still a liquid, technically it's a super-cooled liquid. There is a kind of opacity from that, no matter how transparent the material."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/09/suleyman-bicer-geleneksel-ve-deneysel-yonleriyle-gravur-baski/", "text": "Teknolojinin bu kadar ilerlemiş olduğu yazılı ve görsel materyallerin dünyanın bir ucundan diğer ucuna saniyeler içinde iletildiği ve birkaç saniyelik zaman diliminde milyonlarca kişiye ulaştığı günümüzde, iyi bir okur olarak basım-yayım işlerinin bu kadar hızlı olmadığı dönemleri düşünürken sık sık Goya'yı hatırlarım ve çalışmalarının içinde benim bu durumumu Aklın Uykusu Canavarlar Doğurur gravürü çok iyi anlatır. Gravür baskı, kabaca insanın yazıyı keşfedip taşa, ağaç kabuğuna, kemiğe semboller kazıyıp kendini bir başkasına ya da geleceğe anlatma ihtiyacıyla doğsa da asıl ilerleme ve gelişmeyi 15. yüzyılda gerçekleştirmiştir. Orta Çağ'ın karanlık dönemlerinde insanların şeytanlıkla, büyücülükle suçlandıkları sadece dinleri için yakıldıkları, düşünmenin bile suç sayıldığı bir dönemde Reform ve Rönesans hareketleri nasıl olmuş da yayılmış ve kendine taraftar bulmuştur sorusuna verilecek cevaplardan biri de bugünkü karikatür benzeri çalışmaların o dönemde gravür olarak çalışılması ve geniş kitlelere ulaştırılmasıdır, olabilir. Gravür baskı ilgili detaylı ve aydınlatıcı bilgiyi Doç. Dr. Deniz BAYAV'ın GELENEKSEL VE DENEYSEL YÖNLERİYLE GRAVÜR BASKI isimli kitabında buldum. Baskı resmin genel bir tanımını yapmamız gerekirse çeşitli araçların yardımıyla kalıplar üzerinde desenler oluşturarak, mürekkeplenen kalıp aracılığıyla desenin kağıda veya çeşitli malzemeler üzerine basılmasıyla oluşturulan çalışmalardır, diyebiliriz. Basri Erdem, 33 x 50 cm., 2008. Gravür baskı tekniğinin geçmişten günümüze kısa bir tarihçesi ile başlayan çalışma, bu alanda kullanılan malzemelerin ve tekniklerin anlatımı üzerine şekillenir. Ustalardan eserler, fotoğraflar ve açıklamalar aracılığı ile bu tekniğin imkan ve olanaklarının ortaya çıkarılması amaçlamıştır. Gravür baskı tekniklerini ve onun ayrıntılarını detaylandırarak anlatma ihtiyacından hareketle ortaya çıkan ve hazırlanan kitapta; gravür baskıya ilgi duyanlar, tekniği yeni öğrenenler ve farklı yöntemlerle uygulamak isteyenler için malzeme seçiminden, uygulamaya dek pek çok detay aydınlatılmış. Kitabın ilk bölümünde gravür baskı sanatı, tarihçesi ve sanatçıları anlatılmış, geniş örneklerle açıklanmıştır. İkinci bölümde gravür baskıda kullanılan malzemeler ve bunların hangi aşamalarda ve ne şekilde kullanıldığı aydınlatıcı ve yol gösterici bir şekilde tanıtılmış. Üçüncü bölümde baskının yapılacağı plaka hakkında bilgi verilmiş ve hangi işlemlerden geçeceği örneklerle anlatılmış. Dördündü bölümde gravür baskı teknikleri ve yöntemleri, amatör uygulayıcıların da anlayıp kullanacağı şekilde detaylarla anlatılmış. Beşinci bölümde, hazırlanan plakaya, seçilmiş baskı yöntemiyle baskının nasıl ve ne şekilde yapılacağı örnek çalışmalarla anlatılmış. Altıncı bölümde ise yapılan baskının nasıl korunacağına dair açıklamalar mevcut. Son bölümde ise gravür sanatı ile ilgili son dönem çalışmaları ve yeni arayışlar, yeni akımlar inceleniyor. Değerli hocamız Deniz Bayav'ın Konuya ilgi duyanlar açısından, gravür baskı sanatının en başından en sonuna dek ihtiyaç duyanların yararlanabileceği bir kaynak olması amaçlanan kitap, en başta deneyimlerden ve yerli, yabancı birçok kaynaktan yararlanarak oluşturulmuştur. Tarihçesini, gerekli malzemelerini, gravür baskı tekniklerini, yapılan çalışmaları ve farklı malzemelerle metal plaka üzerindekine benzer işlemleri içeren yeni arayışları kapsayan bu kitabın, baskı sanatları üzerine yayımlanan diğer kaynaklarla birlikte ülkemiz baskı sanatının gelişimine katkıda bulunacağını umuyorum. sözleriyle tanıttığı Geleneksel ve Deneysel Yönleriyle Baskı adını taşıyan kitap, baskı sanatına ilgi duyanlar, baskı sanatıyla amatör ya da profesyonel olarak uğraşanlar için bir başucu kitabı olma niteliği taşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/10/0ii-sifirbirbir-zerooneone-candas-sisman-hub-sanat-mekan-15-nisan-14-mayis-2014/", "text": "CerModern bünyesinde yer alan HUB Sanat Mekan ve yeni medya sanatları için geliştirdiği alanı HUB Dijital Future Lab, 15 Nisan- 14 Mayıs 2014 tarihleri arasında yurt içi ve yurt dışında başarılı projelere imza atan audiovisual enstalasyonları ile tanınan yeni medya sanatçısı Candaş Şişman'ı konuk ediyor. Candaş Şişman'ın ikinci kişisel sergisi,0II Sıfırbirbir video yerleştirmeler, ses enstalasyonları, dijital baskılar ve kinetik heykellerden oluşuyor. Geleneksel olanı dijital bir ifade ile birleştiren Candaş Şişman'ın üretimlerinde, hayatın karmaşasının aksine sadeliği arayışına tanık oluruz. Zaman, mekan, ses ve hareket öğeleri, eserlerinin temelini oluşturur. Toplumsal ya da siyasi durumlar gibi sonradan inşa edilmiş sistemleri işlemek yerine doğada var olan daha temel olgu ve ilişkileri sorgulayarak, insan algısı ve hislerine yönelik süreç odaklı işler üreten sanatçı, bu amacı doğrultusunda dijital ve mekanik teknolojileri kullanarak aslında altyapısı karmaşık ama sonucu yalın bir dil ortaya çıkarıyor. Doğa bilimlerini kendine referans alan sanatçı, fiziksel ve sanal dünya arasında köprü oluşturarak melez bir duyumsama ortaya çıkartıyor. Ortaya çıkan dil, izleyicinin zaman, mekan ve hareket algısını manipüle ediyor. Goethe Enstitüsü ve Balkan ülkelerinde yeni medya sanatları ağı kurmaya yönelik çalışmaları bulunan ArtUP! Media Art projesi sponsorluğunda gerçekleşen sergi, gelişen yeni medya sanatlarına referans niteliğinde. Candaş Şişman (1985, İzmir), İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde görsel sanatlar okudu ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi Animasyon Bölümü'nden 2009 yılında mezun oldu. Üniversite eğitiminin bir yılını Hollanda'da multimedya tasarım eğitimi alarak geçirdi (2006-2007). 2011 yılında Deniz Kader ile birlikte tasarım ve sanat alanında kolektif projeler üreten NOHlab oluşumunu kurdu. 2007'dan bu yana aldığı ödüller arasında Prix ARS Electronica Computer Animation/Film/VFX Mansiyon ödülü ile Roma Viedram Video Festivali en iyi ses videosu ödülü yer alır. Nemo Dijital Sanatlar Festivali, ARS Electronica ve Todaysart Festivali gibi birçok yeni medya festivaline katıldı. Şişman en son Nerdworking ile birlikte İstanbul 2010 Kültür Başkenti kapsamında Haydarpaşa Garı'nda gerçekleştirilen 'Yekpare' yansıtma yoluyla haritalandırma performansını ve İlhan Koman Hulda festivali kapsamında 'FLUX' isimli audiovisual enstalasyonu gerçekleştirdi. Candaş Şişman Türkiye'de Pg Art Gallery tarafından temsil edilmektedir ve İstanbul'da yaşayıp, çalışmaktadır. Candaş Şişman ayrıca, 7 Haziran 23 Kasım 2014 tarihleri arasında Venedik Mimarlık Bienali kapsamında açılacak olan Türkiye Pavyonuna, ses enstalasyonu çalışması ile katılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/10/15-nisan-2014-dunya-sanat-gunu-etkinlikleri/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/10/sen-uyurken-seni-goremiyorum-ali-emir-tapan-galerist-11-21-nisan-2014/", "text": "Galerist, Ali Emir Tapan'ın 'Sen Uyurken Seni Göremiyorum' isimli sergisini Asmalımescit'teki proje mekanında sunmaya hazırlanıyor. 11 Nisan Cuma akşamı gerçekleşecek performansta, izleyiciler sanatçının sergideki eserleri dönüştürme sürecine tanıklık edecekler. Tapan'ın, kentsel öğelerden etkilenip, kendi kendini tahrip etme ve yeniden doğma üzerine sinestetik bir algı alanı oluşturmayı planladığı sergi, performansın ardından 11 21 Nisan 2014 tarihleri arasında izlenebilecek. Sanatçı, alışılagelmiş bir beyaz küp sunumundan uzaklaşarak, deneysel sürecin özünü yansıtan, yapımı tamamlanmamış, ham mekanı işgal eder ve mekanı projenin bir parçası haline getirir. 'Sen Uyurken Seni Göremiyorum' birbirleriyle etkileşim içinde olan; 'Köpekler', 'Koro' ve 'Sinyal' başlıklı üç bölümden oluşur. 'Köpekler', sabundan dökülmüş uyuyan köpek heykellerinden; 'Koro', herbiri farklı bir notayı veren ve Tristan Akorunu oluşturacak şekilde konumlandırılan, beyaza boyanmış dört elektronik gitar ve amplifikatörden; 'Sinyal' ise mekanın girişindeki cam vitrine konumlandırılmış ve 'Sen Uyurken Seni Göremiyorum' mesajını mors kodu ile bir mantra gibi tekrarlayarak dış dünyaya ileten bir ışık yerleştirmesinden meydana geliyor. Ali Emir Tapan'ın eserleri fiziksel hayatı, mistik ve şiirsel bir varoluş formuna dönüştüren temsiller içerirken, üretim sürecinin fenomenolojik doğası sanatçının işin üretiminde başladığı temel fikrin gelişmesine ve dönüşmesine izin veriyor. Beyoğlu Galata'daki Alman Lisesi'nden mezun olduğu sırada İstanbul'un en çeşitli kültürel gruplarını buluşturan aynı bölgede yer alan Rock, kahvehane ve meyhane kültürü içinde yetişen Tapan, 2003 2007 yılları arasında ABD'deki Connecticut Üniversitesi'nde Entelektüel Tarih dalında eğitim alır. 2008'de ilk kişisel sergisi Discreet Intimacy'i açan sanatçının çalışmaları, Art Athens, Art Dubai gibi uluslararası fuarların yanısıra, 2011 yılında Egeran Gallery'de Elif Kamışlı küratörlüğündeki 'Küçük Hakikatler' sergisi, 2012 yılında Galerist'te küratörlüğünü Fatoş Üstek'in üstlendiği 'Le Jardin de la Speculation Cosmique' başlıklı sergide ve son olarak 2013 yılında Tapan'ın Galerist'teki ilk kişisel sergisinde gösterilmiştir. Sanatçının imgeleri, gündelik hakikat ile yaratıcının imgeleminde oluşan hakikat bilgisinden bir biçimde firar etmeyi başarır, insanla uzlaşmaz yabanıl bir özgünlüğe sahiptir. Sanatçı, yapıtlarındaki bu kültürel ve görsel 'piç'liği, sinema, müzik, edebiyat ve felsefeden beslendiği türlü kaynaklara referans vererek, gönüllü bir 'ebeveyn evlat edinme durumu' olarak niteler. Çoğunluğunu isimsiz olarak nitelediği eserlerinde bir nevi 'sürçme / kaza payını vurgulayan sanatçı Tapan,.. doğasında şiddet barındıran bir süreç çok zarif bir şekilde de uygulanabilir, diyerek, yapıtlarındaki şiddetin taşıdığı değişim potansiyelini de gündeme alır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/11/goksu-simsek-oyuncakli-dunya-bekir-sami/", "text": "Türkiye'nin ilk oyuncak müzesinikuran aynı zamanda Ankara Üniversitesi Çocuk Kültürü Araştırma ve Uygulama Merkezi ve Müze Eğitimi Anabilim Dalı kurucusu olan Prof. Dr. Bekir Onur, Oyuncaklı Dünya isimli bu kitabında tarihsel, toplumsal ve kültürel bir ürün olarak çağının tanığı oyuncağın dünya ve ülkemizde yerini incelerken bizi hem Anadolu'da hem Avrupa'da kendisiyle birlikte yolculuklara çıkarıyor. Müzeciliğin, arşivciliğin, tarihi kayıt altına almanın son derece önemli bir gelişme aracı olduğunu idrak ettiriyor. Bunun yanı sıra birçok şehirdeki gezi, röportaj, sohbet ve izlenimlerle oyuncakla geç tanışmış bu toplumda zanaattan sanayiye geçişi de ele alarak bir döneme ışık tutuyor. Yazarın İsveç'te bir oyuncak müzesi gezmekle başlayan kişisel macera ve tutkusuna ortak olup oyuncak araştırmaları için her ipucunu değerlendiren azmine hayran kalacaksınız. Kültür tarihi adına çok önemli bir eser olan Oyuncaklı Dünya aynı zamanda oyuncak sever 'geek'ler ve koleksiyonerler için de bir referans kitabı olarak yerini almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/11/hulya-kupcuoglu-deniz-pireci-ile-kadinligin-karanlik-taraflari-uzerine/", "text": "Deniz Pireci'nin Merhart Galeri'de açtığı 'Çeyiz' adlı yeni sergisi, sanatçının 3 yıllık bir süreçte tamamladığı toplam 10 bin seramik parçadan oluşuyor. Pireci, bu sergisinde toplumun en önemli sorunlarından birisi olarak görülen 'kadın'a çeyiz üzerinden bakıyor ve yorumluyor. Sergi 3-17 Mayıs tarihleri arasında izlenebilir. Deniz Pireci: Yaklaşık 5-6 yıl önce ilk eskizleri yapmaya başlamıştım. Fikirlerimi zamanın süzgecinden geçirmeyi severim, bunun için de bir müddet uyumaya bırakırım. Bu sergi için de aynısı oldu. 3 yıl önce kararımı verip birimlerin üretimine başladım ve her birini tek tek elde ürettim. Binlerce porselen parçanın üretimi zaman zaman bir ritüeli andırıyordu. Her gün tekrar eden ve benim gibi aktif birini oldukça zorlayan bir süreç. Ama bu süreç aynı zamanda kendimle ve geçmişimle yüzleşmeme de sebep oldu. Kimi günler bu yapıma ters durum benim için büyük sıkıntılara neden olsa da, yapıcı inadımla tamamlayabildim. Ve 5 yıllık bir proje 3 yıllık emeğin sonunda paylaşıma açıldı. D. P.: Aslında toplumumuzdaki kadınların hemen tümünün kendinden bir parça bulabileceği bir sergi olduğunu düşünüyorum. Şimdiye kadar görenlerden gelen tepkiler de aynı şekilde, ama dışarıdan bakan başkalarının da çok ilgili olduklarını gördüm. Bu arada erkek izleyicileri dışladığım anlaşılmasın, onlar da çevrelerindeki kadınlardan ötürü bildik bir bakış açısıyla karşılaşmaktalar. Ben de zaten izleyiciyi olaya dahil etmeyi amaçladım ve sanırım bunu da başardım. D. P.: Zaman zaman başka araçlar kullansam da, porselen benim için vazgeçilmez bir malzeme. Hem kırılganlığı ile benzer kırılgan konuları ele almama izin verdiği için, hem de yıllardır birikimimle hakim olduğum bir malzeme olduğu için. Dıştan görünüşü sert ama darbelere karşı zayıf, biraz da kendime benzettiğim söylenebilir. Bu kadar yıl çalıştıktan sonra malzemeyle bütünleşmek bu olsa gerek. Sanırım bundan dolayı kendime yakın benzer kırılgan konuları, yine kendime yakın kırılgan bir malzemeyle anlatmayı tercih ediyorum. Bu sergide de kırılgan bir konu ve kırılgan bir malzemenin bir aradalığı doğal olarak kaçınılmazdı. D. P.: Bu sözü çocukluğumda hiç duymamıştım, bu nedenle bende bir aile baskısı oluşturduğu söylenemez. Ama ilk duyduğumda hayrete kapıldığımı, hatta dehşete düştüğümü hatırlıyorum. D. P.: Öncelikle ilgi ve desteğinize teşekkür ederim. Umarım gelecekte artık bu tür sorunları çözmüş bir toplum oluruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/20/seref-aksit-schoenberg-ve-kandinskyde-sanatlararasilik-sineztezi/", "text": "20. yüzyılın ilk yıllarında başlayan, etkinlik yılları 1910-1925 olan ekspresyonizm akımını oluşturan zemin çok önceden hazırlanmıştır. 19. yüzyılın son çeyreğinde özellikle bilim, felsefe ve edebiyat alanında başlayan geleneksel düşünceye, inanışa, mutlak gerçeklere olan güvenin sarsılmasıyla yeni düşünsel akımlar ortaya çıkmıştır. Aslında bize göre Rönesans'tan sonra aydınlanma, yani ikinci uyanış, romantizm döneminde başlar. Özellikle Alman asıllı sanatçı-düşünür Goethe'nin filolojiye, tarih anlayışına, edebiyata, düşünce dünyasına ve insan psikolojisine getirdiği yeniliklerle bu akımı başlattığı söylenebilir. Faust ve Genç Werther'in Acılarıadlı kitaplarında birey psikolojisine yakından eğilmiş, insanların kötü yönleri olduğuna ve hatta şeytanla muhasebesine değinmiştir. Ayrıca Goethe o zamanda bile bilimsel ilerlemenin insan yeteneğini aşabileceğini görebilmiştir. Rus yazar Dostoyevski, Goethe'nin taşıdığı uyanış bayrağını devralmıştır. İnsan psikolojisini onun kadar etkileyici ve gerçekçi anlatan bir yazar daha çıkmamıştır. Özellikle Karamazov Kardeşler ve Suç ve Ceza kitaplarında bireyin toplum içerisindeki yerini ve bu durumun yarattığı kimlik bunalımını, insan psikolojisinin en derin ve mahrem yanlarını masaya yatırmış, suç, adalet, dostluk, nefret, sevgi, ihanet, ideoloji gibi felsefi kavramları herkesin anlayabileceği sade bir anlatım diliyle okuyucuya sunmuş ve bunda da mucizevi bir şekilde başarılı olmuştur. Diğer yandan Yer Altından Notlar kitabında birey psikolojisine ve bu psikolojinin yarattığı komplekslere değinerek, aynı zamanda Jean Paul Sartre'ın son noktayı koyduğu Varoluşçuluk felsefesinin temellerini atmıştır. Felsefedeyse Schopenhauer, özellikle de Nietzsche; bireyin önemini vurgulamış, o dönemde sosyal, siyasi, dini alanda yaşanılan dogma inanışlara karşı çıkmış ve tüm benliğiyle, en cüretkar sözlerle, tutkuyla bağlı olduğu felsefesini anlatmış ve o dönemin paradokslarını yerden yere vurmuş, bireyin acılarını, sevinçlerini yüceltmiş, yeni insana, üstün insana olan inancını delirene dek, hatta ölene dek savunmuştur. Resimde H. Daumier, J. L. David, Delacroix, D. Friedrich, F. Goya ve en önemlileri W. Turner dönemin siyasi çalkantılarını izleyerek ve yaşayarak bunu resmettiler. Bunun dışında doğal felaketleri; deprem, çığ düşmesi, sel, yangın, v. s. etkilendikleri şekilde ve etkileyici bir biçimde resme yansıttılar. Müzikte Beethoven, cumhuriyetçi yaklaşımı, kimseye boyun eğmeyen tarzı ve içtenliğiyle yoğun/karmaşık duyguların, hatta tutkuların ifadesiyle bireyin duygularını ve sezgilerini yüceltti. Sözünü ettiğimiz tüm sanatçılar romantik dönem sanatçılarıdır ancak ekspresyonist sanatla ne kadar benzer yönleri olduğunu anlamak hiç de zor değildir. Ekspresyonizmde düşünsel olarak en çok F. Nietzsche'nin felsefesi etkili olmuştur. Çağdışı Yazılar, İnsanca Pek İnsanca, Tan Kızıllığı, Ahlak Üstüne, İyinin ve Kötünün Ötesinde, Ecco Homo adlı eserlerinde daha önce bahsettiğimiz 'Karşı Tutumu'nu dile getirmiştir. Böyle Buyurdu Zerdüşt ile felsefesinin ve aynı zamanda şiirselliğinin doruğuna ulaşmıştır. Bu kitaptan bazı alıntılar yaparak güçlü etkisinin Kandisky ve Schoenberg'in düşünce ve sanatlarına nasıl yansıdığını aktarmaya çalışacağız. Ekspresyonist sanatçılar, diğer akımların içerik ve tekniklerinden soyutlaşarak insanoğlunun içgüdüsel güçlerini yüceltirler, bu sanatçılara göre içgüdü sanatçıyı en derin özüne, insanlığına götürür. Müzik, edebiyat gibi açık bir anlatıma sahip değildir, resim gibi de her şeyi birbirinden açıkça ayırt etmez. Ekspresyonizm kavramı resimde de, edebiyatta da belirgin olmadığı için müzikte görüşler daha az birleşir. Bazılarına göre müzikteki ekspresyonizm, empresyonizmin abartılmış biçimidir, bazılarına göre ise programlı müziğe karşı çıkan A. Schoenberg, Ablan Berg, A. Webern, P. Hertmann gibi besteciler grubunu kapsar. 1909'da Kandinsky'nin besteci Hertmann ile birlikte hazırladığı Sarı Tını adlı sahne kompozisyonunda şiir, müzik, yerine göre gürültü, devinim, ışık, renk, soyut resimler halinde bütünleşiyordu. Bütünlüğü sağlayan Kandinsky'ye göre hiç bir öğenin bir başkasının buyruğuna girmemesiydi. Der Blaue Reiter grubu, Macke, Jawlensky ve daha sonra da Klee'nin katılımlarıyla daha da güçlenmiştir. Dışavurumcu gruplar arasında müzikle bağlantı kuran ve ayrıca sanat dünyasında da kalıcı etkileri olan kuşkusuz bu gruptur. Ekspresyonizm'i daha da ileriye götüren itki en çok Kandinsky'den ve Jawlensky, Marc ve Klee'den kaynaklanıyordu. Onlara göre sanatçının görevi, görünen gerçeği yansıtmak değil, gerçeğin özüne inmek, hakikati aramaktı. Bu sanatta, bize hiçbir şeyi imlemeyen, tanımlamayan, bize hiçbir şeyi hatırlatmayan biçimler, ruhu en çok, bir müziğin notalarının etkileyebileceği denli derin ve güçlü olarak etkiler. Kandinsky'nin sorunu renkte müziğe koşul olan bir uyum yaratmaktı. Bu soruna 1912'den sonra Schoenberg'le çözüm buldu. Schoenberg 1908'den itibaren yaklaşık 1916'ya dek süren eksprestyonist döneminde, diziselin çok kesin kurallarına dönmeden önce, uyuşumsuzluğun kesin kurallarını ilan etmiştir. Bu özgürlük bazı yasaların tanınmasını öneriyor, genellikle atonalite denen fakat Schoenberg'in kabul etmediği, yerine politonalite dediği bir akımı getiriyordu. Schoenberg, tonlar, sesler arasında kavranması güç de olsa mutlaka ilişki olduğunu söylüyor, bu yüzden atonal terimini doğru bulmuyordu. 1. Dönem: Wagner, Brahms ve Mahler'i izleyen Schoenberg ilk yılların yapıtlarında gergin bir müzik dili kullanmıştır. Daha ilk yıllarda bile çağının müzik üslubundan kopmalar görülür. Bu gergin ekspresyonist anlatımın ilk liedlerinde ve Verklarte Macht Op.4'te başladığını görürüz. 1900-1911 yılları arasında tamamladığı Gurre Lieder'in bazı sayfaları Schoenberg'in ekspresyonizme daha o zamandan damgasını vuran bir etki bırakır; ileriyi gören bir haykırıştır. 2. Dönem: Berlin'den sonra Viyana'ya döner. Mahler ile tanışır. Viyana'da önemli iki öğrencisi olur ve onun yolunda giderler: A. Weber ve A. Berg. Schoenberg'in atonal dönemi yapıtları en güzelleridir. Bu besteler o dönemde erişilmemiş bir ustalığa sahiptir. Hangende Garten Op. 15(1908), Piyano İçin Üç Parça Op.11(1908), Orkestra İçin Beş Parça Op.16(1909) Die Glückliche Hand Op.18 (1909-13). 1912'de A. Graud'nun şiirleri üzerine Op. 21, Pierrot Lunaire'ni besteler. Çok güçlü bir ekspresyonist yolda olan bu yapıt karşısında halk şaşkınlığa uğrar. 1911'de yazdığı Harmonielehre adlı kitabında müzik kuralları hakkındaki düşüncelerini açıklar. 1921'de tekrar gözden geçirir, 1948'de tekrar ele alarak tamamlar. 3. Dönem: 1924'ten 1933'e kadar Berlin'de Akademie der Künste'de kompozitor görevi yapar. On iki ses yöntemiyle üçüncü dönemi orada başlar. Bazılarına göre bu dönem gerçek ekspresyonist dönem olarak anılsa da bazılarına göre örgütleniş, düzene giriş, içten gelen haykırmalardan uzaklaşma ve kaos büyüsünden kaçma nitelikleriyle neredeyse ekspresyonizmin yadsınmasıdır. Doğru olan ikinci yorumdur, anlatılan özelliklerin yanı sıra bu dönemde ekspresyonizm akımının aktif yılları sona ermiş, ancak etkisi sürmeye devam etmiştir. Schoenberg'in bu yeni döneminin bazı eserleri; Üflemeliler İçin Beşli (1924), Yaylılar İçin Üçüncü Dörtlü (1927), Orkestra İçin Çeşitlemeler (1930)'dir. Kandinsky'ye göre soyut sanat, sanatçının iç dünyasını dile getirir. Müzik, yapısı gereği sanatçının iç dünyasını yansıttığı için, soyut sanata model olabilir. Ne var ki, bir sanatın başka bir sanattan bir şeyler öğrenmesi ancak ilkesel olursa başarılı olabilirdi. Kandinsky, Sanat, iç dünya olgularının dışa vurması demekle sanat yaratıcılığını öznel alana aktarır. Ama onun iç dünyası romantiklerin duygusal dünyaları değildir. Korku, neşe gibi duygulardan içsel zorunlulukla arınan yüksek düzeydeki doğrulara açılır ve özgürlüğe kavuşur. Özgürlük, renk ve biçim gibi dış etkenlerin uyandırdığı ruhsal titreşimleri duyabilmektir. Kandinsky resim sanatının gelişim sürecinde kompozisyon yapısını ikiye ayırır. Yalın ve karmaşık kompozisyonlar: İlk bakışta açık seçik bir geometrik biçimlerin egemen olduğu yalın kompozisyona melodik diyor. Karmaşık kompozisyon, resme egemen olan tek bir biçime bağımlı olarak değişik biçimlerin bir araya gelmesinden oluşur. Buna da senfonik diyor. 1. Melodik, yalın iç tınıları olan, dinginliği çağrıştıran, müzikte Mozart ve Beethoven'ı, resimde Ravenna mozaiklerini çağrıştıran üslup. 2. Senfonik yapıya örnek olarak üç grupta topladığı kendi resimlerini gösterir. a. İzlenim'de çıkış noktası dış dünya algılarıdır, yani görünen şeyler. Akıl süzgecinden geçmeksizin kendiliğinden, olanca birdenbireliği ile resme dökülenler... İzlenim III. 'de Kandinsky'nin Schoenberg'in konserindeki izlenimleri vardır. Burada dış algılar olduğu belirgindir. Sol alttan yukarıya doğru resmi çapraz ikiye bölen renkli lekeler, dinleyiciler, büyük siyah leke piyano, sol yanda müzisyenler; sağda hemen hemen resmin yarısını kaplayan sarı leke Sarı Tını yani müziğin ressamın üzerinde bıraktığı etki, onda uyandırdığı duygular. b. Doğaçlama dış dünya olgularından bağımsız, iç olguların genellikle bilinçsiz, birden bire oluşan izlenimleridir. Bunlara tinsel izlenimler denir. Örneğin Kandinsky'nin Fuga'sı. Tema, bir çizgi çifti çeşitli çizgilerle ve yuvarlak çizgilerle kesişerek çok renkli karmaşık bir doku oluşturur. Alttaki açık sarı ve oldukça belirsiz biçimler, yukarıya doğru yuvarlak parçacıklara dönüşerek ve koyulaşarak belirginleşir. Resmin ikinci adı Denetimli Doğaçlama bu resme daha çok uyuyor. c. Kompozisyonları da doğaçlama gibi sanatçının iç dünyasında oluşur; ama oluşum süreci ağırdır, birdenbireliği yoktur. İlk taslaktan sonra özenle biçim alır. Burada da tema diyebileceğimiz bir çizgi çifti var. Bunlar kendi aralarında ve doğa ögelerini çağrıştıran biçimlerle kesişerek resmin yapısını oluşturur. Kandinsky, Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı kitabında... doğa taklitçiliğini değil de kendi iç dünyasını ifade etmeyi amaç edinmiş olan bir yaratıcı, sanatlar arasında tek maddesiz sanat olan müziğin bu amaca doğal olarak erişmiş olmasına gıpta edecek ve aynı yolu kendi sanatında denemek isteyecektir. der. Bugün resimde gördüğümüz ritim, matematiksel soyut yapı, renkli tonların yinelenmesine verilen önem, renklerin devinim biçimi ve benzeri arayışlar bundan kaynaklanmaktadır. Kandinsky kitabında ayrıca müziğin zamansallığını bir eksiklik olarak değerlendirir ve resim sanatının zamana bağlı olmadığı için, yapıtın içeriğini bir anda seyirciye sunmakla müziğin başaramadığı bir şeyi başardığını söyler. Kandinsky, daha sonra bu yargısının hatalı olduğunu fark eder; çizgi, yüzey, renk, ışık, mekan v. b. Resim sanatının biçimlendirme ögelerinin, müziğin biçimlendirme ögeleri gibi zamansal olduğu, zaman içinde geliştiği, zaman içinde algılandığı gerçeğini kabullenir. Schoenberg'in Die Glückliche Hand sahne eserinin üçüncü perdesinde işçi, teknisyen, hatta başkahramanın süslemeli sanat yaratma çabaları aşağılanır, reddedilir. Kandinsky'nin alışılagelmiş güzellik diye tanımladığı geleneksel estetik kurban edilmeliydi. Schoenberg'e göre sezgi ancak bilimsel düşüncelerden tamamen arındığı takdirde eseri kendi başına yaratabilme gücüne sahipti. Schoenberg, Kandinsky'yle yazıştıkları başka bir mektupta şöyle der: Bu his bana ne yazmam gerektiğini söyler ve onun dışındaki her şey atılır. Yazdığım her akor bir baskıyı yanıtlar. Schoenberg ile aynı çizgide yürüyen Kandinsky, seslere biçim vermek isterken seslerin kendi kendilerini biçimlendirdiklerini, Derbe Klange adlı sahne eserinin yapıtını bildiren duyurusunda açıklar. Schoenberg, Die Glückliche Hand (Op.18)'da birçok özelliğiyle son derece özgün, yaratıcı, devrimci, hatta ütopiktir. İki pandomim rolü, farklı parametrelere oturtulmuş müzik, şiir, renk ve ışıksal, ritimsel yoğunluklar, yüz ifadeleri, vücut ve el hareketleri kullanılır. Pandomimlerin kullanıldığı el hareketleri ve anlatı diliyle müzik senkronize bir şekilde ilerler. Bütün hareketler, renkler, ışıklar ve formlar, bir müzik eserinde olduğu gibi, aynı notalar gibi yan yana getirilir, çünkü her ayrıntı dramada önemli içeriksel bir bağlantı ve eylemin bir parçasını oluşturur. Sinestezi, kısaca duyu algılarının birbirini etkiliyerek harekete geçmesi, iç içe geçerek bütünleşmesi olarak tanımlanabilir. Örneğin, sesi renk olarak görme ya da rengi ses olarak duyma yakın zamana kadar sinestezi algılamak için özel bir yetenek olması gerektiği düşünülüyordu, Kandinsky'de olduğu gibi, ancak, bugün bunun bir olgu olduğu, herkeste açığa çıkabileceği bilimsel olarak kanıtlanmıştır. 16. yüzyılın gerçeküstücü sanatçısı olarak tanımlanan Arcimboldo, renk-ses özdeşliği üzerinde durmuş ve bir renk klavyesi geliştirmeyi düşünmüştü. 1715'te Fransız din adamı ve fizikçi Louis Castel, Newton'un renk kuramına dayanarak ışık, renk ve tınıyı birleştiren bir çalgıyı yapmayı denemiştir. Dönemin ünlü bestecilerinden Telemann 1739'da Paris'e gittiğinde Castel'in sanat çevresinde sözü edilen bu bulgusuyla çok ilgilenmiş ve bir yazısında Göz orgu dediği bu çalgıdan hayranlıkla bahsetmiştir. Yaklaşık 20 yıl sonra Castel'in bir öğrencisi, her tuşa bastığında başka bir renk gösteren renk piyanosu yapmıştır. 19. yüzyılda sembolistlerle güncellik kazanan sinestezinin, Kandinsky'nin bütüncül sanat düşüncesinin temel taşlarından biri olduğu söylenebilir. Kandinsky'nin Sarı Tınısı, Schoenberg'in Mutlu Eli, Skryabin'in Prometee senfonik şiiri bu duyarlılığın ürünleridir. Skyrabin'in Prometee adlı eserinde bir renk klavyesi kullanmak istemiş bu, ancak ölümünden sonra mümkün olmuştur. Sinestetik, birçok sanat dalı ve unsurlarının bir arada kullanılması sonucunda doğan estetik bütündür. Kandinsky, hem sanatların birleşiminin yeni bir tür içerik birliğinin elde edilmesini sağlayabileceğine, hem de tüm bu farklı sanatsal ögelerin sanatçının ifadesinin içsel gerekliliğini besleyeceğine inanıyordu. Kandinsky'nin Der Gelbe Klang'ında (1909) herhangi bir konu ya da hikaye yoktur; sadece renk, müzik ve tek grafik sürreal şiirlerin bileşiminden oluşur. İlginçtir ki; Schoenberg Die Glückliche Hand'ındaki görsel efektlerin sürekli değişen renkli ışıklarla senkronize bir şekilde kullanılışı, Kandinsky'nin o sıralar, Schoenberg'nin hakkında hiçbir şey bilmediği Der Gelbe Klang'ında kullanılır. Yeni evrensel seviyeye ulaşabilme amacını güden bu iki sanatçı, aynı yıllarda renk-ses hareketleriyle çok yakından ilgilenmişlerdi. Sanatçının istek, amaç ve derinliğini sadece seslerin birleştirilmesi süreciyle değil, ses dışı gereçlerin bir araya getirilmesiyle de gerçekleştirilebileceğine inanıyorlardı. Formlar ve renkler, sesler gibi titreşerek seyircinin ruhsallığıyla iletişim kurabilirdi. Dışavurumcu/ifadeci sanatçıların da sık sık sordukları metafizik soruların ardında, yeryüzündeki mutluluğun, belirsizliğin ve insanın varoluşunun algılanışındaki genel karamsarlığın yattığını söyleyebiliriz. Schoenberg ve Kandinsky'nin erken dönem sahne yapıtlarında, sonlu ve sonsuz dünyalarla gerçek ve hayal arasındaki fark, çoğunlukla belirsizdir. Bu yıllarda bilinçdışının gizemli doğasına karşı olan muazzam ilgi kendisini Erwartung ve Die Glückliche Hand gibi eserlerde gösterir. Psikolojik analiz ve insan dramları bazen ürkütücü, bazen de katı bir gerçeklikle ortaya konur. Schoenberg bu yıllardaki estetik amaçlarından biri de, sahnenin sembolik ve dramatik kaynakları aracılığıyla, bilinçdışı duygularının ifadesini de içerebilen daha soyut bir anlayış ve bilince ulaşmaktır. Kandinsky, F. Marc, P. Klee ve Schoenberg gibi sanatçıların göğüslediği sinestetik anlayışı müzik ve resmin yanı sıra, şiir, edebiyat, tiyatro ve sinemayı da kapsayan bir bütün olmaya başlamıştır, yani Kandinsky'nin düşü gerçekleşmiştir. Bu sanatçılar aynı istekleri paylaşıyor, aynı şeylere karşı çıkıyorlardı. Daha da ötesi ilgilerini ve çalışmalarını kendi yaratılarında birleştiriyorlardı. Örneğin A. Berg Lulu adlı ünlü operasını dramatik ekspresyonist öncülerinden biri olan Wedekind'in bir metni üzerine kurmuştu. Schoenberg ise -Der Blaue Reiter hareketiyle ilintili olan besteci, daha önce bahsedildiği gibi- hem beste hem de resim yapıyordu. Öte yandan müzik yapıtlarının özellikle S. Webern ve Berg'in yapıtlarının genel havalarında bize ekspresyonist şiiri anımsatan bir şeyler vardır. Kişinin derinliklerinde, şairlerin o çığlığına benzer haykırmalar, korku ve başkaldırı, kaygı ve kendinden geçiş ortaya dökülür. Schoenberg müzikle bir mesaj, bir vahiy getirmek, onu mesihçesine kullanmak ister. Ekspresyonist şairlerin yazılı sözcükleri, ünlemleri, haykırışlarıyla nasıl müziğe yakınsa, bu çığlıkla müziksel ses de sözcüklere yaklaşır. Müzikteki ekspresyonizmi belirleyen en kesin yol tonalitenin sırlarına uzanan, ya da geleneksel müziğe karşı çıkan bu haykırıştır. Birçok teknik özellikler de bundan çıkar, yani uyuşumsuzluklar, son bölümde gergin akorlar, orkestranın bütün yüküyle boşalan, tek tek çalgıların olanaklarının en uç noktalarını zorlayan tınılar, ne olduğu belli olmayan aralıklar, ritmik kaynaşmalar. Schoenberg'in Beklentisi, Webern'in Yaylı Çalgılar İçin Beş Parçası ve A. Berg'in Oda Konçertosu arasında hiçbir bağ yok gibidir. Tek benzerlikleri artık hiçbir sesin armoni bağlanışlarının koşullarına uymayışlarıdır. En yoğun anlatımı veren fırça darbesi ya da tek başına tüm sayfaya bambaşka bir anlam veren şiirsel imge gibi her ses etrafından soyutlanmış, tek başına kalmıştır. Her çalgının tınısı, en önemli olarak kabul edilir, her tını tek başına müziksel bir konunun sesi olmuştur. Ekspresyonist sanatçılar da ilk modernist sanatçılar, empresyonistler gibi yaşamları süresince anlaşılamamış, sadece şaşkınlıklara neden olmuş ve bazı görüşleri derinden sarsmıştır. Yaşamı süresince pek anlaşılamamış olan Schoenberg de bugün biraz daha kabul edilmiş durumdadır. Geleneksel müzik yapısını değiştirerek çağdaş müziğin evrimi üzerinde yadsınamaz bir etki oluşturmuştur. Ayrıca ne Schoenberg ne de öğrencileri; Bu müziğin dinlenmesi kolay, hoş bir müzik olduğu konusunda hiç kimseyi ikna etmeye çalışmamışlardır. Onlar içsel dünyalarının dışavurum unu olabildiğince doğal bir şekilde ifade etmeye çalışmışlardır. Schoenberg ve Kandinsky, sanatta güzelin sunulması geleneğini bir kenara bırakırlar. Her iki sanatçı da tanımlanamayan sırları, çözülmesi imkansız diğer gerçekliklerin varlığına inanmışlar ve sanatlarını bu temeller üzerine kurmuşlardı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/21/batuhan-yildiz-kurtzun-karanligi-conradin-yuregi/", "text": "Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad(1) tarafından 1902 yılında yayımlanan bir romandır. 1857'de Polonyalı bir anne-babanın çocuğu olarak Ukrayna'da doğan Joseph Conrad'ın asıl adı Josef Korzeniowski'dir. Sürgün edilen anne ve babasıyla birlikte Rusya'ya giden,1874 yılında bir Fransız gemisinde denizcilik hayatına başladıktan sonra 1884'de bir İngiliz denizcilik şirketine geçen Conrad İngiliz vatandaşı olmuştur. Denizcilik hayatı 1894'e kadar süren ve bu tarihten itibaren kendini yazmaya veren Conrad hikaye ve romanlarının pek çoğunun konusunu denizcilik hayatından almıştır. 1924 yılında ölen Conrad, Polonya asıllı olmasına ve İngilizce'yi yirmili yaşlarda öğrenmesine rağmen İngiliz Edebiyatı'nın en önemli yazarları arasında yer almayı başarmıştır. Dilindeki belli belirsiz yabancılığı, anlatmayı sevdiği iç dünyaları, çeşitli yorumlara açık çetrefil kişilikleri anlatmakta başarıyla kullanan Conrad'ın en önemli eserleri arasında Nostromo, Nigger of Narcissus, Lord Jim, Victory, Secret Agent, Under Western Eyes ve The Heart of Darkness sayılabilir. The Heart of Darkness yani Karanlığın Yüreği, Joseph Conrad'ın 1890 yılında Kongo'ya yaptığı yolculuktan esinlenerek 1899 yılında kaleme aldığı ve bu yolculuğun izlerini taşıyan bir eserdir. İletişim Yayınları, bu eseri, yazarın bu eser hakkındaki notlarını ve Kongo seyahati sırasında tuttuğu günlüğü tek bir kitap halinde yayımlamıştır. Eserde Conrad, Avrupa emperyalizminin 1800'lü yıllarda Asya ve Afrika kıtalarına olan yaygın sömürüsüne eleştirel bir dille yaklaşmış ve okura bu sömürü hakkındaki gözlemlerini bu konudaki ilk edebi çalışma olarak sunmuştur. Karanlığın Yüreği, Belçika'ya ait sömürgeci bir firmada çalışan Marlow adında bir adamın geriye dönük anlattığı öyküden oluşur. Marlow, Kongo Nehri'ni geçerek Şirket'in Kurtz adında bir fildişi tüccarı tarafından yönetilen iç şubesine giden buharlı gemiye kaptanlık eder. Marlow Afrika'ya ulaşır. Şirket tesislerini kötü bir halde bulur ve Avrupalıların Afrikalı yerlileri haince sömürdüğünü görür. Bu durumdan ötürü oldukça sarsılan Marlow, yerlilerin birbirinden ayrı yerleşim alanlarının ötesinde büyük bir ormana rastlar. Bu orman hizasında ilerledikçe ruhsal bir yolculuğa girer. Yolculuk ilerledikçe sömürü tuzaklarının azaldığını fark eder ve Marlow, kendisini insan zihninin ilkel ve bilinmeyen yerlerine yolculuk yapıyor gibi görmeye başlar. Tabii, bu esnade Kurtz hakkında bilmediği birçok şey öğrenir, Kurtz'un Afrikalıları medenileştirme niyetindeki tersliği anlar. Kurtz'un Afrika'nın karanlığına ve vahşiliğine olan merakı onun hayatına mal olur. Conrad, bu eserin oluşumundan sonra, hiçbir işi olmayan adamların burunlarını soktukları yerlerden iyi bir ganimetle çıktıklarını ve kendisinin de bu adamlardan biri olduğunu ve Karanlığın Yüreği kitabının bu ganimetlerden biri olduğunu dile getirmiştir. Bu kitap hakkında yaşantı sözcüğünü kullanmış ve bu karanlık temanın kendisinde oluşturduğu buhranın ancak bu şekilde dile getirilebileceğinden dem vurmuştur. Conrad'ın hayatına baktığımızda denizcilikle ilgilendiğini görürüz. Ve kitabı okumadan önce O yolculukta ne olmuş da Conrad işten ayrılmış? sorusunu sormamız mümkündür. Ancak Conrad, eserini öyle bir dille yazmıştır ki, okurun hem kafasındaki bu soru işaretini silmiş hem yeni soru işaretlerine meydan hazırlamıştır. Karanlık temasına Kurtz karakteri önderlik eder. Kurtz, sömürgeciliğin bir insanın moralini alt üst etmesinde ve insan ruhunda kalıcı kabuslar yaratmasının merkezinde bir karakterdir. Conrad'ın kitapta bahsini ettiği korkular, T. S. Elliot'un şiirlerinde bir yankı bulur. Özellikle de The Hollow Men şiiri buna örnek olarak verilebilir. T. S. Elliot, bu şiirinde Bizler içleri boş adamlarız der. Bu da Conrad'ın bahsettiği konuya kanıt olarak verilebilir. Şiirin orijinal hali Mistah Kurtz he dead diye başlar. Bahsi geçen Kurtz, direkt olarak Conrad'ın eserindeki Kurtz'dur. Eserde fark edilecek bir diğer husus, İngiliz edebiyatında gelişen bir yazı tarzı olan stream of consciousnesstır. Bu, bilinç akışı diye nitelendirilen yazı tarzında, yazar karakterin o an ne hissettiğini, bilincinden nelerin geçtiğini kaleme alır. Conrad da aynını yapmış ve Marlow karakterinin gelgitlerini, sorgulamalarını, korkularını, yükselişlerini ve alçalışlarını öyküden koparak yahut kopmayarak okura sunmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/21/geleneksel-bahattin-tatis-resim-yarismasi/", "text": "Öğrencilerimizin ve gençlerimizin sanat yönünün gelişmesini, kendilerini kanıtlamalarını, hayal güçlerini zenginleştirmelerini, düşünme yeteneklerinin güçlenmesini, yaşama bağlılıklarının artmasını sağlamak, düşündüklerini biçimsel anlatımla teknik bilgi ve beceriler kazandırmak, güzel sanatlara olan duyarlılıklarını arttırmak, kuruluşlar ve kişiler arası diyalogları geliştirerek dayanışma ve yardımlaşma yetileri kazandırma amacı ile Türkiye genelindeki Ortaokul, Lise-dengi okullar ile üniversite öğrencilerini kapsayan Geleneksel Bahattin Tatış Resim Yarışmasının on ikincisi düzenlenmiştir. Türkiye genelindeki resmi ve özel Lise öğrencileri katılabilecektir. Türkiye genelindeki tüm üniversite öğrencileri katılabileceklerdir. Boyut : Orta okul, Lise ve dengi okul öğrencileri için 35 x 50 cm. Üniversite öğrencileri için 50 x 70 cm. ve üzeri boyutlar olacaktır. Bir öğrenci en çok 3 resimle katılabilir. Resimler paspartusuz, kıvrılmadan, katlanmadan, düzgün bir şekilde gönderilecektir. Üniversite öğrencileri yağlıboya tablolarını çerçeveli olarak göndereceklerdir. Yarışmacılar eserlerin arkasına ad-soyad, okul, sınıf, numara, okul ve ev adreslerini ve telefonlarını yazacaklardır. Ödül alan ve sergilenen resimler okulumuz tarafından hazırlanacak katalogda yer alacaklardır. Katılımcılara yarışmaya katıldıklarına dair Katılım Belgesi verilecektir. Ödül alan ve eserleri sergilenen öğrencilerin ve refakatçisinin İzmir dışından gelişleri halinde ödül töreninin yapılacağı gün için, yeme içme ve konaklama masrafları tarafımızdan karşılanacaktır. Eserler 05.05.2014 Pazartesi günü saat 17:00 mesai bitimine kadar okulumuz Resim Zümre Başkanlığına teslim edilmiş olacaktır. Kargo ile gönderilen eserlerde Sayın Tuğçe Kutlu dikkatine notu konulması gereklidir. Ayrıca bir nüsha Şartnamenin imzalanarak kargo içinde gönderilmesi şarttır. 08.05.2014 Perşembe günü saat 16:00'da eserler jüri tarafından değerlendirilecektir. Yarışma jürisi gerekli gördüğü takdirde yarışma takvimi üzerinde değişiklik yapabilir veya yarışmayı iptal edebilir. Yarışma iptal edildiği takdirde katılımcılar eserlerini geri alabilirler. İTK Gazi Mustafa Kemal Paşa Sanat Galerisinde 15.05.2014 Perşembe günü saat 17.30'da sergi açılışı ve ödül töreni yapılacaktır. Ödül alan eserler geri iade edilmeyecektir. Telif hakkı okula aittir. Eser sahibi veya velisi ödülü kabul etmekle telif hakkını yarışmayı düzenleyen İzmir Özel Türk Kolejine devrettiğini beyan ve kabul eder. Dereceye giremeyen resimlerin sahipleri sergi süresinin bitiminde resimlerini elden İzmir Özel Türk Koleji'nden geri alabileceklerdir. Süresi içinde geri alınmayan eserlerin sorumluluğu kabul edilmeyecektir. Resim sergisi 15 Mayıs 30 Mayıs 2014 günleri arasında açık kalacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/22/evrim-sekmen-becan-sanatsal-ironinin-direnme-noktalari-uzerine/", "text": "Hepimiz ironiyi, kast edilen, kullanılan sözcüklerle ifade edilen anlamın karşıtı olduğu bir söz figürü olarak biliriz. Aslında kelimelerin ötesinde karşıt bir sav geliştirmektir. Gerçeğe olan kayıtsızlığın eğlenceli bir dille anlatımı, somut gerçeğe kurmaca bir yön atfetmektir. İroni, sanatsal anlamda bir direnme noktası yaratabildiği için bugünkü eleştirel yönden bir çevrime girebilmiştir. İronik olmayan can sıkıcıdır. Sanat da can sıkıcılığı dışlar. Sanat yapmak için tek bir şey yeterli değildir. Mayanın tutması gerekir. İroni bu mayayı sağlamlaştıran ve diğerlerinden ayıran bir doğru çizer. İroni hep olmuştur ve hep olacaktır. Yolunda gitmeyen bir şeylerin sanatsal dışavurumu için kullanılan bu alaycı tavır bir anti tezdir. İroni, karşıtların birliğinden bir araya gelmiş Marks'tan günümüze temellenen felsefi içeriğin yansımasıdır. Edebiyatta sık sık karşımıza çıkan bu tavır hayatın içinden geçtiği için sanatın ideal kavramlarını çağrıştırır. Modelinin bir gülümsemesiyle sanat tarihinin akışını değiştiren Manet ironiktir. Gizli bir gülümsemeyle antikiteye ve klasiğe kafa tutar. Sanat tarihinin belleğinde birçok ironik yaklaşıma rastlarız. Sanat alanına olan baskının sanatı biçimlendirdiği geçmiş yüzyıllarda ironik olmadan sanat yapmak imkansızdı. Bunun en iyi örneklerini Goya'nın saray karşıtı işler üretmesinden anlayabiliriz. Aklın uykusu canavarlar yaratır gravürü insanlığın uyanışına olan derin bağlılığa işaret eder. Sanatçının sanatının içinde bir özne olmaya başlaması, sanatçı duruşuyla toplum içinde yer alması yapıtlarındaki ironik bakışı akla getirir. İroninin tarihsel gelişimi yaşanılan dönemin sosyal ve politik yapısından beslenir. Günümüze gelindiğinde ironi biçim değiştirmiştir ama realiteyi olumlayarak olumsuzlama özelliğinden vazgeçmemiştir. Olaylar ve tarihler değişse de insanın arayışı devam ettikçe ironinin varlığından söz etmeye devam edeceğiz. Posmodernite günümüzü algılamak için bir çerçeve sunuyor. Posmodernitenin burada sadece sanata olan izdüşümlerinden bahsedebiliriz. Teknolojik belirlemenin yönünü dijital gerçekliğe çevirmesinden bugüne dünya çok çeşitli algı farklılıkları yaşadı. Sanat eserleri, müzeler bu farklılığın sorgulanabildiği yerler olarak ilgi çekti. Bir sanat eserinin tarihsel yolculuğunda son nokta gibi dursa da sanat eserleri anlam katmanları elde etmeye devam edecektir. Duchamp'ın bıyıklı Mona Lisa'sı ve ona yönelttiği Dadacı anlam, sanat eserinin ironik bakışını vurgulamaktadır. Bunda sanatçıların bireysel tavrı da önemli ölçüde belirleyicidir. Sanatçının ölümü ile ilgili makale kaleme alarak düşün dünyasını alt üst eden Barthes, sanatın sanatçının kişisel tavrından koparak dilsel bir kimlik kazandığını vurgulamaktadır. Göstergelerin anlamı biçimlendirdiğini ve sanatçının içinde bulunduğu kültürel yapının bir göstergesi olduğunu vurguladığı metinde postmodern anlamlandırmaya katkıda bulunan izler bırakmıştır. Sanatçının ölümüyle dahiler çağı bitmiş kaydedici, doküman biriktiren bir bellek olarak sanatçı ortaya çıkmıştır. Yazınsal ve felsefi alandan beslenen güncel sanat bu durumun özellikli örneklerini veriyor. Arşivcilik ve kayıt toplumsal hafızayı somutlaştırırken geçmiş ile geleceği postmodern bir bakış açısıyla yeniden kurguluyor. İroninin varlığından öteye geçerek postmodern ilkelerle düşündüğümüzde sanatın postmodern içindeki ironik durumu yeni kapılar açıyor. Yazınsal dilin postmodern bakış açılarıyla yıkıma uğraması fragmanların, zamanı algılayan kavramların postmodern düşünme biçimleriyle edebiyata, sanata evrilmesi ironinin uzamını değişime uğratarak sanatsal anlamda başkalaşmaya itmiştir. Bu değişim sanatın üretim biçimleri dışına çıkarak hayata ve sosyokültürel ortama söz söyleme noktasına gelindiğinde ironi nihai amacına ulaşır. Bu dolaşımı hızlandıran kültürel ortamın yapısıdır. Sanatçıların ironik söylemleri kültür endüstrisi, tüketim toplumu dediğimiz evrende gerçekleşir. O nedenle eleştirinin akıbeti yine karşı çıkılan ideolojinin alanında yaşamla buluşur. Sanatın hayatla buluşma söyleminin Hal Foster'ın tabiriyle kültür endüstrisinde buluşması tespiti ve ardından aslında bir buluşma değil bir istila olduğunun anlaşılması ironik bir yapı içinde temellenir. Sanat, mimariyle ve diğer alanlarla olan ilişkisiyle bir gösteri ortamına dönüşmüş ve araçsallaşmıştır. Avangard'ın hayalleri ise bir buluşma değil bir istilanın yaşanmasıyla son bulmuştur. Elbette ironinin bir kurama bağlı olmayan bağımsız yapısı onu sanatın yeni söylemlerinde de yalnız bırakmamıştır. Manet'nin bir fahişeyi Olympia olarak resmetmesi, Duchamp'ın Pisuvar'ı, Banksy'ın grafitileri ve Magritte başlı başına ironi'nin yolculuğunda önemli köşe taşlarıdır. İroni, ille de gereklidir ve sanatçı düşünmeye siyasi ve sosyal ortama söz söylemeye başladığında kendiliğinden ironik olmaktadır. Postmodernitenin karşıt olduğu temsil fikrine karşılık üst bir dil olan kurmaca, ironiyle vücut kazandı. Baudrillard'ın kuramsallaştırdığı yansımalar alemi ironi ile bir ortaklık ilişkisi geliştirdi. Bu anlamda gerçeğin ironisi postmodern ile dönüşmüş oldu. O nedenle geçmişin ironik dilini bugünkü anlamıyla algılamak yanlış olabilir. Tek bir zamana ait bir ironiden bahsedemeyiz. İroni, kazandığı kültürel anlam ile sanata dahil olur. Postmodernist kurmacalardan bugünün teknolojileriyle yapılan güncel sanatın ironik olup olmadığı tartışmalıdır. Güncel sanat geçmişi oyunlaştırarak yeniden kurgular. Kitleye yönelik yapılan sanat için geçmişin anlatıları elzemdir. Bu anlatıların sanatı üretip üretmeyeceği ve asıl istenenin o olup olmadığı şüphelidir. Eleştirinin ironiyle buluşma noktaları günümüzde birlikte direnme noktalarına dönüştü. Postmodern ironi hayatın olumsuzluklarına direnmek için bir zemin oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/araba-sevdasi-burcak-bingol-galeri-zilberman-10-mayis-21-haziran-2014/", "text": "10 Mayıs 21 Haziran tarihleri arasında Galeri Zilberman'ın 2. katında Burçak Bingöl'ün galerimizdeki ikinci kişisel sergisi gerçekleşecek. Araba Sevdası adlı sergide sanatçı kimlik sorunsalı ve arada olma halini, Osmanlı ve İslam geleneğinin etkisindeki süslemeleri yeniden yaratarak irdeliyor. 10 Mayıs 26 Temmuz tarihleri arasında Galeri Zilberman'ın 3. katında ise Amerikalı sanatçı Kay Rosen'ın Türkiye'deki ilk kişisel sergisi ziyaretçilere sunulacak. Kay Rosen minimalist bir tavırla resimlerinde ve çizimlerinde; renkler ve zekice kurgulanmış kelime oyunları kullanarak yeni bir farkındalık oluşturuyor. Kay Rosen'ın, 30 Mayıs Cuma günü saat 18:00'de Vassilious Doupas ile yapacağı konuşma galerimizde gerçekleşecek. İlişikte iki sergimizin basın bültenlerini ve seçilmiş görsellerini bulabilirsiniz. Yardımcı olabileceğimiz herhangi bir konu olursa bizi arayabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/bahar-karmasi-galeri-fe-15-nisan-03-mayis-2014/", "text": "Galeri FE Bahar Karması SergisiyleAdil Ocak, Adnan Turani, Aloş, Aysu Koçak, Bayram Gümüş, Burhan Doğançay, Burhan Yıldırım, Elvan Tekcan, Ekin Koç, Ferruh Başağa, Hüseyin Elmas, Komet, Mustafa Ata, Mustafa Ayaz, Mustafa Pilevneli, Mustafa Sekban, Muzaffer Akyol, Neslihan Kıyar, Olca Uzunokur, Serpil Yeter, Soner Çakmak, Süleyman Saim Tekcan, Tuba Önder Demircioğlu gibi usta ve genç kuşak sanatçıları 15 Nisan 3 Mayıs 2014tarihleriarasında izleyiciyle buluşturuyor. Modern Türk sanatından geniş bir yelpazeyi içeren bu sergide, üslupsal çeşitliliğin yanı sırafarklı teknikleri de sergide izlemek mümkün olacak. Serginin bir diğer yönü ise özgün baskı, seramik ve resim gibi sanatın farklı kollarını bir arada sunmak. Galeri FE, Bahar Karmasındasizinle birlikte olmaktan mutluluk duyar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/bir-1-portre-turhan-ka-sirket-i-hayriye-sanat-galerisi-02-11-mayis-2014/", "text": "Mavi bir renk degil, Huydur bende. Dediki şair kadına, Sen mavi giyin ben denizi unuturum... Resim tarihinde böyle birşey yapılmışmıdır bilmiyorum, bir sanatçının başka bir sanatçı, nın tek bir portresinden farklı resimler üretip onun adına bir sergi açması, yaklaşık 5 aydır bir sanatçı arkadaşım için resimler yapıyorum ve oda masamda tesadüfen karaladığım bir portre ile başladı önce farklı çizimler falanda yaptım örnekleri aşağıda var sonra yalnızca bir portre ile bir sergi hazırlama fikri cazip geldi ve şimdi tek bir portreden yola çıkarak BİR (1) PORTRE başlığı altında bir resim sergisi hazırlıyorum. O, na mavi ressam diyorlar, resimlerinde maviyi çokca ve güzel kullandığı için, hırçın ve dalgalı, Karadeniz, i, deniz fenerlerini ve martıları çok seviyor, ve tuvallerine taşıyor, elinden gelse bütün dünyayı maviye boyayacak... Oysa ben onun çok renkli bir kişilik olduğunu düşünüyorum.... ve O, nu öyle resmedicem, mavi ressamı yani Orhan ZAFER, i Maviyi soruyordun... Gözlerimden yüzüme yayılan maviyi mi ? Mavi bir renk değil, Huydur bende. Edip Cansever 6 kasım 2013 Turhan KA."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/ekizler-sergisi-erva-art-gallery-26-nisan-15-mayis-2014/", "text": "Ailece sanatçı olmak, sanatın doğuştan gelen yeteneklerini bütün aile bireylerinin paylaşması anlamına gelir ki, yalnız bizde değil başka ülkelerde de örneklerine pek rastlamıyoruz. Sanatçı babadan ya da anneden sanatçı evlat çıkmamış değildir, ancak öyle durumlarda bile babanın ya da annenin egemen konumu çoğu zaman oğulun ya da kızın ününü bastırmış, gölgede bırakmıştır. Aile boyu sanatçılıkta ise paylaşımın dozu, bir aile mensubundan ötekine değişir; biri öne çıkarken diğerleri arka planda kalabilir. Ancak sonuna kadar direnme halinde, bu olasılığın belli ölçülerde aşıldığı da olmuştur. Ekizler bu bağlamda bir prototip ailedir ve bu aile sosyolojik açıdan başlıbaşına inceleme konusu olabilecek bir soy kütüğü yansıtır. Sanatçı bir anne ve tümü sanatçı 3 oğul. Karadenizli ve tamı tamına dağlı bir aile profili. Anne Esma Ekiz, Karadeniz'in dağlık yörelerinden Aluçralı; kökenleri İç Asya Horasan'dan gelme. Yaş sıralamasına göre Metin, Rafet, Rahim, küçük yaşlarından başlayarak sanata gönül vermişler. Tütün işçiliğinden emekli olan Esma Ekiz, ileri bir yaşında bütün çocuklarının kızlar hariç- resim ve heykelle meşgul olmalarında gizli bir anlam bulunduğunu varsayımından hareketle kendisinin de hep ertelenmiş bir yetenekle dolu olduğunun farkına varır ve o da resim yapmaya başlar. Bütün naiflerin ortak özellikleri onda da açığa çıkacaktır. Kardeşlerden biri 1987 'de, öteki 2003'te kaza sonucu yaşama veda ederler. Rahim, Marmara Üniversitesi Resim Bölümü'nü bitirdiğinde asıl ilgisinin heykel sanatına yönelik olduğunu görünce Mimar Sinan Üniversitesi Heykel Bölümü'ne kaydını yaptırır. Bir yandan orada okurken, Bir yandan da Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nü yeni bitirmiş olan Ağabeyi Rafet Ekiz'le birlikte atölye kurarak çalışmalarını sürdürürler. Ben bu sanatçı aileden Rafet'i yakından tanıma olanağı buldum. Giyimi, davranışları, konuşmalarıyla benzeri olmayan tam bir dağlı idi Rafet. Ayağında potur pantolonuyla ve kaba içten tebessümüyle hiçbir sahtekarlığa prim tanımayan kimliğiyle canlanıyor şimdi gözümde. Birkaç yıl önce İstanbul AKM'de eldeki bütün çalışmalarını kapsayan sergisini gördüğümde herkes, Rafet'in çoğu zaman teslim edilmemiş sanatçı gücü hakkında ortak bir kanıya varmışlardı. Doğrusu ben de o kişiler arasındaydım. Rafet, gerçek bir sanatçı olduğu halde bir iddiada bulunmaktan ısrarla kaçınmıştı yaşamı boyunca. Şaşırtıcı ve inanılması güç bir kaza sonucu öldüğünü duyduğumuzda, sanki böyle bir ölümü seçmiş olabileceği kanısını paylaşanlar gibi ben de bu trajik olayın ayrıntılarını öğrenmeyi bile gereksiz saymış, hatta bu ölümü neredeyse onun kimliğiyle örtüşen bir olay biçiminde yorumlamıştım. Rafet de aynı yazgıyı paylaşan, yaşamın acımasız ve de değerbilmez rüzgarında öğütülen nice sanatçı gibi savrulup gitmişti işte. Anısını yaşatmak için sorumlu çevrelerden hiçbir sinyal gelmediği gibi, yapıtlarını toparlayıp koruma altına alacak kişilere de bugüne kadar rastlanmadı. Şimdi bir olmazın daha üstesinden geliniyor, Ekiz kardeşlerin en küçüğü, oyun yazarı ve tiyatro-sinema oyuncusu Turgut Ekiz, kimsenin ses getirmediği bu değerbilmez ortamda, yeni bir girişimde bulunuyor ve ailenin üyelerini bir sergi çatısı altında buluşturuyor; daha da önemlisi Esma; Metin, Rafet ve Rahim Ekiz'in yapıtlarını bir kez daha kapsamlı ve titiz basımlı bir kitapta topluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/evim-evim-guzel-evim-bahadir-baruter-x-ist-30-nisan-24-mayis-2014/", "text": "x-ist, Bahadır Baruter'in Evim Evim Güzel Evim başlıklı yeni kişisel sergisine 30 Nisan-24 Mayıs, 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Toplumun gizli kalmış tabularını özel hayattan sahneleri ele alarak resmeden Baruter göz ardı edilen gerçekleri ironik bir yaklaşımla su yüzüne çıkarıyor. Dijital resimlerinde masalsı ve sembolik bir anlatımla evlilik ve ev içi hayatının asla dile getirilemeyen iç yüzünü irdeliyor. Baruter, aile kavramını sorguladığı bir önceki sergisi Senin Ailen Bir Yalan Yavrumun devamı niteliğinde olan yeni serisinde bir ev hayali ve evlilik hedefi ile yetiştirilen kadınların, bu süreçteki iç dünyalarını ve gerçek ruh hallerini resmediyor. Mutluluk ve güven vadeden ev ve evlilik sahnelerinin içinde takınılan maskeleri sıyıran Baruter izleyiciyle göz teması kuran karakterleri vasıtasıyla onları kendi sahte hikayeleriyle yüzleşmeye itiyor. Bu hikayelerde, vadedilen gelecek ile o hayallere ulaştığında yaşadıkları arasındaki boşluğu farkeden kadın, özüne, gerçek ruhuna özlem duyuyor. Baruter'in yarattığı karakterlerin medeniyet kurgusunda doğaya ve kendi doğal hallerine dönüş arzuları artık hiç olmadığı kadar belirginleşiyor. Resimlerdeki fantastik sahnelerde, toplumun belirlediği sınırlar içinde yarı özgür kararlar sonucu belirlenen hayatların içinde kendini kimi zaman yalnız ve tekinsiz, kimi zamansa esir hisseden bireylerin içsel sorgulamalarına ve bir çıkış yolu arayışlarına tanıklık ediyoruz. Evim Evim Güzel Evim 24 Mayıs, 2014 tarihine kadar x-ist'te görülebilir. Baruter, in his paintings takes a deep down, taboo journey into the realm of houses, which he defines as haunted temples. He uncovers the uneasy silence of deep corners of rooms with tightly closed doors, holding secrets which are unknown to even ourselves. Home sweet home... our sweet, capacious and peaceful home, burning itself down; burning us down. x-ist hosts Bahadır Baruter's new solo show Home Sweet Home between April 30 May 24, 2014. Questioning societal taboos through intimate portraits, Baruter brings to light hidden realities of the concepts of home and marriage through a fictional narrative. As a continuation of his previous show, Your Family is a Lie, Dear, Baruter this time delves into the inner worlds of women who are raised with the goals of marriage and raising a family. Peeling off the masks that people put on in order to disguise their true feelings inside a household, Bahadır invites the audience for an introspective look through characters that stare the viewer in the eye. The women in his stories yearn for the release of their true spirit after realizing the difference between what their dreams offered them and what they are actually experiencing. Now these civilized characters of Baruter desire more than ever a life in touch with their true selves and nature. We witness an inner inquiry of individuals who feel lonely and insecure at times and captive at others, as a result making semi-voluntary life decisions under the influence of societal structures and rules. Home Sweet Home can be seen until May 24, 2014 at x-ist."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/her-ay-3-gun-acik-udarsanat-08-10-mayis-2014/", "text": "Kabul etmek gerekir ki sanatçıların çalışma temposunu ve bu temponun eserlerini ne izleyiciler ne de kurumlar her zaman takip edemeyebiliyorlar. Modern yaşamın sanat eserlerini sunma biçimi olarak kullandığı kişisel/karma sergiler, fuarlar veya etkinlikler, sanatçı ve izleyici buluşmasında hem yardım ederler, hem de bu buluşmayı engellerler. Şöyle ki artık bir mekanın içinde, belirli bir süre görülebilen sanatçıya dair pek çok eser bir gösteriye dönüşür ve izleyicinin sanatçı adına algısını süreç, çaba, sonuç üzerinden tek tek eserler adına değerlendirme yapmaktan uzaklaştırır, sanatçı o sergi bütününde algılanan bir kişiliğe bürünür. Ve bir sonraki sunuma kadar da sanatçı algılandığı biçimiyle kalakalır. Peki, daima üreten sanatçı bir sonraki sunuma kadar geçen kısa ya da uzun zaman aralıklarında ne yapmalı, hem sanatını hem kendini disipline edecek ne tür faydalar yaratmalıdır? Bu süreç sanatçının atölyesinde olduğu, araştırdığı, okuduğu, yarattığı ama aynı zamanda paylaşıma devam etmek istediği bir süreç. Çoğunluğu Kadıköy'de atölyeye sahip bir grup sanatçı bu kaygılardan ve uzaklaşma hoşnutsuzluğundan yola çıkarak Her ay 3 gün açık atölye sergileri düzenlemeye karar verdiler. Grup, Güneş Acur, Nadir Baylan, Semih Zeki, Deniz Aktaş, Mehmet Öğüt, Seren Asyalı, Serdal Kesgin, Endam Acer ve Gökhan Deniz'den oluşuyor. Ressam Paul Klee şöyle der; Sanat eseri her şeyin üstünde bir yaratma sürecidir; salt bir ürün olarak yaşanmamıştır. Her ay 3 gün açık bu sürecin koleksiyoner, izleyici, eleştirmen, galerici ve akademisyenlerle deneyimlenmesi adına sanatçıların atölye kapılarını açacak. Hedeflenen bağımsız olmak değil, sanat dünyası içine bir çark daha katarak devinimi hızlandırmak! 8-10 Mayıs tarihleri içinde ilk atölye sahipliğini Güneş Acur'un yapacağı Her ay 3 gün açık oluşumu, Acur'un 8 Mayıs gecesi vereceği bir atölye partisi ile başlayacak ve 3 gün boyunca hem atölye sahibinin hem de diğer 8 sanatçının eserlerini görebileceğiniz etkinlikler dizisinin başlangıcı olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/his-fatih-alkan-lebnaan-restaurant-seli-art-project-25-nisan-25-haziran-2014/", "text": "Lebnaan Restaurant, Şeli Art Project işbirliğiyle, Fatih ALKAN'ın 'HİS' adını taşıyan heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Diğer adem oğulları gibi ben de bazen iyi, bazen kötü ruh halleri içinde yaşarken, bunlara neyin sebep olduğu düşünüp durdum. Belki yaşam da bir matematiksel fonksiyonlar dizisi gibi işliyor. Bu fikirden yola çıkarak yaşamın bu boyutunu görselleştirmek istedim biraz. Varsayalım ki, yüzlerce binlerce değişkeni olan bir fonksiyonumuz var. Sağlık, para, aşk, dostlarımız, işimiz, kahvaltıda yediğimiz peynir, birinin merhabası ya da diğerinin küfrü... Binlerce şey nasıl hissettiğimizi belirliyor. Bu değişkenleri elimizden geldiğince bizi iyi hissettirecek şekilde ayarlamaya çalışıyoruz, çoğu zaman da işin içinden çıkamıyoruz. Bu değişkenlerin bir özellikleri de şu; kritik seviyenin altına indiklerinde, önemleri tavan yapıyor. Yani açsanız, başka hiçbir şeyin önemi kalmayıveriyor. Ya da dişiniz ağrıyorsa, seks yapmak falan aklınıza gelmiyor. Demek ki değişkenler dinamik, dolayısıyla fonksiyon da pek karmaşık. Hayatımız bu değişkenlerin birini iyileştirmeye çalışırken diğerini bozmakla, bozulanla uğraşırken bir başkasının alarm vermesiyle geçip gidiyor. Belki akan su ile bahçe sulama analojisiyle olayı daha anlaşılır kılabiliriz. Bahçenize üst tarafından ark ile su geliyor. Siz de elinizde kürek o suyu yönlendirerek bahçenizi sulamak istiyorsunuz. Amacınız bütün bitkileri en az çabayla sulayabilmek. Yapanlar bilir, eğer suyu yatay yönde basit yollar açarak önce bir yöne sonra diğer yöne çevirerek kademeli olarak aşağı doğru bahçeyi tarayarak en alta ulaşırsanız her şey sulanır, çok da yorulmazsınız. Ancak suyu kendi haline bırakırsanız su en kısa yoldan en aşağı iniverir. Yok, suyu yukarı doğru akmaya zorlarsanız, ne kadar kasarsanız kasın gitmez. Burada suladığınız bahçe sizin dünyaya geldiğiniz yer, coğrafya. Akan su sizin hayatınız. Bahçenize girdiği yer doğumunuz. Siz de ruhunuz ve aklınız ile sulayan adamsınız. Sonra bir marangoz atölyesi devralıp evde lazım olan ve kendisinin tasarladığı mobilyalar yaptı. Sonra bir gün İlhan Koman'ın ağaçtan yapılmış bir heykelini görüp, atölyesinde onu yaptı ve artık pek mobilya yapmadı. Yaptığı şeylerde baştan epeyce Koman etkisi görüldüyse de, artık kendi hayalinden çıkan şeyleri aklına ve önüne gelen her çeşit malzemeyle yapıyor. Yaptığı şeylerin insanları şaşırtmasını, düşündürmesini, iyi hissettirmesini istiyor. Çocuklar onun en değerli eleştirmeni, onların beğenisi en önemli kriteri. Yaptıklarında önceleri daha çok masif ağaç kullanırken, şimdi alüminyum, pleksiglas, ip, misina, sünger, bobin teli, çivi, röntgen filmi gibi malzemelerin atıklarını ya da ikinci el hallerini kullanıyor. Yaptıklarına heykel mi demeli, tasarım mı, oyuncak mı kendisi de karar veremiyor. Zaten bir kategoriye sokmak istemiyor. Sadece aklına gelenleri canlandırmaya çalışıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/i-walk-the-line-nihal-martli-c-a-m-galeri-02-25-mayis-2014/", "text": "Nihal Martlı C. A. M. Galeri'deki beşinci kişisel sergisinde resimsel yolculuğu boyunca ele aldığı kadın karakterlerini yeni bir algıyla yorumluyor. Eserlerinde genelde bir kadın kahramanı, ruh halini yansıtacak bir atmosferde ya da boşlukta anlam örüntüleriyle betimleyen sanatçı, bu sergide yer alan resimlerde ise, hep aradığı derin anlamın kontrastını oluşturacak bir yapı, bir tür duygudan sıyrılma, apathy arayışına girerek, yıllardır resimlerinin ana konusunu teşkil eden 'kadın'ı idealize ediyor. Willendorf Venüsü ile aramizdaki otuzbin yıl boyunca sanatçıların tercih ettiği bir konu olan kadın bedeni, 19. yüzyılın son on yılından itibaren feminenliğin kaynağının, çekiciliğin ve erotizmin, döneminin zevkine uyarlanmış sembolü olarak betimlenmiştir. Söz konusu kadın temsillerini sıklıkla resimlerine taşıyan Nihal Martlı da yeni işlerinde bir tür renklilik arayışına ve yarattığı kadın kahramanları idealize etmeye yöneliyor. Kişisel mitolojilerini ideal bir kadın portresini betimleyen, her şeyden özgürleşmiş seksi ama namuslu; bayağı olmadan kışkırtan Pin-up kadını ruhuyla bağdaştırıyor. Zaman zaman Sanat Tarihiyle ve geçmisteki üretimleriyle diyaloğa giren sanatçının işlerinde, mekana ya da ruh haline işaret eden benzer motiflerin yıllar içerisinde degiserek kendilerini göstermeleri söz konusu. Bir önceki sergisi Romantique de, Belle Epoque'a ve romantizmin büyüsüne göz kırpan sanatçı yeni sergisinde, insan figürlerine eşlik eden bitki, hayvan, natürmort ve nostaljik obje temsilleriyle izleyiciyi 1930'lar ver 70'ler arasındaki renkli döneme götürüyor. Nihal Martlı's fifth solo show at C. A. M. Gallery interprets the woman characters that she flirts with during herstory of painting with a new perception. In Martli's oeuvre, there's a heroine painted in a condition reflecting her humor or in an emptiness with patterns of signification. Within the works of I Walk the Line, there is a search of a new context which can be the contrast of the profound meaning that the artist has always hunted for; with a sympathy for apathy, she idealizes the women who has been the leitmotiv of her works for quite a while. For thirty thousand years, since the Venus of Willendorf, the female body has been one of the most popular subjects for many artists. From the last ten years of 19th century 'female' has been painted as a symbol of the origin of femininity, charm and erotism adapted to the taste of the epoch. This depiction of women present in Martli's paintings relates with an esprit of Pin-up woman that portrays an ideal woman, unchained, sexy but chaste; provocative but not vulgar through the new works of the artist. In her paintings, Martli forms dialogues with Art History as well as her previous works; recurring images on her canvases pin up to certain places and moods. In her previous show Romantique (2012), artist had surrendered by the charm of romanticism and Belle Epoque, with I walk the line the artist leads the spectator to the colorful epoch of 30s and 70s with images of plants, animals and nostalgic objects that accompany human figures."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/laurent-dauptain-axelle-galerie-may-17-june-15-2014/", "text": "French artist Laurent Dauptain returns to Axelle New York this spring for a solo exhibition of all-new paintings and drawings. Dauptain, born in Paris in 1961, is best known for his large-scale self-portraits, of which he has painted thousands each one highly unique. His prolific autoportraits experiment with different brushstrokes, textures, palettes and varying levels of detail. While Dauptain is most well known for these portraits, his body of work ranges from masterful industrial landscapes to painterly country sides, seascapes and still life works. With generous paint application, he blends realism and abstraction to create bold representations of both France and the United States. His fascination with self-portraits began at the age of 20 when he received a college assignment to imagine and draw himself at several different ages ranging from 15 to 95. After the project was completed, he decided to undertake the endeavor in real time and paint his actual changing appearance over time. Using mirrors and recent photographs, Dauptain tirelessly creates series of close ups of his own face, each a different expression, each a different approach to painting. He continuously finds new ways to broach his every-changing subject. His portraits are technical explorations into the realm of painting as well as explorations into his evolution as a painter and as an aging man physically and psychologically. After over thirty years of painting these images, Dauptain's curiosity, as well as that of his viewers, has proved to be insatiable. The bolder colors and new perspectives on Dauptain's face and body distinguish the self-portraits in this new collection from his past work. Dauptain, a graduate of the Ecole des Beaux-Arts in Paris and the Ecole des Arts Decoratifs, gained a master's degree in Aesthetics in 1984. Since graduating from the Ecole des Beaux-Arts in Paris in 1981, he has exhibited constantly and received numerous awards for his work, including the Grand Prix of the Salon des Peintres de l'Armee (2003), the Taylor Prize (2001), and the gold medal of the Salon des Artistes Français (1997). He has had several exceptionally successful solo exhibitions at Axelle since 2007. He now lives and works France. The artist will attend the opening reception on May 17. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at 212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/obsession-love-ritual-collection-the-embassy-tea-gallery/", "text": "OBSESSION: LOVE, RITUAL, COLLECTION is the second installment of a three part project that deals with hidden worlds, private collections and obsessional behaviors, from innovative Independent Curator, Charlotte Meddings. In 2012 Charlotte devised part 1 CONFESSIONS a concept that was born out of a set of strange circumstances, she found herself in. Commissioning 4 photographers to create a series of 10 portraits. Each sitter was asked to make an anonymous confession to something they had done in their life. The state of being obsessed with something or someone. Compulsive preoccupation with a fixed idea or an unwanted feeling or emotion, often accompanied by symptoms of anxiety. A compulsive, often unreasonable idea or emotion. The most spectacular, indescribable deep euphoric feeling. Love can make you do anything, and sacrifice for what will be better in the end. A detailed method of procedure faithfully or regularly followed. Something gathered into a mass or pile. The chosen works have been carefully considered, an ongoing narrative threads each piece of work together, carrying the audience through a visual guide to the darker parts of the artists minds. Painting, Sculpture, Photography, Installation and Performance awaits you...."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/olus-ve-seyir-gulistan-karaguzel-akademililer-sanat-merkezi-30-nisan-24-mayis-2014/", "text": "Gülistan Karagüzel'in ormanlarında dinginlik ve aidiyet gibi kavramlarla ilişkilendirilebilecek olan yuva imgesi, tanıdık, fakat aynı zamanda yersizyurtsuzluk duygusu yaratan tekinsiz bir atmosferin oluşumuna hizmet ediyor. Manzara önünde contemplation-tefekküre dalarak doğa karşısındaki acziyle yüzleşen figürleri resimlerinde sıklıkla kullanan Karagüzel, izleyicinin figürle yoğun bir özdeşlik kurmasını sağlıyor; böylece manzaranın potansiyel yücelik duygusu izleyici tarafından algılanıyor ve idealize ediliyor. Karagüzel, Romantik Manzara ressamlarının izinden giderken, Caspar David Friedrick'de olduğu gibi manzarayı dramaya sahne olan ikincil bir fon, bir arka plan olmaktan çıkarıp, kendi içinde bütünlük arz eden romantik bir duyuşla yüklü bir atmosfere, stimmungslandschaft'a-duyumsal manzara-dönüştürür. Burada söz konusu olan, bir enkaz estetiği ve bağlı olarak da uzay korkusudur. Gülistan Karagüzel'in Oluş ve Seyir isimli sergisi 30 Nisan 24 Mayıs 2014 tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/salt-2014te-alti-arastirma-projesi-sonuclari-aciklandi/", "text": "Deneysel düşünce, araştırma, toplumsal değişim ve dönüşümleri eleştirel ve çok yönlü bakış açılarıyla değerlendirmeyi önemseyen SALT, her biri 10.000 TL değerinde olan 2014 yılı SALT Araştırma Fonları'nı dağıttı. Toplam 161 başvuru arasından yapılı çevre, modernite, duyusal formlar ve göz ardı edilmiş tarihleri inceleyen altı araştırma projesi seçildi. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren değişen düzende, çocukluk kavramının mekansal ve söylemsel dönüşümünün son 35 yıldaki karşılaştırmalı analizi, bu süreçler arasındaki geçişler ve girift ilişkilerin haritalandırılması. Türkiye tarihi bağlamında sanat nesnelerinde menşein ne anlama geldiğini sorgulayan, karşılaşılan kavramsal ve pratik engelleri tanımlamayı hedefleyen bir araştırma. Tepebaşı Bahçesi'nin öncesini ve yapılma koşullarını; Pera'yı modernite, kozmopolitanizm ve ilerlemenin sembolü olarak değil, mekansal iktidar ilişkileri, yerinden etmeler ve direnişlerle şekillenmiş bir bölge olarak tartışmayı ve bu sayede tarih yazımının seçici çeşitlilik algısının nedenlerini sorgulamayı amaçlayan bir araştırma. Türkiyeli sanatçıların özellikle 1990'lı yıllardan itibaren ürettiği yerleştirme, video ve performanslarda sesin estetik, politik ve performatif yanına odaklanan; görme ile dinleme arasındaki dinamik ilişkiyi mıknatıs ses kavramı önerisiyle inceleyen bir araştırma. Türkiye'de barınma/konut kültürünün oluşumu ve gelişiminde kooperatif evlerle birlikte önemli bir üretim teşkil eden ve günümüzde ciddi bir tehdit altında olan ikramiye evlerinin sürecini belgeleyen bir araştırma. İstanbul'a bir idealden ziyade çok katmanlı, çok kültürlü, kompleks ve çatışmalı bir kent olarak yaklaşıp, kentteki en istisnai yerler olarak görülen Alevi mahallelerinin oluşum biçimlerinin derinlemesine analizini yaparak İstanbul'un tarih yazımına yeni bir perspektif katmayı amaçlayan bir araştırma."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/sanatci-konusmasi-artistik-yaraticiligin-psikodramatik-cozumlenmesi-26-nisan-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/24/vadedilmis-bir-sergi-gulsun-karamustafa-salt-ulus-22-nisan-21-haziran-2014/", "text": "Vadedilmiş Bir Sergi'den seçili işler SALT Ulus'ta. Adını, Gülsün Karamustafa'nın Vaat Edilmiş Resimler (1998-2004) serisinden alan Vadedilmiş Bir Sergi, Karamustafa'nın iki farklı sanatsal varoluş biçiminin; yerel sanat izleyicisi düşünülerek yapılmış resimleri ile daha deneysel bir yönde ilerleyen sanat pratiğinin buluşma noktasının altını çizer. SALT Ulus için yeniden düzenlenen sergi, sanatçının 70'lerin sonundan günümüze dek üretmeye devam ettiği resim, kolaj, enstalasyon ve video işlerini içerir. SALT Ulus'un giriş katında yer alan ve izleyiciyi karşılayan Abide ve Çocuk (2010) enstalasyonu, Karamustafa'nın Ankara'da geçen çocukluğuna gönderme niteliğindedir. Sanatçının babası tarafından Güven Park'ta çekilmiş çocukluk fotoğraflarının üzerine kurulmuş olan enstalasyon, Karamustafa'nın kariyeri boyunca başvurduğu çeşitli malzeme, yöntem ve yaklaşımlardan örnekler barındırır; kitsch ile olan yakın ilişkisi, arşivsel malzemeyi hikaye anlatımına dönüştürmedeki uzmanlığı, Cumhuriyet'in erken dönemine ait sosyal analizleri ile tarih, nostalji ve kişisel deneyimleri örgülemedeki ustalığı bu enstalasyonda birleşir. Kişisel hatıranın toplumsal bellekle iç içe geçtiği bir diğer iş olan Hapishane Resimleri (1972-1978), Karamustafa'nın aktif politik geçmişine atıfta bulunur. 1971 darbesinden sonra tutuklanması üzerine yaptığı bu resimler Ankara'da ilk defa gösterilmektedir. Öte yandan, sanatçının Türkiye politik tarihine odaklanan işleri, her zaman kendi kişisel deneyimleriyle sınırlı değildir. Meydanın Belleği (2005) adlı iki kanallı videosu, Taksim Meydanı'nın şahit olduğu toplumsal olaylar ile bu meydana bakan orta halli bir evde yaşananlara odaklanır. SALT Ulus'un birinci katındaki Kuryeler (1991) enstalasyonu; Merdiven (2001), Muhacir (2003) ve Mükafatsız Fedakarlıklar (2005) videolarıyla Karamustafa, azınlıklar ve sınırları muğlak kimliklerin tanıdık ama göz ardı edilmiş hikayelerini anlatırken zorunlu yer değiştirmeler ve sınır geçmelerin kırılgan tarihlerini de görünür kılar. Karamustafa'nın, kariyeri boyunca uğraştığı hareketlilik fikri, sanatçının soluk tonlardaki dokunaklı işleriyle sınırlı kalmaz, Türkiye'deki insan ve imge göçünün oluşturduğu melez ve renkli gerçekliği de yansıtır. Kadifeyle örtülü bir kaidenin üstüne yerleştirilmiş, etrafı ucuz tülle kaplı ve ev tipi ampulle aydınlatılmış buluntu bir Venüs heykelinden oluşan Abide I (1987) enstalasyonu, kültürel uyarlamanın izlerini taşırken iç göçle farklılaşan görsel kültürün sembolik örneklerinden biri haline gelir. Bu gündelik ama anlam yüklü malzeme kullanımı, Karamustafa için, Türkiye'de özellikle kırsaldan kente göç olgusunun etkisiyle 70'lerde başlayıp 80'lerde süren yeni bir kültür oluşumunu eş zamanlı olarak yansıtan görsel bir pratiğe evrilmiştir. Dönemin yükselen hissiyatı arabesk, alışılagelmiş şehir manzaralarını değiştirirken, Karamustafa'nın resimlerine Yeşilçam'dan baygın bakışlı kadınlar ve erkekler, boncuklu süslemeler, pazen kumaşlardaki çiçek desenleri ve gecekondu odaları yansır; içli şarkı sözlerinden alıntı dizeler resimlerine ad verir. Sanatçının duvara asılı resimleri boyut kazanarak rakı bardağı ve plastik çiçek gibi objelerle bezenir; evlerin duvarlarını süsleyen, bağlamından koparılmış panter desenli, İsa'lı, Elvis Presley'li halılar yeni resimlerine dönüşür. Karamustafa'nın göç, yerellik, kimlik, kültürel farklılık ve toplumsal cinsiyet gibi konuları tekrar tekrar farklı açılardan ve çeşitli mecralar üzerinden ele alması, 40 yılı aşkın sanatsal pratiğinin döngüsel özelliğine işaret eder. Vadedilmiş Bir Sergi'nin yapısını, sanatçının pratiğindeki bu sarmal hareket oluşturur. Gülsün Karamustafa'nın rehberliğinde gerçekleşecek olan Vadedilmiş Bir Sergi turu, 24 Nisan'daki Uzun Perşembe kapsamında saat 19.00'da SALT Ulus'ta."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/25/donusum-surecleri-ali-rasit-karakilic-ren-art-gallery-29-nisan-16-mayis-2014/", "text": "29 Nisan-16 Mayıs 2014 Tarihleri Arasında Gerçekleştireceğimiz Ali Raşit Karakılıç Özel Sergimizin 29 Nisan Salı Saat 18:00 deki Açılışına Bekliyoruz. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/25/mustesna-yolda-yilmaz-aysan-ela-cindoruk-44a-sanat-galerisi-06-31-mayis-2014/", "text": "Yılmaz Aysan ve Ela Cindoruk'un daha önce Galeri Siyah Beyaz'da Ankaralı sanatseverlerle buluşan Müstesna / Yolda ismi altında yer alan eserleri, 6 31 Mayıs 2014 tarihleri arasında İstanbul, 44A Sanat Galerisi'nde sergileniyor. Yılmaz Aysan'ın sergide yer alan Müstesna işleri; uydurma mitolojiler, sürprizler, ayrık hikayeler, kurgu mizansenler, sahneler, ilişkiler, arzular, gerilimler, semboller, karakterler, drama, erotizm, yaramazlıklar, dans eden çıplaklar ve diğer kişisel ikonografi yanı sıra sanatsal göndermeler içermektedir. Başka bir amaçla yaratılmış nesneleri/görüntüleri, işlevlerinin ötesinde, salt estetik veya felsefi varoluşlarıyla, kendisine ifade ettiği veya üzerine yüklediği anlamlarla ya da sadece form ve malzeme değerleriyle kullanan, gerektiğinde bu şeyleri bambaşka malzemelerle yeniden üreten Aysan, sergide yer alan işlerini, 1970'ler öncesi modern sanat hareketlerinin; kübizmin, dadizmin, sürrealizmin, empresyonizmin, anti-art hareketlerin sağladığı kaypak zemin üzerinde kurguladım. Bunu, teknik anlamda, klasik gelenekleri bir anlamda sürdürürken onlardan kopmayı, ahşap, bronz, demir gibi tok malzemeler yanında yeni malzeme denemeleri, buluntu nesne kullanımı, soyutlama, hareket ve izleyici müdahalesini içeren deneysel bir yaklaşım olarak düşünüyorum diyerek anlatıyor. Ayrıca, otoyolda 90 km. hızla giderken ilgisini çeken formların, anlık yakalanmasıyla oluşan kompozisyonlar yaratan Cindoruk, 2009 ve 2010 yıllarında İstanbul Ankara İstanbul yolunda çekilen fotoğraflarını da sergi kapsamında izleyicilere sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/28/21-merve-morkoc-galerist-17-nisan-17-mayis-2014/", "text": "Merve Morkoç'un '2+1' başlıklı Galerist'teki ikinci kişisel sergisi 17 Nisan 17 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Sanatçı son dönemde ürettiği eserleri aracılığıyla 2+1 kombili ev sahibi olmaktan yola çıkarak, salon kırlentiyle misafir porseleni arası bir ürüne dönüşme sürecini anlatıyor. Figür ve yaşam alanı arasındaki ilişkinin deformasyonunu, çeşitli malzeme ve tekniklerle eserlerine aktaran sanatçı, güzel ve çirkinin suretini, aynı beden ve yüzeyde birbirini itmeyen bir ahenkle buluşturuyor. Merve Morkoç'un ilgi çekici resimleri, ilhamını sanatçının kendisini daha özgür hissettiği sokak kültürü ve dokusundan alıyor. Morkoç için internet, sokaklar, galeri duvarları, her boyuttaki kağıt ve malzeme verimli birer üretim alanına dönüşebiliyor. Sanatçı bu anlamda kendisini kuşatan kentsoylu animasyon figürleri, reklam filmleri ve anlatım biçimlerinden de açıkça besleniyor. Resimlerindeki davetkar anlatı ve formların yanı sıra, aynı eserlerde izleyiciye karşı karakteristik bir mesafede üretme becerisine sahip Morkoç, sanatında 'konsept olarak çirkin, ama ambalaj olarak sevimli' bir yaklaşıma sahip. Sanatçı, duvar resimlerinden söz ederken, ... Sonsuza kadar var olayım gibi bir derdim yok. Çünkü sırf o işi oraya yapabilmek de çok önemli. Beş yıl ya da beş dakika; benim için bir fark yok açıkçası. ifadesine başvuruyor. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Grafik Tasarım Bölümü mezunu, 1986 doğumlu Merve Morkoç'un tam da bu ifadesindeki tazelik, ortaya koyduğu ve sokaktan beslenen yapıtlarının, galerinin iç mekanında tüm yaşamsallığı ile varoluşunu garanti ediyor. Merve Morkoç'un kişisel sergileri,'1335', The Hall (2010), 'Netame Hanım ve Kumpanyası', Milk Galeri (2010) ve 'Yüzükoyun', Galerist (2011)'dir. Sanatçının katıldığı grup sergileri arasında 'Hayvan Gibi Sergi', Milk Galeri (2012), 'Outside In', Alan İstanbul (2012), 'Zamanın İşaretleri', Galerist (2013) yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/28/donemler-1970-2007-asim-isler-mine-sanat-galerisi-07-mayis-07-haziran-2014/", "text": "Çağdaş Türk resminin önemli temsilcisi ressam Asım İŞLER (1941-2007)'in vefatının 7. Yılında, Mine Sanat Galerisi'nde gerçekleşen DÖNEMLER 1970-2007 başlıklı sergisinde; 1973 yılında Paris'te yaptığı 100x80 cm yağlıboya Anne ve Çocuklar adlı tablosu, 1989'da yapmış olduğu Kılıçkayada adlı 147x193cm tuval üzerine yağlıboya yapıtı ve 2005 yılına ait Verona'nın Baharı başlıklı 200x150cm tuval eseri, serginin çarpıcı yapıtları arasında yeralıyor. Sergi İŞLER'in Paris'te ihtisas yaptığı 70'li yıllardaki, sosyo politik gerçekliği yansıttığı figüratif döneminden başlayarak, 1987-1992 yılları arasında yaşadığı 2. Paris dönemine ilişkin, hem karton üzerine yaptığı yağlıboya hem de Paris Afiş resimleri gibi farklı teknikte ürettiği eserleri ile, yaşamının son dönemine 2007'e değin yaptığı 80 lerden itibaren benimsediği soyut dışavurumcu tarzdaki tuval eserlerinden geniş bir seçkiyi içermektedir. Salon des Realitees Nouvelles (1974)-Paris, Salon de Jeune Peinture (1974) Musee Art Moderne/Paris, 33. Salon de Montrouge (1988) Galeri Montenay/Paris, De Bonnard a Bazelitz (1993)/Bibliotheque Nationale de Paris, PARİSTANBUL Cite Internationale des Arts- Paris (1990) sergilerinde Türkiye'yi temsil etmiş olan İŞLER'in eserleri, Victoria and Albert Museum-Londra, Bibliotheque Nationale de Paris Fransa İstanbul-Ankara İzmir Resim Heykel Müzeleri, Elgiz Çağdaş Sanatlar Müzesi ve DEMSA gibi yurtiçinde önemli müzelerde başta olmak üzere T. C. Kültür Bakanlığı, Akbank, TEB gibi özel kurum ve birçok önemli kişisel koleksiyonlarda yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/28/dualizm-ruh-ve-madde-muzaffer-akyol-gaye-su-akyol-ekavart-gallery-29-nisan-14-haziran-2014/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, Muzaffer Akyol ve Gaye Su Akyol'un Düalizm: Ruh ve Madde başlıklı ikinci ortak sergisine29 Nisan 14 Haziran tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Aynı atölyeden ve aileden, farklı kuşaktan ve disiplinden gelen iki sanatçı, kendilerine özgü dil ve tekniklerle oluşturdukları son dönem eserleriyle; maddenin, simülasyonun, gerçeğin ve yenidünya düzensizliğinin karşısına, mutasyon geçirmiş modern mitleri, amorf bir zamansızlığı çağrıştıran sembolleri, ikili birlik halini ve düş kavramını yerleştiriyor. Muzaffer Akyol'un eserlerindeki form değiştirmiş mahlukatlar, gösterge ve imgeler; dokuz bin yıllık bir medeniyetin izlerinden ilham alan türkülere, şaman davullarına, nakışlara, seslere, aşklara tanıklık ederek, kendi özdek yapısını oluşturuyor. Kırk yıl önce başladığı sanat serüvenine son dönem eserleriyle devam eden usta sanatçı, bu sergide tuval işleriyle beraber farklı malzemelerle oluşturduğu eserlerini de izleyiciye sunacak. Gaye Su Akyol'un eserleri ilhamını, yıkımla kuşatılmış bir sistemin deformasyonlarından, doğada ve metafizikte de sıkça yer bulan ruh madde, karanlık aydınlık, iyilik kötülük türevi soyutlamalardan alıyor. Alegorik, yeniden yapmak için çöküşü hızlandırmaya davet eden, güçlü, zamansız yarı hayvan yarı kadın figürleri, eril bilgeler; büyülere, hiç söylenmemiş hikayelere, kötülüğü mutsuzluk kavramıyla değiş tokuş eden modern tüketim toplumu mitlerine karşı, yeni bir dil inşa ediyor. Sosyal Antropoloji eğitimi alan sanatçı, tuval, kumaş ve kağıt gibi farklı malzemeler kullandığı işlerininyanı sıra, müziğini yaptığı video ses enstalasyonunu da sergileyecek. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv'de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/28/kosmos-laura-migotto-doruk-sanat-galerisi-12-20-mayis-2014/", "text": "Doruk Sanat galerisi Giorgio Bertozzi ve Ferdan Yusufi küratörlüğünde Stefano Ferracci işbirliğiyle İtalyan sanatçı Laura Migotto'nun yeni kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Laura Migotto, mitolojik figürleri çağdaş bir dil ile yorumlayarak günümüze taşıyor. Mekan iki boyutlu yüzeylerden, figür ise hacimli ve üç boyut etkisi oldukça kuvvetli bir etki ile oluşturuluyor. Eserlerinde Postmodern gönderimleri olan sanatçı, sarmal formu sıklıkla yineleyerek, formun, insan DNA'sından yaşadığımız dünyadaki bazı hayvanlara ve evrene kadar pek çok yapıya gönderim yapıyor. Migotto'nun heykelleri de tıpkı resimlerindeki gibi sarmal formun yinelenmesi ve özellikle at figürünün ön plana çıkarılması ile hayat buluyor. Giorgio Bertozzi ve Ferdan Yusufi'nin küratörlüğünü yaptığı, Rosy Colombo ve Hülya Küpçüoğlunun sanat metinlerini yazdığı, Laura Migotto 'Kosmos' adlı Sergi 12 Mayıs Pazartesi saat 18.00 de İstanbul Doruk Sanat Galerisinde izleyiciyle buluşacaktır. 12 Mayıs 2014'de açılan sergi 20 Mayıs 2014 tarihine kadar Doruk Sanat/Tophane'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/28/when-the-time-comes-horasan-pi-artworks-london-07-april-17-may-2014/", "text": "In When The Time Comes, alongside video and photographic collage works, we are presented with large-scale portrait paintings, titled only by the years of their subject's birth. Paint is layered then scraped away to create intricate filigree patterns in the background, while thick layers of paint in the foreground depict the folds and wrinkles of faces that evidence long lives lived, yet are indistinguishable in gender."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/29/muzayedeler-krizi-piramid-sanat-03-mayis-2014/", "text": "Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve Sanat Galericileri Derneği'nin ortak bildirisiyle kamuoyuna duyurulan müzayede evleri konusu için Piramid Sanat'ta 3 Mayıs Cumartesi günü, 15.00-17.30 arasında panel düzenleniyor. 10 Nisan 2014 tarihinde yayınlanan bildiri, tanınmış sanatçılar, galericiler, eleştirmenler ve küratörler tarafından toplanan imzalarla büyük destek gördü. Bunun devamı olarak düzenlenecek Müzayedeler Krizi başlıklı panele sanatçı, galerici, eleştirmen, müzayedeci ve sanat konusunda uzman avukatlardan oluşan konuşmacılar katılacak. Müzayede evlerinin sanat piyasası üzerindeki etkileri, galerici ve sanatçıların piyasaya aşılanan güvensizlikten duydukları rahatsızlıklar gibi konuların konuşulacağı panele katılımınızı bekliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/30/3-sokakta-sanat-var-10-11-mayis-2014/", "text": "Sanat, barış ve özgürlük için sokağa çıkıyoruz. Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğrencileri ve Edirne Fotoğraf Sanatı Derneğiyle beraber düzenlenen 10-11 Mayıs 2014 tarihleri arasında yapılacak olan Sokakta Sanat Var etkinliği Türkiyenin en kapsamlı sanat etkinliğidir. Bu yıl geçen yıllara oranla daha büyük atölyeler ve daha fazla gönüllü çalışanın katılımıyla tüm Edirne halkına sanatı götürmeye çalışacağız. Atölyelerde insanların sanata ilgi duymasını sağlamak amacıyla diğer yıllardan farklı olarak karşılıklı eğitim çalışmaları olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/30/baska-turlu-tunc-tanisik-kav-sanat-galerisi-07-31-mayis-2014/", "text": "Evrensel bir dil olan sanata katkıda bulunmayı görev edinen ve aynı zamanda sanatı eğitime destek için bir araç olarak kullanmak üzere kurulan Kılınçarslan Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı, bünyesindeki KAV Sanat Galerisi ve KAV Genç Sanat'ta gerçekleştirilen etkinliklerle çalışmalarını sürdürüyor. Sergilerden elde edilen gelirle öğrenim hayatında başarılı ve maddi desteğe ihtiyacı olan öğrencilere burs desteği sağlıyor. KAV Sanat Galerisi, 07-31 Mayıs 2014 tarihleri arasında sanatçı Tunç Tanışık'ı ağırlıyor ve sanatseverlere iki yıllık bir süreçte hazırlanan birbirinden özel eserleri görme olanağı sunuyor. Sanatçı yaşamda kendisini etkileyen tüm nesneleri ve figürleri bir kompozisyon bütünlüğünde ele alarak, günümüz dünyasını bizlerle paylaşıyor. Ressam İmren Erşen, sanatçı için kaleme aldığı makalesinde Ressamlar gerçekle, düşlem güçleri arasında yeni bağlar kurarak sanatlarını oluştururlar. Onlar; gerçeklere, hayallere ve imgelere yani iç dünyaya yahut dış dünyaya, nesnelere ve ilişkilere yeni anlamlar yüklerler. ... Böyle bir çerçeveden Tunç Tanışık'ın resim dünyasına bakıldığında; insan, insanlar, çevreleri ve ilişkileri, gündelik yaşantımızda olan, olmayan pek çok şeyin, onun resmini besleyen kaynaklar olduğu görülmektedir. ... Kadınlar, erkekler günümüzün örnekleridir. Giyim kuşamları şıktır. Güzel ama hüzünlü, suskun ve içe dönüktürler. Bakışları bilmediğimiz bir noktaya odaklıdır. Sıcacık bir ortamda bulunmalarına karşın, birbirlerine çok yakın olsalar bile yalnızlıklarını etkili bir biçimde hissettirirler. cümleleriyle, Tanışık'ın figür anlatımı üzerine yoğunlaşan resimleriyle ilgili önemli noktalara değiniyor. 31 Mayıs 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 10:30-18:30 saatleri arasında, Tunç Tanışık'ın 40'a yakın tuval üzerine yağlıboya çalışılmış eserinden oluşan sergisi, KAV Sanat Galerisi'nde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/04/30/buyuk-kavusma-genco-gulan-washburn-hall-05-mayis-20-haziran-2014/", "text": "Genco Gülan'ın projesi; 'Büyük Kavuşma', Boğaziçi Üniversite'sindeki Washburn Hall'da. Kavramsal sanatçı Genco Gülan'ın 'Büyük Kavuşma' isimli mekana özgü yerleştirmesi 5 Mayıs- 20 Haziran 2014 tarihleri arasında, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki İktisadi ve İdari Bilimler Binası Washburn Hall'da sergilenecek. Sanatçı, lisans derecesini tamamladığı binaya 23 sene sonra farklı bir proje ile dönüyor; tarihi binanın ikiz kulelerini içeriden kravatlar ile birbirine bağlıyor. Sanatçı Genco Gülan'ın kullanılmış kravatlarla gerçekleştirdiği mekana özgü yerleştirmeler serisi bu kez Boğaziçi Üniversitesi'nde İktisadi ve İdari bilimler Fakültesi diğer adıyla Washburn Hall'da yer alacak. Bulunduğu mekana ve konuma göre değişen ve dönüşen proje bu kez bir müzede değil, akademik bir kurumun içerisinde gösterilecek. Gülan'ın 'Büyük Kavuşma' isimli yerleştirmesi önümüzdeki Mayıs ve Haziran ayları boyunca Washburn Hall'da görülebilecek. Gülan yerleştirmesinde yaklaşık 1000 adet kravat kullandı. Kravatlar birbirlerine bağlanarak onlarca metrelik bir hat oluşturuyor ve beş katlı binanın tüm katlarını dolaşıyor. Kravatlar 1906 yılında inşa edilmiş tarihi binanın ikiz kulelerini içerden birbirine bağlıyor. Seyirci katılımına açık projede Gülan, seyircileri kravatlarını getirip yerleştirmeye eklemeye davet ediyor. Gülan'ın yapıtı betimleyici değil; tek bir tarif içermiyor. Hem kullanılan nesneler, hem de bulundukları mekan ve zaman ile ilişki içinde bir dizi anlamlar içeriyor. Gülan'ın yapmaya çalıştığı tüm bu çağrışımları kullanarak yeni anlamsal ilişkiler örmek, yeni çağrışımlar çağırmak. Bunu yaparken de üstlendiği rol, bir çeşit 'oyun kurucu' işlevi görmek ve nerdeyse resmin dışında durmak. Yöntem Nicolas Bourriaud'un ilişkisel estetik kavramına atıfta bulunsa da ortaya çıkan yumuşak heykel çağdaşlarına göre daha plastik ve politik. Projede kullanılan farklı renk, desen ve marka kravatlar farklı ülkelerde üretilmişler. Kravatlar geçen sene, hem yurt içi hem de yurt dışındaki yüzlerce bireysel bağışçıdan toplandı. Kimisi ipek, kimisi naylon kimisi de yün olan kravatlar da bu vesile ile tek parça haline geliyorlar, birbirlerine kavuşuyorlar. Kravatlar 2013 yılında Yunanistan Selanik Devlet Çağdaş Sanat Müzesi, Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde sergilenmiş ve büyük beğeni toplamışlardı. İstanbul'daki ilk gösterim ise inşa edilmekte olan bir gökdelene vinç yardımı ile bağlanmak sureti ile olmuş, kravatlar yerden yukarı 160 metre yükselmişlerdi. 2011 yılında Avrupa Sanat ödüllerinde finalist seçilen Genco Gülan 1987-1991 yılları arasında Boğaziçi Üniversitesi'nde Siyaset Bilimi ve Uluslar Arası İlişkiler okurken İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi binasında da dersler almış ve 1991 yılında ilk kişisel sergisini yine bu binadaki Beyaz Salon'da yapmıştı. Gülan okumuş olduğu üniversitede hala ders vermekte. 'Büyük Kavuşma' projesi Prof Dr. Ayşe Gül Toker ve Fakülte Sekreteri Hatıra Şenkon'un katkıları ile gerçekleşiyor. Genco Gülan's Installation; 'The Great Conjugation' at Boğaziçi University's famous Washburn Hall. Conceptual artist Genco Gülan's site-specific installation, 'The Great Conjugation', will be exhibited at Boğaziçi University's Faculty of Economics and Administrative Sciences building, Washburn Hall. After 23 years, the artist returns to the building where he completed his undergraduate studies. This time he ties the twin towers of the historical building together from inside. The artist, Genco Gülan's site-specific installation series continues at Boğaziçi University's Faculty of Economics and Administrative Sciences building, Washburn Hall. The project which changes and transforms depending upon the location will be displayed not in a museum but this time in an academic institution. Gülan's installation named 'The Great Conjugation' could be seen at Washburn Hall through May and June 2014. Gülan used approximately 1000 ties for this installation. All of the connected ties create a route tens of meters long and the line flows through the all five floors of the building. The ties connect the twin towers of the building from the inside which was built in 1906. Gülan invites the viewers to bring their ties and add them to the installation the generate a second level of participation. Gülan's work of art is not descriptive, it does not involve just one explanation. Both the objects that are used and the space-time relationship between them give a range of meaning to the piece. What Gülan tries to do is to constitute new semantic connections and summon new connotations by using the association of ideas. While he is doing that he claims the role of 'playmaker' and tries to be almost out of the picture. Even if the method is referring to Nicolas Bourriaud's concept of relational aesthetics, the soft sculpture that came to life is more plastic and political among its contemporaries. The ties that are used in the project have different colors, designs, brands and they were made in different countries. They were gathered from hundreds of domestic and abroad donators. The ties some of which are silk, nylon and wool conjugate and become a whole. The same ties were exhibited and greatly appreciated by viewers in The Thessaloniki State Museum of Contemporary Art and Ankara Contemporary Art Center in 2013. At the first display in Istanbul, they were attached with a crane to a skyscraper and rised 160 meters from the ground. Genco Gülan was selected as a finalist at Sovereign Art Foundation European Art Prize in 2011. He had opened his first exhibition at White Saloon inside the Faculty of Economics and Administrative Sciences building where he had also taken lots of courses while he was studying at the Department of Political Science and International Relations between 1987 and 1991. Gülan still gives lectures at the University he graduated from. 'The Great Conjugation' project is happening with the contributions of Prof Dr. Ayşe Gül Toker and the Faculty Secretary Hatıra Şenkon."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/01/agoni-aysel-alver-gallery-ilayda-09-mayis-08-haziran-2014/", "text": "Galeri İlayda 9 Mayıs 8 Haziran 2014 tarihleri arasında Aysel Alver'in ''Agoni / Agony '' isimli solo heykel sergisine ev sahipliği yapacak. Beşinci solo sergisini gerçekleştirecek olan Aysel Alver bu sergisinde agoni kavramı üzerinde durmaktadır. Temelde tıp alanında kullanılan, ölmeden önceki an anlamına gelen bu terimi Alver, yaşadığımız tarihsel süreçte ahlaki ve etik değerleri betimlemek için kullanmaktadır. Bu sergisinin hazırlıklarına Ahlaki çürüme ne zaman ve nasıl başlar? sorusuyla yola çıkan Alver, bu çürüme sürecini insan ve değerleri bağlamında agoni bir zaman dilimi olarak yorumlamaktadır. Alver kesintiye uğrayan modernleşme ve aydınlanma sürecini dengesi bozulmuş hümanizm anlayışı ve deforme olmuş ahlaki ve etik değerler üzerinden tarif etmektedir. Diğer bir deyişle yozlaşma olarak da ifade edilebilecek bu sürecin oluşumunda, hükümetlerin ideolojik yapıları veya dini yaptırımları ile aile yapılarının çok büyük etkisi olmuştur. Bireylerin çocukluktan itibaren psikoseksüel gelişim süreçlerinin baskılanması veya müdahaleye uğraması ve evrensel ahlaktan mahrum bırakılarak yetiştirilmesi bu sürecin koşullarını hazırlamıştır. Toplumsal bir mesele haline gelen bu türden müdahalelerin yarattığı deformasyon ile ortaya çıkan patolojik denilebilecek kişiliklere dikkat çekmek gerekir. Benzer biçimde, bu yaptırımların daha sonraki süreçlerde özel ve kamusal alanlarda pekiştirilmesi yaşanan tahribatı derinleştirmektedir. diyen Alver agoni bir zaman dilimi olarak betimlediği bu türden ahlaki ve etik değerlerin yitimini galeri mekanında sergilediği eserlerde gerçekleştirdiği psikanalitik bir yaklaşımla izleyiciye deneyimletmek istemektedir. Aysel Alver'in Agoni isimli solo heykel sergisi 8 Haziran'a dek Galeri İlayda'da izlenebilir. Gallery Ilayda will be hosting Aysel Alver's ''Agony'' solo sculpture show from May 9th to June 8th, 2014. Aysel Alver points to the concept of agony at her fifth solo exhibition. Alver uses this term, which is generally used in medicine and means the moment before death, to describe moral and ethical values in the historical process we live in. Alver, starting preparations for the Agony exhibition with the question When and how does ethical corruption begin? interprets this corruption process as an agony period of time in terms of human beings and their values. Alver describes the interrupted modernization and enlightenment process over unbalanced perception of humanism and deformed moral and ethical values. Alver states Ideological structures or religious sanctions of governments and family structures had a great impact on the emergence of this process which can also be defined as corruption. Psychosexual development processes of individuals since their childhood being under pressure or intervened with and growing deprived of universal ethics accelerated the conditions for this process. It is required to give attention to personalities that might be called pathologic, emerging from the deformation of such kind of interventions which have become a social issue. Similarly, strengthening these sanctions in public and private areas in the upcoming processes deepens this distortion and wants the audience to experience the loss of these moral and ethical values she describes as an agony period of time through a psychoanalytic approach in the art pieces exhibited at the gallery. Aysel Alver's show Agony can ve seen at Gallery Ilayda till June 8th, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/01/picasso-dogdugu-evden-gravurler-ve-seramikler-cermodern-06-mayis-20-temmuz-2014/", "text": "CerModern, Pet Holding ana sponsorluğunda 6 Mayıs 20 Temmuz 2014 tarihleri arasında, Pablo Picasso'nun doğduğu evden, Malaga'daki Museo Casa Natal Koleksiyonu'ndan seçilen gravür, seramik ve kişisel eşyalarından oluşan Picasso: Doğduğu Evden Gravürler ve Seramikler sergisini Ankaralı sanatseverlerle buluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/02/istanbul-cocuk-ve-genclik-sanat-bienali-15-mayis-15-haziran-2014/", "text": "15 Mayıs 15 Haziran 2014 tarihleri arasında üçüncüsünü düzenlediğimiz İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali, öğrenci öğretmen, sanatçı, ebeveyn ve ilgililerin değerli çabaları ile ortaya çıkacak sanat projeleri bekliyor. Her geçen gün gelişerek büyüyen Bienal, ortalama 4-5 bin öğrencinin bireysel ve grup çalışmalarına ev sahipliği yaparak, toplumla buluşmaları için nitelikli bir platform yaratıyor. Sanat ve eğitim dünyasına emek veren, çaba gösteren ilgililerin, bu büyük sanat organizasyonuna www. cocukgenclikbienal. org adresinde yer alan Şartname ve Katılım Formunu doldurarak başvurmasını ve öğrencilerini yönlendirmesini bekliyoruz. Konu ile ilgili olarak ekte bir Davet Mektubu bulunmaktadır. Sanatın sesinin daha gür çıkması için, olabildiğince çok ilgili ve öğretmene duyurulması konusunda destek olup, mail listenizdeki arkadaşlarınızla paylaşırsanız seviniriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/06/doc-dr-ulas-basar-gezgin-oyleyse-tumden-egigiz-ama-ezik-degil/", "text": "Gün ağarıyor. Bir önceki günün bir eşi mi bu? Yoksa beyaz bir sayfa mı? Kızıllaşan gök, söylemiyor bunu bize ve orman sakinlerinin dilini anlayamıyoruz biz. Belki de yangındır, bu göğü kızıllayan. Güneşin yangın olarak indiği zamanlar da vardır dünyaya... Öyleyse?.. Biz biliriz onları. Portakal gazı sıkmalarından tanırız Vietnam ormanlarına... İnsanlar, üstlerini örtemesinler istediler. Böyle buyurdu finansal-endüstriyel-askeri ittifak. Çok dertliydi onlar, bir AVM daha dikemedikleri için; bir rezidansın avlusu yapamadıkları için bu ormanı. Biz varız çünkü burada. Bizim sesimiz var, bizim kokumuz, bizim gözlerimiz var bu ormanda. Dimdik duramadık hiçbirimiz, kabul. Dik durmak, sokak ağaçlarına mahsustur; cadde ağaçlarına mahsus, bahçe ağaçlarına mahsus. Çünkü onları dikerler ve her biri, aynı olsun isterler birbiri ile. Böylece, sanat, güzellik, yeşillik vb. gelecekmiş şehre ya da bahçeye. Bunların yeşillikten anladığı, hormonlu hıyarla salata yapmak. Her biri birbirine benzeyen, bir kişiliği bile olmayan ağaçlar bunlar. Hepsi dimdik ama, uzaktan bakılınca. Tersine, biz, burada, dimdik ağaçlar değiliz. Kendi kendimize geliştik; kendi kendimizi geliştirdik. Eğikliklerimizi de, eğilimlerimizi de kendimiz belirledik. Don yediğimiz oldu, susuz kaldığımız da. Başımızın çaresine baktık hep. Kabuklarımızda, soğuk ve sıcak günlerin çetelesi tutulur. Üstümüzde ise, beyaz örtüsü olur likenlerin, bulamazsınız işte bunu şehirlerde. Kişiliği olan ağaç, eğik olur ve beyaz örtülü. Biz, ayrıca, diğer ormanlara uzatırız başımızı da; onun için, bir o yana bir bu yana eğiliriz ve bizimle eğilir hafif hafif tüm bitki örtüsü. Mezarları kapatmak için eğildiğimiz de olur. Örneğin, o küçük çocuk, önce kedisini, birkaç gün sonra da köpeğini gömdü ucuma. Benden yaşlı olanlar, buraya bir gencin de gömülmüş olduğunu söylüyorlar. Bir savaş mı ne varmış, o sırada gömmüşler. Bakın kurşun delikleri var büyüklerimizin gövdelerinde. Oradan görürsünüz. Kurşunu çekip çıkarabilirsiniz ama asla geçmez içinizde açtığı yara. Gün ağarıyor. Bir önceki günün bir eşi mi bu? Yoksa beyaz bir sayfa mı? Kızıllaşan gök, söylemiyor bunu bize ve orman sakinlerinin dilini anlayamıyoruz biz. Belki de yangındır, bu göğü kızıllayan. Güneşin yangın olarak indiği zamanlar da vardır dünyaya... Öyleyse?.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/06/lutfiye-bozdag-su-perisinin-hikayesi/", "text": "Milattan sonra ikinci yüzyılda bugün sizin İzmir olarak bildiğiniz ancak o zamanlar Roma İmparatorluğu sınırları içinde kalan bu topraklarda yaşıyordum. Ormanlarda kırlarda bayırlarda nehir kenarlarında dans ederek, şarkı söyleyerek mutlu bir hayat sürüyordum. Her sabah güneşin doğmasıyla doğanın güzelliğine uyanıyor, ormanda gezintiye çıkıyordum. Orman beni büyülüyor, çiçeklerin mis kokuları aklımı başımdan alıyordu. Rengarenk çiçeklerin güzel kokuları eşliğinde ağaçların arasında Pan'ın çaldığı eşsiz müzikler eşliğinde dans ediyordum. Yalın ayak yürüdüğüm suların içinde ayaklarım yere bir değiyor bir değmiyor, uçarcasına yürüyor ve kendimi çok mutlu hissediyordum. Sabah başladığım kır gezintilerine kendimi öyle kaptırıyordum ki hava karardığında zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyor ve yorgunluktan bitap düşüyordum; ama çok mutluydum. Günlerden bir gün yine güneşli bir günde kırlarda gezinirken garip sesler duydum. Öncelikle anlam veremediğim karmakarışık bu sesler ben yaklaştıkça belirginleşmeye başladı. Oflamalar, iniltiler, ağlamalar her yeri sarmıştı. Etrafımdaki herkes sağlıksız ve mutsuz görünüyordu. Birden kafam karıştı. Ben neredeyim? Kim bunlar? Neler oluyor? diye sordum. Sonra kafamı toparladım ve bulunduğum yeri anlamaya çalıştım. Burası Bergama'ydı. Kırlardan, nehir kenarından fazla uzaklaşmış olmalıyım ki birden kendimi insanların arasında buldum. Yaşlı insanlar yürüyemez hale gelmiş, kol ve bacak kemikleri eğrilmişti. Baston yardımıyla bile yürüyemiyorlardı. Küçük çocuklar annelerinin kucağında kaşınmaktan derileri kızarmış ve kan içinde kalmış ağlamaktan yorgun, acının şiddetinden bir şey yiyip içemez durumdaydılar. Her biri bir yerini tutuyor, artık bu ağrılara, acılara dayanamayacağını söylüyor benden yardım diliyorlardı. Ben ise dondum kaldım. Ne yapacağımı bilemedim. Boğazıma bir şey düğümlendi ve nefes alamaz hale geldim ve hızla oradan uzaklaştım. Kafamı ellerimin içine aldım, düşünmeye başladım. Ben bu kadar mutluyken bu insanlar nasıl acı çeker ve mutsuz olur, buna dayanamam, bir şeyler yapmalıyım, dedim. Gece sabaha kadar düşündüm taşındım ve kararımı verdim. Ertesi gün ilk iş olarak İmparator Hadrianus'un kapısına gittim. Önce beni kabul etmek istemedi. Ancak ben ısrarlıydım. Günlerce kapısında bekledim, nihayet kendimi kabul ettirmeyi başardım. Kendisinden her gün ağlaşan, acı çeken Bergama halkı için şifalı sularımı sunacağım ve onları iyileştireceğim bir hastane yapmasını istedim. Hadrianus tüm heybetiyle bana yukarıdan bakarak gürlercesine konuştu: Sen bu incecik, narin bedeninle bu kadar çok hasta insanı nasıl iyileştireceksin? Ben de ona; yüreğimdeki iyi niyet gücüyle, diye cevap verdim. Hem ben yalnız değilim ki sağlık tanrısı Asklepios var. Hadrianus benim sözlerimden pek ikna olmadı ama hasta olan insanların öfkeleri ve üretim verimliliğinin düşmesi onun tahtını sarsmaya başlamıştı. Bazı endişeleri vardı, çaresiz kabul etti. Kısa zamanda inşaat başladı. Sağlık tanrısı Asklepios'a adanan bu merkez kutsal bir alan üzerine kısa zamanda inşa edildi. Hastalar buraya geldiklerinde önce bir ön muayeneden geçirilirdi. Yaptığımız tedavide buraya gelen insanlar her şeyden önce temizlenerek, iyileşme amacı ile tanrılara dua edip, adak adadıktan sonra, uykuya yatıp, uykularında gördükleri rüyanın yorumlanması ve telkin edilmesiyle iyileşiyorlardı. Burada bulunan Kutsal Kuyunun yakınında uzun bir yeraltı tüneli vardı. Bu tünel, hastaların soğuk ve sıcak havadan korunmasını sağlamak amacıyla yapıldı. Geniş ve yüksek olan bu tünelin her iki ucunda merdivenler, tepesinde içerisini aydınlatan bir dizi delik vardı. Bu tünele giren hastalara İyileşeceksin, iyileşeceksin diye sürekli telkin gönderiyor, hastalıklarını yenmeleri için iyi şeyler düşünmelerini, iyi enerjiyle dolmalarını sağlıyorduk. Böylece kapıdan girdikleri anda ölümden korunduklarını düşünen hastalar kendilerini daha iyi hissetmeye başlıyordu. Çok ağır hastalığı olan ve iyileşemeyecek durumda olan hastaları içeriye almıyorduk diğer hastaların morali bozulmasın, mekana negatif enerji girmesin diye. Bazı hastalıkların tedavisinde hastanın kutsal alan sınırları içerisinde telkinle uyutulması önemli bir aşamaydı. Kutsal Kuyu'nun güneybatısında, uyku odalarına bir törenle geçilirdi. Hasta, uyku odasına girmeden önce yıkanıp temizlenir, beyaz giysiler giyer, başı zeytin dallarıyla süslenmiş bir koyunu Asklepios Tapınağı'nın önünde bulunan sunak masasında kurban ettikten sonra odaya girer, uyandığında ya iyileşmiş olurdu ya da iyileşememişse, rahiplere anlatacağı bir düş görmüş olurdu. Bu düşe göre rahipler, daha dünyevi tedavi yollarını onlara salık veriyorlardı. Hastaların rüyaları rahipler tarafından yorumlanırdı. Asklepion'da rahiplerle hekimler, hastaları tedavi etmek için el ele vermişlerdi. Asklepion'a iki çeşme yaptırdım. Biri kayaya oyulmuş bir çeşmeydi. Bu çeşmede elini, yüzünü, kafasını yıkayan hastalar saçkırandan kurtuluyorlardı. Bu çeşmeden akan su buranın toprağıyla birleşince şifalı bir çamura dönüşüyor ve hastalar burada biriken çamurlarla çamur banyosu yapıyor ardından teknelerde yıkanıyor daha sonra da özel olarak yapılmış taraçada, vücutlarını, özellikle hasta olan bölgelerini güneşin iyileştirici ışınlarına bırakıyorlardı. İkincisi ise tiyatronun yakınında, üstü açık, mermer bir tekne ile donatılmış ve soğuk banyo önerilen hastalar tarafından kullanılıyordu. Hastalar arasında ayırım yapmıyorduk. Hangi ırktan, hangi dinden, hangi ülkeden olursa olsun herkesi kabul ediyorduk. Giriş kapısından sonra yaklaşık bir kilometre olan ve yaya olarak yürünen, iki yanında sütunların dizili olduğu yolda bazı dükkanlar vardı. Uzaklardan gelen hastaların ve ziyaretçilerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulan bu çarşıda tanrılara sunulacak hediye ve adaklar da satılırdı. Bu adaklar hastaların iyileşen uzuvlarının sembolik bir göstergesi olan seramikten yapılmış küçük el, ayak, kulak biçiminde bazı heykelciklerdi. Bunlar, hastalar tarafından getirilen ve temsil ettikleri organın iyileşmesi için Asklepios'a sunulan adak nesneleriydi. İyileşen hastalar zaman zaman gelir Asklepios Tapınağı'nı ziyaret ederek maddi olanakları doğrultusunda yardım yaparlardı. Kutsal alanın merkezinde Kutsal Kuyu yer almaktaydı. Bu kuyu bir pınar suyu ile besleniyordu bu yüzden hem suyu içiliyor hem de yıkanılıyordu. Kutsal Kuyu'daki bu yazın serin, kışın ılık olan su göz hastalıklarına, banyo yapıldığında göğüs hastalıklarına, astım ve ayak sorunlarına iyi geliyordu. Hastalarımız sıkılmasın biraz da eğlensin diye tiyatro gösterileri yapıyorduk. Bu tiyatroda ne büyüleyici konserler verildi ve dillere destan bahar-yaz şenlikleri yapıldı. Hastalar iyileştikçe bizim yüzümüz gülüyor ve ünümüz uzak sınırları aşıyordu. Zamanla öyle iddialı hale geldik ki kapımıza Ölümün girmesi yasaktır. yazan bir levha astık. Adımız o kadar ünlendi ki çağın en önemli sağlık merkezlerinden biri olduk. Asklepios çok çalıştı. Kendisi çok iyi bir hekim olduğu gibi dönemin seçkin hekimlerini yetiştiren bir tıp okulu açtı ve dünyanın ilk psikiyatri hastanesini burada açtı. Asklepios'a inanarak, buraya şifa bulmaya gelen hastaların sayısı her geçen artıyordu. Hastanenin ünü Roma sınırlarını aşmış üç kıtaya yayılmıştı. Bergama dışındaki kentlerden başka ülkelerden çok sayıda insan geliyordu. Yeraltından çıkan su Asklepios'un iyileştirme gücünü alan şifalı kutsal bir suya dönüşüyor, bu suda yıkanan insanlar, güneş ve çamur banyoları ile çeşitli bitkilerden yapılan ilaçların yanı sıra Pan'ın çaldığı müziklerle, düzenlediğimiz adak törenleri, tiyatro oyunları gibi pek çok tedavi yöntemiyle iyileşiyorlardı. Asklepion yalnızca bir sağlık kurumu değildi, sadece bir hastane veya tıp okulu olmaktan çok daha fazlasıydı. Aynı zamanda kamusal ve dinsel bir kutsal alandı. Herkese açıktı. Muayene, tedavi, rahatlama ve meditasyon mekanlarının yanında sosyalleşme alanlarıyla beraber kocaman bir şehir gibiydi. Hastaların iyileştiğini görünce ben de eski neşeme kavuşmuştum. Ancak gel zaman git zaman imparatorluk zayıfladı. Derken saldırılar, istilalar, savaşlar başladı. Her taraftan saldırıya uğruyorduk, insanlar korkularından evlerinden çıkamıyordu. Bu güzelim hastane sessiz, sakin, terk edilmiş bir harabeye döndü ve unutuldu. Yüzyıllar geçti bu arada depremler, volkanik patlamalar, toprak kaymaları, seller, fırtınalar yaşandı. Günlerden bir gün birden gözlerim karardı ve kendimi ıssız bir karanlığın içinde buldum. Her tarafım ağrıyor, başımı kaldıramıyordum. Hareket etmek istiyor ama kıpırdayamıyordum. Taşların arasında sıkışmış kalmıştım. Çaresiz derin bir uykuya daldım. Zaman zaman şuurum açılıyor; ama ayaklanacak gücü bulamıyordum. Üstümde tonlarca ağırlık çoğu zaman nefes almama engel oluyordu. Bu karanlıktan ve üzerimdeki tonlarca yükten kurtulmak istedim. Ama sanki imkansızdı, mümkün görünmüyordu. Nefesimin son gücüyle feryat figan ediyordum; ama beni duyan olmuyordu. Ben de çaresiz karanlıkta uyumaya devam ettim. Ancak günlerden bir gün üstümde kıpırdanmalar hissettim sonra içeriye ince bir ışık süzüldü, daha fazla hava girdi, birden ciğerlerim açıldı, temiz ve taze oksijen başımı döndürdü ve o incecik ışık gözlerimi kamaştırdı. Sonra sımsıcak bir elin bana dokunduğunu hissettim. Ürperdim. Şaşkındım. Birden sesler duymaya başladım. Biri bağırıyordu; Dikkatli olun, halatları iyi bağlayın, yavaş çekin! Birden yukarıya doğru çekildiğimi fark ettim. Dört insan beni halatlarla bağlamış toprağın üstüne çıkarıyorlardı. Bana bir şey olmasın diye çırpınan genç bir adam vardı. Etrafında ondan daha da genç onlarca insan. Ben yukarıya doğru çıktıkça sevinçten bağırıyor, alkışlıyor, ıslık çalıyorlardı. Çok dikkatli bir şekilde beni bir köşeye yerleştirdiler. Genç bir kadın sımsıcak elleriyle bana dokunuyor zarar vermekten korkarcasına, çok dikkatlice üzerime yapışan toprak, çamur, kireç gibi maddeleri temizliyor, üstümden uçuşan tozları solumamak için maskeyle çalışıyor, maskeden akan terler yanaklarından aşağıya doğru süzülüyordu. O temizledikçe, ben kendimi daha rahat ve sağlıklı hissediyordum. Öyle itinayla, titizlikle çalışıyordu ki onu hayran hayran izliyordum. Bazen göz göze geliyorduk, yüzüme uzun uzun bakıyor ve benimle konuşuyordu. Bana şarkılar söylüyordu. Sıcağın en şiddetli zamanlarında her tarafından terler akıyor, ama o tüm yorgunluğuna rağmen sabırla, özenle işini yapıyordu. Temizlenmem bitince beni başköşeye koydular. Gelen giden herkes bana hayranlıkla bakıyor, ben ise bu ilgiden memnun ama şaşkın olan biteni anlamaya çalışıyordum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/06/nilgun-yuksel-zizek-uzerinden-bir-okuma-denemesi-1-nesnesini-yitirmis-arzu/", "text": "Frank Lentricchia ve Jody Mcauliffe'in birlikte kaleme aldıkları Katiller, Sanatçılar ve Teröristler adlı kitabın ilk makalesi 11 Eylül saldırılarından yola çıkar. Besteci Karlheinz Stockhausen Dünya Ticaret Merkezi'nin yıkılışını büyük bir sanat eseri olarak tanımlamış ve bir skandalın kopmasına neden olmuştur. Aslında Karlheinz Stockhausen'in açıklaması hiç de bize yansıyan kadar kötücül duygular içermemektedir. Cümleyi tersine çevirirsek temelde söylediği hiçbir sanat yapıtının böylesi bir etkiye ulaşamayacağıdır. Aslında birçoğumuzun sıklıkla dillendirdiği Gerçek her zaman daha çarpıcıdır. ya da bizim dilimizde artık tekrarlanmaktan anlamını yitirmiş Gerçek acıdır. gibi bir kalıbı yinelemiş, sadece seçtiği örnek, başka bir yıkıma neden olmuştur. Eğer Stockhausen'in eyleminin sonuçlarını öngörebileceğini varsayarsak buna bir tür özyıkım dememiz bile mümkündür. Öte yandan, buradan baktığımızda özelde saldırıya uğrama paranoyasını, genelde paronayayı yaşam kaynağına dönüştüren Amerika'nın gündelik ideolojisi, çoğu B sınıfı Hollywood filmlerinin konusu olan kötücül felaket fantezileri gerçeğe ve şok edici bir yüzleşmeye dönüşmüştür. Oysa aynı Amerika, bombalarıyla harita üzerinde tarif edemeyecekleri yerlere özgürlüğü götürdüğü savına hem kendini hem dünyayı inandırmak için büyük bir çaba harcamakta, savaşın savunusunu olabildiğince ifadesiz bir ifadeyle yapmaktadır. Başka bir açıdan Amerika için ötekine dönüşmek, öteki içinse ötekinin kendi acısını deneyimlemesi her iki taraf adına da şoktur. Milyonlarca insanın şiddetin doğurduğu trajediyle kurduğu empatiyi bir yana bırakacak olursak aslında, 11 Eylül bize başka bir gerçeği de hatırlatmıştır. Öğretinin, propagandanın, deneyimin algılarımızı değiştirdiği, hatta çarpıttığı gerçeğini. İşte bu noktada bir sanatçının olay karşısında dizginleyemediği heyecanla kurduğu cümle, yeni bir öfke hedefine dönüşüverir. Oysa 11 Eylül'den sadece iki yıl sonra 2003 yılında üst başlığı Dreams and Conflicts olan 50. Venedik Bienali'nde Chen Shaoxiong, Anti-Terrorist Variety adlı çalışması ile saldırıyı sanat yapıtının konusuna dönüştürür. Artık eylem, bir eleştiri aracı olarak sanatla hoşgörü alanımızın sınırlarına dahil edilmiştir ama aynı zamanda başka işlevleri de gerçekleştirir. Bir yandan bellek tazelerken diğer yandan trajik olanı dönüştürür. Görüntünün yer değiştirebileceğine ilişkin önerme sunar. Öte yandan, görsel dilin çeşitliliği, hafızamızda başka canlandırmaları da çağırır. 11 Eylül saldırısı savaşın nedenine de dönüşecek bir meydan okumadır. Oysa savaşın gerçekliği görünen sebepleri her zaman çürütür. Yukarıdaki gibi hem gerçeğin hem eserin görüntülerinin ardına başka bir gerçekliğin görüntülerini eklediğimizde algılarımız ve yargılarımız bir kez daha değişir. Bütün dünyada infiale neden olan Irak hapishanelerinde yaşananlar aslında insanları savaşın gerçekliği ile yüzleştirmiş, televizyondaki öznesiz görüntülerin bir tür perdeleme işlevi gördüğünü, savaşın aslında bir tür kötücül histeri hali olduğunu kavratmıştı. İnsanlığa dair her olay, ortak bilincimize işlenir. Bazen ikinci fotoğrafta olduğu gibi görsel kodlar birer simgeye dönüşür. Yıkımı ardına almış yalnız kız çocuğu aslında sözü bitirir. Bu, yargı yetilerimizin ya da özürlerin tükendiği yerdeki son noktadır ve yeni bir koda dönüşerek bilinçte ya da bilinç dışında şiddeti kavrayışımıza ilişkin bir alan yaratır. İlk bakışta hiç de olumsuz tepkiler vermeyeceğimiz aşağıdaki iki görsel yukarıdakilerden sonra başka anlamlar kazanır. İkiz Kuleler'e yapılan saldırı da Saddam heykelinin yıkılışı da düşman algısının simgelerini hedef alır. Böylesi bir yıkım aslında gücün sonsuzluk içermediğine ve yitirilebileceğine dair bir göndermedir. Sembolü yok etmek öz varlığın yitişini de simgeler. Ne yerine yenisini ne de İkiz Kuleler'de ışıkla yapıldığı gibi simgenin yerine onu hatırlatacak başka bir sembolü koymak ilksel kaybın gerçeğini değiştirmez. Hala Burada hatırlatması artık sadece bir yanılsamadır. Savaşın oyuna dönüşmesi Baudrillard'ın simülasyon kavramını hatırlatır. Irak savaşına gönderme yapan bilgisayar oyunu, gerçeği öteler, unutturur, yok eder ve kendini yeni bir gerçeklik olarak sunar. Oysa oyunun hemen altındaki yazı, militarist mantığa işaret etmektedir. Oyun oyna, aynı kökten türeyen iki basit kelimeyi emir kipinde kullanır. Bu, başka bir açıdan normalleştirme sürecidir. Hakikat sonsuza kadar yitmiş, yerine trajediyi hiçleyen bir kavram konmuştur. Artık karşımızda gerçek olmayan, gerçek olmadığını bildiğimiz, ama sadece öyleymiş gibi davrandığı için öyle kabul ettiğimiz salt bir simülasyon vardır. Oysa ne semboller ne de gerçeğin yerine geçen gerçekler ilk elden yüzleştiğimiz göstergeler kadar çarpıcı değildir. Terörist bir eylemin ne kadar yıkıcı olabileceği ve savaşın gerçeğiyle bir kez karşılaşılmıştır ve yerine geçecek her şey bilinçli bir algı için ancak gerçeğin başka bir boyutta okunması anlamına gelir. Konunun başına dönelim. Öfkenin hedefi Stockhausen sadece bir cümlenin altını çizmiştir. Hiçbir sanat eseri, yaşam kadar şaşırtıcı, sarsıcı olamaz. Cümleyi kaynaklarından, örneklerinden sıyırıp olduğu gibi aldığımızda başka bir gerçeklikle karşılaşırız. Evet, sadece beyaz ekrandan izlediğimiz uzaylıların istilası, yanardağ patlamaları, dünya savaşları, salgınlar... Müze ve galerilerde karşımıza çıkan, bazen sınırlarımızı zorlayan nesneler, eylemler... Bütün bunlara ekleyebileceğimiz farklı anlatım yollarını benimsemiş, farklı estetik kategoriler içinde değerlendirilen milyonlarca yapıt, sadece birer kathartik sürece, haz nesnesine, düşündüren, sorgulatan, kafa karışıklığı yaratan imgelere dönüşür. Hiçbir şey gerçek kadar çarpıcı değildir, çelişkili olan ise bazen gerçek, algıladığımız, öyle sandığımız şey de değildir. Kuşkusuz Zizek'i pek çok referansla yeniden okumak mümkün. Yukarıdaki örnekler sadece onun referanslarıyla da olabildiğince örtüştüğü için seçildi. Zizek okumak bazen algının çarpıtılması anlamına gelir, bazen de tam tersi çarpıtılmış bir algının iyileştirilmesi. Sonuçta somutta algıladıklarımızın dışında bireyin içselliğinde süregelen dönüşümleri sergiler Zizek. Görüntüleri, algıları, bakış açılarını ters yüz eder. Gerçeklikle olan ilişkimizi sorgularken çıplak gerçeğe yeniden bakmaya davet eder. Zizek'in soruları açık uçludur. Konuyu sadece sorular ve saptamalar için araçsallaştırır. Bir felsefeci ya da kültür eleştirmeni olarak Zizek, arar. Bülent Somay, Slovaj Zizek'in Kırılgan Temas adıyla bir araya getirilen seçkileri için kaleme aldığı ön sözü yukarıdaki cümleyle bitirir. Kaldı ki, Zizek'in object petit ayı bilinçli olarak aradığını söylemek çok da yanlış olmayacaktır. Karanlıkta kaldığını varsaydığımız İd'in arzusunu bilinç kavramına aktarmasıyla Zizek'i kendini dönüştüren bir felsefeci olarak okumak da mümkündür. Zizek, Lacan'dan yola çıkmıştır, ama bugün vardığı nokta psikanalizden, popüler kültüre, felsefeden günün dönüştürülmesine değin birçok alanı kapsar. Bir başka açıdan Yamuk Bakmak çalışmasının başlığıyla örtüşen düşünsel bir eylem gerçekleştirir Zizek. Şeylere ve Gerçeğe Yamuk Bakar. Algılarımızla oynar. Şeyleri yorumlarken yoruma ilişkin yeni öneriler getirir. Object Petit a Olarak Cola makalesinde olduğu gibi. Burada psikanalitik perspektif açısından önemli olan artı-değerin kapitalist dinamikleriyle artı-hazzın libidinal dinamikleri arasındaki bağlantıdır(2), der Zizek. Bir filozof ve kültür eleştirmeni olarak Zizek'in object petit a olarak colayı seçmiş olması rastlantı değildir. Görüntülerindeki sıradanlığa karşın Jean gibi cola da kapitalist sistemin ikonudur. Kolay ulaşılır oldukları kadar arzunun da nesnesidirler. Bize hep ve dahayı hatırlatırlar. Ama aynı zamanda içerdikleri anlamları dışlarlar. Dünyanın neresine giderseniz gidin Cola reklamlarının mantığı aynıdır. Bu içecek bize bir tür mutluluk vadeder. Aslında ulaşmaya çalıştığımız her şeyin, içeriğinde olduğu mesajını verir. Reklamlar bir yandan haz kavramını çoğaltırken bir yandan bazen açık bazen sublime mesajlarla yukarıdaki üç reklamda olduğu gibi ilksel dürtümüz cinselliğe gönderme yapar. Baştakinin vaadi açıktır. Tüketici için kadın, kadın için Cola bir arzu nesnesidir. Bununla birlikte model nesne ile değil izleyici ile ilişki kurar. Bu ilişkiyi kurarken objeyi simgeleştirir, bir göstergeye dönüştürür. İstediği tam olarak o obje değil, objenin temsil ettiği şeydir. Temsilin bilinçaltındaki ilk çağrışımı ise penistir. Oldukça büyük bir penis. Mesaj yerine ulaşmıştır. Büyük bir penise sahipsen bana da sahip olabilirsin ya da kola iç. Sana benzer bir hazzı vadediyorum. Gerçek açıktır: Böyle bir penise sahip olmak imkansızdır, oysa ulaşılmaz olan simgesiyle yer değiştirebilir. İkinci afiş görece daha masum olmasına karşın diğeriyle hemen hemen aynı iletiye sahiptir. Cola içen Hollandalı kız, izleyiciye davetkar bir bakış atar. Çizimde modelin duruşu, olabildiğince az renk kullanımıyla algının belli bir noktada odaklanması sağlanmıştır. Dikkatli bir izleyici kadının sol koluna gizlenmiş penisi görecektir. Her iki imgenin de pornografik olduğu gerçektir. Sadece birincisindeki açık seçiklik diğerinde oyunsu bir havaya geçer. Üçüncü kullanım, çokanlamlı okumaları barındırır. Şişeden fışkıran köpükler hazzın en üst noktası boşalmaya gönderme yaparken köpüklerin topuklu bir kadın ayakkabısına dönüşmesi fetişe dair fantezileri harekete geçirir. Burada sıradan bir nesne olan Cola şişesinin önemi yoktur. Dikkat çekilen alan, şişenin içinden çıkan sıra dışı haz vaadidir. Her üç kullanımda da aslında arzunun ulaşılabilirliği düşüncesini barındırır ama son noktada vaadini asla gerçekleştirmez. Sadece tüketimi çoğaltan bir hiçliğe evrilir. Yarattığı aslında boşluktur. Cola kendini çoktan bir object petit aya dönüştürmüştür. Kuşkusuz bir erkek için reklamdaki kadını arzuladığını ifşa etmek, süperegosunda bir yıkıma yol açabilir. Ama Cola'yı arzulamak güvenlidir, nasıl olsa hiç kimse Cola'nın vadettiğini arzuladığını bilmeyecektir. Peki, bu reklamlar dünyadaki tüketimin çoğunu yaptığı varsayılan kadın tüketiciyi nasıl tavlamaktadır. Belki bu noktada erkek bakışını tersine çevirip, bir parça histerik bir içgüdüyle kadının tam da arzunun nesnesi olmayı arzuladığı fikrinden yola çıkabiliriz: Arzulanan kadın olma, arzulanan kadının yerinde olma, arzulanan kadının yerine geçme. Bir başka şekilde ifade edersek gerçek hayatta yeterince yerini bulmamış ödünlemenin güvenli bir alan olan imaj üzerinden gerçekleştirilmesi. Aslında bu, tartışılan döngünün bir başka boyutta yinelenmesidir. Reklamdaki kadın tıpkı sunduğu nesne gibi bir tür yokluğu ya da hiçliği temsil eder. Yer değiştirme güdüsü asla gerçekleşemeyecek bir arzudur. Elde kalan ise arzunun temsiline dönüşen objedir. Bu noktada tıpkı kozmetik reklamlarında olduğu gibi kadın asla olamayacağı bir kadın olmak için tüketir. O olmanın yerine Onun sahip olduğunu koyar. Bir kez daha imajın temsili, arzunun bir türlü ulaşılamayan nesnesine dönüşmüştür. Zizek, modernist sanattaki kopuşun obje ile onun yer aldığı alan arasındaki gerilimin yansıtmayla hesaba katılmasıyla ortaya çıktığını söyler. Aslında buna postmodernist kopuş demek daha doğrudur. Çünkü modernist sanat yapıtla özdeşlik kurar. Duchamp'la başlayan kopuş ise sanat nesnesinin nerede durduğuna dikkat çeker. Pisuvar müzeye girdiğinde sanat nesnesine dönüşür. Öncesinde bir anlamı yoktur. Önemli olan onun nerede, nasıl bir boşluğu doldurduğu ve oraya kimin tarafından, ne amaçla konduğudur. Başka bir deyişle nesne Boş'un yerine konarak estetik değere dönüştürülmektedir. Aslında yücenin nesnesi bizzat Boş'un kendisidir. Andy Warhol her ne kadar gösterdiği imgeler üzerinden eleştirel bir tavır sergilememekle eleştirilse de onun Cola çalışmalarını yukarıdaki alıntının dışında Zizek'in Cola üzerinden yaptığı object petit a çözümlemesine benzer bir açıdan okumak olasıdır. Warhol, kapitalizmin ikonlaşmış nesne ya da figürlerini, aynı mantık üzerinden işler: Yeniden ikonlaştırma ve yeniden çoğaltma. Bir seri üretimi, ilksel amacına uygun olarak çoğaltma ile karşılar. Birincisi, tek bir yapıt üzerinde neredeyse görüntüsünü dışlayacak kadar tekrar eden şişelerdir. Bilindik bir nesnenin temsili, başka bir nesnenin varlığına hizmet ederken aynı zamanda yeni bir ikon yaratır. Seri üretim mantığı hem eserin kendisinde hem de tekniğinde tekrarlanır. Andy Warhol'un Cola şişeleri birden çok üretilmiştir ve bu anlamda biricik değildir. Bu, bir sanat yapıtının tekliğine ilişkin bir göndermeyi de içerir. Öte yandan, bir sanat eseri, hatta bir Andy Warhol eseri olduğu düşüncesi, ona sahip olma dürtülerimizi de harekete geçirir. Birincil güdülerle harekete geçiren haz, öğrenilmiş estetik hazla yer değiştirmiştir. Yine de seri, tek olana sahip olma arzusuna ket vurur. Sonuçta ekonomik güçle erişilebilecek haz duygusu da yarım kalır. Bir Andy Warhol'a sahip olunabilir, ama tek bir Andy Warhol'a sahip olmak aslında nerdeyse olanaksızdır. Andy Warhol, Coca Cola Şişeleri, 1962, kağıt üzerine baskı, 1987, 60.96 x 86.36 cm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/07/baris-kurt-kulturun-bakanligi-olur-mu/", "text": "Bu soru cümlesi ilk okuyanlar için nasıl bir anlam ifade edebilir, ya da herkes benzer anlamı çıkarır mı bilinmez ama hemen diğer ülkelerde özellikle Avrupa'da ve Amerika'da durum nedir? gibi bir başka soru cümlesiyle çözüm aramak sanki esas soruyu basite almak gibi olacak. Türk Dil Kurumuna göre kültür Tarihsel, toplumsal gelişme süreci içinde yaratılan bütün maddi ve manevi değerler ile bunları yaratmada, sonraki nesillere iletmede kullanılan, insanın doğal ve toplumsal çevresine egemenliğinin ölçüsünü gösteren araçların bütünüdür. antropolojinin kurucularından E. B Taylor'a göre ise bilgilerden, inançlardan, sanattan, ahlaktan ve insanın toplumda yaşayan bir varlık olması nedeniyle edindiği bütün öbür yetenekler ve alışkanlıklardan oluşan karmaşık bir bütün dür. Şu halde bu tanımlardan sonra kültür için insan topluluklarının yaptıkları her şeydir diyebilir miyiz? Evet diyebiliriz; uyku düzeninden tutun da, trafikteki davranış alışkanlıklarına, işyerindeki davranışlardan, giyim-kuşama, üretilenlerden, tüketilenlere kadar çoğu şey kültürün konusunu oluşturur. Bunların içinde sanatsal faaliyetler ve sanat üretimi özel bir yer oluşturur. Neden özel bir yer oluşturur konusu farklı bir yazının işidir, ama diğer faaliyetlere göre insanlar arası iletişimde sanatsal faaliyetler en üst düzeyde bir iletişim aracı olduğu için diyebiliriz. Tek tek bireylerin ya da toplulukların davranışlarının altında yatan nedenlerden biri, nefes alıp vermeye devam edebilmek, yaşamlarını idame ettirmek adına doğrudan ya da dolaylı olarak hayatı kolaylaştırmak, kişiyi daha özgür kılmak yatar. Tek tek bireylerin ya da toplulukların davranışlarının kültürün konusu olabilmesi için uzunca bir miktar zaman geçmesi gerekir. Zamanla toplumun süzgecinden geçip belki de kendiliğinden kültürün konu alanına girebilecek kimi eylemlerin, edimlerin kültürün konusu olup olamayacağına karar verebilecek bir devlet merciinin olmaması gerektiğine inanıyorum. Zaten günümüz toplumlarında baskıcı ve otoriteryen devlet anlayışlarının bizzat uygulanma sahalarından biridir kültür bakanlığı meselesi. ben devlet olarak artık şu davranış kalıbının toplumuma ait bir kültür olduğunu ilan ediyorum şunu ise kabul etmiyorum biçiminde, ya da varlık bulduğu sınıfsal kimliğin kültürünü tüm topluma mal etmeye dönük kültür politikalarını uygulamaya koyarken bu açıkça ortaya çıkar. Peki öyleyse ne yapacağız? Her şeyi kendiliğine mi bırakalım? Sınıfının devletinin her şeyi kendi çıkarına göre yontmaya çalıştığı bir dünyada kültür bakanlığı da; kendi gelişim yolunu bulacak bir kültür ağacının oluşmasını engelleyen kötü niyetli bir bahçıvana benziyorken yapabileceklerimiz elbette çok sınırlıdır. Özgürlük kültür ve sanat hayatının olmazsa olmazıdır. Daha önce suskunluk sarmalından bahsettiğim yazımda, kültür ve sanat temsilcilerinin ve bunların ürünlerinin topluma belli tercihleri nasıl dayatmaya dönük kullanıldığını, bir sonraki yazımda da bir kültür hareketinin, devletin müdahalesi gerçekleşince nasıl trajik bir sona gittiğini göstermeye çalıştım. Alternatif ve daha güzel, daha adil bir dünyanın hayalini gerçekleştirmeye çalışanlar için kültür, elbette ki yaptıkları güzel işlerdir ancak bu yeterli midir? Devletin her alanda olduğu gibi kültür alanında da toplumun tüm hücrelerine dayattığı ve başardığı şeylerin özünde ne olduğunu ortaya çıkarmak, tüketim toplumunun gerekleri neyse onları işlevsiz, dayanaksız kılmaya dönük edimler atılacak ilk adımlardan olmalıdır. Ama bunların sistematikleştirilmesi sorununun, halkın genel politik tavrının değiştirilmesi sorununa sıkı sıkıya bağlı olduğunu söylemeyi de ihmal etmeyelim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/07/haluk-oner-baykusun-gor-dedikleri-kor-baykusu-okuma-bicimleri/", "text": "Bana göre değildi bu dünya; bir avuç yüzsüz, dilenci, bilgiç, kabadayı, vicdansız, açgözlü içindi; onlar için kurulmuştu bu dünya. Yeryüzünün güçlülerine avuç açanlar, yaltaklanmasını bilenler için. Duygu kimi zaman insanın kaburgasında kaynayan kimi zaman da ilikleri donduran, gülümsetip ağlatan garip soyutluktur. Tarifi güçtür çünkü yazının icadından beri anlatmaya çabalar insan, ancak yazarsa hisleri dökülür, temizlenir kirli göğsü insanlığın. Bu yüzden son çare gölgesine anlatır yapayalnızsa ve sınırlarındaysa deliliğin. Tam da bu akıl-his savaşının çalkantılı köpüğünde hayat bulan bir roman Kör Baykuş. (Hidayet, 2001) İran kültürünün karanlık yalnızlığıyla yoğrulan Sadık Hidayet'in deliliğe övgü ve başkaldırı niteliğindeki eseri bütün çıplaklığıyla ortaya döküyor, mantığın duygulara yenilişini ve yenilginin intihara sürükleyişini. Hislerinin kontrolsüzlüğü mantığını bastırır, delirmesine sebep olur Ravi'nin. Anlatıcının delirişinin trajediyle sonlanması kaçınılmazdır, bu Ravi'nin intiharıdır. Kahpe'yi öldürerek varoluşunu sapladığı son kayayı da parçalar ve kendini hayatın sonsuz uçurumuna atar. Hayatının bir bölümünü İran ve Hindistan'da geçiren ve Şark kültürünün etkilerini yabancılaşma kavramıyla yoğurup yaşadığı krizleri bu bileşik yapıda anlatan Sadık Hidayet'in klasikler arasına giren romanı Oğuz Demiralp'ın 'tam metin' olarak tanımladığı bir yapıya sahiptir. Her okunduğunda nitelikli bir okur tarafından tamamlanan, farklı biçimlerle okunulabileceğinin keşfedildiği bir başyapıt. Bu yazı Kör Baykuş'un her okunuşunda farklı bir yorumsamayla okunabileceğini alt başlıklar altında inceleyecektir. Kör Baykuş'u okuma biçimlerindeki çokluk metnin bir defadan fazla okunmasını da gerekli kılmaktadır. Varoluşu varlıkla yokluk arasında varlıktan ziyade yokluğa yakın hissederek yaşayan Ravi, Ravi'nin var oluşunu ve duygularını doğrudan etkileyen Kahpe, babası, annesi, diğerleri... Öncelikle karakterleri Ressam ve Ravi olarak ikiye ayırmalı, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde gibi bu karakterler de aynı kişinin savaşan tarafları gibidir. Her ikisinde de yoğun bir varoluş sancısı, hayattan bıkma ve kaçış arayışı vardır. Ölümü durmaksızın düşünmektedirler, baktıkları her yerde gölgeler onları görür gibidir. Roman boyunca defalarca tekrarlanan oda-tabut benzetmesi de onların çoktan ölü olduklarını göstermektedir, yıllarca bir tabutun içinde yaşadığını düşünen biri ne kadar hayatta olabilir? Sürekli esrik ve sıkkın, kimseyle ilişki kuramamış olmaları karakterlerin metin boyunca yalnızca yabancılaşma bağlamında bir kez daha okunması gerektiğini gösterir. Hıristiyan teolojisi alanındaki yorum tartışmalarından ortaya çıkan bir anlam ve metodoloji bilgisi biçiminde tanımlanabilecek Hermeneutik, sonraları teolojinin dışına taşmış ve daha genel anlamda yorum araştırmalarıyla ilgili felsefi bir disiplin haline gelmiştir. Yorum Bilimi olarak da tanımlanabilir. Kör Baykuş çok yönlü, çok anlamlı bir metin olduğu için Sadık Hidayet'in yaşamı, Şark kültürünün etkisi, Modernizm ve bununla birlikte gelen yabancılaşma kavramı bağlamında bu etkilerin tamamı birlikte düşünülerek ya da ayrıştırılarak okunabilir. Sadık Hidayet'in aristokrat bir aileden gelmesi, ailesini sevmemesi, korumacı bir annenin denetiminde büyümesi, eğitimini farklı coğrafyalarda ve dillerde almış olması, vejetaryenliği, esrar ve içki kullanması, onun varoluşsal sorunlar üzerinde düşünmesine ve bölünmüşlük hissini metne aktarmasına imkan vermiş olabilir. Çokkültürlü bu yaşam çok boyutlu bir biyografik okumayı da beraberinde getirir. Fransızca eğitim veren bir okula giden yazar sırasıyla Belçika-İran-Fransa-İran-Hindistan-İran ve Fransa'da yaşar. Doğu ile Batı arasında gidip gelen bir yaşam, metinlerindeki kaygan kültürel zemini açıklayabilir. Bu kaygan zemin yüzünden İran'da çalıştığı kurumlardan kısa sürede ayrılır. Hidayet'in amcasının eşiyle yasak bir ilişki yaşadığına dair şifahi iddialar vardır. Bu iddianın doğru olduğu savıyla yapılacak bir okuma Ravi ile Kahpe arasındaki ilişkinin yorumlanmasını farklı noktalara taşıyabilir. Yaşamı boyunca intihar eğilimi olan Sadık Hidayet'in ait olduğu ya da hissettiği bir ideoloji yoktur. Fars Milliyetçiliği ve Sosyalist Parti sempatizanlığı gibi iki kutbun ortasında kalan ve yaşamını Paris'te sonlandıran Hidayet'in bu metni otobiyografik unsurlar dikkate alınarak bir kez daha okunabilir. Kaotik birlikteliğe son vermek için kendi mükemmel sonunu yaratan Ravi'nin varoluşçu bir bakışla metni kendisinin anlatması romanın tutarlı bir metin olduğunu da göstermektedir. Ravi'nin gördüğü rüyalar, evlerin biçimleri Şark kültürüyle yetişmiş bir ressamın betimlemelerini andırır. Karakterlerin zaman ve mekandan kopuşu sürrealist kompozisyonlarla dile gelir. Örneğin Ressam at arabasıyla yolcuğunda etrafa bakar: kah basık, kah yüksek, geometrik, konik biçimlerde, kül rengi, üç köşe, küp prizma biçimli evler (sf 30-31) görür, sonra uzay yaratıkları için mi yapılmıştı bu evler? diyerek dış dünyadan kopuşunun büyüklüğünü tanımlar adeta. Uyku ile uyanıklık, gerçekle kurmaca arasında geçen, bazen anlatıcının bile emin olmadığı belirsiz hal Kör Baykuş romanını bilinçaltıyla oynanan bir oyuna dönüştürür. Ravi'nin aşkı yaşama ve hatırlama biçimindeki melankoli onu bütün komplike duygularından arındırdığınız zaman- okuru Romantizmle karşılaştırır. Aşkın zamanla tutkuya ve ileride saplantıya dönüşünde; nefretini, tutkusunu, duygularını yaşama ve anlatma biçimindeki naiflik Romantizme teğet geçen bir metnin varlığına işaret eder. Öldürmenin, ana rahmine dönme isteğinin yer aldığı bir romanın Psikanalitik okumayla incelenmesi gerekli bir hal alır. İkiz duyguların romandaki birlikteliği, Ravi'nin uyku hali ve bunun bilinçaltına işaret etmesi, Narsizm ve bastırılmışlık kavramları romanı Psikanalitik açıdan yorumlamaya elverişli bir noktaya getirir. Sevgi ve paylaşım yerine ölme-öldürme içgüdülerinin izleri olan saldırma-parçalama hislerini taşıyan zavallı anlatıcının Psikanalizmin kollarına düşmesi kaçınılmazdır. Anlatıcı, Kahpe'yi öldürerek, anlatı boyunca herkesten tiksinerek okuru Sadizme yönlendirir. Bütün bunları yaparken çevresindeki herkesten tiksinmesi Sadizmden Mazoşizme geçişin başladığı noktadır. Çünkü Ravi'nin tiksindiği herkes kendisinden birer parçadır. Herkesten iğrenirken 'ben'ini de bu iğrenmenin hem öznesi hem de nesnesi konumuna taşır. Romanı cinayet ve intihara giden bir yol haritası çıkararak okumak da mümkündür. 26 yaşında intihar girişimi olan Hidayet'in kendini öldürme kararı süreç sonunda verilmiş ve hiç vazgeçmediği bir arzunun gerçekleşmesidir. Romanda da cinayet uzun bir hazırlık sonunda verilmiş ve vazgeçilmeyen kendini öldürme yolunda alınmış bir karardır. Bu kararlılığı Ravi'nin gölgesine anlatmak için başladığı ilk cümleden yaşamın son hamlesi olan ölüme gittiği yola kadar takip etmek mümkündür. Satır aralarında fark edilen öfkeli, sıkkın, miskin beklentilere karşılık vermeyecek kadar bitik bir anlatıcının, anlatının bütününe kattığı ruh üslubun temelini oluşturur. Beklentilere karşılık vermeyerek kusursuz ve 'tam' bir metin ortaya çıkaran Hidayet, üst kurmacalı bir anlatımı romana yakıştıranların da beklentisini karşılıksız bırakır. Böylece anlatım biçimiyle de tam ve özgün bir metin yaratmış olur. Bütün metinlerinde kadını erkek ideolojik söylemle anlatan Sadık Hidayet, Kör Baykuş romanında kadını Ravi'nin yaşadığı sorunların temel nedeni sayarak kurgunun odağına yerleştirir. Romanı kadın ve cinsellik perspektifinden bir kez daha- okurken tek taraflı aşkın duyarsızlıkla tetiklenerek nekrofili, kadın düşmanlığı, masumiyetin kayboluşu gibi güdülerin de etkisiyle- düğüm bölümüne gelindiğini fark ederiz. Ravi'nin adeta içindeki kadını öldürme güdüsüyle geçirdiği öfke nöbetlerinin Şark kültüründe ahlak kavramıyla birlikte yürüyen kadın algısıyla dolaylı ilgisi vardır. Genel ahlak kurallarının dışına taşarak Ravi'nin öfkesini artıran Kahpe'nin öldürülmesindeki esas neden bu değildir. Anlatıcının kadın imajı daha çok yaşadığı ve karşılığını bulamamış duygularının etkisiyle oluşmuştur. Bu etkinin içerisinde, romandaki bütün karakterlerin Ravi'ye dönüşü ya da ondan bir parça oluşu dolayısıyla kendinden nefret güdüsünün yer aldığını da hatırlamak gerekir. Hidayet'in çelişkileri ve bu çelişkiler arasındaki uçurum anlatılarının ruhuna da yansır. Fars milliyetçiliği ile Sosyalist Parti sempatizanlığı, vejetaryenlikle içki ve esrar bağımlılığını aynı yaşama taşımış ve bunları tutarlılıkla bir araya getirememiş olan Hidayet'in Kör Baykuş'unda da çok karakter-tek karakter, ölme-öldürme, yaşam-ölüm, kadın-erkek gibi birlikteliği zor unsurlar tek anlatıda ustaca birleşmiştir. Böylece yaşamında birleştiremediği karşıtlıklar metinlerinde tutarlı bir birliktelikle bir aradadır. Karşıtlıkların biraradalığını romanın eksenine yerleştirerek yapılacak bir inceleme bağımsız bir makaleyi de aşacak dolgunlukta malzeme ile doludur. Şark kültürü ve yaşamının yarattığı imajlardan ikisinin bir arada oluşu hiçbir zaman yadırganmamıştır: miskinlik ve yoksulluk. Bunlardan hangisinin neden hangisinin sonuç olduğu da belli değildir. Romanın satır aralarında miskinliğe övgüler dizilirken Ravi'nin yaşadıklarının özgün nedenlerinden biri olarak miskinlik gösterilirken, yoksulluk bu durumu kurumsallaştırmış, meşrulaştırmış bir güçle anlatılır. Yoksulluk yalnızca Ravi'nin değil mekan betimlemelerinin, diğer karakterlerin yaşayışının da her zerresinde vardır. Miskinlik ve yoksulluk romanın yardımcı karakterleridir. Zerdüştlük, İslamiyet ve inanç bağlamında Osiris Söylencesine göndermeler yapılsa dahası dini içerikli cümlelere sık rastlansa da bunlardan uzak yaşayan, bazen öfkelense de bunlar yokmuş gibi yazan bir anlatıcının metnidir, Kör Baykuş. Sadık Hidayet, romanında Hayyam'ın rübaileri ile getirdiği erken Modernizmi 1936 yılındaki Modernizmle birleştirerek metinlerarası ilişkinin de örneğini verir. Hayyam'dan etkilendiğini her fırsatta dile getiren yazarın, şarap ve esrar bağımlısı Ravi'yi yaratırken Hayyam'dan ilham aldığı açıkça anlaşılabilir. Şarap ve esrar, yalnızca anlatıcının ruh durumunu anlatmaya yardımcı unsurlar değildir. Yanı sıra Hidayet'in Hayyam'dan mülhem aforizmalarının da kaynağıdır. Kör Baykuş romanında yalnızca esrar ve şarabın öyküsünü takip ederek Hidayet'in aforizmalarla dolu dünyasına girebiliriz. Sadık Hidayet'in Kör Baykuş romanı çok anlamlı olmaktan öte çağrışımlarının derinliği ve zenginliği ile bir başyapıttır. Derinliğini yakalamak için uzun bir anlatı yerine içeriğinde net ve keskin dönüşümlerin yaşandığı kısa bir anlatıyı tercih eden Hidayet'in Kör Baykuş romanı defalarca okunabilen her okunuşunda farklı okuma biçimleriyle yeni bir anlatı haline dönüşen bir başyapıttır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/07/peker-sanat-odulleri-ii/", "text": "Peker Grubu, farklı sektörlerde gösterdiği etkinliklerin yanı sıra, sanata ve sanatçıya destek olmak amacıyla Başarı Ödülleri, ''Mansiyon'' ve Onur Ödülü verecektir. Sanata değer katmak için, bu yıl ikincisi verilecek olan ödüllerin gelenekselleşmesi ve Türk resim sanatına yararlı olması umuduyla tüm sanatçılara başarılar dileriz. Resim alanında yaratımda bulunan genç sanatçıları tanıtmak, çalışmalarını desteklemek, yapıtlarını sergilemek ve sanat dünyasına kalıcı değerler kazandırmak amacıyla her yıl verilir. 3 yarışmacı ödüllendirilecektir. Başarı kazanan yarışmacıların her biri 5000 TL ile ödüllendirilecek ve ödül sahiplerine Peker Sanat Başarı Ödülü plaketi verilecektir. Ödül alan yapıtlar ''Peker Sanat Koleksiyonu''na satın alınmış gibi işlem görerek katılır. Yapıtlar üzerindeki tüm haklar Peker Sanat'a aittir. 5 Yarışmacı ödüllendirilecektir. Mansiyon kazanan yarışmacıların her biri 2500 TL ile ödüllendirilecek ve ödül sahiplerine Peker Sanat Mansiyon Ödülü plaketi verilecektir. Ödül alan yapıtlar ''Peker Sanat Koleksiyonu''na satın alınmış gibi işlem görerek katılır. Yapıtlar üzerindeki tüm haklar Peker Sanat'a aittir. Yaratıcı duyarlılığını özgün bir üslupla yansıtarak, üretim sürecinde büyük aşamalar sağlamış yetkin sanatçıları onurlandırmak amacıyla her yıl bir sanatçıya verilecektir. 1. Jüri tarafından belirlenecek bir sanatçıya verilecektir. 2. Onur Ödülü kazanan sanatçılara Peker Sanat Onur Ödülü plaketi verilecektir. Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde Ekim ayında gerçekleşecektir. 1. Yarışmaya 20-35 yaş arasındaki TC vatandaşı sanatçılar katılabilir. 2. Her sanatçı daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış, 1 yapıt ile katılabilir. 4. Yapıtların boyutları 90 cm'den küçük 200 cm'den büyük olmamalıdır. 6. Ödül alan sanatçılar sonraki yıllarda yapılacak Peker Sanat Ödülü yarışmalarına katılamazlar. 7. Yapıtlar, sergilenmeye hazır bir şekilde teslim edilecek ya da gönderilecektir. 8. Yapıtların arka yüzünde, yapıtın adı, boyutları, fiyatı ve sanatçının Ad-Soyad, adres, telefon ve e-mail bilgilerini belirten A4 boyutunda bir etiket bulunmalıdır. Yarışmaya katıldığı yapıtların ve en az 10 farklı yapıtının fotoğrafını CD ya da DVD'ye (300 dpi çözünürlükte) kaydederek ve portre fotoğrafını da ekleyerek, Sanat anlayışlarını (150 sözcüğü geçmeyecek şekilde) yazarak gönderecektir. 10. Yarışmaya katılacak olan yapıtlar 1 Eylül 2014 tarihine kadar Peker Sanat Ödülleri Hilal Mah. Alexander Dubcek Cad. (eski 6. cad) No: 18/B Yıldız-Çankaya / Ankara adresine, elden ya da kargo ile teslim edilecektir. 11. Kargo ile gönderilen yapıtların tüm masraf ve sorumluluğu sanatçılarına aittir. 12. Yarışma sonunda seçici kurul tarafından ödüllendirilen ve sergilenmeye değer görülen yapıtların afiş, broşür, katalog, kitap gibi tanıtım amaçlı kullanımı Peker Grup'a aittir. 13. Yarışma sonucunda ödüllendirilmeyen ve sergilenmeyen yapıtlar 15 gün içerisinde sahiplerine gönderilecektir veya kendileri yapıtlarını Peker Sanat'tan alabilirler. Bu yapıtların gönderilme masraf ve sorumlulukları sahiplerine aittir. 14. Yarışma sonucunda ödüllendirilen ve sergilenmek üzere seçilen yapıtların sergi programları ilgililere duyurulacaktır. 15. Yarışma sonuçları Ekim ayında basın yoluyla duyurulacaktır. 16. Yarışmaya katılan adaylar yarışma ile ilgili koşulları kabul etmiş sayılırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/07/zehra-basaran-dus-yolcusu-sanat-duragi-10-23-mayis-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/08/bak-buthis-was-cemre-yesil-daire-sanat-08-mayis-15-haziran-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/08/postponed-projects-this-is-your-name-abbas-yousif-al-riwaq-art-space-12-may-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/08/retrospektif-meric-hizal-kibele-sanat-galerisi-06-mayis-21-haziran-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/08/two-exhibitions-roberto-bernardi-new-candy-paintings-raphaella-spence-new-cityscape-paintings-bernarducci-meisel-gallery/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/08/walking-on-the-wire-gulay-semercioglu-pi-artworks-10-mayis-28-haziran-2014/", "text": "Walking on the Wire is a presentation of new work by Gülay Semercioğlu, a Turkish artist who plays with our perceptions of light, perspective, depth and colour. Walking on the Wire presents a series of new pieces that exemplify the more sculptural aspects of her recent work. During the exhibition the gallery's lights will be dimmed and its walls and floor changed to a near-black hue, creating a dark and shadowy space in which spotlights will illuminate how Semercioğlu's glossy, satin surfaces draw light in, bending and refracting it. Semercioğlu's signature style involves carefully looping kilometers of thin, coloured, enamel coated silver wire around a series of small screws that have been precisely laid out across a firm wooden backing frame. This filament, only slightly thicker than a human hair, is repeatedly interwoven and overlapped and then pulled taut, resulting in a rigid metallic mesh. Semercioğlu creates a conceptual template, in the form of a pre-planned looping and weaving process, and by working within the confines of this system, she restricts the subjective decisions at her disposal within the creative process. Her practice tests and plays with the freedoms and constraints of this self-imposed system, without letting it undermine her artwork's visual strength. The thinness of the wire and the density of the overlapping layers mean that from a distance the surfaces appear like shimmering, glossy blocks of smooth colour, while up close the viewer witnesses fluctuating tonal modulations as light is reflected and refracted from each individual strand. The artworks occupy a middle ground between the austere rationalism of its manual creation process while retaining a lyricism and colourful vibrancy. The layout of the screws on which the wire is weaved define lines that run through the picture plane and separate Semercioğlu's frames into a series of simple motifs. Sometimes these constituent shapes all share a single colour, while in other instances they consist of a range in a complimentary palette. Theses motifs are influenced by a range of subjects, with the artist currently using a more organic aesthetic, taking subjects from nature such as leafs, fish scales, flowers and water. Yet, in each case, the underlying subject matter is never explicit, only hinted at. The self-evidently repetitious and labour intensive nature of each work's creation imbues it with a figurative element other than the subject matter. What is being figured is the artist's activity. The viewer can almost see Semercioğlu's leaning over her work as she completes her obsessive task, the image slowly and incrementally appearing where otherwise there would be nothing. Each piece is a record of its own making; an analogue of livid experience. By containing a sense of the history of this private performance very visibly on their surface, the finished work evokes the absent event that has taken place to create it. Semercioğlu started her artistic career as a painter, and while the canvas has now been replaced with rigid, wooden frames and paint replaced with carefully spun wire, her practice remains indebted to that medium. My whole struggle is with light and how I can control it the same issue painters have faced throughout the history of art, she says. Whatever it is that a painter seeks to do in his or her work, I am trying to do the same with wire, with the same emotion. Her deft manipulation of her signature material creates patterns and textures that mimic an abstract painter's brush strokes and her non-figurative, non-referential, and non-narrative artworks that balance colour, space, shape, and surface are reminiscent of finely executed abstract and colour field paintings. Yet simultaneously they have a distinctly sculptural dimension due to their reliance on complex and interdependent configurations where the inner structure supports the outside form. They also stimulate a viewing experience reminiscent of that of sculptural work as the viewer is, with an almost compulsive urge, drawn to follow the wires' path by scanning from one direction to the other, to move back so they can grasp some form of totality and move closer to inspect the varying layers. As well as this, they invite touch, their fine threads tempting dexterous viewers to play them like an unturned harp. Gülay Semercioğlu graduated from Mimar Sinan University's Faculty of Fine Arts, Department of Paintings in 1998. For many years Semercioğlu was a painter, and while the canvas has now been replaced with rigid, wooden frames and paint replaced with carefully spun wire, her practice remains indebted to that medium. Solo exhibitions include Variations on Line at Leila Heller Gallery, New York (2012) as well as The Line of Life at Gallery Etemad, Dubai (2012). Group exhibitions include SublimePorte: An Exhibition of Contemporary Turkish Art at the Dr MT Geoffrey Yeh Art Gallery in New York (2013); Dream and Reality, Istanbul Modern (2011); Abbara Kadabra, Mardin Biennial, Mardin (2010) and Istanbul Next Wave, Akademie der Kunste, Berlin (2009). Her work can be found in numerous public collections, including the Metropolitan Museum of Art, NY, USA; Istanbul Modern, Istanbul, Turkey; Farhad Farjam Collection, Dubai, UAE; Cocca Art & Design Institute, Coimbatore, India; the collection of the Centene Center for Arts and Education, MO, USA; the Papko Art Collection, Istanbul, Turkey and the. Pi Artworks was founded by Yesim Turanli in 1998 in Istanbul and for the past 15 years, has been introducing Turkish and international artists to the primary market. Since its founding, Pi Artworks has been committed to showcasing the best of Contemporary Turkish and international art to Istanbul's growing art scene, alongside providing an international platform for its roster of artists to showcase their work. The gallery is located at the famous historical Misir Apartmani in Istanbul and in October 2013 Pi Artworks London opened on 55 Eastcastle Street, in the heart of London's bustling Fitzrovia."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/bayagi-kadin-portreleri-sinasi-gokturkler-bimisal-art-design-gallery-09-mayis-09-haziran-2014/", "text": "Benlik, alt benlik, beden, cinsiyet, içgüdüler, cinsellik konuları toplumsal bellekte çoğunlukla bastırılmış konumda. Şinasi Göktürler'in sanatının en büyük dayanağı ise bunlar. Kimi zaman güçlü hatta gizli kalması gerekene tehdit olarak adlandırılabilecek görseller vasıtayla, kimi zaman ise başka imgelerin arasına saklanmış siluetler yoluyla hem algı, hem de bu kavramların kabulüyle oynuyor. 'Yorgan Altı' isimli işte tuvale işlenen detaylı görselin 'pornografik' bulunması, sanatçı tarafında da yorgan altında sergilenerek 'sansürlenmesi' aslında gözü rahatsız etmemek, izleyiciye seçenek sunmak. Sanatçı, kişiyi aktif olarak işin okunmasında konumlandırarak mahremiyetin bozulması fikrini karşı tarafa bırakıyor. Sanatçının sanatı vasıtasıyla araştırdığı kavramlara en direk cevabı aslında bu işte saklı.'Hayvanlığından eser yok''de ise sanki birer Rorschach testi gibi. İkizlenmiş hayvan figürlerinin arasına gizlenmiş görsellerin açıklaması bireyin istemsiz çağrışımlarına açıktır, yorumlaması tamamen kişiliğin dinamiğine bırakılmıştır. bayağı kadın portreleri gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz tanıdık bile gelebilecek simalarla izleyiciyi karşılıyor. İlk bakışta sıradan bir anlatım seçtiği düşünülse de tuvallerdeki yüzlerin hikayeleri anlatımın naifliği ile çelişiyor. Aslında bu kişiler seks işçileri. Göktürkler, olumsuz etiketlerle ilişkilendirilen bu kişilerin en yalın en savunmasız hallerini tuvale taşıyarak daha içsel bir yorum getiriyor. Herhangi bir tanımlamadan uzak, durağan portreler mahremiyet olgusunun farklı bir yorumlaması. Yarım yüzler ile ikisinin çocukluk-ergenlik dönemine dönüyor. Yüzü olmayan vücutlarda ise daha içsel bir yaklaşım söz konusu. Bedenlerinin varlığında yüzlerinin tuval dışında kalması ise kişiliklerin göz ardı edilmelerine, sadece bedenleri üzerinden cisimleştirilmelerine gönderme yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/domino-etkisi-klasik-cagdas-yeni-art212-sanat-galerisi-23-mayis-04-haziran-2014/", "text": "Klasik, çağdaş, yeni... Dün, bugün, yarın... Göbek bağıyla birlikte sanata da bağlandılar... Domino taşları gibi her biri sonraki kuşağı etkiledi, harekete geçirdi. Birlikte çalışıyorlar, sanat üretiyorlar. Kuşaklar arası yaşama bakışları farklılık gösterse de üretkenlikleri bir birini etkiliyor, herkes kendi çağında ilerlerken sahip oldukları ortak değerler temeli oluşturuyor. Gelenekten çağdaşa, sanatçı anne ve anneanne Yüksel Hanım, öğretmenlik yıllarında resim dersi verirken ve atölyesinde çalışırken kızı Berna onu izleyerek ve eli ilk kalem tuttuğundan buyana annesinin verdiği kağıt ve boyalarla onu örnek alarak başladı ve o da kızları Hüma ve Dide'ye aynı şekilde sanatı aşıladı ve şimdi üç kuşak birlikte devam ediyor. Ressam mimar Berna Karaevli resimlerindeki Yaşanan her şeyin bir öncekine bağlı olarak şekillendiği, öncekinden ayrı fakat bir anlamda içinde öncekinden bir şeyler barındırdığı, biraz onu yok ederken biraz da onun varlığını koruduğu görüşünü işleyen yaklaşımı bu sergiye ilham oldu ve bir önceki kuşaktan başlayan ve bir sonraki kuşağa sirayet eden sanat yolculuğu tam da bu felsefenin pratikte yansıması. Bir önceki kuşak Yüksel Pehlivan ve bir sonraki kuşak Dide ve Hüma arasında Berna Karaevli, 23 Mayıs 4 Haziran 2014 tarihleri arasında eserlerini Nişantaşı ART212 Sanat Galerisi'nde sergiliyorlar. Yüksel Pehlivan, 1950'de doğdu. Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olduktan sonra öğretmenlik yaptı ve biryandan da kişisel sanat çalışmalarını devam ettirdi. Şimdi kızı Berna ve torunlarıyla paylaştığı atölyesinde geleneksel Türk süsleme sanatına ağırlık vererek kendi yorumuyla oluşturduğu desenleri porselenler üzerine uyguluyor. Bena Karaevli, İ. T. Ü. Mimarlık Fakültesi Mimarlık Bölümü'nden mezun olduktan sonra hem mimarlık yaptı hem de resim çalışmalarını sürdürdü. Prof. Dr. İsmail Avcı ile desen ve Prof. Dr. Halil Akdeniz atölyesinde resmini geliştirdi ve derinleştirdi. 2000 Yılı Sonrası İstanbul Temsilinde Çağdaş Sanatın Rolü konulu teziyle Işık Üniversitesi Sanat Kuramı ve Eleştiri Yüksek Lisans Programını bitirdi. Prof. Dr. Zeynep Sayın ile de sanat kuramları üzerine çalıştı. Hüma ve Dide ikiz kardeşler henüz altıncı sınıftalar. Üç yıldır anneanne ve anneyle birlikte resim yapıyorlar. İnsanoğlunun yaşam serüvenini, dünyadaki değişimi araştırdıklarını ve sorguladıklarını söylüyor, resimlerinde sabit renk üzerinde farklı renklerle katmanlar oluşturuyorlar. 23 Mayıs 4 Haziran 2014 tarihleri arasında, Domino Etkisi sergisi, ART212'de, Pazar ve resmi tatiller hariç günlerde 9:30-18.30 saatlerinde ziyarete açık olacak. Sergi açılış daveti 24 Mayıs 2014 Cumartesi saat 16:00-19:00'da gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/mesele-yok-no-big-deal-gamze-tasdan-gallery-apel-10-mayis-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/mutter-ich-bin-dumm-anne-ben-aptalim-havva-altun-hub-sanat-mekan-16-mayis-08-haziran-2014/", "text": "Havva Altun'un ikinci kişisel sergi projesi Mutter, Ich Bin Dumm | Anne, Ben Aptalım, 16 Mayıs 8 Haziran tarihleri arasında CerModern bünyesinde bulunan güncel sanat alanı HUB Sanat Mekan'da, izleyici ile buluşuyor. Altun, ikinci kişisel sergisinde, Nietzsche'nin sahibi tarafından dövülen bir atın boynuna sarıldığı o bilinen öyküsünün sonunda, konuşmayı bırakmadan az önce söylediği son sözler olan Mutter, ich bin dumm / Anne, ben aptalım cümlesinin etrafında geziniyor. Sergide sanatçının, sık sık kullandığı eşek, köpek, tabanca ve kendi görüntülerinden oluşan imgeler yer alıyor. Oluşturduğu metaforlar alçak kabartma yöntemiyle doku kazandırdığı kağıtlar üzerine yaptığı desenler ve köpükleri oyarak oluşturduğu heykeller ile aktarılıyor. Sanatçının diğer önemli imgesi ise, Osmanlı- İslam mitolojisinde de yer alan ve meyveleri insan başı şeklinde olan vak vak ağacına asılı kelleler. Bu eserdeki ağaç imgesi Vaka-i Vakvakiye olayında insanların asıldığı çınar ağacının bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Malzeme seçiminde kendi keşfettiği yöntemleri kullanan sanatçı, henüz kağıtlara doku kazandırma aşamasında başlayan çalışma sürecinden çerçeve seçimine kadar ham malzemeye verdiği kıymet sonucunda üzerine gelecek her bir görüntünün bu kıymet verme durumundan etkilenmesine izin veriyor. Havva Altun, Anne ben aptalım cümlesinin enerjisini tüm büyük laflardan ve akıldan vazgeçişle birlikte gelen zihinsel çöküş ve sonrasında artık sonucu belli olmayan bir yeni duruma doğru gidiş olarak okuyor. Bu sergisinde, kendini duyduğu ve gördüğü şeylerin akışına bıraktığını belirten sanatçının ortaya çıkarttığı eserlerin Nietsche'nin kişiliği ya da eserleri ile doğrudan bir bağlantısı bulunmuyor ancak bu cümle tüm çalışmalarının ortak atmosferini tanımlıyor. 1980 yılında Ankara'da doğdu. 2007 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde yüksek lisans derecesini, 2013 yılında doktora derecesini tamamladı. Aynı üniversitede Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Öptüm Annen başlıklı ilk solo sergisinin yanı sıra yurt içi ve yurt dışında birçok karma sergide eserleri yer aldı. Second personal exhibition project by Havva Altun Mutter, Ich Bin Dumm | Mother, I am dumb will be held between May 16- June 8, at current art space, HUB Art Space under CerModern. Altun, in her second personal exhbition revolves around Mutter, ich bin dumm/ Anne, ben aptalım which are last words at the end of Nietzsche's known story about his throwing his arms around the neck of the horse which is being flogged by the owner. In the exhibition, there are images of donkey, dog, gun which she frequently uses, and as well as his own pictures. Metaphors she articulates are transferred on to the paper by the icons she builds by scratching foams and patterns on papers which she adds texture throug low-relief method. Another significant image of the artist is the heads hanged on vak vak tree, which is a tree also appearing in Ottoman- Islamic Mythology bearing fruits in the shape of human head. Tree image in this artwork, appears as a reflection of plane tree, on which people were hanged on Vaka-i Vakvakiye incident. In the selection of material, applying to methods she invented herself, artist allows every image fell on the raw material to be influenced by the value she attaches to the raw material starting with progressing of the artwork to the selection of the framework. Havva Altun, interprets the energy of the sentenceMother I am dumb as a mental breakdown brought about by all big words and giving up on reason; and then as entering into a new situation, result of which is unknown. In this exhibition, there is no direct connection between Nietzsche's personality, and works of the Artist saying that she let herself flow along with what she hears and sees. However, that sentence describes the common atmosphere of her all works. Havva Altun was born in Ankara, in 1980. She obtained her graduate degree from Hacettepe University, Fine Arts Faculty, Painting Department in 2007, and she acquired her Phd degree in 2013. She has been working as the Research assistant in the same university. Apart from her first solo exhibition Öptüm Annen, she took part in many group exhibitions both domestically and abroad."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/peter-martensen-bertrand-delacroix-gallery-june-05-july-05-2014/", "text": "This summer, BDG welcomes Peter Martensen for his debut solo exhibition in New York City. The Danish multimedia artist is a talented visual artist, painter, sculptor and musician. This all-new show will feature large oil on canvas pieces as well as smaller ink on paper works and several lithographs. Using a limited palette of subdued colors, Martensen's works confront today's busy, modern society and the isolation and loss of individuality that is possible within such a crowded space. Martensen's works are eerie, surreal worlds, universes freed from temporal and geographical restraints. They recall masters, such as Thomas Eakins and Lucien Freud, as well as contemporaries Mark Tansey and Eric Fischl; however, Martensen has created a unique style distinctly his own. His pieces exist in unknown places of which the viewer knows little about. Martensen's art is often triggered by newspaper photographs, television stills and historical events but he never reproduces these images exactly. Rather, he is inspired by the media and uses it as a starting point for his distinct and peculiar works. Martensen renders his canvases in monochromatic color palettes often choosing hues of grey and blue. The paintings, fraught with ambiguity and doubt, typically depict classically rendered yet anonymous figures. These figures, devoid of individuality, never connect with those around them even when placed in a crowd. With a dark sense of humor and clever hints of science fiction, Martensen's compositions successfully juxtapose a sense of euphoria with the sinister unknown. Martensen, born in 1953 in Denmark, studied at the Academy of Fine Arts in Odense, Denmark from 1971-1977 and consequently attended the Academy of Fine Arts in Copenhagen. His work has been included in BDG group exhibitions in the past and he has had numerous solo and group exhibitions throughout Europe. He has been commissioned to make pieces for the NOKIA Head Office and Saxo Bank Head Office in Copenhagen, among several other corporate commissions. His work is part of several prominent public collections, including the Statens Museum in Denmark, the Victoria and Albert Museum in London and the Gothenburg Art Museum in Sweden. He currently lives and works in Hellerup, a small Danish town just outside of Copenhagen. Martensen has recently begun a residency in New York City and will use this time to prepare for his upcoming exhibition. He is available for interviews and will attend the opening reception on June 5. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/su-water-artists-without-borders-kargart-26-mayis-29-mayis-2014/", "text": "kargART süre olarak kısacık ama içerik olarak kocaman olan uluslararası AWB sergisine ikinci kez ev sahipliği yapıyor. Artists Without Borders, düzenlediği bu proje ve sergi ile yaşam kaynağımız olan SUyun zengin anlam ve anlatımlarını bir araya getiriyor. Organizasyon: Artists Without Borders; Pelin Sürmeli. For the second time, kargART is hosting Artists Without Borders' international exhibition which has a huge content. Artists Without Borders gathers together the rich meanings and the expressions of Water; source of all life with this project and exhibition. Organization: Artists Without Borders; Pelin Surmeli. Carola- Von Hoffmannstahl- Solomonoff, U. S. A. Sandor Zsolt Nagy, U. K."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/10/terk-edilmis-abandoned-timurtas-onan-merhart-galeri-20-mayis-28-haziran-2014/", "text": "Meraklarımız, beklentilerimiz ve hayal gücümüzle baktığımızda alışık olmadığımız formların ve belirgin zıtlıkların olduğu bir dünyaya gireriz. Gerçek dünya böylesine keskin siyah ve katıksız beyaz tonlarda görüntüler sahneler mi bilinmez. Muhtemelen doğadaki renk kullanımı bu etkileyici tonları baltalayacaktır. Bu tonlar ise geçmişin siyah beyaz sinema filmlerinin dram duygusunu çağrıştırıyor. Görünürde herhangi bir canlı belirtisi olmasa da, dram o görüntülerde, açılar ve yüzeylerin, biçimler ve gölgelerle olan diyaloğunun terkedilmiş mekanların anlamlılığına olan düşkünlüğündedir /bağımlığındadır. Beyaz ışık; pencere camlarının parmaklıklarının arasından, uçsuz bucaksız, sessiz ve karanlık mekanların içine doğru, şiddetli huzmeler ve gölgelerle yolunu buluyor. Gölgeler aralıklardan sızan daha da parlak ışıklarla birlikte ışık parçacıklarını çevreliyor. Cam, metal ve ahşap birarada gizemli dokular oluşturmuş. Etrafta artık kullanılmayan makine parçacıklarını farkediyoruz. Bir pencerenin dışındaysa büyük bir vinç var, fakat muhtemelen hareketsiz, terkedilmiş olduğu aşikar tüm bu mekan gibi. Geçirgenliğini yitirmiş camların arasından görünen ağaçların tüyümsü biçimleri metal çubukların sert çizgilerini belirginleştiriyor. Bir insan figürü gördüğümüzde, bir afetin ardından terkedilmiş bu yere giren ilk kişiye bakar gibiyiz. İnsan formu uzakta dikdörtgen beyaz bir ışıkla çerçevelenmiş; bu aslında açık bir kapı. Önündeki alan alabildiğince uzanıyor ve kapıdaki figür neredeyse alanın orantısız yoğunluğuyla eziliyor. Toz kokusunu sanki burnumuzda hissediyoruz. Derlemedeki anlatımlar çağrışımlarıyla bizi bu yer hakkında meraklandırırken, görüntüler form, çizgiler ve ışık haline bürünmüş bir meditasyondan daha fazlasını sunuyor. Fotoğraflar bizi gölgenin biçimle, ışığın yüzey ve açılarla olan etkileşimi üzerinde düşündürüyor. Tüm bunlar, görüntülere gerçekliği bilinen yerlere ve eşyalara dayanmayan türde kompozisyonlar ve soyutluk kazandırıyor. Bu fotoğraflar, sanatçının sevdiği heykel ve soyut resim gibi diğer sanat formlarının yakın akrabaları. Terk edilmiş deki fotoğraflar İstanbul'un kullanılmayan ve düşük kapasiteyle kullanılan iki tarsanesinde çekilmiş.1455 de inşa edilen, dünyanın ikinci eski tersanesi olan Haliç Tersanesi ve zamanının önemli tersanelerinden Cami Altı Tersanesi. Fotoğrafçı Timurtaş Onan, bu yerlerde taptaze bir ilham bulmuş kendine. Terk Edilmiş, daha önceki çalışmalarının hem devamı hem de onlara bir veda niteliğinde... İstanbul'da mekanlar ve insanlar üzerine önceki çalışmalarıyla tanınan sanatçı Terk Edilmişte, o eşsiz atmosferi çok az bilinen bir yeri keşfe çıkmış. Eskiden beri form ve ışığa önem veren bir fotoğrafçı olarak Terk Edilmişte Onan, bu hassasiyetini ön plana çıkarmış. Daima kendine özgü yerlerin ruhunu yakalama yeteneği olan fotoğrafçı bu kezTerk Edilmiş ile eski tersanelerin atmosferini keşfe çıkmış. Küresel eğilimde olduğu gibi, bugünlerde böyle tersaneler ya çok düşük kapasiteyle çalışmakta ya da satılmaktalar. Bir zamanlar büyük faaliyet içinde, çok sayıda teknenin inşa edildiği yerlerken günümüzde deniz nakliyatı yerine karayolu nakliyatına önem verilmesiyle böylesine geniş alanlar kullanılmadan, bakımsız halde bırakılmıştırlar. Bu yüzden fotoğraflarda boşluğun ve terk edilmişliğin izleri görülmektedir. Fotoğrafçının niyeti öykü anlatmak veya sosyal ve tarihsel bir belgesel çalışması yapmak olmasa da, bu görüntülerde tarihin ve değişimin çok güçlü yankıları duyulur. Her şeyin ötesinde, bir sanatçı olarak Onan, bu yerlerde bakış açısını ve anlatım ustalığını sergiliyor. Bu ıssızlık da bir güzellik var, bu duyulmamış ıssız yerler formlar ve dokular insanı çeldiren bir şeyler barındırıyor. Fotoğraflar, izleyiciyi düşünmeye ve büyülenmeye, huşu ve merak içine çekerek hayal gücü ve fantazilerini uyarmaya ve böylece içsel dünyalarına ayna tutmaya davet ediyor. Dönüp arkamıza baktığımızda, dünya farklı görünecektir. As we enter, with our eyes and imagination, with our curiosity and expectation, we find ourselves in a world of unfamiliar forms and distinct contrasts. I'm not sure that real life ever produces quite the stark black and white tones of these images. The expressiveness of these tones would be diminished by the use of colour. They arouse a memory of certain black and white cinematic films of an earlier time; they bestow a sense of drama. And yet there is almost no organic life evident: the drama is in the images themselves, in the engagement with the dialogue of angles and surfaces, with shapes and shadows, with the suggestiveness of abandoned spaces. White light finds its way through a grille over window panes, into vast silent dark halls heavy with beams and shadows. Shadows frame a grid of bright patches cast by even brighter light strained through more grids. There are intriguing textures, of glass and metal and wood. Here and there we can make out what seems to be disused bits of machinery, and outside one window there's a huge crane, but it is probably motionless, apparently as abandoned as all this area has been. Where trees are seen through opaque glass, their feathery shapes accentuate the emphatic lines of metal bars. When we see a human figure it's as if we were looking at the single person who has entered this space since some catastrophe made its inhabitants flee, or drift away. The human figure is framed by a distant oblong of white light; it's an open door. The space in front of him stretches empty in all directions; the proportions overwhelm him. We can almost smell the dust. While narratives suggest themselves in this collection, and our curiosity about the location is aroused, the images are really more of an extended meditation on form, line and light. The photographs make us contemplate the interplay of shade with shape, light with surfaces and angles. It gives to these images something of abstractions, of compositions whose effects do not entirely rely on the recognition of actual places and things. These pictures are close relatives of the other art forms the photographer loves, sculpture and abstract painting. The photographs in Abandoned were taken in disused old shipyards in Istanbul: the Haliç Tersanesi, which, established in 1455, is the second oldest in the world, and the Cami Altı Tersanesi, which was also an important yard in its time. In these spaces photographer Timurtaş Onan found fresh inspiration. Abandoned is both a continuation of and a departure from the work he has done before. Known for his previous work on places and people in Istanbul, in Abandoned he explores a little-known territory for its unique atmosphere. Always a photographer with an eye for shapes and light, in AbandonedOnan makes these preoccupations his central concern. Always a photographer with a gift for capturing the particular essence of specific places, in Abandoned he explores the atmosphere of old shipyards. Typical of the global trend, these days these shipyards work at a much lesser capacity or are sold off. Once they were hives of activity, with huge numbers of boats being built and repaired, but now, with the decline of water transport in favour of road transport, vast spaces are left unused and untended. Therefore evidence of emptiness and abandonment are found in these pictures. Even while the photographer's intention is not to tell stories, and certainly not to provide work in the genre of social documentary, history and change are powerful resonances in these images. It is as an artist above all that Onan brings his perceptive and expressive skills to these locations. There is beauty in this desolation, intrigue in the forms and textures found in these little-known and largely forsaken locations. The photographs here invite the viewer into states of contemplation and fascination, even wonder and awe, to find one's imagination and fantasy stimulated, to find one's inner states mirrored and evoked. When we have to turn away, the world looks different."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/3-alacati-genc-sanat-gunleri-2014/", "text": "1. Amaç: Çağdaş sanat eğilimlerini yansıtabilen, özgün, nitelikli ve yenilikçi işler yaratan yeni kuşak sanat temsilcilerini desteklemek, değerlendirmek ve sergilemek amacıyla Alaçatı Sanat Dostları tarafından 3. kez düzenlenmektedir. 2. Serginin Teması: Değişim Değişen ve globalleşen dünya üzerinde bulunduğumuz koşullara dair değişim gösterebilen, farklı anlayışlar ve öngörüler kapsamında çeşitliliği yansıtan, düşündüren, işler amaçlanmaktadır. 3. Eser Seçimi: Başvurular ileride ilan edilecek seçici sanat kurulu üyeleri tarafından değerlendirilir. Sergilenmeye hak kazanan eserler 01 Eylül 2014 tarihinde web sitesinde ilan edilecek ve elektronik posta aracılığıyla bilgilendirilecektir. 4. Katılım Kriterleri: Katılımcıların uzmanlık alanlarında sanat eğitimi almış ya da alıyor olması; 40 yaşından gün almamış olması, Türkiye de ikamet ediyor olması şart koşulmaktadır. 5. Teknik ve Boyut: Katılımcılardan resim, heykel, seramik, sayılı baskı, gravür, lif sanatı, dijital sanat, fotoğraf gibi çağdaş sanatın birçok alanında 2-3 boyutlu üretilmiş eserler; düzenleme, yerleştirme gibi işler beklenmektedir. Kullanılan mecra, teknik ya da malzemede sınırlama yoktur. 3 boyutlu eserlerin taşınabilir nitelikte olması; teslim edilen eserlerin çerçeveli boyutları uzun kenarı 40 cm i geçmeyecek şekilde olmalıdır. 6. Gönderilecek Eser Sayısı: En fazla 3 eser değerlendirilmek üzere gönderilebilir. Adaylar sergiye tek başına veya ekip olarak katılabilirler. Ancak sergiye ekip olarak başvurulan işlerin ekip olarak yapılmış eserlerden oluşması gerekmektedir. 7. Başvurular: Katılımcıların en geç 20 Ağustos 2014 tarihine kadar www. alacatisanat. com adresi üzerinden online başvurularını gerçekleştirmeleri gerekmektedir. 9. Eserlerin Teslim ve İade Koşulları: Sanatçıların seçilen eserlerini, en geç 16 Eylül 2014 tarihine kadar Kırmızı Ardıç Kuşu Sanat Galerisi, Kemalpaşa Caddesi No:96, Alaçatı, Çeşme-İzmir adresine posta yoluyla veya elden teslim etmeleri gerekmektedir. Sergilenmeye değer görülen ve kargo ile gelen eserlerin sergi mekanına gelişi veya iadesi kargo ile yapılacaksa kargo masrafı eser sahibine aittir. Eserlerin türüne göre gerektiğinde: ahşap kasa, çerçeve v. b. g korunaklı ambalajlar içinde yollamaları gerekmektedir. Kargo ile gelen ve geri gönderilen eserlerin görebileceği her türlü hasardan ve kaybolmadan, düzenleyen kurumlar sorumlu değildir ve sorumlu tutulamaz. Sanatçılar eserlerini 14 Ekim 2014 tarihinden itibaren aynı adresten geri alabilirler. Kargo ile iade edilecek eserler ödemeli olarak 24 Ekim 2014 tarihine kadar eser sahibine gönderilecektir. 10. Sergi süresi 27 Eylül- 12 Ekim 2014 dir. 11. Görsel Malzeme Kriterleri: Değerlendirme aşaması için; dijital fotoğraf makinesi ile çekilen görüntünün imaj özellikleri: en az 72 DPI çözünürlüklü, tercihan 1200x900 piksel boyutlarında, 500 Kb altında, JPG ya da PNG formatında gönderilmelidir. 3 boyutlu yapıtların derinlik hissi veren, açılı, tercihan beyaz ya da sade bir fonda çekilmiş görselleri iletilmelidir. Seçilen eserler ile ilgili daha sonra yüksek çözünürlükte baskıya uygun kalitede görsel malzemeleri ayrıca katalog için talep edilecektir. Katılım Koşulları bu madde dahil 12 maddeden oluşur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/bryzanz-sukran-moral-edith-russ-haus-fur-medienkunst-oldenburg-almanya-18-mayis-31-agustos-2014/", "text": "Şükran Moral'in Oldenburg, Almanya'daki kişisel sergisi hakkında sizi bilgilendirmek istiyoruz. Türkiye'de yaşayan önemli performans sanatçılarından Şükran Moral'in retrospektifi niteliğinde gelişen B YZANZ 18 Mayıs Pazar günü media sanatı odaklı kurum Edith Russ Haus für Medienkunst'ta izleyiciler ile buluşacak. Küratörlüğünü Claudia Gianetti üstlendiği sergide sanatçının iki yeni işi, -Tales to a Young Girl adlı video yerleştirmesi ve Çocuk Gelin adlı heykel yerleşmesi- Hamam ve Bordello gibi önemli işler ile yan yana yer alıyor. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/dalgawave-onay-akbas-galeri-artist-15-mayis-14-haziran-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/gruppenausstellung-popstalgie-galerie-anna25-may-20-june-12-2014/", "text": "Es freut mich sehr, Euch zur Gruppenausstellung Popstalgie einzuladen. Zu sehen sind Arbeiten von Aaron Vidal und Holger Zimmermann, welche sich in ihrer Malerei beide mit den 50er und 60er Jahren auseinander setzen. Die Künstler spielen in ihren Werken mit einer nostalgischen Sicht auf die Welt und geben diese in neuartiger Form wieder. In Aaron Vidals Malerei erscheinen als vorherrschendes Motiv Automobile aus den 50er und 60er Jahren. Gekoppelt werden die Autos mit Menschen aus dieser Zeit, sowohl Berühmtheiten, wie die Kennedys, als auch schöne Frauen und Manner, die den Zeitgeist dieser Jahre widerspiegeln. Seine Werke sind kontrastreich und besitzen eine klare Formsprache. Holger Zimmermann findet die Inspiration für seine Werke in Zeitschriften und Publikationen aus den 50er und 60er Jahren. wobei sowohl Menschen als auch Gegenstande gleichemaßen in seinen Malereien auftauchen. Kennzeichnend für seine Werke auf Büttenpapier sind die aufgelösten Konturen und die reduzierte Farbigkeit. Die unterschiedlichen Arbeitsweisen der beiden Künstler üben auf den Betrachter eine ahnliche Wirkung aus: sie rufen Erinnerungen und unerkannte Sehnsüchte hervor. Eine Popstalgie entsteht. Ich freue mich auf Euer Kommen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/in-the-land-of-entropic-beauty-lisa-adams-cb1-gallery-june-15-july-20-2014/", "text": "Opening reception: Sunday, June 15, 2014, 5 7 p. m. The world of Lisa Adams is set in an environ that straddles the imaginary and apocalyptic, replete with thwarted nature and human-built forms constructed from unlikely sources. Lisa Adams' third solo exhibition at CB1 Gallery, In the land of Entropic Beauty expands the artists' vocabulary of imagery and of paint treatments, presenting a version of beauty that is conjured from an interior place, referencing the familiar so that the subjects retain a semblance of familiarity, yet are bolstered in mystery and uncertainty. With an undercurrent of melancholy built upon a dichotomous palette of bright colors and black, the artist feels a palpable sense of a world going wrong in the hands of humans. In The Land of Entropic Beauty no one seems to be bothered by the decay and steady decline into obscurity. The contrast of invention and perceived reality plays in Lisa Adams' work as she states, I paint the world I perceive. Thus Adams' vision arouses tension with her viewer who is content with the status quo but is challenged by the off-putting perspective and implied impending disaster that is both subtle and palpable. Drawing inspiration from cinema, in particular that of 70s filmmakers Werner Herzog and Andrei Tarkovsky, urban ruins, WWII bunkers, spaceships, fields of flowers and any visual motif that can be used to create a sense of dissonantly visual poetry. Slow moving and consistent, Adams likens her methodology to that of a plodder creeping into our consciousness without fanfare. Hers is a slow burning peculiarity that brings us to our senses."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/13/serkan-azeri-devabil-kara-gecmisin-izini-surmeye-devam-ediyor/", "text": "Doksanlı yılların başından bugüne kadar çok yönlü bir çalışma disiplini içerisinde ve farklı tekniklerden faydalanarak ürettiği işleriyle çağdaş sanatımızın önemli isimlerinden biri olan Devabil Kara'nın, arkeolojiye olan ilgisi daha ilk serilerinde somut anlamlar kazanmaya başladı. Devabil Kara, bu ilgisi çerçevesinde sistemli bir biçimde ürettiği çalışmalarında, hiçbir zaman arkeoloji bilimine ve bu bilimin çalışma metotları aracılığı ile ortaya çıkarılan buluntulara, günümüz insanının sorgulamadan gerçekleştirdiği nostaljik ve duygusal bir gözle bakıp, onları gerçekliklerinden saptıran anlamlar yüklememiştir. Onun için, binlerce yıl toprak katmanları altında kalan fosilleşmiş varlıkların ya da eserlerin hala yerin metrelerce altında adeta nefes aldıklarını duyumsamak, onların yaşanmışlıklarını ve işlevlerini hissedebilmek için araç olacak bir adımdır. Eski yapıtları ve varlıkları belirli bir işlevle birlikte yaşam seyri içerisinde bulundukları mekan la birlikte değerlendirir. Onları asla tek başına veya kurgulanmış yapay mekanlar içerisinde düşünmez. Yüzyıllar sonra bu buluntuların, üzerindeki yaşanmışlıkla beraber, tekrardan yapıldıkları dönemde içerisinde bulundukları mekanlar ve çeşitli coğrafyalardaki ait oldukları bölgelerin heyecanla keşfedilmesi önemlidir, Devabil Kara'nın perspektifinde. Üretimiyle geçmişin izini sürmektedir sanatçı. Kendi deyimiyle geçmiş ve gelecek arasındaki boşluğu tamamlayan imgeler oluşturmanın peşindedir. Mekan ile resmin bir bütün olarak algılanması Devabil Kara'nın sanatında önemlidir. Üsküdar'daki Atik Valide Külliyesi'nde açtığı Dilin Söyleyemedikleri isimli sergisine ev sahipliği yapan eski cezaevinin duvarlarına bile uygulamalar yapıp, yaşanmışlığın oluşturduğu belleği mekan düzenlemesiyle bütünleştirmiştir. Dilin Söyleyemedikleri sergisinin bir devamı niteliğinde görülmesi gereken M25sergisindeki resimleri, zaman içerisinde atölyeye dönüştürdüğü, üç farklı mekanda üretmiştir. Sanatçı için, mekan içerisinde atmosferi duyumsayarak çalışmak çok önemli bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Sergiye de ismini veren M25 isimli depo, yerin metrelerce altında bulunan bir çalışma alanıdır. Bu mekanda sanatçının aradığı ortamı bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bu ortamın üretilen yapıtlara nüfuz eden yapısı, gerek konu anlamında, gerekse de biçimsel anlamda uyumlu bir görüntüde gözlemlenebiliyor resimlerinde. Devabil Kara, resimlerinde çok çeşitli malzemeler kullanmaktadır. Selüloz ve balmumu gibi doğal malzemelerden resim yüzeyindeki biçimlerini yaratırken faydalanır. Bu malzemelerin kullanımının tuval üzerinde yarattığı görsel etki, anlatmak istediği fikirlerin boyutuna da uygundur. Resimlerin arka planında rahat fırça sürüşleriyle, sıcak ve soğuk renkleri iç içe geçirip yoğunlukla uyguladığı alanlar üzerine, yoğun malzemeden yararlanarak resmin bünyesinde adeta erittiği tuval katmanın dokusal etkisi, kompozisyon içerisinde arka plan yapılanmasının hareketliliği ve renkliliği yanında, monokrom ve sade görüntüsüyle görsel boyutta bir dinginlik yaratmaktadır. Bu oluşum, sanatçının merkezine alıp araştırmalara giriştiği yer katmanları temasına da görsel gönderme yapmaktadır. Bazı eski resimlerinde, tuval yüzeyinde çizgilerle belirlediği geometrik alanları, bu serisinde iç içe geçmiş renkli ve monokrom dokusal yüzeylerde farklı bir boyutta görüyoruz. Belirlenmiş alanlar bu resimlerde başlı başına bir dünyaya dönüşüyor. Selüloz ve balmumundan faydalanarak oluşturduğu resimlerinde, arka planın yoğun renk ve biçimsel uygulamasına karşın, resmin bünyesine kattığı ikinci katmanda sadelik dikkatimizi çekiyor. Hemen hemen tüm resimlerinde üzerine eğildiği boşluk ve doluluk kavramlarını bu resimlerinde uygulama boyutunda çok daha vurgulu bir biçimde görüyoruz. Devabil Kara, daha önceki resimlerinde yer vererek, güç ve düzen gibi kavramları sorguladığı sandalye imgesini bu serinin birçok işinde de kompozisyon içerisinde kullanmıştır. Sandalye imgesi, sanki boşluk içerisinde deviniyormuş gibi, kullanılan malzeme ve kurgu aracılığıyla tuval yüzeyinden dışarıya taşan bir rölyef gibi işlenmiş. Aynı uygulama sanatçının bazı resimlerinde kompozisyon içerisinde yer verdiği otoportre silüeti ve gergedan figürlerinde de geçerli. Seri içerisindeki bazı çalışmalarında tamamen doğal malzemelerden elde ettiği boya uygulamalarının yanı sıra, gerçek bir bitkinin dalları ve yapraklarını da uygulamış olduğu bu katmanlar içerisine dahil etmiştir. Bu katmanlar ve gerçek bitki parçalarının üzerini örten doğal boya uygulaması, fosilleşmiş varlıklara ve çeşitli kavramlara zaman perdesinin ardından bakma fikri eşliğinde, onların deforme olmalarına karşın, içlerinde daima var olan ve geçen zamanlar sonucunda yok olmayacak olan bilimsel kodları da düşündürüyor. Bu metin YAPI Dergisinde Sonbahar 2011 de yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/14/1833/", "text": "Ne en 1951 a Montreal, Canada, Jean-Pierre Seguin a fait ses etudes d'art a l'Universite du Quebec a Montreal. Il a ete professeur au Departement des arts et lettres de l'Universite du Quebec a Chicoutimi de 1979 a 2010. Jean-Pierre Seguin qui a cree aux premieres annees de son art des peintures abstraites en sens conceptuel pas aussi en sens stylistique, est devenu celebre avec ses portraits ; mais il n'a pas aussi renonce a son interet a la peinture abstraite. Il a exprime que durant le processus de son odyssee, comme tous les artistes, il a ete influence par des genres et artistes differents mais il a enfin decide de peindre des portraits. Mais le fait de declarer qu'il peint seulement des portraits sera fermer ses yeux sur sa polyvalence. Parce que sa perception des portraits est bien differente des approches classiques et c'est possible de remarquer sa perception specifique des portraits a ses photos, estampes, assemblages et meme dans ses sculptures. L'aspect le plus important lequel lui differencie des autres artistes qui peint des portraits c'est qu'il prete de l'importance a l'interaction avec le spectateur. Aux portraits des celebrites, qui sont parfois ses connaissances et parfois peintes juste parce qu'il les trouve correspondantes au concept, comme Michael Snow, Gherard Richter, Raymond Lavoie, Andy Warhol, Louise Bourgeois, Marina Abramovic, Guido Molinari, Chuck Close, Raymonde April, Damien Hirst et Kara Walker il inclut le spectateur dans le jeu en enlevant son identite moyenne du spectateur, comme les romans postmodernes qui incluent le lecteur dans le processus de la creation de l'ouvrage, les uvres de Jean-Pierre Seguin incluent le spectateur dans le processus de creation. Sa methode inductive a ses peintures pointillistes ou ses assemblages crees avec des materiaux differents force le spectateur a se deplacer en avant et en arriere de l' uvre et saisir des images differentes grace a l'illusion creee. C'est-a-dire qu'il arrive a creer une uvre abstraite en utilisant des materiaux concrets. La façon de la perception de la peinture constitue le fondement de la recherche artistique de Jean-Pierre Seguin. Il croit que la perception du spectateur changera en fonction d'usage de techniques differentes et accepte la technologie comme un moyen essentiel pour decouvrir des voies differentes. Par exemple il utilise l'ordinateur et l'appareil photo pendant le processus de la creation de ses peintures et assemblages, fait usage des boutons, pieces de puzzle, fils, perles et figurines plastiques de soldats, profite de la photo de la personne dont il va realiser son portrait avec le bois qu'il produit sur la principe de l'illusion optique. En bref Jean-Pierre Seguin a reussi a creer des lectures differentes avec ses uvres dans lesquelles il fait usage de la technologie et la tradition artistique ensemble. Ses uvres sont exposees dans plusieurs exhibitions personnelles ou de groupe dans les pays differents et se trouvent dans diverses collections privees ou publiques, il est represente par la galerie OK Harris. Jean-Pierre Seguin: Je suis ne a Montreal dans un des quartiers les plus pauvres et durs de la ville. Mes parents n'etaient pas riches, mais grace a leurs courage et travail, nous n'avons jamais manque des besoins essentiels. Mes parents ont eu trois enfants consecutivement, Claudette, Andre et Louise. Ensuite, ma mere a fait neuf fausses couches avant que je nais, neuf ans plus tard. Enfin, c'est mon beau-frere, Laurent, qui m'a initie au dessin et a la couleur. A l'ecole primaire, j'etais un des meilleurs dessinateurs de l'ecole, mais je m'interessais beaucoup plus aux sports et surtout au hockey. Les arts visuels demeuraient quelque chose d'abstrait pour moi, je n'avais aucune connaissance historique et technique. J. P. S.: Mes influences ont ete nombreuses, car j'aimais tout. Je voyageais entre l'abstraction et la figuration selon mes desirs. Picasso et Bacon ont ete des peintres tres importants pour moi. J'aimais leurs façons de nous presenter sur une meme surface des elements qui appartenaient a la figuration et a l'abstraction. Parmi les peintres contemporains, J'aime beaucoup le travail de Gerhard Richter et de Chuck Close. Etant donne mon attirance vers le portrait, il est impossible de ne pas tenir compte du travail de ces peintres. Mais, c'est surtout des mouvements de pensees, l'art conceptuel, le pop art, le body art, l'art abstrait, le photorealisme et l'art de citation, qui m'ont influence. Ils m'ont permis de reflechir sur ma façon d'aborder l'image peinte et photographique. J. P. S.: J'avais environ 16 ans lorsque j'ai peint ce tableau. Je n'avais pas beaucoup de connaissances, je n'avais pas encore amorce mes etudes en art. Si je me souviens bien, mon deuxieme tableau etait expressionniste, mon troisieme etait inspire de Picasso, etc. Avant d'etablir mes choix en art visuel, j'ai explore differentes approches et de nombreuses techniques. Neanmoins, ce premier tableau surrealiste etait a la maniere de Salvador Dali. Il etait tres realiste, c'est le contexte qui etait surrealiste. Decouvrir ses priorites n'est pas toujours facile et la carriere d'un artiste n'est pas inevitablement lineaire. Picasso a explore durant toute sa vie, il passait souvent d'une maniere de faire a une autre. Beaucoup d'artistes contemporains exploitent differentes approches et disciplines differentes. Nous pouvons penser a Damien Hirst, Wim Delvoye, Gerhard Richter et il y en a beaucoup d'autres. J. P. S.: Mon but est toujours le meme, je veux decouvrir de nouvelles façons de produire une image et jouer avec la perception selon les distances de lecture. J'utilise differents moyens de production, mais ma methode de travail est toujours sensiblement analogue. Mon desir est de decomposer l'image pour la reconstruire de maniere innovatrice. J. P. S.: Le choix des materiaux peut etre determine pour sa relation avec l'image a produire, comme dans l'utilisation des soldats pour l'exposition WW2 . Mais le plus souvent, ce sont les qualites visuelles et esthetiques de la matiere qui m'interessent. Peu importe les materiaux utilises, mon intention demeure le meme, je compte surprendre le regardeur. Je veux le faire voyager entre le rationnel et l'irrationnel, entre la pensee et l'emotion. J. P. S.: Oui, vous avez parfaitement raison. Une grande partie de mon travail est cerebrale. L'elaboration du projet, le choix des photos et la decomposition de l'image demeurent un travail plus intellectuel. La partie finale du projet, la preparation de la surface, les assemblages et l'application de la peinture sont plus physiques. C'est pour cela que je considere mon travail comme etant conceptuel. Je peux facilement developper, preparer le projet et superviser sa realisation faite par des assistants, comme un architecte ou un realisateur de film. J. P. S.: Le choix des personnes n'est pas determine par mes sentiments ou par l'importance de ces personnes. Mon choix est fait en fonction du projet que je veux realiser. Pour mon exposition WW2 , j'ai choisi Rita Hayworth, Ingrid Bergman et Judy Garland parce qu'elles etaient actives durant la deuxieme Guerre mondiale. Elles font partie de ce moment de l'histoire de l'humanite. Pour cette meme exposition, j'ai fait le portrait de John F. Kennedy, car il etait lieutenant dans la marine. Pour le projet sur les Portraits POP , j'ai realise les portraits de John F. Kennedy, Martin Luther King, Mao, Marilyn Monroe, etc. parce qu'ils sont des personnes populaires. Lorsque j'ai demeure un an a Paris, mon projet a ete de peindre les portraits des personnes qui me visitaient, independamment de leur notoriete. Concernant mon projet Portraits d'artistes , je choisissais des artistes que je pouvais photographier, certains etaient tres connus et d'autres moins. Le choix du sujet est determine uniquement par l'intention. J. P. S.: La problematique est davantage la decomposition analytique d'une figure. Je veux que le regardeur qui se rapproche de l'image perde l'identite de la personne. Non, les particularites physiques n'ont pas d'influence sur mes choix. Cependant, il est possible d'elaborer un projet dans ce sens. Je pense que cela pourrait etre interessant. J. P. S.: Oui, vous avez raison. Toutefois, je pense qu'il y a quelques differences. Lorsque vous regardez un tableau photorealiste, les distances de lecture ne changent pas beaucoup l'image, le sujet est toujours le meme, la realite est dominante. L'intention n'est pas de nous eloigner de la realite photographique. Concernant l'art optique, les artistes, Vassarely, Soto, Le Parc, Agam, etc., ont travaille dans l'abstraction geometrique. Tres peu, comme Markus Raetz, ont exploite l'optique dans des images realistes. Ma maniere de creer et mon approche de l'art optique ont certainement plus d'affinite avec cet artiste. Pour moi, l'utilisation des methodes optiques pour fabriquer mes images est une façon de proposer differentes lectures au spectateur, de l'objet au portrait, de l'abstraction a la realite et vice-versa. J. P. S.: Je travaille a partir de photographies que je decompose en trame. Les dimensions de l'image quadrillee sont choisies en fonction de la representation que je veux obtenir. Aussi, il est important pour moi, d'obtenir differentes lectures possibles. Je cherche a troubler la perception du spectateur et a trouver les moyens qui vont le pousser a se deplacer et a aborder le portrait depuis des distances differentes. Celui qui se rapproche de l'image pour mieux voir, perd de plus en plus le sens de la realite identifiable de la photographie, les reperes propres au medium qui d'ordinaire le guident lui echappent et il tombe ainsi dans une forme de lecture purement plastique et meme abstraite. Je travaille mes tableaux pour que leurs lectures de pres et de loin soient differentes et interessante. Ainsi, je realise deux tableaux dans un seul, un que l'on perçoit de loin et un autre que l'on perçoit de pres. Il est important que ces deux tableaux aient des qualites visuelles equivalentes pour soutenir la curiosite du spectateur. Lorsque la photographie a ete quadrillee selon mes besoins et que les couleurs ont ete choisies, il faut appliquer la peinture. Cette application demande de respecter le choix des couleurs et des carreaux a remplir. Cela impose une precision, une grande patience et une bonne perseverance, mais cela n'exige pas une hyper dexterite. Pour ces raisons, mes tableaux ne sont pas hyperrealistes, ils sont plus d'un realiste photographique. Ma maniere de travailler est plus conceptuelle, c'est une approche geometrique et mathematique. J. P. S.: Cette illusion d'optique est connue depuis tres longtemps en dessin. J'ai eu l'idee de l'utiliser en sculpture. Produire un vase qui devient un portrait selon la perception du spectateur, cela s'inscrivait directement dans mes preoccupations visuelles. J'utilise la photo d'une personne vue de profil et j'en tire une silhouette. A partir de celle-ci, on fait un vase en bois tourne. La technique est simple, mais le rendu est efficace. J. P. S.: Depuis plusieurs annees, j'utilise differents materiaux et objets pour produire des images. En 2011, j'ai realise un tableau Peace and Love avec des petits soldats en plastique. Je voulais produire d'autres tableaux en utilisant des petits soldats, mais il etait important que l'image produite soit en relation avec les soldats. J'ai choisi de composer des images qui font reference a la Deuxieme Guerre Mondiale. Mon exposition WW2 sera presentee a la galerie OK Harris de New York, du 8 mars au 19 avril 2014. Elle regroupera des oeuvres realisees dans differentes techniques. De grands tableaux realises avec des petits soldats en plastique, des broderies, un tableau a l'huile, des acryliques sur papier et des impressions numeriques seront exposes. Les sujets exploites sont des portraits, des avions et des drapeaux. Je ne voulais pas exploiter des images dramatiques, mais davantage rendre hommage aux combattants. Ce reportage est publie a rh+ artmagazine dans son numero 105 (Fevrier 2014)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/14/soma-icin-yerin-derinliklerinden-geldiler-ellerinde-susmak-bilmeyen-bir-yer-alti-gunesiyle/", "text": "SOMA'da meydana gelen faciada yaşamını yitiren İşçi kardeşlerimize rahmet, yakınlarına sonsuz sabır diliyoruz. Mahsur kalanların da bir an önce kurtarılmalarını bekliyoruz. Bu son olsun! Ağır ağır geldiler, karanlık sarnıçlardan sıza sıza, Geldiler bir büyük sesin harfleriyle ağızları dopdolu, birikmiş pası, ovmak için isli alnını sabahın. ırmaklarının ve atacak köprüleri varsa anıt bildiler, çocukları ve alkışlarıyla, yoğurt mayalar gibi geldiler, pişkin ekmekleri bölüp de paylaşır gibi, su gibi, ateş gibi. yollarla tanıştı ayakları, her gün yeni kabuklar çatladı,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/20/meltem-yakin-uldes-dejenere-sanat-ben-anlamiyorsam-kotudur/", "text": "Bugün sizlere kesin ve geriye dönüşü olmayan kararımı açıklıyorum: Alman Sanat hayatındaki bozukluklar aynen politik kargaşada olduğu gibi temizlenecektir. Son dönemlerde gündeme gelen Yeni Sanat çağdaş Almanya tarafından kesinlikle anlaşılamamaktadır. Yeni bir çığır açanlar edebiyatçılar değil, savaşanlardır, halkı yönlendiren ve tarihi yazanlardır. Söz konusu zavallı çılgınları bunlara dahil etmek mümkün değildir. Sizler Prehistorik sanat kekemeleri... Peki sizler ne üretiyorsunuz? Spastik, özürlü bedenler, idiotlar, zihinsel özürlüler, itici kadınlar, insandan çok hayvanı çağrıştıran adamlar, adeta Tanrı'nın gazabına uğramış çocuklar İşte zamanımızın en zalim sanatçıları bunları sizlere çağdaş sanat ürünleri olarak sunma cesaretini gösteriyorlar. Aslında çağdaş sanata yalnızca zamanımızın yapılandırdığı gerçek, güçlü insan tipinin damgasını vurması gerekirdi. Bu tür sanatçıların gerçek objeleri resmettikleri tarzda algılayabildikleri söylenemez. Gönderilen resimler üzerinde yaptığım incelemelerde belirli kişilerin göz algılamalarının özürlü olduğunu, objelerin deforme edilerek algılandığını ve resmedildiğini gözlemledim. Halkımızın güçlü figürlerinin zihinsel özürlüler gibi yansıtıldığını izledim. Bunlar belki de kendi söyledikleri gibi çayırları mavi, gökyüzünü yeşil, bulutları kükürt sarısı olarak algılıyor veya hissediyorlar. burada yalnızca iki olasılık var... Eğer söz konusu sanatçılar objeleri gerçekten böyle görüyor ve bundan dolayı yaptıkları figürlerin gerçek olduğuna inanıyorlarsa, göz bozukluklarının kalıtımsal olup olmadığının muayene edilmesi gerekir. Söz konusu sanatçılardaki göz bozuklukları fizyolojik olarak sonradan oluşmuşsa bu bahtsızlara ancak acımak gerekir, eğer doğuştan ise durum Alman İçişleri Bakanlığı'nı doğrudan ilgilendirir ki bu şartlar altında kalıtımsal göz bozukluğunun gelecek nesillere sıçramasını önlemek için kesin önlemlerin alınması zorunludur. Veya bu kişiler objelerin gerçek görünümünü reddederek başka nedenlerden dolayı realiteyi çarpıtıyorlarsa, o zaman bu durum ceza hukukunu ilgilendirir. sanatçı sanat için yaratmaz, diğer kişiler gibi halk için yaratır. ... Konu seçiminde egemen olan bariz aptallık ve izleyicinin etik değerlerini zedeleyici imajlar kayda değer. Sanat, zorunlu askerlik hizmetine karşı çıkan Marksist propagandanın emrine girmiş bulunuyor. Amaç açıkça belirtilmiş: Asker, izleyiciye adeta bir katil veya anlamsız bir savaş kurbanı olarak sunulmaktadır. Her şeyden önce halkın, askeri gurur, cesaret, kahramanlık ve fedakarlığa karşı köklü saygısının tüm olarak yitirilmesi amaçlanmaktadır. Böylece bu bölümdeki resimlerde iticilik uyandıran savaş malullerini, kurnazca resmedilmiş toplu mezarları, Alman askerlerinin ise budala, basit, erotik hovardalar veya ayyaşlar olarak bilinçli bir şekilde tanımlandığını görüyoruz. Sadece Museviler değil, savaş vahşetinin alçakça propagandasını yapan, bu kötü, cılız eserleri üreten ve foyaları daha önceden ortaya çıkmış Alman sanatçılar da Alman Kültür Tarihi'nde bir kara leke olarak kalacaklardır. Deliliğin bu aşamasında sergi izleyicilerine sadece baş sallayıp gülmek düşüyor. İronik bir biçimde bir iktidarı bu kadar öfkelendirebilmesi, modern sanatın doğru yolda olduğunun aslında en önemli ispatıydı. Hitler ve taraftarları Deliliğin bu aşamasında sergi izleyicilerine sadece baş sallayıp gülmek düşüyor derken ya da sanatçıların muhtemel görme bozukluklarını irdelerken iktidarın insanda yarattığı güç sarhoşluğunun etkisiyle olsa gerek, asıl kendilerinin zaptedilemez bir deliliğin pençesinde son derece gülünç olduklarının farkında değillerdi elbette. Ancak öncü sanatçılara karşı şiddetle savaşmayı savunurken artık gülünç olmanın ötesinde mantık dışı bir zavallılık sergiliyorlardı. Küçümseyici naralarının arasında, faşizm yolunda kendilerine çelme takma ihtimali bulunan sanatın etki alanından duydukları ciddi endişeyi gelecek tüm nesillere ilan etmiş olduklarının da ayırdında değillerdi. Eğer korkmasalardı böyle kapsamlı ve acımasız bir yok etme projesine girişmezlerdi. Mesele sadece Musevi sanatçıların varlığı değildi; Dejenere Sanat sergisinde sadece 6 Musevi sanatçı yer alıyordu. Ya da sorun, gençliğinde ressam olmayı hayal etmiş ama bu hayalini gerçekleştirememiş kalbi kırık Hitler'in sanatçılara karşı bilinçaltındaki öfke ile de açıklanamazdı. Metinlerdeki koyu cehalet ve kolayca anlaşılmayana ; farklı olana duyulan öfke açıktı. Sorun bu sanatçıların pek çoğunun sınırları zorlayıp, halka servis edilen doğruları sorgulayan, dolayısıyla tehlike arz edecek işler üretmesiydi. Örneğin I. Dünya Savaşı'na gönüllü olarak katılan Otto Dix savaşın gerçekten nasıl bir vahşet olduğunu tüm gerçekliğiyle yansıtma gafletinde bulununca, sergi rehberindeki ifadeyle halkın, askeri gurur, cesaret, kahramanlık ve fedakarlığa karşı köklü saygısının tüm olarak yitirilmesini amaçlayan, savaş vahşetinin alçakça propagandasını yapan sanatçılardan biri kabul edilerek Dejenere Sanat sergisinin önemli aktörlerinden biri olmuştu. Sanatın pek çok kesim tarafından gerçek yaşamın tamamen dışında etkisiz, yapay bir oyalanma aracı, tüketim toplumunun piyasa ürünü olarak algılandığı çağımızda nasıl olup da bir iktidarı bu derece rahatsız edebildiği düşünülmelidir. Aslında cevap basittir. Dönemin sanatı, gelenekle, geçmişle olan bağını koparmaya var gücüyle gayret etmektedir ve doğası gereği muhaliftir.(2) Modern sanatta seyirci hazıra konamaz, epey gayret etmesi, tabularını ve algılarını gözden geçirmesi gerekir. Böylece herhangi bir konuda soru sormayı öğrenen, alışılagelmiş olmayana doğrudan öfkelenmek yerine üzerinde düşünmeye, araştırmaya gayret eden bir insan, hayatın diğer alanlarında da sorgulamaya, şüphe duymaya başlayacaktır ki -tecrübeyle sabittir- bütün sistemler kendileri için tehdit oluşturan bu haddinden fazla düşünen insandan rahatsız olurlar. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de iktidarlar ne zaman ki bir sanat dalını, kendilerini öfkelendiren sanatçıları, sanatın işlevini dillerine dolayıp aleyhlerinde coşkuyla cehalet ve nefret kokan yorumlar yaparlarsa o sanatı ve sanatçıyı daha dikkatli izlemek gerekir; rahatsız edici olması en azından farklı bir bakış açısı sunması- sanatın doğasındadır çünkü. Aksi takdirde varlığının bugün pek bir anlamı yoktur. Ayrıca sakız olmuş şu toplum için sanat ezberinin de iktidarlar tarafından içeriği bilinmeden, çekiştirilerek kullanıldığına dikkat çekmek gerekir. İktidarlar aslında savundukları üzere toplum için sanat istemezler, onların arzu ettiği uyuşturucu bir propagandadır, -sanki bu durumda ortada sanata dair bir kırıntı kalması mümkünmüş gibi- istedikleri bir resmi sanattır, bir memur sanatçıdır. Yukarıda dejenere sanat kapsamında adı geçen pek çok sanatçı ise aslında toplumun bunalımını yansıtmıştır ki sorun da tam olarak budur. Baskıcı rejimlerde, gösterilmesi emredilen topluma zerk edilir, geri kalanı yok edilir. Ne demiştir Hitler: Aslında çağdaş sanata yalnızca zamanımızın yapılandırdığı gerçek, güçlü insan tipinin damgasını vurması gerekirdi. Nitekim dönemin resmi Alman sanatı güçlü, en az üç çocuklu Alman ailesini; halinden memnun, sağlıklı işçiyi, kahramanlaştırdığı askeri yüceltir ancak propaganda kokan bu yapıtların bugün en ufak bir sanatsal değeri olmamasının yanı sıra izleyicide uyandırdığı duygu, ağırlıklı olarak utançtır. Almanya'da Dejenere Sanat sergisinden sonraki dört ayda yaklaşık 17.000 resim ve heykel müzelerden toplanır; 1939 yılında yüzlerce yapıt yakılır. Böyle organize ve karşı durulmaz bir yok etme çabasına karşın bugün geride dev bir modern sanat kültürü mevcut. Nazilerin topluma hizmet için görevlendirdikleri uslu sanatçıların ise esamesi okunmamakta. Hitler kendi doğrularına olan hastalıklı güveniyle ve hakkında gerçek anlamda bilgi sahibi olmadığı sanata ve sanatçıya böylesine fütursuzca ve cahilce hükmetme arzusuyla kendisini nasıl bir kara mizah öğesine dönüştürdüğünü görebilseydi eğer, mutlaka bir kere daha düşünürdü. Bu yazı, PSİKEART Dergisi Temmuz-Ağustos 2012, Sayı; 22, sayfa 80-86'da yayımlanmıştır. 1- Bu yazıda yararlandığım Yahşi Baraz'ın kapsamlı Entartete Kunst-Dejenere Olmuş Sanat (Lebriz. com Sanal Dergi, 27 Ocak 2009) yazısında ve Genç Sanat dergisinin Aralık 1998 sayısında, konuşma metinleriyle ilgili daha ayrıntılı bilgiye ulaşılabilir. 2- Postmodern Sanat söz konusu olduğunda muhaliflikten bu kesinlikte bahsedilemez, farklı unsurlar devreye girmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/art-suites-gallery-bodrum-9-uluslararasi-workshop/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. 2011, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, Mayıs ayında yeniden sanatçılarla buluştu. 18 26 Mayıs 2014 tarihleri arasında düzenlenen 9. Uluslararası Workshop çalışması, sonunda ortaya çıkan eserler sergi açılışı ile sanatseverlerin beğenisine sunuluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/carte-blanche-to-nil-yalter-galerist-22-05-21-06-2014/", "text": "Nil Yalter'in kadın bedenini sosyo-politik bir mesele haline getiren uluslararası sekiz kadın sanatçının eserlerini bir araya getirdiği 'Carte Blanche to Nil Yalter' isimli sergi 22 Mayıs- 21 Haziran 2014 tarihleri arasında Galerist'te gerçekleşiyor. 1970'lerden günümüze kadın bedeni ve temsillerini farklı yaklaşımlarla inceleyen fotoğraf, video, dijital baskı ve yerleştirmelerden oluşan seçkide Mary Beth Edelson, Didem Erk, Parastou Forouhar, Helene Hourmat, Birgit Jürgenssen, Sigalit Landau, Yasemin Özcan ve Dilek Winchester'in eserleri yer alıyor. Sergide yer alan sanatçılar, kadın bedeni üzerinden oluşturdukları diller ve semboller aracılığı ile yeni bir etkileşim alanı yaratıyorlar. Feminist akımın öncü temsilcilerinden Amerikalı sanatçı Mary Beth Edelson'ın 'Body Series' başlıklı fotoğraf serisinde kullandığı tanrıça figürleri güçlü kadını simgelerken, Fas asıllı Fransız sanatçı Helene Hourmat 'The Stamp Boy' isimli, günlük yaşam döngüsünün dışına çıkan fotoğraflarında, kadının imajı ve bedenin temsilini sanat tarihi ve moda fotoğrafları üzerinden irdeliyor. İranlı sanatçı Parastou Forouhar'ın 'Swanrider' başlıklı eserinde kadın bedeni tasviri ise, masallardaki çirkin ördek yavrusu metaforu üzerinden yapılıyor. Avusturyalı Birgit Jürgenssen vücudunun farklı bölümleri üzerine erkek egemenliğine referans veren görsellerin yansıtılmasından oluşan fotoğraf serisinde, beden kültürel ve psişik bir yazım alanı olarak kullanıyor. İsrailli Sigalit Landau, dikenli tellerden yapılmış çemberi çıplak bedenin etrafında döndürdüğü videosu 'Barbed Hula'yı derinin altındaki görünmez limitleri açığa çıkaran kişisel ve senso-politik bir eylem olarak görüyor. Dairesellik, soyutlama ve tekrarlama kavramlarını kendi bedeni üzerinden materyalize eden Didem Erk ise 'Walking around the Perimeter of a Circle A Line by Walking' performans videosu aracılığı ile kendi varlığını hükümsüzce takip eden bir varlığa dönüşüyor. Yasemin Özcan 'Koş' başlıklı videosunda kendi özgürlüğünü kazanmak için çıktığı yolculuğu bedensel bir deneyime dönüştürüyor. Beden ve dil arasında bağlantı kuran Dilek Winchester'ın 'The Unnamable: Metaphors for Vulva and Vagina' isimli videosu ise, kadının en mahrem organını referans alan fakat kadın bedeninin görülmediği sergideki tek yapıt. Yüzyıllar boyunca eril bakışla bir fantezi objesi ve seyirlik bir nesne olarak sunulan kadın bedeninin temsili feminist sanatçıların çalışmalarının odak noktası olmuştur. 'Carte Blanche To Nil Yalter' sergisi cinsiyet, mahremiyet, aidiyet, sosyo- politik kodlar ve roller kavramlarını üzerinden kadın bedenine alternatif bir temsiliyet arayışı önerir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/dogaya-kavustugumu-anlayinca-basri-erdem-fmv-galeri-isik-21-mayis-07-haziran-2014/", "text": "Plastik Sanatlar alanındaki etkinliklerini üç galeride sürdüren FMV Işık Üniversitesi Galeri Işık Nişantaşı Basri Erdem sergisine ev sahipliği yapmaktadır. Lüleburgaz Akçaköy doğumlu sanatçı Basri Erdem, Devlet okullarında yatılı olarak geçirdiği öğrencilik yıllarında Ziya Mayadağ, Ünsal Kınıklı, Selahattin Taran, İlhami Demirci, Malik Aksel ve S. Saim Tekcan gibi çok değerli sanat eğitimcilerin ve sanatçıların öğrencisi olmuştur. Sanat serüveninde üslubunu belirleyen böylesine önemli bir başlangıç B. Erdem'i hem sanatçı hem de eğitimci olarak öne çıkartırken, ortaya koyduğu yapıtları ve yetiştirdiği öğrencileri Türk resim sanatının geleceğine büyük bir ivme kazandırmıştır. Öğrencilik yıllarından itibaren doğanın diyalektiğini sorgulayıp eserlerine yansıtan Erdem'in son dönem çalışmalarında da aynı duyarlılık açıkça görülmektedir. Uçsuz bucaksız buğday ve ayçiçeği tarlalarının kapladığı ovalarda çocukluğunu geçirmiş olması eserlerinin ana temasını oluşturmaktadır. Ovaların dinginliği, yeşilin ve sarının izleri belleğinde öylesine yer etmiş ki, sanat tutkusu o yıllardan itibaren tuvallerinde doğayla özdeş biçimler olarak yansımaktadır. Basri Erdem akademik hayatında, Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'nden 2007 yılında emekli olur olmaz Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin kuruculuğunda görev almıştır. Halen bu kurumda çalışmasını sürdürmektedir. Doğadan esinlenerek üretimlerini sürdüren sanatçı Basri Erdem'in sergisini izleyenler yaşama dair duyguları, heyecanları ve en önemlisi doğanın en yalın hallerini görme fırsatı bulacaklardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/gezi-ve-turkiye-protestolarinin-yildonumunde-yerel-ve-uluslararasi-hareketler/", "text": "Heinrich Böll Stiftung Derneği 24-25 Mayıs 2014 tarihlerinde İstanbul'da Gezi ve Türkiye Protestolarının Yıldönümünde Yerel ve Uluslararası Hareketler konulu uluslararası bir konferans gerçekleştiriyor. Konferansla ilgili detaylı bilgiyi ekli dosyalarda bulabilirsiniz. Konferansa katılımınız bizi mutlu edecektir. Not : Konferansa katılım ücretsizdir. Konferans sırasında Türkçe / İngilizce simultane tercüme olacaktır. Local and International Movements in the First Anniversary of Gezi and Turkey Protests a conference, organized by The Heinrich Böll Stiftung Turkey Representation is going to be held on 24-25 May 2014 in Istanbul. Attached you can find the program and concept presentation of the conference. We would be pleased if you could participate. PS: Participation is free of charge. Simultaneous interpretation will be provided in English and Turkish throughout the conference."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/hey-ben-burdayim-halic-tersanesi-06-20-haziran-2014/", "text": "-hey, ben buradayım! Sanata farklı açılardan yaklaşan, farklı disiplin ve amaçlarla uğraşan sanatçılardan oluşan bir koloniyiz biz. Haliç Tersanesi'nde 6 Haziran 2014 günü açılacak sergimizin adı '-hey, ben buradayım!'. Bu bir anlamda galerilerin belirli sanatçılarla çalışıyor olmasına, sürekli belirli kişilere fırsat verilmesine ve bu durumun bir kısır döngüye dönüşmesine tepkidir. Alışılmış simalarla dönen çarkın yönünü değiştirmek için; 'Hey, biz buradayız!' diyoruz. Yerli ya da yersiz, her türlü mekanı sergi alanı olarak değerlendirmek ve bu anlamda farkındalık yaratmak düşüncesindeyiz. Bir arada bulunduğumuz her yer bir buluşma alanı, sergi mekanı olabilir fikriyatındayız. Sergi ismi : -hey, ben buradayım! Sanatçı Konuşması: Beral Marda ve Marcus Graf saat: 13:00 15:00 arasıdır. Bu özel sergide sizleri de aramızda görmek istiyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/isil-dural-dus-yolcusu-sanat-duragi-24-mayis-6-haziran-2014/", "text": "1959'da Ankara'da doğdu. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Resim Bölümünü 1981'de bitirdi. 1982-84 Günaydın gazetesinde grafiker olarak çalıştı. 1985-2006 yılları arasında Maltepe Anadolu Meslek ve Meslek Lisesinde Resim öğretmenliği yaptı. 1990 yılında kendi atölyesinde resim çalışmalarına ağırlık verdi. 2004-2006 yıllarında Yeditepe Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu'nda Grafik Bölümü'nde Öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2004-2006 yılları arasında Ressam Kasım Koçak atölyesine devam etti. İstanbul Maltepe'deki atölyesinde çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/sikiyorsa-gel-direnkalbim-seni-paylasiyorum-gezinin-1-yilinda-sergi-piramid-sanat-upsd-sanat-galerisi-28-mayis-15-temmuz-2014/", "text": "UPSD Galeri ve Piramid Sanat'ta izlenebilecek. Gezi sürecinin gergin ama bir o kadar da heyecan ve kararlılık dolu günlerini tekrar yaşatmak isteyen serginin içinde acı, dayanışma, keyif, şaşkınlık, hayal kırıklığı ve bir o kadar da şahlanış yer alıyor. proje koordinatörlüğünü de Öykü Eras yapıyor. Kataloğunda Baykam ve Özer dışında Küçük İskender, Ataol Behramoğlu, Emin Çetin Girgin, Orhan Aydın, Eyüp Muhçu, Nasuh Mahruki, Osman Erden ve Ali Şimşek de yazılarıyla yer alacaklar. SIKIYORSA GEL! #direnkalbim SENİ PAYLAŞIYORUM, 15 Temmuz'a kadar UPSD Galeri ve Piramid Sanat'ta izlenebilir. At the first anniversary of the Gezi protests, which started in Istanbul then spread all over the country in May-June 2013, UPSD and Piramid Sanat are hosting an exhibition about the unforgettable traces of that long month. The collective show entitled COME IF YOU DARE! #resistmyheart I AM SHARING YOU will take place simultaneously in two galleries, UPSD Gallery in Maçka Demokrasi Parkı and Piramid Sanat in Taksim, including 52 artists. The youngest one among those artists is 13 year old Deniz Yünem while the most experienced resistant is the 90 year old artist from Ankara Kayıhan Keskinok. Their common point is sharing the title of çapulcu used as an insult by the prime minister against all resistants. The aim of the exhibition is to bring to life the same excitement, common solidarity and belief of the Gezi period with feelings such as pain, relief, astonishment and disillusion, while also making people re-live all those hot days again. the project is coordinated by Öykü Eras. Besides Baykam and Özer, the 190 page catalog will also comprise articles by Ataol Behramoğlu, Emin Çetin Girgin, Orhan Aydın, Eyüp Muhçu, Nasuh Mahruki, Osman Erden and Ali Şimşek. COME IF YOU DARE! #resistmyheart I AM SHARING YOU will be on until the 15th of July at the UPSD Gallery and Piramid Sanat."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/state-theatre-salt-beyoglu-31-mayis-6-haziran-2014/", "text": "Lagos, Tahran, Berlin, Detroit, Beyrut ve Mönchengladbach'taki terk edilmiş devlet tiyatroları üzerine altı deneysel belgesel film, 31 Mayıs-6 Haziran tarihlerinde SALT Beyoğlu'nda. Sanatçılar Daniel Kötter ve Constanze Fischbeck'in state-theatre projesi, farklı dünya kentlerindeki terk edilmiş devlet tiyatrolarına dair altı deneysel belgeselden oluşuyor. state-theatre, toplumsal işlevlerini yitirmiş olan mekanlardan; terk edilmiş alanlar, inşaat sahaları, kullanılmayan veya yeniden tanımlanmış binalara dönüşmüş, zamanının alegorik toplaşma yerleri olan tiyatrolardan yola çıkıyor. Lagos, Tahran, Berlin, Detroit, Beyrut ve Mönchengladbach'taki vakalar üzerinden mevcut kentsel koşulları performans sanatları açısından örnekliyor. Program kapsamında Kötter ve Fischbeck, 4 Haziran'daki gösterimi takiben saat 19.00'da SALT Beyoğlu'nda bir konuşma yapacaklar. Filmler, 12.00 ve 16.00'da başlamak üzere günde iki kez gösterilecektir. 1 Haziran Pazar günü 14.00 ile 4 Haziran Çarşamba 15.00'te başlayan gösterimler ise tek seri olarak gerçekleştirilecektir. Daniel Kötter yapısalcı film tekniklerini belgesel ögeler ve deneysel müzik tiyatrosu ile birleştirerek çeşitli mecralarla, farklı kurumsal bağlamlar içerisinde çalışan bir yönetmen ve video sanatçısıdır. Kötter'in, performansın kentsel ve sosyo-politik koşullarına odaklanan enstalasyon, film ve söylemsel çalışmaları, 2009'un ortalarından bu yana, Constanze Fischbeck ile yürüttüğü state-theatre projesi kapsamında biçimlenmektedir. İşleri Avrupa genelinde ve aralarında New York, Meksika, Tahran ve Lagos'un da bulunduğu çeşitli kentlerdeki galeriler, video festivalleri, konser salonları ve tiyatrolarda gösterilmiştir. Constanze Fischbeck bir sahne tasarımcısı ve video sanatçısıdır. Çeşitli festivaller, sanat kurumları ve tiyatrolarda gösterilmiş olan işleri, mekana ve kendine özgü yerlerin şimdiki haline dayanır. Fischbeck, filmlerinde belgesel ile kurgulanmış anların kentsel bağlamda birbiri içine geçmesi durumunu araştırır. state-theatre gösterimleri Goethe-Institut İstanbul tarafından desteklenmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/23/yeditepede-zaman-iv-cok-sesli-yaklasimlar-ekavart-gallery-17-haziran-12-temmuz-2014/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Sanatlar Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik/Doktora, Sanat Yönetimi Bölümü Yüksek Lisans Programı öğrencilerinin eserlerinden oluşanYeditepe'de Zaman IV Çok Sesli Yaklaşımlar sergisine 17 Haziran 12 Temmuz tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Bu sergi özgün olmayı amaçlayan katılımcılar için bir sıçrama tahtası niteliğindedir. Sergi, bireysel gelişmelere özgür bir alan yaratmayı hedef alarak, bireysel eğilimlerini çağdaş plastik değerlerle uyum içinde çözümlemeyi bilen katılımcıların yaratıcı eserlerini izleyici ile buluşturmaktadır. Bireysel yaklaşımların tek sesliliğine karşın farklı yaklaşımların çok sesli bütünlüğünü gösteren bu sergi aynı zamanda görsel bir bilgi paylaşımıdır. Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik/Doktora Programlarında Ergin İNAN başta olmak üzere M. Zahit BÜYÜKİŞLİYEN, Mustafa ATA, Aydın AYAN, Turan AKSOY, Ferhat ÖZGÜR, Fevzi KARAKOÇ, Gülveli KAYA, Hakan ÖZER, Betsy SULLAM HALFON, Sinan DEMİRTAŞ, Muammer BOZKURT, Mustafa KARYAĞDI, Gürbüz Doğan EKŞİOĞLU ve Araştırma Görevlileri; Bahar ARTAN OSKAY, Seyit Mehmet BUÇUKOĞLU, Şevket Cem ONAT ve Oya ÖZKAN görev yapmaktadırlar. Sergide resim, heykel, enstalasyon, video art ve özgünbaskı gibi farklı disiplinler yer almaktadır. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv'de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/25/art-label-project/", "text": "28 Haziran'a kadar siteden indireceğin kit üzerinde tasarlayacağın etiketi siteye yükleyebilir ya da posta ile gönderebilirsin. Hukuki onay sürecinden geçen tasarımlar haftalık olarak siteye yüklenecek ve yarışma sonunda kazanan 6 tasarım Art Label Project jürisi tarafından belirlenecek. Detaylar için Sıkça Sorulan Sorular bölümünü ziyaret edebilirsin. 18 yaşını tamamlamış herkes yarışmaya katılabilir. Katılım süreci 28 Haziran 2014 saat 23.59'da sona erer. Katılımcılar, katılım süreci içerisinde yükledikleri etiket tasarımlarını 28 Haziran 2014 saat 23:59'a kadar değiştirme hakkına sahiptir. Alkollü içkiye teşvik ve özendirici özelilikte olmamalı. Yürürlükte olan ilgili tüm yasal düzenlemelere uygun olmalı. Sitemizdeki şablonu indirip tasarımını üzerine yapabilirsin. Final tasarımını PK302-34431 Beyoğlu/İstanbul adresine, posta masraflarını karşılayarak ad, soyad, email ve telefon bilgilerini ekleyerek gönderebilirsin. Posta ile katılan katılımcıların üyelik hesapları Matris Bilgisayar Reklamcılık Tasarım Hizmetleri Tic. Ltd. Şti tarafından oluşturulup, kişilere e-posta yoluyla www. artlabelproject. com giriş ve şifre bilgileri gönderilecektir. info@artlabelproject. com. tr adresine e-posta atarak sorununuzu paylaşabilirsiniz. Jüri oylaması sonucunda en çok puanı alan 6 tasarım, yarışmanın kazananları olarak belirlenir. Art Label Project 2014 kazananları Eylül ayında yapılacak olan basın toplantısı ile açıklanacaktır. Yarışma sonucunda seçilen ilk 6 tasarım, etiketlere basılarak Ekim ayında raflarda yerlerini alacak. Jüri tarafından yapılacak oylama sonucunda en fazla puanı alan 6 etiket tasarım Apple MacBook Pro ile ödüllendirilecekler. Ödüller yarışmacıların katılmaya taahhüt ettikleri basın toplantısında verilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/25/everywhere-her-yerde-ruth-biller-29-mayis-29-haziran-2014/", "text": "Ruth Biller'in 29 Mayıs Perşembe günü saat 19.00'da gerçekleşecek sergi açılışına davetlisiniz. You are cordially invited to the opening of the solo show by Ruth Biller on May 29th Thursday at 7 p. m. Berlinli Sanatçı Ruth Biller Her yerde isimli sergisinde resimlerindeki hareketlerini mekan içerisinde konu etmiştir. Burada beden ve figürlerin değişimini sınırlı ve sınırsız mekanlarda göstermektedir. Ruth Biller resimlerindeki detayları renk ve şekillendirme ile ele alarak, aynı zamanda hayali prensiplerin değişimini, yansımasını ve tekrarlanmasını harekete geçirmektedir. Hareketlilik teması Ruth Biller'in eserlerinin merkezindedir. Burada resim dünyasındaki geçişleri kültürel anılar ile birleştirmiştir. Bu sergide Ruth Biller Butoh Dans biçimini arkaik bedenselliğini parçalanmalar olarak ele almış ve resimsel melankolik bir Happening'e doğru biçimlendirmiştir. Sanatçı 2013 yılında İstanbul-Kadıköy'de eserlerini icra ettiği süre içerisinde yaşadığı duygularını Her yerde ile yansıtmaktadır. Geri çekilme için fırsat vermeyen bir çevrede maruz bırakılmak, insanların yolda ve kaçışta paylaştıkları bir tecrübedir. Überall sınırsız, süzülen, her yerde birden bulunmayı ifade etmektedir. Dans, özellikle Butoh dansı, bedensellikte temel duyguları anlatmaktadır. Hava, su, toprak ve ateş burada dansın bir parçasıdır.. Everywhere is an exhibition by a Berlin-based artist Ruth Biller, which discusses visual processes of picturesque movements in space. This involves transformation of figures/bodies in limited, as in limitless spaces. Ruth Biller takes color as well as aspect formation of image processes and uses imaginary principles of metamorphosis, mirroring and repetition in motion. The topic of movement is the main idea in Ruth Biller works. This involves progresses which combine the cultural memory. Ruth Biller used the archaic physicality of the Butoh dance form of media fragmentation and stylized it into a picturesque melancholy Happening in this exhibition. Everywhere expresses Ruth Biller's feelings during the time she stayed in Istanbul/ Kadıköy and produced her works in 2013. Exposedness in an environment that has no place for retreat is an experience that people on the go, on the run or in the transit area share. Everywhere stands for boundless, floating and omnipresent. The dance, specially the Butoh dance expresses elementary feelings in physicality. The elements air, water, earth and fire are part of the dance."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/26/nilgun-yuksel-evim-guzel-evim/", "text": "Bachmann, Malina adlı romanı üzerine konuşurken tek bir cümleyle bizim muhteşem uygarlık tarihimizi özetleyiverir. Bahadır Baruter, Galeri x-ist'teki Evim Güzel Evim başlıklı sergisinde evleri lanetli tapınaklar, mülkiyet zehrinin kutsal mekanları olarak tanımlıyor. İşte tam burada mülkiyetin görünür kısmı duvarları kaldırıp derindeki mülkiyet gerçekliğini ifşa ediyor. Bedenlerimizin içine işlemiş ve hatta bedenlerimizi çoktan ele geçirmiş, kimliği... mış gibi yaşatan gerçekliği. Her daim güzellenen o kutsal alanlar birden salt rollerin yaşandığı sahte sahnelere dönüşüyor. Üstelik bu roller için izleyici de gerekmiyor. Sanatçının, figürlerde gözlere ve bedenin sakilliğine yaptığı vurgu kerameti kendinden menkul inançsız bir izleyicinin varlığını zaten fazlasıyla gösteriyor. Genel çerçevenin daha çok kadın temsili üzerinden işlenmesi, evin kadına ait olduğu düşüncesini hatırlatırken aynı zamanda kadın üzerinden kurgulanan sahte kimliklere de gönderme yapıyor. Kadının saf varoluşundan kaynaklanan kimliği dışlayarak üstüne giydirilen gelin, eş, anne rollerinin bir tür kimliğe dönüşmesi, gerçeğin temelindeki sahteliğe işaret ediyor. Başka bir deyişle toplumun belirlediği yazgı, mahrem alanlarda da devam ediyor. Kendi oluş halinden çoktan vazgeçen birey, rolün dayatması ile doğasıyla örtüşmeyen gururu yaşıyor. Ve evler korunaklı alanların dışına çıkıp gönüllü tutsaklıkların mekanına dönüşüyor. Ve elbette ki tam bu noktada insanoğlunun neden böylesi bir oyunda yer aldığı sorusu akla geliyor. Foucault'nın altını çizdiği güçlük halini yine Bachmann'ın yazının başındaki alıntıdan farklı bir önermesi destekler nitelikte. Bachmann, Her erkek ve her kadın aşık olabilir mi? sorusuna, hayır, çünkü aşk, bir sanat eseridir diye karşılık veriyor. Sanırım bu yanıt, bizim neden kopya yaşamlar yarattığımıza dair de bir açıklama içeriyor. Çünkü bir sanat eseri yaratmak güçtür. Ama bazen yarattığımız kurgu kopyalarla sanat eserlerinde karşılaşmak da kaçınılmazdır!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/27/1940-1975-kusagindan-secki-mine-sanat-galerisi-11-30-haziran-2014/", "text": "1985'te İstanbul'da kurulan Mine Sanat Galerisi son 5 yıldır Bodrum, Yalıkavak ve Turgut Reis'te çeşitli etkinliklere imzasını atmış, 2012'de Yalıkavak Palmarina Yağhane mekanında bütün yaz çeşitli sanat faaliyetlerine hizmet vermiştir. Galeri 30. yılında Yalıkavak Palmarina D105 numaralı kendi mekanında yaz ve kış sürekli olarak 11 Haziran 2014 tarihinden itibaren sanatı sanatseverlerle buluşturacaktır. Galeri, içerisinde ilkleri barındırması açısından önem taşıyan bir sergiyle sezona, Çağdaş Türk Sanatının başarılı isimlerinden oluşan 1940-1975 Kuşağından Seçki isimli sergiyle başlıyor. Çağdaş Türk Sanatçılarından oluşan bu seçki; Halil Akdeniz, Koray Ariş, Özgül Arslan, Mustafa Ata, Tomur Atagök, Serkan Bayer, Bedri Baykam, Bülent Çınar, Devrim Erbil, Berna Erkün, Meriç Hızal, Balkan Naci İslimyeli, Asım İşler, Serhat Kiraz, Nur Koçak, Zekai Ormancı, H. Avni Öztopçu, Yusuf Taktak, Güngör Taner, ve Pınar Yeşilada'nın yapıtlarından oluşmaktadır. Resimden fotoğrafa, heykelden enstalasyona farklı disiplinleri ve kuşakları bir araya getiren bu sergi büyük ustalar ve genç sanatçılarla kuşaklar arası bağlar kurup, izleyiciyi bu sürecin görgü tanıkları olmaya davet ediyor. Mine Sanat Galerisi Yalıkavak Palmarina'da bulunan yeni mekanında bu sergiyi 11-30 Haziran 2014 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Bodrum Şubesinde izlenebilir. Established in 1985, Mine Art Galleryhas carried out various events in Bodrum, Yalıkavak and Turgut Reis in the last five years. It realized many art activites in Yalıkavak Palmarina Rendering Plant during the whole summer in 2012. In its 30th anniversary, Mine Art Gallery is bringing together art with art-lovers again in its own place in Yalıkavak Palmarina during summer and winter continuously from 11 June 2014. The Gallery is starting the season with the exhibition called Anthology from the 1940-1975 Generation, being important with regards to comprising many firsts, thatis comprised of successful representatives of Contemporary Turkish Art. This anthology involves the works of Halil Akdeniz, Koray Ariş, Özgül Arslan, Mustafa Ata, Tomur Atagök, Serkan Bayer, Bedri Baykam, Bülent Çınar, Devrim Erbil, Berna Erkün, Meriç Hızal, Balkan Naci İslimyeli, Asım İşler, Serhat Kiraz, Nur Koçak, Zekai Ormancı, H. Avni Öztopçu, Yusuf Taktak, Güngör Taner and Pınar Yeşilada. The exhibition, bringing together different disciplines, from painting and photography to sculpture and installation, and generations and realizing intergenerational connections between great artists and young artists, invites the audience to witness this process. The exhibition can be seen in Mine Art Gallery's new place in Yalıkavak Palmarina from 11th June to 30th June 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/27/gormek-ve-fark-etmek-alkev-ozel-okullari-galeri-bu-25-30-mayis-2014/", "text": "ALKEV Özel Okulları'nın ilkokul ve ortaokul öğrencilerinin 2013-2014 eğitim-öğretim yılının sonunda gerçekleştirdikleri çalışmaları Galeri Bu'da sanatseverlerin beğenisine sunuldu. ALKEV Özel Okulları'nın Görsel Sanatlar Öğretmenleri Yeliz İŞANÇ ARAPOĞLU ve Melek YAVAŞ ÖZBAYRAK'ın Galeri Bu ile ortaklaşa geliştirdikleri proje, resim atölyelerinde çalışmalarını yürüten öğrencilerin tuval üzerine akrilik resimler ve karışık teknik uygulamalarının galeri mekanın da yerleştirilmesiyle sonuçlandırıldı. Açılışında yine okul öğrencilerinin müzik dinletisi sundukları etkinlikte, çocuk kitapları yazarı Işın Emeç de öğrencilerle bir okuma etkinliği gerçekleştirdi. Tematik olarak Görmek ve Fark Etmek üstbaşlığı altında toplanan eserlerde İstanbul'a dair çizimler, Op-Art uygulamaları, porteler ve doğal yaşam gibi konular ele alındı. Sergi 31 Mayıs tarihine kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/27/kaos-rezervi-erdem-yalcin-sergisi-kirmizi-ardic-kusu-sanat-galerisi-03-22-haziran-2014/", "text": "1987 İzmir doğumlu Erdem Yalçın ilk ve orta öğretimini sürdürürken Sevgi Tekçe Akdur Sanat Atölyesi'nde aldığı sanat eğitiminin ardından Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Grafik Anasanat Dalı'ndan mezun olmuştur. Çalışmalarında portreler, anılar, insanın insanla ve doğayla olan ilişkileri, çocukluk ve oyunlar gibi temalar etrafında yoğunlaşan Yalçın'ın yeni sergisi 3-22 Haziran tarihleri arasında Kırmızı Ardıç Kuşu Sanat Galerisi 'nde görülebilir. Benliğin benlik olmaktan çıktığı nokta, insanın insan olmaktan çıktığı, arzularını gemsiz bıraktığı; hayvanal bir zeminde kendini şaşkınlıkla bulduğu noktadır. O, artık kendini tamamen açık etmiştir ve şok boyutunda değerlendirilmeyi bekleyen bir 'şeydir' artık. Ama değerlendirme noktası sanırım imkansızlığa karşılık geliyor; çünkü değerlendirmeci, kaçınılmaz olarak insanal zeminde eğleşen biri olmak durumundadır. Sosyal ilişkiler ağından çıkamamış, gizlediği arzuları ve öz benliğiyle, nasılda değerlendirmeyi istiyor-bekliyordur-. Medeniyet, engellenen arzuların posası mıdır ki, zerafet bile, ancak yağma, tecavüz, gözyaşı, kan ve kemik birikimi üzerine kurulmuş saraylarda peydahlanmıştır. Modernizm, kendimizden uzaklaşmamız, birbirimizi katletmeyi kolay hale getirişimiz ve birbirimizle farklı alanlarda yarışmamız şartıyla bize hitap eder. Global fırtına ise, yüzeyselliğimizi görmek açısından sıkıcı bir dönemi çoktan başlatmıştır. Sahnedeki yarı öğrenilmiş tepkisizliğimiz, karşımızdakinin canlı olmadığını bildiğimizdendir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/27/ozgen-yildirim-burhan-kumun-misilleme-sergisi-modern-zamanlarda-yeni-osmanlicilik/", "text": "Güç, her daim bir otorite kavramı ya da otorite figürü etrafında şekillenir ve en önemlisi de algılanır. Algı burada 'bilme'nin yerine geçerek, anlamın tüm boşlukları bir noktada toplanır ve anlaşılır hale gelir. Anlaşılır olmak, toplumun her kesimiyle iletişime geçmenin temel anahtarıdır aynı zamanda. İletişim her nasıl sağlanıyor olursa olsun otoritenin gücünün mutlak olduğu algısının bireyde, bilme ile örtüştüğü ve kanıksandığı bir süreçtir. Gücün mutlaklığı, bizleri modern öncesi zamanlara götürür. Osmanlı'da mutlak iktidarın toplandığı, saray erbabının temsil etiği güç, yegane sahibi hükümdarda cisim bulmaktaydı. Gücün mutlaklığı modern zamanlarda demokrasi kavramıyla değişirken gücün muhafaza edilmesinin farklı reçeteleri gerekmekteydi. Devlet ve otorite kavramı artık birlikte girdikleri yolda gücün temsilcisi rolünü üstlenerek reçetelerine yeni ilaçlar eklemekte ve eklemeye devam etmektedir. Ne de olsa öncelik devletin bekasıdır!.. Demokrasi ise indirgendiği durumda sadece bir araçtır. Evet mimari gelişmiştir, teknoloji ilerlemiştir. Böylece, toplumun modernlikle olan sınavı, teknolojinin gelişmişliği ile geçilmiştir. Bireyde bir 'bilme' daha başarıyla gerçekleşmiştir. Sıra otoritenin iz bırakma telaşına gelmiştir. Nitekim iz bırakmak bir tuğradan bir mühre nasıl bir değişim gösterdiyse, otoritenin izini vurmasının gerektiği modern zamanlarda yeni ve devasa binalara ve ibadet mekanlarına bir o kadar ihtiyaç vardır. Gökdelenler imdada elbette yetişmişti ancak sıra ibadet mekanlarına geldiğinde özgünlük kapı dışarı edilerek, Mimar Sinan'ın üslubunun taklit edilmesine karar verilmişti. Hedef belliydi Çamlıca'ya en büyük camiyi yapmak. İnsanlığın nicelikle olan imtihanı, tarihi çağlardan beri değişmeden gelen yegane hedef olarak, gelişmişlikle ne denli örtüşür? Bu sorunun yalnızca teorisine kafa yormanın, nicelik batağına saplanmaktan başka bir şey olmadığı ancak pratiğin sosyal organizasyona aktarılmasıyla gelişmişliğin kazanmış olduğu ivmeye sahip olmanın o ciddi ayrıma -doğu ile batı ayrımına- neden olduğu tarihsel, deneysel ve yaşantısal bir gerçekliktir. Zehirleniyorsunuz!!!, bu bir gerçek, bu gerçeği sadece metne dökerek vurgulamak maalesef artık yeterli görünmemektedir. Metnin de politik olduğu, politik kutuplardan birinde mevzi aldığı, bu nedenle değersiz kılındığı ya siyah ya beyaz; ya sev ya terket gibi keskin uçların müdahili olduğunun kanıksatıldığı bir bilme yerleştirildi zihinlere. Bu nedenle şimdi daha çok sanatçının ve sanat yapıtının estetiğin zarafeti ile grileri temsil etme zamanının yaşandığı modern zamanlardayız. Otoritenin gücüne denk bir misillemenin yapılmasının zorunluluğu ile karşı karşıyayız. The Empire Project'te sanatçı Burhan Kum'un odağına aldığı misilleme olgusu, sanat yapıtları üzerinden dayatılan 'bilme'nin aslında algıdan farklı olduğunun ve toplumun varlığının reelde denk ve de üstü bir gücü bünyesinde barındırdığının üzerinden gider. Misillemeye doğrudan, direkt olarak maruz kalınmaz aksine tarihsel perspektif richter gibi sarsıntının ölçeğini verir. Sarsıntının şiddeti, tarihsel perspektifte yeni Osmanlıcılık fikrinin geçmiş ile şimdi arasındaki kopukluğun mizahi bir boyutta yeniden yorumlanmasının etki düzeyidir kanımca. Sanatçı Kum'un tuval üzerine çini mürekkebi ile resmettiği 'İstanbul'un Yeni Osmanlılar Tarafından İşgali, 2013' isimli yapıtında, modern ile geleneksel yapıların iç içe girmiş karmaşıklığının mimari bir okuması görülürken, kıyıya vurmuş bir balinanın etrafında konumlanmış döneme özgü kıyafetleriyle bireyler yer almaktadır. İşgale karşı başarının bir sembolü olan balinanın fethi, gücün orantısızlığı ile ezbere alınmıştır. Tarihsel perspektiften devam edelim, sanatçının 'Saltanat Kayığı, 2013' ismini verdiği diğer bir yapıt, yeni Osmanlı'da sultan ve hizmetkarları arasındaki uğurlama öyküsünün bir yansımasından oluşur. İktidarın bu resminin modern zamanlara referans bağlantısını sanatçı yine mimariye başvurarak gösterir. Güç yine aynı şekilde kendi kurgulamıştır evet, ancak modernin temsil ettiği yüksek gökdelenler eşliğinde zihni bulanıklaştırarak. Gelişmişliğin hazımsızlığı, sanatçı tarafından yeniden gündeme alınır. Tuval üzerine çini mürekkebi ile çalıştığı 'Yeni Osmanlı Barok'u, 2014' isimli yapıt dönemin kadın bedeni üzerinden harem algısının modern olgularla benzer şekilde nasıl inşa edilmeye çalışıldığının bir göstergesini oluşturur. Otoritenin kadın cinsiyeti ile olan sınavı, gelişmişliğin önemli belirleyicilerindendir. Halen kadının cinsel obje algısı, örtü ile olan durumu, sanatçı tarafından başka bir açıdan ele alınır. Yeni Osmanlı'nın kadın algısı, sanatçı tarafından bu yapıtta misillemenin merkezine oturur. Mahrem olan kime ve neye göre belirlenir, toplumsal açıdan kadın sadece bedeninin taşıyıcısı ancak hak sahibi değil midir?, modern zamanların otoritesinin, Osmanlı'dan aldığı miras bu yapıtta yeniden güncellenir, sanatçı Kum tarafından çıplak kadın figürleri, geleneksel bir mekanda iki koyun figürü ile birlikte resmedilir. Sanatçı Burhan Kum'un Yeni Osmanlıcılık ile modern zamanların tarihsel bir perspektifte irdelendiği sanat yapıtları, dayatılan değil de reelde olanın üzerine düşündüren şiddeti yüksek bir misilleme olarak karşımıza çıkmaktadır. Maruz kalan elbette güçsüz olan değildir, bu koskoca bir yanılgıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/30/bilincdisi-sayiklamalar-ruyamda-gordum-seni-galeri-bu-06-haziran-20-temmuz-2014/", "text": "Günlük hayatımızda bilincimiz ve savunma mekanizmalarıyla bastırdığımız öfke, şiddet, kaygı, fantezi, korku, cinsel arzu gibi karmaşık duygular ve düşünceler bize ağır geldiğinde bilinçdışına iter, öteleriz. Gerçeklerden kaçamadığımız an yalnızca uykuya daldığımız zamandır. Bir dış etken aracılığıyla veya ansızın tedirginlikle uyandığımız rüyadan bir film karesi ya da yalnızca bir anlam ifade eden bir sekans canlanır, bazen yalnızca bir imge belirir gözümüzde. Sevdiğimiz insanı bile garip bir karanlıkta, deforme olmuş haliyle, bazen korkutucu bir atmosferde, belki izlediğimiz korku filmindeki yaratık silüetinde, kimi zaman hayvan figürü kedi, yılan, at, baykuş, timsah... olarak, kimi zaman anlamsız bir kalabalık yığını içinde görürüz. Belki sesinden, belki bir an gördüğümüz silüetinden, kim olduğunu rüyadan uyandıktan sonra güçlükle anlamlandırırız. Bir anı, bir öykü, bir yaşanmışlık değil, yalnızca hatırladığımız bir an vardır ve zihnimizdeki o resmin imgesiyle uykudan uyanırız. Gördüğümüz kişiyiyle karşılaştığımız ilk anda ya da, rüyayı hatırladığımız ilk anda sabırsızlıkla telefona sarılıp rüyamda gördüm seni... diye anlatmaya başlarız. İşte tam da bu anı kayıt altına alma gayreti içinde olan sergiye, imge ve düş yolculuğuna davetlisiniz! Sergi küratörü Şeref Akşit, sanatçılar; Alpay Aksayar, Berrin İlhan, Deniz Gökduman, Ercan olgun, Ezgi Bilgin, Mahpeyker Yönsel, Merve Gürlek, Levent Duran, Nar Daş, Nesren Jake, Nezihe Bilen Ateş, Sibel Erkan, Şenay Kazalova, Yeşim Us, Yoldaş Ataseven, Zafer Erkan, Zeynep Sakız. 20 Temmuz pazar gününe kadar Galata Galeri Bu'da gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/30/zaten-yoktular-they-were-already-not-exist-deniz-gokduman-ren-art-gallery-03-21-haziran-2014/", "text": "Deniz Gökduman'ın... Zaten Yoktular adlı altıncı kişisel sergisini 03 21 Haziran 2014 arası Renart Gallery'de izleyebilirsiniz. Deniz Gökduman, tuval üzerine akrilik çalıştığı resimlerinin figür konturlarında yarattığı zengin etkiyle yer yer dijitale, yer yer illüstrasyona selam gönderirken çoklu renk armonisiyle de kadınların çok renkliliğini, değişkenliğini yansıtır. Ayrıca şehvetli, şuh, bir var olup bir yok olan afet kadınlara bakarken izleyiciyi metinlerarası heyecanlı bir aşk bilmecesini çözmeye yönlendirir. Ressamın güncel işleri, arzu nesnesi olan, kiminin bakışına, kiminin duruşuna aşık olduğumuz narsist tanrıçalar bizi hipnotize ettiğinde ve o ana kilitlendiğimiz bilinç uyuşmasını ölümsüzleştirmek için enstantane fotoğraf duyarlığıyla resmedilmiş gibi görünürler. Dadaistlerin seçtikleri rastlantısal kelimelerle şiir yazmaları gibi bilinçakışı anlam derinliğiyle Deniz Gökduman izleyiciyi, önce Attila İlhan'ın dizelerini, daha sonra belki izlerken kendi yazacakları şiirle görsel ve zihinsel bir yolculuğa davet etmektedir. Üstadın da dediği gibi Gerçek değildiler birer umuttular, eski bir şarkı belki bir şiir, ne kadınlar sevdim zaten yoktular. Hayatın merkezinden merkez dışılığa evrilen kadınlar, nirvanaya, katharsise ulaşıldığında aşırı duyarlığın, üstbilincin, duyusal zenginliğin sonrası hiçliğe ulaşılması gibi ait oldukları yere, yokluğa karışırlar. Geride yalnızca etkiler, hafızaya kazınmış imgeler, silüetler yani resimler kalır. Ya da ters okumalar da mümkün; aslolan resimdir, gerisi hikaye! You can see Deniz Gökduman's sixth personal exhibition called... They were already not exist between May 29th and June a?, 2014 t RenArt Gallery. Deniz Gökduman, with his multi colored harmony, reflects the colorfulness, the changefulness of women while he salutes sometimes digital sometimes illustration with the rich influence that he creates in his acrylic on canvas paintings' figure contours. Likewise he leads the spectator to solve an inter textual exciting love riddle, looking at lustful, seductive, drop-dead gorgeous women that exist and then not in a split second. The painter's current works look like they are painted with the precision of snapshots to immortalize our conscience numbness caused by the mesmerism created by objects of desire, narcissistic goddesses which we fell in love with their regard or their attitude. Deniz Gökduman invites the spectator to a visual and mental journey in verses of Attila İlhan and then maybe in their own verses with the stream-of-consciousness like the poem writing of dadaists with random words. As the master said They weren't real they were hope, an old song maybe a poem, loved such women they already don't exist. Women who evolve from the center of life to off-center disappear in nothingness which they belong in, like in the reaching to nothingness after hyper sensitiveness and sensual richness while reaching to Nirvana or catharsis. Only influences, images jogged in memory, silhouettes i. e. pictures remain. Or reverse reading is also possible; what matters is the painting, forget the rest!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/31/a-day-not-yet-lived-volkan-aslan-pi-artworks-london-6-june-5-july-2014/", "text": "Volkan Aslan, The same view, with different people, 2013, foud porcelain statuettes, 42 x12 x 9 cm. 'Laced with nostalgia from his teenage days, the artist would always collect objects that served as reminders to him of the figurines that were prominent in the homes of the village where he grew up. The artist has given new meaning to these found works by breaking and reconstructing the pieces with human and animal parts to create hybrids and new stories with fresh characters. A Day Not Yet Lived, 6 June 5 July 2014, is Istanbul based Turkish artist Volkan Aslan's inaugural solo exhibition at Pi Artworks, London and first major show in the UK. For the exhibition, the artist will transform the gallery with an ambitious, site-specific installation that will act as an unconventional platform for his well-known broken figurine series. Time is a trajectory segmented into regular, repeatable, and measurable units seconds, minutes, hours, and days, yet our perception of its passage is far less simple and linear due to the act of remembering and forgetting. Aslan's recent practice is influenced by the artist's memories and the malleability of our perception of the passing of time. These memories, half remembered half forgotten, draw him to certain items he comes across on his day-to-day business that remind him of past experiences. These found objects are then playfully manipulated to form surreal constructions that fuse his personal associations with new and unexpected interpretations. The Fragile series of work from this exhibition is inspired by nostalgia for the artist's childhood. A key memory of this period was visiting the houses of friends and relatives and seeing decorative ceramic statuettes in prominent glass display cabinets, but not being allowed to play with them. As a young adult he began collecting ornaments reminiscent of those from his childhood, but it was not long before these delicate, mass produced items got cracked and broken as he moved from one house to another, leading to the urge to glue one broken part onto that of another. Gradually this process of breaking and mending transformed from a weekend activity with little aspiration of being a serious creative process into an obsessive creative template. Aslan uses this procedural template of repeatedly shattering these ornaments, compiling the broken pieces, and then amalgamating them as the mechanism for the creation of a series of nameless, hybrid configurations with jarring characteristics. Within this approach, the traditional planning and blueprints that characterizes most approaches to art making don't exist and the act of conception and production take place simultaneously in single, destructive acts. There is also something very endearing in his deliberate rejection of the constraints that stopped him from playing with the figurines as a child. For A Day Not Yet Lived, the artist has produced creatures that appear to be straight out of folk legends or mythology, yet backstories or scripted journey for these figures don't actually exist and Aslan deliberately leaves the viewer to shape the character's stories. About Volkan Aslan: Solo exhibitions in Istanbul include Don't Forget to Remember at Arter Space for Art (2013); Volkan at Macka Art Gallery (2011); Unstable Repetition at Pi Artworks (2011); and Volkan Aslan in Istanbul at Under Construction (2007). Group exhibitions have taken place as far and wide as Turkey, Morocco, Lebanon, the UAE, USA, Italy, Germany, France and Brazil and his work was included in the 2013 Istanbul Biennial. Aslan's work is included in a number of Turkish collections, including the Özyeğin University collection and Arter Space for Art, an initiative of The Vehbi Koç Foundation. Aslan is also co-founder of 5533, a non-profit independent art space in Unkapanı, Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/31/birds-bernarducci-meisel-gallery-5-june-18-july-2014/", "text": "A GROUP EXHIBITION CURATED BY MARINA T. SCHINDLER 5 June 18 July 2014 Reception: Thursday, 5 June, 6 8pm New York, NY Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a group exhibition entitled Birds featuring over a dozen leading contemporary artists curated by Marina T. Schindler. The various symbolic associations of a bird are ingrained in our society; a dove for peace, a phoenix for rebirth, a vulture for death, an owl for wisdom. In this exhibition each work of art has a unique signifier, always a bird, which evokes a unique symbolic association. Untitled (2014), the next in the series of wallpaper drawings done by Alex McQuilkin, examines the role that decorative ornamentation plays in the development of identity. Meticulously labored renderings of Laura Ashley wallpaper invite viewers to interact with these insidious decorative patterns as more than just background elements, and consider what they symbolize, and the effect they have on us. A photograph of a small deceased bird floats upon a pattern of hand-drawn Amethyst Peonies. The photographic element thus becomes trapped within a field of floral repetitions. Both subjects, the bird and the flowers, are things that should be full of life and movement, and here they are held still. In contrast, David Eichenberg's Birdie with Duck (2014), is portrait of the artist's daughter whom he affectionately calls Birdie. She is portrayed in a traditional three quarter stance, above the elbows, similar to Bronzino's Portrait of a Young Girl with a Prayer Book (ca. 1545). Eichenberg's daughter holds a small, fluffy, yellow duck. She is dressed in an elaborately embroidered beaded black and white dress, with a black beaded necklace. Seated before a background of a light blue velvet damask curtain, the young girl's nail polish is peeling and some of her hairs are out of place, adding girlish charm to her austere gaze. Here the young duck is paralleled with the young girl alluding to her gracefully growing into a beautiful swan. Eichenberg is the 2010 BP Portrait Award Winner and the 2012 Winner of the Realism Biennial. Carsten Höller's series of 10 photogravures entitled Birds (2006) depicts hybrid songbirds that were crossbred by the artist himself. Höller holds a doctorate from the University of Kiel in agricultural science and is also a keen ornithologist. The birds in these series, bred and raised by the artist, are the first and last of their kind. Höller is capturing their transient existence in their rather conceptual yet scientific series. In 2011, the New Museum hosted a retrospective for the artist. Also on view will be paintings by Ernesto Caviano, Kristen Deirup, Sarah Kurz and Anthony Lister. Mixed media works by Jeanette Hayes, Cassandra MacLeod, Alyson Shotz, and Yelena Yemchuck. Photographs by Simen Johan and Caitlin Teal Price, as well as an installation by Tracey Goodman. For more information contact Marina Press at marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/31/monolog-basin-muzesi-09-27-haziran-2014/", "text": "Buse Kanlıkılıç, Fatih Dülger, Nilay Sayrav ve Tayfun Gülnar temel olarak kendi sanatsal bakış açılarının ürünlerini Monolog da görücüye çıkarıyor. Aynı kuşağın bireyleri olmanın getirdikleriyle bir takım benzerlikler gösterirken, her birinin kendi üretim süreci, kişisel yönelim ve sezgileriyle farklı bir tavır içerisinde var olur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/05/31/usta-sanatci-adnan-varinca-yi-kaybettik/", "text": "Usta Sanatçı Adnan Varınca' yı kaybettik. Türk Sanatının usta ismi, değerli sanatçı Adnan Varınca' nın vefatını derin bir üzüntüyle öğrendik. Adnan Varınca 1948 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde Leopold Levy ve Bedri Rahmi Atölyelerinde çalışarak mezun oldu.1949-1956 yıllarında çeşitli enstitü ve ortaokullarda resim öğretmenliği yaptı 1957-73 yıllarında Paris'te resim araştırma ve çalışmalarını sürdürdü. Adnan Varınca' nın kaybından dolayı KolajART olarak duyduğumuz büyük üzüntüyü Türk Sanat ortamıyla paylaşır, kederli ailesine ve yakınlarına taziyelerimizi bildirir, merhum büyük sanatçıya Tanrı'dan rahmet dileriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/01/feeling-fatih-alkan-cevahir-hotel-istanbul-asia-seli-art-project-03-haziran-03-agustos-2014/", "text": "Cevahir Hotel İstanbul Asia, Şeli Art Project işbirliğiyle, Fatih ALKAN'ın 'FEELING' adını taşıyan heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Diğer adem oğulları gibi ben de bazen iyi, bazen kötü ruh halleri içinde yaşarken, bunlara neyin sebep olduğu düşünüp durdum. Belki yaşam da bir matematiksel fonksiyonlar dizisi gibi işliyor. Bu fikirden yola çıkarak yaşamın bu boyutunu görselleştirmek istedim biraz. Varsayalım ki, yüzlerce binlerce değişkeni olan bir fonksiyonumuz var. Sağlık, para, aşk, dostlarımız, işimiz, kahvaltıda yediğimiz peynir, birinin merhabası ya da diğerinin küfrü... Binlerce şey nasıl hissettiğimizi belirliyor. Bu değişkenleri elimizden geldiğince bizi iyi hissettirecek şekilde ayarlamaya çalışıyoruz, çoğu zaman da işin içinden çıkamıyoruz. Bu değişkenlerin bir özellikleri de şu; kritik seviyenin altına indiklerinde, önemleri tavan yapıyor. Yani açsanız, başka hiçbir şeyin önemi kalmayıveriyor. Ya da dişiniz ağrıyorsa, seks yapmak falan aklınıza gelmiyor. Demek ki değişkenler dinamik, dolayısıyla fonksiyon da pek karmaşık. Hayatımız bu değişkenlerin birini iyileştirmeye çalışırken diğerini bozmakla, bozulanla uğraşırken bir başkasının alarm vermesiyle geçip gidiyor. Belki akan su ile bahçe sulama analojisiyle olayı daha anlaşılır kılabiliriz. Bahçenize üst tarafından ark ile su geliyor. Siz de elinizde kürek o suyu yönlendirerek bahçenizi sulamak istiyorsunuz. Amacınız bütün bitkileri en az çabayla sulayabilmek. Yapanlar bilir, eğer suyu yatay yönde basit yollar açarak önce bir yöne sonra diğer yöne çevirerek kademeli olarak aşağı doğru bahçeyi tarayarak en alta ulaşırsanız her şey sulanır, çok da yorulmazsınız. Ancak suyu kendi haline bırakırsanız su en kısa yoldan en aşağı iniverir. Yok, suyu yukarı doğru akmaya zorlarsanız, ne kadar kasarsanız kasın gitmez. Burada suladığınız bahçe sizin dünyaya geldiğiniz yer, coğrafya. Akan su sizin hayatınız. Bahçenize girdiği yer doğumunuz. Siz de ruhunuz ve aklınız ile sulayan adamsınız. Sonra bir marangoz atölyesi devralıp evde lazım olan ve kendisinin tasarladığı mobilyalar yaptı. Sonra bir gün İlhan Koman'ın ağaçtan yapılmış bir heykelini görüp, atölyesinde onu yaptı ve artık pek mobilya yapmadı. Yaptığı şeylerde baştan epeyce Koman etkisi görüldüyse de, artık kendi hayalinden çıkan şeyleri aklına ve önüne gelen her çeşit malzemeyle yapıyor. Yaptığı şeylerin insanları şaşırtmasını, düşündürmesini, iyi hissettirmesini istiyor. Çocuklar onun en değerli eleştirmeni, onların beğenisi en önemli kriteri. Yaptıklarında önceleri daha çok masif ağaç kullanırken, şimdi alüminyum, pleksiglas, ip, misina, sünger, bobin teli, çivi, röntgen filmi gibi malzemelerin atıklarını ya da ikinci el hallerini kullanıyor. Yaptıklarına heykel mi demeli, tasarım mı, oyuncak mı kendisi de karar veremiyor. Zaten bir kategoriye sokmak istemiyor. Sadece aklına gelenleri canlandırmaya çalışıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/01/kent-yar-atik-lari-ii-ceren-ceylaner-nis-art-gallery-07-17-haziran-2014/", "text": "Süratle tüketim toplumuna dönüşüyor olmamız sorunsalından yola çıktığım sergimde; Toplumsal Cinsiyet, Beden ve Cinsellik kavramları çerçevesinde, kimi zaman günlük hayatın atıklarını, magazin mecmualarının sayfalarını, kumaş parçalarını, ambalaj kağıtlarını, gazeteleri kısacası şehrin tükettiği pek çok şeyi malzeme olarak kullandım. Kolajlara bazen çizimle, bazen de fırça darbelerimle müdahale ederek onları daha da özgünleştirdim. Tüketim toplumunun atıklarını geri dönüşüme uğratarak göstergesel bir dil oluşturdum. 2004- 2014 yılları arasında biriktirmiş olduğum materyaller ile üretilen bu işlerde; toplumsal ve kültürel belleğimizden izlere rastlamak mümkün olabilir... Kadın bedenini tahakküm altına almayı bu yüzyılda da farklı farklı oyunlarla sürdüren eril sistemin ironisini ve kadın bedenini kuşatan kodları, kolaj çalışmalarım üzerinden okumak mümkün... Bu kirli oyunlarla yaratılan, dayatılan kusursuz güzel kadın imajlarını kullanıp, yeniden inşa ederek ve groteskleştirek kendi imgelemimde var edip, görünürlük kazandırdım... Onları kusurları ile güzelleştirdim. Özellikle kadın bedeni üzerinden oynanan bu kirli oyunlar zaman içinde erkek bedenini de etkisi altına almayı başardı ve bu bıçak çift taraflı olarak kanatmaya, bizleri mutsuz etmeye devam ediyor... Sürekli bir şeyler satın alıyor ve anlık mutluluklar yaşıyor olsak da bunun bir yanılsamadan ibaret olduğunu görüp yeniden tatminsiz bir biçimde arayış haline geçiyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/02/hulya-kupcuoglu-jonathan-trayte-ile-soylesi/", "text": "Marcelle Joseph küratörlüğünde gerçekleştirilen Jonathan Trayte sergisi İstanbul Art Project'te geçtiğimizde haftalarda izleyicilerle buluştu. 'Pazar' adını taşıyan sergi, Trayte'ın İstanbul'un hareketli çarşı ve pazarlarından esinlenerek hazırladığı işlerinden oluşuyor ve aynı zamanda İstanbul'un betonlaşan görünümüne de gönderme yapıyordu. Resim ve heykel çalışmalarının sunulduğu sergi hakkında Trayte sorularımızı yanıtladı. Jonathan Trayte: Şehirde çalışırken çevreme, özellikle mimari ve yemek ekseninde dikkatle baktım ve direk olarak buna karşılık verdim. İstanbul, Gezi Parkı'ndan gecekondularına, her köşedeki simit tezgahlarına ve boğaz boyunca balık tutan şehirlilerine kadar şaşırtıcıydı. İstanbul beton, tuğla, yemek ve insandan oluşan bir labirent gibi göründü bana. Pazar, bu açıdan sadece bir alışveriş yeri değil bir kültürün simgesi ve anlatımı olarak ortaya çıktı. Bazen düşünürüm, ansızın tüm insanlık ortadan kalksa geriye bıraktığımız izler nasıl anlamlandırılır. Sanırım sıradan ve her gün olan şeyler en büyük manaları taşırlar. Ben de burada yiyecek olgusunu kullanarak İstanbul'un bir portresini yapmaya çalışıyorum. J. T: Pazar sergisi yeni materyaller sunmakta müthiş bir araç oldu. Mekanda üretim yapmak sayesinde daha rahat ve malzemeye daha az saygılı hareket edebildim. Elbette bronzlarım ve boyalı alüminyumlarımı aynı değerde sundum; ama araya sokakta, markette bulduğum şeyleri de kattım. Örneğin bir zeytin teneke kutusu 'Shoppers Guide' adlı eserimi, mısır püresi konserve kutuları ise 'My Garden' adlı eserlerimi oluşturdular. Bu serbestlikler benim açımdan hem özgürleştirici oldu hem de yemek ve onu destekleyen ekipman ve paketleme üzerine yaratımımı genişletti. Ve de tabi çimentoyla çalışabilme sürati, bronz dökmeye kıyasla inanılmaz ferahlatıcı. Betonun inanılmaz bir kullanım esnekliği ve çeşitliliği var. Zaten dünyada bu kadar çok kullanılıyor olmasının bir sebebi de bu. Duydum ki dünyada sudan sonra en büyük miktarda tüketilen şeymiş beton! Umuyorum ki burada sunduğum, cilalı ve oyuk, tozlu ve parlak, güzelleştirilmiş ve kaba saba malzemeler üst üste derlenmiş bu halleriyle düşündürücü ve biraz da provoke edicidir. J. T: Evet, yemek malzemeleri kullanmaktaki bir amacım da bu gibi mevzulara dokunmak. İklim değişiklikleri ve her gün artan global popülasyon gıda malzemelerinde bizleri potansiyel bir kıtlığa götürecek gibi. Aynı zamanda yiyecek paketlemesi beni çok ilgilendiriyor. Paketlerde kullanılan ve satın alma kararlarını manipüle etmek için tasarlanmış gizli lisanı, görsel yaklaşımları çok ilginç buluyorum. Bunlar farklı sosyal gruplara hitap etmek üzere tasarlanıyorlar. Tüketici olarak her zaman bu paketlerin altındaki bu düşünce sürecinin farkında değiliz dolayısıyla bu da yine ilginç bir tartışma konusu oluşturmalı, diye düşünüyorum. J. K: Bir zamanlar şef olarak çalıştım ben. Mutfakta geçirdiğim dönem bana yemek olgusunu bir nevi ifade ve dışavurum olarak algılamamı, kültürel özellikleri ve farklılıkları dile getirmekte bir araç olarak görmemi sağladı. Bu olgu, yaratım sürecimde ve üretimimde en az kil ve bronz kadar malzememin bir parçası oldu. Örneğin bu sergide dev beton dökmeler var. Bunlar gerçek, yenilemez, dev sebzelerden döküm alınarak yapıldı. Benim için inanılmaz olan bir kişinin bunları üretmek için harcadığı zaman ve para! İngiltere'de her yıl, bu gayretleri ödüllendiren yarışmalar düzenleniyor. Ben de buna yeni bir platform yaratarak, genel olarak tarım, gıda üretimi ve besinin para birimi olarak manasına yönelik bir tartışmada bu dev sebzeleri kullanmak istedim. Modern tarımcılığın tuttuğu dev önem, modern sistemler çok ilgimi çektiği gibi bu marjlardaki tuhaflıklar da çok ilgimi çekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/05/art-suites-gallery-bodrum-10-uluslararasi-workshop-calismasi-sergi-acilisi-07-haziran-2014/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. 2011, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, Mayıs ayında yeniden sanatçılarla buluştu. 1 8 Haziran 2014 tarihleri arasında düzenlenen 10. Uluslararası Workshop çalışması, sonunda ortaya çıkan eserler sergi açılışı ile sanatseverlerin beğenisine sunuluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/05/batuhan-yildiz-wibeauyu-ne-oldurdu/", "text": "Genç W.'nin Yeni Acıları, Ulrich Plenzdorf(1) tarafından 1969 yılında yazılmıştır. Ulrich Plenzdorf, Genç W.'nin Yeni Acıları eserini Alman dergisi olan Sinn und Form'da yayımlamıştır. Eser ilk olarak bir film senaryosu halinde yazılmış ancak; bazı sorunlar sorunlar yüzünden senaryo filme alınmamıştır. Dergide yayımlandıktan ve Halle şehrinde tiyatro sahnesine alındıktan sonra büyük bir ilgi uyandırmıştır. Plenzdorf'u bu eseri yazmaya iten şey ise Doğu Alman gençliğini, sorunları ve çelişkileriyle ortaya koymak olmuştur ve eserin yazılma sürecinde Plenzdorf'u etkileyen iki eser vardır: Gönülçelen ve Robinson Crusoe. Ayrıca, bu iki kitap ve Genç W.'nin Yeni Acıları ortak özelliğe sahiptirler. Roman, iki farklı yönden ilerler. Birincisi, babasının ilgililere olan soruları; ikincisi ise Edgar'ın verilen cevaplara yahut sorulan sorulara atlayarak konuşmaya dahil olmasıdır. Eserde ana kahraman olarak Edgar Wibeau'yu, sonra annesi Else Wibeau'yu, Edgar 5 yaşındayken onları terk eden babasını, arkadaşı Willi'yi, sevdiği kadın olan Charlie'yi ve Edgar'ın bahsettiği birçok karakteri görürüz. Edgar Wibeau, on yedi yaşında, annesiyle birlikte Miltenberg'de yaşayan, meslek okulunda öğrenim gören bir gençtir. Eserde, okul hayatındaki iletişimsizliğini, sürekli sorun çıkaran biri olduğunu görürüz. Hocası Flemming'le yaşadığı sorunlar da buna verilecek örneklerdendir. Kendisini değeri bilinmeyen bir dahi olarak gören Edgar kendini kanıtlamak adına Berlin'e kaçar. Tek arkadaşı olan Willi'nin ailesine ait eski bir kulübede yaşar. Daha sonra Willi, Miltenberg'e geri döner ve Edgar için Berlin'de yaşam mücadelesi başlamıştır. Buna özgürlük der, her gün eğlenir, dans eder, resim yapar. Bir gün, tuvalette tuvalet kağıdının olmadığını fark eder ve gözüne çarpan kitabın kapağı ve ilk sayfasıyla işini görür. Yazarını bilmediği kitabın karakteri olan Werther'i okumaya başlar. İlk başlarda Werther'in intiharını gülünç bulan Edgar, sonrasında kendini Werther'in yerine koymaya başlar ve eserde hoşuna giden bölümleri kasede alarak arkadaşı Willi'ye gönderir. Tamam / Wilhelm / nişanlısı geldi şükürler olsun onun karşılanışında yanlarında yoktum yoksa kalbim paramparça olurdu son. Bu süre zarfında, kaldığı kulübenin yanındaki kreşte çalışan Charlie'yle tanışır ve ona aşık olur. Charlie ise askerden yeni dönmüş olan Dieter'le nişanlıdır. Edgar para kazanmak için iş aramaya koyulur. Bir inşaat şirketinde iş bulur. İnşaat şirketinde de tıpkı meslek okulunda olduğu gibi, iş arkadaşlarıyla ve şefiyle anlaşamaz. Bir boya tabancası yapıp bu alanda ünlü olmak ister; ancak ilk denemesinde elektrik çarpmasıyla hayatını kaybeder. Edgar'ın babası, onun ölümünden sonra ailesinin yaşadığı şehre, Miltenberg'e gelir. Oğlunun ölümü hakkında bilgi toplamak adına, annesine, Willi'ye, Charlie'ye ve işteki şefi Addi'ye sorular sorar. Edgar'ın romana birden dahil oluşu, Plenzdorf'un onu konuşturmasıyla gerçekleşir, Edgar adeta öbür dünyadan konuşmaktadır. Bu durumun anlaşılır kılınması için metinde yaşayanların konuşması tırnak içinde verilmiştir. Eser, Edgar'ın ölüm ilanıyla başlar. Karakterinin ölümünü, gazete küpürü ve ölüm ilanlarıyla okura duyuran Plenzdorf, böylelikle okurun dikkatini ve merakını Edgar Wibeau üzerinde toplamayı başarır. Genç Edgar W. 24 Aralık akşamı Lichtenberg semtinde Paradies II kolonisindeki, eski bir kulübede ağır yaralı olarak bulunmuştur. Polise göre, uzun süredir harabe halinde olan kulübede izinsiz kalan Edgar W., anlamadığı halde elektrik ile uğraşırken, cereyana kapılarak ölmüştür. Plenzdorf, ilanlar aracılığıyla Wibeau hakkında bilgi vererek okurun, karakterin ölümüne merakla yaklaşmasını sağlar ve karakterin neyle uğraştığına, nasıl biri olduğuna kurnazca dikkatleri toplar. Romanın girişine zemin hazırlayanlar da bu tip sorunlar olmuştur. Eserin kahramanı Edgar Wibeau olmasına karşın, kitabın adında W. olarak gösterilmiştir. Bu durum da okurun kafasında Goethe'nin Werther'ine bir gönderme olup olmadığı sorusunu doğurmuştur; ancak eserde Werther'e olan göndermeler yalnızca bununla sınırlı kalmamıştır. Wibeau'nun, aşık olduğu kadın Charlie ile olan ilişkisinin anlatımında ve arkadaşı Willi'ye gönderdiği Charlie'den bahseden kasetlerde bile Werther'den alıntılara yer verilmiştir. Edgar, okuduğu kitaptaki karakter Werther'in intihar etmesiyle bile alay etmiştir. Sahip olmak istediği kadını elde edemediği için kafasında bir delik açmış ve çok acı çekmiş. Bu kadar salak olmasaydı... gibi sözleri buna örnek olarak gösterilebilir. Esere dili açısından bakıldığında, Edgar'ın kaba ve alaycı konuşması ilgi çekicidir. Kendini toplumdan dışlamış bir genç olarak, ona uygulanan, onun düşündüğü şekliyle baskıcı bir tutumun, bir bireyi ukala ve alaycı yapmasından başka bir şey de beklenemezdi. Meslek okulunda başarılı bir gençken, öğreniminin birden kötüye gitmesi, Berlin'e kaçması ve elim bir kazayla sonuçlanan hayatı anlatılırken söze karışan Edgar'ın kibar bir şekilde kendini ifade etmesi de, onun gözündeki Werther'in intiharı kadar gülünç olurdu. Plenzdorf, cümlelerini seçerken onları gençlerin anlayacağı düzeye indirmiş ve tıpkı onların ağzından çıkıyormuş hissi vermeyi başarmıştır. Özellikle Edgar'ın duygularını dile getirirken Werther'den alıntılar yapması, çağ gençliğinin iletişimsizliğine, bilhassa Edgar'ın iletişimsizliğine odak noktası olmasını sağlamıştır. Beni biriniz anlıyor mu? gibi cümlelerle, anlaşılmadığı hissine kapılan bir gencin anlaşılma çabalarını resmetmiştir. Çoğu eleştirmen tarafından, iki farklı dönemde ele alınan gençlikte, sorunların hala değişmediği vurgulanmaya çalışılmıştır. Kendisinden 200 yıl önce, yaşadığı yerden başka bir yere taşınarak, nişanlı bir kadına aşık olan ve kendini öldüren Werther ile eğitiminden, ailesinden kaçarak Berlin'e yerleşen, yine nişanlı bir kadına aşık olan ve kaza sonucu ölen Wibeau'u ayrı tutmak mümkün değildir. Üstelik inanıyorum ki, gençleri ve gençliği anlamayan, onlara hak vermeyen insanın Edgar'ı, dolayısıyla kitabı anlaması daha da güçleşecektir. Eser, Goethe'nin Genç Werther'in Acıları eseriyle karşılaştırmalı incelendiğinde, Goethe'nin eserinde mektupların kronolojik bir sırayla verildiğini görürüz, ancak Plenzdorf zaman konusunda aynısını yapmamıştır. Geriye dönük halde romanını işlemiştir. Ayrıca Goethe'nin dili oldukça süslü ve ince sözlerle bezenmiştir, ancak Plenzdorf dil olarak sadelikten yana olmuştur. Goethe'nin eserinde yayıncının okura notları bölümünü, Edgar'ın öbür dünyadan söze karışmasıyla bir tutabiliriz. Karakterlerin benzerliği de dikkati çekmektedir. Werther'in arkadaşı Wilhelm, Wibeau'nun arkadaşı Willi; Werther'in sevdiği kadın Charlotte, Wibeau'nun sevdiği kadın Charlie'dir. Ayrıca, Charlotte'nin nişanlısı vardır, Charlie'nin de. Her iki eserde de karakterlerin sorunları aynıdır. Dönem olarak farklılık taşısalar da, aynı kültürden geldikleri için Werther'i de Wibeau'u da aynı görmek gerekir. Yalnızca Wibeau'da toplumdan kendini soyutlama fazladır. Werther, daha çok kendi acizliğinden yakınmıştır. Sonuç olarak, her iki eserde de verilmek istenen, bireyselliğin yok olmasına karşı koyan kahramanların acı sonlarıdır. Bu eserlerde tek bir birey değil, bütün insanlık eleştirilmiştir. 1-1934 yılında Berlin'de doğdu. Bir süre felsefe öğrenimi gördükten sonra Filmcilik Yüksekokulu'nu bitirdi. 1972 yılında Sinn und Form adlı Doğu Alman dergisinde Genç W.'nin Yeni Acıları yayımlanana kadar Batı Almanya'da tanınmayan yazar, kitabı basıldıktan sonra yoğun tartışmaların odak noktasında yer aldı. Genç W.'nin Yeni Acıları yayınlandıktan sonra otuzdan fazla yabancı dile çevrildi. 2007 yılında, uzun süren rahatsızlıktan sonra vefat eden Plenzdorf, 1973 yılında Heinrich Mann, 1978 yılında Ingeborg Bachmann ve 1995 yılında Adolf Grime edebiyat ödüllerini almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/05/dean-melbourne-gallery-8-07-19-july-2014/", "text": "Young British painter Dean Melbourne unveils his first solo show in London in July, alongside the his inaugural work included in the 2014 Summer Exhibition at the Royal Academy. One of the central works in Garland the solo show presented by contemporary curators Coates and Scarry at Gallery 8 on Duke Street, will be White Phosphor, whose darker sister, Black Phosphor will be down the road as part of the Royal Academy's Summer Exhibition. Garland alludes to the painter's longing for a personal Arcadia. The works in Garland reveal Melbourne's sense of internal contradiction. A often precariously balanced interplay between dark-ness and light, masculine and feminine, rural and urban, contemporary and ancient, the common-place and the arcane. This work establishes a practice of exploring these contradiction and navigating to and from and between. An inward exploration attempting to reveal a multiplicity and complex nature that is familiar to us all. The large pastel work, The Riddle, marks a return to an investigation into a complex relationship with femininity, and is informed by the palette and source images appropriated from fashion editorials, catalogues and wedding photography. Melbourne has created a kaleidoscopic world that is as vague and unavailable to the viewer as authentic femininity is to the artist. Dean Melbourne's works talk to our primal selves, of sexuality and of fetish and ritual, our base needs. Sometimes dark and using the cover of night as a vehicle for obscured nocturnal activity, through to the ephemeral yet potent version of soft focus, lightness, otherworldly most mystical forms of the feminine. Associating freely between sources and images and subjects in a way that an internet native generation finds normal. Melbourne paints in layers, using a variety of paints emulsions, oils, washes, glazes, household gloss, and includes in his work references to inspiration as varied as The Magus, A Midsummer Nights Dream, Keats and Shelley. Open from Monday 7th July till Saturday 19th July 11.00 pm 7.00 pm with preview on Wednesday 9th July 6.00-9.30pm. Press for the preview please RSVP to abigail@damsonpr. com. Viewing also by private appointment please call Richard Scarry on 07540 793 264. Dean Melbourne will host a meet the artist afternoon on the Saturday 12th July 2.00-4.00pm. Dean Melbourne (b.1976) has exhibited widely including the Royal Academy Summer Exhibition in 2009, 2010 and 2014 at the Royal West of England Academy, Bristol in 2012."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/05/doc-dr-ulas-basar-gezgin-imparator-anitini-neden-yikiyoruz/", "text": "Bugün burada İstanbul Cumhuriyeti'ni anmak için biraraya geldik. Rusya'yla tutuştuğu savaştan yenik ayrılan İmparatorluk hükümeti; başkenti, İstanbul'dan Konya'ya aldırmıştı. Rus kuşatmasında açlıktan öldü İstanbullular. Binlercesi, otoyol kenarlarındaki ağaçların köklerini kemirerek sağ kaldı. Başkalarının neler yemek zorunda kaldığını tahmin etmişsinizdir. İstanbul Cumhuriyeti, bugünkü devrim hükümetimiz için bir dönüm noktasıdır. Cumhuriyet'le büyüyen kuşak olan bizler, cumhuriyetçilerin hayal edip de gerçekleştiremedikleri düşü başarmış bulunuyoruz. Artık onları anmanın zamanı geldi. Kimdi bu cumhuriyetçiler? Kim değillerdi ki?.. İşte bir ressam: Mithat Buluşur. Onun İmparator Anıtı hikayesini anlatmadan olmaz. Ressam Mithat'ın, Cumhuriyet'in ilanından sonra, ünü dağlar, kıtalar aşmıştı. Galeriler, onun resimlerini sergilemek için adeta birbirini eziyordu. Aslında, bu kadar ünlü olmasına şaşmalı; çünkü o, resimlerinde tüm ötekileştirilmişlere yer veriyordu. Boğaz'ın yalılarının aristokratik tasvirleri, yerini balıkçılara bırakmıştı. Sanki kraliyet ailesiymişler gibi büsbüyük tuvallere çiziyordu balıkçı ailesini... Demek ki, sanat dünyası, hala form peşindeydi. Form, içeriğe baskın geliyordu. Her neyse... Ressam Mithat, İmparator'un cumhuriyetçilerle uzlaşma çabasında sık sık gündeme geldi. İmparator, Mithat'a madalya vererek cumhuriyetçilerin ağzına bal çalmayı, böylece onları yatıştırmayı düşünüyordu. Ama Mithat, madalyayı reddetti. İmparator da bunu bir yere kaydetti. İmparator'un, İran Seferi'nden sonra, Eminönü'ndeki Yeni Cami'nin yanına diktirdiği İmparator Anıtı, cumhuriyetçilerin de gündemine geldi. Türkiye'ninkiler de dahil olmak üzere, emperyalist savaşları reddeden cumhuriyetçiler, Bu ucubeyi yıkalım. diyorlardı. İstanbul Cumhuriyeti'nin Kültür-Sanat Bakanı seçilmiş Ressam Mithat ise, Parçalara ayıralım ve müzede yeniden birleştirip sergileyelim. Faşizm ve emperyalizm, artık müzelik oldu. Yıkarsak, unutulur; sergilersek, anımsanır ve böylece her zaman tetikte olunur. diyordu. Bakan'ın önerisi geçerli olmadı; halk, milyonlarca evladını kurban eden savaşçı politikalara karşı öfkeliydi. İmparator Anıtı, müzede sergilenmemek üzere yıkıldı. Sonrası ise, az biliniyor: Cumhuriyet yıkılıp İmparator, İstanbul'u yeniden ele geçirdiğinde, kurşuna dizdirdiği on binlerce yurttaşı kestirip attıktan sonra, dert oldu içine yıkılmış İmparator Anıtı. Rusya'nın yardımıyla girdiği şehirde, kendisine dair hiçbir şeyin olmamasına; duvarlara, eskiden olduğu gibi Kahrolsun İmparator! gibi yazıların bile yazılmamasına çok içerledi İmparator; çünkü Cumhuriyet'te, negatif lider bile olamamıştı. Anıtı yeniden diktirmek için Rusya'dan yardım istediğinde, Rusya'nın yanıtı kısa oldu: E, peki bizim savaş tazminatlarını ne zaman ödüyordun? İşte o zaman aklına geldi, Ressam Mithat'tan intikam almak. Yıktıran o değil miydi? Bakan o değil miydi? Hapse attığı yetmezmiş gibi; ondan, anıtı bir daha yaptırmak için para istedi. Madem ki sen yıktırdın; yeniden yaptırmak için parayı sen öde dedi. Mithat, kamuoyunun baskısıyla, serbest bırakılsa da milyon dolarlık borcu sürdü. Her yıl, kendisinden belli bir miktar istendi. Sürgünde kahrından öldü desek şaşar mıydınız? Biz onun da düşünü gerçek kılıyoruz. Bugün, burada, İmparator Anıtı'nı yıkmıyoruz; onu parçalara ayırıp Faşizm ve Emperyalizm Müzesi'nde yeniden birleştiriyoruz. Peki Cumhuriyet'in başfotoğrafçısı? Dilsiz ve sağır değil miydi o? Yalnızca görüyordu; beş duyulu fotoğrafçılarınkinden daha iyiydi bu nedenle, onun fotoğrafları... Cumhuriyet düştüğünde, nereye gitti? Nereye gitti, duymadan ve konuşmadan ve yalnızca görerek ve bakarak? Fotoğrafları bıraktı geride. Ve o fotoğraflardan saptadı tüm cumhuriyetçileri, daha sonra İstanbul'a giren İmparator Ordusu. Bugün, hükümetimizde, isteyen, istediği fotoğrafı çektirebilir. Anıtı parçalarken poz verebilirsiniz. Bir korkunuz olmasın. Artık yıkılmaz bir kaya gibi yükseliyor ülkemiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/05/perdecurtain-ahu-akkan-hub-sanat-mekan-cermodern-12-haziran-16-temmuz-2014/", "text": "CerModern bünyesinde bulunan güncel sanat alanı HUB Sanat Mekan, sezonu Türkiye'de ilk kişisel sergisini gerçekleştirecek olan Ahu Akkan'ın çalışmaları ile tamamlıyor. Akkan'ın ikinci kişisel sergi projesi Perde | Curtain, 12 Haziran 16 Temmuz tarihleri arasında görülebilir. Akkan'ın son dönem çalışmaları, içinde otoportrelerin de bulunduğu kadın ve çocuk portrelerinden oluşuyor. Günümüz insanının mutsuzluğu üzerine yoğunlaşan sanatçı çalışmalarını, çağımızın hala en ciddi sorunu durumundaki şiddet kavramı üzerinden şekillendiriyor. Özellikle, şiddetin en önde gelen kurbanları; kadın ve çocukları ele aldığı portreleri Akkan'ın, hem maruz kalınan hem de tanığı olunan travmaların ifade alanı olarak çıkıyor karşımıza. İnsan yüzüne, bireysel-toplumsal yaşanmışlıkların izlerini taşıyan ve aynı zamanda tarihe ayna tutan, özellikli bir alan olarak yaklaşan sanatçı, ele alınan konu, malzeme seçimi ve sunum şekliyle kavramsal bir bağ kuruyor. Akkan, perdeyi çağrıştıran bir yüzey üzerine yine tülleri dikerek oluşturduğu portreleri konumlandırıyor. Perdemsi yüzey bu çalışmalarda örtülü olan, gizlenmek istenen, yok sayılan gerçeklere gönderme yaparken; aynı zamanda gerçeğe ulaşmanın mümkün olduğu şeffaf bir yansıtıcı görevi görüyor. Ahu Akkan (1980, Ankara), İzmir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nde görsel sanatlar okudu ve Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden 2003 yılında mezun oldu. Uşak Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaktadır. Kıbrıs'ta gerçekleştirdiği Reflection | Yansıma isimli ilk solo sergisinin yanı sıra yurt içi ve yurt dışında birçok karma sergide eserleri yer aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/06/haluk-oner-kusak-catismasinin-kimyasal-bozulmasi-babalar-ve-ogullar/", "text": "Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları. Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller. Çünkü onların da kendi düşünceleri vardır. Zamanı ve onun yarattığı etkileri anlatmak isteyen yazar, kuşak çatışmasını kurgusunun odağına yerleştir. Ivan Sergeyeviç Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanı, kuşak çatışması sorunsalının kült metinlerindendir. Değişimi ve yaşam tarzının gelişmelerle birlikte farklılaşmasını inceleyen Turgenyev, insanların hayatları boyunca bağlı kaldıkları görünmez zincirleri görünür kılmaya ve kuşak çatışmasını açıklayarak tarihsel süreçteki değişimleri anlaşılabilir kılmaya çalışırken kendisiyle çelişmemek için insan üzerine ciddi bir şekilde eğilmemiştir. Karakterler ve onların ne kadar insan, ne kadar gerçek olduğu tartışması kuşak çatışmasını ele alan bütün metinlerde sorgulanabilir. Bu nedenle oluşturduğu eser her ne kadar kendi içinde ikilemler barındırmasa ve tutarlı görünse de karakterlerin özelliklerinin sadece kendilerinin bulunduğu bir dünyada bağımsız yetişmişlercesine betimlenmesi realist bir yazarın kendi kimliğiyle çelişmesine sebep olmuştur. Yanı sıra bu kaçınmaların sonucu olarak ortaya çıkan metin, kimseye sahip olduğu bilgiden daha fazlasını katabilecek güce sahip değildir. Turgenyev'in Babalar ve Oğullar romanında bireyler üzerinden örneklenen ancak toplumsal boyutta bir olgu belki de kaygı- haline dönüşen kuşak çatışması işlenir; ancak metindeki karakterlerin gerçekdışılığı, insan karakterini şekillendiren gerçek etkenlerin neler olduğu konusunda bir sonuca varılmasına engeldir. Babalar ve Oğullarda nesiller arasındaki uyuşmazlıklar, birbirlerine akıl erdirememe durumu ustalıkla anlatılmıştır. Bu sorunlar görünürdedir ve görünürdeki gerçekliği tartışılamaz. Bireyler arasında bir etkileşim biçimini örnekler. Düşünceler, yapılar, doğa ne kadar farklı olursa olsun, tartışmaların ve etkileşimlerin boyutları, yapıları bundan bağımsız olabilir. Kuşak çatışması kitapta başlı başına bağımsız bir olgu olarak incelenirken bozulmaya uğramamıştır; ancak bu çatışmayı yaşayan karakterler, gerçekçilikten oldukça uzaktadır ve bu uzaklık kuşak çatışması olgusunun temelinde nelerin yattığının anlaşılmasını imkansız kılar. Kitaptaki karakterlerin her birinin farklı temsiliyetleri vardır. Bu temsiliyetler sembolleşmiştir; ancak mükemmel olmaları gerekmeyebilir. Kurgusal bir metinde bu sorunu çözmenin tek bir yolu vardır: Karakterin ruhunu öldürmek... Yazar karakterini bir kuklaya çevirir, belki de onu tipleştirir. An itibariyle yazar temsiliyeti ile varolan karakterler ne kadar gerçek olabilir, sorusunun cevabını bulmak güçtür. Babalar ve Oğullar romanında karakterler, yazarın manipülasyonlarıyla -olağanüstü tepkiler ve davranışlar sergilemelerinin dışında- duygusuzlaştırılmışlardır. Arkadi: 'Saçmaladığımı biliyorum,' diye yanıtladı, 'fakat ne önemi var?.. İlk saçmalayışımız bu mu sanki?..' (Turgenyev, 149). Bu alıntı, Arkadi ile Bazarov'un Odintsova'nın yanına gitmeye karar verdikleri anda sarf edilmiştir. Bu cümlelerde Turgenyev'in de kendisini bağlayan zincirleri hissettiği söylenebilir. Turgenyev, insan doğasına ve davranışına dair her etkiyi hiçe sayarak, Arkadi'ye olağandışı bir tepki verdirir. Metinde kuşak çatışmasının nedenleri okura anlatılmaya çalışılır ve bu nedenler sıralanırken kullanılan akıcı anlatım, kaçınılmazlığın gözden kaçmasına yol açar; ancak kurgudaki boşluklar ve insan varlığının kendisiyle yaşadığı imkansız çelişkiler, nedenlerin gerçekten açıklanabilmesini mümkün kılmamıştır. Kuşak çatışmasını yalnızca değişime verilen tepkiler bağlamında açıklayabilmek olası değildir. Kuşak çatışmasının kurgulandığı metinlerdeki sorunsala yaşamsal bir olgunun küçük penceresi olarak bakıldığında insana dair gerçeklerle çelişkili pek çok ayrıntı görülebilir. Burada önemli olan yaşamsal gerçeklikten öte metnin gerçekliğinin anlaşılabilmesidir. Turgenyev'in başarısı da kendi metinin gerçekliğini yaratabilmiş olmasındadır. Çatışmanın nedenleri için sıralanabilecek daha fazla neden olmalıdır. Değişim insanları çatışmaya itecek farklılıklar getirmiş olabilir mi? sorusunun yanıtı da okurun ya da yanıtlayanın niyetine gör değişecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/06/seref-aksit-zaten-yoktular-they-were-already-not-exist-deniz-gokduman/", "text": "Deniz Gökduman'ın... Zaten Yoktular adlı altıncı kişisel sergisini 03 21 Haziran 2014 arası Ren Art Gallery'de izleyebilirsiniz. Deniz Gökduman, tuval üzerine akrilik çalıştığı resimlerinin figür konturlarında yarattığı zengin etkiyle yer yer dijitale, yer yer illüstrasyona selam gönderirken çoklu renk armonisiyle de kadınların çok renkliliğini, değişkenliğini yansıtır. Ayrıca şehvetli, şuh, bir var olup bir yok olan afet kadınlara bakarken izleyiciyi metinlerarası heyecanlı bir aşk bilmecesini çözmeye yönlendirir. Ressamın güncel işleri, arzu nesnesi olan, kiminin bakışına, kiminin duruşuna aşık olduğumuz narsist tanrıçalar bizi hipnotize ettiğinde ve o ana kilitlendiğimiz bilinç uyuşmasını ölümsüzleştirmek için enstantane fotoğraf duyarlığıyla resmedilmiş gibi görünürler. Dadaistlerin seçtikleri rastlantısal kelimelerle şiir yazmaları gibi bilinçakışı anlam derinliğiyle Deniz Gökduman izleyiciyi, önce Attila İlhan'ındizelerini, daha sonra belki izlerken kendi yazacakları şiirle görsel ve zihinsel bir yolculuğa davet etmektedir. Üstadın da dediği gibi Gerçek değildiler birer umuttular, eski bir şarkı belki bir şiir, ne kadınlar sevdim zaten yoktular. Hayatın merkezinden merkez dışılığa evrilen kadınlar, nirvanaya, katharsise ulaşıldığında aşırı duyarlığın, üstbilincin, duyusal zenginliğin sonrası hiçliğe ulaşılması gibi ait oldukları yere, yokluğa karışırlar. Geride yalnızca etkiler, hafızaya kazınmış imgeler, silüetler yani resimler kalır. Ya da ters okumalar da mümkün; aslolan resimdir, gerisi hikaye! You can see Deniz Gökduman's sixth personal exhibition called... They were already not exist between 03 21 June, 2014 t Ren Art Gallery. Deniz Gökduman, with his multi colored harmony, reflects the colorfulness, the changefulness of women while he salutes sometimes digital sometimes illustration with the rich influence that he creates in his acrylic on canvas paintings' figure contours. Likewise he leads the spectator to solve an inter textual exciting love riddle, looking at lustful, seductive, drop-dead gorgeous women that exist and then not in a split second. The painter's current works look like they are painted with the precision of snapshots to immortalize our conscience numbness caused by the mesmerism created by objects of desire, narcissistic goddesses which we fell in love with their regard or their attitude. Deniz Gökduman invites the spectator to a visual and mental journey in verses of Attila İlhan and then maybe in their own verses with the stream-of-consciousness like the poem writing of dadaists with random words. As the master said They weren't real they were hope, an old song maybe a poem, loved such women they already don't exist. Women who evolve from the center of life to off-center disappear in nothingness which they belong in, like in the reaching to nothingness after hyper sensitiveness and sensual richness while reaching to Nirvana or catharsis. Only influences, images jogged in memory, silhouettes i. e. pictures remain. Or reverse reading is also possible; what matters is the painting, forget the rest!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/06/suleyman-bicer-otomatik-portakal/", "text": "Eee, ne olacak şimdi ha? diye başlıyor Anthony Burgess Otomatik Portakal'ına. Aslında bu soru günlük hayatımızda önemli yer tutan soruların başında gelmektedir. Seviniriz Şimdi ne olacak?; üzülürüz Ne yapmam gerek?; bir duruma ortak olmak isteriz Yapacağım bir şey var mı ? diye ardı arkası gelmez sorularla iç içe yaşar gideriz, farkında olmayız. Aslında her cevap yeni bir soru üretmekte ve günlük ilişkilerimizi de bir noktada işte bu soru-cevaplar devam ettirmekte. Burgess Ne olacak şimdi? diye sorduktan sonra Alex, Pete, Georgie ve Dim'in hikayelerini anlatır, dehşet içinde kalırız. Sisler ardındaki bir zamanda geçen hikayenin derinlerine indikçe aslında günümüzün modern dünyasına, ahlak anlayışına, siyasi rejimlerine bir hiciv özelliği taşımakta olduğunu görürüz. Bıyıkları henüz terlememiş Alex ve tayfasının adam yaralamaktan tecavüze; gasptan adam öldürmeye kadar uzanan suç zinciri, Alex, ihtiyar bir kadın ve kedi çetesi! tarafından yenilince kesintiye, hatta sona uğrar. Cezaevinde Alex'in sabıkası kabarmaya devam etse de çetenin diğer üyelerinden uzun bir süre haber alınmaz. Alex, cezaevinden kurtulmak umuduyla devlet tarafından geliştirilmekte olan, özünde mahkumları ehlileştirmek, onları tekrar birer iyi insan yapmayı amaçlayan bir programa dahil olur ki program dahilindeki Alex'in hali içler acısıdır, şiddete dayanamayan, salya sümük ağlayan biri olup çıkmıştır. Program süresini tamamlayıp şiddete karşı salya sümük ağlayan biri olarak tahliye olduğunda hayatı hiç umulmadık şekilde değişecektir. O artık eski Alex değildir; ama hayatlarının bir döneminde Alex ve tayfasının sumsuklarına maruz kalan insanlar hala aynıdır ve intikam yemeği malumunuz soğuk yenir. Kitabın ilk bölümlerinde Alex şöyle der: Uygarlaşmakmış, frengili taşaklarımı yesinlerdi onlar. Alex tahliye olduktan sonra işte bu frengili modernleşmenin ürettiği insan modelinin somut örneklerinden biri olacaktır hikaye içinde ama o bireyselliğiyle içinde yaşadığı toplumu temsil etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/08/adnan-uzal-anisina-resim-siir-oyku-yarismasi/", "text": "Adnan Uzal, 8 Şubat 1927'de doğdu. İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde 1946-50 arasında eğitim gördü. Babası, çocukluğunda Ağabeyi İrfan'a derslerini bitirdikten sonra Nutuk'u okutmasını yaşamı boyunca hep anımsadı. Adnan Uzal, dolu dolu geçen ömrüneişadamlığını, kültür-sanat yaşamının yakından ama sıradışı izlenmesini sığdırdı. 1960'larda ressam İbrahim Safi ile tanıştı, arkadaş oldu... O yıllarda sayısı çok az olan Beyoğlu'ndaki galerinin sürekli konuğu oldu, kapılarını aşındırdı. Oğlu şirketinin başına geçince Adnan Uzal, izleyerek yakınlaştığı sanat çalışmalarının içine girerek kendine özgü bir yer, renk edindi. Önce ressam Sevim Gürsoy'la tanışarak dersler almaya başladı. Sonra Ressam Muzaffer Akyol'un Neriman Oyman'la tanıştırmasıyla da Hüzünler Kraliçesi diye tanımladığı Oyman'dan resim dersleri aldı.. Bitirilmeyi Bekleyen Resimlerin ressamı, yaşamın içinden seçtiği öykülerinde kahramanlarını güvercinler, martılar ve köpeklerden oluşturur. 6 şiir kitabı bulunan Adnan Uzal, doğuştan sanatçı gibidir, artist kavramı onun üzerinde iğreti gibi durmaz.. Köfte adını verdiği köpeği ile uzun süren birlikteliğinin ölümle son bulmasından sonra yayınladığı Biz Köfteyi Çok Sevdik başlıklı kitabı, hayvan sevginin doruklarında dolaştığı şiirlerinden oluşur.. Adnan Uzal, 11 Temmuz 2013 te aramızdan ayrıldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/08/doublefaces-sebastian-bieniek-galerie-nicola-von-senger-zurich-27-juni-26-juli-2014/", "text": "In the latest video Marilyn Monroe by the American musician Pharell Williams, who created the summer hit of 2013 Get Lucky with the band Daft Punk, a remarkable portrait of a young woman appears after having played the song for 4 minutes and 14 seconds. This portrait is this remarkable that you instantly have to switch back to investigate this odd-looking composite-being. After having looked at it a couple of times one slowly recognizes that it is a painted on face on a cloth which a young girl is wearing over her head... But is it really a cloth and not rather a mask which the pro-tagonist is wearing? Why does the skin look so similar to the colour of skin in real life? And her hair is falling in an extraordinary beautiful way on her middle parting... Her eyes, nose and mouth are painted on, this is a fact but the rest looks very real indeed. After having winded back and forward a couple of times one finally understands it and one is amazed and stunned by this very simple effect. The protagonist got a second face painted on her cheek with only one eye, the other one is her own, the sides are swopped and her hair covers the invisible real eye, the nose and the mouth. Portraits with unique expressions and an illustrating sensitivity have been created. Those portraits are so highly fascinating that one does not want to avert his eyes anymore. The artist who amazes us with his simplicity is called Sebastian Bieniek and he was born in Czarnowanz, Poland in 1975. He now lives and works in Berlin. Those photos have been discovered in September 2013 for the first time and they became a sensation through digital media. Abruptly those photos have been passed on blogs and also on digital art- and design magazines. Within a few weeks his photos have become world-famous. The number of his fans on Facebook rose from a few hundreds to 92000 within a couple of days. Only very little time had passed until his photos with the censure Inspired by Sebastian Bieniek were imitated en masse especially in the USA and in Asia. Pharrell Williams was one of the countless people who had stumbled over one of these photos and he was so fascinated by this photo that he used it in his latest video clip. The gallery Nicola von Senger is very pleased to be showing those curiously amazing photos by Sebastian Bieniek for the first time. Auf dem neuesten Video 'Marilyn Monroe' des amerikanischen Musikers Pharrell Williams, der letztes Jahr den absoluten Sommerknüller 'Get Lucky' mit Daft Punk landete, taucht nach 4 Minuten und 14 Sekunden ein merkwürdiges Portrait einer jungen Dame auf, so merkwürdig und irritierend, dass sofort zurückgezappt werden muss um dieses seltsame Mischwesen zu eruieren. Nach mehrmaligem Visieren erkennt man es es ist ein aufgemaltes Gesicht auf einem Tuch, das ein junges Madchen über dem Kopf tragt... Doch ist es wirklich ein Tuch, nicht eher eine Maske die die Protagonistin tragt? Doch warum sieht die Haut so Hautfarben aus, so echt? Und die Haare fallen so schön und natürlich im Mittelscheitel.... Die Augen, Nase und Mund sind gemalt, das ist Fakt, doch der Rest scheint echt. Nach mehrmaligem vor und zurückspulen fallt der Groschen endlich und man ist verblüfft und fassungslos über den Effekt der Einfachheit. Der Protagonistin wurde auf Ihre Wange ein zweites Gesicht gemalt mit nur einem Auge, das andere ist Echt, nur die Seite vertauscht und die Haare verdecken das unsichtbare echte Auge sowie Nase und Mund. Es sind Portraits mit einzigartigen Ausdrücken und illustrativer Sensibilitat entstanden, die dermaßen Faszinierend sind, dass man das Auge nicht mehr abwenden möchte. Der Künstler, der mit dieser Einfachheit so verblüfft heißt Sebastian Bieniek, 1975 in Czarnowanz, Polen geboren, lebt und arbeitet in Berlin. Zum ersten Mal sind diese Fotos im September 2013 aufgetaucht und wurden durch die digitalen Medien zur Sensation. Schlagartig wurden die Fotos auf Blogs, aber auch auf digitalen Kunst- und Designmagazinen weitergereicht und wurden innert Wochen weltberühmt. Die Zahl seiner Fans auf Facebook in wenigen Tagen von ein paar Hundert auf 92'000 gestiegen. Bereits nach kurzer Zeit wurden die Fotos mit dem Verweis Inspired by Sebastian Bieniek insbesondere in den USA und Asien massenweise imitiert. Pharrell Williams war einer der unzahligen, die über diese Fotos stolperten und war so fasziniert, dass er es in seinem neusten Video verwendet hat. Die Galerie Nicola von Senger freut sich sehr, zum ersten Mal überhaupt diese wunderbaren und wundersamen Fotos von Sebastian Bieniek prasentieren zu können."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/08/iscp-residency-program-for-artists-and-curators-for-international-artists/", "text": "The International Studio & Curatorial Program announces an open call for its residency program. ISCP is a leading nonprofit, residency-based contemporary art institution for emerging to mid-career artists and curators from around the world, including the United States. With 35+ artists and curators in residence at all times, ISCP is a vibrant community of contemporary art practitioners. The program provides residents with the space, time, and support to develop new projects. With additional activities tailored for professional development and public engagement, ISCP serves as a platform for producing, presenting and contextualizing contemporary art through a diverse range of international perspectives. ISCP's public programs encourage dialogue and integrate residents into the cultural landscape of New York City, making ISCP an exciting hub for contemporary art. ISCP is currently accepting applications from visual artists and curators in all disciplines who would like to engage with ISCP's unique and dynamic programming and creative community. The residency program includes 24-hour access to a private furnished studio space, regular studio visits from Visiting Critics; Field Trips to museums, galleries and other cultural venues; and participation in Artist Talks and semi-annual Open Studios. Residents at ISCP are also invited to take part in ISCP's Exhibition Program and Participatory Projects. A residency at ISCP is typically three to six months, although artists and curators can apply for up to one year. artists and curators can apply for residencies at iscp. there are two ways of applying, a partner application or a direct application. Residencies are between three and twelve months and are sponsored by governments, corporations, foundations, institutions, organizations, galleries and private patrons. Each artist or curator is provided with 24-hour access to their studio and wireless internet. In addition, all residents can use ISCP's common areas. ISCP does not provide or arrange living accommodation, however, a number of partner sponsors, who send participants to ISCP each year, have a furnished apartment for residents. In addition, sponsors often give a stipend for accommodation, living expenses, travel and materials. ISCP collaborates with over forty partner governments, institutions and organizations to fund residency opportunities. Partner sponsors publicly call for applications for residencies at ISCP. Click here for a list of partner sponsors. Please email the application form and supporting materials. ISCP does not locate sponsors for direct applicants. Once accepted, artists and curators are responsible for securing funding. Please have a look at our previous sponsors for potential funding sources. When planning your residency, please bear in mind that residencies are scheduled approximately one year in advance. We are currently scheduling 2014-2015. There is no deadline and the application review takes place once every two months. - Application is sent to ISCP - ISCP's panel reviews the application within two months - If the application is successful, the applicant receives an acceptance letter - Applicant has two years from the date of the acceptance letter to locate funding - When funding has been secured by applicant, ISCP confirms directly with sponsor - When sponsor has confirmed, ISCP staff and applicant schedule residency - If necessary, applicant must apply for a US visa - Applicant makes appointment with ISCP staff and arrives in New York The program fee for 2014 is $20,761.68 to $22,947.36 per year or $1,730.14 to $1,912.28 per month. In addition, the applicant needs to calculate accommodation, living, travel and health insurance costs for the duration of their stay in New York. ISCP recommends making contact immediately with the nearest United States Consulate or Embassy in the resident's home country. ISCP residents generally enter the United States on a B1/B2 visa, which is issued for business/tourist purposes. ISCP will provide a letter in support of the visa application to incoming participants."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/08/koumaria-residency-2014-open-call-for-international-artists/", "text": "Since 2009 the artist collective Medea Electronique has organized an annual 10-day experimental artist residency, Koumaria, near Sparta in Greece, focusing on improvisation and new media practices. New-media artists from all over the world, inspired by the Greek natural landscape, come together to create a multicultural and cross-media 'dialogue' culminating in a collective presentation both locally and in Athens at the end of the residency. Past residents have formed lasting friendships and new artistic partnerships. For us the residency serves as a model for future creative collaborations. The residency is held at an organic olive oil farm at the foot of Mount Taigetos in Sparta. The base for the residency, a modern and comfortable house, features dormitory-style bedrooms, large and comfortable common rooms, two primary spaces for project development and practice, terraces, rooftop overlooks, and a large and modern kitchen. The surrounding hills, mountains, villages and the not too distant sea, coupled with a vast expanse of sky, stars, and ever-changing mountain vistas, afford the residents amble space and opportunity for creative work. Meals are taken communally, with an emphasis on fresh and local produce and traditional recipes. In this environment artists not only have the chance to live and work together interacting with the Greek landscape, but also to trade their experiences concerning everyday life and culture. Chores are undertaken collectively, but there is ample time for residents to work, create, explore the surroundings and enter into new artistic partnerships. The theme of the residency this year is the intersection of collaborative new media art and local politics/community. How can improvising artists, committed to community building and trans-cultural dialogue, manifest these tendencies in the larger community they work in? How can collective art help form healthy and inclusive larger communities? How can such art speak to and for such communities, give them a voice and an identity? For the past six year Koumaria has both shocked, puzzled, delighted and entertained the local village. This year we want to work closely with the village to create art-works both situated in and about the village, and, in some tangable sense, both for and of the village its concerns, needs, history and practices. Perhaps a collecitve project that is both an improvement to some aspect of the village infrastructure and an art-object in its own right. Perhaps a series of installations that use the sounds, images and materials of the village. The possibilities are endless, and will be the result of our collective imaginations and the input of the villagers themselves. The residency will also result in performances in the village, taking advantage of the varied sites available, from pastorial olive groves to abandoned factory spaces, all against a magnificent back-drop of rugged moutains. The accent will be on D. I. Y, and working to integrate the village and willing villagers themselves into our art-works. In keeping with the theme of improvised art and local community activisim there will be an emphasis on art practices that have a strong element of self-creation of the materials and techniques used. We encourage applications from artists who design and create their own media, and/or are willing to assist others in doing so and learn new techniques. The residency will culminate in a day-long festival within he village, and in a presentation of the results in Athens at a major cultural institution. The residency therefore seeks artists open to collaborations across distinct artistic media, willing, indeed excited, by the prospect of working with the village and thinking creatively of ways to transcend the boundaries between us and them. We invite applications from artists working across the spectrum of new media arts to participate in the residency. We will select up to 10 participants from the applications received. Medea Electronique, being an eclectic art collective, is interested in people from diverse cultural and artistic backgrounds. Past residents have come from a variety of artistic backgrounds, and from numerous countries. While assorted nationalities and ethnicities have been represented, the common language of the residency is English. Note: This is a remote region of Greece, with limited ability to obtain tech/electronic materials while we are there. Residents will need to check in advance concerning what materials will be available, and what they will need to bring. - transportation from Athens to the residency and back. - housing and food supplies in Sellasia - Internet connection at the residency - housing in Athens during the presentations - While there are few expenses the residents need to consider while at the residency, it is worth having some funds for trips to local cafes and the like. - Rooms, Bathrooms at the residency are shared - Cooking and cleaning the house during our stay is undertaken collectively - The stay in Athens is arranged in a tidy hostel if other preferences exist, the amount euro can be given to the resident and the booking should be their responsibility. - You ought to bring your own equipment/instrument and computers - Unfortunately no artist fee is to be given for the presentations/performances. Residents are also responsible for their own transportation to and from Athens. - A participation form - A personal statement saying why you want to participate. This statement should speak to this year's theme. - A small sample of your individual work - First draft ideas for projects related to this year's theme - Your C. V."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/10/figuratif-yaz-sergisifigurative-summer-exhibition-artnext-istanbul-17-haziran-30-agustos-2014/", "text": "FİGÜRATİF YAZ SERGİSİ // FIGURATIVE SUMMER EXHIBITION dokuz sanatçının yapıtları ile 17 Haziran 30 Ağustos 2014 tarihlerinde arasında ARTNEXT Istanbul Çağdaş Sanat Alanı'nda. Serginin açılışı 17 Haziran Salı günü 18:00 21:30 saatleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/10/medley-white-nezaket-ekici-tarabya-kultur-akademisi-14-06-2014-saat-17-00/", "text": "Medley/White başlıklı performans yerleştirme çalışması için Tarabya Kültür Akademisi'nden esinlendi. Burası deniz manzarası, beyaz villaları ve bahçesiyle, şık davetler için ideal bir mekan. Sanatçı, 150'den fazla performansı kapsayan çalışmalarından bir seçkiyi yeni bir çalışmayla birleştirerek sunacak. 10 performans parçasından oluşacak bu bileşimi birbiriyle bağlantılandıran yalnızca sanatçının sunum sırasında kullanacağı beyaz renkli kostümler olmayacak parçaların her birinin Tarabya'ya uyarlanmış olması da onları birleştiren unsur olarak öne çıkacak. Nezaket Ekici, çalışmalarını kesitler halinde birleştirten bir müzik potpurisi içinde sunarken ortaya Tarabya'nın atmosferiyle yüklü yepyeni bir çalışma çıkacak. Performans parçalarında, Tarabya Kültür Akademisi bulunduğu mekanın farklı karakteristik özellikleri yansıtılacak. İzleyiciler, çalışmalarda Tarabya villalarının beyazını, gül bahçesini, araziye kısıtlı giriş olanaklarını ve kuralları bulacaklar. Ayrıca sanatçı, mekanın çeşitli kutlamalar için davetkar ortamından yola çıkarak 2004 yılındaki düğününde giydiği gelinliği giyecek ve eşi Dr. Andreas Dammertz ile birlikte Tarabya Kültür Akademisi'nin önünden konuklarla birlikte bir tekneye binecek. 1970'de Kırşehir'de doğdu. Üç yaşındayken ailesiyle birlikte Almanya'ya göç etti. 1994- 2000 yılları arasında Münih'te Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde sanat pedagojisi eğitimini yüksek lisans yaparak tamamladı. 1996 2000 yılları arasında Münih Güzel Sanatlar Akademisi'nde heykel ağırlıklı sanat eğitimi aldı. 2001-2003 yılları arasında Braunschweig Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda Prof. Marina Abramoviç'in yanında performans sanatı alanında başladığı eğitimini 2004 yılında yüksek lisans yaparak tamamladı. Nezaket Ekici'nin çalışmaları ve performansları, toplumsal cinsiyet, din, Türk-Alman kimliği, sanat tarihi ve mimarlık gibi konulara odaklanıyor. Sanatçı işlerini ve 150 farklı performansını, 4 kıtada 120'den fazla kentte ve 35'dan fazla ülkede çeşitli müzeler, galeriler ve bienallerde sundu. Nezaket Ekici 2013 Aralık ayından itibaren Tarabya Kültür Akademisi'nin bursiyeri olarak Istanbul'da bulunmaktadır. Galeria Valeria Belvedere, Milan (2002); Proje 4L Artvarium, Elgiz Museum of Contemporary Art (2005): Goethe Institut Madrid, (2005); DNA Gallery Berlin (2006) ; Staatsgalerie Stuttgart (2007); U2 Alexanderplatz Berlin (2007); Gallery TPW, Toronto Canada (2008); DNA Galerie Berlin (2008) ; Kunstmuseum Heidenheim (2009); Claire Oliver Gallery NYC (2009) ; Goethe Institut Madrid, Ankara (2009); Kunstverein Friedrichshafen (2010); DNA Galerie Berlin (2010); Marta Herford (2011); Stadtische Galerie Bremen (2011); PI ART WORKS Istanbul (2012); Braverman Gallery Tel Aviv (2012); De Bond, Culturcentrum Brugge (2013); Stadtische Gallery Ostfildern (2013). Museum Haus der Kunst, München (2000), Van Gogh Museum Amsterdam (2005); Reina Sophia Museum, Madrid, (2005); Proje 4L Elgiz Museum of Contemporary Art, Istanbul, (2006); FOI#3 International Performance Art Event, Singapore (2006); The Armory Show, NY (2006); Galerie Feigen Contemporary NY (2006); Venice Biennale (2007); Museum of Contemporary Art Taipei (2007); 5th Latin-American Biennal of Visual Arts Vento Sul, Curitiba, Brasil (2009), The First Mediterranean Biennial of Contemporary Art, Haifa(2010); Museum Alex Mylona, Athen (2010) , Kunsthalle Exnergasse, Viena (2010); Mardin Biennale (2010); Cobra Museum Amsterdam (2011), ZKM Karlsruhe (2011), Villa Empain Foundation Brüssel (2011), Istanbul Modern (2011); ICAS Singapore (2012); Centre of Contemporary Art Torun (2012); Wilhelm Lehmbruck Museum Duisburg (2012); Arts Council of Princeton, New Jersey (2012); White Box (Munich 2013); Soho 20 Chelsea Gallery NYC (2013); Bahrain National Museum (2013); Maison de la Catalanite Perpignan (2013); Dr. M. T. Geoffrey Yeh Art Gallery/Sun Yat Sen Hall, St. John's University, NYC (2013); Biennale Online, First online Biennale Wordlwide (2013-2015); Mediterranean Biennale in Sakhnin, Israel (2013); Siemens Art Gallery Istanbul (2013); SESC Pinheiros, Sao Paulo,(2013); Momentum Collection, Thresholds Exhibition Collegium Hungaricum (2013); Artisterium VI, Tbilissi (2013); Pi Artworks London (2013), Winkleman Gallery, NY (2013), 11 Abierto de Accion, International Performance Art Festival, Malaga (2013), Minsheng Art Museum Shanghai (2013), 15th Winter Saloon National Gallery of Macedonia (2013) Biennale Online, First online Biennale Wordlwide( 2013-2015); Trafo, Center for Contemporary, Stettin (2013); Minsheng Art Museum Shanghai,( 2014); Mediamatic Fabriek, Amsterdam (2014); Istanbul Modern (2014); :The First International Biennial of Contemporary Art of Cartagena de Indias #1Kolumbien, Cartagena (2014); National Gallery of Macedon(2014); Galerie Isabal Hurley, Malaga(2014); Elgiz Museum of Contemporary Art, Istanbul (2014); Schloss Esterhazy, Sammlung Privatstiftung Esterhazy, , Eisenstadt (2014), Marta Herford (2014), Sinopale, Sinop Biennale 5, Turkey (2014), Stadtgalerie Saarbrücken (2014)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/mumkun-hayata-gecen-utopyalar-kargasa-14-kargart-11-30-haziran-2014/", "text": "KargART'ın geleneksel sezon kapanış sergisi Kargaşa, bu sene Gezi'den ilhamla ve Gezi'nin öğrettikleriyle, Hayata Geçen Ütopyaları hatırlamak ve Mümkün, demek istiyor. Sezon sonlarındaki Geleneksel karma sergi alışkanlığımız, bu yıl ilk defa zengin bir yan etkinlikler programıyla destekleniyor. 22 isim altında 30'un üzerinde işin yer aldığı sergiyle paralel gerçekleştirilecek yan etkinlik programının bir kısmı, ayrıca Kadıköy'den iki dayanışmanın ev sahipliği yaptığı Don Kişot Sosyal Merkezi ve Caferağa Dayanışma Evi'nde de tekrarlanacak. Yan etkinlikler ve programı ayrıca duyurulacaktır. Açılışta, Gonca Gümüşayak'ın Likit Politika isimli performansı saat 20:00'da gerçekleştirilecektir. Sergi her gün 13:00 20:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/portfolyo-serisi-4-irfan-onurmen-plato-sanat-13-haziran-21-eylul-2014/", "text": "Plato Sanat, kariyerlerinin ortasındaki güçlü sanatçıların biçimsel ve kavramsal çalışmalarına farklı bir bakış kazandıran Portfolyo Serisi sergileri ile, çağdaş Türk sanatının çeşitli disiplinlerini yeniden incelemekte ve sunmaktadır. Bu seri, aynı zamanda sanatçıların öne çıkan sanatsal çalışmalarının başlangıcına, gelişimine ve günümüzdeki durumuna ışık tutmayı da amaçlamaktadır. Bu bağlamda Portfolyo Serisi sergileri kendini bir nevi retrospektif özellikte sergi serisi olarak da ifade etmektedir. Portfolyo Serisi'nin dördüncü ve son sergisinde İRFAN ÖNÜRMEN'İ sunmaktan mutluluk duyuyoruz. İstanbul'un çağdaş sanat sahnesinde öncü bir yeri olan İrfan Önürmen, 25 yılı aşkın bir süredir, kavramsal anlamda tutarlı ve bağlayıcı olduğu kadar biçimsel anlamda da karmaşık ve çoğulcu çalışmalar ortaya koymaktadır. Sanatçının bütün eserlerini, tuval, gazete veya kağıt üzerine yapılan tablolar ve çizimler, tül çalışmalar ve gazete kağıtlarından yapılan objeler ve düzenlemeler oluşturmaktadır. Sanatçı, toplumun mevcut durumunu eleştirel bir şekilde analiz etmektedir. Bu analizi, politik meselelerin ve de sıradan insanların günlük hayatlarındaki olayların -ki bu hayatlarda anonim kişiler her geçen gün maruz kaldıkları heterojen bir kentsel kargaşa içinde geçinmeye çalışmaktadır- ortalama bir tasvirinin yapısal çözümlemesi yoluyla yapmaktadır. Önürmen'in çalışmaları, sanatçının 1980'lerin sonunda seyirciyi aktif bir şekilde parçayı tamamlamaya davet eden, yüzü olmayan figürlerin parçalanmış görünümlerini boyamasıyla başlar. Burada amaç, tarif edilen manzaraya dahil olmaktır. Tablolar; en zalim imgelerin insanlığın açlığına hizmet ettiği, ortada olan görünürlüğün ve tanıtımın değişime uğrayışının eleştirisini oluşturur. Öğrencilik hayatından beri tuvallerin yanı sıra, çizim ve tablolar yaratmış, gerçek günlük olaylar ve onların gazetelerdeki temsili arasındaki yüzeysel ilişkiyi gösterdiği gazetelerden kolaj çalışmaları yapmıştır. Yerleştirmeleri ve gazeteleri kullanarak ortaya çıkardığı nesnelerinde bariz bir şekilde farklı yapıda bir eleştiri sunmuştur. Burada Önürmen, doğrudan politik ve toplumsal eleştiri içeren çevresel müdahaleyi oluşturmak için gazete kağıtlarını malzeme olarak kullanmıştır. Tüm eserlerinin toplandığı son çalışma grubu ise tül yerleştirmelerine dayanmaktadır. Bu çalışmalarında Önürmen, toplumun sorunlarıyla ve gerçeğin inşa edilmesinde medyanın etkisi ile ilgilenmenin yanı sıra, resmin kendisinin oluşumuyla da ilgilenmektedir. Irfan Önürmen, a leading figure within the contemporary art scene of Istanbul, creates for more than 25 years a work that is conceptually coherent and stringent as well as formally complex and pluralistic. His oeuvre consists of paintings and drawings on canvas and paper, tulle works as well as objects and installations made of newspapers. The artist critically analyses the current state of society through the deconstruction of medial representations of political issues as well as incidents within the common life of the ordinary men, where anonymous figures struggle to get along inside the mess of the heterogeneous urban chaos they are exposed to day by day. Önürmen's work begins in the late 1980's, when the artist started to paint fragmented images of faceless figures that invited the spectator to actively fulfil the piece in order to become involved and engaged in the depicted scene. His paintings formed a critique of the mutation of medial visibility and publicity, in which the cruellest images serve the people's hunger for sensation and spectacle. Besides canvas pieces, since his student years, he produced drawings and paintings on newspaper as well as collages out of newspaper images, where Önürmen revealed the superficial relation between real everyday incidents and their representation in the newspaper. A different form of critique took more explicitly place within his installations and objects built out of newspapers. Here, Önürmen used newspapers as material to create environmental interventions that contained a direct political and social critique. The last work-group in his oeuvre was based on tulle pieces and installations with tulle. There, besides dealing with questions of society and the impact of media on the construction of reality, he was very much concerned with the creation of a painting itself."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/promoting-culture-international-mail-art-exhibiton-egypt-16-october-2014/", "text": "INTERNATIONAL MAIL ART EGYPT is one of the international activities for Atelier of Alexandria a group of artists and writers in a collaborating with EAN Group for international Artistic Cooperation which propose this kind of international mail art exhibition in Alexandria Egypt. So let us to participating now in Mail Art Egypt. This is an open call to visual artists in all over the world to participate in the exhibition which will take place in Atelier of Alexandria on Thursday, 16th October 2014, under the Theme: Promoting Culture which is really important now for our Egyptian Society during this critical political situations in all Arab spring countries. To promoting the culture around us and with all countries in whole world. Deadline : 10th July 2014. Artists Participations fields : opened in all different visual fields. For paper works : A4 ( 29cm X 21cm). For 3D Works : 25cm x 25cm x 25cm. For media art works : 3minutes only Art works. Artists can participate in only one section with 3 works maximum, unframed. The works will not be sent back to the participants after the closing of the exhibition. Note: The organizers are not responsible for any damages during the transportation. . . 16 2014 : . . : . : . 25 x 25 x 25 . : 3minutes . .. : ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/salt-beyoglu-performans-murat-opus-meric-demirkol-levent-ozer-19-haziran-2014/", "text": "SALT Galata'daki Hüseyin Bahri Alptekin Koleksiyonu'nu Üç Kitap, Üç Partisyon, Üç Ses: İçinden Müzik Geçen Kütüphane projesiyle yeniden yorumlayan müzisyen Murat Opus, 19 Haziran'da Meriç Demirkol ve Levent Özer'le bir performans gerçekleştirecek. Müzisyen Murat Opus'un SALT Galata'daki Hüseyin Bahri Alptekin Koleksiyonu'nu yeniden yorumladığı Üç Partisyon, Üç Ses: İçinden Müzik Geçen Kütüphane projesine paralel olarak düzenlenen performansta Opus'a, müzisyenler Meriç Demirkol ve Levent Özer eşlik edecek. Proje, Alptekin'in koleksiyonundan Punk Bir Altkültürün Oluşumu, Schoenberg Remembered: Diaries and Recollections, 1938-76 ve Tropical Truth: A Story of Music and Revolution in Brazil adlı kitaplarla diyaloğa geçiyor. Elektro akustik bir yapı etrafında buluşan üç müzisyen, performansta, bu kitapların ele aldığı üç ayrı döneme ses ve müzik diliyle gönderme yapmayı amaçlıyor. Temel uğraşı Live Conduction ve elektro akustik müzik olan Murat Opus bu akımlar üzerine projeler üretiyor, ulusal ve uluslararası alanda disiplinlerarası çalışmalar yürütüyor. 1990 sonrasında caza yönelen müzisyen Meriç Demirkol müzik çalışmalarına İstanbul'da devam ediyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü 'nden mezun olan müzisyen Levent Özer müzik çalışmalarını İstanbul'da sürdürüyor. Musician Murat Opus, whose project Three Books, Three Partitions, Three Sounds: A Library That Music Runs Through transforms the Hüseyin Bahri Alptekin Collection at SALT Galata, will perform with musicians Meriç Demirkol and Levent Özer. In April, musician Murat Opus reinterpreted the Hüseyin Bahri Alptekin Collection at SALT Galata with his project Three Partitions, Three Sounds: A Library That Music Runs Through. The performance at SALT Beyoğlu complements the approach of Opus' intervention and includes the musicians Meriç Demirkol and Levent Özer. In his project, Opus engages in a dialogue with the following three books from the Hüseyin Bahri Alptekin Collection: Punk Bir Altkültürün Oluşumu, Schoenberg Remembered: Diaries and Recollections, 1938-76 and Tropical Truth: A Story of Music and Revolution in Brazil. He aims to touch upon three different periods mentioned in these books via the language of sound and music in the performance at SALT Beyoğlu. The event will be performed by three musicians who play around an electro-acoustic structure. Murat Opus produces projects in the field of Live Conduction and electro-acoustic music. As a musician, who is also interested in the relationship of music alongside other art disciplines, he has been working on local and international projects. Musician Meriç Demirkol started to produce projects in the field of jazz music after 1990. He continues his musical activities in İstanbul. Musician Levent Özer graduated from İstanbul Bilgi University Music Department. He continues his musical activities in İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/sislide-yeni-bir-sanat-alani-sisli-sanat-aciliyor/", "text": "Cumhuriyet ışığı altında, çeşitli disiplinlerden gönüllü sanatçıların güç birliği yaparak bir araya gelmesi ile kurulan Şişli Sanat 15 Haziran 2014 Pazar günü gerçekleşecek açılışıyla sanatseverlere merhaba diyor! Sanata ilgisi olanları bilinçlendirmek, sanatı yaygınlaştırmak üzere eğitimler verip, etkinlikler düzenleyecek Şişli Sanat'ın bünyesinde aynı zamanda müzik dinletileri, kitap okuma günleri ve sinema geceleri gerçekleşecektir. Mecidiyeköy merkezde yer alan Şişli Sanat'ın açılış törenine Orkestra Şefi İnci Özdil, Ressam Tülin Onat, Köşe Yazarı Mustafa Pamukoğlu, Ressam Muzaffer Akyol başta olmak üzere birçok sanatçı katılımıyla destek verecektir. Tarih: 15 Haziran Pazar, saat 16.00 19.00 arası."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/11/tema-s-siz-4-galeri-ilayda-18-haziran-31-agustos-2014/", "text": "Galeri İlayda, 18 Haziran 31 Ağustos tarihleri arasında, artık gelenekselleşen Tema sız sergilerinin dördüncüsüne ev sahipliği yapacaktır. Sergide galeri sanatçıları olan Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Damla Özdemir, Elvin Karaaslan, Gazi Sansoy, Işıl Ulaş, Nurdan Likos, Özcan Uzkur'un resim, heykel ve enstalasyon çalışmalarıyla yer alıyor. Daha önceki Tema sız sergilerinde olduğu gibi sergiye davet edilmiş, her biri kendi alanında farklı işler üreten sanatçıların galeri mekanını bir deneyim alanına dönüştürmesi hedefleniyor. Sanatçıların kendi söylemlerini ortaya koyması önem kazanıyor. Sergide yer alan sanatçılar müdahale edilmeksizin farklı söylemler ve yaratım biçimleriyle izleyici arasında saf bir köprü inşa etmeye çalışıyor. Serginin; günümüzün tek tipleşmiş yaşam şartları içerisinde, sanatçıların kendi farklı görüşlerini ortaya koyması, yapay ve aynılaşmış sisteme temas etmeden, herhangi bir başlık altında sınırlanmadan, temasız bir şekilde gerçekleştirilmesi amaçlanıyor. Atilla Galip Pınar resimlerinde günümüzün popüler kavramı farkındalığı sorguluyor. Aysel Alver ahlaki ve etik değerlerin yitimini heykellerinde psikanalitik bir yaklaşımla izleyicilere deneyimletmek istiyor. Barış Cihanoğlu resimlerinde yaşam içindeki bireyin kararsızlıklarını, benlik arayışlarını, bulunduğu dünya ile kendi iç dünyaları arasında kalışlarını, bir anlamda araf' ta kalmanın yarattığı sorunları ve aidiyet meselesini irdeler. Damla Özdemir üç boyutlu dijital kolajlarıyla dikkat çekiyor. Elvin Karaaslan günlük yaşamdan aldığı görselleri parça-bütün ilişkisi çerçevesinde inceleyerek 'algı' kavramını sorguluyor. Gazi Sansoy görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan ve birkaç yıldır birbirine paralel olarak götürdüğü 'Minyatürler' ve 'Yüzsüzler' serileri ile sergiye katılıyor. Işıl Ulaş'ın resimlerinde çocukluğundan veya şimdiden izler taşıyan 'karakterler' in hikayalerine şahitlik ediyoruz. Nurdan Likos, çalışmalarında kendinden ve de başka kadınların hikayelerinden yola çıkarak kadınlık hallerini vurguluyor. Özcan Uzkur, iplikleri kullanarak simülasyon bedenler inşa ediyor. Tema sız 4 sergisi 31 Ağustos'a kadar Galeri İlayda'da görülebilir. Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Temmuz-Ağustos aylarında Galeri Cumartesi Pazar hariç her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur. Galeri İlayda is very pleased to present Themeless/Contactless 4, a group exhibition of 9 gallery artists between June 18th August 31st, 2014. The exhibition includes works of paintings, sculpture and installation by Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Damla Özdemir, Elvin Karaaslan, Nurdan Likos, Gazi Sansoy, Işıl Ulaş and Özcan Uzkur. The exhibition; reveals artists' different point of views within singular living conditions, aimed at performing in a themeless manner without any contact with the artificial nor similarized system, and each under an unrestricted heading. Atilla Galip Pınar is intense questioning the trendy topic awareness in his paintings. Aysel Alver wants the audience to experience the loss of moral and ethical values through a psychoanalytic approach by her sculptures exhibited at the gallery. Barış Cihanoğlu known with his distinctive art language and extraordinary view among contemporary young artists, examines, people's uncertanity in society, propriate striving and the feeling of being caught in between of the world and the inner self, in a broad meaning the problems and sense of belonging that staying in purgatory brings. Damla Özdemir is taking attention with her 3 dimensional collages. Elvin Karaaslan The central theme of the artist's work is the concept of perception. Gazi Sansoy is joining the exhibit with his two parallel series which have rather different visual languages and constructs, named as Faceless& Miniature. We witness the stories of the Işıl Ulaş's characters which comes from her chilhood or from now in her sculptures and painting. Nurdan Likos emphazies the womanhood in her works, hitting the road this time with other women's stories. Özcan Uzkur is consctructing bodies using lace. The gallery is open everyday except Sundays between 10 am to 7 pm. In July&August the gallery is open everyday except Saturdays and Sundays from 10 am to 7 pm. Car parking is avaible below the gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/12/art-suites-gallery-bodrum-11-uluslararasi-workshop-09-16-haziran-2014/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. 2011, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, Haziran ayında yeniden sanatçılarla buluşuyor. 9-16 Haziran 2014 tarihleri arasında düzenlenen 11. Uluslararası Workshop çalışması Atmosfer Sanat Projesi ile ortak bir proje gerçekleştiriyor. Workshop çalışması 9 Haziran'da sanatçı Taylan Akdağ'nın Formsuz Mekan adlı kişisel ile açıldı. Sanatçı Taylan AKDAĞ, Aralık 2014 teki Güncel Yaşam Dizisi anlatımının ardından bu kez, yine kent vurgularının yer aldığı Formsuz Mekan adlı sergisiyle mekanın içerisinde aşkın hale gelen formları ele alıyor. Ana tema, kentsel mekanda, insanlar arası sosyal etkileşimden uzak ilişkilerin, Plastik Sanatların kendine özgü kaygı, form ve malzemeleriyle izleyiciye aktarılması. Ayrıca 1 hafta boyunca sanatçılar Formsuz Mekan üzerine seminerler düzenliyor. Workshop çalışması sonunda ortaya çıkan eserler sergi açılışı ile sanatseverlerin beğenisine sunuluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/14/corlu-kultur-ve-sanat-dernegi-mutluluk-konulu-fotograf-ve-siir-yarismasi/", "text": " 18 yaş ve üzeri amatör ve profesyonel herkes katılabilir. Seçici Kurul Üyeleri ve birinci derecede yakınları yarışmaya katılamazlar. Yarışmacılar en fazla üç fotoğrafla katılabilirler. Şiirler, iki A4 sayfasını geçmeyecek şekilde, Times New Roman yazı karakterinde, 10 punto ve 1 satır aralığında bilgisayarda yazılarak, beş kopya olarak ve CD kaydı ile birlikte teslim edilecektir. Şiir metninin üzerine ad, soyad yazılmayacak sadece rumuz yazılacaktır. Yarışmacılar; kullandıkları rumuzu, fotoğraflı özgeçmişlerini, adres, e-posta ve telefon bilgilerini içeren bir belgeyi üzerine sadece rumuzlarını yazdıkları kapalı zarf içinde Çorlu Kültür ve Sanat Derneği'ne teslim edilecektir. Aynı yarışmacıya ait birden fazla şiirin dereceye girmesi halinde en üst dereceyi alan şiir ödüllendirilir. Yarışmaya katılan tüm şiirler; şairin ismi belirtilerek ÇKSD tarafından kitap haline getirilecektir. Derece alan şiirler ise tanıtım amaçlı olarak takvim, ajanda, ilan, afiş ve broşürlerde kullanılabilir. Şiir sahibi bu durumda herhangi bir hak iddia edemez. Yarışmaya katılan tüm şiirlerin yer aldığı Yarışma Şiir Kitabı ve Katılım Belgesi yarışma sonrası düzenlenecek Ödül Töreninin bitiminde elden veya kargo masrafı yarışmacıya ait olmak üzere adresine gönderilir. Seçici Kurul Üyelerinden birisi değerlendirme toplantısına katılamadığı durumda Dernek Yönetim Kurulu önceden belirlediği üyelerini sırasıyla atar. Şartnamede belirtilmeyen konularda, Dernek Yönetim Kurulu ve Seçici Kurul'un ortak kararı geçerlidir. Şiirler, şiiri gönderen katılımcıya ait olmalıdır ve tüm sorumluluğu katılımcıya aittir. Şiirler en geç 06 Eylül 2014 tarihinde posta veya kargo ile ya da elden 04-06 Eylül tarihleri aralığında, 14:00 17:00 saatleri arası Dernek adresine teslim edilmelidir. (0507 400 21 91 0532 557 49 79) bilgi alınabilecektir. Yarışma sonuçları ve Ödül Töreni 06 Ekim 2014 tarihinde medyada vewww. corlukultursanat. org. tr adresinde duyurulacaktır. Yarışmaya başvuran şiirler, Seçici Kurul tarafından belirlenen aşağıdaki kriterlere göre 100 üzerinden puanlama yolu ile değerlendirilecektir. Yarışmaya katılan tüm şiirler basılarak kitap haline getirilecektir. Yarışmaya katılan tüm katılımcılara Katılım Belgesi ve Yarışma Şiir Kitabı verilecektir. 18 yaş ve üzeri amatör ve profesyonel herkes katılabilir. Seçici Kurul Üyeleri ve birinci derecede yakınları yarışmaya katılamazlar. Yarışmacılar en fazla üç fotoğrafla katılabilirler. Fotoğrafların ön yüzünde imza, ad ve herhangi bir bilgi yer almayacak, arka yüzü sağ alt köşesine Rumuz-Fotoğraf Adı yazılacaktır. Yarışmaya katılanlar, fotoğraflı özgeçmişleri, adres, e-posta ve telefon bilgilerini bir kapalı zarfla, zarfın üzerine yalnızca kullandıkları rumuzu yazarak, Çorlu Kültür ve Sanat Derneği'ne teslim edeceklerdir. Fotoğrafların dijital halleri 300dpi çözünürlükte ve jpeg olacak şekilde bir cd/dvd'ye kaydedilip yarışma dosyası ile birlikte gönderilecektir. Doğrudan fotoğrafın yapısını bozmayacak şekilde, renk ayarlamaları, keskinlik, siyah-beyaz dengesi gibi basit müdahalelerde bulunabilinir. Ancak foto-montaj, foto-manipülasyon gibi teknikler uygulanarak oluşturulan fotoğraflar kabul edilmeyecek ve tespit edildiklerinde yarışma dışı kalacaktır. Panoramik fotoğraflarda ise, fotoğrafın kaç adet fotoğraftan oluştuğu belirtilmelidir. Gerektiğinde takdirde panoramik fotoğrafın ham halleri istenecektir. Yarışmada derece alan ve sergilenen fotoğraflar; sanatçı ismi belirtilerek ÇKSD tarafından kitap/albüm haline getirilebilir, tanıtım amaçlı olarak takvim, ajanda, ilan, afiş ve broşürlerde kullanılabilir. Fotoğraf sahibi bu durumda herhangi bir hak iddia edemez. Aynı yarışmacıya ait birden fazla fotoğrafın dereceye girmesi halinde en üst dereceyi alan fotoğraf ödüllendirilir. Diğer i sergilenir. Seçici Kurul Üyelerinden birisi veya birkaçı değerlendirme toplantısına katılamadığı durumda Dernek Yönetim Kurulu önceden belirlediği üyelerini sırasıyla atar. Yarışmaya katılan ve derece almamış olan fotoğraflar, Yarışma Kataloğu ve Katılım Belgesi yarışma sonrası düzenlenecek serginin bitiminde elden veya kargo masrafı yarışmacıya ait olmak üzere adresine gönderilir. Şartnamede belirtilmeyen konularda, Dernek Yönetim Kurulu ve Seçici Kurul'un ortak kararı geçerlidir. Fotoğraflar, fotoğrafı gönderen katılımcıya ait olmalıdır ve tüm sorumluluğu katılımcıya aittir. Fotoğraflar siyah-beyaz ya da renkli olabilir. Baskıların kısa kenarı 20 cm den kısa, uzun kenarı 40 cm den uzun olamaz. Baskılar her kenarında 10cm boşluk olacak şekilde siyah paspatu yapılmış, arkasına asma aparatı yapıştırılmış, camsız ve çerçevesiz olarak sergilemeye/asılmaya hazır halde gönderilmelidir. Paspartulanmış fotoğraflar, aynı ebatta iki mukavva arasına konularak, kargoda zarar görmesi engellenecek şekilde gönderilmelidir. Şiirler en geç 06 Eylül 2014 tarihinde posta veya kargo ile ya da elden 04-06 Eylül tarihleri aralığında, 14:00 17:00 saatleri arası Dernek adresine teslim edilmelidir. (0507 400 21 91 0532 557 49 79) bilgi alınabilecektir. Yarışma sonuçları, Ödül Töreni ve Sergi tarihi 06 Ekim 2014 tarihinde medyada vewww. corlukultursanat. org. tr adresinde ile duyurulacaktır. Yarışmaya başvuran eserler, Seçici Kurul tarafından belirlenen aşağıdaki kriterlere göre 100 üzerinden puanlama yolu ile değerlendirilecektir. İlk 50 dereceye giren fotoğraflar sergilenecek ve yarışmaya katılan tüm fotoğraflar katalog olarak basılacaktır. Yarışmaya katılan tüm katılımcılara yarışma bitiminde Yarışma Kataloğu ve Katılım Belgesi gönderilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/14/focus-1-serbest-cagrisim-daire-galeri-21-haziran-12-temmuz-2014/", "text": "Daire Galeri, senede bir defa gerçekleştireceği Focus sergi serisinin ilki olan SERBEST ÇAĞRIŞIM ile 21 Haziran 12 Temmuz 2014 tarihleri arasında izleyici ile buluşuyor. Focus sergileri, yılda bir kez, sezonun son sergisi olarak Daire Galeri'de izleyici ile buluşacak. Daire Galeri, bu sergi serisi ile güncel sanat ortamında takip ettiği bağımsız genç sanatçıların çalışmalarına dikkat çekmeyi amaçlıyor. Serinin ilk sergisi Focus 1: Serbest Çağrışım, Ali Bilge Akkaya, Alper Aydın, Coşkun Sami, Erdal İnci, Jacqueline Roditi, Murat Can Kurşun, Sema Kayaönü ve Sümer Sayın'ın çalışmalarını sunuyor. Yıl boyunca çeşitli yarışmalarda ve sergilerde yer alan farklı disiplinlerden sanatçıların çalışmaları herhangi bir altmetin olmadan, izleyiciyi serbest bir çağrışıma davet ediyor. Mantıklı düşünce üzerindeki sınırlama ve sansürlerin kaldırılması deneyimini yaşatmayı amaçlayan sergi güncel siyasi ortamdaki toplumsal sınırlamalara da bir gönderme yapıyor. Mekana girdiğiniz andan itibaren tek başına görüldüğünde belki aynı etki ya da duyguyu uyandırmayacak çalışmaların, zihinde birbiriyle ilişkilendirilmesi ve anlamlandırılması yoluyla uyanan bu çağrışım oyununa katılmak için sergi 21 Haziran 12 Temmuz 2014 tarihleri arasında Daire Galeri'de ziyarete açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/14/open-seas-exhibition-opportunity/", "text": "Kala Gallery announces Open Seas a call for entries exhibition open to artists working in all media. Open Seas seeks work by artists who explore the idea of borders from a wide range of perspectives. From political geography to psychological boundaries, the idea of borders can mean a line, an area, an arc, or a mark where something begins and something ends. When there is a border, a zone appears around this line. Inside the zone is like a chrysalis with a flexible shell. It is in constant flux and a transitional state. It expands on its own merging the edges of the outside. Often it is an area where human desire and curiosity desire to see what's not there and desire to change and transform, come to life and/or collapse constantly. This exhibition asks artists to explore how borders both atmospheric and conceptual can be represented in a diverse reach of media. Work will be selected by Mayumi Hamanaka, Kala's Gallery Manager. Eligibility: Open to artists working in all media. Artists may submit up to five images of work created in any media. Only submit images of work available for the exhibition. Work previously presented at Kala Gallery is not eligible. Artists are responsible for the delivery and pick-up of selected artwork. All accepted work must be received by Kala Gallery by August 25, 2014. Kala will accept artwork shipped by Fed-Ex, UPS, USPS, but cannot provide funds for the transportation of artwork. Please label all packing materials with your name. Shipped work should arrive in a reusable container with return postage or prepaid shipping documents and correct return labeling. Hand-delivered artwork may be dropped off August 20 through 22, 12:00-5:00 pm, and August 23, 12:00 -4:00 pm. Insurance: Artwork is insured while on site at Kala. Artist Statement (maximum 2000 characters app. 400 words). Application fee: $35 or join Friends of Kala Membership Program at the Artist/Student Level of $45, and new members waive the application fee, along with receiving all other membership benefits, including 10% off of workshops, classes and art purchases. For more information and to apply for the call-for-entry while joining Friends of Kala, contact Ellen Lake in the Kala Development Department at ellen@kala. org or 510.841.7000, ext. 204. Please do not use Slideroom for this process. You will receive information how to submit your application materials. Selected artists will be announced at WWW. KALA. ORG on August 1, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/14/painting-in-the-world-reflections-on-politics-violence-and-reconciliation/", "text": "In September 2014, the Northern Arizona University Art Museum will produce a juried exhibition of paintings created around inter-woven themes of politics, violence and reconciliation. The NAU Art Museum believes that the global community faces a turning point today in which economic, environmental, and ethnic pressures threaten the integrity of whole societies. The Arab Spring, wars arising from religious extremism and, conversely, the efforts of many nations to maintain stable, consensual societies are among the themes we hope to address in this exhibition. Painting in the World: Reflections on Politics, Violence and Reconciliation will be co-jurored by Dr. George V. Speer, Director of the NAU Art Museum and Dr. Eleanor Jones Harvey, Senior Curator, the Smithsonian American Art Museum in Washington, D. C."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/16/en-uzun-senaryo-tesvikiye-sanat-galerisi-19-haziran-26-temmuz-2014/", "text": "Teşvikiye Sanat Galerisi 19 Haziran 26 Temmuz tarihleri arasında Türkiye'nin önde gelen ustalarını ağırlıyor. En Uzun Senaryo adlı sergide Altan Çelem, Bedri Baykam, İrfan Okan, Mehmet Günyeli, Resül Aytemür, Şahin Paksoy'un yapıtları yer alacak. Her biri resimden fotoğrafa ve karışık malzemeye uzanan sanat üretimleriyle Türkiye'nin çağdaş sanat serüveninde özgün ve yenilikçi yapıtlar ortaya koydular. Gerek ele aldıkları konular gerek bakış açıları ya da görsel üslupları birbirlerinden çok farklılık gösteriyor. Figüratif resim, fotoğrafta şiirsellik, güncel yaşamı vurucu biçimde sorgulama, kent hayatında yaşam halleri gibi pek çok olguyla karşımıza çıkan bu altı sanatçı aynı zamanda Türkiye'de uzun soluklu sanat senaryosunun da yapı taşlarını oluşturuyor. En Uzun Senaryo 26 Temmuz'a dek Teşvikiye Sanat Galerisi'nde görülebilir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/16/the-installation-project/", "text": "Windward School, an independent college preparatory school for grades 7-12 in West Los Angeles, invites artists to submit portfolios for our artist-in-residence program, The Installation Project. The residency gives artists an opportunity to work amongst highly motivated students, and for the community to watch and engage with artists as they create their work. We are currently seeking proposals for the 2014-15 school year. Artists working in installations, new genres, new media and contemporary practices are encouraged to apply. The artist will be given nine weeks, Jan 5 to Mar 6, 2015, to install, perform, and/or display the work. The residency will include an opening, promotional materials, a stipend, and funds for materials. Arrangements will be made for the artist to meet with students, parents, and teachers to talk about their work. Proposals are due July 15, 2014. Please submit a letter of intent, with a link to a website with work and resume, to Jeff Miller, Visual and Media Arts Chair, at jmiller@windwardschool. org. Go to windwardschool. org/installationproject to view past exhibitions."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/16/tomorrow-stars-the-drawing-show-artist-open-calls-announced-for-multiples-chicago-oct-fair/", "text": "Premiered at the inaugural Verge: Art Brooklyn, 'Tomorrow Stars' has proven an important platform for artists to receive essential exposure to gallerists, museum curators, press and collectors. We are looking for the best in not-yet-seen before new work; finalists selected by our panel of distinguished jurors will be given space to exhibit one work from their application at Multiples. Chicago. Works selected by the panel will be exhibited at Multiples. Chicago in a special artist's spotlight section. This open call is available to all artists practicing in every media in and outside of Chicago. Applications are now being accepted for consideration. An affordable competition for contemporary artists looking to expose their practice to the unique audiences, collectors and patrons at this year's MULTIPLES. Presented as a special group exhibition, our vetted selection will ensure some of the freshest and most cutting edge results of the artistic process. THERE ARE NO ADDITIONAL FEES for participation in Tomorrow Stars at MULTIPLES. Chicago."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/18/rancho-murieta-fine-art-wine-festival/", "text": "Rancho Murieta, located east of Sacramento, CA, lies in the rolling hills. Rancho Murieta is a closed gated community of about 3000 upscale homes, two championship golf courses, and three recreational lakes. Rancho Murieta is rich with history; most notably the homestead of the iconic Hollywood figure- Zorro. Rancho Murieta is well known for hosting televised networked events with an amphitheater which promotes the arts. This 2nd Annual Fine Art & Wine Event undoubtedly will be an event that will become a must on your calendar in the coming years. An estimated 40,000 will be in attendance along with 45 wineries, live entertainment, hot air balloon exhibits and gourmet food. This year's event dates are September 26, 27, & 28, 2014. As a fellow artist and chair of this event, I would like to commit to you that announcing this event will be an ongoing process in the coming months. Prime time television ads, newspaper announcements along with radio interviews and commercials will be airing routinely with the heaviest concentrations two weeks before the event to ensure the greatest impact for the event. Amenities for participating artists include cash prizes, drawings for free booth space for the 2015 event, catered breakfast, booth sitters, volunteers for load in/load out, free parking and an awards dinner Saturday night with awards and door prizes. Artists are juried as soon as the application is received and notification of acceptance or denial is sent 2 weeks later; so APPLY NOW. The 2014 season is about to be kicked off with some exciting announcements. The first announcement is the 2nd Annual Fine Art and Wine Festival to be held September 27 & 28, 2014 in Rancho Murieta, California- a few miles east of Sacramento. This is not your ordinary two day festival- this is a two day event that is held in a closed gated community with approximately 2300 upscale homes, two championship golf courses and the public is invited to attend. This festival will feature over 40 wineries in a large, beautiful tent pavilion and live entertainment is expected to be ongoing for the two days. This is truly a unique opportunity for artists to participate due to the lay out of the venue. The festival will be held on the practice golf course grounds to allow ample space for artists and patrons alike. The golf course will be closed for this event. Booth sizes will be a comfortable 15 x 15 or 15 x 25 . The Association of Independent Artists has endorsed this event and is setting a new standard for artists who participate in this event and future AOIA events. Artists will become automatic members of the AOIA upon acceptance into this show. Artists will enjoy the amenities of this festival with catered breakfast furnished by AOIA, booth sitters, and volunteers for load in/ load out. The AOIA will host a Saturday night awards dinner for all artists. There will be cash awards, multiple drawings for free booth space for 2015, and door prizes."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/18/sener-azizoglu-nuri-bilge-ceylana-uzaktan-bir-bakis/", "text": "Adını belki de ilk olarak 56. Cannes Film Festivalinde 2002 yapımı Uzak filmiyle duydu çokları. Bu vakte kadar popüler olan iyidir düsturu iliklerine kadar işlemiş, -kendi tanımıyla- yalnız ve güzel ülke insanının azımsanmayacak bir yüzdesinin varlığından bihaber olduğu marjinal bir film yönetmeniydi. Oysa ki henüz ilk sinema filmi Koza (1995) ile dünya sinema literatürüne dahil olmayı başarmıştı. Sonrasında kendi üçlemesi sayılabilecek taşra filmlerini çekti. Pek çok uluslararası film festivalinde gösterime giren otobiyografik Kasaba (1997) ve Mayıs Sıkıntısı (1999) filmlerinin ardından, geldiği kasabaya yabancılaşan fotoğrafçının kökeninden ve kendinden uzaklaşmasının hikayesini anlattığı Uzak (2002) filmini çekti ve bu filmle 56. Cannes Film Festivalinde en prestijli ikinci ödülü olan Grand Prix Ödülü nü almayı başardı. Bütçeleri, set ve dekorları, oyuncu tercihleri, profesyonel fotoğrafçı olmasının sağladığı görüntü yakalama avantajı ile birlikte Ceylan, kendi tarzını yarattı. Piyasanın gösterdiği kum havuzunda oynamayı reddeden yönetmenin kendi tarzıyla yaptığı filmlerin uluslararası festivallerinden üst üste ödüllerle dönmesi onu popüler kültürün bir öznesi yaptı. Serinin son filmi Uzak tam bu bir Nuri Bilge Ceylan filmidir dedirtecek şekilde başlıyor. İranlı yönetmen Abbas Kierostami' nin Zire Darakhatan Zeyton (1994) filminin finalini hatırlatan sahnede sabit kameranın uzak çekiminde filmin ana karakterlerinden Yusuf karla kaplı bozkırda bata çıka yürümeye çalışıyor ve seyirciyi bu durağanlık ile adeta hipnotize ediliyor. Yusuf' un yakın plana girmesiyle birlikte kamera bu kez asfalt yolun ufuk çizgisinde beliren arabanın ilerleyişine kilitleniyor. Film öylesine durağan bir giriş yapıyor ki uzunca bir süre telesekreterdeki mesaj hariç- diyalog yaşanmıyor. En yaratıcı sahnelerden biri olan Mahmut'un evinde bir kadınla ilişkisi de bu sessizlik döngüsünden payına düşeni alıyor. Mahmut'a odaklanmış kameranın arka planındaki yatakta, flu bir kadın bedeni sessizce soyunuyor, kadının yatağa uzanması ile birlikte oturduğu yerden kalkan Mahmut'un uzaklaşırken flulaşan görüntüsü, salt aksiyon ve diyalogdan ziyade, onun önce/sonra, sebep/sonuç ve duyumlarını vermeyi tercih eden yönetmenin bildik tarzını hissettiriyor. Ceylan, sinemanın görsel bir sanat olduğunu ispatlarcasına, bazen bir kamera aksiyonu, bazen duvardaki bir resim, bazen yakılan bir sigarayla yarattığı şiirsel gerçeklik kurgusu içerisinde anlatıyor meramını. Yusuf taşralı bir delikanlının tipik karakter özelliklerini barındırıyor. Safça, çocuksu, gamsız, oldukça savruk. Yaşadığı kasabada çalıştığı işyeri kapatılınca gemilerde çalışmak, macera yaşamak, maaşını dolar olarak almak, enflasyona yenilmemek gibi hayallerle İstanbul'daki yakını Mahmut'un evine iltica ediyor. Başlangıçta birkaç gün ömür biçilen bu zorunlu misafirlik süreci Yusuf'un iş bulamaması ile birlikte özellikle ev sahibini rahatsız edici bir hal alıyor; uzadıkça uzuyor. İş bulma umudu azaldıkça, kendi gibi işsizlik içerisinde kıvranan insanların çürümeye terkedildiği duman altı liman kahvelerinde erimeye bırakıyor vaktinin çoğunu. Şehirli yaşantının tüm vaatlerine aç. Apartman merdivenlerinde rastlayıp ilgi duyduğu genç kızı İstanbul sokaklarında gizlice takip edişi ve trende yanında oturan kızın bacaklarına gösterdiği rahatsız edici ilgisi onun duygusal ve cinsel açlığının dışsal dışavurumları oluyor. Mahmut derme çatma mobilyalarla döşenmiş evinde yalnız yaşayan orta yaşlı bir sanat fotoğrafçısı; içine kapanık, bencil. Evliliği de dahil hayatta başarısız olmuş, geçimini çektiği önemsiz reklam fotoğraflarıyla sağlıyor. Bohem duruşunun yanında takıntılı, evde kuralcı, titiz. Hacimli bir kitaplığı, fotoğraf atölyesi, entelektüel birikimi var ama vaktinin çoğunu televizyon karşısında geçiriyor. Entelektüelliğini ve entelektüelliğinin bir gereği olan yalnızlığını önemsiyor. Ailesi ve kökenleri ile olan bağlarını zayıflatmış. Annesinin hastalanıp hastaneye kaldırıldığını telesekreter kaydından dinlerken bile büyük bir kayıtsızlık içinde. Uzaklaşmak istediği taşralılığa dair izleri de beraberinde getiren Yusuf, gelenekselden moderne geçişin sancıları yaşayan Mahmut'un kutsal yalnızlık realitesinin tam ortasına düşüyor. Yusuf'un gelişi Mahmut karakteri için adeta turnusol kağıdı oluyor; bastırılarak zaman içinde katmanlaşmış uzaklar yeniden yakın olmaya başlıyor. Mahmut, Yusuf'la birlikte entelektüel doğasının gereği olarak Tarkovski' nin Stalker filmini seyrediyor (Yönetmen filmografisinde özellikle 2010 yılında çekeceği Bir Zamanlar Anadolu'da- sık sık Rus yönetmenle özdeşleşmiş metaforlara yer veriyor) . Yusuf'un odayı terk etmesiyle birlikte Mahmut porno izlemeye başlıyor. Pornoyu külte tercih ederek uzaklaştığı kişiliğinden ve entelektüel kimliğinin kutsadığı imgelerden intikam alıyor böylece. Yönetmen, Mahmut'un lümpen entelektüelliği üzerinden, çürümüş modern insan tasviriyle dalga geçiyor. Mahmut'un porno seyretmesi ile Yusuf'un yan koltuktaki kadına tacizindeki yöntem farklılığına rağmen düşünce eksenindeki paralelliğine dikkat çekiyor. Yusuf'un iş arama çalışmalarındaki kayıtsızlığı ve rahatlığı, yalnızlık mabedindeki kırmızıçizgilerine pervasızca tasallutu ev sahibinin ona olan tahammül alanını gittikçe daraltıyor. Bu daralmayla birlikte sıkışan karakterlerin zoraki iletişimi hastalıklı bir ev sahibi-misafir ilişkisini ortaya çıkarıyor. Mahmut'un hala sevdiği eski karısının yeni partneri ile yurt dışına gidiş haberini alışı, Yusuf'un son ümit kırıntıları ile fabrikada işe girebilmek için Mahmut'tan torpil istemesi ikilinin eşzamanlı dibe vurmuşluğunun ve kaçınılmaz dramının son kerteye ulaştığını gösteriyor. Kendine yeni bir yaşam kurmak için sığındığı İstanbul'un bembeyaz silueti, Yusuf'un solan yüzü ile birlikte grileşiyor. Filmdeki en önemli sahnelerden biri de kuşkusuz mutfağa musallat olan farenin infaz edilişi. Gecenin bir yarısı gözüne düşen parlak bir ışık ve tiz bir sesle uyanan Yusuf kalkarak sesin kaynağına doğru gidiyor ve Mahmut'un başına bela olan farenin nihayet yakalandığına şahit oluyor. Mahmut'un da seyre katılımı ile birlikte ikili farenin kapana kısılmış fareyle duygudaşlık kuruluyor. Yusuf'un kapana sıkışmış fareyi kedilerin sardığı çöp yığınına canlı olarak attıktan sonra geri dönerek duvara vurup öldüğüne ikna olduktan sonra bırakması ile Mahmut'un bu cinayetin azmettiricisi olarak tüm bu gelişmeleri soğukkanlılıkla pencereden seyretmesi film boyunca hakim olan taşra-kent değer algısı ayrışmasına dikkat çekiyor. Farenin evden gitmesiyle evde istenmeyen diğer bir yabancı olan Yusuf evi terk etme sırasının kendine geldiğini anlıyor ve geldiği gibi sessizce evi terk ediyor. Yusuf' un daha önce orda yaşadığına dair tek delil yer yatağının yanında bıraktığı/unuttuğu yarım sigara paketi oluyor. Değerli yalnızlığına yeniden kavuşan Mahmut filmin başında girdiği ilişkinin keyif sigarasını bu paketten yakıyor. Film yaşadığı vasattan uzaklaşmaya çalışan uzaklaştıkça kendine yabancılaşan bireyin dramını kazıyor izleyicisinin kafasına. Nuri Bilge Ceylan, sinemanın sanat olabilme nasıllığı konusunda ciddi ipuçları veriyor ve sıradan insanların sıradan hikayesinden bir başyapıt çıkarmayı başarıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/19/bats-h-g-griese-galerie-holger-john-27-june-03-august-2014/", "text": "H. Gunnar Griese ( 1964 in Dresden) ist ein Dresdner Maler, Graphiker und Bühnenbildner. Seit 1992 ist er freischaffender Maler und Privatpraxis Thomas Pfafftdozent. Seit 2006 arbeitet H. G. Griese an seinen künstlerischen Visionen und wendet sich verstarkt der figürlichen Malerei zu. Ausstellungen führten ihn unter anderem nach Zürich oder der Art. fair 21 in Köln."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/19/nilgun-yuksel-zizek-uzerinden-bir-okuma-denemesi-2/", "text": "Zizek, adını Shakespeare'in II. Richard oyununda geçen yamuk bakmak repliğinden ödünç aldığı kitabında hiçlik kavramını yine edebi metinlerden referanslarla okur. Burada arzunun yitiminde ya da gerçeğin çarpıtılışında ilk elden edebiyatın seçilmesi de bir rastlantı olmasa gerek. Edebiyatın fanteziye en açık alanlardan biri olduğunu söylemek yanlış bir önerme olmayacaktır. Çoğu zaman edebi metinler anlağımızda kurgusal bir görüntüyü çağırır. Bu görüntüler özneldir ve sadece bizim deneyimlerimizle ilişkilidir. Belki de bu yüzden sinema tarihi boyunca edebiyat uyarlamalarının yapıtın kendisiyle ne kadar örtüştüğü tartışma konusu olmuştur. Çoğu zaman yönetmenin bakışı tatmin edici olmaz; çünkü metni okuyanın çokluğu kadar metne dair gerçeğe dönüşmemiş kurgusal görüntü vardır. Zizek, Lacan'ın The Four Fundemantal Concepts of Psycho-Analysis seminerlerinde ortaya koyduğu amaç ve dürtü kavramlarını Dürtünün nihai amacı dürtü olarak kendini yeniden üretmek, dairesel yoluna dönmek, hedefe gidip gelen yolunu sürdürmektir... asıl keyif kaynağı bu kapalı dairenin tekrara dayalı hareketidir. diye açıklar. Başka bir deyişle fantezi, arzuyu gerçekleştiren bir senaryodur. Oysa Zizek, Zenon(2) paradoksuyla fantezi boyutuna başka bir bakış getirir. Fantezi arzuyu gerçekleştirmekten çok onu doğuran bir senaryodur. Çünkü arzulamak için fantezilere ihtiyacımız vardır. Ya da arzulamayı fantezi yoluyla öğreniriz. Burada Zizek'in Yamuk Bakmak adlı kitabında ele aldığı öncelikle yitirilene dönüşe örnek olacak, başta tanımladığımız o dairesel döngüyü hatırlatan iki metinle karşılaşıyoruz. İlki Robert Sheckley'in Dünyalar Deposu. Hikayenin kahramanı Bay Wayne, özel bir ilaçla insanların tüm arzularını gerçekleştirdiği söylenen Tompkins'i ziyaret eder. Arzularının gerçekleşmesi için ona en değerli eşyasını vermek zorundadır, fakat Bay Wayne kararsızdır ve kararsızlığını Tompkins'e açıklayıp bir süre düşünmek istediğini söyler. Sonra karısı ve oğluyla kurduğu yaşama geri döner. Her gün Tompkins'i düşünmesine rağmen gündelik rutin içinde bir yıl geçer. Gözlerini açtığında Tompkins'in yanındadır. Ve nükleer savaştan sonra yaşamak zorunda oldukları sığınağına dönmesinin zamanı gelmiştir. Kahraman, temelde bir zamanlar yaşadığı hayatı arzulamaktadır. Yalnız buradaki paradoks, aslında arzusuna ulaştığında ya da çok yaklaştığında arzunun yitimine ilişkindir. Rutinin içinde kahraman arzusuna gidecek yolu düşünüp bir gün oraya dönmeyi arzular, fantezide ise zaten bir zamanlar yaşadığını arzuladığını fark eder. Ama her iki durumda da arzu çok yaklaşmış olsa da kendini geçekleştirmemiş, bir kez daha onun ulaşılmazlığını kanıtlamıştır. Benzer bir metaforu Slavoj Zizek Patricia Highsmith'in Karanlık Ev adlı öyküsü üzerinden açıklar. Bir Amerikan kasabasında erkeklerin bir barda toplanıp tepedeki terk edilmiş ev hakkında konuşmaları olay örgüsünün başlangıcıdır. Erkekler arasında evin esrarengiz lanetinden dolayı kendilerinin oraya gidemeyeceğine dair bir anıştırma yerleştirmiştir yazar öyküye. Ama aynı zamanda o ev hepsinin ilk kez özellikle de cinsellikle ilgili kuralları ihlal ettikleri yerdir. Kasabaya bir gün genç bir mühendis gelir ve eve girmeye cesaret eder. Sonra da bara gidip evin sadece bir harabe olduğunu anlatır. Bardakiler bir anda dehşete kapılır, içlerinden biri mühendise saldırır. Genç adam yere düşer ve ölür. Zizek, öyküyü mühendisin, adamları arzularını dile getirebilecekleri bir yerden yoksun bırakışı olarak yorumlar. Nesneyle birlikte fantezi de yok olmuştur. Ev, aslında hiçbir şeydir dolayısıyla bir kez kaba gerçek açığa çıktığında yaratılan senaryoların da hiçliğine işaret eder. Böylesi bir durum ölümcül bir yapıya bürünebilir. Başka bir açıdan mühendisin ölümü başka bir metaforu da gündeme getirir. Arzu nesnesini yok edeni yok etmek, arzuyu ve fanteziyi geri çağırmanın bir yoludur. Shakespeare'in kahramanları, aşırılığın kahramanlarıdır. Tutkuları, gerçeği algılayışları ve yarattıkları senaryolar sonunda yıkımı hazırlar. Zizek, edebi metinler üzerinden yaptığı tartışmada Shakespeare'in II. Richard oyununda kraliçenin önsezileriyle kral için endişelenmesini ele alır. Kralın uşağı Bushy, onu teselli etmek için her cevherin yirmi gölgesinden söz eder. Gölgelerin hiçbiri kendisi değildir, ama öyle sanılır ve bazen doğrudan bakınca bulanık görünen perspektifi algılayabilmek için ona yamuk bakmak gerekir. Aslında Zizek'in de belirttiği gibi Shakespeare, burada çift anlam kullanmıştır. Kraliçe zaten olan bitene uşağın önerdiği gibi yamuk bakmaktadır ve böyle baktığı için de meseleyi net görmektedir. Kral endişe edilmesi gereken bir ruh halindedir ve aslında gölgeler birer teselliden ibarettir. Shakespeare, Lacan'ı okumuş olmalı, der Zizek. Kuşkusuz Shakespeare'in başarısı ve yüzyıllar içinde tükenmeyişi insan ruhuna doğru perspektiften bakmasından kaynaklanır. . Shakespeare, algılarımızı çarpıtan, gerçekliği perdeleyen aşırı duygular üzerine yoğunlaşır. Hamlet'te öfke ve intikam; Othello'da kıskançlık; Romeo ve Jüliet'te aşkın esrikliği ve kaybetmenin aşırılığı çıkar karşımıza. Sonuç, hep ölümle sonuçlanan bir trajedidir. Shakespeare'in kahramanları, aşırılığın kahramanlarıdır. Tutkuları, gerçeği algılayışları ve yarattıkları senaryolar sonunda yıkımı hazırlar. Shakespeare, süreçte ve sonuçta bir tür hiçliğe varır. Aslında, verilen örneklerin tümünde arzu, aynı zamanda metafor olarak ölümcül deneylere de işaret etmektedir. Nükleer savaştan sonra dünya, mühendisin ölümü, Shakespeare'in oyunlarındaki sevilen kişinin kaybı bir anlamda aşırılığın sonuçlarına ilişkindir. Bir başka açıdan bakarsak uca gitmek bize çıplak gerçeği hatırlatan parçamızı yok etmekle mümkündür. Sadece edebi metin değil herhangi bir metin, örneğin çok satan polisiyeler, sıradan bilim kurgu öyküleri, kişisel gelişim kitapları... çoğu zaman görmezden geldiğimiz ya da bayağı buluşumuz nedeniyle küçümsediğimiz öteki dünyanın seri üretimleri, genellikle tam da birincil dürtülerimizi, öz benliğimizi oluşturan duygularımız ve buradaki çarpıtmalarımız üzerinden ilerler. Kaybettiğimiz şeyle ilgilidir bu cümle. Kaybetmişizdir, hatta kaybettiğimizi bile unutmuşuzdur. Sadece II. Richard'daki kraliçenin önsezisi gibi bir şey olduğuna dair sezgilerimiz vardır. Yeniden ulaştığımız anda bene dönmemiz olasıdır. Üstelik bu bene dönüş rutinin dışına çıkmak değil, onu fark etmekle ilişkilidir. Anahtara ulaşmak, onu hatırlamak bir açıdan hazza ve arzuya dönüştür. Masallarda da sıklıkla geçen eğretilemelerdir, odalar, kapılar ve anahtarlar. Kahraman bir saraya ya da şatoya düşer. Burada ona sonsuz bir mutluluk vadedilmektedir. Tek bir şartla. Kırkıncı odanın kapısı asla açılmamalıdır. Eğer sözünü tutarsa oradaki nimetlerden dilediğince yararlanabilecektir. Oysa anahtarlar elindedir. Dayanamaz. Kapıyı açar. Sonrası masalın sonuna bağlıdır. Ya aşması gereken engellerle karşılaşır ya da vadedilenden daha güzel bir cennetle. Arzunun simgesi anahtar bir kez daha hayatımıza dair eylemler zincirini başlatmıştır. Kapıyı açmak, bir hiçlikle karşılaşılacak olsa da yeniden üretmenin-eyleme geçmenin ön koşuludur. Bazen nesnesine çok yaklaştığında arzu yiter. Belki de yeniden arzulamak için nesnenin bir kez daha yitirilmesi, sonra yeniden hatırlanması gerekir. 2. Varlığın bir olduğunu savunan İlk Çağ rasyonalist filozoflarından Parmanides'in öğrencisi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/26/dokuzbir-mine-sanat-galerisi-02-temmuz-30-agustos-2014/", "text": "Türkiye sanat ortamında köklü bir yere sahip olan Mine Sanat Galerisi, Nişantaşı mekanında, genç kuşak sanatçıların sergilerini PostHoc sergileri kapsamında gerçekleştiriyor. Latince bundan sonra anlamına gelen post hoc, Mine Sanat Galerisi'nin, Türkiye sanat ortamına genç sanatçıları kazandırmak üzere gerçekleştireceği sergilerin ilki. Mine Sanat Galerisi, genç kuşak sanatçıların zaman içerisindeki yönelimlerini takip etmek, genç sanatçıları desteklemek, Onlara kendilerini ifade edebilme imkanı sağlamak bakımından önemli bir sorumluluğu da yerine getiriyor. Dokuz+Bir sergisi dokuz sanatçı bir küratör anlamına referans veren DOKUZ+BİR başlığı ile 2 Temmuz 30 Ağustos 2014 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Sergide yer alan sanatçılar: Kadir Akyol, Hakan Bayer, Umut Demirelli, İzzet Eray Kılıçay, Gülçağ Konçe, Azime Sarıtoprak, Cansu Tanpolat, Ufuk Ülker ve Erkan Yaprakkıran. Çalışmalarında sosyo-politik eleştiriden yola çıkan Kadir Akyol, imgenin pornografisini portreler üzerinden okumamıza imkan sağlamakta. Portrelerinde insan kimliğinin varlıksal yapısökümünü ele almakta. Doğal dönüşümünün yapaylaşmasıyla ortaya çıkan değişimler Hakan Bayer'in soyutlama çalışmalarında, varlıksal nesnelerden ziyade soyutlanmış formlar olarak karşımıza çıkıyor. Siyah bir fonda ortaya çıkan biçimsel soyutlamalarında, soyut ekspresyonist bir dil kullanan İzzet Eray Kılıçay, farklı renk kütleleriyle kozmos içinde yeni bir ifade alanı açıyor. Resimlerinde, olabildiğince az olan, minimalist olan bir yalınlığın izini süren Gülçağ Konçe, rengi ve biçimi en aza indirerek dinginliğin ve huzurun görselliğini, plastik dilin imkanları içinde izleyiciyle paylaşıyor. Kentleşme ile gelen sıkışmışlık ve bunalımı metropol dışı yaşamda ve doğada arayan Azime Sarıtoprak, resimlerinde melankoli ve kaotik halden uzaklaşan hayal dünyasının renkleri ve biçimleriyle oluşturduğu dil üzerinden konuşuyor. Renkler arasında kırmızının özel bir yeri var Erkan Yaprakkıran'ın resimlerinde, bütün yerine bütünden kesitler yansıtmayı seçen sanatçı, detaylara, atladığımız şeylere odaklanmamızı sağlıyor. Herhangi bir nesneye ya da mekana bağlı kalmadan form ve renk ilişkisini espas içinde ele alan Ufuk Ülker, resmin biçimsel olgusundan vazgeçmeden oluşturduğu soyutlamalarla, kurgunun sonsuz varyasyonlarında kendine ait plastiğin izlerini sürmekte. Çocukluk döneminin düş dünyasında kalan korkularımızdan üretilmiş biçimleri plastiğin diline aktaran Cansu Tanpolat, Öcüler dediği duvara yansıyan gölgeleriyle çoğalan sevimli karakterlerini görünür kılıyor. Pentür çalışmalarının yanı sıra zaman zaman siyah-beyaz zaman zaman renkli video çalışmaları yapan Umut Demirelli, günlük hayat sorunsalları üzerine odaklanan bir kavramsaldan yola çıkan bir video işi ile sergide yer alıyor. Mine Art Gallery having a well-established place in Turkish art environment, carries out young generation artists' exhibitions within the scope of PostHoc exhibitions. Post hoc, meaning from now on in latin, is the first of the exhibitions that Mine Art gallery will carry out to bring in young artists to Turkish art environment. Mine Art Gallery discharges an important responsibility in the sense that following young generation artists' orientations in time, supporting young artists, providing them to express themselves. NINE+ONE exhibition, referring to nine artists one curator, will be carried out from July 2 to August 30, 2014. The artists taking part in the exhibition are: Kadir Akyol, Hakan Bayer, Umut Demirelli, İzzet Eray Kılıçay, Gülçağ Konçe, Azime Sarıtoprak, Cansu Tanpolat, Ufuk Ülker and Erkan Yaprakkıran. Kadir Akyol, making socio-political criticism in his works, makes possible for us to read the pornography of image through portraits. He takes the existential deconstruction of human identity in hand in his portraits. The changes emerging from artificiality of natural transformation appear as abstracted forms rather than existential objects in Hakan Bayer's abstraction works. İzzet Eray Kılıçay, using an abstract expressionist language in his formal abstractions emerging in black background, opens a new expression field in cosmos with different colour masses. Gülçağ Konçe, tracing a minimalist plainness in her paintings, shares the visuality of calmness and peace within the bounds of plastic arts language by minimizing colour and form with the audience. Azime Sarıtoprak, looking for being stuck and depression came with urbanization in rural area and nature, talks in her paintings via the language that she created with the colours and forms of her imagination moving away from melancholy and chaotic state. Red has a special place in Erkan Yaprakkıran's paintings. The artist, choosing to reflect the sections of the whole instead of the whole, enables us to focus on the details. Ufuk Ülker, approaching the relation between form and colour within the space independently from any object or place, traces his own plastic in infinite variations of fiction with the abstractions that he created without abandoning the formal feature of painting. Cansu Tanpolat, transferring the forms generated from our childhood dream world's fears to the language of plastic, makes visible her cute characters, called Boogers, accelerating with their shadows reflected to wall. Umut Demirelli, making both black and white and colour video works besides his peinture works, appears in the exhibition with a video work based on a concept focusing on daily life problems."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/26/en-yakin-mesafe-galerist-27-haziran-26-temmuz-2014/", "text": "Galerist, çizgi algısı ve kullanımındaki farklılıkları inceleyen 'En Yakın Mesafe' başlıklı karma sergiye 27 Haziran- 26 Temmuz 2014 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Çizgi; kompozisyon, taslak ve tasarımların temeli, görsel düşüncenin tüm zaman ve coğrafyalarda kullanılan anadilidir. Sanatçıların yaratım süreçlerinde değişik şekillerde kullanılan ve malzemelerle çeşitlenen çizgi; izleyiciler için de, sanatçının üretimini anlamak için en direk, çıplak ve samimi form olmuştur. Sergide yer alan sanatçılar desen, resim, video ve heykel aracılığıyla çizgiye farklı yaklaşımlarını ortaya koyarlar. Sanat tarihinde en çok ele alınan, 'Mona Lisa' ve 'Meryem ve Çocuk Isa' gibi imgeleri kağıt üzerine tükenmez kalemle yeniden yorumlayan Serkan Özkaya, en değerli kültürel ikonları en yalın haliyle işler. Rönesans resmindeki perspektif kullanımı ve rasyonel düşünce yapısına göndermeler içeren Kendell Geers'ın 'Kaçış Çizgisi' başlıklı resimleri, diretilen sınırların ötesinde başka boyutların varlığına işaret ederken, Seza Paker'in 'Tu as l'air d'une Tele Assise sur un Frigo', başlıklı serisi dil ve düşüncenin dayatttığı sınırları sorgular. Darbe ve vahşetin bir nevi samimiyet biçimi olduğu bir dünya kurgulayan Ali Emir Tapan, zihin haritasını aynalar üzerine asitle kazır. İdil İlkin'in videosunda, sanatçının içsel yolculuğu plansızca suya attığı mürekkep damlalarında şekil bulur. İlkin'in formlarındaki bu akışkanlık, Viron Erol Vert'in, çiçeklerin çıplak insan bedenlerine dönüştüğü, kağıt üzerine suluboya desenlerinde de görülür. Hussein Chalayan 'Airmail Dress' adlı eserinde ise, bir elbisenin formunu eskiz yaparak tasarlamaktansa, hazır nesne kullanarak yaratır. Arik Levy, 'Iris' başlıklı serisinde, aynı hareketi tekrarlayarak katmanladığı çizgilerden geometrik temel formlara ulaşır. Elif Uras'ın farklı malzemeler ile ürettiği eserlerinde çizgi, modernite ve gelenek arasındaki çatışmayı ele alır. Arslan Sükan'ın 'Shifted Memories' eserindeki çizgiler ise iki boyutlu bir yüzeyde üçüncü boyutun ilüzyonunu yaratır. Rasim Aksan detaycı bakışını doğadaki çizgi formuna odaklarken, Ayça Telgeren ek bir malzeme kullanmaksızın, kağıtları kesim tekniğiyle şekillendirerek grafik bir dünyanın kapılarını aralar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/26/meysem-samsun-dus-yolcusu-sanat-duragi-26-haziran-8-temmuz-2014/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/26/turkiye-jokey-kulubu-10-resim-yarismasi-2014/", "text": "At, At Sevgisi ve At Yarışı konulu geleneksel resim yarışmasının 10.'sunu gerçekleştirecektir. Yarışmamızın amacı, tüm dünyada olduğu gibi kültürel geleneğimizde önemli bir yeri olan at ve at sevgisini gündemde tutmak, at yarışlarının Mustafa Kemal Atatürk'ün söylediği gibi modern toplumlar için sosyal bir ihtiyaç olduğunu vurgulamak ve buna bağlı olarak sanata ve sanatçıya verdiğimiz desteği sürdürmektir. - Yarışma, TJK mensupları, seçici kurul üyeleri ile bunların 1. , 2. dereceden yakınları dışında 16 yaşından büyük tüm amatör ve profesyonel tüm sanatçılara açıktır. - Her sanatçı yarışmaya, daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış, sergilenmemiş veya herhangi bir yerde yayınlanmamış bir (1 adet) eseriyle katılabilir. - Yarışmaya verilecek olan eserler, tuval üzerine yağlıboya, akrilik, kolaj ve karışık tekniklerde olup, ölçüleri; kısa kenar 50 cm'den küçük, uzun kenar 150 cm'den büyük olmayacaktır. - Eserler, sergilenmeye hazır bir şekilde sanatçısı tarafından imzalanmış olarak teslim edilecektir. Kargo ve postayla yapılacak başvurular kabul edilmeyecek, eserlerin iadeleri kargo ya da posta yoluyla yapılmayacaktır. - Kapalı kimlik zarfı: (Form -1) Sanatçının adı ve soyadı, kısa bir biyografisi, ev ve iş adresi, e-mail adresi, telefon numaraları, sanatçının yarışma koşulları kabul ettiğine dair imzalı belge ve eserin 1 adet fotoğrafının bulunduğu kapalı zarf, eserle birlikte makbuz kaşlığında teslim edilecektir. (Form 2) Ayrıca her eserin, arkasına sanatçının adı ve soyadı, eserin adı ve yapılış yılı, tekniği, boyutları ve fiyatını belirten bir etiket yapıştırılacaktır. - Yarışma sonucunda ödül alan eserler, Türkiye Jokey Kulübü Resim Koleksiyonu'na ait olacak ve sanatçı ödül kazanan eserinin 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'nın ilgili maddeleri gereğince basma, yayma, çoğaltma ve sergileme haklarını da Türkiye Jokey Kulübü'ne devretmiş olacaktır. Ayrıca Türkiye Jokey Kulübü sergilenmeye değer bulunan eserleri de etkinliklerinde, eğitim faaliyetlerinde, takvim, afiş, katalog, broşür vb. her türlü tanıtım malzemelerinde kullanma ve gösterme, medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere tüm telif haklarına herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. Yarışmaya katılan tüm sanatçılar bu yarışmaya katılmakla iş bu şerhi peşinen kabullenmiş sayılacaklardır. Seçici Kurul üyeleri soyadına göre alfabetik olarak sıralanmıştır. Değerlendirme toplantısı için yeterli sayıda Seçici Kurul Üyesi bulunmaması halinde, TJK yedek üye çağırma yetkisine sahiptir. Eserler, 1 15 Eylül 2014 tarihleri arasında İstanbul Veliefendi Hipodromu TJK Müzesi ile Ankara 75'nci Yıl, İzmir Şirinyer, Adana Yeşiloba, Bursa Osmangazi, Kocaeli Kartepe ve Diyarbakır Hipodrom Müdürlüklerine elden makbuz karşılığında teslim edilecektir. Ödül alan ve sergilenmesine karar verilen eserler dışında kalan eserler 10 Ekim 2014 tarihinden itibaren 15 gün süre ile teslim edilen merkezlerden makbuz karşılığında iade edilecektir. Ödül almadığı halde sergilenmeye değer görülen eserler ise sergi programı bitiminden itibaren bir ay içinde eser sahiplerine makbuz karşılığı teslim edilecektir. Belirtilen tarihler arasında teslim alınmayan eserlerin kaybından ve uğrayabileceği her türlü hasar ve zarardan Türkiye Jokey Kulübü hiçbir şekilde sorumlu değildir. Bu hususta tüm katılımcılar şartnamede sunulan Form 1'e imza attıkları andan itibaren şartname hükümlerini kabul etmiş sayılacaklardır. Türkiye Jokey Kulübü tarafından düzenlenecek sergilerde ödül almayanlar dışındaki eserler sanatçının belirleyeceği bedel ile satışa açık tutulacak, eserlerden hiçbir şekilde komisyon alınmayacak ve satış bedelinin tamamı sanatçıya ait olacaktır. Yarışmaya katılan sanatçılar, yarışma şartlarını ve Seçici Kurul kararlarını peşinen kabul etmiş sayılacaklardır. Sonuçlar basın yoluyla 22 Eylül 2014 tarihinde ilan edilecek olup, kulübümüzün www. tjk. org adresli web sitesinde yayınlanacaktır. Yarışmaya katılacak tüm sanatçılarımıza başarılar dileriz. TJK tarafından düzenlenen 10. Resim Yarışması Şartnamesinin tüm hükümlerini kabul ediyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/26/zoomk-ru-tu-psychedelic-blues-punk-space-debris-28-haziran-20141830-2030/", "text": "- Kemankeş Mahallesi Hoca Tahsin Sokak No:15/1 kat 1 Beyoğlu - 34425 İstanbul -Zoomk-Ru-Tu ya dair; Aralık 2011'de Veysel Deneç ve Deniz Beşer tarafından kurulan bir performans ve müzik grubudur; ses bellleği, doğaçlama müzik, fanzin üretimi, dans gibi disiplinler üzerine kurgulanmıştır. Eklektik bir anlayışa sahip olan bu oluşumun müzik ayağında gitar, klavye, mızıka, melodika ve enstrüman olmayan objeler de kullanılmaktadır. Performanslar kapsamında Başak Sıla Bengisu gruba dansıyla eşlik eder, müzisyenler ile kollektif çalışan Zoomk-Ru-Tu nun çocuksu dışavurum ve tasasız üretim hali en büyük tutkusudur. 2012 senesinde Pasajist de açılan Cockaigne sergisinde performans konser vermek için kurulan daha sonra Artbosphorus Sanat Fuarı kapsamında Haliç Kongre Merkezi, Ipa Istanbul Performans Festivali nin kapanis gecelerinde (2012 ve 2013) Peyote gibi mekanlarda performans-konser veren grup Serhat Cacekli ve Can Albayrak in gruba katilimi ile son halini almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/27/lutfiye-bozdag-dokuzbir/", "text": "Türkiye sanat ortamında köklü bir yere sahip olan Mine Sanat Galerisi, Nişantaşı mekanında, genç kuşak sanatçıların sergilerini PostHoc sergileri kapsamında gerçekleştiriyor. Latince bundan sonra anlamına gelen post hoc, Mine Sanat Galerisi'nin, Türkiye sanat ortamına genç sanatçıları kazandırmak üzere gerçekleştireceği sergilerin ilki. Mine Sanat Galerisi, genç kuşak sanatçıların zaman içerisindeki yönelimlerini takip etmek, genç sanatçıları desteklemek, onlara kendilerini ifade edebilme imkanı sağlamak bakımından önemli bir sorumluluğu da yerine getiriyor. Dokuz+Bir sergisi dokuz sanatçı bir küratör anlamına referans veren DOKUZ+BİR başlığı ile 2 Temmuz 30 Ağustos 2014 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor. Sergide yer alan sanatçılar: Kadir Akyol, Hakan Bayer, Umut Demirelli, İzzet Eray Kılıçay, Gülçağ Konçe, Azime Sarıtoprak, Cansu Tanpolat, Ufuk Ülker ve Erkan Yaprakkıran. Çalışmalarında sosyo-politik eleştiriden yola çıkan Kadir Akyol, imgenin pornografisini portreler üzerinden okumamıza imkan sağlamakta. Portrelerinde insan kimliğinin varlıksal yapısökümünü ele almakta. Doğal dönüşümünün yapaylaşmasıyla ortaya çıkan değişimler Hakan Bayer'in soyutlama çalışmalarında, varlıksal nesnelerden ziyade soyutlanmış formlar olarak karşımıza çıkıyor. Siyah bir fonda ortaya çıkan biçimsel soyutlamalarında, soyut ekspresyonist bir dil kullanan İzzet Eray Kılıçay, farklı renk kütleleriyle kozmos içinde yeni bir ifade alanı açıyor. Resimlerinde, olabildiğince az olan, minimalist bir yalınlığın izini süren Gülçağ Konçe, rengi ve biçimi en aza indirerek dinginliğin ve huzurun görselliğini, plastik dilin imkanları içinde izleyiciyle paylaşıyor. Kentleşme ile gelen sıkışmışlık ve bunalımı metropol dışı yaşamda ve doğada arayan Azime Sarıtoprak, resimlerinde melankoli ve kaotik halden uzaklaşan hayal dünyasının renkleri ve biçimleriyle oluşturduğu dil üzerinden konuşuyor. Renkler arasında kırmızının özel bir yeri var Erkan Yaprakkıran'ın resimlerinde, bütün yerine bütünden kesitler yansıtmayı seçen sanatçı, detaylara, atladığımız şeylere odaklanmamızı sağlıyor. Herhangi bir nesneye ya da mekana bağlı kalmadan form ve renk ilişkisini espas içinde ele alan Ufuk Ülker, resmin biçimsel olgusundan vazgeçmeden oluşturduğu soyutlamalarla, kurgunun sonsuz varyasyonlarında kendine ait plastiğin izlerini sürmekte. Çocukluk döneminin düş dünyasında kalan korkularımızdan üretilmiş biçimleri plastiğin diline aktaran Cansu Tanpolat, Öcüler dediği duvara yansıyan gölgeleriyle çoğalan sevimli karakterlerini görünür kılıyor. Pentür çalışmalarının yanı sıra zaman zaman siyah-beyaz zaman zaman renkli video çalışmaları yapan Umut Demirelli, günlük hayat sorunsalları üzerine odaklanan bir kavramsaldan yola çıkan bir video işi ile sergide yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/27/sf-arts-incubator-and-residency-program/", "text": "BUS invites artists, designers and other creative professionals to join our collaborative workspace and Arts Incubator this summer! Artists who join with a 3-month commitment by July 5th will be featured in our August show with opportunities to exhibit during the September Divisadero Art Walk. Big Umbrella Studios is an arts incubator and project space that offers professional and community support to emerging and established artists while engaging the public in events and activities that foster creativity, innovation and empathy. We provide exposure in art exhibitions and art walks, portfolio reviews, professional development, marketing and PR services, financial advising, artist webpages and studio space to our resident artists. Our members also have the ability to participate in and host workshops on-site or through corporate and community events. - Easels and Drying Racks - Work Tables and Chairs - Darkroom - Bathroom - Storage - 1-color Printing Press - Basic Tools - Internet Access - Priority in Curated Art Exhibitions - Opportunities to Host Workshops and Seminars - Art Walks and Local Events - 80% back on Gallery Sales - 70% back on Retail Sales - Retail Space - Online Store - Portfolio Reviews - Marketing and PR Strategy - Financial Planning - Project and Time Management - Crowdfunding Support - Workshops and Seminars - Artist Webpage - Open Studios Events - We offer 24-hour access to Big Umbrella Studios and basic membership benefits for $250/month."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/27/umut-yalim-degerli-degersiz/", "text": "Günümüzde birçok değer anlamını yitirdi. Bunun nedeni, kanımca, duygulara artık sahip olmamız değil; ne yazık ki, ait olmamız. Duygularına sahip olmadığından, artık kimse kendinden ve eylemlerinden emin değil. Bu da, doğal olarak, muhabbet niteliğimizi etkiliyor. İletişim yerine etkileşim içerisinde artık insanlar. Sanki sözcükler yerine ses ve hareketlerle anlaşıyoruz ya da öyle sanıyoruz. İnsanı değersizleştiren bu durum, Hande Özelsancak ve Murat Bülent Atacan'ın Değersiz adlı oyununu değerli kılıyor. Tam da, insan olarak, en gereksinim duyduğumuz bir zamanda. Anlaşmanın ses ve hareket düzeyine indiğine geri dönersek, oyunda, iki bireyin geçirgen bir geçimsizlik yorumladıklarını düşünmek mümkün. Şöyle ki, birbirlerine ses ve hareketlerle seslenen bu iki kişi arasındaki gerilim etkileşimin önkoşulu gibi duruyor çünkü bu geçirgen geçimsizlik olmasa iletişim kuramayacaklar ve ellerindeki o kırmızı kutu işlevini yitirecek. Oyunu izlerken, yerden yere vurulan kırmızı kutunun, bir konuşma balonu olduğunu varsaydım hep. Ve, o kırmızı kutuyu da etkin kılan yerden yere çalınmasıydı kanımca. Yoksa, birinin elinde dursa sürekli, o etkileşim başlamayacaktı. Bu da, o antimuhabbeti işlevsiz kılacaktı. Değersiz'in ilginç bir yönü de görsel olarak da katmanlı oluşuydu. Sanki, iki kişi yerine, 6 kişi yorumluyordu oyunu. Sahnedeki 2 kişinin yanı sıra arkalarındaki gölgeler ve sahneyi sol boydan izleyen ayna diğer 4 kişiyi oluşturuyordu. Oyunu izlerken gözlerim üçe bölündü adeta: sahnedekileri izlerken aynı anda gölgeleri ve aynadaki yansımaları da izlemeye çalıştım. Bu da, eşsiz bir deneyimdi; çünkü oyun birden daha da derinleşti ve sözünü ettiğim o iletişimsizlik sorunu çarpı üç oldu. Adeta bir ahtapotun kollarını izlemek gibiydi. Oyun soluksuz izleniyor ve bitince de Keşke bitmeseydi... dedirtiyordu bu sayede. Velhasıl; Değersiz'i önerir ve bu değerli oyunu bizlerle paylaşan Hande Özelsancak'a ve Murat Bülent Atacan'a yine ve yeniden sonsuz teşekkürlerimi sunarım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/29/art50den-50-esere-yakin-bakis-casa-dell-arte-05-temmuz-05-agustos-2014/", "text": "Art50. net ilk sergisiyle sanatın evi Casa Dell' Arte'de! Çağdaş sanatın yeni online platformu Art50. net ilk sergisini 5 Temmuz 5 Ağustos 2014 tarihleri arasında, Bodrum'da Türkiye'nin ilk sanat oteli Casa Dell' Arte işbirliğiyle gerçekleştiriyor. Sergide Art50'nin sanatçılarından 50 çağdaş eser sanatseverlerin yakın bakışına sunulacak. Art50. net, hızla genişleyen online seçkisine ek olarak, ilk sergisiyle sanatseverlerle buluşuyor. Art50 koleksiyonundaki 16 sanatçıdan 50 eserin yer alacağı sergide, internet sitesinde sunulan yapıtların yanı sıra sanatçıların daha önce sergilenmemiş yepyeni ve farklı ebatlı işlerine de yer verilecek. Sanatseverler fiziksel mekanda eserleri yakından inceleme fırsatı bulurken, Art50'nin online platformunda yeni sanatçılarla büyüyen seçkisinden de faydalanmaya devam edebilecek. Sanatı seven, paylaşan ve sanatla iç içe yaşamak isteyenleri tek adreste birleştiren Art50'nin hedefleri arasında genç ve yükselen sanatçıları desteklemek yer alıyor. Bu misyonu doğrultusunda, ilk sergisini genç sanatçıları teşvik eden girişimleriyle öne çıkan Casa dell' Arte sanat oteli ile işbirliğiyle gerçekleştirmekten mutluluk duyuyor. Sergi ile ilgili tüm sorularınız için bize events@art50. net adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/06/29/contemporary-art-fair-nyc-a-fair-for-artists-for-international-artists/", "text": "The Contemporary Art Fair NYC launches its 5th edition in it's new home in the beautiful Penn Plaza Pavilion in the heart of Midtown located in the Hotel Pennsylvania at 401 7th Ave, at 33rd Street. We are excited about the prospects for this high profile location for this October's fair! The mission of the fair is to create a space for extraordinary contemporary artists from around the world, and from here in New York City, to have their work seen, to be recognized in the arts critical forum, and to be purchased and collected. The Contemporary Art Fair NYC is specifically for individual artists, both independent and having gallery representation, and artist duos or other artists who work together. Artist groups or associations expressing a unified aesthetic program are also welcome. Arts organizations that are non-traditional spaces or not-for-profit spaces, and the like, and independent curators may also apply under limited terms. Painters, print makers and graphic artists, photographers working or printing in all forms including digital, digital media artists, drawing, collage, and sculptors, including construction and assemblage, and more. A Special Section of the fair will be formed for all fine and illustrative artists who might find their co-equals in the pages of Hi-Fructose or Juxtapoz magazines or who might find their co-equals represented by such galleries as La Luz de Jesus or Jonathan Levine Gallery, also including anime, manga, otaku, comics, skateboard, tattoo, Street Art, and Steampunk, to name but a few. The fair provides quality space at less than one third of the cost of other venues. Significantly less than galleries pay in a similar venue. Also, the fair welcomes artists who might care to share a booth with other artists. Wall prices are very reasonable, as well. - Chances for their work to be seen by, and opportunities to talk with, gallerists and curators - Chances to add to their client lists through interaction with the fair's important visitors - Sales opportunities - Plus opportunities to be seen and recorded in the New York arts critical forum i. e. in important blogs, printed media, and on YouTube/Vimeo and TV, and more."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/03/dacia-gallery-artist-residancy-sibiu-romania/", "text": "|Dacia Gallery is proud to announce it's Artist Residency Program for summer 2014 in picturesque, Sibiu, Romania. The city is located in Transylvania at the foothills of the Carpathian Mountains. Dacia's Artist Residency provides an academic program to inspire, refine and redefine the creative direction of artists in a painting intensive two-week program. Artists will meet daily at Dacia's Artist Studio, located in the center of Sibiu's two grand plazas, in the catacombs beneath the Catholic Basilica that once served as a secretive masonic temple. This expansive hall of exposed brick-vaulted ceilings is where the artist shall paint the figure from life. On the weekdays when landscape classes are held, artists will flee the catacombs to paint the old city, its churches, plazas, restaurants and cafes that line the cobblestone streets. Trips will also be taken outside the old city to the surrounding villages that are still untouched by modernization. Here artists can find inspiration to paint in the open fields, cascading rivers and the surrounding mountain peaks. As for the nights and weekends, artists may find themselves at the studio painting, or mingling with friends at one of the many restaurants, cafes, pubs, or enjoying concerts, theatrical shows and weekend fairs in the grand plaza. Additionally, the weekends include field trips to several regional art and history museums and medieval Byzantine monasteries to study ancient frescos and icons. And what's a trip to Romania without a visit through the mysterious forests and serpentines that lead to the medieval castle of Vlad the Impaler, otherwise known as Dracula. Lastly, Dacia Gallery will host a celebration commencing the end of the artistic journey with the resident artists. The resident artists will also participate in a group exhibition in New York City displayed at Dacia Gallery. |Invitation to Artists: Dacia Gallery invites emerging and established artists to participate in this exciting summer Artist Residency program. The application is open to visual artists worldwide, including all mediums and styles of artwork. The residency is on a first come, first served basis, with a limit of only 10 available spots for artists to participate. Art classes will alternate between figurative and plein air painting. Additionally, Lee Vasu, the founder and curator of Dacia Gallery, will be present to discuss The Business of Art, explaining the inner workings of the art world and how to successfully market one's artistic career to achieve representation by a gallery or an arts institution. Lee will also assist each artist in preparing for the group exhibition in New York City. |Bring a Friend: Some artists have been asking if they can attend the residency with another artist friend or with a husband or wife. Yes you may. If you and a friend would like to attend and share housing, you both have to apply separately and then let us know that you will be rooming together and we will make the arrangements for you. This will be an exciting adventure and fun to share with a friend. Many of the artists that are attending the residency are bringing friends or spouses with them. Please let us know if you want to do the same. |Sibiu, Romania : is a medieval city in Transylvania, Romania, with a population of approximately 150,000 and located 130 miles northwest of Bucharest. Sibiu is one of the most important cultural centers of Romania and was designated the Cultural Capital of Europe for the year 2007 by the European Union. Formerly the center of the Transylvanian Saxons, the medieval city of Sibiu was ranked as one of Europe's most idyllic places to live in by Forbes Magazine. |Mondays & Tuesdays: Morning classes are structured on drawing the model from life to strengthen basic drawing fundamentals of composition, line, proportions, depth and movement of the human figure. Afternoon classes are geared towards painting the model using oil paints and other preferred mediums. Artists will explore the nature of oil painting techniques by creating flesh tones, values, visual perception and the proportions of compositional structure in figure painting from life. |Wednesdays & Thursdays: Experience plein air painting of landscapes and cityscapes by painting on location in Sibiu and the surrounding countryside. Discover the landscape by learning perspective, color theory and depth. Create dynamic compositions of the landscape in impressionist and realism methods by using alla prima painting techniques and by learning how to organize visual elements forming the image of the landscape. |Fridays: Will be designated as an open studio day to complete paintings in the morning. In the afternoon we will take field trips to museums, cultural institutions and ancient monasteries to study art. On designated Fridays we will travel to the mountains to explore, paint, sketch and enjoy traditional Romanian culinary cuisines. |Saturdays & Sundays: Artists will spend the first weekend in Sibiu exploring and familiarizing themselves with the city, and on Sunday night we will have a Welcome to Romania Celebration in Piata Mica. During the residency, artists will visit, Vlad the Impaler's Castle for an overnight expedition of drawing and exploration of the castle and the surrounding village. Additionally artists will visit the village of Sibiel to explore the Museum of Icons on Glass, as well as the Brukenthal Museum, Astra Museum, Sambata Monastery, and the Transfagarasean Valley and Mountains. At the end of the residency program a commencement celebration will be held for the resident artists and prepare for the New York City exhibition. |Residency News Update: We are pleased to announce that we have a multicultural group of artists attending the Sibiu Artist Residency. Currently we have artists coming to Sibiu from South Korea, France, Italy, Canada, Australia, England, Romania and the United States. This will be a great chance for artists from all over the world to share their art and ideas with each other and make new friends. It will be a wonderful travel and painting adventure in Transylvania and we look forward to sharing this experience with you."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/03/dacia-gallery-new-york-city-artist-residency/", "text": "|Dacia Gallery is pleased to announce its Artist Residency program for Summer 2014, in the art capital of the world, New York City. This two-week painting intensive program will comprise of figurative and plein air painting, guest lecturers, gallery and museum visits, and a final group exhibition at Dacia Gallery. Artists will meet daily at its Chelsea Artist Studio under teacher instruction. The Art Studio is located in the heart of the Chelsea Art District and is centrally located amongst all the major galleries in New York, providing maximum exposure to today's contemporary art. Students will draw the model from life in the mornings and paint the figure in the afternoon. On days when landscape and cityscape classes are held, artists will explore Manhattan by painting the historical Financial District, residential streets in West Village, the gardens of The Highline Park along the Hudson River and Central Park. Art walks will be taken throughout Chelsea and Lower East Side during opening receptions to explore today's contemporary art scene. Weekends will include visits to several of New York's esteemed art museums, such as the Metropolitan Museum of Art, the Museum of Modern Art, the Guggenheim and the Frick Collection. Additionally, Dacia Gallery will host a week-long group exhibition for resident artists at its gallery in the hottest area for the arts today, the Lower East Side of Manhattan. |Invitation to Artists: Dacia Gallery invites emerging and established artists to participate in an exciting summer Artist Residency program in New York City. Dacia's Artist Residency provides an academic program to inspire, refine and redefine the creative direction of artists in a painting intensive two-week program. The application is open to visual artists worldwide, including all mediums and styles of artwork. The residency is on a first come, first served, basis, with a limit of only 12 available spots for artists to participate. We are accepting artists that want to dedicate their time to painting, learning the ins and outs of the New York art world and exploring all the wonderful opportunities that the city has to offer artists. Art classes will alternate between figurative and plein air painting, the business of art, guest speakers and lecturers. We will explore the contemporary art galleries of Chelsea and the Lower East Side and visit the great museums of New York. Additionally, a week-long exhibition and opening reception will be held for the participating resident artists at Dacia Gallery. This is a wonderful opportunity to study and paint in NYC, if you are interested in participating registration is now open. |Figure Drawing & Painting Intensive: Morning classes are structured on drawing the model from life to strengthen basic drawing fundamentals of composition, line, proportions, depth and movement of the human figure. Afternoon classes are geared towards painting the model from life using oil paints and other preferred mediums. Artists will explore the nature of oil painting techniques by creating flesh tones, values, visual perception and the proportions of compositional structure in figure painting from life. This is an intensive figure drawing and painting course, the instructor will be present during all classes, assisting each artist based on their needs and skill level. Studio easels will be provided for each resident artist. |The Business of Art: Monday evenings we will hold a lecture course on The Business of Art, explaining the inner workings of the art world and how to successfully market one's artistic career to achieve representation by a gallery or an arts institution. We will discuss how to advertise and market your work, price it, and how to approach a gallery to get into group and solo shows in NYC. Presentation is of utmost importance and we want to prepare you for all the ups and downs of what it takes to exhibit your work in New York City. |Guest Speakers: Tuesday evenings we will invite guest speakers and lecturers to the art studio. They will be prominent New York artists and gallerists. Each speaker will talk about their New York experience and what it took to make it as an artist or a gallerist in Manhattan. They will cover a wide array of subjects that will be helpful to artists by giving an inside view of how the New York art world really works. Questions and answers will take place after the lecture. |Landscape & Cityscape Plein Air Painting: Experience plein air painting of landscapes and cityscapes by painting on location in New York City under teacher instruction. Discover Manhattan's cityscapes by learning perspective, color theory and depth as you draw and paint the skyscrapers in downtown's financial district. Or you might find yourself painting a panoramic of the city from a New York rooftop with an incredible view. Create dynamic compositions of the landscape in impressionist and realism methods by using alla prima painting techniques and learn how to organize visual elements forming the image of the landscape in Central Park. |Gallery Walk NYC: Each Thursday is gallery walk night in New York City. We will explore the galleries of Chelsea and the Lower East Side to attend opening receptions, meet artists, gallerists, collectors and fine art connoisseurs. Thursday is networking in the arts night and we will take center stage at the best galleries that New York has to offer. See what is currently being exhibited and selling at NYC galleries and experience the fun and thrill of an adept opening reception. |Open Studio: Friday's are designated as an open studio day to complete your paintings. The instructor will be present to give full support and instruction to the resident artists to complete all artwork for exhibition the last week of the artist residency. |Art Exhibition: Residency Exhibition Dates: August 29 September 5, 2014. On Friday, August, 29, Dacia Gallery will host a formal Opening Reception and week-long Exhibition of all the participating resident artists work at the gallery. Additionally, Lee Vasu, the founder and curator of Dacia Gallery, will be present to assist each resident artist in preparing for the group exhibition and opening reception. All participating artists will give an Artist Talk at the exhibition and present your work to collectors, artists, gallerists and the admiring public. |Weekends: Artists are expected to arrive in New York City by Sunday, August 17. In the evening we will meet at Dacia Gallery where we will hold formal introductions and a Welcome to New York Party. During the weekends and free time, we will visit most of the major museums in NYC, such as, the Metropolitan Museum of Art, the Museum of Modern Art, the Guggenheim and the Frick Collection. By exploring these remarkable museums we will have a well-rounded art history lesson from the old masters to the contemporary artists of today. At the end of the residency program a commencement celebration will be held for the resident artists with an exhibition at Dacia Gallery in New York City."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/03/lutfiye-bozdag-bunyamin-ozgultekinin-paralel-process-serisi-bulusmak-kanal-pole/", "text": "15-21 Haziran 2014 tarihleri arasında; Almanya Braunschweig Üniversitesi, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi ve Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi'nin birlikte oluşturdukları 3. Kunstprojekt Sanat Projesi sergisine Bünyamin Özgültekin, üç çalışması ile katıldı. Kültürlerarası bir sanat ve kültür projesinin buluşmak-anla mak konsepti çerçevesinde düzenlediği sergide Bünyamin Özgültekin'in Buluşmak adını verdiği çalışması Paralel Process-576 serisinden. Yaklaşık üç milyon Türk'ün yaşadığı Almanya'da buluşan ve örtüşen noktalara rağmen hala yabancı uyruklu vatandaşlara karşı ön yargılar bulunmakta. Sanatçının dört ayrı karede yer alan, dört ayrı rengin aynı zeminde buluşmasıyla oluşan çalışması, ayrı kültürlere mensup insanların bir arada olabileceği, kültürlerarası yakınlaşma kurabileceği düşüncesine referans vermesiyle öne çıkıyor. Kültürlerarası buluşmayı gerçekleştirmek için istekli olan tarafların bir araya gelmesi gerekiyor. Buluşmak için de tanışmak gerekiyor. Tanışmaktan yola çıkılıyor, amaç ise sanatın diliyle barışa ulaşmak. Buluşmanın ön koşulu bir araya gelmeyi istemek. Özgültekin, bu paralelde dört ayrı rengi bir karede bir araya getirirken daha fazla buluşma, daha fazla anlaşma ilkesine bağlı olarak özellikle de sanatsal ve kültürel platformda önyargıları yıkmanın en iyi anahtarı olan sanatın evrensel dilini kullanıyor. Ancak sanatçı bu çalışmasında bir tehlikeye işaret ediyor. Özgültekin'in Buluşma adlı çalışması, çift yönlü bir bakışla okunabilir. Bu bakışın bir yönü; farklı renklerin biraradalığının getireceği huzur ve barışa referans verirken; diğer yönü ise karşıt bir durumu, bir tehlikeyi işaret ediyor. Tehlikeyi işaret eden bu sembol, swastika gamalı haç. Pek çok antik uygarlıkta rastlanan bu sembol, ilk kez Neolitik döneme ait toprak kapların üstünde görülmüştür. Birçok kültüre göre swastikanın dört kolu, dört kozmik gücü simgelemektedir. Mezopotamya'dan Mayalar'a; Hindistan'dan Bizans'a; Kıpçak Türkleri'nden Anadolu'ya, Navarrolar ve Sümer'de görülen ve kültürden kültüre farklı anlamlar taşıyan swastika, Hinduizm ve Budizm'e göre kutsaldır. Almanya'da, 1919-20 yıllarında kurulan Nazi partisinin bayrağında yer alan bu sembol, 15 Eylül 1935'te koyu kırmızı zemin üzerinde, beyaz bir daire içinde yer alan siyah gamalı haç olarak kullanılır. Mayıs 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı'nın bitmesiyle birlikte sona erdiyse de bu gün savaşı, ırkçılığı hatırlatan bir sembol olarak zihinlerde yer etmiştir. Özgültekin'in buluşma adını verdiği çalışmasında dört rengin aralarındaki boşlukta görünen siyah renkteki bu sembol, Nazi Almanyası'nda, kolları saat yönünde kıvrılan gamalı haça atıfta bulunuyor, Bu sembolle sanatçı, barışın olmadığı yerde, ortaya çıkacak savaş tehlikesine dikkati çekiyor. Almanya ve Türkiye arasında çok sıkı politik ve ekonomik ilişkiler bulunmasına rağmen bu bağ ve ilişkinin kültürel yaşamda istenilen boyutta olmaması, iki ülke arasında kültürel bir geçiş kanalının oluşturulmasıyla giderilebilir düşüncesinden yola çıkan Özgültekin, yaptığı ikinci çalışmaya kanal adını veriyor. Kanal, bir iletişim hattı, parçaları birbirine bağlayan bağ. Kültürlerin paylaşılma hattı. Buluşmanın sağlanmasına vesile olan bir zeminin sağlanması bakımından metaforik bir kavram olarak plastiğin dile gelmesi olarak okunabilir. Farklı kültürlerden insanların buluşmalarında, açıklık ve önyargısız yaklaşımlar önemli. Önyargısızca, yeni ve bilinmeyene tahammül etme çabası, sanat üzerinden oluşturulacak bir zeminde kendine yer bulabilir ancak. Farklı kültürlerden gelen insanlarla karşılaşma anı, kodları olmayan kültürel koordinatları belirleyip orada buluşma, sanatın açık uçlu özgürlük dünyasında kendine zemin bulur. Bu buluşma, heteronomi ve çeşitlilik içinde varolma, varoluşsal bir durum olarak ayrı bir önem arz etmektedir. Kültüre saygı insana sevgi ile başlar. Eksi kutuptan artı kutba sürekli akan elektrik akımı, nasıl enerjiyi sağlıyorsa, farklı kutuplarda yer alan insanların da ancak birbirlerini anladıkları, birbirlerine saygı duydukları zaman, birbirlerinin farklılıklarına hoşgörü ile baktıkları zaman döngüsel akış oluşacaktır. Bu anlayıştan hareketle Özgültekin, üçüncü çalışmasına sevgi pili adını veriyor. Tıpkı iki zıt kutbu olan pil gibi birbirine yabancı/öteki olan insanların birbiri arasındaki iletişimi/akımı sağlayan şeyin ancak bir sevgi kanalı olacağı düşüncesinden yola çıkıyor. Yabancı/öteki kültürlerden olanların karşılaşmaları, ötekinin ötekiliği ile karşılaşmasıdır bir anlamda. Benin sınırı ötekinin başladığı yerdir belki de. Kendi dünyasının sınırlılığına ve göreceliğine karşın bir geçiş kanalı ortaya çıkar. Bu kanal kültürler arası karşı karşıya gelişlerin geçiş yeridir. Kültürün karakterinin, bu geçişlerde bir tezahürü, bir oluş halidir. Bu oluş, varoluşsal temellere dayanan, ötekinin kültürünü, kendi kültürü ile birlikte düşünme haline referans olur. Bu heteronomi, çeşitlilikten sevinç, karşıtlıktan güç alan bir enerjinin coşkusu olarak ortaya çıkar. Ötekinin asalına ve asalın ötekine yönelik dönüşümsel akımı, bu akışı sağlar. Bu Nietzche'nin de söz ettiği sonsuz döngü, bir akış, bir oluş halidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/03/sener-azizoglu-trierin-alternatif-kiyameti-melancholia/", "text": "Çok yalnızız. Hem de o kadar yalnızız ki tüm evrende ve topluca yalnızız. Geleceğimiz belli: bu hayat bitecek. Yapacak hiç bir şey yok; öleceğiz. Öyle bir öleceğiz ki evrende izimiz kalmayacak. İşte bu yüzden melankoli kaçınılmaz ve bu melankoli de sonumuz olacak. Dünyayı melankoli bitirecek. diyor sinemanın yaramaz çocuğu Lars Von Trier bir röportajında. Bakmayın kendisine yaramaz çocuk dendiğine; altmışına merdiven dayamış, hem yaramazlıkları da öyle ağzına biber sürüp geçiştirilecek cinsten değil. Benim işim tahrik etmek çünkü bu şekilde iyi film yaparsınız diyor. İlhamı buradan almış olacak ki 64. Cannes film festivalinde Hitler'i anladığını söylüyor. Antichrist (2009) ile başlayıp Nymphomaniac I-II (2013) ile nihayete eren üçlemenin ikinci filmi Melancholia (2011) Lars Von Trier' in mal da yalan, mülk de yalan, gel biraz da sen oyalan projesi. Bir nevi postmodern Danimarkalı sufiliği yani. Trier çok da memnun olmadığı, kendi melankolisinin biricik kaynağı, şeytanın kilisesi olarak gördüğü doğayı içindekilerle birlikte bir kaşık suda boğmaya niyetli. Ne idiği belirsiz Melancholia gezegenini musallat ediyor güzelim dünyamızın başına ve yok oluşun eşiğine gelmiş zavallı ahalinin beyhude gayretini seyrediyor ön koltuktan. Trier terapistinden alığı ilhamla çıkmış yola. Depresiflerin ve melankoliklerin zor durumlarda sakin davrandıklarını, normal insanların ise paniklediğini söylemiş. Melankolikler öyle durumlara hazırdırlar. Onlar cehenneme gittiğimizin farkındadırlar. diyor. Baş döndüren hareketli kamerasıyla, depresif hali kapı pencere açtıran Justine ile anaç, -göreceli- normal kız kardeşi Claire 'in yaklaşan felaket ile başlayan karakter değiş-tokuşu sürecini anlatıyor. Karakter transformasyonu ve filme hakim olan karamsar atmosfer aynı zamanda yönetmenin kendi iç bölünmüşlüğünü ve melankolik halini yansıtıyor. Film alışılmışın dışında bir şekilde başlıyor. Trier'in selefi Tarkovsky' ye selam çaktığı bölümde Tristan und Isolde eşliğinde yaklaşık sekiz dakikalık geniş plan çekim slow-motion gösterimde bir belgesel izliyor hissine kapılıyoruz. Bu süre zarfında yönetmen filmin bir ön gösterimini yapıyor. Tüm aksiyonlarını en başta veriyor ve algılarıyla keyfince oynamak için boş alan yaratıyor seyircinin zihninde. Hassas dengesi bozulunca hırçınlaşan doğanın, insanlık tarihi birikimi üzerinden silindir gibi geçişi, yıkılan gökdelenler, gözü pek kahramanlar, bol adrenalin, en nihayetinde mutlu son bekleyen klasik kıyamet filmi izleyicisini elemek istiyor böylece. Kendi kafasındaki mutlu son kurgusuna davet ediyor kalan sağları. Nerede olduğu meçhul bir malikanede yaşayan birkaç kişiyle karşılıyor kıyameti. Dünyanın geri kalanını umursamıyor. Her yeni filminde devir teslimini yaptığı deli gömleğini bu kez Kirsten Dunst' un sırtına geçiriyor Trier. İtiraf edelim ki üstüne çok da güzel uyuyor ve buradaki performansı ile sanatçı 2012 Cannes Film Festivalinde En İyi Kadın Oyuncu ödülüne layık görülüyor. Yine de Antichrist filminde Charlotte Gainsbourg' un canlandırdığı şeytani kadın karakteri bu filmdeki Justine' e rahmet okutturuyor. Kız kardeşlerin isimlerinin verildiği bölümlerin ilkinde küçük kardeş Justine'in düğünü anlatılıyor. Mükemmeliyetçi, varsıl kız kardeş Claire' in eşiyle birlikte organizatörü ve finansörü olduğu düğün, gelinin depresif halleriyle bir iç hesaplaşma, meydan okuma, terk etme/edilme ayinine dönüşüyor. Bir dolu çelişki, sosyal dayatma, riyakarlık içerisinde hala pişkinlikle gülümseyebilen insanlara samimiyetsizce gülümsemek zorunda bırakılıyor Justine. Her gün yaşadığı hayattan çok farkı yok bu düğünün. Lars, boşanmış depresif anne, çapkın baba ve halden bilmez despot kız kardeş tasviriyle birlikte, ezelden beri hazzetmediği aile kavramının içini boşaltmaya devam ediyor. Cinsel birliktelik olmayan film çekemiyorum diyor Lars. 1996 yapımı Breaking the Waves filmini hatırlatan sahnede, mezarlıklar gibi sonsuz ve melankolik dediği golf sahasında, Justine'in üstünde gelinliği olduğu halde, sosyal hiyerarşinin en dibindeki stajyerle olan cinsel birlikteliğiyle itibarsızlaştırıyor modernitenin fetişleşleştirdiği değerleri. Antichrist ve Nymphomaniac filmlerinde benzerlerine şahit olduğumuz Ophelia metaforunu burada da kullanıyor. Justine bakir doğada Melancholia gezegeninin mavi ışığı altında çırılçıplak sere serpe uzanıyor. Çıplak bedenini ve tüm varoluşunu adıyor kurtarıcısına. Trier çıplaklığı, özellikle kadın bedeninin çıplaklığını çekmeyi seviyor. Kadın imgesinin ondaki tüm olumsuz çağrışımlarına rağmen kadın bedenini bu denli estetize edişi onun filmlerine hakim kontrastı hissettiriyor. Claire' in kocası, mantığın ve akılcılığın simgesi John, kontrol delisi. Eldeki bilimsel dayanakları ve görkemli teleskobundan gördükleriyle mavi gezegenin dünyaya çarpmayacağından fazlasıyla emin. Claire kocasına güveniyor; ancak medyada gördüğü alternatif kıyamet senaryolarıyla tedirginlik yaşamaktan geri duramıyor. Sonun kaçınılmaz olduğu anda kullanılmak üzere intihar için haplar hazır ediyor gizlice. Neticede sezgi mantığa galebe çalıyor, kontrolden çıkan başıboş gezegen John'u çıldırtıyor ilk önce. İnandığı ve hükmettiğini düşündüğü her şeye dair mananın buharlaşması yaşamını da değersiz kılıyor ve ilk o terk ediyor batmakta olan gemiyi. Ölümü bile kendi eliyle olsun istiyor. Karısının ölüm projesini çalıyor, kimseyle vedalaşmadan, sessizce ve korkakça son veriyor hayatına. Dünyeviliğin temsilcisi büyük kız kardeş Claire şüphesiz yaşama en bağlı olan. Lars' ın öteki yüzü. Çok cömert davranmış hayat ona; lüks bir yaşantı, eş ve çocuk. Haliyle seviyor yaşamayı. Bu yüzden Trier en çok onun kıyametinden keyif alıyor. Topyekun kıyametten golf arabasıyla kaçırmaya çalışıyor ve kendi yaşadığı 19 numaralı deliğe gömerek geçiyor dalgasını, onun hayatta kalma içgüdüsüyle. İlk bölümün baş belası olan Justine ikinci bölümün bilge kişisi oluyor. Tüm somut verilere rağmen yaklaşan felaketi seziyor; ama onun kendi kıyameti var, yenisi ilgisini çekmiyor. Melancholia Justine' in ıstırabını anlıyor. Başkaları için felaket olan şey onun kurtuluşu. Finalde, kaçınılmaz sonla mücadele etmek yerine nihayet koşulsuz teslimiyette buluyor huzuru cevval kız kardeş Claire. Kardeşi ve oğlu ile ağaç dallarından inşa ettikleri ulemanın Platon' un mağara alegorisine gönderme olduğu hususunda ittifak ettiği- uyduruk, sihirli mağarada el ele karşılıyorlar son melankoliyi. Lars Von Trier beklendiği üzere konvansiyonel sinema izleyicisini ters köşeye yatırıyor. Rasyonalist paradigmanın karizmasını çizerken, melankoliyi yüceltiyor. Yarattığı karamsar ve boğucu atmosfer seyirciyi içine çekiyor ve bir an bile nefes almasına imkan vermiyor. Film her şeye rağmen kurgusu ve sinema diliyle özgün olmayı başarıyor ve Trier sinemasından beklentileri karşılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/03/serkan-azeri-ferruh-basaganin-aski-uzerine/", "text": "Ferruh Başağa'nın 1948 tarihli Aşk-Karasevda isimli resmi, sanatçının bir sanatsal tavır olarak sonradan yöneleceği ana yola da işaret etmektedir. Sanatçı bu resimde iki sevgilinin yakınlaşması gibi Türk resminde o güne kadar pek rastlanmayan bir temayı görselleştirmiştir. Resimdeki yarı soyut ifade figüratiften soyuta doğru niyetlenen bir sanatçı tutumun habercisi gibidir. Bir yıl sonra kendisine Devlet Resim Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü kazandıracak olan bu çalışma aynı zamanda sanatçının kendi kimliği yönündeki arayışının ilk basamaklarından sayılabilir. Resim aşkın somut bir göstergesi olarak iki sevgilinin bedenlerini birbiri içerisinde kaynaşıp kaybolmuş, fiziksel yakınlaşmanın etkisiyle neredeyse tek vücut haline gelmiş bir bütünlük olarak göstermektedir. Bu yarı tanrısal bütünleşme anı, bütün aşkın cinsel duyumlarda olduğu gibi bu dünyanın -bir süreliğine de olsa -dışına çıkmaktır. Resimdeki boya sürüş, yüzeylerin yalın bir biçimde boyanmış olması ve kurulan yarı dingin primitif ifade dünyanın sessizce dönüştürülmesini çağrıştırır. Sevgililerin bedenleri ve bedenlerden yansıyan ruh halleri sonsuzluk üzerine düşündüren bir arka plan önünde görüntülenmiştir. İki bedenin birleşme anında artık doğal, bildik mekanın herhangi bir önemi ve etkisi yoktur. Kurulan resimsel mekan soyut bir atmosferden başka bir şey değildir. Tek vücut olmanın getirdiği duygu yoğunluğu, birleşme anı ve dönüşüm düzlemi, nerede yaşanırsa yaşansın, sevgilileri mekanın ötesine çıkaran kurgusal bir görüntüde -sanatçının resimsel estetiğinde- somutlaşır. Sanatçı resimde ağırlıklı olarak koyu tonlar kullanmıştır. Açık tonlar ise izleyiciyi bütünüyle o an olup bitenlerin merkezine çekmek adına sadece çiftin bedenlerinde ve kadının giysilerinin detaylarında kullanılmıştır. Sanki iki sevgilinin bedenleri bu yarı ışıklı yüzeyler kanalıyla resim içerisinden çekip çıkarılmak, gökyüzü boşluğuna salıverilmek istenir gibidir. Erkeğin sevgilisini gözlerini kapatıp yoğunlaşarak öpüşünü, kadının ise bu öpüşe kollarını sarıp gevşeterek aynı kendinden geçişle karşılık verişini, içimizin benzer derinliklerinde hisseder gibi oluruz. Adnan Turani, 1949 yılı Devlet Resim Heykel Sergisi'nde yer alan Aşk-Karasevda isimli bu resme değinir. Turani 'erkek ve kadın figürlerinin soyutlanmasından' oluşan söz konusu yapıtın, Türk resminde ilk soyut denemeler arasında önemli bir yeri bulunduğu görüşünü öne sürer. Sanatçı sonradan yapacakları için bir önsöz niteliğindeki söz konusu bu tipik resmi Akademi'den mezun olduktan hemen sonra yapmıştır. Ferruh Başağa'nın sanatı irdelendiğinde, Aşk isimli resminin, dönüşüm noktasında bulunduğu görülür. Gerek kendi sanat serüveninde gerek Türk Resim Sanatı Tarihi'ndeki ilk soyutlama olması bakımından önemli bir açılım sürecini ifade eder. Başağa'nın yüksek resim bölümü mezuniyetinden hemen sonra böyle bir resmi, bu resmi yapıncaya kadar benimsediği biçim diliyle kıyasladığımızda da büyük bir adım atmış olduğunu görürüz. Başağa, bu çalışmasını kübist ve inşaacı biçim dilini uyguladığı erken dönem resimlerinin getirdiği tecrübeleri bir yana atarak gerçekleştirmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/04/yurdaer-altintasin-80-yas-etkinlikleri-afis-sergileri-afis-yarismasi/", "text": "Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü olarak, Türk Grafik Tasarımını uluslararası birçok etkinlikte temsil eden, tasarım eğitimine katkılarıyla birlikte tasarım alanında bazı ilkleri gerçekleştiren Prof. Yurdaer Altıntaş'ın 80. doğum günü nedeniyle bir dizi etkinlik düzenliyoruz. Amacımız, 80 tasarımcının afişlerinden oluşan Uluslararası Çağrılı Afişler, Yurdaer'in Öğrenci Meslektaşları Afişleri ve Yurdaer Altıntaş'ın Afişleri sergileri ile genç kuşaklara ustalardan bir seçki sunmak, üniversitemizde uluslararası bir afiş arşivi oluşturmak ve Altıntaş'ın 80. yaşını bir afiş şöleniyle kutlamaktır. Ayrıca ortaöğretim öğrencilerinin Türk Grafik Tasarımının önemli temsilcisi, duayen eğitimci ve tasarımcı Yurdaer Altıntaş'ı tanımalarına ve 80. doğum yılı nedeniyle özgün afişler yapmalarına fırsat vermek, dünyadaki çeşitli üniversite ve müzelerdeki afiş arşivlerine, uluslararası bienal ve trienallere dikkatlerini çekmek, geleceğimiz olan gençlerimizi araştırmaya yönlendirmek, afiş konusu ile onlara yeni ufuklar açmak amacıyla bir de Yurdaer Altıntaş'ın tasarım dünyasına katkıları, eğitimci ve tasarımcı kimliği bir de afiş yarışması düzenlenmiştir. Görsel İletişim Tas. Böl. Görsel İletişim Tas. ABD Bşk. Konu: Yurdaer Altıntaş'ın tasarım dünyasına katkıları, eğitimci ve tasarımcı kimliği. Amaç: Feyziye Mektepleri Vakfı, Işık Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü olarak ortaöğretim öğrencilerinin Türk Grafik Tasarımının önemli temsilcisi, duayen eğitimci ve tasarımcı Yurdaer Altıntaş'ı tanımalarına ve 80. doğum yılı nedeniyle özgün afişler yapmalarına fırsat vermek, dünyadaki çeşitli üniversite ve müzelerdeki afiş arşivlerine, uluslararası bienal ve trienallere dikkatlerini çekmek, geleceğimiz olan gençlerimizi araştırmaya yönlendirmek, afiş konusu ile onlara yeni ufuklar açmaktır. 1. Yarışma İstanbul'daki tüm lise öğrencilerine açıktır. 2. Yarışmaya her öğrenci en çok 2 çalışmayla katılabilir. 3. Alıntı olan çalışmalar yarışma dışı bırakılır. 4. Afişler 50x70 cm boyutunda olmalıdır. Dikey ya da yatay olabilir. 5. Çalışmalarda teknik ve renk kısıtlaması yoktur. 7. Katılımcılar gönderecekleri afişin arka yüzünün sağ üst köşesine kendi adlarını ve okullarının adlarını okunaklı biçimde yazmalıdırlar. 8. Çalışmalar kesinlikle herhangi bir şeye yapıştırılmamalı, üstleri asetat ile kaplanmamalı ve rulo yapılmadan, katlamadan teslim edilmelidir. 10. Kargoda zarar gören afişler yarışma dışı bırakılır ve zarardan dolayı Işık Üniversitesi sorumlu tutulamaz. 11. Katılımcılar aşağıdaki formu doldurup afişleri ile beraber göndermelidirler. 12. Belirtilen tarih ve saatten sonra gelen çalışmalar yarışma dışı bırakılır. Postadan kaynaklanan gecikmeler dikkate alınmaz. 13. Yarışmaya gönderilen çalışmalar iade edilmez. Çalışmaların her türlü yayın hakkı Işık Üniversitesi'ne aittir. 15. Katılımcılar yukarıda belirtilen tüm koşulları okumuş ve kabul etmiş sayılırlar. Teslim tarihi ve yeri: Afişler, 25 Şubat 2015 Çarşamba günü saat 16.00'ya kadar aşağıdaki adrese yollanmalı ya da elden teslim edilmelidir. Işık Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Görsel İletişim Tasarımı Bölümü, Seçici kurulu tarafından seçilen 3 afişe başarı ödülü, sergileme alan tüm katılımcılara ve okulllarına katılım belgesi verilecektir. Seçici kurul gerektiğinde ödül sayısını artırabilir. Afişler, 08-30 Nisan 2015 tarihleri arasında Işık Üniversitesi Maslak Yerleşkesi'nde sergilenecektir. 1957 yılında Güzel Sanatlar Akademisi Afiş Atölyesinden mezun oldu. 1964 yılında İstanbul'da açtığı ilk kişisel sergiyle ilk Türk grafik tasarım sergisini gerçekleştirdi. 1968 'de Grafik Sanatçıları Derneğinin kurulmasına öncülük etti. 1976'da Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulunda öğretim görevlisi oldu ve 1979'da okulun müdürlüğüne atandı. Grafikerler Meslek Kuruluşu'nun ilki 1982'de olmak üzere 1987'den 1993'e kadar başkanlığını yaptı. Yurt içinde ve dışında sergiler açtı, birçok toplu sergiye katıldı. Değişik ülkelerdeki uluslararası Bienal ve Trienallere çalışmaları kabul edildi. 60. Yaş günü nedeniyle dünyadan seçtiği tasarımcılara çağrıda bulunarak 1995 yılında İstanbul'da uluslararası çağrılı afiş sergisi düzenledi ve sergiye gönderilen afişlerle Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümünde uluslararası afiş arşivinin oluşmasını başlattı. İsviçre, Polonya, Fransa, Amerika gibi ülkelerdeki müze ve arşivlere çalışmaları alındı. Çeşitli ulusal ödüller aldı, 2004 yılında Türk grafik tasarımına yaptığı katkılar nedeniyle ICOGRADA tarafından kendisine Icograda Başarı Ödülü verildi. 2009 yılında AGI üyeliğine seçildi. 2011 yılında Tüyap 21. Uluslararası Sanat Fuarında Sanatçı Onur Ödülü 2012 yılında Polonya Cumhuriyeti Gloria Artis Kültür Liyakat Madalyası verildi. 1995 yılında Profesör oldu, 1996 yılında Grafik Tasarım Bölüm başkanlığına, 2001 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi yönetim kurulu üyeliğine atandı. 2002 yılında aynı üniversiteden emekliye ayrıldı. 2012-2013 öğretim yılında Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Sanatlar ve Grafik Tasarım Bölümü'nde görev aldı. Halen Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nde kadrolu öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/05/doc-dr-ulas-basar-gezgin-olu-cicekler-muzesinde-gezinti/", "text": "'Ölü Çiçekler Müzesi', yazar Gözde Kurt'un psikoloji ağırlıklı öykülerini topladığı kitap. Eylül 2011 basımı kitap, psikoloji ve felsefe ağırlığı taşıyan on dört kısa öyküden oluşuyor. İngilizce öğretmenliği yapan 1982 doğumlu yazarın Mart 2009'da yayınlanmış 'Kozanın Tereddütü' adlı bir romanı da bulunuyor. Yazarın öykücülüğünün temel konuları ve anahtar sözcükleri şöyle sıralanabilir: Ben, iç dünya, dönüşüm, rüya, uyku, uyanma, iç diyaloglar, ötekiler. Kurt'ta ağırlık, kişiliktedir. Rus yazarların yolunda, derin kişilik çözümlemelerine girer o; anlatının ortamı ve olaylar önemsizdir. Kişiliklerin aşırı özellikleri vardır. onun öykülerinde. Bu aşırı özellikler, anlatılmaya değer bulunmuştur ve tam da bu aşırılıklar vardır öykünün merkezinde. Örneğin, 'Niyet'in Falhanesi' adlı öyküde, Zehra'nın sinema ile ilişkisi, başlı başına bir öykü konusu olmuştur. Gözde Kurt'un öykücülüğünün bir özdeyişi varsa, o, insan, yalnızdır olacaktır. Cep telefonlarının, internetin, sosyal medyanın vb. her taraftan bizi kuşattığı çağımızda; insanın yalnız kalma seçeneği, yalnızca kalabalıklar içinde yalnız kalmaya dönüşürken; Kurt'un kahramanlarının içe dönüklüğü, ya günümüzdeki atipik bireylere ya da geçmişimizdeki bilişim ağlarına daha az dolanmış bireylere bir selam olarak okunabilir. Kurt'un kahramanları, 1980'lerin 'atomize olmuş birey'i ile akraba sayılabilir. Kurt'un öyküleri, çoğunlukla bilmece gibi. Bizi, başlarda, anlatıya belli bir anlam yüklememiz için kandırıyor; ama sonlarda, aslında anlatıyı yanlış yorumladığımızı; işin aslının farklı olduğunu anlıyor; ve böylece çözüyoruz bilmeceyi. Kurt'un birinci tekil ve üçüncü tekil diliyle yazdığı öykülerde, doğal olarak, ciddi farklar gözlemliyoruz: Birinci tekilde yazar, daha derin kişilik çözümlemelerine girişiyor; üçüncü tekilde ise, daha çok romanlarda gözlemleyebileceğimiz dışsal anlatıcı modeline geçiyor. Kurt, 'Sanrı' adlı öyküsünde, bir tiyatro oyunu yazma yeteneğine sahip olduğunu kanıtlıyor. Ancak, öykünün adını 'Sanrı' koyduğu için, sonu baştan söylemiş gibi oluyor. Kurt'un okur kitlesi, kimlerden oluşuyor olabilir? Üniversite gençliğine yazıyor o. Ergenlikteki çelişkileri ileri yıllara taşımayı bir erdem olarak gören o deli dolu yıllar. Ergenler de okur elbette; ancak, Kurt'un öykülerinin derinliği, herhalde onlara ağır gelecektir. Gözde Kurt. Ölü Çiçekler Müzesi. İstanbul: Postiga Yayınları. Eylül 2011. 143 sayfa."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/05/lutfiye-bozdag-nine-one/", "text": "Mine Art Gallery having a well-established place in Turkish art environment, carries out young generation artists' exhibitions within the scope of PostHoc exhibitions. Post hoc, meaning from now on in latin, is the first of the exhibitions that Mine Art gallery will carry out to bring in young artists to Turkish art environment. Mine Art Gallery discharges an important responsibility in the sense that following young generation artists' orientations in time, supporting young artists, providing them to express themselves. NINE+ONE exhibition, referring to nine artists one curator, will be carried out from July 2 to August 30, 2014. The artists taking part in the exhibition are: Kadir Akyol, Hakan Bayer, Umut Demirelli, İzzet Eray Kılıçay, Gülçağ Konçe, Azime Sarıtoprak, Cansu Tanpolat, Ufuk Ülker and Erkan Yaprakkıran. Kadir Akyol, making socio-political criticism in his works, makes possible for us to read the pornography of image through portraits. He takes the existential deconstruction of human identity in hand in his portraits. The changes emerging from artificiality of natural transformation appear as abstracted forms rather than existential objects in Hakan Bayer's abstraction works. İzzet Eray Kılıçay, using an abstract expressionist language in his formal abstractions emerging in black background, opens a new expression field in cosmos with different colour masses. Gülçağ Konçe, tracing a minimalist plainness in her paintings, shares the visuality of calmness and peace within the bounds of plastic arts language by minimizing colour and form with the audience. Azime Sarıtoprak, looking for being stuck and depression came with urbanization in rural area and nature, talks in her paintings via the language that she created with the colours and forms of her imagination moving away from melancholy and chaotic state. Red has a special place in Erkan Yaprakkıran's paintings. The artist, choosing to reflect the sections of the whole instead of the whole, enables us to focus on the details. Ufuk Ülker, approaching the relation between form and colour within the space independently from any object or place, traces his own plastic in infinite variations of fiction with the abstractions that he created without abandoning the formal feature of painting. Cansu Tanpolat, transferring the forms generated from our childhood dream world's fears to the language of plastic, makes visible her cute characters, called Boogers, accelerating with their shadows reflected to wall. Umut Demirelli, making both black and white and colour video works besides his peinture works, appears in the exhibition with a video work based on a concept focusing on daily life problems."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/05/nilgun-yuksel-zizek-uzerinden-bir-okuma-denemesi-3/", "text": "Hitler'in düşman askerleriyle bir an gözgöze gelmesini anlatan bu öyküyü Zizek Öteki ile karşılaşmanın bariz bir örneği olarak açıklar. Hitler, burada yarattığı yıkımla Öteki üzerinden karşılaşmış ve ötekileştirme duygusunun açık tepkilerinden birini vererek öfkeye kapılmıştır. Öte yandan benzer bir öyküyü Eric Fromm başka bir açıdan anlatır. Hitler'in cephede ölü Nazi askerine bakarken yüzünün aldığı şekli, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı adlı kitabında ölümseverlik duygusunun örneği yapar. Temelde Hitler'in yarattığı yıkım, bir şekilde onun bu sağlıksız duygusunun tatminine yöneliktir. Hitler vagonda yemeğini yerken ötekinin bakışıyla karşılaşmıştır ve cephede çoktan ötekileştirdiği Nazi askerinin ölü bedenine bakarken aynı zamanda başka bir öteki olarak izlenmekte, yüzünün kaydı tutulmaktadır. Bu, göz göze geliş kaçmanın imkansızlığına dair bir göndermedir. Buna benzer bir karşılaşmayı Şükran Moral'in bir video çalışması üzerinden okumamız mümkün. Videonun başında bir yere tırmandığı izlenimi uyandıran bir çift kadın eli görülür. İlk yanılsama bu görüntü ile başlar. Bir sonraki karede karşımıza dikilen bir kadın değil, faredir. Fare bir süre etrafı koklar ve beklenmedik bir anda seyirciye döner. Bu, izleyicinin öteki ile karşılaştığı anın ilk şokudur. Bir farenin ekranın ardından sizi gözetlemesi tahmin edilemeyecek bir eylemdir. Hemen ardından ikinci şok gelir. Fare öfkeyle seyirciye tükürür. Şükran Moral'in kadın üzerine yaptığı provokatif çalışmalarına bir örnektir aslında bu video. Gözetleyen izleyiciye, önce bir kadınla karşılaşacağı izlenimi verilir, sonra izlediklerinin ne olduğu sorgulatılır. Final ise ötekileştirilenin tepkisidir. İzleyici ötekiyle beklenmedik şekilde karşılaşmıştır. Hitchcock hakkında asla çok şey bilinmez.(2) der Zizek ve yukarıdakilere benzer bir metafordan yola çıkarak onun Arka Pencere filmi üzerine bir çözümleme yapar. Ötekinin bakışından kaçmanın imkansızlığı yargısını Zizek, Foucault'nun Bentham'ın Panoptikonu eğretilemesiyle açıklar. Açık seçik görülen bir gözetleme kulesinin olmasına karşın, öznelerin gözetlenip gözetlenmediklerinden emin olmamaları tehdit hissini barındırır. Buna rağmen kaçış, imkansızdır. Gözetlenme hissi öznenin kendini yeniden kurgulamasını getirir ki bu, zorunlu bir kurgulamadır. Kaçışın olmadığı yerde senaryo değiştirilir. Öte yandan gözetleyenin durumu ise bir tür eylemsizliğin doğurduğu fanteziye işaret eder. Gözetlemenin başka bir aşırı boyutu bir Hollywood filminde yeniden karşımıza çıkar: Peter Weir'in The Truman Show filmi. Zizek Time out of Jointe de gönderme yaparak bu iki filmin temelinde... geç kapitalist Kaliforniya tüketici cennetinin, tam da hiper-gerçekliği içinde, bir anlamda gerçek dışı, tözsüz, maddi ataletten yoksun olduğu deneyimidir. saptamasında bulunur. Aslında film, bir yandan çok kısa süre sonra hayatımıza girecek BBG evlerinin habercisi gibidir. Başkalarının kurgu hayatlarını gözetleme fikri temelde her an yaşadığımız eksiklik duygusunun tatminine yöneliktir. Başka bir deyişle orada yaşayan karakterlerin görece farklı hayatları izleyici açısından birer arzu nesnesine dönüşür. Burada Zizek'in de belirttiği Lacan'ın dairesel hareketine geri dönelim. Aslında izleyicilerin çoğunun belli noktalarda izlediklerinden çok da farklı bir hayatları yoktur. Tatmin, kendi yaşamının benzerini izlemek ve küçük farklılıkları belirlemekte yatmaktadır. Öte yandan bu, hayatlarımızın birer kurgu olabileceğine dair yüzleşmeyi de beraberinde getirir. Gerçeğin çölüne hoşgeldin. Larry ve Andy Wachowski kardeşlerin Matrix filminin mitolojideki rüya tanrısından esinlenerek yaratılmış Morpheus karakteri, Neo'yu böyle selamlar. Gerçeğin kurgusuna dair yapılan en uç örneklerden biridir bu film. Büyük bir kent dekoru içinde devinen toplumun bireyleri bir süre önce büyük bir nükleer felaket yaşadıklarını bile unutmuşlardır. Üstelik bu sistemde artık herkes gözetlenmekte, kontrol edilmektedir. Baudrillard'ın simülasyon kavramından yola çıkan Matrix filmi son noktada büyük bütçeli bir Hollywood filmine dönüşse de alt metninde postmodern dünyanın şizofreni ve yanılsamasına dair bir gönderme içermektedir. Başka bir şekilde okursak büyük tüketim toplumu aslında hiç de ihtiyacı olmayan sözde gereksinimler üretmekte ve bunları birer arzu nesnesine çevirmektedir. Burada yeniden üç kavrama dönebiliriz. Marx'ın artı-değeri, Lacan'ın artı hazzı ve modern sonrası toplumun imkansız fantezisiyle açıklanabilecek aşırı paranoyaları. Dövüş Kulübü'nde baştaki önerme filmin finalinde de desteklenir. Bu bizim arzumuz. der, ikizi kahramana. Oysa kahramanın arzusunu gerçekleştirmek için önce ikizini yok etmesi gerekmektedir. Başta artı hazzın yok edilişine ilişkin ortaya çıkan ikiz figürü, tam da karşı çıkışı arzu nesnesine dönüştürür ve gerçek anlamda zincirlerinden kurtulmanın tek yolu önce o aşırılaşmış parçayı kaybetmektir. Finalde kahraman ikizinin ardından tüketime ilişkin olan finans merkezlerini de yok eder. Finalde bir anlığına görülen penis ise libidinal ekonomiye net bir göndermedir. Artı hazzın simgeleri filmde yerle bir edilmiş, kahraman amacına ulaşmıştır. 7. Yok edilemeyen yaşam desteği olan libido örtüsü. Canavarımsı libido nesnesi. - Baudrillard, Jean, Simülakrlar ve Simülasyon, çev. Oğuz Adanır, Doğu Batı Yayınları, Ankara, 2006 - Craig, William, Enemy at the Gates, Harmondsworth, Penguin Books, 2000 - Ford Debbie, Işığı Arayanların Karanlık Yanı, çev. Semra Ayanbaşı, Akaşa Yayınları, İst. 2001 - Fromm, Eric, Sevginin ve Şiddetin Kaynağı, çev. Nalan İçten -Yurdanur Salman, Payel Yayınları, İst. 1994 - Lentricchia, F.- McAuliffe, J., Katiller, Sanatçılar ve Teröristler, Çev. Barış Yıldırım, Ayrıntı Yayınları, İst. 2004 - Pamuk, Orhan, Cevdet Bey ve Oğulları, İletişim Yayınları, İst. 1998 - Zizek, Slovaj, Yamuk Bakmak: Popüler Kültürden Lacan'a Giriş, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İst., 2005 - Zizek, Slovaj, Kırılgan Mutlak, çev. Mehmet Öznur, Encore Yayınları, İst., 2003 - Zizek, Slovaj, Kırılgan Temas, Hazırlayanlar: Bülent Somay, Tuncay Birkan, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İst. 2006 - Zizek, Slovaj, Sanat ya da Konuşan Kafalar, çev. Mine Yıldırım, Encore Yayınları, İst. 2009"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/05/sinem-pehlivan-kultur-sermayeleri-ve-sanat-iliskisi/", "text": "Bireyin bir toplum üyesi olarak varlık kazanması, bir kültürü benimsemesi ve özümsemesi ile mümkündür. Kültür, toplumun ve insanın öğrendiği, benimsediği bilgi, yetenek, gelenek ve görenek, beceri ve alışkanlıklarını barındıran toplumun değerler olgularının bütünüdür. Toplumların genel özellikleri de kültürleri ile oluşur. Bu yapıyı, toplumsal ve kültürel bir örgütlenmenin olduğu bir yerleşim alanında yani kentlerde rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Öncelikle kent terimini, içinde yaşayanların tarım dışı iş dallarında çalıştığı, nüfus yoğunluğu fazla, yaşayanların barınmadan eğlenceye tüm ihtiyaçlarının karşılandığı, sürekli bir toplumsal gelişim gösteren, bütünleşme derecesinin fazla olduğu yerleşim yeri ile tanımlamanın haricinde fertler arası ilişkilerde geleneksel ilişki kurmaktan çok rasyonel davranışların ağırlıkta olduğu yerleşme biçimi ve topluluk türü olarak tanımlayabiliriz. Bir kenti oluşturan öğelerin bütünü beraberinde kentsel dokuyu da oluşturur. Bu dokuyu oluşturan elemanlar mekan, form, renk, ışık, su, doğa gibi etmenlerdir. Bu birleşim sonucunda kentin fiziki yapısı şekillenir. İnsan ise bu birleşimden oluşan kentin ana eksenini oluşturur. Bütün bu etmenler de sanatın terminolojisi ile yakından ilişkilidir. İnsan bu dokudan oluşan çevresine sanat aracılığıyla baktığında gerçeğin farkına varacak ve nasıl bir çevrede yaşadığını, yaşamının nelerle çevrelendiğini algılayacaktır. Sanatçı da içinde yer alan duyarlılık sayesinde, çevresi ile yaşam arasında bağ kurarak kendisinde var olan estetiği de sanat yoluyla kentin içinde dışa yansıtacaktır. Kentler de daimi devingenlikleri sayesinde sanatçıyı kışkırtır ve üretimlerine sonsuz kaynak oluşturur. Toplumları çağdaş uygarlık düzeyine ulaştıran kültürel gelişmenin kaynağı olan kentler, tarihsel süreçte kendilerine özgü birikimler ortaya çıkarmışlardır. Bu birikimler, kentin içinde bulunduğu doğal çevre ile etkileşimi sonuca bağlamış, kültürel birikim ile şekillenmiştir. Buna bağlı olarak Kentlerin de kendine özgü bir kültürü vardır. (Koçak, 2011: 261) Bu durum kentsel mekanların bir sanat yaratmasını olanaklı kılmaya yeterlidir. Kentlerin belleği de vardır ve sanatçı da bu belleği algıya, algıyı da biçime dönüştürür. Kentler, bunun için güçlü referanslar sunar. Bunlar kentin belleğinde var olmakla beraber, kentin kimliğiyle de özdeşleşir. Bu yüzden kentsel simge durumunda olan öğeler, estetik değerler taşıması nedeniyle kent belleğinde yer edinir. Kentin içinde sanatla iç içe olan bireylerin kültür olgunlaşmaları ve değişimlerine uyum sağlaması kolaylaşır. Fiziki mekana yansıyan ve kentlerde uygulanan kültür ve sanat uygulamaları, kentsel alanların devlet kurumları ve sermaye odakları tarafından yeniden üretilmeleri süreçlerinde geliştirilen kent politikalarının temel unsuru haline gelmektedir. Kent, küresel rekabet ortamının baskısı altında hızla yeniden yapılanırken, kentsel dönüşüm ve inşaat faaliyetleri ile kentteki nüfus hareketliliği, artık büyük ölçüde kültür ve sanat üzerinde temellenen politikaların etkisi altına girdi. Bu politikaları yönlendiren dinamikler sayesinde, sermaye odaklarının kent mekanıyla kültür ve sanatla ilgili stratejileri, birbirleri üzerindeki etkileri her an değişen bir işleyiş oluşturdu. Bu işleyiş çerçevesinde, emlak piyasasını ve kenti biçimlendiren dinamiklerle kültür ve sanat artık iç içe geçti. Dünya çapında kültür ve sanat üzerinde temellenen kentsel politikaların yaygınlaşması, yeniden liberalleşen ekonomik yapıdan kaynaklanmaktadır. Sanayisizleşme ile birlikte içine girilen post-fordist tüketim toplumunda kentler birer marka olarak lanse edilmeye başlandı, sermaye ve turist çekmeye yönelik dönüşüm ve soylulaşma süreçlerine maruz bırakıldı. Bu anlamda, kentsel dönüşüm üzerindeki etkileri nedeniyle, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerçekleşmekte olan küresel ekonomik hareketlerin temel yapısına kısaca değinelim. Neoliberalizm olarak adlandırılan ekonomik ve politik yaklaşım, sosyal olan her şeyi kendine katarak hegemonik bir söylem kurar. Neoliberalizm yaratıcı bir yıkım sürecini ifade eder. Bu sistemde, sosyal devlette refahın yeniden dağıtımına, düzenleyici merkezi yönetime ilişkin kurum ve kontratların tamamı çözülür. Kurumlar ve ilişkiler sermayenin düzensiz hareketlerinin gerekliliklerini yerine getirmeye yönelik olarak yeniden yapılandırılır. Devletin rolü de neoliberal projenin yarattığı kutuplaşma ve benzeri sorunları stabilize etmeye yönelik olarak değişir ve etkinleşir. Burada devlet, yaratıcı yıkım sürecinin organizatörü ve kolaylaştırıcısıdır. Bu bağlamda kent yönetimi anlayışı da idari bir form alır, belediyeler birer 'girişimci'ye dönüşür. Neoliberal ekonomi anlayışı, mekansal pratiğe statüye dayalı ayrışma kazandırır. Kentin nicelik özelliklerini öne çıkaran yönetim pratikleri bugünün sermaye birikim tarzına uygun politikaların gereğini uygular. Bu politikaların içinde, maddi ve kültürel sermayenin tekelleşmesini ve belli gruplar arasında paylaşılmasını okuyabiliriz. Politik, ekonomik çıkar ve rant hesapları kentin daha rasyonel ve ekonomik kullanımı gibi değişik faktörler kentsel ayrışmanın temelini oluşturur. Sermayenin kent üzerindeki bu tahakkümü kentte birlikte yaşayanlar arasında ayrışmaları derinleştirmekle birlikte toplumsal gerilimi yeniden üretir. Bununla birlikte kentsel ve mekansal ayrışma, toplumsal yapıdaki sınırların, farklılıkların, tabakalaşmanın, sınıflaşmanın, bölünmenin açık bir göstergesi haline gelir. Sosyal statü yeme, içme ve giyinme gibi gündelik hayatla ilgili eylemler bütünü olarak okunur. Bunun yanında zaman geçirilen mekan, oturulan yer, gidilen okul gibi mekansal ayrışmalar da sosyal statü içinde gözlemlenebilir. Mekansal ayrışma da sosyal statülerin ayrışması ile kendini kentte görünür kılar. Aynı sosyal statüye sahip olmayanların bir arada bulunabildiği bir kamusal alanın yokluğu farklı statüdeki grupların arasını daha da açmakta ve bu durum sosyal dışlamaya yol açabilmektedir. Sosyal dışlama beraberinde sosyal ayrışma, yüksek gelir grubunun kentsel mekanı orantısız olarak kendileri için bölüştürmeleri yoluyla ve bunu kontrol etmelerinden kaynaklı olan sınıf mücadelesinin ifadesidir. Tüm bu ayrışmalar fiziksel olarak kentlerde okunmaktadır. Bourdieu da bu ayrışma için şöyle düşünür: Toplumsal hayatın temel dinamiği çatışmadır ve toplumsal düzenlemelerin merkezinde iktidar mücadelesi yatar. Bu mücadele hem maddi hem simgesel kaynaklar üzerinden yürütülür. Bu evrende kültürel sembol ve pratiklerin tümü, toplumsal ayrımın keskinleşmesine katkıda bulunur. Bundan dolayıdır ki toplumsal ayrım, sembolik biçimi ne olursa olsun, toplumsal hayatın en köklü boyutunu oluşturmaktadır. Ayrımı toplumsal yaşamın merkezine oturtmak, iktidarın yeni görüngülerinin su yüzeyinde belirmesini olanaklı kılar. Sınıflar arası ilişkiler, hiyerarşi ve güce göre şekillenir. Gücün dağılımı ise sermaye dağılımına göre değişmektedir. Sermayeler; sosyal, ekonomik, kültürel ve sembolik sermayeler olup farklı derecelerdeki kombinasyonlarını sınıf farklılıkları belirlemektedir. Sermaye, toplumda değer atfedilen, peşinden koşulan maddi ve simgesel metalar toplamıdır (Bourdieu ve Wacquant, 1992). Dönemlere göre sermaye çeşitleri ön plana çıkar. Örneğin günümüz kapitalist düzeninde ekonomik sermaye öne çıkmaktadır. Genel olarak ekonomik sermaye, hemen paraya dönüşebilen sermayedir ; kültürel sermaye eğitim yoluyla kazanılan ve belli şartlarda ekonomiye dönüşen sermayedir. Sosyal sermaye, toplum içindeki ilişkiler bütününü yansıtır. Sembolik sermaye, her sermaye içerisinde görülebilecek, bireyin sahip olduğu toplumsal ağlar ile oluşan ve belli şartlarda ekonomiye dönüşen sermayedir. Kentsel ve sosyal alanda fırsat eşitsizliğine bağlı olarak rekabetin artması paralelinde, gelir seviyesi ile doğrudan ilişkili olarak, sermayenin günümüz sembolü haline gelen statüye sahip olma arzusu sosyal çatışmalara yol açabilmektedir. Bu durum, sahip olunan ve arzulanan refah düzeyi arasındaki farkı ifade eden göreli mahrumiyet teoremi ile ilişkili olup, sosyal çatışma ya da saldırgan davranışlara yol açabilmektedir. Gelir ve statüye göre sınıfsal konuma bağlı ayrışma, yaşam tarzı ile ilişkilidir. Bu durumun mekansal sonucu olarak; kendi içine dönük, homojen kültür ve sınıfların, direnme, savunma, destek, korunma amaçlı mekansal ayrışmaları görülebilir. Toplumsal tabakalaşmanın ve dolayısıyla mekansal ayrışmanın temelindeki iktidar çatışması, bir ekonomik ve sembolik sermayeye sahip olma, statüyü koruma ve kendini farklılaştırma, hem ekonomik hem de sembolik sermayeyi temsil eden mekana sahip olma arzusu, mekansal çatışmaları besleyen bir strateji olarak karşımıza çıkar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/05/varolmayan-resimler-mixer-16-temmuz-14-eylul-2014/", "text": "Varolmayan Resimler, 16 Temmuz 14 Eylül 2014 tarihleri arasında Mixer'de! Mixer, 16 Temmuz 14 Eylül tarihleri arasında küratörlüğünü Mehmet Kahraman ve Elvin Vural'ın yaptığı Varolmayan Resimler adlı karma sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi fotoğraf, desen, resim, video ve neon yerleştirme gibi birçok farklı disiplinden işi bir araya getiriyor. Varolmayan Resimler kavramsal çerçevesini izleyici ile imaj arasında kurulan çok katmanlı ilişki üzerine inşa ediyor. Çoğunluğu iki boyutlu yüzeyler olan farklı mecralarda gördüğümüz her imaj, varoluşlarındaki tamamlanmamışlıktan dolayı, izleyicinin zihninde devam eden ve ancak bu süreç sonunda bütünlüğe ulaşan birer yapıya evriliyor. İmajın kendi içinde değil izleyicinin zihninde tamamlanması fikrine paralel olarak, eserler sayısız yorumla karşılaşıp sonsuz sayıda farklı yansımaya dönüşüyor. Sergiye davet edilen sanatçıların farklı disiplinlerden çalışmaları serginin kavramsal çerçevesini destekleyerek izleyicinin farklı türdeki medyumlarla iletişime geçmesine olanak sağlıyor. Bengisu Bayrak'ın unutulmuş notları görselleştirdiği resimleri ve Dilek Öztürk'ün terk edilmiş mekanlarda kendini konumlandırdığı fotoğrafları hikayelerin devamlılığına işaret ederken, Ömür Alptekin'in resimsel bir üstyapıya dönüşmeye yüz tutmuş ama henüz bunu tamamlayamamış desenleri ve Sema Özevin'in hem birbirleriyle hem izleyiciyle etkileşimli fotoğraf yerleştirmesi, izleyicinin her bakışta farklı bir resimle, ama aslında varolmayan bir resimle karşılaşması fikrini destekliyor. Non-existing Images between July 16th September 14th 2014 at Mixer! Mixer is proud to host the group exhibition entitled as Non-existing Images, curated by Mehmet Kahraman and Elvin Vural, between 16 July 14 September, 2014. The exhibition brings various artistic disciplines together, such as photography, drawing, painting, video and neon works. Non-existing Images builds its theoretical framework on the multi-layered relationship between the image and the viewer. Each form we encounter on various media usually on two-dimensional surfaces eventually becomes first a continuum and then a completion in the minds of the viewers, with regards to their own existential incompletion. In line with the idea that the image is incomplete on its own and can only be complete in the mind of the viewer, artworks face countless different interpretations and transform into a myriad of unique reflections. The artworks allow many possible interactions through various media, as they are chosen from a range of disciplines, supporting the exhibition's theoretical framework. While Bengisu Bayrak's paintings visualize forgotten notes, Dilek Öztürk's photographs locate herself in abandoned spaces to point out the inherent continuity within stories. Ömürhan Alptekin's drawings which tend to transform into a pictorial superstructure but not yet accomplished to do so and Sema Özevin's photograph installation which is in interaction not only with itself but also with the viewer; support the idea that with each and every look, the viewer faces a different image, but a non-existing one."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/07/seref-aksit-turkiyede-modern-sanattan-guncel-sanata-bir-onizleme/", "text": "Resim sanatımız modern sanattan çağdaş sanata evrilirken Ferruh Başağa, Nurullah Berk, Sabri Berkel, Adnan Çoker, Nejad Melih Devrim, Selim Turan, Adnan Turani, Abidin Elderoğlu, Mübin Orhon gibi bir kısım sanatçılar soyut sanata yönelmiş; Abidin Dino, Hamit Görele, Nuri İyem, Fikret Mualla gibi bir kısmı figüratif tavrı sürdürmüş; Fahr El Nissa Zeid, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zeki Faik İzer gibi bazı sanatçılarımız da soyut sanata 1950'lerin ortasında öncülük etmelerine rağmen dönemsel olarak figür ve non figür arasında gidip gelmiştir. 1950'lere kadar dünyada sanat merkezi yaklaşık son iki yüz elli yıldır Paris iken sanatçılarımız, orada yaşayıp Türkiye'deki sanatçı dostlarıyla iletişimi sıcak tutup dönemin güncel sanatını yani modern sanatı olabildiğince takip edebilmişlerdi. Fakat daha sonra 1950'lerde Amerika'nın çağdaş sanat la sanatın merkezini New York'a taşımasıyla uyum sağlamakta zorlanmışlardı. Başta Amerika olmak üzere, yıllar sonra Avrupa, çağdaş sanatı müjdelerken Türkiye'de hala modern sanat etkileri devam ediyordu. Şöyle ki Amerika'da Jackson Pollock'tan sonra soyut ekspresyonizm pompalanır ve sanatsal dışavurumlar tuvalin dışına taşarken Türkiye'de sanatçılarımız Nevin Çokay, Leyla Gamsız, Fikret Otyam hala yüz yıl öncesinin neoklasist tavrını sürdürürken, emprestyonist temelli Şeref Akdik, Cevat Dereli bu ekolün etkilerini devam ettiriyorlardı. Mehmet Güleryüz, Balkan Naci İslimyeli, Hüsamettin Koçan sosyal ve politik, kimi zaman mitolojik geçmişe referansla kendi özgün, figüratif, ikonografik alt yapılarını oluşturdular. Yüksel Arslan ise, politik ve aynı zamanda pornografik denilebilecek bir ikonografinin izini sürüyordu inatla, Fransa'da. Paris'te de yıllarca bulunan, 1980'de sanatın merkezi Amerika'ya taşınan Bedri Baykam ise, orada çağdaş sanatı görme, inceleme olanağı buldu ve yeni dışavurumculuğun peşinden gitti. 1990'lardan sonra ise özgün teknik ve yönelimleriyle ortaya çıkanlar, Mustafa Horasan, Mustafa Pancar, Taner Ceylan da kendi içselliklerinin yolundan giderek sanat piyasasında özgün bir yolu seçeceklerdi. Diğer yandan İstanbul Bienali'nin işlevsellik kazanması, interaktif bir sanat anlayışının genişlemesine de destek olmuştur. Aynı zamanda 1990'lı yıllarda felsefe, sosyoloji ve metin alanlarındaki çevirilerin çoğalması ile sanatçıların; bu söylemlerle üretimlerinde yeni temsil biçimlerinin olanaklarını sınadıkları, kültürel uç noktaları yeniden ele aldıkları ve kendi öznel tarihlerini de bu ilişki yapıları içinde sanatlarında göstermeye başladıkları söylenebilir. 1995'lerden sonrası ise postmodernizm, göstergebilim, dilbilim gibi alanlarda ciddi tartışmaların yapıldığı, bununla birlikte geleneği reddetmek yerine eklektik bir yapı içerisinde pek çok geleneğin bileşiminden oluşan bir anlayışın oluştuğu dönemdir. Modernizm'in seçkin sanat ve kitle sanatı, yüksek ve aşağı kültür gibi ayrımlarına karşı, postmodernizmde kitch ve abartılı anlatımlar gibi görsel değerlerle daha çok karşılaşılır hale gelindi ve kült, klasik figür ve teknikleri alaşağı edilerek, ters yüz edilerek, yeri geldiğinde ters okumalarla, yapıbozumlarla sanatın ve daha da önemlisi sanat algısı/nesnesinin sınırları zorlandı. Uzun soluklu dergi Milliyet Sanat'ın sanatı genel olarak, spot haber sanat gündem haberleri vasıtasıyla iletmesinden sonra serbest piyasa ekonomisinin yaygınlık kazanması ve özelleştirmelerin artmasıyla sanata yatırım yapan holding kuruluşları, şirketler de çoğalmış ve çok yönlü bir şekilde sanatın ivmesi hızlanmıştır. Modern sanattan yani el becerisinin, fiziksel yeteneklerin ve kompozisyon yeteneğinin yeterli olmadığı, kötü de olsa özgün bir fikrin sanat eseri ya da hatta bir sanat akımını doğurabileceğinin anlaşıldığı, kanıksandığı yıllara gelinmiştir. Bundan itibaren felsefe, sanat kuramları, estetik, yani bu toprakların henüz alışık olmadığı sanat akımları üzerine tartışma, sanat eseri üzerine tartışmalar Türkiye'de ilk defa 1990'lardan sonra ivme kazanmış, sanat dergilerinde ciddi yer bulmuştur. İddialı bir ifade olacak olsa da Türkiye'de ilk defa sanatın sorunsalları sanatçılar ve akademisyenler dışında konuşulur, tartışılır hale gelmiştir. Bir banka kuruluşu olan Yapı Kredi bünyesindeki, Sanat Dünyamız günümüze kadar gelen en istikrarlı, seçkin sanat dergilerinden biridir. Son yirmi yılda, yani güncel sanat yıllarında özelleştirmelerin ve özel sanat galerilerinin güçlenmesiyle kişilere ve galerilere ait, yaygın denilebilecek bir okuyucu kitlesine sahip belli başlı sanat dergileri, Genç Sanat, Artist, rh+artmagazine, dünyadaki güncel sanat haberlerinden, tartışmalara, Türkiye'de güncel sanatın oluşmasına, gelişmesine şahitlik, kimi zaman önderlik etmeye başlamışlardır. Murat Pilevneli önderliğinde 2010'dan beri Art Unlimited ve bu sene hayata geçen disiplinlerarası bir sanat gazetesi olan İstanbul Art News dikkat çekmekte, ilgiyle okunmaktadır. Sanatın aktörlerine sanatçı, galerici, eksper, koleksiyoner, izleyiciden sonra editör, sanat eleştirmeni eklenmiştir. Yardımcı oyunculuktan aktörlüğe yükselmişlerdir. İsmail Tunalı, Abdülkadir Günyaz, Kaya Özsezgin, Ali Artun, Ayşegül Sönmez, Nilgün Yüksel, Ali Şimşek öne çıkan isimler olmuştur. Ayrıca Yahşi Baraz, Doğan Paksoy, Yılmaz Özdil, Tevfik İhtiyar, Murat Pilevneli gibi galerici, yayınevi sahibi ve aynı zamanda ve elbette ki genel yayın yönetmeni olan önemli aktörler çağdaş sanat piyasasına yön vermişlerdir. Sanatta evrim/devrim denemese de ciddi bir devinim gerçekleşmiştir. Batı'da, yüzyılın başlarından itibaren Duchamp'tan beri hazır malzemelerle, Picasso, Braque'larla tuvalin içine kolaj malzemeler eklediler. Duchamp, hiçbir yapıt dünya yüzünde orijinal değildir, diyordu. Sanat tarihi 1950'lerde Andy Warhol'la çoğaltılıp klonlanarak sanatın biricikliğini yerle bir edişine işaret ederken, Türkiye de yüz yılın sonunda, 2000'lerin başlarında baskı resim, dijital sanat derken yüz yıldır devam eden isimlerin/kavramların değişmesine tanıklık ediyordu. Akla ilk gelen isimler Devrim Erbil, Nancy Atakan, Genco Gülan, Emre Zeytinoğlu, Şener Özmen... Güncel sanatta aynı zamanda işin felsefesinin, fenomenolojisinin, algısının değiştiği anlamına gelmesi 2000'leri buluyordu. Bu bağlamda resim anlatılırken fenomen biricik, çok değerli bir şey, sanat eseri tablo iken iş oluverdi. Sırf bu iş bile Türkiye'deki çağdaş sanat, güncel sanat algısını, devinimi özetler niteliktedir. Bu dönüşüm tualden tuvale, yağlıboya tablodan yerleştirme denilen teknikle çerçevelere, şaselere sığmayan işlere hızla evrildi. 2000'li yıllarda holding kuruluşlarının kar güdümlü olmayan, prestij güdümlü müzeleri Aksanat, Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat Galerisi, Borusan Sanat, Garanti Platform, Proje 4L-Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi, İstanbul Modern, Sabancı Müzesi, Pera Müzesi, Salt, Santral İstanbul, Siemens Sanat gibi sanatı destekleyen kurumlar çoğalmıştır. Bunun yanında Maçka Sanat Galerisi, Galeri Nev ve başlı başına önemli bir misyonu on yıllarca sırtlayan Beral Madra önderliğinde BM Çağdaş Sanat Merkezi, Karşı Sanat Çalışmaları, Galeri Artist, Galerist, Arter, Kuad Galeri, Rampa, NON, Galerist, C. A. M. Gallery gibi özel galeriler de çağdaş sanatı destekleyen yönde sergilere ev sahipliği yapmışlardır. Küratöryal projelere 1990'lardan sonra daha sık rastlanır olmuştur. Hem Türkiye'deki sanatçıların yurtdışındaki sergilere çağrılmalarında hem de Türkiye'de ulusal ve uluslararası düzeyde sergilerin ve bienallerin düzenlenmesinde önemli rol almışlardır. Beral Madra, Vasıf Kortun, Ali Akay, Hasan Bülent Kahraman, Erden Kosova, Başak Şenova, Levent Çalıkoğlu gibi isimler Türkiye'de küratörlük denilince ilk akla gelenlerdir. Aynı zamanda yurt dışında sergi düzenlemeleri için çağrılan küratörler, Türkiye'nin de küresel yüzeydeki çağdaş sanat pastasında dilimi olduğunun kanıtı niteliğindedir. 1990'lı ve 2000'li yıllar ayrıca sanatçıların bir araya gelerek kolektif inisiyatif, sergi ve projelere imza attıkları bir dönemdir. Bireysel ya da kolektif olarak sivil inisiyatifler çevre, iktidar vb. kavramlarla; içinde yer aldıkları mekan, kentsel ve toplumsal doku üzerine alternatif olanakları kullanarak üretimlerini gerçekleştirirler. Çağdaş konular arasında kullanıldıkça yine de tüketilemeyen, diğer yandan dünyada hızla kentleşen, metropolleşen kitle kültürüyle, tüketim kültürüyle, kapitalizmle pompalanan bireysellik, özerklik tarih boyunca hiç olmadığı kadar işlendi. Dolayısıyla benlik, özgürlük, cinsel kimlik, tabu, kişisel alan, aidiyet, din.. sorunsal/temaları ön plana çıktı. Sanatçıların derdi ve bütün enstrüman/argümanlarıyla bunu ifade etmeleri en büyük kaygıları oldu. 1910'larda Kandinsky önderliğinde sinestetik sanatla resim, heykel, mimari, tiyatro, müzik, şiir... birlikte sanat icra ederken, postmodernizmin bütün retro figür ve amiyane tabirle yastık altı popüler ikonları, konuları tekrardan masaya yatırması gibi, postmodern, postyapısalcı kuramsal dil de tartışmaları başa sarıyordu. 2000'lerin başlarından itibaren disiplinlerarasılık kavramı derin bir vadide eko yapan sesleniş gibi, Amerika'nın yeniden keşfi gibi sürekli tekrarlanmıştır. Sanatçılarımız da kısa sürede güncel olan yankıya kulak kabartmış, kendi öz benlikleri ve birikimleriyle bu hamuru yoğurmuştur. Belki önceleri pek çok şeyde olduğu üzere ezberle ve özentiyle başlayan disiplinlerarası anlayış, on yıl içinde bütün sanat dallarına yayılmış, sanat akımları ve sanatçılar homojen olan akademik sanattan sıyrılarak belki de bin yıllar önce olduğu gibi birbirinden esinlenerek/etkilenerek sanat icra etmişlerdir. İnternetin hızla yayılmasıyla sanatçılar bu etkileşime çabuk adapte olmuş, dünyanın herhangi bir yerindeki ünlü güncel sanatçıyı online olarak, günbegün takip eder olmuş, değişikliklere, yeni teknik ve akımlara sanatını kolayca adapte edebilmiştir. Dünyanın dört bir yanında kullanılan dil İngilizce olunca sanatçılar birbirlerinin yalnızca görsellerini değil, paylaştığı güncel metinleri, yorum ve makaleleri güncel olarak takip eder hale gelmiştir. Güncel, actuel sanatta etkileşim siber hıza geçmiştir. Bir yanda her mekana, her resme yerleştirilebilen enstalasyonlarla, kavramsal sanat, dijital teknolojilerin hızlı devinimiyle new media art, op art, diğer yanda performans... derken sanat algısı devinimsel bir geri dönüşümsüzlükle değişmiş, yeniye evrilmiştir. Modern sanat, çağdaş sanat gelişimini takip edemeyen koleksiyoner ve izleyici de bu şaşırtıcı hızlı değişimle günümüz sanatından hiçbir şey anlamaz hale gelmiştir. Öncüleri ciddiye alınıp sanat olarak bile değerlendirilmezken, bir jenerasyon sonrasında amiyane tabirle zamanın yüksek sanatı, trendi haline gelmiştir. Diğer yandan konuşulan ve tartışılan kavramlardan biri de çağdaş sanat güncel sanat ayrımıdır. Dünyada yalnızca contemporary art kavramı kullanılmaktadır, actual art bir akım, kavram olarak yoktur. Türkiye'de ise iki ayrı isim, iki ayrı sanat ekolü varmış gibi bir algı oluşmuştur. Modern sanat sonrası postmodern sanat ayrımı gibi, çağdaş sanat sonrası güncel sanat algısı oluşturulmuştur. Yaklaşık son yirmi yıldır güncel sanatın varlığından söz edilir. Sanattaki köklü değişimin ya da tam tersi, ağaçları bütün kökleriyle söken, yerine hazır çimler diken güncel sanatın farkına varan, çeşitli sanat tacirlerinin, simsarlarının yönlendirmesiyle gelişim/değişimden bir şey anlamadığı halde yine de dahil olmaya çalışan koleksiyonerler de aldıkları ünlü ressamların tablolarının yanında ortalama yirmide biri fiyatına, geleceğin büyük ressamı olacak, değeri her yıl artacak... diye gösterilen genç ressamların işlerinden satın almaya başladılar. Böylece eski ekolleri, neo klasist ve modern sanat zihniyetini sürdürmeye çalışan sanat galerileri bu geçişin sıkıntısını ciddi ağrılarla yaşarken yeni açılan Linart, Non, Daire, Mixer gibi sanat galerileri gelecek vaat eden sanatçılarla sözleşme imzalayıp genellikle onlara sergi yapmaya başladılar. Diğer yandan gündemden düşmeyen, revaçta olan kırk yaş altı/genç sanatçı tartışması bütün sanat dergilerini, yazarlarını ve galericileri ilgilendiren bir fenomene dönüştü. Ayrıca Akbank Sanat 20. Yıl Sergisi, Hasan Bülent Kahraman'ın küratörlüğünde gerçekleşen güncel sanat starlarının bir araya geldiği Özerk ve Çok Güzel sergisi ülkemizde güncel sanatın ne olduğunu ve günümüzün, geleceğin sanatçılarının kimler olacağını itina ile imlemektedir. Geleceğin usta sanatçıları diye gösterilen Ardan Özmenoğlu, Kerem Ozan Bayraktar, Berkay Buğdanoğlu, Olcay Kuş, İlke Kutlay, Evren Sungur, Hakan Cingöz, Bashir Borlakov, Seydi Murat Koç, Aslı Özok, Barış Cihanoğlu'nun başını çektiği güncel sanatın allstarları, genç aktörleri genç sanatçılarıdır. Güncel sanat ve güncel sanatçılar güncelliklerini korumaktadırlar, sizi bilmem ama birkaç defa bile art arda kullanmış olmak beni irite etti, size güncel günler diliyorken çağımızın emrettiği üzere anda kalın dileklerimle güncel sanat muğlaklığını burada noktalıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/09/a-house-is-not-a-hotel-pi-artworks-london-25-july-10-september-2014/", "text": "A House Is Not A Hotel, 25 July 10 September, is a curated group exhibition of emerging UK- based artists. Itinerancy has increasingly become one of the primary characteristics that differentiate the lifestyles of the people, particularly the young, of contemporary western societies from the lifestyles of their predecessors. We move from city to city, rented accommodation to rented accommodation at an ever-increasing pace. A consequence of employment becoming increasingly flexible and precarious as well as a workforce that is more skilled and less laden with material and maternal/paternal commitments than its precursors. It is a process that is also hastened by a housing market in which supply and demand have slowly drifted apart from each other. This situation is nowhere more evident than in London, a city in which the migratory flow around and through it happens at an exhilarating pace and where the ideologically driven discourse on how to manage the places we live in is at its most charged. For those that can take advantage of it, this freedom of movement opens up exciting and liberating opportunities while for others it ebbs at the sense of security that stability and continuity can bring. Nevertheless, for both of these groups, their relationship with the places in which they live is rapidly changing, and is increasingly one that is defined by transience. The six artists included in A House Is Not A Hotel each make work that is motivated by a distinctly different set of concerns and subject matter. Lisa Slominski plays with the palette and motifs, as well as the patterning and repletion, of interior design. Christian Newby deploys an abstract painting practice and its high-art connotations within the context of craft objects such as ceramics and carpets. Farniyaz Zaker juxtaposes references to architecture and female clothing, drawing out their analogous roles in mediating between the public and the private. Theodoros Stamatogiannis replicates ubiquitous architectural components such as floors, doors, and windows, in a way that perturbs their traditional function and consequently renegotiates our relationship with them. Steven Morgana acquires a heterogeneous array of materials from the public domain such as charity posters, detritus from abandoned buildings, and crowd control barriers, which are transformed into structures that are alluring and pristine while still hinting at the more complex and forlorn reality that the original objects are props in. Yet, within their respective practices, each artist has created work that deals with the house/home/dwelling place and the tropes of the distinctly contemporary relationship we have with it, creating a curatorial point of cohesion with the exhibition that has been arrived at from a set of distinctly different directions."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/09/benme-art-212-sanat-ve-kultur-platformu-bodrum/", "text": "9 Temmuz Çarşamba günü Bodrum'da kapılarını ilk kez açacak olan ART 212 Kültür ve Sanat Platformu, 400m2 sergileme alanı ile disiplinler arası çağdaş sanatı izleyici ile buluşturuyor. Art 212 Kültür ve Sanat Platformu, Aydın Polatcan tarafından 2014 yılında kurulmuş, resim, heykel, tasarım, enstalasyon, video, seramik gibi farklı disiplinlerden oluşan sergileri, fuar, söyleşi, sahne sanatları, eğitim programları, workshop ve konser mekanları ile sanatçıların kendini özgürce ifade edebileceği bir platform olmayı hedefleyen, Bodrum'un ilk çağdaş sanat ve kültür merkezidir. Bodrum, Konacık Avenue AVM içinde yer alan mekanında, küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı BEN isimli ilk sergisi, Proje 4L'nin teras sergileri sanatçılarının eserleri arasından oluşan heykel seçkisi, açılış gecesinde, İstanbul Gelişim Orkestrası'nın eşsiz performansı eşliğinde sunuluyor. Yurt içi ve yurt dışından interdisipliner projelere yer verecek olan Art 212, etkinliklere göre değiştirilebilen mimari formu ile Bodrum'da sanat severleri düzenli olarak bir araya getiriyor. Sanatın sonsuzluğu ve evrenselliğini savunan Art 212, farklı küratörlerin sentezinden çıkacak olan çok sesli etkinlikleri, 2000 m2 fuar alanı, sanat dergileri ve kitaplarının bulunduğu kütüphanesi ile yaz ve kış dönemi boyunca aktif bir şekilde sanata ve sanat severlere katkılarını sunuyor olacak. ART 212 Sanat ve Kültür Platformu, genç ve usta sanatçılarımızın eserlerinden oluşan Ben / Me isimli ilk sergisi ile açılıyor. Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı, 9 Temmuz Çarşamba günü gerçekleşecek olan açılış etkinliğimizde sizleri de aramızda görmekten memnuniyet duyarız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/09/ekslibris-kongresi-istanbul-2014/", "text": "Değerli İstanbul Ekslibris Derneği Üyeleri, Ekslibris Sanatçıları, Tasarımcılar ve Koleksiyoncular, Sizleri, İstanbul Ekslibris Derneği ile Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi işbirliği ile 15 16 Kasım 2014 tarihlerinde organize edeceğimiz; 1. Ulusal Ekslibris Kongresine; sergi, panel ve değiş tokuş günlerine davet etmekten mutluluk duyuyorum. Ekslibris kongresinin amacı, Türkiye'nin ekslibris sanatında geldiği noktayı tartışmak, özgün ekslibris çalışmalarını görmek, değerlendirmek, ekslibris sanatının yaygınlaşmasına katkı sağlamak, ekslibris sanatçıları, tasarımcıları ve koleksiyoncularını bir araya getirerek kaynaşmalarına fırsat vermek, ekslibris değiş tokuşu yapmaktır. Kongre kapsamında 15 Kasım 2014 Cumartesi 14:00-18:00 arasında GSF Konferans Salonu'nda Türkiye'de Ekslibrisin Gelişimi başlıklı bir panel, Galeri Işık Maslak'da aynı gün 18:00'de açılışı yapılacak Türk Ekslibris Sanatçıları Sergisi, Işık Üniversitesi bünyesinde açılan İstanbul Ekslibris Müzesi gezisi ve 15-16 Kasım 2014 tarihlerinde iki günlük ekslibris değiş tokuşu planlanmıştır. Panele kabul edilen bildiriler, EX-LIBRIST Uluslararası Ekslibris Dergisi Nisan 2015 sayısında yayımlanacaktır. Türk Ekslibris Sanatçıları Sergisi Bulgaristan Varna'ya ve Yunanistan Patras'a da taşınacaktır. doldurarak e-posta ile 15 Ekim 2014 tarihine kadar başvurabilirsiniz. İşbirliğiniz ve destekleriniz için teşekkür eder, sizleri Maslak'ta Işık Üniversitesi'nde ağırlamaktan büyük mutluluk duyacağımızı belirtmek isterim. Not: Üyelerimizin kongreye katılabilmesi için aidat borçlarının olmaması gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/09/reyhan-tutumlu-mitsel-ve-muhalif-bir-anlati-ozmoz-kronos/", "text": "Edebiyat, düşlerimizi, umutlarımızı, nasıl bir dünya istediğimizi; hatta kabuslarımızı yeniden ürettiğimiz, diğer insanlarla paylaştığımız, yaşamla iç içe ve bir o kadar da uzak bir diyardır. Özellikle ütopya ve bilimkurgu edebiyatında bilimle, yaşamın düşlerle buluşmasına tanık oluruz. Adam Şenel'in 1993'te Ayrıntı Yayınları'nca yayımlanan Ozmos Kronos adlı kitabı da geçmişle geleceğin, bilimle düşlerin, gerçekle kurgunun bütünleştiği edebi bir eserdir. Kitabın başkişisi Ozmos Kronos, amatör bir genetik mühendisliği bilginidir (16). Birer hafta arayla iki gece araç-amaç ilişkisi üzerine düşüncelerini Organik Devrim öncesinin yazı araçlarını sevdiği için canlı kağıtlara yazar. Organik Devrim sonrasından mitolojik döneme kadar uzanan düşünsel bir tarihi yolculuktur bu. Gelecekteki, yani Ozmos Kronos'un yaşadığı zamanla ilgili bilgiler bize satır aralarında verilir. Kitabın sonunda Ozmos Kronos, yaşamama özgürlüğünün elinden alınmış olmasına tepki göstererek dönüştürücüye girer ama onu çalıştırmaz. Kitap açık uçlu bir şekilde biter. Ozmos Kronos'ta daha çok klonlama ve bellek aktarımı gibi bilimsel gelişmeler yer almaktadır. Bunun yanında siyaset bilimi, tarih, sosyoloji gibi sosyal bilimler de geçmişin anlatıldığı bölümlerde devreye girer. Bu bilimlerin kitabın genelinde hakim olmasında yazarın uzmanlık alanının etkisi büyüktür. Adam Şenel 1982 öncesinde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Siyasal Düşünceler Tarihi, Çağdaş Siyasal Akımlar ve İdeoloji dersleri verdi. 1982'de YÖK'ü ve 1402 uygulamalarını protesto ederek üniversiteden ayrıldı. Uzmanlık alanıyla ilgili birçok kitap çevirdi. 1992'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne geri döndü. Siyasal Düşünceler Tarihi (1982), İlkel Topluluktan Uygar Topluma (1982) ve Irk ve Irkçılık Tarihi (1984) adlı kitapları vardır. Edebi alanda ise Ozmos Kronos'tan önce Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı (1968) adlı bir ütopya yazmıştır. Yazar bu iki kitabında edebiyatla sosyal bilimleri bütünleştirmeye çalışmıştır. Ozmos Kronos'un hem bilimsel hem de mitolojik öğeler içerdiği ilk bakışta adından anlaşılır. Ozmos, Anabritannica'nın Geçişme maddesinde şöyle tanımlanmaktadır: u ya da başka bir çözücünün, yalnızca çözücü moleküllerini geçirip çözünmüş maddelerin geçişini engelleyen yarı geçirgen bir zardan yayınım yoluyla geçmesi (339). Bu olay hücrenin beslenmesini ve hücreden zararlı maddelerin atılmasını sağlar. Şenel, kitabın başkişisine Ozmos ismini vererek biyolojik bir bilimsel olaya gönderme yapar. Ayrıca Ozmos Kronos'un bir hücrede yaşaması ve kitaptaki bilimsel gelişmelerde hücrenin önemli bir yere sahip olması da kurgusal bir bütünlük sağlar. Böylece bize niye başka bir biyolojik olay değil de ozmos sorusunun yanıtını verir. Zamanı simgeleyen mitolojik bir sözcük olan kronos ise bilimin mitolojiden aldığı kavramlardan biridir. Azra Erhat'ın hazırladığı Mitoloji Sözlüğü'nde yer alan bazı maddelerden Kronos'un öyküsünü şöyle özetleyebiliriz: Kronos, Uranos ile Gaia 'nın son oğullarıdır ve Titanlar soyundandır. Kronos, babası Uranos'u bir tırpanla iğdiş ederek baş tanrı olur. Dişi Titanlar'dan Rheia ile evlenir. Onun da kaderinde çocuklarından biri tarafından yenilgiye uğratılarak baş tanrılığı kaybetmek vardır. Kronos bunu bildiği için bütün çocuklarını yutar. Rheia, Zeus doğduğunda Kronos'a yutması için bir taş verir ve Zeus'u Gaia'nın yardımıyla Girit'e kaçırır. Daha sonra Zeus geri döner ve Kronos'a öbür kardeşlerini kusturtur. Yıllar süren Titanlar ve Tanrılar Savaşı'ndan sonra Zeus baş tanrı olur ve kardeşleriyle yeryüzünü paylaşırlar. Ozmos Kronos'ta zamanın ve tarihsel bilgilerin önemli bir yeri vardır. Ayrıca egemenlik ilişkileri, araç-amaç bağıntısı çerçevesinde eleştirel bir tavırla sık sık incelenir. Kronos'un öyküsünün merkezinde de iktidar mücadelesi olduğu için yazar, Kronos ismini seçmiş olabilir. Böylece kitabın geneline yayılan mitsel nitelik, adındaki bir göndermeyle de tamamlanmıştır. Bunun yanında Ozmos ve Kronos sözcükleri birbiriyle sessel bir uyum oluşturur. Ozmos Kronos'taki en önemli kavram Organik Devrimdir. Kitabın yapısını ve içeriğini çözümleyebilmemiz için bu kavramı anlamamız gereklidir. Ozmos Kronos'ta kurgulanmış olan dünya tamamıyla bilimsel verilerin ışığında oluşturulmuştur. Yazarın özellikle biyoteknoloji alanındaki gelişmeleri yakından takip ettiği bellidir. Kitapta geçen olayların zamanı, Organik Devrim öncesi ve Organik Devrim sonrası olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Milattan Önce ve Milattan Sonra zaman dizgesi değişir ve dönüm noktası Organik Devrim olur. Kitapta Organik Devrimle ilgili bilgiler doğrudan verilmez. Organik Devrimle birlikte yaşanan değişimleri, bu yeni dünyanın özelliklerini şöyle özetleyebiliriz: En önemli olaylar, dönüştürücüler aracılığıyla inorganik maddelerin, organik maddelere dönüştürülmesi ve cansız araçların canlandırılmasıdır. Örneğin, terlikler yürüyebilmekte, uyuyabilmekte ve duyabilmektedir. Mekansal bir değişiklik de söz konusudur. Ozmos Kronos'un yaşadığı yer, kitapta şöyle anlatılır: ansız, soğuk evin yerine sıcak 'hücre' geldi. Hücre, yıpranınca kendisini onarabiliyordu. İstenince çoğalabiliyordu (14). Organik Devrimi harekete geçirenler genetik mühendisleridir ve dayandığı temel bilimsel gelişme de klonlamadır. İnsanın klonlanması, insanın kendine tıpa tıp benzeyen eşlerinin yapılmasıdır (Kence 12). Ozmos Kronos'ta insanlar, organları yıpranmaya başlayınca yeni klonlarına aktarılırlar. Böylece insanlar için ölüm ortadan kalkar. Yeni klonuna aktarılırken insanın eski beyninin belleği, yeni beynine geçirilir. Kitabın anlatı zamanında Ozmos Kronos 6. klonunda yüzüncü yaşına girmek üzeredir (81). Her klonunda, her yeni yaşamında farklı bir koloniye girer. Bir koloniye yeni giren herkese hoş geldin partisi düzenlenir. Böylece o kolonideki diğer insanlarla tanışılır. Organik Devrimden sonra artık kadınlar üreme aracı olarak kullanılmazlar. Doğal üreme yöntemi, ilkel ve yasadışı kabul edilir. Artık insanlar hücre çekirdeklerinden klonlanıyorlardır. Ütopya ve bilimkurgu türleri kimi eserlerde iç içe geçer. Örneğin, Ursula K. Le Guin'in Mülksüzler adlı eserine ütopya diyenler olduğu gibi onu bilimkurgu olarak kabul edenler de vardır. Ozmos Kronos'un da ait olduğu türü belirlemek epey zordur. Burada belirtilen kavramsal farklara dikkat edilmesi gerekir. Bu yazıda ütopya kavramı bir yazın dalı olarak kullanılmaktadır. Ütopyanın eleştirel bir boyutu vardır. Yaşadığımız dünyada eleştirilenler, düşsel dünyada dönüştürülerek yeniden kurulurlar. Ütopyacıların kurdukları toplum, gelecekte veya geçmişte olabilen düşsel bir zamandadır. Adam Şenel, Ütopya-Bilimkurgu Yapışık İkizleri adlı yazısında Ozmos Kronos'un bir ütopya olduğunu belirtir (8). Yazar, yapmaya çalıştığını veya yaptığını düşündüğünü gerçekleştirebilmiş midir? Bu, tartışmalı bir noktadır. Ozmos Kronos, bilimsel verilerden hareket ederek Organik Devrim sonrası bir toplumun nasıl olabileceğini kurgular. Ama bu toplum bize bütün ayrıntılarıyla verilmez. Yapıtta daha çok, Organik Devrim öncesinin, yani yaşadığımız toplumun eleştirisi vardır ve yeni toplumsal yapı bu eleştiriler çerçevesinde anlatılır. İnsanların, özellikle kadınların araç olarak kullanılmasının, dinin insanları köleleştirmesinin eleştirisi ve araç-amaç ilişkisi, eserin düşünsel boyutunu oluşturur. Şenel'in gelecekte kurduğu toplumda bugün eleştirilen bazı kurumlar ve ilişkiler yoktur. Din ortadan kalkmıştır. Kadınlar üreme aracı olarak kullanılmamaktadır. Aslında Ozmos Kronos'ta ideal bir toplum nasıl olmalıdır sorusundan çok nasıl olmamalıdır sorusunun cevabı yer alır. Ozmos Kronos'taki dünya, bilimin öngördüklerinden hatta kısmen gerçekleştirdiklerinden yola çıkılarak kurulmuştur. Dolayısıyla bu dünyada sadece ideal olanlar yoktur. Örneğin, Organik Devrim sonrasında insanlar için gerekli olan yiyecekler yerel depodaki bölüştürücülerden sağlanır. Bu toplumdaki insanlar, aldıkları yiyecekler karşılığında kamuya krediyle borçlanırlar ve kamu yetkilileri bu kredileri gerekli gördükçe onlara karşı kullanabilir. Kitapta bu sistem şöyle yorumlanır: detme önceden değil, borçlandırma yöntemiyle, sonradan yapılıyor. 'Ne rasyonel, ne şeytanca bir düzenleme' diye fısıldandı Ozmos Kronos (29). Böyle kötü, eleştirilecek bir işleyiş, yeni kurulan, ideal olduğu savunulan bu dünyada yer alabilmektedir. Organik Devrim sonrasındaki toplumda insanların yaşamama özgürlükleri de ellerinden alınmış durumdadır. Yazar, ütopya olarak yarattığı dünyayı da bu şekilde eleştirmektedir. Kitabın sonunda Ozmos Kronos kendini yok etmeye çalışır ve büyük olasılıkla da bunu başarır. Yaşamama hakkının elinden alınmasına karşı, muhalif bir tavır sergileyerek ölme özgürlüğünü geri alır. Aslında Ozmos Kronos'un böyle davranması kitabın düşünsel yapısıyla uyumludur; tutarsız bir davranış değildir. Sorun, bu eserin ütopya olarak değerlendirilmesindedir. Her şeyin mükemmel, ideal olduğu bir dünya yaratıldığında o dünyadaki kişi kendini yok etmeyi düşünmez. Ütopya kişisinin intihar etmesi ütopyanın içeriğine, yapısına aykırıdır. Her ne kadar yazar, kitabı açık uçlu bir şekilde bitirse de Ozmos Kronos ölüme daha yakındır ve kafasında intihar düşüncesi vardır. Şenel, Ütopya-Bilimkurgu Yapışık İkizleri adlı yazısında ütopya ile bilimkurguyu ayırmak için şu ölçütü ortaya koyar: Ütopyada 'etik', bilimkurguda 'teknik' öğe ağır basar (9). Bence bu ölçüt bilimkurguyla ütopyayı ayırmak için yeterli değildir. Etik öğeler içeren birçok bilimkurgu yapıtı vardır. Tek bir ölçüte göre türler arasında ayrım yapmak bizi yanıltabilir. Ozmos Kronos, yer yer ütopya, yer yer de karşı ütopya özellikleri içerir. Fakat bu esere kesin bir şekilde ütopya ya da karşı ütopya diyemeyiz. Çünkü eserde her şeyin mükemmel olduğu ideal bir dünya kurulmamıştır. Bu dünyanın yazar tarafından bile eleştirilen birçok yönü vardır. Öte yandan yazar, daha iyi bir dünya yaratmaya çalıştığı ve bu dünyanın olumlu özellikleri daha fazla olduğu için bu yapıt karşı ütopya da olamaz. Ozmos Kronos, ütopya veya karşı ütopya olmadığına göre türsel olarak nasıl adlandırabileceğimizi çözümlemek için bilimkurguyu tanımlayarak bu eserle bilimkurgu türünün paralel özellikler gösterip göstermediğini inceleyelim. Mustafa Yelkenli, Geleceğin Ters Ütopik Kurgulanımı adlı yazısında bilimkurguyu şöyle tanımlar: Gizemli ve açıklanamayan öğelerin bilinmezliğini fantezi sınırları içinde değil de, bilimin elverdiği ölçüde izah edebilmesi gerektiğini duyumsayan, zaman ve mekanda sınır tanımayan, yazarın kendi düş gücüyle yarattığı paradigmalarda, bilimin ve teknolojinin öngördüğü oranda düş gücümüzü zorlayan bir yazın türü. Levent Akın ve Levent Mustafaoğlu'nun hazırladığı Yazınsal Tür Olarak Bilim Kurgu adlı yazıda, yazar Isaac Asimov'a göre bilimkurgunun tanımı şöyle aktarılır: BK, bilim ve teknolojideki değişimlere insanın tepkilerini inceleyen bir edebiyat dalı (64). Bilimkurgunun birbirinden çok farklı tanımları vardır. Bu tanımların ortak özelliği olarak bilimkurgunun bilimsel öğeler içerdiğini ve düşle gerçeği bütünleştirdiğini söyleyebiliriz. Bilimkurgu yazınının kökeni 2. yüzyılın ortalarında yaşayan Lukianos'a kadar gider (Duru 339). Fakat bilimkurgunun yaygınlaşması endüstri devriminden sonra olmuştur. Teknolojik gelişmelerin toplum ve birey üzerindeki etkileri araştırılmış ve bütün bunlar edebiyatın içine de girmiştir. Bülent Somay, Alt Kattakiler Gürültünüzden Rahatsız Oluyor başlıklı yazısında Darko Suvin'in bilimkurgunun yadırgatmacı bir özelliğe sahip olduğunu vurguladığını belirterek şunları söylüyor: Eğer bir anlatı, mekanını ve tarihsel an'ını yazarın 'bugün' ve burada'sından farklı, kurgulanmış bir mekana ve ana yerleştiriyorsa, amacı yadırgatmaktır Yadırgatma, hipermetroplaştıran bir dünyaya karşı şifadır; uzağa, belirli bir mesafeye koyarak görmemizi sağlamanın yoludur. Bilimkurgu gerçeklerden yola çıkarak düşsel ama gerçekleşme olasılığı olan bir dünya yaratarak farklı bir algı boyutu oluşturur. Anlatım diliyle, yarattığı dünyayla, karakterleriyle yadırgatır ve bu yadırgatma, yaşadığımız dünyayı daha iyi algılama olanağı sağlar. Ozmos Kronos'ta da bu yadırgatma öğesine rastlarız. Özellikle dilsel öğeler ve yaratılan kavramlar ve kelimeler bunu sağlar. Şenel, kitap boyunca Müzelik (12), terliksi terlikler (18), ölüm kültürü (19), taşıyıcık (60), ilaheci (91) gibi yeni sözcükler ve kavramlar türetir ve kimi zaman da anne sözcüğü yerine sürekli kendisini doğuran kadın ifadesini kullanması gibi var olan kelimelere yeni tanımlamalar getirerek okuyucuda bir yadırgatma etkisi yaratır. Ayrıca kullandığı bilimsel terimler de bu etkiyi arttırmaktadır. Ozmos Kronos tamamıyla bilimsel bir düşünüş tarzının ürünüdür. Esere; eleştiren, sürekli soru soran ve aktardığı bilgilere kaynak gösteren bir düşünsel anlayış hakimdir. Ayrıca çağdaş bilimsel gelişmelerin kitabın oluşumunda önemli etkisi vardır. Klonlama, bellek aktarımı, inorganik maddelerin organik maddelere dönüşümü gibi bilim alanındaki gelişmeler toplumsal yaşamın değişimini sağlamıştır. Adam Şenel'in bilimsel gelişmeleri yakından izlediği açıktır. Şenel'in yazdıkları, bilim adamlarının üzerinde çalıştıkları ve gerçekleştireceklerine inandıkları olaylardır. Şenel'in bu kitabı yazmasından sonra biyoteknoloji alanında önemli gelişmeler yaşandı. İskoçya'da koyun Dolly ve Oregon'da özdeş maymunlar klonlamayla üretildi (Şenel Üreten İnsandan..., 10). Yaşananlar da gösteriyor ki yazar, bilimsel verilerden hareketle toplumsal etkileri de hesaba katarak bir dünya kuruyor. Bu dünyayı da düşsel öğelerle bütünlüyor. Ünsal Oskay, Çağdaş Fantazya adlı kitabının Önsöz bölümünde Darko Suvin'in bilimkurgunun kuramsal boyutu hakkındaki düşüncelerini aktarır. Suvin, bilimkurguyu ikiye ayırır: xtrapolative bilim-kurgular ve analojik bilim-kurgular. Birinci tür bilim-kurgular bilinen öğelerden yola çıkıyor ve geleceğin nasıl olacağını tasarlamaya çalışıyor. İkinci tür ise, örneğin, dünyanın geçmişteki durumu ile şimdiki durumu arasında analojiler yaparak ve bunları geleceğe doğru uzatarak kestirimlerde bulunuyor (42). Ozmos Kronos, anolojik bilimkurguya çok yakındır. Suvin'e göre, Anolojilerde dünyanın geçmişteki haliyle ilişkiler kurulabilir; tarihsel, biyolojik, etnolojik yönden olgular, kişiler, sorunlar arasında yakınlık ve benzerlikler de kurulabilir (44). Ozmos Kronos'ta da gelecek ve geçmiş arasında bir karşılaştırma yapılarak benzerlikler ve farklılıklar ortaya konuluyor. Biyoloji, mitoloji, sosyoloji ve tarih gibi bilimler sürekli devreye giriyor. Ozmos Kronos'ta analojilerin nasıl kurulduğunu alıntılarla tam olarak göstermek oldukça zor. Çünkü örneğin, sayfalarca araç-amaç ilişkisi çerçevesinde sınıflı toplum yapısı anlatılarak eleştiriliyor ve sonunda şu cümlelerle Organik topluma bağlanıyor: Organik toplumda araç-amaç ilişkisi yeni bir biçim aldı. Organik toplum bir yandan sınıfsız bolluk toplumunun bir uzantısıydı. Öte yandan sınıflı bolluk toplumunun yapısını miras almıştı (123). Bütün bu özellikler Ozmos Kronos'un analojik bir bilimkurgu olduğunu desteklemektedir. Mit sözcüğünün aslı Yunancadan gelme mythosdur. Yunanca aslı anlatı anlamına gelir (Yılmaz 5). Mircea Eliade, Mitlerin Özellikleri adlı kitabında miti şöyle tanımlar: u sözcük günümüzde 'kurmaca' ya da 'hayal' anlamında olduğu kadar, özellikle etnologlar, toplumbilimciler ve din tarihçileri arasında yaygın olan 'kutsal gelenek, en eski vahiy, örnek gösterilecek model' anlamında da kullanılır (9). Mitler, dünyanın, insanın nasıl yaratıldığını; toplumların, şehirlerin nasıl kurulduğunu; tanrıları, dini, gelenekleri ve oluşturulan kuralları anlatır. Bunları anlatırken kurulu düzenin devamını sağlamaya çalışır. Tanrılar ve atalarımız bunları yaptığı için biz de bunları yapıyoruz mantığıyla sistem kendini korur. Mitin başlangıç işlevi, bütün ritlerin ve bütün anlamlı insan davranışlarının örnek oluşturacak modellerini ortaya koymaktadır (14). Bütün bu açıklama ve tanımlamalar mitin ideolojik bir boyutunun olduğunu göstermektedir. Edebiyat, özellikle şiir, fantastik ve bilimkurgu yazını mitsel özellikler içerir. Bilimkurgu, düşsel bir dünya yaratırken ve karakterlerini oluştururken mitlerden yararlanır. Popüler bilimkurgu eserlerinde mitsel nitelikler işlevsel olarak da mitolojiyle aynı amaca hizmet eder. Bu tür eserler eleştirel yaklaşım yerine var olan değerlerin korunmasını sağlar. Tanrısal güce sahip insanlar, mitolojik çağlardan kalma canavarlar, dünya dışı kötü yaratıklar, hakimiyeti ele geçiren çılgın bilgisayarlar vb. mitleri yaratılır. Ünsal Oskay'ın aktardığına göre, Suvin Darko, bu türdeki bilimkurguları şöyle değerlendirir: kla ve insana inancı olmayan; geçmişe özlemci, nihilist ve anti-erotik bir tutuma sahiptirler. İnsanlığın mitolojiden çıkışını değil, mitolojiye dönüşünü amaçlarlar (12). Bilimsel düşünüşün özellikleri olan eleştirellik, nedensellik, sorgulama yerine; kabullenme, düş dünyasına kaçma, yaratıcıya sığınma, doğaüstü varlıklara inanma ve onlardan medet umma gibi duyguları pekiştirmektedirler. Ozmos Kronos'ta Yunan mitolojisindeki insan gövdeli ve boğa başlı Minotauros'un, Kronos'un soyu olan Titanlar'ın, Sisyphos yamacının ve Mezopotamya mitolojisinin yaratılış destanı Enuma Elişin öyküsü anlatılır. Bunlara ek olarak daha birçok mitolojik kahramanın ve olayın adı geçer. Fakat Ozmos Kronos'ta mitoloji yukarıda belirttiklerimin tam tersi bir işleve sahiptir. Yazar, mitolojinin ideolojik boyutunu ortaya çıkararak eleştirir. Şu satırlar Şenel'in bunu nasıl yaptığını ortaya koyar: göre, eski yönetici tanrılar kuşağı, yeni tanrıları şamata ediyorlar diye yok etme kararı almamış mıydı? Mitolojik şifre çözülüp tarih diline dökülürse, bu ne demektir? Bu, eski egemen sınıfın, yükselen yeni sınıftan korktuğu anlamına gelmektedir (75). Bu alıntıda olduğu gibi Ozmos Kronos'un geneline eleştirel bir tutum hakimdir. Mitlerin tutucu yanını gözler önüne sererek inançlarımızı, düşünmeden yaptıklarımızı ve kabullendiklerimizi sorgulamamıza neden olur. Yapıta egemen olan eleştirelliğin bilinçli bir muhalefet boyutunda olduğunu söyleyebiliriz. Ama bu, her şeye karşı olmak demek değildir. Bilimsel düşünüşe aykırı olanlara, insanı tutsak eden inançlara, insanı araç olarak kullanan insanlara ve temel özgürlükleri kısıtlayan her şeye karşı bir muhalefet. Kitapta Ozmos Kronos'un yaşamama özgürlüğünün elinden alınması karşısında intihar etmesi ise en önemli muhalif tavırdır. Popüler bilimkurgular düşsel bir dünya kurmada mitolojinin dilsel özelliklerini ve imgelerini de kullanırlar. Böylece okuyucuyu gerçeklikten koparırlar. Adam Şenel'le 24 Nisan 2001 tarihinde yaptığım görüşmede mitolojinin dilsel yapısından dünyada ortak bilimsel kavramların oluşturulmasında yararlanıldığını ve kendisinin de bu amaçla mitsel nitelikleri kullandığını belirtmiştir. Kavram oluşturulmasına örnek olarak Kronos'tan kronoloji kavramının türetilmesi verilebilir. Ozmos Kronos, Ayrıntı Yayınları'nca dizi dışı kitaplar serisinden yayımlanmıştır. Genelde kitapların kapaklarında roman, öykü, deneme gibi tanımlamalar yer alır ve okuyucu kendini ne okuyacağına hazırlar. Ayrıntı Yayınları, Ozmos Kronos'un ne tür bir kitap olduğuna karar verememiş olacak ki yapıt, böyle bir seriden yayımlanmıştır. Gerçekten de Ozmos Kronos'u bir tür içine yerleştirmek çok zordur. Ancak kitabın biçimsel özelliklerine yakından baktığımızda, bu konuda bir sonuca varabiliriz. Ozmos Kronos'un anlatı zamanı ayrıntılı olarak belirtilmemiştir. Anlatı, Organik Devrim sonrasındaki bir zamanda bir hafta arayla iki geceyi kapsar. Mevsim ya da yıl belirtilmemiştir. Bugünde geçen bir anlatıda milattan sonra bir zaman olduğunu belirtmek gibidir. Anlatılan zaman ise neredeyse bütün bir insanlık tarihini ve hatta geleceğini de kapsamaktadır. Zamansal vurgu Organik Devrimdedir. Her şey Organik Devrim öncesi ve sonrasına göre belirlenir. Kitapta mekan ise hiç tanımlanmamıştır. Sadece Ozmos Kronos'un ev yerine hücrede yaşadığını biliyoruz. Nasıl bir çevrede yaşadığı, bu hücrenin nasıl bir yer olduğu ve Organik Devrim sonrası toplumun mekansal özellikleri hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Kitabın başkişisinin çevresiyle ilişkilerinin nasıl olduğu hakkında da bize bilgi verilmez. Özel yaşantısıyla ilgili sadece Badem adını taktığı bir kadına cinsel istek duyması anlatılır. Okuyucuda merak uyandıran, gelişen dramatik bir olay da yer almaz. Ozmos Kronos'u sürükleyici kılan, yazarın kurguladığı dünyanın nasıl bir yer olduğunu merak etmemizdir. Ozmos Kronos'un düşüncelerini kayda geçirmek dışında yaptığı tek önemli eylem, kendini yok etmeye çalışmaktır. Kitap boyunca sadece onun, yaşadığı ve geçmişteki toplum hakkındaki düşüncelerini öğreniyoruz. Ama Ozmos Kronos'u bir karakter boyutuna taşıyacak ilişkileri, duyguları ve bireysel dünyayı anlayamıyoruz. Burada oluşturulmuş, kurulmuş bir kişi var ama karakter yok. Kitapta geçmişten aktarılan birkaç konuşma dışında diyaloga da rastlamıyoruz. Bu konuşmalar daha çok kitapta anlatılan öykülerde yer alıyor. Bütün bu nedenlerden dolayı Ozmos Kronos'un bir roman olmadığını net bir şekilde söyleyebiliriz. Ozmos Kronos'un içinde başlı başına bölümler oluşturacak küçük öyküler de yer alır. Kitabın genel düşünsel yapısı içinde yer alan Genç Minotauros'un Acıları veya Makroantropos Öyküsü gibi öyküler, bütünün felsefesi ve amacıyla uyumludur. Fakat ayrı öyküler olarak da rahatlıkla okunabilirler. Aslında kitabın bütünlüğünü düşünsel yapısı ve satır aralarında tanımladığı Organik Devrim sonrası toplumun özellikleri sağlar. Böylesine farklı özellikleri barındıran bir kitap için ancak genel bir terim kullanarak anlatı diyebiliriz. Ozmos Kronos, gelecekten geçmişe bilinçli muhalif bir bakışın ürünüdür. Sınıflandırmada sorunlarına karşın yapıt, dikkatli bir okuma yapıldığında öğrenilecek, düşünülecek ve tartışılacak birçok konu ortaya koyuyor. Adam Şenel, Ütopya başlıklı yazısında Ayhan Yalçınkaya'nın Ozmos Kronos ile ilgili olarak ona şöyle dediğini belirtir: Ütopya desen değil, bilimkurgu desen değil, öykü desen değil ve bunun üzerine şöyle devam eder: Yaptığım aslında, yazıda uzmanlaşmaya boyun eğmemekti. Her şeyi herhangi bir biçemle, bir şeyi birçok biçemle anlatmaya çalışmaktı (4). Ozmos Kronos'un bir analojik bilimkurgu anlatısı olduğunun ortaya çıkmasına rağmen bunca tartışmaya neden olduğu ve farklı türlerin özelliklerini barındırdığı için Şenel'in, yapmaya çalıştığını başardığını söyleyebiliriz. Ozmos Kronos'ta bilimsel düşünceyi savunan ve kitabının her sayfasında dili, biçimsel özellikleri ve içeriyle bunu okuyucusuna iletebilen bir yazarla karşı karşıyayız. Adam Şenel, yirmi beşinde Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı'nı, ellisinde Ozmos Kronos'u yazdığını ve yetmiş beşinde de Pessimus Pessimismus'u yazacağını belirtiyor (Ütopya 4). Yıllar öncesinden yazacağı eseri planlayan ve üzerinde titizlikle çalışarak üreten bu yazarın yeni kitabını sabırsızlıkla bekliyorum. Not: Bu yazı daha önce Evrensel Kültür dergisinde (sayı 130, Ekim 2002) yayımlanmıştır. Duru, Orhan. Bilim-Kurgu. Türk Dili 256 (Ocak 1976): 332-40. Eliade, Mircea. Mitlerin Özellikleri. Çev. Sema Rifat. İstanbul: Simavi Yayınları, 1993. Erhat, Azra. Mitoloji Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi Yayınları, 1972. Oskay, Ünsal. Önsöz. Çağdaş Fantazya. İstanbul: Der Yayınları. 7-55. Somay, Bülent. Alt Kattakiler Gürültünüzden Rahatsız Oluyor. Virgül. Aralık 1997. Şenel, Adam. Kişisel Görüşme. 24 Nisan 2001. . Ozmos Kronos. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 1993. . Üreten İnsandan Yaratan İnsana. Bilim ve Ütopya 34 (Nisan 1997): 10-11. . Ütopya. Index 17 (Mayıs 1995): 3-5. . Ütopya-Bilimkurgu Yapışık İkizleri. Bilim ve Ütopya 28 (Ekim 1996): 8-9. Tümer, Pof. Dr. Gürhan. Ütopya ve Gerçek. Bilim ve Ütopya 30 (Aralık 1996): 38-39. Yelkenli, Mustafa. Geleceğin Ters Ütopik Kurgulanımı. Cumhuriyet Kitap. 3 Eylül 1998. Yılmaz, Levent. Mitolojiler Sözlüğü'nün Türkçesini Sunarken... Mitolojiler Sözlüğü. Haz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/11/freedom-a-shared-dream-for-international-artists/", "text": "The private nonprofit Farhang Foundation is looking for professional artists to submit their qualifications for a major public urban art opportunity in Los Angeles, California, USA. This innovative project has been inspired by the unprecedented visit of the 2500 year old Cyrus Cylinder to the Getty Museum in Los Angeles during 2013. The Cylinder narrates the historic role of Cyrus the Great of Persia as a world leader for peace and freedom. Written in Babylonian script, the Cyrus Cylinder has become the most influential and celebrated declaration of religious freedom and political multiculturalism from the ancient world. The Foundation is looking for artists from all cultural and political backgrounds, who have had experience working in the public sector, to create a site-specific artwork that commemorates the concepts of religious diversity and freedom as human rights as inspired by the ideals of Cyrus the Great. Once completed, this artwork will be gifted to the city of Los Angeles on behalf of the Iranian American community by Farhang Foundation. Farhang Foundation, headquartered in Los Angeles, California, is a non-religious, non-political foundation dedicated to celebrating, promoting, studying and researching Iranian art, culture and history for the benefit of the community at large. Working with the City of Los Angeles, the Foundation has selected a prominent location for the permanent Freedom: A Shared Dream installation. Located in a very affluent business and residential district at the heart of west Los Angeles, this site receives a large number of vehicular and pedestrian visitors annually. The actual artwork site is located on a median strip bordered by a 6 lane avenue and the estimated max dimensions will be as follows: 15' (4.57m) H by 12' (3.65m) W by 20' (6.09m) L. The median itself measures 22' (6.70m) wide. The Artist/Art work estimated budget for the design, fabrication and installation is not to exceed $300,000. It is expected that the final project when completed and installed will reflect and capture the concepts of religious diversity and freedom as Human Rights, as inspired by the ideals of Cyrus the Great and the Cyrus Cylinder. The completed project is intended to resonate with people of all ages and backgrounds and should further a sense of spirit and unity. The final art project should inspire the principles of freedom, unity, justice, equality, universality, friendship, and humanity. The selected proposal should be visible and appealing for both drive by and pedestrian viewing. It must take into consideration the safety of the public. The material and structure of the artwork must be suitable for an outdoor environment, and be able to withstand local weather conditions and earthquakes. The selected proposal must not require more than minimal maintenance. This competition is open to experienced professional public artists including sculptors or other visual art professionals, experienced with the design and implementation of public art projects, as well as the management of installation costs. Artists must be at least 18 years of age. Previous experience in the creation of a project for a public place is desirable. Artist who believe their past experience may not be adequate can send a cover letter with their resume explaining their idea and make a case for their qualification. - The artist selection process will involve an Art Selection Panel that will consist of five prestigious jurors including curators from major museums of Los Angeles. - In Phase One artists will be selected as semi-finalists based on their qualifications. - In Phase Two the qualified artists will be invited to submit a brief typed narrative including sketches and any visuals that will inform the selection committee as to your vision of the final project. - In Phase Three five to seven finalists will be invited to develop detailed proposals. Each finalist will receive an honorarium of $5,000 upon submission. One artist will be selected for the Freedom: A Shared Dream Project. - March 23, 2014 Competition Announcement - May 1, 2014 Competition Starts Phase One - August 1, 2014 Artist Qualification Application Deadline-Phase One - September 1, 2014 Qualified Artists Invited to Submit Narrative & Sketches Phase Two - October 27, 2014 Artists Narrative & Sketches Deadline-Phase Two - November 24, 2014 Finalists (5-7) are invited to Submit Proposals Phase Three - January 19, 2015 Finalists Proposals Deadline Phase Three - March 21, 2015 Winner Announcement - September, 2015 Installation of Freedom: A Shared Dream - Current Resume/CVshould include information about the artist's education; work, exhibition history, awards, internships, professional recognition and relevant information - Professional references: - List of three (3) people with whom you have worked on relevant projects who can describe your participation - Include name, title, address, email and current contact information - Up to eight (8) digital images of recent workEach image upload shall include the following information: - Title of the artwork or project - Media - Dimensions are - Project Budget - Date of artwork or project completion - Project/artwork description and location, if available. (500 words limit) Incomplete and/or late submissions will not be accepted. Farhang Foundation reserves the right to reject all submittals. - Artistic Merit - Artist's experience applicable to this project - References regarding ability to perform according to schedule and budget - Sketchesand any visuals that will inform the selection committee as to your vision of the final project. - A brief typed narrative explaining the proposal, medium, size and specifics of the artwork and the expressed interest in and understanding of the project. Incomplete and/or late submissions will not be accepted. The Farhang Foundation reserves the right to reject all submittals. - Artistic Merit - Expressed interest in and understanding of the project - The Art's compliance with the theme and goals of the project - Conceptual Design No more than six (6) drawings, images, a short video or any other type of media showing the proposed art project in the specific site to scale and all details. They must all be in. jpeg format, 72 ppi, 10 inches at longest point - Description of all materials, colors and textures - A written proposal including a description of the fabrication process, means of transportation and long-term maintenance - Estimated budget, including all travel and transportation fees, fabrication and installation costs - Timeline for design, fabrication, transportation and installation - Artistic Merit/Innovative Thinking - Appropriateness of Work in an Urban Public Setting - References Regarding Ability to Perform According to Schedule and Budget - Expressed Interest in and Understanding of the Project - The Proposal's Compliance with the Theme and Goals of the Project The Art Selection Committee will recommend the top three (3) selected Artworks to the Farhang Foundation Board of Trustees for their final review, selection and ranking, subject to the final approval of the City of Los Angeles. - The finalists selected at PHASE II of the competition will each receive a $5,000 award upon receipt of their models for the third phase. (up to 7 finalists) - Farhang Foundation is not obligated to pay any costs incurred by the semi-finalist Artists in the preparation of a proposal over and above the honorarium provided. - The selected finalist will be awarded the commission to further design, fabricate and install their Freedom: A Shared Dream proposal. If for some reason the project is cancelled, the artist finalist will receive an award of $20,000. For further information about the Freedom: A Shared Dream Project and Farhang Foundation please visit: www. farhang. org/freedom or contact freedom@farhang. org."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/11/kayip-kita-mu-loss-continent-mu-badisabah-agar-mine-sanat-galeri-12-20-temmuz-2014/", "text": "Biçimleri soyut olarak ele alışı, mekanı yok sayıp; fakat espas duygusunu hissettirmesi, soyut oluşumları ile bugünün sanatına yakın dururken konu olarak esinlendiği Kayıp Kıta Mudan yola çıkarak oluşturduğu yapıtlarının 14 bin yıl önce Atlantik'te battığı ileri sürülen Mu kıtasının, tuvaline çağdaş yaklaşımla aktarılışı, sanatçının imge oluşumunun güçlü olduğunu gösteriyor. Yapılar, hatlar ve silintiler şekilleniyor ve boya katmanın doygunluğu yapıtlarında önemli bir rol üstleniyor. Yapıtların oluşum sürecinde oluşan damlalar, akıntılar... resim yapısını destekleyici bir rol alıyor. Sanatçının Kayıp Kıta Mu'daki yaşamı inceleyen yapıtları kendisini özgür bırakan bir hareket haline geliyor ve bu da action-paintingle bağlantı kuruyor. Zaman ve mekan duygusunu unutturarak kargaşa, dinginlik ve dışavurumla izleyiciyi içine alan eserler kayıp uygarlıklara davet ederken doku katmanları, boya yoğunluğu bazı yapıtlarında sulu boya etkisi veren izler, silinmiş yok olmuş uygarlıkların etkisini izleyiciye hissetiriyor. Yapıtların oluşum sürecinde sanatçının denemelerden duyduğu haz ve denemelere açık oluşu kendini özellikle bu sergisinde belli ediyor. 10 yaşından beri tutkuyla resim yapan sanatçı Badısabah Ağar Londra St. Martins Sanat Okulu'nda eğitim almış olup Kayıp Kıta Mudan etkilenerek yapmış olduğu eserleriyle Mine Sanat Galerisi Bodrum Palmarina'da ki ilk kişisel sergisiyle izleyiciyle buluşuyor. Bugüne kadar birçok karma sergiye ve sanat fuarlarına katılmış olan sanatçının eserleri ile Kayıp Kıta Mu nun gizemli yolculuğuna ve bilinmeyen uygarlıkları keşfetmek istiyorsanız. Mine Sanat Galerisi Bodrum Palmarina'da 20 Temmuz 2014 tarihine kadar sergiyi izleyebilirsiniz. The artist takes forms abstractly and she ignores space, but she makes feel the feeling of space. She stands close to today's art with her abstract compositions. She created her works by being inspired from Loss Continent Mu and transferred the continent Mu, stated that it foundered in Atlantic 14 thousand years ago, to her canvas with a modern approach. It shows that the image formation of the artist is powerful. Structures, lines and erasures take form and the saturation of paint layer plays a crucial role in her works. Drops and flows, formed in the formation process of works, have a supportive role to the structure of the painting. The artist's works, exploring life in Loss Continent Mu, become a movement letting itself free and this connects to action-painting. The art works involve the audience with chaos, quietness and expression by causing to forget space and time sense and invite to lost civilizations. Texture layers, paint intensity and traces giving watercolor impact in some of her works; make the audience feel the impact of lost civilizations. The artist's enjoyment of experimenting and her being open to experimenting manifests itself in the formation process of her works especially in this exhibition. Badısabah Ağar, painting with passion since the age of 10, has been trained in London St. Martins Art School. She meets with the audience with her works inspired by Loss Continent Mu in her first personal exhibition in Mine Art Gallery at Bodrum Palmarina. The artist has participated to many group exhibitions and art fairs up to now. If you want to explore Loss Continent Mu and unknown civilizations, you can visit the exhibition in in Mine Art Gallery at Bodrum Palmarina until July 20, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/11/umut-yalim-siir-sairini-yazar-ozge-dirik-anisina/", "text": "Eski ağır abileri överken Oktay Rifat (Bu yıl 100. Doğumyılı) Kötü şairle, daha kötü şairler vardır der ve ekler Hep kötü bir şair olmaya çalıştım. Bu alçak gönüllülük, Oktay Rifat'ın büyük şair olduğunun en açık kanıtı olsa da bu söze katılamayacağım; çünkü en başından şairin var olduğuna inanmıyorum. Bu, yıllar içinde gelişen bir kanı. Peki, neydi bu Şairin Gereksizliği? Şiir yazılan değil, söylenen bir şeydir. Şiir, yazılmaya başlandığı an düzyazıya dönüşür. Buradaki yazma eylemi nedir? Elbette ki şiiri dünyevi anlamda kağıda, sigara paketine, bilgisayar ekranı ya da başka bir nesneye yazıyoruz ancak şiir yazmak bu anlamda bir yazma değildir; çünkü şiir yazarken sözcük kullanılmaz. Sözcük, düzyazıya ait bir kavramdır. Şiir, söz ile yazılır. Bu yüzdendir ki, yazmaya gerek yoktur özünde, söylenmesi yeterdir. Tıpkı, ozanların yaptığı gibi. O yüzden de, şair ve ozan sözcükleri aynı anlamda değildir. Ozan, sözün uzamına, erimine ve hakikatine eren kişidir. Hatta, eski Türkler'de şifacı özelliği bile vardır. Tabii, bu ayrı bir konu. Şair'e geri dönersek... Şiir için şaire gerek yoktur. Her şiir özünden anonimdir çünkü. Anlam ve algı dünyasından o sözler çoktan denmiş ve kulaktan kulağa yayılmıştır çoktan. Hatta iyi bir şiiri duyduğunuz zaman, o şiiri daha önce dinlemiş ve biliyormuş hissine kapılışımızın nedeni budur. Bu tanınılırlık duygusu şiirin doğasındaki anonimlikten gelir. Anonim ve zaten söylenmiş bir şey için bir yazana, yani şaire, gerek yoktur. Eğer bir şiir için bir şaire gereksinim duyuyorsanız o şiir kötü bir şiirdir hatta şiir bile olmayabilir. Özge'nin şiirlerini de aynı bu duyguyla okuyordum; sanki daha önce duymuş ve hatta kendim yazmış gibi. Bu yakınlık, onun hakikatli bir şair olduğunun değil, hakikatli bir insan olduğunun kanıtıydı. Şiiri de zaten ancak hakikatli insanlar yazabilirdi; hiç şair olma zahmetine bile girmeden. Çünkü, şiir onu yazıyordu. Şiir, şairini yazıyor, yaratıyordu zira."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/15/gozde-baykara-galeri-alacati-18-temmuz-01-agustos-2014/", "text": "Dünya var olduğundan bu yana, Kadın çok güçlü bir imge şeklinde her yerde ve her zaman karşımıza çıkmıştır. Dört kutsal kitap, dört bir ağızdan, Adem'e yasak elmayı yedirdiği için hikayesinden ve cennetinden kovulan Havva'yı betimlemiş; insanoğlunun varoluş nedenini, bu baştan çıkarıcı ve tehlikeli varlığın günahıyla taçlandırmıştır. Çoğu mitolojik efsanede kadın başroldedir; tanrıların tanrısı Zeus'u her defasında yerle bir eden kıskanç Hera, baştan çıkaran Afrodit, bilge Athena'dır; ne de olsa tanrıçadır! Bazen Leda, bazen de Truva'lı Helen'dir... Ama ölümlü ya da ölümsüz olsun, kadın her daim güçlüdür, akıllıdır, melektir/şeytandır, yoktan var edendir ve nice tanrıçalar vardır ki hala, ne yazık Homeros yazmamıştır daha! Kadın uğruna fetihler yapılmış, tarih yazılmıştır ve yine aynı kadın uğruna savaşılmış, gerekirse ölünmüştür! Kıpkırmızı elmalar iştahla dişlenmiş, günaha girilmiş ve tövbe edilmiştir! Günümüzde ise içinde yaşadığımız coğrafya itibariyle Kadın kimliğinin neredeyse ideolojik bir harp nesnesine dönüştürüldüğünü ve kadın bedeninin, fikrinin, zikrinin, yaşam tarzının, hatta seksüel tercihlerinin bile sorgulandığını görüyoruz. Bekaret üzerinden namus siyaseti yapılıyor, rahim ve yumurtalıklara sözde sahip çıkarak ve kadını yok sayarak cinsel politikalar üretiliyor! Kadın kendi rahmi ve doğurganlığına yabancı kılınıyor, toplumun her kesiminden erkeğin kadın üstünden ahkam kesmesine ve iktidar savaşlarına şahit oluyoruz! İşte bundan ötürüdür ki, resimlerimi yaparken cinsiyet aidiyetinden yola çıkıyor; her biri Havva'ya öykünen, Adem'siz saklı cennetlerinde büyük bir cesaret ve tutkuyla tek başına var olan modern Havva'lar resmediyor ve hiç utanmadan, acımadan, sakınmadan Adem'lerine bakıp onları hem günaha davet eden, hem de sorgulayan bu modern Havva'lar aracılığıyla toplumdaki kadın kimliğimi/kimliğini sorunsallaştırıyorum. Maskülen ideolojiye karşı, feminen bir eleştiri de diyebiliriz bu duruma!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/15/hulya-kupcuoglu-inside-zone/", "text": "The Borsec Festival, organized in Romania/Borsec, is brought to life by poet and artist Florin Dan Prodan since 2006. In the activity, Tarkovsky's memorable movie Stalker is highlighted and Zone takes its place in Borsec. The Festival, organized under the name Inside Zone, hosts artists of different disciplines with an international approach. Not only video art, painting or installation works are exhibited but also the poets take their place with their poems. We interviewed Florin Dan not only about the Borsec Festival but also about his works in general and Tarkovsky. Well, maybe his influence is not in all my work, that is literary mainly, but in some adjacent or underground ways it is. I discovered his work in the nineties and like it a lot. I think I already had some hints at that time on this type of art but he and few other 'guides' were important for me. When you search you find or sometimes what you search finds you. Also, during years, there were some coincidences, significant coincidences, as the 'accident' of discovering in 2006 Borsec's upper town area where I discovered the Zone and where the residency is. Many Tarkovsky's fans and critics consider Stalker his masterpiece. However, I would say it is unique. There were attempts to do something similar or to be compared to but no one did it yet, I think. The movie can be different only for one reason: the mystery is always fresh there and it looks that it comes from poetry, from that combination between visual and poetry. I remember him saying at some point something like this: that you don't need to show nothing to the audience just to wind a curtain. So, regarding your question and my relation with Stalker I would say that I just let things happen without to influence the way. As it is once you're into the Zone from his movie. His father was a great Russian poet, he is considered the founder of poetical cinema. That explains a lot. In poetry time has a special quality, like getting wings to get out of it, in his movies is the same. Hard to answer! It can be like this: 'Not yet' or even 'No'. Copenhagen has a lot of interesting artists, writers and fans of Tarkovsky. In a month I'll do same project in a Seoul festival and I am sure would be somehow the same atmosphere. It was very pleasant to exhibit in Denmark and to talk with the audience. Connecting with other artists, getting inside the contemporary worldwide art is essential. I would say for the future of all humans and humanity. You may stay a lot in your studio or on your room and write but before shutting the door you need to grab stuff and ideas from all kind of people, to kept them in your mind and soul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/16/ben-bir-ceviz-agaciyim-uluslararasi-posta-sanati-projesi-2014-15-25-agustos-2014/", "text": "Nazım Hikmet'in Ceviz Ağacı şiirinden alınmıştır. 050- b, 051- Cecilia Camargo, 052- Edson Bueno De Camargo, 436- Constança Lucas, 111- Cristina Blank, 122- Eberhard Janke, 123- Peter Müller, 331- Ingeborg Rath, 048- Antonio Conte, 061- Bruno Cassaglio, 063- Stefano Azzena, 110- Nadia Presotto, 230- Bruno Chiarlone, 234- Albina Dealessi, 280- Cinzia Farina, 292- Maria Teresa Cazzaro, 364- Maura Di Giulio, 399- Alfonso Caccavale, 401- Massimo Medola, 402-Johannes Beilharz, 005- Şinasi Güneş, 031- Pınar Çaldemir, 034- Hakan Kamışoğlu, 040- Nurhayat Güneş, 041- Birsen Sönmez, 042- Öznur İleri Kepçe, 046- Serenay Şahin, 058- Ozan Alperden, 059- Dorina Harangus, 060- Türkan Elçi, 062- Yasin Yoldaş, 068- Belkıs Orulluoğlu, 069- Sibel Çalık, 072- Şehmus Atasever, 073- Haluk Sabri Arvas, 074- Büşra Sargın, 075- Hilal Akgül, 080- Aysel Mert, 081- Tuğçe Kır, 082- Deniz Gökduman, 083- Şevval Beytaş, 084- Erva Çolak, 085- Buse Keleş, 086- Aybüke Karataş, 087- Rabia Ünver, 088- Burak Hebip, 089- Havva Nur Marangoz, 090- Betül İbaçoğlu, 091- Hatice Düzgün, 092- Mücahit İri, 093- Ayçanur Çolak, 094- Nuh Mehmet Can, 095- Emre Eslek, 096- Ümmü Gülsüm Bayır, 097- Çağla Göreci, 098- Davut Akdağ, 099- Buse Nur Değirmenci, 100- Hilal Aslan, 101- Melisa Demir, 102- Merve Turmuş, 103- Melda Güngör, 104- Batuhan Ağa, 105- Ceren Çakmak, 106- Faruk Karabul, 107- Gamze Yılmaz, 108- Aleyna Nur Fidan, 109- Melike Kaşıkırık, 115- Yunus Emre Öz, 116- Ayşe Edanur Koç, 117- Alperen Keleş, 124- Mehmet Eren Argun, 125- Z. Ezgi Aydoğdu, 126- Tuğçe Şirin Ertüzün, 127- Onur Yılmaz, 128- Senanur Cevahir, 129- Furkan Taha Yıldız, 130- Yakup Gül, 134- Nurselin Ayan, 135- Rahmet Oksaş, 137- Medine Tütün, 138- Fatma Damlar, 139- Nevin Ayan, 140- Safiye Rüzgar, 141- Şura Göl, 142- Metehan Kanay, 143- Emre Damarhan, 144- Meltem Toktaş, 145- Zübeyde Şişman, 146- Recep Fatih Yaşar, 147- Ayda Güvenç, 148- Burcu Karabul, 149- Hasan Celal Can, 150- Zeynep Hande Yıldız, 151- Mübella Vesile Zerin, 152- Minanur Aktürk, 153- Esra İleri, 154- Esma Çelik, 155- Ayşe Akbaba, 156- Emiyna Yıldız, 157- Doğuhan Aksay, 158- Ömer Şahin, 159- Gürkan Çakır, 160- Onurcan Bürütekin, 161-Şafak Durmuş, 162- Derya Özlem Saklı, 163- M. Ayberk Bektaş, 164- Revna Gümrükçü, 165- Seyma Nur Çolak, 166- Yusuf Karaca, 167- Abdullah Araz, 168- Betül Sönmez, 169- Ebubekir Kaynak, 170- Rabia Baykara, 171- Feyza Altun, 172- Lemya Yıldız, 173- Kerem Doğanay, 174- Ahmet Aluuz, 175- Emre Yabalak, 176- Sevdenur Örsdemir, 177- Hilal Akardere, 178- Esra Çolak, 179- Serdar Gürmen, 180- Emirhan Türkmen, 181- Muhammed Akardere, 182- Yusuf Ziya Can, 183- Nisa Nur Güven, 184- Zehra Güney, 185- Şevval Uzun, 186- Yasin Yabalak, 187- Damla Çil, 188- Ceren Nas Kurt, 189- Cansu Soyaslan, 190- Esma Çelik, 191- Hüseyin Bekir Koç, 192- Şevval Akardere, 193- Feyza Kavak, 194- Aleyna Sude Demirkale, 195- Esra Hilal Keleş, 196- Buğra Kaya, 197- Esin Kara, 198- Ahsen Zeynep Duymaç, 199- Aysel Doğanalp, 200- Edanur Kılıç, 201- Hatice Akbaba, 202- Mert Yusuf Yıldız, 203- Nursena Kızılaslan, 204- Beyza Canbay, 205- Sueda Günay, 206- Yaren Yırtan, 207- Hami Emirhan Aydın, 208- Fatih Caner Kirman, 209- Çağla Cansız, 210- Asude Canan Doğan, 211- Şimal Aşar, 212- Zübeyde Aktaş, 213- Yıldız Cakar, 215- Binnur Köseoğlu, 216- Gülen İnceoğlu, 217- Zeynep Dicle Kaymaz, 235- Baytekin Kara, 236- Murat Can Mete, 237- Efe Doğan, 238- Hasan Can Tan, 239- Cem Nur Bilikçi, 240- Mehmet Mert Tan, 241- Miray Akardere, 242- Sıla Kılıç Kurtaran, 243- Buse Kaya, 244- Mert Bayru, 245- Ersel Vanlı, 246- Berkay Karabul, 247- Gözde Taraf, 248- İlayda Kıraç, 249- Meltem Kuşaksız, 250- Erkan Kuşaksız, 251- Ali Furkan Kutluay, 252- Şenay Eren, 253- Yusuf Aykut, 254- Suzan Nur Dülger, 255- Aybüke Çalışkan, 256- Barış Gül, 257- Oğuzhan Başarslan, 258- Şeref Berke Şenol, 259- Rüveyda Nur Yıldırıcı, 260- Ali Arslan, 261- Sıla Çetin, 262- Öykü Erva Yavuz, 263- Emre Cankara, 264- M. Yiğit Kara, 265- Betül İbaçoğlu, 266- Semih Keleş, 267- Fatmanur Bayram, 268- Esmanur Başer, 269- Merve Naz Kırıkkaya, 270- Alper Topaç, 271- Muhammed Emir Mansur, 272- Atakan Çiçek, 273- Egemen Aydoğan, 274- Tunahan İpşir, 275- Hilal Turşoluk, 276- Meral Ağar, 293- Banu Taylan, 294- Arzu Ay Erdovan, 295- Tayfun Kırtay, 296- Koza Kurt Kırtay, 297- Nazlı Usman, 298- Iraz Dolunay, 299- Livia Proto, 300- Deren Su Selçuk, 301- Jülide Damar, 308- Nurper Demirhan, 309- Selçuk Demirhan, 311- Gülsinem Gürsoy, 312- Sedanur Arslan, 313- İnci Kılınç, 315- Damlanur Kuş, 316- Yusuf Ünal, 320- Melike Köse, 321- Yasin Gülten, 322- Berkay Karaca, 323- Muhammed Emin Çınar, 324- Bürkan Efe Yıldız, 324- Alara Melike Şamlıoğlu, 325- Ahmet Müslüm Küçük, 326- Bahtiyar Kaba, 327- Birsen Küpeli Kara, 334- Armağan Ulusoy, 335- Onur Kadakoğlu, 336- Zeynep Öğünç, 337- Cansu Dökümcü, 338- Sema Mahno, 339- Funda Balcı, 340- Tuğba Güneri, 341- Mevlüt Baş, 342- Fatma Can, 343- Dilan Pınar Utar, 344- Semra Kaya, 345- Duygu Özdeniz, 346- Mürşide Güneş, 347- Hasan Numan Suçağlar, 348- Esra Yıldırım, 349- Şenay Platin, 350- Semra Kulkul, 351- Gülden Sünmüş, 353- Doğa Aykaç, 354- Elif Sinem Hacim, 355- Vesile Aykaç, 356- Sümbül Vardar, 360- Nesrin Altunay, 361- Yağmur Akarsu, 367- Sinem Tun, 368- Yıldız İleri Vatan, 369- Tamer Nacar, 370- Ceylan Mutlu, 371- Zeynep Serdar, 373- Lal Pulur, 374- Zeynep Bayraktar, 375- Zübeyde Bayraktar, 376- Gülpeker Sarrafi, 377- Zeynep Göçer, 378- Selim Çınar, 379- Gülcan Kartal Bağat, 380- Mari Kavafyan, 381- Neriman Özdemir, 382- Fatma Sima Kılıç, 383- Pelin Sürmeli, 385- Gülşen Kıbrıslı, 386- Aysel Somer, 387- Cemile Pulur, 388- Zeynep Kınran, 389- Maya Saraçoğl, 390- Ayşe Kınran, 391- Sabina Mısra Güngör, 409- Fatmaana Yılmaz, 410- Neval Akgül, 412- Cüneyt Kurt, 413- Elçin Orgun, 415- Mehmet Mat, 416- Didem Korkmaz, 418- Özgür Akın, 419- Burak Bilir, 421- Sedef Yılmaz, 422- Şerife Çakır, 423- Ayşe Gül Gündüz, 424- Selda Bildir, 429- Gizem Görgün, 435- Kıvılcım Teksöz, 438- İlknur Akman Erk, 439- Özgür Gürkan Erdem, 440- Ufuk Atilla, 448- Madilen Ada, 027- Darlene Altschul DKAPOST, 029- M. Mosher, 043- Mr. Michael Goetz, 233- Borderline Grafix, 281- Charles Turner, 287- Rochleigh Z. Wholfe, 307- Carol Stetser, 366- Andreia Gliga, 443- Tracy Miller Robbins, 453- Keith Anaheim, 468- Hanovia, Bu proje, Ağustos 2014 Kartal İstanbul / Türkiye'de gerçekleşecek olan Ben Bir Ceviz Ağacıyım Posta Sanatı Sergisi 2014'e katılmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Proje, Atölye Arts-In tarafından Kartal Belediyesi'nin işbirliğiyle gerçekleşecektir. Sergi Kartal Belediyesi'nin düzenlediği Kartal Belediyesi Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali içinde yer alacaktır. Bu proje devam eden bir projedir. İlk sergi 03-18 Mayıs 2014 tarihleri arasında Bakırköy Botanik Parkı'nda gerçekleşmiştir. 2. Her sanatçı en fazla üç eserle katılabilir. 5. Teknik: Her türlü teknik uygulanabilir. 6. Irkçı, fanatik ve pornografik içerikli çalışmalar sergilenmeyecektir. 7. Gönderilen eserler orijinal olmalıdır. Fotokopi, reprodüksiyon olmamalıdır. 8. Sergiye katılan eserler iade edilmeyecektir. Eserler Atölye Arts-In arşivine kalacaktır. 10. Sergi ile ilgili her türlü haber ve belge aşağıdaki internet adreslerinde paylaşılacaktır. 11. Sergi ile ilgili lojistik ihtiyaçlar Kartal Belediyesi'nce karşılanacaktır. 12. Sergi ile ilgili yazılı çeviri hizmetini Uluslararası Dil Hizmetleri Tercümanlık ve Danışmanlık Ltd. Şti. verecektir. 15. Eserler, postayla aşağıdaki adrese gönderilmelidir. This project is open to all artists wishing to participate in I'm a Walnut Tree Mail Art Exhibition 2014 to be held at Kartal, Istanbul / Turkey in August 2014. The project will be realized by Atölye Arts-In, in cooperation with Kartal Municipality. Exhibition will be a part of Kartal Municipality International Culture and Art Festival organized by Kartal Municipality. This is an ongoing project, the first step of which has been held in Bakırköy Botanic Park between 03 and 18 May 2014. 2. Each artist may participate in the project with not more than three artworks. 5. Technique: All and any kinds of techniques may be applied. 6. Racist, fanatic and pornographic artworks will not be exhibited. 7. The artworks should be original, and should not be photocopy or reproduction. 8. Artworks sent for the exhibition will not be returned. Unsold artworks will remain in Atölye Arts-In archives. 11. Logistic requirements for the exhibition will be supplied by Kartal Municipality. 12. Written translation services for the exhibition will be provided by International Language Services Translation and Counseling Co., Ltd. 14. Each artist is required to give the following information together with his/her artwork."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/17/cukurova-universitesi-1-uluslararasi-sanat-arastirmalari-sempozyumu/", "text": "Değerli Sanatçılar, Sanat Araştırmacıları ve Sanat Eğitimcileri, Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü sizleri, 08-12 Nisan 2015 tarihleri arasında ilki düzenlenecek olan Uluslararası Sanat Araştırmaları Sempozyumuna katılmaya davet etmektedir. Sunumlarınızla, sanatın farklı alanlarındaki gelişmelere yapacağınız katkılara şimdiden teşekkür ederiz. Aşağıdaki araştırma ve çalışmaları kapsayan sempozyumumuza katılmak isteyenlerin bildiri ya da workshop başvurularını bekliyoruz. Prof. Leyla Ersin Ekmekçiler Mimar Sinan Güzel Sanatlar Ünv. Sempozyum komitesi, 15 Ekim 2014 tarihinde, sunum için uygun bulunan bildirileri ve workshop önerilerini www. sanatarastirmalari. com adresinde duyuracaktır. Bilim kurulu, bildirilerden bazılarının poster olarak sunulmasını önerebilir. Bu durumda ilgili başvuru sahiplerini bilgilendirecektir. Öneri doğrultusunda, poster bildiriyle katılmayı kabul eden yazarların, poster yazımı kuralları bölümünü incelemelerini rica ederiz. Özet 350 kelimeyi aşmayacak biçimde kısa ve özlü olmalı, araştırmanın amacını, problemi, yöntemi, bulguları ve genel sonuçları belirtmelidir. Türkçe bildiriler için biri Türkçe, diğeri İngilizce olmak üzere iki özet yazılmalıdır. İngilizce bildiriler için Türkçe özet yazılması gerekli değildir. Özetin bitiminde bir satır atlanarak, en az üç en fazla beş anahtar sözcük eklenmelidir. Özet için A4 boyutu kağıt kullanılmalı, metin Times New Roman karakterinde 10 punto ile, tek satır aralığıyla, iki yana yasla formatında yazılmalıdır. Paragraf başlarında girinti yapılmalı ve paragraf aralarında bir satır aralığı boşluk bırakılmalıdır. Özet metninin kenar boşlukları solda 4 cm., sağ, üst ve altta 2,5 cm. olmalıdır. Bildiri başlığı koyu, büyük harflerle, 14 punto ile yazılmalı ve ortalanmalıdır. Yazarın ismi ve soy ismi başlığın altına bir satır atlanarak konulmalı ve ortalanmalıdır. İsmin ilk harfi, soy isminin tamamı büyük harflerle, 12 punto ile yazılmalıdır. Birden fazla yazar varsa, yazar isimlerinin arasında virgül olmalıdır. Yazarların ünvanı, bağlı olduğu kurum, ülke, e-mail bilgileri sayfa altına, 10 punto ve tek satır aralığında dipnot olarak verilmelidir. Alıntılar ve referanslar APA 6 formatına uygun düzenlenmelidir. Bildiri özetleri, sanatarastirmalari01@gmail. com adresine gönderilmelidir. Sempozyum dili Türkçe ve İngilizcedir. Sempozyuma gönderilen bildiriler daha önce başka bir yerde sunulmamış ve yayınlanmamış olmalıdır. Bildiri, yazı metni, tablo, şekil, grafik, harita, kaynaklar ve ekler ile birlikte en az 5 en çok 15 sayfa olmalıdır. Bildiri için A4 boyutu kağıt kullanılmalı, bildiri metni Microsoft Word 2003 veya üzeri sürümlerde, Times New Roman yazı karakterinde 12 punto ile, tek satır aralığıyla ve iki yana yasla formatında yazılmalıdır. Paragraf başlarında girinti yapılmalı ve paragraf aralarında bir satır aralığı boşluk bırakılmalıdır. Bildiri metninin kenar boşlukları solda 4 cm., sağ, üst ve altta 2,5 cm. olmalıdır. Bildiri başlığı koyu, büyük harflerle, sayfanın üst kısmına14 punto ile yazılmalı ve ortalanmalıdır. Yazarın ismi ve soy ismi başlığın altına bir satır atlanarak konulmalı ve ortalanmalıdır. İsmin ilk harfi, soy isminin tamamı büyük harflerle, 12 punto ile yazılmalıdır. Birden fazla yazar varsa, yazar isimlerinin arasında virgül olmalıdır. Yazarların ünvanı, bağlı olduğu kurum, ülke, e-mail bilgileri sayfa altına, 10 punto ve tek satır aralığıyla dipnot olarak verilmelidir. Türkçe bildirilerde Türkçe ve İngilizce özet yazılmalıdır. İngilizce bildiriler için İngilizce özet yeterlidir. Türkçe bildirilerde, yazar isimlerinin altında 2 satır boşluk bırakılarak, önce Türkçe özet, ardından en az 3 en fazla 5 Türkçe anahtar kelime verilmeli; sonra 2 satır boşluk bırakılarak İngilizce özet ve aynı sayıda İngilizce anahtar kelime eklenmelidir. Bildiride sunulan fotoğraf, grafik ve harita gibi görsellerin hem gövde metinde yerleri belirtilmeli, hem de bir JPG dosyası olarak gönderilmelidir. Resim altyazıları 10 punto olarak verilmelidir. Görseller 300 dpi çözünürlükte olmalıdır. Alıntılar ve referanslar APA 6 formatına uygun düzenlenmelidir. Poster bildiriler Türkçe ya da İngilizce olarak hazırlanabilir. Poster boyutu 70 cm x 90 cm olmalı ve dik olarak tasarlanmalıdır. Poster başlığı 48 punto Times New Roman karakterinde, koyu, büyük harflerle ve iki yana yaslı olarak yazılmalıdır. Yazarın ismi ve soy ismi başlığın altına bir satır atlanarak konulmalı ve ortalanmalıdır. İsmin ilk harfi, soy isminin tamamı büyük harflerle, 36 punto ile yazılmalıdır. Yazarların unvanı, bağlı bulunduğu kurum, şehir/ülke, e-mail adresi posterin sonuna dipnot formatında, 18 punto, tek satır aralığı olarak verilmelidir. Poster metni ve tablo ve çizimler, 2 metre mesafeden kolaylıkla okunabilecek şekilde ve 1,5 satır aralığı kullanılarak tasarlanmalıdır. Alıntılar ve referanslar APA 6 formatına uygun düzenlenmelidir. Posterler kongre süresince asılı kalacaktır. Her poster sahibi poster oturumu süresince posterlerinin yanında bulunmalı ve çalışmaları ile ilgili bilgi vermelidir. Workshop önerilerinde amaç, kapsam, süre, yöntem ve katılımcı kontenjanına ilişkin bilgiler ayrıntılı olarak belirtilmiş olmalıdır. Başvuru dosyası, aşağıdaki belgeler eklenerek sanatarastirmalari01@gmail. com adresine gönderilmelidir. Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/17/panel-ve-film-gosterimi-piramid-sanat/", "text": "Gezi'nin yıl dönümünde UPSD ve Piramid Sanat, Türk siyasi tarihinde silinmez anılara imza atan o muhteşem günlerin bıraktığı izler üzerine ortak bir sergi düzenledi. Konuşmacılar: Bedri Baykam, Denizhan Özer, Orhan Bursalı, Nasuh Mahruki,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/19/21-altin-koza-film-festivali/", "text": "Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması başvuruları ise devam ediyor. Son başvuru tarihi 1 Ağustos 2014 olarak belirlenen yarışmaların yönetmelikleri ve başvuru formlarına www. altinkozafestivali. org. tr adresinden ulaşılabilir. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, bu yıl 15 21 Eylül 2014 tarihleri arasında yapılacak Adana Büyükşehir Belediyesi 21. Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması için başvuruların başladığını açıkladı. Bu yıl 15 21 Eylül 2014 tarihleri arasında yapılacak Adana Büyükşehir Belediyesi 21. Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışmasının yönetmelikleri açıklandı. Buna göre; Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması ve Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ile Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması'nın son başvuru tarihi 01 Ağustos 2014 olarak belirlendi. Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Altınkoza Film Festivali'nin ülkenin önemli kültür sanat etkinliklerinden biri olduğunu kaydederek, Altın Koza Film Festivali'yle, Türk Sineması'nın gelişmesine ve eserlerin tanıtılmasına katkı sunmayı, sanatsal etkinlikler yoluyla da sanatçılar ve eserleriyle halk kitlelerinin buluşmasını sağlamayı hedefliyoruz. Bilindiği gibi bu yıl Türk Sineması'nın 100. Yılı'nı kutluyoruz. Festivalimiz, etkinlikleri aracılığıyla sinemamızın 100. yılını da etkili bir biçimde gündeme taşıyacaktır. Festivalimize her yıl olduğu gibi bu yıl da yoğun ilgi bekliyoruzdedi. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında 'En İyi Film' seçilen eser, 350.000 TL para ödülü alacak. Yarışmada ayrıca, 'En İyi Yönetmen', 'En İyi Oyuncu' dalları ile, 'En İyi Sanat Yönetmeni' ve 'En İyi Kurgu' dallarında da akçeli ödüller verilecek. Ayrıca; festival kapsamında her yıl olduğu gibi Dünya Sineması Seçkisi, Akdeniz Ülkeleri Film Seçkisi, özel gösterim bölümleri, belgesel gösterimleri, söyleşiler, atölye çalışmaları ve sergiler sinemaseverlerle buluşacak. Yarışma yönetmeliklerine ve başvuru formlarına www. adana-bld. gov. tr, www. altinkozafestivali. org. tr adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/19/heyt-be-fanzin-atolyesizine-workshopsinop-bienali-21-temmuz-2014/", "text": "Heyt be!, 21 Temmuz'da Sinop Bienali kapsamında Fanzin atölyesi organize ediyor. Heyt be! Fanzin Atölyesi, Deniz Beşer in yönetiminde gerek Fanzin in kavramsal açılımı ve gerekse kisa tarihine deginildikten sonra fanzin yapim teknikleri, icerik belirleme-uygulama gibi diger konular üzerinde durularak pratik bağlamında uygulama yapılacaktır. Ortaya cikan kolektif fanzin aynı gün icerisinde kopyalanip atölye katilimcilarina verilecektir. Sinop'ta olan ve atölyeye katılmak isteyenler heytbefanzin@gmail. com'a mail atabilir. Heyt be! Fanzin, 2010 Aralık ayında Deniz Beşer, Sedef Karakaş ve Barış Sinsi tarafından kurulmuş illüstrasyon-mizah ağırlıklı olan bir fanzin oluşumudur. Benim annem bile kitap yapabilir 2, Zine Fest Berlin ve Zürich Small Press Fair gibi festival, fuar ve fanzin sergilerine katılmış olan Heyt be!, 2012 de Tarlabaşı ndaki terkedilmiş bir binada Heyt be! Fanzin Sergisini organize etmiş, bu sergi gecesine yurt içi ve yurt dışından graffiti sanatçıları ve müzisyenleri davet etmiştir. Buna takiben Heyt be! Fanzin, 2013 te Beyoğlu ndaki Kaptan Tomtom Sokak ta Fanzin Sergisi ve Evde Fanzin Filmleri gecesi ve 2014 de Türkiye nin ilk isgal evi olan Don Kisot Sosyal Merkezi nde Heyt be! Fanzin Sergi Isgal Evindegibi sergi ve etkinlikler düzenlemiştir. Heyt be! Fanzine workshop will be doing by Deniz Beser and Workshop offers a definition of Zines with theirs own history and progress. Then particapants will see as a theoretical and practical solutions for how to make a zine. At the end of workshop we will have a zine which is done with a collobration. Heyt be! Zine, an illustrution/humour zine collective of Deniz Beşer, Sedef Karakaş, and Barış Sinsi formed in 2010 December. Having joined zine fairs, festivals and exhibitions such as Even my mom can make a book 2, Zine Fest Berlin and Zürich Small Press Fair, Zines of the Zone. Heyt be!, in 2012, organised Heyt be! Zine Exhibition in an abandoned building in Tarlabaşı. Graffiti artists and musicians from Turkey and abroad were invited to the event. In 2013, Heyt be! Zine Exhibition on Street in Kaptan Tomtom Street, Beyoğlu and in 2014 Heyt be! was organising the first zine exhibition in first squat of Turkey. Following this exhibition, Heyt be! organised events like screenings nights Zine Movies at Home in 2013."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/19/the-space-between-federico-infante-bertrand-delacroix-gallery-october-02-november-01-2014/", "text": "Inspired by the Chilean landscape, by everyday life in New York City and by his own intuition, Infante creates honest paintings that portray beautiful, dream-like universes. His compositions incorporate sections of realism with portions of abstraction. Infante seamlessly juxtaposes layers of multiple colors to achieve serene and powerful palettes. The colorful backgrounds of his works, some more articulated than others, are typically foggy with visible evidence of the artist's process drips and streaks of paint. Emerging from these unclear surroundings, the viewer finds a beautifully rendered figure, usually turned away or unaware of the viewer's gaze. The carefully articulated subject in contrast to the hazy background mirrors the relationship between reality, spirituality and the subconscious. His distinct paintings are capable of communicating so much through a single image. Although he is a young artist, Infante has quickly distinguished himself in the American market. Since his introduction to the gallery in the spring of last year, Infante's works have consistently sold out. Infante received his BFA from Finis Terrae University in 2002 and graduated in the spring of 2013 with his MFA in Illustration from the School of Visual Arts in New York. He was the recipient of the Uanlane Foundation Scholarship (2012), the Conicyt Scholarship (2009), and the Juan Downey Grant (2004). He has had several successful solo and group exhibitions in Chile. His work has been adopted into private collections across the US and internationally, including France, Belgium, Germany and Singapore. Infante currently lives and works in New York; he will attend the opening on October 2 and is available for interviews. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/19/xavier-rodes-axelle-galerie-october-11-november-02-2014/", "text": "This fall, Axelle SoHo will host a solo exhibition for Barcelona native, Xavier Rodes. Following the success of Rodes' debut US solo show at our sister gallery in Boston last year, Axelle is excited to present his new collection to New York City. Rodes' seascapes, landscapes and serene city scenes are distinguished by their unique and meticulously executed approach to light and detail. Rodes' articulately rendered oil on canvas paintings each capture a very specific moment in time a time when the light, the tide and the sky were just so. His works convey an unusual harmony between nature, architecture and the hand of the artist. He frequently depicts piers and harbors built into vast oceans and seas; however, his tranquil compositions of American and European towns reveal a world where man-made beams rise almost organically from the water without disrupting the beauty of the natural surroundings. Whether painting sunny coastal towns, quiet snowy scenes or his whimsical still lifes, Rodes' works demonstrate an innate ability to sensitively render light, precision and emotion. Born in 1971, Rodes studied art at EINA College in Spain, where he focused on Industrial and Urban Landscape. Following Rodes' first exhibition in 1996, he has exhibited his work at many galleries throughout Spain. He has taken part in several international fairs such as those in Strasbourg, London and Madrid. His paintings are present in many private and public collections and in galleries worldwide, including USA, France, Switzerland, and Argentina. Today, he lives and works in El Masnou, a town not far from Barcelona. He will attend the opening reception on October 11. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/25/colpan-ilhanin-vefati/", "text": "Tiyatro ve sinema sanatçısı Çolpan İlhan'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybeden İlhan'ın cenazesi 27 Temmuz Pazar günü yapılacak törenin ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Çolpan İlhan (d. 8 Ağustos 1936, İzmir), Türk tiyatro ve sinema sanatçısı. Lise eğitimine Balıkesir Lisesi'nde başladı. Daha sonra Kandilli Kız Lisesi'nden mezun oldu. Daha sonra İstanbul Belediye Konservatuarı'nda tiyatro bölümünü ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi resim bölümünden mezun oldu.. Bu sırada akademideki arkadaşları ile birlikte Akademi Tiyatrosu adıyla bir tiyatro grubu kurdu ve oyunlar hazırladı. Bu sırada gelen bir teklifle 1957 yılında ilk sinema filmi Kamelyalı Kadın'da başrol oynadı. aynı yıl içinde Küçük Sahne'de Münir Özkul ve Uğur Başaran ile Sevgili Gölge adlı oyunla ilk profesyonel oyununu oynadı. Üç sezon Küçük Sahne'de tiyatrolarda rol aldıktan sonra bu tiyaronun dağılması ile Oda Tiyatrosu'nda Müfit Ofluoğlu ile Sabahattin Kudret Aksal'ın Tersine Dönen Şemsiye sini sahnedi. Daha sonra Kent Oyuncuları ile Güner Sümer'in Yarın Cumartesi'nde oynadı. Kenterler ile de Baharın Sesi, Nalınlar ve Aptal Kız'da sahne aldı. Bir süre sonra oğlu Kerem'in doğması ile tiyatroya ara verdi. 1960 ların ortasında sinema filmleri ile sanat yaşantısına geri döndü ve 300 e yakın filmde rol aldı. 1970 lerin sonlarına kadar sürekli filmlerde başrollerde oynayan İlhan sonra sinemadan koptu ve moda çizimleri yapmaya yoğunlaştı. Çolpan İlhan, şair Attila İlhan'ın kızkardeşi, sinema sanatçısı Sadri Alışık'ın eşi ve oyuncu Kerem Alışık'ın annesidir. Kültür Bakanlığı tarafından 1998 yılında Devlet Sanatçısı unvanı verilen oyuncu, Sadri Alışık Kültür Merkezi'nin kurucusudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/25/iran-cagdas-sanati-artinternationalda-26-28-eylul-2014/", "text": "İran güncel sanatının en yeni örnekleri ArtInternational'la birlikte İstanbul'a geliyor. 26-28 Eylül tarihlerinde düzenlenecek fuarda Gohar Dashti, Shirin Neshat ve Samira Abbassy gibi çok yönlü kadın sanatçıların işleri sergilenecek. Dünyanın dört bir yanından 80 seçkin galeriyi İstanbul'da ağırlayacak uluslararası sanat fuarı ArtInternational'ın konuk ülkelerinden biri de İran olacak. Arap çağdaş sanat dünyasının en çok üretken ve dikkat çeken ülkesi sayılan İran'dan, Tahran'ın en büyük galerilerinden Assar Art'ın yanı sıra çok yönlü ve muhalif kadın sanatçıların işleri ArtInternational'a geliyor. Bunlar arasında; 90'lı yıllarda yaptığı ve İran İslam devriminde kadının yerini ve ataerkilliği sorguladığı Unveiling ve Women of Allah adlı fotoğraf serileriyle çok konuşulan sanatçı ve yönetmen Shrin Neshat, çocukluğunda tanık olduğu İran-Irak savaşının günlük hayattaki yansımalarını anlattığı Today's Life and War adlı fotoğraf serisiyle İstanbul'a gelecek Gohar Dashti, çalışmalarında Ortadoğu ve Batı sanatını birleştiren ve geleneksel görsel ögeleri sıkça kullanan Samira Abbassy gibi isimler bulunuyor. Fuarda ayrıca, ünlü İranlı yönetmen ve sanatçı Abbas Kiarostami, İran heykel sanatının ustalarından Mohammad-Hossein Emad, Shoja Azari, Shahram Karimi, Alireza Adambakan, Reza Lavassani, Ahmad Morshedloo, Babak Roshaninejad'ın işleri de görülebilecek. Inkjet print 70 x 105 cm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/25/modern-ve-cagdas-sanatin-ikonlari-artinternationalda-26-28-eylul-2014/", "text": "26-28 Eylül tarihlerinde düzenlenecek uluslararası sanat fuarı ArtInternational, modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini İstanbul'da buluşturuyor. Andy Warhol'dan David Hockney'e, Banksy'den Damien Hirst'e, günümüz sanatının ikonlaşmış isimleri Andipa Gallery ile birlikte Türkiye'ye geliyor. Bu yıl ikincisi gerçekleşecek uluslararası sanat fuarı ArtInternatioal, modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini İstanbul'da buluşturuyor. İngiltere'nin en köklü galerilerinden Andipa'nın standında işleriyle yer alacak modern sanatçılar arasında pop art sanatının en önemli temsilcilerinden David Hockney ve Campbell'in çorba konservelerinden Marilyn Monroe'ya, çağımızın popüler ve ikonik isimlerini kullanarak yeniden ürettiği eserleriyle pop art sanatında çığır açmış Andy Warhol yer alıyor. Sanatseverler Andipa Gallery'de ayrıca, çağdaş sanatın ikonik isimlerinin işlerini de görebilme fırsatı bulacak. 20 yıla yakındır ülkesi İngiltere başta olmak üzere pek çok Amerika ve Avrupa ülkesinde şehir duvarlarına yaptığı protest resimleri çok konuşulan, gerilla sanatçı Banksy, 21. yüzyıl İngiliz heykel sanatının en önemli isimlerinden Peter Burke, formaldehitte muhafaza edilen ölü hayvan figürleriyle büyük tartışmalar yaratan, Young British Artists grubunun en önemli temsilcilerinden Damien Hirst, etkileyici vazolarıyla tanınan, kadın alter-egosu Claire olarak da bilinen ve 2003 Turner Ödülü sahibi Grayson Perry'nin orijinal eserleri fuar boyunca izlenebilecek. This artwork is accompanied with a COA from Pest Control."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/26/batuhan-yildiz-kimin-kimligi-ki/", "text": "Kimlik, Milan Kundera tarafından 1996 yılında Fransa'da yazılan, 1998 yılında yayımlanan bir romandır. Roman gerçekliği değil varoluşu inceler. Varoluş, olup bitenler değildir. İnsan olanaklarının alanıdır. İnsanın olabileceği her şey, yapabileceği her şeydir. -Milan Kundera Kitapta ana karakter olarak iki ismi duyarız: Chantal ve Jean-Marc. Bu karakterler bir ilişki halindedirler ve birbirlerine olan yıpranmış duygularını başından sonuna dek sorgularlar. Kitabın hissettirdiği; kimlik arayışı ve karakterlerin hem kendi içlerinde hem ilişkilerindeki histe sorgulamalarla kaybolarak birbirlerinin gizli yönlerini keşfetmeye çalışırken hayatlarının ellerinden kayıp gitmesidir. Chantal, güçlü ve kararlı bir kadındır; Jean-Marc ise, duygusal ve azimli bir erkek. Düş yönetmeni: Kitabın başlarında Chantal karakterini tanırız. Chantal, sevgilisi Jean-Marc'tan ayrı olarak kendi hayatını gözden geçirir. Chantal bir gün odasına çıkıp uykuya dalar ve bir düş görerek uykudan birden uyanır. Düşünde eski kocasını görür. Kundera, Chantal'ın rüyasında gördüğü adamın, eski kocasına benzememesine rağmen, eski kocası sanmasını düş yönetmeni rol dağıtımında yanlışlık yapmış olacak ki diye nitelendirir. Erkekler artık dönüp bana bakmıyor: Chantal, Jean-Marc'a yeniden kavuştuktan sonra, kendisini ve ilişkisini sorgular ve bir ara kendini kaybederek Jean-Marc'a, erkekler artık dönüp bana bakmıyor der. Bu cümle Jean-Marc'ta derin bir kıskançlık duygusu uyandırır. Kundera, karakterine bu cümleyi söyletirken bile, karakterinin öyle biri olmadığını vurgulayarak, okurun aklına bir kez daha hayatlarında sorunlar yaşayan iki sevgili fikrini yerleştirir. Bu olaya benzer nitelik taşıyan bir başka olay ise, Jean-Marc'ın başka kadınların fiziklerine bakarak, kendi sevgilisinden uzaklaşması ve Chantal'ın fiziğini artık gözünde canlandıramamasından şikayetçi olmasıdır. Bu iki olay, ilerleyen bölümlerde ikili ilişkilerde oluşabilecek bir kaosun zeminini hazırlar. Bu alıntılanan yerden, farklı alt okumalar çıkarımak mümkündür: Çünkü kitabın sonlarına doğru Chantal, Jean-Marc'ı terk ettiğinde bile, bunun nedenlerine bir başka neden eklenecektir. Ve anlaşılıyor ki, Chantal, sonunda sorgulamalarını sonuçlandırıp, bir karar alır. Gözünün akını, arabanın camını bir silecek gibi silen gözkapağına bakmak istemiştim. Bu mektupların gizemi, mektupların kimden geldiğini okura bırakarak, Chantal'ın mektubu okuduğu gün, cilveli bir kız çocuğu gibi kırmızı mantosuyla Jean-Marc'ı karşılaması ve odasında onları izleyen bir imgenin oluşunun Chantal'a verdiği hazdan bahsederek bir sonraki bölümlere geçebiliriz. Düş: Bir gün Jean-Marc Chantal'a dönüp, sokaklarına gelen ve çınar ağacı altında oturan dilenciden bahseder ve Jean-Marc onun kim olduğunu öğrenmeyi ister. Aralarında geçen dilenci konulu konuşmalar devam eder, hatta Chantal, o adamı mektupların sahibi olduğunu düşünür. Jean-Marc: Çünkü o, benim öteki benliğim! Jean-Marc: Bir gün, gelip benimle bir kahve içmesini isteyeceğim ondan, benim öteki benliğim olduğunu söyleyeceğim ona. Siz benim, raslantı sonucu düşmediğim durumu yaşıyorsunuz, diyeceğim. Bu diyalog sonrasında, Chantal ve Jean-Marc'ın aşklarını sorgulamaları devam etmektedir, halbuki Jean-Marc direkt olarak cinsel yaşam sorusuna Chantal'ı işaret ettiğini göstermez, ama Chantal, ilişkinin arasındaki incelmiş ipi, o sözden sonra daha da inceltir. Londra treni: İnceldikçe incelen, aralarındaki bağın kopma noktası olan Chantal'ın görümcesinin gelişi, Chantal'ın sabrını taşırır ve özellikle Jean-Marc'a karşı olan davranışları Chantal'ı bezdirir. Jean-Marc, arada kalmış gibi rol izlese de, bu tutumu Chantal'ın fikrini değiştirmez ve aralarında bir tartışmaya yol açar. Bu tartışmadan bahsetmek gerekirse, Chantal, Jean-Marc'a Londra'ya gideceğini, neden olduğunu biliyorsun gibi bir tavırla belirtmiştir. Kundera, kitabın başında ayrı başlatan çifti, sorgulamaların izlediği yol ve bir vesileyle yeniden ayırır. Bu durumdan dolayı, okurun kafasında yeni soru işaretleri doğmaya başlar. Kundera, bu inanılmaz, büyüleyici romanında her okuru farklı bir arayışa yöneltmeyi, her okurda farklı bir etki brakmayı başarmıştır, diyebiliriz. Ve belki de Kimlik yazarın en başta düş yönetmeni diye bahsettiği şeyin, bir karakter yahut yazarın kendisi olduğunu bile derinlere gizlenmiş bir kitaptır, diyebiliriz. Lambayı gece boyunca açık bırakacağım. Her gece."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/26/meltem-yakin-uldes-yalnizligin-ve-deliligin-sanati-art-brut/", "text": "Büyük bir sanatçının toplumun nefretini kazanmayı ve yapayalnız kalmayı göze alarak sözünü söylediğini biliriz ancak yalnızlıkla ilgili göz ardı ettiğimiz bir nokta vardır: Sanatçı ne kadar alışılmadık ve sarsıcı olursa olsun yine de sözünü birilerine söyler. En radikal ve yıkıcı sanat akımlarına ve bu akımlarla birlikte anılan isimlere baktığımızda dahi yola çıkış amaçlarının yerleşmiş algılara karşı bir duruş olduğunu, dolayısıyla başka insanlara ve onların fikirlerine bir şekilde bağlı olduğunu görürüz. Sonuçta ortada yıkmak için bile olsa karşı çıkacak insanlar, alışkanlıklar, fikirler olmalıdır. Sanatçı eğer yapıtlarını paylaşıyorsa bu bir etkileşime girdiğinin göstergesidir. Bir inancı, bir ön yargıyı, bir geleneği yok etmek adına, ürettiklerini birilerine sunmak demektir bu. İşte bu etkileşim salt yalnızlığı engeller. Çünkü gerek yaşamsal maddi ihtiyaçlar, gerekse var olma, kabul görme sorunu -ve bu kesinlikle paradan daha önemlidir- sanatçıların galerilerden, müzelerden, eleştirmenlerden, koleksiyonculardan oluşan bir sanat piyasasına bağımlı olmasına yol açar. Elbette maddi beklentileri reddeden, hatta kabul ve saygı görme ihtiyacını bile tamamen aştığını düşünebileceğimiz pek çok sanatçı mevcuttur ancak reddedilemeyecek bir insanlık hali varsa o da var olduğunun başkaları tarafından bilinmesi ihtiyacıdır. Nefret, yok sayılmanın yanında onur verici bir iltifattır. Paradoksal bir durumdur bu. Birilerinin köhnemiş beğenisini, kalıplarını yıkmak ve artık size kimsenin ihtiyacı yok diyebilmek için bile önce onların maddi-manevi varlığına ihtiyaç duyulur. Belki 20. yüzyılda sanat alanında gerçekleştirilen devrimlerin sanat piyasasının işleyişi içinde hızla asimile olmasının sebebini burada arayabiliriz. Çünkü en radikal sanatçılar bile bu sisteme ürün vermeye devam etmişlerdir. Jean Dubuffet (1901 1985) Boğucu Kültür isimli kitabında yapay olarak yaratılmış kültürün sanata etkisini araştırır ve başta sanat piyasasının tüm birimleri olmak üzere kültüre hizmet eden bir sistemin yaratıcılığı ve gerçek sanatsal üretimi nasıl yok ettiğini anlatır. Ona göre kitaplar, resimler, anıtlar gibi kültürün maddesini oluşturan parçalar, kendi çağlarının koşullanmış kültür adamları tarafından yapılmış yanıltıcı bir seçimin sonucu olarak, bize değiştirilmiş, bozulmuş düşünceler sunan nesneler olarak görülmelidir. Dubuffet'ye göre gerçekten yaratıcı ve dolayısıyla yıkıcı olan bir şeyin bize ulaşması çok zordur. Dubuffet, sanat tarihini, akademileri, sanat piyasasını ve hatta sanatçıları reddederek, tamamen içe yönelik bir ruh haliyle ortaya çıkan; toplumsal etkilerden uzak, gelenekten beslenmeyen, izleyicilerin tepkilerine kayıtsız kalmayı başaran bir sanatı araştırmaya başlamış; 1945'ten itibaren akıl hastalarının ve toplumdan dışlanmış insanların özgün, sıra dışı yapıtlarını toplayarak Art Brut akımını yaratmıştır. Art Brut'nün en önemli çıkış noktalarından biri sanat dünyasının ticari kurallarından tamamen uzak olmasıdır. Kimsenin görmeyeceği, ödüllendirmeyeceği, yermeyeceği, satın almayacağı bir yaratım içine girebilen bu insanların farklılığını keşfetmiştir Dubuffet. Bu akım içinde adı geçen -özellikle ilk başlardaki- sanatçılar, toplumla her türlü ilişkisini kesmiş, uyumsuzlukları nedeniyle akıl hastanelerine yatırılmış, toplumun kabul etmekte zorlandığı aykırı insanlardır. Bugün adlarının bu akım ile anılması ise Dubuffet'nin II. Dünya Savaşı'ndan sonra gittiği İsviçre'de uğradığı akıl hastanelerinde, psikiyatrist Charles Ladame'ın topladığı yapıtlara rastlaması sayesinde mümkün olmuştur. Dubuffet buralarda Aloise'ın, Wölfli'nin ve Heinrich Anton-Müller'in yapıtlarını görünce çok şaşırmış ve bunları hemen satın alarak koleksiyonunun temelini atmıştır. Art Brut sanatçılarının çoğunun entelektüel birikim bir yana okuma yazması bile yoktur; çoğu yaşlı, yalnız ve fakirdir. Neredeyse tam bir kaybedenler topluluğu olarak görülen bu insanların dehasına yürekten inanır Dubuffet. Bu akımın sanatçılarının genel profilinin sanat piyasasının eğitimli, kabul görmüş sanatçı çerçevesinin çok dışında olması Art Brut'yü özgün bir sanat akımı yapan önemli bir noktadır. Bu insanların hiçbirinin yaratım amaçları başkaları tarafından tanınmak veya yerleşik bir ideolojiyi yıkmak değildir. Onlar sadece bir başlarına yaratmaktadırlar. Ortaya çıkan eserlerin büyüleyiciliği de buradan gelir. Bu resimlere bakmak tam olarak bir ruhu gözetlemektir. Dubuffet yerleşik sanata karşı çıkarken pek tabii ki isyan bayrağını açan ilk kişi değildir. Sanat tarihi özellikle 19. yüzyıldan itibaren artan böyle isyanlarla doludur. Örneğin Primitivizm akımı Batı toplumunda benimsenmiş olan sanat üsluplarından ve kavramlarından uzaklaşmanın göstergesidir. Bu akımda da ilkel sanat örneklerinin yanı sıra çocukların, akıl hastalarının, amatörlerin yapıtları ele alınır. Dadacılar da sanat ile yaşam arasındaki sınırları; sanatın kendisinin hala bir değeri olup olmadığını ve bu yolda çaba harcanmasının gerekip gerekmediğini çarpıcı biçimde sorgularken aklın denetiminden kurtulmak için yöntemler geliştirmeye çalışmışlardır. Bu sanatçılar tüm sanat dallarının geleneksel yöntemlerini reddederler. Zaten 20. yüzyıldaki tüm sanat hareketlerinde muhalif bir tavır görülür, hepsi birbirlerinden ve benzer kaynaklardan beslenmiştir, kesin çizgilerle ayrılmaları güçtür. Yani Dubuffet'nin fikrinin temeli önceden atılmıştır. Ancak şöyle diyebiliriz; Dubuffet, başka sanatçıların düşünerek, çalışarak veya reddederek vardıkları noktaya doğal olarak varmış ya da zaten o noktada olan insanları bulmuş ve bu insanların yaratıcı güçlerini bir sanatçı olarak dünyaya ilan etmiştir. Burada Dubuffet'yi etkileyen önemli bir ismi kısaca anmak gerekir. Akıl hastalarının sanatsal üretimleriyle ilgilenen Psikoterapist Hans Prinzhorn 1922'de yayınladığı The Artistry of Insane adlı kitabında akıl hastaları ve toplumdan izole edilmiş bir yaşam süren insanlarla ilgili araştırmalar yapan diğer doktorlardan bu araştırmalarına sanatsal bakış açısını dahil etmesiyle ayrılır. Akıl hastalarının herhangi bir sanat terapisinin ürünü olmayan 5000'den fazla resmini toplayarak büyük bir koleksiyon oluşturan Prinzhorn'un temel amacı, bu insanların toplum tarafından teşvik, övgü, kınama gibi yönlendirmelerle; kurallarla ve sistemlerle müdahale edilmediği için özünü kaybetmemiş sanatçılar olduğunu ispat etmektir. Prinzhorn, bu resimleri üreten kişilerin, alışılmış sanat eserlerinin büyük kısmına atfedilen gelenek ve eğitim yolundan geçmeden az çok bağımsız bir şekilde çalışmış olmalarıyla öne çıktığını belirtir. Hastaların geleneksel kavrayışlardan bağımsız olmadığını, ancak yaratım aşamasında bütün bilgi ve becerilerle aralarına benzeri bulunmayan bir uçurum koyduklarını ifade eder. Prinzhorn araştırmalarıyla pek çok sanatçıyı etkilemiştir. Paul Klee ve Max Ernst bu insanların yapıtlarına ilgi duymuş ve bu ilgi ikisinin de üretimini etkilemiştir. Sürrealistler de Prinzhorn'un araştırmalarından haberdardır ve bilindiği üzere akıl hastalığına, bilinçaltına, düşlere, halüsinasyonlara büyük önem vermişlerdir. Dubuffet ise akıl hastalarının sanatından yola çıkarak, kültürün etkilerinden bağımsız bir sanat ararken beraberinde kendi sanatsal kimliğini de bulmaya çalışmıştır; ancak Art Brut akımının yaratıcısı olmasına rağmen kendisini bu akımın sanatçısı olarak görmez, özü, saflığı arasa da kültürün etkisinden kurtulamayacağına ve kültürlülere hitap ettiğine inanır. Bunun yanında yabanıl, kaba, olgunlaşmamış diye tanımladığı Art Brut eserlerinin çeşitli özelliklerinden kendi sanatında faydalanır. Dubuffet 1947 yılında Paris'te bir Ham Sanat Merkezi açar. 1967 yılında 75 sanatçının 700 yapıtı Paris Güzel Sanatlar Müzesi'nde sergilenir. 1976 yılında yine Dubuffet'nin çabalarıyla Lozan'daki Beaulieu Şatosu'na taşınan koleksiyonda bugün yaklaşık 15.000 yapıt bulunmaktadır. Pek çok müzede de benzer koleksiyonlar oluşturulmuştur. Önemli bir çelişki doğar tam burada. Müzede yer almak demek onaylanmak demek değil midir? Dubuffet'nin karşı durduğu sistemin temel mekanizmalarından biri değil midir müze? Dubuffet'nin bunların farkında olmaması mümkün değildir ancak yapıtların yok olmasını engellemek ve topluma ulaşmasını sağlamak adına böyle bir girişimde bulunması da anlaşılabilir, fazla bir seçeneği yoktur. Belki Bakın, küçümsediğiniz, reddettiğiniz bu yalnız ve umutsuz insanlar sizin müzelerinizin sınırlarını geçtiler! demek istemiştir. Dubuffet, koleksiyonunu müzede öldürmemek için sergiler düzenlemeye ve bu koleksiyona ömrünün sonuna kadar destek olmaya devam eder. Ancak son derece içe dönük bir yaşam süren söz konusu sanatçıların Art Brut akımına bilinçli olarak dahil olmaya başladıkları andan itibaren eserlerindeki özgürlüğün yara aldığı iddia edilebilir. Ortaya koydukları yapıtlar hala etkileyici ve farklıdır, çünkü yaratıcıları doğal olarak sıra dışıdır; ancak artık görüleceklerini, seslerini birilerinin duyacağını bilirler. Dubuffet onların yapıtlarını satın alıp, bir koleksiyon oluşturmaya ve bu koleksiyonu sergilemeye başladığı anda aslında önayak olduğu Art Brut'nün felsefesine ve sanatçıların ıssız dünyasına bir gedik açmıştır. Yapmak istediği çok anlamlıdır, sanatta öze dönmeye çalışır, bu özü de sadece geçmişin ilkel sanatında aramaz, insanın içinde arar; akademizme ve sanat piyasasının genel kabul gören kurallarına karşı çıkar, bas bas bağırır sizin bildiğinizin dışında da bir yaratım var diye, ancak bu sanatın, yine paradoksal biçimde sanat adı altında var olduğu ve sergilendiği anda, yola çıkış noktasındaki en önemli niteliği olan özgünlüğünü yitirme tehlikesi içine girdiğini de göz ardı etmemek gerekir. Joseph Wittlich, Reinhold Metz, Willem Van Genk, Vojislav Jakic, Johann Hauser bireyselliklerini korumayı başarmış örnekler olarak verilebilir. Ancak yukarıda bahsettiğimiz çelişki yok olmamıştır. Bu insanlar artık meydandadırlar ve kültürden bağımsız değildirler; ama dayatılan var oluş biçimlerine saygı göstermeden özgünlüklerini korumayı ve yaratmayı büyük ölçüde başarmışlardır. Ancak artık başta kastettiğimiz anlamda yalnız değildirler. Çünkü kendileri gibi uzlaşmaz birilerinin varlığından haberdar olmak bile gerçek yalnızlığın acılı ve masalsı sınırlarını deler. Hans Prinzhorn, Akıl Hastasının Sanatçılığı, Charles Harrison, Paul Wood, Sanat ve Kuram 1900-2000: Değişen Fikirler Ansiklopedisi, Sabri Gürses içinde (145-148), İstanbul: Küre Yayınları, 2011, s.145, 146."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/28/art-splash-2014/", "text": "RAA's largest exhibition of the year, at the sTudio-7 gallery. Artists are free to explore any theme and all genres in this juried show. ArtSplash 2014 is open to all media, including painting, photography, watercolor, stained glass, film & video, artisan crafts, sculpture, the literary arts, cartoon, assemblage and more. Awards will be given for Best in Show and works voted best in a selection of mediums. Interested artists may also submit their ideas and proposals for consideration. Your talent, imagination and vision will make this an outstanding exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/07/28/zoomk-ru-tu-burgazada-progressive-music-festivali-17-agustos-2014/", "text": "+Zoomk-Ru-Tu'nun ilk fanzin demo albümünü Festivalde ki Heyt be! Fanzin standından edinebilirsiniz. +Festival bileti olarak 1 lira alınıyormuş diye duyduk. Deniz Beser- Keyboard, harmonica, toys, vocal.. In the festival you can have the first zine demo album of Zoomk-Ru-Tu from Heyt be! Zine s stand. . ps: we heard that entrance fee is 1 TL."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/02/acik-studyo-gunleri-open-studio-days-istanbul-27-28-09-2014/", "text": "Açık Stüdyo Günleri, görsel sanatçı, tasarımcı, illüstratör, graffitici, performans sanatçıları tarafından yürütülen alanlar ve aynı zamanda diğer ticari olmayan bağımsız sanat alanlarını barındıran bir birlikteliğin paylaşımıdır. Açık Stüdyo Günleri'nde sanatçılar galeriye ihtiyaç duymaksızın kendi eserlerini meraklı bir izleyici kitlesi ile paylaşma fırsatı bulur. 27-28 Eylül 2014 tarihlerinde sanatçılar, kendi ev, atölye ve alanlarını açarak ziyaretçilerini davet ederler. Ziyaretçiler ise harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine rahatlıkla ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan çalışma ortamlarına misafir olma olanağı bulacaklardır. Sanatı sergilemek ve günümüz sanat piyasası için önemli unsurlardan biri olan networking için bağımsız bir yapı mantalitesi güden Açık Stüdyo Günleri, aynı zamanda sanatın herkese erişimine olanak sağlar. Açık Stüdyo Günleri, Juliane Saupe ve Deniz Beşer tarafından koordine edilen sponsoru olmayan ve kar amacı gütmeyen bir organizasyondur. Açık Stüdyo Günleri'nin ilki 27 ve 28 Eylül 2014 tarihleri arasında gerçekleşecektir. Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Talimhane, Tophane, Tarlabaşı ve Taksim bölgesinde kendi ev, atölye ve alanına sahip olan tüm görsel sanatçı, heykeltıraş, tasarımcı, illüstratör, graffitici, performans sanatçıları ve bağımsız sanat alanları organizasyona başvurulabilir. Açık Stüdyo Günleri'nin web sitesi, Facebook ve Twitter sayfalarında bulunan veya size e-mail ile gönderilen başvuru dosyasını doldurup 10 adet eser örnegini ve 3 adet mekan fotoğrafını ekleyerek yada web siteninizin linkini basvuru dosyasina belirterek organizasyona başvurabilirsiniz. Eylül ayı içerisinde pr çalışmalarında kullanılmak üzere olan Açık Stüdyo Günleri harita, broşür, el ilanı, poster ve rozetleri masraflarını karşılamak amacıyla katılım payı 20 TL olarak belirlenmiştir. Organizasyonda yer alan her katılımcı kendi alanından sorumludur. Açık Stüdyo Günleri, bu bağlamda eserlerin güvenliği açısından ve ziyaretçi kaynaklı oluşabilecek herhangi bir probleme dair sorumluluk üstlenmemektedir. Bu açıdan her katılımcı, kendi eserlerinin ve kişisel eşyalarının güvenliğini sağlama insiyatifinde bulunmalıdır. Ayrıca katılımcıların etkinlik süresince fotoğraf ve video ile atölyelerindeki gelişmeleri bizlere iletmeleri Açık Stüdyo Günleri'nin sosyal medya ve basın bültenleri üzerinden duyurulması açısından oldukça önemlidir. Acik Stüdyo Günleri // Open Studio Days provides an opportunity for visual artists, designers, illustrators, artist-run spaces and other non commercial independent art organizations to open their doors and embrace the wider creative community and general public of Istanbul. Open Studio Days are the artists' chance to share their work with a curious audience without needing galleries. During Saturday and Sunday afternoon, artists will open their studios// homes// spaces and invite people in. With a map in hand, people can wander from studio to studio to explore the vivid labors, work shops and action spaces in the backstreets of Beyoglu, which are normally not open to the public. The aim is to create a frame for presenting art and networking as well as making art accessible to everybody. Kendin yap, kendin sergile! //Make it yourself, exhibit it yourself! Acik Stüdyo Günleri// Open Studio Days is coordinated by Juliane Saupe and Deniz Beşer. The non profit organization works without financial support and sponsoring. In 2014 the organization will hold its first Open Studio Days Beyoglu at the 27th and 28th of September. All visual artists, sculptors, designers, illustrators, artist-run spaces and other non commercial independent art organizations who have their homes// studios// spaces in Beyoglu, Taksim, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Talimhane or Tarlabasi are welcome to apply. Please fill in the application form which is attached at our wordpress blog, facebook page or in the email you received. Attache the link to your website or your portfolio with examples of your artistic practice and realized projects (maximal 10 pages) and 3 photographs of your space. We will collect a attendance fee of 20 TL at the beginning of September to cover the expenses of material for PR such as maps, brochures, flyers, posters and buttons. Please consider that every member of the organization is responsible for her/his own space. Make sure that you have always a person in your space caring for the art works or personal property. We can not take responsibility for problems with visitors or neighbors. Please take into consideration that we document the Open Studio Days program for socialmedia, website and press purposes. We might ask you to share your portfolio on our homepage. With your signature on the application form you accept the conditions of Açık Stüdyo Günleri// Open Studio Days organization."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/02/works-on-paper-group-exhibition-dacia-gallery-august-7-23-2014/", "text": "|Rachel Burgess grew up in Massachusetts. She received a B. A. in Literature from Yale University in 2004, and an M. F. A. in Illustration from the School of Visual Arts in 2007. She currently lives in Manhattan, where she divides her time between teaching, illustrating and printmaking. Her work appears in galleries throughout the New York area, including the International Print Center of New York in Manhattan, the Edward Hopper House and Museum in Nyack, and the Monmouth Museum in New Jersey. Ms. Burgess has had solo exhibits in New York and in Maine; she has also exhibited overseas at the Pyramida Center for Contemporary Art in Israel. She is the recipient of several awards. Her prints have been recognized by publications such as CMYK Magazine, 3x3 Magazine of Contemporary Illustration, the Society of Illustrators, and the New York Society of Etchers. Her illustrations are part of the publication collection at the Whitney Museum of Art. |Shaina Craft is currently attending The New York Academy of Art to earn her MFA in painting. She graduated from Maryland Institute College of Art in 2011 with a BFA in painting and although she is from the Philadelphia area, she currently lives and works in the NYC area. Her work is primarily figurative and her obsession with the human form makes sure she never strays far from her favorite subject. She focuses on the primordial aspects of human nature what it means to be a conscious human being in this modern age. Flesh and pigment form unique images, portraits that are not of any one person, figures transfixed in the moment between retreating and unfurling. Craft has exhibited at New York Academy's Tribeca Ball, MFA Open Studios, Brooklyn Fireproof and Pentimenti Gallery in Philadelphia. Shaina's Flesh Experiment 117 was chosen for the Art of the State: 2013 exhibition at the PA State Museum in Harrisburg. |Archer Dougherty grew up in Albuquerque and studied every single medium but painting at the University of New Mexico. She took as much drawing as she could, but in a school with generational abstract professors she was never encouraged in her development as a figurative, narrative draftsperson. Drawing was a low media and method, used as stepping stone toward a finished piece. She finished school with degrees in three-dimensional media. In 2010, frustrated with her 3D work, Dougherty turned back to her figurative basics, and again was pulled inexorably to her first artistic love: drawing. She then began experimenting with painting in oils and learned suddenly that what suited her most was the one media she never academically studied. Dougherty is currently hard at work relearning classical techniques, while exhibiting in shows around the globe. |Laura Fantini is a hyper-realistic minimalist artist who specializes in colored pencil still life. Her artwork is defined by strong contrast values and highly theatrical compositions with dramatic lighting. She was born in Bologna, Italy and graduated from the Liceo Artistico and Accademia di Belle Arti in her hometown. Since then, Ms. Fantini's art has exhibited nationally and internationally and has been widely published and documented. Recently, she exhibited in Chelsea at Denise Bibro Fine Arts where she was selected for the Art From the Boros II Exhibition. She was awarded First Prize for both the First Annual Sylvia Glesmann Floral Exhibition and the Jane Peterson Memorial Award at the Salmagundi Club in New York. She also received an Honorable Mention at Gallery 364 in Brooklyn and The Canson Paper Award for Excellence Recognition in the Colored Pencil Society of America Explore This 9! Show. Her work is included in the permanent collections of the Hunt Institute, Carnegie Mellon University, at the Monaco Government Tourist Office in New York City and San Lazzaro City Hall. Ms. Fantini is a member of the Salmagundi Club in New York and the Colored Pencil Society of America. |John Hampshire is a painter originally from Chicago, IL. He received his Bachelor degree from Skidmore College in '94, and his MFA from SUNY, in '97. Hampshire's work has been exhibited nationally and internationally. His solo exhibitions include: Layers and Labyrinths at The Show Walls, 1133 Avenue of the Americas, NYC, Expressive Eccentricities, State College of Florida, Labyrinthine, at Phoenix Gallery, NYC and Recent Work at the Walsh Gallery, Georgetown University, Washington D. C. Hampshire lives in Troy, NY with his wife, Marybeth, and 4 dachshunds in a former church, which also serves as his studio. He is currently an Associate Professor of Art at SUNY Adirondack in Queensbury, NY. |Seung Jong Lee is a South Korean artist that utilizes lithograph, silkscreen and woodblock printmaking methods to create his figurative style works. His prints have been exhibited in both South Korea and America and include: Galley EM, Areupace N and Kyung-In Gallery in South Korea and University of New Mexico and Brooklyn College in America. Lee is completing his MFA in Printmaking at Brooklyn College of the City University of New York, Brooklyn, New York and finished his Professional Printer Training Program in 2011 at Tamarind Institute of Lithography, Albuquerque, New Mexico. Lee is an active member of KCPA. |Evan Kitson received his BFA from the Pennsylvania College of Art and Design, and his MFA from the New York Academy of Art. He has also studied with Odd Nerdrum at his home in France, as well as the Art Students League of New York. Kitson taught at the New York Academy of Art, The Janus Collaborative School of Art, the Pennsylvania College of Art and Design, The Teaching Studios of Art, and privately in his Lancaster, PA Studio. Kitson has exhibited his work in galleries in New York City, New Jersey, and Lancaster City, Pennsylvania. His work can be found in the newly published book: The Nerdrum School: The Master and His Students. |Ilya Mirochnik is a figurative and plein air painter who immigrated to the United States from Odessa, Ukraine. From a young age Iliya pursued training in the arts in the Russian academic tradition. He studied at LaGuardia High School of Music and Art and Performing Art and in the Bridgeview School of Fine Arts in New York under the tutelage of professors trained in the art academies of the former Soviet Union. Iliya studied in St. Petersburg, Russia in the prestigious I. E. Repin State Institute of Painting, Sculpture, and Architecture from which he received his Masters of Fine Arts degree in painting. He has been the recipient of a number of prestigious scholarships and awards both in the United States and in Russia, winning the First Place award in the American Portrait Society's International Portrait Competition. Currently, Iliya lives in New York where he paints and teaches. |Shari Weschler Rubeck earned her BFA from the Maryland Institute College of Art, with a major in painting and a minor in art history. She has exhibited in numerous solo and group exhibitions throughout the Northeast including Cassandra Complex Gallery, Elisa Contemporary in NY, Gallery Z and Hallway Gallery. Rubeck was awarded Featured Emerging Artist in Visual Overture Magazine, was chosen for inclusion in Australian publication 6YL & its pop up exhibition at The Food Court. Her works are in numerous public and private collections. Rubeck resides with her family in Rhode Island and runs an afterschool arts program in Rhode Island called Artrageous Adventures."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/03/ozgen-yildirim-kavramsali-asmak-olume-yakin-deneyimlere-yelken-acmak-susan-hillerin-sanat-yapitlari-uzerine/", "text": "Fransa, İkinci Toulouse Uluslararası Sanat Festivali, les Abattoirs'in ağırladığı Amerikalı sanatçı Susan Hiller, sergilediği sanat yapıtları ile izleyiciyi zaman ve mekan boyutunda asılı bırakarak farklı deneyimlere adım atmalarında itici bir etki yaratmaktadır. İzleyici bu deneyimi sindirmenin ötesinde sanat temsillerinin estetik ile olan ayrışmazlığı karşısında da yeni bir deneyim ile sınanmış olmaktadır. Estetik temsil şimdiye kadar tecrübe edilen diğerlerinden o denli farklıdır ki, sanırım bu etki sanatçı Hiller'in yaratıcılığı ile doğru orantılı gitmektedir. Hiller, yapıtlarındaki kavramsal olanı aşma ve ötesinde ne olduğu ile ilgili merakını ve yaratımlarını, izleyiciye yine yapıtlar üzerinden kademe kademe aktarmaktadır. Sindirme süreci gerçeklikle olan bağın kopması ile doğrudan ilişkili olduğundan, sanatçı öncelikle teknolojiyi uzamla bir araya getirdiği 20 estetik temsilden oluşan From India to Planet Mars (1997-2004) isimli çalışmasıyla başlar. Bu neon resimler, uzamın sonsuzluğunun içinde ne denli hikayeler barındırdığının ve bu hikayelerin halen bitmediğinin altını çizer. Her bir neon resim birbiriyle bağlantılı ancak kendi içinde tamamlanamayan bir öykünün parçaları olarak konumlanır. Bu konumlanmada izleyici kendini merkez almaya çalışsa da daha önce tecrübe etmediği gerçeklik olgusuyla karşılaştığında tepkiselliğini kontrol altına alması bir hayli zorlaşır. Bilinmeyen her zaman ürkütücü ve korkutucudur. Gerçek ve görünür olan ise insanın güvende olduğu yanılsamasını oluşturur. Hiller'ın, izleyiciyi sarsma ve gerçekten olana, olanın ötesine geçme cesareti veren bu yapıtlar yanılsamadan kurtulmak için oradadırlar. Sanatçı The Last Silent Movie isimli video çalışmasında insanın bu sarsıcı deneyimde visuel olanın sahte olduğu, büyük bir yanılgı olduğu gerçeği üzerinden gider. Görünür olan, visuel olan, insan bedenini ele geçirmiş adeta onu prangalamıştır. Bu esirlik sadece bedensel değil aynı zamanda duyusal algı üzerinde de tüm ağırlığı ile durmaktadır. Bedenin ve duyguların üzerindeki bu baskı, sanatçı tarafından izleyiciyi yeni bir deneyimin başlangıcına götürür. Bu başlangıç insanın özü ile doğrudan ilişki kurabileceği, konuşma ve işitme üzerine kurgulanmış, gerçekliğin ne olduğu sorusunun artık zihinlerde yer edindiği bir sürecin farkındalığıdır. Sanatçı Hiller, visuel olandan arınmışlığın, salt benlik ile temasa geçme tecrübesini yaşattığı bu yapıttan sonra Resounding Ultraviolet ( 2014) isimli video çalışmasıyla izleyiciyi kişisel sınırları aşmaya iter. Kişisel sınırların aşılması dış dünya ile olan kısıtlı ilişkinin sonsuzluğa yayılması için şarttır. Sanatçı otuz dakikalık bu video çalışmasında izleyiciyi, renklerin, onların varlığının, değişiminin ve yokoluşunun betimlendiği dijital bir hikayenin içine dahil eder. İzleyici kendine yöneldiği bu süreçte, mental ve duyusal tecrübeleri dijital boyutta yeniden yapılandırır. Artık bilindik anlamda kavramlar, anlamlar, rasyonel olasılıklar yoktur, onlar çoktan farklı bir boyuta taşınmıştır. Susan Hiller'ın, yapıtlarındaki özgün duruşun teorik çerçevesini şöyle belirleyebiliriz: Sanatçı conceptualart 'ı tersine çevirerek paraconceptualism olarak adlandırır. Onun sanat yapıtlarındaki en etkili örneği, ölüme yakın deneyimler oluşturmaktadır. Ölüme yakın deneyimler, insan bedeninin ve zihninin fiziksel ağırlıklarından kurtulma, düşünceyi sıfırlama dahası bilinmeyen bir tecrübeye doğru akışı temsil eder. Hiller'ın teorik çerçevesine oturttuğu sanat yapıtları, videoları, enstalasyonları ancak bu deneyimin parçası olmaya gönüllü izleyicilerle daha iyi anlaşılabilmekte ve kavranabilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/03/the-international-picture-berlin-festival-09-15-august-2014/", "text": "2 exhibition openings on the same day! Suggested donation of 3 will be encouraged. will receive a choice of PICTURE BERLIN gifts! We look forward to seeing you and your friends there!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/06/panel-gezi-gozuyle-turkiyenin-yeni-gundemi-piramid-sanat-07-agustos-2014/", "text": "Gezi'nin yıl dönümünde UPSD ve Piramid Sanat, Türk siyasi tarihinde silinmez anılara imza atan o muhteşem günlerin bıraktığı izler üzerine ortak bir sergi düzenledi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/07/ii-curso-de-pintura-intercambios-creativos-en-el-paisaje-bases/", "text": "1. El Espacio Creativo El Perro Semihundido- convoca el segundo CURSO DE VERANO: INTERCAMBIOS CREATIVOS EN EL PAISAJE, impartido por el pintor Jorge Gallego y que tendra lugar del 8 al 12 de septiembre de 2014 en Montellano. Para ello cuenta con la colaboracion del Excmo. Ayuntamiento de Montellano y el Hotel La Posada. 2. El fin del curso es que el alumno desarrolle, investigue y aprenda nuevas formas de creacion plastica; asi como, de forma transversal, comparta, debata y saque conclusiones con el comun de participantes. 3. El numero maximo de alumnos sera de 25. 4. La organizacion hara un seguro de accidentes a cada uno de los participantes. 5. Podra participar cualquier persona, teniendo preferencia aquellas que acrediten estar cursando estudios de la licenciatura en Bellas Artes o haberlos terminado. 6. Los/las interesados/as deberan enviar a la direccion de correo electronico pintura@jorgegallego. es un dossier con cinco imagenes de su obra en formato JPEG indicando sus fichas tecnicas, un breve curriculum con sus datos personales de extension no superior a dos paginas y un breve texto no superior a una pagina donde se expliquen los motivos que le mueven a participar en el taller. Al recibir la solicitud se contestara con un correo de confirmacion. 7. El plazo de entrega de solicitudes se cierra el dia 22 de agosto de 2014. Todos los solicitantes recibiran un correo antes del dia 26 de agosto en el que se les indicara si han sido seleccionados. 8. En esta edicion el precio de la matricula se estipula en 120 , como compensacion, debido a que no se dispone de alojamiento gratuito como en el curso anterior. Cuando el/ la solicitante reciba el correo de aceptacion, debera abonar dicha cantidad en la cuenta bancaria que se indique, teniendo como plazo hasta el 3 de septiembre, si no se hace en esa fecha se entendera que renuncia a su plaza. Concluido el curso se extendera un certificado de asistencia a los participantes. Los alumnos se desplazaran a la localidad para comenzar el trabajo el lunes 8 de septiembre, a las 8:30 de la manana, permaneciendo en la misma hasta el viernes 12. Habra dos jornadas de trabajo, una por la manana (de 9:00 a 13.00 horas) y otra por la tarde (de 17:00 a 20:00 horas). Fuera de este horario se dispondra tambien del Espacio Creativo El Perro Semihundido- para que los pintores que lo deseen puedan trabajar. Las obras se realizaran con soporte, procedimiento, medidas y tecnica libres. Los alumnos aportaran todos los materiales necesarios para la realizacion de sus trabajos, incluyendo los caballetes. El Excmo. Ayuntamiento proporcionara el medio de transporte para trasladar todo el material al lugar de trabajo en las jornadas del lunes, martes y miercoles, ya que estas tendran lugar en la Sierra de San Pablo, concretamente en el mirador de Pancorbo. Los alumnos tendran que desplazarse por sus propios medios. En la clausura se impartira una conferencia-coloquio a cargo del pintor Jose Carlos Naranjo. Esta tendra lugar en el Hotel La Posada el viernes 12 a las 20:30 horas. 10. El Hotel La Posada, como colaborador de la actividad, ofrece un precio especial a los alumnos del curso de 18 /persona y noche, para que puedan pernoctar en el municipio durante los dias de actividad. A la hora de hacer la reserva se debe indicar que es para el curso con el fin de aplicar el descuento. Telefonos de reservas: 955 831 046 / 673 400 206. 11. Para cualquier consulta o aclaracion pueden dirigirse al correo electronico pintura@jorgegallego. es o al telefono 615 369 263. 8:30 horas Recepcion de los alumnos en el Hotel La Posada, donde se les dara la bienvenida asi como unos consejos de seguridad y prevencion de incendios. De 9:00 a 13:00 horas Traslado al lugar de trabajo y jornada de manana. De 13:00 a 17:00 horas Descanso. De 17:00 a 20:00 horas Jornada de trabajo en Pancorbo. De 9:00 a 13:00 horas Jornada de trabajo en Pancorbo. De 13:00 a 17:00 horas Descanso. De 17:00 a 20:00 horas Jornada de trabajo en Pancorbo. De 9:00 a 13:00 horas Jornada de trabajo en Pancorbo. De 13:00 a 17:00 horas Descanso. De 17:00 a 20:00 horas Jornada de trabajo en Pancorbo. De 9:00 a 13:00 horas Jornada de trabajo en el casco urbano. De 13:00 a 17:00 horas Descanso. De 17:00 a 20:00 horas Jornada de trabajo en el casco urbano. De 9:00 a 14:00 horas Jornada de trabajo en el casco urbano. De 14:00 a 18:00 horas Descanso. De 18:00 a 20:00 horas Conferencia-coloquio a cargo del pintor Jose Carlos Naranjo. Clausura del curso y entrega de certificados. Hotel La Posada."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/07/karmasa-tesvikiye-sanat-galerisi-08-31-agustos-2014/", "text": "Teşvikiye Sanat Galerisi sezonu kapamak bir yana, kaldığı yerden iddialı bir sergiyle kucaklıyor. Ünlü fotoğraf sanatçısı Mehmet Günyeli'nin seçkisiyle hazırlanan Karmaşa adlı sergi 8 31 Ağustos tarihleri arasında görülebilir. Ceyda Aykan, Esma Sürücü, Irmak Dönmez, Nesli Türk, Özge Kul, Parisa Karamnezhad, Pemra Aksoy, Su Vardal ve Yasem Funda Burnaz'ın yer alacağı bu serginin en belirgin yanı insan ya da hayvan, yaşayan canlıların varlıksal mücadelelerini ve oluş hallerini ortaya koyması. Fiziksel ve ruhsal karmaşanın canlıların devinimlerine olan etkisi, var olmanın türlü halleri bu sergideki yapıtlarda görünür oluyor. Her bir sanatçının kendi özgün figüratif dünyasını açığa çıkaran sergi, dokunaklı ve çarpıcı anlatılar sunuyor. Yapıtların kendi özgün sınırları ve birbiriyle olan çok sesliliği serginin ilişkisel anlatısını güçlendirirken, aynı zamanda üzerinde durulan 'karmaşa' olgusunun zenginliğini ve çekiciliğini de hatırlatıyor. 8 Ağustos'ta açılacak olan sergi, Ağustos ayı boyunca Teşvikiye Sanat Galerisi'nde görülebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/07/segno-condiviso-iii-fatih-mika-e-i-suoi-studenti-09-31-agosto-2014/", "text": "Negli ultimi quattro anni di insegnamento all'Accademia di Belle Arti di Roma e tre anni di insegnamento all'Accademia di Belle Arti di Foggia come docente del corso di tecniche dell'incisione, ho cercato di trasmettere ai miei studenti, le diverse tecniche calcografiche dirette e indirette, tradizionali o sperimentali e ho cercato di insegnare loro la gestione del laboratorio. Come potete vedere dai lavori presentati nella mostra oltre ad aver formato tecnicamente gli studenti, ho sempre rispettato le scelte individuali ed il bagaglio estetico e culturale di ognuno, per far emergere le loro qualita artistiche. Questa mostra oltre a raccontare il cammino artistico e tecnico dei miei studenti, rappresenta per loro un'esperienza di crescita e una possibilita di confronto con il mondo reale dell'arte al di fuori dell'accademia e dell'Italia. Inoltre accresce le loro capacita di organizzazione, di collettivita e di responsabilita della gestione di un evento internazionale. Ringrazio a nome dei miei studenti, al Sindaco di Comune di Accadia, al Accademia di Belle Arti di Sarayevo, al Universita di Samsun, al Universita di Istanbul che ci ha offerto questa opportunita delle mostre e dei loro spazi espositivi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/08/sener-azizoglu-postmodern-medya-kurami-uzerinden-buyuk-karnaval-billy-wilder/", "text": "Kitlelere büyülenmeyi işleyen medya mı, yoksa medyayı büyük gösteriye yönlendiren kitleler mi? (1) diye sorar Baudrillard. Ace in The Hole(1951) filmiyle Billy Wilder da bu soruya cevap arıyor. Sunset Blvd.(1950) ile Hollywood sinema sektörünü yerden yere vuran yönetmen bu kez medya ve gazetecilik kavramını koyuyor hedef tahtasına. FilminAce in The Hole ismiyle gösterime girmesi beklenirken yapımcı firma tarafından son anda ismi Big Carnival olarak değiştiriliyor. Film medyaya, cemiyete ve sisteme zamanına göre ağır sayılabilecek eleştiriler getirdiğinden sinema eleştirmenleri tarafından topa tutuluyor ve bu kötü propaganda filmin hak ettiği ilgiyi görmesine mani oluyor. Filmde Chuck Tatum son derece hırslı ve fırlama bir gazeteci. Ancak meslek ahlakı ve alkol bağımlılığı yüzünden hiçbir gazetede dikiş tutturamayıp kendisini Albuquerque Sun-Bulletin gazetesinde kıytırık haberler yaparken buluyor. Yine fazlasıyla önemsiz bir haber yapmak üzere çıktığı yolda, Kızılderili mezarlığını soymak için mağaraya inmiş Leo Minosa' nın göçük altında kalması üzerine onun sıradan hikayesinden Pulitzer ödüllü bir haber çıkarmayı koyuyor kafasına. Chuck sıradan bir haberden, kendi sansasyonel hikayesini yaratmanın peşine düşüyor. Olaya naklen sunulan olay görüntüleri tarafından kısa devre yaptırma işleminin en açık ve seçik şekilde görüldüğü yer medya evrenidir. Haberciler sanki olaydan önce olay yerine varmış gibidirler. Bir felaket yaşandığında gazeteciler ve foto muhabirleri / kameramanlar yardım ekiplerinden önce olay yerine ulaşmaktadırlar. Ellerinden gelse felaket öncesinde orada olurlar. Ancak en iyisi olayı yaratmak ya da olay kışkırtıcılığı yaparak taze taze sunma ayrıcalığına sahip olmak. (2) Filmde tam da bunlar yaşanıyor. Chuck, Leo'nun evi terk etmek üzere olan hafif meşrep karısı Lorraine Minosa' dan acılı bir eş, birkaç dakikalık çalışma ile neticelenebilecek hadiseden büyük bir kurtarma operasyonu yaratmayı başarıyor. Yerel yöneticilerle şer ortaklığı yaparak habere başka gazetecilerin erişimini engelliyor. Neticede Tatum'un riyakar planı tam manasıyla bir fiyaskoya dönüşüyor. Kurtarma operasyonu geri dönülemez bir şekilde adım adım Leo'yu ölüme sürüklüyor. Wilder çok boyutlu bir şer ekseni tasviri yapıyor. Onun filmlerinde iyi insan tanımına uyabilecek çok fazla insan yer almıyor. Öyle ki mezar soyguncusu Leo, ironik bir şekilde hikayenin en masum karakteri oluyor. Tatum son insanlık kırıntılarıyla bu toplum cinayetini itiraf ediyor ve suç ortaklarını lanetliyor. Böylelikle Leogösteri toplumunun kurbanı, kalabalıklar ise bu ölümün pasif röntgencileri oluyor. Ace in The Hole, Billy Wilder'ın yönetmenliğinden ziyade senaristliğiyle ön plana çıktığı bir yapım. Wilder, savaş sonrası postmodernizme evrilme sürecindeki toplumun, çürümüş medya üzerinden fotoğrafını çekiyor. Film, o günden bu zamana sinema teknolojisindeki muazzam ilerlemenin farkına vardırarak medeniyet adına gururumuzun bam teline dokunurken; toplum psikolojisi, ahlaki derinlik ve medya etiğinde arpa boyu kadar mesafe katedilemediği realitesiyle de yüzleşmek durumunda bırakıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/13/aldanan-algilar-perception-deception-belkis-balpinar-mine-art-gallery-yalikavak-palmarina-27-agustos-15-eylul-2014/", "text": "Belkıs Balpınar'ın 1995 yılında İstanbul Milli Reasürans Galerisinde gördüğüm ilk sergisini unutmak hayli zordu. Onun kendini bir tasarımcı veya sanatçı olarak tanınması bence o kadar da önemli değil; ben onu form ve dokunun mükemmel uyumunu aramaya çalışan ender Türk sanatçılarından biri olarak düşünmekteyim. Çalışmalarındaki titizlik onu tasarımcılığa yaklaştırırken, uzay, evren, temel parçacıklar, hücreler ve kısacası yaşamın en temel elemanları ile olan ilgisi de onun sanatçılığını ortaya çıkartır. Geleneksel dokumalar konusundaki bilgisi ve uygulamadaki titizliği onu bir tasarımcı, uzay, evren, temel parçacıkların veya canlıların hücrelerine odaklanması, kısacası, peşinde olduğu yaşamın sırrını çağdaş bir yorumla ifadesi onu sanatçı yapar. Geleneksel Türk kilimlerindeki, renkler, sembolik motifler ve dokuma tekniği konularındaki bilgisi: gelenekselden çağdaş yoruma geçişini sağladı, ama sanırım Belkıs daha iyisini yaptı: bu bilgileri ile makro ve mikro evrenlerdeki form ve hareketlerin yorumunu 'artkilimleri' ile ifade etti. Onun kuantum fiziği ve kozmolojik araştırmalar hakkındaki ilgisini ve Anadolu kilimleri hakkında yapmış olduğu araştırma ve yayınlarını bilmiyorsanız çalışmalarını aceleyle l970'ın op hareketi ile tanımlayabilirsiniz. Op hareketi sanatçıları gibi o da uzam ve hareketi çizgilerle ifade eder, ama o daha ileri giderek daha az çizgi ile daha çok hacim ve derinlik ifade etmek için daha az çizgisel ama bütünsel bir yorum ile hareketin içe doğru gidiş veya yüzeyden kaçış hareketlerini tanımlamaktadır. Sürekli değişen, genişleyen veya alanlarının dışına çıkıp genişleyip daralan hareketleri ile Belkıs kozmostaki yörüngesel hareketleri hissetmemizi sağlayarak Kozmos ile bağlantımızı kurmaktadır. Sanatçının eserlerini Mine Sanat Galerisi Bodrum Palmarina'da 15 Eylül 2014 tarihine kadar izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/13/lutfiye-bozdag-bir-sanatci-portresi-sabahat-cikintas/", "text": "Sabahat Çıkıntaş, alternatif sanat eğitiminden donanımlı bir sanatçı. Kendi kendine resim çalışmaları yapan Çıkıntaş, 1991 yılında Yusuf Taktak ile tanışır ve Taktak'ın kurduğu Atölye Üçgen'de resim dersleri almaya başlar. Daha önceleri plastik değerlerden habersiz, bilinçsizce yaptığı resimler bu süreçte farkındalık kazanmasına neden olur. Yusuf Taktak Atölye Üçgen'deki çalışmalarından sonra kendi atölyesine geçen ve profesyonelliğe adım atan sanatçı için resimlerinde soyut süreç de başlar. Hep düşündüğü yalın, sade, renk ve biçim meselesini gözlemleyerek, deneyerek tuvalde görünür kılar. Hem renk kullanımında hem nesnelerin kurgulanmasında hep minimalist, pürist bir yaklaşım sergileyen sanatçı kendisini Sanat yaşamı fazlasıyla içerir. Yaşadıklarım, gördüklerim, etkileşimlerim vs. tümü fark etsem de etmesem de etkisini resimlerimde ortaya çıkarıyor. Bu nedenle renk seçimlerim tamamen etkilenimlerime bağlı olarak ortaya çıkıyor. Daha çok hissettiğim enerji ile ilgili. Örneğin kırmızı serisinde bende hiç olmadığı kadar büyük bir enerji patlaması oldu. Yaşadığımız dünyanın sosyo-ekonomik, kültürel vs. büyük patlamaları, şiddetini kırmızıda buldu. Kırmız rengin içinde barındırdığı birçok anlamı var, aynı zamanda çok baskın bir renk. Şimdiye kadar kırmızıyı yok denecek kadar az kullanırdım. Ne oldu da birden tüm resimlerim kırmızıya bulandı. Düşündüğüm zaman gördüm ki, notlarıma baktığımda şöyle bir satır var: Kanıyorum... Savaşlar, kaos, elbette çok etkilendiğim durumlar var. sözleriyle ifade ediyor. Rengin kendisinin duygu durumu ve ruh halini yansıttığını söyleyen Sabahat Çıkıntaş, kırmızı serisi yaparken birden kırmızıyı terk edip morların mavilerin karışımına geçiyor, tinsel olarak da ağır duygu durumlarını yaşıyor. Sanatçı resimlerindeki yalınlığın içsel arınmaya giderek bunu resim yoluyla az renk ve az biçimle yaptığını söylüyor. Çıkıntaş'a göre sanat da doğa gibi ilişki ve düzen üzerine kurulu. Ona göre her kurgu içindeki ögeleriyle ilişki ve düzen içermekte ve bu sanat için de yaşam için de bütüne ulaşmanın yolu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/13/metamorph-trick-esra-kizir-gokcen-arpsco-window-gallery-31-agustos-09-eylul-2014/", "text": "Amsterdam Artps&Co Window Gallery tarafından davet edilen sanatçımız Esra Kizir Gökçen, metamorph-trick adını verdiği sergi ile yeni çalışmalarını 31 Ağustos 9 Eylül tarihlerinde Amsterdam'ın sanat izleyicisine sunuyor. Sanatçı daha sonra bu sergideki eserlerini, İstanbul'da da sergileyecek. ESRA KİZİR GÖKÇEN, doğduğu ve yaşadığı çok katmanlı Anadolu coğrafyasının tarihsel ve kültürel birikimlerinden ilham alıyor. Esra, çeşitlilik ve çok katmanlılık açısından zengin toprakların özünden çıkan çağrışımları, sembolleri kullanıyor. Güncel kültürel sosyal oluşumların da aynı karakteri taşıması ve bugünün algı ve yorumuyla çoğalarak ortaya çıkan enerji ve dinamizmin geleceğe yansımaları üzerine odaklanıyor. Yaşam katmanlarında her şey gerçekleşme anındakinden farklı. Her ne geçmişten bugüne kalmış ise o andaki gibi olmasa gerek. Zaman ve mekanın koşulları her şeyi başkalaşıma uğratıyor. Bu hareketlerin yarattığı illüzyonlar algıları yanıltıyor. İşte bu algıya yansıyan oyunları Esra Kizir Gökçen metamorph-trick de anlatmaya çalışıyor, kendi algısına yenilerek. Zamanın katmanları hareket halinde geçmişi de geleceği de sürekli başkalaştırmakta, bizim algılarımızı sürekli yanıltmakta ve bu hilebaz oyunlar, öngörüleri, tahminleri boşa çıkarmakta. Geçmişe dair izler ve bunlar üzerine düşünceler, gelecek öngörüleri ve hayaller, hepsi farklı katmanlar oluşturuyor, her biri iç içe geçmiş, katlanmış, genel geçer hafızaların ötesinde başkalaşmış renkler ve çizgilerin oyunu: Olmuş bitmiş derken yeni başlıyor, ezberleri altüst eden yeni bilgiler yeni algılar yaratıyor ve bir sonraki öncekini geçersiz kılıyor. Olaylar, nesneler parçalara ayrılıyor ve tekrar biraya geldiğinde farklı bağlantılarla başka bir şekilde kaynaşıyor, metamorfik nesneler bazen bir boşlukta bazen değişime uğramış bir zeminde, düşsel bir uzay zaman oyunu içinde resim veriyor. Bu nasıl bir oyun ki, kuralları değişerek devam ediyor durmaksızın. Yeryüzü, Atlantis gibi belki suyun altında, belki de bir kara parçası olarak gökyüzüne uzay boşluğuna gider gibidir, bu fantastik dünyada. Figürler bu dünya canlılarının uzuvlarına sahip olsalar da parçalanmış ve sonra yanlış birleşmiş yaratıklar gibidirler. Mekansal unsurlar da parçalanmış ve başka bir dünya yaratırcasına birleşmiş haldedir. Sanatçının çağrışımları başkalaşımı vurgulamakla birlikte parçalanmış kişilik ve hayatların aynı şekilde tekrar oluşmasının imkansızlığı anlatılmakta aynı nehirde iki kez yıkanılmaz önermesini hatırlatmaktadır. Her anın yeni bir an olduğu ve insan algısının bu zaman döngüsü oyunlarıyla kafasının bir hayli karışık olduğuna işaret eder. Bu sebeple, çalışmalarında kullandığı bulutlar, ağaçlar, kökler gibi doğayı sembolize eden detaylarla yaşadığımız dünyaya, doğaya olan sorumluluğumuza dikkat çekiyor. Bulut ve ağaç suyun, dolayısıyla da yaşamın döngüsünü ve geçmişten geleceğe sürekliliği anlatıyor. Esra'nın çizgilerindeki yuvarlak hatlar ve sembollerde kaligrafi ve minyatür gibi klasik Türk resim sanatının etkilerini görebiliriz. Dolayısıyla kompozisyonlarında işlediği konseptlerle kullandığı teknikler birbirini güçlendirecek seçimleri içeriyor. Hikayelendirilmiş geçmiş ile futuristik yaklaşımların bir arada şimdide işlendiği metamorfik kompozisyonlar bu sergi konseptini kurgulayan trick'ler olarak öne çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/13/modern-fotografin-ustalari-artinternationalda-26-28-eylul-2014/", "text": "Fotoğraf sanatının Kafkası Diane Arbus'un işleri Robert Miller Gallery ile birlikte ArtInternational'a geliyor. Galerinin fuarda sergilenecek sanatçıları arasında iki büyük fotoğraf ustası daha bulunuyor: Herbert List ve Patti Smith. Bu yıl 26-28 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek uluslararası sanat fuarı ArtInternational, New York'un en ünlü galerilerinden Robert Miller'ı İstanbul'da ağırlıyor. Galerinin İstanbul'a getireceği koleksiyonunda modern fotoğraf sanatının usta isimleri Diane Arbus, Herbert List ve Patti Smith'in de işleri bulunuyor. 20. yy'ın en çok tanınan kadın fotoğrafçısı Diane Arbus, Fotoğraf sanatının Kafkası olarak biliniyor. Kariyerine eşi Allan ile birlikte Vogue, Harper's Bazaar gibi dergilere çektiği fotoğraflarla başlayan Arbus, ayrılmalarının ardından onu meşhur eden portre fotoğraflarına yöneldi ve iki kere Guggenheim Ödülü'nü kazandı. Sirkler, çıplaklar kampı, parklar, akıl hastaneleri, üçüncü sınıf otel odalarını mesken tutan Arbus'un modelleri de engelliler, transeksüeller, cüceler, devler, kısacası toplumun ucube saydığı insanlar oldu. Sanatçının 1971'deki intiharından sonra Modern Sanatlar Müzesi'nde açılan retrospektif sergisi, müzenin o güne dek en çok ziyaret edilen sergisi oldu ve uzun yıllar pek çok ülkeyi dolaştı. Arbus'un hayatı, 2006'da Fur: An Imaginary Portrait of Diane Arbus adlı filmle beyazperdeye de aktarılmış, Arbus'u da Nicole Kidman canlandırmıştı. ArtInternational kapsamında Robert Miller Gallery standında işleriyle yer alacak diğer iki isim ise; siyah-beyaz ve erkek nü fotoğraflarıyla tanınan, özellikle modern Yunan ve İtalyan fotoğraf sanatını derinden etkilemiş, Paul Bowles'dan Marlene Dietrich'e pek çok ünlü ismin fotoğrafını çekmiş Magnum fotoğrafçısı Herbert List ile punk rock'ın vaftiz annesi olarak bilinen, fotoğraf sanatçısı arkadaşı Robert Mapplethorpe'la olan birlikteliklerinde başladığı fotoğraf tutkusunu sanata dönüştüren, Çoluk Çocuk adlı kitabıyla National Book Ödülü'nü kazanan Patti Smith."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/13/seref-aksit-kuratoryal-sergiyi-duslemek-gozum-uzerinde/", "text": "Dikizlemek, herkes hakkında her şeyi bilme ve öğrenme arzusudur. Bu arzuyu tatmin karşılığında herkesin sizin hakkınızdaki her şeyi öğrenmesine de izin vermiş olursunuz. Herkes, her şey hakkında hepsini bilmek istiyor, herkesin de her şeyi görmesini, bilmesini istiyor. İlk başta twitter ve facebook olmak üzere, instagram, pinterest, bloglar... bunun birer parçası, herkes dikizlemeye/dikizlenmeye hizmet ediyor. Dikizleme Kültürü yaşamlarımızın dijitalleştiği ve elektronik ortamlara kaydığı bir çağı imler. Bir yandan bizi izleyenlere teşhir vadederken diğer yandan her an daha da sanallaştığımız için gerçek anlamda ilişki kuramaz hale geliyoruz. Buna rağmen ister kabul edelim ister etmeyelim bu kültürün birer parçası, hatta biraz iddialı bir ifade kullanacak olursak, nesnesi, metasıyız. Belki bütün arkadaşlarımız yapıyor diye, belki hoşumuza gittiği için, belki de yalnızca zamanın ruhundan geri kalmamak için hayatımızı herkesin gözü önünde fotoğraflarla, otobiyografik yazılarımızla, çektiğimiz videolarla arşivliyoruz. Bir de bu durum, toplumsal/bireysel, genel geçer/günlük, iş/özel hayatımızı ve alışkanlıklarımızı belirler hale geldi. Dikizleme kültürü, hızla yayılmasını ve bu yayılmanın beraberinde getirdiği cazibeyi elektrik ve internet şebekelerine borçludur. Elektrikten, internetten, bilgisayar programlarından ve yazılımlardan güç alan yirmi birinci yüz yılın tekno-toplumunda adına ister eğlence, ister narsistik kişisel gösteri, ister özel hissetme arzusu, dikkat çekme diyelim bedenleri ve ruhları ile sürekli soyunan ve bu bitmeyen striptizi izleyen milyarlarca kalabalığa dönüştük. Kitabın konseptine ve yüzyılımızın, bu fiber kablolarla döşenmeye devam eden siber çağın tercümesi olan kitaba eş başkan, henüz yolun başında bir küratör olarak, dikizleme çağına uyumlu bir adımla sanatlararası, disiplinlerarası bir sergi düşledim. Her yerde bu kadar kamera, kayıt sistemi, izleyici, şahit, güvenlik görevlisi varsa, sürekli birilerini izleyen birilerinin başkalarının da onu izlediğini, dinlediğini düşünmesi Hal Niedzviecki'in imlediği Dikizleme Çağının zorunlu sonucudur. Sanatçı, günümüzde yaratılan bu 'kolektif paranoya'yla, herkesi izleyen bir göz yaparsa ve herkes o gözü izlerse, her an izlendiğini gören ve bilen kişi huzurlu, güvenli bir duyguyla etrafı gezmeye devam ederken bilinmeyen, görülmeyen gizli gözler ise herkesi izlemeye ve videoya kaydetmeye devam eder. Sanat yapan robotu yapan sanatçı, kendine düşen teknoloji simülatörü görevini yerine getirmekten başka çaresi olmadığını bilecek kadar çaresizdir. Sanat belgesellere benziyor, belgeseller de reality şovlara, televizyon ise hayatın ta kendisine... Peki bu arada hayat neye benziyor? Hayat da az önce saydığım şeylerin toplamına dönüşüyor. diyor yazar. Hal Niedzviecki'nin Dikizleme Günlüğü kitabından esinlenen sergi, Big Brother, Türkiye'ye Biri Bizi Gözetliyor olarak uyarlanan programa da gönderme yaparken aynı paralellikte George Orwell'ın 1984, Big Brother Is Watching You'suna da selam gönderemeden edemiyor. Sergi, Dikizleme Çağı'nda, sistem ve çarkları arasında sıkışıp kalmış halkın büyük bir ikilemle 'güvenli çaresizliği'ni gözler önüne seriyor, sergiliyor. Yağlıboya, akrilik, karışık teknik tablodan, yerden ve duvarlardan taşan 3D sanata, heykele, illüstrasyona, fotoğrafa, videoya, seramiğe, yerleştirmeye, dijital işlere.. farklı disiplinlerin ve yöntemlerin sinestetik birleştiriciliğiyle kullanılacağını düşlediğim sergi. Elbette göremeyecekleriniz sizi gözetleyecek ve videoya kaydedecekler. Kağıt, metal paranın gözü, topyekün izlendiğimizi imleyen tavuskuşu tüyünden gözleri, iki iri memenin ardından bakan şuh kısık gözleri, eski kameralardan yapılan retro gözleri, fotoğraf makine lensli gözleri olan adamı, alafranga telefon ahizeli gözü, şişman timsahın gözü, şahin/akbaba gözü, büyük kalçanın içinde vajina yerine büyük gözü, anüs yerine şahin gözü, bir gözünü dikmiş, nişan almış avcının hedefe kilitlenmiş gözü, RA'nın gözü, kaset şeklinde iki kirpikli kadın gözü, dürbün gözlü penis, bir Bizans dönemi ikonadan esinlenmiş gökyüzünde, bulutlar arasında Tanrı'nın gözü, akıllı telefonların grup selfielerinde çekilmiş en önde çıkan lensli gözü, anahtar deliğinden bakan bir dikizcinin gözü, gözüm üzerinde işareti yapan diktatörün gözü, projeksiyonun her şeyi önceden kaydetmiş haliyle yansıttığı spotlu gözü göreceklerimiz arasında, göremeyeceklerimiz ise bizi izlemeye ve kaydetmeye devam edecek. Umarız ki göze gelmezsiniz, ama hazırlıklı olunuz, güven duygusuyla gezeceğiniz yerlerde göreceğiniz ve görmeyeceğiniz tüm gözler üzerinizde olacak, buna emin olabilirsiniz!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/14/xii-bienal-de-pinture-rufino-tamayo/", "text": "extranjeros que comprueben su residencia en Mexico durante los ultimos 5 anos. 2. Las obras deberan ser ineditas y producidas entre enero de 2013 y hasta el 31 de marzo de 2016. 3. Las obras que se presenten en formato bidimensional no deberan exceder los 200 cm. por lado. 5. El registro se hara unicamente en linea en la pagina www. bienaltamayo. org desde el 1 de octubre de 2015 hasta el 31 de marzo de 2016. 6. Se deberan registrar dos obras como minimo y un maximo de tres. Cada una de las obras propuestas deberan incluirse en el formato de fichas tecnicas como archivo de imagen digital, en resolucion de 72 dpi, archivo con extension JPG, con un tamano minimo de 20x20 cm. Nota: los archivos electronicos de las imagenes deben indicar en el nombre el tipo de extension, por ejemplo: obra. JPG, no usar caracteres en el nombre y con un peso maximo de 5 mb cada una. 8. Se conformara un Comite Curatorial integrado por dos pintores y un curador de reconocida trayectoria, quien definira el concepto de pintura que guiara esta Bienal. 9. El Comite Curatorial puede sugerir a otros creadores a que se registren en linea y participen en el proceso de seleccion, sin que por esto implique su inclusion en la exposicion. 11. Durante todo el mes de julio de 2016, el artista con obra seleccionada debera enviar la obra al Museo de Arte Contemporaneo Internacional Rufino Tamayo, Av. Paseo de la Reforma y Gandhi s/n, Col. Bosques de Chapultepec, C. P. 11580, Mexico, D. F. en atencion a: Coordinador General de la XVII Bienal de Pintura Rufino Tamayo. Consultar en el sitio web dias y horarios habiles. 14. La apertura de la exhibicion se llevara a cabo en el mes de agosto de 2016, en el Museo Rufino Tamayo. En diciembre de 2016 la exposicion de la Bienal se realizara en el Museo de Arte Contemporaneo de Oaxaca, donde se realizara la ceremonia de premiacion. Posteriormente itinerara durante un ano por la Republica Mexicana, y contara con la edicion de un catalogo. 15. Al termino de la itinerancia de la exposicion, se les informara a los artistas seleccionados via telefonica y/o correo electronico y/o a traves del sitio web, que deberan recoger sus obras en las instalaciones del CENCROPAM: San Ildefonso 60, Centro Historico, Ciudad de Mexico, consultar en sitio web horarios y dias habiles. 17. Se otorgaran tres premios de adquisicion de $ 150,000.00 (ciento cincuenta mil pesos 00/100 M. N.) cada uno. 18. Las obras ganadoras seran seleccionadas por el Jurado, distinto al Comite Curatorial, integrado por personalidades de reconocida trayectoria en el ambito de la pintura, y que ademas podran otorgar las menciones honorificas que consideren pertinentes. 20. Las obras ganadoras formaran parte del acervo del Museo de Arte Contemporaneo de Oaxaca, en donde se realizara la ceremonia de premiacion en diciembre de 2016, durante la exposicion de la Bienal en esta sede. Cualquier caso no considerado en la presente convocatoria sera resuelto a criterio de los organizadores."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/15/14-f-istanbul-uluslararasi-bagimsiz-filmler-festival-2015-icin-basvurular-basladi/", "text": "Gelecek yıl Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne başvurular başladı. Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfetmesiyle tanınan festival, 12 Şubat 1 Mart 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Maximum Kart partnerliğiyle 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali için film başvurular başladı. 2014-2015 yapımı kurmaca uzun, belgesel ve kısa filmlerin kabul edileceği festival için son başvuru tarihi 28 Kasım Cuma. Yapılacak değerlendirme sonucu belgesel ve kurmaca uzun filmler, ! f İstanbul'un Türkiye'den ve/ya Türkiye hakkında, yeni, bakışları değiştirebilecek filmleri bir araya getirdiği Ev bölümünde gösterilecek. Başvuran filmler arasından bir film ise, festivalin yarışmalı bölümü Keş! fte yarışacak. ! f İstanbul'un ilk kez 2008'de başlattığı ve dünyadan ve Türkiye'den genç yetenekleri keşfettiği yarışmasında yılın en ilham verici yönetmeni seçiliyor ve filmin yönetmeni 15.000 USD para ödülünün sahibi oluyor. Festivalin geçen yıl başlayan yeni yarışmalı bölümü Sev&Değiştir ise, aktivist temalı filmleri ağırlayacak ve başvuru yapan kurmaca ya da belgesel filmlerden biri de bu bölümde Türkiye adına yarışacak. ! f İstanbul'un vazgeçilmez bölümü Türkiye'den Kısalarda ise yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlanıyor. Türkiye'den Kısalara yapılacak öneriler için tür, konu, teknik ve süre gibi kısıtlamalar aranmıyor; Türkiyeli yönetmenlerin hareketli görüntüyle ürettikleri 2014 yapımı 'her şey' öneri olarak sunulabiliyor. Bu öneriler arasından! f İstanbul'un tematik seçkiler halinde derleyerek programlayacağı Türkiye'den Kısalar seçkileri İstanbul, Ankara ve İzmir'de çeşitli festival sinemaları ve mekanlarında ücretsiz olarak! f izleyicilerine sunulacak ve 12-22 Şubat tarihlerinde İstanbul'da yapılacak gösterimlerde izleyicinin seçeceği bir kısanın yönetmeni uluslararası bir festivale izleyici olarak katılmaya hak kazanacak. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne katılmak isteyen Türkiye yapımı filmler için son başvuru tarihi 28 Kasım 2014. Festival'e başvuru ve kısalar öneri formuna festivalin web sitesi www. ifistanbul. com'dan ulaşılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/hulya-kupcuoglu-yurt-disinda-gercek-anlamda-taninan-cagdas-turk-sanatcisi-yok/", "text": "Sanatçı-Küratör Denizhan Özer geçtiğimiz haftalarda Bodrum'da Art212'de açılan 'Ben' adlı serginin küratörlüğünü yapıyor. Sergiye farklı disiplinlerden 50 sanatçı katılıyor. Özer ile yeni düzenlediği sergiden Türk çağdaş sanat ortamına, merkez ve periferi ilişkilerinden Türk resim sanatının geleceğine kadar pek çok konuda konuştuk. Denizhan Özer: Art212 Aydın Polatcan tarafından kurulan kültür sanat platformu. Sadece sergilerin düzenlendiği değil, konserlerin verildiği, söyleşilerin yapıldığı alternatif bir mekan. Polatcan son yıllarda Bodrum'a yerleşmişti ve daha önceden de tanışıklığımız vardı. Art212 fikri onun kafasında oluştuğunda açılış sergisini yapmam için benimle bağlantıya geçti. Yaptığımız görüşmeler sonucunda sergi konseptinin 'Ben' olmasına karar verdik. D. Ö.: 'Ben' derken sanatçıların egoları üzerinden değil, kendi benliklerine etki eden, kendileriyle ilgili 'ben' nerede duruyor? İçerideki 'ben' veya dışarıdaki 'ben', çevre ile yaşayan 'ben' gibi tüm 'ben'lerin tartışılmasını istedim. Sergiyi hazırlarken sadece İstanbul'dan değil, İstanbul dışından da sanatçıların olmasına özen gösterdim. Mesela Erzurum, Eskişehir, Ankara, Edirne, Adana, Trabzon, Bodrum vs. gibi farklı kentlerden sanatçıları bir araya getirdim. Sergide resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf gibi farklı disiplinlerden oluşan yapıtlar yer aldı. D. Ö.: Evet, Bodrum, Konacık'ta Avenue isimli bir AVM içinde, alt katta 460 m2lik büyük bir alan. Kabul edelim ya da etmeyelim AVM'ler alışveriş merkezleri olması sebebi ile toplumun farklı kesimlerinden insanları bir araya getiren yerlerdir. O nedenle de oralara, insanlara ulaşmak maksadıyla sanatı götürmek gerekiyor. Daha önceleri bu mekanlarda sanata yönelik hiçbir şey yapılmazken 2010'da Ekavart'ın yöneticisi ve sahibi Sayın İnci Aksoy'un büyük çabalarıyla Kültür Bakanlığı AVM'lerin içinde en az 200 metrekarelik bir alanın muhakkak sanata ayrılmasına karar verdi. Avenue Bodrum'da da böyle bir alanın sanata ayrılmasının, oranın yönetiminin -kanunların zorlamalarının dışında -sanata olan ilgi ve sevgilerinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. AVM'lerde sanat niçin gerekli dersek; sanatla halk arasında bir yakınlık kurmak, sadece alışverişten ibaret bir dünya olmadığını göstermek, sanat kavramını onlara aşılamak için önemli. Sanat nerede yapılırsa yapılsın, desteklemek, yaygınlaşmasını sağlamak lazım. H. K.: Bodrum gibi yazlık yerlerde sergi açmak son yıllarda çokça karşımıza çıkan bir durum. D. Ö.: Bildiğimiz gibi sanatın merkezi Türkiye'de İstanbul'dur. İstanbul, sanat konusunda belirleyici bir kenttir. Yaz geldiğinde İstanbul'da ve Türkiye'nin başka büyük şehirlerinde yaşayan sanatçılar, sanat profesyonelleri ve koleksiyonerlerin çoğu Bodrum'u bir buluşma noktası haline getirdiler. Öte yandan Bodrum sahil şeritlerinde bulunan diğer kentlere göre Türkiye'nin markalaşmış en önemli yerlerinden biridir. Bu nedenle yaz aylarında buraya gelen maddi durumu ve kültür düzeyi yüksek insanların sanat ihtiyaçlarını karşılamak için Bodrum'da sanatla ilgili birçok çalışma yapılmıştı ama bildiğim kadarıyla Art212 bunların içinde konuya en mantıklı ve profesyonel şekilde yaklaşan yer oldu. Bunun dışında güzel bir sahil şeridinin, tarihi turistik mekanların, yat limanının orada olması ayrıca yurt dışından maddi durumu iyi birçok turistin de gelmesine neden oluyor. Tüm bunları birleştirdiğimizde Bodrum'un Türkiye'deki diğer birçok yerden daha iyi olduğunu ve Avrupa'daki bu tür kentlerle rahatlıkla yarışa girebilecek bir marka kent olduğunu söyleyebilirim. Umarım ilerde Bodrum sürekliliği olan festivaller ve sanatsal etkinliklerle dünyada iz bırakan bir yer olur. D. Ö.: Genellikle sanatla ilgilenen kurum ve kişilerin çoğu İstanbul'da konuşlanmış durumda. Bunlar, kendi aralarında doğal olarak bir rekabet alanı yaratmış durumdalar. Herkes kendi alanında 'en iyiyi' yapma derdinde. Dünyanın her yerinde olduğu gibi bu çok normal bir durum. Her ne kadar dünyada bu tür merkezler olsa da sanatın merkez dışına yayılması için devlet ve sanatı yönlendiren kişiler konuyla ilgili çeşitli formüller üretip uygulamalara gitmektedirler. Bizde ise bunun tam tersi olmakta, merkez dışında kalan herkes ötekileştirilmekte ya da yok sayılmakta. Yanlış olan bu. Şimdiye kadar yaptığım projelerde ve sergilerde buna hep karşı çıktım ve bu nedenle de merkez dışında yaşayan sanatçıları yaptığım çalışmalara dahil ettim. Bunu şunun için söylüyorum. Ötekileştirme ya da yok sayma çok kötü bir durum ve doğal olarak da merkez dışında kalan sanatçıların hayatla ve sanatla olan ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkilemiş oluyor. Türkiye'de sistem daha tam oturmadığı için zemin çok kaygan ve bana göre sistem içinde hiçbir şey tam işlemiyor. Yani ne bir sanatçı tam olarak sanatçı gibi çalışabiliyor, ne de bir galerici. Eleştiri sistemi, profesyonel takip vs. yok. Sistem sürekli olarak aksıyor, bir başka deyişle sistem kendi içinde yıkılıyor, ayağa kalkıyor; sonra tekrar yıkılıyor tekrar ayağa kalkıyor, yani düşe kalka yoluna devam ediyor. Tüm bunlar olurken de merkez dışında periferide kalan tamamen yok sayılıyor veya sistem dışına itekleniyor. Tabi her ne kadar eleştirsek de iyi çalışan bazı sanat kurumları, galeriler ve sanatçılar var. Şöyle yurt dışına özellikle de gelişmiş Batılı ülkelere baktığımızda devletin sanatın arkasında durduğunu ve sanatın merkez dışında da yayılması için bir çaba sarf ettiğini görüyoruz. İngiltere'de yaşayan biri olarak oradan örnek verecek olursam, Art Council England'ın sanatı Londra dışına taşımak için özel programlar geliştirdiğini, Londra dışında yaygınlaştırdığını, Londra dışında kalan kurum, kuruluş ve sanatçılara büyük destekler sağladığını söyleyebilirim. H. K.: Türkiye'de devletin sanata katkısı az. D. Ö.: Bizde devletin sanata katkısı az demek bir yana katkısı falan yok. Atatürk zamanında kurulan sistem aynı kalmış, üzerine pek bir şey eklenmemiş. Mesela Devlet Opera ve Balesi, Devlet Tiyatroları, Resim ve Heykel Müzeleri hep o dönemin ürünüdür. Sanatı ülke geneline yaymak için ellerinden geleni yapmışlar. Mesela Atatürk, zamanında 67 vilayete ressam göndermiş. Düşünsenize bugün hangi devlet adamı bunu yapar! O yüzden Cumhuriyet'in kurulduğu yıllar ve hemen sonrası haricinde ben her zaman Kültür Bakanlığını eleştirdim ve bu şekilde giderse eleştirmeye de devam edeceğim. Kendi sanatını, sanatçısını desteklemeyen bir bakanlığı eleştirme hakkımın olduğunu düşünüyorum. Genel bütçeden sanata binde iki ile beş arasında yer ayıran bir devletin kültür ve sanata dair hiçbir şey yapmak istemediğini net bir şekilde söyleyebilirim. D. Ö.: Günümüz Türkiye'sinde yerel yönetimlerin çoğu iktidar partisine bağlı olduğu için siyasi iktidarın muhafazakar ve hatta buna bağlı gerici yapısı içinde hareket ediyorlar. Mesela toplumsal yapıyı bilinçlendirici sergiler yapılmıyor. Beden korkusu nedeniyle 'Nü' sergilenmiyor. Heykeller saldırıya uğrayarak yıkılıyor ve doğal olarak da bu sistemin içinde yer alan yerel yönetimler kendi galerilerinde ya da sanat merkezlerinde suya sabuna dokunmayan, niteliksiz sergilere yer veriyor. Aslında bilindiği gibi bugünkü iktidar yerel yönetim kanununu değiştirdi ve değişen yerel yönetimler kanunları ile yerel yönetimlerin eline çok para geçti. Fakat ben bu paranın çarçur edildiğini, bunca olanağa rağmen hiçbir şey yapılmadığını düşünüyorum. O yüzden de yerel yönetimlerin sanatın ülke geneline yayılmasında önemli bir katkı sağlayacağına inanmıyorum. Bunun dışında özel sektöre baktığımızda, onların daha doğru işler yaptığını söyleyebilirim. Yavaş yavaş yurt dışındaki birtakım modelleri ülkemize getirerek ve sanatın yaşamsal bir değer olduğunun bilinciyle hareket ediyorlar. Bu çerçevede özel sektör bir başka deyişle iş adamları, sanata daha çok ilgi duymaya ve önem vermeye başladı. Fakat bana göre bu ilgi hala eksik. Örnek verecek olursak bir sanat eserini sevmenin dışında onu bir maddi değer olarak görüyorlar. Her ne kadar sanat eserinin değer olduğunu anlasalar da eserin yapım sürecini, yapan sanatçıyı bilmedikleri için aldıkları yapıtları da sıradan bir mal gibi değerlendirmeye başladılar. Bu hatalı bir davranış biçimidir. Sanat eseri sevgi ister, ilgi ister, bilgi ister. Sanat eseri almak süreklilik ister. Birkaç kişi dışında, bu konuya ilgi gösteren iş adamlarımızın bunun farkında olmadığını görüyoruz. Sanata sadece alınarak değer verilmez önemli olan onu anlamak, yapan sanatçılara da değer vermektir. Bu kadar zenginimiz var. Bu zenginlerin sanatçılara sponsor olmaları lazım. Seçtikleri sanatçıları destekleyebilir, onları yurtdışına bilgi ve görgü için gönderebilirler. Bizdekiler ne yapıyor? Aldıkları lüks arabaların yanına başka bir lüks araba, evlerin yanına başka bir lüks ev vs. alıyorlar. Kısacası yaşadıkları çağı ıska geçiyorlar. Bu belki onların özel hayatı ve buna bağlı istekleri olabilir; ama biraz da toplumsal sorumluluklarını bilerek hareket etmeleri gerekiyor. D. Ö.: Evet, ne yazık ki karamsar bir tablo çizdim ama bu bir gerçek. Türkiye'de iyi bir yerlere gelmiş sanatçılar varsa da bunlar kendi olanaklarıyla, bin bir zorlukla, bireysel çabalarla bir yere gelmişlerdir. Eğer yurt dışında bir başarıya ulaşmışsalar da bu onların kişisel çabalarıyla oluşmuş bir durumdur. Bu durumun onların kendi yaşadıkları coğrafyadan umudu kestiklerinin bir göstergesi olduğunu düşünüyorum ve o yüzden bu sanatçılar bireysel olarak hareket ediyorlar. D. Ö.: Aslında yurt dışında gerçek anlamda tanınan Türk sanatçısı yok. Bilinen de kendi ülkesinde gerçek anlamda tanınmıyor. Genel olarak dünya sanat ortamı içerisinde kim tanınıyor? Kimse... Sanatta bireysel gelişme diye bir şey yok, eğer bir yere varacaksak hep birlikte varmalıyız. Devletiyle, yerel yönetimiyle, işadamıyla el ele vererek bir yere varabiliriz, aksi takdirde az önce dediğim gibi bulunduğumuz yerde sayacağız. D. Ö.: Bence kolay kolay çıkamayacak çünkü Türk sanatının önündeki engeller çok büyük. Ama hayatı da umutsuzluklar dizisi üzerine kuramayız. Her şeyden önce Batılı normları kabul ettiğimizde ve uyguladığımızda bu karamsar tablodan sıyrılabileceğimizi düşünüyorum. Devletin kültür sanat kurumlarını iyi bir şekilde yönetilmesiyle, yerel yönetimlerin herkese değil nitelikli olana yer vermesiyle ve gerçek sanatı desteklemesiyle, sanat eğitiminin en iyi şekilde yaygınlaştırılması ve geliştirilmesiyle, sanat eğitimi veren üniversitelerin özgür bırakılmasıyla, iş adamlarının sanata destek vermesiyle ve bunun dışında da yurt dışı ilişkilerin geliştirmesiyle bu iş düzelebilir. Mesela biz hep kendimizi kendi içimizde kıyaslıyoruz. A nın resmi B den daha iyi ya da A kurumu B kurumundan daha iyi gibi bir kıyaslama içine giriyoruz. Burada yanlış olan kendimizi hep içerdeki bir aktörle kıyaslamamız. Tam tersine kendimizi, kendimizden daha iyi olanlarla kıyaslamamız, eksiklerimizi gidermemiz gerekli. Bu yüzden bizim gerçek anlamda yurt dışına açılmamız, oradaki yapılanmayı, çalışma biçimini örnek olarak almamız gerekiyor. Kısacası bunun için sanata bütçe ayırmalıyız, yayınlar, sergiler, ilgi çekici projeler vs. yapmalıyız. Bunları yapmadığımız sürece bu işin içinden çıkamayız. Türk sanatının gelişme göstergeleri sadece sanatçılara bağlı değildir. Bugün Türk resim sanatı yurt dışında yeterince yer alamıyorsa bunun sorumlusu devlettir, yerel yönetimlerdir, üniversitelerdir, özel sektördür, zengin iş adamlarıdır. Devletin ya da sanat kurumlarının yeni bir kültür sanat politikası yaratmaları gerekiyor. Yeni kurulacak olan yapı Türkiye'de sanatın nasıl geliştirileceğinin çarelerini aramalı ve sanata ayrılan bütçenin arttırılması ve yurt dışı ile önemli ilişkilerin desteklenmesi gerekmektedir. Kimsenin elinde sihirli değnek yok. Bu bir süreç, akıl ve sevgi işi. Ama olmayacak diye de bir şey de yok. Eğer bu süreç başlamazsa, kendi iç dünyamızda kendimizin bir şey olduğunu zannederek yaşamaya devam ederiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/residency-opportunity-with-stipend-for-international-artists/", "text": "The Kimmel Harding Nelson Center for the Arts, Nebraska City, NE. 2- to 8-week residencies for writers, visual artists, and composers. Housing, studio space, $100/week stipend. Two deadlines each year: postmarked March 1 for the following July December 15; postmarked September 1 for the following January-June 15. The Kimmel Harding Nelson Center for the Arts offers from fifty to sixty juried residencies per year to visual artists, writers, composers, and interdisciplinary artists from across the country and around the world. The Center does not discriminate on the basis of disability, sex, age, race, religion, or national origin. The KHN Center accommodates up to five artists at a time for stays that vary from two to eight weeks. Each resident is provided with comfortable accommodations, ample studio space, and a weekly $100 stipend for the duration of their stay. All residents are selected by a discipline-specific panel of professionals with decisions based on the quality of the proposal and the support materials submitted. Nebraska artists and those transitioning from graduate school receive special consideration by the Kimmel Harding Nelson Center. Each year, some residencies are reserved for these artists. Applicants are required to apply online through our Slideroom portal. A non-refundable application fee of $35 applies. Application deadlines are March 1 for July December residencies and September 1 for January June residencies annually. Application details and guidelines are located on the Application Processpage. Many frequently asked questions are answered here. If you can not find the information you are looking for, please email or call us at 402.874.9600."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/telaffuz-edilmez-c-m-kosemen-the-empire-project-11-eylul-18-ekim-2014/", "text": "The Empire Project, 11 Eylül 18 Ekim 2014 tarihleri arasında C. M. Kösemen'in Telaffuz Edilmez adlı sergisine ev sahipliği yapacak. Sanatçı ve araştırmacı C. M. Kösemen, bu ilk solo sergisinde bilinçaltı dünyasının garip yaratıkları, perileri ve insan-hayvan karışımı varlıklarını ele alıyor ve bizi insan yapan telaffuz edilmez duyguları sorguluyor. -Stanislav Lem, Solaris'ten Sanatçı ve araştırmacı C. M. Kösemen, ilk solo sergisinde bilinçaltı dünyasının garip yaratıkları, perileri ve insan-hayvan karışımı varlıklarını ele alıyor ve bizi insan yapan telaffuz edilmez duyguları sorguluyor. Kösemen, insanlığın en temel duygularıyla anatomik detay ve arketipal figürlerin doğru kombinasyon kodunu kullanarak ilişkilenebileceğimize inanıyor. Kol ve bacak, yüz, göz, diş ve cinsel organ suretlerine içgüdüsel olarak tepki veriyor ve hayvanların vücut kısımlarını evrimsel mirasımız sayesinde anında tanıyabiliyoruz. Her bir öğe, tıpkı bir piyanonun tuşları gibi, insan ruhunda belli bir tepkiye sebep oluyor. Dolayısıyla birbirine zıt formların yanyana bulunması izleyiciyi duygusal tepkilerin kaleidoskobundan baktırıyor ve bilinçaltında bir yolculuğa çıkarıyor. Lascaux'taki mağara resimlerinden itibaren, insanların bu tarz sembolleri kullanarak bireysel ve kolektif şeytanları ile yüzleştiğini savunan Kösemen, bu durumu görsel sanatın temelinde yatan bir olgu olarak görüyor. İnsanlar ve kültürler, hayatta yollarını çizerken bir seri açık, üstü kapalı ve son olarak da telaffuz edilemez ifadeyi bir arada kullanıyor. Basit, vurucu resimleri ile Kösemen, hepimizin yaşamlarının altında yatan, dile getirildikleri anda yaşamımızı tepetaklak etme potansiyeline sahip aşk, korku, pişmanlık, merak ve şehvet hislerine tercüman olmaya çalışıyor. Ankara'da doğan C. M. Kösemen Cornell ve Sabancı Üniversiteleri'nin ardından Goldsmiths College'da master öğrenimini tamamladı. Kösemen'in ilgi alanları arasında sürreal sanat, Akdeniz tarihi, mistisizm ve okült hareketlerin tarihi, paleontoloji, evrim, zooloji ve görsel kültür bulunuyor. Kösemen'in eserleri daha önce İtalya, Viyana, İstanbul ve Londra'da sergilendi. Empire Project ile gerçekleştirmiş olduğu son sergiler 2013'teki Başıbozuk karma sergisi, 2013 Contemporary Istanbul fuarı ve yine geçen yıl Frederic Lezmi ile BookLab sergisi. Bir araştırmacı olarak Kösemen değişik konulardaki üç kitabın da yazarı; Osman Hasan and the Tombstone Photographs of the Dönmes, All Yesterdays: Unique and Speculative Views of Dinosaurs and Other Prehistoric Animals, ve Cryptozoologion, the Biology, Evolution and Mythology of Hidden Animals. Aynı zamanda Benetton'un Colors dergisinin editörlüğünü de yaptı ve reklam ajanslarında çalıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/the-keyholder-residency-program/", "text": "The Keyholder Residency Program offers emerging artists free 24-hour access to printmaking facilities to develop new work and foster their artistic careers. Residencies are free and one year long, starting on April 1st and October 1st each year, and they take place in the shared Artists' Studio, including the solvent/etching area and the darkroom. Keyholders work independently, in a productive atmosphere alongside other contemporary artists. Artists from all disciplines are eligible to apply; print-making skills are not required, but some familiarity with the medium is recommended. Basic instruction in printmaking techniques is available for new Keyholders. Technical assistance is not included in the program, but is available at additional cost. Participation is competitive. Applications are evaluated by a rotating committee of artists, critics, curators, and art professionals based on the quality of submitted artwork. A total of 8 artists are awarded the residency annually. Artists based in the New York City area and without access to a studio space are encouraged to apply. Keyholder Residencies have been supported in large part by grants from the New York State Council on the Arts with the support of Governer Andrew Cuomo and New York State Legislature, Jerome Foundation, NYC Department of Cultural Affairs in partnership with the City Council, New York Community Trust, PECO Foundation, and Milton and Sally Avery Arts Foundation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/umut-yalim-her-gun-kirmizi-bir-pazartesidir-ya-da-ortak-akil-akil-degildir/", "text": "Avamlaşma, çağımızın en başat sorunu. Bu sorun, hayatımızdaki her alan ve süreci etkiliyor. Her ne kadar günümüz düzeni insanı bireyci yapsa da, ortak bir akıl bize dayatılıyor. Bu ortak akıl kavramı yüksek bir erdemmiş gibi sunulsa da, ortak akıl, aklı öldüren bir kavram çünkü insanın iradesini ve tek başına karar verme yetisini ortadan kaldırıp, özgün ve özgür düşünebilmesini önlüyor. Avamlaşmanın getirdiği ortak akıl, önceleri küçük yerleşim birimlerimde tezahür eden bir özellikti. O yerleşimin insanları aynı inançları paylaşır, aynı yemekleri sever; aynı müzikleri sevmez, aynı insan yapısından hoşlanmazdı. Bu yüzden de, küçük yerleşimlerde barınmak bir dışarlıklı için zordu. Oralı olmak gerekir ya da öyle davranmak zorunda kalınırdı. Çok seslilik, ora ahalisi için tehlikeli bir durumdu. Düzeni bozabilirdi. Bu nedenlerden ötürü, kanımca, ötekileştirme kavramı küçük yerleşim birimlerinde başladı. Kente göçle birlikte bu ülke çapına yayılıp, ötekileştirme, memleketin gündelik ruh hali oldu çıktı. Ortak akıl, memleket sathına yayılan ötekileştirmenin ana motoru oldu. Bu da, her günümüzü Kırmızı Bir Pazartesi yaptı. Peki, Kırmızı Pazartesi nedir? 1981 yılında basılan bir Gabriel Garcia Marquez romanı. Roman, öldürüleceğinin bütün kasabaca bilinmesine karşın Santiago Nasar adlı gencin Vicario Kardeşler tarafından göz göre göre nasıl öldürüldüğünü anlatıyor? Santiago Nasar, bir Karayip Kasabası'na göç eden Arap bir ailenin çocuğudur. Romanda, Arap sözcüğü anlatıcı tarafından kullanılsa da, ahali bu göçmen ve dışarlıklı kesime Türk diyor. Türk, Latin Amerika kültüründe Osmanlı coğrafyasından göçen herkese deniyor. Santiago Nasar ve ailesinin Ötekiliği Türk olmalarından itibaren başlıyor. Romanda, Türk olması bile öldürülmesi için yeterliydi iması sık sık kullanılıyor. Hatta, belediye başkanı cinayet sonrası kargaşa çıkmaması için bu Türk aileleri ziyaret ediyor. Özünde, bu aileler geleli yüz yıl olmasına karşın Hristiyanlaşmış ve kültürel birkaç Arapça sözcük kullanmalarının dışında İspanyolca'yı anadilleri olarak benimsemişler. Buna karşın, kökenleri yörede hala toplumsal ve kültürel bir tehdit olarak duyulabiliyor. Ortak akıl bu davranış kalıbını ahaliye yaşamlarının her görünmez anında dayatıyor. Zaten ötekileştirme yaşamın doğal ve görünmez akışında ortaya çıkar. Kasabamızı bu ötekileştirmeye göre seçmeye, arkadaşlarımızı yine bu kavrama göre edinmeye başlarız. Santiago Nasar da bundan gizliden gizliye etkileniyor roman boyunca. Her cinayet bahsi açıldığında, Nasar'ın ten renginden ve kıvırcık saçlarından söz ediliyor ve bu Esmer Delikanlının öldürülmeyi içten içten hak ettiği vurgusu satır aralarında ama kalın harflerle her fırsatta yineleniyor. Nasar'ın öldürülmeyi hak etmesinin nedeni nedir? Nasar, Angela Vicario adlı genç kızın bekaretini bozduğu gerekçesiyle, kızın ikiz ağabeyleri Pedro ve Pablo Vicario tarafından hunharca öldürülür. Angela Vicario gerdek gecesi bakire olmadığı anlaşılınca, bunun müsebbibinin Santiago Nasar olduğunu söyler. Ancak romanın sonunda anlarız ki, Angela suçu Nasar'ın üstüne atmıştır; çünkü Nasar harcanması en kolay kişisidir o kasabanın. Kasabanın müzmin ve körelmiş ortak aklı da buna cevaz verircesine, bir türlü Vicario kardeşleri engellemeye kalkışmaz; çünkü Vicario kardeşler, kasabanın bilinçaltındaki o dışarlıklı düşmanlığını okşamakta ve bu öldürüm o dürtüyü tatmin etmektedir. Kasabanın ortak aklından kurtulmuş tek kişisi olan meyhane sahibesi, kasabalıyı gencinden yaşlısına; polisinden belediye başkanına uyarsa da, çabaları bu ortak aklın ve avamlaşmanın kurbanı olacaktır. Bu tür öldürümlerden sonra, ahaliye bir genel ahlak nüzul olur. Burada, iki sorun vardır. İlki, ortak akıl gibi ortak ya da genel ahlak da çok tehlikelidir. Akıl gibi ahlak da bireysel olmalıdır; çünkü toplumsal ahlak kitlelerin bireysel düşünmesini engelleyeceği için bir olaya ahlaki ya da vicdani yönden eğilmelerini sağlamak yerine içlerindeki örfi duyguları harekete geçirir. Bir olaya örfi yaklaşmak insanı kendinden öncekilerin davranış kalıplarıyla sınırladığından, o olay karşısındaki insanın özgür iradesini devreye sokmasını engeller. Bu da, tarih boyunca gerçekleşen her türlü toplu olaya sebebiyet vermiştir: toplu kıyım, toplu göç vs. İkincisi nüzul olma kavramı. Bu kavram, İslami bir dilden gelir. Türkçesi, inme ya da indirilmedir. İslami dilde ayetlerin inmesini temsil eder. Genel ahlakın nüzul olması da tam da burada devreye girer; çünkü ahlak eğer ayetler gibi bize tepeden indiriliyorsa, ahlakın indirildiği o topluluk yozlaşmıştır artık. Romanda da, genel ahlakın nüzul olduğu ahali Nasar'ın öldürümü karşısında veremediği sınavı, öldürüm sonrasında da veremez. Öldürümün göz göre göre gelmesini ahali basiret bağlanmasına yorar. Onlara göre, Nasar'ın Vicario Kardeşlerce öldürülmesi düşünülmeyecek bir olaydır. Ancak, hunharca öldürülür. Olağan bir cinayet değildir bu. Herkeslerin gözü ve Nasar, evinin önünde ve herkesin gözü önünde defalarca bıçaklanarak öldürülür ve kimse gık diyemez. Örfi duygular ve genel ahlak yüzünden herkes susmuştur. Roman anlatıcısı, cinayet sonrası ahaliyle konuşur. Ahali büyük ama sözde bir üzüntü içerisindedir. Yine genel ahlakın yozlaştırdığı ve avamlaştırdığı toplulukların ortak ve yapay duygusudur bu. Bunun nedeni de, vicdan azabıdır. Bu vicdan azabı yüzünden yozlaşan öbek bir üzüntü yarışına girer ve ölen kişiyi övmeye başlar. Romanda da, bunu görüyoruz. Bütün kasaba halkı Nasar'ı övmeye başlar ve öldürülmesinden dolayı tek tek üzüntülerini belirtirler. Kitap da, bu minvalde biter. Ancak sonu çok ilginçtir. Kapısının önünde defalarca bıçaklanan Nasar, ölümünü tamamlamak için, iç organları elinde, mutfağına kadar yürür ve yere yığılarak ölür. Burada ilginç olan da şudur; iç organları elinde olan Nasar, yanında geçen yaşlı kadına Ben öldüm, der o sırada hala yaşadığı halde. Böyle der çünkü Nasar, o kasabada yaşadığı sürece ölüdür zaten. Bu son öldürüm sadece malumun ilamıdır. Tıpkı, bugün coğrafyamızda da yaşadığımız gibi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/17/uykudaki-tini-gunes-acur-nadir-baylan-baylan-restaurant-08-eylul-08-aralik-2014/", "text": "Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Güneş ACUR ve Nadir BAYLAN'ın 'UYKUDAKİ TINI' adını taşıyan resim sergisi Banyan'da 'Art For The Soul' projesi kapsamında Şeli Art Project işbirliğiyle sanatseverlerle buluşuyor. tüketmek ve yanlızlaşmarımızı hızlandırmak için planlanmış bir evren. İçinde bulunduğumuz bu kendimizden geçiş yani uykuda hali dakikalar, saatler akıp giderken farkına bile varamadığımız yalnızlığımızdan geçip giden zaman da biz ise uyandığımızı zannedip koşmalara devam ediyoruz. Bu sorgulamalar ve arayışlar birikerek çoğalıyor ve bir bakmışız istem dışı dışa vurum olarak resimlerimizin karşısında kala kalıyoruz. Bu kimi zaman bir renkle kimi zaman bir figürle bana selamını çakıyor biz buradayız bizi gör duy kokumuzu al diye. Onlar o kadar çoklar ki ne renk nede figür yetiyor sanki tuvalin içinden çıkıp bana hadi bir kahve yap ta içelim der gibi, bende öyle yapmaya çalışıyorum onları tuvalin dışına çıkartmak için elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum çalışacağım. Çalıştım demek istemiyorum....... Güneş Acur insan hallerine dair gözlemlerini, ütopik ya da kurgusal diyebileceğimiz bir atmosferde hikayeleştiren, tuval üzerinde renkleri seven bir sanatçı. Sanatçı,1975 İstanbul doğumlu, Hacettepe Güzel Sanatlar Seramik Bölümü mezunu(1999). Sanatçı 2003 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri Rehabilitasyon ve Bakım Merkezi'nde 'OHAL Gazileri'ne gönüllü olarak seramik eğitmenliği yaptı ve atölyelerinden çıkan eserlerin sergilenmesi adına organizasyonlarda aktif görev aldı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında İstanbul Çocuk ve Gençlik Bienali'nde atölye çalışmalarını yürüttü. 2012 Işık Üniversitesi Sosyal sorumluluk projesi altında bedensel engellilere sanat atölyesi yürütücülüğü yaptı. İnsan hallerine dair gözlemleri ve duyarlılığı bu projelerle paralel olarak yürüttüğü ressamlığında görünür oldu. 2003 yılından bu yana Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji Bölümü'nde, 'Küçük Buluntu Restorasyon ve Konservasyonu' dersini yürütmektedir. Resim ve seramik çalışmalarını devam ettirdiği atölyesinde aynı zamanda temel resim ve seramik eğitimi vermeyi sürdürmektedir. Gözümüzün önünde, koyu bir zemin üzerinde, ani parıldamalarla kendini ortaya koyan bir mevcudiyet var. Düşüncede beliren imgenin, keskin formlu, ışıklı, dokunulabilir bir mevcudiyete doğru, resimsel düzlem üzerinde belirişinde gösterilen o dolaysız, açık anlatım, Nadir Baylan'ın çalışmalarının esasını oluşturuyor. Çizginin özgür hareketine, renklerin olanca içtenliklerine, boyanın o yoğun ve boyutlu katmanlarına tutkuyla bağlılık geliştiren bir sanat anlayışı var Baylan'ın. Onun resimleri, bu tutkunun yoğun enerjisini taşır. İmgelerinin görselleştirilmesinde aynı zaman da, cezp edici bir gerilim söz konusudur. Bakışı sürekli diri tutan bir gerilimdir bu. Bir kahraman yoktur Baylan'ın resimlerinde, resmin tüm alanına hükmeden bir ilişkinin yarattığı bir mesaj yoktur. Sadece bakışımızı esir alan dinamik bir enerjisi vardır resimlerinin. Aynı zamanda sürprizlerle doludur Baylan'ın resimleri. O resimsel düzlemde gezinirken, sunulan görüntüyü apansız başka türlü kılan bir çıkıntıyla, -o an için orada olmaması gerektiğini düşünebileceğimiz bir renk, bir ışık patlaması, ya da bize bakan bir yüz formunda- karşılaşabiliriz. Onu fark ettiğimiz anda da, resimsel düzlem, bakışımızda yeniden oluşmaya başlar. Bir mevcudiyetin dinamik hareketidir bu. Aynı zamanda Nadir Baylan'ın imgelem dünyasını tüm canlılığıyla resimsel düzleme taşır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/19/dun-bugun-gurbuz-dogan-eksioglu-ekavart-gallery-23-eylul-25-ekim-2014/", "text": "EKAV/Eğitim Kültür Araştırma Vakfı, yeni sezonun ilk sergisini uluslararası üne sahip Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun çalışmaları ile açıyor. Dün Bugün Gürbüz Doğan Ekşioğlu sergisi 23 Eylül 25 Ekim 2014 tarihleri arasında sanat severlerle Ekavart Gallery de buluşuyor. Sanatçının sergisinde; kağıt, tuval, üç boyut ve fotoğrafın yer aldığı, özgün anlayış biçimiyle yarattığı kompozisyonlardan oluşan yapıtları yer alıyor. Sanatçı biçim ve düşünce arasında kurulmuş mükemmel bir sanatsal dengeyi dışa vurarak, yaşadığımız dünyada bambaşka içgörüleri ortaya çıkararak bizi gündelik hayatın rutininden çekip alır. Onlara baktığınızdabiçimsel güzelliğin zarif desenlerin ve renk katmanlarının doğurduğu içkin enerjiyi hissedersiniz. O anda bir kez daha öyküler sizi cezbeder, gerçeküstü ve çoğu kez de ironik imgeler aracılığıyla kurulan gerçeğin şiirsel ama aynı zamanda absürt inşası üzerinden şekillenen öykülerdir. Resimlerindeki iletişim boyutu, Doğan Ekşioğlu'nun çalışmalarını anlamlandırmada birincil önemdedir. O, felsefe siyaset ve şiir üzerine düşünceleri didaktik olmayan polemikçi bir üslupla görsel olarak tartıştırır. Bununla beraber onun resimleri, sosyo-politik eleştirinin yanı sıra mizah unsuru da taşır. Gerçeğin alternatif kavrayışlarını ifşa etmek için yaygın klişelerin ötesine bakmaktan çekinmeyen sanatçının çalışmalarının gücü toplumumuzun serinkanlı ama titiz gözlemine dayanır. Ütopik bir karaktere sahip, içten ve kendine has eserlerle dolu bir sergi sizleri bekliyor. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/19/haluk-oner-proustun-zamana-karsi-zaferi-kayip-zamanin-izinde/", "text": "Fransız ve dünya edebiyatının en önemli üslup yazarlarından biri olan Marcel Proust, on dört yıllık emeğinin ürünü olan Kayıp Zamanın İzinde serisinde yüzlerce karakterin yaşamını zamanın kozmik ve psikolojik algısından yola çıkarak kurgular. Proust bütün yaşamları zaman ve mekan ilişkisinin anlardan meydana geldiği düşüncesinden hareketle anlatır ve yazma eyleminin kendisini de roman kurgusunun bir parçası haline dönüştürür. Yedi ciltlik roman serisinde beş yüze yakın karakterin yaşamını uzun bir zaman diliminde birbiriyle bağıntılı bir kurguyla yazan Proust, bu kadar uzun bir anlatıda doğabilecek boşlukları ben dilini kullanarak, anları birleştirerek, karakterleri döngüsel bir kurguyla yaşatarak ve zaman algısını genişleterek sağlamıştır. Bu makale Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde adlı nehir romanlarının başta zaman algısı olmak üzere yapı ve içeriği üzerinde durmaktadır. Roman kurgusunda zaman algısının en az mekan kadar önemsenmesi gerektiğinin ve bu algının bir klasik yapıtta ne kadar genişletilebileceğinin hatta eğilip bükülebileceğinin de altı çizilecektir. Yaşamın, evrendeki bütün zaman ve mekan ilişkisinin anlardan meydana gelişi ve evrenin bu anlar üzerinden gidilerek zaman temelinde yaratımı, zaman ile mekanın birbiriyle bağıntılı ve birbirine muhtaç olarak sonsuza kadar var olup olmayacağına dair görüşler, doğasına uygun içkinlikte özgün ve cevapsız soruları da beraberinde taşıyan, bağımsız bir disiplin oluşturmuştur: Zaman ve mekan felsefesi. Felsefedeki zaman ve mekan kavramları, -yaratılan bir roman en soyut haliyle bile bu kavramlar üzerine kurulu olacağından- edebiyat içerisinde kurgunun gücüyle daha somut bir anlayışla yerini almış ve klasik yapıtların oluşumuna öncülük etmiştir. Kayıp Zamanın İzinde çaya batırılan bir madlenin tekrar şekillendirdiği bir dünyada geçen ve mekan karşısında zamanın üstünlüğü üzerine kurgulanmıştır. On dört yılda tamamlanan yedi ciltlik roman, ilk cümlesinden son cümlesine kadar zaman içerisinde sınırsız bir yer kaplayarak çok karakterli bir yapı ve kurgu üzerine kurulmuştur. Proust, uzun zaman dilimleriyle birbirinden uzaklaşan karakterleri, mekanları tek bir an içerisinde birbirine bağlayarak roman kronolojisinde yeni bir anlayış ve teknik oluşturmuştur. İlk ve son cildini önce tamamlayarak yazma eyleminin kendisini de bir kurgu oyununa dönüştüren Proust'un romanın ilk cildinde Anlatıcı olarak tanınacak -yalnızca birkaç yerde Marcel olarak çağrılan- karakteri, bir madleni çaya batırır, madlenin tadında geçmişini yakalar ve kitabın devamı zamanın döngüselliği ve karakterlerin zaman içindeki varoluşuyla geçer. Proust kitabını yazmaya başlamadan önce bu büyük yapıtın karalamalarını yapar. Bunlar arasında öne çıkan metin Contre Sainte-Beuve kendi edebiyat ve roman anlayışını dünyaya sunduğu deneme-roman tarzındaki kitaptır ancak kitabı bastıracak yayıncı bulamayan Proust çalışmasını bırakıp 1909 yılında kesintisiz bir çabayla büyük yapıtına başlar. Proust'un romanı kurgulayış biçimini anlayabilmek için onun romana bakışını dile getirdiği Sainte-Beuve'e Karşı adlı yapıtını incelemek gerekir: Proust'a göre bir yapıt hakkında bize en iyi bilgiyi yine yapıtın kendisi verir. Sanatçının özünü ortaya çıkaracak olan da onun kişiliği değil yalnızca yapıtıdır. Çünkü Proust açısından 'bir kitap alışkanlıklarımızda ve toplu yaşama halinde görülen kusurlarımızda ortaya koyduğumuz 'Benlik'ten farklı bir benliğin ürünüdür. Bu 'Benlik'i anlamak istiyorsak, bunu ancak o Benliği içimizde yeniden yaratmaya çalışarak başarabiliriz.(1) Anlatan, betimleyen ve ortaya koyan asli unsur yapıttır. Proust'un roman ve yazma üzerine düşündükleriyle zaman hakkında görüşleri benzeşir. Kitabın okurun nazarında tekrar yaratılması gerektiği gibi, zaman da yedi ciltlik serinin içerisinde bükülür, parçalara ayrılır ve tekrar yaratılır. Bu yaratım karakterlerin hepsini gerçek hayatta olduklarından farklı noktalara taşır, roman boyunca romanın 'şimdi'sinde geri dönüşler yaşanır ve olaylar bükülen bu zamanın yarattığı etkilere göre şekillenir. Yaklaşık 500 karakter yaratan Proust, bu karakterlerin büyük bir kısmını romanın bütünlüğüne uygun bir biçimde yerleştirerek işçiliğini zenginleştirir. Farklı iki an birbiriyle eşdeğer veya benzer olamaz; zamanın ikiye ayrılmış varlığı, fiziksel anlamdaki gibi -insan bilincinin sık sık karşılaştığı gibi- çeşitli hızlarda ve şekillerde var olabilir. Zaman, statik ve sabit durumların sürekli değişimini sağlayan bir dünya yaratır ve Proust'un bütün karakterleri, her bir anının değişmezliği, olayların getirdiği büyük değişimlerle, serinin birincisinden itibaren yaratılan yenidünyanın içinde tiplerden farklılaşmaya başlayıp -Proust'un yaşadığı dünyadan farklı olarak- yarattığı dünyaya dönüşürler. Zamanın getirdiği alışkanlık da bu karakterlerle birlikte dünyaya alışır ve okura değişen yenidünyayı hissettirir. Swann'ların Tarafı'nın ilk cümlesi Uzun zaman geceleri erken yattımdır.(2) Bu cümleden sonra uykunun alışkanlık ve zaman algısı üzerindeki etkisini anlatan sayfalar vardır. Zaman kozmik ve psikolojik anlamda tek boyutlu olmaktan uyku halindeyken çıkar. Uykunun yapısı gibi tek boyutlu bir zaman algısından kurtulur ve durgun anların oluşturduğu anımsamalar, roman kurgusunda ilerlemeyi sağlar: Bu fırıl fırıl dönen, karışık hatıralar en fazla birkaç saniye sürerdi daima; çoğunlukla, bulunduğum yer konusundaki kısa tereddüdüm sırasında, tıpkı koşan bir atı izlerken, kinetoskopun bize gösterdiği, birbirini izleyen pozisyonları tek tek ayıramayışımız gibi, bu çeşitliliği oluşturan çeşitli tahminleri birbirinden ayıramazdım.(3) Kinetoskopun yarattığı görüntülerle Proust anlatısının yarattığı görüntüler birbirine benzer. Çaya batırılan madlen veya Anlatıcı'nın babaannesini hatırlatan Grand-Hotel'deki oda, kesikli zaman kronolojisinin olayı yaratışına örnektir. Anlatıcı'nın hayatındaki değişiklikleri hatırlayışı ana karakter de dahil herkesi etkiler, olayların zamana bağlı olarak değişimini otaya koyar. Balbec'teki odanın iki ayrı ziyarette iki farklı duyguyu yaratması, mekanın zamana bağlı döngüselliğine iyi bir örnektir. Karakterler zamanın her aşamasında farklı hallere bürünür ve zamanın işleyişi sayesinde ortaya çıkar. Zamanın işleyişi, karakterleri zaman kronolojisi içindeki her aşamayı ayrı ayrı etkileyen varlıklara dönüştürür. Ancak bu varlıklar her bir anın arkasında, başka bir andan daha fazla veya az yaşanmışlık olduğu için duygusal bütünlüğü, düşünceleri ve algıları farklı olan varlıklardır. Anlatının uzun bir zaman aralığına yayılması, anlatıcının çocukluğundan başlayarak yaşlılığına kadar devam etmesi romanın kurgu ve olay yükünü artırır. Romanda onlarca eve girilir, insanla konuşulur. Ancak bu karmaşık gibi görünen yapı zamanla bir bütün oluşturur. Birbiriyle bağlantılı, birbirini tamamlayan, kurgusal bütünlüğü olan bir anlatı oluşturur. Proust zaman zaman oluşan kopuklukları ileri taşımalar, roman zamanındaki herhangi bir andan daha durağan ya da olay yükü daha az olan başka bir 'an'a dönüşler yaparak giderir. Bütün karakterleri, olayları ve 'haller'i romanın son kısımlarında bir araya getirip geri dönüşlerle ipuçlarını verdiği, yavaş yavaş ortaya koyduğu, kayıp zamanı gözler önüne serer. Bu yaklaşımın güzel örneklerinden biri Guermantes tarafıyla Swannların tarafının birleşmesi, bu birleşmenin karakterler aracılığıyla yapılmasıdır. Mme Verdurin'in bir Guermantes'a dönüşmesi de karakter devinimine örnek teşkil edebilir. 500'ü aşkın karakter, Proust'un bir adlar kuramı yaratması sayesinde ortaya çıkmıştır. Barthes, bütün bu adlandırmaları, özel adlar dizgisinin oluşturulmasını romanın önemli bir parçası sayar. Karakterlerin gerçek hayattan esinlenilerek yaratıldığı düşüncesi doğru ve geçerli olabilir; ancak gerçek hayattaki halleri dikkate alınmadan romandaki zamanın değişimine ayak uydurarak yaşarlar. Romanın sonlarında görülen Mme Verdurin ilk ciltte karşılaşılan Mme Verdurin değildir. Diğer karakterler gibi kökleriyle ilişkisi devam etse de romanın sonunda başka bir insan olur ve zaman onu da sosyetede bulunmak isteyen snop halinden Guermantes Prensesi'ne dönüştürür. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'den önceki anlatılarına bakılırsa Sainte-Beuve'e Karşı yapıtındaki gibi- bütün metinlerinin kısa, parçalı ama ortak bir kavramı, olguyu dile getirmeye çalıştığı görülebilir. Önceki bütün anlatılar Kayıp Zamanın İzinde'nin geleceğine dair birer işaret gibidir. Proust'un büyük eseri ne sadece bir aşk romanıdır, ne deneme türünde yazılmış bir edebi metindir. Yapıt içeriğinde bütün edebi anlatıların özelliklerini taşır ve hepsini ayrı bir ustalıkla muhafaza eder. Hem aşk romanı, trajik bir roman, hem eleştirel bir metin, otobiyografi, hem de bir deneme kitabıdır. Romandaki 'ben' dili karmaşık olaylardan örülü yapıyı çözümlemek için uygun bir dildir. Ben dili romanın içerisindeki otobiyografik unsurları anlamaya da yardımcı olur. Tabii zamanın dizilimi üzerinde oynanırken, romanın çeşitli bölümlerinde Anlatıcı'dan uzaklaşılır ve devinim içerisindeki diğer karakterlerin yanında zamanın akışı seyredilir. Swann'ın maceralarının anlatıldığı sayfalarda olduğu gibi anlatıcının ana olaydan uzak bir yerde rol aldığı da görülür. Romanda edebiyat tarihinde yer edinmiş, özellikle Balzac'ın İnsanlık Komedyası'nda da kullanılan bir teknik de kullanılır. Proust yapıtında roman karakterlerine bir süreklilik katar ve Balzac'ın her romanında aynı karakterleri kullanması gibi o da romanın başından sonuna kadar aynı karakterleri kullanarak bir döngüsellik yaratır. Proust'un seçimi değişen durumların, koşulların anlatıcı ve okur tarafından takip edilebilmesini de sağlar. Bazı karakterler kimlik değiştirirler ve aslında bu değişim Anlatıcı'nın bakışıyla paralellik gösterir. Anlatıcı'nın etrafındaki akışa bakışı, o karakterlerin de gerçekte olmadığı şekillere bürünmesini sağlar. Bu teknik, Proust'un karakterlerin zaman içerisinde incelenmesi gerektiğine dair görüşü göz önüne alınırsa, kitapta kullanılan asli üslup ve teknik unsurlarından biri haline gelir. Kayıp Zamanın İzinde algıların oluşturduğu bir romandır. Proust kitabına sürekli başka ögeler ekler, olaylara yeni karakterler ekler. Bu tekniğinde başarılı olması, onun ayrıntıları yakalayan bir yazar olmasına ve bunu tutkuyla uygulama çabalarına bağlanabilir. Evrenin üç boyutundan farklı olarak başka boyutları da bulunur ki zaman dediğimiz kavram bunlar arasında en önemlisidir. Algılarımız yalnızca üç boyuta ve zamana bağlı değildir. Hafızamız birçok parçaya ayrılmıştır. Daha az kullanılan, insanın karşısına daha az çıkan parçalar, beynimizin ücra bir köşesinde kalan sadece hayallerimizin pusuyla görebileceğimiz hatıraları ortaya çıkarır. Tat ve koku bir çay fincanından bir kenti dışarı çıkarabilir. Alışkanlığımız da bu durum karşısında bir şey yapamaz; çünkü tadılmış bir gerçeğin yeniden ortaya çıkarılmasıdır, bu. Proust algı zayıflığını kullanır, insanın ve fiziksel olarak aynı ilerleyen ama zihinler üzerinde farklı etkisi olan zamanın da yardımıyla Anlatıcı üzerinden yenidünyalar yaratmaya devam eder. Zaman, nice anın yan yana gelmesiyle oluşan hep durgun hep etrafıyla ilgilenen bir kavramdır. Kayıp Zamanın İzinde döngüsellik, değişim, sürekli akan ırmak gibi daima yenilenme, bireyin bilincine göre farklılık gösteren 'zaman'ın eseridir. Roman, bilincin zaman yanılgısı söz konusu olduğunda neler yapabileceğinin de bir göstergesidir. Zamanın eşsiz devinimi içerisinde insanı inceleyen bir yapıttır. Modern edebiyatta mekan kadar önemsenen zaman anlayışı ve algısı Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisinden sonra değişmeye başlamıştır. Bu roman serisi, kurgunun mekanın silik ve puslu boyunduruğundan kurtulmaya en çok yaklaştığı edebi metindir. Algıların ve alışkanlıkların bir madlenle neler yaratabileceğinin gösterildiği bu roman, modern çağların edebi anlayışını önemli ölçülerde değiştirmiş ve eserini tamamlayamadan ölmekten korkan, zamanla amansız bir savaş içerisine giren Marcel Proust'un adını ve varlığını ölümsüzleştirdiği kitabı olmuştur. Bu roman bize zamanın ve onun değişimiyle insan varlığının döngüselliğini, zaman felsefesinin edebiyat içindeki yerini, nasıl bir roman yaratılacağını ve ölümsüzlüğe ulaşmış Marcel Proust'un zamana karşı zaferini gösterir. Tük edebiyatında başta Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay olmak üzere pek çok yazarı etkileyen Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde serisi zaman anlayışı, mekan ve zaman ilişkisine getirdiği yeni yaklaşımlarla varlığını hissettirmeye devam eden önemli bir eserdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/19/pop-gazi-sansoy-zorlu-center-psm-sanat-galerisi-galeri-ilayda-07-agustos-28-eylul-2014/", "text": "Galeri İlayda, 7 Ağustos 28 Eylül 2014 tarihleri arasında Gazi Sansoy'unPop isimli solo sergisini Zorlu Center PSM Sanat Galerisi alanında gerçekleştirecektir. Rönesans resminde soylu ve güçlü sınıflara karşı eleştiri ve karikatürizasyonla da karşılaşırız. Sanatçılar, resimlerinde iktidar sahibi ailelerin şatafatlı yaşamlarını daha da abartılı ve biraz da hicivli resmederek yumuşak tonlu eleştirilerde bulunurlar. Bu, Sansoy'un, Rönesans sanatçıları ile buluştuğu zaman-ötesi bir noktadır. Sansoy, sözkonusu eserlere resimsel değerleri açısından büyük hayranlık duyarken konuları açısından eleştiri ile yaklaşır. Din, soylu sınıf, zengin ve gösterişli hayatların kahramanlarını ait oldukları yerden bu şekilde silerek, kendi deyişiyle onlarla dalga geçer. Sansoy, üzerinde çalıştığı tabloları dünyanın farklı müzelerinde kendisi fotoğraflar. Tuvale baskı alırken eserlerin çerçevelerini de kapsaması, hatta bazılarına ahşap taklidi plastik çerçeve yaptırması, onlara yaptığı müdahalenin absürt yanını güçlendirirken aynı zamanda onların müze objesi kimliğini de vurgular. Ciddi bakışlı müzelerin başyapıtlarına yaptığı bu muzipçe müdahale, bir yanıyla da sanat tarihine dokunur. Kutsal kişiler, mitolojik karakterler, soylular sanatın öyküsünü oluşturan kahramanlardır. Sanat tarihi onları anlatır, yorumlar, yargılar, öyküleştirir, yaşatır ya da öldürür. Onların imgelerinin sanat tarihsel olmayan bir müdahale ile yerinden edilmesi, bir anlamda kimliksizleştirilmeleri sanatın tarihinin de yeniden yorumlanmasını, değerlendirilmesini provake eder. İzleyici bir kez daha, bu kez sanatın tarihinde oluşmuş boşlukları doldurmaya davet edilir. Gazi Sansoy'un Avrupa Rönesans resmine duyduğu büyük hayranlık ve içlerinde varolma isteği, onların tuval üzerindeki dijital baskı kopyalarına yaptığı yalın ve özgün müdahalede vücut bulur. Bu çıkış noktasından doğan Yüzsüzler Serisi, içine sızdığı konular, alanlar ve kullandığı teknik itibari ile çok yönlü okumalara olanak veren zengin bir seyir fırsatı sunar. Galeri İlayda'nın Gazi Sansoy ''Pop sergisi, 28 Eylül 2014 tarihine dek Zorlu Center PSM'de sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/22/atilim-sahan-buyuk-iskender/", "text": "Büyük İskender'in hikayesinin anlatıldığı 2004 yapımı film, Alexander, belki de yalnız tarih meraklılarının gözünde yüksek kredisi olan bir seyirliktir. Ne gişede ne de eleştirmenler nezdinde reji ekibi/yapım şirketinin beklentilerinin tam anlamıyla karşılanmadığını düşünürsek sektörel açıdan pek de başarılı bir filmle karşı karşıya olmadığımız aşikardır. Gerçekten de salt estetik ölçülerle değerlendirsek veyahut bir entertainment çıktısı olarak da mizana vursak öyle ya sinema uğraşı daha çocukluk çağında sanatın sınırlarını aşıp bir endüstri haline evrilmiştir- ortada çok keyifle kendini izlettiren bir malzeme yoktur. Yine de hakkını teslim etmek gerekir ki, bu satırların yazarının naçizane görüşüne göre, Oliver Stone'un yapıtı, Büyük İskender'in biyografisinden uyarlanan kurgular arasında Robert Rossen'in 1956 yapımı Alexander the Great''inden de, Phil Karlson'ın 1968 yapımı aynı isimli televizyon filminden de iyi kotarılmış bir eserdir. İçlerinde Oliver Stone'un da olduğu senaristlerin, hamasi efsanelerden örülmüş perdeyi aralayıp, ardındaki insan İskender'i ön plana çıkarması, seyri sıkıcı kılması açısından bir risk unsuru oluştursa da tarihe uygunluk açısından oldukça doğrucu bir filmin perdeye yansımasına vesile olmuştur. Oliver Stone'un İskender'i, general ve imparator titriyle nümayiş eyleyen, sembolik bir karakter olarak koyu çizgilerle çizilmemiş; aksine film süresi içinde birden fazla kez ağladığına tanık olduğumuz, pişmanlık duyan, yas tutan, öfke nöbetlerine kapılıp, yer yer paranoid kişilik bozukluğuna gark olabilen psikolojik bir karakter olarak kurgulanmıştır. Tam bu noktada malumatfuruşluk müessesesine meyletmeden biraz tarih bilgisi vermek gerekirse; gerçekte III. Aleksandros kimdir ve Antik Helen Uygarlığı'nın mahiyeti nedir bir miktar değinmek gerekir. İskender Makedon kralı II. Philip'in oğludur. Siegfried Lauffer'in tabiriyle çobanlık ve çiftçilik ile uğraşan, şehir kültürü olmayan, Yunanlıların karakteristik özelliği sayılan otonom bir polis anayasasına bile sahip olmayan bir toplum olan Makedonlar Philip önderliğinde milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan'ı fethetmişlerdir. Tarihte daha birçok fatih kavmin öznelinde rast geleceğimiz üzere, askeri-militar üstünlüğü elinde tutan Makedonlar, daha ileri bir uygarlık seviyesine tekabül eden işgal altındaki Yunan şehir kültürü içinde asimile olmuşlardır. Antik Yunanistan felsefe, ticaret ve siyaset bilimdeki başarıları ve öncü rollerinden müsebbip komşu topluluklar üzerinde muazzam bir etkileme gücüne sahipti. Yine S. Lauffer'den öğrendiğimiz kadarıyla II. Philip öncesinde bile Makedon hükümdarlar politik sebeplerden Yunanlı kabul edilmeyi istemişler; ancak Demostenes'in Atina'da yürüttüğü politikayla barbar ilan edilmişlerdir. Ahameniş hanedanına yani Pers hükümdarlarına gelirsek; Asia Minor, Suriye, Mısır, Mezopotamya, İran ve İndus'u da sınırları içine alan devasa bir kütleyi şahsen yönetiyorlardı. Batı'nın, Doğu üzerindeki emperyalist emelleri İskender döneminde bile eski bir niyetti. Aynı şekilde Pers İmparatorları kendilerini dört bir yönün hükümdarları olarak gördükleri için kuzeyde İskitler ve diğer bozkır halklarını, İndus vadisinin ötesindeki Hindistan kabilelerini, güney ve güneybatıda Araplar ve çöl sınırındaki Libyalıları, batıda ise Kartacalılar ve özellikle Yunanlılar'ı İmparatorluğun sınırındaki basit, kenar bölge halkları olarak gördüklerinden bu ülkelerin içişlerine karışmaktan, ordularını gönderip siyaseten terbiye etmekten, kısacası boyun eğdirmekten çekinmiyorlardı. Filmin hemen başında filozof Aristoteles ile çocuk İskender arasında geçen diyalog da Yunanlıların Perslere bakışını anlatır türdendir. Önemli bir detay olarak Aristoteles, Perslerin bilinen dünyanın büyük kısmını yönetmesine karşın Yunanlılardan aşağı bir millet olduğunu dile getirmektedir ki bu bakış açısı Yunan antikitesinin genel ruhunu yansıtmaktadır. Yunanlılar kendilerinden daha eski ve köklü uygarlıklar da dahil Yunanca konuşamayan halkları günümüzdeki kullanımından farklı bir şekilde müstehzi manalardan münezzeh, nötr bir terimle- barbar olarak nitelerlerdi. Askerlik sanatlarıyla, tüccar becerileriyle ve filozoflarıyla böbürlenmeyi severlerdi. Yalnız bu noktada hem Alexander filminde hem de yaygın olarak Antik Yunanistan'da geçen pek çok filmde düşülen anakronizme dikkat çekelim. Objektif ve şartlanmalardan uzak bir sosyolojik bakış açısıyla antik Yunanistan'ı konu alan sinema eserlerinin yine yeniden servis ettiği despotizm altında inleyen doğu halklarına özgürlük ve demokrasiyi götüren kahraman ulus temalı kurguları iktisat ve tarih bilimleri açısından uyuşmazlıklarla doludur. İlk Çağ Yunan şehir devletleri demokrasi müessesine çağdaşı diğer kültürlerden erken vasıl olmuşlardır olmasına ama tabii ki buradaki demokrasi, günümüz modern siyaset anlayışının çok gerisinde bir müesses nizamı işaret etmektedir. Öncelikle kölelerin, kadınların, topraksız köylünün ya da Atinalı anne babadan doğmamış göçmenlerin yurttaşlık ve oy hakları yoktu. Yönetim mekanizması eupatridler denilen soylu sınıfın elindeydi. Erdoğan Aydın'ın tespitini referans alırsak, Doğu despotizmi kendine özgü üretim ilişkileri ve toprak düzeni içinde gelecekteki gelişim ve dinamizm olanaklarının tamamı dondurup, akamete uğratsa da altında yaşayan halklar için alternatifi tipik köleci ya da feodal ekonomik kategorilere görece daha adil bir ortam tesis etmekteydi. Filmde, Makedon generallerin, savaş stratejilerini İskender ile eşitiymiş gibi tartışabilmesi, İskender'in Gaugamela cephesinde Ben ölürsem sadece bir Makedon ölür, Darius ölürse Persler hiçbir şey yapamaz hale gelirler kabilinden tiratları, ardı ardına gelen zaferlerle birlikte Doğulular tarafından tanrı kral olarak tapınılmaya başlandığında, dostu ve önemli komutanlarından biri olan Kleitos'un Yunan/Makedon siyasal sistemine atıf yaparak dile getirdiği ikazlar, iki dünya sistemi arasındaki farklılığa vurgu yapan ayrıntılardır. Paradoksal bir şekilde İskender fethettiği Mısır, Mezopotamya, İran ve Hindistan halkları tarafından bir tanrı gibi görülürken, beraberinde getirdiği Makedon/Grek askeri sınıf ve bürokrasisinin görece demokratik yapısı içinde eşitler arasında birinci olmaktan fazlası değildir. Ki filmin en dramatik sahnesi de İskender'in, bu durumu uygunsuz bir dille beyan eden Kleitos'u kendi elleriyle öldürdüğü sahnedir. Filmdeki tarihsel uyuşmazlıklardan bir diğeri İskender'in içki sofrasında sinirlenip Kleitos'u katlettiği sahnedir ki, Kleitos filmde gösterildiği gibi Hindistan seferi sonunda değil, sefere çıkmadan bir yıl önce öldürülmüştür. İskender'in yaralanmasıyla ilgili sahne de benzer bir örnektir. İskender, Mallalar kabilesinin şefini bir fil üzerinde görür. Adamlarını ve korumalarını geride bırakarak atı Bukefalos'u düşmanının üstüne sürer. Ormanın derinliklerindeki, görsel açıdan pek havalı bu çarpışma sonunda İskender yaralanarak atından düşer. Gerçekte çarpışma ormanda değil kale surlarında geçmiştir. İskender Mallaları kuşattığı vakit, merdiven getirtmiş, surlara tırmanan ilk kişi olmuştur. Merdiven arkadan gelenlerin ağırlığıyla kırılınca İskender yalnız başına soğukkanlılıkla kale avlusuna atlamış ve bir ok ile göğsünden vurulana ve bilincini kaybedip yere yığılana kadar yaklaşan düşmanlarına karşı savunmada bulunmuştur. Elbette kurgusal ve estetik kaygılarla tarihsel gerçeklikten bu nevi sapmalar gayet normaldir. Yaklaşık 3 saatlik bir seyirlikte senaristlerin her karaktere yer ayıramaması veyahut bazılarını üstün körü geçmeleri de anlaşılabilir. Zaten sonuç itibariyle ortaya konan ürün tarihe birebir sadık kaldığı iddiasında bulunan bir belgesel değil, kurgusal bir sinema eseridir. Hatta belki de 300 Spartalı (300), Truva, Spartaküs gibi uçuk kaçık örneklerinde görüldüğü gibi, egzajere edilmiş epik bir kurgusallık yerine fazla dokümanter ve ağırbaşlı bir film olduğu için sinema salonlarında hüsrana uğramıştır. Tarihsel filmler ya da kahramanlık filmleri şeklindeki klasifikasyonlardan her iki türün de çok daha iyi örnekleri olduğunu kabul etmek gerekir. Nitekim Büyük İskender, sanat tüketicisini ne derece memnun eder bilinmez ama Büyük İskender meraklılarını tatmin edecek bir film diyebiliriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/5-malatya-uluslararasi-film-festivali-21-27-kasim-2014/", "text": "5. MALATYA ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ 21-27 KASIM 2014 Malatya Uluslararası Film Festivali 5. Yaşını Türk Sineması ağırlıklı programı ile kutluyor! Malatya Valiliği'ninkoordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Malatya Büyükşehir Belediyesi veİnönü Üniversitesi'nin destekleri ile düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali tarihleri belli oldu. Festival bu yıl 21-27 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek. Malatya Uluslararası Film Festivali'nin bu yılki teması ise Türk Sineması olarak belirlendi. 14 Kasım 1914'te gösterime giren Ayastefanos'taki Rus Abidesinin Yıkılışı adlı belgesel ile hayat bulan Türk Sineması'nın bugün 100 yaşında olması vesilesiyle belirlenen tema bağlamında ise sinemaseverlerin festival süresince Türk sineması ağırlıklı olmak üzere 100'ün üzerinde filmle buluşacak. 5. MALATYA ULUSLARARASI FİLM FESTİVALİ 21-27 KASIM 2014 Malatya Uluslararası Film Festivali 5. Yaşını Türk Sineması ağırlıklı programı ile kutluyor! Malatya Valiliği'ninkoordinasyonunda, Malatya Kayısı Araştırma-Geliştirme ve Tanıtma Vakfı tarafından; Kültür ve Turizm Bakanlığı, Başbakanlık Tanıtma Fonu, Malatya Büyükşehir Belediyesi veİnönü Üniversitesi'nin destekleri ile düzenlenen Malatya Uluslararası Film Festivali tarihleri belli oldu. Festival bu yıl 21-27 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/bestiary-quentin-garel-bertrand-delacroix-gallery-november-06-december-06-2014/", "text": "BERTRAND DELACROIX GALLERY presents BESTIARY, a solo exhibition of new sculptures and drawings by distinguished French artist, QUENTIN GAREL. Bestiary is Garel's second solo exhibition at BDG. It follows the success of Garel's US solo debut, Gueule De Bois (May 2013). The new collection will include limited edition bronze sculptures, unique carvings in wood and large charcoal drawings on paper. Garel is internationally renowned for his distinctive bronze animal busts and skulls with perfected patinas that resemble wood and bone. Garel's monumental subjects range from the busts of monkeys, fish and giraffes to bird and crocodile skulls. Garel begins each piece by drawing numerous charcoal sketches to plan the piece these preparatory studies are unique pieces of art that will be included in the exhibition. These meticulously rendered drawings offer an illuminating glimpse into the artist's method. It is evident that the drawings come from the hands of a talented sculptor; they are almost 3-dimensional in their careful depiction of each angle, movement and gesture. Afterwards, Garel masterfully carves his bold pieces in wood using a chainsaw, among other tools. Finally, his pieces are cast into bronze at the Bocquel Foundry, France's leading foundry. The remarkably executed patinas on the finished sculptures truly distinguish Garel's work; the bronzes appear to be ancient fossils, real wood or bone often, it is necessary to touch the pieces to distinguish their true mediums. Born in 1975 in France, the young artist now lives and works in Normandy. Garel has been commissioned for several notable public works, including a series of sculptures in the Public Gardens in Lille and another in the garden of the Tour Carpe Diem in Paris. Since his first solo show in 2002 in Paris, Garel has received several prestigious awards for drawing and sculpting from institutions such as the Salon De Mai in Paris, the Academie des Beaux-Arts and the Salon d'art contemporain de Montrouge. Garel will attend the opening reception on November 6. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/nature-time-durand-seay-gallery-25n-22-august-2014/", "text": "NEW YORK Opens August 22, 2014 Gallery 25N is proud to present a selection of paintings by award winning artist Durand Seay. This solo exhibition of representational to surrealistic/abstraction paintings is inspired by the artist's fascination with structures found in nature and expressions of time. Durand Seay, artist and architect, is known for his dynamic and colorful oil paintings. About The Artist Durand Seay lives and creates his art in Montgomery, Alabama and has been an artist and architect for more than 30 years. Graduated from Auburn University in Architecture, he also attended the University of Georgia to extend his skills in art and his understanding of painting. His work has been exhibited in numerous juried exhibitions all over the southeast since 1978. Gallery 25N reopens it's virtual doors. Gallery 25N has evolved to G25N a virtual online gallery exhibit space. The virtual version of Gallery 25N reaches a global audience and expands the original gallery's mission of exhibiting and providing exposure to emerging and established national and international artists. The paintings of Durand Seay, artist and architect, are inspired by his intrinsic connection to structures found in nature and expressions of time. The work is surreal at times, exploring the subconscious mind through fantastic imagery. Symbols of balance, serenity, and how we connect as a people emerge as the focus. With his intuitive character, guided by spontaneity, he expresses a sensual and abstractive language. Space becomes form like an architect implanting an idiom of time through movement. Seay's thought is like a camera, capturing that instant feeling of the wind against ones face. - 2008 First Place in Oil and Acrylic category, Hilton Head Art League National Juried Exhibition, Hilton Head, SC. - 2008 Purchase Award, SouthWorks Juried Exhibition, Oconee Cultural Arts Foundation, Watkinsville, GA - 2003 Award of Excellence, Alabama Exhibition, Rosa Parks Museum, Montgomery, AL. - 1990, 1989, 1986, 1985, 1984 Best of Show, Montgomery Museum's Montgomery Art Guild Exhibition, Montgomery, AL. - 1987 Best in Pastel Category, Metro Art International Competition, New York, New York."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/serkan-azeri-dokundugu-her-yere-kendisinden-bir-renk-birakan-ressam-adil-salih-uzerine/", "text": "Bazı ressamlar vardır, derin bir hayal gücüyle ürettikleri resimleri, onların yaşam biçimlerinin, hayata bakışlarının, şairce bir tavırla olayların özünü duyumsamalarının, kendi içlerinde iz bırakan anların yansıdığı -tuval üzerinde ilk bakışta canlı ve renkli görüntüleriyle temas kurduğumuz- yaşanmışlıklarının izlenimini verirler bize. Adil Salih de yıllardır kendi yaşanmışlığını derin bir hayal gücü ve renkle harmanlayıp resmediyor. Adil'in resimlerine sadece biçimsel olarak yaklaşmak büyük haksızlık olur. Çünkü, onun yaşamını keşfetmeden, yaşam alanı olan atölyesini görmeden, resimlerinde somutlaşacak saflığını tebessümüyle kendisinde hiçbir şey bırakmadan paylaştığı, güneşin batışından geç saatlere kadar dostlarıyla gerçekleştirdiği sohbetlere tanıklık etmeden, sıcak karakteri ve derin hümanizmiyle temas kurmadan ben her zaman en iyisini bilirim zihniyetiyle oturduğumuz yerden resimlerini pentürel değerler üzerinden kavrayıp tanımlamaya çalışmamız kuşkusuz çok yüzeysel kalacaktır. Adil'in renkli resimleri onun renkli dünyasının yansıması... Hayatında iz bırakan anları, düşselliğiyle dönüştürüp onlara şiirsel bir atmosferde anlam kazandırıyor. Aşk, ihtiras, hüzün, sevinç, espri, ince dokundurmalar... Hayatında yaşadığı ya da çevresinde yaşanmışlığına tanıklık ettiği ne varsa, kendi iç dünyasından geçmişinin izleri olarak çekip çıkardığı bu görüntüleri, resimlerinde sürekli neşeli bir aktiviteye sahip yaratıcı tavrıyla karşımıza çıkarıyor. Adil, her zaman dizeler kurar zihninde. Atölyesinin her köşesi geçmişin farklı zamanlarından dizelerle doludur. Kütüphanesinde kendisini hem zihinsel hem de görsel olarak sürekli besleyen kitapları bile ondan nasibini almıştır. Kitaplarını anlık oluşturduğu dizelerle ve farklı kaynaklar ya da dergilerden kestiği resimleri yapıştırarak süsler. Fayansları, duvarları, kısacası yaşam alanı içerisinde dokunduğu her yeri Adilleştirir. Bu yaşam alanı ile coşkulu bir renk uygulamasıyla ürettiği resimleri arasında da derin bir bağ var kuşkusuz. İnsanı onlarla sıcak temas kurar kurmaz gerek hayal gücünü harekete geçirip gerek düşünsel boyutta bir yerlere alıp götüren bu resimlerde, çoğu kez gördüğümüz birkaç sözcük veya dizeler, görüntüyü tamamlayan bir öğe olarak algılandığı gibi, izleyiciyi, ressamın iç dünyasını fark etmeye ve kendi düşselliğini hissetmeye yönlendiren bir ifade aracı olarak da amacına ulaşıyorlar. Adil Salih, kanımca fırçasının dokunduğu her yüzeye hayatından bir rengi bırakan, bununla birlikte yaptığı her iş bu benim işimdir dedirten, içi dışı bir, çocuksu saflığını geçen yıllara rağmen yitirmemiş bir ressam. Bu yazı Bosphorus Sanat Gazetesinde 2011 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/taner-ceylan-artinternationalda-26-28-eylul-2014/", "text": "Hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan Taner Ceylan, dört yıl aradan sonra yeniden Türkiye'de! Sanatçının Altın Çağ serisinden iki yeni eserinin de yer aldığı solo gösterimi, Paul Kasmin Gallery ile birlikte ArtInternational'a geliyor. 26-28 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational, dünyaca ünlü sanatçıları İstanbul'da buluşturmaya devam ediyor. Bunlardan biri de hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan Taner Ceylan. Dört yıl aradan sonra Türkiye'de ilk kez bir sergiyle karşımıza çıkacak sanatçının yeni işleri Paul Kasmin Gallery'nin standında izlenebilecek. Fuarda sanatçının geçen yıl New York'ta Paul Kasmin Gallery'de gerçekleşen Kayıp Resimler sergisinin ardından başlattığı Altın Çağ desen serisinden Persephone ve Cypharissus adlı işlerini Türkiye'de ilk kez görme fırsatı bulacağız. Aynı zamanda, sanatçının aynı seri için ürettiği Ay Teni ve ilk heykeli Ay Masalının dünyadaki ilk gösterimi ArtInternational'da yapılacak. Ceylan'ın sanat hayatındaki ilk heykel olan Ay Masalı ise, sanat tarihi boyunca heykelde erkek figürünün temsil biçimlerini ve anlatım sınırlarını sorguluyor. Sanatçıya gore bu bronz heykelin çıkış noktası, Helenistik dönemden Antony Gormley'e, sanat tarihi içinde erkek bedeninin erotizmin belli sınırları içinde temsil edilmesi ve eksik bırakılmasının kışkırtıcılığı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/23/the-past-made-present-goxwa-axelle-galerie-november-08-november-30-2014/", "text": "Axelle New York welcomes back Maltese artist Goxwa for The Past Made Present, her tenth solo exhibition at the gallery. Goxwa's encaustic works unite an age-old technique with timeless subjects and contemporary relevance. Her textured landscapes, still-lifes and figures appear to be Mediterranean frescoes painted on the walls of ancient buildings. Using oil, wax and a palette knife on canvas, Goxwa creates glimpses into another world- one where the past, present and future exist side by side. Her defined subjects are often surrounded by unclear backgrounds verging on abstraction. Full of life, Goxwa's birds feel as though they are about to fly, her landscapes about to change and her women about to acknowledge the viewer. I would like to think that I am being faithful to those old fresco painters, who were of course modern in their days uniting technique and feeling, careful observation of the world around them with fading but still living traditions of an art that must go back to the painters on the walls of caves thousands of years ago. In fact, Goxwa's whole life has been permeated by the coupling of the past and present. Her name itself is an ancient form of Josephine. She grew up on the streets of Valletta, where she played in the some of the world's oldest freestanding buildings. However, she also experienced a very modern Malta amidst a time of great political and social upheaval after Malta gained its independence from the UK in 1964. At the age of 19, she left Malta and studied art in London at The Saint Martin School of Art; afterwards, she studied film at Emerson College in Boston. Studying in cities known both for their historical significance and for their cosmopolitan cultures, Goxwa continued to be surrounded by a stark juxtaposition of the past and present. After her time at Emerson, Goxwa had begun to develop a style unusual for modern artists using wax and oil; indeed, the encaustic painting process dates back to approximately 100-300 AD. She had her first solo show in Massachusetts and consequently was awarded a scholarship at the Cite des Artes in Paris. Upon her return to Europe, her first major exhibition completely sold out, as did her second. Her exhibitions since then, both in the US and abroad, have seen similar success. All of these dualities are encapsulated in her aptly titled new collection, The Past Made Present. Goxwa will attend the opening reception on November 8. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/24/inter-generational-artist-residency-project/", "text": "The Barrie School and Winter Growth, an adult day and assisted living facility, are teaming up with The Art Gallery of University of Maryland to offer this exciting teaching artist opportunity. This Artist in Residence position is ideal for someone committed to engaging the community in an experiential art installation project. Applicants should have an interest in educating learners of all age levels, community outreach, and generational diversity. The intent of this residency is to strengthen the ties between three educational facilities for different age groups through art. The artist will have the opportunity to work with students from Barrie School (pre-k through 12th grade), University of Maryland, and Winter Growth to create a public art installation. The artist will have several choices of site, depending on the nature of the piece. The resident will also be expected to lead an Intensive Weekend Workshop with UMD graduate and undergraduate students in the artist's medium. Other Co-teaching opportunities will be available, but not required. Housing, studio, and equipment will be provided at Barrie School, located on a wooded campus within walking distance of the DC metro. The residency will be February through May, 2015. - Artist in Residence February through May, 2015 - $6k maximum budget for raw materials - Proposals must fit the theme Generational Diversity - AIR may engage students of all ages from the Barrie school (pre-k through 12th), University of Maryland, and Winter Growth in a multi-generational art installation project - Intensive Weekend Workshop with UMD graduate and undergraduate students in the artist's medium - Co-teaching opportunities at occasional Saturday workshops at UMD - $750/month, housing, and studio space - Access to equipment including electric kiln, and wood shop - 10 images of work samples. Each image should not exceed 1MB. If your work is time based or has video documentation, please include a link where your work can be best seen. - Answer questions listed below to describe experience - 3 references - Resume - - Briefly describe your artistic style, inspiration, and process. Please list media experience and proficiency. - Expand on any work you have made collaboratively, with the community, or public art works. - Describe your interest in collaborating with an inter-generational audience. How do you envision yourself working in this setting? What might the art piece be, and how would people of varying age levels be involved? - Are you interested in teaching a workshop to high school or college students? What would that workshop be? For questions regarding the application process, please email Katie here or call her at (301) 405-1475. - Technical ability/artistic quality and experience - Creativity and flexibility - Ability and experience collaborating/communicating with others - Interest in inter-generational community art project - Experience working as an Artist in Residence a plus, but not required"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/24/zeytinli-rock-festivali-29-31-agustos-2014/", "text": "Türkiye'de konaklamalı rock festivalleri tarihinde özel yere sahip olan Zeytinli Rock Festivali, 29-31 Ağustos tarihleri arasında Zeytinli Dalyan Sahili'nde yeniden hayat buluyor. Türkiye'de konaklamalı rock festivalleri tarihinde özel yere sahip olan Zeytinli Rock Festivali, yeniden hayat buluyor. Eğlence sektörünün genç ve dinamik temsilcisi Arpej Yapım, Edremit Belediyesi'nin de desteğiyle müzikseverleri 29-30-31 Ağustos tarihlerinde Zeytinli Dalyan sahilinde ağırlamaya hazırlanıyor. Daha önce birçok önemli grubun sahne aldığı festival, bu yıl da birbirinden değerli isimleri dinleyicilerle buluşturmaya hazırlanıyor. Dileyen katılımcıların çadırları ile kamp alanında konaklayabileceği, müzikseverlerin denize, müziğe ve eğlenceye doyacağı Zeytinli Rock Festivali için indirimli kombine ve konaklamalı kombine biletleri, 20 Temmuz Pazar akşamına kadar satışta olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/25/bodrum-uluslararasi-1-moonlight-sanat-festivali-03-eylul-10-eylul-2014/", "text": "DEEPART şirketinin projesi olan Bodrum Uluslararası 1. Moonlight Sanat Festivali Bodrum Belediyesi işbirliği ile Bodrum Kalesin'de ve Bodrum Antik Tiyatrosunda gerçekleşecektir. Festival programında tiyatro, müzik, dans, resim sergisi gibi sanatsal performansları yer alacaktır. Bodrum Uluslararası 1. Moonlight Sanat Festival'i Sadri Alışık Tiyatrosu Yatak Odası Dialogları, Dostlar Tiyatrosu Yaşamaya Dair, Kumbaracı Tiyatrosu Kimsenin ölmediği bir günün ertesiydi, İngiltre'den 12 Tenor s, İrlanda dan Spirit of the Ireland ve Fransa 'dan ZAZ gibi Yurt içi ve yurt dışından gelen seçkin sanatçılardan oluşacak. DEEPART şirketinin organize ettiği ve Bodrum Uluslararası 1. Moonlight Sanat Festivali'ni sanata gönül veren sanatçı ekibi ile oluşturan proje sahibi, Festival DİREKTÖRÜ Özden DİNDAR, Amacımız tüm sanatsal anlatımının bir arada olduğu sanat festivali yaratarak, sanatın evrensel dili ile izleyenlere seslenmektir. diye belirtti. Ayrıca Bodrum sanat anlamında Ege'nin çekim noktası haline getirilerek, yurt içi ve yurt dışından gelen seçkin sanatçılardan oluşacak etkinlik takvimiyle, turizm ve eğlencenin merkezi olan Bodrum'a farklı ve alternatif bir değer kazandırmayı hedeflediğini vurguladı. ÖZDEN Kaygı ve korkularımızı, umut ve aydınlığın gücü ile silkelemek, güzeli, düşüncenin özgürlüğü ile anlatmak istiyoruz. Ağıt yakan rüzgar, yarım adadan sahnemize özün özü' olarak esecek... doğadan aldığına doğanın yarattığı moonlight /ay ışığı ile ışık tutup doğaya geri vermek üzere karşınızda olmayı planlıyoruz. Ay'ın ışığı ile aydınlanmaya, barış çağrısını daha yüksek haykırarak kardeşçe yaşamak için insan sevgisini ve yaşamı bir kez daha bizim sahnemizden keşfetmeye davet ediyoruz herkesi... diye ilave etti. Sumru YAVRUCUK'un yönetip oynadığı KUMBARACI TİYATROSU Kimsenin Ölmediği Bir Günün Ertesiydİ oyunu ile 4 Eylül Perşembe akşamı sahneleniyor. BODRUM KALE KUZEY HENDEĞİ ndeki programın son Tiyatro oyunu Genco ERKAL'ın Nazım Hikmet tutkusunun ürünü olan YAŞAMAYA DAİ adlı müzikli gösterisi, 5 Eylül Cuma akşamı BODRUM KALE KUZEY HENDEĞİ nde tiyatroseverlerle buluşuyor. 9 Eylül Salı gecesinde İrlanda'nın efsane dans grubu OF THE IRELAND Bodrum Antik Tiyatro da enfes dans gösterileri ile gelen seyircilere muhteşem bir gece yaşatacaklar. Ve festivalin kapanış gecesinde Buğulu sesi ve sıra dışı duruşuyla ve Je Veux parçası ile En Beğenilen Fransız Şarkıcı ünvanının sahibi genç müzisyen, büyülü kişiliği, enerjik sesiyle ZAZ, kendi orkestrası ile 10 Eylül Çarşamba akşamı Bodrum Antik Tiyatrosunda sahne alacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/27/anomalianomaly-pg-art-gallery-06-25-eylul-2015/", "text": "Pg Art Gallery sezonun ilk sergisi 'Anomali'de beş farklı sanatçıyı bir araya getiriyor. Basako, Kerem Ozan Bayraktar, Melis Buyruk, Yonca Karakaş ve Ayşe Gül Süter'in yer aldığı sergi, kişisel anlatı ve figürasyonun dış gerçekliği algılama ve yorumlama sürecindeki kullanımına odaklanıyor. Anomali, sanatçının tarihsel olanı kendi biyografisi ile çarpıtması ya da tümüyle fantazma üzerinden bir gerçeklik inşası sırasında mizahın, trajikomik ve ironik olanın, pastiş, illüstrasyon, grafik ve görselleştirme gibi her bir sanatçının kendine has bir biçimde kombine ettiği yöntemlerle buluşmasını sunuyor. Gerçekliğin manipülasyona uğratılması ile sanatçının yorumlama yöntemi arasındaki ilişkinin kurulması izleyiciye gündelik verilerin, sanatçının zihninde nasıl bir filtrasyona uğradığına, yorumun tekrar aktarımının yapıt üzerinden nasıl yeniden var edildiğine dair ipuçları veriyor. Uzamın, nesnenin ve bedenin şekil değiştirmesi, tuhaflaşması, bozulmaya uğraması; tutarsızlıklar, virütük çoğalmalar, beklentinin karşılanmaması ve normalin çökmesi, dış dünyaya dair imgesel reflekslerimizi anlamamıza ve çözümlememize olanak tanıyor. Pg Art Gallery is bringing five artists together in its first exhibition of the season. The show titled Anomaly is featuring Basako, Kerem Ozan Bayraktar, Melis Buyruk, Yonca Karakaş and Ayşe Gül Süter and it focuses on the usage of personal narration and figuration in the perception and interpretation process of the outer reality. Anomaly presents humorous, tragicomic and ironic facts while distorting the historical information with the artists' biographies or constituting a reality through complete fantasy. Each artist uses his or her own method combining mediums such as pastiche, illustration, graphic and visualization. Relating the manipulation of the reality to the artist's interpretation process gives clues to the viewers about how the daily inputs are filtered in the mind of the artists' and how they are recreated during the interpretation through the artworks. Reshaping, getting weird, breaking down of the space, object and the body, contradictions, viral reproductions, not satisfying the expectations and the collapsing of the normal enables us to understand and analyze our imaginary reflexes regarding the outer world."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/27/hulya-kupcuoglu-there-are-no-contemporary-turkish-artists-abroad-in-the-real-sense-of-the-word/", "text": "Artist-Curator Denizhan Özer, curates the exhibition titled I opened at Art212 in Bodrum in the previous weeks. 50 artists from different disciplines participate in the exhibition. We talked to Özer on many subjects ranging from the exhibition he organized to the Turkish contemporary art environment, center-periphery relations and the future of Turkish art. Denizhan Ozer: Art212 is a culture and arts platform established by Aydın Polatcan. It is an alternative space where not only exhibitions are organized but also concerts are given and conferences are held. Polatcan had moved to Bodrum in the recent years and we previously had an acquaintance. When the idea of Art212 formed in his head, he contacted me to open an exhibition. As a result of the meetings we held, we decided the concept of the exhibition to be I. D. O.: By the term I, I wanted to start a discussion on not the egos of the artists but the Is that effect the identities of the artists as in the questions Where does the I stand?, What is the I that is within or without or the I that lives in relationship to the environment. When preparing the exhibition, I took special care to ensure the participation of artists not only from Istanbul but also from outside Istanbul as well. I brought together artists from different cities such as Erzurum, Eskişehir, Ankara, Edirne, Adana, Trabzon, Bodrum etc. Works from different disciplines such as painting, sculpture, installation and photography were included in the exhibition. D. O.: Yes, it is a 460 m2 space on the lower floor of a shopping mall called Avenue in Bodrum, Konacık. Whether we accept it or not, shopping malls bring together people from different parts of the society. For this reason, art needs to be brought to these places in order to reach the people. While no activities were performed in these spaces before, with the great of efforts of İnci Aksoy, the owner and manager of Ekavart, the ministry of culture decided that at least a 200 m2 space should be allocated to art in each shopping mall. I believe that such a space being allocated to art in Avenue Bodrum is an indicator of the interest in and the love of art of the management there, rather than a dictation of the law upon them. If we ask the question Why is art necessary in the shopping malls?, the answer would be to create closeness between art and the public, to show them that the world does not consist only of shopping and to give them a concept of art. No matter where art is performed, it should be supported and helped to become widespread. H. K.: Opening exhibitions in summer holiday locations such as Bodrum has become a highly frequent phenomenon. D. O.: As we know the center of art in Turkey is Istanbul. Istanbul is a city that determines the trends in art. When summer comes, most of the artists, art professionals and collectors living in Istanbul and other big cities in Turkey gather at Bodrum. On the other hand, Bodrum is one of the locations in Turkey that has become a brand compared to the other cities on the coast line. For this reason, in order to meet the artistic needs of the people who come here in summer and have a high economic and cultural profile, many organizations concerning art were held in Bodrum but as far as I know, Art212 has been the place that approached this matter with the highest level of logic and professionalism. Other than this, the fact that a beautiful coastline, historical touristic locations and a yacht harbor is located in Bodrum, also cause many tourists with a high economic profile to visit this place as well. I can say that Bodrum is better than many other places in Turkey and is a city that has become a brand and can easily compete with such cities in Europe. I hope, in the future, Bodrum becomes a location that leaves its mark on the world with long lasting festivals and art activities. D. O.: Generally speaking, most of the persons and institutions interested in art are located in Istanbul. These are naturally competing with each other. Everybody wants to do the best in their field. As in everywhere in the world, this is very normal. Even though there are such centers in the world, the government and the people with high influence on the art scene create certain formulations and applications to enable art to become widespread outside the center as well. When our country is concerned, the opposite is true, everyone outside the center is otherized or ignored. This is wrong. For this reason, in the projects and exhibitions that I have organized up to now, I have included the artists living outside the center. There is a reason I'm saying this. Otherization and ignoring is a very bad thing and naturally influences the artists living outside the center in a very negative manner and affects their relationship with the center and the art in a very negative manner as well. Since the system isn't really settled in Turkey, the floor that we step on is very slippery and in my opinion, nothing really works within the system. In other words, neither an artist can really work as an artist nor a gallery owner can really work as a gallery owner. A criticism mechanism or professional monitoring etc. does not exist. The system constantly fails, in other words the system collapses, gets on its feet again, collapses, gets on its feet again and does it over and over again. While all this happens, those in the periphery are ignored or are pushed outside the system. Of course, even though we bring such a criticism, we must also admit that there are galleries, art institutions and artists that work properly. When we look abroad, particularly at the developed western countries, we see that the government stands behind art and makes an effort to ensure that art becomes widespread in the periphery as well. As somebody who lived in England, I can provide an example from there. Art Council England develops special programs to carry art outside of London and helps it become more widespread outside of London. It provides great support to institutions and artists that are outside of London. H. K.: The support of the government in Turkey is so very little. D. O.: Actually, in our country, the state provides no support whatsoever. The system established during the times of Atatürk remains the same and nothing has been added to it. For example, the State Opera and Ballet, State Theater, Painting and Sculpture Museums are all products of that era. They did the best they could to ensure that art becomes widespread throughout the country. For example, painters were sent to 67 provinces during Atatürk's administration. Think about it, which statesman would do such a thing today? For this reason I have always criticized the Ministry of Culture except for what they did in the years during which the Republic was founded and a little later. I will continue to criticize them as well if things continue to go this way. I believe I have the right to criticize a ministry that does not support its own country's art and artists. I can clearly state that a state that only allocates two to five in a thousand of the general budget to art wants to accomplish nothing in this field. D. O.: Today, since most of the local administrations in Turkey are affiliated with the political party in charge, they act in accordance with the conservative and reactionist structure of that political party. For example, exhibitions encouraging awareness in the social structure are not being held. Nude artworks cannot be exhibited because of the fear of the body. Sculptures are attacked and torn down and naturally, the local administrations that are a part of this system, organize unqualified exhibitions that do not touch upon anything in their art centers. Actually, as is known, the current government changed the local administration law and with these changing laws, the local administrations had access to large amounts of money. However, I believe that this money is spent unwisely and nothing is being done despite such great opportunities. For this reason, I do not believe that local administrations will provide an important support for the art to become more widespread in Turkey. When we look at the private sector, it is possible to claim that they are doing more correct things. They act with the awareness that art is a necessary value and bring certain models from abroad to our country. Within this framework, the private sector, in other words the businessmen, began to become more interested in art and began to give more importance to it. However the amount of interest is still insufficient. If we are to give an example, they do not enjoy artworks but see them as pieces of material value. Even though they understand that artworks are pieces of value, they begun to see the artworks they purchased as ordinary goods because they do not enjoy the artwork or know the production process of the artwork or the artist who created it. This is an incorrect approach. Art requires love, attention and knowledge. Purchasing artworks require continuity. We see that except for a few people, the businessmen who take an interest in art have no such awareness. Art cannot be valued solely by purchasing it, the important thing is to understand it and value the artist who created it. We have many wealthy people. These wealthy people need to sponsor the artists. They may support the artists they prefer, send them abroad to gain knowledge. What do our wealthy people do instead? They purchase another luxurious car or another luxurious house. In other words, they miss the essence of the age they live in. This may be their private life and they may have certain desires but they also need to act with a social awareness. D. O.: Yes, it has indeed been a dark portrait but it is the truth. If there are artists in Turkey that have reached good points in their careers, it is a fact that they have managed this with their own individual efforts and with great difficulties. If they have been successful broad as well, this is again their individual effort. I believe that this situation is an indicator that they have lost hope in the geography that they live in and therefore those artists act individually. D. O.: Actually there are no Turkish artists that are well known abroad in the real sense of the word. The ones who are well known abroad are not well known in their own country. Generally speaking, who are well known in the art scene of the world? Nobody... There is no such thing as individual development in art, if we are to reach a certain point, we must do it collectively. We can only reach a good point if the government, local administrations and businessmen work together, otherwise, we will continue to stand still and make no progress at all. D. O.: In my opinion, it will take a while because the obstacles facing the Turkish art are great. However, we cannot build our lives upon hopelessness. I believe that we can get rid ourselves of this dark portrait if we accept and apply the Western norms. The situation can get better when the state manages the culture and art institutions better, the local administrations provide opportunities for the qualified rather than anyone, and support the real art, the art education becomes more widespread and is developed sufficiently, the universities giving art education are freed, the businessmen provide support for art and the relationships with abroad are developed. For example, we always compare ourselves to ourselves. The artworks of A are better than B's or the A institution is better than the B institution, these are the kinds of comparisons we make. The mistake here is that we always compare a domestic actor to another domestic actor. Contrary to this, we need to compare ourselves to those better than us and to resolve our insufficiencies. For this reason, we really need to open to abroad in the real sense of the word and take on the structuring and the work methods there. In short, we need to allocate a budget to art for this purpose. We need to create, publications, exhibitions, interesting projects etc. If we do not do these, we cannot make any progress. The indicators of the development of Turkish art are not just dependent on the artists. If the Turkish art is not as prominent abroad as we'd like it to be, the ones responsible for this are the state, local administrations, universities, private sector and the wealthy businessmen. The state or the art institutions need to create a new culture policy. The structure that will be newly founded must search for ways to develop the art in Turkey, the budget allocated to art must be increased and the relationships with abroad must be supported. Nobody has a magical wand that will grant our wishes. This is a process of logic and love. However, this is not impossible. If this process is not initiated, we will continue to live with the illusion in our minds that we are really something."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/28/bize-her-sey-tanidik-everything-is-familiar-to-us-sema-kayaonu-daire-galeri-11-eylul-18-ekim-2014/", "text": "Sema Kayaönü, Bize Her Şey Tanıdık isimli ilk kişisel sergisi ile 11 Eylül 18 Ekim 2014 tarihleri arasında Daire Galeri'de izleyici ile buluşuyor. Bize Her Şey Tanıdık isimli sergisinde, Sema Kayaönü'nün kent kültürünü, kentli insanın yaşam biçimini anlatan karelerden oluşan kolajları yer alıyor. Sanatçı, çalışmalarında, kağıtların katmanlaşarak oluşturduğu üç boyutlu etkileri ve malzemesi ile resimsel düzenin ötesine geçerek, yaşadığımız kültürün işlevi ile bireylerin dış dünyadaki algısına odaklanıyor. Sema Kayaönü, geleneksel sanatlar arasında yer alan katı sanatına da göndermede bulunuyor ve kağıt oyma sanatı olarak bilinen bu sanatı günümüzün çağdaş imkanları ile tekrar yorumluyor. Bir süsleme sanatı olan katı'nın aksine süsten uzak oldukça yalın şekilde kağıt katmanları ile varolan bir fotografik görüntünün kolajını oluşturur. Sanatçı, sanatsal ifade biçimi ile o malzemenin etkisini, dilini çözmeyi hedefliyor. Sanatçının sergide yer alan çalışmaları, herkesin kolaylıkla anlayabileceği görsellerden oluşan, minimum renk, desen ve çizginin en yalın biçimde işlevsel sonuca ulaşmasını amaçlıyor. Sema Kayaönü çalışmalarında, sürekli bir akışta olan kent ve kentli çıkış noktasıdır. Kentli insanın her gün bir yenisi ile karşılaştığı endüstriyel gerçekler, teknolojik yeniliklerden esinleniyor. Bize Her Şey Tanıdık isimli sergide yer alan çalışmalarında, araba, uçak, rüzgar tribünü, tren, çiçek, yangın gibi alışık olduğumuz kentsel imgeler yer alıyor. Endüstrileşmenin etkileriyle değişen yaşam tarzımızda, bize çok fazla seçeneğin sunulduğu yanılgısıyla aslında pazarlanmış ürünler arasında tercih yaptığımız tek tip bir dünya düzenine doğru ilerliyoruz. Çok farklı kültürlerin etkisinde eklektik bir yaşam sürerken diger taraftan da giderek aynılaşıyoruz. Sanatçı, günlük hayattan kareleri sosyal davranış biçimlerini, bize tanıdık gelen görüntülerle dikkat çekiyor. Yeni işlevsel görevleri ile yeni malzemeleri, yeni teknoloji ve ideolojileriyle, hızla değişen bir toplumun, kökleşen modern dilini inceliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/28/from-good-old-times-holger-zimmermann-tenri-japanisch-deutsche-kulturwerkstatt-e-v-05-27-september-2014/", "text": "Zur Eröffnung der Ausstellung am Freitag, laden wir Sie und Ihre Freunde herzlich ein. Der Künstler ist zur Vernissage anwesend. Holger Zimmermann öffnet dem Betrachter Türen zu langst vergangenen Zeiten. Besonderheiten zurück und haucht ihnen neues Leben ein. Diese Inszenierung der Vergangenheit geschieht aber keinesfalls wehmütig verklarend. Die kurzen Erinnerungssequenzen werden für uns in die Gegenwart hineinprojiziert, gleichsam als Vermachtnis für die Zukunft. Dabei spielt es keine Rolle, ob er sein künstlerisches Anliegen durch die Malerei, die Fotografie oder die Collage vermittelt. Wahrend dieser Ausstellung findet noch eine Ausstellung Rhizome-Notiz aus Japan vom Photographen 1Rey im Workshopsraum statt. Diese Vernissage wird am 31. August 2014 um 11 Uhr durchgeführt. Die beiden Ausstellungen werden auch im Rahmen von photokina-köln fotografiert unterstützt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/28/yard-adam-normandin-bernarducci-meisel-gallery-04-27-september-2014/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Adam Normandin's solo exhibition of recent paintings entitled Yard. Each of the nearly dozen new paintings features freight trains covered with graffiti, some in motion. When the trains are depicted in motion, the precision of Normandin's technique is contrasted with the blur of the speeding trains. In paintings of still trains the exploratory curves of the graffiti are contrasted by artist's linear composition. The artist becomes familiar with the trains as he trespasses onto dangerous tracks in train yards during the early morning hours. This abrasive light quality that is unique to Los Angeles because of its geographic location is present in many of his paintings. Normandin's Change of Plan (2014) depicts a freight train speeding by, adjacent to an intersection in a barren yet industrial area. Although there are no factories electrical towers hover in the background over what may be an empty field against a clear azure sky. In this expansive, horizontal composition, speed at which the freight train passes by is shown with the blur of motion. Although the train is speeding and blurred it is extremely detailed. The train's container cars, that are yellow, red, blue, green, and orange, are vibrant in comparison to their surroundings. A solitary silver four door sedan speeds along with the train. In the sea of asphalt that makes this industrial intersection, there is a red stop sign that is the center of this composition. These juxtapositions of color and motion are extraordinary examples of Normandin's ability. The Labyrinth (2014) is a painting of a still freight train car, in what appears to be rural America, decorated with graffiti. A door is slid open in the center of the car, centralizing the composition, and adding mystery as the viewer is drawn into the seemingly empty train car. The composition, stretching to 8 feet wide, shows every detail of the scene; from the gravel to the grain. The precision with which this scene is painted is unsurpassed. Continuing to contrast the gray of the gravel, Normandin juxtaposes it with the bright orange of the car and the blue of the sky. This makes for a harmonious effect in the rather ominous scene. Normandin's work continues the dialogue of the blur paintings of Gerhard Richter. Richter would paint his subjects precisely and then smudge the drying paint to create a blur. In contrast, Normandin paints the blur precisely using a mixture of acrylic and oil paint to create a subtle variation in texture and vibrance that is so pivotal to the realism of his compositions. Normandin lives and works in Los Angeles. After earning BFA from Hofstra University, Normandin continued to exhibit his paintings in the United States in notable group exhibitions such as Beyond Realism at Galerie de Bellefeuille in Montreal, Canada. This is the artist's first solo exhibition with Bernarducci Meisel Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/30/marina-abramovic-artinternationalda-26-28-eylul-2014/", "text": "70'lerden günümüze, bedeninin sınırlarını zorlayan işleriyle seyirciyi şoke etmeyi başarmış dünyaca ünlü performans sanatçısı Marina Abramovic'in işleri ArtInternational'da! 26-28 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek fuarda, sanatçının 1978 tarihli meşhur videosu AAA-AAA da gösterilecek. 26-28 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde düzenlenecek uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational'da işlerini göreceğimiz dünyaca ünlü sanatçılardan biri de Marina Abramovic. 70'lerden günümüze, 40 yıllık sanat hayatı boyunca bedeninin sınırlarını zorlayarak seyircileri şoke eden işlere imza atan ve performans sanatının en tanınmış isimlerinin başında gelen Abramovic'in üç fotoğrafının yanı sıra AAA-AAA adlı meşhur videosu da ArtInternational'da sergilenecek. Sanatçının hayatında büyük etkisi olan partneri Ulay'la birlikte gerçekleştirdiği ve iki sevgilinin başta eşit görünen ama yavaş yavaş dengenin bozulduğu ilişkilerini konu alan AAA-AAA performansı, 9 dakikalık bir videodan oluşuyor. Abramovic'in kariyerindeki en tanınmış işlerden biri olan 1978 tarihli bu video, İngiltere'nin en büyük galerilerinden Lisson'un standında gösterilecek. Sanatçının en son işlerinden Artist Portrait with a Rose ise Viyanalı galeri Krizinger'de satışta olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/31/bilgi-sinema-amos-vogel-bulusmalari-eylul-2014/", "text": "Bilgi Sinema, Amos Vogel Buluşmaları, Eylül 2014'te, Galatasaray'da Tezgah Kitabevi'nde devam ediyor! Amos Vogel'in 1974 yılında yayınlanan 'Yıkıcı Bir Sanat Olarak Sinema' adlı kitabındaki Nihai Giz: Ölüm' bölümündeki filmlerden yapılmış bir seçkidir. Gösterim Mekanı: Galatasaray Lisesi'nin sağından Tophane'ye inen yokuşta, birkaç dükkan sonra sağdaki Tezgah Kitabevi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/31/portland-museum-of-art-presents-richard-estes-realism/", "text": "Join Jessica May, PMA's Curator of Contemporary and Modern Art, as she provides insight into the life and work of Richard Estes. Richard Estes' Realism is a special joint exhibition between the Portland Museum of Art and the Smithsonian American Art Museum the artist's first American retrospective in more than 20 years. On view at the Portland Museum of Art through September 7, 2014. Visit the world of Richard Estes, America's foremost Photorealist painter, in his first retrospective in more than 20 years. This survey is the most comprehensive exhibition of Richard Estes' paintings ever organized. Encompassing over 45 works, the show spans from Estes' first mature New York City facades and scenes of the late 1960s, to panoramic views of Manhattan and environs, and the numerous other cities and natural sites around the world where he has traveled up to the present moment. In particular, the exhibition will offer a perspective onto Estes as a painter both of the urban and natural world, balancing his interest in the dense urban fabric of New York and other large cities with his close attention to the coast of Maine and the woods of Mount Desert Island, where he has spent part of each year since the late 1970s. Most recently, Estes combined the sunlit luminosity with images of New York City at night; the painter's new night scenes are as brightly rendered as glistening, blue-skied daylight. Selected examples of Estes' rare portraits will also be included in the exhibition. Born in 1932 and raised in the Chicago area, Estes studied at the School of the Art Institute of Chicago from 1952 to 1956. In 1959, he moved to New York City, where he has resided ever since. Through 1966 he worked in commercial publishing and advertising doing paste-ups, layouts, and illustration. By the late 1960s, in the aftermath of Pop Art, and in strong reaction to abstract painting, his art developed based in Dutch, Venetian, and American traditions of urban architectural representation. Originally working as a figurative painter, starting around 1967 Estes focused upon everyday scenes of urban vernacular streetscapes devoid of human figures. By the early 1970s, he emerged among a group of U. S. painters who unselfconsciously returned to sharp-focus realism, using photographs as the source of their images. He was soon celebrated as the premier painter of American cityscapes. Over the last 45 years, Estes has widened his subjects to include the human figure and images of epic natural landscapes inspired by Maine and his wide travels abroad. His compositions are incredibly precise, yet surprisingly painterly amalgams of the multiple photographs he takes for each composition. His brilliant transcriptions of light, reflection, and shadows layer and merge the multiple viewpoints of his densely detailed scenes. Though figures are often present in his work, they are like most passersby in public spaces anonymous and uncommunicative. Estes purges all angst and privation from his tidy and unlittered streets. His mastery revolves around his dramatic and complex to the point of ambiguity compositions. His suave, seemingly effortless technical finesse immaculately captures the intricate geometries of the city, the subtle contours, nuances, and tones of landscapes, and the shimmering and amorphous properties of water. Estes' realism has become a compelling record of the appearance of the late 20th and early 21st century urban environment, modern existence, and nature. Richard Estes' most recent American museum survey of paintings was his 1991 exhibition of urban landscapes, also presented by the Portland Museum of Art in Maine. Previously, a 1978 survey organized by the Museum of Fine Arts, Boston traveled to three other U. S. museums. In 2007, the Palazzo-Magnani, Reggio Emilia organized a slightly smaller retrospective of Estes work which also traveled to the Museo Thyssen-Bornemisza, Madrid but did not travel to the United States. Richard Estes' Realism is accompanied by an exhibition catalogue with critical essays on Estes practice by curator Patterson Sims and Jessica May, Curator of Contemporary and Modern Art at the Portland Museum of Art, Maine."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/31/to-borrow-cut-copy-and-steal-aaron-t-stephan-portland-museum-of-art-06-september-2014-08-february-2015/", "text": "Portland artist Aaron T. Stephan is known for his take-offs from, and take-downs of, characteristic or signature gestures by artists throughout the American modern and contemporary canon. In his first solo exhibition at the Portland Museum of Art, part of our Circa series of exhibitions featuring contemporary artists, Stephan will present a suite of sculptural installation and recent prints that showcases his witty dialogue with the formalities of the art museum by making mischief with pedestals and architecture, and with the conventions of mass reproduction."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/08/31/treasures-of-british-art-1400-2000-the-berger-collection-portland-museum-of-art-02-oktober-2014-04-january-2015/", "text": "Treasures of British Art 1400-2000: The Berger Collection features the most significant private collection of British art in the United States. Spanning six centuries, this exhibition presents 50 masterpieces from this collection in a variety of subjects, styles, and eras. The Berger Collection rivals only the Metropolitan Museum of Art and the Yale Center for British Art in its holdings of British artworks from the 1500s and early 1600s. It's truly one of the most unique private collections in the world. From a religious panel of the 14th century and royal portraits of the 16th century to abstract landscapes of the 20th century, the exhibition features 50 highlights of the Berger Collection, including works by Hans Holbein the Younger (1497/8 1543), Sir Anthony van Dyck (1599 1641), Joseph Wright of Derby (1734 1797), Sir Thomas Lawrence (1769 1830), Thomas Gainsborough (1727 1788), John Constable (1776 1837), George Stubbs (1856 1925), and Sir Howard Hodgkin (b. 1932). Sir Claude Francis Berry (England, 1883-1970), Victory Celebrations, 1919, oil on canvas, 63 x 69 inches. The Berger Collection at the Denver Art Museum., TL-24828. Reproduced by kind permission of Amyl Holdings SA, owners of the worldwide copyright."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/66-steps-to-the-white-house-artis-causa-gallery-04-25-september-2014/", "text": "An exhibition of Greek and Turkish artists titled 6+6 steps to the White House is being held in September at Casa Bianca by the Artis Causa gallery, in collaboration with the Municipal Art Gallery of Thessaloniki and under the aegis of the Consulate General of Turkey. The opening of the exhibition, which has been curated by art historian Thalia Stefanidou, will be held on Thursday, 4 September 2014, at 20:30. The exhibition will be held until Thursday, 25 September 2014, and entrance will be free for the public. - Thodoris Zafeiropoulos - Vasilis Zografos - Annetta Kapon - Alexandra Marati - Mark Hadjipateras - Elli Chrysidou - Sezin Türk Kaya - Erkin Keskin - Hülya Küp üoglu - Ayşecan Kurtay - Füruzan Şimşek - Arslan Sükan - Tuesday Sunday 10:00 18:00 - Artis Causa Gallery, Tel.: 2310 223041"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/afacanin-zaman-kapsulleri-eser-afacan-piramid-sanat-10-eylul-11-ekim-2014/", "text": "Norveç'te yaşayan ve Munch'tan sonra gelen en ünlü sanatçılarından biri olan ressam Odd Nerdrum'la uzun yıllar birlikte çalışan Afacan'ın, efsanelerin ve otobiyografik dramların izlerini taşıyan yapıtları, sanatçının yoğun his dünyasıyla tekniğini bir araya getiriyor. Piramid Sanat, bu sergi için metnini genç eleştirmen Serkan Azeri'nin yazdığı bir katalog da yayınlıyor. Afacan'ın Zaman Kapsülleri 11 Ekim 2014 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/force-of-nature-nathalia-edenmont-nancy-hoffman-gallery-september-11-october-25-2014/", "text": "Edenmont was born in Yalta, and moved to Sweden by the time she was 20, realizing that life in the Soviet Union was disintegrating and held no future for her. Sweden was a country to which she could easily get a visa, being alone in the world after the age of 14, when both her parents had died and she had no other relatives. At 27, she was accepted to Forsberg Skola, to study graphic design, where an artist mentor encouraged her to visualize her inner pictures and try to capture them with the camera. It is thanks to Per Huttner that Nathalia is the photo-based artist she is today. All of her work derives from her life experience. She says: I only look inside my head. What I see in my mind is what I create. I do not sketch; the image is complete and sharp within me. I have absolute control over all aspects of what I do. Using a large format Sinar camera with 8x10 film and many lenses, she works with a team of eight to twelve people over ten to twelve hours to compose a shot. She has two camera assistants, both professional photographers, a hair stylist, a dressmaker, but it is Nathalia who is at the camera, communicating, talking with the model, waiting for the perfect instant to capture the model's soul on film. Her themes are: time, beauty, fragility, death, metamorphosis, transformation. Beauty is the armor that surrounds the women she photographs, many of them blonde, as most Swedes are blonde; others have Nathalia's red tresses and are a stand-in for the artist at different ages. What each figure wears is central to the meaning of each work. The artist's portraits reflect intensity, each woman stands against a pitch-black background, expressionless, robed in flowers revealing only her neck and shoulders; light emanates from within. It is the flower pile or dress the artist composes that tells the tale, sometimes with birds or snakes, some times with fresh flowers, at others with wilted blooms. In this exhibition are two parallel themes: figurative tableaux or portraits, and butterfly images captured after 500 hours of the artist composing collages of rare moths and butterflies. She takes the splendid specimens apart and works with the wings to make an abstract painting, magnifying the original collage in scale with her camera. While there are two themes, they converge in use of color; the compilation of wings parallels the compilation of flowers, colors overlap. Like flowers that wilt in a few days, butterflies have a short life span of two to three days. Nathalia's collages and photographs keep the butterflies alive forever, the ultimate symbol of transformation. Nathalia Edenmont was born in Yalta, Ukraine in 1970. The artist's exhibition at Nancy Hoffman Gallery is the first solo show of her work in the United States. Her work has been shown widely in Sweden at Alingsas konsthall, Alingsas; Boras Konstmuseum, Boras; Galerie Leger, Malmö; Galleri Mors Mössa Gothenburg; Galleri Stocksellius, Skövde; Halmstads Konsthall, Halmstad; Konsthallen Hishult, Hishult; Kristinehamns konstmuseum, Kristinehamn; Örnsköldsviks Museum, Örnsköldsvik; Sven-Harrys konstmuseum, Stockholm; and Wetterling Gallery, Stockholm and Gothenburg. She has also shown at Aida Gallery, Moscow, Russia; Backfabrik, Berlin, Germany; B&D Studio Contemporanea, Milan, Italy; Galerie Forsblom, Helsinki, Finland; Galerie Hafenrichter & Flugel, Nuremberg, Germany; Galerie Terminus, Munich, Germany; Gallery Eighty, Singapore; Guy Pieters Gallery, Knokke, Belgium; Institute suedois a Paris, France; Park Ryu Sook Gallery, Seoul, South Korea. She was twice a recipient of Konstnarsnamndens Arbetsstipendium, awarded by the Culture Department, Stockholm, Sweden. Her work is included in the collections of Boras Konstmuseum, Boras, Sweden; Kristinehamns konstmuseum, Kristinehamn, Sweden; Moderna Museet, Stockholm, Sweden; Moscow House of Photography, Moscow, Russia; Statens konstrad, Stockholm, Sweden; Whitespace, The Mordes Collection, West Palm Beach, Florida; and 21c Museum, Louisville, Kentucky."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/goksu-simsek-vampir-manifestolari-giovanni-scognamillo-aylin-unal-fatih-danaci/", "text": "Türkiye'de fantastik denildiğinde şüphesiz akla gelen ilk isim, adına korku ve fantazya ödülleri verilen kişi elbette Giovanni Scognamillo'dur. Aynı zamanda bir vampirolog olan Scaognamillo'dan başkası da bu konuyu bu kadar sistematik biçimde yazamazdı. Hepimiz vampiriz mottosu ile başlayan kitap vampir nedir, özellikleri nelerdir, tarihteki yeri nedir ve neden bu kadar kalıcı olabilmiştir sorularını yanıtlamakla başlıyor. Hatta modern vampirlerle yazışmaları dahi içeriyor. Edebiyatta, sinemada, tiyatroda ve müzikte vampirlerin izini sürüyor. Türün meraklıları için bir hazine niteliğini taşıyor. Arşiv yapmak isteyenler için bir başvuru kaynağı olan kitap aynı zamanda vampirin zaman içinde yazarlar ve yapımcılar elindeki değişimini gözlemlerken toplumun değişen istekleri ve bir yandan da ona dayatılmaya çalışılanları göz önüne sermiş oluyor. Yazarın deyişi ile Vampirlerin kanı, insan vampirler tarafından emiliyor. Korku ve gotik severler ya da yalnızca sinefiller için bile mutlaka edinilmesi gerek bir kitap. Kont Dracula'nın deyişiyle: Kendi isteğinizle buyurun!."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/memento-gregory-raymond-halili-nancy-hoffman-gallery-october-30-december-13-2014/", "text": "Gregory Halili was born in the Philippines, and moved to this country with his family as a teenager. He lived in the New York City area after receiving his B. F. A. from the University of the Arts in Philadelphia until about a year ago, when he and his family decided to return to the Philippines. Over the years on trips to the Philippines he visited outdoor markets, fish markets, and immersed himself in the culture of local life. Five years ago at the outdoor markets he spotted mother-of-pearl shells, larger and more splendid than any shells he had ever seen. He wanted to utilize this beautiful rare and raw material in his work. His first paintings in oil on mother-or pearl are eyes. Mostly they depict his wife's eyes in the tradition of the eyes of the beloved. He traces the circadian rhythm of sleep to waking, the eye is closed, slowly opens in a progression of circles and ellipses, opens wide, and then slowly closes at the end of each cycle. His works entitled Sunrise and Moonrise consist of approximately nine shaped discs, which the artist cuts and sands from a large mother-of-pearl shell. Sunrise is painted in oil on a gold-lipped mother-of-pearl shell; Moonrise is oil on a silvery black mother-of-pearl shell. Following the late 18th century English tradition of the eye of the beloved, Halili uses the eye as a symbol of both human and cosmic existence. In addition to the shells, Halili makes bases for his skulls out of wood from the Philippines, both shell and base materials from the artist's country of birth and newly adopted place of residence. Gregory Halili's work has been shown at The Arkansas Arts Center, Little Rock; Arnot Art Museum, Elmira, New York; Artists' House Gallery, Philadelphia; Ayala Museum, Makati City, Philippines; The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; Fisher Museum, University of Southern California, Los Angeles; Hammond Museum and Sculpture Garden, Salem, New York; John Michael Kohler Arts Center, Sheboygan, Wisconsin; Montclair State University, New Jersey; Selby Gallery, John and Mable Ringling Museum of Art, Sarasota, Florida; Sculptors and Gravers Society of Washington, D. C; and Jorge B. Vargas Museum, University of the Philippines, Diliman, Quezon City, Philippines. His work is included in the collections of BenCab Museum, Baguio City, Philippines and The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio. For further information and/or photographs please call 212-966-6676 or e-mail Nancy Hoffman Gallery at info@nancyhoffmangallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/01/safak-gunes-gokduman-mitoloji-ve-semboller/", "text": "Mehmet Ateş: Aslında mitolojiler ve semboller konusuna ben halılardan geldim. Kapadokya'da Ayşe Nine'den bir halı almıştım, halının üstündeki motifleri merak edip, Bu nedir? diye sorduğumda Doğurganlık cevabını aldım, Ayşe Nine'den. Neden? dedim, Bilmem, anamdan duydum. dedi. Anasına sorsak büyük ihtimalle o da aynı cevabı verir. Gördüğüm başka bir halının üzerinde de inek başı şeklinde bir motif, başın üst tarafında boynuzlar ve boynuzların uçlarında da gözler var. Gözlü boynuz olmaz, bunda bir yanlışlık var, kadının söyledikleri de yanlış olmalı, diye düşündüm. Aynı motiften birkaç halıda daha görünce, bu işte bambaşka şeyler var, bu meseleyi nasıl irdeleyebilirim, diye düşünmeye başladım. Sembolizm dediğimiz şeyde iki ayrı olay var. Birebir, gerçekçi çizimler ve bir de onun mitolojik çizimleri var. Örneğin; kartal ile yılanın kavgasını anlatan Kafkasya mitolojisi, yılanla spermanın hikayesidir. Bu hikayenin realist mitolojik olarak resimlenmiş şekillerini görürüz: Bunların hepsi sembol değildir, bazıları birebir çizimdir. Neden halıcılar aynı motifleri değiştirmeden tekrar tekrar çizerler? Kutsaldırlar, kutsal değiştirilemez de ondan. Neden bugüne dek geldiği de bununla açıklanabilir. 1998'de sembollerle ilgili birtakım ipuçları yakaladım, bunların üzerinde araştırmalar yaptım. Ve birbirini takip eden süreçlerde, binyıllarda, periyodlarda bütün bunların bir devamı olduğunu gördüm. Yani bunlar tesadüfen bir yerlere çizilmiş birtakım şeyler değildi. Tekrar tekrar çizilmiş olduklarını gördüğümde bunun altında güçlü bir mantık bağı olduğunu düşündüm. Araştırmalarımın sonucunda Mitolojiler ve Semboller 1, ardından meseleyi biraz daha derinden irdelemeye çalıştığım Mitolojiler ve Semboller 2 çıktı. Daha doğrusu teorize etmeye, bilimsel bir tabana oturtmaya çalıştım. M. A.: Benim kitabımın en önemli farkı metodudur. Bugüne kadar biz sembolü karşımıza koyduk ve bizde bıraktığı intibaya göre yorum yaptık. Hayır! Sembol, yorum kabul etmez. Sembolün bir tek anlamı var, onu bulmalıyız. Ben yoruma girmekten kaçındım ve sembol meselesinin yorumla çözülemeyeceğini anladım. Sembolü yorumlayamayız. Neden mi? Eğer ortak noktaya varılamıyorsa bu, bilim değildir. Yorum yaparsak, kişisel bir şey olur ancak, bizim konumuz psikolojik bir konu değil. Ben, sembolün tekil bakışla çözülemeyeceğini, başka kaynakları, bağları olduğunu kavradım. Bunun anlamı bir yerlerde vardır; ya sözlü olarak ya da ritüelik olarak söyleniyordur diye düşündüm. Mitolojiler de baştan sona sembolik ögelerden kuruluydu. Sembollerin asıl anlamlarının gizli olduğu yerin mitolojiler olduğuna inandım. Burada çözümlenmesi gereken konu, semboller değil mitolojilerdi. Mitolojilerin de mantığı apayrı bir mantık. Ne zaman yazıldıkları da belirsiz. İlk insanların, ilk ürettiği bir anlatım biçimi. İlk insanların zamanını anlatan bir döneme ait. Bu tarihi, antropologlar, arkeologlar belirleyecek Peki, nasıl anlatacak? Dese ki Senin cinsel organının içinde minicik yılanlar var. Hanıma geçiyor ve orada yumurtayı ısırıyor, parça parça oluyorlar, büyüyorlar ve çocuk olarak doğuyorlar. Adam buna inanmaz. O zaman, sana anlatayım inanmazsan inanma, ama böylece ezberle, diyorlar. Spermi yılanla, yumurtayı kuşla özdeşleştiriyorlar. Ve buradan itibaren başlıyor. Yılan yumurtaya sarıldı, ondan sonra yumurta ikiye bölündü, dörde, sekize, on altıya bölündü. Ondan sonra fetüs oluştu, çocuklar oldu., biçiminde, ayetler şeklinde ezberletiyorlar. Mitolojinin kurgusu, antikalığı, buradan geliyor. Doğadaki verileri kullanarak mikro ve makro göstergeleri aynı düzlemde anlatma sistemi. İnsan bilimleri söz konusu olduğunda aşağı yukarı on, on beş dal var. Hepsi bir insanı anlatmaya yönelik. Bütün bu dallar o kadar ilerledi ki derinlemesine sonuçlar alındı. Ancak hiçbiri, diğerine veri vermiyor. Hatta birbiriyle çelişiyor. Şunu düşündüm, İlk Çağ insanlarının bu mitolojileri, sembolleri üreten insanları belli bir rahip kısmının tekelindeydi. Eski zamanlardaki rahipler, aynı zamanda astronom, fizikçi, matematikçi. Böyle komple bir bilim kurgulamış bu insanın bilimini parçalarına bölme yöntemiyle incelemek mümkün değildir. Yapılacak tek akıllıca şey, onların kurguladığı metodu aynen alıp bir bütünlemeye doğru gitmek. Onun için ritüeli, mitolojiyi, sembolü bir arada inceledim. Birisi, bir ritüelik dans, eylem yaparken neden o şekilde yaptığını anlamak artık mümkün. Bir denge söz konusu. Burada bizim bilimimizin yanıldığı en büyük mesele metot. Bu kadar sene, bu kadar veriye sahip olmuşuz, artık bu verileri incelemek söz konusuysa eskilerin metotlarıyla birleştirerek gitmeliyiz ki onların anlamlarına ulaşalım. Bir diğer konu ise ilkel-modern ne demek? Bunu da değiştirmek lazım. Kitapta dipnot olarak verdim. İlkel' terimi yerine mitolojik kültürlü toplum sözünü kullandım. Hindistan, atom bombası üretmiş bir ülke, ilkel mi? Ama ineği oradan kaldıramazsınız; çünkü inek onun inanç biriminin kültürel öğesi. Bilimin kendi içinde ne kadar çelişkili olduğu buradan belli. Buradaki asıl sorun, bilimin kendi içindeki sorun. Çünkü anlaşılmayanı daha da anlaşılmaz kılmak gibi bir sistemle bilim yapılmaya çalışılıyor. Zaten bu bilimi de biz yapmıyoruz; Sam Amca yolluyor bize. Biz o ne diyorsa onu yapıyoruz. Böyle olmamalı. Gayet basit bir dille en karmaşığı en basit şekle indirgeyerek ortaya koymak gerekir. İlkel terimini lügatimizden atacağız ya da ilkel dönemi yeniden inceleyeceğiz. Çünkü belli terimleri kullandığınız zaman sonucunu zaten onun içine koyuyoruz. İlkel dersek, ilkeldir. Hiçbir şeyden haberi yoktur. Bu düşünceyle bakmaya başlıyoruz olaya. Dolayısıyla bizim ürettiğimiz bilim bugüne kadar bu. Bu kitap, Türkiye'de pek ses çıkarmadı ama Avrupa'yı ayağa kaldırdı. Bilim, kurguladığı eşellerden dolayı kendi içindeki sorunları görmedi. İlkel, gelişkin, modern, vs., olay öyle olmadığı için de bugüne kadar hiçbir soruna varamadık; yorumlara gittik. Neden sembol bunu ifade ediyor diye ilk soran ben değilim ama belki de ilk defa birazcık altından kalkabilen benim. Belki de kimse bunu sormadı veya sorsa da oturup yazmadı; yazamadı. Öyle bir yayın yok. Aslında konu karmaşık değil. Konu, bizim anlamadığımız dilde, anlamadığımız bir şekilde yazılmıştır. Biz, mitoloji-sembol-ritüel üçgeninde pandoranın kutusunu açtık. İçinden ne çıkacağını bilemezsiniz. Biz bir anahtar bulduk; içinden bunlar çıktı. Bunlar da bugün bile aynı şekilde anlayabileceğimiz şeyler. M. A.: Bugüne kadar hiç kimse mitolojilerin gerçeklerle ilintili olacağını düşünmedi. Ta ki bana kadar. Çünkü delice, saçma sapan hikayeler. Aslında böyle değil. Anlatma biçimi bambaşka bir sistem. Ne gibi? Yazının olmadığı bir dönem, M. Ö. 30.000'li yıllar. Yazının söz konusu olmadığı, insanlık için son derece önemli olayların, büyük afetlerin meydana geldiği günler... Biraz daha ileri gidersek, dinsel kitaplara göre Adem'le Havva'nın oluştuğu günler. Mutlaka bunun bir tarihi vardır. Bunlar, insanların olaylarıdır ve bunu anlatacaklardır. Bunun ötesinde doğum olgusunu, gökyüzündeki gezegenlerle ilgili bilgilerini anlatacaklardır. Sizin de belirttiğiniz gibi İlk Çağ insanlarının son derece bilgisiz, aptal insanlar olmadığı ortaya çıktı. Önce iki ayak üzerinde durdu, sonra eğildi, sonra dikildi, gibi olmamış olay. Öyle olmuş olsaydı bütün bu mitolojik bilgilere ulaşamazdık. Bunun mantığı bellidir, bu, Avrupa'nın ürünüdür. Marksizm'e böyle yapışılmasının temeli de oradan çıktı. En altta gerzekler var bu merdivenin en üstünde de Avrupalılar var demek içindir. MÖ. 30,000 yıl evvelki insanlar doğumun nasıl olduğunu çizmiş, bırakmış. Demek ki bunu bilen birileri varmış. Mağara dediğimiz mabetlerde yaşayan adamlar, halkı toplayıp onlara birtakım sembolik işaretlerle doğumu, oluşumu, Tanrıyı, öteki dünyayı vs. anlatıyorlar. Ve onlara diyorlar ki bunu böylece ezberleyin, tekrarlayın ve dua edin. Biz bugün de böyle yapıyoruz. Demek ki kanun değişmemiş, Ş. G. G.: Anlattıklarınızdan ve okuduklarımdan bilim adamlarının binlerce yıl öncesinde keşfedilmiş bir şeyi yeniden keşfettikleri düşüncesine kapıldım. M. A.: Gayet tabii. Daha bugün bilim adamlarının keşfetmediği ancak çok önceden keşfedilen şeyler var. Biz, kromozom y'nin son şifresini hala çözemedik. Ama bunu insanlar binlerce yıl öncesinden çizmişler. Ş. G. G.: Tüm Ortadoğu'yu kaplayan Ana Tanrıça figürünün yüzü, önceleri net olarak belirtilmiyordu. Ancak, M. Ö. 6000'lerde Çatalhöyük ve Hacılar'da Ana Tanrıça'nm yüzünün belirginleştiğinden söz ediyorsunuz, Ancak kitapta buna ilişkin bir açıklamaya rastlamadım. M. A.: İsterseniz Ana Tanrıça'dan biraz bahsedeyim. Ana Tanrıça, otuz, kırk bin yıl gündemde kalmış bir kadın tanrıdır. Hala bilinemeyen bir olgudur bu. Bu kadın tanrı, gerçekten maddi bir varlık mıydı, yoksa bir mitik ana mıydı? Bu konuda bilim henüz net değil. Ben de değilim. Benim en fazla kabul ettiğim şey bir mitik ananın, ilk ananın imajıdır. Kim o? Havva Ana. Ananın en büyük güzelliği doğurganlıktır, nesil üretir. Bu tanrıça, dinsel olguda ne işe yarar? Doğumları kontrol eder, düzenler, bol kılar. Sizin de belirttiğiniz gibi, genellikle tanrıçaların yüz hatları detaylı bir biçimde gösterilmez. Doğurgan organları abartılı biçimde gösterilir. Bunu araştıracağız ama bence bu, tabudur. Bir adet daha var. Bunların kafaları çoğunlukla kırılır. Bunun nedeni de tam olarak bilinmiyor. Bilinen şey şu: Bu tanrıça, hamilelik sırasında kadının yanında bulunuyor ve kadın ona dua ediyor. Tanrıçanın doğum işlerinde önemli bir yere sahip olduğu açık. Bugün Orta Asya'da da hala mevcut. Orta Asya'daki genç kızlar, çaputtan Ana Tanrıça heykelciği yaparlar ve yastıklarının altına koyarlar. Bilhassa hamilelik dönemine girdiklerinde bunu boyunlarında taşır, hamilelik bittikten sonra çıkarırlar. M. Ö. 20.000'li yılların Ana Tanrıçalarına baktığımızda 2-3 cm. ve delikliydiler. Demek ki boyna takılıyor veya bir yere asılıyordu. Başlarının kırılması ise, bir ihtimal doğumun başarılı veya başarısız geçişinin sonucu yapılan bir eylem. Çünkü Ana Tanrıça'nın iki yüzünden bahsediliyor, hem iyi hem kötü. Yüz hatlarının belirlenmesine gelince, Çatalhöyük'de var. M. A.: -Aslında daha evvel de var. Ama o dönemde o tanrıça mı, kadın mı, yoksa rahibe mi, onu bilmiyoruz. Yüz belirlenmesi olayını ben yine mitik anayla özdeşleştiriyorum. Rus arkeologlar da şöyle diyor: Ana Tanrıça aslında maddi bir varlıktır. Ailenin en eski anasını temsil eder. Şimdi iki imaj birden var. Ama gerçek ana öldüğü zaman da mitikleşiyor. Neden yüz hatlarının belirlenmediği meselesi henüz belirlenmedi. Bence bu, tabudan dolayıdır. Onu tam açıklayacak bir bulgu yok. Ama Ana Tanrıça, doğurganlığı sembolize eder. M. A.: Çatalhöyük'de cenaze bir çardağın üzerine konur. Orada bir ay kadar bekletilir. Akbabalar gelir ve ölünün etini yer. Sonra cenazeyi alıp evin tabanına gömerler. Orta Asya'daki bazı işaretler de bunu gösteriyor. İki ruh söz konusu: biri uçucu olan ruh, diğeri kalıcı olun ruh. Kalıcı olan ruhun kemiklerde olduğu kabul ediliyor ve evin içine konuyor. Akbaba, sonuçta bir kuş, hakikaten sevimsiz bir kuş. Ama daha önce söylediğim gibi kuş, yumurtayı temsil ediyor. Akbabanın da yukarıdan aşağıya insanlara ruhu getirdiğine inanılır. Ruh ögesi çok önemli. Mutlaka yeniden doğacaklarına inanmışlar. Bunun için her şeyi yapmışlar Bunun temeli M. Ö. 5500'lere ulaşır. M. A.: Ağaç, tam anlamıyla plasentayı temsil eder. Mitolojiye göre her kadının içinde bir ağaç vardır. O ağaçta kuşlar vardır. Kuş, yumurtayı temsil eder. Yumurta, plasentaya yapışır ve oradan doğar. Bunlar, zamanı gelince uçacak olan can kuşlarıdır. Ağaç sembolü, ilk çağlardan itibaren kadın heykelciklerinde görülür. Bugün hala Kuzey İran'daki yerli göçebe kadınlar, göbeklerine ağaç motifi çizerler. Bazı yerlerde de ağaçları oyup ölen küçük bebeklerini içine gömüyorlar; yeniden doğması için. Ben dikkat ettim, bizim mezarlıklarımızda da her mezarın başında bir ağaç vardır. M. A.: Elbette. Otuz bin yıl sürmüş bir inanç, iki bin yılda yok olabilir mi? Ben size daha garip bir şey söyleyeyim, Osmanlı'nın mezar taşları, fallus biçimindedir. Biz birçok şeyi göremiyoruz; oysa bunların anlamı var. Kültürel olarak binlerce yıldan beri gelmiş şeyler. Yok olmuş bu inanç biçimleri halen Orta Asya'da taze olarak var. Aslında Türkologların rota değiştirmesi lazım. Tek başına bir Türk mitolojisi bu kitaptan çok daha fazla şey verir bize. Bununla bizim mitolojik kültürümüzün ne kadar saf, sade ve güçlü olarak var olduğunu söylemeye çalışıyorum. Bu kayıp kültürün bulunabileceği tek yer Orta Asya. Şunu unutmayalım, aklın yolu birdir. Bir şey üretmek zorunda değiliz, sembolleri yorumlayamayız. Sembolün bir anlamı vardır; ya buluruz ya bulamayız. Bulamazsak da yorumlamaya kalkmamalıyız. Onu bulmak için aramak gerek. Not: Bu yazı daha önce Sanat Antika Koleksiyon dergisinde (Nisan 2003, Sayı: 4, S.87-90) yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/03/animation-artist-in-residence-tokyo-2015/", "text": "This project, organized by the Agency for Cultural Affairs, is an artist in residence program which aims to provide three outstanding young animation artists from around the world with an opportunity to come to Tokyo and create new works while directly interacting with Japanese animation culture. In doing so, we aim to promote both the creation of excellent works of animation and a better understanding of Japanese culture. - Travel expenses - Living allowance - Travel insurance - Rental accommodation - Location: Tokyo - Expert assistance - Opportunity to present work done during residency - Opportunities to interact with Japanese creators - Education/training: participants will give reports on the progress of their work being created as part of the program and will receive guidance from accomplished Japanese animators/experts on a regular basis. - Visits/exchange events: participants will visit animation studios and participate in exchange events with artists and students enrolled in art programs at educational institutions. - Creation of a new work: participants will begin a new work while in Japan and present the finished work or one part of a work in progress at the end of their stay. - Reside outside of Japan and be a citizen of a country other than Japan. - Have had one of their animated works screened at an international film festival, exhibition or similar event, where works from countries other than your own are also screened/featured. - Be between the ages of 20 and 35 as of September 10th 2014. - Be able to speak either English or Japanese at least well enough to communicate in everyday situations. - Be in good health. - Have access to the equipment necessary to participate in a remote interview."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/03/bir-kosede-film-bir-kosede-muzik-i-haxan-1922-asphodel/", "text": "Kadıköy'de yeni bir mekanda yeni bir etkinlik serisi başlıyor. Her ay sessiz filmler ile çeşitli müzisyenleri buluşturacak olan serinin ilkinde, Atay İlgün ve Alper Yıldırım'dan oluşan dokusal müzik projesi Asphodel, 1922 yapımı Haxan: Witchcraft Through the Ages adlı kült sessiz filmin üzerine, eşzamanlı dokusal bir müzik denemesi gerçekleştirecek. Daha sonradan grubun üçüncü albümü olarak paylaşılacak olan bu çalışma ilk kez film ile birlikte Köşe'de deneyimlenecek. Asphodel'in ilk albüm çalışması olan Aokigahara, Japonya'nın Fuji Dağ'ında bulunan Aokiagahara ormanı hakkındandaydı. Bu ormanın Japon Mit'leri dışındaki en büyük ünü orada gerçekleşen intiharlar ve intihar edenlerin arkalarında bıraktıkları mektup, fotoğraf gibi objelerin hikayesidir. Yayınlandıktan kısa süre A Closer Listen gibi sitelerde yılın albümleri arasına kısa sürede girerek dünya çapında bir ün salmıştır. Bu gösterim serisi, ayda bir kez olmak üzere her ay farklı müzisyenler ile birlikte, sessiz film üzerine canlı performans denemelerinden oluşmaktadır. Ekim 2014 te, 1922 Danimarka yapımı kült film 'Haxan: Witchcraft Through the Ages' ile birlikte Atay İlgün & Alper Yıldırım'dan oluşan dokusal müzik projesi Asphodel ile başlayan seri, çeşitli sanatçılar ve filmlerin buluşması ile devam edecektir. Önemli: Biletler 06 Eylül, Cumartesi gününden itibaren etkinliğin mekanı olan Kadıköy'deki Köşe'den ya da Bilgi Sinema Kulübü'nün Galatasaray'daki ofisinden (Tarlabaşı Bulvarı, No:117/4) temin edilebilinir. Etkinlik biletleri sınırlı sayıda olduğu için bilgi@bilgisinema. com 'a mail atarak rezervasyon yaptırmanız önemlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/03/howl-sergi-44a-sanat-galerisi-09-eylul-19-ekim-2014/", "text": "Uluma, Beat Kuşağının en önemli başyapıtı olan ve 6:45 Yayınevi'nin kataloğu içinde nadide bir yer taşıyan Allen Ginsberg'in çığır açan kitabı Howl'un kapaklarının seçilen sanatçılar tarafından birer artworke çevrilmesi konsepti ile yola çıktı. Bu amaçla kitabın içeriğine uyumlu üretimler yapabilecek farklı kuşak ve disiplinlerden 23 sanatçılık sergi kadrosu oluşturuldu. Sanatçılar çalışmalarını 6:45 Yayıncılık tarafından 2012 yılında bin adet numaralı basılmış ve baskısı tükenmiş; karton kapaklı ve deri ciltli özel baskılar üzerine uygulayacak. Serginin koordinasyonu ise Perferi Kolektif'ten Alper T. İnce ve Rafet Arslan üstlendi. Howl sergi projesi; Altıkırkbeş Yayınevinin 25. yıl etkinliklerinin önemli bir ayağı olarak gündeme geldi. 44A Galeri, 6:45 Yayın ve Periferi Kolektif işbirliği ile hayata geçiyor. Howl Sergi, git gide muhafazakar bir karanlığa teslim olan gündelik içinde, hala Ulumak isteyenlere mahçup bir tebessüm ile.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/03/nilgun-yuksel-resim-yapiyor-ali-atmaca/", "text": "Ali Atmaca, Çukurova'da Fırat'ın gürültülerle akan suyundan balık tutup gündüz vakti gökyüzündeki yıldızları izlerken nehirde çamaşır yıkayan kadınların renkli fistanlarla süslü kalçalarının gerçekte birer çiçek tepesi olmadıklarını fark etmenin şaşkınlığıyla doğruldu. Kadınların Kadirli'ye doğru giderek gözden yitmelerini bekleyip portakal ağaçlarına astığı resimlerini topladı ve fildişi kulelerin gerçekten olup olmadığını öğrenmek için yola çıktı. Fildişi kulelerin gerçekte nerede olduklarını keşfedemedi, ama ressamların gerçekte nereden geldiklerini öğrenmesi çok uzun sürmedi. Onlar, İtalya'da Roma'daki, Venedik'teki, Floransa'daki atölyelerden çıkıp geliyorlardı. İspanya'da Barcelona'dan, Catalan'dan, Madrid'ten geliyorlardı, Fransa'da Seine Nehri'nin kenarından, İngiltere'de yağmur altından, Amerika'da gölgesine sığındıkları gökdelenlerin arkasından, Japonya'da yazıların içinden, Hindistan'da Ganj'ın suyundan geliyorlardı. Bazen bir çalının arkasına gizlenmiş, toprağı eşelemekten, işe yaramayan icatlar yapmaktan, yeni renkleri, formları kovalamaktan, insanlara dünyanın gördüklerinden daha şaşırtıcı olduğunu anlatmaktan, balık tutmaktan geliyorlardı. Ali Atmaca, bir dedektif gibi onların izlerini takip ederken resim yapıyordu. Bulduklarını sobelemekten hınzırca bir mutluluk duyuyordu. Ama gerçek şu ki, Seine Nehri kenarında kahve içmekten, Roma'da sığırcıkların gelişini beklemekten, Leman Gölü'nde yüzen kuğuları seyretmekten, İstanbul'dan kaçmaktan da hınzırca bir mutluluk duyuyordu. Bir sabah Bodrum'un küçük bir koyunda atölyesinde sessiz sedasız çalışırken kendisi için yeni bir kırmızı ve balıklar için yeni bir yem bulduğunu söyleyip gitti. Geri döndüğünde yüzünün bir tarafı kırgın, diğer tarafı hala hınzır, gülümsüyordu. O sabah Leonardo, Picasso, Matisse, Sam Francis ve adlarını tek tek sayamayacağı birçok ressam bir araya gelmiş, bütün Bodrum'a Ali Atmaca'nın balıklar için bulduğu yemin sırrını vermişti. Bu yüzden sahilde balık tutacak tek bir yer bile kalmamıştı. Ayrıca çiçekli tepeleri seyretmekten vazgeçmesini, onların hala fistan giymiş zeytin toplayan kadınların kalçaları olduğunu söylemişlerdi. Onun hayal kırıklığını gidermek için de eline bir sürü renk tutuşturmuşlardı. İçlerinde daha önce hiç kullanmadığı bir yeşil de vardı. O sabah atölyeye girdiğimde fırçasını kahvesine batırıyordu. Arka arkaya dizdiği büyük tuvallerde kadınlarla zeytinler vardı. Masasının üzerinde henüz açılmamış bir şarap şişesi duruyordu. Atölyede ondan başka kimse yoktu, ama sanki birilerine bir şeyler anlatıyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/03/uluslararasi-yilin-genc-ressami-yarisma-sergisi-mkm-besiktas-cagdas-01-28-ekim-2014/", "text": "Fatih Dülger, Burcu Tanyaş, Damla Bozkurt, Özgür Demirci, Alican Leblebici, Moatez Elmam, Mustafa Sönmez, Evren Karayel Gökkaya, Taylan Mintaş, Erdal Türkben, Selva Kenavlı, Rengin Özbahar, Mehmet Emre, Emine Bıyıklı, Reşat Ceylan, Deniz Yunem, Fatih Dülger, Burcu Tanyaş, Damla Bozkurt, Özgür Demirci, Alican Leblebici, Moatez Elmam, Mustafa Sönmez, Evren Karayel Gökkaya, Taylan Mintaş, Erdal Türkben, Selva Kenavlı, Rengin Özbahar, Mehmet Emre, Emine Bıyıklı, Reşat Ceylan, Deniz Yunem,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/04/kopru-2-bridge-2-seli-art-project-la-mancha-soul-room-kydonia-10-eylul-10-aralik-2014/", "text": "Şeli Art Project kapsamında açılan sergiler 'Her Yerde Sanat' sloganıyla kent hayatını zenginleştirmeye devam ediyor. Rolana Ceckauskaite, Sarantis Gagas ile Somnur Van Der Kraan, 'ART FOR THE SOUL' kapsamında gerçekleştirilmektedir. Şeli Art Project Köprü/Bridge baslıklı sergisini kurgulayarak sanatı günlük hayatımıza dahil etmekle birlikte aynı zamanda yerel ve uluslararası sanatçıların eserlerini yanyana sergileyerek İstanbul ve Batı arasında bir diyalog kurulması amacına hizmet etmektedir. Köprü/ Bridge sergisi Istanbul'un konumuna ve İstanbulluların haleti ruhiyesine de gönderme yapmaktadır. Köprü kavramı hem iki öğenin nihayet birleşip bütünleşebilecek olduğu haberini bizlere müjdelerken aynı zamanda öncesinde varolan ayrışmayı veya farklılaşmayı da icinde barındırmaktadır. İstanbul köprü kavramının hayat bulduğu bir kenttir. Bu kentte tüm farklılıklar somut ve soyut köprüler aracılığı ile yanyana yaşanmakta ve mükemmel derecede uyumlu ve rengarenk bir mozaik oluşturmaktadır. Köprü/Bridge başlıklı bu sergi ile birlikte Avrupa'nın çesitli ülkelerinden gelen uluslararası sanatçılar ile İstanbullu sanatçılar biraraya getirilerek bu ahenk yeniden yakalanmakta ve ziyaretcilerin de bu mekanda bize eşlik etmesi beklenmektedir. Başlangıçta sadece doğa vardı. Sadece ve yalnızca. Ve insan doğanın ayrılmaz bir parçasıydı. Ardından insanın bilinci ortaya çıktı ve böylece insan doğanın karşısına geçerek onu gözlemlemeye başladı. Bu olay sanat üretiminin başlangıcına da işaret etmektedir. Çünkü sanat doğanın insan algısındaki yansımasının dışa vurumudur. Sarantis Gagas doğadaki süreklilik ve direnişten esinlenmektedir. Gagas'ın öz disiplini, calıskanlığı ve sabrı sayesinde karşımıza çıkan sonuç mükemmeldir. Sanatçının eserlerinde kelimeler görsel imgelere dönüşmektedir ve aslında bu yüzden bu eserlerin hiç biri masum değildir. Eserlerde her detay bir analoji veya bir sembol içermektedir. Rolana Ceckauskaite'nin görsel önermeleri izleyeni hafif ve mizahi bir ruh haline davet etmektedir. Sanatçının ele aldığı konuların hümanist karakteri insan doğasını dokunaklı bir biçimde yansıtmaktadır. Kullandığı dışavurumcu disartasyon yöntemi ile sanatçı insan bedenlerinin biçimsel örnekliliğinden kendini soyutlayıp kendine özgü insan algısını bir çocuğun masumiyeti ve yetişkin birinin eleştirel bakışını eserlerinde birleştirmektedir. Sanatçının 'ilustrasyonları' mekan ve zamandan soyutlanmış kompozisyonlar gösterse de detaylardaki günlük hayat enstantaneleri dikkati cekmektedir. Şimdi, ışıkla gölgenin arasında arasına uzandım ve artık bir köprüyüm. Işığın bana yarattığını kabul ettim, gölgeyi arkama aldım ve bitkilerin şifalı güçlerini, hayvanların sevgi dolu saf enerjilerini, mavisi gökyüzüne karışan berrak bir denizi, ağaçların görkemini düşlemeyi, düşlerimi resimlemeyi ve düş resimlerimle izleyenlere coşku vermeyi seçtim. İnsanlar tarafından yaratılan imgeler ne kadar insanlığı şefkate, sevgiye, birbirinin varlığını kabul etmeye ve kucaklamaya, hepimizin bir ve aynı bütünün parçaları olduğunun bilincine çekerse insanlık o kadar kolay sevgi ve huzur dolu bir frekansa geçer. Bu gün insanlık keder dolu bir dünyadan şikayetçiyse bunu değiştirmenin en güzel yollarından biri ışıklı imgeler yaratmaktır. Bana göre soyut resim yoktur sadece bilincimizin dışında, bize öğretilmiş alışılmış biçimlerin dışında biçimler vardır. Alışılmışın dışındakileri izledikçe düş dünyanız ne kadar zenginse o kadar size ait olanla karşılaşırsınız ya da daha önce karşılaşmadığınız biçimlerle tanışırsınız. Son zamanlarda her ne kadar soyut betimlemeleri seçtiysem de başka çalışmalarımda alışılmış imgeleri de kullanabileceğim betimlemelerim olabilir. Bu sergideki çalışmalarım tuval üzerine yağlıboyadır ama çalışmalarımda malzemeye açık ve özgür çalışmaktan yanayımUnutmayın düşünce bir frekanstır ve maddeye dönüşür. Düşüncelerimiz ne kadar aydınlık olursa hayatımız da o kadar renkli olacaktır. Bırakın ışık içeri girsin. ve dokunaklı bir bicimde yansıtır. Kutluay'ın kadınları üzerinde katı sınırlamalar olan bir atmosferde tehditlere açık ve savunmasızdır. Sanatçının referanslarının coğu Art Nouveau ve Beat kuşağını içerir. Doğadan izler, bitki ve hayvan yaşantıları, 1920'lerden savaş sonrası ile 1950'lere dek geçen devrin insan mimik ve ifadeleri sanatçının algı dünyasını yansıtmada kullandığı atmosferi olusturur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/04/yol-seli-art-project-metropoldoctorslevent-25-eylul-30-ekim-2014/", "text": "Şeli Art Project kapsamında açılan sergiler 'Her yerde sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Şeli Art Project işbirliğiyle Metropol Doctors/Levent'te sanatseverlerle buluşuyor. Siz sanatseverlerin de bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/05/animsamareminiscence-stephan-kaluza-sanatorium-16-eylul-19-ekim-2014/", "text": "Sanatorium yeni sezonunu Stephan Kaluza'nın Anımsama isimli sergisi ile açıyor. 16 Eylül 18 Ekim 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, Stephan Kaluza'nın 2014 yılında ürettiği tuval üzerine yağlıboya resimleri içeriyor. Sergilenecek işler, keskin kontrastlar ve uygun derinlik efektleri ile sağlanan siyah-beyaz manzaralardan oluşuyor. Kaluza'nın bir tür yüzey matrisi olarak belirlediği doğa, bir yaşam alanı olarak değil; kayboluşta kavranan saf bir görünürlük olarak işlev görüyor. Bu şekilde, resimler algıya değil, anımsamaya tabi olan kayıp bir kökeni gizleyerek görmeyi ele alıyor. Sanatçı bu nedenle özellikle kolektif hafızada, Auschwitz gibi pastoral bir doğa ile pek de bağlantı kurulamayacak, negatif çağrışımları olan yerleri seçiyor. Resimlerde konturlar kısmen beyaz hiçliğin içinde kaybolarak içerikle ilgili bağlantıyı netleştiriyor: Doğa yok oluyor gibi; bu hiçlikte çözülürcesine kendini kaybeder gibi görünüyor. Sanatçı böylece insan evreninin, gerçek bir evren ile hala nasıl bir ölçekte bağlantıda olduğunu ya da her ikisinin de zaten birbirinden ne kadar kopmuş olduğunu inceliyor. 16 Eylül'de açılacak sergi, 18 Ekim'e dek Sanatorium'da görülebilir. Stephan Kaluza: 1964 doğumlu Almanya doğumlu sanatçı, akademik hayatında Felsefe ve Sanat Tarihi üzerine eğitimler aldı. Şimdiye dek, Almanya, İspanya, Belçika, Hollanda, İsviçre, Türkiye, Çin, Kore ve Brezilya gibi birçok ülkede kişisel sergiler gerçekleştiren sanatçı, birçok ülkede çeşitli karma sergilere katıldı. Kaluza'nın işlerinin yer aldığı koleksiyonlardan bazıları ise Museum Walter, Collection Munoz, Museum of the Seam ve White & Case. Çeşitli akademik yayınları bulunan sanatçı; Art Chicago (2003) ve ARCO (2004) gibi ödüllerin de sahibi oldu. Sanatorium opens the new exhibition season with Stephan Kaluza's 'Reminiscence'. The series Reminiscence of Stephan Kaluza shows painting, oil on canvas, from the year 2014. On view are mostly black-and-white painted landscapes, provided with sharp contrasts and adequate depth effects. The contours get lost in the white nothingness and so clarify the content-related reference: the nature seems to disappear, to get lost in this nothingness in a dissolving manner. Kaluza, explores in this way how far the human cosmos is still connected with a genuine cosmos, or how much both have already been cut off from each other. Kaluza uses nature as a kind of surface matrix, so that it no longer acts as a habitat, but as a pure visibility conceived in disappearance. In this way, these paintings also deal with the vision by hiding a lost origin, which is no longer subject to the perception, but the reminiscence. For this reason, the choice of motifs is special; in part, in the collective memory, places with negative connotations are selected, such as Auschwitz. Stephan Kaluza: Born in 1964, Kaluza studies Arts and Philosophy in his academic life. Up to now, he has opened solo exhibitions in various countries including Germany, Spain, Belgium, Holland, Switzerland, Turkey, China, Korea and Brazil in addition to joining several group exhibtions. Some of the collections that he has included are Museum Walter, Collection Munoz, Museum of the Seam and White & Case. In the recent years, the artist has published several publications and has gained awards such as Art Chicago (2003) and ARCO (2004)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/05/eternite-engin-konuklu-x-ist-11-eylul-11-ekim-2014/", "text": "1990 doğumlu Engin Konuklu'nun işlerini ilk kez geçen yıl x-ist'te Kesişme V adlı sergide görmüştük. Nostaljik imgelerden faydalanan Konuklu, Eternite adlı yeni sergisinde 19. yüzyıl post mortem fotoğrafları ve bu fotoğraflarda izleyici ile fotoğraflananın ilişkisini inceliyor. Ölüm, geride kalanlar için hüzün, belki de sevinç; Meursault için hiçlik; post mortem fotoğraflarda ise bir vedalaşma anlamına gelir. Bir Hristiyan ya da Müslüman için cennet ya da cehennem anlamına gelirken, daha üst bir kastta hatta belki rahip olarak doğabilecek bir Hindu için çok da korkulası olmayan bir durum olsa gerek. Benim içinse ölümü en iyi ifade eden kelime eternite. Fransızca bir felsefe terimi olarak öncesiz ve sonrasız anlamına gelen eternite aynı zamanda sonsuzluğu da içinde barındırıyor. Bende ölüme dair bir seri oluşturma isteği uyandıran eternite kavramı serinin ilk resmine adını verdi. Daha ayrıntılı bilgi için x-ist'ten Ece Göymen ile görüşebilirsiniz. We had seen Engin Konuklu's works; an artist born in 1990 in İzmir, for the first time last year at x-ist, in the exhibition titled Intersection V. Using nostalgic imagery for his Eternite exhibition, Konuklu examines the relationship between the viewer and the person being photographed in 19th century post mortem photographs. For further information contact Ece Göymen from x-ist."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/05/tiraje-dikmenin-vefati/", "text": "Yeni aldığımız bir habere göre maalesef değerli sanatçımız Tiraje Dikmen 01 Eylül 2014'te 89 yaşında hayatını kaybetti. Bu acı ve zamansız kayıp, Türk sanat ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. 1925 yılında İstanbul'da, Büyükada'da dünyaya geldi. Babası, Türkiye'de mikrobiyolojinin öncülerinden olan veteriner Cafer Fahir Dikmen'dir. İki çocuklu ailenin ikinci çocuğu olan Tiraje Dikmen'in ablası ressam Şükriye Dikmen'dir. Tiraje Dikmen'i rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Tiraje Dikmen, babasının isteği nedeniyle ablasıyla birlikte erken yaşta Fransızca öğrendi. Namık İsmail, Feyhaman Duran gibi ressamların Dikmen ailesini yakından tanıması nedeniyle sanatla ilgili bir ortamda yetişti. Işık Lisesi'ni bitirdikten sonra (1940), İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nden mezun oldu (1946). Aynı fakültede doktorasını tamamladı. İstanbul'da Kadın İşçilerin Çalışma Koşulları başlığını taşıyan doktora tezi için 1946-1949 yılları arasında İstanbul'un Cibali, Eyüp, Tophane ve Üsküdar semtlerinde geniş kapsamlı anketler yaptı. 1943 1948 arasında bir yandan da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde özel öğrenci olarak Leopold Levy'nin atölyesine devam etmekteydi. 1949 yılında Fransız hükümetinden aldığı burs ile Paris'e gitti; Hukuk ve İktisadi Bilimler Fakültelerine devam etti Bir yandan da o dönemde Paris'e dönen Leopold Levy'nin atölyesinde resim çalışmalarını sürdürdü. Paris'teki ilk beş yılında Louvre Müzesi ile Halk Sanatları ve Gelenekleri Müzesi'nde sanat tarihi, müzeoloji stajları yaptı; aralarında Max Ernst, Yves Bonnefoy, Man Ray, Jacques Herold gibi isimlerin bulunduğu çevreyle ilişkiler kurdu; figür olgusunu irdeleyen resimler yaptı. İlk kişisel sergisini 1956 yılında Galerie Edouard Loeb'da açtı. Bu sergide sadece desenlerini sergiledi. Marx Ernst, sergiden bir desen alarak ve olumlu eleştiriler yazarak onu desteklemiştir. Sanatçı, Paris'teki ikinci beş yılında renk olgusu üzerine çalıştı. İkinci kişisel sergisini yine Galerie Edouard Loeb'da açtı ve yağlıboya çalışmalarını sergiledi. 1961'de İstanbul'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde yapılan Paris'te Türk Sanatçıları başlıklı sergiye katıldı. 1963'de Paris'te Musee d'Art Moderne'de düzenlenen Çağdaş Türk Sanatı sergisine katıldı. Çalışmaları o yılların sanat ortamında gerçeküstücü olarak değerlendirilen Tiraje Dikmen, 1964 yılında, Paris'in o dönemde en ünlü galerisi Charpentier'de açılan ve günümüzde gerçeküstücülük tarihinin en önemli sergilerinden biri sayılan Sürrealizmin Kökenleri ve Tarihi adlı sergiye davet edildi Aynı yıl Paris'te Galerie Birtschansky'de bir sergi açtı. 1966'da hayatını kaybeden Leopold Levy'nin onu resmi mirasçısı atayıp resimlerini ve atölyesini kendisine bırakması üzerine Levy'e karşı duyduğu sorumluluk gereği tüm çalışmalarının ayrıntılı bir arşivini hazırladıktan sonra, 1967 yılından itibaren çalışmalarını bu atölyede sürdürdü. Fransa'daki Mayıs 1968 olayları'na tanıklık etmek onu derinden etkiledi. Bu döneme dair izlenimlerini Mai 1968 isimli dizisinde yorumladı. Paris'ten getirmiş olduğu bu çalışmalarla 1970 yılında İstanbul'daki ilk kişisel sergisini açtı. 1980'lerden itibaren ağırlıklı olarak İstanbul'da yaşamaya başladı; Büyükada'da doğduğu köşke yerleşti. Ancak Paris'teki atölyesini hiç kapamamış ve biyografisine Paris'ten ayrılmadı notu düşmüştür. Dikmen, 1985'de Ankara Galeri Nev'de Zamanların Hafızası isimli dördüncü kişisel sergini açtı. 1990'larda ağırlıklı olarak göç temasını izleyen çalışmalar üretti. Sergi etkinliklerinden özellikle uzak durarak deneysel çalışmaları tercih etti. 1 Eylül 2014'te hayatını kaybetti. Büyükada'da Tepeköy Mezarlığı'nda defnedildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/06/umut-yalim-agir-aksak/", "text": "Yazı Tura filminin başkişilerinden Şeytan Rıdvan askerliğini yaptığı Güneydoğu'da gazi olur ve bir bacağı dizden kesilir. Nişanlıdır. Memleketi Göreme'ye döndüğünde düğünü yapılacaktır. Büyük bir sevgiyle karşılanan Şeytan Rıdvan, ilk nişanlısını görmek ister. Buluşurlar. Kız, kendisini baştan aşağı bir süzer. Gözleri ayaklarına denk geldiğinde ve takma bacağındaki tek tip ayakkabıyı gördüğünde, şöyle der: Başka ayakkabı da giyebileceksin değil mi? Bu, Şeytan Rıdvan'ı bitirir. Kız, onu küçümsemiştir. Zaten, evlenmekten de vazgeçer kız. Artık yarım bir insandır o. Bunun bir nedeni daha vardır tabii; o da, artık futbol oynayamayacak olmasıdır. Fikret Mualla'nın hayatının içki ve delilik arası gitgellerle geçmesinin başlangıcı annesinin İspanyol Gribi'nden ölümüdür hiç kuşkusuz. Okulda kaptığı bu hastalığı annesine bulaştırdığı için, kendini bu ölümün müsebibi görür hep. Ancak, hayatının kırılma noktalarından biri de futbol sahalarından geçer. Birçok sanatçının hayat duraklarından biri de futbol sahalarıdır. Albert Camus Hayat hakkında ne öğrendiysem futboldan öğrendim. der. Gençliğinde kaleci olan Camus'nun, o tek başınalığı ya da kendi deyimiyle o tek başına dayanışma hali kalecilikten gelmekteydi. Fikret Mualla da bir futbol delisiydi. Saint Joseph'in avlusunda topun peşinden epeyce koşmuştu. Ta ki, o güne kadar. 1915 yılı ve vatanın buhranlı yıllarının başlangıcı. 12 yaşında olan Fikret Mualla siyasetten bihaber değildi çünkü babası Ekrem Bey, Düyun-u Umumiye'nin ikinci müdürüydü. Dolayısıyla, evde siyaset hiç eksik olmuyordu. Gerek ülkedeki gerekse evdeki buhrandan kurtulmak için Fikret Mualla kendini topa veriyordu. Ancak bir mahalle karşılaşmasında bacağı kırıldı. Malum, savaş ve yokluk yılları. Bacağı alçıdan yanlış kaynamış olarak çıktı. Bu durum, annesinin ölümü gibi, ömrü boyunca peşini hiç bırakmadı. Hale Asaf, bu tabiri her ne kadar sevmesem de, ilk kadın sanatçılarımızdandı. Köpeklerden geçen bir hastalık nedeniyle daha 5 yaşındayken ciğerlerinden bir ameliyat geçirmişti. Bu durum da hayatı boyunca peşini bırakmadı. Hale Asaf, 1921 yılında, Berlin Güzel Sanatlar'a okumaya gitmişti. 1923 yılında, Fikret Mualla'nın sınıf arkadaşı olmuştu. Fikret Mualla annesinin ölümünden sonra hep annesine benzer kadınları sevmiş ancak onları da -annesinin ölümünden kendini sorumlu tuttuğu için-, annesi gibi öldüreceğinden korkmuştu. Hale Asaf'a ilk görüşte aşık oldu. Hale Asaf'ın çocukluk hastalığı sürüyordu. Bundandır ki, epeyce bir süre ölür korkusuyla bir türlü açılamadı ona. Zaten Hale Asaf'tan sonra da kimselere açılamayacaktı. Fikret Mualla ne zaman, nerede, nasıl Hale Asaf'a açıldı tam olarak bilmiyoruz; fakat ihtimal boz bir Berlin akşamı olsa gerek. Bir şeyden daha eminim; Hale Asaf'a açılırken kesin bir eliyle bacağını tutuyordu. Velhasıl, Hale Asaf'a açıldı. Hale Asaf da Fikret Mualla'nın bacağına baktı. Mesaj alınmıştı. Gerisine ve teferruata gerek yoktu. Bu hadiseyi yaşadıktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi ve kaldığı yerden içkiye ve deliliğe geri döndü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/06/you-are-here-alan-istanbul-18-eylul-08-kasim-2014/", "text": "ALAN İstanbul, yeni sergisi You Are Here ile izleyiciyi daha önce gerçekleşmemiş bir deneyime davet ediyor! ALAN İstanbul'un ev sahipliğini yaptığı yeni sergisi You Are Here, çağdaş sanatın en önemli meselelerinden biri olan sanatın mekanla ilişkisine odaklanıyor. İzleyicinin de dahil edildiği sergide, eserler kendi sınırlarını aşarak tüm mekanı bir işe dönüştürüyor. ALAN İstanbul daha önce görülmemiş sergi deneyimini bir adım daha öteye taşıyarak ikincil dolaşım araçlarını da bu deneyime katıyor. Bunu yaparken de meseleye tersine çevrilmiş bir strateji ile yaklaşıyor. Galeri mekanından basılı yayına giden süreç tersine çevrilerek dergiden sergiye doğru bir sergileme biçimi gündeme geliyor. Serginin duvarları bir dergi kağıdı gibi kullanılarak iki boyutlu bir yayın organının kendi boyutunun dışına çıkması ve yeni bir deneyim arayüzünde sunulması sağlanıyor. Çağdaş sanatın uluslararası dolaşım ağlarında sanat üretimlerine dair bilgi, eylem ve gelişmelerin paylaşılmasına katkıda bulunmak amacıyla ALAN İstanbul tarafından iki ayda bir yayınlanan WARHOLA dergisinin 7. sayısı, sergi mekanındaki sunumuyla birlikte; aynı anda İstanbul ve New York'ta da dağıtıma sunulacak. Türkiye çağdaş sanatının önemli aktörlerinden Ramazan Bayrakoğlu, İrfan Önürmen, Ardan Özmenoğlu ve Halil Vurucuoğlu'nun yer aldığı ve Grafik Tasarımcı Bürkan Özkan'ın katkısıyla gerçekleşecek olan You Are Here başlıklı sergi, , 8 Kasım 2014 tarihine kadar ALAN İstanbul'da ziyaret edilebilir. With its new show You Are Here, ALAN Istanbul invites viewers to an experience that is to take place for the first time! one of the most important issues in contemporary art. the exhibition reach beyond their own boundaries and turn the space itself into a work of art. and present itself in the form of a new experience. graphic designer Bürkan Özkan, and can be seen at ALAN Istanbul until November 8th, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/09/art-suites-bodrum-12-uluslararasi-workshop-calismalari-07-14-eylul-2014/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. 2011, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, Eylül ayında yeniden sanatçılarla buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/09/faces-of-memoirs-neslihan-baser-c-a-m-gallery-23-eylul-19-ekim-2014/", "text": "Neslihan Başer, ilk kişisel sergisi Faces of Memoirs da yarattığı portrelerle 'söylenemeyenleri' yüzleştiriyor ve bunu yaşanmışlığı simgeleyen Anadolu motifleri üzerinden kurguluyor. Sanatçı içebakış yaparak başlattığı sohbete Ben kimim? sorusuyla devam ediyor ve insan ruhunun derinliklerine iniyor. Portrelerini 'işlerken' kendi hayatında iz bırakan anılardan besleniyor. Tuvallerinde yarattığı zengin motiflerle ruhun arınmış, saf, çocukluk halini simgeliyor ve bu motifler sanatçının özünü yansıtan birer nesne olarak resimlerini oluşturuyor. Yalnız olarak çıktığı bu yolda yaptığı portrelerle başka insanların duygu dünyasına dokunmaya çalışıyor. Sergi C. A. M. Galeri'de 23 Eylül 19 Ekim tarihleri arasında izlenebilir. Neslihan Baser, in her first solo show Faces of Memoirs, paints the 'untold' stories through her portraits formed within the Anatolian motifs, which stand as the symbols of recollections. The artist's internal journey develops into a question of identity and goes deep into one's soul. As she embroides in her works, Baser is influenced by the marks left from her own memoirs. The rich motifs visible through the works sybolize one's genuine and naive soul; these motifs form the works as the contents of the artist's soul and being. In her personal artistic journey, the artist aims to touch others' emotional worlds through the portraits she creates. Neslihan Baser's Faces of Memoirs can be viewed at C. A. M. Gallery between the dates 23 September and 19 October, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/09/koklere-donusinto-the-country-salt-ulus-11-eylul-01-kasim-2014/", "text": "Halk kültürünün etkisiyle zanaat, tarım, ekoloji ve faydalı sanat kavramının sanatsal pratikte gitgide araştırılıp benimsendiği bu dönemde, birçok sanatçı kırsalın güncelliğini incelemek üzere köklerine; doğup büyüdüğü köy ya da kasabalara dönüyor. Bu sanatçıların, güncel halk sanatı olarak tasarlanan ya da aslen öyle olan ifade biçimleri, toplumların kırsal kökenleri ile feodal yönetim ve dini otoritenin uzun süreli etkilerine dair mevcut tartışmalara paralel olarak değerlendirilebilir. Toprakla, tabiatla, belirli topluluklar ve mevsimlerin ritmiyle bağların vurgulandığı bu işler, sözde yeni ulusal sanata bir alternatif sunuyor. Modernite karakterine karşı sanatsal bir tepki olan söz konusu estetik anlayışında, yalnızca gelenek, etnik köken ve sadelikle harmanlanan modernite kabul görüyor. Polonya'da köleliğin kaldırılmasının 150. yıl dönümü vesilesiyle gerçekleştirilen Köklere Dönüş, ukasz Ronduda'nın küratörlüğünde ve SALT'ın iş birliğiyle hazırlanmıştır. Polonya Ulusal Kültür ve Miras Bakanlığı tarafından desteklenen bu proje, Polonya-Türkiye diplomatik ilişkilerinin 600. yıl dönümü kutlamaları münasebetiyle 2014 boyunca sürecek kültür programları kapsamında gerçekleştirilmektedir. With grassroots culture, craft, farming, ecology and the notion of useful art becoming increasingly analyzed and adopted in artistic practice, it is also important to take into account works by the many artists who return to their roots to explore the contemporaneity of the rural condition. Such artistic expressions, which may contemplate or indeed exist as contemporary folk art, can be considered in parallel with recent debates that focus on society's rural pedigree and the long-lasting effects of feudal governance and structures of religious authority. By emphasizing their ties to the land, to nature, to specific communities, and to the rhythm of the seasons, the work of these artists offers an alternative to so-called new national art. This aesthetic of choice is an artistic reaction to the character of modernity, which is only ever experienced in tandem with tradition, ethnicity, and homeliness. Into the Country is curated by ukasz Ronduda, Museum of Modern Art in Warsaw, in collaboration with SALT, on the occasion of the 150th anniversary of the abolition of serfdom in Poland. The project is co-financed by the Ministry of Culture and National Heritage of the Republic of Poland, as part of the cultural program of the celebration of the 600th anniversary of the Polish-Turkish diplomatic relations throughout 2014. Dofinansowano ze srodkow Ministra Kultury i Dziedzictwa Narodowego Rzeczypospolitej Polskiej. Wydarzenie realizowane w ramach programu kulturalnego obchodow 600-lecia polsko-tureckich stosunkow dyplomatycznych w 2014 roku."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/09/lutfiye-bozdag-bir-sanatci-portresi-deniz-gokduman/", "text": "Filistin Günlüğü, 90 110 cm., T. ü. akr. b., 2009, Ümraniye Bel. geleneksel 5. Yağlı Boya Resim Yarışması Mansiyon Ödülü, Ümraniye Bld. Kol. Yaşadığı döneme eleştirel bir okuma ile yaklaşan Deniz Gökduman, resimlerinde bu ironinin izlerini, plastik dilin dışavurumu üzerinden sürüyor. Toplumsal hayatın içindeki sorunsallar sanatçının resimlerinde yer alan konsepti belirliyor. Politik meseleler, toplumsal sorunlar, kadın sorunu Gökduman'ın çoğunlukla yer verdiği konular olarak karşımıza çıkıyor. Filistin Günlüğü, Barışa Rock, Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında, On Yedine Geldiğinde gibi sergilerde bu ironik yaklaşımın izlerini sürmek mümkün. Resimlerinde fotogerçekçi dijital illüstrasyonlardan yola çıkan sanatçı, tuval üzerine akrilik boya tekniği ile popüler kültür öğelerinden birebir yararlandığı, dijital bir görüntü üzerine odaklanıyor. Sanatçının fotoğrafik bir görüntüden hareket ettiğini ancak, asıl amacının bu görüntüyü yakalamaktan çok, konuyu ironik bir biçimde sorgulamak olduğunu görüyoruz. Özellikle tüketim kültürünün imgelerinden yola çıkan sanatçı, gündelik hayatın sıradan görüntülerini, göstergeler bombardımanı içinde görünen ve kaybolan imgeleri ele alıyor. Gökduman'ın resimlerinde pop ikonlar ya da gündelik hayatın içinden popüler insanlar, gerçek ile gerçeğin asla yakalanamayan ara yüzleri olarak göstergeye dönüşen ikonografik ögeler olarak analiz ediliyorlar. Büyüyüp On Yedine Geldiğinde, 90 80 cm., T. ü. akr. b., 2008, Ankara Barosu Kol. Resimlerinde anlık dijital izlenimlere, renklerin dokusal olmayan düz yüzey boyamaları ve kontrastlık armonisi ile karşılık veren sanatçının, derin bir anlamlandırma çabasından ziyade popüler kültürün gelip geçiciliğine referans veren yüzeysel tasvirleri dikkati çekiyor. Yararlandığı dijital fotografik imgeler ile aslında gerçeklik duygusundan çok, sürekli yer değiştiren, kalıcı olmayan yapay bir gerçekliğe işaret ediyor. Gökduman'ın tuval üzerine akrilik boya ile çalıştığı figüratif resimlerinde belirgin bir şekilde yer alan konturlara, parçalanmışlıklara, sınırlara yer vermesi, gerçeğin parçalanmışlığına tekabül eden bir sorgulamayı gündeme getiriyor. Bu parçalanma tüm resimlerinde ve portrelerinde de karşımıza çıkıyor. Bölünmeler, sınırlar, parçalanmalar tam da günümüz insanın, parçalanmış ve kendine yabancılaşmış ruhunu yansıtan parçalanmış imajlar olarak sembolleşiyor. Pop sanatın başlıca konularından biri olan kadın konseptini popüler kültürün bir parçası olarak ele alan sanatçı, çağımızın arzu nesnelerinden biri haline getirilen kadını, erotik bir imaj içinde resmediyor. Şehveti, şuh ve davetkar duruşu ile arzu nesnesi olarak sunulan kadına bakmaya, izleyiciyi adeta zorluyor. Gökduman, resimlerinde, cinsellik yüklenmiş seyirlik bir nesne haline getirilen kadını, kırmızıya boyanmış dudakları ve baygın bakışlarıyla, arzu nesnesi olarak resmediyor. Ofelya 2, 93 x 130 cm., T. ü. akr. b. , 2012, Özel Kol. Sanatçı, geçmişin ikon kadınlarından günümüzün medyatik kadınlarına uzanan süreçte kadına yüklenen toplumsal cinsiyet kodlarının ve hapsedilen bedeninin maruz kaldığı durumu da deşifre ediyor. Medyatik olmanın göstergesinde yine arzu nesnesine dönüşen, reklam ürünü haline gelen kadını ele alırken, şaşalı, ihtişamlı, abartılı, gösteri toplumuna ve popüler ikonlara dönüşen, mutluymuş gibi görünen ama mutsuz olan bedenleri ve ifadesiz suratları ironik bir çerçevede ele alıyor. Gökduman, ister kadın olsun ister erkek, yarattığı pop ikonlarıyla çağın tüketim çılgınlığı içinde parçalanan bilincimizi, kendine yabancılaşmayı, özünü arayan insanı sanatın temel öğelerindeki biçimsel parçalanmalar içinde, plastik dilin olanaklarıyla sorguluyor. Sanatçı, bu sorgulamalarında özellikle popüler kültürü, pop sanat tavrını andıran bir resim üslubu içinde irdeliyor, konturların oluşturduğu alanları renk tonlarıyla yumuşatırken dijital etkisi veren ama plastik tattan da ödün vermeyen bir üslup içinde yorumluyor. Tüketim kültürünü ve reklamı adeta yücelten Pop-Art'ın hazır imgelerinden ve ikonlarından yararlanırken, popüler kültüre eleştirel bir bakışla yaklaşıyor. Gündelik yaşamının parçası olan nesneleri iki boyutlu yüzeye aktarırken bu nesneleri kavramsal bir bağlamda yeniden kurguluyor. Bekleyişime Tül Tül, Çap.35 cm., T. ü. akr. b., 2012. Foto-Gerçekçi yaklaşımın, bir fotoğraf gibi anı yakalayan, donduran ve zamanı çerçeveye alan durağanlığını, tuvalin yüzeyinde hareket eden, uçuşan harf ve rakamlarla şimdiye taşıması Gökduman'ı kronik foto-gerçekçi dijital illüstrasyonlardan evrilen çağdaş bir üsluba taşıyor. Resimlerinde bazen bir cümlenin ya da bir şiirin mısralarındaki heceleri bazen de rakamları kullanan sanatçı, anlam oluşturmak yerine anlamsız, kopuk, yapısökümcü bir dili tercih ediyor. O nedenle de harfleri ve rakamları anlam oluşturmak yerine dekoratif-plastik bir öge gibi kullanmayı tercih ediyor, tıpkı Dadaistler gibi. Dadaistlerin anlam oluşturmayan rastlantısal seçkileri, birbiriyle ilişkisiz kelimelerle şiir yazmaları gibi Gökduman da, kullandığı ilişkisiz harfler ve rakamlarla yeni bir kavrayış biçimi oluşturuyor. Gökduman'ın resimlerinde bir yandan ilk bakışta özellikle arka planında izlenimci bir hava hissedilirken, diğer yandan pop sanatının ikonografik dilinden yaralanan yeni bir ara yüz okuması, sanatçının, öznel dışavurumuna ait duyarlılığı, izleyiciye yeni bir kavrayış biçimi sunuyor. Bu Hürrem Bir Başka, 154 x 182.5 cm., Mdf ü. akr. b., 2012, Mete Bora Kol."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/10/gustavo-schmidt-dacia-gallery-september-10-26-2014/", "text": "Gustavo Schmidt's work begins with the same elements as the best Renaissance artists: strong drawing and composition, an awareness of Sacred Geometry, and a mastery of perspective and proportion gathered from years of arduous study and observation. His brilliant use of color and fastidious attention to detail and surface pays homage to traditional painting as well. Yet it is beneath the aesthetic surface that Gustavo's uniqueness begins to emerge. As we contemplate his compositions, the images seem to emanate an almost mystical presence, a spirituality that engages the viewer on a deeper level. The objects and their interrelations seem to make suggestions, psychological and emotional. These not only challenge the viewer but also create a strangely peaceful and satisfying mood that transcends the physical beauty of the work."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/360-xochi-quetzal-winter-spring-artist-residencies-in-central-mexico/", "text": "The 360 XOCHI QUETZAL Artist and Writer's Residency Program is located in Chapala, Jalisco, Mexico on the shores of the largest lake in the country where the perfect year-round climate and stunning lake and mountain views have long established the region as an international artist mecca. We now offer four live/work spaces. Residents will be inspired by the natural beauty, history and culture of this special part of central Mexico. Chapala is located 25 minutes from Guadalajara International Airport and 45 minutes from Guadalajara, one of the largest cities in Mexico boasting abundant cultural resources: museums, galleries, theatre and artist supplies. Xochi Quetzal is the Aztec goddess of creativity and fertility and protector of artisans. She is sure to inspire you during your stay! MISSION: Our aim is to support artists, writers and musicians who would benefit from having uninterrupted time to devote to their creativity. By providing free housing and a generous food allowance, we hope that our residents can make artistic progress without the stress and distractions of daily life. CRITERIA: National and International visual artists, photographers, dancers, writers, new media makers and musicians over the age of 23 are welcome to apply. We base our selections on artists who demonstrate artistic accomplishment, submit a well-conceived residency project, indicate that this residency will make a significant impact and provide evidence of the self-reliance required for a residency in the developing world. One of the live/work spaces is earmarked for a writer and one for an emerging artist. Two-person collaborative teams are also encouraged to apply. STUDIO SPACE AND EQUIPMENT: We provide large work tables and wall space for visual artists. Each private live/work space has a desk and free wi-fi. We offer a professional easel for painters. Plein air painters and artists who draw have endless access to warm, outdoor beauty and can also work in the patio of our downstairs casita. Ceramic artists have access to our Cress sample kiln which can fire up to cone 6. Weavers have access to a 36 floor loom and a technician who can warp it for you. Each live/work space has a private kitchen, living room, bedroom and full bathroom. WHAT IS CHAPALA LIKE? In a word, charming. Chapala is a small town with a population of 22,000. You will hear horses trotting along the cobblestone boulevard in the morning on their way to the stables. Cowboys ride by using their cell phones. Birdsong accompanies you throughout the day. In the winter, thousands of white pelicans entertain us on the lake. Trees blaze with psychedelic color year round. The mountains turn green during our 4 month rainy season. Vendors pass by during the day hawking fresh strawberries, bottled water, and ice cream. FUN: All live/work spaces are walking distance to a park with a running track, pool, tennis courts and walking trails. We are also 5 minutes from the malecon, a park-like promenade that runs along the lake for a mile. The lake is surrounded by hundreds of mountains and you will enjoy spectacular sunsets almost every night. The weather is sunny 300 days a year with average daytime temperatures in the 70s. Other nearby activities include hiking, dancing and thermal springs. COMMUNITY: Chapala and nearby Ajijic have dozens of cafes and galleries, art openings, and hundreds of artists to connect or study with. Everything you need is within walking distance and our bus service is frequent and inexpensive. This is a safe place to live, work and the residency houses are secure. COSTS: This is a free one-month residency. Your residency offers you a private, fully equipped live/work space, free wi-fi, weekly maid service, a food stipend of $1,000 pesos plus all utilities. You will only need to pay for your laundry, local transportation, entertainment and additional food. International calls can be made via skype. You are responsible for your travel to and from Mexico. Depending on your arrival and departure times, one of our Program Administratorsmay be able to pick you up at the airport and get you oriented at the residency for $400 pesos. If we can't coordinate our schedules, it is easy to take an airport taxi which will cost $400 500 pesos each way depending on the time of day you travel. MISC: Although speaking a little Spanish will make your time here more culturally integrated, you do not need to speak the language to get what you need. Food is inexpensive in Mexico, typically costing about $20/week US. Eating out is quite affordable with meals costing $3 10 US. You are just a 5 minute walk from many stores and restaurants. HOUSE RULES: Your spouse/significant other is welcome to join you and we have a surcharge of $200. Your children, guests and pets are not permitted. Smoking and firearms are expressly prohibited. WINTER DEADLINE AND NOTIFICATION:The deadline for the Winter Residency is Midnight Mountain Time on Sunday September 28, 2014. Applicants will be notified no later than Sunday, October 19, 2014. APPLICATION GUIDELINES: You MUST submit your application through the CAFE website: www. callforentry. orgApplications without work samples will not be considered. Applicants can upload 3 images for Visual Artists, 1 -2 videos/audios for Musicians, and a 5-page writing sample for Writers. Please familiarize yourself with CAFE which is a great website with many other artist listings and opportunities. NON-DISCRIMINATION: 360 Xochi Quetzal encourages applications from artists of all backgrounds and does not discriminate on the basis of age, race, national origin, religion, creed, sex, sexual orientation, HIV status, marital status, disability, or veteran status."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/ben-beni-kendimi-hardan-sanat-grubu-robert-kolej-mezunlar-dernegi-bizim-tepe-26-eylul-06-ekim-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/heroes-kahramanlar-peter-hristoff-c-a-m-galeri-23-10-23-11-2014/", "text": "Peter Hristoff New York Görsel Sanatlar Akademisinde fakülte üyesi; Menderes Vadisinde yer alan ve o bölgenin kadınlarını güçlendirmeyi hedefleyen dokuma atölyesi Priene Halı'nın danışmanı. 1980'lerden beri sergileri düzenlenen sanatçının işleri Metropolitan Müzesi başta olmak üzere birçok kamusal ve özel koleksiyonda yer almaktadır. Peter Hristoff yalnızca C. A. M. Galeri tarafından temsil edilmektedir. Peter Hristoff is a faculty member of New York's School of Visual Arts; He is an advisor to Priene Hali, a weaving workshop in the Meandros Valley of Turkey that helps empower local women. The artist has been exhibiting since the mid 1980's and his work is in numerous public and private collections, including The Metropolitan Museum of Art of New York. Peter Hristoff is exclusively represented by C. A. M. Gallery, Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/kapoora-doyamayanlar-artinternationala-26-28-eylul-2014/", "text": "26 28 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational'a işleriyle katılacak sanatçılardan birisi de dünyaca ünlü heykeltraş ve ressam Anish Kapoor. Lisson Gallery'nin standında izlenebilecek Kapoor'un işleri Türkiye'de ilk kez sergilenecek. Yılın sanat olaylarından ArtInternational'ın başlamasına çok az zaman kala, işleriyle İstanbul'a gelecek sanatçılar da kesinleşiyor. Fuarda eserlerini görme şansına erişeceğimiz dünyaca ünlü sanatçılarından biri de Anish Kapoor. Geçen yıl Sakıp Sabancı Müzesi'nde gerçekleşen sergisiyle sanatseverlerin gönlünü çalan Kapoor'un 2013 tarihli iki işi Türkiye'de ilk kez ArtInternational'da görücüye çıkacak. İngiltere'nin en seçkin galerilerinden Lisson'un standında izlenebilecek tablolar, renkleri ve enerjileriyle Kapoor'un heykellerindeki büyüyü yaratacak. Hint asıllı İngiliz sanatçı Anish Kapoor, 1954 yılında, çocukluğunu da geçireceği Bombay'da dünyaya geldi. Hindu bir baba ve Yahudi bir anneye sahip olan sanatçı, İsrail'de elektrik mühendisliği eğitimine başladı. Ancak kısa bir süre sonra buradaki eğitimini yarıda kesip Londra'ya taşındı ve Hornsey College of Art ve Chelsea School of Art and Design'da sanat eğitimi gördü. Özellikle 80'lerden itibaren granit, mermer, pigment ve alçı kullanarak yaptığı geometrik ve biomorfik heykelleriyle sanat dünyasının ilgi odağı olmayı başaran Kapoor, Yeni İngiliz Sanatı'nın en önemli isimlerinden biri sayılıyor. 1991 yılında Turner Ödülü'nü kazanan, 2012 yılında Padma Bhushan Nişanı'nı, 2013'te de Kraliçe'nin doğum günü törenlerinde şövalyelik unvanıyla ödüllendirilen sanatçının çalışmaları Kunsthalle Basel'den Tate'e, pek çok önemli müzenin koleksiyonunda bulunuyor. Kapoor'un başdöndürücü derinliğiyle sarsan işleri bugün çağdaş sanat tutkunlarının ve elbette koleksiyonerlerin ilgi odağı olmaya devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/lale-muldur-filmini-artinternationalda-cekecek-26-28-eylul-2014/", "text": "26-28 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek ArtInternational'ın sanatsal programı birbirinden etkileyici sanatçıları bir araya getiriyor ve videodan performansa, çağdaş sanatla dolu bir üç gün vadediyor. Programın dikkat çekici isimlerinden şair Lale Müldür, fuara deneysel film projesi Azılı Yeşille katılıyor ve filmin çekimlerini ArtInternational'da sürdürüyor. 26-28 Eylül tarihlerinde ikincisi gerçekleşecek ArtInternational çağdaş sanat fuarının artistik programı açıklandı. Stephane Ackermann'ın direktörlüğünde hazırlanan programda, tanınmış sanatçılar tarafından hazırlanmış performanslar ve enstalasyonların yanı sıra Türkiye'den ve yurt dışından küratörler, enstitüler ve güncel sanat platformlarının katılımıyla gerçekleşecek etkinlikler de bulunuyor. Programın en dikkat çekici işlerinden birisi de şair Lale Müldür'ün deneysel film projesi Azılı Yeşilin gösterimi ve çekim süreci olacak. Müldür, Kaan Karacehennem ve Franz von Bodelschwingh'in eşliğinde yönettiği bu filmin gösterimine katılacak ve uzun versiyonun çekimlerini fuar alanında yapacak. Lale Müldür'ün, şiirlerinde ve günlük hayatında olduğu gibi, sıradan görünen olaylardan sayısız etkileyici sahneler yaratarak çektiği film, Lale Müldür Tiyatrosu'nu sinemaya uyarlama denemesi olarak da okunabilir. Fuarın bir diğer sürprizi ise, Lale Müldür'ün daha önce yayımlanmamış şiir ve görsel çalışmalarının ArtInternational'a özel fuar kataloğunda yer alacak olması. Sanatseverlerin fuar alanında izleyebilecekleri diğer performanslar arasında; sıradışı işleriyle çağdaş sanat dünyasında büyük ses getiren performans sanatçısı Hsia-Fei Chang'ın Istanbul Code, Voin de Voin'den Doubt Connection Sufferance Aisthesis Eros, Chantal Yzermans'ın Totem Ancestor, Erdem Taşdelen'in The Servitude of the Left yer alıyor. Fuar kapsamında ayrıca Olafur Olafsson ve Libia Castro ikilisinin Your Country Does Not Exist/Ülken Zaten Yok Ki adlı yerleştirmeleri ve Camila Rocha'nın sanatçı ve grafik tasarımcı Berkutay Günel ve Orçun Biricik ile bir araya gelerek ArtInternational'a özel hazırladığı kısa film de izlenebilecek. Geçen yıl olduğu gibi Başak Şenova küratörlüğünde hazırlanan Sahnedeki Videolar bölümünde, fuara özel hazırlanmış videolar gösterilecek. Şenova'nın Amnezi Salgını adını verdiği ve hatırlama, yersizlik ve günlük hayatımızda yer etmiş hatıraların konu edildiği çalışmaları bir araya getiren bu bölümde; Ahmed Mater, Annika Eriksson, Cengiz Tekin, George Barber, Gülsün Karamustafa, Persijn Broersen, Margit Lukac ve Pravdoliub Ivanov gibi isimlerin videoları yer alıyor. ArtInternational'ın büyük ilgi gören bölümlerinden Alternatiflerin bu yılki küratörleri ise Özge Ersoy ve Merve Ünsal. Kar amacı olmayan sanat alanlarının yer aldığı sanat projelerini bir araya getiren bu bölümde 49A, 5533, Bağımsız Sanat Derneği, Bandrolsüz, collectorspace, PASAJ, Protocinema, Reccollective, Sütüdyo, SPOT ve Torun gibi sanat inisiyatifleri ve gruplarının çalışmaları sergilenecek. Fuarın büyük ilgi görmüş etkinliklerinden Konuşma Programı, bu yıl SPOT Projects'e emanet. Koleksiyoner Tansa Mermerci Ekşioğlu ve küratör Zeynep Öz'ün birlikte kurdukları SPOT'un hazırlayacağı Konuşma Programı, Nadejda Bartels, Alistair Hicks, Khalil Rabah, Mario Rizzi, Vasıf Kortun gibi yerli ve yabancı sanatçıları, iş ve sanat dünyasının önde gelen isimlerini, küratörleri, koleksiyoner ve sanat danışmanlarını bir araya getirecek. ArtInternational, 26-27 Eylül tarihleri arasında 12:00 20:00, 28 Eylül Pazar günü ise 12:00 18:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, Öğrenci 15 TL, 3 günlük Tam 60 TL, Öğrenci 15 TL olarak satışa sunulacak. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/15/otoportre-veya-yalnizlik-upsd-sanat-galerisi-15-ekim-29-ekim-2014/", "text": "UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği yanlızca siz üyelerimizin katılabileceği açık çağrılı bir sergi düzenlemektedir. Otoportre veya Yalnızlık konulu sergi UPSD Sanat Galerisi'nde 15 Ekim-29 Ekim 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek. Bu sergiye katılmak isteyen üyelerimiz bu çağrıyı aldıkları günden itibaren 25 Eylül 2014 günü saat 17.00'a kadar bize başvurularını gönderebilir. Seçici Kurul: Bedri Baykam, Mustafa Karyağdı, Avni Öztopcu, Selahattin Yıldırım, Bahri Genç, Tijen Şikar, Murat Havan, Turan Büyükkahraman, Ekin Onat, Ceylan Mutlu. - Üyelerimiz sergi seçmelerine resim, heykel, seramik vb. yapıtlarla katılabileceklerdir. Heykel önerecek arkadaşlarımız kırılgan ve riskli malzemelerden yapılmış yapıtları göndermemeleri rica olunur. - Üyelerimiz seçmelere en fazla 3 yapıtla katılabilirler. Seçilen her sanatçıdan bir yapıt sergiye dahil edilecektir. - Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. - Başvuru sayısının çokluğu durumunda üyelik yükümlülüklerini yerine getirmiş olan üyelerimiz öncelikli olacaktır. Teslim edilecek dosyada üyenin word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini de içeren özgeçmişi, adresi, telefonu, e-postası bulunmalıdır. Başvuruya sunulacak işlerin görselleri 300dpi formatında, kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte olmalı ve CD'de kayıtlı olarak, tüm bilgileriyle dosyaya eklenmelidir. Mail yoluyla başvurmak isteyenler, sanatgalerisiupsd@gmail. com adresine, konu bölümüne Otoportre veya Yalnızlık Sergisi Başvurusu yazarak dosyalarını ve görsellerini gönderebilirler. Elden veya posta yoluyla yapılacaklar başvurular 25 Eylül 2014 günü saat 17.00'a kadar UPSD'nin Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri Şişli / İstanbul adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. Seçici Kurul, 27 Eylül 2014 tarihinde değerlendirmesini tamamlayarak, seçimlerini yaptıktan sonra, eserleri sergilenecek sanatçılara 30 Eylül 2014 tarihine kadar duyuruları yapılacaktır. Başvuruların yoğunluğuna göre ikinci bir sergi tarihi de belirlenecektir. Eseri seçici kurul tarafından onaylanan sanatçılar yapıtlarını en geç 10 Ekim 2014 günü saat 17:00'a kadar UPSD'ye ulaştırmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir. Sergi bitiminden (29 Ekim 2014) sonra eserler UPSD'den geri alınabilecektir. 8 Kasım 2014 saat 17.00'a kadar alınamayan yapıtlardan hiçbir şekilde sorumluluk kabul edilmeyecektir. Kargo ve UPSD-sanatçı arasındaki gerçekleşecek nakliye ücretleri sanatçıya aittir. Yapıtların sergilenmesi ve depolanması sırasında gereken özen gösterilecekse de doğabilecek hasarlardan hiçbir şekilde Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden istedikleri özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/18/acik-studyo-gunleri-27-28-09-2014/", "text": "Ziyaretçiler ise harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçı ve tasarımcıların çalışma ortamlarına misafir olacaktır. Açık Stüdyo Günleri 2014'de Sami Baruh, Gözde Başkent, Deniz Beşer, Şebnem Çakaloğulları, Eda Emirdağ, Defne Güntürkün, Sedef Karakaş, Erbil Sivaslıoğlu, Aslı Şarman Toğulga, Gülçin Uzun, Gamze Yalçın, Melika Yavuz ve Şule Yiğit stüdyolarının kapılarını açıyorlar. Atölye tur bilgileri ve yeni gelişmeler ASG web sitesi ve sosyal medya sayfalarında. Açık Stüdyo Günleri, Juliane Saupe ve Deniz Beşer tarafından koordine edilen sponsorsuz ve kar amacı gütmeyen bir organizasyondur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/18/aloft-bursa-mini-festival-moda-muzik-sanat-20-09-2014/", "text": "20 Eylül Cumartesi Bursa'nın ilk Mini Festival projesinin 2. bölümü gerçekleşiyor. Aloft Bursa Mini Festival kapılarını 20 Eylül Cumartesi akşamı saat 18.00 da açıyor!!!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/18/mitolojik-yansimalar-ertugrul-ates-galeri-miz-27-eylul-20-ekim-2014/", "text": "Galeri/Miz 2014-2015 sanat sezonunu yeni mekanında Ertuğrul Ateş'in Mitolojik Yansımalar adlı kişisel sergisi ile karşılıyor. Galeri/Miz yeni sanat sezonunu çağdaş sanatın usta isimlerinden Ertuğrul Ateş'in kişisel sergisi Mitolojik Yansımalar ile açıyor. 27 Eylül'de açılacak sergi Galeri/Miz'in yeni adresinde izleyiciyle buluşuyor. Resimlerinde kullandığı kurdele imgesi ile özdeşleşmiş olan usta sanatçı Ertuğrul Ateş, yeni sergisinde çocukluğunu geçirdiği toprakların kültüründen ilham alarak yarattığı eserlere yer veriyor ve mitolojik öğelerin kendindeki yansımalarını tuvale aktarıyor. Sanatçı, Ana Tanrıça Eurynome'den Toprak Ana Gaia'ya, Sümer ve Mezopotamya mitolojilerinin Ana Tanrıçası İnanna'dan Dante'nin İlahi Komedya'sındaki kutsal kayıkçı Charon'a kadar mitolojik figürlere eserlerinde yer vermiştir. Bir söyleşisinde Sanatın başlama noktası bütün büyük sorulara cevap aramaksa, sanatçı cevabı aramaya kendinden başlamalı diyen Ertuğrul Ateş bu sözünü kanıtlarcasına yeni eserlerinde kültürel etkilerin gölgesinde oluşmuş soruları irdeliyor. 27 Eylül'de başlayacak olan Ertuğrul Ateş'in Mitolojik Yansımalar adlı kişisel sergisi 20 Ekim tarihine kadar Galeri/Miz'de görülebilir. 1954 yılında Adana'da doğdu.1976 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitiren sanatçı aynı yıl İngiltere'ye giderek Londra'da Kingsway Princeton College ve Betnhal Green Institue'de eğitim ve çalışmalarını 1979 yılına kadar sürdürdü. İlk sergisini 1980 yılında İstanbul'da açtı. Çalışmalarını 1987 yılına kadar İstanbul'da südüren sanatçı New York'a yerleşti.1988 yılında başta Ahmet Ertegün olmak üzere 10 kişilik bir koleksiyoncu grubu ile anlaşma imzaladı. Ünlü 57. Cadde galerilerinden Terry Dintanfass galerisine kabul edildi. Chicago Modern Sanatlar Müzesi'nde Yükselmekte olan Sanatçılar sergisine kabul edildi. Yurtdışında bir çok sergi gerçekleştirdi. Sanatçı yaşamını 2005 yılından bu yana Türkiye'de sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/18/welcome-to-turkey-sukran-moral-galeri-zilberman-25-09-06-11-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/1-yunus-ensari-resim-yarismasi/", "text": "1. Yunus Ensari Resim Yarışması; genç sanatçılara destek olmak amacıyla Taurus AVM Yönetimi ve Platform A by Armoni Art Gallery işbirliğiyle düzenlenecektir. Bu yıl ilki gerçekleşecek ve geleneksel olarak her yıl devam edecek yarışmanın sonucunda verilecek başarı ödüller i ve sergilenmeye değer eserlerden oluşacak sergi ile genç sanatçıların çalışmaları desteklenecektir. Yapılan başvurular 6 kişiden oluşan jüri tarafından değerlendirilecek tir. Ödül alan eserler ve sergilenmeye değer bulunan eserler; Platform A by Armoni Art Gallery'de Kasım-Aralık aylarında düzenlenecek olan sergiyle Ankaralı sanatseverlere sunulacaktır. Yarışma 18 40 yaş (Doğum tarihi: 24.10.1996 19.10.1973) arası Türkiye ve yurtdışında yaşayan tüm T. C. vatandaşlarının katılımına açıktır. Yarışmaya katılan eserler daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış veya yarışma sergisinde sergilenmemiş olmalıdır. Her sanatçı yarışmaya en fazla 2 eser ile katılabilir. Yarışmaya tuval üzerine yağlıboya, akrilik ve karışık teknikle oluşturulan yapıtlar kabul edilir. Yarışmaya katılan eserlerin kenar uzunlukları 70 cm'den küçük 180 cm'den büyük olmamalıdır. Eserler, imzalı ve sergilenmeye hazır bir şekilde teslim edilecek veya gönderilecektir. Eserlerin arka yüzünde, yapıtın adı, boyutları, fiyatı, tekniği ve sanatçının adı-soyadı, adres, telefon bilgilerini belirten A4 boyutunda bir etiket bulunmalıdır. Katılımcılar Başvuru Formu'nu eksiksiz bir şekilde doldurmalıdır. Başvuru Formu'nun eki olarak başvuru sahibinin noter onaylı nüfus cüzdanı fotokopisinin gönderilmesi gerekmektedir. Yukarıdaki katılım koşullarını sağlayamayan başvurular seçici kurula girmeden reddedilecektir. Konya Yolu No: 190 1. Kat Balgat/Ankara adresine elden ya da kargo ile teslim edilecektir. Kargo ile gönderilen eserlerin tüm masraf ve sorumluluğu sanatçılarına aittir. Yarışma sonunda ödül alan ve sergilenmeye değer görülen eserlerin yer aldığı bir katalog hazırlanacaktır. Bu katalog için katılımcıların aşağıda belirtilen maddelerdeki dokümanları eksiksiz bir şekilde kaydettikleri ve başvuru ile birlikte gönderdikleri CD veya DVD'den yararlanılacaktır. Başvurular 6 kişiden oluşan jüri tarafından değerlendirilecek ve ödül almaya hak kazanan ve sergilenmeye değer bulunan eserler seçilecektir. Ödül alan eserler ve sergilenmeye değer bulunan eserler; Platform A by Armoni Art Gallery'de Kasım-Aralık ayları içerisinde düzenlenecek olan sergiyle Ankaralı sanatseverlere sunulacaktır. Yarışma sonuçları 11 Kasım 2014 ayında basın ve internet yoluyla duyurulacaktır. - Birinci seçilecek olan eser, Yunus Ensari Başarı Ödülü ve 10.000 TL, - İkinci seçilecek eser 5.000 TL, - Üçüncü seçilecek eser ise 3.000 TL para ödülüne hak kazanacaktır. Not: Başvuru sahibinin noter onaylı nüfus cüzdanı fotokopisi, başvuru formu ile birlikte gönderilmelidir. Aksi takdirde başvuru, seçici kurula girmeden reddedilecektir. formu ile birlikte gönderilmelidir. Aksi takdirde başvuru, seçici kurula girmeden reddedilecektir. Ben yarışmaya katıldığım eserimin daha önce herhangi bir yarışmada ödül almadığını ve yarışma sergisinde sergilenmemiş olduğunu, yukarıda belirttiğim bilgilerin doğruluğunu onaylarım. Bu başvuruyu yaparak, bütün içeriğin kendime ait olduğunu ve eserim kabul edildiği takdirde, yarışma organizasyonunu yapan şirketin serginin tanıtımı, duyurusu ve yayımı amacıyla yapıt görsellerini telif ödemeden, isim ve yapıt bilgilerini vererek, muhtelif basın ve yayın organlarında kullanabileceğini ve 1. Yunus Ensari Resim Yarışması Şartnamesi 'ne uymakla yükümlü olduğumu kabul ederim. Başvuru yapan sanatçılar, eserlerinin özgün olduğunu beyan ve taahhüt etmiş sayılırlar. Bu konuda çıkacak bir anlaşmazlık ve tereddüt durumunda tüm sorumluluk başvuru sahibine aittir. Ek 1: Noter onaylı nüfus cüzdanı fotokopisi. Ek 2: Yarışma şartnamesinde Madde D'de belirtilen bilgilerin ve belgelerin kaydedildiği CD/DVD."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/13-uluslararasi-art-suites-gallery-bodrum-workshop-05-21-eylul-2014/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. 2011 yılından bu güne kadar pek çok sanatçıyı ağırlayan ART SUITES GALLERY BODRUM, Eylül ayında yeniden sanatçılarla buluşmaya hazırlanıyor. Workshop çalışmasına katılımları ile destek veren Ergin İNAN, Kemal İSKENDER, Fevzi KARAKOÇ, Zahit BÜYÜKİŞLEYEN, Resul AYTEMÜR ve Selahattin YILDIRIM gibi çok değerli usta ressamların genç sanatçılar ile bir arada sanatsal görüşlerini paylaştığı 13. Uluslararası Workshop çalışması 15 21 Eylül 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/cast-from-life-skarstedt-gallery-september-18-october-25-2014/", "text": "Skarstedt presents Cast From Life, an exhibition of contemporary sculpture featuring works by George Condo, Peter Fischli & David Weiss, Isa Genzken, Rachel Harrison, Mike Kelley, Martin Kippenberger, Jeff Koons, Juan Munoz, Cady Noland, Ugo Rondinone, Thomas Schütte, and Rebecca Warren. Cast from Life examines the diverse approaches of sculptors today and explores how they capture psychological states and create narratives utilizing materials ranging from traditional cast bronze to everyday objects. The exhibition will be on view at Skarstedt (20 E. 79th Street) from September 18 through October 25, 2014. Within the history of sculptural practice, 'life-casting' is as a technique through which to create a three-dimensional copy of a living body. Cast From Life loosely interprets the process of casting and examines the ways that these sculptors use various forms to mold meaning. Delving into the materiality of contemporary sculpture, the exhibition creates juxtapositions between a wide-range of today's sculptors, drawing comparisons in their methodology. The artists featured in Cast From Life all play with the long-established tenets of sculpture to go beyond straightforward replication. While created through traditional methods, Thomas Schütte's bronze bust, Wichte (2), 2006, embodies the state of agony rather than simply conveying the physicality of the human shape. Eschewing more traditional sculptural materials in favor of yarn, Mike Kelley's Manly Craft #4, 1989, references the body while expressing the abject nature of the object. Hanging on the wall, the common craft material recalls a cast-off summer camp project. The appearance of material perfection in the playfully fabricated animals of Jeff Koons' Stacked, 1988, belies the craft in their wooden construction."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/hakan-erol-ilkler-bir-dinazorun-anilari/", "text": "İnsanlık Tarihi açısından da ilk'ler her zaman önem arz etmiştir. Tüm hayatımı etkileyen; yaşam tarzımdan, dünya görüşüme, sokakta yürüyüşümden, konuşma tarzıma kadar beni etkileyen o ilkin yeri benim için çok ayrı. Bir insanın az çok fikir ve düşüncelerinin oturduğu yaşta okuduğu kitaplar çok önemlidir. Bu bilimsel bir veridir aynı zamanda. Bu yaşta yapılan okumalar geleceğe birer basamak döşemektir. Mina Urgan'ın kitabını okuyup da bu cümleden etkilenmemek mümkün mü? Bu cümle günümüzde kendini solcu olarak tanımlayanların da unuttuğu şeyi hatırlatır aynı zamanda: Sınıf sorunu! Bu güzel insan, adeta kitabında hepimize birer ders verir. Mustafa Kemal'den Yahya Kemal'e, Neyzen Tevfik'ten Abidin Dino'ya, Nazım Hikmet'ten Deniz Gezmiş'e kadar pek çok önemli ismin hafızalarımızdaki yerini tazeleyen kitap, zenginleşmiş içeriğiyle ve Urgan'ın samimi anlatımıyla okura kimi zaman coşkulu bir anı yeniden yaşatırken kimi zaman da bir o kadar hüzünlü bir sahneyi derinden hissettiriyor. Hani dedik ya ilkler önemlidir diye, işte ben bu kitap sayesinde sol düşünceyle, komünizm ile tanıştım... Öyle korkulacak bir şey olmadığını Mina Urgan öğretti bana. İnsan sevgisini, emeği, paylaşmayı, dostluğu ve daha iyi, daha güzel bir ülkenin mümkün olduğunu öğretti bana."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/high-speed-drawings-james-nares-paul-kasmin-gallery-september-10-october-25-2014/", "text": "Paul Kasmin Gallery is pleased to announce HIGH SPEED DRAWINGS, an exhibition of recent, large-scale works on paper by James Nares on view September 10 October 25, 2014 at 293 Tenth Avenue, New York. HIGH SPEED DRAWINGS demonstrates Nares' masterful ability to capture precise moments in time and extend them through visual representation. In his new body of work, Nares introduces a new technique, using Chinese ink on paper to create rippling lines of various widths. In a similar fashion to his Brushstroke paintings and ROAD PAINT series, Nares re-appropriates mechanical tools to create his artworks. He utilizes a spinning steel drum, powered by a motor. As the drum, with paper fastened to it, rotates, the artist draws lines of ink using paintbrushes he has created specifically for this body of work. As a result of the spinning drum and the artist's precise movements, each band takes its own form. Nares' artworks showcase his exploration on the subject of movement; some drawings he creates with one steady line, others from a continuously repeating stroke, but all manifest a careful choreography of spontaneity and control. James Nares was born in London in 1953 and currently lives and works in New York. In 2008, Anthology Film Archives hosted a complete retrospective of his films and videos. His film STREET was the centerpiece of an exhibition of the same name at the Metropolitan Museum of Art in 2013. STREET was also exhibited at The National Gallery of Art in Washington, D. C. (2014); Sundance Film Festival in Park City, UT (2014); Joslyn Art Museum in Omaha, NE (2014); North Carolina Museum of Art in Raleigh, NC (2014); and the Wadsworth Antheneum in Hartford, CT (2013) among others. His work is included in a number of public and private collections including the Metropolitan Museum of Art, Wadsworth Atheneum, the Museum of Modern Art, the Whitney Museum of Art, and the Albright-Knox Art Gallery. In Spring 2014, Rizzoli published the first monograph dedicated to James Nares' work in all media over the last four decades. The exhibition will coincide with Nir Hod: Once Everything Was Much Better Even The Future at Paul Kasmin Gallery's 515 West 27th Street location, on view September 11 October 25, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/macka-sanat-galerisi-ile-galeri-oda-ouvroir-dart-turkiyeden-yeni-nesil-genc-cagdas-sanatcilar-yarismasi/", "text": "Lisemizin sanat galerisi Od'A-Ouvroir d'Art bu yıl, İstanbul'un en eski çağdaş sanat galerilerinden biri olan Maçka Sanat Galerisi ile birlikte Türkiye'den Yeni Nesil, Genç Çağdaş Sanatçılar adlı yarışmayı başlatıyor. Yarışmayı kazanan sanatçı, ünlü Cite internationale des Arts Paris'te, bir sanatçı rezidansı ile ödüllendirilecek. Yarışmaya aday çağrısı 18 Haziran tarihinde başlamıştır. Uzun yıllardır, sanatı, kültürü ve yaratıcılığı destekleyen Sainte Pulcherie Lisesi, Türkiye'den Yeni Nesil, Genç Çağdaş Sanatçılar adlı bu yarışmayı, Maçka Sanat Galerisi ve lisemizin sanat galerisi Od'A-Ouvroir d'Art, Cite internationale des Arts Paris, İstanbul Fransız Kültür Merkezi, Simit Derneği ve Pirgi İnşaat'ın desteğiyle düzenlenmektedir. Görsel sanatçılara açık olan bu yarışma, genç sanatçıların eserlerini Sainte Pulcherie Lisesi'nin sanat galerisi Od'A-Ouvroir d'Artta Mart 2015 tarihinde sergilemek suretiyle, onların eserlerini öne çıkartarak, okulumuz öğrencilerine ve kamuya tanıtma imkanı sağlayacaktır. Bu yeni proje vesilesiyle, Sainte Pulcherie Lisesi Türkiye ile Fransa arasında bir sanat köprüsü oluşturmaktadır. Profesyonel çağdaş sanatçılardan oluşan bir jüri tarafından seçilecek olan sanatçı, Fransa'da 3 Temmuz 2015 ile 27 Ağustos 2015 tarihleri arasında Cite internationale des Arts Paris'te gerçekleşecek olan bir sanatçı rezidansı ile ödüllendirilecektir. Sanat çalışmalarını kolaylaştırmak amacıyla, kendisine bir sanatçı atölyesi tahsis edilecektir. Geçmişte, Komet, Hüseyin Sermet, Utku Varlık, Selda Asal, İdil Biret, Handan Börüteçene, Fikret Atay ve İnci Eviner gibi dünyaca ünlü Türk sanatçıları da orada konuk edilmişlerdir. Onur konuğu Daniel Buren olan yarışmanın jürisi, Sarkis, Emre Baykal, Evrim Altuğ, Seyhun Topuz, Serhat Kiraz gibi profesyonellerden oluşmaktadır. Onur konuğu Daniel Buren: Paris'teki Palais-Royal'in bahçesinde bulunan ünlü Buren Kolonlarının yaratıcısı olan Buren, hem Fransa'da hem uluslararası sanat sahnesinde, günümüzün en ünlü çağdaş sanatçılardan birisidir. Sarkis: İstanbul doğumludur, 1964 yılından beri Paris'te yaşamaktadır, flu halüsinojenik etkili enstalasyonlarıyla bilinmektedir. Eserlerinde resim, heykel, fotoğrafik ve filmik görüntü ve ses çalışmalarını harmanlamaktadır. Emre Baykal: Arter'in Sergiler Direktörü ve Küratörüdür. Seyhun Topuz: Türk heykel sanatının en önemli figürlerinde biridir, soyut geometrik formlardan oluşan eserleri ve versyonları ile tanınmaktadır. Serhat Kiraz: Kavramsal sanatın lideri olarak tanınmaktadır. Resim, kolaj, suluboya, heykel ve ayrıca farklı biçimlerde kullanılan nesneler, enstalasyonlar ve filmlerden oluşan çok renkli bir sanatı vardır. 2015 tarihleri arasında bir sanatçı rezidanzı. Bu ödülü kazanan sanatçı, Paris'te profesyonel yurt dışı bağlantıları kurma şansına sahip olacaktır. Sanatsal yeteneğin profesyonel anlamda tanınması: Yarışmaya katılan sanatçılar, sanat sektörünün tanınmış isimlerinden ve ünlü sanatçılardan oluşan profesyonel jüri üyeleri tarafından değerlendirmeye alınacak. İstanbul'un kalbinde modern bir galeride eserlerinin sergilenmesi: Kazanan sanatçılar, Beyoğlu'nun merke- zinde yer alan Sainte Pulcherie Lisesi'nin Od'A-Ouvroir d'Art adlı sanat galerisinde eserlerini sergileme fırsatını yakalayacak. Eserlerin satış geliri tamamen sanatçıya kalacak: Yarışma organizatörleri satılan eserler üzerinden bir komisyon almayacak. Sanatçılar olası alıcılarla doğrudan bağlantıya geçecek. PR: Profesyonel bir ekip tarafından sergi için yapılacak olan basın çalışmaları, sanatçıların kendilerini tanıtması için özel bir fırsat yaratacak. E-posta ve internet duyuruları: Sergi için sosyal medya aracılığıyla yapılacak e-posta ve internet duyuruları sanatçıların kendilerini tanıtmalarına destek sağlayacak. Özel davetiye kontenjanı: Her sanatçıya sergi açılışına ve büyük ödülün verileceği saygın davete kişisel bağlantılarını davet edebilmesi için belirli sayıda davetiye verilecek. Katalog: Seçilen sanatçılar ve eserleri, sergi kataloglarında yer alacak. Sergi kataloğunda her sanatçıya ait öz geçmiş ve eser fotoğrafı olacak. Yarışmaya kabul edilen disiplinler: Resim, desen, kolaj, karma teknikler, heykel ve enstalasyondur. . Dosya teslimleri en geç 10 Aralık 2014 tarihine kadar kabul edilecektir. Katılım dosyasında toplamda 5 yapıt fotoğrafı istenmektedir. Yüklenecek dosya boyutları 3 MB'tan yüksek olmamalıdır. Yüklenecek fotoğraflar 2000 x 2000 pixel çözünürlüğünden büyük olmamalıdır. Yüklenecek fotoğrafların orijinal eser adlarıyla kaydedilmesi rica olunur. Katılan eserler, yarışmaya başvuru yapılmadan önce sergilenmiş olabilir. Yarışma başvurusu yapıldıktan sonra eserlerin kamuya açık bir şekilde sergilenmemesi gerekmektedir. Yarışmaya gönderilen eserlerin daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış olması gerekmektedir. Yarışmaya katılacak eserlerde konu sınırlaması yoktur. Sadece eksiksiz teslim edilen başvuru dosyaları kabul edilecek ve jürinin değerlendirmesine sunulacaktır. Başvuru dosyaları profesyonel bir jüri tarafından değerlendirilecek olup, jüri puanlaması sonucunda sergiye katılmaya hak kazanan sanatçılar sonuçlardan haberdar edilecektir. Sergi 2015'in Mart ayı içerisinde düzenlenecektir, kesin tarih daha sonra bildirilecektir. Sergiye katılmak üzere seçilen sanatçılar, jüriye sundukları ve jüri tarafından seçilmiş olan eserleri sergiye katılmak üzere 2 ve 6 Mart 2015 tarihleri arasında teslim etmek zorundadır. Seçilen eserlerden başka eser kabul edilmeyecektir. Yarışmaya sadece özgün sanat eserleri kabul edilecektir. Sanatçılar kolektif çalışmalar sergileyemeyeceklerdir. Sergi sonrasında satılmayan eserler sanatçılara iade edilecektir. Sanatçılar sergi bitiminden en geç 48 saat içerisinde eserlerini sergi salonundan almak ile yükümlüdür. Yarışmaya katılım için belirlenen yaşlar 25 ile 35 arasıdır. Yarışmaya katılan sanatçılar bir galeriye bağlı oldukları takdirde, yarışmaya katılmak için kendi galerile- rinden yazılı izin belgesini almaları gerekmektedir. Yarışmada yer alan sanatçılar, Paris'teki Cite Internationale des Arts'da, sanatçı rezidansına katılma imkanı veren büyük ödülü kabul edeceklerini, 3 Temmuz 2015 ve 27 Ağustos 2015 tarihleri arasında Fransa'da ika- met edeceklerini garanti etmelidirler. Katılımcıların Fransızca ya da İngilizce dil bilmesi zorunludur. Seçilen sanatçıların, eserlerinin sergilenmesi için karşılıklı olarak her iki tarafın da haklarını koruyacak stan- dart sergi sözleşmesini imzalamaları gerekmektedir. Sanatçılar, sergilenecek eserlerinin sigortalanmasından kendileri sorumludur. Seçilen sanatçılar e-posta yoluyla 14 Ocak 2015 bilgilendirilecektir. Beş eserden yalnızca 2 tanesi jüri tarafından seçilecektir. Sanatçıların, seçilen bu 2 orijinal eseri, ikinci seçim etabı olan finale katılmak üzere, 2 ve 6 Mart 2015 tarihleri arasında Galeri Od'A-Ouvroir d'Art'a teslim etmeleri gerekmektedir. Ön elemeyi geçen sanatçılar finalist olarak yarışmaya devam edeceklerdir. Bu son etabı geçen sanatçılar Od'A-Ouvroir d'Art Sanat Galerisi'nde eserlerini sergilemeye hak kazanırlar. 2) Büyük ödülün sahibi jürinin katılımıyla düzenlenecek özel bir davet esnasında açıklanacaktır. Davet için öngörülen tarih Mart 2015'tir, kesin tarih daha sonra bildirilecektir. Tüm kategoriler arasından kazanan sanatçı, 3 Temmuz 2015 ve 27 Ağustos 2015 tarihleri arasında, Fransa'da, Paris'te, Cite Internationale des Arts'da, bir sanat rezidansına katılma şansını yakalayacaktır. 3) Sergiye katılan finalistlerin ve büyük ödülün seçimi tüm kategoriler içerisinden yapılacaktır. 4) Seçilen finalist sanatçılar bir toplantıya davet edilerek, sergi detayları konusunda bilgilendirilecek ve sergi için standart bir sözleşme imzalanacaktır. Bir, nci eleme etabında jüri üyelerinin başvuru dosyasını değerlendirebilmeleri için fotoğrafların yeterli kalitede olması gereklidir. Eser fotoğrafları net ve belirgin olmalıdır. Gerektiği takdirde detay fotoğraflarının eklenmesi tavsiye edilir. Öz geçmişin özenli bir şekilde hazırlanması gereklidir. Öz geçmişiniz açık ve anlaşılır bir dille yazılmalıdır. Eserlerinizin bilgilerinin de aynı açıklık ve netlikte detaylı bir şekilde yazılması gerekmektedir. Seçim etabının tamamlanmasının ardından yarışmacılar e-posta yoluyla sonuçlardan haberdar edile- cektir. Bu nedenle yarışmacıların kendilerine ulaşılabilecek güncel bir e-posta adresi ve telefon numarası vermeye özen göstermeleri gerekmektedir. Aşağıda işareti ile belirtilen alanların doldurulması zorunludur. Sadece eksiksiz teslim edilen başvuru dosyaları jüri üyeleri tarafından incelenecektir. E-posta : ............................................................. Telefon : ............................................................. CV : ............................................................. Yüklenecek dosya boyutları 3 MB'tan yüksek olmamalıdır. Yüklenecek fotoğraflar 2000 x 2000 pixel çözünürlüğünden büyük olmamalıdır. Yüklenecek fotoğrafların orijinal eser adlarıyla kaydedilmesi rica olunur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/narcissus-rasim-aksan-galerist-19-09-18-10-2014/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/once-everything-was-much-better-even-the-future-nir-hod-paul-kasmin-gallery-september-11-october-25-2014/", "text": "Paul Kasmin Gallery is pleased to announce Once Everything Was Much Better Even The Future, a solo exhibition of painting and sculpture by Nir Hod, on viewSeptember 11 October 25, 2014 at 515 West 27th Street, New York. Once Everything Was Much Better Even The Future features his monumental sculptural work of the same name, a snow globe containing a moving scale model of a pumpjack encased in oil and swirling snow comprised of gold-colored flakes, a reflection of the immense wealth generated by the oil trade. Hod's globe encompasses an idealized, isolated landscape of oil extraction in which production and consumption can peacefully coexist. Once Everything Was Much Better Even The Future exemplifies the artist's practice of pushing the boundaries of juxtaposition, his careful appropriation of historical styles, and imagery querying the fine line between life and death. Characteristic of Hod's work is a dark glamour that is both alluring and menacing, exemplified in his three new series of paintings. In I Want Always to be Remembered in Your Heart, smoldering flames are superimposed on delicate flowers, alluding to the paradoxical coexistence of beauty and destruction. Through a chroming process he transforms matte canvases into reflective, mirrored surfaces in the series All We Wish For, Let it Be and The Back Room. In All We Wish For, Let it Be, the artist renders ethereal clouds and shattered glass, alluding to a cycle of destruction and rebirth. The Back Room presents contrasting black and white scratches upon chrome surfaces emanating light. Both works underline the artist's pursuit of the sublime as a place of pleasurable fear and forbidden desire. Nir Hod was born in Tel Aviv and currently lives and works in New York. He received his B. F. A. from the Bezalel Academy of Art and Design in Jerusalem. In 2005, the Tel Aviv Museum of Art hosted a mid-career retrospective of the artist's work. His paintings, sculptures, and videos have been exhibited at institutions worldwide, including The Flag Art Foundation, New York (2013 & 2008); Albright-Knox Art Gallery, Buffalo, New York (2009); Martin-Gropius-Bau, Berlin (2005); Museum of Modern Art, Ostend, Belgium (2001); The Jewish Museum, New York (1998); The Israel Museum, Jerusalem (1998, 1995, & 1993); and Bass Museum of Art, Miami (1996). Once Everything Was Much Better Even The Future is Hod's third solo show at Paul Kasmin Gallery, preceded by Genius in 2011 and Mother in 2012. The exhibition will coincide with James Nares: HIGH SPEED DRAWINGS at Paul Kasmin Gallery's 293 Tenth Avenue location, on view September 10 October 25, 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/19/reconstructed-history-mike-kelley-skarstedt-gallery-september-11-october-25-2014/", "text": "Skarstedt presents Mike Kelley: Reconstructed History, an exhibition featuring Kelley's ink and collage works on paper created in 1989, offering new insights into a lesser-explored area of the artist's diverse oeuvre. The exhibition will feature the original 50 illustrations from Kelley's Reconstructed History series and will be on view at Skarstedt (550 W. 21st Street) from September 11 through October 25, 2014. In Reconstructed History, Kelley imitated how tomorrow's leaders of society the next generation make their mark on the past through the act of defacing textbooks with doodles and notations signifying their own 'reconstruction' while moving towards the future. In keeping with his conceptual practice and predilection towards using non-art objects as material, Kelley explored the found textbook as medium. He mined yard sales for used American History textbooks and graffitied over their pages. Perverse scribbles of lewd comments and gestures enliven the repressed nature of these seemingly heroic and historic images."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/conflicting-darkness-farzin-rahneshin-galeri-eksen-17-30-ekim-2014/", "text": "Sometimes we have to look at society without any background and media filter. Then we would not see anything except darkness and turbidity. There is no color, if there is, it is makeup. We do not have pure darkness. Also we could not see sheer light. Everything has relative relationship with each other. Between these, we face darkness that is vitrine of whiteness and light or we meet whiteness that decorated with black parts. Conflicts. Conflicts surrounded us, cultural, social and personal conflicts. Farzin Rahneshin was born in 1989 in Tabriz, Iran. He has bachelor of art degree in Painting from Tabriz Azad University and now he holds the Master of Art degree in same discipline from Tehran Central Art University. Since he has entered the fine art conservatory 9 years ago, he has engaged with professional painting. He held 4 solo exhibitions which all of them were praised by art critics in Iran. He also took part in 25 group exhibitions. The most important group exhibitions he has participated are: 3 times in New Generation Selected Painters at HOMA gallery, 3 times in FAJR International Fine Art Festival at Tehran Museum of Contemporary Art and 2 times in World young Artists Workshop. Since 2007, he participated in various festivals and he has got 4 first places, 2 second places and 2 third places. In 2013, he has named one of the 100 world's top emerging artists by Dubai Emerging Artist Award Foundation. Furthermore, in 2014, he was selected between the top 10 painting artists of Iran. Dünya çapındaki ünlü İranlı Ressam Farzin Rahneshin Türkiye'deki ilk kişisel sergisini 17 Ekim'de Galeri Eksen'de sanatseverlerin gösterimine sunuyor. Bazen herhangi bir arka plan ve medya filtresi olmadan topluma bakmak zorundayız. Neticede karanlık ve bulanıklıktan başka bir şey görmeyeceğiz. Hiçbir renk yok, eğer varsa, makyajdır. Kesin saf bir karanlık yoktur. Ayrıca sırf ışığı da görmek mümkün değil. Her şeyin birbiri ile Bağlantılı ilişkisi var. Bunların arasında, karanlıkların içinde vitrin gibi duran ışıklar ve ya ışıkların içinde dekore edilmiş karanlık parçacıklara da rastlayabiliriz. Sergi 17-30 Ekim tarihleri arasında Galeri Eksen'de görülebilir. Farzin Rahneshin 1989 yılında İran'ın Tebriz kentinde dünyaya geldi. Resim Bölümün'de Lisans derecesini Tebriz Azad Üniversitesinde aldıktan sonra, Tahran Sanat Üniversitesinde aynı dalda yüksek lisans yapmaktadır. Konservatuara girdikten sonra 9 yıldır profesyonel ressamlık yapıyor. 2009-2013 arasında 4 bireysel sergi açmış ki sergilerin hepsi İran sanat eleştirmenleri tarafından beğenilmiştir. Yaklaşık 25 karma sergide yer almıştır. Bu sergilerden en önemlileri, 3 kez Seçilmiş Yeni Nesil Sanatçılar Sergisi Homa galerisinde, 3 kez Uluslararası FAJR Güzel Sanatlar Festivali Tahran Çağdaş Sanatlar Müzesinde ve 2 kez Dünya Seçilmiş Gençler Workshop olmaktadır. 2007-2014 yılları arasında çeşitli festivallere katılarak, 4 kere birincilik, 2 kere ikincilik ve 2 kere de üçüncülük elde etmiştir. 2013 yılında, Dubai Emerging Artist Award kurumu tarafından dünyanın en iyi gelişen 100 genç sanatçısı arasında yer almıştır ve 2014 yılında, İran'ın en iyi 10 ressamlarından biri olarak seçilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/gallery-route-one-fellowship-for-young-artists-2015-2016/", "text": "Who may apply: Artists in the Greater San Francisco BayArea, convenient to Point Reyes Station, aged 21-35, working in any ne art medium except crafts. When to apply: Application deadline is Oct. 1, 2014. Noti cation for round one will be Oct. 28. Finalists will be invited to a personal interview and review of artwork. Note: Video artists please use the mail-in form and submit clips no longer than 5 mins. each, on DVD. ABOUT THE FELLOWSHIP: This is an opportunity for the chosen artist to become involved in the life of a working gallery and to exhibit new work in two solo exhibitions and group exhibitions at Gallery Route One in Point Reyes Station, Marin County, California. The GRO Fellowship for Young Artists offers each Fellow a solo exhibition in our Annex Gallery within the first nine months of receiving the fellowship, and a solo exhibition in the Center Gallery at the end of the eighteen-month Fellowship period. Fellows will be offered space in artist member group shows, GRO's annual Box Show, the small works gallery, and any external exhibitions offered to gallery artists. Fellows will be represented on our website. Fellows receive a $500 stipend to defray costs associated with the Fellowship. There is no fee for the Fellowship, but Fellows are required to serve as gallery attendants, once per month or less, to attend 4 member meetings, to participate in gallery functions such as openings and salons, and must cover their portion of the costs for printing and mailing the gallery announcement for their solo exhibition in the Center Gallery, Fellows are expected to host the reception for their solo exhibition. GRO is a nonprofit art organization maintaining an alternative art gallery and community service programs. The gallery and its programs are operated by artist members, a Board of Directors and a small, part-time staff. In addition to exhibiting work by member artists, the gallery exhibits work year round by artists from the Bay Area and beyond on themes focused on the environment, immigration and social justice issues. GRO is the home of the annual Box Show, holds an annual Juried Show for Northern California artists and serves the West Marin Community through its Latino Photography Project and its Artists in the Schools Program. For more information about the Fellowship program please contact us."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/glitch-seckin-pirim-merkur-27-eylul-18-ekim-2014/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/konu-sadece-agac-degil-melike-cagici-galeri-eksen-17-30-kasim-2014/", "text": "Melike Çağıcı 17 30 Kasım tarihleri arasında ''Konu Sadece Ağaç Değil'' sergisiyle Galeri Eksen'de. Hayatımızda daima var olan ve olmasını istediğimiz, yaşantılara durduğu yerden sürekli tanıklık eden, olaylar patlak verirken, hayat etrafından akıp giderken sadece orada durur ağaç. Ben buradayım der. Yaklaşık 2 yılda oluşan ağaç serisi Gezi olayları ile başka boyutlara taşınmış ve yeni anlamlar yüklenmiştir. Ağaçlar bu manevi anlamlarının dışında çizgi, benek, leke, renk, ışık ve gölge olarak resim için de vazgeçilmez öğeleri barındıran bir kaynaktır. Ressam Melike Çağıcı, betimleme yerine soyutlama ve anlamlandırma sürecine girerken bu nedenle ağaçlardan beslenmiştir. Bu sergi, ressamın yaşam sürecindeki ağaçların büyüleyici yönlerini yenilikçi çalışmalarla birleştirdiği eserlerden oluşmaktadır. Konu, ağaçların mevcut gerçekliği değil, salt sanat aracılığı ile görülebilecek estetiksel kaygılarıdır. Melike Çağıcı' nın Ağaç hikayelerini içeren, dışavurumcu üslubunu, çizgi ve renk patlamalarıyla öne çıkardığı yağlıboya eserlerinden oluşan ''Konu Sadece Ağaç Değil'' sergisi 30 Kasım'a kadar Galeri Eksen'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/szpilman-award-2014/", "text": "The SZPILMAN AWARD is awarded to works that exist only for a moment or a short period of time. The purpose of the award is to promote such works whose forms consist of ephemeral situations. The prize winner receives the Jackpot Stipendium. This scholarship consists of three parts: A challenge cup, 10 days of accommodation in Cimochowizna including journey, and a sum of money in cash. Everyone can apply for the SZPILMAN AWARD. The work must have been realized between October 1, 2013, and September 30, 2014. To apply, send in a significant documentation of the work. For all informations and the application form click www. award. szpilman. de and: Apply Now!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/22/warp-portfoliodays-2014/", "text": "The first portfoliodays by Art Platform Warp were organised in 2007 and developed to an international artist village in 2010, 2012 and 2013. To discover and keep in touch with emerging artists Warp decided to organise a portfolioweekend this year. Every day there are 5 private conversations between artists and professionals on the basis of the artist's portfolio. The main goal is to get feedback on the content of your artworks and artistic practice. Each conversation lasts 45 minutes. This implies that the artist has to be rather direct and to the point or has to focus on specific problematic items within their oeuvre or development. The meeting should lead to a profoundreflection of the working process, the creation of an oeuvre and lead to a better positioning of themselves as professional artist in the art world. After 5 p. m. conversations and meeting continue open and informally. For this edition the context is an exhibition 'Splash' organised by Warp focussing on the problem of water in the world and the possible engagement of artists to worldproblems and conflicts. On Friday 3th of October (8.30 p. m.), artist Philip Aguirre will talk about his public project in Douala / Cameroon where he realised a theatre around a source with local inhabitants. The Warp-portfoliodays take place on October 4th and 5th in Antwerp. Artists from abroad are welcome from Friday 3th of October on in the afternoon at Duinstraat 124, 2060 Anwerp (a 10 minutes walk from the Central Railwaystation: 'Station Antwerpen Centraal' on the map: from left corner down to right corner up). Every day breakfast, lunch and dinner is included and shared together. Cool drinks, coffee, tea and fruits are at your disposal during the day. In the evening the activities are open to the public, each night we are glad to offer you some free drinks at the bar. For artists from abroad we foresee a very modest housing at the premises of Duinstraat 124, the studio and exhibitionspace of Katleen Vinck, one of our former participants of portfoliodays, exhibition in London and the triennial Coup de ville. The fee to participate is 90. After welcoming the artists at 2 p. m. on friday there will be some studiovisits in Antwerp. Organisation: Art Platform Warp, which is based in Sint-Niklaas and represented by Stef Van Bellingen, Marianne Sneijers and Wim Viaene. Welcome at Duinstraat 124 from 1 p. m. on."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/23/adanada-21incisi-duzenlenen-altin-koza-film-festivalinde-oduller-sahiplerini-buldu/", "text": "Adana'da 21'incisi düzenlenen Altın Koza Film Festivali'nde ödüller sahiplerini buldu. 'En İyi Film Ödülü'nü Nesimi Yetik'in yönettiği 'Toz Ruhu' aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/23/kayip-ruya-maura-sullivan-pg-art-gallery-01-ekim-25-ekim-2014/", "text": "Maura Sullivan 'Kayıp Rüya' başlıklı kişisel sergisiyle 1 Ekim 25 Ekim 2014 tarihleri arasında Pg Art Gallery'de izleyiciyle buluşuyor. İstanbul'da gerçekleşecek ikinci sergisinde Sullivan hafıza, kayıp, aşk ve rüyaların dünyasına giriyor. Sinematik ve aynı zamanda samimi portrelerinde, gözleri kapalı, sırtları dönük, fotoğrafın kadrajından çıkıverecek gibi duran öznelerini derin düşünceler içinde gösteriyor. İzleyici bu özneleri aynadaki yansımalarını takip etmekten kendini alamayarak onların anlık bir şekilde var olduğu bu sihirli dünyaya çekiliyor. Her imge unutulmuş bir anıyı ve anlatılmamış bir rüyayı hatırlatarak seyirciyi hikayenin gerisini kendi hatıra ve rüyalarıyla tamamlamaya davet ediyor. Sullivan'ın analog fotoğrafı tercih etmesi gizemine gizem katıyor; filmin dokusu ve derinliği imgeleri çok daha dokunsal ve canlı bir hale getiriyor. Sanatçının portre fotoğrafları tıpkı güçlü hatıralarımız ve kayıplarımızdan gizemli imgeler damıtan rüyalar gibi, bilinmeyene ve konuşulmayana dair büyülü bir bakış sunuyor. Devinim ve bulanıklık, kaçış ve mevcudiyet, imgeleri hakiki kılıyor. Filme çekilen o çalıntı an biraz daha fazla duyguyu, biraz daha fazla güzelliği ve çok daha fazla hayatı içeriyor. Pg Art Gallery is proud to present Maura Sullivan's solo show 'Lost Dream', which runs from October 1st through October 25th. In the exhibition 'Lost Dream', Sullivan explores the idea of memory, loss, love and dreams. A collection of cinematic yet intimate portraits reveal her subjects deep in thought eyes closed, back turned, about to escape from the frame. The viewer is drawn to follow the subjects through the looking glass and into the beautiful world where they momentarily exist. Each image evokes a forgotten memory or an untold story that invites viewers to complete the tale with their own memories and dreams. Sullivan's use of analog photography adds to the mystery, the texture and depth of the film's grain making the images even more tactile and alive. Like dreams, which distill our strongest memories of love and loss into mysterious images, Sullivan's portraits offer a magical glimpse into the unknown and unspoken. It is the movement and blur, the escape and presence that make the images real. Into that stolen moment caught on film fits a little more emotion, a little more beauty, and a lot more life."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/23/tjk-10-resim-yarismasi-sonuclandi/", "text": "Mansiyon'a; Gizem Enuysal 'Berber' seçilmişlerdir. - Ertuğrul Berberoğlu - Sema Maşkılı - Soner Çakmak - Murat Tuğran - Şeyma Barut - Ersin Gayret - Ömer Eken - Bulut Bagatur - Hülya Ergören - Gülsibel Kamışlı - Mehmet Yorulmaz - Işıl Dural - Büşra Yakar - Halil Şentürk - Serkan Küçüközcü - Türkmen Alkan - Uğur Avcı - Rıdvan Kuday - Serdar Bostancı - Cem Kara - Birgül Ergün - Filiz Esmaeily - Dilara Bozdağ - Buse Kökçü - Pembe Karakaya - Kadir Akyol - Hakan Cingöz"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/24/5th-international-sculpture-symposium-in-differdange/", "text": "The local authorities of the city of Differdange, in collaboration with its cultural commission, organize the 5th edition of the International Sculpture Symposium from May 20, 2015 until May 30, 2015, which is going to take place in the city park in the centre of Differdange. - to acquaint Luxembourgish spectators with artistic currents of contemporary sculpture - to popularize art and sculpture - to promote the participating artists' work - to produce unique artworks that will become part of the cultural heritage of the The number of sculptors attending this meeting is limited to 6. The artists work in an open-air workspace, protected and adequately lit by the organizer. The selected artists carve during 10 days and work with a marble stone block Moleanos (maximal dimensions: (100x80x80 cm) that will be funded by the organizer. The assembly of the material will be assumed by the organizer. Each sculptor will have at his disposal the necessary materials and facilities as specified in the agreement with the organizer. The sculptors must use their own tools to achieve their sculptures. The symposium will take place regardless of adverse weather conditions. For this edition, the theme is going to be Body language Expressions du corps humain. The chosen material for this 5th edition is marble. Due to the large number of applications, the organizer is going to select a limited number of proposals. 10 days (beginning of the symposium on Wednesday 20st of May 2015. The sculptures must be finished imperatively on Sunday, 31st of May at 5 p. m.): day of the closing ceremony. The sculptors will receive their artist's fee the same day. The selection panel is composed of professionals and representatives of the municipality. - Required documents for valid proposals: - Agreement - Curriculum vitae - 5 photos of achieved sculptures at least one monumental sculpture - Drawing and model (scale: 1/10th of the project considered) - A brief summary of the project - A recent photo of the artist In the event that the sculptor could not manage to realize his work due to his absence, the agreement will immediately be terminated: this implies the cancellation of the order, the accommodation and the catering as well as the refund of all the fees related to the material initially ordered for the artist. Another artist, who had been selected but features on a waiting list, is going to be invited to participate in the symposium instead of the initially chosen artist. The selection of the candidates is carried out by a selection panel on the basis of their submissions. Their admission to the symposium will be communicated to the successful candidates on February 28, 2015, at the latest. The selection panel's decision is final. Each participating sculptor will receive an artist's fee of 1400 euros at the end of the symposium. The accommodation of the non-resident artists as well as the catering of all the participating sculptors will be ensured and assumed by the organizing body from Tuesday evening (May 19th, 2015) to Monday morning (June 1st, 2015). No additional costs can be charged to the organizer. The accompanying guests are required to pay themselves for their accommodation, meals and beverages. Please indicate the number of guests in advance. The local authorities reserve the right to publish the reproduction of the artworks for the purpose of informing, advertising and publishing. The sculptures will become the promoter's property and will be installed in the municipality of Differdange. The artists maintain the moral right to his work. on a local, national and international level. The artist undertakes his work under his own responsibility and he ensures that all the necessary safety measures are observed. He is responsible for taking out an insurance regarding his civil liability and needs to provide evidence of his social security affiliation. I declare the present project has never been realized before. I agree to respect all the terms in the rules of the symposium."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/24/ben-hep-bir-azfazla-muse-istanbul-30-eylul-21-kasim-2014/", "text": "Sergi insan insandan sonsuzca fazladır cümlesinden yola çıkıyor. İnsanı sonsuzca aşan insan, kendisini meydana getirirken; ölçülebilir, denetlenebilir ve işlevsel olanın düzeninden ayrılıyor. İnsan özellikle sanatsal üretim sırasında bu hesaplanamaz fazlayı yaratıyor. Sanatta fazla temsil geleneklerinin, imge ve anlam ilişkilerinin, bakış ve göz arasındaki güvenli güzergahın dışına düşüyor. Belki de bu yüzdensanatçılar üretimleri sırasında, kendilerinden biraz yoksundurlar; hep biraz fazla; hep bir az, bir fazladırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/24/disquiet-athr-art-galeri-zilberman-and-pi-artworks-25-september-06-november-2014/", "text": "The works included in Disquiet possess a sense of dreamlike unease. Sometimes this is expressed through phantasmagorical scenarios that are not tied to the real world and where time and space seem suspended. At other times it is exemplified by rearticulating historical and political narratives to let the imaginary, rather than historical or political fact, take centre stage. Reality in these works does not come to a halt but mutates into a possibility that is either one of ominous dread or one of cautious hope. Very much akin to the uncertain times we live in. One could say that disquiet is an unwanted state of mind in an era when we desire to predict everything. This exhibition calls on the viewer to surrender to the unexpected, the weird, and the mystifying in order to make place again for serendipity, wonder and discovery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/24/the-8-international-sculpture-and-painting-symposium-penza-2015/", "text": "The 8 th International Sculpture and Painting Symposium Penza 2015 will be held in Penza, Russia from the 5 till 30 May of 2015 at the hotel complex Art Penza. - Popularization of Fine Arts; - Creation of new sculptures for the collection of sculpture park LEGENG and new paintings for ART PENZA Gallery and hotel complex Art Penza; - Introduction of the visitors to current sculpture and painting arts tendencies; - Consolidation of international contacts; - Sharing of art experience between sculptors and painters from different countries; - Development of tourism in the region; - Realization of master classes and Art Residences programs in the frameworks of the Symposium; - 4. Materials - Accomodation and alimentation at the hotel Art Penza; - Materials for the sculptures: stone, metal, plastiline for making a model, casting in bronze after the end of the Symposium; - For sculptors, who working with marble, bronze, wood and metal money reward amounting to 2000 for completed sculptures at the end of the Symposium; For sculptors, who working with granite money reward amounting to 2500 for completed sculptures at the end of the Symposium; For painters 1000 for 15 completed painting art works 1m x1m by size at the end of the Symposium; - Transportation expenses coverage: for artists by tickets from counties of Europe not more than 300 , for artists from countries of Asia and Africa not more than 400 , for artists from countries of North and South America and The Far East not more than 600 ; for Artists from Russia, Belarus, Ukraine transportation fee according those train tickets; - Working site commodities for sculptors: electricity, air compressor, crane, storage for working clothes and instruments, protection of sun or rain, 230 mm and 125 mm angle grinders; - For metal sculptors welding and cutting machines, grinders, another tools, working space; - The equipped studio for painters with painting materials: aclylic, canvases, brushes; - Meeting at airports and bus transportation from Moscow airports to Penza 4 of May and from Penza to Moscow airports 30 of May; - Exhibition of small sculptures in ART PENZA Fine Arts Gallery during the Symposium; - Symposium Catalogue; - Coverage of the most important events of the Symposium on www. symposiumsculpture. ru at face book links; - Coverage of the Symposium events by russian mass media ; - To accomplish the sculptureor paintings in accordance with the selected projects or sketches; - To provide a small sculptures for the exhibition at ART PENZA Fine Arts Gallery; - To bring their own electric, air and hand tools as well as personal means of protection and professional disks for marble or granite; - To have individual insurance for the whole period of the Symposium; - To take part in the traditional painting competition; - To be present at the working place during the working time of symposium; Sculpture park LEGEND waiting from the artists proposals of big scale sculptures stone and metal. For creating these sculptures may be will nessecary more time (around 2,5 months) more materials and another money reward. We waiting from stone and bronze sculptors also proposals for creating at the frame of the 7 th Symposium 3-4 small (40-60 cm) compositions for interiors except 1 big sculpture. Good luck for creation and proposals. 8. The procedure of application and selecting the participants of the Symposium, The participants of the Symposium will be selected on the base of projects of the sculptures, painting sketches and documents. All the necessary sketches and documents should be send at digital form ( totally not more than 5 MB) to the symposium organizing committee e-mail: symposiumsculpturepenza@gmail. com not later than the 1st of December 2014. - The filled and signed registration form, doc format ; - Artist CV; - Minimum 7 photos of your previous sculpture works of monumental size in the selected materials for sculptors and no less than 10 photos of previous painting artworks for painters ; - For sculptors: photos of models of suggesting sculptures from 4 points of view (we ask to present 2 projects from each sculptor); the description of the project ; - For painters: color sketches, lay out, artistic motives for the painting works which you like to realize during symposium, the description of the artistic concepts; - The results of the selection will be publish at the web site of the symposium www. symposiumsculpture. ru on the 10 of January 2015; - Participant can use other materials for the sculpture but purchase them themselves; - Participant can be accompanied by someone, but they are to pay for his/her accommodation and alimentation; - The symposium does not cover other expenses of artists such as beverages, cell phone charges etc; - The organizers have rights for publish the artworks, created during Symposiums; - The sculptures created during the Symposium will installed at the sculpture park LEGEND, will be part of Gallery ART PENZA collection and for interiors of hotel Art Penza; - Sculpture parkLEGEND; - Hotel complex Chistie Prudi; - Company Rosstroy; - Gallery ART PENZA Valentina Dusavitskaya sculptor, coordinator of the Symposiums, art director of the Gallery ART PENZA, www. dvalentina. blogspot. com, 442395, Ozdorovitelnaya str, 2, Ramzay village, Mokshanskiy district, Penza region, Me, underwritten, I oblige to realize my sculpture fully complying to my selected project during Symposium. Rules and Regulations of Symposium I have read and approved."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/26/14-uluslararasi-art-suites-gallery-bodrum-workshop-sergisi/", "text": "ART SUITES GALLERY konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açtı. Eylül ayında bu yılın son Workshop çalışması ile tekrar sanatçılarla buluşuyor. Yurt içi ve yurt dışından çeşitli üniversitelerden öğretim üyelerinin davet edilmiş olduğu, usta ve genç sanatçıların bir arada sanatsal görüşlerin paylaşıldığı ortak platformlar oluşturulan 14. Uluslararası Workshop çalışması 22 29 Eylül 2014 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Workshopta üretilen eserler sergi açılışı ile izleyiciyle buluşuyor. Sergi açılışı 28 Eylül Pazar 19:30'da Art Suites Gallery Bodrum'da gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/29/4-uluslararasi-canakkale-bienali-27-eylul-2-kasim-2014/", "text": "Kavramsal çerçevesi 1. Dünya Savaşı'nın 100. yılı üstüne yapılandırılan ve 27 Eylül 2 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 4. Uluslararası Çanakkale Bienali'nin ana sergisine Bosna Hersek, Slovenya, Rusya, Sırbistan, Romanya, Lübnan, Filistin, Ermenistan, Amerika Birleşik Devletleri, İtalya, Yunanistan, İrlanda, İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, Avusturya ve Türkiye'den 37 sanatçı katılıyor. Bienali hazırladığımız bu süreçte Filistin'den Somali'ye, Irak ve Suriye'den Orta Afrika'ya, yakın ve uzak coğrafyalarda süregiden savaş ve yıkım döngüsü bağlamında, bienalimizin 2500 yıl önce Platon tarafından dile getirilmiş başlığının ne denli geçerli olduğunu büyük bir üzüntüyle izlemekteyiz. Uluslararası Çanakkale Bienali, kurulduğu 2006 yılından bu yana Çanakkale'yi, Akdeniz havzası ile Avrupa ve Ortadoğu coğrafyalarının kesişim noktasında, çağdaş sanatın üretim, izlenme ve algılanması için uluslararası bir merkeze dönüştürmek; uluslararası sanatçıları ve sanat uzmanlarını davet ederek, kenti bu sanatçıların ve iletişim ağlarının gündemine yerleştirmek; kamusal alanlar, sanat ve kültür kurumları, üniversiteleri sanatçılarla işbirliğine davet ederek, karşılıklı etkileşim ve iletişim ortamı yaratmak; Çanakkale'yi küresel sanat ve kültür sanayi ve iletişim ağları içine konumlandırmak ilkelerini benimsiyor. Bu ilkeler doğrultusunda 1914-2014 1. Dünya Savaşı'nın 100. yılının çeşitli vesilelerle hatırlandığı ülkelerde kapsadığı düşünce, yorum ve eleştiri alanı Çanakkale Bienali için elverişli bir kavramsal ortam oluşturmaktadır. 1. Dünya Savaşı'nın 100. yılında bu savaşa katılmış veya süreç ve sonuçlarından etkilenmiş bütün ülkelerde çeşitli etkinlikler planlanmakta ve hayata geçirilmektedir. Uluslararası Çanakkale Bienali, bu konuyu ele alarak kültürel ve sanatsal açıdan gündeme etkin bir biçimde katılmaktadır. Bu yıl bienal, 20. yy başından bugüne en etkin düşünme ve eleştirme aracı olan görsel sanat ve kültür üretimleri aracılığıyla 1914'den günümüze değin sürmekte olan siyasal, toplumsal, kültürel olayları ve savaşların etkilerini yeniden değerlendirmeyi, irdelemeyi ve yorumlamayı amaçlıyor. Dünya tarihinde bir dönüm noktası olan 1. Dünya Savaşı'nı, bu trajedinin önemli bir boyutunun yaşandığı Çanakkale'nin tarihsel, kültürel ve doğal özelliklerine de bağlamayı öneriyor. Dolayısıyla, savaşa katılan ülkelerin Türkiye'deki temsilciliklerinin de doğal olarak bienale büyük ilgi gösterdiklerini belirtmeliyiz. Savaş ve yüzyılın, tarihsel Osmanlı coğrafyasından, bugünün siyasal haritasında kadar sürmekte olan etkilerinin yerel, ulusal ve uluslararası bağlamlarda yeniden-değerlendirileceği 4. Uluslararası Çanakkale Bienali, savaşa katılmış bütün ülkelerle etkin bir iletişim ve işbirliği ortamı, ortak bir çalışma ve üretim zemini oluşturmuştur. Bienale, özellikle bugüne değin ürettikleri yapıtlarıyla Avrupa, Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu ekseninde küresel savaş ve barış süreçlerini, savaşların ve savaş sonrası gelişmelerin siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel etkileriyle yol açtıkları değişimleri değerlendiren, irdeleyen ve yorumlayan sanatçılar davet edilmiştir. Sanatçıların duyarlılık ve öngörü içeren yapıtları, ülkelerinin özgün koşullarına odaklanırken küresel boyuttaki olgulara da değinmekte, böylece dünya tarihine ve günümüze dair görsel bir bellek, bir imge birikimi oluşturmaktadır. Bienalde sunulacak görsel imge birikiminin özellikle günümüzün genç kuşağı için önemli bir düşünsel-eleştirel temel sağlayacağını umut ediyoruz. Doğtaş tarafından tahsis edilen kent merkezindeki üç katlı mobilya mağazası, 4. Uluslararası Çanakkale Bienali ana mekanı olarak işlev görecektir. Daha önceki bienallerde olduğu gibi Çanakkale'nin özgün yapı ve kamusal alanları ile Korfmann Kütüphanesi, Eski Ermeni Kilisesi, Mahal Sanat ve civarındaki eski depolar gibi özgün mekanlar da Bienal sergi ve etkinliklerine ev sahipliği yapacaktır. Bienale katılan sanatçıların uluslararası sergilerde gösterilmiş resim, fotoğraf, video ve yerleştirmeleri yanında, bienal için üretilmiş yeni çalışmaları da bu mekanlarda ziyaretçilerle buluşturulacaktır. Çanakkale Belediyesi tarafından desteklenen Uluslararası Çanakkale Bienali'nin ayrılmaz bir parçası olan Bienal Genç, Bienal Çocuk ve Bienal Engelsiz programları ile bunlara eklemlenen Bienaldeyiz Kadın Girişimi, Bienalin bu yıl oluşturacağı görsel ve kavramsal çerçeveden hareketle çalışmalarına başlamıştır. Bu çalışmalar hem ana sergiyi besleyecek, hem de bienalin açık kalacağı 5 hafta süresince kentte farklı etkinlik ve çalışmalarla bienalin görsel ve düşünsel çıktılarını geniş kitlelerle buluşturacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/29/collaborative-art-platform-seeks-artists-and-writers/", "text": "Interested in submitting your work? We are now considering proposals for our new site currently under development. - Collaborate across different disciplines and mediums. - Engage in creative dialogue with other artists. - Showcase artwork for online discussion. We provide a platform for artists of all types to take part in creative dialogue. Groups consisting of one or more contributors from different disciplines and/or mediums engage in a share-and-response exchange, or dialogue, of original work. At the end of a dialogue, the works are collected into a series and published one entry per day on our website. - Contributor 1 : Shares an original short piece of fiction with a photographer she's collaborating with on a series; - Contributor 2 : Responds to the short piece of fiction with an original image entry related in concept, subject or theme; - Contributor 1: Answers in turn to the provided image with a new piece of fiction, building on ideas beginning to develop as the series evolves from one entry to the next; - This process continues between the paired contributors until the dialogue concludes (average series length: 6-10 total entries); - After the contributors evaluate and refine their collected works, they submit the complete series to Pair Shaped for review and publication. - Artists from all disciplines and mediums are welcome; - One or more individuals make up a group of artists; - Every series will feature submission entries based in different disciplines and/or mediums by two groups of artists; - Series consist of text, image, video, and/or audio entries formatted for online display; - Members must stay within their chosen group throughout the creative development of a given series ; - Groups cannot accept new members after work on a series has officially begun; - Depending on the availability of other artists in our network, pairing options can be provided for contributors who do not have collaborators already chosen prior to the start of a series; - All entries must be original work not previously featured in a printed publication, website or physical exhibition space. - 6-10 total entries per series - 1000 word maximum for written entries - 1 image submission per each photographic entry - 5 minute length maximum for video and/or audio entries - Names, email addresses and disciplines of all artists expected to participate; - Web addresses for online portfolios -or- single. pdf featuring samples of your past creative work: - Request for assistance to find possible collaborators; - Desired start date for beginning your series. 3. Await response from Pair Shaped. We will get back to you as soon as possible with a decision regarding your request. We look forward to hearing from you! - Does your series show formal and/or thematic development over the course of multiple entries? - How do the disciplines and mediums employed in your series serve and enhance each other? - Does your series follow our entry length recommendations? If not, why? How does the series benefit from adopting a different approach? - Can you imagine additional entries? If so, how do they look, feel, read, and/or sound? This exercise will help you consider overall series structure and framing. Does the series still seem complete? Should something be added/removed? - Please submit the collected series content as a. zip file or. pdf portfolio to info@pairshaped. org; - Individual entries should be title/labeled with information detailing their placement in the series order and name of the artist responsible for the piece (e. g., 'Entry 1_Jane Doe'); - Acceptable file formats for media include: Submitted work will enter a review and revision phase involving our team engaging with the artists responsible for the series. Launch dates for the series will be announced once the work is determined ready for publication. Need more information? Please write info@pairshaped. org with any additional questions."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/09/29/kadinlar-kuslar-yildizlar-miro-ssm-23-eylul-2014-1-subat-2015/", "text": "S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi, 20. yüzyılın ikinci yarısında etkili olan dünyaca tanınmış sanatçı Joan Miro'nun olgunluk dönemine odaklanan Joan Miro. Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar adlı sergiye ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sabancı Holding sponsorluğu ile 23 Eylül 2014 1 Şubat 2015 tarihleri arasında düzenlenecek sergi, Barselona'daki Joan Miro Vakfı, Mallorca'daki aile koleksiyonu Successio Miro ve yine Mallorca'daki Pilar ve Joan Miro Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilecek. Akdeniz coğrafyası ve insanına dair gözlemlerinden ilham alan Miro'nun, kadın, kuş ve yıldız temalarına yoğunlaşan sergi, resim, baskı, heykel ve seramiklerin bulunduğu zengin bir seçkiyle sanatçının sembolik dilini anlama olanağı sunacak. Miro'yla İstanbul'da buluşacak olan sanatseverler, sanatçının Akdeniz kültüründen aldığı enerjinin farklı formlardaki izdüşümlerine tanık olacaklar. Sergide aile koleksiyonundan kimi eserler ve sanatçıya ait kişisel eşyalar dünyada ilk defa İstanbul'da sanatsevelerle buluşurken, Miro'nun assemblage tekniğiyle bir araya getirdiği bazı eserlerin tüm aşamaları da gene dünyada ilk kez eserlerle birlikte görülebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/artinternational-sona-erdi/", "text": "24 ülkeden 76 galeri, 400'den fazla sanatçı, 1500'den fazla koleksiyoner ve sanat tüccarı, Bu yıl ikincisi düzenlenen uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational dün sona erdi. 24 ülkeden 76 galeri ve 400'den fazla sanatçıyı İstanbul'da buluşturan fuarı 20 binden fazla kişi gezdi. İstanbul sanat dünyasının en gözde sanat fuarına dönüşen ArtInternational'da 26.500 milyon Euroluk satış yapıldı. Uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational dün (28 Eylül) sona erdi. Paul Kasmin, Lelong, Lisson, Lehmann Maupin, Tina Kim/Kukje, Pearl Lam, Zilberman, Andersson Sandstrom, Edouard Malingue, Andipa, Tournabuoni gibi dünyanın seçkin galerilerin yanı sıra Joan Miro'dan Jan Fabre'ye, Banksy'den Anish Kapoor'a, Marina Abramovic'ten Ai Weiwei'e, modern ve çağdaş sanatın usta isimlerinin eserlerini İstanbul'da buluşturan fuarı 20.840 kişi izledi. 26-28 Eylül tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşen fuara sanat, iş ve medya dünyasının ilgisi de büyük oldu. Aralarında Ayşecan Özyeğin Oktay, Edwina Sponza, Oya Eczacıbaşı, Levent Çalıkoğlu, Doğan Hızlan, Nezih Berut, Berrak Berut, Sevda Elgiz, Can Elgiz, Metin Mızraklı, Füsun Eczacıbaşı, Atilla Tacir, Billur Tacir, Alistair Hicks, Hatice Aslan, Ayşe Umur, Sevin Okyay, Neslihan Karaağaç, Hıncal Uluç, Aylin Sarıhan, Emre Aköz, Nur Çintay, Hakan Sarıhan, İrem Kınay, Ayşegül Karadeniz, Doğan Karadeniz, Hakan Çarmıklı, Banu Çarmıklı, Nesrin Esirtgen, Murat Ülker'in da bulunduğu pek çok ünlü isim fuarı ilgiyle izledi. Üç gün boyunca uluslararası alandan koleksiyoner ve sanat tüccarlarının ilgi odağı olan ArtInternational'da açılış gününden başlayarak yapılan satışlar 26.500 milyon euroyu buldu. 4 yıl aradan sonra ilk kez Türkiye'de sergi açan Taner Ceylan'ın galerisi Paul Kasmin, işlerin tamamının satıldığını ve 118 bin euroyu bulan bir rakama ulaştıklarını söylerken, fuarın en yüksek ücretle satış yapan eserleri, 235 bin euroyla Galerie Lelong'dan Jaume Plensa'nın 2014 tarihli Sanna in Umea adlı heykeli ve 160 bin euroyla Deweer Gallery'den Jan Fabre'nin 1996 tarihli Flemish Warrioru oldu. Ayrıca, Andersson Sandstrom'dan Assa Kauppi imzalı The Race is Over adlı bronz heykel 95 bin euro, Hosfelt Gallery'den Patricia Piccinini'nin işleri 50 bin euro, Galerie Krinzinger'den Marina Abramovic'in Artist Portrait with a Rose adlı işi ile Tornabuoni Art'tan Francesaca Pasquali'nin White Straws eseri 40 biner euroya alıcı buldu. Henüz ikinci yılında olmasına rağmen yılın en beklenen sanat olaylarından birine dönüşen ArtInternational, seçkin galeriler ve güçlü programıyla gelecek yıl Eylül'de yeniden sanatseverlerin karşısında olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/dokunma-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-karsi-sanat-09-23-ekim-2014/", "text": "Büyük bir oranda kız çocuklarının, az da olsa erkek çocuklarının da başına gelen bu talihsiz olaylar silsilesi, dile getirilmesi yasaklar listesinin başında. Toplumumuzda gizli kalan, sürekli saklanan ve tahmin ettiğimizden çok daha sık tekrarlanan tüm bu gerçeklere bir kez daha dikkat çekmek için Dokunma dedik. Bedenime, ruhuma, geleceğime dokunma! Sakatlanan ruhların bir çığlığı olmak istedik; bu olayların sonucunda yitip giden yaşamları kutsayıp, duyarlılığın artmasını amaçladık. Hiç kimsenin maruz kalmasını istemediğimiz tüm bu suçlara dikkat çekip, görünür kılmak için kendi dilimizde işaret ettik. - Gazeteci Erol Dernek Sk. - No:11/4 Hanif Han - Beyoğlu/İstanbul - +90 212 245 71 53 www. karsi. com"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/sair-metin-demirtas-vefati/", "text": "Antalya'daki evinde yaşamını yitiren şair Metin Demirtaş, 76 yaşındaydı. Bu acı ve zamansız kayıp, Türk Edebiyat ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Metin Demirtaş'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1938'de Antalya'nın Elmalı ilçesine bağlı Akçay köyünde doğan Demirtaş, Antalya Erkek Sanat Enstitüsünden sonra Ankara Akşam Teknikerlik Okulu Makine Bölümünü bitirdi. 12 Mart'ta ve 1988 yılında tutuklandı. Adana ve Ankara'da kısa süreli gözaltında tutuldu. Yargılandı. Sırasıyla, Makine Kimya Endüstrisi, Ortadoğu Teknik Üniversitesi Fizik Atölyesi ve Ankara Fen Fakültesi Atom Araştırma Labaratuarı'nda teknisyen olarak çalıştı. İlk şiirleri Varlık Dergisi'nde yayımlandı Demirtaş'ın. İmece, Türk Solu, Yeni Adımlar, Militan, Sanat Emeği ve Yansıma dergilerinde yayımlanan şiirleriyle tanındı. Türk Solu dergisinde yayımlanan Che Guevara ile ilgili bir şiiri nedeniyle tutuklandı. Yugoslavya Struga'da her yıl gerçekleştirilen Struga Şiir Akşamları Şenliği'nde Hasan İzzet Dinamo ve Arif Damar'la birlikte Türkiye'yi temsil etti. Avustralya Kültür Bakanlığı ve Sidney Türk Halkevi'nin çağrılısı olarak, Nazım'ın 25. Ölüm Yıldönümü Anma Etkinliklerine katıldı. Sydney ve Melbourne'de Nazım'ın son eşi Vera ve yazar Fazıl İskender ile değişik toplantılarda Nazım ve şiiri üstüne konuşmalar yaptı. Şiirleri çeşitli dillere çevrildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/sener-azizoglu-michael-haneke-cache/", "text": "Michael Haneke sinemasını en iyi şekilde özetleyen şey aslında bir klişe halini almış durumda: rahatsız edici. Yirmi yılı aşkın TV filmleri performansının ardından çektiği Duygusal Buzlaşma üçlemesinin ilk filmi Seventh Continent (1989)le, artık sinema izleyicisini de rahatsız etmeye öykünüyor. Ağır kurgusu, yoğun metaforik anlatısı, akıllara ziyan uzun planlarıyla (71 Fragments of a Chronology of Chance'taki masa tenisi antrenmanı) ortalama sinema seyircisini bile daraltan yönetmen zaman içerisinde biçem evrimi geçiriyor. Sinema kariyerinin başında Avrupa'da şehirli orta sınıfın iletişimsizlik, yabancılaşma, kimlik arayışı ve gündelik yaşamın tekdüzeliği gibi temaları izleyicinin gözüne sokarken, zamanla farklı türleri denemeye meylediyor. 71 Fragments of a Chronology of Chance filminde Alejandro Gonzalez İnarritu ile özdeşleşmiş parçalı kurguyu kendi tarzıyla yorumlarken, Funny Games (1997) ile A Clockwork Orangeın (1971) bir nevi Avrupa versiyonunu çekiyor. Bunu Haneke'nin izleyiciyi ve piyasayı artık ciddiye alması ile izah etmek mümkün. Öyle ki Funny Games in motamot Amerikan versiyonunu çekmesi bu minvalde atmış olduğu adımlardan biri. Yönetmenin Fransa'da çektiği politik filmi Cache (2005), alt metinleri itibariyle buzlaşma serisinin uzantısı niteliğinde. Ancak mesajı daha somut, varoluşçu öğeleri seyreltilmiş. Filmde modern burjuva baba Georges ve ailesinin, yerli yersiz karşılarına çık an -kim tarafından bırakıldığı anlaşılamayan- kasetler ve karakalem çizimleri nedeniyle steril yaşam dinamiklerinin alt üst oluşu konu edilirken küçük bir çocuğun suçluluk psikolojisi üzerinden Fransa'nın azınlık politikası eleştiriliyor. Georges varlıklı bir ailenin iyi eğitimli çocuğudur. Tüm entelektüel birikimine karşın kibirli ve ırkçıdır, aslında ulusal belleğiyle yüzleş meyen Fransa'dır. 17 Ekim 1961'de tarihte Paris Katliamı olarak bilinen olayda Fransa'nın Cezayir politikasını protesto eden göstericilerin tahminen 200 kadarı-muhtemelen daha fazlası- Fransız polisi tarafından katledilmiştir. Öldürülenler arasında Majid'in anne ve babası da vardır. Ailesinin Majid'i evlat edinmek isteğine karşın- o zaman 6 yaşında olan- Georges'un attığı iftira onun yetimhaneye gönderilmesine neden olmuştur. Böylelikle iyi eğitim alma ve kaliteli bir yaşantı sürme potansiyeli elinden alınmıştır. Yıllar sonra kapıya bırakılan meşum kasetler Georges'un konforlu yaşantısı için bir tehdittir. Başlangıçta anlamlandırmakta sıkıntı yaşamasına karşın zamanla kasetlerin çocukluğunda yaşadığı bu olayla alakalı olduğunu düşünür ve görüntüleri bir dedektif edasıyla inceleyerek Majid'i bulur. Bu buluşma seyirciyi şaşırtan zaman zaman da dehşete düşüren bir dizi olayın da başlangıcıdır. Sinematografik açıdan incelendiğinde ilk göze çarpan şudur ki Haneke iç mekan çekimlerini daha çok tercih eder ve yolu mutlaka mutfaktan geçer. Kapitalist sistemin, Majid'in kafasını kestiği tavuklar gibi ortalıkta dolaşan bireylerinin tatmin edilemez bir iştahı vardır. Filmlerinde çoğu zaman insanlar boyun seviyesinin altında kalan kısımlarıyla yansıtılır kameraya. Ona göre sistemin tüm bireyleri ortalıkta başsız dolaşan beden parçalarıdır. Yemek öğünleri bir yemlenme ritüeline dönüşür ve bireyleri yemlenmekten hiçbir şey alıkoyamaz. Benny's Videoda Benny'nin işlediği cinayetin ardından iştahı açılır, Funny Games de dakikalar evvel çocuğu öldürülen baba kelle koltukta mutfakta bir şeyler atıştırır ve nihayet Cache de kayıp çocuğunu bulamadan eve dönen Georges çok acıktığını söyleyerek kendini mutfağa atar ve tıkınmaya başlar. Özellikle Benny's Video dan (1992) aşina olduğumuz üzere burada da gerçek ile kaydedilen imajlar iç içe geçmiş durumdadır. Kimi zaman hangi görüntünün kurgu, hangisinin gerçek olduğunu anlamak zorlaşır. Haneke, Platon'un mağarasındaki gibi yaşanılan evreni bir imajlar evreni olarak görür. Bu imajlar esas gerçeğin birebir kopyası olup gerçekliğin yerini almıştır. Medya bu manipüle imajlar evreninin mabedidir. Georges için seçilen mesleğin televizyon programı sunuculuğu olması boşuna değildir. Sorulara cevap vermek yerine, başka sorular sormayı severim. İzleyicinin kendi cevaplarını kendisinin vermesini isterim. Eğer ben yorumlarsam, izleyicinin önünü tıkamış olurum. Aslına bakarsanız, ben de neyi tam olarak neden yaptığımı bildiğimi iddia edemem. Eğer bir sanatçı, tüm soruların cevaplarını bildiğini iddia ediyorsa, yalan söylüyor demektir (1) der Haneke. Onun filmleri sona erdiğinde izleyicinin aklında en fazla yer tutan şey hiç kuşkusuz soru işaretleridir. Bazen kırk kilit arkasına gizlediği mesajı bir soru işareti uğruna feda eder. Seventh Continent izleyicisinin büyük çoğunluğu klozete atılan paraların, kırılan akvaryumun ve çırpınan balıkların ardından ağıt yakarken, Cache de kasetleri kimin gönderdiği seyircinin asıl merak konusudur. Filmin mutlu sonu sayılabilecek sahnede, Georges ve Majid' in çocukları okul önünde buluşup sohbet ederken esas karakterler yabancılaştırılmış, çekimin merkezine konmayıp okul önündeki kalabalığın arasına gizlenmiştir. Film bittiğinde izleyicinin büyük kısmı sahnedeki bu ayrıntıdan habersizdir ancak yönetmenin tarzına alışkın olanlarca anlaşılmazsa bile sorgulanmaz. Küçük bir çocuğun ırkçılık ve iftirayla suçlanmasının ahlakiliği ile pedagojik açıdan bir dilemma yaratmış gibi görünmesine karşın asıl suçlanan Georges'un yetişkin halidir. Çünkü Georges artık doğru ile yanlışın farkındadır. Özür dilemeyecek kadar kibirlidir ama en azından bir pişmanlık borçludur. Ancak Georges yine kendisinden bekleneni yapmamaya kararlıdır o da seyirciyle birlikte kasetleri kimin gönderdiği meselesi dışında bir şeye alaka göstermez. Uyku haplarını içer ve endişelerinden kurtulmuş olmanın huzuruyla uykuya dalar. Haneke herkese iyi uykular diler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/serkan-azeri-gunumuz-sanat-algisi-karsisinda-farkli-bir-durus-kendi-olusturdugu-yolda-ilerleyen-bir-ressam/", "text": "Hayatın içinde olmak, gözlemlemek ve kişisel görüşünü hiçbir etki altında kalmadan, sapmalara uğramadan beklenti ve eleştirilerden uzak bir biçimde resimlerine yansıtmak, bir ressamı çağdaşı olan diğer isimlerden farklı bir noktaya koyar. Böyle bir duruş her ne kadar çağdaşı olan görüşlerin eleştirilerine açık olsa da, bu anlayışta olan bir ressam doğru olduğuna inandığı ve savunduğu kendi iç yolunda ilerleyerek çalışmaya devam eder. Murat Erkan, kişiliği ve uzun yıllardan beri ürettiği resimleri ile bu duruşu somut bir biçimde ortaya koyan bir ressam olarak dikkatimizi çekiyor. Sanat dünyasının beklentileri ve yönlendirmeye açık birtakım oluşumları, kendisini hiçbir şekilde ilgilendirmedi. Çoğu zaman da bu tarz bir yapılanmanın içinde bulunmayarak farklı çizgisini korudu. İnandığı yolda ilerledi. Müzelerin ve sanat tarihinin zengin görsel belleğini oluşturan ustaların üretiminin peşine düşerek araştırmalarıyla elde ettiği verileri, bireysel hayat görüşü ile bütünleştirerek kendi estetiğini oluşturdu. Murat Erkan'ın resimleri, kompozisyon anlamında sağlam bir temele dayanan, fakat bu yapıyı resmin belirli noktalarında farklı olarak yerleştirdiği elemanların yanı sıra, renk tuşları ve biçimsel uygulamalarıyla da özgün olarak aşan çizginin yarattığı görsellikle birlikte etkili bir lirizmin kendini hissettirdiği çalışmalar olarak tanımlanabilir. Bu resimlerde temel olarak gerek tekli gerek toplu figürlerinde merkeze çoğunlukla kadın bedenini ve kadının kendi doğasına özgü estetik yapısını almıştır. Kadının iç dünyası ve güzelliği, bu resimlerde uyguladığı noktacı teknikle oluşturduğu renkli biçimsel yapılanma ve arka plandaki düşsel atmosfer veya kurgu mekanlar ile bütünleşerek kompozisyonlarında görsel bir lirizme dönüşür. Çoğunlukla büyük boyutlu resimlerinde karşımıza çıkan ve anlayış bakımından Rönesans ustalarının açtığı yolu düşündüren yerleştirme düzeni ve kadın bedenlerindeki idealize edilmiş anatomiye bağlı olarak gelişen estetik özellikler, geçmişle kurduğu bağları güçlü bir biçimde ortaya koyar. Resimlerindeki bu yapılanma ile arka plandaki derinlik arasında bağlantı kurduran çizgi perspektifini, çoğu kez belirgin bir biçimde yapısal olarak kalın çizgilerle ve geometrik elemanlarla vurgulaması, Murat Erkan'ın resimlerinde kendine özgü bir dinamizm oluşturur. Kompozisyonlardaki simetrik figür yerleşimlerinin yanında, derinliğe doğru diğer figürlere ve elemanlara karşı asimetrik bir biçimde yerleştirdiği bazı figürleri ise, kurgu anlamında da farklı bir etki kazandırır bu resimlere. Murat Erkan'ın sanatının biçimlenmesinde etkili olan derin araştırma ve tarihsel verilere bağlı kalarak bunları kendi estetiğinde dönüştürüp resmetme anlayışı, farklı bir seri olarak ele alınması gereken ve bu temelden gelişerek özgün noktalara ulaşan resimlerinde de kendini göstermektedir. Anadolu coğrafyasında çeşitli zamansal süreçlerde farklı uygarlıklar tarafından üretilen önemli sanat eserlerini merkezine alan Murat Erkan, bu yapıtları titiz bir araştırmacı bakışıyla ele alarak geçmişte var olan değerleri yeniden tuvallerine taşımıştır. Neolitik Çağ'a tarihlenen Çatalhöyük ve Hacılar gibi yerleşim merkezlerinde, arkeolojik kazılar aracılığı ile gün ışığına çıkan ana tanrıça heykelciklerini, tarih öncesi çağlardan günümüze Anadolu topraklarında kadına verilen değerin temelini oluşturduklarının farkındalığına sahip bir bakış açısıyla bu seri içindeki resimlerine aktarır. Bu tarz çalışmalarında, zamansal süreçler arasında kurulan estetik köprüyü, farklı uygarlıkların sanatsal üretimlerini bir arada kullanarak kendine özgü bakış açısıyla yansıtır. Ana tanrıça karakteri veya kadın figürünün ifade ettiği anlamları, geri planda bir Türk halısının görüntüsüyle de, görsel ve estetik olarak bütünleştirmesi ve bu anlayışa bağlı bir biçimde, noktacı yapıyı giderek Türk halılarındaki stilize motifler ve kaligrafiden yola çıkarak geliştirdiği formlara ulaştırması, Murat Erkan'ın bu serisinde titiz araştırma temeline dayanan özgün ifade biçimini gözler önüne sermektedir. Ağırlıklı olarak altın ve gümüş varak kullandığı resimlerinde merkezine aldığı yapıtlar arasında Anadolu Selçuklu dönemi çini sanatının en önemli örnekleri olan Beyşehir Gölü kıyısında bulunan Kubadabad Sarayı'nın insan, sfenks ve hayvan figürlü yıldız biçimli çinileri de önemli bir yer tutmaktadır. Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz ki, yıllardır yoğun araştırma isteğiyle kendi inandığı resmi yapması, Murat Erkan'ı bugünün sanat piyasası ve ortamı içinde farklı kılan en önemli özelliklerinin başında gelir. Murat Erkan, yönlendirme ve eleştirilere kulak asmadan, bunları dikkate almadan, muhalif duruşu ile yıllardır sadece üretimiyle oluşturduğu kendi yolunda yürüyerek ilerlemeye devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/talip-apaydinin-vefati/", "text": "Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren edebiyatımızın önemli isimlerinden Talip Apaydın'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına taziyelerimizi sunuyoruz. Talip Apaydın, 1926 yılında Ankara'nın Polatlı ilçesine bağlı Ömerler köyünde yoksul bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiştir. Çanakkale, Yemen ve Kafkas cephelerinde uzun yıllar on altı yıl savaşan babası, askerlik dönüşünde doğan oğluna Yemen cephesinde şehit düşmüş olan üsteğmeni Talip Bey'in adını verir. Yoksullukları nedeniyle aile bir süre sonra Kapılı Köyüne yerleşir ve burada ortakçılık yapmaya başlar. Apaydın, ortakçıların çektikleri sıkıntıları, beyler ve ağalarla olan ilişkilerini ve bu döneme ait gözlemlerini daha sonra Ortakçılar adlı eserine de yansıtacaktır. Talip Apaydın beş yaşına geldiğinde annesini kaybeder. Üvey annenin gelişiyle birlikte hayatında daha da sıkıntılı bir dönem başlar. Zor bir çocukluk geçiren yazar köydeki ilkokulu bitirince, köyde okul olmadığından eğitim hayatı da sona ermiş gözükmektedir; çünkü başka bir yerde okuması için gereken maddi imkanlara sahip değildir. Sonunda ilçedeki kaymakamın yoksul köy çocuklarını okutmak için açtığı pansiyona girebilmek için mücadele eder ve köyünden bu hakkı kazanan tek çocuk olur. Burada iki yıl daha eğitim alarak beşinci sınıfı bitirir. Ardından bir rastlantı sonucu Hamidiye Köy Öğretmen Okulu'na öğrenci alınacağını duyar ve bu okulun sınavını kazanmayı başarır. Burası onun için yeni bir hayata açılan bir pencere gibidir. Burada yerli ve yabancı birçok yazarın eserini okumuş ve kendini geliştirme fırsatı bulmuştur. Hamidiye Köy Öğretmen Okulu'nun ardından Yüksek Köy Enstitüsü'nde eğitim görmeye hak kazanır. Burada Güzel Sanatlar Bölümü'ne kayıt olur. Burada müzik, tiyatro ve edebiyat dallarında kendini yetiştirir. Mandolin çalmaya burada başlar. Burada nota eğitimi, enstrüman bilgisi, ses eğitimi derslerini Ruhi Su gibi yetkin hocalardan alır ve 1946 yılında Yüksek Köy Enstitüsü'nden mezun olarak öğretmenlik yapmaya başlar. Köy Enstitüsünde yaşadığı yılları önce İmece Dergisi'nde yayımlayan Apaydın, daha sonra bunları ''Köy Enstitüsü Yılları'' adlı anı kitabında toplamıştır. Aynı zamanda Anadolu'yu köy köy gezerek yaptığı derleme çalışmaları neticesinde TRT Türk Halk Müziği repertuarına birçok türkümüzü de kazandırmıştır. Edebiyatın çok çeşitli dallarını denemiş, ilk şiirlerini köy enstitüsü yıllarında Köy Enstitüsü, İmece, Fikirler, Yeditepe, Beraber, Yeni Ufuklar, Varlık gibi çeşitli fikir ve sanat dergilerinde yayımlamış olan Talip Apaydın sonradan roman türü üzerine yoğunlaşmış ve Türk Edebiyatı'nda köy edebiyatının önemli temsilcilerinden biri olmuştur. Eğitim önemini sıkça vurguladığı eserlerinde kendi yaşamından edindiği izlenimleri, köyü ve köy insanının yaşadığı zorlukları yalın bir dille ve gerçekçi bir üslupla dile getirmiştir. Talip Apaydın köy romanlarının yanı sıra çocuk edebiyatı alanında da öne çıkan isimlerden biri olmuştur. Hem köy enstitüsünden aldığı eğitim hem de öğretmenlik mesleğinin getirdiği sorumluluk duygusu onun çocuklara yönelik eserler yazmasını da sağlamıştır. İyi insan olmanın önemini vurguladığı bu eserlerinde Apaydın, belki de kendi çocukluğundan yola çıkarak aşılamayacak zorluk olmadığını, insanın imkansızı çalışarak başarabileceğini göstermeyi hedeflemiştir. Tıpkı Merdiven adlı kitabında vurguladığı gibi hayat bir merdivendir ve son basamağa ulaşmak için gereken tek şey pes etmemektir. Kaynakça:Bayrak, Mehmet. Köy Enstitülü Yazarlar Ozanlar, Töb-Der Yayınları, Ankara 1978."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/01/torun-pazari-2014-11-12-ekim-october-1300-1930/", "text": "Torun bu sene de, mekanın sürdürülebilirliğine destek amaçlı gerçekleşirken bir panayıra dönüşüveren Torun Pazarını organize ediyor. Torun Pazarı sene boyunca Torun'un satışa odaklandığı yegane an. Geçtiğimiz sene 73 sanatçı ve inisiyatifin katılımıyla oldukça hareketli geçen Pazar Torun'un bugünkü sürdürülebilirliğini sağlayan önemli ekonomik etkinliklerden biri. Onlarca sanatçı ve sanat oluşumunun desteğiyle ortaya çıkan bu iki günlük etkinlikte bir sürü farklı disiplinden işin ve tasarım objelerinin yan yana yarattığı çılgın karmaşanın orta yerinde buluşup müzik performanslarına eşlik edeceğiz. Pazar boyunca Torun'da bulabileceğiniz işler çok güzeller! Bizlerle işlerini paylaşan sanatçılar, Torun'da çalmaya gelecek müzisyenler, yemekler hazırlayacak hamaratlar, mekanı yeniden tasarlayıp bir pazara dönüştüren kızlar oğlanlarla, 11 12 ekimde Torun Pazarına sizleri de bekliyoruz! Held for the first time last year, artists' works and designs will be up for sale at Torun Market again for a second year! The event which serves as a market-bazaar, is the sole moment of the year when Torun is focused on sales. Last year Torun Market was abuzz with the participation of 73 artists and initiatives which helped sustain Torun today and became an important economic resource. The event, which is able to take place with the support of a legion of artists and artistic entities come together from various disciplines, is formed into a crazy display of art works and design objects accompanied by musical performances. The works you will see during the market are wonderful! Together with all the artists who shared their works with us, the musicians who will play on the day, the diligent cooks preparing the food, the girls and boys helping transform the space into a marketplace, we can't wait to see you at Torun Market on 11 & 12 of October!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/02/seref-aksit-atolye-gunlugu-1-kadir-ablak/", "text": "1974'te Erzurum'da doğan Kadir Ablak, 2002'de Erzurum Atatürk Üniversitesi GSF. Resim Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl Erzincan'da Rönesans Art House Sanatevini hizmete açtı. 2005 yılında İstanbul'a İstanbul'a yerleşen sanatçı çalışmalarına Taksim'deki atölyesinde devam etmektedir. 14 kişisel sergisi bulunan ve çalışmalarıyla ulusal ve uluslararası 10 bienal ve fuarda yer alan, 100'ün üzerinde karma sergiye katılan ve resim alanında 8 sergileme ve 4 ödüle layık görülen sanatçının birçok eseri çeşitli özel koleksiyonlarda ve kamu kuruluşlarının koleksiyonunda yer almaktadır. Halen, BPSD Beyoğlu Plastik Sanatlar Derneği yönetim kurulu başkanı olan Kadir Ablak'la Taksim'deki atölyesinde KolajART okurları için görüştük. Kadir Ablak: Erzurum da doğmuşum ve altı aylıkken ailem Erzincan a yerleşmiş. Çocukluğum burada, müstakil bahçeli bir evde geçti. Hatta şimdilerde bu evlerin yerine TOKİ evleri yapılmadan hemen önce, eski mahallemizi ve evimizi fotoğrafladım. bir metropol'ün anatomisi serisinde değerlendirerek o anları ölümsüzleştirmek istedim. Babam bir maden ocağı işletiyordu ve benimde orada olduğum büyük bir kaza ile birlikte, mal varlığı büyük ölçüde hasar gördü. Çok şükür babam da ben de sağ salim kurtulduk. Bu hayatımda önemli bir dönüm noktası oldu. Varlıklı bir aileyken bir an da hiç tanımadığımız sıkıntılı bir sürecin pençesinde buldum kendimi. Elindeki kalanla babam bir tır alarak uzun yol şoförlüğüne başladı. Yurt dışına çıkar, aylarca dönmezdi. Babamı görememenin ben de yarattığı tepki olsa gerek, hala araçlara karşı antipatim vardır. Bir şoför oğlu olarak araç kullanmayı eskiden beri beceremem. K. A.: Yedi sekiz yaşlarındaydım o yıllarda, He-Man çizgi filmine her akranım gibi benim de ilgim vardı. Filmin tüm karakterlerini ve mekanlarını resimler onları duvarlara asardım. Dizinin karşısına geçer, kareleri süratle çizerdim, sakız ambalajlarına kadar her yerde görselleri toparlar, onları özenle çizerdim boyardım. Duvarlara yapıştırmama annem izin vermezdi, bu yüzden çok fırça yemişimdir. Eski fotoğraflara, eski kıyafetlere ve mağaralara olan ilgimi hatırlıyorum o yıllarda. K. A.: Evet, mağaraların içindeki sarkıtlar, dokular, renkler ve içine sızan ışıkları dakikalarca izlerdim, dokunurdum. Abime ait resimli tarih kitaplarından, Osmanlı padişahlarından Bizans askerlerine birçok çizimi ve kadın kostümlerini kopyalardım. Babamın dönüşünü beklerdim, çünkü babam yaptıklarıma değer verir onları arabasına asar ve evde de duvarlara asmama izin verirdi. Babam bağlama çalan ve türküler söyleyen sessiz, güçlü bir adamdı. Benim de çok iyi bir kulağım olduğunu ve müzikte başarılı olabileceğimi düşünürdü. Hatta beni kursa yollamayı bile düşündü. Fakat annem, derslerimi engeller düşüncesiyle babamın bu isteğinin önüne geçti. Canım annem benim, yıllar sonra asıl ilgimin resme olduğunu keşfedince ona bundan dolayı kızmamaya başladım. Hatta teşekkür bile ettim. Babamın dikkatini çekmek için resim yapıyordum ve resimlerimin babamla aramda bir bağ kurduğunu düşünüyordum. Bu da o yaşlarda resme ilgimin artması için iyi bir sebepti. 12 Eylül zamanlarıydı ve mahallemiz oldukça belalı bir mahalleydi diyebilirim. Sıkı Yönetim günleri benim için eğlenceye dönüşmüş, gizlice sokağa çıkar, elimdeki düdükle bekçilerin çalma tarzlarını taklit eder mahalleyi ayağa kaldırmayı başarırdım. Evimizin karşısında bir karakol vardı, nezaretin demir parmaklıklı küçük penceresi sokağa bakıyordu ve ben oradan bakan yüzleri izlerdim onların defalarca resimlerini yaptığımı bilirim. Ortaokulda resimlerim dikkat çekmiş olmalı ki, resim derslerine giren başka branştan öğretmenler, yarışmalara girmemi istedi. İl birinciliğim ve bölge birinciliğim olmuştu. Bunlar resme olan ilgimi fazlasıyla artırıyordu. Lise de resim dersleri yoktu. Bir ajandan vardı çizgisiz. Sayfanın üst kısmına bir kadın portresi çizer altına da şiirler yapardım. Sabahları biz girerdik derse öğlenden sonraları ise bayanlar. Bir gün ajandamı okulda unuttum. Kızlar defteri bulup idareye teslim etmiş, sabah ritüellerinden olan andımız töreninde, bir idareci tarafından tüm öğrencilerin önünde azar işittim ve dayak yedim. Ajandamı yırtmaya kalkıştı ve ben de zorla elinden almak istedim. Beni fazlasıyla hırpaladılar ve o gün okuldan kaçmaya karar verdim. Ş. A.: Tabi tabi bence bütün ressamlar İtalya'ya gitmeli, Rönesans'ın, bir nevi sanatın doğduğu yere gitmek, havasını solumak gerek. Roma, Sienna, Toskana, olmuşken Venedik.. K. A.: Evet resim sanatının kalbi diyebiliriz. Aslında teklif de var. Geçen yıl bir teklif aldım İtalya ile ilgili, bunu meslektaşım ve hayat arkadaşım olan eşimle ilk fırsatta değerlendireceğiz. K. A.: Erzincan'a döndüğümde, akranlarım sınıf arkadaşlarım üniversiteyi kazanmış okuyorlardı. Liseyi dışarıdan bitirdim. Abimin girişimleri ve desteği için müteşekkirim. İstanbul'da bir iç dekorasyon firmasında iş bulmuştu bana, 9 gün dayanabildim. Geri dönüp, bana önerilen GSF sınavlarında şansımı denemeliydim. Oysa orayı kazanabileceğim aklımın ucundan dahi geçmiyordu. Kendimi yetersiz buluyordum. İlhan kardeşimin önerisi ve destekleriyle, güzel sanatlar fakültesi sınavına hazırlandım. O benden tam tersini düşünüyor beni yetenekli buluyordu. Dediği de oldu, ilk sınavlarda 3 fakültenin de sınavlarından başarıyla çıkmıştım. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde lisans eğitimime başladım. Bu profesyonel sanat hayatımın ilk başlangıcı oldu diyebilirim. Sadece bir öğrenci olmadıklarını kabul gören, okul döneminde de hep dikkat çeken, hırslı, çok iş yapan, üretken bir gurup ressam ve grafiker arkadaşlarla Akımsal Sanat Gurubu'nu oluşturduk ve birçok etkinlik yaptık. İlk kişisel resim sergimi üniversite son sınıfta açtım. Bu sergideki resimlerin konuları, mağaraların ben de bıraktığı görsel hayranlığın olmasına sanırım şaşırmazsın. Nonfigüratif resimler, kahverenginin içine sinmiş, birçok pas tadında renkten oluşuyordu. Ve müziğe olan ilgimi ancak resmime konu olarak taşıyarak telafi ediyordum bu sergide. Konsepti Evinize Giren Resital adını koyduğum bir dizi müzik konulu resimden oluşuyordu. Bu seriye mezun olduktan sonra da devam ettim. Okul bittikten sonra Rönesans Art Hause adı ile cafe ve sanat evi işlevinde bir yer açtım. İşletmeci bir ortağım vardı. Tiyatro, müzik ve resim alanında kurslar veriyorduk ve cafe olarak da hizmet veriyorduk. İlginç ve rağbet gören bir yer oldu kısa sürede. O yıllarda birçok ders verdiğim öğrenciler şu an ülkenin çeşitli şehirlerinde öğretmenlik yapmakta, hala sanatla ilgilenmekteler. K. A.: O yıllarda barok ışık beni çok etkiledi, Rembrandt, Caravaggio çok önemli sanatçılardı benim için. Onların eserlerindeki ışık bana mağarada yaşadığım o duyguları hatırlatıyordu. Vermeer, Murillo, Albert Dürer ve bir kaçı daha... Bol bol reprodüksiyonlarını yaptım. Daha sonra empresyonistlerin de renkçiliğinden ve Ekspresyonist'lerin nesneyi çarpıtmalarından, psikolojilerini figürlere yansıtmalarından çok etkilendim. İkinci soruna gelecek olursak, o zamanlar metal, rock çok sık dinlerdim. Müzik, hayatımızda o kadar önemli yerdeydi ki, işletmesini yaptığımız kafede canlı müzik yapalım dedim, rock, pop... Af edersin, herkes kı. ıyla gülüyor. Her yerde türkü bar var çünkü... Her şeye rağmen orada sanatı güncel olarak takip ediyorduk belki İstanbul'daki güzel sanatlar öğrencilerinden daha büyük bir ilgiyle- bizim için çok önemliydi. Türkiye'de Sanat, Milliyet Sanat, Genç Sanat, Artist... Hepsini okuyorduk, bir tek rh+artmagazine'i burada öğrendim. K. A.: Erzincan da her şey yolunda gitmesine rağmen, kapana kısılmış gibi hissediyordum kendimi. İlk fırsatta gelmeyi planlıyordum İstanbul'a. Abime bundan bahsetmiştim. Abim gene önayak oldu, hayatım boyunca olduğu gibi, İBB engellilere yönelik çalışmalar yapıyormuş. Bu kapsamda zihinsel engellilerle sanatla terapi ve rahabilite amaçlı okullar açılacakmış ve resim öğretmeni talepleri varmış. Bu benim için bir fırsattı ve hiç düşünmeden bir gün içinde çıkıp geldim. 2005 yılının yaz mevsimiydi. Hızla bu büyük sanat merkezinin kalbinde dolaşmaya başladım, izledim ve korktum. Sudan çıkmış balık gibiydim. Sergileri geziyor, panellere katılıyor, atölyeleri geziyordum. Bugünkü Beyoğlu Plastik Sanatlar Derneği'nin o zaman adı Güneşe Resim Derneği idi. O derneğe üye oldum. Sanat camiasından insanlarla tanışıp onları gözlemliyor, yapamayacağım endişesine kapılıyordum. Fakat çalışıyordum, sürekli karalamalar yapıyordum. Eski İstanbul fotoğraflarından ve gravürlerden kopyalar çalışıyordum. Ne yapacağım konusunda hiçbir fikrim yoktu. Gördüğüm her şeye ve her konuya kendimi kaptırıyor, bir türlü sonuç alamıyordum. 2 yıla yakın bu bocalama yaşadım. Sonra 11 Eylül olaylarında beni derinden etkileyen bir olay geldi aklıma. Bunu paylaşmak istiyorum, 11 Eylül günü binalar yıkılmış, Amerikan parlamentosundan yetkililer televizyonda açıklama yapıyorlardı. Amerikan Savunma Bakanı açıklama yapıyor, gazeteci ısrarla, Peki ya ekonomik olarak ne kadar kayıp oldu, ne kadar zarara uğradık? dedi. O da Orası ekonomi bakanını ilgilendirir, ben bilmem. dedi. İlk defa bir yetkiliden, bir devlet görevlisinden ben bilmem lafını duyuyordum. Ve adam işin başka uzmanı olduğunu söylüyordu, soruyu ona yönlendiriyordu. Bu bizim bürokrasimizde asla olmayacak bir hadisedir. Hayatımdaki birkaç güzel öğütten biridir bu hadise. Bizimle onlar arasındaki farkı görüyordum ve başarılarının arkasında sırlardan biri beliriyordu belleğimde. Her şeyden biraz anlayan aslında hiçbir şeyden anlamıyordu, bu bilinç beni aydınlattı diyebilirim. Anladım ki profesyonelleşmek sadeleşmek ve varlığının amacını netleştirmekten geçiyor. Ben resim yapmak için dünyaya geldim dedim o gün. Diğer tüm ilgi alanlarımı hobi olarak gördüm ve başkasının işine karışmamaya karar verdim. Ben ne bilim adamıydım ne de bir filozof, ben bir ressamdım. O halde resim yapmalıydım. Diğer birikimlerim de bu anlamda bana ışık tutan, yol gösteren unsurlar olarak bu büyük amaca hizmet etmeliydi. Öyle de oldu. Bu düşünce ve sonrasındaki gelişmeler beni kısa sürede toparladı. Daha önce ki resimlerimi yaşadıklarım ve gördüklerim üzerinden içinde bulunduğum şartlarla belirliyordum. Şimdi de öyle olmalıydı. Büyük bir metropolün içinde bir turist gibi değil, bir gözlemci gibi olmalıydım. Daha dikkatli, daha gözlemci bakmaya başladım şehre... Görülmek istenmeyen yönlerine yaklaştım ve oradaki çirkin diye atfedilen yönlerin içinde estetik arayışına koyuldum. Bir Metropol'ün Anatomisi serüveni böyle başladı. Değerli dostum Mustafa Albayrak'la aynı atölyeyi paylaşıyorduk. Hem tecrübelerini hem de resimlerim üzerinde fikirlerini benden esirgemezdi. Ekrem Kahraman ise, önemli bir büyüğümdür. Komşumuz, aynı mahallede oturuyoruz ve bundan dolayı ara ara bize uğrardı. Kendine münhasır üslubuyla bize sanat camiasından sanattan resimden anlatır bizi motive ederdi. Hemen her konuda fikrini alırdım. Resimlerimi ilk keşfettiğinde ve bu resim kimin diye sorduğunda heyecanlandım ve ne düşündüğünü merak ediyordum. Bu resim güzel olmuş daha yarım biliyorum fakat böyle de kalabilir dediğini hiç unutmuyorum. Demek ki bir resmin nerede bittiğini bilmek önemli bir ayrıntıydı. O zaman Ekrem Abi'nin eleştirisi beni şaşırtsa da tam olarak tatmin değildim resmimden. Fakat önemli ölçüde resmin bazı yerlerini serbest çalıştım. Bu da resme nefes aldırmıştı. Bu motivasyonla, resmin varyasyonlarını yapmaya başladım. Tüyap'ta ikinci kez bulunuyordum bu yeni seriyle. İlkindeki ilgisizlik, yerini ilgiye bırakmıştı. Eleştiriler alıyordum. Olumlu olandan çok olumsuz eleştirileri dikkate alıyordum. Önemli bir kaç koleksiyoner resimlerime taliplerdi. Ve ilk kez özgün, kendi dünyama ait resimlerim satılmıştı. İlk geldiğim günkü korkum, heyecana, azme ve daha çok çalışmaya dönüşmüştü. Sonra kişisel sergiler, karmalar ve yurt dışı yurt içi etkinlikler birbirini kovaladı. Ş. A.: Hocam! Kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz, akademide yüzyıl önceki ritüel ve kuralları uyguluyor olabilirsiniz; ama bu bilmem kim ekolü atölye çalışması değil, bu resim!, deseydin. K. A.: Elbette, bu 150 yıl önce ki geleneğin sığ kalıplarıyla neyin peşindesin. Ne insan ne teknoloji ne bilim ne de düşünce o zamanın şartlarıyla kalmadı, bugünün imkanları ile neyi nasıl, hangi teknikle, nerede yaptığının önemli olmasından ziyade sonucun önem arz ettiğini ne zaman anlayacağız bilmiyorum. Bu konuyu da uzatmak ve polemik konusu dahi yapmak niyetinde değilim. Saçma ve gereksiz bir tartışma olarak görüyorum. Resimlerimin dijital üzerine yapıldığı iddiasında bulunan resimden bihaber insanlar var ülkemizde. Kaldı ki olsa ne olur, bunu yapan çağdaş ve son derece önemli eserler icra eden sanatçılarımız var. Eser niteliğinin şartları belli, bu kriterleri taşıyorsa bir eser, hangi tekniklerle yapıldığının bir önemi yoktur bence. Ne diyeyim ki! Herkesi memnun etmek mümkün değil. Yine de açıklama getirdim, empresyonizmden beri modern sanatta sanatçı, imgesinde gördüğünü yansıtıyor, örneğin Van Gogh önemli bir örnek, günlüklerinde Renklerin gökten yağmur gibi yağdığını görüyorum diyor. Algısı farklı olduğu için ve gerçekten adam bunu görüyor. Yıllar sonra bilim, Van Gogh'un optik algı teorisini onaylıyor. K. A.: Şizofren ya da bipolar, resim tarihinin en büyük tesadüfü en büyük dehasıdır Van Gogh! Beynin salgıladığı lityum fazlalığı görme ve algılama eşiğini yükseltiyor. Kısaca insan algısı sınırlarını aşıyor. İşitsel, sezgisel, görsel olarak, eşik rahatsız edecek derecede keskinleşiyor. K. A.: Ben ülkemizdeki sanatçılarımızın resimlerinden çok, ülke sanatına ne kattığı ile ilgileniyorum. Bu anlamda, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve öğrencileri yani onlar gurubu benim en çok etkilendiğim sanatçı topluluğu olmuştur. Kendi coğrafyası ve kültürünü, resim sanatının plastik yapısıyla buluşturmuş ve dünya sanatına ülke sanatını kabul ettirmek için mücadele etmişlerdir. Kendine ait olmayan duygu yaşam ve serüvenlerle yola çıkan hiçbir sanatçıyı samimi bulmuyorum. Beğeni kriterimi buna göre belirliyorum. Sanat eserinin bir söylemi olmalı. Eser politika yapmaz, politik olur. Politika yapan eserler de ilgi alanıma girmiyor. Sanatçı zeki olmalı ve vermek istediği mesajı imgelerle sunmalıdır. Osman Hamdi, dünya görüşünü ister benimsersiniz ister benimsemesiniz ama bu konuda en başarılı ressamımızdır bence. Soyut resmin öncüsü olması sebebi ile, Adnan Çoker de taktire değer bir yer almaktadır ben de. Bir şeyi beğenmekten ziyade niçin beğeniyorum sorusuyla ilgileniyorum. Benzer mantıkla birçok isim sayılabilir elbette. K. A.: Dinlemez miyim! Müziksiz nasıl resim yapılabileceğini bilmiyorum! hatta resmin her aşamada ki saundunu önceden belirliyorum. Fonlarımı daha hard rock türevleri, Deep Purple gibi metronomu yüksek müziklerle hazırlarken, hassasiyet gerektiren sonra ki aşamalarda, klasik batı, New Age, World müzikleri tercih ediyorum. Pink Floyd'u çok seviyorum mesela. Olmazsa olmazlarımdandır! K. A.: Tabi enstrümantal türküleri de dinlerim, sözsüz olmak şartı ile yöresel, etnik müzikler de. K. A.: Tabi şimdi okul da açıldı, Sabahları erken kalkıyorum. Hafta içi kahvaltımı okulda yapıyorum genelde. Hafta sonları Sıraserviler'de bir kahvaltı salonu belirledik kendimize. Eşim İstanbul da ise onunla yoksa, arkadaşlarla gidiyoruz. Keyifli bir yer. -Geç kaldıysam kahvaltı faslını menemene, sucuklu yumurtaya çeviriyorum, yanında bal, kaymak vs. Ş. A.: İki öğün bir arada kahvaltı, öğle yemeği yani. K. A: Beşe çeyrek kala burada, atölyede oluyorum okuldan sonra. Zihinsel engelli çocuklarla çalıştığım için eve geldiğimde epey yorulmuş oluyorum, dinlenmem gerekiyor, mümkünse bir saat. Arkadaşlarla hoş sohbetleri de beş-yedi arasına sıkıştırmaya çalışıyorum. Yedi gibi çalışmaya başlıyorum. İlk kırk beş dakika, belki bir saat sadece boyuyorum, konsantre olmaya çalışıyorum. Sekiz gibi gerçekten resme başladığımda hayattan kopuyorum... Dalıyorum, bir süre sonra müziğin ne olduğunu bile unutuyorum, onu da duymuyorum. K. A.: Öncelikle aracıların aldığı yarı yarıya komisyon. Bu durum, sanatçının yaşam standardını düşürüyor. Düşünün ki, bir eserden elde edilen gelirin yarısı aracıya bir kısmı resmin malzemesine gidiyor, kalan kısmı ile de sanatçı hayatını idame ettirmek durumunda. Galericilerinde kendilerine göre haklılık payları da var elbette. Galeri giderleri, vergi vs sergi tanıtımı, katolog, kitap vs derken, fazlaca giderleri olduğunu göz ardı etmemek gerekiyor. Fakat bu açığı sanatçının hak ettiği miktar üzerinden değil, eserlerin dünya pazarındaki gerçek ederleri üzerinden kapatılması gerektiği düşüncesindeyim. Ülkemizde istisnai ve spekülatif durumları katmasak eğer, eser fiyatlarının düşük olması elde edilen gelirin paylaşımında her iki tarafı da zor durumda bırakıyor. Bu durum başka çirkin yöntemler tarafından da suiistimal ediliyor. Sanatçıların eserlerini aracılar olmaksızın el altından satıyor olması, hem sanatçının hem galericinin sonra ki yıllarda ki büyük kayıplarına yol açıyor. Burada kazanan sadece alıcı oluyor. Kısa vadede kazandığını zanneden sanatçı sadece günü kurtardığını ancak ileri ki yıllarda anlıyor fakat iş işten geçmiş oluyor. Bir diğer önemli sorun ise, son yıllarda yaygınlaşan çalıştaylar. Koleksiyonerler ya da aracılar, bu yöntemle, ucuz tatil ikramiyeleri sayesinde, emeksiz ve değerinin çok altında eser biriktiriyorlar. Üstelik kısa sürede ve olması gereken şartlarda yapılmadığı için de, ellerindeki eser kalitesini de düşürmüş oluyorlar. Bunun sancısını 5-10 yıl sonra hep birlikte göreceğiz. Piyasaya yeni girmiş sanatçı adayları için önemli bir fırsata belki ev sahipliği yapıyor olabilir bu tür organizasyonla, bu duruma bir diyeceğim yok. Fakat, imzası markaya dönüşmüş olanları anlamakta zorluk çekiyorum! Bunun sanat camiasının tamamına zarar vereceğini şimdiden öngörüyorum. Galericiler satış yapamadıklarından yakınıyorlar daha şimdiden. Elbette asıl sebep ülkenin iç ve dış sorunları bunu inkar etmek ve görmezden gelmek mümkün mü? Ama bunlarından payının olduğu gerçeğini kabul etmek lazım. Ve bir önemli sorun da, galericilerin sanatçılarla yaptıkları uzun süreli sözleşmeler. Bu sözleşmelerin bir takım bedelleri vardır. Galerici bunları karşılayabilecek güç ve imkanlara sahipse buna sözüm yok. Eğer bir sanatçıyı istihdam etmek istiyorsanız, onun aylık geçimini, eser satış garantisini ve en önemlisi dünyada ve ülke de PR ını karşılayabilecek güçte ve yetkinlikte olmalısınız. Ülkemizde az sayıda da olsa bunu hakkıyla yapabilenler var. K. A.: Resim sanatı, bilinen tarihi ile İran menşeli olup, batı da batılılar tarafından geliştirilmiştir. Yaklaşık olarak 850 yıllık batı resim tarihi boyunca onlarca akım, binlerce ressam ve milyonlarca eser, resim sanatının gelişimine katkıda bulunmuş ve resim sanatı bugün ki halini almıştır. Bize baktığımızda, Osmanlının son dönemlerinde bilim ve sanat alanındaki gelişmeleri ülkemize kazandırmak adına yapılan girişimler sonucu, yurtdışına gönderilen bilim ve sanat insanlarımızın kazanımlarıyla resim sanatımızın başlangıcını belirlemişiz. Bu coğrafya da üzülerek söylenmeli ki yasaklı bir dönemin ardından, köklü bir geleneğe sahip olmayan resim sanatı, anlaşılabilmiş değildir. Toplumla sanat arasında gözle görülür bir mesafe vardır. Bilim ve sanatın toplumla ilişkisini bir at arabasına benzetirsek, at başı olan bilim ve sanat normal toplumlarda arabayı sağlıklı bir şekilde hedefe taşırken, biz de ise, atlar Avrupa'yı geçmiş, araba Üsküdar da kalmıştır. Batı resminin serüvenine baktığınızda hangi sanatçı kendinin de içinde bulunduğu sorunsalın dışına çıkarak söylemde bulunmuştur. Bana bir tane örnek gösteremezsiniz. Her dönemin kendi sorunları ve sorunsalları çıkmıştır. Gerek plastik anlamda gerekse söylemsel anlamda... Hiç bir akım kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Hep bir problemin çözümüne yöneliktir. Çağdaş sanatın bazı zırvalıklarını hiçe sayarak, bu konuya dahil etmek istemiyorum. Bunları örnek olarak ta kabul etmek mümkün değil bana göre. Bizim ülkemiz de resim sanatı henüz çok gençtir... Estetik normları, inanç ve yaşam felsefelerine gelenek ve göreneklerine dayalı bir toplum bir an da kendisi ile hiç ilgisi olmayan yeni bir söylemle karşılaşmıştır. Bunu toplumla barışık hale getirmeyi hala başarabilmiş değilken, başkasının kültür ve birikimlerini tekrar etmekten ibaret bir sanat anlayışı ile ne kendi toplumumuza ne de dünyaya kendimizi kanıtlamamız mümkün değildir. Geleneksel sanatlarımızla kültür ve birikimimizle, resim sanatının barışık olması, ülkenin ve ülke sanatçısının yararınadır. Şöyle ki; bu tutum, batı resminin plastik unsurlarıyla yeni söylemler geliştirmemizi sağlayacaktır. Bu da dünya sanatının ilgisini çekecek, dünya pazarında ülkemiz sanatı haklı yerini alacaktır. Sanatçılar bazında bunu başara bilenlerimiz de yok değil. Fakat kastettiğim batının ekmeğine yağ sürercesine kendi kültürüne, coğrafyasına insanına hakaret edercesine, sanat icra ederek, Nobel'e aday gösterilen ve fahiş fiyatlara sözüm ona alıcı bulanlar değil. Gerçekten, halkını, kültürünü, yanına almayan sanat kaybetmeye mahkumdur. Çin'i örnek vereyim. Kültürlerini ve sanatlarını yüzyıllardır, hatta bin yıllardır korumaktadırlar. Ya da Fransız kadın kıyafetleri her ne kadar modernize edilse de asırlardır, kimliğini, zerafetini koruyor. Dünyanın neresinde görürseniz görün, bu bir Fransız diyebilirsiniz. Osmanlıyla birlikte, Arapların, Farsilerin, kültür empozesi altında kaldıktan sonra, cumhuriyetle birlikte batılının yaşam ve kültürünü benimsemiş olan bir toplum olarak, sanatını da bu kadar benimseyip ve taklitten öteye gidemediğimize hiç mi hiç şaşırmıyorum. Velhasıl; Avrupa'nın taklidinden ibaret bir sanat anlayışı, ne dünya sanatına, ne de ülkemize hiçbir şey kazandırmaz. Ş. A.: Fatih Akın, Duvara Karşı'da geleneksel, baskıcı, tutucu, muhafazakar aile yapısını kıyasıya eleştirdi, Altın Ayı vs. ödüller aldı. Orhan Pamuk oryantalist açıdan karakterleri figürize etti, kiç ögelerden yararlanıp inşasını, dramatik kurgusunu buna göre yaptı. Röportajlarında Türkiye'yi olumsuzladı, bugünü ve yakın tarihimizi olumsuzladı, tahrik unsurlarından beslenerek Nobel'e uzandı. Taner Ceylan marjinal erkek figürlerini Osmanlı mimari mekanları veya giysileriyle resmetti, sanatımızı o şekilde dünyaya tanıttı. Tarkan, yüzyıllardır süren sanat müziğimizi elektronik altyapılarla yalnızca gırtlak nağmelerine ve alt yapıda darbuka sample'larına indirgeyerek şansını denedi. Benzeri şekilde Sertap Erener... diyelim. K. A.: Evet, söylediğim de bu zaten. Bu anlamda icra edilen sanatı ben de onaylamıyorum, bu sanat anlayışına sıcak bakamıyorum. Sanat hakiki temeller üzerine oturtulmalı ve ayrıca halkı yanına alarak kültürle, politikayla desteklenmeli. Temeli bu topraklara dayanmalı, sosu değil. Aksi takdirde tereciye tere satmak kadar abesle iştigal oluyor, başka bir şey değil. K. A.: Evet hayatım boyunca günde ortalama dört saat falan uyudum. Askerlik döneminde iki! Ş. A.: Eee askerlik, olacak o kadar ekstra mesai. K. A.: Altı saat uyuduğumda dünyanın en dinç insanı oluyordum. Teşhis, tedavi sürecinde ilaçları almaya başlayınca günde on altı saat uyuyan birine dönüştüm, bıraksan yirmi dört saat de uyurdum. Ortası yok. Tabii duygusuzlaştım, aşığım aşkımı hissedemiyorum, arkadaşlarım bir şeyler paylaşıyorlar umursamıyorum, eski eşim çocuk hasta diyor, hiçbir şey yapacak halim yok, bak çaresine diyorum. Sanatçıyım, hissederek resim yapmam lazım hiçbir şey hissetmediğimi fark ettim. İlaçları da bu yüzden bıraktım. Şimdi ihtiyaç duysam da kullanmıyorum. Beni duygularımdan ve hislerimden alıkoyan hiçbir uyuşturucuya teslim olmuyorum. Ş. A.: ... ama ilaçlar senin saçmalamanı engellemiştir. Taşkınlıklar yapmana izin vermeyip seni dengelemiştir en azından. Belki bir yerlere çekip giderdin, belki en iyi ihtimal birisinin kalbini kırardın, belki başka yerlerini. K. A.: Evet, engelleyemediğim garip takıntılar, davranışlar oluyor. Ama yıllar süren mücadeleyle, sanırım iradem de güçlü ki çok zor durumları hafif atlattım, eşimin dostumun yardımlarıyla toparlandım. Ama iyi ki alkole, uyuşturucuya bulaşmadım yoksa toparlanmam çok daha zor olurdu. Onlar hem halüsinojen, davranışsal olarak tetikleyici unsurlar hem de bu durumdaki kişi duygusal zayıflığından bağımlılıklara çok açık. Neyse ki, iyiyim, güçlüyüm. Kendimle uğraşmaya, kendimi geliştirmeye devam, en azından şimdilik atlattım. K. A.: Çok sıkı değil. Eskiden facebookla çok daha fazla vakit geçiriyordum. Gönderi, fotoğraf paylaşımları, tabii bunların geri dönüşümleri, yorumları derken çok uzuyor, çok zaman alıyordu, önlem aldım. Ş. A.: Çay, kahve ve keyifli atölye sohbetin için teşekkür ediyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/02/the-nordart-2014/", "text": "The NordArt 2014 will soon close its doors and we are happy to look back on a very successful season. We like to warmly thank all of you, who have contributed to this year's NordArt with their works. During the summer months we had more than 70.000 visitors and much positive public feedback. Also the NordArt Catalogue was very well received and now there are copies in all corners of the world. At the beginning of September a new photo book with an overview of the NordArt 2012-2014 was published. all awardees are invited to participate again in NordArt 2015. With the NordArt-Prize 2014 the Ahlmann family has awarded: artists group AES+F from Russia, for the Film Allegoria Sacra."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/benden-kimseye-bahsetme-ali-senturk-soda-09-31-ekim-2014/", "text": "9-31 Ekim 2014 tarihleri arasında SODA'da. Benden Kimseye Bahsetme sanatçının iki yıl önce kapattığı bloğunun adı. Blogda, sanatçının hayatının beş yıllık bölümünde yaşadığı, tanıklık ettiği ilişkiler üzerine çektiği kurgusal 35mm fotoğraflar yer alıyordu. Sergide yer alacak altı eser bu fotoğraflardan bir kaçının tuval üzerine aktarılmasıyla oluşan resimler. Yalın ve kesintisiz çizgiler tuvalin bir noktasında bitirilip tellerle tamamlanıyor. Tuvallerin üzerinden çıkan tellerin şekilleri ise o ana ait hislerin soyut bir şekilde ifade edilişi. Ali Şentürk 1985 yılında Ankara'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel bölümünü 2012 yılında bitirdikten sonra aynı yıl aynı okul ve bölümde yüksek lisans yapmaya başladı. 2012 yılında Nowartis Hastayla 24 Saat adlı kısa film yarışmasında arkadaşlarıyla beraber en iyi senaryo ödülüne layık görüldü. 2013 yılında Mamut Art Project'e katılarak çalışmaları Türkiye'deki en önemli koleksiyonlara girdi. Cer Modern konuk sanatçı programı dahilinde Cer Modern atölyelerinde çalışmalarına devam eden genç sanatçı, Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak Ankara'da yaşıyor. Don't Tell Anyone About Me was the name of the artist's blog before he closed it two years ago. In the blog the artist would share photographs of relationships that he experienced as well as witnessed during a five year period of his life. At this exhibition there will be six pieces of art on canvas transferred from those photographs. The artist starts with a simple and continuos line and completes it with wires which extend out from the white canvas. The wires extending out of the canvas are an abstract representation of feelings from those moments. Ali Şentürk was born 1985 in Ankara. After graduating in 2012 from Hacettepe University, Fine Arts Department of Sculpture, he started working towards his graduate degree at the same department. In 2012 he and his friends were awarded best screenplay for the project called 24 hours with Nowartis patient in the short film category. After joining the Mamut Art Project in 2013 his work has become part of important art collections in Turkey. As part of the Cer Modern guest artist program, he continues his work in the Cer Modern workshops while also working as teaching lecturer at Middle Eastern Technical University. He lives in Ankara."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/blok-akzidenz-ahmet-selcuk-bitikcioglu-blok-art-space-11-ekim-7-kasim-2014/", "text": "BLOK art space, mekan ile aynı ismi taşıyan BLOK isimli fotoğraf sergisi ile açılışını yapıyor. 11 Ekim 7 Kasım 2014 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi; günümüzün grileşen yaşamının, şehirleşmenin, makineleşmenin ağırlığını ve karanlığını farklı şehirlerde deneyimleyen iki sanatçının gözünden inceliyor. Akzidenz ile Ahmet Selçuk Bitikçioğlu'nun ortak sergisi olan BLOK ile sanatçılar, mekanın ayrı odalarında aynı sorunu tartışacaklar. Akzidenz; Düsseldorf, Almanya'da doğdu. Sanat ve iletişim üstüne dayalı akademik geçmişinin etkisi çalışmalarında önemli bir yer kapsar; fotoğrafın tasvirsel özelliklerinden öte Akzidenz topolojinin sınırlarını keşfetmeye odaklanır. Bu odak sanatçının fotoğrafçılığı gerçekliğin tasviri için kullanmaktansa, bunu söylem ve düşüncenin var olabileceği bir platforma dönüştürmeyi amaçlamasına dayanır. Paris ve New York' da çalışan ve yaşayan sanatçı, fotoğrafçılığın yanı sıra dünyaca ünlü markaların sanat yönetmenliğini de yapmaktadır. Ahmet Selçuk Bitikçioğlu; 1988 yılında İstanbul'da doğdu. 2006 yılında Üsküdar lisesinden mezun olup, 2010 yılında Kocaeli Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümüne girdi. 2011 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümüne geçiş yapan sanatçı halen İstanbul'da çalışmalarına devam etmektedir. BLOK art space is having its grand opening with a photography exhibition that shares the name with the venue: BLOCK. The opening exhibition, which will take place between October 101 and November 7 of 2014, investigates the graying of contemporary life, urbanization, and the heaviness and darkness of mechanization from the perspectives of two artists' experiences in different cities. During the joint exhibition BLOCK, artists Akzidenz and Ahmet Selçuk Bitikçioğlu will discuss the same problem in separate rooms of the space. Akzidenz was born in Dusseldorf, Germany. His academic background in art and communication heavily influences his work; instead of an interest in the representational qualities of the photograph, Akzidenz focuses on exploring the fringes of each terrain. This attention stems from the will to abstain from using photography as a traditional means of representation, but rather the aim is to create a platform for discourse and thought. The artist, who lives and works between New York and Paris, is a photographer as well as an art director for world-known brands. Ahmet Selçuk Bitikçioğlu was born in Istanbul in 1988. Graduating from Üsküdar High School in 2006, he started his degree in photography in Kocaeli Fine Arts University in 2010. Having transferred to Mimar Sinan Fine Arts University's Photography Department in 2011, the artist continues to produce his works in Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/cannon-art-gallery-2014-juried-biennial-dec-14-2014-feb-7-2015/", "text": "talks and visiting artists' residencies. An advocate for public art, Yapelli has served on numerous public art selection committees including the City of San Diego's Commission for Arts San Diego from January 2008 December 2010. Her writing on contemporary art has appeared in journals in the United States, and in a book published by Telos Art Publishing in England. 100 solo and group exhibitions and currently serves on the Editorial Board for the journal Museum and Social Issues and is co-founder of Santa Ana Sites. His programs have been supported by such institutions as the National Endowment for the Arts, Metabolic Studio and the Warhol Foundation for the Visual Arts. 18 years of age and older, who live, work or have a studio in San Diego County. All work must be original and completed within the last three years. All media except performance, film and video are eligible for exhibition. In the following year, the gallery will present the Cannon Art Gallery Invitational that includes four 2014 Juried Biennial artists invited by Curator of Exhibitions Karen McGuire to be showcased in December 2015. A catalogue will accompany the Invitational exhibition. be disqualified. NOTE: Because of the number of entries, we are unable to return CDs. If you have any further questions about CD formatting, please contact Jillian Buccola, Curator's Assistant at 760-602-2057 or jillian. buccola@carlsbadca. gov. A $20 entry fee is required from each artist. Make checks payable to the Carlsbad Friends of the Arts. A fee must accompany your submission. Notification of acceptance will be sent out by email by Friday, Nov. 14, 2014. Please do not contact the gallery regarding acceptance. The artist is responsible for door-to-door delivery. Friday, Dec. 5 from 9 a. m. 6 p. m. Saturday, Dec. 6 from 9 a. m. 3 p. m. All entries must be ready for installation or framed and ready for hanging. No dimension of any work may exceed seven feet. No weight may exceed 100 pounds. Any special handling instructions must accompany the piece in writing. Each entry must be identified clearly on the bottom or back with artist's name and title of work. be picked up before the end of the exhibition. Sunday, Feb. 8, from noon 4 p. m. Monday, Feb. 9, from 9 a. m. 6 p. m. Artwork not picked up during the posted dates will be placed in off-premise storage at the artist's risk and expense. The City of Carlsbad is not responsible for work left 30 days beyond the close of the exhibition. William D. Cannon Art Gallery was established in 1999 and is located in the Carlsbad City Library complex. The William D. Cannon Art Gallery's Three-Part-Art gallery education program for the fiscal year 2014-15 is funded in part by Mrs. Teresa M. Cannon, the Carlsbad Friends of the Arts. Tuesday through Saturday, 11 a. m. 5 p. m. Sunday, 1 5 p. m. Gallery is closed on Mondays, major holidays and between exhibitions. Note: Because of the number of entries, we are unable to return CDs."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/kokona-kapilar-erdem-yalcin-kirli-ciki-sanat-galerisi-03-12-ekim-2014/", "text": "1987 İzmir doğumlu sanatçı ilk ve orta öğretimini sürdürürken Sevgi Tekçe Akdur sanat atölyesinde sanat eğitimi aldı. Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Grafik Anasanat Dalından mezun oldu. 2004 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesinin düzenlediği Demokrasi ve İnsan Hakları konulu yarışmada birincilik aldıktan sonra ilk kişisel sergisini 2007'de Alsancak Frida Sanat evinde açtı. 2012 yılında İş Bankası İzmir Sanat Galerisinde kişisel resim sergisi açan sanatçı yurt içi kişisel ve karma sergilere katılarak sergileme ve ödüller aldı. Oyunlar, çocukluk, portreler, anılar, insan-insan ve insan-hayvan ilşkileri konularını işleyen Yalçın; akrilik, kolaj, dijital baskı ve karma tekniklerini kullanıyor. Dokuz Eylül Ünüversitesinde Temel sanat eğitimi dersleri veren sanatçı çalışmalarını atölyesinde sürdürmeye devam ediyor. Kokona kapılar insanların objelerle her gün içli dışlı oluşlarındaki sıkıcılığı kırmak üzere akla gelen bir çalışma olarak karşımıza çıkmakta. Bu sergi esasında sanat ve insan arasındaki bağı, sıradan objeleri sanat ile buluşturarak, nasıl daha güçlü hale getireblieceğimizi bize sunmakta. sergi hergün yüzeyini gördüğümüz fakat belki de farkına dahi varmadığımız objelerden biri olan kapıları sanatla buluşturacak. Kokona kapılar sergisi gündelik yaşamdaki renksizliği ve yüzeyselliği kıran ve sanatı gündelik hayatla buluşturmanın aslında ne denli gerekli ve kolay olabileceğini gösteren bir sergi olarak tüm sanatseverleri bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/new-paintings-ester-curini-bernarducci-meisel-gallery-02-25-october-2014/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition of new paintings by Ester Curini. This exhibition includes nearly a dozen detailed, life-size portraits of animals from various locations presented on white backgrounds. Curini travels to zoos, farms, and sanctuaries on the East Coast and near her hometown in Italy searching for unique and intriguing animal subjects, becoming a student of their unique personalities. The documentation of these unsuspecting models is the source material for her paintings. The level of meticulousness and skill in Curini's paintings is undeniable. She patiently builds up layer upon layer of paint until a distilled and accurate resolution is conceived. Individual strands of hair are painted one at a time. The color and texture is matched perfectly to her reference and memory of time spent with each animal. The result is an undeniable realistic representation of these humane and charming creatures. The distinctive quality about these paintings is not only the expression and kind demeanor each animal emits but also the reflection in their eyes. It provides access to the animals' surroundings. The stark white background of each portrait leaves to the imagination of the viewer the world in which they live. The animal's eyes often look outward, toward the viewer and reveal foliage, architecture, and at times the artist with her camera as in Nando (2014). These miniature details are quite remarkable and add a new layer to each portrait. Zephyr (2014) is just one of many wolves that roams the grounds of the Wolf Conservation Center in Salem, New York. At six feet high, the wolf appears to loom over the viewer, stalking us like prey. However, Curini, with her compassionate eye, succeeds in bringing out the gentle nature of this carnivorous beast. This is Curini's second solo exhibition with the Gallery. Her first in 2012, entitled Eye to Eye was part of the BMG First Look program. Following a successful reception, the Gallery took Curini on as a represented artist. Exhibiting in various notable group exhibitions throughout the U. S., Canada, and Europe. 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm. Exhibition catalogue available."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/orkestra-murat-erkan-macka-medical-corner-seli-art-project-07-kasim-08-aralik-2014/", "text": "Sanatı günlük hayatımıza dahil eden, kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project kapsamında açılan sergiler 'Her sağlık kuruluşuna sanat' sloganıyla etkinliklerine devam ediyor. Murat ERKAN'ın'Orkestra' adını taşıyan resim sergisi Şeli Art Project çatısı altında Medical Corner Maçka'da tüm sanatseverlerle buluşuyor. Siz sanatseverlerin de bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmaktadır. Bayıldım Cad. Acısu Sokak No:16 Salih Bey Apt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/pure-abstraction-gallery-25n-3-october-2014/", "text": "- Rikardo Druskic Bosnia and Herzegovina - Pedro Fuertes USA - Lola Lonli Russia - Ryota Matsumoto Japan - Joy Munt Canada - Keith Parks USA - Candace Primack USA - Maura Segal USA - Tom Trubshaw USA - Mary Ann Wakeley USA In accordance with this shows theme Pure Abstraction artists have been selected whose language for creating art is pure abstraction with little to no depiction of the real world. This work relies on form, color and line to create an abstract work of art with little or no reference to the external world. This selection of work provides the viewer with a clear lineage to the Abstract Expressionism in post-World War II America. These works present the artist's vision in uniquely personalized languages. G25N (Gallery 25N) is happy to have worked with Art-competition. net to curate this powerful exhibit of contemporary artists' work. Our mission is to help promote artists and their art to a worldwide audience. Our audience has developed over the past twelve years and is composed of art buyers, collectors, architects, commercial developers, interior designers, curators and other galleries. For further information about the exhibit, selection process or artist please call (845) 765-2932, or eMail: Info@gallery25N. com or visit the gallery's website at www. gallery25N. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/sabahattin-sen-kavramsal-sanat-sigligi/", "text": "Zaman, zaman Türkiye'ye gidiş gelişlerim olmakta. Kimi zaman belli bir sanatsal etkinliği de kapsıyor gidişlerim. Sanat ağırlıklı çalışmalar nedeniyle de Türkiye'de sanatta neler olup bittiğini gözlemliyorum. Bu yıl eylül ayının başında Hiç Çalıştayı için üç haftalığına Türkiye'ye gittim. Hiçbir şey yerinde durmadığı için sanat da yerinde durmuyor, sürekli bir ilerleyiş ve değişim içinde. Türkiye'nin de sanattaki konumunu değerlendirme olanağı buluyorum. Herkesinde çıkmazlara saplanıldığını, çıkmazlardan çıkılamadığını görüyorum. Son zamanlarda çok konuşulup çok tartışılan Kavramsal Sanat konusu tam bir çıkmazın içine sürüklenmiş. İyice sığlaştırılmış ve sığlıkta boğulmuş. Tam anlamıyla kendi yapısından uzaklaşarak bozuk bir saat gibi işlevinden uzaklaşmış. Kavramsal Sanat diye dilimize çevirdiğimiz bu sanat akımı ve anlayışı bir bakıma dilimize kavramsal adlandırılmasının getirdiği anlam açısından yanlış anlamalara neden oluyor. Kavramın bir düşünce ve felsefe gibi algılanması yanlış olmasa da söz konusu kavramsal sanat olunca işler çıkmaza giriyor. Sözcük anlamına dayalı bir yola girmek sanattan da uzaklaşmanın sonucunu doğuruyor. Tuval üzerindeki sanata bakışla kavramsal sanata sanatsal anlamda bakış arasında bir değişiklik yok. Tuval ya da düzlem üzerine yapılmış çalışmalarda aranan değerler, düşünce değil sanatsal bir dildir. Bu dilse baştan aşağı soyut bir dildir. Bir öykü, bir düşünce, somut nesneler arama gibi somutlaştırmaların sanatın diliyle yakından ve uzaktan bir ilişkisi yok. Bu nedenle kavramsal sanat için de geçerli olan, sanatın soyut dilidir. Biz, kavramsal denilince düşünce ve felsefeyle somutlaştırmak diye anlıyoruz ve tartışmalar da bunu desteklemeye yönelik bir çizgiden dışarıya çıkamıyor. Oysa somutlaştırmak demek, sanat yok demektir. Çok bildiğini, çok iyi anladığını sanan ve üniversitelerde sanat eğitimciliği yapanlara bakıldığında söz birliği etmişçesine kavramsal sanatı bir düşünceyi, bir felsefeyi sanata sokarak somutlaştırmak diye nitelendirdikleri görülüyor. Daha işin başında sanat ortadan kalkıyor ve işin içine düşünce giriyor. Oysa sanatın içine düşünce girince sanattan uzaklaşıyor. Düşünce varsa sanat da yoktur. Kıvrak anlaklı görüntüsüyle üstün anlağını göstermek isteyenler hemen aptalca bir sonuç çıkarıyorlar ve Sanat demek düşüncesizlik mi demek oluyor? sorusuyla oturaklı ve yerinde bir yanıt oluşturduklarını sanıyorlar. Bununla da sanat ve sanatın ortaya koymak istediği duygu ve duyarlılığının açıkça anlaşılmadığı görülüyor. Sanat, insan duygu ve duyarlılığının yansımasını güzelduyu denilen bir dille anlatımıdır. Sanatın diliyle günlük yaşamdaki dil ve anlamlar aynı değildir. Sanatı günlük sözcük ve anlamlarına göre bir yere oturtmaya kalkarsak duygu ve duyarlılığı yok sayma durumuna düşeriz. Böylece de insan olgusu yok sayılır. Çoğu zaman sözcüklerin yetmediği ve bu nedenle bir sanat dilinin oluştuğunu göz ardı etmenin sanata yanıt oluşturmadığını bilmemek kıvrak anlakla durumu kurtarmak olmuyor. Bilmeyen ve anlamayanlara karşı aldatıcı olmanın ve sanata zarar vermenin ötesine gitmez. Kavramsal sanatı sanatsal çalışmanın içine kavramlar, düşünceler sokmak, yerleştirmek diye açıklamaya kalkıldığında ve ona konuşma dilindeki anlam yüklenildiğinde sığlaştırmaya gidilmiş oluyor. Çoğu zaman üstüne basa, basa şunu belirtmekte yarar var: Almanca'da durum daha belirgin ve açıklayıcı özellikte. Almanca gerçekten çok varsıl bir dil. Kavramsal sanat konusunda da en yalın ve en anlaşılır sözcükleri seçmiş. Nesnel Sanat anlamında Objekt Kunst diye belirlemiş. Nesneye dayalı bir sanat anlamı doğuyor. Burada insanların kafasında bunun ne anlama gelip gelmediği sorusu beliriyor. Böylece konu üzerinde konuşularak yapılan açıklamalar da doğru bir noktadan başlıyor. Bilgiçliğe olanak tanımıyor. Kısa bir araştırmada da şöyle bir gerçek de çıkıyor ortaya: Fransızlar da bu anlamda objet d'art diyorlar. Amerika İngilizcesi daha çok Fransızcasını kullanıyor. İngilizce'de conceptual art kullanılsa da object art da kullanılmakta. Bu anlamda başka sözcükler de kullanılmış olabilir. İngilizce'de de kavramsal sanat anlamında kullanılan bilmem hangi söz varmış gibi savların geçerliliği yok. Tartışmanın da yararı yok. Elin adamı nesnel sanat anlamına gelen sözcükleri ve buna ilişkin açıklamaları da kullanıyor. Geçerli olan sanatın özündeki gerçektir. Eveleyip gevelemenin yararı yok. Eveleyip gevelemenin yararı yok desek de bizimkilerin konuyu savunamayacak duruma düştüklerinde de hemen kavramsal sanatın babasından, anasından, kardeşinden ve bunların kim olduğundan, neler yaptıklarından söz etmeye başlayarak derin bilgilerini öne sürmeye kalkmaları da kurtuluş olmuyor. Sanırsınız ki bu konudaki bilgileri okyanus. Gerçeğe bakıldığındaysa bildiklerinin yetersizliğinin yanı sıra anlaşılması gerekeni anlamaya hiç yetmediğini çaktırmamaya çalışıyorlar. Anlamadığının anlaşılmaması için kurnazlığa başvurmaları içler acısı. O anı ve günü kurtarmak için her yola başvurmanın geçerli olduğu yöntemin ilkelliği çıkıyor karşımıza. Karşısında kül yutmayan biri varsa yanlışta direnmenin kurtuluş olduğu yolunu seçerek uygarca doğru bilgi alışverişini sertleşmeye ve restleşmeye dönüştürebiliyorlar. Sanat yolundan sapmasa da sapanların elinde sanat diye duyarsız, katı ve insandan uzak, ne olduğu belirsiz bir anlayış yaşatılıyor. Kavramsal sanat da kendi gerçek anlamından ve derinliğinden yitire, yitire sığlaştıkça sığlaşıyor. Çok konuşup bilgisizliklerini bilgiçlikle tartışacaklarına en yakından en uzağa ciddi bir araştırma yapmaları gerekmekte. En yakınımızda Füsun Onur durmakta. Yıllarca kendi bildiği ve sanatın kucakladığı çalışmalarını sürdürerek sanattan ödün vermeden çalıştı, durdu. 2012 yılında DOCUMENTA 13 de yer alınca onun kim ve ne olduğu gözümüze sokulurcasına anlatılmış oldu. Yaşamına bakıldığında bizler tarafından nasıl itilip kakıldığı da görülür. Sanattan anlamayanların güzel sanatlar fakültelerinde görev almalarına ve genç beyinleri sanat adına yanlışlarla doldurmalarına karşın kendisine bu anlamdaki görevler çok görülmüştür. Çünkü onun sanattaki doğrularıyla, çoğunluğun doğruları ve çekememezliği çatışıyordu. Kendimiz çalıp kendimiz oynamayı çok severiz. 70 yaşlarına varmış Füsun Onur'dan yararlanamasak da onun bugüne dek yılmadan ortaya koyduğu yapıtlar, dünya sanatında evrensel değerler olarak tüm insanlığın onurudur. Biz onu bugüne dek onursuzlaştırmaya çalıştık. DOCUMENTA 13 de Füsun Onur'un çalışmalarını gördüm. Bin kez alnından öpülecek bu sanatçının yaşamını inceledim. Tek sözcükle, harcamışız. Onu harcayanlar yaşıyor. Zincire bağlanmış bir sandalyeydi çalışmalarından biri. Sanırım onu engelleyenlere karşı şamarların en ağırını bu yapıtıyla indirmişti. Sanatı ve sanatçıyı doğru dürüst anlayamayıp bilgiçlik taslayarak güzel sanatlar akademilerinde sandalye kapanlar yerlerinden olmasın, bilgisizlikleri anlaşılmasın diye sandalyelere zincir vurmuşlardı. Füsun Onur'a bu nedenle yer yoktu. Yaşam ve sanat nesnelerle iç içe. Elbet bir gün yanıtını bulur. Sanat da Füsun Onur'la o eğitim yuvasında yanıtını bulacaktı. Öykünmecilerin elinde oyuncak olmayacaktı. Bir kez olsun özür dileme çıkmıyor ağızlarından. Ellerinden gelse onu bin kez harcarlar ve boğmaya kalkarlar. Ne mutlu ki Füsun Onur onları boğmuş oldu. Neyse ki bizlere kavramsal sanatı en doğrusuyla anlatacak bir Füsun Onur'umuz var. Daha kaç yıl yaşar bilinmez. Sanatı uzun ve sonsuz oldu. Ömrü daha da uzun olsun. Kavramsal sanatı çok iyi anladığını belirtenler arasında tuval resmiyle kavramsal sanat yaptığını öne sürenler de var. Dilin kemiği yok söyler söylemesine de tuval resmi kavramsal sanat değildir. Tuval resmi kavramsal sanata bir nesne olarak sokulabilir ama; tuval resmine kavramsal sanat sokulmaz. Sanatta her yeni akım kendinden önceki akımlara karşı çıkıştır. Özellikle kavramsal sanatın yapısı nesnellik olduğu için nesnelerle olan bağlantıları sanatsal anlatıma dönüştürür. Tuvalden dışarı olan bu yapılanma nedeniyle nesnel sanat olma özelliği taşır. Tüm dünyayı, doğayı, nesneleri, canlı varlıkları nesne olarak ele alır ve bunlar arasında yeni bir yapılanmayla, bağlantılarla onları sanatsal bir öğeye dönüştürerek bütünlüğü sağlar. Bir kavram ve düşünceyi yerleştirmek tasası yoktur. Sanatı oluşturan soyut değerlerin ortaya çıkardığı bağlantılarla yapıt oluşabilmektedir. Tuval resmiyle ilgisini kopararak nesneler boyutunda bir çalışma söz konusudur. Tuvali de içine alır, tuval resmini de. Christo gibi dağları, denizleri, gölleri, köprüleri, yapıları da paketleyebilir. Beuys gibi banyo küvetinin kirliliğini de sanatın içine sokabilir. Kavramsal sanatta yaşam ve yaşanmışlık nesnelerle ilişkilerde soyutlanabilmektedir. Bu nedenle tuvalin dışında bir oluşumdur. Tuvali tuval olmaktan çıkarıp başka bir nesneye dönüştürmek de olabilir. Fontana kesiklerin yırtığıyla tuvali değişime uğratmıştır. O bir tuval değildir, tuval resmi hiç değildir. Tuval resmine kavramsallık kattığını öne sürenler ne yazık ki sanat yutturmacılığından başka bir şey yapmış olmuyorlar. Kimileri New York Modern Sanat Müzesi'ndeki insan dışkısını örnekleyerek kavramsal sanatı alaya almaya çalışıyor. O insan dışkısının değerini, anlayamamışlar demek. Onu içinden atamayanın dünyanın kaç bucak olduğunu nasıl anlayacağını da anlayamıyorlar. Onu içimizden atarak yaşamın içinde yer alıyoruz. Sağlıklı olmanın bir imi... Onun da yaşamımızda çok önemli bir yeri olduğunu duyumsamamak demek yaşam değerlerinden uzak kalmak demektir. Günlerce kabızlık çekip de o acıdan kurtulanın o dışkıyı öpesi bile gelebilir. Bir zamanlar soyut biçimlerle yapılmış olan resimler için de eşeğin kuyruğuna boya sürsen de olur, diyerek alay edenler vardı. Onlardan kaç kişi kaldı? Geriye bize sil baştan yeniden düşünmek ve gerçek sanat bilgisiyle yol almak düşüyor. Becerebilir miyiz? Önce şu Abdurrahman Çelebileri devirmek gerekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/03/yesilcamin-emektar-oyuncularindan-behcet-nacar-hayatini-kaybetti/", "text": "Yeşilçam'ın emektar oyuncularından Behçet Nacar hayatını kaybetti. Birçok dizi ve filmde rol alan Yeşilçam'ın önemli karakterlerinden Parçala Behçeti yaratan Behçet Nacar 80 yaşında hayata gözlerini yumdu. Behçet Nacaroğlu'nu rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Asıl adı Behçet Nacaroğlu olan Behçet Nacar, İstanbul Erkek Sanat Enstitüsü mezunudur. Asıl mesleği dökümcülüktür, ancak taksi şoförlüğü de yapmıştır. Taksicilik yaparken 1960'lı yılların ortalarında sinemaya figüran olarak başlamıştır. Yaklaşık 142 filmde rol almıştır. Ayrıca Türk sinemasının ilk araba patlatma sahnesini, yapımcılığını da kendisinin üstlendiği bir filmde kendisi uygulamıştır. İlyas Salman, Müslüm Gürses, Fatma Girik gibi birçok ünlüyle filmleri vardır. 1970'li yılların ikinci yarısında Türk tipi erotizm filmlerle ün kazanan sanatçı, bazı filmlerde yapımcılığının yanı sıra, 1987 yılında bir senaryo yazmış olup, en son 1997 yılında bir filmde rol almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/04/bilinmeyen-hikayeler-denizhan-ozer-piramid-sanat-14-ekim-3-kasim-2014/", "text": "Kimlik ve aidiyet eksenli enstalasyon, resim, fotoğraf ve videolarında, yaklaşık 25 yıldan bu yana biriktirdiği gerçek doküman ve malzemelere yer veren sanatçı, öykülerini birebir takip ettiği mültecilerin bilinmeyen hikayelerini içeriden bir bakış açısıyla görünür hale getiriyor. Çalışmalarını Londra'da sürdüren Denizhan Özer'in sanatı, yasadışı ile legal olan arasındaki ince çizginin tutarsızlığından besleniyor. Farklı nedenlerle memleketlerini terk edip mülteci olarak Londra'ya gelen ve farklı bir coğrafyada yaşama tutunmaya çalışan insanların hikayesini fotoğraf ve minimal düzenlemeleriyle aktarmaya çalışan sanatçı, özne ve iktidar arasında gelişen sosyal adalet kavramına işaret ediyor. Sınır kapılarının işleyişi, devlet politikalarının hesapsızlığı, yasadışı örgütlerin sistemle olan ilişkisi, daha iyi bir yaşam arzusu ile başlayan göçün tehlikeleri ve gelenek ile modernlik arasında sıkışmış bireyin çaresizliği onun düzenlemelerinde ön plana oturttuğu ve savunusunu yaptığı ana olgular. Sanatçı, daha iyi bir yaşam ve çocukları için gelecek umutlarıyla yola çıkan, fakat tır kasalarında havasızlıktan boğulmayla son bulan yolculukların arka yüzüne odaklanıyor. Piramid Sanat, bu sergi için metnini Ali Şimşek'in yazdığı bir katalog da yayınlıyor. Bilinmeyen Hikayeler, 3 Kasım 2014 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/04/search-portrait-thompson-giroux-gallery-october-4-november-16-2014/", "text": "We surround ourselves with portraits we like to see our families, friends, and pets looking back at us. We line hallways with our leaders and heroes. We hang up pictures of people we don't even know, perhaps hoping they can see us too. We feel a connection to a time, or a story, or ourselves, through the image of another's face. The most famous painting in the world is a portrait, and still no one is sure who she was. We have discovered portraits that were made 27,000 years ago, and as long as there are faces to look at we will continue to make them. Search Portrait at Thompson Giroux Gallery brings together five artists exploring contemporary portraiture across a range of media. Margot Curran and Dan Devine both use animals as models. Curran's oil portraits of animals are suffused with warm lighting and empathetic depth, bringing Rembrandt to mind. Devine's close-up color photographs of sheep, inspired by the textured regal quality of a Goya painting, have a rich backstory these are animals he has personally lived with and cared for. John Hampshire, Mark LaRiviere, and Jack Shear all work with human subjects. Hampshire's installation, four large paintings of Laura, are reminiscent of movie stills taken out of context, both intimate and mysterious. LaRiviere's sculptures, with impressionistic and imperfect surfaces made of Hydrocal or clay, transcend the individual subject to suggest the innate vulnerability of humanity itself. Similarly, the men in Jack Shear's black and white photographs all have their eyes closed, fully surrendering themselves to our gaze. By making room for each subject's unique reality, each artist's unique vision, and each viewer's unique response, these works bring a fresh spin to both a classical art form and our complicated, but undeniable, search for connection. Please join us Saturday, October 4th from 4 6pm for refreshments and live jazz by Josh Connors and Ben Lanphear beginning at 4:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/04/sozcukler-nesneler-kavramlar-marcel-broodhaersi-akbank-sanat-25-eylul-29-kasim-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/05/neighborhood-time-exchange-west-philadelphia-artist-residency/", "text": "The Neighborhood Time Exchange: West Philadelphia Artist Residency - an initiative that will explore how embedded artistic practice can be a platform for social change - is seeking artists for its inaugural round of residencies that will take place between January and October, 2015. Time Exchange aims to create a novel residency structure in which for every hour artists spend working in their studio on their own projects, they will in turn provide an hour of volunteer effort and service back to the community. The program offers residencies lasting from one to three months, in newly-renovated storefront space at 4017 Lancaster Avenue, at the intersection of a diverse array of communities in West Philadelphia, and will provide artists with free studio space, a monthly stipend, and basic tools and supplies. In exchange, artists will provide skill and time-based resources for the surrounding communities, working on civic projects identified by residents and community-based organizations. Time Exchange offers an unparalleled opportunity for artists to explore the complex and necessary, if uncharted, role that responsible and accountable creative practice can play in a challenged and changing neighborhood. The residency will aim to create a framework through which the often-invisible resources of a neighborhood can be understood as highly valuable components in revitalizing a neighborhood. By providing clear intersections and negotiations of time between community residents and visiting artists, Time Exchange will aim to cultivate a new dynamic and role for creativity and reciprocity in the revitalization of a neighborhood. The collaborative project founders - Broken City Lab, the City of Philadelphia Mural Arts Program, andthe People's Emergency Center - will offer curatorial and organizational support, as well as introductions to and opportunities for connection with neighborhood and community leaders. The project is also supported by The Office of Arts, Culture and the Creative Economy. Additional details on the goals of the program, neighborhood, and residency structure can be found in the Application Form. Funding for Time Exchange has been generously provided by the National Endowment for the Arts, the Surdna Foundation, the City of Philadelphia, the Kresge Foundation, Bank of America, and the Local Initiatives Support Corporation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/05/sabahattin-tuncer-harmony-sanat-galerisi-11-29-ekim-2014/", "text": "Yenilenen yüzüyle Harmony Sanat Galerisi, Sabahattin Tuncer'in 15. kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, 11 Ekim tarihinde Harmony Galeri'de sanatseverlerle buluşuyor. 29 Ekim tarihine kadar gezilebilecek olan sergi, modern dönemin izinde olmasıyla dikkat çekiyor. Modernist devrimin izinde bir sanatçı olan Sabahattin Tuncer'e göre, bu dönemde yapılan eserler henüz anlaşılabilmiş değil. Kırk yılına malolduğunu söylediği bu görme sürecinde ressam, sanatın gücünü bir kez daha öne çıkarıyor. Tuncer'e göre, bilim ve felsefenin yetersiz kaldığı noktada sanat söz sahibi. Ona göre sanatçının inşa ettiği form, kaosun karşısında bir düzen. Sanat tarihi ise ressama göre insanlığın sanatta tutundukları formların tarihi. Yeni birşeyler üretebilmenin yolu da, öncekilerin bilgisine sahip olmaktan geçiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/05/umut-yalim-ana-dilde-ask-guillaume-apollinaire/", "text": "Evrensel ve ulusal bir sorun ana dil. Her etnik dile ana dil hakkı verilmeli mi yoksa ulusal diller o ulusun ana dili olarak mı kabul edilmeli? Dil meselesine olan ilgim Londra yıllarımda başlar çünkü ilk kez o zaman Türkçe'den başka bir dili konuşmak zorunda kalmıştım. Aziz Benoit'da Fransızca öğrenmiştim ancak o Fransızca sadece okul sınırları içinde geçerliydi. Okul kapısından çıktığım an İstanbul'un en civcivli Türkçe'siyle muhatap oluyordum ancak Türkçe'yi hiç takdir etmiyordum; Türkçe, benim için yalnızca konuştuğum bir dildi o zamanlar. Londra ve İngilizce başlar başlamaz, Türkçe benim için ayrı bir boyut kazandı. Türkçe'nin gerçek hissiyatına Londra'da erişmiştim; çünkü Türkçe'yle orada başbaşa kalmıştım. Şu andan o zamanlara bakınca rahatça diyebilirim ki; ben, Türkçe konuşmaya asıl Londra'da başladım. Daha öncesi sadece Türkçe sözcükler kullanarak kurduğum uzun cümlelerden ibaretti. Ana dil sorunu benim için tam da burada başladı. Ana dil yalnızca anamızdan öğrendiğimiz dil midir yoksa hissettiğimiz dil mi? Bunu, uzun yıllar boyu düşündüm. Öğrenmek benim için her zaman güç bir süreç olmuştur. Öğrenmeye karşı hep bir husumet beslemişimdir; çünkü bir dayatma gibi gelmiştir bana. O yüzden de, evde öğrendiğim Türkçe'yi hiçbir zaman bir ana dil olarak görmedim. Londra yıllarından günümüze dek, Türkçe, benim için sadece hissettiğim dildi. Bu yüzden de, yapabildiğimce onu konuşmaya, yorumlamaya, icra etmeye, yazmaya ve dost edinmeye çalıştım. Savaşın başlamasıyla gencecik çocuklar askere alınmaya başlamıştı. Bu, Kostrowicki'nin canını acıtıyordu. Gencecik çocuklar askere alınırken, kendisi yerinde duramazdı. Askere yazıldı. Bu anda bir şeyi fark etti. Askere alımı teşvik etmek için çıkan yasa, Fransız yurttaşı olmayanlara Fransız yurttaşlığı sunuyordu. Böylece, Kostrowicki hakiki bir Fransız olabilecek ve de Marie Laurencin'le evlenebilecekti. Ancak evlenemedi. 1918'de çok ağır yaralandı. Bağışıklığı çökmüştü. Yaraları bir türlü iyileşmedi ve 9 Kasım'da gripten öldü. Kostrowicki, Leh-İtalyan olarak doğmuş ama hissetiği dilin milliyetinde bir Fransız olarak ölmüştü. Doğum kağıdında adı Wilhelm Albert W odzimierz Apolinary Kostrowicki yazıyordu; ancak dünya onu Fransız olmak için öldüğü Paris'teki mezartaşında yazılı olan adıyla tanıdı: Guillaume Apollinaire. O, ana dilinin değil; hissettiği dilin toprağına gömülmüştü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/06/lutfiye-bozdag-portrait-of-an-artist-deniz-gokduman/", "text": "Deniz Gökduman approaches the time he lives in with criticism by manifestation of the plastic style, it is traceable in his paintings. The social issues determine the concept of his paintings. He mostly treats political issues, social problems and woman in society. You can track down the oppositeness in his works like Filistin Günlüğü, Barışa Rock, Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında, On Yedine Geldiğinde. The artist, who starts off from photorealistic digital illustrations, focuses on a digital image which he derives from elements of popular culture using acrylic on canvas. We understand that he departed from a photographic image but his essential aim is not to capture this image but to question this subject oppositely. Starting out especially from images of consumption culture, he deals with ordinary images of daily life and images that dart in and out in a bombardment of iconic signs. In his paintings he analyses pop icons or popular persons from daily life as iconographic elements which transform to signs of reality and in between faces of reality that can never be captured. Havuz'daki Kadınlar V, 50 x 35 cm., T. ü. ark. b., 2008, Don Eddy Kol. The artist respond to momentary digital impressions with the harmony of non-textured plain coloration and contrasting and his superficial descriptions which make reference to popular culture's ephemerality instead of an effort of deep interpretation draw our attention. He points at constantly moving, impermanent superficial reality rather than the feeling of reality. Gökduman's prominently using of contours, fragmentedness, and borders in his figurative acrylic paintings on canvas brings a question corresponding the fragmentedness of the reality itself. This fragmentation appears in all of his paintings and portraits. The disintegration, boundaries, fragmentation symbolize the shattered images of the fragmented and self-alienated soul of the mankind these days. The artist treats the concept of woman, one of the major subjects of the popular art, as a part of popular culture and he paints the woman who turned into a desire object in an erotic image. He almost forces the audience to look at the woman who is presented as a desire object with her lust, seductive and tempting attitude. Gökduman paints woman, who is reduced to a sexually charged object to look at, as an object of desire with her red lips and lustful eyes. He uncovers the social gender codes attributed to woman and the situation of imprisonment of the woman's body through icon females from the past to our time's famous women. He deals the woman, once again an object of desire and a product of publicity as a consequence of being famous, a popular icon of flamboyant, extravagant society of spectacle, unhappy persons pretending to be happy and poker faces in an ironic framework. Yüzünki Korkular Verir Bana Nezaman Yüzüme Tutsam Yüzünü, 80 x 80 cm., T. ü. akr. b., 2009, Opr. Dr. Özcan Baznak Kol. Gökduman questions our conscience fragmented in consumption frenzy of our time, self-alienation and human beings seeking for their real self, no matter man or woman, with his pop icons, in the formal fragmentation of essential elements of art, by means of the plastic style. The artist in this questioning examine especially popular culture in a style analogous to the pop art style, while softening the spaces formed by contours with color tones he creates a style which has a digital impact but doesn't sacrifice also the plastic arts taste. He approaches popular culture critically while using ready-made images and icons of Pop-Art which glorifies the consumption culture and publicity. He reconstructs in a conceptional context ordinary life's objects when he pass them to the two dimensional surface. The fact that he alters the stability of the photorealist approach that captures the moment like a photograph, freeze the time and frame it, via moving, floating letters and numbers carries Gökduman to a contemporary style derived from chronic Photorealist digital illustration. The artist who uses syllables of a sentence or a poem's verses and sometimes numbers, prefers not to build sense but a meaningless, disconnected and deconstructional language. Just like Dadaists, he prefers using letters and numbers as decorative-plastic elements to make meaningful statements of them. He creates a new perception manner using unconnected letters and numbers in the same way that the Dadaists' coincidental anthology that doesn't generate meaning. 5 Aralık 1934, 70 x 100 cm. , T. ü. akr. b., 2008, Ankara Barosu Kol. At first glance his paintings make feel an impressionist spirit on the background, on the other hand a new reading which uses the iconographic language of the pop art, the sensitivity of his personal manifestation offer the audience a new perception form."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/08/dervis-ergun-van-gohg-sarisi-turan-erol-beyazi/", "text": "Sanat okumaları başlığı altında topladığım sanata dair yazıları, zaman zaman okuyucularla paylaşmak istiyorum. Sanat üzerine yazılan yazılar derin anlam içeren, karmaşık ve bir o kadar da net olmasına karşın tartışmaya son noktayı koyacak ölçüde muktedir değildir. Yazılan her kuramın aklı ikna ettiği bir doğrusu vardır. Amaç bu doğrulardan haberdar olmak ve bunlar arasından bir doğru seçmek değil kuşkusuz. Sanata yol gösterme iddiası taşımadığını iddia eden, sanata ait gerçeği tarif etme çabaları, sonsuza giden bir trende hangi durakta inileceğine dair bir tartışmanın bir o kadar mantıklı, bir o kadar göreceli, bir o kadar gerçek, bir o kadar soyut... yanını gösterir, amaç bu yolculukta yer alabilmektir. Başkalıktan anlaşılan şeyi ikiye ayırıyor Lyotard, ilki; maddenin henüz kendi saf hali, sanat çalışmasında saf hallerinin farklı kullanılmasıyla bozulan maddenin farklılığı. Tüpten çıkan renk aynı fakat uygulamada yaşanan tekil yaklaşım farkı ortaya konuyor. Burada kavramsal bir çıkış söz konusu değildir. Lyotard bu farkı kavramlaştırarak gayri maddilik olarak niteler. Vincent Van Gogh sarısı, Yves Klein mavisi, Turan Erol beyazı, örneklerinde olduğu gibi. Kant, güzeli tarif ederken ortaya çıkan formun fayda kavramını aştığını belirtir. Estetik yargının dayattığı formu kabullenen ne duyuların tatmininde anlaşılır olan bir bilgi nesnesi, ne de aklın acizliğinden kaynaklanan karmaşaya cevap veren arzu nesnesidir. Ancak bu şartlarda güzel güzeldir. Lyotard, bu tanımlamayı kabul ediyor, ancak renk ya da form da aynı düşünceye tabi tutulabilir görüşündedir. Yoksa zihin bulanıklığı yaşandığı çaresiz anlarda, sadece duyguların telaşı ya da hazzı veya içinde taşıdığı tutkuyu karşılayan anlamsızlıklar her zaman bu kavramların yerine geçebilir. İkinci fark; gayri maddiliğin duyulur tekilliği değil, maruz bırakılma gücüdür. Aslında bu düşüncelerin kaynağı, maddenin saf özelliği gayri maddilik, Kant'ın güzeline, ikinci özellik gayri maddiliğin maruz bırakılma gücü Kant'ın yüce çözümlemesine dayanır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/08/finissage-jennifer-oellerich-kwadrat-13-09-11-10-2014/", "text": "Zur FINISSAGE laden wir herzlichst ein! The artist as a mediator: Jennifer Oellerich has developed a unique and endearing process of building her images. The works often become a residue of a specific moment, which is not constructed but rather captured. Her role as a witness becomes more evident through the way she constructs her works, where she steps away from playing the protagonist. Instead she laboriously constructs an entire setting, or a stage to let an occurrence happen. The amount of time and calculation that goes into the building of this mammoth setting only to capture that one fleeting moment which looks like an unprompted happening adds allure to the final work. The presence of a mightier force nature seems to be a recurring element within her work. She on one level seems to collaborate very naturally with these unmanageable forces like rain, a cosmic supernova or bacteria. It has a lot to do with her as an individual, attempting to take on challenging trials. The very nature of water to be fluid transparent and soluble is something that Oellerich refers to philosophically through her works. She seems to constantly change lenses to zoom in and out, to speak of the micro and the macro, of the local and the global, of the personal and public, to reflect on these opposite yet symbiotic realties. The artist effortlessly weaves together her diverse practice as she moves seamlessly from one medium to the other to bring to light the most mundane occurrences; she deliberately highlights these otherwise unnoticed manifestations to reflect on our avaricious driven existence. She implicitly speaks of this state of vain living by drawing our attention to these little pockets of universe that reside parallel to us. By keenly recording the traces of erosion that happen within our daily life she reflects on how fragile and uninsulated we are, the final work is a poignant comment on the beauty hidden in the quotidian. Der Künstler als Vermittler: Jennifer Oellerich hat einen einzigartigen und einnehmenden Prozess entwickelt mit dem sie ihre Bilder generiert. Die Arbeit wird oft zu einem Überbleibsel eines spezifischen Moments der nicht konstruiert sondern vielmehr eingefangen wird. Ihre Rolle als ein Zeuge wird besonders in der Art wie sie ihre Arbeiten herstellt deutlich, indem sie sich als Akteurin zurückzieht. Stattdessen entwirft sie unter viel Aufwand einen komletten Schauplatz oder eine Bühne um einem Geschehen Raum zu geben. Die Menge an Zeit und Kalkulation die in den Aufbau dieser riesigen Schauplatze fließt, nur um diesen einen flüchtigen Moment festzuhalten der wie ein spontanes Ereignis wirkt, verstarkt den Reiz dieser Arbeiten. Die Anwesenheit einer größeren Kraft Natur ist ein wiederkehrendes Element in ihrer Arbeit. Auf Augenhöhe scheint sie ganz natürlich mit diesen unbandigen Kraften wie Regen, einer Supernova oder Bakterien zu kollaborieren. Es hat eine Menge mit ihr als Individuum zu tun wenn sie immer wieder die Herausforderung sucht. Auf ebendiese Eigenschaften von Wasser, flüssig, transparent und löslich zu sein, bezieht sich Oellerich philosophisch in ihren Arbeiten. Sie scheint permanent den Fokus zu verandern um hinein- und hinauszuzoomen, vom Mikro und vom Makro zu sprechen, vom lokalen und globalen, vom privaten und vom öffentlichen, um über diese gegensatzlichen und doch symbiotischen Realitaten zu reflektieren. Die Künstlerin verflechtet mühelos alle von ihr verwendeten Verfahren wenn sie nahtlos vom einen zum anderen Medium wechselt um die alltaglichsten Erscheinungen ans Licht zu bringen. Sie hebt diese normalerweise unbemerkten Manifestationen bewußt hervor um über unsere von Habgier getriebene Existenz zu reflektieren. Implizit spricht sie über den Zustand des nutzlosen Daseins indem sie auf diese kleinen Taschenuniversen aufmerksam macht die parallel zu uns residieren. Indem sie aufmerksam Spuren von Erosion aufzeichnet die sich in unserem Alltag ereignen, reflektiert sie darüber wie zerbrechlich und schutzlos wir sind, das Ergebnis ist ein ergreifender Kommentar über die im Alltaglichen verborgene Schönheit."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/08/freak-flag-brian-morris-gallery-16-10-13-12-2014/", "text": "Please join us for the opening of Brian Morris Gallery second space in Midtown at 29 East 32nd Street. Opening Reception: Thursday October 16th, 7-10 pm. Brian Morris Gallery is pleased to present Freak Flag, a multimedia installation featuring work by James Clark, Craig Fisher, Marthe Keller, Al Loving, Noah Post, Ann Shostrom, Gwenn Thomas, Kim Uchiyama, and Stephen Westfall. Paintings by Paul Corio and drawings by Andy Mister are in the reception area. Freak Flag inaugurates the new Brian Morris Gallery Midtown, in the 1889 landmark Grolier Club building located at 29 East 32nd Street. The work of Al Loving (1935-2005) embodies the collective theme of the exhibit. Having been in New York for only a year, he was the first African American artist to receive a solo show at the Whitney Museum. Originally from Detroit, Loving felt mired in the institutional fame that was the hallmark of his early career, in which he had a museum show, art world fame and more commissioned work than he could produce. Loving had to remain true to himself as an artist. He had to let his freak flag fly. The resulting works, such as Bird on Bird No. 3, are as relevant and meaningful today as when he began creating them in the 1970's. James Clark's sculpture is a shaft of light an amalgamation of polyethylene bags, fans, metal, fluorescents and motion sensors that hangs suspended from the ceiling. Clark's Untitled, is both totem and beacon illuminating, uplifting and absurdly responsive. Craig Fisher's Dropcloth Painting expresses the freedom of bodily, rhythmic process by working across a long piece of fabric on his studio floor. Paint is applied to both the front and back of the canvas and pushed through, resulting in a galactic interaction of physical and spatial planes. Marthe Keller's ALP II is seductive, but its meaning is intentionally undermined by chance and idiosyncrasy. Her layered work explores painting as an internal contradiction: vertical brush strokes repeat, but progressively evolve; metallic pigments attract, but defy easy interpretation. Noah Post's Seconds Fall is made on wood panel. He uses two razor blades to cut across the panel, which is then layered with paint, ink and plaster. His process of application and erasure creates elusive, complex imagery, seemingly etched into its support. Ann Shostrom's work blends multiple practices of sewing, dying, staining, and embroidery, using dyes, wax, bleach, and thread to work on cotton fabric. In layering these processes and materials, Colony is a village blueprint, laid out map-like across the shared territories of fine art and craft. In Large Q, Gwenn Thomas reconstructs torn pieces of fabric, photographs them, and then prints the photographic emulsion on stretched linen. By replicating an extant collage, Thomas gives us the Proustian experience of revisiting the past, conflating it with new perspective and meaning. Kim Uchiyama's painting could be seen as a universal flag, comprised of color bars stacked in layers that gracefully mark contrasting qualities of light and weight, arriving at a mysterious open place. Light Study #28 expands well beyond its boundaries, evoking something larger that resonates over time. Stephen Westfall's Time Will Tell Us What To Do uses pattern and color to create a kaleidoscope-like fragmentation and unity. Color shapes vibrate against each other, initially jumpstarting the eye, but always coalescing into sign, and ultimately symbol. Freak Flag hangs October 16. Let your freak flag fly!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/08/oblivious-nigel-cox-coates-and-scarry-10-22-november-2014/", "text": " OBLIVIOUS (3 high by 12 wide) as the title pieces for the exhibition. This show, titled OBLIVIOUS, introduces a selection of pieces utilising fog and happenings in nebulous backgrounds that create a more edgy feeling to my work. These pieces, while more edgy, sit extremely comfortably alongside the peaceful work that I've been associated with over the past few years. It's been a long and exciting journey and one that has challenged me and excited me in equal measure. I hope you'll be able to visit the show and see the toils of my labour for the past 20 months. If you'd like to know anything else about the show or my art you can drop me a note at art@njcox. com and I'll get back to you as soon as poss."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/08/okan-dedeoglu-galeri-ark-18-ekim-09-kasim-2014/", "text": "Arka arkaya galerilerin açıldığı Çiftehavuzlar Cemil Topuzlu Caddesinde geçtiğimiz sezon faaliyete geçen Galeri ARK 18 Ekim tarihinde Okan Dedeoğlu'nun ilk kişisel sergisiyle sezonu açıyor. Okan Dedeoğlu 1976 İstanbul doğumlu. MÜGSF İç Mimarlık ve YTÜ Restorasyon Bölümlerini bitirdi. Okul yıllarında Fluxus, Dadaizm ve Neo Ekspresyonizm sanat akımlarıyla ilgilendi. Profesyonel iş hayatına paralel olarak sanattan uzaklaşmadı ve eskizler üretmeye devam etti. Yurt içi ve yurt dışında sanat fuarlarını takip etti. Resimlerinde; sanat eseri ve izleyici arasındaki duvarları yıkmak ve sanatın gündelik hayatın içerisinde yer alabileceği fikrini sorguluyor. Sergi 9 Kasım tarihine kadar Cemil Topuzlu Caddesi No. 49 Çiftehavuzlar adresindeki Galeri ARK'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/09/bilgi-sinema-kosede-sinema-alphaville-1965/", "text": "Bilgi Sinema, bir bağımsız sanatçı kolektifi tarafından Kadıköy/Yeldeğirmeni'nde yeni açılan Köşe adlı performans mekanında etkinliklerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Sinema perdesinde deneyimlenmesinin zaruri olduğunu düşündüğümüz filmlerin gösterileceği Bilgi Sinema Günleri kapsamında Ekim ayının son cumartesi günü Jean-Luc Godard'ın kült bilimkurgu filmi Alphaville (1965) gösterilecek. Amerikalı özel dedektif Lemmy Caution, başka bir gezegendeki baskıyla yönetilen bir ülkenin başkenti Alphaville'e gelir. Amacı ülkenin başkanına suikast düzenlemektir. Alpha 60 isimli başkan aslında insan benzeri bir robottan başka bir şey değildir. Ne var ki Lemmy olaylar esnasında çekici bir kadın olan Natacha'yla tanışıp aşık olur. Güzel kadın, Alpha 60'ı tasarlayan bilimadamının kızıdır. Dolayısıyla Lemmy'nin görevinin önündeki en büyük engel bu kızla yaşadığı ilişki oluverir. Yeni Dalga'nın öncülerinden olan yönetmen Godard, adeta eski Fransız avantür filmlerinden ödünç aldığı karakterleri ve karanlık film atmosferi ile tüm özel efektlerden arınmış deneysel, 'kara film' türünden izler taşıyan bir bilimkurguya imza atıyor. Gösterim için hazırlanan ve bilet ile birlikte sunulacak olan kitapçıkta, Doxa'nın 2. sayısında (Norgunk Yayınevi, 2006) yer alan Işıl Baysal Serim'in 'Işıkla Yazılmış Kent Alfa'dan Hiçliğin Kentine Yolculuk Alphaville: Lemmy Caution'ın Tuhaf Hikayesi, Jean-Luc Godard, 1965 adlı yazısı ile 1986 yılında yayınlanan... Ve Sinema dergisinin üçüncü sayısında Ufuk Üsterman'ın Jean Luc Goodartın Alphaville filminden bazı okumalar..... adlı yazısı yer alacaktır. Film öncesinde Işıl Baysan Serim, film hakkında ufak bir konuşma gerçekleştirecektir. Biletler 13 Ekim Pazartesi gününden itibaren Beyoğlu/Salt'ın üst katındaki Robinson Crusoe 389 adlı kitapevinden temin edilebilir. Biletleri alacağınız zarfın içinde bu gösterim için hazırladığımız kitapçık da mevcuttur. Etkinlik günü bilet satışı gerçekleşmeyecektir. bilgi@bilgisinema. com 'a mail atarak online bilet alabilir, rezervasyon yaptırabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/10/3-uluslararasi-mardin-bienali-ertelendi/", "text": "Mitolojiler konseptli 3. Mardin Bienali'ni coğrafyamızdaki halkların yaşadığı acılar nedeniyle ileri bir tarihe erteliyoruz. Sanat susmaz, susmayacak ancak vakit çocuk çığlıklarını duymanın vaktidir. Bizler 3. Uluslararası Mardin Bienali Ekibi olarak, Mezopotamya ve Anadolu arasında önemli bir kesişim ve etkileşim alanı olan Mardin'de, Mitolojiler konseptiyle, iki uygarlığın ortak belleğini antik çağlarda olduğu gibi dünyanın her köşesiyle harmanlayıp, yeni sentez işlerle yaşadığımız bin yılın sorumluluğunu yerine getirip, o şehirlerin, o ülkelerin sınırlarını aşan akıl almaz renk ve zenginlikteki kültür denizine kendimizce birkaç damla katmak istemiştik. Bunu yapmaya çalıştığımız dönemde, Mezopotamya'nın içinde bulunduğu süreç oldukça manidardı. Son derece ciddi gelişmelerin yaşandığı bu süreçte, sadece belirli coğrafyaların yeniden haritalandırılmasına değil, halkların geleceklerini belirleyecek bir döneme şahit olmaktaydık. Bunun için Kobane kuşatmasına ya da ezidilere yapılan saldırılara, ezidi halkının karşı karşıya geldiklerine bakmak yeterli. Biliyorduk; birileri Mezopotamya ovasını kan deryasına boyarken, birileri Babil Kulesini inşa ediyordu; birileri insanları, evlerini ve düşlerini talan ederken, birileri de yazıyı icat ediyor ve büyük tapınakların duvarlarına mitolojileri resmediyordu. Karanlık ne kadar barbarca ve zulümle gelirse gelsin, ışık her zaman ''bu topraklarda'' vardı ve kendini korkusuzca karanlığın önüne attı. Aydınlığın kendini ilk var ettiği alan da hep sanat oldu. Umudun bitti dendiği yerde ışık sanatla var oluyordu. Biz Uluslararası Mardin Bienali, Mitolojiler ile bunun en doğru zaman olduğunu düşündük. Karanlığın en barbarca kendini dayattığı bu günlerde sanat ile bir çığlık, bir mum yakmak istedik, Mezopotamya'nın Kuzeyinden veya Anadolunun Güneydoğusundan... Çığlığımız ışık var demek, çığlığımız mitolojiler yaşıyor demek, çığlığımız yarın birlikte daha güzel olabilir demek ve çığlığımız sanat ile daha güçlü, daha güzel olabilir demekti. Lakin çığlığımız korkusuzca kendini bu ana kadar getirirken bizim sesimizden, bizim çığlığımızdan daha büyük bir ses duymaya başladık. Bu çığlığın adı Kobane, bu çığlığın adı Şengal... Bu çığlığın adı vicdanın barbarlık karşısındaki duruşu. Bu çığlık, bu topraklarda yaşayan herkesin yüreğinde kanayan yara. Korkmuyoruz, inanıyoruz ve umutluyuz. Me xwest li ser nave koma 3'emin Bienala Navnetewi ya Merdine, li vi bajare ku çanden Anatoliyayi u Mezopotamyayi ji hev ten birin u ji hev distinin Bienaleke bi konsepta Li Merdine Mitoloji darxinin. Me xwest em bibin niqutek av di nav ve deryaya çande de u ve çanda besinor ku tu bend u birc xwe li ber negirtibin disa derxin derve u berpisyariyen xwe ye ve sedsale binin cih... Gava ev xwestek hatin ser ziman, ji xwe pevajoya Mezrabotan bewate bu. Di vi wexte ku gelek guhertinen giring li ser van axan çedibun, em ne şahide ji nuve ava kirina erdnegariye bun le bele şahiden ji nuve ava kirina peşerojan gelan bun. Gava ku em bala xwe didin rewşa serpehatinen Kurdan u kurden ezidi armanca wan diyartir dibe. Le kurdan tu cari ev sinoren ku wan ji hev qut kirine qebul nekirine u herdem li ser sinor hatine kuştin. Ere em disa ji dibejin ku, gava ku li aliyeki kuştin, xwin, qetil kirin dibun li aliyen din ji birca Babile bilind dibu. Gava ku keç u zar u zeç dihatin revandin, kuştin u winda kirin li aliyek din ji nivis hatibu ditin u mitoloji li ser diwaren mezin yen parestan dihatin nivisandin. Her çiqasi tariti bi hoviti u bi zilm were xwe li ser van axa deyne ji, ronahiye xwe qet ji vir qut nekir u xwe kir siper li hember zilm e. Gava ronahiye rehen xwe berdan van erdan zani bu ku ev xelq we dest ji we bernede. Me ji je bawer kir u nexwest heviya xwe bikujin. Ronahi bu huner, huner bu ronahi. Di ve wexte qirik tije de me hevi disa ji çande kir da ku ronahiya me qut ne be. Ev Bienal we bi hewara me ve bihata. Me ne bang kiriba ji bakure Mezopotamyaye heya bakurojhilate Anatoliyaye. We banga me bi wateya ronahi heye ba. We banga me bi wateya mitoloji he sax e ba. Me ne bi hev re bang kiri ba sibehen me bi hunere dikarin xurttir bibin, peşeroj dikare xweştir be ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/10/corlu-kultur-ve-sanat-dernegi-2014-yili-mutluluk-konulu-siir-ve-fotograf-yarismasi-sonuclari-aciklandi/", "text": "- 1. LİK ÖDÜLÜ: KEHANET adlı şiiri ile Bilge Çağatay AZKIN ATLANTA/AMERİKA - 2. LİK ÖDÜLÜ: MUTLULUK adlı şiiri ile Deniz GARİPCAN KONYA - 3. LÜK ÖDÜLÜ: OZAN SAZINDA MUTLULUK adlı şiiri ile Zeki UYSAL ISPARTA - 1. MANSİYON: KÖŞEDE YAŞAMAK adlı şiiri ile Sencer BAŞAT ANKARA - 2. MANSİYON: MUT-LU-SUZ-LUK adli şiiri ile Önder KAYA AYDIN - 3. MANSİYON: BÖLÜŞELİM MUTLULUKLAR adli şiiri ile Ahmet FENAR ESKİŞEHİR - 1. LİK ÖDÜLÜ: MUTLULUK adlı fotoğrafı ile Mustafa DEMİRTAŞ ANKARA - 2. LİK ÖDÜLÜ: YEMEK adlı fotoğrafı ile Ali MERMERTAŞ TRABZON - 3. LÜK ÖDÜLÜ: SUYUN SERİNLİĞİ adlı fotoğrafı ile Levent KİRAZOĞLU ÇORLU - 1. MANSİYON: ÖPÜCÜK adlı fotoğrafı ile Erkan YAMAK ÇORLU - 2. MANSİYON: MUTLU ÇOBAN adlı fotoğrafı ile Tahir AKAY ANTALYA - 3. MANSİYON: MUTLULUK adlı fotoğrafı ile Kübra TUNCEL İSTANBUL Yarışmamızda ödül alan katılımcılarımızı tebrik eder, başarılarının devamını dileriz. Yarışmamıza emek vererek katılan tüm adaylarımıza, Yarışmamızın eser sergilemesi: 24 30 Kasım 2014 tarihleri arasında ORION AVM ÇORLU' da, Yarışmamızın ödül töreni: 29 Kasım Cumartesi, Saat: 14:00 de, ORION AVM ÇORLU' da yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/10/guc-ve-bosluk-candan-ozturk-daire-galeri-30-ekim-06-aralik-2014/", "text": "Candan Öztürk Güç ve Boşluk isimli ilk kişisel sergisi ile 30 Ekim 6 Aralık 2014 tarihleri arasında Daire Galeri'de izleyici ile buluşuyor. Candan Öztürk'ün Güç ve Boşluk sergisindeki işleri, yanılsama üzerine kurulu düzenin oluşturduğu silik bireylere ve onların ruh hallerine odaklanıyor. Sergi isminde yer alan güç ve boşluk kelimeleri bize sunulan ile var olan arasındaki tezatlık yoluyla 'yapılandırılmış' kimliklere olan dikkati arttırıyor. İktidarın sembolü olarak güç; varlık, mutluluk, kusursuzluk ve özendirici bir hayatı da beraberinde vaat eder. Sanatçı herşeye sahip olanların sıklıkla düştüğü boşluk üzerinde durarak güç ve statünün, vaat ettiklerini her zaman beraberinde getirmediğine dikkat çekiyor. Candan Öztürk, sergide yer alan çalışmalarında kullandığı görselleri eski dönemleri anlatan film sahnelerinden seçiyor. Bu kareler çoğunlukla ya karakterlerin boş bulunarak tüm zırhlarını kaldırmış oldukları, samimi hislerini dışavuran anlardan ya da dışarıya yansıtmak istedikleri göstermelik sahnelerden oluşuyor. Dolayısıyla sanatçı sergide dışavurum ile iç dünya arasındaki gelgitleri ve bu gelgitler arasındaki tezatlara da değiniyor. Sanatçı dönem filmlerinden seçtiği görüntüler ile dünyanın sandığımız gibi hızla değişmediğini, her dönemin benzer süreçler ve deneyimler sunduğunu, insan tabiatının değişmezliğinin zaman içinde bize sürekli deja vu hissi yaşattığını ve evrenin kısır döngülerden ibaret olduğu duygusu üzerinde odaklanıyor. Sanatçının çalışmaları için kullandığı malzemenin geçirgenliği de değindiği konular ile uyum sağlıyor. Folyonun katman katman oluşu ve transparan yapısı anlatmak istediği yüzeysel kimlikler ve ruh halleri ile örtüşüyor. Sanatçının seçtiği film sahneleri ile folyo bantların naifliği ve geçirgen olan şeffaf yapısı görsel olarak birbirini tamamlıyor. Güç ve Boşluk, 30 Ekim 6 Aralık 2014 tarihlerinde Salı-Cumartesi günleri 11.00 19.00 saatleri arasında Daire Galeri'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/10/tableaux-vivants-ryan-schude-x-ist-16-ekim-15-kasim-2014/", "text": "x-ist 16 Ekim-15 Kasım, 2014 tarihleri arasında Amerikalı fotoğrafçı Ryan Schude'nin Tableaux Vivants başlıklı kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. İkinci kere yabancı bir sanatçının sergisini açan x-ist, izleyiciyi daha önce Amerika, Kanada ve Fransa'da eserlerini gösteren Ryan Schude'nin tiyatro sahnelerini andıran fotoğraflarıyla tanıştırmayı hedefliyor. Tableaux Vivants, Fransızca'dan yaşayan resimler olarak çevriliyor. Ryan Schude, bu türün tek bir imaj üzerinden birçok hikaye anlatabilme özelliğinden yararlanıyor. Çoğu zaman, izleyici belirsiz durumlarla başbaşa bırakılırken, her bir karakterin hareketinin arkasındaki sebebi çözümlemesi de bekleniyor. Schude'nin sahnelerinde, set tasarımı, mekan, kıyafetler, ışık ve oyunculuk ön plana çıkıyor. Serinin ilk on fotoğrafı, kavram ve üretim açısından farklı niteliklere sahip. Altı yıllık bir süreçte, farklı işbirlikleri ile gerçekleştirilen bu işlerin hepsi birbirinden bağımsız olarak ortaya çıkıyor. Geniş bir perspektiften anlatılan hikayeler, içlerinde hayal kırıklıkları, mizah, gizem, anlaşmazlık ve günlük eğlenceleri barındırıyor. Hem gerçek mekanlarda, hem de sıfırdan üretilmiş stüdyolarda çekilen fotoğraflar, edebiyat ve sinemadan ilham alıyor. Son beş fotoğraf ise, Ryan Schude'nin ailevi tecrübelerinden esinlenerek kurgulanıyor Bir yıl boyunca planlanıp, beş günde çekilen fotoğraflar, Ryan'ın kardeşi Nicole'un boşanma sonrası yalnız bir anne olarak aileyi idame ettirmesindeki zorluğu konu alıyor. Yarı kurgu, yarı gerçek hikayeler içeren işler, Ryan için yeni bir üretim sürecinin başlangıcı oluyor. Daha ayrıntılı bilgi için x-ist'ten Ece Göymen ile görüşebilirsiniz. San Francisco'da üniversite eğitimini tamamladıktan sonra serbest çalışmayan başlayan ve üç yıl San Diego'da fotoğraf editörlüğü yapan Ryan Schude, şu an Los Angeles, Kaliforniya'da çalışmakta ve yaşamaktadır. Schude'nin katıldığı bazı ulusal ve uluslararası sergiler ve fuarlar arasında Prix De La Photographie (Winners Exhibition, Paris, 2008 karma sergi), Art Director's Club Young Guns Show (New York City, 2008 karma sergi), Galerie 64bis (Paris, 2009 solo sergi), Magenta Flash Forward (Lennox Contemporary, Canada, 2009 karma sergi), Redefining Hollywood (the Factory, Los Angeles, 2011 karma sergi), Busta and Schude (Bleicher Gallery, Los Angeles, 2011 iki kişilik sergi), L. A. te (Bakersfield Museum of Art, California, 2012 karma sergi) ve Contemporary Istanbul'13 yer almaktadır. Ryan Schude's solo show titled Tableaux Vivants is taking place at x-ist between 16 October and 15 November 2014. x-ist is hosting American photographer, Ryan Schude's solo exhibition, titled Tableaux Vivants, between the 16th of October and the 15th of November, 2014. The second foreign artists' solo exhibition to open at x-ist, Ryan Schude's photographs resemble theater scenes. Tableaux Vivants translates to living pictures from French, and Ryan Schude utilizes this genre's quality of telling many different stories from one image. Viewers are expected to analyze the reason behind the every characters' gesture, while they are left alone with uncertain situations most of the time. In this group of Schude's photographs, stages, stage set, space, dresses, light and acting all come into prominence. The first ten photographs of the series have different features in terms of concept and production. Over a six-year period, all of these works were carried out with different collaborations, emerging independently from each other. The stories are told from a broad perspective, covering disappointments, humor, mystery, conflict and daily entertainment within them. They were taken both in real places and studios which were built from scratch, and were inspired by literature and cinema. The last five photographs are constructed by the inspiration of Ryan Schude's family experiences. The photographs, which were planned for a year and taken over five days, are on the subject of the difficulty of maintaining the family as a lonely mother, after the divorce of Nicole, the sister of the photographer. The works involve both semi-fiction and semi-true stories, reflecting the beginning of a new production process."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/bir-fenomen-olarak-imge-kadir-akyol-galeri-ark-22-kasim-13-aralik-2014/", "text": "Galeri ARK, İstanbul-Göztepe, Cemil Topuzlu caddesinde, sanatın Anadolu Yakası'ndaki kalbi olmaya devam ediyor. Farklı renkleri ve sesleri Türkiye sanat ortamına kazandırmayı hedefleyen Galeri ARK, genç sanatçıları da destekliyor. Bu kapsamda Rh+artmagazine dergisi'nin düzenlediği yarışmada, 2013 yılının genç ressamı seçilen Kadir Akyol'un resimlerini sanatseverlerle buluşturuyor. Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Kadir Akyol'un Galeri ARK'da açılan kişisel sergisi için yazdığı katalog metninde bir fenomen olarak imge kavramını sanatçının geçmiş-gelecek, modern-gelenek karşıtlığı içinde yeni bir ilişkisellikle ele aldığının altını çiziyor ve şöyle devam ediyor. medya-dantel-portre gibi birbiri ile ilişkisiz imgelerin aynı düzlemde bir araya gelerek karşıtlık üzerinden yeni bir ilişkisellik oluşturması, yeni bir gerçekliğin ortaya çıkmasına hizmet ediyor. Bu yeni gerçeklik, varlığın kendi hakikatini içinde barındırmakla birlikte, yan yana getirilen her yeni imgenin birbiri ile kurduğu karşıtlık ilişkisi içinde, kendi gerçekliğini kırarak, yeni anlatıların önünü açıyor. Sanatçı, yaşadığı toplumun güç ve iktidar ilişkilerini medya-dantel-portre üçgeninde ele alıyor. Akyol, resimlerinde yer verdiği geleneksel dantel motifi ile doğu-batı sentezine gönderme yaparken, iktidar yapılanmasında önemli bir rol oynayan medyanın temsilini, tek kanallı devlet televizyonunun açılış modunu kullanarak ortaya koyuyor. Yeni teknolojilerin işgali altında tutsak kalan hayatlarımızın, bir iletişim aracı olarak tasarlanan TV'nin dijital soğukluğu ile el emeği olan dantel motifinin geleneksel sıcak imgesinin birbirine nasıl yabancılaştığını modern ile geleneğin gerilim yüklü karşılaşmasını, çarpıcı bir ironi ile gözler önüne seriyor. Kadir Akyol'un bir fenomen olarak imge başlıklı sergisi 22 Kasım 13 Aralık 2014, tarihleri arasında Galeri ARK'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/cairotraces-susan-hefuna-pi-artworks-london-14-october-22-november-2014/", "text": "Pi Artworks London is pleased to announce Susan Hefuna's third solo exhibition with the gallery and her first at our London venue. Cairotraces features a new series of her highly regarded works on paper as well as a newly commissioned palm wood installation. At the core of Hefuna's practice is her fascination with the networks and structures of connection that inhabit public spaces and become the framework for peoples' interactions with each other. She is particularly interested in how these networks become visible through and influenced by architectural models and city planning. For Hefuna, these public spaces, particularly urban centres, are the intersection of politics, architecture, and history and they shape the formation of different social identities. This interest stems from the artists' duel German Egyptian heritage, which has allowed her to observe the towns and cities of two cultures that are simultaneously foreign and familiar to her as well as her nomadic existence as an artist who immerses herself in the life of the various countries she exhibits in. Since the late 90's, Hefuna has mimicked the visual traits of the mashrabiya screens of Cairo to visualise her anthropological inquiry into public spaces. Mashrabiyas are traditional latticework screens built out of interconnected knobs and rods that form unbroken, crosshatch patterns; they beautify buildings with arabesque ornamentation while protecting the inhabitants from harsh sunlight. The screens reflect many of the key issues that affect the interactions the artist observes on a day-to-day basis, the delineation between private and public space, veiling, and voyeurism. Within Hefuna's work, the mashrabiya's interconnected dot and line motifs are a template with which she can reify the intangible networks and structures of connection that inhabit public spaces and become the framework for peoples' interactions. About Susan Hefuna, b. 1962, Germany. Hefuna has had solo exhibitions in 2014 at The Sharjah Art Foundation, Sharjah, UAE; the Osthaus Museum, Hagen, Germany; both branches of Pi Artworks; and Rhona Hoffman Gallery, Chicago, USA. Other recent solo exhibitions include Notationsnotation at the Drawing Centre in New York City, USA (2013); Vantages at the MAD Museum in New York City, USA (2012-13); Susan Hefuna at Rossa Issa projects, London, 2013;Susan Hefuna at Rhona Hoffman Gallery in Chicago, USA (2012); and I Love Egypt A Temporary Learning Camp, a collaborative commission by The Serpentine Gallery, London, UK and Townhouse, Cairo, Egypt, which took place at London's Speaker's Corner in 2011. Group exhibitions include Safar/Voyage at the Museum of Anthropology in Vancouver, Canada (2013) and Encounter at the Katara Arts Center in Doha, Qatar (2012-13) as well as the Sydney Biennale in Australia (2012); On:Line, Drawing of the 21st Century at MoMA, New York City, USA (2010) and Museum as Hub, New Museum, New York City, USA (2010) among others. Hefuna was the recipient of the 2013 Contemporary Drawing Prize of the Daniel & Florence Guerlain Art Foundation in Paris. She has also had her work exhibited at Fare Mondi as part of the 53rd Venice Biennale in 2009. Public collections include the Centre Pompidou, Paris, France; LACMA, LA, USA; British Museum, London, UK; MoMA, NY, USA; Farjam Collection, Dubai, UA; Institut du Monde Arabe, Paris, France; Victoria and Albert Museum; London, UK; Staatsgalerie, Stuttgart, Germany; Collection HH Sheika Salama, Abu Dhabi, UAE; Sharjah Art Museum, Sharjah, UAE and Foundation Louis Vuitton, Paris, France. Publications about Susan Hefuna include Pars Pro Toto Volumes I-III with editor Hans Ulrich Obrist. Volume III was recently presented at Art Dubai 2014. In September, Kehrer Heidelberg published Buildings in collaboration with Osthaus Museum, Hagen. The book showcases the artist's recent Buildings series. About Pi Artworks: Yesim Turanli founded pi Artworks in 1998 in Ortakoy, Istanbul at a time when the Contemporary art market within the Turkish capital was in its nascent stages. Over the past 15 years the gallery has been committed to showcasing the best of Contemporary Turkish and international art. After 10 years of operating in Ortakoy, Pi Artworks moved to Beyoglu, Tophane, not far from one of Turkeys most important public galleries, Istanbul Modern. This pioneering move into an otherwise underdeveloped area spurred other organizations into action, and within one year eight other galleries had relocated to the district, collaborating on projects such as the monthly Tophane Art Walk. In October 2013, the gallery became the first Turkish commercial gallery to expand into London, when it opened a second venue on 55 Eastcastle Street, in the heart of the capital's bustling Fitzrovia district. This ambitious venture is testament to Pi Artwork's commitment to providing both access to Turkish and international artists to existing collectors in London, as well as introduce British audiences to the rich, original and dynamic art that is coming out of Turkey. The inaugural London exhibition, Pi: Housewarming featured the work of seven artists as a preview of the solo shows coming up over the course of the next twelve months. London audiences were introduced to the works of Volkan Aslan, Nezaket Ekici, Susan Hefuna, Horasan, Nejat Sati, Gulay Semercioglu and Mehmet Ali Uysal."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/dunyayi-degistiren-8-saniye-bedri-baykam-ankara-cagdas-sanatlar-merkezi-08-ekim-01-kasim-2014/", "text": "Sergi İstanbul'dan sonra 8 Ekim-1 Kasım 2014 arasında Ankara'da Kennedy Caddesi'nde bulunan Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde açılıyor. 1963 yılında, eşi Jacqueline Kennedy ile katıldığı bir siyasi propaganda gezisi sırasında Dallas Elm Street'de başından aldığı ağır kurşun yarası sonucu ölen JFK'i kimin vurduğu ve yapıldığı söylenen komployu kimlerin organize etmiş olabileceği 50 yıldır çözülemeyen bir giz perdesi... Cinayetten birkaç saat sonra, o gün aynı zamanda bir Dallas polisini de vurduğu iddiasıyla tutuklanan Lee Harvey Oswald, tüm Amerikan polisi ve yetkililerince cinayeti tek başına işleyen, yalnız kaçık statüsüne sokulmuştu. Hakkındaki suçlamaları reddeden Oswald, cinayetten iki gün sonra Dallas'taki gece kulübü işletmecisi olan Jack Ruby tarafından temizlenince bu savları yaymak daha da kolaylaşmıştı. Cinayetin yarattığı etkiyle 1963'te altı yaşındayken karşılaşan Baykam'ın konuya ilgisi o günlerde başladı. Suikastle ilgili detaylı bilgiler toplayabilmek için iki kere Dallas'a ve New Orleans'a giden sanatçı, aynı zamanda JFK cinayetiyle ilgili sayısız kitap okudu, film izledi, 6th Floor Museum yetkilileri ve cinayetin en tanınmış uzmanlarından Robert Groden başta olmak üzere birçok kişiyle görüşmeler yaptı. Baykam'ın sergisinde tual ve 4D çalışmalar, mekan düzenlemeleri, ses ve video yerleştirmeleri yer alıyor. Sergi salonunda Baykam'ın konuyla ilgili 9 saat 45 dakikalık sunum videosu da İngilizce ve Türkçe olarak gösterilecek. Sergi süresince Kennedy cinayeti hakkında panel ve film gösterimi de düzenlenecek. 132 sayfalık sergi kataloğunda Bedri Baykam'ın yanı sıra eleştirmen Emin Çetin Girgin ve adli bilimci Prof. Dr. Sevil Atasoy'un da yazıları bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/gorunmeyen-sitki-kosemen-sanatorium-30-ekim-29-kasim-2014/", "text": "'in fotoğraflarında, portrelerin veya manzaraların barındırdığı toplumsal gerçekliklerin ve hikayelerin izlerini görmek mümkündür. Çoğunlukla insanı temel alıp bireylerin varoluşsal durumlarına ve çevreleriyle olan ilişkilerine odaklanarak, sosyolojik bir bakış açısıyla, figürlerinin başından geçen hikayeleri fotoğraf yoluyla izleyiciye aktarır. Daha önceki çalışmalarında gençlere dair kimlik problemleri ve gelecek kaygıları gibi konuların yanı sıra; toplumumuzda kadınların duruşlarına da değinen sanatçı, onların maruz kaldıkları toplumsal politikalara karşı mücadelelerini fotoğraflarına yansıtır; anı değil, bir anlatıyı yakalayıp insanların çevrelerinde olup bitenleri izleyiciyle buluşturur. Görünmeyen adlı yeni projesinde ise, günlük yaşamda maruz kaldığımız imge ve nesne yoğunluğuna dikkat çekerek, bireyin algısının, iradesinin oynadığı rolü ve geliştirdiği tepkiyi ortaya koymayı; gizemli bir sinematografik anlatım üslubu ile öne çıkarıyor. Kurgusal olmayan bir süreç sonucu çektiği fotoğraflarda, topluma uygulanan baskı, şiddet ve oluşmuş ile olan ön yargı, bir görsel gizlilikte / çeşitlilikte; siyasi, ekonomik, kültürel bir kabullenme veya reddediş halinde; ve tasarlanmış bir kurgu-hikaye olarak izleyiciyi etkisi altına alıyor. Through Sıtkı Kösemen's photography one is able to see, make note of the social stories and realities hidden behind the portraits and landscapes framed. Mainly focusing on individuals and their respective stories, the artist narrates each individual's existential situation and her relationship with the environment from a sociological perspective. Kösemen, previously dealt with issues such as young people's identity problems and their future anxieties, the status of women in our society, now not only aims to reflect the very same people's struggles against social policies but also attempts catching the narration; not the moment, and expose the viewer to what is happening around. In his new project called 'Invisible', Kösemen draws attention to the density of images and objects subjugating us all and highlights the role of an individual's will and perception in a notably mysterious and cinematographic style of expression. In his non fictional photographs, the focus is firmly put on the pressure over the society, the violence and the prejudices accompanying; these impress the viewers as if they were fictional stories rather than visual distractions, or mysteries over the political, economic and cultural norms and objection. You may download the images from the links below."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/hiperrealismo-1967-2013-la-sala-bbk-del-museo-de-bellas-artes-de-bilbao-07-10-14-19-01-15/", "text": "La sala BBK del Museo de Bellas Artes de Bilbao acoge la primera gran retrospectiva en Europa con 68 obras emblematicas del movimiento pictorico hiperrealista, desde sus inicios hasta la actualidad. Esta exposicion constituye la primera gran retrospectiva europea del movimiento hiperrealista y reune 68 obras procedentes de diversas colecciones realizadas por los miembros mas representativos de este estilo pictorico, desde sus inicios en Estados Unidos a mediados de la decada de los anos sesenta hasta su posterior desarrollo internacional, que llega hasta nuestros dias. Se exhiben pinturas de 34 artistas a partir de la primera generacion de maestros norteamericanos John Baeder, Tom Blackwell, Chuck Close, Don Eddy, Richard Estes o Ralph Goings, entre otros hasta diversos pintores actuales. La muestra se distribuye por orden cronologico y comienza con los fundadores del fotorrealismo norteamericano de los anos sesenta y setenta: John Baeder, Robert Bechtle, Charles Bell, Tom Blackwell, Chuck Close, Robert Cottingham, Don Eddy, Richard Estes, Audrey Flack, Franz Gertsch, Ralph Goings, John Kacere, Ron Kleemann, Richard McLean, Jack Mendenhall, David Parrish, John Salt y Ben Schonzeit. Esta seccion incluye obras miticas del movimiento, como las celebres cabinas de telefono de Estes o la iconografia de los restaurantes de comida rapida de Goings. Las dos siguientes generaciones, desde los anos ochenta hasta nuestros dias, representan la internacionalizacion del movimiento y su redefinicion a partir de las nuevas posibilidades tecnicas propias de la era digital: Anthony Brunelli, Davis Cone, Randy Dudley, Robert Gniewek, Gus Heinze, Don Jacot, Bertrand Meniel, Rod Penner, Bernardo Torrens, Roberto Bernardi, Clive Head, Ben Johnson, Peter Maier, Robert Neffson, Yigal Ozeri y Raphaella Spence. Cerca de cincuenta anos tras su aparicion, el hiperrealismo continua vigente en nuestros dias y siguen aun en activo muchos de los pintores que dieron inicio al movimiento. A ellos se han ido sumando artistas de diversas generaciones que han dado a este estilo caracter internacional. Organizada por el Institut für Kulturaustausch de Tubinga y comisariada por su director, Otto Letze, la exposicion se inauguro en la Kunsthalle de Tubinga y viajo mas tarde a varios museos europeos, entre ellos el Museo Thyssen Bornemisza y el Birmingham Museum & Art Gallery, instituciones en donde se presento con exito el pasado ano. A mediados de los anos sesenta surgio en Estados Unidos un grupo de artistas, que utilizando la fotografia como base, pintaban con gran realismo objetos y escenas de la vida cotidiana contemporanea. Formaron el movimiento hiperrealista, que en el mundo anglosajon se conoce con el termino photorealism. El movimiento establecia que eran fotorrealistas aquellos artistas que abiertamente empleaban la camara fotografica como herramienta esencial para ejecutar sus pinturas. Trasladaban la imagen al lienzo lo mas objetivamente posible y con una ejecucion tan minuciosa que producia en el espectador una sorprendente ilusion de realidad, privada de cualquier emocion. La amplia representacion del movimiento en la Documenta de Kassel de 1972 supuso su consagracion y, sobre todo, produjo gran revuelo en un panorama artistico que desde 1945 habia estado dominado por el arte abstracto. La critica lo califico como anti-intelectual y reaccionario: no es arte, sino virtuosismo copista. La figuracion centrada en representar temas intrascendentes y el metodo pictorico basado en el uso de imagenes fotograficas llevadas al lienzo mediante procedimientos mas o menos mecanicos generaron una autentica convulsion en el mundo del arte. A pesar de ello la vinculacion entre fotografia y pintura no era nueva y ya desde el impresionismo, y hasta las serigrafias pop de Warhol, entre otros, el interes por la realidad y el entorno personal del artista tuvo en el uso de la camara un aliado fundamental. Con la incorporacion de la moderna tecnologia de la imagen, el hiperrealismo abrio un enorme campo para el arte, que desde entonces no ha cesado de aprovechar sus avances. Si en un primer momento los artistas utilizaron imagenes publicadas en periodicos y revistas, mas tarde decidieron realizar ellos mismos la toma fotografica. Trasferian despues la imagen al lienzo utilizando un sistema de cuadricula o de proyeccion de diapositivas para, finalmente, ejecutar la pintura con pincel o aerografo. En la actualidad la era digital ha anadido el uso de camaras fotograficas de alta resolucion, ordenadores y programas de imagen que han revolucionado el oficio de pintar y que permiten a cada artista elaborar un metodo propio y a la medida de sus intereses. La laboriosidad tecnica y la ejecucion precisa de estas obras, generalmente de gran tamano, producen en el espectador un asombro que remite a generos centrados en el uso del trampantojo y en la reproduccion fiel de brillos y texturas, presentes en otros momentos de la historia del arte, como las naturalezas muertas del barroco espanol o de la pintura holandesa del siglo XVII. Ademas del uso de la camara, el movimiento hiperrealista heredo del pop la pasion por los iconos de la sociedad de consumo y el mundo de la publicidad, aunque la ironia pop es sustituida en el hiperrealismo por la distancia emocional. Comparten ambos movimientos el gusto por las superficies acristaladas de los escaparates que permiten recrearse en las imagenes que se reflejan deformadas en ellos, los automoviles y las motos relucientes, los letreros luminosos de los cines y teatros, el colorido de los restaurantes de comida rapida y sus botes de ketchup, la arquitectura art deco o la iconografia kitsch. Son fragmentos de la vida cotidiana norteamericana, escenas banales y articulos de consumo convertidos en motivo artistico. Temas intrascendentes del mundo que nos rodea dominado por la sociedad de consumo, la publicidad y los medios de comunicacion de masas, captados primero a traves de la fotografia y trasladados despues al lienzo mediante un laborioso proceso completamente opuesto a la inmediatez de la instantanea fotografica que da origen al cuadro. Los temas evolucionan desde los iconos culturales del american way of life hasta las grandes vistas panoramicas urbanas o las representaciones de figuras humanas, mas propias de los hiperrealistas europeos. Los pioneros del hiperrealismo trabajan de forma aislada en Nueva York y California a comienzos de los anos sesenta del siglo XX, momento en el que la fotografia se revela como un instrumento importante para los medios de comunicacion y la cultura de masas. Robert Bechtle pinta la vida cotidiana de los barrios de las ciudades norteamericanas; Richard Estes comienza a reflejar fragmentos del paisaje neoyorquino; Chuck Close trabaja cuestiones de escala al pintar sus celebres retratos sobredimensionados; y Audrey Flack, la unica mujer de este grupo inicial, realiza sus primeros trabajos. En general, los temas seleccionados muestran los iconos culturales el estilo de vida norteamericano: Tom Blackwell pinta escaparates y motocicletas como simbolo de libertad; Ron Kleemann grandes camiones; Don Eddy las brillantes carrocerias de los automoviles y Ralph Goings American diner, los iconicos establecimientos de comida rapida. Otros artistas producen naturalezas muertas con objetos banales. Charles Bell lo hace con coloridos juguetes de hojalata y maquinas recreativas, Ben Schonzeit con grupos de alimentos y Audrey Flack con objetos personales. Los motivos urbanos son tambien habituales. Robert Cottingham se interesa por las tipografias, Richard Estes por las cabinas telefonicas, y John Baeder y Ralph Goings por las escenas de restaurantes. El mundo rural, con sus modernos cowboys, y la clase media norteamericanase reflejan en las pinturas de Richard McLean, Jack Mendenhall o Robert Bechtle. Por ultimo, el retrato es objeto de atencion por parte de Chuck Close, que se pinta a si mismo y a sus amigos, y del suizo Franz Gertsch, el unico representante, junto con el britanico John Salt, del hiperrealismo no estadounidense de esta primera generacion. La segunda generacion, que trabaja en los anos 80 y 90 del pasado siglo, se caracteriza por la internacionalizacion del movimiento y por la introduccion de las nuevas tecnologias digitales que permiten novedades compositivas. Los pintores se centran en paisajes urbanos de grandes dimensiones, a menudo en formato panoramico. El italiano Anthony Brunelli fotografia motivos con un objetivo gran angular para yuxtaponer despues las tomas en el lienzo; Robert Gniewek refleja espacios urbanos nocturnos; Davis Cone pinta antiguas salas de cine; Rod Penner consigue una enorme precision tecnica a partir del uso de camaras digitales de alta resolucion; y Don Jacot pinta juguetes de hojalata. Los hiperrealistas actuales trabajan con los medios mas avanzados para conseguir llevar el fotorrealismo a una nueva dimension. La nitidez de los contornos y la alta definicion que proporcionan las imagenes digitales hacen que el objeto representado se convierta, literalmente, en un objeto hiperreal. Roberto Bernardi representa bodegones de objetos, Bernardo Torrens desnudos femeninos, Raphaella Spence toma sus imagenes desde lo alto de rascacielos o desde helicopteros, Peter Maier se interesa por la representacion de superficies y Ben Johnson por las arquitecturas. La fascinacion por la ciudad sigue viva en artistas como Robert Neffson o Clive Head. Son, pues, tres generaciones de artistas y cincuenta anos de evolucion de los temas y tecnicas de un estilo que, utilizando la fotografia como punto de partida, continua asombrando al publico por la tecnica impecable y por la precision con la que es capaz de plasmar objetos y escenas del mundo que nos rodea."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/safak-gunes-gokduman-muazzez-ilmiye-cig-ile-hitit-ve-sumer-ulkelerine-bir-yolculuk/", "text": "Sümerlere ve Hititlere ilişkin eserleri ile tanıdığımız M. İlmiye Çığ, 1914 Bursa doğumlu. 1931'de ilkokul öğretmenliğine başlayan Çığ, Eskişehir'de beş yıla yakın bir süre öğretmenlik yaptı. 1936'da Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne girerek burada Sümeroloji, Hititoloji, Arkeoloji eğitimi alan M. İlmiye çığ 1940'ta mezun oldu. İstanbul Arkeoloji Müzelerine Çiviyazısı Uzmanı olarak atandı. Müzedeki Sümer, Akad, Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazısı belge üzerinde 33 yıl çalıştıktan sonra emekli olan Çığ, çalışmalarını halka dönük kitaplarla devam ettirdi. Kur'an, İncil ve Tevrat'ın Sümer'deki kökeni, Sümerli Ludingirra, İbrahim Peygamber, İnanna'nın Aşkı, Hititler ve Hattuşa, Zaman Tüneliyle Sümer'e Yolculuk adlı kitaplarıyla bizleri yaklaşık 3500 yıl öncesine götürerek Sümer ve Hitit medeniyetleriyle tanıştırdı. Yalın ve içten anlatımıyla sesini akademik çevrenin dışına ulaştırmayı başardı. Biz de sizler için onunla görüştük. Muazzez İlmiye Çığ: Ben ilkokul öğretmeniydim. O dönemde bir defaya mahsus olmak üzere öğretmenleri üniversiteye aldılar. Çünkü biz meslek okulundan mezunduk ve meslek okulundan mezun olanlar üniversiteye giremiyordu. Ancak Dil Tarih Fakültesi açılınca eski öğretmenler Atatürk'e haber gönderip öğretmenlerin de bu fakülteye alınmasını talep ediyorlar. Bu kabul edilince ben ve arkadaşım Hatice Kızılyay hemen üniversiteye gittik. Ben Fransızca'ya gidecektim, o tarih bölümüne gidecekti. Biz gittiğimizde eğitim başlayalı bir buçuk ay olmuştu. Bizim bölümler doluydu. Bize dediler ki Hititoloji bölümü yeni açıldı. Yeni hoca geldi. Derslere yeni başlanacak. Buraya gelin, ardından Sümeroloji, arkeoloji ve tarih alacaksınız. Biz de girdik de ne olursa olsun, dedik. Ne lojiler biliyoruz, ne Hitit biliyoruz. Bunların hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. Sonra derslere başladık. Hocalarımız hep Alman'dı. 1933'te Almanya'da Nazi devleti çıktı. Bu dönemde Hitler Yahudileri ya da ailesinde Yahudi olanları evvela üniversiteden atmaya başladı. Profesörler, doçentler hep atıldı. Bunlar önce şaşkına dönüyor, sonra İsviçre'de bir cemiyet kurup bütün milletlere bizi alın diye başvuruyorlar. Kimse almıyor. İsviçre'den bir profesörü Atatürk çağırmış, bizde yüksek eğitim yapılacak, bunun için bir proje hazırla diye. Bunun üzerine üniversiteden atılan profesörler Türkiye'ye başvuruyor. Atatürk Derhal gelsinler diyor. Çünkü Atatürk bir yüksek eğitim yapmak istiyordu; ama maddi olanak yoktu, eleman yoktu. 1920'de Atatürk pek çok çocuğu yurt dışına gönderdi. Ancak bunların okuyup eğitim verecek duruma gelmeleri çok uzun zaman alacaktı. Bunun üzerine Atatürk üniversiteden atılan hocaları getirtti. Milli Eğitim Bakanı Naziler döneminde atılan ve Türkiye'ye gelen üniversite hocaları için bir sözleşme yapıyor. Milli Eğitim Bakanı şöyle diyor. Bundan sonra bu kimseler ister hapiste ister serbest olsunlar, artık Türklerin memurudur. Almanya artık bunlara bir şey yapamaz. Eğer yapacak olursa biz çaresine bakacağız. Böyle bir şeyi yapmak çok önemli. Bu adamlar gelirken bir sene sonra Almanlar çok zorluk çıkarıyor. Ama yine bir şey yapamıyorlar. Benim hocalarım onlardandı. Elimizde kitap yoktu. Laboratuvarımız yoktu. Kitap isteyene kitap, laboratuvar isteyene laboratuvar sağlandı. Benim hocam Almanya'da ölen birinin kitaplığının çok önemli olduğundan söz etmişti. Hemen para veriyorlar, getirtiyorlar kitaplığı. Düşünebiliyor musunuz? Biz o dönemden sonra kitap bulamadık. Bir de bu hocaların yanına tercümanlar koydular. Tercümanlar vasıtasıyla biz okuduk. Ancak hocalara iki sene içinde Türkçe'yi öğreneceksiniz diye bir şart koydular. Hakikatten de hocalar Türkçe'yi iyi öğrendiler. Biz orada dört sene okuduk. Hocamız bize üniversitede kalın dedi. Biraz gençlik, biraz da düşüncesizlik nedeniyle kalmadık. Müzeyi istedik, müzeye tayin olduk. Otuz üç sene çalıştık ama bir gün olsun pişman olmadık. Bu süre içinde tabletleri kazılardan çıktığı gibi temizledik, tasnif ettik, numaraladık. Böylece, güzel bir arşiv yaptık. Bu arada yayınlar yaptık. Çünkü herkes müzede çalışmaya gelemiyordu. Hukuki metinler, idari metinler, edebi metinler şeklinde sekiz kitap yayınladık. Bu da aşağı yukarı 3000 tablet demek. Sonra emekli olduk. M. İ. Ç.: Ben 65'i beklemeden biraz, erkence emekli oldum. Evde emekli ol diye beni çok sıkıştırdılar. Emekli olduktan sonra birçok şey oldu, hemen çalışamadım. Eşimi kaybettikten sonra tekrar çalışmaya başladım. Artık müzede çalışamadığıma göre bildiklerimi halka dönük kitaplar haline getirerek faydalı olayım, dedim. İnanna'nın Aşkı'nın oyun haline gelmesi çok enteresan. Cem Sultan'a ait bir opera vardı. Onu dinlemiştim, o bana ilham verdi. Bu İnanna'nın bu kadar şarkıları var, konu da var, bunu opera gibi yapsak çok evrensel bir şey olur, dedim kendi kendime. Şiirleri topladım, ona bir oyun havası verdim. Müzikal olmasını çok istedim ama hala bir şey yapılmadı. İlgilenilse çok güzel olacağını tahmin ediyorum. Opera genel müdürünün nazarı dikkatini celbetti. Onunla konuştuk bir şeyler yapalım, diye. Hala olmadı. Gılgamış'a gelince, Gılgamış destan olarak yazılmış. Tabi bunlar bir parça halinde bulunmadı. Kırıklar ve bozukluklar vardı yer altında kaldığı için. Hemen hemen yüzde 60'ı okunmuyordu. Destan şeklinde yazılsaydı daha çok akademisyenlere hitap edecekti, çünkü kırık yerleri belirtilecekti vs. Ben evvela tercüme edeyim dedim, baktım olmayacak onun üzerine öykü yapmaya karar verdim. Ana temayı bozmadan öykü haline getirdim. Gılgamış destanı İ. Ö. 12. yüzyılda Akadça olarak yazılmış. Daha sonradan 1700'lere ait Sümerce yazılmış olanına ekledim, bir bütün olsun diyerek. Herkes Gılgamış destanının konusunu anlasın istedim. Ş. G. G.: Hititler ve Hattuşa adlı kitabınızda Hititleri gelenekleri, inançları, sosyal ve siyasal yaşamlarıyla anlatırken o dönemi 14 yaşındaki İştar'ın gözüyle günümüz yaşantısıyla kıyaslıyorsunuz. Bu kitabı İştar'ın anıları olarak kaleme almışsınız. Biraz da bundan söz etsek. M. İ. Ç.: Aslında tam anlamıyla bunu söylemiyorum. Birçok hititoloğumuz var; ama onlar bilimsel yazıyor. Bu nedenle de onları bilimsel çevreler okuyor. Bizim müzede yazdığımız yazılar, makaleler var. Ben onları ortaya koysam kimse anlamaz. Ne zaman halka dönük yazılırsa o zaman okunur. Onlar daha henüz halka dönemediler. Şimdi Sedat Alp yeni bir şey yapıyor. Hititler hakkında. Halka dönük bir şey yapıyor. Ben ön ayak oldum galiba ona. Gençler ise bilimsel çalışmalar yapıyorlar. Yaptıkları bilimsel çalışmalar da bilimsel ortamda kalıyor. Türkmenistan'ın merkezine yakın bir yerde bir şehir bulmuşlar. Daha yeni okudum. Yay da var diyorlar. Bu yazı nedir? Kazım Mirşan'ı bilirsiniz. O kırk seneden beri Türk yazıları üzerine çalışıyor. O, Türkler konuşmaya başladığı günden itibaren yazmaya başladılar, diyor. Peki neyle yazdılar? Damgalarla... Her damga bir şey ifade ediyor, diyor. Bakacaksınız bir gün yazıların menşeinin Türklerde olduğu anlaşılacak. Gençlerin bu konu üzerinde durmasını çok istiyorum. M. İ. Ç.: Beni çok etkileyen bir metin var, ondan bahsedeyim. Sümer'de tek evlilik var. Ama kadın kadınlık vazifesini yapamayacak durumdaysa kadının rızasıyla adam başka bir kadınla evlenebiliyor. Bu konuda elimize çok enteresan bir metin geçti. Sümer'de her şey de mukaveleler var; satın alma, kira, borç verme, borç alma, evlenme... Her şey yazılı. Mesela; evlilikte resmi belge yoksa o belge sayılmıyor. Düşünün bundan 4000 yıl önce. Elimize geçen belgede kadının biri kocasıyla sözleşme yapıyor. Metinde şöyle deniyor: Ben falan kadını kendime kardeş, kocama karı olarak alıyorum. Eğer kocam beni boşayacak olursa ben onu beraber alıp götüreceğim. Mukaleve bu. Şahitler önünde bunu yazdırıyor. Kadındaki güce bakın. Çok ilginç geldi bana. M. İ. Ç.: Yakında Sümer hayvan masalları çıkacak. Sümerlerde küçük fıkralar vardı. Onları genişleterek hayvan masalları yaptım. Şimdiye kadar hep hayvan masallarının Yunanlılarda başladığı söyleniyordu. Ben Yunanlılarda başlamadığını, onun da Sümer'de başladığını söylemek için yazdım. Öyle şiirler var ki! Tanrıça İnanna cinsel yaşamın koruyucusu. Onun Tevrat'ta ne şekilde bulunduğunu çıkarttım. Bir de Kral Süleyman'a ait birçok şey çıkarttım. Bunları birbirine ekleyip bir kitap oluşturmak istiyorum; ama hangi birini yazacağım. Zaman yetişmiyor. Not: Bu yazı daha önce Sanat Antika Koleksiyon Dergisi, Yıl: 2003, Sayı:3, Sayfa 79-83 yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/tesvikiye-sanat-galerisi-30-yil-sergisi-16-ekim-10-kasim-2014/", "text": "Teşvikiye Sanat Galerisi, 1984 yılından bugüne uzanan 30 yıllık serüvenini, çok özel bir sergi ile kutluyor. 16 Ekim 10 Kasım tarihleri arasında açılacak olan sergide Altan Çelem, Doğan Paksoy, Ergin İnan, İrfan Okan, Komet, Mahir Güven, Mehmet Güleryüz, Mehmet Günyeli, Mustafa Ata, Resül Aytemür, Şahin Paksoy, Yavuz Tanyeli'nin eserleri izleyici ile buluşacak. Kurulduğu günden bu yana Türkiye'den ve dünyadan sayısız sanatçının kişisel sergisine yer veren, pek çok genç sanatçının kariyerinde önemli bir yeri olan, klasik ve çağdaş sanatın ve özellikle figüratif resmin önde gelen mekanı olarak kabul edilen galeri, çeşitli konseptler altında gerçekleştirdiği sergiler ile Türkiye'nin sanat belleğinde çok özel bir yer kaplıyor. Teşvikiye Sanat Galerisi'nin köklü ve yenilikçi uzun serüvenini kutlayan 30. yıl sergisi, 16 Ekim tarihinde açılıyor ve tüm sanat izleyicilerini bu tarihi süreci kutlamaya davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/toplumsal-cinsiyet-ve-edebiyat-sohbetleri-2014-sabanci-universitesi/", "text": "Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Dizisinin üçüncüsünü bu yıl gerçekleştireceğiz. Seminerlerimizi Edebiyatta Toplumsal Cinsiyet, Türkiyeli Kadın Edebiyatçılar ve Edebiyatta Kuir başlıklarıyla üç bölüm halinde düzenledik. Edebiyatta Toplumsal Cinsiyet başlıklı ilk bölümümüzde erkek ve kadın yazarların yapıtlarında toplumsal cinsiyetin nasıl konumlandığını inceleyeceğiz. Türkiyeli Kadın Edebiyatçılar başlığını taşıyan ikinci bölümde Türkiyeli kadın şair ve yazarların yapıtlarında toplumsal cinsiyet rollerinin nasıl kurgulandığını irdeleyecek, Edebiyatta Queer başlıklı üçüncü bölümümüzde ise kadın ve erkek edebiyatçıların eserlerindeki kuir alt-metinlerine odaklanacağız. Bu derslerde farklı coğrafyalara, dönemlere ve dillere ait edebiyatçıların eserlerini, bu eserlerde kurgulanan kadınlık ve erkeklik hallerine odaklanarak toplumsal cinsiyet merceğinden okumaya çalışacağız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/yuzyillik-hikaye-yesilcam-hulya-kupcuoglu-sergisi-summart-16-ekim-06-kasim-2014/", "text": "Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide Hülya Küpçüoğlu Yeşilçam filmlerinden 100 yıl boyunca aklımızda kalan sinematografik imgeleri farklı renk katmanlarıyla oluşturduğu yüzeyler üzerinde izleyiciye sunmaktadır. 100 yıl boyunca hayatımızın bir parçası olan Yeşilçam karakterleri ve mekanlarının yer aldığı sergi 16 Ekim-6 Kasım tarihleri arasında Summart'ta görülebilir. Görsel Sanatlar, müzik, edebiyat, felsefe, sahne ve performans sanatları alanlarında yeni bir buluşma noktası olan Summart, aynı zamanda sanatseverler için yoğun bir iş gününün sonunda dostları ile bir araya gelerek soluk alabilecekleri bir alan olarak tasarlandı. Çağdaş sanatı ve kültür hayatını yeniden yorumlamak isteyenleri bekliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/11/yuzyillik-hikaye-yesilcam-hulya-kupcuoglu-summart-16-ekim-06-kasim-2014/", "text": "Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide Hülya Küpçüoğlu Yeşilçam filmlerinden 100 yıl boyunca aklımızda kalan sinematografik imgeleri farklı renk katmanlarıyla oluşturduğu yüzeyler üzerinde izleyiciye sunmaktadır. 100 yıl boyunca hayatımızın bir parçası olan Yeşilçam karakterleri ve mekanlarının yer aldığı sergi 16 Ekim-6 Kasım tarihleri arasında Summart'ta görülebilir. Görsel Sanatlar, müzik, edebiyat, felsefe, sahne ve performans sanatları alanlarında yeni bir buluşma noktası olan Summart, aynı zamanda sanatseverler için yoğun bir iş gününün sonunda dostları ile bir araya gelerek soluk alabilecekleri bir alan olarak tasarlandı. Çağdaş sanatı ve kültür hayatını yeniden yorumlamak isteyenleri bekliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/12/bir-kent-masali-besir-bayar-mersin-t-s-o-10-22-ekim-2014/", "text": "Montaj fabrikaların çoğalması ile ortaya çıkan iş üretme biçimiydi. Bu üretim, birey ve sanatı da etkilemiştir. Yan yana ya da alt alta gelmesi düşünülmeyen nesneler montajlanarak bir bütün oluşturur. Montajlama hali sadece konu olarak işlenmez sanatta aynı zamanda teknolojik malzemeleri de sanatsal üretime sunar.. Sadece yağlıboya, suluboya, karakalem yani klasik resimleme malzemeleri değil; projeksiyon, fotokopi, dijital baskı vb. malzemeler de sanatın üretimine kendisini sunar. Tıpkı kendi masallarımız yaşarken tüm çevresel malzemeleri, düşünceleri kullanmamız gibi. Çıkarımlarımda yoğun olarak kullandığım kent temasında, kendisi için oyun alanı arayan çocuk ve dinlenmek için alan arayan bir yetişkin plastik bir değer olarak montajlanarak, eklemlenerek yer alır. Koca bir kent evinizin yanı başında uğuldarken, bir çocuğun boş bir arsada tek başına tozu dumana katarak oyun oynadığını görebilirsiniz. Diğer yandan bir yetişkini, oturduğu bankta düşüncelere dalmış bir şekilde toprağı karıştırırken görebilirsiniz. Resimlerimde imgelediğim kent ve olgusunun bende yarattığı duygu durumu, her bireyin bir masalı olduğu ve bu masalın katmanlar halinde yaşadığıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/12/doc-dr-ulas-basar-gezgin-latin-amerika-film-festivalinin-hanoi-ardindan/", "text": "2013 Arjantin yapımı filmin güldürü öğeleri güçlü; ancak, film, aslında, bir banka soygunu filmi olarak, 'Ocean's Eleven' serisinin Arjantin uyarlaması havası veriyor. Latin Amerika sinemasını tanıtmaktan da uzak. Bir Venezuela filmi olan 'Simon Bolivar', başarılı oyunculuklarla ve her şeyden önce, Venezuelalıların kurtarıcı lider olarak gördükleri Simon Bolivar'ı kahramanlaştırmak yerine zaafları olan sıradan bir insan olarak resmetmesi dolayısıyla övgüyü hak ediyor. Filmde, hamaset yok. Simon Bolivar'ın sürgündeki çöküntü dönemi ve yeniden liderliğe yükselip Jamaika'dan köle devriminin bağımsız devletle sonuçlandığı tek ülke olan Haiti'ye ve oradan sonunda Venezuela'ya gidişinin öyküsü bu. Aslında, film, Simon Bolivar'ın renkli yaşamının bir filmden çok bir film serisi, ırmak film ya da dizi film olmaya çok uygun olduğunu da gösteriyor. Film, Bolivar'ın yaşamının en sönük yıllarını ele almasına karşın ilgi uyandırmayı başarıyor. Filmin iletilerinden biri şu: Lider doğulmaz, lider olunur. Herkes uygun koşullar ve belirli kişilik özellikleriyle bir kahraman olabilir. Bu, kimi sosyalist ülkelerde görülen lider kültünün panzehiri olduğu için not alınmalı. Özetle, lidere tapmayın, onun gibi olmaya çalışın diyor film. Güldürü öğeleriyle süslü 2011 Brezilya yapımı 'Heleno', sıradışı bir futbolcunun yaşamını konu alıyor. Amma ilginç bir kişilik, görüyor musunuzdan öteye geçmeyen, büyük bir bölümü siyah-beyaz olduğu için de izleyiciyi sıkan bir film. Brezilya'da değil de başka yerde geçse de olurdu dedirten bir film. 2004 Peru yapımı film, donanmadan ayrılan Santiago'nun hayata tutunma çabasını anlatıyor. Bolca aile içi şiddet sahnesinin olduğu film, Vietnam-Amerikan Savaşı'ndan dönen Amerikalı 'gazi'nin bu toplum beni anlamıyor tarzı içlenmelerine dayanan Amerikan filmlerine bir hayli benziyor. 2012 Meksika yapımı olan film, çocuğunu hastalıktan kaybetmiş olan bir kadının iç dünyasıyla seyirciyi bunalımdan bunalıma sokuyor. Kendini tekrar eden izlek ve sahnelerle ve yavaş temposuyla seyirciye bir an önce bitsin dedirtiyor. 2013 Panama yapımı filmde bir albino bowling'cinin daha yeni kalp krizi geçirmiş babası ve yolda tanıştıkları bir genç kadın ve köpeği ile turnuva için Ekvador'a doğru yolculuklarına tanık oluyoruz. Baba-oğul ilişkisinin derinliklerine ve oğulun ikili ilişkilerindeki 'başarısız'lıklarına doğru yol alıyoruz. Ortalamanın üstü denebilecek film, yine, herhangi bir ülkede geçebilecek bir biçimde, zayıf bağlamlı olarak kurgulanmış. 2011 Şili yapımı film, festivalin en başarılı filmlerinden biri. Şili çöllerinde (2012'de bu çöllerde yolda kalıp geceleri donmuşluğum vardır) bir film çekmek isteyen İspanyol yönetmen, başkent Santiago'da, hazırladığı kovboy filmi senaryosu için yapımcılarla görüşmekte; onlara adeta yalvarmaktadır. Ancak, hepsi, senaryonun sıkıcı ve ruhsuz olduğunu söylemektedirler. Morali bozulur; basar gider Şili çöllerine. Kasabaya vardığı gibi, başka biri sanılır; ondan sonra başına gelmedik kalmaz. Kaçırılır, vurulur, dövülür, susuzluktan ölmek üzereyken kurtarılır vb... Başına her gerçek olay geldiğinde, senaryosunu nasıl düzelteceğini düşünür. Sonunda senaryo muhteşem olur ama kendisinin bu süreçte yitireceği çok şey olacaktır. Sürpriz sonuyla da heyecanlandıran film, önerilir. Filmin gerçek ile kurgu arasında gidip gelmesi, ona profesyonel bir nitelik kazandırmış. 2013 Kolombiya yapımı film, insanlardan tümüyle uzak bir biçimde yaşayan amcamızın ergenliğe girmek üzere olan kızının onun yanında kalmaya başlamasını konu ediniyor. Ağır ilerleyen film, sıkıcı olabiliyor; ancak doğa belgeselleri izlemeyi seviyorsanız, o kadar da sıkılmayabilirsiniz. 2003 Uruguay yapımı film, daha önce hiç denizi görmemiş olan kafadarların denize yolculuğunu anlatıyor. Güzel bir konu, ancak yeterince işlenmemiş. Gülünç kişilikler ve eğlendirici konuşmalar yeterli görülmüş. Oysa, filmin ana düşüncesi, çeşitleme yapmaya çok uygun. (Benzer bir konu işleyen bir öykü için bkz. http://rizaarican. blogspot. com/2013/10/denizi-ozleyen-adam-tek-parca. html ). 2005 Küba yapımı film, 12 yaşlarındaki bir kızla erkeğin çocuksu aşklarını konu alıyor. Kızın ailesiyle yurt dışına yerleşme durumu ortaya çıkınca, ikili, izin kağıdını onaylamasın diye kızın annesiyle ayrı yaşayan babasının yanına, Havana'dan Küba'nın en ucuna kaçak olarak yolculuk ediyorlar. Çok eğlenceli, çocuksu bir film. Arkadaşlık kavramını düşündürüyor. Festivaldeki diğer filmlerin tersine, bu film, Küba'dan başka bir yerde geçemezdi, dedirtiyor. Film, festivaldeki en iyi filmlerden biri. Bir kere, filmde Küba'daki toplumsal yaşamı görüyoruz. Okulda çocuklar neler yapıyor; insanların birbirleriyle ilişkileri nasıl vb. Tek sorun, filmin adı. Filmin adı, içeriği yansıtmıyor. 2002 Arjantin yapımı tümüyle animasyon olan film, aslında, bir bütünlük taşımaktan çok, birbirinden bağımsız birkaç kısa film havasında. Bu haliyle, diğer filmlerle aynı kategoride değerlendirmek doğru olmaz. Genel olarak başarılı olduğu da söylenemez. 2013 Meksika yapımı olan bu film, eşini yıllar önce kaybetmiş zengin babanın sorumsuz bir biçimde yaşayan üç çocuğunu ölmeden önce yola getirme çabasını konu alıyor. Baba, onları tüm mallarına el konduğuna inandırıyor ve dedelerinin metruk evinde yaşayıp vasıfsız işlerle bir süre geçinmeye çalışıyorlar. Film, festivalde seyirciyi en çok güldüren filmlerden biri oldu; ancak üst düzey bir film olduğunu söylemek zor. Film, konusu itibariyle, Tarık Akan'lı ve Hulusi Kentmen'li 'Ah Nerede' filmini anımsatıyor. Haiti Devrimi'ni konu alan oldukça başarılı bir film. Düşündürüyor; hüzünlendiriyor; sevindiriyor. Film, devrimin lideri Toussaint Louverture'ü konu alıyor. Geriye dönüşlerle süreğen akışın dışına çıkan filmde, reel politikaya ilişkin birçok ders bulunuyor. Latin Amerika Film Festivali'nin tümüyle profesyonel bir çalışma olduğunu söylemek zor. Seçici kurul da ödüller de yok. Film seçimleri, her bir büyükelçiliğe bırakılmış gibi görünüyor. Böyle olunca, bu tür festivallerde bir ölçüde beklenen ülke sinemasını niteleme özelliği ya da üst düzey bir sanat eseri olma beklentisi, çoğunlukla rafa kaldırılmış gibi bir izlenim oluşuyor. Yine de, bu haliyle bile, başarılı olduğu söylenebilir. Festivalin en iyi filmleri, Viva Cuba, Sal ve iki tarihsel yapım: Simon Bolivar ve Toussaint Louverture."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/12/sabahattin-sen-aynali-koruk-olmasa/", "text": "Konu Devlet Güzel Sanatlar Resim ve Heykel yarışması. Abdulkadir Günyaz, Adnan Turani, Kaya Özsezgin ve derginin sahibi Tevfik İhtiyar konuyu tartışıyorlar. Bu sergi ve yarışmaya ilginin neden azaldığını konuşuyorlar. İlginç bölümü olduğu gibi aktarıyorum. İlginin neden azaldığını sanata yaklaşımdaki korkunç boyuttaki bir yanılgının nelere patladığını anlamamız açısından önemli. Biz neden geriyiz, sorusuna çok açık bir yanıtla karşılaşıyoruz. Adnan Turani yanıtlıyor: Çünkü Türkiye'deki kültürel yayılma, kültürel sorumluluk yavaş yavaş Akademi'nin dışına çıkmaya başladı. Akademi artık Türkiye'yi temsil edemez oldu. Birden bire bir soğuma başladı. Artık Akademi'nin sözü geçmiyordu. Enteresan bir olay anlatayım: O sergilerin birinde Jüri üyesiyim. Jüride Bedri Rahmi, Sabri Berkel, Şadi Çalık, Hüseyin Gezer ve Refik Epikman var. Birileri sanat eseri diye adi bir çerçeveyi bir aynaya geçirerek ve altına imza atarak getirip asmış... Pop bir mantık. Ben böyle bir şeyde güzel sanatların hafife alınması tehlikesini gördüğüm için itiraz ettim. Bu spekültif bir olaydır. dedim. Bedri Bey bana, Spekülatif ne demek? dedi. Değersiz bir şeyi değerli olarak yutturmaya kalkarsan bu spekülatif olur. dedim. Aradan pop bir mantık değerlendirmesinin üzerinden oldukça ilginç bir zaman geçmiş. Bu süre içerisinde sanatı kimin hafife alıp almadığı da gün ışığına çıkmış durumda. O aynayı verenin alnından ne denli öpsek azdır. Çünkü olay 1973 öncesi yaşanmış. Zaman içerisinde sanatın hafife alındığını değil, sanatı anladığını sananların kaldıramayacağı bir ağırlıkta olduğu anlaşılıyor. Bu konunun gündeme geldiği Devlet Resim ve Heykel sergisi için toplanan seçici kurulda Bedri Rahmi Eyüboğlu da var. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun ölüm tarihi 21 Eylül 1973. Bu değerlendirmenin 1973 yıl öncesi yapılmış olduğu açıkça belli oluyor. 2005 yılında da bir söyleşide dile getirilmiş. Bence oldukça düşündürücü ve aydınlatıcı bir durum... Bir zamanlar sergi için verilen çalışma spekülatif diye adlandırılırken aradan geçen sürede sanat dünyasının içine bu tür çalışmaların da girdiği bir zaman dilimi içinde yeniden konu ediliyor. Karşımıza değerlendirmedeki yanılgının ülkemizdeki içler acısı konumunu da çıkarmış oluyor. Demek ki Türkiye'de sanata bakıştaki bozukluk ülkemizdeki sanat açılımlarını üst düzeyde görünen eller tarafından spekülatif diye engellemiş oluyor. Kimileri de daha ne gibi sözlerle engelleniyor; bilenlerimizin sayısı çok. Özellikle dünya sanatı içinde aynalar birer yapıt olarak çıktı ortaya. Sergiye verilen çalışma daha da anlamlıydı sonrakilerine göre. Eski bir çerçeveye konmuş ayna, bırakın spekülatif olmayı ülke sanatına öncülük yapacak, dünya sanatı içinde yerini alabilecek olan bir çalışmaydı. Bizden biri böyle bir başarıyı göstermesine karşın anlaşılmamış ve engellenmiş. Hangi sanatçıydı bilemiyoruz. Kim bilir böyle bir engel ve anlaşılmazlık karşısında küsüp köşesine çekilmiş olabilir. Gerçek spekülatifi seçici kurul yapmış. Değerli bir çalışmayı değersiz göstermeyi başarmış. Spekülatif salt değersizi değerli göstermek değildir; tersini de yapmak aynı anlama geliyor. 2005 yılında yapılan bu söyleşide o zamanlar yanlış yapıldığıyla ilgili konuşma yok. Yıllar sonra bile değerin değeri anlaşılmamış anlamına geliyor. Ülkeye sanat açısından ne büyük zararlar verildiğine gerçekten çok önemli bir örneği kapsıyor. Gerçeğe göz atıldığında Türkiye onlarca yıldır gerçek anlamda değersizliği değerli gösteren gerçek bir spekülatif yol izliyor. Galeriler ve var olan birkaç müzemiz gerçek anlamda değerli olmayıp da resim sanatı adı altında değerli diye gösterilen eti ciğeri beş para etmez çalışmalarla dolup taşıyor. Nasılsa halk sanatı anlamıyor. Bizi yönetenlerse hiç anlamadı bugüne dek. Meydan boş bulundu ve atlar istenildiği gibi koşturuluyor. Ne Türkiye'ye ne de sanata hiçbir katkısı olmuyor. Bildiğimiz Devlet Resim ve Heykel sergisinde ödüller de dağıtılıyor. Gerçek bir yapıt spekülasyon denilerek sergiye alınmazken kim bilir kimler devlet ödülü alıyor. Bu konu da bambaşka bir sorun. Bunlardan kaçı dünyadaki evrensel sanatın içine girdi diye sorulacak olursa, hiçbirinin giremediği görülür. Çünkü, körler sağırlar, birbirini ağırlar ayarlarıyla dağıtılıyor bu ödüller. Hesap soracak anlayan yetkili ve yönetici olmayınca atı alan Üsküdar'ı değil tüm Türkiye'yi baştan başa geçiyor. Yanlış yapanların pişmiş kellelerini ve saçma sapan değerlendirmelerini izlemek zorunda kalıyoruz. Bir de bilgiç, bilgiç konuşmazlar mı... Ölür müsün öldürür müsün?... Cepler para görüyor ama; ülke ve insanlık sanat göremiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/12/serkan-azeri-guclu-bir-kurgu-ressaminin-yarattigi-gorsel-sahneler/", "text": "Geçmişten günümüze, resim sanatının tarih içerisindeki yolculuğuna şöyle bir göz atacak olursak, özellikle geleneksel ve modern resimde bu sürecin oluşturucusu olan sanatçıların her birinin, zinciri oluşturan halkalardan biri olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Biçim anlayışlarının ve ifade etme şekillerinin süreç içerisindeki ilerleyişi, sanatçıların kendilerinden önceki sanatçı üretimleriyle bağlantı kurup gözlem ve sorgulamalarıyla, yenilik getirme yolundaki çaba ve üretimleriyle, kendilerinden sonraki kuşaklar için oluşturdukları bir köprünün inşa edilişi gibidir. Dışarıdan bakıldığında tesadüf gibi görülen durumların altında çok derin ve farklı nedensellikler yatar. Tesadüf gibi görünen olaylar, aslında farklı bir gelişim sürecinin ve açılımın başlangıç noktası olabilirler. Tıpkı Eser Afacan'ın,1976 yılında Manchester'da Golden Eggs isimli restoranda otururken, restoranın hemen yanındaki bir pasajın camında asılı olan Norveç uçak bileti afişini görmesi ve birden bire verdiği kararla, cüzdanındaki 500 paundluk hükümet çekini yanındaki arkadaşına vererek ondan o uçak biletini satın almasını isteyerek, aynı gece o uçakla Norveç'e gidip orada yaşamaya karar vermesi gibi... Birdenbire ve cesurca verilen bu karar ve buna araç olan o afişle karşılaşması, ilk bakışta tesadüf gibi görünse de, Afacan'ın hayatında bir dönüm noktası ve resim yolculuğunda yepyeni bir maceranın başlangıcı olacaktır. Eser Afacan'ın resimleri, görsellikleri ve teknik özellikleri bakımından eski ustalarla bağlantı kuran, fakat fantastik kurgu anlayışıyla tuvalde biçimlenen bakış açısı anlamında kendi iç dünyasının derin gücünü ortaya koyan örnekler olarak karşımıza çıkıyor. Bu resimlerin hemen hepsinde figürlerde gördüğümüz desen sağlamlığı ve iç dünyanın yansıdığı yüzlerde biçimlenen kuvvetli ifade anlayışı, Kuzey Avrupa resminin tarihsel süreçteki temel noktaları ile bağlantı kuruyor. Boya dokusu ve boyanın etkisini belirgin bir biçimde resim yüzeyinin belirli noktalarında hissettiren farklı malzemeleri kullanma anlayışı ise, özellikle on yedinci yüzyıl Hollanda resmini ve bu dönemin en büyük temsilcisi Rembrandt'ın uygulamalarını hatırlatıyor bizlere. Arka planlardaki atmosfer uygulamaları, zaman ve mekan kavramlarının eriyip gitmesi ve dinamik, devinimsel biçim oluşumları bir Turner'ı, birden fazla figürlü kompozisyonlarındaki simgesel, fantastik yapılanma ise bir Willam Blake'i hatırlatabiliyor. Resimlerin yapısında ve detaylarda karşımıza çıkan bu etkiler, Afacan'ın kurgusuyla farklı bir biçimde bir araya gelen ama asla detaylar olarak bütünden ayrılması söz konusu olmayan bir boyutta. İşte bu bağlamda irdelendiğinde Afacan'ın resimleri, eski süreçlerden almış olduğu enerjiyle, geçmişle bağlantısını koparmadan, kendi algısını ve vermek istediği etkiyi ifade edeceği bir noktada bütünleşiyor. Kurgu gücü ile birlikte artık bir bütün olarak anlam kazanıyor. Afacan'ın resimleri, zaman ve mekan kavramları hakkında en ufak bir ipucu vermiyorlar bize. Resimlerin arka planının ve yapılanmasının bizlerde bıraktığı etki zamansızlık hissi. Yani bu yönleriyle izleyici gözünde anlam kazanan ve farklı okumalara açık olan resimler bunlar. Gerçekçi ve fantastik bir anlayışla biçimlenen karakterler sanki farkı zamansal süreçlerden çekip çıkarılmış ve getirilmişler. Geçmiş ve gelecek tek bir anda bütünleşiyor. Kendi iç gerçeklikleri ile kendi yüzleşmelerini yaşıyorlar. Belki de, bir bakıma bir iç hesaplaşmaya girişiyorlar. Resmedilen karakter veya karakter grupları, bir çeşit sorgulama halini gözler önüne seriyor. İç dünyanın etkisiyle tutku, isyan, başkaldırı veya arka plandaki belirsizlikle bütünleşen yok oluş kavramlarını düşündürüyor. Eser Afacan, tavır olarak günümüz sanat piyasasının beklenti ve yönlendirmelerinin içerisinde olmayan, bugünün dünyasındaki yapay yaşam modellerinin ve belirlenmiş kalıpların tamamen dışında kalarak, sadece kendi iç dünyasına odaklanıp merkezine aldığı resim yapma düşüncesiyle gerçekleştirdiği üretimiyle, bir sanatçının nerede durması gerektiği sorusuna karşı, farklı bir bakış açısıyla yaklaşmayı düşündüren bir ressam. Zaman içinde hep böyle davrandı, böyle üretti. Gelecekte de, bu anlayışıyla sadece resim yapmaya devam edecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/12/sohret-dogruyol-renklerle-siir-yazan-adam-joan-miro-ferra/", "text": "Bu yılın başlarında Tophane-i Amire Kültür Merkezi'nde hüsranla sonuçlanan -üstelik de Mimar Sinan Üniversitesi himayesinde gerçekleştirilen- Miro sergisinin ardından Sabancı Müzesi'nde Miro sergisini görmek sevindirici... Benzer çaplı bir sergi 2008'de Pera Müzesi tarafından da gerçekleştirilmiş, sanatçıya ait resim, baskı, heykel ve seramiğe yer verilmişti. Sabancı Müzesi'nde geçtiğimiz ay başlayan ve şubat ayına kadar sürecek olan Kadınlar, Kuşlar, Yıldızlar isimli sergide, Pera Müzesi'ndeki seçkiden farklı olarak assamblage tekniği ile oluşturulan heykellerin tüm aşamaları model ve çizimleriyle beraber sergileniyor. Bunun yanı sıra Sabancı Müzesi'nde gerçekleşen sergide bir de Miro'nun özel eşyalarına yer verilmiş. Sanatçının sanatı ve kişiliği ile bütünleşik bir konsept çizilmiş. Anlatımında iletmek istediklerini kodlaştırarak kendine özgü bir metaforlar dünyası oluşturan Miro'nun çalışmalarındaki naiflik, onu akımının içerisinde bambaşka bir yere oturtmaktadır. Özellikle de Paris macerasından sonraki dönemlerinde oluşturduğu eserler, onun sanat tarihindeki değerini daha da belirlemiştir. Sanatçının işleri, onun ince ruh dünyasının renkler ve imajlarda vuku bulmasının bir tezahürüdür. Siyahın sert tonunu sert çizgileriyle birlikte kullanması Miro'nun çizgilerindeki şiirselliğin, ahengin göstergesidir. Miro'nun resimleri birer şiir gibi okunmaya çok müsait işlerdir. İş isimlerindeki şiirsellik resimlerinin birer uzantısı gibidir. Sırf bu sebeple bile Miro'yu bağlı bulunduğu akımın ruhuna fazlasıyla uygun bir sanatçı olarak okumak mümkün. Şiirle başlamıştı Sürrealizm denilen akımın da doğuşu. Miro' yu bu akıma çeken şey de şüphesiz ki başlangıçta buydu. Şiir... O şiirin büyüsünü keşfetmiş, tadına varmış, özünü aşmış ve renklerde imaj olup kendini gerçekleştirmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/13/international-workshop-on-arts-humanities-and-social-sciences-iwahs-2015-istanbul-turkey-may-08-09-2015/", "text": "IWAHS-2015 is one of the area focused international workshops for presenting novel ideas and advances in the area of Arts, Humanities and Social Sciences organized by scientific cooperations. IWAHS-2015 aims to increase the collaboration among researchers and practitioners with a common interest in Arts, Humanities and Social Sciences through scientific and technological publications. IWAHS-2015 will take place in Istanbul-TURKEY during May 8-9, 2015. The scientific cooperations society intends to accelerate the relations among researchers."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/13/ismail-yildirim-ozan-oztepe-gravursiir-dus-yolcusu-sanat-duragi-18-31-ekim-2014/", "text": "Galata'nın ara sokaklarına usulca bir bakın. Akıp giden o alevi avuçlayabilirsiniz. Sıkıca kucaklayın onu, arkadaşınıza uzatın. Odakule'den Pera Palas'a inen yokuşa sıra sıra banklar saksılar çekin, kepenkleri örtün, kaldırımlara kol bacak gerin. Çöp bidonları çeksin sokağın bugünkü fotoğrafını. Yavaş yavaş tırmanın yukarıya, omzunuz arkadaşınıza bulut olsun. Toza toprağa bulansın bugün eliniz, bırakın öyle kalsın. Barikatın en tepesinden görebilirsiniz şimdi Cumhuriyet Anıtı'nı: Meydan'ın bir köşesinde yalnız ve yılgın, çevresine özür diler gibi bakar. biraz sonra olacaklar düpedüz isyandır! 1976 tarihinde İstanbul'da doğdu. İlkokul öğrenimini Şişli Terakki Lisesi'nde tamamladı. 1994 senesinde Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi'nden mezun oldu. 1999 senesinde Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesinde lisans öğrenimini, 2001 senesinde İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Ölüler Bandosu isimli şiir dosyası 2004 Behçet Aysan Şiir Ödülü'nde övgüye değer bulundu. Şiirleri ve denemeleri Akatalpa, Heves, Kitap-lık, Mühür, Özgür Edebiyat ve Varlık dergilerinde yayımlandı. 1954 yılında Konya Beyşehir'de doğdu. İstanbul Çapa Öğretmen Okulu'nda öğrenim gördü. 1980 yılında ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. 1983'te Paris'e yerleşti. Avrupa, ABD, Türkiye ve Ortadoğu ülkelerinde sergiler gerçekleştirdi. Çalışmalarını ağırlıklı olarak Paris'teki atölyesinde sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/13/my-big-fat-painting-brian-morris-gallery-october-18-november-15-2014/", "text": "A construction worker sitting on a girder high atop the city at the almost completed Freedom Tower drops a knitting needle while doing his daily knitting at lunch. The needle drops perilously 104 stories below to where a 5 year old girl is enjoying her ice cream cone. It lands smack dab in the middle of her top scoop of pistachio. Only mildly startled, the little girl carefully removes the needle and looks upward from whence it has come, and holding the needle before her eyes, instantly recognizes it as being an exact replica of the needle tower that sits atop the building she is standing next to. And she also realizes, that from her perspective, her needle is a lot larger. MY BIG FAT PAINTING is an exhibition about scale, that is, the relation of the part to the whole of the painting. One of the more difficult feats for a painter to achieve, I think, is the ability to make a small painting appear large. Rembrandt, for example, was a master at this, creating a vast sense of space in his small etchings. The premise of this show is to present painters whose work often features a large scale, even when working on a small size. The Brian Morris Gallery and I are delighted to present the work of these wonderful painters: Andrea Belag, Todd Bienvenu, Katherine Bradford, Lauren Collings, Susan Daykin, Matthew Neil Gehring, Nora Griffin, Osamu Kobayashi, Harriet Korman, Judith Linhares, Kelly McRaven, Brooke Moyse, Laura Newman, Mike Olin, Peter Shear, and Jason Stopa."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/13/otoportre-veya-yalnizlik-upsd-sanat-galerisi-15-29-ekim-2014/", "text": "27 Sanatçının katılımıyla gerçekleşecek olan Otoportre veya Yalnızlık sergisi 15 29 Ekim 2014 tarihleri arasında UPSD Sanat Galerisi'nde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/13/reyhan-tutumlu-anadolu-humanizmasinin-yaratilmasi-sabahattin-eyuboglu/", "text": "1938-1950 dönemi Türk kültür politikaları arasında Türk hümanizmasının yaratılması ve bununla bağlantılı Mavi Anadoluculuk hareketini, Köy Enstitülerinin kurulmasını ve çeviri çalışmalarını sayabiliriz. Bu periyodun hümanist kültür dönemi olarak adlandırıldığını belirten Orhan Koçak, Kemalist siyasal sistemle bu dönemdeki kültürel politikalar arasında hem bir tamamlayıcılık hem de bir temsil ilişkisi bulunduğunu vurgular (370). 1938 yılında cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü, bu hümanizma hareketinin en büyük destekleyicisidir. Orhan Koçak, 1920'lerden 1970'lere Kültür Politikaları adlı makalesinde dönemin önemli isimlerinden Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in yönetimi içinde Nurullah Ataç tarafından temsil edilen seçkinci kanat karşısında Köy Enstitüleriyle ilişkili bir halkçı kanadın bulunduğunu ve bunun da önde gelen temsilcisinin Sabahattin Eyuboğlu olduğunu belirtir (402). Bu ikinci kanatta da bulunanların elit olduğunu; fakat savundukları düşüncelerin Nurullah Ataç'a göre daha halkçı bir boyutu olduğunu vurgulamak gerekir. Eyuboğlu (1908-1973), Hümanist kültürün yapılandırılması sürecinde hem resmi kurumların içinde bilfiil çalışmasıyla hem de yazıları, incelemeleri, çevirileri ve belgesel filmleriyle en önemli kişilerden biridir. Öncü'nün bu açıklamaları dikkate alındığında, üniversite reformuyla muhalif akademisyenler üniversiteden uzaklaştırıyorken göreve başlayan Eyuboğlu'nun da bu yeni söylemle uzlaşım içinde olduğu düşünülebilir. Sabahattin Eyuboğlu, daha sonra Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği, Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği, Tercüme Bürosu başkanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1939-1947 yılları arasında da Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde ders vermiştir. Bütün bunlar yukarıda belirttiğimiz kültür politikalarının gerçekleşmesiyle birebir örtüşen görevlerdir. 1947 yılında çok partili hayata geçilmesiyle kültür politikasında bir değişim gerçekleşmeye başlar ve bununla bağlantılı olarak da Eyuboğlu, Tercüme Bürosu ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ndeki görevlerinden uzaklaştırılır. 1- 1933'ten 1939 sonuna dek uzanan İstanbul dönemi diyebileceğimiz yazıları. 2- 1940'tan 1947'ye kadar Ankara'da Tercüme Bürosu ve Köy Enstitüleri dönemi yazıları. 3- 1947'den 1952'ye kadar Paris Mektupları, Yaprak dergisinde çıkan ve Maya galerisiyle ilgili edebiyat ve sanat eleştirileri dönemi. Eyuboğlu'nun yazılarında düşünsel bir bütünlük gözlenmektedir. Bu nedenle bu çalışmada dört dönemi de kapsayan yazılarına değinilecektir. Fakat edebiyat dışındaki sanat dalları; yani resim, heykel, mimari, tiyatro, sinema ve belgesel filmler hakkında yazdığı yazılar bu incelemede değerlendirilmeyecektir. Aslında bu yazıları, politik tavır ve düşünsel içerik açısından diğer yazılarıyla örtüşmektedir. Fakat konumuz gereği daha çok edebiyatla ilgili yazılarına odaklanmak uygun olacaktır. Bu çalışma çerçevesinde Sabahattin Eyuboğlu'nun en önemli temsilcilerinden biri olduğu Mavi Anadoluculuk hareketi ve başkanlığını yaptığı Tercüme Bürosu'nun çalışmaları ele alınacak ve bunlarla bağlantılı olarak yazdığı deneme ve eleştirilerle nasıl bir edebi kanon oluşturmaya çabaladığı ortaya konulacaktır. Mavi Anadolu hareketine zaman zaman eklemlenen birçok kişi olmuştur; fakat esas olarak içinde yer alan kişiler, bu hareketin fikir babası (Belge 282) olarak adlandırılan ve edebi alanda yapıtlar vererek destekleyen Halikarnas Balıkçısı, siyasal alanda etkin olan ve düşünceyi yaygınlaştıran Sabahattin Eyuboğlu ve projenin akademik yanını güçlendirmeye çalışan (282) Azra Erhat'tır. Bu kişilerin yanı sıra Vedat Günyol, Orhan Burian ve bazı düşünceleriyle Nurullah Ataç bu harekete dahil edilebilir. Mavi Anadolucular, böyle bir kültürel bütünleşmeyi savunurken Batılı devletlerin kültürlerinin temellerini oluşturan eski Yunan ve Latin kültürlerine özel bir vurgu yaparlar. Alımlanması gereken temel olarak Anadolu uygarlığının oluşturduğu, yani bir ölçüde oluşumuna en az Yunanistan'ınki kadar (Eyuboğlu, Mavi ve Kara 10) bizim de katkıda bulunduğumuz eski Yunan kültürü ve buradan doğan hümanist düşüncedir. Copeaux'nün burada bahsettiği onlar adılı içinde Anadolu'da yaşayan ve dışlanan bazı kültürlerin yanında Kemalist ideolojiyle örtüşen bir düşman daha vardır. Zaten bizim yıkıcı tarafımızı ne dinimizde aramalı, ne devletimizde, ne de halkımızda: Ne yıkılmışsa softalar yıkmıştır bu memlekette (Mavi ve Kara 11) diye belirten Eyuboğlu'nun yazılarında sıkça bahsettiği softalar, ilerlemenin önündeki en büyük engeldir. Mavi Anadolucular, ne Hıristiyan ne de Müslüman olan bir dönemde Türklüğün kökenlerini arayarak laik bir sistemi savunurlar ve ulus devletin oluşumunda dini birleştirici öğe olmaktan çıkarırlar ve bu nedenle dönemin resmi ideolojisi tarafından da desteklenirler. yazılarıyla destek verir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından 1940 yılında bazı liselerde klasik kol kurulur, fakat çok partili hayata geçildikten sonra 1949 yılında kaldırılır. Bu eğitim projesinin en önemli ayaklarından biri de 17 Nisan 1940 tarihinde kurulan Köy Enstitüleridir. Sabahattin Eyuboğlu, bu memlekette kurulmuş, kurulacak halkçı, gerçekçi, ilerici milli eğitim kurumları (Mavi ve Kara 153) olarak gördüğü Köy Enstitülerini yazılarıyla desteklemenin ötesinde Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde uzun süre ders vermiştir. Köy Enstitülerinin kapanmasından sonra da hakkında yazılar yazarak gündemde tutmaya çalışmıştır. Hümanist bir kültür yaratma projesinin bir parçası olarak dönemin Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel tarafından bir çeviri hareketi başlatılmıştır. Bu çeviri hareketi, düşünsel anlamda ve amaçları açısından Mavi Anadolu hareketiyle paralel nitelikler sergilemektedir. Zaten Mavi Anadolucular da bu çalışmanın içinde önemli görevler almışlardır. Eyuboğlu'nun çevirilerinde metne müdahale ederek kendi düşünceleri doğrultusunda metni kısalttığı da görülmektedir. Barış Karacasu, 'Mavi Kemalizm' Türk Hümanizmi ve Anadoluculuk başlıklı yazısında Leyla Erbil'in Zihin Kuşları adlı kitabında Eyuboğlu'nun Montaigne çevirilerinde materyalizme kapı aralayan bölümleri düzenli bir biçimde atladığının aktarıldığını belirtir (343). Seçilen yapıtların niteliği ve yapıtlara müdahale edilerek Türkçeleştirilme çevirinin, Batı kültürünün yerleşmesinde bir araç olarak kullanıldığını göstermektedir. Özlem Berk, bu anlayışın öteki kültürün yerelleştirilmesi ve doğallaştırılması sonucunu da beraberinde getirdiğini vurgular (170). Bütün bu Tercüme Bürosu faaliyetlerini, örnek alınacak metinleri işaret etmesi bakımından edebi kanon yaratılmasının bir parçası olarak görmemiz mümkündür. Hümanist kültür döneminin içinde yer alan Mavi Anadolu hareketi ve Tercüme Bürosu çalışmaları, milli edebiyat yaratma ve bir edebi kanon oluşturma çabasının planlı bir örneği olarak değerlendirilebilir. Bu noktada edebi kanonun tanımı ve yaratılmasının önemi üzerinde durulması ve Mavi Anadolucuların hangi yapıtları bu tanımlama içinde gördüğünün değerlendirilmesi gerekir. Mavi Anadolucular da Kemalist ideolojiyle birlikte hareket ederek yukarıda belirtilen filoloji, arkeoloji, mitoloji disiplinleriyle iç içe geçen bir milli kimlik yaratma projesini gerçekleştirmeye çalışırlar. Cevat Şakir Kabaağaçlı ile Azra Erhat'ın kendi tezlerini doğrulamaya çalışan, mitolojiyle ilgili kitapları vardır. Edebi kanon oluşturma çabalarında da kültürel bağ kurulan eski Yunan metinlerin çevrilmesiyle bir anlamda örnek alınacak klasikler Türkçeye kazandırılır. Kanon oluşumunda geçmişe nasıl bakıldığı da önemlidir. Eyuboğlu, Mavi-I adlı kitabında hangi geçmişle bağ kurmaya çalışıldığını şöyle anlatır: Bir sanatın kendi geçmişinden ışık alması, her devrin kendinden önceki bir devre dönmesi, ya da o devre son devirden daha fazla değer vermesiyle oluyor. Yani babalarımızın sanatına saldırırken dedelerimizin sanatını güzel bulmaya başlıyoruz (142-43). Burada bahsedilen babamızın sanatı ifadesiyle Divan edebiyatı, dedelerimizin sanatıyla da halk edebiyatı anlatılmaktadır. Eyuboğlu, ulus devletin kurulma aşamasında Divan edebiyatını, aslında Osmanlı kültürünün her parçasını, görmezden gelerek yok sayma politikalarını kastetmektedir. Milli şuurun ve yeni bir sanatın yerleşmesi için Divan edebiyatına saldırmanın artık gereksiz olduğunu vurgulayan (82) Eyuboğlu, Divan edebiyatının okunmasından ve bilinmesinden yanadır. Burada resmi söylemin dışında kalıyor gibi görünüyorsa da aslında bu söylemi biraz daha yumuşatarak tekrarlamaktadır. Eyuboğlu, yeniyi yaratabilmek ve eskiyi aşabilmek için eskinin bilinmesi gerektiğini savunur. Ancak, yazılarında Divan edebiyatının, dünya görüşünün eski, halktan kopuk, hayattan uzak ve tükenmiş olduğunu belirtmeden de duramaz. Eyuboğlu, Divan'larından çok daha içten, çok daha sade olarak, Türk halkının beğenilerini, kin ve özlemlerini dile getir (Eyuboğlu ve Günyol 46) halk edebiyatını ön plana çıkarmaya uğraşır. Bu edebiyatın öz Türkçeyle yazılmış olması da dil devriminden yana olan Eyuboğlu için önemlidir. Oluşturulmaya çalışılan edebi kanonun içinde halk edebiyatından Karacaoğlan, Pir Sultan Abdal ve Yunus Emre gibi isimler öne çıkarılır. Eyuboğlu, özellikle Yunus Emre'yi yeni Türk şuurunun kaynaklarından biri olarak (Mavi-I 78) nitelendirir ve hatta Türk edebiyatının klasikleri arasında gördüğü Yunus Emre'yi yabancı dile çevirir. Daha çok Yunus Emre'deki hümanist özellikleri vurgulamaya çalışır. Eyuboğlu'ndaki halk edebiyatının canlandırılma çabası da hümanist düşünceyle bağlantılıdır: Bu akımı halk sanatına dönüş diye değil, halk sanatının hümanist ve realist görüşüne yükselmesi olarak anlamak gerekir (144-45). Halk edebiyatı hümanist bir anlayışla yeniden keşfedilerek sunulur. Ayrıca halk edebiyatı Mavi Anadoluculara eski Yunan ile kültürel bağ kurma olanağı da sağlar. Eyuboğlu, masal ve türkülerimizle eski Yunan efsaneleri arasında akrabalıklar arar ve Karacaoğlan'ın bir şiiriyle Paris efsanesinin benzerliğine dikkat çeker (Mavi ve Kara 11). Milli bir edebiyat yaratma çerçevesinde Sabahattin Eyuboğlu ile Vedat Günyol'un Çağdaş Türk Edebiyatının Kıyıcığında 1956-1960 adlı kitabı Mavi Anadolucuların çizdiği sınırları anlamamız açısından önem kazanmaktadır. Kitabın Giriş bölümünde Divan edebiyatı karşısında halk edebiyatı olumlanır. Eyuboğlu, diğer yazılarında da önemseyerek bahsettiği Yahya Kemal'i modern Türk ozanları dediğimiz ilk ozan kuşağına öğretmenlik ve örneklik (50) etmiş bir şair olarak sunar. Hasan Ali Yücel, Yahya Kemal'in yeni şairlerimiz için bir kriter olmayacağı konusunda itiraz eder (aktaran Eyuboğlu, Mavi-I 94). Fakat Eyuboğlu, Yahya Kemal'i savunarak öne çıkarmaktan vazgeçmez. Birçok yazısıyla destek verdiği Garip Akımı şairlerini de Cumhuriyet kuşağının şiirdeki sözcü (60) olarak değerlendirir. Bunun yanında Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Cahit Külebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi şairleri ve yeniden doğuş akımına öncülük (54) ettiğini düşündüğü Yedi Meşalecileri öne çıkarmaktadır. Bu şairlerin önemsenmesinin nedeni serbest nazımla ve gündelik dille yazmış olmalarıdır (68-69). Roman ve hikaye türünde ise, Sait Faik Abasıyanık, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Ömer Seyfettin gibi birçok yazar sıralanarak bir çerçeve çizilmeye çalışılır. Ayrıca bu kitapta çeviri hareketinin Türk edebiyatının gelişmesinde oynadığı role özellikle dikkat çekilir. Sabahattin Eyuboğlu ve Vedat Günyol, kitabın sonunda Türk edebiyatının hala bir oluş karmaşası içinde bulunduğunu, parlayıp sönen büyük istidatlara sık sık rastlanmakla beraber, sürekli ve biçim bakımından tutarlı bir edebiyat ürünü görülmediğini ve yeni Türk edebiyatında henüz klasik sayılabilecek eserlerin verilmediğini belirtirler (87). Bu kitaptaki amaç, var olan yapıtların genel bir çerçevede sunulmasının yanı sıra Edebiyatımız nasıl olmalıdır? sorusunun yanıtı verilmeye çalışılarak bir yönlendirme yapmaktır. Başka bir deyişle edebi bir kanon oluşturulmaya çalışılmaktadır. Hümanist kültür döneminde oluşan ve resmi ideoloji tarafından desteklenen Mavi Anadolu hareketi 1960 ve 1970'li yıllarda da etkisini sürdürmüştür. Fakat çok geniş kitleler tarafından kabul gören bir düşünce hareketi olmadığının da altı çizilmelidir. Mavi Anadolucular, Batı kültürünün sadece küçük bir parçası olan hümanizm düşüncesini alarak Batılılaşmanın gerçekleşebileceği yanılgısı içindedirler. Batı'daki ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümler göz ardı edilmiştir. Eski Yunan kültürünün özünün Anadolu'da olduğunu vurgulayarak ve bu mirasa sahip çıkarak günümüzle çok uzun bir zaman dilimini aşarak bilimsel düşünceden uzak hayali bir bağ kurulmaya çalışılmıştır. 1980 sonrasındaki toplumsal değişimler ve devlet desteğinin yitirilmesi nedenleriyle var olan etkisini de kaybetmiştir. Bunu Etienne Copeaux'nün Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine başlıklı çalışmasındaki bulgularında da görmemiz mümkündür. Copeaux'nün 1931-1993 yılları arasındaki tarih ders kitapları üzerinde yaptığı bu araştırmada şunlar belirtilmektedir: 'Hümanist' dönemden sonra, öncelikle Anadolu toprağını ilgilendirmesine karşın, Ege geçmişi giderek geçiştirilmeye başlanmıştır: 1990-1992'de bu konuya, Türklerin eski geçmişine ya da İslam tarihine ayrılanın onda biri ya da beşte biri kadar bir yer veriliyordu (277). Fakat Copeaux, Anadolu kültürü olarak algılanan bir İyonya düşüncesinin 1994 yılına kadar geçerliliğini koruduğunu da belirtir (280). Bu düşünüş tarzı hala vardır, ama önemini yitirmiştir. Mavi Anadolu hareketinin eğitime verdikleri önem ve çeviri alanındaki çalışmaları dikkat çekicidir, ancak edebi kanon oluşturma konusunda başarılı oldukları söylenemez. 1 Vedat Günyol, Türkiye'de Çeviride bu altı yıl içinde 900'e yakın yapıtın çevrildiğini belirtir (328). Diğer verilerle karşılaştırıldığında Özlem Berk'in verilerinin daha sağlıklı olduğu görülmektedir. Aksoy, Yaşar. Ege Sevgisi. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1996. Akyıldız, Kaya ve Barış Karacasu. Mavi Anadolu: Edebi Kanon ve Kemalizm ile Bir Ortaklık Denemesi. Toplum ve Bilim 81 (Yaz 1999): 26-43. Belge, Murat. Mavi Anadolu Hümanizmi. Edebiyat Üstüne Yazılar. İstanbul: İletişim Yayınları, 1998. 280-87. Berk, Özlem. Bir Türk Kimliği Yaratmada Tercüme Bürosu ve Kültür Politikaları: Çevirilerin Yerelleştirilmesi. Toplum ve Bilim 85 (Yaz 2000): 156-71. Birinci Türk Tarih Kongresi Konferanslar Müzakere Zabıtları. İstanbul: Matbaacılık ve Neşriyat Türk A. Ş., 1932. Copeaux, Etienne. Türk Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2000. Erhat, Azra. Önsöz. Mavi-I. Sabahattin Eyuboğlu. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000. 7-11. Eyuboğlu, Sabahattin. Mavi-I. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2000. . Mavi ve Kara. İstanbul: Çağdaş Yayınları, 1994. Eyuboğlu, Sabahattin ve M. Ali Cimcoz. Önsöz. Devlet. Platon. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001. 5-14. Eyuboğlu, Sabahattin ve Vedat Günyol. Çağdaş Türk Edebiyatının Kıyıcığında 1956-1960. İstanbul: Cem Yayınevi, 1995. Günyol, Vedat. Türkiye'de Çeviri. Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi. İstanbul:İletişim Yayınları, 1983. 324-30. Jusdanis, Gregory. Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür: Milli Edebiyatın İcat Edilişi. İstanbul: Metis Yayınları, 1998. Karacasu, Barış. 'Mavi Kemalizm' Türk Hümanizmi ve Anadoluculuk. Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Kemalizm. Cilt 2. Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil İstanbul: İletişim Yayınları, 2001. 334-43. Koçak, Orhan. 1920'lerden 1970'lere Kültür Politikaları. Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Kemalizm. Cilt 2. Ed. Tanıl Bora ve Murat Gültekingil. İstanbul: İletişim Yayınları, 2001. 370-418. Oktay, Ahmet. Hümanizm Tartışmaları. Cogito 31 (Bahar 2002): 227-48. Öncü, Ayşe. Akademisyenler: Üniversite Reformu Söyleminde Batı. Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce: Modernleşme ve Batıcılık. Cilt 3. Ed. Murat Gültekingil ve Tanıl Bora. İstanbul: İletişim Yayınları, 2002. 521-36. Yücel, Hasan Ali. Edebiyat Tarihimizden. İstanbul: İletişim Yayınları, 1989."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/diyari-i-istanbul-omer-muz-venus-sanat-galerisi-25-ekim-05-kasim-2014/", "text": "Son yıllarda rant alanına, şehircilik ve modern mimari adına, tarihsel silüeti ve dokusu feda ettirilen dünya mirası İstanbul'un, acımasızca değiştirilen yüzünün yakın geçmişte ve günümüzde ayakta kalan güzelliklerini resimlerinde bir kez daha izleyicileriyle buluşturuyor Ressam Ömer Muz. Ressam Ömer Muz'un 40. ncı sanat yılında ve 53. ncü kişisel sergisi olan Diyarı-ı İstanbul 25 Ekim 5 Kasım tarihleri arasında VENÜS Sanat Galerisi 'nde ziyaret edilebilecek. Sanatçının sergide 30'u aşkın suluboya eseri yer almaktadır. Açılış Kokteyli 25 Ekim saat 14.00 de yapılacak olan sergi hergün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/imgelere-ovgu-tayfun-gulnar-derinlikler-sanat-merkezi-23-ekim-15-kasim-2014/", "text": "Tual üzerine işlemeden önce eskizleriyle kafa yorarak, atölyede sıkışmış kaybolmuş birçok desenle iletişim kurarken geçmişe dönüyorum. Bilinçaltında sıkışmış anıları ve o günün bıraktığı izleri de tekrar hatırlamama olanak sağlayan bir sistemle resim yapıyorum. İmge kurulurken, birbirine yaklaştırılan iki gerçeğin arasındaki ilişki ne kadar uzak ve doğru olursa imgenin o oranda güçlü olacağını, o oranda coşkusal güç ve şiirsel gerçek'e sahip olacağını da Pierre Reverdy söylüyor. İmge yaşamın bütünselliğinden fırlamış bir ateş topudur. Onun içinde hem cennet hem cehennem, hem geçmiş hem gelecek yalazlanır durmadan. İşte bu yalazın içinde bilinç ve bilinçaltı hınzırca gülümser insana. Bu nedenledir ki imge, vazgeçilemeyen bir bela ve bu belaya gelen kurtuluştur. Düşünceler arasında dolaşırken üretim kaygısının kuluçkasına yatar sanatçı. Bu bir kuluçka! Dünya ve düş bir eşiğin iki yanında. Önce akıl kuşku ve merakla yaklaş, 2009 yılında Avni Akyol Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi resim bölümünü tamamladı. 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümünü, 2011 yılında ise Resim Bölümünü kazandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/kadim-zaman-makinesi-mercan-dede-ekavart-gallery-04-kasim-12-aralik-2014/", "text": "EKAV/Eğitim Kültür Araştırma Vakfı, yarattığı özgün tarzı ve müziğiyle geniş kitleleri büyüleyen Mercan DedeKadim Zaman Makinesi sergisini4 Kasım 12 Aralık 2014 tarihleri arasındasanatseverleri ile EkavartGallery'debuluşturuyor. Görsel sanatlar alanındaki suskunluğunu 2011 yılında EkavartGallery'dekiilk kişisel sergisi Aşıklar Kabilesiile bozan ve ardından Borusan Müzik Evi'ndeki CarlitoDalceggio ile gerçekleştirdiği Revolution/Revalation sergisi ile altmış binden fazla sanatseverle buluşan Mercan Dede; geçen sene Montreal'deki grup sergisinin ardından, ikinci kişisel sergisi Kadim Zaman Makinesi ileEkavartGallery'yegeri dönüyor. Sanatçının Montreal'deki stüdyosunda son 1,5 yılda yarattığı proje, zaman/mekan ilişkisine doğunun gizemli penceresinden bakıyor. Modern astrolojinin burçlara açılan kapıları, sanatçının müziklerinden de yakından takip ettiğimiz mistisizmin o büyülü ve bir o kadar da bilinmez yollarından zaman ve mekanla sınırlı olmayan tek ülke olarak adlandırdığı gönül ülkesine ulaşmak için farklı katmanlı çerçevelerden, kalıplardan, yollardan, kaderlerden geçip günümüze ulaşırken, yarattığı garip, meçhul makineleri ile zamanı geri çevirip, sadece geçmiş yada geleceği değil, anın anahtarı ile zamanın olmadığı bir boyuta giden yolların pusulaları, ipuçları renklerin, görüntülerin harman olduğu girift bir alemde vücut bulup bize ulaşıyor. Kadim Zaman Makinesi bizce sanatçının bugüne kadar gerçekleştirdiği en gizemli çalışmaları içerirken, Mercan Dede bizi şaşırtmaya, bambaşka dünyaların kapılarını ardına kadar açmaya devam ediyor. Sergide sizi bekleyen sürprizlere hazır olun! Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/mardan-irakin-2015-oscar-adayi/", "text": "İranlı yönetmen Batin Ghobadi'nin ilk gösterimini Toronto'da yapan ve eleştirmenlerce yılın en çarpıcı ve ürkütücü yapımlarından biri sayılan ilk filmi Mardan, Yabancı Dilde En İyi Film dalında Irak'ın 2015 Oscar adayı seçildi. Ödüllü kısalarıyla tanınan, en son 2010'da Berlin'de Broken Soldier/Rüzgara Sor adlı kısasıyla da Kristal Ayı Ödülü kazanan Batin Ghobadi'nin ilk uzunu Mardan Yabancı Dilde En İyi Film dalında Irak'ın Oscar adayı seçildi. İlk gösterimini yaptığı Toronto Film Festivali'nde gizemli ve ürkütücü bulunan ve Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu fimiyle karşılaştırılan Mardan, eleştirmenlerce yılın en çarpıcı filmlerinden biri sayılıyor. Hossein Hassan, Helan Abdullah, Esmail Zagros, Feyaz Duman'ın oynadığı film, Irak Kürdistanı'nın yaban doğasında ve dağlarında kayıp bir genç adamı arayan bir polis memurunun, yolculuğu boyunca travmatik çocukluğuyla yüzleşmesini anlatıyor. Yabancı Dilde En İyi Film dalındaki Oscar adayları ise 15 Şubat'ta yapılacak seçim sonucu belirlenmiş olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/mutfak-ercan-aycicek-galeri-soyut-a-salon-17-ekim-30-ekim-2014/", "text": "|Ercan Ayçiçek ''MUTFAK'' isimli sergisi ile 17 Ekim 30 Ekim 2014 tarihleri arasında Galeri Soyut / A Salonu'nda sanat izleyicileriyle buluşuyor. Neden mi ''Mutfak''? Son çalışmalarının hepsi boş bir apartman dairesinin mutfağında yapılmış, yaşam alanlarımızın en yeri olan ''MUTFAK'' ta. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/suretler-ceyhun-yaman-galeri-soyut-17-30-ekim-2014/", "text": "|Ceyhun Yaman Suretler adını verdiği resim sergisi ile 17 30 Ekim 2014 tarihleri arasında sanatseverler ile buluşuyor. Resimlerinde Suretleri renk, leke ve biçimle buluşturan sanatçı, standart portre anlayışı dışına taşan resimler izleyici ile göz teması kurma üzerine kurgulanmıştır. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/14/varlik-ve-hiclik-ii-selda-eren-galeri-soyut-17-ekim-30-ekim-2014/", "text": "Selda Eren'in eserlerinden oluşan Varlık ve Hiçlik II adlı resim sergisi, Mehmet Subaşı ve Hakan Esmer'in değerli destekleriyle 17 Ekim-30 Ekim 2014 tarihleri arasında Galeri Soyut'da gerçekleşiyor. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/16/edirne-2-kitap-fuari-ekmekcizade-kervansarayi-17-26-ekim-2014/", "text": "Edirne Belediye Başkanlığı'nca, eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunan öğrencilerimize kitap okuma alışkanlığı kazandırmak, okuyucuları ile buluşturmak amacı ile 17-26 Ekim 2014 tarihleri arasında Ekmekçizade Kervansarayı'nda EDİRNE 2. KİTAP FUARI düzenlenecek. Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, konuyla ilgili olarak şunları kaydetti: Medeniyetleri yaratan ve kültür yaşamının temel taşlarından olan bilgi, insanlığın doğuşundan bugüne toplumların ekonomik ve kültür gelişmelerinde daima en büyük güç olmuştur. İlkçağlarda konuşarak ve işaretlerle aktarılan bilgi, gelişen teknolojik gelişmelerle birlikte kültür yaşamına kağıdın girmesi ve matbaanın icadıyla üretim sürecinden sonra çoğaltılabilme-biriktirebilme özelliğine sahip olmuştur. Bu süreç ile birlikte, yazarlarımız tarafından üretilen eserler, yayınevleri tarafından hızla yayımlanarak, toplumların aydınlanması amacıyla bireylere ulaştırılması sağlanmıştır. Edirne Belediye Başkanlığı olarak kentimizde yaşayan halkımıza, eğitim-öğretim faaliyetlerinde bulunan öğrencilerimize kitap okuma alışkanlığı kazandırmak, yayınevleri tarafından yayımlanan eserleri ve bu eserlerin yazarlarını okuyucuları ile buluşturmak amacı ile 17-26 Ekim 2014 tarihleri arasında Ekmekçizade Kervansaray'ında EDİRNE 2. KİTAP FUARI düzenlenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/16/evhome-hasan-pehlevan-merkur-galeri-21ekim-15-kasim-2014/", "text": "Hasan Pehlevan EV / HOME adını verdiği sergisini 21 Ekim Salı günü 18.00 20.00 saatleri arasında MERKUR'de açacak. EV insanın dünyası, aynı zamanda doğa ile olan bağının ne kadar koptuğunu da gösteren bir simgedir. İnsanın makro bir evrenden mikro bir evren olan EV içine yerleşme süreci aynı zamanda doğayı yeniden bir şekillendirme deneyimidir. EV doğanın bir yanılsamasıdır, tavandan odaya yansıyan yapay ışık, duvarların rengi, üzerinde yaşadığı halı, beslendiği mutfak onun için doğanın ta kendisidir. Sanat, doğadan kopmayı başardığı oranda bir gerçekliğe dönüşür. EV ile özdeşleşen Oz Büyücüsü'nde Dorothy'nin, içinde yaşadığı dünyanın gerçekliklerinden kurtulma çabası onun büyülü, renkli bir dünyaya uyanmasına yol açar. Uyandığı dünya bir tanrı tarafından değil de, Dorothy'nin istemleri doğrultusunda şekillenmektedir. Renkler rüya ve gerçeklikler dünyasından kurtulmanın imgesidir. EV imgesi üzerinden hareketle imajlar üreten Hasan Pehlevan adeta dünyayı tekrardan renklendirmekte ve renkler ile yaşam arasında tekrardan bir bağ kurmaya çalışmaktadır. Günlük hayatta rastlanılan birçok nesneyi gözlemler ve bu bağlamlarda işler üretmektedir. Onun için zemine serili halı motifi doğanın tüm renklerini barındıran bir doğa harikası, sokak lambasından yansıyan ışık tayfları evrenin tüm gizemlerini sunan bir kaynak, kapısını araladığı gardıroptan görünen elbise desenleri adeta üzerinde gökkuşağı parlayan bir çağlayana dönüşmüştür. Yaşanmışlıklar üzerinden yola çıkan sanatçı 3. kişisel sergisini geçmiş ve gelecek üzerinden okumalar yaparak gerçekleştirmiştir. Bireyin kendi ile özdeşleştirdiği form, biçim ve yapılara dikkat çekmeye çalışmıştır. Bu metaforlaşmış formlar etkin bir şekilde dil kullanımının yanı sıra görsel anlatımı da ön plana çıkarmakta. Sanatçı, kendi etrafında bulunan ama fark edilmeyen ve yok olmaya bırakılmış formlar üzerinden işlerini üretmektedir. Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt. Hasan Pehlevan will launch his exhibition titled HOME on 21 October 2014 between the hours 6 pm 8 pm at MERKUR. HOME is men's world and at the same time a symbol that shows the extent to which their connection to nature is damaged. The process in which men move from a macro universe to a micro universe that is HOME is also an experience of their re-shaping the nature. HOME is an illusion of nature, light reflecting from the ceiling to the room, color of the walls, carpet to live on, kitchen to be fed are nature's embodiment per se. Art gains reality to the extent it breaks off from nature. In The Wizard of Oz, which is identified with HOME, Dorothy's efforts to break free from the realities of the world she lives in results in her awakening to a magical, colorful world. The world to which she newly awakened is not shaped by god but her own will. Colors are images for escaping the world of dreams and realities. Taking his impetus form the image HOME, Hasan Pehlevan almost re-colors the world and builds a new bond between colors and life. He observes several objects one encounters in daily life and creates his works in this context. For him, a carpet motif on the floor turns into a natural wonder which hosts all the colors of the nature. The light spectrum reflected through a street lamp becomes a source which holds all the secrets of the universe. The clothing patterns seen from a wardrobe's door left ajar are almost a waterfall on which a rainbow is shining on. Setting off from experience, the artist has accomplished his third solo exhibition by making readings of the present as well as the past. He tries to call attention to the forms, modes and structures the individual identifies himself with. These metaphorized forms highlight an effective use of not only language but also of visual expression. The artist creates his works through inconspicuous and left-to-die forms found in his surroundings. Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/16/kulash-baris-cihanoglu-galeri-ilayda-23-ekim-30-kasim-2014/", "text": "Genç kuşağın. başarılı çağdaş sanatçılardan Barış Cihanoğlu. yeni sergisini 23 Ekim- 30 Kasım arasında Gallery İlayda'da açmaya hazırlanıyor. Daha önce ki sergilerinde tuval üzerine yaptığı figüratif eserleri ile tanınan sanatçı KÜL isimli yeni sergisi ile ilk defa tuval dışı, bir yüzey üzerinde ürettiği resimleri ile izleyici karşısına çıkacak. Sanatçı, uzun bir süreçte alt yapısını oluşturduğu yeni eserlerinde, yakarak kömürleştirdiği ahşapları tuvale dönüştürüyor, bu çalışmalarında yanmış ahşabın yüzeyi üzerinde oluşan isli siyah renk ve yanına sonucu belirginleşen dokular resimlerinin alt yapısını oluşturuyor. Resimlerinde siyah renk olarak görülen olanlar, yakılan ahşabın kömürleşmesi sonucu elde edilen. figürlerin diğer kısımları yağlı boya tekniği ile renklendirilerek oluşturulmuş. Sanatçı, altı farklı aşamadan geçirerek ürettiği sıra dışı eserlerini yaklaşık bir şık bir çalışma sonucunda tamamlamış. Friedrich Nietzsche : ''Kendi alevlerinizde yanmaya hazır olmalısınız, önce kül olmadan, kendinizi nasıl yenileyebilirsiniz'' diyerek. kendimizi yenilemek için felsefik olarak yanmamız gerektiğini düşünüyordu. Cihanoğlu Kül isimli yeni Sergisinde. ahşaplarda ki yanma sonrasında külleşmiş yüzey üzerine yaptığı yeni resimleri ile bir anlamda küllerinden yeniden yaratma sürecine de gönderme yapıyor. Sanatçı resimlerinde son yıllarda uyguladığı kaymalara ve sıra dışı çekilmelere bu serisinde de devam ediyor. Figürlerin, sadece boş kısımlardan belirli bir yöne doğru çekilmeleri, geçen zaman ile bilikte insanın mental dönüşümüne işaret ediyor. Sanat yazan. Özcan Türkmen. sanatçı ve eserleri için şöyle bir saptamada bulunuyor. Son eserlerinde Barış Cihanoğlu farklı yasalarla işleyen bir evrenin kapısını açmış oldu bizlere. Sanat bilinci, şayet bir parça rahmetle buluşursa, bu evren karşısında heyecan duyacak ve onun yasalarına. iç yüzüne dok kendine sorular soracaktır. Evrensel temaları kişisel üslubu ile irdeleyen Barış, sanatına sürekli yenilikler katarak. Üretkenliği ve yaratıcılığı ile izleyenleri şaşırtmaya devam etmektedir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/16/tomasz-boguslawski-kisisel-poster-sergisi-cermodern-hub-sanat-mekan-24-ekim-14-kasim-2014/", "text": "CerModern bünyesinde kurulan, çağdaş sanatçıları ve farklı sanat disiplinlerinden seçkin örnekleri seyirci ile buluşturmayı misyon edinen HUB Sanat Mekan, 24 Ekim-14 Kasım tarihlerinde Çağdaş Polonya afiş sanatçısı ve afiş duayeni Tomasz Bogulawski'yi konuk ediyor. Günlük nesnelerin pictoral ilişkilerini kullanarak kinayeye dayalı afişler üreten Tomasz Boguslawski'nin posterleri fotoğraf ve günlük hayat objelerinin harmanı ile kendini göstermektedir. Ayrıca Polonya Afiş Haftası etkinlikleri kapsamında gerçekleşecek atölye programında, Tomasz Bogus awski hafta suresince CerModern'de afiş workshopu düzenleyecektir. Cermodern'de gerçekleştirilecek olan atölye için başvurular sınırlı olup, detaylar CerModern web sitesinden duyurulacaktır. Bilkent GSTMF Grafik Tasarım Bölümü öğretim görevlisi Ekin Kılıç liderliğinde Thomasz Bogulawski'nin afişlerini motion grafik ile canlandırma teknikleri atölyesi ise CerModern, HUB Digital Lab alanında gerçekleşecektir. Atölyeler sonunda katılımcılara sertifika verilecektir. Rezervasyon için CerModern ile iletişime geçebilirsiniz. Polonya Afiş Haftası etkinlikleri çerçevesinde misafir sanatçıların katılacağı söyleşi ve sunumlar, 24 Ekim 2014 tarihinde Cer Modern Konferans salonunda yapılacaktır. Bu söyleşilere paralel olarak Bilkent Üniversitesi GSTMF Grafik Tasarım Bölümünde de sanatçıların kısa sunumları gerçekleştirilecektir. Söyleşi ve sunumlarla ilgili ayrıntılar için lütfen programa bakınız. 1958 yılında Gdansk'ta doğan sanatçı, Gdansk Güzel Sanatlar Akademisi'nde Görsel Sanatlar ve Tasarım Bölümü'nde, Prof. Marek Freudenreich ve Prof. Witold Janowski gözetiminde eğitimini tamamlamıştır. Boguslawski, 1983 yılından bu yana Gdansk Güzel Sanatlar Akademisi, Grafik Sanatları Bölümü'nde Profesör olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Boguslawski; poster tasarımı, görsel iletişim, editoryal grafikler, filatelik düzenleme gibi grafik tasarımın birçok farklı alanında çalıştı. Varşova, Lahti, Mexico City, Colorado, Tahran, Moskova, Sofya, Tayvan, Chicago, Hangzhou, Rzeszow ve Seville Expo92 gibi birçok uluslararası poster sergisine katıldı. Polonya'nın poster sanatını anlatan birçok sunumda görev almasının yanı sıra küresel filatelik sergilerinde de çalıştı. Sanatçı, birçok kez Polonya Afiş Bienali 'inde ödül kazanmış: (1983,2009 Altın, 1985,2011 Gümüş, 1995,2005 öne çıkan tasarım ödülü) ve iki kere de aynı bienalin Grand Prix ödülünü kazanmıştır (2003, 2007)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/16/vichy-paintings-ekrem-yalcindag-dirimart-25-ekim-22-kasim-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/2015-international-kinetic-art-exhibit-and-symposium-florida/", "text": "The February 6-8, 2015 International Kinetic Art Exhibit and Symposium is the second FREE biennial event. This event will connect you to one-of-a-kind visual experiences. - Tour 16 iconic kinetic artworks installed outdoor in east Boynton Beach. - Participate in the first Kinetic Connection, a community based created kinetic artwork. - Join special S. T. E. A. M. learning based youth workshops and see the Solar Tree kinetic art student exhibit! - Enjoy over 60 Indoor kinetic artworks and site specific installations. - Interact with kinetic art influenced inventions and technological innovations. - Attend engaging and educational presentations. - Meet international kinetic artists The International Kinetic Art Exhibit and Symposium was created by the Boynton Beach Arts Commission and produced by the City of Boynton Beach through its Art in Public Places program. It's supported by; Equity One, Inc., Kinetic Art Organization, International Sculpture Center, Cultural Council of Palm Beach County, Buffalo Wild Wings, Boca Bearings, Hacklab, Solartree Project, Coastal Star, Neighborhood Gallery, Schoolhouse Children's Museum and Learning Center, The Secret Garden Cafe and the Boynton Beach Community Redevelopment Agency. Additional sponsorship opportunities are available. The FREE biennial event is created to connect the public to one-of-a-kind visual experiences. Ralfonso at the unveiling of his 25ft EX STRATA in the Netherlands. International Kinetic artists, presenters and entertainers will deliver exciting, informative and educational Symposium programming. Durning the dates of February 7 & 8, 2015 several educational and engaging topics about kinetic art are presented throughout the two day Symposium. Kinetic subjects such as it's history; new art forms development, fabrication and techniques; impact of kinetic art on new technologies, architectural integration and collaboration; educational curriculum utilizing learning base S. T. E. A. M., Science, Technology, Engineering, Art and Math and the whimsical engaging aspect of kinetic art. If you have a kinetic related product, business or art form that you would like to showcase at the International Kinetic Art Exhibit and Symposium two day portion of the event, please send information requested below. Do you have a special talent that could add to the excitement and engagement of Kinetic Art? Then please send the information requested below. If you are interested in contributing to the presentations, become a vendor or entertainer or wish to sponsor a company, artist or group to participate in the Symposium please send an email to Debby Coles-Dobay at debby@intlkineticarts. org. In your email please include a brief statement about the topic, product or talent you would like to present, your contact information and any related web site or Facebook links. For sponsor/partner opportunities see sponsor page on this web site."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/2015-rome-prize/", "text": "The American Academy in Rome is the oldest American overseas center for independent study and advanced research in the arts and the humanities. For one hundred and twenty years the Academy's eleven acre center in Rome has provided an inspiring environment for those who practice the fine and liberal arts. The Rome Prize is awarded annually to about thirty candidates, each selected by a jury of distinguished peers through a national competition. The winners are invited to Rome to pursue their work for periods ranging from six months to two years. They are provided with stipends, residential accommodation, meals, private studies or studios, and most important, an atmosphere conducive to intellectual and artistic freedom, interdisciplinary exchange, and innovation. Please visit the Academy website for more pertinent information about the Academy, the fellowship, application rules, guidelines, and deadlines."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/6th-beijing-international-art-biennale-china-2015/", "text": "Beijing International Art Biennale initiated in 2003, with the ratification of the State Council and funded financially, is jointly sponsored by the China Federation of Literary and Art Circles, the Government of Beijing Municipality and the China Artists Association, and it is also a key name-brand cultural project under the National Program on Cultural Development during the 11th Five-year Plan. We have so far held the Beijing Biennale successively for 5 times in 2003, 2005, 2008, 2010 and 2012. The participating countries have reached from 45 to 84, the participating artists have totaled more than 3000 and the visitors have reached 1 million during the past 10 years. As a platform for international cultural exchanges, Beijing Biennale adopts the cooperative mode of the Chinese Curatorial Committee and the international curators. We adhere to the idea of making efforts to build a specific international platform, and the exhibits mainly consist of paintings and sculptures. Through the conception of promoting the global harmony by the contemporary artistic exhibition and respecting the variety of the international culture and advice of equal conversation between the orient and occident culture, Beijing Biennale has obtained the approbation and the support from more and more artists across the world. Memory and Dream The memory is the inscription on people's hearts, accumulation of the history, treasure house of the spirit and space to be explored by art. Every nation in the world has their unique historical and cultural memory. The time-honored historical and cultural memory of the Chinese nation is as rich and precious as that of other nations in the world. All nations can communicate with each other and share their unique soul experience and fragrance of the spirit. Dreams are beautiful ideals of people, hopes which put an end to disasters, visions for pursuing happiness and goals which call for relentless efforts. People in every country in the world have their own dreams. To achieve the Chinese Dream of realizing the great rejuvenation of the Chinese nation and the dream of peaceful development and win-win cooperation between different countries in the world is the shared goal of us. The dream stimulates the vitality of us to create miracles and a bright future. Memories and dreams combine the history and the reality, connect the past with the future, and are best placed to reflect the humanistic care of artists, arouse their passion to paint and give full play to the aesthetic imagination of artists so that art works can be as lasting as memories and as magical as dreams. Memory is the inscription of the minds, the instruction of the history, the accretion of the culture, the brilliant rays of the tradition, the unbreakable national bond, the unforgettable spiritual home, the precious treasure house of reflexion and thoughts of culture, the great space of artisticexcavation. Chinese nation is a great nation having a continuous history of 5,000 years, getting along well with other nations on mutual benefit and win for all. All nations in the world have their own memory and their distinctive history and culture. The memory of Chinese nation reflects the precious experience, the excellent intelligence, and shows the communication with other nations. The dream is the ideal, the hope, the prospect, the goal of struggle, the vision to be realised after the untiringly struggle. The formation and the realization of the dream reflect the initiative, the activity and the creativity for opening the futur of the individual and the group. Every nation and country has their own dream; the Chinese Dream is to realize the renaissance of Chinese nation. The Chinese Dream is the national dream, and the dream of every Chinese people, the Chinese Dream is not only a dream of realizing the prosperity of the country, the vigorousness of the nation, and the happiness of the people, but also a dream of the cooperation, the developpement, the peace, and the win-win. The Chinese Dream communicates with the American Dream, and the dream of the people from all over the world. That is to say: the memory and the dream, could reflect most the relation between the past and the futur, could think most about the relation between the nature and the human being, could realize most the imagination of the artists, could present most the humanistic concern, so the memory and the dream are suitable to be the key word of the current biennale. Works for this Beijing International Biennale are to come from all over the world, and influential artists and their representative works will be selected from various participating countries. The works to be exhibited would be mainly composed of paintings and sculptures. However, a certain amount of graphic images, mixed media, and installation works are also acceptable. 1. Participating artists of this Beijing Biennale, domestic and international, consist of specially invited ones and free ones. The Curatorial Committee is to make the decision on the list of the invited artists, and freely participating works are welcome from all over the world. 2. As a rule, participating works should have been completed in the last 5 years and should be of high aesthetic taste and artistic quality. If the works are at certain agencies or collected by other people, the artists generally should be obligated to contact these agents and collectors, if the failure of contact results that the works could not participate in the biennale, the artists will lose his selection qualification. The author should not change the works without authorization; otherwise the Curatorial Committee would refuse the substitutes. Mixed media works printed on paper will not be accepted. 3. The minimum size of drawing work should not be smaller than 1.2x1.2m in principle, or larger than 3.0x3.0m. The minimum size of a sculpture is 50x50x50cm, and the maximum size is 200x200x200cm; the weight of a single work should not be over 150 kg, with all parts jointed firmly, and the whole item should be non-fading, keep its shape and of solid quality. The details for works of other forms are to be discussed or negotiated separately. If any special request arises, participants should contact the Organizing Committee in advance. 4. The Organizing Committee has the right to refuse to exhibit works which are not in accordance with the instructions, oversized, overweighed, noisy, smelly, easy to leak liquid, difficult to transport and arrange for exhibition or dangerous to visitors. 1. All artists should each submit the photos within 5 works of theirs to the Curatorial Committee for selection, and should send Registration Form for Participating Artists of the 6th Beijing International Art Biennale, China 2015 and Caption of Works for the 6th Beijing International Art Biennale China 2015. You can download the forms from the website of the Beijing Biennale or get them from the Beijing Biennale Office. All participating artists, while filling in the forms, are requested to be legible and leave no items unfinished. Generally, international artists had better fill in the forms in English. Materials will not be accepted beyond the deadline. Participating artists are each requested to attach 2 personal color photos at the size of 2 inches with the registration forms. Meanwhile, an electronic image of the same personal photo no smaller than 1M is also required. All materials related with the participating works are in principle to be kept in the archives and would not be returned. 3. No registration or participating fee. 4. The curatorial committee will select exhibits from all the works by virtue of their photosin late January of 2015. The result will be declared later at the official website of the Beijing Biennale. Meanwhile, the Organizing Committee will send the noticing letter to the selected artists to clarify the duties, rights and obligations of both sides. 5. The Organizing Committee reserves the rights, such as freely exhibiting the selected and prize-winning works, freely taking photos of these works and making use of these photos free of charge, freely and publicly making use of the artists' personal information in the registration forms and at the website without concerned expenses to the artist. 6. The Organizing Committee will cover 4 days' accommodations and food in Beijing only for foreign selected artists who participate in the symposium. 1. The Organizing Committee covers the cost of round-trip transportation of foreign works. For the domestic exhibits, we cover only the returning cost. 2. The artists are responsible for installing frames for their works. Oil painting should be firmly fastened on the external frame, and nails and other sharp objects should not be protruding from the internal or external frames. Prints, watercolors and pastels should not be mounted on frames with glass surface. However, organic glass or transparent plastic board can be used. The participants should prepare by themselves if special need of displaying table. Works created with materials will be discussed individually. 3. The participating artists should cover the cost of round-trip insurance of transportation by themselves for their works. The Organizing Committee will be responsible for the insurance of their works during the exhibition. 4. The Organizing Committee will timely inform international artists the transport company we are to have designated. Before May 31st 2015, overseas participants should deliver their packaged works according to the requirements of the transport agency we designated. The packaged box should bear clearly-written participant number we are to inform on it, and its cost should be paid for by the owner. In principle, transport agents do not pick up works directly from an artist's house or gallery. Before August 31st 2015, domestic participants should send directly door to door packaged works to the designated address of our transport agency in time, with participant number we are to inform on the box. The participants should cover the arrival cost of the works. The return cost of the works will be covered by the Organizing Committee. Selected participants should send the works that we selected to the transport agent in time. If they change works without getting agreement from the Organizing Committee, we have the right to refuse the works. If works cannot be transferred to the agent or to the Organizing Committee timely, we are not responsible for their missing the exhibition. If artists send works which have not been selected to the Organizing Committee or to the venue of the exhibition, the Organizing Committee will refuse such works and have no obligation to maintain or return them. 5. If works are damaged due to inappropriate package or deformed because of their instability and infirmity during transportation, the Organizing Committee will not be in a position to compensate for the loss. 6. The Organizing Committee will be responsible for returning the works. If the selected artists abroad send their works to the Organizing Committee without the assistance of the appointed agents, the Organizing Committee will not be responsible for returning their works. If really necessary to return the works, the artists should negotiate with the Organizing Committee before May 1st 2015. 1. The album: 635mmx965mm 1/8 color format. In addition to all participating works, it includes brief introductions to artists, and short explanation of the art works. Each participating artist will be presented with one copy of the album. 1. An international symposium with simultaneous interpretation will be held on the day after the opening ceremony. 2. The Curatorial Committee members, exhibition participants, influential art critics, curators, scholars, editors and so on will be invited from both home and abroad. 3. Discussion will focus on the exhibition theme, for instance, Memory and Dream or World Art Conversation of China Dream. 4. The collection of the papers or speeches will be published in both Chinese and English after the symposium. The international jury consisting of artists, curators and critics from China and international community will decide on the Awards for Best Work, Excellent Work, and Outstanding Chinese Young Artist's Work before the inauguration of the exhibition. The result will be declared through media. The Organizing Committee will issue Certificate for Selection, Certificate for Winning Prize. Sponsors: China Federation of Literary and Art Circles; The People's Government of Beijing Municipality; China Artists Association. China Artists Association will be responsible for concrete implementation. The Organizing Committee of the 6th Beijing Biennale, composed of honorary director, executive director, deputy directors and committee members, coordinated organizations, supporting organizations, co-organizations and related departments, and is responsible for the preparatory and exhibition work of the 6th Beijing Biennale. The Curatorial Committee of the 6th Beijing Biennale, composed of directors of the organizations involved and artists invited and international curators, undertakes the academic work of the Biennale's preparation and exhibition, including recommendation of specially invited artists, selection of art works, planning for the symposium and editorial work for the album of works as well as the publication of the collection of papers and speeches at the symposium, etc. Beijing International Art Biennale Office, as well as the International Department of the China Artists Association will be responsible for all the organizing work. Address: Beijing Biennale Office of China Artists Association. Notes: The artists applying to participate in this Beijing International Art Biennale are all regarded as agreeing with the above regulations and the content of the forms. The Organizing Committee of the 6th Beijing International Art Biennale 2015 has the sole right to explain the regulations. With respect to the selected artists of overseas Chinese and from Hong Kong and Taiwan, their rights and obligations are the same as their counterparts in the mainland of China."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/ekim-1-akademililer-sanat-merkezi-17-ekim-15-kasim-2014/", "text": "Ali Şimşek'in bu satırlarla özünü tanımladığı Akademililer Sanat Merkezi, bünyesinde çalışan, sürekli etkileşim halinde olan 18 sanatçıya ev sahipliği yaptığı ''Ekim 1'' Sergisi ile izleyiciyle buluşuyor. 17 Ekim 15 Kasım tarihleri arasında görülebilecek bu sergiye, yolu Akademililer'den geçmiş ve geçecek tüm sanatseverler davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/icebreaker-6/", "text": "The sixth annual juried exhibition sponsored by Ice Cube Gallery, a contemporary artist-run gallery located in the River North Arts District of Denver. The exhibit has an open theme and artists of every medium are encouraged to enter. Juror: Lauren Wright, Curator and Artistic Director for the Biennial of the Americas, former curator at Turner Contemporary in Margate, UK. Wright has also developed independent curatorial projects for Tate Modern and served as Asisstant Director for Furtherfield. org, a media arts organization focused on technology and social change. Entries must be received by November 1, 2014. - Entry fee is $35.00 and entitles each artist to enter up to 4 images. Entry fee does not guarantee acceptance into the show. - Ice Cube Gallery retains a 25% commission on works sold during the exhibition. - Artwork must be ready to hang or display. Installation or works of multiple pieces must be accompanied by a detailed diagram. Artists may be asked to install complex works. Maximum weight is 50 lbs. - Artists submitting time based media must be able to provide their own equipment. - Artist is responsible for costs of shipping. Return shipping label is to be included with work. Shipped works can only be received during the following times: - 12/20, 12-5 pm 12/ 27, 12-5 pm - 1/ 2/2015, 12-5 pm 1/3/2015, 12-5 pm - Artist is responsible for all insurance needs for their work. Artists understand that Ice Cube Gallery provides no insurance for their exhibited works. - Juror has the right to reject any work that does not meet quality standards for the exhibit, or is not identical to work juried from digital images. - All artworks must remain on display in the gallery during the entire show for the period of 1/8/15 1/31/15. - Call for entry opens: August 18 - Submission deadline: November 1 - Notification: November 18 - Artwork received: - December 20, 12-5pm - December 27, 12-5 pm - January 2, 12-5 pm - January 3, 12-5 pm - Exhibit dates: January 8-31, 2015 - Opening reception: January 9, 6-9 pm - Artwork pick-up: - January 31, 5-7 pm - February 1, 9am-12pm"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/insan-kara-bir-leke-degildir-ozan-unal-galeri-selvin-2-27-kasim-14-aralik-2014/", "text": "1974 yılında İzmir doğumlu heykeltıraş, ilk orta ve lise eğitimini İzmir'de aldıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Grafik Bölümüne girdi. Bu bölümü yarıda bırakarak aynı fakültenin Moda ve Aksesuar bölümüne geçti. Eğitimi sırasında Beymen Academia Tasarım Yarışması, Deri Günleri Tasarım Yarışması gibi tasarım yarışmalarında ödüller aldı. Merkezi Danimarka'daki SAGA International Design Center Young Designer Seminar'da Türkiye'yi temsil etti. 2000 yılında Sınırlandırılmış Hayalgücü-Tasarımcı Bakış Açısı teziyle mezun oldu. 2001 yılında İzmir Karşıyaka'da Atölye Pi Tasarım ve Sanat Atölyesi'ni kurdu. Burada resim ve heykel çalışmalarına başladı. Temmuz 1993 Sivas Katliamı Anıtı, 1 Mayıs 1977 Emek Anıtı, Denizlerin Dalgası gibi birçok kamusal heykel ve anıt çalışmalarına imza attı. Kişisel resim ve heykel sergilerinin yanı sıra çeşitli karma sergilerde bulundu. Halen atölyesinde ağırlıklı olarak heykel olmak üzere çeşitli disiplinlerde sanatsal çalışmalarına devam etmektedir. Ozan Ünal'ın ayağa dikildiği günden bu yana; kusursuz olması öngörülen sistemin çarklarına; bir çomak gibi sıkışan insanı hatırlattığı ağaç yontu ve demir heykellerinden oluşan İnsan Kara Bir Leke Değildir sergisi 27 Kasım'da Galeri Selvin 2'de açılıyor. Ünal; demiri sert yapısalcı geometrik bir eleman olmaktan çıkarıp yumuşak bir modelaj malzemesi olarak işlerken; ağacı yontularıyla kimi zaman destekleyici elemanlarda kimi zaman da işin kendisi olarak kullanmayı seçmiş. Sergi 14 Aralık tarihine kadar Galeri Selvin 2'de görülebilir. Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/korunaklar-ve-tekler-h-avni-oztopcu-mine-sanat-gallery-23-ekim-23-kasim-2014/", "text": "Mine Sanat Galerisi, Nişantaşı mekanında H. Avni Öztopçu'nun 1985 başlangıçlı teklerini ve yakın zamanlarda gelişen korunaklarını Korunaklar ve Tekler başlığı ile sergiliyor. H. Avni Öztopçu'nun resimlerinde 1985 yılından itibaren her dönemin tavrı kendi Teklerini oluşturdu; bu tavır, geçmiştekilerle hesaplaşarak sürdü. Kendi içindeki dönüşümle korunaklı alanlarda farklı bir arayışa girdi. Bu arayış yolculuğunda her dönemin; kendi düşünüş ve duyuş perspektifinden hareket eden sanatçının üretimlerinden tekler görüyoruz. Her dönem yeni arayışlara yönelmede sanatçı, resimlerinde temel aldığı zaman ve mekan algısı içinde görünürlüğün-duyulurluğun döngüsünü izlememize olanak sunuyor. Daha dar zaman içinde gelişen korunaklar ve tekler birlikte aynı alan içinde sergileniyor. Sanatçı, otuz yıl içinde ele aldığı problematiği, kendi dönemleri içinde oluşan kurgusal değişimleri, bir bütün içinde görmemize olanak veren bir mekanda bir araya getiriyor. Her çalışılan sanatsal üretim, dönemine göre şekillenmekte ve yorumlanmaktadır, yaşananların konumlarını ve tavırlarını ışık-gölge, form, renk gibi plastik dünyanın araçları üzerinden ifade etmek, evrenselliği yakalamak ve ileriki dönemler için ipuçları barındırmak H. Avni Öztopçu'nun Korunaklar ve Tekler sergisi ile bütünlüğe ulaşıyor. Dönemlerin kendi içindeki koridorlarında süren arayışın, bugün de devam ettiğini ve dönüşerek, değişerek geleceğe yol aldığını görüyoruz. Korunaklar ve Tekler sergisinde 1985 başlangıçlı, geniş zamanlı birlikteliğin yaklaşımlarını ve ayrışmalarını dar zamanlı galeri mekanında görme imkanı bulacağız. Sanatçının resimlerinde ele aldığı en temel sorunsal olan zaman ve mekan algısını sorgularken plastik sanatların imkanlarından nasıl yararlandığını, sanatın temel öğelerini nasıl ele aldığını ve bu öğelere yaklaşımını 1985 den itibaren tarihsel bir döngüde görme fırsatı bulacağız. H. Avni Öztopçu'nun Korunaklar ve Tekler başlıklı sergisi 23 Ekim 23 Kasım 2014 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Nişantaşı mekanında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/lucid-art-foundation-residency-2015/", "text": "The goal of the Lucid Art Residency Program is to provide artists with a serene, retreat-like environment for creative exploration. In line with the mission of the Lucid Art Foundation, artists are supported in their inquiry into consciousness, art and nature. The Lucid Art Foundation encourages contemplative nonfigurative exploration through automatism, multi-media, conceptual, eco-art and interdisciplinary approches. Inquiry into arts and consciousness is at the heart of the Foundation's vision and our residency program. The residency will provide a space to live and a studio called the Ark to work. The Ark studio was built in 1960 and was used by painter Gordon Onslow Ford, painter John Anderson and mixed media artist Fariba Bogzaran. The studio has recently been made available for artists in residence. During the residency, artists will meet with a artist and educator who will discuss and give feedback on the work created during the residency. Artists will have access to the Foundation's extensive Library Resource Center. The Library contains books by many modern, surrealist and contemporary artists such as Roberto Matta, Gordon Onslow Ford, Wolfgang Paalen, Remedios Varo, John Anderson, Lee Mullican and Morris Graves, among others."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/17/mood-nezihe-bilen-ates-galerimiz-04-24-kasim-2014/", "text": "4-24 Kasım 2014 tarihleri arasında Galeri/Miz'de sanatseverlerle buluşuyor. Nezihe Bilen Ateş, alt başlığı Duygu-Durum olan MOOD isimli kişisel sergisiyle Galeri/Miz'de sanat izleyicisinin karşısına çıkıyor. Galeri/Miz'de, 4 Kasım tarihinde açılışı yapılacak olan serginin üst başlığını oluşturan Moodun kapsamı içinde değerlendirilebilecek duygu durum hallerini kapsayan, her biri psiko-sosyal duruma göndermeler yapan haller ve genel insansal olana göndermeler içeren bu temalar, neredeyse bir röntgen filmi gibi Ateş'in tüm işlerinde bütün çıplaklığıyla karşımıza çıkıyor. Ateş, bu iletişimi, belkide bir kadın olmanın duyarlılığı ve avantajıyla, özellikle kadın portreleri ve bedeni üzerinden kurmaktadır. Bu bazen içimizi delip geçen bakışlarıyla bir çift göz, bazen içe dönük cenin pozisyonunda yatan bir kadın, bazen de neredeyse arkasını dönüp gitmeye hazır bir kadın portresi biçiminde karşımıza çıkmakta. Nezihe Bilen Ateş'in sergisi Galeri/Miz'de 24 Kasım'a kadar izlenebilir. Nezihe Bilen Ateş:1970 Adana doğumlu olan sanatçı, fotoğrafın yetersiz kaldığı anlarda ona, kendi anlam ve duygularıyla müdahele ederek, fotoğrafı teknoloji ve pentürle buluşturur. Ateş'in işlerinde bizi, yok olmuş bir mekan duygusu ve tekil kadın figürleri karşılar. Sanatçı kendine malzeme konusunda bir sınır koymaz. Çoğunlukla kağıt üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarında ekolin, pastel, akrilik ve yağlıboya kullanır.1994 yılından itibaren İstanbul ve Adana da bir çok profesyonel sanatçı ile atölye çalışmalarına katılmış ve ortak çalışmalar yapmıştır. Sanatçı bu süreç içerisinde birçok sergiye ve etkinliğe katılmış olup, çeşitli kolleksiyonlarda resimleri bulunmaktadır. Sanatçı, halen kendi atölyesinde profesyonel olarak çalışmalarını sürdürür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/18/ertugrul-oguz-firat-vefati/", "text": "Besteci, şair, yazar, ressam olarak da tanınan hukukçu Ertuğrul Oğuz Fırat vefat etti. Ertuğrul Oğuz Fırat'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. E. O. Fırat, yayınlanan bazı şiirleri ve dergilerde çıkan eleştiri yazıları ve yargıç olarak kararlarında kullandığı dil nedeniyle 1964 yılında o zamanki Türk Dil Kurumu üyeliğine alındı. Öncü Sanatın korunması ve yeni kuşaklarca geliştirilmesi doğrultusunda yürüttüğü çalışmaların da çok önemli olduğu biliniyor. Fazıl Say başta olmak üzere birçok sanatçının yetişmesine emek vermiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/20/landmarks-thaier-helal-ayyam-gallery-27-october-10-january-2014/", "text": "Ayyam Gallery Dubai is pleased to announce Landmarks, the forthcoming solo exhibition of leading Syrian artist Thaier Helal. Presenting two new series of paintings, Landmarks will feature neo-expressionist works that explore a multi-sensory perception of Syria's diverse terrain as the artist figuratively reenters the now war-torn country. Partly based on experiential recollections, Helal creates mimetic compositions that speak of man-made ruin while simultaneously reflecting the resistant forces of nature and a historic landscape that possesses potential for renewal. The exhibition's included works represent the artist's recent Mountain and River series, which are executed in the cool-palette of his early mixed media canvases, and mark a return to abstraction after a several-year period of experimentation with appropriated imagery and found objects that directly relate to the conflict in Syria. Helal's recent abstract and semi-figurative compositions are executed through formal interpretations of sensations as the artist translates the physiological responses that specific environments trigger with colour, tactile layers of medium, and vigorous brushmarks. In a four-panel work titled Mountain Area (2014), for example, powdered paper, sand, and acrylic paint are combined to create a surface that alternates between coarse areas of impastoed media and gestural strokes, calling to mind the geological traits of ancient mountains. Dense applications of media also render the monumentality of such sites, as in the painting Maaloula (2014). The large work depicts the rugged environs of the centuries-old town northeast of Damascus, and is painted with a focus on the dramatic rock formations that surround it at the foothills of the anti-Lebanon mountain range. Indications of the town are hidden beneath the folds of a mountain, as the landscape appears to envelope its inhabitants: a metaphor of the significant cultural legacy of Maaloula as the last remaining place where Western Aramaic is spoken, its strategic location having allowed the linguistic tradition to survive the rise and fall of various civilisations over hundreds of years. In Helal's new works, abstracted rivers also allegorically reference Syria's conflicted state. Painting the Orontes River, which runs south to north in contrast to other watercourses in the Levant, the artist emphasises the ability of nature to serve as a vital resource even as it deviates from its own basic logic. A leading figure in contemporary Syrian art, Thaier Helal's large mixed media works are considered at the forefront of contemporary abstraction in the Middle East. Drawing inspiration from the physical and sensory aspects of the world around him, Helal explores the dynamism of space as it is reshaped by the fluctuation of society and culture. His canvases communicate movement and energy through explosions of colour, the meticulous division of the picture plane, and the repetitive layering of the surface. Although utilising the leitmotifs of contemporary painting, the artist's deliberate approach is reminiscent of the formalism of Islamic art, which relies on units as part of a larger whole to communicate a sense of wonder when alluding to the sublime. Recently, Helal has employed images of the Syrian Army taken from various media in haunting compositions that isolate the mechanisms of warfare. Isolating such stark imagery against a black background, Helal confronts the abject reality that currently besieges Syrians while pointing to the increased militarisation of global society. Born in Syria in 1967, Thaier Helal graduated from the Faculty of Fine Arts, Damascus before relocating to Sharjah in the 1990s, where he currently lives and works. He is the recipient of numerous awards including the Grand Gold Award at the Contemporary Painting Biennial, Tehran (2005); and the Award for Painting at the Sharjah International Biennial (1997). Helal has also contributed to the development of regional art as a longtime faculty member of the University of Sharjah, Fine Arts College. Selected solo exhibitions for the artist include Ayyam Gallery, Dubai, DIFC (2012); Ayyam Gallery Cairo (2011); Ayyam Gallery Beirut (2010); Ayyam Gallery Damascus (2010); Green Art Gallery, Dubai (2006, 2003); Cultural Foundation, Abu Dhabi (2002); and Sharjah Art Museum (2000). Founded in Damascus in 2006, Ayyam Gallery is recognised as a leading cultural voice in the region, representing a roster of Middle Eastern artists with an international profile and museum presence. Spaces in Beirut, Dubai, Jeddah, and London have further succeeded in showcasing the work of Middle Eastern artists with the aim of educating a wider audience about the art of this significant region. Email: difc@ayyamgallery. comFor press information and artwork images, please contact press@ayyamgallery. com or +971 4 3236242."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/20/suya-yazdiklarim-mehmet-gunyeli-artgalerim-bebek-20-ekim-22-kasim-2014/", "text": "artgalerimBEBEK, 20 Ekim 2014 tarihinde soyut ve kurgusal anlatım dili ile özgünlüğünü daima koruyan fotoğraf sanatçısı Mehmet GÜNYELİ'nin Suya Yazdıklarım adlı yeni fotoğraflarından oluşan sergisine ev sahipliği yapıyor. Son yıllarda, fotoğraf çalışmalarını çağdaş ve kavramsal temalar üzerine yoğunlaştıran sanatçı, bu serisinde ise suya yansıyan insan figürleriyle farklı kapıları aralamayı hedefliyor. Mistisizm, batıni, tasavvuf etkili serilerine bir yenisini ekleyen sanatçı, insanı suya yansıtma biçimiyle Hakk'ın sıfatlarının suda vücut bulmuş hallerine seyirciyi ortak ediyor. Aslında uzakta, sizden ayrı olan hiçbir şey yoktur. Karşı tarafın güzellikleri ya da görmezden gelemediğiniz her şey siz ve sizin yansımanızdır. Suya Yazdıklarımın, aşka yönelmenin eşiğinde, sivayı terk ederken, içimizdeki derin deryanın durulmasına adeta bir ayna tuttuğuna tanık olacaksınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/21/2015-pen-siir-odulu-afsar-timucine-verildi/", "text": "PEN Türkiye Yönetim Kurulu, 2015 PEN Şiir Ödülü'nün bir şükran ifadesi olarak Afşar Timuçin'e sunulacağını açıkladı. 2015 PEN Şiir Ödülü'nü bir şükran ifadesi olarak Sayın Afşar Timuçin'e sunduğumuzu belirtmekten kıvanç duyarız. Prof. Dr. Afşar Timuçin şiir, öykü, roman ve felsefe alanlarındaki eserleri ile seçkin bir düşünür, şair ve yazarımızdır. Felsefe, bilim, edebiyat ve demokrasi değerlerinin ağır saldırı altında olduğu günümüzde Timuçin'in önemi daha da belirgindir. Seçkin aydınımız Afşar Timuçin çevirileri ile de önemli katkılar sağlamıştır. 2015 Dünya Şiir Günü Bildirisi Afşar Timuçin'in kaleminden çıkacak, ödül töreni İstanbul'da Dünya Şiir Günü etkinliğimizde yapılacaktır. Timuçin Konak Belediyesi Uluslararası Şiir Festivali'nin Onur Konuğu olacaktır. Sayın Afşar Timuçin'e derin saygılarımızı ve en iyi dileklerimizi sunarız. PEN Türkiye Yönetim Kurulu: Tarık Günersel Halil İbrahim Özcan Sabri Kuşkonmaz Zeynep Oral Tülin Dursun Mario Levi Haydar Ergülen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/21/yesim-ustaogluna-iki-odul-birden/", "text": "Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu ve Araf filmlerinin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu, 17. Asya Proje Marketi'nden iki ödülle birden döndü. Ustaoğlu'nun dünyada ilk kez Busan'da sunduğu Clair Obscur/Tereddüt adlı projesi, 10 bin dolar para ödülünün yanı sıra Yaratıcı Yönetmen Ödülü'nü kazandı. İran'dan Kore'ye, Filistin'den Japonya'ya, Asya bölgesinin farklı ülkelerinden 30 yönetmenin projeleriyle katıldığı 17. Asya Proje Marketi'nde Türkiye'den Yeşim Ustaoğlu, Vietnam'dan Phan Dang Di ve Çin'den Pema Tseden'in projeleri ödüle değer görüldü. Busan Film Festivali kapsamında 1998 yılından beri düzenlenen ve Asya'nın en önemli sinema destek marketlerinden biri sayılan Asya Proje Marketi'ne bu yıl 30 proje seçildi ve bir hafta boyunca projelerini sunan yönetmenlerden sadece üçü projelerine para desteği kazandı. Vietnam'dan Phan Dang Di'nin Full Moon Party, Çin'den Pema Tseden'in The Killer adlı projeleri para ödülüne değer görülürken, Türkiye'den katılan tek yönetmen olan Yeşim Ustaoğlu'nun Clair Obscur/Tereddüt adlı projesine ise 10 bin dolar para ödülünün yanı sıra Yaratıcı Yönetmen Ödülü verildi. Ustaoğlu'nun, Fransa'dan Marianne Slot ve Almanya'dan Titus Kreyenberg ortaklığıyla çekeceği Clair Obscur/Tereddüt adlı yeni filminin, 2015 sonunda tamamlanması bekleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/22/33-uluslararasi-istanbul-kitap-fuari/", "text": "Kuruluşumuz TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A. Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile düzenlenen Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı bu yıl otuz üçüncü kez 8-16 Kasım 2014 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece'de kapılarını açacak. İstanbul Kitap Fuarı 8-11 Kasım 2014 tarihleri arasında Uluslararası Salon kapsamında Onur Konuğu olarak Macar dili ve edebiyatını ağırlayacak. Mottosunun Nazım Hikmet'e referansla Bir Bahçe'den Bir Bahçe'ye olduğu Macaristan Onur Konukluğu kapsamında Macar edebiyatının güncel ve klasik örneklerine yer vereceği etkinlikler düzenleyecek. Modern Macar edebiyatının önde gelen yazarlarının konuk olacağı fuarda bir sergi, müzik ve Macar mutfağını Türkiye'den okurlarla buluşturmaya yönelik performans ve söyleşiler gerçekleştirilecek. 33. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı Onur Yazarı olarak belirlenmiştir. Fuar süresince Atilla Dorsay'ın da katılımıyla paneller ve etkinlikler düzenlenecektir. TÜYAP tarafından Onur Yazarı Atilla Dorsay'ın yaşamı, çalışmaları ve eserlerinden seçmelerin olduğu bir kitap ve bir sergi hazırlanmaktadır. Bu yıl Fuar'ın teması ise Sinemamızın 100 Yılı olarak belirlenmiştir. İstanbul Kitap Fuarı tema çerçevesinde yurt dışından çok değerli yazarları konuk etmeye hazırlanıyor. 33. İstanbul Kitap Fuarı, 24. İstanbul Sanat Fuarı-ARTİST 2014 ile eş zamanlı gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/22/contemporary-istanbul-2014/", "text": "Contemporary Istanbul will take place 13-16 November at Istanbul Congress Center and Istanbul Convention and Exhibition Centre. The leading international art fair in Turkey brings both local and international focus to the dynamic art scene in Turkey's vibrant metropolis every November. New Horizons, a section of Contemporary Istanbul which offers an annual focus of contemporary art from a selected geographic region will this year put a spotlight on China. For the second year running an addition to the fair is Plug-In New Media Section, dedicated to showcasing digital art in a 1000 square meters area next to the main exhibition space. A comprehensive CI Dialogues program of talks and conferences will complement the second year of Plug-In Istanbul and New Horizons."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/22/filthy-lucre-tom-martin-de-buck-gallery-november-13-december-20-2014/", "text": "De Buck Gallery is pleased to announce an upcoming exhibition by British painter Tom Martin, entitled Lucre. The exhibition represents Martin's debut solo exhibition in the United States, and will be on view at the gallery from November 13 December 20. An opening reception in the presence of the artist will be held on November 13 from 6-8 PM. Known for his masterly realism, Tom Martin's work displays a keen interest in the common threads of life, depicted in extreme detail. For Lucre, Martin presents a new body of work that explores the one thing with which nearly everyone has a love-hate relationship: money. In the artist's words, this work explores the control money has on different people the world over... the role money plays in various fractions of life, such as the economy, conflict, religion or personality. The paintings in the exhibition, in the stunning realism that has become Martin's trademark, outline the varying role of money through a powerful visual juxtaposition of figures and symbolic items with global currency. Additionally, Lucre represents the premiere of Martin's three-dimensional work monochrome plaster sculptures similarly festooned with coins of the world, complimenting the themes presented in the paintings. Collectively, the works presented relay the significance of personal economies via the piecing together of meaningful visual sources. Money is king; a sometimes harsh fact that is poignantly presented through Martin's treatment. Tom Martin was born in Wakefield, England in 1986, and holds a BFA from the University of Huddersfield. He has participated in a number of exhibitions in galleries and museums worldwide, most recently in the Contemporary Realism Biennial at the Fort Wayne Museum of Art, where he will also be exhibiting in a solo exhibition in the near future. He currently lives and works in the United Kingdom."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/22/gic-biennale-international-competition/", "text": "The International Competition of GICBiennale 2015 is highly open competitions for the artist in any genre, style, and idea. We whole-heartedly welcome works by artists that re-interpret traditional values of ceramics in truly unique ways. In previous competition, we had 1,875 artists from 71 countries who submitted 3,362 artworks. This competition will focus on the possibilities for ceramic art to expand from its territory. The International Competition of GICBiennale 2015 will be an opportunity to display your imagination and creativity to the fullest; opening the future of ceramics, and presenting diverse issues facing us today that deals with issues including political, social, religious, cultural, and environmental. We Grands Prize will receive $48,100 with solo exhibition opportunity for GICB 2017."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/22/n-aydin-t-boztoprak-d-gokduman-ve-n-uz-arttoprak-tuyap-8-salon-815b/", "text": "1999 Yılında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden lisans diplomasını aldı. 1999 da başlamış olduğu öğretmenlik görevini halen İzmir Işılay Saygın Güzel Sanatlar Lisesinde sürdürmektedir. Çalışmalarına 2006 yılında İzmir'de kurduğu Yön Sanat Merkezi'nde devam etmektedir. Sanatçı 5 kişisel sergi açmış olup, yurt içinde yurt dışında birçok karma sergi, bienal ve çalıştaya katılmıştır. Sanatçının heykel yarışmasında 2 ödülü bulunmaktadır. Çalışmalarında Figür, renk ve leke ilişkisini melankolik bir anlatımla sunan sanatçı yer yer figürün kaybolduğu yarım tatları, lirik soyut kompozisyonlarla vermektedir. Melankolik ve lirik duyguları bazen figürlerindeki ifadelerde, bazen bedende ki renksizliğin getirdiği renkte ve harekette, mekan içinde ki mekansızlıklarıyla, kurguladığı ve sınırladığı kompozisyonlarını; hüzün, var olmak ve kaybolmak üzerine duygularıyla ifade etmektedir. Sanatçı insan gerçekliğini kendine özgü bir anlatım içinde ele alıyor. Onu lokal, dar bir alana indirgemeye çalışan resim yaklaşımlarının ötesinde; günlük, anlık durumları içinde kendi estetiği boyutlarında gerçekçi gözlemle ifade etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de bütün bir toplum katmanına çeviriyor gözünü. Toplumun tümünü, anlık izleminin ve varoluşun çeperi içinden görüyor. 1994 Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Mezunu. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Heykel Anasanat Dalı'nda 1996'da Yüksek Lisans eğitimini; 2002'de Sanatta Yeterlik programını tamamladı. Çok sayıda ulusal ve uluslararası sergi, yarışma ve sempozyumlara katılan sanatçı; 4'ü yurtdışından olmak üzere 8 ödüle sahiptir. Çok sayıda anıtsal çalışmalara, anıtsal büstlere, rölyeflere ve dış mekan heykel uygulamalarına imza atan, kamu kuruluşlarında ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/24/birdman-turkiyede-ilk-kez-f-istanbulda/", "text": "12 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde gerçekleştirilecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nden tüyolar gelmeye başladı. Yine iddialı bir programla sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan! f İstanbul'un ilk sürprizi, Alejandro Gonzalez Inarritu'nun merakla beklenen yeni filmi Birdman! Amores perros/Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Grams/21 Gram, Babel/Babil ve Biutiful filmlerinin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu'nun merakla beklenen yeni filmi Birdman, Türkiye'de ilk kez 14. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek. Michael Keaton, Emma Stone, Zach Galifianakis, Edward Norton, Naomi Watts gibi ünlü oyuncuları buluşturan film, bir zamanlar ikonik bir süper kahramanı canlandırmış ama artık gözden düşmüş bir aktörün Raymond Carver'ın hikayesinden uyarlanan bir Broadway oyununda rol kapma ve eski günlerine dönme çabasını anlatıyor. Starlık sistemini kıyasıya eleştirerek süperkahraman hikayelerini ters yüz eden ve yönetmenin önceki filmlerinden çok farklı olarak kara komedi türünde çekilen film, ilk gösterimini Ağustos'ta Venedik Film Festivali'nde yapmıştı. Inarritu'nun 4 yıl aradan sonra yönettiği ilk film de olan Birdmanin yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olacağı, Oscar adaylıklarında da adının sıkça geçeceği şimdiden konuşuluyor. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. - Ayrıntılı bilgi için: - Uğur Yüksel - ! f İstanbul Basın Koordiantörü"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/24/bu-sokakta-teror-var-neve-salom-sinagogu-kultur-merkezi-seli-art-project-20-ekim-15-kasim-2014/", "text": "Neve Şalom Sinagogu ve Şeli Art Project işbirliğiyle düzenlenen Nebahat Karyağdı'nın ''BU SOKAKTA TERÖR VAR''adını taşıyan sergisi Neve Şalom Sinagogu Kültür Merkezi'nde 20 Ekim 2014'ten itibaren izlenebilir. Şeli Art Project 'BU SOKAKTA TERÖR VAR ' başlıklı sergisini Neve Şalom Sinagogu Kültür Merkezi'nde kurgulayarak sanatı günlük hayatımıza dahil etmekle birlikte aynı zamanda, kent hayatına alternatif çözümler öneriyor. Açılan sergiler 'Her Yerde Sanat' sloganıyla kent hayatını zenginleştirmeye devam ediyor. Sizlerinde bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmakta ve ziyaretcilerin de bu mekanda bize eşlik etmesi beklenmektedir. Nebahat Karyağdı yeni sergisi BU SOKAKTA TERÖR VAR! ile, ülkemizi ve dünyayı tehdit etmiş, terör olaylarını tekrar hatırlatıyor. 2003- 2004 yıllarında birçok vatandaşımızın hayatını kaybettiği, Global Terör eylemlerine, vurgu yapan sanatçı. 2003-2004 yılları arasında yaptığı Digital resim ve tual resmi çalışmalarını ilk kez bir arada, sanat severlerin ilgisine sunuyor. Toplumsal belleğin yitimine vurgu yapan sanatçı, birlikte yaşamın önemine, kardeşliğe, ortak tarih ve kültür olgusuna gönderme yapıyor. Alternatif bir önerimsiz kentsel kaosa da dikkat çeken sanatçı, doğaya saygı, insanın özüne ait gereksinim, yabancılaşma, dünya ana'ya bağlılık gibi değerleri hatırlatmak amacı ile Şaman Ağacı resimlerini de sergide izleyici ile buluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/24/yazar-ve-sair-vecihi-timuroglunun-vefati/", "text": "Yazar ve şair Vecihi Timuroğlu kaldırıldığı hastanede kalp yetmezliğinden ötürü aramızdan ayrıldı. Türk Edebiyat ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Vecihi Timuroğlu'nu rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Vecihi Timuroğlu, Sivas'ın Kangal ilçesinin Körpınar köyünde 29 Ekim 1927'de doğdu. İlkokulu Diyarbakır'ın Çermik ilçesinde okudu. Ortaokulu Ankara Gazi Lisesi'nde bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Edebiyat Bölümü'nü 1950 yılında bitirdi. Ankara'da lise öğretmenliği ve müdürlüğü yaptı. Bakan Danışmanı oldu. Ankara Atatürk Lisesi müdürüyken emekli oldu. İlk şiirini 1942'de Varlık dergisinde, ilk denemesini ise 1948 yılında Yücel dergisinde yayınladı. 1973 yılında Evrim dergisini, !977'de Cemal Süreya, Ragıp Gelencik ve Ahmet Say ile aylık Türkiye Yazıları dergisini çıkarttı. Türkiye Yazıları, Adam Sanat, Dost, Sanat Rehberi, Türkçe, Yarın, Yeditepe, Yücel, Varlık, Daman, Berfin Bahar ve Edebiyat ve Eleştiri gibi dergilerde yayınladı. Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü'nü, şiir ve şiirin sorunları üzerine teorik çalışmalarından dolayı aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/25/nilgun-yuksel-fluxus/", "text": "1950'de ABD, Avrupa ve Japonya'daki bazı sanatçılar çalışmalarında modern sanatsal pratiklerin yeniden yapılanmasına katkıda bulunan sorular sormaya başlamışlardır: Özel yetenekler herhangi bir sanatçıyı diğer insanlardan farklı kılar mı? Sanat çalışmaları doğuştan gelen bir değer midir? Sanat çalışması olması için sanatçının bir şey yapması gerekir mi? Sanat çalışması obje içermeli midir? Bu düşünceler aslında yeni değildir. Yüzyılın başındaki Fütürist, Dadaist, Sürrealist gelişmelere bağlanarak değişen yeni formları göstermektedir. 1950'lerin formları teorik olarak Fluxus oluşumunun arka planını oluşturmaktadır. Görsel sanatlarda, modernite 19. yy.'ın ortalarından başlatılmaktadır. Bu kronolojik sıralamanın içinde doğal olarak Empresyonizm, Post-empresyonizm, Kübizm, Ekpresyonizm ve Soyut sanat modernizmin ilkleridir. İkinci modernizm veya avangard modernizm olarak adlandırılan Fütürizm, Dadaizm ve Sürrealizm, kişisel ve kültürel eleştiriyi genellikle alt üst eden formlardır. Fütürizm ve Dadaizmin avangard modernizmi ve daha az derecede Fluxusun ata kuruluşu olan Sürrealizm formları 2. Dünya Savaşı boyunca alternatif sanatın gelişimi olarak düşünülebilir. 1960'larda sanatçılar, sanat ve yaşamın arasındaki, kültürel olgularla yaratılan uçurumun kırılmasında oldukça istekliydiler. Bu dönemde Fütürizm, Dadaizm ve Sürrealizmden Fluxus sanatçılarına olabileceği kadar iyi bir iletişim ağı kurulmuştur. Fütüristlerin, dadaistlerin ve Sürrealistlerin projeleri burjuvaların, pasifliğin, materyalizmin ve egoizmin aynası olan sanatın, aynı zamanda akademikleşmeye başlayan modern sanat formlarının büyük bir eleştirisidir. Onların amacı burjuva kültürünün temelini işlevsel sanatsal yapılarla değiştirmek ve değiştirmeye sanat tarihinden değil tarihten başlamaktır. İtalyan Fütüristleri geçmişe bağlılığın sıkıcılığını gördüler ve çalışmalarında dinamik formları ele alarak kendilerinden önce gelen değerleri reddettiklerini deklare ettiler. Fütüristlerin zihinleri dinamizm ve Fransız filozof Henri Bergson'un borçluyla alacaklıyı değiştirme fikri ile meşguldü. Bergson'a bağlanan rasyonalist metodoloji ile ilgili problem, gerçekliğin bileşenlerini oluşturan ünitelerin çözümünün temelinin olmayışıydı. Madde sürekli başka bir maddeye dönüşerek değişmektedir. Bergson mantığın eyleminden çok sezginin gücüyle ilgileniyor, yöntem olarak bir sezişin içinden geçerek doğal deneyimlerin başlatılabileceği üzerine çalışıyordu. Gerçekçiliğin çözümlenemez doğası konusundaki bu fikirleri kabul eden Filippo Tommaso Marinetti ve diğer İtalyan Fütüristler gittikçe artarak çalışmalarında değişimin, akımın, sınırsızlığın üzerinde durdular. Sanatçı rollerinin değişimi gerçekçi, geleneksel ve kurulu sosyal formlardan olabildiğince dinamik, hareketli, saldırgan olmaya doğru oldu. Sanatçılar günün politik ve sosyal ilişkileriyle doğrudan ilişkili olabilmeliydi. Bu yeni, dinamik sanat formları performans sanatına ilişkin ögeleri de içinde barındırıyordu. Bu sanat formları kültürel değerlere ve hükmedenlere veya burjuvanın duyarlılığına karşı kullanılabilir ve böylece yaşamdan ve sanat çalışmalarından uzak normların bariyerleri yıkılabilirdi. Fütüristler için performatif çalışmanın en önemli unsuru, her ne olursa olsun, değişen yaşam dinamiklerini performansın aynasında aynı dinamizmle göstermekti. Onlar yeni bir sanat değil yeni bir sanat formu arıyorlardı. Bu yeni değerlerle, kelimelerin, renklerin, notaların çeşitli anlamları; psikolojik duyarlılık, hareket, ses, durum ve sezginin çeşitliliklerine ilişkin yeni karışımlar bulunabilecekti. Geleneksel, statik obje temelli sanat formlarından daha açık sanat formlarına doğru tutku ile oluşan bu değişim, Sürrealistler, Dadaistler ve Fütüristler tarafından sanattaki yaşamın yeniden kurulması için en önemli stratejilerden biri olarak belirlendi. Dadaistler için, Batı kültürü rasyonel düşüncelerin altında yatan filozofik oluşumlar tarafından sonuna kadar kullanılmış bir arena olmaya başlamıştı. Kişisel refleksler burjuvanın mekanik oluşumunu büyüyerek kurumlaştırmaktaydı. Fütüristler gibi Dadaistler de yaşamın gelişimi için onun potansiyelinde oluşan sanatın gücünün büyüklüğünü gördüler. Yaşam, her ne olursa olsun, konformist burjuvanın yaşamı olarak tarif edilmemeli, günlük düzenli yaşam irrasyonaliteyi, şansı ve doğasından gelen çelişkileri açıklamalıydı. Dada, armoniden diğer alanlara sıçramada zarif ve önyargısızdı; sözlerini ateş edercesine pikabın tiz çığlığı gibi fırlatmak istediler. Çılgınlıklara saygı göstermek, ağırbaşlı, heybetli, utangaç, gayretli, kuvvetli, heyecanlı olmak, tapınaklardaki bütün faydasız hantal aksesuarları yok etmek... Özgürlük: Dada Dada Dada! Karşıtlıkları ağ gibi örenler ve renkçilerin gürlemesi ve tüm çelişkiler, tutarsızlıklar: YAŞAM! Dadaistler tüm mantık ve düzenden arınmak istediler. Sonuç olarak, performanslarında mizah ve ironiyi kullandılar ve yeni objeler yarattılar. Absürde, naife ve ilkele döndüler. Görünüşte kendi hallerinden memnun görünen burjuvaları şaşırtmak istediler. Birçok Dadaist için kullandıkları sanat objeleri çok önemli değildi. Aslında her şey, parodiyi, mizahı ve küfrü açıklamak için araçtı. 1920 ve 1930'larda Fransız Sürrealistleri Dada'nın gelişimini görebildiler. Bununla birlikte Dadaizm ve Sürrealizm arasındaki spesifik olarak gelişen akrabalık hala tartışmalıydı. Sürrealizm Dadaizmin birçok anahtar düşüncesini geliştirdi, Sürrealizm de rasyonalist düşüncenin üstünlüğü ile hakim olan burjuva kültürüne karşıydı. Sürrealistler için, yaratma eylemi düzensiz, bilinçsiz düşünceyle hayal gücünün birleşmesindeki sonuçtur ve süper gerçek objeleri içerir. Onların bu çalışmasıyla, sanatsal yaratımlarda bilinçsiz keşifler anlamlandı, bu, satmak için estetik objeler üretmekten daha anlamlıydı. Sürrealizm daha doğru deyişle bir düşünce yolunu açıklar. Felsefenin ve yaşamın yolu sanata ve edebiyata terstir. 20 yy.'ın başlarında Dadaizm, Fütürizm ve Sürrealizme bağlanan ve Fluxusun tarihini oluşturan bu çalışmalara iki sanatçının, Marcel Duchamp ve John Cage'in düşünceleri eklenmelidir. Ben Vautier, bu iki kişinin Fluxus için önemini şöyle açıklamıştır: Resmen hiç bir bağ onları birbirine bağlamamaktadır, ama etkilendikleri kişiler ve olgular ortaktır: John Cage, Dada ve Marcel Duchamp. Cage, Dada ve Duchamp olmasaydı Fluxus olamazdı. Duchamp sonrası bilgilerden ve Cage sonrası sanatçının bireysel olmayışı düşüncesinden Fluxus varoldu ve yaratıldı. 1940'lardaki Zen çalışmaları Cage'e sanat alanında yeni kapılar araladı. Zen ele alındığında Fluxus ile değişim arasında süre giden bir ilişki vardı. Zen metafiziği kişisellik olgusunu genişletiyordu ve deha olarak sanatçının nosyonu konusunda Cage'e yol göstermekteydi. Cage'in görüşüne göre gelişim ve değişimin gücü bütün yaşam aktivitelerini kapsamaktaydı. Böylece doğallığa ve onun doğallığıyla armonikleşen sanata inanmaya başladı. Sanat, doğal dünyanın eylemleri için kullanılmalıydı. Rastlantı ve değişim sanatsal yöntemlerin bir bölümü olmalıydı. Cage için rastlantıyı kullanmak sanatçıların egolarından ve kişisel beğenilerinden arınmasının bir yoluydu. Zen metafiziği doğal hiyerarşiyi içermiyordu; Cage'e göre artistik deneyimlerin yerine deneyimlerin eşitliğini gösteren sanatın ortaya konması daha iyiydi. Bu yolla sanat aktüel keşifler ve farkında olmakla daha anlamlı hale gelecekti. Cage sanatın birincil fonksiyonunun insanların yaşamına yeni anlamlar katmak olduğuna inanmıyordu. Onlar insanların yaşamları etrafında dönen bir şeyleri daha iyi anlaması ve yapması için gerekli olan enstrümanlardı. Cage'in düşüncesi Duchamp'ın birçok metoduyla çakışıyordu. Sonuçların değişikliği için bilinçli yaratımlar ortaya konmalıydı. Duchamp İnsanlar bizimle beraber olmayı seçtilerse yaptıklarımıza karşı empati geliştirmişler ve onlarla duygusal bir bağ kurmuşlardır. Bu çalışmaların amacı iki önemli noktaya değinmektedir. Birincisi, sanatçı doğruların avukatı değildir. İkincisi, kişisel etkiler ve tatlar, sanat yapımlarının yöntemlerinden uzaklaşmıştır. demektedir. Bu iki can alıcı nokta 1950 ve 1960'larda estetik görünüm açısından Fluxus'un merkezi oldu. Fluxus'la bağlantılı olan birçok sanatçı için model olarak Cage yeterince anlaşılamamıştı. Oysa öğretmen, performans sanatçısı ve yazar olarak onun aktiviteleri gerçekten önemliydi. 1950'lerin başında Cage, müzikal performansın bir tür tiyatro olduğuna inanmaya başladı. 1950'lerin sonunda, Cage'in düşünceleri bazı ABD, Batı Avrupa ve Japon sanatçıları arasında etkili olmaya başladı. Bu dönemde, Cage Fluxus'un gelişimi içinde yer alan bazı sanatçılarla doğrudan bağlantı kurmaya başladı ve onların düşüncelerinin pekişmesini sağladı. Cage, ilk performansını 1957'de Avrupa'da David Tudor'la yaptı. Bunlar onun sanatının temelini oluşturdu. 1950'lerin sonunda düşünceleri Avrupalı avangard müzik çevrelerinde saygı uyandırdı. Onun gibi önde gelen birçok Avrupalı kompozitör 1950'lerde kendi çalışmalarında sınırsızlığın kullanımıyla ilgilenmeye başladılar. Karlheinz Stockhausen gibi bazı kompozitörler genç sanatçıları bu yeni fikirlerle tanıştırdılar. Cage ve Tudor 1958 ve 1959'da Almanya'ya performans yapmaya döndüklerinde bu konuyu sahiplenen yeni insanlarla karşılaştılar. La Monte Young ve Nam June Paik, 1960'ların başında Fluxusun gelişiminin merkezinde olmaya başlayacaklardı. ABD'de Cage'in bağlantı kurduğu genç sanatçılarla Fluxus aktiviteleri genişletildi. 1950'lerin sonunda New York'ta sosyal aktivitelerin geliştirilmesi ile ilgili yeni bir okul düşüncesi vardı. Dick Higgins bu fikri şöyle açıklamıştır: Cage sıklıkla birlikte yapabileceğimiz ve yapamayacağımız şeyler üzerine konuşurdu. O bunları anında olaylar ve otonom davranışlar diye açıklıyordu. Ben bağımsızlık diyordum. 1958'de George Brecht, Dick Higgins ve Jackson Mac Low yeni performatif sanatın ve 1960'ların başındaki Fluxusun gelişiminin merkezi olmaya başlamışlardı. Bundan sonra birçok insan Fluxus düşüncesinin içinde yer alacaktı. Fluxus sözcüğünü ilk defa George Maciunas 1961'de bir davetiyenin arkasında kullanmıştır. Bu davetiye New York A/G Galeri'de yapılacak bir dizi konferans için basılmıştır. Fluxus daha önce de belirtildiği gibi ne resim ne heykel ne sinema ne de edebiyat alanlarında kullanılmıştır. Bu akım avangard müzik fikrinden doğmuştur. Ve kuşkusuz John Cage'siz düşünülemez. Fluxus sanatçılarının bir kısmı, müzik ve edebiyat konusunda avangard deneyimlere sahipken, bir kısmının profesyonel anlamda farklı geçmişleri vardı. Maciunas, Litvanya göçmeniydi ve bir sanat tarihçisi, mimar ve müzikologdu. Wiesbaden'de Amerikan Ordusu'nda grafiker olarak çalışmaktaydı. Benjamin Patterson, Ottawa Filarmoni Orkestrası ile birlikte Almanya'daki Amerikan Ordusu içinde bas çalıyordu. George Brecht bir kimyager, Robert Watts mühendisti. Yoko Ono, New York'ta Fluxus sahnesine çıktığında edebiyat ve müzik konusunda çalışıyordu. Alison Knowles resimden, Dick Higgins müzik ve grafikerlikten gelmekteydiler. Uzun yıllar Nam June Paik'in partneri olan Charlotte Moorman çellistti. Al Hansen sosyal pedagoji, Joe Jones müzik konusunda çalışıyordu. 1963'te Japonya'dan New York'a gelen Takako Saito, oyunlarıyla önemli bir etki yaratmıştı. Nam June Paik kompozitör ve aynı zamanda bir eğitimciydi. Wolf Wostel reklam alanında grafik sanatçısı olarak çalışıyordu. Emmett Williams da bir şairdi. Ben Vautier bir sanatçıydı, Kopenhag'dan Arthur Addi Köpke sanatçı olmasının yanında avangard bir galericiydi. Fluxus bizim düşündüğümüz anlamda sanatçıların birbiriyle sürekli bir iletişim halinde olduğu bir akım değildi. Uluslararası bir alanda görünen bir fenomendi. Fluxus aktiviteleri nasıl ortaya çıkıyordu? Happening'de olduğu gibi bir zaman, malzeme ve olay kolajı içermiyordu. Bir grup dinamiği yöntemi de değildi. Sadece bir konser olabileceği gibi görüntü ve duyulara seslenen bir eylem de olabiliyordu. Bunlar bazen eylem bazen aktivite olarak adlandırılabiliyordu. Obje ile ya da objesiz olarak duyulara seslenen bir performans da olabilmekteydi. Bu çalışmalarda çoğunlukla sesler kullanılmaktaydı, bazen sesler olmadan da tamamlanmaktaydı. Bununla birlikte Nam June Paik'in Ur Musik (1961) çalışması gibi tamamen konstrüktif obje ve enstrümanlardan oluşabilmekteydi. Nam June Paik'in Piano İntegral (1958-63) adlı çalışması yine müziğe gönderme yapan bir düzenlemeydi. Çalışmada bir piyanonun üzerinde müzikle ilgisi olmayan bir takım objeler yer almakta, bunlar birliktelikleri ile eklektik bir düzen oluşturmaktaydı. Sanatçının Zen for Head (1962) adlı çalışması aynı zamanda performatik ögeler içermekteydi. Burada sanatçı yere serdiği bir tuval üzerine yanındaki kaptan aldığı boyaları, başıyla sürmekteydi. 1993 yılında yaptığı üçlü düzenlemede televizyon ekranlarını malzeme olarak kullanıyordu. Ben Yeniden Doğuşa İnanıyorum adını verdiği düzenlemenin ilk bölümünde TV ekranları bir haç oluşturacak şekilde düzenlenmişti. Yeni Yaşamımda Bir Kurbağa Olmak İsterim adını verdiği ikinci bölümde TV izleyen bir kurbağa heykeli kullanmıştı. Sanatçı bu çalışmalarıyla aynı zamanda yeni medya çağında değişen insan potansiyelini eleştiriyordu. Bazı Fluxus aktiviteleri katılımcıların önünde oldukça spontane bir şekilde gelişebiliyordu. Aynı zamanlarda değişik yerlerde programlanmış aktiviteler de yapılabilmekteydi. Fluxus akımının o dönemde ve gelecekteki önemli temsilcileri bir araya getirilerek oluşturulmuş Flux adlı performans, Düseldorf'ta bir sınıf düzenlemesi içinde gerçekleşmişti. 1962 Eylül'ünde Wiesbaden, Stadtische'de gerçekleştirilen konserden sonra Fluxus tam anlamıyla özgün bir sanat akımı olarak dünya sanat tarihi içindeki yerini aldı. Bu konserde Viyana'dan özel olarak beş keman virtüözü getirilmişti. Bu kişiler yaşamlarında daha önce hiç keman çalmamışlardı. Üç saat boyunca anti müzik bir eylem gerçekleştirdiler. John Cage'in Mozart Miksaj (1991) adlı çalışması ahşap bir kutu içinde 25 kaset ve 5 kasetçalardan oluşmaktaydı. Sanatçı bu çalışmasında müzik düşüncesiyle yerleştirmeyi bir arada kullanmıştı. Endre Tot'un Dada Cabaret Voltaire (1992) çalışması tuval üzerine akrilikle yapılmış monokrom bir çalışmaydı. Tamamen siyaha boyanmış tuval Fluxus oluşumunun Dada ile bağlantısına da gönderme yapmaktaydı. Ben Patterson'un Beş Barış Sayfası (1991), savaş ile barış karşıtlığını sergilerken Robert Rehfeldt'in Kızıl Meydanı (1976) ironik bir içerik taşımaktaydı. Sanatçı burada kızıl meydanı tamamen kırmızı bir baskıyla sergileyerek kelimelerle görüntüler arasında yeni bir ironi yakalamıştı. Fluxus'un en ünlü temsilcilerinden biri olan Beuys, 1962 yılında Nam June Paik ve George Maciunas aracılığıyla Fluxus grubuna dahil olmuş ve 1963'ten sonra düzenli olarak Fluxus eylemlerine katılmıştı. Beuys 1961'de kırk yaşındayken Düsseldorf Akademisi'nde heykel profesörü olmuştu. Burada öğrencilerine kendi metotlarını öğretiyordu. II. Dünya Savaşı sırasında Beuys'un uçağı Kırım'a düştü ve şiddetli bir kar fırtınasında ölmek üzereyken Kırımlılar tarafından bulundu. Beuys barış zamanında geri döndüğünde yaşam ile sanat arasında bir birliktelik kurmaya karar verdi. Bundan sonra anlamların formlarına karşılık veren kişisel metot ve materyalleri buldu. Boş bir odada hayvan yağlarını asimetrik olarak kümeleyerek işe başladı. Sonra kendini bu yağlarla sardı, sanatçının yaralı vücudunu iyileştiren göçebe Kırımlıların teknik ve malzemelerinde ritüelleştirdiği bir davranıştı bu. Birçok çalışmasında bundan sonra keçe ve hayvan yağı vazgeçilmez malzemeler oldu. Beuys'un etkisi, 1980'li yıllarda da tartışmasız ve güçlü olarak sürdü. O, böylesi bir sanat alanında uğraşan diğer sanatçılar gibi, sanatı insan düşüncesi ve eylemi olarak görüyordu. Dünyanın da çağımızın toplumsal ve siyasal kısıtlamalarına karşı eylemde bulunması gerektiğini düşünüyordu. Bunun için Almanya'da üniversite çalışanlarını ve parti yöneticilerini bu sorunlarla savaşmaya davet etti. Ama onun asıl çağrısı dünyada insan yaratıcılığı konusundaki anlayışsızlığa ve sınırlayıcılığa savaş açma yönündeydi. Çünkü ona göre, kullanılmayan yaratıcılık saldırganlığa dönüşüyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/26/baskent-universitesi-2-sanat-ve-tasarim-egitimi-sempozyum-ve-calistayi-27-28-29-nisan-2015/", "text": "Disiplinlerarası tasarım 21. Yüzyıl'da bilgiyi yöntemle birleştirebilen ve yorumlama yeteneğini ürüne dönüştüren çağdaş sanat ve tasarım eğitiminin geldiği son noktadır. Çağdaş tasarımcı kendi meslek alanının birikimini farklı disiplinlerin sunduğu bilgi birikimi ve beceriler ile zenginleştirerek etik, sosyal, psikolojik, yasal, ekonomik değerleri içeren, topluma ve çevreye duyarlı ürünler elde etmeyi hedefler. Bu süreçte farklı disiplinlerden gelen bilgi ve becerilerin sağladığı çok yönlülük, tasarımın hayata geçirilmesinde en önemli etmendir. Sonuç ürünün disiplinlerarası destekle sağladığı yararın ve farklılaşmaya ne türden cevaplar verdiğinin irdelenmesi ve bu bağlamda çağdaş sanat ve tasarım eğitiminin içeriğinin geliştirilmesi amacıyla düzenlenen 2. Sanat ve Tasarım Eğitimi Sempozyumu farklı disiplinleri bir araya getirerek önemli bir tartışma ortamı yaratacak; ortak-ayrışan sorunları ve çözümleri belirleyecek; eğitmenler, sanatçılar ve tasarımcılar için önemli bir kaynak oluşturacaktır. - Farklı disiplinlerin ortak paydalarının ortaya çıkarılması, tasarım ve uygulama sürecinde ortaklıklarının izlenmesi, - Disiplinlerarası tasarım sürecinde karşılaşılabilecek sorunların çözüm arayışına katkıda bulunacak uygulamaların paylaşılması, - Tasarım-insan ilişkisinin her ölçeğinde yöntem arayışlarını bir üst noktaya taşıyan uygulamaların paylaşılmasıı - Çağdaş teknolojileri kullanabilen, yeniliğe açık eğitmenlerin, sanatçıların ve tasarımcıların bilgi ve deneyimlerinin paylaşılması amacıyla düzenlenmektedir. 2. Sanat ve Tasarım Eğitimi Sempozyumu disiplinlerarası tasarımı sorgularken tasarım ve uygulama sürecinde yaşanan sorunları ve çözümlemeleri irdelemek, geleceğe ilişkin yeni bakış açıları ortaya koymak hedefini taşımaktadır. Farklı alanlardan bilgilenme sürecinde ortaya çıkan sorunların ve olası çözüm önerilerinin bir tartışma ortamında değerlendirilmesi; kültürel değerler bütünü ve bilişim döneminin talepleri doğrultusunda gelişen yeni teknolojilerle biçimlenen yeni yöntemlerin ele alınması Sempozyumun ana hedeflerindendir. Sempozyum, üniversiteler, kamu kuruluşları ve eğitim üzerine çalışan enstitüler, müzeler ve benzer kurumların disiplinlerarası tasarıma yaklaşımlarını özetleyecektir. Bu bağlamda, Sempozyumun olası başlıkları sanat ve tasarım eğitimine ilişkin tüm görsel, teorik ve uygulamalı bilim alanlarını ve konularını kapsamaktadır. Sempozyum sanat, tasarım ve eğitimi alanları ile ilişkili tüm disiplinlere açıktır. Bildiri özetinde, çalışmanın konusu, amacı, veri ve yöntem, analiz gibi konulara ve çalışmanın bulgu ve/veya sonuçlarına dair bilgilere yer verilmelidir. Bildiri için hazırlanacak özet en fazla 300 kelime olmalı, çalışma ile ilgili en az üç anahtar kelime içermelidir. Bildiri özetinde başlık (Türkçe ve İngilizce-büyük harf-14 punto) , yazar adı- soyadı, çalışılan kurum, yazışma adresi, telefon, e-mail adresi yer almalı, bildiri özeti satır aralığı 1,5 cm, iki yana yaslı ve başlıklar hariç diğer yazılar 12 punto olarak yazılmalıdır. Bildirinin kabul edildiğine dair bilgi e-posta ile yazar a gönderilecektir. - Bildiri tam metni bildiri başlığı, yazar adı-soyadı, metnin sonunda tam referansların olduğu kaynakça, yazar/yazarların kurum ve iletişim bilgilerinden oluşacaktır. - Bildiri tam metni satır aralığı 1,5 cm, iki yana yaslı, başlıklar hariç ( başlık Türkçe ve İngilizce-büyük harf-14 punto), diğer yazılar 12 punto olacak şekilde Times New Roman karakteri kullanılarak yazılacaktır. - Bildiri tam metinleri Türkçe İngilizce özeti ve anahtar kelimeleri içerecek ve şekiller/fotograflar/grafikler dahil en fazla 10 sayfa olacaktır. - Bildiride yer alması istenilen görsel dokuman (300 dpi çözünürlük/resolution kalitesinde olmalıdır). Ayrıca metinde kullanılan görsel doküman ek bir bir klasörde gönderilmelidir. Katılım formu tüm yazarlar tarafından ayrı ayrı doldurulacaktır ve bildiri metni ile birlikte gönderilecektir. Formda iletişim bilgileri, kurum adresi, güncel cep telefon numaraları ve elektronik posta adresi yer almalıdır. Yazarların bildiri tam metinlerini en geç 02 Şubat 2015 tarihine kadar web sayfasında belirtilen yazım kurallarına uygun bir şekilde, İletişim Kuruluna yollamaları gerekmektedir. Bu tarihten sonra gelen bildiriler kabul edilmeyecektir. 2015 tarihi itibari ile e-posta yolu ile gönderilmeye başlanacaktır. Kabul edilen bildiriler Sempozyum e-Bildiri Kitabında yer alacak, özetlerin yer aldığı kitap ise Sempozyum sürecinde katılımcılara ücretsiz verilecektir. Sempozyum, sanatçılar, tasarımcılar, sanat ve tasarım eğitimi alanında çalışan ve/veya konuya ilgi duyan tüm kişi ve kuruluşlara açıktır. Sempozyuma dinleyici olarak katılım ücretsizdir. 24 Mart 2015 tarihine kadar sempozyum katılım ücretini yatırmaları gerekmektedir. Açılan hesap Türk Lirası hesabıdır. Ödemeler sadece Türk Lirası olarak alınacaktır. Sempozyum katılım ücreti yazar başına ödenecektir. Katılım ücretine Sempozyum bildirileri e-kitabı CD'si, bildiri özetleri kitabı, çanta, kokteyl ve ara ikramlar dahildir. Tam metni kabul edilmiş ve ücretini yatırmış katılımcıların, sempozyuma katılamaması veya cayması durumunda yatırdıkları ücret iade edilmez. Taşınabilir sempozyum evrakı talep etmeleri durumunda karşı ödemeli olarak kargolanır. Katılım ücretinin Başkent Üniversitesi'nin aşağıda verilmiş olan hesap numarasına yatırılırken açıklama bölümüne katılımcının adı-soyadı ile birlikte mutlaka sempozyumun adı belirtilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/26/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamda-kultur-sanat-isik-karanliga-galip-gelsin/", "text": "Vietnam'ın kültür-sanat ortamlarında bu aralar en çok konuşulan konu, 23-27 Kasım 2014'te 32 ülkeden 300'den fazla filmin gösterimiyle gerçekleştirilecek olan Sürdürülebilir Kalkınma konulu Uluslararası Hanoi Film Festivali. Uluslararası filmlerin dışında, Hanoi'un Fransız işgalinden kurtuluşunun 60. yıldönümü için konuyla ilgili çeşitli belgeseller gösterilecek. Asya Sineması Tanıtım Ağı da festivalde ödül verecek kuruluşlar arasında yer alacak. Bir diğer konuşulan etkinlik, Kasım sonunda Hanoi'da gerçekleşecek olan Tanrıça'ya saygı törenleri. Eski bir gelenek olan bu törenlerde, başka birçok kültürde olduğu gibi (örneğin And Dağları'nda yaşayan Aymaralıların tanrıçası Paça Mama, bkz. https://www. youtube. com/watch?v=b4IxeaERpOY) doğa ananın ve kadının doğurganlığına vurgu var. Vietnam-Amerikan Savaşı'nın üstünden neredeyse 40 yıl geçtiğinden, savaş, artık geçmişte kalmış acı bir hatıra olarak görülüyor. Bugünün Vietnam'ı, filmlerde gösterilenlerden çok farklı. Ülke, yüzünü neredeyse tümüyle geleceğe dönmüş durumda. Dış tehdit olarak, Vietnam'ın karasuları sorunu yaşadığı ve daha önce (1978'de) bizzat savaştığı Çin; iç tehdit olarak ise, savaş sırasında Amerikancı olan ve ABD ve diğer ülkelere kaçarak intikam alacakları günü bekleyen okyanus aşırı Vietnamlıların etkilediği kişiler anılıyor. Gerçi, ikincisiyle ilgili algı yavaş yavaş kırılıyor denebilir; çünkü bu okyanus aşırı Vietnamlılar ya da çocukları, yavaş yavaş anayurtlarına dönüp yurtdışı deneyimleriyle beyaz yakalı işlerde ya da ticarette kendilerini gösteriyorlar. Yine de, ara ara, geçmişe dair sanat eserleriyle karşılaşabiliyoruz. Yukarıda andığımız Hanoi'un kurtuluşunun yıldönümü bunun bir örneği. Türkiye'deki temsili düşman sahnelerinin ve kandan bayrak yapanların tersine, Vietnam, kurtuluşu düşmanca bir biçimde değil, sanatla kutluyor. Kurtuluş, Vietnam için sokak dansları, resim sergileri ve konserler anlamına geliyor. Geçmişe dair bir diğer örnek ise, My Lai Katliamı'ndan sağ çıkan bir düzine köylüden biri olan Pham Thang Cong'un yakında çıkacak olan kitabı. 1968'de gerçekleşen My Lai Katliamı'nda kadın-yaşlı- çocuk-bebek toplam 504 Vietnamlı, Amerikan askerleri tarafından vahşice öldürülmüştü. Katliamın dünya basınına yansıyan fotoğrafları, Amerika'nın Vietnam'dan çekilmesi gerektiğini düşünenlerin etkisini arttıran 3 fotoğraf karesinden biri olmuştu. Katliam sırasında 11 yaşında olan Cong'un annesi ve 6 kardeşi, öldürülenler arasındaydı. Kendisi ağır yaralanmış ve babası tarafından kurtarılmıştı. Babası da 2 yıl sonra hayata gözlerini yummuştu. Vietnam'ın resmi kültür-sanat kurumları ve Vietnamlı kültür-sanat insanları birçok etkinlik düzenlerken, bir yandan da yabancı ülkelerin kültür merkezleri özellikle başkent Hanoi'da yıl boyunca dopdolu bir etkinlik programını hayata geçiriyorlar. Goethe Enstitüsü, Ekim-Aralık arasında Bilim Filmleri Festivali'yle çocukların bilime yönelik ilgisini pekiştirmeyi hedefliyor. Enstitü'de şu sıralar bir grafik sergisi var. İtalyan Büyükelçiliği ise, İtalyan Dili Haftası etkinliklerini gerçekleştiriyor. Aynı hafta, Kore Dil ve Kültür Festivali de var. Bir yandan da Hanoi Operası, bale ve konserlere, Hanoi Sinemateki Vietnam'dan ve dünyadan nitelikli film gösterimlerine devam ediyor. Robin Williams'ı anmak için sanatçının toplu filmlerinin gösteriminden sonra bu kez programda Avrupa kısa filmlerini, bir Nepal belgeselini ve çeşitli festivallerde ödüller almış gerilim filmlerini görüyoruz. Elbette ticari gösterimlerin yapıldığı sinemalar sayıca çok daha fazla; ancak yine de Türkiye, Emek Sineması düşünüldüğünde, sinema yıkmayı sizden öğrenecek değiliz dedirtiyor. Vietnam'da sinemaya da sanat filmlerine de daha açık olan atmosfer, son yıllarda Vietnam filmlerine uluslararası festival ödülleri getiriyor. Son olarak, Hindistan'ın ışık bayramı olan Diwali'den söz edelim (bkz. https://www. youtube. com/watch?v=HrrW3rO51ak). Işığın karanlığa galip gelmesinin kutlandığı bayram, dil, inanış ve kültür açısından birbirinden çok farklı olan Hintlileri birleştiren az sayıdaki kültürel paydadan biri. Diwali, Vietnam'da yaşayan Hintliler ve Hindistan dostları tarafından kutlanıyor. Bu yıl Hanoi'da kutlanan bayramın Amerikan Kulübü'nde gerçekleştirilmesi, pahalı biletler, Hindistan'ın değişik bölgelerinin temsil edilmiyor oluşu ve geleneksel müziklerle örülü olması beklenen kutlamalarda Sikkim eyaletinden getirilen bir Hint rock grubuna konser verdirilmesi, çokça eleştirildi. Bu eleştirilerin geçerli olduğu söylenebilir. Öte yandan, Diwali'nin anlamı yalnızca Hintlileri değil herkesi kapsıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/26/hacettepe-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-11-ulusal-sanat-sempozyumu-06-08-nisan-2015/", "text": "Kentsel adalet toplumdaki genel gelir dağılımı ve yoksulluk olgusuyla doğrudan ilgili bir konudur. Türkiye'de gelir dağılımı dengesizlikleri nedeniyle her sosyal katman sanat ürünlerine kolaylıkla erişememektedir. Bunun sonucu olarak, orta halli ve yoksul halk, yaşam sorunlarını haklı olarak sanat, kültür ve eğitimin önüne koymak zorundadırlar. Bu konunun bir başka görünümü de, yoksullar yanında, engelli, çocuk, kadın, yaşlı ve benzeri grupların sanat ve kültür ürünlerinden yararlanma paylarının düşüklüğü sorunudur. Gelişme, bütünlük arz eden bir süreç olduğuna göre, Türkiye gibi ekonomik kalkınmasını batılı ülkeler düzeyine yükseltememiş olan ülkelerde kalkınma dışında kalan kültür ve sanat gibi alanlarda büyük başarılara imza atmanın zaman alıcı bir süreç olduğunu kabul etmek yanlış olmaz. Sanatın toplum ve kültür ile olan ilişkileri sürekli yön değiştirmektedir. Güncel gelişmeler sanatta yeni tartışmalara neden olmaktadır. Bunlar arasında sanatçı kimliği, sanat eserinin kendi değeri, sergileme alanlarının değişimi ve en önemlisi sanatın toplumla ilişkileri sayılabilir. 1980'lerden günümüze kadar olan dönemde sanayileşmenin kültür ve sanat üzerine olan yoğun baskıları sonucunda sanatın kabul gördüğü koşullar sürekli spekülasyona neden olmuştur. Disiplinler arası etkileşim çerçevesinde, teknolojideki gelişmelerin yarattığı yeni gösterim olanakları, kimlik ve beden üzerinden yeni yönelimler, sanatın sınırları ve toplumsal iletişim gibi yeni tartışma alanları ortaya çıkarmıştır. Ülkemizde sanat ve kültür konusunda genellikleçok olumlu gelişmeler olmakla birlikte, hala bir bütün olarak toplumun ve farklı toplumsal sınıfların sanat kültürü açısından beklenen duyarlılığa sahip olmadığı açıktır. O nedenle bu konunun, hem ülke çapında, hem de özellikle büyük kentler açısından nesnel bir değerlendirmeye konu yapılmasında yarar görmekteyiz. Özellikle sokaktaki vatandaşın, belediyelerde görev almış olanların ve devletin bu alanda temsilcilerinin sanata ilişkin bilgi, ilgi ve bilinç düzeylerinin yükseltilmesi gerekmektedir. Sempozyumumuzun, bu anlamda Türk toplumuna ve kentlere katkı sağlayabileceğini düşünmekteyiz. Sempozyuma bildiri ve poster ile katılım sağlanabilir. Bildiri dili Türkçe'dir. Bildiriler tam metin olarak teslim edilmelidir. Bildiriler Değerlendirme Kurulu tarafından değerlendirildikten sonra kabul edilip edilmediğine dair bilgi verilecektir. -Bildirinin başında yazarın adı, soyadı, ünvanı, çalıştığı kurum ve iletişim bilgileri belirtilmelidir. -Makalenin başında en çok 100 sözcükten oluşan kısa bir Türkçe ve İngilizce özet bulunmalıdır. Özet yerine Öz ifadesi kullanılmalıdır. Öz İtalik olarak ve 9 punto ile yazılmalıdır. -Türkçe ve İngilizce özlerin sonunda en az üç anahtar sözcük/keywordsbulunmalıdır. -Yazılarda tablo, şekil ve resim gibi görsel öğeler gerekirse kullanılabilir. Kullanılan tablo, şekil ve resimler metin içindeki yerleri belirtilerek ayrıca CD'ye bir dosya halinde kaydedilmeli ve her bir görsel 120 piksel/cm veya 304 piksel/inch çözünürlükte ve JPEG formatında olmalıdır. -Metin içinde kullanılan görseller, Görsel 1., Görsel 2., ... biçiminde numaralandırılmalı ve görselin altına o görsele ait bilgiler yazılmalı, hangi kaynaktan alındığı belirtilmelidir. Görsel 1. Sanatçının Soyadı, A. . Çalışmanın Adı. Şehir, Ülke: Müze/Koleksiyon. Görsel 1. Sanatçının Soyadı, A. . Çalışmanın Adı. A. Soyadı. Yayın Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. . -Yazılar, Microsoft Word programında Times New roman yazı tipi kullanılarak, 12 punto ve 1,5 satır aralığıyla, sola dayalı olarak yazılmalıdır. -Metin içindeki göndermeler, ya ad, tarih, sayfa / sayfa aralığı ya da ad, tarih ve sayfa olarak parantez içinde belirtilmelidir. Örnek; doğrudan ve dolaylı alıntılarda(Gombrich, 1997, s.296), sayfa aralığı bulunan dolaylı alıntılarda ise (Gombrich, 1997, s.291-296) . İki ve daha fazla yazarlı ya da tüzel kişiler tarafından yazılmış kaynaklar ile yazarı olmayan kaynaklarda, Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Yayınlarında Kaynak Gösterme İlkeleri ve APA yayım kılavuzuna başvurulmalıdır. -Doğrudan alıntılar, 3 satırdan az ise tırnak işareti içinde ve normal metin düzeninde, 3 satırdan uzun ise, satırın sağından ve solundan ikişer santimetre içerde, sola dayalı olarak, 9 punto ve tek satır aralığıyla verilmelidir. Bu durumda tırnak işareti kullanılmamalıdır. -Dipnotlar sayfa altında numaralandırılarak verilmeli ve sadece açıklamalar için kullanılmalıdır. -Metin içinde gönderme yapılan her kaynak kaynakçada yer almalı, kaynakçada yer verilen her kaynağa da metin içinde gönderme yapılmalıdır. Gönderme yapılmayan, ancak yararlanılan diğer kaynaklar ek kaynakça ya da yardımcı kaynakça gibi farklı bir başlık altında belirtilmelidir. -Kaynakça makalenin sonunda yer almalı ve kaynakçada yer alan kaynaklar aşağıdaki örneklere uygun olarak verilmelidir. Soyadı, A. . Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. Cömert, B. (1991). Sanat Edebiyat Üzerine. Ankara: Damar Yayınları. Soyadı, A. . Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. Kuspit, D. (2006). Sanatın Sonu. İstanbul: Metis Yayınları. Soyadı, A. . Yayın Adı. A. Editör. Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. Buren, D. (2005). Müzenin İşlevi. Ali Artun. Sanatçı Müzeleri (s.150-156). İstanbul: İletişim Yayınları. Soyadı, A., Soyadı, B. . Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. Horkheimer, M., Adorno, T. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği, . İstanbul: Kabalcı Yayınevi. Soyadı, A., Soyadı. B., Soyadı, C. ve diğerleri. . Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. TÜZELKİŞİ. . Kitap Adı. Yayın Yeri: Yayınevi. TÜBİTAK. (2002). 21. Yüzyılda Bilimsel Yayıncılık: Hedefler ve Yaklaşımlar. Ankara: Tübitak Yayınları. Soyadı, A. . Makale Adı. Dergi Adı, cilt, sayfa numaraları. Kökten, U. (2013). Bir Düş Bahçesi. Sanat Dünyamız, 132, 50-57. Soyadı, A. . Makale Adı. Gazete Adı, sayfa numaraları. Soyadı, A. . Tez Adı. . Üniversite Adı, Yer. Bu belgede yer almayan durumlarla ilgili olarak, Hacettepe Üniversitesi Bilimsel Yayınlarında Kaynak Gösterme İlkeleri ve APA yayım kılavuzuna başvurulmalıdır. Poster katılımları A4 boyutlarında, RGB, 300 dpi çözünürlükte ve jpeg formatında kaydedilerek Sempozyum sekreteryasına gönderilmelidir. Posterler Değerlendirme Kurulu tarafından değerlendirildikten sonra kabul edilip edilmediğine dair bilgi verilecektir. Kabul edilen posterler dikey olarak, uzun kenarı 1 metreyi geçmeyecek şekilde fotoblok yapılarak teslim edilecektir. Sempozyuma katılım için tüm bildiri ve posterler aşağıdaki takvime uygun olarak Sempozyum Sekreteryası husempozyum2014@gmail. com adresine gönderilmelidir. Sempozyumda sunulmak üzere kabul edilen ve yukarda belirtilen tarihe kadar tamamlanmış olarak teslim edilen bildiriler, Türkçe olarak yayınlanacak sempozyum bildiri kitabında yer alacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/icsel-izlenimler-setanay-ozbek-art-350-06-kasim-21-aralik-2014/", "text": "You are cordially invited to the opening of the solo show by Setenay Özbek on November 6th Thursday at 7 p. m. İçsel İzlenimler, bir dönem sergisidir. Her insanın hayatının belli dönemleri vardır ve her dönemin bir duygusu, rengi, mekanları, müziği, kokusu, kitapları, hayalleri ve insanları... Hayat, bu dönemlerin parçalarını oluşturarak bir bütün halinde bize yeniden sunar; işte o zaman yaratıcı gücümüzün ve ruhumuzun o zaman diliminden ne kadar etkilendiği, ya da beslendiği sanatla yeniden ortaya çıkar. Inner Reminiscences is an exhibition of a life period. All people go through different periods in their lives which have their own specific feelings, colours, spaces, music, scents, books, dreams and people... Human life forms itself by deconstructing the pieces of these periods, and presents them to us as a 'whole' again; this is the moment when our creativity and souls are affected or nurtured by these periods, and they reflect the art that we produce."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/konser-afisi-sergisi-dawid-ryskii-bant-mag-mekan-01-kasim-13-kasim-2014/", "text": "Bant Mag., 600. Polonya ve Türkiye Dostluk yılı kapsamında, Adam Miscewicz Vakfı ile işbirliğiyle, Polonyalı grafik ve poster sanatçısı Dawid Ryski sergisiyle, sergi sezonunu açıyor. Dünyanın birçok farklı yerinden dergi ve markalara illüstrasyonların yanı sıra Daft Punk, Kasabian, Beach House, Franz Ferdinand ve daha nice grup yaptığı konser posterleriyle isminden söz ettiren Polonyalı sanatçı giyim ve kaykay markaları için de illüstrasyonlar yapıyor. Bant Mag. mekanda gerçekleşecek sergide ise sanatçının çarpıcı ve öne çıkan konser afişlerinden oluşan bir sergi türün ilgilileri ve müzik severlerle buluşacak. The project is organized as part of the 2014 cultural programme celebrating 600 years of diplomatic relations between Turkey and Poland. Etkinlik, 2014 yılında, Polonya ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 600. yıldönümü dolayısıyla düzenlenen kutlamaların kültür programı çerçevesinde gerçekleşmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/tersten-utuleyin-iron-inside-out-cagdas-kahriman-rampa-08-kasim-09-aralik-2014/", "text": "Rampa, 8 Kasım 6 Aralık tarihleri arasında Çağdaş Kahriman'ın Türkiye'deki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. 1977 yılında Ankara'da doğan Kahriman, eğitimini Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nin ardından Montreal'de Concordia Üniversitesi'nde tamamladı. Sanatçı, yedi yaşında göçmen olarak gittiği Paris'te yaşıyor ve çalışmalarını sürdürüyor. Desen, animasyon, ses ve videolar üreten Kahriman, ele aldığı kavramlara bağlı olarak farklı yaklaşımları zorunlu kılan karma ve melez bir uygulamayı benimsiyor. Sanatçı, videolarında, dünyevi deneyimleri uçucu olgularla yer değiştirerek; sosyal koşullanmaların, gündelik pratiklerin ve kuralcı süreçlerin potansiyel şiddetini izleyiciye aktarmayı hedefliyor. Kahriman, çizimlerinde ise, insanlık haline ilişkin paradoks ve ikilemlerle yüzleştirildiğinde ortaya çıkan fiziksel ve fizyolojik duyarlılıkları sorguluyor. Söz konusu meseleleri incelerken, sanatçı, zamanla, tarihle, yıkıcı ve şiirsel kırılganlıkla ilgili bağlantılarına dayanan çeşitli sanatsal araçları kullanıyor. Kahriman, çıkarma, azaltma ve keserek parçalarına ayırma yöntemlerini kullanır. Işıklar ve gölgelerle oynayarak farklı malzeme ve kağıtları üst üste bindirir, biçimlendirir. Rampa'daki sergisinde, sanatçının 2012 2014 yılları arasında ürettiği Woodings, Prairials, Frange, Radiographies, Glitch adlı çalışmalarıyla beraber bir dizi video ve animasyonu da yer alacak. Rampa hosts Cagdas Kahriman's first solo exhibition in Turkey between 8 November 6 December. Born in 1977 in Ankara, Cagdas Kahriman lives and works in Paris. Exiled at the age of 7, stemming from an artist family, she studied to the Sorbonne and to the university of Concordia. Her work combines drawings, animations, sound and videos. This mixed and hybrid practice requires different approaches depending on the concepts. In her videos, she transposes everyday life experience with other temporalities to reveal the trouble, social conditioning, latent violence of practices and normative processes. Her drawings questions the physical and physiological sensations that arise when confronted to our human condition paradoxes and dilemmas. She explores these issues varying artistic forms based on relations to time, to the History and to the subversive and poetic fragility. Proceeding by subtraction and dissection, she incises large black papers, interlaces drawings on tracing paper, reconstructs fractures with foam boards, surimposes acetate and paper playing with lights and shadows, form and inform. For her exhibition at Rampa, she will present a corpus of works created between 2012 et 2014, series untitled Woodings, Prairials, Frange, Radiographies, Glitch and a selection of videos and animations."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/the-moving-museum-istanbul-28-ekim-14-aralik-2014/", "text": "On October 28, The Moving Museum will launch it's 2014 Istanbul exhibition in the Sishane Otopark. It will be held across 3 floors of the complex, inhabiting five central halls, a metro level mezanine, and the public outdoor park. The exhibition will span over 80,000 square feet and will feature newly commissioned presentations by all 46 artists and collectives during an intensive three month residency period in Istanbul. Over the past 3 months The Moving Museum saw 35 international artists join 11 local artists in Istanbul in a period of intensive research, production, and public engagement, and each artist was commissioned to engage in a major new work during their time in the city. The artists represents a generation of practitioners working seamlessly across disciplines and borders, displacing aesthetics and redefining best practices against a backdrop of constant change. The exhibition serves to articulate these approaches through the locus of Istanbul, a city echoing this artistic flux, and whose questions and promises embody a microcosm of compatible concerns. The Moving Museum 28 Ekim'de 2014 İstanbul sergisini Şişhane Otopark'ta açacak. Kompleksin üç katına yayılacak sergi, beş merkezi salonu, metro seviyesindeki arakat ve dış mekandaki kamuya açık park alanını kullanacak. 80,000 ayak kare alana yayılacak olan sergi, 46 sanatçı ve kolektifin İstanbul'daki üç aylık yoğun misafirlik programı sürecinden sonra ürettiği işlerden oluşacak. Geçtiğimiz üç ay boyunca The Moving Museum 35 uluslararası, 11 yerel sanatçının İstanbul'da yoğun bir araştırma, üretme ve izleyicilerle biraraya geldikleri etkinlik sürecinden sonra her sanatçı, şehirde geçirdikleri zamanının ürünü olarak yeni bir iş üretmeye davet edildi. Sanatçılar, farklı disiplinler ve mecralarla çalışan bir kuşağı temsil ediyorlar; belli bir estetik yerine kendi pratiklerini sürekli bir değişim üzerinden tanımlıyorlar. Sergi, İstanbul'un yeri üzerinden bu farklı yaklaşımları ifade etmeyi amaçlıyor; sanatsal akışkanlığın yankı bulduğu bir şehir, birbiriyle uyumlu endişelerin yan yana vücut bulduğu küçük bir evren olma sözünü veriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/the-world-of-my-father-nuri-bilge-ceylan-tina-kim-gallery-october-30-december-13-2014/", "text": "Tina Kim Gallery is delighted to announce The World of My Father, an exhibition of photographs by the celebrated Turkish film director Nuri Bilge Ceylan. Organized to coincide with the New York premiere of Ceylan's newest film Winter Sleep at The Museum of Modern Art this will be the artist's first photography exhibition in the United States. The exhibition at Tina Kim Gallery is an historic opportunity to explore how photography remains a foundational aspect of his filmmaking. Co-presented by Dirimart, Istanbul and The American Turkish Society, The World of My Father offers a rare chance to appreciate the incisive eye of a contemporary master simultaneously in multiple mediums. Having made eight award-winning films over the last decade Nuri Bilge Ceylan's work is characterized by certain recurring themes, many of which are rooted in his photography. Confronting the complexity of Turkish identity at the crossroads of the Eurasian continent, Ceylan's work focuses on intimate psychological portraits in stunning detail, capturing the subtle richness of geographical locations and local customs along with postmodern existential themes. Using long takes in his films and unusual vantage points, Ceylan's films betray a willingness to let stillness and shadow be a central actor. This same commitment to subtle imagery is at work in his photographs that focus intently on the formal interplay between subject and place. In this way the photographs can be seen as studies or meditations forming the basis for his films. But in this same light they stand on their own as even more powerful and distilled compositions that form exquisitely beautiful elegies. In The World of My Father Ceylan turns his formidable gaze to his father, Mehmet Emin Ceylan, a charismatic subject who played prominent roles in his first three films Clouds of May (1999), The Small Town (1997) Cocoon (1995). Framing universal themes of love and loss, the rich portraits of his father capture his stoic countenance with profound emotion, depicting him as elderly and undeniably vulnerable. Expertly manipulating light as well as choosing complex domestic interiors, the images have been likened to painters like Turner and Breughel the Elder because of their deeply humanistic portrayals and prosaic feel. This comparison to painting is especially apt given Ceylan's meticulous printing process that lends the works palpable depth. As a body of work the poignant and honest portrayals begin to feel like fragments of a film that is never ending, thereby completing a symbolic relationship that blurs the line between art and life and that establishes Ceylan as a profoundly important and ethical artist. A writer and film director Nuri Bilge Ceylan's films have received the highest honors at festivals around the world and his most recent film, Winter Sleep was awarded the Palme d'Or at the 2014 Cannes Film Festival. His photography has been shown at the Milli Reasürans Gallery in Istanbul, BFI Southbank, London, and the Mediatheque Michel Crepeau Gallery, La Rochelle, France amongst other places. A book, Turkey Cinemascope was published by NTV in December 2009 and another edition of this book with additional panoramic images is soon to be published by Dirimart. Filmmaker in Focus: Nuri Bilge Ceylan will run at The Museum of Modern Art from October 29 through November 5. For further information, please contact: info@tinakimgallery. com or call (212) 716-1100."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/27/turk-cagdas-sanatinin-devrim-yillari-80ler-piramid-sanat-05-kasim-2014-25-ocak-2015/", "text": "Türk Çağdaş Sanatı'nın Devrim Yılları: 80'ler başlıklı sergi, 5 Kasım 2014 25 Ocak 2015 tarihleri arasında Piramid Sanat'ta. Piramid Sanat'ta yapılacak olan sergiye katılan 10 sanatçının ortak noktaları 1950'li yıllarda doğmuş olmaları ve sergide bulunan yapıtların tümünün 80'lerde üretilmiş olması. Aynı zamanda 80'li yılların siyasi baskılarını, sanat ile aşmaya kararlı sosyo-kültürel direncinin de gerek dikkat çeken sergilerle, gerek önemli sanat dergileriyle toplumla buluşmayı başardığı bu dönemin yapıtları ve arşiv izleri sergide yer alacak. Kendinden önceki kuşaklardan beslenen ve daha önemlisi onların sağladığı yapının üzerine Türk sanatı için öncü ve taze açılımlar getiren 80'ler dönemi, sanat ortamımıza fark edilir kırılmalar yaşatmıştır. 80'lerden önce Türk sanatında süregelen çok farklı eğilimler, Osman Hamdi'den itibaren Oryantalistler, ardından Empresyonistler, Avni Lifij'den Abidin Dino'ya, Bedri Rahmi'den Nurullah Berk'e, d Grubu'ndan Paris Ekolüne, Nejat Melih Devrim'den Adnan Çoker'e, sosyal gerçekçilerden soyut ekole kadar geniş bir skalada değerlendirilebilir. Bu şekilde karşımıza çıkacak olan tüm sosyal ve toplumsal etkilerin şekillendirdiği sanat pratikleri 80'lerle birlikte bağımsızlaşmış hatta asileşmiştir. Referans noktası artık Akademi olmaktan çıkmış, genç Türk sanatı adım adım daha evrensel bir görüntüye kavuşmuştur. Devrim niteliği taşıyan bu geçişte, dönemsel farklılıkların ve yaşam biçimlerinin etkileri sanata direkt olarak yansımıştır. 1980-1989 arası Türkiye'de patlayan değişimlerin ele alınacağı sergide, bu kabuk değişimini fiilen en çok uygulamış 1950'li yıllarda doğmuş sanatçılar yer alacaktır. 2. Dünya Savaşı'nı yaşamamış, The Beatles, Pink Floyd, Rolling Stones'un müzikleri ve 68 Kuşağı rüzgarı ile gittikçe özgürleşen bir dünyada büyümüş, dolayısıyla tüm sosyolojik etkilerin önce bilinçli olarak tuallere ve hayal gücüne yansıdığı bir ortamda yepyeni ve farklı sanatçı kimlikleri oluşmuştur. Dünyayla iletişimin, diğer ülke ve kıtalarla etkileşimlerin önünün sonsuz açık olduğu bir ortamda, belgeli verileri göz ardı etmek oldukça zordur ve aynı zamanda tarihsel açıdan da büyük bir hata olur. Bu bağlamda 80 öncesi Türk sanatını ele aldığımızda, 12 Eylül darbesini takip eden süreçte yaşanan değişimleri çok daha somut olarak görebiliriz. Birden genel olarak tartışılmaz şekilde büyüyen tual ebatları, gittikçe içeriği polemiğe açık konular yansıtan eserler, farklı tekniklerin kullanımı ve bunun ötesinde yazılar, enstalasyonlar, happeningler! Politik sanatın güçlü ve agresif bir şekilde Türk sanatının içine düşmesi ve özellikle bunun enstalasyonlarla gerçekleştirilmesi dönem için son derece yenilikçi bir anlayıştı. Sanat alanında yaşanan polemiklerin ve değerlendirmelerin bir anda ateşlenmesi böylece körüklendi. Politik sanatın en önemli noktası ise, yaşanan tüm darbelere, işkencelere ve sansürlere rağmen kimi sanatçıların eserlerinin bu sıcak ve tehlikeli günlere eş zamanlı üretilmesiydi. Sanatla yüzlerine vurulan bu eleştiriler tam olarak olayların gerçekleştirildiği siyasal dönemecin ortasında yapılıyordu. Gittikçe büyüyen ve göz ardı edilemeyecek şekilde artan kadın sorunları da genç Türk sanatının üretiminde yerini alıyordu. Dönemin önemli sanat dergileri Yeni Boyut, Kalın, Hürriyet Gösteri, Sanat Çevresi, bu tartışmalara büyük ölçüde yer ayırıyor, Akademi de düşüncelerini, desteğini ve eleştirilerini kendi içinde yaşadığı çelişkilerden de kaçamadan çok sesli olarak kamuoyu ile paylaşıyordu. Türk sanat ortamında yaşanan diğer bir evrim ise galeriler, koleksiyonerler ve sold out olan sergiler açısından yaşananlardı. Sanatın pazarlanmasına ilişkin getirilen yeni yöntemler, sanatçı profilinin değişmesi ve bağımsız genç bir kuşağın devreye girmesi, galericiliğin hızla büyümesi yine aynı dönemde yaşanmıştır. Yeni Eğilimler, Öncü Türk Sanatından Bir Kesit sergileri, isimlerine en uygun şekilde Türk sanatına hizmet etmiş ve sanatçılar için önemli sunum ortamları hazırlamıştır. 80'lerin sanatı, sonraki kuşağın ve hatta kendisinden önceki kuşağın birçok sanatçısının özgürleşmesinden son derece önemli rol oynadı. Sadece tual boyutu, renkler ve teknikte değil, hem sosyal hem de politik açıdan düşünsel özgürleşme ve buna bağlı üretimler bir birini takip etti. Bu arada başı çeken Yahşi Baraz, Nev, Urart, Siyah Beyaz ve diğer bazı galeriler sayesinde Türk resim alıcısının da alışkanlıkları değişmeye başladı ve bu Yeni resim koleksiyonlara girmeye başladı. Özellikle yurt dışı ilişkilerini arttıran ve sürekli hem Türkiye'de hem de yurt dışında var olan sanatçılar sayesinde, Türk çağdaş sanatı ilk defa Yeni dışavurumculuk akımından başlayarak eşzamanlı olarak bir akımı Batı ile aynı anda ülke sınırları içinde paralel yaşadı. Bunu hızlandıran bir başka konu ise, yine Sanat Tarihi ve Batı ile köklü ilişkiler kuracak olan eleştirmen, Küratör ve sanat tarihçilerin bu dönemde ortaya çıkmaya başlamasıydı. Beral Madra, Emin Çetin Girgin, Jale Erzen, Hasan Bülent Kahraman gibi isimler, bu süreçte, 1980'lerde kimliklerini ortaya koymaya başladılar. - Tarihsel bellek üzerine kurulu olan sergi, açık kaldığı süre boyunca içeriğini destekleyici paneller düzenlenecek ve öneminin anlaşılması elzem olan bu kırılma üzerine İngilizce-Türkçe bir kitap hazırlanacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/28/indigo-mavinin-sesi-nebahat-karyagdi-nikol-galata-05-kasim-30-kasim-2014/", "text": "Genç Sanatçı Nebahat Karyağdı'nın, yeni sergisi İNDİGO/ Mavinin Sesi Nikol Galata'da açılıyor. 5 Kasım 2014 tarihinde açılacak sergide sanatçı, Şaman Ağacı serisinin son eserlerini sergileyecek. Çalışmalarında, Şamanizm, doğa ile bir olma olgularına değinen, çevresel sorunlara, insanın özüne ait gereksimine, yabancılaşma ve gittikçe kaosa dönen şehir hayatına dikkat çeken sanatçı Dünya Ana ile Bir'liği hatırlatmak istiyor. Nebahat Karyağdı'nın izleyicisine bu sergisinde bir sürprizi var. Genç sanatçının uzun zamandır üzerinde çalıştığı tasarım ürünleri bu sergide izleyiciyle buluşuyor. Galata'nın konsept mekanı Nikol Galata'da açılacak sergisinde, genç ressamın yeni üretimleri yer alacak. 5 Kasım 2014 30 Kasım 2014 tarihleri arasında Nikol Galata'da gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/cep-gallery-cagdas-sanat-in-genc-isimleriyle-contemporary-istanbul-da/", "text": "Cep Gallery | Ahmet özparlak, Erdinç BABAT, Semih ZEKİ ve Seyit Mehmet BUÇUKOĞLU gibi çağdaş sanat ın genç isimlerini Contemporary İstanbul LK603 Numaralı stand da bir araya getiriyor. Türkiye'nin içinde bulunduğu bölgenin en büyük sanat etkinliği Contemporary Istanbul sanatseverleri Kasım ayında, 22 ülkeden 95 çağdaş sanat galerisinin 650 sanatçısı ve 3000'den fazla eseri ile buluşturacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/gelecek-kolajdir-merz-3000-plato-sanat-05-kasim-20-aralik-2014/", "text": "Plato Sanat, 5 Kasım 20 Aralık 2014 tarihleri arasında Merz 3.000 Gelecek Kolajdır! sergisine ev sahipliği yapıyor. Merz 3.000 Gelecek Kolajdır! sergisi çağdaş sanat disiplini içinde kolajın gücünü ve önemini kabul eden karma bir sergidir. Sergi, farklı kolaj yöntemlerini sanatsal üretim metodu olarak kullanan 9 farklı sanatçının eserlerine yer vererek, kolajın çağdaş sanatçılar için statükosunu ve anlamını tartışıyor. Plato Sanat'taki sergimizin adı, erken dönem kolaj sanatçısı Kurt Schwitters ve onun kendisi için inşa ettiği yaşam alanı olan Merzbau'suna (1922 -1942) gönderme yapmaktadır. Serginin tasarımı ise, dışavurumcu ve kübistik uzamsal müdahaleler yoluyla montaja benzer deneysel bir mekan olan Merzbau'ya olan minnettarlığı ifade etmektedir. Ayrıca, mekanın tasarımında kolajın ve montajın biçimsel kurallarına başvurulduğundan sergi, klasik beyaz kübün ötesine geçen alternatif bir deneyimi sunar. Serginin parçalar halindeki bu yapısı sayesinde eserler, mekan ve ziyaretçiler, fikirlerin, yorumların ve deneyimlerin tümünün birbiriyle bağlantılı olduğu geniş ve tek bir kolajın evreni haline gelir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/halusinasyon-duvari-semiha-berksoy-galerist-13-kasim-2014-10-ocak-2015/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/new-paintings-bernardo-torrens-bernarducci-meisel-gallery-30-october-26-november-2014/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Bernardo Torrens's solo exhibition of new paintings of the figure. Each painting features one of several models who are recurring in the artists' work; Melania, Sandra, Jesi, and Lourdes. Torrens highlights the various aspects of their unique personalities with a certain facial expression or situation. Each composition is uniquely composed and intricately painted focusing solely on the personality of the model on a neutral background. Torrens's Sandra in Pool is an exception as it is the only one that provides a sense of place. The Spanish actress lounges topless, with her arms spread, in a backyard pool. As her hair is pulled away under a swim cap, her handsome face is revealed and we are confronted with her bold and natural beauty. Her strong, lean, and tan arms are contrasted by the linear cool blue tiles of the pool. Her skin appears as soft as the sunlight that falls on her, evoking a subtle chiaroscuro that highlights each of the droplets of water on our swimmer. Here Torrens exposes not only his model but his talent. In contrast, Three Graces (2013-2014), is a large-scale composition of the allegory of the Three Graces and solely focuses on the models' bodies. The interaction between them is intimate as they block the viewer from entering their circle of embrace. Each side of the female form, except for the front of the body, is explored in this stunning painting. In grayscale their excellent physiques are reminiscent of marble sculptures; especially the sculpture by Antonio Canova (1757 1822) of the Three Graces (ca. 1810), versions of which are at the Metropolitan Museum of Art and the Hermitage Museum. The empty background brings all the attention to the figures of the composition. Torrens lives and works in Madrid, Spain. He has had several solo exhibitions there as well as in Milan, Italy and other major cities. In addition, his work was featured in traveling museum exhibitions such as Hyperrealism 1962 2012 (2013 Present, Kunsthalle Tuebingen, Germany, Museo Thyssen Bornemisza, Madrid, Spain, Saarland Museum, Saarbreucken, Germany, and now at the Museum of Fine Arts, Bilbao, Spain) as well as Photorealism Revisited (2014 at the Oklahoma City Museum of Art, Oklahoma City, OK and the Butler Museum of American Art, Youngstown, OH). He has also worked on commission to produce portraits of notable Spanish dignitaries such as the former president of the Spanish Parliament, Felix Pons."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/nurullah-aydin-tuyap-8-salon-815b/", "text": "1999 Yılında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden lisans diplomasını aldı. 1999 da başlamış olduğu öğretmenlik görevini halen İzmir Işılay Saygın Güzel Sanatlar Lisesinde sürdürmektedir. Çalışmalarına 2006 yılında İzmir'de kurduğu Yön Sanat Merkezi'nde devam etmektedir. Sanatçı 5 kişisel sergi açmış olup, yurt içinde yurt dışında birçok karma sergi, bienal ve çalıştaya katılmıştır. Sanatçının heykel yarışmasında 2 ödülü bulunmaktadır. Çalışmalarında Figür, renk ve leke ilişkisini melankolik bir anlatımla sunan sanatçı yer yer figürün kaybolduğu yarım tatları, lirik soyut kompozisyonlarla vermektedir. Melankolik ve lirik duyguları bazen figürlerindeki ifadelerde, bazen bedende ki renksizliğin getirdiği renkte ve harekette, mekan içinde ki mekansızlıklarıyla, kurguladığı ve sınırladığı kompozisyonlarını; hüzün, var olmak ve kaybolmak üzerine duygularıyla ifade etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/playground-buket-savci-olcayart-04-kasim-14-aralik-2014/", "text": "1976 Istanbul dogumlu olan Buket, calismalarini Brooklyn'deki atolyesinde surdurmektedir. 1998 yilinda Ege Universitesi Peyzaj Mimarligi bolumunden mezun oldu. Alti yil peyzaj mimari olarak halka acik parklar ve rekreasyonel alanlar tasarladi. 2004 yilinda sanat egitimine Marmara Universitesi Guzel Sanatlar Fakultesi Resim bolumunde basladi. 2005-2006 doneminde Mimar Sinan Guzel Sanatlar Universitesi Resim Bolumune Nese Erdok atolyesinde Nedret Sekban ve Ahmet Umur Deniz ile devam etti. 2006 yilinda New York'a tasinmasiyla bir yil ara vererek lisans egitimini 2010 yilinda burslu olarak kabul edildigi Pratt Institute'de yine resim uzerine, yuksek onur derecesiyle tamamladi. Pratt'de Greg Drasler ve Chris Wright ile resim, Dennis McNett ve Jennifer Melby gibi isimlerle ozgun baski calisti. Bu esnada calistigi bir tasarim firmasinda Woody Allen'in mutfak projesinin uretim cizimlerini yapti. 2012 yilinda New York Academy of Art'da Yuksek Lisans'ini tamamladi ve burada Vincent Desiderio, Steven Assael ve Wade Schuman gibi sanatcilarla calisti. Egitimi suresince Eric Fischl, Ken Johnson, John Zinsser gibi New York sanat dunyasinin onde gelen isimleriyle isleri hakkinda diyaloglarda bulundu. Resimleri ve ozgun baskilari New York'ta Sotheby's, Flowers Gallery basta olmak olmak uzere cesitli grup sergilerinde yeraldi. Ayrica ABD genelinde yayinlanan ve kuzey Amerika'dan sanatcilara yer veren Studio Visit Magazine'in 18. sayisinda yeralmak uzere juri tarafindan secildi. Islerini gorsel bir gunce olarak adlandiran sanatci, bir zamanlar bir sekilde denk geldigimiz tutku ve samimiyete olan ozlemi irdelemektedir. Hafizasini tetikleyen siradan ve imali detaylari resmederken, bu detaylarda tanik olduklari anlari ve kisileri gorur. Yasanilanlari cevreleyen bir oda ya da bir duvar, orada bulunan kendine ozgu nesneler, kendisini, orda kendisi olmanin nasil oldugunu anlatan, birebir kisilik kazanmis taniklara donusurler. Sanatci, hafizamizda oldugu gibi parca parca karsimiza cikan goruntuleri olabildigince canli yansitma istegiyle, izleyiciyi kendi konumuna koyar. Farkli gorus acilariyla oynayarak amaci o anin icinde olmak, o ani tekrar tekrar yasamaktir. Iki farkli cografya ve kultur arasinda gidip gelmelerde tek degismeyen olan, insanligin dogal katiksiz halleri ve evrensel arayislardir. Sevme, sevilme istegi ve guven duygusunu bir kadinin bakis acisiyla resmetmeye calisirken, yavas, tembel bir gunde, ortak bir mekanda birlikte olma halleri, cift olma, paylasilan karsilikli rahatlik ve oynasmalardir ardinda oldugu. Olasi tedirginlikler veya egilimler, icimizden atamadigimiz soru isaretleri olmaya devam ederler. Eserlerinde surpriz ve mizaha yer verir. Yer degistirme tutkusuyla yasanan etkilesimler, geride birakilana ve surekli aranilan ideale duyulan ozlem, yaratici surecini surekli besleyen unsurlardir. Yeniden bastan baslamanin verdigi umut, ozgurluk ve pervasizlik olgulari ile anilardan alinan guc ve sicaklik islerine yansittigi cikis noktalaridir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/sleeplessness-ivaylo-hristov-bulart-gallery-30-october-15-november-2014/", "text": " 30 2014, 18:00 . ! we are happy to see you! - . , . SLEEPLESSNESS . LED-light ; . , . , . . . - , LED . , , . , : , . (1979 ) , (2005). , , . , . 1999 o , . contempo. . . The project is inspired by the recent publication of research on a more widely spreading problem of modern man insomnia. Inability to sleep, fear of sleep or forced his absence are extremely common conditions today. As art objects are used pillows the most common objects sleeping installed vertically on the wall and supplemented with luminous LED strips. From utilitarian objects in everyday life, they are converted to impossible, having withdrawn their primary function to sleep. At the same time, they acquire new therapeutic function through the blue, white and red light. Ivaylo Hristov (1979) graduated painting at the National Art Academy, Sofia (2005). He has won numerous awards for painting, drawing and photography, design and advertising. He has presented their own projects at the National Art Gallery, Gallery UniCredit Studio, Underground Serdika, Sofia. Since 1999 he has participated in numerous national and international festivals, curatorial projects and exhibitions for contemporary art in Bulgaria and in abroad. Varna audience knows the artist of the last edition of the festival contempo. His works are in national and international public and private collections. Lives and works in Sofia."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/sounds-of-the-sea-antonio-cazorla-bernarducci-meisel-gallery-30-october-26-november-2014/", "text": "As part of the BMG first look program there will also be nearly half a dozen paintings by Spanish painter Antonio Cazorla on view. Cascading onto the shores of New York, the paintings of Antonio Cazorla crescendo with detail of the sea, the beach, and everything in between. Cazorla's visual signature is consistently beautiful seascape paintings. He will often turn his attention to the details of the sea, isolating seashells that are sometimes held in glass containers that mimic their shape through reflections. Each painting reflects the diligence of the artist and appreciation of nature. Sunset Shadows and Sea are both excellent portrayals of the Southern Spanish coast that Cazorla frequents. The blue waters of the Mediterranean crash along the serene sandy coastline under clear blue skies. Every single grain of sand, ripple of a wave, and blade of dune grass is painted into these expansive seascapes. Each sky is represented by blue color field; spanning from light blue to dark blue. Treasures (2013) is a painting of a seashell collection housed in a glass vase. There is an ample variety of tones and shades of gray and brown that comprise the shells. Their reflections, and those of their surroundings, are present in the fragile glass. The shells, encumbered in their vase, are extra luminescent on the black background. Placed on a brown wooden shelf, the composition recalls Dutch still-life paintings of the 17th Century. Living and working in Punta Umbria, Spain, Cazorla earned his degree in Fine Art from the University of Seville, Spain. He has exhibited widely throughout Europe. This is the first solo exhibition for Antonio Cazorla in New York City. 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/29/transpestite-faruk-geyran-artnext-istanbul-11-kasim-12-aralik-2014/", "text": "A person who acts in a style or manner associated with the phylum arthropoda. Arthropods have been the subjects of abhorrence, especially in western cultures. They have been portrayed with negative connotations in our cultural anecdotes. Although these epithets are not unjustand have valid reasons until a certain point it has exceeded the logical reasoning threshold throughout generations and turned into a vile antipathy towards these creatures that result in systematic eradication and personal disgust. Examining the a rthropoda phylum physiologically in an objective way and comparing it with human lineage shows not only common traces of convergent evolution but also analogous behaviors, just as it does when compared to other phylaunder animal kingdom. Yet humans tend to seek similarities between themselves and other phyla due to more visual associations. This can be explained innumerous ways, from domestication of certain creatures to mathem atical proportions of facial features. Although these behaviors are valid and cannot be ruled out, it must be pointed out that personifying a dog intentionally or unintentionally, and saying it is smiling or crying is as absurd as portraying adam selfly as anout world destroyer which should cease to exist with the aid of a pesticide. Transpestite series is a discourse on this abovem entioned matter. It portrays shared behavioral patterns between humans and arthropods. Even though humans don't resemble arthropods physically, behavioral patterns that we share cannot be disregarded and must be put to attention. By purging off clothes, settings and other notions that can connotate different messages and displaying a sole naked body along with the associated arthropod's head there is nothing displayed visually but the behavioral posture which, I believe, is enough of a cue for the audience to trigger critical though tsreg arding this matter and a new perspective to look through these not so different creatures. -isim Bir kişinin eklembacaklılar ailesinden bir canlı gibi davranması ya da eklembacaklılar ailesinden bir canlıyla ilişkilendirilen davranışlarda bulunması. Özellikle batı kültüründe, eklembacaklılar nefretin hedefi olmuştur. Kültürel anektotlarda negatif çağrıştırıcılarla tasvir edilmişlerdir. Her ne kadar bu tasvirler haklı olsa yada bir noktaya dek doğru olsa da, , nesiller boyu aktarılırken mantıklı sınırlar aşılmış, bu canlılara karşı bir antipatiye dönüşmüş, bu da sistematik bir yok etmeyi ve kişisel iğrenmeleri doğurmuştur. Eklem bacaklı fizyolojisi objektif bir şekilde incelendiğinde ve insan ırkıyla karşılaştırıldığında, yakın bir evrimsel gelişimin izlerinin yanında, aynı hayvanlar aleminde benzer türlerin karşılaştırılmasında olduğu gibi, benzer davranış biçimleri de görülür. Yine de insanlar, yalnız görsel benzerliklerden dolayı, diğer türler ile aralarında benzerlik aramaya eğilimlidir. Bu da, belirli türlerin evcilleştirilmesinden yüz özelliklerinin matematiksel oranlarına dek pek çok şekilde açıklanabilir. Her ne kadar bu davranışlar geçerli olsa ve varlıkları inkar edilmese de belirtilmesi gerekir ki, bilinçli yada bilinçsizce bir köpeği kişiselleştirmek ve onun gülümsediğinin veya ağladığını söylemek ne denli absürd ise, kızböceklerini kimyasal böcek ilaçlarıyla varlığına son verilmesi gereken bir yok edici olarak tasvir etmek de o denli absürdtür. Transpestite Serisi, yukarıda anlatılan mesele üzerine bir söylemdir. İnsanlar ve eklem bacaklılar arasında paylaşılan davranışları tasvir eder. İnsanlar görünüşte eklem bacaklılara benzemese de, paylaştığımız davranış kalıpları inkar edilemez ve dikkate alınmalıdır. Giysileri, mekanları ve başka mesajlar çağrıştıran kavramları çıkararak, bir eklem bacaklının başını çıplak bir insan bedeniyle ilişkilendirerek göstermekte, davranışsal bir sunuştan başka, görsel olarak sunulan bir şey yoktur kibence, izleyicide bu meseleye farklı yaklaşmalarını ve bizden çokta farklı olmayan bucanlılara farklı bir gözle bakmalarına yeterli olacak kritik bir düşünme eylemini tetiklemeye yeterli olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/30/le-voyageur-immobile-francois-anton-axelle-galerie-december-06-31-2014/", "text": "|This winter, Axelle New York will host Le Voyageur Immobile, a solo exhibition of new works by mixed media artist François Anton. Anton's blend of brilliant satire, humor and quick wit defines his unique style. The oil on canvas pieces, which often incorporate gold leaf and collage, capture the mischief of childhood comic strips while remaining decidedly intelligent and skillfully executed fine works of art. The gallery introduced Anton's works earlier this year and is now thrilled to host his debut U. S. solo exhibition. Born in 1944 in French Algeria, Anton eventually settled in Beziers in the south of France, where he currently lives and works. Since 1975, Anton has exhibited his work in galleries in France, Switzerland and Germany as well as in several prominent art fairs. Anton will attend the opening reception at Axelle on December 13. Please note we are currently open daily 10:00am to 7:00pm. Starting November 2, we will be open daily 10:00am to 6:00pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/30/mantar-kadinlar-cerenj-ceylaner-tskm-04-30-kasim-2014/", "text": "2013-2014 Döneminde üzerinde çalıştığım Mantar Kadınlar serisinde göstergeleşen kadın halleri hem feminen hem maskülen biçimleri içinde barındırıyor böylece çift imgelem kavramı da görünür hale geliyor. Mantar formu bir yandan fallusu imlerken, aynı zamanda da şapkaları-başları yani düşleri ve düşünceleri rengarenk olan bu kadınların; bedenlerinin çürümeye ve pörsümeye yüz tutmuş halleri bizleri bir anda fani bir dünyada yaşadığımız gerçekliği ile de yüzleştiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/30/onlarin-diliyle-ben-galeri-g-art-07-kasim-26-aralik-2014/", "text": "Doğu ile Batı; Belçika ve Türkiye, dokuz sanatçı, İki ülkeden başarılı dokuz sanatçı; Yasemin Şenel, Yavuz Tanyeli, Arzu Başaran, Rafet Arslan, Ahmet Sarı, Anya-Belyat Giunta, Annabelle Guetatra, Maja Ruznic, Marie Boralevi, çarpıcı desenleri ve kağıt işleri ile 7 Kasım 2014 tarihinde Beyoğlu Galeri G-art'ta izleyicilerle buluşacak. Tarihler boyu ilk insandan günümüze insandaki yaratıcılık ve bunun sonucu gelişen sanat, insanı ve toplumsal ilişkileri anlamamıza yardım etmektedir. Düşle gerçek arasında kurulan bir köprü olarak sanatsal etkinlik, akıl ile akıl dışı, düşlem ile gerçek, imgeler ile nesneler arasında bir bağ kurma eylemidir. Kısaca sanat, insanın kendisini tanımasının, dönüştürmesinin ve yaratmasının bir dışavurumu ya da bir serüvenidir diyebiliriz. Bu serüven sonunda insanın, başkaları aracılığıyla kendini tanıdığını, varlığını kanıtladığını, kendini aşma çabası içinde kendi bilincine vardığını gözleriz. Özellikle sanata konu olan şekiller, anlaşılması ve yorumlanması bakımından insanın içinde bulunduğu kültür dairesi ve hayat üslubuna göre her dakika değişken yeni yeni içerikler kazanır. Neolitik Çağ'dan günümüze hayvan imgeleri, iki boyutlu düzlem üzerinde üç boyutlu betimlemeler olarak yer almış olsa da, geleneksel sanatın modernizmle temellerinden yıkılmasının ardından, güncel sanat pratiğiyle birlikte hem kavramsal hem de formsal olarak farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kavramsal anlamda ölüm meselesi önemini sürdürse de, şiddet olgusu bağlamında, insanın içindeki hayvana dair güdülerle yüzleşmesi, güncel sanatın geleneksele kıyasla yeni formları üzerinden gerçekliğe yakın bir formatta aktarılmaktadır. Farklı kültürlere sahip 9 sanatçının kendine özgü anlatım tarzılarıyla dışavuruşta bilinçaltının simgesel motiflerinden insan-hayvan ve insan olmayan hayvan imgeleri kullanarak oluşturdukları plastik dil ile kendi gerçeklerini görselleştirdikleri kurgu izleyicileri iletişim açısından daha güçlü duygulanımlara ulaştıracaktır. Onlar'ın diliyle BEN sergisi 7 Kasım -26 Aralık 2014 arasında Pazar ve Pazartesi dışında her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. Nine successful artists from two countries; Yasemin Şenel, Yavuz Tanyeli, Arzu Başaran, Rafet Arslan, Ahmet Sarı, Anya-Belyat Giunta, Annabelle Guetatra, Maja Ruznic, Marie Boralevi shall meet with viewers at Beyoglu G-Art, exhibiting their striking designs and paperwork on 7th November. Art, from the times of the cave-men to our day, has helped us understand human relations through the interpretations and creativity of mankind manifesting himself over primitive drawings, eventually evolving towards sophisticated art forms, over centuries. Artsy movements, as a bridge between dream and reality are in fact acts of bonding the rational with irrational phenomenon, the real and unreal, the images and the actual entities. Shortly, we can say that art is the adventure of getting to know, transforming and creating oneself. As its consequence we observe that, one, in his struggle to transcend himself, gets to discover and proves his existence through others' medium. Especially, the figures in the art themes form and reveal their understanding and interpretation from the standpoint of their cultural circle and geographical origins and implement their ever-changing essence. From Neolithic times to our day, animal images appear both formally and conceptually as quite diverse manifestations of the artists' psyche. Regardless of their initial three dimensional figures over two dimensional surface methods that are followed by the shattering of the traditional art and their replacement by modernism, they were eventually led to contemporary practices. The notion of death, even if it maintains its validity in conceptual sense, in relation to the understanding and acceptance of the aggression within, man's confrontation with his animalistic instincts is transformed, in a way, towards more realistic formats of contemporary art language compared to the traditional. These nine artists from different background and cultures aim to present to the spectators their reality and visualizations, using their own plastic language and personal interpretations, the exposure of human-animal and inhuman animal context using the symbolic motives of the subconscious."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/bilgi-sinema-gunleri-hapax-legomena-i-iii-11-kasim-2014/", "text": "Bilgi Sinema, bir bağımsız sanatçı kolektifi tarafından Kadıköy/Yeldeğirmeni'nde yeni açılan Köşe adlı performans mekanında etkinliklerini gerçekleştirmeye devam ediyor. Sinema perdesinde deneyimlenmesinin zaruri olduğunu düşündüğümüz filmlerin gösterileceği Bilgi Sinema Günleri kapsamında 11 Kasım, salı günü Hollis Frampton'ın Hapax Legomena serisinin ilk üç filmi gösterilecek. Hapax legomenon, bir dokümanda ya da bir edebi eserde yalnızca bir kez geçen anlamına gelen Yunanca kökenli bir deyiştir. Bir defa anlamına gelen hapax ile, söylemek anlamına gelen legein fiilinin edilgen hali legomenon'un birleşmesiyle oluşur. Çevirisi yapılan bir metinde çoğunlukla anlamının çözümlenebilirliği konusunda zorluk yaratabileceği gibi, daha önce çözümlenememiş bir dil ya da metinde anahtar işlevi görebilir. Gösterim için hazırlanan ve bilet ile birlikte sunulacak olan kitapçıkta, Hollis Frampton'ın 1968 yılında New York'ta verdiği dersin metni yer alacaktır. Biletler 1 Kasım Cumartesi gününden itibaren Beyoğlu/Salt'ın üst katındaki Robinson Crusoe 389 adlı kitabevinden temin edilebilir. Biletleri alacağınız zarfın içinde bu gösterim için hazırladığımız kitapçık da mevcuttur. Etkinlik günü bilet satışı gerçekleşmeyecektir. bilgi@bilgisinema. com 'a mail atarak online bilet alabilir, rezervasyon yaptırabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/genc-fotografcilar-odulunde-zafer-kadinlarin/", "text": "Amerikan Türk Cemiyeti'nin kültür sanat programı Moon and Stars Project tarafından beşincisi düzenlenen Genç Fotoğrafçılar Ödülü'nün kazananları belli oldu. 12 üniversiteden 43 öğrencinin katıldığı yarışmada, terkedilmiş SEKA kağıt fabrikası fotoğraflarıyla Sara Yazal birinci seçildi. Mansiyon ödülleri ise Büşra Savlı ve Berna Küpeli'nin oldu. Türkiye'de fotoğraf alanında lisans eğitimi gören gençleri teşvik etmek ve desteklemek amacıyla Haluk Soykan tarafından başlatılan ve bu yıl beşinci yaşını dolduran Genç Fotoğrafçılar Ödülünün kazananları belli oldu. Amerikan Türk Cemiyeti'nin kültür sanat programı Moon and Stars Project tarafından düzenlenen ve Türkiye'deki bütün fotoğraf ve görsel iletişim tasarımı bölümü öğrencilerinin başvuru yapabildiği yarışmaya, 12 üniversiteden 43 öğrenci katıldı. Boston Güzel Sanatlar Müzesi'nin fotoğrafçılık küratörlerinden Karen Haas ve Elipsis Galeri'nin direktörü Sinem Yörük'ten oluşan ana jüri, Kocaeli Üniversitesi'nden Metin Arabacı, Süheyla Akın, Batuhan Karadeniz, Erdem Şahin, Okan Ulusoy ve Sara Yazal; Marmara Üniversitesi'nden Emre Can Alagöz ve İhsan Recai Gülcan; Mimar Sinan Üniversitesi'nden Fikret Karaman ve Demet Koçak; Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Berna Küpeli, Özkan Önal ve Metehan Oysal; Bahçeşehir Üniversitesi'nden Büşra Şavlı'nın fotoğraflarını değerlendirmeye aldı. Bu yıl 5 bin dolar değerindeki Birincilik Ödülü; 2005 yılında hükümet tarafından kapatılan ve terk edilmiş SEKA kağıt fabrikası arazisinde çektiği siyah beyaz fotoğraf serisiyle Kocaeli Üniversitesi'nden Sara Yazal'a verilirken, Mansiyon Ödülü'nde Birincilik, kişisel ve feminen bakış açısı nedeniyle Bahçeşehir Üniversitesi'nden Büşra Savlı'nın; İkincilik Ödülü ise, İşgal Altında başlığıyla İstanbul'un mimarisini yalın bir şekilde dijital görselleriyle sunan Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi Berna Küpeli'nin oldu. Bu yıl da jüri üyesi olmaktan gurur duyduğunu belirten Karen Haas, İstanbul'a gelmek ve bu tarihi ve kültürel açıdan inanılmaz derecede ufuk açan şehrin atmosferinde öğrencilerin çalışmalarını görmek unutulmayacak bir tecrübeydi dedi. Bu yarışma sayesinde Türkiyeli fotoğrafçıları daha iyi anlama şansına eriştiğini belirten Haas, Amerika'daki üniversitelerde yaptığımız benzer değerlendirmelerden çok daha farklı bir profil var burada. Türkiye'de fotoğraf genç sanatçılar için daha çok, ülkenin geçirdiği inanılmaz büyük mimari değişiklikleri, zarar gören altyapıyı, terk edilmiş endüstriyel alanları, sokaklardaki huzursuzluğu, geceleri ortaya çıkan graffiticileri ve madencileri kendine özgü şekilde çekerek sosyal bir araç haline dönüşmüş yorumunda bulundu. Yarışmanın kazananları ve ön elemeyi geçmiş öğrencilerin çalışmaları 22 Aralık 2014-8 Ocak 2015 tarihleri arasında Mimar Sinan Fotoğraf Galerisi'nde izlenebilecek. Genç Fotoğrafçılar Ödülü, Haluk Soykan tarafından Turkish Philanthropy Funds bünyesinde oluşturulan Genç Fotoğrafçılar Ödülü fonundan yapılan hibe ile gerçekleştirilmektedir. Amerikan Türk Cemiyeti Türkiye ile A. B. D. arasında ekonomik, diplomatik, eğitimsel ve kültürel bağları geliştirmek üzere 1949'da Amerika'da kuruldu. Amerikan Türk Cemiyeti bünyesinde faaliyet gösteren Moon and Stars Project, A. B. D. ve Türkiye arasındaki kültürel etkileşimi geliştirmek ve Türkiye'nin kültür sanat alanında değişen yüzünü ön plana çıkarmak amacıyla çalışmakta ve sanatçılara çeşitli projelerde sponsorluk ve burs imkanları sunmaktadır. Moon and Stars Projesi 2002'de New York'ta kar amacı olmayan, tamamen gönüllülük üzerine kurulu, Amerika Birleşik Devletleri ve Türkiye arasında daha büyük kültürel ilişkiler kurulmasını teşvik etmek ve Türkiye'nin kültür ve sanat alanında gösterdiği değişime dikkat çekmek amacıyla kuruldu. 2011'de, gerçekleştirdiği benzeri görülmemiş kültür ve sanat programları, sayıları her gün artan takipçileri ve destekçileriyle, Moon and Stars Projesi, Türkiye ve ABD arasında karşılıklı anlayış ve iyi ilişkiler kurmak amacıyla çalışan öncü organizasyon, Amerikan Türk Cemiyeti'nin bir parçası haline geldi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/la-macina-di-san-cresci-artists-residency/", "text": "La Macina di San Cresci Artist's Residency is organizing a collection of funds on the website GoFundMe in order to offer artists the opportunity to spend one month in residency at La Macina di San Cresci in Greve in Chianti, located in the famously beautiful region of Tuscany in Italy."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/mulksuzles-tuyap-08-16-kasim-2014/", "text": "Jean-Jacques Rousseau, ünlü çalışması Toplum Sözleşmesi'nde şöyle diyordu: İnsan özgür doğar; oysa her yerde zincire vurulmuştur. Mülk tarih boyunca en sorunlu ve zorunlu kavramlardan olmuştur. Kimileri için en temel insan hakkı, adaletin temelidir. Kimileri için ise mülkiyet hırsızlıktır. Tarih boyunca birbirinden farklı düşünceler mülkiyetle hesaplaştılar. Mülk bir doğa mıydı; ya da tanrısal bir hakikat? Ütopyacılar onu ortadan kaldırmaya çalıştılar, mücadele ve acıyla. Mülksüzleştirme ilişkileri bütün hızıyla sürüyor. Kent koca bir piyasa gibi milim milim parselleniyor, sapsarı vinçlere. Mülksüzleştirenleri mülksüzleştirmek uzakta bir ütopya gibi parlarken; Mülksüzleş! Bir kurtulma belki de. TÜYAP Artist 2014'de bu yıl disiplinlerarası bir sergiyle mülk, mülksüzleşme ve ütopyaya odaklanıyor. Güneş Acur, Bora Akıncıtürk, Cüneyt Aksoy, Serkan Akyol, Yiğit Altıparmakoğulları Anti-Pop, Rafet Arslan, Ahmet Aydın Atmaca, Yusuf Aygeç, Levent Aygül, Bora Başkan, Adem Başpınar, Zeynep Beler, Murat Berköz, Deniz Beşer, Furkan Nuka Birgün, Erim Bikkul, Mehmet Ali Boran, Cins, Antonio Cosentino, Yağmur Çalış, Serkan Çatar, Barış Çavuş, Fulya Çetin, Neşe Çetin, Kıymet Daştan, Serkan Demir, Erkan Doğanay, Leyla Emadi, Nazım Serhat Fırat, Leyla Gediz, Murat Germen, Deniz Gökduman, Genco Gülan, Murat Gündüz, Engin Güneysu, Khaled Hafez, Serap İskender, Osman Nuri İyem, Gülüstan Karagüzel, Dila Karpat, Fazilet Kendirci, Ahmet Kiracı, Seydi Murat Koç, 42 Kolektif, Gizem Kovankaya, Mustafa Kula, Gizem Malkoç, Manbor, Taylan Mintaş, Şükran Moral, Ayhan Mutlu, Ezgi Mutlu, Ercan Olgun, Onston, Ali İbrahim Öcal, Ayşenur Önemci, Can Özal, Mehmet Özenbaş, Emir Özer, Ferhat Özgür, Mahmut Öztürk, Beyza Paksın, Sinem Pehlivan, Çetin Pireci, Deniz Pireci, Neriman Polat, Defter Kazıyıcıları Kooperatifi-Ali Mete Sancaktaroğlu, Gazi Sansoy, Çağrı Saray, Nejat Satı, Şevket Sönmez, Füruzan Şimşek, Tantinist, Tan Taşpolatoğlu, Özge Topçu, Murat Tosyalı, Nesli Türk, Ekin Urcan, Meltem Yakın Üldes, Eşref Yıldırım-Serden Salman, Nalan Yırtmaç, Serkan Yüksel, Fani Zguro, Yücel Zorlu,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/sehir-golgeleri-2-mustafa-albayrak-platform-a-01-20-kasim-2014/", "text": "Günümüz kentleri birbirleri üzerine yığılan binalar, ulaşım ağları ve durmaksızın çalışan yapısıyla ürkütücü bir hale gelmiştir. Her kentin kendi karakteristik özelliği olsa da günümüz ekonomi-politik sistemlerinin dayatmasıyla bu özellikler yavaş yavaş kaybolarak kentler aynılaşmaya, bir anlamda kimliksizleşmeye başlamıştır. Gündelik hayat koşuşturmacası içinde, içinde yaşadığı kentin öldürücü durumundan habersiz olan ve sıradanlığın içinde kaybolan insanların aslında ortada anlamsızca dolaşan ya da yaşayan acı beden sürüleri olduğunu iddia etmek hiç de yanlış olmaz. Her ne kadar biz bu tespiti yapsak da bir takım düşünürler konuya göstergelerle daha pozitif bir değerlendirme yaparak girmektedir.1967 yılında Napoli Üniversitesi'ndeki Gösterge bilim ve Şehircilik konferansında, Roland Barthes, bir şehrin göstergeler ile dolup taşmasının nedenini belirtir. Şehir, herhangi bir yerleşik uzam gibi, durmaksızın anlatımlar yansıtır, der. Barthes, ayrıca Claude Levi-Strauss'un Bororro köyü ve Kevin Lynch'in Boston üzerine yaptıkları incelemeleri anımsatır. Ancak her bir şehrin şifresini çözmek her zaman kolay değildir, diye açıklar. Çünkü gösterilenler itişip kakışır, gösterenler ise bütünlüğünü kaybederler. Konferansını bir çağrıyla sona erdirir. Sıklıkla söylediği gibi şehir bir şiirdir ve Victor Hugo'nun herhangi birinden daha iyi dile getirdiği gibi, bu klasik bir şiir, nesnesine pek odaklanmış bir şiir değildir. Göstereni sergileyen bir şiirdir ve işte bu açılma, en sonunda, şehir gösterge bilimini kavramaya çalışmalıdır.(1) Roland Barthes'in gösterge bilim üzerinden yaklaştığı kent kavramındaki anlatımlar, sesler, imgeler vs. artık öyle kaotik bir yapıya dönüşmüştür ki, bu da katmanlı yeni bir kent kültürünün oluşmasına yol açmıştır ve bu katmanlı kültürün yarattığı yaşamsal durumda gerçek, gerçekliğini kaybederek farklılaşmaya başlamış, bu da olgusallığa dönüşmüştür. Günümüzde gerçek kendi kendisini tahrip eden bir kavram olarak önümüzde durmaktadır ve inandırıcılığı da tartışılır bir hale gelmiştir. Artık her şey kurgudur ve bu kurgu, içinde bulunulan duruma göre sürekli değişmektedir. Bu açıdan baktığımızda toplum katmanlarının da değişerek belirli kalıpların içine girdiğini bireyin özne olma özelliğini yitirerek, toplum içinde yer alan grupların sürüleşmeye başladığını görürüz ki bunun da en net görüldüğü yerler büyük kentlerdir. Kentleri dolduran milyonlarca insanın ayrımlaşması, bireysel isteklerinin tekdüzeleşmesi, hayatı bir tüketim nesnesi gibi harcaması ortada olan bir gerçektir ve bu durum yalıtılmışlığı, normsuzluğu hayatın içine sokmuştur. Bu nedenle çağdaş toplumun temel niteliklerinden biri, bireyin giderek artmakta olan yalıtılmışlığı ve anominin tipik özelliği olan normsuzluktur-yani bireyin davranışlarına rehberlik ederek onun kendi davranışlarını yargılamasını, yaşamda anlam ve değer bulmasını, kendi değerine karar vererek kendine anlam katmasını sağlayan süper egonormlarının yokluğudur. İstikrarlı, ikna edici normlar ve anlamlı değerler yerine, kısa ömürlü bir bireysellik taşıdığı için bireylere cazip gelen -aralarında sanata ilişkin olanlarının da bulunduğu- çeşitli kısa ömürlük- hem sanatta hem sanatın bir parçası olduğu toplumsal yaşamda normsuz anomik toplumda var olan derin belirsizliğin doğrudan sonucudur.(2) Bahsettiğimiz anominin sanata bulaşmasıyla sanat öyle birkısa ömürlü hale gelmiştir ki bu da gelenekten beslenerek, günümüz yaşantısı ile ilgili tahliller yaparak yapıt üreten sanatçıları daha önemli bir hale getirmiştir ve Mustafa Albayrak da bu sanatçılardan biridir. Sanatçının düşünsel derinlikli resimlerine baktığımızda, kent insanlarıyla karşılaşırız. Günlük hayat koşuşturmacası içinde bir yerden bir yere savrulan insanların gerçek yaşamdan koparak, kent içinde silüetleşerek yok olan durumları vardır. Baş döndürücü şekilde ayrışan bedenlerin fraktal yapısı, diyalektik ilişkisizliğin göstergeleri gibidir. Öznenin farklılaşarak oluşan gizli biçimlerinin, kırılma noktalarındaki durumu kimliksizleşen günümüz insanının, parçalı hayatlarıyla kurulan artistik bir ilişkinin ötesinde, sanatçının yaşadığı çağı resimsel boyutta anlatma biçimi olarak düşünülebilir. Herbert Read Sanat eseri, görmüş olduğumuz gibi bir insanın bilincinde aracısız olarak doğar, anlam kazanır, kuşkusuz bu arada toplumun yada içinde yaşadığı dönemin genel kültürüyle bütünleşerek gelişir der.(3)Bu tespit doğrultusunda baktığımızda Mustafa Albayrak'ın içinde yaşadığı dönemi ve toplumsal durumu incelemesi onun sorumluluk sahibi bir sanatçı olmasından kaynaklanan bir durumdur. Hareket halinde olan, sürekli yer değiştiren figürlerin çevreyle olan ilişkisi fraktal bir yanyanalık gibi görünse de aslında bu durum günlük hayatımızın kimi zaman geçirgen olmayan, kimi zaman geçirgen olan saydam katmanlarının üst üste gelmesiyle oluşan bir durumdur. Sanatçı Kübik ve Fütüristik etkilenmeler içinde olsa da aslında yaşadığımız hızlı ve parçalı zaman dilimlerinin resimlerini yapmaktadır. Burada öznenin ideal ben durumundan çıkıp bölünerek çoğalması bir tür klonlanma gibi algılansa da öyle değildir. Sanatçı aynı yapıtı çoğaltmanın yerine, yapıt içindeki bedenleri çoğaltarak modern hayata gönderme yapmaktadır. Tarih boyunca görülen beden protezlerinin en eskisi hiç kuşkusuz, benzer olan'dır. Ama benzer olan tam bir protez değildir. Ruh, gölge, aynadaki görüntü gibi öznenin kendi ötekisi olarak görünen, hem kendisi olmasına hem de asla kendine benzememesine yol açan, kurnaz ve sürekli defedilmiş bir ölüm gibi aklını kurcalayan düşsel bir figürdür. Yine de her zaman değil: Benzer-olan somutlaştığı, görünür hale geldiği zaman dolayımsız bir ölüm anlamına gelir.(4)Benzer olanın öznenin kendisiyle yabancılığını ve aynı zamanda yakınlığını temsil eden durumunu Mustafa Albayrak'ın düşsel güç zenginliğinde görürüz. Benzer olan ya da olmayan ama buna karşın bağlı olduğu ana gövdeden ayrılan bu figürler parçalı hayat süren ve bu hayatı sürerken aynılaşarak bir anlamda kendini öldüren günümüz insanının gölgeleri gibidir. Yaşadığımız kentler bu insanlar ve gölgeleriyle doludur. Metropol tipi kişiliğin ruhsal temelini, sinirler üzerindeki uyarıcıların yoğunluğu oluşturur. Bu, iç ve dış uyarıcılardaki hızlı, kesintisiz değişimden kaynaklanır. İnsan, farklılıkları kaydeden bir varlıktır. Zihni, birbiri ardınca gelen anlık izlenimler arasındaki farkla uyarılır. Kalıcı izlenimler, çok küçük farklılıklar taşıyan izlenimler, alışıldık bir düzen içinde seyreden, kanıksanmış ve düzenli karşıtlıklar sergileyen izlenimler, bilincin uyanıklığına çok daha az ihtiyaç duyar-özellikle, değişen imgelerin yoğunluğuyla, tek bir bakışla görülenin süreksizliğiyle, birbiri ardınca akın eden izlenimlerin sarsıcılığıyla karşılaştırıldığında. Bunlar, metropolün yarattığı psikolojik önkoşullardır.(5) Ve doğal olarak da içinde yaşadığı bedenlerin bölünmüş zaman dilimine bağlı yapısını büyüleyici bir olgu olarak gösterir. Mustafa Albayrak'ın resimlerinde görülen önemli durumlardan biri ise harekete bağlı gelişen zamansallıktır. Algılama süreci içinde karşılaşılan zaman ya da farklı zamanın yüzey üzerindeki yansıması sanatçının yaşadığı zaman dilimi üzerine yaptığı tespiti görsel boyuta taşıyarak resme zamanı sokma durumudur ve oldukça etkilidir. Zaman yüzyıllardır felsefenin, bilimin, sanatın temel ilgi alanlarından biri olmuştur ve bilimsellikten daha çok yaşadığımız hayata bağlı bir kavram olarak, toplumsallığı belirlemiştir. Ünlü düşünür Heidegger; Zaman yalıtılmış bir öznenin olgusu değil, başkaları ile olan ilişkisidir. derken insanı yaşadığı çevre içerisinde sosyo-kültürel bir varlık olarak ele alıp bu tanımlamayı yapmıştır. O halde yaşanılanların, anıların, bellekte kalanların tuval üzerine aktarılmasıyla resimlerin zaman kavramını izleyicisine aktardığını görürüz. Bunun haricinde sanatçının yaşadığı çağın hızını ve parçalı hayatların kent yaşamı içindeki izdüşümlerini yüzey üzerinde göstermesi, yaşadığı zaman dilimini sorgulaması ve aynı zamanda görsel hafızalarımıza kazınacak durum tespitleri ile ortaya çıkması anlamına gelmektedir. Mustafa Albayrak'ın resimlerinde görülen geometrik hatların kompozisyon içindeki konumlarının silüetleşen bedenlerle kurduğu ilişki, doğal gerçeklikle birlikte yaratılan yapıtların matematiksel hesaplamalarla ortaya çıktığını göstermektedir. Desen haricinde, renk parçalarının ve parçalı yüzey araştırmalarının bu durumu güçlendiren biryanı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Aynı bedene bağlı farklı anların çoğaltmalarıyla oluşan kurgunun sanatçı tarafından oluşturulan derinlikli yüzeyler üzerindeki etkisi yan yana ya da arka arkaya gelişi anlamsal içeriğin görsel yansımasıdır. Her ne kadar resimler anlık duyumsamalarla ortaya çıkmasa da, sanatçının bilinçaltı kayıtlarını planlama ve kurguyu etkilediğini söylemek yanlış olmaz. Mustafa Albayrak'ın resimlerinin bir başka özelliği ise fotoğrafik bir dile sahip olmasıdır. Düşük enstantane de çekilmiş fotoğraflar gibi hareketin tuval üzerinde görünmesi sanatçının fotoğrafik kadrajdan yararlandığının göstergesidir. Fotoğrafın zamana eşlik eden ve yaratılan görüntünün kalıcılığı ile geçmiş zamanı hatırlatan yapısı son derece önemlidir. Yaşanılan gerçek an ya da anları tespit eden bu durumun kurguya kattığı değer yapıtları geleneksel anlatım biçiminden uzaklaştırıp çağdaş bir forma sokmaktadır. Sanatçının ışık ve renk kullanımı ile ideal biçim arayışına girmesi, zaman zaman fotoğrafik kadraj dışına çıkması ya da yakın planlar üzerinden konu aktarımına girmesi kent ve kent yaşamına duyduğu ilgi ile açıklanabilir. Her ne kadar resimler fotoğraftan etkilenerek yapılsa da, tüm resimlerde desen, ön planlarda yer alan figürlerle, arka planda kalan yapısal durum arasındaki ilişkiyi kurmaktadır ve ayrıca resimlerde görülen parçalı ışık durumu, elde edilen kompozisyonların bütününde kendini göstermektedir. Sanatçının yapıtlarındaki düşünsel derinliğin bir nedeni de figürlerdeki yüzlerin belirsiz ya da görülmez durumlarıdır. Desen ağırlıklı bir teknikle oluşturulan katmanlı yüzeylerdeki hareket genel olarak bütün resimlerde görülmekte, bu da günümüz insanının katmanlı ve çok hareketli yaşantısı ile birebir örtüşmektedir. Gerçek dünyadan alıp önümüze koyduğu figürlerle bizlere birer şehir gölgesi olduğumuzu hatırlatan Mustafa Albayrak'ın yapıtlarının belleklerimizde uzun yıllar kalacağı düşüncesi içindeyim. 1) Şehirsel Bedenler, ThierryPaquot, Everest Yayınları, 2011, Çeviren: Zeynep Bengü, sayfa:70. (2) Sanatın Sonu, Donald Kuspit, Metis Yayınları, 2010, Çeviren: Yasemin Tezgiden, Sayfa: 182. (3) Sanat ve Toplum, Herbert Read, Umman Yayınları, 1981, Çeviren: Selçuk Mülayim, Sayfa: 105. (4) Kötülüğün Şeffaflığı, Jean Baudrillard, Ayrıntı Yayınları, 2010, Çeviren: Işık Ergüden, Sayfa: 108. (5) Modern Kültürde Çatışma, GeorgSimmel, İletişimYayınları, 2008, Çeviren: Nezihe Kalaycı, Sayfa: 86."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/sinirlar-yorungeler-15-16-siemens-sanat-14-kasim-31-aralik-2014/", "text": "Sınırlar Yörüngeler sergi dizisi, serinin onbeş ve onaltıncı sergisiyle izleyicilerini genç sanatçılarla buluşturmaya devam ediyor. Güncel sanata destek vermeyi sürdüren Siemens Sanat, Sınırlar Yörüngeler 15-16 sergisinin açılışına sizleri davet etmekten mutluluk duyar. Borders Orbits exhibition series continue to bring young artists together with you with the fifteenth and sixteenth exhibition of the series. You are cordially invited to the opening of the Borders Orbits 15-16 exhibition where the pieces of the artists, which are selected for the exhibition as a result of the competition Borders Orbits."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/10/31/third-national-louisiana-biennial/", "text": "Louisiana Biennial: National Juried Exhibition is a multi-media show for 2D and 3D works exploring any theme. Juror is Naima Keith, Assistant Curator at The Studio Museum in Harlem, NY. Naima J. Keith is an Assistant Curator at The Studio Museum in Harlem. Since joining the Studio Museum in 2011, she has organized numerous exhibitions, including Charles Gaines: Gridwork 1974 1989 (2014), Glenn Kaino: 19.83 (2014), The Shadows Took Shape (co-curated with Zoe Whitley, 2013), Robert Pruitt: Women (2013). She comes to the Studio Museum from a position as Curatorial Fellow at the Hammer Museum, where she worked closely with guest curator Prof. Kellie Jones on the critically acclaimed exhibition Now Dig This! Art and Black Los Angeles 1960-1980 (2011). Keith received a BA from Spelman College and an MA in art history at the University of California, Los Angeles. She has lectured widely, including presentations at the Zoma Contemporary Art Center, Addis Ababa, Ethiopia; The Sterling And Francine Clark Art Institute, Williamstown, MA; The Museum of Modern Art, New York, NY; and Brooklyn Museum, New York, NY. Her essays have been featured in publications for The Studio Museum in Harlem, Hammer Museum, LAXART, MoMA PS1, NKA: Journal of Contemporary African Art and the University Art Museum, University of California, Santa Barbara. Keith has also taught at Loyola Marymount University, University of California, Los Angeles, University of California, Santa Barbara and University of Missouri. - Submission Deadline: December 8, 2014 - Acceptance notice: December 15, 2014 - Deadline for drop-off/receipt of accepted works: January 12-13, 2015 - Opening Reception and Juror Talk: January 20, 2015 - Exhibition Closes: February 24, 2015 - Pick-up and return shipping: February 26-27, 2015"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/02/atilim-sahan-bes-film-birden-ya-da-gemilerde-zalim-var-tahitili-yarim-var/", "text": "18. yüzyılın ikinci yarısında Dünya, ikiz devrimler de denilen iki büyük devrimle sarsıldı: Amerikan Devrimi ve Fransız Devrimi. Bu iki büyük devrim arasında bir yerde, çağın başkaldırı ruhuna uygun olarak, tarihe, Pasifik'te seyreden küçük bir gemideki deniz isyanı not düşüldü. İşte Bounty'nin hikayesi, bu en ünlü deniz isyanının hikayesidir. 1787 yılında İngiliz Kraliyet Donanması'na bağlı HMS Bounty adlı gemi, Tahiti'den ekmekağacı fideleri alıp Jamaika'ya götürmek için talimat aldı. Çünkü Büyük Britanya'nın kolonisi Jamaika'daki plantasyonlarda çalışan köleler için muzdan daha ucuz bir besin kaynağına ihtiyaç vardı. Bounty'nin ekmekağacı bitkisi için Tahiti'ye yaptığı yolculuk ve dönüş yolunda patlak veren isyan, popüler kültürde tekrar tekrar işlenen bir denizcilik vukuatı oldu. Bounty isyanını gerek Britanya Kraliyet Donanması gerek genel olarak denizcilik tarihinde bu kadar özel kılan sebep: Kaptan William Bligh ve dönüş yolunda isyan edecek olan subay Christian Fletcher'in tuttukları seyir defterleri sayesinde seyahatin bütün ayrıntılarının bilinmesidir. Her iki tarafın da bakış açısından kayıt tutulması, daha sonra Bounty olayını yeniden kurgulamak isteyen edebiyat ve sinema camiası için bulunmaz nimet olmuştur. Kuşkusuz olayın efsaneleşmesinin önünü açan bazı etmenler vardır. Doğruluğu tartışmalı olmasına rağmen, 18. ve 19. yüzyıllarda Armadasıyla tüm dünyayı titreten ve köklü denizcilik geleneğiyle ünlü İngilizlerin tarihindeki tek deniz isyanı olduğu iddiası; İngiliz yasa koyucu amcaların bu olaydan ziyadesiyle etkilenip ordudaki görev, sorumluluk ve disiplin yönetmeliklerini yeni baştan gözden geçirmeleri; Kaptan William Bligh'ın HMS Bounty'nin kumandasını devralmadan önce, -Avustralya kıtasının güney kıyılarının ve birçok Pasifik adasının kaşifi, en ünlü Kaptan-ı Derya James Cook'un seferlerine katılmış olması; olayın küllenmesinin üzerinden yıllar geçtikten sonra keşfedilen Pitcairn adasında dokuz yerli kadın ve düzinelerce çocuğuyla yaşayan bir adamın -HMS Bounty tayfasından ve isyanın kahramanlarından John Adams'in- ifadesi, seyir defterlerinde bahsi geçmeyen isyandan sonraki olayların da detaylı olarak öğrenilmesini sağlamıştır. Bounty isyanı, geçtiğimiz iki yüzyıl boyunca popüler kültür içindeki cazibesini her daim korumuş, öykü, roman, oyun, belgesel, sinema ve televizyon filmi olarak sayısız kez uyarlanarak tam anlamıyla fenomen haline dönüşmüştür. Bounty olayından mülhem tüm eserlerin külliyatını burada sayıp dökmenin imkanı yoktur ama birkaçından bahsedelim. Lord Byron'ın The Island şiiri, Mark Twain'in The Great Revolution in Pitcairn adlı öyküsü, Jules Verne'in Les revoltes de la Bounty adındaki kısa öyküsü, Charles Nordhoff ve James Norman Hall'in birlikte kaleme aldıkları Bounty üçlemesi olarak bilinen Mutiny on the Bounty, Men Against the Sea ve Pitcairn's Island romanları. Orson Welles'in The Campbell Playhouse adlı programında canlandırılan radyo draması ve daha birçok deha tarafından işlenen birçok uyarlama. Biz bu kritiğin konusunu sadece sinema filmleriyle sınırlı tutalım. bir yere sahiptir. Çekimlerin ve gösterimin 1916 gibi sinema sanatı açısından çok erken bir tarihte gerçekleşmesi; dünyanın uzak ucundaki yalnız bir kıtanın yapımcılarının elinden çıkmış olmasından müsebbip Hollywood'un geniş dağıtım ağından nasiplenememesi; üstelik hiçbir kopyasının günümüze kadar ulaşamayıp film hakkındaki malumatımızın hemen hepsinin dönemin sinema eleştirmenlerinin makalelerinde okuduklarımızdan ibaret olması filmin bilinirliğini oldukça kısıtlamıştır. Eğer Bounty isyanı popüler kültürde tekrar tekrar işlenen bir konu olmasaydı belki de sessiz, siyah beyaz dönemin diğer birçok kayıp filmi gibi esamesi bile hatırlanmayan eserlerden biri olacaktı. Sessiz, siyah-beyaz dönem ve deniz isyanı tamlamalarını aynı cümlede kullanınca çoğu sinemaseverin aklına gelecek ilk film kuşkusuz Sergei Eisenstein'ın 1925 yapımı ölümsüz eseri Bronenosets Potemkin Potemkin Zırhlısı olacaktır. Eisenstein'i sinema dehası mertebesine taşıyan filmin konusu tıpkı The Mutiny of the Bountydeki gibi kötü koşullar ve baskıcı bir idare altında çalışan tayfanın isyan girişimidir. Temel bir ayırım olarak Potemkin'de başlayan isyan devrim ateşinin ilk kıvılcımı iken, Bounty isyanı lümpen tayfanın arka planında herhangi bir ideolojik saik taşımayan kendiliğinden itkilerle sevk olundukları bir kalkışmadır. Deniz yolculuğunun zorlayıcı koşulları ve kaptanın otoriter kaprisine tahammül etmektense, Tahiti adasında hoşça vakit geçirdikleri yerli sevgililerine dönmek isteyen bir grup başıboş avamın yönetime değil, gemiye el koyma hikayesidir. Asilerin politik bir talepleri yoktur. Potemkin Zırhlısı ise Sovyet Rusya'nın Bolşevizm propagandası niteliği taşıyan ilk eserlerindendir Asiler gemiyi alıp kaçmak değil, standartlarının iyileştirilmesi için isyan etmişlerdir. Başkaldırının hedefi Kaptanın şahsi vasıflarından ve varlığından ziyade sistemin tayfaya sunduğu olumsuz çalışma ve yaşam koşullarıdır. The Mutiny of the Bountynin gösterimi, Bronenosets Potemkin filminden dokuz yıl -hatta Büyük Ekim devriminin kendisinden bile bir yıl- öncedir. Sonuç olarak filmin kendisi devrimci bir niyet taşımaz belki ama, gemide geçen filmlerin hemen hepsi ister istemez devrimci bir damar taşımaya mahkumdur. James Cameron'ın 90'lı yılların gişe rekortmeni filmi Titanicde harikulade resmedildiği gibi gemiler, kast sistemine varan sınıflı yapısı, küçük, dar bir kadro tarafından şaşmaz bir disiplinle yönetilen idari kesinliği, gemiyi su üstünde yüzdüren asıl unsur olmasına rağmen en alt kattaki motor dairesinden kafasını uzatıp da kadirşinas bilmez birinci sınıf yolcuların arasına karışamayan temsili proletaryası ile toplumun küçük bir prototipi gibidir. Gerçekten de Bounty isyanını konu alan filmlerin politik simgesel boyutuna dikkat çeken, Kaptan William Bligh'ın otoriter rejimleri temsil ettiğini iddia eden birçok yorumcu olmuştur. Aslında kaynak olarak kurgusal yapıtları bir kenara koyup doğrudan Kaptan Bligh'ın seyir defterine başvurursak cezaların dönemin denizcilik geleneklerine göre oldukça seyrek ve hafif, kaptan da dahil subay kadrosu ile vasıfsız tayfa arasındaki ilişkilerin yer yer ahbaplık seviyesine varan informel bir seyirde olduğunu söylemek mümkün. Hatta kaptanın, durumu müsait olan tayfaları, rütbece kıdemli diğer gemi personelleriyle birlikte kamarasında yemeğine ortak etmesi dönemin seyrüsefer içtihatlarına göre fazlasıyla yumuşak bir yönetim emaresidir. Bu ön bilgilere rağmen Kaptan Bligh, isyanı sahneye taşıyan tüm filmlerde görev anlayışında kuralcı, yönetimde despot ve cezalarda gaddar bir profil olarak çizilmekten kurtulamamıştır. iki yıl sonra gösterime girecek Hollywood versiyonuna göre bu açıdan daha açık görüşlüdür. Çıplaklığın teşhiri konusunda günümüz sinema standartlarının çok gerisinde kalsa da Tahitili kadınları kumaşlar içine sarıp sarmalamayarak çağdaşı muadilinden görece daha cüretkar bir film olabilmeyi başarmıştır. Yarı kurgusal yarı dokümanter bu yapıtın Errol Flynn'ı büyük starlar arasına taşımaktan başka sinema sanatına aman aman yenilikçi bir katkısı olmadığını belirtip; bu ikinci uyarlama için daha fazla kelam tüketmeyelim. 1935 yılında gösterime giren, belki de yeniden çevrimler arasında her açıdan en iyi olan üçüncü Bounty filmine geçelim. 1935 yapımı üçüncü film Mutiny on the Bounty Bounty'de İsyan, Clark Gable ve özellikle Charles Laughton'ın muazzam performansları sayesinde diğerlerine nazaran yüksek bir perdeden seyreder. Ki zaten Oscar jürisi de hem Kaptan William Bligh rolündeki Charles Laughton'ı hem de Christian Fletcher rolündeki Clark Gable'ı heykelciğe aday göstererek haklarını teslim etmiştir. Film Bounty'nin sefere çıkmasından, isyancıların Pitcairn adasına sığınmalarına kadarki tüm süreci anlatmak gibi zor bir uğraştan alnının akıyla çıkmayı başarmıştır. Şüphesiz bunda filmin senaryosunun Charles Nordhoff ve James Norman Hall'ın aynı olaya ilişkin roman serisinden uyarlanmasının payı büyüktür. Bounty olayıyla ilgili sürecin tamamını altı aşamada özetleyecek olursak şöyle bir tabloyla karşılaşırız. 1. Hms Bounty'nin Tahiti'ye kadarki seyahati ve adada geçirilen süre. 2. Dönüş yolunda, Christian Fletcher önderliğinde tayfanın isyanı ve Pasifik'teki serüveni. 3. Kaptan Bligh'ın Hms Bounty gemisini isyancılara kaptırdıktan sonra küçükçe bir filika ve birkaç sadık subayıyla okyanusta hayatta kalma mücadelesi. 4. Olayın sorumlularını tespit etmek amacıyla İngiltere'de kurulan mahkeme. 5. İsyancıları cezalandırmak amacıyla denize açılan Pandora gemisinin yolculuğu. 6. İsyancıların Pitcairn adasına kaçması. Adada hayatta kalma ve sil baştan yeni bir toplum inşa etme çabalarıyla kendi aralarındaki mücadeleler. Frank Lloyd'un yapıtı ilk beş aşamayı sürükleyici ve bütünlüklü bir sinema diliyle anlatmayı başarmıştır. Pitcairn adasındaki macera belki de başlı başına bir filmin konusu olacak kadar uzun ve karmaşık olduğundan hiçbir filme dahil edilmemiştir. Frank Lloyd rejisindeki bu yapımda Kaptan Bligh yalnızca sert mizaçlı bir karakter olarak değil, açıkça kötücül eğilimleri olan güvenilmez biri olarak resmedilmiştir. Kaptan gaddarlığının yanında gemi istihkakını zimmetine geçiren, mahkeme salonunda subay ve tayfaların hayatı mevzubahis iken gözünü kırpmadan yalan söyleyen, sıklıkla kibir ve hırsına yenik düşen bir adamdır. Clark Gable'in canlandırdığı Mr. Christian karakteri tüm olumlu vasıfları üzerinde toplamış bir gemi zabitidir. Tahitili şef Hitihiti'nin torunu, yerli kızıyla yaşadığı romans, öykünün gidişatında önemli bir yer tutsa da isyanı hazırlayan başat unsur değildir. Daha Tahiti'ye varmadan önce Kaptan Bligh'la Fletcher'in arası kaptanın, tayfanın kumanya listesinde usulsüzlük yaptığını fark etmesiyle açılmıştır. Yine kaptanın aşırı baskıcı idarecilik anlayışı sebebiyle başlarında Fletcher olmak üzere tayfa ile idare arasındaki çatışma isyanın kıyısına gelmiştir. Fletcher dürüst, prensip sahibi bir adam olarak idealize edilmiş bir tiptir. Astlarına karşı insaflı yaklaşımı ve haksızlık karşısındaki tavrıyla seyircide vicdanlı bir adam olduğuna dair de kafi derecede kanaat uyandırır. Bounty'yi siyasal ve toplumsal yaşantımızın bir izdüşümü olarak düşünürsek Kaptan Bligh diktatoryal eğilimleri, totaliterizmi, yolsuzluğu ve yozlaşmayı temsil ederken, Christian Fletcher hakkaniyeti, görev ahlakını, baskıcı rejimlere karşı başkaldırıyı temsil etmektedir. Yönetmenin komedi unsurları lehine yerinde ve ölçülü tercihleri filmin genel olarak kasvetli seyreden havasını dağıtıp, seyrin keyif dozunu arttırmıştır. Özellikle geminin tek bacaklı alkolik hekiminin bacağını nasıl kaybettiğiyle ilgili anlattığı uydurma her seferinde farklı bir tane- hikayeler. Rüzgarı hesap edemediği için çöpleri bir türlü usulüne göre boşaltamayan tayfa filmi güzelleştiren öğeler arasındadır. Öykünün ilk renkli uyarlaması Lewis Milestone'un yönettiği yeniden çevirimlerin dördüncüsü, aynı ada sahip filmlerin ikincisi Mutiny on the Bounty Bounty'de İsyandır. Bu sefer Kaptan William Bligh rolünde Trevor Howard'ı, Christian Fletcher rolünde ise Marlon Brando'yu görürüz. Milestone'un patronajındaki bu versiyon 60'lı yılların Hollywood sinemasının tipik bir örneğidir. Frank Lloyd'un filmi gibi yapımcı firma yine Metro Golwyn Mayer'dir. Fakat 185 dakikalık süresiyle uzunluk olarak kendinden önceki iki uyarlamanın toplamına denktir. Diyaloglar, üzerinde daha fazla düşünüldüğüne işaret eder şekilde oldukça detaycı ve olgundur. Önceki versiyonlara nazaran fazla dekor, kostüm ve figüran kullanılması yapımcıların filme önceki uyarlamalara nazaran daha büyük bir proje gözüyle baktığına delalettir. Trevor Howard'ın ağırbaşlı oyunculuğu Kaptan Bligh karakterini bir nebze makul kılarken, Marlon Brando'nun soğukkanlı metot oyunculuğu C. Fletcher'i snopluktan kırılan ruhsuz bir karaktere dönüştürmüştür. Filmde toplam süre belki de gereğinden fazla- uzun olduğu için doğal olarak Tahiti'de geçen sahneler de daha çok yer tutar. Dönem, bütçe konusunda kesenin ağzını açan yapımcıların, figürasyon konusunda elini korkak alıştırmayan yönetmenlerin eserlerinin ardı ardına gösterime girdiği bir dönemdir. Kalabalık oyuncu ve figüran kadrosuna düşkünlük hasebiyle özellikle Tahiti yerlilerinin imece usulü balık avladıkları sahnedeki ve Bounty tayfasının adaya ilk çıktıklarındaki karşılama sahnesindeki görsellik tatmin edicidir. Filmin çekildiği yılların -bilgisayar yazılımlarıyla sanal figüran yaratma çağının çok öncesi- 1960'lar- olduğu düşünüldüğünde bu çapta sahneler çekmenin zorluğu ve önemi daha iyi anlaşılır. Filmin belki de tek kusurunun Batı kültürü lehine fazla etnosentrik bir bakış açısıyla sunulmuş olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kullanılan yerli figüranların çokluğuna rağmen Flecther'e gönül veren yerli güzeli hariç Tahitili karakterler derinliksiz ve tek tiptir. Frank Lloyd'un filmindeki kalender ve bilge Kral Hitihiti gitmiş; yerine Batılı bakış açısıyla malul, ilkel, naif mi naif bir kabile reisi gelmiştir. Fonda Tropik Pasifik adaları vardır; ama beyaz adamın hikayesini izleriz. Bu versiyonun Bounty vakasına ilişkin bilinebilen kısmından ve diğer kurgusal anlatımlardan ayrılan bir yanı da Christian Flechter'in finalde öldüğü fazlaca dramatize edilmiş sahnedir. Gerçekte isyancı subayın akıbeti hakkında malumatlar net olmamakla birlikte Pitcairn adasında öldüğü yönündeki anlatım Fletcher'in akıbetine dair söylencelerden sadece biridir. Roger Donaldson'ın yönetmenliğini yaptığı bu son yeniden çevirimde ihtimal odur ki seyircinin dikkatini çeken ilk şey: Yunan müzisyen Vangelis'in kompozitörlüğünü yaptığı müziklerin kötülüğüdür. Blade Runner Bıçak Sırtı ve 1492: Conquest of Paradise- 1492: Cennetin Keşfi filmlerinin soundtracklerinden tanıdığımız müzisyenin nasıl bu kadar baygın ve ruhsuz bir performans ortaya koyduğuna akıl sır erdirmek bir yana yapım ekibinin bu müzikleri kullanmadaki ısrarı da şaşırtıcıdır. Filmin kredisini arttıran unsurlardan biri oyuncu kadrosunda günümüz sinema seyircisi için önceki uyarlamalara nazaran daha çok tanıdık sima barındırmasıdır. Anthony Hopkins, Laurence Olivier gibi usta oyuncuların yanında Mel Gibson, Liam Neeson, Daniel Day-Lewis gibi sonradan her biri rüştlerini ispat edecek- Hollywood starlarının tıfıl hallerini izlemek seyri oldukça keyifli kılar. Karakterlerin salt iyi ve salt kötü olarak resmedilmeyerek, anlatımın iki boyutluluktan kurtarılması da bu uyarlamayı diğer versiyonlara nispeten görece üstün kılan bir başka özelliktir. Kaptan Bligh artık yolsuz ve ahlaksız bir adam değil, görevini yapmaya çalışırken sertlikte kantarın topuzunu biraz fazla kaçıran özünde iyi niyetli bir subay görünümündedir. Şüphesiz ki ilk uyarlamadan bu filme kadar geçen 68 yıldaki en önemli gelişme ilk kez için Tahitili kızların memelerini izleyebilme şansına nail olmamızdır. Primitif yaşayan toplumlarda tropik iklimin de baskısıyla- çıplaklık gayet doğal bir hal iken; önceki uyarlamalarda Batılı moral değerlerin şekillendirmesi altında Tahiti yerlilerinin giydirilmesi gerçeklik duygusunu incitmiştir. Neyse ki Roger Donaldson Hollywood sinemasının Viktoryan ahlakçılık anlayışının ve katı taassubunun kırıldığı 80'li yıllarda çekimlere başlamanın verdiği güvenle, bu gidişata son verip yerli nüfusun doğal yaşayış hallerini gerçekte olduğuna en yakın şekliyle tasvir etmeyi başarmıştır. Adadaki yerlilerin kaşif James Cook'un ölümsüz olduğu ve tüm İngilizlerin bir şekilde J. Cook ile bağlantılı olduğu yönündeki inanışları; ürünlerin rekoltesini arttırmak için düzenlenen danslı, ziyafetli folklorik/dinsel ritüeller; klan şefinin, misafiri Kaptan Bligh'a bir jest olarak karısını sunması; firara teşebbüs eden tayfanın kırbaç cezaları infaz edilirken, yerli kızların, başkalarının acılarına kendini kanatarak ortak olmaya çalıştıkları oldukça tuhaf ağıt yakma pratikleri gibi sosyolojik aktarımlar atmosferi güçlendirmiştir. Gerçekçilik, iyi oyunculuk, orijinal hikayeye sadakat gibi olumlu özellikler artı hanesine yazılmasına rağmen, ne yazık ki bu artılar filmi kurtarmaya yetmemiştir. Denizli, korsanlı, gemili filmler söz konusu olduğunda Bounty'nin yeniden yeniden çekilme sayısına ancak Treasure Island Define Adası ya da Hornblower gibi eserler yaklaşabilmiştir. Yakın dönemde yeni nesil izleyici kitlesini tavlayan fantastik Pirates of the Caribbean Karayip Korsanları serisinden, Master and Commander: The Far Side of the World Dünyanın Uzak Ucu na, hatta Amistada kadar birçok yapımdan da anlaşabileceği gibi Avrupa'nın sömürgecilik periyoduna isabet eden denizcilik serüvenlerine ilgi canlıdır. Ancak hiçbir eser Bounty'nin şansına sahip olmamıştır. R. Donaldson'ın bu şansı iyi kullanamadığı açıktır. Seyirciye hoş gelecek bazı detaylara ve yerli kızların doğallığına rağmen, aksayan bir kurgu ve durağan bir ritim ile ilerlemeyen bir film çıkarmayı becerebilmiştir. Bounty'nin sahip olduğu şöhret ve cazibe sayesinde bu yeniden çevrimin muhtemelen son olmayacağı tahmininde bulunup; kıvamın daha bir tutması için yeni uyarlamalara hadi bakalım inşallah diyelim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/02/dervis-ergun-post-modernizmin-kokleri/", "text": "Savaş sonrası Amerika'da ortaya çıkan yeni sanata Amerika'nın niçin hararetle sahip çıktığı ve onu savunduğu gelişen zamanlarda daha iyi anlaşılacaktır. Daha yolun başında Soyut Ekspresyonist çalışmaları Lyotard kabul etmeyerek gelinen noktayı eklektik sanat olarak görür. Hakim olunamayan güce karşı aklın eskiden beri bağımlı olduğunu, bu sürecinde normal olabileceğini açıklayarak durumu üstü örtülü geçiştirir. Aslında yeni sanatın, yeni kıtadaki sorumluluğu, yeni küresel ekonominin enformal iletişim aracı olarak, onun kültürel ayağını tamamlamasıdır. Post Modernizm olarak kavramlaşan yeni düşünce, dünyayı kurtaran, devrimci, yeni düzen olarak anlatılacaktır. Post Modern düşünce hareketinin kavranmasındaki muğlaklık ilk başlarda savaş sonrası yeni sanat etkileri üzerine durmaktaydı. İlk olarak Jameson, daha ortalarda postmodern kuramın neyi kapsadığına dair bir görüşün olmadığı anlarda savaş sonrası kapitalizmin kendini yenileyerek ortaya çıktığına işaret etmiştir. Post Modernizm'in köklerinin ne olduğuna dair görüşü Marxism and Form da sermayenin geçmişle bütün bağlarını kopardığına, basit bir Avrupa'ya karşılık Amerika gerçeğinin öne çıktığına vurgu yapar. Post Modern düşünce hareketinin anlaşılmasında kilit rol oynayan bu teşhis, tarihi süreci olmayan yapay bir toplum yaratıldığına ve hayal dünyasında algıyı yönetmekle biçimlenen bir sömürü dünyasının varlığına değinir. Post Modernizm, geçmişle sadece estetik bir kopuş değil, yeni üretim tarzının kültürel ayağını oluşturmasıdır. Lyotard bu gelişmeler karşısında, soyut ile figüratif olanı aynı kompozisyonda karıştırmanın anlamsızlığını ve olanaksızlığını, yapılan sanatın her şeyin tüketilebilir olduğunu göstermek için yapıldığını, hipermarket müşterisine, magazin okuruna ya da endüstriyel tasarıma ihtiyaç duyan tüketiciye hitap eden yeni bir zevki ortaya koyduğunu belirtirken daha çok Post Modern'nin etkileri üzerinde durmaktadır. Aşılmış formüller, geri dönüşler, sanattan sanat çıkarmalar, her türlü ticari alavere dalavereye rağmen bu yeni çıkışın aslında Modernist tavırdan beslendiği ve onun devamı olduğu gözden kaçmaktadır. Lyotard'a göre Post Modernizm bu oluşumun sürmesi için sanatçıyı baskı altında tutmaktadır. Önümüzdeki yüzyılın en önemli meselesi budur. diyerek eleştirisini netleştirir. Egemen gücün sanata müdahalesini önlemek için, sanat arzu nesneleri olmamalıdır, estetik, nihilist bir zehirdir diyerek karşı çıkan Lyotard sanat hoşa gitmemelidir, fayda içermedikleri için özgül bir varlık üretebilirler bir davaya hizmetten değil uzlaşmazlık pratiğinden beslenirler kuralını savunur. Sanat, piyasanın tahakkümüne maruz kalmadan, kendi duyulur özerkliği içinde bir dünya kurmakla yükümlüdür tezini işlerler. Marksist sanat tarihi kuramın tam anlaşılmamış muğlak, soyutlanmış form ve yorumları sözde hakim düzene karşı bir duruş sergiler, çıkışı dolaylı bir destektir. Marksist düşünce: sanatı, sıradan nesneden kendini ayıran ve toplumsal gelişmeye göre sanatın özerk bir yapı içinde var olacağını tanımlar. Formülize edilen konular üzerinden mevcut sistemi eleştirmek, asıl meseleyi atlayarak sistemi dolaylı olarak olumlama tuzağına düşmektir. Egemen sanat tarihine saldırı gibi görülen bu tür sanat eylemleri aslında Kapitalist Materyalizm'in ürünü olan Pozitivizm etkisindeki gerçekliği açıklar. Pozitivizm gerçeğinde sanatçıların veya sanat ortamında gelişen olayların risk içermeyen uzlaşmacı özellikleri Marksist tanımlamalara taban tabana zıttır. Tehlikesi olmadığı anlaşılan konular üzerinden hijyenik, mevcut şablonlarla bağımsız özgür sanatı dillendirmek ne kadar inandırıcıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/02/haluk-oner-tasrada-varolus-hasan-ali-toptasin-golgesizler-romani-uzerine-bir-inceleme/", "text": "Son dönem Türk romanında nitelik ve nicelik bakımından yaşanan yükseliş okurları seçici bir tavır takınmaya zorlamaktadır. Romanların sayıca çokluğu, romanlardaki posmodernist etkilerin artışı da farklı okur profillerinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Hasan Ali Toptaş, hem nitelikli okur profilinin ortaya çıkmasına yardım eden hem de Türk edebiyatında roman türünün gelişimine katkıda bulunan önemli bir yazardır. Son dönem Türk romanında üslubu ve kurgulama biçimleriyle kendine önemli bir yer edinmiş, yazmakla yaşamak arasında doğal bağlar kurmuş bir romancıdır. Gölgesizler, Bin Hüzünlü Haz, Heba, Uykuların Doğusu gibi eserlerinde Doğulu olmanın, Modernizm'in, Postmodernizm'in, varoluşçu sorgulamalarının, büyülü gerçekçiliğin izlerini görmek bu konularda yazılmış çeşitli makaleleri okumak mümkündür. Bu makale Hasan Ali Toptaş romanları arasında çok anlamlılığı ve çok boyutluluğu ile önemli bir yer tutan Gölgesizler romanına genel bir bakışı içermektedir. Kurgulanışı, taşıdığı modernist ve postmodernist unsurları, şiirsel dili, mekan ve karakter betimlemeleri, iç içe geçmiş parçacıkları birleştiren bütünlüklü yapısı ile ele alınan Gölgesizler romanı son dönem Tük romanı için önemli bir gelişim hamlesi olarak kabul edilmelidir. Bu makalede Gölgesizler romanının Türk romanı için hangi açılardan önemli olduğu üzerinde durulacak, kurgu ve anlatım biçiminin incelikleri hakkında ayrıntı verilecektir. Bir anlatıdaki her öğenin iç içe geçişinin yarattığı belirsizlik ve bu belirsizliği çözme girişimleri okuru metnin en küçük yapıtaşlarından, nüanslarından dahi anlamlar çıkarmaya yönlendirebilir. Metnin zenginliği kadar okurun birikimine de bağlı olan anlam çıkarma oyunu son dönem yaşam biçiminin edebi anlatılara yansıyan şakalarından biridir. Romandaki karakterlerin anlatıdaki yer değiştirme biçimi de postmodern bir kurgunun ürünüdür. Postmodern anlatıda şahıs kadrosu genelde zihni fonksiyonlarını tam olarak yerine getiremeyen, sağlığı bozulmuş, bir o kadar da toplumdan uzaklaşmış ve sıradan kişilerden oluşmaktadır. Aidiyet probleminin ve kişinin varlık sorunsalının işlendiği Gölgesizler, postmodern anlatı örnekleri arasında önemli bir yere sahiptir. Özellikle de şahıs kadrosunda postmodern ögelerin belirgin ve çoğunlukta olması, metindeki belirsizliği ve çoğulcu bakış açısını ortaya koyar. Kahramanlarının kılıktan kılığa girdiği ve dönüşüm içinde olduğu Gölgesizler'de berber gibi kendi varlığından şüphe eden anlatı kişileri bulunmaktadır. Köye gelen berberin kim olduğu ve nereden geldiği bilinmemekle birlikte aslında berber de kim olduğunu bilmez ve sürekli bu durumu sorgular: Bütün bunların hiçbirini bilmiyordu. Belki de, hala bir şehirde yaşıyordu. Dükkanındaydı şimdi; sabun ve krem kokularına sırtını dönmüş, camdan, dışarıdaki caddeye bakıyordu. Ya da, koltukta oturan keçi sakallının bile göremediği uzak uzaklara... (s. 12) Karakterlerin postmodern biçimde anlatıda bulunma hali onların varoluşunu sorgularken modernist duruşa geçmesine engel değildir. Toptaş'ın metnini zengin kılan ve yalnızca kurgu merkezli bir anlatı olmaktan kurtaran yanı da budur. Cennet'in oğlu, muhtar, berber ve pek çok karakter şehirde ve taşrada varoluşunu sorgularken içine düştükleri çıkmazdan kurtulamazlar. Anlatıya postmodern bir efektle giren karakterler anlatı boyunca kendi iç dünyalarında, yaşamı, yaşadıkları yeri, varoluşlarını sorgulayan birer birey haline dönüşürler. Romanın karakterlerinin iç konuşmaları ve anlatılış biçimlerine bakıldığı zaman yazarın modernist tavrı net olarak görülebilir. Yazara göre köy nasıl bir hayal, yani bir kurgu ürünüyse, köyde yaşayan insanlar da bir hayalden ibarettir. Rüyada gibi birdenbire ortaya çıkarlar ve kaybolurlar. Köye gelip giden çerçi, kalaycı, haberci ve boyacı vb. karakterler hayalet gibi değirmenin ötesinden köye girip çıkarlar fakat kimse onların gelişini, amaçlarını ve varoluşlarını sorgulamaz. Kurgunun sonunda bütün olayların anlatıcının günlük hayattaki düşüncelerinin bir yansıması ya da hayali olduğu anlaşılır. Yazar-berber ikilisinin çift kişilikli yapısı kendini diğer karakterlerde de gösterir. Örneğin Bekçi, Muhtar'ın ve Güvercin'in yokluğu arasında bir boşluğa düştüğünde berbere gitmek gitmemek arasında kalır ve bu durum anlatıda vücudun bölünmesi ve birbiriyle bakışması/anlaşması biçiminde hissettirilir. Yazar dünyayı bir sahneye benzetir, sırası gelen karakter oyununu oynar ve kendini unutturmadan sahneden ayrılır. İlginç olan bu oyunda oyuncu ne kendisidir ne de oynadığı roldeki insandır. Romanda da karakterler sürekli içlerindeki başka insanlardan söz ederler. Yunus Emre'nin Bir ben vardır benden içre sözünü anımsatırcasına ikinci benden söz ederler. Muhtar'ın kaybolmadan önce çoğalması, Bekçi'nin birden fazla yerde görülmesi insanın içinde taşıdığı ruhları anlatır. Yazara göre insanın varlığı yalnızca bir hayaldir, gölgesi olmayan hayaller ya da varlığı olmayan gölgelerdir. Zaman zaman başka evrenlerin olduğunu, insanların benzerlerinin bu evrende bulunduğunu da düşündürür kişilerine yazar. Romanda yazarın yaratma sürecine paralel biçimde insanın varoluşu sorgulanırken her şey gerçeklerden uzak gibi görünür. Köy, insanlar, insan ilişkileri gerçeklikten soyutlanmış gibidir. Bu dünyaya ait gerçekliğe Hz. Ali resminde ve Atatürk fotoğrafında rastlanır. İmam'ın ezanına karşılık vermeyen köye camii de yapılmıştır, imam da gönderilmiştir. Atatürk fotoğrafıyla Muhtar'ın resmi görevi belirlenirken bir devlet profili de çıkarılır. Bu devlet uzakta, köyü unutmuş, yargılayan, yeri geldiğinde kaybeden, kaybettiğini bulamayan bir devlettir. Romanın yazılışı ne kadar kurgu, insanın varlığı ne kadar tartışmalı ise, devlet ancak o kadar gerçektir. Öykülerin geçtiği ana mekan ve çevresinin kurgulanış biçiminde de kurmaca oyununun izlerini görmek mümkündür. Anlatıdaki mekan betimlemeleri yer yer gerçeklik kavramından soyutlanmıştır, zira romandaki hiçbir köyün, şehrin, caddenin, sokağın, ya da dükkanın ismi yoktur. Anlatının bu belirsiz ve karmaşık altyapısının üzerine göndermeleri ve sorgulamaları olan bir üst metnin kurulduğu görülür. Romanda yer yer yazarla belirli karakterler özdeşleşerek yazarın romanı yazma serüveni anlatılır; yanı sıra diyaloglarla ve betimlemelerle varoluş biçimleri sorgulanır. Roman Türkiye'de nerede olduğu belli olmayan bir köyde geçer. Bir köyde olması gereken her şey vardır, burada: Bir muhtarlık binası, bir değirmen, evler, bir kahve, hatta köy meydanı ve meydanda bir ağaç. İç anlatının mekanı olan bu parçacıklarla karşılaşan okur mekanın bir köy olduğundan emin olur, fakat daha fazlasını düşünemez. Çünkü daha fazlasını düşünmek için başka ipucu yoktur. Bunun yanı sıra romandaki mekan ve kurgu geçişleri mekan ayrıntısını düşünmeye fırsat tanımaz. İç anlatıdaki olaylar muhtara bir sabah Reşit'in kızı Güvercin'in kaybolduğunu söylemesiyle başlar. Bu kayboluş köydeki yaşamın da geriye dönüşlerle kırılmalara uğrayacağına dair ilk işarettir. Zira muhtar, görevinin ilk yıllarında köyün berberi Cıngıl Nuri'nin bir gün karısını ve evini terk ederek kayboluşunu hatırlar. Nuri kaybolduktan birkaç yıl sonra uğradığı berber dükkanından köye dönmüştür. Nuri'nin kaybolduğu yıllarda bu arada önce muhtar, sonra ailesi ve yakınları ilçeye giderek onu aramışlar, fakat bulamamışlardır. Güvercin'in kayboluşundan şiirler yazan ve içe kapanık bir genç olan Cennet'in oğlu sorumlu tutulur. Bu sorumluluk onun köydeki yaşamını zora sokar. Muhtar ve köy bekçisinin kendisine uyguladığı şiddete dayanamaz, delirir. Güvercin'in amcası Rıza, kızın imamın yapacağı bir büyüyle bulunacağını düşünür fakat kardeşi Reşit'i bunun işe yarayacağına ikna etmek için oğlu Ramazan ile bir oyun kurgular. Ramazan'a hangi kızdan olduğu belirsiz bir tutam saç verir ve Ramazan'ı imamı, saçın sahibini kendine aşık etmesi için iknaya gönderir. Bir atın yelesine ait olan saçlardan yapılan büyü tutar ve Ramazan, Reşit'in atının ayakları altında ezilerek can verir. Muhtarın ilçeye gidip geri gelmeyişinden birkaç ay sonra Cennet'in oğlu sırtında Güvercin'le beliriverir ve Cennet'in oğlunu öfkeli köylünün elinden kurtarmak bekçiye düşer. Güvercin hamiledir, fakat kimden hamile olduğunu kimseye söylemediği için Reşit tarafından ahıra kilitlenir. Köylüler Ramazan'ı öldüren atı öldürmeye çıkmışken Cennet'in oğlunun Güvercin'i bulduğu yerde bir ayıyla karşılaşırlar ve Nuri'nin yerine gelmiş olan berber ayıyı tek kurşunda öldürür. Köye döndüklerinde Güvercin'in doğurduğu haberi alınır, kilitli kapı açılır ve kadınların hayretle dolu çığlıkları ile iç anlatıdaki olaylar sona erer. Bu kurgu oyunun ikinci sahnesinde kendisinin de dahil olduğu ve birinci tekil şahıs dilini kullanan anlatıcı, kentte bir berber dükkanında oturmakta ve sırasını beklemektedir. Önce köyden kaçmış olan Cıngıl Nuri belirir. Ardından berber, çırağını jilet almaya yollar fakat çırak gelmeyince berber onu aramaya gider ve tahmin edilebileceği gibi o da geri gelmez. Anlatıcı ise dükkanda uyuklayan ve yüzü köpüklü bir müşteriyle yalnız başına kalır. Müşteri uyandığında ise onun berber olduğunu iddia eder ve gitmesi gereken yere geç kaldığını söyleyerek köye Nuri'nin ailesinin telgraflarını getiren motosikletine binerek uzaklaşır. Buradan anlaşılacağı gibi romancı, kendini kurgunun içinde konumlandırarak romanı yazma serüvenini anlatmaktadır. Berber aslında romancıdır, bunun en belirgin kanıtı ise cellat gözlü berberin zaman geldiğinde istediğinin canını örneğin ayınınkini- almasıdır. Bir diğeri romancının berber dükkanında otururken yukarıdaki güvercin resmini berberin mi yaptığını sorduğunda Bunu daha önce de sormuştun yanıtını almasıdır. Çünkü romancı kafasındaki kurguyu hayata geçirdiğinde onu bir daha yaşamış olur ve aynı soruyu kendisine ikinci defa sorar. Berber köye geldiğinde ise bütün dedikoduyu ve rivayetleri kimse duymadan duyar, her şeyden haberdardır. Döngüselliği, kurgulanışı, dil kullanımındaki şiirselliği, mekan kullanımı ve mekan geçişleri, sorgulamaları, iç içe geçmiş bir bütün oluşturan parçalı yapısıyla Gölgesizler, son dönem Türk romanında önemli bir hamle olarak kabul edilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/02/hulya-kupcuoglu-who-are-our-heroes-peter-hristoff/", "text": "Peter Hristoff: Several years ago my work started focusing on the idea of the middle east as being the romantic and orientalized reference point for paradise, the cradle of civilization, the imagined site of the Biblical Garden, etc. This investigation started with a body of work called Bahcede which referenced the expulsion of Adam and Eve from paradise obviously a symbol the unrest throughout the near and middle east these lands of milk and honey and ancient olive trees being devastated, inhabitants being driven out. The progression from these images leads us to these current paintings, Heroes. I have been working on these images for about 4 or 5 years now. P. H.: The Heroes in these paintings are us with all of our strengths, weaknesses, vulnerabilities and desires: creatures capable of great and noble deeds as well as capable of havoc. The second layer of symbolic heroes in these works are inspired by Classical Greco-Roman arts. There is also an element of humor and erotica in these works. That gives them a complexity and a theatrical quality I am interested in. P. H.: The meaning of Heroism is fixed but complete ; the scope changes a small heroic act is as important as one that has huge impact. Heroism is almost always obvious, often requires sacrifice, can be complex or incredibly simple, horrific or beautiful. P. H.: My mature work, meaning the body of work post Graduate Studies, almost always references current events and global conditions as filtered through a personal narrative. The earliest work I made that referenced political issues in the Middle East is a painting from the late 1980's called Baseball Koran about the clashing of cultures. Some of my earliest Orientalist pieces were paintings of Ottoman Turbes, psychologically and poetically commenting on the early AIDS crisis. The initial inspiration for the ideas behind the work pre-dating Heroes were the student demonstrations in Iran of several years ago. The wars in in Afghanistan and Iraq, the images I collected from newspapers, as well as my developing attachment to the Meandros Valley and it's rich history, somehow all congealed into this body of work I call Heroes. P. H.: The identity issues/questions that come to the forefront of my work are usually about masculinity, sexuality, the complex nature of desire both sexual desire and the desire of power, which, of course, is not unrelated. P. H.: The themes of exile and return I am addressing are general and symbolic, inspired by literature, history and current events. The images of broken statuary imply the damages incurred during this journey as they are missing limbs, heads, genitals, etc. I am emphasizing in what shape mental, physical, sexual one returns home after a long, arduous, life-changing voyage. P. H.: The carpets I am exhibiting, all inspired by an extended stay in Rome, are based on the idea of demented Latinlessons. They are both funny and critical. Normally, I create rugs that appear to be more traditional at first glance and then slowly reveal a personal iconography upon investigation. P. H.: I remain hopeful despite the daily horrors we are experiencing. I see the brutality and the beauty we are capable of. P. H.: With the globalization of a market driven art world, one sees little difference in the art scenes of various nations in terms of contemporary art. There are big players and smaller players. I am saddened that the notion of an avant- garde seems to be of little relevance today. Using a computer does not necessarily make one modern and contemporary, just as using an iPhone doesn't necessarily mean one is progressive. P. H.: Obviously the Turkish artworks and scene has grown tremendously in recent years. When I first started exhibiting in Istanbul in 1997 there were just a handful of galleries. When my father graduated from the Istanbul Guzel Sanat Akademisi there were even less. When my grandfather came to live in Istanbul as a painter in the early 1920's, I don't think there were any, perhaps one or two. I am personally interested in seeing work that is inspired by and comments on contemporary Turkish culture and society. In that respect I think a lot of Turkish photographers are to be congratulated. I also think that the design scene here is fantastic. The galleries and exhibition spaces like Arter and Salt are doing a wonderful job, as are the museums. But alas, if I had to pick one piece to exemplify a what I love and admire most in Turkish art, it would probably still be a Seljuk Hali. I sincerely hope something or someone will come along soon to make me change my mind."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/02/ozgen-yildirim-ismail-sarayin-sanat-yapitlarindan-bir-ulkenin-sosyo-politik-gecmisini-okumak-ingiltereden-sevgilerle/", "text": "Sanat yapıtları çoğu zaman yaratıldıkları coğrafyanın izlerini taşır ya da en azından refere eder. Ancak kavramsal sanatta, kavramların zamanlılık ve zamansızlık arasında salınmaları, çizgisel ilerleyen genel geçer tarih anlayışında kara delikler açar. Kara delik, öncelikle bilinmeyeni, yok olmayı, tehlikeyi çağrıştırır dolayısıyla korku güdüsünü tetikler. Bu delik ne kadar yakın ve ne kadar büyükse, toplumsal reaksiyon o denli sert ve yıkıcı olur. Kara delikler iktidar olgusunun korku ile baş başa kaldığı bir sürecin adı, bir yandan da uyanmak istediği kabusların ta kendisini oluşturur. Bu denli negatif bir algı, iktidarın hükmettiği yığınlar açısından, varoluşumuzun en temel gereği olan özgürlük olgusunu elde edebilmek için verilen mücadelenin, pozitif algısına transfer olur. Özgürlük mücadeleleri yüzyıllardır esarete karşı başkaldırılarla anılırken günümüzde farklı dinamiklerinde etkisiyle yalnızca şekil değiştirir. İktidarın bu yönde en çok başvuru yaptığı yol ise şüphesiz, bürokrasiyi bireyin karşısına muhatap olarak dikmesidir. Bürokrasi, teknolojinin ilerlemesiyle hantallığını üstünden atmış gibi görünüp erişimin kolay olduğuna dair bir algı yaratmaktadır. Ancak iktidar burada önlemini almakta, bilgiyi bireye farklı kanallardan, aynı hantallıkta, parçalayarak vermeye devam etmektedir. Dolayısıyla kara delikler, iktidarın aksine yığınlar ya da bireyler için örtülü, eksik, taraflı bilgiyi yutmakta, reel olan bilgiyi ise dışarıya bırakmaktadır. Kavramlar, burada düşünceleri temsil etmekte ve zamansızlık içinde reel olan bilgiyi organize etmenin anahtarını oluşturmaktadır. Bu anahtarı elinde sıkı sıkıya tutan, resmi tarihin dışında öznel deneyim ve arşiv tut ma ile kavramları, metaforlaştırarak sanat yapıtlarına aktarma başarısını gösteren İsmail Saray, Türkiye'de kavramsal sanatın öncü isimlerinden biri olarak, 60'lı yılların sosyo-ekonomik koşullarında, geleneğin dışına çıktı. Sanat yapıtının gücünü estetiğe indirgeyen gelenekselin reddi, Saray'ın, sanat yapıtlarında düşünsel boyutun öne çıkmasıyla kendini şekillendirdi. Her bir yapıt, ideolojik bağlamda özgürlüklerin arttırılması ve devamlılığının sağlanması açısından kara delik oluşturmaya devam etti. Ancak 70'lere gelindiğinde değişen siyasal iklim, akabinde toplumu muhafazakarlaştırmaya iten iktidar mekanizmaları, artan bürokratik engeller, Saray'ın sanatsal yaşam ve pratiklerinde de niteliksel bir değişime neden oldu. Bu değişim, salt kavramlardan değil artık kavramsal-politik yönün öne çıktığı sanat yapıtlarıyla karakterize oldu. Politik irdeleme, değişen sosyo politik iklimin içine yeni kara deliklerin daha yakın ve büyük açılması için verilen bir mücadelenin ürünleriydiler. 1972 yılında Envoy isimli çalışmasında, kendi bedeni üzerinden çıplaklık ve örtülülük karşıtlığının keskin ayrımlarını, bir elçinin selam verme ritüeliyle birleştiren sanatçı, her bir ritüel olgusunu doğrudan aktarır. 'ER-DAMU-UTU-SU' isimli 1977 yılında Paris Bienali'nde sergilenen enstalasyonda ise mermi delikleriyle bezenmiş figürler, poligonun birer parçası gibi algılansa da yapıtın diğer detaylarıyla birlikte -örneğin giyotini andıran asılı dikdörtgen cam yüzeyler- Saray'ın sert, politik ve bir o kadar da etkili yapıtlarından birini oluşturur. Yine bu dönemde, meydana getirdiği Leonardo da Vinci isimli sanatçı kitabı, kavramsal sanatın etkileyici yapıtları arasında kendini konumlandırır. Yapıt üzerinden iktidar ve düzen irdelemelerinin yanında, 80'li yıllara girerken sanatçının bürokratik açmazlara daha fazla katlanma zorunluluğu ki burada sanki üzerine giydirilmiş bir deli gömleği etkisi gösterebilmektedir- Saray'ın Londra'ya gidişinin önünü açar. Sanat pratiklerinin dışında 10 yıl gibi uzun bir dönem AND Journal of Art and Art Education isimli dergiyi Jenni Boswell-Jones ile birlikte yayınlar. Sanatın entelektüel boyutunu, farklı disiplinlerle birlikte harmanladığı bu yayının yanı sıra Saray Türkiye'deki sergilere artık İngiltere'den katılım gösterir. Sanat Tanımı Topluluğu ile yürüttüğü çalışmaların yanında, Öncü Türk Sanatından Bir Kesit (1987-1988), Toplu Sergi (1987-1988), A, B, C, D Sergileri (1989'dan 1993'e), Büyük Sergi 2 (1990), 10 Sanatçı 10 İş: D Sergisi (1993) sanatçının sanat yapıtlarının yer aldığı sergileri oluşturur. Sanat-politik iktidar ve toplum üçgeninin yarattığı travmaların sanatçı olarak nesnesi olan İsmail Saray, özgürlük mücadelelerine, artık İngiltere'den müdahil olur. Kimi zaman gönderdiği taslak çizimler arkadaşları tarafından uygulanarak sergilenir. Kesilen Diller isimli enstalasyon (1992) böyle bir kollektivitenin sonucu ortaya çıkar. Savunma (1988), Still Life (Nature Morte, 1984), From Floor to Sky, Duvara Ders Anlatma (1980) sanatçının kavramsal-politik sanat yapıtlarından bazılarını oluşturur. Salt Galata'da, sanat yapıtlarının yanı sıra, geçmişinden bu güne resmi ve öznel olarak bir araya getirilen dokümantasyonların sunumlarından oluşan İngiltere'den Sevgilerle sergisi, İsmail Saray'ın sanat yaşamının ve yapıtlarının yalnızca sanatsal boyutunu değil aynı zamanda yaşadığı coğrafyanın sosyo-siyasal yapısında karşı karşıya geldiği açmazların birer okumasını oluşturmaktadır. Arşivleme ise kavramsal sanatın gelişim öyküsüne referans niteliği taşımaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/03/cetin-cakmakci-75-yil-sanat-galerisi-10-20-kasim-2014/", "text": "Çetin ÇAKMAKÇI, 7. Kişisel sergisini 10 20 Kasım 2014 tarihleri arasında 75. Yıl Sanat Galerisinde Sanat Severlerle buluşturuyor. Sanatçı yeni sergisinde ülkemizin en büyük sorunlarından biri haline gelen Çarpık Kentleşme ve bununla birlikte ortaya çıkan Kentlileşme kavramının getirdiği kaotik durumu kendine has üslubu ile izleyiciye sunuyor. Birer birer kaybedilen kültürümüzün ve değerlerimizin yeniden sorgulanmasının gerekliliği ve bu çarpıklaşan düzen içerisinde insanın yerinin ne olduğu sorusuna göndermede bulunuyor. Çetin Çakmakçı' nın son dönem eserlerinden oluşan sergiyi 10 20 Kasım tarihleri arasında 75. Yıl Sanat Galerisi ADANA' da görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/03/secki-memet-gureli-turk-amerikan-kultur-dernegi-13-30-kasim-2014/", "text": "Figür resminin Türkiye'deki önemli temsilcilerinden biri olan Memet Güreli, 7'nci kişisel sergisini Türk-Amerikan Kültür Derneği Emin Hekimgil Sanat Galerisi Salonu'nda açıyor. Sanatçının daha önce İstanbul'da gerçekleştirdiği Rutin ve Fragmanlar adındaki sergilerden derlenmiş eserleri Seçki adıyla Ankara'ya taşıyan bu sergi, 13 30 Kasım 2014 tarihleri arasında açık kalacak ve sanatçının sergileyeceği yağlıboya tuvallerin yanı sıra, bu tuvallere kaynak oluşturan çok sayıda kağıt işler de yer alacak. Memet Güreli'nin bu sergide vurguladığı durum, insanların çok derinden yaşadıkları o çelişkiyi Rutin bir yaşam biçimine dönüştürmeleridir: Hem modern kentin sunduğu klişe yaşamlardan vazgeçmeyen, hem de bu yüzden giderek kendi doğalarının duygu zenginliklerinden uzaklaşan insanların, artık kendi rahatsızlıklarını Rutin bir süreç gibi algılamaya başlamaları, dramın ta kendisidir. Diğer yandan bir anlamda bu serginin ana karakterini oluşturan kolajların, genellikle popüler gazete ve dergilerden oluşturulması da dikkat çekiyor. Modern dünyanın vazgeçilmez malzemeleri sayılabilecek popüler medya sektörü, bu sergideki resimlerin kurgusu içine işledikçe, görselleştirilmiş bir takım olayların temelinde yer alan bir kitle kültürünün varlığına da işaret ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/03/tolga-boztoprak-tuyap-8-salon-815b-08-16-kasim-2014/", "text": "Sanatçı insan gerçekliğini kendine özgü bir anlatım içinde ele alıyor. Onu lokal, dar bir alana indirgemeye çalışan resim yaklaşımlarının ötesinde; günlük, anlık durumları içinde kendi estetiği boyutlarında gerçekçi gözlemle ifade etmeye çalışıyor. Bunu yaparken de bütün bir toplum katmanına çeviriyor gözünü. Toplumun tümünü, anlık izleminin ve varoluşun çeperi içinden görüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/04/hakan-erol-bitmeyen-kavga/", "text": "Türkiye'de her 6 kişiye 1 kitap düşse de, yukarıda sıralanan kriterler olması gerekendir aslında. Kitap okuyanla, okumayan arasında uçurumlar vardır. Bunu tepeden bir bakış açısıyla veya elit bir tavırla söylemiyorum. Ortada bir realite söz konusudur. Kitap okumak bir kültürdür aslında. O kültürü oluşturamamış, o kültürün tadına varamamış, onu yaşamamış insan hayata bir sıfır yenik başlamış demektir. Toplumların okuma oranlarına baktığımızda Türkiye'nin bu kadar geri olması mevcut hükümeti ortaya çıkaran koşullardandır aynı zamanda. Okumayan toplumların, dinle -şükretmeyle- ve milliyetçilikle kandırılması kolaydır. Bu nedenle egemen güçler insanların okumasını, düşünmesini istemez. Memleketin durumu bugün biraz da bu... Okumasın, sorgulamasın biat etsin anlayışı. Bundan 4-5 yıl önce elime bir kitap geçti. Nasıl oldu, nereden geldi bilmiyorum ama iyi ki gelmişti! İlk aşkını unutamaz ya insan, aynı öyledir okuduğun ve etkilendiğin kitaplar da. Büyük bir tutkuyla ve aşkla bağlanırsın onlara. Sevgiliye duyulan hasreti ve özlemi kitaplarla örtersin bir nevi. Steinbeck'in Bitmeyen Kavgası işte böyle bir kitaptır benim için, kahramanla kendimi özdeşleştirdiğim, onunla aynı duyguları hissetmenin tadına vardığım. Kitapta sempatizan Jim'in ve parti üyesi Mac'ın mevsimlik işçileri örgütleme ve greve hazırlaması anlatılıyor. Tabi grev varsa grev kırıcılığı da vardır orada... İşte böylesine bir ortamda; işçilerle kaynaşılması, risklerin alınması ve hayatların ortaya konulmasına değiniliyor kitapta. Kitabın unutamadığım en önemli bölümü ise doktor olmadığı halde, işçilerin güvenini kazanabilmek için doktor rolü yapıp, çadırda işçi bir kadının kızının doğumuna yardımcı olması Mac'ın... Hastane'de yer yok denilerek mevsimlik işçilere bakılmaması ve işçi kızının çadırda doğurmaya zorlanması... Hiçbir bilgisi olmadığı halde Mac'ın bunu başarması ve Jim'e dönüp: Mecburdum! Elimize geçen her fırsata asılmak zorundayız. Şans yüzümüze gülmüştü. Bunu iyi kullanmak zorundaydık. Kıza yardımcı olmakla iyi iş yaptık ama ölebilirdi de. Ne var ki, bu riskleri göze almamız şart: demesi, romanın bana kalırsa en can alıcı sahnesi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/04/seref-aksit-galeri-ziyaretleri-1-mine-gulenerle-mine-sanat-galerisi-uzerine/", "text": "Sanat faaliyetlerine 1985 yılında Altıyol, Kuşdili caddesindeki ilk mekanında başlamış olan Mine Sanat Galerisi, ilk sergisini galerinin kurulmasına fikirleriyle destek vermiş olan Adnan Çoker, Mustafa Ata, Zekai Ormancı, Serhat Kiraz, Yusuf Taktak ve Nur Koçak'ın çalışmalarıyla açmıştır. İstanbul ve İstanbul dışında katılım sağladığı fuar ve organizasyonlar, düzenlediği dia gösterimleri, sanat sohbetleri ve performans sanatı çalışmalarıyla ve yaklaşık otuz yıllık geçmişiyle çağdaş sanatın Türkiye'deki gelişimine katkısı azımsanmayacak düzeyde olan Mine Sanat Galerisi'nin yöneticisi Mine Gülener'le Kolajart okurları için görüştük. Mine Gülener: Etik ilkelerimi otuz yıldır koruyorum. Belki belli bir yerde ikamet etmede istikrar konusunda tavizler verdim. Ekonomik zorluklardan dolayı çok yer değiştirmek zorunda kaldım. Tabii ilk Anadolu yakasındaydık ve uzun yıllar o tarafta kaldık ama şimdi Teşvikiye dolaylarında, ne varsa Anadolu yakasına, Caddebostan tarafına taşıdım yıllarca. Anadolu yakası kültür seviyesi yüksek ama faaliyet olarak düşük bir yer, bu durumu elimden geldiği kadar dengelemeye çalıştım. Avantajımız eşimin Melodi Müzik Mağazası'ydı. Orada epey zaman ikamet ettik, ayrıca kira ödemedik, birbirimizi destekledik. M. G.: Evet bu saydığınız şeyler dışında koleksiyonerleri yönlendirme ve bilinçlendirme uğraşılarım epey zaman almasına rağmen çok verimli oldu. Onları doğru bir şekilde modern sanat, çağdaş sanat konusunda yönlendirdim, sanat danışmanlığı da yaptım, bu sayede doğru yatırım gerçekleştirdiler. Kazandığım koleksiyonerler bana bu güvenle diğer koleksiyonerleri getirdiler. Hatta kimileri kendilerini daha fazla geliştirip galeri de açtı. M. G.: Çok zor bir soru! Çünkü sanatçılar benim için çok kıymetli, sanatçı olmak çok zor. Gerçek sanatçı satmak için eser yapmaz, eğer öyleyse benim için değerli değildir. Tabi koleksiyonerlerim de çok değerli, onlar sanatçıları motive ediyor, onlara güç kazandırıyor. Tabi diğer yandan bahsettiğiniz gibi gerçekten köprü göreviyle birbirlerini desteklemelerini sağladık. Az önce bahsettiğim üzere koleksiyonerlerin sanatçıları onure etmesine karşılık sanatçılar da panellerle, çeşitli söyleşilerle yeni koleksiyonerleri bilinçlendirdiler, onlarla iç içe oldular, onların sanat algısında kültür seviyelerini yükselttiler. M. G.: Tabi bu arada satış anında ben her zaman koleksiyonerin yanında olurum. Sanatçıyı da o şekilde yönlendiririm. Koleksiyoneri kişiliğine, beğenisine göre doğru şekilde yönlendiririm. M. G.: Evet, sanatçı keşfetmek daha doğru bir ifade. Onlar zaten hocalarıyla okullarda yetişiyorlar, kendilerini geliştiriyorlar. Onların atölyelerine okuldaki etkinliklerine, mezuniyetlerine gitmek, tezlerine, çalışmalarına bakmak benim için büyük bir ödev ve keyif. Yıllarca önseziyle takip ettim. Tabi aralarında belli bir zaman sonra bu uğraşıyı bırakıp farklı alanlara yönelenler oldu. Ş. A: Özellikle evlenip çoluk çocuğa karışanlar da oluyordur. M. G.: Teknik beceri, diyelim. Teknik beceri varsa zamanla genç sanatçının değişimini de sağlıyor. Zamanla her şeyini yapabilir hale geliyorlar, sanatçı dediğiniz böyle olmalı zaten, kendi kendine yetebilmeli. Bu çok zor bir iş ve sevilmeden, yalnızca para için yapılacak bir şey değil. Biz de öyle kapalı ortamda günün yarısı bazen daha uzun bir zaman çalışıyoruz. Sanatı sevmeyen, bununla mutlu olmayan biri bu tempoya katlanamaz. M. G.: Tabii bazıları önce sadece bir yatırım olarak bakıyor, sonra ilgi alaka kuruyor ve daha sonra bu ilgi sevgiye dönüşüyor. Ş. A.: Tabii, sanat simsarlarından aldıkları tüyolarla şu işi beş bin liraya alayım, atayım depoya, iki üç senede on bin lira olur gözüyle başlıyorlar. M. G.: Sıkıldığınız, üzüldüğünüz şeyler oluyor mutlaka. Ama tabii, bizi şaşırtan en ilginç olay, yıllarca emek verdiğimiz bir koleksiyonerin galeri açıp rekabete geçmesi oldu. Bu sert ve kırıcı bir ders oldu benim için. M. G.: Son on yıla kadar çok ağır değişimler oldu. İstanbul Modern'in açılması ülkemizde çağdaş sanata çok hızlı bir ivme kazandırdı, diyebilirim. M. G.: Öncelikle basının çok daha fazla ilgi göstermesini isterim. Diyelim ki TRT sanat programlarını arttırabilir. Her geçen gün basında daha az yer bulabiliyoruz, kültür sanat programları gün geçtikçe azalıyor. Eskiden TRT2 vardı, sanat ve sanatçıyla ilgili programlar daha fazlaydı. Şimdi tamamen magazinel yön ön plana çıkartılıyor ancak bir manken, bir dizi oyuncusu bir açılışa gelirse sanatsal etkinlikler televizyonlarda yer buluyor, bu olmazsa sanatçılar veya sanat organizasyonları olmuyormuş gibi davranılıyor, hiç umursanmıyor. Ş. A.: Evet, devlet desteğinin tam olması lazım, ulusal ve hatta uluslararası büyük sanat fuarı organizasyonlarında, bienallerde vs. sanat desteklenmeli. M. G.: Tabi bu şekilde olmalı; ama bizim ülkede farklı ilerliyor bu işler, iyi şeyler yavaş yavaş dönüşüyor. M. G.: Mart-Nisan 2015'te otuzuncu yıl şerefine sanatçılarımızın 1985 yılında yapmış oldukları eserlerden oluşan bir sergi düzenleyeceğiz, kitap da hazırlıyoruz. Bugüne kadar sergi açmış bütün sanatçıların işleri yer alacak, paneller de gerçekleşecek. Galerinin arşivindeki 1980'lerden kalma video işleri sergilenecek. Halil Akdeniz, Bilge Alkor, Özdemir Altan, Mustafa Altıntaş, Beril Anılanmert, Koray Ariş, Özgür ARslan, Mustafa Ata, Tomur atagök, Nancy Atakan, Serkan Bayer, Bedri Baykam, Tülay Tura Börtçene, Bubi, Zahit Büyükişliyen, Nilay Büyükişleyen, Sebahat Çıkıntaş, Bülent çınar, Adnan Çoker, İsmet Doğan, Burhan Doğançay, Jale Nejdet Erzen, Berna Erkün, Candeğer Fürtun, Hüseyin Gezer, Genco Gülan, Meriç Hızal, Gül Ilgaz, Ergin İnan, Balkan Naci İslimyeli, Asım İşler, Nur Koçak, Hüsamettin Koçan, Komet, Can Maden, Zekai Ormancı, Ferit Özşen, H. Avni Öztopçu, Neslihan Pala, Seçkin Pirim, Güngör Taner, Seyhun Topuz, Ömer Uluç, Utku Varlık, Pınar Yeşilada, Erkan Yaprakkıran. M. G.: Ezber, ya da şekilci programlar değil, insanların zihnini, algısını açacak programlar yapalım. Sanat arşivleri paylaşıma açık olmalı, biz en azından kendi adımıza bunu yapıyoruz. Ş. A.: KolajART okurlarıyla paylaştığınız deneyimler, bilgiler ve sanat dünyasına kattığınız yenilikler için teşekkür ediyorum. Sanat dünyasındaki otuz yıllık istikrarlı başarınız için de şimdiden sizi kutluyorum, nice yıllara. M. G.: Ben teşekkür ediyorum, umudumuzu yitirmeden paylaşmaya, gelişmeye devam etmek ümidiyle."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/05/aygun-tugay-arnavutkoy-artgallery-05-29-kasim-2014/", "text": "Anksiyete ; kaygı; hayatın akışına ve gidişatına güven duymamak olarak tanımlanıyor. Bu bilimsel tanımı, ama bir de yaşamsal tanımı var ki o hepimizin önünde-arkasında-yanında ya da içinde yer almakta. Yaşamın farklı zamanlarında ve farklı yerlerinde kaygılar da bize eşlik ediyor. Yürürken, koşarken, düşünürken hep yanımızda varlar bence. Öyle ki beynimizin bir lobunda da var gibi. Altıncı his dediklerimizin belki de ta kendisi olabilir. Buna korkular demiyorum; az biraz öncesi oluyor ki ona da kaygılar diyorum bu kez. Bu sergideki değişik zamanlarda yapılmış olan resimlerimin her birinde bu kaygı yer almakta. O nedenle de, farklı tarihlerde yapılmış resimlerden örnekler aldım görülmesi için. Resimlerimin ana süjesi hep insan ve doğal olarak onunla var olan kaygı. O kaygıyı gözlerde, duruşlarda ve kadraj içinde göreceksiniz. Ben hiç kaygı duymam diyen güzel insan, bir çiçeği koklamadan önce bir de göz atar ona, bir engel ya da bir arı varlığının kaygısı ile. Şemsiyesini yanında götürür ya yağarsa diye. Kuantum düşüncesi ve inancı ile bana bir şey olmaz o nedenle kaygım da yoktur da denilebilir. Buna da saygı duyar ve inanırım. Ama bence bu inanış biçimi, kaygının olmadığını değil o kişinin beraberinde kaygıyı taşımadığını gösterir. Kaygılar aynalardaki gerçekler. Göremiyor olsak da varlar ne yazık ki. Kaygısız günlerde yaşamak dileği ile. Arnavutköy artgallery'in sanat alanında yaptığı çalışmalar, 1890 yılında inşa edilen tarihi dört katlı ARTHOUSE binasının birinci ve ikinci katında toplam 220 m bir alanda gerçekleşiyor. Zeynep Özay tarafından 2005 yılında restore edilerek kurulan ve yönetilen artgallery, çağdaş sanat düşüncesinden yola çıkarak yerli ustaların ve yetenekli sanatçıların kişisel, karma ve proje sergileri yanında, özel söyleşi serileri, toplantı, konferans, panel, sinema ve senaryo atölye çalışmalarına da ev sahipliği yapıyor. Alışılmış sessiz, soğuk beyaz-galeri ambiyansını sanatçı-eser bağlantısı ile daha sıcak ve butik bir ortama taşıyan anlayışın önde gelen temsilcisi ARTHOUSE ISTANBUL, Arnavutköy artgallery ile kendini ifade edebilen yerli ve yabancı sanatçıları hayat, sanat ve yaşam kavramlarıyla birleştirerek sanatseverlerle buluşturuyor. Galeri, etkinlikleriyle sadece ülkemiz sanat platformunda değil uluslararası platformlarda da sanatçıları temsil ediyor. İstanbul'da düzenlenen sergiler Arnavutköy artgallery vasıtasıyla yurtdışındaki galerilere de taşınıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/05/galeri-ilayda-contemporary-istanbulda-13-16-kasim-2014/", "text": "Bu sene 9. su organize edilen Contemporary Istanbul, 13 16 Kasım 2014 tarihleri arasında İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve yanındaki İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecektir. Contemporary Istanbul, Art Istanbul Sanat Haftası (10-16 Kasım) ile beraber İstanbul'u geniş bir sanat izleyicisi kitlesinin odak noktası yapacak. Uluslararası çağdaş sanat dünyası ve Türk sanatseverlerin merakla beklediği Contemporary İstanbul 2014'e Galeri İlayda, Lütfi Kırdar Rumeli Salonu LK 405 no'lu standında Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Bariş Cihanoğlu, Caner Şengünalp, Damla Özdemir, Nurdan Likos, Rabarama, Özcan Uzkur ve Kerim Yetkin'in Contemporary Istanbul 2014 için özel olarak hazırladıkları eserlerle katılacak. Atilla Galip Pınar, eserlerinde varoluş karşısındaki bilgisizliğinin, geçiciliğinin, çaresizliğinin, yalnızlığının ve tutsaklığının farkına varan birey, tedirgin bir ruh haline bürünür ve bu farkındalıkla derin bir yabancılaşmayla yüzleşir.. Bu bağlam, sanatçının eserlerinin kavramsal altyapısını oluşturur. Yapıtlarında, çoğunlukla bir kutuyu andıran iç mekanlarda, dönüşen insanlar, bağıran, ürkmüş hayvanlar, girift dallar, kökler, ağaçlar... vs. bu altyapıyla örtüşecek şekilde tasvir edilir.. Sonuçta, kaotik bir uyumun egemen olduğu, ontolojik düşünce katmanlarından oluşan, güçlü eserler ortaya çıkar. Aysel Alver, Ahlaki çürüme ne zaman ve nasıl başlar? sorusuyla yola çıktığı son dönem işlerinde, kesintiye uğrayan modernleşme ve aydınlanma sürecini dengesi bozulmuş hümanizm anlayışı ve deforme olmuş ahlaki ve etik değerler üzerinden irdelemektedir. Metal konstrüksiyon üzerine kağıt hamuru ile biçimlendirilip, kolaj tekniği ile son şeklini verdiği heykellerinde gerçekleştirdiği psikanalitik bir yaklaşımla ahlaki ve etik değerlerin yitimini izleyiciye deneyimletmek istemektedir. Barış Cihanoğlu, arayışlarının bir sonucu olarak ortaya çıkan deformasyonları ''kaymalar'' ve ''çekilmeler'' ilk defa tuval dışı bir yüzey üzerinde ürettiği resimleri ile izleyici karşısına çıkacak... Sanatçı, uzun bir süreçte alt yapısını oluşturduğu, altı farklı aşamadan geçirerek ürettiği yeni eserlerinde, yakarak kömürleştirdiği ahşapları tuvale dönüştürüyor, bu çalışmalarında yanmış ahşabın yüzeyi üzerinde oluşan isli siyah renk ve yanma sonucu belirginleşen dokular resimlerinin alt yapısını oluşturuyor ve bu sıra dışı yapıtlarda insanın mental dönüşümüne işaret ediyor. Caner Şengünalp, heykellerinin konu olarak ana ekseni, İstanbul'un aldığı göçle sosyo kültürel ve kentsel anlamda geçirdiği süreç üzerine oturtulmuştur... Kentin pazarlanmasında ve şekillenmesinde büyük rol oynayan etkin güçler, insanların yaşam biçimlerini ve alışkanlıklarını, önceden kurgulanmış ve paketlenmiş yaşamlar gibi belirlemektedirler. Bu söylemler üzerinden, Maket ölçeğine indirgenmiş figürler, büyük bir tiyatro sahnesi gibi düşünülen, her gün daha da büyüyen ve dönüşen İstanbul'un birer aktörleri olarak bu dev sahnede yerlerini almaktadırlar. Göçün tetiklediği sosyo kültürel ve toplumsal değişimlerin sonuçları ve neden olduğu durumları bronz, taş, ahşapla biçimlenerek 3 boyutlu anlatıma dönüşmektedir. Damla Özdemir; üç boyutlu dijital kolajlarıyla dikkat çekiyor. Kolajlarında kullandığı kadın imajlarının, kendi müdahalesiyle başkalaşma ve dönüşüm sürecini vurguluyor. Bu imajları bilinçaltının yönlendirmesiyle özgün biçimde kullanan sanatçı, her birini ahşap katmanlara yerleştirerek onlara üç boyutlu yeni vücutlar kazandırıyor. Nurdan Likos kendi kişisel hikayesinden ve figürlerinin hikayelerinden yola çıkarak kadınlara ait bir dünyanın mahremiyetini konu alır. Sanatçının kompozisyonlarında kurgulamış olduğu figürlerin gerek duruşları ve gerekse nesnelerin yorumu, bize, fantastik dünyanın kapılarını açar. Sanatçı sadece plastik bir düşünceyi vurgulamayı değil, aynı zamanda içerikle ilgili bir gerçekliğe de işaret ederek gerçeklik ve algıyı da gündeme getirmektedir. Rabarama'nin sanatı çağdaş dünyanın muhteşem temalarıyla bağlantılıdır Sanatçı, net, büyüleyici, çekici formları ile içerikte büyük ölçüde kavramsaldır. Rabarama, temelde Italya ve Avrupa'da yüzlerce sanat eseri ile özel koleksiyonlarda yer almakta ve yüksek kalitede seçilmiş sanat galerileri ile büyüyen işbirliği sayesinde de aynı zamanda tüm dünyaya ulaşmaktadır. Sanatçının üretimleri oldukça eklektik ve çeşitli olup pişmiş toprak heykeller, boyalı bronzlar, mermer ve cam parçaları içermektedir. Özcan Uzkur çalışmalarında, insanın dramını gözler önüne seriyor. Sanatçının oluşturduğu kimliksiz bedenler, birbirine savaş açmış insan bedenlerinden izler sunuyor izleyicilere. Kırmızının kurduğu şiddet hissinin etkisinde, bedenin oluştuğu anda yok olmaya başlaması, gözün onu tam olarak algıladığı anda parçalanması, çağdaş sanatın bedeni yapı bozuma uğratan yapıtlarına referans verirken, iplikle bedenler inşa ediyor. Ancak boyanın ve fırçanın yerini ipliğin alıyor oluşu, resmin kurallarının içinden, neredeyse ona karşı yeni bir ifade biçimini doğuruyor. Kerim Yetkin, anlık kompozisyonları katmanlar halinde birbirini örter yapıda tuvallerine taşıdığı eserlerinde, sıradan olarak görülen kırık dökük duvarlar, paslı zeminler, yüzeylerdeki çatlaklar ağaç gövdelerindeki yarıklar sanatçının resimlerinde yer alan renk, desen ve doku katmanlarının ilham kaynaklarıdır.. İlhamını tuvallerine yansıtırken klasik fırça darbeleri yerine kimi zaman bir spatula kimi zaman bir bıçak ve hatta bir toplu iğne kullanarak renk katmanları arasında kesikler, yarıklar, silmeler ve geçişler elde ediyor. Contemporary İstanbul'a katılım göstermiş olduğumuz sanatçılarımızla, galeri mekanımızda da solo sergileri gerçekleşmeye devam edecektir. 13 16 Kasım 2014 tarihleri arasında Galeri İlayda'yi Lütfi Kırdar Rumeli Salonu LK 405 no'lu stantta ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/05/hafif-konusmalar-salt-beyoglu-08-kasim-2014-15-00/", "text": "YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi sergisinin paralel programı Hafif Konuşmalar Türkiye'de deniz ve sayfiye kültürü ile yazlık mobilya konularına eğilecek. YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi sergisi kapsamındaki son konuşma programında, kıyıların dinlence yeri olarak kullanılmasıyla oluşan deniz ve sayfiye kültürünün yanı sıra Türkiye yazlıklarına özgü mobilya ele alınacak. Hafif Konuşmalar görsel, maddi ve edebi içeriklerden yola çıkan konuşmacıların katkısıyla yazlık evlerin oluşum sürecine odaklı sergiye yeni bakış açıları sağlayacak. Araştırmacı Gökhan Akçura, kişisel arşivinden derlediği görseller eşliğinde 19. ve 20. yüzyıl İstanbul'unda deniz ve plaj kültürü ile sayfiye hayatını anlatacak. Tasarım tarihçisi Gülname Turan, sergide bir kesitine yer verilen yerel yazlık mobilyası temelinde dönemsel ihtiyaç, tercih ve üretimleri tartışmaya açacak. Çevirmen ve editör Tuncay Birkan ise, Refik Halid Karay'ın gazete yazıları üzerinden 1940'lar ve 50'lerde sayfiye hayatından söz edecek. Gökhan Akçura araştırmacı, yazar, senarist, reklamcı ve küratör. Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Aynı alanda öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1980'den sonra üniversiteden ayrıldı ve reklamcılık, senaryo yazarlığı, yayıncılık ve editörlük yaptı. Çoğunluğu gündelik yaşam tarihi üzerine olmak üzere 20'yi aşkın kitabı bulunmaktadır; özellikle Ivır Zıvır Tarihi ve Zaman Makinesi başlıklı dizileri öne çıkmıştır. Birçok belgeselin yazarlığını yapmış ve onlarca arşiv sergisinin küratörlüğünü üstlenmiş olan Akçura, serbest araştırmacı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Gülname Turan İTÜ Mimarlık Fakültesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü'nde öğretim üyesidir. 2009'da, İTÜ Sanat Tarihi Anabilim Dalı'nda Türkiye'de Erken Cumhuriyet Dönemi Zanaat ve Sanayi Üretiminde Tasarım konulu doktora tezini tamamladı. Tasarım tarihi ve yerel zanaatlarla ilgili araştırmalarının yanı sıra domestik eşya üzerine uygulamalı çalışmalar ve tasarım danışmanlığı yapmaktadır. Memleket Yazıları kitaplarını yayına hazırlıyor ve Karay etrafında bir dönemin edebiyat, basın ve siyaset dünyasını anlatacak bir kitap üzerinde çalışıyor. Birkan'ın çevirdiği kitaplardan bazıları şunlardır: Godot'yu Beklerken, İdeolojinin Yüce Nesnesi, Entelektüel, Ten ve Taş, Bireysellik ve Kültür, Ahlak Felsefesinin Sorunları, Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/05/safak-gunes-gokduman-hititler/", "text": "Hititler... Anadolu'nun ortasında yaklaşık olarak 3500 yıl önce kurulmuş bir imparatorluğun yeniden yaşama dönüşü... Hititler belgeseli, çok az tanıdığımız Hititler'i röportajlar, görsel malzemeler ve dramatik canlandırmalarla izleyicilerin karşısına çıkaran bir film. Çorum, Yozgat, Konya, Kayseri, Aksaray gibi Anadolu'nun çeşitli köşelerinde, Mısır ve Suriye'de çekimleri gerçekleştirilen filmin araştırma aşaması bir buçuk yıl, çekimleri yüz kırk bir gün sürmüş. Fikir aşamasından gösterime kadar geçen süre ise üç yıl. Filmde bir belgesel anlatıcının eşliğinde görsel malzemeler ve Hitit Kralı III. Hattuşili ve Kraliçe Putuhepa'nın evliliği, Yakındoğu ve Anadolu'yu mahveden veba salgını, III. Murşili'nin krallık dönemi, Şuppiluliuma'nın krallık dönemi, saray antikaları, cenaze ayinleri gibi bölümler dramatik canlandırmayla verilerek izleyicinin, Hititler ile birebir diyalog içine gitmesi sağlanmış ve anlatıcının hakimiyeti aza indirilerek filme, sinema filmi havası verilmiş. Özellikle Fikret Kuşkan'ın canlandırdığı II. Murşili'nin hayatı, hem güldürüyor hem düşündürüyor. insanın iyi ki de kral değilim, diyesi geliyor. Biz de sizler için filmin hem senaristi hem de yönetmeni olan Tolga Örnek'le Hititler üzerine konuştuk. Tolga Örnek: Ben, belgesele sinema okulunda ilgi duydum. Çok enteresan ve ilgi çekici belgeseller izlemiştim. Belgeselin de iyi işlenirse, dramatik uzun metrajlı film gibi etkili olabileceğini düşündüm. Daha doğrusu gördüm, öğrendim. Bir de belgeselin keyifli tarafları var. Birincisi, filmi yaparken önce kendinizi bilgilendiriyorsunuz, eğitiyorsunuz. 0 konuyla ilgili heyecanı, bilgilenme sürecini de seyirciyle paylaşıyorsunuz. İkincisi de belgesele başladığınız andan itibaren -tabii ki gitmek istediğiniz bir nokta var- sonucu tam bilmiyorsunuz. Sürprizlerle dolu. Artan bilginizle, tecrübenizle, gördüklerinizle ve yaşadıklarınızla hep değişiyor, çok dinamik. Ama dramatik filmde sonuçta adam ölecekse ölür. Belgeselde ise ele geçen her tarihi veri ya da her yeni buluntu sizin hikayenizi değiştiriyor, çok dinamik o yüzden. Bu heyecanı başkalarıyla paylaşmak çok keyifli. T. Ö.: Hititler belgeseli, Nemrut belgeselini yaparken doğdu. Elimize çok ilginç makale ve kitaplar geç-ti, Hititler ile ilgili. Nemrut anıtlarının Hitit sanatının uzantısı olduğunu savunan bir çok makale okuduk. Bu, bizim ilgimizi uyandırdı. Biraz daha okudukça, bilgilendikçe heyecanımız daha da arttı. Sonuçta, bu kadar kapsamlı, Hitit uygarlığını tüm yönleriyle anlatan bir belgesel yapılmadığını fark ettik ve yapmaya karar verdik. T. Ö.: Filmde on sekiz kişilik yerli ve yabancı uzmanlardan oluşan bir danışma kurulumuz vardı. Ayrıca onların eserlerini, başka Hititologların eserlerini, kitaplarını, makalelerini araştırdık. Şimdi, bizde kendi çapında bir Hitit kütüphanesi var. Mekanlara gittik, inceleme yaptık. Uzmanlarla konuşup hikayenin de akışını oluşturduktan sonra senaryonun ilk taslağını oluşturdum. Bu taslak, uzmanlara gitti, tavsiyelerde bulunuldu, eleştiriler yapıldı. Ben, bu doğrultuda düzeltmeleri yaptım. Çekimlere başladık, çekimlerden sonra tekrar uzmanlara gitti. Montaj aşamasında, seslendirmeden önce bir daha gitti. Kısacası, uzmanlarla birebir diyalog içindeydik. T. Ö.: Dinsel hoşgörüsünü, tarih bilincini, kültürünü, Eski Doğu ile Eski Batı arasında köprü olduğunu vurgulamak istedik. Türkiye'de herkes bunu kaçırdı. Herkes bunu atladı. Kimse bunu konuşmadı. Amerikalılar, İngilizler fark etti, bizim Türkler atlamış durumda. T. Ö.: Savaş sahnesinde az asker varmış. T. Ö.: Filmin kurgusunu oluştururken ilk bölümün daha belgesel, ikinci bölümün daha dramatik olmasına özen gösterdik. Çünkü ikinci bölümdeki yani, Yeni Krallık'taki krallarla ilgili kişisel bilgiler, kişisel öyküler ve tabletler daha fazla. Bir de şöyle kurgu yaptık; ilk bölümde krallığı, coğrafyayı, ortamı, karakterleri, kültürleri tanıtalım; ikinci bölümde de daha dramatik öykülere girelim, dedik. Böylece bir denge oluşturmaya çalıştık. T. Ö.: Bu noktada riskli bir alana giriyorsunuz. Boşanma içerik olarak somut bir şey. Eğer boşanma gibi somut bir şeyi canlandırırsanız, boşanma böyle olurdu demiş olursunuz, seyircıyi yanıltabilirsiniz ama kralın tahta oturması soyut bir şey. Öyle de böyle de oturabilir. Tarihi değiştirmiş olmuyorsunuz. Bunlar, tarihi gerçekler, sizin yaratıcılığınız tarihe müdahale etmeyecek ölçüde olmalı. Biz tamamen belgeye dayandık. Örneğin, Puduhepa'nın dua sahnesi tablette var. Oysa ki ondan önce gelen sahne, o duaya hizmet eden bir sahne. Her şey tabletteki verilerle belirlendi, eğer kral ya da kraliçe bir sözü gerçekten söylediyse ona yer verdik. Puduhepa'nın öyle bir duası var. Bir de işleyiş meselesi... Kurgu dengesi, akıcılık da diyebiliriz. Bazılarını bilinçli yapmış olmayabilirim, biraz da bilinçaltı. Mesela ikinci bölümde uzmanları azalttım çünkü konunun akışını kesmek istemedim. Bence, ikinci bölümde çok fazla dramatik canlandırma var. Ama dediğim gibi, hepsi tabletlerin bir uzantısı. Örneğin, Haluk Bilginer, bir tableti seslendiriyor, sonra da devreye anlatıcı girip bunun tarihi öneminden söz ediyor. Önce tarihi yaşatalım, sonra anlatıcı şimdiki zaman üzerinden bunun üstüne yorum yapsın istedik. Ne hale geldi? bunu vurgulamak istedik. Örneğin, Haluk Bilginer, III. Hattuşili olarak o metni yazdırırken, Hititler'in Boğazköy'deki arşivinin en önemli tableti haline geleceğini bilmiyordu. O sadece yazdırmıştı. Ama sonra, anlatıcı devreye girip Bu tablet, zamanla Boğazköy'ün en önemli tablet'i haline geldi. diyor. Bu tip yorumları, tarihi perspektifle bakılan yorumları anlatıcıya bıraktım. Güncel yaşanan şeyleri de oyunculara ve dramatik canlandırmalara bıraktım. Çok fazla diyalog yapmak istemedim, çünkü Hititçe bilinen bir lisan değil. T. Ö.: Az önce de söylediğim gibi Hititçe bilinen bir lisan değil. Devamlı Hititçe dinlemek, aşina olmadığımız bir lisan olduğu için kulağı da seyirciyi de yorar. Önce onu duyurup sonra sahne içinde bir geçiş yaptık. Bunu ben, Spencer Tracy'nin Judgement at Nuremberg-Nürnberg Duruşmaları filminde görmüştüm. Maximillian Shell, bir yerde Almanca konuşurken sahne içerisinde İngilizce'ye geçiyordu. Bu, şu demek; Adamın asıl lisanı Almanca, burada Almanca konuşuyor; ama size İngilizce veriyorum ki içeriğini anlayın. Ben de bu tarzı kullandım. T. Ö.: Çatışma değil de sürpriz oldu. En başta senarist olarak önemsediğim karakterleri çekimde önemli hale getirdim. Hem senarist hem yönetmen olarak o konuda bir sorun yaşamadım. Ama senarist olarak iyi olacak dediğim karakterler, setteki oyuncuların performansı, müzik ve seslendirmeyle beklediğimden çok daha fazla ön plana çıktı. Özellikle Türkçe versiyonunda. Bunun en büyük örneği, II. Murşili, Fikret Kuşkan'ın karakteri. Ben, Fikret'in etkili olacağını biliyordum ama bu kadar etkili olacağını düşünmemiştim çünkü sesi ve oyunuyla öyle bir şey kattı ki... Tabletlerin çok dramatik, çok duygusal olduğunu biliyordum. Ama Fikret'in oyunculuğuyla hem de bizim çekimimizle bu kadar ön plana çıkacağını, bu kadar etkileyici hale geleceğini bilmiyordum. O tarz, sürprizler yaşadım. Elbette, senarist olarak iyi tasarladığım zaman yönetmen olarak tasarladığımdan daha kötü çektiğim sahnelerde var. T. Ö.: Önce oyuncuların oyuncu olmasına dikkat ettik. Bizim hayalimizde canlandırdığımız karakterlere uymasına dikkat ettik. Oyuncular, benim tanışmak ve çalışmak istediğim kişilerdi. Bu bir gönüş işi, duygusal bir iş. Oyunculuklarıyla ön planda olan insanlarla çalışmak istedim, hepsi öyle, hepsi tiyatro kökenli. T. Ö.: Bu kadar ilgi ve destek beklemiyordum. Bizim için çok hoş bir sürpriz oldu. Şimdi 46.000'de. Herhalde yetmiş bine ulaşacak. Önemli bir şey Türkiye için, iyi bir şey. İnsanlar demek ki iyi bir şeyi, iyi niyetine inandıkları bir şeyi desteklemeye hazırlar. Ben bu kadarını beklemiyordum. T. Ö.: Sırada Çanakkale Savaşı belgeseli var. T. Ö.: Yoo, bir tane drama var; ama ona daha vakit var. Not: Bu yazı Sanat Antika Koleksiyon Dergisi, Sayı: 6, Sayfa: 89-92, Yıl: 2003 tarihinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/05/semboller-ve-anlamlar-seminer-nilgun-yuksel-karma-sanat-atolyesi-25-kasim-15-aralik-2014/", "text": " Rönesans döneminin büyük kadın sanatçısı Artemisia Gentileschi'nin trajik yaşam öyküsünün mitolojik resimlerindeki yansımaları. ve daha fazlası Nilgün Yüksel'in sunumuyla Semboller Anlamlar seminerimizde 4 hafta boyunca her Pazartesi günü saat 18:30-20:15 arasında Karma Sanat Atölyesi'nde gerçekleştirilecektir. 1999 yılında Ege Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat alanında yüksek lisansını tamamladı. 2011'de YTÜ Sanat Tasarım Fakültesinde doktoraya başladı. Tombak, Genç Sanat, Türkiye'de Sanat, rh+sanart dergilerinde yazı işleri ve editörlük görevlerinde bulundu. Tombak dergisinde Osmanlıca metin çevirisi yaptı. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. Sanat ve diğer disiplinler, müze ve sanatsal oluşumlar üzerine özel dosyalar hazırladı. Plastik sanatlar alanında jüri üyelikleri ve danışmanlık yaptı. Sanatçılar üzerine monografik kitaplar kaleme aldı. 2010 yılında Çağla Cabaoğlu Galeri işbirliğiyle Şangay Uluslararası sanat fuarına gidecek serginini küratörlüğünü yaptı. 201-2012 yılları arasında yönetmen Semih Kırmemiş ile Bedri Rahmi Eyüboğlu belgesel filmini yaptı. 2014 yılında sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla üzerinde dört yıl çalıştığı, Sanat Objesi Olarak Sanatçı adlı proje sergisini hayata geçirdi. Bugüne kadar plastik sanatlar alanında 300'ün üzerinde makale kaleme aldı. Türk ve yabancı sanatçılara özel kataloglar yazdı. 2010 2011 eğitim döneminde özel Aydın Üniversitesinde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi. 2012'te İTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Kültür araştırmaları, sanat teorileri, güncel sanat, eleştiri pratikleri üzerinde çalışmakta, güncel eleştiri yazıları kaleme almakta, kendi alanında ders vermekte, editörlük, sanat danışmanlığı ve küratörlük yapmaktadır. AICA Türkiye Şubesi üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/06/kucuk-suclar-hapishanesi-esref-yildirim-galeri-zilberman-12-kasim-2014-10-ocak-2015/", "text": "Galeri Zilberman Mısır Apartmanı'nın ikinci katındaki proje alanında, Eşref Yıldırım'ın Küçük Suçlar Hapishanesi adlı etkileşimli yerleştirmesini sunmaktan mutluluk duyar. Serginin açılışı, 11 Kasım saat 18:30'da olacaktır. Beşinci Sinop Bienali kapsamında üretilen çalışma, çıkış noktasını bugün müze olarak kullanılan ve pek çok yazar, sanatçı ve gazetecinin de hükümlü olarak bulunduğu tarihi Sinop Cezaevi'nden alıyor. Çalışmalarında, suç, suçlu ve mağdur konularına özellikle yoğunlaşan Yıldırım, bu etkileşimli, performatif çalışmasıyla cezasızlık üzerine düşünmeye davet ediyor. Demir parmaklıklı, asma kilitli, tek kişilik bir hapishaneden oluşan Küçük Suçlar Hapishanesi, seyyar bir araba üzerinde Sinop sokaklarında dolaştırılarak tanıtılıyor ve halkın hizmetine sunuluyor. Yalan söylemek, kalp kırmak, arkadan konuşmak gibi küçük suçların cezası, mahkumun kendi belirleyeceği sürelerle karşılığını buluyor. Dileyen bu küçük hapishanede bulunan küçük deftere cezalarını yazarak rahatlayabiliyor. Küçük Suçlar Hapishanesi bu sayede uykusuzluk, iç sıkıntısı, erken yaşlanma gibi sorunlara da deva oluyor. Cezasızlığın, bir devlet geleneğinde de, sadece tek bir insanın küçük hayatında da kötü olduğu bilinen o davranışın alışkanlığa dönüşmesi riskinin altını çizen sanatçı; ceza çekmenin doğru kullanıldığı durumlarda belki o kadar da kötü olmayabileceğini ifade ediyor. İzleyiciyi edilgen konumdan çıkarıp etkinleştiren bu çalışma, ceza çekmek üzerine düşünme fırsatını izleyiciye sunuyor. Küçük Suçlar Hapishanesi, 12 Kasım 10 Ocak tarihleri arasında Galeri Zilberman'ın Mısır Apartmanı'nın 2inci katındaki proje alanında görülebilir, küçük suçlardan bu küçük hapishanede kurtulunabilinir. Eşref Yıldırım (d.1978, Bursa) yüksek Lisans derecesini Mimar Sinan Üniversitesi, Resim Bölümü'nde tamamlamıştır. Sağol! ve Hiç Kimsenin Ölümü adlı kişisel sergilerini 2012 ve 2014 yıllarında Galeri Zilberman'da açmıştır. Sinopale 2014'ün yanında; Figure Out, Dubai, BAE (2012); Arada, Antoni Muntadas Exhibition, 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında, İstanbul (2010); Sınırlar ve Yörüngeler 6, Siemens Sanat Galerisi, Türkiye (2009)'de çalışmaları sergilenmiştir. Çalışmaları çeşitli özel koleksiyonlarda yer alan sanatçı, İstanbul'da yaşayıp çalışmaktadır. for Minor Offenses at their project space on the 2nd floor of Mısır Apartmanı. The exhibition will have its opening on November 11 at 6:30 pm. Created for the 5th Sinop Biennial, this work takes its inspiration from the historical Sinop Prison, now a museum, where many authors, artists and journalists were incarcerated. In his work, Yıldırım focuses especially on the topics of crime, criminals and victims; and with this interactive and performative work, he invites his audience to think about impunity. Consisting of a prison for one person with iron bars and a padlock, Prison for Minor Offenses is shown around the streets of Sinop on a cart and put to the use of the public. Minor offenses such as lying, breaking a heart and talking behind someone's back get the durations of their sentence decided by the convicts themselves. People who wish to do so, can write about their crimes in the little notebook inside the small prison to feel relief. In this way, the Prison for Minor Offenses becomes a remedy for issues like insomnia, chagrin and premature ageing. Underlining the risk of impunity which is accepted as bad in state traditions as well as in a single person's little life, turning into a habit, the artist suggests that suffering a punishment may not be such a negative thing when used properly. The work removes its audience from a passive state and activates it, and gives it an opportunity to think about the notion of suffering a punishment. Prison for Minor Offenses can be visited from November 12 through January 10 at Galeri Zilberman's project space on Mısır Apartmanı's 2nd floor; petty crimes can be disposed of here in this small prison. Eşref Yıldırım (b.1978, Bursa) completed his postgraduate studies at Mimar Sinan University's Painting Department. Opened his solo exhibitions Salute! and Nobody's Death at Galeri Zilberman in 2012 and 2014 respectively. In addition to Sinopale 2014, his work was featured at Figure Out, Dubai, UAE (2012); In Between, Antoni Muntadas Exhibition, 2010 European Capital of Culture, Istanbul (2010); Borders and Orbits 6, Siemens Art Gallery, Turkey (2009). He also has works that now belong to many private collections. Yıldırım lives and works in Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/06/uyuyan-guzel-nevhiz-tanyeli-galeri-nev-24-10-2014-29-11-2014/", "text": "İstanbul Modern'in 2011 yılında kadın sanatçılarla gerçekleştirdiği Hayal ve Hakikat sergisinin en dikkat çeken isimlerden biri olan Nevhiz Tanyeli, aradan geçen üç yılın ardından Galeri Nev tarafından ağırlanıyor. Nev, 2014-2015 sergi sezonuna Mehmet Güleryüz, Neş'e Erdok ve Nur Koçak ile sınıf arkadaşlığı etmiş olan Tanyeli'nin, uzun yıllardır Fransa'da koruduğu resimlerini ilk kez günyüzüne çıkararak başlıyor. Nevhiz Tanyeli'nin güven vermek ile tedirgin etmek, korumak ile tehdit etmek arasındaki sonsuz boyutta seyir eden eserlerinde, insan bedeni eleştirel bir kimliğe bürünüyor. Belli belirsiz mekanlar içinde ince ince akan, uzayan, kimi zaman kırılan çizgiler ile renklerin oluşturduğu dünya, hem hayalin, hem bilincin derinliklerinden çıkarak kuruluyor. Nevhiz Tanyeli'nin güven vermek ile tedirgin etmek, korumak ile tehdit etmek arasındaki sonsuz boyutta seyir eden eserlerinde, insan bedeni eleştirel bir kimliğe bürünüyor. Belli belirsiz mekanlar içinde ince ince akan, uzayan, kimi zaman kırılan çizgiler ile renklerin oluşturduğu dünya, hem hayalin, hem bilincin derinliklerinden çıkarak kuruluyor. Nevhiz Tanyeli, 1965 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde Neşet Günal, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde öğrenim gördü. 1971-1975 yılları arasında Paris, Ecole Nationale Supeieure des Beaux-Arts'da resim, litografi ve vitray çalıştı. 1976'da Türkiye'ye döndü. 1978-1985 yılları arasında Marmara Üniversitesi'nde, 1996-1997'de Mimar Sinan Üniversitesi'nde görev aldı. 1999 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde dekanlık yaptı. 2002 yılında Ankara Galeri Nev'de açılan Pankart 78: 80'ler Eşiğinde Sanatta Siyaset adlı karma sergide yer aldı. 2003 yılında Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde açılan retrospektif sergi ile 2003 Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü'nü kazandı. Eserleri İstanbul Modern'in koleksiyonuna dahil ettiği önemli eserlerle beşinci kuruluş yılını kutladığı Yeni Yapıtlar, Yeni Ufuklar ile kadın sanatçılara ayırdığı Hayal ve Hakikatte sergilendi. Bu yıl, Uluslararası Sanat Fuarı ARTİST'in onur sanatçısı seçildi ve Aspat Uluslararası Açık Hava Resim Sempozyumu'nun özel davetlileri arasında yer aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/08/perception-malerei-timur-celik-white-brush-gallery-11-aralik-2014/", "text": "1960 doğumlu Timur Çelik, 1980-1984 yılları arasında İstanbul Marmara Üniversitesi'nde sanat eğitimi aldı. Başarılı ve genç bir Türk sanatçısı olarak 1993 yılında Berlin'e yerleşti. Çelik büyük formatlı tuvallerinde Berlin'deki kendi günlük yaşamıyla birebir ilişkili yerlere ve insanlara yer veriyor. Sanatçının yapıtları Almanya'da ve Türkiye'de aralarında Berliner Liste, Tophane-i Amire İstanbul, CerModern Ankara, Max Liebermann Haus Berlin, Künstlerhaus Bethanien Berlin ve Contemporary İstanbul'un da bulunduğu bir çok sergide yer aldı. Timur Çelik'in yeni çalışmalarının bulunduğu başlıklı sergi, 11 Aralık'ta (2014) yapılacak açılışla, White Brush Gallery/Andre Schnaudt, Düsseldorf-Almanya'da sanat izleyicisi ile buluşacak. Timur Çelik etiyle kemiğiyle bir Berlin'li. 1960 yılında Türkiye 'de doğdu. 1993 yılından beri Berlin'de yaşamakta. Onu uzaklara götüren Alman bir kadına olan aşkıydı. Çelik, kalbinin sesini dinledi ve anavatanını terk etti. Ancak dindiği kültürel deneyim kalıcı oldu. Bazen, Ben her ikisiyim Berlinli ve Türk diyor. Bu durumda asıl soru cevapsız bir halde havada asılı kalıyor: Nerelisin? sorusu. Çelik kendine gurbette bir yere dinmiş. Ancak burada ikinci bir memleket de bulmuş kendine resim. Fırça ve boyalarla her ikisini de araştırıyor kökenini, biyografi ve coğrafya arasında ki bağlantıyı ve bir ye re varmanın uyandırdığı hissi. Resimleri kimlik ve şehir etrafında dönüyor. Çelik, kentin nabzını tutuyor, Berlin'in Kreuzberg ve Neukölln semtlerinde ki yaşamın nabzını. Kent sakinlerinin ve arkadaşlarının portrelerini boyuyor gösterişe ve abartıya kaçmadan. Çelik, gerçekliğe değer veriyor. Böylelikle günlük yaşamımızda ki, metro da ki yürüyen merdiven, ampul, anahtarlık gibi çok normal ve gözden kaçabilir nesnele r de ressamın fırçasıyla varoluştan arındırılıyor. Çelik'in tablolarında duygusallık öyle bir şekilde azaltılmış ki, duygudan yoksun olan resimlerde görülen o yapaylık asla oluşmuyor. Boya ve fırça kullanımın da kendini belli eden dışa vurumcu öğeyi, buna istinaden bir uzaklaşma jesti olarak yorumluyorum. Timur Çelik resimlerinde resmettiğine yakınlaşırken aynı zamanda araya mesafe koymaya çalışıyor kendi benliğine, kökenlerine, kente, arkadaşlarına ve tanıdıklarına daha iyi anlayabilmek için. Bu sanatsal yaklaşımıyla Çelik, tabii ki kimlik tanımlamalarınıda atlatıyor. Çelik mahallesinde tanınan bir kişi. Ancak mahallenin geleneklerine kulak asmıyor, hele ki Türk rol modellerine hiç. Arkadaşları sanat çevresinden, oyuncular, üniversite öğrencileri. Portrelerini onlara adamış, sanat tarihsel geleneklerin bilincinde olan kentsel bir Avrupa gerçekliği. Bu portreleri belirgin bir şekilde içsel bir gereklilik ve varoluşsal zorunluluk birleştiriyor. Timur Çelik renklerin gücünü dinamik bir enerji olarak algılıyor. Resimleri sağlam bir egoyu sergileyen, savaşkan işler. Karmaşık dünya görüşleri ona göre değil. O, gece sokak manzaralarını ve portrelerini sakin bir tarzda ve samimiyet ve içtenlik yansıtan yeni ve sade bir dille biçimlendiriyor. Çelik'in resimlerinin öyle bir potansiyeli var ki sanki nesnelerin akımına bağlılar. Portreleri boyanan yüzlerde gözden kaçmayan bir nabız var işte bu da çağdaş olma çabasında olan ancak sadece söylemlerin cansız karikatürleri olabilen, kuru bir anlatıma sahip resimlerle arasında ki açık farkı açıklıyor. Bazı resimler gerçekliğin çatlaklarını kapatırken bazı resimler ise gerçekliğe delikler açar. Timur Çelik'in çevresine bakışında ki tarz ve tutumu neden bu denli büyüleyici? Resimlerine baktığınız zaman, ressamın tüm bunları hayal etmiş olsaydı, onlara bakmanın ne kadar yorucu olacağını unutturduğu için. Resimleri gerçekten hayattan öyküler anlattığı için tüm berraklığı ve melankolisiyle. Sanatsal zorlama değil de gereklilik oldukları için. Sırf mantıkla doğmadıkları için. Bu, Çelik'in form dilinde belirginleşiyor ve resim hep form işidir. Resimler var, yapılır ve resimler var yapılması gerekir. Çelik'in Benliği her an dünyayı algılaması için bir araç zaten başka ne olabilir ki, sahip olduğumuz tek şey bu. Timur Çelik, büyük boyutlu, hiper-gerçek portreleriyle tanınıyor. Portrelerindeki yüzler, gerçekliklerinin hiper algısıyla yakınlaşırken, pas, asfalt ve diğer şehir renklerinin oyunuyla içine çekildiğimiz birer kuyu gibi derinleşiyor. Timur Çelik'in resimleri birer eşik. Algı eşiğinin altında ve üstünde titreşerek bakışımızın menziline giren hakikatin eşiği. Maurice Merleau-Ponty, bütün gördüklerim ilke olarak ulaşabileceğim bir yerdedir, hiç değilse bakışımın ulaşabileceği bir yerde, 'yapabilirim'in haritasında saptanmış olarak der; ve ekler: Resim, görüşün kendisi olan bir sayıklamayı uyandırır, en yüksek gücünü verir ona, değil mi ki görmek uzaktan sahip olmaktır ve resim bu garip sahip oluşu Varlık'ın bütün yönlerine yaymaktadır. (Göz ve Tin, Metis, 1996, 33, 38-39) Merleau-Ponty'nin dikkat çektiği bakış ve erişim ilişkisi, yani görünür olanın haritasında bakışın varlığa sahip olma, nüfuz etme imkanlarının zenginliği, giderek köreliyor. Hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Aslında her şeyin giderek daha da hızlandığı bu dünyaya, hız-dünya desek yeridir. Paul Virilio'nun hız mantığı adını verdiği bir bilim ve teknolojinin egemenliğinde, zaman ve mekan algımızı sezdirmeden dönüştüren bir dünya bu. Akışın, hareketin ve hızın dünyası. En temel özgürlüğün, hareket özgürlüğü olduğu söylenir hep. Doğru, ama hız özgürlüğü değil. Aşırı hızlı gittiğinde kendinden tamamen soyulursun, tümüyle yabancılaşmış bir hale gelirsin. Bir hareket diktatörlüğünden söz edilebilir... Hareket özgürlüğünden hareketin tiranlığına geçiyoruz... (Paul Virilio & Sylvere Lotringer, Pure War, Semiotext, 1997, 74). İşte böyle bir dünyada, bakışın kendi zaman ve mekanı içinde durup, süre içinde hareket ederek, yani hareketin hareketine teslim olmadan kendi hareket özgürlüğü içerisinde yavaşlayarak yüzeyin ardına, derinliğe nüfuz etmesi, varlığı çeşitliliği içinde kavraması giderek zorlaşıyor. Resmin kendine özgü zaman-mekanı bu imkanlar haritasının hala hayat bulduğu ender boyutlardan biri. Timur Çelik'in, ifadesi yüzde, yüzeyde değil, yüz eşiğinin ardında yatan portrelerinde olsun, insansız yalnızlığının sisinde tekinsizliğini ifade eden kenar mahalle peyzajlarında olsun, kendisini algıya açan bir ruh var. Bakışınız bu eşikte adımlarını tecrübe ediyor ve içeriye, derinliğe giriyor. Takınabilecekleri ifadelerden geniş zamanda yakalanarak arınmış yüzlerin pasında, yalnız sokakların pusunda, yılkıya çıkmış bir polis atının bezginliğinde, bir ampulün aynasından yansıyan mekanın durağan anında, bu resimlerin eşiğinden geçmeden yakalanamayacak bir ruh var. Bu ruh, Varlık'ın bütün yönlerine nüfuz edebilecek bir bakışla yakalanabilir ancak ve Timur Çelik'in resimleri bakışı ruha sahip olmaya kışkırtıyor. Görüş düşüncedir. Beden tarafından bakışımızın hareketi içinde düşünmeye itiliriz ve düşünceye genellikle imgelerin eşlik etmesi bu yüzdendir. Görüş düşüncesi, rasyonalist ve Kartezyen olmayan, yani duygu, sezgi ve algı üzerinde tiranlık kurmayan, tersine onlarla birlikte çalışan bir düşüncedir. Resim, ışığın, rengin, dokunun, boya katmanlarının ve elbette resmeden bedenin hareketine tutunarak yüzeyin ardındaki derinliğe açılabilen bir bakış düşüncesini mümkün kılar. Resim, aslında bir şeyi resmetmez, temsil ettiği bir şey yoktur. Resim, başka türlü orada olamayacak bir şeyi var eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/antalyada-9-uluslararasi-isci-filmleri-festivali-14-18-kasim-tarihleri-arasinda-antalyali-sinemaseverlerle-bulusuyor/", "text": "9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali, Muratpaşa Belediyesi'nin desteğiyle 14-18 Kasım 2014 tarihleri arasında Antalyalı sinemaseverlerle buluşuyor. Her Yer Festival Her Yer Direniş teması ile programını oluşturan festivalin ana karakterleri Karagöz ve Şarlo bu yıl yanında iki tanıdık dostla Haziran Direnişi'ne selam veriyor. Aydan Çelik'in illüstrasyonları ile V For Vendetta filminin karakteri Guy Fawkes'ın maskesi ve Haziran Direnişi'nin sembollerinden Kırmızılı Kadın, Karagöz ve Şarlo ile beraber dünyadan direniş filmlerini, Gezi filmlerini ve emekçilerin öykülerini festivale taşıyor. Festivalin afişi ayrıca Aydan Çelik'in Saat Kulesi ve Yivli Minare çizimleriyle Antalyalı oldu. Türkiye'den ve dünyanın dört bir yanından emekçilerin yaşamlarını ve mücadele deneyimlerini izleyicilerle buluşturmayı ve ülkemizde işçi filmi üretimini özendirmeyi amaçlayan festivalin Antalya Düzenleme Komitesi'nde bu yıl Muratpaşa Belediyesi, Halkevleri, DİSK, KESK ve Antalya Tabip Odası yer alıyor. 9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali'nin Antalya Açılış Töreni, 14 Kasım Cuma günü saat 19:00'da Muratpaşa Belediyesi Hizmet Binası'nda yapılacak. Festival kapsamında bu yıl iki emek ödülü sunulacak. Soma'daki maden faciasında eşini kaybeden Naciye Kaya'ya, yitirdiğimiz 301 maden işçisinin anısına; sendikacı Abdülkadir Güler'e, sendikal mücadeleye katkıları nedeniyle Emek Ödülü verilecek. İlke Türkdoğan ve Music Workers ise, festivalin açılışını müzik dinletisi ile renklendirecek. Festival açılışını Türk sinemasının 100. yılını da kutlayacağı 14 Kasım'da yapacak ve Reyan Tuvi'nin yönettiği Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek açılış filmi olarak gösterilecek. 51. Altın Portakal'da Ön Jüri tarafından yarışma filmi olarak seçilmesine rağmen, TCK'nın bazı maddeleri gerekçe gösterilerek yarışma dışı bırakılan film, farklı yaşam tarzlarına ve ideolojilere sahip insanların yeryüzünü nasıl hayal ediyorlarsa Gezi'de de öyle bir dünya kurmak için verdikleri mücadeleyi anlatıyor. Sansürün meşrulaştırılması ve filmlerin TCK'nın maddelerine göre değerlendirilmesi gerekçesiyle, 51. Altın Portakal'ın Belgesel Yarışması'nda yer alan filmlerin büyük bir çoğunluğu yarışmadan çekilmiş ardından Festival Yönetimi tarafından Belgesel Yarışması iptal edilmişti. 9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali'nin Antalya Programına belgesel film yönetmenleri Reyan Tuvi, Güliz Sağlam, Yasin Semiz ve Suat Eroğlu da katılacak. Yönetmenler filmlerinin gösteriminin ardından sinemaseverlerle söyleşi yapacak. Festivalin 15 Kasım Cumartesi günü saat 14:00'da Muratpaşa Belediyesi Kültür Salonu'ndaki film gösterimlerinin ardından yönetmenlerin katılımıyla söyleşiler yapılacak. Güliz Sağlam, yönetmenliğini yaptığı Tepecik Hayal Okulunun gösteriminin ardından, Suat Eroğlu Fıtrat, Yasin Semiz ise Eymir Neden Paylaşılamadı filminin gösteriminin ardından sinemaseverlerle söyleşi yapacak. Reyan Tuvi ise, 16 Kasım Pazar günü saat 18:00'de KESK Antalya Eğitim Sen Terası'nda yapılacak gösterimin ardından sinemaseverlerle bir araya gelecek. 9. Uluslararası İşçi Filmleri Festivali'nin Antalya Programı kapsamında 14 merkezde, 107 film gösterimi yapılacak, 54 film ücretsiz olarak izleyici ile buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/cast-away-katharina-fengler-john-von-bergen-blok-art-space-14-kasim-12-aralik-2014/", "text": "-Kadın -Erkek Cast Away sergisi ile Katharina Fengler ve John von Bergen ilk kez çalışmalarını diyaloğa sokuyorlar. Sergi, sanatçıların kağıt ile yapılmış çalışmalarına odaklanıyor Von Bergen hali hazırda çalışmaya devam ettiği UFO-UMIS serisinden çizimlerini sergilerken, Fengler yeni büyük-ölçekli resimleriyle birlikte Island of Kindness serisinden diğer çalışmalarını sergilemekte. Bir ütopya ya da felaket bir distopya durumunda uzak bir adada mahsur kalmak sayısız öykü, şiir, film ve sanatsal çalışmaya esin kaynağı olmuştur. Bu yılın başında Fengler, Michel Tourniner'in 1967 yılından Friday, or the Other Island isimli romanına saygı duruşunda bulunan Friday isimli karma sergide yer almıştır. Ada teması, ve mahsur kalmanın ideal bir varoluşun mecazı olması ne yeni ne de egzotiktir; aksine bu bilinmezlik durumu batıya özgü bir idealleştirmedir. Hem Fengler'in hem von Bergen'in sanatsal çalışmaları bu bilinmeyen durumlara yönelik sonu belirsiz araştırmalar olarak görülebilir. Sanatçılar kişinin kendisiyle aslen ve mecazi anlamda yüzleşebileceği ıssızlığı bulabilmesinin güç olduğuna inanır; bulunduğunda ise bu duruma dayanmak umulmadık bir şekilde güçtür. Alman sanatçı Katharina Fengler Berlin'de yaşamaktadır. Sanatçı Zürih Sanat Üniversitesi'nin Fotoğrafçılık bölümünden 2007 senesinde mezun olmuş, 2008 senesinde Zürih Şehri Güzel Sanatlar Hibesi'ni kazanmıştır. Geçtiğimiz sergileri arasında Friday, küratörler Elise Lammer ve Samuel Leuenberger, Autocenter, Berlin (2014); Surface Poetry küratör Melanie Bühler, Boetzelaer|Nispen, Amsterdam (2014); One Bite, NO SPACE @ OTHER Projects, Berlin (2014) ve SWEETNESS, Cactus, Liverpool (2014) bulunmaktadır. Amerikan asıllı John von Bergen güzel sanatlar diplomasını onur derecesiyle New York'taki Görsel Sanatlar Okulu'ndan almıştır. 2003 yılında Berlin'e taşındığından beri çalışmaları İstanbul'dan Pera Müzesi, Leipzig'den Halle 14, Duesseldorf'tan Galerie Schmela ve New York'tan Smack Mellon dahil uluslararası müzeler, galeriler ve enstitülerde sergilenmiştir. Von Bergen 2009 yılında New York'taki Pollock-Krasner Vakfı Hibesi'ne layık görülmüştür. Geçtiğimiz aylarda Alexander Levy, Berlin'de gerçekleşen solo sergisi Prey Voidant ile aynı tarihte Kerber Verlag tarafından basılan ve D. A. P. tarafından dağıtımı yapılan sanatçının ilk monografı CORE piyasaya çıkmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamda-kultur-sanat-2-savas-baris-ve-sanat/", "text": "Vietnam, artık bir savaş değil; bir ülke. Ancak, dünyanın çoğunluğu için, hala savaşla anılan bir ülke. Vietnam Kültür ve Sanat Sergi Merkezi'nde bu hafta, Savunma Bakanlığı'nın sanat kurulunun yaptığı silahlı kuvvetler sergisi çağrısına yanıt veren 355 sanatçının gönderdiği 485 görsel sanat yapıtı arasında sergiye uygun görülen 200'den fazla çalışma sergileniyor. Yapıtlar arasında, çoğunluğu resim olmak üzere, az sayıda heykel ve grafik eseri de var. Sergi, özel olarak Vietnam-Amerikan Savaşı'nı konu almasa da ; figüratif eserlerde çoğunlukla savaş işleniyor. Yıkılmış köprüler; düşürülmüş Amerikan uçakları; cepheye cephane taşıyanlar; askerin geride bıraktığı yakınlarını düşünmesi; okuma-yazması olmayan azınlık kadınlarına okuma-yazma öğreten gerilla; boş zamanlarında gitar çalıp şarkı söyleyerek eğlenen denizciler; çalılıklarda gizlenen askerler; çocuğuyla vedalaşan azınlık askeri; torununa gitar çalan dede; askerlerin hayvan sevgisi; zafer sonrası askeri geçidi ellerinde bayraklar ve çiçeklerle karşılayan kadınlar ve genç kızlar; sahile çıkarma yapan kadın askerler; askerin tanklarla şehre girişini sevinç gösterileriyle karşılayan halk; kadınlı çocuklu sivil halkı çatışma bölgesinden çıkarıp derenin karşısına sırtında taşıyan askerler; ağaç diken denizciler; eşekle cephane taşıyan gerilla; çocuklarının ve/ya da torunlarının cepheden dönüşünü bekleyen nine; askeri bando; silahlanmış azınlık köylüleri; askeri üniforma giyip babalarına/dedelerine selam duran çocuklar; yaralılar; yemeklerini gerillalarla paylaşan azınlık köylüleri; eşiyle bebeğine gitar çalan denizci; mısırlar arasında nöbet tutan kadın asker; annesinin kucağında oturup cephede olan babasının mektubunu açmaya çalışan askeri üniformalı küçük çocuk; ailesinde yedi şehidi olan ninenin üzüntüsü; yaralı arkadaşını taşıyan gerilla; siperde akordeon çalan asker; çocuğuna cephedeki babasının mektubunu okuyan anne; mangrov ormanlarında saklanan gerillalar ; atını okşayan Ho Amca; gençlerle birlikte derelerden geçen Ho Amca; genç askerlerle konuşan Ho Amca; göç yollarında dağları aşan azınlık köylüler vd. Bu izlekleri çeşitli biçimlerde sınıflandırabiliriz: Çocukları konu alanlar; aile konularını işleyenler; azınlıkları konu alanlar; Ho Amca'yı konu alanlar; askeri konu alanlarla gerillayı konu alanlar arasındaki ayrım; gitar ve diğer çalgılar çalan askerleri/gerillaları konu alanlar vb. Bu izleklerin kimilerinin hareket halinde; kimilerinin ise durağan olduğuna da dikkat çekelim. Anlatıbilim araştırmalarında, anlatının üç öğesinin ağırlığını inceliyoruz: Olay, durum ve kişi. Kimi anlatılar, olay ağırlıklı ; kimileri durum ağırlıklı ; kimileri ise kişi ağırlıklı. Sergide bu üç ağırlığı da görebiliyoruz. Sergideki çalışmaların çoğu figüratif olduğu için, tablolara anlatıbilim açısından bakmak için geçerli bir nedenimiz var. Öte yandan, anlatıbilimin, tabloda kullanılan teknik, malzeme, renk seçimi, ışık ve gölge kullanımı, kompozisyon vb. temel resim konularına ilişkin noktalarda söyleyecek sözü olamayacaktır. Metaforik ya da soyut olan yapıtlar ise, zaten, bu olay-durum-kişi üçlemesinin ve diğer anlatıbilim araçlarının çözümlemesinin dışında kalacaktır. Fakat böyle büyük bir savaşın anlatılması daha çok yıllar alacak gibi. Tablolar, gösterge değil anlatı işlevi taşıdıkları ölçüde de resimle yazın, savaş anlatılarında daha çok bir araya gelecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/galeri-zilberman-sukran-moral-ile-paris-photoda-grand-palais-paris-13-16-kasim-2014/", "text": "Galeri Zilberman, Paris Photo'da Şükran Moral'den kişisel bir seçkiyle yer alıyor. Bu seçki, sanatçının performans tarihindeki yerine fotoğrafın performansı tarihselleştirme ve anıtsallaştırmadaki rolü üzerinden yeniden bakıyor. Moral'in çalışmaları bugüne has bir aciliyet taşıyor: sanatçıyı gerçek bir sosyal eleştirmen, öncü bir performans sanatçısı ve günümüz Türkiye'sindeki sanatsal ve siyasal ihtilaf ruhunun bir örneği olarak idrak etmek için bu çalışmaların üretildiği zamanı göz önünde bulundurmak gerekir. Şükran Moral Türk çağdaş sanatının çığır açıcı yüzlerinden biridir. Tabuları, gelenekleri, hiyerarşik yapıları ve sanat tarihsel çerçevelere meydan okur. Metodu, ötekinin gerçekliğinin ve fiziksel alanının içine yerleşerek onu tanımaktır. Kurguladığı temsil ve durumların her mecrada farklı yorumlanması sebebiyle performans, video ve fotoğrafı birbirine örer; bunlardan fotoğraf, deneyimseli tarihsele dönüştüren bir vasiyet işlevini görür. 1994 tarihli Üç Kişiyle Evli'de Moral'ın Roma'daki stüdyosunda üç kişiyle 'evlenmesi' İtalya'da bir göçmen olarak onu bekleyen yasal prosedürler üzerine ironik bir yorumdur. Moral'ın sanatsal eylemlerini, resmi ve gayriresmi, kabul edilmiş ya da dayatılmış toplumsal kuralların hakim olduğu kamusal alana algısal düzeneklerde bir çeşit kısa devreye yol açmak amacıyla nasıl kazıdığı dikkat çekicidir. Genelevde (Bordello, 1997), erkekler hamamında (Hamam, 1997), köy meydanında (Üç Kişiyle Evlilik, 2010), akıl hastanesinde (Akıl Hastanesi, 1997) ya da bir morgda (Gasilhane, 1997), nerede olursa olsun, sanatçının bu mekanlarda tutunduğu üslup, dünyayı içeriden tecrübe etme yaklaşımından yola çıkıyor. Moral, bu ölçünleştirilmiş kısıtlamalar ve kesin davranış kuralları gerektiren mekanların içinden idare ettiği zaman gerilime ve bu çevredeki izleyiciden videolarda belgelenmiş reaksiyonlara neden oluyor. Moral'ın kullandığı mekanlardan biri de eşcinsel gece kulüpleri: İstanbul altkültürünün önemli fakat göz ardı edilmiş bir parçası. Onun bu kulüplerde heteroseksüel bir kadın ve bir sanatçı olarak bulunması bir dayanışma eylemidir. Transistanbul (1998) salt onun orada bulunuşunun değil, aynı zamanda onun oranın müdavimleriyle kurduğu ilişkinin bir belgelemesidir. Galeri Zilberman Türk sanatçıları uluslararası alana ve yabancı sanatçıları da İstanbul'un yerel sanat çevresine tanıtmaktadır. Şükran Moral'ın Paris Photo'daki kişisel sunumunun amacı onun sanatını daha geniş bir feminist, politik yüklü, Avrupa çıkışlı çalışmalar geleneği bağlamına yerleştirmek ve onun performansa dayalı icrasını fotoğraf mecrasının belgesel doğasına demirlemektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/islak-kent-wet-city-yusuf-murat-sen-msgsu-tophane-i-amire-kultur-merkezi-13-30-kasim-2014/", "text": "Yusuf Murat Şen'in Islak Kent sergisi, 13 Kasım 2014 tarihinde MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür Merkezi'nde açılıyor. Sanatçı bu sergisinde, dünya metropolü olma arzusuyla şekillendirilen İstanbul'un hızlı dönüşüm ve değişimini, 19. yüzyıldan kalma yavaş bir fotoğraf üretim tekniğini kullanarak, eleştiriyor. Kentsel dönüşüm ve soylulaştırma projelerinin sunduğu yeni yapı ve yerleşim alanlarını içerdiği tüm çelişkileriyle konu eden sanatçı, bu olgunun toplumun çöküşünde ve bireylerdeki psikolojik semptomların belirişinde nasıl meydana geldiğini, deşifre etmeye çalışmakta. Sanatçı doğal, organik ve kendiliğinden oluşmuş olan yerine, legal işgaller sonrası yükselen ve yeni vaatlerle pazarlanan ve korunaklı, elit ve lüks yapıların sunumuyla gelişen yeni ilişki ve sorun ağlarını tespit etme ve sunma adına plaza, avm ve kentsel dönüşüm bölgelerinde defalarca kez arazi çalışmaları gerçekleştirdi. İşte bu yeni ve hayali bir mutlu yaşam vaadiyle pazarlanan yapay ve mekanik yaşam biçimleri, sanatçının fotoğraflarına yaptığı çeşitli manipülatif müdahalelerle Islak Kenti oluşturmaktadır. Böylece Islak Kent, kentsel dönüşümle tekelleşen siyaset, kültür ve sosyolojik yapılar ağında sıkışan bireyin, psikolojik çöküşünü ve toplumsal minvalde yaşadıklarını/yaşananları seyircinin belleğine yerleştirmeyi amaçlıyor. Şen, fotoğraflarının kimya ile şekillenen üretim süreci içinde tekrarlandığında bir daha yeniden oluşturulamaz imajlar kurgularken; uyguladığı teknikler arayıcılığıyla seyircisiyle akışkanlığın, eriyip yok oluşun ve yeniden varoluşun psikolojisini paylaşarak, onları dönüşümün ezici etkileriyle yüzleştirmeyi planlıyor. Böylece sanatçı Fenton'un Ölüm Vadisi fotoğrafındaki sessiz savaş metaforu ile buhran ikonası Göçmen Ananın depresyonunu ıslak zeminde buluşturuyor. Yusuf Murat Şen: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotoğraf Bölümü'nde öğretim üyesidir. Sergi 14-30 Kasım 2014 tarihleri arasında Tophane-i Amire Kültür Merkezi Tek Kubbe Sergi Salonu'nda izlenebilir. The exhibition Wet City of Yusuf Murat Şen will be opened in MSFAU's Tophane-i Amire Cultural Center on 13 November 2014. The artist criticizes the rapid transformation and change of İstanbul, which is being shaped by the desire to make it a world metropolis, using a slow photograph production technic dating from the 19th century. Portraying the new structures and residential areas presented by urban transformation and gentrification projects together with all of their contradictions, the artist tries to decipher how this concept forms in the downfall of society and occurrence of symptoms. In order to determine and exhibit the new relationship and problem networks developed by presentation of protected, elitist and luxurious buildings which have arisen after legal invasions instead of the natural, organic and naturally formed and marketed with new promises, the artist realized countless field works in plaza, shopping center and urban transformation zones. These very artificial and mechanic life forms, new and marketed with an imaginary happy living promise, form the Wet City through the manipulative interventions of the artist on their photographs. Therefore, Wet City aims to place in the viewers' memory the psychological downfall and social experiences of the individual, who is stuck among the political, cultural and sociologic structures which monopolized through urban transformation. Şen, while -through their chemically formed production process of their photographs- building images that are impossible to reproduce, also plans to share with the viewers the psychology of liquidity, melting down and re-existence, hence confronting them with the overwhelming effects of transformation. Therefore, the artist meets the silent war metaphor in Fenton's Death Valley photograph and the depression of Migrant Mother, an icon of depression, on the wet plate. Yusuf Murat Şen: Şen is an academic member in Mimar Sinan Fine Arts University, Photography Dep. The exhibition can be viewed at Tophane-i Amire Cultural Center, Tek Kubbe Exhibition Hall between the dates 14-30 November 2014."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/ritm-okan-ozpoyraz-e-lab-03-aralik-2014-09-ocak-2015/", "text": "Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Okan POYRAZ'ın' RİTM' adını taşıyan sergisi, e lab ve Medical Corner Teşvikiye'de Şeli Art Project işbirliğiyle tüm sanatseverlerle buluşuyor. En çok kullandığımız ve en önemli duyu organlarımızdan biri. Çevremizdeki olayların biricik izleyicisi ; göz... Hele içinde bulunduğumuz çağda kendisine çok fazla önem verilen bir organ... Ancak gözün gücü hala Düşünce Hızımıza ulaşmakta çok yetersiz kalmaktadır. Aynı görme duyumuz gibi, diğer duyularımız da düşünce hızımızı önemli ölçüde etkilemektedir. İnsan denilen meraklı varlık, kendisinin de içinde bulunduğu dünyada karşılaştığı karmaşayı anlamak için onu düzenlemek zorundadır. Anlamlandırma Kaos un Kozmosa dönüştürülmesi ile oluşur. Karmaşık Şeyler algılanabilir; ama anlamlandırılamaz. Çünkü anlamlandırma için belli bir düzen gereklidir. Bütün Düzen ler de belli bir ritme sahiptirler. Aslında bu kadar düzenli bir evrende karmaşa yoktur. Bizim bunu böyle zannetmemizin sebebi; varolan düzenin tüm verilerine sahip olamama durumumuzun, onu bir karmaşa olarak görmemizi sağlamasıdır. Ancak, bütün verilere sahip olsaydık karmaşa olarak gördüğümüz bu durumun, aslında büyük çapta bir düzenin belli bir parçası olduğunu anlamamızı sağlardı. Ritim Mitir, değil midir? İşte bütün mesele bu! demiş."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/10/yeni-babil-walid-siti-galeri-zilberman-12-kasim-2014-10-ocak-2015/", "text": "Galeri Zilberman Walid Siti'nin Istanbul'da gerçekleşecek ilk kişisel sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Aslen Irak Kürdistan'ından olan ve Londra'da yaşayan sanatçının, son dönemlerde üretilmiş ve ilk kez gösterilecek desen, heykel ve yerleştirmelerden oluşan Yeni Babil isimli sergisi 11 Kasım saat 18:30'da açılıyor. Orta Doğu'nun savaşa bağlı olarak değişen ve dönüşen yüzü, sanatçının yaşamını olduğu kadar sanatını da doğrudan şekillendirerek, tüm çalışmalarının ortak hareket noktasını oluşturuyor. Siti, çalışmalarında mecazi dağları, geniş boşluklarıyla coğrafya ve insanın bu coğrafya ile kurduğu doğal bağı, biçimsel olduğu kadar şiirsel bir dizi çözümleme önerileri sunuyor. Dağların, nehirlerin ve geniş boşlukların şekillendirdiği sanatsal pratiği, son dönemlerde insanoğlunun bu doğayla kurduğu, inşa ettiği yapılar ve bu yapılara atfettikleriyle bir başka boyuta evriliyor. Piramitler, ziguratlar ve kulelerle insan ürünü yapıların ortak bileşeni tırmanma, daha yukarıya erişme fikri, en temel yapısal eleman olan merdivenlerle birarada tutunarak belirginleşerek devingen, sonsuz bir edime dönüşüyor. Walid Siti, Yeni Babil'de doğduğu ve büyüdüğü topraklardaki bu yapılara yeniden bakıyor; bu yapıların duyumsal anlamlarını görselleştirmenin yollarını arıyor. Değişen güç yapıları, aceleci gelişme anlayışı özellikle Orta Doğu toplumlarını hoyratça yerinden hala- ederken; bu kitlelerin kırılgan ve belirsiz geleceği, sanatçının kendine has, mecazlarla dolu, yalın ama şiirsel bir dille birbirine çattığı çubuklarla hem göğe hem de kendinden derinlere yansıyor. Walid Siti'nin kendine has plastik dilinin görsel grameri, zamanı iç içe geçirerek, geçmiş ve geleceği birleştiriyor. Bu dertli toprakların yakıcı gerçeğiyle tezat oluşturan bu narin yapılar, güç, fetih ve zafer gibi yıkıcı ve istilacı tutkulara tezat, başka bir gerçekliğin, başka bir maneviyatın izini sürüyor. İzlediği dolambaçlı yollarla, insan ve onun tutkularına uzaktan ve örtük bir bakış gönderiyor. Özenle, sabırla ve ustalıkla birbirine çatılmış yeni kuleler gökyüzüne doğru cılız ama kararlı bir biçimde ilerlerken, bu dönüşme sırasında biçimsel olduğu kadar anlamsal yeni yapı kodları aracılığıyla en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda bir umudu da bir arada tutuyor. Yeni Babil Mısır Apartmanı'nın üçücüncü katındaki Galeri Zilberman'da 12 Kasım 10 Ocak tarihlerinde görülebilir. D. C.; Bajeet Art Foundation, BAE koleksiyonlarının da bulunduğu pek çok kamu ve özel koleksiyonlarda çalışmaları bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/11/30-yil-sergisi-tesvikiye-sanat-galerisi-14-kasim-06-aralik-2014/", "text": "30 yılı geride bırakan, figüratif resim konusunda Türkiye'nin en köklü ve yenilikçi galerilerinden Teşvikiye Sanat Galerisi, 14 Kasım 6 Aralık 2014 tarihleri arasında, geçtiğimiz ay ilki gerçekleşen 30. Yıl sergilerinin ikincisini izleyici ile buluşturuyor. 30. Yıl Sergisi IIde galerinin uzun serüveninde önemli yeri olan yabancı sanatçılar yer alıyor. Alfred Hrdlicka, Andy Warhol, Antonio Segui, Bahram Hajou, Benjamin Demeyere, Bente Christensen-Ernst, Clem Peltier, Corneille, Enrico Baj, Ivan Loubennikov, John Chamberlain, Maria Filopoulou, Nick Andrews, Olivier O. Olivier, Pat Andrea, Richard Serra, Roberto Matta, Salvador Dali gibi dünyanın önde gelen isimlerinin resimden serigrafiye uzanan üretimlerinin yer alacağı bu sergi, bir taraftan çağdaş sanat dünyasının sınırsız üretimine, diğer taraftan da Teşvikiye Sanat Galerisi'nin zengin belleğine bir bakış atmayı hedefliyor. Dünya çağdaş sanatının önde gelen isimlerinin görülebileceği 30. Yıl Sergisi II 14 Kasım'dan itibaren görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/11/black-white-december-22-2014-linus-galleries/", "text": "The intrigue of black and white images has never faded. They force us to focus on the composition and subject within a given piece. In this call for entries share with us any of your monotone renditions utilizing this timeless technique. All entries of Black & White or any Monochromatic approach will be considered. Calls are open to all local, domestic, national and international professional and amateur artists. All art mediums will be considered in this call for submissions, from photography, wall sculpture, fabric, mixed media, all paintings and drawings including, oil, acrylic, pastels, ink, graphite, etc. Sizes up to 12 feet are acceptable. Work must be able to be hung on a wall to be considered for the live exhibition. Freestanding 3D artworks will be displayed online only. We are now accepting video and poetry entries for online shows. Accepted entries for this online exhibition will be judged again in the coming months for a collective live exhibition at our Los Angeles gallery. The artists will be asked if they wish to submit their artwork for the collective exhibition, which is not a requirement to being a part of the online exhibition. Cost: $35 for 3 entries, $5 for additional entries. All submissions must represent the actual artwork as closely as possible. If your work is misrepresented in any way meaning the picture diverges greatly from what the work actually looks like in color, shape, or dimensions etc., we reserve the right to refuse to hang the artwork if it should be chosen for a live show. If you are searching for a gallery that will showcase your Black & White art and Monotone art then submit to our art contest for a chance to be part of our juried exhibition art show. Keep checking back for new new art calls."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/bold-native-film-gosterimi-tepebasinda-36-sofra-19-kasim-2014/", "text": "Asurelerin komsularla paylasildigi Muharrem Ayi ve Dunya Vegan Ayi`nin ust uste geldigi bu gunlerde asuremizi paylasip radikal hayvan ozgurlugu mucadelesi hakkindaki ilk kurmaca film Bold Native`i izleyelim diyoruz. Spartacus'ün ve zamanın afaroz edilmişlerinin yaptığı gibi kolezyumlardaki seyircileri günlük canlı vahşet yayınından koparmak ya da 17. yüzyıldaki ayaktakımından oluşan aşağı kitleyi, üçkağıtçıları, cadıları, delileri, haydutları ve aylak aylak dolaşan bütün yoksulları yani kısacası varlığıyla sömürge ve hanedanlık düzeninin tüm suçlarını ifşa edecekleri, tüm mağdurları kurtarmak pahasına yapıyorlar bunu. Bu bir örgüt de değil, bir felsefedir. Kurmarhanelere ve tüketici fiyat endeksine korku salan bir felsefe; özgürlüğün empatinin bir belirtisi olduğu düşüncesi, yeryüzündeki her canlının her göz yaşının, özleminin, çığlığının, acısının, terk edilmişliğinin bir anlamı olduğu hakikati. -Bütün yiyecekleri para kullanmadan, marketteki-manavdaki israfa müdahale ederek topluyoruz. Hep birlikte ücretsiz yiyoruz ve de sofraya hayvan sömürüsünü dahil etmiyoruz. Friganlık oley! 🙂 -Evinizde bulunan ve kullanmadığınız malzemeleri de bekleriz. Sıvı yağ, sarımsak, salça, un her zaman makbule geçer. -Evde fazla varsa hafif-melamin tabak ve boş yoğurt kabı vs lazım 🙂 -Ayrıca diğer günlerde siz de kendi yiyeceğinizi köşe başındaki marketin-manavın atmak üzere ayırdıklarından ve yakınlardaki restoran/otellerin mutfaklarında veya masalarında atılmayı bekleyenlerden kotarsanıza? Her gün her öğün sisteme arka kapıdan dalmaca! Every wednesday from 15:00 to around evening, Food Not Bombs Istanbul holds a public meal to share food with hungry people, address unnecessary waste, and make a statement about non-violence in relation to all living creatures at given address in the end. Join us on this Wednesday for FREE, DELICIOUS, VEGAN Sofra ; good company and great conservation! Learn more about hunger, poverty, freeganism and solidarity bring your friends and your appatites! The serving location is in front of Teneffüs / Kahve Sanat ve Bağzışeyler Cafe in Tepebaşı. We will have a banner in the beginning of the street, so you won'T miss us! Prep will start at 15:30 at Teneffüs Cafe, if you are interested in doing prep for this serving, please come there!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/dostlarimiz-venus-sanat-galerisi-22-kasim-03-aralik-2014/", "text": "Şehrin kalabalığında kimi sokakta kimi evimizde onlar dostlarımız hem de can dostlarımız hayvanlar. Hayvan dostlarımız adına düzenlediğimiz bu sergi ile bir parçada olsa katkımız olsun istedik. Katılımcılar yanlarında kedi ya da köpek maması getirecekler bizlerde bu mamaları hayvan barınaklarına ulaştıracağız. 22 Kasım 3 Aralık 2014 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek sergi farklı disiplinlerde çalışılmış hayvan temalı resimleri içeriyor. 31 Sanatçının katılımıyla gerçekleşecek sergide eserleri yer alan sanatçılar; Adnan Başer, Alev Demirkesen, Ali Naki İlhan, Ayşe Yavuzdoğan, Belma Demir Akdağ, Bilge Akon, Deniz Tokgöz, Deniz Uluçay, Elif Çatak, Ender Dikmen, Ercan Günay, Harika Ören, Leyla Gürsözer, Mücella Aşkan, Natali Aydar, Nehir Erişmen, Nilgün Kıztan, Onur Aras, Saliha Gümüş, Saliha Yücel Karslı, Sevil Sağlam Tekin, Suna Atalı Er, Songül Aydoğan, Şenim Erkan, Tülay Sayılgan, Ülkü Cılızoğlu, Yavuz Saraçoğlu, Yusuf Ermez, Z. Deniz Özmen, Z. Nesligül Eryıldırım, Zarife Kara Alemdar' dır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/dwelling-rio-de-janiero-private-view-guler-ates-marcelle-joseph-projects-27-november-2014/", "text": "Marcelle Joseph Projects proudly presents Dwelling: Rio de Janeiro, a solo exhibition of new work created by London-based Turkish artist Güler Ates during a month-long residency in Rio de Janeiro earlier this year. The new work consists of two videos, film stills, photographs, a sculptural work and a recreation of a performance that premiered at the Museu de Arte do Rio in Rio de Janeiro in March 2014. In line with Güler's prior time-based practice, her new work explores nuances of identity politics as seen through the lens of the artist's own experiences of cross-cultural displacement as a woman born in Eastern Turkey but raised in a shantytown in Istanbul. This personal experience inspired her new performative work entitled Dwelling where a 21st century woman fully covered in swathes of silk reminiscent of a veil with all its contemporary Western readings walks down the streets of Rio, alongside local residents, with dozens of miniature hand-painted and individually lit favelas attached to the train of her costume. Ates explains, I wanted to move a shantytown from Istanbul to different locations in Rio de Janeiro so people can see it in a different perspective and relate to their own experiences in their own country or debate about the global housing issue. This juxtaposition of Middle Eastern exoticism and vernacular architecture are common themes in Güler's practice."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/genc-etki-14-kav-genc-sanat-19-kasim-13-aralik-2014/", "text": "Evrensel bir dil olan sanata katkıda bulunmak; bunu da eğitime destek için bir araç olarak kullanmak üzere kurulan Kılınçarslan Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı, bünyesindeki KAV Sanat Galerisi ve KAV Genç Sanat'ta gerçekleştirilen etkinliklerle çalışmalarını sürdürüyor. KAV Genç Sanat, sergilerden elde edilen geliri maddi olanaklardan yoksun ancak öğrenim hayatında başarılı öğrencilere aktarıyor ve genç sanatçılara destek vermeyi sürdürüyor. KAV Genç Sanat, Genç Etki 14/Tripart 14 sergisiyle farklı şehirlerden 3 sanatçıyı, Şenol Bora, Mustafa Kula ve Sema Öcal'ı, Ankara'da sanatseverlerle buluşturuyor. Genç Etki 14/Tripart 14 sergisinde, Şenol Bora heykellerinde Koçbaşı simgesini Türk hayvan üslubunun en karakteristik üslubu olarak ele alıyor ve çağdaş batı sanatı anlayışında kendi kültür öğelerimizi farklı biçim, form ve üslupla yorumlayarak izleyiciye sunuyor. Mustafa Kula, bedenin sınırlarının zorlanması ve nesnelerle ilişki durumundaki çalışmalarını, amorf bir yapıyla yansıtırken, ürettiği bedenleri, post-sürreal kavramı içinde inceliyor. Sema Öcal ise düşün ve gerçeğin, doğrunun ve yalanın, iyinin ve kötünün, birbiri içine geçen, birbirini iten ve çeken tüm kurgu, olay ve olguların armoni ve bütünlüğünü hedef alarak, plastik öğelerin kurgulandığı yeni bütünlükler ve anlamlar ilişkisi yaratmayı amaçlıyor resimlerinde. Genç Etki 14 / Tripart 14 Sergisi, 13 Aralık 2014 tarihine kadar Pazar hariç her gün 10:00 18:00 saatleri arasında KAV Genç Sanat'ta ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/karanlik-isigi-cevreler-kader-genc-akademililer-sanat-merkezi-21-kasim-20-aralik-2014/", "text": "Kader Genç'in bu cümleleriyle izleyiciye sunduğu üçüncü kişisel sergisi ''Karanlık Işığı Çevreler'' tarihsiz bir zamanın akışında, bütün bir insanlığın çağlar boyu taşıdığı dünyevi yükü, ressamın içsel dünyası ile buluşturuyor. Aydınlık ile karanlığın içiçe geçtiği bir kurguda, peyzajların ve imgelerin eşlik ettiği otoportreler, izleyiciye kendi benliğinde var olan hayata dair hesaplaşmaları, sorgulamaları ve yüzleşmeleri hatırlatarak, resimde sonsuz bir keşif alanı sunuyor. 21 Kasım 20 Aralık tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilecek bu sergiye, tüm sanatseverler davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/seref-aksit-atolye-gunlugu-2-nezihe-bilen-ates/", "text": "Nezihe Bilen Ateş: 1970 Adana doğumluyum. Ailemde sanatla ilgilenen kimse yoktu ama resim yapma duygusu bende hep vardı. Sanırım her şeyi kendi içinde yaşayan bir insan olmamdan dolayı sezgisel olarak resim yapmayı kendim için bir çıkış yolu, bir ifade biçimi olarak benimsedim. Benim için başka bir yol da yoktu. 70'li yılarda önümde ya bir oyuncak ya da kuru boya ve resim defteri olurdu, ben de bol bol çizmeyi tercih ettim. Ortaokulda dolap kapaklarının içine çizdiğim insan figürlerinden dolayı resim öğretmenim Senin ne kadar rahat bir elin var. demişti. Tabi o zamanlar bunun iyi bir özellik olduğunun farkına varacak bilinçte ve yaşta değildim, ne demek istediğini tam anlayamamıştım. İlerleyen yıllarda resim, hayatımda daha çok yer kaplamaya, daha profesyonel ve ciddi bir uğraş halini almaya başladı. Bu yüzden de profesyonel sanatçılarla çalışma ihtiyacını hissetmeye başladım. 1994'ten itibaren Ressam Mehmet Kaçan'la ve Gönülgül Sevim'le çalıştım. 2003 2006 yılları arasında Ressam Mustafa Dulda ile çalıştım ve onun asistanlığını yaptım. Sonrasında Serap Özer ve Reyhan Ayrer ile resim çalışmalarına devam ettim. Şu anda profesyonel olarak kendi atölyemde sanat hayatımı sürdürüyorum. N. B. A.: Sosyal yaşam içinde kendini ifade etmeyi pek sevmeyen, içe dönük, her şeyi kendi içinde yaşayan bir insanım. Sanırım resim, dışarıyla bire bir ilişki kurmadan kendimi ifade edebilmenin, iç dünyamı dışa vurabilmenin korunaklı bir aracı olarak hayatıma girdi. N. B. A.: Tabii ki her insan gibi müzik dinlemeyi severim. Çalışırken o andaki Mooduma göre her türlü müzik dinlerim. Müzik, çalışırken daha çok fonda bir eleman olarak dursa da normal zamanlarda hayatımda hep yeri olan, olmazsa olmazlarımdandır. Farkında olmadan resimlerime de etkisi olduğunu sanıyorum. N. B. A.: Sanatın tüm alanlarının doğal olarak birbirileriyle etkileşim ve ilişki içerisinde olduğunu düşünüyorum. Her biri diğer alanlardan beslenerek gelişir. Ben de edebiyatla ve tiyatroyla, özellikle de yaptığım dramatik ve insan odaklı işler dolayısıyla beni fazlasıyla etkileyen, besleyen sinemayla daha çok ilişki içerisindeyim. Sanırım resimlerimdeki filmlerden alınmış sahne etkisine, sinemanın katkısı çoktur. N. B. A.: Duyguyu nasıl doğru ifade edeceğime yönelik sorunsallar ve cevapları beni bu tarza doğal olarak yönlendirdi. Yani profesyonel ekip yardımıyla ya da birtakım kurgusal, teorik nesnelerle sanat laboratuarından çıkmış bir teknik değil. N. B. A.: Evet tekniğim biraz farklı sanırım. Resim neyi isterse onu veriyorum malzeme olarak. Kullanmak istediğimden çok resme duyguyu daha iyi verebileceğim malzemeyi o anda tercih ediyorum. Kısacası malzemeyi resmin kendisi çağırıyor. Ş. A.: Yani konu ve figürlerinizdeki duygu yoğunluğu sizi yönlendiriyor. N. B. A.: Teknik ve malzeme ile kendimi sınırlandırmayı ve teknikte boğulup kalmayı sevmiyorum. Teknik, yapmak istediğiniz şey için sadece bir araçtır, diğer tüm malzemelerde olduğu gibi. Malzemeye ya da tekniğe takılarak ana temadan uzaklaşma ve resminizi kuru teknikten ibaret duygusuz bir hale getirme tehlikesi her zaman vardır. Resim madem bir dil ve ifade biçimi, o zaman o dile ve söyleme uygun bir tekniği ve malzemeyi kendisi çağırır zaten. Elbette tercih ettiğim, kullandığım ve elimin daha alışkın olduğu bazı teknikler var. Her resim doğal olarak kendi malzemesini üretir. Tekniğe çok takılı kalmanın üretimi gerilettiğini düşünüyorum. N. B. A.: Zaten Mood Duygu-Durum sergisinin ana teması insanın sosyal hayat içerisindeki duygu- durumları, psikolojisi ve açmazlarıydı. Evet, dediğiniz gibi çözümleme yerine bir çözülmeden bahsetmek daha doğru olabilir. Gün boyu insanlar içindesiniz, hayatımızda tekdüze ya da gün boyu tekdüze yaşamıyoruz. Gitmek istiyoruz, boşluğa bakıyoruz, çok bunaldığımızda gözümüzü kapatıyoruz vs. Bunları yapmadım diyen bir insan var mıdır? Herkes bu duygu durumlarını mutlaka yaşıyor. Ben bu durumları bir resim karesinde nasıl ifade edebilirim, nasıl resmedebilirim diye çaba sarf ettim. Sergiyi izleyenlerden resimlerde kendimi gördüm, kendime benzettim, diyenler oldu. Bu, beni mutlu etti. Beni etkileyen farklı okumalar ve gözlemler yanında, evet birkaç işimde de film etkileri, hatta bazı film kareleri vardır. Mesela ölmüş biri... ama benim gözümden ölü çıkmıyor o! N. B. A.: Evet resimlerimde mekan duygusu genellikle yoktur. Ele aldığım konular mekandan bağımsız ve genel insani olana göndermeler içerdiği için burada mekan önemini kaybetmektedir. Bütün duygu durumları sonsuz bir boşlukta ve sadece kendisiyle ilgilidir. Zamansız ve her ana ilişkindir, bu yüzden de mekansızdır. Mekan, zamana işaret eder ve kendine aitliğin önüne geçip temaya hakim olabilir. O yüzden de resimlerimde genellikle mekan tercih etmiyorum. N. B. A.: Atölye benim için huzur ve sığınak demek. Üretmek ve kendimle başbaşa kalabilmek için bir mabet. Çalışma saatlerim çok düzenli değildir. Ortalama bir saatim yoktur. Her an çalışmaya başlayabilirim. Neticede sanatçısınız, memur değil. Çalışma beyinde başlıyor, tuval ve kağıtta son buluyor. Mood serisine yaklaşık bir yılda hazırlandım. Hemen hemen sergi teklifinin geldiği günden, serginin açıldığı güne kadar her gün çok yoğun bir çalışma temposu içerisinde oldum, diyebilirim. N. B. A.: Aslında ben şuna inananlardanım, resim yapan çok, ressam az. Resim yapmak kolay ama sanat yapmak çok zor! N. B. A. : Gerçekten şunu yaptım, bunu da yapayım, ondan sonra bu temaya geçeyim diye bir kaygım ve uğraşım yok. O dönem düşünsel veya hissi olarak yoğunlaştığım şeylerle tema kendiliğinden beliriyor, oluşuyor. N. B. A.: İstanbul sanat ortamını çok kaotik ve gergin buluyorum. Fazlasıyla çelişkiler içeren, trendler peşinde koşan, oturmamış bir sanat ortamı. Daha çok da rüzgara göre yön değiştiren, kaliteden çok trendi hedefleyen bir piyasa. Henüz sanat tüketmenin bir yaşam biçimi haline gelmediğini ve yaygınlaşmadığını söyleyebilirim. Sanat tüketimi tarafı ayrı bir facia... Maalesef, marka bir çanta ya da elbise almanın bir sanat eseri almaktan daha değerli olduğu bir ülkeyiz hala. Sanat tüketmenin toplumların kültür hayatında ve gelişimindeki önemi ve değeri ülkemizde henüz yeteri kadar anlaşılabilmiş değil. Bu yüzden sanat üreten insanlar da birçok sıkıntılar yaşamakta. Sanat üretimi ve tüketiminin, sanat borsasının daha çok İstanbul'da belli oranlarda da Ankara, İzmir gibi metropol şehirlerde oluşmuş olması, metropollere uzak şehirler için de bir handikap oluşturmakta. Sanatın henüz evlere yeterince girmiyor olması, alınıp satılıyor olmaması, sanatın sadece evlerimizi ve duvarlarımızı süsleyen bir nesne olmadığının, ciddi bir yatırım aracı olduğunun yeterince idrak edilmemiş olmasının bir sonucu olarak bu şehirlerde yaşayan sanatçıların, sanatın merkezlerine göç etmesi sonucunu doğurmakta. Unutmamak gerekir ki tüketilmeyen bir şeyin üretimi hiçbir şey ifade etmez. Sanat eseri tüketmek bir statüdür ve diğer tüm statülerden daha seçkin ve saygındır. N. B. A.: Öncelikli dileğim objektif, bilinçli ve üretime saygılı bir piyasa oluşması. Galerilerin, müzayedelerin koordineli çalıştığı, sanatçıyı ötelemeyen ve ezmeyen, hak ettiği değeri bulmasını sağlayan bir piyasa. Ayrıca bilinçli, ne istediğini bilen manipülasyonlarla hareket etmeyen bir sanat tüketicisi. Ş. A.: Paylaşımlarınız, ikramlarınız ve keyifli sohbet için teşekkür ederim. N. B. A.: Zaman ayırdığınız ve kendimi ifade etmeme olanak verdiğiniz için teşekkür eder iyi çalışmalar dilerim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/17/the-second-experiment-degartlab-12-aralik-2014-31-ocak-2015/", "text": "Değartlab, bizlere düşlerimizi, gerçeklikte karşımıza koyabileceğimiz, sanatta deneysellik ve disiplinler arası deneyimleme yaşatan alternatif bir mekandır. Sanatçı değartlab da kendini özgürce ifade eder ve ortaya koyduğu çalışma artık onun gerçekliğidir. Değartlab olarak biz, sanatçıya laboratuar ortamı sunarken, kendisini ifade etme özgürlüğünün yanı sıra, deneysel yaklaşımlar ve imkanlar sunarak sanatçının ve izleyicinin bu farklı ortamda bir araya gelişinin de apayrı bir bakış açısı olarak değerlendiriyoruz. Değartlab, sanatı izleyiciden ayrık değil, bir bütün içinde izlenmesini sağlayabilen yenilikçi bir yaklaşımın Eskişehir'de ki öncüsüdür. Tamamen gönüllülük ve gönül birliği ile hareket eder ve misyonu sürdürülebilir bir sanat anlayışı gütmektir. değartlab'ın bu anlayışı doğrultusunda açılan ikinci sergi '' the second experiment'' olarak belirlenmiştir. Yiğitcan Alper, Şemsi Altaş, Tayfun Gülnar ve Tahsin Ulusoy'un son dönem çalışmalarını kapsar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/18/meltem-yakin-uldes-sanat-algisinda-donusum-coplukteki-sanat-eseri/", "text": "Sanatın sermayeyle doğrudan ilişkisinin sıkça sorgulandığı ve sanata dair geriye ne kaldığı konusunda haklı şüphelerin oluştuğu günümüzde, sanatçı Efe Işıldaksoy, Kafalar Hep Karışık isimli projesiyle sanat eserinin ve sanatçının değerine dair ölçütlerin gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Bu minvalde Işıldaksoy da, sanat piyasasının yukarıda sözü edilen çarklarının dışına çıkamayan sanatçılara karşı tavrını Para kazanmak için yapılan sanatın temasını anlatmayın bana da sanatı sanatçılardan kurtarın. Böylesi daha iyi olacak sözleriyle ifade ediyor. Sanatı sanatçılardan kurtarmak için de öncelikle kendisi saygın sanatçı kimliğine bürünmekten özenle sakınıyor. Işıldaksoy'un, modern toplumda her türlü başarının en temel göstergelerinden biri olarak görülen ticari başarıyı reddederek, bu şekilde bir saygınlık ve başarı kazanmamak için elinden geleni yaptığı görülüyor. Örneğin, projenin dünya çapında gördüğü ilgi üzerine, galerilerin alışıldık asimilasyon reflekslerinin devreye girerek, Işıldaksoy'un işlerini derhal koleksiyonlarına dahil etme çabasına sanatçı esprili bir dille Sevgili sanat galerileri, çöpten işlerimi alan arkadaşlara abuk sabuk para teklifleriyle gitmeyin, zaten attıklarım çöp, değeri yok... sizleri çöp başında kısa uzun çöp çekerken görme ihtimalini sevdim ben şeklinde yanıt veriyor. Elbette saygısızlık değil Işıldaksoy'un arzu ettiği; bilakis sanatçının, esas derdim saygı, kendi eserime 'saygısızlık' göstererek aslında hepimizin ihtiyaç duyduğu saygıyı sorguluyorum sözleri sanat/sanatçı/sanat yapıtı kavramlarının algılanması, yorumlanması ve konumlandırılması sürecini bütünüyle tersine çevirerek eleştirdiğini gösteriyor. Burada bahsedilen saygı, bir sanatçıya gösterilen saygıdan çok, özünde temel insani değerler bağlamındaki saygı ve bu açıdan Işıldaksoy'un karşısında durduğu sanat piyasası yeterince ünlü olana dek, zaman zaman sanatçıya en büyük saygısızlığın yapıldığı yer olabiliyor. Ancak tekrar vurgularsak, Işıldaksoy Hepimizin ihtiyaç duyduğu saygıyı sorguluyorum derken sadece sanatçılardan bahsetmiyor, her alanda insanın insana karşı saygısızlığı onu rahatsız ediyor. Sanatçının, kapitalist sistemin adaletsizliğinin yaşamın tüm alanlarına sirayet etmesinden; sanatın da bu alandaki özelleştirilmiş konumundan duyduğu rahatsızlığı ifade eden ekmeğini çöplerin içinden çıkaran insan, sanat demeye başladığında uygarlaşacağız... ya da kimse çöplerin arasında ekmek aramadığında sözleri onun sanatı yaşamdan bağımsız bir kavram olarak görmediğini ve bağlantılı olarak sistemdeki eşitsizliğe hizmet eden bir sanata karşı olduğunu gösteriyor. Proje süresince çöplerden yiyecek toplamak zorunda olan çocukları çok daha iyi anladığını ve son nefesine kadar sokakta yaşayan çocuklar ve hayvanlar için elinden geleni yapacağını belirten sanatçı, projeyle ilgilenen insanlarda bu açıdan da bir farkındalık yaratmış oluyor. Öte yandan resimlerini çöpe atabilmesi Işıldaksoy'a vazgeçemem dediği birçok şeyden aslında rahatça vazgeçebileceğini göstermiş. Böylelikle bu proje, kapitalizmin insanın sahip olma arzusunu devamlı kamçılamasına karşı bir reddedişin mümkün olabileceği iddiasını da taşıyor. Yürürlükte olan sanatsal ölçütlerle ilgili Dubuffet şöyle söylüyor: Sıradan insanların kafalarına, alışılagelen kültürel biçimlendirme yollarının sanatsal yaratı için tek kabul edilebilir yollar olduğu fikri yerleştirilecek yerde, kendi başlarına, kendi istediklerine uygun, yeni ve görülmedik biçimlendirmeler, kendi hamurlarının doğasına uygun kalıplar bulmaları önerilip teşvik edilseydi, sanırım pek çok kişinin kendisini sanatsal yaratıya verdiğini görürdük. Onları ürkütüp caydıran, sunulan kalıplardır. Bu yüzden vazgeçiyorlar. (Dubuffet, 2010, s. 20) Işıldaksoy da sanatın ekmek, su gibi zaruri bir ihtiyaç olmadığını, fakat insana fevkalade katkı yaptığını; sanatın insanın doğasında bulunduğunu; herkesin sanat konusunda yeteneği olduğunu düşünüyor. Bu düşünceden hareketle, sanatçı arzu eden herkesin katılmasına izin vererek projenin etki alanının genişlemesini sağlıyor. Böylece sanatı salt bireysel bir üretim olmaktan çıkarıp, insanlararası iletişimi ve yaratıcılığı artıran, manevi yönü ağırlıklı karşılıksız bir paylaşım aracı haline getiriyor ya da tam tersinden bir bakışla insanlar arasındaki paylaşımı sanat haline dönüştürüyor. Hatta projenin amaçlarından biri, sanatın çoğunlukla yaşamın dışında; ancak belli bir kesimin vakıf olabildiği, pek çok insan için dokunulmaz bir alan olduğu yönündeki genel kabulün dışına çıkmak ve bireysel üretimi toplumsal bir paylaşıma dönüştürmek olduğundan Işıldaksoy insanları projeye davet ederken yaptığınız resmi, heykeli, çektiğiniz fotoğrafı, şiirinizi, yapabildiğiniz en güzel yemeği, el emeği bir örgüyü, dilerseniz kısa bir performansınızı oradakilerle karşılıksız paylaşın. Eserinizi almaya veya sizi dinlemeye/izlemeye gelenlerle tanışın, diyor. Projeye katılan insanlar Işıldaksoy'un tahmin ettiğinden de geniş bir çeşitlilikte paylaşımda bulunmuşlar. Çöpe atılanlar arasında resimlerin dışında demo, fotoğraf, el yapımı kolye, yüzük, on dört yıl önceden kalma bir ilk puzzle, el yapımı tişört, pasta, börek, heykel, el yapımı defter, yazarın kendi kitabı, hatta bir papyon dahi var. Sanata ihtiyaç duyan bireylerin azalmasından, sanatın yok olduğundan yakınan Işıldaksoy, projesiyle sanat-insan-yaşam arasında parasal gücün geçerli olmadığı mütevazı bir bağ kurmaya çalışıyor. Ancak elbette Işıldaksoy dünyanın şu andaki koşullarında herkesin paraya ihtiyacı olduğunu ve düzenin dışında kalabilmenin zorluğunu kabul ediyor. Sanatçının sıkıntısı ülkeyle, günümüzle değil; daha çok kapitalist sistemle ve dünyayla alakalı. Afrikalı aç bir çocuğun fotoğrafını çeken fotoğrafçının, akşam gidip de sanat galerisinde, partide kadeh tokuşturmasının kendisini rahatsız ettiğini; yoksa elbette sanatçının eserini satacağını, bu konuda bir derdi olmadığını söylüyor. Yapıtını sokağa atan ilk sanatçı Işıldaksoy değil. Benzer bir proje daha önce Adam Neate tarafından gerçekleştirilmiş. 1997 yılından itibaren, artık atölyesine sığmayan resimlerini sokağa bırakmaya başlayan Neate de, sanatın galerilerle sınırlı olmaması gerektiğini düşünüyor ve sanatın her yerde var olabileceğini göstermek istiyor. Ancak Işıldaksoy sanatın kapitalist sistemin bir parçası olmasına karşı çıkarken, hali hazırda çağdaş sanat piyasasının popüler ve iyi para kazanan isimlerinden biri olan Neate daha çok sanat eserinin görünürlüğü ve ulaşılabilirliği üzerinde duruyor. Dolayısıyla iki sanatçının eylemleri arasında benzerlik bulunsa da felsefeleri farklı. Sonuç olarak yüksek sanat kategorisine meydan okuyan bir postmodern dönem işi olarak Kafalar Hep Karışık projesi sanat ve toplum arasındaki kopukluğu, sanat yapıtının doğrudan kapitalist sistemin hizmetinde bir meta haline gelmesinin yarattığı düşüncesi üzerine temelleniyor. Julian Stallabrass Sanat A. Ş. adlı kitabında insanların çoğu, sanat eserlerini yatırım kadar, manevi tatmin ve saygınlık kazanma niyetiyle de alır (2013, s. 98) diyor. Işıldaksoy ise, hem kendisine hem projeye katılanlara paranın adının geçmediği bir alan oluşturarak, alım gücünün yarattığı söz konusu manevi tatmini veya saygınlığı engelliyor. Sanatçı tüm proje boyunca değer kavramının aslında neyi ifade ettiğini sanat yapıtının değeri üzerinden giderek sorguluyor ve yapıtın veya sanatçının değerini insanlığın değerleriyle bağlantılandırarak sanatı bireysel bir eylem/üretim olmaktan çok, doğrudan insanlar arasındaki bir etkileşim aracı olarak kullanıyor. Öte yandan kinayeli bir biçimde söylediği, Çok sevdiğim eleştirmenler hiçbir şekilde resmimi eleştiremiyor, çöpe atılan bir resim eleştirilemiyor, sözleri, sistemin uzantısı olarak gördüğü eleştirmenleri de kendi çizdiği alanın dışında tuttuğunu gösteriyor. Işıldaksoy, çöpe atıldıkları için genel ölçülere göre değersiz, öte yandan parayla satın alınamayacak oldukları için paha biçilmez işler ortaya koyarak ileride daha kapsamlı olarak incelenmesi gereken önemli bir proje gerçekleştirmiş oluyor. Not: Bu metin Dokuz Eylül Üniversitesi'nde bildiri olarak sunulmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/18/purgatorio-cigdem-akin-galeri-bu-21-kasim-2014/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/20/camurun-fisildadiklari-esra-vardar-argun-derinlikler-sanat-merkezi-20-kasim-13-aralik-2014/", "text": "Sanatçı, 1970 yılında İstanbul'da doğdu. Sanata olan ilgisi daha çocukken onu resme ve plastik sanatlara yöneltti. Marmara Üniversitesi İşletme fakültesini bitirdi ve işletme eğitimine Amerika'da devam etti. 1995 1999 yılları arasında bir işletmecinin Sanata en çok yaklaşabileceği alan olan Reklamcılığı seçti ve dört yıla yakın bu alanda çalıştı. 2002 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Heykel Bölümünü kazanarak pek çok eseri ile çeşitli sergi ve yarışmalara katıldı. Heykel bölümünü ikincilikle bitirdi. Sihirli Ellerde çocuklar ve yetişkinlerle sanatın ve yaratıcılığın sonsuzluğunu keşfetti. Yeşilyurt Spor Kulübü Yaz Okullarında yüzlerce 5-10 yaş gurubu çocuğa yaratıcılıklarını geliştirecek atölye çalışmaları yaptırdı ve Sanat Eğitmenliği yaptı. Esra Vardar Argun evli ve iki çocuk sahibidir. Çamuru elime alıp yoğurmaya başladığımda içimi büyük bir heyecan kaplar. Aslında bazen kafamda tasarladığım ve eskizini kağıda çizdiğim bir form önümde dururken, bir anda çamurun içinde bir heykelin görüntüsü beliriverir. Çamur adeta bana nasıl bir heykel yapmam gerektiğini fısıldar gibidir. Bazen sadece elime çamuru alır ve yoğurmaya başlarım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/20/istanbul-resimleri-faruk-cimok-peker-sanat-20-kasim-18-aralik-2014/", "text": "Faruk Cimok bu son dönem çalışmalarıyla, günlük yaşamdan kesitleri, evrensel sanat imgesine dönüştürerek döneminin en güzel örneklerini çok figürlü, çok boyutlu çalışmaları ile sanatseverleri buluşturuyor. Sanatçı için bu kenti resmetmek aynı zamanda yaşadığı ana, mekana, çağa tanıklık etmek, yıllar sonrasına hatırlanacak görüntüler bırakmak anlamına da geliyor. Kompozisyonlarında olabildiğince doğal algılamalara ve gerçek görüntülere yer veriyor. Nesnel bir biçimde algılanıp ortaya koyulan bu görsel gerçeklik, Cimok'un resimlerinde yerini şiirsel bir anlatıma bırakır. Daha önceki çalışmalarında modern kent yaşamına ve onun getirdiği yabancılaşmaya karşı belirlediği hicivsel tavır burada yerini daha çok anlatımcılığa ve belli oranda objektif bakış açısına bırakıyor. Yaşadığı zamana sadık kalarak, çevresinde gelişen günlük hayattan yaşam kesitlerini, keskin bir gözlem gücü ve nostaljik bir hava ile tuvaline aktaran Sanatçı'nın resimlerindeki strüktürel doku, pentür dili ve boya kullanım tekniğinde bu nostaljik havayı destekler niteliktedir. Cimok'un yapıtlarında teknik duyarlılık, evrensel ölçüt ve kurallar ağır basar. Malzemeye dayalı kendine özgü yöntemler kullanarak özel bir teknik geliştiren sanatçı eserlerinde empresyonist renk ışık anlayışı ile klasik bir çizim ustalığını birleştirmiştir. Resme olduğu kadar çizime, kompozisyona, ton ve renklere biçimlerin sağlamlığına ve kalıcılığına özen göstermiştir. Kırmızılar ve sarılar içinde patlayan renkler resmin genel özelliklerini oluşturur. Desenin resmin gerçek temeli olduğunu savunan sanatçının resimlerinde altyapı, resminin değerini önemli kılan en belirgin özelliklerden biridir. Kompozisyonlarında resmettiği tarihi eser ve yapıtlarını yaşamdan soyutlayarak yorumlamanın olanağı olmadığına inanan sanatçı, bu mekanları insan-mekan ilişkisi içersinde tuvaline aktarır. Ona göre aksi takdirde hayatın içinden yaşayan resimler olmaz, resim kuru ve durağanlıktan öteye gidemez. Şimdiye değin sergilediği resimlerde insanın hiçbir koşulda çevresinden, doğadan ve bütün bunların oluşturduğu yaşam bütünlüğünden soyutlanamayan bir varlık olduğunu vurgulayan Cimok'un yapıtlarında sanatsal ve toplumsal gerçek iç içe kaynaşmıştır. Resimlerinde toplumsal ve humoristik bir anlatım hakimdir. Figür tiplemelerinde karakterlerini, yapıtları işe uygun bedensel bir hareket, mizaç ve bakış doğrultusunda şekillendiren sanatçı, yüksek gözlem gücü ile yaşamı an ve an gözlemleyerek o ana denk gelen insan-mekan ilişkilerini can alıcı nüanslarla tuvaline aktarmaktadır. Sanatçının yaşamını anlamlı kılan kesitler, resimlerdeki bu ayrıntılarda gizlidir. Çünkü gerçek bir sanatçı yapıtına her zaman yaşadığı dönemi aynı zamanda da ruhunu koyar. Resimlerindeki figürler karakterin, oranların, volüm ve planların derinlik, uzaklık gibi kavramların gölge ışıkla doğru olarak verilmesini öngören sağlam plastik değerleri içermektedir. Belgesel nitelikli, tarihi mekanlardan çalıştığı kompozisyonlarda resmin iç öğelerini tesadüfle değil bilinçle kurgulayarak sağlam bir estetik anlayışa sahip olmuştur. Figürlü bir anlatımla gündelik gerçekleri, yaşama dair öyküleri daha doğrusu yaşamın kendisini yüksek gözlem gücü ile tuvaline yansıtan sanatçının resimlerinin ana teması her an her yerde karşılaşabileceğimiz insan temeli üzerine oturmakta ve onların anlık tepkilerinin üstüne kurgulayıp resimsel bir dile dönüştürmektedir. Resimlerindeki bu öyküsel anlatım sanatçının zengin iç dünyasının bir yansıması olarak karşımıza çıkar. Gerçek hayatın içinde akıp giden an'ları betimleyen sanatçının resimlerinde, hayatın tüm renklerini ve izlerini bütün netliği ile görmek mümkündür. Belgesel nitelikli gerçekçi kent görünümleri, günlük yaşam sahnelerini konu alan bol figürlü kompozisyonlarda güçlü bir desen anlayışı ve mekan düzenlemesi egemendir. Yaptığı resimler onun gözlem yeteneğini sergilemekle birlikte belgesel niteliklerinden çok pitoresk özellikler taşır. Cimok İstanbul'un çeşitli semtlerinden çalıştığı kalabalık, bol figürlü kompozisyonlarında ekonomik sosyal ve kültürel hareketliliği bütün açıklığıyla pentürel bir dille belgelemeyi amaç edinmiştir. Resimlerinde insansız bir açı görmemiz mümkün değildir. Sanat yaşamının başından beri günlük hayattan sahneleri figüratif anlayışa sadık kalarak betimlemektedir. Semt kompozisyonlarında bir araya gelip sohbet eden, yollarda yürüyen insanlar, bilinen tarihi mekanların bahçelerinde, camii avlularındaki güvercinler resimlerindeki temel öğelerdir. Yaşadığımız dönemlere göre güncel yaşamda geçirdiğimiz evreleri O'nun resimlerinde bütün gerçekliğiyle takip edebiliriz. Resimlerindeki hikaye, gücünün kuvvetini buradan almaktadır. İçinde yaşadığı çevreye ilişkin gözlem birikimleriyle kentsel yaşam biçimlerine tanıklık eden resimleri son yıllarda gelişen figüratif resmimize ulusal kimlik, dinamik ve güvenli bir üslup kazandırmıştır. Modern yaşamın ruhunu yakalayan ender sanatçılardan biridir. O kalabalıkları resmetmeyi sever, kalabalıklarda o'nun resimlerini seyretmeyi. Bu yüzden sanat dünyasında sarsılmaz, sağlam ve ayrıcalıklı özel bir yere sahiptir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/20/tarihsiz-gunlukler-ahmet-yesil-ekol-sanat-22-kasim-2014-15-ocak-2015/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/21/36-dyo-resim-yarismasi-sonuclari/", "text": "Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı tarafından geleneksel olarak gerçekleştirilen Dyo Resim Yarışması'nın 36'ncısı tamamlandı. 4'ü pentür, 2'si özgün baskı dalında ödüle değer bulunan eserler için, Cemal Reşit Rey Kongre Merkezi'nde ödül töreni yapıldı. 992 sanatçının 1.574 eserle rekor bir katılım gösterdiği yarışmada, 67 eser ise sergilenmeye değer bulundu. Ödül kazanan ve sergilenmeye değer bulunan eserler, İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Adana, Şanlıurfa ve Samsun'da sergilenecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/21/f-2015-icin-basvurular-son-hafta/", "text": "! f 2015 için son iki hafta! 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne başvurular için son iki hafta! Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfetmesiyle tanınan festival, 12 Şubat 1 Mart 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne film başvuruları devam ediyor. 2014-2015 yapımı kurmaca uzun, belgesel ve kısa filmlerin kabul edileceği festival için son başvuru tarihi 28 Kasım Cuma. Yapılacak değerlendirme sonucu belgesel ve kurmaca uzun filmler, ! f İstanbul'un Türkiye'den ve/ya Türkiye hakkında, yeni, bakışları değiştirebilecek filmleri bir araya getirdiği Ev bölümünde gösterilecek. Başvuran filmler arasından bir film ise, festivalin yarışmalı bölümü Keş! fte yarışacak. ! f İstanbul'un ilk kez 2008'de başlattığı ve dünyadan ve Türkiye'den genç yetenekleri keşfettiği yarışmasında yılın en ilham verici yönetmeni seçiliyor ve filmin yönetmeni 15.000 dolar para ödülünün sahibi oluyor. Festivalin geçen yıl başlayan yeni yarışmalı bölümü Aşk & Başka Bi' Dünya ise, aktivist temalı filmleri ağırlayacak ve başvuru yapan kurmaca ya da belgesel filmlerden biri de bu bölümde Türkiye adına yarışacak. Bu yarışmanın birincisini bekleyen ödül ise 10.000 dolar olacak. ! f İstanbul'un vazgeçilmez bölümü Türkiye'den Kısalar geçen yıl olduğu gibi, yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlanıyor. Türkiye'den Kısalara yapılacak öneriler için tür, konu, teknik ve süre gibi kısıtlamalar aranmıyor; Türkiyeli yönetmenlerin hareketli görüntüyle ürettikleri 2014 yapımı 'her şey' öneri olarak sunulabiliyor. Bu öneriler arasından! f İstanbul'un tematik seçkiler halinde derleyerek programlayacağı Türkiye'den Kısalar seçkisi İstanbul, Ankara ve İzmir'de çeşitli festival sinemaları ve mekanlarında ücretsiz olarak! f izleyicilerine sunulacak. 12-22 Şubat tarihlerinde İstanbul'da yapılacak gösterimlerde izleyicinin seçeceği bir kısanın yönetmeni de, uluslararası bir festivale izleyici olarak katılmaya hak kazanacak. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'ne katılmak isteyen Türkiye yapımı filmler için son başvuru tarihi 28 Kasım 2014. Festival'e başvuru ve kısalar öneri formuna festivalin web sitesi www. ifistanbul. com'dan ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/21/ismail-sarayin-20-yildan-uzun-suredir-turkiyedeki-ilk-sergisi-olan-ingiltereden-sevgilerle-salt-ulus-18-kasim-2014-10-ocak-2015/", "text": "1970'ler ile 80'lerin başlarında Türkiye kültür ve sanat ortamında belirleyici bir konuma sahip olan ve zamanının ötesinde bir üretim yapan İsmail Saray'ın yaşamı ve pratiği üzerine bugüne dek detaylı bir çalışma yapılmamıştı. Bu konuda son iki yıldır kapsamlı bir araştırma yürüten SALT, sanatçının pratiği ve dönemini inceleyerek Türkiye sanat tarihi belleğine kazandırmayı amaçlıyor. Uzun vadeli tasarlanan proje, Saray'ın tüm arşivinin toplanıp koruma altına alınması ve sanatçı arkadaşlarının sakladığı işlerinin gün yüzüne çıkarılmasıyla başladı. Gelecekteki araştırmalara da yardımcı olabilecek bir sözlü tarih çalışması bağlamında, Saray'ın birlikte üretim yaptığı kişilerin yanı sıra, arkadaşları ve öğrencileriyle söyleşiler gerçekleştirildi. Tamamı dijitalleştirilen arşiv SALT Araştırma'da erişime açıldı. Araştırmanın ilk aşaması, 13 Eylül-2 Kasım 2014'te SALT Galata'da gerçekleştirilen İngiltere'den Sevgilerle, İsmail Saray sergisiyle görselleştirilerek sunuldu. SALT Ulus için yeniden ele alınan sergi, Saray'ın 70'lerden itibaren ürettiği işlerin yanı sıra arşivinden seçilmiş video ve dokümanlar ile 1972-1979 yıllarında ürettiği sanatçı kitaplarını bir araya getiriyor. Sergi, adını, sanatçının Atatürk Kültür Merkezi'nde düzenlenen 8 Sanatçı 8 İş: B sergisindeki (1990-1991) enstalasyonundan alıyor; Saray'ın uzaktan sanatsal üretimi ve serginin çıkış noktasını oluşturan arşiv malzemesinin, özellikle de yazışmalarının altını çiziyor. SALT Ulus'un giriş katında izleyiciyi, sanatçının İngiltere'deki öğrencilik döneminde gerçekleştirdiği isimsiz bir yerleştirmesinin yeniden kurulumu (1970/2014) ile otoportrelerinden oluşan ve bu sergi için yeniden basılan Envoy adlı işi (1972/2014) karşılıyor. Bu bölümü, sanatçı kitapları, Londra'daki öğrencilik yıllarından taslaklar, 10. Paris Bienali (1977) ile ilgili yazışmalar, Sanat Tanımı Topluluğu tarafından İstanbul'da düzenlenen Sanat Olarak Betik sergisiyle (1980) ilgili dokümanlar takip ediyor. 1980'de Londra'ya yerleşen Saray, Türkiye'de Toplu Sergi (1987 ve 1988), Öncü Türk Sanatından Bir Kesit (1987 ve 1988) ve A, B, C, D (1989'dan 1993'e) gibi sergilere uzaktan katılmayı sürdürdü. İşleri, detaylı tarifler aracılığıyla sanatçı arkadaşları ve sergi düzenleyicileri tarafından üretildi. Saray'ın Toplu Sergi'ler için taslaklarını sanatçı Cengiz Çekil'e yolladığı Somutlaşmış Kurguların Doymazlığı (1987) ve Savunma'nın (1988) yanı sıra, 10 Sanatçı 10 İş: A sergisindeki (1989) Satılmış Topraklar (1989) ve 1980'lerden orijinal işleriyle beraber gösterilen videolar SALT Ulus'un üst katında yer alıyor. Sergide ayrıca, Saray'ın sanatsal pratiğinde önemli yer tutan savaş karşıtı temalı üç işi; Royal College of Art'taki öğrencilik döneminden 1971 tarihli Electric Blanket, 1994 tarihli Under Democracy ve From Floor to Sky sergisi (Londra, 2010) için aynı yıl ürettiği Brand New sunuluyor. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nden mezun olan İsmail Saray, 1968'de almaya hak kazandığı devlet bursuyla öğrenimine Londra'da devam etti. 1969-1970 yıllarında Saint Martin's School of Art'ta heykel dalında lisansüstü sertifika programını tamamlayan Saray, 1973'te Royal College of Art'tan aynı dalda yüksek lisans derecesini aldı. Türkiye'ye döndüğünde zorunlu hizmet görevini yerine getirmek üzere Samsun'a atandı; buradan İstanbul'daki sergilerin yanı sıra, 1977 Paris Bienali'nin de aralarında bulunduğu yurt dışı sergilerine iş gönderdi. Saray, Samsun'da yaşadığı süre zarfında sanat eğitimini iyileştirmek üzere çalışmalar yürüttü. Samsun Eğitim Enstitüsü'nde sanat kitaplarına odaklı bir kütüphane kurulması için uğraş verdi. Yerel yöneticileri kütüphane için bir bütçe oluşturmaya ikna etti ve kütüphaneyi uluslararası sanat dergilerine abone yaptı; İstanbul seyahatlerinden burası için topladığı kitaplarla döndü. Saray, 1960'ların sonunda Türkiye'deki sanat öğrenciliği dönemini hoşgörülü bir ortamda geçirmiş ve eğitimi için yeterli devlet desteğinden faydalanmıştı. Ancak, İngiltere'den döndükten sonra sanatsal pratiğinin odağı, 1980 Eylül'ünde gerçekleşecek askeri darbeden hemen önceki yıllarda ülkenin akademik ve sanatsal ortamlarında artan muhafazakarlık ve siyasi tedirginliğe tepkiye yöneldi; bu yaklaşım kariyeri boyunca devam etti. Bürokratik engellerin de kışkırtmasıyla Türkiye'deki üretimi giderek muhalif bir nitelik kazandı; sanatçının eleştirelliği, dönemin kurumsal ve toplumsal meseleleri tarafından belirlendiği kadar, bunlara karşı bir başkaldırı biçimini de alıyordu. Kavramsal sanata sıkı sıkıya bağlı bir pratikten siyasi anlamla yüklü bir pratiğe doğru bu dönüşüm, Türkiye Cumhuriyeti'nin 1970'lerin ortasında kendi içine kapanan devletçi politikalarının belirlediği sanat sisteminin çeperlerinde üretim yapan bir sanatçının durumunu simgeliyor. Bir eğitim enstitüsü mezunu, yani Güzel Sanatlar Akademisi'nin hakim olduğu, İstanbul merkezli sanat dünyasına yabancı; uzak bir şehirde mecburi hizmetini yapan bir sanatçı olarak Saray, konumunun hem tanınma hem de işlerini sergileme fırsatları açısından sınırlandığının farkındaydı. Samsun'a ilk gittiği dönemde Devlet Resim ve Heykel Sergisi'ne katılan sanatçılara anonim olarak gönderdiği Leonardo da Vinci adlı esrarengiz sanatçı kitabı, Saray'ın sınırları zorlayan yaratıcı yaklaşımını gösterir. Saray, 1976'da Antalya Festivali veya 1979'da İstanbul'da düzenlenen 2. Yeni Eğilimler Sergisi'ndeki gibi, sanat dünyasına yönelik sınırlı girişimlerinde katılımını duyurmaktan feragat eder; zira devlet memuru olarak çalışan sanatçıların, zorlu izin prosedürlerinden geçmeksizin görev alanlarını terk etmesi ve harici bir işle uğraşması keyfiyete göre izne tabidir. Başka bir eğitim kurumuna tayin talebi süresiz olarak ertelenince 1980'de Türkiye'den ayrılan Saray, o tarihten bu yana Londra'da yaşıyor. Londra'da, eşi ve hayat boyunca birlikte çalıştığı Jenni Boswell-Jones ile AND Journal of Art and Art Education adlı dergiyi kurup 10 yıl süreyle yayımlayan Saray, aynı zamanda sanatsal pratiğini ve politik aktivizmini devam ettirdi. Söz konusu dönemde ayrıca, son derece eleştirel iki antimilitarist enstalasyon üreterek Groupe Turc ile 1982 ve 1983'te Paris'te Jeune Peinture sergilerine katıldı. 1980'ler ve 1990'ların başı boyunca Türkiye'deki sergilere uzaktan katılmayı sürdürdü. İşleri, dördüncü ve beşinci Öncü Türk Sanatından Bir Kesit (1987 ve 1988); Toplu Sergi (1987 ve 1988); A, B, C, D (1989'dan 1993'e) gibi çığır açan sergiler ile 1990'da Büyük Sergi 2'de gösterildi. Bu işler, Saray'ın hazırladığı ayrıntılı tanımlar doğrultusunda, sanatçı arkadaşları ve sergi düzenleyicileri tarafından gerçekleştirilmekteydi. 1990'ların başında Saray'ın Türkiye sanat çevresiyle bağları zayıfladı; 1988'de sanatçıdan 2. İstanbul Bienali için bir iş önerisi istendi, ancak geliştirdiği öneriye bir yanıt alamadı. 1980'deki ani ayrılışından sonra ilk kez 1992'de, Sanat, Texnh sergisine katılmak üzere İstanbul'a geldi. Aynı yıl, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Açık Alanlara Üç Boyutlu Çağdaş Sanat Yapıtları Yerleştirme Etkinliği için davet almasına rağmen sunduğu öneri gene yanıtsız kaldı. 1993'teki 10 Sanatçı 10 İş: D Sergisi, Türkiye'de yeni iş ürettiği son sergi oldu. Saray, 1994'ten bu yana aktivizme, özellikle de sanatçı haklarına yönelik kampanyalar yürütmeye ağırlık vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/2015-canakkale-resim-yarismasi/", "text": "Gelibolu Memorial Ltd. Şirketi merkezi Sidney Avustralya'da bulunan Gallipoli Memorial Kulübüne bağlı olup Çanakkale'de tescil edilmiştir. Gelibolu Memorial Şirketi bu inançla uyumlu olarak 1915 Çanakkale Savaşı anısına 2008 Çanakkale Resim Yarışmasını düzenlemektedir. Benzer bir Yarışma 2008 Nisan ayında Sidney, Avustralya'da sonuçlanmıştır. Çanakkale Resim Yarışmasının sonuçları 11 Nisan 2015 tarihinde açıklanacaktır. Yarışma 18 yaş ve üstü Türk vatandaşlarına ve Türkiye'de mukim Avustralya ve Yeni Zelandalılar'a açıktır. Konu: Çanakkale Savaşı kahramanlarının şahsında gerçekleşen ve sürekli barış ve evrensel özgürlüğün temeli olarak tüm insanlığa miras bırakılan sadakat, saygı, vatan sevgisi, cesaret ve arkadaşlık değerleri. - Yarışma Türk vatandaşlarına ve Türkiye Cumhuriyetinde mukim Avustralya ve Yeni Zelanda vatandaşlarına açıktır. - Tüm katılımcılar 18 yaşın üstünde olmalıdır. Yarışmaya katılan eserlerin daha önce başka bir yarışmaya katılmamış olması ve aşağıda belirtilen katılım standartlarına uygun olması gereklidir. - Yarışmaya katılacak eserlerin Yarışmaya gönderilmesinden önce önkayit yaptırılması gerekmektedir. Önkayit formları yayınlanmıştır. - Yarışmaya katılacak eser, kayıt formunda belirtilecek olan adrese tüm masrafları katılımcıya ait olmak üzere 18 Mart 2015'dan önce gönderilmelidir. Son katılım tarihi 18 Mart 2015'dir. - Yarışmaya katılan eserlerin değerlendirilmesi Çanakkale Resim Yarışması Organizasyon Komitesi tarafından belirlenecek beş kişilik bir jüri tarafından yapılacaktır. - Jürinin kararları kesin olup kararlarla ilgili herhangi bir itiraz değerlendirmeye alınmayacaktır. - Birincilik Ödülünü kazanan eser Avustralya Gallipoli Memorial Kulübü Müze Fonuna ait olacak ve sergilenmek üzere Avustralya'ya gönderilebilecektir. - Finale kalan eserler Çanakkale, İstanbul ve Ankara'da sergilenebilecektir. - Yarışmayı düzenleyenler tarafından gönderilen eserler ile ilgili olarak her türlü özen ve dikkat gösterilecektir. Ancak kayıp veya zarar hallerinde düzenleyenler, Şirket veya Kulüp herhangi bir sorumluluk kabul etmeyecektir - Sergilenmek üzere seçilmeyen eserler, tüm masrafları eser sahibine ait olmak üzere, en kısa sürede tarafımızca seçilen herhangi bir kargo şirketi aracılığı ile geri gönderilecektir. - Sergilenmek üzere seçilen eserler Çanakkale, İstanbul ve Ankara'daki sergileme faaliyetlerinin tamamlanmasından sonra iade edilecektir. - Eserlerin tüm geri gönderme masrafları eser sahibine aittir. - Yarışmaya katılanlar tüm Yarışma koşullarını kabul etmiş sayılırlar. - Valilik, Büyükelçilik ve Rektörlük Ödüllerini kazananlar da dahil olmak üzere tüm eserler aşağıdaki Yarışma konusuna uygun olarak üretilmiş olmalıdır: Çanakkale Savaşı kahramanlarının şahsında gerçekleşen ve sürekli barış ve evrensel özgürlüğün temeli olarak tüm insanlığa miras bırakılan sadakat, saygı, vatan sevgisi, cesaret ve arkadaşlık kavramları. - Birincilik Ödülü Jüri tarafından ödül konusunu sanatsal olarak en başarılı biçimde işleyen esere verilecektir. - Valilik Ödülü Jüri tarafından Mustafa Kemal Atatürk'ün 1915 yılında Türk topraklarında hayatını kaybeden Anzak askerlerinin analarına hitaben söylediği sözleri sanatsal olarak en iyi işleyen esere verilecektir. - Büyükelçilik Ödülü Jüri tarafından Barış temasını en iyi işleyen esere verilecektir. - Rektörlük Ödülü sadece üniversite öğrencilerine açık olup, Jüri tarafından birincilik ödülüne uygulanan koşullar ile aynı biçimde konuyu en iyi işleyen esere verilecektir. - Tüm katılımcılar Yarışmaya yağlı boya veya akrilik ile üretilmiş sadece bir orijinal eser ile katılabilirler. - Yarışmaya katılan eserlerin boyutları 120cm x 120 cm den fazla ve 40 cm x 40 cm den küçük olmamalıdır. - Tüm eserler çerçevesiz ve asılmaya hazır olmalıdır. - Belirtilen koşullara uygun olmayan eserler değerlenmeye alınmayacaktır. 12.000 TL Eser Gallipoli Memorial Kulübü Müze Fonuna ait olacaktır. (2000 TL) Eser Gallipoli Memorial Kulübü Müze Fonuna ait olacaktır. Tüm eserler beş üyeli bir jüri tarafından değerlendirilecektir. Gelibolu Memorial Ltd. Şti.'nin ilkesi, 1915 Çanakkale Savaşları'nda savaşan kahramanların tüm insanlığa miras bıraktığı, evrensel barış ve özgürlügün temellerini oluşturan vatan sevgisi, cesaret, sadakat, saygı ve kardeşlik duygularının yaşatılması için toplumda herkese düşen bir sorumluluk ve minnet borcu bulunduğu inancıdır. Gelibolu Memorial Ltd. Şti'in faaliyet alanı öncelikle Gelibolu ve Çanakkale olmak üzere Türkiye ve Avustralya arasında kültürel bağları geliştirmek ve diğer alanlarda ilişkiler kurmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/karabuk-universitesi-ii-ulusal-resim-yarismasi/", "text": "- Resim Sanatına olan ilgiyi arttırmak, - Sanatsal faaliyetlere katılımları sağlamak, - Bireyleri yaşamlarının bir bölümünü bu tür faaliyetlere ayırmaları konusunda teşvik etmek, - Sanat eğitimi alan veya almayan tüm genç sanatçı adaylarını desteklemek, - Resim Sanatına genç yetenekleri kazandırmak ve desteklemek, - Yarışma sayesinde ortaya çıkan eserleri toplumumuza sunmak, - Doğa, tarih ve çevre konularında toplumsal bilinç oluşturmaktır. - Duyuru - Başvuru başlama tarihi: 10 MART 2015 Son başvuru tarihi: 10 NİSAN 2015 - Ön Değerlendirme Sonuçlarının Açıklanması : 25 Nisan 2015 - Jüri Değerlendirmesi: 20 NİSAN 2015 -30 NİSAN 2015 - Yarışma Sonuçlarının İlanı : 30 Nisan 2015 - Ödül Töreni ve Sergi Açılışı: 11 -12 Mayıs 2015 Yarışma jürisini; Sivil toplum temsilcileri, tanınmış sanatçılar ve Görsel Sanatlar alanından akademisyenler oluşturmaktadır. 1. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan 16-30 yaşları arası herkese açıktır. 2. Katılımcılar yarışmaya daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ve sergilenmemiş bir(1) özgün eserle katılabilirler. 3. Yarışmaya katılacak yapıtlarda konuya uygunluk aranacaktır. Eserlerin tekniğinde katılımcılar serbesttir. Gönderilecek eserlerin kısa kenarı 70 cm' den az, uzun kenarı 150 cm' den fazla olmamalıdır. 4. Yarışmaya gönderilecek eserlerin kargo bedelleri katılımcılara aittir. Son başvuru tarihinden sonra adrese ulaşan eserler değerlendirmeye alınmayacaktır. Eserlerin posta veya kargo ile gönderimi sırasında oluşacak hasarlardan Karabük Üniversitesi sorumlu değildir. Sergi bitimi tarihinden sonra katılımcıların yapıtları tüm masrafları kendilerine ait olacak şekilde adreslerine kargo ile gönderilecektir. Bu sürecin sonunda oluşacak her türlü yasal durum katılımcıların sorumluluğundadır. a) Eserin yüksek çözünürlükte (300dpi) çekilmiş dijital fotoğrafı. 6. Yukarda belirtilen belgelerin yüklü olduğu CD ve ayrıca başvuru formunun imzalanmış bir nüshası kapalı zarf içinde eser ile birlikte gönderilmeli veya teslim edilmelidir. Zarf üzerine katılımcının belirleyeceği en az beş karakterden oluşan bir rumuz yazılmalıdır. Ayrıca katılımcı, zarf üzerine yazdığı rumuzu eserin arka yüzeyine yapıştıracağı şartname ekinde bulunan form'a da (Ek 2/Form 2) yazarak göndermelidir. Zarf üzerinde sadece rumuz, eserin arkasına yapıştırılan formda ise sadece rumuz ve eserin istenilen özelliklerinin yazılı olmasına dikkat edilmelidir. Gönderilecek olan kapalı zarf ve eser üzerinde katılımcının kimliğini ortaya çıkaran isim, imza vb. işaterler olduğu takdirde bu eserler ön değerlendirmede yarışma dışı bırakılacaktır. 7. Yarışmaya uygunluk yönüyle değerlendirilen ve uygunluk şartlarını sağlamayan eserler ön değerlendirmede yarışma dışı bırakılacaktır. Eserlerin sergileme koşullarına uygunluğu katılımcılara aittir. 8. Değerlendirmeyi geçen katılımcıların isimleri yarışma internet adresi olan www. karabuk. edu. tr/yarisma2015 üzerinden açıklanacak ve katılımcılara e-posta adresleri üzerinden sonuçlar bildirilecektir. 9. Başarı ve mansiyon ödülü alan eserler dışında jüri üyeleri tarafından belirlenecek olan eserler sergilemeye hak kazanacaktır. 10. Yarışmada ödül alan eserlerin tüm kullanım hakları Karabük Üniversitesi'ne aittir. Karabük Üniversitesi, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun ilgili maddelerinde belirtilen şekilde yarışmada ödül alan eserlerin; işleme, çoğaltma, yayma, temsil, işaret, ses veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkının yanı sıra sergilemek ve ödül alan eserlerin başka kamu kurumlarına devretmek üzere herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. 11. Yarışmaya katılan tüm katılımcılar yukarıda belirtilen şartları kabul etmiş sayılır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/sabahattin-sen-turkiyede-ilk-kafasi/", "text": "Sanat dünyamızda çöküntülere sarılarak kurtulacağımızı sanmamızı isteyen yoz kafalar ve çıkarcı karga örneği bezirganlar nedeniyle burnumuz pislikten çıkmıyor. Önemli olan sanat değil anlamında düşünülerek sanat adına çıkarlar önde gidiyor. Çağdaşlığın hakkını veremeyince saçma sapan yöntemler geliştirilerek yaygınlaştırılmaya çalışılıyor. Yetenek yerine yeteneksizlerin at koşturduğu sanat dünyamızda zırvalıkların savunuculuğunu da bu yeteneksizler üstleniyor. Bunlar arasında sanatçı olmayıp sanatçı diye gezen kokuşmuşlar, şişirilmiş balonlar da var. Böyle başa böyle tarak, sözüne uygun eleştirmen diye sanattan anlamayan madrabazlar türetiliyor. Yapamadıysak dışarıdan alırız ve Türkiye'de ilk kez yapılıyor... diyerek güzelce yuttururuz, deyip sanat piyasası yaratmaya kalkanlar dolduruyor her tarafı. Daha önce yıllardır yapılanı yapıp da büyük usta diye geçinenlerin sayısı az değil. Kötüyle özleşmiş örnekler oluşturmuşlar. Bunlara şunu demek gerekiyor: Ya siz sayı saymasını bilmiyorsunuz ya da yüz sopa yemediniz... Gerçeğe bakılırsa her ikisinden de haberleri var ve bilerek yapıyorlar. Ne sanatı biliyorlar ne de yaptıklarının sanat adına verdiği zararın büyüklüğünü... Sanatla ilgilerinin olmadığını da bal gibi bilincindeler. Saçmalığı bilerek yaptıklarını kanıtlayacak söz ve edimlerine de tanık oluyoruz. Yapılandan haberleri yok kesinlikle denemez. Türkiye'nin geçmişindeki dönemlerde sanata tümüyle yabancı bir ülke olduğunu biliyoruz. Bundan yararlanarak Türkiye'ye sanatta yenilik diye Avrupa'da daha önce yapılmışları getirdiler. Türkiye'de bunlar yok ve bunlar bizim sanatımızı ilerletecek çalışmalar... diyerek bir süre öykünmeciliği geçerli kılma uğraşı verilirken yeteneksizliklerini de gizleme olanağı elde ettiler. Yıllarca da öğreticilik yaparak yozluğun perçinlenmesini sağladılar. Böylece sanatın yalancı pehlivanları ülkenin böğrüne yerleşti. Dünya sanatının hızına bakıldığında bizim bunun çok gerisinde kaldığımız görülüyor. Nedeni de çok açık ve belli. Yalancı pehlivanlardan yakasını kurtaramadığı için ülke insanlarının gerçek sanatı anlamaları da pek sağlıklı bir biçimde sağlanamadı. Sanattan anlamayan bir toplum ve ülke konumunda kaldık. Sanat eğitimi veren üniversite sayısı arttıkça niteliksizliği ve ülkedeki sanatı sorgulayanların da sayısı artmaya başladı. Yetersiz eğitim nedeniyle bu sorgulama bir yere dek zorlayabilse de piyasanın sanat kalpazanları bildiklerini okumayı sürdürdüler. Çünkü sanat piyasası diye ellerinde tuttukları yapay yapılanma egemenliğini sürdürebilecek gücü koruyabiliyor. Gerçek sanattan çok kendilerine para getirecek, çıkarlarına uygun kişi ve çalışmaları öne sürmek onlara daha kolay geliyor. Kolay yoldan kazanmayı yeğliyorlar. Sanat düzeyi düşük olan topluma, düzeyi düşük çalışmaları sanat diye yutturmaları da zor olmuyor. Bir de bizim boş çerçeve serüvenimiz var. Avrupa ve Amerika'da boş çerçeve epeyce değişik anlayışlara bağlı olarak kullanıldı. En az 25 yıldır biliniyor. Kimi sanatçılar yeni düzenlemelerle yeni sunumlar yapmaya çalıştı. Bizden biri hiçbir yenilik ve daha önceki anlayışlara hiçbir katkı sağlamadan Türkiye'de ilk kez... diyerek öne fırladı. Kendini eleştirenleri zavallı diye niteledi. Geçmişi de alıntılarla dolu olduğu için kendisini Amerika'yı ilk kendisi bulmuş biri gibi gösterme yürekliliğini cesaret ediyor. Onu yapacağına özgün sanat yapabilme yürekliliğini gösterse daha iyi olmaz mı? Koyunun bulunduğu yerde Abdurrahman Çelebi olmak daha kolay oluyor. Uçağın ne olduğunu bilmeyenlere kendini uçuyor diye gösteren din yobaz ve madrabazlarından ayrılan yanı ne? Ülkemiz sanattan anlamıyor; vur abalıya! Biri kalkıyor boş çerçeveyle gürültü koparmaya çalışıyor. Bunun olay yaratacağını biliyordum. diyerek de övünüyor. Boş çerçevenin çeşitli biçimde sunumlarının yapıldığını anlattığınızda özür dileyeceğine kendi zavallılığını karşısındaki haklı olana yamamaya kalkıyor. Çünkü yaşam boyunca sanatta bir türlü özgünleşmeyi başaramayıp en çok da yeni vahşilere öykünerek Türkiye'de yer edinmeye çalışması, kendine arabesk şarkıcılar gibi çok sayıda taraftar toplamaya çalışıp sanatta güçlü olduğunu yutturmaya çalışmış olması ülkede sanat adına üzücü sonuçlar yaratıyor... Yaptığı yanlışları hiç yüzü kızarmadan da savunması oldukça ilginç bir ruh yapısını da yansıtıyor. Üniversitelerin içler acısı Güzel Sanatlar Fakülteleri de yetersizlik nedeniyle ne yaptığını, ne yapacağını bilmiyor. Ülkenin içinde bulunduğu sanat yozluğunun dümen suyunda gidiyor. Hem kendileri, hem öğrenciler resimden para kazanmak için ne gibi aldatmacalara başvuracaklarıyla yoruyorlar, kafalarını. Yıllar geçip sorgulamalar arttıkça belli bir zorlanma başlıyor. Sanatın gerçeğini anlayanların sayısında artma oldukça sorgulamalara karşı koymak gerekiyor ki kazanç atlarını boş buldukları bu alanda koşturabilsinler. Kendilerine göre yöntemler geliştiriyorlar. Son yıllarda bunlardan biri: Bu tür çalışma Türkiye'de ilk kez yapılıyor... Batı ülkelerinden aşırma işlere böyle bir savunma oluşturuyorlar. Başkaları daha önce yapmış olabilir ama bizde ilk kez yapılıyor. Başka ülkeler bizi ilgilendirmez. Biz kendi ülkemize bakarız... sözleriyle ülkeyi sanatta diğer ülkelerden ve evrensellikten ayrı ahmakça bir yere oturtmanın yalancı kahramanlığını öne çıkarıyorlar. Gerçekten ülkenin sanattaki yüz karası olan bu durum insanlık açısından onarımı çok güç bir düzeysizliği ortaya koyuyor. Ne bir duyarlılık ne bir duygu var içinde. Sanatsa hiç yok. Daha önce bir sanatçının yaptığı bir yapıtın benzerinin yapılmasının, tıpkısının başkası tarafından yapılarak ortaya konulmasının ve öykünmeciliğin sanat adına hiçbir değeri ve önemi yoktur. Bir başkasının anasından emdiği süt burnundan gelircesine bin bir emekle ortaya koyduğu bir yapıtın bir başkasınca da yinelenmesi dolandırıcılığa, hırsızlığa ve utanmazlığa girer. Başkasının yaptığının bir benzeri yok diye onun benzerlerini yaparak kendi ülkesinde bu tür çalışmanın ilk kez yer aldığını öne sürmenin ne derece ucuz, kolay ve sanattan uzak bir aldatmaca olduğu yadsınamaz. Gelin görün ki kimse sanattan anlamıyor diye hiçbir değeri olmayan bir işi değerli gösterip yutturmaya kalkmak sorumsuzluğun ta kendisi. Bu anlayışla da para kazanmak insanlık dışı... Çünkü sanat insanın en üst düzeydeki değerlerinin güzelliğidir. Böylesi çirkin ve iğrenç, insanlık dışı bir dolandırıcılık değildir. Sanatta bir yapıtı ilk kez yapmış olmak geçerlidir. Bir başkasının tıpkısını ya da benzerini yapmak geçerli değildir. Bir başka yerde benzerlerini yaparak Burada ilk kez yapılıyor. demenin de geçerliliği yok. İlk kez sözcüğü kurtarmıyor; batırıyor. Sanatın özünde özgünlük ve yaratıcılık yatar. Hiçbir yaratıcılığı olmayan öykünmeciliğin sanatta yeri yoktur. Bir yapıt, her insanın bir başkasınınkine benzemeyen parmak izi gibidir. O çalışma, onu ilk yapanın özgünlüğüdür. Bir ülkede neden böylesi iğrençliklere başvurulur? Herkesin bildiği bir gerçek var; para için. Öykünmecilik de hiç emek vermeden kolayına kaçılarak daha kolay para kazanmayı öngörüyor. Sanatla ilgisi olmayan çalışmaları sanat diye paraya çevirmek de kolay olunca sanat dolandırıcılığıyla bir iş alanı ortaya çıkıyor. İnsanlar sanattan anlamadıkları için de hiçbir değeri olmayan çalışmalarla kazıklanmış oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/salihli-belediyesi-100-yilinda-canakkale-savasi-konulu-resim-yarismasi/", "text": "Lidya medeniyetine ev sahipliği yapmış, marka kent olma noktasında sağlam adımlarla ilerleyen Salihli'miz de, sanata ve sanatçıya değer veren bir anlayışla yola çıkan belediyemiz sanatsal ve kültürel birçok etkinlik düzenlemiştir. Bu etkinliklere bir yenisini daha ekleyerek, 2015 yılında 100. Yılını yaşayacağımız, metrekareye 6000 merminin düştüğü, yaşlısından gencine fedakar insanlarımızın, ülkemiz için gözünü kırpmadan şehit düştüğü, Çanakkale Savaşının önemine dikkat çekmek, milli şuurun oluşmasına katkı sağlamak adına, Salihli Belediyesi olarak, ulusal düzeyde karma resim sergisi organize etmiş bulunmaktayız. Salihli Belediyesi tarafından düzenlenen sergiye katılmanızdan mutluluk duyacağız. - Sergiye ulusal düzeyde tüm sanatçılar başvurabileceklerdir. - Katılımcılar sergiye resim, grafik tasarım, seramik, heykel, fotoğraf vb. alanlarda en fazla 2 eser ile katılabilir. - Sergiye katılmak isteyen sanatçılar, word dosyasına kayıtlı Sergi Başvuru Formunda, önerdiği eserine ilişkin bilgilerin yanı sıra mesleki ve sanatsal geçmişini içeren en fazla 160 kelimelik bir özgeçmişini sergi Başvuru Formuna doldurarak 12 Aralık 2014 tarihine kadar canakkale100yil@gmail. com posta adresine göndermeleri gerekmektedir. - Sanatçılar Sergi için önerilen eserlerin fotoğraflarını ise 1 Mart 2015 tarihine kadar JPEG formatında, 300 dpi çözünürlükte ve kısa kenarı en az 1500 piksel olacak şekilde canakkale100yil@gmail. com posta adresine göndermeleri gerekmektedir. - Salihli belediyesi tarafından belirlenen seçici kurul tarafından eserlerin değerlendirmesi yapılarak 3 Mart 2015 tarihinde Salihli belediyesi web sitesinden sergiye katılacak sanatçılar ilan edilecektir. - Sanatçılar Eserlerini en geç 10 Mart 2015 tarihine kadar elden veya kargo yoluyla Salihli Belediyesi adresine göndermelidir. Bu tarihten sonra gelen eserler sergilenmeyecektir. - Önerilen esere dosya ismi olarak, Türkçe karakter kullanmadan, küçük harfler isim_soyisim_yıl_boyut şeklinde isim verilmelidir. - Örn: salıh_yegın _2015_70x110. jpg - Önerilen eserin uzun kenarı 150cm.'yi geçmemelidir. - Eserini kargo yolu ile gönderecekler için; eserlerin Salihli Belediyesi'ne ulaştırılması ve sergi bitiminde sanatçıya geri gönderilmesi gibi hususlar sanatçının sorumluluğunda olup, eserin geri gönderimi ile ilgili masraflar Salihli Belediyesi tarafından karşılanacaktır. - Eserlerin kargo ile gönderimleri esnasında oluşacak zarardan Salihli Belediyesi sorumlu değildir. - Sanatçılar eserlerini Salihli Belediyesi koleksiyonuna hediye edebilirler. Hediye edilen eserler diğer kamu kurum ve kuruluşlarında sanatçı isim ve özgeçmişiyle beraber sergilenecektir. - Sergide bulunmak isteyen sanatçılar, gidiş-geliş yol ücretlerini kendileri karşılayacaktır. - Sergiye katılan sanatçıların katalog, plaket, teşekkür belgesi ve özel hediyeleri eserleriyle beraber adreslerine gönderilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/umraniye-belediyesi-11-geleneksel-resim-yarismasi/", "text": "1. Yarışmaya Seçici Kurul üyeleri ve geçmiş yıllarda Ümraniye Belediyesinin yaptığı resim yarışmalarında 1. lik ödülü alan sanatçılar katılamazlar. 2. Resimler tuval üzerine yağlı boya ve/veya akrilik ile yapılmış olacaktır. 3. Resimlerin tuvallerinin kısa kenarı 80 cm'den küçük, uzun kenarı 120 cm'den büyük olmayacaktır. 4. Her sanatçı yarışmaya en çok 2 çalışması ile katılabilir. 5. Resimler daha önce hiçbir yarışmada ödül almamış olacaktır. 6. Resimlerin arkasına sanatçının adı ve soyadı, resmin tekniği, boyutları ve fiyatını içeren10x10cm ebadında bir kağıt yapıştırılacaktır. 7. Resimlerin üzerinde sanatçının imzasının bulunması zorunludur. 9. Resimlerin alımı aşağıda belirtilen adreste, makbuz karşılığında olacaktır. gönderimden kaynaklanan hasar ve olumsuzluklardan idaremiz sorumlu değildir. 12. Derece alan ve sergilenmeye uygun görülen eserler, idarece belirlenen yerlerde sergilenecektir. gerekli görüldüğünde idaremizce kamu yararına değerlendirilecektir. 15. Yarışmaya katılan sanatçılar yarışma şartları ve Seçici Kurul kararlarını peşinen kabul etmiş sayılacaktır. 16. Yarışma sonuçları 23 Şubat 2015 tarihinde açıklanacaktır. 17. Ödül töreni tarihi daha sonra ilan edilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/23/update-seyda-cesur-merkur-25-11-2014-20-12-2014/", "text": "Bugün hepimiz medyanın çocukları sayılırız. Biçimlendirdiği yeni enformasyon yapıları ile çekim merkezimiz haline gelen sosyal medyaya tıpkı örümceğin görkemli tasarımıyla yaptığı ağa doğru çekilmesi gibi hızla çekiliyoruz. İmaj, imge ve gerçeği arasında kopamadığımız ancak tutsak kalmayı da istemediğimiz karmaşık ama sıkı bir bağ oluştu. UPDATE sergisinin açılış kokteyli 25.11.2014 tarihinde 18:00 20:00 saatleri arasında gerçekleşecektir. Sergi 20.12.2014 tarihine kadar MERKUR'de görülebilir. We can all be considered as the children of media today. We are being swiftly attracted to social media which has become our center of attraction by shaping its own information structures in the way a spider is attracted to the web it crafted with marvelous design. There occurred a complex yet strong bond among the image, imagery and reality which we cannot escape but we also do not want to be imprisoned by. We are more and more charged and loaded as we constantly update ourselves. From this perspective, the artist Şeyda Cesur interferes via her art in her new exhibition titled UPDATE, By putting layers of oil paint on top of one another, the artists works on a different technical language. Artist's own statement: Everything which hinders creativity ultimately end sup promoting it. In my works, I bring the act of realization, questioning and judgment, in short the image turned into form, together with an ironic set up. I am interested in the image and especially its recycling nature. The setup between the image and reality definitely includes the artist as everything concerning the artist's world or instinct sand emotions adds upto it. Finding one of its most powerful expressions in Aşık Veysel's verse Your beauty is worthless / if my love wouldn't exist, this situation clearly shows the meaningless nature of existence without the human mind and intuitions. Image is the manifestation of an experience gained through the senses in the human mind, in other words, an intellectual representation. Every image consists of observations related to the external world and makes a selection. The artist's role in the process is that of a catalyzer as s/he makes connections among the objects chosen through perception and imagination. S/he constantly update sand modernize these connection sand thus expresses the difference of his or her perception. S/he stays in that moment."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/behcet-aysan-siir-odulu-selahattin-yolgidene/", "text": "Şair Behçet Aysan anısına verilen 'Behçet Aysan Şiir Ödülü'nün bu yılki sahibi belli oldu. Ödüle 'Eve geç kaldım, yalnızlık bekler' adlı kitabıyla Selahattin Yolgiden değer görüldü. 18'inci kez düzenlenen Türk Tabipleri Birliği Behçet Aysan Şiir Ödülü'ne, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Emin Özdemir, Ahmet Telli, Ali Cengizkan, Turgay Fişekçi, Zeynep Oral'ın yer aldığı seçici kurul karar veriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/berlinde-de-bruyckere-sculptures-drawings-2000-2014-s-m-a-k-18-10-2014-15-02-2015/", "text": "Sculptures & Drawings. 2000-2014' at the S. M. A. K. is the first mid-career presentation of the oeuvre of Berlinde De Bruyckere (1964, Ghent). This exhibition shows a hundred-odd works which have so far rarely if ever been seen in Belgium, though in the last decade the artist has exhibited in many of the most important international museums and institutions. The exhibition does not give us a chronological survey, but is conceived as a promenade taking in a select choice of drawings, sculptures and installations that bring to light the evolution and nuances of the oeuvre. It combines the core motifs of De Bruyckere's oeuvre: the vulnerability of man, which is her chief theme, and the suffering body, which is the source of her visual idiom. The presentation includes earlier works in textile and horse skin that gained the artist her international renown. The sculptures in wax evolve gradually from human bodies to creatures midway between plant and animal. The pivotal work is 'Kreupelhout Cripplewood' (2012-13), the monumental installation which has previously only been shown at the 2013 Venice Biennale. Finally, drawings are an essential part of this exhibition. They are hung in series in the same rooms as the sculptures and enrich the associations and cross-connections that relate all the works to each other. A modified version of the exhibition 'Berlinde De Bruyckere. Sculptures & Drawings. 2000 2014' will then go to the Municipal Museum at The Hague in the Netherlands (Gemeentemuseum Den Haag, 28 February 23 May 2015), and from 18 April 2015 will be on at the Kunsthaus Bregenz in Austria. The substantial monograph being published by Mercatorfonds to coincide with the exhibition is conceived as an artist's book. It documents the last 25 years of Berlinde De Bruyckere's career, including visual source material from her rich archives. The editor-in-chief, Angela Mengoni, is contributing an essay to the publication, as are Emmanuel Alloa and Gary Carrion-Murayari. Philippe Van Cauteren, the artistic director of the S. M. A. K., adds a personal letter to the artist. The book is available at S. M. A. K. at the exclusive price of 55 euro instead of 64.95 euro. If you want to visit the S. M. A. K. in a group, or are looking for somewhere to visit with family or friends, we have something new to offer you. ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/collection-study-iii-art-in-europe-after-1968-s-m-a-k-13-09-2014-15-03-2015/", "text": "Starting in September, the S. M. A. K. is presenting an exhibition entitled 'Collection Study III: Art in Europe after 1968'. This study project, launched in 2012, has resulted in a presentation about the exhibition 'Art in Europe after 1968', which Jan Hoet mounted in 1980. Works from the original exhibition by such artists as Hanne Darboven, Jannis Kounellis, Luciano Fabro and Art & Language are combined with pieces from the archives and photographic documents in a setting designed by the Brussels artist Richard Venlet. The S. M. A. K. is dedicating this project to Jan Hoet, the founding director of Ghent's Museum of Contemporary Art, following his death in early 2014. 'Art in Europe after 1968', an exhibition mounted by Jan Hoet in the Museum of Contemporary Art and St Peter's Abbey in Ghent in the summer of 1980, had an international appeal. The artists participating were selected by an international panel which, apart from Jan Hoet himself, also included such people as Johannes Cladders, Piet van Daalen and Karel Geirlandt. This was the first time that European art was viewed in the light of the American Minimal Art that was predominant at the time. It was also in this project, with works of art by Barry Flanagan and Daniel Buren, that Jan Hoet initiated the Ghent tradition of contemporary art in public space, which has been continued from 'Chambres d'amis' (1986) through 'Over the Edges' (2002) and 'TRACK' (2012) to present activities at the S. M. A. K. 'Art in Europe after 1968' not only made the museum much more widely known, but also had a major effect on the expansion and significance of the collection. For the first time, Jan Hoet had the resources to give substantial shape to the collection by acquiring such prime works as Panamarenko's The Aeromodeller, Joseph Beuys' Wirtschaftswerte and some major pieces from the Italian Arte Povera. The importance of these key works provided the stimulus for an in-depth study of the significance to the S. M. A. K. collection, and by extension to Belgian art history, of the exhibition 'Art in Europe after 1968'. The artists taking part in 'Art in Europe after 1968' in 1980 were: Art & Language, Joseph Beuys, Christian Boltanski, Marcel Broodthaers, Stanley Brouwn, Daniel Buren, Victor Burgin, Tony Cragg, The Red Crayola, Hanne Darboven, Jan Dibbets, Braco Dimitrijevic, Luciano Fabro, Hans Peter Feldmann, Barry Flanagan, Gilbert & George, Hans Haacke, Imi Knoebel, Jannis Kounellis, Richard Long, Mario Merz, Panamarenko, Giulio Paolini, Anne & Patrick Poirier, Gerry Schum, Jean Luc Vilmouth, Ger Van Elk and Gilberto Zorio. The present exhibition takes this study as its starting point and charts the earlier exhibition, its origins, and its importance to the collection, all on the basis of a number of major pieces from the collection and a selection of archive and documentation material. With the aid of numerous documents, letters, photos, reports, excerpts from audiovisual material, draft sketches, plans and so on, from archives both at the museum and elsewhere, it was possible to make a reconstruction of this crucial period in the history of the museum. The study of the content also forms the basis of the exhibition entitled 'Collection Study III: Art in Europe after 1968'. Rather than being a re-enactment of the earlier exhibition, this new one will offer an overview of the context and content of 'Art in Europe after 1968' on the basis of documentary material. 'Collection Study I' was the 'Inside Installations' project (2010), and 'Collection Study II' took the form of an exhibition entitled 'Museum for a Small City' (2013), whose curator was the artist Richard Venlet. 'Richard Venlet (1964, Hamilton, Australia) examines how and in what context art is presented and how this plays a part in determining the viewer's experience. He questions the museum space and the architecture of viewing. His analysis does not result in the criticism of the institutions we were familiar with in the 1960s and 1970s, but is based on a fascination and respect for art and artworks. In addition to artworks, he regularly incorporates items from archives, documents and exhibition material into his contextual installations; he only rarely produces an autonomous work of art. In 2006 Venlet created the spatial presentation of the 'Recollecting Landscapes' research project for the S. M. A. K. and, more recently, in 2013-14, for his exhibition 'Museum for a Small City', he made use of a small selection of works from the museum's collection and archives. His collaboration with the S. M. A. K. for the design of 'Collection Study III: Art in Europe after 1968' is a continuation of these projects. On this occasion, Venlet's interest in museum collections and their history is combined with the question of how 'Art in Europe after 1968' (1980), one of the more important exhibitions in the history of the S. M. A. K., can be reactivated and presented to the public in an interesting and captivating way. The exhibition will be accompanied by a publication on the study project and a programme of public activities in which Koen Brams and Dirk Pültau, both closely acquainted with the museum and the collection, will explore various elements by means of interviews, talks and debates. Another aspect of the programme of public activities will be linked to the exhibition 'The Sea' that will be held in Ostend this autumn as a tribute to Jan Hoet. Additional information on the public activities will be available later."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/deux-mustafa-karasu-karsi-sanat-calismalari-25-kasim-10-aralik-2014/", "text": "Gözün gördüğü, sınır çizgisinin berisi, gerisi, diğer bir deyişle çevresidir. Göz çizginin çevresinde dolanır. Gördüğünü düşündüğü, bu hareketinin içeriğidir. Göz farkında olmadan olaylar yaratır, yanyanalıkları inşa eder. Çizginin tam üzerine gelemeden, hareketinin yönünü değiştirir. Çizgide bir durma hissiyle, çizgiyle ilişkide bitme, son, ölüm, kapanma hissi, gözün hareketini yanlış yönlendirir. Varlık-insan, gözün bu hareket yaşantısında eksik kalanı, çizgide olanı araştırarak, bunu düşünsel, imgesel araçlarla ifade etmeye çalışarak, dışarıda olduğunu düşündüğü iki'likleri, kendi'nde var olduğunu anlar. İlginç olan, aklın da bu çizgide, kendi eşinde, karşıtında yaşıyor olmasıdır. Sanatçı, yaratıcı zihin, bunun farkında olarak, çizgide olanı kendi'ne anlatmaya çalışır. Akıl-çizgi ikilisinde, çizginin sınırdan başka bir şey olduğunun farkı, iki'li durumları görsel bir şölene çevirebilir. Çizgiyi bilebilmek, iki'likleri, karşıtlık düzleminden varoluşsal düzleme taşır. Burada başlar sanatçının, yaratıcı imgelemin yaşantısı: Kareyi iki eşit üçgene bölen çizgi, karenin potensiyelini artırır, Varlık-insanın ortasından geçer çizgi, iki ucu sonlu çizginin anlamı yaşamdaki olaylara bırakılır. Kare, kare olmaya yakınlaşır. Sanatçı bu noktada devreye girer. Sanatçının durduğu yer bu noktalardan biridir: Çizginin iki ucundan biri. Yaratma, noktada genişleme eylemidir. Yüzeyde yaşanan genişleme, ressamın tuval yüzeyinden başlayarak, iki'nin alanına geçer. Ressam Mustafa Karasu'nun, Deux sergisinde tuval yüzeyinde başlayan yaşamlar, tuvalin dışına taşmadan tuvali kendi içinde çoğalırlar. Zihnin-elle birleştiği noktada duran çalışmalar, çizginin üzerindedir. Tuvaller yaşamın ne içinde ne de dışındadır. Yaşamın kendisidir. Akıl, sözcükleri, şeylerle ilişkilendirerek, bilgiyi oluştururken, burada akıl, bulunduğu noktada yayılarak, kendi iki'siyle yaşar. Tuvallerdeki paradoks, karanlığın içinden dışarı çıkmaya hazırlanan figürlerin, aslında kendi'lerinde olmasıdır. Teknik anlatımdaki renk-ışık kullanımının, var-olanın kendi'sini gösterdiği tuvaller, ilk algıdaki kurgu niteliğini aşarak figürlerin içsel yaşantılarının anlatıldığı anlara dönüşür. Nelerdir bu anlar? Köprü: Tuvalde yüzen kafalar, suyun uzamsız olabileceğini, tuvalin sınırlı biçimi içinde anlatırken, kafalardaki tek bir çizginin etrafında seyrederler. Aslında, köprü sözcüğünün beraberinde getirdiği yaşam, tuvalin yüzeyini kaplayan yüzen kafaların, köprüyü izlemekte olduğu, her kafanın köprüsünün farklılığı, ressamın kullandığı ortak renk paydasında tuvalin tüm yüzeyine yayılır. Köprü, bir çizgidir; bağlantı hattı, yüzeyde yüzen kafalar ortak bir bağlam içindedir. Köprü ulaşılacak noktayı, gidilecek yönü belirleyebilir. Sanatçı köprüye dair ilk anlamları, figürlerin ortak yüzüşüyle karşılayarak, anlamsal içeriği biçimsel içerikle aşarken, çizgi imgesini hareketin merkezine almıştır; yüzen, kafalar değil, çizgidir. Sanatçının çizginin, bir birliktelik, karşıtların birlikteliği noktasında gösterdiği hassasiyet, çalışmalarda bir sorgulama noktasında eleştirinin ötesine geçerek, var-olanın kendi içinden konuştuğu, nefes alışın fiziksel işleyişinin, sanatsal anlatımıdır. Burada ressam, rengin var olabilecek gücünü çizgiye alarak, rengi bir kendi'nde var-olan olarak kabul eder. Çizgi alınacak yolu gösterirken, kendi'ne dönüş, Harmoni adlı tuvalde, köpeklerin birbirlerine dalışındaki benzerlik, şiddet, yok ediş duygusunda yaşanır. Dönüş, karanlığın içinden fırlayan güçlü köpek bedenlerinin etkisiyle, tuvalden, izleyiciye, tuvale şeklindedir. Var-olanın kendi'ne olan zorunlu dönüşü, yetişkinin çocukluğuyla yaşadığı ilişkide yaşanır. Köpek bedenlerindeki güçlü varoluşsal dil, rengin kontrast kullanımıyla harmoniyi, yok edişin, savaşın içinde anlatırken, yaşamın içinde karşıt durumların yaşamı nasıl var ettiğini akla getirir. İçeride yaşanan bu varoluş, çatışmanın bir savaş, parçalanma, sarsıntı durumunun yerine, karşıtlık, zıtların birlikteliği anlamında varoluşa yakın durur. Çocukluk tuvali, kendi çocukluğunu ellerinde tutan yetişkin, kendi iki'siyle izleyiciye bakar. Burada ilginç olan kendi çocukluğuna değil, tuttuğu çocukluğuyla izleyiciye bakmasıdır. Bir kabul, kaçınılmazlık içinde herkesi bu duruma dahil eder. Diğer tuvallerde de benzer katılım, ressamın figürleri aracılığıyla yaşanılır. Bu katılma anında, ressam ustalıkla, katılımı izleyicide tutmadan tuvale geri çevirir: Dönüşün yaşantısı. Diğer taraftan, ressam, kendi kurgusunu, yaşamın içinden gelene taşıyarak, kendi tekilliğini de aşar. Tuvallerdeki güçlü, imgesel, renksel çözümlemenin tekilliğin ötesine geçerek, izleyiciye yakınlaşması, tuvalleri her koşulda sanatçının kendi kontrolünün dışına taşır: Yaşam denilen şey budur. Sergi başlığının, tuvallerdeki içeriğin, ressamın renk kullanımı, biçimsel içeriğin seçiminde yol göstericiliği, rengin hem tuvale hem de duralite nasıl uyguladığını düşündürür. Rengin karanlık-aydınlık noktasından ayrılarak, doygunluk noktasında yarattığı kontrast, grinin kullanımındaki cesaret, rengi kendi karşıtlık ilişkisine oturtur. Adalet: Ete, kana bürünmüş bedenin, ölümsüz noktası kemikler, kuru kafanın, kendi yargıcı olarak yaşama yeniden katılması, adaletin yerinde bir kavram olduğu, asıl durumu anlatır. Adalet sözcüğünün, diğer'ini yargıda etkin kullanımı, sözcüğün var-oluşsal içeriğini unutturmuştur: Kendi yargıcı olma, kendi çocukluğuyla yaşama çizginin mekanıdır. Adalet tuvali, yargıç kostümüyle profilden poz veren kurukafanın, dik duran yakalardaki güçlü imgesi, kurukafanın yeşil, sarı tonlarındaki renkli anlatımı yanında yaşamın kıyılarında dolanır. Yargı eylemi, dönüşü içinde taşır. Burada dönüş, hesaplaşma, ceza, kopuş anlamlarında değil, olan durumun anlatılmasında birer araçtır. Araç-amaç ikilisi, ressamın anlatım dilinde, ulaşılacak noktanın var olduğu kabulüyle amacın, çizgiyle olan birlikteliğini tuvalin yüzeyine taşır. Orijin, iki parça duralit üzerine yapılmış resim, çizgiyi maddi gerçekliği içinde zihnin devamında, yüzeyi kateden, figürü, ayakta tutan bir güçle verir. Figür kendi zihinsel yaşantısındaki ulaşacağı noktayı, çizginin devamında, süreklilik içinde, çizginin bir tarafında figür, diğer tarafında sonsuzda yol alan maddi çizgiyle yaşar. Zaman-mekan, çizginin doğrusal anlatımında, figürün kendi'sine yakınlaştığı, zihin yaşantısında anlatılır. Boşluk, figürün yaşantının bir ucunda duran pozisyonuyla tekinsiz durumu aşarak, dönüş sözcüğünü, çizginin uçlarını bağlayan düzleme oturtur: Dairesel anlatımın, kendi'ne bakışın ritmi, çalışmada figürün maddiliğinde toplanır. Sergi genelinde, tek figür anlatımı, sergi başlığı Deux'un nerede arandığının ipuçlarını verebilir. Nerede, ne zaman, var olan Deux. Ressam, deux'un yaşantısını anlatır. Sanrı, travma, korku içinde olmayan deux, figürlerde bütünselliğin içinde, kendin'i var eder. Anlatım içeriğinde, figürlerin yaşamdan, doğadan bir parça olması gerçekliği, deux'un, figürün kendi ifadesinde çeşitlenen renksel, biçimsel anlatımıyla verilir: Köpek grubunu kendi etrafında dönüşü, çocukluğuyla yaşayan figür, kendi yürüyüşünü yapan figür, köstümüyle poz veren adalet. Doğanın parçası değil, kendi ikisinin parçası olan figürler. Deux'un kaçınılmazlık mı, tercih mi olduğu sorulabilir. İki'ye ulaşmak için araçlar yaşamda verilmiş midir, iki yoksa yanı başında mıdır figürün. Sorular izleyiciden önce tuvallerin içeriğinde sorulur. İlginç nokta tuval yüzeyindeki yaşantılar, hem tanıdık hem de sadece tuvallere aittir. Ressam bu noktada zihinsel taktikte, resimlerin içinde bir yaşam anlatımını var eder. Kendisinin sorduğu soruları, kurduğu içerikte, yaşama yakınlaştırmadan tuvallerinde tutmayı becerir sanatçı. Tuvalin bir tarafından koşmaya başlayan figürlerin, hareketleriyle tuvalden çıkma isteği, beyaz fonun yavaş yavaş yüzeye girdiği tuvalde, tekrar yüzeyde tutulur: Tuvalin bir ucundan diğer ucuna çizginin üzerinde başlayan koşu. Bu çalışma, geniş yüzeyde figürlerin toplandığı bir taraf, varılacak diğer taraf arasında rengi yüzeye yayarak, çizginin mekanın oluşturur. Geniş figür yüzeyi, rengin geniş sürülmesiyle, yayılarak, koşma hareketinin kendi'sini verir. Ressamın tuvalleri, resimsel dilin araçlarını verirken, kavramların daha gündelik ifadeyle sözcüklerin yaşam alanına da yakınlaşır: Çocukluk, İki, Adalet, dönüş, harmoni, karşıtlık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/four-points-contemporary-4th-bi-annual-open-juried-online-international-art-competition/", "text": "Four Points Contemporary honors the merit and significance of a life dedicated to serious artistic exploration and growth. We believe that the artist's ideas, energy and creative drive cannot bear fruit without periods of time devoted to experimentation, education, and personal reflection. We also acknowledge that artists need opportunities to explore at various stages of their artistic careers. Ahyor Thompson is the Artistic Director and Exhibition Curator at Four Points contemporary. Ahyor has been curating for Four Points Contemporary for the past 24 months and he will be selecting top notch artworks to our 4th Biannual Online Juried International Exhibition. Cash awards totaling $1,000 will be distributed as listed below. Jurors will select three winners out of the eligible applicants to receive monetary compensation plus the five recipients of our, Honorable Mentions and Special Recognitions. Artists will be selected based on merit, skill, technique, and originality. Note:Artwork that has won award in our past completion is not eligible. The contest is open to all visual artists anywhere in the world, 18 years and older. All mediums and styles are accepted including drawings, paintings, pastel, printmaking, ceramic, digital art, sculpture, installations, wood, glass, photography, mixed media and fiber art are eligible. Video and web based are not accepted at this time. All artists whose work is selected to receive one of our prizes will profit from exposure to thousands of visitors, gallery owners and collectors via presence on our website. As well as having their work achieved on our website, the award winning artists' website will be linked to Four Points Contemporary's site, boosting their web presence. Winning artists will also receive the prestigious Four Points Contemporary Award Certificate along with a press release detailing the event. Note: All prize winning artwork will be achieved permanently on our website. Note: The file size for each image should not be larger than 1MB. Note: By Submitting images, all participating artists are agreeing to the use of their images for promotional purposes by Four Points Contemporary. Only winning artists' images will be displayed on the website. Please include a $30 nonrefundable fee for five images when submitting your entry. Applicants can pay the entry fee using PayPal. PayPal will accept debit or credit cards even if you do not have a PayPal account. After you submit your artwork images and other necessary information on the submission page you will be redirected to Paypal to pay your entry fee. Checklist Submit your artwork images, pay your entry fee, tell your colleagues about it and like us on facebook. Note: If you experience technical problem while submitting your entry please contact us or email us your five images and artwork information tocompetition@fourpointscontemporary. com. After your images are received we will send you an invoice to pay your entry fee."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/henri-chotteau-legacy-francois-morellet-s-m-a-k-13-09-2014-11-01-2015/", "text": "In 2012 the S. M. A. K. received a generous bequest from the estate of the Brussels collector Henri Chotteau (1947-2012). It consisted almost entirely of important works by the French artist François Morellet (1926, Cholet). Chotteau had an extraordinary passion for Morellet's oeuvre. He had already donated works by this artist to the S. M. A. K. in 2004 and in the context of the solo exhibition in 2007. The museum now possesses 24 works by Morellet from Choteau's collection, making it one of the most significant ensembles in the world. Morellet's oeuvre has clear links with the Op Art and Kinetic Art of the 1960s. His geometric compositions of lines, squares and triangles arise out of the systematic application of predetermined rules. He also allows chance to play a part in this controlled process of creation. This results in neutral, universal images from which subjective choices are as far as possible excluded. But it would be too limiting to approach Morellet's oeuvre only from this angle. His titles not only offer a phlegmatically serious insight into the way the works came about, but often also have a humorous double meaning. Morellet, ironic and deliberate, elegantly puts into perspective his self-imposed artistic rules and, more broadly, also the myth of creation and the earnestness of art, thereafter returning to a more serious view. On the occasion of this bequest, the S. M. A. K. is publishing a book with contributions by Philippe Van Cauteren, Valerie Nimal, François Morellet, Thomas McEvilley, Sonja Klee and Rolf Quaghebeur. It will be launched at the opening of the exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/her-sey-dahil-genco-gulan-galeri-foyart-22-kasim-2014-11-ocak-2015/", "text": "Genco Gülan'ın Galeri FoyART''daki yeni solo sergisi için seçtiği başlık 'Her Şey Dahil'. Resim, heykel, fotoğraf ve çizimlerin yer alacağı serginin başlığı kavramsal ve bir şemsiye olmaktan çok sanatçının çalışma yöntemini ifade etmeye çalıştığı bir tarif. 'Her Şey Dahil' terimi sanatçı için psikolojik bir vaha. Sanatçı Genco Gülan fikir çeşitliliğinde olduğu kadar, malzeme çeşitliliği ile de çağdaşlarından ayrılır. Farklı teknikler ile, disiplinler aşırı sanat yaparken sürekli yeni yöntem ve malzemeler dener. Referanslar hem doğuya hem batıya yönelir, hem geçmişe uzanır hem de bu günü anımsar. Fakat arayışın bir sürece dönüşmesi, sanatçının kendi kendini bile tekrar etmesini imkansız hale getirir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/kucukler-2014-tiyatro-rampa-cafe-25-kasim-25-aralik-2014/", "text": "Sanatçıların küçük boyutlu çalışmalarının buluştuğu KÜÇÜKLER 2014 sergisi 25 Kasım 25 Aralık 2014 tarihleri arasında Tiyatro Rampa Cafe'de sanatseverleri bekliyor. Atölye Arts-In bu sene de yeni yılı 3üncüsünü düzenlediği Küçükler sergisiyle karşılıyor. Sevdikleriniz ve kendiniz için orijinal bir küçük, güzel bir yeni yıl hediyesi olabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/schwind-foundation-jean-schwind-retrospective-s-m-a-k-13-09-2014-11-01-2015/", "text": "Jean Schwind (1935-1985) was the most notorious and enigmatic figure in Belgian art in the 1970s. After studying French literature and working as a research assistant at Ghent University, at the end of the 1960s he found his way into the art scene. In 1970 he showed large format erotic drawings at the Fitzroy Gallery in Brussels, and the following year exhibited the Schwind Collection, a series of remakes by the nouveaux realistes. The confusion was only increased by the fact that hardly anyone knew who was behind this pseudonym. In the context of the Schwind Foundation, he then set up pseudo-exhibitions of successful art using the same procedure, calling them 'hommages' or 'appropriations'; the movements and artists he covered included arte povera, Christo, Fontana and Broodthaers. His interventions soon became more conceptual and in 1974 he took part in overview exhibitions of contemporary art in Antwerp and Bruges. He also worked on a Belgian collection, whose crowning work was a large funeral wreath and the words 'A notre cher art belge/Schwind' on the tricolour ribbon. In 1976 a fictitious announcement of his death put an end to a short but intense career that conflicted with the unwritten rules of the art world. The S. M. A. K. is presenting works and documents by this artist, who is often seen as the missing link in the Belgian art of the 1970s. A monograph will be published to accompany the exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/24/yazar-ve-sair-melisa-gurpinar-vefati/", "text": "Yazar ve şair Melisa Gürpınar Vefatı, Türk Edebiyat ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Melisa Gürpınar'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1941 yılında İstanbul'da doğan Melisa Gürpınar, Çamlıca Kız Lisesi ve Beyoğlu Ticaret Liselerini bitirdikten sonra bir süre İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde öğrenim gördü. Öğrenimini İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde sürdürdü. 1964 yılında konservatuardan mezun olduktan sonra tiyatro öğrenimine 1965-1967 yılları arasında Londra'da devam etti. Aynı dönemde, BBC Türkçe Servisi'nde kültür programları yaptı. İstanbul'da matbaa yöneticiliği, dergi yönetmenliği yaptı. Amatör ve profesyonel birçok tiyatronun kurucu üyesi oldu. Sonraları ise tiyatroyla ilişkisini eleştirmen olarak sürdürdü. İlk yazısı 1959 yılında Vatan Gazetesi'nde yayınlanan şairin ilk şiir kitabı 'Umut Pembeleri', 1962 yılında yayımlandı. 1975 yılında 'Yeni Bir Gün Şarkısı' adı altında üç şiir kitabını bir arada yayımladı. 1981'de 'Geceyarısı Notları', 1983'te 'Ara Beni Sevgilim Sözcüklerin' İçinde ve 'Yalnızlık Mevsimi', 1985'te 'Yaz Mektupları' adlı şiir kitapları yayımlandı. 1990'da yayımlanan 'İstanbul'un Gözleri Mahmur' adlı şiirsel öyküleri, Halil Kocagöz Şiir Ödülü'nü aldı. 'Bir İstanbul Üçlemesi' olan bu çalışmanın ikinci parçası, 'Yeni Zaman Eski Hayat' adlı bir oyun olarak 1993'te basıldı ve o yıl sahneye konulup oyun yazarlığı dalında Avni Dilligil Ödülü'nü aldı. 1992'de 'Çocukluğum ve Ölümüm' adlı şiir kitabıyla, 'Uçup Giden Kent' adlı çocuk romanı yayımlandı. 1997'de 'Okul Arkadaşım' adlı gençlik romanı ve 1998'de 'Salkımsöğütlerin Gölgesinde' adlı düzyazı şiir kitabıyla, 'Kitap Benim Kanadım' adlı çocuklar için yazılmış şiirsel bir anlatı kitabı da yayımlandı. 1999'da, 'Her Harf Bir Melek' adlı şiir kitabı yayımlanan şair, 2003 yılında 'Ada Şiirleri' adlı kitabıyla Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü kazandı. Türkiye Yazarlar Sendikası ve PEN üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/25/no-5-mert-ozgen-galerimiz-04-aralik-2014/", "text": "Genç sanatçı Mert Özgen, yağlıboya ve desenlerden oluşan, farklı kadınlara ait hikayelerden esinlenerek yarattığı 'No.5' adlı üçüncü kişisel sergisiyle 4 Aralık-2 Ocak tarihleri arasında Galeri/Miz'de sanat severlerle buluşuyor. Beyazlığın içinde biraz moda, biraz opera... Mert Özgen, Puccini'nin, Donizetti'nin ve Verdi'nin operalarından, Carmen'den, Norma'dan esinlenerek yorumladığı kadınlığa ait hikayeleri çağın en etkin moda ikonuyla birleştirip, kurguladığı portrelerle izleyiciyi kendi sahnesine davet etmektedir. Güzellik ve huzursuzluk, durağanlık ve yoğunluk zıtlıklarını kendine has diliyle resmeden Özgen, sahnede ve kamera önünde nesneleşen kadın figürlerini hikayeleriyle ve duygularıyla ele alıp, kadının gücünü, kırılganlığını, dinginliğini ve aşkınlığını anlatmayı amaçlıyor. 4 Aralık'da başlayacak olan Mert Özgen'in No.5 adlı kişisel sergisi 2 Ocak tarihine kadar Galeri/Miz'de görülebilir. Mert Özgen: 1988 doğumlu Mert Özgen Mimar Sinan Üniversitesi, Resim Bölümü, Neş'e Erdok ve Nedret Sekban Atölyesi'nden 2012 yılında mezun oldu. 2008-2009 yıllarında Erasmus bursuyla İtalya'daki Accademia di Belle Art di Bologna'da sanat öğrencisi olarak bulundu. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kültürel İncelemeler Yüksek Lisans Programı'nda eğitimine devam etmekte olan sanatçı, İstanbul ve İtalya'da fuarlara ve karma sergilere de katılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/27/alternate-endings-hunter-college-art-galleries-01-december-2014/", "text": "ALTERNATE ENDINGS highlights the diverse voices of seven artists/collectives that use video to bring together charged moments and memories from their personal perspective amidst the public history of HIV/AIDS. Featuring videos by: Rhys Ernst, Glen Fogel, Lyle Ashton Harris, Hi Tiger, Tom Kalin, My Barbarian and Julie Tolentino. Conceived and organized by Tom Kalin and Visual AIDS. Alternate Endings was produced and commissioned by Visual AIDS for the 25th anniversary of Day With Art. Visual AIDS utilizes art to fight AIDS by provoking dialogue, supporting HIV+ artists, and preserving a legacy, because AIDS is not over. Gallery entrance is on 68th Street Between Park Ave. and Lexington Ave."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/27/cocugum-eglenir-ve-ogrenirken-ben-cocugumu-taniyorum/", "text": "Çocuğum eğlenir ve öğrenirken ben çocuğumu tanıyorum.... Bu atölye dizisinde her hafta için farklı bir temamız var. Bu tema çerçevesinde çocuklar resim atölyesine katılırken, anne ve babalarda çocuklarının her yönden gelişimine yönelik bilgilendirme sohbetine katılacaklar. Atölye, ressam Nurdan Likos ile gelişim psikoloğu ve anne baba koçu Ayşegül Cebenoyan'ın çocuklarla haftanın teması çerçevesinde yapacağı on dakikalık bir sohbetle başlayacak. Sohbet bitiminde çocuklar Nurdan Likos ile baş başa kalacaklar ve önce haftanın ressamını ve o ressamın haftanın temasına uygun bir resmini tanıyacak sonra da bu temaya ilişkin kendi duygu ve düşüncelerini resimlerine yansıtacaklar. Ayşegül Cebenoyan ise anne ve babalarla haftanın teması üzerinden çocuk gelişimi ve ebeveynlik konularında sohbet edecek. Anne babalar bu sohbette, çocuklarının eğitimine ve gelişimine ilişkin bir çok sorularına yanıt bulacaklar. Atölye sonunda anne babaların çocuklarının ihtiyaçlarına ve bu ihtiyaçları nasıl karşılayabileceklerine dair çok şey öğreneceğini düşünüyoruz. Çocuklar ise kendilerini daha iyi tanımanın yanı sıra, resim sanatına dair de bilgilenmiş olacaklar ve evlerine kendi yaptıkları resimlerle dönecekler. Sanatçı Nurdan Likos'un onlara ayrıca bir küçük hediyesi olacak. Bu atölye sonrasında hem anne ve babaların hem de çocukların kendilerini ve birbirlerini daha iyi tanıma fırsatı edinmiş olacaklarına inanıyoruz. - 1. ATÖLYE: Öfkelendiğimde Soru cevap yolu ile çocukların hangi durumlardan hoşlanmadıkları ve böyle durumlarda ne hissettiklerini tanımlamalarını sağlamaya çalışacağız. Kısaca bir içgörü geliştirmelerine yardımcı olacağız. Ardından Norveçli sanatçı Edvard Munch'un hayatı ve eserlerini anlatacağız. Özellikle'Çığlık' adlı eseri üzerinde duracağız. Resmi yaparken sanatçının duygularından yola çıkarak resim üzerine konuşacağız. Çocuklar, kendi yaşamlarında onları mutsuz eden ya da hoşlarına gitmeyen şeyler, bu tip şeylerle karşılaştıklarında ne hissettikleri gibi sorularla kendi dünyalarına yönlendirilecek ve onlardan hoşlarına gitmeyen bir şey yaşadıklarında hissettiklerini anlatan bir resim yapmaları istenecek. Çocukların hayatta başarılı olmalarında duygusal zeka gelişiminin ne kadar önemli olduğu gittikçe daha çok anlaşılıyor. - Çocuklardaki duygusal gelişim - Öfke kontrolü becerilerinin nasıl geliştirilebileceği - Duygusal zeka gibi konular konuşulacak ve anne babaların bu konulardaki sorularına yanıt verilecek. - 2. ATÖLYE: Ben kimim? Çocuklarla yetenekleri, becerileri, kendilerini nasıl gördükleri, başkalarının onları nasıl gördüğü hakkında konuşacağız. Soru cevap yolu ile kendilerine ilişkin duygu ve düşüncelerini netleştirmelerine yardımcı olacağız. Ardından İstanbul Üsküdar doğumlu Şeker Ahmet Paşave sanat hayatı hakkında bilgi verecek ve Şeker Ahmet Paşa'nın otoportresini tanıtacağız. Çocuklarla ressamın kendisini niçin bu şekilde yansıttığı üzerine tartıştıktan sonra onlardan, kendilerini tanıtan bir resim yapmalarını isteyeceğiz. - Özgüven ve özsaygı - Benlik gelişimi - Anne babaların sağlıklı bir benlik gelişimini geliştirici tutumları gibi konular konuşulacak ve anne babaların bu konulardaki sorularına yanıt verilecek. - 3. ATÖLYE: Nasıl bir insan olacağım? Çocuklarla büyüdüklerinde kime benzemek istedikleri ve benzemek istedikleri kişinin hangi davranışlarını örnek aldıkları hakkında sohbet edeceğiz. Soru cevap yolu ile rol modellerini betimlemelerinisağlamayave geleceğe ilişkin hayallerininetleştirmeye çalışacağız. Ardından Hollandalı sanatçı Vincent Van Gogh'un sanat hayatı ve yaşamı hakkında bilgi verip ressamın hayatında çok önemli bir yeri olan, hayranlık duyduğu doktoru Gachet'ten bahsedeceğiz. Son olarak, çocuklardan beğendikleri ve benzemek istedikleri bir kişinin resmini yapmalarını isteyeceğiz. - Çocukların öğrenme süreci - Öğrenme sürecinde ve çevrelerindeki yetişkinlerin rolü - Sözsüz iletişimle çocuklarımıza aktardıklarımız gibi konular konuşulacak ve anne babaların bu konulardaki sorularına yanıt verilecek. - 4. ATÖLYE: Ait miyim? Çocuklar ile nasıl bir yerde yaşadıkları, okulları ve aileleri hakkında sohbet edeceğiz. Bu ortamlarda kendilerini nasıl hissettiklerini konuşacağız. Ardından Hollandalı sanatçı Vincent Van Gogh'un sanat hayatı ve yaşamı hakkında bilgi verecek, Van Gogh'un kendi yatak odasını yaptığı resmi tanıtacağız. Son olarak da çocuklardan kendilerini ve aile ya da okullarını anlatan bir resim yapmalarını isteyeceğiz. - Çocukların temel ihtiyaçları - Temel ihtiyaçları karşılanmayan çocukların tepkileri - Çocukların davranışlarındaki mesajları deşifre etmek için ipuçları - Deşifre edilen mesajlar doğrultusunda neler yapılabileceği gibi konular konuşulacak ve anne babaların bu konulardaki sorularına yanıt verilecek. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü, gelişim psikolojisi dalında yüksek lisans yaptı. Türkiye'de Lise Öğrencilerinin Okul Başarılarında Ebeveynlik Davranışlarının ve Öğrencilerin OkulTutumlarının Rolü konulu mezuniyet tezi Lambert Academic Publishing tarafından basıldı. ABD'deParent Coaching Institute ile Seattle Pacific University'nin ortak olarak sundukları lisansüstü düzeyde bir program olan Parent Coaching programını tamamladı. Positive Discipline Associationtarafından verilen eğitime katılarak Certified Positive Discipline Parent Educator unvanını aldı ve Positive Discipline Association üyesi oldu. Karşı Gazetesi'nde Anne ve Çocuk Gelişimi üzerine haftalık yazılar yazdı. Doğan Kitap'ın Anne Baba Akademisi dizisinden kitap çevirileri yapıyor ve anne babalara yönelik seminer ve koçluk çalışmalarını sürdürüyor. 1964 doğumlu, evli ve bir kızı var. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim öğretmenliği bölümünü bitirdi. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok sanat etkinliği ve karma sergilere katıldı. 2012 yılında Aklımdakiler, 2014 yılında Serbest Düşüş isimli solo sergilerini İstanbul Nişantaşı'ndaki Galeri İlayda'da açtı. Şu günlerde Kadıköy'deki atölyesinde resim çalışmalarına devam etmekte ve birçok özel eğitim kurumunda çocuk atölyesi çalışmalarını sürdürmektedir. -2012/13/14 Contemporary İstanbul-Galeri İlayda -2013 Ustalar-Gençler Sergisi İST -2013/14 Tüyap Sanat Fuarı-İstanbul -2013 Minik Ressamlar-İST -2012 Summart Kampüsü Chisinau-Moldova -2012 Duygu Karması D. M.-İST -2011 100 genç 100 İnternational Art Center-İST -2011 Kendi Kendine Art Suites-İST -2008 Göçe Sebep KalmasınYeditepe Üni.-İST"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/27/deleuze-ve-sinema-au-hasard-balthazar-1966-santral-istanbul-05-aralik-2014/", "text": "Norgunk Yayıncılık'ın Bilgi Sinema Kulübü işbirliği ile düzenlediği Deleuze ve Sinema etkinliği kapsamında Robert Bresson'un Rastgele Baltazar (Au Hasard Balthazar, 1966) filmi izleyiciler ile buluşacak. -1966, siyah & beyaz, 95 dakika, Fransızca, Türkçe altyazılı- Etkinlik herkese açık ve ücretsizdir. Yer kısıtlı olduğu için bilgi@bilgisinema. com 'a mail atarak yer ayırtabilirsiniz. Au Hasard Balthazar, Türkçe adıyla Rasgele Balthazar, sıklıkla bir film ressamı olarak tarif edilen ve sinema tarihinin en ayrıksı ve kişisel yönetmenlerinden biri olan Robert Bresson'un 50 yıllık kariyeri boyunca çevirdiği her biri ayrı bir kategoriye sokulabilecek 14 filminden 8. sidir. Filmin senaryosunu da Bresson yazmış ve her zaman olduğu gibi bu filminde de amatör oyuncularla çalışmıştır. Oyunculardan Anne Wiazemsky ve François Lafarge bu filmden sonra profesyonel olmuşlardır. Kendine özgü deneyüstücü ve ruhani sade bir üslup geliştirmiş olan Bresson koyu bir Katolikti ve bu filmi de birçok filmi gibi dinsel alegoriler içeren bir mesel olarak kabul edilebilir. Filmin baş kahramanı bir eşektir ve doğduğunda ilk sahipleri olan çocuklar tarafından bir oyun olarak vaftiz edilirken Balthazar ismi verilmiştir. Filmde Balthazar'ın doğumundan ölümüne kadar olan çileli öyküsü ve ona paralel olarak olayın geçtiği köyün ve oradaki yaşamın öyküsü 'resmedilir'. Eşek kimisi şefkatli kimisi zalim çeşitli sahipler arasında el değiştirdikçe ve onlardan eziyet gördükçe bir anlamda yüklerini çektiği bu insanların günahlarını da çeker. Bresson'un bir hayranı olan Jean-Luc Godard'a göre Rastgele Balthazar bir buçuk saate sığdırılmış yaşamın ta kendisidir. Film Bresson'a aynı yıl Venedik Film Festivali'nde OCIC ödülü kazandırmıştı. 1967 de ise kendi ülkesinde, Fransız Sinema Eleştirmenleri Sendikası En İyi Film Ödülü nü aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/27/metropolis-asli-vural-turker-art-15-kasim-06-aralik-2014/", "text": "ASLI VURAL METROPOLIS 15 Kasım 6 Aralık tarihlerinde Türker Art'ta.. Türker Art, Aslı Vural'ın son dönem çalışmalarını içeren METROPOLIS adlı sergisini 15 Kasım 6 Aralık 2014 tarihlerinde sanatseverlerle buluşturuyor. Aslı Vural eserlerinde metropolleri, doğanın katledilişini ve tüm bu sonsuza doğru genişleyen, her adımda daha da yoğunlaşan şehirlerde bireyin bu durum içerisindeki değişimini, dönüşümünü ve konumunu konu alıyor. Her yönüyle şehir ve şehirde kıskaca alınmış bireyi ve çevresindeki yaşamını inceliyor. Şehrin karmaşasının ortasında kalmış insanın sıkışmışlığı, kaosun bireyi içine çekişi ve hızla tüketişi. Aslı Vural'ın birey ve metropol ilişkisinden yola çıkarak hazırladığı METROPOLIS serisi temel olarak güncel bir probleme parmak basıyor. Bütün şehirlerde hızla yükselen arı kovanlarını andıran binalar ve ufkumuzu kuşatan vinçler yani bireye sunulan yeni bir yaşam biçimi ve bu yaşamı sürdürmeye çalışan bireyin giderek yok oluşu. Fritz Lang'ın 1927 yapımı filmine bir gönderme olarak seçilen bu isim, şehirlerin nasıl makinalaştıkları ve şehirde yaşamını sürdürmeye çalışan bireyin de filmdeki işçiler gibi zombileştiğini gösterir. Sanatçı eserlerinde mimari hatırlatmaları ve izlenimleri gerçek boyutuna taşıyor. Bir bütünün parçası gibi görünen, başlangıcı ve sonu olmayan, uzamsal olarak sonsuza giden yüzeyler boya ile gerçeğe iz bırakıyor. Doğanın dönüşümünden geriye kalan, kaos, karanlık ve şimdiki gerçek birbiri üstüne diziliyor. Sanatçı açısından şehirler; mutluluk, öfke, çoşku, panik, korku ve kaosu temsil ediyor. Aynı zamanda metropol dinamik, heyecanlı, özgür ve yaratıcı. Tüm bunlar sanatçının eserlerine soyut metropol siluetleri olarak yansıyor. Özellikle yuvarlak formlar bize dişli çarklarını anımsatır ve merkeze doğru çekilen birey artık nereye gittiğinin bilincini yitirmiş haldedir. Günümüzde bireyin çarklar arasında yaşamaktan ve çevrelenmekten başka seçeneği yoktur. Metropol makinası tam devir çalışır ve çalıştırır. Metropol insanının kaçışı yoktur. İnsanı makineleştiren ve tüm yaşam yetilerini alan bu sistem, insana hata yapma imkanı tanımamaktadır. Bilinç yerini iç güdüye bırakır ve bu sadece yaşam savaşıdır. Önümüze rengarenk bir ambalaj içinde sunulan bu parlak ışıklı ve çok katlı yaşam şekli aslında makinanın kendisidir. Kişi, birey olma özelliğini yitirmiştir. Özellikle medya tüm araçlarıyla kişiye bu yaşam biçimini renkli ekranlardan, dergi sayfalarından ve parlak ambalajlarla sunar. Giderek karanlıklaşan düzenin rengarenk bir aldatmacasıdır bu. 1927 yılında Alman Dışavurumcusu Fritz Lang'ın bize gösterdiği bu dünya düzenini Aslı Vural 2014 yılında renkli reklam dünyasının tonlarında gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/28/deniz-bayav-dus-yolcusu-sanat-duragi-06-aralik-19-aralik-2014/", "text": "Metin Altıok'un Öndeyiş adlı şiirinden alınan bu mısralar Deniz Bayav'ın Gün Bitecek, Yırt Fotoğrafları adlı sergisinin söze dökülmüş ifadesi gibidir. İlk çalışmalarından itibaren zaman sorunsalını ele alan sanatçı, zamanın akışını göstermek yerine yumuşak fırça darbeleri ve pastel tonlardaki renklerle zamanı durdurmayı, dondurmayı tercih eder ve geçip giden zamanı fotoğraflar vasıtasıyla tek bir ana hapseder. İmaj olarak yırtılmış fotoğrafları kullanması ise çalışmalara bir taraftan duygusal bir anlam yüklerken diğer taraftan estetik bir boyut katar. Deniz Bayav'ın çalışmaları geçmiş zaman dilimlerinin tuvaldeki izdüşümüdür. Odak noktasında figürlerin yer aldığı ve modern dünyanın karmaşıklığı karşısında kendisini çaresiz ve yalnız hisseden bireyin yaşadığı düş kırıklıklarını, sıkıntılarını izleyicinin hayal gücünü harekete geçirerek aktarmaya çalışan Deniz Bayav'ın çalışmalarında hikayenin başkahramanı zamandır. Zaman, onun tuvalinde bir taraftan bir tek fotoğraf karesine hapsedilmiş geçip gitmiş bir anı temsil ederken diğer taraftan izleyiciyle, onun bu fotoğraf karesi üzerine hikayeler kurguladığı şimdiki anla bütünleşerek kurduğu diyaloğun dilini oluşturur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/28/neredesin-aklim-levent-duran-gergedan-sanat-28-kasim-18-aralik-2014/", "text": "Ne düşler yedim. Artık doğmam gerekiyordu. Annem haklıydı. Gelip duran mucizeyi karşılamak aşkına, kaçış ve adanma aşkına saf bir tepki olsun. Herkesin içinde patlayıp duran o nazik delilikten başka hammaddesi yok. Tasvirler, bağlar, mantık çizgilerine baybay. Zincirler kopar, paramparça bağlar ve coşkulu köpüklerle gelir arzu karnavalının uçuşkan öğeleri. Despotik makinenin harabelerinde yükselir ritmler ve ölçüsüz caz atağı. Çarpışma durmadan gerçekleşecekse, kasılma ve sancılar bir blok ve doğumu beklerken duyulan dilsiz haz diğer blok olsun. Değilse bu boş beyaz bezlere onları sonsuzluğa doğru doğurup duracağımızı söylememiz sahi midir? Değilse onları tekinsiz bir inziva alanı, günahkar bir meditasyon seccadesine dönüştürmemiz tamam mıdır? Hadi aklım, akıcı bir yok oluşun tadını çıkarmaya gelmiş olması için çırpınılan bu şuursuz dansın ideal queerlarına şimdi burada teslim ol! Sevgili hayvanlığım, korkma, şimdi doğ! Bilirsin, doğum ya da ölüm sadece bir değişmedir. Rüyalar ve gerçeklerin aynı maddeden yapılmış olduğunu bilirsin!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/28/segues-maja-weyermann-sanatorium-04-aralik-2014-03-ocak-2015/", "text": "Berlin'de yaşayan İsviçreli sanatçı Maja Weyermann'ın İstanbul'daki ilk kişisel sergisi SANATORIUM'da seyirciyle buluşuyor. Sanatçı bu sergide Real-time nomads ve About Paradise adını verdiği video işlerini ve bu videolardan yakalanmış natürmortları The Miller Houe and a Slice of Cake or- Life Shortly Before Disaster serisiyle birlikte sunuyor. Sanatçının üç ayrı bölümde üzerinde çalıştığı konular aynı odak noktasında birleşiyor: mekan algısı ve temsili. Weyermann Real-time-nomads isimli işinde Berlin'deki farklı kültürel geçmişlere sahip esnaf ve lokanta sahipleriyle ve onların memleket ve çocukluk anılarında hatırladıkları mekan algısı üzerine çalışıyor. Sanatçı bu çalışmasında 3-D simulasyonu ile elde ettiği görüntüleri gerçek video görüntüleriyle birleştiriyor. Sergideki diğer işlerde ise kişisel ve kültürel hafıza ile mekan inşaası arasındaki daha derin ilişkiyi irdeliyor. Maja Weyermann: Amsterdam ve Berlin'de sanat eğitimi alan sanatçı Berlin'de yaşıyor ve çalışıyor. Çeşitli karma sergilere katılan sanatçının işleri son olarak Amsterdam'daki Stedelijk Müzesi'nde gerçekleşen Bad Thoughts sergisinde yer alıyor. Weyermann'ın Sven Flechsenhar ve Antje Buchholz Weyermann ile birlikte üretimini gerçekleştirdiği DLRG isimli video çalışması ise Ekim 2014'te gerçekleşen 8. İstanbul Uluslararası Mimarlık ve Kent Filmleri Festivali'inde Animasyon dalında birincilik ödülüne layık görüldü. Maja Weyermann, a Swiss artist based in Berlin will present her first solo show in Istanbul in SANATORIUM. In the exhibition, Weyermann's video works from the series of Real-time-nomads and About Paradise and stills from these videos as well as an excerpt of her series The Miller House and a slice of cake or life shortly before disaster will be presented. All three work groups have the same focus of interest which is the connection between perception and representation of space. The artist understands SPACE as a result of social relationships, arising from the acts of individuals or groups and IMAGES as genuinely social, not only because they are created in a given social context, but also because this very context could not be constituted without the production of images. In Cooperation with Sven Flechsenhar and Antje Buchholz. Weyermann created the video DLRG which won the first Prize at the VIII Istanbul International Architecture and Urban Films Festival this October 2014. You may download the images from the links below."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/dear-universe-reysi-kamhi-pg-art-gallery-06-aralik-2014-09-ocak-2015/", "text": "Reysi Kamhi Dear Universe, başlıklı kişisel sergisiyle 6 Aralık- 9 Ocak tarihleri arasında Pg Art Gallery'de izleyiciyle buluşuyor. Geçmiş sergilerinde kent hafızasının kaydı üzerine yaptığı çalışmalarıyla tanıdığımız Reysi Kamhi, Dear Universe, serisiyle bu kez bir içe yöneliş yolculuğunun kaydını tutuyor. Her şeyin büyük bir hızla değiştiği ve bu hızı yakalamanın mümkün olmadığı şu günlerde sanatçı, modern hayatın telaşından kendisini soyutlayarak elleriyle gözlerini kapatıyor ve işlerinde bu içe yönelişi tasvir ediyor. İnsanın, sınırsız kaynakları ve harika düzeniyle var olan doğanın bir parçası olması, sanatçıyı doğayı gözlemlemek ve tanımaya itiyor. Geçtiğimiz yaz Subatan Yaylası'nda geçirmiş olduğu günlerinden hareketle kendi evreninin ve içselliğinin bir haritasını çıkartma sürecini işlerine yansıtıyor. Kamhi, Dear Universe, diye evrene seslendiği bu sergisinde, akışkan ebru tekniği ile yağlıboyayı birleştirdiği büyük boy çalışmaları, kolajları ve doğal bir malzeme olan ağaç gövdesine çizmiş olduğu resimleriyle karşımıza çıkıyor. Hiçlik, akış ve teslimiyet gibi kavramları, gölge karakterler üzerinden rüyasal bir görsellikte sunuyor. Reysi Kamhi meets the audience at Pg Art Gallery between December 6th and January 9th with her latest personal exhibition Dear Universe,. We are familiar with Kamhi's work, from her past shows that were about documentation of urban memory. But this time in Dear Universe, which is another documentation work, her works keep a journal of an inner journey. As in today's world, where everything changes rapidly and leaves us feel like we are not able to keep up, the artist makes a choice to stop, turn inside, close her eyes with her hands and isolate herself from the fuss of modern life. Thinking about the nature and its overwhelmingly perfect system and knowing that human beings are an inseparable part of it drives her to observe it more closely. As a result, Dear Universe, departing from her experiences in Subatan Highlands last summer, narrates this experience in the midst of the nature and reveals the maps her own personal universe. In this show, we see collages, large works, created with a technique that is a combination of fluid Ebru and oil, and paintings on tree trunks that successfully present the concepts like nothingness, flux and relinquishment, in a dreamlike environment through shadowy characters."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/desire-tunca-art-on-istanbul-02-12-2014-03-01-2015/", "text": "art ON Istanbul'daki, TUNCA'nın Desire isimli kişisel sergisini damak tadının politik, sosyal ve kültürel açılımları olarak tanımlamak mümkün. Bu proje izleyecilere farklı, yakası açılmadık görsel tecrübeler sunmayı hedefliyor. Sanatçının iki yıldan beri üzerine çalıştığı dizi, 20. Yüzyılı şekillendirmiş önemli liderlerin en sevdikleri yemeklerden yola çıkıyor. Projesini gerçekleştirebilmek için profesyonel aşçılık eğitimi alan sanatçı, liderlerin sevdikleri yemekleri detaylı bir araştırmayla ortaya çıkarıp onların resimlerini yaptıktan sonra tarifleri bizzat kendisinin pişirirken gerçekleştirdiği performans videolarıyla, dün ve bugün arasında ilginç köprüler kuruyor. Castro'dan Churchill'e, Atatürk'ten Mao'ya dek, dünya haritasını yeniden çizen oniki siyaset adamının sofralarını büyüteç altına alan TUNCA, resim, fotoğraf, video, performans ve heykel tekniklerini kullararak oluşturduğu çok katmanlı anlatım diliyle, hem disiplinlerarası bir diyalog kuruyor, hem de tarihin satır arasında kalmış olan önemli detaylarına eğiliyor. TUNCA tutkunun odak noktasında olduğu görsel araştırmalarında farklı bir tarih yazmak iddasında değil. Proje, izleyenlere soyut düşüncenin en somut hallerinden biri olan yeme içme kültürünün ne kadar farklı anlamlar yüklü bir kavram denizi olduğunu hatırlatırken, belgesel ve eğitici olmadan damak tadının aynı zamanda toplumsal bir bellek olduğunu da hatırlatıyor. TUNCA, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümünde 2010 yılında eğitimini tamamlamıştır. Çalışmalarına Kadıköy, Yeldeğirme'nindeki atölyesinde devam etmektedir. TUNCA's solo exhibition Desire, hosted by art ON Istanbul, may possibly be defined as the political, social and cultural expansions of 'taste'. This project aims to present to viewers a very distinctive, unheard-of visual experience. The series, on which the artist has been working for the last two years, focuses on the favourite meals of the distinguished leaders of the 20th century. The artist who undertook a culinary education so as to realize his project, carried out a profound research on the most desired meals of the leaders, painted their pictures and took a performance video in which he cooks the recipes of these meals. With such an ambitious project, TUNCA builds an incredible bridge between the past and the present. Closely examining the dinner tables of the twelve politicians who have redefined the world map from Castro to Churchill, Atatürk to Mao, TUNCA puts forward the significant details hidden between the lines of the history. Thanks to the 'multi-layered' expression style he created by using painting, photography, video, performance and sculpture techniques, the artist establishes an interdisciplinary dialogue. TUNCA does not purport to write a different history through his visual searches in which passion reveals itself as the focal point. This project reminds viewers that 'food and drinking culture, that is the most tangible form of abstract thinking, is a sea of notions that is full of different meanings. What's more is that, TUNCA brings to mind the fact that 'taste' is a social memory without adapting a didactic approach. TUNCA graduated from Mimar Sinan Fine Arts University, Department of Painting in 2010. He lives in Istanbul and continues his works in his atelier in Yeldeğirmeni, Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/i-am-playing-ping-pong-now-halil-the-empire-project-04-aralik-2014/", "text": "Halil'in 4 Aralık 2014 tarihinde açılacak olan 'I am playing ping pong now' adlı sergisi, aynı isimle yayınlanmış olan kitaptan yapılmış bir seçki. Bu seçki sanatçının yaşadığı ve şahit olduğu durumlar üzerinden, içinde bulunduğu sorgulamaların aynası niteliğini taşıyor. Bu projede diğerlerinden farklı olarak, Halil kamerasını başkaları yerine kendine yöneltiyor ve bu bakış üzerinden bir anlatım oluşturuyor. In this his second solo exhibition at The Empire Project 'I am playing ping-pong now' we are faced with possibly his most personal series of works to date. The works in show is a selection from his most recent book published under the same name. The exhibition opens on the 4th of December."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/ihtimal-possibility-aylin-zaptcioglu-02-27-aralik-2014/", "text": "Aylin Zaptçıoğlu'nun üçüncü kişisel sergisi ihtimal, 2 Aralık 2014 Salı günü Evin Sanat Galerisi'nde açılıyor. Resimlerinde oluşturduğu yalın kompozisyonlarında figürleri ön plana çıkaran sanatçı, birbiriyle bağlantılı serilerden oluşan sergisinde, insanların tercihleri doğrultusunda belirlediği sınırları sorguluyor. Zaptçıoğlu'nun sergisi 2 27 Aralık 2014 tarihleri arasında Evin Sanat Galerisi'nde izlenebilir. 2008 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü, Nedret Sekban atölyesinden mezun olan Aylin Zaptçıoğlu, aynı sene Sakıp Sabancı Sanat Ödülü Resim Bölümü Üçüncülük Ödülü'nü ve AIAS tarafından düzenlenen Marmara Üniversitesi Sanat ve Tasarımda Dünya Birinciliği Yarışması Türkiye Onur Birinciliği Ödülü'nü aldı. 2011 ve 2013 yıllarında birinci ve ikinci kişisel sergilerini Evin Sanat Galerisi'nde açan Zaptçıoğlu, 2012, 2013 ve 2014 yıllarında ARTIST / Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı'na katılmıştır. Sanatçının katıldığı ulusal ve uluslararası karma sergiler arasında İpek Ahmet Merey Resim Yarışması Sergisi (2005, 2006), Türk Kalp Vakfı Resim Yarışması Sergisi (2006, 2007), Nuri İyem Resim Ödülü Sergisi (2006), 32. DYO Resim Yarışması Sergisi (2006), Mail Art for Bike (2007, Bologna, İtalya), Bologna Güzel Sanatlar Akademisi Erasmus Öğrencileri Sergisi (2007, Bologna, İtalya), Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi, Karma Sergi (2009), Uluslararası Ekslibris Yarışması Sergisi: Ütopya Ormanı (Bodio lomnago, İtalya, 2009), 7. Uluslararası Meksika Bienali, Ekslibris Yarışması: El Burro (Zacatecas, Meksika, 2009), Genç Ustalar / Usta Gençler Resim Sergisi (Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, 2010) yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/lahusa-serbeti-12-konsantrasyon-bigaleri-13-12-2014-18-01-2015/", "text": "bi'galeri, hikayesini Kader Büyükbingöl'ün yazdığı, Gizem Malkoç'un illüstrasyon ve resimleri ve Kerem Akbaş'ın video art çalışması ile yorumladığı sergiye, 13 Aralık- 18 Ocak 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Açılışı 13 Aralık 2014, saat 18:30 da gerçekleşecek sergi, adını hikayesinden alıyor. Lohusa Şerbeti, ½ konsantrasyon isimli projenin ilk yaşam belirtisi. ''Annem beni sıcak ve küçük evimden kovdu. Sonrasını hatırlamıyorum'' cümlesine kadar, hikaye tüm uzuvlarını 'Lohusa Şerbeti'nde' besliyor. 18 Ocak 2015'e kadar Yeldeğirmeni bi'galeri de 11:00- 19:30 saatleri arasında izlenebilir. Psikolojik reaksiyonların yansıması olarak Kader Büyükbingöl ;' 'Dünya bir yanılgı gibi geliyor bana çoğu zaman. Kendi gezegenine alışamamış bir ruhla ne yapacağımı uzun süredir bilemiyorum. Odalarda ne yapacağımı, ellerimle ne yapacağımı, insanlarla ne yapacağımı bilemiyorum. Oysa insanlar var etti. Benliğim dediğim o koca oyuğa, gördüğüm her şeyi sıkıştırdım, bu şekilde var oldum. Hem herkesim, hem de hiç kimseyim. Bütün saatlerim, haftalarım ve anılarım bu düşüncenin gölgesinde büyüdü, küçüldü, eksildi... Dünya aynı anda hem her şeyin olma ihtimalinin olduğu, hem de neredeyse hiçbir şeyin olmadığı bir mutlak. Herkes alışmış -herkes orada- herkes kendinden emin. Tıpkı Jack Kerouac gibi: 'Kimseye kendi kafa karışıklığımdan başka vaat edebileceğim bir şeyim yok. derken yaşama belirtilerinin 'Lohusa şerbeti' isimli sergi ile bir kez daha nabzını tutuyor. Erkeğin dokunuşları ve kadının taşıyıcı misyonu: ayrımcı bir tutumun tutunamayanı olarak düşmüştür güne. Tekrarlardan çoğalırız biz insanlar. Övülerek yüceltildiğimiz ve dışa itildiğimiz bir serüvenin senedi olarak görünürüz. Ayrımcı bir tutum değil, kendini ayırıcı bir tutumdur. Mücadelelerle dolu bir gelişimin özgürleşmesini içerir. Bu da ruha yaptığı ilk katkıdır. Kozmik zamanda şekillenen, sonrasında izaha açık olan bu iki yaklaşımdan doğan ideolojik bir yönlülük vardır. İki farklı enerjinin bir araya gelmesi bazen mutluluk olarak nitelendirilse de; oluşumlar enerjiyi yok eder. Bu yokluk izafi olmayıp hiçliği ifade edemez, bireyleri yeniden var olmaya götürür. Hazzı harcayarak yaratılan emeği, yenileşen bir doğum sürecine eş değer görmüştür Kader Büyükbingöl. Uygulanan güç esnasında sıkışmalardaki derinlik, nefesle metafizik olup, bilinmeyen ve erişilmeyen bir ilkelliği; içine geçme-dışarı çıkma eylemlerini aksiyonlarla anlatmaktadır. Osilasyon un başlamasıyla, itme-çekme içerisindeki bir zamanda devinimler tanımlanır. Bu devinimler esnasında örgütlenmiştir Büyükbingöl'ün hikayesi ile Malkoç'un illüstrasyon ve resimleri. Gizem Malkoç, imgelerin kendi içindeki varoluş döngüsünü; gerçeklik, varlık, anlamın anlamsızlığa itilmesi ya da belirsizlikten kurtulması içerisinde- kendi hissi saptamasını çizgileriyle aktardı. Uzayan bir geçmişin içinden kalemiyle çıkardığı argümanlar: nüve halinden, bulunma haline doğru kendindeki var oluşu alanlarından değerlendirdi. Projenin akışkan bir yerinde duran video art- izleyicisiyle arasındaki fonu kaldırarak şekil-zemin ilişkisini geniş zamanlı kurmak istiyor. Seyircinin ona dahil olduğu yerde, Oyuncu: anlatısı ile izleyicisi arasındaki mesafeyi kırmayı amaçlıyor. Boşluktaki doğumu monitör dışına atarak, bu süreçteki enerjiye sıvı kaybı yaşatmadan aktarma düşüncesi, Kerem Akbaş'ın fabrikasında şekil alıyor. Akbaş; işaretlerin taşınmasını sanatsal bir bakış açısıyla göz önüne getirerek kişilik kazandırıyor. Senaryosunu bi'galeri'nin işlediği ''(1/2 konsantrasyon)' Lohusa Şerbeti'ne'' kıvamını Sermet Yeşil kendi iç dünyası ile etiketliyor. Hareketlerini iç alanları ile oynayan, sesini iki durum arasından çıkaran Yeşil, duyarlılığıyla hikayeye kavramlar yükleyerek tasarımını yapıyor. Bu devinimsel sürecin sınırlarını his ve hazzı ile biçimlendirirken; Yeşil, özel durumlardan çıkarımlarıyla, ruhsal komplikelere kendini iten ve kurtulma eğilimleri ile varlığını dışarıya atan durumları konu alarak ilişkileri eşleştirecektir. Kontraksiyonların yerküre üzerine düşüşü, üretimle ve ürünün tüketiciye aktarılan kısmıyla paylaşılmıştır. Ütopik yakınsallaşmalarla illüstrasyona dönüşen sergi, Gizem Malkoç ile ifadesini bulur. Ruhtan yansıyan gelişimler bizden de gitmiştir diyerek kalıntılarıyla yeni oluşumları aktarmıştır. Zihnimizin yaşattığı kurgular büyüyerek boyutlanır ve pıhtısını atar odaklanmalarımız. Dağınıklık bozukluktur. Dağılmak süreçlerde çoğalmaktır. Bir denklem gibi; en hareketli manzara, tutarsız düşünce sistemine bağlı kalır ve iki de bir bunu yapar. Benim çocukluğum hiç yerinde durmuyor. Yoğunlaşmak konsantre olmaktır... Konsantre ağırlıklı, çoğalan, üreyen, tıpkı lohusanın şerbeti gibi' der ekibin her bir parçası. Lohusa Şerbeti, Yel değirmeni bi'galeri'de 13 Aralık- 18 Ocak 2015 tarihine kadar görülebilir. bi'galeri are hosting the exhibition, that the story of Kader Büyükbingöl's, Gizem Malkoç's experimental and Kerem Akbaş as commented on with video art work, from December 13 to January 2015. Opening December 13,2014 at 18:30 the exhibition will be held until January 18,2015, bi'galeri in Yel değirmeni, also 11:00- 19:30 can be viewed. The puerperium, after about six weeks of a woman's birth process that identifies where is the name given to the postpartum period. In this process, starts rotating backwards changes in women. Syrup; ''şariba'' drink comes from the word meaning. Sherbet, wines and syrups variations. Puerperants syrup; after birth is a traditional drink given to visiting the mother and baby. This syrup is made using a variety of spices into a special sugar called puerperal sugar. All that is holy is a pleasant language. Collected by human creation and the formation and will continue regardless of is greater than any previous stage. The resulting red is stimulating enough to change. These supply: community life is the sum of energy and creative power that affects the destiny. After the sensory irritability, which destroys human life separated from the circulation, relieved him of his soul, leaving their loads. As Irvin Yalom's remarks; Thoughts are the shadows of our feelings; but always darker, more empty and quiet. Kader Büyükbingöl as a reflection of psychological reaction; '' world to me sounds like a delusion. I do not know, what to do in a spirit could not get used to own the planet-for a long time. What to do in the room, what to do with my hands and I do not know what to do with people. However, there are people who had it. I'm also a big ego that hollow, I compress everything I see, I've got this way. Both everyone and I mean no one. All my times, my memories and my weeks, grew up in the shadow of this idea, smaller, detract from the... World simultaneously everything is likely to happen, is not an absolute as well as almost anything. Anyone accustomed to, everyone there, everyone confident. Just like Jack Kerouac: 'I do not have anything to anybody except my own confusion I can promise.' 'He experienced symptoms of' Lohusa syrup 'is once again holding the pulse of this exhibition. Men's touches and women's carrier mission: It is a discriminatory attitude what can not hold down a day. We grow from again we humans. We look like we pushed out of stock of an adventure and we övülerek glorified. Not discriminatory attitude, an attitude of self-separator. Involves the development of a full liberation struggle. This is the first contribution made to the soul. Formed in cosmic time, then there is an ideological explanation to the open nature of these two approaches versatility. Gizem Malkoç opens the pandora and she answers: Artist searches for the truth is the aesthetic. other than that, it looks aesthetic, which may be true. Then, everything he recovers from its meaning, the dream of making the subject of art. Converts and accumulate / Accumulate and stores. To liberate the monster that failed to feed, like using pure version of the material. She is in love with ink. The coming together of two different energy sometimes described as happiness. But sometimes destroys the power formations. This absence cannot express not relative nothingness leads individuals to be there again. Kader Büyükbingöl, created by spending labor enjoyment sees equivalent to a birth process innovation. Depth of compression applied during power becomes metaphysical with breath. She tells a primitiveness unknown and inaccessible; describes actions go out into the pass-through with action. With the start of the oscillation, in which a push-pull motion are also described. Malkoç's experimental lines with Büyükbingöl the story has been organized during this motion. Gizem Malkoç conveyed in this image of its existence cycle; reality, existence, the meaning or meaninglessness pushed to their sense of uncertainty determine the survival with her line. Arguments took a long history with the pen. There was regarded as the event into the core. Art videos in the project, raising funds between figure-ground relationship with the audience wants to build broad-time. The Performer wants to break the distance between the viewer and the narrative seeks. Throwing out the monitor birth in space taking shape in Kerem Akbas the factory. Akbas; bringing into consideration the transportation signs gives people with an artistic standpoint. bi'galeri wrote this screenplay in this exhibitions. Sermet Yeşil is the performer in this video-art. He plays with the spirit of the movement. The sound from the two cases. İt makes a responsive design in the image. He thinks exceptions. Play the relationship between the inner and outer world. Fall upon the earth contractions were shared. And development reflected the spirit has gone from us, saying residue was transferred with new formations. Fiction that've resized our mind, our focus to grow and assigns the clot. Clutter disorder. To disperse; is in the process of proliferation. As an equation; The moving landscape will remain attached to the inconsistent system of thought. And makes it two it one. My childhood does not stop in place. Concentration is to concentrate... concentrate mainly, growing, reproducing, like the puerperants syrup''each part of the team says. Puerperants Syrup ( 2/1 concentration) , can be visited at bi'galeri in Yeldeğirmeni from December 13 until January 18,2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/proje-muphem-muphem-sergi-kare-sanat-04-31-aralik-2014/", "text": "Müphem ilişkiler de, kimliklerde, yüzlerde, toplumsal kod ve roller de kendine konak tutar. Önü tedirginlik arkası angst, dışı tekinsiz içi bilinçaltı gibidir; bilinmez- müphemdir. Müphemin yuvası aynı zamanda özgürlük, delilik, blöf ya da isyanda olabilir. Bu yüzden müphem her şeyin belirlenmiş, kodlanmış, statikleşmiş olduğu rasyonel dünyanın dudak kenarındaki uçuk gibidir; onun façası bozar, huzurunu da her an kaçırabilir. Müphem gaibe yakın olduğu için ezoterik bilginin yanında olduğu kadar, Cemil Meriç'in de dediği gibi şiirin, sanatın ve düşüncenin gen havuzudur da. Şimdi çağrımız sanatçının kendi ikircikli düş dünyasının kapısını müpheme açması içindir. There is something disturbing with hazy. Is it good or bad, real or nightmare, totality or fraction, health or a sheer disease? Hazy lives in relations, identities, faces, social codes and roles. One side unrest the other is angst, spook outside unknown inside like subconscious. Hazy can also host freedom, madness, bluff or revolt. Therefore hazy is like herpes on the lips of this rational, static, coded, predetermined world; hazy disturbs the World and also about to disquiet it."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/11/29/yok-yer-mixer-19-aralik-2014-01-subat-2015/", "text": "Karma sergi yok-yer 19 Aralık 2014 1 Şubat 2015 tarihleri arasında Mixer'de! Mehmet Kahraman'ın küratörlüğünü üstlendiği karma sergi yok-yer, her yerde oluşları, birbirlerine benzemeleri ve bağlamlarından kopuk olmalarıyla dikkat çeken havaalanları, eğlence ve alışveriş merkezleri gibi çağımızın 'yok-yerleri'ni konu alıyor. Çağdaş dünyanın hareketli öznesinin mekanları deneyimleme şeklini etkileyen yok-yerler, insanların bir araya gelerek sosyalleşmelerine olanak sağlarken aynı zamanda yalnızlık duygusu yaratmalarıyla bireylere varoluşsal bir çelişki alanı sunarlar. Bu bağlamda sergide yer alan sanatçılardan Aslı Narin'in fotoğrafik soyutlamaları bu geçiş alanlarını tanımlamaya çalışırken Egemen Tuncer'in ürettiği imajlar mekanların dönüşüm sonrası aldıkları yeni formlara odaklanmamızı sağlıyor. Hasan Deniz'in fotoğrafları ise değişen veya yok olan yerlerin belleğine dair bir günlük olarak karşımıza çıkıyor. Üç farklı bakış açısı etrafında yapılacak olan yerleştirme, Mixer'in sergi alanının mimari yapısı ile ilişkilendirilerek mekana özgü bir nitelik kazanıyor olacak. yok-yer 19 Aralık 2014 1 Şubat 2015 tarihleri arasında Pazartesi hariç her gün Mixer'de görülebilir. non-place is at Mixer between 19 December 2014 01 February 2015! The group exhibition entitled as non-place, curated by Mehmet Kahraman, is about non-places such as airports, amusement parks and shopping centers of our era, which are detached from their contexts, resemble one another and can be found anywhere. The non-places which influence the way mobile subjects of the contemporary world experience places, bring people together and let them socialize while giving individuals an existential contradiction space by creating a sense of loneliness. In that sense, Aslı Narin's photographic abstractions identify these transit places, whereas images produced by Egemen Tuncer allow us to focus on new forms of these places after going through a transformation. Hasan Deniz's photography reveals uncanny memories of unsteady or vanishing places. Shaped around three different perspectives, the exhibition will become site-specific through a number of references to the architectural structure of Mixer's exhibition area. non-places is at Mixer between 19 December 2014 01 February 2015, open everyday except for Mondays."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/01/iranin-ilk-vampir-filmi-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin heyecanla beklenen filmlerinden biri de A Girl Walks Home Alone at Night! Gösterildiği her festivalde büyük övgülerle karşılanan film, İran sinemasının ilk vampiriyle tanıştırıyor bizi. İran sinemasının ilk vampir filmi olan A Girl Walks Home Alone at Night, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Kısalarıyla pek çok ödül kazanmış İranlı kadın yönetmen Ana Lily Amirpour'un ilk uzunu da olan film, İran'daki Bad City adlı bir hayalet kasabada geçiyor ve bu çivisi çıkmış kasabaya yeni gelmiş gizemli bir kadının hikayesini anlatıyor. Western ve vampir türlerini karıştırıp sonunda etkileyici bir aşk filmine dönüşen A Girl Walks Home Alone at Night, stilistik olarak Jean Vigo, Jean Cocteau, Luis Bunuel gibi yönetmenlerin filmleriyle, konusuyla da kült İsveç vampir filmi Let the Right One In/Gir Kanımayla karşılaştırılıyor. Siyah beyaz çekilen film aynı zamanda, estetiği ve ustaca tasarlanmış sahneleriyle David Lynch dünyasının garip gerçeküstücülüğünü ve Sergio Leone filmlerinin kaynayan gerginliğini bir araya getirdiği yorumlarıyla karşılanıyor. The New York Times'ın Pers usülü rock'n roll, Hollywood Reporter'ın Muhteşem olarak tanımladığı A Girl Walks Home Alone at Night, dünyadaki ilk gösterimini Sundance'te yaptı ve gösterildiği her festivalde heyecanla karşılandı. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/02/aica-basin-bildirisi-antalya-sanatcilar-dernegine-ansan-siddet-kullanarak-yapilan-tahliyeyi-kiniyoruz/", "text": "Antalya Sanatçılar Derneği binasının tahliye edilmesine yönelik mahkemenin yürütmenin durdurulması kararını iptal etmesinin ardından, Büyükşehir Belediyesi son derece kuşkulu bir biçimde aceleye getirilen boşaltma işlemi için 1 Aralık 2014 tarihinde harekete geçmiş ve tahliye işlemi için ANSAN'a çok sayıda zabıta ve polis ekibi gönderilmiştir. Dernek üyelerinin anayasal bir hak olarak tahliye kararına tepki göstermeleri sırasında yaşanan tartışmalarda, Çevik Kuvvet'in devreye girmesi ve zırhlı araçlarının getirilmesiyle, fikir ve sanat emekçileriyle sanatseverlere müdahale edilmiş ve bu müdahalede biber gazı kullanılmıştır. ANSAN'da sergisi bulunan Nalan Taşkent nezdinde bir araya gelen tüm fikir ve sanat emekçilerine karşı gerçekleştirilen bu şiddetli müdahale Avrupa Birliği kriterleri, küresel çapta ifade özgürlüğü, Evrensel İnsan Hakları ve muasır medeniyet ölçülerini kendisine temel ve hedef edinen bir ülke idaresinde kabul edilemez. İnsani ve demokratik değerlerin aksine, son yıllarda sanatçılara ve sanat etkinliklerine karşı ötekileştirici ve şiddet içeren müdahalelerin sayısında gözlenen artışın birikimiyle, ANSAN a yapılan saldırı hiçbir makul gerekçe kılıf gösterilerek, meşrulaştırılamaz. AICA Türkiye olarak, Türkiye'de sanat ve yaşamın değerinin korunduğu, ifade özgürlüğünün ve demokratik gösteri hakkının kullanılmasının gereğince işlerliğinin sağlanmasını ivedi olarak talep etmekteyiz. AICA olarak bu şiddet kullanılan müdahaleyi kınıyoruz. Merkezi Paris'te, çalışma ofisi ise İstanbul'da bulunan UNESCO'ya bağlı Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği Türkiye Şubesi, Antalya Büyükşehir Belediyesi'nde Antalya Sanatçılar Derneği'nce kullanılan, tarihi Kaleiçi girişindeki çay bahçesi ve sergi salonunun, 1 Aralık 2014'te önce zabıta, ardından polis ve zırhlı araç zoruyla tahliye edilmesini ve bu sırada gerek yurttaşlara, gerekse sanatçı ve yapıtlara yönelik uygulanmış sözlü ve fiziksel şiddet girişimini, yaptığı bir basın açıklamasıyla kınadığını bildirdi. Yaşanan müdahale sırasında sergisindeki eserleri toplatılan sanatçı Nalan Taşkent nezdinde, bütün fikir ve sanat emekçileriyle dayanışma içinde olduğunu vurgulayan dernek, Son derece kuşkulu biçimde aceleye getirilmiş bu ani tahliyeye direnen sanatçı ve dernek üyelerine biber gazıyla müdahale edilmiş olmasının, Avrupa Birliği kriterleri, küresel ifade özgürlüğü, Evrensel İnsan Hakları ve 'muasır medeniyet' ölçülerini kendine temel ve hedef edinmiş bir ülkenin idaresinde, hiç bir makul gerekçeye kılıf yapılarak sığdırılamayacağını kaydetti. AICA Türkiye derneğinde halen, içinde sanat tarihçileri, küratörler, kültür kurumu yöneticileri, müze direktörleri ve gazeteciler ile eleştirmenlerin bulunduğu, yurt içi ve dışından 70 civarında üye bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/1-psikeart-kisa-film-yarismasi/", "text": "4. Psikeart Günleri Sinemada Ruhsal Travma ve Psikiyatri organizasyonu çerçevesinde bu yıl birincisini düzenleyeceğimiz Psikeart Kısa Film Yarışması'nın konusu ruhsal travma olarak belirlenmiştir. - Yarışma tüm üniversite öğrencilerine ve yönetmenlere - Yarışmaya ruhsal travma konulu kısa filmlerle katılabilinir. - Yarışmaya 20 dakikadan uzun olmayan kurmaca, canlandırma, deneysel filmler başvurabilir. - Yarışmaya 1 Ocak 2012'den sonra çekilmiş filmlerle katılabilinir. - Bir kişi en fazla iki film ile başvurabilir. - Yarışmaya başvuru ücretsizdir. - Türkçe dışındaki dillerde hazırlanan filmler, Türkçe altyazılı olmak zorundadır. - Kopyaların gösterime uygun resim ve ses niteliği taşıması zorunludur. Şartnamede belirtilen koşullara uymayan, bozuk kayıt yapılmış filmler, katılımcı yönetmenin uyarılmasına gerek kalmadan yarışma dışı bırakılır. - Yarışma katılım formu ve şartnamesinde tek kişinin imzası bulunmalıdır ve imza sahibi, eserin yasal sahibi olmalıdır. Eserin oluşmasında kaç kişi bulunursa bulunsun, ödül sadece belgelerde imzası bulunan eserin yasal sahibine verilecektir. Ayrıca, söz konusu belgelerde belirtilecek tüm bilgilerin doğruluğu, imza sahibini bağlar. Bu bilgiler nedeniyle doğabilecek hukuksal sorumluluk, imza sahibine aittir. - Yarışmaya gönderilecek eser içerisindeki özgün olmayan metin, görüntü, müzik, vb. kullanımları sebebiyle üçüncü kişilerden doğacak her türlü telif hakkı ihlali iddiası yarışmacının sorumluluğundadır. Suç teşkil edecek unsurların daha sonra ortaya çıkması halinde, Psikeart ve bu yarışmaya destek veren kurumların herhangi bir sorumluluğu bulunmayacaktır. Telif hakkı veya sair fikri mülkiyet haklarının ihlali ya da her türlü kanun ihlalinin tespiti halinde ilgili eser yarışmadan men edilir. Tespit yarışmadan sonra yapılır ise eser sahibi ödüllendirilmiş olsa dahi ödülü geri alınır. - Filmlerin gösterimi sırasında 3. şahıslardan doğacak telif problemi eser sahibinin - Ödül alan yönetmenlere birer başarı plaketi verilir. - Yarışmaya gönderilen filmlerin yönetmenlerine haber vermek koşulu ile ticari amaç gözetmeksizin düzenlenen gösterimlerde yer alması yarışmacı tarafından kabul edilmiş sayılır. - Yarışma için gönderilen kısa film/filmler kopyaları iade edilmez. - Katılımcılar, imzaladıkları katılım şartnamesini, eksiksiz ve okunaklı biçimde doldurdukları katılım formunu, bir adet fotoğraflarını, kısa film eserinin/eserlerinin uygun formatta kaydedilmiş şekilde ve üzerinde eser sahibinin ve eserin adının yazılı olduğu 2 adet kopyasını yolu ile en geç 31 Ocak 2015 saat 17.00'ye kadar ulaştırmalılar. - Yarışma için gönderilen eserler, sonuç ne olursa olsun iade edilmez. - Seçici kurulun yargısı kesindir. - Ön değerlendirme sonucunda tüm kategoriler içinde olmak üzere 10 film aday gösterilecektir. - Ön değerlendirme, seçici kurul tarafından yapılır. - Ön değerlendirme sonuçları 20 Şubat 2015 tarihinden itibaren Psikeart'ın web sitesinden duyurulacaktır. Ayrıca, sonuçlar ön elemeyi geçen eser sahiplerinin mail adreslerine doğrudan bildirilir. Başvuracak filmlerin dosyaları en geç 31 Ocak 2015 saat 17.00'ye kadar aşağıdaki adrese ulaştırılmalıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/4-psikeart-gunleri-sinemada-ruhsal-travma-ve-psikiyatri-istanbul-universitesi-06-08-mart-2015/", "text": "Psikeart dergisi ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema bölümü tarafından düzenlenen Psikeart Günleri'nin dördüncüsü, 6-8 Mart 2015 tarihlerinde İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi'nde gerçekleştiriliyor. 4. Psikeart Günleri çerçevesinde bu yıl bir de Kısa Film Yarışması düzenleniyor. 1. Psikeart Kısa Film Yarışması'nda birinciye 5.000 TL'lik ödül ile Psikeart ve Memlekent dergileri arşivi verilecek. Psikeart'ın 2012'den beri düzenlediği ve artık gelenekselleşen Psikeart Günleri'nin dördüncüsünde psikiyatristler, psikologlar, yönetmenler, oyuncular, eleştirmenler, akademisyenler ve yazarlar Sinemada Ruhsal Travma ve Psikiyatri teması çerçevesinde değerlendirmeler yapacaklar. Türkiye'nin önde gelen kültürel etkinliklerinden birine dönüşen Psikeart Günleri'nde düzenlenecek panel, konferans ve çalışma gruplarına ek olarak bu yıl ruhsal travma temalı 1. Psikeart Kısa Film Yarışması organize edilecek. Dereceye giren filmlerin katılımcılarla birlikte izleneceği organizasyonda birincilik ve mansiyon ödülleri verilecek. Trafik kazaları, işkenceler, silahlı çatışmalar, terör olayları, zorunlu göçler, kadına yönelik şiddet gibi insan eliyle oluşan travmaların yanı sıra deprem ve sel gibi doğal afetlerin Batı ülkelerine oranla daha fazla görüldüğü Türkiye için travmalar ülkesi diyebiliriz. Travmasız bir yaşam olanaksız olduğuna göre travmayı aşmak için geleceğe olan inancı canlı tutmak gerekiyor. Yedinci sanat sinema, geniş kitlelere etkin bir şekilde ulaşırken, izleyicinin, diğer insanların hallerine, kendisinin içinde bulunduğu durumlara, başına gelebilecek olaylara karşı farkındalığını artırıyor. Sinemada ruhsal travma ve psikiyatri konulu 4. Psikeart Günleri, filmlerden örneklerle ruhsal travma konusunda bilgi ve deneyimleri izleyicilerle paylaşarak farkındalığı artırmaya ve travmaları tanımaya katkı sağlamayı amaçlıyor. İstanbul Üniversitesi Kongre ve Kültür Merkezi'nde yapılacak olan 4. Psikeart Günleri'ne, Psikeart dergisinin Ocak-Şubat ve Mart-Nisan 2015 tarihli 37. ve 38. sayılarıyla dağıtılacak olan davetiyelerle katılmak mümkün."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/analogram-pinhole-camera-workshop-space-debris-07-14-aralik-2014/", "text": "Bu pazar Space Debris Darkroom Project kapsamında sizi eğlenceli bir workshopa davet ediyor. Fotoğraf makinenlerinin dedesinin dedesinin dedesi olan pinhole kamera yapmayı, ikinci aşamada da bu analog teknikle çekilen fotoğrafları karanlık odada basma tekniklerini öğreteceğiz. Pinhole: iğne deliğidir, karanlık kutudur, dijital dokunuşsuz fotoğraftır. Bilinen en eski fotoğraf hilesi olan camera obscura tekniğini kullanarak ışığı karanlık kutuya hapsederek birbirinden güzel anılar oluşturmaktır. -Pinhole kameranın açıklanması ve temel tekniklerinin örneklendirilmesi -Pinhole kamera yapımı -Fotoğraf çekimi, çekim gezisi, ışık ve pozlama Karanlık Oda Teorik Eğitimi: Temel karanlık oda ekipmanları, kimyasallar, siyah-beyaz fotoğrafçılık. NOT: Atölye katılımcılarının iğne deliği fotoğrafçılığı için gereken ekipman Space Debris tarafından karşılanacaktır. Kontenjanımız sınırlı sayıda olduğundan RSVP yapılması önemle rica edilir. Atölye bitiminde 'Katılım Belgesi' verilecektir. Detaylı bilgi ve rezervasyon için info@spacdebrisart. org adresine Analogram başlığı altında e-mail atmanız yeterlidir. Atölyemiz ücretlidir. Atölyenin başlama tarihinden önce malzemelerin temin edilmesi için ücretin alınması gerekmektedir. This Sunday Space Debris invites you to a fun, fruitful workshop as part of the Darkroom Project. We will be teaching how to make a pinhole camera and how to make lasting unique images in first session, and showing how to develop them on your own in the darkroom in the latter session. Pinhole is camera obscura, the black box, the photograph without the digital touch. It is capturing that beautiful moment and freezing the raw sensibility of light in that black box through your own lens. -Introduction to Pinhole Camera; the use and the techniques with examples -Constructing/Making of the camera -Shooting with the camera; framing, composition, techniques of shooting -Picture taking field trip, mastering the light & framing -Darkroom Essentials; learning the chemicals, darkroom elements, black & white printing -Darkroom Session; printing, turning negatives to positive film and assessment of the photographs NOTE: the equipment and materials needed for the pinhole camera workshop will be supplied by Space Debris. We highly encourage to RSVP for any interested participants since the space is limited. A certificate will be given upon completion of workshop. For more information and to make your reservation please email info@spacedebrisart. org with the subject Analogram."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/charcoal-hideki-kimura-imura-art-gallery-29-november-14-december-2014/", "text": "Imura art gallery tokyo will present Charcoal, a solo exhibition by Hideki Kimura. Hideki Kimura is one of the leading print artists in Japan. He had a strong debut with his highly acclaimed Pencil series in 1974, which received the National Museum of Modern Art Kyoto Award at the International Biennial Exhibition in Tokyo. He also produces art works with glass and canvas as the medium. This exhibition will showcase his latest print works from the Charcoal series, which he has been working on since 2012. First the full-scale picture of charcoal is printed onto Washi paper using an inkjet printer. Then the picture will be printed on both sides of Washi paper by silk screen printing. The Washi paper will then be partially scorched using a hot iron, slits are made, the paper is folded, and a three-dimensional (2.5 dimensional, if we borrow Kimura's word,) structure is built. Charcoal series, produced this way, goes beyond various borders: the borders between the real things and the image of things, the front and the back, and the two dimensional and the three dimensional world. This is Kimura's new approach in his persistent experiment with flat surfaces. This is Kimura's first exhibition at Imura Art Gallery since 2011. We hope you enjoy."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/de-sif-re-sabahat-cikintas-mine-sanat-galerisi-nisantasi-17-aralik-24-ocak-2014/", "text": "İstanbul Mine Sanat Galerisi, Nişantaşı mekanında küratörlüğünü Lütfiye Bozdağ'ın yaptığı Sabahat Çıkıntaş'ın resim, video ve enstalasyonlarından oluşan de-şif-re başlıklı sergisi yer alıyor. Sabahat Çıkıntaş, sezgileriyle sanat üreten bir sanatçı. Üretimlerinde etkilendiği ve resimlerinin arketipinde yer alan varlık ve zaman sorunsalı, O'nun tüm sanat anlayışının bir özeti olarak okunabilir. Çıkıntaş, de-şif-re sergisi için ürettiği işlerinde; geçmiş anların donmuş kanıtları olan görüntülerin üzerine boya müdahaleleri ve yerleştirdiği kare biçimler ile dikkati çekiyor. Pisagor'a göre; ateş-hava-su-toprak gibi evreni oluşturan dört temel elementin sembolü olan kare, sanatçının resimlerinde yer alan en asal öge. Sabahat Çıkıntaş için kare, nesneler dünyasının sembolik durumlarını temsil ediyor. Kare üzerinden yaptığı biçimsel soyutlamalar sanatçının öznelci ve ifadeci bir tavırla gerçekleştirdiği kompozisyonlarında resim yüzeyini bölen, parçalayan, bazen de tümleyen yüzeyler olarak, onun kozmos içinde evrenselliği aradığı bir neoplastisizmi gözler önüne seriyor. Sabahat Çıkıntaş'ın üretimleriyle yaşamı aynı paralelde ilerleyen, gelişen bir paralel süreç olarak ortaya çıkıyor. Üretimlerinde kendini ve yaşamından kesitleri soyutlayarak dışavuran sanatçı, kendi tasarladığı kostümü giymesiyle kendi varlığını sanatıyla bütünleştiriyor. Tam ve bütün olarak, görünen ve görünmeyen, algılanan ve algılanmayan yanlarıyla içsel sezgilerini, duyumlarını de-şif-re ediyor, dudak hareketlerinden oluşan videosu ile kesik kesik heceler şeklinde serginin tematiği olan de-şif-re repliğini heceliyor. Sabahat Çıkıntaş'ın de-şif-re başlıklı sergisi 17 Aralık 2014 24 Ocak 2015 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Nişantaşı mekanında görülebilir. In Istanbul Mine Art Gallery, Nisantasi venue, there is an exhibition named under the title of de-cip-her, curated by Lutfiye Bozdag, which consists of the artist Sabahat Cikintas' paintings, videos and installations. Sabahat Cikintas is an artist, who produces art with her intuitions. The problematique of existence and time partaking in the influences and the archetype of her paintings can be read as a summary of her whole art perceptivity. In the produced works for the de-cip-her exhibition, Cikintas catches the attention with the paint interventions on the images which are the frozen proofs of the past moments. According to Pythagoras; square is the symbol of fire-air-water-earth which are the four main elements that compose the universe, and square is also the most fundamental element in the paintings of the artist. Square represents the symbolic conditions of the world of the objects regarding to Sabahat Cikintas. Artist's figural abstractions through square, by dividing, shattering and sometimes complementing the painting surface in the created compositions with a subjectivist and expressionist attitude displays a neoplasticism, which is in search of universalism in the cosmos. Sabahat Cikintas' outputs and her life proceed in same parallel, and arise as a thriving parallel process. The artist, who manifests by abstracting herself and slices of her life, integrates her existence with her art, while wearing the costume that she designed. She de-ciphers her inner intuitions, and sensations with factual and entire, seen and unseen, perceived and unperceived sides, with the video composed of the movement of her lips, she syllabise by snatches the theme of the exhibition de-cipher. Sabahat Cikintas' de-cipher titled exhibition can be seen in Mine Art Gallery, Nisantasi venue between the dates 17th December 24th January 2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/03/mahkumiyetler-uzerine-bolum-i-alev-gozonar-space-debris-13-aralik-2014/", "text": "Alev Gözonar'ın üçüncü solo sergisi Mahkumiyetler Üzerine Bölüm I, 13 Aralık Cumartesi günü Space Debris'de açılıyor. Sanatçının ilk defa sergilenecek kağıt üzerine mürekkep ve suluboya işlerinin yanı sıra, bir polymer işi ve video enstelasyonu da yer alacak. Alev Gözonar'ın eserlerinde mahkumiyet, bir kabullenişin sabitliğiyle belirmez; aksine, kurtulma isteğinin hayatiyetiyle, hareket halinde yorumlanır. Gözonar, mahkumiyet temasını bir süreç olarak ele alır ve bu geniş zamanda ne dayatmalara ne de kadere sığınır. Gözonar için mahkumiyet, üzerine çalışabilen bir olgudur. Haliyle mahkumiyeti bitirecek olan da eylemdir. Gözonar, mahkumiyetten bir adım sonrasıyla ilgilenir. Onu bir adım sonraya taşıyan bilgiyse ilk feminist yazarlardan biri olan Charlotte Perkins Gilman'ın Sarı Duvar Kağıdı öyküsünde gizlidir. Gilman'ın özgürlüğünü geri kazanması için deliliğe sığınması gereken kadın karakteri, içindeki devinimi obsesif bir bakışla odasındaki sarı duvar kağıdına yüklemiştir. Bu duvar kağıdı, ilkin hayal kurmanın önünde bir engelken, kadının kendi özgürlüğü için zihnine yaslandığı günlerin sonunda, altından bir kurtuluş doğurması için parçalara ayrılacaktır. Tıpkı Gözonar'ın elindeki materyalle yetinmeyip onu çeşitli formlara zorlaması gibi. Gözonar, kurtulma isteğini üretimlerinde dönüştürücü bir güç olarak algılar ve bu algıyla kendi üretimlerinde meşakkatli bir yol tercih eder. Bir yaşam boyu bize yüklenilen onca mahkumiyetin yoğunluğunu hatırlatmak isteyen bu üretim süreci, kendi içerisinde kendini yıkıp yeniden kurmak arzusundadır. Duvar kağıdı, simgeledikleriyle birlikte, buruşturulacak, uçak yapıp uzağa atılacak ya da kesip ufaltılacaktır. Desenler, yanıbaşında buruşturulmuş formlarıyla görünürken, bu bozulma, aslında bir kurtuluş için gereken mücadelenin izlerini taşır. Gözonar, öncelikle kullandığı materyali kendi olanakları içerisinde sınar. Bazen deforme eder, bazense düzleme yayar. Belki de bütünlük sanılan bir başka mahkumiyettir, bütünlük yoktur, olasılıklar vardır? Gözonar'ın çalışmaları ikiliklere, olasılıklara inanır. Bu yolda da materyal çeşitli aşamalardan geçmelidir; çizim, katlama, kesme, videoya aktarma, fotoğraf düzlemine aktarma... Yöntemin çeşitliliği yanyanalık getirir, yanyanalık ise bir seçme hakkı. Space Debris is pleased to present Istanbul based artist Alev Gözonar's solo exhibition ON CONVICTIONS CHAPTER 1 opening on Saturday, December 13. The exhibition will present the artist's latest paper works and a polymer work, as well as her new video installation. In the works of Alev Gözonar, conviction does not come across with the constancy of acceptance; on the contrary, it is interpreted fluidly, with the vitality of a wish to be liberated. Gözonar's work takes the subject of conviction as a process, which in the long run does not fall back on imposition or fate. For Gözonar, conviction is a phenomenon that can be worked on. Consequently it is action that brings conviction to an end. Gözonar deals with the step following conviction. The knowledge that brings her to this step is hidden in the story of one of the first feminist authors, Charlotte Perkins Gilman's The Yellow Wallpaper. Gilman's female character, who must take refuge in madness in order to regain her freedom, obsessively projects her internal motion onto the yellow wallpaper in her room. This wallpaper at first serves as an obstacle to imagination, but at the end of the days in which the woman relies on her mind for her freedom, it is divided into pieces so that liberation can be born from beneath it. In the same way, Gözonar is not satisfied with the materials on hand, and forces them into various new forms. Gözonar perceives the wish to be liberated as a transformational power in her works, and based on this perception, chooses toilsome methods in her work. This production process, which reminds us of the burden of countless convictions that we have shouldered throughout our lives, also represents a desire to demolish and rebuild the self within. Wallpaper, like the things it symbolizes, will be folded, made into an airplane and thrown far away or cut up into tiny pieces. While the designs exhibit forms that are folded in on each other, this disorder actually conveys the signs of the struggle required for liberation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/04/dervis-ergun-avangardin-1982-yas-gunu/", "text": "Avangardın ortaya çıkıp kendini kabul ettirme başarısı, o ana kadar elde edilen sanatsal kazanımların içeriğine direkt ya da dolaylı müdahale hakkı doğurmak anlamına gelir. Varlığıyla, yeni imgelem fırsatı yaratılmasına imkan tanıması, çelişkinin derinleşmesi ve sanatsal eleştirinin bir kavram etrafında ifade bulmasına aracı olur. Fakat sanatsal süreçte ömrü kısadır. Estetik stil olarak yoluna devam etmesi ve kiç çalışmalara varan alan genişlemesiyle öncü rolü biter; fakat varlığı devam eder. Kiç, sanatsal olanla estetik olan arasındaki tartışmadan kendine üçüncü bir alan fırsatı yakalar, hatta bir dönem Post Modern hareketin ilk çıkış anında kendisinden medet bile umulmuştur. Avangardın ölmesiyle kiçe duyulan saygının sanatın aradığı değer olmadığı kısa sürede anlaşılmış olacaktır. Clement Greenberg'in Kiç'in akademik olduğu aşikardır ve akademik olan her şey kiçtir demesi, akademinin kiçle arasına bir mesafe koymadığına, muhafazakar yapının korunduğuna, postmodern adına getirdiği eleştiridir. Avangardın, modernizmin estetik stili olarak varlığını devretmeye hazırlandığı Post Modern tarafından aynı alaka ve ilgi ile karşılanmıyor olması gerçekçi değildir. Aslında istemem yan cebime koy durumudur. Modern kalarak postmodenizme dönüşmeye çalışan modernizm. Modenizmin derinleştirdiği yabancılaşmadan beslenen avangardın aksine post modern; kendini sürekli devrimle yenileyen yenilikçi estetiğe dönüşecek olarak tarif eder. Açıklık ve barış ortamının bütünleştirici etkileri göz önüne alındığında modernizmden daha ilericidir görüşünün, postmoderni ayakta tutmaya yetmeyeceği ilerleyen yıllarda daha net görülecektir. Brecht, Benjamin, modern teknolojiden yararlanılarak kitlelere ulaşılabilen devrimci bir sanat yaratmanın mümkün olabileceği üzerinde dururken, tüketim kapitalizminin bu beklentiyi alt üst edeceğini öngöremediler. Avangardın ölmesiyle yeni bir sayfanın açılmadığı Postmodern sürecin anlaşılmasında ortaya çıkacaktır. Fredric Jameson, Modernizm ile gerçekçilik arasındaki estetik çatışmanın ele alınması gereğine işaret etmekle daha isabetli bir analiz sergiler. Modernizmin, sürekli kendini yenileyerek avangardı son kez uygulayabilmesi ve yıkılması gerçekçilikle mümkündür, görüşünü savunur. Modernizmin yabancılaştırma siyasetine karşın, kültürel tüketim, barışı temsil eder, bütünleştirici ve sürekli kendini yenileyen sanatı desteklemek devrimci bir tavırdır, düşüncesi hinliğin tuzağına düşmek demektir. Jameson'ın altını çizdiği gerçekçilik kavramı bu çelişkiye dikkat çeker."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/04/sener-azizoglu-sarhos-atlar-zamani-bahman-gobadi/", "text": "Sarhoş Atlar Zamanı ile hak ettiği şöhreti yakalayıp aynı yıl Cannes Film Festivali'nde Altın Kamera ödülünü alıyor. Doğduğu coğrafyanın sert koşullarını sinema diline de yansıtıyor. Bu yüzden İran devrim yasalarıyla ilişkilerinin çok iyi olmadığını söylemeye hacet yoktur sanırım. Küçük kız kardeş Amaneh' in dilinden anlatılıyor Sarhoş Atlar Zamanı. Hikayesi yaşadığımız coğrafya için bilindik. Annelerinin ve hemen akabinde kaçakçı babalarının ölümünün ardından yapayalnız kalan beş küçük çocuğun hayata tutunma çabaları ve sayılı ömrü kalmış olan özürlü küçük kardeşlerini ameliyat ettirebilmek için kendi -sözde- yaşamlarından vazgeçişleri. Film yönetmenin doğduğu sınırdaki Bane köyünde geçiyor. Oyuncular filmde gerçek hayattaki isimleriyle rol alıyorlar. Hepsi geçimini sınırda kaçakçılık işi yaparak sağlıyor. Kardeşlerden Madi ve Amaneh gerçekten kardeş ve Madi gerçekten bedensel engelli. Oyuncular kendi hayatlarını oynuyor ve filmin gerçekçi olma iddiasına katkıda bulunuyorlar. Yok luğa, rustik feodaliteye, kimsesizliğe rağmen insanüstü bir yaşama ve yaşatma mücadelesi veriyor beş küçük kardeş. Küçük bedenleri bir anda büyüyüveriyor. Zaten Gobadi filmlerinde çocuklar çocuk olamıyor; çocuk kalamıyor. Bunun yönetmenin yaşam hikayesiyle doğrudan ilintisi var. Çocukluğum sınırlarda geçti. Ben çocukluk yaşlarımı yaşamadım. Sınırda yaşayan bir çocuk doğarken yirmi yaşındaki biri gibi doğuyor. Dünyaya geldiğinde yaşadığı zorluklardan dolayı yaşının çok ötesinde yaşıyor. Beden olarak çocuk ama ruhsal ve düşünsel olarak daha büyüktürler. Filmlerimdeki çocuklarda aslında çocuk değiller. Gelecekte yapacağım iki projem var. Ama onlarda da çocuk olmayacak. diyor. Filmde daha çocuk yaştaki Rojin, küçük kardeşini kurtarabilmek adına başlık parası için kendisinden yaşça hayli büyük talibiyle evlenmeye razı olurken, babasının ölümünden sonra evin reisliğini üstlenen Ayoub, yaşıtları okula giderken kaçakçığa başlıyor. Filmin ismiyle ilgili de şunu söylemek lazım en azından. Sarhoş Atlar Zamanı bu filme verilebilecek belki en uygun ve kabul edelim ki bayağı da afili bir isim. Zira sınırda, katırı olmayan için zaman kavramı muğlaklaşır. Hayata ve zamana atlar/katırlar hükmeder. Küçük kız kardeş Amaneh' in dediği gibi orada atlar/katırlar olmaksızın bir yaşam kavramından bahsedilemez. Ancak sarhoş bir katırın inatçı uyuşuk bünyesi eşlik edebilir böylesi bir var olabilme mücadelesine. Zira bilinci açık bir katırın bile gözünü korkutur mayınlı araziler, yakalanma korkusu, soğuk kış ve çetin doğa koşullarına inat başka hayatları sırtında taşımak. Sınırdan maddi değeri olan neredeyse her şey kaçırılır. İçkiler, sigaralar, ev eşyaları, tekerlekler vd. Kaçamayan tek şey vardır: yaşamlar. Kaçakçılar beraberinde götürdükleriyle gider, geride bıraktıklarında kalırlar. Aşılan sınır yalnız iki ülke arasında değil açlık ile tokluk, yaşamla ölüm arasındadır. Ama bir maden işçimizin dediği gibi ölüm ihtimal, açlık kesindir. Kaçakçı sürekli arafı solumaktadır. Yılmaz Güney sinemasını anımsatan Sarhoş Atlar Zamanı, tamamı amatör oyunculardan kurulu kadrosu ile düşük bütçeli minimalist bir film. Tersten anlatılan epik bir varoluş hikayesi. Ölümün yakınlığı ve kesinliği üzerinden yaşamın yüceltilişi. Bembeyaz mekanlarda simsiyah bir dram. Rahatsız etmiyor, ağlatmıyor da. Detaylarından bile birkaç manifesto çıkarılabilecekken, alabildiğine yalın. Eleştirmiyor, sebep-sonuç tahlili yapmıyor, suç-ceza arasında seçim yapmaya zorlamıyor. Oyuncu kalitesi, sınırlı diyalogları ve müzik kullanımına mesafeli duruşuyla şiirsel bir anlatıdan uzak olmakla birlikte ötekine dair rijit ön yargı blokunu parçalamak konusunda hayli başarılı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/04/seref-aksit-galeri-ziyaretleri-2-askin-onder-ile-galeri-eksen-uzerine/", "text": "Aşkın Önder: Daha önce resimlerin ticari alım satımı varken 2002'den itibaren mekanın adı Kadıköy Sanat Galerisi'ydi ve işletme beş yıl kadar orada devam etti. Sonra Beylerbeyi ve Teşvikiye'de galeri açtım, butik galeri tarzındaydı. Zamanla iki ayrı galeri zor olmaya başladı, 2011'de Galeri Eksen olarak, Galeri Nevin'in ayrılmasından sonra buraya geldik ve 3 yıldır buradayız. A. Ö.: Resimden ziyade sanatçının tarzı ve kişisel özelliklerine daha fazla önem veriyorum. O anlamda galeri mekanının derinden gelen, özgün, yeni, duygusal sanatçıların eserleriyle dolması gerektiğini düşünüyorum. Piyasada güçlü değeri olan, popüler bir sanatçıyla çok ilgilenmiyorum. Bence galericilik, öne çıkamamış sanatçıları öne çıkarmak için var. 50'ye aldım 80'e sattım, bir anlamı yok bence. A. Ö.: Çalıştığım sanatçılardan Barış Kara'yla sergimizde, sanat algısı adına çok deneyim kazandık. Kendi resmini, özünü, konseptini anlattı. Resimlerin isimlerini yazdığımız bantı yere koymak ve insanların basmalarına izin vermek istiyorum. dedi. Bu sergileme işi benim için çok sıra dışıydı, hem kafamı karıştırdı hem de algılarımı açtı, sonra sevdim bu fikri. Sergi hazırlığı içinde Barış devam etti anlatmaya Herkes bir başkasının duyarlığına basıyor, basmalı da. Böyle büyüyoruz çünkü. Herkesin hikayesi başka ve herkesin hikayesi kendisi için önemli, karşısındaki için değil. O yüzden pek çok kırgınlıklarımız, anlaşılmazlıklarımız var. O sergi bana önemli bir şey öğretti, sanat da bence böyle olmalı. Taviz vermeye gelince, sanatçı eserinde ideallerinden, ne halde yaptığından, kompozisyonunun ne anlattığından uzun zaman bahsettikten sonra koleksiyonerin o resimdeki bir kediyi ya da atı beğenmesi o albeniyle eseri satın alması benim zoruma gidiyor. Sanırım asıl taviz, satın alınmak üzere olan bir eser üzerinde sanatçı adına köprü görevi gördüğüm için bunu ne şekilde olursa olsun sağlamak oluyor. A. Ö.: Sanatçının bizimle paylaştığı samimiyeti, öyküsünü, derinliğini biz de koleksiyonerle, ilgililerle paylaşıyoruz. Resimlerin yayılmasına, farklı çevrelere dağılmasına inanıyorum ama tabii bu zaten inandığım işler için geçerli. Sanatçının samimiyetinin bana ulaşması, benim aracılığımla koleksiyonere ve onun aracılığıyla çevresine ulaşmasıyla genişler, yayılır. İlişki kurmak, etkileşim içinde olmak önemli bir şey. Bir manada burada hancıyız, mükellefiyeti taşırız, misyonumuzu en iyi şekilde yerine getirmeye çalışıyoruz. A. Ö.: Zor bir soru gerçekten. Ama koleksiyonerden bahsedecek olursak genelde koleksiyonerlerle arkadaş, abi-kardeş gibiyiz. O yüzden iletişim sorunlarımız, ilişki sorunlarımız, kaprislerimiz genelde olmuyor. Sanatçılar da eski deyimle günümüz alimleri, bilginleri... Malzeme, tuval, heykelleriyle izleklere bırakıyoruz. Genelde destek oluyorum ve destekçiliğimi bildiklerinden sanatçılarla kolay kolay sorun yaşamam. A. Ö.: Önce beğeni önemli. Beğenmedikleriyle ilgili yorum yapmaya bile gerek duymazlar, ısınamadıklarını söyleyip geçiştirirler. Çok beğendiklerinde ise, ilişki kurup peşine düşerler. Diğer yandan genellikle çok beğenseler de kafalarındaki fiyatın üstüne çıkmazlar. Mesela, ilginç bir örnek vereyim; Tüyap'ta beş bin lira etiketi olmasına ve en son dört bin dememize rağmen iki bin teklif eden koleksiyoner, pazarlık payını az bulunca çekti gitti. Tüyap'ın son günü tekrar geldi, yine aynı rakamı teklif etti, yine aynı şeyi söyledik, yine almayı reddetti ve gitti. Aradan iki ay geçtikten sonra bu kez galeriye yanında nakit parasıyla geldi -çok beğendiği halde belli etmemiş demek ki- dört bin liraya aldı ve gitti. A. Ö.: Sanat piyasamızın dramatik yanı ağır basıyor. Ayrıca, maalesef, sahte resim, çalıntı işler, popüler kulvara sürekli atlayan, popüler neyse onu yapan sanatçılar! A. Ö.: Sergi, 2-17 Aralık Tarihleri arasında açık olacak. Sanatçının Türk yazı sanatına duymuş olduğu ilgi, özellikle Osmanlı'da kullanılan Arap alfabesinin kıvraklığından ve estetiğinden etkilenmesi, sanatında kaligrafik öğeler oluşturur. Runik, Arap ve Latin harflerinin harmanlaması, kaligrafik değerlerin ön plana çıkmasını koşulsuz kılar. Geçmiş-gelecek; şimdiki zamanların güncesidir onun için. Geçmişe duyulan saygı, şimdinin gücüyle gelecek zamanlara referanstır aynı zamanda. Yaşanmış anları resmetmek, gerçekliğin kendisidir. Postmodern ifade, modern dünyanın şimdiki zamanıdır aslında... Ahmet Hamdi'nin dediği gibi Şimdiki zaman bıçak sırtı, hem geçmişin yükünü taşır, hem de onu çizgi çizgi değiştirir. Her dönemin yaşanmış anları, bize yaşanılan anların keyfini sunar. Çağdaşlık kavramının da parçası olur. Ne kadar çağdaş olduğumuzu kanıtlamak, sanki geçmişin şimdiki zamanlarını yadsımakla gerçekleşir. A. Ö.: Sanat gündemini, piyasayı yönlendiriyorlar, buna katılmıyorum. 1964'te yurtdışından bir hoca geliyor. Bizim bütün akademisyenler yarışmacı olarak katılıyor... Sonunda alaylı bir kadın kazanıyor. Büyük olay oluyor, hem alaylı hem de kadın!!. Siyasette de yönlendirmeyle ülkemizin beş ilinden başka hiçbir yerinde sanat galerisi yok. Dar alanda kısa paslaşma, dolaşımı yok. Onun dışında zenginler veya iş adamları, kurum ve kuruluşlar... Bu insanlar, giderlerinin bir kısmını sanata yönlendirebilir. Vergiden düşebilirler. Suçu kendimizde bulmalıyız, ben önce kendimi suçlarım, sonra sanatçıyı suçlarım. Ama bizim böyle ayrı ayrı çözülmek yerine birlikte çözüm üretmemiz lazım. Ayrıca resim alıcı sayısı Türkiye'de hala çok az."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/04/tgc-sedat-simavi-odullerini-kazananlar-belli-oldu/", "text": "İSTANBUL-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 2014 Sedat Simavi Ödülleri'ne değer görülen sanatçı, gazeteci, yazın, spor ve bilim insanlarına verilecek ödüller açıklandı. 11 Aralık 1953'de yaşamını yitiren TGC kurucu başkanı Sedat Simavi adına 38 yıldan bu yana sürdürülen ödüller; gazetecilik, radyo, televizyon, edebiyat, sosyal bilimler, fen bilimleri, sağlık bilimleri, görsel sanatlar ve spor alanlarında veriliyor. Ödüller 11 Aralık Perşembe günü saat 19.00'da The Marmara Taksim Oteli'nde düzenlenecek törenle sahiplerini bulacak. Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan En Büyük 10'a Girecekken En Kırılgan 5'teyiz başlıklı dizisi ve Milliyet Dünya Gazetelerindeki Olayların İçinden köşesi ekonomi yazılarıyla. Bünyamin AYGÜN'ü Milliyet Gazetesi'nde yayınlanan Kara Köleler başlıklı yazı dizisi nedeniyle övgüye değer gördü. NTV Radyo'da yayınlanan Ateş Arabaları: 2. Dünya Savaşı ve Futbol adlı ortak radyo programıyla. Gamze SOFUOĞLU Kürşat CEYLAN'ı NTV Radyo'da yayınlanan Başka Bi Gözle: Koku adlı ortak radyo programı nedeniyle övgüye değer gördü. CNN TÜRK'te yayınlanan Soma'da Acı Gerçekler adlı ortak televizyon haber programıyla. Zühre SARAL GÖKAĞAÇ'ı TRT'de yayınlanan Bir Ada İki Göç adlı televizyon belgeseli nedeniyle övgüye değer gördü. Gölgeler ve Hayaller Şehrinde adlı romanıyla. Bir Mahallenin Doğumu ve Ölümü (1494-2008) Osmanlı İstanbulu'nda Kasap İlyas Mahallesi adlı eseriyle. Altan ÖYMEN'i... Ve İhtilal adlı eseri nedeniyle övgüye değer gördü. Ramanujan'ın Rogers-Ramanujan Fonksiyonları İçin Verilmiş Olduğu Bazı Eşitliklerin Basit İspatları adlı eseriyle. Doç. Dr. İnanç ADAGİDELİ' yi Elektron Saçılımının Topolojik Özelliklere Etkisi: Düzensizlik ve Süperörgülerden Majorana Fermiyonları adlı eseri nedeniyle övgüye değer gördü. Mikro RNA 181A, Açlık ve Rapamisin Tarafından Uyarılan Otofajiyi ATG5'i Hedefleyerek Düzenliyor adlı çalışmasıyla. Doç. Dr. Tamer Tevfik ÖNDER'i Kromotin Modifikasyonu Gerçekleştiren Enzimlerin Yeniden Programlama Üzerindeki Etkileri başlıklı çalışması nedeniyle övgüye değer gördü. Galeri Artist ve Arete Sanat Galerisi Dalga Resim Sergisi ile. Avrupa Kadınlar Ligi Şampiyonu olması nedeniyle. Ümit Milli Erkek Basketbol Takımı'nı Avrupa Basketbol Şampiyonu olması nedeniyle övgüye değer gördü. Öncü çalışmaları ile adını yayın tarihine yazdıran Sedat Simavi,1896 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Hamdi Simavi Bey, annesi Sultan Abdulhamit sadrazamlarından Saffet Paşa'nın torunu Aliye Hanım'dır. Sedat Simavi, babasının görevli olduğu Samsun'da ilk Fransızca derslerini aldı. Kadıköy Saint-Joseph Fransız Okulu'nda başladığı öğrenimini Galatasaray Lisesi'nde tamamladı (1912), Okul sıralarında ilk karikatürleri yayınlanmaya başlandı. 1. Dünya Savaşı patlak verince Hadımköy'deki birliğine katıldı. 1916'da Şeker Bayramı'nın birinci günü HANDE adındaki haftalık dergiyle yayın hayatına atıldı. 1917'de Müdafaa-i Milliye Cemiyeti adına ilk defa konulu bir film çevirdi. PENÇE, CASUS ve ALEMDAR VAKASI filmleri böyle doğdu. İstanbul'un çeşitli semtlerinde başarı ile oynadı. DİKEN ve İNCİ dergilerini de bu arada yayımlamıştı. Sedat Simavi, günlük gazete idealine 21.7.1920'de DERSAADET ile kavuştu. Gazete, Sevr Muahedesi'nin yarattığı karamsarlığa karşı yapıcı bir ruh aşılıyordu. Onu PAYİTAHT, GÜLERYÜZ izledi. 15 Mart 1933'te yayın hayatına atılan haftalık YEDİGÜN ile 18 yıl en çok satan dergiyi çıkarma başarısına sahip oldu. Gazetecilerin dayanışmalarını ve bağımsızlıklarını sağlamak amacıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin kurulmasında öncü oldu. Cemiyetin 1 numaralı Şeref Rozeti'ni taşıdı ve ilk başkanlığa seçildi. Sedat Simavi, 1 Mayıs 1948'te Türkiye'nin en büyük tirajlı gazetesi HÜRRİYET i yayımlamaya başladı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Başkanı iken Üniversitede Gazetecilik Kürsüsü'nün kurulması için de ilk yazılı başvuruyu yaptı. Sedat Simavi'nin mücadeleli hayatı 11 Aralık 1953'te son buldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/04/zeki-demirkubuz-soylesisi-tusik-turkan-sabanci-kultur-merkezi-edirne-15-aralik-2014/", "text": "Sinema Topluluğu olarak ilk söyleşi etkinliğimize Türk sinemasının en değerli yönetmenlerinden biri olan Zeki Demirkubuz ile başlıyoruz. Zeki Demirkubuz 1964 yılında Isparta'da doğdu. Ortaokulu Isparta'da, Gönen Öğretmen Okulu'nda bitirdikten sonra İstanbul'a yerleşti. Liseye İstanbul'da başladıysa da ilk sömestreden sonra okulu bırakarak fabrika ve atölyelerde çalışmaya başladı. 1980 darbesinden sonra tutuklanıp üç yıl hapis yattı. Bu dönemde edebiyata ilgi duymaya başlayıp, Dostoyevski'yi keşfetti. Özellikle Suç ve Ceza'nın üzerindeki kalıcı etkileri o yıllarda oluştu. Tahliyesinden sonra Anadolu'nun çeşitli kentlerinde işportacılık yaptı. Askerliğini erteleyebilmek için okula dönmeye karar verdi ve liseyi dışarıdan bitirerek İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ne girdi. Sinemaya 1986 yılında Zeki Ökten'in asistanlığını yaparak başladı. İlk uzun filmi C Blok'u (1994) çekene kadar çeşitli yönetmenlere asistanlık yaptı. Uluslararası eleştirmenler ve izleyiciler, Demirkubuz'u Venedik Film Festvali'nde gösterilen ikinci filmi Masumiyet'le tanıdılar. Üçüncü filmi olan Üçüncü Sayfa, Türkiye'deki film festivallerinin yanı sıra Locarno ve Rotterdam Film Festivalleri de dahil olmak üzere Avrupa'da yapılan çok sayıda film festivalinde gösterildi. Yazgı (2001) ve İtiraf (2001), 2002 yılında Cannes Film Festivalinin Un Certain Regard bölümünde gösterildi. Başrolünü de üstlendiği Bekleme Odası'nın (2003) ardından Masumiyet'in başlangıç öyküsünü anlatan Kader'i (2006), sonrasında Kıskanmak (2009) ve 'Yeraltı' (2012) filmlerini yaptı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/05/30-yil-sergisi-3-tesvikiye-sanat-galerisi-09-31-aralik-2014/", "text": "Teşvikiye Sanat Galerisi '30. Yıl' sergilerinin 3.'sünde genç sanatçıları ağırlıyor. Ahu Akgün, Ali Özhan Güneş, Buket Püren, Can Büyükmehmet, Ceyda Aykan, Didem Ünlü, Esma Sürücü, Leyla Emadi, Nurhan Altay, Nükhet Göldeli, Pemra Aksoy, Saim Erken, Serdar Şencan, Serkan Şen'in eserlerinin görülebileceği 30. YIL -3 başlıklı sergi, figüratif resim konusunda Türkiye'deki en köklü ve yenilikçi galerinin genç yüzünü ortaya koyuyor. Öteden beri genç sanatçıların desteklemek konusunda öncü olan Teşvikiye Sanat Galerisi'nde kariyerinin başından bu güne gelen pek çok önemli sanatçı yetişti. Günümüzde figüratif resmin çeşitlenen biçim ve içeriklerini 14 sanatçının eseri ile görünür kılan bu sergi ise 30 yıllık geçmişi olan galerinin gençlere olan ilgi ve desteğini taçlandırır nitelikte. 9 31 Aralık 2014 tarihlerinde gerçekleşecek 3. sergiyi kaçırmayın!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/05/bmg-turns-two-brian-cypher-tamara-gonzales-and-meg-lipke-december-11-2014/", "text": "Come celebrate with us on December 11th with art and events along Chrystie Street at Brian Morris Gallery, Buddy Warren Inc, and Dixon Place! Brian Morris Gallery, Buddy Warren Inc. and Dixon Place are pleased to announce the Chrystie Street Creative Alliance, a partnership between neighbors. Together we will bring you a night of art, music, poetry, and theatre. The event will feature a 3 person show of work by Brian Cypher, Tamara Gonzales, and Meg Lipke in the main space of Brian Morris Gallery, as well as a solo exhibition in the project space featuring Mark Joshua Epstein. A group show featuring Lesny JN Felix, Al Johnson, Claudia Schwalb, and Hannah Vandermolen will open next door at interior design firm and retailer Buddy Warren Inc. For Brian Morris Gallery, these three exhibitions are our 30th, 31st and 32nd shows, and this opening marks our two year anniversary. Thank you all for the continued support!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/05/hulya-kupcuoglu-deep-fried-dreams/", "text": "Arda Yalkın'ın Gaia Galeri'de açtığı yeni sergisi 'Deep Fried Dreams' adını taşıyor. Sergide sanatçı tüketim toplumuna, politikaya, kapitalist sisteme, savaşlara gönderme yapan işlerini sunuyor. 26 Aralık'a kadar izlenebilecek olan sergide, medyanın gücünü ve bir zamanlar değer verdiğimiz şeylerin nasıl tüketim nesnesi haline döndüğünü ve sanatçının bu gidişata karşı nasıl tepki gösterdiğini de izleyeceğiz. Arda Yalkın: Serginin adı 'Super Size Me' belgeseli hakkında bir yazı okurken aklıma geldi. A. Y.: Sağlıklı beslenen bir adam var ve bir ay boyunca sadece fast foodla besleniyor. Her gün yaptığı tıbbi ölçümlerle fast foodun vücuduna nasıl zarar verdiğini anlatıyor. Bir ay sonunda vücudunun şekli bozuluyor, kendisini rahat hissetmiyor ve daha bir sürü şey. Bunun üzerine bir belgeseldi. Buradaki anahtar nokta, her gittiğinde şu kadar farkla büyük seçim ister misiniz? diye sormaları. Ben burada şöyle bir korelasyon kurdum. Bizim düşlerimiz de aynı şekilde manipüle ediliyor. Sistem sana bir hedef koyuyor ve sana normal gelen şey, mesela sabah dokuz, akşam beş çalışmak oluyor, bundan sonra ne yaparsın? Bir yere gidersin, bir şeyler içersin, daha geniş bakınca tatil, araba, belki bir ev vs. Bütüne baktığında mükemmel aile, mükemmel hayat ama haftada en az 50 saat saçma sapan şeylerin peşindesin. Tabi besin piramidinin altına indikçe durum daha da beter. Hormonlu düşlerimiz var ve bunları kızartıyoruz, kendimize meze yapıyoruz. A. Y.: Gündelik hayata dair düşler. Kısa vadeli, insan hayatına dair olmayan, mesela bir ayakkabı, bir motosiklet, bir ev, bir evin varsa 2. ev, 2 fabrikan varsa 3. fabrika gibi... İçsel bir şey hayal etmiyoruz artık. 'Super Size Me' ile bunun arasında bir korelasyon kuruyorum. Reklam kökenli olduğum için de serginin adını özellikle İngilizce koydum. A. Y.: Elbette diyebiliriz; ama dediğim gibi bir alternatif öneremiyorum. Ne kadar onun bir parçası olmak istemesem de- hayatımda bunun çok örneği olsa da- ben de bir parçasıyım. Etrafımda bir sürü şey görüyorum ve gösteriyorum. Benim yaptığım olan bitenin fotoğrafını çekmek gibi, içgüdüsel ve ilkel duygularla yapılan bir şey. A. Y.: Evet, binlerce. Gözümü açtığım andan uyuyana kadar binlerce tabela, resim, video, işaret, marka görüyorum, bundan daha doğal ne olabilir? Tanık olduğum, içinde yaşadığım dünyayı tekrar keşfediyorum, paylaşıyorum. Kullandığım dil ise sermayenin, iktidarın iletişim biçimi. Sanatçıların ana akım medyayı, sinemayı, reklamları aşağıladıklarını, o izlenir mi, o yapılır mı, dediklerini biliyorum. Ben tam aksi bir şey düşünüyorum. A. Y.: Hayır, empati kurmuyorum. Anlamaya ve deşifre etmeye çalışıyorum. Ana akım sinema, medya, reklam, tv dediğimiz aslında her sene değişen, gelişen yeni tekniklerle sürekli kendini yenileyen bir iletişim biçimi. Sermaye ve politik gücün dili. Ben bu dili çok önemsiyorum. Milyarlarca insan açlık sınırının altında yaşıyorsa bir o kadar insan da en alt dilimdeyse ve hala reklamlardaki, dizilerdeki, gazetelerdeki o şaşaalı yaşantıyı görüp de iktidara saldırmıyorlarsa, bunun üzerine düşünmemiz lazım. Bunun olmamasının sebebi bu dil. Bu dilin içinde inanılmaz bir zeka var. Sürekli bir umut pompalanıyor. Kapitalizmin en güzel yaptığı şey bu. 'Sen açsın ama burada fırsat eşitliği var ve bir gün sen de bunlar gibi olabilirsin'. Ana akım medyanın, sinemanın hepsinin altında bu var. Politik gücün iletişim zekasını aşağılayarak gerçeği görmezden geliyoruz. Özellikle de sanatçılar. Sonra yaptıkları bambaşka bir frekansta kendi aralarında iletişmek oluyor. Reklam kökenli olduğum için hep, maksimum insan kitlesini nasıl avlayabilirim? diye düşünürüm. Resimlerimde, videolarımda ilk gördüğünüz renkli, şaşaalı, teknik olarak iyi planlanmış kompozisyonlardır, biraz yaklaştığınızda çok ciddi bir şiddete, gündelik hayatınızda görmekten hoşlanmayacağınız imgelere maruz kalırsınız. Sinemadan, haberlerden, besleniyorum, sürekli yeni yazılımlar, teknikler öğreniyorum, modern fontları takip ediyorum, reklamları izliyorum ve bunları alıp kullanıyorum. Değiştirip bambaşka bir şey haline getiriyorum. Sonuçta hem içerik hem de teknik olarak bugüne dair işler ortaya çıkıyor sanırım. Yarını şekillendirmek ya da geçmiş romantizmi yapmak gibi bir amacım yok. Derdim şimdiyle. Bu yüzden ben de sürekli devinim halindeyim. İlk işlerim daha grafikti mesela. Bugünlerde çerçeveleri, işçiliği ve içeriği ile Rönesans dönemine öykünen işler yapmaya çalışıyorum. A. Y.: İlk resimlerim grafik tarafı ağır basan, iki boyutlu işlerdi. Mağara duvarlarına çizilen resimleri taklit edip kendi karakterlerimi yaratmıştım. Ardından Ortodoks ikonalarını yorumlayan işler yaptım. Şimdikilerde ise perspektif, ışık, gölge gibi unsurlar ve gökyüzü girdi işin içine. Daha foto-gerçekçiler. Sanatçının eserle geçirdiği zamana, verdiği emeğe çok saygı duyarım. Günlerce, haftalarca uğraşılmış detaylar, resmi, videoyu, heykeli, neyse, yapan aklın hezeyanları... Bunlara öykünüyorum. H. K.: Eserlerde ağırlıkta güncel olaylarla ilgili görseller var. A. Y.: Politik göndermeler, sistem gibi güncel olan her şey var. Geçenlerde Marcus Graff'ın düzenlediği bir karma sergiye katıldım. Marcus bana 'Senin iki videon var Gezi olayları ile ilgili, onları da gösterelim mi?' dedi. Ben de 'Ben onları 2011'de yapmıştım.' dedim. Şaşırdı ama bence ezilenin bir noktada patlayacağını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Söylediğim gibi olan bitenleri çok yakından takip etmeye çalışıyorum. A. Y.: Hayır. Olaya iki yönden bakalım; Öncelikle, bireylerin eğitim eşitliğinden ya da bireyin yetiştiği aile ortamının niteliği noktasında bir eşitlikten söz edemeyiz. Bizimki gibi hoyrat toplumlarda bu eşitsizlik daha da belirgin maalesef. Belki çok kaba olacak ama şöyle bir şey söylemek istiyorum, sanatın başka bir kolundan, müzikten örnek vereyim, Ankara'lı Bilmem Ne diye ortaya çıkan bir şarkıcının ciddiye alınacağı habitat belirlidir. Plastik sanatlarda her şey çok bulanık. Sanatsal zekası Ankara'lı Bilmem Ne kadar bile olmayan birçok sanatçı sadece zengin olduğu ve belirli bir satış potansiyeli taşıdığı için galerilere kabul ediliyor. Üstelik ana akım eleştirmenlerce, dergilerce, ücreti mukabilinde yaldızlarla boyanıyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/05/roger-ebertle-hayatin-kendisi-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, öncü eleştirmen Roger Ebert otobiyografisi Life Itself/Hayatın Kendisini Türkiye'ye getiriyor. Ödül sezonunun en gözde belgesellerinden olan film, sinema eleştirisine dair önyargıları yerlebir eden, Pulitzer ödüllü Roger Ebert'in samimi ve etkileyici portresini çıkarıyor! Amerika'da film eleştirisine olan önyargıları değiştiren, Pulitzer ödülü alan ilk film eleştirmeni Roger Ebert'in hayatını anlatan Life Itself/Hayatın Kendisi, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Hoop Dreams, The Interrupters gibi ödüllü filmleriyle tanıdığımız, belgesel sinemanın ustalarından Steve James'in yönettiği film, sinema tutkunlarını efsane eleştirmenin hayatına dair samimi ve duygusal bir yolculuğa çıkarıyor. Kariyerine 25 yaşında Chicago Sun-Times'ta başlayan, film eleştirmenliğinin ciddiye alınması ve kurumsallaşmasında öncü bir rol üstlenen, daha sonra bütün eleştirmenlerin kullanacağı bir yöntem olacak yıldız sisteminin yaratıcısı Ebert'in son yıllarında blog'unda kaleme aldığı otobiyografisi Life Itself: A Memoir adıyla kitaplaşmıştı. Bu kitaptan yola çıkan film, rakip gazete Chicago Tribune'un film eleştirmeni Gene Siskel'la birlikte yaptıkları televizyon programından alkol sorununa, 2002'de yakalandığı tiroid kanserine karşı verdiği mücadeleden 2013'teki ölümüne dek vazgeçmediği yazma tutkusuna, samimi, kişisel ve duygusal bir Ebert portresi yaratıyor. Aralarında Martin Scorsese, Werner Herzog, Errol Morris, Ramin Bahrani ve Ava Duvernay gibi ünlü sinemacıların da bulunduğu arkadaşları, meslektaşları ve ailesinin yorumlarıyla zenginleşen film, Ebert'in sadece Amerika için değil, pek çok sinema yazarını derinden etkileyen bir kültür insanına nasıl dönüştüğünü de belgeliyor. İlk gösterimini Sundance'te yapan, Cannes'da da özel bir gösterimle taçlandırılan Hayatın Kendisi, Oscar yarışının da en gözde belgesellerinden."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/05/yeniler-galeri-kent-10-24-aralik-2014/", "text": "YENİ'ler: her biri yaratıcı aktivitenin yeni kızları; her biri yeni çağın aday sanatçıları; her biri düşçü ve ideal güzelden pay alan yaratıcı yolcular. Sanatın mitolojik yolunda olmak ve edimde bulunmak yoksa bir hedef koyup tamamlamak değildir amaç. Yaratı demek hep yolda olmak demektir çünkü. Dünyanın sürekliliğine, özgün betimlemelerle bir anlık ara vermektir resim. Bir dilektir, istek ve dönüştürebilme arzusudur. Her biri estetik imgeyi tuvale geçirirken, talepte bulunmakta, dünyayı değiştirebilmeyi ummaktadır. Bu nedenle hep yoldadırlar ve yolculuk bitmeyecektir hiç. Bütün renklerle konuşmayı sürdürseler de yeni renklerin giysilerine bürünmek ve Gelecek Meleğinin yoldaşı olmak işte hepsi budur. Birce YILDIZ 1979'da İstanbul'da doğdu. 1998'de Kocaeli Üniv. Güzel Sanatlar Resim Bölümü'nde eğitim almaya başladı. 2003'te Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Zekai Ormancı atölyesi'nden 2006'da mezun oldu. Çok sayıda karma sergiye katılan sanatçı kariyeri boyunca altı kişisel sergi gerçekleştirdi. Birce Yıldız yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir. İdil BERF 1980'de İstanbul'da doğdu. 2002'de Marmara Üniv. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Çok sayıda karma sergide eserleri yer alan sanatçı kariyeri boyunca dört kişisel sergi gerçekleştirdi. İdil Berf yaşamını ve çalışmalarını İstanbul ve Datça'da sürdürmektedir. Tuğçe GÖNÜLKIRMAZ 1980'de İzmit'de doğdu. 2002'de Marmara Üniv. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Çok sayıda karma sergiye katılan sanatçı şimdiye kadar iki kişisel sergi gerçekleştirdi. Tuğçe Gönülkırmaz yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir. Serra YOLASIĞMAZ 1979'da İstanbul'da doğdu. 1998'de Marmara Üniv. Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde eğitimine başladı. 2002'de aynı yerden üçüncülükle mezun oldu. Kariyeri boyunca çok sayıda karma sergide yer alan sanatçı bugüne dek dört kişisel sergi gerçekleştirmiştir. Serra Yolasığmaz yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/07/doc-dr-ulas-basar-gezgin-sanat-psikolojisinin-onundeki-10-guzergah/", "text": "Sanata psikolojik açıdan bakmanın, onu psikolojinin araştırma konusu yapmanın, hatta sanattan beslenen bir psikoloji yaratmanın ve psikoloji bilgisine dayalı olarak sanatçılara önerilerde bulunmanın birkaç yolu bulunuyor. Bunlar, sanatın alt dallarına göre, psikolojinin alt dallarına göre de özel olarak sınıflandırılabilir. Böylece, on sanat alt dalı, on da psikoloji alt dalı olduğunu varsayarsak, toplam 100 çeşit sanat psikolojisinden bahsedebiliriz. Örneğin, resmin sosyal psikolojisi; filmin klinik psikolojisi; tiyatronun bilişsel psikolojisi vd. Dolayısıyla, 'sanat psikolojisi' kavramı, hem sanatın alt dalları hem de psikolojinin alt dalları üzerinden, en az bir kitap uzunluğunda ele alınmayı gerektiren bir kavram; çünkü her bir kesişim kümesi için bir sayfa yazılsa, zaten toplamda yüz sayfayı bulmuş oluyor. Bu yazıyı, böyle bir kitabın ön çalışması olarak düşünebiliriz. Sanatçının esinlenmesinin altında yatan süreçler nelerdir? Bu konu, genel olarak, yaratıcılık altında incelenebildiği gibi, yalnızca sanatçılara odaklanılarak da incelenebilir. Yaratıcılık altında incelenmesinin şöyle bir olumsuzluğu bulunuyor: Bu tür çalışmalar, sanatçı ile sanatçı olmayanları yaratıcılık başlığı altında tek bir potada eritiyor. Bu, ancak, sanatçı ile sanatçı olmayanın arasındaki sınırın kalktığı ya da en azından muğlaklaştığı, sokak sanatları, direniş sanatları ya da geniş anlamıyla katılımcı sanat örnekleri için geçerli olabiliyor. Sanat, karmaşıklaşıp yeri doldurulamaz bir nitelik kazandıkça, sanatçı ile sanatçı olmayan arasındaki uçurum büyüdüğü için, bu tür genel yaklaşımların doyurucu olduğunu söyleyemiyoruz. İkincisi, bu tür genel yaklaşımlar, sanattaki yaratıcılık ile bilimdeki yaratıcılık arasında bir ayrım da yapmıyor. Yani Einstein'la Picasso'nun aynı yaratım süreçlerinden geçtiği gibi bir varsayım var ki bu, doğru değil. Aynı zamanda, şunu da vurgulamak gerekiyor: Sanatçının yaratım süreci, yalnızca yaratıcılığa ilişkin değildir; aslında, en önemli etmenlerden biri motivasyondur. Sanatçı nasıl motive oluyor? Bir yapıtın üretilmeye değer olduğuna, o yüzden devam etmesi gerektiğine onu inandıran gerekçeler neler? gibi sorular, sanat üretimi için yaşamsaldır. Bu, bize aynı zamanda, sanat psikolojisinin bir başka konusunun sanatçı/yazar bloğu olduğunu anımsatır. Sanatçı bloğu, sanatçının/yazarın uzun süre tıkanması ve bir şeyler üretememesi anlamına geliyor. Bloğu kırmak, zor olabiliyor; çok zaman da alabiliyor. Sonuçta, sanatçı, her zaman üreten bir makine değil; süresi belli olmayan bir döngüsellikten söz edebiliyoruz. Üretiyor; sonra duruyor, toparlanamıyor; sonra yeniden üretiyor. Bu, böyle gidiyor. Psikoloji, bu blokları inceleyebileceği gibi, aynı zamanda bloktan çıkmanın yolları konusunda yol gösterici de olabilir. Ayrıca, daha uzun erimli bir bakışla, sanatçının yaratım sürecinin şu ana değil, geçmişteki olumlu ve olumsuz birikimlerine dayandığı düşünülürse, çözümlemelerin daha birey tarihsel olması, diğer bir deyişle sanatçı bireyin geçmişine odaklanılması zorunluluğu ortaya çıkar. Psikolojinin, özellikle de psikodinamik akımların sıklıkla yaptığı, tam da sanat yapıtını bir çıktı olarak çözümlemek. Freud'un kendi sanat çözümlemeleri ünlüdür. Bunlarda, sanat yapıtını sanatçının kişiliğinin ve bireysel tarihinin bir yansıması olarak görme eğilimi vardır. Psikanalistlerin sıklıkla işe koştuğu izdüşümsel bakış, mürekkep testlerine verilen yanıtlar için de geçerli olduğu gibi, sanat yapıtını sanatçının karanlıkta kalan kişilik özelliklerinin bir aynası olarak değerlendirir. Eleştirel bir açıdan bakarsak, psikologun burada mürekkep testini hazırlayan değil; mürekkep testini yorumlayan kişi olduğunu akılda tutmalıyız. Diğer bir deyişle, psikologun bir sanat yapıtı üstüne yaptığı çözümleme, aynı zamanda kendi kişilik özelliklerini de yansıtır. Ancak, ana-akım psikoloji, genellikle bunu gözden kaçırır. Dolayısıyla, tıbbi model üzerinden, bir nevi hasta olarak değerlendirilen sanatçıya bir araştırma nesnesi olarak bakarken, psikologun da kendi öznelliklerinin bilincinde olması gerekir. Bu durum, çeşitli psikologların yaptığı film çözümlemelerinde sıklıkla görülmektedir. Her psikolog, bir filmde başka ögeler görmektedir; çeşitli ögelerde ortaklaşılsa da. Demek ki, film, kendine eleştirel bakamayan psikologlar için de ortalama bir seyirci için de bir tür mürekkep testidir. Sanat yapıtı, yorumlamaya açık olduğuna göre, mürekkep testinin temelinde yatan anlamı belirsiz olma özelliği, sanatı da belli ölçülerde niteleyebilir. Sanat, aynı zamanda bir iletişim biçimi olduğuna göre, iletişim psikolojisi, sanat ile psikoloji arasında bir köprü işlevi görebilir. Sanatseverler, sanatı nasıl alımlamaktadır? Bunun için hangi süreçlerden geçmektedirler? Genel olarak değil de her bir sanat alt dalında yanıtlaması daha kolay olabilecek bu soru için, yine de genel bir yorum yapmamız olanaklıdır: Sanatsever, psikoloji diliyle ifade edersek, sanata yönelik olumlu tutumları olan, sanata zaman ve emek harcamaya istekli olan, dolayısıyla sanatın arkasında gizli bir gündem aramayan, sanatı kendi bağlamı içerisinde değerlendirmeyi bilen bir kişidir. Sanata yönelik tutumlar açısından, tayfın öteki ucunda yer alan sanatsevmez ise, bugün devlet katlarında görmeye alışkın olduğumuz sanata tüküren kişilerdir. Çoğunluk ise, bu iki kutbun arasında kalmaktadır. Sanat dostu ülkelerde, tutumca ortada yer alan çoğunluk, hem sanat eğitimi hem de sanata devletin maddi ve manevi desteği dolayısıyla, sanatsever uca kaymıştır. Türkiye'de ise, diğer uca kayış söz konusudur. Öte yandan, bu değerlendirmeyi genel anlamda yapmak gerçekten zordur; çünkü çoğunluk nezdinde kültür endüstrisinin seri üretimleriyle yüksek sanat örneklerini ayırabilmek oldukça zordur. Sanatseverlik, zaten, bunu ayırabilmekten geçer. Sanata ilişkin tutumlarla sanatçıya ilişkin tutumların her zaman aynı olmadığını söyleyebiliriz. Kimi sanat yapıtları, sanatseverler, sanatsevmezler ve ortadaki çoğunluk tarafından, kimi zaman sanatçısından bağımsız olarak değerlendirilirler. Özellikle yüksek sanat örnekleri için, toplumda, sanatçının delilik ile dahilik arasında gidip geldiği biçiminde bir kalıpyargı bulunmaktadır. Bu kalıpyargı, sanatçıyı takdir eder; ancak aynı zamanda, onun bilişsel ve özellikle duygusal istikrarsızlığını ya da gelgitlerini ima eder. Yüksek sanatçının toplumsal normlara karşı geldiği düşünülür. Algı şudur: Erkekse uzun saçlı; kadınsa kısa saçlı olması beklenir. Belli tür şapkalar ve giysiler, sanatçıyla ilişkilendirilir. Ancak, ortadaki çoğunluğun iletişim içinde olduğu sanatçı kesimi bunlar değil; kültür endüstrisi vitrinleridir. Onlara ilişkin kalıpyargıları da incelemek gerekir. Bu noktada, kalıpyargıların her zaman olumsuz olmadığını anımsatalım. Ana-akım psikolojiye yöneltilen temel eleştirilerden biri, onun toplumsal süreçleri bilinçli ya da kimi zaman bilinçsiz olarak göz ardı edip bireye aşırı bir vurgu yapmasıdır. Bunun panzehiri ise, bireyi toplum ve topluluk içerisinde inceleyen sosyal psikoloji alt dalı olmuştur. Sosyal psikoloji açısından bakıldığında, ilk başlık altında ele alınan sanatçının yaratım süreçleri biçimindeki kavramsallaştırmanın genişletilmesi gerektiği ortaya çıkar; çünkü sanatların bireysellik ve 'toplu'luk düzeyi aynı değildir. Örneğin, bir yazar, tek başına bir yapıt ortaya koyabilir; ancak bir tiyatrocu ya da sinemacı aynısını yapamaz. Dolayısıyla, kimi sanatlar bir ekip işidir. Ekip işinin devreye girdiği noktada, grup dinamikleri gibi sosyal psikolojik kavramlar, sanat psikoloğunun çözümleme paletinde bir renk olarak belirir. Yukarıda anılan sokak sanatları, Gezi Direnişi'nde gördüğümüz direniş sanatları ve katılımcı sanatlar da aynı eksende, toplu ya da topluluksal sanat örnekleri olarak incelenmeyi beklemektedir. Bu tür bir çözümlemenin destek noktalarından biri, uçaklardaki ve gemilerdeki mürettebatın tek tek zeki olmaması; ancak toplamda zeki davranış sergilemesi gibi sonuçlar çıkaran bilişsel etnografya alanı olacaktır. Sanatla psikolojinin kesiştiği bir diğer nokta, akıl hastalarının ürettiği sanat yapıtlarıdır. Bu konuda az da olsa çeşitli çalışmalar ve derlemeler bulunmaktadır. Bu tür üretimlerle ilgili dönüm noktalarından biri, kuşkusuz, Şizofrengi dergisi olmuştur. Bu tür çalışmaların olumlu yanları fazladır; olumsuz yanlarından biri ise, 4. bölümde açımlanan sanatçıyı delilik ile dahilik arasında, saygı duyulan ama güvenilmez bir kişilik olarak tarifleyen kalıpyargıları perçinlemesidir. Bu yayınları önceleyen asıl kavramı bu noktada anmamız gerekiyor. Bu, sanat terapisidir. Osmanlı'dan başlayarak sanatın insan psikolojisine olumlu etkileri olduğu görülmüş ve bu bulgudan hareketle çeşitli tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. Sanat, yalnızca akıl hastalarında değil; günlük sıkıntılarla bunalmış insanlar için de bir rahatlama yolu olarak işlevlendirilmiştir. Böylece, insan psikolojisini zorlayan işlerde ve iş koşullarında çalışanlar, sanatla kafa dağıtmakta, dinlenmekte ve kendilerini yenilemektedirler. Ancak, bu rahatlama işlevi, eleştirel psikoloji tarafından eleştirilmektedir; çünkü böyle yalnızca eğlendiren bir sanat anlayışı, toplumsal adaletsizliklerin sürmesini sağlamaktadır. Aslında, sanat, bu anlamda, genel olarak çalışanların yarın sabah yeniden aynı tempoda ve aynı kar marjıyla çalışmasının bir aracı gibidir. Tam da bu nedenle, sanat, genellikle bir boş zaman etkinliği olarak tariflenmektedir. Hem boş zamanları doldurup yarına kar makinesinin yeniden işlemesini sağlar hem de boş zamanlarda toplumu kültür endüstrisinin gizli ve açık propaganda biçimlerine maruz bırakır ki bu düzen böyle sürsün. Bu durumun Marksist kuramda da bir karşılığı elbette bulunmaktadır. Dolayısıyla, sanatın psikolojik etkileri konusu, ilk bakışta sanıldığından daha karmaşık bir konudur. Her sanat yapıtı, rahatlatmaz. Bir kere, insanlar, bir sanat yapıtına zorla maruz kalıyorsa (örneğin Guantanamo'da zorla hiç durmazcasına metal müzikleri dinletilmesi; 12 Eylül'de Türkiye'de mahkumlara zorla İstiklal Marşı okutulması; falan yer falan yer olalı böyle zulüm görmedi esprisi vb.), sanat, insan psikolojisine olumlu değil olumsuz etkiler yapar. Demek ki, sanatın sağaltımsal olmayan, tersine kişiliği çözücü kullanımlarını buraya not etmemiz gerekiyor. Bir önceki paragrafta görüldüğü gibi, sanatın eğlendirme ve boş zaman geçirme gibi işlevleri, zorunlu işlevler değildir; bunlar, tersine kültür endüstrisinin dayatmalarıdır. Sanat, hem düşündürüp hem eğlendirme ya da hoş/boş zaman geçirme gibi işlevleri izleme gibi bir olanağa da sahiptir. Bu tür bir sanat, vaktini boşa harcayan birey ve topluluklar yerine, sanatı kişiliğini geliştirmek ve hayatın zorluklarına karşı daha iyi direnebilmek için deneyimleyen bir kitleye karşılık gelmektedir. Sanatın etkileri, ancak vakit geçirme aracı olmaktan çıkıp kişiliğe dokunabildiği ölçüde olumlu anlamda kalıcı olabilir. Bu yorum, sanat terapisi yaklaşımlarını da bağlamaktadır. Son olarak, sanat terapisi konusunda süregiden bir tartışma, terapistin hem sanatçı hem psikolog olmasının zorunlu olup olmadığı üstünedir. Çeşitli örneklerde, sanatçı değil ama sanatsever psikologların sanat terapisi yaptıkları görülmektedir. Sanat terapisini nadir olarak hem sanatçı hem psikolog olanlar gerçekleştirmektedir. Bunun altında yatan nedenlerden ilki, böyle bir zorunluluğun olması gerekip gerekmediği üstünde bir ortak görüşe varılamaması ise; diğeri, psikolojinin de kültür endüstrisi örneğinde olduğu gibi, kar amacının her şeyin üstünde, hizmet kalitesinin ise en sonda tutulduğu bir psikoloji endüstrisi içerisinde konumlanması olabilir. Kimi psikologların tersine, sanatçıların sanat terapisi yapma iddiasının olmamasını buraya not edelim. Sanatın, özellikle de, resmin, yazın'ın ve tiyatronun psikolojik bir yöntem olarak kullanıldığı örnekler de bulunmaktadır. Psikodinamik yaklaşımlara yaslanan 'Bir Resim Çiz' gibi isimlerde çocuk testleri bulunmaktadır. Bu testlerde, kendini sözel olarak ifade etmekte zorlanan çocukların resimlerindeki bireysel farklar bir bütünlük içinde saptanmakta; çizimlerin çocuğun iç dünyasını yansıttığı düşünülmektedir. Bu açıdan, bu yöntemler, yukarıdaki 2. başlıkla benzerlikler göstermektedir. Ancak, buradaki fark, çizimlerin sanatçılardan değil sanatçı olmayanlardan çıkmasıdır. İkinci fark ise, çocuklara odaklanılmasıdır. Yazın'a geçersek, bu sanat alt dalının özellikle anı ve/ya da günlük yazımı gibi uygulamalar üzerinden, tanı ve sağaltım amaçlı kullanıldığı örnekler bulunmaktadır. Kişinin içini günlüğe dökünce rahatladığı gibi bir düşünce vardır. Üçüncü örnek ise, tiyatronun belirli psikolojik uygulamalar için kullanılmasıdır. Bunun en bilinen örneği, psikodrama uygulamalarıdır. Bunun hafif bir yorumu ise, rol oyunu gibi kavramlar üzerinden, psikoloji dışındaki alanlarda da yaygınlaşmaktadır. Öğrenme ve eğitim psikolojisi alt dalları dolayısıyla psikoloji, sanat eğitimi üzerinden sanat ile bir kez daha buluşmaktadır. Sanatsal becerilerin ve de (1. bölümde anılan) sanatçı motivasyonunun geliştirilmesi için ne tür eğitim ortamları yaratılmalı ve hangi psikolojik değişkenlere odaklanılmalıdır? biçimindeki çifte soru, bilimsel bulgulara dayanarak yanıtlandığında, sanat eğitiminin başarı grafiği de yükselecektir. Sanatın kişilik gelişimi ve yüksek zevkler edinme işlevleri düşünülürse, sanat eğitiminin de bu açıdan yeniden yapılandırılması olasılığı belirir. Tüm öğrencilere yönelik olan sanat derslerinde yalnızca sanat öğretilmez/öğrenilmez. Örneğin, bir çalgı çalmanın arkadaş edinme ve stresli zamanlarda rahatlatma gibi işlevlerini anabiliriz. Psikoloji bilgisinin ve etkinliklerinin sanatı ve sanatçıyı desteklediği örnekler de bulunmaktadır. Bir kere, yukarıda anılan sanatçı/yazar bloğunu kırmak için motivasyon alıştırmaları önerilebilir. Ayrıca, sanatın alımlanması noktasında sanatçılarla psikologlar işbirliği yapabilir. Bunun en belirgin örneği, film dünyasında görülmektedir. Kimi film ekipleri, anlatıbilim ve/ya da kişilik uzmanı psikologlarla çalışmakta ve filmin etkisini arttırmak için öneriler almaktadır. Örneğin, anlatıbilim açısından, temel olarak 20 ana olay örgüsü bulunmaktadır ve filmlerin çoğu, bunların bir çeşitlemesini yapmaktadır. Her bir olay örgüsünün etkisini arttırmak için çeşitli yollar bulunmaktadır. Açılışlar, kapanışlar ve geçişler; kişiliklerin temel çatışmaları; anlatma-gösterme dengesi gibi öğeler, film ekiplerinin psikologlardan destek alabilecekleri ana konulardır. Aynısı, anlatısal olan tüm sanat alt dalları için geçerlidir; ancak anlatısal değil imgesel olan ya da olabilen dallar için, başka bir öneri seti sunulabilir. Sanat yapıtlarının psikoloji eğitimi için kullanımının yaygınlaştığı bir dönemdeyiz. Film psikolojisini konu alan sinema dergileri, makaleleri ve kitapları yaygınlaşıyor. Sık sık 'psikolojiyi konu alan filmler' başlığıyla listeler oluşturuluyor. Bunu olumlu bir gelişme olarak sayabiliriz. Ancak, sanatın psikoloji eğitimi için kullanımı, sinemayla sınırlı kalmamalı ve bu ilişkilenme biçimi, video tartışmalarına indirgenmemeli. Madem ki, 7. başlık altında görüldüğü gibi, psikoloji yöntemi olarak sanat kullanımı söz konusu, aynısı psikoloji sınıflarına da yansıtılabilir. Bu sınıflarda daha fazla teatral etkinlik yapılabilir ve özellikle kişilik ve sosyal psikoloji ile ilişkili derslerde, romanlardan ve öykülerden yararlanılabilir. Bu, 'psikolojik roman' olarak adlandırılan tür ile kısıtlı kalmamalı; konuya göre tür seçimi açık tutulmalıdır. Kişilik dersleri için, sanatçıların kişilik çözümlemesi yapılabilir. Bunun en başarılı örneklerinden biri, Frida'nın çalışmaları üzerinden yapılan etkinlikler olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/07/sabahattin-sen-sanat-egitimindeki-biz/", "text": "Bir ülkenin sanat eğitimi ne denli nitelikli olursa sanatta da o denli başarılı olacağını herkes bilir ve söyler. Kime sorsak yanıtını doğru verir. Doğru yanıtı hemen hemen bilmeyen yok gibidir. Uygulamaya baktığımızda durum içler acısı bir çelişkiyi yansıtıyor. Sanat eğitimi için çok sayıda Güzel Sanatlar Fakültesi açıldı. Nicelikte artışı olmasına karşın nitelikte olmadı. Sanat eğitiminin önemli kurumları yüksek öğrenime ilişkin kurumlardır. Günümüze şöyle bir baktığımızda sanat eğitiminin yüksek öğreniminin üniversitelerimizin Güzel Sanatlar Fakültelerinde yapıldığını görürüz. Eğitim kurumlarının sayısını arttırarak çok sayıda kişiye sanat eğitim ve öğretimi verilmesi gerçekleştirilmiş görünüyor. Buradan çıkanlar, ülkemizde daha yüksek bir sanat eğitimi yapacakları başka bir kurum olmadığı için sanata ilişkin ne aldılarsa oradan almaktadırlar. Okul bitince sanat yolunda öğrendikleri bilgileri kendi başlarına kullanarak yapıtlar üretmekle baş başa kalırlar. Sanat yolundaki en büyük zorluk da buradadır. Ya batar; ya çıkarsın. Aldıkları eğitimin niteliğine göre de başarılı ya da başarısız olmaları söz konusu. Yeterli bir eğitim yoksa ortaya çıkan sonuçların da yetersiz düzeyde kalması kaçınılmazdır. Bu noktada bir değerlendirme yapıldığında birçok sorunla karşılaşılmaktadır. Özellikle yeterlilik açısından karşımıza çıkan eksikler bir türlü tamamlanamadığından sanatta da istenilen başarı sağlanamamaktadır. Başarı için gerekli olan da başarılı bir eğitim düzeyinden geçmektir. Okulu bitirenlerin işlerini kolaylaştıran da nitelikliliktir. Ülkemizin içinde bulunduğu kapalı düzen nedeniyle de öğrenciler sanatta başarılar elde eden ülkelere gidebilme olanağı da bulamamaktadırlar. Oysa belli aralıklarla yurtdışına çıkarak dünyada nelerin olup bittiğini yakından görmeleri gerekiyor. Böyle olanakları, yüzde doksan dokuzu bulamıyor. Geriye sanat eğitimindeki eğiticilerin bir ölçüde de olsa bu sorunlara yardımcı olacak güçte olabilmeleri kalıyor. Burada da çıkmazlarla karşılaşınca umutlar umutsuzluğa ve sanatsızlığa dönüşüyor. Sözü edilen birçok Güzel Sanatlar Fakültesi üstün körü kurulmuş sanat eğitimi kurumlarıdır. Söz konusu kurumlarda çağdaş eğitimden oldukça uzak bir eğitimle karşılaşılmaktadır. Burada en önemli etmen eğiticilerdir. Yeterli bilgi ve yetisinin olmayışı öğrencilere de yansımaktadır. Çok yetenekli bir öğrencinin ne yeteneğini geliştirme olanağı ne de yeterli bilgi edinecek bir yol göstericisi var. Bir bakıma eğitim süresi bilinçsizce oyalanmaktan da öteye geçmemiş oluyor. En kabadayı fakültelerde de her şey bir yere dek gelip tıkanıyor. Çünkü kendini yeterli sandığımız, kendi kendilerini çok yeterli sanan öğreticiler ne yazık ki kendi kendilerine yetemedikleri için bağnazlaşıp yozlaşmışlardır. Kelin merhemi olsa başına sürecek, sözüne uygun durumdalar. Türkiye'deki düzeyin belirleyicileri konumunda da oldukları için ülkenin sanattaki yeri bu bağnazlığı ve yozluğu aşamıyor. Kendilerini öğrencileri daha iyi yetiştirmek için geliştirme gereği de duymuyorlar. Sanat adına elde ettikleri kazanç onlar için gerçekten doyurucu. Daha çok çalışmasına ve gelişmesine gerek kalmıyor. Ortaya onların yapay sanatçılıklarıyla yapay yapıtları çıkıyor. Sanattaki ilerlemeyi de gerçekleştiremiyoruz. Niteliksizlik kurumlaştırmak istenir gibi acı bir görünüm de var. Kendilerinden çok iyi ve ileride olan gerçek sanatçıları da dışlayıp yeteneklilerin gelişmesine engel olmak görevleriymiş gibi davranıyorlar. Sanatsal nitelik onlara zarar veren bir öğeymiş gibi saldırıya da geçiyorlar. Sanatta ileri gitmiş ülkeleri karalamaya dek varıyor bu korkunçluk. Bir anlamda üniversitelerde sanatın gerçek bir sanat eğitimiyle doğru bir sanat anlayışı kazandıracağı sanılırken sanatta sokak ağzı kullanılır oluyor. Yetersizliklerini kapatarak bulundukları yerin olanaklarından yoksun kalmamak için sanatta yoksun kalmayı yeğlemişlik yansıyor. Sanat diye yaptıklarına bakınca da sanatta geride kalmışlığın kaç yıl gerilerde olduğunu düşünüyor insan. Uzun yıllar ne olup bittiğini izlerken karşıma yaptığım karşılaştırmanın kötü sonuçları çıktı. Bu noktada Almanya-Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nden yetişen öğrencilerin çalışmalarını düşündüm. Gördüm, anladım ve saptadım ki bizim eğitimcilerin çalışmaları bu öğrencilerin çalışmalarından çok ama çok geri. Bu okulun öğrencilerinden derlediğim çalışmalardan sunduğum örnekler akla karayı daha iyi anlatacaktır. Ne derler: Lafla peynir gemisi yürümez... Eğitimciler kendini yetiştirememişse sanat gibi çok zor bir yaratıcılık alanında ilerleme düşlere kalıyor. Konuşa konuşa, sözle mi ilerleyeceğiz? Bence geriledikçe gerileyeceğiz. Güzel Sanatlar Fakültelerinde görevlendirilenlere bakılırsa bilerek yapılan bir gericilik uygulamasına tanık oluyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/08/13-geleneksel-bahattin-tatis-resim-yarismasi-01-mayis-2015/", "text": "Öğrencilerimizin ve gençlerimizin sanat yönünün gelişmesini, kendilerini kanıtlamalarını, hayal güçlerini zenginleştirmelerini, düşünme yeteneklerinin güçlenmesini, yaşama bağlılıklarının artmasını sağlamak, düşündüklerini biçimsel anlatımla teknik bilgi ve beceriler kazandırmak, güzel sanatlara olan duyarlılıklarını arttırmak, kuruluşlar ve kişiler arası diyalogları geliştirerek dayanışma ve yardımlaşma yetileri kazandırma amacı ile Türkiye genelindeki Ortaokul, Lise-dengi okullar ile üniversite öğrencilerini kapsayan Geleneksel Bahattin Tatış Resim Yarışmasının 13. sü düzenlenmektedir. b) Türkiye genelindeki resmi ve özel Lise öğrencileri katılabilecektir. c) Türkiye genelindeki tüm üniversite öğrencileri katılabileceklerdir. Orta okul, Lise ve dengi okul öğrencileri için 35 x 50 cm. Üniversite öğrencileri için 50 x 70 cm. ve üzeri boyutlar olacaktır. 3) Bir öğrenci en çok 3 resimle katılabilir. 4) a) Resimler paspartusuz, kıvrılmadan, katlanmadan, düzgün bir şekilde gönderilecektir. b) Üniversite öğrencileri yağlıboya tablolarını çerçeveli olarak göndereceklerdir. 5) Yarışmacılar eserlerin arkasına ad-soyad, okul, sınıf, numara, okul ve ev adreslerini ve telefonlarını yazacaklardır. Ödül alan ve sergilenen resimler okulumuz tarafından hazırlanacak katalogda yer alacaklardır. Eserler 01.05.2015 Cuma günü saat 17:00 mesai bitimine kadar okulumuz Resim Zümre Başkanlığına teslim edilmiş olacaktır. Kargo ile gönderilen eserlerde Sayın Tuğçe Kutlu dikkatine notu konulması gereklidir. Ayrıca bir nüsha Şartnamenin imzalanarak kargo içinde gönderilmesi şarttır. 04.05.2015 Pazartesi günü saat 16:00'da eserler jüri tarafından değerlendirilecektir. Yarışma jürisi gerekli gördüğü takdirde yarışma takvimi üzerinde değişiklik yapabilir veya yarışmayı iptal edebilir. Yarışma iptal edildiği takdirde katılımcılar eserlerini geri alabilirler. İTK Gazi Mustafa Kemal Paşa Sanat Galerisinde 14.05.2015 Perşembe günü saat 17.30'da sergi açılışı ve ödül töreni yapılacaktır. Ödül alan eserler geri iade edilmeyecektir. Telif hakkı okula aittir. Eser sahibi veya velisi ödülü kabul etmekle telif hakkını yarışmayı düzenleyen İzmir Özel Türk Kolejine devrettiğini beyan ve kabul eder. Dereceye giremeyen resimlerin sahipleri sergi süresinin bitiminde resimlerini elden İzmir Özel Türk Koleji'nden geri alabileceklerdir. Süresi içinde geri alınmayan eserlerin sorumluluğu kabul edilmeyecektir. Resim sergisi 15 Mayıs 30 Mayıs 2015 günleri arasında açık kalacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/08/aynan-olacagim-ill-be-your-mirror-sefik-ozcan-15-aralik-20-ocak-2014/", "text": "Videoist Şefik Özcan'nın Aynan Olacağım sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Lacan'ın imge/simge/gerçeklik üçlemesinde, 'ayna evresi', imgesel olarak tanımlanan arkaik dönemin kurucu öğesidir ve 'ben'in kendi başlangıç örgütlenmesini gerçekleştirdiği kişisel tarihe karşılık gelir. Buna göre, ayna imgesinde yansıyan sureti tarafından ele geçirilen bir ilksel 'ben' söz konusudur ve bedensel varlığını bütünleme çabasıyla, aynadaki yansıya-surete sarılır ve bu travmatik durumdan ontolojik bir estetik operasyon aracılığıyla kurtulmuş olur. Paranoid bir manevrayla kazanılan bu 'sahte bütünlük' süreci, taklite dayalı bir eylem dizgesiyle örülüdür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/08/cemal-sureya-siir-odullerine-son-basvuru-12-aralik-2014/", "text": " Katılımcılar yarışmaya 1 Aralık 2013 ile 30 Kasım 2014 tarihleri arasında yayımlanmış şiir kitabı veya bir kitap oylumunda olan şiir dosyası ile katılabilirler. 16 Aralık 2014 tarihine kadar Zuhal Tekkanat, Kastelli St., A Blok, K.: 5, D/365 Küçükbakkalköy Ataşehir İstanbul adresine teslim etmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/08/ercisli-emrah-siir-odulu-31-mayis-2015/", "text": "Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisi ve www. edebiyathaberleri. com internet sitesinin iş birliğiyle, Ercişli Emrah adına şiir ödülü verilecektir. Şiirlerde konu, tür, üslup ve uzunluk sınırlaması yoktur. Şiirler daha önce internet dahil hiçbir ortamda yayınlanmamış olmalıdır. Ödüle katılan şairler, rumuz kullanmamalı, gerçek isimleri ile eserlerini iletmelidirler. Başvuru internet üzerinden yapılabileceği gibi posta ya da kargo yoluyla da başvurular kabul edilecektir. Başvuru yapılırken, şiir ile birlikte kısa özgeçmiş ve iletişim bilgilerinin olduğu ayrı bir dosya da eklenmelidir. İnternet üzerinden katılacak şairler, eserlerini ve iletişim bilgileriyle özgeçmişlerinin olduğu dosyayıeditor@edebiyathaberleri. com ve ayse-cihat@hotmail. com adreslerine e-mail olarak gönderecektir. Posta/kargo yoluyla katılacak şairler, şiirlerinin çıktısı ile birlikte özgeçmiş ve iletişim bilgilerinin olduğu metni tek zarfın içerisine koyarak göndermelidirler. Ödül, hak kazanan yapıtın sahibine, 2015 yılının Haziran ayı içerisinde, Erciş'te düzenlenecek Ercişli Emrah Şiir Ödülü etkinliğinde verilecektir. Ödüle hak kazanan şairin yol ve konaklama masrafları karşılanacaktır. Gönderilen eserler arasından yayınlanmaya değer görülenler, Hayal Bilgisi Edebiyat Dergisinde Ercişli Emrah Özel Sayısında yayınlanacaktır. Şiirler ayrıca, bir kitapta toplanarak yayınlanabilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/08/tanpinar-roman-yarismasi-03-nisan-2015/", "text": "1. Yarışmanın son başvuru tarihi 3 Nisan 2015'dir. Postadan kaynaklı gecikmeden belediyemiz sorumlu değildir. Eserler iade edilmeyecektir. 2. Yarışmaya katılacak eserler daha önce yayımlanmamış olmalıdır. 3. Yarışmaya yurt içi ve yurt dışından herkes katılabilir. 4. Tanpınar Edebiyat Yarışması'ndan daha önce ödül alanlar katılamaz. 5. Katılım bir(1) eserle sınırlandırılmıştır, sayfa sınırlaması yoktur. 6. Yarışmada genel veya özel herhangi bir konu belirlenmemiştir. Yazar her türlü konu ve türde yazmakta serbesttir. Eserler Türkçe olarak yazılacak. 7. Her yarışmacı eserini 7 nüsha olarak çoğaltılmış halde ve bununla birlikte metni içeren cd'yi aşağıdaki adrese elden veya postayla gönderecektir. 8. Yarışmacılar gerçek isimleriyle değil rumuzla katılacaklardır. Bu nedenle eserin üzerinde gerçek kimlik bilgileri yer almayacak, bunun yerine rumuz kullanılacaktır. Yarışmacının ad, soyad, telefon, adres ve e-mail bilgilerini içeren bilgiler, kapalı bir zarf içinde gönderilecektir. 9. Eserler; Prof. Dr. Abdullah UÇMAN başkanlığındaki; Prof. Dr. Handan İNCİ, Prof. Dr. Mehmet TEKİN, Alim KAHRAMAN, Cem KALENDER, Metin Önal MENGÜŞOĞLU ve İhsan DENİZ'den oluşan jüri tarafından değerlendirilecek. 11. Sonuçlar 22 Mayıs 2015 tarihlerinde açıklanacak, ödüller ise düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek. 12. Jüri'nin yayımlanmaya uygun bulduğu eser veya eserler kitaplaştırılacak. Yayımlanacak eser veya eserler için ayrıca telif ücreti ödenmeyecek. Ancak, yayın ve dağıtım hakkı bir yıl süreyle 1. basım için geçerlidir. 1 yıl sonra, eserin basım, yayım ve dağıtım hakkı yazara geçer. 13. Yarışmaya, Bursa Osmangazi Belediyesi mensupları ile Seçici Kurul üyeleri ve bunların birinci derece yakınları katılamazlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/09/kagit-isler-ii-akademililer-sanat-merkezi-25-aralik-2014-21-ocak-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, pentürün varlığına genç bir bakış sunan ve her yıl düzenli bir şekilde gerçekleştirdiği Kağıt İşler II sergisi ile sanatseverlerle buluşuyor. Sanat yapıtının temel yapıtaşlarından biri olan kağıdı bir kez daha, farklı yorumlamalar ve üsluplar ile sunan sergide, materyal tekniğin bir parçası olmaktan çıkıp, objenin kendisi haline geliyor. Bu obje, kimi zaman bir eskizin doğal mekanı olarak yaratı sürecinde ressama eşlik ederken, kimi zaman da bu yolculuğun son aşaması olan içselliğin dışa vurum sürecinde tuvalin yerini alarak, başlı başına yapıtın formunu oluşturuyor. Bu hali ile genel bir materyalden çok, bir sanat eyleminin hem oluşum araçlarından biri, hem de üretim ve kaygının vardığı son noktayı aktaran bir sanatsal tanım halini alıyor. Kağıt, işin sunduğu yeni bir bakış açısının ötesinde, sanatçısının görme biçimini doğrudan ve olduğu gibi yansıtan bir yüzeydir. Bu yüzeydeki izler hem onları üreten zihin, hem de izleyen sanatsever için büyük bir gözlem ve keşif alanıdır. Hayri Ağan, Aslı Altınışık, Adviye Bal, Şeyma Barut, Tolga Boztoprak, Ezgi Ekim Can, Süleyman Çağlayan, Sevinç Çiftçi, Gizem Enuysal, Işıl Güleçyüz, Kader Genç, Deniz Gökduman, Cansu Kahraman, Gülistan Karagüzel, Mustafa Karasu, Şerif Karasu, Şenay Kazalova, Eylül Köksümer, Esra Kürtür, Sinem Kaya, Ekin Koç, Joel Menemşe, Ayşenur Önemci, Ercan Sert, Hülya Sözer, Halil Şentürk, Kudret Türküm, Cengiz Uğur, Özlem Üner, Eda Yayla, Yağmur Yılan ve Mahpeyker Yönsel'in işlerinden oluşan sergi, 25 Aralık 24 Ocak tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/09/nunc-veritatem-dacia-gallery-december-11-january-11-2015/", "text": "|Lia Ali, Erin Anderson, Casey Childs, Janet Cook, Max Ginsburg, Kristy Gordon, Leah Lopez, Daniel Maidman, Adam Miller, Joseph Perrotto, Dominique St Cyr and Patricia Watwood. |Dacia Gallery proudly presents Nunc Veritatem our Annual Holiday Group Exhibition on Figurative Art. This exhibition embodies an eclectic mix of contemporary artists that focus on representational art. The collection of work contains a mosaic of figures and portraits through a life long study of anatomy, depth, color and light through the unique vision of each artist. From renowned representational painters, Adam Miller and Janet Cook to classically influenced Patricia Watwood and rising stars Erin Anderson and Daniel Maidman. Fusing together an achievement of what is currently being created in representational art at the peak of a new movement by young inspiring artists. Come celebrate the holidays with us and meet some of today's most intriguing figurative artists. |Lia Ali's art is influenced by the beauty of nature, people and animals. Using watercolors and oil paints, Ali works with diverse Renaissance methods. Originally from Sofia, Bulgaria, she studied at Bulgaria's National Academy of Arts until 2009. She was commissioned to paint the murals at the Church of St. Petka of the Saddlers in Sofia. Her artwork, has been featured in art exhibitions worldwide and can be found in numerous prestigious art collections across the globe. Lia also studied art at the New York Academy of Art and exhibits her work in NYC and Europe. Erin Anderson is a fine artist working in Bethlehem, Pennsylvania. The focus of her work is centered upon portraiture and depicting the human figure. More specifically, her interests lie in the emotional nature of human dynamics, both internal and interpersonal while simultaneously exploring the duality of spirituality and consciousness throughout the course of people's everyday lives and interactions. Her work has been featured in major magazines and is in the home of collectors around the U. S. J. A. Cook had her first solo show at Dacia in 2012 and has exhibited at galleries and institutions in New York, New Jersey and Connecticut. In 2013 she participated in the Fountain Art Show, at the Armory, NY and had her work shown in France, Germany, and Romania as part of Dacia Universal Art Project. Museum shows include a four-person invitational at the Trenton City Museum, NJ, Mattatuck MuseumCt, National Academy Museum, NY, Hudson River Museum, NY, and the Maritiem Muzeeum of Vlissingen, Netherlands. Cook's work was also featured on NBC's 'Dateline' program, the 'Da Vinci Code' and has appeared in the New York Times and reviewed in the Times of Trenton, NJ, The American Art Collector, The Pastel Journal, American Artist Magazine, and the Gallery and Studio Magazine, The Times Square Chronicle, TheGreatNude. tv, Fine Art Connoisseur and The New York Optimist. Over the years she has received many awards for excellence, including a Gold and Silver medal from the Allied Artists of America and Best in Show from the Catherine Lorillard Wolfe Art Club. She is an elected member of the Salmagundi Club, Pastel Society of America, and The Allied Artists of America. She teaches at the Pastel Society of America and runs workshops in France. Her work is many private collections in the US, UK, Panama, Israel and the permanent collection of the Trenton City Museum, NJ. Originally from the UK, Cook studied at the National Academy School of Art and the Art Students League in New York City, and holds a BA in Art History with honors from DeMonford University, England, UK. Max Ginsburg has exhibited extensively. He recently had a retrospective at The Butler Institute of American Art (Sept. 15 Nov. 13, 2011) and at The Salmagundi Club, Summer of 2011, Dacia Gallery in NYC and at other public venues. He has won many awards, most recently the Best in Show in the Art Renewal Center online competition of 2011 for his War Pieta painting. Several of his paintings will tour five museums in China with the World Art Museum and ACOPAL in 2012 2013. From 1980 2004 he was one of America's foremost illustrators and for over forty years he taught art at The Art Students League, The School of Visual Art and the High School of Art and Design. Ginsburg recently published a coffee table art book of his paintings (1956 2010), Max Ginsburg Retrospective, available online atwww. ginsburgretro. com. He has also recently completed a DVD which includes a three hour Painting from Life demo, an interview with Peter Trippi, his exhibition at The Butler Institute and more. Kristy Gordon's work is a frank and intimate reflection of her curiosity about other people, transformations and self-discovery. She has been a full-time, professional painter since 2004, exhibiting her work internationally and earning numerous awards including the Elizabeth Greenshields Foundation Grant, an Award of Excellence from the Portrait Society of America, and is a finalist for the 2013 Kingston Prize for Canadian portraiture. She has been widely featured in numerous magazines, art publications, radio and television shows, including Fine Art Connoisseur's Three to Watch, The Artist's Magazine's 28th Annual Art Competition, Southwest Art's Emerging Artist: 21 Under 31 and Bravo!'s Star Portraits. Her paintings hang in numerous collections worldwide including the Government of Ontario Art Collection. Leah Lopez was born in New Mexico where brilliant colors are the backdrop for a unique landscape, where diverse cultures have converged with tradition and art, making a Land of Enchantment. Growing up in the midst of this was the beginning of the woman and artist we know today. However, Leah would meet many challenges. As a child, Leah's creative growth was stifled by a devoutly religious family. She imagined a life where she could freely express her creative passions and began plotting her escape. At age 18, Leah decided to pursue it and was rejected by her friends and family. Leah spent the next few years immersed in the study of drawing and painting. When possible, she'd take classes then return to her studio and experiment for days and nights. Eventually, she developed a dexterous handling of her favorite medium, oil, and Leah became a well-known emerging artist in the Southwest. Around this time, she reunited with her sister. Though, grateful for the time they had together, it was short lived when her sister died in an accident. Devastated and seeking solace, Leah recalled how they used to watch films with characters living lives full of adventure. And for Leah the greatest place for an adventure was New York City. Life has a strange way of repeating itself. Once again, taking just the necessities and a few months' rent, Leah began a new journey into an unknown world. She recalls, I've always been an explorer and a seeker, these experiences serve as inspiration for my paintings. New York would prove to be her greatest challenge. Leah had to work harder than ever and her hard work paid off when she opened up the Leah Lopez Atelier at Union Square. As an artist, she is highly respected and her paintings are celebrated. With gallery representation across the states and students flocking to the Atelier to study, she maintains the same hard working schedule to develop her latest body of work. More than ever, Leah's paintings are passionately inspired by her life and experiences on this riveting and creative journey. Daniel Maidman's work has been shown in juried exhibitions nationally, as well as having been selected by the Saatchi Gallery to be displayed at Gallery Mess in London. His art and writing on art have been featured in ARTnews, Poets/Artists, American Art Collector, Hyperallergic, International Artist, Manifest, The Artist's Magazine, and the publishing arm of SUNY-Potsdam. He blogs for The Huffington Post and Artist Daily. His writing on Da Vinci is currently taught at DePaul University and Roosevelt University. His paintings range from the figure and portraiture, to still lives and landscapes, to investigations of machinery, architecture, and microflaura. His images occupy a spectrum from high rendering to almost total abstraction. His work is included in numerous private collections, among them those of New York Magazine senior art critic Jerry Saltz, Chicago collector Howard Tullman, Disney senior vice president Jackson George, best-selling novelist China Mieville, and author Kathleen Rooney. He lives and paints in Greenpoint, Brooklyn. Adam Miller's paintings explore the intersection between mythology, ecology and humanism. Visually inspired by baroque and Hellenistic narrative painting they take a polytheistic approach to contemporary folklore, questions of progress and the experience of human narrative in the face of technological change and the struggle to find meaning in a world poised between expansion and decay. Miller's work is mannerist in it's use of the human form as a vehicle of feeling and thought beyond the literal representation of a particular person. Born in 1979 in Oregon, He began an apprenticeship to artist Allen Jones at thirteen years old and at Sixteen, was accepted to the Florence Academy Of Art in Florence and continued his studies under Michael John Angel in Florence. For the next four years Miller traveled throughout Europe studying the work of the Baroque and Mannerist painters. His work has been commissioned by Robert Pamplin Jr., the Chairman of the Board of the Portland Art Museum, Mike Tyson, and Eric Rhodes, publisher of Fine Art Connoiseur. Miller has exhibited in both the U. S and Europe. Adam Miller has been described in reviews as a rising star of realism and it was said that he would be considered a master in any era. Joseph Perrotto received his BFA in illustration from The School of Visual Arts in NYC and is a recipient for the 2011 Student Scholarship from the Society of Illustrators. He was born and raised in New York where he currently works and lives. He studied under master portrait artist Marvin Mattelson and works primarily in oil. His figurative work seeks to explore narratives evoking human emotions and complex connections. He has exhibited widely in New York including a show exploring Classical Myths at the Visual Arts Gallery. Patricia Watwood has exhibited at galleries and institutions worldwide such as Hirschl & Adler and The Forbes Galleries in NYC, Galerie Albert Benamou in Paris, and John Pence in San Francisco. Her work is currently on tour in China in the historic presentation of American Realism, Contemporary American Realism, which opened in September 2012 at the Beijing World Art Museum. The tour travels to Dalien, Tianjin, Hangzhou, Wuhan, and Shanghai throughout 2012 and 2013. Watwood's solo museum exhibit, Patricia Watwood: Myths & Individuals opened in October 2011 at St. Louis University Museum of Art, and traveled to The Forbes Galleries, NYC, in the spring of 2012. Her paintings travel through worlds of mythology, allegory, and contemporary human life. Her images are carefully designed to convey the beauty and emotion of the visual world. Philosophically, the paintings reflect the artist's search for meaning and desire for spiritual connection with both subjects and viewers. Her paintings have featured her in numerous art publications, and two covers of American Artist magazine. Her portrait commissions include the astronomer Cecelia Payne-Gaposchkin for Harvard University; the journalist and anti-lynching campaigner Ida B Wells for the Kennedy School of Government; and Mayor Clarence Harmon, for the St. Louis City Hall. Watwood earned her MFA with Honors from New York Academy of Art, and studied with Jacob Collins at the Water Street Atelier, and Ted Seth Jacobs at the Ecole Albert Defois in France. Watwood has been an adjunct professor of drawing at New York Academy of Art and has given lectures and workshops across the country. She is a writer and blog contributor for American Artist and Artist Daily publications. She is also the Vice-President of ACOPAL, a non-profit artist alliance created to build international relations between realist artists in the US and China. Watwood lives with her husband and two daughters in Brooklyn, New York."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/09/yesim-ustaoglundan-gunese-yolculukun-senaryosuna-dair-aciklama/", "text": "Yeşim Ustaoğlu'nun yönettiği 1999 tarihli Güneşe Yolculuk adlı filmin senaryosuna dair süren dava geçtiğimiz hafta sonuçlandı ve mahkeme, senaryonun Ustaoğlu'na ait olduğuna karar verdi. Ustaoğlu konuyla ilgili yaptığı açıklamada, özellikle dijital medyada Güneşe Yolculuk filminin senaryosunun Tayfun Pirselimoğlu'na ait olduğu ve bu durumun mahkeme kararıyla kesinleştiği şeklinde yayılan bilginin yanlış olduğunu, Pirselimoğlu'na sadece filmin tretman bedelinin ödendiğini belirtti. Yönetmenliğini üstlendiğim ve aynı zamanda senaryosunu yazdığım Güneşe Yolculuk adlı filmimle ilgili son zamanlarda gerek sinema kamuoyunda, gerekse dijital medyada Güneşe Yolculuk filminin senaryosunun Tayfun Pirselimoğlu'na ait olduğu ve bu durumun mahkeme kararıyla kesinleştiği şeklinde yanlış bilgiler yayılmaktadır. Tayfun Pirselimoğlu'nun davacısı olduğu aramızdaki senaryo ihtilafı davası sonuçlanmış olup; İstanbul 1. Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi'nin vermiş olduğu 2013/71 Esas ve 2013/91 Karar sayılı ve 21.05.2013 tarihli ilamın gerekçesinde... ancak senaryo işleme eser olup tretmandan bağımsız olmamakla beraber, tretmanın sahibi olan davacının senaryonun oluşturulmasına bizzat katılmadığından davacının senaryo sahibi olarak kabul edilemeyeceği, senaryonun sahibinin işleyen pozisyonundaki Yeşim Ustaoğlu olduğu açıklanmış ve senaryo yazarının Yeşim Ustaoğlu olduğu açıkça belirtilmiştir. Mahkeme, davacı Tayfun Pirselimoğlu'ya sadece tretman bedeli ödenmesine karar vermiş ve bu bedel, kararı icraya koyan davacının icra dosyasına nakden ödenmiş, Güneşe Yolculuk isimli filmin senaryosunun Yeşim Ustaoğlu'na ait olduğu kesinlik kazanmıştır. Tretman konusundaki karar yönünden avukatlarımız tarafından ayrıca tashihi karar yoluna başvurulmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/10/prof-dr-murside-icmeli-vefati/", "text": "Baskı Sanatçısı Prof. Dr. Mürşide İçmeli vefatı, Türk Sanatı ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Prof. Dr. Mürşide İçmeli'yi rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Değerli Hocamızın naaşı 12 Aralık Cuma günü Kocatepe Cami'nden öğle namazını müteakiben Karşıyaka Mezarlığı'nda defnedilecektir. Çok sayıda ödül sahibi olan İçmeli, 1998'de UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi 50. Yıl Hizmet Ödülü de almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/10/yasamin-sonundan-sonra-abdulkerim-bozan-pera-sanat-galerisi-18-aralik-2014-01-subat-2015/", "text": "Enstalasyon sergisinde, plasentayı referans alarak; cinsiyet ve ötekileştirme kavramlarını irdeleyerek eserlerini videoart, etkileşimli heykel, hazır nesne ve izleyicinin de dahil olacağı boş bir plasentayla gerçekleştirmiştir. Ayrıca sergi mekanında boş bir plasentanın da bulunması; sergide olan izleyicilerin plasentanın içine girerek psikolojik ve bedensel olarak etkileşime girmeyi amaçlamaktadır. Her tür sanatsal üretim ve teknik açılım doğrultusunda çalışmalar yaparak bilgi ve deneyimlerini geliştirici etkinlikler içinde yer alan Abdulkerim Bozan'ın genç sanatçı kimliğinin gerektirdiği bir vizyon çerçevesinde, bugüne kadar ürettiği işler, onun bu yönde kararlı olduğunun da göstergesidir. Bütün bu çalışmalarını ortak bir payda üzerinde buluşturan ana eğilimin, insanı ve doğayı kavramsalcı bir çizgide yansıtma olarak özetlemek mümkün. videoart, etkileşimli heykel, hazır nesne ve izleyicinin de dahil olacağı boş bir plasenta türlerini kapsayan çalışmalarının tümü, temelde yaşamın ana figürünü oluşturan insan varlığını, metaforik bağlamda yorumlama çabasına yöneliktir. Örneğin yaşam çığlığı başlığı altında biçimlendirdiği enstalasyonlarında, anne karnındaki bebeği saran plasenta'ya göndermede bulunuyor ve anne ile cenini birbirinden ayıran ve embriyonu koruyan ince zarın içine bir nü yerleştirerek yaşamsal oluşumun, aslında yetişkin insan bedeni için de geçerli olduğuna telmihte bulunuyordu. Fetus'un oluşumuna yardım eden zar, bu konuyu işlediği yapıtlarında artık sıradan bir zar olarak değil, yaşamın tutsak ettiği insanın açmazlar karşısındaki çırpınışını simgeleyen bir kılıf olarak gündeme gelir. Böylece Abdulkerim, video enstalasyon olarak tasarımladığı bir dizi çalışmasında, tutsaklığa ve sınırlara karşı direnen insan varlığının çaresizliğini açığa vururken, bir yandan da bu direnmenin önemine dikkati çekmiş oluyordu. Abdulkerim Bozan, figürü gizleyerek ama işlevi öne çıkararak vurgulamaya çalıştığı bu dizide, anonim insan varlığının hem görünen hem de görünmeyen yüzünü deşifre etmekle, ana sorunu bu yönden gündeme getirmektedir. Figürden yola çıkarak bu yolda insan varlığının dijital sanat üretimine kaynak oluşturacak doğal yapısını irdelemekle, biyolojik bir sorunu da kendince açımlamaktadır. Abdulkerim Bozan. Cenin halindeki insanı deney tüplerinde inceleme konusu yapan tıp adamları için bu deneyim neyse, Bozan'ın devinim ritmini sanatsal alana aktardığı kamuflaja alınmış çıplağı da bir sanatsal deneyimin nesnesidir. Bu nesne, şeffaf kılıf içinde devindikçe, yaşamın atardamarı da bu devinime paralel olarak atmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/bir-sey-soyle-balkan-naci-islimyeli-ekavart-gallery-13ocak-28-subat-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, KültürveAraştırmaVakfıyeni yılın ilk sergisine çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Balkan Naci İslimyeli'nin son yapıtlarından oluşan Bir Şey Söyle ile13 Ocak 28 Şubat 2015tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı bu projesinde tuval, video, fotoğraf, giysi heykel ve metnin birlikte oluşturduğu ortak bir dil kullanıyor. Balkan Naci İslimyeli sergi süresince galeri mekanındayapacağı iki söyleşidebu kavramla ilgili diğer sergilerini de izleyicilere tanıtıp tartışacak. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv de izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/capri-trend-salt-beyoglu-20-aralik-014-20-ocak-2015/", "text": "Özel bir İtalyan vakfı olan Fondazione Capri, Mart 2014'ten bu yana Bermuda, Bakü, Johannesburg ve Mexico City'de gerçekleştirdiği Capri Trend adlı gezici fotoğraf sergisini SALT'ın ev sahipliğinde İstanbul'a getiriyor. Capri Trend, Olivo Barbieri, Maurizio Galimberti, Francesco Jodice, Irene Kung ve Ferdinando Scianna'nın işlerinden oluşan, Capri Adası'nın sahip olduğu değerleri dünyanın farklı yerlerinde sunmayı amaçlayan, bir fotoğraf sergisidir. Küratör Denis Curti'nin seçkisi olan sergide, her sanatçının adanın kültürel tarihi ve doğal güzelliklerine güncel bir ithaf niteliğindeki beşer fotoğrafı bulunuyor. Fondazione Capri'nin de katılımıyla 20 Aralık Cumartesi günü SALT Beyoğlu kafede gerçekleşecek serginin basın ön gösteriminde sizleri aramızda görmekten mutluluk duyarız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/halk-ozani-huseyni-yasamini-yitirdi/", "text": "Halk Ozanı Hüseyni yakalandığı pankreas kanseri nedeniyle yaşamını yitirdi. Halk Ozanı Hüseyni'niyi rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1955 Adıyaman doğumlu olan Maddi imkansızlıklar yüzünden kazandığı halde Malatya Akçadağ Öğretmen Okulu'na gidemeyen Halk Ozanı Askerlik dönüşü İstanbul'a gelmiştir. Küçük yaşlarda babasının saz almasıyla saz çalmayı öğrendi. Şair Adil Ali Atalay'ın ona Hüseyni mahlasını önermesiyle şiirlerini Hüseyni mahlasıyla yazmaya başlamıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/hayatimin-en-mutlu-ani-nihal-gures-derinlikler-sanat-merkezi-18-aralik-2014-10-ocak-2015/", "text": "Sabri Berkel'in içtenlikli çalışmalarına büyük değer verip yüreklendirdiği öğrencisi Nihal Güres'in masalsı dünyasına, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabının giriş cümlesiyle başlıyoruz. Naivitenin sağladığı bir tür gözüpeklikle renk dünyasının en uç noktalarında bile denge olanakları bulan Nihal Güres, süsleyici nakış değerleri ile resim olgusunun açmazlarını birbirine kaynaştırabilen duyarlılığı da sürekli kılmasını iyi biliyor. Nihal Güres'in başarısı, kuralların pek de geçerli olmadığı bir duyuş ortamında, hareket noktasını oluşturan bir biçim çekirdeğinin filizlenip yeşerdiği ve ardından cesaretle büyüdüğü doğal bir sürece uyum sağlamasıyla bağlantılı. Akademik iklimlerde olduğu gibi zorlanmış kurallara değil yaşanmış deneyimlerin doğaya uyum sağlayan kurallarına ulaşılıyor. Nihal Güres'in çalışmaları yaşanmış deneyimlerin ters yüz edildiği, kendi dışına taşarak kendini betimlemeye çalışan yansımalarda hep başka varlıklarla buluşan bir karmaşanın şenliğine ulaşıyor. Figürü nakış bezemesiyle saran sevecen duyarlılık tek tek her nesneyle yapılan birer resim anlaşmasının koşullarını, hem sorumlusu olduğu hem de kayıtsız kaldığı çelişkili bir atmosfere borçlanıyor ama bu eserlerin tümü dipteki karmaşasında her şeyin kolayca seçilebildiği doğal berraklığını korumasını biliyor. İstanbul Üniversitesi Klasik Diller ve Filoloji bölümünden mezun olan Nihal Güres çalışmalarına Türk resminin ustalarından Sabri Berkel ile başladı. Sabri Berkel ile çağdaş sanat çalışmaları yapan Güres aynı zamanda Türk Minyatür sanatının inceliklerini öğrenmek üzere uzun araştırmalarda bulundu. Remzi Köklü ile kağıt yapım atölyelerinde, Semiha Berksoy ile hem dostluk hem de sanatsal birlikteliklerde bulundu. Eserleri Aydın Sofu tarafından lirik ekspresyonist olarak adlandırılan Güres; heykel ve seramik çalışmalarıyla da ilgi gördü. Yurtiçi ve yurtdışında çeşitli atölyelerde çalışarak birçok başarılı çalışmalara ve sergilere imza attı. İlk sergisini 1993 yılında hocası Sabri Berkel'in desteğinde ve yönlendirmesinde açan sanatçı bugüne kadar 30 den fazla kişisel ve yüzlerce karma sergiye katıldı. SezerTansuğ'un ''Nihal Güres'in Resim Oyunları'' isimli metninden yararlanılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/illuminations-stephen-knapp-louis-k-meisel-gallery-and-bernarducci-meisel-gallery/", "text": "Louis K. Meisel Gallery (141 Prince St.), and Bernarducci. Meisel. Gallery (37 W 57th St., Suite 3), are pleased to announce Illuminations, the inaugural New York City solo exhibition of artist Stephen Knapp. On view and open to the public at Louis K. Meisel Gallery from November 18, 2014 to January 31, 2015, Knapp will exhibit his unique light-based installations referred to as lightpaintings. Beginning on December 11th, the works will also be on view at Bernarducci. Meisel. Gallery. 'Illuminations' is on view at Louis K. Meisel Gallery through January 31, Tues.-Sat. 10am 6pm; and is on view at Bernarducci. Meisel. Gallery from December 11 January 31, Tues.-Sat. 10am 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/sanal-manzaralar-ali-alisir-bozlu-art-project-19-aralik-2014-17-ocak-2015/", "text": "Bozlu Art Project, 19 Aralık 17 Ocak tarihleri arasında Ali Alışır'ın Sanal Manzaralar isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Ali Alışır; modern insanın gerçek ve sanallık arasında sıkışmasını, giderek doğadan uzaklaşmasını ve bunun yerine kendine ait sanal dünyalar inşa etmesini ele aldığı ''Sanal Manzaralar'' ismini taşıyan kişisel sergisinde, ağaç imgesinden yola çıkarak ürettiği yapıtlarını Özlem İnay Erten'in küratörlüğünde izleyiciye sunuyor. Fotoğraf ve resim arasında özgün bir dil yaratan Alışır, ''Sanal Manzaralar'' isimli sergisinde, binlerce yıldır birçok kültür ve öğretide oldukça farklı anlamlara sahip olan, pek çok mitolojik efsaneye konu olan ''Ağaç'' imgesinden yola çıkıyor. Ezoterik kültür ve söylencelerde hayatın kadim bilgisini temsil eden, maddi ve manevi dünya arasında bir irtibat noktası olarak da sayılan Ağaç kavramına, ağacın günümüzde taşıdığı siyasi-sosyolojik bağlamlar ve imajlar üzerinden de yaklaşarak alternatif görme biçimleri öneren sanatçı, geçmişteki bilgelik ağacı ile günümüzdeki sosyal paylaşım ortamını bir araya getiriyor. Geçmişten günümüze doğaya ve onun en önemli parçası olan ağaca atfedilen anlam bugün teknolojiyle birlikte yeni bir boyut kazanıyor. Gerçek doğanın yerini almaya başlayan, artık hepimizin belleğine kazınmış, hayal ve tasarımdan ibaret bir manzara var. Bu manzara ne Pissarro'nun ne Cezanne'ın ne de diğer ressamların peyzajlarına benziyor. İçinde bulunduğumuz bu manzara sosyal medya ağlarıyla çevrelenmiş, bizi sürekli paylaşımda bulunmaya davet eden bir dünya. Bugün bizler teknolojiyle artık doğayı sadece değiştirmiyor ona yapay bileşenler de ekliyoruz. diyen Alışır, Sanal Manzaralar isimli sergisinde ağaçları ve doğayı internet ağları ile sarılmış bir şekilde kullanarak, insanın doğadan uzaklaşmasının ötesinde, sanal dünyalar kurgulamaya çalışmasına da vurgu yapıyor. Sanal Manzaralar isimli sergisinde bilginin kendi doğasından koparılmasını, yeniden üretilmesini ve paylaşıma sokulmasını konu alan Alışır, bunu yaparken geçmişten günümüze bilginin en eski ve kadim sembolu olan ağaç kavramından yaralanarak, internet ağları aracılığıyla artık her anlamıyla şeffaflaşan dünyamızın, paylaşıma sokulmuş olan her imaj ve metninin arkasında aslında görecek ve öğrenecek bir şey bulamadığımız yeni bir 'manzara' ortaya çıkardığını anlatmayı amaçlıyor. Ali Alışır'ın tek edisyon olarak sunulacak yapıtları 19 Aralık 17 Ocak tarihleri arasında Bozlu Art Project, Nişantaşı'nda görülebilir. Bozlu Art Project will be hosting the Virtual Landscapes exhibition by Ali Alışır between the 19th December and 17th January. In his personal exhibition entitled Virtual Landscapes, Ali Alışır examines the dichotomy of modern humankind between reality and virtuality, the distancing from nature and the construction of personal virtual worlds, moving from the image of the tree, with the works being presented under the curatorship of Özlem İnay Erten. Alışır creates an original language between photography and painting, starting out in his exhibition Virtual Landscapes from the image of the tree as a concept with many different meanings in a number of cultures and teaching, being featured in many mythical legends. The concept of the tree, which represents an ancient knowledge of life in esoteric culture and discourse, as well as a contact point between the spiritual and corporal worlds, is approached by the artist in the light of the current political and sociological concepts and images, suggesting alternative forms of perception and combining the knowledge tree of the past with the social sharing environment of the modern age. The meaning ascribed to the nature and the tree as its most important part through the ages, gains a new dimension with modern technology. There is a landscape consisting of dreams and designs, that starts to replace real nature, becoming inscribed into our memory. This landscape does not resemble those by Pissarro, Cezanne or any other artist. The landscape we are in is surrounded by the networks of social media, constantly inviting us to share. Today we are not only altering nature, but adding artificial components to it. says Alışır, who uses trees and nature intertwined with internet networks in his exhibition Virtual Landscapes, emphasising not only the distancing of mankind from nature, but also attempting to construct virtual worlds. In the exhibition Virtual Landscapes Ali Alışır examines the separation of knowledge from its own nature, its reproduction and dissemination, while benefitting from the most ancient and solemn symbol of knowlege, the concept of the tree, aiming to convey that in the world of today made ever more transparent by the world wide web, there is a new landscape behind each image and text that is circulated, from which we are not able to find anything new to see or learn. The only edition of Ali Alışır's exposition will be on display at Bozlu Art Project, Nişantaşı between the 19th December and 17th January."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/tesaduf-eseri-handan-figen-sanatorium-15-ocak-14-subat-2015/", "text": "Çalışmalarını Lyon'da sürdüren sanatçı Handan Figen, Türkiye'deki ikinci kişisel sergisini SANATORIUM'da açıyor. Önceki sergisinde gördüğümüz, karakalem ve suluboya tekniklerini bir arada kullanarak yaptığı çizimlerin yanı sıra, sanatçı yeni sergisinde video ve yerleştirme tekniklerine de yer vererek sanat severlerin ilgisini çizimin oluşum aşamasına ve detaylarına çekmeyi amaçlıyor. Suluboya ve renkli mürekkebin Tesadüf Eseri oluşturduğu lekelere kara kalem tekniğiyle kendi yorumunu katan sanatçı için, bir eserin hangi etaplardan geçerek sonuca ulaştığını göstermek büyük bir önem taşıyor. Eserlerinde tesadüfe ve kazaya önemli bir yer vererek, hatta sadece yer vermekle kalmayıp, bu etkenleri çizimlerinin doğuş noktası haline getirerek, hem kendisinin hem de sanat severlerin hayal gücünün sınırlarını zorluyor. Sanatçı, sergi mekanının bir katını tamamen kaplayacak ve çizimi neredeyse bütün duyu organlarımızla tecrübe etmemize olanak sağlayacak yerleştirme parçasıyla, çizme eylemini ve nasıl o noktaya varıldığını, sanat tarihinde eşi benzeri olmayan ressam Vincent Van Gogh'un abisine yazdığı mektuplarda yer alan bir paragraftan esinlenerek sorguluyor. Handan Figen: İstanbul doğumlu sanatçı, Parsons Paris School of Design'da temel sanat ve tasarım eğitimi aldıktan sonra Paris Güzel Sanatlar Akademisi'nde yüksek öğrenimini tamamlamıştır. Öğrenciliğinin son senesi, 2010 yılında Fransız Enstitü'sü tarafından Prix Verdaguer ödülüne layık görülmüştür. İlk kişisel sergisini 2012 senesinde İstanbul'da düzenleyen sanatçının eserleri, İstanbul, Münih, Hong-Kong ve Londra gibi önemli sanat merkezlerindeki sanat fuarlarında ve müzayedelerde sergilendi. Lyon based Handan Figen will be opening her second solo exhibition in Turkey atSANATORIUM. In addition to her drawings combining watercolour and pencil drawing that we have seen on her previous show, the artist uses installation and video techniques in order to make the visitors attract to details of drawing process. For Figen, who uses pencil drawing to interpret the stains of watercolour and ink occurring as Lucky Incident, it is very important to present an artwork's phases before it is finalised. Coincidences and incidents are not only allowed in Figen's works, but also they are moved into the origin of the drawings so that the artist can push both her imagination limits and also visitors'. The artist will make us experience the drawing by almost all five senses through a piece of installation which will spread to one storey of the exhibition space. Thus, she questions the drawing action and the process, being inspired by a passage from the letters which Vincent Van Gogh, nonesuch in the history of art, wrote to his brother. Handan Figen: Born in Istanbul, Handan Figen began her art education at Parsons Paris School of Design and Arts, following her masters at National School of Fine Arts Paris. In 2010, her last year of education, Figen was granted the award of Prix Verdaguer by French Institute. Having her first solo exhibition at Istanbul Artcore Space in 2012, the artist has also participated several group shows, art fairs and auctions in Istanbul, Munich, Hong-Kong and London."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/udes-2015-1-uluslararasi-dil-egitimi-ve-ogretimi-sempozyumu/", "text": "28-30 Mayıs 2014'te düzenlenecek olan UDES 2015 1. Uluslararası Dil Eğitimi ve Öğretimi Sempozyumuna gösterdiğiniz yoğun ilgiden dolayı müteşekkiriz. Şu an itibariyle sempozyum 425 katılımcı sayısına ulaşmıştır. Ancak halen süren yoğun talepler nedeniyle bildiri özet gönderiminin 30 Aralık 2014 tarihine kadar uzatılmasına karar verilmiştir. Mayıs ayının sonunda derslerin bitiminde araştırmacıların hem dinlenip, hem Kapadokya bölgesini gezip hem de bilimsel olarak alandaşlarıyla görüşebilecekleri bir ortamı sağlamak temel amacımızdır. Ayrıca sunulacak bildiriler uluslararası indeksli ve uluslararası hakemli bir dergi olanInternational Journal Of Languages' Edication and Teaching isimli derginin özel sayısında hakem sürecinden geçtikten sonra makale olarak da yayımlanacaktır. Bir bilgi şöleni niteliğinde olan ve özellikle dil eğitimcilerinin büyük bir kısmının katıldığı sempozyuma katılımlarınızı bekliyor, saygılar sunuyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/yilin-animesi-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, anime tutkunlarını mutlu edecek iki filmle geliyor. Anime ustası Isao Takahata'nın 14 yıl aradan sonra çektiği ilk film The Tale Princess of Kaguya/Prenses Kaguya Masalı ve Miyazaki'nin hayatının yanı sıra Ghibli Stüdyoları'nın kapanması haberinin gerisinde yatanları anlatan The Kingdom of Dreams and Madness/Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek! 70'lerin kült animasyonu Heidi'nin yönetmenliğinin yanı sıra Grave of the Fireflies, Only Yesterday, My Neighbors the Yamadas gibi pek çok kült animeye imza atmış Isao Takahata'nın 14 yıl aradan sonra çektiği ilk film de olan The Tale Princess of Kaguya/Prenses Kaguya Masalı, yaşlı bir çiftin ormanda bulup büyüttükleri sihirli bir bebeğin masalsı hikayesini anlatıyor. Pek çok eleştirmenin hayranlıkla karşıladığı ve gerçek bir sanat eseri olarak nitelendirip yılın en iyi animasyonu saydıkları film, Ghibli Stüdyoları'nda sırf elle çizilerek ve sulu boyayla renklendirilerek yaratıldı. Festivalin Ghibli Stüdyoları'na selam gönderdiği bir diğer film ise, Oyun bölümünde gösterilecek The Kingdom of Dreams and Madness/Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı. Anime dünyasının ustası Hayao Miyazaki'nin hayatını konu alan film aynı zamanda, Spirited Away, My Neighbor Totoro, Princess Mononoke gibi anime klasiklerini yaratmış Ghibli Stüdyoları'nın artık üretimleri durduracağı açıklamasının ardında yaşananları anlatmasıyla da türün tutkunlarını heyecanlandıran bir belgesel. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/13/yuzeyalti-zeynep-erdinc-galeri-ark-20-aralik-2014-11-ocak-2015/", "text": "Zeynep Erdinç'in Yüzey/Altı isimli sergisi 20 Aralık 2014 11 Ocak 2015 tarihleri arasında Galeri ARK'ta gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/14/seref-aksit-atolye-gunlukleri-3-sabahat-cikintas/", "text": "Eskişehirli sanatçı Sabahat Çıkıntaş'ın, sanat hayatı 1991'de Yusuf Taktak Atölyesi'nde başladı. On iki yıl Yusuf Taktak Atölyesi'ne devam eden sanatçı, 2003'te Tünel'de kendi atölyesini açtı. Yurt içi ve yurt dışında çeşitli koleksiyonlarda işleri bulunan Sabahat Çıkıntaş, UPSD ve Resim ve Heykel Müzeleri Derneği üyesidir ve çalışmalarına Beyoğlu'ndaki atölyesinde devam etmektedir. Sabahat Çıkıntaş'la Kolajart okurları için söyleştik, lafladık. şarap tadında bir sohbet ettik. Sabahat Çıkıntaş: 1955 Eskişehir doğumluyum; ancak çocukluğum ve genç kızlığım yirmi beş yaşıma kadar Soma'da, geçti babamın işi nedeniyle. Soma Linyit Lisesi'nde okudum. O yıllarda çok tembel bir öğrenciydim; ama resim derslerinden -o dönemim en iyi notu olan- 10'u alırdım. Hatta okullar arası resim yarışmasında birinciliğim bile var. Ödül olarak üzerinde İstanbul resmi olan bir fotoğraf albümü verilmişti, onu hala saklarım. 1979'da babamın emekli olmasıyla Eskişehir'e, memleketimize taşındık. 1985 yılına kadar da Eskişehir'de kaldım. Resme İstanbul'da güzel bir tesadüf sonucu başladım. 1985'te İstanbul'a geldiğimde bir süre ağabeyimin reklam şirketinde çalıştım, o sürede eski eşimle tanışıp evlendim. Cihangir'deki Altınbilezik Sokak'ta oturduğumuz apartmanda üst komşumuz -yaşamımda her daim çok önemli bir yeri olan hocam- Yusuf Taktak'tı. Yaptığım resimleri zaman zaman ona gösteriyordum, sonunda bana Bizim Atölye Üçgen'e gel, orası sana çok iyi gelir. dedi. Eski eşimin de ben Uğur'la -oğlum 2.5 yaşındaydı- ilgilenirim demesiyle resme ciddi bir başlangıç yaptım. Tarlabaşı'nda Ömer Hayyam Apartmanı'ndaki o yıllar hızla geçti. Oğlum da neredeyse sanat atölyesinde büyüdü. Benim de sanat algım olmaya, olgunlaşmaya başladı. Atölye Üçgen'de on iki yıl sanat eğitimi aldım, kuramsal bilgileri edindim ve ürettim. 2003 yılında ilk özel atölyeme geçtim. S. Ç.: Bilmediğim, içimde ince hassas bir sızı, diye tanımlayabilirim. Uzun yıllar bunu düşündüm. Dış etkenler de tabii ki, yaşanmışlıklar da çok önemli, aslında evrensel bir enerjinin hassas bir sızısı diyorum. Bende yaşanmış tüm çıkmaz sokaklı iniş çıkışları, arayışları, duyumsamaları sanata dönüştürmek gibi hiç bitmeyecek bir içsel yapı var düşüncesindeyim. Hiç ummadığım bir anda sürpriz bir durum yakalıyorum. Ve o an, gerçekten var olduğumu hissediyorum. S. Ç.: Tabii, müzik benim için çok önemli. İyi olan her tür müziği dinlerim ancak en çok caz-rock-klasik müzik, özellikle rock müzik. Geçenlerde konuşmuştuk hatırlarsan, oğlumun müzikle uğraşmasıyla çok alakalı, kendisi gitarist. Uzun zaman Uğur'un müziklerini dinlediğim için müzikte ritim hastalığım başladı. Rock'ın o gümbür gümbür ritmi ve gitarların, solistlerin asi feryatları beni fena sardı. Sonuçta Uğur o müzikleri bana veriyordu, bende zamanla atölyemde sıkça dinler olmuştum. Hatta benim tamamen kıpkırmızı olan işlerim progresif rock müziğini dinlerken ortaya çıktı. Önceleri kendi kendime İçimdeki bu ne gümbürtü yahu dediğim olmuştu, sonra onları işlerime yansıttım. Hatta o kırmızı işlerimle rock müziği eşliğinde bir sergi bile yapmayı düşünmüştüm. Sonuçta evet, müzik benim için gerçekten çok önemli. Bazı müzikler sessizlik içinde öylece bekleyen duyuları diriltiyor. Resim yaparken bir hayli yüksek sesli müzik dinlerim. Gerçekten de benim için resim-müzik birbiriyle çok iyi bir bağ içindedir. S. Ç.: Tabi ki sanatçı gündem haberlerinden kopamaz televizyon izlemese de takip eder. Çünkü sanatçı bence herkesten daha çok dış dünyada neler olup bitiğinden, haberdar olur. Hisseder ve duyumsar; çünkü algısı çok farklıdır. Şimdi bence yine sanatçıyı başka yönden etkileyen kendi yaşanmışlıklarıdır. S. Ç.: Okuduklarım sanatla ilgilidir, bir kitabı defalarca okuduğum olmuştur. Örneğin Rollo May'in Yaratma Cesareti kitabını çok uzun yıllar önce almıştım. İlk okuduğumda hiç anlayamamıştım, defalarca okumama rağmen. Geçen yaz yine okudum ancak anlayabildim. Yani şunu söylemek istiyorum, bir kitabı okurken algınız o kitaba müsait değilse anlamanız biraz gecikebilir. Bu nedenle sürekli donanım yapmak gerekiyor. Ben edebiyatla iddiali bir şekilde olmasa da ilgileniyorum. Bir yılı geçti kişi-yaşamla ilgili bir öykü, deneme yazıyorum, ne zaman biter bilmiyorum. Zaman zaman günlük tutuyorum, bir ara resim yapma sürecimi yazmaya başlamıştım. Ayrıca sürpriz şiirlerim de var ancak bunlar çok duygusal anlarımın tanıkları. Sinemayı gerçekten çok önemserim. Aslında tüm sanat dalları -kendi içinde yaratıcılık gerektirdiği için- sanatın bütününü oluştururlar. Ama tv dizilerini izlemem. Aslında tv bağımlısı da değilim. S. Ç.: Başka arkadaşları bilmiyorum; ama ben epey yoğun çalışan biriyim. İlk başlardan beri oğlum Uğur okula ben atölyeye şeklinde ilerledi. Görsel sanatlarda sürekli bir disiplin gerekiyor. S. Ç.: Benim sanatım hayatımla doğru orantılı oldu hep. Bence sanatta da hayatta olduğu gibi farkındalık çok önemli. Yaptıklarımı fark ettim, daha sonra kendimi eleştirdim, ne yapacağıma karar verdim. Gelişim serüvenim farkındalıkla oluştu ve ilerledi hep. Ben kendimi, bütün kalıplarımı zorladıkça, yaptıklarım da değişime uğradı. İçsel kırılmaları yaşamadan olmuyor. Ş. A.: Felsefi olarak nelerden beslenir, etkilenirsin? Malum, çağdaş sanat güncel yaşam pratiğinden, entelektüel enerjilerden, toplumsal duyarlıktan, çağdaş felsefi kuramlardan ya da pratiklerden beslenir. S. Ç.: Tabii kişisel gelişim, psikoloji, felsefe kitapları okuyorum. Son beş yıldır Sanat Tanımı Topluluğu'nun etkinliklerine katıldım her perşembe. Bana çok şey kattı, yoğunluk, sadelik. Bu etkilenme bir önceki video performansıma ilham kaynağı oldu. Sonra heykeller de yaptım. İç içe farklı disiplinleri deneyimliyorum aslında. Bunu yaparken kendimi, içselliğimi gerçekleştiriyorum başka bir şey değil. S. Ç.: Bir önceki sergimde kendime kostüm diktim, birden fikir olarak çıktı aslında. O şekilde, açılışa hazır olmayı uygun gördüm ve sunumu bu şekilde gerçekleştirdim. S. Ç.: Elbette! Dinlemez miyim, en çok sevdiğim gruplardandır. Ş. A.: Beni de rock müziğine alıştıran gruptur diyebilirim. Queen'in solisti Freddy Mercury görsel sanatlar mezunuydu mesela. O da kendi kostümlerini kendisi tasarlıyordu ve grubun image makerıydı aynı zamanda. Ş. A.: Kostüm veya her neyse giyilen kıyafetin özgünlüğü sanatçıyı yukarıya taşıyan önemli bir parçadır. Mercury, mesela çocukluğundan beri sıkılgan, utangaç büyümüş biridir; ama sahnede devleşenlerdendir. Sahne şovları, her terlediğinde sürekli değiştirdiği birbirinden ilginç kostümleri sahneye renk katar. Dünyayı kasıp kavuran binlerce kişilik stadyum konserlerinin öncü grubudur. Türkiye'de de Cem Karaca benzeri etkilerle uzun yıllar farklı imaj ve kostümlerle sahneye çıkmıştır. Tabi anne ve baba tiyatrocu olunca bu önemli fark oluyor. Sahne duruşu, konuşması, şarkı söyleme biçimi teatraldi. Böyle şeyler etkili oluyor tabi, hem sanatçıyı hem de sanatını besleyen bir asistana dönüşüyor kostüm. S. Ç.: Evet ben de aldığım her giysiyi kendime uyarlarım. Yakın arkadaşlarım gayet iyi bilirler, keserim, biçerim, kendi beğenime göre yeniden dikerim ya da diktiririm. Sanatımda da her zaman gelişiyorum, yaptıklarımı daha sonra yapmamaya başlıyorum. Kırmızı resimlerimde, milaj kağıtlarını kullandım. Karbon kağıdı dediğimiz yağlı kağıtları tercih ettim. Tabi ekonomik açıdan iyi durumda olmadığım dönemler, onlardan bir kutu dolusu aldım ve malzemeden bir sergi konsepti çıktı. Ş. A.: Çağdaş sanatçıların, tuvalle yüzleşmesinden, onu tartışmasından ve hatta bir benzetme yaparak Freud'un Babayı öldürmek şiarından yola çıkarsak onu ortadan kaldırmaya girişmesinden bahsedebiliriz. Çağdaş sanatçı, kimlik sürecinde tuvale saldırdı ve onu yok edercesine, inkar edercesine, ben büyüdüm artık sana da ihtiyacım yok diyerek küçümsercesine, öldürürcesine varoluş mücadelesini verdi. S. Ç.: Müsait bir ara, epeydir bakmıyorum... Diğer yandan işlerimi de belli bir matematik formüle göre değil de, sezgilerime, deneyimlerime göre yaparım. S. Ç.: Ortalama bir iki ayı bulur. 2007'de hiç olmadığı kadar kırmızı renk tutkunluğum oldu. Çok sıkıntılı bir dönem geçiriyordum. O dönem de dahil olmak üzere uzun zamandır çalışmalarımla ilgili günlük yazıyordum. Sonradan bir kontrol ettim, kanıyorum diye not düşmüşüm! Sonra örneğin mor dönemine girdim. Sonunda şimdi de mavi dönemimdeyim. S. Ç.: Kesinlikle, yaratıcılık çocuk doğurmak gibi bir şey. Ş. A. : Şimdi sana biraz da başka bir şekilde hitap etmek, seni belki de utandıracak sözler söylemek istiyorum, şöyle ki; bence sanatta içsellik, içsel yolculuk çok önemli bir şey. Ve bu yolun en güzide maratoncularından birisin. Bence özellikle azminle, çalışkanlığınla, sezgilerinle genç sanatçılara örnek olacak birisin. Ayrıca alaylı denilen akademili olmayan sanatçı adaylarına da iyi bir örneksin, sanat hayatına sonradan ve çocuklu halinle başladığın halde. Bir de özellikle eşinden boşandıktan sonra maddi, manevi bütün sorunlara göğüs gerip büyük bir iddiayla ben sanatçı olacağım! demek, diyebilmek çok zor. Bunu başardıktan sonra hem sürekli kendini geliştirerek, yeni bir şeyler öğrenerek tutarlı bir şekilde sürdürebilmek daha da zor. Sen gördüğüm kadarıyla hepsini büyük bir arzu ve istikrarlı bir emekle başarmışsın. Bedenini, ruhunu, varlığını dirençle ortaya koyuyorsun. S. Ç.: Çok teşekkür ederim! Cidden beni mahcup ettin. Eski Sabahat'le şimdiki Sabahat'e baktığımda gözlerim doluyor bazen. Tabii tekrardan ve her zaman, şükranlarımı sunarak hocam Yusuf Taktak'a teşekkür ediyorum. Evet, aynı zamanda İstanbul hikayemi, hayalimi de gerçekleştirmiş oldum. S. Ç.: Bir sanat tarihçisi işlerime bakıp Sen bu karelerle tıkanırsın, bundan sonra ne yapacaksın! dedi. S. Ç.: Bu sorunun yanıtına bir önceki soruda da biraz değindim. İnsanların kendilerini eğitmesi çok önemli. Eğitimsizlik, kendini bilmemezlik, çiğlik beni çok rahatsız eden şeyler. Ve bir de EGO! -Bu hem galeri hem sanatçılar hem de müzayediciler, sanat simsarları, küratörler.. vs. için geçerli. Yani sanatın anlamını çok içselleştirememiş, sadece EGO'yu büyütmeyi amaç edinmiş bireylerle dolu bir piyasa var. Tabi ki ego olmalı ama kendinde büyümek bu şekilde baz alınırsa kişinin gelişmesini de engellemez mi? Bir sergi açan büyük sanatçı, bir iki yazı yazan, sergi yapan büyük küratör oluyor, malum, falan filan işte... Bence sanatın bir anlamı da büyük bir sorumluluk, elimizi taşın altına koymalıyız sanatçısıyla, galericisiyle, sanat kuramcısıyla, küratörüyle ve hatta koleksiyoneriyle. Sanatın içinde olan mütevazı olmalı en azından her hareketiyle her yaptığı şeyle sanata gönderme yapmalıdır, kişinin DAYANILMAZ EGOSUNA DEĞİL!! S. Ç.: Vallahi ben buna da çok şaşırıyorum. Facebook'ta şu kafede şunu içtim, şu restoranda şimdi bunu yiyorum, şu poz fotolarım bu poz fotolarım... vs. acayip çirkin paylaşımlar var ve bu büyük bir sosyal medya kirliliği. Sosyallik bu muymuş? Çok tuhaf. Aslında görünür olmakla ilgili bir durum bu; ama böyle de görüneceksek HİÇ GÖRÜNMEMEMİZ bence daha doğru, hiç olmazsa kirliliğe katkıda bulunmamış oluruz. Ş. A.: Paylaşımların, ikramların ve bu keyifli sohbet için teşekkür ederim. S. Ç.: Ben teşekkür ederim atölyeme konuk olduğun, güzel sohbetin için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/14/ucgen-hasan-koca-galeri-bu-16-ocak-2015-8-subat-2015/", "text": "Kadın ve erkek giyimini aynı koleksiyonda buluşturarak Türk modasında unisex tasarıma öncülük eden Hasan Koca, Üçgen adını verdiği 2015 koleksiyonunda da geleneğini yeniliklerle devam ettiriyor. Genç tasarımcı, ilk hikayesi Çizginin devamı niteliği taşıyan Üçgende ağırlıklı olarak doğal kumaşlara yer veriyor. Deri aksesuarlarda ise iplik yerine vida ve somon malzemelerini kullanarak klasik dikiş anlayışına farklı bir bakış açısı kazandırıyor. Üçgende tasarımcının kendisiyle bütünleşen geometrik formlar geniş yer tutuyor. Aynı ya da birbirinden farklı cinsteki kumaşlar üst üste gelerek tasarımların formuna disiplin kazandırıyor. Doğal dokuma ve örme kumaşların kullanıldığı Üçgenin temasını gri, siyah, lacivert gibi soğuk renkler oluşturuyor. Ayrıca tasarımcı, koleksiyonunda turuncuya da yer vererek zamansız tasarım anlayışını dört mevsime birden yayıyor. Üçgen koleksiyonu için şantiyelerden, mermer ocaklarından, doğal oluşumlardan ilham alan Hasan Koca, tasarımlarını mimari bir yapı gibi inşa ettiğini ifade ediyor. Tasarımcı, yeni çalışmasını Bir çift, koleksiyonumun her bir parçasını dönüşümlü olarak rahatlıkla giyebilir. Tasarımlarımla erkeği feminenleştirmeyip aynı zamanda kadınlara da maskülen bir duruş kazandırıyorum. Sergilediğim bu duruş moda ve cinsiyet kavramları arasındaki ezber anlayışa da bir başkaldırı niteliği taşıyor sözleriyle ifade ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/cinquente-fifty-collectorspace-salt-galata-19-aralik-2014/", "text": "Collectorspace, Pipilotti Rist, Han Nefkens, Claudia Segura ve Sjarel Ex'i bir araya getiren bir sohbet düzenlemekten mutluluk duyuyor. Etkinlik, küratörlüğünü Segura'nın üstlendiği Han Nefkens H+F Koleksiyonu'ndan Cinquente Fifty isimli sergi çerçevesinde düzenleniyor. Rist'in bu sergide yer alan işi Cinquente Fifty (2000) Rotterdam'daki Boijmans Van Beuningen Müzesi'nin koleksiyonuna ödünç verilen işler arasında yer almakta. Bireylerin ve kamu kurumlarının güncel sanat koleksiyonu inşa etmelerinin arkasındaki güdüler nedir ve bunlar eşleşebilir mi? Koleksiyonerler kamu müzelerinde ne gösterileceğine dair kararlarda nasıl bir rol oynar? Sanatçılar, küratörler, koleksiyonerler ve kurumsal kararları alan kişiler, eserleri sanatçının stüdyosundan kamusal alana taşımak için nasıl iş birlikleri yapabilirler? Bu sorulardan yola çıkacak katılımcılar, koleksiyon inşasında yer alan dört farklı aktör arasındaki ilişkileri tartışacaklar. collectorspace is very pleased to organize a conversation among Pipilotti Rist, Han Nefkens, Claudia Segura, and Sjarel Ex. The talk is held in conjunction with the exhibition Cinquante Fifty from the Han Nefkens H+F Collection curated by Segura. Rist's Cinquante Fifty (2000) is on long-term loan at the Museum Boijmans Van Beuningen in Rotterdam. What are the motivations of building a contemporary art collection for a private individual and a public institution how could these motivations be aligned? What role do collectors play in what is shown in a public museum? How could artists, curators, collectors and institutional decision-makers collaborate in bringing artworks from the artist's studio into the public domain? Taking their cue from these questions, the participants will explore the ongoing working relationship among the four different actors who are involved in collection building."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/corbada-tuzum-olsun-3-pasajist-20-aralik-2014/", "text": "PASAJ 4. yılını destek partisi Çorbada Tuzum Olsun ile kutluyor. Bu yıl üçüncüsü yapılacak olan etkinlikte birçok sanatçı işleriyle PASAJ'ın sürdürülebilirliğine destek oluyor. PASAJ olarak dernekleşmiyoruz, şirketleşmiyoruz, sivil yapıda devam ediyoruz. Kurmaya çalıştığımız alternatif ekonomiye destek için ve yeni yıla az kala bir araya gelebilmek için hepinizi Ömer Hayyam'daki ofis / atölyemize bekliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/international-overdose-alan-istanbul-20-aralik-2014-28-subat-2015/", "text": "Nişantaşı'nın yeni kültür-sanat ve etkinlik mekanı OVERTHOSE, ALAN İstanbul ile INTENTIONAL OVERDOSE sergisine ev sahipliği yapıyor. Intentional Overdose sergisi, Dünya Çağdaş Sanatında her geçen gün öne çıkan, uluslararası alanda çalışan ve tanınırlığı olan İstanbul merkezli çağdaş sanatçılarını bir araya getiriyor. İmgesel yönü güçlü ve izleyici üzerinde görsel anlamda etkili işler üreten isimlerin katılımıyla gerçekleşen Intentional Overdose, bu açıdan katılan her bir sanatçının çalışmasının söylem düzeyinde değil; çağdaş estetiğin güncel karşılığı bağlamında bütünlük arz edecek şekilde tasarlandı. Çağdaş sanatın öne çıkan iki boyutlu çalışmalarındaki ortak özellik; imgenin renk, doku veya teknik kullanılması yoluyla iki boyuttan kurtarılması ve 3. boyuta geçebilmesi olarak özetlenebilir. Bu; temel olarak mekanı önceleyen ve mekanı kendi içine çekerek kendi sınırlarından kurtulan bir sanat anlayışıdır. Bu yönden de sanatçıların çalışmaları sadece kendi iç bütünlükleri içinde değerlendirilmeyip bulundukları yere olan aşırı dozdaki müdahaleleri ile de ele alınmayı hak ederler. Intentional Overdose sergisi işlerin tüm mekanda bir gövde gösterisi yaparcasına öne çıkmasının izleyici üzerindeki muhtemel etkisine odaklanmaktadır. Bu yönden Türkiye'nin öne çıkan çağdaş sanatçılarının işlerinin OVERTHOSE mekanı içerisinde birbirleri ile nasıl iletişim kurduklarının deneyimidir. Intentional Overdose buradaki yüksek sesli konuşma ve yüksek gerilimli imgeler toplamının adıdır. OVERTHOSE -the new culture, arts and events space in Nişantaşı- and ALAN Istanbul present the show INTENTIONAL OVERDOSE. Intentional Overdose brings together Istanbul-based, internationally-renowned contemporary artists, who are gradually coming into prominence in the World Contemporary Art scene. Featuring artists who create visually-moving works with powerful imagination, Intentional Overdose aims a visual integrity with regard to contemporary aesthetics, instead of focusing on the individual statements of each artist. The common characteristic of the prominent two dimensional works in contemporary art is that, in these works the image is released from the limitations of two dimensions and acquires a three dimensional quality by means of colors, texture or technique. This is an approach that prioritizes space, that frees itself of its boundaries by making space a part of the work. Thus, this kind of works deserve to be addressed with their overdosed interventions to the surrounding space, instead of being evaluated on their own. Intentional Overdose focuses on the potential effects on viewers when works take on the space as if in a show of strength. It's the experience of how the works of contemporary artists communicate with one another within the space of OVERTHOSE. Intentional Overdose is the sum of the loud and high-voltage images contained within."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/kis-venus-sanat-galerisi-20-31-aralik-2014/", "text": "VENÜS Sanat Galerisi'nde 2.'si düzenlenecek olan KIŞ TEMALI KARMA RESİM SERGİSİ II 20-31 Aralık 2014 tarihleri arasında sanatseverler ile buluşuyor. Açılış Kokteyli 20 Aralık 2014 Cumartesi günü saat 14:00 18:00 arasında."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/sanatta-yilsonu-yeniyil-soleni-marjin-art-market-16-aralik-2014-31-ocak-2015/", "text": "Resim, heykel, fotoğraf, gravür, seramik... Her geçen gün değerlenen ve paylaştıkça bizleri hatırlanır kılan sanat... Farklı disiplinlerde yüzlerde eser, marjin. art. market'de sanat severlerle buluştu. 16 Aralık Salı akşamı verilen açılış davetine ilgi yoğundu. Misafirler hem alışveriş yaptılar hem de yüzlerce eseri birarada izleme imkanı buldular. Yılsonu alışverişi yeni yıl hediyeleri için yolu Beyoğlu'na düşenler artık marjin. art. market'e uğramadan dönmeyecekler. Oradan kendileri ve sevdikleri için her geçen gün değerlenen sanat eserleri ve hediye edeni her daim hatırlatan armağanlar alabilirler. Yıl boyunca sanatçıların ürettikleri eserlerden ve son dönem çalışmalarından oluşan yüzlerce eser alıcılarını bekliyor. Her beğeniye ve bütçeye hitap edecek çeşitlilikte sanat çalışmaları profesyonel ve tanınmış sanatçıların değerli eserleri, marjin. art. market'de sanat meraklıları için kaçırılmaz bir şölen niteliğinde. Yeni yılda yeni bir yerde keyifli sanat dolu bir alışveriş... Beyoğlu Galatasaray'da yeni hoş bir mekan, sanat severlere ayrıca keyifli seyirler sunuyor... 31 Ocak 2015'e kadar açık olacak, Pazar hariç diğer günlerde 11:00-19:00 saatleri arasında. Ancak yeni yıla özel sadece 21 ve 28 Aralık 2014 Pazar günleri 13:00-17:00 saatleri arasında marjin. art. market ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/savas-ve-propaganda-anamed-rcac-24-aralik-2014-22-mart-2015/", "text": "I. Dünya Savaşı'nda İttifak Cephesinde Savaş ve Propaganda ismini taşıyan sergi, savaşın 100. yılını anmak üzere İttifak Cephesi'nde yer alan devletlerin yürüttüğü halkla ilişkiler süreçlerini, bir başka deyişle propaganda kampanyalarını anlatıyor. Ömer M. Koç'un kişisel koleksiyonundan seçilen eserlerin sunulduğu serginin küratörlüğünü Bahattin Öztuncay, tasarımını ise Yeşim Demir üstleniyor. Sergide posterlerden, kartpostallara, sembolik ödüllerden madalyalara kadar pek çok tarihi doküman ve objenin yanısıra Wilhelm Viktor Krausz'un 1915-1916 yılları arasında Türkiye'de yaptığı ve içinde Mustafa Kemal Atatürk'ün de bilinen ilk portresinin yer aldığı resim çalışmalarından oluşan Dünya Savaşında Türkiye'den Resimler ve Çizimler isimli albümü de yer alıyor. Sergi, 22 Mart'a kadar ziyaret edilebilir. Organized in commemoration of the 100th anniversary of World War I, Propaganda and War: The Allied Front during the First World War explores the evolution of the Ottoman Empire's relations with other Alliance front nation states. The exhibition displays selected historical objects and archival documents of Ottoman artifacts and memorabilia from World War I from Ömer M. Koç Collection. Curated by Bahattin Öztuncay and designed by Yeşim Demir, War and Propaganda features commemorative posters and postcards, flags, ceramics, symbols of honor, awards and medals, as well as documentation of activities carried out by the states to marshal the support of the people by the Ottoman Empire and the other Alliance countries. Also on display will be a rare album of plates titled Paintings and Drawings from Turkey; all of the images in this volume were painted in Turkey by Wilhelm Viktor Krausz between 1915 and 1916 during the war. The first known portrait of Mustafa Kemal Atatürk is contained in this volume. Propaganda and War will be open to the public until 22 March 2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/sessizligin-bakisi-ilk-kez-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nde gala yapacak filmlerden biri de yılın en iyileri arasında gösterilen Joshua Oppenheimer filmi The Look of Silence/Sessizliğin Bakışı. The Act of Killing/Öldürme Eyleminin devamı niteliğinde olan belgesel, Endonezya'da yaşanan katliamı bu kez mağdurların ağzından anlatıyor ve yılın en sarsıcı filmlerinden birine dönüşüyor. Çarpıcı kurgusu ve anlatımıyla 2013'ün en şoke edici filmlerinden birine dönüşen, yılın en iyileri listesinde üst sıralara tırmanıp Oscar'a aday olan, ! f 2013'ün Keş! f yarışmasında da Sinema Yazarları Birliği Ödülü'nü kucaklayan The Act of Killing/Öldürme Eyleminin devamı niteliğinde sayılan Joshua Oppenheimer belgeseli The Look of Silence/Sessizliğin Bakışı Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Öldürme Eyleminde, 60'ların ortasında Endonezya'da gerçekleşen, hükümet ve askerin ortaklaşa düzenlediği darbe sonucu yüzbinlerce insanın ölümüyle sonuçlanan soykırımı katillerin gözünden anlatan Oppenheimer, bu kez mağdurlarla görüşüyor ve katliamdan sağ kurtulmayı başarmış bir ailenin, çocuklarının ölümünden sorumlu olan adamlarla yüzleşmesine tanıklık ediyor. Signe Byrge Sorensen'in yapımcılığında ve Werner Herzog, Errol Morris ve Andre Singer'ın destekleriyle hayat bulan Sessizliğin Bakışı, ilk gösterimini yaptığı Venedik'te büyük heyecanla karşılanmış, Sinema Eleştirmenleri Birliği Ödülü'nün yanı sıra Avrupa Film Eleştirmenleri Ödülü, İtalyan İnternet Eleştirmenleri Ödülü ve İnsan Hakları Gecesi Ödülü'nü kazanmıştı. Indiewire'ın The Act of Killing bir çığlıktı, The Look of Silence ise matemin yürek parçalayıcı şarkısı sözleriyle övdüğü Sessizliğin Bakışı, belgesel sinemanın Kabe'si sayılan CPH:DOX'un da en iyi filmi seçilmişti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/18/yilbasi-karmasi-galeri-fe-18-aralik-2014-10-ocak-2015/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/19/2015-intern-artist-program-deadline-february-13-2015/", "text": "The Intern Artist Program at Franconia offers undergraduate and graduate students, as well as emerging artists the opportunity to create large-scale three-dimensional artwork, develop their nascent artistic practice, receive mentorship from professional artists-in-residence, conduct public presentations, and participate in public engagement programs while in residency at Franconia. The rural setting and chance to work along side peers & mid-career artists creates a dynamic setting for artists to grow, learn, and mature. The Intern Artist Program is the brainchild of John Hock, co-founder and Artistic Director/CEO, based on pivotal experiences he had as a young artist. The program began with the park's founding in 1996 and has grown to support more than 200 emerging artists to date. Recognized by the National Foundation for the Advancement in the Arts for program excellence, the program is designed to bridge the gap between the academic world of artistic training and a professional career. Up to 15 artists will be selected for the program. Artists share bedroom and communal space in an onsite 9-bedroom farmhouse. Cooking and cleaning duties are shared by all residents and are assigned on a rotating schedule. Studio space in the 7,000 square foot outdoor work area is shared by all artists-in-residence. Intern Artists are invited to create new work for inclusion in the current exhibition. Franconia is a public park; Intern Artists interact with the public on a daily basis. Heavy equipment needed to produce large-scale artwork is available. Intern Artists should expect to supply hand tools, small power tools, and safety equipment. Please plan accordingly. Franconia is a public park; Intern Artists interact with the public on a daily basis. Intern Artists must fund their own travel expenses and sculpture material costs. To offset travel and material expenses, some schools or private individuals may sponsor internships. To learn more about intern sponsorship, click here. Have space and time for informal critique and reflection with peers and mid-career artists. Learn new technical skills through helping maintain the park grounds, sculpture exhibit, and assisting Fellowship Artists. Build lifelong friendships and important professional networks. Gain experience engaging the public through the arts. Art Interns are involved in our education and outreach programs by providing guided tours, working in a teaching artist capacity at workshops and assisting with Franconia's public events. the opportunity to learn new skills. To apply for Franconia's 2015 Intern Artist Program, please download the proposal directions here. The application deadline for the 2015 Intern Artist Residency is February 13, 2015. Materials must be received via email by MIDNIGHT CST. Incomplete applications will not be considered. NOTE: Please submit all text documents as PDFs and images as JPEGs. Application materials must be received by MIDNIGHT CST on February 13, 2015. Incomplete applications will not be reviewed. You will receive a confirmation email upon receipt of application materials. If you do not receive a confirmation email, your application materials were not received correctly. It is the applicant's responsibility to contact Franconia Staff if you do not receive a confirmation email to ensure your materials were received. Applicants will be notified in March 2015 of the status of their application. With questions email info@franconia. org or call (651) 257-6668."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/19/chaos-theory-deadline-02-01-2015/", "text": "A non-juried, non-censored, first come, first served exhibition that breaks the norms of a stodgy gallery show. For just $15.00 per piece, we invite you to bring in a couple, or an entire collection of your artistic creations. We want to fill the walls with an eclectic mix of what Southern Californian artists have to offer. Bring in your best impress us with your creativity, your curation, and your willingness to face the chaos. Get your work on our walls! Chaos: When the present determines the future, but the approximate present does not approximately determine the future. - Entry Fee: $15 per piece, no limit - Maximum dimensions 36 - All Media - Sales: 60/40 split (60% to the artist) - Work must be ready to hang - All work must be hand delivered on designated drop off dates. OCCCA will NOT accept shipments of work for this exhibition. Work must be ready to hang with wires or other suitable method no sawtooth hangers. If a pedestal is required to show your work, you must provide the pedestal. Work deemed unsafe or not ready to hang will not be accepted. -"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/19/kotulugun-seffafligi-ya-da-otekine-bakmak-kare-sanat-06-ocak-14-subat-2015/", "text": "Kare sanat galerisi 6 ocak- 14 şubat 2015 tarihleri arasında kötülüğün şeffaflığı ya da ötekine bakmak başlıklı sergiye ev sahipliği yapıyor. Bu soruların yanıtını Fransız düşünür Jean Baudrillard vermeye çalışır. O, İyi olanın, ancak İyi'nin İyi'yi ya da Kötü'nün Kötü'yü üretmesi durumunda varolabileceğine çeker dikkati. İyi'nin Kötü'yü ya da Kötü'nün İyi'yi üretmesi durumunun ise Kötü'yü yaratan şey olduğunu savunur düşünür. Ona göre tüm sorunlar tam da burada vuku bulur; yani karşıtların birbirini doğurmasında. Baudrillard bu durumu, 'yürek hücrelerinin karaciğer hücreleri üretmesi'ne benzetir ve o, 'neden ve sonuçlar arasındaki tüm dengesizliklerin Kötü'nün düzeniyle ilişkili' olduğunu öne sürer. O halde Kötü, kendini gizlemek zorundadır ya da kendini bir İyi olarak sunmak zorundadır denilebilir. Öyle ki ikinci durum da aslında bir 'kendini gizleme'dir. Ve zaten kendini gizleyen şey Kötü'dür. Öteki'yle ilişkimiz bize bu konuya ilişkin bir yanıt verir; çünkü Kötünün gizlediği, kendini Öteki'yle ilişkisinde açık eder. Bizim Öteki'yle olan ilişkimiz de kendini en net biçimde Öteki'nin ölümünde gösterir aslında. Gerçek şudur: Öteki'yle bağ kopmuştur. Herkesin gözü önünde ölümler en vahşi yöntemlerle sürüp gitmektedir. Öteki'nin ölümü sıradanlaşmıştır. Sıradanlaştırılan 'şey'de ise bağ yoktur. Bir bağ olmadığı içindir ki o 'şey' sıradan olabilmiştir. 'Kötülüğün Şeffaflığı' sergisi, Öteki'yle bağ kurmayı öncelemektedir; sergi, Öteki'ne sırt çevirmeyen, onu yadsımayan, Aynı'laşmayan bir anlayışı öne çıkarmayı amaçlamaktadır. French philosopher Jean Baudrillard tries to answer these questions. He points that good is only possible if good produce good or evil produces evil. He goes on to say; if the good raises the evil or vice versa then the natural outcome is always the evil. According to him, this is the source of every problem that is to say opponents give birth to each other. Baudrillard compares this to heart muscle cell producing kupffer's cells and insists that all imbalances between cause and effect is related to the evil. Therefore, we can suggest that the evil should disguise or present itself as good. Such that, the second situation, in fact, is hiding itself. Consequently, he who hides himself is evil. Our relation to the Other gives an answer; what the evil hides shows itself in the relation to the Other. Our relation to the Other shows itself most openly when the Other is dead. As Emmanuel Levinas points, this is the ultimate situation where we bond with the Other because our death is only come to surface with the death of the Other. The thing is; we lost the bond with the Other. Deaths are counting in a worst possible fashion. Death of the Other is now just ordinary therefore it lacks the context. In other saying, the thing can only be ordinary once it lost its context. Baudrillard who declares the death of the Other, says it is ignored and continues: There is no other now. Subject is just the Same.. The Oher always includes others, but the Same is self-containing. This is the transparency of evil. It reveals itself during its approach to the Other. This is ignoring, excluding and transforming the Other to the Same.. The exhibition Transparency of Evil priorities to re-establish the link with the Other; it does not turn its back to the Other, does not deny it, does not transform it to the Same."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/19/st-joseph-sculpture-walk-2015-deadline-02-03-2015/", "text": "The Allied Arts Council and the City of Saint Joseph, Missouri seek sculptures to be placed in Downtown Saint Joseph. Regional, national, and international sculpture artists are invited to submit work for this one-year sculpture exhibition scheduled from June 2015-May 2016. Selected sculptures/sculptors will receive a $500 honorarium and all sculptures selected will be competing for up to $13,000 in cash prize awards. The Allied Arts Council will purchase a sculpture to become a permanent part of Saint Joseph's public art collection. Only pieces priced $15,000 or less will be considered for purchase. The Allied Arts Council will receive a 25% commission on any sculpture sold and on any commissioned sculptures. Submission details: Artists must own the rights to the artwork and the sculpture must be available for the duration of the one-year contract. All submissions must be professionally constructed of durable materials that will withstand the elements. All durable outdoor media are encouraged. Please attach three images per submission that clearly show a front and back view, and one detail shot. Artists may submit up to four (4) sculptures for consideration, but each submission must have three images attached. Please give all dimensions and a stated insurance value for the artwork. There are presently no restrictions on size; however, artists should be aware that sculptures will be placed within well-traveled streetscapes. The installation method for each sculpture should be welded tabs or similar easy-install method. Selected artists are responsible for transportation of the artwork to and from the installation site. The Allied Arts Council is responsible for all costs for materials and workmanship for the initial installation of the artwork, including site preparation, plinth, and cleanup. Additionally, the Allied Arts Council will provide $5,000 in liability insurance and inland marine insurance coverage on all sculptures for the duration of exhibition. An artists' reception and awards ceremony will be held Friday, June 12, 2015. Following the reception, patrons are invited to take the first official sculpture walk. Saint Joseph, Missouri is a unique blend of natural beauty, rich cultural heritage, and beautiful, historic architecture. The mission of the Saint Joseph Sculpture Walk is to be an important, nationally recognized platform for sculpture while educating and inspiring the Saint Joseph community and its many visitors. - Enhances our natural and cultural environment; - Reflects our community values, the diversity of our neighborhoods, the richness of our history, and the promise of our future; - Is in context and harmony with its setting; and - Promotes the vitality of our public spaces. St. Joseph Sculpture Walk is open to professional and amateur sculptors of all backgrounds. Sculptors may submit up to four (4) of your own original sculptures and the entry fee per sculpture is $15.00. Artist must be at least 18 years of age. Entry requires submission of a brief biography, concise CV/resume, artist's statement/description of the sculpture submitted, and directions for installation and removal. A maximum of four (4) entries may be submitted. Each entry must be represented by three (3) images. - All entries must be fully completed and submitted for this exhibition by February 3, 2015. - Proposals and computer renderings will be accepted. However proposals or renderings should be as specific as possible, and include a narrative and additional support materials that provide a strong indication of the appearance of the final work proposed. Entry must be similar to proposal and finished product submitted for approval. If work arrives and isn't as proposed, AAC has the right to reject sculpture. - No sculpture entries that are identical to sculptures already placed or to be placed in other similar public sculpture programs within 200 miles of St. Joseph will be considered. - The selected works are to be exhibited throughout downtown Saint Joseph, Missouri from June 12, 2015 until May 2016. Sculptures must be loaned for the duration of the exhibition as specified and may not be removed or returned until the conclusion of the exhibition unless prior arrangements have been made with the Allied Arts Council. - Work must be suitable for outdoor installation as follows: - Able to be structurally secured to a concrete pad or metal base with anchor bolts. - Capable of withstanding adverse weather conditions - Fabricated and finished with non-hazardous materials. - Maintenance free for the duration of the exhibition. - Appropriate for an active pedestrian environment, with proper consideration given to the safety of the audience. The Selection Committee is comprised of City staff, visual artists and local business and community leaders. Entries will be critiqued on artistic merit, creativity, public safety, and durability in an outdoor setting. __ Three jpeg images per sculpture. If you provide a sketch of your sculpture it must be accompanied with a photo of one or two of your other original sculptures that show a good example of the quality of your work. - File dimensions: No smaller than 1920 pixels on the longest side - File resolution: 72 ppi/dpi - File size: 5 MB maximum __ $15.00 non-refundable fee due per sculpture. A maximum of four (4) sculptures may be submitted for consideration."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/19/winter-wonderland-c-a-m-galeri-25-12-14-31-01-15/", "text": "Sanatçılar: Murat Durusoy, Cem Turgay, Dieter Mammel, Murat Germen, Nihal Martlı, Ayşen Urfalıoğlu, Sinan Tuncay. Harikalar Diyarı'ndaki Alice gibi artık neredeyse yabancısı olduğumuz ortamlarda; mücadeleden vazgeçmeden kendimize göre bir harikalar dünyası yaratırız. Participating Artists: Murat Durusoy, Cem Turgay, Dieter Mammel, Murat Germen, Nihal Martlı, Ayşen Urfalıoğlu, Sinan Tuncay. Today, in the time of global warming, environmental destruction, urban transformation and degeneration, we dream of an ideal world. Due to this demand, we form the context of C. A. M. Gallery's new group exhibition on the idea of personal utopias; we aim to present a wonderland that takes the viewers to an imaginary journey during the days of extreme environmental devastation. Every winter, with a new year's approach, everyone is fulfilled with new hopes and expectations for a better world with less deformity. As the Alice in Wonderland, in an alienated place, we never give up striving and our urge to create a wonderland for ourselves. The personal utopias of artists from various mediums will be on view between the dates December 25, 2014 January 31, 2015 at C. A. M. Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/21/alginin-efendisi-dervis-ergun-turgut-pura-sergi-salonu-08-23-aralik-2014/", "text": "Çalışmaları Amerika, Çin, Fransa, Belçika, Tayland, Romanya, İspanya, İtalya, Yunanistan, Mekodonya gibi ülkelerde sergilenen MUĞLA Sıtkı Koçman Üniversitesi Bodrum Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Derviş Ergün Algının Efendisi adlı beşinci kişisel sergisiyle İzmirli sanatseverlerle buluşuyor. Küresel sermaye; önümüzdeki yüzyılın planlamasında, ülkemizi de yakından ilgilendiren bir sömürge alanı projesini hayata geçirmek istemektedir. Sadece sermeyenin özgürlüğünü isteyen, her türlü iletişim araçlarını denetleyen ve buna bağlı algı psikolojisiyle kapalı toplumlar yaratma peşinde olan küresel güce karşı bir duruş göstermek istedim. diyen Derviş Ergün, serginin içeriğini, sermayenin kapalı toplumlar yaratmak için ürettiği algı psikoloji ve onun yerli temsilcilerine karşı bir söylem olarak ifade ediyor. Sergi, 08 23 Aralık 2014 tarihleri arasında İzmir Resim Heykel Müzesi Turgut Pura Sergi Salonu'nda izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/24/communicate-over-vast-distances-maria-friberg-pi-artworks-london-05-december-2014-31-january-2015/", "text": "Pi Artworks London will close from the 22 November for the Christmas season. We will re-open on the 5 January. We would like to wish everyone a happy festive season and look forward to seeing you at the gallery in the New Year. Pi Artworks London would like to invite you to Maria Friberg's first solo exhibition with the gallery. Friberg belongs to a generation of Scandinavian artists who rose to fame in the 90's that are often referred to as the Nordic Miracle, a name coined in the late 90's after a seminal survey exhibition at the Musee d'art Moderne, Paris. For Communicate over vast distances, Pi Artworks has curated a selection of both new and older photographic and video works that will give a comprehensive overview of the artists' practice as well as underscore some of the broader themes that run through her work. Maria Friberg creates pristinely composed photographic and video tableaus that capture individuals and small groups in inert, meditative states. These supine figures are engaged in distinctively passive and introverted actions, such as concentrating on their handheld technology, listening to music, asleep prone on a bed, or simply reclining in what appears to be a state of extreme apathy. Their blank, expressionless faces prevent the viewer from reading their emotions. Each figure lacks any visible physical or emotional interconnectedness with anyone else while simultaneously appearing completely at ease with his or her surroundings. The settings, which act as the backdrop for Friberg's men, women and children, vary from the inexplicable stacks of crushed cars in Still Lives, to the dense and luscious Botanical Garden in Days of Eyes. Each is a serene and dreamlike context that is unpopulated other than with the works' subject or subjects and is a peculiar place to find someone at complete ease with themselves. Friberg shuns the use of digital technology to fabricate or manipulate her work, instead, each setting is located and objects arranged through a lengthy set-up process. She also uses ordinary people as opposed to actors for her subjects. For the artist, who originally worked as a painter, the people and objects are her material, and she wants to manipulate and arrange them physically as opposed to simply rendering them on a screen. This lack of digital manipulation and experienced models creates a spontaneity during the production processes that generates visual variations of the artist's original plan as well as allows the images to contain a visceral sense of the real places and objects they contain. Over the last 20 years, technological advancements have provided us with tools that have profoundly increased the extent to which we are able to interact and communicate with each other as well as help us record information and store it as part of a collective memory. Thus, we now have the ability and freedom to communicate what we are doing and what we have done how and when we want, increasingly ingraining ourselves in a hyper-connected but at times more physically isolated landscape. This is not necessarily a new phenomenon, as Friberg notes, photographs of public transport interiors from half a century ago often show people reading newspapers in solitude in a scene analogous to that of today. It is however a phenomena that is rapidly increasing in scale and extension. While some people adapt to this increasingly networked landscape, utilizing platforms that allow them to live parallel digital lives, those without the correct capabilities are left alienated. Either way, physical isolation is intensified. Friberg's work explores this key characteristic of the contemporary cultural condition of the western world. In their solitude, her tender subjects seem to find their place in this frenetic interconnected and fast-paced world by jettisoning perpetual connectivity and finding a moment of profound stillness amongst the chaos. About Maria Friberg, b. 1966, Sweden. Friberg's solo exhibitions this year include, Maria Friberg at Alingsas konsthall, Alingsas, Sweden; Artphilein collection on display: Maria Friberg at Choisi Cultural Association, Lugano, Switzerland; Between solitude and belonging at Connersmith, Washington, DC, USA; and Maria Friberg at Bohuslans Museum, Uddevalla, Sweden. Also in 2014, she was commissioned to make a new work by the Hasselblad Foundation, Gothenbeurg in honor of Erna Hasselblad. She was previously had solo exhibitions at Kulturhuset Borgen, Gislaved, Sweden; Fotografiska Museet, Stockholm, Sweden; Galeria Galica, Milan, Italy; and Galerie Voss, Düsseldorf, Germany. Her works can be found in private and public collections such as those of the Denver Art Museum, Denver, CO, USA; European Central Bank, Frankfurt, Germany; Museum of Fine Arts, Boston, MA, USA; The Elizabeth A Sackler Center for Feminist Art, Brooklyn Museum of Art, NY, USA and the Fotomuseum Winterthur, Switzerland, among others."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/24/dayanisma-mimar-sinan-sergi-salonu-17-30-aralik-2014/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeleri ve Edirne Güzel Sanatlar Lisesi resim öğretmenlerinin işbirliği ile Edirne Güzel Sanatlar Lisesi Mimar Sinan Sergi Salonunda hazırlanan sergi 17 Aralık 2014 Çarşamba günü saat 15.00'te Trakya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Süleyman PİŞKİN, Edirne Belediye Başkan Yardımcısı Ertuğrul TANRIKULU, İl Emniyet Müdürü Dr. Rahmi BAŞTUĞ, Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ali Muhammet BAYRAKTAROĞLU, Edirne İl Milli Eğitim Müdür Vekili Hüseyin GÜNAY, Şube Müdürü Yüksel YAZICI, Şube Müdürü Mustafa TAŞTEKİN ve Okul Müdürü Selahattin YAYLA ile konuk ve öğrencilerin eşliğinde açıldı. Değişik tekniklerde yapılmış 22 eserin yer aldığı sergi 30 Aralık 2014 Salı gününe kadar Edirne Güzel Sanatlar Lisesi Mimar Sinan Sergi Salonunda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/24/f-istanbul-2015-teaseri-yayinda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin teaser'ı bugün yayınlanmaya başladı. Festivalin 2015 kampanyasına dair ipuçları veren film, Türkiye'nin önde gelen ajanslarından Rafineri tarafından çekildi. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. Festivalin 2015 yılı kampanyası dahilinde çekilen ilk reklam filmi bugün festivalin facebook adresinde yayınlanmaya başladı. Kalbine Bak, Yerinde mi? adıını taşıyan ve parçalanan bir kalbin hikayesini anlatan film aynı zamanda, Mars Entertainment sinemalarının 56 salonunda birden gösterilecek. ! f İstanbul'un 2015 kampanyasına dair ipuçları içeren reklam filmi, Türkiye'nin önde gelen ajanslarından Rafineri tarafından, Ayşe Bali yaratıcı yönetmenliğinde çekildi. ! f İstanbul'un Acımadı ki! sloganıyla hazırlanan 2014 kampanyası yine Rafineri tarafından hazırlanmış ve büyük ilgi görmüştü. Rafineri'nin kampanyası Kristal Elma 2013-2014 Türkiye Reklam Ödülleri Yarışması'nda Eğlence dalında Gümüş Elma Ödülü'nü, Anima tarafından çekilen tanıtım filmi de Uygulamada Mükemmelik dalında En İyi Animasyon Ödülü'nü kazanmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/24/kisik-ateste-yuzyil-turgut-yuksel-alan-istanbul-26-12-2014-31-01-2015/", "text": "Turgut Yüksel, 4. kişisel sergisi Kısık Ateşte Yüzyıl ile ALAN İstanbul'da! Çağdaş Sanatta eleştiri, mizah ve zekayı birleştiren Turgut Yüksel, kağıt üzerine çizim ve plastik işlerinden oluşan yeni seri çalışmalarını Kısık Ateşte Yüzyıl başlıklı sergisinde bir araya getiriyor. Sanatçı, 20. yüzyıldan bugüne uzanan toplumsal ve politik düzlemdeki birçok büyük ölçekli meseleyi mikro seviyedeki insan boyutlarında ortaya çıkardığı komposizyonlar olarak üretiyor. Turgut Yüksel'in kullandığı evrensel dil ve farklı görselleştirme araçları; işlerinin dijital ve basılı medyada çeşitli tasarım ürünleri de dahil olmak üzere geniş bir yelpazede dolaşıma girmesine imkan veriyor. Minimal ve siyah-beyaz bu çalışmalarından bir çoğu dünyada ve Türkiye'de birçok önemli koleksiyonda yer almaya devam ediyor. Turgut Yüksel'in Kısık Ateşte Yüzyıl başlıklı sergisi, 26 Aralık 2014 24 Ocak 2015 tarihleri arasında ALAN İstanbul'da ziyaret edilebilir. Turgut Yüksel's fourth solo show The Century On Low Heat opens at ALAN Istanbul! Turgut Yüksel's drawings on paper and plastic works are on display in his show The Century On Low Heat, which combines criticism, humor and wit. The artist creates micro-scale human-sized compositions of many large-scale social and political problems from the 20th century up to this day. The utilization of universal language and various visualization tools make it possible for Yüksel's works to circulate in a wide range of digital and published media, including various design products. Many of these minimalistic black & white works are included in important collections both worldwide and in Turkey. Turgut Yüksel's show The Century On Low Heat can be seen at ALAN Istanbul between the dates December 26th, 2014 and January 24th, 2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/24/xi-bienal-internacional-de-la-acuarela-galeria-berta-pietrasanta/", "text": "The International Watercolor Biennial, founded by Alfredo Guati-Rojo (1918-2003), is the most representative exhibition of this technique in Mexico. It shows watercolor s potential and qualities, and includes an amazing sample of culture of every countrinvolved. The National Watercolor Museum in Mexico City, is pleased to invite watercolor Associations worldwide to be part of this Biennial Exposition, in order to increase and develop the promotion of this technique around the world. Due to the number of artworks taking part of this year's event, over 200 pieces, it has been divided in two sections. The first part has been a successful exhibition with paintings from fifteen different countries. This part will be opened until January the 4th. The second part starts on January 11th and will be opened until February 8th, where the participating countries are: Bolivia, Estonia, Finland, Iceland, Italy, Japan, Morocco, Norway, Panama, Peru, Russia, Sweden, Turkey, United States of America, Uruguay, Venezuela and Mexico."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/art-ist-venus-sanat-galerisi-03-14-ocak-2015/", "text": "Art-İst İstanbul Suluboya Topluluğu Derneği; 2015 yılının ilk Karma Suluboya Resim Sergisi'ni, 3 Ocak 14 Ocak 2015 tarihleri arasında Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Sergi; derneğin üyesi olan 20 sanatçının suluboya tekniği ile hazırladığı eserlerinden oluşmaktadır. Sergiye katılacak eserler; Burhan Özer, Sait Günel, Saim Altuncu, Neşe Köymen, Dilşad Atasoy, Emirhan Murat Ergün'den oluşan jüri üyeleri tarafından değerlendirilerek seçilmiştir. Sergi; 3 Ocak 2015 Cumartesi günü saat 14:00'de seçkin davetlilerin katılımı ile açılacaktır. Sergiyi, 14 Ocak 2015 Çarşamba günü akşamına kadar Venüs Sanat Galerisi' n de izlemek mümkün. İstanbul Suluboya Topluluğu Derneği, suluboya aşkıyla bir araya gelen bir avuç insan, 2012 yılında İstanbul Suluboya Topluluğu Derneği'ni kurmaya karar verdik. Yola çıkarken amacımız suluboyayı seven, merak eden ve suluboya ile ilgilenen herkesi kucaklamak, suluboyanın bizde yarattığı heyecana ortak aramaktı. Geçen iki yılda; profesyoneller, suluboya sanatçıları, akademi öğrencileri, hobi öğrencileri, suluboya tedarikçileri, koleksiyonerler gibi suluboyanın çok farklı cephelerinden kişilerle bir arada olma ve sanat adına güzel paylaşımlar yapma fırsatımız oldu. Sergiler açtık, yerli ve yabancı sanatçılar ile workshoplar düzenledik. Üyelerimizin sanatsal temellerini güçlendirmek, yeni ve farklı açılımlar kazandırmak için sanat tarihi seminerleri düzenledik. Ve gördük ki suluboya tekniğine gönül vermiş kişiler olarak aslında kocaman bir aileyiz. Derneğimizin III. Karma Resim Sergisi'nin gerçekleştiği şu günlerde bizlere destek olan, sanata ve sanatın birleştirici gücüne inanan herkese çok teşekkür ediyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/burasi-bahar-yurukoglu-maumau-03-10-ocak-2015/", "text": "istanbul'da pek çok alışveriş merkezindeki tasarım, ışık, renk ve tüketim görüntüsünden etkilenen bahar, bu alanları fotoğraf yoluyla tekrar inşa ediyor ve bu görüntüleri günlük nesnelerin yanında yansıtarak mimarideki hiyerarşiyi çözümlüyor. bu tüketim merkezlerinde sunulan idealler hakkında endişe duyan sanatçı, türkiye'deki aşırı tüketim kültürünün, tüketim mimarisinin görsel dili kullanılarak ulaşılması imkansız ve gerçekte var olmayan küresel bir ütopyaya dönüştüğünü gözlemliyor. bu arzulanan ve gerek duyulan iki dünyayı kaynaştırmak için, bahar bize istanbul'da topladığı ve kullandığı nesneleri gösteriyor. boş su şişeleri ve kırık şemsiyeler, kentsel toplu tüketim kültürünün gerçek yüzünü yansıtıyor. tüketim alanları aracılığıyla reklamı yapılan küresel kapitalist idealleri, sürekli çöpe atılan günlük nesnelerin yanına koyan sanatçı, tüketim toplumundaki uçuruma ve onun güncel kültürel ve politik alanlara olan ilgisine dikkat çekiyor. mekan algısı ve navigasyonuna ilgi duyan sanatçı, fotoğraf, video ve enstalasyonu kullanarak galeriyi, izleyicinin toplumda neye değer verildiğini sorgulayacağı bir alana çeviriyor. washington dc doğumlu bahar yürükoğlu, the school of visual arts in new york city'de fotoğraf alanında lisans eğitimini ve boston'da massachusetts college of art & design'da interaktif medya alanında yüksek lisans eğitimini tamamladı. sanatçı, kişisel sergilerini en son olarak nesrin esirtgen koleksiyonu'nda, the hallway gallery'de, 301 gallery'de ve montserrat college of art'ta açtı. ayrıca yurtdışında çeşitli galerilerin iki-kişilik ve grup sergilerinde yer aldı. bahar, izlanda ve wyoming'da sanatçı konuk programlarına katıldı, ve 2015 yılında, kuzey kutbu konuk sanatçı programında yer alacak. attracted to the spectacle of design, light, color and consumption that persists within the numerous shopping centers around istanbul, bahar deconstructs these spaces through photography and then dissolves the hierarchy of the architecture by projecting the images along side everyday objects. concerned with the ideals being negotiated in these places of commerce, she views the hyper consumer culture of turkey as being highly mobilized towards an unattainable and nonexistent globalized utopia through a visual language of consumer architecture. bahar shows us the objects she has collected and used during her time in istanbul to merge these worlds of aspiration and necessity. items such as empty water bottles and broken umbrellas represent a more honest version of the mass consumer culture being lived within the urban landscape. by juxtaposing the globalized capitalist ideals being marketed through these places of commerce with the everyday items repeatedly used discarded, the artist draws attention to the rift that exists in a society of mass consumption as it relates to the current cultural and political landscape. interested in perception and the navigation of space, she uses new work of photography, video and installation to transform the gallery into a place which invites the viewer to question the where value is placed in a society. bahar yürükoğlu was born in washington dc. she graduated with a bfa in photography from the school of visual arts in new york city, and her mfa in interrelated media from massachusetts college of art & design, boston. her most recent solo exhibitions took place in nesrin esirtgen collection, the hallway gallery, 301 gallery, and montserrat college of art. she has also shown in two-person and group shows internationally. bahar attended two artist residencies in iceland and wyoming, and in 2015 she will attend the arctic circle residency."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/camino-del-sol-sylvie-fleury-galerie-thaddaeus-ropac-paris-pantin-nov-27-2014-jan-10-2015/", "text": "Sylvie Fleury presents Camino del Sol, a new sound and dance performance project at Galerie Thaddaeus Ropac Paris Pantin. The exhibition that follows, until the closing event, reveals the set for the performance and some of its leftover materials. Originally inspired by Fluxus performance, where simple, repeated actions produced sounds, Fleury's performance, with its own aesthetic premise, incorporates gestures from everyday life revealing the vibrational presence of individuals. The set-up allows for the poetic, the sonic and sometimes the absurd to bloom. As in the events, dance performances and happenings developed by Merce Cunningham and John Cage in the late fifties onwards, the fusion between forms of expression combine, defying limits between disciplines while using technologies of our time and exploring our relationship to staged settings. Pedestals, stairways, stages, and golden ladders are some of the few objects that are part of the set. A large overall projection of the golden escalators of one of the oldest shopping malls in the US is looped upwards. Like a spacecraft's porthole, it might be waiting for passengers suggesting a potential escape. Different characters enter the space, making simple repetitive gestures such as polishing a car part, drying their hair, snapping photographs of the audience, turning pages in a book. These actions produce a surprising range of sounds arranged live into a composition. Discreet and elaborate technologies devised with the help of Diemo Schwarz, a composer at the IRCAM translate actions into sounds. The performers wear sensors that trigger sounds modulated by the speed and intensity of their actions. With this system, the random, the accidental and the spontaneous cohabitate. The performers literally act like musical instruments playing their own song, which is then distorted by the technology, transmission and the intentions of the composers. The mundane gestures act as reminders of the music and actions in our lives that produce our environment. A camera shooting releases the sound of broken glass, or an explosion, the sound of a page turning that of a UFO. A butterfly flapping its wings might create a tornado. The dancer, evoking the character of the Serpentine emerges at some point on the scene as a symbol of the wild aspect of our consciousness that breaks away from the everyday into a hypnotic trance. This character is very loosely inspired by dancer Loie Fuller (1862-1928) revolutionizing the staging of contemporary dance through lighting effects, dress conventions and new forms of movement. Within the performance, each individual is emitting a frequency. The piece examines inner pathways, and chaotic processes of elevation and emancipation. The costumes in highly intense colors are mostly hand-made, responding to the natural and unconventional body types of the women performing. They reveal the identity of the performers and partially recognizable personae. Their tailored outfits contrast with the loose white dress of the dancer. Dualities are present within these attributions of femininity, slightly distorted in each of the characters, as is the music. One of the very few rules viewers and performers alike can surrender to, visible or invisible, is the dynamic of infinite motion in space. The sign on the shop possibly symbolizes this. The word shop is ambiguous, it could be a store or a place where things get made or fixed. The shop in Camino del Sol is a heterogeneous space: a white cube from the outside; it offers a place to reconnect on the inside. The artist with the archetype of the grotto and the cave has previously explored this idea of hidden recesses and clefts. The performance and its environment evoke recurring themes in the artist's work such as the interplay between surfaces and desire, accessories and the imaginary, as well as the construction of identity and even our quasi-absurd quest for self-perfection. But within this environment, no brands are visible. Fleury's traditionally recognizable casts of consumer objects, of Duchampian gestures are present but have shifted in function. This time objects on display are used as theater props. They are also like time capsules of other eras, anchored in the present through sound."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/eurasia-a-view-on-painting-galerie-thaddaeus-ropac-november-27-2014-february-7-2015/", "text": "Galerie Thaddaeus Ropac is delighted to present the group exhibition Eurasia. A View on Painting, which brings together the works of 16 artists across different genres and styles. In light of this confrontation between various subject matters and approaches, it remains evident how deeply rooted each artist is in his culture, past and present, addressing issues of universal interest. This painting exhibition focuses on the possible junctions and their repercussions from East to West and West to East, spanning from Europe to Asia. An illustrated catalogue with an essay by Norman Rosenthal will be published soon."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/francesco-clemente-inspired-by-india-the-rubin-museum-of-art-september-5-2014-february-2-2015/", "text": "The first museum exhibition devoted to the Indian influences in Clemente's work and how they relate to the artistic practices and traditions of various regions in India features approximately 20 works, including paintings from the last 30 years, and four new, larger than life-size sculptures created especially for the exhibition. In contrast to leading conceptual art practices of the 1970s, Clemente refocused attention on representation, narrative, and the figure, and explored traditional, artisanal materials and modes of working. Since his first trip to India in the 1970s, Francesco Clemente immersed himself in the country's rich cultures as well as the everyday life and artistic practices of local people. Transforming ancient symbols, myths, and ideas, he has created a personal visual language of dreamlike landscapes, animals, and human figures drawn from recollections of his travels. Themes of sexuality, mythology, and spirituality, along with imaginary narratives of violence, intrigue, fragmentation, love, separation, and jealousy are seen throughout his oeuvre."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/kis-ulkesinin-uzerinde-30-saniye-sencer-gulun-hayyam-art-gallery-07-30-ocak-2015/", "text": "Sencer Gülün'ün Kış ülkesinin üzerinde 30 saniye isimli sergisi 7 Ocak'ta sanatseverlere kapılarını açıyor. Yalnızlaşan kentlere, uzaktan, yukarıdan baktığım doğal manzaralara yeni bir üslup denemesiyle yorum getirmeye çalışıyorum. Bellekte kalmış parçaların, imgelerin tuval yüzeyinde yeniden istiflenmesiyle uzak, biraz melankolik bir dünya kurguluyorum bu seride. Kış ülkesinin üzerinde 30 saniye eski bir rock albümün adı. Bu serinin konsepti ve adı olarak çok uygun geldi bana. Bu seride resmin plastik sorunsalının minimal kompozisyon ve renkle özgün çözümlerine varmak için çaba gösteriyorum. Akışkan renklerden oluşan katmanlar ile derinde zengin leke ve renk duygusu yaratırken, üst katmanlarda, yer yer şeffaflaşan beyaz ve gri tonlarla bu duyguyu örterek, saklayarak izleyicinin katılımıma, hayal gücüne de yer açıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/outsider-cagri-saray-kuad-gallery-09-ocak-2015-21-subat-2015/", "text": "OUTSIDER başlıklı sergide Çağrı Saray'ın sunduğu yapıt topluluğu, onun kimlik sorgulamaları, kişisel tarihi, ev-mekan kavramı ve kentsel ortamın toplumsal-siyasal anlamları üstüne görsel düşüncelerini yansıtan desenleri, gravürleri, fotoğraf ve videolarının yerleştirmesini oluşturuyor. OUTSIDER başlığı, yapıtların içeriği ve biçiminden çok, Saray'ın yerel ve küresel yaşam koşullarını sarsan zorlayıcı güncel siyasal, ekonomik ve kültürel dönüşümlerinde sanatçı olarak durumu/duruşu ile ilgilidir. Yapıtların içerik ve biçimleri bu karşı çıkılabilir koşulların çeşitli özellik, süreç ve anlarını titizlikle haritalandırıyor. oyun izleyicinin bakışını özgürleştiriyor. Saray, sert programlı tüketim ve medya güdümlü görsel kültürün egemenliğine karşı yalın- ama çekici ve muhalif- bir düşünce seçeneği sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/personhood-ii-manolis-anastasakos-hush-galeri-10-ocak-9-mart-2015/", "text": "Hush Galeri, Yunan Sanatçı Manolis Anastasakos'un Personhood II isimli solo sergisine 10 Ocak 9 Mart 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı işlerinde Yunanistan'ın IMF ve AB denetimi altında kaldığı 2010 yılı dönemine ve medyanın kışkırtmaları ile sağlanan gerilimli isyan atmosferine ayna tutuyor. Bu ortamın insan davranışları, içsel düşünceler ve duygulardaki yansımalarını belgeliyor. Açlık korkusu ve ekonomik gerilemeden kaynaklı toplumdaki sosyal huzursuzlukların yansımalarına odaklanan Personhood II adlı sergi Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11.00-18.00 saatleri arasında Yeldeğirmeni'nde konumlanan Hush'da gezilebilir. Resim, heykel, enstalasyon, fotoğraf ve video üzerine Atina'da üretimini sürdüren çok disiplinli sanatçı Manolis Anastasakos, Brüksel'in en önemli sanat merkezlerinden biri olan BOZAR'da No Country for Young Men sergisine katılmıştır. Şu ana kadar üç kişisel sergi gerçekleştirmiş sanatçının ilk defa İstanbul'da işleri izleyiciyle buluşacak. Personhood II'de sanatçı, etrafında bütün olup bitenlerden duyduğu rahatsızlıklara ve içgüdüsel duygulara yeni bir biçim kazandırmayı amaçlıyor. Sosyal ve siyasi yaşama hükmeden objeleri ve sembolleri kullanarak her insanın sahip olduğu bireyliğe ve iç benliğe ait sonuçlarla izleyiciyi yüzleştiriyor. Dünya çapındaki ekonomik açıdan harap olan bütün ülkelerin metaforu sanatçının çalışmalarında gözler önüne seriliyor. Neden mutluluğu aradığımızı bulmaya çalışıyorum; fakat kesinlik/belirlilik bizim için daha önemli. Aslında şu ana kadar hiç bir şey bulamadım, ancak bu arayıştan keyif alıyorum. Personhood II sergisi, izleyicileri Manolis Anastasakos'un bu sorgulama ve araştırmasına tanıklık etmeye davet ediyor. Hush Gallery presents Personhood II, the solo show of Manolis Anastasakos between January 10 and March 9, 2015. The artist's work is a reflection of the time when Greece came under the supervision of the IMF and the EU in 2010. It is also a mirror of the tension caused by the riot atmosphere provoked by the media. He records the reflections of this atmosphere on behaviors, inner thoughts and emotions of the people. The exhibition focuses on the social unrest depending on the fear of poverty and the financial recession. The work can be seen at Hush Gallery, located in Yeldeğirmeni between the hours of 11:00 and 18:00 Tuesday to Sunday. Manolis Anastasakos is a multi-discipline artist producing painting, sculpture, installation, photography and video in Athens. His work was recently shown at one of Brussel's most important art center BOZAR's No Country for Young Men exhibition. He had exhibited three solo shows before and for the first time his works will meet with the audience in Istanbul. The artist aims to give form to feelings that were intuitively provoked by the signs of unrest all around him. He uses objects and symbols that are plentifully scattered in the ruins of the social and political life. He makes the audience face with the outcome of every human personhood and inner individuality. His artwork is a metaphor for all of the financially devastated countries all over the world. I try to find why, we are looking for happiness, but the certainty has bigger importance for us. Essentially I haven't found anything yet, however, I enjoy searching. Personhood II exhibition invites the audience to witness this questioning and exploration of Anastasakos."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/reloaded-sturtevant-galerie-thaddaeus-ropac-paris-marais-november-22-2014-january-14-2015/", "text": "After having worked with Sturtevant for 25 years, Galerie Thaddaeus Ropac will present Reloaded, the first posthumous exhibition at the gallery in the Marais. This exhibition will coincide with the comprehensive survey Sturtevant: Double Trouble opening at the MoMA, New York on 9 November 2014 and later travelling to the MOCA, Los Angeles (March-July 2015). In 1991, the gallery in Paris hosted an exhibition of Sturtevant's Warhol flowers and in 1994 another exhibition of Sturtevant's works took place, this time featuring her repetitions of Johns' number paintings. Reloaded, revisits these exhibitions and will bring together in the same space, on the same walls a historical body of Sturtevant's iconic repetitions of Andy Warhol's Marylin and flowers as well as Jasper Johns' flags, some of which were shown in these first two exhibitions. Reloaded is an exhibition of key works by the late Sturtevant, organized in collaboration with Loren Sturtevant, the artist's daughter. The paintings will be presented in an encompassing and unique environment, highlighting relationships in Sturtevant's work between her subversive approach to repetition, conceptions of authorship and the abundance of our digital era. Sturtevant always worked from memory, after having seen a work herself, and her aim was not to achieve an exact replica, but instead to force us to look beyond the surface. Her practice investigated aspects of art's making, circulation and consumption whilst addressing notions of authenticity and originality. The title of the exhibition, Reloaded, recalls Sturtevant's critical gaze on today's society that, as she said, is all about remaking, reusing, reassembling and recombining."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/scapegat-pictures-gilbert-george-galerie-thaddaeus-ropac-salzburg-november-29-2014-january-17-2015/", "text": "Galerie Thaddaeus Ropac is delighted to announce the upcoming Gilbert & George exhibition SCAPEGOAT PICTURES at Galerie Thaddaeus Ropac Salzburg. Over the decades, Gilbert & George have observed the evolution of their East London neighbourhood and our modern world, dealing with the perpetual flux of urban life. In these pictures, the figures are acting in a way, which recalls how Gilbert & George saw themselves as 'Living sculptures', binding societal problematics and art together with a deadly serious way of describing a world of intense emotion, past, present and future. These new pictures, all from 2013, reveal a modern western world through Gilbert & George's sociological environment by exploring the tensions generated by the coexistence and the interaction of its inhabitants. The pictures are populated by young people from different races and backgrounds, veil-clad Muslim women, and Gilbert & George themselves, masked in some or covered in small bomb-like canisters of nitrous oxide in other pictures, adopting different guises, sometimes appearing as shattered forms. They describe, as they have always done throughout their artistic practice, our modern urban world, by tackling subjects death, hope, life, fear, sex, money, race and religion in an engaging and direct way. The exhibition will create a tremendous environment before travelling to several museums. A book accompanies the exhibition, inlcuding a comprehensive essay by the novelist and cultural critic Michael Bracewell. Gilbert, born in the Italian Dolomites in 1943, and George, born in Devon, England in 1942, both art students, meet in 1967 at St Martin's School of Art in London. At the end-of-year-show, the Snow Show, Gilbert and George created their first art as a joint effort, far removed from the formalist criteria of the art taught. In 1969, they created their first Singing and Living sculptures, making themselves both subjects and objects of their works in a perfect fusion of their art and their everyday life. Gilbert & George then start to appear as Living sculptures in museums and galleries. In 1970, during a renowned presentation, they sang and moved along Flanagan & Allen's song Underneath the Arches for hours. The pictures dating from 1971 are the first grid-arrangements, which would henceforth become their formal signature. In 1980, their iconography becomes more complex containing endless levels of meanings from symbolic and allegorical to the most unbridled eroticism, to the religious, political and personal. Gilbert & George have created together as an artist for over 40 years and have created more than 2000 artworks. In 1980, the Stedelijk Van Abbemuseum in Eindhoven put together their first retrospective exhibition showing their pictures of 1971-80. In 1985, the Guggenheim Museum, New York staged a retrospective exhibition. In 1990 and 1993, Gilbert & George had the ground-breaking exhibition in Russia and China. In 1997, the Musee d'art moderne, Paris hosted a major retrospective exhibition of their art. In 2005, Gilbert & George represented Great Britain at the Venice Biennial. The Tate Modern in London organised an extensive survey of Gilbert & George's art in 2007, which travelled to Munich, Turin and then to the United States. They have received many awards including Honorary Professor of Philosophy by London Metropolitan University."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/soluk-mavi-nokta-gozde-baskent-daire-galeri-13-aralik-2014-14-subat-2015/", "text": "Sanatçının çalışmaları, insanın doğa üzerindeki ayrıcalıklı konumu ve doğa ile arasındaki mesafe üzerine eleştirel düşüncelerden oluşuyor. Genellikle ahşap üzerine ağırlıklı olarak kadın figürlerini illüstrativ yaklaşım ile resmettiği eserlerinde sanatçı doğa ile insanın bütünleştiği ve çelişkisiz bir ilişki sürdüğü bir dünyanın hayalini ortaya koyuyor. Dünya, dev bir evrensel arenada yer alan küçük bir sahnedir. Bütün o komutan ve imparatorların akıttıkları kan göllerini düşünün... Şan ve şöhret içerisinde, bu noktanın küçük bir parçasında kısa bir süre için effendi olabildiler. Bu noktanın bir köşesinde yaşayanların, başka bir köşesinde yaşayan ve kendilerinden zar zor ayırt edilebilen diğerleri üzerinde uyguladıkları zulmü düşünün... Anlaşmazlıkları ne kadar sık, birbirlerini öldürmeye ne kadar istekliler, nefretleri ne kadar yoğun! Bu soluk ışık noktası, bütün o kasılmalarımıza, kendi kendimize atfettiğimiz öneme ve evrende öncelikli bir konuma sahip olduğumuz yolundaki yanlış inancımıza meydan okuyor. Gezegenimiz, çevremizi saran o büyük evrensel karanlığın içerisinde yalnız başına duran bir toz zerreciğidir. İçinde yaşadığımız bilinmezlik ve bütün bu enginliğin içerisinde, başka bir yerden bir yardımız gelip bizi bizden kurtarabileceğine dair bir ipucu yoktur. Sanatçı, çalışmalarında her gün izlediğimiz yıkım ve yokoluş sahnelerini yaratan insan yerine, gezegeni ile yapıcı ve derin bağlar kurabilen, birlikte varolabilmeyi beceren bir insan türü koyarak hepimizin içinde taşıdığı kötümserliğin bir parçasını iyimserlikle değiştirebilmeyi amaçlıyor. Çalışmaları ile, herşeyin birbiriyle bağlantılı olduğu doğal düzende insanı konumlandırırken üstün varlık vurgusundan vazgeçerek, bütünün bir parçası olması gerekliliğini vurguluyor. Gözde Başkent'in Daire Galeri'deki sergisinde ahşap ve tuval üzerine çalışmalarının yanında, kağıt, kil, çimento, ahşap kullanarak oluşturduğu yerleştirmeleri de yer alıyor. Sergi 13 Aralık 14 Şubat tarihleri, Salı Cumartesi günleri 11.00 19.00 arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/the-all-knowing-buddha-a-secret-guide-rubin-museum-of-art-october-3-2014-april-13-2015/", "text": "The All-Knowing Buddha: A Secret Guide focuses on an exceptional set of paintings in the intimate format of album leaves from 18th-century China that illustrate the meditation practice of Sarvavid Vairochana, a primordial Buddha central to the Tibetan Buddhist tradition. The album is one of only two of its kind in existence to depict visually a secret esoteric practice. The presentation at the Rubin is the first time that these important paintings are exhibited in the United States. The 54 richly detailed paintings provide step-by-step guidance to visualization of the Buddha Sarvavid Vairochana and offer unique insight into the meditation and rituals of Tibetan Buddhism. These practices are normally not meant to be depicted and are usually restricted to oral transmission by a teacher to his initiated disciple. The album is displayed at the Rubin alongside an array of sculptures and paintings that provide an artistic, religious, and historical context for Buddhist practices related to Vairochana. On loan to the Rubin from the Museum aan de Stroom in Antwerp, Belgium, the album was first brought to the West in 1923 by a Christian missionary who acquired it from a Buddhist monastery in Jehol, Inner Mongolia. It is believed to have been commissioned by a Mongolian patron during the Qing Dynasty (1644-1911), whose rulers sponsored extensive artistic production and supported Tibetan Buddhist monasteries. Drawing together Tibetan Buddhist content with the aesthetic traditions of Qing-era Chinese art in Inner Mongolia, the album exemplifies the rich patterns of cross-cultural exchange that characterized the period and region. The All-Knowing Buddha will be accompanied by a publication."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/25/witness-at-a-crossroads-photographer-marc-riboud-in-asia-the-rubin-museum-of-art-october-16-2014-march-23-2015/", "text": "Witness at a Crossroads chronicles French photographer Marc Riboud's journeys across Asia during the mid-1950s and 60s, a period of great cultural and political transition in the region. More than one hundred arresting black-and-white photographs offer glimpses into everyday life in Turkey, Iran, Afghanistan, Pakistan, India, Nepal, China, and Japan, illuminating tensions between tradition and post-war modernity. From a camel market in Rajasthan to music hall dancers in Tokyo to an extraordinary meeting between the Dalai Lama, Zhou Enlai, Indira Gandhi, and Jawaharlal Nehru, Riboud's photographs capture moments of humanity, humor, and intimacy. Also on display will be correspondence between Riboud and his mentor Henri Cartier-Bresson, press cards, contact sheets, maps, and personal items such as the photographer's passport and camera."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/27/mehmet-ozet-dus-yolcusu-sanat-duragi-03-16-ocak-2015/", "text": "Gazi Üniversitesi Resim Bölümünde lisans eğitimini tamamlamış olan Prof. Mehmet Özet uzun yıllardır sanat çalışmalarına devam etmekte bir yandan da üniversitede öğretim üyeliği yapmaktadır. Sanat eğitimciliği yönüyle de binlerce öğrenciye resim dersleri vermiş olan sanatçı topluma birçok yeni sanatçı da kazandırmıştır. Onlarca kişisel ve yüzlerce karma sergiye katılmış olan sanatçı, Bir düşünceyi, bir coşkuyu, bir hüznü, bir özlemi üretir yapıtlarım dediği yapıtlarının arasından son dönem işleriyle Düş Yolcusu Sanat Durağında 03 16 Ocak 2015 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü ve İngilizce Bölümünden mezun oldu. Kendi branşında mastır bursu kazanarak A. B. D ye gitti. The Universiti of Nebraska-Academy of Fine Art'ta mastırını Educater-Painter Prof. Norman LUNDİN ile beraber çalışarak tamamladı. Misafir öğrenci olarak önce George Town university of Washington D. C. Sonra da University of Washington State-Fine Arts Faculty-Seattle daEducatur-Painter Prof. Spencer MOSLEY'le beraber çalışmalarına devam etti. The National Art Museum, The Modern Art Museum of Newyork gibi ünlü sanat müzelerinde incelemelerde bulundu. Paris, Londra, Venedik, Almanya, Belçika, Hollanda, Milano, Bürüksel'deki müze ve sanat galerilerinde araştırma yaptı. 1977'de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Resim Ana Sanat Dalı'nda göreve başladı. 1982 de Devlet Linans Sınavı'nı kazandı. 1984 Yrd. Doçent, 1986 yılında 2547 sayılı kanunla Doçent, 1994 yılın Profesör oldu. Beş adet ödül aldı. 40'ın üzerinde kişisel sergi, 150'nin üzerinde karma sergiye katıldı. Eserleri A. B. D., İngiltere, Fransa, Avusturya, Kore ve Hollanda'da çeşitli koleksiyonlarda bulunmaktadır. Sanatçının yurtiçinde değişik koleksiyonlarda ve kişilerde bir çok eseri bulunmaktadır. Sanatçı Marmara Üniversitesi'den emekli olduktan sonra Arel Üniversitesi'de Öğretim üyeliğine devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/27/muze-koleksiyonculugunda-sinirli-imkanlar-sinirsiz-isbirlikleri-simon-groom-20-ocak-2015-sali-19-00/", "text": "1960 yılında kurulan Scottish National Gallery of Modern Art, Scottish National Gallery ve Scottish National Portrait Gallery ile birlikte National Galleries of Scotland'ı oluşturan üç müzenin en yenisi. Edinburgh şehrinin en dikkat çekici parklarından birinde yer alan iki 19. yüzyıl yapısı ve etkileyici bir heykel parkını kapsayan müze, İskoçya'nın en önemli İskoç ve uluslararası modern ve güncel sanat koleksiyonu ile dünyanın en kapsamlı Dada ve Sürrealizm koleksiyonlarından birine ev sahipliği yapıyor. Scottish National Gallery of Modern Art Direktörü Simon Groom, kriz döneminde sanat müzelerinin koleksiyonlarını geliştirmelerinin önündeki engel ve fırsatları değerlendirecek. Groom, kalıcı koleksiyon sergileriylesüreli sergi programını zenginleştiren ve müze koleksiyonunun yaratıcı kullanımlarına olanak veren işbirliği projelerini sunacak. Projeler arasında Tate ile birlikte yürütülen, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarını içeren koleksiyon projesi ARTIST ROOMS ; müzenin koleksiyonuyla, ünlü koleksiyoner Dimitris Daskalopoulos'un yapıtlarını biraraya getirenFrom Death to Death and Other Small Tales sergisi ile İskoçya'da güncel sanatın son 25 yılına bakan büyük ölçekli ulusal program GENERATION yer alıyor. Founded in 1960, the Scottish National Gallery of Modern Art is the youngest of three galleries that, with the Scottish National Gallery and the Scottish National Portrait Gallery, make up the National Galleries of Scotland. Housed in two 19th century buildings in beautiful parkland in Edinburgh, the Gallery of Modern Art has the finest collection of Scottish and international art from 1890 to the present day in Scotland, an impressive sculpture park and one of the world's great collections of Dada and Surrealism. Simon Groom, the Director of the Scottish National Gallery of Modern Art, will discuss the challenges and opportunities ahead of art museums to develop their collection in times of crisis. He will present successful partnership the museum has forged to enable a rich programme of displays and exhibitions that makes innovative use of its collections. These include ARTIST ROOMS, held jointly with the Tate on behalf of the nation, an inspirational collection of modern and contemporary art by some of the most significant artists of the twentieth century; From Death to Death and Other Small Tales, an exhibition that combined works from the gallery's collection and that of the collector, Dimitris Daskalopoulos; as well as GENERATION, a hugely ambitious nationwide programme of exhibitions in 2014 looking at 25 years of contemporary art in Scotland."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/27/soyut-haritalar-genco-gulan-piramid-sanat-15-ocak-22-subat-2015/", "text": "Biz onları mutlak kabul etsek de aslında izafidirler. Göller kurur, şehirler büyür, kıyılar doldurulur, sel basar ve en önemlisi kıtalar hareket eder. |Genco Gülan'ın, Soyut Haritalar isimli sergisinde, üzerlerinde coğrafi koordinatlar yazan büyük boyuttaki soyut resimleri ilk kez izleyici ile buluşuyor. Dikkatle seçilmiş GPS koordinatları soyut lekeleri destekleyerek hayal gücünüzü bir devri aleme çağırıyor. Piri Reis'ten Borges'a kadar farklı referanslar taşıyan bu seri, bizleri adeta resimli bir atlasın içine davet ediyor. Gülan'ın sergiye ismini veren yeni serisinin haricinde, fotoğraf, heykel ve yeni-medya örnekleri içeren diğer çalışmaları da sergide yer alacak. Kavramsal çağdaş sanat ve yeni medya alanlarında çalışan bir sanatçı ve teorisyen olan Gülan, 2011 yılında Avrupa Sanat Ödülü finalisti seçilmiş, 2015 yılı Ege Art Ustaya Saygı ödülüne layık görülmüştü. 'Soyut Haritalar' 22 Şubat 2015 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/27/zamana-direnen-hisler-ezgi-comert-galerimiz-06-ocak-2015-26-ocak-2015/", "text": "Genç sanatçı Ezgi Cömert'in ikinci kişisel sergisi doğadan uzaklaşan ve doğanın yok oluşuna seyirci kalan biz metropol yaşayanlarına farklı ve masum duygular yaşatacak. 'Zamana Direnen Hisler' 6 Ocak 2015-26 Ocak 2015 tarihleri arasında Galeri/Miz'de sanat severlerle buluşacak. Doğaya ve doğada yok olan bitki ve hayvanların yaşama çabasını bilinç altını sorgulayarak ve bunu tamamen boya ve organik malzemeler kullanarak güçlü desen algısıyla hiç bir dijital baskı aracına ihtiyaç duymadan yaratım ve üretimde bulunması ayrıca serginin başka bir güçlü yanını oluşturmaktadır. Sanatçının iç güdüsel ve bilinç altını sorgulayarak hiç bir ön tasarım ve kurgusal yaratımda bulunmaması da eserlerde farklı yaklaşımların yanında kendine has tekrara düşmeyen özgün nadir eserler ortaya cıkmasına sebep olmuştur. 6 Ocak'ta başlayacak olan Ezgi Cömert'in Zamana Direnen Hisler adlı kişisel sergisi 26 Ocak tarihine kadar Galeri/Miz'de görülebilir. Ezgi Cömert: 1991 yılında Trabzon'da doğan Ezgi Cömert, Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde eğitimine devam etti. Çocuk yaşta başladığı resim çalışmalarına ara vermeksizin, duyarlığını ve teknik becerisini sürekli geliştirerek ürettiği işlerini 2012'de sergiledi. Resimlerinde bir çok farklı malzeme ve disiplin deneyen Ezgi Cömert, malzeme olarak akrilik üzerinde yoğunlaşıyor. Yeni seri işleri, doğanın sessiz içtenliğini yorumladığı yapıtlardan oluşuyor. Teşvikiye Galeri/Miz'de ikinci kişisel sergisini izleyicilerine sunan Ezgi Cömert, 2009 yılında ilgilenmeye başladığı fotoğraf sanatı ile de kent ve metropollerde yaşayan çocukların yaşamlarını ve ölüdoğa kompozisyonlarını yapıtlarına aktarmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/30/gunahlarsins-nesren-jake-galeri-g-art-07-ocak-28-subat-2015/", "text": "Amacı, var olan toplumsal düzen i ve verdiği hasarları insanlara anlatabilmek olan, işlerinin tarzını pop-propaganda olarak tanımlayabildiğimiz Nesren Jake eleştirel zekası ile dikkat çekiyor. Ürettikleri bir taraftan güncel olanla hesaplaşırken, diğer bir taraftan da daha derin katmanlarla zamana yayılan eleştirel anlamlar barındırıyor. Siyasal ve ekonomik düzenlerin propagandalarını, kullandığı ironik sembolleri aracılığıyla dezenformasyona uğratıyor. Yani kullandığı popular kültür imajlarının verdiği bilinçaltımıza yerleşen toplumsal mesajları, kendine has yöntemleriyle tekrar sorgulamamıza yardımcı oluyor. Bu sergide üzerine oldukça düşünmemiz gereken Günah kelimesi, genellikle dini bağlamda Tanrı'nın arzu ve emirlerine uygunsuz her şeyi tanımlamak için kullanılır. Tanrı'nın açıkladığı standartlara ve emirlere karşı yapılan bilinçli ihmalkarlık veya inkar olarak da açıklanabilir. Birçok farklı inanç ve felsefede, dini nitelik taşısın taşımasın, günah kavramı mevcuttur. Günah sözlükte; isyan, karşı gelme, suç, kabahat manalarına gelir. Peki bu karşı gelme sadece Tanrı'ya karşı mıdır, yoksa insanlar da birbirlerine karşı günah işlemekte midir? Önemli olan inanç mı, yoksa kime veya neye karşı sorumlu olmanın bilinci midir? İşte bu noktada Nesren Jake günahların kime ve neye göre olduğunu sorguluyor ve kadim bilgelik zincirinin halkalarını birer birer aralıyor. 1984 doğumlu sanatçı, 2010 yılında aktif olarak sanatsal tasarılarını ve düşüncelerini hayata geçirmeye başladı. Genelde bir seriyi tamamlamak ya da tek bir iş çıkartmak yerine karışık düzende farklı formatlarda ve konularda işler yapmayı tercih eden sanatçı, böylece belli bir noktaya odaklanmaktan kaçınarak, çoğunluğun benimsediği bakış açılarına eleştirel olarak bakıyor. Anlatım dili bazen ağır, bazen de hafif bir şekilde eleştiri-alay çerçevesinde kurgulanıyor. SINS /GÜNAHLAR sergisi 7 Ocak -28 Şubat 2015 tarihleri arasında G-art Beyoğlu'nda 11:00 -19:00 saatleri arasında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2014/12/30/utopian-worlds-mail-art-exhibitions-2015-free-oakland-art-gallery-01-january-01-february-2015/", "text": "Utopian Worlds Mail Art Exhibitions 2015,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/2014-yili-cemal-sureya-siir-odulleri-aciklandi/", "text": "Cemal Süreya Şiir Ödülü Seçici Kurulda oluşan istifa ve çekinceler nedeniyle YILIN İZ BIRAKAN ŞİİR KİTAPLARI (4 KİTAP) ve YILIN ŞİİR KİTABI ( 1 KİTAP) belirlenememiştir. Ancak kimi yayınevi ve kurumların, bu 10 kitap içinden seçeceği bir kitaba özel ödül verme seçeneği hakkı açık bırakılmıştır. 2014 Yılı Cemal Süreya Şiir Ödülleri Açıklandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/art-ankara-cagdas-sanat-fuari-ato-congresium-11-mart-15-mart-2015/", "text": "Art Ankara /Çağdaş Sanat Fuarı, Başkentte uluslararası düzeyde; sanat galerileri, müzeler, sanatsal eğitim veren kurum ve kuruluşlar, sanatçılar ve sanata ilgi duyanları bir araya getirmeye hazırlanıyor. Art Ankara /Çağdaş Sanat Fuarı, galericilerin, koleksiyonerlerin ve sanata ilgi duyan tüm kesimlerin bir arada coşkulu bir paylaşım oluşturmasını sağlayacak ve Ankara'da sürekliliği sabırsızlıkla beklenen bir fuar olmayıhedefliyor. ATO Congresium Kongre ve Sergi Sarayı'nda 5000 m 'lik alanda yer alacak Art Ankara /Çağdaş Sanat Fuarı ile eşzamanlı olarak ayrı bir holde gerçekleştirilecek Design Ankara / Endüstriyel Tasarım Fuarı, ETMK işbirliği ile 11-15 Mart 2015 tarihlerinde 3000 m alanda ziyaret edilebilecek. İlki düzenlenecek olan ART ANKARA / Çağdaş Sanat Fuarı, Atis Fuarcılık A. Ş. tarafından; TÜSGAD ve BRHD işbirliği ile gerçekleştirilecek. Yönetim Kurulunu; Bilgin AYGÜL Mehmet Ali DOĞAN, Kürşad YILMAZ, Seçici Kurulu;Prof. Dr. Süleyman Saim TEKCAN, Prof. Dr. Zafer GENÇAYDIN, Prof. Dr. Hasan PEKMEZCİ, Prof. Dr. Bedri KARAYAĞMURLAR, Prof. Dr. Candan Dizdar TERWIEL, Prof. Dr. Kaya ÖZSEZGİN ve Hakan ESMER, Danışma Kurulunu ise, Celal BİNZET, Dr. Dilek Karaaziz ŞENER, Erhan PEKER, Füsun KAVALCI, Kadri ATABAŞ, Mehmet DOMAÇ, Muharrem SARIKAYA, Murat ÇELİK, Sarp EVLİYAGİL, Şükrü KÜÇÜKŞAHİN, Tamer LEVENT, Tuğrul VELİDEDEOĞLU, Prof. Dr. Victor TVIRCUN oluşturacak. Türkiye'nin yanı sıra, 10'u aşkın ülkenin sanat galerileri Türkiye'de buluşacak; yüzlerce sanatçının çalışmaları bir arada sergilenecek. Fuar; Resim, Heykel, Seramik, Grafik, Fotoğraf, Baskı, Dijital Art, Yeni Sanat Akımları, Sanatsal Yayınlar, Sanatsal Malzemeler, Sanatsal Eğitim ve Koleksiyonlardan oluşacak. Fuarda, galeri sergileri dışında sanatsal aktiviteler ve özel projeler, söyleşiler, paneller, film gösterimleri, dinletiler, performanslar, sosyal sorumluluk projeleri gibi dinamik bir programla sanatseverlerle buluşacak. Bu fuar, TAV Ana sponsorluğunda, ASO, BSEC, İNTES desteğiyle gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/dalgalar-blog-art-space-15-ocak-28-subat-2015/", "text": "Ses dalgaları... Işık dalgaları... Beyin dalgaları... Finansal dalgalanmalar.. Depremler... Hortumlar... Direniş dalgaları... Gündelik gelgitlerimiz... Tüm bunlar gündelik yaşamın olasılıklarını, salınımlarını, rahatsızlıklarını, ritimlerini, titreşimlerini ve hareketlerini oluşturuyor. Bilim, sanat ve teknoloji kesişmelerinden yola çıkan Dalgalar çeşitli dalga formlarının yarattığı etkileşimlerle güncel toplumsal dönüşümün nasıl gerçekleştiğini araştırıyor ve tartışmaya açıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/hakan-erol-bir-gun-tek-basina/", "text": "Türkiye'de roman yazarı dendiği zaman aklımıza ilk gelen isimlerden biridir Vedat Türkali. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Barış Derneği yöneticilik ve üyeliklerinde bulundu. Aydınlar Dilekçesi ve Barış Derneği davalarından da yargılandı. Bir Gün Tek Başına romanı ise başyapıtlarındandır Vedat Türkali'nin. Vedat Türkali'nin bu romanı, edebi bakımdan tartışmasız bir yere sahiptir. Muazzam bir anlatım, üslup ve tasvirlerin yanı sıra kitabın akıcılığı ve karakterlere yansıtılan rol ler romanı, diğer romanlardan ayıran en büyük özelliklerdendir. Türkiye'de sistem ve ana akım medya Elif Şafak ve Orhan Pamuk gibi yazarları piyasaya sürse de, onları pohpohlasa da gerçek bir okuyucu; neyi okuyup, okumayacağını çok iyi ayırt edebiliyor. Vedat Türkali böyle bir zemine oturuyor işte. Orhan Pamuk'u okuduktan sonra, Bir Gün Tek Başına'yı eline alan bir kitapsever, aradaki kocaman farkı görebiliyor. Kitap, 700 küsur sayfadan oluşsa da; olay örgüsü heyecan ve sürekliliği içinde barındırdığından tek solukta okunabiliyor. 27 Mayıs 1960 askeri darbesinden önceki dönemi konu alıyor. Kitap ise Kenan karakteriyle zirve noktasına ulaşıyor. Kitapçılıkla uğraşan Kenan, tesadüf eseri bir meyhanede tanıştığı, öğrenci hareketinin içinde aktif olan Günsel'le, bambaşka bir hayata gözlerini açar. Bundan sonra eşi Nermin'le her fırsatta kavga eden, günden güne eşinden ve kızı Zeynep'ten soğuyan ve aynı zamanda Nermin'e acıyan bir karaktere bürünür Kenan... Her defasında Günsel'i kollarında ve yüreğinin derinliklerinde hissetmek ister. Bunun için eşinden boşanmayı, Günsel'in eski- erkek arkadaşı olan Sermet'le yüzleşmeyi ve üç kağıtçı Rasim'den korkmamayı göze alır. Günsel'de devrimi, aşkı ve direnişi bulur... Kendisini kanıtlaması için yeni bir fırsattır bu aynı zamanda. Günsel bir eylem sırasında polislerce dövülerek gözaltına alınırken, Kenan korkusundan dolayı kımıldayamamıştır ve sadece izlemekle yetinmiştir, sevdiğine kalkan eli. Günsel eylemden eyleme katılan bir karakter olurken, Kenan, sevdiğini izleyen konumuna düşmüştür. Kenan'ın bu korkaklığı ve geçmişindeki çabuk çözülme gittikçe ondan şüphe duyulmasına ve polis olduğunun ya da devrime ihanet içinde olduğunun düşünülmesine yol açar. Ve Kenan Bir Gün Tek Başına kalır. Günsel, Kenan'ın polis olmadığını öğrendiğinde ise artık çok geçtir. Not.1: Vedat Türkali'nin bu romanı, Orhan Kemal Roman Ödülü'nü almıştır. Not.2: Kitabın tek eleştiri konusu ise şüphesiz Vedat Türkali'nin Anti-Stalinist oluşudur. Ve bunu kitapta yer yer, karakterler üzerinden dışa vurmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/ozgen-yildirim-orta-dogu-cagdas-sanatinda-arkeolojik-bir-yolculuk-akram-zaatari-sergisi/", "text": "İnsanlık tarihinde geriye, en geriye doğru yapılan her bir yolculuk elbette, yaşadığımız coğrafyaların, toplumların, kültürlerin dahası insanlığın varoluşuna bir açıklama getirmek, onu zaman perspektifinde konumlandırmak ve anlamak için yapılan paha biçilmez bir girişimdir. Arkeolojinin ideoloji ile olan ilişkisi ise tam da tarihsel belleğin oluşturulması sürecinde devreye girmektedir. Tarihsel bellek, ideoloji ile beslenerek gelişmekte ve birikimli olarak ilerlemektedir. Peki sanat bu sürece nasıl dahil olmaktadır? Sanat elbette arkeoloji ile tarih arasındaki estetik dengenin adıdır aynı zamanda. Keşfedilen her bir obje/şey, biricikliği ya da tarihsel değeri anlamında sanatsal bir üründür dolayısıyla insanlığın yapıp ettiklerinin estetik bir temsilidir. Bu ilişkisel bağlantıların kendisi ve yorumu ise ideolojinin ta kendisidir. İdeoloji, kavramlar aracılığıyla nesnenin ya da temsilin zihinde anlam ve yorumunun oluşmasını sağlayan ve ona hizmet edendir. Arkeolojiyi estetik temsilin irdelenmesinde ve ideolojiyi yapıtın yorumlanma sürecine odaklayarak izleyicinin zihninde nasıl bir tasavvurun oluştuğunun peşine düşmek... Lübnanlı sanatçı Akram Zaatari, tam da bu noktada, sanat yapıtlarının arke'sine giden yolculuğa konumlar izleyiciyi. Sanatçı, doğduğu ve yetiştiği coğrafyanın, toplumun ve kültürün insan zihnini ve insana dair olan her ne varsa onu, nasıl şekillendirdiğini metinsel olarak değil de yapıt üzerinden aktarır. Lübnan'ın gözde şehri Beyrut'un savaş sonrası harabeleşmesi, dahası bombalanmış, yıkılmış, mermi izleriyle bezenmiş izbe binaları, bu binaların çocuklar için oyun parkına dönüşmesi, tüm bu yıkımların akabinde yeniden yapılandırılmaya çalışılan bir kent, yükselen yeni ve devasal binalar dolayısıyla umut vaat eden modern zamanlar Zaatari tarafından sanat aracılığıyla yapılan arkeolojik irdelemenin genel hatlarını oluşturur. Salt Beyoğlu'nda, Akram Zaatari Sergisi, sanatçının var olduğu coğrafyanın ve şekillendirdiği insanın günlük, sıradan, yeri geldiğinde karmaşık bir o kadar da girift oluşunu vurgular. Fotoğraf, İnsanlar ve Modern Zamanlar Üzerine (2010) isimli video çalışmasında sanatçı, fotoğraflar üzerinden ilerler. Fotoğrafların elde edilmesinden ne olabileceklerine dair yorumları da ekleyen Zaatari, videoyu iki ekrana bölümleyerek, aynı zamanda durağan fotoğraf algısını medya araçları sayesinde dinamik bir öyküye çevirir. Görüntüyü aktaran televizyon, ona bağlı bir kamera, kamera kasetleri, diğer tarafta bir laboratuvar ortamında gibi fotoğraf albümünü çeviren bir figür ve albümün yakın plan detay görüntüleri oldukça komplike, oldukça etkili bir çalışmayı ortaya koyar. Her bir fotoğrafın hikayesi, diğer fotoğrafların hikayesiyle birleşmekte adeta ortaya insana dair bir tarih yazını ortaya çıkmaktadır. Yine Dipnot (2014) sanatçının 28 Gece ve Bir Şiir isimli filminin son sahnesinden meydana gelir. Stüdyo Şehrazat'ın mekan olarak kullanıldığı videoda Zaatari, teknolojilerin gelişmesiyle fotoğraf ve baskının, dijital ortama, oradan bilgisayar ve cep telefonlarına doğru hızlı bir şekilde nasıl evrimleştiğini çoklu medya enstellasyonu olarak yeniden konstrüksiyona uğratır. Sanatçı bir nevi teknolojinin sanatla olan bağının evrim sürecine bellek kaydını dipnot olarak düşmüş olur. Beyrut Parçalı Görüntüler (2014) isimli video çalışmasında Zaatari, savaş sonrasının modernleşme sürecinin, insan üzerindeki parçalı ve bulanık etkisinin altını çizer. Onun parçalı görüntüleri, insanların ulaşabildiği cep telefonları ve bu telefonların kayıt altına aldığı fotoğraflar ile insan bedeninin bir dil olarak algılandığı bir kentin deşifresini oluşturur. Kentin bu denli yoğun belirleyiciliğinden insanı odağına alan sanatçı, Bir Başka Çerçeve (1998-2013) isimli video enstellasyonunda, insanın beden dili üzerinden duruşlarını ve hareketlerini kayıt altına alır. Kadın, erkek ve çocuk figürlerinin kameranın karşısında sabit bir pozda durmaya çalıştıkları görülürken Zaatari'nin özellikle üzerinde durduğu cinsiyet olgusu burada alt metni oluşturmaktadır. Çıplaklık, örtü vb. erotik çağrışımlar beden dili ile sergilenen performanslar ile izleyiciye doğrudan aktarılır. Sanatçının var olduğu ve yaşadığı coğrafya düşünüldüğünde, cinsiyet ve cinsellik olgularını irdelemesindeki cesareti Sana Deli Oluyorum (1997) isimli belgeseliyle başlamıştır. İki erkek arasında çıplaklık olgusu üzerinden beden dillerini kullanarak yaşamaya çalıştıkları aşkın, gücü temsil eden tercih edilme ve karşıtı, edilmeme üzerinden sorgulandığı bu video, Bir Başka Çerçevenin çıkış noktasını oluşturmuştur. Zaatari'nin kişiler arası ve toplumsal perspektifte işlediği cinsiyet teması, kişiler üzerinden toplumsal cinsiyet rolleri bakımından da mercek altına alınır. Toplumun kadına ve erkeğe yüklediği roller, sanatçı tarafından olduğu gibi, olması beklenen roller altında verilmiş olan fotoğraflar üzerinden yeniden gündeme alınır. Vücut Geliştirici 5 ve 6 (1948-2011), hasarlı negatiften basılmış, Hahem el Madani fotoğraflarından oluşan büyük boy baskılar ile Bayan Baqari'nin Çizili Portresi (1957-2012) isimli iki portre, cinsiyet ve rollerin genel algısına hitap eder. Bayan Baqari'nin portresine atılan çizikler ise protest bir nitelik taşımaktadır. Sanatçının, fotoğraf ve kameraları bir araç olarak kullandığı yapıtlarında Stüdyo Şehrazat Giriş (2006) isimli çalışması, yapıtların mekan kavramıyla olan genel algısının kendisinin, bir yapıta dönüştüğü bir çalışma olarak karşımıza çıkarken, serginin genelinde kendisinin bir fotoğraf sanatçısı gibi konumlandığı çalışmalardan hareketle Bir Fotoğrafçının Portresi (2013) isimli video enstellasyonu, estetik unsurları taşıyan etkili bir çalışmadır. Akram Zaatari, Orta Doğu'nun geleneksel referanslarını oldukça cüretkar temalarla ele almış, teknolojinin eski ile yeni arasındaki gelişimini video ve enstellasyonlarında estetik bir temsil olarak kullanmış dahası fotoğraflar üzerinden mekan ve zaman olgularını yeniden konstrüksiyona tabi tutarak geniş bir perspektif sunmuştur. Tüm bu sanatsal çalışmaları arkeolojinin titizliğiyle gerçekleştirirken ideolojik yorumlamalara da yeni bir alan açmıştır. Dolayısıyla Orta Doğu çağdaş sanatını Beyrut üzerinden Batı'ya ve tüm dünyaya açmayı başarmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/serkan-azeri-adnan-coker-estetiginde-minimal-denge/", "text": "Soyut resim, oluşumu bakımından bütünüyle zihinsel bir olaydır. Nesnel olmayan salt biçimler dünyasıdır. Doğayla bağlantılarını tamamen koparmış salt soyuta ulaşma yolunda, kübistlerden arta kalmış hacimselliği tamamen yok edip adeta natüralizmi silindir gibi ezip geçen Beyaz Üzerine Siyah Karesiyle Süprematizm'in manifestosunu veren Kasimir Malevich'le birlikte, tuval üzerine konumlandırdığı, saf renklerle oluşturduğu kare ve dikdörtgenlerini dikey ve yatay çizgiler içerisinde asimetrik olarak düzenleyen Piet Mondrian, sanat anlayışlarını ifade ederlerken, ürettikleri biçimlere realitenin ötesinde anlamlar yükleyerek felsefi temellere dayandırmak istiyorlardı. Malevich ve Mondrian'ın resimlerindeki geometrik öğelerin arkasındaki beyaz fonun yarattığı boşluk hissinden etkilenen minimalistler, resim yüzeyinin dışına çıkarak gerçek mekan içerisinde veya daha farklı bir ifadeyle gerçek espasın içinde olarak daha çok endüstriyel malzemelerden faydalanıp algılanabilecek en basit şekillerde sanat üretimine girişmişlerdi. Adnan Çoker resmi görünüşte biçimsel olarak geometrik soyut ve minimalist bir sentez olarak algılansa da içeriği itibariyle yaşadığı kentin mimari dokusundan beslenen, simetriyi mimari öğeler üzerinden yola çıkarak yakalayan bir sanatçı tavrını da ortaya koymaktadır. Bir İstanbul sevdalısıdır sanatçı. Adım adım dolaşır yeditepeli uygarlıklar başkentinin sokaklarını. Bizans ve Osmanlı dönemlerine tarihlenen yapıları titiz bir araştırmacı bilinciyle inceler. Ayasofya ve Süleymaniye'de benzer olarak merkezi kubbenin ağırlığının doğudan ve batıdan iki yarım kubbeyle desteklenip, alt yapıya geçişte eksedraların kullanıldığı örtü sisteminin kuş bakışı görüntüsünü minimalize ederek kendi estetiğinde bir imge olarak kullanır. Klasik dönem Osmanlı camilerindeki dikdörtgen pencereler ile üzerindeki yarım daire biçimindeki alınlıklar, kubbelerin ağırlıklarını büyük payelere aktaran pandantifler de yapıtlarında yer bulur. Sanatçı için İstanbul'un kültürel değerleri kadar doğal güzellikleri de alıp dönüştürebileceği görüntüler yaratır. Tarihi yarımada üzerinden ağır ağır batan güneşi ve çevrede yarattığı ışık farklılaşmalarını da zihnine kaydederek hayranlıkla seyreder. Adnan Çoker resimlerinde, geometrik minimalist biçimleri bir araya getirirken daima simetri ve dengeye bağlı kalmıştır. Bu iki kavram, onun resimlerinin vazgeçilmezidir. Mor, pembe veya eflatun biçimlerini siyah bir arka fon üzerinde konumlandırırken, siyah fon, belirli aralıklarla yan yana yerleştirilen, yapay ışıkla belirli noktalardan aydınlatılmış biçimlerdeki ışık vurgusunun kavranmasının yanı sıra, sonsuz bir boşluk hissini de uyandırır. Minimalize edilmiş iki simetrik mimari öğe veya bir mimari öğeyi oluşturan elemanlar düzenleri ve konumları bakımından belirgin bir espas şekillenişini de gözler önüne serer. Simetrik ve dikey olarak konumlanmış iki geometrik biçimi incelediğimizde köşelerden derinliğe doğru çekilen ve sanki bir noktada birleşiyormuş izlenimi veren, ahenkle belirli bölümleri aydınlatılmış çizgilerde fark ediyoruz bazı resimlerinde. Çizgisel perspektif ile birlikte üçüncü boyutu ve resim unsurlarının muazzam geometrisini de ortaya koymaktadır bu oluşum. Derinliğin çizgisel olarak yansıtılmadığı resimlerinde ise, yine geometrik yerleşim, doğal olarak merkezdeki derinlik noktasıyla görsel olarak bağlantıyı kurduruyor. Son dönem işlerinde sıkça uyguladığı, çoklu kombinasyonlar da yıllardır ürettiği biçimlerin dinamik bir görüntüde bütünsel olarak izlenmesi açısından özgün örnekler olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek akademideki uzun yıllar eğitimcilik döneminde geleneksel kalıpların dışına çıkan yenilikçi yapısı, gerekse soyut resmimizde, bitmek tükenmek bilmeyen yaratıcı enerjisi ile bir ekol haline gelen Adnan Çoker, aynı zamanda sanatını hayatıyla bütünleştiren entelektüel kişiliğiyle de Çağdaş Türk Resmi'nin geleceğine yön verecek genç sanatçılarımıza canlı bir örnek olmaya devam etmektedir. Not : Bu metin rh+ artmagazine'de 2010 yılında yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/03/umut-yalim-bir-alev-alatli-sendromu/", "text": "Bir deyim vardır Mezarlıklar, kendilerinin vazgeçilemez olduklarını sananlarla doludur diye. Bu, aydın için de geçerlidir. Batı dillerindeki karşılığına göre bizde mürekkep yalamış kesim toplumun öncüsü, aydınlatıcısı olarak görülmüştür. Bunun en büyük nedeni de, Sanayileşme ve bütün fikirsel devrimleri ıskaladığımızdan dolayı, yatay ya da dikey toplum inşası sürecinde bu inşaata altyapısı yetmeyen halk yerine, Sanayileşme ve fikirsel devrimlere yerinde tanıklık eden mürekkep yalamış kesimin ikame edilmesidir. Bütün modernleşme sürecimizdeki tepeden inmecilik geyiğinin de özü bu süreçtir. Ne yazık ki, o zamanda da bu zamanda da, elimizdeki insan malzemesi budur. Coğrafyamızdaki tahsil görmüş ve mürekkep yalamış kişinin kaderi bu öncü ve aydınlatıcı görevdir. Kimi toplumcu olup bu göreve soyunur kimi de bireyci olup kendi işine bakar. Bu benimsememe, kişinin hakkıdır da ancak hakkı olmayan şey; halka ve buna koşut olarak da iktidara yaranmaya çalışmaktır. Yaranmaya çalışmak, yancılığı doğurur. Bunun en büyük kaynağı da özgüven eksiliği ve yine buna koşut olarak özseverlik patlamasıdır. Bu genelde, narsistik kişilik bozukluklarında görülür. Bunun da kökeni: Değersizlik Sendromu'dur. Bireyci de olsa toplumcu da olsa bir aydını Çağının tanığı yapan en büyük özellik ahlaki niteliğidir. Akıl ve onu kullandığı mecra olan zeka zaten olmazsa olmazdır ancak onu diğerlerinden ayıran ahlaktır. Toplum ahlakı kaypak olduğundan aydının fikirsel sürecini ve bu süreçteki yalpalamalarını kendi ahlakı belirler. İnsan doğasının gereği olarak yalpalamalar doğaldır ancak aydın bu yalpalamaları bile kendi ahlaki çizgisinde yerine oturtur; toplumun ya da yönetenlerin değil. Toplu ahlaka uyan kişi ise bu toplu ahlakın müsebbibi olan iktidarın sesi haline gelir ya da başka bir deyişle Sahibinin Sesi olur. Gökkubbe altında hoş bir seda olmayı isteyen biri için Sahibinin Sesi olmak, demin sözettiğim kişilik bozukluklarının temelini ve devamını oluşturur. Devamını oluşturur çünkü bu sürecin sonu yoktur. İktidarlar değişir ancak aydınlar yaşadıkları sürece vardırlar. Yaşadıkları sürece de varlıklarını sürdürmek isterler. Buradaki temel sorun şu: Varlığını sürdürme kaygısı. Yaşamak, narsistik kişilik bozukluğundan muzdarip biri için ayrıntıdır. Onun en temel çıkmazı var olmaktır. Var olmak başkası tarafından onaylanma sürecidir ve bu, her gün olmalıdır. Tek bir gün bile atlansa, bu var olma süreci sekteye uğrar. Bu, narsistik kişişlik bozukluğu olan biri için ölümcüldür. Sekteye uğramalar ve kendi içinde sekmeler yaşamın doğal akışında olağandır çünkü hayat budur. Hayat insanı sevmez. Bizim hayatı sevmemiz gerekir. Sırf bu yüzden de, yaşam, var olma sürecini aksattığından dolayı, narsistik kişilik bozukluğu olan biri yaşamı sevmez. Özgüvensizliği de buradan gelir. Buna mukabil, yaşam yerine kendisini ikame eder. Bu da, o özseverlik patlamasının kaynağıdır. Ancak, bu özseverlik patlaması yaşamda ve bireylerde, yine doğal olarak, karşılığını bulamaz ve Değersizlik Sendromu'na yol açar. Değersizlik Sendromu'nun olağan sonucu da birine veya bir yapıya eklemlenmektir. Bu eklemlenme bağımsız olmadığından bir takma uzuvdan öteye gidemez. Yani, el görünümlü bir eldir; elin bizzat kendisi değildir. Ne kendi iradesiyle çatal tutabilir ne de bir çivi battığında tepki verir. Bir tepkiden çok sahibinin verdiği bir tepkimedir. Tıpkı, bir göz seğirmesi gibi. Sahibinin sıkıntı ve öfkesi onda yansır ve bir tepkime gibi sahibinin demek isteyip de diyemediklerini yineler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/04/seref-aksit-galeri-ziyaretleri-3-dogan-paksoy-ile-tesvikiye-sanat-galerisi-uzerine/", "text": "1984 yılında Şahin Paksoy ve Doğan Paksoy tarafından İstanbul Abdi İpekçi Caddesi'nde kurulan Teşvikiye Sanat Galerisi, Türkiye'nin en önemli galerilerinden biridir. Kuruluş aşamasından bu yana sergilemelerinde Türk resim tarihinden örneklerle klasik sanatçılara, yaşayan ustalara, genç ve yabancı sanatçılara yer vererek izleyicisine olabildiğince geniş bir seçki olanağı sunan Teşvikiye Sanat Galerisi, çalışmaların daha geniş alanlara yayılabilmesi ve sanatçıların daha kolay tanınması için yaptığı sergilerin yanı sıra çıkardığı yayın ve kataloglarla da sanatsal yapılanmayı destekleyen bir tavır sergilemeye devam etmektedir. KolajART okurları için Doğan Paksoy'la Teşvikiye Sanat Galerisi'nin ve Türkiye'deki sanat ortamının dününü ve bugününü konuştuk. Doğan Paksoy: Tabii ki bu serüven çok uzun hikaye ama kısaca özetlemem gerekirse ilk olarak Ağabeyim Şahin Paksoy'un 1977-79 yılları arasında Topağacı'ndaki mekanında başladık işe, o zaman galeri bile demiyorduk adına. Daha sonra Abdi İpekçi'deki yerimize geçtik. 1979-2009 tam otuz yıl orada kaldık. Şimdi altı yıldır da buradayız. Profesyonel galeri olarak 1984'ü milat alıyoruz, o zamandan beri Teşvikiye Sanat Galerisi olarak sergi düzenliyoruz. D. P. : Taviz vermek lafı biraz fazla bizim için, öyle olsaydık diğerleri gibi olurdu! Taviz verenler şu anda galericiliğin en zor zamanlarındalar. 1984'te bu sergiler dönemini başlatırken ağabeyimle ikimizde sanatçıydık, hem de dönemin bütün sanatçıları yakın arkadaşlarımızdı. Mevlüt Akyıldız, Mahir Güven, Rafet Ekiz, Resul Aytemur, Orhan Deliorman, Nedret Sekban, Yavuz Tanyeli, Aydın Ayan, Hüsnü Koldaş, Şenol Yorozlu, Kasım Koçak, Aydın Ayan, Fuat Acaroğlu, Argun Okumuşoğlu, İsmet Doğan, Kemal Önsoy gibi dönemin ekol sanatçılarının neredeyse hepsi yakın arkadaşımızdı. Şanslı bir dönemdeydik yani. O dönem Şeker Ahmet Paşa, Osman Hamdi, Hoca Ali Rıza, Şevket Dağ, Namık İsmail, İbrahim Çallı, Avni Lifij, Nazmi Ziya gibi klasikleşmiş sanatçılarımızdan oluşan sergiler yaparken bu bahsettiğim dönem sanatçılarına da sergi yaptık. Klasik sanatçıların sergileri 1985-86 yıllarında çok fazla ilgi gördü, inanılmazdı! Tabii ki o dönem sanat piyasası bugüne göre kat kat iyiydi. Satış ve sanata olan ilgi de yüksekti. Biz ağabeyimle tabii ki sanattan kazandığımızı yine sanata yatırdık. Ağabeyime, üst katı da kiralayalım oraya biz geçelim, çağdaş sergileri orada yapalım dedim. Kirası çok da pahalıydı ama bir şekilde üstesinden geldik. O dönemde Mehmet Güleryüz sergisi yaptık, çok beğenildi, çok ilgi gördü, belki de o güne kadar yaptığı en iyi sergiydi. Ardından AKM'de 25. Yıl retrospektif sergisi yaptı ve büyük bir marka haline geldi. Biz de Mehmet Güleryüz sergisinden sonra Mevlüt Akyıldız, Mahir Güven vs. sergileri yaptık, onlar da çok beğenildi. 1986-90 yılları arasında yaptığımız sergilerin neredeyse hepsi satıyordu. Ağabeyim riske girmeyi sevmezdi bana göre ama ben riske girmeyi severdim. Hep öncü ve yenilikçi olmayı, örnek olmayı benimsedim. O dönemler ilk faks makinesini ben aldım, millet dalga geçiyordu kiminle fakslaşacaksın diye. D. P.: Sonraki dönemde comodore 64 müydü neydi, o bilgisayarlardan almıştım yine sordular ne yapacaksın bilgisayarı diye. Ee malum şimdi her evde ortalama 3-4 bilgisayar var. Önemli olan geleceği görebilmek, bunları öngörebilmektir. Teşvikiye ekolü diye de adlandırdığımız Argun Okumuşoğlu, Resul Aytemur, Şahin Paksoy, Mevlüt Akyıldız, Doğan Paksoy, Mahir Güven ve Rafet Ekiz'le birlikte Otantik Grup adı altında bir grup kurduk. Sözcümüz de rahmetli Sezer Tansuğ'du. Diğer yandan etkinliklerimiz ve ilişkilerimizle bizden sonra açılan galerilere de örnek olduk. D. P.: Dediğim gibi sanatçılara ön ayak olmak, onları desteklemek zaten ilk sorumluluğumuzdu. Bu zor piyasada bir adım ileri giderek galericileri de bir araya getirip sanat sorunsallarını masaya yatırmak, birlikte çözüm bulmak için 1994'te 12 arkadaşımı da yanıma alarak Sanat Galericileri Derneği'ni kurduk. Derneğin kurucu başkanlığını ben yürüttüm ve hala aynı yerdeyim. Resmi olarak 1998'de faaliyete geçtik. 1991'de Tepebaşı'ndaki TÜYAP'ta Hüsamettin Koçan Plastik Sanatlar Derneği olarak fuar girişimde bulundu. Son derece başarılı bir fuar oldu. Belki de bir devrin başlangıcını atmış olduk. Fuarcılığın geleceğini daha o gün görmüştüm. Sonraki yıllarda, Plastik Sanatlar Derneği sorumluluğu bize devretti Sanat Galericileri Derneği olarak biz devam ettik. TÜYAP Beylikdüzü'ne taşındığı zaman da biz galericiler olarak uzağa gitmek istemedik ve şimdiki Contemporary İstanbul'un sahibi Ali Güreli'yle birlikte Art İstanbul'u kurduk. Tabi Ali Güreli o güne kadar yalnızca kongreler, sempozyumlar düzenliyordu, fuarcılığı benden öğrendi desem yeridir. 4 yıl birlikte çalışıp işi öğrendikten sonra Contemporary İstanbul'u kurup ayrılmaya karar verdi. Ardından dDf'den Esra Ekmekçi, Arhan Kayar'la birlikte 2006 ve 2007'de Antrepo'larda Art İstanbul'a devam ettik. Rekor bir izleyici kitlesi, 80.000 kişi gezdi fuarı. İnanılmaz ilgi gördü. 2011'de yine dDf'le birlikte Art Beat'i yaptık. Art Bosphorus'un da ilkini ben yaptım. Şimdi ise Şişli'de çok güzel ve yeni bir mekanda Art İstanbul'u tekrar yapmak için çalışmalar yapıyoruz. Ş. A.: Diğer yandan yirmi yılı aşkın da dergicilik serüveniniz var, sanat dünyasında sizde ilkler bitmiyor. .. D. P.: 1991'deki TÜYAP'ta yaptığımız fuarda karar verdim ve o yılın Kasım ayında ''Türkiye'de Sanat'' dergisini çıkardım. Hürriyet'in Milliyet'in dergileri vardı ama onlar sponsorlu dergiydi, bağımsız dergi hiç yoktu. O güne kadar herkes saman kağıda dergi çıkartıyor, dergiyi ilk biz kuşe kağıda yaptık. Tam anlamıyla bağımsız ve yalnızca konusu görsel sanatlar olan tek sanat dergisiydi. Aradan dört sene geçti, kendime rakip çıkartayım dedim ve 1994'te Gençsanat dergisini çıkarttım. Biri iki ayda bir çıkıyordu, diğeri aylık, birbirine benzemeye başladı bunları birleştireyim dedim. Gençsanat olarak yirmi bir yıldır elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince devam ediyoruz. Bunu söylemek ne kadar doğru olur bilmiyorum ama sanat dünyamızda birçok konuda elimden geldiği kadar öncü oldum, elimi taşın altına koydum. İstanbul ve Ankara dışında da sanatla uğraşan, ilgilenen insanlar çok fazla, sanat gündemi, güncel haberler, eleştiriler onlara da ulaşsın istedim. İki yüz otuz dördüncü sayıya hazırlanıyoruz, Gençsanat dergisi hiçbir zaman kar etmedi. Bu önemli bir misyondur, işinizi iyi ve ilkeli yaparsanız en büyük kazanç odur. D. P.: Yeni Eğilimler sergisinin ilki 1977'lerde, şimdiki adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi salonlarında oldu. Klasik anlamda akademik eğitimin sorumluluklarına göğüs geremeyen, üstesinden gelemeyen veya kendini disipline edemeyen, saçları sakalları uzatıp, çeşitli giyim tarzları, alkol ve muhabbet ortamlarıyla şekilci yeni bir kuşak doğmuş oldu. Tabi amacım onları eleştirmek değil ama bunu yeni diye, yeniyi işte bu diye yutturmak hoş değil. Türkiye'de sanatın geleceğine zararları çok oldu ve maalesef bu haller güncel sanata kadar evrildi. Ali Şimşek'in de dediği gibi Güncel sanat denilen şeytan içimize girdi, her şey değişti, sanatı bitirdi. Boş olan bardağı boş şeylerle doldurmaya çalıştılar. Ş. A.: Bir illüzyonla boşu dolu gibi gösterdiler. D. P.: Bu anlamda dünya sanat vizyonuna, müzelere girmiş Türkiyeli bir sanatçı yok maalesef. D. P.: Metropolitan Müzesi'nde tanıdığım vardı, o dönemde ona sordum, iki tane baskı resmini hediye etmiş. Satın alınmamış yani dikkatini çekerim, Metropolitan'ın envanterine geçmemiş. Ş. A.: Evet bu bağlamda MOMA'da video artı olan bir sanatçımız daha var ama evet sonradan benim de öğrendiğim kadarıyla o da hediye edilmiş, örnek vermeye gerek duymuyorum o yüzden. D. P.: Ali Güreli'nin fuarcılık serüvenimizde yıllarca alttan alta planını gizleyip ben her şeyimi paylaştıktan, ona öğrettikten sonra ve Alicengiz gibi işi öğrendikten sonra ortaklığı bırakıp Contemporary İstanbul'u kurması, evet bu da mı gelecekti başıma dediğim olay oldu gerçekten! D. P.: Şu anda galericilik gerçekten çok zor durumda, bu güncel sanat denilen şeytanın, canavarın kontrolsüz bombardımanlarıyla herkes zarar gördü, şunu da söylemeliyim, kendilerini de bitirdiler! D. P.: Evet, ben dahi düşünmekteyim yarınımız ne olacak diye? Belki şu anda hala güçlü galerileri sahiplerinden biriyim ama nereye kadar sürer ki? Sorunların kökeninin birincisi güncel sanat şeytanı, ikincisi müzayedeler ve müzayedeciler ve son olarak da Ankara Müzesi'nden çalınan eserler, hepsi teker teker piyasayı manipüle ettiler. D. P.: Sanatçı bazen eserini birine hediye etmiş oluyor, bazen birinden ya da bir yerden kalmış oluyor. Müzayedede otuz bin liralık fiyatı olan bir eseri üç bin liraya satışa koyuyorlar, beş bin liraya da satılıyor, pek çok zaman. Olması gereken şey, galericilerin, müzayedecilerin denetlenmesi. Hatta antikacıların da denetlenmesi gerekir. En başta denetlenirlerse birçok şey düzelir. Son dönemlerde koleksiyonerler de galerici oldu maalesef, bankalar galericilik oynuyorlar, zengin çocukları canı sıkıldıkça galeri açıyor, kendilerine daha ucuz eser almak için dahi olabilir bu girişimleri. Birkaç sene takılıp kapatıyorlar. D. P.: Diğer yandan olması gerekenlerden, sanat algımızı iyiye çekecek şeyden bahsedecek olursak, müzelerin artması algıyı genişletiyor, malum İstanbul Modern Müzesi sanat dünyamıza/algımıza çok şey kattı. Şimdi Demet Sabancı ve eşi Cengiz Çetindoğan bir müze yapıyor, Koç Holding'e bağlı iki yeni müze daha geliyor, bunlar sevindirici haberler. Adana'da da biz, Adana Büyükşehir Belediyesi ile Adana Çağdaş Sanat Müzesi'ni açmak için hazırlıklar yapıyoruz. D. P.: Dediğim gibi müzelerin çoğalması lazım. Abartarak anlatıyorum ki herkes anlasın, aslında Topkapı Sarayı'ndan yedi sekiz tane müze çıkartırsın. Avrupa'da her şehirde çok fazla müze var, Bir bilet yirmi-otuz euro, turistler bir Topkapı Sarayı'na giriyorlar yirmi liraya bütün gün geziyorlar. D. P.: Sanatımızın en önemli sorunlarından biri devlet desteğinin olmaması. Diğer ülkelerde herhangi bir sergi etkinliğinde devlet, sanatçıların ve organizasyonun masraflarını karşılıyor. Türkiye'de bu hiç yok! Ayrıca tekrar söylüyorum, müzayede şirketlerinin organizasyonlara çeki düzen vermesi ve işlerini etik bir şekilde yapması gerekiyor. Sanatımızda eleştiri neredeyse yok, hep al gülüm ver gülüm. Ş. A.: Tabii olanların da değeri bilinmiyor, söyledikleri medya gücü olan birinin çıkarına ters düşüyorsa anında susturuluyor! D. P.: Diğer yandan birtakım küratörler kendilerini her şeyin belirleyicisi, mesihi ilan etmiş durumdalar ve kendilerini sanatçılardan üstün görüyorlar, manipülasyon yapıyorlar, sanat gündemini kendileri belirliyorlarmış gibi gösteriyorlar vs. Diğer yandan ilginçtir, sanat dergi ve gazeteleri hiçbir galeriye ya da sanatçıya tam sayfa haber ayırmazken müzayede şirketlerine tam sayfa ücretsiz haberler yapıyorlar. Bir nevi bedava ilan yapıyorlar yani. D. P.: Ücretli olanlar varsa da haberini satıyor o zaman. Bu daha büyük ahlaksızlık. Neyse son olarak şunu söylemek istiyorum; gelecek için yatırım yapmazsak, sanat geleceğimizin çok parlak olacağını düşünmüyorum. Devlet politikaları ve ekonomik koşullar zaten piyasayı zor duruma getirirken umalım ki artık sanat, ayrı tutulsun ve desteklensin. Başka türlü geleceğe dair olumlu bakmamız çok zor görünüyor. Ş. A.: Verdiğiniz değerli bilgiler, görüşleriniz ve paylaşımlarınız için çok teşekkür ediyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/05/pardon-kacinci-kat-merkur-galeri-10-ocak-07-subat-2015/", "text": "Sanatçılar: Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal, Küreselleşen dünya düzeni ve kent hayatının baskıcı dinamikleri karşısında sanat konjonktürü dahilinde ne türden önermeler yapılabilir? PARDON, KAÇINCI KAT?, kent ve doğa ilişkisi üzerinden sanat alanında dönüşümün olanaklarını sorgulayan genç küratörlerin yönelttiği meşru soruları irdeliyor. Sergi bu sorular ve onlara getirilebilecek yanıtların peşine düşüyor. Bu sergi kent ve doğa üzerine izleyiciye bir rapor sunma hevesinde değil. Serginin iki bölümünü mümkün olduğunca birbirinden koparmak; buna karşın diyalog alanlarını da korumak üzere tasarladık. Yaygın olarak işlenmiş kent-doğa ikiliğini iki genç küratör olarak aslında yapıtaşlarına ayırıp; küratörlük mekanı mı, eserleri mi, ilişkileri mi ön plana alarak bizi en çok heyecanlandıran şeyi ortaya koyar diye sorduk. Küreselleştirme biçimlerinin somut etkilerinin tam da gözünün içine bakan bir jenerasyondan post-modern ütopyaların, mega kentlerin, sanat ve izleyici arasında açılan mesafenin ve bu yersiz-yurtsuzluğun bizi sürüklediği ruh durumunu gayri-resmi bir çerçevede yalın bir soru olan, ama betonun ve yabancılaşmanın tınısını taşıyan Kaçıncı Kat? ile aktarmak istedik. Sanatçılar Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal ve Saliha Yılmaz'ın eserlerinin yer alacağı serginin açılışı 10 Ocak Cumartesi günü 15:00 19:00 saatleri arasında gerçekleşecek. Sergi 07.02.2015 tarihine kadar MERKUR'de görülebilir. Artists: Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal, What kind of propositions can be made against the globalisation of world order and the oppressive dynamics of city life within art conjuncture? PARDON, WHICH FLOOR? examines the rightful questions addressed by young curators on the possibilities of transformation within the field of art through the inter-relation between the city-scape and nature. The exhibition pursues these questions and possible responses that can be evoked. This exhibition is not intended to provide a report on city and nature for the audience. We designed the two parts of the exhibition as remote as possible, but also let them preserve their mutual spaces for dialogue. Breaking down the widely examined dichotomy of city vs. nature into its building blocks, we put forward the question whether curatorship reveals what is most striking by highlighting the physical space, the works or the inter-connections. Belonging to a generation staring into the physical impacts of different modes of globalisation, we chose the informal question Which floor? that carries the resonance of concrete and alienation in order to reflect on post-modern utopias, mega-cities, the widening gap between art and its audience and the psychological state this belonging has put us all into. The opening of the exhibition featuring the works by artists Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal and Saliha Yılmaz will take place on January 10th between 3 pm 7 pm. The exhibition can be visited at MERKUR until February 7, 2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/05/ters-kose-gobsmacked-galeri-ilayda-08-ocak-01-subat-2015/", "text": "Araba: Tekerlekli, motorlu veya motorsuz her türlü kara taşıtı. Çerçeve: Bir yere resim asılabilecek duruma getirmek için resimlere geçirilen kenarlık. Miki Fare: 1928'de Walt Disney tarafından yaratılmış ve seslendirilmiş sevimli karikatür karakteridir. Galeri İlayda 8 Ocak 1 Şubat 2015 tarihleri arasında senenin ilk sergisini gerçekleştiriyor. Küratörlüğünü Gülben Çapan'ın yaptığı Ters Köşe adlı sergi, farklı disiplinlerde ilerleyen, çağdaş sanatımızın önde gelen iki kuşak sanatçılarını biraraya getiriyor. Genco Gülan, Uğur Çakı, Dilan Bozyel ve Tuğberk Selçuk'un katılımıyla gerçekleşecek olan sergi, bilincimize kodlanmış imgeleri, alışık olduğumuzun çok dışında yorumlayarak, yıkıyor. Ters Köşe, çağdaş sanat izleyicisini şaşırtmaya, şaşırtırken de sorgulamaya davet ediyor. Dilan Bozyel, astronot serisiyle, uzay adamını İstanbul sokaklarına ışınlıyor; vapurda, metroda ve sahilde görüntülenen astronot, mekan kavramıyla ilgili algımızı yineliyor. Tuğberk Selçuk klasik altın varaklı çerçevelerin içine yerleştirilmesi beklenen resimler yerine heykellerle karşınızda. Uğur Çakı, araba serisiyle alışılmış araba imgesine, çağdaş bir yorumla altın bir dokunuş yapıyor. Genco Gülan ironinin hakim olduğu işleriyle politik ve sosyal olarak seyirciyi düşündürecek. Özellikle uluslararası boyutta her nesil tarafından mutluluk olarak kodlanmış bir figür olan Miki Fare'nin Sakat Miki yorumu izleyiciyi şüphesiz şaşırtmaya hazır. Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur. Car: a vehicle running on rails as a streetcar or railroad car. Frame: a border for enclosing a painting. Mickey Mouse: A funny cartoon character created by Walt Disney in 1928. Every word has a dictionary meaning and a personal meaning. The dictionary meaning gives us the general definition whereas the personal meaning gives us what that word refers to and reminds us in the persons own context. But you know what, none of this has a stable reality because both these definitions are constructed. That's where we come in. Gathered here today to overthrow all that has been constructed within this artshow. Gallery Ilayda is pleased to announce the first artshow of the new year that will take place between January 8th February 1st. Curated by Gülben Çapan, Gobsmacked is featuring the premier artists of two generations from different disciplines. Gobsmacked showing works from artists Genco Gülan, Dilan Bozyel, Tuğberk Selçuk and Uğur Çakı will interpret all images coded into our brains and deconstruct the constructed. Gobsmacked is willing to surprise the contemporary art viewer and while surprising it will force them to question all their previous codings. Dilan Bozyel, with her astronaut series, sets the space man on the streets of Istanbul, whether on the subway, in the boat or by the Bosphorus, enabling the viewer to redefine their understanding of space. Tuğberk Selçuk will be showing his frame artworks which surround not a painting but a sculpture. Uğur Çakı makes a golden touch to the contemporary idea of the car with his interpretation. Genco Gülan's artworks, famous for his unique ironic twists will be undermining political, social and popular themes. Especially Mickey Mouse, a universally accepted figure of happiness by all generations is ready to Gobsmack you with the Amputee Mickey version. For those who wish to walk into an art gallery only to see decorative beautiful arts, I advise you not to even care to see this show because you will be disappointed. Gobsmacked is an artshow not waiting to be admired but to be understood. Artists who have created in order to help us decode and delete all that has been saved up in our memories throughout our lives, will enable up to recode everything through their eyes. Now you are ready to be Gobsmacked! The Gallery is open Monday through to Saturday from 10:00 am till 19 :00pm. Car park is available beneath and across our gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/06/aykiri-kumpanya-enver-aysever-etso-10-ocak-2015/", "text": "Enver Aysever, daha önce benzeri gerçekleştirilmemiş bir sahne gösterisiyle seyirci karşısına çıkıyor. Yakın geçmişimizi şekillendiren sosyal ve siyasal olayları şiirle, edebiyatla, müzikle ve kayda geçmiş görüntülerle canlı bir belgesel tadında sahneye taşıyan Aysever izleyiciyi bir zaman tünelinden geçirerek bellek tazeliyor; anlatısına kişisel tarihinden hatıraları da ekleyerek kah güldürüyor kah ağlatıyor, çokça düşündürüyor, zihinlere ve yüreklere dokunuyor. Tarz açısından bir ilk olan bu gösteriyi sahneye taşıyan ekibin ismi, gösterinin ruhunu iki kelimeyle özetliyor: Aykırı Kumpanya. Aykırı Kumpanya kimi zaman bir şarkıyla hüzünleniyor kimi zaman Enver Aysever'in esprileriyle kahkahalara boğuluyor. Aykırı Kumpanya seyirci için şarkılı, şiirli, sazlı, sözlü bambaşka bir dünya kuruyor. Aykırı Kumpanya orkestrasının özgün bestelerinin de yer aldığı gösteride Enver Aysever, anlatıcı olmasının dışında davul çalarken ilk kez müzisyen kimliğiyle de izleyici karşısına çıkıyor. Aykırı Kumpanya güncel olayları da hicivle sahneye taşıdığı için her seferinde kendini yenileyen, yepyeni bir gösteri."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/06/basi-balkonda-dunyaya-ters-zamanin-isaretleri-pi-artworks-09-ocak-31-ocak-2015/", "text": "Zamanın İşaretleri sanatçı grubu, üçüncü sergisini Başı Balkonda Dünyaya Ters başlığı altında Pi Artworks ile gerçekleştiriyor. Serginin başlığı Fransız şair, sanatçı ve sinemacı Jean Cocteau'nun Derin Uykunun Söylevi başlıklı şiirindeki bir mısraya gönderme yapıyor. Zamanın İşaretleri sanatçılarının bir arada oluş nedenlerinin salt bir sanatçının, diğerinin yapıtına karşı duyduğu hayranlık ve birbirlerinden aldıkları güçten doğduğu fikrindeki romantizmi yüceltiyor. Sergi beş sanatçının son dönemdeki üretimlerine odaklanıyor. Farklı konu seçimleri, birbirlerinden ayrılan yaklaşım biçimleri, tarzları, değişik plastik kaygılar ve disiplinlerle üreten sanatçılar; gerçeklik, güncel olan ve kişisel hesaplaşma kavramlarında buluşuyor. Zamanın İşaretleri sanatçıları bu sergiye özel olarak yeni medya sanatçısı Nihat Karataşlı ile bir proje ortaklığı kuruyor. Nihat Karataşlı beş sanatçının sergide yer alan eserleriyle izleyici arasındaki ilişkiyi deneysel bir yöntemle analiz edip, edinilen deneyimlemeyi ve ulaşılan verileri görsel bir yerleştirmeye dönüştürüyor ve izleyiciyle paylaşıyor. Signs of Time artist collective are proud to announce their third exhibition, Cross the Earth, Her head is on the Balcony, at Pi Artworks Istanbul. The collective, which included Huo Rf, Sena, Sabo, Burak Ata, Burak Dak was founded to bring together young artists together who shared an admiration toward each other's work. The exhibition's title comes from a verse in French artist, poet and filmmaker Jean Cocteau's poem Discourse For the Big Sleep. It focuses on the recent works of five artists from the group. Their different subjects and, stylistic approaches are brought together under the curatorial concept of; the reality, the actual and self-reckoning. Cross the earth, her head is on the balcony also includes a project partnership with new media artist Nihat Karataşlı. Karataşlı will analyze the relation between the audience and the exhibited work with a new experimental method, which will be a visual installation showing this experimentation and collected data during the exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/06/doc-dr-ulas-basar-gezgin-halklarin-kardesligi-icin-kulturlerarasi-sanat-psikolojisi/", "text": "Halkların kardeşliği için hizmet verebilecek köprülerden biri yemeklerse, bir diğeri sanattır. Çeşitli milliyetçi ve hatta faşizan sanat örnekleri bulunmakla birlikte, sanatın bir kültürü ve bir halkı anlamak ve onunla bağ kurmak için açılan pencerelerden en önemlisi olduğunu söyleyebiliriz. Bu köprü ya da pencere kavramsallaştırmasında, en önemli sorunlardan biri, bir sanat yapıtının bir sanatçının kendine özgü özellikleri yerine bir kültürü ya da bir halkı ne derece temsil edebileceği tartışmasıdır. Sözgelimi, uluslararası bir film festivalinde gösterilmek üzere bir ülkeden film seçtiğimizi varsayalım ve amacımız da, kültürleri tanıtmak olsun. Bu durumda, birçok estetik olarak üst düzey yapıt, değerlendirme dışı kalabilecektir; çünkü her film, tek bir ülkeyle ve kültürle ilişkilendirilemeyeceği gibi, her filmin içeriği de kültürel konulara girmiyor olabilir. İşte tam da bu nedenle, sanatın köprü ve pencere işlevinin daha çok evrensel izlekleri geniş ölçekte işleyen yapıtlar yerine halk sanatı ürünlerine bağlandığını görüyoruz. Böylece, 'Türk müziği' dediğimizde 'Türk tangosu' yerine 'halk türküleri' söz konusu oluyor. Kültürlerarası psikoloji, en az iki kültürü bireycilik-toplulukçuluk, güç uzaklığı ve belirsizlikten kaçınma gibi psikolojik değişkenler üzerinden inceliyor. Bu incelemeyi sosyolojik değil de psikolojik kılan özelliklerden birisi, bu tür araştırmalarda standardize edilmiş psikolojik ölçeklerin kullanılması. Kültürlerarası psikoloji, kültürel psikolojiden ayrılıyor; çünkü ikincisi, bir kültürün insan psikolojisi üstündeki etkilerini incelerken; kültürlerarası psikoloji, en az iki kültürü ele alıp bunların insan psikolojisine etkilerini karşılaştırıyor. Kültürlerarası psikolojinin çalışma konuları arasında, kalıpyargılar öne çıkıyor. Sanat, bu kalıpyargıları destekleyebileceği hatta üretebileceği gibi, bu kalıpyargıların daha gerçekçi ve hatta olumlu olmasını da sağlayabiliyor. Aslında yeterince araştırılmamış olduğunu söyleyebileceğimiz sanat psikolojisi ise, hem sanat dallarının çeşitliliği hem de psikolojinin alt alanlarının çeşitliliği dolayısıyla çok geniş bir içeriğe sahip. Bu genişlik, sanat akımları ve psikoloji akımları düşünüldüğünde birkaç kez daha katlanıyor. Sanat psikolojisi alanında, sanatçının yaratım süreçleri, sanat yapıtının bir çıktı olarak çözümlenmesi, sanat yapıtının alımlanması süreçleri, sanat terapisi vb. konular yanında, sanatla desteklenmiş psikoloji ve psikolojiyle desteklenmiş sanat gibi daha kesişik konular da ele alınıyor. 1. Geleneksel ve Çağdaş Toplumlarda Sanat Psikolojisi: Geleneksel ve çağdaş toplumlar ayrımı, kültürlerarası psikolojide ve toplumbilimde sıklıkla yapılan bir ayrım. Ayrım, geleneklerin toplumdaki etki derecesi gibi yalın ama kullanışlı bir eksen üzerinden ilerliyor. Geleneklerin baskın olduğu toplumlarda sanatın da çoğunlukla geleneksel olduğunu söyleyebiliyoruz. Böylece, gelenekler, geleneksel toplumda sanatın ne olup olmadığı ve kimin sanatçı sayılabileceği noktalarında belirleyici oluyor. Sanatın ölçütü, bir kez, geleneğe ne kadar bağlı olunduğu üzerinden tariflendiğinde, sanatçı, beslenme kaynaklarını tarihten alan bir uygulayıcıya dönüşüyor. Sanatın araçları denli izlekleri de geleneksel sanat anlayışında kısıtlı oluyor. Çağdaş toplumlarda ise, çağdaş sanatın da sanatçının da ufku daha geniş. Çağdaş sanatçının beslenme kaynağı, tarihten çok diğer ülkeler. Böylece, geleneksel sanatçının dikey olarak; çağdaş sanatçının ise yatay olarak beslendiğini söyleyebiliyoruz. Elbette, ikisinin birden söz konusu olduğu üçüncü bir toplum ve sanat yapısı da olanaklı. Yazının başındaki tartışmaya dönersek, geleneksel sanatın bir kültürü daha iyi temsil ettiği gibi bir algı var. Bu algı, kültürü değişmez ve gelişmez bir yapı olarak görerek, onu tarihte donduruyor. Daha çok Avrupa ve Kuzey Amerika dışındaki kültürler için geçerli olan bu algı, batıyanlıcılığa da bağlanabilir. Yani Batılı olmayanların geleneksel sayılması olgusu, bilişsel, toplumsal ve özellikle de ekonomik gerekçelerle daha çok kabul görüyor. 'Avrupa geleneksel kültürü' gibi bir ifadeyi nadiren duyuyoruz; oysa Avrupa'nın da sözgelimi halk müzikleri var. Bu tartışmada gözden kaçan ve kültürlerarası psikolojinin başını fena ağrıtan konu ise, kültürlerin türdeşliği sorunu. 2. Kültürlerin Türdeşliği Sorunu: Sanatı bir süreliğine bir yana bırakarak, bir kültürü kim daha iyi temsil edebilir? sorusuna odaklanalım. 'Türk kültürü'nü alalım. Bu kültürü bir kentli mi, köylü mü; kadın mı, erkek mi; Egeli mi, Karadenizli mi; İstanbullu mu, Mersinli mi; genç mi yaşlı mı; eşcinsel mi, düzcinsel mi; evli mi, bekar mı; çok çocuklu mu, çocuksuz mu; zengin mi, yoksul mu; Sünni mi, Alevi mi; laik mi, İslamcı mı, adalı mı, karalı m; işçi mi işveren mi; sanatçı mı pazarcı mı vb. temsil edebilir? Hiçbiri temsil edemez; ama hepsinin yaşayışında bu kültürün öğeleri var. diyebiliriz belki ; ama bu, bu kadar geniş kategoriler altında aynı ülkede yaşayanların çeşitliliğini yansıtamaz. Dolayısıyla, geleneksel sanatın bile bir kültürü temsil edebilme olasılığı, kültürün kendi içindeki çeşitliliği ölçüsünde kısıtlıdır. Dahası, yukarıda andığımız gibi, kültür, değişir ve gelişir. Bugün domatessiz bir Türk yemeği düşünemeyiz; oysa, domates, Avrupalı sömürgecilerin onu Güney Amerika'dan Eski Dünya'ya getirmesinden önce bilinmiyordu. Patates de öyle. Aynı biçimde, Kızılderilileri atsız düşünemiyoruz; ancak Kızılderililerin atla tanışması, Avrupalı sömürgecilerin gelişiyle oluyor. Kültürün kendi içindeki çeşitliliği, değişirliği ve gelişirliği, geleneksel sanatın kömür tozuna buladığı bir iklimde, çağdaş sanatlar için de nefes alabileceği bir yaşam odası sunuyor. Geleneksel sanatlar, kültürü temsil edemeyeceğine göre, çağdaş sanatlar da aynı ölçüde kültürü temsil edebilir. Nasıl ki Osmanlı saray müziği, bir bütün olarak Osmanlı uyruklarını temsil edemez; Fazıl Say da Türk müziğini temsil etmek durumunda değildir. Dolayısıyla, başka bir yol da şudur: Sanatın kültürü temsil etme iddiasını bir yana bırakabiliriz; çünkü bu, sanatçının sanat yapıtı üzerindeki etkisini yok sayıyor. Kuramsal olarak doğru olabilecek bu görüş, uluslararası ilişkiler bağlamındaki reel politikaya gelindiğinde geçersizleşiyor; çünkü bu bağlamda, iddia edilenin tersine, ne stratejik ne de akademik bir derinlik söz konusu. Dünya nüfusunun çoğunda, falanca müziğin falanca kültürden olan sanatçıdan çıktığına göre, falanca kültürü temsil ettiği biçiminde yanlış bir varsayım var. Ancak, beyaz yalanlar gibi işlev görebilecek bu yanlış varsayım, halkların kardeşliğine hizmet ettiği örneklerde, belki bir ölçüde kabul edilebilir. 3. Sanat Psikolojisinde Çoklu Kimlikler: Kültürlerarası psikoloji açısından sanata bakıldığında bir başka konu, çoklu kimlikler ve ortak yapıtlar olacaktır. İnsanlığın yazılı tarihinde, dünya nüfusu, hiçbir zaman birbirinden yalıtılmış bir biçimde yaşamadı; her zaman başka toplumlardan gelin/damat aldı; başka toplumlara gelin/damat verdi; başka toplumlarla savaştı, barıştı; ticaret yaptı vb. Sözün özü, insanlığın yazılı tarihinde her zaman değişik kültürel özelliklere sahip toplumlar, başka toplumları etkiledi. Dolayısıyla, insanlığın yazılı tarihi, ortak sanat yapıtlarıyla dolu. Yakın tarihten örnek verecek olursak, Türkçe-Yunanca ve Türkçe-Ermenice yüzü aşkın ortak müzik bulunuyor.(1) Yeşil Vadi, Seferoğulları'nındır benzeri Türk'ündür, Ermeni'nindir tarzı türkü kavgaları, yalnızca yakın tarihteki değil, yazılı tarihin çoğundaki kültürel ortaklıkları gözden kaçırmış oluyor. Müzikleri ortak olan halkların diyalog kurması, kardeşlik ilişkileri geliştirmesi ve barışa yönelmesi (kardeşime kurşun sıkmam diyerek Yunan Ordusu tarafından kurşuna dizilen 200 komünist Yunan askerini anımsayalım, bkz.2) daha kolay oluyor. Az önce iki kültürün birbiriyle keşismesi konusuna girmiş olduk; ancak iki kültürün bir kişide kesiştiği çokça örnek bulunuyor ve bu örnekler, son zamanlarda sayıca daha da artıyor. Karma evlilikler ve anayurdu dışında başka bir ülkede çalışmak ya da yaşamak durumunda kalmak gibi olgular daha da yaygınlaşıyor. Böylece olunca, kendini hem Türk hem X olarak hissedenlerin sayısında bir artış gözlemleniyor. Bu hemli aidiyetler, eskisine göre daha da güçlü olarak karşımıza çıkıyor; çünkü internet, yurt dışında yaşayanların anayurduyla kültürel ilişkilerinin kopmasını büyük ölçüde önlemiş oluyor. Ayrıca, zamanla hemli sanatçıların çalışmaları da öne çıkmaya başlıyor. Bu hemli sanatçılar ve onların yapıtları, çevirmenler ve diğer dolayımlayıcılarla birlikte, yazının başında andığımız köprü ve pencere işlevlerini görüyor. Bu sanatçıların yaratım süreçleri, yapıtlarının psikolojik çözümlenimi ve alımlanma süreçleri gibi konular, daha fazla araştırılmayı hak ediyor. Kültürlerarası psikolojide önemli bir yer tutan benzerlik-benzemezlik karşıtlamı, özetle şu anlama gelmektedir: Tüm kültürler birbirine benzer ve benzemez; benzerlik ve benzemezlik, karşılaştırma yapma amacına bağlıdır. Diğer bir deyişle, benzerlikler bulunması amaçlanıyorsa benzerlikler bulunur; farklılıklar bulunması amaçlanıyor ise farklılıklar bulunur. Bu benzerlikler ve farklılıklar, benzerliklere ve farklılıklara verilen öneme göre öne çıkmaktadır. Örneğin, yukarıda Türk-Yunan ortak müziklerini andık. Müziğin bir kültürde önemli bir öğe olduğunu düşünüyorsak, Türk ve Yunan kültürlerinin birbirine ne kadar çok benzediğini söyleyebiliriz; bunun yerine, dinin daha önemli olduğunu düşünüyorsak, ne kadar farklı olduklarını söyleyeceğiz. Ama bu iki uç durumda bile, bu iki kültürün birbirine hiç benzemediğini ya da tümüyle benzediğini söyleyemiyoruz. Bu, genel olarak sanat için de geçerli. Kültürlerarası olarak sanat yapıtlarını karşılaştırdığımızda aynı biçimde benzerlikler ve farklılıklar görüyoruz. Bu karşıtlam, daha alt düzeyde sanatın öğeleri için de uygulanabilir: Örneğin, müzikte kullanılan çalgılar, ritim, ölçü vb. Bu yazıdan anlaşılabileceği gibi, kültürlerarası sanat psikolojisi alanı, göründüğünden daha karmaşık. Ancak, bu alan, halkların kardeşliğine hizmet ettiği ölçüde, bu karmaşıklık, üzerine gidilmeye değer. Yazıda belirtildiği gibi, bu bağlamda, geleneksel ve çağdaş toplumlarda sanat psikolojisi, kültürlerin türdeşliği sorunu, sanat psikolojisinde çoklu kimlikler ve benzerlik-benzemezlik karşıtlamı gibi noktalar öne çıkıyor. Bu konularda, özellikle de hemli sanatçılar ve onların üretimi olan sanat yapıtları konusunda daha çok çalışma yapılması gerekiyor. Kültürlerin değişime ve gelişime açıklığı tezinden hareketle, kültürel değişimin sanat akımlarıyla birlikte çalışılması da, kültürlerarası sanat psikolojisi açısından önemli bulgular sağlayabilir. This paper discusses how cross-cultural psychology and psychology of art can be linked with each other, focusing on intersecting areas such as psychology of art in traditional and modern societies, the problem of the homogeneity of cultures, multiple identities in psychology of art and the paradox of similary and dissimilarity. The paper concludes with a few suggestions for further research."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/06/prof-dr-hamiye-colakoglunun-vefati/", "text": "Seramik Sanatçısı Prof. Dr. Hamiye Çolakoğlu vefatı, Türk Sanatı ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Prof. Dr. Hamiye Çolakoğlu'nu rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1933 Sürmene doğumlu olan, Prof. Dr. Hamiye Çolakoğlu, 1959-1963'de İtalya'da 4 yıl süre ile Floransa Devlet Seramik Sanat Okulu'nda Teknoloji ve Yüksek Pişirim Eğitimi, Perugia Üniversitesi'nde Sanat Tarihi ve İtalyan Edebiyatı eğitimi aldı. 1965'de yurda döndükten sonra kendi seramik atölyesini kurdu. 1983'de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü Kuruculuğunu yaptı. Birçok kişisel ve karma sergiye katılan sanatçı 10'u aşkın ödül aldı. Bu ödüller arasında 1961'de II Giornale D'Italy tarafından düzenlenen uluslararası resim yarışmasında Gümüş Madalya ve Diploma Ödülü, Uluslararası Kadın Kültür-Sanat Organizasyonu ve Dünya Ödülü, 43. Devlet Resim Heykel Sergisi, Türkiye İş Bankası Ödülü sayılabilir. Sanatçıya 1998 yılında Devlet Sanatçısı ödülü, 2004 yılında ÇAĞSAV Onur Ödülü verildi. Evet dostum, sen, ben, o, biz Anadoluyuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/06/su-cok-guzel-gelsene-tesvikiye-sanat-galerisi-08-30-ocak-2015/", "text": "Teşvikiye Sanat Galerisi'nin, Şeref Akşit'in küratörlüğünde gerçekleşen 'yaz tatili' ve 'keyif arayışı' temalı sergisi Su Çok Güzel Gelsene 8-30 Ocak 2015 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Sermaye yöneticilerinin dünya ekonomisini, çalışanların mesai saatlerini, tatil günlerini, dolayısıyla diğer geri kalan zamanları, hatta emeklilik yaşını da belirlediği bir dünyada yaşıyoruz. Tek bir merkezden kontrol edilen yaşam alanlarımızın ekolojik ve organik olmayan yeni bir kentsel düzlemde dayatılmasına seyirci kalıyoruz. Yapaylaştırılan, insansızlaştırılan, beton yığınına dönüştürülen mimari monarşiyle kent hayatımızın sistemleşmesine engel olamıyoruz. Suyun bol klorlu, havanın aşırı karbonlu, meyvenin, sebzenin hormonlu, kimyasal ilaçlı, mısır ve pirincin GDO'lu oluşunu kabullenmiş görünüyoruz. Bütün bunlara rağmen yavaş ve huzurlu yemek yeme keyfi, dingin bir bilinçle duygu, huzur arayışlarını tatil zamanımıza sığdırdık. Rahatlama anları ve her şeye rağmen kent, metropol hayatından uzaklaşma, kirlilik ve gürültüden geçici süre de olsa kaçış imkanı, yani yaz tatili zamanı var. Çalışan nüfusun yıl boyunca stresten bunalarak kendilerini attıkları yer, deyim yerindeyse çölde bir vaha. Popüler kültür ve reklamlarla arzu nesnesine dönüşen, çoğunlukla deniz sahil sıcak güneş şezlong kum terlik havlu imgeleri olan o özendirici, hayali, beklenen, yılda bir kez gelen dinlenme zamanı, tatil olanağı mümkün. Vücudu dinlendirmenin en doğru yolu, aklı dinlendirmektir. der Napoleon Bonaparte. Bilgisayar gibi işleyen, her dakika onlarca veri kaydeden, uyanık olduğumuz her an büyük bir performansla çalışan beynimize format çekmektir yaz tatili. Kötü politik oyunlar bombardımanında ve daralan yaşam koşullarında, sanat piyasasının muğlaklığında, üstelik kışın da tam ortasında her şeye rağmen naif bir ısrarla, tüm olumsuzluklara rağmen sergi, güncel hayattan kaçış ve rahatlama yolları olduğunu imler. Küratörlüğünü Şeref Akşit'in yaptığı, Ali Özhan Güneş, Alpay Aksayar, Can Büyükmehmet, Deniz Gökduman, Doğan Paksoy, Esra Kürtür, Mahir Güven, Mario Rossi, Michael Vincent Manalo, Mustafa Karyağdı, Nurhan Altay, Serdar Şencan, Serkan Şen, Yoldaş Ataseven'in yapıtlarıyla katılacağı Su Çok Güzel Gelsene! sergisine davetlisiniz!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/07/camel-art-festival-in-abu-dhabii-art-hub/", "text": "The participation of 8 Jordanian artists, in addition to many more from around the globe in the anticipated Camel Festival. The Jordanian artists presented superb artwork, showing diversity in technique and color. The artwork expressed the relationship between man and camel amongst the Arabian Culture, and the evolving journey of the two through time. The artists: Rawan Saadeh, Ahmad Shawish, Mohammed Sobuh, Bassam Selawy, Maysoon Masalha, Alaa Al Rayan, Noor Alazzam, Anas Abu Krayem, expressed through contemporary and abstract art the value of communication and interaction between different cultures under the parasol of Fine Arts. Participats from around the globe are: from Tunisia: Ryadh Ben Amor, from the UAE: Wafaa Khazendar, Sultan Kherani, and Maitha Al Atar. From Iraq: Mohammed Quraish, Mohammed Saadoun, from Saudi Arabia: Nora Al Qahtani, from India: Shihab Vaippipadah, Mahmoud Ahmad, Radhy Shiam, Jawraf Mangala, Babu Hussien. Also from Istonia: Toomas Altnorm, from Macedonia: Pandora Sazdovska, Sasha Sazdovski, from Serbia: Simo Nofakovish, and Jennifer Bekering from Canada. Abu Dhabi's Art Hub Founder Ahmad Al Yafiei stated that the artists stay should be in the secular and beautiful desert of Liwa, so that they will go on a journey of discovery and inspiration amongst various kinds of camels and nature. On the other hand, artists have collected certain details and information about the camels from their owners that helped in creating a great sense of creativity to inspire distinguished artwork, such as paintings and sculptures. The Jordanian artists have contributed in presenting great talent through state-of-the-art paintings, emerging from their hometown Jordan. Certainly, the artists have resided and worked with many talents regionally and globaly, that helped in elevating their level of expertise and artwork. The Camel Festival activities have launched from the 20th of December and lasted for 26 days of hard work and fun experiences. The Art Hub activities in Abu dhabi included direct interaction with contemporary artists through live drawing and painting in the traditional DHafra Festival Souq. The artists have also attended the Camel Beauty Contest and the Camel Race arena, where they learned more about camels from their owners and took professional pictures of their experiences. The artists also joined in camping in the desert amongst the locals, or at the tourists' camp, where they were hosted the Emirati traditional way. Although the rest of their stay was at the Art Hub compound in Liwa in the middle of a secular, inspiring desert, the home of the Arabian camel. Bassam Selawi, is the artist responsible in organizing the Art Hub activities, along with the artist Maysoon Masalha from Jordan. Charity Bandason, one of the artists of Art Hub, also emphasized on the importance of this art event to the Arabian culture, especially the Emirati culture. In addition to the significance of the diverse culture interaction under the parasol of Fine Arts."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/07/olumun-nefesi-karma-resim-ve-heykel-sergisi-mkm-besiktas-cagdas-17-22-ocak-2015/", "text": "Art Gallery Taksim, Cumhuriyet Halk Partisi, Beşiktaş Belediyesi ve Avcılar Belediyesi işbirliğiyle düzenlenen Uyuşturucu ile Mücadele için Ölümün Nefesi isimli Karma Resim ve Heykel Sergisi düzenliyor. Uyuşturucu ile mücadelemizde, uyuşturucu madde bağımlılıklarına karşı duyarlılık ve bağımlılık konusunda farkındalık oluşturacağını, gücümüzün birlikteliğimizden geleceğini düşünüyorum. Bu sosyal sorumluluk projemizde '' Sanatçılarımızla el ele gönül gönüle uyuşturucuya HAYIR! diyeceğiz. Bu sergiden elde edilecek gelirin bir kısmı T. C. Sağlık Bakanlığına bağlı Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E. A. Hastanesi A. M. A. T. E. M'e bağışlanacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/08/angst-lache-hochgebirge-erwin-wurm-galerie-thaddaeus-ropac-salzburg-24-jan-2015-14-mar-2015/", "text": "In a comprehensive solo exhibition in the Villa Kast Galerie Thaddaeus Ropac Salzburg is showing new sculptures by the Austrian artist Erwin Wurm. Ceramic works by the artist will be shown for the first time, as well as bronzes and sculptures assembled from various materials including textiles, polyester and wood. In his work, Erwin Wurm has done much to expand the concept of sculpture, and he uses absurd and comic elements of contemporary society particularly in relation to the human body. In his sculptures and performances, he has repeatedly re-drawn and extended the fragile boundary defining a visible form from inside and outside, fundamentally challenging and questioning the viewer's perception of reality. The combination of materials in his uvre creates spaces and allusions that far transcend the relation between viewer and object. In Angst / Lache Hochgebirge, a black chair appears to split open a house; the two objects stand in a specific relationship, developing a network of relationships that takes shape beyond the viewer. Here deformation has taken over a considerable part of the figuration (Erwin Wurm, 2014). According to Aristotelean tradition, the substance of things lies in their autonomous reality, and less in the human activities that assign meaning to them or attempt to wrest from them their physical secrets. The object is more than simply its relation to man. This is precisely the direction in which Erwin Wurm wishes to take the viewer. Thus for instance, in Hochgebirge a black refrigerator clings to a warped high-rise building, or sausages stand or lie on chests of drawers. Here man is no longer the measure of all things like the Earth after the Copernican revolution. This brings about a new form of materialism, or realism, which accepts that things are not subordinate to man, but follow natural laws of their own. Markus Gabriel sums it up: There is not one single world, but many, many different perspectives on the world. (Markus Gabriel, 2013). Thus material assumes a different status as for instance in Erwin Wurm's latest ceramics, manifested with volume and materiality in an Origami or a Tantum Verde. In the new burnt clay sculptures I'm guided by the material... it's as though I'm merely following the sculpture it guides and leads me(Erwin Wurm, 2014). Also on display are bronze sculptures, some of them monumental, consisting of sausage-like forms; some of these were already part of the artist's solo exhibition in the Lehmbruckmuseum, Duisburg, in September 2014. In the 'sausage' works, I tried to use an everyday object, liberated from its content, as a kind of abstract module. I could just as well have made these compositions out of wooden planks or blocks, but I wanted to use a biological form. Ultimately, it's not a question of creating a cynical image of human figures, etc., but of bringing out an abstract quality in everyday realities (Erwin Wurm, 2014). In 2015 and 2016, Erwin Wurm is to be represented in a total of 14 institutional solo exhibitions worldwide. The first of these opens in the Indianapolis Museum of Art/USA in January 2015, followed by the Kunstmuseum Wolfsburg/Germany in March and the Sara Hilden Museum in Tampere/Finland at the end of April. In 2014, his solo exhibitions included the Stadel Museum in Frankfurt and the Lehmbruck Museum in Duisburg/Germany. His works are included in the collections of many distinguished institutions, such as the Centre Pompidou/France, Guggenheim Museum/New York, Gemeentemuseum/Den Haag, Kunsthaus/Zurich, National Museum of Art/Osaka, National Gallery of Victoria/Melbourne Museum Ludwig/Cologne, Stadel Museum/Frankfurt, Lenbachhaus/Munich and Albertina and Belvedere/Vienna."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/08/before-after-amos-gitai-galerie-thaddaeus-ropac-salzburg-24-jan-2015-14-mar-2015/", "text": "Galerie Thaddaeus Ropac Salzburg is pleased to present the first exhibition in Austria of works by Israeli artist Amos Gitai in the Villa Kast. For several years Gitai has used various modes of artistic expression, ranging across films, theatre, installations and photography. This has led to more and more frequent invitations from many museums and galleries including the MoMA New York, the Reina Sofia, and the Centre Pompidou. While Gitai's films have made him famous as an artist worldwide, his photography, which has only recently come to attention, is now beginning to be widely appreciated. The history and all it entails and people's destiny in the face of potentially overwhelming odds, are the subjects of a formal and thematic quest which he pursues relentlessly. Here, his photographic work also becomes an interrogation of different narrative modes. His photos become visual ellipses, their figurative quality almost vanishing into abstraction. In the exhibition Before & After Amos Gitai presents two Super 8 films, Before & After and Black & White, along with works from his photographic series. Before & After is an experimental film shot in 1973 during the Yom Kippur war. In the film Gitai revisited an event that occurred when he was only 23 years old, namely a helicopter crash from which he miraculously escaped with his life. It was after that that he decided to make films. The Super 8 features the military jacket Gitai was wearing at the time of the accident; and it becomes the central 'character' of the film. With the series of new photographs presented here, Amos Gitai continues his work of decoding and conducting a post-mortem on that instant when experience of what has happened turns into personal memory. It is a process in which the subject disappears; what appears in its place is the extreme density of thick, granular, matter translating the stigmata of time and resulting in something with a painterly aspect. What artistic modes can give a proper account of that event, that trauma? What traces did it leave in the memory a few weeks after, or forty years after? The artist's quest is nourished reciprocally and simultaneously by both film and photography. In 2014, the Reina Sofia Museum in Madrid presented the exhibition The biographies of Amos Gitai an intellectual biography of the artist and his many modes of expression. Parallel with his Salzburg exhibition, the show Strade/Ways is on display in the Palazzi Reale in Milan from 1 December 2014 until 1 February 2015, and an exhibition devoted to Amos Gitai's uvre is running in the Musee de l'Elysee in Lausanne until January 2015. In autumn 2015, Gitai will shoot and produce his new film Dona Gracia, with Isabelle Huppert in the leading role."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/08/olasiliklar-ve-tercihler-i-possibilities-and-choices-mixer-acik-depo-23-ocak-1-mart-2015/", "text": "Olasılıklar ve Tercihler adlı karma video seçkisi 23 Ocak 1 Mart 2015 tarihleri arasında Mixer Açık Depo'da! Olasılıklar ve Tercihler karma video seçkisinde sergilenecek olan video çalışmaları, Mixer'in temeli niteliğindeki Açık Depo yapısı içerisinde dinamik bir kurgu oluşturacak. Güncel video sanatına dair örneklerin ortaya konacağı bu seçki için tercih edilen çalışmalar, belirgin bir kavramsal şema içerisinde gösterilmekten uzak bir yapı taşıyarak Mixer Açık Depo'nun değişken karakterini de yansıtacak. Elif Boyner çevreyi algılamamıza yön veren hareketleri atık dönüşüm merkezinde görüntülerken, Julie Nymann bireyin varoluşuna dair bir sorgulama sürecini görselleştiriyor. Mixer'de daha önce gerçekleştirdiği kişisel sergilerinde metal üzerine yaptığı çalışmalar ile tanınan Berkay Buğdanoğlu'nun bu seçkide yer alan gif formatındaki işleri sanatçının güncel olaylar üzerine illüstratif olarak ürettiği figürleri ele alıyor. Lara Kamhi'nin renk ve form üzerinden ürettiği video yerleştirmesi ise Mixer Açık Depo alanına deneyimleme açısından prizmatik bir algı katıyor. Video sanatının dilini keşfetmeye dair bir önerme olan Olasılıklar ve Tercihler adlı karma video seçkisi 23 Ocak 2015 1 Mart 2015 tarihleri arasında Pazartesi hariç her gün Mixer Açık Depo'da görülebilir. Group video selection Possibilities and Choices is at Mixer Open Space between January 23rd and March 1st, 2015! Video works to be exhibited in Possibilities and Choices group selection will build a dynamic set up within the Open Space that forms the basis for Mixer. Video works included in this selection, will also reflect Mixer Open Space's flexible character through a display that does not have a particular conceptual arrangement. As Elif Boyner renders the moves directing the way we perceive our environments in a recycling center, Julie Nymann visualizes a process questioning the individual's existence. Gif-formatted artworks of Berkay Buğdanoğlu in this selection, whose paintings on metal had been displayed in his solo exhibitions at Mixer before, address illustrative figures about current events. Lara Kahmi's video installation produced over color and form, on the other hand, annexes a prismatic perception to Mixer's Open Space area. Group video selection Possibilities and Choices is a proposal to discover the language of video art and can be seen at Mixer Open Space between January 23rd and March 1st 2015, everyday except for Mondays."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/f-istanbul-ayni-anda-34-sehir-40-noktada/", "text": "| Dünyada ilk kez! f İstanbul tarafından gerçekleştirilen 'alternatif film dağıtım ve paylaşım' projesi! f , bu yıl Erivan'dan Kudüs'e 40 farklı noktaya ulaşacak. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve Türkiye'nin önde gelen servis sağlayıcısı Medianova ortaklığında yapılacak! f , festival filmlerinden altısını İstanbul'la aynı anda 34 şehir, 40 noktaya taşıyacak. 12 Şubat'ta yola çıkacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, yılın merakla beklenen filmlerini Türkiye'ye getirmeye devam ediyor. Festivalin özel gösterimleri ve etkinlikleriyle yine çok konuşulacak programında bu yıl, alternatif dağıtım ve paylaşım' projesi! f özellikle dikkat çekiyor. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve bulut bilişim servis sağlayıcısı Medianova ortaklığında altıncısı yapılacak! f , ! f İstanbul'un festival salonlarını Türkiye'de 29 şehrin yanı sıra Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'a taşıyacak. Festivalin son üç günü olan 20-21-22 Şubat tarihlerinde İstanbul'da gösterilecek 6 film, 34 şehir ve 40 farklı noktada, 15 bin kişiye aynı anda ulaşacak. Gösterimlerin ardından İstanbul'da yönetmenlerle yapılacak söyleşiler internet üzerinden canlı yayınlanacak ve bu şehirlerdeki katılımcılar da sohbeti izleyip, yönetmenlere soru sorabilecek. Bir festival tarafından dünyada ilk kez gerçekleştirilen 'alternatif dağıtım ve paylaşım' projesi! f kapsamında bu yıl; Eggs, Water Easy Reach, Factotum ve O' Horten filmleriyle kendi takipçilerini yaratmış kült yönetmen Bent Hamer'ın o bildik kara mizahından bolca nasibini alan son filmi 1001 Grams/1001 Gram; İsrailli Nadav Lapid'in Cannes'ın Eleştirmenler Haftası'nda dünya prömiyerini yapan, sarsıcı ve son derece rahatsız edici bir toplum eleştirisi sunan Kindergarten Teacher/Yuva Öğretmeni; 2003'te izlediğimiz The Yes Men'den beri aktivizme yepyeni bir soluk getiren, yaptıkları çılgın eylemleriyle bugün bile tartışılan Yes Men grubunun son beş yılına tanıklık eden The Yes Men Are Revolting/Yes Men İsyanda; Paris'te sürgünde yaşayan Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed'in, Suriye'de yaşayan Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan'ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi; Soma Yırcalı köylülerin zeytin ağaçlarının kesilmemesi için verdikleri mücadeleyi konu alan Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi Belgeseli ve Validebağ korusunun hemen sınırında, yeşil alan olarak ayrılmış küçük bir toprak parçasına dini bir tesis inşa etme kararından sonraki direniş günlerinden seslenen Validebağ Direnişi gösterilecek. ! f , bir festival tarafından dünyada ilk kez gerçekleştirilen 'alternatif dağıtım ve paylaşım' projesidir. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve Türkiye'nin önde gelen bulut bilişim servis sağlayıcısı Medianova ile ortaklaşa düzenlenen! f kapsamında, ! f İstanbul'un farklı bölümlerinden 6 film seçilmekte. Festivalin İstanbul ayağının son üç gününde gösterilen bu 6 film, aynı anda Anadolu'da 29 şehirde ve Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'taki sinemaseverlere ulaşıyor. ! f filmlerini! f İstanbul seçiyor, gösterimlerin organizasyonunu şehirlerdeki üniversiteler, dernekler, sanat inisiyatifleri ve sivil toplum kuruluşlardan sinemaseverler yapıyor. Gönüllülüğe dayanan bu işbirliği 6 yıldır kesintisiz sürüyor ve her yıl daha da büyüyor. Siz de bu sinema ağına katılmak ve kendi şehrinizde! f filmlerinin gösterilmesini sağlamak istiyorsanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. ! f ortağımız olan Türkiye'nin önde gelen bulut bilişim servis sağlayıcısı Medianova, seçilen 6 filmi festivalin son üç gününde ortaklarımıza açıyor ve İstanbul sinemalarıyla aynı anda, internet üzerinden gösterime sokuyor. Yüksek görüntü kalitesiyle gösterilen bu filmler aynı anda tüm ortak şehirlerde sinemaseverlere ulaşıyor. İstanbul'daki gösterimlerin ardından filmlerin yönetmenleriyle salonda söyleşi yapılırken ortak şehirlerimizdeki izleyiciler de internet üzerinden bu anı canlı izleyebiliyor ve yönetmene sorularını gönderebiliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/f-istanbul-tim-burtonla-aciliyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin açılış filmi belli oldu. Fantastik öykülerin usta yönetmeni Tim Burton'ın merakla beklenen son filmi Big Eyes/İri Gözler, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Beetlejuice/Beterböcek, Edward Scissorhands/Makas Eller, Corpse Bride/Ölü Gelin gibi fantastik öyküleriyle tanıdığımız usta yönetmen Tim Burton'ın merakla beklenen son filmi, Big Eyes/İri Gözler, Türkiye galasını! f İstanbul'da yapıyor. Sanat tarihinin en sansasyonel olaylarından birine odaklanan film, 50'li yıllarda iri gözlü çocuk tablolarıyla meşhur olan Margaret Keane'in, eserlerini ve yeteneğini sahiplenmeye çalışan eşi Walter Keane'e karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Amy Adams ve Christopher Waltz'un başrolünde olduğu İri Gözler, eleştirmenlerce Burton'ın 'Ed Wood'dan sonraki en kişisel filmi ve 'Big Fish'ten beri yaptığı en iyi film yorumlarıyla karşılandı. Geçtiğimiz hafta Amerika'da gösterime giren film, Adams ve Waltz'un mükemmel oyunculukları, Ed Woodun yazarları Scott Alexander ve Larry Karaszewski tarafından kaleme alınan senaryosu, Beterböcekten Ölü Geline pek çok filmde ortaklık yaptığı Danny Elfman'ın müzikleri ve tabii ki Burton'ın vazgeçilmez tasarımcısı Colleen Atwood'un kostümleriyle seyirciden ve eleştirmenlerden tam not aldı. Lana del Rey'in film için yaptığı Big Eyes ve I Can Fly adlı şarkılar ise Aralık başından beri sosyal medyanın ilgi odağı olmaya devam ediyor. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 30 Ocak'ta biletix'te %10 indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirim ayrıcalığından yararlanabilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/f-istanbul-ve-yapimlabden-kisacilara-ozel-yapim-atolyesi/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, yalnızca filmleriyle değil atölyeleriyle de çok konuşulacak. Bu yıl 1890 sponsorluğunda düzenlenecek Türkiye'den Kısalar bölümüyle paralel gerçekleşecek Yaratıcı Yapım Atölyesi ve Pitching Platformu, Türkiyeli kısa filmcilere danışmanlık olanağı sağlayacak. ! f istanbul ve YAPIMLAB ortaklığında gerçekleşecek atölyeye başvurular ise bugün başladı! 1890 sponsorluğunda gerçekleşecek Türkiye'den Kısalar bölümünde bu yıl, film gösterimlerinin yanı sıra film yapımcılığına özel bir atölye düzenleniyor. ! f istanbul ve başarılı yapımcı Zeynep Özbatur Atakan tarafından kurulan YAPIMLAB ortaklığında ilki gerçekleşecek Yaratıcı Yapım Atölyesi ve Pitching Platformu, dünyada hızlı bir biçimde değişen film üretim stratejilerini genç sinemacılarla paylaşmayı hedefliyor. Her yıl yeni bir fikir etrafında kurulacak atölyenin 2015 odağı, güçlü kadın karakterlerin yaratıldığı projeler olacak. Amerikalı karikatürist Alison Beschdel'in bir karikatüründen çıkan Bechdel testinden ilham alan YAPIMLAB @! f, toplumsal cinsiyet konusunda hassas olmayı başaran, güçlü kadın karakterlerle kadın hikayelerinin gerçek varlığına önem gösteren yönetmen ve yapımcıları bir platformda buluşturmayı amaçlıyor. Başvuruların 9 Ocak'ta başladığı Yaratıcı Yapım Atölyesi & Pitching Platformu'na 8 proje seçilecek ve proje sahipleri! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gerçekleşecek atölyeye katılma hakkı kazanacak. Zeynep Özbatur Atakan'ın moderatörlüğünde gerçekleşecek ve konuya ilgi duyan izleyicilere de açık olacak atölyenin sonunda yönetmen ve senarist İlksen Başarır, sanat yönetmeni Natali Yeres ve! f İstanbul Yardımcı Yönetmeni Pelin Turgut'tan oluşan jürinin seçeceği bir projeye 5 bin TL değerindeki YAPIMLAB Ödülü verilirken, bütün projeler altı ay boyunca YAPIMLAB Proje Geliştirme danışmanlığından yararlanarak yapım süreçlerine dair destek alacaklar. 26 Ocak'a dek www. ifistanbul. com adresinden online yapılacak başvurular sadece Türkiyeli yapımcı ve yönetmenlerin katılımına açık olacak. Yapım sürecinin her adımında alternatif yolları keşfetmeye, farklı mecraları kullanmaya ve yapımcıların içinde yaşadıkları coğrafyanın sosyal, kültürel ve üretim odaklı açmazlarına yeni çözümler üretebilmelerine aracı olmayı amaçlayan bu atölye, ! f istanbul ve YAPIMLAB ortaklığında 19 Şubat'ta gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. ! f İstanbul'un bu yılki Türkiye'den Kısalar bölümü ise 1890 sponsorluğunda gerçekleşecek, festivalin İstanbul ayağındaki kısa gösterimlerinde bir filme Seyirci Ödülü verilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/orhan-taylan-platform-a-13-ocak-06-subat-2015/", "text": "Selanik kökenli, Samsun 1941 doğumlu ve İstanbul'ludur. Robert Kolej (lise'60) ve Roma Güzel Sanatlar Akademisi ('65) mezunudur. Orhan Taylan'ın eserleri dünyanın ve Türkiyenin çeşitli müzelerinde bulunmaz. Müzayedecilere resim vermez. Karma sergilere katılmaz. Türk resim sanatı seçkilerine adını katmamak için çabalayanlara aldırmaz. Yurtdışında sergi açar- ken, oralarda ünlenmek hevesine kapılmaz. Ha- pishane anıları yazmak ya da sülalesiyle böbür- lenmek gibi merakları yoktur. Başka sanatçıları yargılamak anlamına gelen resim jürilerinde ve bilirkişi heyetlerinde yer almaz. Sakal bırakmaz, pipo içmez. Resimde ustalık geleneğini küçümsemez. Gravür yapmaz, hey- kellerini çoğaltmaz. Resimlerin önemsenmesi için uçuk fiyatlar konması gerektiğine inanmaz. Suluboya kullanmaz. Yağlıboyasını kendi yap- mayı, oğlu Ferhat'ı, edebiyatı, Macintosh'unu ve büyük atölye düzeninin keyfini bişeylere de- ğişmez. Akşam içkisini ihmal etmez. Solaktır. Resmini, akımlar içinde adlandırmaz. Avangar- dizmin, deneysel-kavramsal çalışmaların sa- nat yerine ikame edilmesinin sanatseverleri ya- nıltabildiğine inanmaz. İnsan hakları kavramı- nı küçümsemez. Polis devletine de, şeriat dev- letine de karşı demokrasiyi savunmayı bir er- dem sayar. Yurtdışında yaşamaz. İstanbul'da, Asmalımescit'te oturur, resim yapar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/salt-arastirma-fonlari-2015-basvurulari-basladi/", "text": "SALT, 2013'ten bu yana her yıl altı araştırma projesine toplam 60 bin TL değerinde fon desteği sağlıyor. SALT Araştırma Fonları'na ön başvuru yapmak için son tarih 16 Şubat. SALT'ın 2013 yılında oluşturduğu SALT Araştırma Fonları, mimarlık ve tasarım, sosyal ve ekonomik tarih ile güncel sanat alanlarında özgün belge edinimi ve araştırmayı hedefleyen projeleri destekler. Ayrıca, SALT Araştırma bünyesindeki arşivlerin değerlendirilmesine katkıda bulunur. 2015 yılında altı araştırma projesine 10.000 TL değerinde, toplam 60.000 TL'lik fon verilecektir. Fonlardan ikisi Türkiye'de mimarlık ve tasarım, ikisi sosyal ve ekonomik tarih, ikisi ise Türkiye'de sanat konulu araştırmalara yöneliktir. Başvurular iki aşamalıdır. 16 Şubat Pazartesi saat 18.00'e kadar yapılacak ön başvurular sonucunda konu, dönem ve araştırma alanının uygunluğu belirlenecektir. Araştırma projesinin ön kabulü durumunda, son başvuru tarihi 16 Mart Pazartesi saat 18.00'dir. Sonuçlar 21 Nisan Salı günü duyurulacaktır. 1950'ler sonrasında basılı kaynakların dışında kalan konulara ilişkin araştırmalara ve/veya mevcut kaynaklara özgün yaklaşımlar sunan yeni çalışmalara açıktır. Tasarım nesnelerinden yapılı çevrede geniş coğrafyalara kadar her türlü ölçek araştırma konusu olarak seçilebilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyılı ve/veya 20. yüzyıl Türkiye'sinin sosyal ve ekonomik tarihine ilişkin özgün araştırmalar ile SALT Araştırma bünyesindeki belgelerin kullanımıyla hazırlanan çalışmalara açıktır. 1960'lardan bugüne bölgesel ve enternasyonal çerçeve ve ilişkiler içerisinde yerel sanat tarihleri yazımlarına, basılı veya bilinir kaynakların ötesinde özgün materyallerin araştırmasına açıktır. - SALT Araştırma Fonları, kar amacı gütmeyen projelere verilir. - Fonlar, SALT'ın desteğiyle gerçekleştirilecek belirli bir araştırmaya yönelik olup, sadece belirtilen misyon dahilinde kullanılabilir. - Başvuru konusunun SALT Araştırma ile ilişkilendirilmesi tercih edilir. Kurumun bünyesinde var olan veya süreçlendirilen arşiv ve araştırmalara yönelik başvurulara öncelik verilir. - Hangi nedenle olursa olsun ırk, dil, din, uyruk, kültür, yaş ve cinsiyete dayalı ayırımcılığı teşvik eden projeler hiçbir şekilde desteklenmez. - SALT Araştırma Fonları, 12 aylık dönemlerde verilir. - SALT Araştırma Fonları'na bireysel ve/veya toplu başvuru yapılabilir. - Başvurular iki aşamalıdır: - Ön başvuru 16 Şubat Pazartesi saat 18.00'e kadar http://bit. ly/2015saf adresi üzerinden yapılmalıdır. - Araştırma projesi konu, dönem ve alan açısından 23 Şubat Pazartesi gününe kadar değerlendirilecektir. - Ön başvurunun kabulü durumunda, son başvuru tarihi 16 Mart Pazartesi saat 18.00'dir. Başvurunun yapılacağı adres, ön başvuru kabul yazısı ile birlikte gönderilecektir. - Sonuçlar 21 Nisan Salı günü duyurulacaktır. - Tüm başvurulara elektronik ortamda cevap verilir. - Gerek görüldüğü takdirde karşılıklı görüşme gerçekleştirilir; ek malzeme talep edilebilir. - Araştırmacılar, her dönem sadece bir başvuru yapabilir. - SALT çalışanlarının aile üyeleri ve akrabaları başvuramaz. - SALT Araştırma Fonları'na hak kazanan araştırmacılardan ayrıca resmi belgeler talep edilecektir. - SALT Araştırma Fonları araştırmacılarının projeye ara verme veya bırakma kararı almaları durumunda fonun geri talebi söz konusudur. - Fon kullanıcıları, SALT'ın teknik olanaklarından yararlanabilirler. - SALT Araştırma Fonları araştırmacıları, süreç içerisinde SALT Araştırma ile iletişimde olurlar. Projenin sekizinci ayında SALT Araştırma'ya bir sunum yapar ve 300 kelimeyi geçmeyen bir rapor yazarlar. - SALT Araştırma Fonları araştırmacıları, projelerinin kapsamına göre sekiz aylık raporun ardından takip eden ikinci 12 aylık dönem için yeniden başvuru yapabilirler. - Araştırma dahilinde çalışılan yeni arşivlerin korunması ve kamusallaştırılması söz konusu olduğunda SALT Araştırma'ya öncelik verilir. - Araştırma, fon desteğinden yararlanan araştırmacıya aittir ancak araştırmanın yer aldığı ortamlarda SALT Araştırma Fonları desteğinin anılması beklenir. - Araştırmanın yayımlanması ya da bir diğer kamusal aktarımı söz konusu olduğunda teklif öncelikle SALT'a yapılır. - SALT Araştırma Fonları araştırmacıları, projelerinin tamamlanmasından en az üç dönem sonra yeni bir konuyla başvuruda bulunabilirler. - Bağımsız olarak görevlendirilmiş üç uzman ve iki SALT temsilcisinden oluşan Seçici Kurul, başvuruları profesyonel bilgi ve birikimleri dahilinde değerlendirir, gerekli gördüğü durumlarda oturuma dışarıdan danışman davet edebilir. - Değerlendirmenin temel kriterleri, başvurunun niteliği ve SALT Araştırma'nın birikimleri ile yeni bilgi üretimine olası katkıya dayanır. - Başvuruların niteliğinin Seçici Kurul tarafından yeterli bulunmadığı durumlarda verilecek fon sayısının değiştirilmesi Seçici Kurul'un kararıdır. - Seçici Kurul üyelerinin görev süresi iki yıldır. Üyeler, başvuruları değerlendirmek üzere yılda bir kez toplanırlar. SALT Araştırma ve Programlar Direktörü, seçim hakkı olmaksızın kurul oturumuna başkanlık eder. Raporlama, SALT tarafından yapılır. - Seçici Kurul üyeleri başvuru yapamazlar. - Seçici Kurul üyelerinin başvuruyu gerçekleştiren kişilerle iş ve/veya eğitsel ilişki içerisinde olmaları tercih edilmez. - Seçici Kurul üyelerinden birinin eğitsel, kurumsal ve ailevi ilişkide olduğu bir kişinin başvurusunun değerlendirildiği durumda, üye karar sürecinde toplantı mekanından ayrılır ve karar sürecine dahil edilmez. Prof. Dr. Sibel Bozdoğan Harvard University Graduate School of Design ve Kadir Has Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nde öğretim üyesidir. Disiplinler ve kültürler arası çerçevede modern mimarlık ve şehircilik tarihiyle ilgilenen Bozdoğan'ın son araştırmaları İstanbul'un kent tarihi, özellikle de mimarlık ve politika ilişkisinin tarihi üzerinedir. Merve Elveren 2011'den bu yana SALT bünyesinde uzun süreli araştırma projelerinde çalışmakta ve SALT Araştırma ve Programlar Yönetmeni olarak görev yapmaktadır. Lorans Tanatar Baruh 2011'den bu yana SALT bünyesinde tarih ve sosyal bilimler alanlarında programlar geliştirmekte ve SALT Araştırma ve Programlar Yöneticisi olarak görev yapmaktadır. Doç. Dr. Meltem Toksöz Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesi ve Asya Araştırmaları Merkezi'nin müdürüdür. Araştırmaları tarih yazımı, entelektüel tarih, iktisat tarihi ve son Osmanlı döneminde toplum ve devletin modernleşmesi konularına odaklıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/09/utku-dervent-ilker-yardimci-orada-olmak-bozlu-art-project-21-ocak-21-subat-2015/", "text": "Bozlu Art Project, 2015 yılının ilk sergisini Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın resim ve heykellerinden oluşan bir seçki ile açıyor. Jerzy Kosinski'nin ünlü romanına referansla Being There başlığını taşıyan sergi, Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın yapıtlarındaki biçimsel uyumdan hareketle, aynı bahçede olmak, zamansızlık, gerçekliğin algılanması ve anlamlandırılması gibi kavramlara gönderme yaparak, sanattaki farklı disiplinler arasındaki uyum ve karşıtlıkların altını çiziyor. Resimlerini uzun yıllardır biçim-uzam ve ışık-renk ilişkileri üzerinden kurgulayan Utku Dervent, soyut geometrik kurgularla, bütünlük-uyum-denge gibi temel olguların olasılıklarını sorgulamakta, kendisi için bu olasılıklar oyununun en belirleyici ve cazip yanının, figürasyonun getirdiği, benzerlik, oran-orantı gibi koşulların ve bilinen-tanıdık nesnelerin oluşturacağı çağrışımların engelleyici etkisini azaltmak olduğunu vurgulamaktadır. Heykellerinde temel formların etkileşimleri ve kesişimleriyle, kelimesiz ve duyumlara dayalı bir iletişim algısı oluşturmaya çalışan İlker Yardımcı ise çağrışımlar ve bu düşünsel ivmeyle heykelin/formun statik evreninden dinamik bir kategori yaratmayı amaçlamaktadır. Utku Dervent ve İlker Yardımcı'nın soyut geometrik formlardan hareketle oluşturduğu yapıtlarındaki kurgusal birliktelik Kosinski'nin bahçe metaforundan yola çıkarak, olmak istenilen yer kavramına gönderme yapıyor ve aynı bahçede olmanın izleyici belleğindeki izdüşümleri ile duyumsal bir iletişim ortaya koyabilmeyi amaçlıyor. 1967'de İstanbul'da doğan Utku Dervent, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. 1999 yılında düzenlenen 29. DYO Resim Yarışması'nda başarı ödülü alan sanatçının aynı yıl başlayan akademik hayatı, sırasıyla Yıldız Teknik Üniversitesi, Uluslararası Kıbrıs Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi ve İstanbul Aydın Üniversitesi'nde devam etti. Resimlerini uzun yıllardır biçim-uzam ve ışık-renk ilişkileri üzerinden kurgulayan Utku Dervent, soyut geometrik resimlerinde, bütünlük-uyum-denge gibi temel olguların olasılıkları sorgulamakta, biçimlerin ilişkisini hikayelerden arındırmayı amaçlamaktadır. Yapıtlarında görülen simetrik düzen anlayışında, bir dönem iç mimari ve dekorasyon alanında gerçekleştirdiği çalışmalar ve mimarlık eğitiminden etkiler göze çarpan Utku Dervent, mimarlık formasyonundan hareket ederek, soyut resmi geometrik olanaklar çerçevesinde çoğulluktan tekliğe uzanan bir yapı içinde kurgulamaktadır. Yapıtları çok sayıda kişisel ve karma sergide yer alan Utku Dervent, Yeditepe Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak ders vermektedir. 1974 yılında Konya'da doğan İlker Yardımcı, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun oldu. Heykellerinde uzun zamandır metal malzemenin yeri ve anlatım olanaklarını sorgulayan sanatçının Prizmanın Telaşı isimli metal heykeli, 2008 Pekin Olimpiyat Oyunları Kent Heykelleri Yarışması'nda, Pekin'de uygulanmak üzere seçilen, 26 uluslararası projeden biridir. Heykellerinde temel formların etkileşimleri ve kesişimleriyle, kelimesiz ve duyumlara dayalı bir iletişim algısı oluşturmaya çalışan İlker Yardımcı, çağrışımlar ve bu düşünsel ivmeyle heykelin/formun statik evreninden dinamik bir kategori yaratmayı amaçlamaktadır. Sanatçının heykelleri çok sayıda kurum ve özel koleksiyonda yer almaktadır. Yurt içi ve yurt dışında pek çok sergiye, fuara ve bienale katılan sanatçı son olarak Lirik İleti isimli heykeliyle, 2014 yılında Çin'in Qingdao kentinde düzenlenen Uluslararası EXPO Heykel Parkı Yarışması'nda ikincilik ödülü almış, A-Lone/Yalnız adlı eseri ise 12-30 Temmuz 2014 tarihleri arasında Arjantin'in Chaco eyaletinde düzenlenen Uluslararası Heykel Bienali'nde dördüncülük ödülüne layık görülmüştür. İlker Yardımcı, Düzce Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Heykel Bölümü başkanlığı görevini yürütmekte ve yardımcı doçent doktor olarak ders vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/10/anel-grup-galeri-5-14-ocak-20-mart-2015/", "text": "Anel İş Merkezi'nde bulunan ve Anel Grup tarafından desteklenen Galeri 5, 'Yağmurdan Önce' başlıklı karma sergiye 14 Ocak-20 Mart 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Anel Grup'un sosyal sorumluluk projeleri kapsamında sanata ve genç sanatçılara destek için açmış olduğu Galeri 5, Ocak ayında ilk sergisini doğa ve insan ilişkisine odaklanan genç sanatçılardan Meliha Sözeri, Engin Ümer, Sinem Yıldırım ve Ahmet Yörük'ün çeşitli malzemelerle ürettikleri heykel, resim, yerleştirme ve desenlerden oluşan eserlerle açıyor. Doğa insan için hem vazgeçilmez bir yaşam kaynağı hem de onun en büyük korkusudur. Varoluşundan beri doğaya hükmetmek isteyen insan egemenliğini ilan ederken doğa ile arasında sentetik bir ilişki kurar. Doğanın bir parçası olmaktansa onu kendi amaçları doğrultusunda şekillendirerek kendi yaşam alanını oluşturur. Fakat bu sentetik yaşamdan bunalan modern insan bir yandan da doğaya geri dönme özlemi duyar. İnsanın doğayla olan gelgitli ilişkisinin en basit örneği gök gürültüsü, şimşek çakması ve ardından gelen yağmurdur. Betonlar yığınlarından oluşan büyük şehirlerde doğanın gücünü hatırlatan yağmur insana büyük bir ilham kaynağı olmuştur. 'Yağmurdan Önce' sergisinde yer alan sanatçılar kullandıkları doğal malzemelerin yanı sıra oluşturdukları imgelerle insanın kendini doğanın karşısında nasıl konumlandırdığını irdelerler. Sinem Yıldırım farklı insan karakterlerini, yarattığı mistik bahçelerin içine yerleştirdiği hayvan figürleri üzerinden yorumlarken, Engin Ümer, 'Ormanda' serisinde, belleğindeki doğanın etkilerini nokta ve çizgilerin bir araya gelmesinden oluşan desenler aracılığıyla aktarır. Ümer, doğanın olağan düzenini, çizimlerine eklediği insan bulgusuna geometrik formlar yerleştirerek sorunsallaştırır. Meliha Sözeri ise, mermer ve bronzdan ürettiği işlevini yitirmiş şemsiyesiye heykelleriyle doğa ile olan paradoksal ilişkimizi sorgulamaya iter. Ahmet Yörük'ün form odaklı üretimi, insanın doğaya hükmetmek ve kendi yaşam mücadelesini sürdürmek için geliştirdiği gereçlere benzerliği ile dikkat çeker ve kendi gerçekliğinden uzaklaşan bu nesnelere yeni bir bakış açısı kazandırır. Yörük'ün bir şövaleyi metal iplerle duvara sabitlediğ 'Askıdaki Diagonal Şövale' başlıklı eseri ise, insanın doğayla olan çelişkili ilişkisine farklı bir boyut katar. Resim yaparken, görüleni rahat kopyalayabilmek için kullanılan şövale, Aristoteles tarafından da ileri sürüldüğü gibi sanatın asıl amacının doğayı taklit etmek olduğunun bir simgesi olarak sergide yer alır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/10/dusmek-murat-koc-hub-art-space-by-cer-modern-17-ocak-7-subat-2015/", "text": "Cennet; karmaşık, sıkıntılarla dolu bir düzenden yeni bir dünya çıkarabilmektir. Kırılmalar, düşüşler, etrafta uçuşan binlerce olumsuzluk... Bu durumlar her ne kadar negatif bir ruh hali oluştursa da şu an için hepimizin düştüğünü varsayıyorum. Sonuç olarak düşmek eşittir cennet. Köklü Uzak Doğu Sanatı olan Lavi' den yola çıkarak sadece gölgenin ön planda olduğu, kimi zaman ukiyo-e baskı sanatının uçuşan perspektif düzeninden yararlandığım bir teknik kullanıyorum. İnanç şemasının neredeyse tamamının Doğu kaynaklı şekillenmesinden ötürü, temelini, inanç mimarisini ve ibadet edercesine işlenmiş, somutlaştırılmış dinsel motiflerini, kaligrafi ve figürle görselin belirli bölgelerinde bu coğrafyayı anımsatacak biçimde detaylar ve karakterler kullanıyorum. Neo-traditionalist, expresyonist, empresyonist, kimi zaman optik ve japonist bir yaklaşımla çalışıyorum. Kullanılan tonla ve hafif protestan bir yaklaşım gücü hissettirmek için stencilvari bir görünüm oluşturmaktayım. Altın renk ise tamamen gelenekten gelen kutsallaşmış, kutsanmış, dogma olanı işaret etmektedir. Her çalışmanın ayrı, fakat konsept içerisinde bütünlüğü sağlayan künyeleri bulunuyor. Bu başlıkların sebebi görsele bakan izleyicinin kendi zihninde oluşan görüntüden önce benim ne düşündüğümü algılaması, izleyiciyi sınırlama ve düşüncesine müdahale etmeye çalışma çabamdır. Heaven is to be able to create a new World out of a problematic order. Fractions, falls, thousands of negatory flying around... Although these situations create negativity, I assume everyone is falling. As a result, falling is equal to heaven. I use a printing technique inspired from the Far East called Lavi, where shadows are in the foreground, and floating images inspired from Ukiyo-e prints. As the belief schema is almost entirely formed in the East, I use it's roots, belief system and worshiped like refined, tangible religious motifs, calligraphy and figurines within my work to reminiscent this geography. My work is inspired by Neo-Traditionalism, Expressionism, Impressionism and sometimes Optic and Japanese style. I use stencil like images and tones in order to create a protesting look and feeling. The use of gold is for it's representation of the Holy, sacred and dogmatic. Each work is different but has a conceptual title that creates a whole. When the viewer is observing my images they have an understanding of what I am thinking. My aim is to intervene with the viewer's thoughts and create boundaries in their heads."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/10/organik-makineler-evren-sungur-summart-sanat-merkezi-14-ocak-16-subat-2015/", "text": "Evren Sungur, Organik Makine isimli yeni serisinde alternatif evrim, otomatikleşen güncel yaşam, gerçeküstü medeniyet tasarımı gibi konuları ele alıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşek olan sergide, sanatçı figüratif anlatımın klasik biçim ve kompozisyonlarını görmezden gelip yeni bir görsel dil oluşturarak, hayali mekanlarda gerçeküstü insan tasarımlarını yüzey üzerine taşımaktadır. Seyirciyi bilinçli olarak içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp resmin karşısında kendisiyle yalnız bırakan sanatçı, seyircinin kendi geçmiş ve geleceğine karşı duyacağı rahatsızlığı da bir fetişe dönüştürerek geleceğe yönelik ip uçları vermektedir. Medeniyeti ya da insanlığı tartışmanın ötesinde 'başka bir medeniyet olsaydık acaba yaşam nasıl başlardı' sorusu üzerinden yola çıkan sanatçının, evrimi farklılaştırma düşüncesiyle kadın ve erkeği tek vücutta buluşturma ya da başka canlıların özellikleriyle karıştırmaya çalışmasıyla farklılık yaratmaktadır. Yeni hayatın kurgusal yapısının izlerini taşıyan amorf bedenlerin, belirsizleşen durumlarını yeni bir yaratım süreci ile irdeleyen sanatçının, içinde bulunduğumuz çıkmaz duruma ve sistemin yıkıcılığına karşı getirdiği eleştirel bakış açısıyla dijital kurgu estetiğini bizlere hatırlatarak güncel bir anlatım oluşturmaktadır. 1980 İstanbul doğumlu olan sanatçı, Yeditepe Üniversitesi'nde aldığı Mimarlık eğitiminden sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Heykel eğitimi almıştır. Sungur 1998 yılından beri çalışmalarına İstanbul, Beyoğlu'ndaki atölyesinde devam etmektedir. Evren Sungur'un resme yaklaşımı sanatın trajedisiz olamayacağı kuralına bağlılığının analiziyle anlaşılabilir. Resminde temel olarak insanı konu edinen Sungur kavramsal çerçevesini insanoğlunun doğası, evrimi, varoluşunun ve medeniyetinin sorgulanması olarak belirler; bunlara bağlı olarak motivasyonunu insanın davranışsal özellikleri, aklı ile içgüdüleri arasındaki çift karakterlilik, toplumsal düzeni belirleyici kadın-erkek ilişkileri, kuşaklararası rekabet ve kültürel/siyasal geçmişinden alır. Sungur'un resimlerindeki şiirsel olgu, figürlerinin kendi evrimlerine, yarattıkları medeniyetlerine, nihayetiyle varoluşlarına tezat içgüdüsel davranış ve reflekslerinin trajedisinden kaynaklanır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/10/untitled-ali-kotan-galeri-siyah-beyaz-16-ocak-11-subat-2015/", "text": "Form ve renkleriyle enerjiyi dışa vuran, resminde yer alan kaos ile izleyiciyi Tedirgin eden ama birdaha dönüp baktırıcı etkisi yaratan ve bundan haz duyduğunu ifade eden Ali Kotan'ın Untitled isimli sergisi 16.01.2015-11.02.2015 tarihleri arasında Siyah Beyaz'da izleyicilerle buluşuyor. Ali Kotan'ın Untitled isimli sergisini 16.01.2015-11.02.2015 tarihleri arasında Galeri Siyah Beyaz'da izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/12/hulya-kupcuoglu-zeynep-erdinc-ile-yuzeyalti/", "text": "Zeynep Erdinç, geçtiğimiz haftalarda Galeri Ark'ta açtığı 'Yüzey/Altı' adlı sergisini, tuval üzerine 'kum' kullanarak, yağlıboya ile müdahalelerde bulunarak gerçekleştiriyor. Semboller, figürler, doğaya, doğanın ve insanın izlerine gönderme yapıyor. Yağmurun, rüzgarın ve küfün izleri Erdinç'in tuvallerinde geçmişin izlerini günümüze taşıyor. Hülya Küpçüoğlu: Serginizin adı 'Yüzey/Altı.' Öncelikle serginizin oluşumundan başlamak istiyorum. Z. E.: Boya ile çeşitli akıtmalar, lekeler yada çizgilerle oluşturulan yüzeyde, kumu katman katman tekrar ilave ederek, yüzeyin altına, dip yüzeye geçirmiş oldum. Bu aslında bir anlamda görsel dile zaman boyutu da ekledi bence. Zaman ve süreci, altta ve üstte olma algısı, biçimsel olarak kendi içinde, küf, yağmur ve rüzgarla aşınmışlık hissiyle yarattı. Z. E.: Bir esere bakarken ki durumumuz, buna primitifler de dahil olmak üzere kendi yorumlarımız, okumalarımız ; kendi durduğumuz yerle, bilişsel katmanlarımızla ilgili bir şey. İmgenin üzerinde, her bir edinilmiş katmanın, bu 'kalıp' hiyerarşik yapısının, bizi bir yanıltma riski var. Biz nerden bakarsak bakalım, onu yapan insanın, onunla ilgili mutlaka farklı bir yorumu da olabilir. Bu yanılma ve yanılsama hissi bir anlamda benim çok hoşuma giden bir şey. İronik bir şey. Bu işlerin aslında çoklu bilinemez tarifi olduğunu düşünüyorum, yani sandığımız şeyin, aslında bu kadar keskin bir tarif ya da tanımlamanın dışında bir önem kazandığını. Bu bakış bir anlamda sonucun değil 'sürecin' önemli olduğunu gösteriyor ve kendi içinde devinim yaratan bir şey haline geliyor. Materyal ve boyayla bu ikircikli yapıyı verdiğimi düşünüyorum. Yani bu katmanlarla imgeyi, yüzeyin altına gömerek ve ortaya çıkararak oluşturduğum bir şey. Baktığımız zaman içeriksel olarak biz de öyleyiz. Yüzeydeki halimiz, dipteki halimiz, dip yüzeyimiz, 'süreç' içinde oluşan kendi katmanlarımız. Bu ilişki üzerinden bir bağlantı kurulabilir. Z. E.: Benim de etkileşimde bulunduğum pek çok şey var. Primitif eserlerle çok ilgiliyim. İnsanın yaratma eylemindeki tavrının daha sonra bizim ona atfettiğimiz 'sanat eseri' olma hali. Sanat mı değil mi? Bunlar uzun zamanlar arkeoloji ve etnografi müzelerinde sergilenmiş, daha sonra, hatta çok yakın zamanlarda bir sanat nesnesi olarak meşrulaştırılmış. İlk olarak sanırım, Harward Üniversitesi'nin bünyesindeki foog'da iki yüz bin yıllık homosapiensin ürettiği şeyin sanat olarak sergilenmesiyle, Afrikalı eserler sanat kanonunda yerini alıyor. Her ne kadar bizim karar verdiğimiz bir şey olsa da aslında bunların hepsi bizim kendi izlerimiz, tarihimiz, ayrı şeyler değil. Biz buyuz; yaratan insan-sanatçı. Bu araştırmalarla tabii ki çok ilgiliyim çok da hoşuma gidiyor. Bunlar insanın düşünsel tarihini, kültürel tarihini yansıtan izler ve benim için çok çok önemli. Fakat sonucunda ulaştığımız noktayı sorgulamak gerekiyor. Çünkü burada yanılma payımız çok fazla. Çünkü bir yorum yapıyoruz. Bunu ben bugünkü işlerle de ilişkilendiriyorum. Bir şeyin üzerine ne yazılırsa yazılsın, bizim kendimize ait bir yorumumuz var. Peter Burke'nin dediği şey; herhangi yeni bir esere baktığımızda, önce onu kendi kalıplarımız, kendi bilgi birikimimiz içinde değerlendiriyoruz ya da tamamen bizden başka bir şey olarak değerlendiriyoruz. Bir şeyi tarif etmeye başladığımızdaki yanılma durumumuz aslında beni kışkırtan ve tüm bunları yaparken çıktığım yer. Mesela kayaların üzerinde insanların yaptığı bir takım resimler var. Bilim adamları, sosyologlar, tarihçiler, sanat tarihçileri vs. bunların üzerine yazıyorlar, çiziyorlar. Bunların üzerindeki izler, bizim onların kültürel, bilişsel vs. düzeylerindeki bilgilere ulaşmamızı sağlıyor. Çoğunlukla da 'tahmin' etmemizi belki de. Bu izlerin, biz ona ne kadar anlamlar yüklersek yükleyelim, bazen de çok basit bir şey olma olasılığı var, sanatçının oradaki tavrı ile ilgili. Kişisel izi olabilir, kimliğiyle ilgili bir iz ya da bir yön izi, çok basit bir kayıt tutma, işlevsel, yaşamsal bir iz demek istiyorum. Biz bunları, şimdi çok estetik bulup, değer verip, sanat diyebiliriz ya da demeyebiliriz. Bunlarla ilgili bir şey. Kumun altındaki katmanların kendi yarattığı serüveninin içinde, tanımlarımız, bizi her zaman yanıltabilir. Buna izin verelim, bu güzel bir şey. Neticede benim için en zor ve güzel olan, imgenin çoklu anlatımlarının olanaklarını sağlamak. Z. E.: Orada, böcekler ve tarif edemediğimiz organizmaların olma isteği, bir yaşamın, döngünün, devinimin sorgulanma isteği ile ilgili diyebiliriz. Bizim doğa ile birlikte gelişimimizi, nereden gelip nereye gittiğimizi ve aslında çok küçük dediğimiz organizmaların vs. bizden daha güçlü olabildiğini düşünmek gerektiği ve güç dediğimiz şeyin aslında belki de içinde güçsüzlük barındırdığı, kırılgan bir yüzeyde bunların hepsinin devam ettiğini düşünmek üzerine. Coğrafya, rüzgar, kum ve küf, dış etkenler hepsi birbiriyle bağlantılı. Aşınmanın getirdiği bir evrimsel biçim yaratılıyor ve bizim için de öyle bir durum var. Metaforik bir anlamda. Z. E.: İnsanın, serüveni içinde doğadan kopuşu ve ona hükmeden bir hiyerarşik duruşu, bakışı ve onu hoyratça kullanması, düşünen her insanın canını sıkan bir şey. Tüm bunların içinde biz de onunla ilişki halinde ve onun bir parçası olma gerçeğinden çok uzaktayız, diye düşünüyorum. İstediğimiz kadar yaşamı karmaşıklaştıralım, ilerleme ve gelişmeyi sorunsallaştırmak gerekir. İstenildiği yere gelinsin ama gezegenle ilgili bir sorumluluk alınması önemli. Yeryüzünün, yüzeyin altının ve gökyüzünün de farkında olmak gerek. Tarihe bakarken de okumalarımız hep sanki dışındaymışız gibidir ya. Aslında yaşamadığımız zaman da biziz. Bunları dışsallaştırmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Z. E.: Aslında bu ince sıva kumu. Hem doğanın hem de bir yapının parçası. 'Tuval üzerine duvarlar' demiştim bir ara. Kullanım şeklinde tabii ki bir zorluk yaşıyorum. Çünkü üzerinde yapacağım izlere ve boyaya kısıtlı izin veriyor. Kısa sürede donan bir şey. Daha sonra eklemelerle tekrar yineleyebiliyorum. Boyadığımda silmek mümkün değil. Dolayısıyla kendi içinde bir pratik gerektiriyor. Zorladı tabii, bir de ağır. Seramik kökenli de olduğum için keyifli geldi bana. Bir plastik malzemenin üzerine başka bir plastik malzeme gibi geldi. Hem onun sertliği hem de kısa sürede yapılan dokulardaki yumuşaklığı ve bu zıtlıkla birlikte organik- inorganik hissini veren tanımlanamaz imgeler, bir devinim algılatıyor. Z. E.: Aslında birçok anlamda da sorun çözen öneriler var ama neticede doğal bir malzemenin, doğanın içindeki zararı da mevzubahis. Genişletmek istemiyorum algısal olarak. Ben daha çok kaya ve taş hissi vermek istedim. Beton gibi bir şey değil, o benim kendi dip yüzeyim. Yapmak istediğim; onun kendi küfüyle, üzerinde kendi zamanını içeren izlerin olduğu bir kaya ve taş. Yalın ve daha primitif bir durum, karmaşıklaştırmadan. 'Basit' olan en zor şeydir. Dolayısıyla bizim kişisel sanat pratiğimizde de önce karmaşıklaştırıp sonra daha aza ulaşmak, yani eksiltmeleri yapma isteğindeyim. O birikimden, o katmanlardan faydalanıyorsun ama onun süzülmesi gerekiyor. Bir yere geldikten sonra o süzülmeyi yapabilmek hem pratik hem teknik anlamda hem de içerik anlamında zor. Çok şey bilebilirsiniz. Bugün bilgiye ulaşmak çok kolay. Her türlü bilgi bir cep telefonu kadar yakın size. Ama bu bilginin üzerine düşünmek, onu sentezlemek ve süzmek zor. Daha az ile daha çok anlatabilmek. Eksiltmenin, çoğaltma anlamında olduğuna özellikle vurgu yapmak istiyorum. İzleyenin yorumlarını çoklaştırabilmesine, normatif değil rölatif bir duruma atıf diyelim. Z. E.: Taşımak bence, benim kullandığım malzeme çok ağır çünkü. Malzeme, çok geniş bir konu tabii ki. Kendi adıma benim seçkilerimle kurduğum bir ilişki var. Önce düşünmek, yakınlaşmak ve denemek gerekiyor. Sonuçta her şeyin bir pratiğe ihtiyacı var. İçerikle ilgili eğer karar verdiysen doğal olarak bu serüven devam ediyor. O pratikle, deneyerek malzemeye hakim olmak gerekiyor. Vazgeçebilirsin. Ama çok zengin anlatımlar yakaladığında müthiş heyecan verici olabiliyor. Beni de en heyecanlandıran kısmı tabii ki 'süreç' kısmı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/13/art-ankara-contemporary-art-fair-11-15-march-2015/", "text": "Art Ankara will gather in Turkey Turkish artists as well as artist from France, Georgia, Iran, Armenia, Kazakhstan, Russia, Ukraine etc.. In order to make the Art Ankara Fair more colorfull conferences, panels and talks will take place during the fair. The participant is supposed to determine the stand sizes according to the number of artists approved by the selection commiittee: maximum 2 artists for 25m2; maximum 4 artists for 50m2; if more than 50m2 one more artist for each 10m2 is allowed. For participation at Art Ankara Fair you have to fill the below-mentioned link as soon as possible in order the submitted art-works to be evaluated by the Selection Committee. |Looking forward for your participation at Art Ankara Fair."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/13/kutsal-dunyevi-elsa-ers-pg-art-galler-21-ocak-25-subat-2015/", "text": "Elsa Ers 'Kutsal + Dünyevi' başlıklı kişisel sergisiyle 21 Ocak 25 Şubat tarihleri arasında Pg Art Gallery'de izleyiciyle buluşuyor. Elsa Ers, karışık teknik resimlerden oluşan yeni serisinde kişisel ilhamını, yer değiştirme, aidiyet ve kültürel kimlik temaları üzerinden şekillendirmeyi amaçlamaktadır. Kültürel mirasından ödünç aldığı bazı unsurları küresel çağdaş kültürün bileşenleri ile harmanlayarak yinelediği çalışmalarında, kadınların en derin içsel niteliklerinden biri olan 'bir araya getirme' ve 'yuva yaratma' öğelerini vurgulayarak görsel bir dil oluşturuyor. Türk kilim desenlerini, kadın kimliği için koruyucu koza sembolü olarak benimseyen ve onları sahaflardan aldığı eski aile fotoğrafları ile bilim kitaplarından toplanan görüntülerle dokuyan sanatçı, 21. yüzyıla damgasını vurmuş ve özellikle kadın psikolojisinde yer edinmiş, yenilik arayışı ile bitiştirilen geçmişe duyulan özlem ikilemini yeniden yapılandırıyor. Pg Art Gallery'de gerçekleştirilen 'Kutsal + Dünyevi', başlıklı sergi sanatçının karışık tekniklerden meydana gelen resim serisi olmasının yanı sıra Ers'in, 2005 yılındaki mezuniyetinden beri biriktirdiği anonim vintage fotoğraflardan oluşan kişisel koleksiyonunun da bir yansıması. Sanatçı, geçmişten gelen bu yüzler için hikayeler dokurken onları kutsal anonimliklerinden çıkarıp sıradanlığa, kusurlu bir dünyaya yerleştiriyor, böylece unutulmuş yüzlere yeniden bir hikaye, bir yuva sunuyor. 1982'de İstanbul'da doğan Elsa Ers, lisansını 2005'te Paris'te Parsons School of Design'da, yüksek lisansını ise 2007'de Sorbonne'dan Fransız Dili ve Uygarlığı Bölümü'nde tamamladı. Eğitiminin ardından Tel Aviv'e yerleşen sanatçının resim, desen ve baskılardan oluşan çalışmalarının en belirgin özelliği, eve ve kültürel kimliğe aidiyeti vurgulayan yüzey uygulamaları. Pg Art Gallery is proud to present the solo show titled 'The Sacred + The Profane' of Elsa Ers that runs from January 21st through February 25th. In her new series of paintings, through a series of mixed media experiments, Elsa Ers aims to give form to her personal musings on themes such as displacement, belonging and cultural identity. By borrowing and repeating certain elements from her own cultural heritage, along with components from global contemporary culture, she creates a visual language, highlighting women's deepest intrinsic qualities of gathering and creating a home. Adopting the patterns of the Turkish kilims as a symbol of the protective cocoon for female identity, and weaving them with vintage photographs and imagery collected from estate sales and illustrations from vintage science books, the artist reconstructs the duality that is evident in the 21st century, especially in the female psyche; a longing for the past juxtaposed with a quest for the new. The exhibition titled 'The Sacred + The Profane' is a series of mixed media paintings that additionally give voice to the artist's personal collection of anonymous vintage photographs, which she's been accumulating since her graduation in 2005. The artist weaves stories for the forgotten faces of the past, taking them out their sacred anonymity, and placing them into a mundane, imperfect world, thus giving them a story again, and a home. Elsa Ers was born in 1982 in Istanbul. After having graduated from high school, she moved to Paris to complete her studies, where she obtained her BFA from Parsons School of Design in Paris (2005) and an additional BA from the Sorbonne (2007) on French Language and Civilization. After another two-year stint in Istanbul where she tried her hand in textile design following the traditions of her family, she moved to Tel Aviv, where she currently lives and works. Her work, which compromises of traditional techniques of painting, drawing and printmaking, along with experimental surface treatments that were inspired by her years working as a textile designer and craftsman, evolves around such themes of belonging, home, and cultural identity."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/13/ox-bow-2015-summer-arts-faculty-artist-in-residence-deadline-02-09-2015/", "text": "Ox-Bow's Artist in Residence program, located in Saugatuck, MI, offers artists at various stages in their career, the time, space, and community to encourage growth and experimentation in their practice. During the summer, Ox-Bow offers two-week residencies to five artists who are art faculty members at any grade level, in an adjunct or full-time capacity. This program is designed to give teaching artists the much-needed time to focus on their work and also to connect with other faculty who are teaching at Ox-Bow. - Private Studio - Private room - Meals - Access to visiting artists and faculty for studio visits - Evening artist lectures - Opportunities to share work: slide presentations and/or readings, and open studios Costs: Individual residency $500, Collaborative group $800. Applicants can apply for funding."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/16/sabahattin-sen-yol-gostericiligin-kargalari/", "text": "Aşılacak olan yüksek dağlar, balta girmemiş ormanlarsa iyi bir yol göstericiye gerek vardır. Sanatsa Kaf Dağı'nı aşmaktır. Nice balta girmemiş ormanlardan, ucu bucağı görülmeyen kavurucu çöllerden, kırılmamış buzullardan bin bir sıkıntıyla sanata varan dağlardan geçmektir, sanat uğraşı. Ön hazırlıklar bu derece zor ve yorucudur. Damdan düşen bilir; düşmeyen bilmez... Bilenler sanata erişebilir. Kaf Dağı'nı aşmaksa ne dağları, ne de sıradağları aşmaya benzer. Yol göstericinin de çok birikimli ve çok özel bir donanımının olması gerekmektedir. Özellikle her sanatçı, her yapıt sanatın özel yol göstericisidir. Onların yapıtları sanatta başarmanın örnekleridir. Sanat yolunda ilerlemek isteyenlere yol gösterir. Onların özgün önderliğinde doğru olan erime varılır. Sanatçıların bugün yapılmış oldukları yarına gidecek olan sanatçıların yolunu açar. Ülkemize baktığımızda kolay yollar seçilmeye kalkılmış. Kolay yollarsa hiçbir zaman sanat için aşılması gereken yollardan geçmiyor. Geçmek isteyene de gerçekten yol göstericiler olmamış. Yol göstericiliğe kalkışanların çoğu kimi bilerek, kimi de bilmeyerek kargalıktan öteye gidememiş. Çoğu zaman kaş yaparken gözler çıkarmışız. Bir yığın gereksiz tartışmalar, söyleşiler yapılarak zaman öldürülmüş. Sanat eğitiminin niteliği de düştükçe düşmüş. Gerçek bir yol gösterici varsa anlayanı pek çıkmamış, anlayanın işine gelmemiş, yok sayılmış; yok sayılmakta. Böyle bir durumda yol gösterici oyunu oynayan kargalar öne çıkıp ortalığı kaplamış. Sanat eleştirmenliği gittikçe daha aydınlatıcı ve nitelikli olması gerekirken yozlaştıkça yozlaşmış. Bir suçlama da olsun istemiyorum. Gücümüz, görüntümüz ve gerçeğimiz bu... Derler ya: Benim adım Hıdır; elimden gelen budur. Bir de bu gözle bakıyorum. Hangi gözle bakarsak bakalım sanatla bir türlü istenilen uyum ve ilerleme sağlanamamış. Şarkıcıya, türkücüye, popçuya, göbek dansçıya, baldır bacak gösterenlere sanatçı diyen bir toplum nasıl olduysa görsel sanatlarda da buna benzer bir başarı gösterdi. Gördüğünü iyi benzeten her resim yapanı, cicili, bicili; güllü, papatyalı, gelincikli, Boğaz görünümlü, ırmaklı, karlı dağlı resimler boyayan boyacıları da kolay yoldan sanatçı yaptık. Okumuşlar üç beş kuruş için herkesin gönlüne göre şerbet vermeye çalışarak okumamışlar düzeyine kolaylıkla düşebiliyor. Okumamışlar okumuşların düzeyine varmak istiyor bir yandan. Sanatta varabildiğimiz düzey buralarda dolap beygiri gibi dolanıp duruyor ne yazık ki. Kendimize göre bir üst düzey daha belirlemişiz. Onlar da usta sanatçılar adı altında kaymak tabaka oluşturmuş. Ustalıkları Kapıkule'yi geçmiyor ama ağızlarını açınca da mangalda da kül bırakmıyorlar. En tehlikeli kesim bu... Usta diye yutturulanların çıkardıkları seslerden yol göstericilerimizin usta değil karga olduğunu anlamamızın zamanı çoktan geçti. Çağdaş sanata yakınmış gibi gözüküp çağdaş sanatı çok gerilerden izlemekten öteye gidemeyen bir konumdayız. En büyük sorun da burada yatıyor. Bu sorunları aşmak için bir zamanlar gerçekten de çaba gösterildi. Geçmişe bakıldığında ülkenin çağdaş sanatta yeri olsun diye verilen emeklerin yerini bulmadığına da tanık oluyoruz. Bir yandan Batı'yı geriden izleyen bir yandan da Batıya düşman ellere geçti yol göstericilik. Dünyanın her yerinden her zaman gerçek sanatçılar çıkar ve çıkmaktadır. Kimi yerlerde yüzlerce kimi yerlerdeyse tek, tük... Biz de bu tek tükün içindeyiz. Bizi alıp ileriye taşıyacak bir güç oluşturmamışız. Götürecek olanları da ülkede barındırmamışız. Böyle yaparak gerçek sanatçıların yol göstericiliğine olanak tanımadığımız sürece de çağdaş sanatı gerilerden izleme konumundan kurtulamayacağız. Başımızdaki kargaların ötüşü ancak bu olanağı sağlıyor. Kargaların çoğunluğu nedeniyle yol göstericiler de kargalar arasından seçiliyor. Yaşanılan dönemlerde güncel sanatı yakalamak için çok çaba gösterilmiştir. 1914 öncesi Avrupa'ya öğrenciler gönderilmiştir. Bunlara Çallı Kuşağı demekteyiz. Çallı Kuşağı, Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğreticilik görevi sürdürürken Avrupa'ya okuldan öğrenci göndererek yenileşmeye katkı sağlamaya çalışmışlar. Giden öğrenciler daha sonra 1933 yılında D Grubu'nu kurmuşlar. 1934 yılında da bu gruba Turgut Zaim ve Bedri Rahmi Eyüboğlu katılmış. Yirmi yıl boyunca ülkemizde sanatın bir yer edinmesini sağlamaya çalışırken Avrupa'dan getirdikleri bilgilerle yenilikçiliğe soyunmuşlar. Özellikle de Kübizm anlayışı yerleştirmek istenmiş. Oysa Kübizm'i yeniden bulmanın bir anlamı yoktu. Anlamanın anlamı vardı. Tüm bunların ülke sanatı için yararlı olması isteme konusunda içtendiler. Ama bu içtenlik, onları bir köşeye sıkışmaktan kurtaramamış. Ülkede sanatı Batı'nın gerisinden kurtarmak için nitelikli bir Türk Sanatı yaratmaya kalkışınca sorunlar yaşanmış ve işin içinden çıkamamışlar. Batı'ya öykünmeci çalışmalarından bu yolla kurtulma umuduna kapılmışlar. Oysa Avrupa'da İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra sanatta yeni akımlarla evrensel dili daha da ileriye götürdüler. Bizlerse ulusallığa dönüşü benimsedik. Bu konuda sayısız söyleşi ve yazılarla yanlışı iyice kökleştirmeye çalıştık. Böylece o yıllar yitip giden yıllar olmaktan öteye gidemedi. Ulusal kimlik diye ortaya konulan çalışmalar da evrenselleşemedi. Yol göstericilikleri de kargalaştı. Çünkü; sanatta burnumuz sanatın gerisinden çıkıp çağdaşlıkla buluşamadı. Not: Siz okuyuculara günümüzün görsel sanatlarından örnekler sunarak karşılaştırmalarda kolaylık olsun istedim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/16/seref-aksit-su-cok-guzel-gelsene/", "text": "Sermaye yöneticilerinin dünya ekonomisini, çalışanların mesai saatlerini, tatil günlerini, dolayısıyla diğer geri kalan zamanları, hatta emeklilik yaşını da belirlediği bir dünyada yaşıyoruz. Tek bir merkezden kontrol edilen yaşam alanlarımızın ekolojik ve organik olmayan yeni bir kentsel düzlemde dayatılmasına seyirci kalıyoruz. Yapaylaştırılan, insansızlaştırılan, beton yığınına dönüştürülen mimari monarşiyle kent hayatımızın sistemleşmesine engel olamıyoruz. Suyun bol klorlu, havanın aşırı karbonlu, meyvenin, sebzenin hormonlu, kimyasal ilaçlı, mısır ve pirincin GDO'lu oluşunu kabullenmiş görünüyoruz. Bütün bunlara rağmen yavaş ve huzurlu yemek yeme keyfi, dingin bir bilinçle duygu, huzur arayışlarını tatil zamanımıza sığdırdık. Rahatlama anları ve her şeye rağmen kent, metropol hayatından uzaklaşma, kirlilik ve gürültüden geçici süre de olsa kaçış imkanı, yani yaz tatili zamanı var. Çalışan nüfusun yıl boyunca stresten bunalarak kendilerini attıkları yer, deyim yerindeyse çölde bir vaha. Popüler kültür ve reklamlarla arzu nesnesine dönüşen, çoğunlukla deniz sahil sıcak güneş şezlong kum terlik havlu imgeleri olan o özendirici, hayali, beklenen, yılda bir kez gelen dinlenme zamanı, tatil olanağı mümkün. Vücudu dinlendirmenin en doğru yolu, aklı dinlendirmektir. der Napoleon Bonaparte. Bilgisayar gibi işleyen, her dakika onlarca veri kaydeden, uyanık olduğumuz her an büyük bir performansla çalışan beynimize format çekmektir yaz tatili. Kötü politik oyunlar bombardımanında ve daralan yaşam koşullarında, sanat piyasasının muğlaklığında, üstelik kışın da tam ortasında her şeye rağmen naif bir ısrarla, tüm olumsuzluklara rağmen sergi, güncel hayattan kaçış ve rahatlama yolları olduğunu imler. Küratörlüğünü Şeref Akşit'in yaptığı, 'yaz tatili' ve 'keyif arayışı' temalı sergisi Su Çok Güzel Gelsene 13-30 Ocak 2015 tarihleri arasında Ali Özhan Güneş, Alpay Aksayar, Can Büyükmehmet, Deniz Gökduman, Doğan Paksoy, Esra Kürtür, Mahir Güven, Mario Rossi, Michael Vincent Manalo, Mustafa Karyağdı, Nurhan Altay, Serdar Şencan, Serkan Şen, Yoldaş Ataseven'in yapıtlarıyla katılacağı Su Çok Güzel Gelsene! sergisine davetlisiniz!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/17/doga-seni-cagiriyor-zorlu-center-performans-sanatlari-merkez-18-subat-8-mart-2015/", "text": "WWF-Türkiye 18 Şubat 8 Mart 2015 tarihleri arasında Zorlu Center'de 52 sanatçıyla Doğa Seni Çağırıyor isimli bir sergi gerçekleştiriyor. Serginin küratörlüğünü Denizhan Özer, koordinatörlüğünü ise Akın Ekici yapıyor. Türkiye'deki doğa koruma çalışmalarını 39 yıldır sürdüren WWF-Türkiye'ye bir destek de sanatçılardan geldi. Farklı kuşaklardan 52 sanatçının eserlerinden oluşan 'Doğa Seni Çağırıyor' adlı sergi 18 Şubat-8 Mart 2015 tarihleri arasında Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde sergilenecek. Serginin gelirinin bir bölümü WWF-Türkiye'ye bağışlanacak. Küresel iklim değişikliğinden temiz su kaynaklarının kirlenmesine, çarpık kentleşmeden türlerin yok oluşuna kadar onlarca farklı çevre sorunuyla karşı karşıyayız. Son 40 yılda biyolojik çeşitlilik yüzde 30 oranında azaldı. Küresel iklim değişikliği ise türlerin üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Tüm bu sorunlarla mücadele etmek için yaşam alanlarını ve canlı türlerini korumak zorundayız. Modern insanın doğa ile ilişkisini sorgulayan sanatçıların yapıtlarından oluşan Doğa Seni Çağırıyor sergisi, her türlü olumsuzluğa karşın, sanatseverlere doğanın ve doğal hayatın olumlu bir yansımasını sunuyor. Garanti Bankası, Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi ve Beyoğlu Akademililer Sanat Merkezi'nin desteğiyle düzenlenen sergi anlatım tarzı dışında sanatsal özellikleri ve farklılıkları ile dikkat çekiyor. Farklı kuşaklardan 52 sanatçının çevre sorunlarını bizlere hatırlatmak ve sorunların çözümüne katkıda bulunmak amacıyla oluşturduğu 'Doğa Seni Çağırıyor' sergisi 8 Mart 2015 tarihine kadar açık kalacak. WWF-Türkiye; dünyanın en büyük, deneyimli ve bağımsız doğa koruma kuruluşlarından biri olan WWF'nin ulusal örgütüdür. Beş milyonu aşkın destekçiye ve 100'den fazla ülkede etkin bir küresel ağa sahip olan WWF'nin misyonu; dünyanın biyolojik çeşitliliğini koruyarak, yenilenebilir kaynakların sürdürülebilirliğini sağlayarak, kirlilik ve aşırı tüketimin azaltılmasını teşvik ederek gezegenimizin doğal çevresinin bozulmasını durdurmak ve insanın doğayla uyum içinde yaşadığı bir geleceğin kurulmasına katkıda bulunmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/17/rhartmagazine-international-young-artist-of-the-year-contest-2015-deadline-30-april-2015/", "text": "Every painter, Turkish citizen or not, who do not turn 40 years of age on 31st of December 2015 and at least participated in a group exhibition or held a solo exhibition can join the International Young Artist of the Year Contest organized by rh+artmagazine with the intention of discovering masters of the future and contributing to the dialogue of art and artists between countries. 2- rh+artmagazine will organize a solo exhibition and publish a catalogue for the Young Artist of the Year and make the winner painting cover of the magazine. 3- Prize winners (1st, 2nd and 3rd and honorable mention) will receive a plaque and a certificate each. (If an artist gets a 'jury's special award' his/her paintings submitted to the Contest are also subject to the section D article 2, see below). 4- Prize winners will be interviewed for rh+artmagazine. 5- The jury will choose works to be exhibited between all artists' works. The prize winners' works and the chosen works will be exhibited for sale in a date and gallery which will be determined by rh+artmagazine. Prices will be determined by rh+artmagazine. Once a painting is sold the magazine's share (%30) will be cut and the remaining amount will be given to the artist. Payments will occur depending collections. 6- 10 artists will be chosen by rh+artmagazine from all participants and they will each be featured in the magazine's 'young artists' column with interviews every month. For the artists living abroad or who can't come to the magazine the interview will be made online. 7- Artists who couldn't get an award or find a buyer in the auction may give away their works to the magazine's painting collection. rh+artmagazine will feature the works' images along with a greeting note. 1- Artists will participate with two paintings. 2- Paintings can't be shorter than 100 cm on the short side and longer than 200 cm on the long side. 3- Works must have been produced on toile or flat, permanent surface. Prints and photography are not admissible. 4- Materials and subject are free. 5- rh+artmagazine employees or their first degree relatives can't participate. 6- The deadline to submit works is 19 October 2015. 7- Participating with two paintings is obligatory. Outsized or single work is inadmissible. 8- Name, surname and signature of the artist will be on the back of the paintings. And also a nickname consisting of two words will be written on the back. 9- A admission fee of 50 $ will be deposited in the bank account below. 1- Artists will send two actual paintings in given sizes cited above and a CD consisting of the visuals of their previous works, the information and documents of the previous contests they participated, their CV, address, phone number, e-mail and a photo of them to rh+artmagazine's address by shipping or hand-delivery until 30th of April 2015. Paintings from abroad will be shipped in a roll container, without frame. Domestic posts without frame won't be admissible. Delays of arrival of paintings are participants' responsibilities. Shipping fee is on the participant. Non Turkish participants will use English on their documents. rh+artagazine will not be held responsible for the possible damage or loss of the paintings during the transportation. 2- The jury will choose the 3 winners, plus 3 artists to have honorable mention award. The artist who will get the first prize will be declared Young Artist of the Year. Both works of each artist who will get any prize will be part of the magazine's collection with all rights included. . 3- The works of artists who couldn't have the chance to be exhibited, chosen by rh+artmagazine can be offered to collectors with approval of the artist. If the collector purchase a painting, the magazine will cut its own share (%30) and give the remaining amount to the artist. Payment will be made when the collection is made. 1- The works which didn't win a prize and couldn't be sold must be claimed within 30 days after the exhibition ends. If it's requested the works will be shipped to the artists, shipping cost will be covered by them. The magazine will not be responsible for the works which are not claimed within 30 days. Plus a storehouse rent, 2 $ per day, will be demanded for these works. 2- rh+artmagazine reserves the right to change contest rules in obligatory cases during the contest but can't change them after the results are announced. 3- Participation in this competition is deemed acceptance of these contest rules by the participants. In case of dispute participants and the magazine agree that the courts of Istanbul shall have exclusive jurisdiction."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/17/rhartmagazine-uluslararasi-yilin-genc-ressami-2015-son-basvuru-30-nisan-2015/", "text": "Geleceğin ustalarını keşfetmek, ülkeler arası sanat ve sanatçı diyaloğuna katkıda bulunmak amacıyla rh+artmagazine dergisi tarafından düzenlenen uluslararası yılın genç ressamı yarışmasına 31 Aralık 2015 tarihi itibari ile 40 yaşından gün almamış, en az bir karma sergiye katılmış veya bir kişisel sergi açmış olan TC ve diğer ülkeler yurttaşı tüm ressamlar katılabilir. 2- Yılın Genç Ressamı seçilen yarışmacıya rh+artmagazine dergisi organizasyonuyla katalog eşliğinde kişisel sergi düzenlenecek ve ödül alan eseri dergiye kapak yapılacaktır. 3- 1, 2 ve 3. lük ödülü alan ve mansiyon ödülü alan sanatçılara birer plaket ve sertifika verilecektir. (Jüri özel ödülüne layık görülen eser olduğu takdirde bu eserler D bölümü 2. madde koşullarına tabidir). 4- Ödül alan sanatçıların rh+artmagazine dergisinde röportajı yayınlanacaktır. 5- Ödül alan sanatçıların dışındaki tüm sanatçıların eserleri arasından sergilenmek üzere jüri tarafından seçim yapılacaktır. Jüri tarafından sergilenmek üzere seçilen eserlerle ödül alan eserlerin yer aldığı sergi, rh+artmagazine tarafından belirlenecek tarih ve galeride satışa açık olarak sergilenecektir. Fiyatlar rh+artmagazine tarafından belirlenir. Satışı yapılan eserlerden dergi payı (%30) düşüldükten sonra kalan meblağ sanatçıya verilecektir. Ödeme tahsilat durumuna göre yapılır. 6- rh+artmagazine dergisi tarafından yarışmaya katılan ve ödül dışı kalan tüm yarışmacılar arasından seçilecek 10 yarışmacı her ay bir kişi olmak üzere röportajlarıyla rh+artmagazine dergisinin genç köşe bölümünde yer alacaklar. Yurt dışında olan ve dergiye şahsen gelemeyen ressamlar ile online röportaj yapılacaktır. 7- Ödül alamayan ve müzayedede alıcı bulamayan sanatçılardan arzu edenler eserlerini rh+artmagazine dergisi koleksiyonuna armağan edebilirler. rh+artmagazine dergisi koleksiyonuna armağan edilen eserin görselini sanatçıya teşekkür notuyla dergide yayınlar. 1- Yarışmaya katılacak ressamlar iki adet resim ile katılacaklardır. 2- Yarışmaya gönderilecek yapıtların kısa kenarı 100 cm'den kısa, uzun kenarı 200 cm'den büyük olamaz. 3- Yapıtlar tuval veya düz, kalıcı satıh üzerine yapılmış olmalıdır. Baskı ve fotoğraf kabul edilmez. 5- rh+artmagazine dergisinde çalışanlar ve onların birinci derece yakınları yarışmaya katılamaz. 6- Yarışmaya son katılım tarihi 19 Ekim 2015'tir. 7- Yarışmaya iki adet eser ile katılınılacaktır. Belirlenen ölçü dışı ve tek eser kabul edilmez. 8- Yarışmaya teslim edilen eserlerin arkasına sanatçı adı ve soyadı yazılıp imzalanacak. Ayrıca eserin arkasına iki sözcükten oluşan rumuz yazılacaktır. 9- Yarışmaya katılmak isteyen yarışmacı aşağıda bilgileri verilen banka hesabına 50 $ katılım payı gönderecektir. 1- Yarışmaya katılan ressamlar yukarıda ölçüleri ve malzeme cinsi verilen iki adet eserinin orijinalini ve ayrıca diğer çalışmalarının görsellerini, daha önce katıldıkları sergilerin, bilgi ve belgelerini, özgeçmişini, adres, telefon, e-mail bilgilerini bir adet kendi fotoğrafının bulunduğu CD ile birlikte 30 Nisan 2015 tarihine kadar rh+artmagazine dergisinin belirteceği adrese elden veya kargo ile teslim edeceklerdir. Türkiye dışından gelecek olan eserler şasiye konmadan rulo halinde ve silindir ambalaj içinde gönderilecektir. Yurt içi gönderileri için şasiye konmayan eser kabul edilemez. Kargodaki gecikmede sorumluluk katılımcıya aittir. Kargo ücreti göndericiye aittir. Yabancı uyruklu yarışmacılar kişisel bilgilerinde İngilizce dil kullanacaktır. Yarışmaya gönderilen eserlere taşınma sırasında meydana gelebilecek hasar ve kayıp nedeniyle rh+artmagazine ve yarışma organizasyonu sorumlu tutulamaz. 2- Yarışmaya katılan eserler jüri tarafından değerlendirilerek 1, 2 ve 3. lük ödülüne layık görülen ilk üç ve üç adet mansiyon alan sanatçılar belirlenecektir. 1. lik ödülüne layık görülen sanatçı yılın genç ressamı ilan edilecektir. Ödüle layık görülen sanatçıların yarışmadaki her iki eseri de bütün haklarıyla rh+artmagazine dergisi koleksiyonuna kalır. . 3- Yarışmada ödül ve sergi dışı kalan sanatçılardan rh+artmagazine dergisi tarafından seçilen eserleri sanatçıların onayı alınarak koleksiyonerlere önerilebilir. Bir koleksiyoner tarafından satın alınan eser olduğu takdirde dergi payı düşüldükten sonra kalan miktar sanatçıya ödenir. Ödeme koleksiyonerden alınacak tahsilat durumuna göre yapılır. 1 Yarışmaya katılan eserlerden ödül alamayan ve satışı yapılmayan eserler sergi bitiminden itibaren 30 gün içinde eser sahipleri tarafından alınmalıdır. İsteyen eser sahiplerine eserleri kargo masrafı kendilerine ait olmak üzere gönderilir. 30 gün içinde alınmayan eserlerden hiçbir sorumluluk kabul edilmez. Ayrıca 30 gün içinde alınamayan eserler için günlük 2 $ depo kirası alınır. 3 rh+artmagazine dergisi tarafından düzenlenen uluslararası yılın genç ressamı yarışmasına katılan bütün katılımcılar bu yarışma koşullarını kabul etmiş sayılır. Anlaşmazlık durumunda TC İstanbul Mahkemeleri yetkilidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/17/sakuder-kurulusunun-10-yilina-ozel-odullu-resim-yarismasi/", "text": "SAKÜDER Sanat ve Sanatkarlar Topluluğu Kültür Derneği, 2005 yılından bu yana yapmış olduğu etkinlikler ve Saküder Kültür Yayınlarıyla birlikte sanata ve sanatçıya destek vermektedir. Atamızın göstermiş olduğu sanat ışığında sanatı yaşatmak adına sanatı koruyan, sanatçıya destek olan Saküder olarak kültürümüzü gelecek kuşaklara aktarmak ve toplumumuzun aynası olan sanatçılarımızı halkla buluşturarak eserlerini sanatseverlerin beğenisine sunmak en büyük ülkümüzdür. Bu nedenle SAKÜDER KURULUŞUNUN 10. YILINA ÖZEL ÖDÜLLÜ RESİM YARIŞMASI düzenlenmiştir. Bu yarışma ile gençlerimizi üniversitelerin güzel sanatlar bölümüne teşvik etmek, güzel sanatlar bölümünde okuyan genç yeteneklerin sanat hayatına atılmalarını sağlamak ve Anadolumuzun taşra kentlerinde yaşayan ancak maddi imkansızlıklar nedeniyle sesini duyuramamış, sanatlarını zorluklarla sürdürebilen ressamlarımızı bu yarışmadan haberdar ederek onların yarışmaya katılmalarını sağlayarak, toplumumuza yeni sanatçılar kazandırmaktır. Yarışmada üç ayrı kişi ödüllendirilecektir. Birinciye 3000, ikinciye 2000 ve üçüncüye 1000 lira para ödülü ve her birine ''SAKÜDER Başarı Ödülü'' plaketi verilecektir. Yarışmaya 18 yaş ve üstü kişiler katılabilir. SAKÜDER yönetim kurulu üyeleri ve derneğin onursal üyeleri bu yarışmaya katılamaz. Sanatçı yarışmaya en fazla iki eser ile katılabilir. Eserlerin daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış olması gerekmektedir. Yapıt boyutları kısa kenarı 50 cm'den küçük, uzun kenarı 150 cm'den büyük olmamalıdır. Yapıtlar tuval üzerine akrilik, suluboya, yağlıboya ya da karışık teknikte olmalıdır. Yarışmada ön elemede ilk 100'e giren eserler sergilenecek olup sergilenen eserlerin kataloğu basılacaktır. Sanatçılar eserlerin görsellerini, özgeçmiş ve fotoğrafları ile birlikte bir dosyada sunmalıdır. Eserler mutlaka 2400 x 3500 pixel, 300 dpi çözünürlükte ve jpg, tiff ya da pdf formatında olmalıdır. Dosya içerisinde sanatçının özgeçmişi 150 kelime, sanat anlayışı, kişisel profil fotoğrafı, iletişim bilgileri olmalıdır. Etkinliğin duyurusu ve tanıtımı katalog, broşür, davetiye gibi geniş çapta ve medya yoluyla yapılacaktır. Başarı ödülüne sahip olan sanatçıların eserleri her türlü kullanım hakkıyla birlikte SAKÜDER koleksiyonuna girecektir. Yarışmaya katılan adaylar yarışmanın tüm koşullarını kabul etmiş sayılırlar. Değerlendirme sonucu eserlerin sergi yeri ve tarihi daha sonra duyurulacaktır. Jüri değerlendirmesinin sonucu; sergiye kabul edilen eserlerin teslim tarihi, sergi yeri, sergi tarihi, ve ödül töreni hakkındaki bilgiler daha sonra sanatçıların mail adreslerine duyurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/18/11-his-hayat-bir-sahnedir-toufic-hamidi-ada-sanat-20-ocak-2015/", "text": "Toufic Hamidi, 1988'de Halep'te doğdu, Suriye'de yaşadı. Halep Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden 2011'de Gravür/Grafik Tasarım bölümünden mezun oldu. 2012'de Suriye iç savaşı sırasında Suudi Arabistan'a yerleşti. Toufic Hamidi, 2014 başından beri İstanbul'da yaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/18/albert-hadjiganev-axelle-galerie-march-07-april-05-2015/", "text": "|AXELLE FINE ARTS GALERIE SOHO is thrilled to welcome back contemporary French Bulgarian painter ALBERT HADJIGANEV for his 11th solo exhibition. As a minimalist, Hadjiganev captures the simple moments of daily life with only a few elements. The all-new collection includes lush landscapes, seascapes and intimate still-lives. Born in 1954 in Bulgaria to a family of artists, Hadjiganev was constantly influenced by his father's paintings and brother's sculptures. In 1977, he enrolled at The National School of Photography in Sofia, Bulgaria. However, he constantly kept sight of his ultimate goal: to study at the prestigious Ecole des Beaux Arts in Paris. At the age of 28, he left his native home and walked across the border. After numerous hardships, he finally reached Paris. By 1987, his struggle paid off and he reached his goal he graduated from the Ecole des Beaux Arts. He has lived in France ever since. In 1989, he was the recipient of the coveted Grand Prix de Peinture of the Academie des Beaux-Arts and in 1990, he received the Prix du Gouvernement Princier at the Salon International d'Art Contemporain in Monaco. Since then, Hadjiganev has had over 40 solo exhibitions in the US and in Europe. Hadjiganev will attend the opening reception at Axelle on March 7. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 6:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/18/ask-ve-baska-bi-dunyada-yarisacak-filmler-belli-oldu/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin uluslararası yarışması Aşk ve Başka Bi' Dünya'da yarışacak filmler belli oldu. Atom Egoyan filmleriyle tanıdığımız ünlü oyuncu Arsinee Khanjian, yapımcı Marie Olesen ve sosyolog, feminist ve yazar Pınar Selek'ten oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesini seçecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde 12 Şubat'ta başlayacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'na katılacak filmler belli oldu. ! f İstanbul'un geçen yıl başlattığı ve dünyadan aktivist filmlerin yarıştığı Aşk & Başka Bi' Dünya'da ABD, Danimarka, Fransa, Hindistan, İrlanda, Kanada, Kolombiya, Norveç, Polonya, Rusya, Suriye ve Ukrayna'dan toplam 8 film jüri önüne çıkacak. Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'nın bu yılki jürisinde sinema ve aktivizm dünyasının usta isimleri bir araya geliyor. Eşi Atom Egoyan'ın Exotica, The Sweet Hereafter, Felicia's Journey gibi pek çok filminde başrolün yanı sıra, A ma soeur!, Code inconnu gibi pek çok ünlü ve ödüllü filmde rol almış Beyrut asıllı oyuncu Arsinee Khanjian, Some Distant Day, Kurdi, Islamophobia gibi pek çok filmde yapımcılık yapmış Marie Olesen ve barış mücadelesi, antimilitarizm, insan haklarıyla ilgili çalışan birçok STK ve hareketle yaptığı sayısız çalışmayla tanıdığımız sosyolog, feminist ve yazar Pınar Selek'ten oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesini seçecek. Kamerayla dünyayı değiştirmeyi başarmış yönetmenleri İstanbul'da ağırlayacak Aşk & Başka Bi'Dünya'da yarışacak filmler ise şöyle: Paris'te sürgünde yaşayan Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed'in, Suriye'de yaşayan Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan'ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri, yılın hazmı en zor deneyimlerinden Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi; Sergei Loznitsa'nın geçen kış Ukrayna, Kiev'de başkan Yanukoviç rejimine karşı başlayan sivil ayaklanmayı konu alan filmi Maidan/Meydan; Jim Goldblum ve Adam M. Weber ikilisinin 70'lerden bu yana Yeni Delhi'nin meşhur sokak sanatçılarına ev sahipliği yapan gecekonduların yerine oteller ve AVM'ler yapmak için yıkmak isteyen hükümet ile yerli halkın karşı karşıya gelişini anlatan Tomorrow We Disappear/Yarın Yokuz; Variety'nin Çok güçlü, Steinbeck'yın, adeta Amerikan tarihinin umutsuz bir anının fotoğrafını çekiyor, Hollywood Reporter'ın Heyecan verici, olağanüstü bir belgesel sinemacılık sözleriyle tarif ettiği, Sundance'te Jüri Özel Ödülü'nü alan Full Frame, Miami ve San Francisco film festivallerinden de en iyi belgesel seçilen Jesse Moss filmi The Overnighthers/Gececiler; Andreas Dalsgaard'ın Kolombiya'da uyuşturucu kartellerine karşı halkın umudu olmayı başarmış Yeşil Hareket'in öncüsü Antanas Mockus'un seçim süreci ve sonrasında yaşadıklarını anlattığı Life is Sacred/Yaşam Kutsaldır; belgesel sinemacı Jessica Oreck'in ormanda bir kulübede yaşayan korkunç bir cadıyı konu alan bir Slav masalından yola çıkarak kurmaca ve belgeseli karıştıran sipirütel ve şiirsel büyüleyicilikteki yeni filmi The Vanquishing Witch of Baba Yaga/Büyücü Baba Yaga'nın Yok Oluşu; Sophie Deraspe'nin medya etiğini sorguladığı, iki kadın arasındaki basit bir internet flörtünün uluslararası bir entrikaya dönüşmesinin akıllara durgunluk veren gerçek hikayesini konu alan ve ilk gösterimini 2015 Sundance'te yapacak olan The Amina Profile/Amina Profili ve seyirciyi Tarlabaşı'nın renkli dünyasına götürerek burada yaşayanların hayatlarını ve tüyler ürperten bir İstanbul'u görmemizi sağlayan Marianna Francese ve Jaad Gaillet belgeseli Tarlabaşı and Me/Tarlabaşı ve Ben. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 30 Ocak'ta biletix'te %10 indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirim ayrıcalığından yararlanabilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/18/think-tank-sakir-gokcebag-galerist-20-ocak-14-subat-2015/", "text": "Galerist, Şakir Gökçebağ'ın 'Think Tank' isimli kişisel sergisine 20 Ocak 14 Şubat 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Gündelik hayatta sıkça kullanılan hazır nesneleri dönüştürerek yaptığı yerleştirmelerle tanınan Gökçebağ, eserleri aracılığıyla izleyicinin kalıplaşmış algısını altüst ederek, yeni anlayış ve görme olanakları yaratır. Yapıbozumu ve seri çoğaltma teknikleriyle işlevlerinden uzaklaştırdığı eşyalar, benzersiz formlarıyla sanat objeleri olarak öne çıkarlar. Şakir Gökçebağ, eser üretimi için öncelikle seçtiği hazır nesneleri ve onların her bir parçasını detaylı olarak inceler. Sayısız denemeler sonrasında yarattığı düzinelerce olasılık arasından seçtiği objeleri mekana özel olarak uygulayan sanatçıya kimi zaman da mekan esin kaynağı olmaktadır. Sergiye ismini veren 'Think Tank' sanatçıya göre 'görsel düsünce üretimi' anlamındadır. Gökçebağ, sergide yer alan aynı başlıklı yerleştirmesinde bahçelerde bitkileri tutturmak için kullanılan demir örgülerden yeni bir form oluşturarak görsel bir bulmaca yaratır ve imgesel bir düşünce önerisi ortaya koyar. Günlük yaşamda işlevleriyle kodladığımız nesneleri yapıbozumu, seri çoğaltma ve karşıtlıklar aracılığıyla yeniden konumlandırır ve onlarları salt birer form olarak algılamamıza yol açar. Sanatçı, kömür ve patlamış mısır kullanarak ürettiği 'Pop Art #2' başlıklı yerleştirmesinde, malzemelerin doku, renk, anlam ve boyut zıtlıklarından yola çıkar. 'Gökkubbeler' isimli eserinde ise siyah şemsiyenin iç yüzüne beyaz ipler gererek geometrik formlar meydana getiren bir gökkube haritası oluşturur. İlk defa Galerist'te gösterilecek olan, sanatçının sebze ve meyveleri kullanarak ürettiği 'Cuttemporary Art' serisinin devamı niteliğindeki 'KL1 ' ve 'KL2' isimli yerleştirmeleri izleyiciye fotoğraf olarak sunulur. Tahta mandal, elbise askısı, şemsiye, terlik, hortum gibi tanıdık objelerle oluşturulmuş yerleştirmelerin yanı sıra, geçtiğimiz yıl Hollanda'da gerçeklestirdiği, içi su dolu kovaların yanyana dizilmesi ve aralarına yerleştirilen su terazilerinden oluşan 'Horizon 2 ve 3' de sergide izlenebilecek eserler arasındadır. Yerleştirmelerinde Fluxus, Minimalizm, Bauhaus, Dadaizm, Pop-Art gibi farklı sanat akımlarından izler taşıyan sanatçı, şiirsellik, mizah, çözümleme ve yalınlaştırmalar aracılığı ile yeni önermelerde bulunur. Şakir Gökçebağ, 1965 yılında Denizli'de doğdu. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden (1987) mezun olduktan sonar 2001 yılına kadar aynı okulda öğretim görevlisi olarak çalıştı. Türkiye'nin yanı sıra aralarında Arp Museum Remagen, CentrePasqu Art İsviçre, Martin Gropius Bau Berlin ve Sotheby's Londra'nın da olduğu Avrupa'nın pek çok sanat merkezinde sergiler açtı. George Maciunas Wiesbaden, Markus Lupertz Düsseldorf, Stiftung Kunstfonds Bonn ödülleri ile Alman ve Avusturya hükümetlerinin çeşitli burslarını da alan sanatçı yaşamını ve çalışmalarını Hamburg'da sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/18/turkiyeden-yeni-nesil-genc-cagdas-sanatcilar-yarismasi-on-eleme-sonuclari/", "text": "Sainte Pulcherie Fransız Lisesi'nin sanat galerisi Od'A-Ouvroir d'Art ile Maçka Sanat Galerisi'nin düzenlediği ve Paris'te Cite internationale des Arts'ta sanatçı rezidansı ödüllü Türkiye'den Yeni Nesil, Genç Çağdaş Sanatçılar yarışmasının seçici kurulu 111 başvuru dosyasını değerlendirip bir ön eleme yapmak üzere ocak ayının ilk haftasında toplanmıştır. Sarkis, Emre Baykal, Evrim Altuğ, Seyhun Topuz, Serhat Kiraz, Fransız Kültür Merkezi Müdürü Berenice Gulmann ve Sainte Pulcherie Lisesi Okul Müdürü Alexandre Abellan'dan oluşan seçici kurul, başvuruları titizlikle değerlendirdikten sonra finalistleri belirlediler. Genç sanatçıların eserleri Sainte Pulcherie Lisesi'nin sanat galerisi Od'A-Ouvroir d'Artta 23 Mart 07 Nisan 2015 tarihleri arasında sergilenecektir. Cite internationale des Arts Paris'te 3 Temmuz 2015 ile 27 Ağustos 2015 tarihleri arasında sanatçı rezidansı ile ödüllendirilecek olan sanatçı ise, sergiye katılacak sanatçılar arasından yapılacak ikinci bir değerlendirme sonucunda belirlenecektir. Yarışma ile ilgili tüm bilgiler www. sp. k12. tr/yarisma adresinde yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/21/burroughstan-patti-smithe-pina-bauschtan-the-doorsa-ikon-isimler-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin yeni bölümü Aziz ler, Şairler ve Meczuplar, Patti Smith, Burroughs, Pina Bausch, The Doors, Pink Floyd, Derek Jarman ve Fassbinder'in gizli kalmış filmlerini Türkiye'de ilk kez sanatseverlerle buluşturuyor! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin bu yılki yeni bölümü Aziz ler, Şairler ve Meczuplar, hayat hikayeleri ve eserleriyle ikonlaşmış sanatçıları ve sinemacıları bir araya getiriyor ve onların yıllar öncesinde çekilmiş ama ya çok az kişiye ulaşmış ya da hiç gösterilmemiş filmlerini gün ışığına çıkarıyor. Türkiye'de ilk kez gösterilecek bu filmler arasında; 2013 Nisanında Jean Genet'nin Fas'ın Laraş kentinde bulunan mezarını ziyaret eden Patti Smith'i yol boyunca izleyen ve onun 30 yıl boyunca Genet için sakladığı taşları bırakışını anlatan 7 dakikalık enfes kısa, Three Stones for Jean Genet/Jean Genet İçin Üç Taş; karanlık ve rahatsız edici eserleriyle ünlü, beat kuşağının yaratıcılarından Amerikalı yazar William S. Burroughs'un trajik ve sıradışı yaşamının bilinmedik derinliklerine inen, 31 yıl sonra restore edilmiş kopyasıyla gösterilecek olan Burroughs: The Movie/Burroughs; Jeanne Dielmanın yönetmeni Chantal Akerman ile modern dansın tanrıçası Pina Bausch'u bir araya getiren, Wuppertal Tanztheater'ın Avrupa turnesi boyunca Bausch'u izleyerek bir süre sonra Akerman'ın kişisel filmine dönüşen, 30. yıldönümü olan 2013'te yenilenmiş kopyasıyla gösterilecek One Day Pina Asked.../Bir Gün Pina Dedi ki...; 68 yılının yazında turne yolundaki The Doors'u izleyerek bir yandan grubun içinde neler olup bittiğine çok yakından tanık eden, bir yandan da konserlerden parçalar dinleten, The Doors tarafından yapılmış, kameranın The Doors'un elemanları arasında dolaştığı tek film olan Feast of Friends/Arkadaşların Şöleni ve usta belgeselci Peter Whitehead'ın Syd Barrett dönemi Pink Floyd'unu, klasik 60'lar sonu şarkılarının olduğu performanslarıyla kameraya çektiği, Desist Film'in Beklenmedikliği ve dinamik geometrisiyle, film kendi başına 'sinematografinin yüce bir fikri' oluveriyor sözleriyle övdüğü Pink Floyd London '66-'67 bulunuyor. Jarman ve Fassbinder'in kayıp görüntüleri bulundu! Bölümün heyecan uyandıran vintage filmlerinden ikisi sinemaseverleri özellikle yakından ilgilendiriyor. 20 yıl önce kaybettiğimiz İngiliz yönetmen Derek Jarman'ın 1984'te bir video kamerayla, Londra'da bulunan Benjy adlı bir barı çektiği Will You Dance with Me?/Benimle Dans Eder Misin?, yapımcı ve yönetmen arkadaşı Ron Peck tarafından ilk kez günışığına çıkarılıyor. BFI'ın meşhur küratörlerinden William Fouler'ın Bir filmde dansın bu kadar iyi göründüğünü görmemiştim sözleriyle övdüğü bu 70 dakikalık film, bir yandan 80'ler yeraltı kültürüne dair eşsiz bir belge sunarken, Jarman'ın deneysel çalışmalarını takip edenler için de büyüleyici bir deneyim sağlıyor. Sinema tutkunlarını heyecanlandıracak bir diğer film ise, Danimarkalı sinemacı Christian Braad Thomsen'ın, yakın arkadaşı Rainer Werner Fassbinder'le 1970 yılında yaptığı uzun konuşmalar ve röportajları buluşturduğu Fassbinder To Love without Demands/Fassbinder: Talepsiz Sevmek. İlk gösterimini yapacağı Berlinale'den hemen sonra ilk kez! f'te gösterilecek olan bu nefis arşiv belgesel, Fassbinder'in annesi Lilo Pimpout'la yaptığı ses röportajlarını ve kült oyuncuları Irm Hermann ve Harry Baer'le olan güncel mülakatları da içine alarak kült yönetmenin pek bilmediğimiz, hayatının değişik dönemlerin ışık tutan oldukça samimi bir portresini çiziyor. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 30 Ocak'ta biletix'te %10 indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirim ayrıcalığından yararlanabilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/21/f-istanbul-2015in-yonetmenini-kesfediyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin 15.000 dolar para ödüllü uluslararası yarışması Keş! f'te bu yıl 11 ülkeden 9 film yarışacak. Mehmet Kurtuluş, Agnes Godard, Lila Yacoub, Matias Pineiro ve Signe Byrge Sorense'den oluşan Keş! f jürisi, 2015'in en ilham veren yönetmenini seçecek! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin sekizinci yılını kutlayan uluslararası yarışması Keş! f'te yarışacak filmler belli oldu. İlk ya da ikinci filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş! f bölümünde, ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Hollanda, Irak, İsrail, Yunanistan, Türkiye ve Ukrayna'dan toplam 9 film, 15.000 dolar değerindeki Keş! f Ödülü için jüri karşısına çıkacak. Fatih Akın'ın Kısa ve Acısız filmiyle büyük bir çıkış yakalayan, Temmuz'da, Duvara Karşı, Pars, Büyük Oyun gibi filmlerin yanı sıra Almanya'nın ünlü polisiye dizisi Tatortta Türkiye kökenli bir dedektifi canlandırarak dikkatleri üzerine çeken, Leute Heute tarafından Almanya'nın en önemli aktörlerinden biri olarak gösterilen Mehmet Kurtuluş; Wim Wenders'ten Peter Greenaway'e, Joseph Losey'den ve Agnes Varda'ya pek çok usta yönetmenin filminde görüntü yönetmenliği yapmış, ama en çok 1990 yılından beri her filminde birlikte çalıştığı Claire Denis'yle yaptığı filmlerle tanıdığımız Cesar ödüllü Agnes Godard; aralarında Roman Polanski: Wanted and Desired, Moonrise Kingdom ve Noah Baumbach'ın Greenberg ve Frances Hasının da bulunduğu pek çok ödüllü filmin yapımcılığını yapmış Lila Yacoub; El hombre robado, Todos mienten, Rosalinda, Viola ve bu yıl! f İstanbul programında da yer alan Fransa Prensesi filmleriyle tanıdığımız, işleri New York, Londra, Toronto, San Sebastian ve Berlin başta olmak üzere pek çok festival ve bienalde gösterilen, adına retrospektifler düzenlenen Arjantinli yönetmen Matias Pineiro ve 16 yıldır belgesel ağırlıklı olmak üzere pek çok ödüllü filmin yapımcılığını üstlenmiş, son yıllarda Joshua Oppenheimer'ın Oscar adayı Act of Killing ve! f 2015 filmlerinden The Looking of Silence/Sessizliğin Bakışı filmlerinin de yapımcısı olarak adından söz ettiren Signe Byrge Sorense'den kurulu Keş! f jürisi, 2015'in ilham veren yönetmenini seçecek. Keş! f Uluslararası Yarışma'da jüri karşısına çıkacak filmler ise şöyle: İsrailli Nadav Lapid'in Cannes'ın Eleştirmenler Haftası'nda dünya prömiyerini yapan, sarsıcı ve son derece rahatsız edici bir toplum eleştirisi sunarken ustaca kurduğu kışkırtıcı sinema dili ile çok konuşulacak filmi The Kindergarten Teacher/Yuva Öğretmeni; tamamı işitme engelli insanlardan oluşan kadrosu ve çarpıcı görüntüleriyle yılın en iyilerinden biri sayılan, vurucu hikayesi ve anlatımıyla Cannes Eleştirmenler Haftası'nda Büyük Ödül, Revelation Prize ile Gan Foundation Support for Distribution fonunu kazanan, Avrupa Sinema Ödülleri'nde de Yılın Keşfi seçilen Myroslav Slaboshpytskiy filmi The Tribe/Kabile; Sophie Hyde'ın Huffington Post'ta çığır açıcı ve yeni bir nefes sözleriyle karşılanan, Melbourne Kuir Festivali'nden Seyirci Ödülü, Berlin'in Generation'ından Kristal Ayı, Sundance'ten de Yönetim Ödülü'nü kazanan, annesi cinsiyet geçiş sürecinde olan genç bir kadının yaşadıklarını anlatan etkileyici draması 52 Tuesdays/52 Salı; prömiyerini Toronto'da yapan, Varşova'da Ekümenik Jürisi, Selanik'te de Özel Artistik Başarı Ödülü'nü alan, Martti Helde'nin zorunlu göç hakkında yapılmış en şiirsel filmlerden birini ortaya koyduğu In the Crosswind/Rüzgarların Arasında, kalp atışı durmasın diye durmadan dans etmek zorunda olan vampir Zano'nun tuhaf ve olağanüstü hikayesini konu alan, Selanik'te FIPRESCI ödüllü Yiannis Veslemes filmi Norway/Norveç; Batin Ghobadi'nin ilk gösterimini yaptığı Toronto Film Festivali'nde gizemli ve ürkütücü bulunan ve Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu fimiyle karşılaştırılan büyüleyici filmi Mardan; ödüllü belgeselleriyle tanınan İspanyol yönetmen Gabriel Mascaro'nun yönettiği ve Variety'nin atmosferik medidatif drama sözleriyle tarif ettiği, Locarno'da Özel Ödül'ü almış ve eleştirmenlerce yılın gizli hazinelerinden biri olarak işaret edilen August Winds/Ağustos Esintisi, karavanıyla sokaklarda noel ağacı satmak için New York'a gelen bir adamın yaşadıklarını Noel filmlerinin klişelerine düşmeden etkileyici ve samimi bir dille anlatan Charles Poekel filmi Christmas, Again/Yine Noel ve Türkiye'den Nesimi Yetik'in Adana ve Malatya festivallerinde En İyi Film seçilen, İstanbul'da gündelikçi olarak çalışan ve arabesk müzik dinleyerek ve şarkılar besteleyerek kendi halinde, mutlu dünyasında yaşayan 30'larının sonundaki bir adamın yaşadıklarını anlatan filmi Toz Ruhu. Keş! f bölümündeki filmler ayrıca, Sinema Yazarları Derneği jürisi tarafından değerlendirmeye alınacak ve Aslı Daldal, Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen'den oluşan jüri, seçecekleri bir filme SİYAD Ödülü'nü verecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 30 Ocak'ta biletix'te %10 indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirim ayrıcalığından yararlanabilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/21/realist-yansimalar-koray-dagci-venus-sanat-galerisi-31-ocak-12-subat-2015/", "text": "Koray Dağcı'nın '' Realist Yansımalar '' adlı resim sergisi Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverler ile buluşuyor. Realist Yansımalar Resim Sergisi sanatçının son dönemde suluboya tekniği ile hazırladığı eserlerinden oluşmakta. 31 Ocak'da açılacak sergi, 12 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sanatçı eserlerinde; gerçekçi resim tarzıyla, yaşadığı ve gezdiği çevrelerde gözlemlediği objelerin ve doğanın resimlerini yaparak bir tür anılarını görselleştiriyor. Resmin içinde yer alan nesnelere kazandırdığı görselliğin temelinde ışığı aktarmak yer almakta, ele aldığı her objenin ve ortamın varolan dokusunu vurgulayarak yansıtmağa çalışmaktadır. Suluboya resim yapma süreci boyunca ışık ve dokuyu esas alarak kompozisyonlarında detay çalışmaya özen göstermiştir. Koray Dağcı, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'ndan Tekstil Tasarımcısı olarak '76 yılında mezun olduktan sonra Sümerbank Hereke fabrikasında Halı ve Jakarlı kumaş tasarımları gerçekleştirmesinin kazandırdığı dokuyu gözlemleme ve analiz etme uygulamaları sayesinde edindiği dokunun özelliklerini olduğu gibi yansıtma pratiğini resimlerine aktarmanın yolunu realist/gerçekçi tarzda bularak çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/21/seref-aksit-atolye-gunlukleri-4-hakan-kamisoglu/", "text": "Hakan Kamışoğlu: İstanbul doğumluyum, burada doğup büyüdüm ama babam subaydı, emekli olduğunda Sapanca'ya taşındık, liseyi orada bitirdim. Sonra çok severek, Mimar Sinan'a geçtim. Yani aslında küçük yaşlardan beri resim yapardım. Marmara Güzel Sanatları da kazandım ama Mimar Sinan sınavı da aynı zamandaydı, onu da kazandım ve Mimar Sinan'ı tercih ettim. Eğitim dönemimde de temel eğitimden sonra Özdemir Altan atölyesini tercih ettim. Hatta '90lar'da ilk çalışmalarım hep soyuttur, yıllar sonra figüre döndüm. Kağıt üzerine deneysel çalışıyordum. İki metreye üç metre veya daha büyük bütün duvarı kaplayacak kadar büyük çalışmalardı. O dönem arkadaşlarım tarafından gayet özgün bulunuyor, destekleniyordum. Tophane tarafında atölyemiz vardı, hem de en üst kat. Arkadaşlarım bir gün Yahşi Baraz'ı getirdiler. Benim çalışmalara baktı, etkilendi ama önce ne diyeceğini bilemedi, sonra Bunlar ne böyle, ne yapacaksın, kullanılabilir şeyler değil bunlar, değerlendiremeyiz de. Kağıt yapacaksan küçük yap dedi, çok ilgilenmemiş göründü. Birkaç hafta sonra genç yetenekleri, beğendiği genç ressam adaylarını Kurtuluş'taki galerisine çağırdı, beni çağırmayı da ihmal etmedi ama! Benim o protest tavrım, kolay sergilenemeyen, kolay kolay kabul edilemeyen soyut, kolaj işlerim yıllarca sürdü. Daha sonra, her gün eskiz çalıştıkça ve deneyselliğe devam ettikçe kağıt çalışmalara figürler eklemeye başladım. Ş. A.: Bu arada 95-96 yıllarını anlatıyorsunuz galiba. H. K.: Evet o civarlarda. Bu elimde tuttuğum işler... Bunlar da böcek çalışmalarım, onlara da sonra başladım. H. K.: Evet öyle denebilir. Dediğim gibi soyutla başladım, figüre sonra geçtim. Diyelim bu çalışmada müzik de var, başka bir yazı dili var. Tabi anlattığım çok şey var ama izleyiciye de pay bırakmak istiyorum, çok fazla müdahale etmiyorum. Bir kısmını izleyicinin hayal gücüne ve imgelem dünyasına bırakıyorum. Ş. A.: Yani sanatta kör göze parmak tarzını beğenmiyorsun. H. K.: Evet, başka bir resmimde aynı motifte kızım Duru'nun ismi geçiyor. H. K.: Resimlerimde bahsettiğin çok anlamlılıkla birlikte, tarih, gerçeklik olduğu kadar hayal de var. Şu karşıdaki siyah beyaz, ilk işlerimden biri (1991) olan bile Osmanlıca harfler, kalem işleme, rumi motifleri, kolaj.. H. K.: Kolaj kullanmak da aynı sanat.. H. K.: Evliyim, dokuz yaşında bir kızım var. Atölyeye gelişim duruma göre değişiyor. Sabahları onu okula götürüyorum, onu bırakıp sonra atölyeye geliyorum. Diğer yandan tabii her gün de gelmiyorum; ama gelmediğim zaman da evde hep desen çalışıyorum. Ortalama/genelleme yapmayı sevmiyorum fakat şöyle kısaca anlatayım. Sabahları ortalama dokuz buçukta -kızımı bıraktıktan sonra- başlamış oluyorum öğleden sonra da dört buçuk gibi okuldan onu almaya gidiyorum genelde. İş yoğunluğuma göre bazen de annesi alıyor onu okuldan. Günde ortalama 9-10 saat çalışıyorum yani, dediğim gibi erken gitme durumunda evde eskiz çalışmaları devam ediyor, hala çok fazla eskizim var. Ş. A.: Peki İstanbul'daki sanat piyasasını nasıl buluyorsunuz?.. H. K. : Sadece resim değil, bütün sanat dallarında geçerli. Bir sanatsal proje yapıyorsun, sonra bolca her yerde reklamı yapılıyor. Yazılıp çiziliyor, sanatın içinde olmayan insanlar zaten derinlemesine inceleme yapmadan tanıtıyor, kuştan böcekten bahsediyor, bu işi iyi bilenler de ticari kaygılarla bunu gerçekleştirmiyor, yine herkes kuştan böcekten bahsediyor, değişen bir şey olmuyor. Bütün sanat olayları marketing sistemine döndü sanki. Ş. A.: Yani sanatın morfolojisini, antropolojisini, tarihini, estetik yanlarını incelemeden eleştirmeden yüzeysel bir şekilde paket programla anlatıyorlar, tanıtıyorlar. H. K.: Sanatımız zaten Osman Hamdi'den beri malum Batı'yı örnek almıştır. Onun tarzı da zamanının on- on beş yıl öncesi Batı sanatı örnekleridir. Yüz yılı aşkın bir zamandır da bu böyle sürüp gitmektedir, on beş/yirmi/bazı akımlar da otuz yıl geriden.. H. K.: Bence İbrahim Balaban mesela özgün yola girmişti. O tarz sıçramaların devamı gelseydi keşke! Diyelim ki Burhan Doğançay çok da iyi bir örnek değildi. O da bir uyarlamaydı, çok da özgün değildi aslında ama şişirildi. H. K.: Tabii ki verilecek örnek, konuşulacak çok konu var ama güncel olarak aklıma ilk geleni söyleyecek olursam: Osmanlıca dersleri dikte ediliyor, aman Osmanlı... deniyor ama iktidar, daha mezar taşlarımıza sahip çıkmıyor. Osmanlı döneminden kalanların her biri yok olup, silinip gidiyor, bakımı yapılmıyor okunmaz hale geliyor.... H. K.: Yalnızca facebook kullanıyorum, o da yetiyor. . . Ş. A.: Paylaşımların, ikramların ve samimi sohbetin için teşekkür ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/21/su-dongusu-posta-sanati-sanatcilara-cagri-son-basvuru-01-mayis-2015/", "text": "Su Döngüsü Posta Sanatı Projesi, Nazire Öztunalı organizatörlüğünde, Atölye Arts-In ve Sapanca Kent Konseyi işbirliğiyle gerçekleşecektir. Proje kapsamında 2015 yılı içinde birden fazla sergi olacaktır. 02. Katılmak isteyen bütün sanatçılara açıktır. Her sanatçı birden fazla eserle katılabilir.. 05. Teknik: Her türlü teknik uygulanabilir. 06. Irkçı, fanatik ve pornografik içerikli çalışmalar sergilenmeyecektir. 08. Sergiye katılan eserler iade edilmeyecektir. Eserler Sapanca Kent Konseyi arşivine kalacaktır. 11. Sergi ile ilgili her türlü haber ve bilgi aşağıdaki internet adreslerinde paylaşılacaktır. 12. Sergi ile ilgili lojistik ihtiyaçlar Sapanca Kent Konseyi tarafından karşılanacaktır. 13. Sergi ile ilgili yazılı çeviri hizmetini Uluslararası Dil Hizmetleri Ltd. Şti. verecektir. 16. Eserler, postayla aşağıdaki adrese gönderilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/bidonville-serkan-kocak-seref-aktik-sergi-salonu-03-17-subat-2015/", "text": "Tarih kitaplarına bakıldığında uygarlığın kentleşme ile olan doğrudan ilişkisi gözler önüne serilir hep! Cennet nehirleri arasında yer alan Fırat ve Dicle'nin kıyılarında 6 bin yıl önce başlayan kent olgusu, süreç içinde kendi dinamiklerini de oluşturmuştur. Bu dinamikler de kazanmak ve kaybetmek üzerine kurulu bölgeler, mahalleler, sokaklar ve hayatlar üzerine öyküler anlatmaktadır. Bidonville Fransız dilinde bizim gecekondu olarak tanımladığımız, üstten bakışla kaybetmiş insanların sadece barınmak için sığındıkları veya inşa ettikleri evlerin bulunduğu kentin organik dokusu içinde yerini almış yaşam alanları için kullanılan bir tabirdir. Sadece mimari bağlamda bir yapı türünü değil, onu yaşayan ruhların toplumdaki yerlerini de tanımlayan bir tabirdir bu. Sercan Koçak'ın gravürleri bir kentin kaybedenler tarafına, yaşamadan çok hayatta kalma savaşımına hüzünlü bir bakış getirmesi açısından dikkat çekiyor. Eski zamanların görkemli olmasa da geleneksel estetik değerlerine önem veren ama terk edilmişliğe itilmiş yapılarının yanı sıra, sadece işleviyle kullanıcılarına hizmet veren mekanlar bunlar. Kentin tepelerinde yaşayanların sisler arkasından gördüğü, ya da görmemezliğe geldiği ama aynı tutkuları paylaştıkları insanlarca can verilen bu mekanlar Sercan Koçak'ın gözünden ve elinden kentsel dönüşüm le unutulmak ve unutturulmak istenen çok da uzak olmayan bir geçmişten bugüne, bugünden geleceğe sanatsal bir belge sunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/elden-ele-ertugrul-ates-nezihe-bilen-ates-75-yil-sanat-galerisi-04-17-subat-2015/", "text": "Elden ele iki Kuşak bir sergi: Ressam Ertuğrul ateş ile Nezihe Bilen'nin birlikte gerçekleştireceği resim sergisi 4 Şubat Çarşamba Günü 75. Yıl sanat galerisinde Açılıyor. Iki Adana'lı ressamın farklı dönemlerinden işlerle gerçekleştireceği sergi 15 gün süreyle Adana'lı hemşehrileriyle Buluşuyor. İki sanatçı farklı kuşaklardan olmakla birlikte sanat anlayışlarındaki benzerlik ayrıca dikkat çekici bir olgu. İki sanatçıda insan kavramına kendilerine Özgü üslupları ile oluşturdukları eserleri ile buluşup sorunlara- sorulara cevap arıyorlar. Farklı yaşam koşulları farklı dönem çalışmaları vede farklı kuşaktan olmalarına rağmen izleyicinin dikkatine sundukları şeyinsan ve onun içsel maceraları. Bu toprakların gerçeküstü enerjisi sanatçıların yapıtlarında kendi Özgün üslupları ile sorular soruyor cevaplar arıyorlar. Onların bu ilk birlikteliğinde Adana'lı sanatseverlerle buluşması ise ayrıca dikkat çekilecek bir durum. Daha sonraki dönemlerde bu tecrübeyi yurtdışına da taşıma projeleride gündemde. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/f-gunleri-12-subatta-basliyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, yılın en çok konuşulan filmlerini Türkiye'ye getiriyor, partileriyle şehri ayağa kaldırıyor, etkinlikleriyle dünyamızı değiştirmeye devam ediyor. Brezilya'dan Endonezya'ya, Hindistan'dan Kenya'ya, 42 ülkeden 115 filmin gösterileceği! f İstanbul, 12 Şubat'ta İstanbul'dan yola çıkıyor, 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara ve İzmir'e uğruyor! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileri İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 42 ülkeden 115 filmin gösterileceği 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. Festivalin açılış filmi, Beetlejuice/Beterböcek, Edward Scissorhands/Makas Eller, Corpse Bride/Ölü Gelin gibi fantastik öyküleriyle tanıdığımız usta yönetmen Tim Burton'dan geliyor: Big Eyes/Büyük Gözler. Sanat tarihinin en sansasyonel olaylarından birine odaklanan film, 50'li yıllarda iri gözlü çocuk tablolarıyla meşhur olan Margaret Keane'in, eserlerini ve yeteneğini sahiplenmeye çalışan eşi Walter Keane'e karşı verdiği mücadeleyi anlatıyor. Amy Adams ve Christopher Waltz'un başrolünde olduğu Büyük Gözler, eleştirmenlerce Burton'ın 'Ed Wood'dan sonraki en kişisel filmi ve 'Big Fish'ten beri yaptığı en iyi film yorumlarıyla karşılandı. Digiturk Galaları: Yılın yıldızları ilk kez burada! Digiturk Galaları, Toronto'dan Venedik'e, Cannes'dan Sundance'e, dünyanın önemli festivallerinde büyük ilgi görmüş, yılın en çok beklenen filmlerini Türkiye'de ilk kez seyirciyle buluşturuyor. ! f İstanbul ayrıca, ödül sezonunun öne çıkan yapımlarının da Türkiye galalarına ev sahipliği yapıyor. Walking on Water ve The Home Song Stories ile pek çok ödül toplamış, Avustralya'nın en önde gelen yönetmenlerinden Tony Ayres'in hikayesi ve anlatımıyla yılın en beklenmedik, en tekinsiz filmlerinden birine dönüşen kara filmi Cut Snake/Kesik Yılan; 2005'te Forty Shades of Blue ile Sundance'ten büyük ödülü, 2012'de ise Keep the Lights On/Işık Açık Kalsın ile Berlin'den Teddy Ödülü'nü kapan Ira Sachs'ın John Lithgow ve Alfred Molina'nın performanslarıyla çok konuşulan bağımsızı Love is Strange/Aşk Başkadır; üç yıl önce Un amour de jeunesse/Elveda İlk Aşkıyla! f'çilerin gönlünü fetheden Fransız yönetmen Mia Hansen-Love'ın Daft Punk ve Cassius gibi efsanelerin doğuşuna tanıklık etmiş elektronik müzik akımının kurucularından Fransız DJ Paul'un 18 yıllık yükseliş ve düşüş hikayesini anlattığı Eden/Cennet; David Zellner'ın Coen Kardeşler'in kült filmi Fargonun sonundaki gömülü çantayı bulmak için kendini yollara vuran bir kadını anlattığı, Sundance'ten Jüri Özel Ödülü, Fantastik Film Festivali'nden de En İyi Yönetmen Ödülü'nü alan filmi Kumiko, the Treasure Hunter/Kumiko, Hazine Avcısı; matematik dehası otistik bir çocuğun hayatına odaklanan, özellikle başroldeki genç oyuncu Asa Butterfield'in oyunculuğuyla övgüler toplayan ve yılın en iyi İngiliz bağımsızlarından X+Y/X+Y; Niki Caro'nun Whale Riderından beri yapılmış en etkileyici Yeni Zelanda filmi sayılan ve çok az bilinen Yeni Zelanda kahramanı ve satranç şampiyonu Genesis Potini'nin gerçek hayat hikayesinden esinlenen Dark Horse/Kayıp Şampiyon; Dogma, Chasing Amy gibi filmleriyle sıkı bir hayran kitlesi yaratmış kült yönetmen Kevin Smith'in korku ve komedi kıvamı bolca yerinde, Justin Long, Michael Parks, Johnny Depp ve Haley Joel Osment'lı garip filmi Tusk/Mors Dişi; 2003'te izlediğimiz The Yes Menden beri aktivizme yepyeni bir soluk getiren, yaptıkları çılgın eylemleriyle bugün bile tartışılan Yes Men grubunun son beş yılına tanıklık eden The Yes Men Are Revolting/Yes Men İsyanda ve Careful, The Saddest Music in the World filmleriyle tanınan, Kanada'nın David Lynch'i Guy Maddin'in Roy Dupuis, Geraldine Chaplin, Udo Kier, Charlotte Rampling, Amira Casar gibi iddialı bir kadroyu bir araya getirdiği son filmi The Forbidden Room/Yasaklı Oda, Digiturk Galaları bölümü filmlerinden sadece birkaçı. Amores perros, 21 Grams, Babel ve Biutiful filmlerinin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu'nun merakla beklenen yeni harikası Birdman, Michael Keaton, Emma Stone, Zach Galifianakis, Edward Norton, Naomi Watts gibi ünlü oyuncuları buluşturuyor. Bir zamanlar ikonik bir süper kahramanı canlandırmış, ama artık gözden düşmüş bir aktörün Raymond Carver'ın hikayesinden uyarlanan bir Broadway oyunuyla eski günlerine dönme çabasını anlatan film, Boyhood ile birlikte Oscar yarışının en güçlü adayı sayılıyor. Bölümün en heyecan uyandıran filmlerinden biri de hiç kuşkusuz, dünya galasını! f İstanbul'da yapacak olan Çekmeceler. İlk filmleri Zenneyle büyük ilgi gören M. Caner Alper ve Mehmet Binay'ın yeni filmleri Çekmeceler, otuzlarının başındaki genç bir kadının doğumgününde kanlar içinde hastaneye kaldırılmasının ardında yatan korkunç gerçekleri konu alıyor. Senaryosu gerçek olay ve kişilerden esinlenilerek yazılan filmde, Ece Dizdar, Tilbe Saran, Taner Birsel, Nilüfer Açıkalın başrolde. Digiturk Galaları'nın en merak uyandıran filmi ise, adı ve konusu açıklanmayan Sürpriz Film! Şoke edici ve ürkütücü olacağı garantili filmin yurt dışındaki gösterimlerinde salonlar boşalmış, insanlar bayılmamak için yarısında kaçmıştı. Kurbanın kim olduğu sürekli değişen film, Uzun yıllardır evdeki korku, perdeye bu kadar şoke edici bir şekilde yansıtılmamıştı; karakterleri gibi bu evden kaçmak isteyeceksiniz sözleriyle tanıtılıyor. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin uluslararası yarışmalı bölümü Keş! f, sekizinci yılında yılın ilham veren yönetmenini aramaya devam ediyor. İlk ya da ikinci filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş! f bölümünde, ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Hollanda, Irak, İsrail, Yunanistan, Türkiye ve Ukrayna'dan toplam 9 film, 15.000 dolar para ödüllü Keş! f Ödülü için jüri karşısına çıkacak. Fatih Akın'ın Kısa ve Acısız filmiyle büyük bir çıkış yakalayan, Temmuz'da, Duvara Karşı, Pars, Büyük Oyun gibi filmlerin yanı sıra Almanya'nın ünlü polisiye dizisi Tatortta Türkiye kökenli bir dedektifi canlandırarak dikkatleri üzerine çeken, Leute Heute tarafından Almanya'nın en önemli aktörlerinden biri olarak gösterilen Mehmet Kurtuluş; Wim Wenders'ten Peter Greenaway'e, Joseph Losey'den ve Agnes Varda'ya pek çok usta yönetmenin filminde görüntü yönetmenliği yapmış, ama en çok 1990 yılından beri her filminde birlikte çalıştığı Claire Denis ile yaptığı filmlerle tanıdığımız Cesar ödüllü Agnes Godard; Roman Polanski: Wanted and Desired, Moonrise Kingdom ve Noah Baumbach'ın Greenberg ve Frances Hasının da bulunduğu pek çok ödüllü filmin yapımcılığını yapmış Lila Yacoub; El hombre robado, Todos mienten, Rosalinda, Viola ve bu yıl! f İstanbul programında da yer alan Fransa Prensesi filmleriyle tanıdığımız, işleri New York, Londra, Toronto, San Sebastian ve Berlin başta olmak üzere pek çok festival ve bienalde gösterilen, adına retrospektifler düzenlenen Arjantinli yönetmen Matias Pineiro ve 16 yıldır belgesel ağırlıklı olmak üzere pek çok ödüllü filmin yapımcılığını üstlenmiş, son yıllarda Joshua Oppenheimer'ın Oscar adayı Act of Killing ve! f 2015 filmlerinden The Looking of Silence/Sessizliğin Bakışı filmlerinin de yapımcısı olarak adından söz ettiren Signe Byrge Sorense'den kurulu Keş! f jürisi, 2014'ün ilham veren yönetmenini seçecek. Keş! f Uluslararası Yarışma'da jüri karşısına çıkacak filmler ise şöyle: İsrailli Nadav Lapid'in Cannes'ın Eleştirmenler Haftası'nda dünya prömiyerini yapan, sarsıcı ve son derece rahatsız edici bir toplum eleştirisi sunarken ustaca kurduğu kışkırtıcı sinema dili ile çok konuşulacak filmi The Kindergarten Teacher/Yuva Öğretmeni; tamamı işitme engelli insanlardan oluşan kadrosu ve çarpıcı görüntüleriyle yılın en iyilerinden biri sayılan, vurucu hikayesi ve anlatımıyla Cannes Eleştirmenler Haftası'nda Büyük Ödül, Revelation Prize ile Gan Foundation Support for Distribution fonunu kazanan, Avrupa Sinema Ödülleri'nde de Yılın Keşfi seçilen Myroslav Slaboshpytskiy filmi The Tribe/Kabile; Sophie Hyde'ın Huffington Post'ta çığır açıcı ve yeni bir nefes sözleriyle karşılanan, Melbourne Kuir Festivali'nden Seyirci Ödülü, Berlin'in Generation'ından Kristal Ayı, Sundance'ten de Yönetim Ödülü'nü kazanan, annesi cinsiyet geçiş sürecinde olan genç bir kadının yaşadıklarını anlatan etkileyici draması 52 Tuesdays/52 Salı; prömiyerini Toronto'da yapan, Varşova'da Ekümenik Jürisi, Selanik'te de Özel Artistik Başarı Ödülü'nü alan, Martti Helde'nin zorunlu göç hakkında yapılmış en şiirsel filmlerden birini ortaya koyduğu In the Crosswind/Rüzgarların Arasında, kalp atışı durmasın diye durmadan dans etmek zorunda olan vampir Zano'nun tuhaf ve olağanüstü hikayesini konu alan, Selanik'te FIPRESCI ödüllü Yiannis Veslemes filmi Norway/Norveç; Batin Ghobadi'nin ilk gösterimini yaptığı Toronto Film Festivali'nde gizemli ve ürkütücü bulunan ve Nuri Bilge Ceylan'ın Bir Zamanlar Anadolu fimiyle karşılaştırılan büyüleyici filmi Mardan; ödüllü belgeselleriyle tanınan İspanyol yönetmen Gabriel Mascaro'nun yönettiği ve Variety'nin atmosferik medidatif drama sözleriyle tarif ettiği, Locarno'da Özel Ödül'ü almış ve eleştirmenlerce yılın gizli hazinelerinden biri olarak işaret edilen August Winds/Ağustos Esintisi, karavanıyla sokaklarda noel ağacı satmak için New York'a gelen bir adamın yaşadıklarını Noel filmlerinin klişelerine düşmeden etkileyici ve samimi bir dille anlatan Charles Poekel filmi Christmas, Again/Yine Noel ve Türkiye'den Nesimi Yetik'in Adana ve Malatya festivallerinde En İyi Film seçilen, İstanbul'da gündelikçi olarak çalışan ve arabesk müzik dinleyerek ve şarkılar besteleyerek kendi halinde, mutlu dünyasında yaşayan 30'larının sonundaki bir adamın yaşadıklarını anlatan filmi Toz Ruhu. Keş! f bölümündeki filmler ayrıca, Sinema Yazarları Derneği jürisi tarafından değerlendirmeye alınacak ve Aslı Daldal, Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen'den oluşan jüri, seçecekleri bir filme SİYAD Ödülü'nü verecek. Aşk & Başka Bi' Dünya: Yılın en yaratıcı müdahalesi aranıyor! Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'nın bu yılki jürisinde sinema ve aktivizm dünyasının usta isimleri bir araya geliyor. Eşi Atom Egoyan'ın Exotica, The Sweet Hereafter, Felicia's Journey gibi pek çok filminde başrolün yanı sıra, A ma soeur!, Code inconnu gibi pek çok ünlü ve ödüllü filmde rol almış Beyrut asıllı oyuncu Arsinee Khanjian, Some Distant Day, Kurdi, Islamophobia gibi pek çok filmde yapımcılık yapmış Marie Olesen ve barış mücadelesi, antimilitarizm, insan haklarıyla ilgili çalışan birçok STK ve hareketle yaptığı sayısız çalışmayla tanıdığımız sosyolog, feminist ve yazar Pınar Selek'ten oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesini seçecek. Kamerayla dünyayı değiştirmeyi başarmış yönetmenleri İstanbul'da ağırlayacak Aşk & Başka Bi'Dünya'da yarışacak filmler ise şöyle: Paris'te sürgünde yaşayan Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed'in, Suriye'de yaşayan Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan'ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri, yılın hazmı en zor deneyimlerinden Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi; Sergei Loznitsa'nın geçen kış Ukrayna, Kiev'de başkan Yanukoviç rejimine karşı başlayan sivil ayaklanmayı konu alan filmi Maidan/Meydan; Jim Goldblum ve Adam M. Weber ikilisinin 70'lerden bu yana Yeni Delhi'nin meşhur sokak sanatçılarına ev sahipliği yapan gecekonduların yerine oteller ve AVM'ler yapmak için yıkmak isteyen hükümet ile yerli halkın karşı karşıya gelişini anlatan Tomorrow We Disappear/Yarın Yokuz; Variety'nin Çok güçlü, Steinbeck'yın, adeta Amerikan tarihinin umutsuz bir anının fotoğrafını çekiyor, Hollywood Reporter'ın Heyecan verici, olağanüstü bir belgesel sinemacılık sözleriyle tarif ettiği, Sundance'te Jüri Özel Ödülü'nü alan, Full Frame, Miami ve San Francisco film festivallerinde de en iyi belgesel seçilen Jesse Moss filmi The Overnighthers/Gececiler; Andreas Dalsgaard'ın Kolombiya'da uyuşturucu kartellerine karşı halkın umudu olmayı başarmış Yeşil Hareket'in öncüsü Antanas Mockus'un seçim süreci ve sonrasında yaşadıklarını anlattığı Life is Sacred/Yaşam Kutsaldır; belgesel sinemacı Jessica Oreck'in ormanda bir kulübede yaşayan korkunç bir cadıyı konu alan bir Slav masalından yola çıkarak kurmaca ve belgeseli karıştıran sipirütel ve şiirsel büyüleyicilikteki yeni filmi The Vanquishing of the Witch Baba Yaga/Büyücü Baba Yaga'nın Yok Oluşu; Sophie Deraspe'nin Suriye'deki medya etiğini sorguladığı, iki kadın arasındaki basit bir internet flörtünün uluslararası bir entrikaya dönüşmesinin akıllara durgunluk veren gerçek hikayesini konu alan ve ilk gösterimini 2015 Sundance'te yapacak olan The Amina Profile/Amina Profili ve seyirciyi Tarlabaşı'nın renkli dünyasına götürerek burada yaşayanların hayatlarını ve tüyler ürperten bir İstanbul'u görmemizi sağlayan Marianna Francese ve Jaad Gaillet belgeseli Tarlabaşı and Me/Tarlabaşı ve Ben. Genç bir kadının büyüdükçe vücudunda belirmeye başlayan değişikliklerin ardındaki gizemi konu alarak kurt adam türüne incelikli ve etkileyici bir yorum getiren ve Let the Right One In ve Ginger Snaps ile karşılaştırılan Danimarka filmi When Animals Dream/Hayvan Düşü; zamanın akışı, solan çocukluk ve küçük kasaba yaşamının gündelik tuhaflıklarına dair düşsel ve melankolik bir dünya yaratan, Cannes'da eleştirmenlerin gönlünü çalan You're Sleeping Nicole/Nicole, Uyumuşsun; birçok eleştirmenin adeta Freddy Krueger'la Albert Camus'nün buluşması saydığı, 2012'deki çılgın korku komedisi Ape ile dikkatleri çeken Joel Potrykus'un Hayvan Üçlemesinin son filmi Buzzard; Eggs, Water Easy Reach, Factotum ve O' Horten filmleriyle Norveç sinemasının yüz akı olmuş, beraberinde kendi takipçilerini yaratmış kült yönetmen Bent Hamer'ın o bildik kara mizahından bolca nasibini alan son filmi 1001 Grams/1001 Gram; sinema tarihinin en tuhaf yapımlarından Mirrormask ile tanıdığımız Dave Mckean'in fantezi ile drama arasında dolaşan, katman katman kolajlardan oluşan animasyon tarzı ve göz alıcı görüntüsüyle yılın en ayrıksı işlerinden birine dönüşen deli projesi Luna; eşi Etgar Keret'le birlikte yazıp yönettikleri ilk filmleri Jellyfish ile Cannes'da Altın Kamera Ödülü'nü kazanan Shira Geffen'in kendi dünyalarına sıkışıp kalmış iki kadın üzerinden Filistin-İsrail çatışmasını anlattığı, kara mizahıyla övgüler toplayan Self Made/Ben Gibi; başarısız bir lezbiyen rock grubunun amatör müzik yarışmasına katılmak için çıktığı tuhaf yolculuğu anlatan, bilimkurguyla müzikali buluşturan, B sınıfı ve camp film tutkunları için gerçek bir hazine değerindeki Dyke Hard; geçen yıl kaybettiğimiz, işleriyle her zaman tartışmalar yaratmış ressam, heykeltraş, mimar, tasarımcı ve Akademi ödüllü Yaratık'ın yaratıcısı H. R. Giger'ın sonuna kadar kapalı jalüzilerin arkasında gece ve gündüzün birbirinden ayırt edilmediği evindeki gündelik yaşamına eşlik edeceğimiz Dark Star HR Giger's World/Karanlık Yıldız HR Giger'ın Dünyası ve Doğu Karadeniz'i Orta Doğu'nun Alpleri'ne dönüştürmeyi amaçlayan Karadenizli bir işadamına reklam filmi çekmek için yollara düşen bir grup kafadarın yaşadığı absürd olayları anlatan, Levent Soyarslan mockumentary'si Oflu Hocayı Aramak: O. H. A., Oyun bölümü filmlerinden birkaçı. Bu bölümde yer alan iki film özellikle, ! f'çilerin aklını başından alacak cinsten! Anime dünyasının ustası Hayao Miyazaki'nin hayatını konu alan The Kingdom of Dreams and Madness/Düşlerin ve Çılgınlığın Krallığı, Spirited Away, My Neighbor Totoro, Princess Mononoke gibi anime klasiklerini yaratmış Ghibli Stüdyoları'nın üretimlerini durduracağı açıklamasının ardında yaşananları anlatmasıyla da türün tutkunlarını heyecanlandıran bir belgesel. Taika Waititi ve Jemaine Clement'ın birlikte yönettiği, The Guardian eleştirmeni Peter Bradshaw'un Yılın en iyi komedisi, Paracinema'nın ise Shaun of the Dead'ten beri yapılmış en iyi korku komedisi sözleriyle kaşıladığı, Yeni Zelandalı üç yaşlı vampirin yaşadıkları olayları anlatan çılgın korku-komedi-mockumentary What We Do in the Shadows/Aylak Vampirler; bileti ilk tükenecek! f filmlerinden olacak görünüyor. ! f'in geçen yıl başlayan Sanat Hayat İçindir! bölümü sanat ve hayatın birbirine karıştığı etkileyici hikayeleri buluşturuyor. 40 küsur yıl boyunca Amerika'yı şekillendiren kültürel ve siyasi etkiler konusunda yazmış ve konuşmuş, neslinin ikonlarından Susan Sontag'ın hayat hikayesini arşiv görüntüleri, yazdıkları ve yakın çevresiyle yapılan görüşmelerden kurarak anlatan, Tribeca'dan En İyi Belgesel ödüllü Regarding Susan Sontag/Susan Sontag Hakkında; Star Trek'in Kaptan Zulu'su, Clinton hükümetinde Japon-Amerikan ilişkilerinin elçisi, eşcinsel haklarının sesli savunucusu, 7 milyondan fazla takipçisiyle facebook fenomeni 77 yaşındaki George Takei'nin hayatına yakın baktığımız To Be Takei/Takei Olmak; belgesel sinemanın ustalarından Steve James'in Pulitzer ödülü alan ilk film eleştirmeni Roger Ebert'in hayatına dair samimi ve duygusal bir yolculuğa çıkardığı, aralarında Martin Scorsese, Werner Herzog, Errol Morris, Ramin Bahrani ve Ava Duvernay gibi ünlü sinemacıların da bulunduğu arkadaşları, meslektaşları ve ailesinin yorumlarıyla adeta bir sinema dersi veren Life Itself/Hayatın Kendisi; babasının ölüm haberiyle birlikte Meksika'dan Buenos Aires'e dönen Victor adlı genç bir adamın burada sevgilileri, arkadaşları ve tiyatro arasında kalışını konu alan, Arjantinli yönetmen Matias Pineiro'nun diğer filmlerinden de alışkın olduğumuz lezzet ve özgünlüklükle seyirciye yeni bir film izleme biçimi sunan tuhaf kurmacası The Princess of France/Fransa'nın Prensi; dünyanın en ünlü dominatrixi Catherine Robbe-Grillet'nin sado-mazo partileriyle ünlü evine konuk eden, efendi ve kölelerin deneyimlerini aktarışıyla da merak uyandıran The Ceremony/Seremoni ve 2000'lerin kült televizyon serisi The Wire ile tanıdığımız, tam da şöhretin zirvesindeyken hamile kalınca oyunculuğa ara veren Brandy Burre'nin yıllar sonra sektöre geri dönmek istediğinde yaşadığı zorlukları anlatan Actress/Oyuncu, sanat tutkunlarının kaçırmaması gereken yapımlar. Bu bölümün Türkiye'den konuğu ise Motör: Kopya Kültürü & Popüler Türk Sineması. Cem Kaya'nın binlerce Yeşilçam filminin ve yaptığı yüze yakın söyleşinin ürünü olarak yedi yılda tamamladığı filmi, 1960 ve 1970'lerde dünyanın en büyük film üreticilerinden birine dönüşen Yeşilçam'ın Tarzan'dan Drakula'ya, Oz Büyücüsü'nden Uzay Yolu'na, pek çok Batı çıkışlı filmin Türk versiyonlarını çekme süreçlerini konu alıyor. Aralarında Memduh Ün, Kunt Tulgar, Cüneyt Arkın, Fikret Hakan, Aydemir Akbaş, Nuri Alço, Halit Refiğ, Süleyman Turan, Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Metin Erksan gibi dönemin kahramanlarının görüşlerini barındıran film, bir dönemin Türkiye sinemasının tuhaf ve renkli portresini çiziyor. Aziz ler, Şairler ve Meczuplar: Taşlar yerine oturuyor! ! f İstanbul'un bu yılki yeni bölümü ise Aziz ler, Şairler ve Meczuplar adını taşıyor. Hayat hikayeleri ve yaşadıklarıyla bu dünyaya ait değillermiş hissi uyandıran, sözcükleri ya da görüntüleri ya da sesleri ve müzikleriyle bizleri hep uyanık tutan ve dünyaya başka türlü bakmamızda bize rehberlik eden ikon isimleri buluşturan bu bölüm, gücünü şiirden, fikrini de Patti Smith'in oynadığı Three Stones for Jean Genet/Jean Genet İçin Üç Taştan alıyor. Frieder Schlaich'in yönettiği bu 7 dakikalık enfes kısa, 2013 Nisanında Jean Genet'nin Fas'ın Laraş kentinde bulunan mezarını ziyaret eden Patti Smith'i yol boyunca izliyor ve onun 30 yıl boyunca Genet için sakladığı taşları bırakışını anlatıyor. Tarihin bir yerinde çekilmiş görüntülerin Smith'in filmindeki taşlar gibi yeniden ortaya çıkarılıp görevlerini tamamlayışlarının şiirsel buluşması olan bu bölümde gösterilecek diğer filmler ise şöyle: Karanlık ve rahatsız edici eserleriyle ünlü, beat kuşağının yaratıcılarından Amerikalı yazar William S. Burroughs'un trajik ve sıradışı yaşamının bilinmedik derinliklerine inen, 31 yıl sonra restore edilmiş kopyasıyla gösterilecek olan Burroughs: The Movie/Burroughs; Jeanne Dielmanın yönetmeni Chantal Akerman ile modern dansın tanrıçası Pina Bausch'u bir araya getiren, Wuppertal Tanztheater'ın Avrupa turnesi boyunca Bausch'u izleyerek bir süre sonra Akerman'ın kişisel filmine dönüşen, 30. yıldönümü olan 2013'te yenilenmiş kopyasıyla gösterilecek One Day Pina Asked.../Bir Gün Pina Dedi ki...; 68 yılının yazında turne yolundaki The Doors'u izleyerek bir yandan grubun içinde neler olup bittiğine çok yakından tanık eden, bir yandan da konserlerden parçalar dinleten, The Doors tarafından yapılmış, kameranın The Doors'un elemanları arasında dolaştığı tek film olan Feast of Friends/Arkadaşların Şöleni ve usta belgeselci Peter Whitehead'ın Syd Barrett dönemi Pink Floyd'unu, klasik 60'lar sonu şarkılarının olduğu performanslarıyla kameraya çektiği, Desist Film'in Beklenmedikliği ve dinamik geometrisiyle, film kendi başına 'sinematografinin yüce bir fikri' oluveriyor sözleriyle övdüğü Pink Floyd London '66-'67. Bölümün heyecan uyandıran vintage filmlerinden ikisi sinemaseverleri özellikle yakından ilgilendiriyor. 20 yıl önce kaybettiğimiz İngiliz yönetmen Derek Jarman'ın 1984'te bir video kamerayla, Londra'da bulunan Benjy adlı bir barı çektiği Will You Dance with Me?/Benimle Dans Eder Misin?, yapımcı ve yönetmen arkadaşı Ron Peck tarafından ilk kez günışığına çıkarılıyor. BFI'ın meşhur küratörlerinden William Fouler'ın Bir filmde dansın bu kadar iyi göründüğünü görmemiştim sözleriyle övdüğü bu 70 dakikalık film, bir yandan 80'ler yeraltı kültürüne dair eşsiz bir belge sunarken, Jarman'ı takip edenler için de büyüleyici bir deneyim sağlıyor. Sinema tutkunlarını heyecanlandıracak bir diğer film ise, Danimarkalı sinemacı Christian Braad Thomsen'ın, yakın arkadaşı Rainer Werner Fassbinder'le 1970 yılında yaptığı uzun konuşmalar ve röportajları buluşturduğu Fassbinder To Love without Demands/Fassbinder: Talepsiz Sevmek. İlk gösterimini yapacağı Berlinale'den hemen sonra ilk kez! f'te gösterilecek olan bu nefis arşiv belgesel, Fassbinder'in annesi Lilo Pimpout'la yaptığı ses röportajlarını ve kült oyuncuları Irm Hermann ve Harry Baer'le olan güncel mülakatları da içine alarak kült yönetmenin pek bilmediğimiz, hayatının değişik dönemlerin ışık tutan oldukça samimi bir portresini çiziyor. Pedro Costa'nın Lizbon'un gecekondu mahallesi Fontainhas'ta 1994 yılından beri Cape Verdeli göçmenlerle birlikte çektiği Kemikler ve Gençler Yürüyordan sonra Fontiainhas Üçlemesi'ni tamamladığı, Horse Money/At Parası, büyüleyici ve minimalist anlatımıyla seyirciyi hem ışığın hem de karanlığın içinden bir yolculuğa çıkaran büyüleyici bir deneyim. Locarno'da En İyi Yönetmen dahil olmak üzere toplamda dört ödül birden kazanan film, Sight&Sound'a göre yılın en iyileri listesine 3. sıradan girdi ve bir çok eleştirmence şimdiden 2015'in en iyi filmi sayılıyor. ! f'in bir diğer özel gösterimi ise, Ben ve Joshua Safdie kardeşlerin Tokyo'da En İyi Yönetmen, Venedik'ten de C. I. C. A. E. Ödülü'nü kazanan filmleri Heaven Knows What/Yalnız Cennet Bilir. Indiewire'ın 'Requiem for a Dream'den beri yapılmış en iyi uyuşturucu konulu film dediği film, seyirciyi gerçekliğin melez dünyasına davet ediyor. Karanlık & Köşeli: Koltuğunda zıplamak isteyenlere! Nairobi merkezli disiplinlerarası örgütlenme Nest Kolektifi'nin 2013'te Kenya'da kuir olma deneyimlerini araştıran projesi sonucu çekilen ve Afrika'da LGBTİ haklarının trajik durumunu gözler önüne seren, beş kısa filmli Stories Of Our Lives/Yaşamımızdan Hikayeler; ödüllü ve Amerika'da büyük olay olmuş televizyon dizisi The Slopeun yaratıcılarından ve oyuncusu Desiree Akhavan'ın romantik komedilerdeki cinsiyetçiliğe adeta nanik yaparak, Brooklyn'de yaşayan İranlı genç bir kadının yaşadıklarını konu aldığı filmi Appropriate Behavior/Makul Davranış; Dominik Cumhuriyeti'nde Avrupalı zengin ve yaşlı bir kadının adanın yerlilerinden genç ve yoksul bir kadına olan aşkı üzerinden aşk, bağlılık ve sömürü kavramlarına duygusal bir bakış getiren, Geraldine Chaplin'in Chicago'dan ödüllü etkileyici performansıyla hafızalara kazınacak Sand Dollars/Kum Parası ve! f seyircisinin Ken Park ve Marfa Girl filmleriyle yakından tanıdığı, kuir sinemanın üstatlarından Larry Clark'ın, kamerasını bu kez Paris sokaklarına çevirdiği ve bir grup kaykaycı gencin cinsel uyanışlarının hikayesini anlattığı son filmi The Smell of Us/Bizdeki Koku. Gökkuşağı bölümünün öne çıkan filmlerinden biri de; Justin Kelly'nin meşhur gazeteci Benoit Denizet-Lewis'in 'Benim Eski Gey Arkadaşım' adlı makalesinden uyarladığı, eşcinsel hakları savunucusu Michael Glatze'in 2007 yılında arkadaşlarını ve yakınlarını şoke eden bir kararla eşcinsellikten vazgeçtiğini açıklayıp rahip olmasının tartışmalı hikayesini konu alan I am Michael/Ben, Michael. Başrollerini James Franco, Zachary Quinto ve Emma Roberts'ın paylaştığı, Gus Van Sant'in de yapımcı olarak yer aldığı film, Sundance ve Berlin film festivallerinin ardından ilk kez! f'te! ! f music: ! f'in müzik festivali 4 yaşında! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenen! f music, bu yıl dördüncü yaşını kutluyor ve müziği sinemaya, sinemayı sahneye taşımaya, partileriyle de İstanbul gece hayatını hareketlendirmeye devam ediyor. ! f music'in bu yılki seçkisinde yine yılın en iyi müzik filmleri yer alıyor: 2003'te çektiği Woodenheadla Yeni Zelanda'da kült olan Florian Habicht'ın Pulp'ın fenomen vokalisti Jarvis Cocker'ın davetiyle çektiği ve efsanevi müzik grubu Pulp'ın 2012'deki duygulu son konserini, grubun öyküsünün başladığı şehrin dokusuyla bir araya getiren Pulp: Life, Death & Supermarkets/Pulp: Hayat, Ölüm ve Süpermarketler Üzerine Bir Film; 1960'lardan günümüze ulaşan en etkileyici rock'n roll fenomeni Alice Cooper'ın iç dünyasını gözler önüne seren, bunu da Vincent Furnier adlı bir adamın alter egosu Alice Cooper'a dönüşmesini Dr Jekyll ve Mr Hyde hikayesiyle bağ kurarak anlatan, sinemanın ilk belgesel operası Super Duper Alice Cooper/Şahane Alice Cooper; Belle & Sebastian'ın solisti Stuart Murdoch'ın, 2009'da yayınladığı solo albümüyle aynı adı taşıyan, Emily Browning, Olly Alexander ve Hannah Murray'i başrole taşıyarak, birlikte bir müzik grubu kuran üç gencin eğlenceli ve duygusal yazını anlatan müzikal God Help the Girl; Red Bull BC One All Stars ekibinden, dünyanın en yetenekli Break dansçılarından Brezilyalı Neguin ve Amerikalı Roxrite'ın, prestijli Break dans ekibi Flying Steps'in kurucusu Amigo'yla birlikte kurdukları aynı adlı grubun hikayesini Anadolu yolculuğu ve müziğiyle anlatan Anadolu Break; seyirciyi çağdaş müziğin en özgün sanatçılarına ev sahipliği yapan Montreal'e götüren, Mac Demarco, Spencer Krug, Patrick Watson, Colin Stetson ve Tim Hecker gibi birbirinden farklı sanatçıların hikayeleriyle şehrin müzik dokusunu gözler önüne seren A City is an Island/Bir Şehir, Bir Ada ve 1985'te bir akşam radyoda duyduğu bir Afrika ezgisinden etkilenerek Afrika'ya gidip yerleşen Louis Sarno'nun kadim dostu Jim Jarmusch'un 'Dead Man' ve 'Ghost Dog' filmlerine de ilham olan hikayesinin anlatıldığı Song from the Forest/Ormanın Şarkısı, perdede müzik filmi arayanlara ilaç gibi gelecek. 1890'ın co-sponsorluğunda gerçekleşecek! f music partileri de heyecan uyandırıyor. 13 Şubat'ta! f İstanbul Açılış Partisi'ni Kloster'da yapacak olan! f music, bir! f klasiğine dönüşen Gökkuşağı Partisini de 21 Şubat Cumartesi gecesi Babylon ve Babylon Lounge'a taşıyacak. ! f İstanbul Açılış Partisi'nde, Berlin'in hip partisi CockTail d'Amore'nin yaratıcıları Discodromo geceyi ele geçirirken, ikili Ana Sahne'de yerini almadan önce Be Svendsen'in farklı enstrumanlar ile harmanladığı, hayranlık uyandıran canlı seti ile Doğukan İres'in ara sıcakları kanları kaynatacak. Kloster'ın her katında, farklı sahnelerde Havantepe, ve Özge & Ashkan'la birlikte techno'dan indie'ye, nu disco'dan house'un derinliklerine inecek, danstan başınız dönecek. Yılın en merakla beklenen partisi Gökkuşağı ise, bu yıl Asmalımescit sokaklarını ele geçirecek. Sadece müziğiyle değil canlı performanslarıyla da baştan çıkaran İtalyan ikili Hard Ton'a emanet olan Babylon gecesini Tufan Demir açacak, bir Gökkuşağı klasiği olarak DearHead kapatacak. Babylon Lounge'da ise kabin Zozo & m-IN ve Elif Tanribilir'e emanet! Gecede ayrıca, partinin en güzel dragının seçileceği Umut Sürel Ödülü bu yıl ikinci kez sahibini bulacak. ! f music parti biletleri, öğrenci 30 TL, tam 40 TL olarak biletix'te satışa sunulacak. ! f music'in bu yıla özel gecelerinden biri de, Fransa Konsolosluğu, Fransız Kültür Merkezi ve Uluslararası Göç Örgütü'nün katkılarıyla gerçekleşecek Suriye Ses Veriyor adını taşıyor. Suriye topraklarının yetiştirdiği en ünlü opera sanatçısı Noma Omran'ın sahne alacağı geceye Suriyeli sanatçıların fotoğrafları, kısa görüntüleri ve şiirleri de eşlik edecek ve sanatseverler Suriye'nin zengin kültürüyle tanışma fırsatı yakalayacak. 18 Şubat gecesi 20:30'da Babylon'da gerçekleşecek gecenin biletleri, öğrenci 30 TL, tam 40 TL olarak biletix'te satışa sunulacak. ! f İstanbul Türkiye sinemasının son bir yılını mercek altına alan ve alternatif sesleri bir araya getiren bölümü Ev bu yıl sınırları kaldırıyor ve hem burdan hem de komşu ülkelerden Türkiye'ye dair hikayeleri anlatan filmleri buluşturuyor. Fransa'da yaşayan liberal ve naif İranlı bir adamın, İran'da İslami rejimin devamı için çalışan din adamlarıyla, birlikte yaşamanın mümkün olup olmadığını sorgulamak için bir araya gelmeye çalışması, üç yıl boyunca onunla birlikte yaşayacak din adamları aramasının ve sonuçta bunu kabul eden adamlarla geçirdiği günlerin hikayesini anlatan, Mehran Tamadon'un büyük tartışmalar yaratacak filmi Iranian/İranlı; 1980'lerde tutuklanıp 16 yıl hapis yatmış ve sonra 2011'deki Suriye ayaklanmaları gizliden desteklemiş birkaç entelektüelden olan Yassin'in kaçış hikayesini anlatan Our Terrible Country/Bizim Dehşet Dolu Ülkemiz; Suriye'de savaş ve şiddetten, işgalden ve tutuklanmalardan kaçmak için evlerini terk eden insanların, ya evlerini terk etmeden önceki, ya da hemen sonraki dönemlerini takip eden Haunted/Ruh İşgali; Dersim'in Pülümür'e bağlı Mezra köyündeki seçim süreci üzerinden Türkiye siyasetinin halini gözler önüne seren Caner Canerik filmi Muhtar; Mano Khalil'in Solothurner, Bozner Filmtage, Duhok gibi festivallerden ödüllerle dönen, Güneydoğu'da arıcılıkla geçinen bir adamın bölgedeki savaşın ortasında kalışını ve ailesinden arılarına her şeyini kaybedişini konu alan The Beekeper/Arı Yetiştiricisi; Can Dinlenmiş ve Ege Kanar'ın Türkiye'de ruh sağlığı alanında hizmet veren hastanelerin işleyişlerine odaklanarak Manisa, Adana, Elazığ, Ankara, Samsun ve İstanbul'da Bakırköy ve Erenköy'deki hastanelerden çarpıcı manzaralar ve hikayeler sunan belgeselleri Depo: Akıl Hastanesinde Hayat; 1960'lı yıllarda İstanbul'da kimsesiz Ermeni çocuklar için kurulmuş, sonra yetkililerce el konulmuş bir kampın hikayesini 30 yıl sonra tanıklarının ağzından dinlediğimiz Our Atlantis/Bizim Atlantis'imiz; memleketleri olan Afganistan ve Fas'tan başlayıp kriz altındaki Yunanistan'ın kaosuna ve İstanbul sokaklarının keşmekeşine varan kaçışlarında yolları kesişen dört kişinin yaşadıkları Avrupa gerçekliğinin, yasalarının ve yürütmeliklerinin acıklı tablosunu çizen And We Will Throw the Sea Behind You/Ardınızdan Denizi Serpeceğiz ve Hayat Var seçkisinde buluşan Kazım Kızıl'ın belgeseli Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi ile Hakan Tosun filmi Validebağ Direnişi, Türkiye'den ve yakın coğrafyalardan evimiz dediğimiz yerlerden çarpıcı resimler sunuyor. Dünyada ilk kez! f İstanbul tarafından gerçekleştirilen 'alternatif film dağıtım ve paylaşım' projesi! f , bu yıl Erivan'dan Kudüs'e 40 farklı noktaya ulaşacak. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve Türkiye'nin önde gelen servis sağlayıcısı Medianova ortaklığında yapılacak! f sayesinde, festivalin son üç günü olan 20-21-22 Şubat tarihlerinde İstanbul'da gösterilecek 6 film, İstanbul'la aynı anda 34 şehir, 40 noktada 15 bin kişiye ulaşacak. Gösterimlerin ardından İstanbul'da yönetmenlerle yapılacak söyleşiler internet üzerinden canlı yayınlanacak ve bu şehirlerdeki katılımcılar da sohbeti izleyip, yönetmenlere soru sorabilecek. Türkiye'de 29 şehrin yanı sıra Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'ta gerçekleşecek! f kapsamında bu yıl; 1001 Grams/1001 Gram, The Kindergarten Teacher/Yuva Öğretmeni, The Yes Men Are Revolting/Yes Men İsyanda, Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi, Ölmez Ağaç: Yırca Direnişi ve Validebağ Direnişi gösterilecek. ! f İstanbul'un kısa metrajlı film üretimine dair son bir yıl içerisindeki eğilimlerin derlemesini yapmak amacıyla hazırladığı ve 1890'ın co-sponsorluğunda gerçekleşecek Türkiye'den Kısalar bölümü, bu yıl da yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlandı. ! f İstanbul'un tematik olarak programladığı Türkiye'den Kısalar seçkileri İstanbul, Ankara ve İzmir'de çeşitli festival sinemaları ve mekanlarında ücretsiz olarak! f izleyicilerine sunulacak. İstanbul'daki gösterimler sırasında yapılacak İzleyici Oylaması sonucu bir kısa filmin yönetmeni uluslararası bir festivale izleyici olarak katılmaya hak kazanacak. Bu yıl Türkiye'den Kısalar bölümü üç derlemeden oluşuyor. Bazen sosyal, bazen fiziksel, bazen inanca dair, bazen duygusal, bazen cinsel, bazen politik, bazen kültürel sebeplerle, bazen de bunların birkaçının birden etkisiyle hemen yanı başımızdakilere ne kadar uzak olabildiğimizi, birbirimizi tanıyamadığımızı, anlayamadığımızı, ilişki kuramadığımızı, hatta bazen bunları yapmak için hiç de çaba harcamadığımızı ve uzak durmayı seçtiğimizi fark etiğimiz noktadan çıkan Uzak ama Yakın ve Yakın ama Uzak derlemelerinde Azınlık, Basur, İsimsiz, Ziazan ; Pirsus, Kırmızı Işık Fransa Çok Güzel, Bu Arada, Vintage Porn (Bölüm 1) , Vaha, Hikaye filmleri gösterilirken; sosyal ilişkilerimiz, arzularımız, ihtiyaçlarımız ve dayatılan normlar arasında hayatta kalma mücadelemizden örneklerin bir araya geldiği Hayatta Kalmak: Arzular, İhtiyaçlar ve Normlar Arasında derlemesinde ise Edifice, Memento Mori, Adem Başaran, Kimseye Etmem Şikayet, Ronald Gottlieb, Şafak Vakti, Büyük İhtiyaç, İçindeki Kimse, kısa tutkunlarıyla buluşacak. ! f İstanbul'un söyleşili, atölyeli etkinlikleri festivale ve! fçilerin dünyasına hareket katacak. Bu yıl festivalin etkinlik mekanları SALT Beyoğlu ve SALT Galata olacak. 1915'in üzerinden yüz yıl geçmişken, bu program geçmişin yaralarıyla çalışan Türkiyeli ve Ermeni filmcilere odaklanıyor. Birbirimizin hikayelerini dinleyebilir miyiz? sorusunu soruyor. Kolajlarda, belgesellerde, sahte belgesellerde ve başka bir sürü mecrada farklı örnekleriyle gittikçe daha sık karşımıza çıkmaya başlayan buluntu film üretimine giriş yapmak için iki günlük bir atölyeye ne dersiniz? Atölye boyunca buluntu film tarihine yakından bakıp, farklı kurgu yöntemleri araştırmalarına girişirken bol bol da pratik yapılacak. Kurgu yapabileceğiniz bir programı kişisel bilgisayarınıza yükleyin ve basit düzeyde de olsa kullanabiliyor olun bize yeter. Atölyede 15 kişilik yerimiz var, atolye@ifistanbul. com'a bu atölye için başvuru yapacak ilk 15 kişi bizimle olacak. Türkiye'den Kısalar bölümüne paralel olarak bu yıl, film yapımcılığına özel bir atölye düzenleniyor. ! f istanbul ve YAPIMLAB ortaklığında ilki gerçekleşecek Yaratıcı Yapım Atölyesi ve Pitching Platformu, dünyada hızlı bir biçimde değişen film üretim stratejilerini genç sinemacılarla paylaşmayı hedefliyor. Yapımcı Zeynep Özbatur Atakan'ın moderatörlüğünde yapılacak ve konuya ilgi duyan izleyicilere de açık olacak atölyenin sonunda yönetmen ve senarist İlksen Başarır, sanat yönetmeni Natali Yeres ve! f İstanbul Yardımcı Yönetmeni Pelin Turgut'tan oluşan jürinin seçeceği bir projeye 5 bin TL değerindeki YAPIMLAB Ödülü verilirken, bütün projeler altı ay boyunca YAPIMLAB Proje Geliştirme danışmanlığından yararlanarak destek alacak. Karakter oluşturmaya ve geliştirmeye giden yol kendi içinizden geçiyor. Eric Morris Metodu içinizdeki seslere ve olan bitene kulak vermenizi, sahip olduğunuz kişisel envanteri kullanarak farkındalığınızı esnetmeyi öneriyor. Üç gün sürecek bu oyunculuk atölyesinde oyunculuğun farkındalıkla, bilincinizi en açık haliyle kullanabilmekle, gözlem, merak ve algıyla ilişkisini araştırıyor olacaksınız. Çalışmayı farkında olduğunuz ve olmadığınız engellerin; alt kimliklerinizin sizin için açtıkları ve tıkadıkları yolların bir keşfi olarak düşünebilirsiniz. Atölyede ayrıca Nefzenki'nin kurucusu Zeki Doğulu, Zen-Budizm'in çağdaş yorumu ile uydumuza bağlanıp, farkındalığı arttırıcı meditasyon ve nefes tekniklerini paylaşacak. Atölye 15 kişi ile sınırlıdır ve tüm oyunculardan başvurulara açıktır. Özgecmişinizi 1 Şubat'a kadar atolye@ifistanbul. com adresine bekliyoruz. Katılımcılar 10 Şubat'ta açıklanacaktır. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 30 Ocak-1 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 6-8 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul,12 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 26 Şubat'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 1 Mart'ta 2015 yolculuğunu tamamlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/f-music-emika-ile-merhaba-diyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek! f music, bu yıl da! f İstanbul'dan önce 'merhaba' diyecek ve yarın gece The Hall'da yapılacak görkemli bir partiyle İstanbul'u sallayacak. 1890'ın co-sponsorluğunda gerçekleşecek gecenin yıldızı ise meydan okuyan sesi ve sıradışı müziğiyle elektronik müziğin divalarından sayılan Emika! Biletler biletix'te! Bu yıl dördüncü yaşını kutlayacak olan! f music, müziği sinemaya, sinemayı sahneye taşımaya ve Düne, bugüne, yarına! vurgulu partileriyle de İstanbul gece hayatını hareketlendirmeye devam ediyor. ! f İstanbul'dan önce merhaba demeyi geleneksel hale getiren! f music, ilk partisini 23 Ocak'ta The Hall'da veriyor. 1890'ın co-sponsorluğunda gerçekleşecek ve Ana Sahne'de Just D ve Ah! Kosmos'un setleriyle başlayacak gecenin yıldızı ise Çek asıllı İngiliz müzisyen Emika! Ninja Tune plak şirketinin son yıldızlarından Emika, ilk single'ı Drop the Other ile dikkatleri çekmiş, özellikle kışkırtıcı vokali, karanlık ve yenilikçi müziğiyle övgüler toplamıştı. Okul yıllarında aldığı piyano ve kompozisyon eğitimini dubstep'in karanlık melodilerine yansıtmayı başaran sanatçının, Mary-Anne Hobbs'tan Thom York'a sıkı bir hayran kitlesi bulunuyor. 2011'de Ninja Tune'dan çıkan ve kendi adını taşıyan ilk albümüyle eleştirmenlerden tam not alan Emika, geçen yıl çıkardığı ikinci albümü DVA ile elektronik müzik sahnesindeki yerini iyice pekiştirdi. Gecede ayrıca, ana sahne dışında arka odada müzik durmadan devam edecek ve Ece Özel ile Candaş Baş'ın geceye özel setleri alternatif arayanları dansa çağıracak. Biletix'ten alınabilecek biletler Tam 40 TL, Öğrenci ise 30 TL'den satışa sunuldu. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Müzik paketleri ile biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sağlanıyor! İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Müzik paketiyle en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabiliyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/kucuk-sabotaj-damla-ozdemir-gallery-ilayda-05-subat-01-mart-2015/", "text": "Gallery İlayda 5 Şubat 1 Mart 2015 tarihleri arasında, Damla Özdemir`in KÜÇÜK SABOTAJ // MINOR SABOTAGE isimli solo sergisine ev sahipliği yapacak. Marcus Graf sanatçıyı ve yeni eserlerini şöyle yorumluyor : ''Kişisel hikayeleri sosyo-politik meselelerle harmanlayan, düşünsel anlamda sofistike ve zarif parçalar üretirken biçim ve içerik dengesini korumayı başaran Damla Özdemir'in çalışmaları mükemmel bir çağdaş sanat örneği. Kendisini bir feminist olarak tanımlamasa da, külliyatı kadınların erkek egemen toplumlardaki statükosuyla ilgili kendi kritiğiyle feminist eleştiriye paralel özellikler gösteriyor. Bunu yaparken kesinlikle sıkıcı bir politik kavramcılığa veya didaktik bir anlatıma yönelmiyor; bunun yerine ironi ve güzelliğin çekici bir estetik görünüm yarattığı sanatsal biçimler sunuyor. Özdemir'in çalışmalarının en güçlü yanlarından biri bu. Ayrıca, günümüzün karmaşıklığına tepki olarak seçtiği metot olan kolaj sanatındaki ustalığı da Özdemir'in işlerinin bir başka güçlü yanı. Bu sanatsal yöntemin çoğulcu ve eklektik karakterini, kopuk parçalardan oluşan ve sürece yönelmiş dünyamıza bir tepki olarak nasıl kullanacağını da çok iyi biliyor. Son yıllardaki çalışmalarında dikkati çeken şey, bazı parçaların yüzeyden yükselerek üç boyutlu bir etki yaratması ve böylece çalışmanın bütününü rölyef gibi bir karaktere bürümesi. Galeri İlayda Şebnem Kutal Gallery Director Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel : 0.212.227 92 92 e-mail:info@galleryilayda. com www. galleryilayda. com Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/28/olagan-sessizlik-usual-silence-metin-kalkizoglu-galeri-soyut-30-ocak-18-subat-2015/", "text": "İkinci kişisel sergisi ile izleyici ile buluşacak olan Metin Kalkızoğlu, eserlerinde yalın ve dingin bir atmosfer içinde 'sakin güç' kavramını tüm sadeliği ile ele alıyor. Bu bazen bir figürün küstah bakışında, kimi zamanda puslu bir günün ardında kalan kuru bir ağaçta gösteriyor kendini. Eserlerin tamamını ince bir tül gibi saran melankolik minimallik içinde dolaşan bu güç teması olanca sessizliği ile gözünü izleyiciye dikiyor. Sanatçının resimlerinde zaman neredeyse hiç akmaz gibi sakin. Dinginliğin verdiği huzurla birlikte figürler ve peyzajlar ayrı tuvallerde birleşir, bir bütün halini alır. Teknik olarak eserler tüm ayrıntılardan arındırılmış gibidir. Bu yönüyle ifadeler ve duygular resmin tek odak noktasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/29/bazi-yuzler-unutulmaz-galeri-eksen-12-28-subat-2015/", "text": "12-28 Şubat 2015 tarihleri arasında Nişantaşı-Galeri Eksen'de gerçekleşecek olan interdisipliner, küratöryal sergi Bazı Yüzler Unutulmaza bütün sanatseverler davetlidir! Bazı yüzler, baktığımız ilk andan itibaren bizi etkisi altına alır ve aynı sonsuz anlarda belleğimizi o donuk zamana hapseder. Sanat tarihinde eşsiz figürlerin unutulmaz yüzleri; Michelangelo'nun kavmine kızan Musa'sındaki kızgın, tatminsiz yüzü, Da Vinci'nin Mona Lisa'daki hüzünle karışık gülümseyen yüzü, Bernini'nin Davut heykelinde, Golyat'a taş atan öfkeli bakışları.. Müzik dünyasında Rock N Roll'un büyükannesi lakabıyla Tina Turner yılmaz kahkaha dolu gülümseyişiyle, reggae müziğinin babası Bob Marley'in sıcak, umutlu gülüşü... Filmlerden izlediğimiz bazı özel yüzler de asla unutulmaz; Persona filmindeki Elisabeth karakterinin durağan, kendini beğenmiş özgüvenlikteki geniş, arzu nesnesine dönüşen ölümsüz yüzü, Jack Nickolson'ın Jack Torrance karakteriyle Shining filmindeki manik/korkutucu bakışları, Marlyn Monroe'nun ölümsüz pozlarındaki şuh, sıcak gülüşü, Brad Pitt'in Fight Club filmindeki yakışıklı ama serseri haliyle Edward Norton'a dönen çoklu yüzü, Bir Zamanlar Amerika filmindeki 'Harmonika' karakteriyle Charles Branson'un ölümlere alışık soğukkanlı yüzü, Casablanca filminin unutulmaz yüzü Inrad Bergman, Türkan Şoray'ın biraz utangaç, biraz şımarık bakışları, Şener Şen'in şakacı gülümseyişi, Yılmaz Güney'in çirkin kral bakışları, Barış Manço'nun efsanevi güleç yüzü, uzun saçları, Turist Ömer Sadri Alışık'ın güldürürken düşündüren saf/kurnaz bakışları, uzun yıllar toplumcu gerçekçi filmlerde oynamış ağır abi Tuncel Kurtiz'in toplumsal duyarlığını sürdürdüğü kederli, kaygılı bakışları. Diğer yandan siyaset/politika dünyamıza yön vermiş, pişkinliğin 'her şeye bir kılıf uydururuz'un bulucusu Demokrasilerde çare tükenmez lafının ebesi Süleyman Demirel gülüşü, Hindistan'ın İngiliz sömürülerine karşı pasif direnişiyle efsaneleşen kurtuluş kahramanı Gandhi'nin dingin, vakur yüzü... Aşina olduğumuz yıldızlardan, hiç tanımadığımız, bazen ışıklarda karşıdan karşıya geçerken bir anda tutulduğumuz ve bir daha hiç görmediğimiz, benzerine rastlamadığımız, rastlayamayacağımız görsel hafızamıza kazınmış unutulmaz yüzler. Bir kaş-göz, bakış, bazen bize sempatik, dikkat çekici gelir ya da karizmatik görünür, o bakışa yoğun anlamlar yükler, çok şey katarız. Daha sonra sahip olmadığı ve belki hak etmediği anlamları bile ona biz yakıştırırız. O bıraktığı iz zihnimizden hiç silinmez ve bazı keskin hatılı, belirgin yüzler gerçekten unutulmaz. Diğer yandan, tam tersine, bazı yüzler de net hatırlanmadığı, çocukluğumuzdan beri görmediğimiz, tam anımsanamadığı, ya da flu hatırlandığı, şu an hayatta olmayan veya uzaklara gidip haber alamadığımız bir yakınımızın belirsiz yüzü asla unutulamaz. Çocukluğumuzda hatırladığımız o hayaletsi silüeti gözlerimizin önünden gitmez. Sergimizin konseptini unutulmaz bakışlar, gülen, konuşan gözler, çok farklı anlamlar barındıran yüzler üzerine portre işler oluşturur. diyor Şeref Akşit. Resim, heykel, seramik, illüstrasyon, dijital baskı, video ve fotoğraf olmak üzere disiplinlerarası bir sergi. Sanatçılar; Ahmet Kiracı, Aslıhan Aksun, Berrin İlhan, Beste Koş, Ceren Topsakal, Çağdaş Erçelik, Deniz Gökduman, Ercan Olgun, Esra Kürtür, Ethem Onur Bilgiç, Ezzaldin Shahrori, Gökçe Pehlivanoğlu, Harun Tole, Maryam Sahafzadeh, Murat Berköz, Nezihe Bilen Ateş, Saydan Akşit, Tayfun Gülnar, Yeşim Ustaoğlu, Yoldaş Ataseven, Zafer Erkan. 28 Şubat 2015'e kadar bu çok renkli, çok anlamlı yüzlere sahip sergiyi Galeri Eksen'de gezebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/29/dinamo-mesken-ege-berensel-salt-ulus-27-ocak-14-mart-2015/", "text": "Adından dolayı kapatılan ve futbolcuları işkence, soruşturma, kovuşturma ve yargılamaya maruz kalan bir spor kulübünün; 1975'te Bursa'nın solcu semti Mesken'de kurulan Dinamo Mesken'in hikayesi, Ege Berensel'in çok ekranlı video enstalasyonuyla SALT Ulus'ta. Görsel bir araştırma niteliğindeki bu sergi, Türkiye futbol tarihinde adından dolayı kapatılmış yegane kulüp olan Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü, namıdiğer Dinamo Mesken'in hikayesinin izini sürer. Dev-Genç'liler ile Ülkücüleri bir araya getirebilecek kadar siyasetle futbolu ayrıştırmış ya da kaynaştırmış bir kulüp olan Dinamo Mesken, adını, 1970'li yıllarda Sovyetler Birliği ve Avrupa'da şampiyonluğa ulaşan Dinamo Kiev'den alır. Bu, 12 Eylül Darbesi'nin ardından milli değerlere açıktan bir saldırı olarak gösterilir; kulüp kapatılarak yönetici ve futbolcularından bazıları gözaltına alınır, işkenceye uğrar, yargılanır ve çeşitli cezalara çarptırılır. Ege Berensel'in çok ekranlı video enstalasyonu, ülkenin travmalarından etkilenen bu amatör kulüp kadar, kurulduğu bölgenin toplumsal yapısı ile 12 Eylül askeri yönetiminin kentsel stratejilerini de inceler: 1960'lar Bursa'sının solcu semti Mesken'deki toplu konut alanı, göçmen aileler, mahalle dayanışması, karşıt görüşlerin futbol sahasında mücadelesi, siyaset-tapu ilişkisi, semte sonradan inşa edilen polis lojmanları... Berensel, semt sakinlerinin yıllar sonra kulübü tekrar kurmak için bir araya gelişini de takip ederek futbol üzerine geniş bir arşivsel sunum geliştirir. Video enstalasyonuna, Mesken semtinin yanı sıra kulübün fotoğrafçısı olan ve 1980'de öldürülen Cemal Karadağ'ın fotoğrafları ile çoğunluğu 12 Eylül Darbesi'nden sonra kapatılmış olan amatör futbol kulüplerinin buluntu takım fotoğrafları eşlik eder. Sanatçının Gezi Direnişi ve futbol ilişkisini irdeleyen Biber Gazı Oley! (2014) adlı kısa videosunun da yer aldığı sergideki Tribün ve Duhuliye bölümü, Hikmet Ildız'ın 1950'lerin sonu ile 60'ların başında çektiği tribün fotoğraflarından; Görülmüş Kütüphane ise, 1978 ile 1982'de cezaevine futbol kitaplarının kapaklarıyla sokulmuş, üstünde görüldü damgası basılı iki kitaptan oluşur. Kapakların ardında, Mahir Çayan: Bütün Yazılar ile Lenin'in Paris Komünü Üzerine kitapları vardır. Ertuğrulgazi Gençlik ve Spor Kulübü, Mesken semti gençlerinin bir spor kulübü kurmaya karar vermesiyle 1971'de, Tunçkanat Yeğin'in başkanlığı ve Bülent Merey'in antrenörlüğünde faaliyete başladı. Çeşitli branşlarda amatör mücadele veren kulübün gözde branşı futbol oldu. Sovyetler'in yanı sıra Avrupa'da da adından söz ettiren Dinamo Kiev, 1974-75 sezonunda, Avrupa Kupa Galipleri Kupası 3. Turu'nda Bursaspor ile eşleşerek 1-0 ve 2-0'lık galibiyetlerle turu geçti. Bursa'da gerçekleşen maçta, Sovyetler'den gelen bu önemli takımı izlemek üzere tribünleri dolduran Meskenli gençler açıktan Dinamo Kiev'i destekledi. Dinamo Kiev'in hızlı ve atak futbolundan o kadar etkilenmişlerdi ki, Ertuğrulgazi'nin maçlarında tribünlerden Dinamo Mesken tezahüratı yükselmeye başladı. Kulüp artık her daim bu adla anılacaktı. 1970'lerin sonu ve 80'lerin başında ülkenin siyasi gündemi, taraftarlarının desteğiyle ayakta kalmayı başaran Dinamo Mesken'i de olumsuz yönde etkiledi. Takımın her deplasmanı olaylı geçti; 1976'da Kemalpaşaspor'la yapılan bir maçta futbolcu ve taraftarlar Moskova dışarı! sloganlarıyla ıslıklandı; kulüp binası polis baskınına uğradı. Emniyet'in bilgisi ve izni dahilinde kulüp için toplanan para, 12 Eylül Darbesi'nin ardından haraç olarak nitelendi; bazı yönetici ve futbolcular yargılanarak suçlu bulundu. Kulübün federeliği iptal edildi. 2008'de Meskenspor adıyla yeniden kurulan kulüp, halen aktif olarak faaliyet göstermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/29/havaya-karisan-fulya-cetin-depo-04-28-subat-2015/", "text": "Depo, Fulya Çetin'in kişisel sergisi Havaya Karışana ev sahipliği yapıyor. Sanatçının 2013 yazından beri ürettiği çoğu yağlı boya resim, bu sergiye özel tasarlanmış, yerleştirmeye meyleden birtakım müdahaleler eşliğinde sunuluyor. Havaya Karışan, Çetin'in etrafımızda olup bitenden, sokakta kopan isyandan, kavgadan bir adım atıp, atölyesinde kendi kendine konuşmasından, bir tür mırıldanma halinden çıkan resimlerini kapsıyor. Bir yangının burnumuzun dibinde, kimisinin ise uzakta bir şehirde gibi konumlandırıldığı; havanın, alevlerin ve pusun birbirine karıştığı bu resimlerdeki ateşe bir yaklaşıp bir uzaklaşıyoruz. Çetin'in kafasının üstünde biriken bulutla, yangınlardan ve yıkımdan yükselen toz ve duman birbirine karışıyor. Bu resimlerde, sanatçının iç sesini kolektif bilince eklemleyen bir taraf var. Fulya Çetin, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nden 1995 yılında mezun oldu. Solo sergileri arasında Nehir Altı Nehir (artSümer 2013), İyi Geceler (manzara perspectives 2011), Tahrip Koleksiyoncusu (44a, 2010) ve Bahar Temizliği (Nalan Yırtmaç ile beraber, Karşı Sanat Çalışmaları, 2006) sayılabilir. Katıldığı karma sergilerden bazıları, Stay with Me (Apartman Project, Berlin, 2014), Güllük Gülistanlık (Opelvillen Rüsselsheim, 2012), Ateşin Düştüğü Yer (DEPO, 2011), Pis Hikaye (BM Suma, 2009) Resmi Para Birimi (Kasa Galeri, 2007) ve Hafriyat sergileridir. Çetin, Hafriyat Karaköy içinde yer almıştır. Depo hosts Fulya Çetin's solo exhibition, That Melts into Air. The paintings she produced since the summer of 2013 are displayed with a number of interventions inclining towards installation which are designed specifically for this exhibition. That Melts into Air includes Çetin's paintings which emerged from her inner speech, from a certain murmuring on her own in her studio, to where she stepped back from the riots, fights, and all the things happening in the streets. We come close and away to these paintings in which some of the fire happens just under our nose, and some others are away almost like taking place in a distant city and air, flames, and smoke intertwine with each other. The cloud gathering above Çetin's head, and the smoke rising above the fire and destruction melt into each other. These paintings have an aspect which connects the artist's inner voice to the collective consciousness. Fulya Çetin graduated from Mimar Sinan University Department of Painting in 1995. Some of the solo exhibitions she had are River under River (artSümer 2013), Good Night (manzara perspectives 2011), Collector of Devastation (44a, 2010) and Spring Cleaning (with Nalan Yırtmaç, Karşı Sanat Çalışmaları, 2006). She participated in many group exhibitions like Stay with Me (Apartman Project, Berlin, 2014), Güllük Gülistanlık (Opelvillen Rüsselsheim, 2012), Where Fire Has Struck (DEPO, 2011), Dirty Story (BM Suma, 2009), Legal Tender (Kasa Galeri, 2007) and Hafriyat exhibitions. Çetin, was involved in Hafriyat Karaköy."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/29/tasvir-i-beyaz-perde-depictions-of-white-screen-murat-palta-x-ist-29-ocak-28-subat-2015/", "text": "x-ist, 29 Ocak 28 Şubat 2015 tarihleri arasında genç sanatçı Murat Palta'nın Türkiye'deki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Palta'nın sinemanın en ünlü sahnelerini 16. yüzyıl minyatürlerine dönüştürdüğü serisi medyatik bir fenomen halinde dünyayı dolaştıktan sonra ilk olarak 2014'te İtalya'da Civico delle Cappuccine Müzesi'nde sergilendi. Sanatçının bu kişisel sergisindeki yapıtlar Murat Palta: Osmanlı Minyatürleri Olarak Kült Hollywood Filmleri başlığı altında toplandı. İtalya'da büyük ilgi uyandıran sergiden bazı parçalar, eş zamanlı olarak Contemporary İstanbul'da x-ist standında İstanbullu sanatseverlerle buluştu. Hafızalara kazınmış en ünlü Hollywood sahnelerini, Osmanlı Sultanı'nın sarayındaki bir minyatürcünün bakış açısıyla yeniden yorumlayan Palta, doğu ile batıyı, çağdaş ile gelenekseli, ironik ve mizahi bakış açısıyla bir araya getirdi. Genç sanatçı Murat Palta'nın bir minyatürcünün titizliğiyle oluşturduğu Tasvir-i Beyaz Perde adlı yeni sergisi, güncel sinema sahnelerini bambaşka bir zaman diliminden, beş yüzyıl öncesinin bakış açısından betimliyor. Yapıtlarını Osmanlı minyatür geleneğinin görsel diline sadık kalarak, izleyiciyi filmin oyuncuları, senaryosu ve sinematografisinin eşlik edeceği bir yolculuğa davet ediyor. Hollywood filmlerinin yanı sıra Eşkıya, Dünyayı Kurtaran Adam gibi Türk sinemasının en önemli filmlerini minyatürleştiren Murat Palta'nın Türkiye'de açacağı ilk kişisel sergisi 28 Şubat, 2015 tarihine kadar x-ist'te görülebilir. 1990, Hatay doğumlu sanatçı Murat Palta 2012 yılında Dumlupınar Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünden mezun olduktan sonra İstanbul'da çeşitli reklam ajanslarında çalıştı. 2013 yılında Cezayir, Tlemcen'de Minyatür ve Tezhip Sanatı atölye çalışmasına katıldı, Nour Festival of Arts ve Cinephiliac: Art Transcending Technology & Motion gibi farklı uluslararası sanat festivallerinde ve Contemporary Istanbul 2014'te yer aldı. Palta ilk solo sergisini Bagnacavallo Şehir Müzesi'nde 2014 yılında gerçekleştirdi. Palta, Radikal gibi pek çok farklı yayın için çizimler yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/30/all-the-things-i-know-1962-to-the-present-robert-barry-the-hunter-college-art-galleries-february-06-april-04-2015/", "text": "Robert Barry: All the things I know. . . 1962 to the present examines the art of Robert Barry (American, born 1936), an artist widely regarded as one of the founders of American Conceptualism. Since the 1960s, Barry has investigated the conditions of art and perception and explored the evocative and communicative properties of words. He has used radio waves, inert gases, and even telepathy to question traditional assumptions about art and expand its possibilities. Marking the first major solo exhibition of Barry s work by an academic institution in New York and the first in the United States in thirty years Robert Barry: All the things I know. . . 1962 to the present features works from six decades of the artist s career. Among the exhibition s highlights are two new site-specific window and wall pieces and the groundbreaking early works Electromagnetic Energy Field (1968), Closed Gallery (1969), Inert Gas Series: Helium (1969), Marcuse Piece (1972), and Invitation Piece (1972 73). A new variation of a continuing performance piece by Barry Untitled Performance (1972-present) is also included and will be performed for the first time by students. Running for the duration of the exhibition, this performance showcases Barry s longstanding interest in exploring the temporal dimension of art and continues his history of artistic collaborations with Hunter College students, which began when he taught at the college in the 1960s and 1970s. In conjunction with Robert Barry: All the things I know. . . 1962 to the present, Barry will be the spring 2015 Judith Zabar Visiting Artist at Hunter College. The Judith Zabar Visiting Artist Program allows Hunter to bring a series of internationally recognized artists to campus to work directly with students in the Master of Fine Arts and Master of Arts programs, providing students with a unique opportunity to interact with top practitioners in their fields. Barry will engage with students through master classes, critical seminars, workshops, and private tutorials. He will additionally give a public lecture on his work. Born in 1936, Robert Barry received his BFA and MA from Hunter College, where he also taught from 1964 to 1979. Since his first solo exhibition in 1964, Barry's work has been exhibited extensively throughout the US and internationally. His artwork is included in the permanent collections of The Museum of Modern Art, New York; the Solomon R. Guggenheim Museum, New York; the Musee d Orsay, Paris; the Hirshhorn Museum and Sculpture Garden, Smithsonian Institution, Washington, D. C.; the Whitney Museum of American Art, New York; the Musee National d Art Moderne, Centre Georges Pompidou, Paris; the National Gallery of Art, Washington, D. C.; and the Museum of Contemporary Art, Los Angeles, among others. Barry currently lives and works in Teaneck, New Jersey."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/30/yesilcamin-emektar-oyuncularindan-hakki-kivanc-hayatini-kaybetti/", "text": "Yeşilçam'ın emektar oyuncularından Hakkı Kıvanç hayatını kaybetti. Birçok dizi ve filmde rol alan Yeşilçam'ın önemli karakterlerinden Hakkı Kıvanç 84 yaşında hayata gözlerini yumdu. Hakkı Kıvanç'ı rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Cenazesi, yarın öğle namazına müteakip Beyoğlu Ağa Camii'nden kaldırılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/31/arkadas-z-ozger-siir-odulu-2015-son-basvuru-15-mart-2015/", "text": "1996'dan beri düzenlenen ve bugüne kadar Gazanfer Eryüksel-Yücelay Sal (1996), Zeynep Köylü-Hüseyin Peker (1997), Serap Erdoğan-Hüseyin Köse (1998), Kuvvet Yurdakul (1999), Sadık Yaşar (2000), Mehmet Kazım-Baki Asiltürk (2001, Bir Şiiri İnceleme), Bahtiyar Kaymak (2002), Nesrin Kültür Kiraz (2003), Ertuğrul Deveci (2004), Cuma Duymaz-Sinan Oruçoğlu (2005), Hayriye Ersöz (2006), Ersun Çıplak (2007, Bir Şiiri İnceleme), Halil İbrahim Özbay (2008) Nurullah Kuzu (2009), Gökhan Arslan (2010), Murat Acar (2012), Şerif Mehmet Uğurlu (2013, Bir Şiiri İnceleme), İrfan Çinar (2014)'a verilen Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü'nün 2015 programı aşağıda belirtilmiştir. Ödüle, bugüne kadar şiir kitabı yayımlanmamış kişiler aday olabilecektir. Dosyaların kitap bütünlüğü taşıyan, basıma hazır nitelikteki şiirlerden oluşması gerekir. Ödüle aday olmak isteyenler, özgeçmişlerini de içeren 6 adet dosyayı, adres ve telefon numaralarını da belirterek, Mayıs Yayınları'nın Sakarya Cad. Özkanlar 35 Apt. A Blok, No:36/20, Manavkuyu, Bayraklı-İzmir adresindeki Ödül sekreterliğine, APS, kargo ya da taahhütlü posta ile gönderecek ya da elden teslim edeceklerdir. Ödül için gönderilen dosyalar iade edilmez. Ödül için son başvuru tarihi: 15 Mart 2015'tir. Ödül, Arkadaş Z. Özger'in ölümünün 42. yıldönümünde, 9 Mayıs 2015 Cumartesi günü düzenlenecek bir törenle verilecektir. Seçici kurulca Ödüle değer görülen yapıtın yazarı, Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü 2015 Diploması ve Plaketi ile onurlandırılacak; ayrıca dosya kapsamındaki şiirler, Mayıs Yayınları Şiir Dizisi'nden, yıl içinde ve telif karşılığı ödenerek kitap halinde yayımlanacaktır. Seçici kurul : Sina Akyol, Orhan Alkaya, Gökhan Arslan, Suat Çelebi ve İrfan Çinar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/31/bencekitap-v-turgut-uyar-siir-yarismasi-son-basvuru-31-mart-2015/", "text": "Ödül ile ilgili tüm kurumsal işler, Bencekitap adına Ceyda Pırıl Köstem, Ceren Kaplan, Burcu Erdoğan'dan oluşan Yürütme Kurulu tarafından düzenlenip yürütülür. Yarışmaya katılan eserler Seçici Kurul tarafından değerlendirilir. 2015 Yılı V. TURGUT UYAR ŞİİR YARIŞMASI Seçici Kurulu; Hami Çağdaş, Tarık Günersel, Sennur Sezer, Gonca Özmen, Gültekin Emre'den oluşmaktadır. 1. Yarışmanın başvuru tarihi, 15 Aralık 2014 / 31 Mart 2015 tarihleri arasındadır. Bu tarihten sonra gelecek eser dosyaları kabul edilmeyecektir. 2. Yarışmaya, kitap bütünlüğü taşıyan ve yayınlanmamış bir şiir dosyası ile yurt içinden ve yurt dışından herkes katılabilir. 3. Yarışma dosyalarında konu ve uzunluk serbesttir. 4. Her yarışmacının eser dosyası, bilgisayarla 12 punto ve 1,5 satır aralığı ile yazılacak ve A4 boyutunda, 6 nüsha olarak gönderilecektir. 5. Eserin üzerinde ve/veya herhangi bir sayfasında kimlik bilgileri yer almayacaktır. Bunun yerine, rumuz yazılacaktır. Yarışmacının adı, soyadı, telefonu, adres ve e-mail bilgileri, kapalı bir zarf içinde gönderilecektir. 6. Yarışmanın sonuçları 1 Haziran 2015 tarihinde ilan edilecektir. 7. Yarışmaya katılan eserlerden dereceye giren ilk üç dosya, Bencekitap tarafından basılacaktır. Seçici Kurul'un yayımlanmaya değer bulduğu eserlerin ilk baskıları için yazara telif ücreti ödenmeyecektir. , ayrıca yarışmaya gönderilen hiçbir eser dosyası iade edilmeyecektir. 9. Katılımcılar dosyalarını, en geç 31 Mart 2015 tarihine kadar, elden bırakarak ya da posta yoluyla, Ankara Bencekitap Yayınları ofisine ulaştırmalıdırlar. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır. 10. Yarışmaya gönderilen eserler yayınevimizde bir ön elemeye tabi tutulacak, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda, yarışma dışı bırakılacaktır. Yarışmaya katılacak dosya sahipleri eserlerini kendileri veya bir yakınları aracılığı ile: Bencekitap adresine elden teslim edecek veya ettireceklerdir. Posta ile de gönderebilirler. Ancak, postayla ya da başka bir yolla gönderilen eserlerde evrakların korunması ve yarışma şartlarına uygun olarak ulaştırılması hususunda bencekitap sorumluluk kabul etmez. Her yarışmacı, eser dosyasını, bilgisayarla A4 kağıda 12 punto ve 1,5 satır aralığı ile yazacak ve 6 nüsha çıktısını alıp gönderecektir. Ayrıca daha sonra dereceye giren eser dosyaları kitaplaşacağı için, eser dosyası, Word formatında hazırlanmış CD'ye yüklenmiş olarak gönderilecektir. Başvuru yapacak eser sahiplerinin aşağıda verilmiş olan başvuru dilekçesinin bir çıktısını alıp, doldurup, ayrı dosya halinde posta yolu ile ya da elden teslim etmeleri gerekmektedir. Başvuru dilekçesi e-posta yolu ile kabul edilmemektedir. Başvuru dilekçesinin açılabilmesi için bilgisayarınızda Adobe Reader programının yüklü olması gerekmektedir. Yüklü değilse, yüklemek için lütfen buraya tıklayınız. 1) Bu şartnamenin yayımlandığı, yarışmaya davet niteliğindeki afiş, billboard haber, v. s gibi unsurların kamuoyuna duyurulduğu tarihten itibaren yarışma başlamıştır. Yarışmaya gönderilen eserler arasından Seçici Kurul tarafından ödül kazandığı tespit edilen eserler Haziran ayı ilk haftası içerisinde basın açıklaması ile duyurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/01/31/necatigil-siir-odulu-2015-son-basvuru-15-mart-2015/", "text": "Necatigil Şiir Ödülü, Necatigil ailesinin girişimiyle ve yakın dostlarından oluşan seçici kurulun desteğiyle, ölümünü izleyen yıl içinde oluşturuldu ve 1980 yılından bu yana kesintisiz sürdürülüyor. İlk seçici kurulda Doğan Hızlan, Rauf Mutluay, Fethi Naci, Edip Cansever, Hilmi Yavuz, Oktay Akbal ve Kamuran Şipal bulunuyordu. Bugün ise kurulda Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan yer alıyor. 1980-1992 yılları arasında Necatigil'in ölüm yıldönümü olan 13 Aralık'ta verilen ödül, 1993 yılından beri doğum günü olan 16 Nisan'da verilmektedir. Başlangıçtan bugüne dek, seçici kurul üyelerince ödüle değer eser olmadığı kaydıyla verilmediği iki yıl 1989 ve 1998 hariç, düzenli olarak veriliyor. Ödüle katılma koşulları ve sonuçlar, her yıl basın aracılığıyla duyuruluyor. 13 Aralık 1979 perşembe günü yitirdiğimiz şair Behçet Necatigil adına, yılda bir kez verilmek koşuluyla, ailesi tarafından bir şiir ödülü konulmuştur. Ödül, Seçiciler Kurulu'nun yapacağı değerlendirme sonucunda, çoğunluk oyuyla kazanan kişiye, şairin doğumgünü olan 16 Nisan veya bu tarihi izleyen uygun bir günde düzenlenecek anma toplantısında sunulur. Verilecek ödül, kazanan kişinin adını, eserini ve kazandığı yılı belirleyen bir plaketle, 2015 yılı için Kabataş Erkek Lisesi Eğitim Vakfı'nın da katkılarıyla 3.000,- TL olarak belirlenmiştir. Seçiciler Kurulu ilke olarak edebiyat eleştirmenleri, şairler, roman ve/veya öykü yazarlarından oluşur. Necatigil ailesinin bir temsilcisi de kurulda yer alabilir. 2015 yılı Seçiciler Kurulu'nda yer alan üyelerin isimleri şöyledir: Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan. Seçiciler Kurulu'nda yer alanların eserleri, ödüle aday olamaz. Ödüle, Mart 2014 ile Şubat 2015 tarihleri arasında yayımlanan şiir kitapları aday olabilir. 2015 yılı seçiciler kurulunda Eray Canberk, Cevat Çapan, Refik Durbaş, Turgay Fişekçi ve Doğan Hızlan yer almaktadır. Katılmak isteyen adayların 15 Mart 2015 tarihine kadar altı adet kitabı, kısa özgeçmişleri, telefon numaraları ve adresleriyle birlikte, Ya da Seçiciler Kurulu'nun kendi içinde görevlendireceği saptama komitesince kurula aday olarak önerilmesi gerekmektedir. Ancak hangi yolla olursa olsun; aday olan eserlerin adları açıklanmayacaktır. Ödül sunulacak eser, Seçiciler Kurulu'nun kanı ve yargılarıyla yılın en iyi şiir kitabı sayılmaya hak kazanacaktır. Bu açıdan, ödülü bir kez kazanmış olmak, başka yıllarda da aynı başarıya ulaşmaya engel değildir. Seçiciler Kurulu'nun toplantılarına en yaşlı üye başkanlık eder. Yaş sırasıyla diğer iki üye, ikinci başkanlık ve yazmanlık görevlerini üstlenirler. Toplantı tutanakları, onaylı bir defterde saklanır. Değerlendirme sonuçları, Nisan ayının ilk yarısında yapılan Seçiciler Kurulu toplantısının ardından tüm basın-yayın organlarına eşitlikle duyurulur. Herhangi bir üyeliğin boşalması durumunda, yerine yenisini seçmek konusunda Seçiciler Kurulu yetkilidir. 1979 yılında kaybettiğimiz şair Behçet Necatigil anısına ailesi tarafından konulan NECATİGİL ŞİİR ÖDÜLÜ, 2015 yılında da şairin doğum günü olan 16 Nisan tarihinde verilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/bazaart-her-eve-bir-sanat-son-basvuru-15-mart-2015/", "text": "Genç sanat öğrencilerini sanatseverlerle buluşturup, eserlerini sergileme ve satma olanağı sağlamak, aynı zamanda sanatseverlerin koleksiyonlarına katkıda bulunmaktır. Ana fikrimiz, Avrupa'da önce Londra, Battersea Park'da başlayıp Paris ve Brüksel'de açılan affordable art fair dan ilham almıştır. Her eve bir sanat sloganımızla, sanatın ve sanat koleksiyonu yapmanın bir lüks olmayıp, herkesin ulaşabileceği bir dünya olduğunu göstermektir. Sanat öğrencilerine, mezuniyetlerinden önce sergileme imkanı tanıyıp, onları sanat piyasası ile tanıştırarak destek olmaktır. Bazaart, 5. senesinde Yeniköy Rotary Kulübü sponsorluğu ile, Sofa Otel, Nişantaşı adresinde, 25 Mart 2015 de gerçekleştirilecektir. Her satıştan elde etmiş olduğumuz %20'lik komisyon ve sponsorlarımızın desteği, seciçi kurul tarafından seçilen başarılı öğrencilere ödül parası olarak geri dönmektedir. 2012 yılında, seçici kurulun belirlediği başarılı 10 öğrenciye ödül parası verilirken bu rakam 2013 yılında iki katına çıkarak 20 öğrenciye ulaşmıştır. 2012-2013 dönemi için, Bölge 2420 grubu içerisinde, başarılı proje dalında Bazaart projemiz, bayrağımıza eklediğimiz övünç duyduğumuz yeni bir yıldız kazandırdı. Yeniköy Rotary Kulübü olarak amacımız 2015 yılında daha çok öğrenciye ödül parası verebilmektir. Yeniköy Rotary Kulübü, The Sofa Hotel ve gönüllü sponsorlar. 25 Mart 2015 ve her sene tekrarlanmak üzere önümüzdeki yıllar. - Projenin tüm üniversitelere duyurulması. - Ziyaret edilecek üniversitelerin belirlenmesi ve projeyi tanıtmak. - Bazaart. org sayfamızdan doldurulan, katılımcıların katılım formunu incelemek. - Seçilen katılımcıların eserlerini mail yoluyla seçip fiyatlandırmak. - Seçilen işlerin bir sergi dahilinde satışa sunulması. Desteğiniz ve ilginize şimdiden teşekkür ederim. Yeniköy Rotary Kulübü'nün projesi olan Bazaart Projesi'nin amacı; güzel sanatlar fakültelerinde öğrenim gören yetenekli ve genç sanat öğrencileri ve yeni mezunları sanatseverlerle buluşturarak eserlerini sergileme ve satma olanağı sağlamak ve aynı zamanda halkın sanata olan ilgisini arttırarak, uygun fiyatlı sanat eserlerine sahip olmalarına olanak sağlamaktır. Yeniköy Rotary Kulübü tarafından belirlenecek Seçici Kurul tarafından seçilen en iyi eserlere para ödülü verilecektir. Para ödülü Seçici Kurul tarafından belirlenecek şart ve koşullarda verilecektir. Ayrıca Seçici Kurul'un kararları kesin olup itiraza açık değildir. İşbu projenin tanıtımı broşür, web sayfası, blog, facebook, e-posta listeleri, basın ve Roteryen networkleri dahil Yeniköy Rotary Külübü tarafından belirlenecek şart ve koşullar ile tüm basın ve yayın organları, , internet, sosyal paylaşım siteleri kullanılarak yapılacaktır. - 1. Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAART organizasyonu tarafından belirlenir. - 2. Bazaart sanat etkinliği sadece Güzel Sanatlar Fakultesi öğrencileri ve Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların katılımına açıktır. - 3. Verilecek ödüle ve sergilenecek eserlere Seçici Kurul karar verir. - 4. Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınabilinir. - 5. Çalışmalar imzalanmış olmalı ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. - 6. Sergilenen eserler satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si tüm vergi ve harçları ile birlikte, Yeniköy Rotary Kulübüne verilecektir. - 7. Eser sahibinin etkinlik için önerdiği eserler için belirleyeceği fiyat aralığı 100,00-TL ile 2.500,00-TL arasında olacak ve indirim uygulanmayacaktır. - 8. Sanatçıya ödeme, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra yapılacaktır. - 9. Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilecektir. - 10. Başvuru formu eksiksiz olarak doldurulmalı ve en geç tarihine kadar önerilen eserlerin fotoğrafları ile birlikte e-mail adresine gönderilmelidir. Eksik bilgi ve belge ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Yeniköy Rotary Kulübü veya Bazaart komitesi tarafından başvurunun kabul edildiğini eser sahibine bildirmesinin ardından her durumda tarihinde işbu başvuru formunun ekinde bulunan SÖZLEŞME ile ıslak imzalı bir şekilde Bazaart Komitesi 'ne eserlerle birlikte teslim edilmelidir. Aksi takdirde sanatçının başvurusu kabul edilmemiş sayılır. - 1. Teknik ve konu serbesttir. - 2. İki boyutlu eserlerin ebadı yaklaşık olarak; en büyük 125 X 100 cm, en küçük 50 X 50 cm olmalıdır. v Yukarıdaki bilgilerin tamamı bana aittir. v Yukarıdaki şartları kabul ettiğimi beyan eder başvurumun kabul edilmesini talep ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/butun-mahalleli-duysun-f-istanbulda/", "text": "Türkiye sinemasının en önemli kurgucularından Çiçek Kahraman'ın video yerleştirmesi Bütün Mahalleli Duysun, ilk kez! f İstanbul'da sergilenecek. Selvi Boylum Al Yazmalım, Postacı gibi Yeşilçam'ın ünlü filmlerinden alınmış parçalardan oluşan video, nostaljinin yanı sıra toplumsal hafızamıza dair sorgulama da yaşatıyor. Aralarında Küçük Kıyamet, Uzak İhtimal, Bizim Büyük Çaresizliğimiz, Gişe Memuru ve en son, Antalya'da En İyi Kurgu Ödülü'nü aldığı Mavi Dalganın da bulunduğu pek çok önemli Türkiye filminin kurgucusu olarak tanıdığımız Çiçek Kahraman'ın Bütün Mahalleli Duysun adlı video yerleştirmesi ilk kez! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde sergilenecek. Mahalleye Gelen Gelinden Selvi Boylum Al Yazmalıma, Postacıdan Gırgıriyede Şenlik Var ve Adı Vasfiyeye, 60 ve 80 yılları arası Türkiye'de çekilmiş filmlerden kurgulanmış mahalle sahnelerini bir araya getiren video, bir yandan nostalji yaşatırken bir yandan da toplumsal normlarımızın yıllar içinde değişen ve değişmeyen halleriyle yüzleştiriyor. Yeşilçam'ın kendine özgü bir alt türü olan 'mahalle filmleri'nde sokağın ve mahalle yaşamının ortak temsil biçimlerini gözler önüne seren video, sokağın nasıl toplumsal kontrol aracına dönüşebildiği ile ilgili de ipuçları veriyor ve bu kontrol mekanizmasinda toplumsal cinsiyete paylaştırılan rolleri irdeliyor. Astel Profesyonel Görüntü Sistemleri katkılarıyla 17 Şubat'ta sergilenmeye başlayacak olan video, 1 Mart'a dek SALT Beyoğlu'nda ücretsiz izlenebilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/gecmisten-gelecege-sevtap-yilmaz-galeri-artist-cukurcuma-05-subat-05-mart-2015/", "text": "Sanatçı, resimlerinde genellikle cam ve ışığın yansımasını gösteren farklı parlak objeleri kullanmayı tercih etmektedir. Seçtiği objeler ile farklı kompozisyonlar oluşturmayı ve bunları izleyici ile buluşturmayı amaçlayan Ressam Sevtap Yılmaz'ın amacına ulaştığını imgelerinde görmekteyiz. İzleyici; objeleri genellikle eski biblolar, vazolar, mücevher kutuları, sehpa örtüleri olan bu tablolara baktığında; çocukluğu, gençliği ya da ilk gençliğinden kalma anılarını belleğinde canlandıracak ve kendisinin de resmin içine girmiş olduğunuzu fark edecektir. Temel arzu, tamamıyla anılarla dolu objelerin günümüz ve geleceğe dair bir buluşmasıdır, bir kavuşmasıdır. Objeler üzerindeki yansımalar, eskinin günümüze ışığını yansıtıp gelecekte de var olacağını gösteren bir imge oluverir. Ressam Sevtap Yılmaz'ın resimlerinde bambaşka bir natürmort görmekteyiz. Bildiğimiz klasik meyvelerin yerini cam ve seramik objeler, kumaşların yerini örtüler ve bunların yanısıra esas farklılık olarak duvar kağıdı motifli fonlar almaktadır. Öyle güzel bir ışık ve renk oyunu görmekteyiz ki; duvar kağıdı desenlerinin bile ince bir ruhla, objeler ile oynaştığını duyumsarız. Resimde asıl vurgulanmak istenen de şeffaf cam objelerin içinde beliren ve diğer objelerin üzerindeki yansımalarda görünen bu renk ve ışık oyunudur. Sanatçının kompozisyonlarını Foto-Gerçekçi olarak kurguladığını görmekteyiz. Belki de bütün gerçekliği en iyi şekilde izleyici ile buluşturmak için tek yöntem idi bu. Öyle güzel ve gerçekçi resmedilmeli idi ki, geçmişin bugün ve gelecek ile buluşmasını kusursuz aktarabilmeli idi. Tekniği ile barışık, Foto-Gerçekçi tarzı kendisi için vazgeçilmez kabul eden Ressam Sevtap Yılmaz, Türk Foto-Gerçekçiliğinde güzel bir renk olarak yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/guy-maddin-f-istanbula-geliyor/", "text": "Kanada'nın David Lynch'i olarak anılan Guy Maddin, ! f İstanbul'a geliyor. Festival kapsamında özel bir söyleşiye katılacak ve Hauntings I/Hayaletler I adlı işini de sergileyecek olan Maddin'in merakla beklenen son filmi The Forbidden Room/Yasaklı Oda da Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde 12 Şubat'ta başlayacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin dünyaca ünlü konuklarından biri de, Archangel, Careful, The Saddest Music in the World, Keyhole filmleriyle tanınan ve Kanada'nın David Lynch'i olarak anılan Guy Maddin! Festival kapsamında bir söyleşiye katılacak olan usta yönetmenin merakla beklenen ve Roy Dupuis, Geraldine Chaplin, Udo Kier, Charlotte Rampling, Amira Casar gibi iddialı bir kadroyu bir araya getiren son filmi The Forbidden Room/Yasaklı Oda da festivalin Digiturk Galaları bölümünde seyirciyle buluşacak. ! f İstanbul'un bir diğer sürprizi ise, Maddin'in 2010'da Toronto Film Festivali'nin siparişiyle gerçekleştirilen Hauntings I/Hayaletler I adlı yerleştirmesi olacak. Fransa, Danimarka, Brezilya gibi bir çok ülkede film festivalleri ve bienallerde gösterilen ve Maddin'in F. W. Murnau, Fritz Lang, Hollis Frampton, Victor Sjöström, Jean Vigo, Kenji Mizoguchi ve Josef von Sternberg gibi efsanevi sinemacıların tamamlanmamış işlerinden seçtiği parçalarla paralel bir evren yarattığı bu 11 kanallı yerleştirme, Astel Profesyonel Görüntü Sistemleri katkılarıyla 12-21 Şubat tarihleri arasında SALT Beyoğlu'nda sergilenecek. Melis Behlil'in moderatörlüğünde yapılacak ve Geçmişin Büyüsü: Sessiz Sinema, Sürrealizm ve Yasaklanmış Odalardan Hikayeler başlığını taşıyan sohbet ise, 14 Şubat Cumartesi günü SALT Beyoğlu'nda ücretsiz olarak gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 30 Ocak'ta biletix'te %10 indirimle ön satışa çıkacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri geçen yıl olduğu gibi ön satış döneminde %20 indirim ayrıcalığından yararlanabilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/pedro-costa-f-istanbula-geliyor/", "text": "New Yorker'ın yaşayan en önemli 10 yönetmenden biri saydığı, The Guardian'ın da Sinemanın Beckett'i sözleriyle övdüğü Pedro Costa, ! f İstanbul'a geliyor. Festival kapsamında özel bir söyleşiye katılacak Costa'nın şimdiden 2015'in en iyi filmlerinden biri sayılan son başyapıtı At Parası, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde 12 Şubat'ta başlayacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin dünyaca ünlü konuklarından biri de, The Blood, Casa de Lava, In Vanda's Room filmleriyle tanınan Portekizli yönetmen Pedro Costa! New Yorker'ın yaşayan en önemli 10 yönetmenden birisi olarak gösterdiği, The Guardian'ın Sinemanın Beckett'i sözleriyle övdüğü Pedro Costa'nın son başyapıtı Horse Money/At Parası festivalin Özel Gösterimler bölümünde seyirciyle buluşacak. Usta yönetmenin Lizbon'un gecekondu mahallesi Fontainhas'ta 1994 yılından beri Cape Verdeli göçmenlerle birlikte çektiği Bones/Kemikler ve Colossal Youth/Gençler Yürüyordan sonra Fontiainhas Üçlemesi'ni tamamladığı At Parası, büyüleyici ve minimalist anlatımıyla seyirciyi hem ışığın hem de karanlığın içinden bir yolculuğa çıkaran büyüleyici bir deneyim. Locarno'da En İyi Yönetmen dahil olmak üzere toplamda dört ödül birden kazanan, hafta başı da Sundance'ten de belgesel dalında Seyirci Ödülü'nü alan film, bir çok eleştirmence şimdiden 2015'in en iyi filmlerinden biri sayılıyor. Pedro Costa aynı zamanda, At Parasını, Fontainhas'ı ve büyüleyici sinemasını konuşacağı! f İstanbul'a özel bir söyleşiye de katılacak. Gerçekliğin Dokusu: Post-Belgesel, Şiir ve Işık Üzerine başlığını taşıyan bu sohbet, 18 Şubat Çarşamba günü saat 18:00'de SALT Beyoğlu'nda ücretsiz olarak gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 34 şehir, 40 farklı noktaya film götürecek. 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 12-22 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 26 Şubat-1 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/04/safak-gunes-gokduman-meltem-yonder-ile-sisman-viktorya-uzerine/", "text": "Meltem Yönder: İşimin gereği, elbette sinema ve televizyonun görselliğinden etkilenmiş olabilirim. Yazarken çok net olarak görebiliyordum karakterleri, vücut dillerini, kıyafetleri, sokakları, evleri... Bir roman okurken de hikayenin örgüsü içinde bir olay yaşanıyorsa, aynı anda diğer taraftaki karakterlerin ne yapmakta olduklarını merak ederim hep. Küçüklüğümdeki ilk arkadaşım, benimle aynı yaştaki bir Yahudi kızıydı. Dört yaşımdan on yaşıma kadar birlikte oynadık, birbirimizin evlerinde geçti günlerimiz. Onların evi benim için gizemli bir yerdi. Annesiyle babasının zaman zaman hiç bilmediğim bir dilde konuşmaları, babasının dua ederken tepesine yerleştirdiği garip takkesi, duvarda asılı, ölmüş akrabalarının vesikalık resimlerinden oluşturulmuş garip tablo... Bütün bu ayrıntıları o günden bugüne hep hatırlarım. İçimdeki birikimi paylaşmak, anlatmak istedim sanırım. Romandaki birçok karakteri tanıyorum galiba. Hayatımın bir yerlerinde, başka ortamlarda, başka adlar altında tanıdığım kişiler. Yalnızca üstlerine giydirdiğim elbiseler değişik. Ş. G. G.: İlk kitabınızla 1940'lı yılların İstanbul'unda, Galata'nın, Beyoğlu'nun arka sokaklarında dolaştırıyorsunuz okuru. Randevuevi işleten Şişman Viktoryayı, onun iniş çıkışlarla dolu, fırtınalı yaşamını anlatıyorsunuz. Kadın gözüyle bunları anlatmak pek çok zorluğu da beraberinde getirmiş olmalı. M. Y.: Hayır, romanı yazarken bu konuda hiçbir zorluk çekmedim aksine ben de şaştım bu kadar bilerek yazışıma. Kadınları iyi tanıdığımı sanıyorum. Benim için kadın her yerde kadındır. Bir randevuevi patronu da sekiz çocuklu bir kadın da aynı duyguları taşıyabiliyor olaylar karşısında. Benzer duygular çok uç noktalardaki iki kadın arasında köprü oluşturabiliyor. Ayrıca, okuduğum, randevuevlerinin anlatıldığı onca kitabı, gördüğüm onca filmi de göz önüne alırsak, hiç zor olmadığını söyleyebilirim. Üstelik müthiş eğlendim yazarken, özellikle Niko beni çok güldürüyordu. Ş. G. G.: Viktorya'nın tüm çabalarının sonuçsuz kalmasını ve hayatının son dönemindeki yalnızlığını belirleyen kahramanlardan biri Urania. Oysa Rumca yaptığı telefon görüşmeleri dışında adeta görünmez bir kahraman. M. Y.: Urania. Sadece motiflerden biri, çok belirleyici değil. Viktorya'nın yalnız başına kalmasının temel sebepleri, bütün geleceğini bağladığı Ester'le Leopold'ün gidişi, Dinika'nın mahalleden taşınması, Dahiliye Vekaletinin emriyle, tescil edilmemiş bütün randevuevlerinin süresiz kapatılması. M. Y.: Bu düşüncenize katılmıyorum. Benim için Ester, belirleyici olmasına rağmen güzel, hafif, uçuk renkte bir motif. Temel karakter her zaman Viktorya. Ondan etkilendiğimi itiraf etmeliyim. Olsa olsa o beni esir almıştır! M. Y.: Şimdi sırada çok iyi bildiğim bir dünya var; televizyon kanalları. Ekran gerisinde yaşanan rezillikler, zavallılıklar, kanal sahibi patronlar, emir kulu müdürler, rol kapmaya çalışan aptal sarışınlar vs... Sonra da bunların yalanlarla dolu dünyaları, programları, sahte yüzleri... Altı ay içinde romanımı bitirebileceğimi umuyorum. Adı büyük ihtimalle Az Sonra olacak. Meltem Yönder, Şişman Viktoria, Bütün Dünya Kitaplığı, 2000, 176 s. Not: Bu yazı daha önce 2000 yılında Mayıs ayında Virgül dergisinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/05/hakan-erol-bir-usta-orhan-kemal-eskici-dukkani/", "text": "15 Eylül 1914'te Adana'da doğmuştur Orhan Kemal. Asıl ismi Mehmet Raşit Öğütçü'dür. Hayatında çokça zorluklarla karşılaşmıştır Orhan Kemal. Babasının gazete çıkarmasıyla beraber ve İstiklal Mahkemeleri'nde birçok defa yargılanması nedeniyle babasında öldürülme korkusu başlar. Bundan dolayı babasıyla beraber Orhan Kemal de Suriye'ye geçer. Daha ortaokul yıllarında Orhan Kemal yurdundan kısa bir süre de olsa ayrılmak zorunda kalır böylece. Tekrardan yurduna döndüğü zaman ise Adana'ya yerleşip burada işçilik yapar. O da tıpkı diğer aydın-toplumcu ve halkçı yazarlar gibi hapishaneyle erken tanışır. Bursa Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le tanışması ise Orhan Kemal'in hayatında bir dönüm noktası olmuştur. Yirmi yedi romanı bulunan Orhan Kemal'in öne çıkan romanlarından biridir Eskici Dükkanı. Olay örgüsü ve karakterlerin ''gerçekçi'' anlatımı Eskici Dükkanını hayatımızda önemli bir yere oturtur. Romanda başkahramanımız Topal Eskici; savaş yıllarında Trablus'ta bir bacağını kaybetmiştir. Ve bu onun hayatında büyük bir yara açmıştır. Bu nedenle o her yeni tanıştığı insana veya çevresindekilere sık sık 'Ben Trablus'ta... diye başlayan cümleler kurar. İki oğlu bir de kızı bulunur kahramanımızın. Topal Eskici, küçük oğlunu daha çok sever, büyük ve evli oğluna ise sürekli bağırır ve kızar. Ali bu durumdan rahatsız olsa da, yer yer babasıyla tartışsa da Mehmet, kardeşini her defasında sakinleştirir ve ona babamızdır o bizim, ona her ne olursa olsun saygısızlık yapma'' diyerek nasihatte bulunur. Topal Eskici'nin kendi dükkanı vardır. Ve burada iki çocuğuna iş vermiştir. Ancak bir süre sonra baba, Ali'ye dert yanar ve Mehmet'in artık başka iş yerinde çalışması gerektiğini, bu dükkanın bu kadar boğaza bakamadığını söyler. Mehmet'in tuvalete gitmesine dahi tahammül edemez artık Topal Eskici. Çukurova'ya vardıklarında inmeye halleri kalmamıştır. Sıcak ve yol tüm aileyi yormuştur. Ayrıca daha ilk gün başlamıştır sivrisinekler... Daha sonra ise sıtma, açlık baş göstermiştir. Topal Eskici ve karısı her geçen gün daha çok yorulsalar da kendilerini hep çok iyi para kazanacakları'' yönünde motive etmektedirler. Topal Eskici'nin kızı Zeliha ise en başından beri pamuk toplama işini istemez. Havalı ve bir o kadar da gösterişli'' hayaller kurar. Pamuk işçiliğinin kendisini küçülteceğini, köşk kızı olmak istediğini söyleyip durur. Kendilerini Adana'ya bir kamyonla getiren iki adamdan biri olan Ünal'a ise vurulmuştur Zeliha. Ünal da kızdan etkilenmiştir. Ve kendini şoföre kovdurur. Ünal bu vesileyle aileyle daha çok yakınlaşır, onlarla kalmaya başlar. Topal Eskici'ye her akşam rakı getirir, onun gönlünü hoş tutar. Böylelikle Zeliha'ya bir adım daha yaklaşır. Ali ise Ünal'dan nefret etmektedir. Günler böyle geçerken aile çok fazla pamuk topladıklarını düşünüp sık sık dinlenmekte ve topladıkları pamukları elciye gösterip paralarını almayı dört gözle beklemektedir. Güneşin kavurucu sıcağı, sivrisineklerin çekilmez çilesi, yemek bulamama ve en sonunda sıtmaya yakalanma... Ailenin her bireyi tek tek sıtmaya yakalanır, bunun üzerine Topal Eskici'yle, Mehmet'in şiddetli kavgası da eklenince, Topal, elcinin gelmesini beklemeden, sabah şehre dönmeye karar verir. Mehmet'e yumruk atmıştır Topal Eskici. Mehmet'in ise yüzü morarmış, burnu kırılmıştır. Yine de babasına karşı hiçbir kin beslemez. Ali ise abisini öyle görünce çıldırmıştır. Artık ipler tamamen kopmuştur. Topal Eskici, karısını, kızını ve Ünal'ı alıp şehre döner. Ama gidişlerindeki dinçlik ve dirençlikten artık eser kalmamıştır. Hasta bir şekilde yataklara düşerler. Topal Eskici'yi ve karısını Ünal ile beraber mahalledeki kadınlar, yardım ederek, tekrar ayağa kaldırırlar. Topal Eskici iyileşse de oğullarını, gelinini ve torunlarını düşünmekten kendini alıkoyamaz. Üstelik Mehmet'e attığı yumruktan dolayı bin pişmandır. Ali, Mehmet, Mehmet'in eşi ve çocukları ise pamuk toplamaya devam etmişlerdir. Elci gelmiş ancak toplanılan pamuğu az bulmuştur. Hatta verdiği avansın yarısını bile toplayamadıklarını ve kendisine borçlu olduklarını söyleyip, bir araba dolusu ırgatı oraya bırakarak uzaklaşmıştır. Mehmet'le, Ali kara kara düşünmeye başlamışlardır. Yaptıkları plan hiç de umdukları gibi gitmemiştir. Üstelik bir de borçlu çıkmışlardır. Durumları daha da kötüye gitmiş, sıtma hepsini mahvetmiştir. Şehre döndüklerinde ölümlerine ramak kalmıştır. Topal Eskici, oğullarının bu durumuna dayanamaz, eskici dükkanını satıp elciye borçlarını öder ve oğullarını iyileştirir. Roman emekçi halkın acılarına ayna tutması bakımından eşsiz bir değere sahiptir. Ekonomik zorlukları, geçim sıkıntısını, açlığı, sefaleti, hastalığı ve bireyin iç sıkıntılarını-çatışmalarını okuruz Eskici Dükkanı'nda. NOT: Orhan Kemal'in ailesi, 1971'den itibaren her yıl ''Orhan Kemal Roman Ödülü'' ismiyle ödül veriyor. Bu ödülün ilki 1972 yılında Boynu Bükük Öldüler romanıyla Yılmaz Güney'e; sonuncusu ise 2014 yılında Çıplak ve Yalnız romanıyla Hamdi Koç'a verilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/07/nilgun-yuksel-art-brutten-cagdas-sanata-1/", "text": "Outsider Art ya da Art Brut terimi 2. Dünya Savaşı'ndan sonra kullanılmaya başlanmıştır. Türkçeye toplumdışı olarak giren bu kavram, genel olarak sanat kültürü olmayan kişilerin yapıtlarını tanımlamak için kullanılır. Yapıtların kişilerin kendi benliklerinden kaynaklanması ve geçmiş ya da güncel hiçbir akımla benzerlik göstermemesiyle, bir bakıma kültürel sanatın karşıtıdır. Çoğunlukla toplumun dışına itilmiş kişiler, akıl hastaları, medyumlar ve sanat kurumlarıyla bağdaşmayan ve yapıtları Güzel Sanatların dışında tutulan kişilerin ürünleridir. Bu olguya outsiders adının verilmesi, gerçekten de kültürel sınırlardan farklı olduğunun keşfedilmesiydi. Bu sanat kültürel şekillenmelerin dışında, başka odaklanmalarla tartışılmalıydı. Önce herkes tarafından bilinen genel kültür bariyeri yıkılmalı, Outsider Art'ın orijinal nosyonu kültürle sanat arasında daha geniş bir çizgide incelenmeliydi. Her zaman delilikle dahilik arasında çok yakın bir bağ olduğuna dair inanış vardır. Akademikleşmemiş özellikle zihinsel hasara uğramış insanlarca oluşturulan bu sanat yapıtları eksperler için daima büyüleyici olmuştur. Fransız eleştirmen Laurent Danchin'e göre, Art Brut psikiyatrinin sınırlarını açığa çıkarmaktadır. Hans Prinzhorn'un 1924'te Berlin'de yayımlanan Bildnerei der Grewkranken kitabı Art Brut'a kaynaklık etmiştir. Bu kitap ortaya çıktığında akıl hastalarının yapıtlarının ciddi bir dram taşıdığı gerçeği sansasyon yaratır. Hans Prinzhorn bu çalışmaya 1918 yılında başlamış ve 18 ay süren araştırma sonucunda Almanya, Avusturya, İsviçre ve İtalya'daki değişik hastane ve kliniklerden yüz elli yapıt toplayarak, kitabında bunlardan bir kısmını incelemiştir. Kitapta akıl hastalarının sanatı, bu hastalara dair Prinzhorn'un teorileri ve çocuklar ile ilkel kültürler arasında karşılaştırmalar yer alıyordu. Art Brut bir çeşit primitivizm olarak tanımlanmakla birlikte, bu iki sanat arasında belirleyici kesin ayrımlar vardır. Primitif sanatçılar belirli konuları, teknikleri ve değerleri kabul ederler, ayrıca yapıtlarını topluma sunar ve bunların toplum tarafından benimsenmesini isterler. Art Brut'de ise temalar, saplantılar ve sanatçının içsel yaşantısıyla belirlenir. Art Brut sanatçıları kendi tekniklerini yaratır. Yapıtları için değişik malzemeler seçer. Yaptıklarının anlaşılıp anlaşılmaması onları ilgilendirmez. Hatta çalışmalarını sır gibi saklarlar. Bu çalışmaların üzerinde daha önce de çokça konuşulmasına rağmen, bu sanat türüne dair ilk açıklama Dubuffet'den geldi. Dubuffet bu artistik yaratıcılığı saf ve ateşli; profesyonellerin mekanikleşmiş, saflığı bozulmuş, hatta uzlaşmış üretimlerinden bağımsız olarak tanımladı. Bu orijinal yaratıcılık uzun süredir takip edilen Avrupa kültüründen farklı bir yön çiziyordu. Bu terim kişisel ya da öznel olmakla; toplumsal ya da kolektif olmak arasında bir diyalektikti. Rönesans'tan beri sanat tarihinde bir motivasyon gücüne sahip olan dışavurumculuğa benziyor, onun diyalektiğini kapsıyordu. Bununla birlikte bu değişik formlar birbirleri arasında çok büyük farklılıklar taşımıyor ya da yeni bir form önermiyordu. Bunlara benzer gösterimler sürrealizmde de vardı. Orada da anonim formlar ve simultane yaratımlar söz konusuydu. Zaten Art Brut ile gerçeküstücüler de ilgilenmiş, onların bu sanata ilgisini çeken de yine Prinzhorn'un kitabı olmuştu. Max Ernst, Dali ve kendisi de tıp öğrenimi görmüş olan Andre Breton toplumdışı sanattan özellikle etkilenmişlerdir. Paris, Saint Anne Hastanesi psikiyatristlerinden Dr. Gaston Ferdiere de gerçeküstücülerin toplumdışı sanatçılarla buluşmalarında arabuluculuk yapanlardandı. 1938 yılında gerçekleştirilen Gerçeküstücülük uluslararası sergisinde Dr. Ferdiere'in hastalarının yapmış oldukları büyük bez bebekler, kuklalar ve fetiş objeler de yer almıştı. 1946 yılında ise Ferdiere, Sainte Anne Hastanesi'nde Toplumdışı sanat sergisinin açılmasını sağladı. Art Brut çalışmalarına kaynaklık eden ve belki de bu alanda en ünlü sanatçı Adolf Wölfli'ydi. Dr. Mortganhaler'in hastası olan Wölfli, 1864 yılında İsviçre'nin Berne kentinde doğdu. Annesi çamaşırcıydı. Alkolik olan babası ise taş yontuculuğu yapıyordu. 8 yaşına geldiğinde anne ve babasını yitirdi. Bir süre başkalarının yanında yaşadı. Bir kıza aşık oldu fakat kızın ailesi bu beraberliği engelledi. 1890 yılında iki küçük kıza sarkıntılık ettiği gerekçesiyle hapse atıldı. Tahliye olduktan sonra üç yaşında bir kız çocuğuna tecavüz ettiği için, Waldou psikiyatri kliniğine yatırıldı ve ölümüne dek 35 yıl boyunca burada kaldı. Tek kişilik odasında korkunç sanrılar görüyordu. Adolf Wölfli korkularının karşısında resim, müzik ve şiire sarıldı. 1900'lerde düşsel bir öz yaşam öyküsü oluşturmaya başladı. 25.000 sayfaya ulaşan defterinin içinde kendisini düşsel bir savaş kahramanı olarak anlattığı yaşam öyküsünden başka neler vardı? Brida. 16 Chehr: 1. Crummah 16 Chehr: 1 Striga gibi tuhaf sözcükler ve rakamlar. Düşsel servetinin faiz hesaplamaları ve yaptığı bestelerin yüzlerce notası. Bazen bestelerini yaptıktan sonra müziği yazdığı kağıdı borazan gibi yapıp kendi bestelerini çalıyordu. Wölfli öldüğünde arkasında 1600 kadar illüstrasyon, 1500 kolaj ve 900 kadar resim bıraktı. Kendisini defterlere sığdıramadığı zamanlarda Waldau'daki odasının duvarlarını boyadı. Bugün bu resimler hala o odada Wölfli'nin anısını yaşatmaktadır. A. Wölfli çalışmalarıyla bir anlamda daha sonra modernist bir akım olarak değerlendirilecek Outsider akımının, kendi farkında olmasa da, temellerini atan önemli isimlerden biri oldu. A. Wölfli'nin çalışmaları ve yaşamı ile ilgili dökümanlar Sanat Tarihçisi Elka Spoerri'nin özenli çalışmasıyla yeniden derlendi. Wölfli'nin çalışmalarında resim, müzik, yazı iç içe geçmiştir. Resimlerinde tüm ayrıntılar incelikle işlenmekte, bu ayrıntıların arasında notalar ve anlamsız küçük notlar karşımıza çıkarken, yapılan her şeyi birbirine benzeyen yüzler, gözler neredeyse aynı ifadeyle izlemektedir. Wölfli'nin de içinde olduğu çok az eğitim almış ya da hiç eğitim almamış, hala çocukluk çağlarındaymışçasına ya da gençlik yıllarının yoğunluğuyla resim yapmayı sürdüren bu gruba Roger Cardinal, masumlar der. Kimler vardır bu masumlar grubunun içinde? Elimizdeki kaynaklar bu grubun tümüne ulaşabilecek kadar yeterli olmasa da birkaç örnekle masumların profili çizilebilmektedir. Auguste Forestier (1887-1958), raylara, trenin onları nasıl ezdiğini görmek için çakıl taşları koyup trenin devrilmesine sebep olunca 27 yaşında akıl hastanesine gönderilir. Doktorların geri zekalı, kendinden çok emin bir hasta diye rapor verdikleri Forestier, çalışmalarında her türlü malzemeyi kullanır, özellikle tahta, ayna, kumaş parçaları ve mutfak artıklarıyla küçük heykeller yapar. Onun atlı süvari heykelinde, figürleri yorumlayışındaki kendine özgülüğü görmek olası. Forestier bu hayvanın aslında koyunla at karışımı hayali bir yaratık olduğunu imlemeye çalışmıştır. Forestier, 58 yaşında Saint Alban Hapishanesi'nde ölür. Joseph Moindre'nin çalışması ise, daha çok yetenekli bir çocuğun elinden çıkmış izlenimi vermekte, bununla birlikte Art Brut sanatçılarının birçoğunda karşımıza çıkan simetri saplantısı, bu resimde de çok acemice olsa da genel izleği oluşturmaktadır. 1920'de Fransa'da Pas de Calais'de doğan Gaston Duf, hiç eğitim almamıştır. 20 yaşına gelmeden alkolizmle tanışır ve intihar etme girişimlerinde bulunur. Akıl hastanesine yattığı sırada, doktoru onun resim yaptığını fark eder ve Duf'u çalışması için teşvik eder. Duf'un resminde, puzzle'ı andıran bir parçalanmışlığın içinde yine bir simetri ve akıcılık sezilmektedir. Guillaume Pujolle'nin, Kartallar ve Kaztüyü adlı resmi, yarı fantastik öğelerle, sanatçının sanrılarını bilinçüstüne çıkarmaktadır. Mutsuz bir çocukluk ve mutsuz bir evliliğin ardından akıl hastanesine yatan Pujolle, büyük bir şanssızlık olan yaşamından geriye sadece resim bırakmıştır. Hiç eğitim almamış Art Brut sanatçılarından biri olan Joseph Giavarini, evli bir kadınla ilişki kurduktan sonra, sevgilisini kıskanmaya başlar ve cinnet anında öldürür onu. İşviçre'nin Basel kentinde hapse girer. 6 yıl süren mahkumiyetinden sonra salıverilir. Tahliyesinden birkaç gün sonra da ölür. Joseph'in yaptığı heykelin malzemesi kurutulup boyanmış ekmek içi. Yine akıl hastanesinde resim yapan hastalardan biri Heinrich Anton Müller'dir. Üzüm bağları olan Müller, onları budamak için bir makine yapar, fakat fikrinin başkalarınca çalınması ona çok ağır gelir. Yaşamının geri kalanını hastanede geçiren Müller, tüm yaşamı boyunca makineler üretip resim yapar. Carlo'nun yaptığı resim, daha çok Orta Çağ kilise bezemelerindeki mahşer sahnelerini hatırlatır. Carlo'nun bu resmi yaparken böylesi bir imgeden yola çıkıp çıkmadığını bilmiyoruz, ama Art Brut sanatçılarında zaman zaman dinsel dogmatizme kayan bir mistisizm görüldüğü de bir gerçek. Sürrealistlerin çokça ilgisini çeken Toplumdışı sanatçılardan bir diğeri de Frederich Sonnersten Schröder (1892-1982). 13 çocuklu bir aileden gelen sanatçı 13 yaşındayken işlediği bir suç yüzünden cezaevine kapatılır. 18 yaşında bir polisi bıçakla tehdit edince akıl hastanesine gönderilir. Bir süre posta idaresinde çalıştıktan sonra 1917'de kaçakçılıktan tutuklanır. Çıktıktan sonra şifa dağıtıcı, falcı olarak ünlenir. Bu kez 1930 yılında sahte doktorluk yapmaktan tutuklanır. 60 yaşındayken renkli kalemlerle lirik ve alaycı imgeleri resmetmeye başlar. 1951 yılında Bellmer onun resimlerini sürrealistlere gösterir ve EROS gösterisiyle (1959), L'ecart Absolu (1965) sergilerinde yapıtlarının yer almasını sağlar. Sanatçı daha sonra fantastik sanat sergilerine katılmaya devam eder ve kendi kendini yetiştirmiş örnek bir sanatçı olarak gösterilir. Fakat yoksulların Sandöviç Kralı Sonnersten yaşamının son günlerini alkolizmle savaşarak geçirmek zorunda kalmıştır. Erken Viktoryen Dönemin genç sanatçılarından Richard Dadd, oldukça iyi bir eğitimden sonra, akademik sanat eğitimi almış, fakat 27 yaşında akli dengesini yitirdikten sonra yaşamının 43 yılını akıl hastanesinde geçirmiştir. Richard Dadd babasının dostu olan David Roberts'le çıktığı Ortadoğu gezisinde, güneş çarpmasından dolayı sanrılar geçirmeye başlar. Dönüşte doktorlar eylemlerinden sorumlu tutulamayacak bir şizofren tanısını koyarlar Dadd'e. Birlikte Londra dışına yürüyüşe çıktıkları bir gün babasını bıçaklayarak öldürür. Fransa'ya kaçarken posta arabasında sinirlendiği bir yolcuya saldırınca tutuklanır. Yakalandığında asıl amacının Avusturya İmparatoru'nu öldürmek olduğunu söyler. Daha sonra İngiltere'ye iade edilen Dadd, Bedlam akıl hastanesine kapatılır. Üzerinde dokuz yıl çalıştığı Oduncu Perinin Son Darbesi, son derece ayrıntılı işlenmiş bir çalışmadır. Resimde ağaçlar, yapraklar ve otların arasına gizlenmiş cüceler ve cinleri seçebilmek oldukça güçtür. Psikiyatri kliniklerinde yaşamadıkları halde, aynı derecede toplumdan izole edilip sanatla uğraşanların oluşturduğu gruplar da Art Brut'ün inceleme alanı içindedir. Art Brut içindeki küçük bir grup ruhsal itikat ve öğretilere bağlıdır. Bu insanlar işlerini kendi başlarına üretemediklerine, ruhların emri ya da rehberliğiyle resim yaptıklarına inanmaktadır. Ruhların Resim yap emri verdiği insanlardan biri Augustin Lesage'dır. Lesage bir resme başladığında, resmin nasıl biteceğini bilmediğini söyler. Çünkü onun resmini tamamen gaipten gelen sesler yönlendirmektedir. Lesage'nin resminde ilk göze çarpan simetridir. Resmi yukarıdan aşağıya ikiye bölen bu simetri yatay olarak daha çok parçalara ayırmaktadır. Bu anlayış yazılarla kesilen resme bitmemişlik duygusu da vermektedir. Bu medyum sanatçıların çalışmalarında başarıyla kotarılmış bir akıcılık ve spontanlık seçilmektedir. Evlilik dışı bir çocuk olarak dünyaya gelen Madge Gill (1882-1961) yetimhanede büyümüştür. 1907 yılında evlenir ve üç çocuk dünyaya getirir. Yaptığı bir ölü doğum sırasında bir gözü kör olur. Çocuklarından birini grip salgınında yitirince spiritüalizmle ilgilenmeye ve aynı dönemde resim yapmaya da başlar. Resim yapması için emir aldığı ruha Myrninerest adını vermiştir. Bu ad büyük olasılıkla en içteki ben anlamına gelen my innerest self sözcüğünden türetilmiştir. Gerçekte kendisine değil bu ruha ait olduğuna inandığı resimleri sergilemeyi ve satmayı reddeder. 79 yaşında öldüğü Doğu Londra'daki evinde yüzlerce resim bulunur. Resimlerinin tümünde başına tuhaf bir şapka giymiş bir kadın yüzü göze çarpmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/dizin-ozgur-yener-dus-yolcusu-sanat-duragi-14-27-subat-2015/", "text": "Özgür Yener'in, 14 Şubat 2015 Cumartesi günü saat 17:00'da Düş Yolcusu Sanat Durağı Çiftehavuzlar'da açılacak olan Dizin Sergisinde; insanlar arasındaki ilişkisel, yaptırımsal, gelişi güzel, rastgele ya da planlanarak oluşmuş yapıları ve bu yapıların kullanılmasıyla belli bir toplum formatının nasıl oluştuğunu izleyeceksiniz. Sanatçı, 2008 yılında yansımalar kavramı altında toplumların şekillenmesi üzerine başlattığı araştırmalarını somut objeler arasındaki asimetrik ilişkileri uzay-zaman düzleminde formüle ederek sürdürmüş ve bulgularını ağ teorisi ile bütünleştirerek önermesini bitişiklik ve etkisellik adıyla sanatseverlere sunmuş. Fizik, matematik ve toplum biliminin sanat ile birleştiği Özgür Yener eserleri iki hafta boyunca izlencede kalacak. Bir önceki Vakitsiz Vakitlerim sergimde yansımalar kavramı ile izleyicilerime sunduğum araştırmalarımda toplumun bütünlüğünü/parçalanamazlığını ifade etmiş, temel olarak üç olguyu vurgulamıştım: benlik dürtüleri, bu benlik dürtüleri ile oluşan insan şekillenmeleri ve bu şekillenmelerin saf gerçeği ve doğayı örtüp tüketmeleri. Ayrıca, gördük ki toplum dediğimiz bu oluş içindeki bir parçayı çıkarıp aldığınızda bütün matematiksel denge çöküşe uğramaktadır. Bugün vardığım noktada bitişiklik ve etkisellik şeklinde adlandırdığım bulgularım olan somut objeler arasındaki asimetrik ilişkileri, uzay-zaman düzleminde formüle edip bilinen adıyla ağ teorisi kapsamında görsel hafızaya öneriler şeklinde sunabilmeye çalışmaktayım. Dolayısıyla izleyiciyi mekandan koparıp varlığın ne olduğunu, saf uzay-zamanın yokluk realitesinde anlamın nasıl doğduğunu ve fakat anlam doğuşuyla gerçeğin de bir o kadar nasıl perdelendiğini ortaya koymaya çalışıyorum. Canlı olmanın getirdiği dürtüler uzayı ve zamanı parçalar. Dürtülerin etkileşimi ile oluşan bu parçalanma, varoluşu düşünülebilir yani anlaşılır kılar ve insanı kendini sorgulayan bir varlık haline getirir. Kendi penceremden görüp formüle ettiğim ağ teorim ile bu sorgulamaya katkıda bulunmaktayım. Geliştirdiğim 'bitişiklik ve etkisellik' önermemde, insanın, egolarla biçim bulan bir yapıyı bu sorgulayıcılığına rağmen ironik bir şekilde yasallaştırarak dizini esnetip bozduğunu vurgulamaktayım. Eserlerimde bu anlatımı ters bakıştan hareket edip tümevarış bir metotla dile getirmekteyim. Uzay-zamanı parçalayan dürtüleri simgeleyen uzuvlar birbirinden ayrıdır çünkü izleyici gözünde birer beden halinde tezahür eden şey, aslen sadece birer uzuvlar bileşkesidir. Diğer bir deyişle birey, tek bir motivasyon ile değil, istek ve arzuların çeşitliliği ve kontrol edilemezliği ile karşı karşıyadır. Birbirini geliştirip destekleyen sıralı öğeler tablosu olarak günlük dile tercüme edebileceğimiz 'dizin'in üyeleri yani bireyler, dizin üyeleri olmaları sebebiyle kendilerine has misyonlara sahiptir. Ancak, bu misyonların gerektirdiği davranışlar belli bir hareket alanına ihtiyaç duyar ve bireyler birbirlerinden uzaklaşır, toplum dediğimiz oluşum ortaya çıkar. Uzaklaşma, kimi egolara alan açar. Egoyu besleyen arzular birey bilinci tarafından değil, bu uzaklaşma sonucu oluşan boşluklar yani toplum içinde kendilerine bırakılan ya da bırakılmayan boş alanların şekil ve miktarı tarafından kontrol edilir. Gözlemlerimi resmedip yorumu izleyicilere bıraktığım gibi, bu duruma da dizin adını veriyor ve bu kelimenin önüne eklenecek sıfatı izleyiciye bırakıyorum. Toplum içinde bazen kalabalık ve kargaşa kesitleri sunan dizin üyesi bireylere ait kimi uzuvların aşırı hareket halinde olup birey egosunu zirveye taşıdığı görülebilir. Kimi bireylerde kimi uzuvlar ise körelmiş, yer bulamamış ya da daha baskın olan bir başka birey uzvu tarafından yok edilmiştir, ezilmiştir. Bunu bertaraf etmek adına ihtiyaç duyulan yeni alanları açmaya yeltenmek, bütün dengeyi yani toplumu ortadan kaldırır çünkü mevcut hal çerçevesinde bireyler aralarında dinamik bir ağ kurmuşlar ve birbirleri sayesinde işlev görmektedirler. Bu zorunlu asimetrik bitişiklik ve etkisellik sonuçta saf realiteyi, doğanın gerçekliğini örter ve tüketir. Eserlerin yaratımında, toplumsal baskı ve hoyratlıkları geometrileştirme arayışları mevcuttur. Bu arayışlar sonucu obje kenarları halinde görüntü kazanan matematiksel patlamalar daha önce hiç yapılmamış bir cüretle hesaplayıp denediğim uygulamalardır. Gördüğüm toplum-birey yapılanmasını konstrüktif bir anlayışla ve teknik bakımdan geleneksel bir tavırla resmederken, renk olarak kabul edilmeyen beyazı vahşi bir şekilde uygulayarak, genel kanaatlerin ne kadar aksi tarafında bir yerlere ulaşmış olduğumu iletmekte, önermem kapsamındaki resimlerim. Araştırmalarımın yeni safhası, düşünsel zonların toplum üzerindeki etkilerinin bendeki tezahürü olacak. Ruh ve düşün dünyası ile dürtüler arasında gözlemlediğim örtüşme şekilleri üzerine tespitlerimi tuvallerimde hep birlikte müşahade edeceğiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/dusler-suna-atali-er-venus-sanat-galerisi-14-25-subat-2015/", "text": "Suna Atalı Er'in '' DÜŞLER '' adlı resim sergisi Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverler ile buluşuyor. 14 Şubat'ta açılacak sergi, 25 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Suna Atalı Er'in resim merakı lise çağlarında başladı, emekli olduktan sonra resim çalışmalarına ağırlık verdi. Prof. Fuat Acaroğlu'nun eğitmenliğini yaptığı Serbest Desen eğitim programına katıldı. Selçuk Fergökçe, Natali Aydar, Ömer Muz, Javid Tabatabaii, Hicran Alioğlu ile desen, yağlıboya ve suluboya çalışmalarında bulundu. Birçok karma sergiye katılan sanatçı Selçuk Fergökçe ile çalışmalarını sürdürmektedir. Suna Atalı Er ; eserlerinde kendi yaşamsal ve duygusal birikimlerinin desen ve renk olarak hayat bulduğunu belirtmektedir. Sergide sanatçının 40 adet yağlıboya ve suluboya çalışması yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/kirmizi-cizgi-evren-erol-bozlu-art-project-26-subat-21-mart-2015/", "text": "Kırmızı Çizgi adlı kişisel sergisinde Evren Erol; öznellik denen boyutu kuşatan ve kuran çizgilerin izini sürüyor. Küratörlüğünü Oğuz Erten'in yaptığı sergi, çeşitli biçimleriyle sınır deneyimini araştırırken, itaat ve ihlal olasılıklarını bir arada tartışıyor. Varoluşun temelindeki esaret ile yüzleşmek, kalıplar içindeki yaşamı reddetmek cesaret ister. Gerçek, tek ve değişmez midir? Dayatılan tüm psikolojik, sosyolojik, kültürel şemaya yeni önermeler ve yeni yörüngeler yaratmak mümkün müdür? gibi sorulardan hareket eden Evren Erol, Kırmızı Çizginin değişim, dönüşüm, karşıtlık, ret ve kabul bağlamı gibi temel metaforlar çerçevesinde, hayatın baş aktörü bireyin kendini yeniden var edebilme ihtimali için bir deney alanı olduğunu söylüyor. Evren Erol'un Kırmızı Çizgisi düz ve sürekli değil, kısa ve kesintili, geçici ve devingen. Bu biçimiyle kırmızı çizgi düzen tesis eden, anlam kuran her öznelliğin bünyevi eksiğine işaret ediyor. Heykelleri kırmızı çizginin içindeki tekinsiz boşluktan uç veriyor. Bu heykellerde köpüren, şişen, kabaran yumrular eksikliğe işaret eden esrarengiz fazlalıklar gibi. Kırmızı çizgileri geriyor, esnetiyor, çarpıtıyorlar. Derinde tomurcuklanan her neyse heykelin pürüzsüz tenini ağrıtıyor, yırtıyor. Ardından sergi mekanının içine düşüyor dalga dalga akıyor ve mekanı istila ediyor. Erol'un heykelleri gerçekliğe, onu yaralayarak dahil oluyor. Sergideki heykeller anlamın dilsiz, varlığın adsız kaldığı yere, sesin alanına yakın duruyor. Evren Erol'un varlık üzerine düşünen formları bir vadi içinde yankılanan ses gibi. Boşluğu doldurmadan, negatif mevcudiyeti kucaklıyor. Sergi gerçekliğin yarasından soluk alıyor, bir çığlıkta soluk veriyor. Kırmızı Çizgi ise bu yaranın hafifçe aralanmış dudakları. 1977'de İstanbul'da doğan Evren Erol, 1998 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Serigrafi Bölümü'nden, 2003 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun oldu. Sanatı, var olan gerçekliğe alternatif bakma yöntemleri geliştirebilmek noktasında, sanatçıya sonsuz özgürlük alanı yaratan kendini ifade etme ve sorgulama dili olarak görmektedir. Heykellerini, koşullara göre kendi varoluşunu biçimleyen düşünce ve kavramların, bilinçaltında yer alan değişimin yansıması olarak tanımlamaktadır. Değişim, dönüşüm, karşıtlık, ret ve kabul bağlamı gibi temel metaforlar çerçevesinde üretmektedir. 2012 yılında açtığı KENDİNİ BULus başlıklı kişisel sergisinin yanı sıra birçok karma sergi ve sempozyumda yer almıştır. Heykel üretimiyle birlikte edebiyat alanında illüstrasyon çalışmalarını İstanbul'da atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/lale-akyol-vakif-bank-sanat-galerisi-16-subat-2015/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/recent-graphite-drawings-melissa-cooke-bernarducci-meisel-gallery-05-28-february-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Melissa Cooke's first solo exhibition at the Gallery entitled Recent Graphite Drawings. The monumental and highly detailed drawings included in this show pull from four distinct bodies of work: Still Lives, Plunge, Surfaced, and Lost Inside You and will be on view through February 28. Undertow Bubble is a drawing from her Plunge series. She begins by photographing herself in a bathtub sinking and swirling underwater. The foreground and background unite and the bathtub becomes a landscape. Flesh and hair intertwine with ripples and bubbles making the figure ambiguous and concealed. Blocked is a self-portrait that is disguised by dark paint as her eyes glare back at the viewer. This work is an example from her Surfaced series where she intentionally collapses the boundaries of multiple creative processes by drawing from a photo of herself covered in paint and other liquids. Lost Inside You is a series of drawings in which Cooke explores sexuality, relationships, and gender through depicting overtly symbolic everyday objects that are seen in a new light in their arrangement. This exhibition features a significant piece from this series titled Afternoon Delight a drawing of a peeled banana secreting clear liquid onto bed sheets. The series Still Lives, which is her most recent, departs from portraiture and places wigs among dandelions. In Wig in the Weeds, the attraction and repulsion of these discarded objects adds tension and mystery to the unknown narrative taken place in the image. Melissa Cooke Melissa Cooke (b. Oconomowoc, WI, 1982) received her MFA in 2011 and BFA in 2006 from the University of Wisconsin-Madison. Her drawings have been exhibited at venues nationwide, including the Madison Museum of Contemporary Art, the Museum of Wisconsin Art, the Oceanside Museum of Contemporary Art, and numerous colleges. Cooke's drawings are in collections such as the Arkansas Art Center and the Howard Tullman Collection, and have been featured in New American Painting, and Drawing magazine. For more information please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/seref-aksit-galeri-ziyaretleri-4-sabiha-kurtulmus-ile-merkur-galeri-uzerine/", "text": "Merkür Galeri, 2010'da Sabiha Kurtulmuş tarafından kurulmuştur. Türkiye'nin en önemli sanatçıları ile çalışan Sabiha Kurtulmuş'un yılların birikimine dayanan deneyimiyle kurduğu Merkür Galeri öncelikle genç sanatçıları sanatseverlerle buluşturmayı hedeflemektedir. Kolajart okurları için Sabiha Kurtulmuş'la keyifli bir sanat sohbeti gerçekleştirdik. Sabiha Kurtulmuş: İlk önce Şakayık Sokak'ta 2010'da kuruldu, yaklaşık bir buçuk yıl orada kaldık. Yaklaşık üç buçuk yıldır da buradayız. Başlangıcından günümüze genç sanatçı arkadaşlarımızla çalışıyoruz. S. K.: Evet genç sanatçılarla çalıştığımız doğrudur ancak galericiliği klasik ve çağdaş üslup olarak çalışanlar diye ikiye ayırmayı doğru bulmuyorum. İyi galericiler aynı zamanda iyi birer 'art dealer'dır bu yüzden sanata yön verirler. Sanat da yeni eski diye ayrılmamalı, iyi sanat vardır, kötü sanat vardır. Ayrıca güncel sanat terimine de katılmıyorum, dünyada böyle bir isim yok. Çağdaş sanat var. S. K.: Böyle bir algı var ama içi boş, güncel, neye göre güncel, ne kadar güncel, yurt dışında bir karşılığı yok. S. K.: Taviz anlamında herhangi bir şey hatırlamıyorum. Çok çalışarak, dik duruşumuzla, sanatçı seçimlerinde dikkatli olarak, onlarla birlikte büyüyerek bugünlere geldik. Türkiye'de yeterli sayıda müze, enstitü ve galeri dışında sanat kurumu olmadığı için önemli sanatçılar koleksiyonlara yeterince girememiş olabilir. Kapanan galerilere gelince çok iyi/ünlü sanatçılarla çalışan galeriler vardı, bilinen sanatçıların, çeşitli müze ve koleksiyonlarda yerlerini bulamamaları onlarda hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Bazı yakından tanıdığım galeriler de etkinliklerde yeterli kişiye ve hedeflerine ulaşamadıkları için kendileri kapattılar. Bu iş gerçekten uzun vadeli hedefleri olması gereken bir alan, bazıları da sanat camiasının iyi kar getirdiğini, belki duruma göre sosyal ortam, prestij, şan şöhret getirdiğini düşünüp şansını deniyor. Bir iki senede hemen karşılık bekledikleri için sonrasında faturalar, kiralar, çeşitli giderler masraf olmaya, külfet olmaya başlıyor. Bu şekilde algılanınca zaten sorun oluyor, o zaman yanlış yerdesinizdir! S. K.: Tabii, etik, ahlak, güvenilirlik ilk başta gelir. Sanat satıyorsunuz, yani yenilen içilen bir şey, insanların ilk önceliği olan bir şey değil. Fikir satıyorsunuz, geometrik bir obje satıyorsunuz bu nedenle galeri olarak yeterli güvenirliği sağlamanız, koleksiyoneri doğru yönlendirmeniz lazım, bu önemli bir misyondur. S. K.: Önceleri güzel sanatlara gidip oradan seçiyorduk. Tabii ki gelişimini, sanat algısını, entelektüel düzeyini inceliyorduk. Çağdaş sanatta yeni bir akım yoktur, trentler üzerine dönen bir sanat piyasasından bahsettiğimiz için sanatçı adayımızın gerek algı gerek iş pratiği olarak çağın hızına ve enerjisine yetişebilen bir karaktere sahip olması gerekiyor. Çağdaş sanatın, açılan bu uluslar arası geçidinden yalnızca günümüz çağdaş, genç sanatçıları geçebiliyor. Modernlerimizin çoğu Paris ve Amerika'da yan işlerde çalışarak para kazanıp resim yaptılar. Zorluklardan bugünlere geldiler. S. K.: Günümüzde genç bir sanatçı okulunu bitiriyor, bir sergi açıyor, PR'lığını iyi yapan, iyi bir satış grafiği çizen bir galeriyle anlaşmışsa o sergiden bir şirketteki genel müdür maaşı kadar para alıyor. O parayla isterse dünyanın dört bir yanını gezebiliyor, istediği yerde yaşayabiliyor. Ben henüz sanatçı adayısınız, daha sanatçı değilsiniz, bu uzun bir yol, sabırlı olmanız ve yıllanmanız gerek, diyorum. Gençlerde koleksiyoner / galerici yuzde 50 riski birlikte alır. Geçc bir sanatcinin 5 sene sonra sanatı bırakıp grafiker olmayacağını bilemeyiz. Ş. A.: Evet daha net, hem heykelciyim, hem ressamım, new media da yapıyorum, onu da bunu da video art da, sayı arttıkça içerik biraz muğlaklaşıyor, o yüzden sanatçıyım, nokta! belki de üç nokta... Tabii sanatçı dememiz için bir sergide, iki sergide kendini göstermiş, olumlu eleştiriler almış, özgün tarafları dikkat çekmiş, birkaç satış yapmış olması yeterli değil. Belki 4-5 kişisel sergi, pek çok karma sergi yaptıklarında o zaman bir sanatçı kimliğinden, varoluştan söz edilebilir. Markalaşma süreci belki on yıl sürüyor marka olduktan sonra da onu koruma serüveni hiç bitmiyor. S. K.: On-on beş yıl önce güzel sanatlar mezunu olmayan, alaylı diyebileceğimiz kişiler de bu kulvarda yer alabiliyordu artık yalnızca tuval değil, farklı medyumlar da kullanıldığı için temel sanat eğitimleri ortaya çıkıyor, önem kazanıyor ve fark yaratıyor. Bu anlamda okullu sanatçı adaylarını tercih ediyoruz. S. K.: Gayet iyi, malum son beş yıldır sanat fuarlarımız dikkat çekiyor, önemseniyor. Yurt dışında Art Management okuyan arkadaşım var, onun söylediğine göre Sotheby's'da bu yıl İstanbul değer kazanan üçüncü merkez seçilmiş. Tabii bazıları sergilemeyi beğenmiyor, küratöryal sergi talebinde bulunuyor, orası pazar alanı! Sanat fuarları sergi alanı, küratörün alanı değildir, bunun ne olduğunu iyi bilmek lazım. S. K.: Bize özgü bazı sorunlar var elbette belli başlı önemli sorunlarımız var. Mesela aklıma ilk gelen, çok hızlı karar verip hemen tüketen bir koleksiyoner kesiminin mevcut olması. Kulaktan dolma bilgilerle yatırım yapıp sonra pişman oluyorlar. Bu işin de ciddi bir eğitimi olmalı, koleksiyoner kendisini geliştirmeli, çağdaş sanatı takip etmeli. Bazı koleksiyonerler tavsiyeler üzerine yola çıktıkları için pişman oluyorlar. S. K.: Evet, özellikle koleksiyoner eğer yatırım amaçlı düşünüyorsa ev ödevine iyi çalışmalı! Ş. A.: Evet ben de görüştüğüm, karşılaştığım koleksiyonerlere bunu tavsiye ediyorum. Koleksiyonerlerin modern sanatı ve en azından aşinalık kadar olacak da olsa çağdaş sanatın tarihini, -ki bizler de uzun zamandır bu işin içinde olsak da bilmediğimiz çok şey var, çağdaş sanat bir okyanus- çağdaş sanatta ekol/idol sanatçı örneklerini biliyor olmaları lazım. Güncel haberleri, sanat dergilerini okuyor, takip ediyor olmaları lazım. S. K.: Evet, aslında bu eğlenceli, keyifli bir hobiye de dönüştürülebilir, bunu başarmak çok da zor değil, eserlerle ilgilenmek, onlar hakkında düşünmek güzel bir uğraşı. S. K.: Öncelikle tembeller, her şeyi bilgisayardan ibaret görüyorlar. Gezip araştırmayı sevmiyorlar. Diyelim ki, galerimizle çalışan genç sanatçı arkadaşlarım maddi olarak Avrupa'yı, yurtdışındaki müzeleri, sanat fuarlarını gezme şanslarına sahipler, fakat bunu yapmıyorlar. Ben mesela ilk olarak Louvre'a gittim, bence new media art yapacak olsan da klasik eserleri görmelisin. Mesela ekonomik bütçeye göre de 300-500 euroya turlar var, mutlaka gitmek lazım. Ben kendi adıma, bohem sanatçıların son dönemine yetiştim. Ustaları yakından tanıdım, atölyelerinde vakit geçirdim; ama yeni nesil için üzüldüğüm şey, anlatacakları bir öykü yok! Ben mesela katalog yazısı yazılacağı zaman genç sanatçı adaylarından kendi yazılarını da yazmalarını, kendi sanatlarını nasıl bulduklarını anlatmalarını istiyorum. Bir izleyici, bir eleştirmen veya bir koleksiyoner onlara soru yönelttiğinde işlerini açıklıyor veya gerektiğinde benzeri çağdaş sanatçılarla karşılaştırıldığında rahatça açıklayabiliyor, tartışabiliyor olmaları lazım. S. K.: Genç sanatçılar sosyal medya ya da görsel datalara sahip çeşitli internet sitelerinden beslendikçe çok benzer işlere yöneliyorlar, aynılaşıyorlar. Etkilendikleri veya esinlendikleri aynı popüler sanatçı olunca, özgünlük de katmadan benzerini yapmaya başlıyor ve birbirini tanımadan, görmeden dahi sanatsal olarak benzerliğe, aynılığa düşebiliyorlar. Ş. A.: Ülkemizdeki modern sanat, çağdaş sanat eğitimini nasıl buluyorsunuz? Benim gördüğüm kadarıyla pek çok güzel sanatlar veya sanat tarihi öğrencisi çağdaş sanatı geçtim, modern sanatı yeterince özümsemeden, tam kavrayamadan okuldan mezun oluyor. S. K.: Tabii sanat eğitiminde tartışılacak çok şey var. Evet, modern sanat ve sonrası sanat eğitiminde eksikliklerimiz var. Ama tabii sanat eğitimi yurt dışında da sorunlu. Mesela tam tersi new mediayı yeni eğitimlerde ele alıp sanat onlardan ibaretmiş gibi gösteriyorlar. Klasik sanat tamamen yok sayılıyor. Elle tutabileceğiniz, duvara yaslayabileceğiniz hiçbir bir şey gösterilmiyor, bu tarz eğitimi de sakıncalı buluyorum. Klasik sanat hiçbir zaman ölmez bence, kişisel olarak da aslında tercihim klasik sanattan yana. Ş. A.: Klasik derken, kalıcı sanat demek istiyorsunuz galiba? Diğer yandan hep tartışıla gelen bir şey vardır hani günümüzde 'güncel sanat' gibi, ne kadar güncel? Yarının günceli ne olacak? Ya da daha eski bir tartışma konusu 'çağdaş sanat', 'modern sanat' Aslında günümüze klasik olarak gelen her sanat eseri zamanın 'modern sanatı'ydı, hatta çağının tanığı olmasından dolayı çağdaştı terminoloji olarak doğru sayılmasa da 'çağdaş sanat'tı hatta yüz yıllarca kendinden sonra gelenlere ilham kaynağı olanlar kendi zamanlarında 'avangart'tı. Müzikten örnek vereyim J. S. Bach, yaşadığı dönemde on parmakla piyano çalınmazken sağ el, sol el tekniğini geliştirmiştir, orkestrasyonu zenginleştirmiştir, kimilerine göre günümüzün çağdaş müziğini, hatta caza giden müzik armonilerini deneyen kişidir. Leonardo desek, uçak tasarımlarından gemi çizimlerine, efsanevi, ölümsüz eseri Mona Lisa'ya kadar insanlığa ışık tutacak eserler bırakmıştır. Tabii Michelangelo, Caravaggio ve diğerleri de öyle. Siz kalıcı ve ölümsüzlüğünü ilan eden sanat eserlerinden bahsediyorsunuz sanırım. S. K.: Evet. Dediğim gibi çağdaş sanat şu anda trentlerle şekilleniyor. Bir yıl soyut gundemde, bir yıl figur, bir yıl fotoğraf... Beş ya da on sene sonra bunların devamı, sonu ne olacak bilmiyorum, kimse de öngöremiyor. Ben kendi adıma gördüğüm, dokunduğum, hissettiğim sanattan vazgeçmeyeceğim. S. K.: Küratörler, Melike Bayık ve Mergüze Günay. Sanatçılar: Recep Akar, Mustafa Duymaz, Didem Erbaş, Murat Germen, Şifa Girinci, Emre Kantaşlı, Volkan Kızıltunç, Manbor, Ali İbrahim Öcal, Saliha Yılmaz. Küreselleşen dünya düzeni ve kent hayatının baskıcı dinamikleri karşısında Pardon, Kaçıncı Kat?, isimli küratöryal sergi. Kent ve doğa ilişkisi üzerinden sanat alanında dönüşümün olanaklarını sorguluyor. Devamı niteliği taşıyan sergi ise Olmadı Kaçarız 10 Şubat'ta açılacak. S. K.: Sistemdeki sorunlar küratörleri de etkiliyor. Küratörler de bağımsız değiller. Bir tarafta koleksiyonerler, diğer tarafta galericiler ya da büyük sergi alanı, mekan sahipleri var. Doğal olarak, bana küratöryal bir proje geldiğinde galeriye nasıl bir yenilik getireceğini, prestij olarak nasıl bir katkı sağlayacağını sorgularım mesela. S. K.: Kendi adıma size teşekkür ediyorum, sizi takip ediyorum ve destekliyorum. Her ne kadar sosyal medyayı ve sanal mecraları kullansanız da bu işi iyi yapıyor, bizleri, sanatçıları tanıtıyor, gündemi ve günceli bizimle paylaşıyorsunuz, iyi ki varsınız. Ş. A.: Ben teşekkür ederim, galerici olarak tavırlı ve kararlı duruşunuz, istikrarlı ilerleyişiniz ve örnek galericiliğiniz, açık sözlü değerli fikirleriniz, keyifli sohbetiniz için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/tankers-stephane-joannes-bertrand-delacroix-gallery-march-19-april-18-2015/", "text": "This March, BERTRAND DELACROIX GALLERY is thrilled to introduce the work of contemporary French painter STEPHANE JOANNES. His new collection, entitled Tankers, features large oil on canvas paintings of huge, solitary cargo ships surrounded by the vast sky and water. His traditional subjects are made contemporary by Joannes' clean lines, bold delineations of space and hints of abstraction. Joannes' paintings are typically long, horizontal pieces, sometimes diptychs or triptychs over eight feet long. He breaks his paintings up into three distinct sections: the sea, the sky and the sea vessel on the horizon. The air and water seem vast and are often blocked off with a single, bold color. His ships, on the other hand, are incredibly detailed with each drip of rust and weathering carefully articulated. These orange and brown drops reveal not only the ship's past but also the painting's history they are visible evidence of the painter's brushstrokes and artistic process. The busy, overlapping vertical streaks provide an interesting contrast to the otherwise clean, precise lines the artist uses. Born in 1975 in Besançon, France, the painter studied at L'Ecole Superieure des Arts Decoratifs in Strasbourg, France. Joannes' first exhibition in 1997 was mainly black and white figurative paintings of nudes. However, after a visit to Le Havre, a waterfront town in France, the artist became fascinated by the large sea ships he saw there. He is now most known for his work on this subject. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/09/zoe-sua-kayhelen-strickler-new-painitings-by-recent-graduates-of-the-new-york-academy-of-art-bernarducci-meisel-gallery-05-28-february-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present The Graduates, an exhibition of new paintings by Zoe Sua Kay and Helen Strickler. These two artists are recent graduates of the New York Academy of Art and both deal with life, death, and the beauty that surrounds these motifs in their approach to painting. Zoe Sua Kay often uses herself as a model in her work. Her departure from a realist depiction of skin is recognized in her colors choices which are often crude and grotesque. She pushes her reference further into abstraction by cropping and highlighting typically overlooked portions of the body. The result is eerie, unfamiliar, and fascinating. It is unapologetically bold and pays tribute to the history of flesh and paint recognized in the oeuvres of Lucian Freud, Francis Bacon, and Jenny Saville. Hanging Out (2014) is one of her most recent works included in the exhibition. This massive vertically oriented painting of two legs pressed up one another offers a visceral effect. The legs have a lifelessness to them in their positioning and hues of blues and purples. One is left not knowing the surrounding narrative of this human and leaves the viewer in a place of mystery and anxiety. Helen Strickler paints skulls as symbols of universal commonalities in human beings. Though humans appear strikingly different, our interiors are nearly identical. The incorporation of fresh and dead flowers relates Day of the Dead a celebration of the deceased. She highlights that there is an overlooked optimism and wonder in the afterlife that should not be overlooked. Kay was born in Lisbon, Portugal, Zoe Sua Kay moved to London in 2006 where she worked as an artist for seven years. Strickler was born in Atlanta Georgia and studied visual art internationally in Costa Rica, Italy, and Ecuador. Both of these painters now live and work in New York City."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/10/naif-ressam-huseyin-yucenin-vefati/", "text": "Naif Ressam Hüseyin Yüce'nin vefatı, Türk Sanatı ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Hüseyin Yüce'yi rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Kütahyalı ünlü naif ressam Hüseyin Yüce, 87 yaşında vefat etti. Bir süredir Dumlupınar Üniversitesi Evliya Çelebi eğitim Araştırma Hastanesi'nde nefes darlığı rahatsızlığı sebebiyle tedavi gören Yüce, hayatını kaybetti. Hüseyin Yüce, herhangi bir akademik öğrenim görmeden, içgüdülerinin yönlendirici etkisiyle resim yapan ve bu nedenle safyürek olarak adlandırılan ressamlar gurubunun, Türkiye'deki önemli temsilcileri arasında yer alır. Titiz bir resim işçiliği, doğa sevgisi ve yöre yaşamına tutkusuyla biçimlenen resimlerinde, ince dallı ağaçlar, büyüsel bir sessizliğe bürünmüş köy evleri sık işlediği konulardır. İlk kişisel sergisini 1965 yılında Kütahya Güzel Sanatlar Galerisi'nde, ikinci kişisel sergisini de 1968'de Ankara Güzel Sanatlar Galerisi'nde açan Naif Ressam Hüseyin Yüce bunların dışında kaç tane sergiye katıldığını kendisi bile bilmiyor. Yurt dışında ise Fransa, Almanya, Finlandiya, Hindistan, Mısır, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve İngiltere'de sergiler açmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/10/popup-exhibition-kargaart-17-subat-2015/", "text": "In Istanbul an international art scene has been established over the last decade. Artists, often supported by international residency programs, choose Istanbul to live and work temporarily in a city of diversity, others were forced to leave their homeland and find themselves struggling in this megalopolis trying to develop new long-lasting prospects for their life and culture in a challenging environment. Artists from Istanbul on the other hand find themselves confronted with new perspectives and in direct contact with divergent cultures from various origins. For all of them Istanbul represents a cultural melting pot with great moments of life and on the same time an everyday challenge to survive. This struggle could become a unifying force that forges a shared vision and identity. However, the struggle itself is incredibly temporary when compared to the lasting durability and enduring spirit of Istanbul as a metropolis of diversity. InEnArt and Diyalog Derne i in collaboration with Kargart are proud to present a one-night-only, pop-up art exhibition with art works by young artists from different cultural backgrounds to provide an international platform and provoke a dialogue on the transformative power of art and society. The show runs for one night only and presents visual art works, objects, performances and sounds picked by InEnArt. Selected, international artists from the Middle East, Europe and Turkey searching for a shared vision and identity. İstanbul, geçen 10 yılda uluslararası sanat için bir cazibe merkezine dönüştü. Kimi zaman uluslararası burs programlarından yararlanan seçkin sanatçılar, çeşitliliklerin bir arada bulunduğu bir kentte bir süre çalışmak ve yaşamak için seçiyor İstanbul'u... Kimi zaman kendi iradeleri dışında ülkelerini terk etmek zorunda kalan sanatçılar, yaşamlarına ve kültürlerine yeni bir yön verme arayışını bu kentte sürdürmek zorunda kalıyor. İstanbullu sanatçılar için ise, çeşitli kökenlerden farklı kültürlerle doğrudan temas, yeni perspektifleri beraberinde getiriyor. Ortadoğu, Avrupa ve Türkiye'den, farklı kültürel geçmişlerden gelen sanatçıların birer eserinin yer aldığı görsel malzemeler, performanslar ve seslerden oluşan tek gecelik sergi sanatın ve toplumun dönüştürücü gücüne dair bir diyalog başlatma hedefini de taşıyor. ...'daki sergide yaklaşık 20 sanatçının eseri yer alacak. 17 Şubat'ta bir gece sergilenecek birer parça eser, ortak mücadeledeki birleştirici gücü yansıtıyor. İstanbul'da yaşayan ve çalışan sanatçılar ve Berlin Senatosu'nun düzenlediği programla Türkiye'ye gelen Ruben Aubrecht ile Avusturya kökenli kız arkadaşı ve görsel sanatçı Maria Anwander'in yanı sıra, yerlerinden edilmiş ve mücadeleye İstanbul'da devam eden Suriyeli ve Filistinli sanatçıların eserleri de sergide yer alıyor. Bir yıldır Türkiye'de yaşayan peformans sanatçısı Suriyeli Batool Muhammed bu sanatçılardan birisi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/10/sevgili-kedilerimiz-urun-sanat-galerisi-14-subat-19-mart-2015/", "text": "14 Şubat Sevgililer Günü'nde açılacak olan SEVGİLİ KEDİLERİMİZ isimli sergide her yıl olduğu gibi bu yıl da baş rolü en sadık sevgililerimiz olan kedilere verdik. Konusu kedi olan resimler başta olmak üzere gravürler, minyatürler, ebrular, karikatürler ve takıların sergileneceği bu sergiye ev sahipliğini galerimizin kedisi ÜRÜN yapacaktır. 19 Mart tarihine kadar kedi de seven sanat sever dostlarımızı bekliyoruz. 14 Şubat Sevgililer Günü'nde açılacak olan SEVGİLİ KEDİLERİMİZ isimli sergide her yıl olduğu gibi bu yıl da baş rolü en sadık sevgililerimiz olan kedilere verdik. Konusu kedi olan resimler başta olmak üzere gravürler, minyatürler, ebrular, karikatürler ve takıların sergileneceği bu sergiye ev sahipliğini galerimizin kedisi ÜRÜN yapacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/11/cirilciplak-piramid-sanat-26-subat-29-mart-2015/", "text": "Almanya'dan Uwe Ommer, Fransa'dan Philippe Deutsch, Damien Guillaume, Arto Pazat, Japonya'dan Tetsuro Higashi, Amerika'dan Hugh Holland, Türkiye'den Bedri Baykam, Erden Cantürk, Koray Erkaya'nın katıldığı sergide 49 adet eser yer alıyor. 26 Şubat, Perşembe günü gerçekleşecek açılışa Türk sanatçıların yanısıra Higashi, Deutsch, Guillaume, Ommer geliyorlar (Ommer 52 yıldır sanatını Paris'te sürdürüyor bu nedenle Fransa'yı da temsil ediyor). Sanatın, görselliğin ilk günlerinden bu yana baktığımızda hep çıplaklığı izliyoruz, doğanın yarattığı belki de en güzel şey olan insan vücudundan utanan, sakınan, onunla ilgili inanılmaz garip yorumlarla, onu örtüp saklamaya çalışanlara inat bu sergiyi düzenlemeyi düşündüm ve işte ÇIRILÇIPLAK diyen küratör Ayral, yaşamakta olduğu Paris'te, sokaklardaki hemen hemen tüm heykellerin çıplak olduğunu ve bundan hiç kimsenin gocunmadığını, üstelik yürüyüp gezerken cinsel isteklerinin artmadığını, güzellik ve estetik karşısında apayrı bir zevk aldıklarını anlatıyor. Sergi için Piramid Yayıncılık tarafından hazırlanan kataloğun kapak fotoğrafını Ahmet Öre Paris'te çekti. Çırılçıplak üzerine şair Devrim Bağman'ın da bir yazısının yer aldığı katalog Türkçe, İngilizce ve Fransızca olarak hazırlandı. İngilizce çevirilerin Tarık Günersel, Fransızca çevirilerin ise Beverly Barbey tarafından yapıldığı katalogda sergilenen tüm eserler yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/11/fabl-guncel-ogretiler-arte-sanat-19-subat-28-mart-2015/", "text": "28.03.2015 tarihleri arasında FABL /Güncel Öğretiler başlıklı bir sergi gerçekleştirilecektir. Küratörlüğünü Ayşe Sibel Gedik ve Şevket Arık'ın yaptığı, konusu hayvansı temalarla insani özellikleri anlatmak olan sergide, bu alanda farklı disiplinlerde çalışmaları olan 23 sanatçının eserleri sergilenecektir. Yaban hayatta; korkarak, ardımıza baka baka kaçarak kurduğumuz bu medeni dünyaya o kadar hızlı koştuk ki, artık bu koşu anlam değiştirdi ve dünyaya meydan okumaya kadar geldi. Sonra bir şeyleri anlamak için durduk ve mizacımızı belirleyen her şeyi tarihin derinliklerine gömdüğümüzü fark ettik. Mitolojilerimizde, masallarımızda, efsanelerimizde, fantastik dünyamızda var olan bütün karakterlerin, içimizdeki hayvansı alemin bir parçası olduğunu anladık. Kendimizi hep hayvanlarla kıyasladık. Doğanın karakterini bizim şekillendirdiğimizi düşünürken aslında onunda bizi şekillendirdiğini anladık. Artık doğayı anlamakiçin daha fazla sebebimiz var. Çünkü doğadan kopuş sürecinde öyle bir noktaya geldik ki, mizacımızın ne olduğunu bile belirleyememekteyiz. Aslında bir nevi ödünç vererek, hayvan karakterlerine dönüştürdüğümüz mizacımızı, tekrar kendimizi anlamak için karşımıza koymak durumundayız. öykülerdir. Genellikle hayvanların ve bitkilerin konuşmasıdır. Fablların kahramanları genellikle hayvanlardır. Ama bu hayvanlar insanlar gibi düşünür, konuşur ve tıpkı insanlar gibi davranır. Hayvanlar, insanlarda hangi özellik varsa onlara sahiptiler. Fabl sözcüğünün kökeni Latince hikaye manasına gelen fabıladır. Fakat bu sözcük zamanla bir ahlak ilkesi veya davranış kuralını anlatan kısa sembolik bir hikaye türünün adı olmuştur. FABL Güncel Öğretiler; konusu hayvansı temalarla insani özellikleri anlatmak olan, modern zamanların değerlerini, günümüz insanının kaygılarını ve kişiliğini ortaya koyan, modern mitolojiler anlatan bir yaklaşım arar. Doğadan kopuşun sınırlarında, kimliklerin yeniden belirlendiği koşulları sorgular. Günümüz insanının korkularına temel olan otoriter yaklaşımlara karşı mücadele alnını belirlemede, doğanın engin karakterini bir alternatif olarak önerir. Yaşadığı çağın gidişatında sorumluluk sahibi ve zorunlu kahramanı olan sanatçının kıssadan hissesi tanımlar. Bu noktada kendine tezat her türlü değerin karşısında ibretlik bir duruş gösterme cesareti ve çağının yaşam biçimini sorgulayan, günümüz insanına güncel dilde masallar anlatan bir tavrın arayışı sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/11/meltem-yakin-uldes-buyurun-sogutmadan-yiyelim-performansi/", "text": "1990'lı yıllarda ise Rirkrit Tiravanija yemeği performanslarında kullandı. Babası bir diplomat olan ve çeşitli kültürleri görme şansına eriştiği bir çocukluk geçiren sanatçı, toplumlar arası iletişimin anahtarlarından birinin yemek olduğuna inanıyordu. Tiravanija erken dönem performanslarında mekanı yeniden ele alarak ve yemeği de sanatına dahil ederek seyircinin yerleşmiş algısıyla oynuyordu. New York'taki Galeri 303'te izleyicinin normal şartlarda görmesinin pek mümkün olmadığı, galerinin çalışma ofislerinin yerini değiştirerek, bu ofisleri herkes tarafından seyredilebilir hale getirdi. Çalışanlar ve müdür izleyicilerin seyrine açıkken, Tiravanija galerinin arka kısmında Tayland yemekleri yapıyor ve dileyen izleyicilere ikram ediyordu. Bu arada yapılan sohbet de interaktif bir katılım olarak performansa dahildi. Tiravanija'nın yemek yapıp, izleyicilere sunması ikram özelliğiyle, Amerikan yerlilerinin birkaç gün süren, büyük bir ziyafeti kapsayan eğlencelerine de gönderme yapıyordu. Nasıl aşiretten bir yerli, halkı için bu ziyafeti veriyorsa Tiravanija da eliyle yaptığı yemekleri kendi sanat halkıyla paylaşıyordu. Yemeğin ana tema olduğu bu performanslarda karşılık beklemeden vermek kavramı ve bunun içerdiği anlamlar da ayrıca sorgulanıyordu. Fluxus'un ve kavramsal sanatın felsefesini başarıyla harmanlayan sanatçı, yaşamı ve sanatı, kültürlerarası ve pozitif bir iletişimin ön planda olduğu bir düzlemde birleştirmeye çalıştı. İstanbul'da yaşayan Amerikalı sanatçı Julie Upmeyer da yemeğin insanlar için anlamını sanatsal bir bakış açısıyla irdeliyor ve yemek yemenin son derece kişisel bir eylem olmasının yanı sıra tüm insanlığın ortak noktası olmasının üzerinde duruyor. Upmeyer, bu noktadan hareketle sanatı, yemeği ve teknolojiyi birleştirerek Virtual Chef projesini hayata geçirmiş. Upmeyer'ın yemeğin sanatta kullanımı fikriyle ilgili Spoerri'nin ve Tiravanija'nın mirasından faydalandığını söyleyebiliriz. Ancak sanatçı, içinde bulunduğumuz çağın olanaklarını ve iletişim yöntemlerini kullanarak yemek ve sanat ilişkisine yepyeni bir yorum getirmeyi başarıyor. Upmeyer, içinde bulunduğumuz 21. yüzyıl gerçekliğinin farkına varmamızı sağlıyor. Zamanı, mesafeyi, mekanı, sanal ve gerçek kavramlarını yeniden düşünmemizi öneriyor. Upmeyer, Virtual Chef'te internet teknolojisinden yararlanarak dünyanın çeşitli yerlerinden katılımcıların birbirleriyle tariflerini paylaşarak eşzamanlı yemek yapmalarını ve ardından hep beraber yemelerini sağlıyor. Hem bir yemek partisi, hem de bir performans olan bu proje, Julie'nin kendisine yemek tarifleriyle başvuran katılımcıları ve izleyicileri internet üzerinden canlı bağlantı kurarak biraraya getirmesiyle gerçekleşiyor. Dünyanın farklı ülkelerinden katılımcılar tariflerini hiç tanımadıkları insanlarla canlı olarak paylaşıyorlar. Polonya'daki veya İran'daki biri Türkiye'deki katılımcıya internet üzerinden canlı yayında tarif verebiliyor ve katılımcı onun yönlendirmesiyle yöresel bir İran veya Polonya yemeği pişirip, bu performansı canlı olarak izleyen, dünyanın farklı ülkelerindeki insanların gözü önünde bir grup arkadaşıyla beraber pişirdiği yemeği afiyetle yiyerek işin fiziksel boyutunu da deneyimliyor. Upmeyer, Virtual Chef için İnsanlar biraraya gelip bir şeyler üretiyorlar. Benim projedeki amacım da bu; sanatsal bir deneyim paylaşımı. Yemek yapmak paylaşıma dayalı, tarif veriyorsunuz, alıyorsunuz. Bir başlangıcı var, sonu var ve o süreçten zevk alıyorsunuz. Sanatsal bir boyutu var ama insanları ürkütmüyor diyor. Bu projenin ortaya çıkmasında Türklerin yemeğe verdikleri değer de etkili olmuş. Son derece resmi bir toplantıda dahi, yemekler üzerine konuşarak ya da çorbaları soğutmadan içelim, öyle konuşuruz denilerek toplantının ana konusundan evvel yemeğe öncelik verilmesi İstanbul'a ilk geldiğinde sanatçıyı çok şaşırtmış. Yemeğe yüklenen bu anlamı fiziksel ve sosyal yönüyle, aynı zamanda günümüz teknolojisiyle de harmanlayıp ifade edebileceği bir proje olarak tasarlamış Virtual Chef'i. Virtual Chef, bizi üzerinde düşünmeye sevk eden, yeme eyleminin kendisi, malzeme temini sırasında şehri başka bir gözle keşfediş, teknolojinin 21. yüzyıl insanının yaşamında kapladığı alan, sanal gerçeklik kavramı, mesafenin ortadan kalkması gibi birden fazla öğe barındırıyor. Öncelikle sayısız kere yaptığımız halde üzerinde en az düşündüğümüz, ancak yaşamsal açıdan en önemli eylem olan yeme eylemini ele alalım. Yemek yemenin varoluş için temel gerekliliğini bir kenara bıraksak bile yemeğin ne kadar önemli bir kültürel kodlanma olduğunu, kişisel ve milli bir bellek oluşturduğunu, hatta zaman zaman simgesel bir önem arz ettiğini biliriz. Yemek kültürü dünyayla birlikte dönüşen, dünyadaki her değişime tepki veren, dolayısıyla yaşayan, canlı bir kültür. Kıtlık, savaş, barış, deprem, küreselleşme, ekonomik kriz, göç gibi insanları etkileyen her durum yemek kültürünü ve alışkanlıkları da etkiliyor. Bu bağlamda Julie, Virtual Chef ile yemeğin gelenekle ve toplumsal bellekle ilişkisini, farklı yemek kültürlerinin paylaşımını, yemek-milliyetçilik, yemek-küreselleşme arasındaki bağlantıları ve bunların birey üzerindeki etkilerini irdeliyor. Sanatçı, Yemek bir iletişim aracı, bir hediye, kültürel bir farklılık ve benzerliktir. diyor. Virtual Chef'te malzemelerin temini, performansın gözden kaçırılmaması gereken önemli bir aşaması. Tarifler her ülkeye göre farklılık gösterdiğinden malzemeleri bulmak için çaba sarf etmek gerekiyor. Böylece iki taraf da rutin alışveriş alışkanlıklarından vazgeçip tüm şehri kapsayan, sokakların, dükkanların yeniden keşfedileceği bir arayış içine giriyor. Bu vesileyle katılımcılar bazen göçmenlerin kenar mahallelerde kalmış kaçak dükkanlarını, adını hiç duymadıkları baharatları veya her günkü marketlerinde görüp, bir kere bile merak edip almayı düşünmedikleri konservelerin ne olduğunu öğreniyorlar. Bulundukları şehre farklı bir bakış açısıyla yaklaşıp yeni bir bireysel deneyim ediniyorlar. Virtual Chef projesi Türkiye, İran, Fransa, Polonya, Almanya, Romanya, Amerika, Ukrayna başta olmak üzere dünyanın birçok bölgesini fiziksel ve sanal olarak dolaşmış. Fiziksel ve sanal olarak dolaşmış denildiği anda çok kısa bir geçmişi olan ancak özellikle yeni nesil tarafından tamamen kanıksanmış bir kavramdan söz edildiğinin ve bu kavramın, zaman-mekan-insan ilişkileri gibi diğer kavramları tekrar ele almak zorunda bıraktığının farkına varılmalı. Aslında bu fiziksel ve sanal olarak dolaşmış cümlesine hayret edilmeli! Buradaki sanallığın gerçekliği ya da tam tersi gerçekliğin sanallığı düşündürücüdür. Ortada, başka bir kültürden hiç tanımadığı bir insanın sanal dünyadan canlı tarifiyle gerçek bir yemek ortaya çıkaran bir katılımcı var. Bu eylemin aşamalarına yemek yapan için sanal ama aslında gerçek insanlar şahit oluyor ve sonuçta gerçek bir deneyimi sanal ortamda paylaşıyorlar. Yemek onu hazırlayıp yiyen kişi ve arkadaşları için gerçek, diğerleri için sanal. Teknolojik bir sihri olan etkileyici bir iletişim ağı söz konusu burada. İnternetten her gün yaptığımız bu zaten denilebilir, ancak bir işin/eylemin sanatsal sayılabilmesi için içinde fikir/duygu/merak/hayret/eleştiri gibi öğeler barındırması gerekir ve her gün milyonlarca insanın internetin iletişim olanaklarını kullanarak yaptığı, kabul edilmelidir ki, kesinlikle bu değildir. Düşünsel bir temele dayanarak teknolojinin olumlandığı bu projede de görüldüğü üzere günümüzde sanat ve teknolojinin bazen ayrıştırılamayacak kadar iç içe geçmesi, alışılagelmiş sanatçı, bilim adamı, teknik adam vs. tanımlarının tekrar ele alınmasına neden oluyor. Bu geniş ilgi alanları bir açıdan Rönesans sanatçılarının çok yönlülüğünü hatırlatıyor. Artık bir teknisyen, bilgisayar uzmanı, kameraman, fotoğrafçı ve bir izleyici olarak 21. yüzyıl sanatçısı da salt resim-heykelle sınırlamıyor kendisini. Spoerri ve Tiravanija nasıl kendilerini tanrı sanatçı pozisyonundan kurtarmış ve performanslarında rastlantıya, hayatın akışına izin vermişlerse, Upmeyer da bu projede bunu yapmaya çalışıyor. Organizasyonu bizzat kuruyor, altyapıyı ayarlıyor ve insanları buluşturuyor, ardından geri çekiliyor. Böylece zaman zaman ortaya çıkan teknik problemler dahil her şey son derece doğal gelişiyor. İnternetin kullanımı, mekan sınırlamasını ortadan kaldırıyor. Değişik ülkelerdeki izleyiciler içinde bulundukları farklı mekanlarla performansa sanal olarak dahil olup elli yıl önce hayal bile edilemeyecek bir gerçekliği var ediyorlar. İletişim teknolojisinin vardığı bu nokta müzelerin, galerilerin varlık nedenlerini ve mekan kavramını yeniden mercek altına alma gerekliliği doğuruyor. Tiravanija performanslarıyla galerilerin standart kullanımını değiştirmiş ve bilinen işlevini alaşağı etmeye çalışmıştı. Ancak galeri hala oradaydı ve performans galeride, galeriye gelen izleyicilere yapılıyordu. Performanslarını galeride gerçekleştirmese bile Tiravanija'nın o dönemin koşullarında mekanın sınırlayıcılığından tam anlamıyla kurtulması, fikirsel düzlemde yolu açılmış ve tartışılan bir kavram olsa dahi, fiziksel olarak mümkün değildi. Virtual Chef ise günümüz imkanlarıyla, tam anlamıyla mekanın kısıtlayıcılığını ve tekilliğini ortadan kaldırmaya yönelik bir proje olarak görülebilir. Bu proje, sanatsal eyleme atfedilen genel değerle ilgili de soru işareti yaratıyor. Virtual Chef katılımcılarının, dünyayı değiştirecek bir sanatsal performans gerçekleştirdiklerine inandıklarını düşünmüyorum. Upmeyer da bunu amaçlamıyor zaten. O, süreç üzerinde duruyor. Kahkahalı, hafif, bazen teknik sorunlar nedeniyle biraz stresli olabilen, genel olarak eğlenceli, paylaşıma dayalı ve uçucu bir süreç! 21. yüzyılın sanal dünyasının deneyiminin özetini performans doğal olarak kendi içinde barındırıyor, Dünyanın pek çok farklı ülkesinden insanla eğlenceli bir deneyim paylaştık, yemeği de yedik/yediler, bitti. ALT+F4/Bilgisayarı Kapat dedirterek yaşamın hızını, tüketim toplumunun genel özelliği olan kısa ömürlü deneyimleri ve paylaşımları -muhtemelen bu duruma dikkat çekmeyi bilinçli olarak hedeflemeden- göstermek adına iyi bir örnek teşkil ediyor. Kaçırılmaması gereken bir nokta daha var; Upmeyer, Virtual Chef ile internet gibi bireyi yalnızlaştırdığı öne sürülen bir teknolojinin olanaklarını kullanarak insanları kısa süreli de olsa yakınlaştırmayı başarıyor ve sosyal bir etkileşim yaratıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/11/nostomania-erol-eskici-sanatorium-24-subat-28-mart-2015/", "text": "Erol Eskici'nin SANATORIUM'daki ilk kişisel sergisi Nostomania, sanatçının son iki yıllık çalışmalarını bir araya getiriyor. Sanatçı, şiddetli bir eve dönme arzusuna işaret eden 'nostomania' kelimesinin ışığında, çocukluk dünyası ile ideolojinin aygıtlarının hüküm sürdüğü yetişkin dünyasını karşı karşıya getiriyor. Politik bir alt katmanın inceden inceye hissedildiği Nesil İnşası serisi ile diğer çalışmalar izleyicileri uzun süre üzerine düşünecekleri bir sanatsal ve toplumsal gerçeklik okumasına davet ediyor. Genelde akrilik tekniğiyle çalışan sanatçının resimlerinde büyük önem taşıyan ve mevcut iktidar yapılarını deşifre etmekte yararlandığı diğer bir unsur da mimari. 'Devletin eli'ne dönüşebildiği gibi çocuğun sığınağı işlevini de görebilen; her defasında karşımıza farklı formlar ve işlevlerle çıkan mimari, ölçeklerin orantısızlığı nedeniyle izleyicide endişe verici bir tuhaflık hissi uyandırdığı gibi, çocukluğun sanattaki zorunlu yeniden inşasına da işaret ediyor. Erol Eskici: 1984, Hakkari doğumlu sanatçı, 2006'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olmuştur. İstanbul'da yaşayan ve çalışan sanatçı, Mac Art Gallery'de gerçekleştirdiği Alçak Gerilim Yüksek Tahribat (2010) ve Kayıp Frekans (2011) adlı iki kişisel serginin ardından aralarında İlerlemenin Kutsallığı ve Zorbalığı (Alan İstanbul, 2013), Mutsuz Hazır Nesne (KUAD Galeri, 2014), Neredeyim? (Kare Sanat Galerisi, 2014) ve Yücenin (Sanatorium, 2014) olduğu birçok karma sergiye de katılmıştır. Nostomania, Erol Eskici's first solo show in SANATORIUM, brings together artist's works from last two years. In the light of the word 'nostomania' which refers to an irresistible compulsion to return home, the artist confronts the world of childhood with that of adulthood reigned by the dispositifs of ideology. The Construction of Generation series and other works, which implicitly evoke a political substratum, invite the viewer to a deeper reading of artistic and social fact. Architecture is an important element for unveiling existing power structures for the artist who generally uses acrylic as technique. Both a tool of the state and a refuge for children, architecture takes different forms and functions a different times. The disproportion in architectural elements arouses an uncanny feeling in viewer whilst emphasizing the necessary reconstruction of childhood in art. Erol Eskici: Born in 1984, Hakkari, he graduated from Mimar Sinan Fine Arts University Painting Department. After two solo shows, Low Voltage-High Damage (2010) and Lost Frequency (2011) in Mac Art Gallery Istanbul, he participated many group exhibitions such as Sanctity and Despotism of Progress (Alan İstanbul, 2013), Unhappy Ready -Made (KUAD Gallery, 2014), Where Am I? (Kare Art Gallery, 2014) ve Sublimenin (Sanatorium, 2014). Eskici lives and works in Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/11/sabahattin-sen-bu-bize-benziyor/", "text": "Okuduğum anı metinlerinde çoğu zaman bizim yabancı ülkelerde açtığımız sergilere dair yabancıların şu sözleri aktarılır: Bunlar bizde var, bize benziyor. Sizlerden, size özgü bir şey yok mu? Türkiye'de sanat tartışmaları yapılırken her nedense belirtilen bu sözleri öne sürerek konuyu ulusal sanata getirmeye çalışanlarla sık sık karşılaşıyoruz. Konuyu kendi istedikleri yöne çekmek için bu sözlere dayanmakta ve haklılıklarına kanıt olarak göstermeye çalışmaktadırlar. Bu konu bir türlü, bir sonuca bağlanamamıştır. Sanattaki yerimize bakıldığında çağdaş sanatta çözümsüzlüğü giderecek oranda ilerleme ve gelişme olmamıştır. Özellikle çıkar elde etme düşüncesi ve kolaya kaçma da gerçeğin önünü tıkamayı kolayca sürdürmektedir. Evrensellik mi, ulusallık mı sorularıyla boğuşarak sanatta boşuna zaman yitirilmesine neden olunmaktadır. Elin adamının Bunlar bize benziyor. sözüyle bize özgü bir şeyler araması karşısında bocalamanın çözümünü ulusallığa dönüşte görenler kendilerini haklı çıkarmaya çalıştıkça batağa saplanılıp saplanılmadığına da aldırmamaktadırlar. Sorun bostan yemek değil; bostancıyı dövmek. Yeteneksizlik, beceriksizlik nedeniyle ciğere yetişemeyeceğini anlayanlar sanat ortamındaki yetersizlik koşullarından yararlanarak keseri kendilerine doğru yontmayı sürdürmektedir. Yetkili bir yer kapmışlarsa elde ettikleri konumu kullanarak sanatta ulusallığı destekleyip savunmayı sürdürdükleri için kafalar iyice karışıyor. Yetkin diye nitelenenlerin bir tuzağın içine düştükleri anlaşılmıyor ve onları dinleyenler de kendilerinin o tuzağın içine çekildiğini anlayamıyor. Batılıların sanat anlayışı çok gerilere ve derinlere gittiği için günümüzde neredeyse sanatla doğup sanatla yaşayan bir toplum yapısına ulaşmışlardır. Rönesans'dan bu yana geçen beş yüz yıl gibi bir zaman içinde sanat serüveninin ne denli zorluklar içinde varlığını sürdürerek bugüne varmış olduğunu açıkça söylemek gerekirse Batılıların büyük bir başarısı olduğunu bilmemiz gerekiyor. Biz leb demeden onlar leblebiyi çok kolay anlıyor. Bizlerse leblebi dense bile leblebi olup olmadığına kuşkuyla bakıyoruz. Görsel Sanatlardaki geçmişimize baktığımızda yaptıklarımızın bunu çok kolay kanıtladığını görürüz. Geçmişimiz bundan yüz yıl öncesine dayanıyor ve bizler bugüne dek sürekli olarak Batı'nın arkasından yol almaktayız. Onlar yolu açıyor; bizler de bir süre sonra o yoldan ilerliyoruz. Son zamanlarda ne olduysa oldu durum daha da kötü ve iğrenç bir hal aldı. Batılıların çalışmalarının benzerlerini yaparak yutturmacaların sayısı öylesine arttı ki bu çalışmalar yarışmalarda da ödül almaya başladılar. Batı'yı anlayıp onların düzeyine varmak yerine öykünmecilikle çağdaş ve evrensel olmaya kalkıyoruz. Batılıların yaptıklarını, yapmak istediklerini anlayamayacağımız düşüncesinde olan sanatsız ve yüreksiz duyarsızlıkların beceriksizleri öykünmecilik becerisine başvuruyor. Elbette karşımıza ülkemizdeki saygınlığı koruma sorunu çıkıyor. Bu saygın olmayan konumundan kurtulmak isteyenler de öykünmecilik yerine kendi ulusal, bölgesel değerlerimizle özgün olabileceğimizi öne sürüyorlar. Böylesi sıkışık bir durumdan kurtulmanın yolu olarak öne geçmeye çalışıyorlar. Gerekçeleri ne olursa olsun her iki yol da çıkmazdır. Bizim burada yapacağımız tek şey, onun bunun sözüne bakmadan çağdaş ve evrensel sanatın istemleri doğrultusunda yol almaktır. Sözünü ettiğim ve bildiğimiz Rönesans günümüz dünyasında salt Batılların değil tüm insanlığın büyük bir değeridir. Özellikle sanat denildiğinde yeryüzündeki her insanın yaratıcılığında yol gösterici olan en önemli kaynağıdır. Sanatın evrenselliğine bakılınca sanata ilişkin her değer insanlığın malıdır. Ulusallık bunun içinde ancak evrensel değerlerin içinde yer alabilecek bir çizgideyse sanatta yerini bulabilir ve o da tüm insanlığın dili olur. Bu nedenle sanatı ulusal değerler kapsamında bir alana sıkıştırmaya çalışmanın sanatın özüne aykırı olduğunu bilmek ve doğru saptamak gerekiyor. Sanat sizi evrensellik ve çağdaş özgünlükle buluşturmuyorsa ne derseniz deyin, ne denilirse denilsin boş. Onun bunun sözüne bakarak boşluğa düşecek yönlendirmelerden uzak durulmazsa tüm çalışmalar boşa gidecektir. Bizlere Bunlar bizde var, bize benziyor. Sizlerden size özgü bir şey yok mu? diyenlere gelince ya ağızlarından çıkanı bilmiyorlar ya da karşısındakinin çağdaş anlamda sanat yapabileceğine inanmıyor. Her iki bakış açısı da ciddiye alınacak düşünce ve görüşler kapsamına girmiyor. Kötü anlamda da kullanmış olmalarını göz ardı etmemeli: Sizler bizim gibi sanat uğraşı vermediniz. Bizler, yüzyıllardır sanatın içinde büyüyerek yoğrulduk. Sanat bizden sorulur. Sizler bizimle yarışmayın. Kendi kabuğunuzda oyalanıp durun... da demek isteyebilirler; derler de... Sanata bakışımızda tam bir bilinç söz konusu değilse kötüyü iyiye yormak gibi bir saflığın da içine düşeriz. Bir sözü söyleyeni kendi söylediğiyle uyum içinde mi, değil mi diye irdelemek gerekiyor. Eğer herkes kendi ulusal değerlerini de içine alacak ve onu da ortaya koyacak çalışmalar yapacaksa bu yeryüzündeki tüm sanatçıları da kapsamalı. Bulunduğu ülkenin sanatçılarının da böyle çalışması gerekiyor. Batılılar böyle mi çalışıyor? Bir Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Hollandalı bulunduğu ülkenin ulusal değerlerine göre mi çalışıyor? Çalışıyorsa söylediklerinde doğruluk var demektir. Değilse karşısındakine Siz bizim gibi sanat yapacak güç ve yetenekte değilsiniz... demek istemektedir. Bir yandan da başkalarının kendi düzeyine varmasını istememek gibi bir anlam çıkar. Çünkü böyle söyleyenin kendilerini üstün görme duygusu zarar görecektir. Kötü bir düşünceden kaynaklanan bu ve buna benzer sözleri zoka gibi yutup birbirimize yol gösterici anlamda yutturmaya kalkmamızın da doğru olduğunu savunmanın ahmakça olduğunu belirtmenin yanlış olmadığı da çok açık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/13/coktan-secmeli-daire-galeri-21-subat-28-mart-2015/", "text": "Daire Galeri 21 Şubat 28 Mart 2015 tarihleri arasında çoktan seçmeli adlı sergiyle Anti-pop, Didem Erbaş, Nesren Jake, Korhan Karaoysal, Buğra Erol, ve Seher Uysal'ı ağırlıyor. Sergi, çalışmalarında öğrencilik süreci, eğitim, okul temalarına yer veren sanatçıları bir araya getirme düşüncesinden yola çıkıyor. Kişisel belleğin oluşmasında önemli bir süreç olan çocukluk ve ilk eğitim sürecini, sanatçıların hangi nedenlerle ele aldıklarını inceliyor ve toplumsal hafızaya bu sürecin katkılarını sorguluyor. Bir kimsenin yaşam öyküsüne dair anımsama eylemleri ile şekillenen, kişisel bir geçmişe gönderme yapan belleğimiz, aslında birçok insanın tanıklık ettiği, ortak bir anın alımlanması ile oluşur. Herhangi bir şey ile bağ kurmayan bir bellek mümkün değildir. Kişi, içinde yaşadığı toplumun, devletin, coğrafyanın geçmişini bilmese de, büyüdüğü evi, ailesini, yakın çevresini, okuduğu okulu, yaşadığı yeri tanır ve kimliği tüm bunlarla birlikte şekillenir. Anıları da bu çerçeve ile bağlantılarla kişide yer eder. Bellek, her zaman bir kişiye 'ait'tir, ama bu bellek toplumsal olarak belirlenir. Assmann 'ın dediği gibi Kuşkusuz toplumlara 'ait' bir bellek yoktur, ama toplumlar üyelerinin belleğini belirler. En kişisel anılar bile sadece sosyal grupların iletişimi ve etkileşimi üzerinden oluşur. Bireysel hafızalarımızın toplumsal bir niteliği olduğunu varsayan pek çok düşünür, toplumsal bellek dediğimiz olgunun kişisel belleklerin birlikteliğinden, ortaklığından oluştuğunu savunur. Sergide yer alan sanatçıların çalışmaları da bu bağlamda ele alınmıştır. Sanatçıların her birinin kendi bireysel geçmişleri izleğinde oluşturdukları çalışmalar, benzer mekanlar, figürler, olaylar bütünlüğünü barındırırken, belli toplumsal süreçlerimizi yansıtmaktadırlar. Sosyalizasyon açısından önemli bir dönem olan ilk eğitim süreci, belleğin yeniden kurma işlevi ile sanatçıların çalışmalarında canlanıyor. O dönemlere ait geçmişleri, Assmann'ın dediği gibi, şimdiki zamanın değişken ilişkileri çerçevesinde yeniden örgütleniyor. İzleyici ve çalışmalar arasındaki ilişki de hatırlama eylemini harekete geçirerek örgütlenme sürecine dahil oluyor. İnsan belleği somut bir mekana yerleştirdiğinde daha iyi anlayabileceğini düşünür ve tüm anılarını da belli bir düzen içinde oluşturduğu mekana yerleştirir. Bu kez hatırlananlar okul ve okula adapte edilmiş ritüellerin gerçekleştiği yerleri mekan olarak sahipleniyor. Çoktan Seçmeli sergisinde yer alan sanatçıların her biri kendi kişisel deneyimleri ile oluşturdukları ortak mekan algısı yaratan işleriyle farklı toplumsal, siyasal ve sosyolojik konulara göndermeler yapıyorlar. Sergi, toplumsal belleğimiz içinde ayrı bir yere sahip ilk eğitim süreçlerini, sanatçıların nasıl ve nelere dokunmak isteyerek hatırladıklarına odaklanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/13/hayat-hamlesi-yildiz-doyran-akademililer-sanat-merkezi-12-mart-11-nisan-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 12 Mart 11 Nisan 2015 tarihleri arasında Yıldız Doyran'ın Hayat Hamlesi isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen sergide sanatçı, sürekli değişim ve dönüşüm süreci içinde kendini yenileyen doğanın, içinde bulunduğumuz zaman dilimi ve insanlar ile kurduğu ilişkiyi sezgisel ve aynı zamanda akılcı bir dille ele almaktadır. Bir çeşit tanıklık etme süreci olarak kurgulanan resimlerin arındırılmış renkli yüzeyler üzerinden kendi gerçeğini unutarak doğadan uzaklaşan insana bu unuttuklarını doğanın yarattığı hayat hamlesi üzerinden anlatmaktadır. Daha önce, doğa içinde bir direnç noktası olan bataklık sazları serisinden sonra oluşan su serisi resimleri, Yıldız Doyran, ın doğaya olan yaklaşımında ki değişimin sembolik göstergeleri olarak izleyiciyle ilişki kurmaktadır. Sanatçının kendine ait bir dille oluşturduğu resimler varlığın katmanlı yapısına işaret ederek çağdaş bir anlatım biçimine dönüşmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/13/lively-bodies-ekavart-gallery-03-mart-01-nisan-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfıfotoğraf sanatçısı A. Halim Kulaksız ve Nejat Türkmen'in Lively Bodiesisimli karma sergisine 3 Mart 1 Nisan 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Her yıl Avusturya'nın Pörtschach kentinde dünyanın en büyük ve en önemli vücut boyama festivali geleneksel olarak düzenlenmektedir. Bu festivalde her sene dünyanın en önde gelen vücut boyama sanatçıları gelip, atölyeler düzenler ve yapılan yarışma ile festival bir şenlik havasında geçer. A. Halim Kulaksız ve Nejat Türkmen işte bu önemli festivalin kendi zihinlerinde ve ruhlarında bıraktıkları izleri bizlere fotoğraf makinelerinin vizöründen aktarıyorlar ve festival süresince renkten renge, şekilden şekle boyanan modeller üzerindeki sanat eserlerini fotoğraf ortamı aracılığı ile bizlere aktarıp, ölümsüzleştirmiş oluyorlar. Serginin adı gibi bu eserler insan ruhundaki yaratıcı dünyanın canlı, renkli, hareketli, hayat dolu ve eğlenceli şekilde insan vücudu üzerine yansıtılmasıdır. Klasik resmin aksine insan vücudu şekilden şekle girdiği için hem sanatçıya hem de izleyiciye dinamik ve hareketli bir tuval oluşturuyor. A. Halim Kulaksız ve Nejat Türkmen çekmiş oldukları görüntüleri kendi iç dünyalarının fotoğraf anlayışı ile birleştirip, soyut ile somut arası bir anlatım yaratarak izleyiciye bir katman daha renkli, eğlenceli, hareketli ve canlı eserler sunuyorlar. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. SERGİ : A. Halim Kulaksız Nejat Türkmen Lively Bodies AÇILIŞ : 3 Mart Salı, 18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/13/ozgen-yildirim-nesnenin-siradanligina-estetik-mudahaleler-bir-sakir-gokcebag-sergisi/", "text": "Sanatçı Şakir Gökçebağ, sanat yapıtlarında evreni bir matematikçinin gözüyle geometrik formlar olarak bölümler. Çevrenizde olan, her an temas ettiğiniz işlevsel ancak sıradan nesneleri, yaşamın genel geçer kontekstinden azat eder. Onların bir şekilde bağlı olduğu ya da kaderine terk edilmiş varlıklarına Tanrı olgusuyla, yeniden nefes verir. Malzemenin hayat bulmasıyla başlayan yaratım süreci, Gökçebağ tarafından analitik bir şekilde form kazandırılması ve yeniden tahsis edilen kontekst ile tamamlanmış olur. Nesnenin yaşamla kurduğu o muazzam ilişki, Tree of Life / Hayat Ağacı yerleştirmesiyle (2014) daha da ifşa olur. Gündelik yaşamda sıradan olan elbise askıları sanatçı tarafından yeniden yorumlanır. Onların demonte şekle getirilerek ağaç formunda duvara yerleştirilmesi kavramsal olarak köklerle olan bağın kurulmasında da aracı olur. Her bir insanın ağaç misali kök saldığı doğa, sanatçı tarafından oldukça yalın bir şekilde ifade edilir. Yalınlık, kimi zaman, doğadaki kaosun anlaşılmasında tek başına yeterli olmamaktadır. Kaos insanın hem içinde hem dışında bir denge içerisinde olmalıdır ki doğa ile başa çıkılabilsin. Parabol (2014) isimli, sanatçının girdap algısı yarattığı yerleştirme de bu başa çıkma girişiminde ne denli zorlandığımızın birer kanıtını oluşturur. Estetik temsil, bir nesne olarak sınırlı işlevde kullanılan şemsiye ile oldukça etkili düşünsel bir yapıta dönüşmektedir. Gökçebağ'ın bu üslubu, Think Tank (2014) isimli duvara yerleştirmesinde de tekrar eder. Mekanın duvarında bahçe demirlerini analitik formda, simetrik bir şekilde desenleyen sanatçı, nesnenin varoluş sürecine en büyük müdahaleyi gerçekleştirmiş olur. Onlar artık bahçe demirinden çok uzak, bambaşka bir sanat yapıtına dönüşmüşlerdir. İnsanın nesneyi tecrübe etmesiyle başlayan anlama süreci, Gökçebağ tarafından sanatsal parametrelerin devreye sokulmasıyla yine yaşama dair olan ancak bambaşka duygular uyandırmaktadır. Black Forest yerleştirmesinde şemsiyelerden bir orman kurgulayan sanatçı, siyahın o ürkütücü ve bir o kadar korkutucu detaylarını doğrudan insanın zihnine kazımaktadır. Ağaçlar bir orduyu andırır şekilde mekana yerleştirilmiştir. Malzemenin bir başka yorumu Firmanent / Gökkubbeler (2013) isimli yerleştirmede karşımıza çıkmaktadır. Açık şemsiyelere geometrik formlar oluşturacak şekilde beyaz iplerle müdahale eden sanatçı, oluşturduğu her bir şemsiye konteksinde / uzayında yeni bir yıldız kümesinin geometrik şemasını oluşturur. Her bir şema, uzayda var olan yıldızların estetik birer temsili gibi okunur. Köklerin toprakla olan uyumu göz önüne alındığında suyun yaşam döngüsü için ne denli önemli olduğu aşikardır. Sanatçı, su odaklı bu döngüyü Horizon 2 (2014) isimli yerleştirmeyle tasvir eder. İçi su dolu kovalar simetrik olarak mekana dizimlenirken kovaların üzerine de kovalardan kesimlenmiş parçalar aynı simetrik düzende yerleştirilir. Yerleştirme mekana horizontal olarak konumlandırılırken, mekandaki diğer sanat yapıtları ile temas sağlanmış olur. Galerist, Şakir Gökçebağ'ı Think Tank isimli sergiyle ağırlarken, aynı zamanda sanatçının malzemenin sıradanlığına yaptığı estetik müdahaleler ile kavramsal bir zihin tasavvurunun oluşmasına aracılık etmesini mekansal platformla desteklemiş olmaktadır. Trans Layers #7 (2014) isimli duvara yerleştirmede kullanılan malzemenin niteliği tuvalet kağıdı olmasından öte yukarıda değindiğim her bir noktayı doğrudan karşılamaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/13/true-colors-bernarducci-meisel-gallery-05-28-february-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present True Colors, a group exhibition featuring works by over a dozen of the gallery's artists including Roberto Bernardi, Luigi Benedicenti, Ester Curini, David Eichenberg, Gabriele Grones, Gus Heinze, Park Hyung Jin, Cheryl Kelley, Stephen Knapp, Bernardo Torrens, Sharon Moody, Adam Normandin, Matthew Pierog, and Hubert de Lartigue. From the brightly painted marble statues of Classical Greek Sculpture to Yves Klein's patented blue pigment, color has been an essential aspect of creative practice for centuries. The Gallery would like to use this exhibition as an opportunity to demonstrate how color continues to be at the forefront of contemporary painters' practices to this day. Some of the works use color in a way to tempt the viewer of appealing foods presented to them. Bernardi's La Festa del Paese (2014) reveals a striking yellow background with brightly lit delicious candy. Lemon (2006), Pierog's painting of a bright yellow lemon uses the black background to make the sour piece of fruit take center stage in the composition. In de Lartigue's Big Kiss (2014), red lips pucker at the viewer in a highly detailed fashion and tempt the viewer in a different way. (2014) that explodes against her auburn hair. Several of the artists in this show use color to illuminate different types of machines. Heinze offers the viewer a warm pallet of orange in red machinery in his detailed painting Orange Magnito (2011). This warmth contradicts what emotions that are typically associated with harsh cold machinery. Kelley's Bel Air with Pink (2013) highlights the luscious smooth and polished surface of this classic car with notes of pink, maroon, and green. Normandin explores the vibrancy of everyday plagiarized trains in Hiding Out (2014). Siegel and Shuster's Action Comics No 1 June 1938 (2014). This particular comic is the first issue of Superman. The wrinkles in the paper, and the date listed on the front cover, peeking out from behind, are not the only indications of the age of the issue. The dialogue of the characters such as... her yellow boyfriend is another way that color has been addressed in our culture. the world that we live in. For more information please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/14/ali-simsek-yolun-sonunu-gostermek/", "text": "İnşaat Ya Resulallah! Bir beton cumhuriyetine dönüşüyoruz. Şu artık kesin, bütün mücadelelerin kalbinde kent ve kamusal alan duruyor. Tarihte daha önce görülmedik şekilde kentin bizzat talan ve sömürünün merkezine yerleştiği bir aralık yaşıyoruz. Kent hakkı diğer bütün çelişkileri ve talepleri birbirine eklemleyen bir fanusa dönüşüyor. Arzunun özgürlük hayalinin ve Umut İlkesi ütopyanın konakladığı zemin oluyor. İktidar her milimetrekareyi, manzarayı sermayeye tahvile uğraşıyor. Her yer inşaat, her yer hafriyat! Hafriyat. Direkt inşaatı, kentsel dönüşümü, atılacak artığı, hurdayı ve hesaplaşmayı anıştıran kelime. Arkada bırakılan cüruf, toz ve duman ve kalıntı. Yaralanmış bellek aynı zamanda. Hakan Gürsoytrak, Mustafa Pancar, Neriman Polat, Nalan Yırtmaç, Murat Akagündüz, Antonio Cosentino ve Extramücadele TOKİ'leşen, sermayeye peşkeş çekilen, manzara hakkı çalınan insanların çilesini çiziktirdiler, boyadılar yıllarca. Evet. Betonlaşma hızla ve arsızca devam ediyor. Taksim koca bir beton zemine dönüştü Gezi'nin hemen arkasından. Beyaz ve soğuk bir boşluk. Hayalet üzerimize çökerken, sevindirici başka bir hayalet geri döndü işte. Uzun süren bir sessizlikten sonra Hafriyat üyelerinin teker teker geri dönüşlerini izliyoruz. Bu ay Antonio ve Extramücadele'nin Stüdyo X'te Anne Ben Beton Dökmeye Gidiyorum adıyla açtıkları sergiyi daha dolaşamadan, Milli Reasürans'ta Mustafa pancar'ın Yol Kenarı sergisi açılıverdi. Geçtiğimiz günlerde Fulya Çetin Depo'da Havaya Uçuşanlar adıyla son işlerini sergilemeye başlamıştı. Elbette planlı değil; ama bence güzel ve yerinde bir tesadüf oldu. Pancar, yeni iş dizilerinin kolaj tekniğiyle üretilmiş daha küçük ölçekli örneklerinde de büyük yağlıboya resimlerdeki ve desenlerdeki renk alanlarını ve figürlü anlatımı koruyor. Sanatçının küçük resimlerinde kavram ve içerik değişmezken, yeni ürettiği şeffaf teknikli kolajlar da figürler tamamlayıcı bir betimleme olarak sunuluyor. Sergi, 10 Şubat-21 Mart 2015 tarihleri arasında Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde izlenebilir. Evren Sungur'un Summart'taki son sergisi Organik Makinelera Maalesef son iki günü içinde uğrayabildim. Özellikle boya sürüşünü sevdiğim bir ressam Evren. Evren Sungur, Organik Makine isimli yeni serisinde alternatif evrim, otomatikleşen güncel yaşam, gerçeküstü medeniyet tasarımı gibi konuları ele alıyor. Sanatçı figüratif anlatımın klasik biçim ve kompozisyonlarını görmezden gelip yeni bir görsel dil oluşturarak, hayali mekanlarda gerçeküstü insan tasarımlarını yüzey üzerine taşıyor. Seyirciyi bilinçli olarak içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp resmin karşısında kendisiyle yalnız bırakan sanatçı, seyircinin kendi geçmiş ve geleceğine karşı duyacağı rahatsızlığı da bir fetişe dönüştürerek geleceğe yönelik ip uçları veriyor. Organik Makineler bir tarafıyla içinden çıkılamayacak bir oksimoronu gösteriyor; ama diğer taraftan çok uzak olmayacak bir gelecekteki karşılaşmaları. Makine genelde olumsuz tınıya sahip bir kavram. Fütürizm ve Konstrüktivizm gibi iyimser tınıları dışında, bir duygusuzluğu, hatta korkuyu imliyor. Makine bir tarafıyla bilim-kurgu külliyatının çok kullandığı bir başkalaşımı, makinelerin kontrolden çıkarak insanları yönetme korkusunu da anlatıyor. Yani modernizmden günümüze makine ütopya çağrışımından, kıyametçi bir distopya çağrışımına geçti. Evren, ütopya-distopya arasında sarkan, salınan, et ve bedeniyle yığılan bu başkalaşımları boyuyor. Makine aynı zamanda, kendi kendine yeten, aparata ihtiyaç duymayan, arzu yeğinlikleri olarak çalışıyor. Yakıtı ise salgı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/ask-ve-hic-ahmet-nejat-galeri-fe-26-mart-18-nisan-2015/", "text": "Ahmet Nejat'ın son dönem Aşk ve Hiç temalı eserlerini kapsayan Hiç'in Rengi isimli sergisi 26 Mart 18 Nisan 2015 tarihleri arasında Galeri Fe'de sanatseverlerle buluşuyor. Ahmet Nejat, aşkı; herşeyi kapsayan mutlakiyete, bir başka söyleyişle hiçe ulaşma yolundaki önemli bir evre olarak tanımlıyor ve eserlerinin kaynağı olarak görüyor. Dünyevi ve manevi alemlerin her ikisinde tutkuyla özlenen, beklenen aşk, Ahmet Nejat'ın yapıtlarında renge ve biçime bürünmüş halde karşımıza çıkıyor. Bir dönem, kusursuz güzelliğin aranışının sonucu olarak tanımlanan geleneksel tasvir sanatlarına özgü ve bir o kadar da çağdaş bir malzeme olan altın Ahmet Nejat'ın eserlerinde sonsuzluğun yansıması olarak karşımıza çıkıyor. 2011 tarihli kişisel sergisinde ilk defa sanatseverlerin beğenisine heykellerini sunan Nejat son dönem çalışmasında da gerçek ve düşü, dünyevi ve manevi olanı üçüncü boyutta bir araya getiriyor. Latin yazısından farklı olarak, her sözcüğe ayrı bir değer katabilmesiyle üstün bir imgesel güce sahip olan Fars yazısı Nejat'ın eserinde iki sözcüğün; aşk ve hiçin sayısız zikredilmesinin temsili, kaligrafinin olduğu kadar üçüncü boyutun da sınırlarını zorluyor. Ahmet Nejat'ın bilinen ve bilinmeyen alemlerin unsurlarını bir araya getiren yapıtları, birbirinin zıddı olan kavramları bünyesinde barındırmıyor; aksine, ancak ve ancak birlikte var olabilen karşıtlıkları vurguluyor. Varlığın ve yokluğun, biri olmaksızın diğerinin var olamayacağı kavramların altını çiziyor. Ahmet Nejat, 5 Eylül 1956'da İran'da doğdu. 1984 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümü'nde öğrenim görmeye başladı. 1992 yılında aynı üniversiteden, Özdemir Altan Atölyesi'nden yüksek lisans derecesi ile mezun oldu. Bu dönem süresince kendi atölyesinde özgün resim çalışmalarını sürdürdü. Kişisel sergiler açtı ve çeşitli karma sergilere katıldı. Yapıtları Türkiye, İran, ABD ve Birleşik Arap Emirlikleri'nde sanat severlerle buluştu. Yapıtları, Sadberk Hanım Müzesi'ne kabul edildi ve Demet Sabancı, Koç, Tayfun Eroğlu, Nejat Türkmen, Aydın Harezi, Kosifler Holding, NAB Holding, Ali Polat gibi özel koleksiyonlarda yer aldı. Ahmet Nejat, halen atölyesinde resim ve heykel çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/kent-ve-sessizlik-maide-bulak-galeri-ark-21-subat-22-mart-2015/", "text": "21 Şubat 22 Mart 2015 tarihleri arasında Galeri ARK'ta Maide Bulak'ın kişisel sergisi yer alıyor. Nilgün Yüksel onun eserleri için Başka bir açıdan bakıldığında sanatçı, kendi yapıtını tersine çeviriyor. Malzemeyle oynadığı oyunu resmin dilinde sürdürüyor. Benzer kompozisyonlarda tezat görsel anlatımlar kullanarak algının sınırlarını genişletiyor. ifadesini kullanıyor. Maide Bulak yeni çalışmalarında uzun yılların birikimini, resim sanatının sessiz ama çok söyleyen tavrıyla birleştirip kendine özgü sade ve net tavrıyla ortaya koyuyor. Onun başlangıçta İstanbul'dan yola çıkıp kent haritalarının plastik anlatımına evrilen çalışmaları bu kez çıkış noktasını flulaştırarak sessiz, dingin bir anlatıma dönüşüyor. Keskin konturlar, parlak renklerle birleşip dinamizmden zarifçe sade bir anlatıma geçiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/mekan-314-atolye-calismasi/", "text": "Farklı sanat dalları arasında çok boyutlu ilişkiler sağlayan yeni bir ifade şekli, zamanla farklı bir dil oluşturan ve oluşan dilin sürecini deneyim haline getiren performans sanatı, disiplinlerarası karakteriyle, birbirine bağladığı, birçok sanat dallarının kendilerine özgü dillerine de dönüştürücü etkilerde bulundurmaya devam ediyor. Atölye, katılım sağlayacak kişilerin kendi öz benliğindeki sorunları keşfetmesi ve keşif sürecindeki üretimi amaçlıyor. Görünürde işler yapmayı hedefleyen katılımcılar, atölye sonunda sürece bağlı olarak bir beden dili üretecekler ve ortaya çıkan çalışmayı sergileyecekler. Yusuf Özal Çelik, üniversite eğitimini sürdürdüğü yıllar içinde hem üniversite içerisinde video ve performans çalışmaları, hem de üniversite dışında çeşitli projelerde yer aldı. Sanatçı son dönemde güncel sanata yoğunlaşarak video ile performansı birbirine bağlayıp çeşitli festivallerde ve sergilerde Erdal Eren, Gri, Merdiven Topuk, Çıkmaz Sokak, militarizmin sanayisi, geliyorum, Günaha Çağrı, Medea'nın Bahçesi gibi projeleriyle yer alıyor. Katılım ücretsizdir ve 13 kişi ile sınırlıdır. Katılım sağlayacak kişilerin kesin devamlılığı olmalıdır. Çalışmanın ilk günü olan 23 Şubat Pazartesi, akşam saat 8'de atölye içeriğine ve genel olarak performans sanatlarına dair katılımcı olan ve olmayan herkese açık bir sunum gerçekleşecektir. Katılım için 20 Şubat'a kadar 05362957169 ve 05367014421 numaralı telefonlardan veya 314mekan@gmail. com adresinden kayıt yaptırılması gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/mine-dayioglu-galeri-fe-19-subat-07-mart-2015/", "text": "Galeri FE; 19 Şubat 7 Mart 2015 tarihleri arasında Mine Dayıoğlu'nun ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. 1942 Ankara doğumlu olan Mine Dayıoğlu Ankara Üniversitesi Dil Tarih Fakültesi'nden mezun olmuştur. 2000'li yıllarda resimle tanışmış, Ressam Musa Aktaş'ın öğrencisi olmuştur. Peyzaj ağırlıklı yağlı boya eserlerinden oluşan ilk kişisel sergisi Galeri Fe'de sanatseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/olmadi-kacariz-merkur-galeri-10-subat-07-mart-2015/", "text": "Ocak ayında Pardon, Kaçıncı Kat? ile kentleşme üzerine bir söylem geliştiren serginin devamı niteliğindeki Olmadı Kaçarız sergisi 10 Şubat 7 Mart tarihleri arasında MERKUR'de görülebilir. As a continuation of the exhibition Pardon, Which Floor? whose intention was to come up with a rhetoric on urbanization, the exhibition Take it or leave it can be visited at MERKUR between February 10th March 7th, 2015."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/15/sinasi-gunes-posta-sanati-artes-yayinlari/", "text": "Sanatçı Şinasi Güneş, bir deney, dışavurum, işbirliği, iletişim, özgürlük ve eğlence sanatı, yaratıcı olan herkesin katılabileceği uluslararası bir ağ olan Posta Sanatı'nı Türk sanat ortamında yaygınlaştırmak için 2000'li yılların başından bu yana çaba gösteriyor. Estetik vurguyu ön plana çıkaran ya da mesaj ağırlıklı politik söylemleri bünyesinde barındıran Posta Sanatı, bireysel ya da grup faaliyeti olarak tarihe eklemleniyor. Bu eklenimler artık bir Posta Sanatı tarihinin oluşturulmasını zorunlu kılıyor. Bu süreçte en nitelikli katkıyı daha önce Yolculuklar, New York ve Sakız, Sokak Sanatı isimli kitapları çıkarmış olan sanatçı Şinasi Güneş, hazırladığı Posta Sanatı isimli kitapla gerçekleştiriyor. Gözetleme, Kadın ve Ekoloji, Küresel Isınma, Fundamentalizm, Evsizler, Çingeneler gibi Posta Sanatı çevrelerinde geniş yankı uyandıran projeler yürüten Güneş; görsel şölen öğelerini, onların yaratıcılarını ve yorumlarını tarihsel seyrinde objektif bir tutumla okuyucuya sunuyor. Uluslararası ortamda faal olan sanatçıların katkılarıyla geniş bir yorum perspektifine sahip olan bu yayın, Posta Sanatı'nın deşifresine davetiye çıkarıyor. Tanıtım yazılarının da yer aldığı yayın, odak noktasına sanat icracılarını yerleştiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/5-ulusal-amasyali-mihri-hatun-siir-yarismasi-son-basvuru/", "text": "Amasya, dillerden düşmeyen destanların, dünyaya nam salmış aşkların yaşandığı şehirdir. Bu sevgi, yeri gelmiş Şirin'i uğruna Ferhat'ın külüngüyle dağları dövmüş, günü gelmişHattatların Piri Şeyh Hamdullah'la hat sanatını zirveye taşımış, günü gelmiş divan edebiyatımızın ilk kadın şairi Mihri Hatun'la dizelere dökülmüştür. 17 medeniyetin filizlenip boy verdiği bu topraklarda Milli Mücadele'nin de ilk kıvılcımı yakılmıştır. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemal'in silah arkadaşlarıyla Amasya'dan tüm dünyaya ilan ettiğiAmasya Tamimi'nin 96. Yılı'nı kutlayacağımız 2015'te 12-22 Haziran Uluslararası Atatürk Kültür ve Sanat Haftası etkinlikleri arasında bu yarışmamız beşinci kez yerini alacaktır. Şiir yarışmamıza adını verdiğimiz Amasyalı Mihri Hatun ise, nazireleri ve divanıyla kadın şairler içinde sevda ile ilgili duygularını samimi bir şekilde yazması bakımından dünyada farklı bir yere sahiptir. Amasyalı Mihri Hatun'un; sade bir dille yazdığı kaside ve gazelleri ise adeta sevda şehri Amasya'nın hikayesini anlatmaktadır. 1460 ya da 1461 de Amasya'da doğduğu ve 1506 da yine burada vefat ettiği rivayet edilmektedir. Güzelliğiyle bölgede ün salan Mihri Hatun hiç evlenmemiştir. Tarihin akışında Amasya her zaman mihenk taşı olma konumunu korumuştur. İşte bu nedenlerle Amasya Belediyesi'nin yapmış olduğu kültürel faaliyetlerin karikatür ve fotoğraf yarışmaları yanında sanatın bir başka estetik formu olan şiirle süslenmesi ve sanatçılarımızın, Kainatın Gözyaşı Yağmur temasından esinlenerek, mana ve ana temasını tamamen kendi ruh dünyalarında anlam bulduracakları dizelere dökmeleri amaçlanmıştır. - Yarışmaya 18 yaş ve üzeri herkes katılabilir. - Seçici Kurul Üyeleri ve birinci derecede yakınları yarışmaya katılamazlar. - Yarışma konusu şiirin evrensel değerleri çerçevesinde tamamen - Eserler Hece, Aruz ve Serbest ölçü olmak üzere üç kategoride değerlendirmeye alınacaktır. - Yarışmaya katılacak şiirler, daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış ve herhangi bir yarışmada derece ve mansiyon almamış olmalıdır. - Yarışmacılar her üç kategoride, tek rumuzla en fazla 2 şiirle katılabilirler. - Şiirler, iki A4 sayfa boyutunu geçmeyecek şekilde, Times New Roman yazı karakterinde, 12 punto, tek sütuna ve 1,5 satır aralığında bilgisayarda yazılacaktır. - İl dışından katılacak yarışmacılar eserlerini iadeli taahhütlü posta ya da kargo vasıtasıyla aşağıdaki irtibat adresimize teslim edecekler, e-posta yolu ile yapılan müracaatlar kesinlikle kabul edilmeyecektir. - Şiir metninin ön ve arka tarafına kesinlikle ad, soyad yazılmayacak, sadece şiir kategorisi ve tek kelimeden oluşan rumuz yazılacaktır. - Şartnameye uymayan şiirler değerlendirmeye alınmayacaktır. - Şartnamede belirtilmeyen konularda Seçici Kurul tarafından kayıt altına alınan kararlar geçerlidir. - Şiirlerin sorumluluğu şairlerine aittir. - Tüm eserlerin telif hakkı Amasya Belediyesi'ne ait olup iade edilmez. Yarışmacılar ödül alan ve yayınlanmaya uygun bulunan şiirlerinin Belediyemiz tarafından hazırlanacak olan albümde yayınlanmasını yarışmaya katılmakla kabul etmiş sayılacaklardır. - Eserler kendi kategorilerinde ödüllendirilecektir. - Yarışmada birincilik alan yarışmacılar bir sonraki yıl birincilik aldıkları kategoride yarışmaya katılamazlar. - Katılımcılar... eserlerini yalnızca... Belediyemizin... belirlemiş... olduğu... adrese gönderilecektir. Belediyemizin belirlediği adrese gönderilmeyen eserler değerlendirilmeye alınmayacaktır. - Her eser için tek kelimeden oluşan farklı rumuzlarla zarf oluşturulacaktır. - Her eserden 7'şer nüsha olacaktır. - Yarışmacılar; Times New Roman yazı karakterinde, 12 punto ve 1,5 satır aralığında bilgisayarda yazdıkları her bir eser için ayrı ayrı olarak ad ve soyadlarını, öz geçmişlerini, adres ve telefon bilgilerini ve e-mail adreslerini içeren bir belgeyi (EK 1 FORMU) üzerine sadece rumuzlarını yazıp yine üzerinde sadece rumuz yazılı olan CD vb. dijital ortamda kayıtlarıyla birlikte kapalı bir zarfa koyacaklardır. - Yarışmacılar eserleri için yukarıda anlatılan şekilde oluşturdukları zarfları, üzerinde yine sadece rumuzları yazılı daha büyük bir kapalı zarf içinde aşağıda belirtilen adresimize 21 Nisan 2015 Salı akşam 17.00'a kadar elden, posta veya kargo yolu ile makbuz karşılığı teslim edeceklerdir. - Posta ve kargodaki gecikmeler için Amasya Belediyesi sorumlu tutulamaz. Posta ve kargo ile yapılan müracaatlarda ilan edilen teslim süresi için son gün; evrakların postaya verildiği değil, Belediye'ye intikal ettiği tarih olarak kabul edilecektir. Yarışmaya başvuran şiirler, Seçici Kurul tarafından belirlenen aşağıdaki kriterlere göre 100 üzerinden puanlama yolu ile değerlendirilecektir. - Özgünlük - Sanatsal değeri - Konuya uygunluk - Türk örf, adet ve geleneklerine uygunluk - Türkçe'nin kullanımı ve zenginliği Ödül töreni :.12-22 Haziran Uluslararası Atatürk Kültür ve Sanat Etkinlikleriçerçevesinde Amasya Valiliği tarafından oluşturulacak İl kutlama Komitesi'nin belirleyeceği gün, saat ve yerde ödüller sahiplerine verilecektir. - Ödül almaya hak kazanan ve dışarıdan Amasya'ya gelecek olan yarışmacıların kendilerine ait Ulaşım, Konaklama ve Ağırlama masrafları belediyemiz tarafından karşılanacaktır. - Ulaşım masrafları için bileti gidiş-dönüş olarak resmi rayiç bedeller dikkate alınır. - Seçici Kurul üyelerine mansiyon ücreti verilir. Ulaşım ve konaklama masrafları Amasya Belediyesi tarafından karşılanacaktır. Seçici kurul üyelerine verilen ücret Belediye temsilcisi olarak seçici kurulda bulunan Başkan Yardımcısına verilmez. - Ödül törenine katılmak isteyen seçici kurul üyelerinin Ulaşım ve konaklama bedeli Amasya Belediyesi tarafından karşılanacaktır. - Ödül töreninde sahne alacak ses ve saz sanatçılarına ses ve saz ücreti ayrıca ödenir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/bir-asirlik-destan-canakkale-sloganli-siir-ve-resim-basvurusu-son-basvuru-04-mart-2015/", "text": "Çanakkale Zaferi ve Şehitleri Anma Günü amacıyla Bir Destandır: Çanakkale sloganlı şiir ve resim yarışması düzenlemek. Milletin makus talihini yendiği, sadece şehitleriyle değil, Anadolu'nun zaferine öncü olan gazileriyle de tarihimizin namzet zaferlerindendir Çanakkale Zaferi. Çanakkale Zaferi sadece bizim tarihimizin değil; İslam tarihinin de en önemli zaferlerindendir. Milletimizin ayrıştırılmaya çalışıldığı bugünlerde Çanakkale Zaferi'nin ruhunu ve özünü etkin bir şekilde anlatarak birlik ve beraberliğimizin nasıl sağlandığını ve neden devam etmesi gerektiği bilincini aktarmaktır. Şiirler duyurulduğu tarihten itibaren en geç 04 Mart 2015 Çarşamba günü saat 24.00'a kadar http://sahinbey. meb. gov. tr/ adresinde yer alan online başvuru formundan başvurmuş olmak. Resimler, yarışmanın duyurulduğu tarihten itibaren en geç 04 Mart 2015 Çarşamba günü saat 17:00'a kadar Şahinbey İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne elden veya posta yoluyla başvurmuş olmak. - Şiirler, serbest ve hece olarak yazılabilir. - Bir Asırlık Destan Çanakkale konusunu içerecektir. - Serbest şiirler en fazla iki A4 kağıdına 12 punto büyüklüğünde Times New Roman olarak yazılacaktır. - Hece şiirleri en fazla 20 kıta olarak yazılacaktır. - Şiirlerin ekleme bölümüne herhangi bir isim veya mahlas yazılmayacaktır. - Her türde en fazla 1 şiirle katılım sağlanabilir. - Yarışmaya tüm Türkiye'den 18 yaşın üstünde herkes katılabilir - Türkçe olarak, dilbilgisi ve yazım kurallarına uygun yazılacaktır. - İlk 30'a giren eserler kitaplaştırılacaktır. Kitaplaştırılan şiirlerin telif hakkı Şahinbey İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne aittir... - Yarışmaya katılacak eserler, daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış ve hiçbir yarışmaya katılmamış olmalıdır. - Yarışmaya, Seçici Kurul üyeleri ve bunların birinci derece yakınları katılamazlar. - 1.000 adet kitap basılacak ve GALA GECESİNDE dağıtılacaktır. - Türkiye'den dereceye girenler kendi imkanları ile programa katılacaklardır. - Türkiye'den dereceye girenlerin konaklama imkanları İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından karşılanacaktır. - Ödüller GALA GECESİNDE verilecektir... - Yarışma şartlarına uygun olmayan eserler değerlendirilmeye alınmayacaktır. - Yarışmaya katılan eserlerin telif, maddi ve manevi hakları, eseri yazana aittir. Eserin kendisine ait olmadığı, herhangi bir eserden yararlandığı, uyarlama olduğu anlaşıldığında verilen ödül geri alınır. Yarışmaya katılan şiirlerde intihal ve uyarlama olması ve bunun yarışma süresince veya yarışmadan sonra anlaşılması durumunda Şahinbey İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü şair hakkında dava açma hakkı saklıdır. 1- Türkiye genelinde 18 yaşından büyük herkes katılabilir. ve yağlı boya da ise serbesttir. - Zekeriya EFİLOĞLU Şair-Yazar - Selçuk UĞUR Şair-Yazar - Gülseren SARI Şair - Emel AYTURAZ Edebiyat Öğretmeni - Jale DEDEOĞLU Edebiyat Öğretmeni - Osman DURAK Şair - Mesut POLATBİLEK Türkçe Öğretmeni - 3.000 TL - 2.000 TL - 1.000 TL"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/eureka-galerist-20-subat-21-mart-2015/", "text": "Galerist, 'Carte Blanche' sergilerine, Kendell Geers'ın küratörlüğünü üstlendiği 'Eureka' sergisi ile devam ediyor. Eserlerinde bedeni birer protesto aracı haline getiren uluslararası sanatçıları biraraya getiren Geers'in seçkisi 20 Şubat 21 Mart 2015 tarihleri arasında izlenebilir. Fotoğraf, video, heykel ve yerleştirmelerden oluşan sergide Lalin Akalan, Bianca Bondi, Monica Bonvicini, Anna Ceeh, Asha Cherian, Wagechi Mutu, Mai Thu Perret, Betty Tompkins, Iv Toshian, Kara Walker, FXXXXISMTC ve Raqs Media Collective'in eserleri yer alıyor. Kişisel benliğimiz ile yaratılan benlik algısı arasındaki çizgiyi nasıl çizebilirim? Ben nerede başlıyorum ve siz nerede bitiyorsunuz? Bedenimize hükmeden yazılı ve sözlü kurallar, bizi özümüzden uzaklaştıran ve bedenimize yabancılaştıran limitlere işaret ederler. Geçmişin inanç merkezi İstanbul, aynı zamanda da kültürel farklılıkların erime noktasıdır. Constantinople, Hristiyanlığın doğduğu yer ve sonrasında Müslüman modernitesinin varisi. Laik ve dindar, Avrupalı ve Asyalı, eski ve çağdaş İstanbul'un 14 milyon nüfusu günümüzün zamanı ve limitlerinde yaşıyor. 2013 yılında, Gezi Parkı protestoları sırasında, 1 milyon kişi sokaklara dökülerek dünyada en hızlı büyüyen kentsel oluşumlardan birindeki, küçücük bir doğa parçasını kurtarmak için harekete geçtiler. Polis her türlü protesto şeklini yasakladığında bir performans sanatçısı hayal edilebilecek en kırılgan ve basit hareketten esinlendi ve durdu. Hiçbir şey yapmadan yalnızca durdu ve 'Duran Adam' olarak isimlendirilerek yüzlerce insana ilham verdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/her-ay-3-gun-atolye-bulusmalari-tabu-21-subat-24-subat-2015/", "text": "Bir grup sanatçının atölye ortamını, üretim alanından sergileme ve buluşma alanına dönüştürdükleri bir oluşumdur. Her ay bir sanatçı atölye ortamını herkese açarak atölyesinde sergi, etkinlik, performans üretimlerini izleyiciye açmaktadır. Atölyesini açan her sanatçı hem kendi eserlerini hem de davet ettiği sanatçıların eserlerini üretim alanında belirlediği bir zaman aralığında dostları, sanatseverler ve izleyici ile buluşturmaktadır. Her Ay 3 Gün grubu sergilerine 2014 Mayıs ayın da Güneş ACUR Atölyesin de başladı. Ocak 2015 de Seren Ceren ASYALI ve Serdal KESGİN Atölyesin de devam eden etkinlik, Şubat 2015 de Hüseyin RÜSTEMOĞLU ve Seher YILMAZ Atölyesinde gerçekleşecektir. Mart 2015 de de Pınar PARTANAZ Atölyesiyle devam edecek etkinliğin Şubat ayı sergisi TABU konusuyla izleyiciyle buluşuyor. Medeniyet öncesi ilkel toplumlarda oluşmaya başlayan, toplum, ahlak ve hatta din kurallarından önce geçerli olmaya başlayan korkular, yasaklar.... Çoğunlukla kimin ve ne zaman konulduğu bilinmeyen kurallardır. Hem kutsal, hem de kirlenmiş şeyler.. koşulsuz kabullenmelerdir. Karşı gelinemediği gibi sorgulanamazlar da.. Bugünkü modern toplumlarda da görülen yok yere toplum tarafından ayıp karşılanan ve aşılmadıkça insanların sosyal açıdan yaşamını etkileyeceğine inandığı pek çok düşünce vardır. İnsanoğlu mutluluk ve gelişim arayışında anlamlandıramadığı ve somutlaştıramadığı, karşısına çıkan hemen her engel ve bariyerde yetersizliğinin ve çaresizliğinin sebep olduğu yükü ile modern yaşantısında neredeyse yıkılmadık tabu bırakmamıştır. Bu bağlamda popüler kültürün en klişe kavramlarından biri haline gelmiştir: Tabular ve Tabuları yıkmak üzerine yaşanılmış ajitasyonla sulandırılan dramatik hikayeler. Varlığının farkındalığına ulaşmış ancak, potansiyeline erişemeyen insanoğlunun, önündeki engelleri tanımlama güdüsü ve somutlaştırma arayışıyla yarattığı mazerettirler. Aslında ne vardır, ne de yoktur tabular. Tabu sergisi üzerine bir deneme: Bugün, içinde yaşadığımız zaman dilimine dikkatlice baktığımızda tüm temsil ve karşı temsil güçlerinin çatıştığı bir ortamla karşılaşırız. Bir tarafta modernliğin yarattığı bir özgürleşme durumu ve belirsizlikle birlikte çoğalan anlamsızlık durumu; diğer tarafta ise tüm bu belirsizlik ve anlamsızlık durumunun kurgusal bir gerçek olduğu savı. Artık hiçbir şey statik değildir. Değişkenlik hayatımızın en önemli olgusudur ve hayatımızdaki tüm değerler birbirinin üzerine binerek çoğalmakta, kendi kendini kopyalayarak katlanarak devam etmektedir. Yeninin sürekli olarak tekrardan kendi yenisi oluşturarak bölünerek üreme sürecini sonsuz kılar. Değer kavramı zaman zaman fark edilse de farkındalık içinde kısa bir süre sonra yok olmaktadır ve bu durumu sanat için de söyleyebiliriz. Şubat ayı sergi grubu Hüseyin RÜSTEMOĞLU, Seher YILMAZ, Güneş ACUR, Seren Ceren ASYALI, Eyüp Cihan FERAH, Serdal KESGİN, Mihriban MİRAP, Yasemin ÖZTEMİZ, Pınar PARTANAZ ve Semih ZEKİ den oluşmaktadır. Ev sahipliğini Hüseyin RÜSTEMOĞLU ve Seher YILMAZ yapacağı Her Ay 3 Gün ATÖLYE BULUŞMALARI etkinliği, 21 Şubat 2015 Cumartesi saat 19:00 'da açılacaktır. Tüm sanatseverleri bu etkinliğimize davet eder ve bekleriz. Bir grup sanatçının atölye ortamını, üretim alanından sergileme ve buluşma alanına dönüştürdükleri bir oluşumdur. Her ay bir sanatçı atölye ortamını herkese açarak atölyesinde sergi, etkinlik, performans üretimlerini izleyiciye açmaktadır. Atölyesini açan her sanatçı hem kendi eserlerini hem de davet ettiği sanatçıların eserlerini üretim alanında belirlediği bir zaman aralığında dostları, sanatseverler ve izleyici ile buluşturmaktadır. Şubat ayının sergi grubu Seren Ceren ASYALI, Serdal KESGİN, Güneş ACUR, Pınar PARTANAZ, Hüseyin RÜSTEMOĞLU, Mihriban MİRAP, Seher YILMAZ, Yasemin ÖZTEMİZ, Eyüp Cihan FERAH ve Semih ZEKİ den oluşmaktadır. Ev sahipliğini Seher Yılmaz ve Hüseyin Rüstemoğlu'nun yapacağı TABU etkinliği, 21 Şubat 2015 Cumartesi saat 19:00 'da açılacaktır. Tüm sanatseverleri bu etkinliğimize davet eder ve bekleriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/kagit-kesigi-merve-canakci-artsumer-20-subat-28-mart-2015/", "text": "artSümer, 20 Şubat 28 Mart 2015 tarihleri arasında Merve Çanakçı'nın üçüncü solo sergisi Kağıt Kesiğine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Sanatçı insan hayatında temel malzemelerden biri olan kumaşın yüzeyini işlerken, melez teknik anlayışını bu sefer biraz daha inceltiyor. Şasiye gerili defolu bir kumaşın veya duvara asılı bir battaniyenin boyayla ilişkisi sanatçının pratiğinde farklı bağlamlara açılıyor. Çanakçı bu sefer, önceki solo sergisinin izlerini taşıyan domestik halin yanında biraz daha dışarı ve derine açılıyor. Geçmişe ve çocukluğun bugünle, gündelik hayatla ilişkisine bakıyor ve bizi birtakım sahnelerle karşı karşıya bırakıyor. Kağıt kesiği, incedir ve hızlı kapanır. Yara görünmez hale geldiğinde bile derinin altında kalan kıymıklar sürekli sızlar ve kendini hatırlatır. Sanatçı bu sergisinde bizi bu yara izinin içine yolculuğa davet ediyor. Bu sahneler kişinin zihnine ve bedenine işlenmiş, aynı zamanda yaşamı boyunca da bünyesinde dönüştürerek taşıdığı ilk kayıtlarla ilgili çocukluk. İzleyici, çocukluğun hafızası ve kişinin bugününe yansımaları arasındaki her zaman açıklanması mümkün olmayan tekinsiz aralıkta geziniyor. Psikanalitik değil ama daha çok sezgisel, deneyime dayalı bir araştırma. Sanatçının deyimiyle, amaç iyileştirmek değil, yüzleşmek. 1982 doğumlu Merve Çanakçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü mezunudur. İlk solo sergisini 2010 yılında artSümer'de gerçekleştiren sanatçının katıldığı karma sergiler arasında 'Soft City', Alan İstanbul, 'Stay With Me', Apartman Projesi, Berlin ve 'A Dream But Not Yours', Washington Ulusal Kadın Sanatçılar Müzesi yer almaktadır. Sanatçı Berlin'de yaşamakta ve çalışmaktadır. artSümer is proud to host Merve Çanakçı's third solo show 'Paper Cut' from February 20 to March 28, 2015. As the artist embroiders cloth surfaces, an essential material in human life, she further refines her hybrid understanding of technique. The relation, forged upon interventions, between paint and faulty cloths stretched on a frame, or a blanket hanging on the wall opens up to different contexts in the artist's practice. This time, Çanakçı delves in deeper and further out in the exploration of the domestic condition, a theme that bears traces of her previous show. She creates certain scenes, looking at the relationship of the past and of childhood with the present or day-to-day. A paper cut is thin and closes up easily. Even when the cut can no longer be seen, splinters left under the skin continue to tingle and remind themselves. Çanakçı invites us to venture into the scar. These scenes pertain to the first records engraved in a person's mind and body, transformed all the while they are kept one's entire life 'childhood'. The viewer wanders in the not always explicable but certainly uncanny gap between childhood memory and their reflections on the person's present. This is an intuitive rather than psychoanalytical investigation, one based on experience. As the artist puts it, the aim is not to heal, but to confront. Born in 1982, Merve Çanakçı studied painting at Mimar Sinan Fine Art University. Her first solo show took place at artSümer in 2010. Selected group shows include 'Soft City', Alan İstanbul, 'Stay With Me', Apartment Project, Berlin and 'A Dream But Not Yours', Museum of Women in the Arts, Washington DC. The artist lives and works in Berlin."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/18/neo-neon-plato-sanat-26-subat-19-nisan-2015/", "text": "Plato Sanat, 26 Şubat 19 Nisan 2015 tarihleri arasında Neo Neonsergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, günümüz sanatçılarının neon'u çağdaş sanatta nasıl yorumladıklarına dair bir öngörü sunmaktadır. 20. yy'ın başından beri neon ışıkları, gecelerimizi aydınlatıp karanlıkta dikkatimizi çekiyorlar. Özellikle Amerikan mega şehirlerinde ticari reklam ve iletişim amaçlı kullanılan neonlar, gece hayatı, modern tüketim ve batı şehirciliğinin hızlı ritmini temsil eden semboller oldular. 1980'lerde ise neon, başka teknolojiler ve tekniklerle kullanılmaya başlandı. Bugün şehir matrislerinden neredeyse tamamen silinmiş olan neon adeta çağdışı ve melankolik bir karaktere bürünmüş durumda. 20. yy'ın güçlü ve modern metropol simgeleri iken bugün adeta kendi tarihine referans verir durumda. Çağdaş sanat disiplini içinde ise halen popülerliğini koruyan bir iletişim aracı. Plato Sanat'taki serginin mekansal tasarımı, alternatif bir küratöryel model olarak bu kez 'beyaz kübü' 'siyah'a dönüştüren bir öneri sunmaktadır. Sergi, geceyi andıran karanlık ve labirentimsi mekan içinde dolaşırken izleyicinin, parlak neon ışıklarıyla aydınlatılmış bu şaşırtıcı ve güzel eserleri keşfetmesini hedeflemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/19/kavusma-macka-medical-corner-20-subat-06-nisan-2015/", "text": "Ali CANTÜRK, Serap CAN, Fatoş ÇELEBİ, Nebahat KARYAĞDI, Nurdan KOÇ, Medical Corner Maçka'da tüm sanatseverlerle buluşuyor. Siz sanatseverlerin de bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmaktadır. Seninle kavuşmak hep griydi, şiddetle zayıf ihtimaldi. Var olan her zaman hatasında daima orada, seni bıraktığım yerde, gerçek bi yalan ve ayaküstü edilen bi yemindin. Ne kadar bekleyişsen, daha fazla vazgeçiştin.. 1981 yılında Bandırma'da doğan sanatçı 2007 yılında, Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat dalında lisans eğitimini tamamladı. Tual üzerine akrilik, yağlıboya ve karışık tekniklerle oluşturduğu resimlerinde ; kadın, erkek, toplumsal cinsiyet, toplumun insana biçtiği rolleri ele almış ve kendi yaşamından yola çıkarak oluşturduğu kompozisyonlarıyla bireye sürekli kendini sorgulatmıştır. Sanatçı, beş solo sergi ve yirmiden fazla karma sergiye katılmıştır. CAN, yaşamını ve çalışmalarını İstanbul 'da sürdürmektedir. Zamansız bulmak, tam buldum derken yok olacağını bilmektir. Hiç kaybetmeyecekmiş gibi sarılmaktır içindeki fırtınaya. Son dört yıldır çalışmalarında renkli, coşkulu ve ekspresif bir tavırla 'şaman ağacı' temasını işliyor. Sanatçı ağaç imgesinden kültürel bir mirasın temellerine iniyor. Eserlerinde dışavurumcu bir dil ile doğaya özlem, şehir hayatının yadırganması, yabancılaşma, kimlik, kültür olgularını irdeliyor ve çevre sorunlarına gönderme yapıyor. Kavuşma sergisine renkli ve çoşku dolu selluka/ Şaman Ağaçları temalı eserleri ile katılıyor. Bireyi toplumdan ayırıp öteki yapısına dikkat çeken sanatçı, bunu yaparken bireyi kimliksizleştirir. Toplumsal süreçlerle aynılaşan bireyi soyup, bedenleri üzerinden toplumdan soyutlanma ve içsel çatışmayı verir. Yalnızlık, yabancılaşma, aidiyetsizlik, birbaşınalık kavramlarından yola çıkarak oluşturulan çalışmalarda insanın varoluş kaygısı sorgulanmaktadır. Mekan/insan problemi ele alınan çalışmalarda tuvalin kendi beyaz alanı resimsel mekanı oluşturmaktadır Rengin değil, siyah ve grinin lekesel yoğunluğu ön planda tutulan resimlerde, boşluğa dönüşen mekanı tamamlamak ise izleyiciye bırakılmıştır. duygu Dünyasının Tuval yüzeyi ile kavuşmalarıdır çalışmalarım. Kozmopolit kent yaşamında baskılanan bireyin, dolayısıyla toplumun karışık dışavurumsal coşku ve durağanlığının, izdüşümleridir tuvallerime yansıyan. Resimlerimde renk ve çizginin hakim olduğu dışavurumsal soyut figürlerin yanı sıra, doğadan herhangi bir kesit ve benliğimden ayrı tutamadığım diğer dostlarımızın soyut yansımaları da yer alabilmektedir. Sonuç olarak resimlerimdeki Renkçi yaklaşımla, içimde varolan yaşama gücüyle birlikte kent yalnızlığındaki düzensiz çoğul enerjiyi, coşkuyu; çizgisel unsurlar ile de, bu enerji ve coşkun'un düzensiz ritm duygusunu vermeye çabalıyorum. 1983 yılında Tabzon Maçka'da doğdu. 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olan sanatçı, o tarihten bu yana yurt içinde bir çok karma sergi de yer aldı. Bunun yanı sıra uluslararası sergilere de katılan sanatçının, ilk kişisel sergisi Aynılaşma 2013 yılında Pinelo Galeri'de sanatseverlerle buluştu. İlkellikten modernizme ani geçiş yapan toplumlarda estetik anlayışının tekelleşmesini ve tek tipleşmeyi eleştiren sanatçı bu sergi ile sanatseverlerin beğenisini kazandı. KAVUŞMA adlı karma sergiye üç adet eser ile katılan Seher Yılmaz, tablolarında ideal sanat yapıtı kavramını eleştirmiş, modernleşmenin getirdiği tek tip estetik anlayışını bir kez daha sorgularken aynı zamanda sergide yer alan 8 sanatçı ile birlikte geleneksel sanat yapıtı kavramının ne kadar dışına çıkalabileceğini tartışmayı amaçlamıştır. Bayıldım Cad. Acısu Sokak No:16 Salih Bey Apt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/19/reyhan-tutumlu-ipuclarini-izlemek-buzul-caginin-vurusu/", "text": "Vüs'at O. Bener'in 1957'de basılan Yaşamasız adlı kitabının ardından 1963'te Ihlamur Ağacı adlı oyunu yayımlanır. Daha sonra yazar, uzun bir suskunluk dönemine girer. Bu suskunluk, Bener'in 1979'da yazmaya başlayıp 1982'de tamamladığı Buzul Çağının Virüsü romanının 1984 yılında Adam Yayınları tarafından yayımlanmasıyla sona erer (Bener, Öykü Sanatında Zenaat Adamlığı 10). İç içe geçen beş farklı öykünün zamansal sapmalarla kurgulandığı Buzul Çağının Virüsü'nde, numaralandırılmamış, her biri ayrı sayfada başlayan 73 bölüm bulunur. Romanda 1945-1947 yıllarında Osman ile Viola'nın yaşadığı gizli aşk ve bu dönemdeki siyasal olaylar aktarılır. 1982 yılına kadar uzanan roman, Osman'ı merkeze alarak bu iki aşığın birbirlerinden ayrıldıktan sonraki yaşamlarını da anlatır. Gerek kendine özgü dili gerekse kurgusu açısından anlaşılması güç bir metin olarak sunulan bu romanda bölümler arasındaki bağlantılar, göndermeler, karakterlerin adları ve sözcük seçimi gibi birçok öğe incelikle planlanmıştır. Dolayısıyla bu metin, onu çözümleyebilmemiz için gereken ipuçlarının çoğunu kendinde barındırmaktadır. Eksik kalan noktalarda da yazarın yazın anlayışından yola çıkan yöntemler geliştirerek yapıtın belirsiz kalan noktalarını çözümleyebilmek büyük ölçüde olanaklıdır. Buzul Çağının Virüsü'nde, 1945-1947 yıllarında Balıkesir'in Akçay ilçesinde Osman Yaylagülü ile Şükufe Alp arasında yaşanan aşk, o dönemdeki siyasal olaylar, Osman'ın, Faik Deniz ve Savcı Kemal Yurdakul'la olan dostluğu, Osman'ın 1950'lerin başında Ankara'da siyasal nedenlerle tutuklanması ve 1982'ye kadar geçen zaman zarfında Osman'ın yaşamında neler olduğu anlatılır. Romanın başkarakteri Osman, Akçay'da mal müdürü olarak çalışmaktadır. Bir ayağındaki kısalık nedeniyle kendisine Topal Osman adı verilmiştir. Bir diğer adı da Nijad'dır. İki dönem iktisat fakültesinde okumuş, edebiyata meraklı, içki içmeyi seven bir kişidir. Viola'nın tanımlamasıyla Osman şöyle biridir: Çirkin, topal, serseri, ayyaş, gülünç, aksi, gözlüklü, inançsız, hantal, teke gibi kokuyor, daha sayayım mı? Ama, kaç yüreğe bedel mübarek bir yüreği olmalı. Sana, bana değil sadece, bütün dünyaya bambaşka, tuhaf bakışı, aklı olmalı. Deli, yalnız, umutsuz (162). Şükufe Alp, takma adıyla Viola, Dame de Sion mezunu, iyi Fransızca bilen, kültürlü, güzel bir kadındır. Doktor Doğan Alp'le evlidir ve Ferda adında beş altı yaşlarında (23) bir kızı vardır. Hem Osman hem de Viola 1946 yılında 25 yaşındadır. İşte, buzul çağının virüsü olmaya çoktan razıyım. Ya da ölüm mantıksa, o bile ölürse, biz neden yaşayalım? O bile ölüm öncesi ölüm bilincindeyse. Bu satırlarda aynı zamanda romanın adının anlamı da ortaya çıkar. Buzul çağının virüsü, başkalarına tutunarak, aşama uğruna virüsleşmeyi göze alarak, onlarla var olarak yaşayabilen Osman'dır. Virüsler nasıl başka bir canlı olmadan yaşayamazlarsa Osman da Faik, Kemal ve Viola'yla ilişkisinde olduğu gibi birlikte var olacak, sığınacak birini aramaktadır. Osman'la Savcı Kemal'in Viola'yla ilgili şaka olarak yazdıkları Gerekçeli Kararın Doktor Doğan Alp'in arkadaşı Fethi Bey'in eline geçmesiyle Osman ve Viola, bu ilişkinin herkes tarafından öğrenilmesi korkusunu yaşarlar ve birbirlerinden uzaklaşmaya başlarlar. Osman'ın Ankara'ya, Viola'nın ise ailesiyle birlikte İzmir'e taşınmasıyla sevgililer ayrılırlar. Romanda anlatılan bir diğer olay da Osman'ın, 1951 yılının Ocak ayında siyasal nedenlerle tutuklanarak yargılanmasıdır. Bu sırada Osman, Ankara Defterdarlığı'nda memur olarak çalışıyordur ve nişanlıdır. Öğretmen Metin Değerli ve Viola'nın kocası Doktor Doğan Alp, Osman'ın aleyhinde tanıklık yaparlar. Yargıcın son sözlerine göre Osman kısa bir süre sonra beraat edecektir: Bir süre daha yatacaksın. Son soruşturma açılacak. Delilleri değerlendirmek mahkemeye aittir. Yargılanacaksın. Beraat edeceğinden eminim (185). Romanda 1960'tan 1980'lere kadar geçen süre içinde daha çok Osman'ın iş yaşamı ve iş arkadaşlarıyla ilişkileri anlatılır. Osman, hukuk fakültesini bitirip avukat olmuştur ve bir süre hukuk müşaviri olarak dayısının oğlunun bürosunu kullanır. Bu arada evlenip boşanır. Bir gün Viola'nın dayısı Ahmet Samim Alanyalı, Osman ile bağlantıya geçerek Viola'dan bir mektup getirir. Fakat eski heyecanı kalmayan Osman, artık her şeyin geride kaldığını düşünüyordur. Yine de zaman zaman Viola ile haberleşmeye devam ederler, hatta görüşürler. 1960'larda Osman bir günlüğüne, kimliği okura açıkça belirtilmeyen bir kadınla buluşmak için İstanbul'a gider. Bu kadın büyük olasılıkla Viola'dır. Aralarında geçen konuşmalardan artık eski büyülü aşkın kalmadığı anlaşılır. Yıllar sonra Osman, Viola'nın kızı Ferda ile görüşmeye başlar. Osman'la dayısı aracılığıyla bağlantıyı kurduğu zaman çok hasta olan Viola artık hayatta değildir. Osman'la Ferda geçmişte yaşadıklarını konuşurlar. Buzul Çağının Virüsü'nde temel olarak bireyin çevresine yabancılaşması, yalnızlaşması, yaşadığı korkular, kendini sorgulaması, yaşama tutunmaya çabalaması, var olan dünyaya uyum sağlayamaması anlatılır. Buzul Çağının Virüsü'nde farklı zamanlarda gelişen olaylar düz zaman çizgisini izlemeyen parçalı bir anlatımla aktarılır. Romanda anlatılan olayların birbirleriyle bağlantılarını ortaya çıkarabilmek için öncelikle hangi olayın ne zaman gerçekleştiği saptanmalıdır. Bunun için de romandaki karakterlerin özelliklerinden, dil kullanımındaki farklılıklardan, anlatılan toplumsal olaylardan yararlanılmalıdır. Romanın zaman kurgusunu incelemeye geçmeden önce bu bölümde kullanacağımız bazı kavramların tanımlarını yapmamız yerinde olur. Öykü zamanı ve anlatı zamanı kavramları Rus Biçimcilerinin geliştirdiği fabula ve syuzhet ayrımında temellendirilmiştir. Olayların kronolojik olarak kuruluşu fabula'yı, okurun bu olayları öğrenme biçimi de syuzhet'yi oluşturur. Boris Tomaşevski, Tema Örgüsü adlı yazısında fabula ve syuzhet kavramlarının farklılıklarını şöyle vurgular: abula, süredizimsel olarak ve neden-sonuç ilişkisi içinde sıralanan motifler bütünü biçiminde belirir; konu ise, bu aynı motiflerin oluşturduğu bir bütün olarak ortaya çıkar, ama motiflerin yapıt içinde izledikleri sıraya göre gerçekleşir (230). Öykü zamanı fabula'ya, anlatı zamanı ise syuzhet'ye kaynaklık eder (Todorov, Poetikaya Giriş 65). Bir öyküdeki olayların geçtiği zamana anlatı zamanı, bu zaman içinde geriye dönüşlerle ya da ileriye gidişlerle genişleyen, öyküdeki bütün olayları kapsayan zamana öykü zamanı denir. Olay sırasının karmaşık bir şekilde verildiği Buzul Çağının Virüsü'nde neyin ne zaman gerçekleştiğini bırakılan ipuçları sayesinde bulmamız mümkündür. Buzul Çağının Virüsü, herhangi bir başlık veya numara koyulmamış çok sayıda bölümden oluşur. Romandaki olayları kronolojik olarak sıralayabilmemizde kolaylık sağlaması açısından bu bölümleri numaralandırdık. 73 bölümden oluşan Buzul Çağının Virüsü, zaman değişimleri göz önüne alınarak okunduğunda metnin birbiriyle bağlantılı beş temel öykü barındırdığı saptanmıştır: 1) 1945-1947 yıllarında Osman'ın Akçay'da yaşadıkları; 2) Osman'ın siyasal gerekçelerle üç ay tutuklu kalarak yargılanması; 3) Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamı; 4) Osman'ın İstanbul'a yaptığı bir günlük gezi ve burada bir kadınla buluşması; 5) Ahmet'in öyküsü. Romanın karmaşık kurgusunu çözümleyebilmek için bu beş temel öyküye daha yakından bakmak yerinde olacaktır. Buzul Çağının Virüsü'nde en çok yer tutan Osman'ın Akçay'da yaşadıklarının anlatımı, 5. bölümde başlar ve hep birinci kişili anlatımla Osman'ın ağzından aktarılır. 6. bölümde Demokrat Parti'nin ilçe örgütünün kurulması için yapılan çalışmalar anlatılır. 5, 6, 7, 14, 17, 21, 23, 25, 27 ve 30. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 30. bölümde Demokrat Parti'nin kurulduğu belirtilir (96). Demokrat Parti resmen 7 Ocak 1946 tarihinde kurulmuştur. Dolayısıyla birbirini izleyen bu olayların bu tarihten önceki birkaç aylık zamanı kapsadığı söylenebilir. 27 ile 30. bölümlerde anlatılanlar arasında tam bir süreklilik vardır. 27. bölümde Osman'la Faik'in yaptıkları çeviriyi Viola'ya iletilmek üzere mavi astarlı bir zarf içinde Viola'nın eşi Doktor Doğan'a vermeleri anlatılır. 30. bölüm ise 'Memnuniyetle' denildi, alındı açık, astarsız zarf (93) cümlesiyle başlar ve devamında da Viola'nın Osman'la Faik'i cumartesi akşamı evlerine yemeğe çağırması aktarılır. 32. bölümün başında bu konuşmanın üzerinden beş gün geçtiğini ve ertesi günün cumartesi olduğu öğreniriz. 32, 34 ve 36. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 37. bölüm, Rıza'nın evindeyiz. Faik gelmedi (124) cümleleriyle başlar. Burada özellikle Faik'in yokluğuna dikkat çekilmiştir. 42. bölümde Faik'in intihar ettiğini öğreniriz. Ayrıca bu bölümde Faik'in toprağa verildiği gün Osman'ın, Viola'nın evinin önünde bir sinir krizi geçirdiği aktarılır. 42, 43 ve 44. bölümlerde anlatılanlar arasındaki sürekliliği izleyebilmemizde bu olay bize yardımcı olur. 43. bölümde Viola'nın Osman'a bir not göndererek bir gün sonra saat üçle beş arası Cevizlik'e gelmesini istemesi anlatılır (137). Ayrıca bu notta Viola'nın kocasının, Osman'ın sinir krizi geçirmesiyle ilgili yorumu aktarılır. 44. bölümde Faik'in ölüm haberini alan annesi ve kardeşinin ilçeye gelerek Osman'la görüştüğünü öğreniriz. Bu bölümün sonundaki Prens ne buyurmuş. Geyik oğlu geyik! Mişkin olsa neyse ne! ifadelerinden Osman'ın Doktor Doğan'ın yorumlarına kızdığı anlaşılır. 47. bölümde Osman ile Viola'nın Cevizlik'te buluşmaları anlatılır. 26. bölümde aktarılan, Osman'ın Viola'ya yazdığı mektup, Faik'in ölümünden kısa bir süre sonra yazılmış olmalıdır. Sürekli olarak ölümden söz edilen mektupta 'Deniz bile ölür'de durduruldum (80) ve Denizdi bakan sabaha, yorgun, ağır, derin, kırışık, eskimesiz, çoğalmayan ve çoğaltmayan. O bile ölürdü ha? (80) ifadeleriyle Osman, Faik Deniz'in ölümüne göndermede bulunur. Tırnak içindeki Deniz bile ölür ifadesinin nereden alınmış olduğunu araştırdığımızda, bunun Federico Garcia Lorca'nın Ignacio Sanchez Mejias İçin Ağıt adlı şiirinin üçüncü bölümünün son cümlesine gönderme yapıldığını bulabiliriz. Böylece burada aynı zamanda bir ağıda da gönderme yapılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu mektubun, 42, 43, 44 ve 47. bölümlerde Faik'in ölümüyle ilgili anlatılanlara yakın bir zamanda yazılmış olduğu anlaşılır. 19. bölümde aktarılanların tırnak açılarak başlamasından ve burada zaman zaman sen hitabının yer almasından bunun Osman'ın Viola'ya yazdığı bir mektup olduğu anlaşılır. Bölümün sonunda tırnağın kapanmaması da buraya mektubun bir kısmının alındığını, dolayısıyla yarım kaldığını gösterir. 20. bölümde de aynı üslup devam eder. Romanın Adam Yayınları tarafından yapılan ilk baskısında 19. bölümün başında tırnak yoktur, ama sonunda vardır. Bu baskıda 19. bölümde açılan tırnak 20. bölümde kapanır. Bu da iki bölümde aktarılanların birbirinin ardından geldiğini gösterir. Fakat romanın Yapı Kredi Yayınları baskısında 20. bölüm bütünüyle tırnak içine alınmıştır. Bu baskıda 20. bölümün başına eklenen tırnak, unutulmuş sanılarak editör tarafından yanlışlıkla koyulmuş olabilir. 45. bölümde Viola'ya mektup yazma tiryakiliğine kaptırdım kendimi (140) diyen Osman, bu mektubu da bu bölümde kaydedilen andan hemen önce yazmış olabilir. Olayların ardına takılıp gitmemeleri, umutsuzluğu, çaresizliği yenmeye çalışmaları gerektiğinin anlatıldığı bu mektup, Faik'in ölümünün ardından yazılmış olmalıdır. 45. bölümde seçim gününün yaklaştığı belirtilir ve 46. bölümde de seçimin yapıldığını öğreniriz. Burada Demokrat Parti'nin katıldığı ilk genel seçimler anlatılmaktadır. Dolayısıyla 46. bölümde aktarılan olayların geçtiği zaman, seçimin yapıldığı 21 Temmuz 1946 tarihinden birkaç gün sonradır. 50, 51, 52, 54 ve 55. bölümlerde anlatılan olaylar birbirini izler. 55. bölümde Savcı Kemal'le Osman'ın bir şaka olarak yazdıkları gerekçeli kararda yılın 1947 olduğu belirtilir. Bu metnin Doktor Doğan Alp'in arkadaşı Fethi Bey'in eline geçmesi, bunu Osman'la Kemal'in öğrenmesi gibi gerekçeli kararla bağlantılı olaylar, 62, 64 ve 65. bölümlerde anlatılır. 69. bölümde Osman, Viola'ya On ne peut pas badiner avec l'amour. Adieu. O. Y. (200) diye bir not yazar. Adieu! Demek bu kadar basit (197) ifadesinin geçtiği 67. bölümdeki Viola'nın mektubundan, 69. bölümdeki olayların 67. bölümde anlatılanlardan önce gerçekleştiği anlaşılır. Bu mektuptan Viola'nın, Osman'dan iki gün sonra saat 17.00'de çocuk bahçesine gelmesini istediğini öğreniriz. 71. bölümde bir yandan bu buluşma anlatılırken bir yandan da yıllar sonra Osman'ın Viola'nın kızı Ferda ile görüşmesinden söz edilir. Bu nedenle, kronolojik sıralamada bu bölüm iki farklı yerde, hem Osman'ın Akçay'da Yaşadıkları hem de Osman'ın 1960 Sonrasında Ankara'daki Yaşamı bölümünde bulunmaktadır. Romanın bu ağırlıklı öyküsünü izlerken 73. bölümde Osman ile Viola'nın buluşmasından 15 gün sonrasının anlatıldığını anlarız. Özetle, romanda Osman'ın Akçay'da yaşadıklarının yaşadıklarıyla ilgili olayların romandaki bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 5-6-7-14-17-21-23-25-27-30-32-34-36-37-42-26-43-44-47-19-20-45-46-50-51-52-54-55-62-64-65-69-67-71-73. Bu kısa metinlerin sırası, düzeni ve aradaki atlamaların çağrıştırdığı konular, ilgili okurda merak yaratmakta, romanın bütününe ilişkin soruları harekete geçirmektedir. Diğer öykülerin sırası ve düzeni irdelenirse romanın yapısı daha belirgin olarak ortaya çıkacaktır. Buzul Çağının Virüsü'nde asıl karakter Osman'ın Ankara'da yaşarken tutuklanarak sorgulanmasının anlatılması, 10. bölümde başlar. Bu sırada Osman nişanlıdır. 10. bölümde Osman'ın üç aydır tutuklu olduğunu öğreniriz. Anlatılanlardan Osman'ın Akçay'da yaşadıklarından birkaç yıl sonra tutuklandığı anlaşılır, fakat tam olarak tarih belirtilmez. 16, 29, 35 ve 61. bölümlerde bu yargılanma sürecinin anlatılmasına devam edilir. 61. bölümde Osman'ın Savcı Kemal'in Manisa Akıl Hastanesi'nde olduğunu öğrendiği aktarılır. 39. bölümde ise Osman'la Kemal'in Ankara'da karşılaşmaları anlatılır. Dolayısıyla Osman'ın tutuklanmasıyla bağlantılı bir olayın anlatılmadığı, fakat başka bir sınıflandırma altında da yer almayan 39. bölümde anlatılanların Osman'ın tutuklanmasından önce gerçekleştiği anlaşılır. Kısaca, Osman'ın tutuklanmasıyla ilgili olaylar bölümlere göre zamansal olarak şöyle sıralanır: 39-10-16-29-35-61. Buzul Çağının Virüsü'nün ilk bölümünde Özlük İşleri Şefi ile anlatıcı arasında geçen konuşmadan Osman'ın bir devlet dairesinde şef yardımcısı olduğunu öğreniriz. Bu sırada Osman evlidir. 4. bölümde şeften ve anlatıcının karısından söz edildiği için bu iki bölümde anlatılanların zamansal olarak birbirini izlediği anlaşılır. Bu bölümde Osman, üniversiteyi bitirmiştir. 4. bölümde geçen Devrim günü yedek subaylığından kalma asteğmen üniformasını sırtına geçirip barikatları rahatça aşarak bize gelmiştin, üçümüz sevinçle kucaklaşmış, ağlaşmış, bağrışmıştık galiba, kaşına yıktığı fiyakalı şapkasını daha göremediğimiz Cemal AGA'nın hülyalı, içli sesinden ilk bildiri yayımlanırken (18) ifadelerinden zamanın 27 Mayıs 1960'tan sonraki bir tarih olduğu anlaşılır. Ayrıca Osman'ın karısının Kırkına merdiven dayamış koskoca adamsın (16) sözleri de bunu doğrular niteliktedir. Çünkü Osman, 1960 yılında 39 yaşındadır. 33. bölüm Beş yıl geçti, onun yeni kurulan Yasa İşleri Şefliği'ne, Özlük İşleri Şefi'nin Saymanlık Müdürlüğü'ne atanmasından bu yana (100) cümlesiyle başlar. Burada Osman'dan söz edilmesine rağmen üçüncü kişili bir anlatımın olması biraz karışıklık yaratabilir. Fakat bu bölümün ikinci yarısında Osman'ın birinci kişili anlatımına dönülür ve olaylar netlik kazanır. Osman'ı iş yerinde ziyarete gelen Ahmet Samim Alanyalı'nın Viola'nın dayısı olduğunu öğreniriz. Ahmet'le konuşmalarından Osman'ın tutuklanmasının üzerinden 14 yıl geçmiş olduğu anlaşılır (104). Ayrıca bu bölümde Ahmet'in Osman'a Viola'dan bir mektup getirdiği anlatılır. 11. bölümde Viola tarafından yazılan bir mektup vardır ve orada şöyle denmektedir: Sana yirmi beş yaş dayanılmaz haşarılığını kanıtlayan yazılarından kopya ettiğim birkaçını gönderiyorum (34). Bu satırların ilişki bittikten sonra geçmişe bakılarak yazıldığı anlaşılmaktadır. Dolayısıyla 33. bölümde Osman'a verilen mektup bu olmalıdır. Osman ve Ahmet'in öykülerinin kesiştiği bu bölüm, yaptığımız sınıflandırmada, Ahmet'in Öyküsü başlığı altında da yer alacaktır. 40 ve 41. bölümlerde de üçüncü kişili anlatıma geçilmesiyle olayları takip etmek zorlaşır. Fakat geçen kişi adlarından, aktarılan olaylardan, Osman'ın birinci kişili anlatımının bulunduğu 48. bölümde, anlatılanın Osman olduğu netlik kazanır. 41. bölümde Osman'ın boşandığını öğreniriz. Anlatılanların birbirini izlediği 57, 63, 66, 68 ve 70. bölümlerde Osman'ın iş yerindeki olaylardan söz edilir. 70. bölümde geçen Radyo az önce verdi, seçilmiş Sunay (204) ifadesinden tarihin 28 Mart 1966 olduğu anlaşılır. Yine bu bölümde yer alan Viola'yı karşılamaya gitmedim. Halama, 'Eve gelirse, öldü deyiver, o anlar' dedim (204) cümlelerinden bu dönemde Osman'ın Viola ile görüştüğü ortaya çıkar. 53. bölümde Osman, Viola'ya Adana'dan halası döndüğü için gelmemesini söyler; fakat Viola Yarın akşam yedi civarında karşıla (164) diye bir telgraf gönderir. Bunlar 70. bölümde aktarılanlardan hemen önce gerçekleşmiş olmalıdır. 59. bölümde Osman'ın otuz yıllık hizmetten sonra emekli olduğunu öğreniriz. Ayrıca, Osman'ın aleyhinde tanıklık yapan öğretmen Metin'le karşılaşması anlatılır. Az buz değil, yirmi sekiz yıl sonra, değil mi Metin, aniden karşılaşınca (181) ifadelerinden Osman tutukluyken gerçekleşen son karşılaşmalarının üzerinden 28 yıl geçtiği anlaşılır. 71. bölümde hem 1947 yılında Osman ile Viola'nın son buluşmaları anlatılır hem de Viola'nın ölümünden sonra Osman ile Viola'nın kızı Ferda'nın görüşmeleri ve bütün bu sürede yaşananlar aktarılır. Bu bölümde o dönemdeki toplumsal olaylarla ilgili olarak şunlar ifade edilir: Tuzumuz kuru; Ortadoğu bunalımı, İsrail saldırıları, Afganlı göçmenler, İngiltere'nin Falkland show'u, Filistin soykırımı, Cezayir'de ortaya çıkarılan toplu gömütler, İran-Irak savaşı, Asala canileri kimlerin kuklası, ne zaman bunların haklarından gelinecek? (206). Bütün bu olayların ne zaman olduğuna bakarak bu bölümün geçtiği zamanı yaklaşık olarak bulmamız mümkündür. İran-Irak Savaşı 4 Eylül 1980 tarihinde başlayıp 1988'de sona erer. Dolayısıyla bu bölümde aktarılanlar, bu savaşın devam ettiği süre içinde geçmekte ve çok geniş bir zaman dilimini kapsamaktadır. Anlatılan diğer olayların tarihlerinin kesiştiği bir zaman dilimini bulmamız gereklidir. Diğer olayların hepsi 1982 yılında yaşanmıştır. İngiltere 2 Nisan 1982'de Falkland Adaları'nı işgal eder. 3 Haziran 1982'de Cezayir'de bir toplu mezar bulunur. İlk büyük Afgan göçmen kafilesi 3 Ağustos 1982 tarihinde Türkiye'ye gelir. 7 Ağustos 1982'de de Asala'nın düzenlediği silahlı baskında 8 kişi ölür ve 72 kişi yaralanır. İsrail'in 15-16 Eylül 1982'deki saldırısında mülteci kampındaki 991 Filistinli öldürülür. Bu tarihleri bir arada değerlendirdiğimizde son olay 15-16 Eylül 1982'de olduğundan 71. bölümde aktarılan, Osman ile Ferda arasında geçen konuşmanın 1982 yılında 16 Eylül'den sonraki bir zamanda geçtiği söylenebilir. 72. bölümde de 71'deki konuşma devam eder. Özetle, romanda Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamıyla bağlantılı olayların bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 1-4-33-11-40-41-48-57-63-66-68-53-70-59-71-72. Buzul Çağının Virüsü'nün 18. bölümünde bir kişinin sabahın erken saatlerinde Karaköy'e gelmesi anlatılır. Fakat burada üçüncü kişili bir anlatımın bulunması ve karakterin adının bulunmaması nedeniyle bu kişinin kimliği net değildir. Olaylar İstanbul'da geçtiği için mekandaki sürekliliği takip ederek ilgili bölümleri sıralayabiliriz. 28. bölümde aktarılan olaylardan, anlatılan kişinin Osman olduğu anlaşılır. Osman'ın, Ankara'dan İstanbul'a bir günlüğüne bir kadınla buluşmaya geldiğini öğreniriz. Bu kadının kimliği açıkça belirtilmez. Fakat çok net ipuçları olmasa da bu kadının Viola olduğu söylenebilir. Bu kadınla daha önceden bir ilişkisinin olması, onu uzun zamandır görmemesi ve Viola'nın İstanbul'da yaşaması (214) bu olasılığı güçlendirir. 22. bölümde Osman, arkadaşı Sahir'in evine gider. Buradaki konuşmalardan Osman'ın boşanmış olduğunu anlarız (66). İstanbul gezisinin anlatıldığı bu bölümler Osman'ın boşandığını öğrendiğimiz 41. bölümden sonra gerçekleşmiş olmalıdır, yani Ahmet Samim Alanyalı'nın Osman'a Viola'dan mektup getirmesinden sonradır. Ayrıca 28. bölümde Kemal, akıl hastanesinde can vermiş (86) ifadesi yer alır. Dolayısıyla bu bölümlerde anlatılanlar Osman'ın Kemal'in akıl hastanesinde olduğunu ilk öğrendiği 61. bölümden sonra gerçekleşmiş olmalıdır. 31 ve 38. bölümlerde de Osman'ın İstanbul'da yaşadıklarının anlatılmasına devam edilir. Kısacası, romanda Osman'ın İstanbul gezisiyle ilgili olaylar bölümlere göre zamansal olarak şöyle sıralanır: 18-22-28-31-38. Romanda 8. bölüme kadar süren birinci kişili anlatım bu bölümde değişerek üçüncü kişili bir anlatıma geçilir. Fakat burada bu kişinin zaman zaman duyulan iç monologlarının italik kullanılarak ya da tırnak içine alınarak vurgulanmaması, bu anlatıcı değişiminin farkına varılmasını güçleştirir. Burada Osman'dan farklı biri, üçüncü kişili bir anlatıcı tarafından anlatılmaya başlanır. 9. bölümde, sarhoş olup bileğini kesen bu kişinin Ahmet olduğunu öğreniriz. Bu bölümde Ahmet'in komşularının şikayeti üzerine polisler tarafından karakola götürülmesi anlatılmaktadır. Olayın ve kişilerin netlik kazanmasıyla Ahmet'in öyküsünün anlatıldığı bölümler belirginleşir. 33. bölüme gelindiğinde Ahmet'in Osman'la bağlantısı da ortaya çıkar. Ahmet'in, Viola'nın dayısı olduğu ve Osman'a Viola'dan mektup getirdiği anlaşılır. Özetle, romanda Ahmet'in öyküsüyle ilgili olayların bölümlere göre kronolojik sırası şöyledir: 8-9-12-15-33. Böylelikle, 73 bölümden oluşan Buzul Çağının Virüsü'nün iç içe geçen beş temel öykü barındırdığı saptanarak bu öykülerle ilgili olayların anlatıldığı bölümleri kendi içlerinde kronolojik olarak sıralamış olduk. Bu bölümlerin birbirleriyle ilişkilerini ve temel öykülerin romanda ne şekilde sıralandığını topluca gösterebilmek amacıyla Gerard Genette'in Narrative Discourse adlı kitabında kullandığı yöntemden hareket ederek beş temel öykünün her biriyle ilgili bölümleri A, B, C, Ç, D şeklinde kodlandı. Buna göre, Buzul Çağının Virüsü romanındaki bölümlerde anlatılanların kronolojik sırası şöyledir: A5-A6-A7-A14-A17-A21-A23-A25-A27-A30-A32-A34-A36-A37-A42-A26-A43-A44-A47-A19-A20-A45-A46-A50-A51-A52-A54-A55-A62-A64-A65-A69-A67-A71-A73-39-B10-B16-B29-B35-B61-C1-C4- CD33-C11-C40-C41-Ç18-Ç22-Ç28-Ç31-Ç38-C48-C57-C63-C66-C68-C53-C70-C59-C71-C72. Roman, 1945 yılının son aylarıyla 1947 yılı arasında Osman'ın Akçay'da yaşadıklarının anlatıldığı bölümlerle başlamaktadır. Bununla ilgili bölümlerin başına A harfi koyulmuştur. Romanda anlatılan olayların tarihsel sırası bakımından ikinci olarak Osman'ın Akçay'dan ayrılmasından birkaç yıl sonra gerçekleşen Osman'ın tutuklanmasıyla ilgili bölümler de B harfi ile gösterilmiştir. Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerin başına ise C harfi koyulmuştur. Ç harfi ile gösterilen bölümler, Osman'ın İstanbul gezisiyle ilgili olayları içermektedir. Burada anlatılanların 41. bölümdeki olaylardan sonra yaşandığı bilinmektedir, ama tam olarak ne zaman gerçekleşmiş olduğu belli değildir. 48. veya 57. bölümlerde anlatılanlardan sonra da olabilir. Bütün bu sıralanan bölümlerde anlatılan olayların hepsi Osman'la ilgilidir. Ahmet'le ilgili olayların anlatıldığı bölümler ise D harfi ile gösterilmiştir ve bunlar, 33. bölümde aktarılanlardan önce herhangi bir zamanda gerçekleşmiş olabilir. Bu nedenle kendi içlerinde bir sıraya koyularak parantez içine alınmıştır. Sadece Osman'la Ahmet'in karşılaşmasının anlatıldığı 33. bölümde zamansal olarak bir kesişme söz konusudur. Bu bölümün başına ilgili olduğu öykülerin C ve D harfleri koyulmuştur. İki farklı zaman dilimi ile ilgili olayları içeren 71. bölüm, sıralamada iki ayrı yerde bulunmaktadır. Ayrıca 39. bölümde anlatılanlar, sınıflandırılan olayların hiçbirine dahil olmadığı için bu bölümün başına harf koyulmamıştır. Bütün bu gözlemlere rağmen 2 ve 13. bölümdeki olayların tam olarak hangi zamanda geçtiği bulunamamıştır. Buzul Çağının Virüsü'nün farklı baskıları karşılaştırıldığında 24. bölümde değişiklik yapıldığı görülmektedir. Romanın Yapı Kredi Yayınları baskısında bu bölümün tamamı tırnak içine alınmış ve sonuna G. yazılmıştır (76). Adam Yayınları tarafından yapılan ilk baskısında ise bu bölümün ne tırnak içine alındığı ne de sonunda G. kısaltmasının bulunduğu görülür. Sonradan eklenenlerden bu bölümün G. nin yazdığı bir mektuptan oluştuğu anlaşılır. G., 2 ve 13. bölümlerde söz edilen kadın ya da Osman'ın romanda adı hiç geçmeyen karısı olabilir. Ayrıca romanda Osman'ın iş yerindeki arkadaşı Gülten'in adı G harfiyle başlar. Fakat bu mektupla Gülten arasında bir bağ kurulamaz. Yazarın verdiği yeni ipuçlarına rağmen G. nin kim olduğu sorusu netlik kazanmaz ve bu bölümde anlatılanların sıralamada nerede yer aldığı da tam olarak belirlenemez. 49. bölümde son gecemizin kesin tanı konulamaz, sakızlanan sabahı başlamadan önce, doğru anımsıyorum ben, Richard Strauss müziğinde, El Greco yüzlü şövalye Donkişot'tum (151) ifadesi yer alır. Buradan bu bölümün Osman'ın Viola'yla yaşadığı son geceden sonrayı anlattığı anlaşılır. Dolayısıyla bu bölümde anlatılanların Osman'ın Akçay'da yaşadığı yıllarda gerçekleşmiş olması gerekir, fakat olayların sıralamasındaki yeri tam olarak belli değildir. 56. bölümde birinci kişili bir anlatım vardır; fakat bu anlatıcı büyük olasılıkla Osman değildir. David'e tutulduğuma inanmış görünmeyi neden yeğlediğini anlamıştım (175) cümlesini bir kadın söylemiş olmalıdır. Ama kimin, ne zaman söylediği belirsizdir. Bu bölümde İstanbul'da yaşanan bir olaydan söz edilir, ama Osman'ın İstanbul gezisiyle de bağlantısı kurulamaz. 58. bölümde Osman yaşadığı aşkı anlatır; sevdiğine kokunu, öpüşlerini eksik etme, yeter (179) şeklinde seslenir. 5. bölümde yaşadığı yeri kulübe (20) olarak nitelendiren Osman, burada da Sabaha karşı, ezik, yıkanık, bakir, pişmanlığa indirgenemeyen doyunma yorgunluğu, ilezeliğiyle kulübemin yolunu tutuyordum (179) ifadesini kullanır. Dolayısıyla bu bölümde anlatılanlar Osman'ın Akçay'da yaşadıklarıyla ilgilidir, fakat bunların ne zaman gerçekleştiği belli değildir. 60. bölümde yer alan Yirmi yıl bekledim! Patlamadı ya, beş on dakika da o beni beklesin! (183) cümlesinden Osman ile Viola'nın yaşadıkları aşkın üzerinden uzun yıllar geçmiş olduğu anlaşılabilir, ama anlatılanların diğer olaylarla bağlantısı kurulamaz. Bu incelemeden yola çıkarak romanın anlatı zamanı ve öykü zamanı ile ilgili şu saptamaları yapabiliriz: Buzul Çağının Virüsü romanının anlatı zamanı 1945-1982 yıllarını, yani toplam 37 yılı kapsamaktadır. Zamansal olarak çok parçalı ve karışık bir yapıya sahip olan bu romanda anlatı zamanı içinde yapılan birçok içsel gerileme bulunur. Örneğin, Derken dün sabah, dosya memuru Sabri Bey, odama geldi. Ağlamaklı adamcağız. Önce söz aldı, Suçsuzum, emekliliğim yakın, aman beni kollayın Selman Bey, dedi (198) cümlelerinde bir gün öncesine dönülür. Temel anlatıdaki öykünün dışına çıkılarak yapılan dışsal gerilemeye ise 28. bölümde anlatılan İstanbul gezisinde Osman'ın gençlik yıllarına dönülmesi örnek olarak verilebilir. Bu bölümde yer alan On beşime basmış mıydım? (87) cümlesinden Osman'ın yaklaşık olarak 15 yaşındayken yaşadığı olaylardan söz edildiği anlaşılır. Osman 1921 doğumlu olduğuna göre burada 1936 yılına dönüldüğü söylenebilir. Romandaki en eskiye uzanan dışsal gerileme, 69. bölümde yer alan, Osman'ın annesinin yazdığı mektupta gerçekleşir. Burada Osman'ın anne ve babasının yeni evlendiği ve İstiklal Savaşı'nın sürdüğü 1920 yılına dönülür (201). Dolayısıyla romanın öykü zamanı, 1920'den 1982'ye kadar olan süreyi, yaklaşık olarak 62 yılı kapsamaktadır. Vüs'at O. Bener'in Buzul Çağının Virüsü'nde zamanın kurgulanışını incelerken romanın beş farklı öykü çerçevesinde şekillendiğini gördük. Bu sınıflandırmanın romanı çözümlememizde ne kadar işlevsel olduğu, anlatıcı sesin değişimlerinde de gözlemlenmektedir. Bu sınıflandırma, romandaki farklı anlatıcıların konumunu incelememizi de kolaylaştırmaktadır. Osman'ın Akçay'da yaşadıkları ve tutuklanmasıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerde hep Osman'ın ağzından birinci kişili, Osman'ın İstanbul gezisi ve Ahmet'in öyküsü ile ilgili bölümlerde ise hep üçüncü kişili bir anlatım bulunur. Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı bölümlerde ise hem birinci hem de üçüncü kişili anlatımlar vardır. Buradaki iç monologların italik kullanılarak ya da tırnak içine alınarak vurgulanmadan aktarılması, anlatıcı değişiminin farkına varılmasını güçleştirir. Bu bölüm dikkatle okunduğunda bu cümlelerin burada anlatılan kişinin iç monologları olduğu, olayların zaman zaman Ahmet'in bilincine odaklanan, her şeyi bilen üçüncü kişili bir anlatıcı tarafından aktarıldığı anlaşılır. Ahmet'in öyküsüyle ilgili olayların anlatıldığı 8, 9, 12 ve 15. bölümlerde de bu anlatıcı bulunur. 33. bölümde anlatılanlar Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamıyla ilgilidir. Bu bölüme kadar bu konuyla ilgili olayların aktarıldığı 1 ve 4. bölümler, birinci kişili anlatımla Osman'ın ağzından anlatılmıştır. Fakat 33. bölümde üçüncü kişili bir anlatım vardır. Burada anlatılan Osman ise neden üçüncü kişili bir anlatıcı vardır? sorusu akla gelir. Bu bölüm yıldız işaretleriyle ikiye ayrılmıştır. İlk yarısının sonuna doğru bu bölümün Ahmet'le de ilgili olduğu anlaşılır. Anlatıcının anlatım tarzına baktığımızda Ahmet'in öyküsünün aktarıldığı bölümlerdeki anlatıcıyla benzer özellikler taşıdığı ortaya çıkar. Bas ulan istifayı, ne bu be! Mantelli bunlar, kuş beyinli kuş! (101) cümlesinde olduğu gibi Osman'ın bilincine odaklanan, onun iç konuşmalarını aktaran, şaşırıldı, çıkarılmıştı, götürülüyor, söylendi gibi edilgen yapılı fiilleri kullanan, aslında olayların içindeymiş ama bir mesafe koyarak anlatıyormuş gibi duran, her şeyi bilen bir anlatıcı vardır. Bölümün ikinci yarısında buradaki kişinin Osman olduğu netlik kazanır. Aynı zamanda da Osman'ın birinci kişili anlatımına dönülür. 33. bölüm, büyük bir zamansal değişim olmadığı halde, yaptığımız sınıflandırmada iki öykünün Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamı ile Ahmet'in öyküsünün kesiştiği tek bölümdür ve bu iki öyküdeki anlatıcıların ikisi de burada yer alır. Osman'ın 1960 sonrasında Ankara'daki yaşamıyla ilgili olayların anlatıldığı 1 ve 4. bölümlerdeki ben anlatıcı, 33. bölümün ilk yarısında üçüncü kişili anlatıma dönüşür. 33. bölümdeki olayları izleyen 40 ve 41. bölümlerde anlatılanlarda da üçüncü kişili anlatıma devam edilir. İlk önce yine anlatılanın kim olduğu konusunda bir tereddüt yaşanır. Fakat Osman'ın birinci kişili anlatımının yeniden başladığı 48. bölümdeki Sörpüdüğüne çok geçmeden başkalarının karar vereceği genç yanaklarından öptüm ilk kez birer birer, kaldırıp yakasını pardesümün, otobüs durağına doğru, dönüp el sallamadan, abartarak topallığımı, uzaklaştım ağır ağır (150) cümlesinde topallığın vurgulanmasından anlatılanın Osman olduğu netlik kazanır. Birbirini izleyen olayların anlatıldığı 57, 63, 66, 68, 53, 70 ve 59. bölümler 63. bölüm dışında Osman tarafından birinci kişili anlatımla aktarılır. 63. bölümde ise üçüncü kişili bir anlatıcı devreye girer. Hatta ilk kez bu anlatıcı tarafından Yutkunuldu, Osman Bey'in ağzı boşuna köpürmez (187) cümlesinde Osman'ın ismi de geçer. Başını kaldırmıyor, susuyor. Bendeki de ne akıl, kalkmış şu Macar kadanası gibi karıya neler söylüyorum. Çekti, çıktı koridora, başladı atmaya voltasını (188) cümlelerinde olayları dışarıdan gözlemleyen anlatıcı birden Osman'ın zihnine odaklanarak onun iç monoloğunu aktarır. Baş Danışman Yardımcısı olarak atanan kişi Osman'ın bakış açısıyla sunulur: Yerine, atkafa, kolları dizlerinde, şununla bununla alay ettiğini sanan, gölgesinin korkağı, her işi yokuşa sürme beceriklisi, büronun irili ufaklı dişilerinin nereleri onca çekiciyse oralarında buzağı gözlerini unutan bir zavallı atandı (187). Bu bölümdeki olaylar da Osman tarafından aktarılıyor gibidir. Burada yalnızca Osman'ın zihnine odaklanan ve onun iç monologlarını aktaran sınırlı üçüncü kişili anlatıcı bulunur. Bu alıntıda üçüncü kişili anlatıcının kullanabileceği olanakların tamamı iç içe geçmiştir. Bütün bu teknikler kullanılırken Ahmet'in öyküsüyle bağlantılı bölümler dışında yalnızca Osman'ın bilincine odaklanılır. Zaman zaman da anlatıcının söylemiyle Osman'ınki birbirine karışır. Üçüncü kişili anlatımda da Osman'ın birinci kişili anlatımına devam ediliyor gibidir. Sanki Osman dışarıdan bir kişi gibi kendini anlatmaktadır. Osman'ın bulunduğu üçüncü kişili anlatımlarda çoğunlukla bu durum gözlemlenir. Romanda anlatılan olayların zamansal olarak karışık bir şekilde sunulması kadar bölümler arasındaki anlatıcı değişimleri ve farklı bir anlatım tekniğine hiçbir belirteç kullanılmadan birdenbire geçilmesi de romanın yapısını karmaşıklaştırır. Buzul Çağının Virüsü'nde anlatılan olaylarla Vüs'at O. Bener'in yaşamı arasında ortak olan birçok nokta olduğu gözlemlenebilir. Bener'in yapıtlarında otobiyografik öğelerin ağır basması, yazarın kendi yaşamıyla örtüşen karakter ve anlatıcılara sıkça rastlanması, bizi, yazarla o karakter ve anlatıcıları bire bir özdeşleştirme yanılgısına sürükleyebilir. Semih Gümüş, Kara Anlatı Yazarı adlı kitabında bu tehlikeye şöyle dikkat çeker: Vüs'at O. Bener anlatısı çözümlenirken, şu yanlışa kolaylıkla düşülebilir: anlatıyla özdeşleşen bir yazarla karşı karşıya bulunulduğu... Dış gerçeklikle tam örtüşen yazınsal gerçeklik yanılması (9). Gümüş'ün bu uyarısı, kurmaca yapıtların önemli bir kısmı için genel olarak yerinde ve anlamlıdır. Fakat kendi yaşantısını kurmacalaştırması dolayısıyla, Bener'in yapıtlarında neyin, niçin ve nasıl anlatıldığının çözümlenmesinde yazarın yaşamından yararlanmak bize çok önemli veriler sunmaktadır. Roman, öykü hakkında yapılan yorumlarda genellemelerden yola çıkılamayacağına, tersine metinden yola çıkılması gerektiğine göre, eleştiri, romanlar otobiyografik olmaz klişesine de saplanıp kalmamalıdır. Birbirinden farklı yazarların apayrı metinleri genellemelere göre değerlendirilemez. Dolayısıyla ele alınan metne özgü yöntemlerin geliştirilmesi ve kullanılması gerekir. Bener'in yapıtlarında da çoğunlukla yazar kendi yaşamını kurmacalaştırdığından metni çözümlemede, kişisel yaşamı diğer birçok yazara kıyasla önemli bir işlev kazanır. Aslında Bener'in yaşamının bazı öğeleri diğer metinlerinde de yinelenen olaylarla aktarıldığından çalışmamızda bir ölçüde metinler arası göndermelerden de yararlanıldığı söylenebilir. Yine de bu bilgileri kullanırken dikkatli olmamız ve metnin bize anlattıklarından fazlasını anlatıda arama yanlışına düşmememiz gerekir. Dolayısıyla bu bölümde yaptığımız incelemede Bener'in yaşamıyla bağlantılı veriler bire bir kullanılmamıştır. Fakat bölümlerde anlatılan olaylar arasındaki bağlantıları kurmada ve zamansal sırayı oluşturmada Bener'in yaşamını bilmenin metni çözümlememizde kolaylık sağladığını yadsıyamayız. Yazarın bu eğilimi, belirsiz noktaların açıklığa kavuşturulmasında vazgeçilmez ipuçları sunmuştur. Örneğin, Bener'in 1946-1947 yıllarında küçük bir kasabada görevli olduğu, burada evli bir kadınla aşk yaşadığı, Ocak 1951'de Ankara'da tutuklandığı, bu sırada nişanlı olduğu, avukatlık yaptığı gibi yaşamöyküsel ayrıntıları bilmeseydik, Buzul Çağının Virüsü'ndeki birçok göndermeyi anlayamaz, romandaki bazı olayların zaman sıralamasını belirleyemezdik. Buzul Çağının Virüsü'nü incelerken Bener'in yaşamını bilmenin farklı anlam katmanlarını çözümlemede nasıl yardımcı olduğunun örneklerinden yalnızca birine değinecek olursak, Viola'nın kızının adıyla ilgili metinsel bir oyuna dikkat çekebiliriz. Viola'nın kızının adı ilk kez Sema (114) olarak geçer. Fakat Viola'nın Osman'a yazdığı bir mektuptan kızın adının Ferda olduğunu öğreniriz (159). Daha sonra ise Osman, Ferda ile konuşurken küçük kızın adını karıştırır: 'Tabii Sema, aman Ferda, sana değil, bana düşer özür dilemek. Özür dilerim.' Adını yanlış söylememe de, düzeltmekliğime de şaşmış görünmedi. Çocuk işte, neresinden baksan (207). Bu bölümün sonunda Ferda, Osman'dan bir masal anlatmasını ister; ama Viola'nın gitmesi gerektiği için Osman masalı anlatamaz. Romanın ithaflarından ikincisinde o güne göndermede bulunularak şöyle denir: 'Sema'ya masal anlatmak sandığım kadar kolay değilmiş. Bunca şaklabanlık, lafebeliği boşa gitti. Siz sağ olun.' V. O. B. Burada Tevfik Fikret'in Sabah Olursa adlı şiirinden bir bölüm de alıntılanmıştır. Tulu-i haşre kadar sürmez; akıbet bu sema, Bu mai gök size bir gün acır; melul olma. Bu dizelerde de sema ve ferda sözcükleri geçer. Dolayısıyla isimlerle ilgili karışıklık rastlantısal değildir. Romanın ithafından itibaren Sema ve Ferda adları böylelikle vurgulanmış olur. Bu pasaj, Osman ile Viola arasındaki aşkın Bener'in yaşamıyla bağlantısını ortaya çıkarır. Bener'in aşık olduğu ve 1948 yılında ayrılmak zorunda kaldığı kadın Neriman Ündeğer, kızı ise ressam Sema Ündeğer'dir. Dolayısıyla romanda anlatıcı, Viola'nın kızı ressam Ferda'ya zaman zaman Sema diyerek, yani gerçeklikle bir bağ kurarak yazarın aşık olduğu Neriman Ündeğer'in kızı ressam Sema'ya göndermede bulunur. Hem Osman'ın Viola'nın kızının adını karıştırması hem de bu karıştırmada Sema adının kullanılması yazarın bilinçli bir seçimidir. Bunun gibi bazı noktalarda Bener, özel yaşamını edebiyatının bir parçası haline dönüştürmüştür. Romanın sonlarına doğru Viola'nın sırdaşı olarak Neriman Abla'nın birdenbire ortaya çıkması da anlamlıdır (214). Bener, Viola'nın gerçek adını kullanarak, Neriman Ündeğer'i bu şekilde anmış olur. Bener'in yaşamındaki bazı ayrıntıları bilmeseydik, romandaki Sema ile Ferda adlarının karıştırılmasının anlamını, romanın sonunda Neriman Abla karakterinin ortaya çıkmasını anlamlandıramayabilirdik. Bu yazı, Yaşamasız Yazabilmek: Vüs'at O. Bener'in Yapıtlarına Anlatıbilimsel Bir Yaklaşım kitabından alınmıştır. (Metis Yayınları, 2010: s. 52-75.) Bu kavramların tanımlarına daha önce Anlatı Bilimi Açısından Roman-Sinema Etkileşimi ve Bir Uygulama: Anayurt Oteli başlıklı yüksek lisans tezimde de yer verdim (21-22)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/19/sprit-of-the-forest-the-mercury-theatre-11-14-february-2015/", "text": "Mail art is, at its simplest, art that travels through the postal system. The movement we call 'mail art' or 'postal art' began in the 1950s. International mail artist Ray Johnson is considered the first mail artist and in 1962 he renamed his practicethe 'New York Correspondence School'. Mail artists trade ideas with other mail artists, sometimes putting out a 'call' for mail art on a particular theme. Mail art can be in any format, in any media and some mail artists like to test the postal system with their mail art. Documentation is considered an important aspect of mail art and some mail artists archive the work they receive. Exhibitions have taken place in museums, on shopping trolleys, in supermarkets, all over. Spirit of the Forest. I have received mail art from more than 65 mail artists and schools that puts the tally well above one hundred pieces from at least eighteen countries!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/21/daire-sanata-yapilan-saldiriyi-kiniyoruz/", "text": "Daire Sanat'ın 21 Şubat -28 Mart 2015 tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunacağı Çoktan Seçmeli adlı serginin açılışı bugün gerçekleşti. Çalışmalarında öğrencilik süreci, eğitim, okul temalarına yer veren sanatçıları bir araya getirme düşüncesinden yola çıkılan ve Anti-pop, Didem Erbaş, Nesren Jake, Korhan Karaoysal, Buğra Erol, ve Seher Uysal'ın çalışmalarından oluşan serginin amacı kişisel belleğin oluşmasında önemli bir süreç olan çocukluk ve ilk eğitim sürecini, sanatçıların hangi nedenlerle ele aldıklarını incelemek ve bu sürecin toplumsal hafızaya katkılarını sorgulamaktı. Ancak sergi henüz sonuçlanmadan toplumsal hafızamızda derin bir iz bırakmayı başardı. Serginin bugün (21 Şubat 2015) gerçekleştirilen açılışında sanatseverler ve sanatçılar galeride mahsur kaldı. Bunun sebebi ise gerçekleştirilen performans sonrasında verilen arada galeride bulunan izleyicilerden bir çiftin dışarı çıkmasıydı. Çift kapı önüne çıktıktan birkaç dakika sonra davranışlarını beğenmeyen yaklaşık on beş kişilik bir esnaf gurubunun tehditler savurması üzerine yeniden galeriye girdi. Galeri sahibinin ortamı yatıştırma çabalarına rağmen kalabalık gurup dağılmadı. Polis gelene kadar yaklaşık bir saat boyunca izleyiciler ve sanatçılar galeride mahsur kaldı. Gurubun tepki gösterdiği kişiler araçlarına polis ve galeridekilerin korumasında bindirildikten sonra Hesabını vereceksiniz, yaşatmayacağız sizi burada diye tehditler savuran gurup, polis tarafından uzaklaştırıldı. Daire Sanat'a ve sanata yapılan saldırıları kınıyor ve bir daha tekrarlanmamasını umuyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/21/doc-dr-ulas-basar-gezgin-sanatin-sosyal-psikolojisi/", "text": "Medyada sanatçıların mutsuzluğuna vurgu yapan temsiller ve anlatılar da bu bağlamda incelenebilir. Bunların dışında, anlatısal ve gösterisel sanatlar ayrımı üzerinden, bir iletişim aracı olarak sanat konulu çalışmalar yapılabilir. İkinci bir konu, genel olarak sanata ve özel olarak belli sanatçılara yönelik tutumlar olabilir. Bunlar nasıl oluşur ve nasıl değişir ? Üçüncü konu, sanatın ve sanatçının sanatseverlerin kişisel yaşamları üzerindeki etkileri olabilir. Dördüncü bir konu, göstergebilim açısından bir gösterge olarak sanat izlekli ürünlerin kullanımı olabilir. Bir diğer konu, sanata ilişkin olarak karar verici konumda olanların karar verme süreçleri üzerindeki toplumsal ve topluluksal etkiler olacaktır. Altıncı konu, metaforlar ve topluluksal temsiller olabilir. Yedinci konu, insanların duygu durumlarının sanatı alımlama süreçlerine etkileri olabilir. Konular bu biçimde daha da genişletilebilir. Bitirirken şu soruna dikkat çekmeli: Bu yazıda, birkaç noktayı saymazsak, ideal bir toplumu tarif eder gibi olduk. Böylece, kurguladığımız sanatın sosyal psikoloji kavramsallaştırması, siyasal ortam gibi dış bağlam öğelerine odaklanmamış oldu. Bunu yazı bütünlüğü nedeniyle böyle yaptık. Yazıda sanatın üretim zinciri modelinden yararlandık. Sanatın ham maddelerinden sanat ürününe geçiş ve oradan da aracılar üzerinden sanatseverlerle buluşma gibi yalın bir model üstünden yol aldık. Ancak, bu modelde çok önemli bir eksik var: O da, sanatın üretim zincirini zayıflatan öğeler. İlk akla gelenler, sansür, maddi olanaksızlıklar ve ödeneklerin kesilmesi, basılan resim galerileri, sanat eğitiminin geri plana itilmesi, sanatçıların karar verici konumlardan uzaklaştırılmaları vd. Ayrıca, modelimizde sanatseverlerden bahsettik; oysa bu modelin dışında, sanatla ilgili net bir konumu olmayan, sanata kayıtsız kalan ya da seçim diliyle konuşursak 'kararsız bir seçmen kesimi'ni oluşturan bir toplum yapısı var. Onlardan daha az sayıda; ama onlardan daha etkili olup modelde yer almayan diğer kesim ise, sanat düşmanları... Onlar tek bir sözleriyle dev heykelleri bile yıktırabiliyorlar. Sanatın sosyal psikolojisi, sanat dostları yanında sanat düşmanlarını da araştırma konusu yaparak, kapsamını genişletmiş ve böylece akademik bir alıştırma havasından çıkıp gerçekliğe daha da yakınlaşmış bir nitelik kazanmış olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/22/seref-aksit-atolye-gunlukleri-5-zafer-erkan/", "text": "Z. E.: Ortaokul ve lise yıllarımda resim öğretmenim Hasan Biçer'le tanışmam, onun, resme olan ilgimi fark edip benimle ilgilenmesi, resim yarışmalarına resimlerimi göndermesi, okullar arası resim yarışmalarında ödüller almam, resim ile daha çok ilgilenmemde etken olmuştur. Bu dönemde resim bir tutku, bir arkadaş, bir sırdaş oldu bana. Bir de lise yıllarından felsefe öğretmenim Nilüfer Muratoğlu'nu da unutamam. Kitap okuyor, resim yapıyor olmam onun da çok ilgisini çekmişti. İstanbul'a gitmem, güzel sanatlar okumam konusunda bana öncelikli fikri aşılayan kişi o olmuştur. Böylelikle İstanbul'un yolunu tuttum. 1987 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'ne girerek İstanbul'daki hayatıma ilk adımımı atmış oldum. Z. E.: Evet öyle ama resme para kazanmak, ünlü olmak için başlamadım, sevdiğim için başladım. Severseniz bu uğurda pek çok şeye katlanırsınız, zorluklara göğüs gerersiniz. Biz, ressamların trajedilerini okuyarak büyüdük, zenginliklerini, şan şöhret, lüks içinde yaşamlarını örnek almadık. Amatörlük dönemi duygularını kaybetmemek çok önemlidir. Z. E.: Evet, resimlerimde çok renkli anlatım öne çıkmaktadır. Güzel Sanatlar son sınıfta mezuniyet işlerim yağlıboya çalışmalardan oluşan soyut anlatımlı resimlerdi. Burada renk ve sembol işaretleri öne çıkmıştı. Mezun olduktan sonra Acıbadem'de bir atölye açtım. Burada bir dönem hayvan figürlerini kullanıp, sembol dilinden yararlanarak resimler yaptım. Ardından 1995 yılında yüksek lisans eğitimimi de Çağdaş Türk Resminde Hayvan Simgesi tez konusuyla tamamlamış oldum. Simgeci anlatım benim her zaman ilgimi çekmiştir. Farklı dönemlerde yaptığım resimlerimde konular ve içerik değişmesine rağmen, boya sürüşüm çok fazla değişkenlik göstermedi. Bu arada figür soyutlamaları yaptığım dönemlerde soyut çalışmalardan oluşan bir dizi resim yaptım. Burada fırça ve farklı malzemeyle yüzeye müdahale etmek farklı etkileri de oluşturmama neden oldu. Benim için doku, renk resimlerde olmazsa olmazlardan oldu. 2011 yılında Ormo Sanat Galerisi'nde sergilediğim Aklımın Köşesinden adlı çalışmalarımda diğer çalışmalarımda olduğu gibi, spatula ve fırça sürüşleri birlikte yürümüştür. Bu resimlerimde mekan ve belirgin alanlar daha da öne çıkarak bir önceki resimlerime oranla daha da yalınlaşmıştır. Spatula sürüşü çok renkliliği zorunlu kılmıştır. Spatulayla renk sürüşünde rengi, tonu az tutmanın resmin teknik örgüsünü zayıflatacağını düşünüyorum. Son zamanlarda ise fırça sürüşüne yönelmeye başladım. Z. E.: Çalışmalarımda simgeci bir tavır, kavram ve anlamı her zaman görmek mümkündür. Son dönemlerde akrilik boya kullanmaya başladım. Akriliğin olanaklarıyla spatula malzemesi birleştiğinde resmimin teknik örgüsünü de belirleyen, yönlendiren bir özelliğe sahip oldu. Burada üst üste katmanlar halinde boya sürüşüm, renklerin bir cümbüş ve dinamik bir titreşim içerisinde olmasında etkili oldu, bu farklı etkileri seviyorum. Hangi konuyu işlersem teknik sürüşün oluşturduğu hareket, bu oluşan müzik armonisi beni heyecanlandıran önemli bir özelliğe sahip oluyor. Beyaz tuvali sıcak bir renkle kapatıp kırmızı ve turuncuyla, onun üzerine soğuk ve sıcak renkleri spatulayla üst üste sürerek o titreşimleri oluşturmaya çalıştım hep. Aralardan çıkan sıcak renkler benim heyecan duygumu artırıyor. Spatula malzemesi ve renk sürüşüyle yeni bir iş üzerinde çalışırken o anki yaptığım işin, duvarcı ustasının titizliği ve özeni ile benzerlik gösterdiğini düşünüyorum. Duvar ustasının benim kişiliğime, duygularıma, heyecanıma denk düşen iş disiplini... Boya sürüşümde malzeme çok belirleyici olduğu için son dönem çalışmalarımda da fırça sürüşü öne çıkmıştır. Yaşadığımız duyguların, düşüncelerin değişmesiyle görmek ve yapmak istediğimiz şeyler de değişime uğruyor. Benim için resim yapmak ancak böyle olduğunda bir anlam kazanıyor. Resimlerimin renk anlayışına gelince figürlü, nesnel forma dayalı anlatım da olsa çalışmalarımda soyut örgü her zaman öne çıkmıştır. Spatula malzemesiyle renk, leke sürüşleri soyut boya sürüşünü beraberinde getiriyor ve çok renklilik, haliyle kaçınılmaz oluyor. Rengin rüyasında gezinmek, renk karışımlarıyla uğraşmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Renklerin birbirleriyle yan yana gelişindeki o keskin ifade, boya sürüşü resimlerimin karakterini oluşturmaktadır. Uyumlu renklerin yanında zaman zaman zıtlıklar bir müziğin notaları gibi şekillenmiştir belleğimde. Renklerin dinamik hareketli sürüşünün senfonik bir dil oluşturduğunu düşünüyorum. Yaşamımıza baktığımızda zıtlıklar, uyum gibi kavramlarla iç içeyiz çoğu zaman. Resimde formu, nesnel bir ifadeyi devre dışı bıraksak da renkler kendi içinde bu kavramları anlatmada yeterli kalıyor çoğu zaman. Ben de bu renklerin kavrama dönük geniş anlam ve olanaklarından yararlanmayı esas almışımdır. Z. E.: 1991 yılında Güzel Sanatlardan mezun olduktan sonra, Acıbadem'de açtığım atölyede resim dersleri vermeye başladım. Hocalığa da mezun olduğum ilk yılda başlamış oldum. Burada daha çok Güzel Sanatlara girmek isteyen arkadaşlarla desen, renk ağırlıklı çalışmalar yapıyorduk. Sonraları 2005-2006 öğretim yılında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde desen derslerine girmemle üniversite hocalık hayatım da başlamış oldu. Halen Nişantaşı Üniversitesi'nde dersler vermekteyim. Hocalığın getirdiği avantajları yaşadım tabi... Genç arkadaşlarla iletişim halinde olmak elbette insanın zihnini dinamik tutuyor. Ben de onlardan çok şey öğreniyorum, gençlerle çalışmayı bu yüzden seviyorum. Çünkü onların o kadar masum talepleri var ki, henüz kirlenmemiş olduklarına tanık oluyorum. Bunu her zaman dile getiririm. Hayata karışıp para kazanmaya, bir iş dünyasında bulunmaya başladığımızda artık dış dünyanın kavgasına katılmaya başlıyoruz. Gençler sadece masumane gelecek kaygılarının savaşını vermekteler. Birçoğumuz bu kaygıyı ve savaşı iliklerimize kadar halen yaşıyoruz. Gençleri birçok konuda eleştirmişizdir. Onları yeri geldiğinde duyarsız, apolitik bir gençlik olarak görmüşüzdür. Onlar ki son dönemlerde bunun böyle olmadığını bizlere net bir şekilde göstermişlerdir. Ş. A.: Gezi olaylarını kast ediyorsan evet, hem de Türkiye tarihinde daha önce hiç görülmedik şekilde ilkler yaşandı. Z. E.: Evet, bu, diğer eğitimci arkadaşlarla da hem fikir olduğumuz, konuştuğumuz bir konu. Her şeye çok kolay ulaştıkları için her şeyi çabucak yapmak, başarıya ve paraya çok hızlı ulaşmak istiyorlar. Şu anda gençlere deseni zor yaptırıyoruz. İlgileri çok çabuk dağılıyor. Resimde farklı bir deneme yapmak istediğimde, hadi şunu bir deneyelim dediğimde, o olumsuz bakışı görüyorum: Yapmasak daha iyi olur, bakışı. Ş. A.: Hocam şimdi ne gerek var bakışı! Z. E.: Şimdi bir de özel üniversitelerde Güzel Sanatlar Fakültesi çok daha yaygınlaşınca, -Aileler de eskiye göre daha bilinçli, eskiden böyle değildi, ailelerin bütün bütçeleri çocuklarına göre ayarlanıyor imkanı olan ve özel üniversitede okuma rahatlığına ereceğini bilen genç aday ona göre esnek çalışabiliyor, en kötü, bir özel üniversiteye girerim diye işlerini yayıyor. Z. E.: Tabii ki İstanbul'daki sanat piyasasına bakmadan önce, ülkenin, devletin genel sanat politikasına bakmak gerekiyor. Ülkemizde devletin sanat politikası yok denecek kadar az bir devinimle seyretmektedir. Görüntüde sanat etkinliklerine yardımlar yapılıyor gibi gösterilse de yeterli olduğunu düşünmüyorum. Zaten ilk başta sanata ve sanatçıya yeterli değerin verilmediğini düşünüyorum. Sadece bu dönemde değil, geçmiş dönemlerde de böyle olmuştur. Sadece cumhuriyetin ilk yıllarında sanat ve sanatçıya önem verilmiş görülse de bizim devlet politikamıza tam anlamı ile girmiş değil. İstanbul'daki sanat piyasası da diğer büyük metropollerde olduğundan farklı değildir. Son dönemlerde resim, heykel gibi plastik sanatlar da almak/satmak gibi ticari ilişkilerin içine sıkışmış durumda. Bir sanatçıyı satıyor-satmıyor ekseninde değerlendirerek, sanat yapıtını objektif okumalardan yoksun bırakmış oluyoruz. Birçok sanatçı ticari ilişkilerin içine çekilirken birçok sanatçı da yaptıklarına bakılmaksızın satmıyor diye dışarı itilmiştir. Plastik sanatlar alanında oluşturulan müzecilik anlayışı da bu durumdan farklı değildir. Sanat ve sanatçılar bir toplum için zenginliktir. Toplumun biriken kültürel katmanlarını zenginleştirirler. Bu nedenle çok sanatçıya ve sanat eserine ulaşmak zenginliğe ulaşmaktır, diye düşünüyorum. Ülkemizde sanat ürününün kitlelere ulaşması ve yaygınlaşması maalesef birkaç kişinin dudağının arasındadır. Diyelim ki hali hazırda popüler, büyük ressamların işlerini müzelerde, müzayedelerde sıklıkla görmekteyiz, popülerlikleri azalanlar bir anda borsa gibi hızlı bir düşüşe geçmektedir... Spekülatörlerin yönlendirmesiyle şekillenen bir durum söz konusu. Sanat camiası belli isimler etrafında dönüyor ve o isimlerin dışındaki sanatçılar piyasadan dışlanıyor. Bu da sanatın meta ilişkisi içinde belli bir alana sıkışıp kalmasını beraberinde getiriyor. Z. E.: Son dönemlerde ülkemizde çok talihsiz gelişmelere tanık olduk. Bizim coğrafyamız geçmişte olduğu gibi bu gün de karışık, trajik olaylara sahne oluyor. Ülkemizdeki en temel sorun demokrasi ve adalet sorunudur. İnsanlar gittikçe bilinçli bir şekilde ötekileştirilerek, ayrımcılık körüklenmektedir. Tahammülsüzlük, toplumsal linç kültürünü beslemektedir. Bu linç kültürü, psikolojik şiddetten türeyerek fiziksel şiddete dönüşmüştür. Benim en büyük arzum öncelikle bir insan, sonra bir sanatçı olarak barış içinde, adalet duygusunun ağır bastığı daha demokratik, insanların fikirlerinden, düşüncelerinden, yaşam tarzlarından, etnik yapılarından dolayı ötekileştirilmediği bir ülke ve dünyadır. Sanat ve sanatçı her dönem şiddetin ve savaşların karşısında olmuştur. Sanatçı doğası gereği her zaman barıştan, sevgiden, güzellikten yana tavır koymuştur. Barışı ve güzelliği istemek zor değil. Toplumumuzun sağduyulu davranması bu toplumun kazanabileceği en büyük duyarlılık olacaktır, diye düşünüyorum. Bir de sanat dünyamızda sanatçılar galericilerden, koleksiyonerlerden değil, daha çok diğer sanatçılardan zarar görüyor bence. Z. E.: Evet! Maalesef!! Tam tersi, yardımlaşma, birlik olsa koşulları, işleyişi spekülatörler tek başına belirleyemez, sanatçılar da gündemde söz, en azından biraz pay sahibi olabilir. Diğer yandan sanat eğitiminin ilköğretimde iyi verilmesinden yanayım, yalnız sanatçı adayları olarak değil kültürlü, algıları açık bireyler yetiştirmek için. Kendi adıma bu tarz projelere de imza attım ve yalnızca özel okullarla sınırlı kalmasını değil, devlet okullarında da yaygınlaşmasını, devam etmesini dilerim. Ş. A.: İkramların, güzel sohbetin için teşekkür ediyorum. Ayrıca fırında yaptığın balık da el becerilerinin kanıtıydı! Masterpeace! Z. E.: Ben teşekkür ederim hoş sohbetin için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/2015-yili-oscarlari-87-kez-sahiplerini-buldu/", "text": "Dolby Tiyatrosu'nda düzenlenen gecenin sunuculuğunu Neil Patrick Harris yaptı. Harris, müzikal performansı ve esprileriyle salonda büyük beğeni topladı. California eyaletine bağlı Los Angeles kentindeki, Hollywood Kodak Tiyatrosu'nda düzenlenen törenle, 2015 yılı Oscar'ları 87. kez sahiplerini buldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/3-uluslararasi-izmir-heykel-calistayi-son-basvuru-20-nisan-2015/", "text": "Madde 1- İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası İzmir Heykel Çalıştayları, İzmir kentinin kamusal alanlardaki sanat eserlerinin çeşitliliğini arttırmak, İzmir halkının farklı sanatsal uygulamaları üretim aşamasından itibaren izleyebilmesine, sanatçıların birbirleri ile ve kentliler ile iletişim ve etkileşim içerisinde üretmelerine olanak tanımak açısından 2012 yılında ahşap malzeme kullanılan 1. Uluslarlarası İzmir Heykel Çalıştayı ile başlayıp, 2013 yılında mutluluk temalı mermer malzeme kullanılan heykel çalıştayı ile devam etti. İzmir Büyükşehir Belediyesinin gelenekselleştirdiği çalıştayların üçüncüsü bu yıl da bronz malzeme ile devam edecek, 3. Uluslararası İzmir Heykel Çalıştayı, İzmir'de, 1 Eylül- 5 Ekim 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Madde 2- İşbu Şartnamede; 3. Uluslararası İzmir Heykel Çalıştayı Çalıştay, İzmir Büyükşehir Belediyesi İdare, katılımcı ise Sanatçı olarak anılacaktır. Madde 3- Çalıştaya katılacak sanatçılar, İdare tarafından oluşturulan bir Jüri tarafından, sanatçıların gönderdikleri başvuru dosyaları esas alınarak saptanacaktır. Çalıştaya, başvuruda bulunanlar arasından seçilecek 5 sanatçı katılacaktır. Jüri uygun gördüğü taktirde katılımcı sayısı 5'den az olabilir. Madde 4- Çalıştayın konusu serbesttir. Tasarımlar daha önce başka bir yerde uygulanmamış ve özgün karakterde olmalıdır. Sanatçılar en fazla iki farklı tasarım gönderebilirler. Eserler kamusal alanlara yerleştirileceğinden kent ölçeğine uygun büyüklükte olması gerekmektedir. Madde 5 Malzeme olarak çamur kullanılacak ve bronz döküm yaptırılacaktır. Sanatçı, İdarenin temin edeceği malzemelerden farklı olarak ek malzemeler de kullanabilir, ancak teknik çözümler ve masrafları sanatçıya aittir. Madde 6- Bronz döküm için sanatçı, modelaj tamamlandıktan sonraki ilk silikon kalıp sürecinin sonlandırılmasına kadar eserinin takibinden sorumludur. Bronz döküm sürecinden ve eserlerin alanlara yerleştirilmesinden İdare sorumludur. Madde 7- Sanatçıların kullanımı için gereken çamur İdare tarafından karşılanır. Ayrıca eserlerin montajı, kaidesi vb için gerekli malzemeler ve teknik hizmetler, başvuru dosyasında belirtilmiş olması koşulu ile İdare tarafından karşılanacaktır. Sanatçı projesinde kullanacağı çamur heykel için gerekli konstrüksiyon ve tasarımın uygulanacağı çalışma tezgahının tam ölçülerini başvuru dosyasında sunmalıdır. Sanatçı; başvuru formunda konstrüksiyon, kaide ya da eserin imalat ve montaj sürecinde gerekli olan tüm malzemeleri, ayrıntıları ile belirtmelidir. Sanatçı, elektrikli ve küçük el aletleri ile bunların sarf malzemelerini kendisi temin eder. Madde 8- Çalışma açık havada gölgelikler altında gerçekleştirilecektir. Sanatçıların, ani yağmur ve sıcak gibi mevsime bağlı hava şartlarına hazırlıklı olmaları gerekmektedir. Çalışma saatleri 08:30 19.00 olarak belirlenmiştir. Ancak programın gerektirdiği günlerde değişiklik yapılabilecektir. Sanatçı, çalışma saatleri içerisinde çalışma alanında bulunmak ve çalışma takvimine uymakla sorumludur. Gelişebilecek istisnai durumlar İdarece değerlendirilir. Madde 9- Çalıştaya katılan sanatçıların, ulaşım, sabah, öğlen ve akşam yemekleri ile konaklamaları İdare tarafından karşılanacaktır. Madde 10- Ulaşım, tüm sanatçılar için ekonomi sınıfı gidiş-dönüş uçak bileti ve havaalanı transferlerini kapsar. Madde 11- Sanatçı, 4 yıldızlı bir otelde tek kişilik odada konaklayacaktır. Madde 12- Sanatçılar yanlarında getirdikleri refakatçilerin ulaşım, konaklama ve yiyecek masraflarından kendileri sorumludurlar. Madde 13- Sanatçı kendi kaza sigortalarını, tetanoz, Hepatit B, vb aşılarını yaptırmakla yükümlüdür. Madde 14- Seçilen sanatçılara yapılacak olan 5000 ödeme, iki kısımda gerçekleşecektir. Sanatçıların esere başlama tarihinden sonraki 3 gün içerisinde 2000 avans olarak ödenecek, Çalıştayın son çalışma günü olan 5 Ekim 2015 tarihinde işini teslim eden eser sahiplerine kalan kısım olan 3000 ödenecektir. Eserin tamamlanmaması halinde avans olarak verilen 2000 sanatçı tarafından İdareye iade edilecektir. Madde 15- Eserlerin herhangi bir nedenle sanatçının başvuru formunda bildirdiği süre içerisinde gerçekleştirilememesi durumunda, İdarenin alacağı karar uygulanır. Tamamlanamayan eserin tüm haklarından İdare sorumlu olacaktır. Madde 16- Çalıştaya katılmaya hak kazandığı halde gelemeyeceğini bildiren sanatçıların ve Çalıştayın başlangıç tarihinden itibaren 2 günlük süre içerisinde herhangi bir mazeret bildirmeksizin Çalıştayda hazır bulunmayan sanatçıların katılımları iptal edilecektir. Madde 17- Çalıştay, 1 Eylül 2015 tarihinde, basın açıklaması, sanatçıların çizim ve paftalarının paylaşıldığı bir kokteyl ile ilk vuruş seremonisini yapan İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Aziz Kocaoğlu tarafından başlatılacak, bitirilen heykeller uygun alanlara yerleştirilmek üzere İdareye teslim edilecektir. Madde 18- Başvuru dosyalarındaki bilgi ve belgeler, basın duyurusu ve daha sonra basılacak olan katalog ve benzeri yayınlarda kullanılabilecektir. İdare, eselerin çoğaltma ve telif hakkına, geçici veya kalıcı sergileme, slayt, fotoğraf çekme, kitap veya katalog yapma, basına ve kamuoyuna yayma, tanıtma hakkına sahip olacaktır. Madde 19- Heykel tasarımını gerçekleştirmek için İzmir'e davet edilen ve eserini teslim eden sanatçıya İdare tarafından onaylanmış bir katılım belgesi verilecektir. Madde 20- Tüm sanatçılar, 5 Ekim 2015 tarihinde düzenlenecek, kapanış töreninde yer almayı kabul etmiş sayılırlar. Madde 21 Çalışma alanına sistematik olarak, öğrenciler, gençler, bisikletçiler, yaşlılar, engelliler gibi ziyaretçi gurupları getirilecektir. Çalıştaya katılan her sanatçı 1 çalışma günü içerisinde 2 saatlik bir program dahilinde, İzmirli çocuklar ile bir atölye oluşturup onlarla paylaşarak, sanatsal etkinlikler yapabilecektir. Çalıştaya katılan sanatçıların, İzmirli izleyiciler ve sanat çevreleri ile paylaşmak üzere, beraberlerinde çalışma dokümanı, kentlerine ve ülkelerine ait kültürel ve sanatsal değerlere ya da eserlerine ait görsel materyal içeren tanıtıcı doküman getirmeleri önerilir. 1 Başvuru formu. Formu, www. izmirworkshop. org adresinden bulabilirsiniz. 2 Sanatçının katıldığı en önemli 10 etkinliği belirttiği, bir A4 sayfasını aşmayan İngilizce veya Türkçe fotoğraflı özgeçmişi. 3 Sanatçının gerçekleştirdiği 10 çalışmayı tanıtan görsel doküman. 4 Sanatçının yarışma sonunda gerçekleştireceği eseri değişik açılardan gösteren çizim, maket fotoğrafları. 5 Sanatçının kullanacağı malzemenin detaylı dökümü. 7 Kaidenin detaylı çizimi ve malzeme olarak açıklanması. 8 Montaj şeması, gerekli ise ışıklandırma şeması. 9 Sanatçı gerekli gördüğü takdirde eser hakkında İngilizce veya Türkçe kısa açıklama. 10 Yukarıdaki belgeleri içeren başvuru dosyası sadece PDF formatında olacak biçimde, en geç 20 Nisan 2015 saat 17.00'ye kadar aşağıdaki adrese e-posta ile iletilmelidir. Sadece e-posta yoluyla yapılan başvurular kabul edilecektir. Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Madde 23- Çalıştaya katılmayı talep ve kabul eden sanatçılar, Çalıştay Şartnamesini kabul etmiş sayılırlar. Madde 24- İdare gerekli gördüğü takdirde Çalıştay gerçekleştirip gerçekleştirmemekte serbesttir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/bilmek-isteyen-yola-cikar-serpil-kapar-ayse-taki-sanat-galerisi-02-22-mart-2015/", "text": "Sergi 22 Mart tarihine dek görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/geleneksel-peker-sanat-odulleri-ii-sahiplerini-buldu-24-subat-08-mart-2015/", "text": "Farklı sektörlerde gösterdiği etkinliklerin yanı sıra, sanata ve sanatçıya destek olmak amacıyla, sosyal sorumluluk projesi kapsamında ödüllü yarışma açan Peker Grup'un 2014 yılı ''Peker Sanat Ödülleri II'' sahiplerini buldu. Sanat eleştirmeni Doğan Hızlan, Prof. Ergin İnan, Yalçın Gökeçebağ, Habip Aydoğdu, Peker Grup sahibi Erhan Peker ve sanat eleştirmeni İbrahim Karaoğlu'ndan oluşan seçici kurul, yarışmaya 34 ilden 157 sanatçının katıldığı yapıtlar arasında yaptığı değerlendirmede 3 sanatçının yapıtlarını ''Başarı Ödülü'' ne değer görerek her birini 5.000 TL ile, 5 sanatçının yapıtını ise ''Mansiyon Ödülü''ne değer görerek her birini 2.500 TL ile ödüllendirdi. Jüri ayrıca 2 sanatçının yapıtını da ''Erhan Peker Teşvik Ödülü'' adı altında değerlendirmeye alarak 1.500 TL ile ödüllendirdi. Yarışmaya katılan diğer yapıtlar arasından 24 eser de sergilenmeye değer görüldü. Resim alanında yaratımda bulunan genç sanatçıları tanıtmak, çalışmalarını desteklemek, yapıtlarını sergilemek ve sanat dünyasına kalıcı değerler kazandırmak amacıyla her yıl verilen ''Başarı Ödülü'' ne; Cem Köse, Feyzi Çelikten ve Şahin Demir adlı sanatçılar, ''Mansiyon Ödülü''ne Didem Eğlenen, Hasan Aktaş, Kerim Oğuz Kaleli, Mehmet Babat, Mustafa Sönmez adlı sanatçılar, ''Erhan Peker Teşvik Ödülü''ne ise Hadice Elgün, Yasemin Külahlıoğlu adlı sanatçılar değer görüldü. Doğan Hızlan, Prof. Ergin İnan, Yalçın Gökeçebağ, Habip Aydoğdu, Peker Grup sahibi Erhan Peker ve sanat eleştirmeni İbrahim Karaoğlu'ndan oluşan Onur Ödülü jüri üyeleri yaratıcı duyarlılığını özgün bir biçemle yansıtarak, üretim sürecinde aşamalar sağlamış yetkin sanatçıları onurlandırmak amacıyla, her yıl verilen '' Onur Ödülü '' ne ressam Turan Erol'u değer gördü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/kelimeler-sonludur-adnan-dogan-the-green-park-pendik-hotel-01-mart-20-mayis-2015/", "text": "The Green Park Pendik Hotel & Convention Center, Şeli Art Project işbirliğiyle, Adnan DOĞAN'ın ''KELİMELER SONLUDUR''adını taşıyan heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Siz sanatseverlerin de bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmaktadır. Form, dize veya sözcükler gibi anlatım dili oluşturur. Yorumlanan figür anlatımın en derinlikli hallerinden biridir insanın."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/kurdele-galatea-art-galeri-04-31-mart-2015/", "text": "Kırda şehirde, dünyanın, her köşesinde kadına uygulanan fiziksel, psikolojik, ekonomik... Şiddet hep aynı senaryoyla, fakat değişik boyutları ile artarak devam ediyor. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesi ile oluşturulan, kadının kişiliğini, maneviyatını ucuzlaştıran ve basitleştiren düşüncelere karşı, kadın sorunlarına duyarlı ve bilinçli sanatçıların eserleri ile oluşturulan 'kurdele' sergisi 04 Mart 2015 saat 18:00 da Galatea Art Galeride sanatseverlerle buluşuyor. Sergi ezilen, korkutulan, sessizliğe mahkum edilen tüm kadınlara ses olsun!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/23/vurgu-lutfu-uzundag-cevahir-hotel-istanbul-asia-01-mart-2014-25-mayis-2015/", "text": "Cevahir Hotel İstanbul Asia, Şeli Art Project işbirliğiyle, Lütfü UZUNDAĞ'ın 'VURGU' adını taşıyan heykel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Bireylerin ve ortak yaşamın özünden kaynaklanan sanat, hayatın içinden gelen gerçek duygudur. Farklı şekillerde yorumlansa ya da kavransa da sanat, insanları, milletleri ve çağları yansıtan, binlerce yıldır hatta taş devrinden bu yana anlatım ya da ifade aracı olabilmiş ortak bir dildir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/02/24/sabahattin-sen-sanat-mi-oldu/", "text": "Tüketim toplumu aptal bir toplumdur. Tüketime yönlendirilenlerse aptallaştırılan bir toplumdur. Üretimden, buluştan, yaratıcılıktan uzaklaşan toplumlar geri kalmaya da mahkumdurlar. Beyinler ilkelleşir, insana ilişkin tüm değerler yerini insanlık dışı davranış ve yapılanmaya bırakır. Tembelleşmiş bir ilkelliğin içine düşünce de boşu boşuna böbürlenmeler, yalancı kahramanlıklar, boş bir gurur yaşamın parçalarını oluşturur. Beceriksizliklerini kurnazlıklarla gidermeye çalışırlar. Sanat da bundan payını alarak yozlaşır ve sanatsızlığın sanat olduğu bir anlayış egemen olur. İnsan ve toplum ne denli yanlış yönlendirilirse yönlendirilsin sanat var oldukça insan var olacaktır; insan oldukça sanat var olacaktır. İnsanın en güzel özelliği, içindeki duyguları eninde sonunda ortaya koyan yaratıcılık hiçbir zaman ölmez. Sanattan uzaklaştırılmaya çalışılan toplumlarda da ölmez. Zorbalıkla, baskıyla, zindanlarda çürütmeyle, asmayla, kesmeyle sanatı yok edemezsiniz. Sanatçıların doğmasını ve varlığını da engelleyemezsiniz. Bilim nasıl hiçbir zaman öldürülüp yok edilemezse sanat da yok edilemez. İster öldü deyin, ister yok deyin... Olan böylesi toplumların uygar toplumlar karşısında boyun eğmesidir. Bilimde, teknolojide, uygarlıkta geri kalmak nasıl bu alanda başarılı olanların kölesi yapıyorsa sanattaki gerilik, yokluk da insanı insanlıktan çıkarıp aynı sonuçlara neden oluyor. Türkiye'de insanlığı ve uygarlığı yok etmek için gizli bir güç mü sanat öldü diyor, kuşkusunu duymamak elde değil. Öne sürdükleri gerekçenin sanat karşısında geçersizliğini, ölü gerekçeler olduğunu gördükçe bu kuşkular daha da güçleniyor. Son dönemlerde yaşadığımız çarpıklıklar insana özgü her türlü değeri yerle bir etti. Ülke gerçekten insanlaşamayıp uygarlaşamamış ellerde yerlerde sürüklenip duruyor. Bir de buna sanat öldü diyenler katılarak bu rezil gidişin tuzu biberi olmaktalar. Ülke dört bir yandan kötülüklerle sarılı vahşilikler karşısında. Sanatta da korkunç ve öldürücü saldırılarla karşı karşıya. Aşağı yukarı anlaşılan durum şu: Sanatı öldüren kafalar kendilerine göre bir sanat piyasası oluşturarak sanatın varlığına ve gelişmesine bilinçli bir biçimde engel olmaya çalışmaktalar. Galeriler, müzeler, yarışmalar, seçici kurullar bu doğrultuda oluşturularak sanattan uzaklaşarak geri kalmış ve uygarlıktan uzak bir ülkeyi yabancı ellerin boyunduruğuna sokarak sömürgeleştirmek istiyorlar. Bu nedenledir ki gerçek sanatçı ve yaratıcılara yer verilmemekte, gerçek sanatçılar değersizleştirilmek istenmekte. Bunun en açık ve çirkin örneği Fazıl Say'a karşı yapılan iğrenç saldırılarda yürütülen yıldırma ve yok etme politikasında görülmektedir. Resim dünyamız ev kadınlarına, üç beş aylık uyduruk kurslarda yetişenlere kalmış durumda. Beş altı yıllık sanat eğitiminde öğrenilenlerin üstünde bir eğitim görmüşçesine sarf edilen söz ve davranışlar sanatın leşe çevrildiğini de kanıtlıyor. Onlara göre ölü sanat en iyi sanat olunca- nasılsa sanat öldü diye- sanat adına her şey başıboş ve atış serbest. Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi öğrencilerinin her yıl RUNDGANG adı altında açtıkları bu yılki (04-08 Şubat 2015) sergilerinden örnekler sunarak elin adamı sanatı nasıl yaşatıyor görülsün, bilinsin istedim. Tüm çalışmaları burada gösterme olanağımız olmasa da üç beş örnek düzeyin anlaşılmasına yetecektir. Sanat, şom ağızlılar ne derse desin, bu gençleri arkasından sürükleyerek hızlı değişimlerle kendi yolunda gitmeyi sürdürmekte. Sanatı öldüren yeteneksiz duyarsızlıklar, kendi ölmüşlüklerini sanatı öldürerek gizlemeye çalıştıkça her tarafa cesetleriyle koku salmaktan başka bir şey yapmıyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/aytac-yorukaslanin-vefati/", "text": "İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrolarından emekli olan Tiyatro, Sinema ve Dizi Oyuncusu Aytaç Yörükaslan hayatını kaybetti. Aytaç Yörükaslan'ı anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Aytaç Yörükaslan, 1937 yılında doğdu. Tiyatro, sinema ve dizi Oyuncusu olan Yörükaslan, önce Cep Tiyatrosu'nda daha sonra İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda çalıştı. 2002 yılında Şehir Tiyatrosu'ndan emekli olan Aytaç Yörükaslan, mimarlık mesleği gereği, pek çok tiyatro binasının yapımına da imza atmıştır. Süper Baba'nın milli piyangocusu ve Sıcak Saatler dizisinin marangozu, mimar, oyuncu ve yönetmen Aytaç Yörükaslan, solunum yetmezliği ve mide kanaması teşhisiyle kaldırıldığı hastanede 26 Şubat günü sabaha karşı gözlerini yumdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/buyuk-usta-yasar-kemali-kaybettik/", "text": "Yaşar Kemal'in vefatı, Türk Edebiyat ortamında büyük bir teessür yaratmıştır. Yaşar Kemal'i rahmetle anarken, kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. ÜNLÜ yazar Yaşar Kemal, tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. 14 Ocak 2015'de solunum yetmezliği nedeniyle İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan Yaşar Kemal yoğun bakımda tedavi altına alınmıştı. Yapay solunum desteği uygulanan Kemal'in, çoğul organ yetersizliği de ortaya çıkmıştı. Kemal tedavi altına alındıktan 1.5 ay sonra bugün 92 yaşında hayatını kaybetti. Asıl adı Kemal Sadık Göğceli olan Yaşar Kemal, 1923 yılında Gökçedam, Osmaniye'nin Gökçedam köyünde doğdu. Türk edebiyatının en önde gelen yazarlarından biridir. İlk öykü kitabı Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü ile ilk romanı İnce Memed, Cumhuriyet'te tefrika edildi. İnce Memed, yaklaşık kırk dile çevrilerek yayımlandı ve kitaplarının yurtdışındaki baskısı yüz kırktan fazladır. Yaşar Kemal pek çok yapıtında Anadolu'nun efsane ve masallarından yararlanmıştır. PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazardır. Yaşar Kemal, Nigar Hanım ile çiftçi Sadık Efendi'nin oğlu olarak aslen Van-Erciş yolu üzerinde ve Van Gölü'ne yakın Muradiye ilçesine bağlı Ernis köyünden olan bir aileden dünyaya geldi. Kendi anlatımına göre bir Türkmen köyünde tek Kürt ailenin çocuğu olarak doğup büyüyen Yaşar Kemal, evde Kürtçe, köyde ise Türkçe konuşurdu. Ailesi, Birinci Dünya Savaşı'ndan dolayı Adana'nın Osmaniye ilçesine bağlı Hemite köyüne yerleşti. Beş yaşındayken, babasının camide öldürülüşüne tanık oldu. Ortaokul döneminde çeşitli işlerde çalıştı. Kuzucuoğlu Pamuk Üretme Çiftliği'nde ırgat katipliği (1941), Adana Halkevi Ramazanoğlu kitaplığında memurluk (1942), Zirai Mücadele'de ırgatbaşlığı, daha sonra Kadirli'nin Bahçe köyünde öğretmen vekilliği (1941-42), pamuk tarlalarında, batozlarda ırgatlık, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük yaptı. Ortaokuldan ayrıldıktan sonra folklor derlemelerine başladı ve 1940-1941 yılları arasında Çukurovadan ile Toroslardan derlediği ağıtları içeren ilk kitabı olan Ağıtlar, Adana Halkevi tarafından 1943 yılında yayınladı. 1944 yılında ilk hikayesi Pis Hikaye'yi yayınladı. Bunu, Kayseri'de askerlik yaparken yazmıştı. Bebek, Dükkancı, Memet ile Memet öyküleri 1950'lerde yayımlandı. Kemal Sadık Göğceli adı ile çeşitli yayımlarda yazarken Yaşar Kemal adını Cumhuriyet gazetesine girince kullanmaya başladı. 1952 yılında yayımlanan ilk öykü kitabı olan Sarı Sıcak'ta da yer alan Bebek öyküsü burada tefrika edildi. 1947'de İnce Memed'i yazdı fakat yarım bıraktı ve 1953-54'te bitirdi. Romanı yazma nedeni eşkıya olan ve dağda vurulan amcasının oğlunun vurulması olduğunu 1987 yılındaki bir söyleşisinde belirtti. Ayrıca aynı söyleşide, çocukluğunun eşkıyalığın içinde geçtiğini, dayısının en büyük eşkıyalardan biri olduğunu, o çevrede 1936'lara kadar beş yüze yakın eşkıya bulunduğunu ve bunlardan birinin de Kurtuluş Savaşı'nda Kadirli'yi ilk örgütleyenlerden olan Karamüftüoğlu ailesinden ünlü Remzi Bey olduğunu söyledi. Remzi Bey'in kendisine, ilk İnce Memed hikayesinde Çakırdikeni diye yer alan diken hikayesini anlattı ve Yaşar Kemal'le eşkıyalığın felsefesini yaptı. Yaşar Kemal'in dünyada ilk kez yayımlanan eseri, Bebek öyküsüdür ve önce Fransızcaya, sonra İngilizceye, İtalyancaya, Rusçaya, Romenceye ve diğer dillere çevrildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/dogu-bati-koridorunda-kadin-nilufer-moayeri-pera-sanat-galerisi-07-30-mart-2015/", "text": "Nilüfer Moayeri, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü'ne atfen açacağı sergiyle içindeki geleneksel tarafı koruyarak çağdaşlaşma çabasında olan İstanbul kadınını tuvallerine taşıyor. Dünyada hem Doğu'nun hem de Batı'nın etkilerini bir arada görebileceğiniz ender şehirlerden biri olan İstanbul'daki kadının, tıpkı İstanbul gibi çelişkilerle ama aynı zamanda benzerliklerle dolu olan dünyasında hem karamsarlığının hem de umudunun izlerini bulmak mümkün Moayeri'nin tablolarında.... Kadında şehri, şehirde kadını iki yönlü olarak karşımıza çıkaran Moayeri, yaklaşımını eserlerinin tüm ögelerine yansıtmayı başarmış. Kadınlara giydirdiği kıyafetlerdeki kırmızı renkle kadının cesaretini, objelerde geleneklerine olan bağlılığını, siyah renklerde kadının üzerindeki baskıyı, beyaz renklerde ise buna karşın içinde taşıdığı özgürlük isteğini anlatan Moayeri'nin sergisi 30 Mart 2015 tarihine kadar açık kalacak. Pera Sanat Galerisi / Taksim, 07 Mart 2015, saat 17.00'de açılacak sergi, önümüzdeki yıl Kanada ve Amerika'da da sanatseverlerle buluşturarak, Türk kadınını dünyaya tanıtacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/f-istanbulda-oduller-brezilya-ve-suriyeye-gitti/", "text": "! f İstanbul'un 2015 ödülleri belli oldu! Bu yıl sekizincisi düzenlenen Keş! f Yarışması'nın kazananı Brezilya'dan August Winds/Ağustos Esintisiyle Gabriel Mascaro olurken, Aşk ve Başka Bi' Dünya Yarışması'nın birincisi Suriye ve Fransa ortak yapımı Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi seçildi. Türkiye'den Kısalar İzleyici Ödülü ise Orhan İnce'nin yönettiği Adem Başaran'ın oldu! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenen 14. ! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, dün gece NuPera'da yapılan ödül töreniyle sona erdi. Selen Uçer'in sunuculuğunu yaptığı gecede Keş! f Yarışması Ödülleri, Aşk & Başka Bi' Dünya ve Türkiye'den Kısalar İzleyici Ödülleri sahiplerini buldu. Sinema dünyasından usta isimlerin sinemada cesur hikaye anlatımı ve biçimsel arayış kriterlerini gözeterek, en çok İlham Veren Yönetmeni seçtikleri Uluslararası Keş! f Yarışması'nda bu yıl ABD, Avustralya, Brezilya, Estonya, Fransa, Hollanda, Irak, İsrail, Yunanistan, Türkiye ve Ukrayna'dan toplam 9 film, 15.000 dolar para ödüllü Keş! f Ödülü için jüri karşısındaydı. ödül gerekçesini okuyan Lila Yacoub ve Mehmet Kurtuluş; Keşif Ödülü'nü, derinliğinin kaynağını basitliğinde bulan bir filme veriyoruz. Dünyanın ücra bir köşesinde günlük yaşamı gösteren film, her şeyden önce, manyetik görüntüler ve punk sesler aracılığıyla nefes alma hissi yaratmayı başarıyor. Filmin, durgunluk ve değişim üzerinde bir ritm oluşturan kaşifliğinin, bizlerde yarattığı sürpriz hissi günlerdir yerini koruyor. Bir başka ilham veren yönü ince tonu olan filmin en büyük gücü ise, yaşayanlar ve ölüler arasındaki tansiyonu ve belirsizlikleri sıradışı bir başarıyla yakalayan, o kara alt akıntıyı yaratmış olması. Bu yıl Keş! f Ödülü, Gabriel Mascaro'nun Ağustos Esintisi filmine gidiyor dedi. Aslı Daldal, Esin Küçüktepepınar ve Metin Gönen'den oluşan Sinema Yazarları Derneği jürisinin seçimi ise Irak Kürdistanı yapımı Mardanın yönetmeni Batin Ghobadi'den yana oldu. ! f İstanbul'un geçen yıl başlattığı ve aktivist filmlerin yarıştığı 10 bin dolar değerindeki Aşk & Başka Bi' Dünya Ödülü için ise ABD, Danimarka, Fransa, Hindistan, İrlanda, Kanada, Kolombiya, Norveç, Polonya, Rusya, Suriye ve Ukrayna'dan toplam 8 film yarıştı. Arsinee Khanjian, Marie Olesen ve Pınar Selek'ten oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesi olarak; Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed'in, Suriye'de yaşayan Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan'ın internet yoluyla gizlice gönderdiği görüntülerle birlikte yönettikleri, Suriye ve Fransa ortak yapımı Silvered Water, Syria Self-Portrait/Gümüş Suyu: Suriye Otoportresini seçti. Gecede ayrıca, 1890 sponsorluğunda düzenlenen Türkiye'den Kısalar bölümü kapsamında verilen İzleyici Ödülleri'nin sahipleri de belli oldu. 18 kısanın gösterildiği bölümde en iyi kısa Orhan İnce'nin yönettiği Adem Başaran seçilirken, Nehir Tuna'nın kısası Basur ikinciliği, Muhammet Beyazdağ'ın Çirok/Hikaye adlı kısa belgeseli de üçüncülüğü aldı. 2012'de Ali Ata Bak adlı kısasıyla da aynı ödülü almış olan İnce, ! f İstanbul'un konuğu olarak yurt dışındaki bir festivale konuk olma hakkı kazandı. 12-22 Şubat tarihlerinde gerçekleşen! f İstanbul bu sene de dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızlar ve ustaların son filmleri Türkiye'de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 42 ülkeden 115 filmin gösterildiği festivali 80 bin kişi izledi. Festival, 26 Şubat'ta Ankara ve İzmir'e doğru yola çıkacak ve 1 Mart'ta sona erecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/oz-essence-atilla-galip-pinar-galeri-ilayda-06-mart-12-nisan-2015/", "text": "Galeri İlayda, 6 Mart 12 Nisan tarihleri arasında, Atilla Galip Pınar'ın 'Öz // Essence' adlı 4. kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, son bir yıl içerisinde ürettiği resimlerinden oluşan sergisinde, çoğunlukla kendi iç yolculuğunun ve varoluş sorgulamalarının yansımalarını izleyiciyle paylaşıyor. İnsan ve doğa ilişkisini temel alan, duygusal anlamda loş olarak tanımlanabilecek fakat bütünüyle pesimist olmayan bir yaklaşımın görüldüğü eserler, özellikle günümüz insanının maddeselliğe indirgenmiş genel bilinç düzeyine eleştiriler yöneltiyor. Sanatçıya göre, belki her dönemden daha karmaşık bir karanlığın içerisinde debelenen insanoğlu maddesellikle avunmakta, kısa ömrünü daha da anlamsızlaştırmaktadır. Kaosun, kısırdöngünün, kötülüğün alabildiğine hüküm sürdüğü günümüz dünyasında insanın yaşam dengesini sürdürebilmesi ise ancak öz-gerçekliğine doğru yönelmesiyle bir nebze mümkün olabilir. Fakat kişinin yapacağı bu yolculukta karşılaşacağı 'şey' muhtemelen beklediği saflıkta ve iyilikte olmayacaktır. Yapıtlarının merkezinde, her zaman olduğu gibi düşünceye ve sorgulamaya, resim dilini ıskalamadan yer veren Atilla Galip Pınar'ın 'Öz // Essence' adlı sergisi, 6 Mart 12 Nisan tarihleri arasında Galeri İlayda'da görülebilir. Galeri İlayda Şebnem Kutal Gallery Director Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel : 0.212.227 92 92 e-mail:info@galleryilayda. com www. galleryilayda. com Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/serotonin-asli-kutluay-platform-a-28-subat-19-mart-2015/", "text": "İstanbul, New York, Paris, Nice, Strasbourg, Roma, Floransa, Berlin, Bratislava, Seul, Chicago ve Singapur'da karma ve kişisel sergiler açan Aslı Kutluay, Serotonin adını verdiği 9. kişisel sergisini Ankara Platform A Sanat Galerisi'nde gerçekleştirecek. Serotonin mutluluk hormonu demek ve eksikliğindeinsanlar depresyon denilen hastalığa yakalanıyorlar. Her dört kişiden birinin depresyonda olduğu, cezaevindeki kişi sayısı 152 bini aşan bir ülkede yaşıyoruz. Bir sanatçı olarak sergimde izleyecilerime, değiştirebiliyorsak üzüntülerimize sebep olan koşullara savaş açma cesaretine sahip olabilmeyi, bu motivasyonubenim nasıl yakaladığıma dair ve benim yaşam öyküme ait mutluluk reçeteleri sunuyorum diyen Aslı Kutluay'ın sergisinde, Duende, Zen Kaçıkları, Benim Renkli Kabilem, Derinliklerde, Maskelere Veda, Benzinsiz gibi oldukça özgürlükçü, hümanist, çevreci ve insanın zaten sahip olduğu değerleri keşfetmesiyle ortaya çıkabilecek bir aydınlanmayı işaret eden temalar göze çarpıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/01/yves-crenn-axelle-galerie-april-18-may-17-2015/", "text": "AXELLE FINE ARTS GALERIE SOHO welcomes back French painter Yves Crenn for a solo exhibition of exquisite new work this spring. Crenn's sixth solo exhibition at Axelle will feature stunning nudes, touching still lifes and soulful animal portraits. Although Crenn broaches a wide range of figurative subjects, his paintings are unmistakable due to his unique choice of mediums Crenn works with a distinct combination of dry pastels and watercolor on paper, which adds a visceral quality to his evocative paintings. Born in 1969 in Vernon, France, the young artist studied drawing and oil painting at Les Beaux Arts de Rouen for six years. He first exhibited his work in Germany while he was still a student. After graduating, the artist had several public exhibitions of his work, particularly of his drawings on paper. He is a highly skilled draftsman and this talent remains evident in the precision of his current work. In 2003, the artist began experimenting with dry pastels and watercolor; this technique adds a beautiful texture and softness that now defines Crenn's style. A trip to Pompeii at a young age had a profound influence on the artist's work; while there, he saw frescoes, human remains and artifacts preserved in ashes as well as the stunning Roman architecture of the city. The affect of this trip is still evident in his muted color choices, reminiscent of ancient frescoes, and in the overall tone of his work- his subjects are often seen through a delicate fog. Crenn's sensitive interpretations of the world around him emphasize the connection between nature, art, intellect and spirituality. His subjects, whether a stately dog or a glowing nude, are endowed with a quiet strength. His art forever preserves them in these beautiful, contemplative states much like the antiquities he saw in Pompeii. Crenn currently lives and works in Rouen, France. He will attend the opening reception on April 18. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at 212.226.2262 or email info@axelle. com Gallery hours are from 10:00am to 6:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/artakalan-ugur-celebi-ilhan-koman-sanat-galerisi-20-30-mart-2015/", "text": "Sanatçı uzun soluklu sanat anlayışında belkide en çok etkileyen faktörlerden biri bulunduğu ortamdı. Trakya bölgesi düzlüğü ve tarlalarıyla insan ufkunu kapatmayan ferah bir coğrafyaya sahiptir. Uğur Çelebi'nin resimlerinde de tarlalar tek bir ufukta birleşerek rahat bir atmosfer sağlar. İçeriğinden sıyrılan biçin tuval düzlemine koşut yüzeyler yaratarak sadeliği ön plana çıkarır. İşleyişi tuval yüzeyindeki boş mekanla karşılaştırarak yanlızlığının farkına varır. Bu kimlik sorunsalıdır asıl olan kimin neyim nereden geldiğimdir. Bir diğer anlatılmak istenen ise betonlaşmanın vermiş olduğu yoğun ve ruh daraltan görüntüyü daha net ve algı anlamında ferahlık yaratmak isteyişidir. Doğal bir form olan tarla insanoğlunun biçimlendirdiği yapay bir geometriye bürünmüştür. Doğal kültür çatısının gerilimi ifade edilmeye çalışır. Topraktan gelen insanoğlunun tekrardan olacağını simgeler resimleri. Kullandigi dik, göğe doğru çıkan çizgiler yeniden varoluşu çağrıştırır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/bu-gece-eve-yalniz-donmek-istemiyorum-huseyin-rustemoglu-maumau-07-mart-2-nisan-2015/", "text": "hüseyin rüstemoğlu, gözetleme, 'voyeur' ve teşhir gibi kavramları ele aldığı işlerinde, kendi bedenini de imgeleştirerek teşhir etmenin yanı sıra her şeyin kolay ulaşılabilirliğine de vurgu yapıyor. en basit anlamıyla voyeur, birilerini haberleri olmadan gözetleme anlamına geliyor. bu gözetleme eylemi zaman zaman seksüel bir amaç da taşıyabiliyor. voyeurism'in ilk tariflerinde bu noktaya dikkat çekilirken; kavramın bugün geldiği noktada voyeur, seksüel bir amaç taşımak zorunda olmayabiliyor. günümüzde popüler kültür yüksek oranda voyeur içeriyor ve toplum overdoz voyeur sayesinde her geçen gün daha çok transparanlaşıyor. fotoğraf ve fotoğraf makinesi, voyeur'u kültüre, algılara ve sıradan bireylerin hayatına sokan en büyük etkenlerden biri ve bunu kapitalist bir dayatmayla başarıyor. fotoğrafın varlık kazanmasından sonra dünya üzerinde gözlemleme ve dikiz algısı değişiyor, hatta evrim geçiriyor. yıllar içerisinde küçülerek cebimize giren fotoğraf makinesi herkesi birer röntgenciye dönüştürüyor, insanlar kent hayatı içinde röntgenci ya da teşhirci olmak arasında mekik dokuyan birer post-imge halini alıyor. fotoğraf, voyeur'u yeniden kodluyor, üstüne bir de sinema ve internet eklenince, voyeur, kent hayatının ve dolayısıyla kültürün en önemli elemanı halini alıyor. 1981 bursa doğumlu hüseyin rüstemoğlu, 2006 senesinde sakarya üniversitesi resim bölümünde lisans derecesini tamamladıktan sonra 2012 senesinde de aynı departmanda yüksek lisans derecesini almıştır. yurtiçinde ve yurtdışında pek çok fuara katılmış olan sanatçının işlerinde genellikle soyut mekanlarda yer alan, figür-ten-beden ilişkisi varlık problematiği çerçevesinde resmedilmektedir. hüseyin rüstemoğlu focuses on 'voyeur', spying on and exposure in his works. while doing this, he also portrays his own body to point out easiness of reaching things nowadays. voyeur simply means spying on people without their awareness. this spying activity may sometimes carry a sexual mission in itself. Whereas, this is the main point in the first explanations of voyeurism, nowadays, its meaning does not necessarily carry a sexual meaning. today, popular culture contains voyeur a lot and the community is becoming more transparent as a result of this. photography and camera are the main agents using a capitalist pressure to make voyeur powerful in culture, perception and lives of ordinary people. after photography entered our lives, perception of observation and spying on has changed and even evolved in the world. the camera which got so smaller through time that now fits our pockets has turned everyone into a voyeur. people are becoming post-images of voyeurs in the city life. photography is encoding voyeur again. as cinema and internet are also part of our lives today, voyeur is the most important agency of city life and culture. hüseyin rüstemoğlu born in bursa in 1981 finished his undergraduate degree at painting department of sakarya university in 2006. in 2012, he got his graduate degree at the same department. He has participated in many art fairs locally and internationally. rüstemoğlu paints about figure-skin-body relation in an abstract space focusing on existential problems."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/dervis-ergun-besleme-sanat/", "text": "Sanatı besleyen gerilimlerin savaşla birlikte değiştiği ya da etkisini yitirdiği, 1950-1960 yılları; başta Avrupa ve Amerika'da hatta ülkemizde devrimci bir uyanışın başladığı, birçok devletin bağımsızlığa kavuştuğu döneme rastlar. İki kutuplu dünyanın kapitalist kanadın liderliğine oturan Amerika, Sovyet bloğuna karşı üçüncü ülkeleri etkilemeye eskisinden daha istekli daha agresifdir. Dünya pazarlarını ele geçirme arzusu ve pazar ekonomisini hayatın her alanına yayma politikaları ancak 1980'den sonra gerçekleşecektir. İleride post modernizm olarak kabul edilecek yapının temelleri 1950'li yıllarda atıldı, 1968'de devrimci direncin kırılmasıyla önü tamamen açılmış oldu. Böylece demir leydi ve aktör başkan iş birliğinde küresel ekonomi yol almaya başladı. Tüm özgürlüklerin tek elde toplandığı bir yaşam garantisi sunan post modernizm kendini anlatmaktan öte birey üzerinden elde edilecek kazanımlara yöneldi. Bu anlayışa dünün devrimcilerinin bile sahip çıkması olayın en acıklı öyküsüdür. Kapitalizme yüklenen atıfların zaman içinde çelişkili bir hal alması, kavrayış sorunundan değil, görme biçimindeki zafiyetten kaynaklanıyor. Asıl gerçek; kapitalizmin doğurduğu modernizmle, emperyalizmin gayri meşru çocuğu post modernizm arasındaki miras kavgasıdır. 'Post modernizm aslında modernitenin içinde hep vardı, onun devamıdır.' diyen Lyotard, kapitalizmi tanımlamada zaman zaman sıkıntıya düşer. Kapitalizmi kozmik enerjiden kaynaklanan bir gelişmenin nedeni olarak görür. Bu gelişmenin gerçekleşmesi için toplum içinde birtakım tatsız olayların yaşanmasının gayet normal olacağını, kapitalizmin haksızlığı, bir amaç için yaptığını söyler. Sonuçta elde edilen gelişme insanlık adınadır. Bu kanıyı oluşturan neden 'gelişmeyi insanlık değil, gelişme insanlığı geliştirir' düşüncesinde yatar. Ancak daha sonra kapitalizm insana özgürlük veremez noktasına gelecektir. Kapitalizmin erken evresinde modernite, insanın yücelişi olarak görülürken, savaş sonrası bütün kötülüklerin nedeni olarak gösterilmesinin pek fazla önemi yoktur. Kapitalizm köhne ve eskimiş bir sistem olarak kendini tasfiye etmediğine göre henüz bir uzlaşmaya da varılmamıştır. İnsana özgürlükler sunan post modernizm anlatısında, eşit olmayan iki sınıf arasında imkansız olan uzlaşma nasıl sağlanmıştır sorusuna Habermas, bu iki alan üzerinden sağlanan demokratik birliktelik ve uyum sadece kamusal alan üzerinde olmuştur, şeklinde yanıt verir. 'Ancak ortaya çıkan bu yapı yok olmaya mecburdur' saptaması post modernizmi açıklamada yetersizdir. Lyotard ve Habermas da aslında modernizmi benimseyen ve onun ilkelerine bağlı olan solculardır. Gerekçe, kapitalizmden başka seçenek olmadığı düşüncesinde yatmaktadır. Toplumsal gelişmeleri analiz etmekle, estetik bir saptamanın tanımlandığı bir sonuca varılmadığı görülüyor. Modernizmi temsil eden kapitalist zihniyet ile post modernizmi temsil eden zihniyetin aynı iklimden beslendiği kesin olarak bilindiği halde belirsizliğin kaynağı ne olabilir? Herhalde kapitalizm içinde solcu kalmak ya da post modernizm içinde devrimci kalmak olabilir! En tutarlı saptama, modernizmin ölümüne sevinen Jenck'ten geldi. Burada ilginç olan kritik nokta, tüketicinin seçim özgürlüğüne kavuşması ve sanatçının küresel ölçekte iş yapacak olmasının bir devrim gibi gösterilmesidir. Bu tuzağa düşen çok sayıda kelli felli adamın post modernizm saptamaları hala sıkıntılıdır. Sanat kendi gerçeğini, insan için umut gösterilen kavramlarda aramıyor elbet; ancak sağlaması yapılan estetik kategorilerde önemli olduğu görülüyor. Tersinden post modernizme bir işlev yüklenmiş olması onun tanımlanmasını bu açıdan gerekli kılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/djerassi-resident-artists-program-woodside-ca-deadline-15-march-2015/", "text": "Located in a spectacular rural setting in the Santa Cruz Mountains, one hour south of San Francisco, California, the Program is designed as a retreat experience to pursue personal creative work and share in collegial interaction within a small community of artists. Residencies are awarded competitively to national and international artists in the disciplines of choreography, literature, music composition, visual arts, and media arts/new genres. We seek applications from emerging and mid-career artists, for whom appointments as resident artists may make a significant difference to their careers, as well as from established artists with national and/or international reputations. Applicants are evaluated by panels of arts professionals in each category. Those selected are offered living, studio space, and all meals, at no cost, for a 29-day session during the season, which runs from mid-April through mid-November."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/ic-monologlar-yesim-sahin-c-a-m-galeri-05-28-mart-2015/", "text": "İç Monologlar Sergisi sanatçının çocukluğunun geçtiği Almanya Türkiye arasındaki ülke ve diller arası gidip gelmeleri sırasında aidiyetini sorgulaması ve ilerleyen yıllarda kültürel ve entellektüel zeminde sürdürülecek varoluş arayışında kendini bulması gibidir. İki dil ve iki kültür arasındaki bu gidip gelmeler, kurgusal duygu devinimlerimlerine de yön vermiştir aslında. Figürlerde çocukluktan itibaren aile ve toplum içinde yaratılan her tür baskı ve kısıtlamalardan kendini kurtarıp özgürleştiren, aynı zamanda da kontrol edebilen iç sayıklamaların birbirleriyle diyalog kurmalarına imkan tanınmıştır. Bu yönüyle de sağaltıcı bir ifadelendirme biçimi kurulmaya çalışılmıştır. Sanatçı, bireysel ve toplumsal ilişkiler üzerine kavramsallaştırdıği hacimlendirmelerinde 2004 yılından sonra hazır nesne kullanımına yoğunlaşmıştır. Bu hazır nesne kullanımı, 2008 yılından itibaren daha ziyade enstalasyon temelinde sürmektedir. Şahin, hazır nesne kullandığı eserlerinde bir gerçeğin karşısına bir başka gerçek çıkararak bir tür düalite yaratmayı tercih etmektedir. Sergide yer alan çalışmalar, 2013 yılının sonlarından, 2015 yılının başlarına dek yaklaşık bir buçuk yıllık bir çalışma evresini kapsamaktadır. Yeşim Şahin'in İç Monologlar sergisini 5-28 Mart tarihleri arasında C. A. M. Galeri'de izleyebilirsiniz. Yesim Sahin's solo show Inner Monologues is about the artist questioning her identity initiated by the journeys taken in her childhood between Germany and Turkey, which led to an exploration of herself in the following years through a cultural and intellectual based search of existence. The dilemmas between the two languages and cultures influence the formation of the works in the show. Through the figures, there is a possible communication formed between the inner monologues and the actual reactions against the pressures and restrictions formed by the family/society since the childhood. Thus, the works can be interpreted as a salvation of the artist. The artist, concentrating on personal and social relations in her works, has begun to focus on ready-mades after 2004. Sahin poses one reality against another and chooses to develop a duality through her works. The solo exhibition will show pieces produced between the years 2013 2015. Yesim Sahin's Inner Monologues can be viewed at C. A. M. Gallery between the dates 5-28 March."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/itici-guc-propulsion-didem-ozbek-galeri-zilberman-14-mart-2015-02-mayis-2015/", "text": "Galeri Zilberman'ın proje alanı Didem Özbek'in 'İtici Güç' isimli sergisini gerçekleştirmekten mutluluk duyar. İtici Güç, Galeri Zilberman'ın Mısır Apartmanı ikinci katında yer alan mekanında 14 Mart 2 Mayıs tarihleri arasında görülebilir. Sergi kelimesinin Türk Dil Kurumu sözlüğündeki birinci anlamına referans olarak kullanılan 'Bir karpuz sergisi açabilmek için projeler yapmakta idi' cümlesinin izini süren Didem Özbek zaman içinde 'Kırmızı Bayrak / Mavi Bayrak / Beyaz Bayrak' olarak özetlediği çok katmanlı projeler dizisini geliştirdi. Özbek bu proje serisinde bir sanatçının varlığını; yaratma, üretme, sergileme ve işini satma süreçlerini gerçekleştirebilmek adına kendini nasıl konumlandırdığını ve başarılı olabilmek için kurması zorunlu profesyonel ilişkileri, Sait Faik Abasıyanık'ın Bir Karpuz Sergisi başlıklı hikayesi üzerinden kurgulayarak sorgulamayı amaçlıyor. Galeri Zilberman'ın proje alanında sergilenecek olan İtici Güç isimli yerleştirmesinde sanatçı projesinin ikinci aşaması olan Mavi Bayrak sürecinden üçüncü aşaması olan Beyaz Bayrak sürecine geçiyor. Korkularını yenebilmek adına göstermek zorunda olduğu cesaret, kabullenme ya da teslimiyet gibi yıpratıcı duygularla tıpkı Bir Karpuz Sergisi hikayesindeki dilenci ve mesen misali bir kenardan denize girerek ya da denizi izleyerek yüzleşiyor. Mayıs-Haziran 2012'de SALT Galata'da gerçekleştirdiği bir yayın, yerleştirme, performans ve tartışma dizisiyle kısaca Kırmızı Bayrak dediği projesinin ilk aşamasını gerçekleştiren Özbek, Bir Karpuz Sergisi hikayesinin ilk kez yayınlandığı 20 Mayıs 1936, Çarşamba tarihli Kurun gazetesinin üzerine müdahalede bulunarak, 76 yıl sonra 20 Mayıs 2012, Pazar günü 1000 kopya olarak yeniden yayınlamış ve 1936 gündemini günümüz gündemine bağlayacak bir Pazar İlavesi'ni Mayıs 2013'de yayınlamak üzere çalışmalara başlamıştı. Ancak ülke gündemindeki beklenmedik değişiklikler 1936 tarihli Kurun'da da etkisini gösterdi ve sanatçı kurduğu ilişkileri güncellemeye karar verdi. 2014'ün ilk yarısındaysa tıpkı açmak istediği karpuz serginin tüm detaylarına vakıf olsa da bunu gerçekleştirmek yerine yüzmeyi tercih eden dilenci gibi Özbek de gerçekleştirmek istediği yayına odaklanmak yerine olimpiyatlara hazırlanır gibi Boğaziçi Kıtalararası Yüzme Yarışları'na katılma hedefine öncelik verdi. Bu süreçte spor ve sanat dünyasındaki rekabet ve sürekli zirvede olma baskısının benzerliklerini kendi üzerinde deneyimledi. Seçkin bir spor ya da sanat etkinliğinin öznesi olabilmek için sadece rekabet ve başarıya odaklanmak değil, yaptığın işten keyif alma duygusunu da işin içine katmak gerektiğini düşünen Özbek projesinin ikinci etabını kamusal alanı mavi bayraklı bir plaj gibi değerlendirerek Boğaz sularını dünyanın en temiz ve yüzülmesi keyifli deniziymiş gibi tarif eden kadınlı-erkekli bir grubun arasında var olarak, onların yaşam çoşkusundan ve Sait Faik'in İstanbul sularında yüzmeyi çok seven dilenciyle meseninden ilham alarak kurguladı. Boğaz kıyısındaki bir kaldırım kenarında gerçekleştirmek istediği bu projesinin bürokrasi sarmalına takılıp kamuya açık bir programla gerçekleşme şansı bulamaması, sanatçının Boğaz akıntısında bir ileri bir geri yüzmeye devam ederek projesine itici güç kazandırmak ve kamusal alandaki yaratıcı çözümleri gözlemleyerek yeni işler üretmesini sağladı. İtici Güç kafamıza adeta kazınan engellerin etkisini sürdürmesinde kişinin rolünü sorguluyor. Nerede takılıp kaldığımızı bir kaldırımda oturmuş düşünürken tüm bu yıpratıcı süreç içerisinde üzerine bastığımız beton kütlenin eriyip sonsuz bir kumsala dönüşebileceğine dikkat çekiyor. Yerleştirmede kullanılan Türkçe metin karşılaşılan engelleri, İngilizce metinse bunu aşabilmek için beyne işlenmesi gereken farklı yaklaşımlara işaret ediyor. Özbek'in İtici Güç yerleştirmesinin bir parçası olarak göstereceği LODOS isimli video çalışmasında, sanatçının üstesinden geldiğini sandığı korkularıyla hiç beklemediği bir anda yeniden karşılaşınca nasıl nefessiz kaldığını görüyoruz. Hepsi ilginç bir şekilde görme ve hissetme yetisinden yoksun, çoğu beyaz ya da solgun varlıklar arasında tek farkındalığa sahip canlı olarak ilerlemeye çalışan sanatçı korkularını etkisiz kılamadığı sürece hiç bir ortamda varlığını sürdüremeyeceğini düşünüyor. Bu video İtici Güç yerleştirmesi beraberinde, Galeri Zilberman'ın proje alanında 9 Mayıs 2015 tarihine kadar izlenebilir. Didem Özbek İstanbul'da yaşayan ve çalışan bir sanatçı ve tasarımcı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki Grafik Tasarım eğitiminden sonra, Londra'daki Central St Martins College of Art & Design'da İletişim Tasarımı Masterı'nı tamamladı. Kavramsal sanat projeleri üzerine yoğunlaşan sanat pratiğinde basılı malzeme ve sanatçı kitapları aracılığıyla izleyici katılımına açık performatif yerleştirmeler gerçekleştiriyor. International Design Center Nagoya, Japonya (1997); Akbank Sanat, Türkiye (2003); Umetnostna Galerija Maribor, SIovenya (2006); Museo Madre, Italya (2009); Tate Modern, Britanya (2010); CCA Ujazdowski Castle, Polonya (2010), Local Global Plan, Danimarka (2011); Asia Triennial Manchester '11, Britanya (2011); SALT Galata, Türkiye (2012) ve 9. Şangay Bienali Bandung Pavyonu (2012) Çin'de işleri sergilenen Özbek İstanbul'daki PiST/// Disiplinerarası Proje Alanı ortak kurucularından. Daha fazla imaj ve bilgi için Zeynep Temiz ile iletişime geçebilirsiniz: zilberman@galerizilberman. Galeri Zilberman's project space is pleased to announce Didem Özbek's exhibition titled Propulsion. It can be visited at Galeri Zilberman's space on the second floor of Mısır Apartmanı between March 14 and May 2. dictionary, Didem Özbek has in time developed a multi-layered project series which she summarises as Red Flag / Blue Flag / White Flag. In this project, Özbek aims to fictionalise and question an artist's being; how he/she positions him/herself to be able to create, produce, exhibit and sell his/her work, and the professional relationships he/she has to form in order to be successful, using Sait Faik Abasıyanık's short story Bir Karpuz Sergisi / A Watermelon Exhibition. In her installation Propulsion, the artist passes on from Blue Flag, the project's second phase, to its third, White Flag. She faces wearing emotions such as courage, acceptance and resignation that she needs to show in order to overcome her fears, by going in the sea or watching the sea just like the beggar and the patron in A Watermelon Exhibition. Özbek realised the first phase of her project she calls Red Flag with a series of publications, installations, performances and debates in May and June of the year 2012 at SALT Galata. She modified the Wednesday, 20 May 1936 issue of the newspaper Kurun, in which A Watermelon Exhibition was first published, and re-published one thousand copies of it 76 years later on Sunday, 20 May 2012, and started work on re-publishing in May 2013 a Sunday supplement which will tie the agenda of 1936 to the agenda of today. However, the unexpected developments in the country's agenda proved the effect of the 1936 Kurun, and the artist decided to update the relationships she formed. In the first half of 2014, despite having a good grasp of all the details of the watermelon exhibition she wanted to open, she instead chose to swim like the beggar in the story and gave priority to her aim to participate in Boğaziçi Intercontinental Swimming Competition. During this period she experienced the similarities between the pressures of competition and staying on top in the worlds of sports and arts. Özbek believes that in order to be a subject of an elite sports or arts event, one should not only focus on competition and success, but to make sure they get enjoyment out of the work they do as well. She devised the second phase of her project by using public space as a blue-flagged beach, by including herself amongst men and women who describe the Bosphorus waters as the world's cleanest and the most pleasant to swim in, getting inspired by their zest for life and Sait Faik's beggar and his patron who loved swimming in the Istanbul waters. She originally wanted to realise this project on a pavement on the Bosphorus shore. The bureaucratic reasons that prevented it from taking place in a public space inspired her to give 'propulsion' to her project by swimming up and down the Bosphorus stream and producing new works by observing creative solutions in public space. Propulsion examines the role of the individual in the continuous impact of the obstacles that are imprinted in one's mind. It draws attention to the fact that while we may be sitting on a pavement somewhere thinking about where we got stuck, the concrete block we've stepped on during this wearing process could melt and turn into an endless sandbank. The Turkish text used in the installation points out the obstacles met, while the English one talks about the approaches one should imprint on the brain in order to tackle them. In Lodos, a video Özbek will present as part of the Propulsion installation, we witness how the artist was left gasping for air when faced with fears she thought she had already overcome. The artist, trying to move along as the only living being with a sense of awareness amongst the interestingly all blind and senseless and mostly white or pale beings, thinks she will not be able to continue her existence in any environment unless she neutralises her fears. This video can be watched as part of the Propulsion installation at Galeri Zilberman's project space until May 2, 2015. London's Central St Martins College of Art & Design. In her practice which focuses on conceptual art projects, she realises public performative installations using printed material and artist books. She has had works exhibited at International Design Center Nagoya, Japan (1997); Akbank Sanat, Turkey (2003); Umetnostna Galerija Maribor, Slovenia (2006); Museo Madre, Italy (2009); Tate Modern, UK (2010); CCA Ujazdowski Castle, Poland (2010), Local Global Plan, Denmark (2011); Asia Triennial Manchester '11, UK (2011); SALT Galata, Turkey (2012) and the 9th Shanghai Biennial Bandung Pavillion, China (2012). She is also a co-founder of PiST /// Interdisciplinary Project Space in Istanbul. Please contact Zeynep Temiz for more images or information at zilberman@galerizilberman."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/parmakta-bir-dag-anuste-bir-dag-file-binmis-bir-dag-seda-hepsev-x-ist-05-mart-04-nisan-2015/", "text": "x-ist, 5 Mart 4 Nisan 2015 tarihleri arasında sanatçı Seda Hepsev'in beşinci kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Seda Hepsev'in geniş ve çoğu zaman yerel bir kavrama odaklanan işlerden, hayatın bütününe dair minör alıntılara geçişinde, İstanbul'dan Zürih'e taşınması da etkili oldu. Sergide dağ imajlarından oluşan, farklı tekniklerle üretilmiş iki ayrı seri ve tuval resimleri görüyoruz. Hepsi iç mekanlarda, farklı kişilerle geçirilen zamanları temsil eden eserler, fotografik anları resim üretiminin kendi zamanına yayarak, bir hesaplaşma yoluna gidiyor. Pasif Meydan Okuma serilerinde ise, kumaş üzerine işlenen dağ motiflerine ve desenlere rastlıyoruz. Bu kez yalnızca zamana değil, direkt dağ imajının kendisine de takıntılı denilebilecek şekilde meydan okunuyor. İzleyicilere dağıtılacak posterler de serginin bir parçası. Desenlere, işlemelere ve bu posterlere bir bütün olarak baktığımızda, sanatçının hayatının vazgeçilmezi haline gelen dağ imajını tüketme, ya da galerinin kapalı mekanının içerisinde açık mekan görüntülerinden oluşan yeni bir kapalı mekan yaratma girişimi daha net algılanıyor. x-ist is hosting the fifth solo exhibition by Seda Hepsev between March 5 and April 4, 2015. Hepsev's exhibition entitled a mountain in the finger, a mountain in the anus, a mountain riding an elephant takes its name from the expression a sun in the finger, a sun in the anus, a sun riding an elephant in Etel Adnan's book The Arab Apocalypse. Seda Hepsev's migration from Istanbul to Zurich also had an impact on her transition from generic works often focusing on a local concept into minor quotes about life as a whole. In the exhibition we see two separate series of canvas paintings realized in different techniques and composed of mountain images. The works, all representing moments passed indoors with a variety of individuals, spread photographic moments into the time of the painting process, to settle the accounts. In the Passive Challenge series, on the other hand, we encounter motifs and patterns of mountains embroided on fabric. This time the challenge is not only against time, but also an obsessive one against the very image of the mountain. The poster to be distributed to the viewers is also part of the exhibition. As we look to the patterns, embroideries and these posters as a whole, we perceive more clearly the artist's venture to consume the image of mountain indispensable for her life, or to define a new indoor space composed of outdoor views within the gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/redwood-summer-arts-institute-residency-deadline-30-june-2015/", "text": "This summer, join us in Northern California for two weekends of intensive artists' workshops at the Redwood Summer Arts Institute located on the beautiful campus of Humboldt State University. With the aid of our roster of accomplished artists and educators, we have developed an exciting multimedia curriculum for summer 2015 that reflects the diversity of the contemporary creative environment. The Redwood Summer Arts Institute will allow attendees to work one-on-one with industry professionals and with groups of like-minded individuals. The well-equipped studios on the campus of Humboldt State University are truly exceptional. Participants will have access to multiple state of the art computer labs, spacious painting studios, sculpture fabrication facilities, jewelry and ceramics labs. This one-of-a-kind experience is situated in the midst of the spectacular natural beauty of Humboldt County. Magnificent, unspoiled beaches are located less than ten minutes from campus. The world's tallest trees and most magnificent old-growth redwood forests are also easily accessible within a few minutes' drive. The progressive community of Arcata has a vibrant intellectual life and a small-town feel that is easy to fall in love with. Arcata offers a plethora of outdoor activities including hiking, biking, surfing and kayaking. The city of Arcata is located 280 miles north of San Francisco."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/synesthesia-guido-casaretto-galeri-zilberman-14-mart-2015-02-mayis-2015/", "text": "Galeri Zilberman Guido Casaretto'nun Sinestezi isimli solo sergisini duyurmaktan mutluluk duyar. Sergi Galeri Zilberman'ın Mısır Apartımanı'nın üçüncü katındaki mekanında 14 Mart 2 Mayıs tarihleri arasında görülebilir. Antik Yunan'da birleşik duyu anlamına gelen bir terimden adını alan Sinestezi, bir duyunun başka bir duyuyu tetikleyerek birden fazla algı modu yaratmasına neden olan bir olgu. Çalışmalarında doğanın algılanma biçimlerini odağına alan ve bunu dijital yöntemlerle yeniden üreten Casaretto da, son dönem çalışmalarından oluşan bu yeni sergisiyle duyumsama olgusuna yoğunlaşıyor. Elektronik bilginin, farklı malzemelerin ve sanat tarihsel referansların içiçe geçtiği bu sergide, sanatçı, malzemenin fiziksel niteliği ve sanat tarihsel bağlamdaki algılanma şekilleriyle ilgili farklı duyumsamaları üstüste çakıştırıyor. Guido Casaretto'nun bu son çalışmaları, galerinin geniş mekanında birbirleriyle kurdukları yoğun ilişkiyle kendi alternatif doğasını kurguluyor ve izleyiciyi onu keşfetmeye çağırıyor. Fiziksel yakınlaşmanın başlattığı etkileşim, sanatçının çalışmalarında kullandığı beton, deri, toprak ve epoksi malzeme ile çok boyutlu duyumsallığın derinliklerine iniyor. Klasik resmin önemli konularından narin bir geyik, konstrüktif demirlerle kaskatı bir betona dönüşürken; bir başka hayvanın derisi bir resim yüzeyine dönüşüp yine bir klasik boyama olan Chiaroscuro stilinde güçlü bir erkek figürüne tual oluyor. Casaretto, sanat eyleminin köklerindeki biçim ve içerik konusunun derinlerine inerek özne ve nesne ilişkisini bugünün referanslarıyla yeniden yorumluyor. Üç boyutlu modellemenin günümüzde geldiği nokta da, David şablonuyla sergiye dahil oluyor. Bu şablondan hareketle modellenen büstler, sanatçı tarafından elle boyanarak 3 boyutlu desenlerle kendine has yeni bir gerçekliğe kavuşuyor. Sanatçı, kendi fiziksel boyama eylemiyle adeta bir makine titizliğinde oluşturduğu resimle bir ara katman yaratarak izleyici ile nesne arasındaki ilişkinin doğasını belirliyor. Önceki dönem çalışmalarında dijital ortamda geliştirdiği gerçekçi doğa tezahürleri, bu çalışma serisiyle makine üretimine sanatçı müdahalesiyle tersine dönerek el yapımının biricikliğiyle onun fiziksel niteliğini tanımlıyor ve izleyicileri bu duyumsallığı deneyime davet ediyor. Guido Casaretto'nun sergisi Sinestezi 2 Mayıs tarihine kadar Mısır Apartmanı'nda görülebilir. Ayrıntılı bilgi için lütfen Zeynep Temiz'le iletişime geçiniz: zilberman@galerizilberman. Chiaroscuro: Italyanca chiaro ve scuro kelimelerinden oluşan, görsel sanatlarda güçlü üç boyutlu etki yaratmak üzere acık ve koyu tonlarla oluşturulan boyama tekniğine verilen ad. Guido Casaretto (1981) Guido Casaretto İstanbul'da yaşayıp çalışmaktadır. İki kişisel sergi açtığı Sanatorium Art'ın aynı zamanda kurucularındandır. Çalışmaları 2011 Venedik Bienali dahil pek çok karma sergide yer almıştır. Galeri Zilberman'la yaptığı ikinci solo sergisi olan Casaretto'nun pek çok özel koleksiyonda çalışması bulunmaktadır. Galeri Zilberman is proud to announce Guido Casaretto's new solo exhibition Synesthesia. The exhibition can be visited at Galeri Zilberman on the third floor of Mısır Apartment, between March 14th and May 2nd, 2015. Synesthesia, a phenomenon in which stimulation of one sensory or cognitive pathway leads to automatic, involuntary experiences in a second sensory or cognitive pathway, is named after a term meaning united sensation in Ancient Greek. Dealing with the types of perception of nature and reproducing it with digital means, Casaretto focuses on the phenomenon of sensation with his new exhibition that is comprised of his most recent works. Engaged with electronic information, various materials and art-historical references, the exhibition overlaps the different sensations with regard to the physical quality of the material and the types of perception within the concept of art history. The recent works of Guido Casaretto create their alternative nature through the intense relationship they establish with each other and invite the viewer to discover it. The interaction triggered by the physical approach goes deep down into the multidimensional sensation through the materials used by the artist such as concrete, skin, soil and epoxy. A delicate deer, one of the significant topics of a classical painting, transforms into a solid concrete with the use of constructive iron while a skin of an another animal turns into a canvas on which a robust male figure is depicted with the classical painting technique Chiaroscuro. Casaretto reinterprets the subject-object relation by getting to the bottom of form and content matter with today's references. A stage where three-dimensional modeling has reached so far is also included in the exhibition with the template of David. Effigies modeled from this template and hand-painted by the artist reach a unique form of reality with the use of three-dimensional patterns. Creating an interlayer through the painting composed by the activity of hand painting with utmost meticulousness, the artist determines the nature of the relationship between the viewer and the object. The former works of Casaretto, comprised of realistic manifestation of nature created in digital environment, are reversed by these new series of works through the manual intervention of the artist to the machine production. The works define the uniqueness of the handmade and invite the viewers to experience the sensation. Guido Casaretto's new exhibition, Synesthesia, can be seen until the 2nd of May at Mısır Apartment. For further inquiries, please contact Zeynep Temiz: zilberman@galerizilberman. Chiaroscuro: An artistic technique developed during the Renaissance, referring to the use of exaggerated light contrasts in order to create the illusion of volume. Born in 1981, Guido Casaretto lives and works in Istanbul. He was among the founders of the Sanatorium Art, where he had two solo exhibitions. His work has been exhibited in many exhibitions including the 2011 Venice Biennale. This is his second solo exhibition at Galeri Zilberman. His works have been acquired by significant private collections."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/02/weltschmerz-pg-art-gallery-05-29-mart-2015/", "text": "Pg Art Gallery 5 29 Mart tarihleri arasında Candaş Şişman, Çınar Eslek, Devran Mursaloğlu, Jak Baruh, Kerem Ozan Bayraktar ve Yonca Karakaş'ın çalışmalarının yer aldığı 'Weltschmerz' adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Weltschmerz, dünyanın sosyal ve fiziksel acımasızlığı karşısında bireyin hissettiği sıkıntı, yabancılaşma, depresyon ve acıya dair bir kavram. Dünyanın idealleştirilmesi ve bu ideal karşısında hissedilen duygusal dalgalanma, Romantik Dönem'de kişiliklenen bir olgu. Sergi, dönemin bu bakış açısıyla, günümüz sanatçısının gerçeklik algısı arasındaki bir tür benzerliği vurguluyor. Bugünün sanatının gerçeklik kavramını sürekli sarsıntıya uğratacak anlatım biçimleri ve üretim teknikleri seçmesi ile algılanan dünyanın reddedilmesi ya da değişime uğratılmak istenmesi arasında, gözle görünür bir ilişki bulunmakta. Gerek küresel gerekse yerel ölçekte yaşanan sosyal değişimler, bireyde sürekli bir kaygı haline, donuklaşmaya ve mekanikleşmeye sebebiyet verirken, aynı zamanda gerçekliğin reddedilmesine de yol açıyor. Sanatın bu reddedişte, kimi zaman şizofrenik denebilecek düzeyde çarpıklıklardan oluşan bir algıya başvurduğu, kimi zaman ise sert ve katı bir biçimde eleştirel bir mekanizma oluşturmayı amaçladığı görülmektedir. Tasarlanan dünyanın hep gelecekte oluşu ve şuan var olanın kişinin evreniyle uyuşmamasına sanatçıların verdiği refleks, bu dünyanın temsilinden ziyade onun başkalaştırılması, parçalara ayrılıp sunulması ya da yeniden üretilmesi şeklinde gerçekleşiyor. Dünyanın kendisine tahammül edemeyişimiz, bir tarafı öz yıkıma giden, diğer tarafı ise onu dönüştürmeye ve iyileştirmeye çıkan yollar yaratıyor. Bu noktada, ne türden bir üretim yöntemi seçerse seçsin, sanatçı olmanın kendisi, bize farklı yaşama modelleri ve bu anlamsızlık hissine karşı çeşitli duyumsama noktaları sunmayı başarabiliyor. Gündelik etkileşimin dışında, sanat üzerinden kurabildiğimiz bu özel iletişim, deneyimlediğimiz kaygı hallerinin benzerliklerini bize göstererek, onları kavramsallaştırmamıza ve tartışabilir kılmamıza olanak tanıyor. Alman yazar Jean Paul tarafından türetilen ve başka bir dile tam olarak çevirisi mümkün olmayan Weltschmerz, kelime karşılığı olarak dünya kederi anlamına geliyor. Romantik dönem şair ve yazarlarının melankolik ve pesimist yapıtlarıyla ilişkilendirilen terim, dünyanın gerçekliğinin yıkıcı doğası karşısında, aklın isteklerinin hep yetersiz kalmasından kaynaklanan varoluşsal acıyı ve anlamsızlık duygusunu ifade etmek için kullanılıyor. Pg Art Gallery is pleased to present Weltschmerz, a collective exhibition that encompasses the works of Candaş Şişman, Çınar Eslek, Devran Mursaloğlu, Jak Baruh, Kerem Ozan Bayraktar and Yonca Karakaş. Weltschmerz will be on view from March 5, through March 29, 2015. Weltschmerz, is a phenomenon that refers to the alienation, depression and suffering an individual experiences when witnessed the physical and social brutality around the world. Romantic Era is frequently represented by idealization of the World and the reference to the fluctuation of the emotions when confronted by this ideal. This show emphasizes a sort of similarity between this perspective of the Romantic Period and the perception of reality of contemporary artists. There is a clear relationship between the forms and methods that contemporary art employs to continually disconcert the concept of reality and the desire to renounce or transform the perceived world. The social changes that are experienced both in global and local levels cause a constant anxiety, mechanization and numbness in human behavior but at the same time they also lead to the renunciation of the reality. This renunciation of art sometimes aims for an utterly harsh mechanism of criticism or resort to a twisted perception, which can be described almost as schizophrenic. When faced with the situation that the desired world is always resides in the future and the present one is not compatible with one's own universe the impulsive action that the artists take is not to represent the world as it is but to transfigure it, deconstruct it or reproduce it. Our inability to reconcile with the world per se lead us either to self destruction or to a path which pushes us to create new ways to transform and improve it. At this point, whatever method he or she chooses, being an artist itself present us new modes of living and so cracks our numb outer cover and creates some sensation. Unlike the everyday contact, this special type of communication we develop through art shows us the similarities of the anxieties we experience and enables us to conceptualize them and eventually to talk about them. Weltschmerz, invented by German writer Jean Paul, is essentially an untranslatable concept that roughly means a feeling of melancholy and world-weariness. The term that is usually associated with the melancholic and pessimistic works of Romantic poets and writers, and is used to describe the existential pain and meaninglessness that originates from the incompetency of the mind's desires in the face of the reality's destructive nature."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/06/f-sundance-senaryo-labe-basvurular-basladi/", "text": "! f İstanbul'un Sundance Enstütüsü'yle ortaklaşa yürüttüğü Sundance Senaryo Lab, 8-11 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da yapılacak. Bugüne dek Mavi Dalga'dan Kumun Tadı'na pek çok filme senaryo desteği sağlayan atölyeye başvurular 23 Mart'ta sona eriyor! ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance ile 2011'den beri ortaklaşa yürüttüğü Senaryo Lab, bu yıl 8-11 Mayıs tarihlerinde İstanbul'da yapılacak. Atölye için başvurular ise 23 Mart'ta sona eriyor. Ünlü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan Sundance Senaryo Lab, yeni yeteneklerin orijinal film projeleri geliştirebilecekleri ve önde gelen yazarlar ve yönetmenlerle çalışabilecekleri bir ortam yaratmak amacıyla 1981 yılında başladı. Quentin Tarantino'dan Darren Aronofsky'ye, Steven Soderbergh'den Shirin Neshat ve Paul Thomas Anderson'a günümüzün önce gelen yönetmen ve senaristlerinin sinema tarihine geçen projelerinin ilk adımlarını attıkları Sundance Senaryo Lab, 2011'den beri de! f İstanbul kapsamında Türkiyeli üç projeye senaryo danışmanlığı imkanı yaratıyor. İstanbul çalışmasına katılan danışmanlar arasında bugüne kadar ünlü İsrailli senarist ve yazar Etgar Keret, I Am Slave/Ben Köleyim, Death of a President/Bir Başkanın Ölümü filmlerinin yönetmeni Gabriel Range, Attenberg'in yönetmeni Athina Rachel Tsangiri, Amreeka/Amrika'nın yönetmeni Cherien Dabis, Hayat Var, Kosmos filmlerinin yönetmeni Reha Erdem ve 9, Ara, Gölgesizler, Ses ve Nar filmlerinin yönetmeni Ümit Ünal, Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu ve Araf filmlerinin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu gibi isimler yer aldı. Sundance Senaryo Lab'in bugüne dek destek verdiği projelerden; Aysim Türkmen'in Çekmeköy Underground, Zeynep Dadak ve Merve Kayan'ın Mavi Dalga, Zeynel Doğan ve Orhan Eskiköy'ün Babamın Sesi, Aslı Özge'nin Hayatboyu, Melisa Önel'in Kumun Tadı ve Erol Mintaş'ın Annemin Şarkısı filme çekildi ve festivallerden ödüllerle döndü. Atölyenin son iki yıldır destek verdiği projelerden, Barış Sarhan'ın Cemil Şov, Ülkü Oktay'ın Kendi Aramızda ve Ceylan Özgün Özcelik'in Kaygı'sı ise bu yıl Kültür Bakanlığı tarafından ilk film desteği aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/06/sabahattin-sen-resimde-elestiri/", "text": "Bu resmin eleştirilmesi konusunda açık bir kapı bırakmıştım. İstedim ki eleştiri konusunda da doğru bir anlatımı yakalayarak sanattaki değerlerin yerine oturtulmasında hepimizin katkıları olsun, sanatın içine biraz daha birlikte girilsin. Bugüne dek hiç kimseden eleştiri içeren bir yazı veya açıklama gelmedi. Gelmesini gerçekten çok isterdim; çünkü ülkemizin doğru eleştiri yapanlara çok ama çok gereksinimi var. Gelmeyince de bunun kınanacak ve başkalarını suçlayacak bir yanı yok, anlayışla karşılanması gerekiyor. Çünkü sanat konusundaki eleştiri, eleştirilerin en zorudur. Başarabilmek de o denli zordur. Bu nedenledir ki ülkemizde görsel sanatlar alanında gerçek bir eleştirmen olamadı. Çok uyduruk, yüzeysel, sanata ilişkin yapıdan uzak ve temelsiz eleştirilerle işine gelene övgü, gelmeyene sövgü gibi yazıları oluşturan sanattan anlamayan kişilerin eleştirmenlik adı altındaki görüşleri tutarsızlıklardan başka bir şeyi yansıtmıyordu. Sanat eleştirisi çok iyi bir görgü, bilgi ve deneyim istiyor. Çağın ve güncelliğin yeterince izlenmesinin yanında sezgiler de doğru sonuçları yansıtmaya yardımcı olacak biçimde kullanılmalı. Bir de eleştirmenin nasıl boya yutulduğunu bilmesi gerekiyor. Öyle hariçten gazel okumakla olmuyor. Sanat tarihi yalayıp yapıtın gerçeğini yansıtamayışını bir yığın sanat tarihi bilgilerine kaydırarak işi kaypaklığa dökmekle, Adam ne çok şey biliyor... dedirtmekle sanat eleştirisi yapılamaz. Sanatta eleştiri başlı başına önemli bir yer tutar ve eleştirinin işlevsel açıdan da toplumun aydınlanmasında özel bir yeri vardır. Bir yanlış bin bela açar insanlığın başına. Sanat denilince diğer konulardaki eleştiri ve eleştiricilikten apayrı özel bir konumda olduğu bilincini taşımak gerekiyor. Vurun abalıya anlayışıyla yapılan eleştirilerle gidilse gidilse sanatsızlığın vahşetine hızla gidilir. Sanat, insan duygu ve duyarlılığını üst düzeyde insana özgü bir anlayışla ele alıp insanları insanlık yolunda sanatla yüceltmeyi öngörür. Eleştirinin erimi de bu olmalı. Yetersiz ve çürük bir eleştiri insanda gerçek bir güzelduyu yerine kabalaşmışlığı, yozluğu ve duyarlılıktan yoksunluğu ortaya koyar. Bizler ne yazık ki böylesine olumsuzluklarla beslendiğimiz için sanatta zehirlendik; ilerleyemedik. Bilim ve teknik alanında Almanya yılda yirmi üç bin patent alırken bizler ancak üç bin sayısına ulaşıyoruz. Hele bu son günlerde kaça düştü bilemem. Bir başına Siemens yılda dört bin patent sayısına ulaşıyor. Her alanda hızla ilerleyen kalkınmış ülkeler sanatta da başı çekiyor. Eleştiri yapılmasını istediğim bu resme gelince önce yapısal özelliğine göz atalım: Organik bir biçim anlayışının olduğu apaçık ortada. Bunu güçlendirici ve etkili kılıcı bir yapı anlayışına uygun biçim ve renk anlayışıyla organik bir kitleye dışa vurumcu bir özellik kazandırma bilinci kullanılmış. Birden bire sanatçının vermek istediği kütle öylesine kendi içinde ağırlık elde etmiş ki onu hemen algılamamızı istemesi konusunda gerçekten başarılı. O kitle kendi içinde eriyerek birbirine yapışmış organları bir bütüne dönüştürülerek yerinden söküp atamayacağımız güce ulaştırılmış. Özel bir dışa vurumculukla karşılaşıyoruz. Çünkü organik bir bütünü daha vurucu yapabilmek için geometrik bir bölüntüyü kullanmış. Geometrik biçime böyle bir görev yüklemek kütleyi eritmiyor, daha da etkili kılıyor. Geometrik bölünme salt leke düzeyinde bırakılarak kitledeki ayrıntıların zayıflatılması engellenmiş. Organik anlayış öylesine güçlü ki iki insan diye düşünmemize karşın hiçbir yerde insana özgü bilinen doğru bir beden yapısını da göremiyoruz. Çünkü erime ve yapışma başarıyla kullanılmış. Bir bakıma her şeyi tam anlamıyla saptamanın yerini duyumsamaya bırakıyor. Sanatçı vermek istediği duyguya ağırlık kazandırmak için bedenin doğru orantı ve yapısından bilerek uzaklaşmış, özveride bulunmuş ve ortaya abartı diye adlandıracağımız iç içe girmiş organlarla kendine özgü bedeni oluşturmuş. Ne istediğini, nereye varması gerektiğini biliyor. Yaptığının, organik yapının birbirinin içinde eriyerek birbirinin içine giren özgün ayrıntıları etkili kılacak başka bir güce dönüştürmek olduğu anlaşılıyor. Kompozisyon anlayışına bakınca, vermek ve vurgulamak istediği organik kütleye göre düzenleme yapılmış. Sol tarafı daha çok boş bırakarak kütlenin ağırlık etkisi böyle bir boşlukla arttırılmış. İki bedeni olduğunu düşündürerek tek bir bedene dönüştürülmüş duygusunu yaratmak için kütlenin dışına değil içe dönük yapısına ağırlık verilmiş. İçe doğru giden ve kopmaz bir bütüne dönüşen bir anki duyarlılığının organik bütünlükte başka bir anlama dönüşmesiyle karşılaşıyoruz. Öz ve biçim konusunda bu resim öze yönelik anlayışını tüm gücüyle ortaya koymakta. Bir yapıt yalan söylemez... Çok sık kullandığım bir sözdür. Bu çalışmada da öz ve biçim konusunda öze bilinenden daha çok büyük bir egemenlik tanınmış olduğu apaçık görülüyor. Bunun ne öyküsü ne de masalı vardır. Ne olduğunu öykü ve masal saptırmalarına olanak tanımadan ortaya koyuyor. Renk anlayışındaki bütünlük anlatıma daha çok odaklık kazandırmış. Sıcak renklerin egemenliği dağılmaya olanak vermiyor. Bütünleşmeye katkıda bulunuyor. Renkler öylesine kendi içinde o yapıya uygun bir doğallıkta ki o bütünün ayrılmaz bir ögesi olmuş. Organik yapıya uyarlanan renk anlayışı öz ve biçim konusunda çelişki yaratmıyor. Organik bir yapı anlayışında biçimleri kendine özgü bir organik bütünlüğe ulaştırıyor. Dışarıdan içe giden bu yapı bize içeriden dışarıya doğru da bir dışa vurumculuğa dönüşüyor. Bizde sanat tarihi içinde Remrandt'a taşıyan bir duygu yaratıyor. Rembrandt'ın Vitrindeki Et konulu yapıtıyla yüz yüze getirebiliyor. Acaba? diye de bir soruya neden olabiliyor. Oysa ortada bizi bu duygudan uzaklaştırıp kendine özgü bir anlayışa sürükleyen öylesine bir özgünlük var ki Rembrandt'ın yeriyle bu sanatçının yeri birbirinden ayrılıyor. Elbette geçmişle olan bağlantı bir başka anlayışa dönüştürülmüş. Rembrandt ışığın gücünü her nesne üzerinde kullanabilen bir sanatçı. Nesnelerin özünü değil ışıktaki gücün vereceği değişimleri ortaya koyar. Vitrindeki Et de bir organik nesne ama onun biçimsel görünümü bir abartıya ve değişime uğramamış. Işıkla belli yanları daha etkili duruma getirilerek ışığın egemenliğine dönüştürülmüş. Biçim yine olabildiğince kendi özelliğini korumuş. Yüz çalışmalarında yüzlerin kimin yüzleri olduğu bellidir. O yüzlere çifte kavrulmuş bir nur yapışmıştır. Oysa bu resimde durum bambaşka... Biçimler eriyerek başka bir bütün oluşturmuş. Güzelduyu anlayışını güçlendiren bir başka yanına da değinmek gerekiyor. Koyu ve açık olarak ikiye bölünmüş gibi görünen arka uzamla bütünün kaynaşmasını sağlayan bir başka özellik daha var. Arka uzamda üst bölüm koyu, alt bölümse açık... Koyu olanının bütünü daha iyi anlatıma dönüştüren konuma getirme görevini üstlendiği belli. Yapıt açık değerlerin egemenliğinde. Alt bölümün açık değeriyle bütündeki değerler birleşmiş. Bütün üzerindeki açık değerlerin daha çok öne çıkmasıyla alt taraftaki açıklık birbirleriyle kaynaşma sağlamış durumda. Bir yandan koyu-açık değerler, bir yandan yapısal bütünlük, bir yandan arka ve önün kaynaşmasını sağlamak bir yandan da özgün bir dil kullanarak güzelduyu yaratmak derken bütün üzerindeki renk ve aydınlık değerler bize organik bir anlayışın kendi içinde çelişkisiz sağlam bir üç boyutlu yapıyı oluşturma başarısını gösteriyor. Düzlem ve yatay bölünmeye karşı bütünün yuvar bir biçimde ele alınması bütünü daha çok ortaya çıkarırken bütün üzerindeki renk ve açık-koyu anlayışını da derinleştirmeyi sağlıyor. Tüm yüzeyin ve kompozisyonun böylesi bir yapıyı etkili kılmak için ustaca kullanıldığını düşünecek olursak sanatsal bir anlatımın görevini yerine getirmiş olduğu da anlaşılmış olur. Her şeyden önce etkili anlatımı ve dışa vurumu sağlayan dengeli bir düzenleme ve bütünlüğü sağlayan özgün bir anlatım var. Bu çalışmayı yapanın Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi öğrencisi olduğunu ben ayrıca bildiğimden okulundaki çağdaş eğitim ve öğretimin bir parçası olmak için seçtiği çağdaş yolda -oranın unutulmaz öğreticilerden- Krieg, Luppertz, İmmendorf gibi ünlü sanatçıların uzağına düşmek istemediğini de gözlemleyebiliyoruz. Çağdaşlığa bakışlarındaki ortak noktayı kendinde özümseyerek bu resmi yapan da yakalamış. Birçoğumuza şöyle bakıp geçilen bir çalışma gibi görünen bu resim eleştiri açısından ele alındığında söylenecek çok sözün olduğunu kaçımız düşünmüştür acaba? Kaldı ki daha derine inildiğinde çok daha fazla söylenecekler de var. Bana göre şimdilik eleştiri konusunda nelere dikkat edilmesi konusunda az çok aydınlatıcı bir bakış açısı sağlamıştır sanırım. Eleştirmenlerin boya yalayıp boya yutmadan boya yalayıp yutanı anlayamayacağını da anlamış oluyoruz böylece. Böylelerince olsa, olsa sanat adına kazıklanmaktan başka bir şey elde edilemez. Eleştiriden çok bir resmin sanatsal açıklaması olarak nitelenecek bu yazıda değindiğim noktalara sanat çalışması yapan bir insan, çalışırken belirtilenlerin kat kat üzerinde bir güç ve çaba harcamaktadır. Kafasından ve duygularından birçok şey geçerken fırçasına haram yedirmemek için çektiği sıkıntıların büyüklüğünü düşünemiyorum bile. İçi kan ağlar insanın, her fırça yerini bulsun diye kim bilir renklerle, olan bitenle ne çok kavgalar yaşamıştır. Haram yemeyenin fırçasından da dupduru, lekesiz bir yapıt ortaya çıkar. Sanat ve sanatçılık da budur. Sanatla ilgisi olmayan çalışmalarla sanatçı geçinenlerin insanlığa ne büyük kötülükler yaptığı da anlaşılmıştır umarım. İnsanlık nasıl yükselir, nasıl alçalır Van Gogh bize çok açık ve çok acı bir biçimde öğretmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/07/bedri-baykam-yasar-kemal-yanardagi-sonmez/", "text": "Bu satırları okurken, elinize aldığınız her gazete, baktığınız her televizyon size Yaşar Kemal'in toprağa verildiğini aktarıyor olacak. Yani bu hesaba göre herbiri size yalan söylüyor. Kim kalkıp Yaşar Kemal'i gömebilir ki? Alay mı ediyorsunuz dünyayla? O dünyanın her yerinde düşüncesi, görüntüsü, sesi ile her renkten insandayolculuğuna devam eder... Bugün de, yarın da, 1000 yıl sonra da! Türkiye'nin üç gündür yaşadıklarını, belki ancak 1980'de Jean-Paul Sartre'ın ölümünden sonra Fransa'daki ile kıyaslamak mümkün! Varoluşculuğun büyük filozofu, insan haklarının ve solun yeri doldurulmaz isminin cenazesi de Paris'te benzer bir dev buluşmayla sonsuzluğa uğurlanmıştı. Fransa ve dünyadaki her ülke şimdi Yaşar Kemal'in ölümünü vatandaşlarına duyuruyor. Bu dev yankı, bir yandan Yaşar Kemal'in yokluğunu seslendiriyorsa da, aslında onun evrensel ölümsüzlüğünü müjdeliyor yeryüzüne. Ölümün ne olduğunu bilmiyoruz ki! Neler olup bittiğine dairortada yalnız rivayetler var! Ölüm denilen şey her neyse, bu onun en güzeli, en kutsanmışı olsa gerek! Ölümsüzlüğe geçişin dünyevi töreni bu! Nobel almakla veya almamakla ölçülemeyecek bir şey. Nobel'in şanssızlığıdır, Yaşar Kemal ismini listesine ekleyememiş olmak. Yaşar Kemal'in erişmek istediği bir rüya vardı. Kimi zaman doğrudan, kimi zaman çetrefilli yollardan gelerek bunu ortaya koydu: Hümanist ve bağımsız sosyalizme erişmek. Bu eşitlikçi ve dürüst dünya düzeninin hatasız hayali veya kararlı takibi, kesinlikle Sovyetler'in o baskıcı izdüşümlerinden daha değerliydi. Yaşar Kemal her insanı severdi. Taksicinin de, ayakkabı boyacısının da, balıkçının da, herkesin hikayesini, anekdotlarını dinler, onlara aitefsaneleri bulup çıkarmak istercesine o ruhlarla temasa girerdi. Ne kadar ilginçtir ki, AKP kadrolarından Kemalistler'e, tüm sol fraksiyonlardan dev işadamlarına kadar ülkede herkes şu anda Yaşar Kemal'in yasını tutuyor. Büyük yazarın ateşkesin ana gündemi oluşturduğu gün aramızdan ayrılması birçok insana göre bir işaret. Umarım kirli pazarlıklarla her gün bu konularda restleşenler, hiç olmazsa bu kez onun adına saygı gösterip farklı bir duruş sergilerler. Herkesin aynı anda sahip çıktığı Yaşar Kemal, Sunay Akın'ın da vurguladığı gibi Türkiye'nin ta kendisidir. O güneyin, doğunun, dağların, ovaların, kasabaların Yaşarı'dır, Kemali'dir, Sadıkı'dır. Dünya yazarı olmadan önce ırgat katipliği, işçilik, yazıcılık, şairlik, röportajcılık yapmıştır! Sonuçta tarlaların, yolların, kahvelerin, güçsüzlerin, hak arayanların dili, iletkeni olmuştur. Yaşar Abi'nin hayat mücadelesine atılma ve talebelik yıllarındaki en yakın arkadaşlarından birini, hatta sıra arkadaşını çok iyi tanırım. Adı Suphi'ydi. Babam olurdu kendisi... Az mı dinledim ondan ortak yaramazlıklarını! Az mı gülerek anlattılar bana lakaplarını, maceralarını! 1983'te, tam 15 yıllık bir aradan sonra İstanbul'daki ilksergimin açılışında o kalabalığın ortasında yanıbaşımda Yaşar abi vardı. Güven verici yorumlarını bonkörce dağıtıp bana destek oluyordu. Sık sık birbirimizin evine giderdik. Basınköy'de yağmurlu havalarda uzun yürüyüşlerde bana hep romanlarından hangilerini, hangi sırada okumamı tercih ettiğini anlatırdı. Sonra evde Tilda'nın demlediği çayla beraber kek yer ısınırdık. Hatta bir gün beraber resim bile yapmıştık! Tilda'nın özenli tercümeleriyle Yaşar Kemal efsanesinin uluslararası arenaya taşınmasındaki dev emeği, Türk edebiyatının en güzel borcudur. Şimdi tekrar soruyorum size, yerel destanlardan, öykülerden, en çağdaş dille kaleme alınmış bir dünya edebiyatı çıkaran bu devi, kim nasıl gömebilirmiş, şaşarım! Cumhuriyet bile hazırladığı ekin kapağına Bir yanardağ söndü yazmış. Arkadaşlarım adına özür dilerim. Heyecandan aceleye gelmiş. Doğrusu şu: Bu yanardağ artık hiç sönmeyecek!. Not: 03.03.2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/07/hakan-erol-suriyede-cesur-bir-kadin-sevra-baklaci-suriye-notlari/", "text": "Emperyalist blok Suriye'de Esad'ın devrilmesi için her şeyi yapıyor. Tunus'da başlayıp tüm Ortadoğu'yu kapsayan Arap Baharı senaryosunu Suriye'de de reform adı altında piyasaya süren emperyalizm, ardında kirli bir iz bırakarak yoluna devam ediyor! Katil Esed!, Diktatör Esed naraları atanların dertlerinin halk olmadığını, işin içinde başka şeylerin olduğunu çok güzel özetliyor Suriye Notları... Suriye konusunda, egemen medyanın dezenformasyon ve manipülasyonlarının haddi hesabı yok. Emperyalistler emellerine ulaşabilmek için her geçen gün daha da alçalabiliyorlar. ÖSO, El-Nusra, IŞİD gibi bilumum gerici silahlı çetelerin yaptıkları işkenceler, katliamlar, mahallelerde patlattıkları bombalar ve orayı yerle bir etmeleri egemen medyada yer almıyor. Aksine tüm bunlar belirli kanallara Suriye Ordusunun başının altından çıkıyormuş gibi servis ediliyor. İşte böylesine bir süreçte her türlü emperyal oyuna, kirli çıkarlara karşı Suriye halkı ve Esad direniyor. Ülkelerini emperyal güçlere teslim etmiyorlar. Sevra Baklacı 2011 yılında Arapça eğitimi için Suriye'ye gitti, bu dönemde başlayan savaşa rağmen ailesinin ve yakın arkadaşlarının Türkiye'ye dön çağrılarına kulak asmayarak, Suriye'yi, eğitim gördüğü ülkeyi yalnız bırakmadı. Bu süre zarfında Türkçe ve Arapça çeviriler yapan, SANA'da spikerlik yapan ve Şam radyosunda Suriye halkının sesi olan Sevra Baklacı'nın Suriye Notları kitabı Ortadoğu ve Suriye üzerindeki emperyalist projeleri içeriden bir gözle bizlere aktarıyor. Suriye Notları, yazarın soL gazetesinde yazdığı köşe yazılarından oluşuyor. Arap alevisi Banyaslı Nidal Cennud, Abdullah Tabara, Meryem, Ebu Ceylan, Mustafa, Muhammed Said Ramazan El Buti ve isimsiz binlerce kahraman var Suriye'de. Hepsinin ayrı ayrı hikayesine rastlıyoruz kitapta. Kitabı okurken hüzünlenmemek ise elde değil. İnsanların her gün ölüm korkusu yaşaması, ailelerin çocuklarını bir daha eve dönemeyebileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalarak okula göndermesi, insanların nasıl bir psikoloji içinde yaşadıklarını anlamamıza yetiyor sanırım. Suriye'de savaştan önce de sonra da insanlar din, mezhep, kimlik farkı gözetmeden kardeşçe yaşadılar, yaşıyorlar, Türk, Kürt, Arap, Ermeni; Müslüman, Hıristiyan fark etmiyor. Suriye halkı, farklılıklarını bir sorun olarak görmüyor, bir çeşitlilik olarak benimsiyor. Ve hep beraber yaşayıp emperyalizme karşı hep beraber mücadele veriyorlar. Sevra Baklacı, savaşın ortasında kadın kimliğiyle dimdik durarak bizlere de güzel bir örnek teşkil ediyor. Bize insanlığın, paylaşmanın, dostluğun bitmediğini ve en önemlisi hayatın her alanında mücadele etmek gerekliliğini hatırlatıyor. 134 sayfadan oluşan bu kitap Yazılama Yayınevi'nden çıktı. Suriye'de hala devam eden savaşı iyi okuyabilmek ve doğru konumlandırabilmek için Suriye Notları muazzam bir kaynak niteliğinde. İyi okumalar... NOT 1: Kitabın önsöz kısmında, çok değerli gazeteci yazar Mustafa Kemal Erdemol'un, Sevra Baklacı'ya bir ''teşekkür notu'' kaleme alması, bu kitabın ayrıca bir değere ve öneme sahip olduğunun bilincine varmamızı sağlıyor. NOT 2: Kitabın son bölümünde yer alan Bir El Nusra'cının İtirafları ise Suriye'de süren savaşın vahametini ve dinci-gerici çetelerin acizliğini gösteriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/07/nilgun-yuksel-art-brutten-cagdas-sanata-2/", "text": "Art Brut sanatçılarının çalışmaları geleneksel sanatın estetik kriterleriyle çelişmektedir. Geleneksel sanatın yansıttığı tipik çizgiler bu sanatçıların yaratıcılıklarında farklılaşır. Kaldı ki bu sanatçıların yaratıcı olma ya da sanatsal alanda ilerleme gibi kaygıları yoktur. Hatta çoğu zaman yapıtlarının sorumluluğunu da üstlerine almazlar. Prinzhorn'un kitabı ve Montgenthaller'in psikosomotik sanatçı Wölfli'nin çalışmalarına öncülük etmesi önemli yazar ve sanatçıları etkiledi. Max Ernst 1922'de Paris'e geldiğinde kitaptan bir tane edindi. Bundan sonra birçok sürrealist bu kitabı gördü. Alfred Kubin'in aynı yıl Hiedelberg'in koleksiyonunu gördüğünde bundan çok etkilendiği bir gerçektir. P. Klee'nin tepkisi ise oldukça farklıdır. Klee kitabı gördüğünde Bunlar birer Klee, diye bağırır. Rainer M. Rilke ise Wölfli'nin çalışmalarından sınırsız heyecan duyarak şu yorumu yapmıştır. Psikotik imgenin dönüşümü, sürrealistlerin üzerinde durduğu halisünasyonlar, çılgınlıklar ve imgenin serbest bırakılışı gibi konularla örtüşmüş, bu görüş öncü sanata da hız kazandırmıştır. Sürrealistler, Freud tarafından ortaya konan bilinçaltını ortaya çıkarma tekniklerini almışlar, bu prensiplerin üstünlüğünü kabul ederek delilikle sanat arasındaki geleneksel sınırları ortadan kaldırmışlardır. Andre Breton'un saf psikolojik otomatizmle düşündüğü gerçek fonksiyonalizmi keşfedişi, bu grubun serbest çağrışım tekniğiyle uzun yıllar sonuç almasını sağlamıştır. Yalnız burada ilginç bir ironi ortaya çıkmaktadır. Bazı erken sürrealistler figüratif alışkanlıklarını değiştirmeden bilinçsiz imgelemi taklit etmeye kalkışarak, anlaşılabilir terimlerle fantezilerini gerçekleştirmeye, geleneksel görüntülerin değişimini bu noktadan yakalamaya çalışmışlardır. Bilinçsizlikten birtakım görüntü sınıflamaları çıkararak kendilerini birbirine uymayan iki kopuş arasında bulmuşlardır. Bir yanda özgürce akan medyum ve otomatizm çizgileri vardır, diğer yanda Freud'un önerilerinden çıkarılan derin figüratif yapılar. Tipik sürrealist imgeler Freud tarafından açıklandığı gibi, gerçekler ve zorunluluklar karşısında ortaya çıkan rüya imgeleridir. Aslında bu görüntü karmaşalarının çözümü çok kolay değildir. Bu bilinçaltı resimleri ancak analistlerin kağıt üzerinde yöntemli çalışmaları sonucu çözülebilir. Freud bu yöntemli çalışmalar üzerinde ısrarla dururken, sürrealistler imgenin ortaya çıkarılamayacak güçlerinin olduğunu savunmaktadır. Bu bağlamda Salvador Dali, düşüncenin dönüştürülebilmesi için bir takım yardımcı etkilere ihtiyacı olduğunu söyler, aksi halde geleneksel sanatta fantezilerin yüceltilmesi aynı geleneksellik tarafından takip edilecektir. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra bir takım sürrealistler, psikolojik sanat konusundaki tutumlarını değiştirirler. Böylece yeni tasarım Art Brut'e taşınır. Art Brut'un teorisyenliğini ise Jean Dubuffet yapacaktır. 1948 Ekim'inde Jean Dubuffet, Michel Tapie ve Andre Breton Art Brut topluluğunu kurarak, bu yeni sanatla ilgili manifestolarını yayımlarlar. Manifesto Dubuffet tarafından kaleme alınmıştır. Genellikle göz önünde bulundurulan entelektüel artistik üretimler yaşamdan kopuktur. Çünkü entelektüeller sıradan insanlardan daha çok yorulmuşlardır ve onların fikirlerine ihtiyaçları olamaz. Okul sıralarında pantolonlarını eskiterek edindikleri deneyim çok daha iyidir. Gerçekleri hesaba katmaksızın kendilerinin sıradan insanlardan çok daha zeki olduklarını düşünürler. Fakat gerçek böyle midir? Bu entelektüel tipe taraftar düşünceden çok uzak insanlar da vardır. Bu entelektüel tip onlara sert, anlaşılmaz, vitaminden mahrum ve hasta lapası içinde yüzen yüzücüler gibi görünür. Boş, çekicilikten uzak, silik... Entelektüellerin tabii ki çılgın fikirleri vardır ve sürekli sakız gibi bunları çiğnemeyi severler. Başka bir tip sakızın olabileceğini düşünemezler. Birileri haklı olarak onlara çiğneye çiğneye sakız gibi olmuş sanat görüşlerinin boş olduğunu söyleyebilir. Mantık matematiği bilmenin ölçütlerinden biri olabilir, fakat sanat için bilmenin anlamı farklıdır. Çünkü sanatın ölçüleri farklıdır. Görüntüleri karşılaştırmak için bilgi ve zeka hafif enstrümanlardır. 1945'te Fransa, İsviçre ve diğer ülkelerde yaptığımız araştırmalar sonucunda gördüğümüz üretimlere Ham Sanat dedik. Bu yaratımların sanatsal kültürden uzak olduğunu fark ettik. Bunlardan kopyalar aldık, bunlar entelektüel sanata benzemiyordu. Bu sanatçılar yaratımlarında son derece özgürdü. . Tamamen içlerini döküyorlardı. Açık, sade ve basit olan bu sanatsal çalışmalar üzerine yoğunlaştık. Bunların tek yol göstericisi yaratıcılarının ani dürtüleriydi. Onun için, onlarınki kendini sadece yaratımda gösteren bir sanattı. Maymunların ve bukalemunların kültürel sanatlarının karakteristiğine benzemiyordu. Bununla birlikte Dubuffet'nin ilham kaynağı sadece delilerin yaptığı sanat değildir. O, çocukların yaptığı sanattan ve sokaklarda duvara gelişigüzel çizilen grafitilerden de etkilenerek, bu sanat stillerini Art Brut'un kapsamı içinde değerlendirir. Onun için de bu çalışmalarda genel kültürel normların dışında kalmaktadır. Çocuk resimleri daha yüzyılın başında birçok sanatçının ilham kaynağı olmuştur. Dönemin etnolojistlerinden Leonard Adam, yetişkinlerin pirimitifliği ile çocukların yaptığı sanata değiniyor ve bunun bir dönüm noktası olduğunu söylüyordu. Adam, bunları söylerken bile bu olgu çok yeni değildi. İçinde Klee, Miro gibi sanatçıların olduğu pek çok ressam çocuk resimlerini örnek almıştı. Kandinsky de çocuk resimleriyle ilgilenmiş, o da Klee gibi çocukların dünyayı algılayışındaki farklılığa dikkati çekmiştir ve onların bir çeşit otomatizmle bilinçli olarak resim yaptıklarını söylemiştir. Klee'nin 1911 yılında Blaue Reither sergisinde bununla ilgili yazısında çocukların da sanatsal yeterliliği olduğuna dünyayı farklı şekilde algılayarak resmettiklerine ve mental hastalarla benzerlik gösterdiklerine değinilmektedir. 1912 yılında çıkan Blaue Reither yıllığının birçok sayfasında da çocuk desenleri yer almaktadır. 1933'de İngiliz eleştirmen Herbert Read, Çocuklardan ve primitiflerden öğreneceğimiz çok şey var diye yazmaktadır. 1943 yılının başında Dubuffet kendini göstermeye başlamıştır. Özgür ve zamanı bol olan Dubuffet resme sıfırdan başlar. Bildiklerini unutmasını öğrenir, çocuk resimlerine yakın bir üslupla ve çok canlı renklerle bir dizi sokak, ev cepheleri yaparak, 12 guajdan oluşan bir seri hazırlar. Dubuffet'nin büyük serüveni böyle başlar. 2. Dünya Savaşı'ndan sonra Expresyonist bir grup olan Cobra üyeleri çocuk çalışmalarına benzeyen ürünler ortaya koymaktadır. Aynı dönemde çocuk yapıtlarında da bir çoğalış görülmüştür. Bu çoğalış bir gün Dubuffet'ye kendisine her kentten postalanan çocuk resimleri karşısında Ne tuhaf şimdi çocuklar bana öykünüyor! dedirtecektir. 1948 yılında Uluslararası bir okula dönüşen COBRA Grubu, bu adı, bir araya gelmiş üç kentin Kopenhag, Brüksel ve Amsterdam'ın baş harflerinden oluşturmuştu. Grup figüratif bir tarzla çalışmakta ve sanatının kaynaklarını, Vikinglerden, halk sanatından almaktaydı. Resimlerini canlı renklerle oluşturan grubun çalışmalarında alaycı bir tavır sezilmekteydi. Grubun çalışmaları Paris Okulu'ndan olan Fautrier Dubuffet Wols ve Atlan'ın çalışmalarına bağlanmaktaydı. Atlan 1948 yılında Cobra Grubu'nun çıkardığı Reflex dergisini gördüğünde, kendi resmiyle, grubu oluşturan sanatçılar arasında bir akrabalık olduğunu belirtmişti. Reflex dergisini üç kişilik bir ressam grubu çıkarıyordu. Appel, Constant ve Corneille. O yıl Reflex dergisini çıkaran Hollandalı Deneysel Grupla, Asger Jorn'un yönlendirdiği Danimarkalı Gerçeküstücü Soyut Grup arasında belirgin yakınlıklar vardı. Şair Christian Dotremant o sırada yirmi iki yaşında olan Alechinsky'nin yardımıyla, iki benzer hareketi bir dergide ve bir Deneysel Sanat Enternasyonelinde birleştirince, Cobra Grubu ve Dergisi doğdu. Paris okuluna karşı kurulan ve kuruluşlarına ilişkin bir manifesto yayınlayan Cobra Hareketi ancak üç yıl devam edebildi. 1951'de dağılan grup üç yıl içinde 10 sayı dergi ve bir dizi inceleme yayınladı. Yukarıda belirtildiği gibi halk sanatlarının yanısıra Miro ve Klee'yi de kendine örnek alıyordu. Grup resmin dışında edebiyat, sinema gibi sanat kollarıyla da sıkı ilişkiler içinde oldu. Grup dağıldıktan sonra üyeler farklı yollarda çalışmalarına devam ettiler. Topluluğun önemli sanatçılarından Constant bir süre sonra resmi bıraktı. COBRA grubu üyelerinin çalışmalarında yine çocuksuluğun yanısıra belirgin dışa vurumcu öğeler de seçilmektedir. 1946 yılı J. Dubuffet'nin Yüksek Macunlar yılıdır. Dubuffet bu çalışmalarında sıvı macun, kum, çakıl, katran, vernik, cila, kömür tozu, cam kırıkları ve mine boyası kullanır. Böylesi resme yabancı malzemelerin kullanılışı daha önce de değinildiği gibi deli resimlerinde çok sık karşımıza çıkmaktadır. Bu arada Dubuffet Her Tür Amatör İçin Tanıtmalık adlı bir kitap basarak geleneksel sanata saldırısını sürdürmektedir. Bu kitaptaki savlar şöyle özetlenebilir: Önünüze çıkacak ilk avanak profesyonel ressamlardan daha iyidir. Sanat yapmak için desen yapmasını öğrenmeye gerek yok. Yaşasın avanak! Kahrolsun galeriler! Kahrolsun müzeler! Kahrolsun tablo satıcıları ve sanat eleştirmenleri! Onun biçimsizliği terk etmek yazısında da aynı anlayış sezinlenmektedir. Hareket noktasındaki yaşamayı zorunlu kılan yüzeylerdir. Tuval ya da bir parça kağıt ve onun üzerine atılan ilk renk ya da mürekkep darbesi; keşfedilen başarılı sonuçlar, bu darbede şekillenen çalışmaya yön verir. Resim ev gibi yapılmaz, Resim üstü kaplanarak oluşur, el yordamıyla geriye giderek Simyacı, onu nasıl yapacağını keşfederken altına bakmaz, bu da senin işin! Ve sen ressam paletine bak ve onu parçala, renkleri fırlat, yamala ve kapla, aradığın yerin anahtarını bulacaksın. J. Dubuffet 1947 yılında çöle gider. 1948 yılının Nisan ayına kadar orada çalışır. Paris'e döndüğünde Grotesk manzaralar çalışır. Yüzler ve Masalar serisinden sonra, Dubuffet kadın vücutları çalışmaya başlar. Bu çıplaklar, kalın varis kaplı bacakları, şişmiş yüzleri ve vücutlarıyla bilinen çıplaklara tamamen aykırıdır. Dubuffet figürlerindeki imgelere karşı kayıtsız kalmaz, fakat bunların hiçbir zaman gerçek insan vücudu olduğu yanılsamasına kapılmaz. Özne olarak figürlerin psikolojik varlıkları yoktur. Kamçılanmış ya da zedelenmişcesine bir saldırıya uğrayan izleyici kendi kirletilmiş vücuduyla karşı karşıyadır. 1950 yılının Aralık ayında Dubuffet yerbilimci resmiyle, topraklar ve Araziler diye adlandıracağı bir dizi resme başlar. Rölyefin zaman zaman bir vernikle belirtildiği bu resimlerin ağır boya tabakasına karşı verilen isimler, bunların birer metafizik imgeler olduğunun işaretidir. Dubuffet bir konuyu ele aldı mı, onunla sarhoş olur, onu tüketinceye kadar didik didik eder. İnek serisi bu ele aldığı konulardan biridir. 1953'te çini mürekkeple birleşimlere, 1955'te de Vence açıklarına yerleşip birleşim tablolarına girişir. Ertesi yıl yollar ve kaldırımlarla 1957-58 de kendisini Dokubilimler ve Topografyalara götürecek bir seriye başlar. Bu dönem Dubuffet'nin manzaralar dönemidir. 1962'ye kadar sürekli seri çalışmalarına devam eder. Dubuffet her konu üzerinde ayrı ayrı çalışır. Ele aldığı konuyu tüketinceye kadar işler resimlerinde. 1962 yılı onun Hourloupe devresidir. Bu sözcüğü, sesli harflerin taşıdığı etkiyle uydurmuştur. Bu evre boyunca yaptığı çalışmalarda keçeli kalem kullanır. Bu dönem çalışmaları öncekilere göre daha çizgisel ve sadedir. 1962-64 yılları boyunca yaptığı çalışmalar onun bir çeşit tarz değişimi olur. Belki de Hourloupe Dubuffet'nin yeni yaratımlar için güç topladığı bir mola yeridir. 1970'lerden sonra Dubuffet'nin çizimleri daha mekanik biçimlerle seyretmeye başlar. 1971'de Cocou Bazaar çalışmalarına girişir. Bu çalışmalar aynı zamanda bir sahne düzenlemesidir. Dubuffet resim yapmadığı yıllarda eşi ve dostları için kuklalar yapmıştır. 1973'te de resimlerine benzeyen kuklaları sahneye çıkarır. 1978'de İtalya'nın Torino şehrinde bu gösteri tekrarlanır. 1976'dan ölümüne dek olan dönemde Dubuffet yine manzaralarla figürler üzerine yoğunlaşır. Bu dönemde kolajlar da yapan sanatçı 1980'lerde sağlık sorunları nedeni ile resme uzun aralar vermek zorunda kalır. Dubuffet 1985 yılında yaşamını yitirir. Dubuffet 20. yy.'a damgasını vuran önemli ressamlardan biridir. Üzerine en çok yazılan sanatçılardan biri olan Dubuffet, aynı zamanda en çok yazan sanatçılardan biridir. Dubuffet 1948'de ortaya koyduğu Art Brut kavramını daha sonra geliştirerek tüm ortak kültüre yaymış ve toplumda yerleşmiş olan ortak değerlere bu kavram içinde karşı çıkmıştır. Kültür, eskiden dinin sahip olduğu konuma sahip olma eğiliminde bugün. Onun da rahipleri, azizleri, unvanlı kişilerden oluşan kurumları var. Egemenliğini onaylatmak isteyen Fatih, halkın karşısına yanında bir psikoposla değil Nobel ödülüyle çıkıyor artık. Artık kültür adına haçlı seferlerine girişiliyor, çağrıları yapılıyor. Halkın afyonu olmak artık onun görevi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/08/seref-aksit-atolye-gunlukleri-6-tulin-onat/", "text": "Tülin Onat: Çocukluğum Heybeli Ada'da ve Laleli'de geçti. Beş yaşlarındayken, Laleli'deki evimizde bakımsız bir havuz vardı, havuzun etrafına çamurlardan kurbağa heykelleri yapmaya başladım. Şimdi düşündüğümde, enstalasyonlar daha orada oluşuyor.. Sonra aklıma gelen, balkonun altında kırlangıçlar vardı, onlardan etkilendim ve sonra her yere kırlangıç resimleri çizmeye başladım. Radyonun hoparlörünün bezlerini makasla kestim ve kendimce onlardan kırlangıç yuvası yaptım, ardından çamurlardan kırlangıç heykellerini ilave ettim. Tabi akşam babam eve gelince önce çok beğendi daha sonra radyonun hoparlörünü kestiğimi görünce ilk tokadımı yedim. T. O.: Tabi ilk çalışmalarım orada doğmuş, heykel, enstalasyon, resim... Evet, kurbağalar başlangıcım oldu. Sonra ilkokulda yine çamurdan domates, patlıcan, biber heykeli oluşturdum ve boyadım. Öğretmenime hediye ettim. Gerçekten Domates, biber ve patlıcanları niye getirdin okula? dedi. Bunları ben yaptım öğretmenim. dedim. Çok şaşırdı, diğer öğretmenlere de gösterdi, merakla baktılar, benim yaptığıma inanamadılar. O dönemlerde beklentileri yükselttim, sorumluluklarım aynı şekilde katlanarak ilerledi. Tahtaya haritayı ben çizer oldum, sınıfın resim yarışmalarında temsilci olarak hep ben vardım, tarih şeridini de yine ben düzenliyordum. Bir de yaptığım bir resim, Şangay Çocuk Resim Yarışması'nda ödül alınca işler ciddileşti. Klasiktir ya çocuklara takılırlar hep, Büyüyünce ne olacaksın? diye soruyorlardı. Ressam olacağım. diyordum. Sen hiç ressam tanıdın mı, gördün mü? diyorlardı, Görmedim ama olacağım. diyordum. Hep babamdan duymuşum Ressam olacak benim kızım! diye, tabi sık sık onu tekrarlıyorum. Babam kutular dolusu boya getiriyor, beni çok onure ediyordu. Beş yaşından beri öyle bir koşullandım ki, başka bir şey olma seçeneğim kalmamıştı. Resimden başka bir şey yapamaz hale geldim. T. O.: Evim bazen dağınık olsa da, atölyem asla olmaz! Atölyeyi her zaman temiz tutuyorum, düzen önemli. Geliş gidiş saatlerim yalnızca yoğunlaşmayla sınırlıdır, sabahın köründe gelip gecenin geç saatlerinde gittiğim de olur, yalnızca üç saatliğine uğradığım da. Tabi okulda dersim olduğu gün, öncesinde mutlaka bir iki saat uğruyorum ve dersten sonra yine mutlaka buraya geliyorum. Evim karşıki sokakta, gayet yakın ama yine de mesela bu sabah, evde kahvaltı edip çıkmaktansa sabah beşte kalkıp geldikten sonra kahvaltımı burada ettim. T. O.: Evet, yaşam biçimim bu. Burası kutsal mekan benim için. T. O.: Renkle, derinlikle, formlarla ilgileniyorum, resim form demektir benim için. Derdim çok. Tuvalin arkasında da boyutumuz var, ona ulaşmaya çalışıyorum. Ş. A.: Sanat dallarında birbirinden etkilenme olmasaydı sanırım bu kadar hızlı ilerleme olmaz ve bu kadar çok çeşitli, farklı deneyimsellikleri barındırmazdı. Sanatlar arasında en hızlı iletişimin birleştirici unsuru, müzik var mesela. Müzik, bilindiği ve tahmin edildiği kadarıyla ilk sanat dalıdır. Gerçi mağara resimleri de çok eskiye dayanır, son bulunan Chauvet Mağara'sındaki resimler uzmanlara göre ortalama otuz iki bin yıl öncesine denk geliyor ama insanoğlu ilk mırıldandığı anda ezgi, yani müzik üretmiştir. Buna göre insanoğlu, eli bir şey tutmadan, bir şeyleri çizmeye bile başlamadan müzik üretmeye başlamış olmalı, müzik tarihçilerinin tezleri de bu yönde. Kutsal kitaplarda da Önce ses vardı. denir ya. Müzik dinlemeyen, müzikten etkilenmeyen ressam düşünemiyorum. Tabi sözlü müzik, bir de enstrümantal müzik varken, ona karşılık gelecek figüratif ve soyut resim bulunuyor. Bu bağlamda, sizin resimleriniz de soyut resme denk düştüğünden, çoğunlukla Klasik Batı Müzik'in etkilerini görmek mümkün. Tabi Avusturya-Macaristan, Almanya, İtalya, Polonya... derken yüz yıllar içinde, batıdan doğuya, Orta ve Doğu Avrupa, yirminci yüz yılda Rus müziği, sonra daha doğuya, Tibet, Kore, Japon müziği okumaları yapmak mümkün. Özellikle onların meditatif müzikleri gibi resimleriniz sade, rafine, ferah, huzura ermiş bir Budist dinginliğinde. T. O.: Tabi resim-müzik etkisi hiç bitmez. Müziğin olduğu yerde resim, resmin olduğu yerde müzik, ikisi de birbirini sürekli aratır, sorgular. Ş. A.: Mesela şu işlerinizde hem renk armonisi açısından, hem biraz figürasyona yaklaşmış olmanız gereği Uzakdoğu etkileri görüyoruz, dilerseniz biraz bu çalışmalardan bahsedelim. T. O.: Evet, müziksiz yapamam. Gözlemleriniz, okumalarınız da doğru ayrıca. Önemli problemlerimden biri, ritim, müziğin rengi her çalışmamda kendini belli eder. Çok eskiden bir örnek vereceğim, daha ilk gençlik yıllarımda Ankara'da sergi açmıştım. Dönemin ünlü prof. hocalarından biri sergime gelmişti, resimlerimi inceleyip Sen Vivaldi dinleyip Brecht mi okuyorsun? dedi. Ş. A.: Gerçekten de öyleydi. . . T. O.: O dönemler klasik müzikle geçti, tabi dönemsel olarak değişiyor işte. Gerçekten son dönemler Kore, Bali, Vietnam müzikleri dinledim, özellikle onların meditasyon müziklerini... Tabi diğer yandan kızım Ekin Onat'la birlikte Bali'de iki buçuk yıl da yaşadık, orada Uzakdoğu Kültürü'nü, ritüellerini ve sanatlarını daha yakından tanıdık. T. O.: Evet, bütünsel olarak böyleyim. Hocalığımda derslerde, ders dışında önerilerimde ya da uyarılarımda titizliğim hep sürdü, özel hayatımda da genelde böyleyim. Örneğin bu atölyeye bu sabah beşte geldim. Burada çok vakit geçiriyorum ama asla atölyemde kalmadım. Tabi yemek yemeyi unuttuğum zamanlar da oldu, yoğun çalışma dönemlerimde uyumaya vaktim olmadığı da oldu ama onları da bir şekilde dengeliyorum. T. O.: Piyasa adı bile içler açısı. Zaten başlı başına sanat talep üzerine yapılmamalı. Şu renkler, bu renkler, şu şu boyutlardan küçük olmasın, bundan büyük hiç olmaz, her şey arz talep dengesine dönüşüyor. Tamam, popüler renkler ve albeni diye bir şey var. Sıcak renkler kullanalım, öyle yapalım, böyle yapalım, neredeyse her yer kuşatılmış, sanatçının özgürlük alanı daraltılmış. Hedef tek bir yere kilitlenmiştir! T. O.: Evet, sanat piyasasının hali bu anlamda çok trajik! Benim sanat anlayışım bu değil, bugüne kadar taviz vermedim, umarım bundan sonra da vermem. Günümüz şişirilmiş sanatçılarının on yıl sonra nerede olacağını kimse bilemez! T. O.: Evet, bunun yanında müzayede şirketlerinin manipülasyonları, bazı galericilerin veya sanatçıların kişiliksiz, tavırsız, para için her şeye katlanan davranışları piyasayı daha da aşağıya çekiyor. Aldığım terbiye ve yaşam tarzım başka türlü davranmama hep engel oldu. T. O.: Tabi, insanlar akın ettiler, koşarak gittiler bu sergilere. İlk önce olumlu yönden bakmak lazım, belli bir sanat izleyicisi, hatta ve hatta çağdaş sanat izleyicisi algısı oluştu. Sanat öğrencileri, genç sanatçılar, akademisyenler, koleksiyonerler, sanat tutkunları... Hayatında hiç göremeyecekleri orijinal resimleri bir arada gördüler. Sanatın takipçileri için de koleksiyonerler için de bu güzel bir gelişme. Ömründe bir kez bile gerçek resim görmüş birinin gözünde ve gönlünde başka bir kapı açılmış oluyor, bu açıdan bakıyorum olaya. Ben daha lisans yıllarımda Louvre'a gittim, o efsane resimleri yerinde izledim, inceledim, hatta günlerce orada kalıp, röprodüksyonlar, eskizler de yaptım ve bunu en parasız halimle yaptım... Diğer yandan, sanat fuarlarımızın etik sorununa gelince satış için satış gösterisi yapıyorlar. Satış yapmak ve ilgi görmek için serginin içinde herkes bakarken bir resmi satılmış diye indirip, paketleyip, yerine başka bir tane asıyorlar! Hiç etik bulmuyorum. Onun dışında hepsi yapmıyor ama bazı galeriler, fuar için sanatçıdan para istiyorlar. Satışın zaten yüzde ellisini kabul ederken, bir de sergiye katılmak için bilmem kaç bin lira vermek açıkçası benim için, sanat dışı! T. O.: Her sergi yeni bir heyecan, yeni yaratımlar, düşünceler, araştırmalar, buluşlar. Bir sanatçı sergi teklifi aldığında başlar heyecanı. Paleti hiç kurumayan ben; her başladığım resimde de, aynı heyecanı duymaktayım. Bu serginin adı Döngüsel Zaman konseptin getirdiği tekrarlar, yaşamdaki döngü, biçimsel olarak, çemberler, sonsuzluk, yeniden doğan ama hiç bir zaman aynı olmayan, hep tekrarlanırken, yenilenen, yinelenen, zamansal boşluk... Boşlukta renk, tekrarlanan biçim, tekrarlardan doğan ritim, hepsinin getirdiği yeni yeni düşünceler ve sıcak bir kalp çarpıntısı... Bu sergimde, Geko formundan ve düşüncesinden çok yararlandım, hatta bu biçimlerden çok etkilendim, kendimi uzunca süre alamadım. 2002 yılında başlayan, bu günlere kadar süren, Uzakdoğu, özellikle Endonezya-Bali maceramda, bu Doğu biçimleri beni çok etkiledi. Alışkın olduğumuz kısır çevreden -beton ve her an yok edilen yeşil- çok daha cömert bir doğada bulunmak, vazgeçilmez oldu benim için ve bu temalar resimlerimde biçim & renk olarak yerlerini buldu. Bir kertenkele türü olan, Geko uğurumdu, daha doğrusu, orada her evin uğuruydu. Güneş battıktan sonra, tavanın bir köşesinden çıkan ve çıktığı yere yerleşen, sürekli dönen iri gözleriyle aşağıda olanları izleyen bu muhteşem yaratık Geko, Geko diye attığı çığlıklarla evin neşe kaynağı oluyordu. Güçlü ayaklarındaki, kuvvetli, vantuzlarıyla yapıştığı tavandan, sanki neşeli kahkahalarını atardı evin içine. Geko'su olmayan ev, kendisini şanssız hisseder ve bir uğursuzluk geleceğine inanırdı. Ses olarak da beni etkileyen bu güzel hayvan yıllar sonra resimlerimde, biçim, biçem olarak yerini aldı. T. O.: Genel olarak çok iyi, mesela beni yurtdışında takip eden koleksiyonerler de var. Bir tanesi bana küçük bir anısını anlattı Yurtdışında sanat fuarında sizin işinizi gördüm, misafirim vardı ona tarzınızdan bahsettim bir görüşte nasıl emin olduğumu sordu, nerede görsem tanırım diye cevap verdiğini anlattı. Bunlar mutlu eden şeyler, tabi tam tersi durumlar da var, öldürecek kadar pazarlık yapan koleksiyonerler de var, Şunu da alacağım, bunu da ama şu fiyattan alacağım. gerçekten kahvelerini, çeşitli ikramlarını kusur etmeyip sonra eli boş gönderiyorum. Ama tam tersi de oldu, bir kere Bursa'da sergi yapmıştım, koleksiyoner Ankara'dan Bursa'ya sergimi görmeye gidiyor, eserimi satın almak istiyor, parası çıkışmıyor, galerici arayıp bana danışıyor, Parası çıkışmıyor, şu fiyata vereyim mi? Hiç kimseye yapmadığım indirimi ona yaptım, eserlerimi görmek için kışın ortasında, karlar içinde Ankara'dan Bursa'ya gitmiş sağ olsun. Tabi şimdi yeni galerim var, galerilerin de tabi ki kazanması lazım. Zaten mümkünse aslında ben muhatap olmak istemiyorum bu anlamda, pazarlıkla, yani resimleri galeri satsın, kendini de döndürsün, işleri de. Ama işleri satıp hemen arabasını değiştiren, lüks araba alan galeriler de var ve tabi sanatçılarına Ödeme alamadım hala, bekliyorum. diye yalan dolanlarla zengin olanlar da... tabi etik, ahlak, sorumluluk sahibi galeriler de. Ş. A.: Gördüğüm kadarıyla gerçek profesyonel ressamlar, galericiyle istikrarlı bir şekilde çalışmaya dikkat ediyor. Yani diyelim ki atölyesinde, koleksiyonere direk sattığında belki galerici payını aradan çıkarmış, kısa vadede kar elde etmiş olsa da, koleksiyoner de, aracı olmayınca fiyatı yarı yarıya indirmek istiyor. Diyelim ki sanatçı da Elime hemen sıcak para geçsin. diye bunu kabul ederse, dört beş tane işini yarı yarıya satıyor. Sonra, elden ele de geçebiliyor, bu işler parça parça çok düşük fiyata müzayedede karşısına çıkıyor. Hem piyasayı düşürüyor, hem kendisine zarar veriyor, hem başkalarına... Bu ressam ayrıca koleksiyoneri bu şekilde alıştırarak da başka sanatçılara da böyle davranmasını sağlamış oluyor. Yani olması gereken sizin yaptığınız gibi bu işte, tavırlı ve tutarlı olmaktan geçiyor. T. O.: Bu olaylar da çok üzücüydü de bir de bir arkadaşım -sanat eleştirmenidir kendisi- bir resim rica etmişti benden, ben de kıramadım, hediye ettim. Daha sonra o resmi de bir müzayedede gördüm. Hem de başlangıç fiyatı faciaydı! Bu beni en çok üzen şeydi. Diğer yandan her şey o kadar kötüye gidiyor ki, piyasanın belirsizliği beni kaygılandırıyor. Çok eskiden sattığım bir eser için kaygılanmıyorum. Diyelim ki, rahmetli Bülent Ecevit'e de resim sattım. Eminim onu Rahşan Hanım uygun bir yere koymuştur. Ama diyelim ki iki yıl önce sattığım resim nerede, nasıl el değiştirdi, ne halde duruyor.. hiç bir fikrim yok. T. O.: Evet, özel üniversitelerden teklifler de geldi ama, vazgeçmeyi düşünmedim. Daha doğrusu umutsuzluğa kapıldığım bir zamanda düşündüm ama kendime yediremedim. Olanaklar zor, boyalarımızı kendimiz alıyoruz, modeli bile parasını verip biz getirtiyoruz, şartlar çok zor ama yine de güzel. Ş. A.: Bunu da misyon edindiniz galiba.. T. O.: Elimden geldiği kadar eğitmenler de sanatçılar da yetiştirdim bununla gurur duyuyorum, mutluyum. Zoru başarınca benim için değerli oluyor. Ressam olduğum için hoca oldum, ressam olmasaydım akademisyen de olmazdım. Yani resim beni yönlendirdi, hocalığım bu şekilde evrildi. T. O.: Öncelikle özgüvenlerini beğeniyorum. Biz buna sahip değildik, hep bastırıldık. Tabi fazlası her zaman rahatsızlık veriyor. Bakıyorum, bazen bir öğrenci, öğretmenine öyle bir cevap veriyor ki, öğretmen ne diyeceğini şaşırıyor. Tabi buna örnek yakın çevremde arkadaşlarımın çocukları da oldu, yakın öğrencilerimde de gözlemledim kendi kızımı da. Ekin'le de deneyimlerim oldu, ayrıca o da ressam, kızım, meslektaşım oldu. Mesela, Ekin daha dört-beş yaşında, ben bir resimle saatlerdir hiç ara vermeden uğraşıyorum. Ekin baktı baktı ve sonra dedi ki, Anne sen niye bu kadar uğraşıyorsun. E çocuğum resim yapıyorum. E sen sürekli haftalarca, aylarca uğraşıyorsun da insanlar sergide pırrr! diye geçip gidiyorlar! Ne diyeceğimi şaşırdım. Gerçekten çocuklar çok pratikler, hızlılar, çok yönlüler, aynı anda çok şeyle uğraşıyorlar. Ş. A.: Evet, ego sorunu bazen ciddi boyutlara varabiliyor; narsizm! Yolun henüz başında olmalarına rağmen kendilerini olduklarının çok yukarısında görebiliyorlar. Henüz çiğken, oldum diyenler var, ki elli yıllık sanatçı bile Ben oldum. dediğinde malum, aslında kendi kendini durdurmuş oluyor. Mehmet Güleryüz, biz elli yaşımıza kadar kendimizi, 'ressamız diye bile tanıtamazdık. diyor. İşte duyuyorum, genç akademi mezunu ressam adayı bir şekilde... Gerçekleştirdiği ilk kişisel sergisinde, ressamlığı, sanatçılığı geçtim, ben şöyleyim, böyleyim diye kendini anlata anlata bitiremiyor, fiyat olarak da resimlerine kendi hocasından daha fazla paha biçiyor. Ş. A.: Evet, gayet komik tabi. Ayrıca cehaletin itirafı! Hatta cehaletin gizli itirafı, o kadar gizli ki kendi bile bilmiyor! Ş. A.: Kolaj Art adına teşekkür ediyorum, ikramlarınız, şansıma denk gelen doğum günü pastanızın o güzel dilimi, sanatınız, duruşunuz, var oluşunuz... İyi ki varsınız hocam! T. O.: Ben teşekkür ediyorum, siz de ilkelerinizle var olmaya devam edin, biz de. Sevgiler, herkese selamlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/09/brut-katmanlar-semih-zeki-bozlu-art-project-25-mart-18-nisan-2015/", "text": "Yapıtlarında adeta insan anatomisini inceliyormuşçasına mimari yapıları irdeleyen, parçalayıp birleştiren ve böylece sürekli üreyen ve gelişen bir dil oluşturan Semih Zeki'nin mimari formlardan hareketle kurguladığı yapı, sergide yer alan resimlerinin de çıkış noktasını belirliyor. Her katmanın bir önceki katmanın üzerine gelerek onu değiştirmesi ya da üstünü kapatarak etkisini azaltması, kitle iletişim araçları ile günlük hayatımıza sokulan imgelere benziyor. diyen Semih Zeki, bu kurgudan hareketle artık ikonikleşen mimari yapılara veya her gün önünden geçip gittiğimiz yarım kalan bir inşaat çalışmasına yeniden bakmayı deniyor. Semih Zeki'nin resimlerinde üst üste gelen katmanlar, her katmanın bir öncekinin üzerine gelerek onu değiştirmesi ya da üstünü kapatarak etkisini azaltması gibi unsurların altını çizerek, günlük hayatımıza kitle iletişim araçları ile sokulan imajlara atıfta bulunuyor. Yüzeye eklenen her renk, imge ya da çizgiyle başlangıç noktasından uzaklaşan, apayrı bir hal alan resimler böylece her gün binlerce imajın etkisiyle evrilen insan doğasının değişimini sorguluyor. Bina konstrüksiyonlarının, beton blokların, sürekli değişen yapıların doğayı geri plana itmesi ve birey özelliğini yitirerek sosyal yaşam içinde genetik yapısı bozulmuş bir varlığa dönüşen insanın doğa ile olan çarpık ilişkisini irdeleyen Semih Zeki'nin Brüt Katmanlar isimli kişisel sergisi 25 Mart 18 Nisan 2015 tarihleri arasında Bozlu Art Project Nişantaşı'nda görülebilir. 1981 yılında Bolu'da doğan Semih Zeki, Marmara Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Işık Üniversitesi Sanat Kuramı ve Eleştiri Bölümü'nde yüksek lisans öğrenimini tamamlayan Semih Zeki'nin resimlerinde ağırlıklı olarak bozarak müdahale ettiği ve yan yana getirerek değiştirdiği mimari yapılarla, kütlelerin kendi içinde taşıdığı devingen şeffaf formlarla ve forma müdahale eden çizgilerle karşılaşırız. Doğa ise sanatçının resimlerinde bazen direkt bazen de gizli bir öznedir. Üst üste gelen katmanlardan oluşan bir karmaşa sürecini bize irdeleten ama buna karşın karmaşadan uzak, dingin ve geniş espaslar içinde oluşan yapıtları zamanın nasıl biçimlendiğini göstermesi açısından önemlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/09/gonul-telimizi-titretenler-rustem-ersoz-dus-yolcusu-sanat-duragi-14-27-mart-2015/", "text": "Toplumsal belleğini, aşklarını, umutlarını, hasretlerini, kederlerini, ağıtlarını, başkaldırılarını bu kadar yoğunlukla türkülerine yüklemiş başka bir halk daha var mıdır bilmem. Ozanlarımız almışlar ellerine sazlarını, bizim yaşayıp da duyuramadığımız neyimiz varsa, imbikten geçirip onları, kuşaktan kuşağa aktararak bütün topluma armağan etmişler. Biz de ozanlarımızın söylediği türkülerde kendimizi bulmuşuz. Mutlu günümüzde, kederli günümüzde, hasretimizde, başkaldırımızda, yaşama sevincimizde, birliğimizde, dirliğimizde, bayramımızda, düğünümüzde, hatta cenazelerimizde türküler, ağıtlar söyleyerek derdimizi anlatmaya çalışmışız. Onlarla yaşamış, onlarla ölmüşüz. Onları yaratan ozanların adlarını kendimize bayrak yapmışız. Karacaoğlan'ın, Yunus Emre'nin, Dadaloğlu'nun, Pir Sultan'ın, Köroğlu'nun, Kaygusuz Abdal'ın, Nesimi'nin, Erzurumlu Emrah'ın ve daha adlarını sayamadığım birçok ozanımızın ortaya koyduğu yollar yolumuz olmuş, dilleri dilimiz olmuş. Birçok ozanımızın türkülerini dilimize dolamışız ama ne yazık ki birçoğundan geriye ne bir resim ne bir fotoğraf kalmış. Belki türkülerin yanında resmin, fotoğrafın ne anlamı var gibi bir kanı oluşabilir. Oysa bellek oluşturmada seslerin önemi kadar görselin de önemi olduğunu unutmamak gerek. Bu yüzden geçmişten geleceğe köprü oluşturduklarına inandığımız ve görsellerine de ulaşabildiğimiz ozanlarımızın portrelerinin hazırlanmasını çok önemsemiyorum. Gönül Telimizi Titretenler sergisi halk müziğini geçmişten günümüze taşıyan yeni eserler üreten ozanlarımızı görünür kılmayı hedefleyen bir portre sergisi. Anadolu insanının duygularını, düşüncelerini, umutlarını, güzelliklerini türkülere işleyen ozanlarımızı yan yana görmek hepimize ayrı bir heyacan verdi. Belgesel niteliği taşıyan bu sergiyi hazırlarken baktık ki ozanlarımızın görsellerine ulaşabileceğimiz çok fazla kaynak yok. Rüstem Ersöz titiz bir çalışmayla bütün ozanlarımızın görsellerini farklı yerlerden tedarik etti. Rüstem Erzöz, uzun soluklu ve sabırlı bir çalışma ve ciddi bir emekle otuz dört ozanımızın portrelerini resmetti. Şimdiye ve geleceğe ışık tutacak bir koleksiyon oluştu. Rüstem Ersöz'e teşekkür ediyorum. Bu serginin hazırlanmasında sevgili Erdal Erzincan'ın, Soner Çakmak'ın, Mesut Eren'in güzel katkıları oldu. Onlara da ayrı ayrı teşekkürlerimi sunuyorum. Asıl önemlisi diliyle, sazıyla, fikriyle bize bütün bu güzellikleri yaşatan ve yaşatacak olan ozanlarımıza sonsuz teşekkürü borç bilirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/09/mavi-sular-venus-sanat-galerisi-14-25-mart-2015/", "text": "VENÜS Sanat Galerisi'nde düzenlenecek olan MAVİ SULAR Karma Resim Sergisi 14-25 Mart 2015 tarihleri arasında sanatseverler ile buluşuyor. Açılış Kokteyli 14 Mart 2015 Cumartesi günü saat 14:00 18:00 arasında."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/09/sessizlik-ezgi-kinali-mim-hotel-istanbul-11-mart-13-nisan-2015_/", "text": "Sanatı günlük hayatımıza dahil eden, kent hayatına estetik çözümler önerenŞeli Art Project kapsamında açılan sergiler 'Her Yerde Sanat' sloganıylakent hayatını zenginleştirmeye devam ediyor. Duygularımız ve içinde bulunduğumuz ortam bizi çevreler ve sadece ortamda var olmanın bize sunduğu sesi duymaya çalışmak, kimi zaman duyguların özüne ulaşmamızı sağlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/10/dada-mutfak-bicagiyla-kes-kuad-gallery-18-mart-02-mayis-2015/", "text": "Sergi, günümüz sanatının söylem, biçim ve estetik açıdan altyapısını oluşturan Dada akımının ünlü kadın sanatçısı Hannah Höch'ün, dönemin Weimar yönetimini eleştiren Dada Mutfak Bıçağıyla Son Weimar Bira- Göbekli Almanya Kültür Çağını Kes başlıklı kolajına gönderme yapan bir başlıkla sunuluyor.. Dada akımı o dönemin aydınları ve sanatçıları için disiplinlerarası etkileşim ve işbirliği ifade ediyordu, ama asıl 1915-1923 arasında savaş karşıtı bir akım olmasının altını çizmek gerekiyor. Özellikle de toplumun savaşı kutsallaştıran ya da kaçınılmaz kılan geleneksel savaş anlayışını yıkmaya yönelik söylemleri içermesi açısından, değişik içerik, biçim ve estetiklerle uygulanıyor olsa da, günümüzde sürmekte olan savaş durumuna yanıt vermeye devam eden bir akım. Dada, 1916'da savaşın ortasında ortaya çıktı ve ilk andan başlayarak Avrupa ruhunun kapsamlı bir manifestosu görünümündeydi. Savaş öncesinde, toplumsal ya da bireysel olarak insan varlığının anlam ve değerleri üstüne sorular açılmış bunlar kesin yanıt bulmamakla birlikte, Modernizmin eşiğindeki insana bazı doyumlar vermişti. Savaş, bu doyumları da silip götürdü ve yerine bir boşluk bıraktı. Dada, sanki bütün yerleşmiş ahlaki, estetik ve toplumsal değerleri baş aşağı ederek, arta kalan ütopyaları da silmeyi amaç edinmişti. Bunların içinde en önemlisi sanatı ulusal kültür ögesi olmaktan çıkarıp, sanayii toplumunun deneyselliğe dayalı büyük kent fenomenine dönüştürmektir. Dada, sanat ve yaşam arasındaki sınırın ilk ortadan kalkışıdır; sanatçılar işlerini toplumun ortasında gerçekleştiriyor ve günlük yaşamın izini sürüyorlardı. Bu özellik ile Dada ile günümüzdeki İlişkisel Estetik arasındaki bağlantı belirgindir. Dada yapıtlarını dört ana grupta toplamak olasıdır; bu grupların bugün bilimsel ve teknolojik gelişmelerin sağladığı olanaklarla sürdürüldüğünü izleyebiliriz. Mekano-Dada, Meta-Makinalar, Mekanik Mankenler; Toplumsal alanda gösteriler. Dada, her yöne açık bir sanatı savunduğu için yazın, müzik, resim, heykel, performans, dans, hitabet gibi alanlardaki üretimlerle karşılaşılır; kısacası bu akım, bugünkü anlamıyla disiplinlerarasıdır. Dada'da rastlantısallık önemli bir ögedir. Yazınsal, müziksel, resimsel üretimlerde bu rastlantısallık belirgindir. Dada belgeseliğe dayanır. Dergiler, afişler, broşürler, kataloglar, el ilanları, mektuplar, posta kartları, notlar ve taslaklar Dada'nın icat ettiği ve kullandığı yayılma yöntemleridir. Dada, tıpkı şimdi olduğu gibi, modern kentin enerji ve dinamizminin kendini sanat yoluyla dışa vurmasıdır: Merkezler Zürih, Berlin, Paris, New York, Hannover, Köln ve Amsterdam'dır. Bu özellikleri günümüz sanatında izliyoruz. Dada, 1920'de Berlin'de yapılan Dada Fuarı ile doruk noktasına ulaştı ve tarihsel olarak 1923'de sona erdi; ne ki etkileri ve yarattığı sanat yapma türleri günümüz sanatının temelini oluşturuyor. Kuad Galeri 2013-2014 döneminde John Cage'in 100'. Yılına ve Dada sanatçısı Duchamp'ın Hazır Nesne söyleminin 100. yılına gönderme yapan Mutsuz Hazır Nesne sergilerini düzenlemişti. Bu sergiyle Kuad Galeri 20. yy sanat akımlarına gönderme yapan sunumlarını sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/11/istanbulgrade-sevket-sonmez-11-mart-2015-04-nisan-2015/", "text": "Sanatçı Şevket Sönmez ISTANBULGRADE adlı yeni sergisinde İstanbul Boğazı'nda yalın ayak yürüyerek boy vermeyi deniyor. Akıntı ne kadar şiddetli? Sular ne kadar derin? Sergi 11 Mart 4 Nisan tarihleri arasında MERKUR'de görülebilecek. Şevket Sönmez açılışını 11 Mart'ta MERKUR'de gerçekleştireceği kişisel sergisinde insana aynı anda her şeyden yakın ve uzak durabilen İstanbul imgesini rüyalardan kendisine; kendisinden rüyalara doğru yönelerek oluşturmaya çalışıyor. Bu sergideki resimler sahip olma arzusu, hayal, rüya, dokunuş, rüzgar ve derin akıntıların getirdiği delilikle ilgili. Sanatçı daha önce geliştirdiği büyük boyutlu suluboya çalışma tekniğini bu sergiyle beraber uç noktalara taşıyor. Farklı malzemelerin kullanımından oluşan özgün bir teknik, zengin bir görsel dünyayla buluşuyor. Boğaz manzarası ile bir sokak köpeği veya yakın bir arkadaşın tümü aslında sanatçı için İstanbul'u anlatan birer imge. Şevket Sönmez'in eserleri, İstanbul denilince akla ilk gelen 'peyzaj' konseptinden uzak resimler. Bugün artık İstanbul pek çok kişiye göre içinde yaşamı sürdürdüğümüz bir kentin ötesinde çoğu zaman özlem, sevgi ve nefretle anılan bir 'durum'u ifade eder. Sanatçı da ISTANBULGRADE sergisinde yer alan eserlerini bu gibi çeşitli durumlardan yola çıkarak oluşturuyor. İstanbul Boğazı'nın akıntısı ve gerilimi Şevket Sönmez'in suluboya ve mürekkep gibi akışkan materyallere olan merakıyla buluşarak yeni bir anlam kazanıyor. Çocuksu gerçekçiliğin önemine inanan sanatçı, yöntem olarak dolaysız bir anlatım biçimi geliştirmeye çalışırken; süperpoze imgeler, farklı perspektiflere bağlı figür ve objeleri eklektik kompozisyonlarda buluşturuyor. Şevket Sönmez'in kişisel sergisi 11 Mart 4 Nisan tarihleri arasında MERKUR'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/11/metadata-yagiz-ozgen-sanatorium-08-nisan-09-mayis-2015/", "text": "Birbiri ardına, süreklilik içinde devam eden renk dizileri, bir nesne olarak tuvalin tamamına yayılan monokrom renk paletleri ve her biri çok sayıda tuvalden belirli bir tanesiyle eşlenmiş düz renk alanları... Aslında bu çalışmalar, sanat yapıtlarına ait çevrim-içi reprodüksiyonlardan, sayısal ortamda elde edilmiş birer görüntü. Ancak bu görüntüler temsil ilişkilerini sekteye uğratıyorlar. Artık kendi dışındaki bir şeyi temsil etmektense bir şeyin hangi ölçüde temsil edilebileceğine ya da edilemeyeceğine işaret ediyorlar. Sanatçının çalışmalarında enformasyon akışının kesintiye uğradığı, anlamın ortadan kalktığı bir gramerle karşı karşıyayız; ancak buna rağmen enformasyonun bütünüyle ortadan kalktığını da söyleyemiyoruz. Nitekim duyumsamanın kesintiye uğraması nasıl duyusal ise, bilgi akışının kesintiye uğraması da benzer bir şekilde bilişsel olmalıdır. Özgen, son sergisindeki çalışmalar ile izleyiciyi, duyumunun olanaklarını ve sürekliliğini görünür kılacağı bir dizi mekansallaşan imge ile buluşmaya davet ediyor. Sergi 8 Nisan-9 Mayıs 2015 tarihleri arasında SANATORIUM'da görülebilir. Yağız Özgen: 1987 İstanbul doğumlu sanatçı, 2005 yılında başladığı Marmara Üniversitesi G. S. F Resim Lisans programından 2009 yılında mezun oldu. Aynı yıl başladığı yüksek lisans programını, Yeni Teknoloji ve Dijital Temsilin Estetiği: Chris Cunningham adlı tezle, 2012'de bitirdi. Marmara Üniversitesi Resim Anasanat dalında Sanatta Yeterlik programına devam eden sanatçı, lisans mezuniyetinden bu yana İstanbul'da C://Still_Life ve Spectrum adlı iki kişisel sergi gerçekleştirdi. Ludovic Bernhardt'ın yönettiği Hypologie ve Simona Vidmar ile Derya Yücel'in yönettiği 28. Günümüz Sanatçıları Sergisi ise katıldığı önemli grup sergilerinden sadece birkaçı. 2011'den beri Sanat Tanımı Topluluğu Kavramsal Sanat Etkinliklerine de katılan Özgen, imge üretim teknolojileri bağlamında görüntünün doğası ve dil üzerine çalışmaktadır. between 8 April 9 May 2015. The exhibition consists of color palletes and arrangements belonging to online documents of various art pieces, which the artist has been obtaining via computer soft wares. Units that constitutes the images in Özgen's recent works, can be considered as an arrangement of data that points to its spatial borders, as well as going beyond being just a fictional representation that has been systematically gathered together on canvas. Sequential color series, monochrome color palletes spreading on canvas as an object, and color zones each of which matches one of the canvases... Even though those pieces are online artwork reproductions of acquired patterns in a numeric environment, images interrupt the representation structure. They do not represent anything anymore, but just themselves. Rather than this, they illustrate something that can or cannot be represented. We come accross to an interrupted flow of informatics and a meaning that disappears; nevertheless, we cannot say that the whole informatics vanishes. Just as interruption of sense is sensual, similarly, interruption of information flow should be cognitive as well. With the artworks of his latest exhibition, Özgen invites visitors to meet with a series of images that makes the consistency of sensation's possibilities visible. Metadata can be visited between 8 April 9 May 2015 at SANATORIUM. Yağız Özgen: Born in 1987, the artist has graduated from Marmara University, Painting department in 2009. He has completed his masters with the thesis of New Technology and the Aesthatics of Digital Representation: Chris Cunningham in 2012. The artist still continues his PhD proggrame, Proficiency in Art, at Marmara University, at Painting art major. He had two solo shows, C:Still_Life and Spectrum and joined several group exhibitions such as Hyphologie directed by Ludovic Bernhardt and 28. Contemporary Artists directed by Derya Yücel. As well as participating to The Definition of Art Group events since 2011, Özgen has been working on the nature of display in the context of image production technologies and the language."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/11/serkan-azeri-nitelikli-resmin-pesinde-kararli-bir-yuruyus/", "text": "Bir sanatçıyı duruş olarak kendi kuşağının temsilcileri arasında farklı bir noktaya konumlandıran en önemli özelliklerin başında, üretiminde beslendiği kaynakları kendine özgü bakış açısının ekseninde, bir üsluba dönüştürmesi ve bunun sonucunda ulaştığı çizgide ısrarcı olması gelmektedir. Soner Çakmak, çıkmış olduğu sanat yolculuğunda en başından beri bu çizgi konusunda kararlı görünüyor. Daha ilk çalışmalarından itibaren benimsediği kendine özgü figür anlatımı çerçevesinde biçimlenen, derin bir iç dünyanın ve araştırmanın yansıması olarak kabul edebileceğimiz ifade etme gücü, sanatının geleceği adına önemli ipuçlarını içerisinde barındıran resimlerine anlam veren temel özelliklerin başında geliyor. Soner'in resimlerini kavramak ve onlarla bütünleşmek için, O'nun resim sanatının büyük ustalarını merkezine alan anlayışının yanında, mitoloji ve efsanelerden beslenen yapısına da bakmak gereklidir kanımca. Çağdaşı olan isimlerde çok fazla görmeye alışık olmadığımız bu çok yönlü araştırmacı tavrı, kendi inşa ettiği yolunda kararlılıkla ilerlemesi adına önceki yıllardan günümüze kadar sürdürdüğü dinamik bir iç motor haline geldi. Soner Çakmak'ın resimlerinin ilk bakışta görsel yönden yaşadığımız zamansal süreçle bağlantılı olmadığı düşünülse de, kompozisyon kurgusu içinde karşımıza çıkan semboller aracılığı ile anlam boyutunda insan merkezli derin bir perspektiften bakıldığında, modern dünyanın insanı kendi öz kimliğinden giderek uzaklaştırarak farklı bir boyuta dönüştüren yapısına ve insanın bu süreç karşısında çıkış noktası yaratmak için yöneleceği sorgulayıcı yaklaşımına da gönderme yaptıklarını dile getirmek yanlış olmayacaktır. Bu resimlerde derin bir kurgu gücünün ürünü olarak, farklı efsanelerden çekip çıkarılmış ve yaratıcı bir estetikle dönüştürülmüş karakterler, sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi sıralanıyorlar tuval üzerinde. Bu oluşum içerisinde, kompozisyonlarda odak noktalarına konumlandırdığı ve insanın iç dünyasına gönderme yapan sembolik figürlerse, bütünün içinde ışık etkisi ile ön plana çıkarak, izleyiciyi sahnenin merkezine yönlendirip anlam üzerine düşündürecek bir görsellikle bütünleşiyorlar. Resimlerinde, yapay tavırlar ve ilişki modellerini ifade eden maskeli figürler, şehrin yapısının insanı boğan kaotik görüntüsüne bakan bir karga, saflığını yitirmemiş ruha gönderme yapan küçük bir kız figürü ve hatta sanatçının kendi görüntüsü bile bu odak noktalarda derin anlam üzerine düşündüren başrol oyuncularına dönüşüyor. Bu odak figürler çevresinde toplanan fantastik varlıklar, cüceler veya siluet halinde resmedilmiş yaratıklarsa, zaman kavramının belli olmadığı soyutlanmış bir arka plan veya hafif bir ışık aracılığıyla çizgileri ortaya çıkarılmış bir iç mekanda, insanın hayat içinde karşılaştığı durumların sonucunda psikolojisini etkileyen ve sonrasında kendisiyle baş başa kaldığı zamanlarda yaşadıkları üzerine sorgulamaya ve düşünmeye yönlendiren, birçoğumuzun içinde var olan karanlık güçleri ve kasvetli ruh hallerini simgeliyor. Bazı resimlerindeyse, belirsiz zamansal süreçlerin büyüsü içerisinde anlatım tek bir figür üzerinden veriliyor. Nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir kayık veya sal içerisinde, dingin sularda yolculuk eden ve sadece kendi gerçeklikleriyle baş başa olan karakterler kendi hikayelerini yaratıyor. Bu resimlerinde merkezine aldığı ve farklı açılardan resmettiği karakterlerinin dingin ve sessiz görüntüleri, içinde bulundukları atmosfer ile bir bütün oluşturuyor. Bir ressamın iyi bir portreci olması, portresini yaptığı kişiyi merkezine alarak onunla derin bir bağ kurması ve bu bağı, karakter özelliklerini yüzde biçimlendiren etkili bir ifadeyle bütünleştirebilmesi ile ilişkilidir. Bu anlamda konuya yaklaşacak olursak, Soner'in orta ve küçük boyutlu portre çalışmalarında, geçmişten günümüze başarılı portre ressamlarında gördüğümüz bu özellikleri benimsediğini ve bu özellikleri kendi kurgu gücü ile üslup çizgisinde bir araya getirme çabasında olduğunu söylemek yerinde bir değerlendirme olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/11/sesle-avlanan-akbank-sanat-11-mart-16-mayis-2015/", "text": "Sesle Avlanan, önem barındıran madde haline gelme süreçlerinin ve maddesel varlıkların içerdiği sessel rezonansın incelenmesine odaklanan bir grup sergisidir. Sergi, özellikle de sanatsal pratikte son zamanlarda diğer araştırma alanlarının yanı sıra, aciliyet kazanmakta olan Dünya'nın inorganik ve organik, insan ve insan olmayan girdileri arasındaki, maddeye dair ihtimallerin derinliğini de dikkate almaya özen göstermektedir. Burada, sanatsal sürecin maddeleşme aracılığıyla algı oluşturma özelliği kullanılarak, çağdaş toplumun yüzeyinden uzaklaşarak, farklı malzeme düzlemleri, sonik ve zamansal-mekansal yankılanmalar yoluyla, ilk bakışta göze görünür olanın ötesinde konumlanan belirli durumları ön plana çıkartmak amaçlanmaktadır. Sonuçta sergi, sanatçıların günümüz gerçekliği ile ilişkilenmenin temel metaforları ve modellerini yeniden keşfetmesine olanak sağlayan, bunu yaparken de yüzey etkilerinin ötesine geçen ve bizi maddenin nasıl işlediğine dair daha derin bir kavrayışa doğru götüren, hem maddeye ilişkin hem de maddi olmayan, duyulabilir ve duyulabilir olmayan, görünür ve görünür olmayan dip akıntıları arayıp bulmayı kapsar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/13/crossing-axis-hakan-kirdar-yeni-anit-m1886-art-projects-21-mart-26-nisan-2015/", "text": "Crossing Axis is the title of the duet exhibition by Hakan Kırdar & Yeni Anıt. But, at the same time it is associated with the concept known as the 180 rule in cinema, which defines the positions of two different characters, from the context of crossing axis. Contrary to this rule that states that the camera can rotate around the object being filmed at a maximum of 180 , it says that if the camera is rotated 360 , the camera then would be on the other side of the object. Thus, if we consider the movie shoot of two people engaged in a dialogue, each one's 180 radiuses forms the whole of this interdisciplinary story. On the one hand there is Hakan Kırdar, who researches cultural value structures and questioning the continuously eroding cultural layers, displays on a private level that Turkish modernity actually images the pressure the state has established on the society, not modernization. The modernization phase had developed, having sanctions: monuments, buildings, projects... Sometimes/in time, they had acted/act as the symbols of prohibitiveness. The artist takes traditions as the basis and examines the desire to disengage them step-by-step. Thus, it can be said that he makes fictitious graphics of the discourses that has developed within the communal practice. Then there is Yeni Anıt. In a more indirect way, the practices of modernity in daily life are structurally-flattened. This is the effort to understand the intellectual infrastructure and impulses of individuals continuing the life-style as a practice, modern life persistently directs individuals towards. Behind Yeni Anıt's questioning the symbols, there is the desire to understand and show the deep imagination between the symbol and what it points to. Crossing Axis desires to analyze and make visible the validity area, historic foundation and the inner worlds of these understandings/impulses that the understandings that accept the facts of state/nation,/the impulses that own these are based on, in every fraction exceedingly in our day, including all the individual tendencies: the aim is to try to understand."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/13/dominique-mulhem-retrospective-21-03-15-10-05-15/", "text": "Ne a Neuilly-sur-Seine en 1952, avant-gardiste, la peinture de Mulhem s'inscrit entre Pop Art, surrealisme et hyperrealisme. Ses uvres sont presentes dans de nombreuses galeries a travers le monde. Il commence a peindre a la bombe et au pochoir des le debut des annees 70, puis logiquement il evolue vers l'aerographe qu'il utilise avec des peintures a l'huile, d'une maniere proche du sfumato de Da Vinci avec une succession de glacis legers. Precurseur, il est l'un des premiers artistes a s'etre interesse a l'holographie. Il realise sa premiere peinture holopeinture bifocale avec un reseau lenticulaire dans les annees 70. Il aime traverser toutes les passerelles existant entre les differentes formes d'art, ayant ainsi l'impression d'etre dans un mouvement perpetuel."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/13/sener-azizoglu-f-istanbuldan-akilda-kalanlar/", "text": "14. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali 12-22 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul'da, 26 Şubat-1 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşti. Brezilya'dan Endonezya'ya; Hindistan'dan Kenya'ya, 42 ülkeden 115 filmin gösterildiği! f İstanbul, İstanbul, Ankara ve İzmir dışında 34 farklı şehirde 80 bin kişiye ulaştı. Festivalin hiç kuşkusuz bu yılki en önemli başarısı Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 gram gibi ünlü filmlerin yönetmeni Alejandro Gonzalez Inarritu'nun geçtiğimiz günlerde yapılan 2015 yılı Oscar ödülleri töreninde 'En İyi Film' ve 'En İyi Yönetmen' ödülünü kazanan Birdman (2014) filminin Türkiye'de ilk kez İf İstanbul'da gösterime girmesiydi. Unutulmaz Beetlejuice ve Corpse Bride filmlerinin yönetmeni Tim Burton'un son filmi Big Eyes/Büyük Gözler de Türkiye'de ilk kez İf İstanbul'da izleyicisiyle buluştu. Her biri kendine bir sıfat edinmiş yönetmenler ve filmler de -İran sinemasının ilk vampir filmi A Girl Walks Home Alone at Night/Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, Sinemanın Beckett'i Pedro Costa'nın, Horse Money/At Parası, Kanada'nın David Lynch'i Guy Maddin' in son filmi The Forbidden Room/Yasaklı Oda- festivaldeydi. Festivalin İzmir ve Ankara gösterimleri festival izleyicisi için kısmen hayal kırıklığıydı. Zira seyircinin hevesle beklediği başta 'Birdman' ve 'Big Eyes' bunun yanı sıra 'Çekmeceler' ve 'Love İs Strange' gibi festivalin ağır topları ve daha birçok kaliteli filmi izleme şansına sahip olamadılar. Sıkışık bir takvimde ve sınırlı salonlarda yapılan gösterimler izleyiciyi zaman zaman seçim yapmak zorunda bıraktı. 'The Yes Men' (2003) ile belgesel film tekniğine yeni ve eğlenceli bir soluk getiren Andy Bichlbaum ve Mike Bonanno 'Yes Men Revolting' ile yeniden izleyici karşısındaydı. Küresel ısınmaya karşı mücadele eden iki aktivistin dünyanın farklı noktalarındaki eylemlerini konu edinen; Michael Moore'un belgesel tarzı, kara komedi ve 2000'li yılların başında ortalığı kasıp kavuran MTV'nin TV serisi 'Jackass' ın harmanlanması olarak özetlenebilecek belgesel türündeki yapım oldukça keyifliydi. Küresel ısınma, gelir dağılımı adaletsizliği, siyaset ve sermaye ilişkisi ile ilgili tespitleri ve politik göndermeleri taşı gediğine oturtan cinstendi. Festivalin önemli filmlerinden biri Kanada'nın David Lynch'i unvanını fazlasıyla hak eden Guy Maddin'in 'Forbiden Room filmiydi kuşkusuz. Sinemanın bencil yönetmelerinden Lync'in yolundan giden Maddin de belli ki filmi kendisi için çekmiş. Beyaz perde Maddin'in bilinçaltına açılan bir pencereye dönüşmüş. Sembolik ve nesnellikten uzak sinema dili, rüya/rüya içinde rüya sekansları bir an bile nefes aldırmadı. Filmin sonuna kadar salonda kalabilmiş; tutarlı, rasyonel bir kurguya alışkın izleyicinin yaşadığı kafa karışıklığı ve yüzlerindeki ifade acıklıydı. Kapalı gişe oynayan filmlerden biri de 'gerçekçi' olmasıyla maruf Ortadoğu sineması özelde İran- için bir ilk olan A Girl Walks Home Alone at Night filmiydi. Gerçekçilikle fantastiği birleştiren Ana Lily Amirpour'un ilk uzun metrajlı filmi alışılmışın dışında bir vampir filmi olarak değerliydi. Olağan dışı diğer bir vampir filmi de Veslemes' in Norviya/Norveç idi. Kalbinin durmaması için sürekli dans etmek zorunda kalan hümanist ve şair ruhlu bir vampirin hikayesi, müzikleri ve 'Stalker' sekansları ile akılda kalan oldukça ilginç ve başarılı bir çalışmaydı. Festivalin bir diğer Ortadoğu menşeli filmi ise 'gerçeklik' meselesini fazla abartmış olan Suriye-Fransa ortak yapımı Silvered Water, Syria Self-Portrait idi. Jüri tarafından yılın en yaratıcı müdahalesi olarak seçilen film Suriyeli yönetmen Ossama Mohammed'in Suriyeli Kürt yönetmen Wiam Simav Bedirxan'ın çektiği düşük kaliteli- halihazırda devam eden- iç savaş görüntülerine epik monologların eşlik ettiği deneysel bir çalışmaydı. İçinde şiddet, kan, vahşet işkence barındırmayan neredeyse hiçbir sahnesinin bulunmuyor olmasıyla birlikte oldukça rahatsız edici bir deneyimdi. Şahsen Pasolini'nin sansasyonel filminden bu yana bu kadar rahatsız edici görüntünün bir araya toplandığı bir filme şahit olduğumu hatırlamıyorum. İşin daha ürkütücü tarafı ise burada hiç kimsenin rol yapmıyor olmasıydı. 'Anadolu Break' ve 'Tarlabaşı ve ben' festivalin yerli katılımcılarıydı. Belgesel tarzdaki filmlerden 'Anadolu Break' de dünyanın farklı ülkelerinden gelen break dansçı gençlerin Anadolu taşrasında danslarına kimlik ve ruh katma arayışı anlatılmaktaydı. Paradoksal ve rastlantısal bir biçimde 'Tarlabaşı ve ben' de ise Anadolu taşrasından İstanbul' a gelerek kağıt toplayıcılığı yapan birinin saklanma/kaybolma gayretini konu edinmişti. İlk filmde bir ben olma kaygısı varken ikincisinde ben dışında herhangi biri/herkes gibi olabilme çabası vardı. Dave Mckean'ın animasyon tekniklerini dahil ettiği, oyunculuk ve müzikleriyle ön plana çıkan dram filmi 'Luna' festivalin iyileri arasındaydı. Hayat neden devam ediyor? sorusuna masalsı ve sembolik bir üslupla cevap arayan film, farklı boyutlar arasındaki başarılı geçişleri ve katmanlı karakter modellemeleri ile öne çıkan oldukça başarılı bir filmdi. Larry Clark :'The Smell of Us' da Clark'ın bilindik şiirselliğinin yanında fazlasıyla cüretkar olmasıyla öne çıkan filmlerdendi. 14. ! f İstanbul Film Festivali bağımsız sinema izleyicisinin normal şartlarda beyaz perdede izleme fırsatı bulamayacağı birçok değerli filmi görebilmesi adına önemli bir fırsattı ve izleyicinin bir sonraki organizasyondan beklentilerini bir hayli yükseltti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/47-siyad-turk-sinemasi-odulleri-sahiplerini-buldu/", "text": "47. SİYAD Türk Sineması Ödülleri sahiplerini buldu. Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılan törende 94 üyenin oylarıyla belirlendi. En İyi Belgesel ödülü: Tepecik Hayal Okulu, Güliz Sağlam aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/cizgi-mixer-27-mart-2015-26-nisan-2015/", "text": "Karma desen sergisi Çizgi 27 Mart 2015 26 Nisan 2015 tarihleri arasında Mixer'de! Uygarlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir çizgi. Yazılı iletişimin ve sanatsal ifadenin temel yapıtaşıdır. Çizildiği yüzeyin karakteriyle bir ritim kazanır, farklı söylemlerde bulunur, farklı algılar yaratır. Bir düzlem üzerindeki hareket eylemi olarak görebileceğimiz çizgi, çizen kişinin yüzeyle kurduğu ilişkiyle şekillenir, sınırları belirlenir ve bir forma evrilir. Bu bağlamda, çizginin gücü tarihsel süreç içerisinde hem kültürel ortama hem de çizen kişiye bağlı olarak görsel bir hafızaya dönüşür. Mixer'in sadece desen çalışmalarına yer verdiği bu sergide yer alan sanatçılardan Melike Kılıç'ın kağıt yüzeylere yaptığı mekan ve insan figürleri, izleyiciye şiirsel öyküler anlatıyor. Eylül Ceren Ersöz'ün ahşap yüzeylere çizdiği portreler siyasal anlamda kırılmaların yaşandığı tarihsel dönemlere tanıklık ediyor. Kaan Bağcı'nın geometrik çizgilerle birleştirdiği hayvan figürleri yüzeyde değişim göstererek farklı birer metafora dönüşüyor. Güneş Bulut Yılmaz ise portre algımıza yeni bir bakış açısı katıyor. Teknik ve içerik bakımından birbirinden son derece farklı olan ve desen işleriyle bir araya gelen bu dört sanatçı, Mixer'in sergi alanında çizginin dilini ve yüzeylerdeki değişimin birlikteliğini ortaya koyuyor. Çizgi 27 Mart 2015 26 Nisan 2015 tarihleri arasında Pazartesi hariç her gün Mixer'de görülebilir. between March 27th April 26th 2015! Line is one of the most important inventions of the history of civilization. It is the main constituent of written communication and artistic expression. It gains a rhythm with the movements on the surface, makes different statements, and creates different perceptions. Line, which can be seen as an action on a platform, is shaped with the relationship a draftsman builds with the surface. Its boundaries are therefore determined and it eventually evolves into a form. In this context, power of the line turns into a visual memory within historical process, depending on both the cultural environment and the person who draws it. In this exhibition where only drawings are included, Melike Kılıç's space and people figures drawn on paper tell the audience poetic stories. The portraits Eylül Ceren Ersöz draws on wooden surfaces witness historical periods when political turmoils happened. Kaan Bağcı's animal figures combined with geometrical lines transform into different metaphors by changing on the surface. Güneş Bulut Yılmaz, on the other hand, gives us a different perspective on our perception of portraits. These four artists who all have different techniques and contents, come together at Mixer's Exhibition Space with their drawings, expose the union of the changes on surface and the language of the line. Line can be seen at Mixer between March 27th April 26th 2015, everyday except Mondays."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/deve-ada-sanat-26-mart-13-nisan-2015/", "text": "Sosyal varlık olarak insanlık mekan, tarih, ekonomi üçgeninde bazen kapı arasında sıkışabiliyor. Zamanın hızlandığı durumlarda değişim, veya uyumlanma dediğimiz süreç kaotik bir durum oluşturuyor. Belirleyici güçler dinamiği bildiğimiz formları depresif hale getiriyor. Bu henüz tanımlanamamışlık haline anlayış krizi diyebiliriz. Tarihin artısını yiyenlerle, tarihin yükünü taşıyan sınıfların deformasyonu sürekli ikinci gruba fatura ediliyor. Stresin gerilimi, biçimde eğrilik, yamukluk gibi deformasyonlarla dışarıdan görünür hale geliyor. Belki de devenin form olarak mutasyonu, sürdürülebilir yaşamsallığın, sosyalliğimize yansımış bir başka ifadesidir. Sorunlar dev gibi yükseldikçe, insanlık deve gibi yamuluyor. Önümüzdeki hendekler giderek derinleşiyor. Yamuk bakmaya gerek kalmadan yamuluyoruz. Tarihin bu eşiğinde görecelik akışkanlar dinamiği, sanallık tanımları, kaos, korku ve belirsizlik formatında otorite ve şiddet olarak dayatılıyor. Batıdan Doğuya uzanan bu çizgisellikte, doğrudan, eğilip-bükülmeye dönüşümün develik hallerini araştırmaya yönelik estetik bir çaba çerçevesinde Hakan Gürsoytrak, MeMeT Güreli, Yavuz Tanyeli, Sezai Özdemir, Arslan Cem Şahin, Cem Arslan, Erdinç Ünlü, Buket Güreli ve Feyyaz Yaman çalışmalarından oluşan sergi 26 Mart 2015 Perşembe gününden itibaren, 13 Nisan 2015 e kadar İstiklal Caddesi Aznavur Pasajı No: 108 Kat: 9 adresinde ADASANAT Etkinlik Salonu'nda izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/mamut-art-project-2015-kucukciftlik-park-26-29-mart-2015/", "text": "Mamut Art Project'15 by Akkök sanat dünyasını 55 genç sanatçı ile buluşturuyor. 2013 yılından bu yana genç sanatçıları koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project, bu sene 26-29 Mart 2015 tarihleri arasında KüçükÇiftlik Park'ta düzenleniyor. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/melankolik-dalgalar-nezih-cavusoglu-ekavart-gallery-07-30-nisan-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı sanatçı Nezih Çavuşoğlu'nun son eserlerinden oluşan Melankolik Dalgalarisimli sergisine 07 30 Nisan 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Duygusal gelgitlerle geçen son birkaç yılın sanatçının yapıtlarına yansımasıyla ortaya çıkmış bir dalgalanmadır. Melankolik Dalgalar. Kurgu ve içerik olarak Nezih Çavuşoğlu'nun bir önceki dönemi olan Stripe serisindeki renklerle bağlı ama geometrik olarak dönen ve dönüşen hatta akan ve dalgalanan renkler görüyoruz sanatçının yeni döneminde. Nezih Çavuşoğlu izleyicinin hem görme hem de hissetme algısı üzerine güzel bir oyun kurguluyor. Onun son resimlerine bakarken ister içsel duygulanmaları, ister toplumsal dalgalanmaları, isterseniz de denizin maviliğinde dinginlik sunan rahatlatıcı bir yaz melteminin titreşimlerini bulabilirsiniz. Çavuşoğlu'nun kurguladığı bu oyun sayesinde izleyici zihninde kendi Çavuşoğlu resmini de yaratmış oluyor. Bize bu yönergeyi sunan ipucu ise serginin ismindeki Melankolik tanımıdır. Kelime çağrışımsal olarak içekapanık, duygusal, kırılgan, mükemmeliyetçi, idealist, fantezist gibi birçok tanımı ve algıyı içinde barındırsa da Çavuşoğlu'nun düşüncesinde ve elinde yaratıcı ve ufuk açıcı bir sonuca ulaşmış görünüyor. Sergide yer alan yapıtlar ve üretim süreçleri sanatçıların kendilerini aşmada, kendini yeniden üretmede ne tür aşamalar kaydettiklerinin ve hangi ruh hallerinden geçtiklerinin bir göstergesi niteliğinde. Çavuşoğlu içsel dünyası ile bu bağı koparmayarak o yolu şaşırıp kaybetmemenin yanında hiç bitmeyecek sanatsal arayışlarından parçalar sunaraksizleri davet ediyor. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/15/orbis-mark-knoerzer-bertrand-delacroix-gallery-april-23-may-23-2015/", "text": "This spring, Bertrand Delacroix Gallery is thrilled to feature Orbis, an all-new collection of mixed media work by American artist Mark Knoerzer. The exhibition, titled after the Latin word for circle, includes colorful oil, acrylic and epoxy paintings on canvas. Knoerzer's organic designs are at once incredibly complex and geometrically simple. The abstract pieces suggest subtle connections to nature, growth, sexuality and the expansive universe around us. Orbis is inspired by my fascination with outer space and the visual abundance beyond our small realm of life. Each work is based on a simple circular configuration with concentric rings referencing planets, stars and orbits. The busy rings are contrasted by windows of space filled with subtle multi-colored ombre effects. My polyptychs are a visual dialect of my celestial interests and indirectly relate to nature. Each panel is based on a circle and made by adding and subtracting curved lines then mirrored to form symmetry. Knoerzer's unusual works are brought to fruition through an extensive and meticulous layering process. He first hand draws his designs, then outlines the shapes with acrylics and fills them in with oils sometimes he uses up to 15 layers of paint depending on the intended effect. Afterwards, Knoerzer coats his paintings with 3 layers of epoxy to achieve the shiny, glass-like finish. Born in 1978 in Cornwall, New York, Knoerzer received his AFA from the Fashion Institute of Technology and his BFA from Parsons School of Design, where he was awarded an undergraduate Deans Scholarship and a BFA Scholarship. Knoerzer initially began as a figurative painter but in 2006, while enrolled at Parsons, his style shifted dramatically and he began experimenting with light installations. After two years working in 3-D, he returned to painting but his work was now abstract. These new paintings were heavily influenced by the experiences he had working with installations. These multi-layered abstract pieces are what he is most known for today. The artist currently lives and works in Brooklyn, NY and will attend the opening reception on April 23. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/16/cagdas-sanat-1985-mine-sanat-galerisi-21-mart-02-mayis-2015/", "text": "Sanat hayatına 1985 yılında Kadıköy'de, var olan bakış açılarına, hem sanatsal hem de sergileme pratikleri yönünden farklı bir yorum getirme düşüncesiyle başlayan Mine Sanat Galerisi, faaliyetlerine bugün Nişantaşı ve Bodrum Yalıkavak'taki iki mekanında devam etmektedir. 1985 yılından bu yana Türk sanat ortamına görsel sanatlar alanında çeşitli etkinliklerle katkıda bulunan Mine Sanat Galerisi, küratörlüğünü Mine Gülener'in yaptığı ve 17 Mart 2015 Salı günü açılışı gerçekleşecek Çağdaş Sanat 1985 isimli sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. 'Çağdaş Sanat 1985' isimli sergide, Mine Sanat Galerisi'ni kuruluşundan günümüze yalnız bırakmamış 40 sanatçının 1985-1990 tarihleri arasında yaptıkları eserler ve galeri arşivinden seçilmiş malzemeler yer alacaktır. Bu sergi bir galerinin 30 yıl boyunca yaşadığı süreçleri sanatseverlerle paylaşmak açısından da önem taşımaktadır. Çağdaş Sanat 1985 isimli sergide, galerinin kuruluşundan bugüne çekilmiş fotoğraflar, videolar, performanslar, röportajlar vb. görsel malzemelerin kurgulanması ile oluşturulacak galeri belgeseli sergi boyunca galeri mekanında izleyicilerle paylaşılacaktır. Sergi ve belgesel gösterimine ek olarak sergi süresince Nişantaşı mekanında Türk sanatının 30 yıl boyunca geçirdiği değişimleri, dönüşümleri konu alan bir dizi söyleşide gerçekleştirilecektir. Katılımcılar, galerinin ilk sergilerinde alınan video kayıtlarını da bu söyleşiler sırasında ilk defa izleme şansı bulacaklardır. Mine Sanat Galerisi 30. yılını doldurması nedeniyle belgesel nitelikli bir galeri kitabı yayınlayacaktır. Kitap, otuz yıl boyunca galeride düzenlenen sergiler, paneller, sergi okumaları, sergi katalog metinleri ve görselleri, sergi bültenleri ve basında yer alan yazılar, fotoğraflar, videolar gibi birçok kaynağın taranması, bir araya getirilmesi ve derlenmesi ile ortaya çıkan arşivin bir bölümünü içermektedir. Mine Sanat Galerisi'nin 30. Yılını doldurması nedeniyle düzenlediği sergiyi 21 Mart 2 Mayıs 2015 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi'nde izleyebilirsiniz. Diğer etkinliklerin duyurusu sosyal medya ortamlarından ve galerinin www. minesanat. com adresinden yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/16/zeynep-cemali-oyku-yarismasi-2015-son-basvuru-20-mayis-2015/", "text": "Zeynep Cemali'nin Güzelce'de Bir Kaçak, Memo kitabından. Gençlerin dikkatini öyküye çekerek, edebiyatımıza yeni öykücüler kazandırmayı amaçlayan Zeynep Cemali Öykü Yarışması 5. yılında! Çağdaş çocuk ve gençlik edebiyatının öncü yayınevi Günışığı Kitaplığı'nın, usta öykücü Zeynep Cemali anısına her yıl düzenlediği yarışmaya Türkiye genelinde 6, 7 ve 8. sınıf öğrencileri katılıyor. Katılımın her yıl arttığı yarışmanın 2015 başvuruları çoktan başladı. Yurt çapında duyurulan yarışma için son başvuru tarihi 20 Mayıs 2015. Zeynep Cemali Öykü Yarışması'nın 2015 yılı teması, Cemali'nin Güzelce'de Bir Kaçak, Memo romanındaki, Yüzlerindeki kararlılık, gelecek günlerin muştusu gibiydi, cümlesinden yola çıkılarak cesaret olarak belirlendi. 2015 yılı seçici kurulu; Ayfer Gürdal Ünal, Behçet Çelik, Neslihan Önderoğlu, Yalvaç Ural ve Dr. Müren Beykan'dan oluşuyor. Gençlerin özgürce yazmasının önemine işaret eden Proje Başkanı, Günışığı Kitaplığı Yayın Yönetmeni Müren Beykan, Gençlerin yüreklendirilmesi, cesaretli öykülere yönlendirilmesi, düşünen, sorgulayan bir nesli yaratmaya da yardımcı olacaktır. Yarışmalar edebiyat bayrağını yükseltmeye yarayacak, edebiyatsa özgürlük demek. Dün de, bugün de, diyor. Her yıl Cemali'nin roman ve öykü kitaplarından seçilen bir cümlenin kılavuzluk ettiği farklı bir temayı işleyen yarışmaya katılan binlerce genç, bugüne dek öykülerini, 2011'de kardeşlik, 2012'de hoşgörü, 2013'te arkadaşlık ve 2014'te umut üzerine yazdılar. 1. Yarışmaya Türkiye genelinde tüm ilköğretim kurumlarının 2014-2015 öğretim yılında 6, 7 ve 8. sınıflarda okuyan öğrencilerinin katılım hakkı vardır. 2. Bir öğrenci yalnızca 1 öyküyle yarışmaya katılabilir. 3. Birden fazla kişi tarafından ortaklaşa yazılmış öyküler yarışmaya kabul edilmez. 4. Metin, öykü türüne uygun olarak yazılmalıdır. 6. Öykü cesaret temasında yazılmalıdır. Verilen kılavuz cümlenin öyküde kullanılması gerekli değildir. 7. Öykü A4 boyutunda dosya kağıdına, tercihen bilgisayarda 12 punto Times New Roman yazı karakteriyle ya da okunaklı el yazısıyla yazılmalıdır. 8. Öykünün uzunluğunun 1.5 satır aralığıyla, iki (2) A4 sayfadan az, dört (4) A4 sayfadan fazla olmaması önerilir. 9. Öykü adı ve öyküyü yazan öğrencinin adı, öykünün başında belirtilmelidir. 10. Öykünün posta veya e-posta yoluyla tek (1) kopya gönderilmesi yeterlidir. 11. Yarışmaya son başvuru tarihi 20 Mayıs 2015'tir. 12. Başvuruda bulunacak olan öğrencilerin öykülerinin en son sayfasında öğrencinin adı soyadı, doğum tarihi, cinsiyeti, okulunun adı, sınıfı, okul adresi ve telefon numarası, yatılı ise kaldığı yurdun adresi ve telefonu, ev adresi, telefonu varsa e-posta adresi belirtilmeli; Zeynep Cemali Öykü Yarışması'na daha önce katıldıysa, katılım yılı yazılmalıdır. Ayrıca öğrencinin ilgili öğretmeninin adı soyadı, cep telefonu ve e-posta adresi eklenmelidir. 13. Başvuruların şartnameye uygunluğu, Günışığı Kitaplığı raportörleri tarafından denetlenir. 14. Şartnameye uygun olarak ve zamanında teslim edilen aday öyküler ön elemeden geçirilerek, seçici kurul tarafından değerlendirilir. Birincilik, ikincilik ve üçüncülüğe değer görülen öğrencilere ve ilgili öğretmenine ödülleri İstanbul'da düzenlenecek ödül töreninde verilecektir. İlk üç derecenin yanı sıra, seçici kurul uygun gördüğü öykülere özel ödüller verebilir. Bunların dışında, dikkat çeken öyküler de Günışığı Kitaplığı tarafından hazırlanan ve ücretsiz dağıtılan Ödüllü Öyküler kitabında yer alır. 15. Yarışmaya gönderilen öykülerin telif haklarının süresiz, bedelsiz ve koşulsuz olarak Günışığı Kitaplığı'na geçmiş olduğunu, yarışmaya katılanlar kabul ve beyan ederler. Dolayısıyla Günışığı Kitaplığı, yarışmaya katılan öyküler üzerinde süresiz tasarruf yetkisine sahiptir. Ayrıca yarışmaya katılan öykülerin muhafazası da süresiz ve koşulsuz olarak Günışığı Kitaplığı'na ait olup, yarışmaya katılanlar tarafından geri istenemeyecektir. 16. Önceki yıllarda Zeynep Cemali Öykü Yarışması'na katılarak dereceye girmiş öğrenciler, farklı bir öyküyle de olsa, yarışmaya tekrar katılamazlar. Ödüllü Öyküler kitabına öyküleri okumalık olarak seçilen öğrenciler yarışmaya farklı öykülerle tekrar katılabilir. 17. Yarışmaya katılan öykülerin daha önce düzenlenen benzer yarışmalarda dereceye girmemiş olması, başkası tarafından yazılmamış olması, kısmen ya da tamamen başka bir metinden kopya edilmemiş ve daha önce herhangi bir yerde yayınlanmamış olması gerekmektedir. 18. Yarışmaya katılan öyküler üzerinde, seçici kurul tarafından gerek görüldüğü takdirde editörlük çalışması yapılabilir, fazla sayıda noktalama ve yazım hatası içeren öyküler değerlendirme dışı bırakılabilir. 19. Günışığı Kitaplığı'na son başvuru tarihinden sonra ulaşan öyküler değerlendirmeye alınmayacaktır. 20. Ödül almaya hak kazanan öyküler 2015 yılı Eylül ayı içinde ilan edilecektir. 21. Birincilik Ödülü tablet bilgisayar, Z. Cemali kitapları seti, sertifika; İkincilik Ödülü cep telefonu, Z. Cemali kitapları seti, sertifika; Üçüncülük Ödülü dijital fotoğraf makinesi, Z. Cemali kitapları seti, sertifika; Seçici Kurul Özel Ödülü Z. Cemali kitapları seti, sertifikadır. 22. Ödül kazanan tüm öğrencilerin başvurularında bildirdikleri öğretmenlerine, öğrencilerini edebiyat sevgisi aşılayarak destekledikleri için birer teşekkür sertifikasıyla birlikte Zeynep Cemali kitapları seti ve okul kütüphanelerine de 20 kitaptan oluşan bir Günışığı Kitaplığı seçkisi armağan edilecektir. 23. Postadaki gecikmeler ya da teknik aksaklıklar nedeniyle zamanında ulaşmayan başvurulardan Günışığı Kitaplığı sorumlu değildir. Yarışmanın ödül töreni Günışığı Kitaplığı tarafından sonbaharda gerçekleştirilecek Zeynep Cemali Edebiyat Günü kapsamında İstanbul'da yapılacaktır. Ödül törenine İstanbul dışından katılacak öğrenciler, velileri ve öğretmenleri, Günışığı Kitaplığı'nın davetlisi olarak İstanbul'da ağırlanacaklar; ulaşım ve konaklama giderleri Günışığı Kitaplığı tarafından karşılanacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/15-nisan-dunya-sanat-gunu-vitrin-sergileri-icin-upsd-uyelerine-cagri/", "text": "UNESCO AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi bu yıl da 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nü çeşitli etkinliklerle kutlayacak. Abdi İpekçi Caddesi mağaza vitrinlerinde düzenlenen, sanatı halkla buluşturmayı amaçlayan Vitrin Sergileri Şişli Belediyesi'nin desteğiyle Nişantaşı Abdi İpekçi Caddesi'nde, 8-23 Nisan tarihleri arasında düzenlenecek. 15 Nisan Dünya Sanat Günü Vitrin Sergileri'ne katılmak isteyen üyelerimiz bu çağrıyı aldıkları günden itibaren 26 Mart 2015 günü saat 17.00'a kadar bize başvurularını gönderebilir. Seçici Kurul Bedri Baykam, Bahri Genç, Tijen Şikar, Murat Havan, Ceylan Mutlu, Ekin Onat, Nebahat Karyağdı, Kaya Özsezgin, Ali Şimşek, Yusuf Taktak' den oluşmaktadır. - Üyelerimiz Vitrin Sergisi seçmelerine sergileme mekanlarının mağaza vitrinleri olduğu göz önüne alınarak vitrinde sergilenebilirliği mümkün olabilecek resim, heykel, seramik vb. yapıtlarla katılabileceklerdir. Heykel önerecek arkadaşlarımızın kırılgan ve riskli malzemelerden yapılmış yapıtları göndermemeleri rica olunur. - Yapıtların, vitrinlerin büyüklüğü göz önüne alınarak belirlediğimiz ölçülere uygun olması gerekmektedir. Üyelerimiz seçmelere en fazla 3 yapıtla katılabilirler, aynı boyda olan iki yapıtla katılım kabul edilmeyecektir. Seçilen her sanatçıdan bir yapıt sergiye dahil edilecektir. Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Teslim edilecek dosyada üyenin word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini de içeren özgeçmişi, adresi, telefonu, e-postası bulunmalıdır. Yapıtla birlikte vitrine yerleştireceğimiz sanatçımızı tanıtan bilgi yazısını hazırlamamıza kaynaklık edecek 30 kelime civarında sanatınızı anlattığınız yazıyı da dosyanıza eklemeniz gerekmektedir. Yarışmaya sunulacak işlerin görselleri 300dpi formatında, kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte olmalı ve CD'de kayıtlı olarak, tüm bilgileriyle dosyaya eklenmelidir. Mail yoluyla başvurmak isteyenler, sanatgalerisiupsd@gmail. com adresine, konu bölümüne 15 Nisan Vitrin Sergileri Başvurusu yazarak dosyalarını ve görsellerini gönderebilirler. Elden veya posta yoluyla yapılacaklar başvurular 26 Mart 2015 günü saat 17.00'a kadar UPSD'nin Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri Şişli / İstanbul adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. 3. Seçici Kurul, 27 Mart 2015 tarihinde değerlendirmesini tamamlayarak, mekan ve diğer kısıtlamaları göz önünde bulundurarak seçimlerini yaptıktan sonra, eserleri sergilenecek sanatçılara duyuruları yapılacaktır. 4. Eseri seçici kurul tarafından onaylanan sanatçılar yapıtlarını en geç 4 Nisan 2015 günü saat 17:00'a kadar UPSD'ye ulaştırmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir. Sergi bitiminden (23 Nisan 2015) sonra eserler UPSD'den geri alınabilecektir. 30 Nisan 2015 saat 17.00'a kadar alınamayan yapıtlardan hiçbir şekilde sorumluluk kabul edilmeyecektir. Kargo ve UPSD-sanatçı arasındaki gerçekleşecek nakliye ücretleri sanatçıya aittir. UPSD-mağaza arasındaki nakliyeden sanatçı sorumlu değildir. 5. Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de doğabilecek hasarlardan hiçbir şekilde Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve yapıtın sergilendiği mağaza sahibi sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden istedikleri özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/6-ulusal-izmirin-renkleri-resim-yarismasi-basvuru-tarihleri-13-17-nisan-2015/", "text": "- İzmir Üniversitesi - İzmir Suluboya Ressamları Derneği Yarışma ve sergiye katılmak üzere gönderilen eserlerin İzmir ile ilgili olması şarttır. Ulu Önderimiz Mustafa Kemal ATATÜRK' ün Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir sözünden hareketle toplumumuzun sanat ve kültür faaliyetlerine katkıda bulunabilmek için bir resim yarışması ve sergi düzenlenmesi planlanmıştır. Ulusal İzmir'in Renkleri Resim Yarışması Dünyayı güzelleştirmenin de en az bilim üretmek ve teknoloji geliştirmek kadar önemli olduğunu vurgulayan İzmir Üniversitesi kurucusu, eğitim gönüllüsü, değerli insan, merhum Necdet Doğanata Anısına düzenlenmektedir. Bu yarışmada, iki kurumun ortak noktası olan İZMİRin bütün güzellikleri ve farklı yönlerini sanatçı gözüyle yansıtmak, gelecek nesillere aktarmak ve günümüz sanat dünyasında her gün önem ve değeri artan, suluboya resim tekniğine dikkat çekerek, tekniğin ülkemizde hak ettiği yeri bulmasına ve dünya standartlarına çıkmasına katkıda bulunmak amaçlanmıştır. İzmir'in Renkleri resim yarışması, yapısı ve amacı itibariyle resim sanatına gönül vermiş, herhangi bir yaş ya da profesyonellik gözetmeksizin amatör ruhu geliştirmek ve resim sanatına destek vermektedir. - Yarışmaya İzmir Suluboya Ressamları Derneği Mensupları, İzmir Üniversitesi Mensupları ile öğrencileri ve resim sanatına gönül vermiş herkes katılabilir. İzmir Suluboya Ressamları Derneği ve İzmir Üniversitesi Yönetimi, seçici kurul üyeleri ve seçici kurul üyelerinin birinci derece yakın akrabaları katılamaz. - Yarışmanın öncelikli amacı, resim sanatına gönül veren sanatçıları desteklemektir. - Yarışmaya katılacak resimlerde kullanılacak teknikler Suluboya, Likit Suluboya, Lavi, Yağlıboya, Akrilik olarak belirlenmiştir. - İzmir'in Renkleri konusu çerçevesinde verilen eserler değerlendirmeye alınacaktır. - Her sanatçı yarışmaya en fazla 3 eserle katılabilir. - Teslim edilen eserlerin çerçeveli boyutlarının kısa kenarı 35 cm'den küçük, uzun kenarı da 100 cm'den büyük olmamalıdır. - Eserler sergilenmeye hazır ve sanatçısı tarafından imzalanmış olarak teslim edilmelidir. - Eser teslimi sırasında, bir CD içerisinde teslim edilen eserlerin katalogda kullanılmak üzere çekilmiş fotoğrafları yer almalıdır. Çekilen fotoğrafların katalog baskısına uygun olabilmesi için, çözünürlüğü en az 300 dpi veya 12 mp olmalıdır. - Katalog da yer alacak eserleri organizasyon kurulu belirler. Sergilenmeye değer görülen eserler arasından seçilecek eserler katalogda yer alacaktır. - Eserler, 13-17 Nisan 2015 tarihlerinde, saat 10.00-17.00 arasında, makbuz karşılığı Eser Toplama Merkezine teslim edilmelidir. Kargo ile gönderilen eserlerde kargoya veriliş günü değil, kargonun teslim tarihi esas alınır. - Eserlerin teslimi sırasında, Katılım Formu eksiksiz doldurularak teslim edilmeli ve Eser Teslim Formu da eksiksiz doldurularak eserin arkasına iliştirilmelidir. - Sergi bitiminde eser sahipleri eserlerini, teslim ederken aldıkları makbuzla geri alacaklardır. - Değerlendirilen kategorilerde, birincilik, ikincilik ve üçüncülük ve özel ödüllere layık görülen eserler, sergi bitiminde eser sahibi tarafından organizasyonu yapan kurumlara bırakılacaktır. - Yarışmayı düzenleyen kurumlar mücbir sebepler ve yarışmaya katılımın yetersizliğinden dolayı yarışmayı iptal etme, yarışma şartlarında ve takviminde değişiklik yapma hakkını saklı tutar. Seçici Kurul 22 Nisan 2015 tarihinde toplanarak yarışmaya katılan eserleri değerlendirir, dereceye giren ve sergilenmeye değer görülen eserleri seçer. - Birincilik Ödülü: 1.500 TL, Plaket ve Sertifika - İkincilik Ödülü: 1.000 TL, Plaket ve Sertifika - Üçüncülük Ödülü: 500 TL, Plaket ve Sertifika - Necdet Doğanata Özel Ödülü: Plaket ve Sertifika - Jüri Özel Ödülü: Plaket ve Sertifika - İzmir Üniversitesi Özel Ödülü: Plaket ve Sertifika - İzmir Suluboya Ressamları Derneği Özel Ödülü: Plaket ve Sertifika - Sergilenmeye Değer Bulunan Eserlere Sertifika Ödül alan ve sergilenmeye değer bulunan eserler, 29 Nisan 07 Mayıs 2015 tarihleri arasında İzmir Üniversitesi'nin, İzmir Özel Fatih Koleji Kampüsü'nde yer alan Necdet Doğanata Sanat Galerisi'nde sergilenecektir. - Sergilenen eserlerin iadeleri, teslim edildikleri toplama merkezinde sergi bitiminde, 11-13 Mayıs 2015 tarihleri arasında, teslim makbuzları karşılığında yapılacaktır. - Belirlenen tarihlerde geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabileceği hasardan yarışmayı düzenleyen kurumlar sorumlu tutulamayacaktır. Eserlerini 13 Mayıs 2015 tarihinde, saat 17.00'a kadar iade almayan sanatçıların eserleri hakkında düzenleyici kurum veya kuruluşlar hiç bir sorumluluk kabul etmemektedir. Bu hususta sanatçılar eseri için düzenleyici kurum veya kuruluşlar üzerinden herhangi bir hak talep edemezler. - Kargo ile gönderilen eserlerde gönderim ücreti düzenleyici kurumlarca karşılanmaz. Kargo ile gelen eserlerin geri alınması veya iade kargo ile yapılacaksa kargo masrafı eser sahibine aittir. Kargo ile gelen ve geri gönderilen eserlerin uğrayabileceği her türlü hasardan ve kaybolmadan İzmir Üniversitesi, İzmir Suluboya Ressamları Derneği sorumlu değildir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/adana-ressamlar-dernegi-1-ulusal-resim-yarismasi-son-basvuru-03-nisan-2015/", "text": "Adana Ressamlar Derneği, genç sanatçı adaylarını desteklemek, yeni ve özgün üretimleri özendirmek ve Türk Resim Sanatı'na katkıda bulunmak amacıyla bir resim yarışması düzenlemiştir. Yarışma, üniversitelerimizin güzel sanatların farklı alanlarında eğitim veren lisans veya lisansüstü programlarının öğrencilerine açıktır. Seçici kurul tarafından başarı ödüllerine ve sergilenmeye uygun bulunan eserler, 9 Nisan 2015 tarihinde sergilenerek kamuoyuyla paylaşılacaktır. -Yarışmaya, Türkiye Cumhuriyeti Üniversiteleri'nde güzel sanatların farklı alanlarında öğrenim gören, lisans veya lisansüstü programların öğrencileri katılabilirler. -Yarışmanın belirlenmiş bir konusu yoktur, ancak eserlerin daha önce başka bir yarışmaya katılmamış, ödül almamış veya yayınlanmamış olması gerekir. -Her yarışmacı birden fazla eserle yarışmaya katılabilir. -Çalışmalarda tual üzeri yağlıboya, akrilik, kolaj veya benzeri teknikler kullanılabilir. -Baskıresim veya camlı çerçevelenmiş eserler yarışmaya kabul edilmeyecektir. -Eserlerin kısa kenarı 50 cm den kısa, uzun kenarı 150 cm den uzun olmamalıdır. -Eserler sergilenmeye hazır bir şekilde ve eser sahibi tarafından imzalanmış olarak, en geç 03.04.2015 cuma günü mesai bitimine kadar Adana Ressamlar Derneği adresine alındı belgesi ile elden veya masrafı yarışmacı tarafından karşılanmak üzere kargo ile teslim edilecektir. Kargoda oluşan gecikmelerden Adana Ressamlar Derneği sorumlu değildir. -Kargo ile teslim edilen eserlerin taşınması sırasında oluşacak hasarlardan, ayrıca kırılabilme olasılığı yüksek olan eserlerin kabulü, teslimi ya da değerlendirilmesi sırasında oluşabilecek her türlü hasardan katılımcının kendisi sorumludur. -Katılımcılar ekte yer alan ESER SAHİBİ BİLGİ FORMUnu (form1) ve DOĞRULUK BEYANI FORMUnu (form2) doldurup imzalayacak, ve son 20 gün içerisinde alınmış Öğrenci Belgesini de ekleyecek, bir zarf içerisinde eserlerle birlikte göndereceklerdir. Öğrenci belgesi eklenmemiş eserler değerlendirmeye alınmayacaktır. -Gönderilen her eserin arkasına ayrı ayrı olmak üzere ekte yer alan ESER BİLGİ FORMU (form 3) yapıştırılacaktır. -Ödül alan eserler iade edilmeyecektir. -Sergilenmeye değer görülen eserler, sergi programı bitiminden itibaren bir ay içerisinde eser sahiplerine makbuz karşılığı teslim edilecektir. -Ödül alan ve sergilenmesine karar verilen eserler dışında kalan eserler, 20.04.2015 tarihinden itibaren 30 gün sürede, Adana Ressamlar Derneği adresinden makbuz karşılığında elden teslim edilecektir. -Eserlerini kargo ile teslim almak isteyenlerin eserlerinin kargo ile gönderilmesini, yazı, faks, email vs. ile açıkça bildirmeleri üzerine, masrafları kendilerince karşılanmak üzere, adres değişikliği yazılı bildirilmediği takdirde Form(1) de yazılı adresine kargo ile gönderilebilir. Kargoya teslim edildikten sonra Adana Ressamlar Derneğinin eserle ilgili kaybolma zarar görme vs. hiçbir sorumluluğu bulunmadığı, sanatçı tarafından Form(1) imzalandıktan sonra peşinen kabul edilmiş sayılır. -Belirtilen tarihler arasında teslim alınmayan eserlerin kaybından ve uğrayabileceği her türlü hasar ve zarardan Adana Ressamlar Derneği hiçbir şekilde sorumlu değildir. -Arzu eden katılımcılar eserlerini Adana Ressamlar Derneği Koleksiyonu'na hibe edebilirler. Hibe eden katılımcılarımıza teşekkür belgesi hazırlanacaktır. Seçici kurul, 04.04.2015 cumartesi günü Adana Ressamlar Derneği AÇS Sanat Galerisinde toplanarak yarışmaya katılan eserleri değerlendireceklerdir. -Yarışma şartnamesi, değerlendirme sonuçları ve diğer bilgiler Adana Ressamlar Derneği'nin www. adanaressamlarderneği. com adresli websitesinde yayınlanacaktır. -Yarışma sonucunda ödül alan eserler, Adana Ressamlar Derneği'ne ait olacak ve sanatçı ödül kazanan eserinin üçüncü şahıslara devir yetkisi de dahil olmak üzere, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'nın ilgili maddeleri gereğince işleme, yayma, çoğaltma, temsili, dijital iletimi, sergileme haklarını ve her türlü mali haklarını da ARD'ne devretmiş olacaktır. Ayrıca, Adana Ressamlar Derneği sergilenmeye değer bulunan eserleri de etkinliklerinde, eğitim faaliyetlerinde, takvim, afiş, katalog, broşür vb. her türlü tanıtım malzemelerinde kullanma ve gösterme, medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere tüm telif haklarına herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. Yarışmaya katılan tüm sanatçılar bu yarışmaya katılmakla bunları peşinen kabullenmiş sayılacaklardır. -Yarışma şartnamesine uymayan eserler değerlendirme dışı bırakılacaktır. -Yarışmaya katılan sanatçılar, yarışma şartlarını ve seçici kurul kararlarını peşinen kabul etmiş sayılacaklardır. Şartnamede belirtilmeyen hususlarda ve tereddüt halinde Seçici Kurul'un kararları geçerlidir. Adana Ressamlar Derneği yarışma şartnamesinde istediği zaman değişiklik yapabilir. -Katılım şartlarına uymadığı sonradan tespit edilenler ile Doğruluk Beyanı'na (Form 2) aykırı hareket edenlerin ödülü geri alınır. ÖNEMLİ NOT: Eser sahibinin, ESER SAHİBİ BİLGİ FORMUnu ve DOĞRULUK BEYANInı güncel bilgilerle doldurması ve eseri ile beraber göndermesi gerekmektedir. Bunlar doldurulmadan ve imzalanmadan gönderilen eserler kesinlikle yarışmaya kabul edilmeyeceklerdir. Adana Ressamlar Derneği 1. Ulusal Resim Yarışması Şartnamesini okudum. Telif haklarına ve sair yükümlülüklere ilişkin şartnamede yer alan tüm şartları kabul ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/benim-dunyam-gurbuz-dogan-eksioglu-platform-a-21-mart-16-nisan-2015/", "text": "Gürbüz Doğan Ekşioğlu 1954 Mesudiye, Ordu'da doğmuştur. İlk ve ortaokul eğitimini Ordu'da tamamlamıştır. 1973-1975 yılları arasında şimdi ki adı Marmara Üniversitesi olan Vatan Mühendislik Fakültesi'nde inşaat mühendisliği okumuş olan sanatçı, ardından 1979 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'ndan, bugün ki adıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nden mezun olmuştur. Bir sene reklam ajansında art director olarak çalışmış, sonrasında mezun olduğu okulda asistan olarak görev yapmaya başlamıştır. 1992 senesinde Sanatta Yeterlilik'ini tamamlayarak, Yardımcı Doçent olmuştur. Halen Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nde görev yapmakta ve Moda'da ki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Sanatçı, yurtiçinde ve yurtdışında birçok kişisel sergi açmış, karma sergilere katılmıştır. 27 adet uluslararası, 44 adet ulusal olmak üzere toplam 71 adet ödül almış olan Ekşioğlu, 1997 yılı Sedat Simavi Plastik Sanatlar Ödülü'nün de sahibidir. Sanatçının çalışmaları 15 ayrı ülkede yayınlanmıştır. Dünyanın en önemli dergilerinden, 1925 yılından beri kesintisiz yayınlanan The New Yorker dergisinde 7 defa, Forbes dergisinde 1 defa sanatçının kapak tasarımları yayınlanmıştır. Ayrıca New York Times Gazetesi O-Ed Sayfası ve Book Review ekinde ve Atlantic Mountly Dergisi'nde sanatçının çizimleri yayınlanmıştır. 2011 yılında yapmış olduğu Osama Bin Ladin konulu kapak tasarımı, Washington Post Gazetesi'nde Amerikan tarihine geçen kapak olarak yer almıştır. İkiz Kuleler için hazırlamış olduğu çizimi için, dünyanın en önemli yazarlarından, kadın hakları savunucusu Suzan Sontak, kapaktan çok etkilendiğine ve ağladığına ilişkin sanatçıya bir e-posta göndermiştir. Gama Holding'in 50. Kuruluş yılına ilişkin çıkardığı Cumhuriyet'in Kuruluşu'ndan 2010 Yılına Kadar Türkiye'ye Enerji Verenler kitabında yer verilen çok az sayıda kişiden biri olmuştur. Unicef sanatçının 2 işini kartpostal olarak basmış ve tüm dünyada satışa sunmuştur. Sunay Akın, bir zamanlar onu şair olarak adlandırmıştı. Bense hem politik hem şairane eserler yaratan görsel bir filozof olarak görüyorum. Siz, sanatın toplum üzerinde hala pozitif etki yaratan gücü olduğuna inanan eleştiren bir hümanist olarak da düşünebilirsiniz. Ona nasıl hitap ederseniz edin Türkiye'nin en tanınmış illüstratörü olarak eserleri şekilsel güç, estetik çekicilik ve entelektüel derinlik arasında sağladığı denge ile göz önüne çıkmaktadır. Eserleri, filozofik, sosyolojik ve politik fikirleri görsel olarak tartışarak gerçeklerinizi gözden geçirmenize ve statükoyu sorgulamanıza yol açıyor. Yarattıkları çoğulcu içeriği hiçbir zaman tek yönlü, didaktik veya polemik değil. Gücünü, akıllıca kullandığı mizah ve ironiden, aynı zamanda da sosyo-politik eleştiriden almakta. Sanatçı, toplumumuzu samimi bir şekilde gözlemlerken, klişelerin ötesine bakmaktan kaçınmayarak, alternatif iç görüleri tartışmaya açıyor. ... Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun illüstrasyonları bir istisna olarak kabul edilebilir çünkü eserleri zayıf tasvirlerin, polemik tartışmaların ya da didaktik tekliflerin çok daha ilerisine gitmeyi başarabilmiştir. Örneğin Mayıs/Haziran 2013 sırasında sanatçı, neredeyse her gün, görsel bir günlük gibi sokaklardaki gerçek olaylara olan tepkisini çizgiye dökmüştür. Daha sonra bu çizimleri Facebook aracılığı ile paylaşmıştır. Gürbüz Doğan Ekşioğlu hiçbir zaman bariz olanı tekrardan üretmemiş, bilineni tasvir etmemiş ve vaaz verme ya da öğretme tuzağına düşmemiştir. Toplumu ve hayatı yapı çözümcü ve gerçeküstü bir tavırla araştırırken, gerçek amacı cevap vermek yerine soruşturmak olan psikolojik, filozofik ve sosyo-politik kompozisyonlar yaratmıştır. Bu yüzden illüstrasyonları statükoyu soruşturmaya yol açıp izleyicinin bildiklerini ve inandıklarını tekrardan düşünmesine sebep olmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/hak-ercan-arslan-galatea-art-galeri-07-nisan-30-nisan-2015/", "text": "Berlin ve İstanbul'da yaşayan Ercan Arslan, 1984'ten buyana Frankfurt-Oder, Londra, Berlin, Utrecht, İstanbul... gibi bir çok şehirde 70 'in üzerinde sergi açtı. Ercan Arslan'ın Galatea Art Galeri'de açtığı 4. kişisel sergisidir. Özgün tarzı ile sanat dünyasında, kuşağının öncülerinden biri olan sanatçı '' HAK'' isimli resim sergisini tüm sanatseverlerin beğenisine sunuyor. ''Ercan Arslan sergi kataloğunda, yaptığı resimlerin ne bir yorumu ne bir öyküsü olduğunu vurgulayarak sanatını içine yabancı hiçbir şeyin katılmadığı doğrudan doğruya bir görsellikle tanımlamak istiyor. Sanatçının bu tavrını çağımızın sanatsal sorunlarıyla yakından ilişkili görüyorum. Sanatçı sanatıyla dünyanın bağımsız yorumunu yapan kişidir ya da öyle olması gerekir. Günümüzde ise buradaki bağımsızlık aynı dünyanın üzerimizde yaptığı politik, ideolojik dünya görüşsel baskılar karşısında çok sorunlu bir hale gelmiş bulunuyor. Ercan Arslan'ın her türlü yorumun ötesine geçme çabasını bu bağlamda hem bir jest hem de çağımızla ilgili bir semptom, bir belirti olarak anlamaktan yanayım. Bu noktayı ressamın figür, form ve madde ile olan ilişkilerinde gösterebiliriz. Nitekim bu tabloların çoğunda figürler adeta kendilerinin her türlü açıklamaya direnişinden, bu direnme gücünden oluşmuşa benziyor. İsterseniz bir yorum yapabilirsiniz, fakat yeni bir bakışta bunun bir yakıştırma olduğunu göreceksiniz. Dolayısıyla imkansız. Kendi sıradan olanakları elinden alınmış resimler bunlar ya da olmak üzereyken durdurulmuş gibiler. Zaman zaman olabilecekleri şeylerin enstantene fotoğrafları gibi kalıyorlar. Başka bir deyişle burada resimler yapılamamış olmalarının resimlerine dönüşüyorlar. Ortaya erken doğumlar, yaratılma öncesi bakışa direnen şekiller çıkıyor. Sanki kendi dönüşümlerini üzerlerine alarak donmuşlar. Yok olmasının eşiğine gelmiş bir dünyada figürler hala kendi uzantılarına tutunuyor ve böyle var oluyor. Figürden söz ettik, fakat aslında figür de yok artık. Herşey model, torso, taslak, insan görüntülerinde hala eskizin boşluklariını buluyorsunuz. İnsan bedenleri canlı gölgelere, fantomlara, olmamaları gereken bir şeylere geri dönmelerinin boğunç ve huzursuzluğu ile dolaşıyorlar. Dayatan taslak figürü acayip bir şekilde deformasyona uğratıyor. Ortaya oluşun suç üstüleri çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/kaotik-adalet-binnur-pera-sanat-galerisi-02-29-nisan-2015/", "text": "Sanatçı, değişik teknikler ve materyaller kullanarak, kendi duygularını seyirciye aksettirmekten ziyade, üretmiş olduğu eserlerde seyircinin kendi duygularını yaşamasını amaçlamakta ve her bireyin kendi duygularını yaşamadaki özgürlüğüne inanmaktadır. Bunu yaparken de fırça izlerinin oluşturduğu harmoniyle izleyenleri, kendi dünyalarına alıp götürmektedir. Adalet Binnur bu sergisindeki resimlerini ''KAOTİK'', adı altında toplayarak yaşadığımız yer zaman ve mekanın arasındaki durumunu sorgulamakta ve bu durumun kendi içerisinde bir sistematiğinin olduğuna dikkat çekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/kultur-imgeleri-halil-akdeniz-ofis-sanat-merkezi-01-26-nisan-2015/", "text": "Sakarya Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanlığı Nisan ayı etkinlikleri kapsamında sanatseverleri yeni bir resim sergisi ile daha buluşturuyor. Halil Akdeniz Kültür İmleri sergisi, 1 26 Nisan 2015 tarihleri arasında Ofis Sanat Merkezi'nde izlenebilir. Ofis Sanat Merkezi'nde 1 26 Nisan 2015 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan sergide, sanatçının özellikle son dönem çalıştığı resim dizisi Kültür İmlerinden örnekler yer alıyor. Grek, Hitit, Likya, Frigya gibi çok sayıda kültürlere ev sahipliği yapmış olan Anadolu, sanatçının son dönem çalışmalarının konsept ve düşünce kaynağını oluşturmaktadır. Çalışmalarında, yazı, işaret, simge ve benzeri figürler, yalnızca formal olarak kullanılan elemanlar değil, bilakis sanatsal sürecin birer parçalarıdırlar. Bu süreçte; mekan, zaman ve işlevlerinde değişime uğrayarak yeni bir varlık ve düşünsel-görsel gerçeklik kazanırlar. Ve sonuçta oluşturdukları 'bütün' oldukça soyut, kapalı ve karmaşıktır. Prof. Halil Akdeniz, 1944 yılında Antalya'da doğdu. Gazi Üniversitesi, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi ve Anadolu Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak çalıştı. Ege, Dokuz Eylül ve Bilkent Üniversitelerinde Resim ve Güzel Sanatlar Bölümleri'ni kurdu. Bu üniversitelerde bölüm başkanlıkları, fakülte kurulu üyelikleri, üniversite senatosu ve üniversite yönetim kurulu üyeliklerine kadar çeşitli kademelerde görev aldı. T. C. Bonn ve Berlin Büyükelçiliği Kültür Müşavirliği ve 2001'de Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevlerinde bulundu. Halen Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görevini sürdürmektedir. Halil Akdeniz'in, çağdaş yorum ve sanatsal çözümleri içeren eserleri, birçok ulusal ve uluslararası sergi, bienal, trienal, sanat fuarları ve müze sergilerinde yer aldı. Sanatçı, birisi yurtdışında birincilik ödülü olmak üzere iki uluslararası ve birçok ulusal ödüle değer görüldü. 1998 yılında başarıları ve Türk Sanatı'na katkıları dolayısıyla Cumhurbaşkanlığınca 'Devlet Sanatçısı' unvanı ile onurlandırıldı. Eserleri yurtiçi-yurtdışı müze ve koleksiyonlarda yer almaktadır. Akdeniz'in Türk Sanatı ve sanatçılar üzerine yayınlanmış dört kitabı ve katalog yazıları, çok sayıda bilimsel yayın, araştırma, bildiri ve makaleleri ile birlikte hakkında yayınlanmış dört kitabı ve ayrıca eserlerinin yer aldığı çok sayıda sanat kitabı ve katalog bulunmaktadır. Sanatın her biçimine gösterilen ilgi, Ofis Sanat Merkezi'ndeki çeşitlilikle gözler önüne serilmektedir. Sanat, çok kültürlü ve evrensel bir şehirde, ondan herkesin ilham alabileceği bir yerde görülmelidir. Değerli sanatçı Halil Akdeniz'in Kültür İmleri sergisi, Anadolu'nun ev sahipliği yaptığı medeniyetleri, günümüze modern formlarla taşıması bakımından önemlidir. Kültür İmleri şehre sanatsal bir heyecan katacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/new-yorkta-atolye-programi-bursu-icin-acik-cagri-son-basvuru-01-nisan-2015/", "text": "Düzenlediğimiz uluslararası program, sanatçılara kendilerine ait bir atölyede çalışma, atölyelerini ziyaret edecek öğretim üyelerinin eleştirilerini dinleme ve misafir sanatçılar, eleştirmenler ve galeri yöneticileri tarafından verilen haftalık konferanslara katılma olanağı vermektedir. Seçilecek olan sanatçıya School of Visual Arts'ın Chelsea binasında kendisine ait küçük bir atölye tahsis edilecektir. Öğretim üyeleri Pazartesi Perşembe günleri arasında atölyeleri ziyaret edeceklerdir. Program sonunda düzenlenecek olan açık atölye sergisi ile programakatılansanatçımızaeserleriniNewYork'tasergileyebilmeimkanısunulacaktır. Program sadece Türkiye'de ikamet eden ve bir galeri tarafından temsil edilmeyen, aktif ve bağımsız sanatçılara açıktır. Henüz fiilen üniversite lisans öğrenimine devam eden öğrencilerin başvuruları geçerli olmayacaktır. a) 10 yakın tarihli iş görseli çıktısı. Sadece 10 çıktı ekleyin. 10'dan fazla çıktı dahil ediyorsanız, başvurunuz kabul edilmeyecektir. Arzu edilirse, sanatçının çalışmaları hakkında çıkmış basın materyalı başvuruya eklenebilir. Başvuruyu oluşturan bütün belgelerin A4 boyutunda olması gerekmektedir. Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Başvurular sahiplerine iade edilmeyecektir. SVA tarafından değerlendirilecek başvurular arasından belirlenen finalistler ile İngilizce yapılacak telefon mülakatı sonucu kazanan sanatçı seçilecektir. Programa katılacak olan sanatçıyı Schoolof Visual Arts seçecek ve atölyeyi ücretsiz temin edecektir. Moon and Stars Project aşağıda sıralanan masrafları karşılayacaktır. Kazanan sanatçı 8 Mayıs 2015 tarihinde duyurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/18/the-international-biennial-festival-of-portrait-interbifep-deadline-25th-april-2015/", "text": "INTERBIFEP is an international festival of portrait presenting creations in the field of drawings, graphics, photography and video art portrait, involving all kinds of individual expressions and various stylistic trends in contemporary arts. 100 x 80 cm and authors applying to participate with video art portrait should send their work that does not last for more than 5 minutes. Artists must not remove their works during the exhibition without a permission of the Organizer. The INTERBIFEP opens on 2nd October and lasts until 2nd November 2015. The INTERBIFEP is an opened competition. 2MB) or their videos uploaded through Youtube or Vimeo with a link delivered in the application. Authors should write a price for their works in euros in gross amount. All artists applying for participation should email necessary data until 25th April 2015. These works that authors apply with for participation must be the same as those that will be sent to the exhibition if they pass the selection committee. On 20th May 2015 Selector of the festival will publish the list of the artists who will be invited to send their works of art by registered mail, which is explained in the following paragraph. The Organizer reserves the right to invite a certain number of artists who are not subjected to selection. Drawings, graphics and photographs should be unframed and without passe-partout, wrapped in inflexible roll and sent by registered mail. Authors participating with photographs should send their works in 300 dpi resolution. After the exhibition, the Organizer will return the works to the authors in the same way. On receiving the works, the Organizer prepares a report about their condition and informs the authors. The works are returned to the artists within 45 days after the closing of the exhibition. The works and application form filled in with the information necessary to the Organizer for his catalogue should be sent as a registered mail and not later than 30th July 2015 to the following address: Medunarodna galerija portreta Tuzla, 2. tuzlanske brigade 13, 75000 Tuzla, Bosna i Hercegovina. The Gallery cannot accept works delivered via DHL, Fedex or any other courier services. Prizes are awarded by an international jury and promulgation of the award-winning artists will be published on 2nd November 2015 during the closing ceremony. Names of award winning artists will also appear on the Gallery website. The awards are paid in EURO and should be collected within one year. Award-winning foreign artists have the possibility to withdraw this amount through an authorised person or embassy of their country in Bosnia & Herzegovina. The Organizer reserves the right to purchase other works as well. The Organizer insures all the works of art through shipping agency in Tuzla from receiving the works until returning them to the authors. The Organizer designs and publishes an exhibition catalogue in Bosnian, English and French which will include the results of the competition. The Organizer uses the biographical data for his catalogue from the Application Form sent by the authors. The catalogue will be available to download in PDF format on the Gallery website. The Organizer reserves the right of reproduction of the works for the catalogue, documentation and other ways of publicity for the INTERBIFEP."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/22/seref-aksit-galeri-ziyaretleri-5-sevil-binat-ile-c-a-m-galeri-uzerine/", "text": "Sevil Binat: İlk olarak Urart Sanat Galerisi'nde başladım aslında. 84-91 arası oradaydım, yöneticilik yaptım. 92'de C. A. M. Gallery'yi kurduk. Nilüfer Sülüner'le Nişantaşı'nda Abdi İpekçi'de ilk olarak eşimin iki katlı dükkanının alt katında açtık. İsmi de oradan geldi zaten, art marketinge o zaman başladık. Malum, isim dolayısıyla talihsizliğimiz de o oldu. Cam Galeri denmeye başlandı. Halbuki açılımı var, Contemporary Art Marketing, C. A. M. de diyebilirler ama adı CAM kaldı. S. B.: Yaklaşık on yıl öyle devam etti. Daha sonra mekanın el değiştirmesi nedeniyle oradan çıkartıldık, ortağım galericiliğe küstü, ben yola tek başıma devam etmek zorunda kaldım. S. B.: Taviz verdiğimiz konu olduğunu sanmıyorum. Olmayan bir şeyi parlatıp iyi satış haline getirmedim. Bu anlamda profesyonel değilim belki de... İnanmadığım, beğenmediğim hiçbir sanatçıyı da İyi para kazandırır! diye desteklemedim. Ticari bir mekan olmasına rağmen ticaret ikinci planda oldu, kalıcı sanatın peşinde olduk ve bununla karnımızı da doyurduk ama daha çok ruhumuzu. Bir insanın iyi bir galerici olması için- pedagog, sanat tarihçisi, psikolog, ön muhasebeci, çevirmen, editör, halkla ilişkiler, uluslararası ilişkiler uzmanı-gerçekten çok şey olması gerekiyor. S. B.: İyi ve kaliteli işler yaptığınızda maddi olarak da karşılığını buluyorsunuz zaten. Elbette çok iyi, çok kötü dönemlerimiz de oldu ama hiçbir zaman kimseden destek almadan ayakta kaldık. Misyonumuz, sanatçılar çıkartabilmek ve onları iyi temsil edebilmek. Güvenilir bir sanat ortamı oluşturmak, sanatçıları da koleksiyonerleri de zor duruma sokacak durumları ortadan kaldırmak diğer misyonlarımız. Bunun için de elimizden geleni yapıyoruz. Koleksiyoneri yönlendirme ve cesaretlendirme konusunda da uzun süreli ilişkileri sağlıklı buluyoruz. Sanat, güzel dostluklara, ilişkilere vesile olabiliyor mesela, art direktörümüz Melek Gencer koleksiyoner bir aile dostumuzun kızıdır. Daha o üç yaşındayken birlikte yurtdışı seyahatlerimizde müzeleri gezmeye başladık. Sanat algısı küçükken çok daha kolay oturuyor, şimdi aradan yıllar geçtikten sonra galerimizin direktörü olarak bizimle birlikte, gücümüze güç katıyor. S. B.: Kendimizi üstün görmek gibi bir durumumuz yok. Kendi adıma söyleyebilirim, ben eski dönemimde de yani Urart'tayken de hep sanatçıların tarafında oldum, onların yanında yer aldım. Burnu iyi koku alan bir galerici olduğumu söyleyebilirim yalnızca. Mesela son dönem adından sıkça bahsedilen Burcu Perçin, Murat Pulat, Murat Germen, Ahmet Elham, Seçkin Pirim, Yeşim Şahin bizden çıkma sanatçılardır. Bizim için önemli olan işin, sanatçının samimi olması, bir kavramı, konuyu irdelemesi, bir meseleyle uğraşmasıdır. Benim için çağdaş sanat eseri üç bileşenden oluşur: 1. İçerdiği Kavram 2. Teknik 3. Görsellik. Bu, fotoğraf, heykel ve resimde geçerlidir. Kısaca temsiliyetle kariyer yönlendiriyoruz. Tek sergilik çalışma yapmıyoruz. S. B.: Epey oldu, dönemin en bilindik siyasetçilerinden bir çift gelmişti. Mehmet Güleryüz'ün Mostar Köprüsünü çizdiği ekspresif çalışmalarından oluşan bir sergiydi. Onu anlatıyorum, şu şu özelliklere sahip, bu bu öyküyü ele alan resim vs. Sergiyi gezdikten sonra çalışma masamıza oturduk laflıyoruz, masada Andy Warhol kitabı vardı kocaman puntolarla da Pop Art yazıyordu. Biz Mehmet Güleryüz hakkında konuşmaya devam ediyoruz, o ünlü hanımefendi durdu durdu, nasıl bağlayacağını bilemedi, böyle bir konuşma hiç geçmemişken; Şimdi bu Mehmet Güleryüz'ünki Pop Art çalışması mı? dedi. S. B.: Ben ilk önce anlam veremedim nasıl bir bağlantı kurdu ama sonra düşününce... Bilinçaltı ona oyun oynamış dedim. S. B.: Elbette ki hızlı bir ivme kazandı. Çok şey değişti ama doğal yollarla bir takım mesafelerin katedilmesi gerekiyordu zaten. Ancak doğal olmayan yollarla da çok şey değişti, bir takım majör kuruluşlar zemini kayganlaştırdı, her şeye istediği gibi yön verdi, ortamı manipüle etti. Sanat ortamı bir takım küratörlerin ve büyük kuruluşların belirlediği bir kulvara dönüştü. Onların seçtiği sanatçı yürüyüp gidiyor, yurt içi ve yurt dışında temsiliyeti hep onlar döndürüyor. Bu tabii kısır döngüye yol açtı. Galerici de, küratör de kukla gibi yönetiliyor. S. B.: Evet, tabii izledim. . . Ş. A.: Bir de sizin güncel serginizden bahsedelim, başarılı genç sanatçılarımızdan Yeşim Şahin'in İç monologlar, heykel sergisi.. S. B.: Çocukluktan beri gelen bireyselleşme, hatta erkek egemenli toplumda bireysel faşizm, aile baskısı, aidiyetin sorgulanması vb. konularını işliyor. Sergi epey ilgi gördü. Daha sonra da ülkemizin önde gelen pentürcülerinden Mahmut Celayir'in sergisi olacak. S. B.: Evet, aslında uluslararası anlamda çağdaş sanat alanında müze yok. Bir tek İstanbul Modern var, o da yerel eserlerin sergilendiği müze. Sanat fuarları, çağdaş sanat alanında bir tür müze görevi yapıyor, bir şekilde izleyicilerde ve koleksiyonerlerde çağdaş sanat algısı oluştu. İlk zamanlarda, kurulu her şeyiyle biraz daha belli bir amaca yönelik görünüyordu. Contemporary İstanbul'a ilk zamanlardan beri katılıyoruz. Ticari yanı biraz daha, biraz daha derken, zamanla iyice ağır bastı ve ilk zamanlardaki düzen, özen kaybolmaya başladı. Art International ise yabancı galerilerin ağırlıklı olduğu, hatta uluslararası çok iyi galeriler geldiği için onların ezici üstünlüğe sahip olduğu bir fuar ve orada yerli galericinin hiç şansı yok. Zaten bizim koleksiyonerleri çekmek için yapılan bir fuar. S. B.: Biz galeri olarak etik kurallara hep riayet ettik ve sanatçımızı da hiçbir zaman mağdur etmedik, hep daha da değerli kılmak için uğraştık. Klasik resimleri alan koleksiyonerleri de çağdaş sanata teşvik ettik. Hatta iki kuşak geçti, ikinci kuşak koleksiyonerler daha bilinçli. Avrupa'da, Amerika'da okudular, çağdaş sanatı asıl yerlerinde gördüler, dolayısıyla bilinçliler, çabalarımız meyve verdi. Ama tabii sanat ortamında sorun, genel olunca birlik olmak lazım, biz de beş galeriyle başladık -şimdi on bir galeriye ulaştık- bu yeni oluşumla Çağdaş Sanat Galericileri Dayanışması'nı kurduk. Etik kurallar koymaya, tavırlı bir dayanışmayı sürdürmeye çalışıyoruz. Şeffaflaşma, ilişkiler, satışlarda yapılacak indirimlere kadar her şeyi birlikte kararlaştırıyoruz. Ayda ortalama iki kez toplanıyoruz. Amacımız, izleyici ve koleksiyoner adına güvenilirliği, sanat ortamının daha şeffaf hale gelmesini, nefes almasını sağlamak ve bunun için elimizden geldiğince çalışıyoruz. İlerleyen zamanlarda konuyla ilgili daha geniş bilgilendirmeler yapabileceğiz. S. B.: Genç sanatçılara biraz daha sakin ve uzun vadeli planlamalar yapmalarını tavsiye ediyorum, hemen bir anda şan, şöhret para değil de biraz daha uzun vadeli hesap kitaplar. Eminim ve zaten bunca zaman şahidiyim ki, iyi olan şey yerini mutlaka buluyor. Diğer yandan koleksiyonerlere de son olarak bir şey söyleyeceksek eğer, onlar da trendin ve kesin o öyle bu böyle olurun peşinde değil de sanatın peşinde koşsunlar. Beğendikleri, gözlerine, algılarına iyi gelen şey ne ise onu alsınlar, bence doğru olan budur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/23/bedri-baykam-kuba-gecmis-ve-gelecek-arasinda-dengesini-aiyor/", "text": "12 gündür Küba'dayım. Buraya 40. Yılında Küba Devrimi ve Che kitabımın genişletilmiş ve renkli yayınını hazırlamak için geldim. Yok yok merak etmeyin, zamanlamanın Aksaray ziyaretiyle bir ilgisi yok. O bölgeleri akredite yandaşlar size anlatırlar! Ben ise, yaptığım son derece ilginç görüşmeleri daha sonra açıklayacağım ama özet de olsa şimdi aktarılacak çok başlık var. Che'nin anıt mezarına geçen hafta sonu tekrar gittim. Santa Clara'dan Küba dostu halklarla ilişkileri götüren ICAP'ın daveti üzerine hem sanatçılarla buluştum hem de ardından o muhteşem mekanı bir kere daha gezme fırsatım oldu. Che ve Bolivya seferinde can vermiş 39 gerilladan 31 tanesinin kemikleri o anıtta mevcut. Esas yenilik ise Che Müzesi. Orada nefis fotoğraflar ve bilgiler dışında, Che'nin kullandığı envai çeşit nesneleri buluyorsunuz. Mesela astım krizlerini aşmak için kullandığı nefes pompası, Sierra Maestra'da kullandığı satranç seti ve dişçi aletleri, eyeri, saati, tabancaları, tüfekleri, Kongo'da kullandığı piposu, dürbünü, üniforması... Aralarında bir eşya var ki, içimi titretti: Che'nin Higuera köyünde diktatör Barrientos ve CIA'in emirleriyle öldürülmesinden önce esir tutulduğu eski okul binasında, Ninfa Artaega'nın kendisine getirdiği çorbayı içtiği kurşun tas. Yani yediği son yemeğin kabı. Buna kalp mi dayanır? Resmen tarihin o melun anının sıcaklığını üzerinizde hissediyorsunuz. Hala mı Che? Yetti artık diyenler varsa, şunu iyi bilsinler: Devrim burada 55 yıldır yaşıyorsa, emin olun Che'nin ve biraz da Camilo'nun sayesinde. Diyelim ki şundan bundan şikayet ettiğinde Castro'ya bile gizlice fatura çıkarmaya kalkan Kübalılar bile, Che deyince saygıyla duruyor. Che'nin burada tam bir dokunulmazlığı var ve efsanesi de özenle korunuyor. Mesela Che'ye 4 çocuk veren Aleida March'ın Che'yi Hatırlamak başlıklı kitabı, daha 2012'de çıkmış. İlk karıştırmamda bile bir sürü şey öğrendim. Mesela başta kendisine fazla yüz vermeyen Che'nin Aleida hakkında Git şu adamı yakından izle, komünist midir, nedir, bir bak bakalım şeklinde bir misyonla geldiği konusunda duyduğu ağır şüpheler! Eğer magazin haberi arıyorsanız, Aleida'nın kıskançlıktan Che'nin kaç güzel sekreterini işten çıkardığını da öğrenebilirsiniz! Diğer büyük efsane Camilo Cienfuegos. Zaten 1999'da Küba Devrimi'nin 40. Yılı başlıklı sergimi açtığım Devrim Müzesi'nde onun ve Che'nin Sierra Maestra'da ilerleyen mumyaları var. Devrimin koca şakacısı Cienfuegos, muziplikleri ile tanınıyor! Mesela Che ve Aleida evlenirken davetlilere Che kızıyor, herkes kendi yemeğini getirsin diye espri yapıp neredeyse herkesin oraya ellerinde tencerelerle gelmesini sağlıyor. Ama ne yazık ki bu şakacı adamı sonunda okyanus teslim alıyor. Bu iki arkadaşına en büyük payeleri dağıtmaya devam eden Fidel ise, tabii ki dün de bugün de adanın her şeyi. Diktatör Batista'nın adada kurduğu işkence, baskı ve soygun rejimine karşı akıl almaz derecede cesur ayaklanmanın lideri, ülkeden kaçarak giden Faşist kan içici Batista'dan 55 yıl sonra, 2006'da görevini kardeşi Raul'a teslim etmesine rağmen, hala son derece keskin makaleler kaleme alıyor. 2010'da ilk baskısını yapan Obama ve İmparatorluk kitabı ciddi biçimde ele alınmaya değer. Not: Bu yazı 10 Şubat 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/23/karma-sanat-ve-danismanlikin-cocuklar-icin-duzenledigi-drama-ile-resim-atolyesi-5-nisan-2015-pazar-gunu-karma-sanatta-basliyor/", "text": "Drama, herhangi bir konuyu, doğaçlama ve rol oynama gibi çeşitli teknikler kullanarak bir grup ile bu grubu oluşturan bireylerin yaşantılarından yola çıkarak canlandırmaktır. Çocukların hayatında farkındalık yaratmakta dramanın yeri çok önemlidir. - Yaratıcılık ve hayal gücünü zenginleştirir - Kendini tanır ve potansiyelinin farkına varır - Demokratik tutum ve davranışlar geliştirir - Estetik algısını geliştirir - Eleştirel ve bağımsız düşünebilme becerisi geliştirir - İşbirliği yapabilme-birlikte çalışma becerisi geliştirir - Sosyal duyarlılık yaratma becerisi geliştirir - Duygunun sağlıklı bir biçimde boşalımı ve kontrolünü sağlar - Dil gelişimi, sözel ve sözel olmayan ifade becerisini geliştirir RESİM yapmanın, iç dünyanın dışa aktarılmasında önemi büyüktür. Resim, çocuğun sağ ve sol beyin, kas ve motor sistemini çalıştırmakla kalmaz, sıkıntılarını açığa vurmasını, güçlü bir konsantrasyona kavuşmasını, daha mutlu ve özgüvenli bir birey olmasını kolaylaştırır. - Çocuk, yaptığı resim ile adeta kendisinin bir parçasını yansıtır. - Olaylar hakkında duygu, düşünce ve görüş biçimlerini dile getirir. - Resim çalışmaları çocuk için dinamik bir faaliyet örneğidir. - Çocuğa düşünce dilini yansıtmayı öğretir. - Her çocuk herhangi bir engelleme olmaksızın yeteneklerini geliştirir, üreticiliğini resimle çok güzel yansıtabilir. - Yapılan resim, çocuğun düşünmesini, duymasını, algılamasını ve çevresine karşı tepkilerini çok güzel yansıtır. - Çocuğun büyüme süreci hakkında bize bilgiler verir. - Resim çalışmaları, çocuğu ben merkezi olmaktan uzaklaştırıp, biz merkezli düşünmeye iter. - Kendi yeteneklerini ve deneyimlerini ortaya koyma fırsatı verir. - Duygu ve düşüncelerini ifade ederek kavramlar geliştirir. - Estetik duyarlılığa ve ince ruhlu olmaya onu iter."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/23/sudan-tozdan-renkler-ayla-turan-venus-sanat-galerisi-28-mart-08-nisan-2015/", "text": "Ayla TURAN '' SU'dan TOZ'dan RENKLER '' adlı resim sergisi Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverler ile buluşuyor. 28 Mart'da açılacak sergi, 8 Nisan tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Ayla TURAN'ın Resim merakı lise çağlarında başladı. Sonraki yıllarda resim çalışmalarına ağırlık verdi. Ömer Muz, Hicran Alioğlu ve Natali Aydar ile suluboya ve pastel çalışmalarında bulundu. Birçok karma sergiye katılan sanatçı Natali Aydar ve Hicran Alioğlu ile çalışmalarını sürdürmektedir. Doğa, insan ve çiçek temalarına dayalı sergide sanatçının 45 adet suluboya ve pastel çalışması yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/24/dongusel-zaman-tulin-onat-galeri-idil-02-nisan-08-mayis-2015/", "text": "Soyut resimlerinden tanıdığımız Tülin Onat'ın yeni işlerinden oluşan Döngüsel Zaman sergisinde bu kez farklı bir devinime şahit oluyoruz. Sanatçının yeni işleri, farklı okumalara açık, aynı zamanda mistik boyutlar taşımasının yanında alıştığımız soyut temalarını da sürdürmeye devam ediyor. Bazı resimleri; kümelenmiş denizanalarını, denizyıldızlarını, yosunları, mercan adalarını anımsatan yarı saydam figürlü resimlere dönüşüyor. Çoğunlukla deniz kıyılarındaki meditatif dalgaların sakinliği izleyiciyi, tuvallerdeki mutlak huzur arayışına davet ediyor. Sanatçı, sonsuzluk arayışından ödün vermeyen çemberlerle, çeşitli sembollerle bir damladan, okyanusa açılan resimlerinde Marmara, Ege kıyılarından Büyük Okyanus'a kadar paletini özgürce genişletiyor. Bazı motifleri ise, soyutlanmış yaprak biçimi olarak Selçuklu, Osmanlı vasıtasıyla Anadolu'dan, Japonya, hatta Çin'e kadar ulaşıyor. Bu döngüsel fırça yolculuğu ilüzyonist bir şekilde büyülü yeni dünya atlası çizerken, durağan görünen bir devinimi, değişimi de bizimle paylaşıyor. Onat, bu sergisinde, yerkürenin döngüsel zamanındaki gelişimini, çemberler içindeki çemberlerle, uzay boşluğu içindeki boşlukla, gezegenlerin dışındaki diğer gezegenlerle.. sonsuzluk arayışını, zarif adımlarla minimal devingenliğini imleyerek bütünlüyor. Resimler, durağan görünen ama zamanın kılavuzluğunda yavaş yavaş devinen, dönüşen bir hal alıyor: Aydan, bazen uzaydan bir fotoğraf gibi, bazen de, kuş bakışı deniz sahiline, okyanus kıyılarına, adalara makro izlekler, rafine imgeler sunuyor. Diğer yandan Onat'ın, Bali'de yaşadığı yıllarda etkisi altına girdiği çalışmaları da yer alıyor. Evlerin, koruyucusu, Endonezya kültürünün kahramanı bir kertenkele türü olan Geko'ların tılsımından yararlanıyoruz. Geko'lar kolaj çalışmalarında da karşımıza çıkıyor. Sanatçı, karışık teknik işlerinde ise Tintoretto'ya saygı duruşunda bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/24/ozgur-2-galatea-art-02-04-nisan-2015/", "text": "Galatea Art Galeri de 02-03-04 Nisan tarihleri arasında, performansla Gezi resmediliyor! Etkinlik, resim yapmak isteyen büyük küçük herkesle 02 Nisan saat:11.00 de başlayacak ve 18.00'de açılış kokteyli ile devam edecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/24/x4y-galeri-ark-28-mart-19-nisan-2015/", "text": "Bireylerin iş yaşamından teknolojiye, dinledikleri müzikten, edebiyat ve sanattaki yeni dili anlamaları ve algılamalarına, giyim kuşam ve modadan, basit ev gereçlerine ve hatta hayata uyum sağlamaları değişiklik göstermektedir. Değişen zevk ve estetik ile alışkanlıkları da güncellemek kimileri için daha da zordur. Burada matematik denklemlerini çağrıştıran x+4y=? sorusunun cevabını ararken; özellikle günümüz sanat anlayışıyla ön plana çıkan x+4y=? sergisini Galeri ARK'da Güneş Acur, Çağdaş Erçelik, Mihriban Mirap, Yasemin Öztürk ve Hüseyin Rüstemoğlu'nun eserlerinde anlamaya çalışacağız, serginin adı da olan bu bilinmeyeni çözmeyi ise izleyiciye bırakacağız...."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/2014-2015-donemi-istanbul-rotary-sanat-odulu-yarismasi-ve-sergisi/", "text": "İstanbul Rotary Kulübü Derneği, genç sanatçıların tanıtım, kariyer ve eğitimlerine destek olmak ve ülkemizin sanat alanındaki gelişimine katkı sağlamak amacıyla İstanbul Rotary Sanat Ödülü yarışması düzenlemektedir. Yarışmaya katılarak ilk elemeyi geçen sanatçıların eserlerinden oluşacak İstanbul Rotary Sanat Ödülü Sergisi, en az 10 gün boyunca ziyarete açık tutulacaktır. Sergi açılışında yapılacak ödül töreni ile İstanbul Rotary Sanat Büyük Ödülü ve İstanbul Rotary Sanat Başarı Ödüllerini kazananlar açıklanacaktır. Bu yıl seçici kurul Ayşegül Sönmez, Ayşe Umur, Başak Şenova, Can Elgiz, Haşim Nur Gürel, Prof. Dr. Kaya Özsezgin, Özalp Birol ve İstanbul Rotary Kulübü Derneği 2014-2015 Dönem Başkanı Dr. Murat Binark'tan oluşacaktır. Adaylar, yarışmaya resim, heykel, fotoğraf, seramik, video-art, performans, dijital sanat, işitsel sanat gibi çağdaş sanatın birçok alanında üretilen tek bir yapıtla katılabilirler. Yapıtlar daha önce sosyal medya ve youtube vb dahil sergilenmemiş ve hiçbir yarışmaya katılmamış olmalıdır. Yapıtların daha önce sergilendiğinin ve/veya herhangi bir yarışmaya katılmış olduğunun tespiti halinde ilgili yapıtın adaylığı derhal iptal edilecektir. Bu hususun ödül kazanıldıktan sonra tespiti halinde aday kazandığı ödülü iade ile mükellef olacaktır. Kullanılan mecra, malzeme ya da teknikler için hiçbir sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak yapıtın, sergilenme aşamasında kapalı bir mekanda yerleştirilebilecek ya da kapalı mekana uygun olarak düzenlenebilecek boyutlarda olması gerekmektedir. Adayların 01 Ocak 1979 tarihinden sonra doğmuş, TC vatandaşı ve Türkiye'de mukim olmaları gerekmektedir. Adaylar yarışmaya tek başlarına veya ekip olarak katılabilirler. Adaylardan yarışmaya katılan yapıtlarının yanı sıra, önceki eserlerine ilişkin bir portfolyo istenmektedir. Bu portfolyoda resim, heykel, fotoğraf ve seramik alanlarında katılanların en az 10 adet; video-art, performans, dijital sanat, işitsel sanat gibi çağdaş sanatın diğer alanlarında katılanların ise en az 3 adet önceki eserlerine ait yeterli bilgi ve belge bulunması gerekmektedir. Gönderilecek tüm doküman, bilgi, belge vs. nin aşağıda da daha detaylı açıklaması görüleceği üzere aynı CD içinde olması gerekmektedir. Yarışmaya ekip olarak katılanların portfolyosu ekip olarak yapılmış eserlerden oluşmalıdır. Teslim edilecek dosya dijital olarak hazırlanmalıdır. Adayın bu dosyada yer alan, mesleki ve sanatsal performansını örnekleyen yapıtlarının ve yarışmaya katılacağı yapıtın fotoğrafları jpg, png, tiff ya da PDF dosya olabilir. Önerdiği yapıtın ise mutlaka 2400 X 3500 PIXEL boyutunda, 300 DPI çözünürlükte imgesinin bulunması, hareketli görüntü ile katılıyorsa yine ekran görüntüsünün 2400 X 3500 PIXEL boyutunda, 300 DPI çözünürlükte bir imgesinin de yer alması gerekmektedir. Hareketli görüntüler herhangi bir formatta olabilir. Dosyada, adayın özgeçmişi, adresi, telefon/faks numarası ve e-posta adresinin de bulunduğu bir doküman yer almalıdır. http://www. istrotarysanat. com/linkler. html adresindeki başvuru formunun eksiksiz doldurulması gerekmektedir. Dosya teslimi suretiyle başvuru 24 Nisan 2015 tarihine kadar İstanbul Rotary Kulübü Derneği'nin aşağıdaki adresine elden ya da posta ile ulaştırılmış olmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. İstanbul Rotary Kulübü Derneği üyelerinin birinci dereceden akrabaları ve yakınları bu yarışmaya katılamaz. Seçici Kurul, 8 Mayıs 2015 tarihine kadar değerlendirmesini tamamlayarak sergilenmeye değer gördüğü 20 adayı, sergi ve katalogda yer almak üzere davet edecek, yarışmaya katılan diğer adayları da bilgilendirecektir. Seçici Kurul'un yapıtlarını ödüle değer gördüğünü bildireceği dört sanatçı, sergiye birden çok yapıt ile katılabilecektir. Sergi, 28 Mayıs 13 Haziran 2015 tarihleri arasında, Maslak'taki Proje 4L Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi'nde gerçekleştirilecektir. Serginin tanıtım ve duyurusu İstanbul Rotary Kulübü Derneği tarafından görsel ve yazılı basında yapılacaktır. Sergi kataloğu, davet edilen tüm yapıtları içerecek, yaygın tanıtım ve dağıtımı yapılacaktır. Katalog basımı için yapıtların basım kalitesindeki fotoğraflarının (300 dpi ve 2400 x 3500 piksel çözünürlükte) JPEG dosyası olarak, en geç 15 Mayıs 2015 tarihine kadar İstanbul Rotary Kulübü Derneği'ne elden ya da posta ile teslim edilmesi gereklidir. Sergiye davet edilen yapıtların, İstanbul Rotary Kulübü Derneği sekreterliği ile randevulaşmak suretiyle, 19 Mayıs 2015 tarihine kadar sergi mekanına ulaştırılması gerekmektedir. Dijital sanat ya da işitsel sanat üzerine üretilen yapıtların CD olarak teslim edilmeleri gerekmektedir. Mekansal yerleştirme ya da mekansal proje önerileri projenin belirtilen tarihte biteceğini belgeleyen detaylı teknik bilgi ve kesin tarihler belirtilerek hazırlanmış proje takvimiyle sunulmalıdır. İstanbul Rotary Sanat Büyük Ödülü 15.000.- TL'dir. Büyük ödülün yanı sıra üç adet 5.000.-TL tutarında İstanbul Rotary Sanat Başarı Ödülü verilecektir. Beheri 5.000.-TL tutarındaki üç adet İstanbul Rotary Sanat Başarı Ödülü, bütçeleri arzu eden İstanbul Rotary Kulübü üyeleri tarafından karşılanmak koşuluyla, sanatçılara, doğrudan bahse konu üyeler tarafından verilebilir. Böyle bir durumda, ilgili ödüllerin her biri İstanbul Rotary Sanat Başarı Ödülü olarak anılır. Yalnızca 2014-2015 dönemine mahsus olmak üzere yarışmanın beşinci yılı nedeniyle jüri özel ödülü verilecektir. Eseri kataloğa giren tüm sanatçılara Katılım Belgesi verilecektir. Ödül alan dört yapıt hukuken devri mümkün tüm haklarıyla birlikte İstanbul Rotary Kulübü Derneği'ne kalacaktır ve bu dört yapıt İstanbul Rotary Kulübü Derneği tarafından hukuken devri mümkün tüm haklarıyla satın alınmış gibi işlem görecektir. Aday, yarışmaya katılmak üzere başvurduğu andan itibaren, ödül kazanması halinde eserini hukuken devri mümkün tüm haklarıyla birlikte İstanbul Rotary Kulübü Derneği'ne devrettiğini gayrikabili rücu beyan ve kabul eder. İstanbul Rotary Kulübü Derneği, ödül alan yapıtları ve kataloğa giren diğer 16 yapıtın görsellerini etkinliklerde, eğitim faaliyetlerinde, katalog, broşür, afiş vb. her türlü tanıtım malzemelerinde kullanma ve gösterme, medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere 5846 sayılı yasadan doğan tüm telif haklarına herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. Aday bu hususa herhangi bir itirazda bulunmayacağını ve yasal yollara başvurmak hakkından şimdiden gayrikabili rücu feragat ettiğini beyan, kabul ve taahhüt eder. Yapıtlar, İstanbul Rotary Kulübü tarafından, sergi süresince, hırsızlığa, yangına ve teröre karşı, yapıt başına 5.000.-TL bedel ile sınırlı olmak üzere sigortalanacaktır. Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de yapıtların malzemeleri nedeniyle doğabilecek hasardan İstanbul Rotary Kulübü Derneği sorumlu değildir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/akbank-gunumuz-sanatcilari-odulu-sartnamesi-son-basvuru-03-nisan-2015/", "text": "Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü, çağdaş sanat alanındaki gelişmeleri desteklemek ve sanatçılara destek olmak amacıyla Resim ve Heykel Müzeleri Derneği ve Akbank Sanat işbirliğiyle düzenlenen yarışma sonucunda verilecektir. - Yarışma; T. C. vatandaşlarının katılımına açıktır. - Yarışmaya; Türkiye ve K. K. T. C.'de bulunan Güzel Sanatlar Fakültesi, İletişim Fakültesi, Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi ve Sanat ve Tasarım Fakültesi 3. ve 4. Sınıf, yüksek lisans ve doktora öğrencileri başvurabilir. - Yarışma; resim, fotoğraf, video, heykel, seramik, yerleştirme, yeni medya ve karışık teknik gibi çağdaş sanatın tüm ifade biçimlerine açıktır. - Yarışma teması Arada olmak: her zaman hiçbir zaman / In-between: always neverdır. - Sanatçılar, yarışmaya bireysel olarak katılabilecekleri gibi grup olarak da katılabileceklerdir. - Sanatçılar, yarışmaya daha önce sergilenmemiş birden fazla eserle katılabilirler. - Başvurular internet sitesi üzerinden ve posta yoluyla yapılabilir. - www. akbanksanat. com/akbank_gso websitesinden yapılacak olan başvurular; - Başvuru formu, - Sanatçı özgeçmişi, - Sanatçının çalışmalarının yer aldığı portfolyo, - Eser hakkında sunum yazısı ve teknik özellikleri, - Eser görselleri; 100 dpi çözünürlüğünde ve toplamda en fazla 4 MB olmalıdır. - Video ve ses dosyaları; internet üzerinden paylaşım için URL bağlantısı veya WeTransfer, Dropbox gibi paylaşım siteleri üzerinden dosya gönderilebilir. - Posta yoluyla yapılacak olan başvurular; - Akbank Sanat İstiklal Cad No: 8 34435 Beyoğlu İstanbul adresine gönderilebilir. - Başvuru formu - Sanatçı özgeçmişi, - Sanatçının çalışmalarının yer aldığı portfolyo, - Eser hakkında sunum yazısı ve teknik özellikleri, - Eser görselleri; DVD'ye kaydedilmiş olmalıdır. - Video ve ses dosyaları; DVD'ye kaydedilmiş olmalıdır. - Başvuruların 03 Nisan 2015 tarihine kadar yapılması gerekmektedir. 03 Nisan 2015 tarihinden sonra Akbank Sanat'a teslim edilen başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. - Yapıtların nakliyesi ve sigortalanması Akbank Sanat tarafından karşılanacaktır. - Başvuru için gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir. - Yarışma için orjinal eser gönderilmemesi rica olunur. - Başvuru yapan sanatçılar, eserlerinin özgün olduğunu beyan ve taahhüt etmiş sayılırlar. Bu konuda çıkacak bir anlaşmazlık ve tereddüt durumunda tüm sorumluluk başvuru sahibine aittir. Sergilenecek eserler ve ödüller, jüri değerlendirmesi ile belirlenerek, Akbank Sanat'ta 02 Haziran 31 Temmuz 2015 arasında düzenlenecek olan sergiyle sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. Sergide yer alan eserler, sergi kataloğu ile belgelenecektir. Ödül kazanan sanatçılar sergi açılış davetinde duyurulacaktır. Yarışma jürisi Akbank Sanat websitesinde duyurulacaktır. - Birinci seçilecek olan eser, Akbank Sanat Ödülü ve 15.000 TL, - İkinci seçilecek eser 10.000 TL, - Üçüncü seçilecek eser ise 5.000 TL para ödülüne hak kazanacaktır. Verilecek ödül sayısı, yarışma jürisi tarafından belirlenecektir. Başvuru formunu dolduran tüm katılımcılar, şartname koşullarını kabul etmiş sayılacaklardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/erdemir-celik-heykel-ogrenci-yarismasi-2015/", "text": "Türkiye'nin en büyük çelik üreticisi olan Erdemir Grubu'nun, ana şirketi Ereğli Demir ve Çelik Fabrikaları T. A. Ş. , ellinci işletme yılını kutlayacağı 2015'te, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi işbirliği ile Türkiye'deki Üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinin Heykel Bölümlerinde lisans ve lisansüstü eğitim gören öğrencilere yönelik 3. Çelik Heykel Öğrenci Yarışması düzenliyor. Erdemir, güvenli, konforlu, kaliteli bir yaşamın inşasında ve sürdürülmesinde vazgeçilmez bir rol oynayan, hayatı şekillendiren, kolaylaştıran ve güzelleştiren çeliği sanatla buluşturuyor. Erdemir'in yarım asırdır hayat verdiği çelik, genç yeteneklerin elinde yeniden şekilleniyor. Dayanıklı, estetik ve sonsuz bir yaşam döngüsüne sahip olan çelik, sanata dönüşürken, Erdemir bu yarışma ile ülkemizde heykel sanatının gelişmesinde rol oynayacak genç yetenekleri destekliyor ve ülkemizde sanat eğitimine katkı sağlamayı amaçlıyor. Heykellerin üretiminde kullanılacak ana malzeme çelik ve çelikten yapılmış materyallerdir. Talep edilmesi halinde sanatçılara Erdemir ürün yelpazesinde bulunan malzeme, nakliye bedeli de Erdemir'e ait olmak üzere verilebilecektir. Tasarımın çelik dışında yardımcı bir malzeme kullanılmasını gerektirdiği hallerde, kullanılacak malzemenin eserdeki yoğunluğu %20'yi geçemez. Eserler iç mekanda sergilemeye uygun olacak, en uzun kenarı 60 cm'yi geçmeyecektir. Demonte eserlerin Erdemir ilgililerince kurulabilmesi için esere ait anlaşılabilir bir fotoğraf ya da şemanın eklenmesi gerekmektedir. Montajı yapılamayan ya da nakliye sırasında hasar gören eserlerden Erdemir sorumlu olmayacaktır. Eser'in Erdemir'e nakliyesinden Erdemir sorumlu değildir. Seçici kurul, ödüllerin tümünü ya da bir kısmını dağıtıp dağıtmamakta serbesttir. Değerlendirme tümüyle Seçici Kurul'un takdirindedir. Her sanatçı yarışmaya daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ya da sergilenmemiş yalnızca bir eseriyle katılabilir. Yarışmaya, seçici kurul üyelerinin birinci derece yakınları dışında, Türkiye'deki Üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinin Heykel Bölümlerinin lisans ve lisansüstü öğrencileri katılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/genc-guncel-sanat-proje-yarismasi-son-basvuru-03-nisan-2015/", "text": "Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca Genç Güncel Sanat Proje Yarışması düzenlenecektir. Yarışmanın amacı; günümüz sanatının başlıca dinamikleri olan fotoğraf, video, yerleştirme, yeni medya, resim, çizim, obje vb. üretimleri, ülkemizdeki güncel sanatı ve sanatçıları desteklemek, yaratıcı genç sanatçıları keşfetmek, yenilikçi üretimleri arttırmak ve bu eserlerin geniş kitlelerce izlenmesini sağlamaktır. - Yarışma, Seçici Kurul Üyeleri ile birinci derece yakınları dışında ülkemiz üniversitelerinin güzel sanatlar fakültelerinde lisans lisansüstü düzeyde eğitim gören tüm T. C. vatandaşı öğrencilerine açıktır. - Sanatçılar yarışmaya sadece bireysel olarak katılabilir. - Yarışma; video, fotoğraf, yerleştirme, yeni medya, karışık teknik, grafik, resim, seramik, baskı ve heykel gibi görsel sanatın tüm biçimlerinden oluşabilir. - Yarışmaya eser verecek olan sanatçılar kendi anlatım biçimlerine uygun her türlü teknik ve malzemeyi kullanmakta serbesttirler. - Her sanatçı yarışmaya daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ya da sergilenmemiş ve son 2 yıl içerisinde üretilmiş bir (1) adet eseri ile katılabilir. - Yapıtların daha önce sergilendiğinin ve/veya herhangi bir yarışmaya katılmış olduğunun tespiti halinde ilgili yapıtın adaylığı derhal iptal edilecektir. Bu hususun ödül kazanıldıktan sonra tespiti halinde aday kazandığı ödülü iade ile mükellef olacaktır. - Eserlerin en uzun kenarı, genişliği veya yüksekliği 2 m'yi, video eserlerinde ise süre 5 dakikayı geçmeyecek şekilde olmalıdır. - Eser- projeye ilişkin görseller, CD/DVD'ye kayıtlı olarak dijital ortamda gönderilecektir. CD/DVD, eserin farklı açılardan en fazla 10 dijital fotoğrafından oluşturulmalıdır, eserin özellikleri gerektirdiği takdirde 3 dakikalık eseri tanıtan bir video da eklenebilir. Başvurularda orijinal eser kabul edilmemektedir. - Başvurulan yapıtların yer aldığı CD/DVD'lerin yanında Şartnamenin ekinde bulunan Form 1 ve Form 2 eksiksiz doldurulacak, var ise geçmiş dönem çalışmalarını içeren portfolyo eklenecektir. - Yarışmacılar; ödül, mansiyon veya sergilenmeye değer bulunan eserlerin Ankara'da sergilenmesinden sonra, Bakanlık tarafından uygun görülen farklı illerde de söz konusu eserler arasından oluşturulacak bir seçkinin sergilenmesini kabul etmiş sayılırlar. - Bakanlık gerekli gördüğü takdirde, yarışma takvimi üzerinde değişiklik yapabilir veya yarışmayı iptal edebilir. BAŞVURU - Şartnamedeki koşulları taşıyan adayların istenen tüm evrak ve görsel dosyasını eksiksiz olarak, ücretleri yarışmacılar tarafından ödenmek suretiyle posta/kargo yoluyla 03.04.2015 tarihi mesai bitimine kadar Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Roma Meydanı Hipodrom Caddesi 06330 Hipodrom Ankara adresine göndermeleri gerekmektedir. BAŞVURU DOSYASIN DA YER ALACAK EVRAKLAR - Yarışma ile ilgili her türlü yazışma ve/veya dokümanda kullanılacak dil Türkçedir. - Form-1, Form 2- eksiksiz olarak doldurulup; ayrıca eser görsellerinin yer aldığı bir CD/DVD ve sanatçının diğer eserlerinden örnekler içeren bir portfolyo dosya şeklinde verilen adrese gönderilecektir. - Söz konusu portfolyoda resim, heykel, fotoğraf, seramik, karışık teknik, grafik, baskı v. b alanlarda katılanların eğer var ise en fazla 5 adet; video-art, dijital sanat, işitsel sanat gibi çağdaş sanatın diğer alanlarında katılanların ise en fazla 2 adet önceki eserlerine ait yeterli bilgi ve belge bulunması gerekmektedir. - Port folyoda bulunan çalışmaların daha önce sergilenip sergilenmediği veya ödül alıp almadığı ayrıca belirtilmelidir. - Şayet başvurulan eserlerde özel bir kurgu/kuruluma gerek duyuluyorsa, dosyada, yapıtların mekan içindeki yerleşimlerini gösteren cepheden ve kuşbakışı çizimleri veya fotoğrafları ile eserlerin ağırlıkları, ölçüleri, kurulumunda kullanılacak gereçler ve diğer tüm bilgilerin de yer alacağı bir metin hazırlanmalıdır. - Üniversitelerden güncel (son 6 ay içerisinde) öğrenci belgesi alınmış olmalıdır. - Jüri tarafından eserlerin değerlendirilmesi dijital ortamda yapılacağı için eser-proje görsellerinin video ve ses dosyaları, çözünürlüğü 300 dpi'dan küçük olmayacak şekilde CD/DVD'ye kaydedilmiş olmalıdır. - CD/DVD'lerde yer alan ses ve video dosyaları; mov, mpeg, mp3, mp4 formatlarına uygun olarak hazırlanmalıdır. - CD/DVD içerisinde yer alan eserlerin uygun resim veya ses niteliği taşıması zorunludur. Bozuk kayıt yapılmış CD/DVD'Ier, katılımcının uyarılması gerekmeksizin yarışma dışı bırakılır. Esere ait görselin eseri en iyi şekilde yansıtmasına özen gösterilmelidir. - Jüri, değerlendirmeyi 2015 yılı Mayıs ayında dijital ortamda yaparak ödüle ve sergilenmeye değer görülen eserleri bekler; serg iyi oluşturur. - Jüri düzenlenen Genç Güncel Sanat Proje Yarışmasının değerlendirilmesi aşamasında; başvuruları temaya uygunluğun yanı sıra anlam, yaratıcılık, farklılık, sanatsal kaygı ve estetik bütünlük çerçevesinde ele alacaktır. - Yarışmaya katılan tasarımların özgün olması temel koşuldur. Tüm çalışmalar, kavramsal yaklaşım açısından değerlendirılecektir. - Jüri, değerlendirme aşamasında gerekli gördüğü takdirde adaylardan ek bilgi veya eserin orijinalinin değerlendirmenin yapılacağı merkeze getirilmesini talep edebilecektir. - Sonuçlar açıklandıktan sonra sergiye dahil olamayan adaylar istedikleri takdirde başvuru dosyalarını bir ay içerisinde elden geri Lalabilecektir. Bu süre içerisinde geri alınmayan dosya ve CD/DVD'ler komisyon tarafından imha edilecektir. - Jüri değerlendirmesi sonucunda ödül, mansiyon veya sergileme alan eserler sergilenmeye hazır şekilde toplama merkezine elden teslim edilecektir. Kişi eseri kendisi teslim edemediği takdirde eserinin bir başkası tarafından teslim edileceğini bildiren bir dilekçe yazacaktır. Dilekçenin ekinde teslim edecek şahsın kimlik fotokopisi de yer almalıdır. Kargo ve posta ile gönderilenler kabul edilmeyecektir. - Yarışmacılar, eserlerinin kurulumunda kullanılacak araç ve gereçleri kendileri temin edeceklerdir. - Sanatçısı tarafından kurulması gereken eserler, sergi tarihinden 5 gün önce toplama merkezi ile iletişim sağlanarak eser sahibi tarafından kurulmalıdır. Genç Güncel Sanat Proje Yarışması'nın daimi sergisi 2015 yılı Mayıs veya Haziran ayı içerisinde Ankara'da açılacaktır. Bakanlık gerekli gördüğü takdirde, 2015 yılı içerisinde belirlediği farklı illerde de ödül, mansiyon ve sergileme alan eserler arasından oluşturulacak bir seçki ile gezici sergiler düzenleyebilecektir. - Başarı Ödülü (10 adet) 7.500.-TL + Başarı Belgesi - Mansiyon Ödülü (10 adet) 2.500.-TL + Başarı Belgesi - Seçici Kurul üyelerinin isimleri soyadı alfabetik sırasına göre yazılmıştır. - Seçici Kurul toplantısı için en az yedi üyenin katılımı gereklidir. - Değerlendirme toplantısı için yeterli sayıda Seçici Kurul üyesi bulunmaması halinde yeterli sayıda yedek üye çağrılabilir. Yarışma sonunda sergilenmeye değer görülen ve ödül alan eserlerin görselleri, bütün telif haklarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından satın alınmış gibi işlem görür. KültürveTurizm Bakanlığı, ödül ya da sergilenmeye değer bulunan eserlerin görsellerini, etkinliklerde ve eğitim faaliyetlerinde afiş, katalog, broşür vb. her türlü tanıtım malzemelerinde 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun ilgili maddelerinde belirtilen şekilde; işleme, çoğaltma, yayma, temsil, işaret, ses veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim hakkının yanı sıra sergilemek üzere kullanma ve gösterme, medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere tüm telif haklarına herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. Aday bu hususa herhangi bir itirazda bulunmayacağını ve yasal yollara başvurmak hakkından şimdiden gayrikabili rücu feragat ettiğini beyan, kabul ve taahhüt eder. - Ödül, mansiyon veya sergilenmeye değer bulunan eserlerin iadeleri sergi bitiminde yapılacaktır. Iade işlemlerinin başlama tarihi, Bakanlığımız web sitesi www. kulturturizm. gov. tr ve www. guzelsanatlar. gov. tr adreslerinden duyurulacaktır. - Yarışmada ödül, mansiyon veya sergileme alan tüm adaylar iade işlemlerinin başladığı tarihten itibaren, eserlerini onbeş (15) gün içinde teslim alacaklarına dair taahhüt içeren bir belgeyi toplama merkezine ibraz etmek zorundadır. - iade işlemlerinin başladığı tarihten itibaren onbeş (15) gün içinde, toplama merkezinden geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabileceği hasardan Kültür veTurizm Bakanlığı sorumlu tutulamayacaktır. - Katılım Formları ve şartnameler; ilgili fakültelerden, Bakanlığımızweb sitesi www. kulturturizm. gov. tr vewww. guzelsanatlar. Web: www. guzelsanatlar. gov. tr E-posta: guzelsanatlar@kulturturizm. gov. t KATILAN TÜM SANATÇILARIMIZA BAŞARILAR DILERIZ. - Kültür ve Turizm Bakanlığı, sergiye teslim edilen eserlerin taşınma ve sergilenmesi sırasında gereken tedbirleri alır. Buna rağmen söz konusu eserlerle ilgili olarak doğabilecek her türlü zarara ilişkin değer tespiti yapmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nce oluşturulacak komisyonun kararı geçerlidir. - Yarışmaya katılan tüm sanatçılar, bu şartname hükümlerini kabul etmiş sayılırlar. - Şartnamede belirtilmeyen hususlarda veya tereddüt halinde Kültür veTurizm Bakanlığı'nın kararları geçerlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/genc-koleksiyonerler-2-proje4lelgiz-museum-of-contemporary-art-27-mart-2015/", "text": "Elgiz Müzesi, 27 Mart 2015 tarihinde, ikincisini organize ettiği dört genç çağdaş sanat koleksiyonerden derlenen 'Genç Koleksiyonerler 2' sergisini açıyor. Son yıllarda dünyada ve Türkiye'de çağdaş sanat koleksiyonerliği dikkat çekiyor. Bireylerin özellikle çağdaş sanata gönül vermeleri sanatın hızlı bir şekilde gelişmesini ve Türk sanatının küreselleşmesini destekliyor. Elgiz Müzesi'nin misyonu, sanatı desteklemek, sanatçıların işlerini görünür kılmak ile kendi koleksiyonunu ve sanata ivme katan diğer koleksiyonları sergilemektir. 'Genç Koleksiyonerler 2' sergisi Türkiye'nin yakın kuşak koleksiyonerlerinin eserlerini sanatseverlere paylaşıma açıyor. Her bir koleksiyonerin öyküsü, duygusu ve vizyonu ile bilinmeyeni ve görünmeyeni keşfe davet ediyor. Geçen sene merak ve heyecan uyandıran sergi, yakın kuşak çağdaş sanat koleksiyonerlerine ışık tutuyor. Katalogda, koleksiyonerlerin deneyim ve tutkularını anlattıkları metinler serginin ortak ruhunu barındırıyor. Küratörlüğü Marcus Graf'ın üstlendiği sergide, davet edilen koleksiyonerleri temsil eden eserlerden bir seçkinin yanında ilk alımları da izleyicilere sunuluyor. Koleksiyoner Şeli-Alber Elvaşvili, İrem-Sina Kınay, Billur-Atilla Tacir ve Şebnem-Mahmut Ünlü koleksiyonlarından oluşan sergi 16 Mayıs'a kadar görülebilir. Sergi çerçevesinde müzede yan etkinlikler de düzenlenecektir. Sergide eserleri yer alan sanatçılar: Arzu Akgün, Ramazan Bayrakoğlu, Cecil Beaton, Marius Bercea, Mel Bochner, Taner Ceylan, İsmet Doğan, Murat Germen, Ahmet Doğu İpek, Azade Köker, Temur Köran, Friedrich Kunath, Fikret Mualla, Ahmet Oran, İrfan Önürmen, Seçkin Pirim, Leopold Rabus, Antoine Roegiers, Jiang Shuo, Daniel Sinsel, Ömer Uluç, Ebru Uygun, Mehmet Ali Uysal, Andy Warhol, Cao Xiaodong, Zhu Yi Yong ve Chen Yu. 'Young Collectors 2' opens on the 27th of March 2015 and is the second of the Elgiz Museum's exhibition series. This year's show presents four young contemporary art collectors' works. Over the last few years, contemporary art collecting is gaining importance on a global scale. Individuals are passionate about contemporary art and support its quick development, and the globalisation of Turkish art. The Elgiz Museum's mission is to support art, to make the works of artists visible and to show the Elgiz Collection, and other collections that have given art momentum. The 'Young Collectors 2' exhibition shares the works of Turkey's young generation collectors. Each collector tells their own story, shares their visions and feelings. The museum's show invites the viewer to discover the unknown and the unseen. Just as last year's exhibition stirred curiosity and excitement, this year's show puts the spotlight on young generation collectors. The exhibition's common spirit becomes clear in the catalogue, which sheds light on the collectors' experiences and passions. Marcus Graf is the curator of the exhibition, where a selection of representative works from each collection are shown side-by-side with the collectors' 'first works'. Selections from the Şeli-Alber Elvaşvili, İrem-Sina Kınay, Billur-Atilla Tacir and Şebnem-Mahmut Ünlü collections are on view until May 16th. The museum will also organise parallel events within the framework of the exhibition. Artists whose works take place in the exhibition are: Arzu Akgün, Ramazan Bayrakoğlu, Cecil Beaton, Marius Bercea, Mel Bochner, Taner Ceylan, İsmet Doğan, Murat Germen, Ahmet Doğu İpek, Azade Köker, Temur Köran, Friedrich Kunath, Fikret Mualla, Ahmet Oran, İrfan Önürmen, Seçkin Pirim, Leopold Rabus, Antoine Roegiers, Jiang Shuo, Daniel Sinsel, Ömer Uluç, Ebru Uygun, Mehmet Ali Uysal, Andy Warhol, Cao Xiaodong, Zhu Yi Yong and Chen Yu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/kahramanmaras-sutcu-imam-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-12-resim-yarismasi-son-basvuru-13-mayis-2015/", "text": "Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak genç sanatçı adayların desteklemek, yeni ürünler yapmaya özendirmek, sanatın daha geniş kitlelere tanıtımı ve sunumunu sağlayarak Çağdaş Türk Sanatına katkıda bulunmaktır. Yarışmaya Türkiye Cumhuriyeti Üniversitelerinde kayıtlı olan ve tüm kademelerinde okuyan öğrenciler katılabilirler. Katılımcıların eserleri ile birlikte, öğrenci olduğuna dair son 15 gün içerisinde alınmış öğrenci belgelerini de göndermeleri gerekmektedir. Aksi halde resimler değerlendirmeye alınmayacaktır. Yarışmaya verilecek olan çalışmalarda, tuval üzerine yağlıboya, akrilik veya benzeri teknikler kullanılacaktır. Özgün Baskı ve Enstalasyon eserler dahil değildir. Resim çalışmalarının kısa kenarları 70 cm. den küçük, uzun kenarları 200 cm. den büyük olmayacaktır. Her yarışmacı en fazla 3 eserle katılabilecektir. Katılımcılar Eser Sahibi Bilgi Formunu (Form-1) doldurarak bir zarf içerisinde, eserlerle birlikte göndereceklerdir. Gönderilen her eserin arkasına ayrı ayrı olmak üzere; yarışmacının adı soyadı, eserin tekniği ve boyutlarının belirten eser bilgi fişi (Form-2) yapıştırılacaktır. YARIŞMA FORMLARI EKSIKSIZ DOLDURULACAKTIR. Eserler elden veya masrafı yarışmacı tarafından karşılanmak üzere kargo ile gönderilecektir. Eserler daha önce sergilenmemiş olup, sergilenmeye hazır bir şekilde 13 Mayıs 2015 Çarşamba günü mesai bitimine kadar teslim edilecektir. Kargo yolu ile teslim edilen eserlerin gecikmesinden ve taşınması sırasında herhangi bir şekilde oluşacak hasarlardan veya kırılabilme hassaslığı yüksek ya da camlı eserlerle katılmalar halinde oluşabilecek her türlü hasardan katılımcının kendisi sorumludur. Yarışma şartnamesine uymayan eserler DEĞERLENDİRME DIŞI bırakılacaktır. Seçici kurul, 18 Mayıs 2015 Pazartesi günü KSÜ Güzel Sanatlar Fakültesinde toplanarak, yarışmaya gönderilen eserlerin değerlendirmesini yapacaktır. Seçici Kurul, ödüllerin tümünü ya da bir kısmını dağıtmamakta serbesttir. Yarışmada ödül kazanan eserler, her türlü telif haklan ile Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından satın alınmış kabul edilecek ve KSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Çağdaş Sanatlar Müzesi'ne dahil edilecektir. Yarışma sonuçları üniversitemizin web sitesinden duyurulacaktır. Ödül alan ve sergilenmeye değer görülen eserler, KSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Sergi Salonu'nda 25 Mayıs 2015 tarihinden itibaren sergilenecektir. Sergide yer alan tüm eserler için tanzim edilen katalog ve katılım belgeleri, katılımcıların adreslerine gönderilecektir. Yarışma sonunda ve sergi bitiminde eserleri adreslerine kargo ile alıcı ödemeli olarak yollanacaktır. Eserlerini yarışma sonucu hibe etmek isteyen katılımcılara TEŞEKKÜR BELGESİ yollanacaktır. Yarışma sonuçların ilanından sonraki 1 ay içinde teslim almayan eserler için hiçbir sorumluluk kabul edilmeyecektir. Şartnamede belirtilmeyen hususlarda ve tereddüt halinde Seçici Kurul'un kararları geçerlidir. Yarışmaya katılan tüm katılımcılar yarışma şartlarını ve Seçici Kurul kararlarını kabul etmiş sayılacaklardır. ÖNEMLI NOT: Eser sahibinin bilgi formunu, güncel bilgilerle doldurması ve eseri ile beraber göndermesi gerekmektedir. Eser sahibi bilgi formu doldurulmadan gönderilen eserler yarışmaya kesinlikle kabul edilmeyecektir. Bu formda belirtilen adres bilgisi, eserin tekrar gönderileceği adres olacağından, adres değişikliği olduğunda mutlaka aşağıdaki telefon numarasına bildirilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/new-a-collection-new-age-painting-contest-2015/", "text": "· Bu yarışma 2014 yılı, Eğitim Fakülteleri Resim Bölümü ve Güzel Sanatlar Fakültelerinin son sınıf öğrencilerine açıktır. · Yarışmaya girecek her öğrencinin son sınıfta olduğuna dair belge ibraz etmesi zorunludur. · Sadece tuval üzeri yağlı boya ve akrilik çalışmaları değerlendirilecektir. · Eserler, yüksek çözünürlüklü (1 mb'dan düşük, 2 mb'dan yüksek olmamalıdır) ve jpeg olarak info@newacollection. com adresine gönderilecektir. . Jpeg dosyası; sanatçının adı, soyadı, eserin ismi ve görselin boyutu yazılarak adlandırılmalıdır. · Katılım başvuru formu eksiksiz doldurulmalı ve info@newacollection. com adresine eser görseli ile birlikte gönderilmelidir. · Tüm eserler çerçevesiz olarak fotoğraflanmalı ve orijinal boyutuna sadık kalarak ölçeklendirilmelidir. · Jüri tarafından belirlenen ilk 250 eserin orijinali RC Art Gallery'e gönderilecek ve sonraki elemelere tabi tutulacaktır. · Eserin uzun kenarı 50 cm'yi geçmeyecektir. · İmza resmin arkasına atılacak, ebat ve varsa resmin ismi yazılacaktır. Resmin ön yüzünde kesinlikle imza olmayacaktır. · Sanatçının adı-soyadı, adres, telefon bilgilerinin yer aldığı 20x15 cm boyutunda bir etiket tablonun arka kısmına konulacaktır. · Ayrıca sanatçının bir adet yüz fotoğrafı ve çalışma esnasında çekilmiş bir adet fotoğrafı istenmektedir. · Yurt dışından gelecek olan eserler şasesiz, yurt içinden gelecek olan eserler şaseli kabul edilecek ve verilen adrese kargolanacaktır. Kargo ücreti göndericiye aittir. · Belirlenen ilk 250 eser proje hazırlık ve tanıtım karşılığı olarak kabul edilecektir, geri iadesi yoktur. . İlk 250'ye kalan yarışmacıya içinde kendi eserlerinin yer aldığı bir katalog ve katılım belgesi hazırlanacak ve gönderilecektir. Buna ek olarak Colortone marka bir set akrilik boya armağan edilecektir. Başvurular 9 kişiden oluşan jüri tarafından değerlendirilecektir. İlk aşamada jpeg olarak gönderilen görsellerden ilk 250 belirlenecektir. Bu eserlerin orijinalleri sonraki değerlendirmeler ve düzenlenecek olan sergi için RC Art Gallery'e gönderilecektir. İlk 250 eser RC Art Gallery tarafından Haziran ayı içerisinde düzenlenecek olan sergi ile Bilkent Sanat Sokağı'nda sanatseverlere sunulacaktır. Jüri üyeleri tarafından seçilen ilk 10 yarışmacı 5 günlüğüne Ankara'da yol masrafı ve konaklama dahil misafir edilecek ve buradan verilecek olan malzemelerle performans yapmaları istenecektir. Bu performanslar, yarışmacıların katılım için gönderdikleri ilk eser ile beraber jüri tarafından değerlendirilerek ilk 3 kazanan belirlenecektir. Eserlerin görselleri 15 Ocak 2015 tarihinden itibaren jpeg olarak gönderilmelidir. Bu görsellerin son teslim tarihi 20 Nisan 2015 olacaktır. Görseller, juri üyeleri tarafından değerlendirilecek ve bu değerlendirmenin sonunda belirlenen ilk 250 eser 30 Nisan 2015 Perşembe günü duyurulacaktır. Bu eserlerin orijinallerinin 22 Mayıs 2015 Cuma gününe kadar Bilkent Sanat Sokağı RC Art Gallery'e teslim edilmelidir. Elden eser teslimi mümkündür. İlk 250 eser için Bilkent Sanat Sokağında düzenlenecek olan sergi 30 Mayıs 2015 Cumartesi günü sanatseverlere sunulacaktır. Sergi haziran ayı boyunca devam edecektir.. Seçilen ilk on yarışmacı 1 Haziran 2015 tarihinde açıklanacaktır. Kazanan ilk on yarışmacı 1-26 Haziran tarihleri arasında, 5 gün misafir misafir edilmek ve performans sunmak üzere Ankara'ya geleceklerdir. İlk 3 yarışmacı 26 Haziran 2015 Cuma günü duyurulacaktır. Ödül töreni 27 Haziran 2015 Cumartesi günü yapılacaktır. 2) 1. Gelen yarışmacıya Bronz Newage heykelciği verilecek ve Bilkent Sanat Sokağında adına 1 yıl süre ile galeri açılacaktır. 3) 1., 2. ve 3. yarışmacıların bağlı oldukları akademilere birer Bronz Newage heykelciği verilecektir. 4) 2. ve 3. yarışmacı adına da Bilkent Sanat Sokağında, arzu edilen tarihte, 21 günlük kişisel sergi açma hakkı tanınacaktır. 5) İlk 3 kişi Umman Sultanlığı'nın misafiri olarak beş gün Umman'da ağırlanacaktır. 6) İlk 3 yarışmacıya Colortone'den bir yıllık boya malzemesi verilecek olup. Ayrıca ilk 250'ye giren diğer yarışmacılara da Colortone Boya seti hediye edilecektir. 7) İlk 250'e giren eserler katalog haline getirilerek 250 kişiye gönderilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/sabahattin-sen-sanat-bir-kavgadir/", "text": "Sanat bizden yalnızca sanat ister. Sanat adına yozluk ve aldatmaca istemez. Sanatı kesinlikle aldatamazsınız. Çünkü hiçbir görsel çalışmada kesinlikle yalan ve dolan yoktur. Ne varsa, ne yapıldıysa hepsi gözler önündedir. Çalışma üzerinde olanı değil de olmayanı anlatmaya çalışarak aldatanlar, aldatmak isteyenler olabilir. Sanata uymayan ne varsa tümü karşımızda apaçık durduğu için ne denli kendinizi zorlarsanız zorlayın var olanı değiştiremezsiniz. Onu yağlayıp ballamak hiçbir zaman acıyı tatlandırmaz. Bilimi aldatamadığınız gibi sanat da yaratıcılığın kendi doğrularıyla yaşar. Toplumu ne derece aldatırsanız aldatın, bilim de sanat da kendi anlayışından sapmaz ve aldatmaları içinde barındırmaz. Bir zamanlar insanları güneşin dünya yöresinde dolandığına inandırmaya kalkanlar bir süreliğine başarılı olsalar da doğrular dünyanın güneşin yöresinde dolandığını göstermiştir. Dünyanın bir yuvar olduğuna kafası ermeyenler düz bir tabak gibi olduğunu düşünmüşlerdi. Her nedense işin kolayına kaçarak kendini sanatçı diye ortaya atanların sayısı öylesine çoktur ki onların arasından gerçek sanatçıları bulup çıkarmanız neredeyse olanaksız bir durumda. Sanatçıların yerini alacak denli ileri gidenlerin sayısının çokluğu nedeniyle de sanatın anlaşılması güçleşmiştir. Toplumun ve insanın sanattan anlamayışından faydalanarak yaratıcılıktan uzak kendi becerikliliklerini sanat diye kolayca yutturmaktalar. Sanat için bir kavga vermek yerine sanatsızlıklarını öne çıkarmanın kavgasını verirler. Sanat kavgası verecek yetenekte olmadıkları için kavgaları sanata karşı bir yol izler. Çoğunlukta oldukları için sanatçının ayrık otları arasında yitip gittiğini ve alanın kendilerine boş kaldığını sanırlar. Oysa gelinciklerin varlığını ayrık otları yok edememiştir. Dikenler, gülün kokusunu ve çekiciliğini engelleyememiştir. Zaman gerçeklerin daha iyi anlaşılmasına yardım eder. Bir bakıma var olan böyle bir olanağın iyi değerlendirilmesi gerekir. Sanatla olan ilişkilerde başlangıçla gelinen noktanın bir değerlendirmesi çıkar karşımıza. Neyin ve kimin ne olduğunu daha iyi anlamamıza da çok yardımcı olur. Bir zamanlar sanat uğraşı içinde görünenler de zaman değerlendirmesi içine alındığında akla kara daha iyi belirlenebiliyor. Herkes için geçerli olan bir bakış açısı şu: Neredeydim, nereye geldim? Neredeydiler, nereye geldiler. Açıkça söylemek gerekirse nerede olup nereye geldiklerini düşündüklerim arasında düş kırıklığı yaratanlar çok oldu. Hemen hemen hiçbir başarı yakalayamadılar. Başarısızlığı başarı diye gösterdiler. Daha başlangıçta bir yerde olmayanların bir yere varamayışları karşısında bir beklentim olmadığı için şaşırmadım. Kimileri de var ki kazara bir yere getirilip oturtulmuş. Bulundukları yerde insanların onlardan beklentisi de çok oluyor. Bense içinde bulundukları konumla sanat çalışmalarındaki yeterliliklerine bakarak neler olup olmayacağını az çok belirleyebiliyorum. Bunların çoğu hiçbir şey olamadıkları gibi bulundukları yerin de gerisine düşebiliyorlar. Kimilerinde hiçbir ilerleme ve gelişme olmuyor. Günümüz sanatına ilişkin verdiğim sanat çalışmaları örneklerine ve bizde sanatçı diye geçinen kavgasız mıymıntılara bakarak bir karşılaştırma olanağının bulunacağına inanıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/25/vivo-kasa-galeri-01-nisan-24-mayis-2015/", "text": "Sanatçılar, Ahmet Doğu İpek, Erinç Seymen ve Kerem Ozan Bayraktar'ın kolektif tasarıları sonucunda ortaya çıkan ve KASA'yı anı, ölüm, yas ve yaşam olguları etrafında ele alan VİVO başlıklı sergi, 1 Nisan'dan itibaren yeniden kurgulanan mekanda izleyicileri bekliyor. Latince Yaşıyorum anlamına gelen Vivo başlığını, Gustav Meyrink'in J. H. Obereit'ın Zaman Sülüklerini Ziyareti isimli öyküsünde geçen bir mezar taşından ödünç alan sergi, Kasa Galeri'nin üç odasına yayılan mekan düzenlemesinden oluşuyor. Serginin ortak temeli, sanatçıların kolektif tasarıları sonucunda mekanın zeminine yapılan müdahaleden meydana geliyor. Çalışmayı, Erinç Seymen'in Londra'daki bir mezarlık üzerine yaptığı araştırmalardan ortaya çıkan resmi ile Kerem Ozan Bayraktar'ın ve Ahmet Doğu İpek'in gündelik mobilyaları referans aldıkları nesne düzenlemeleri tamamlıyor. Çalışmanın çıkış noktası sergi mekanının bulunduğu konum ve tarihsel belleği. Bu anlamda, kasayı anı, ölüm, yas ve yaşam olguları etrafında ele alan sergi, fiziksel ve psikolojik tahribatın yaşam alanları üzerinde bıraktığı izler üzerinden mekanı sembolik olarak yeniden kurguluyor. Doğrudan doğruya uzamın içinde işleyen Vivo, galeri tipi bir temsilden özellikle uzak duruyor ve çalışmaların hepsinin bir bütün oluşturduğu, birbirleriyle birebir ilişki içine girdiği, yeniden üretime dayanan bir yöntem seçiyor. Aynı gizi paylaşan bu içtenlikli imgeler, nesneleri saklayan bir nesne olarak kasanın içinde kendi özerk alanlarını kurarken, aynı zamanda bütüncül bir okuma öneriyor. Vivo, 1 Nisan 24 Mayıs tarihleri arasında KASA'da izlenebilir. Vivo is emerged as a result of the collective collaboration of the artists who Ahmet Doğu İpek, Erinç Seymen ve Kerem Ozan Bayraktar, takes to get around concepts such as memory, death, life and mourn. The exhibition will be waited the viewer from April 1st until May 25th at the gallery space where re-edited by the artists. The title of the exhibition Vivo meaning I Live in Latin, is borrowed from a headstone in Gustav Meyrink's story J. H. Obereit's Visit to Leech of Time The installation spans across three rooms of Kasa Gallery. The exhibition's common core is based on design and the collective intervention of the artists upon the gallery space. The work is completed with Erinç Seymen's drawing that emerged from research on a cemetery in London, Kerem Ozan Bayraktar and Ahmet İpek Doğu's installations of objects referencing common furniture. Though the starting point of the works appear to be related to the location of the exhibition space and its historical memory, the exhibition also deals with the idea of vault both physically and symbolically. It manipulates the site around the ideas of life, memory, death, and grief, physical and psychological traces of destructions. The exhibition appropriates the qualitative features of this new space that is in political sense recently deformed. As is the case for each private space the vault under lock and key, is a metaphor for all the, secrets, hidden things and concealed images. The exhibition Vivo intends to stay away from a typical gallery exhibition of three separate artists. These works individually interact with each other creating a new whole. Though they share the same mysteries, these objects and images construct their independent spaces within this vault that is designed to hide secrets, suggesting the viewer a holistic reading."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/29/5-uluslararasi-kuzgun-acar-heykel-sempozyumu-2015/", "text": "ARTICLE 1: The symposium will be organized as an international event of art in 2015. ARTICLE 2: The aim of the symposium is to make a contribution in forming the city's open air sculpture museum and enriching the cultural identity by obtaining contemporary work of art of a certain quality to Nilüfer, Bursa. ARTICLE 3: The theme of the symposium is Conscience. ARTICLE 4: International Kuzgun Acar Sculpture Symposium will be held in Bursa, Nilüfer area between 05-25 August 2015. ARTICLE 5: Stone, metal and concrete are chosen as the materials. Maximum 2-3 m3 material will be provided to those who will work with stone and concrete. ARTICLE 6: 10 artists will take part in the symposium. The participations of the artists those who have informed that they will not come although they have qualified to participate and those who did not come at the first 3 days of the symposium without reporting any excuse will be cancelled. ARTICLE 7: The artists those who will be invited will be chosen by the symposium committee predicating on the studies which are in their application files. Application to the symposium could be done with maximum 3 projects. ARTICLE 8: Transportation, accommodation, breakfast, lunch and dinner will be afforded by Bursa Nilüfer Municipality. ARTICLE 9: Transportation includes round trip economic class flight ticket and airport transport. Each artist will provide their flight ticket. The ticket fees will be paid during the symposium. ARTICLE 10: Bursa Nilüfer Municipality will provide raw material for the specified project of each artist. Also, if stated in the application form, the base of the work, the mounting of the base and the materials for this will be covered by Nilüfer Municipality. ARTICLE 12: Nilüfer Municipality provides 220 volts of electricity, crane, air compressor and their systems of lengthening to the artists for using in the symposium area. Nilüfer Municipality organizes working and security requirements in the symposium area. ARTICLE 13: Artists provide electrical tools and small hand tools and their consumables by themselves. ARTICLE 14: Bursa Nilüfer Municipality will pay 3300 (including 0.9,48% stamp duty and 10% income tax deductions) to each artist as equipment expenses and copyright fee to whom finished his work and delivered in time as declared in the specifications. %20 part of the payment will be done in the week following the symposium start, remaining %80 will be done after the delivery of the work. ARTICLE 15: Artists leave the work of arts those they performed to Nilüfer Municipality. The work of arts will be located the places where Nilüfer Municipality suggested and the artists approved. The montage of the works will be done in last two days of the symposium with the supervision of the artists. ARTICLE 16: An application certificate which is certified by Nilüfer Municipality will be given to every artist at the end of the symposium. Nilüfer Municipality prepares the catalogue of the symposium, publishes and distributes it. Also, Nilüfer Municipality commits to post specific number of catalogues (10 pieces, etc.) to each artist to the address that was written by the artist at the application form. ARTICLE 17: Nilüfer Municipality will be responsible for protecting the works. Nilüfer Municipality will not sell the works but will have the rights for exhibiting in the museum, exhibiting in another place temporarily, cataloguing, sliding, photographing and publishing and promoting these on media. Artist allows his working process and work of art to be viewed. ARTICLE 18: Artists are responsible for being in the symposium area at working times and obeying the working calendar. The symposium officials must be notified about the leaving necessity and excuse on required occasions. Exceptional cases those could happen will be threatened by the symposium committee. ARTICLE 19: Working hours and Sunday programs during the symposium will be determined according to current contexts."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/29/ege-universitesi-60-yil-ani-heykel-yarismasi-son-basvuru-27-nisan-2015/", "text": "Bu yarışma ile Ege Üniversitesi 60. Yıl Anı Heykeli'nin yapımı için; doğaya saygılı, çağdaş bir heykel anlayışı ortaya koyan, özgün, mekanı ile biçimsel ve sosyolojik olarak uyumlu bir öneri elde ederken, heykel sanatını teşvik etmek; ilgili mesleğin gelişimine ve mesleki etik değerlerin pekişmesine katkıda bulunmak amaçlanmaktadır. Ege Üniversitesi 60. Yıl Anı Heykel Yarışması, ulusal ve tek aşamalı bir heykel tasarım yarışmasıdır. Jüri değerlendirmesi sonucunda önerdiği tasarım ile yarışmada birinci olan sanatçı, eserini 1 Eylül- 19 Ekim 2015 tarihleri arasında Ege Üniversitesi Kampüsü sınırları içerisinde belirlenecek alanda gerçekleştirecektir. Sanatçı sadece başvuru formunda önerdiği heykel tasarımını uygulamak zorundadır. 3.1. Jüri üyelerini belirleyenler arasında olmamak. 3.2. Jüri üyeleri ve bunların 1. dereceden akrabaları, ortakları, yardımcıları ve çalışanları arasında olmamak. 3.3. Jüri çalışmalarının herhangi bir bölümüne katılmamış olmak. 3.4. Yarışmayı açan idarede, yarışma ile ilgili her türlü işlemleri hazırlamak, yürütmek, sonuçlandırmak ve onaylamakla görevli olmamak. 3.5. Yarışmayı açan idare adına hareket eden danışmanlar ile bunların çalışanları arasında olmamak. 3.6. Yarışma üniversitelerin ilgili fakültelerinin heykel bölümlerinde en az lisans eğitimini tamamlamış tüm heykel sanatçılarına açıktır. Yarışmaya ekip olarak başvurulması halinde ekip başının heykeltıraş olması gerekmektedir. 3.7. Sanatçılar yarışmaya daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ya da sergilenmemiş birden fazla eser önerebilirler. Bu şartlara uymayanlar, yarışmaya başvurmuş olsalar da tasarımları yarışmaya katılmamış sayılır. 4.1.1 Her sayfası imzalanmış ve Madde 21'deki ibarenin kabul edildiğine dair son sayfa imzalarının da tamamlanmış olduğu bu şartname, Kimlik zarfı bulunmayan projeler, jüri kararıyla ve tutanağa kaydedilerek yarışmaya kabul edilmez. Ekip olarak katılım halinde bu belgeler ekip ortaklarının her biri tarafından verilecektir. 5.1. Önerilen eserin teknik ve estetik özellikleri ile çağdaş heykel sanatının özgün, yaratıcı örneklerinden biri olması ve Ege Üniversitesi'nin 60. Yıl anısına dair değerleri taşıyabilecek anlatıma sahip olması gözetilecektir. 5.2. Yarışmada herhangi bir malzeme sınırlaması yoktur. Ancak heykel için kullanılacak malzemenin açık hava koşullarına dayanıklı olması gerekir. Bu konuda yeterli bilgilendirme teknik raporda verilmelidir. 5.3. Heykelin yüksekliğinin alt sınırı 2,5m. olmalıdır. 5.4. Yarışmaya önerilecek eserler üç boyutlu şekilde kırılmayacak malzemeden maket şeklinde tasarlanacaktır. Maket, önerilen tasarımın 1/10 ölçeğinde olmalıdır. Ayrıca maketle birlikte bir başvuru dosyası sunulacaktır. Başvuru dosyası eksik belge içeren ve maketi kırılmış, zarar görmüş başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Tasarımlar proje veya eserler, Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi'ne dış etkenlerden zarar görmeyecek şekilde teslim edilir. Proje veya eserin tüm belge veya raporlarının her sayfasının sağ üst köşesine, model ve benzeri nesnelerin uygun yerlerine ve ambalajların sağ üst köşesine beş (5) karakterli bir rumuz yazılır. Rumuzda kullanılan karakterler tekrarlanmamalı ve sıralı olmamalıdır. Kimlik açıklayıcı hiçbir ibare kullanılmayacaktır. Tüm belgeler www. ege. edu. tr ve www. egeart. com. tr adreslerinden indirilebilir. Jüri isimleri alfabetik olarak yazılmıştır. Yukarıda yazılı ödül ve mansiyon tutarları yarışmacılara net olarak ödenecektir. Ödül takdimleri, 60. Yıl Anı Heykeli'nin montajı tamamlandıktan sonra 05 Kasım 2015 tarihinde Ege Üniversitesi tarafından düzenlenecek olan açılış töreni sırasında yapılacaktır. Yarışmanın sonucunda Seçici Kurul herhangi bir tasarımı, herhangi bir ödüle layık görmekle birlikte; söz konusu tasarımla bu yarışmadan önce ya da bu yarışma ile eş zamanlı, başka bir yarışmaya katıldığının veya yarışma sonucunun ilan edildiği tarihten önce yayımlandığının veya eserin başkasına ait olduğunun ortaya çıkması durumunda, ödül iptal edilir. Yarışmacılar ilandan sonraki ilk 22 gün içinde, şartname ve ekleri hakkında e posta yolu ile soru sorup, açıklayıcı bilgi isteyebilirler. Sorulacak sorular yarışma şartnamesi ve ekleriyle sınırlıdır. Bunun dışına çıkan sorular yanıtlanmaz. Sorulara verilen yanıtlardan önce tasarımlarını vermiş olan yarışmacılara istekleri halinde tasarımlarını geri çekerek yeniden tasarım verme imkanı sağlanır. Tasarımlar ilan tarihinden itibaren kabul edilmeye başlanacaktır. Tasarımlar en geç yarışma teslim tarihi olan 27 Nisan 2015 günü saat 17.00'e kadar Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi'ne teslim edilecektir (Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezi, Mithatpaşa Cd. No:92/A Konak/ İZMİR). Jüri değerlendirme çalışmaları için, yarışmanın son teslim tarihini takip eden hafta içerisinde toplanacaktır. Değerlendirme çalışmalarının bitiminde orijinal imzalı tutanak ve raporlar jüri başkanı tarafından Ege Üniversitesi yetkilisine bir hafta içerisinde teslim edilecektir. Ege Üniversitesi yarışmanın sonucunu en geç 10 gün içinde ilan edecektir. Yarışmanın sonuçlarının ilanının ardından, Jüri tarafından yarışma dışı bırakılanlar da dahil bütün projeler, imzalı jüri raporunun bir kopyası ile birlikte Ege Üniversitesi'nin uygun bulduğu sergi mekanında 10 gün boyunca sergilenecektir. Yarışmacılar ödül kazanmadıkları takdirde isimlerinin saklı tutulmasını başvuru dosyasında belirtmek koşuşu ile talep edebilirler. Sergi Başlangıç ve Bitiş Tarihi: 20-29 Mayıs 2015. 15.1. Ege Üniversitesi eseri birinci seçilen sanatçıya, gerekli malzemeyi temin etmeyi taahhüt eder. Ayrıca başvuru dosyasında belirtilmiş olmak koşulu ile eserin kaidesi, montajı ve yerleşimi için gerekli olan malzemeler Ege Üniversitesi tarafından karşılanacaktır. Ancak teknik çözüm, uygulama ve montaj sanatçıya aittir. 15-2. Sanatçıya, Ege Üniversitesi Kampüsü'nde üzeri tente ile kapalı çalışma alanında 220V elektrik, uzatma kablosu, tazyikli su ile havalı aletler için kompresör ve uzatma hortumları temin edilecektir. 15-3. Sanatçı el aletleri ile bunların sarf malzemelerini kendisi temin eder. 15.4. Çalışma saatleri 09.00 ile 18.00 arasında belirlenmiştir. Ancak programın gerektirdiği günlerde değişiklik yapılabilir. 15.5. Sanatçının seçilen heykeli uygulama sürecinde, dilediği takdirde yanında getireceği bir asistanı ile birlikte a) ulaşım, b) beslenme ve c) konaklaması Ege Üniversitesi tarafından karşılanacak ve kendileri Ege Üniversitesi Konuk Evi'nde misafir edilecektir. Ege Üniversitesi Konuk Evi'nin standart konaklama masrafları dışındaki ekstra giderler konuk sanatçı tarafından karşılanır. Ulaşım; ekonomi sınıfı ulaşımı, gidiş-dönüş uçak bileti ve havaalanından karşılayıp, havaalanına bırakmayı kapsar. 15.6. Sanatçı kendi ve yardımcısının bireysel kaza sigortasını yaptırmakla yükümlüdür. Sanatçının mesai saatleri içinde oluşacak kaza durumlarında ayakta tedavisini Ege Üniversitesi üstlenecektir. 15.7. Sanatçı, çalışma saatleri içerisinde çalışma alanında bulunmak ve çalışma takvimine uymakla yükümlüdür. Gelişebilecek istisnai durumlar Ege Üniversitesi yönetimi tarafından değerlendirilir. 15.8. Eserin herhangi bir nedenle süresi içinde tamamlanmaması durumunda, Ege Üniversitesi Üst Yönetimi ve Jüri'nin aldığı karar uygulanır. 15.9. Ege Üniversitesi 60. Yıl Anı Heykel yapımına katılmaya hak kazandığı halde gelemeyecek olan sanatçı mazeretini en az 15 gün önce bildirir. Çalışmanın başlangıç tarihinde çalışma alanında bulunmayan sanatçının katılımı iptal edilecektir. 15.10. Sanatçı dilediği takdirde 1 çalışma günü içerisinde, kendi belirleyeceği program dahilinde, atölye oluşturup öğrenciler ile sanatsal etkinlik yapabilecek veya kendisi hakkında bir slayt sunumu gerçekleştirebilecektir. 15.11. Çalışma alanına sistematik olarak, yerel sanatçılar, fotoğraf grupları, öğrenciler, gençler, yaşlılar, engelliler gibi ziyaretçi gurupları getirilecektir. 15.12. Ege Üniversitesi eserini gerçekleştiren sanatçıya Ege Üniversitesi Rektörlüğü tarafından onaylanmış bir Teşekkür belgesi verecektir. 15.13. Sanatçı, tamamladığı eseri ödül töreninin ardından tüm telif hakları ile Ege Üniversitesi'ne teslim etmiş olacaktır. Ege Üniversitesi eserin korunmasından sorumlu olacaktır. Başka bir yerde sergileme; görsellerini amblem olarak kullanma, katalog, broşür vb. içinde basma, internette değerlendirme, basında yayma, tanıtma hakkına sahip olacaktır. Yarışmadan sonra derece almayan tasarım sahipleri, serginin bitimini takip eden bir ay içerisinde Ege Üniversitesi Atatürk Kültür Merkezinden tasarımlarını bizzat veya yasal vekilleri tarafından alırlar. Yarışmacılara tasarımların posta/kargo yolu ile iade edilmesi mümkün değildir. Ege Üniversitesi, belirtilen süre içinde alınmayan tasarımlar ve eklerinden sorumlu değildir. Ödül ve mansiyon kazanan tasarımlar ile ekleri Ege Üniversitesi'ne ait olacaktır. Yukarıda istenen bilgi ve belgelerden herhangi birinin eksikliği ve kimlik bilgilerinin açıkça ifade edilmemesi halinde, katılımcı yarışma dışı bırakılır. Derece ve mansiyon alan tasarım ve projelere ait her türlü fikri haklar Ege Üniversitesi'ne ait olur. Başvuruda bulunan yarışmacılar bu hükmü kabul etmiş sayılır. Yarışma sonucu elde edilecek tasarımın uygulanmasında, birinci seçilen sanatçı ayrıca bir bedel talep etmeden uygulamayı yapmayı peşinen kabul etmiş sayılacaktır. Birinci seçilen tasarımın sanatçısı uygulamayı yapmak istemezse, ödül ve uygulama hakkından vazgeçmiş sayılır. Bu durumda Ege Üniversitesi Jüri kararıyla, mansiyon kazanan tasarım sanatçılarından birisine 22.500 TL ek ücret ödeyip, tasarımını uygulama hakkı verebilir. Yarışmaya ekip olarak katılım halinde, tarafların her biri Ege Üniversitesi'ne karşı müşterek ve müteselsilen sorumludur. Ayrıca ekip başı haricinde diğer ekip üyeleri de şartnamenin tüm sayfalarını imzalamakla yükümlüdür. Eser sahibi yarışmaya katılmakla, eserinin sergide sergilenmesini ve yarışma dolayısıyla yapılabilecek yayınlarda yer almasını önceden kabul etmiş sayılır. Sorunların ve belirsizliklerin çözümünde, gerekli görülen durumlarda şartname, takvim, değerlendirme, ödüllendirme dahil her türlü kural ve organizasyon değişikliklerinde Ege Üniversitesi yetkilidir. Ege Üniversitesi uygun gördüğü koşullarda yarışmanın iptaline veya ertelenmesine karar verebilir. Herhangi bir anlaşmazlık durumunda İzmir mahkemeleri yetki sahibidir. Yarışmaya katılan tüm sanatçılar, bu şartname hükümlerini kabul etmiş sayılırlar. Madde 21- Yukarıda 20 maddede yazılı tüm şartları aynen kabul ediyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/29/prof-dr-mustafa-aslierin-vefati/", "text": "Dünyaca ünlü Türk sanatçı hayatını kaybetti! Cumhuriyet Sanat Ödülü ve Devlet Sanat Ödülü sahibi ressam Prof. Dr. Mustafa Aslıer 90 yaşında hayatını kaybetti. Prof. Dr. Mustafa Aslıer'i anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1925 yılında Bulgaristan'da doğdu. 1949 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Resim- İş Bölümü'nden mezun oldu. 1950-1953 yıllarında resim öğretmenliği yapan sanatçı, uzmanlık eğitimi için gittiği Almanya'da Münih Üniversitesi Grafik Sanatlar Akademisi'nde öğrenimine devam etti ve 1958 yılında Stuttgart Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'ndan diplomasını aldı. Uzun yıllar İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda çalışmalarını sürdüren Aslıer, 1982-1992 yılları arasında Marmara Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak görev yaptı. 1973 yılında Cumhuriyet Sanat Ödülü ve 1974 yılında Devlet Sanat Ödülü'nün sahibi olan sanatçı, bugüne kadar 4 ödül kazandı. Onu yurtdışında olmak üzere, toplam 51 kişisel sergi açtı. Sanatçıya ait 3 adet sanat konulu ve 1 adet mesleki eğitim konulu, toplam 4 kitap bulunmaktadır. Sanatçı çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir. Uygulamalı sanatların gerekliliğine inanan Mustafa Aslıer Tatbiki Güzel Sanatlar Okulunun kurulmasında öncülük yaptı. Uzun yıllar bu okulun öğretim üyesi, yöneticisi hem de uluslararası alanda kurumun en önemli sanatçısı olarak sanatın öncülüğünü yaptı. DOBAG Projesi ile Türkiye'nin çeşitli yörelerinde kurdukları kooperatifle sanat eğitimi ile kadının sosyal statüsünde olumlu bir değişimin yer almasında da öncü olarak, köylü kadına yaşamını kazanma hakkını ve söz sahibi olma hakkına katkıda bulundu. Yıllar boyu toplandığı özgün baskı sanatçıların eserleri ile Marmara Üniversitesi Müze kolleksiyonun oluşturulmasında çok önemli bir rol oynadı ve bu müzenin nüvesini oluşturdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/30/cenneti-soracagim-ve-dusecegim-piramid-sanat-09-nisan-10-mayis-2015/", "text": "Aralarında video, heykel, enstalasyon, fotoğraf, şiir ve desenin bulunduğu çalışmalarla sergiye katılan sanatçılar, Piramid Sanat'ta buluşuyor. Genç çağdaş sanatçıların biraraya geldiği sergide, son dönemlerde gerçekleştirdikleri multimedya işler izlenecek. Piramid Sanat'ın genel duruşunda da bulunduğu gibi, sadece ünlü ve kabul görmüş sanatçıların değil, aynı zamanda genç ve başarılı olanların da sanat alanında ne kadar etkin rol oynadıklarını bu sergi ile beraber yeniden keşfedeceksiniz. Cenneti Soracağım ve Düşeceğim... 10 Mayıs 2015 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/30/kurator-denen-canavar-siyah-beyaz-sanat-galerisi-10-nisan-2015-11-mayis-2015/", "text": "Küratörlüğünü Senem Çağla Bilgin'in yaptığı 10.04.2015 11.05.2015 tarihleri arasında Siyah Beyaz Sanat Galerisi'nde gerçekleşecek Küratör Denen Canavar sergisi farklı disiplinlerde çalışan dokuz sanatçıyı ve eserlerini bir araya getiriyor. Senem Çağla Bilgin, küratörlüğünü yaptığı sergi için şunları söylüyor; Çağdaş sanatın 2015'inde her şey hızla anlam ve işlevlerinden sıyrılıp tüketim metasına dönüşürken, kimlikleri de aynı oranda 'modalaştırmak', bu kavramların uzun dönemde yıkıma uğramasına sebep olacaktır. Bu noktada, 1980'lerle beraber Türkiye çağdaş sanat piyasasına giren küratör kimliği son yıllarda adeta bir ön sıfata dönüşerek; dikte edilen birtakım fikirler üzerinden sanatçılardan rol çalmaya başlamıştır. Bu kapsamda küratörlüğünü yaptığım Küratör Denen Canavar sergisi, 'küratörün kim olduğunu' sorgulamaktan ziyade başta sanatçılar olmak üzere rolünü çaldığı diğer kimliklere yerlerini geri verir ve bu zinciri bağlantılı olduğu her alan için yeniden yapılandırmaya, iyileştirmeye çalışır. O nedenle sergilenen eserler genel-geçer algıdan periferiye doğru; özgür bir yaratımın ifadesi olarak ortaya çıkmış, bu sorgulamayı gerçek anlamda başarmıştır. Küratörlüğünü Senem Çağla Bilgin'in yaptığı Küratör Denen Canavar sergisini 10 Nisan 11 Mayıs 2015 tarihleri arasında Siyah Beyaz Sanat Galerisi'nde izleyebilirsiniz. -Daha ayrıntılı bilgi için, Kavaklıdere sokak 3/1-2 Şili Meydanı Ankara."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/30/pekerun-ii-mahmut-celayir-c-a-m-sanat-galerisi-02-30-nisan-2015/", "text": "Mahmut Celayir'in, PEKERUN I çalışmasının devamı niteliğindeki PEKERUN II başlıklı sergisi, 2-30 Nisan tarihleri arasında C. A. M. Sanat Galerisi'nde düzenleniyor. Sergideki yapıtlar, sanatçının doğa içindeki yolculuklarının bir nevi güncesini oluşturuyor, bu yolculukların görsel ve düşünsel izdüşümünü yansıtıyor. Pekerun sanatçı için mitik ve düşsel bir bölge, bir varoluşu sorgulama alanıdır. Bir zamanlar kralların ve orduların yürüdüğü, büyük göçlerin ve sürgünlerin oluştuğu ve hala çobanların sürülerini otlattıkları bu yerlerde sanatçı kolektif bir hafızanın ve kimliğin izlerini sürüyor. Resimlerini bu coğrafyanın dokuları üzerine kuruyor. Işık ve gölgenin, karanlık ve aydınlığın temel gerilimi üzerine kurulu bu resimlerde, insanın doğa boşlukları içindeki büyük yalnızlığının izleri sürülüyor. Toprağa ve atmosfere vurgu yapan gerçekçi yapıtların yoğun olduğu sergide sanatçının yine doğa içinde kendi gövdesel duruşlarını sergileyen, kendisini ikonografik bir form olarak sunduğu resimler de yer alıyor. Alman romantik resim akımında özellikle rastladığımız bu tavır ile sanatçı, resim tarihi içindeki bir geleneğe gönderme yapıyor. Gazete parçaları, karton ve boya gibi karışık malzeme ile çalışılan, soyutlamalara giden büyük boyutlu bir resim ile de sanatçı sergideki yapıtlara hakim kozmik alan duygusunu pekiştiriyor. Celayir, yerel malzeme üzerine kurulu, çağdaş bir doğa resmi arayışını bu sergiyle de sürdürüyor. Mahmut Celayir's solo show Pekerun II, regarded as a continuation of the artist's works exhibited in a previous show Pekerun I (2008-2009), can be viewed between the dates 2 30 April at C. A. M. Gallery. The works in the show are the memoirs of the artist's journeys taken in the nature; the visual and the intellectual projection of his passages. Pekerun is a place of myths and dreams for the artist: a place of questioning existence. The artist searches for a collective memory and is after the tracks of identity through the regions where today shepherds take their animals out to pasture and where once kings and armies had marched, exodus and banishments had taken place. The paintings are constructed through the patterns of this special geography. Composed on the tensions between the light and shadow, darkness and brightness; the solitude of the human being among the emptiness of the nature is questioned through the paintings. Among the realist works that emphasize the land and the atmosphere, there are works depicting the artist's nude body placed in the nature as an iconographic form. This style or the attitude of the artist that we specifically encounter in German romanticism makes a reference to an art historic heritage. As a consolidation to the cosmic aura dominant in the show, a large abstract painting formed by mixed media from old newspapers to cardboards is exhibited. In his latest show, Celayir proceeds with his search for a contemporary nature painting based on local materials."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/03/31/podyumda-dayak-yiyen-asyalilar-vitrinde-kadina-yonelik-siddet-mahmut-ozturk-abant-izzet-baysal-univ-g-s-f-sanat-galerisi-07-18-nisan-2015/", "text": "Kompozisyonlarının temel motifi olan figür formlarını, doğaçlama- improvisation- tavırla hızla inşa eden Mahmut Öztürk, resimlerinin içeriğini Toplumcu Eleştirel Gerçekçi anlayışla temellendirmektedir. Anadolu Kültürlerinden esinlenen, 1980 dönemi resimlerinde; işkence ve idamlardan, savaşlardan, dinci uygulamalardan, sporun sömürü metaforuna dönüştürülmesinden ve kadına yönelik şiddetten, moda ve reklam dünyasında kadın imgesinin podyumlarda- vitrinlerde kapitalizmin sömürü nesnelerine dönüştürülmesinden... etkilenerek yapıtlarını oluşturmaktadır. 1980 Darbesi'nin işkence ve idamlarının gölgesinde; 24 Ocak Kararları, YÖK'ün Kuruluşu, Eğitim Enstitülerinin Kapatılması, Özel Üniversitelerin Açılması... ile başlayan, KİT'lerin özelleştirilmesi, YÖK- Dünya Bankası Projesi gibi uygulamalarla devam eden neoliberalist pratikler, Türkiye'de uygulamalarını haklı ve olmazsa olmaz doğru göstermek ve Çağdaş Türk Kültürünün Üretilmesini engellemek için Postmodernist kavram pratikleri yaratmışlardır. Mahmut Öztürk, Neoliberalizmin üstyapısal anlamda ürettiği; Sanat, Sanatçı ve Sanat Eseri Yeniden Tanımlanmalıdır, Ressam Değil Sanatçı Önemlidir, Uygulamacı değil Modüler Sanat ve Sanat Eğitimi, Resim-İş Öğretmeni Değil Görsel Sanatlar Öğretmeni, Provokatif-Alternatif Sanat, Etnisitecilik, Dincilik-Mezhepçilik, Kimlik-Öteki, Aşırı Cinsiyetçilik gibi postmodernist kavram pratiklerine karşı, ulusal ve uluslararası sanat ve sanat eğitimi ortamlarında 1996'dan bu güne yazdığı makale ve bildirilerle, sunduğu konferans ve panellerle akademik kuramsal-teorik etkinlikler gerçekleştirmiştir. Akademik kuramsal etkinliklerini, 2003 yılında Irak'ın işgalinden bu güne Dayak Yiyen Asyalılar ve 2013 Haziran Gezi Direnişi ile Direnen Asyalılar temalı resimleri ile Toplumcu Eleştirel Gerçekçi tavır sergileyerek desteklemektedir. Mahmut Öztürk'ün Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar- Vitrinde Kadına Yönelik Şiddet temalı Resim Sergisi 07-18 Nisan 2015 tarihleri arasında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Galerisinde açılacaktır. 1959 Ankara-Haymana'da doğdu. 1982 Ankara-Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Resim-İş Bölümünden mezun oldu. 1990 Yüksek Lisans Programını Anadolu Üniversitesinde Antik Figürün Resimlerimde Model ve Mankenlerle Yansıtılması başlıklı tezi ile tamamladı. 1994 Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümüne Öğretim Görevlisi olarak atandı. 1995 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Figüratif Lirik Devinim başlıklı Doktora Sanatta Yeterlik- tezini tamamladı. 1996 Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümüne Yardımcı Doçent olarak atandı. 2006- Doçent oldu. 2014- Profesör oldu. Halen aynı bölümde Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır. 29' u yurt içinde, 2'si yurtdışında olmak üzere şu ana kadar toplam 31 kişisel sergi açtı. 1990'dan bu yana 150' nin üzerinde ulusal ve uluslararası karma, grup ve yarışmalı sergilere katıldı. Toplam 4 Ödül aldı ve pek çok özel, resmi ve yurtdışı koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. Halen aktif olarak, Uluslararası AGESD Kurucu Üyesi, , UPSD, BRHD, GESAM, SEDER ve GÖRSED üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/01/3-koroglu-festivali-resim-yarismasi-son-basvuru-15-haziran-2015/", "text": "Türkiye Geneli Güzel Sanatlar Liseleri Öğrencileri Arası, Ulusal ve Uluslararası Sanatçılar Arasında Olmak Üzere Planlanmıştır. Resimler 35x50 cm den küçük olmayacaktır. Katılımcılar yarışmaya en fazla iki eser ile katılabilir. Kağıt üzerine çalışılan resimlere kesinlikle paspartu yapılmayacaktır. Kargo ile gönderilenler İki mukavva içerisinde korumalı olarak gönderilmelidir. Resimler daha önce hiçbir yarışmaya katılmamış, sergilenmemiş ve ödül almamış olacaktır. Resimler, açık adres, telefon numarası, hazırlayan öğretmeninin adını içeren bilgilerin olduğu kapalı bir zarfla birlikte BOLU GÜZEL SANATLAR LİSESİ'NE 15.06.2015 tarihine kadar posta yoluyla gönderilecek ya da elden teslim edilecektir. Kargo ile gönderilen resimlerde gönderimden kaynaklanan hasar ve olumsuzluklardan idaremiz ve komisyonumuz sorumlu değildir. Ayrıca kargo ücretleri gönderici tarafından karşılanacaktır. Derece alan ve sergilenmeye uygun görülen eserler idaremizce belirlenen yerlerde sergilenecektir. Yarışmaya katılan eserler Bolu Belediyesinin arşivine kaydedilerek, eserler her türlü haklarıyla birlikte Bolu Belediye Başkanlığına ait olacaktır. Gerekli görüldüğünde idaremizce kamu yararına değerlendirilecektir. Yarışmaya katılan öğrenciler Yarışma Şartları ve seçici Kurul Kararlarını Peşinen kabul Etmiş Sayılacaktır. Yarışma Sonuçları 20.07.2015 Tarihinde açıklanacaktır. Sonuçlar Bolu Belediyesi ve Bolu Güzel Sanatlar Lisesi linklerinden yayınlanacaktır. Ödül Töreni, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Ressam Mehmet YÜCETÜRK Sanat Galerisi önünde yapılacak, yarışmaya ait eserlerden oluşacak sergisi de aynı yerde açılacaktır. Bolu Belediye Başkanlığı tarafından her yıl düzenlenen Köroğlu festivali kapsamında Köroğlu ve Bolu konulu resim yarışmasının içeriği ve organizasyonu Bolu Güzel Sanatlar Lisesine aittir. Yarışma ile ilgili iletişimler Bolu Güzel Sanatlar Lisesi ile kurulacaktır. Çalıştıran öğretmeni ile birlikte 27.08.2015 tarihinde 3 gece 4 günlük Paris Louvre Müzesi'ne kültür gezisi hediye edilecektir. Resim Tuval Üzerine YAĞLI BOYA ya da AKRİLİK ile yapılmış olacaktır. Resim tuvallerin kısa kenarı 100 cm den küçük uzun kenarı 180 cm den büyük olmayacaktır. Katılımcılar yarışmaya en fazla üç eserle katılabilir. Resimler daha önce hiçbir yarışmaya katılmamış ve ödül almamış olacaktır. Resimlerin arkasına; sanatçının adı ve soyadı, resim tekniği, boyutlarının bilgilerini içeren 10x15 cm ebadında bir kağıt yapıştırılacaktır. Resimlerin üzerinde sanatçının imzasının bulunması zorunludur. Resimler; Özgeçmişin, açık adresin ve telefon numarası bilgilerini içeren bir zarf içinde BOLU GÜZEL SANATLAR LİSESİNE makbuz karşılığı 06.2015 Tarihine kadar elden ya da posta yolu ile teslim edilecektir. Süre aşımından idaremiz sorumlu değildir. Ayrıca kargo ücretleri gönderici tarafından karşılanacaktır. Yurtdışı katılımcılardan eserlerini şaseli gönderme olanağı olmayanlar, eserlerini şasesiz olarak hazırlayacakları resim rulolarının içerisinde gerekli belgeleri koyarak ulaştırabilirler. Derece almayan yurtdışı ve yurtiçi katılımcıların eserleri aynı yolla geri gönderilecektir. Geliş ve gidiş esnasında eser üzerinde oluşabilecek zarar ve olumsuzluklardan idaremiz sorumlu değildir. Derece alamayan ve sergiye katılamayan resimlerin iadesi 08.2015 Tarihinden itibaren alındı makbuzu ibraz edilerek BOLU GÜZEL SANATLAR LİSESİ'nden yapılacaktır. 1 ay içerisinde alınmayan eserlerden Bolu Belediye Başkanlığı ve Festival Komitesi sorumlu tutulmayacaktır. Elden teslim edilerek bir yıl içerisinde teslim alınmayan eserler idaremizce gerekli görüldüğünde kamu yararına kullanılacaktır. Derce alan ve sergilemeye uygun görülen eserler festival komitemizce belirlenen yerde sergilenecektir. Dereceye giren eserler, her türlü telif haklarıyla birlikte Bolu Belediye Başkanlığı'na ait olacaktır. Yarışma şartnamesinde ki koşulları yerine getirmeyen ve eksik teslim yapan yarışmacılar seçici kurul tarafından yarışma dışı bırakılır. Yarışmaya katılan her sanatçı yukarıda anılan koşulları kabul etmiş sayılırlar. Ödül Töreni, 21 Ağustos 2015 tarihinde, Ressam Mehmet YÜCETÜRK Sanat Galerisi önünde yapılacak, yarışmaya ait eserlerden oluşacak sergisi de aynı yerde açılacaktır. Bolu Belediye Başkanlığı tarafından her yıl düzenlenen Köroğlu festivali kapsamında Köroğlu ve Bolu konulu resim yarışmasının içeriği ve organizasyonu Bolu Güzel Sanatlar Lisesine aittir. Yarışma ile ilgili iletişimler Bolu Güzel Sanatlar Lisesi ile kurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/03/6-portakal-cicegi-uluslararasi-plastik-sanatlar-kolonisi-sergisi-port-art-gallery-25-nisan-2015/", "text": "6. Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi ve geçmiş yıllarda kolonimize katılan sanatçılarımız tarafından yapılan eserlerin sergisidir. The 6th Portakal Cicegi International Plastic Arts Colony and the exhibition including the works made by the artists participated to our colony last years. Açılış kokteylinde sizlerle birlikte olmaktan onur duyarız. We will be honored to be with you in the opening cocktail."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/03/seref-aksit-atolye-gunlukleri-7-feyzan-alasya/", "text": "Feyzan Alasya, Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği bölümünden mezun olmuş, yüksek lisansını Mimar Sinan Üniversitesi resim bölümünde tamamlamıştır. Bodrum'da yaşamaktadır. Feyzan Alasya: Sergiye hazırlanmaya çizimler, eskizler yaparak başladım. Çalıştıkça daha sonra bir takım figürler, şekiller, semboller ortaya çıkmaya başladı ve kendimi tamamıyla bu işe verip işaretlerin peşinden gittim. Sonra çizdiklerim yazılarla desteklendi. Yaklaşık üç buçuk ay boyunca çizimler ve yazılar yoğun bir şekilde ilerledi. Not defterimi dolduracak kadar yazdım, çizdim. Nasıl planladıysam öyle gerçekleşti, her şey Bodrum'daki atölyemde tıkır tıkır ilerledi. Orada günde on bir, on iki saat çalışabildim. F. A.: Evet geçmezdi! Çok sosyal biriyim, oraya git, buraya git. Arkadaşlarım çağırdıklarında onları da kıramıyorum, sergiler, diğer etkinlikler derken çok dağılıyorum. Burada çalışırken çok fazla bölünüyorum ama Bodrum'da öyle değil! Kendimi atölyeye kapatıp tamamıyla konsantre olabiliyorum. O yüzden işlerimi kısa sürede verimli bir şekilde tamamlayabildim yoksa bu sergi konseptindeki işler ancak iki yılda çıkabilirdi. Ş. A.: Figürlerinizde mistik bir doğa atmosferi, mitolojik figürler var. Sanki bin yıllar öncesinden gelen figürler. Şaman, Budist, mitolojik karakterler. Ayrıca ikonografik açılımları da çok geniş, özellikle kullandığınız keçi, yılan, ejder, kuş tüyü, tavuskuşu tüyü... Bir de bu doğal manzaralara, grotesk bir şekilde taciz gibi yükselen towerslar bizi bir anda tarih öncesinden bugüne çekiyor! F. A.: Evet, tarzım mitolojik figürlerden oluşan sürrealist diyebileceğimiz üslupta, hatta kimileri de Demode tarz diyor ama ben içimden gelen, sevdiğim şeyi yapıyorum. Eski ekollerde ilerliyor sanat anlayışım, yani trent, güncel olan sanat akımı neyse onu yapmak benim tarzım değil. İçimden geleni icra etmeye, onu sürdürmeye çalışıyorum. Başka şekilde Şu seviliyor, bu tutuyor, o tarzda iyi para var, şu tarz şan şöhret getiriyor diye uğraşsaydım başka şeyler yapardım, şu an olduğumdan çok farklı yerlerde olurdum. F. A.: Hayal/düş alemi canlandırsam, sunsam da model kullanıyorum aslında; kız çocuğu figürü için Doğa, erkek çocuğu içinse Bertuğ. Kendileri ilkokul çağlarında, iki yakınımın çocukları. Bu haftasonu, sergiye uğramanız için son fırsat! Son Mutasyon sergisi, 04 Nisan 2015 cumartesi günü 19.30'a kadar Galeri Diani'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/04/don-kisot-sanat-festivali-1-04-19-nisan-2015/", "text": "Don Kişot Sosyal Merkezi, sanata ve sanatçıya uygulanan baskılara, sansüre, galerilerin ve sahnelerin ticaret merkezi haline gelmesine karşı çıkıyor. Sosyal medya üzerinden yaptığı açık çağrılarla aynı fikirleri ve hisleri paylaşan sanatçılarla bir araya gelmeyi başardı Don Kişot. Şimdi ise izleyicilerle buluşup sanatçı izleyici arasındaki mesafeyi kaldırmayı hedefliyor. Don Kişotun hedeflerine, hayallerine ortak olun. Don Quixote Social Center objects the pressure upon art and artist, censorship, commercialisation of galleries and stages. Through the open invites published in the social media, Don Quixote has succeeded to come together with artists who share these aideas and feelings. And now, it is aiming to remove the distance between the artist and the audience. Be a part of Don Quixote's dreams. Gökçe Açıkgöz-Tanrı ritüeli, Psikolojik Gerilim üçlemesi toplam, 16 Nisan Perşembe : Tüm gün Kino Kong ile Atölye ve bu süreçte yapılanların gösterimi 23.00a kadar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/04/mesajiniz-var-bahar-oganer-merkur-galeri-09-nisan-02-mayis-2015/", "text": "9 Nisan 2 Mayıs tarihleri arasında MERKUR'de yer alacak. Sanatçı Bahar Oganer, MERKUR'de açacağı ilk kişisel sergisi MESAJINIZ VAR! da figür ve onu çevreleyen doğa tasvirleri ile masalsı bir anlatı kuruyor. Sonsuz bir fon sağlayan doğa tasvirleri Oganer'in resimlerini taze ve süresiz bir zemine taşıyor. İzleyiciye kaçamak bir bakış atmak yerine onunla doğrudan iletişim kuran renkli kadın imgesi ve monokrom doğa tasvirlerini bir arada kurgulayan sanatçı, mekan ve zamana bağlı olmayan bir ebediyet hissi yaratıyor. Sanatçının seçtiği sahneler izleyiciye belirsiz bir heyecan vadederken sıradan ve olağanüstü olanı aynı çerçevede sunan öyküleyici bir resimsel dil yaratıyor. Oganer MESAJINIZ VAR! sergisinde bize hayali ama duru bir mesaj iletiyor. Oganer'in resimlerinin dolaysız ve çekincesiz bir şekilde izleyiciye ilettiği bu mesaj onu sanatçının kurgusal anlatısının bir parçası olmaya davet ediyor. Bahar Oganer'in tuval üzerine farklı teknikler uygulayarak oluşturduğu çalışmalarından oluşan kişisel sergisi MESAJINIZ VAR! 09.04.2015 02.05.2015 tarihleri arasında MERKUR'de görülebilir. Bahar Oganer will launch her solo-exhibition titled You've Got a Message! between April 9 May 2 at MERKUR. The artist Bahar Oganer establishes a tale-like narrative with figures and depictions of nature which surround them in her first solo-show at MERKUR including her most recent works. Providing an infinite background, depictions of nature move Oganer paintings to a fresh and indefinite ground. Communicating directly with the audience instead of taking an evasive glance, the colorful image of the female figure and the monochrome nature depictions create a sense of eternity. While the scenes the artist has chosen promise the audience an ambiguous excitement, they also reveal a narrative painterly discourse which combines the ordinary with supernatural within the same frame. Oganer coveys an imaginary yet clear message to us in You've Got a Message!. This message Oganer's paintings transmits to us directly and without any reserve invites the audience to become part of the artist's fictional narrative. Bahar Oganer's solo-show You've Got a Message! which brings together canvas works of different techniques can be visited between 09.04.2015 02.05.2015 at MERKUR. Mim Kemal Öke Cad. Erenler Apt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/04/sonsuz-sukran-orhan-oguz-fransiz-sokagi-kultur-merkezi-15-nisan-5-mayis-2015/", "text": "Fransız Sokağı Kültür Merkezi, film yönetmeni olarak tanınan Orhan Oğuz'u bilinmeyen bir yönüyle sanat severlerle buluşturuyor. Makedonya'dan göç eden bir ailenin oğlu olarak dünyaya gelen, yıllarını sinemaya adamış ve bu süreçte yönetmen olarak gerçekleştirdiği filmleriyle yurtiçi ve yurtdışı festivallerde ödüller almış olan Orhan Oğuz'un, uzun yıllar evindeki atölyesinde çalışarak ürettiği tabloları, Sonsuz Şükran başlıklı resim sergisi ile gün ışığına çıkıyor. 15 Nisan 05 Mayıs 2015 tarihleri arasında Fransız Sokağı Kültür Merkezi'nde sergilenecek. Serginin açılış kokteyli, 15 Nisan 2015 Çarşamba günü, saat 19.00'den itibaren gerçekleşecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/05/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamda-kultur-sanat-3-savasla-degil-barisla/", "text": "Vietnam'da kültür-sanat alanında son zamanların en önemli gelişmelerinden biri, Vietnam'ın tapınaklarında ve anıtlarında görülebilecek geleneksel taş aslanların üç boyutlu fotoğraflar olarak internete aktarılması(1). Siteyi oluşturanın, babası heykeltraş olan bir lise öğrencisi olması, aslında herkesin sanat için bir şeyler yapabileceğinin bir göstergesi. Sanatçı olamıyorsan, sanata destek ol, destek olamıyorsan korunmasına ve gelecek kuşaklara aktarılmasına yardımcı ol. Genç sanat dostunun amacı, ilerleyen yıllarda bir sanal Vietnam kültürel mirası müzesi oluşturmak. Diğer bir deyişle, aslanların ötesine geçip her tür sanat nesnesini kayıt altına almayı planlıyor. Bunun için dünya müzeleri arasında Vietnam yapıtlarını sergileyenlerden bu nesneleri kayıt altına almak için izin istiyor. Hanoi Sinemateki'nde bu ay Oscar Ödülü'nü daha yeni alan 'Birdman' gibi filmler dışında, klasiklere de yer veriliyor. Kazancakis'in romanından uyarlanan 'Gerçeğe Son Çağrı' (The Last Temptation of Christ, 1988, yönetmen Martin Scorsese) gösterimde. Sinematek dışındaki sinemalarda, Türkiye'de gördüğümüz aynı Hollywood yapımlarına ek olarak birkaç Hollywood taklidi yerli yapım yer alıyor. Yine Türkiye'de de olduğu gibi, ticari filmlerin sayısı artarken, uluslararası film ödüllerine değer görülen yerli yapımların sayısı da yavaş yavaş artıyor. Birkaç hafta önce Vietnam-Amerikan Savaşı dönemindeki devrimci propaganda posterleri CNN'e haber oldu(2). Dikkat çekici olan, bunlarda kadın savaşçılara sık sık yer verilmesi ve anonim eserler olması beklenen posterlerin çoğunlukla imzalı olmasıydı. O zamanlar kültür cephesinin askerleri olarak tariflenen sanatçıların konumunda o günden bugüne çokça değişiklik oldu. Toplumsal gerçekçilik akımı, geçmişe ve yaşlı kuşağa özgü bir olgu olarak değerlendirilirken, özellikle Avrupa'da ve ABD'de eğitim almış olan genç kuşak ve aileleri savaş sırasında bu ülkelere kaçmış olan ve yakın zamanlarda ülkeye dönen dış Vietnamlı ya da deniz aşırı Vietnamlı sanatçılarla bambaşka bir yöne evriliyor. Ne posterlerde ne de sanatta eski tat ve eski heyecanlar var. Ayrıca kentleşme nedeniyle, Vietnam sanatında daha kentli izlekler görülüyor artık. Güncelliği dolayısıyla değil ama bir tür nostalji duygusuyla, propaganda posterleri ara ara sergileniyor. Bu sergilerden biri de önümüzdeki günlerde Ho Çi Min Kenti Güzel Sanatlar Müzesi'nde açılacak. Geçtiğimiz haftalarda, bir ölüm haberi, Vietnam sanat dünyasını yasa boğdu. 1921 doğumlu olan Vietnamlı ressam Le Ba Dang, geçtiğimiz 10 Mart'ta ışıklara uğurlandı(3). 2. Paylaşım Savaşı sırasında Paris'e göçen ressam, Nazi karşıtı direnişe katılıp tutsak edilmişti. Savaş sonrasında sanat çalışmalarını aynı kentte sürdürmüştü. Asya ve Avrupa resmi arasında bir köprü olarak değerlendirilen sanatçının(4) 2006'dan bu yana memleketi olan Hue şehrinde kendi adına bir sanat vakfı, sanat müzesi ve sanat merkezi bulunuyor. Bu merkez, sanatçının çalışmalarına ek olarak Vietnamlı sanatçıların yapıtlarını da sergiliyor. Müze, turistlerin de gözdesi(5)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/05/dunya-sanat-gunu-resim-sergisi-venus-sanat-galerisi-11-25-nisan-2015/", "text": "11 Nisan'da açılacak sergi, 21 Nisan tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Ahmet OĞRAŞ, Aydın Toprak APAYDIN, Bahattin ODABAŞI, Binnur ÇAVUŞOĞLU, Bülbül SAN, Candan ULUĞ, Celal GÜNAYDIN, Celal ÖZCAN, Cemal SELİMGİL, Demet HAMİDİ, Dilşat ATASOY, Emirhan Murat ERGÜN, Ender DİKMEN, Fikret TUNALI, Günsu SARAÇOĞLU, Hasan KIRDI, Hicran ALİOĞLU, Jale APAYDIN, Kenan ÇİZER ERÇEL, Koray DAĞCI, Mehmet NAJAFZADEH, Mualla ÖZDEMİR, Muhsin KALELİ, Musa BALAN, Mustafa BENCAN, Natali AYDAR, Orhan AKKAPLAN, Penbe TOKLUOĞLU, Ramiz ABBASOV, Rukiye GARİP, Saim ALTUNCU, Selçuk FERGÖKÇE, Süha ÖZKORAL, Timur TAŞTEKİN, Tülay SAYILGAN, Ümit ERZURUMLU, Ziyad SULTANOV. Sanatın değerini ve gücünü tüm dünyanın sanatçı ve sanatseverleri ile aynı zaman diliminde solumak amacıyla düzenlenen sergide bizlere destek olan sanata ve sanatın birleştirici gücüne inanan herkese çok teşekkür ediyoruz. Açılış Kokteyli 11 Nisan saat 14.00 de yapılacak olan sergi her gün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/05/gizli-ozne-paralaks-arte-sanat-07-nisan-22-mayis-2015/", "text": "Yaygara, 7 Nisan 22 Mayıs 2015 tarihleri arasında Gizli Özne Paralaks isimli etkinlikliği ile Arte Sanat'ta. Bugünün öznesi tüm iradesiyle, inisiyatifiyle, tercihleriyle kendisini, coğrafyasında ve tarihinde ekonomik, siyasal, sosyo-kültürel, inançsal koşullara rağmen ortaya koyabilmekte midir?. Bu noktada iki bilme eylemi, ikircikli bir yaklaşım oluşur. Bu ikircikli durum kararsızlıktan çok şüpheciliğe daha yakındır. Özne bu sayede nesnesine yöneldiğinde, oluşan anlamın çeşitliliğini sağlar. Aynı nesne üzerinde farklı anlamlar, bilmeler doğurur. Öznenin hareketini esas alan bu tepkimede paralaks oluşmuştur. Tüm bu koşullar altında, öznenin hareketini sağlayan yöntemlerden biri olan sanat, düşünceyle varlık arasında açılan bu derin yarık arasına köprü kurması, işlevi açısından ihtiyaca dönüşür. Dolayısıyla Paralaks özne-nesne ilişkisinde oluşacak dialoglar açısından, ihtiyaçtan çok zorunlu bir gerekçedir. Therefore, these two acts of knowing causes a contradicting attitude. This is closer to doubtfulness rather than indecisiveness. Accordingly, there arise different meanings and perceptions, which brings about parallax that is based on the acts of the subject. Under these circumstances, art which is one of the acts of the modern individual has to become a need to bridge the gap between thought and human being. Hence, in the face of dialogs which take place during subject-object relations, art is a compulsory act rather than a necessary one."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/05/hulya-kupcuoglu-bir-savas-nasil-hatirlanmalidir-uzerine-dilek-karaaziz-sener-ile-gorusme/", "text": "Dilek Karaaziz Şener: Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? Sorusundan hareketle hazırlanan sergi, yaklaşık 1 yıllık bir sürecin ürünüdür. Günlük okumalarımdan aklıma kazınması gereken cümle veya paragrafları kayıt altına aldığım defterlerimin birinin sayfaları arasında saklanan bir cümle diye de okuyabiliriz serginin adını... Evet, Toby Clark'ın Savaş ve Propaganda kitabının, Savaşı Hatırlamak başlıklı bölümünün giriş cümlesidir söz konusu soru ve fakat bununla kalmayarak savaşın sosyal sorun olmasının verdiği duyarlılıkla yelpazeyi geniş tutup sorunun bilinçaltı yolculuklarına yönelerek her sanatçının işinde soruyu farklı cevapladığı veya yeni bir soruya evirildiği sürecin izleri okunmaktadır. Dört sanatçı arkadaşla başlayan ilk beyin jimnastikleri bugün 23 sanatçının katılımıyla tamamlanmıştır. Bir hayalim vardı, kendime, yaşamıma, Ada'ya dair ve gerçekleştirmek için neredeyse bir yılın her gününü aynı soruyu defalarca kendime sorarak geçirdim. Ingeborg Bachmann okumaları öylesine yaşamıma dahil oldu ki, Toby Clark'ın sorusunu çoktan geldiği sayfada belki bir başka defa yeniden hatırlamak için geride bırakmıştır. Avusturyalı yazarın buz dikenlerinde yürüttüğü romanı Malina ile yola devam ederken, kendi çocukluğumla yaptığım anımsama oyunlarında, geçmişe dönerek, savaşın içinde buldum kendimi... Savaşı gören ve yaşayan daha sonrasında da yemek masalarında bile hep savaşın anımsandığı bir çocukluğum oldu. Büyüdüğüm evin -1974 öncesi- duvarlarının ardındaki silah seslerini, insanların evlerinden göç etmek zorunda kalışını, sonrasında boş kalan evlerdeki tüm maddi varlıkların kalanlar tarafından yağmalanarak gelişen bir ganimet kültürünün içinde kalıp da sağlıklı bir kolektif bellekle yaşamınızı sürdürmeniz mümkün mü? Bachmann'ın Ne zaman çekildi bu sınırlar? sorusunu Clark'ın Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? sorusuyla birleştirerek Afrodit'in Adası'na dair kırgınlıklarımı, can kırıklarını, acıları, gözyaşlarını bir araya getirmek için serginin senaryosunu yazmaya başladım. Evet, dört sanatçı arkadaşımın heyecanla başladığı yolculuk, zaman içinde gelişti ve sonrasında da Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? sergisine dönüştü. Akla gelen soru belki de söz buraya gelince şu olmalı: Sanatçılar hazır, tema yerli yerinde, e peki mekan ne durumda? Şunu açıkça söylemeliyim ki mekan araştırması için hiç düşünmedim. Hep aklımdaydı CERModern... Birçok sergide söz konusu mekanın anıtsallığı içinde kayboldum. Her ziyaretimde duvarlarına, defalarca Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? sorusunu fısıldadım. Ve işte bugünlerdeyiz... Soruyu HUB Sanat Mekanı'nda hem görsel, hem işitsel anlamda tekrar tekrar sorarak, sergiyi izlemeye gelenlerin belleğine savaşın izlerini adeta bir kazı çalışması yapar gibi yerleştiriyoruz. D. K. Ş.: Bu soruyu kısaca şöyle cevaplamak istiyorum: Ölüm, her an her yerde hüküm sürüyor. Gerçeküstü koşullarda yaşadığımız bir dünya ve Türkiye'deyiz... Serginin gösteremeyerek işaret ettiği ölüm hüküm sürüyor, savaş devam ediyor ve barış hala kan kokuyor. Serginin işlerinin tekil söylemlerinin yanı sıra genel anlamda birleştiği cümlelerin bu olduğunu ve izleyene seyirlik değil gerçek anlamda rahatsız edici bir atmosferde savaşı, acıları, şiddeti, soy kırımı kısaca insanın insana yaptığı zulmü hatırlattığını söyleyebilirim. D. K. Ş.: Dünya insan acısına dair anıtlarla kaplı, öyle değil mi? Nereye bakarsanız bakın insanın insana yaptığı en büyük zulüm, kamusal alanın can alıcı alanına yerleştirilen bir anıt-heykel ile sanki diri tutularak ve anımsanması sağlanarak insanı zafer denilen kafa karışıklığına boğup bırakıyor. Bana göre savaş/savaşlar çok korkunç! Clarck Bir savaş nasıl hatırlanmalıdır? diye sorduktan sonra yeni bir soruyla düşüncelerini yazmaya devam eder: Savaş anıtları sadece ölenlerin anısına mı yoksa onların uğruna öldükleri değerlere mi adanmalıdır? 20. yüzyıl, dünyanın neresine giderseniz gidin kendi acılarının anıtları ile doludur. Size büyüdüğüm küçük kasabadan bir örnek verebilirim. Girne'de küçükken denize girdiğimiz Karakız koyunun hemen üzerindeki yüksekçe alan Tavşankulağı Tepesi olarak anılırdı. Yukarı Girne'de yaşayan herkes, özellikle Pazar günleri çoluk çocuk toplanır ve Karakız'a gelir, denize girerdi. 1974 sonrasında Tavşankulağı Tepesi'ne Deniz Şehitleri Anıtı yapıldı. İlk çıkarma gecesinde burada şehit düşenlerin adlarının yazıldığı bir anıt dikildi tepenin tam ucuna... Artık denize girmekten vazgeçtik buradan... Zaman buldukça şehitliğe gidip, anıtsal mermerin her iki yüzüne yazılmış isimleri okurken hatırlıyorum kendimi... Bir zamanlar insanların denize girdiği tepenin yamaçlarından Medoş lalerinin toplandığı, kısaca buram buram yaşam kokan bir alanda ölümün izleri hem de unutturmayacak, hep anımsatacak ve belleğe kazınıp nesilden nesile aktarılacak kadar somut bir anıyla karşınıza çıkıyor. Denizin kayalıklarla olan mücadelesinin sesini dinleyip, rüzgara karşı yüzünüze vuran çiçek kokularını içinize doldurduğunuz küçücük bir tepede ölümün kutsallaşmasına tanıklık ediyorsunuz. O zaman insan soruyor kimlerin ölenleri anmak için semboller üretme hakkı vardır? Hiçbir şeyin kutsal görünmediği bir dünyada yaşıyoruz. Savaşın kutsallığını kim savunabilir ki?! O zaman anıt-heykellerin tümü acıların bir daha yaşanmayacağını ve geçmişin telafi edilebileceğinin bir garantisi midir? Matemin kişisel ifade biçimi ile kamusal sunumu arasındaki gerginliklerin kutsal anlamlara dönüştüğü her bir anıt, gelecek adına ait olduğu şehrin/kasabanın çocuklarına nasıl bir miras bırakmaktadır? Şehitliklere gittiğinizde beton mezarlar arasında dolaşırken boğazınıza adeta bir yumru oturuyor. Anımsanan ölümün acı yüzü... Akılda kalan ise acının tarifsiz oluşu... Niçin bunca ölüm? Neden savaş var? Ve böylesi bir gerçek karşısında her bir anıt-heykelin benim gözümde bir anıyı saklama gücünün olduğudur. Göz ardı edilemeyecek kadar güçlü, etken ve de boğazdaki yumruyu bir balık kılçığına dönüştürebilecek kadar da duyguları yoğunlaştıran güç! Maya Lin'in Vietnam'da ölen yanlış hatırlamıyorsam 58,249 Amerikalının ismiyle ortaya koymak isteği anı, ölenlerin isimlerini okudukça acının gerçek yüzüne sanki toprağın derinlerine gömülüyormuş veya duvarın arka tarafında sanki tüm askerler yaşıyormuş hissiyle yüzleşen ve sonrasında herkesin isimleri okuyarak ağladığı gerçeğini hepimiz biliyoruz. Savaşta ölenlerin kaderine mi ağlıyoruz yoksa her an savaşın soluğunu hissederek yaşadığımız bu dünyaya kendi elimizle ördüğümüz acı bulutlarına mı? Her bir anıt heykel şehrin boğazına saplanan balık kılçığı olmalıdır, daha doğru bir deyişle de karşı-anıt muhalifliğiyle izleyeni, andığı olay karşısında derin düşüncelere yöneltmelidir. D. K. Ş.: Dünyanın birçok yerinde çatışmalar, savaşlar, yabancı düşmanlığı, ırkçılık, şiddet, baskı, ötekileştirme devam ediyor. Her biri ayrı bir sorun yumağı... Her birinin toplumlara, ülkelere ciddi sorunlar ve acılar yaşattığı bir gerçek. Resim, heykel, video, performans vs vs vs tekil olarak durdukları noktadan değil de sanırım sanat adı altında bütünsel bir noktadan toplumu zorlamalı... Sanat, söze başlarken sıraladığımız tüm bu sosyal çıkmazlara cevap üretebiliyor mu? Buradan bakmak gerekiyor. Politik veya siyasi açıdan baktığımız zaman ise tüm bu sorunların cevabının hangi dünyada aranması gerektiği gibi yeni bir sorunla karşılaşıyoruz. Bu durumda sanat sorunlara karşı ürettiği cevapları ararken siyasi dünya tercihini hangi yönde ve nasıl kullanacaktır? Bir başka sorun ise dünün ve bugünün politik alanı aynı mıdır? Sanatın gücü etki alanında yarattığı kalıcı izlerle ancak hedefine ulaşır. Kısaca sergiye dönerek sözü bağlamak gerekirse, Bir Savaş Nasıl Hatırlanmalıdır? sorusuyla ortaya çıkan sergi sadece içerikle sınırlı kalınmamıştır. Anı, bellek, kimlik, mekan, aidiyet, simge, iktidar, medya, masal ve de gerçek gibi kavramlarla, farklı disiplin ve malzeme çeşitliğinde sınırları zorlamıştır. Anıtsal veya minimal ölçeklerde, hangisi olursa olsun, 23 sanatçının politik bir tutumun göstergesi olarak daha fazlasını istediğini söyleyebiliriz. Dikkat ederseniz sergide siyasi olanı direkt göstermekten herhangi bir tarihten siyasi kişiliğin fotoğrafı, savaşa dair seyirlik olmayan fotoğraf, resim veya görüntülerin yer alması gibi- daha doğrusu düz anlatım tercihinden kaçınılmıştır. Tarihte savaşa sebebiyet veren hiçbir siyasi kişiliğin fotoğrafı yoktur. Savaş, militarik simgenin üzerinden yan-anlamlar üreterek mekanda yapılandırılmıştır. Evet, ne dünde, ne bugünde ve öyle görünüyor ki gelecekte de savaş ve barış yoktur, hep savaş vardı, var ve de var olmaya devam edecek. D. K. Ş.: Ütopya ve fakat imkansız değil! Sanatın iyileştirici gücüne inandığımız sürece, evet, dünyayı sanat kurtarabilir. Ya savaş sanatı yok ederse? Silahlar müzelere, sanat eserlerine, kültür varlıklarının yer aldığı alanlara çevrilirse?! Ki tarihte ve bugün örneklerini sıralayabiliriz. Mesela Bağdat Irak Ulusal Müzesi... Medeniyet beşiği topraklar işgal altında. Yıkım, kaos, savaş ve ölüm kol geziyor. İnsanlık tarihinin neredeyse 10.000 yıllık öyküsü savaşın silahları tarafından bilinçli olarak yok edildi. D. K. Ş.: Söylenecek o kadar çok söz var ki... Kıbrıs'ta YENİDÜZEN Gazetesi'nin köşe yazarı Barış gazetecisi Sami Özuslu'nun 2008 yılında Kıbrıs'ta yeni bir dönem başlarken yazmış olduğu bir sunumdan çok etkilenmiştim: Afrodit'in Adası'nda Sevişen Kelimeler. Sadece Kıbrıs'ın değil, tüm dünyanın mutlu son için sevişen ortak bir dilin kelimelerine ihtiyacı olduğuna inanıyorum. Ortak dilin kapışan değil, sevişen kelimeleriyle ancak ve ancak dünyada barış engellenemeyecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/05/sabahattin-sen-sanat-ve-yozlasma/", "text": "Bir ülkede ve bir toplumda teknolojik gelişmeyle toplumsal gelişme aynı hızda değildir. Toplumsal gelişme çok yavaştır. Son yıllarda ülkemizde toplumsal gelişme yerine gelişmemezliğin gerilerine doğru sürüklenme görülüyor. Diğer yandan teknolojinin en son üretimlerini elde etme yarışı gelişmiş ülkelerden daha hızlı. Gelişmiş ülkeler üretiyor; gelişmemiş ülkelerin gelişmemiş kafalarına satıyor. En açık ve anlaşılır örneği, cep telefonları... Televizyon aygıtlarını da unutmayalım. Herkes çıkacak olan en yeni cep telefonlarının peşinde. Piyasaya çıkınca çılgınca bir tüketim başlıyor. Gelişmiş ülkelerdeyse böyle bir görgüsüzlük ve çılgınlık yok. Birçoğunun elinde ucuzladıktan sonra satın aldıkları cep telefonları var. Tüketim toplumu ahmaklaştırılmış ve yozlaşmış bir toplumdur. Bu toplumlarda her şey yozlaşır ve insanlar da niteliksizleşir. Sanat da bundan payını alır. Ülkemiz gelişme yolunda ağır aksak ilerlerken sanat çok ciddiye alınan önemli bir olguydu. Sanatın üstesinden gelmek için çok büyük bir çaba vardı. Batının düzeyini yakalamayı erimlemiş bir anlayış vardı. Belli bir sürenin sonunda Batı'ya ulaşılacağı inancı egemendi. Yapılan çalışmaları daha iyiye doğru yönlendirmek için önemli oranlarda devlet desteği vardı. Özel sektör henüz sanatın bilincinde değildi. Belli sayıda üç beş galeri bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Daha çok devlet ve resmi kuruluşların galerileri etkindi. Sanatla uğraşanlara sergi açma olanakları tanınıyordu. İnsanlarımızın sanata karşı ilgilerinin ve bilgilerinin artması isteniyordu. Özel kuruluşları da bu anlamda uyaran bu destekti. Bizler kalkınamayıp gelişemedikçe her şeyi kendi çıkarlarımız doğrultusunda kullanmaya yönelik yozlaşmaya da yol açanlar oluverdik, bir süre sonra. Devlet ve resmi kuruluşların galerileri belli bir çıkarcı anlayışın eline geçti. O galerilere kendi adamlarını yerleştirerek kendileri dışındakilere olanak tanımadılar. Birkaç özel galeri de onlarla bağlantılı olmak zorundaydılar. Satış yapmak için tanınmış gibi görünenlerle işbirliği yapmak galerici için kazançtı. Gelişme ve Batı düzeyine ulaşma düşüncesi yerini yozlaşmışlığa bıraktı. Devletin her yıl düzenleyip sanatçıları ödüllendirdiği Devlet Resim ve Heykel Yarışması ödülleri, bu yozlaşmanın bir parçası oldu. Sanat çevresi oluşturan bu yoz çevre ödülleri birbirlerine dağıttılar. Birbirlerine bol bol ödül sundular. Kendi adlarını gerçek sanatçılar, büyük sanatçılar olarak öne çıkardılar. Oysa hiçbiri ne sanatçıydı ne de usta... Batı'nın gerisinden gelen, onlara öykünenler öylesine utanmazlık yaptılar ki kendilerinden başka sanatçı yokmuş gibi davrandılar. Ülkedeki sanat bilinçsizliğinin yarattığı bilinçsizlikten yararlandılar. Böylece ilerleme bir çöküş dönemine girerek sanat bir tecimsel nesne olmaya başladı. Sanat üzerindeki kazanç oyunları da kolay oynanabiliyordu. Bunu sezenler her türlü üçkağıtçılığı sanat üzerinde de oynamaya başladı. Sanatın ve sanatçılığın erdemi üzerinde konuşmalar, yazılar derken eline fırçayı, boyayı alan sanata soyundu. Bir yığın derme, çatma işle sanatçı kılıklılar galeriler açarak sanatla ilgisi olmayanlara sergiler açtılar, resimler satarak sanatseverleri kazıkladılar. Üniversitelerde bilimin ve gerçek anlamda araştırmacı eğitimin yerini din ağırlıklı ne olduğu belli olmayan bir eğitimin alması ve çöküşün yaşanmasıyla sanat eğitimi de çöktü. Sanat eğitim ve öğretimindeki nitelik yetersizken daha da gerilere düştü. Sanatın günümüzdeki boyutunu ve yerini bilmeyenler, öğreticilik ve profesörlük yapmaya başladılar. Şu günkü duruma bakıldığında eğitimin, bilimle, sanatla, araştırmacılıkla hiçbir ilgisi kalmadı. Sanat fakültelerini bitirenler sanatı hiçbir biçimde anlamadıkları halde anlamış duygusuyla serseri mayın gibi dolaşıyorlar. Para kazanmak için galerilerde amatörlerin sergilediği ve çok satılan çalışmaları örnek alarak nasıl resim satacaklarına odaklandılar. Resim satacak duruma gelenlerse artık sanatla ilgilerini parayla değiştirerek sanattan uzaklaştılar. Gerçek sanatın ve sanatçıların da düşmanı oldular. Sanatın gerçeğini dile getirenlerle kavgalı duruma düştüler. Amatör yığınlar, sanatın ne olduğunu anlamadıkları için kendilerine sanatçı diyen galerilerin şişirmesiyle gazetelerde, televizyonlarda haber konusu oldular. Sanatçıları da beğenmediler. Düşüş böylesine alçakça bir konuma geldi. Bu alçaklığın en büyük parçasını da Çağdaş Sanat Fuarı denilen etkinlikler oluşturuyor. Tüm şişirilmiş sanatsız amatör mevtalar buraları doldurmakta... Kendilerinden umutlu olduğumuz yeteneklilerimiz de çok para kazanınca nasılsa çok para kazanıyorum diye henüz sanatlaşamamış çalışmalarını geliştirme, sanatlaştırma çabasını göstermediler. Böylece ülke baştan aşağı sanat diye resim çöplüğüne dönerek yozlaşmanın dibine oturdu. Yoğimiş kurtaracak bahtı kara maderini... dedirten bir zaman dilimi yaşanıyor. İnsan ve insanlık ölmedikçe Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini... diyecek çok sayıda yetişen sanatçımız olacaktır. Çünkü dünya sanatı bu yozluğa beş kuruşluk bir değer vermemektedir. Gerçek değerleri yaşamak isteyen gerçek sanatçılarımızın yolu her zaman açık. Aç ve susuz kalabilirler bu yolda. Dayanmasını bilmek gerek. Bir gün bakıp yalnız olmadıklarını göreceklerdir. Yeter ki onlar da yalnız bırakılmak istenenlerle birlik olsunlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/22-gabrovo-bienaline-turkiyeden-18-sanatci-katiliyor/", "text": "Bulgaristan'da 1973 yılında başlayan Gabrovo Uluslararası Mizah ve Hiciv Bienali bu yıl 16 Mayıs 30 Eylül tarihleri arasında Dünya Dönüyor Çünkü Gülüyor mottosuyla 22. kez düzenleniyor. Bienale dünya çapında yapılan yüzlerce başvuru arasından Türkiye'den 18 sanatçı seçildi. Karikatür kategorisinde Ahmet Ümit Akkoca, Eray Özbek, Erdoğan Başol, Halit Kurtulmuş katılırken, Desen Resim Grafik kategorisinde Ayvaz Özlem, Berna Türemen, Mediha Didem Türemen, Mehmet Tekirdağ, Musa Gümüş; Yağlıboya Resim kategorisinde Tamer Derican; Heykel kategorisinde Ahmet Cüneyt Er, Dilek Alkan Özdemir, Nilgün Salur, Ramazan Tilki; Poster kategorisinde Çağlar Okur, Konur Koldaş, Mehtap Aşcıoğlu ve Fotoğraf kategorisinde ise Aras Yazıcı katılıyor. Büyük ödül olan Altın Ezop heykelinin yanısıra pekçok kategorideki ödülleri belirleyecek jüri üyeleri ise şöyle; Todor Vardzhiev, Desislava Dikova, Valeriu Kurtu, Krastyu Todorov, Galina Pavlova, Emil Bachiyski, Chavdar Georgiev, Svetoslav Dragiev, Venelin Terziev, Tatyana Tsankova ve Yordanka Shiyakova. Ödüller 16 Mayıs tarihinde Gabrovo Mizah ve Hiciv Müzesi'nde yapılacak açılış töreninde sahiplerini bulacak. Bienalin gerçekleşeceği 8 000 metrekare alandaki 10 sergi salonu bulunan Gabrovo Müzesi'nde kişisel sergiler, karma sergiler, ulusal ve uluslararası sergiler yıl boyunca devam ederken, bienal 30 Eylül'e kadar gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/bangkok-biennale-thailand-2015-deadline-20-april-2015/", "text": "Age : ..................................................................... Sex..................................... - Kindly Provide minimum 2 works - About Artist minimum 300 correctors - Artist Award & Achievements with year - 1 artist self photograph. - Bio Data - IN FESTIVAL YOU HAVE TO DESPLAY 4 WORKS (NOT MORE THAN 2 FT.) SMD Foundation and jungle killol foundation organized BANGKOK BIENNALE 2015, at DOT ART GALLERY, Bangkok, from 10th june to 15th june 2015, participant from India, Spain, Nepal, Bhutan, Sri lanka, Bangkok, USA performing their art works. We looking forward to attract huge number of visitors including corporate houses, Art Collectors, Artist, Galleries, media and audiences from Bangkok and overseas countries. - Arrived Bangkok in the morning, proceed to check in hotel, After breakfast visit to Gallery for display art work after lunch day at leisure 4o'clock in the evening attend Bangkok Biennale opening ceremony, return to Hotel / dinner and overnight Stay - After breakfast proceed to Gallery, enjoy the exhibition share your views with various artist and audience from around the world day at leisure evening return to hotel / guest house dinner and overnight stay. - After breakfast proceed to outdoor tour in to flouting market and elephant safari, after lunch day at leisure and evening return to hotel dinner and overnight Stay. - After breakfast proceed to Bangkok local site seen return to the hotel. - After breakfast proceed to the gallery. - After breakfast proceed to Gallery, share your beautiful Experience while attending seminar, get the honoring certification from foundation, evening attend closing ceremony return back to hotel / dinner and return back to home with sweet memories. - Accommodation in Hotel. - Accommodation with Daily breakfast, Lunch and Dinner - One day Bangkok Local Sightseeing - TWO day Out door Tour. - Certification of participation - Catalog with artist details with work. - Above cost is not included any personal expenditure, tips, shopping, entry ticket etc - Cost not including any other meal not mention in inclusions. - Artist Need to carry valid Passport. any one - Artist need to carry their artwork them self, in case of any damage or lose of baggage foundation will not be responsible for the same. - Participant need to submit their Registration form till 15th April 2015. - Your participation will be consider once payment done. - Participant need to confirm their participation till 30th March 2015. - Participant make minimum 50% as advance for confirmation of participation. - Above participation costing is non refundable and non changeable. - Only selected art work by our jury member will be display in the festival"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/bir-seyler-deg-art-lab-04-mayis-20-mayis-2015/", "text": "SERGİSİ''Bir dil bulacağız her şeye varan Bir şeyleri anlatabilen Böyle dilsiz, böyle düşmanca, böyle bölük pörçük Dolaşmayacağız bu dünyada'' (Kemal, 2010, s. 106). ''İnsanlar kendi varoluşlarına ve acılarına, eskiden hiç olmadığı kadar, tek başlarına, zamanın ve evrenin uçsuz bucaksız arenasında bir yer bulmaya çalışıyorlar'' (Berger, 2011, s. 28). Sanatçı uçsuz bucaksız ve böyle bölük pörçük bu evrende kendi diliyle yer bulmaya çalışır. Dolayısıyla dil, uçsuz bucaksız bu arenada sanatçıyı var eder. Sanatçı kendi dilini kendi varoluşsal sorgulamalar içerisinde gerçekleştirir. Her dil içsel dünyanın dolaylı aktarım biçimidir. Var olana töz kazandırıp bir şeyleri anlatabilendir dil. Bir şeyleri bir şeyleştirip dönüştürmektir. Dolayısıyla bu dönüşümü sanatçı kullandığı dilsel enstrümanla sağlar. Sanatçının söyleyiş biçimi bütünsel bir sistem olan dilin noktalarıdır. Bu sistem, uygulamada farkları olan bir şebekedir. Sanatçı bu şebeke içerisinde farklı dili yani üslubu ile varlığını ortaya koyar. Dil sorgulayan tavırda olduğu sürece sanatçı bölük pörçük dolaşılmayacaktır bu dünyada. Bu bağlamda birbirinden farklı dile sahip sanatçıların bir araya geldiği ''Bir Şeyler'' sergisi 4 Mayıs 20 Mayıs 2015 tarihleri arasında değartlab Eskişehir' de görülebilir. Berger, J. (2011). Görünüre Dair Küçük Bir Teoriye Doğru Adımlar. Metis yayınları, İstanbul Kemal, Y. (2010), Bugünlerde Bahar İndi, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/nefes-guliz-korkmaz-tirkes-derinlikler-sanat-merkezi-09-nisan-02-mayis-2015/", "text": "Derinlikler Sanat Merkezi, 9 Nisan 2 Mayıs 2015 tarihleri arasında Güliz Korkmaz Tirkeş'in ''Nefes'' isimli seramik sergisine ev sahipliği yapıyor. Tirkeş'in seramik çalışmalarının ortak noktası, konu aldıkları farklı yoğunluklardaki etkileşimlerdir. Parçalar, gerek birbirleriyle, gerekse sadece etkileri ve izleri görülen başka bir etkenle karşılaşma halindedirler. Çalışmaların her biri de bu etkileşimlerden seçilen birer anın, sürecin ve/ya oluşun kesiti gibidirler. Bu anlarda parçalar bazen sadece birbirlerine etki ederken, bazen de hem birbirleriyle, hem de dıştan gelen bir etkiyle biçimlenirler. Tirkeş'in çalışmalarında yer verdiği bu karşılaşmaları görmek için 9 Nisan 2 Mayıs tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi'ni ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/photographs-marcus-leatherdale-bernarducci-meisel-gallery-02-25-april-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Vintage Photographs of 1980s Luminaries, MARCUS LEATHERDALE'S first solo exhibition with the Gallery. This show includes work from the artist's well-known series Hidden Identities which was one of the founding monthly features in the original Details magazine of the 1980's. These photographs explore the possibilities of covert portraiture hiding the features but focusing on the subject's personal style and star quality. The diverse group of individuals he presents offer a unique view of the New York City art and socialite scene indicative of this time. From the performer Harris Glenn Milstead, also known as Divine, laying across a bed with seductive, heavily outlined eyes, to Andy Warhol covering his face with his iconic hair still in view, to Jodie Foster poised confidently in baroque fashioned dress, it is clear that LEATHERDALE had an insight into the limelight unlike no other of his time. Although all the photographs are black and white, some are silver and some are platinum prints. The subtraction of color makes these images timeless and dramatic. Their mood and sensuality reference the qualities of film noir. In Courtesan (1987), the Somalian fashion model, actress, and wife of David Bowie is turned away from the camera as she rests on a cheetah print seat with an upright and strong posture evoking Jean-Auguste Dominique Ingres' 1814 painting entitled Grande Odalisque. Her femininity and exoticism are emphasized against the dark background. Iman is recognized for developing the field of ethnic cosmetics yet she is presented here in her natural beauty. There are also a number of photographs emphasizing the beauty of the male form such as Icarus (2000), Flasher (1984), and Harlequin (1990). Despite the various poses and men pictured, their strikingly carved bronzed bodies are fully exposed and positioned in ways that embody their solid musculature. This was quite controversial timing for such imagery as it was presented at the height of the AIDS epidemic and many gay artists including Felix Gonzalez-Torres, Robert Mapplethorpe, and Ross Bleckner used their art practice as a means to spread awareness of this devastating crisis. LEATHERDALE is also a part of this memorable canon of creatives who challenged the boundaries of visual arts and shifted its possibilities into a space of activism and change. Montreal-born photographer LEATHERDALE has been exhibiting for more than 20 years in galleries worldwide. His work has been reviewed in Artforum, Art in America, and Art News, and is in several museum collections. Since 1993, he has been exclusively working in India, and is currently photographing rural India and the Adivasis/tribals. He divides his time between his estate in India and his Quinta in Portugal. For further information or images please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com or 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/pools-of-paradise-jack-mendenhall-bernarducci-meisel-gallery-02-25-april-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present JACK MENDENHALL'S first solo exhibition with the Gallery entitled Pools of Paradise. His prolific career spans over 50 years and includes optimistic scenes of tropical getaways. The paintings of resorts in popular American destinations such as Waikiki, Scottsdale, Las Vegas, and Miami depict familiar scenes of middle class Americans on vacation. MENDENHALL is a first generation Photorealist. His work has been included in all four volumes on the subject by Louis K. Meisel. Mendenhall's contribution to the genre is expertly rendered leisure with a suggested narrative. Children splash around in floaties in Water Spouts Waikiki (2014). The bystanders are unaware that they are being watched. No one is posing, which points to a relaxed attitude of the people in the paintings. The pool sides are not overly glorified nor are the people in and around them. In Woman Reading Newspaper (2015) a woman reclines face-down on a poolside chaise and casually reads the newspaper. An assortment of finished drinks surrounds her; two empty plastic cups resting on the side table near her and a water bottle at the foot of the chaise. White towels rest on the ground near the woman waiting for a pool attendant to pick them up. Damp spots on the pool deck mark the footsteps of another person we do not see in the composition as the spots lead off the picture plane. Giving us ample details to generate our own narrative, MENDENHALL succeeds at painting a true Pool of Paradise. MENDENHALL'S work is a significant milestone in the trajectory of contemporary Photorealist painting. The minimal pool paintings by David Hockney and Hilo Chen's paintings of woman laying on beaches come to mind. However, it is only Mendenhall that can verily recreate the glistening sunrays over the artificially blue waters of a pool. It is clear that Mendenhall has a unique and distinguishable way of translating this type of imagery. His refreshing and humorously voyeuristic approach to image making presents an unfiltered reality of nostalgic moments lost in time and captured timelessly in a painting. MENDENHALL was born in 1937 and lives and works in Oakland, California. He studied at the California College of Arts and Crafts, where he also taught. He received a Purchase Award from the Butler Institute of American Art, and has exhibited in the Tokyo Biennial as well as a traveling exhibition, Realism Since 1960. His work is in the collections of the University of California, Berkeley and the Oakland Museum. For further information or images please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com or 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/sessizligin-bilgeligi-massimo-giannoni-russo-art-gallery-istanbul-16-nisan-31-mayis-2015/", "text": "Galleria Russo'nun İstanbul'daki yeni mekanı Russo Art Gallery İstanbul, uluslararası İtalyan sanatçı Massimo Giannoni'ye adanmış ilk antolojisi olan Sessizliğin bilgeliği adlı sergiyi 16 Nisan 2015, Perşembe günü sanatseverlere sunuyor. Bu sergi için sanatçı Massimo Giannoni, kendisini dünyaca tanınmış yapan resimlerinin tipik ve özlü konularını içeren özel eserler yarattı. Sekiz yıldır Galleria Russo ile çalışan sanatçı, yirmi yılı aşkın bir süredir kendi sanat pratiği olarak kitap evlerini ve tarihi kütüphaneleri seçiyor ve kendisi favori konuları olarak bunları resmeden İtalyan sanatçılar arasında öncü. Bunlara ek olarak, cazibeleri ile izleyicinin dikkatini çeken dünya borsalarını, meydanları ve kentin büyük görünümlerini tasvir ediyor. Giannoni'nin tablolarında bulduğumuz kitaplar, raflar, dekoratif elemanlar nefes kesen bir manzara oluşturarak, geçmiş ve şimdi ile gelenek ve modernlik arasındaki zamanı durdurur. Burada yeniden yaratılan atmosfer bu sessiz alanların girişinde yaşanan gerçek hissin aynasıdır. Sessizliğin içinde, insan neredeyse güven verici bilgi dolu bu raflarda gizli bilgeliği hissedebilir. Buna tezat olarak, dünya borsalarını ve şehir manzaralarını içeren kompozisyonlarında rengin ve maddenin yardımıyla, sanatçı bu alanlarda egemen olan kaos, gürültü ve hareket'i vurgulamaktadır. Milyonlarca bilginin aktığı bu iletişim ağının içindeki anı yakalayan sanatçı zamanı durdurarak, izleyiciyi kaosun içindeki sessizliğin bilgeliğine sürükler. Eserlerinin tartışmasız yıldızı olarak kullandığı kalın boya malzeme, mesafeyi algılamada önemli bir etken olarak karşımıza çıkıyor. Yakından bakıldığında tanınması güç olan objeler, daha geniş ve uzak bir noktadan bakıldığında harika görsel etkileri ile, tuvalin iki boyutlu düz yüzeyine açılan benzersiz bir perspektif keyfini çıkarmanızı sağlar. Son üç senedir Contemporary İstanbul fuarında Türk sanatseverlerinin de yakından tanıdığı sanatçının son yıllarda yapılan kişisel sergileri arasında Haziran 2013 yılında Milano'da Giureconsulti Sarayı'nda Görüntü'nün Süreci, 2012 'de Roma'daki Sergi Sarayı'nda Dört Tripthycs ve Mantua'daki Palazzo della Ragione'de Alepf adlı sergilerini sayabiliriz. 2014 yılının Kasım ayında İstanbul'da ilk İtalyan galeri olarak açılan Roma'nın tarihi galerisi Galleria Russo, Doğu ve Batı arasındaki karşılaşmanın bir sembolü olmaktan gurur duyuyor. Canlı ve kozmopolit İstanbul'un kalbi Beyoğlu'nun merkezi bölgesinde bulunan galeri, farklı kültürlerin buluşma noktası ve gelecekte önemli bir sanat ve kültür merkezi olmak istiyor. Sergi, Russo Art Gallery İstanbul, Boğazkesen Cad. No: 21/A Tophane- İstanbul adresinde 31 Mayıs 2015'e kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/06/stainless-steel-bernarducci-meisel-gallery-02-25-april-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Stainless Steel: Reflective Works in Three Dimensions. This exhibition includes recent works by ALEXANDRA KARRAM, CHERYL KELLEY, KIRSTEN KAY THOEN, HANS VAN DE BOVENKAMP and others. Steel is shiny, reflective, pristine and industrial. The artists in this exhibition work in very distinctive modes and it is through their materiality that it can co-exist for points of comparison and response. ALEXANDRA KARRAM'S process is about form and composition. She begins by rendering three-dimensional drawings in AutoCAD of linear geometric shapes or creates foam-core models. KARRAM then continues by making steel structures. Her process is as intricate as the geometric compositions. Paired with the smooth texture of steel these heavy sculptures appear to be weightless. Steel no longer becomes something harsh and bulky. It becomes an elegant element of sculpture. KIRSTEN KAY THOEN'S work appears abstract at first. It is angular and incorporates elements of collage rooted in the physical world. In her sculpture Volcanic Water Triad (2013) she uses duratrans, stainless steel, Plexiglas, and LED's to create a glowing and mystical effect. Juxtaposing triangular three dimensional shapes with representational imagery of powerful forces of nature, THOEN'S work offers a point of comparison between the manmade and natural world. CHERYL KELLEY's work only appears to be three dimensional in her Photorealist rendering of vintage and classic cars with oil on aluminum panel. In Woody Chrysler (2012) KELLEY paints the reflective surface of a vintage Woody Chrysler from mid-20th Century. This classic car was one of the first available to the American public to evoke real wood using all steel construction. HANS VAN DE BOVENHAMP'S stainless steel sculptures are fluid and playful. Colorado Red Rocks (2004) is painted black. VAN DE BOVENKAMP chooses to accentuate the organic curves of the steel sculptures by painting it back so as to outline it silhouette. It appears to be alive and fluid as if it just froze to pose for its viewer. For further information or images please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com or 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/08/ozgen-yildirim-realiteyle-hayaller-arasinda-bir-yerde-olmak-nermin-er-sergisi-uzerine/", "text": "Zaman ve mekan kavramları arasındaki ilişkinin en tipik çözümlemesi, insanın bilişsel süreçler yardımıyla anılarıyla kurduğu bağlantıyla yapılabilir. Anılar, bu müthiş ikili arasında bağlantıyı kurarken aynı zamanda insanın bizatihi karakterine yön vermektedir. Belleğin yitimi ise insanın içi boş bir beden yığınına dönüşmesiyle aynı sonuca varmaktadır. İnsan yaşadığı fiili hayatta anıları vasıtasıyla mekanlarla özdeşim kurar ve zamanın itkisiyle kendi yaşam organizasyonunu tasarlar. Onu bu güvenli yaşam alanından çekip almanın hatta riske sokmanın cesaretini gösterebilecek olanlar vardır elbet. Sanatçı Nermin Er, Aynı anda başka bir yerde... derken sizleri, bu güvenli alanı terk etmeye cesaretlendirmekte ve başka mekanlara, farklı manzaralara taşıyarak realite ile rüya arasında bir noktada sabitlemektedir. O noktanın akıbeti ise, özelde insanın kendi belleğiyle hayal gücünün çatıştığı ya da uzlaştığı referanslar ile açığa çıkar. Sanatçı Er'in an'da realitede ve başka yerlerde olmanın hayal gücüyle olan kuvvetli bağı, onun sanat yapıtlarıyla karşılaşan her bir izleyici için eski ve yeni deneyimlere açık küçük mekanlarda vuku bulur. Bu küçük mekanlar, birer sanat yapıtı ve yerleştirme olarak, yeni deneyimlere alan açarken insan özelinde, yalnızca, hafıza egzersizleri ile anıların bilinç düzeyine çıkmasına hizmet etmez. Anılar yalnızca mutluluk, huzur, sevgi, aşk vb. üzerine kurulu temalar değildir. İnsanın acı ve özlem dolayısıyla yalnızlık ve boşluk kavramları üzerindeki geleneksel mücadelesi de işin içine katıldığında, işte o zaman, var olma ve benliğin içine nüfuz etmek mümkün görünmektedir. Sanatçı Er, heykel yerleştirmelerinde, bu etkiyi yalnızca bir manzaranın canlandırılması ile değil kullandığı malzemeyle daha da arttırır. Beton malzemenin öne çıktığı yerleştirmelerde doğanın parçası olan taşların kullanımı, hayalin yumuşak varyasyonlarını oldukça sert ve vurucu bir şekilde yerle bir etmektedir. Sanatçı Er, Galeri Nev'de Aynı anda başka bir yerde sergisiyle, yapıt ile bilişsel süreçleri devreye sokarak her birimizin yaşanmışlıkları ile hayal ettikleri arasında gidip gelmesine, farkındalık kazanmasına neden olurken, heykel yerleştirmelerinin malzemelerinin sert ve donuk etkisiyle gerçeklikten kopmaya da izin vermemektedir. Yapıtlar arasında bu ikircikli süreçler, yapıttan çıkıp insan odağına aktarıldığında oldukça etkili, heykel yerleştirmelerinde ise güçlü eserler olarak sanat tarihine eklemlenmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/08/utku-varlikresim-dersi-mark-landis/", "text": "Çağımızda iletişim ve bilgi yönünden yapılan aşamayı yadsıyamayız; çok kısa bir süre önce bize verilenle ve de onu alabilme gücümüzle yetinirken, bugün kendi merak fenomenleri de kapılarını açtı; bir sanatçının gizemine, doğanın albesine, uzayın derinliklerine ulaşabilmek için onu düşlemek gerekmiyor, virtuel gerçekle eşleştiğinde, belki sözü edilen 5. boyuta ulaşacağız, sonuç ne olur bilmiyorum! Bu tüm aşamaların tersine, resim sanatını kendini ele vermemekte direniyor. Son gördüğüm bir belgesel, bana, sürekli kendime sorduğum bir soruyu tekrar anımsattı; resim tekniğini niçin dışladık? Contemporary adına tüm gereçlerinde silkelenip, conceptuel olduktan, bu sanatı öğreten okullarda desen, resim tekniği gibi öğretinin kaldırılmasıyla, bu sanatı yapan bilincin yok edilmesiyle, sanat nasıl mediatique bir şamata oldu. Bu belgesel film: Art and Craft, çok ilginç bir kişiliğin anatomisi; 46 Amerikan müzesine ünlü ressamlardan yaptığı kopyaları yutturmuş Mark Landis'in kendi gerçek rolünü oynadığı çok ilginç bir resim sanatı öğretisi. Landis bugün 60 yaşlarında, öyküsü tüm Amerikan filmlerini anımsatan. Baba bir deniz subayı, görevi dolayısıyla Nato'da görevli. Brüksel ve Paris'te uzun yıllar ailece kalıyorlar. Anne, sanata meraklı güzel bir kadın. Yaşadıkları tüm bu kentlerde müzeleri gezerken aldıkları kitaplar, katologlar çocuğun ilgi alanına giriyor, seçtiklerini renkli kalemlerle kopyalamak ve de annesinin ilgisini seçmek. Önce Walt Disney'den başlayan kopyalamalar giderek müze kitaplarına yöneldiğinde, yılların birikimi; merak, bilgi ve resim tekniği, onu orjinaldeki sahiciliğe ve virtuositeye varabilmeye yönlendiriyor. 17 yaşına bastığında babasının ölümüyle, güzelliğine hayran olduğu annesiyle yaşamaya başlıyor Bazı rahatsızlıkların su yüzeyine çıkışı, örneğin babasını acımasız yargılaması; önce farkında olmadığı varoluşundaki bu sarsıntının schizophrenie ve de bipolair olduğunun farkında olmayışı, kendi içine kapanıp, yaşamını resme yöneltiyor. Art İnstitute of Chicago'ya bir süre devam ediyor. Bu okulu bırakıp restauration çalışması da fazla sürmüyor. Açtığı bir galeri de iflas ediyor. Rahatsızlıkların aşaması onu iyice kendine kapatırken, başka bir hesaplaşma kompleks de ona başka bir kapı açıyor; bir gün Laurel kasabasında annesiyle yaşarken, Maynard Dixon'dan yaptığı bir kopyayı sanki gerçekmiş gibi annesine hediye ediyor. Yaptığı kopyalardaki sahicilik, işi daha da önemsetmeye, kalem, füzen' den hareketle aquarelle ve pentüre yöneltiyor. Daha çok ufak boyutlar onu hızlı çalışmaya iterken hastalık da tüm aşamasında ona başka bir maske takıyor; 2007 de Oklahoma City Müzesine Louis Valtat'ın bir aquarellini, yakın bir sürede ölen kız kardeşinin bir bağışı olarak götürüyor, müze gayet mutlu, piyasada binlerce dolar bir tablo nasıl olur da kendi kendine gelir. Annesinin ölümüyle de iyice kafayı kaçıran Landis, 40 yakın müzeye; Marie Laurincin, Stanislas Lepine, Daumier, Picasso vs. vermekte israr ederken bazı müzelere aynı resmi iki ya da üç kez kopyaladığının farkında değildi. Charles Caurtney Curran' dan kopyaladığı bir tabloyu, Lafayette'deki Hillard üniversitesi müzesine, jeusite papazı giysileri ve Arthur Scotte sahte adıyla, annesinin adına bağışta bulunuyor. Müze direktörü Mark Tullos ve conservatrice Joyce Penn tabloyu ültra-viole ışınlarıyla incelediklerinde, kopyanın reprodüksiyon üstüne çalışıldığını görüyorlar. Bu süre içinde bu müzenin tuttuğu bir dedektif; Joyse Penne, topladığı tüm belgeleri NewYorker dergisine ulaştırıp, konunun ilginç bir senaryoya dönüşebileceğini gazeteci Axel Wilkinson'a anlatıyor. Başka bir müzenin concervateur'ü Matthev Leininger'e de bu kişiliği yani Landis'in iç dünyasına girip, analizini yapmak; sahteciliğin para karşılığında yapılmadığını, FBI' da bunu izlediğini, NewYorker'deki çıkan yazının da Landis'i kahraman yapacağını, bu nedenle kendi konusu olan sahteciği bir Landis sergisi düzenleyip, tüm kopyalarını müzelerden toplayıp sergilenmesine Cincinnati Üniversitesini ikna ediyor. Landis tüm sahtecilik serüveninde 15 kez ev değiştiriyor ve de her yeni bir müzeye gittiğinde kendine yeni bir ad, değişik kostümler, eserleri de ailesinden uydurduğu isimlerden bağış edildiği vs. yalanlar uydururken gerçek bir aktör kimliği taşıyor. Akıl hastaları kliniği Narsan'nın da sürekli kontrolünde; her on beş günde bir doktorunun sorularına yanıt vermesi gerekiyor: örneğin- intiharı düşünüyor musunuz?, ya da birini öldürmeyi planlıyor musunuz? gibi. Bu detayları filmde olduğu gibi gösteriyor. Daha önce blog'da anlattığım Wolfgang Beltracchi' yle sahtecilik adına hiç bir ilgisi yok Landis'in. Karşımızda bir auto-didact, bir bi-polair var. Varoluşunu kendiliğinden gelen bir idee fixe saptamış ve de gerçekten yetenekli bir kişiliği var. Bu belgeseli yapanlar; Sam Cullman ve Jennifer Grausman, Landis'e kendi yaşantısını oynatıyorlar, her türlü birikimle tıklım tıklım dolu bir apartmanın içinde ayakta duracak bir alan bile yok, TV sürekli açık; bir yerde Landis'in dünyaya baktığı penceresi gibi. Konuştuğunda çok inandırıcı. Tüm gizemini; malzemesinden, kitaplarına, her şeyi kameraya gösteriyor. Malzeme satan mağazadan aldığı yeni çerçeveleri nasıl eskittiğini, yaptığı bir desende, kağıdın üstüne kahve döküp yaşlandırması vs. Dikkat; Landis bir naif, anlattıkları ve yaptığını başka profesyonel bir çevreye inandıramaz. Amerikalılarda doğuştan bir naivete var, belki bana öyle geliyor. Landis'i başkaları bu kadar kolay yutmazdı ama Han Van Meegeren'nin Vermeer içerikli tablosundaki saflığı, ünlü uzmanların nasıl anlayamadığına hala şaşıyorum. Uzman geçinip resim satanların çoğunun resimden anlamadıkları bir gerçek, sanat tarihçileri de öyle. Ünlü tablo trafikçisi Lagros copist Elmyr De Hory'ye yüzlerce Matisse, Picasso yaptırıp, bunu da uzmanlara tescil ettirip, Amerikalı zenginlere satarken kimse sesini çıkartmadı. Aynı yıllarda ressam da copist de aynı malzemeyi kullanıyorlardı. Bu ressamların kendilerine özgü bir tekniklerinin de olmaması; yani tüpten sıkılan bir boyanın tuvale sürülmesi bir teknik değildir. Teknik bir tuvalin hazırlanmasından, pigmanına, onu tuvale yapıştıracak medium'una kadar, eski resmin öğretisinde güç bir sanattır. Birçok sahte tablo özel kolleksiyonlarda ve de müzelerde kaldı. Nedeni de bu işin fazla üzerine gittiğimizde, yapılan benzeri tuvallerin asıllarından daha çekici olduğunun kanıtlanmasıydı. Milyoner bir Amerikalı resimden anladığı için duvarına bir Matisse asmaz, her şeye rağmen onun bir kopya olduğunu kabul etmezse kim ne diyebilir, amaç çevresine hava atmak!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/09/dr-sevda-gulakan-kaman-orhan-kemalin-acitan-ve-buyuten-oykusu-cikolatanin-dili/", "text": "Orhan Kemal, şiir yazma hevesinden hapiste tanıştığı Nazım Hikmet'in önerisiyle vazgeçer ve onun da etkisiyle düz yazıya yönelir. Yazdığı roman ve öykülerle Türk edebiyatının en önde gelen toplumcu gerçekçi yazarlarından biri olur. 1963 yılında yazılmış Dünyada Harp Vardı öykü kitabında yer alan ve o yılların Türkiye'sinden izler taşıyan, yoksulluğun çocuk dünyasındaki ağır izlerini yansıtan bir öykü olan Çikolata, öteki öykülerinin içinde ayrı bir yerdedir çünkü okuru hem acıtır hem de büyütür. Sahici bir öyküdür Çikolata... Öykünün henüz dördüncü cümlesinde tanıştığımız kahramanları olan topaç oğlan, ablası ve yoğurtçunun kızı kadar, şekerci vitrini, sidik kokan sokak da çok gerçekçi verilmiştir. O denli ki öyküyü okurken bu metnin kurmacalığını unutup bu dramın herhangi bir mahallede gerçekleştiğine inanırsınız. Çocuk kahramanları, onların saf dünyalarını son derece yalın ve açık bir üslupla sunmuş, konuşma dilini ustalıkla kullanmıştır. Yazar, öyküde kahramanları verirken senaryo yazmadaki tecrübesini konuşturmuş ve kahramanları diyaloglarda yaratmıştır. Orhan Kemal öyküsünde gerçekçiliği sunarken ne mahalleyi, ne de kahramanları uzun uzadıya betimlemiştir. Zaten onun öykülerinde betimlemeye çok az yer verilir. Bu öyküdeki az sayıdaki betimlerinden en başarılısı şekerci vitrini betimlemesidir. Şekerci vitrini öyle canlı betimlenir ki okurken o çikolataları alasınız gelir. Renklerle çikolata arasında bir ilişki kurmuştur: Çikolatalar vardı şimdi, salt çikolatalar. Güneşte alev alev uçuşan kırmızılar, morlar, sarılar, maviler; kırmızılara, morlara, sarılara, mavilere sıkı sıkı sarılı çikolatalar. Abla da, oğlan kardeş te, yoğurtçunun kızı da sıkı sıkı sarılı, alev alev kırmızıların, morların, sarıların, mavilerin içindeydiler. Ya da maviler, sarılar, morlar; kırmızılar alev alev, yaprak yaprak uçuşuyordu içlerinde. Sen söyle bakalım nereden getirdiğini! Enayi, dedi. Enayi kıpkırmızı kesildi. Babasının arkadaşıydı sonra. Dudağının üstünde ipince, simsiyah bıyığı, karşı evin koca memeli kızına güler dururdu aynalardan. Ablayla kardeş tadını biliyorlardı çikolatanın. Halaları getirmişti birinde, Sarıyer'den. Halalarının siyah mantosu vardı, kocaman bir et beni vardı yüzünde, gözleri sürmeli sürmeli. Para da verirdi arada. Koz helvası, ya da yuvarlak keten helvaları getirirdi Emirgan'dan. K'at k'at. Isırınca tatlı koz helvasının tadında. Babalarının seferden uzamış sakalıyla benzin benzin döndüğü yağmurlu gecelerden birinde babası da getirmişti koz helvası. Gözlerini açtı, yan yana gidiyorlardı. Yumdu gözlerini, açtı, yumdu. En son açtığı sıra karşı sokağın dönemecini bulduklarını gördü. Yumdu, açtı, yoktular artık. Topmuş gibi, buruşuk kağıdı havaya attı, tuttu, tuttu attı. Atıp tutarak bir sokak, bir sokak daha, daha sonra daha bir başka sokak. Yer yer pislenmişti. Sidik kokuyordu bu sokak. Gümüşten topu açtı, çikolata bulaşıklarını yaladı yaladı. Yoğurtçunun kızı gülüverdi. Ablasının kurdelesi yine sarardı! Açık ve süsten uzak anlatımı anlattığı mahalleye, kahramanlara, dönemin zihniyetine uyar, yapmacıksız bir dili vardır. Hikayelerin romana geçişte bir aşama olduğunu belirten Orhan Kemal için dil önemli bir meseledir. Hikayecinin dilini çok iyi bilmesi ve dilin nereye gittiğini sezmesi gerektiğini savunmuştur. Orhan Kemal'in söyleşi tekniği ile yarattığı kahramanları; yalın, açık ve etkileyici üslubu; konuşma dili ile sağladığı doğallık ve gerçekçilik ile okuru sarsan bu öyküsü, ajitasyona müsait bir tema üzerine yazılmıştır: Yoksulluk! Ancak asıl konusu çikolataya hasret yoğurtçu kızının gururudur. Dilenmez, ağlamaz, sızlamaz. Yere atılan çikolata kağıdını alırken bile görülmek istemez. İşte o anda Ayfer Tunç'un Merhamet adlı yazısında ifade ettiği gibi merhamet duygusu kaplar içimizi. Buna rağmen Orhan Kemal gururlu yoğurtçu kızının abla kardeşe kafa tutmasını fakat sonunda abla kardeşin attıkları çikolata kağıdını yalamaktan kendini alamaması, abla kardeşin günaha girmekten korkmaları ama çikolatanın cazibesine ve yoğurtçu kızın ayak direyişine kapılmaları ajitasyon yapılmadan başarıyla anlatır. Orhan Kemal'in adı da kendi gibi yalın olan Çikolata'sını okuduktan sonra artık mutluluk hormonu salgılamaya vesile olan çikolatalara yaklaşırken çikolata almak için para birleştiren abla kardeş ve onu yiyemeyen yoğurtçunun kızları gibi çocuklar aklınıza gelecek, yutkunacaksınız... Kaynakça Kemal, Orhan (1963), Dünyada Harp Vardı, Çikolata, Ataç Kitabevi, İstanbul. Öğütçü, Işık (2013), Çikolata Getiren Kuş, Cumhuriyet Gazetesi, 2 Haziran 2013 Tosun, Necip( 2007), Sokağa Açılan Pencere Ya Da Kırık Hayatlar: Orhan Kemal Öykücülüğü, Hece, Sayı: 103. Tunç, Ayfer (2009), Büyümenin Türkçe Tarihi, Merhamet, Metis Edebiyat, İstanbul 2009, s.35-41."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/10/degmesin-yagliboya-ardan-ozmenoglu-galeri-ilayda-17-nisan-17-mayis-2015/", "text": "Ardan Özmenoğlu 17 Nisan-17 Mayıs 2015 tarihleri arasında Değmesin Yağlıboya // Watch Out isimli solo sergisiyle Galeri İlayda'da sanatseverler ile ikinci kere, altı sene sonra, aynı galeride buluşuyor. Ardan Özmenoğlu özgün baskı tekniğiyle buluşturduğu post-it notlar ile yarattığı eserleri ve enstalasyonlarıyla tanınmaktadır. Özmenoğlu kendisiyle özdeşleşen neon ve kavramsal işleriyle, bu sergide sanatseverlerin karşısına sergiye adini verdigi neon isi ve ve yeni çalışmaları ile çıkacaktır. Serginin adı, Değmesin Yağlıboya Gırgır dergisinin bir zamanlar en ünlü karakteri En Kahraman Rıdvan'dan sıkça rastladığımız bir replik, halk dilinde bir şey taşınırken kalabalıktan hızlı geçilmesi gerekiyorsa söylenen söz ve Barış Manço'nun değerli plaklarından biri; yedinci albümü. Sergiyle ayni ismi taşıyan eser, Barış Manço'nun aynı adlı albümüyle aynı karakterde yazıldı. Sergi bunlardan referans alıyor ama gerçekliğinde bir sanat görüsü var. Bu sanatta çokça rastladığımız, özellikle ressamların yağlıboya tablolarında önem verdiği ve eseri taşırken çokça söylediği, bütün bu anlamlarından çok başka bir yaklaşım. Aynı zamanda çağdaş sanatçıların günümüzdeki bir tutumu! Sanatçının sergide anlatacakları gene bize ait olan, unuttuğumuz bazen çok gördüğümüz veya çok duyduğumuz için farkına varamadığımız hayatımız. Bu sergisi için karışık teknikle ürettiği 'desenli rögar kapakları adını verdiği üç boyut izlenimli, çok-katmanlı, izleyiciyi eserin karşısında tutsak bırakan eserler üretmektedir. Özmenoğlu, alışılagelmiş, yürürken gözümüzün alıştığı obje ve nesneleri, sabit hallerinin dışına çıkarak kendine göre yorumluyor. Geleneksel formundan çıkararak geometriye sunduğu bu simgeler üstünden aynı zamanda bir sanatçı olarak kendisini ve bizi tanımlıyor. Alışılmış kalıpların dışında özgün, orijinal fikir ve tekniği ile göz dolduran ender çağdaş sanatçılarımızdan olan Ardan Özmenoğlu'nun Değmesin Yağlıboya isimli solo sergisi 17 Nisan 17 Mayıs 2015 tarihleri arasında Galeri İlayda'da izlenebilir. Ardan Özmenoğlu (d.1979, Ankara), Çağdaş Sanatçı. Lisans ve lisansüstü eğitimini Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'nde tamamladı. Eserleri esas olarak, özgün baskı tekniklerini farklı materyal yüzeylerinde kullanarak oluşturduğu mekana özgü enstalasyonlar, resimler ve bu teknikle buluşturduğu transparan cam heykeller oluşturmaktadır. Berkeley Kala Art Enstitüsü, Berlin; Ateliergemeinschaft Milchhof e. V. 'de, Belçika; Frans Masereel Sanat Merkezi'nde ve Kulturkontakt Austria, Viyana'da davetli sanatçı olarak çalıştı. Sanat eserleri dünya çapında gösterilen sanatçı İstanbul ve New York'ta yaşamını sürdürmektedir. Galeri İlayda Şebnem Kutal Gallery Director Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel : 0.212.227 92 92 e-mail:info@galleryilayda. com www. galleryilayda. com Galeri Pazar günleri hariç, her gün 10:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/10/dervis-ergun-dada-dedi-durdu/", "text": "Tek yanlı, tarihten beslenme olasılığına karşı, dünya sanat tarihiyle kurulan ilişkinin gerekliliği, açıklanan sanat kavramlarına kuşkuyla bakmanın, zorunlu, diyalektik bir süreç olduğu unutulmamalıdır. Sanat hareketlerinin kesintisiz süregelen örnekleri açısından Avrupa sanatına bakmanın kaçınılmaz olduğu da başka bir gerçektir. Öncelikle başvurulacak kaynak olarak görülmesini sağlayan; Rönesans'la keşfedilen insan merkezli gelişme ve kendini dönüştüren sosyal yapı ve buna bağlı bilim ve sanatın kendi üzerine evrilme süreci bütün insanlığı ilgilendiren bir konudur. Modern sanatın doğmasını tetikleyen sosyal-kültürel değişim hareketleri ve bu dönüşümü sağlayan etmenlerin muhalefet geleneğiyle olgunlaştığı bir yapıdan alınacak tarihi verileri kimse inkar edemez. Soyut olanla somut olanın ilişkisindeki çelişki, bilimsel bir eleştiri düzleminde kavrama yüklenen atıfla açıklanır. Kavramın olgunlaştığı mekan ve zaman bu nedenle önemli hale gelir. Tarihlemenin sanatı tanımlamada kolaylık sağlaması açısından bir önemi vardır. Tarihe dayalı sınıflandırmanın yanlışlığı ise olguların sonuçlarını tarif etmesidir. Sonuç sürecin ölmüş halidir. Ortaya çıkan sanat, zamanın örneğini tanımlaması açısından bir kıymet değeri taşır, ancak üzerinde durulması gereken oluşum sürecidir. 19. yüzyılda önemli bazı tarihi kırılma noktalarına bakılacak olunursa; sanatın toplumsal görevlerini bırakıp kendi form ve kurumlarına yöneldiği görülür. Avangard özelliği içinde, modernist ve özerk bir yapı kazanmaya çalışan sanatın, toplumsal temsil normlarına karşı kendi formunu ortaya koyduğu, yani içeriğin biçime dönüştüğü 1848 yılı miladi yıl olmuştur. Modernizm ile iç içe geçen, Bürger'in tanımladığı 'avangard' birbirine yakın tanımlardır. Burjuvaya karşı, politika ve sanatta yabancılaşmayı öngören ilericilik, aynı ruh, aynı bilinç ortak tavırdır. Bu tanıma göre Manet, 'avangardın' modern öncüsü sayılır. Formun özelliklerini sadece zamana bağlı tarif etmenin dar ve sınırlı olacağı günümüz sanat anlayışında geçerlidir. 19 yüzyılda kritik üç aşamaya bakmak gerekir. Birinci aşama; yenilikçi sanatın, piyasa ve akademik kuruma karşı kendini korumaya giriştiği evre. İkinci aşama; aktif hale geçtikleri, radikal ve alternatif bir yapı oluşturdukları evre. Üçüncü aşama; On üç yaşında bir çocuğu maden ocağına indirmekten çekinmeyen ve kendi iktidarını besleyecek burjuva ahlakı ve şuuru aşılamaya çalışan düzene ve kültür kurumlarına karşı saldırıya geçen bir evre. Modernizm ikinci evrede, avangard üçüncü evrede tarihi oluşumunu başlatır. Williams, avangardı, egemenlik peşinde, yeni kimlikler arayan, aykırı kişiliklerin eylemleri olarak tanımlar. Fütürist Marinetti, İtalyan faşizmini; Mayakovski, Rusya sosyalizmini destekleyen sanatçıları örnek gösterir. Halk yığınlarının 'sanayi toplumu' çatısı altında burjuva devrimine desteği, burjuvanın iktidarı ele geçirmesiyle işçi sınıfına attığı kazığı 'sanatın ahlaktan ve faydadan ayrılmayacağını' savunan Baudelaire'in siyasi düşüncesini tekrar gözden geçirmek zorunda bırakır. Burjuva devrimi, sanayi devrimi derken modernizm içine sığdırılan çağdaşlaşma süreci; 'sosyal sanat' kavramını aşan ve sonunda karşı estetik noktasında gerçeği aramaktan, değer olgusu veya iyi, güzel, doğru gibi savlardan, doğayı ve hatta tanrıyı bile reddeden konuma gelmiştir. Sanat bağımsızlığını ilk önce devleti oluşturan oligarşik güce karşı gösterdi, sonra toplumsal görev yükünden kurtularak, daha sonra kendi formu ve kurumuna karşı gösterdiği karşı tavır ve en sonunda sanatın estetik varlığına gösterilen başkaldırı ile yirminci yüz yıla evrildi. Yüz yılın ilk evresi sanatla sanatçının karşı karşıya kaldığı bir dönemi anlatır. Burjuvanın teknolojiye, sanayi ve mali güce ulaşmış bir şekilde 20. yüzyıla girdiği, iktidarını emperyalist bir güç olarak dünyaya yaymak için, kan ve gözyaşı dökmekten çekinmediği bir evrede sanatın karşı duruşu geçen yüz yılın en önemli avangard hareketi sayılır. Emperyalist güce karşı sanat kurumunu ortadan kaldırmak, dada için en erdemli davranıştır. Çünkü sanat kurumu en az kapitalist burjuva kadar suçludur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/10/ertugrul-ates-emel-vardar-art-maya-gallery-11-nisan-03-mayis-2015/", "text": "Kuruculuğunu Betül Usta'nın yaptığı Art Maya GALLERY, bir semt galerisi niteliği taşıyor. Dönemsel sergiler ve sanatsal etkinliklerle özellikle Anadolu Yakası'nda oturan sanatseverleri ağırlayacak olan galeri, düzenleyeceği aktivitelerle Kadıköy'de kültür ve sanatın gelişmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. 11 Nisan 2015 tarihinde Ertuğrul Ateş ve Emel Vardar ikili sergisi ile sanat hayatına başlayacak olan Art Maya, Anadolu Yakası'nda sanatsal ivmeyi yükseğe taşımayı hedefliyor. Süreli sergiler ve sanatsal etkinliklikler aracılığıyla sanatın ve hayatın bütün renklerinin paylaşılacağı galerinin açılışına tüm sanatseverler davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/arquetopia-international-artist-residency-oaxaca-deadline-april-27-2015/", "text": "Visit our website to view both of our spectacular new residency spaces in Puebla and Oaxaca. Founded in 2009 in Puebla, Arquetopia is an award-winning, Mexican official nonprofit foundation run entirely by artists. It has since grown to include the premier artist residency program of Mexico and Latin America, with extensive collaborative networks in Puebla and Oaxaca. Our resident artists have come from dozens of countries on six continents, and many have returned multiple times. Our Artist-in-Residence Programs offer competitive professional opportunities for emerging and mid-career, national and international artists, designers, curators, art historians, art educators, writers, journalists, and cultural researchers age 25 and over. In contrast to the many vacation rentals, spa resorts, B&B's, and sublets advertised as part-time quasi art centers, both Arquetopia and Arquetopia Oaxaca have always been spaces exclusively for productive art professionals, writers, and researchers and include structured programs; a network of collaborative workspaces, institutions, and studios; and project support. ELIGIBILITY: emerging and mid-career, national and international artists, designers, curators, art historians, art educators, writers, journalists, cultural researchers, and graduate students age 25 and over."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/devinimler-motions-inci-ertug-ekavart-gallery-07-30-mayis-2015/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı ressam İnci Ertuğ'un varoluşun temelinde yer alan devinim kavramını irdelediği Devin ler M o t i o n s isimli kişisel sergisine 7-30 Mayıs 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Son sergisini Ankara Cer Modern'de gerçekleştiren Ertuğ, yeni sergisinde; geçişkenlik, değişimin özündeki devinim, toplumsal ve tinsel güçlerin birey üzerinde oluşturduğu baskıları tuvallerine aktarıyor. Farklı materyalleri bütünsel bir yorumla birleştiren sanatçı, devinimin hızıyla hayatları sorguluyor, evrenin doğal devinimini renklerle tercüme ediyor. Zaman aynasında zaman kırıntılarını toplaya toplaya yoluna devam eden Ertuğ, rüya ile hayal, güneşle göz arasında, zamandan öte bir hale çağırıyor bizi. Yaşamın canlılığını, yaratma güdüsüne dönüştüren ressam, durmadan maddeyi işleyerek, zaman içinde geliştirilmiş formları ortaya çıkarıyor. Kompozisyonlarını, kadim zamanlar / kadim renkler arasından seçen Ertuğ'un tuvallerinde bir araya gelmeleri, renklerin talihi oluyor bir anlamda. Sürekli devinim halinde olan evrende, her şeyin bir an bile duraksamadan dansını sürdürmesine paralel, düşsel olanla simgesel olan arasındaki alışverişlerle, deneyselliğin çemberinden rahatça geçen İnci Ertuğ, tüm devinimlerini tuvale aktarırken, mikro kozmostan makro kozmosa bir yolculuğa çıkarıyor sanatseverleri. Ankara'da doğmuş olup; ilk, orta ve lise öğreniminden sonra Ankara Hukuk Fakültesi'ne bir süre devam etmiş ve bu arada Ankara Öğretmen Okulu'nu bitirmiştir. Prof. Nurullah Berk ile başlayan resim çalışmaları günümüz usta sanatçıları ile devam etmiştir. Sanat tarihi dersleri almış olan Ertuğ, halen kendi atölyesinde resim çalışmalarını sürdürmektedir. SERGİ : İnci Ertuğ Devin ler M o t i o n sAÇILIŞ : 7 Mayıs Perşembe, 18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/eduardo-galeano-hayatini-kaybetti/", "text": "Edebiyat dünyası bugün başka bir üzücü haber daha aldı. 74 yaşındaki Uruguaylı yazar Eduarda Galeano, akciğer kanseri sebebiyle Uruguay'ın başkenti Montevideo'daki bir hastaneye kaldırılmıştı. Galeano 74 yaşında 13 Nisan 2015'te hayata veda etti. Galeano, 03 Eylül 1940'da Montevideo'da, orta sınıf Katolik bir ailede doğmuştur. Çocukluğunda futbol oyuncusu olmak istemiş, gençliğinde birçok farklı işte çalışmıştır. 14 yaşında ilk politik çizgi romanını, Sosyalist Parti'nin haftalık yayın organı El Sol'a satmıştır. Gazetecilik kariyerine 1960lar'da, Marcha'da editör olarak başlamıştır. 1973'te bir askeri darbe nedeniyle Uruguay'ın iktidarı değişince Galeano hapse atılmış, daha sonra da sürgüne yollanmıştır. Arjantin'e yerleşmiş ve kültürel bir dergi olan, Crisis'i kurmuştur. 1976'da Videla rejimi, askeri bir darbe ile, Arjantin'de iktidara gelince ülkeden İspanya'ya kaçtı. Burada ünlü triyolojisi, Memoria del fuego Ateş Anılarını kaleme aldı. Yazar genel olarak Latin Amerika'daki örneklerden yola çıkarak dünya sorunlarından bahsetmiştir. Köle ve kadın ticareti ile mütemadiyen artmakta olan suç oranı irdelediği sorunlar arasındadır. Kitaplarında çoğunlukla gazete haberleri kullanarak örneklendirmeler yapılmaktadır. 1971 yılında yayımlanan 'Latin Amerika'nın Kesik Damarları' eseri klasikleşen Galeano'nun yapıtları 20 dile çevrildi. 'Gölgede ve Güneşte Futbol' gibi futbol üzerine kitaplarıyla da bilinen Galeano, gazetecilik ve yazarlığa başlamadan önce fabrika işçiliği de yaptı. Ateş Anıları, Latin Amerika'nın Kesik Damarları, Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri, Biz Hayır Diyoruz, Tepetaklak, Zamanın Ağızları, Yürüyen Kelimeler, Kucaklaşmanın Kitabı, Gölgede ve Güneşte Futbol, Söz Mezbahası, Görüşmeler, Gözlemler, Görünümler, Aynalar, Ve Günler Yürümeye Başladı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/gunter-grass-hayatini-kaybetti/", "text": "Şu an Gdansk adıyla Polonya'ya bağlı olan Danzig kentinde 16 Ekim 1927 tarihinde dünyaya gelen Alman yazar Grass, Almanya'nın Lübeck kentindeki 13 Nisan 2015'te bir hastanede hayatını kaybetti. 1999 Nobel Edebiyat Ödülü'ne değer görülen Grass, sadece yetenekli bir romancı değil, aynı zamanda oyun yazarı, şair, heykeltıraş ve kendi kitap kapaklarının dizaynını yapan bir tasarımcıydı. Günter Grass 15 yaşında Reichsarbeitsdienst'e kaydolmuş ve ardından Luftwaffenhelfer'e, Luftwaffe'ye yardım elemanı olarak katılmıştır. Kasım 1944'te 17 yaşında Waffen-SS'e kaydolmuştur. Kriegsmarine'de denizaltı hizmeti için gönüllü oldu. Ancak Donanma tarafından kabul edilmedi ve onun yerine Şubat 1945'te 10. SS Panzer Tümeni Frundsberg'e verilmiş ve 20 Nisan'da yaralanıncaya kadar tank topçusu olarak savaşmıştır. Marienbad'de yakalandı ve bir Amerikan esirleri savaş kampına gönderildi. Danzig'de Sovyet Ordusu tarafından esir edildi ve ardından batı Almanya'ya sığındı. Teneke Trampet'te cüce kahraman Oskar Matzerath'ın gözüyle II. Dünya Savaşı yıllarını anlattı. Ardından Joachim Mahlke ve onun elmacık kemiğini ölümsüzleştirdiği Kedi ve Fare'yi yazmıştır. Köpek Yılları, Lokal Anestezi, Pisi Balığı, Dişi Fare, Kafadan Doğumlar, Uzak Tarla, Yüzyılım ve Kanser Yolunda diğer yapıtlarıdır. Kafadan Doğumlar 'da Almanların soylarını devam ettirme endişesini yine kendine has tarzıyla ele alan Grass, Uzak Tarla'da Berlin Duvarı'nın yapılması ve yıkılması arasında geçen süreci yansıttı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/panel-akm-neden-kapali-piramid-sanat-17-nisan-2015-cuma-saat-14-00-17-00/", "text": "Piramid Sanat'ta 17 Nisan 2015, Cuma günü yapılacak panel, sanat ortamımızın ağır travmasını ve yapılan suç duyurusunu kamuoyuyla tekrar paylaşacak. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve Piramid Sanat'ın ortak girişimiyle, Dünya Sanat Günü etkinlikleri çerçevesinde bir panel düzenleniyor. AKM NEDEN KAPALI? başlıklı panel, 7 yıldır tamamen gerekçesiz şekilde kapalı olan, İstanbul sanat hayatının kalbi Atatürk Kültür Merkezi'nin durumunu kamuoyunun önüne taşıyacak. 27 Mart'ta Çağlayan Adliyesi önünde AKM'deyiz İnisiyatifi tarafından düzenlenen basın bildirisinin ardından, 9 sanatçı ve sanat insanı tarafından AKM'yi kullandırtmadan kapalı tutan ve ölüme terk edenler hakkında savcılığa bir suç duyurusu yapıldı. Bu panel, bu kararlılığı tekrar gerekçeleriyle beraber sunacak ve mücadelenin AKM tekrar açılana kadar süreceğini kamuoyuyla paylaşacak. Panel katılımcıları dışında, birçok sanat kamuoyu önderi ve sendika-dernek başkanı söz alarak görüşlerini basın ve izleyicilerle paylaşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/serkan-azeri-neriman-sairoglunun-resimleri-uzerine/", "text": "Neriman Şairoğlu'nun zaman içinde ürettiği resimlere şöyle bir baktığımızda, adım adım kendini yenileyen ve aşma eğilimi içinde olan bir ressam duruşu ile karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz. İpuçlarını geçmiş süreçte yaptığı resimlerinde gözlemlediğimiz biçimsel oluşumları, farklı tekniklerden yararlanışının ve anlatım biçimi olarak şimdiki resimlerinde kendi çizgisinde olgun bir seviyeye gelmiş arayışlarının bir sonucu olarak görülüyor. Günümüz dünyasının sanat anlayışını belirleyen teknolojik gelişmelerin farkında olan araştırmacı yapısının yanı sıra, kompozisyon kurgusunun temel çizgisinde bu yönünü ortaya koyan yaratıcı bakış açısı da, üretiminde önemli bir etki yaratıyor. Araştırmacı ve deneysel arayışlarının etkisinin fark edildiği resimlerinde, alt yapı olarak çeşitli görsel malzemelerden yararlanarak oluşturduğu kolajların etkisi bir temel oluşturuyor. Bu ön çalışmalar, derinlik etkisi ile boyutları geliştirerektuvale taşıyacağı görsel kompozisyonun çıkış noktasını belirliyor. Bu görsellik, kompozisyonda yer yer üst üste getirilmiş yüzeylerin oluşturduğu soyut ve yarı soyut oluşumlarla birlikte, resim yüzeyinde belirli noktalarda boyanın yarattığı enerjiyi ortaya koyan dokusal uygulamalarla bütünleşiyor. Neriman Şairoğlu'nun resimleri, kolaj alt yapısının temellendirdiği ve boyanın devreye girmesiyle farklı bir görsellik kazanan kompozisyon çizgisi bakımından, resmi oluşturan biçimsel elemanlar sanki tuval sınırları dışında devam ediyormuş gibi veya daha büyük bir görüntünün parçası olarakçekip çıkarılmış gibi bir izlenim yaratıyor. Bu yapılanma içinde derinlik etkisi veren ve algıyı bu çizgide belirli noktalara yönlendiren unsurların yerleşimleriyle birlikte, görünen gerçekliğe de gönderme yapan bazı uygulamalar, bu resimlerin bir sentez bakış açısının sonucunda oluşturulduğunu gözler önüne seriyor. Neriman Şairoğlu, resimlerinde peşinde olduğu arayışlarını, farklı disiplinlerin ışığında renk ve ritimle harmanlayıp izleyiciyle paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/tume-varim-hatice-karadogan-mim-hotel-istanbul-16-nisan-10-haziran-2015/", "text": "Resim sanatını bir yaşam biçimi olarak gören Hatice Karadoğan İ. Ü. İstanbul Fen Fakültesi mezun olan Karadoğan bu kentteki bir lisede matematik öğretmeni olarak görev yapıyor. Resim eğitimini Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Programını tamamlayan sanatçı, halen aynı bölümde doktora programına devam ediyor. Hatice Karadoğan, resim-heykel eserlerini matematik ve uzay çalışmalarından esinlenerek yapıyor. Çıkış noktasını herkesin öğrenciliğinde yabancı olmadığı Karatahtadan alan sanatçı, çalışmalarını Zahit Büyükişleyen, Ergin İnan, Aydın Ayan, Mustafa Ata, Özdemir Altan Kaya Özsezgin hocaların atölye ve derslerine devam ederek gerçekleştirdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/13/unknown-international-call-for-artists-and-writers-artascent-international-deadline-april-30-2015/", "text": "Entries may include 2- and 3-dimensional media, such as paintings, drawings, photography, mixed media, installations, ceramics, jewelry, sculpture, fiction, poetry, short stories and other written explorations (up to 900 words). Submissions must be the original work of the applicant. Apply using the online form. The Gold, Silver and Bronze Artists and the Gold Writer will be featured in the ArtAscent Art & Literature Journal complete with artist profile reviews written by our art writer. From 20 to 30 artists and three to seven writers in total will be published in ArtAscent Art & Literature Journal; showcased, along with website links, in an online exhibition on the ArtAscent website for at least two years; and, promoted on the ArtAscent Facebook and Twitter feeds. The mission of ArtAscent is to promote artists of images and words, and connect them with art lovers. This is accomplished by calls for artists and writers, artist profiling, art magazine publication, and artist and writer online showcasing. Each call is theme based, with the intent to showcase diverse creative explorations of that theme via various media."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/14/primavera-dacia-galleryi-april-15-25-2015/", "text": "David DeSimone, Kristy Gordon, David Kassan, Nikolina Kovalenko, Shana Levenson, Emilie Lee, Stefano Losi, Daniel Maidman, David Rockwell, Buket Savci, Victoria Selbach and Patricia Watwood. Dacia Gallery proudly presents Primavera our Annual Group Exhibition on Figurative Art. This exhibition embodies an eclectic mix of contemporary artists that focus on representational art. The collection of work contains a mosaic of figures and portraits through a life long study of anatomy, depth, color and light through the unique vision of each artist. From renowned representational painters, Victoria Selbach and David Kassan to classically influenced Patricia Watwood and rising stars Nikolina Kovalenko and Daniel Maidman. Fusing together an achievement of what is currently being created in representational art at the peak of a new movement by young inspiring artists. Come celebrate with us and meet some of today's most intriguing figurative artists."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/16/utku-varlik-zemheri-zurafasi/", "text": "Annemin sesini duyuyorum; 40 yılların sonu olsa gerek... bu havada zemheri zürafası gibi sokağa çıkılır mı? Ben yine çıkardım, biraz istemeyerek çünkü berbere gitmek gerekiyordu, bence cumhuriyetin son bekaret yıllarıydı, okullarda saç, baş, giyim ve de disiplin. Bilmiyorum o yaşta kimse koşarak gitmez berbere, hem de berber aynı zamanda sünettçiyse, başka anılar da vardır geçmişte! Berber dükkanı belediyenin yan sokağında, şehir sinemasının karşısındaydı. Kendimi avuttum; sinema afişlerine de bakarım, sonra berber; geçen kez yorumlamasını bitiremediğim, dükkandaki asılı resme tekrar takılmak. Dört resim asılıydı dükkanda, dördünün de konusu değişikti. Yorgun çerçevelerinin, sararmış camlarının içinde başka dünyaların görüntüleriydi, bizimle ilgisi yoktu; ama okuduğum kitaplardan, gördüğüm filmlerden bu yaşantılar bana yabancı değildi. O yıllarda duvara resim asmak; cam altı resimleri, genellikle... ah minel aşk, Hz. Ali'nin at üstünde savaş resimleri ve de Şahmaran. Genelde Atatürk portreleri çoğunluktaydı. Sünnetçi-berber İkizler diye tanınan Hamdi beyin dükkanı başka bir ayrıcalık taşıyordu bu nedenle ötekilerden değişikti, eğer bunlar benim gözümü çelmişse de bir nedeni vardı şüphesiz, beklerken resimleri yorumlardım vakit geçsin diye. Babamın kütüphanesindeki 1936 baskısı Dante, İlahi Komedyanın cehennem bölümünün koyu mavi, çamur gibi basılmış resimlerinden; o yılların nadir kadın dergisi Hanımeline kadar, ilgi alanım içindeydi imge. Kendisine sormadım ama Berber Hamdi beyin hayal bahçesinde koşuyordu bu güzel iki kadın. Kimse olmadığı zaman berber de katılıyordu onlara. Saçlarına hayrandı biraz, kendisine takılanlara da kısa yanıtlar verirdi: ... lepiska saçlarına bakın; ne güzel! gibi. Ama tenhada müşteri beklerken, onlar yalnızlığının öğleden sonrası düşleriydi, yaz günlerini özlerdi; beraberce kırlara doğru... Tam dalmışken kapının çıngırağı onu uyandırırdı; böylesi daha iyiydi, farkında değildi ama voyeur dü Hamdi bey. Üçüncü resim Hamdi beyin moral tablosuydu kanımca. Fransızca bilmediğim için yazıları anlamıyordum ama konuyu anlamak zor değildi, kredi nedir haberim yoktu, o yıllar, kimin haberi olsun! Harp sonrası kendi yağıyla kavrulan ülkede kim kime borç verecek? Ben daha çok servetini yitirmiş adamın farelerine takılırdım. Görsele özgü; bir imgeyi basarak çoğaltma, günümüzün ileri tekniklerinden biraz önce örneğin 50 yıllarına kadar daha çok artisanal ve de sanata bağımlı özgün tekniklere dayanırdı. Litographie taş baskıyla başlayan ve gelişen teknik, chromolitograpie den hareketle 4 renk kullanarak yapılan baskı tekniği geliştirildi: quadrochromie, bizi orjinale daha da yaklaştırdı, afişin ve de reprodüksiyonun yayılmasında çok önemli bir etken oldu. Daha sonra tipo tekniği; fotoğrafın çinko üstüne asitle transferi de, daha çok gazete ve dergilerin büyük sayıda basılmasında kullanıldı.1952'de Şevket Rado'nun Resimli Hayat dergisiyle gelen yeni bir teknik; Tiftruk; teknik olarak çukur baskı dediğimiz gününün en modern tekniğiyle ilk kez çok renkli bir boyuta girdi ülke. Bundan sonra Resimli Hayatın orta sayfası duvarları süslemeye başladı. Herkes duvarlarındaki chromolithographileri çöpe attı ne yazık. Bugün kolleksiyonerlerin çok aradığı bu baskılarda, anlayanın farkına varabileceği bir renk doymuşluğu, onu öteki baskı tekniklerinden ayırır. Sanki her baskı orjinalmiş gibi bir his. Daha sonra da ofset tekniği bunu noktaladı, günümüze geldik. Dördüncü resim nereden düşmüşse; o gün için hiç bir şey, zaten kimse bu grafiği o gün değerlendiremezdi. Anlaşılmazlığı kimseyi de yoruma zorlamazdı, kendi halinde o dükkanda yaşayıp, kanımca yok olmuş bu afiş, Hamdi beye epey para getirirdi bugün. Ünlü graphist Hohlwein bu afişi nasıl olup da bu dükkana, o duvara asılmıştı? Ludwig Hohlwein' nin afişlerini yıllar sonra Münih'te büyük bir retrospektif sergisinde iyice tanıdım; nedense biraz dışlanmıştı, sanatçının künyesinde üçüncü Reich'tın graphiste'i olmasının nedeni büyüktü. En önemli afişlerini de o dönemde yapmıştı, giderek Münih graphique okulu bu propogandanın odak noktası olmuştu. Bence çok büyük bir concept ustasıdır. Genellikle ülkemizde o yılların milli piyango biletlerini resimleyen graphistin ismi nedense iyi bilinirdi; afişlerinin altındaki imza: İhap Hulusi-İstanbul ve aradaki bu üçgen. Evet İhap Hulusi 1920 yıllarında Münih'te Ludwig Hohlwein'nin öğrencisi olmuştu. Bence usta-çırak ilişkisinin bu denli yoğun olabileceği; imzaya kadar, içerik, kompozisyon, fotoğraftan hareketle clair-obscur, pochoir dediğimiz, decoupage tekniği, ustaca yapılmış aquarelle'deki gölge ve leke, önemli bir dışavurumcu dilin yani afiş sanatının ta kendisi. İhap Hulusi uzun yaşadı; o yıllar Akademi afiş bölümünde ona özenen kimseyi görmedim ve de niçin ilgilenilmedi, doğru dürüst işlerini kapsayan bir kitap da yok. Nedense yaşadığımız o yıllar, bende başka bir duygu alanı, bir bellek çağrışımı oluşturmuştur. Örneğin bir imge; özleme dair bir geri dönüş, bir çağrı yapıyorsa; bundaki yaşanmışlık payının gizemini çözmek elbette güç olacaktır. Neyin albenisini yapıyoruz? Nedense hep geriye bakmaya başladık, eğer bir alfabe kitabının kapağı; beni, sanki uzak denizlerin kıyılarına, anlatılmaz bir huzura, kendimle bir barışa götürüyorsa; ya bende, ya da bu yaşamaya çalıştığımız ülkede gitmeyen bir şey var. Annem haklıydı galiba: zemheri zürafası, doğruydu bu benzetme."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/17/bellek-ve-iz-iii-nurcan-perdahci-usak-belediyesi-ataturk-kultur-merkezi-sanat-galerisi-22-nisan-15-mayis-2015/", "text": "Uşak Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi Sanat Galerisi'nde Nurcan Perdahcı'nın Bellek Ve İz III Başlıklı Sergisi 22 Nisan/15 Mayıs 2015 tarihleri arasında izlenebilir. Bellek ve İz konu başlıklı serinin daha önce İzmir ve İstanbul'da gerçekleştirilen I. Ve II. sergilerinden sonra Bellek ve İz IIINurcan Perdahçı resim sergisi 22 Nisan 2015 tarihinde esin kaynağı Uşak'la buluşuyor. Nurcan Perdahçı'nın resimlerinde, bir dönem Avrupalı ressamların tablolarında dekoratif amaçlı kullanılan Uşak halılarından yola çıkarak hem kendisiyle hem de doğduğu coğrafyanın tarihi ve kültürüyle kurduğu ilişki vurgulanır. Yüzyıllar ötesinde tuvallerde yer alan halılar ve portreler, an-bellek-iz üzerinden, günümüzün sunmuş olduğu teknolojik olanaklarla, Perdahcı'nın işlerinde geleneksel tekniğe yapılan göndermeler ve yapısökümcü yaklaşımlarla yeniden ele alınır. Burada sözü edilen sökme terimi 'yıkma', 'tahrip etme' ile eş anlamlı kullanılmaz. Varolan, karşıda duran yapıyı anlama ya da anlamak için çaba gösterme edimi olarak kullanılır. Göstergelerin izi takip edilir, üstlerini örten yüzyılların içinde derinlemesine bir keşif yolculuğuna çıkılır. Resimlerde; görsel dil içinde varlığın zamansal bir yol-cu-lukta olduğunu ve öznenin / nesnenin bir iz bırakarak süreç içerisinde sürekli başka bir şeye, şeylere evrilerek dönüştüğü gösterilir. Sergi, Uşak Belediyesi Atatürk Kültür Merkezi Sanat Galerisi'nde 22 Nisan- 15 Mayıs 2015 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/17/esra-ersen-antonio-cosentino-salt-ulus-14-nisan-06-haziran-2015/", "text": "Bir Kanarya Operası İçin Seçmeler'i ve Antonio Cosentino'nun Marmara'dan Kaçış'ı SALT Ulus'un iki katını paylaşıyor. Sanatçıların dil, zaman ve mekan üzerine kurguladıkları enstalasyonlar, izleyiciyi coğrafya ve edebiyat referanslarıyla dolu bir yolculuğa çıkarıyor. Esra Ersen'in bu video enstalasyonu, zaman ve mekanın üst üste bindiği bir tarihsel sorgulamadır. E. adlı bir karakterin 2013'te, Sofya'da geçirdiği beş günü anlatan hikaye, sanatçının çizimleri, yazıları ve topladığı fotoğraflar üzerinden üçüncü tekil şahıs anlatımıyla seslendirilir. E., Sofya'ya, 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Balkanlara seyahat eden Osmanlı seyyahları ve edebiyatçılarının izlerini aramak üzere gider. Şehri dolaşırken, hem elindeki metinlerle bir tarih okuması yapar, hem de serbest çağrışımlarla kendi deneyimini oluşturur. 1870'lerin sonundan itibaren Osmanlı İmparatorluğu'ndan adım adım kopan Bulgaristan, kültür tarihinde Osmanlı boyunduruğunda geçen dönemi neredeyse yok sayar. Koşullandırılmış tarihselcilik, Türkiye Cumhuriyeti dahil, kendi kimliğini oluşturmaya çalışan her ulus devlette mevcuttur. Kimlik inşası, başkent inşasıyla özdeşleşir; bu durum, Sofya ve Ankara arasında paralellik kurarken izleyiciyi, bu kentlerin tarihi ve kurgusunu sorgulatan bir konuma yerleştirir. Esra Ersen'in bu video enstalasyonu, Kanarya Sevenler Derneği'nin toplanma alanında geçer. Dernek üyeleri, onlarca kanarya kafesinin önünde durarak sanatçının kendilerine verdiği metinleri okurlar. Söz konusu okumalara, kanarya sesleri ve zaman zaman yerli enstrümanlarla çalınan müzikler eşlik eder. Bu derneğin seçilmesindeki amaç, Türkiye'de birçok kent inisiyatifi, işçi sendikası, siyasi parti ve hatta bürokratın propaganda konuşmalarında sürekli olarak Kanarya Sevenler Derneği olmadığını vurgulamasıdır. Ersen'in bu tür konuşmalardan yaptığı seçkileri okuyarak birer aktöre dönüşen dernek üyeleri, kanaryaların arasında durarak oranın bir Kanarya Sevenler Derneği olmadığını farklı şekillerde ifade ederler. İş, bu anlamda görüntü ve metin arasındaki bağları kırılganlaştırırken Türkiye'nin politik gündemine de atıfta bulunur. Bir Kanarya Operası İçin Seçmeler, görme ve duyma aracılığıyla kurulan anlamın meydana geliş biçimini alaycı bir bakış açısıyla yerinden ederek izleyiciye bu ilişkiyi yorumlama olanağı sunar. Antonio Cosentino'nun bu enstalasyonu, kullanılmış tenekelerden el yapımı bir gemi ile bu geminin İstiklal Caddesi ve Beyoğlu sokaklarından geçirilerek Boğaz'a indirilmesini gösteren bir videodan oluşur. Bir mühendislik ürünü olan gemi, üstünde lunapark ve helikopter pisti gibi çeşitli mimari kurguları barındırır. Sanatçı, gemi imgesi üzerinden ironik bir anlatımla bu coğrafyadan gitmiş, gitmekte olan ve gitmek zorunda kalanlara dikkati çekerken Marmara Denizi'ni hem bir hareket noktası hem de bir geçiş rotası olarak ele alır. Geminin çıkış noktası, eskiden bir Ermeni semti olan Kumkapı'dır. Bu bölgede şehrin demografik, etnik ve mekansal dönüşümü kendini tüm açıklığıyla gösterir. Geminin kıç tarafında, limanına işaret eden Kumkapı ibaresi yer alır. Sanatçının esin kaynakları arasında, Sait Faik Abasıyanık'ın, oyuncak gemisi batırılan bir çocuğu anlattığı hikayesi vardır. Cosentino, bu hikaye temelinde yazarın, Tanzimat'tan itibaren edebiyatta süregelen milliyetçiliğe ve azınlık tasvirlerine karşı duruşunu da hatırlatır. Sanatçı, geminin üretiminde kullandığı atık teneke malzemeyle ekosisteme ve İstanbul'un periferisinde bu malzemenin ekonomik değerine gönderme yapıp kent yaşamıyla paralellikler kurarak bir referans dizisi oluşturur. Enstalasyon, özellikle 1970'lerden günümüze şehrin maddi değişim hızı ve sosyo-kültürel dönüşümüne dair fikir verirken geçmişe ait mekanların kaybolmasının bireysel hafızaya etkilerini sorgular ve izleyiciyi, geleceği belirsiz bir ideale doğru yolculuğa çıkarır. Esra Ersen Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin ardından, 2000'de Fransa'da Ecole Superieure des Beaux-Arts de Nantes Post-Diploma Programı'nı tamamladı. 1998'den itibaren, İsveç'te IASPIS (2001) ve İngiltere'de Delfina International Fellowship (2005) gibi birçok önemli sanatçı programına katıldı. 2001-2013 yıllarında, Elsewhere (Kunsthaus Baselland, Basel, 2007) ve Passengers (Tanas, Berlin, 2009) başta olmak üzere farklı ülkelerde kişisel sergiler gerçekleştirdi. Ersen'in işleri, 4. ve 8. İstanbul Bienali, 4. Kwangju Bienali, Manifesta 4, 4. Liverpool Bienali ve 27. Sao Paulo Bienali'nde sergilendi. Sanatçı, 14. İstanbul Bienali'ne de katılacak. Hochschule für Bildende Künste ve Det Kongelige Danske Kunstakademi'de ders vermiş olan Ersen, İstanbul ve Berlin'de yaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/17/sanat-ve-is-dunyasi-artfactorynin-evsahipliginde-artinternationala-ozel-brunchta-bulustu/", "text": "Türkiye sanat ve iş dünyasından isimler önceki gün ArtInternational'a özel düzenlenen brunch'ta buluştu. Fuarın Resmi Sanat Eserleri Depolama Hizmetleri partneri Artfactory'nin ev sahipliğinde bir araya gelen konuklar, Eylül'de gerçekleşecek fuarın heyecanını şimdiden paylaştılar. Sanat eserlerinin depolanması ve sergilenmesi konusunda uzman ilk ve tek kuruluş olan Artfactory önceki gün (12 Nisan) Yukarı Dudullu'da açılan yeni sanat deposunda, Eylül'de üçüncüsü düzenlenecek ArtInternational'a özel bir brunch düzenledi. ArtInternational'da geçen yıl Private Viewing Lounge ve Artfactory Weekend Talks projeleriyle yer alan ve fuarın Resmi Sanat Eserleri Depolama Hizmetleri partneri olan Artfactory'nin ev sahipliğinde ve The Moments Entertainment organizasyonuyla gerçekleşen brunch'a; Aslı Biçer, Efe Korkut Kurt, İpek-Ahmet Merey, Ekrem Yalçındağ, Örge Tulga, Karoly Aliotti, İdil-Ali ve Aslı Bilge, Ardan Özmenoğlu, Füsun Gençsü, Paul McMillen, Cengiz Sezen, Mert İncekara, Domenico Alonzi, Özlem Ünsal, Mete Başol, Tolga Aykut, Zeynep-Murat Selek, Sedef-Nail Erman gibi Türkiye sanat ve iş dünyasının önde gelen isimleri katıldı. Brunch'ta ayrıca ArtInternational'ın VIP Program Direktörü Anlam Arslanoğlu, konuklara fuar hakkında bilgi verdi. Bu yıl 4-6 Eylül tarihlerinde üçüncüsü yapılacak ArtInternational güncel sanat fuarı, Amerika'dan Uzakdoğu'ya farklı ülkelere uzanacak seçkin programıyla sanatseverleri bir kez daha büyüleyecek. Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek fuarın bu yılki konukları arasında Avrupa ve Ortadoğu'nun önde gelen galeri ve sanatçıları bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/17/yan-tesir-galeri-ark-25-nisan-24-mayis-2015/", "text": "Tesir değişim yaratma potansiyeli taşıyan bir etkileşim biçimidir. Her etkileşim, insan öznelliğinden kaynaklanan istek ve fikirlerin şekillendirdiği amaçlar çerçevesinde gerçekleşir. Amaçlarımızın sınırlarını derin ahlaki, estetik, ekonomik, siyasal ve sosyal yapılar belirler. Yapılar amaçlarımızı anlamlandıran zihinsel kurgulardır. Her birimizin kendisini olduğu gibi var ettiği derin yapısal farklılıklar ile deneyim, imgelenim ve bilme hallerimizin bağlamsallığı nedeniyle tesirler aynı şekilde tecrübe edilmezler. Bazen tesir değil de yan-tesirdir deneyimlediğimiz... Amaçlanan, amaçlanmayan, beklenen, beklenilmeyen, hesaplanan, hesaplanmayan, doğrudan, dolaylı her ne var ise tesir ve yan|tesir olarak etkileşirler. Böylece yaşadığımız dünya çok-amaçlı, çok-anlamlı ve çok imkanlı bir alana dönüşür. Yalnızca bu alanda estetik olan siyasal-ahlaki, ahlaki olan siyasal-estetik yan tesirler yaratabilir. Her fikir doğası gereği sadece mevcut gerçekliğin değil, bir olasılığında göstergesidir diyen John Dewey, aynı zamanda, insani deneyime yön veren imgelemin, toplum-olarak-diğerinin yan tesiri olarak eylem ve amaçlarımızı mevcut gerçeklik alanından başka imkanlara doğru nasıl genişlettiğini ve yeni anlamlar kazandırdığını da ifade etmektedir. Bu sergideki sanatçıların eserlerinde açığa çıkan fantazi, metaforlar, görüntüler ile bütün bilinenlerin ilk biçimlerine yapılan göndermeler yaşattığımız dünyanın o derin yapılarının yan|tesirleridir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/ali-teoman-germaner-bozlu-art-project-21-nisan-03-haziran-2015/", "text": "Bozlu Art Project, 21 Nisan 3 Haziran tarihleri arasında modern heykel sanatının önde gelen isimlerinden Ali Teoman Germaner'in kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Özlem İnay Erten'in yaptığı, düzenlemesini ise Nevzat Sayın'ın üstlendiği sergide Ali Teoman Germaner'in 1950'li yıllardan bu yana ürettiği desenleri, resimleri ve heykellerinin bir arada görülebileceği kapsamlı bir seçkiye yer veriliyor. 1949 yılında girdiği Akademi'nin heykel bölümünde Rudolf Belling, Ali Hadi Bara ve Zühtü Müridoğlu gibi Türk heykelinin öncü isimlerinin öğrencisi olan Ali Teoman Germaner'in sanat yaşamındaki önemli köşe taşlarını yansıtmayı amaçlayan sergi, gerek sanatçı gerekse akademisyen kişiliğiyle Türkiye'de heykel sanatının geçirdiği dönüşümlerin büyük bir bölümüne tanıklık etmiş sanatçının yarım asrı aşan sanat yaşamındaki süreci gözler önüne seriyor. İnsanlığın geçmişi benim de geçmişimdir. diyen Aloş'un Mezopotamya, Mısır, Orta Amerika gibi uygarlıklarının sanat ve mitolojilerinden etkilenerek oluşturduğu fantastik figürlerle dolu görsel dil, güncel siyasal-sosyal olayları irdeleyen metaforik bir anlatımın kapılarını izleyiciye aralarken, sanatçının resim ve heykellerinin adeta imzası haline gelen Zümrüd-ü Anka, yılan ve at figürleri ile deniz kabuklarına kadar uzanan masalsı atmosfer, sanatseverleri Aloş'un düş gücünün doruklarında sıra dışı bir gezintiye çıkarıyor. Bozlu Art Project Nişantaşı'nda 3 Haziran'a kadar izlenebilecek sergi, Aloş'un yarım asrı aşkın bir süredir soyuttan figüre, desenden gravüre, resimden heykele ve bronz, taş, ahşap gibi farklı malzemelere uzanan zengin ifade arayışlarını yansıtıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/bedri-baykam-ve-denizhan-ozer-56-venedik-bienalinde/", "text": "Baykam 'EmptyFrame'i New York ve İstanbul'un ardından, |Uluslararası sanatçı birliği Nine Dragon Heads ile birlikte 'Jump into the Unknown' başlığıyla bienale katılan Baykam ve Özer, uzun yıllardır grubun uluslararası projelerinde yer alıyor. Venedik Bienali'nde merkez mekan haricinde düzenlenecek ana etkinlikler arasında yer alan 'Jump into the Unknown'a değişik ülkelerden 26 sanatçı katılıyor. Baykam'ın Boş Çerçeve isimli serisi, 2013 yılında New York'ta the Proposition Gallery'de sergilenmiş ve büyük ilgi uyandırmıştı. Baykam, Marcel Duchamp'ın hazır-yapım kavramının '10. kuşak' sanatçılar tarafından sürekli ve sıkıcı sömürüsüne karşı çıkarken, artık bizi kuşatan nesnelerin değil, uzamın sunduğu her an değişken kompozisyonları canlı izleme zamanının geldiğini savunuyor. Boş Çerçeve'yi uluslararası bir reklam kampanyasıyla ilk önce New York'ta tanıtan Baykam'ın Venedik'te yer alacak olan çerçevesi ise, bir yüzü klasik sanata, diğer yüzü bugüne dönük EmptyFrame/Fast Forward History başlıklı yeni bir yorum. Denizhan Özer'in İngiltere'ye kaçan mültecilerin gerçek yaşam öykülerinden derleyerek oluşturduğu ve ülkeye ilk girişte fişlendikten sonra kendilerine verilen belgelerin metal baskılarından oluşan değişken boyutlu enstalasyon, bilinmeyen bir durumla karşılaşan insanların hikayesini anlatıyor. Daha önce Londra'da A Foundation Rochelle School'da ve İstanbul'da Piramid Sanat'ta gösterilen yapıt, özne ve iktidar arasında gelişen sosyal adalet kavramını göç teması üzerinden aktarıyor. 1995 yılında Güney Kore'de Park Byoung tarafından kurulan Nine Dragon Heads, 20 ülkeden sanatçılarla birlikte çevresel ve sosyolojik dünya konularına multimedya ve kavramsal sanat üzerinden çözümlemeler arıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/gorinmeyeni-gorme-seyit-mehmet-bucukoglu-platform-a-18-nisan-12-mayis-2015/", "text": "|Görülmemiş olanın görünüre ulaşımını denetleyen bekçiye, tüm sahneye girişlerin efendisine, belirmenin sınırlarının muhafızına ressam denir. Ressam görülmemişe görünürlüğü vererek görülmemişi önceki görülmezliğinden kurtarır ve onu şekillendirir. Peki bunu neden sadece ressam başarır? Görülmememişi gösterme gibi bir yeteneğe nasıl sahip olunur? Hangi lütufla ressam olunur? Şüphesiz, görmek, bakışa nezaret etmek, yani her gün zaten el altında olan ve sergilenen görünüre göz kulak kesilmek (intueri, in-tueri, regarde yeterli değildir, zira aksi halde her gözü gören ressamın gücünü, nasıl resim yapılacağını bilirdi. Eğer ressam görülmemişin görünüre ulaşmasına hükmediyorsa, bunu görünüre dair kendi görüşüne değil görülmemişe dair sezgisine borçludur. Duyuların alanında eyleyen bir özne olarak ressam görünmeyenleri görünür kılmak isterken, belirli bir bakışla görünmeyene bakma yükümlülüğü üstlenmektedir. Söz konusu bakış bir gözdalmasına indirgenemeyeceği gibi, herkesin gördüğüne yönelen bir görme edimi de değildir. Ressam görünmeyenin gizlenmişliğinin bilinciyle, hiç görülmemiş olanı görünüre çıkarma niyetindedir. Çünkü her halükarda giz, sır ya da perde nesnenin bir görünmeyen olarak değerlendirilmesinin olmazsa olmazıdır, yani sözün kısası sadece gizlenmiş, perdelenmiş olan görünmez olabilir. Görünmeyen perdelenmiş değilse, bakışın yönelebileceği bir yerden dahi söz edilemez. Böyle olsaydı, bakılmaya çalışılan, bir şey olma ihtimalinden yoksun, mekansız, hatta saçma bir boşluktan öteye gitmezdi. Bu nedenle, görünmeyen şeyin kendisini görmeye yönelen ressam, adların yardımı olmaksızın yola çıktığının farkındadır. Görünmez olanın cazibesi görmenin karşı konulmaz arzusunu kışkırtırken, düpedüz görmenin imkansızlığını da hatırlatır. Bakışları kendisine davet eden, görünmeyene şeylik vasfı kazandıran, onu perdeleyenin ta kendisidir. Zira perde bir yandan nesneyi görünmez yaparken, öte yandan bakılabilecek bir şey haline getirir. Perdenin perdelediği başka bir perde de olabilir. Perdenin saydamlık derecesi görünmeyeni görünür kılmaya değil, görünür zannedilenin görünmezliğini ifşa etmeye hizmet eder. Perdeleyen her bir katman, başka bir perdeyi perdeliyorsa, saydam katmanların çoğulluğu nesneyi mutlak görünmezlikte perdeleyen bir opaklığı inşa eder. Nesne saydam olanla örtüldükçe opaklaşır, şeyleşir. Ancak bu opaklığı sabitlemeye çalıştıkça, o nesnenin saydamlığını ortaya çıkaran katmanlardır bunlar. Zira saydamlık, Heideggerci terimlerle perdenin özünde özünü sürdürür, perdelediği nesnede değil. Ressam bu saydam katmanları eklerken her seferinde inşa edilmiş bir opaklıkla görünmeyeni perdelemekte, görünmeyeni bakılabilecek bir şey haline getirmektedir. Ressam üst üste binen lekelerin katmanlarıyla bir resimsel perde terziliği yaparken, tam da hiç görülmemiş olanın görünürlüğüne zemin hazırlamaktadır. Yazısal lekeler, lekesel yazılarla tamamlanırken, perde opaklığını kendi katmanlarının saydamlığıyla temin etmektedir. Zaten ressam hiç görülmemiş olanın giz ini açıklama gayesi taşımaz, tersine gizi yeniden gizleyerek, perdeyi yeniden perdeleyerek görünmeyenin görünmezliğinin kefilidir. Çünkü görünmez olan ancak görünmez kalarak görünür. |The porter who filters the unseen's Access to the visible, the master of every entree onto the scene, the guardian of the limits of appearance is called the painter. The painter grants visibility to the unseen, delivering the unseen from its anrterior invisibility, its shapelessness. But why is it the painter who manages to do this he and he alone? How does he seize the power to make unseen appear? By what gift does one become a painter? Certainly it is not enough to be able to see, to on duty with a gaze, so to speak, to have an eye for the invisible already available and on display everyday, since in that case every nonblind person would know how to paint. If the painter rules over the access of the unseen to the visible his gift thus has nothing to do with his vision of the visible with his divination of the unseen. For that reason, the painter, who tends to see the unseen thingitself, is aware of going on a journey without the help of the names. While the fascination of unseen stirs the irresistible desire of seeing, at the same time, it utterly reminds the impossibility of seeing. It is the very self of veil, which invites the sights into the veiled, which attributes the unseen as a thing. Yet, the veil on the one hand makes the object unseen, on the other hand turn the same object into a thing that can be looked at. The veil can veil another veil. The degree of transparency of the veil contributes not to make the unseen visible, but to manifest the invisibility of the supposed visible. If each of the veiling layers veils another veil, the multiplicity of the transparent layers construct an opacity that veils the object in the ultimate invisibility. The object becomes more opaque as soon as being veiled by the transparent one. Nevertheless, these are the layers that bring the transparency of the very object into. For the transparency, in Heiddegerian terms, essences in the essence of the veil, not in the object being veiled. While the painter inserts these transparent layers, each time veils the unseen through a constructed opaqueness and turns the unseen into a thing which can be looked at. The painter leads up the visibility of the one never seen while making pictorial tailoring with overlapping layers. During the inscriptional stains are completed by the tainting inscriptions, the veil obtains its opaqueness through the transparency of its layers. After all, the painter does not propose of exposing the secret/mystery of the one has never been seen, contrary he is the guarantor of the invisibility of the unseen by conceal the hidden one more time. For the unseen may only be seen when it remains hidden."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/hakan-erol-bu-roman-o-kiz-okusun-diye-yazildi/", "text": "1971 doğumlu Enver Aysever, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunudur. Usta bir tiyatrocu olan Aysever aynı zamanda bir yazardır ve TV programcılığı da yapmıştır. Önceden CNN'de 'Dört Bir Taraf' programında yorumcu olarak yer alan Aysever'in yaptığı; ''Aykırı Sorular'' adlı program ise çok başarılı gittiği halde -her muhalif ses susturulurken ayakta kalması düşünülemezdi-yayından kaldırıldı. Yinede Aysever'den bahsederken TV programcısı olma özelliğini yok saymamız mümkün değil. Zira tiyatro kadar bu konuda da başarılı bir isim Enver Aysever. Aysever'in, ekibiyle beraber yaptığı, 'Aykırı Kumpanya' gösterileri ise kesinlikle izlenmeye değer... Başlı başına bir başyapıttır; ''Aykırı Kumpanya'' gösterileri. Cumhuriyet ve BirGün gazetelerinde yazan Aysever, SoL dergisine de bir dönem haftalık olarak yazılarıyla katkıda bulunmuştur. Halen BirGün gazetesindeki köşe yazılarıyla Pazar günleri okurlarına sesleniyor. Kitap kahramanımız- Kahverengi Pardösülü Adam ve onun ölümsüz aşkı olan Bal Gözlü Kız Eda/Ritası arasındaki yasadışı aşkı konu alıyor. 12 Eylül darbesi, Cumartesi anneleri, dağa çıkanlar, vurulanlar, ölenler... Kitapta hepsini bulmak mümkün. Salt bu cümlelerle bile piyasada bulunan sıradan aşk hikayelerinden çok farklı olduğunu gösteren romanda, sık sık Cemal Süreya dizelerine de başvurularak, okur derin bir yolculuğa çıkarılıyor. Kitabın en güzel özelliği de sanırım bu. Günlük hayatta unuttuğumuz veya daha önce hiç okumadığımız Cemal Süreya şiirlerini, dizelerine Aysever'in kitabında sık sık rastlıyoruz. Bu da şiiri seven, şiirin kıyısında-bucağında dolanan herkesi romanı daha bir şevkle okumaya itiyor. Romanın şiirle bütünleşmesi ancak bu kadar güzel olabilirdi. Kahverengi Pardösölü Adam, Bal Gözlü Kız Rita'yla son kez görüşebildi mi bilmiyoruz, ancak şunu çok iyi biliyoruz ki; gerçek bir aşkın ve sevginin önünde hiçbir engel duramaz. ''Ne çok istemişim bir kez daha gözlerini görmeyi, sesine soyunmayı. Kolay hallederim sandımdı. Bir yanı hasret, ötesi intikam belki. Ama ''Gidiyorum'' demek için de sevgili aranmaz ki! Aysever'in soL dergisinde yazdığı dönemdeki köşe yazılarının betimlemelerini ve tasvirlerini bu kitabında göremesek de bunu beklentilerin fazlalılığına vermek gerek diye düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/retrospektif-tomur-atagok-mkm-besiktas-cagdas-07-mayis-15-haziran-2015/", "text": "Tomur Atagök'ün Retrospektif Sergisi, Anneler Günü kutlamaları kapsamında Beşiktaş Belediyesi MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi'nde 7 Mayıs 15 Haziran 2015 tarihleri arasında izlenebilir. 16 Nisan tarihinde gerçekleşen törende 2015 yılı Unesco UPSD/AIAP ödülünü de alan Atagök; Bu yıl bu ödülü alan iki sanatçıdan biri olmak beni epey sevindirdi açıklamasını yaptı. 1960 yılında SANAT EĞİTİMİ için Amerika Birleşik Devletlerine giden ve 70'lerden itibaren İstanbul'da etkin bir sanat yaşamını sürdüren TOMUR ATAGÖK, 2015 yılında sanatında odaklandığı temaları toplu olarak toplumun dikkatine sunacağı retrospektif sergisinin hazırlığını tamamladı. Beşiktaş Belediye'sinin yılda bir retrospektif sergi dizisini sürdürecek bu sergi, özellikle ANNELER GÜNÜ etkinlikleri kapsamında kadına gösterilmesi gereken sevgi ve saygıyı gündeme getiriyor. ATAGÖK, 1980'lerden bu yana kadın sanatçının sanat ortamında geride kalmışlığına da tepki göstererek, konuşma ve yazılarında kadın sanatçıyı yüceltmiş ve kadın sanatçıları dikkate getiren sergiler düzenlemiştir. 1993 yılında Kültür Bakanlığının İstanbul'da organize ettiği Çağlar Boyu Anadolu'da Kadın Sergileri ATAGÖK tarafından gerçekleştirilirken, 2001'de Almanya Bonn Kadın Müzesinde de Türkiye'den kadın sanatçılar sergisinin küratörlüğünü yapmıştır. Kadın sanatçıları gündeme taşıdığı diğer sergileri, söyleşi ve yazıları yıllarca gerçekleştirirken, bir akademisyen olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim ve Heykel Müzesi ve Yıldız Teknik Üniversitesi'nde görev yapmış olan TOMUR ATAGÖK, bir yandan da müzeciliğin ülkemizde gelişmesi için emek harcamıştır. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde 1989'da kurulan Müzecilik Yüksek Lisans Programı Türkiye'de bir ilk olma özelliği taşır. Sanatçı olarak 1960'larda insanın düşünce, duygu ve ilişkilerini soyut tanımlama adı altında gerçekleştiren TOMUR ATAGÖK, 1980'lerden itibaren figür ve soyutu birlikte sanatında kullanırken, özellikle kadın sorunları üzerine odaklanmaya başlamıştır. SANATÇI KADIN söylemiyle sanatında yol alırken, metalik yüzeye izleyicinin ve çevrenin yansıyarak sanatla yaşamın birleştiği bir mekan anlayışını vurgulamaya başlamıştır. Resimsel çalışmalara ilave olarak, yaşamdan izlerin de bulunduğu eserlerinde, 1990'larda özellikle Anadolu'nun ANA TANRIÇALARI'nı günümüz kadınına örnek göstermeyi hedeflemiştir. Bir koruyucu olarak kadının enerji ve otoritesini temsil eden Tanrıçalar aynı zamanda üretici nitelikleriyle bereketin de sembolü olmuşlardır. Bazen klasik görüntülerini kıpkırmızı dudaklarıyla güncelleştirdiği tanrıçalar, bazen oyuncakları anımsatan silahlarla tehdit altında kalmış analar, şiddete yakalanan ya da kaçan kadınlar bir araya geliyorlar. Ancak 2000'li yıllarda TOPLUMDA artan şiddet, sanatçının son işlerinde de izleyiciye 'dikkat' işareti veriyor. Burada konuşmanın, dinlemenin ve sözün önemi, bazı yazar ve filozoflardan alıntılarla sanatçının gündemi vurgulanıyor. Son yıllarda sanatçının üzerinde durduğu bir başka konu, DOĞAya insanoğlunun verdiği zarar. 2000'li yıllardan bu yana işlerinde bizleri çevreye yöneltiyor: DOĞA bize çağrıda bulunuyor. açıklamasını yapıyor. Resim, yerleştirme, heykel, artbox'ları ile sanatçı; GEL DOĞAYI YAŞATALIM diyor. Bir kez daha toplumu sanatıyla uyaran TOMUR ATAGÖK, YAŞAM VE SANATIN AYRILMAZ BİRLİKTELİĞİNİ vurguluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/18/umut-yalim-hiperrealizmin-dayanilmaz-kolayciligi/", "text": "Son yıllarda üniversiteliler üstüne yapılan araştırmaların ortak paydası aynı: Okuduğunu anlamama ve anlatamama. Alt metin, satırarası ya da benzeri belli bir derinlik isteyen konuları artık üniversite düzeyine gelmiş kişiler anlayamıyor, algılayamıyor. Bunun birçok nedeni kuşkusuz vardır; ancak artık okuduğunu anlama gereksinimi duymaması başlıca neden gibi geliyor bana. Neden duysun ki? Günümüzde sosyal medya etkileşime değil sadece iletişime dayanıyor. Bu iletişim için de günlük ve sınırlı bir kelime dağarcığı yeterli kalıyor. Görselin ne demek istediği yeterince açık değilmiş gibi, bir de görselin altına o görseli açıklayan bir metincik yerleştiriliyor. Kırmızıyı, Kırmızı yazmak gibi. Bu beyin tembelleşmesi, biraz derinlemesine olan bir metni anlamamaya ve anlatamamaya neden oluyor. Beyin sürekli bir biçimde anlama ve anlatma için Kırmızı'yı arıyor. Sanat sözkonusu olduğunda yüksek perdeci bir bakış açısıyla sanattan anlama kampında hiç olmadım. Sanatın anlamadan çok bir beğeni olduğunu hep düşündüm. Ancak bu beğeni de kolay oluşmuyor. Bir şeye baktığında beğenmek vardır; bir de baktıkça beğenmek. Aşkla sevgi arasındaki fark gibi. Baktığında beğenmek aşk, baktıkça beğenmek ise sevgidir. Kişinin tercihine göre değişse de baktıkça gelişen, oturan, demlenen sevgi, ilk bakıştaki aşktan her zaman daha güçlü, daha uzun soluklu ve daha sağlamdır. Sevgi zamana yenik düşmez, tıpkı sanat gibi. Baktıkça beğenmek, düşünmeyi ve düşünmede sebat etmeyi gerektiriyor. Bu iki eylem de günümüz insanı için oldukça zor çünkü yaşamda bir karşılıkları yok artık. Günümüzde hangi eylemimizi düşünerek ve o eylemimizin sonunu getirme azmiyle yapıyoruz ki? Eylemleri yalnızca yapıyoruz artık. Yapıyoruz ve yaptığımız eylemi boşluğa bırakıyoruz. Bunun yansımaları acı oluyor: Toplu kıyımlar, ırza geçmeler, çevreyi kirletme ve saire. Yeniden sanata dönersek de, eylemi yalnızca yapma işlemini en açık seçik bir biçimde Hiperrealizm'de görüyoruz. Yapılıp biten, yani sürmeyen bir süreç. Bakmak yeterli, bakmayı sürdürmeye gerek yok. Yalnızca bir teknik ve taktik. Sanat değil, bir zanaat. Tam da günümüz insanı için icat edilmiş bir dal. Bakması ve anlaması arasındaki süre mili-salise. Ve bu anladığını tüketmesi an bile değil. Bu kolaycılık günümüz Türk sanatını da epey esir etmeye başladı. Genç sanatçılar, bu genel kabul gören akıma kendilerini kaptırmada çok hızlı davrandılar. 2000-2010'lar kuşağı sanatçı topluluğu, günümüz insanın doğal uzantısı olarak bir derdi anlatmayı değil sunmayı tercih etti. Tıpkı, bir sosyal medya paylaşımı gibi. Ve çevresinden ne kadar Like aldıysa sanatçı olarak geliştiğini sandı. Oysa ki, Likeların takipçi sayıları gibi geçici olduğunu görmesi gerekiyordu. Ancak Hiperrealizm buna en büyük engel. Bunun iki ana nedeni var: 1) Yeni ve sonradan görme zenginler sınıf atlama ve yatırım yapma amacıyla sanata yönelip, sanatta da en kolay anlayacağı ve beğeneceği Hiperrealistik işlere keseyi açınca, genç sanatçı mal bulmuş Mağribi gibi Hiperrealizm'e daha çok abandı. Arz-talep ilişkisiyle de beraber, bu sakat ilişki kendisini kendisiyle besledi. Burada bir besin ve kan zehirlenmesi olması kaçınılmazdı. 2) Yine sosyal medya. Sosyal medyanın enbüyük zararı kuşkusuz gerçeklikle hakikati eş değerlemesidir. Oysa ki ikisinin arasındaki değer ve anlam farkı uçurumdur. Bu ikisinin arasındaki farkı bilmeyen kişi sanat yapamaz. Sanat yapamayınca da zanaata başvurur; yani Hiperrealizm'e. Bu kolaycılık, ne yazık ki, sanatımızın önündeki en büyük engellerden biridir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/19/lutfiye-bozdag-mahmut-ozturk-ile-resimleri-uzerine/", "text": "Mahmut Öztürk: Sorunuzun birinci bölümünü Mitoloji, din, tarihsel olaylar gibi temaları ve gündelik hayatı ile evrensel hayatı, edebi dil içerikleriyle resimlerine yansıtan kişi ressamdır diyerek yanıtlayabilirim. Sorunuzun ikinci bölümünde sanırım ressam ve sanatçı kavramlarının yarattığı 'yapay' çelişkileri açıklamamı istiyorsunuz. Sorunuzun bu bölümünü yanıtlayabilmem için 1980 darbesine kadar uzanmamız gerekiyor, yapay diyorum, çünkü sanatçı ve ressam kavramları, özellikle 1980 sonrası Türkiye'sinde, neoliberalizmin politik ve siyasi oluşumları paralelinde tanımlanmaya çalışılmış ve ressam, yetenek gösterisi yapan maymun gibi gösterilmiştir. Ressam ve resim kavramları ile sanatsal üretime yönelik uygulama aşağılanmış, sanatçı kavramı ile söze, kavrama ve metinlere dayalı modüler sanat ve sanat eğitimi ön plana çıkarılmıştır. Sanatçı ile ressam farklı kişilermiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır. Sanatçı kavramı, açık ve net olarak Fransızca'da sadece ressam ve heykeltıraşlar için kullanılır. Boudelaire, Modern Hayatın Ressamı adlı yapıtında, heykelin açlık, mimarinin ise barınma gibi temel ilkel ihtiyaçlardan doğduğunu, resmin ise ilkel ihtiyaçlardan bağımsız oluştuğunu vurgular. Leonardo da Vinci... Bir resim biliminden bahsetmek gerekir. der. Resmin ve ressamın önemine vurgu yapan pek çok örnek vermek olanaklıdır. Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunda varlığını ve geleceğini her alanda üretim yapma şiarına bağlamıştır. Kültür, sanat ve sanat eğitimi alanlarında çağdaş üretim gerçekleştirmek için Resim ve İş kavramlarını bir bütün olarak görmüş ve Resim-İş Bölümü, Resim-İş Dersi ve Resim-İş Öğretmeni kavramlarına haklı olarak büyük önem vermiştir. 24 Ocak Kararları olarak bilinen neoliberalist pratikleri uygulamak için yapılan 1980 darbesi ve sonrasındaki iktidarlar tarafından, Çağdaş Türk kültürünün, sanatının ve sanat eğitiminin üretilmesini engelleme girişimlerine ve uygulamalarına tanık olunmuştur. Ressam ve sanatçı kavramları bu dönemde tartışılmaya başlanmıştır. Neoliberalist pratiklerin modüler sanat ve sanat eğitimi modeline uyumlu sanatı, sanatçıyı ve işini ön plana çıkararak, ressamı, resmi, sanat eserini, resim-iş kavramlarını aşağılayan postmodernist kavram pratikleri üretilmiştir. Bu konuda bildiri ve makalelerim vardır. Resim, burjuva duvarlarını süsleyen sanattır, resim bitmiştir, resim dörtgeninin dışına çıkmalıdır, sanat-sanatçı-sanat eseri yeniden tanımlanmalıdır, sanat eseri değil sanatçı önemlidir, sanatçının kavramı ve ne söylediği önemlidir gibi postmodernist kavram pratiklerinin, 1996'da uygulamaya konulan MEB ve YÖK- Dünya Bankası Projesi ile uyumlu olması çok manidardır. Kısaca adı Milli Eğitimi Geliştirme Projesi olan bu uluslararası neoliberalist pratik, modüler sanat ve sanat eğitimi modeli olarak 1998 yılında MEB ve YÖK tarafından üniversitelere zorla dayatılmış ve uygulamaya konmuştur. Bugün gerici zihniyetin, Güzel Sanatlar Fakültelerinde, Resim bölümlerinin kurulmasını ve açılmasını engellemesi, Resim-İş Öğretmeni adının Görsel Sanatlar Öğretmenine dönüştürülmesi, resim, ressam ve iş kavramlarına düşmanlığın bir kanıtıdır. Emperyalizmin neoliberalist pratikleri ve bu pratikleri haklı göstermek için üst yapısal anlamda uydurduğu postmodernist kavram pratikleri ile feodal gericiliğin, ressam, resim ve iş kavramları üzerinden saldırarak aynı değirmene su taşımaları bir tesadüf olamaz. Emperyalizmin kuklası 1980 darbesinden bu güne yaşadığım ve öğrendiğim gerçek şudur: Emperyalizmin neoliberalist pratiklerine uyumlu sanat ve sanat eğitimi yaratmak ve çağdaş Türk kültürünün üretilmesini engellemek için ressam ve resim sanatı yok sayılmaya çalışılmıştır. Bu nedenlerle, benim için ressam ve sanatçı öğretmen tanımları çok önemlidir. M. Ö.: Figüratif resim için demode ya da ömrünü-miadını tamamladı demek evrensel hayattan ve gündelik hayattan kaçışı, yetenek ve yeti yoksunluğunu işaret eder. Figüratif resim, gündelik hayatın ve evrensel hayatın kültürel değerlerini üretir. Erwin Panofsy, elbette figüratif resme vurgu yaparak Resim, kültür taşıyıcısıdır. der. Marksist düşünür Çernişevsky Biz, geçmiş uygarlıklara ait bilgileri onların sanat eserlerinden öğreniyoruz. der. Figüratif resim, insanlık tarihiyle özdeştir ve insan var olduğu sürece yaşamda yer alacaktır. Çağımız felaketlerinin gerçek sorumlusu ve suçlusu olan burjuvazi, postmodern söylemlerle aydınlama çağını, endüstri devrimini, modernizmi günümüz felaketlerinin sorumlusu olarak suçlamayı ve hedef şaşırtmayı başarmış görünmektedir. Benim için figüratif resim, modernitenin ve modernizmin son meyvesi olan Marksizm'in ve Sosyalizm ütopyasını gerçekleştirecek gücün yoldaşıdır. Postmodern anlayışların ve yandaşı akımların figüratif resme olan düşmanlıklarının kökenini doğru saptamak gerekir. Marks, gündelik hayatın tahlilini diyalektik tarihsel materyalizmin özü olarak görse de evrensel hayatın tahliline bağlanmayan gündelik hayat tahlilinin somut değerler üretemeyeceğini vurgular. 12 Şubat 2015 Tarihli Birgün gazetesi ile yaptığı söyleşisinde, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde uzun yıllar anayasa hukuku ile Marksist devlet kuramı üzerine çalışmalarda bulunan ve dersler veren Prof. Dr. Cem Eroğul Tekel ve metal işçilerinin direnişi, bitmekte olan kapitalist düzenin hareketleridir. Gezi ise yarınındır, yeni bir dünyadır. diyor. Bu gerçekliği ancak figüratif resim anlatabilir. Gündelik hayatın ve evrensel hayatın gerçekliğini bir bütün halinde sunan, figüratif anlatıma dayalı Toplumcu Gerçekçi Resmin ve Toplumcu Eleştirel Gerçekçi Resmin izleyicisi ve alıcısı ile olan bağlarının koparılması figüratif resmin bittiği anlamına gelmez. Postmodernist anlayışlar ve yandaşı akımlar, derin bir örgütlülük içinde galerileri, dergileri parsellemiş görünmektedirler. Toplumcu bağlamda ve anlayışta figüratif resim yapan ressamların ve heykeltıraşların örgütlenmesi gerektiğini otuz yıldır savunan bir ressamım. Sizin aracılığınızla bu çağrımı bir kez daha yinelemiş olayım. M. Ö.: 2010 tarihli olan bu resimde, Ergenekon, Balyoz davaları başta olmak üzere adalet mekanizmasının çöküşe yönlendirildiği döneme, Adalet tanrıçası Themis'in dengesini kaybetme tedirginliği yaşadığına, teraziyi dengeli tutamadığına ve kılıcını adaletli kullanamayacağına dikkat çekmek istedim. Evrensel anlamda laikliğin de simgelerinden birisi olan adalet tanrıçası, bugün dinci gericiliğin tecavüzüne uğramış durumda. M. Ö.: Sanat ve siyaset ilişkisi birbirinden ayrılmayan üst yapısal kavramlardır. Egemen iktidarın siyasetine uyumlu sanat olduğu gibi buna karşı direnen siyasetin de kendi anlayışına uygun sanatı vardır. Emperyalizmin neoliberalist pratiklerinin uygulayıcıları, postmodernist kavram pratikleri üreterek burjuva sanat ve sanat eğitimi anlayışını dönüştürmekte ve bu anlayışa paralel Sanat Tarihi yaratmaya çalışmaktadır. Ben, bu anlayışa karşı tavır koymuş bir ressamım. Resimlerim 1980'den bu güne her zaman politik duruş sergilemiştir. Dağlar ve Başlar serisi resimlerimin ardılı olarak, 1980 faşist darbe dönemi işkence ve idamlarından etkilenen İşkenceler Dizisi resimlerim vardır. 1980 darbecisi Evren'in Ne olacak şu bizim Fenerbahçe'nin hali? ve Ankaragücü'nün tartışmalı biçimde birinci lige çıkarılması gibi pek çok senaryoyla, önemini ve anlamını yitiren futbolun tekrar piyasaya pompalanmasına eleştirel yaklaşımla Tribünlerde Konfetiler resimlerimi yaptım. 1983'de türbanın Evren ve Doğramacı tarafından icat edilmesinin hemen ardından,1985'de net olarak açığa vurulma cesareti gösterilen dinci gerici pratikleri eleştiren Kütükler ve Saman Çuvalları serisi resimlerimi yaptım. 1987 yılından bu yana, dünyayı podyum, Türkiye'yi vitrin olarak göstermeye çalıştığım ve kapitalizmin reklam ve moda dünyasında kadını tüketim nesnesine dönüştürmesine ve Kimlik, Altkimlik, Üstkimlik, Öteki, Alanlar, Sınırlar gibi postmodernist kavram pratiklerine tepki koyan, Podyumlardan Vitrinlerden temalı resimler yapıyorum. 2003 Irak'ın işgali ile birlikte Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar temalı resimlere başladım. Vurguladığım Asyalılar kavramı; Asya kıtasının en ucuz ve en yoğun iş gücünü barındırdığı ve emperyalizmin en karlı sömürü alanı olduğu için öne çıkardığım bir kavramdır. Irak'ta, Bosna'da olduğu gibi savaşların gerçek mağduru kadınlar ve çocuklardır. Asya kıtasının büyüklüğü, iş gücü yoğunluğu ile güçlü kadın, güçlü, emekçi, fakat örgütsüz olduğu için dayak yiyor mesajını vermeye çalıştım. 2013 Haziran Gezi Direnişi ile yöneldiğim Podyumda Direnen Asyalılar temalı resimlerimde, direnişi, simge ve metaforlarla politikleştirmeye, kompozisyonların gereği olan plastik dilin estetik değerlerine bağlı kalmaya özen gösterdim. Sanatın görevi, en temel insani değerleri yüceltmek ve estetik bağlamda sunmaktır. Gezi temalı resimlerin, insani en temel değerlere bağlı politik içeriğinden soyutlanması, resmin ise estetik değerlerden uzak olması düşünülemez. Kendisini çağdaş Türk kültürünü üretme politikasına adamış bir ressam olarak bu benim görevim. Elbette politika estetize edilebilir. M. Ö.: Boya ve malzeme ile başa çıkamama, boyayı ve biçimi etüt edememe problemlerini yaşamadığımı ifade etmek istemiştim. Ortaokul ikinci sınıfta 13 yaşımda iken, resim derslerime resim yapmayı çok seven sınıf öğretmeni olan bir öğretmen girdi ve yağlıboya resim maceram başladı. Akademik sınavlardan birisinde resimlerim hakkında Boya yetisinden başka bir şey yok. eleştirisini duyunca Boya yetisini kutsuyorum. diyerek sert bir çıkışla savunmamı yaptım ve sınavı kazandım. Boya ve biçim etüdü deneyimi, içeriğin taşıyıcısı olduğu için boya yetisi son derece önem verdiğim bir aşamadır. M. Ö.: Malzemeye ve malzemenin teknik olanakları ile boyanın ve biçimin etüt olanaklarına egemen olmak kadar, ressamın kendi vücudunun kassal ve sinirsel davranış olanaklarını da iyi tanıması gerekir. Boya ile sevişirken, dayak yiyen ya da direnen figürler yapmak çok yaman bir çelişki!? Bu çelişkiyi, akademik eğitim dilinin kurallarını bilmek ve uygulamak zorunda olup akademik eğitim dilinin dışında kendine özgü sanatsal dil oluşturma çelişkisine benzetiyorum. Bu çelişkileri aşmanın yolunu sadece yapmaya, etmeye yönelik olanda aramamak gerekir. Yaşamda ve hayatta olup biten her şeyin tartışılabileceği sağlam bir platform kurmak için düşünce tasarımı oluşturma zorunluluğu vardır. Her ressamın motifsel ve imgesel bağlamlarda kendi görsel müze birikiminin olması, Paul Klee'nin Sanat Kuramı kitabında dediği gibi, doğal olanı doğasal olana çevirebilme yetisinin olması şarttır. Kısaca hepsinin neoliberal projenin parçaları olarak şimdi fotoğrafın bütününü oluşturduğunu açık ve net olarak görmekteyiz. Birbirinden soyutmuş gibi görünen parçaların bir bütün oluşturduğunu savunduğumda, beni komplo teorisi üretiyor diyerek suçlamışlardı. İktidar erkanından, cumhurbaşkanı olduğu dönemde Abdullah Gül'ün Vücut Dünyası-Yaşam Döngüsü sergisine gitmesinin bile tek başına sorgulanması gerekir. Sanat olanın içine tükürmek, ucube, rezalet, böyle sanat mı olur? diyerek aşağılamak, cumhurbaşkanı payesini kullanarak sanat olmaz şeyi sanat olarak topluma yutturmaya çalışmak, kimlerin hangi ortak paydada nasıl buluştuklarını kanıtlamaktadır. Müzeler gereksizdir, müzeler yıkılmalıdır, diyen postmodernist kavram pratiklerinin, neoliberalizmin gerici silahşörü IŞİD'in müzeleri yerle bir etmesinden ne farkı vardır? Devrimci ve yenilikçi diye pompalanan postmodernist kavram pratiklerinin söze, anlatıma ve metinlere dayalı modüler sanat ve sanat eğitimi ile feodal gericiliğin eğitim modelinin söze dayalı öğüt ve telkini temel aldığı ortaçağ zihniyetiyle ortak payda bulmaları bir tesadüf olamaz. MEB ve YÖK- Dünya Bankası Projesinin 1998'de tek tip yapılanmayla dayattığı modüler sanat ve sanat eğitimi projesine ve programlarına karşı ilk bildirileri sunan, ilk makaleleri yazan sanatçı öğretmen olarak, ressam duruşum ve dünya görüşüm nettir. Düşüncelerimin politik içerikleri bağlamında, resim dörtgeninin dışına çıkmadan gündelik hayatı, bağlandığı evrensel hayatla yorumladım, ağır bedeller ödedim, yine de taviz vermeden yorumlamaya devam edeceğim. İlginize teşekkür ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/19/savunmadan-seken-ruhlar-galeri-bu-28-nisan-03-mayis-2015/", "text": "Sanat ve futbol ilk kez bir araya geliyor. Sanatçı ve Galeri Bu'nun sahibi Umut Yalım, futbolun ekran yüzleriyle yaptığı söyleşileri tuvale dökerek Savunmadan Seken Ruhlar adıyla 6. kişisel sergisini biz sanatseverlere sunuyor. Sanatçı ve galerici Umut Yalım sergisini Futbolun ekran yüzleriyle çeşitli söyleşiler yaptım. bu söyleşiler sonucu çıkan metinleri ruhsal tahlillerden geçirip verileri resme döktüm. amaç, sadece futboldan anlayan birinin aslında sadece futboldan anlamayacağını gösterip, bu ekran yüzlerinin futbol dışı hallerini de ortaya çıkarmaktı. bunu da, resimle yapmaya çalıştım. cümleleriyle özetliyor. Umut Yalım'ın sergi hazırlık sürecinde söyleşi yaptığı isimler ekranların en sevilen simalarından oluşuyor. Bu isimler arasında kimler yok ki? Ercan Taner, Fuat Akdağ, Serem Tan, Deniz Satar, Okay Karacan, Burcu Kapu, Özgür Buzbaş, Pelin Koç, Emek Ege, Sinem Fıstıkoğlu, Simge Fıstıkoğlu, Tuğba Dural, Nehir Babataş, Pınar Bekbölet, Ali Ece ve Göktuğ Sevinçli sergiyi oluşturan isimler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/19/usta-sanatci-kayihan-keskinoku-kaybettik/", "text": "Türkiye'nin seçkin ressamlarından Kayıhan Keskinok hayatını kaybetti. Kalp yetmezliği nedeniyle bir süredir tedavi gören sanatçı tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Keskinok eserleri ve çalışmalarıyla çok sayıda ödüle layık görülmüş bir ressamdı. Kayıhan Keskinok'u anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Usta Sanatçı, yurt içi ve yurt dışında katıldığı çok sayıda sergiyle Türk resim sanatına katkı sunmuştu. Keskinok'un İzmir ve Ankara müzelerinde, Yugoslavya Pocitelli kenti sanatçılar kolonisi müzesinde ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki koleksiyonlarda yapıtları bulunuyor. 1923 yılında doğmuştur. 1942-1945 yılları arasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nde öğrenim görmüştür. Refik Epikman ve Malik Aksel'in atölyelerinde çalıştıktan sonra 1948-1955 yılları arasında ortaöğrenim kurumlarında resim öğretmenliği yapmıştır. 1956 yılında Ankara'da ilk kişisel sergisini açan ressam, İsviçre hükümetini bursu ile gittiği Lozan Güzel Sanatlar Okulu'nda asistan olarak çalışmıştır. Yurda döndükten sonra Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü'nde resim öğretmenliği yapan Keskinok, Bulgaristan ve Romanya'da çağdaş Türk sanatı sergilerine de katılmıştır. Birinci dönem resimlerinde yöresel konuları işleyen ressamın, sağlam desen bilgisi bu resimlerinde kendini gösterir. Ressamın resimlerinde heyecan ve hareket öğesi ve zaman zaman kaligrafik öğelerinde katkıda bulunduğu anlatımcı ve renkçi bir çizgi vardır. Keskinok sanat yaşamında çok sayıda ödül aldı. Kültür Bakanlığı Atatürk ve Cumhuriyet Ödülü, Cumhuriyet Senatosu Atatürk Resim Yarışması Birinciliği, Kültür Bakanlığı Atatürk ve Devrimleri Resim yarışması ödülü, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Onur ödülü sanatçının sahibi olduğu ödüllerden bazıları oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/20/umit-erzurumlu-resim-sergisi-25-nisan-8-mayis-2015/", "text": "Sergi 8 Mayıs Cuma gününe kadar, Pazartesi hariç her gün saat 10:00 19:00 arası gezilebilir. Ressam Ümit Erzurumlu 7. Kişisel sergisini 25 Nisan 2015 Cumartesi günü Düş Yolcusu Sanat Durağı Sanat Galerisinde açıyor. Resimlerinin ana temasının hareket olduğunu belirten sanatçı, her şeyin aktığını, hareketin sürekli olduğunu, duran bir cismin dahi aslında hareket halinde olduğunu belirtiyor. Zamanla bu bakışı bir çeşit duyumsama biçimi olarak tüm varlığı hatta varolmayanı dinleme, anlamaya çalışma şeklinde tuvale aksettirişi olarak anlatıyor resim yapma serüvenini. Varlığın geleceğe dair hayallerini kovaladığını ifade ediyor. Bir ressamın ifade tarzında renklerin yan yana geliş biçimleri, tonları, armonisi tablonun bütünün temel unsurlarından biriyse sanat da toplumun tüm renklerinin yan yana gelmesini sağlayan çok ama çok gerekli bir unsurdur diyerek özellikle ülkemizde sanatçılara daha fazla görev düştüğünü belirtiyor; sanatın öneminin de altını çiziyor. Müzik ve matematik kardeş, rüzgar ve gürültü yakın akrabalarsa, biz her şeyle akrabayız. Her bir resmimde, bütün varlığın soyağacının dallarında gezerek dalların kendi aralarındaki ilişkileri sorguluyorum. Zihnimde düşünceler kelimelerle kovalamaca oynuyorlar sanki. Bir natürmort, çiçek veya doğa resmi yapmak süreç içerisinde mola değil görünmeyeni ifade edebilmenin bir başka yolu. Enstrüman çalanları çizerken müziğin ritmine eşlik ediyor, kavga edenleri çizerken kalp atışlarını duyuyorum. Bir peyzaj çizerken ise rüzgarın gürültüsüne karşı çatıların çığlıklarını dinleyebiliyorum. 17.11.1974 yılında Sivas Koyulhisar'da doğdu. Resim merakı ilkokul yıllarında başladı. 12 yaşında babasının teşvikiyle çeşitli ressamların atölyelerinde başladığı resim çalışmalarına lise yıllarında da devam etti. 1992 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünü girdi. Öğrencilik yıllarında Mustafa Aslıer ve Fevzi Karakoç'tan Özgün Baskı Resim, Gürbüz Doğan Ekşioğlu'ndan İllüstrasyon dersleri aldı.1996 yılında kendi atölyesini kurdu. 1999 ve 2003 yıllarında Kübist eğilimli resimler yapan sanatçı, sonraki yıllarda asimetri ve hareket İmgesini resimlerinde kullanmaya başladıktan sonra Kübofütürist ve Fütüristik resimler üretmeye başladı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/21/4-uluslararasi-homeros-sanat-yoluyla-sevgi-ve-baris-suluboya-festivali-ve-yarismasi-son-katilim-10-mayis-2015/", "text": "IWS Geleneksel Uluslararası Suluboya etkinliğimiz 12-15 Mayıs 2015 tarihleri arasında Homeros Sanat Yoluyla Sevgi ve Barış Suluboya Festivali ve Yarışması olarak; Bornova Belediye Başkanı Sn. Olgun ATİLA Bey'in himayesinde Homeros'un şehri Bornova/İzmir'de yapılacaktır. Festivalde sanatçılar canlı performans çalışmaları yapacaklar, ayrıca panel ve söyleşiler gerçekleşecektir. Festival kapsamında, toplamda 20.000 dolar değerinde ödüllerin dağıtılacağı Bornova konulu suluboya resim yarışması düzenlenecektir. Bornova'nın çeşitli mekanlarında açık havada resimler yapılacak ve sanatçılar bu resimlerle yarışmaya katılacaklardır. Kazanan sanatçılara para ödülü, plaket ve çeşitli mansiyon ödülleri verilecektir. Kazanan eserler geleneksel 2015 IWS katalogunda yer alacaktır. Ödül ve mansiyon alan resimler Bornova Belediyesi'nin çeşitli Kültür Merkezleri'nde sergilenecektir. Tarihi antik çağlara dayanan Bornova ilçesinin bugünü ve geçmişi. - 1. Eserler mutlaka suluboya ile yapılmalı ve konu Bornova ilçesi olmalıdır. http://resim. bornova. bel. tr adresinden yarışma için kullanım izni alınmış görsel kaynaklara ulaşabilir, yararlanabilirsiniz. - 2. Yarışma profesyonel ve amatör, 18 yaş ve üzeri tüm sanatçılara açıktır. - 3. Sanatçılar yarışmaya en çok 3 eserle katılabilir. Eserlerin boyutu en fazla 70x100 cm ebadında olmalıdır. - 4. Eser ile ilgili şu bilgiler bulunmalıdır. Sanatçının adı, soyadı/Ülkesi/Adresi/E-posta adresi/Eserin adı ve ölçüsü. Bu bilgiler doğrudan eserin üzerine kesinlikle yazılmamalı, ayrı bir sayfada yer almalıdır. - 5. Posta ile gönderilen eserler yarışmada derece almasalar bile, sahiplerine iade edilmezler. - 6. Yarışmaya posta yoluyla gönderilecek eserler; en geç 10 Mayıs 2015 tarihine kadar Bornova Belediyesi Bornova Kent Arşivi ve Müzesi Dramalılar Köşkü 2 Sokak No: 4 Bornova, İzmir, Türkiye adresine ulaşmış olmalıdır. Yarışmaya elden resim teslimi; en geç 14 Mayıs 2015 tarihinde saat 13.00'a kadar Bornova Belediyesi Atatürk Kitaplığı Fevzi Çakmak Cad. No:34/A K:2 Bornova / İzmir adresindeki yarışma komitesine yapılmalıdır. Ayrıca 1.000 USDlik 3 özel jüri ödülü sunulacaktır. 10 esere Bornova Kent Tarihi Özel Ödülü adı ile 500'er USD'lik ödül verilecektir. 15 eser de mansiyon alacaktır. Yarışmaya katılan tüm sanatçılara Katılım Belgesi sunulacaktır. Türk sanatçılara, eğer kazanırlarsa, ödemeler yasal vergiler de kesilerek Türk Lirası olarak yapılacaktır. Her yıl basımı yapılan, uluslararası seçkin sanatçıların yer aldığı IWS 2015 katalogunda yer almak ve festival sergisine katılmak isteyen sanatçılarımızın, yukarıda katılım şartları verilen Bornova ilçesi bugünü ve geçmişi konulu resimlerinden seçilecektir. Eserlerde sanatsal ve teknik üstünlük jürinin temel değerlendirmesiyle olacaktır. Sanatçı yarışma ve kataloga katılmak üzere verdikleri eserlerin görüntülerinin kullanma ve çoğaltılma yetkisini IWS-Uluslararası Suluboya Derneği ve Proje ortağına vermiş olur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/21/donusum-surecleri-2-ali-rasit-karakilic-adana-3-portakal-cicegi-karnavali/", "text": "Geçmiş yüzyıllardan günümüze kadar geldiğimizde sanatın geleneksel yöntemler dışında farklı arayış biçimlerine -girerek yeni yaratımlarla- yol aldığını görürüz. Özellikle yaşadığımız son zaman diliminde teknolojik ve bilimsel çalışmaların artması sanatçıları bu teknolojiyi kullanarak yeni yaratım biçimlerine yönlendirerek farklı farklı bir sürecin içine sokmuştur. Gelenek bir yandan devam ederken yeni olan geleneğe eklenip onun melezleşmesine, değişmesine neden olarak yaşanılan zaman dilimine uyum sağlamıştır. Bu bilim sanat paslaşması içinde her ne kadar bilim insanları düzenli, tahmin edilebilir, sebep sonuç ilişkisine dayalı sistemlerin var olduğunu kabul etseler de sanatçılar düzensiz durumları kendi bakış açılarıyla yorumlayıp bir yapıt olarak hayatın içine katarak yeni algılama ve görme pratikleri oluştururlar. İşte Dönüşüm Süreçleri bu mantıkla ortaya çıkmış yapıtlardan oluşmaktadır. Ali Raşit Karakılıç kaostan beslenen bir sanatçıdır ve bunun yanı sıra analitik düşünce yapısıyla bilimsel paradikmalardan yararlanarak yol almaktadır. Onun kaos estetiğinden beslenen yapı-bozumsal üretim biçimi doğrusal resimden uzak görünse de aslında pek çok açıdan doğrusal olarak yapılan resimle benzerlikleri görülür. Bir takım sanatçılar yüzeyi direkt olarak kullanırken, Karakılıç iki farklı yüzeyi parçalayarak ayıp tekrar bir araya getirerek yeni bir yüzey yaratır ki bu da sanatçının oluşturduğu kendine ait bir dildir. Ali Raşit Karakılıç günlük hayat içinde kullanımdan çıkmış, geri dönüşüme giden ya da tekrar bir şekilde üretime girecek olan, kısacası hurda alanlarında toplanan her türlü araç, gereç, malzemenin fotoğraflarını çekerek başladığı sürece baktığınızda kaotik bir durumla karşılaşırsınız. İnsan yaşantısının ya da kentin oluşturduğu bu kaotik yapının kendine göre estetik bir durumu vardır. Sıradan bir yaşam için bu durum her ne kadar önemsiz ya da görülmek istenmeyen olsa da sanatçı için son derece önemli olup yaratımının bir parçası haline gelmektedir. Kısacası sanatcı, hurdalardan ortaya çıkan estetiğin transformasyonunu sağlayıp, onları resimsel ve üç boyutlu yapıtlara dönüştürerek farklılık sağlamayı başarmış ender sanatçılardan biridir ve bu bakımdan sanatçıyı ve eserlerini anlayabilmek için onun analitik düşünce yapısını irdelemek gerekir. Ali Raşit Karakılıç'ın bir başka önemli yanı ise yapıtların politik anlamlar içermesidir. Kapitalist üretim biçiminin oluşturduğu tüketim toplumunun içinde bulunduğu durumu açık bir şekilde ortaya koyan sanatçı insanların tüketip attığı her şeyin aslında hala bir değer olduğunu, hayata bağlanabileceğini de göstererek çevreci bir tutum takınmakta çevre kavramına sahip çıkmaktadır. Günlük hayat koşuşturmacası içinde, sistemin öğretileri ile beslenip onun kurallarına uyan ve böylelikle dünyayı, kendini tüketen sıradan insan yaşantısına getirilen bu eleştirel tutum onun sorumluluk taşıyan sanatçı duruşuna saygı duymamızı sağlamaktadır. Ali Raşit Karakılıç 3 7 Nisan 2015 tarihleri arasında Adana 3. Portakal Çiçeği Karnavalı sırasında Adana Büyük Şehir Belediyesi 75. Yıl Sanat Galerisi'nde Denizhan Özer küratörlüğünde Dönüşüm Süreçleri 2 isimli sergiyle Adana'lı sanat severlerin karşısına çıkıyor. 3 Nisan 2015 Cuma günü açılacak olan sergide, sanatçının son 10 yıl boyunca büyük araştırma ve incelemeler sonucu oluşturduğu dönüşüm süreçlerine ait enstalasyon ve resimlerde günümüz toplumunun oluşturduğu kaotik yapıya yönelik bir eleştiri yer alıyor. Kaos estetiğinden beslenen ve yapıbozumsal üretim biçimi ile oluşturulan yapıtların çıkış noktası, günlük hayat içinde kullanımdan çıkmış, atılmış, geri dönüşüme giden atıklar ya da hurdalardır. Analitik bir düşünce yapısı ile üretilen yapıtların günümüz insanının görmezden geldiği çevre sorunlarına değinmesi son derece önemli olup yaşadığımız hayata ait yaşam izlerini irdelemenin yanı sıra politik anlamlar ve mesajlar içermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/26/bedri-baykam-aydinlanmamizin-duayeni-keskinoku-yitirdik/", "text": "Pazar günüm güzel başlamıştı. Sabah, televizyonda CHP'nin seçim bildirgesini dinledim, canlı yayında. Son derece güzel konuştu Kılıçdaroğlu. Belki ilk defa CHP bir genel seçime ekonomik açıdan bu kadar hazırlıklı gidiyor. 1500 TL asgari maaş, iki dini bayramda emeklilere birer maaş ikramiye ve daha birçok avantajlı değişim. Liderliğe giderek daha çok ısınmış bir Kılıçdaroğlu'nun vurgularıyla kulaklarımda çınlayan bu sözlerin, Kaçaksaray'ı nasıl ürküttüğünü, Davutoğlu'nu nasıl daha da panik ettiğini hissetmemek mümkün değil. Kayıhan Keskinok, birkaç yıldır yavaş yavaş ağırlaşarak seyreden hastalığı onu kalp yetmezliğinden aramızdan aldığı son ana kadar, 90'lı yaşlarında bile her gün resim yaptı. 1923'te İzmir'de doğan usta sanatçı, gençlik yıllarında, Görele, Kars, Trabzon ve Ankara'da liselerde resim ve sanat tarihi dersleri verdi. 1963-1968 arasında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde eğitmenlik yaptı. TRT'de çalıştı. 1982'den bugüne kadar da Sanat Yapım kurumunda kendi adını taşıyan atölyeyi yönetti. Kayıhan Keskinok, tam bir sol Atatürk devrimcisiydi ve yaşamı boyunca duruşundan ödün vermedi. Konu yalnız 1962'den itibaren benim ortaya çıkmam konusunda harcadığı efor, yazdığı yazılar değil. Kendisine çok daha fazlasını borçluyum. Profesyonel ressamlık, çok zor bir karardır. İşte yetişkinliğe geçiş yıllarımda tüm zorluklara karşın bu yolu seçmemde tek başına yönlendirici rol oynadı. Yurda yayılmış yüzlerce, binlerce ressam ve sanatseverde Keskinok'un emeği vardır. Aydınlanmamızın bu yüz akı, ayrıca beş yazılı eser bırakmıştır arkasında. Uzun emekler sonucu, 2011'de basılan Sanat Tarihi kitabı gibi. Sanat dünyamızın ve kalbimizin en kalıcı sayfalarına aldık artık kendisini... Not: Bu yazı 14 Nisan 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/26/kara-duyu-nesli-turk-karsi-sanat-08-mayis-08-haziran-2015/", "text": "İlk sergisi Bedenin Hafızasıyla ilgi çeken Nesli Türk, ikinci solo sergisi Kara Duyu resimleriyle Karşı Sanat'ta. Kara Duyu beden, ten ve melankoli arasındaki salınımlara odaklanıyor. Nesli Türk'ün resimlerinde bedenin kıvrımları, sivrilikleri ve salgılayan uzuvları, sert fırça darbeleriyle beraber katlanıyor her zaman. Sıklıkla seyrelen ve aniden yoğunlaşan boya tabakası, onu taşıyabilecek bir çizgisellikle beraber yayılıyor geniş tuvallere. Gövdenin en gerilimli yeri çığlıktır. Şiddeti ve ifadeyi yutan bir kara delik. Nesli Türk'ün figürleri çığlık atmakla atmamak arasında asılı kalmışlardır neredeyse. Grotesk hep dişidir Türk'ün espasında. Pürüzsüz güzelliği ve erkeğin bakışını bozan çirkini gösterir. Uysal güzellik ansızın dağılır onun kompozisyonlarında. Sıkılma ve boğulma, plastik-hijyenik poşetlerin koruyuculuğunun ötesindedir. Nesli bilir ki: Et bozulur ve çürür! Güncel sanat kolaycılığı düşünüldüğünde tam bir ressamdır Nesli Türk. Sadece pentür değil, gravür ve baskının olanaklarıyla zenginleşen güçlü deseninin pentürün önüne geçmesine izin vermez; izleyici bilir ki, çizgiyi gerektirmeyen boyadan desen vardır karşısında. Kara Duyu 8 Mayıs-6 Haziran tarihleri arasında Karşı Sanat Çalışmaları'nda izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/26/karanligin-uykusu-horasan-pi-artworks-istanbul-30-nisan-06-haziran-2015/", "text": "Horasan Pi Artworks İstanbul'daki son kişisel sergisiyle kolaj tekniğine ve estetiğine yeni bir yaklaşım getiriyor. Sanatçı geçtiğimiz yıl galerinin Londra şubesinde açtığı When The Time Comes isimli sergisinde, kolaj çalışmalarından oluşan bir seriye ilk kez kapsamlı bir şekilde yer vermişti. Yeni sergisi Karanlığın Uykusu ise sanatçının farklı yorumuyla, alışılagelmiş kolaj anlayışının, kes-yapıştır veya parçala-birleştir yönteminin nasıl dışına çıktığını gösteriyor. Önce aklıma bir fikir veya duygu takılıyor. Bununla birlikte üretimim de başlıyor ve gelişiyor. Bu sergi, birbirine eklenen yapılar, hayatımızdaki atıklar, tüketim fazlaları, kullanmadığımız fakat yine de atamadığımız eşyalar ve biriktirdiğimiz nesneler üzerine kuruldu. Belki de bu sergiyi yapma nedenim, tüketme arzusunun bende yarattığı infial diyor Horasan. 'Biriktirdikleri' sanatçının son sergisindeki heykellerinin harcını oluşturuyor; tuvallerinin ise esin kaynağını. Yepyeni bir malzemeyle çıkıyor karşımıza sanatçı. Aslında bu malzeme sadece bizler için değil; onun için de yeni. Horasan heykellerini, son birkaç yıldır araştırdığı ve olanaklarını keşfetmek için sayısız denemeler yaptığı, mumyalamada kullanılanlara benzer bir karışımla kaplıyor. Özellikle üç boyutlu kompozisyonlarını oluştururken, parçaların birbiriyle kurduğu ilişkiyi, bir araya geldiklerinde oluşturdukları ahengi ve şiirselliği, yani rastgele oluşan duyguları ve imgeleri özgür bırakıyor. İşler belirli bir fikri ve konsepti olduğu kadar; hesaplanmamış, anlık durumları da ortaya koyuyor. Resim yapar gibi ürettiği heykellerinde kontrol, sanatçıdan malzemeye, malzemedense yine sanatçıya geçiyor. Tuvallerinde ise bambaşka bir şaşırtmacayla karşılaşıyoruz Horasan'ın. Bir nevi kolaj estetiğini yağlı boya tuval resimlerine taşıyan sanatçı, bu eserleri bütünlük içerisindeki bir anlatının parçaları gibi galerinin duvarlarına yayıyor. Kendi çektiği fotoğraflardan oluşturduğu kolajları, bu kez yağlı boyası ve fırçasıyla tuvallerinde yeniden yorumluyor. Burada ortaya koyduğu detaycı ve gerçekçi yaklaşım, ziyaretçileri bu işlere yakından bakmaya davet ediyor. Serginin sürprizlerinden biri de, seriye son anda dahil olan, sanatçının mimari bir plan üzerinde müdahaleler yaparak dönüştürdüğü yerleştirmesi. Çok katlı apartmanlarla dolu karanlık bir şehir yaratan Horasan, sıradan ve korunaklı gibi görünen bu site manzarasını biraz ironiyle hareketlendiriyor. Ve bu sakin sitede bir şeylerin ters gittiği, gerçek dışı bazı unsurlar olduğu anlaşılıyor. Her taraf beton; karanlığa doğru gidiyoruz diyen Horasan, kendi yarattığı kent manzarasında küçük hikayelerini anlatıyor. Horasan brings a new perspective to assemblage in his upcoming solo show Sleep of the Darkness at Pi Artworks Istanbul. His preceding exhibition entitled When The Time Comes (2014), at Pi Artworks London branch, was the first comprehensive presentation of the artist's work with photo collage. New work exceeds the limitations of collage techniques such as cut and paste, shredding and weaving. Horasan is compelled by his resentment of our desire to consume, constructing works from what he refers to as 'residue', 'waste', 'stuff we don't use but continue to save'. Resulting sculptures and works on canvas address feelings of immobility and accumulation, emanating a heavy distain. This time found objects are drenched in black, becoming a unified mass of capricious forms. The artist challenges both himself and the viewer with by coating each work in a compound substance he devised through lengthy research and significant testing. Its chemical composition resembles that of a fluid used in mummification. The works offer un-calculated and subconscious relationships between objects and ideas. His process, which imitates that of painting, passes control from the artist's hands to his material and back again, as he manipulates its composition throughout production. Alongside his well-known paintings, he has often produced collages using his own photographs. Within this new body of work, Horasan has allowed his painting practice to be influenced by his work as a collage artist. For Sleep of the Darkness the artist places various black and white cut-out forms, which are recognizable as from his paper collages. Horasan first prepares a paper collage, and later paints it in a hyper-realistic manner. He creates a great illusion, and refers so to the relativity and subjectivism of any idea or image of reality."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/26/murekkebi-koyu-erdogan-zumrutoglu-the-empire-project-30-nisan-23-mayis-2015/", "text": "Erdoğan Zümrütoğlu'nun işlerinin dikkate değer olmasının nedeni, çağdaş sanat dünyasının kayıtsızlığının çok ötesine geçerek izleyicinin üzerinde muazzam bir etki yaratıyor olmasıdır. Figür ve soyutlamalarının birleşimi ile içinde bulunulan zamanın konularının eleştirel yorumlarına olan ilgisine günümüzde ender rastlanmaktadır. Zümrütoğlu'nun özgün gücü, resimlerinin hiç bir zaman göze batan, didaktik ya da polemik olmasına izin vermemesinde yatar. Bu resimlerde formun mükemmelliği ve estetiğin çekiciliği, zeki içeriklerle birleşmektedir. Resimlerin ikonografik ve düzensel parçalanmışlığından dolayı klasik resimsel içerik, ressam tarafından bilinçli bir biçimde reddedilmektedir. Zümrütoğlu'nun imgeler dünyasının biçimlendirilmesine dahil olmak bu sayede mümkün olur. Dolayısıyla izleyici ektin hale gelir ve edilgen alıcı rolünü bırakması için cezbedilir. Sanatçı, son dönem modernizminin başarılarından yararlanırken saf post modern eklektisizminin ötesine geçen çağdaş bir külliyatı yaratmakta başarılı olmaktadır. Kendine has formları ve sosyo-politik sorumlulukları ile çalışmalar, resim alanındaki yenilenmeye katkıda bulunmaktadırlar. Bu yenilenmeye ihtiyaç vardır: çünkü resim sanatı bir krizdedir; lakin ölmemiştir! Dark Matter the latest collection of works by painter Erdoğan Zümrütoğlu will be on show at Empire between 30.04.2015 23.05.2015. Erdoğan Zümrütoğlu's work is significant because it causes a massive impact on the spectator, which goes beyond the nonchalance of the contemporary art world. His mix of figuration and abstraction, as well as his interest to critically comment on issues of the immediate present, is rare these days. Zümrütoğlu's particular strength is that he never lets the paintings to be obtrusive, didactic or polemical. Here, great form and attractive aesthetic meets intelligent content. Due to the paintings' iconographic and compositional brokenness, the classical pictorial context is consciously denied by him. That is why it is possible to participate in the shaping of Zümrütoğlu's worlds of images. So, the spectator is activated and lured to abandon the passive attitude of the recipient. The artist succeeds in creating a contemporary oeuvre, which draws upon the accomplishments of late modernism while going beyond pure postmodern eclecticism. With its unique form, and its socio-political commitment, the works contribute to a renovation in the field of painting. This renovation is needed, because painting is in a crisis but it is not dead!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/26/new-paintings-gabriele-grones-bernarducci-meisel-gallery-01-30-may-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition for Gabriele Grones. Over a dozen, highly detailed portraits feature the head and shoulders of his models on a monochromatic background. Each portrait measures 16 x 12 inches and although they are small, there is an extraordinary amount of detail given to each person's face, hair, and clothing with great respect to light. Each painting is as advanced in its technique as the persona of each sitter. GRONES begins his portraits by bonding with the sitter as each portrait is an emotional map of their past records and feelings. To prepare for the portraits, Grones seats his subjects under a very bright light exposing every morsel of their being, every capillary on their skin, every hair on their head. Each face is thoroughly painted, often represented outside of a specific context a void that is underlined by the monochromatic background. In every portrait the sitter is seated on an angle, escaping eye contact with the viewer. To Grones, this points to the crystallization of the figure, creating an iconic image. GRONES'S Elisa II (2014) is striking in that each and every strand of Elisa's brunette hair is intricately painted. As the light cascades onto her skin her features cast delicate shadows over her meticulously rendered face. An array of blues are present in the composition. The azure background is accentuated by the navy blue cotton scarf wrapped around Eliza's neck. Her crystal clear blue eyes add a third shade of blue to the painting. The artist's technical prowess does not discount his conceptual integrity. Elisa's blue eyes do not connect with the viewer but rather focus beyond the picture plane alluding to a metaphysical context. GRONES'S portraits are far from idealized. Each characteristic of the individual adds to their experiences. Not only does Grones create great physical depth in each portrait but a great emotional depth is present too. Fabio (2014) features a man, perhaps in his early 40s, wearing a black tee shirt under an unbuttoned purple, gold, and white dress shirt. His hair line has receded so far it is barely visible. His blue eyes appear to be sculpted onto the canvas as they are so expertly painted with dimension. As the light hits his face, every discoloration and wrinkle is visible on his skin. Fabio's pensive gaze that avoids contact with the viewer generates a sense of profound emotional depth. Grones lives and works in Rovigo, Italy. He earned his BFA and MFA from the Academy of Fine Arts in Venice, Italy. Recently, his work was included in the Fort Wayne Museum of Art Realism Biennial as well as the exhibition entitled The Portrait Gala at the National Portrait Gallery in London. In 2011, Grones's work was included in the Arsenale as part of the 54th Venice Biennale. For further information or images please contact Marina Press at marina@meiselgallery. com or 212.593.3757. Viewing hours are Tuesday through Saturday 10:00am to 5:30pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/27/utku-varlik-sakla-beni/", "text": "Liu Bolin Çinli bir sanatçı. 2005 Pekin olimpiyatları hazırlığında yapılan kent projesi nedeniyle atölyesi yıkılınca buna karşı oluşunu ilginç bir dışavurum; heykelle değil fotoğrafla gerçekleştiriyor. Kendisi de bu yıkıntının tinsel bir elemanı, içeriği oluyor. Sokakta kalmanın hesabını kime soracak, Çin'de derdini kime anlatabilirsin? Başkaldırmaya özgü en geçerli yol, yönetimi hemen sarsmadan, onun çarkına takılmadan hesaplaşmak, kendini dekora sokup, saklayarak, mimetisme ama anlayana. Kitap asırlardır herkesi etkiledi; resimde, yazıda, sinemada. Griffin adında bir bilim adamı, görünmezlik üstüne 15 yıllık araştırmalar sonucu iflas etmiştir. Bulduğu formülü son bir umut olarak komşunun kedisine uyguladığında, sonuç başarılıdır ve bu kez kendisine uygular ve görünmez olur. Sonunda da kafayı kaçırır. Bence herkes bu hayali bir gün yaşamıştır, giderek sinemanın da konusu olduğunda, 50 yıllarındaki teknik yetersizlikle anlatımda gereken illüzyon yapılamamıştır, örneğin Görünmeyen Adam İstanbul'da ; görünmezlik, aktörü sargı bezleriyle mumya gibi paketlemek olduğunda gerçekten gülünç; ama asıl neden; yönetmenin görünmezlik vizyonunu kavrayamamasıdır. Uzun yıllardır maddenin bir belleği olduğu, atomlarını ölçerek ya da carbon 14 analizleri sonucu yaşanmışlığı zamana uygulanıp, kimyasal içeriği, yaşı, nereden gelip nereye gittiği biliniyor. Daha da öteye; suyun ve mekanın belleğini çözmek, henüz bir sonuç vermese de evrenin labirentinden çıkış yakındır. Bence bir üçüncü göz var; aynaya bakarken ayna da bize bakıyorsa; Bolin'nin içeriğindeki diyalog olan ikilemi saptamak adına oluşan alegoriyi; içsel manzarayı saptayandır bu. Kendi kurgusunu bir resim anlayışıyla dekora benzetirken, günümüzün teknik olanaklarının da buna katkısı yadsınamaz. İçerikte Bolin'nin doğduğu ve yaşadığı kent Pekin'e politik gönderisini, geçen yıl gezdiğim kentin boyutlarını bilerek, daha iyi kavrıyorum, Mao'nun peyzajına çaktırmadan girişi bence çok anlamlı. Diğer panolarda şiir daha etkin, olay-doku bileşiminde kurgu renk olarak kendini daha da soyutluyor, giderek rüya gibi dekorlarda dolaşıyor, onların gözünden bize bakıyor. Verdiği sosyal mesaj amacına ulaşınca, sanatın asıl amacı yani güzel'e gönderisi, rengin albenisine katılmak, onun gizemine girebilmek. Olabilmek; garip bir istek, sürekli insanı yöneten ya da yönlendiren bir duygu; çoğu kez kuş ya da bir çiçek olmak, özgürlüğü ve güzelliği simgelese de insan kendinden genellikle pek mutlu değildir. Şair ve filozof Ovide (İÖ: 42) ünlü yapıtı Metamorphose da bu dönüşümü; nefesin, can'ın insandan hayvana geçişini; doğadaki sürekliliği, oluşumu savunurken tanrıça Penee'nin kızı Daphne'nin defne ağacına dönüşümünü şiirleştirir. Bence günebakan da anlatmak istediğine daha da yaklaşıyor Bolin, . Amaç bir diyalog ama dönüşümde bir sihirbaz gibi gözümüzü boyarken kentteki yitişlerindeki gerçekçilik; burada dönüşmek isteğimizin bir eş zamanlı dekoru ve kendi adına da 2005 den bu yana geldiği bir boyuttur. İlginç; şimdiye dek kamuflaj, savaşa özgü bir saklanma tekniği, giysi ya da örtü olarak kullanılsa da, bunun çok ötesine gidilemedi; ama doğa da kendini korumak adına kalıtım ADN akıl almaz hınzırlıklar; büyüler, oyunlar, renklerle işin bu kadar basit olmadığını kanıtlamıştır. Yaşamını sürdürmek acımasız olduğunda; individu'nun kendini savunma stratejisi milyonlarca yıllık bir metamorphose kalıtımının, korkunun doğaya gönderdiği SOS sonucu oluşan bir mucizedir. Yaşadığı ortamın dekoruna girebilmek, predateur'ü şaşırtmak; kantitatif/nicel genetik paletinin en güzel renklerine bürünmek, ama nasıl? Concentration d'une moleculemolekül konsantrasyonu/derişmesi hiç bir şey açıklamıyor bana, peki nedir bu pigmantenın kaynağı? Sonuçta Darvin'e kadar uzatmadan doğa çok büyüksün diyorum. Güzel'i tanımlayacak bir sözcük yok, insanın asırlardır dokunmak istediği ve de kimsenin büyüsünü çözemediği, dokunamadığı şey! Doğanın ötekine bağışı; albenisini transgenik bir sistemle bu gizlemeyi dekorun bir elemanı, giderek kendisi yapan büyü! Benzeme taktiği ve yaşadığı ağacın bir yaprağı gibi olmak isteği, kalıtımın mucizesi, onu düşmanlarından kurtarmış ama o da bunu fırsat bilip, yaprak gibi gözükerek başkalarını avlıyor. Dijital çağda kavramaya başladığımız nanostrüktürel sistem milyonlarca yıl önce doğanın uyguladığı üçlü optik bileşen, kromatofor, proteinlerin yarattığı pigmentler organı oluşturmuş, işte bunu izliyoruz şaşkınlıkla! Marcel Ayme'nin Duvargeçen romanını okuduğum gençlik yıllarımdan bu yana, duvargeçmek düşü'yle yaşadım, geceleri bu yeteneğimin olmadık senaryolarını yazdım; hayal kurmaktan yorgun düşüp uykuya geçtiğimde, düş de o yazdığım senaryoların filmini gerçekleştiriyordu. Oysa romanın kahramanı Dutilleul, Rus romanlarının kahramanları gibi üçüncü sınıf bir memur. Bir gün tesadüfen duvargeçen yeteneğini fark ettiğinde, kendisini önemsemeyen çalıştığı bürodaki memurlara bir takım oyunlar oynuyor bu yeteneğiyle; Garou Garou takma adıyla banka soyuyor, polisle alay ediyor, inandıramayınca kendini ihbar ediyor, kanıtlamak adına. Bu kez Prison de la Santede Paris'in ünlü hapishanesinde buluyor kendini. Oyuna devam. ama aynı naiflikle; duvarlardan geçip hapishane müdürünün odasından kitap ödünç almalar, çıkıp lokantalarda yemek gibi oyunlar, sonunda serbest bırakılıyor. Bu öyküyü anlatmamın nedenine gelince: Dutilleul romanın sonunda Montmartre'de Rue d'Orchampt'da oturur. Bir gün alt sokak, Rue Lepic'de rastladığı bir kadına aşık olur, kadın da yine hemen yanda, Avenue Junot'da yaşamaktadır. Dutilleul kadınla Mısır'a gitmek gibi düşler kurarken, sevgilisine bu haberi vermek için Rue Norvin'deki duvarı geçiyor, ne yazık yeteneği onu terk etmiştir ve de duvarın içinde kalıyor. Çok ilginç; yıllar sonra 1976- 80 yıllarında yaşadığım 24 rue Norven'deki atölyemin arka duvarında kalmıştı Dutilleul. Daha sonra Marcel Ayme'nin bu ünlü romanının anısına bir gönderme yapıldı. doyurmak ya da kendini kabul ettirmek adına bir canlının ötekine karşı üstünlüğü anlamında kullanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/29/ii-uluslararasi-turk-kulturu-arastirmalari-sempozyumu-son-basvuru-05-mayis-2015/", "text": "Sempozyumun amacı farklı bakış açılarıyla gerek Türkiye içerisinde gerekse Türkiye dışında Türk kültürü üzerine yapılan araştırmaların sonuçlarını paylaşmaktır. Sempozyumun, geniş bir coğrafya üzerinde kalıcı izler bırakmış olan Türk kültürünün çağdaş toplumlardaki iz düşümlerini takip etmek ve bugünkü algıyı değerlendirmek amacına hizmet etmesi beklenmektedir. Makale ve sunumlar Türk kültürü ekseninde dilbilim, edebiyat, tarih, sanat tarihi, felsefe ve sosyoloji alanlarını kapsayacaktır. Uluslararası Türk Kültürü Araştırmaları Sempozyumu Saraybosna Üniversitesi ve Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi işbirliğinde 4-5 Eylül 2015 tarihlerinde Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nde düzenlenecektir. Sempozyum, Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nde Türkoloji kürsüsünün 65. yılı münasebetiyle düzenlenmektedir. - Saraybosna Türkoloji kürsüsünün 65. yılı - Uluslararası Türk Kültürü Araştırmaları Sempozyumu, Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi ve Saraybosna Üniversitesi'nin ortak organizasyonudur. - Her yıl farklı bir ülkede düzenlenecek olan sempozyumun ilki 12-13 Kasım 2014 tarihinde Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi'nde gerçekleştirilmiştir. - TÜKAS 2015 Saraybosna Üniversitesi Felsefe Fakültesi'nde yapılacaktır. - Her sempozyumda özel bir oturum planlanmaktatır. Sempozyumda sunulacak bildirinin belirtilen alanlarda ve bilimsel ölçütlere uygun olarak hazırlanması ve başka bir yerde yayınlanmamış olması gerekmektedir. - Bildiriler standart A4 formatında (satır aralığı 1,5, Times New Roman, font büyüklüğü 12) yazılmalıdır. - Bildirilerin uzunluğu 15 sayfayı aşmamalıdır. - Bildiri dilleri Boşnakça ve Türkçe'dir. - Diğer Bilgiler: - Yol ve ikamet masrafları katılımcılara aittir. - Sempozyumun düzenlenmesinden sonra sempozyumda sunulan bildirilerin yer alacağı Bildiri Kitabı yayınlanması planlanmaktadır. - http://www. ff. unsa. ba/index. php/bs/pocetna/fakultet/misija-i-vizija-fakulteta/105-filozofski-fakultet-u-sarajevu/484-saraybosna-ueniversitesi-nin-nevsehir-haci-bektas-veli-ueniversitesi-ile-ortak-projesi-uluslararasi-tuerk-kueltuerue-arastirmalari-sempozyumu-duyurusu"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/29/psikoloji-ve-sanat-sempozyumu-iv-son-basvuru-08-haziran-2015/", "text": "Sanat, zamansız ve evrensel görünse de, farklı zamanlarda ve farklı kültürler içinde kendini oldukça farklı şekillerde göstermiş. Sanatla hangi ortamlarda, hangi amaçlarla, hangi etkinlikler içinde karşılaşıldığı oldukça değişken olmuş ve değişmeye de devam ediyor. Sanatla ilişkili olarak üreten, kullanan, maruz kalan, mağduru olan gibi rollerde kimlerin yer alabildiği, hatta hangi rollerin mümkün olduğu da, kimi zaman toplumsal, kimi zaman teknolojik değişimlere bağlı olarak farklı şekillerde ortaya çıkmış. Bütün bunların sonucunda sanatta kimin sözünün geçtiği, sanatın kime sözünün geçtiği konuları tarihsel ve kültürel olarak değişmiş. Psikoloji ve Sanat Sempozyumlarının dördüncüsünde sanatta katılımı tartışmayı amaçlıyoruz. Demokrasi, politika, elitizm, popülizm, ayrımcılık, toplumsal cinsiyet, sınıf, eğitim, terapi, medya, teknoloji ve katılımı destekleyen ve engelleyen daha başka kavramlar sanatla karşılıklı ilişkileri içinde nasıl ortaya çıkıyorlar? Bu sorularla ilişkili bütün konuları Psikoloji ve Sanat Sempozyumuyla uyumlu olarak psikolojik bir bakış içinde ele almak isterken, araştırma sonuçlarından kuramsal yaklaşımlara, sistematik veri toplama ve analizinden sanatçı deneyimlerinin paylaşılmasına kadar geniş bir alana açığız. Sorular ve tartışma ile birlikte 30 dakikalık sunuşunuzun özetini bilim kurulu tarafından değerlendirilmek üzere Özet Gönderme bağlantısından gönderebilirsiniz. Psikoloji ve sanatla ilişkili olan, ancak bu yılın temasıyla doğrudan ilişkili olmayan öneriler de değerlendirmeye alınacaktır. Sempozyumun özet kitapçığı pdf şeklinde hazırlanarak ulaşıma açılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/04/29/uluslararasi-toplumsal-cinsiyet-ve-estetik-sanat-film-ve-edebiyat-sempozyumu-son-basvuru-01-mayis-2015/", "text": "Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumunun düzenlediği ve 6-8 Kasım 2015 tarihlerinde İstanbul'da gerçekleştirilecek olan Toplumsal Cinsiyet ve Estetik: Sanat, Film ve Edebiyat başlıklı sempozyuma bildiri önerilerinizi bekliyoruz. Sempozyumun hedefi, toplumsal cinsiyetin sanat ve edebiyat teorilerini, tarihini, yaratım ve alımlama süreçlerini nasıl etkilediğini araştırmak, sanat ile edebiyatın toplumsal cinsiyet ve cinsellik tanımları ile deneyimleri üzerindeki biçimlendirici ve dönüştürücü etkilerini incelemektir. Sunum konuları, edebiyat, sanat, sinema, popüler kültür, tiyatro ve dans gibi alanları kapsayabilir. Belirli metinlere, temalara veya biçimsel sorunlara odaklanan teorik ve disiplinler arası yaklaşımlara yer vermekten mutluluk duyacağız. Sempozyumda 20 dakika ile sınırlandırılmış olan Türkçe ve İngilizce sunumlara yer verilecektir. Yaklaşık 300 kelime civarında olması istenen bildiri özetleri 1 Mayıs 2015 tarihine kadargenderforum@sabanciuniv. edu adresine gönderilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/askin-oteki-yuzu-canay-gunler-banyan-restaurant-07-mayis-07-agustos-2015/", "text": "Sanatı günlük hayatımıza dahil ederek yoğun kent hayatına estetik çözümler öneren Şeli Art Project tarafından düzenlenmekte olan plastik sanat sergileri 'Her Yerde Sanat' sloganıyla hayatımızı zenginleştirmeye devam ediyor. Canay GÜNLER'in 'Aşkın Öteki Yüzü' adını taşıyan resim sergisi Banyan Restaurant'ta 'Art For The Soul' projesi kapsamında Şeli Art Project işbirliğiyle sanatseverlerle buluşuyor. Siz sanatseverlerin de bu etkileşime tanıklık edecek olması heyecanımızı daha da arttırmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/bahar-karmasi-galeri-fe-30-nisan-20-mayis-2015/", "text": "Galeri FE, baharı Bahar Karması sergisiyle karşılıyor. Abit Güner, Adnan Turani, Ali Candaş, Avni Arbaş, Bayram Gümüş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Burhan Doğançay, Burhan Yıldırım, Devrim Erbil, Dilek Işıksel, Emin Koç, Fikret Otyam, Hayati Misman, İsmail Acar, Komet, Mert Ege Köse, Mustafa Ayaz, Mustafa Pilevneli, Muzaffer Akyol, Nejad Devrim, Serap Atala, Süleyman Saim Tekcan, Tuba Önder Demircioğlu, Türkan Sılay Rador gibi zengin sanatçı kadrosu ile 30 Nisan 20 Mayıs tarihleri arasında Galeri FE'de izleyiciyle buluşuyor. Modern Türk sanatından geniş bir yelpazeyi içeren bu sergide, üslupsal çeşitliliğin yanı sıra, sanat tarihinde yaşanan değişim ve dönüşümü izlemek mümkün olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/goz-goze-gozde-baykara-derinlikler-sanat-merkezi-07-30-mayis-2015/", "text": "Gözde Baykara, ''Göz Göze'' ismini vermiş olduğu resim sergisi ile 7 30 Mayıs 2015 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi'nde sanatseverlerin karşısına çıkıyor. Figürlerin iri gözlerindeki hüzün, bedendeki fotografik yaklaşım ile çelişkili. Bedeni ile alıkoyduğu 'seni', gözleri ile ağlatmaya hazır. Baykara'nın resimleri; günümüz Türkiye'sinde bir sanatçının cesaret simgelerindendir. Keza, görsel üretim çöplüğünde sayfalar karıştırdığımız internet ortamında dahi, öznel işlerle karşılaşma olasılığımız azalmaktadır. Hele işçiliğin her anlamda kaybolduğu günümüz sanat yaklaşımları içinde 'pentürle' dikkat çekebilmek, tek başına bir güç göstergesidir. Baykara'nın işleri, sadece içerik olarak değil, nesnel gerçeklik olarak da bu gücü hissettirmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/incognito-yannick-fournie-bertrand-delacroix-gallery-may-28-june-27-2015/", "text": "BERTRAND DELACROIX GALLERY is thrilled to present YANNICK FOURNIE's work to New York City for the first time this May. Fournie, a native of southern France, has established himself as a bold and provocative figurative painter. The new collection presents men and women wearing colorful Mexican wrestling masks, a topic the artist has been exploring over the past few years. As for the motivation behind this subject choice, Fournie cites a meaningful experience he had while visiting a small town in Mexico. A short time after attending a match of Lucha Libre, a form of professional Mexican wrestling, he came across one of the wrestlers or luchadores in his everyday clothing, yet still masked, at a local grocery store. In fact, most luchadores are never seen by the public or press without these masks. Fans flocked around the fighter as he shopped for quotidian items and Fournie saw that the man was regarded as a hero. Fournie's large, colorful works are extremely expressive and many of his subjects confront the viewer face-on, forcing them to question not only the identity of the subject but consider questions about their own identity and role in society. However, it is not only the unusual content that sets his work apart; his painterly technique and mastery over the human figure add to the power of his paintings. The artist was born in 1972 in the South of France. After enrolling at the Ecole des Beaux Arts in Bordeaux, he eventually decided to join the army and afterward, pursued a career in sports. In 2011, he gave in to a lifelong desire to paint. For the past four years, Fournie has done just that: he has looked inward and painted powerful and imagined worlds fraught with aesthetic magnetism and symbolic meaning. He now lives and paints in Biarritz, France. He will attend the opening reception on May 28. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/jardins-secrets-ric-raux-fontaine-axelle-fine-arts-galerie-soho-may-30-june-28-2015/", "text": "AXELLE FINE ARTS GALERIE SOHO is thrilled to host JARDINS SECRETS ERIC ROUX-FONTAINE'S 3rd US solo exhibition. After the success of Neverlandscape (Axelle Soho, 2012) and Lunar Park (Axelle Boston, 2013), Roux-Fontaine returns to New York City with an all-new collection of mixed media paintings. These new works continue his exploration of the blurred line between reality and fantasy while introducing new themes, such as the undeniable connections between visual art, music and theater. The starting point of each painting comes from all those small moments that make up life, something you've seen, something you heard on the radio, a place you've been a long time ago, something you dreamt about last night, something you can't talk about but you'll be able to paint! I use all those things in my painting; I draw my inspiration from all those particular times. In the end, the image is very simple yet full of many different hidden meanings. Roux-Fontaine begins with sketches then applies thick layers of paint, pure pigment, marble powder and resin using brushes and spatulas. His dreamlike paintings are largely inspired by his travels throughout Central America, India and Eastern Europe, specifically to Borucan & Romani communities. Using lush colors and stunning detail, the artist's paintings delicately balance reality and dreams, figurative and abstract genres. His paintings tell stories while uniting art, music, nature, humankind, theater and outer space. The artist was born in 1966 in the Savoy Region of France. Roux-Fontaine graduated Suma Cum Laude from Fine Art School of Saint-Etienne. Since his first solo exhibition in 1991, he has enjoyed sellout shows and overwhelming success throughout Europe. In 1995, the Musee des Beaux-arts of the city of Chambery and the Musee Paul Dini of the city of Villefranche-sur-Saone acquired works which to date are part of their permanent collections. In 2008, Spanish private arts foundation Josep Niebla presented his first retrospective. In 2013, the historic Celestins Theatre in Lyon commissioned the artist to create 30 original paintings to reproduce as show posters for the season. His studio is now in Lyon, France but he spends a great deal of time gathering inspiration for his work by traveling internationally. Roux-Fontaine will attend the opening reception on May 30. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com. Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/kabullenme-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-schneidertempel-sanat-merkezi-14-mayis-07-haziran-2015/", "text": "Toplum tarafından farklı konumlandırılan göçmenler, içine girdiği topluma ayak uydurabilmek için de çok fazla ödün vermek durumunda kalıyorlar. Göç etmeyi, göç sürecini ve bulunduğu yeri benimsemekte sıkıntı yaşayan göçmenler; bu yeni yaşamları içinde, hem dışsal hem de içsel anlamda yeni bir zaman dilimini ve mekanı KABULLENME'' durumuyla yüzyüze kalıyorlar. Bundan dolayı da çeşitli platformlarda ve değişik boyutlarda tepkiler ortaya koyabiliyorlar ve aynı zamanda toplumun da göçmenlere karşı farklı tepkileri olabiliyor. İşte bu tepkilere dikkat çekmek ve sorunun hayatımızın her alanında var olduğunu göstermek için; Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi olarak farklı disiplinlerden sanatçılarla birlikte Kabullenme diyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/nedensiz-pera-sanat-galerisi-12-29-mayis-2015/", "text": "Birbirinden farklı üsluplarıyla, sanatçı duyarlılığını gözlemleyebileceğimiz, ''Nedensiz'' sergisine davetlisiniz. Pera Art Gallery'de 12-29 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleşecek, karma sergi isminden de anlaşılacağı üzere sorguyu, olguya dönüştüren, toplumsal sağaltıcı bir bakışı, Nilüfer Moayeri küratöryelliği ile izleyiciyle buluşturacak. Sanatçı kimliği sezgisel ve öngörülü algının, geçmişe göndermeleri ile geleceğe yaptırımlarını, belleklerde biçimlendirme çabası sergi süresince önemli bir odağı oluşturacaktır. Galeride süje ile buluşan tüm üretilerin ortak bir dili olmasa da bütünsel anlamda ortak bir maksadı olduğu açıktır. Maksat, nedensizliğin nedeninin ne ölçüde sorgulanacağını belirlemektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/okul-genco-gulan-art50-net-12-mayis-12-haziran-2015/", "text": "Genco Gülan, 'Okul' ismini verdiği yeni kişisel sergisi ile çağdaş sanat ve eğitim ilişkisini irdeliyor ve sergiyi, eğitim vermekte olan gerçek bir okulda gerçekleştiriyor. 30. yılını kutlamakta olan Doğan Koleji'nin kapılarını açtığı sergi bir ay boyunca sanatseverlerle buluşacak. . ''Okul'' kelimesinin Fransızca karşılığı olan ecole kelimesinden esinlenen serginin amacı ise sanatseverleri tesadüflere sürüklemek. 12 Mayıs 12 Haziran tarihleri arasında Okulun çeşitli bölümleri, sanatçının eserlerine ev sahipliği yapacak, hem sanatseverler hem de öğrenciler çağdaş sanat eserlerini yakından izleme fırsatı yakalayacak. Sergiyle ilgili güncel bilgiler ve seçilmiş yapıtlar, Art50. net online çağdaş sanat platformu üzerinden de takip edilebilecek. Sanatçı, sergiye başlık seçerken kelimenin Fransızca karşılığı olan ecole kelimesinden esinlendi. Kelimenin kökeninde ise; ünlü İtalyan ressam ve mimar Raffaello'nun Eflatun'nun Okulunu ( 1509-11 ) resmettiği başyapıtın bulunduğu düşünce yer alıyor. Rönesans'ın büyük ustası Raffaello Sanzio bir okul kurmamış ama ideal okul imgesini resmetmiştir. Sanatçı Genco Gülan ise bu resimden yaklaşık 500 yıl sonra, seçtiği benzeri başlık ile tamamen farklı bir 'bağlamsal estetik' yakalama gayretine girdi. Gülan, bu projesinde farklı bağlamda sergileyeceği çalışmaları ile sanatseverlerin ve çocukların bir sanat galerisi ya da müzesinde karşılaşabileceği yapıtlar ile bir okulun koridorlarında, yemekhanesinde veya spor salonunda tesadüfen karşılaşmasını amaçlar. Bu karşılaşmalardan yeni fikirler çıkmasını bekler. Disiplinler-aşırı kavramsal çağdaş sanat yapıtlarının tümünü 'fikir sanatı' olarak tarif eden bir sanatçı ve teorisyendir. Çalışmaları; toplumsal ve kültürel olayların arasındaki ilişkiyi, kesişimi, yeni medya sanatı, performans sanatı, resim, heykel ve enstalasyon yöntemlerini kullanarak açığa çıkarır. Sanatçının yapıtları halen farklı ülkede, altıdan fazla sanat müzesinin daimi koleksiyonlarında sergilenmektedir. Genco Gülan, Sovereign Art Foundation'ın 2011 yılı Avrupa Sanat ödülü finalisti seçilmiş ve bu sene Ege Üniversitesi tarafından Ege Art 2015, Ustaya Saygı ödülü verilmiştir. Gülan'ın yapıtları halen İstanbul Modern, Museum Ostwall Dortmund ve Selanik Çağdaş Sanat Müzesi koleksiyonlarında yer almaktadır. Sanatçı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ve Boğaziçi Üniversitesi'nde ders vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/palimpsest-hafiza-refik-dogu-ozgun-harmony-sanat-galerisi-09-31-mayis-2015/", "text": "Ressam Refik Doğu Özgün, ikinci kişisel sergisini 9 Mayıs Cumartesi-31 Mayıs 2015 tarihleri arasında Harmony Sanat Galerisi'nde sergileyecek. Serginin temaları, kültür ve mekan, doğa ve insan. Sanatçı, insanın iyi/kötü, doğru/yanlış, çirkin/güzel kaygılarından sıyrıldığı bir ütopyada, yargı ve çelişkilerden uzak bir yuvaya, dingin bir öze olan özlemi resmediyor. Sığınaktan öte olan evi, memleketten öte olan toprağı arıyor. R. D. Özgün, silinerek tekrar tekrar yazılan bir parşömen kağıdına benzetiyor resim serüvenini. Parşömeni ne yırtıp atıyor, ne de olduğu gibi saklıyor. Bellek parşömenin fiziksel varlığının üzerinde katmanlaşarak birikip duruyor. Her yeni yaz boz operasyonunda, alttakilere ulaşmak biraz daha zorlaşıyor ama imkansız hale gelmiyor. Ressam, tarihin yüzeyine bugünü ekliyor ve çağdaş biçim algısını yeniden yorumluyor. Özgün'ün bugünü Dante ile dans ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/sehrin-en-deli-hali-birol-ozer-edirne-kultur-evi-02-09-mayis-2015/", "text": "Edirne de açılan ilk güncel sanat sergisi olama özelliğini de taşıyan Birol Özer'in şehrin en deli hali başlıklı dördüncü solo sergisi Edirne kültür evinde izleyiciyle buluşuyor. Çalışmalarında video, fotoğraf, kolaj gibi medyumları kullanan sanatçı, toplumsal cinsiyet, militarizm, iktidar kavramlarının kaygan zemininde arayışını sürdürerek kolektif bilincimizde oluşan bellek yitimini gözler önüne sermektedir. Sergi 2-9 Mayıs tarihleri arasında görülebilir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/01/yekvucut-cetin-pireci-dart-gallery-12-mayis-06-haziran-2015/", "text": "Okuduğunuz bülten, son derece teknolojik cihazlardan yararlanılarak hazırlandı ve internet 'nimeti' sayesinde sizinle buluştu. Çağımızın vazgeçilmezi haline gelen dijital dünyada yaşanan gelişmelerin yol açtığı sonuçları sorgulayanlardan mısınız? Eğer yanıtınız 'Evet' ise, sanatın ufkunuzda yeni bir pencere açmasına izin verin. Çetin Pireci, 'Yekvücut' adını verdiği sergide, hiçbir elektronik cihazdan faydalanmadan, tamamen doğal yollarla meydana getirdiği eserleriyle bambaşka bir bakış açısını sanatseverlere sunuyor. Teknolojinin perçinlediği, artık bir açmaza dönüşen bireysellik ve yalnızlık üzerine tekrar tekrar düşünmemizi hedefleyen Pireci, dijitali bir kenara iterek yaptığı çalışmalarını paylaşıyor. 'Birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz' her gün, bizi yalnızlığa sürükleyen nedenleri bulmaya daha çok yaklaşıyoruz. Pireci, sizi dijitalin içinden doğala, yalnızlık bunalımına karşı 'yekvücut' soru sormaya çağırıyor. 1983 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Ana Sanat Dalı bölümünden mezun oldu. 1987 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik-Cam Ana Sanat Dalı bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Bugüne kadar, 3'ü kişisel olmak üzere yurtiçinde ve yurtdışında 80'den fazla bienale ve sergiye katılan Çetin Pireci, çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir. 2013-2014 sezonunda bir ilke imza atarak 1. Uluslararası Seramik Günleri'ni, tamamen kendi girişimleriyle gerçekleştiren seramik sanatçısı Duygu Bağlan, Galata semtinin sanatın etkisiyle dönüşmesine katkıda bulunmak için D'Art Gallery'yle karşımıza çıktı. Duygu Bağlan'ın kuruculuğunu yaptığı galerinin yönetimini Can Zaimoğlu üstleniyor. Seçici kurul olarak ise her serginin disiplinine göre değişen profesyonel bir kadroyla çalışılmakta."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/ambivalans-alpin-arda-bagcik-galeri-zilberman-15-mayis-27-haziran-2015/", "text": "Galeri Zilberman, genç sanatçı Alpin Arda Bağcık'ın ilk solo sergisi Ambivalans'ı sunmaktan mutluluk duyar. Galeri Zilberman etkinliği Genç Yeni Farklı'nın 2012 yılındaki 3. edisyonunda çalışmaları sergilenen Bağcık, 2013'den beri galeri tarafından temsil ediliyor. Alpin Arda Bağcık, Ambivalans sergisinde fotoğrafın sunmuş olduğu gerçeklik fikrini, karakalem ve tuval üzerine yağlı boya tekniğiyle ürettiği çalışmalarıyla sorguluyor. Adını, bir kişiye veya duruma karşı aynı anda hissedilen karşıt duyguları ifade eden bir psikolojik terimden alan sergi, fotoğrafın yakaladığı anlık gerçeklikle o anın üzerine birikmiş farklı algı ve yorumlar arasındaki muğlak bir alandan gücünü alıyor. Bağcık, medya aracılığıyla topluma iletilen, tarihe mal olmuş kişi ve olay fotoğraflarının gerçeğine resimleri aracılığıyla yeniden bakıyor. Konu ettiği kişi ve olaylarla, kitlelerin hayatını etkileyen güç ve iktidar ilişkilerini odağına alıp, medya tarafından dağıtımı yapılan ve yapılmayan haberlerle ilgili bilgi bozulmalarının altını çiziyor. İsimlerini şizofreni ilaçlarından alan resimleriyle, sosyo-politik bir eksendeki kitlesel akıl tutulmasının yarattığı karşıtlığı, monokrom bir renk paletiyle vurguluyor. Bağcık'ın çalışmalarına konu olan görseller farklı coğrafyalarda benzer hikayeleri işliyor. Gezi Parkı'ndan, Nevada Çölü'ne; Ay yüzeyinden, Çin'deki askeri birliklere kadar yaşanabilen dezenformasyon ve manipülasyonla, bir insanın diğerine ve doğaya hakim olma çabasını gözler önüne seriyor. Gördüklerinden emin olamamanın getirdiği tedirginlik, keskin bir resimsel kaliteyle kendini hissettiriyor. Sanatçı, doğruluğundan emin olduğumuz bir durumun gerçekliğinden şüpheye düştüğümüz o ilk andaki kırılmanın yarattığı olasılıklarla özellikle ilgileniyor. Olanca belirsizligiyle tüm olasılıkları içeren bu an bizi, hep ulaşmaya calıştığımız gerçeklikten biraz daha uzaklaştırırken şizofrenik bir algı bölünmesine biraz daha yaklaştırıyor. Bağcık'ın Ambivalans icin hazırladığı çalışmalardan Olanzepin'de, James Edward Westcott tarafından 1945'de Tenessee'de çekilmiş, yüzlerine patlayan flaşla savaşın bitiş sevincini zamana sabitleyen fotoğrafın 37 figürü; varolan dünyaya gözlerini açmaya direnen bir şüphelinin her günü ayrı bozulmaya uğramış 7 gününün karakalem kaydına karışıyor. Flupentixol ve Zuklopentixol'de tek kişilik yaşam kaynağıyla aya ayak basan ilk insan, yeni yerler keşfetmek arzusunun sınırlarını zorlarken; yaşamın olanca zenginliğiyle aktığı yerküredeki bir çölde kitleleri nefessiz bırakmak üzere yapılan atom bombası denemeleri aynı alacakaranlık aralıkta, bastığımız toprağın gerçekliğini bile şüphe götürür hale geliyor. Ambivalans, tüm çeliskileri ve güzellikleriyle politik tarihe eski kameraların objektifinden bakıyor ve genç bir ressamın ustalıkla ürettiği çalışmaları izleyenlere sunuyor. Sergi 27 Haziran tarihine kadar Galeri Zilberman'da görülebilir. Ayrıntılı bilgi için lütfen Zeynep Temiz'le iletişime geçiniz: zilberman@galerizilberman. 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olan sanatçı çalışmalarını İzmir'de sürdürmektedir. 2014 yılında Mexico City'deki Zona Maco fuarında, küratörlüğü Mirjam Varadinis tarafından yapılan New Proposals bölümünde solo sunum gerçekleştirmiştir. Aralarında Genç Yeni Farklı-3, Galeri Zilberman; Rotary Sanat Yarışması, Proje 4L; Sınırlar Yörüngeler, Siemens Sanat; ve Violence, CIAD- Atina'nın da bulunduğu karma sergilerde çalışmaları sergilenmiştir. Bağcık'ın çalışmaları Ortadoğu, Avrupa ve Kuzey ve Güney Amerika'daki özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. Galeri Zilberman is pleased to announce the first solo exhibition of young artist Alpin Arda Bağcık, who has been represented by the gallery since 2013. The works of Bağcık were exhibited in the 3rd edition of Galeri Zilberman's Young Fresh Different in 2012. In Ambivalence, Alpin Arda Bağcık examines the notion of reality that photography presents through his works of charcoal and oil on canvas. Taking its name from a psychological term used to describe coexistence of opposite feelings towards a person or a situation, the exhibition takes its strength from the momentary reality a photograph captures and an ambiguous space between the various perceptions and interpretations that accumulate on that moment. Through his paintings, Bağcık takes another look at the reality of the photographs of historic people and events that were transmitted to the public by the media. He focusses on the power relations that affect the lives of the masses via his chosen people and events, and underlines the disinformation about news that were published or unpublished by the media. The artist, who has named his works after brands of medicine used to treat schizophrenia, uses a monochrome colour palette to highlight the contrast created by the mass eclipse of reason in the socio-political axis. The visuals that Bağcık uses take on similar stories in different places. He lays bare the struggle of the individual to dominate others and nature through the disinformation and manipulation that occurs in places from Gezi Park to the Great Basin Desert, from the surface of the Moon to military units in China. The unease, felt when one cannot be sure of what one sees, makes itself evident through a sharp and painterly quality. The artist especially pays attention to the probabilities the diffraction creates at the very moment we begin to doubt the veracity of a situation. This moment that contains all probabilities in its ambiguity, takes us away from the reality we constantly labour to reach whilst pulling us closer to a schizophrenic division of perception. In Olanzepin, the 37 figures in the photograph taken in Tennessee in 1945, that immortalises the delight felt by those who had flashes exploding in front of them for the end of the war, meld with the charcoal registration, which has gotten distorted seven times in seven days, of a suspect who resists opening his eyes at the existing world. In Flupentixol and Zuklopentixol, as the first man on the Moon with his one-man source of life pushes the limits of the desire to discover new places; in the same twilight interspace, in a desert on Earth where life flows in its full opulence, tests of an atomic bomb designed to suffocate the masses open to question the reality of the very ground we walk on. Ambivalence, looks at the contradictions and charms of political history through the lenses of old cameras, and presents the masterful works of a young artist to its audience. The exhibition can be visited until the 27th of June at Galeri Zilberman. Please contact Zeynep Temiz for more information: zilberman@galerizilberman. Bağcık graduated from the Painting Department at Dokuz Eylül University in 2007. He currently works in İzmir. He gave a solo presentation at the New Proposals section at Zona Maco fair, curated by Mirjam Varadinis in New Mexico in 2014. He has participated in various group exhibitions including Young Fresh Different-3, Galeri Zilberman; Rotary Art Competition, Proje 4L; Sınırlar Yörüngeler, Siemens Sanat; and Violence, CIAD Athens. Some of his works are part of private collections in the Middle East, Europe and The Americas."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/bedri-baykam-akm-neden-kapali-bir-bilen-var-mi/", "text": "Dünya Sanat Günü, yani 15 Nisan Leonardo da Vinci'nin doğum günü. 2011'de, Meksika'nın Guadalajara kentinde, Dünya Sanat Dernekleri Genel Kurulu'nda Türkiye/UPSD adına verdiğimiz öneri oybirliğiyle kabul edilince, 15 Nisan haftası Türkiye ve dünyanın birçok ülkesinde sanat adına kutlanan günleri oluşturdu. Geçtiğimiz günlerde Şişli Belediyesi ile Nişantaşı'nda yapılan kitap standları ve müzik faaliyetleri mükemmel geçtikten sonra, pazar günü Bağdat Caddesi'nde sabotaja uğradık! Büyükşehir Belediyesi, sabah kurulum yapılırken geldi, girişimi durdurdu. Meğer İBB, DSG kutlamalarına olumsuz yanıt vermiş ve bunu Kadıköy Belediyesi'ne bildirme gereğini bile duymamış! Kadıköy de menfi cevap gelmediği için kurulumu onaylamış. Sonuçta tüm standları kaldırmakla tehdit eden zabıtalarla 35 yerine zar zor 16 stand için anlaşılarak kuruluma devam edildi. Düşünebiliyor musunuz? İBB'nin hedefi sanata veya DSG'ye hangi katkıları, ne boyutlarda yapacağı filan değil. İBB kahraman zabıtalarıyla, aslanlar gibi kitap, müzik ve pandomimle Kadıköy halkına ulaşacak olan bu özel günün aktivitelerini aksatmaya çalışıyor. İşte ben buna özel başarı ödülü veririm! Her yıl DSG haftasında birçok faaliyete imza atıyoruz. Mesela Çanakkale zaferinin 100. yıldönümüyle ilgili bir sergi hazırladık. Sergi aslında önce Türk, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı sanatçıların işlerini Çanakkale'deki Askeri Müze'de bir araya getirecekti. Ama Askeri Müze salonları bu uluslararası büyük buluşmaya hazır olmasına rağmen, Yeni Türkiyede illa Başbakanlık veya Kültür Bakanlığı onayı lazım geldiği için orada düzenlenemedi. Tüm takiplerimize rağmen bir yanıt alamadık. Şaşırdık mı? Hayır. İnsan şaşırdığı oranda aptaldır der atasözü. Biz de bu tarihi buluşmayı daha dar tutmak zorunda kaldık. Önemli olan Atatürk'ü yok sayarak tarihi olayları bile korkmadan saptıran zihniyetlere karşı, bu serginin yapılabilmesiydi. Azgın Dalgaların Boğazında, Ölüm Siperlerinin Koynunda... sergisi 15 Nisan'da UPSD Galeri'de açıldı, bekleriz. AKM gibi bir mekan olsaydı, bu sergi geniş haliyle orada da yapılabilirdi. Ama ne gezer! Bildiğiniz gibi, ilkel bir şekilde, 7 yıl önce AKM'nin kepenkleri indirildi ve ölüme terk edildi. Bizler, bu ülkenin uslanmayan aydınları olarak her riski aldık ve AKM'nin kapanmaması için defalarca Taksim Meydanı'nda halka açık konuşmalar yaptık, adı da kendi de büyük bu sanat merkezi için. 27 Mart Dünya Tiyatro günü, AKM'deyiz İnisiyatifi'yle yaptığımız basın toplantısından sonra Çağlayan Adliyesi'nde suç duyurusu yapanlar: Eyüp Muhçu, Müjgan Özçay, Üstün Akmen, Orhan Aydın, Ercan Karakaş, Bedri Baykam, Sami Yılmaztürk, Vecdi Sayar, Mahmut Tanal. Diyebilirsiniz ki, AKM yıllardır kapalı, neden şimdi bu dava açıldı? Çünkü bazı şeylerin bir eşref saati vardır, insanın canına tak diyen. AKM'nin yarattığı absürd duruma bir an geldi, herkes aynı anda yeter dedi. Ve inanın bu sefer hiç kimsenin bu kararlı adımdan döneceğine ihtimal vermiyorum. Bu girişim AKM'yi ortaçağ karanlığının tuzağından kurtaracak. Konuyu yeni öğrenen bir yabancı, mesela AKM'nin altından geçen tehlikeli doğal gaz veya noktasal özel fay hatları olduğunu sanabilir! Ya da binada hayaletlerin cirit attığını! Hiçbir normal insan, yalnız çağdaş yaşama zarar vermek için bu kararın uygulanmaya konduğuna inanamaz! Tersini düşünün! Bilincini kaybetmiş başka bir hükümet, bir sabah vakti kalkıp İstanbul camilerinin yarısını ibadete kapatsa ne olurdu? İşte yaşanan aynen böyle bir saçmalık. Çünkü AKM İstanbul kültür yaşamının kalbiydi. DSG etkinlikleri çerçevesinde bu yılki panelimiz için bu kez yurtdışından konuşmacı getirtmedik. Konuyu Rönesans, varoluşçuluk veya müzayedeler rezaletine de taşımadık. Çünkü AKM'den daha önemli hiçbir konumuz yok. 17 Nisan Cuma günü saat 14:00-17:00 arasında Piramid Sanat'ta sanatçılar, Mimarlar Odası ve dernekler bir araya gelerek bu kararlılığı sizlerle paylaşacaklar. Bu bir tsunami başlangıcıdır. Atatürk'ün adından korkup, onu yok etmeye çalışanlar, AKM operasyonuyla bir taşla üç kuş vurduklarını sanırken, çok yanıldıklarını yakında anlayacaklar. Not: Bu yazı 14 Nisan 2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/f-sundance-senaryo-labin-2015-yetenekleri-belli-oldu/", "text": "İstanbul'un dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance ile ortaklaşa yürüttüğü! f & Sundance Senaryo Lab'e katılacak yetenekler belli oldu. 8-11 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek atölyede Burcu Aykar, Hacı Orman, Sedat Yılmaz ve Tolga Karaçelik'in projeleri alanında uzman sinemacıların danışmanlığında geliştirilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenen! f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin gerçekleştirdiği! f & Sundance Senaryo Lab'in bu yılki katılımcıları belli oldu. ! f İstanbul'un dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance Enstitüsü ile 2011 yılından beri ortaklaşa yürüttüğü! f & Sundance Senaryo Lab'e bu yıl Türkiye'den 40'ı aşkın başvuru oldu. Başvuru yapan senaryolar arasından seçilen 3 proje, 8-11 Mayıs tarihlerinde Büyükada'da yapılacak senaryo geliştirme atölyesine katılmaya hak kazandı. Burcu Aykar'ın yazdığı ve yöneteceği Eksik Bir Şey, Hacı Orman ve Sedat Yılmaz'ın birlikte yazıp yönetecekleri Sorgu ile Tolga Karaçelik'in yazdığı ve yöneteceği Kelebekler, ! f & Sundance Senaryo Lab'in 2015 projeleri olarak seçildi. Atölyeye ayrıca Yunanistan'dan Emma Doxiadi'nin Duft & Bassenauer ve bu yıl! f İstanbul'da Norway/Norveç filmiyle yarışan Yiannis Veslemes'in yeni projesi Membrane de katılacak. Seçilen projeler Büyükada'da yapılacak ve 3 gün boyunca sürecek atölye boyunca, alanında uzman danışmanlar eşliğinde geliştirilecek. Türkiye'den danışmanlığını Adı Vasfiye, Aaahh Belinda, Değirmen, Asiye Nasıl Kurtulur, Kadının Adı Yok ve Bekle Dedim Gölgeye gibi klasikleşmiş pek çok filmin senaryosunu yazmış, Küçük Balıklar Üzerine Bir Masal, Usta Beni Öldürsene, O da Beni Seviyor, Ademin Trenleri filmlerinin yönetmeni Barış Pirhasan'ın yaptığı atölyenin diğer eğitmenleri arasında; Prag'daki ünlü FAMU sinema okulunun dekanı, yazar, Sundance uluslararası danışmanlarından Pavel Zech, Locarno ve Selanik'te pek çok ödül toplamış Hard Goodbyes: My Father ve 2013 tarihli September filmlerinin senaristi ve yönetmeni, Yunanistan'ın tanınmış yazarlarından Penny Panayotopoulou ve Oliver Stone'un JFK/JFK: Kapanmayan Dosya filmiyle Oscar adayı olmuş senarist Zachary Sklar bulunuyor. Ünlü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan Sundance Senaryo Lab, yeni yeteneklerin orijinal film projeleri geliştirebilecekleri ve önde gelen yazarlar ve yönetmenlerle çalışabilecekleri bir ortam yaratmak amacıyla 1981 yılında başladı. Quentin Tarantino'dan Darren Aronofsky'ye, Steven Soderbergh'den Shirin Neshat ve Paul Thomas Anderson'a günümüzün önde gelen yönetmen ve senaristlerinin sinema tarihine geçen projelerinin ilk adımlarını attıkları Sundance Senaryo Lab, 2011'den beri de! f İstanbul kapsamında Türkiyeli projelere senaryo danışmanlığı imkanı yaratıyor. 1977, İstanbul doğumlu. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nü bitirdi. Southampton Üniversitesi'nde film kuramı üzerine yüksek lisans yaptı. Sinema dergisinde editör olarak çalıştı. Kendi kurduğu SIR Film adlı şirketle sinema filmleri dağıtımı yaptı. Total Film sinema dergisinin genel yayın yönetmenliğini üstlendi. Doğum ve Ölüm adlı kısa filmleri Uygar Şirin ile birlikte yazıp yönetti. Aralık 2013'e dek Sinema dergisinde film eleştirileri yazdı. Dışarıdan eksisinema. com, arkapencere. com gibi sitelere katkıda bulundu. Eksik Bir Şey, Aykar'ın ilk uzun metraj projesi. 1998- 2010 yılları arasında BEKSAV yönetim kurulu başkanlığı ile Sanat ve Hayat dergisinin genel yayın yönetmenliğini birlikte yürüttü. Görme engelliler için Türkiye'de yayımlanan ilk kültür sanat dergisi Konuşan Dergi'nin kurucu yayın yönetmenliğini yaptı. Harold Pinter'in Dağ Dili oyununun Kürtçe prodüksiyonunda yer aldı. Ragıp Zarakolu'yla birlikte, Ararat ile Sırat Arasında Türkler ve Ermeniler, Tehcir Türküleri, Aydın Savunmaları, Nazım Hikmet'in Bilinmeyen Yazıları gibi kitaplar hazırladı. Siyasi nedenlerle iki defa hapse girip çıktı. Çeşitli yayınevlerinin dünya edebiyatı masasında editör olarak bulundu. 2014'de ilk kısa filmi Homo Politicusu çekti. Avrupa Birliği bünyesindeki Sivil Toplum Geliştirme Merkezi'nde insan hakları, kültür politikaları ve kurumsal strateji konularında eğitim uzmanı olarak çalışmaktadır. Sorgu Orman'ın ilk uzun metraj projesi. Bir süre Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde Bilgisayar Mühendisliği bölümünde okuduktan sonra 1996 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlarda sinema ve televizyon eğitimi almaya başladı. 1998-2004 yılları arasında Hacı Orman'la birlikte yönettiği Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı'nda belgesel ve kısa film çalışmaları yaptı, workshoplar düzenledi. Çeşitli film atölyelerinde kurgu dersleri verdi. 2004 yılında ortağı ile birlikte Karıncalar Yapım adlı kendi yapım şirketini kurdu. Burada birçok reklam filmi, eğitim filmleri ve belgeseller üzerinde çalıştı. Diyarbakır Film Festivali'nde 3 yıl boyunca kurgu atölyeleri düzenledi. Dergilerde sinema üzerine yazdığı makaleleri yayımlandı. 2010'da ilk uzun metraj filmi Pressi çekti. Kanada'da otuz beşten fazla şehirde gösterilmiştir. Karaçelik'in yazıp yönettiği ikinci filmi Sarmaşık, en son Sundance Film Festivali'nin uluslararası en iyi film kategorisinde yarıştı. Kelebekler Karaçelik'in üçüncü uzun metraj projesi. 1979'da Atina'da doğdu ve sinema eğitimi gördü. 2015'te! f İstanbul'da gösterilen Norway/Norveç filmini yönetti. Kısa film, reklam filmleri ve müzik videoları yönetmesinin yanı sıra film müzikleri de üretiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/kimliksiz-irem-arcasoy-arthause-istanbul-05-mayis-2015/", "text": "İmgenin sıklıkla medya yoluyla dağılımda, sayıca çok ancak tür olarak oldukça kısıtlı olduğu bir zamanda yaşıyoruz. Portrenin bunca üretildiği, dolaştığı görsel kültürde İrem Kimliksiz isimli sergisi ile bu konu etrafında şekillenen bir çok soruna farklı cevaplar üretiyor. Öncelikle sergideki her portre anlamını kendi otonomisi içinde kuruyor, bir araya geldiklerinde oluşturdukları düzenleme ise bir bütün oluşturuyorki bu haliyle serginin tamamı bir enstelasyon olarak da okunabilir. Herbir portrenin kendinden menkul olarak ilgilendiği dekadraj özellikleri, onların fragmental yanını öne çıkarıyor, neredeyse birer eskiz rahatlığı ile oluşturulmuş resimler kimi zaman monokroma yaklaşan tavırları ile bakışlarımızı ifadeye ve oradan göze doğru sıkıca yoğunlaştırıyor. İrem in bu indirgemeci mantığı yakaladığı boşluk fikrini resimsel olanla birleştiriyor. Her kadraj genel bir Kimliksiz bakışı altında ele alınmış olsada portrelerin tekilliği onların özerkliğini yaşamsal kılıyor. Resimlerde bakışlar ve ifadenin oluşumu herkesin kendinden bir enstantane bulabileceği bir seyre doğru hareket ediyor. Bu hale eşlik eden fotografik gerçeklik duygusu ile sergideki resimler: Günümüzde portrenin ister selfie ister medya yoluyla hafızamızda yer etmeye çalıştığı binbir ve etkisiz hali düşünüldüğünde onları özneleşmeye doğru evirerek imgesel hale dönüştürmek konusunda oldukça yetkin gözüküyorlar. Genel olarak bakış diyelaktiğini kendine sorun edinmiş bu sergide, anonimliğin usulca örtük bir tekillikle yer değiştirdiği bir düzenleme hakim. Bu haliyle İrem farklılık, farkın kullanılış şekli ile kollektif imge bilincimize değebiliyor. Ve son olarak sergide oluşan imgelerin ikonlaşmaya doğru hareketinden çok boşluğa doğru kırılgan bir aura ile hareket etmesi modern sanatın minor algısı ile sıkı ilişki kurmuş olduğunu gösteriyor. Bakışın bir isme ihtiyacı yok bir etki olarak bir anı olarak bir temas olarak varlar bu sergide."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/onlar-ipek-duben-salt-galata-28-nisan-28-haziran-2015/", "text": "İpek Duben'in, Türkiye'de ötekilere bakış ve ötekinin ötekiler algısı üzerine çok kanallı video enstalasyonu Onlar, farklı etnik kökenleri, dilleri, inançları ve cinsel yönelimleri olan 24 kişinin anlatılarını bir araya getirir. Kürtler, Aleviler, Zazalar, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Romanlar, LGBT bireyler ve başörtülü kadınlar ile aile içi şiddete maruz kalan kadınların da aralarında olduğu bu kişiler, hikayelerini sergi mekanında izleyiciye ve aynı zamanda birbirlerine aktarır. Travma, ön yargı ve tutumlarını sanki bir yuvarlak masa toplantısındaymış gibi paylaşırken bakış açıları bir bütün meydana getirir. Enstalasyon, her birinde üçer video projeksiyonunun bulunduğu iki ayrı alan ile bunlardan bağımsız konumlanmış bir dizi projeksiyondan oluşur. Söz konusu alanlarda anlatıları paylaşılan karakterler, ırkçılık, din ve inanç temelinde ayrımcılık, homofobi, cinsiyet eşitsizliği ve aile içi şiddetle ilişkili meselelere dair izleyici karşısında sohbet eder gibidir. Bu şekilde Onlar, birbirleriyle iletişim kurma imkanı çok az olan ya da böyle bir imkanı hiç bulamayacak kişiler arasında bir diyalog ortamı oluşturmaya çalışır. Diğer projeksiyonlarda ise, her bir karakterin kendi hikayesini anlattığı kesintisiz monologlar sunulur. Arka planda Kürtçe, Ladino, Ermenice, Yunanca ve Türkçe gibi çeşitli dillerdeki konuşmalar birbirine karışarak çok seslilik yaratır. İpek Duben'in yabancı, öteki ve onlar kavramlarına ilgisi, kartpostal ve videodan oluşan What is a Turk? (2003) enstalasyonunun da ana teması olan, Batı'nın Türklere bakışı ve ön yargıları konusunda araştırma yaptığı dönemde başladı. Sanatçının multimedya enstalasyonları ile resim, sanatçı kitabı ve videoları, hafıza, kimlik, cinsiyet ve göç kavramlarına odaklanır. Son olarak, Poetry and exile: contemporary art from the Middle East sergisinde (British Museum, Londra, 2014) işleri sunulan Duben, yakın zamanda 13. İstanbul Bienali'nin (2013) yanı sıra, İstanbul Modern (2011 ve 2009) ve The National Museum of Women in the Arts'ta (Washington D. C., 2010) gerçekleştirilen sergilerde yer aldı. Modern ve güncel sanat alanlarında eğitmenlik ve yazarlık yapan Duben'in yayımlanmış kitapları arasında, Seksenlerde Türkiye'de Çağdaş Sanat: Yeni Açılımlar (Esra Yıldız'la birlikte, 2008); Türk Resmi ve Eleştirisi: 1880-1950 (2007) ile Çağdaş Düşünce ve Sanat (Deniz Şengel'le birlikte, 1993) bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/seref-aksit-atolye-gunlukleri-7-rasim-aksan/", "text": "Rasim Aksan: Resim yapmak tabirini öğrendiğimde, yanlış hatırlamıyorsam beş yaşlarındaydım. Benden yedi-sekiz yaş büyük kuzenim var. Onun çalışmalarına özenip onun gibi yapabiliyor muyum, diye portreler çalışıyordum, çiziyordum sürekli. Hatırladığım ilk resim -89 yılıydı sanırım, o dönem Rambo çok popülerdi, filmini izlerken onu çizdim- Rambo'ydu. Kuzenim de yanımdaydı ve çok beğendi. On yaşımdan beri çalışmalarıma, etütlerime tarih atıyorum. Ş. A.: Resimlerin ve çizimlerin adam olacak çocuk... misali kendini belli ediyor. O zamandan beri, portrelerde çok başarılıymışsın. R. A.: Evet, düzenli olarak çizim yapmaya yedi yaşında başladım. Bu resmi eksik bıraktım. Benim eksik algım farklı, figürün bir yeri eksik değil; ama açık renkte bırakıyorum. Yani devam edeceksem, gittikçe koyulaştırıyorum, üzerine çıkıyorum. Bu çizim 2005'ten.. Ş. A.: Diğer yandan soyut çalışmaların da var, aynı yıllarda yani yaklaşık on iki yıl önce. Hatta bunlar Op Art'a da göz kırpıyor, kendini geliştirmek için ne bulursan denemişsin! R. A.: Bunları herhangi bir estetik ya da sanatsal kaygılarla değil, çizecek bir şey aklıma gelmedikçe ve canım sıkıldıkça meditasyon amaçlı el alışkanlığımı arttırmak, işleri boşlamamak için yaptım, rapido kalemleriyle çalıştım. Ş. A.: Bir de ciddiye alsan neler çıkacak ama..! Tabii diğer yandan Foto- Gerçekçilikten sıkıldığında bu soyut, op artistik projelere girişebilirsin, ilginç konseptler çıkar gibi geliyor. R. A.: Fırsat buldukça her şeyi yapıyorum, saçmalayıncaya kadar çalışıyorum. Saçmalamayınca aynı ezberlere gömülürüz gibi geliyor, tabii bunları etüt, yeni denemeler olarak düşünmek lazım. R. A.: Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümü'nde yüksek lisansa başladığımda Ergin İnan hocamın zaman zaman benden bahsetmesiyle benimle tanışmak isteyen iki koleksiyoner oldu. Sonra belli dönemlerde resimlerimi almaya başladılar. Ama ciddi şekilde görünür ve tanınır olmam Galerist'in benimle iletişime geçip, küçük ebatlı çalışmalarımı beğenip, 2011 Contemporary Istanbul fuarında işlerimi sergilemesiyle gerçekleşti. Ş. A.: Anladığım kadarıyla değişik teknikleri gelişim sürecinde sürekli denedin. Hatta ileride yalnızca Op Art değil, mandala işlerine bile girebilirsin. R. A.: Dediğim gibi çok şey denedim ama çok kişinin yaptığı gibi birebir kopyalama olarak değil, onlara resim gözüyle de bakmıyorum zaten. Sanatın bir özgünlüğü olmalı. Foto-Realist ressam etiketi bana yapışsa da üzerimden bu ağırlığı atmak için şimdiden ciddi uğraşılar veriyorum. Bu benim ilkokuldan beri yoğunlaştığım doğal yeteneğim ama artık üzerine çıkmalıyım. Diğer yandan tabii ki, en son sergimde yer alan koyun ve gergedan çalışmalarımda ayrıntılara dalınca çok farklı şeyler de görünür hale geliyor. Ayrıntılarda bilinç dışı çalışırken işlediğim çok şey yüklü, ben onları izlerken keyif alıyorum, başka biri Aaa ne güzel gergedan, koyun yapmış fotoğraf gibi! diyor. Yarı profesyonel dönemimde diyelim, yapıp sonra yaktığım resimlerim de oldu, çizimlerim de. Bunlar benim için kişisel gelişim biçimiydi, çok önemliydi; çünkü onların ızdırabını, acısını da yaşadım, içimde demledim. R. A.: Aslında bunu bilinçle değil de -ki bilinç bazen bilinç dışını izliyor sanırım- bilinç dışı olarak gerçekleştirdim. Şöyle ki, topladığım ve ilkokuldan ve ortaokulda çizimler yaptığım dört defter kayboldu! Bu mesela büyük bir travmaydı benim için. Aynı şekilde başka bir zaman, bir tuval resmimin üzerine bir cisim düştü ve tuvali kesti. Başka bir tanesinde benzeri şey oldu ama tabii ilkokuldan kalan çalışma dosyamın kaybolması kadar üzmedi beni, artık kabullenme olarak bağışıklık kazanmıştım. R. A.: Önce kalemlerle çiziyorum daha sonra bantlayıp airbrushlarla müdahale edip silikleştiriyorum. Diğer Foto-Realistlerin yaptığının aksine fotoğraftan ayırt edilmesi için elimden gelen her şeyi yapıyorum! Maalesef ki genellikle yeteneğim, yapmak istediğim şeylerin önüne geçiyor. Buna müdahale etmeye çalışıyorum. Yani el pratiğim beynime üstün geliyor bununla mücadele ediyorum, dediğim gibi klasik anlamda Foto-Realist / Hiperrealist ressam etiketinden sıyrılmaya çalışıyorum. Realistik çalışmalarım baskı ya da fotokopi vs. diye algılanmasın diye resmin içine doku yerleştirmeye de başladım. Ş. A.: Senin adına böyle bir kaygım, ya da bunu yapmakta çok zorlanacağına dair bir şüphem hiç yok, yalnızca zaman meselesi gibi geliyor. Çok fazla ilgi alanın var, bunlar süreç içinde zengin temalar olarak karşımıza çıkacakmış gibi geliyor. Ayrıca uğraştığın, -pratik ettiğin diyelim- soyut çalışmalar, çok farklı teknikte eskizler de var. Belki bir gün radikal bir şekilde direk onlara da geçebilirsin. Belki de -kim bilir- sentez bir yolla iki tarzı birleştirirsin. Aklıma gelmişken değineyim, bir de senin ilginç bir özelliğin var, resim yaparken tartışma programları, din, tarih ve her türden belgeseller izliyorsun. İlginç bir şekilde uzun zaman hiç sıkılmadan bu şekilde çalışabiliyorsun. Günlük atölye işlerinde nasıl zaman geçiriyorsun? Malum, burası atölye-ev! R. A.: Evde on saatten fazla çalışmayla zaman geçiriyorum. Diğer yandan geçtiğimiz yaz tatilinde son sergime iş yetiştirebilmek için en az beş altı saat çalışıyordum. Mesela altı senedir her yaz Datça'daki yazlıkta bile günlerim hep böyle geçti, güneşlenmeyi de sevmiyorum, fırsat buldukça malzemelerimi alıp çalışıyordum. R. A: Askerlerle ilgili olacak. Askerlik yaptığım süreçte ilginç, hatta bazen trajikomik görsellerle karşılaştım. Bir yanda vatan, millet, Sakarya diğer yanda bastırılan ama dizginlenemeyen bir cinselliği anlatan görsellerle karşılaştım. Bu çelişkili ve ikircikli konu doğal haliyle traji-komik zaten. Tabii çalışmalarımda -kendi deyimlerim de olduğu gibi- askerliğini yapmış olan herkesin hemen gülümseyeceği traji-komik askerlik anıları ve anları hatırlanacak. Bu yüzden de otobiyografik görünümlü! Ben aynı zamanda nesne, figür olarak olacağım bazı serilerdeki karakterlerde. R. A.: Aklıma küçük bir olay geldi; bir keresinde, sanat camiasından biri benimle tanıştı. Bana malum oldu, ya da denk geldi diyelim. Gayet ilginç biriydi. Bana birtakım konularda sorular sordu, bazı şeyler danıştı ben de cevapladım, iki günde evimde kalıp çalışma yapmamı izledi. Çok şaşırarak Sanatçıdan kesinlikle dost olmaz, bilgilerini paylaşman şaşırttı beni demişti. Sonra yoğun bir sergi çalışmasına giriştiğim için ve özel hayatımda ilgili sorumluluklarımdan dolayı bir daha görüşemediğim için nezaketen arayıp serginin açılacağı tarihi söylediğimde Ben seninle, sergini açıp çalışmalarını bana karşı ego tatmini haline getirmen için tanışmadım. Haftalarca seni izleyebilirdim, niye çağırmadın bir daha, sanatçıdan dost olmaz demiştim, yine haklı çıktım. gibi serzenişlerde bulundu. Herkesin özel hayatı var. Tüm çalışma boyunca seni misafir edemem ki sonuçta. Neyse fazla uzatmayacağım cidden böyle tipler var. Bir tuhaf olay da bir sergide -sen şahit olmuştun hatırlarsan- gerçekleşti. Sanat dünyasındaki arkadaşlıklarıma daha çok dikkat eder oldum, hatta çok az kişiyle görüşüyorum. Görüştüklerimle de bir sıkıntım yok, memnunum yani. Zaten mümkün olduğunca sanat konuşmalarından uzak durmaya çalışıyorum. Daha çok dinleyici ve izleyici rolündeyim. R. A.: Mesela ne tür partilere katıldığımı merak ediyorlar.. R. A.: Evet, çok marjinal bir hayatım olduğunu düşünüyorlar. Oysa ben hep evimdeyim, hatta asosyal biriyim. Ş. A.: Bu yoğun temponda zaman ayırdığın, keyifli, samimi sohbetin için teşekkür ederim. Şu anda da Hollanda'ya gidiyorsun, Van Gogh diyarı... Ulusal, uluslararası müzeleri, çılgın gece yaşamı vs... Güzel gezmeler, iyi yolculuklar şimdiden. R. A.: Benim için bir zevkti, teşekkür ederim, sağ ol."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/tereddutun-cekimleri-sona-erdi/", "text": "Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi Tereddütün çekimleri sona erdi. Başrollerinde Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş ve Okan Yalabık'ın oynadığı film, 2016'da gösterime girecek. Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu ve Araf filmlerinin yönetmeni Yeşim Ustaoğlu'nun son filmi Tereddütün çekimleri sona erdi. 4 hafta boyunca süren filmin çekimleri Sakarya'nın Karasu ilçesinin yanı sıra İstanbul ve İzmir'de gerçekleşti. Yeşim Ustaoğlu, Marianne Slot ve Titus Kreyenberg ortak yapımcılığında gerçekleşen ve başrollerinde Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş, Okan Yalabık'ı izleyeceğimiz Tereddüt, aynı ama farklı iki genç kadının psikolojik dansını sunarken mikrodan makroya, içten içe çürümenin yansımasını konu alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/02/utku-varlik-oxymore-orhan-pamuk-anselm-kiefer/", "text": "Böyle bir yazı yazmayı düşünmüyordum; Emin Çetin'in bir Twitter mesajı ve altında Hürriyet- Kelebek, konu Orhan Pamuk ve Anselm Kiefer... ne ilgisi olabilir; iki medyatik kişinin Kelebek diye çok entelektüel bir gazete ekinde! 60 yıllarının başı olsa gerek, ne zaman yolum Teşvikiye'den geçse tüm binaların dışında bir lüks konut beni özellikle önünde durdururdu, her kez biraz uzaklaşınca tekrar kapının üstündeki yazıya Pamuk Apartmanı bakar, yolumu sürdürürdüm. Nobel'i de -kimse anlamış değil- niçin, kim verir, nasıl yargılar. İçlerinde çok saygın olanlar vardır, onu almadan ünlü, aldıktan sonra isim yapanlar yani çok karmaşık bir ödül. Bu alan kişiye uluslarüstü bir saygınlık, bir notoriete verir. İşte Orhan Pamuk da Paris'te galerici Thaddaeus Ropac tarafından Kiefer'in atölyesine davet ediliyor. Ropac'ın ismi kadar sanata yaklaşımı da şüpheli. Pantin! deki devasa galerisinde dünyanın en önemli müze ve koleksiyonerlerini manupule ediyor, onlara sanatla hiçbir ilgisi olmayan, tonlarca boya, kireç, çimento, zift sürtüştürülmüş, pentüre özgü yaklaşımından çok, büyük bir şantiyeden geri kalan artık malzeme toz-toprak, beton bloklar, ahşap vs. içeren bu kepazeliği pazarlıyor ve de onlar büyük paralar ödeyerek alıyorlar! Kiefer'in eserinde kitaplar, tıpkı metinleri gibi kutsal şeylerdir. Bu duyguyu Kiefer'in eserini bize hatırlatması, harflerin kelimeleri, metinlerin-Heidegger'in deyişiyle- şeyliğini hatırlatmasıyla mümkün olur. Kiefer'in bütün hayatı boyunca ürettiği çeşit çeşit kitap ve daha sonraki yıllarda kurşun, cam, başka metal ve alçı levhalarla yaptığı büyük boy kitap heykelleri..! Anselm Kiefer'in sonsuz stüdyosunda resimler arasında sarhoş gibi yürürken yazıyla resmin, efsane ile manzaranın kardeş olduğu ressam çok iyi gösterdiği için mi o kadar seviyorum bu resimleri diyor Orhan Pamuk!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/05/dervis-ergun-postsanattan-fazlasini-beklemek/", "text": "Örneklemeler verilirken, tarihe geri dönmenin zorunlu seçeneğine, konuya katkısı etkisiz olduğu bilinmeden sıkça başvurulur. Tarihe yönelmenin gerekçesinde, örneklerin açık seçik bitmiş oldukları gerçeğinden hareket edilir. Geçmiş zaman ve mekan boyutunda tamamlanmış bir olguyu, sadece duyumsama veya tasarıda kurulan benzeşme nedeniyle, şimdikinin bilinmeyeni üzerine inşa etmek doğru bir örneklendirme sayılmaz. Kurulan bağın örneklemeye desteğinin olmadığı çoğunlukla fark edilmez, buna geçmişin bitmişlik hali engel olur. Duchamp, tuvalet taşını sergiye çıkarmakla, estetiğe ve sanat kurumuna karşı bir tavır sergilerken, şimdikinin hazır-nesnesi, ya da kolajları sanat kurumu adına bilerek ya da bilmeyerek estetik adına üretilir. Toplumsal çelişkiyi postsanatın hazır kalıpları içinde savunmanın içi boş klişe haline geldiği, Baudrillard'a göre 'çöp sanat' üretildiği ve bu saatten sonra sanat üretilemeyeceği gibi endişeler henüz giderilmiş değildir. Şimdiki aklın tarihle bağ kurmasındaki anlaşılmazlık, zaman ve mekan boyutunda devam etmektedir. Bilinçli hata yaparak tarihte gezinmeye başlayalım, 2015'i, 1830'da, 1848'de veya 1871'de arayalım. Zaman ve mekanın belirleyici özelliğini, sanatın değişen malzeme ve tekniğinde mi yoksa değişen kavram ve teorilerde mi arayalım? Hala insana dair sınıf çelişkisi değişmediğine göre sanatın söyleyeceği bir şeyler olmalı. 'Sanat dünyasına ilişkin ne söylenirse söylensin, yozlaşmış olduğu söylenemez.' diyordu Van Gogh, 1880' lerin başlarında. Demek ki sanatta yozlaşma olduğu endişesi yaşanıyor. Sosyal veya kültürel alanda köklü değişimin yaşandığı yılları konu eden Romantizm, kendi içinde başlayan temsil sorununu tartışıyor aslında. Monarşi ve şürekasının bozulan çıkar ilişkisi 1789'da farklı bir karaktere dönüşür. Çıkar gurupları ve halk yığınlarının iktidara karşı 'Demokrasi ve İnsan Hakları' temelinde verdikleri ortak mücadele eğer başarıya ulaşırsa ikinci örneği olacaktır. İstenilen haklar, devrim yasaları olarak birkaç yıl içinde anayasaya; 'İnsanlar, haklar yönünden özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar... Egemenliğin özü esas olarak ulustur... Hiçbir kuruluş, hiçbir kimse açıkça ulustan kaynaklanmayan bir iktidarı kullanamaz' gibi on yedi madde yazılacaktır. Yurttaş Hakları Bildirisiyle, Avrupa'yı bölen 89 ilkeleri, sanata Realizm ve Natüralizm olarak yansır. Bu yüz yıl günümüzü de ilgilendiren ilkeleri belirlemesi açısından önemlidir. 1830'da tüm monarşiler, aralarında, iktidarlarını garanti altına alacakları antlaşmalar yaptılar. 1848'de ortak mücadelede burjuva halk yığınlarına kazık atarak iktidarı ele geçirdi. 1871'de Paris Komini olarak tarihe geçen, devrimci yükseliş kıyıma uğradığında kapitalizmin önü de tamamen açılmış oldu. Sanayi devrimi oluşumunu tamamlamış modern kavramı üzerinden kapitalizm, emperyalizme uzanmanın hayalini kurmakta, Modern Sanat ise tarihi yolculuğa hazırlanmaktadır. 1950'den itibaren başlayan ve 1970'lerin sonunda olgunlaşmasını tamamlayan teknoloji devrimi, postmodern sanatla temsil edilir. Şimdiki zamanı belirleyecek sanat, 3. Sanayi Devriminin şu sıralar çektiği sancıyla şekillenmektedir. Bu süreç çok denklemli, çok daha bileşenli ve çok daha karmaşık bir uygulamadır. Kendini üretirken postmodernin çürümüş alt yapısını kullanmaya devam eder. Postsanatçı bu iş için en uygun askerdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/05/hiclik-uzerine-ugur-guler-summart-06-30-mayis-2015/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/05/sanatcinin-eli-ayca-telgeren-galerist-05-mayis-06-haziran-2015/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/05/sinirlar-yorungeler-17-yarismasi-son-basvuru-08-mayis-2015/", "text": "Bir çalışmanın değeri onun kültürel manzara içinde tanımlandığı yörüngeye bağlıdır. Formlar, göstergeler ve imgeler arasında bir bağ sistemi kurar. Sanatın kendisi gerçekle ilgilenmeli, ancak gerçek hakkındaki herhangi bir kavramı sorgulamaya açma girişiminde bulunmalıdır. Sanat her zaman gerçeği bir cepheye, bir temsile, bir yapıya dönüştürür. Öte yandan bu yapının ardındaki motivasyon üzerine de sorular ortaya atar. Güncel sanat ve genç sanatçıları destekleyen Siemens Sanat, genç sanatçılara kendilerini ifade etme olanağı sağlayarak motivasyon oluşturmak amacıyla 2007 yılından bu yana yapmış olduğu Sınırlar Yörüngeler Yarışması'nın 17. sergisini bu sene Aralık 2014 Ocak 2015 arasında gerçekleştirecek. 1) Başvurular alan gözetmeksizin Türkiye'de eğitim gören bütün lisans, lisansüstü öğrencilerine açıktır. 2) Üç adet 10.000 TL'lik başarı ödülü verilecektir. 1) Başvurular bireysel ya da grup çalışmalarına açıktır. 3) Başvuranlar www. siemens. com. tr/siemenssanat web adresi üzerinden online başvuru formunu doldurmalıdırlar. 4) Başvuranlar, kendi ifade biçimlerine uygun her türlü teknik, içerik, malzeme ile oluşturulmuş yapıtlar önerebilirler. 5) Önerilen yapıtların son 3 yıl içerisinde üretilmiş ve daha önce sergilenmemiş olması gerekmektedir. 6) Önerilen yapıtların yanında geçmiş dönem çalışmalarını içeren portfolyonun bulunması gerekmektedir. Portfolyoda bulunan çalışmaların daha önce sergilenip sergilenmediği bilgisi de ayrıca belirtilmiş olmalıdır. 7) Dosyalarına eğitim görmekte oldukları üniversiteden alınmış öğrenci belgesinin aslını eklemeyenlerin başvuruları dikkate alınmayacaktır. 8) Projeye ilişkin bilgiler, CD/DVD içerisinde ve A4 boyutlarındaki kağıt üzerinde basılı olarak sunulmalıdır. Başvurularda orjinal eser kabul edilmemektedir. www. siemens. com. tr/siemenssanat web adresi üzerinden başvuru yapıldıktan sonra gelen onay mesajındaki örnek başvuru dosyasına göre dosya hazırlanması zorunludur. 9) Önerdiğiniz yapıt veya yapıtlarınızda özel bir kurgu/kurulum/ üretim isteniyorsa, dosyanızda, yapıtların mekan içindeki yerleşimlerini gösteren cepheden ve kuşbakışı çizimleri, fotoğrafları, ağırlığı, ölçüleri, kullanılacak gereçler, kullanılacak ekipman ve diğer tüm bilgiler de yer almalıdır. 10) Dosyalarda yer alan ses ve video dosyaları. mov, . mpeg, . mp3, . mp4 formatlarına uygun olarak hazırlanmalıdır. 11) Başvuranlar, şartnamede belirtilen koşulları tamamen kabul etmiş sayılırlar. 1) Başvuranların www. siemens. com. tr/siemenssanat web adresinden online başvuru formlarını doldurduktan sonra, proje önerileri ve portfolyolarını en geç 8 Mayıs 2015 saat 16.00'a kadar proje koordinatörlüğüne ulaştırmaları gerekmektedir. Bu tarihi geçen başvurular hiçbir şekilde değerlendirmeye alınmayacaktır. 2) Her başvuru dosyasının üzerine, online başvuru sırasında verilen başvuru numarası görünür bir şekilde yazılmalıdır. 3) Seçici Kurulun değerlendirmesi ardından sonuçlar ve sergi hakkındaki bilgiler başvuranlara ayrıca bildirilecektir. 4) Siemens Sanat, serginin başka merkezlerde de gerçekleşmesi için girişimlerde bulunabilir, yurtiçinde ve dışında sergiler düzenleyebilir. 5) Siemens Sanat, serginin tanıtım, duyuru ve yayımı amacıyla, yapıt görsellerini telif ödemeden çeşitli iletişim organlarında kullanabilir. 6) Başvuranlar, tüm koşulları tamamen kabul etmiş sayılırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/05/turgut-pura-vakfi-34-heykel-yarismasi-son-basvuru-11-mayis-2015/", "text": "Turgut Pura Vakfı yarışmaları, vakfı tanıtmak ve sanatçı, Turgut Pura' nın adını yaşatmak amacıyla yapılan, tüm sanatçı ve sanat eğitimi gören öğrencileri özendirici bir yarışmadır. Yarışma 2015 yılında plastik sanatların Heykel dalında gerçekleştirilecektir. 1- 2015 yılında Turgut Pura Vakfı Yarışması Heykel dalında yapılacaktır. 2- Yarışmaya Plastik Sanatlar eğitimi almış sanatçılar ve sanat öğrenimine devam eden öğrenciler katılabilecektir. 3- Konu serbest olup malzeme ve teknik konusunda sınırlama yoktur. Fakat yarışmacılardan dayanıklı malzeme ile üretilmiş yapıtlar beklenmektedir. Sergileme sırasında meydana gelebilecek hasarlardan Vakıf hiçbir şekilde sorumluluk almayacaktır. 4- Yarışmaya daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış ya da sergilenmemiş çalışmalar katılabilir. 5- Yapıtların uzun kenarı 100 cm.'yi geçmeyecek ölçüde olmalıdır. 6- Sanatçı eseri teslim etmeden önce çalışmasının adı, ölçüsü, tekniği, yapım yılı ile Kendisinin ismi, soyadı, doğum tarihi, öğrenim durumu, cep telefonu numarasının yazıldığı bilgi kağıdını yapıtın arkasına düşmeyecek şekilde yapıştırmalıdır. 7- Tüm çalışmalar sergilemeye hazır şekilde kargo ile ya da elden ulaştırılmalıdır. Çalışmaların kargo masrafları katılımcıların kendilerine aittir. Posta-kargoda meydana gelen hasar, gecikme ve kayıplardan Vakıf sorumlu tutulamaz. 8- Yarışmacıların çalışmalarını teslimi 20 Nisan 2015 Pazartesi saat 10:30'da başlar, 11 Mayıs 2015 Pazartesi saat 17:00'de son bulur. Çalışmalar TURGUT PURA VAKFI 1464 sokak no:25-27 ALSANCAK/İZMİR adresine teslim edilir. Belirtilen tarihlerden erken ya da geç, çalışmalar teslim alınmayacaktır. 9- Eserlerde süreç içinde oluşacak hasarlardan Turgut Pura Vakfı sorumlu değildir. 10- Yarışmaya gönderilen heykellerin değerlendirilmesi Turgut Pura Vakfı'nca seçilip ilan edilen jüri tarafından yapılacaktır. Jüri seçimi, alanında uzman kişiler arasından gönüllülük esasına göre saptanır. 11 Yarışma jürisi ödüllerin tamamını ve bir kısmını verip vermeme konusunda yetkilidir. 12- Çalışmaların jüri tarafından değerlendirilmesi 12 Mayıs 2015 tarihinde yapılacaktır. 13- Yarışma sonuçları 13 Mayıs 2015 tarihinde Vakıf web sayfası ve sosyal medyada duyurulacaktır. 14- Yarışmada Başarı Ödülü alan iki yapıtın her türlü kullanım hakkı Turgut Pura Vakfı'na ait olacak ve Turgut Pura Vakfı koleksiyonuna dahil edilecektir. BAŞARI ÖDÜLÜ Yarışma seçici kurulu tarafından Başarı Ödülü ne değer görülen yapıtlardan biri, tüm telif haklarıyla birlikte Konak Belediyesi tarafından 5000 TL. ye satın alınacak ve Belediyenin koleksiyonuna girecektir. 15- Yarışmaya gönderilen çalışmaların iadesi, sergileme ve ödül almayan çalışmalar yarışma sonuçları açıklandıktan sonra diğerleri ise sergi sonunda 29 Mayıs 2015 ile 12 Haziran 2015 tarihleri arasında yapılacaktır. 16- Şartnamede belirtilmeyen hususlarda veya tereddüt halinde Turgut Pura Vakfı Yönetim Kurulu kararı geçerli olacaktır. ÖDÜL TÖRENİ VE SERGİ AÇILIŞI: 15 MAYIS 2015 tarihinde, İzmir Resim Heykel Müzesi Turgut Pura Sergi Salonunda gerçekleştirilecektir. SERGİ SÜRESİ: 15 MAYIS 28 MAYIS 2015 tarihleri arasındadır. mesai saatleri içinde kimlik ibraz ederek yapılacaktır. Taşıma, sergi ve muhafaza esnasında oluşabilecek hasarlardan ve zamanında alınmayan çalışmalardan vakıf yönetimi sorumlu değildir. Katılımcı yarışma koşullarını aynen kabul etmiş sayılır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/06/doc-dr-ulas-basar-gezgin-guc-veriyor-her-seye-karsin-onun-oykusu/", "text": "Yakında Nguyen Van Troi'un memleketi olan Dien Ban'da anıtı dikilecek. Memleketinde şehitlikte bir anı evi bulunuyordu; ama anıt eksikti, mezarı ise şehit düştüğü Saygon'da. Nguyen Van Troi, Vietnam-Amerikan Savaşı yıllarında, dönemin Amerikan Savunma Bakanı'na Saygon ziyareti sırasında suikast girişiminde bulunmuş bir elektrik işçisiydi. 1964'te 24 yaşında kurşuna dizildiğinde bağımsız Vietnam'ın simgesi olmuştu. Kurşuna dizilmeden önce, kendisi için görevlendirilen papaza Ben hiçbir suç işlemedim ki günah çıkarayım. Günah çıkarması gereken suçlular Amerikalılardır! diyen yiğidin son sözleri ise Yaşasın Vietnam olacaktı. Bugün Ho Çi Min Kenti'nde, suikast girişiminde bulunduğu cadde onun adını taşıyor ve başka şehirlerde ve ülkelerde birçok sokak ve okul. Adına öğrencilere yönelik bir ödül de veriliyor. Küba'da Van Troi'un adını taşıyan bir stadyum, anıtlı bir park, okul ve hastane bulunuyor. Van Troi, aynı zamanda halkların kardeşliğinin simgesi olarak görülüyor; çünkü o hapisteyken, Venezuela'da bir gerilla grubu onun salıverilmesi için bir Amerikan albayını kaçırıyor. Askerle Van Troi'u takas etmek istiyorlar. Takas başarısız oluyor; ancak bu, Venezuelalı devrimciler tarafından hala anımsanıyor. Birkaç yıl önce, Saygon'da Venezuela Büyükelçiliği'nin katılımıyla, Nguyen Van Troi Caddesi'ndeki anıtlı parka Vietnamca ve İspanyolca bir plaket çakılmıştı. Van Troi'un etkisi bununla sınırlı değil. O aynı zamanda Vietnam devrim yazınında da önemli bir isim; yazar olarak değil, başkişi olarak. Van Troi, suikast girişimini gerçekleştirdiği gün daha 19 günlük evliydi. Düğünü sürekli geciktirmek istemişti; ama hayat önceden planlanması olanaksız olan belirsizliklerle doluydu. Eşi Phan Thi Quyen, onunla ilgili anılarını ve yakalanmasından sonra onun ve kendisinin başından geçenleri anlatıyor Tran Dinh Van'ın kaydedip kitaplaştırdığı ve Kasım 1975'te Oda Yayınları tarafından 'O Bir Militandı' adıyla Türkçe olarak yayımlanan ve kısa sürede çokça baskı yapan eserde. Kitabın Vietnamca adı 'Böyle Yaşadı O' (1), fakat Türkçe çevirisinin adı daha iyi görünüyor. Kitap, Van Troi'un yaşamını örnek almak isteyen ve ondan güç alan Vietnamlı savaşçıların ısrarıyla yazılmış. Quyen'den Van Troi'u dinlemek istiyorlar ve böylece bu paha biçilmez anı-roman ortaya çıkıyor. Yakalanmasından sonra eşi de tutuklanıyor; kurşuna dizilene kadar arada bir görüşüyorlar çok zor koşullarda. 50 yıl geçmiş üstünden. O zamanlar Saygon'da nasıl yaşarlardı; Vietnamlılar nasıl olup da direniyorlardı... Bunlar etkileyici bir dille anlatılıyor. Zamanında Türkiye'de sol dalganın yükselişte olduğu 1970'lerin ikinci yarısında büyük ilgi gören kitap daha sonra tarihin tozlu raflarına kalkıyor; ancak, kitabın siyasal değeri dışında yazınsal değeri de bulunuyor. Kitapta Van Troi'un ideal bir tip olarak verilmesi eleştirilebilir; ancak kitap bir kurmaca eser değil anı-roman türünde olduğu için, bu eleştiri büyük ölçüde geçersiz kalıyor. Herkes Van Troi olamaz; ancak Van Troi'un hikayesini birinin anlatması gerekir. Devrimci öyküleme biçimlerindeki kahramanlaştırma, tek tip anlatılar yaratmakta olsa da bu durum, yaşanılanları ve onların anlatılma biçimlerini değersizleştirmemekte. Aynısı, 2. Paylaşım Savaşı yıllarında Bulgar partizanlarının zafere giden yürüyüşünü anlatan 'Seni Halk Adına Ölüme Mahkum Ediyorum' kitabı için de geçerli. Tek farkla, 'O Bir Militandı' da mutlu son söz konusu değil. Bugün Vietnam'da çoktan unutuldu o günler. Van Troi'u bilenler az sayıda. Tarihse çok az kişinin ilgisini çekiyor. Geleceğe bakıyor artık Vietnam. Kitaplarda kaldı savaş. Nüfusun çoğu, savaştan sonra doğduğundan, bambaşka bir Vietnam geliyor. Ekonomik gelişme her şeyin üstünde. Ev-araba hayalleri ufukta. İyimser açıdan bakarsak iyi bir Vietnam bizi bekliyor, barışçıl, huzurlu, sakin; peki ama ya karamsar açıdan bakmak için nedenler artıyorsa?.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/07/caldera-arts-residence-deadline-15-june-2015/", "text": "Applications for 2016 are now open through June 15, 2016. The applications process must be completed online through submittable. com. Apply here. Those artists who wish to apply as collaborators must submit under the collaboration category. Mature, as well as emerging artists, are encouraged to apply. Artists in the United States, US citizens abroad, and international artists are eligible. Proposals for creative residencies must be compatible with available working studio spaces, facilities, and resources. Applications for 2017 will open mid-January 2016. Alumni must wait one year before re-applying. If you are a parent-artist, please inquire directly with AiR Director, Elizabeth Quinn. Panels meet in late summer to review applications and invitations are made in early September. Artistic merit and promise are the basis for selections. While it is not required, an embrace of how art and nature communicate is encouraged at Caldera. A panel of fellow artists and art professionals chooses 21-36 artists for residences each year. The panel changes annually in order to keep the program dynamic. Final awards of residencies are at the discretion of Caldera. In some special instances, artists are invited to participate without submitting an application. Depending on funding, Caldera may make stipends available to attending residents. For more information about stipends, contact Elizabeth Quinn. Residents are responsible for food, travel, materials, and other expenses. Bobbevy Residents are given 24-hour access to studios and the time and space to create. They have access to the Hearth Building where there is rehearsal and performance space, a mixing board, sound booth, speakers, a projector and large screen, and a well-equipped commercial kitchen. There is also shared access to wet and dry studios that house a darkroom, two kilns, 18 x 36 etching press, and large blank walls. By design, residents form a small community of 7 12 artists, depending on the group. Collaboration and exchange is encouraged. Writers and others not needing an expansive space, work in their A-frames, which contain a large table and living area. A shared loft space in the Hearth Building is optional for writers and digital artists. Visual artists work in one of Caldera's two studios. Campbell Studio is a semi-private space that holds two studios for visual artists of all kinds. One side of Campbell Studio has two kilns, drying shelves, a work table, sink and counter; the other side has large walls, a work table, a large and small sink and counters. Studio B has large walls, a sink, counter, work table, a darkroom and the etching press. Both studios include natural light and large loft spaces above the main floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/07/her-ay-uc-gun-yapi-bozumu-semih-zeki-atolyesi-15-24-mayis-2015/", "text": "Mayıs 2014 tarihinde ilkinin düzenlendiği Her Ay Üç Gün Proje sergilerinin beşincisi 15 Mayıs'ta Semih Zeki'nin Kurtuluş'taki atölye mekanında bu sefer Yapı Bozumu konsepti altında izleyiciler ile buluşuyor. Günümüzde değişimin sürekliliği ve hızı, bizleri farkındalıktan uzaklaştırarak karşı konulmaz bir hal almıştır. Teknoloji ile birlikte giderek hızlanan yaşantımız, duyarlılıklardan arındırılmış ve zaman kavramının tekrarı ve kontrolsüz devamlılığıyla deformasyona uğramış ve böylesi bir sistem içerisinde bozulmaya başlamıştır. Değişkenlik hayatımızın en önemli olgusu haline gelmiştir; hayatımızdaki tüm değerler birbirinin üzerine binerek çoğalmakta, kendi kendini kopyalayarak katlanarak devam etmektedir. Yeni, sürekli olarak tekrardan kendi yenisi oluşturarak bölünerek üreme sürecini sonsuz kılar. Değer kavramı zaman zaman fark edilse de, bu anlık farkındalık içinde kısa bir süre sonra yok olmaktadır ve bu durum sanat için de geçerlidir. İşte bu çıkış noktası ile kurgulanan Her Ay Üç Gün sergilerinin beşincisi Yapı Bozum konseptiyle, Resim, Heykel ve Video gibi farklı disiplinleri de bir araya getirerek, Güneş Acur, Seren Ceren Asyalı, Umut Demirelli, Serdar Kaynak, Serdal Kesgin, Ahmet Özparlak, Derya Özparlak, Pınar Partanaz, Hüseyin Rüstemoğlu, Erkan Yaprakkıran ve Semih Zeki'nin eserlerini sanat izleyicisi ile buluşturacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/07/icb-artists-residency-deadline-30-may-2015/", "text": "Gallery 111, on behalf of the ICB Artists Association, welcomes artists to apply for a two-week to four-week residency in the historic Industrial Center Building, located in Sausalito, California. This residency provides a dedicated project space, publicity, a public opening event, lecture event, and the opportunity to be part of one of the largest artist communities in the country. Residencies will be granted on the merit of the artist's past work as well as the artist's project proposal, body of work or installation to be developed during the residency. The work space is approximately 300 square feet on the first floor, with secure 24-hour access, elevator and ADA compliant. Jurors: Our Fall 2015 jurors are Charles Hespe, Hespe Gallery San Francisco; Suzie Buchholz, ICBAA Board Member; Emily Dvorin, ICBAA Member. Entry format: Submissions accepted via email to 480gate5art@gmail. com with subject Line: Residency. Requirements: Submit 5-10 high resolution images (@300dpi 2MG max), plus Bio, Artist Statement, Residency Proposal. Liability: Precaution will be taken to safeguard all work from loss or damage, but the ICBAA, Gallery 111, and their volunteers, members, agents and assigns will not be held responsible for loss or damage from any cause. Artists are encouraged to insure their own artworks and property. - includes a secure 300 square foot space on first floor, Gallery 111 at 480 Gate 5 Road, Sausalito, CA. . - includes building maintenance support, 24-hour access, secure space. Access to running water, public rest rooms - Resident artist will be required to give at least one talk/slide show or walk-through presentation during residency - Gallery 111 will host Reception for the Resident Artist at completion of residency to showcase artwork produced during residency. Reception will be promoted and open to the public - Gallery 111 will publicize and promote the lecture and art opening to the media and to our extensive mailing list - Resident artist to hold agreed-upon schedule for open visits from ICB artists - 05/30/15 Deadline for submissions and receipt of entry fee - 06/01-06/06/15 Jury process - 06/07/15 Resident announced - 09/15 10/15/15 Resident in situ - TBD Artist presentation - TBD Artist Reception"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/08/aklimda-sevil-tunaboylu-sanatorium-20-mayis-27-haziran-2015/", "text": "Sevil Tunaboylu'nun ikinci kişisel sergisi AKLIMDA, 20 Mayıs 27 Haziran tarihleri arasında Sanatorium'da. Sevil Tunaboylu hafızasını canlı tutmayı seviyor. Üretmenin, unutmaya ve unutturulmaya karşı arşivlemenin iyileştirici olduğuna inanıyor. 'AKLIMDA', onun içinden ve dışından manzaralar, hayatından anlar, insanlar ve şeylerden; benliğini ve kişisel tarihini tehdit eden dış etkenlere direnmek için ördüğü bir günlük. Sevil Tunaboylu: 1982 yılında İstanbul'da doğdu. Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünde tamamladı. Sanatçı, 2009 yılında Kadıköy/Moda'da Erkin Gören'le birlikte kurduğu Mtaar Sanatçı İnisiyatifi bünyesinde, Mayıs 2009 Haziran 2010 tarihleri arasında yurtiçi ve yurtdışında 13 sergi gerçekleştirdi. Bunlardan bazıları; Yerel İllüstratörler, Aile Salonumuz Yoktur ve Uygarlıktan Kaçış sergileridir. İlk kişisel sergisi 'Ufukta Kaybolana Kadar İzledim' ismiyle 2012 yılında SANATORIUM'da gerçekleşti. Ayrıca 2003 yılından bu yana çeşitli grup sergilerine katılmıştır. Bunlardan bazıları; 2008 yılında Hafriyat Karaköy'de Sorma Neden, 2011 yılında DEPO'da Ateşin Düştüğü Yer, aynı yıl içinde Alanistanbul'da Yumuşak Şehir ve PG Art Gallery'de Tekinsiz Oyunlar, 2012 yılında Bayburt Baksı Müzesi'nde Mesafe ve Temas ve son olarak Kurgular ve Karşı Duruşlar isimli kavramsal başlığıyla 3. Uluslararası Çanakkale Bienali'dir. Sanatçı İstanbul'da çalışmalarını sürdürmektedir. Şimdi anlatınca, ceset suyunun suratıma sıçrayan noktaları yanıyor. Israrla ceset diyorum, evet; ölü bir at, cesetti. Küvetimde parçalarına ayrılmış bir biçimde yatıyordu. Sırayla parçalar, parkenin üzerine serdiğim siyah çöp poşetlerinin üzerine dizildiler. Artık bir arkeolojik kazıdan kalıntılar gibi görünüyorlardı. Hemen bok var gibi fotoğraflarını çektim. Şimdi de ele geçirilmiş mühimmata dönüşmüşlerdi; irili ufaklı mermiler, el bombaları, tabancalar ve kalaşnikoflar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/08/the-edible-infinite-marco-di-giovanni-blok-art-space-15-mayis-16-haziran-2015/", "text": "L'infinito commestibile The Edible Infinite Marco Di Giovanni'nin Türkiye'deki ilk kişisel sergisi olacaktır ve sanatçının üç farklı mekana dağıtmış olduğu projesinin bir parçasıdır. Sanatçının BLOK art space'deki sergisine paralel olarak Imola şehrinde bulunan Museo San Domenico ve BeCube'da, ayrıca Saronno'da bulunan Il Chiostro Arte Contemporanea'da da projesi sergilenecektir. BLOK art space mekanının ana salonunda yer alan The Edible Infinite adlı dağınık yerleştirme; Marco Di Giovanni'nin son on bir ay içinde tükettiği her sıvı ve katı maddenin detaylı kaydının tutulduğu görsel bir günlük şeklinde tasarlanmıştır. Sanatçı 18 Mayıs 2014'te sindirdiği her maddeyi çizmeye başlamıştır ve bu süreç gelecek 18 Mayıs'a kadar devam edecektir. Bu uzun süreli performans ile özellikle trattorialarda altlık olarak kullanılan sarı yemek kağıtlarına yapılmış mürekkep çizimler üretmiştir. Tasarımlarının kronolojik bir düzenini tasvir eden video serisinin yanı sıra, dijital ses ustası Gianluca Favaron işbirliğiyle hazırlanmış olan ses yerleştirmesi sanatçının çiğneme, yutma ve sindirme kayıtlarının bilgisayarla üzerlerinde tekrar çalışılmış halini çalacaktır. Günümüzün modern yorgunluğu vücudun ihtiyacı olan beslenme ile yiyecekler hakkında oluşmuş saplantı birleşimi üstünden anlatılır. Bu saplantı yemek üstüne yazılmış dergilerde, şeflerin mutlak lidere dönüştüğü ve yüceleştikleri televizyon programlarında, ve hatta Instagram'ın yemek blog yazarlarında görülebilir. Yemek artık vücudun beslenmesinden öte bir saplantıdır, ve bu dinamik gerçekliğin araştırılması ihtiyacını doğurur. Marco di Giovanni'ye göre insan ne yerse o'dur. The Edible Infinite sergisi 16 Haziran 2015'e kadar BLOK art space'de görülebilir. Marco Di Giovanni 1976 yılında Teramo'da doğdu, halen Imola ve Valsalva'da yaşamakta ve çalışmaktadır. Bologna'da bulundan Güzel Sanatlar Akademisi ve DAMS'da eğitim gören sanatçının ilk çalışmaları performans odağına sahipken; daha sonraları bu odak, yerleştirmeleri ve heykelleri de kapsamıştır. Sanatçı işlerinde demir çubuklar ve su fıçıları gibi farklı maddeleri kullanması ile bilinir; bu materyallerin etraftan bulunup obje ve heykellere dönüştürülmesi bulunduları ortam ile de kaynaşmalarını sağlar. Sanatçının yarattığı bu düzeneklerin içi ve dışı birbirini tamamlar niteliktedir. Bu çalışmalar sıklıkla mercek kümeleri yerleştirmelerini de içerir; böylece düzeneğin içinin görüşü çarpıtılır ve ayrı bir boyutun gözlemlenmesini sağlar. Di Giovanni'nin kişisel sergilerinden bazıları: Archivio Zero Media Zanchetta, Bologna; Interno Dum Dum, Bologna; 10.2!, Milan; Artericambi, Verona; Otto Gallery, Bologna; Carloni Spazio Arte, Frankfurt. Koleksiyonlarından bazıları ise şu şekildedir: Centre Pompidou, Paris; GAM, Bologna ; Galleria Il Chiostro, Saronno; Galleria Il Ponte, Floransa. 2010 senesinde çalışmaları Moskova'da bulunan Russian Academy ve Herford'da bulunan Marta Museum'da sergilenmiştir. 2014 yılında VAF Ödülü'ne seçilmesi ile Sindelfingen'de bulunan Schauwerk Müzesi, Kiel'de bulunan Stadtgalerie, ve Perugia'da bulunan Palazzo Penna'da çalışmalarını sergilemiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/08/zeki-alasya-hayatini-kaybetti/", "text": "Usta oyuncu Zeki Alasya tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Zeki Alasya'nın ölümü tüm Türkiye'yi yasa boğdu. Zeki Alasya'yı anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Tiyatro, Sinema ve yönetmen olan Zeki Alasya, tam adıyla Zeki Şenol Alasya, 18 Nisan 1943 yılında İstanbul Şehzadebaşı'da dünyaya geldi. Aslen Kıbrıslıdır. Kıbrıslı Mehmet Kamil Paşa'nın yeğenidir. Robert Koleji'nin orta bölümünden mezun olan sanatçı, Okul döneminde bir yandan tabelacılık yapıyordu. Sanat hayatına 1959'da MTTB tiyatrosunda amatör olarak başladı. Bir süre dekoratörlük ve rehberlik yaptı. 1964 yılında, Arena Tiyatrosu'nda profesyonel oyunculuğa başladı. Mister Nato, Kargalar Okulu, Şampanya ve Viski gibi oyunlarda rol aldı. 1965'te Ulvi Uraz Tiyatrosu'nda çalıştıktan sonra 1967'de Haldun Taner, Metin Akpınar ve Ahmet Gülhan ile birlikte Devekuşu Kabare Tiyatrosu'nun kurucuları arasında yer aldı. Bu topluluğun tüm oyunlarında oyuncu, yazar, yönetmen olarak çalıştı. Film çevirmeye 1973'ten sonra başladı. Metin Akpınar ile birlikte Türk sinemasında yeni bir ikili oluşturdular. 37 yıl boyunca birçok filmde beraber yer aldılar. 1977'de de yönetmenlik yapmaya başladı. Yönettiği filmlerin çoğunda oyuncu olarak yer aldı. Sinemaya uzun süre ara verdikten sonra son filmi olan Güle Gülede oynadı. 1998 yılında Kültür Bakanlığı'nca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/09/bedri-baykam-venedik-bienali-ve-biz-turkler/", "text": "Türkiye'nin ve Avrupa'nın gündemi bildiğiniz gibi çoook farklı. Türkiye her gün televizyondan taşan ağır ve kırıcı siyasi polemiklerle boğuşurken, batı dünyasının kalbi daima siyasetin önüne sanatı ve sosyal yaşamı koyarak gündemini belirliyor. Örneğin şimdi en az bir ay boyunca, batı ülkelerinde herkes Venedik Bienali'nden söz edecek. İtalya'nın bu olağandışı etkileyici tarihi kentinde, 136'sı ana salonda küratör Okwui Enwezor'un seçtiği, diğerleri ülkelerin ulusal sergi pavyonları veya paralel etkinliklerde yer alan toplam 750 civarında sanatçının peşinde koşacak. Bizim ülkemizde ise her zaman itiraf etmeseler bile, sanata düşman bir devlet adına seçime girecek partilerin kavgası ve hatta gürültülü savaşı var. Umarız sanatı ve düşünce/basın özgürlüğünü destekleyen siyasiler muzaffer çıkar bu kapışmadan! Beş gündür Venedik'teyiz. Yanımda eşim Sibel ve asistanım Öykü Eras dışında sanatçı ve küratör arkadaşım Denizhan Özer var. Denizhan Özer'le beraber uluslararası sanatçı grubu Nine Dragon Heads'in Jump into the Unknown sergisinde, Palazzo Loredan dell'Ambasciatore'de yer alacağımızdan biraz erken gelerek hazırlıkları bitirmek istedik. Ben ilk olarak 2013'te New York'ta sergilediğim Boş Çerçevemin Fast Forward History başlıklı bir yeni yorumunu göstereceğim. Denizhan Özer ise, Bilinmeyen Hikayeler başlıklı göçmenlerle ilişkili daha önce Londra ve İstanbul'da sergilenen işini sunuyor olacak. Venedik'te ulusal pavyonlar, Bienalin en başından beri var. Önce 30 ana ülkenin sürekli pavyonu varken sonra bu rakam arttı. Şu anda mesela 88 ülkenin sanatçıları, en çarpıcı düşünce ve marifetleriyle buluşmaya katılıyorlar. Bu yılki buluşmada, değişik mekan ve sergilerde bizden altı sanatçı yer alıyor. Bunlar arasından bizim gibi bazıları kendisini Türk olarak tanımlarken, bazıları da Türkiyeli oluyor! Bu yıl Denizhan ve benim dışımızda, katılan isimler arasında Türkiye Pavyon'unda Sarkis, All the World's Futures sergisinde Kutluğ Ataman ve Meriç Algün Ringborg ve Ermenistan Pavyonu'nda yine Sarkis ve Hera Büyüktaşçiyan var. Biliyorsunuz artık sanatsever veya sanat koleksiyonerleri büyük sanat buluşmalarına son 8-10 yıldır topluca gidiyorlar. Venedik'e de yine gazeteci, koleksiyoner ve sanatseverlerden oluşan çeşitli gruplar bu hafta akın edecek. Bu tabii olumlu bir gelişme. Ama bir de bunu moda olmaktan çıkarıp oluşturdukları kimi ortak dedikodulara inanmak veya teslim olmak yerine, kendilerine ait düşünceleri sınamak veya sorgulamak için gitselerdi biraz daha iyi olurdu! Sanat gezmeleri, bir toplu ayin veya piyasa araştırması/analizi değil, olmamalı. Olsa olsa bireyin kendi sanat eğitimine ve göz zevkine sunduğu büyük bir hediye ve şölen olabilir. Sanatı, çoğu zamane sanatseverimiz, başkalarından bir doğruyu veya bir güncel bilgi dizisini öğrenmek için takip etmek istiyor. Halbuki, ister koleksiyoner, ister sanatsever, her bir sanat insanı, aynen bir sanatçı kadar kendi özgün ve tekil varlığıyla yaşayan bir bağımsız insandır. Ne papağan gibi ezberlemeli, ne de kopyacı öğrenciler gibi taklit etmelidir. Ortada at yarışının veya borsada kazanacak hisselerin mucizevi sonuçlarını verecek bir sihirli insan veya gizli kutu olmayacak. İşte bu arayışta olanların gerçek anlamda bir sanatsal kimlik kazanamayacakları ortada. Sonuçta sanatsever kendi yargılarıyla kendi zevkini ve estetiğini geliştirebildiği oranda kişilik kazanır. Venedik gibi, doğrudan Basel-Miami tarzı ticari fuarlara benzemeyen bir buluşma, bu dediğim seçimi yaşama geçirme kararlılığı için iyi bir fırsat. Umarım bu şansı sanatseverler bu gözle kullanırlar. Not: Bu yazı 05 Mayıs 2015 Salı tarihli Cumhuriyet Gazetesi'nden alınmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/09/locals-only-californian-skateboarding-1975-1978-photographs-by-hugh-holland-blender-gallery-04-june-01-august-2015/", "text": "Blender Gallery, along with Beach Burrito Company and Pistonhead Lager, is excited to be able to bring a very special collection of photographs to Sydney. One afternoon in 1975, a young photographer named Hugh Holland drove up Laurel Canyon Boulevard in Los Angeles and encountered skateboarders carving up the drainage ditches along the side of the canyon. Immediately transfixed by their grace and athleticism, he knew he had found an amazing subject. Although not a skateboarder himself, for the next three years Holland never tired of documenting skateboarders surfing the streets of Los Angeles, parts of the San Fernando Valley, Venice Beach, and as far away as San Francisco and Baja California, Mexico. During the mid-1970s, Southern California was experiencing a serious drought, leaving an abundance of empty swimming pools available for trespassing skateboarders to practice their tricks. From these suburban backyard haunts to the asphalt streets that connected them, this was the place that created the legendary Dogtown and Z-Boys skateboarders. With their requisite bleached blonde hair, tanned bodies, tube socks and Vans, these young outsiders are masterfully captured against a sometimes harsh but always sunny Southern California landscape. This year, 2015, will see Hugh Holland add some new pieces to his highly collectable archive of Skate photographs. Blender Gallery has been given the opportunity to host a very special exhibition of Hugh Holland s collection along with these brand new additions which will be seen as their worldwide debut. In conjunction with this exhibition, Hugh Holland's book Locals Only will also be launched in Australia at the same time. It is a wonderful opportunity to be able to showcase Hugh's photographs alongside the release of the book. We are excited to announce that Hugh Holland will be attending the Sydney exhibition and Book launch at Blender Gallery. This will be the first time that the photographer has travelled to Australia, having hosted international exhibitions in London, Paris, New York and Japan. His work has been featured in The Wall Street Journal, The New Yorker, npr, and the Los Angeles Times and is held in countless collections globally. This exhibition is one of the most exciting collections and exhibitions to come Blender Gallery to date. A collection that no fan of Street Art, Music, Skate and Popular Culture or photography can miss. The exhibition will open on Thursday June 4th 2015 with Hugh Holland in attendance. It will run until July 25th."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/09/soyut-figur-soyutlama-damla-sanat-galerisi-15-mayis-01-haziran-2015/", "text": "Nedret Yaşar; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim bölümü Yüksek Lisans(2004) ve Doktora programlarından(2011) mezun oldu. Yurt içi ve yurtdışı'nda bir çok karma sergi, sempozyum ve bienallere katıldı, yirmi iki kişisel sergi açtı. Halen İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümünde Öğretim Üyesi olarak göreve devam etmektedir. Müjde Ayan; 1995'de Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Resim-İş Eğitimi Bölümü, Grafik Ana Sanat Dalında Lisans, 1998'de aynı kurumda Grafik Ana Sanat Dalında Yüksek Lisans, 2007 yılında da Marmara Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Resim-İş Öğretmenliği bölümünde Doktora Eğitimini tamamladı. 1997 yılında başladığı akademik hayatına halen Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim-İş Eğitimi Ana Bilim Dalında Prof. öğretim üyesi olarak devam etmektedir. Deniz Gökduman; Lisans Eğitimini M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Prof. Dr. İsa Başlıoğlu ve Prof. Dr. Ramiz Aydın'ın atölyelerinde, Yüksek Lisansını İTÜ Görsel ve Çevresel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Öğretim Görevlisi Dr. olan Deniz Gökduman, M. Ü. Eğitim Bilimleri Enst. Resim Öğretmenliği Böl. Doktora Tezini bitirmiştir. Mustafa Orkun Müftüoğlu; 1973 Trabzon'da doğdu. 1995 yıllında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun olmuştur. Şuanda Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Akademisyen olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/12/utku-varlik-contemplation/", "text": "Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peyzajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de nocturn dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran hiç gidilmeyen denizlerin ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da sözcüğün tinsel anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo'nun 1856'da yayımlanan, 158 şiirini içeren kitabı Les Contemplationnun adıdır. Kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağıştıran yanı; Hugo'nun Saine nehrinde boğulan kızı Leopoldine Hugo'ya yazdığı bir ağıttır. Bu tarifsiz acı yaşantısının yörüngesi oldu giderek. Ama niye geceye dair bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir, Hugo'nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de düş'ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin. Başka bir dekor, bizi çağıran cosmique boşluklar, derinlikler ve perspektive. Mekanlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım... Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel alegori, kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Cosmique ve uçuk. Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler, sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir contemplation eksik, şiir bile başını almış gitmiş! Caspar David bir narrateur, belki Dante ile aynı işlevi yapıyor; bakın bu peyzaja, kurgunun ve izleğin sihirbazı ışığın izinde doğa size bir şey anlatıyor, dinleyin. Gece kaçışlarında genellikle yalnız değil ressam. Bir gizemi tek başına paylaşmak daha güç, onu özümlesek bile, yorumlamak, paralel yaşanmışlıklarla bunun şiirini paylaşmak; sonsuzluğun tarifini yapmak! Zaman anlamını yitirdiğinde paradoxal bir uykunun beni götürdüğü bu mekan bana yabancı değildi, sanki dün gibi, her şeyi anımsıyorum. Kiminle, işte onu bir çıkartabilsem! Contemplation yalnız gecenin gizeminde değil, bizi mor ötesi hayallere götüren izleğin, pencerenin, bir cam parçasının ya da bir kokunun da içeriğindedir. İçten dışa doğru geçişte, arka peyzaj her şeyi ele veriyor, bizi kandırıyor, ayartıyor; o zaman! Genellikle desenin işlevini pentüre dönüştürmesi 30 yaşlarında oldu, bir sanatçı dostu; David d'Angers bir gün ziyaretine gider, .. kapıyı kendi açtı, kaşlarının örttüğü içe çekik gözleri, uzun boyu, zayıflığı, solgun teniyle, gizemsi kişiliği beni etkiledi, çekingenlikle atölyesine girdik. Bir soba, resim sehpası, üstünde hiçbir şey yok. Yeşile kaçan duvarlarda da asılı bir şey yok. Ufak bir masada bir kaç resim malzemesi ve palet. Ricamızı kırmayarak bir tuval gösterdi; çıplak bir ağaca tünemiş baykuş, fonda doğa yok, solgun bir ay, bir düş gibi gizemsiydi. Sonra bir sürü desen gösterdi; naif bir yaklaşım ötesinde öyle bir şiir yakalamış ki, bence bu doğanın trajedisi. Adam bu meditationu atölyesinde yapıyor, kendi içine bakarak. İşte bu allegorie 1810'da Goethe'nin gözünden kaçmıyor ve sonuçta farkına varılıyor Friedrich'in. Bir ressamın künyesi nasıl olsa bir yerde dönüşüme uğruyor, sonuçta onun resmini ne kadar etkiledi bilinmez ama zaten 1980'de Stuttgart'da ilk kez karşılaştığımda beni şaşırtan tuvallerden biri de The Monk by the Sea varabileceği en uç bir iç evrilmeydi. Benim dışımda herkes bir ön yargıyla gelmişti, sergilenen tüm tuvaller boyutları önemli değil- büyük bir hızla sürüştürülmüş; ne bir tasarım ne de resim/ boya tekniğiyle ilgili bir endişe, kuşku güdülmemiş, kontur yani deseni oluşturan hiçbir öge olmadığı ya da olamadığı için kararsız bir takım toucheslar tuvalde sanki yeni başlanmış bir taslak gibi sırıtıyor. Ressamın atölyede canının sıkıldığı çok açık, ağzıyla kuş tutması da gerekmiyor, oraya buraya, tuvale, beze, muşambaya bulaştırdığı resimler; kütük yontular, malzemesi bronz olan bir takım figüre benzer şeyler, Almanya'nın harp sonrası bu ünlü sanatçısını zaten en ünlü müzelere koleksiyonlara yönlendirmiş. Katalog bir dışavurumcu ya da l'art abstrait predominant tanımlamasına karşılık, Lüpertz figüratifim diye diretiyor. Öte yandan başka birisi de peinture dithyrambique olarak niteliyor bu resmi. Arcadies serisi olarak adlandırdığı hafifce antik duygu, resmini seven, izleyen ve satın alanlara 1960 yıllarında yaptığı Donald Duck serisiyle nostaljik bir anımsama getirmiyor da değil! Ne yazık bu konuda ben yalnız kalıyorum, ülkemiz de bile Lüpertz'e özenen, benzerini yapan, taklit eden o kadar ressam var ki; belki onlar haklı, kim sanatı ya da resmi tanımlıyabiliyor? Kuram ve kurallar, resim ögeleri, sanatın var oluş nedeni modern adına böyle ucuzlatılıp ama paraca da giderek değerlendiriliyorsa bu sığlaşmanın adını ne yazık bulamıyorum!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/13/2-uluslararasi-canakkale-cocuk-bienali-arkadasim-bienal-09-mayis-07-haziran-2015/", "text": "Küratörlüğünü Ani Setyan'ın yaptığı 2. Uluslararası Çanakkale Çocuk Bienali, Çanakkale Belediyesi, Arkadaşım Bienal ekibi ve DADA Neşeli Fikirler Atölyesi işbirliğiyle ve birçok kurum ve kişiyle ortaklık kurularak gerçekleştirilecek. Çocuk Bienali ile ilgili detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Çocuğunuzu kapın gidin."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/13/meltem-yakin-uldes-koreli-bir-sanatci-han-ho/", "text": "Kore'nin uluslararası sanat ortamında kendisini kabul ettirebilmiş sanatçılarından biri olan Han Ho'nun yapıtları ve sanata yaklaşımı 20. yüzyılda Kore sanatının seyriyle ilgili genel bir fikir edinmemize yardımcı olabilir. 1972 doğumlu Han Ho, Kore Savaşı sonrasında yurt dışında eğitim gören, dolayısıyla Batı sanatıyla doğrudan temas kurabilmiş; dünyadaki sanatsal değişimleri teneffüs etme şansını yakalamış Koreli yeni sanatçı kuşağının genç temsilcilerindendir. Bu kuşak, kanlı Japon işgalini ve işgal altında geçen acı dolu 35 yılı, Kuzey-Güney Kore ve Vietnam savaşlarını, darbeleri yaşamış; altyapısı tamamen çökmüş iken mucizevi bir şekilde dirilmeyi başarmış bir ülkenin toparlanma ve dünyaya açılma döneminin çocuklarıdır. Travmatik bir mirası taşımakta olan bu sanatçıların yapıtları da doğal olarak içinde bulundukları geçiş sürecini yansıtmaktadır. Ancak Han Ho'nun işlerinde de görülebileceği üzere bu dönüşüm sürecinde Kore'nin geçmişteki kültürel ve sanatsal birikimi sanatçıları etkilemeye devam eder. Binlerce yıl öncesine dayanan Kore kültüründe M. Ö 109 yıllarından itibaren Çin'in büyük etkisi görülür. Zamanla ülkede hakim olan Budizm ve Konfüçyüs felsefesi, öncesinde var olan Şaman inancı ile etkileşime girerek nesiller boyu sürecek bir sanat geleneğinin temellerini oluşturmuştur. Geleneksel Kore sanatında Konfüçyüsçü felsefeye göre zihni açmak ve sadeleştirmek için önemli bir araç olarak görülen resme ve sanatçıya büyük önem atfedilir. Bu yaklaşım 18. yüzyıla kadar sanatçıyı bir zanaatkar olarak gören Batı anlayışından tamamen farklıdır, aksine tüm Uzakdoğu'da resim entelektüel kesimin soylu bir uğraşıdır. Çin'de resim, felsefenin eylem halindeki varoluşudur ve evrenin gizini dışarı vuran bir özellik taşır. Kore resmi teknik açıdan Çin sanatını temel aldıysa da Çin resminin katı felsefi altyapısından daha farklı, daha doğacı bir üslubu tercih ederek nispeten gerçekçi ve bireysellikten uzak bir yol izlemiştir. Çin ile Japon resmi arasında köprü işlevi gören geleneksel Kore resminde, inançlar temelinde yaşama dair düşünceler ön plana çıkar. Budizm ve Konfüçyüs felsefesi geleneksel Kore resim sanatının yapıtaşlarındandır ve bugün Kore'de varlık gösteren pek çok değişik inancın da etkisiyle farklı bir tekniğe, yepyeni bir dile bürünmekle birlikte Kore çağdaş sanatında da kendisini gösterir. Tarihteki en güçlü resim ekollerinden birini oluşturan ancak dışa kapalılığı sebebiyle diğer Uzak Doğu ülkelerine göre daha az tanınan Kore sanatı, küreselleşmenin etkisiyle özellikle son yirmi beş-otuz yıldır kabuğundan sıyrılmış ve dünyaya binlerce yılın birikimini özgün, yenilikçi ve yaratıcı bir dille aktarmaya başlamıştır. Bu anlamda 1988 Olimpiyatları ülkenin değişen sosyo-politik ortamını ve yeni yeni hakim olmaya başlayan demokrasi havasını sembolize ettiği için önemlidir ve Kore çağdaş sanatının atılım yapmasının da 88 Olimpiyatları ile eşzamanlı olarak başladığı düşünülür. Bu dönemde Kore'de her alanda olduğu gibi sanat alanında da son derece dinamik ve üretken bir ortam oluşmuştur. Ancak Kore sanatının gerçek anlamda dünya tarafından tanınması 2000'lerin başlarına denk gelir. 1990'ların başında yurt dışına seyahat etmenin toplumun küçük bir kesimi haricinde genel olarak sınırlandırılmış olduğu düşünülünce dinamizmine, birikimine ve üretkenliğine rağmen Kore'nin uluslararası alanda kendisini ispatlamasının neden bu kadar zaman aldığı anlaşılabilir. 1995 yılında Kore'nin ilk uluslararası bienali olan Gwangju Bienali'nin ve 1998'de düzenlenen Busan Uluslararası Çağdaş Sanat Festivali'nin ardından sayısı hızla artan müzeler, bienaller, galeriler ve sanat fuarları Kore çağdaş sanatının dünya çapında tanınmasında çok önemli yer tutmuşlardır. Büyük oranda hükümet, gelişim politikasının bir kolu olarak, yerel kültürü, ticareti ve turizmi teşvik çerçevesinde sanatla ilgili bu atılımı desteklemiştir. Yurt dışındaki sanat akademilerinde eğitim görüp, Batı'nın özgürleştirici enerjisini taşıyan, teknolojik gelişmelerden haberdar, taze bir bakış açısıyla ülkelerine dönen genç sanatçılar, akademik eğitimin geleneksel yöntemleri yerine sanata daha geniş bir perspektifle yaklaşarak, ülkenin sanat atmosferinin ve sanat izleyicisinin değişmesine neden olmuşlardır. Kar amacı gütmeyen alternatif mekanların açılması da galerilerin ve müzelerin baskısından uzak olma şansını yakalayabilmiş genç sanatçıların yaratıcılıklarını ortaya koymaları anlamında çok önemli bir işleve sahiplerdir. Han Ho yukarıda çok genel olarak bahsedilen dönüşüm sürecinin sanatçılarından biridir. Kore'nin dünyaya açılması ve kapitalizmin yerleşmesiyle birlikte, 1990'ların başından itibaren Kore'de popüler kültür ve Pop Art akımının hakimiyeti her alanda sürerken, Han Ho'nun yapıtlarında genellikle soyut sanata eğilim görülür. Ülkede 1980'li yıllardan itibaren hakim olan yaygın sanat anlayışı; biçimsel kaygılardan uzak, geleneksel yöntemleri reddederek toplumsal sorunları ele almak iken Han Ho biçim üzerinde ciddiyetle durur. Sanatçı biçimi göz ardı etmeksizin yapıtlarında ruhani bir arayışı sürdürür. Bu mistik yolculuk yukarıda sözü edilen binlerce yıllık gelenek ve inançların dışavurumudur; sanatçı Doğu'nun kadim bilgeliğiyle Batı'nın enerjisini birleştirerek güzellik kavramının anlamını arar. Han Ho, çağdaş sanatın sınırsız teknik olanaklarından yararlanır; tuval üzerine klasik yöntemlerle yaptığı resimlerin yanısıra sensör ve led kullanarak yaptığı ışıklı interaktif tuvaller, heykeller, enstalasyonlar dikkat çekicidir. Tüm işlerinde evrenden, sonsuzluktan, boşluktan yola çıkarak insana ulaşma çabası sezilir. Bu çabanın sonucunda saf güzelliğe nasıl erişilebileceği önemlidir onun için; kompozisyon veya malzeme sadece birer araçtır ve bu anlamda bitmek bilmeyen arayışı devam etmektedir. Burada temelde Kore'yi etkileyen Çin estetik düşüncesinin, her zaman doğru olanla ilişkide bulunan güzel kavramını yorumlamaya yönelik felsefesini buluruz. Çin sanatında bir sanat yapıtının mükemmelliğe ulaşmak için üstün bir yeteneğin ürünü olan yapıt; olağanüstü nitelikte bir özle dolu olan yapıt ve en son aşama olarak tanrısal gücü yakalamış ve mükemmelliğin bütün gizlerini ele geçirmiş yapıt aşamalarına varması gerekmektedir. Han Ho da bu felsefenin izinde gibi görünmektedir. Güzellik arayışının yanı sıra sanatçının çalışırken çok yoğun bir yalnızlık içinde kendisine döndüğünü ve bu derin yalnızlık aşamasında yapıtıyla bütünleştiğini ifade etmesi onun sanata meditatif yaklaşımının göstergesidir. Han Ho, kaligrafiden de çok etkilenmiştir. Doğu'nun yaşam gücü ve ruhsallığı ile Batı'nın dışavurumculuğunu başarıyla harmanlamayı amaçlar. Bu aşamada sanatçı yapıtlarında ne salt Batı sanatından esinlenme ne de salt Doğu sanatından açık bir yansıma bulunduğunu söyler; ona göre bir birey olarak sanatçı çok fazla mesaj kaygısı taşırsa bu kaygı onun yapıtlarını bozmaktan başka işe yaramaz. Ancak yine de yoğun mistisizmin yanında onun yapıtlarında politik bir alt metin vardır. Her şeyden evvel Han Ho Koreli olmak üzerine kafa yorar; köklerinin duyarlılığını arttırdığına inanır ve bu çerçevede sürekli esas kimliğini aramaktan geri kalmaz. Bu kimlik arayışından yola çıkarak ülkesinin yaşadığı çalkantıları, istilaları, bölünmeleri araştırır; tarihsel doğrulara ulaşmaya gayret eder ve onları tekrar yorumlar. Belki de bu şekilde kapitalist sistemin insanlığın hafızasını silme yetisine karşı durmaya çalışıyordur. Han Ho, Kore'nin tarihini kendi kimliği üzerinden süzerek sanatsal olarak damıtılmış bir halde tekrar var eder. İşlerinde kökleri tarihe dayanan ve geçmişi yeniden yorumlayan bir 21. yüzyıl sanatı oluşturmaya yönelik eğilim vardır. Ancak bu alt metin sanatçının kendi yolculuğuyla ilgili bir arka plandır; yapıtlarda mesaj olarak açıkça var olmaz. Han Ho'nun eserlerinin izleyiciye güçlü bir biçimde hissettirdiği, yoğun bir ruhsallık, sonsuzluk, ölüm ve sonrasının bilinmezliği, enerjinin sonsuzluğu gibi kavramlardır. Yazının sonunda eklemek gerekir ki; Çağdaş Türk sanatında özgünlük kavramı ile ilgili daima sıkıntımız olmuştur. Gerçek anlamda kendi kimliğimizi ve dilimizi oluşturamadığımız için dünya sanat camiasında etkin bir yerimiz olduğu söylenemez. Bu anlamda Kore sanatı, özünü yitirmediği takdirde birbirine zıt görünen kültürlerin birleşiminden nasıl bir zenginlik doğabileceğine dair değerli bir örnek ve araştırılması gereken engin bir sahadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/15/lutfiye-bozdag-nurcan-perdahci-ile-bellek-ve-iz-iii-uzerine/", "text": "Nurcan Perdahcı: Trakya Üniversitesi GSF'de yeni göreve başlamıştım. 2007 Kasım ayının başlarıydı. Uşak Üniversitesi ve Uşak Belediyesi işbirliği ile düzenlenen sempozyuma davet edildim. Bildiri yazmak üzere araştırmalara başladım. Halıların ikonografisine olan yolculuğum böyle başladı. Ben Uşaklıyım ve annemin babası son kuşak halı desinatörüydü. Annemin ısrarlı taleplerine ve ricalarına karşın Akademide okurken halı atölyesi ile ilgilenmedim. Ancak yıllar sonra bir araştırma ile tarihin tozlu sayfalarında kendi aile büyüklerimin ve geçmişin izlerini sürmeye başladım. Yaptığım sanatsal üretimlerimin merkezine, insanın tarihsel bir varlık olduğunu ve insana özgü bir yeti olan bellek kavramını koyuyorum. Bellek ve İz sanat üretimlerimde bir dizi serginin başlığı olarak sizinle birlikte seçtiğimiz bir isim. Bu dizi sergilerden ilki olan Bellek ve İz I, İzmir Mask Müzesinde 2013 tarihinde gerçekleştirildi. Bu serginin konsepti; halılara dayanıyordu. Türk kültüründe önemli bir yeri olan halı, belleğimizde iz bırakan bir geçmişin Modern dönem ve modern sonrası dönemin yansımaları olarak resimlerimde önemli bir metafor haline geldi. Bu metafor, Orta Asya'dan göçüp gelen Yörüklerle başlayan bir yolculuğun Anadolu'nun birçok bölgesinde olduğu gibi, Uşak ve dolaylarında da elverişli bir ortam bulması ve gelişmesiyle yeni bir karakter kazanmıştır. Uşak halıları, kuzeyden güneye tüm Avrupa'da, hem saraylar, hem de kiliseler için statü göstergesi olarak yer alıyordu. Anadolu'dan Avrupa'ya giden halıların bu yolculuğu yüzyıllar boyunca sürmüştür. İzmir limanı, develerle getirilen Uşak halılarının Batıya yolculuklarının başlangıç noktasını oluşturan bir liman olması bakımından önemlidir. Birinci serginin bu nedenle İzmir'de yapılması, halıların, tarihsel belleğimizdeki yolculuğu ile örtüşmektedir. Halıların Kara yoluyla Transilvanya'ya yola çıkış kapısı olan, aynı zamanda saray ve camilerinde mekana göre dokunmuş görkemli Uşak halılarının bulunduğu üç imparatorluğa başkentlik yapmış İstanbul'da; 2014 yılında serinin ikincisi Bellek ve İz II sergisi sizin küratörlüğünüzde Damla Kültür ve Sanat'da gerçekleşti. Halılarla başlayan bu yolculukta geçmişten günümüze yol almanın merak ve derinliklerinde her kazımanın, her bulgunun sanat yolumu da belirlediğinin farkına vardım. Şimdiyse mekanın ve üretim yerinin tam da merkezinde Bellek ve İz III gerçekleştiriliyor. N. P.: Modernizmin getirdiği merkeziyetçi, orijinallik, biriciklik gibi yapısalcı tek tip bir söyleme dayanan Batılı görüş ile geleneğin göz ardı edilmesinden doğan anlam kargaşasını ironik bir söylemle ele almaktayım. Geleneğin çağdaşla yan yana varoluşu beni her zaman heyecanlandırmıştır. Yaşanmışlıkların benim için önemi çok büyük. Böylece zenginleşen, sürekli devinen bir dil oluşturduğumu düşünüyorum. İlk üretimlerde, her sınıftan insanın ve mekanın sessiz tanıklığında, tuvallerde can bulan halıların yolculuklarına eşlik eden anlık yaşam gizlerini, gün ışığına çıkarmaya, iz sürmeye çalıştım. Bir dönem Avrupa resmine dekoratif olarak eklemlenen tüm Doğu kökenli halılar gibi, Uşak ve diğer Türk halılarıda, benim çalışmalarımda, renksel ve motifsel ikonografisi ile geçmişin ve geleneğin izlerini çağdaş resmin yapısallığında yeni bir imge dizinine taşıyor. Doğunun ve batının imgeleri, üst üste, yana yana birbirine eklemlenerek yeni bir dilin oluşumunu sağlar. Geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın, espas içinde yeralışı, yeni dönüşümlere evrilmelere yer açar. 15. yüzyıldan itibaren güneyde Pierro Della Francesca, Hans Memling, Lorenzo Lotto gibi sanatçıların resimlerinde yer alan Uşak ve Batı Anadolu halılarıyla başlıyor. Hans Holbein, Johannes Vermeer, Wilhelm Kalf, Gerard Terborch, Jean Etienne Liotard, Gabriel Metsu, Jacgues Samuel Bernard, Jacgues Hupın, Guliam Gabron gibi Avrupa'nın çeşitli bölgelerinden ressamların tablolarında yer alan Anadolu halıları üzerinden de devam ediyor. Doğduğum ve adım adım yaşanmışlıklarla zenginleştiğim Anadolu coğrafyasının tarihsel, yerel estetik değerlerinden yola çıkan bu yoğunlaşma, geleneksel yağlıboya tekniğinin yanı sıra çağdaş olanı da içine alan yeni bir üslup ve sorgulamayı da beraberinde getirir. N. P.: Benmerkezci Batı bakış açısı ile gösteren Batı tarafından boyanan resimlerde, ötekinin sanatı oryantalizme indirgenen sanat anlayışıyla Doğu halıları resimsel bir öge olarak gösterilirler. Klasik Batı düşünce yapısının üretmiş olduğu resimlerin yapı sökümü, iki boyutlu arka planlar üzerine yeni yapılar, yapılanmalar ve tekrarlarla yeniden yapılır, tarihsel anlam evrelerine geri dönülür. Burada sözü edilen sökme terimi 'yıkma', 'tahrip etme' ile eş anlamlı kullanılmaz. Var olan, karşıda duran yapıyı anlamak için çaba gösterme edimi olarak kullanılır. Göstergelerin izi takip edilir, üstlerini örten yüzyılların içinde derinlemesine bir keşif yolculuğuna çıkılır. Yüzyıllar ötesinde günlük yaşamda statü göstergesi Doğunun zenginliğinin sembolü olarak Batılı sanatçının tuvalinde yer alan halılar ve portreler, an bellek iz üzerinden, günümüzün sunmuş olduğu çok çeşitli teknolojik olanaklarla, geleneksel tekniğe yapılan göndermeler ve yapısökümcü bir yaklaşımla yeniden ele alınır. Derrida, göstergelerin işaret ettiği ve bu göstergelerden tamamen bağımsız bir alanın olanaksızlığını ileri sürer ve 'gösteren'den bağımsız bir 'gösterilen'in mümkün olmadığını ortaya koyar. Resimlerde yer alan göstergeler, varlığın zamansal bir oyunda, öznenin/nesnenin bir iz bırakarak zaman içinde sürekli başka şeylere evrilerek dönüştüğünü gösterir. N. P.: Akademideki Atölye Hocam Sayın Prof. Adnan ÇOKER'in araştırmalara, deneyselliğe izin veren öncü, yenilikçi yapısı, benim tüm üretimlerime ve araştırmalarıma özünde yaşamıma yön vermiştir. Neyi nerede ve nasıl yaşadıysam hep yolum üretimden geçti. Ama hocamın sanat taşrada değil İstanbul'da olur sözlerini de asla unutmadım. N. P.: Günümüz disiplinlerarası bir anlayışla sınırsızlaşıyor. Beuys'la birlikte herkesin sanatçı olduğu gerçeğinden yola çıkacak olursak, neye nasıl baktığımıza ve durduğumuz yere göre anlam kazanıyor. Her yapıyı sınırsız bir dünya içinde sorgulayabileceğimizi, anlamlandırabileceğimizi biliyoruz. Buradan çıkışla, varoluşun temel ögeleri mekan-zaman-bellek bağlamında etkileşimlerimi ifade edebileceğime inandığım her disiplinle kendimce bir bağ kuruyor, söz söylüyorum. Örneğin yaşantımın bir bölümü İzmir'de geçti. İyon kentlerine olan merakım, araştırmalarım üretimlerimi İyon sarmallarını yorumlayan üç boyutlu bir üretim sürecine yönlendirdi. İlk yola çıktığım işlerimle sonraki üretimlerim arasında doğal olarak birçok açıdan farklılıklar var. Deneysel çalışmalar yeni yaklaşımların da ortaya çıkmasına olanak sağlıyor. Hızla devinen, gelişen teknoloji ve bilim dünyasında, her an yeni bulguların, verilerin bombardımanına uğruyoruz. Doğaldır, güncellemelerle yaşıyoruz. N. P.: Bellek ve İz serisinde yer alan ölü doğa resimleri, varlık mertebelerinin art ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zamana ve mekana odaklanır. Yüzeyde yer alan bu dikey kesilmelerle oluşan parçalanmalar, düşsel gelip geçici zamanı, yaşanmışlıklar üzerinden belleği imler. Zaman-mekan örgüsü içinde gerçekliğin yeniden yapılanmasına ama her defasında farklı yapılanmasına izin verirler. N. P.: Geçmişe ait olan ile bugüne ait olanın, espas içinde sıralanışı, resim içinde resim olarak yeni evrilmelerin önünü açmaktadır. Gerek Mask Müzesinde yer alan resimlerde, gerekse natürmortlar serisinde ele alınan varlık mertebelerinin arda ardalığı ile varoluşun en temel iki ögesi olan zaman ve mekana odaklanılır. N. P.: Sanatla hayat arasında diyalektik bir bağ vardır. İnsan ne yaşıyorsa onunla ilintili çalışmalar yapar, üretir, Kendisinin kişisel yaşam özelliklerinden, dünya görüşünden, yalnızlığından, umutlarından ya da umutsuzluğundan sanatına yansıtır. Akademi son sınıfta Hocamızın istediği doğrultuda yeni işler üretmek için yola çıkmıştık. Babamın Üsküdar'da küçük bir dükkanı vardı. Okula giderken sık sık uğrar araçlarını, malzemelerini kullanarak yeni bir şeyler üretmeye çalışırdım. Yakındaki bitpazarına gelen eski ahşap mobilyaların sıcaklığı beni sardı. O günlerde çalıştığım diploma işimde, eski yıkılmak üzere olan evlerin önlerinde atılmış ahşap parçaları toplamaya başladım. Kullanmaya başladım. Bir seri oluşturdum. Sonraları Derimod Kültür Merkezinin Kurucusu ve büyük bir sanat koruyucusu Sevgili Hasan Yelmenle, Tülin Onat ve Server Demirtaş'la birlikte bir dönemin sanatına imza atmış birçok isimle sergiler yaptık. Kimler yoktu ki bu isimlerin arasında Adnan Çoker, Özdemir Altan, Ömer Uluç, Tomur Atagök, Bünyamin Özgültekin, Çağdaş Türk Sanatına yeni bir soluk kazandırmış fakat genç yaşta yitirdiğimiz Altan Gürman, birçok karma sergide tanıma şansına sahip olduğum Seyhun Topuz, İpek Düben ve daha niceleri. Etkilenmem doğal olarak ahşap yapılarımı beyaza boyamaya evrildi. Daha sonra haberlerde izlediğim Fransa'da lazerle atmosferde yapılan çalışmalardan etkilenerek ışık mekan düzenlemesi ile 1993te Kadıköy Mine Sanat Galerisinde interaktif bir çalışma yaptım. 1997 bir dönüm noktasıydı. İzmir'e göç ettim. Sanat tarihine olan merakım Efes, Notion, Klozemenai, Smyrna gezileri ile yaşamımın önemli bir bölümünü kapladı ve Batının yüzyıllar boyu sanatın her alanında kullandığı İon sarmallarını anavatanında yorumlamaya başladım. Bu yorumlardan ilki; Osman Hamdi Bey anısına Gümüş Vadi sanat Yarışmasında Heykel dalı Birinciliği alınca beni yüreklendirdi ve böylece diğer sarmalların önünü açmış oldu. 2007'de Trakya Üniversitesi'ne Uşak Belediyesi ve Üniversite ile yapılan ortak bir sempozyum için aldığım çağrı sonucu başladığım araştırmalar bir kaç makaleye, bildiriye dönüştü. Halen kendi işlerim üzerinden devam etmekte. Burchardt'ın Rönesans'la ilgili söylemini çok sık yinelerdi Akademide iken Sevgili Hocam Adnan Çoker. Kendimi ve çevremi keşfetme yolculuğum varoluş nedenim. Üretimlerimde bu düşününün sonuçları. Sanat çok uzun bir yol ve çok ciddiye alıyorum. Çok şeyler geçti hayatımdan ancak sanatla yaşamaya kararlı bir biçimde devam ettim. Yaşam tarzı olarak seçtim. Her şeyi, her tekniği, her dönemi bilmek ve anlamak gibi idealarım yok belki ama kendi mütevazı yaşamımda geçmişin bilincine ulaşmanın şimdi ve gelecekte yapacağım üretimlerimi kurgulamakta ışık olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/16/sabahattin-sen-sanat-ve-gorecelik/", "text": "Bizler sanatı anlaşılır mı kılmak istiyoruz yoksa anlaşılmaz mı? Bizim anlaşılır kılmamızın değeri, sanatın yapısı içinde bir değerlendirme yapabilirsek vardır. Onun dışında bilinmezliklere boğarak işin içinden çıkılmaz duruma getirilirse sanat da içinden çıkılmaz duruma getirilir. Sanatın kendisinde bir değişiklik olmayıp olduğu yerde dursa da kafaların karışmasıyla sanatın gerçeği ve yeri anlaşılmaz olur. Sanırım birçoğumuz sanatın anlaşılır olduğunu değil de anlaşılmaz olduğunu ortaya koymaya çalışıyoruz. Sanatla ilgisi olmayan birçok çalışmayı sanat sanıyoruz; sanat sanılmasını isteyerek insan güzelliğini yansıtan sanatı çirkinleştiriyoruz. Sanatın bir üst yapı kurumu olduğu da düşünülecek olursa sanatı anlamanın oldukça zor olduğu da görülür. Birçok kişi bu zorluğu kötüye kullanmaya kalkar; kalkmış ve kalkmaktadır. Sanat ve insan duyarlılığının iç içe olması nedeniyle oldukça karmaşık görüşlere de neden olur. Kimi zaman tutarsızlıklarla işin içinden çıkılmaz duruma getirilir. Oysa sanatın kendi yapısını oluşturan tutarlı bir yolu vardır. Anlaşılması zor olabilir; zordur da... Bu nedenle kafamızı karıştırabilir. Tutarlılıkla tutarsızlık arasında bocalayabiliriz. Her yapıt herkesin anlamasına yönelik düşünceyle ortaya konmaz. Sanatçı kendine özgü bulduğu, bir başkasına benzemeyen, kendinden öncekilerden daha başka evrensel çizgide yeni özgün yapıtlar ortaya koyabilir. Bizlerin karar vermesini güçleştirebilir. Her zaman çok sık karşılaşılan bir durumdur. Kim tutarlı, kim tutarsız sorusuna yanıt bulmanın yarattığı soruna çözüm ararken çözümsüzlüğe de batabiliyoruz. Sanatta çok iyi şeyler biliyormuş gibi sanatın göreceli olduğunu savunanlar kendilerini savundukça sanata ne denli yanlış yakıştırmalar yaptıklarını bilmeden boşuna konuşmayı da seviyorlar. Kendini, sanatı bilen, anlayan biri konumunda olduğunu sanıyor. Karşısında sanatı anlamayan biri varsa onun konuşmalarının ne denli yanlış olduğunu anlayamaz. Bu durumdan da çok iyi yararlanmasını bilen çok sayıda gözü açıklar var. Çok iyi bilene karşı da konuşmaktan çekinmiyorlar. Karşısındakini sanatı anlamadığına varıncaya dek suçlamalarla konuyu dağıtıp başka yönlere çekme deneyiminde ustadırlar. Ne denli yerin dibine battıklarını da anlamıyorlar; karısındakini nasıl olursa olsun alt etmektir düşünceleri. Sanat yerine yozluğun savunucusudurlar. Köşeye sıkıştıkça da saldırı başlıyor. Ne derece saldırılırsa saldırılsın, ne derece görecelik savunulursa savunulsun sanatla ilgisi olmayan bir çalışma sanatlaşmıyor. Ortada sanatla ilgisi olmayan çalışma sanatla ilgisinin olmadığını çok iyi anlatsa da anlaşılmayacak bir şey olmasa da anlaşılmamış gibi yaparak görecelikte aranıyor kurtuluş. Sanatın gerçeğini anlamadan yapılan savunmalar ne sanata ne de yapana hiç bir şey kazandırmıyor. Üç beş temelsiz düşünceyle sanatı savunmaya kalkanlar topluma ve insana zarar vermekten öteye gidemezler. Bunu göze alanlara şaşmamak da elde değil. Anlaşılmayan sanatsal çalışmaların eninde sonunda tutarlı bir yerde olduğu görülür. Sanatın geçmişinde buna ilişkin çok acıların ve sorunların yaşadığını bilmekteyiz. Sık, sık Bosch ve El Greco'dan söz ederim. Sanat dünyası bu iki sanatçıyı anlamak için biri için dört, diğeri için aradan üç yüz yıl gibi bir zamanın geçmesi gerekiyordu. Yine çok acı ve çok iyi bildiğimiz Van Gogh'un yaşadığı korkunç bir yaşam da var sanatın geçmişinde... Picasso'nun Kübizm çalışmaları da başlangıçta sanatın dışında bırakılmak istendi. Malevich'in siyah ve beyaz karelere varması da çok şaşırttı sanat dünyasını. Beuys da anlaşılmayanların içinde yaşadı uzun yıllar. Hiç biri ne göreceliği savundu ne de sanatın dışında bir yerdeydiler. Anladığını sandıklarımız anlayamamıştı. Onlarsa sanatın içinde olduklarını çok iyi biliyorlardı. Yaptıklarının sanatın çizdiği yolların dışına çıkmadığını anlamak zor olsa da anlaşıldığında da göreceli değil, sanatın geçmişinden bugüne dek varlığının temelleri üzerinde olduğu anlaşıldı. Bir çalışmaya göreceli demeden önce kendimizin sanatın neresinde olduğumuzu gözden geçirmemiz daha sağlıklı... Göreceli diyerek sanatla ilgisi olmayan çalışmaların da sanatın içinde olduğu karmaşasını yaratmak sanat adına sağlıksızlıktır. Genelde göreceli sözcüğünü kullananlar kendilerini ve yapılan işi kurtarmak için kullanıyorlar. Eleştiri istemiyor; gerçeği de görmek istemiyor. Kimi de gerçekten sanatın gerçek yapısını hiç anlamıyor. Buraya koymuş olduğum çalışmalar sanatçıların son yıllarda yaptığı çalışmalardan alınmıştır. Ne olduğunu anlayamayacağımız, Böyle de örüşe göre değişen sanat mı olur? diyeceğimiz çalışmalar olabilir. Göreceli olmadıklarıysa kesin. Herkese ve her görüşe göre değişen çalışmalar değil. Sanatçıların sanatın içindeki değerlerden kaynaklanan yapıtlarıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/11000-tarik-gok-degartlab-29-mayis-20-haziran-2015/", "text": "Himalayalar'ın tepesinden aldığı taşı Arap Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu'nun birleştiği Kanyakumari'ye dek taşıyan ve bu serüveni fotoğraflayan gezgin sanatçı : Fotoğrafın kendisi için bir tutku olduğunu söylüyor. Fotoğraf peşinde yola çıktım ve bu aşk gezginliğe dönüştü diyor. Görüp öğrendikçe fotoğraf peşinde koştukça beynindeki sınırların da kalktığını ifade eden Gök, bunun bir bağımlılığa dönüştüğünü aktarıyor. Gök, Himalayaların zirvesine doğru 21 gün süren yolculuğumda Nepal'de Everest Ana Kampı'nda elime aldığım taşı, Hindistan'ın en güney ucunda denizle buluşturmaya karar verdim. Bu taşla birlikte benim de 7 bin km'lik ilk hikayem başlamış oldu. Arap Denizi, Bengal Körfezi ve Hint Okyanusu'nun birleştiği Kanyakumari'ye dek karşılaştığım yüzleri, kentlerigörüntüledim. İzmir'de açtığım ilk sergiden sonra tekrar Hindistan'a gidip 4 bin km'lik birfotoğraf serüveni daha yaşadım. Bir sonraki sergi belki + 15000 olarak devam edecek derken serüveninin devamının geleceğinin sinyallerini veriyor. Sanatçının +11000, '' Bir Taşın 11.00 km'lik Hikayesi'' adlı Fotoğraf Sergisi İstiklal Mahallesi, Çandarlı Sokak, NO:25 değartlab Eskişehir'de 29.05.2015/20.06.2015 tarihleri arasında sanat severler ile buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/bear-mountain-yigal-ozeri-louis-k-meisel-gallery-bernarducci-meisel-gallery-may-07-july-17-2015/", "text": "New York City, NY Louis K. Meisel Gallery, inconjunction with Bernarducci Meisel Gallery, is pleased to present a mid-career survey for newly represented painter Yigal Ozeri. From May 7th, 2015 to July 17th, 2015, Ozeri will exhibit newand previously unseen works from a variety of series including Territory, Aquabella, and Bear Mountain as well as portraits commissioned by prominent collectors. At first glance, Ozeri's works appear to be photographs, and only upon careful examination does one begin to see evidence of the brush strokes. Working in oil, he has taken Photorealistic figurative painting to anew level of unsurpassed sophistication. Aside from his mastery of technique, Ozeri's work rejects the cool and unemotional in favorof the Romantic qualities of Pre-Raphaelite styles. Blending reality and fantasy, his painting sex plore the relationship between women and nature in a manner that is sometimes disconcerting, but always beautiful. Having gainedan international reputation for crafts man ship and beauty, Yigal Ozeri standsasoneof themost impressive figurative painters inPhotorealism and thecontemporaryart world. His paintings have been shown in solo exhibitions internationally and collected by major museums including The Jewish Museum, New York, the Museum of Modern Art, Haifa, Israel, and the Whitney Museum of AmericanArt, New York. He is a founding member of Mana Contemporary. Opening reception May16, 5:00 7:00pm at Bernaducci. Meisel. Gallery 37 W. 57th St. Andthen 7:30 10:00 pm at Louis K. Meisel Gallery, 141 Prince Street, NewYork, NY10012."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/bedri-baykam-venedikten-ignemeler/", "text": "İstanbul sanat dükalığının 2015 Venedik seferi Pazar günü sona erdi. Paris'in tüm trafiğini nasıl metrolar sağlıyorsa, burada da aynı işlevi gören, Büyük Kanal üzerindeki vaporettolarda yaşanan sanatsal kitle ile yerel halkın zoraki sarmaş dolaşı durulmuş oldu. Sanat ciddi ve kalıcıdır. Bu köşede bazen sanat yazılarım oluyor ama böyle dev bir uluslararası bienalin ciddi eleştirisini buradan size taşıyamam! Bunu yapmaya kalkışmak, evinizin salonunda Dünya Şampiyonası finali oynatmaya benzer. Zaten her şeyi 3-5 günde görmeniz, hele aynı anda siz de sergi açıyorsanız, imkansız. Tekrar dönmek lazım. Dolayısıyla şimdilik sizlere Venedik Bienali etrafında uçuşan bilgi veya dedikodular hakkındaki kısa iğnelemeler iletmekle yetineceğim. Umarım Türk gazeteciler iki lüks davete katılmak için bir daha kendilerini bu tuzaklara düşürmezler: Bienalin, küratörlü sergisi, ülke pavyonları ve Bienalin resmi programında yer alan Collateral Eventsleri var. Bunlar dışında Venedik'te o tarihlere denk getirilerek yapılan sergiler Bienal parçası olmadığını basının tabi ki bilmesi gerekirdi. Lütfen siyasetimizin dejenere yapısını, sanat alanına da taşımayalım. Sanat, kimilerinin sandığı gibi para, iktidar ve şaşaalı gösteriş alanlarının gözü dönmüşlüğünden başka bir şeydir. Sanatsal duygular, kimi zaman bir başka yüzyıl sanatçısıyla girilen diyalogda, haftalarca okunan bir kitabın sararmış sayfalarında ya da boyası bitmiş bir ressamın tuvalini beyniyle gözden geçirişinde belki aranabilir... Dersin sonu. Aynı sergide, mesela Brezilya adına katılan üç sanatçı, Andre Komatsu, Antonio Manuel ve Berna Reale, 2013'te Brezilya'da Gezi'nin devamı gibi yaşanan ağır olayları mercek altına alabilmişler! Bu tabi Türkiye adına yapılamaz bir şey, çünkü maalesef sansür ve daha önemlisi kapitalin oto-sansürü, ortaya hep farklı yaklaşımlar taşıyor. Politically correct sayılacak garantili tavırda işler geçer akçe hep! Brezilya sergisinin adı da O kadar çok ki, buraya sığmıyor!. AKP iktidarında böyle bir Türkiye Pavyonu olsa, Saray, MGK'yı toplayıp İtalya'ya savaş açmaya kalkar! Venedik Bienali bu sene Altın Arslanı San Lazarro adasındaki Mekhitarist Manastırı'nda açılan Ermeni Pavyonu'nun Armenity sergisine verdi. Uzaklığı nedeniyle nispeten çok az kişinin gezdiği bu serginin ödülü, tabii ki politik. Yani karar önceden alınmış; aynı Eurovision oylamaları gibi... Bu davranış biçiminin sanat alanına da sızması üzücü. Yoksa kimse saptırmasın, Ermeni kardeşlerimizle barışı bizlerden daha çok isteyen yok. Ama hangi demokratik temel üstünde, ne pahasına, hangi diyalog la? Yanıtsız sorular ileriki günlerde sevgili okurlar... Not: Bu yazı 12.05.2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/design-scene-istanbul-haftaya-basliyor-21-24-mayis-2015/", "text": "2005 yılında Osman Hacıoğlu tarafından kurulan ve uluslararası alanda pek çok başarıya imza atan mimarlık ve tasarım ofisi Atelier187, bu yıl ilki gerçekleşecek Design Scene İstanbul'a imza atıyor. Mobilya, moda, fotoğraf ve heykel gibi dört farklı disiplinden dört sanatçıyı buluşturacak olan Design Scene İstanbul, Cezayir'in tarihi binasına özel yerleştirilecek işleri ilk kez görme imkanı sunuyor. Atelier187'den mimar ve tasarımcı Osman Hacıoğlu, 2015 Mobilya Koleksiyonu; İspanya'dan moda tasarımcısı Susana J. Denia, 2015 Yaz Koleksiyonu; Fransa'dan fotoğraf sanatçısı Julien Aksoy, Urban Scenes adlı Fotoğraf Koleksiyonu ve Türkiye'den heykeltıraş Tarkan Güveli, bu buluşmaya özel tasarlayacakları işleriyle ilk kez Cezayir'de bir araya gelecek. 1901'de İtalyan İşçi Cemiyeti tarafından okul olarak yapılan, 2005'te restore edilerek bugünkü Cezayir Restoran markası altında hizmet vermeye başlayan ve 1900'lerin çağdaş mimari özelliklerini taşıyan Cezayir'den ilham alan bu dört sanatçı, işlerini bu tarihi binaya özel yerleştirilecekler. Ziyaretçiler, ayrıca dilerlerse beğendikleri işleri satın alabilecekler. Sergilemenin yanı sıra tasarıma meraklı herkesin katılımına açık atölye çalışmaları ve söyleşilerin de yer alacağı programın gün sonu etkinliği ise canlı müzik ve DJ performansları olacak. Hacıoğlu, Design Scene'in programını da, Atelier187'nin doğuşunu belirleyen atölye anlayışından yola çıkarak hazırladıklarını söylüyor. Katılımın ücretsiz gerçekleşeceği Design Scene İstanbul, 21-24 Mayıs tarihleri arasında, Cezayir Restoran'ın giriş ve bahçe katlarında izlenebilir. 18:30-19:30 Söyleşi: Tasarımcılar, İKSV Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova'nın moderatörlüğünde işlerini anlatıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/hakan-erol-hayat-hicbir-sey-degildir-itina-ile-yasayiniz/", "text": "1913'te Cezayir'de doğmuştur Alber Camus. Yoksul bir ailede dünyaya gelen Camus, 1914'te 1. Paylaşım Savaşı'nda babasını kaybetti. 1934 yılında Fransız Komünist Partisi'ne katıldı. Fransız Komünist Partisi'ne, Marksizme ve Leninizme inandığından ve desteğinden dolayı girdi. İlerleyen zamanlarda partide belli başlı sıkıntılar yaşadı ve partiden kovuldu. Yazar ve filozof olarak nitelendirebiliriz Camus'u. Varoluşçuluk akımıyla ilgilenmiştir Camus ancak kendini herhangi bir akımın filozofu olarak görmez. Camus 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü kazanmıştır. Ölümlerin en beteri nedir diye sorulan bir soruya; ''Trafik kazası'' yanıtını veren Camus'un ölümü, trajik bir şekilde, bir trafik kazasıyla olmuştur. Camus'un bir çok eseri bulunur. Deneme, roman, hikaye ve oyunları vardır. Denemelerinden Sisifos Söyleni, romanlarından ise Yabancı önemli bir yere sahiptir. Camus, Yabancı'da; mutluluk, keder, yaşam-ölüm yani hayata dair ne varsa işlemiştir. Hepsini bir arada kahramana yansıtmıştır. Bu da çelişkiye, yani ''absürd''lüğe kapı aralamıştır. Kitap genel anlamıyla başıboşluğu, topluma ''yabancı''laşmayı, toplum kurallarını tanımadığı ve umursamadığı için Meursault'un ölüme gitmesini anlatıyor. Kitap 110 sayfadan oluşuyor. Hem bu yüzden hem de konunun akıcılığından kaynaklı, bir solukta okunabiliyor. Son sözü Camus'a bırakacak olursak eğer: ''Hayat hiçbir şey değildir, itina ile yaşayınız.'' Zeki Demirkubuz 2001 yılında Yabancı'yı, ''Yazgı'' ismiyle sinemaya uyarlamıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/17/suleyman-bicer-puslu-kitalar-atlasi/", "text": "Ceneviz taifesinin buraya ilk gelen gemilerine bir martının yol göstermesiyle başlayan ve kitabın geçtiği dönemden 308 yıl sonra İzmir'de oturan mahzun ve birazda şaşkın adama kadar İstanbul sokaklarında, yerin altında, kış günü sarp bir kalenin kuşatılmasında, gizli teşkilatların içinde, karanlık ilimlerin peşinde, dilencilerin arasında, kıyamet alametlerinin izinde, bir leylek yuvasında, bize Uzun İhsan Efendi'nin düşlerini yaşatan İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası mart ayı içerisinde İlban Ertem'in kaleminden, kendi deyimi ile resimli roman olarak İletişim Yayınları'ndan çıktı. Sosyal medyada reklamlarını gördüğümde heyecanlanmış, yayımlanmasını merakla beklemiştim. İhsan Oktay'a hayranlığımın haricinde, Puslu Kıtalar Atlası başucu kitaplarımdan biridir. Puslu Kıtaları seyahat eden Bünyamin gibi olmasa da bir kaç kez satır aralarında gezinmiş, her seferinde farklı tatlar almıştım. Bu sefer ki gezintime çizgiler ve renkler de eşlik edince ayrı bir keyif aldım. Dünya ve yaşananlar Uzun İhsan Efendi'nin hayali olsa da, Puslu Kıtalar Atlası İlban Ertem'in kalemi ve renkleriyle hayat bulmuş. Kitabın diline ve kurgusuna eklenen görsellik, eserin hakkını vererek, kitabı görsel ve edebi bir atlas haline getiriyor. Kitapta bahsedilen çizimleri ve düzenekleri burada çizilmiş ve renklendirilmiş görmek ayrı bir okuma keyfi sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/26/art-suites-gallery-15-uluslararasi-workshop/", "text": "Art Suites Gallery'nin 2011 yılından bu yana Bodrum Yalıkavak'taki mekanında düzenlediği çalıştay bu yıl 18 25 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleştirildi. Her yıl yurt içi ve yurtdışından akademisyen ve sanatçıların katılımıyla gerçekleştirilen çalıştayın bu seneki katılımcıları Ağıt Uğur Uludağ, Ahmet Kiracı, Ayhan Çetin, Ayşegül Kalkan, Barış Yılmaz, Beyda Çetin, Bünyamin Özgültekin, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Engin Suluyer, Ferhunde Küçüksen Öner, Kader Akçay, Orhan Benli, Serkan Küçüköncü, Şahin Demir, Uğur Çelebi, Veli Sapaz, Viktoria Amelyanovich, Vural Yıldırım, Zafer Malkoç, Zeynep Serdar, Bensu İşletir ve sanat yazarı Şafak Güneş Gökduman'dı. Bodrum-Yalıkavak Art Suites Otel'de gerçekleştirilen çalıştayın en önemli özelliği kuşkusuz üç kuşaktan hoca ve öğrencileri bir araya getiriyor olmasıydı. Bir hafta boyunca gerçekleştirilen etkinlikte sanatçılar bir taraftan doğayla iç içe bir ortamda sanatla uğraşmanın keyfini çıkarırken bir taraftan da çalışmalarına farklı bir gözle bakma olanağı yakaladılar. Özellikle genç sanatçılar usta isimlerle tanışma ve onların deneyimlerinden ve fikirlerinden yararlanma fırsatı buldu. Bir hafta süren çalıştayın ardından ortaya çıkan çalışmalar 24 Mayıs 2015 tarihinde düzenlenen bir sergiyle izleyiciyle buluştu. Sergide en çok ilgi gören işler Bünyamin Özgültekin, Orhan Benli, Vural Yıldırım, Veli Sapaz gibi usta isimlerin çalışmalarıydı. Bunların yanı sıra Deniz Gökduman'ın Bir Bakışsız Kedi Kara adlı resmi ve Ayhan Çetin'in Günce adlı çalışması, Kader Akçay'ın Uyandırmayın Beni adlı eseri Barış Yılmaz'ın Eşik Bekleyiş adlı heykeli dikkat çeken çalışmalar arasında yer aldı. Genç sanatçılardan Uğur Çelebi, Şahin Demir, Zafer Malkoç, Ağıt Uğur Uludağ ve Serkan Küçüközcü ise özgün çalışmaları ile sanat dünyasında kalıcı isimler olacaklarının işaretlerini verdiler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/31/ekav-artist-new-generation-i-9-haziran-4-temmuz-2015/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, 1991'den bu yana üniversitelerin Güzel Sanatlar bölümlerinde okuyan ve farklı disiplinlerde başarı gösteren öğrencilere karşılıksız burslar vererek Türkiye'deki sanat eğitimine büyük destek veren kurumların arasında yer alıyor. EKAV Vakfı kuruluşu olan, Ekavart Gallery bursiyerlerimizin eserlerinden oluşan EKAV-ARTIST New Generation Iisimli sergisine 9 Haziran 4 Temmuz 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sergininküratörlüğünü ve tasarımlarını da bursiyerlerimizin üstlendiği bu sergi, her yıl düzenlemeyi planladığımız EKAV-ARTIST New Generation geleneksel sergi dizisinin ilki olacak. Vakfın sosyal sorumluluk üzerine daha önce gerçekleştirdiği birçok serginin ve etkinliğinin yanı sıra; bursiyerlerimizin herhangi bir konu veya malzeme kısıtlaması olmadan gerçekleştirecekleri bir seçki olması nedeniyle EKAV-ARTIST New Generation I sergisinin EKAV Vakfı için ayrı bir önemi var. Ülke genelindeki Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun ve hala eğitimine devam etmekte olan; resim, heykel, tasarım ve video gibi farklı disiplinler üzerine yoğunlaşan 15 genç bursiyerimizin katılımıyla gerçekleşecek olan EKAV-ARTIST New Generation Isergisinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden; Sezer Arıcı, Yalçın Bilgin, Funda Caner, Karis Deniz, Caner Kaplan, Sefa Karakuş, Dilara Mataracı, Ceyhun Topçu, Elif Ünlü ve Nuri Yıldız, Harran Üniversitesi'nden; Sevda Alat, Muhsine Polat ve Duygu Özkan, Anadolu Üniversitesi'nden; Cihan Ersoy, Gazi Üniversitesi'nden;Fatma Avcılar'ın çalışmaları yer alıyor. EKAV-ARTIST New Generation Isergisi 9 Haziran 4 Temmuz 2015 tarihleri arasında Ekavart Gallery'degörülebilir. EKAV Vakfı her geçen gün daha da büyüyerek ve zenginleşerek Sanat Geliştirir, Sanat İyileştirir, Sanat Birleştirir sloganıyla ülkemizin kültür platformlarına ayna tutan etkinlikleri, sanatçılar ve sanata gönül vermiş tüm sanatseverlerle paylaşarak vedestek olarak çalışmalarına devam etmektedir. Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Etkinliklerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılarak geleceğin sanatçılarına destek olmaktadır. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/05/31/mesut-eren-resim-sergisi-31-mayis-15-haziran-2015/", "text": "Düş Yolcusu Sanat Durağı, Mesut Eren'in kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Açılış kokteylinin 31 Mayıs 2015 Cumartesi günü saat 17.00'da yapılacağı Mesut Eren Resim Sergisi 31 Mayıs 15 Haziran 2015 tarihleri arasında Düş Yolcusu Sanat Durağı'nda gezilebilir. 1990 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü Neşe ERDOK Atölyesinden mezun oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/andy-cano-venus-sanat-galerisi-08-19-haziran-2015/", "text": "Andy Cano Resim Sergisi Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverler ile buluşuyor. 8 Haziran'da açılacak sergi, 19 Haziran tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Andy Cano 1982'de Küba'da Afro-Küba kültürünün başkenti olarak bilinen Santiago de Cuba'da doğdu. Sanat dolu bir ortamda büyüdü. Küçük yaşlarda gitar eğitimi almaya başladı ve 9 yaşında bir çocukken kurduğu Los Chicos del Barrio Mahallenin Çocukları isimli grupla yıllar boyunca ulusal ve uluslararası festivallerde çaldı. 2000 yılında UNESCO sponsorluğunda grubuyla çıktığı Avrupa turnesi sırasında Paris'te Montmartre Ressamlar Tepesi'nde yanında kaldığı İspanyol ressam Manuel sayesinde resme olan tutku ve yeteneğinin farkına vardı. 2001'de Manuel'in Santiago de Cuba'yı ziyaretinde birlikte çalışarak Santiago'daki çeşitli sanat merkezlerinde sergiler açtılar. Andy Cano 2010'dan beri Türkiye'de yaşıyor ve müzisyenlik kariyerini devam ettiriyor. 2014 yılında ziyaret ettiği Küba'dan döndükten sonra tekrar yağlı boya çalışmalarına başladı. Ülkesine ve orada bıraktığı ailesine özlemini en iyi ifade etmenin yolunu renklerde ve resimde buldu. En sevdiği stil ekspresyonizm, hayal gücünü ve çok sevdiği ülkesi Küba'dan anılarını kullanarak resimlerini yapıyor. Sanatçının sergide 30'u aşkın eseri yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/canakkale-sanat-calistayi-12-15-haziran-2015/", "text": "Motosiklet bir yaşam tarzıdır, hayat enstrümanıdır, ulaşım aracı değil. Belki de düzene baş kaldırıştır, bir isyan aracıdır. Aslında hep motosiklet sevgisi denir ya işte sevginin ilerisi aşktır. Karşıdaki metal parçasına değil onun ruhuna bağlanmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/dervis-ergun-cagdas-modern-ve-postmodern/", "text": "Kavramlar, aklın yolunu bulduğu ya da ikna olduğu, idrak edildiğinde itibarı yüksek sihirli anlamlardır. Kavramları merdivene benzetirim, nereye çıkmak isterseniz oraya çıkarsınız ve orada kalırsınız. Çünkü yolculuğunuz bitmiştir idrak sınırınıza dayanmışsınızdır, sindirmek için aşağıya inmeniz gerekir. Hayatımızda oldukça önemli bir yer tutan kavramları ucundan da olsa incelemekte yarar var. Kavramlar belirsizliğin giderilmesini ortadan kaldırmasa da aklın özgür alanında bir tartışmayı başlatırlar. Öncü özellikleri olmasına karşın eylem içinde bulunmazlar. Eylemi gerçekleştiren bilim ve sanattır, kavramda bütünleşen bilgi; deneysel özelliğiyle bilime, sezgisel duyarlıkta sanata olanak tanır. İnsanın eli ayağı olan kavram, kavranamadığı sürece lümpen bilgi denilen içi boş slogana dönüşür ve anlamsız olarak tüketimde dolaşır. Kant, insan zihnindeki öncü kavramların çok sayıda tekil veya bireysel örnekten soyutlama yoluyla elde edildiğini, Cassirer ise tıpkı Platon gibi, kavramın, bilgiyi düzenleyen bir araç olarak daha önceden var olduğunu düşünür. Kavramların yarı geçirgenliğinde geriye kalan tortu, ister soyutlanarak elde edilsin isterse tikellerin varlığında saklı olsun bilimin ve sanatın ne anladığına göre şekillenir. Elde edilenin, tarihi belge niteliği taşıdığı kabul edilirse, aklın iz sürmesiyle kavramda saklı olan yeni ile eskinin kimliği tersinden de keşfedilebilir. Modern kavramı yeniyi anlatırken, kökleri Rönesans'a, aydınlanma dönemine, kültür ve sanayi devrimlerine kadar gider. Sanayi devriminin tetiklediği toplumsal dönüşüm ve ilerlemelerin, geride feodaliteyle temsil edilen orta çağ zihniyetine karşı, kalıcı olarak modern kavramıyla temsil edilir. Kellner'e göre; teorik olarak modernlik, aklın bilgiyi hem toplumdaki ilerlemenin kaynağı, hem de sistematik bilginin temeli olarak görmektedir. Yani modern kavramı başta insan aklı olmak üzere toplumsal yapıyı, sanayi ve teknolojik ilerlemeyi, bilim, kültür ve sanatı yeniden düzenleyen hareketi başlatmıştır. Gelişmeler; sanayileşme, metalaşma ve rasyonelleşme süreci olarak, kapitalizmin kontrolünde biçimlenmeye devam eder. Üretim ve para ekonomisi etrafında şekillenen sosyal yapı, burjuva varlığında temsil edilen bir üst yapıya dönüşür, bu evre kapitalizmin olgunlaşma dönemidir. Bu hızlı dönüşüm, modern kavramının varlığında bilim ve sanatın önünde şekillenmiştir. Sanat tarihinin aldığı notlara göre; sosyal yapı, kapitalizmin hem kültürel hem de tüketici ayağını oluşturuyor, akıbeti de kapitalizmin insafına bırakılıyor. Oysa modern içinde yaşayacak 'yeni' modernin kendi yasasına tabi olması gerekirken, modernizm üzerinden kapitalist burjuvaya dahil edilmiştir. Gelenekte somutlaşan tekrar modernizmle aşılırken, kültürün tutucu yanı eleştiriliyor, ancak kültürün özgürleştirici yanı hep kapitalist tarafından kontrolde tutuluyor. Sanatın modernizme itirazı da bu noktadan başlıyor. Modern'i kavram, Modernizm'i pratik olarak kabul edersek, tartışılan konu daha iyi anlaşılır. Eskiden ancak ayakta kalabilmek için tüketen toplum, yerini ilerlemek için tüketen endüstri toplumuna bıraktı. Kapitalizm yeterli görmediği artı değeri artırmak için tüketiciyi, özne yani bireyi keşfetti bu yeni bir evrenin başlangıcıdır. Bireyin sosyalleşmesi ve özgür olabilmesi tüketime bağlı, tüketici isen bireysin, bireysen modernsin, modernsen sosyalsin. Modernizmin geç dönemi, Postmodernin birinci evresi ise; katılığın yerini esnekliğin, kesinliğin yerini belirsizliğin aldığı dönemdir. Tüketim bireyi zinde kılar, süreç belirsiz olsa da heyecan verir, hız bireyin ayakta kalabilmesini sağlar, agresiflik ve tatminsizlik sürecin karakteridir gibi kışkırtmalar, yıkıcı bir silah olarak modernizmin elinin altında olmasına karşın postmodernin ikinci evresiyle temsil edilir. 'Hırs ve arzu' nesnesine dönüşen isteklerin tüketim çılgınlığıyla tatmin olması mümkün olmasa da ihtiyaçların postmodernin üçüncü evresinin doğal bir sonucu ve kabul edilmesi beklenir, bu da modernizmin sıvılaşmış halini gösterir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/giyilebilir-sanat-sanat-moda-oldu-summart-sanat-merkezi-05-30-haziran-2015/", "text": "Sanatçıların kendilerine ait bir dille oluşturdukları yapıtların birer yansıması niteliğinde olan giysiler modanın giy-kullan-at mantığına karşı sanatın var edici özgün yapısını referans almaktadır. Denizhan Özer'in küratörlüğünü yaptığı, genç sanatçıların giyilebilir sanat çalışmalarından oluşan Sanat Moda Oldu sergisinin açılışı bir defile şeklinde olacak. Defilede izleyiciye sunulacak giysiler ise giysiden çok sanat yapıtı özelliği taşıyacak. 40 sanatçının çalışmalarından oluşan sergi 5 Haziran-30 Haziran 2015 tarihleri arasında Summart'ta ziyaret edilebilir. Ali Mirzaei, Aslı Özok, Ayşe Günay, Ayşe Kapusuz, Barış Cihanoğlu, Burçin Erdi, Ceren Ceylaner, Çetin Pireci, Demet Yalçınkaya, Damoon Yaghoobi, Deniz Gökduman, Deniz Pireci, Deniz Sağdıç, Dilara Aygün, Eda Çığırlı, Güneş Acur, Hülya Küpçüoğlu, Işıl Arısoy, Koray Erkaya, Mehmet Alpdoğan Erciş, Mehmet Özenbaş, Melis Boyacı, Merve Özgören, Müge Ceyhan, Mustafa Albayrak, Nebahat Karyağdı, Nesren Jake, Nurgül Özmelek, Oben Yılmaz, Özge Kul, Parisa Minouchehr, Refika Onur Mikar, Seçil Erel, Semra Ay Çırpan, Seren Ceren Asyalı, Sevinç Çiftçi, Şevket Sönmez, Şifa Girinci, Suna Tüfekçibaşı, Tan Taşpolatoğlu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/icerdekiler-akademililer-sanat-merkezi-05-haziran-04-temmuz-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, 5 Haziran- 4 Temmuz tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunduğu ''İçerdekiler' sergisinde, sanat merkezinin bünyesinde bulunan atölyede üretimini sürdüren sanatçılarının eserlerine ev sahipliği yapıyor. Aynı sanatsal ortamı paylaşmanın getirdiği iletişim ve etkilenimden beslenen yaratıcılığın, birbirinden çok farklı üsluplar ile birleştiği, bir atölye ortamının sağladığı tüm verimliliğin açıkça gözlenebildiği sergide 20 sanatçının yapıtları yer alıyor. Sezonun son sergisinde, uzun süredir aynı atölyeyi paylaşan Akademililer Sanat Merkezi sanatçılarının keyifli sanat yolculuğuna eşlik etmek için tüm sanatseverleri bekliyoruz. Sergide işleri sergilenen sanatçılar: Ahmet Merey, Akın Ekici, Ayşe Ülgen, Ayşenur Köksal, Deniz Uluğ, Emel Yurdakul, Eylül Köksümer, Fatma Mollaoğlu, Felia Elban, Gizem Enuysal, Hakan Kalay, Işıl Güleçyüz, Joel Menemşe, Murat Mizrahi, Mustafa Özgünay, Resul Aytemür, Serap İskender, Süleyman Erdal, Vasıf Pehlivanoğlu ve Yasemin Kuşi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/01/masumiyet-cayan-yilmaz-1m2de-sanat-06-haziran/", "text": "Heykeltıraş Çayan Yılmaz'ın Fener-Balat'ta gerçekleştireceği Masumiyet başlıklı mobil vitrin sergisi etkinliği 6 Haziran'da açılıyor. Fener-Balat'taki farklı mekanlardaki vitrinlerde işlerini sergileyecek olan sanatçı, açılış günü serginin rehberliğini üstlenecek. Yılmaz'ın sergi bülteninde şu bilgilere yer veriliyor: Tıpkı yaşanan deneyimlerle şekillenen duygular gibi heykeller de yaşanan ellerin deneyimiyle duygu aktarırlar benliklerine. Belki de kendimizde fark edip, anlamlandıramadığımız duyguların dışavurumudur heykelin ana maddesi. Eserin ortaya çıkma aşamasında yaşanan kendimizle yüzleşme üç boyutlu bir anlam taşır. Duyguların heykelleşmesi, durağanlaşması ve bitmeye yüz tutması. Taş insan eliyle kaybettiği masumiyeti her bir darbede tekrar kazanma arayışındadır. İnsan ise kaybettiği masumiyeti arar taşın içinde çaresizce. Sergi ile ilgili bilgiler şu adresten takip edilebilir: https://www. facebook. com/1m2art?pnref=story."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/02/footing-the-bill-art-and-our-ecological-footprint-deadline-30-june-2015/", "text": "Footing the Bill: Art and Our Ecological Footprint is an invitational and crowd-sourced exhibition of artwork addressing the urgent need to live sustainably within the Earth's finite resources. In our daily lives, we consume natural resources and produce wastes that must be absorbed by the Earth's environment. As the human population grows and global consumption continues to increase, we will make ever-increasing demands upon the forests, pastures, cropland, fisheries and other biologically productive areas of this planet we call home. Today, humanity uses the equivalent of 1.5 planets to satisfy our demands for natural resources and waste absorption i. e., we are in ecological overshoot. In addition, based on current projections of resource use and carbon dioxide emission, we are on track to require the resources of two planets well before mid-century. Art Works For Change, along with our partners at Global Footprint Network and Earth Day Network, invite you to join the conversation on ecological overshoot. Submit your original artwork as a digital image for an opportunity to be featured in our online exhibition, which will open on Earth Overshoot Day 2015. Help us amplify the call to action through the unique voice of contemporary art. - Open to all artists 18 years and older - Work must be original - Work may be in any medium that can be represented by a digital image, including painting, photography, sculpture, land art, video and performance art - There is NO ENTRY FEE to apply for this exhibition opportunity - Complete the entry form and SUBMIT BY June 30, 2015 - Artists are invited to upload up to 3 images. If you wish to be considered for a video submission, you may upload stills from the video as images - We encourage applicants to take the Ecological Footprint Quiz to gain more insight into the exhibition theme For ideas and inspiration, click here. Submissions will be judged by Art Works For Change, and artists will be notified of their inclusion in our exhibition and our Earth Overshoot Day social media campaign. Art Works For Change is a nonprofit organization that creates contemporary art exhibitions to address critical social and environmental issues. Our museum-quality exhibitions are hosted by fine art institutions all over the world, and feature artists whose work promotes awareness, provokes dialogue and inspires action. Global Footprint Network promotes the science of sustainability by advancing the Ecological Footprint, a resource accounting tool that makes sustainability measurable. Together with its partners, Global Footprint Network works to further improve and implement this science by coordinating research, developing methodological standards, and providing decision-makers with robust resource accounts to help the human economy operate within the Earth's ecological limits. Earth Day Network works year-round with thousands of partners worldwide to broaden, diversify and mobilize the environmental movement. We lead environmental campaigns, promote green economic policies, educate the public and energize communities to secure a healthy future for themselves and their children."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/02/redwood-summer-arts-institute-residency-program-deadline-30-june-2015/", "text": "This summer, join us in Northern California for two weekends of intensive artists' workshops at the Redwood Summer Arts Institute located on the beautiful campus of Humboldt State University. Session 1 will run on July 10 12, 2015 and Session 2 will run from July 17 19, 2015. This one-of-a-kind experience is situated in the midst of the spectacular natural beauty of Humboldt County. Magnificent, unspoiled beaches are located less than ten minutes from campus. The world's tallest trees and most magnificent old-growth redwood forests are also easily accessible within a few minutes' drive. The progressive community of Arcata has a vibrant intellectual life and a small-town feel that is easy to fall in love with. Arcata offers a plethora of outdoor activities including hiking, biking, surfing and kayaking."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/02/utku-varlik-bir-peyzajin-bellegi/", "text": "Gözüme nasıl ilişti bilmiyorum; önce çok ustaca yapılmış bir aquarelle; kim... ressam? Hemen bellek işlevini alarma geçirmek; ancak bir İngiliz ressamı olabilir, o yüzyılın en usta aquerelle sanatçıları İngiliz, kim olabilir? John Cotman, Varley John.. evet geçen asırlar, sonuçta peyzajın adını buldum: Ayu Dag. Bir Türkçe ses var bunda 19 yüzyıl İngiliz Akademik ressamı Sir Edward John Poynter'in Kırım'da yaptığı bir aquarelle, yer ünlü Tatar yazar Cengiz Dağcı'nın doğduğu Gürzüf köyüne yakın ve efsanesini yazdığı Ayı Dağı. Poynter buralarda ne yapıyordu, bilmiyorum ama Kırım Savaşı nedeniyle de gelmiş olabilir. Kendi onurumuza dokunan tarihi okullarımızda öğretmediğimiz için; Osmanlı İmparatorluğunun gerileyiş ve çöküşüyle ilgili önemli son tarihi bilmiyoruz, Kırım savaşı, Sebastopol kuşatması (1853-1856) bu nedenle anlatılmaz! 1848 yılında Mehmet Ali Paşa'nın Mısır'da ayaklanmasıyla başlayan ve de Rusya'nın iyi bir gözlemci olarak Osmanlı decadence sını fırsat bilip boğazları ele geçirmek adına başlayan gerginlik. Giderek Osmanlıların tüm kuzey Karadeniz'deki topraklarını yitirip, sorun Balkanlar'a dayandığında, Rus'ların tüm Ortodoksları korumak adına yaptığı provocation, İngiltere ve Fransa'nın işine gelmedi ve sonuçta Sardaigne Krallığının da katılımıyla Osmanlığı İmparatorluğu Rusya'ya savaş açıldı. Üç yıl süren bu amansız savaş, Fransız'ların Sebastopol'u çevirip, kentin düşüşüne kadar sürdü (1856). Önemli bir yenilgiydi Rusya için. Paris anlaşması sonucu Rusya, düşlediğinin tersine, Karadeniz tarafsız, harp gemilerinden ve kıyılarında askeri yapılaşmadan arınmış bir deniz oluyordu. Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğü ve Boğazlara üstünlüğü korunarak, imparatorluğu oluşturan etnik farklılıkların inançlarına saygıyı kabul edecekti. Sultan Abdülmecit deniz ticaretinin uluslararası haklarına imza atarken, Romanya ve Sırbistan özgürlüğe kavuşuyordu. İnanılmaz, Poynter'in bir Aquerelle'i birden anımsadığım başka silüetleri belleğime yöneltti; acaba gerektiği gibi bakıyor muyuz; örneğin Aivazovski. Pouchkine'nin tavsiyesiyle Kırım'a gelir, ona anlatılan Ayı Dağı masallarının gizemine kapılıp bir süre dolaşır sahillerde, dağın büyüsünü gece gündüz resmeder, köylülerle konuşur. Masal: bir avcının karabasanı gibi; ayı, kız, cinler arasında geçen, korkuya dönük, içeriği zamanla saptırılıp dini bir moral öğretisinde alışılmış bir öykü. Gece ve ay ışığı, gerçekte o kadar etkin ki herkes korkusunu kendine göre masallaştırıyor. Dağın silüeti, jeolojik yapısı, gizemsi doğası herkesi büyülemeye devam ediyor bugün bile. Biraz da Kırım'ın kaderi olsa gerek, hiçbir asırda rahat yüzü görmemiş bu halk; geçen asırlarda Ruslardan kaçıp Osmanlı İmparatorluğuna sığındı. Örneğin çocukluğumun geçtiği Bolu'da Tatarlar Mahallesi; at yetiştiren, hayvancılık yapan ve de kentin tüm kasapları, çekik gözlü buradan göç etmiş Tatar'lardı. Kaderleri bununla bitmeyip, 18 Mayıs 1944 yılında, harbin sonuna doğru, Stalin'in hışmına uğrayıp büyük çoğunluğu Gulag'a sürüldü. Demirperde'nin çöküşüyle Ukranya'ya geçen Kırım, geçen yıl çıkan etnik kavga sonucu tekrar Rusya'ya döndü. Kırım, ılıman iklimiyle Rusya'nın bir tatil yöresi olduğu kadar, Rus sanatının da bir uğrak yeridir. Sağlık nedenleriyle son 15 yılını Yalta'da geçiren Çehov'un, yaşadığı ve en ünlü kitaplarını yazdığı evi bugün müze olarak gezilebiliyor. Leon Tolstoi' un Sebastopol Öyküleri ve 1820 yılında Pouckine'nin buraya sürüldüğünde yazdığı Bahçesaray Çeşmesi, Şair Lessia Ukrainka, Vassili Axionov'un Kırım Adası 1982, anımsadıklarım arasında. Edward Poynter'ın yaşadığı yıllar İngiliz pentür sanatının en verimli yılları. Whistler'in yakın dostu, National Gallery'nin direktörü, daha sonra Royal Akademi'yi yönetiyor. Eşi Georgionz da Edward Burnes-Jones'in kız kardeşi. Başka bir nedenle Edward John Poynter'de bilinmez, 19 yüzyıl akademik ressamları, Victorienler, Prerafaelitler, Romantikler, Sembolistler ve de birden modern kompleksi; ne olursa olsun bir şey değişsin, ressam doğa'ya çıksın. Sonrasını biliyorsunuz! Peinture Feerique Düş kurduran pentür, gerçekle kurgu iç içe geçiyor yine aynanın içinden kadının tekrar kendini özlemesi, sorgulaması. Peki güzel nedir? Elimizden kayıp giden bu uçarık gizem, pentürün işlevi sanki unutulmuş bir söylem biçimi, belki de Yeats'sin bir şiiri gibi yapıyor. Bir nostaljiye dönük hüzünlü ve esrik, bir iç dünyanın allegorie'si, bir acı ya da pişmanlık. Bir deli olarak yargılanan Richard Dadd, 18 yıl kapatıldığı akıl hastanesinde içini böyle döküyor. Pentür alabildiğine usta, rüya gibi bir başka dünya. Sanrının resme dönüşmesi belki. Nedense Tadema için pompier -bu dönem resmini bir türlü aşağılama- denir. 20 yüzyılla beraber pentür'ün modern adına yatağını değiştirme eylemleri sonucu, geçen yüzyılın resmiyle bir hesaplaşmaya girişip pentürün büyük ustalarını önemsememek, içeriklerindeki düşe katılamamak modası sonucudur. Anlatımcı resim bir yana, gözün virtuosite sini pentüre böyle aktaran çok az ressam vardır. Ne yazık resim öğrenirken bu ressamı tanıyamadık, bize yanlış ve eksik gösterilen pentür sanatı, sonuçta desenden ve boyadan habersiz, marazlı, sıradan bir şey oldu. Chaos içerdiği anlamda sizi çekim alanına itiyor, yolunuzu kaybetmek, ölüme dair başka hayatların öykülerini dinlemek, tekrar bir allegorie, iç sancılar ya da pişmanlık. Sanatın anlamı! soru uzun bir süredir yanıtsız; niçin dışa böylece dökülme, resme, yazıya, imgeye, sese dair. Sanat bu labirentleri bir cabale misali tasarladı, allagorique saptırmalar, sanrı bahçeleri ve de varoluşun eş zamanlı şiiri. Sanat manyetik bir alan içeriyordu, amacı estetik belki güzelin tarifinde bize sorulan bir soru gibi yanıtı doğada ara, diye fısıldıyordu. Resim o çağlar bir immaterialisme içeriyordu. Tinleri içeren, düş kurabileceğimiz bir gizem, bir büyü, bir sihir. İşte onu çizebilen, boyayabilen ressam, sözcüklerle sorgulayan yazardı. Şiir bir atmosferdi her zaman müziğin eşlik ettiği. Modern bir sunami gibi geldiğinde decadencesı da beraberinde getirdi. Bu değişme isteklerinin özellikle resim sanatını bu kadar ters-yüz edeceğinden, her şeyden arınacağından tüm ağırlıklarını atıp contemporary'nin sularına gömüleceğinden kimsenin haberi olmadı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/04/neslihan-ozgenccumbus-u-alem-4-27-haziran-2015-derinlikler-sanat-merkezi/", "text": "Terk edilmiş kentlerin kalabalıkları vardır ya, hani artık yalnızca birer hayalet olan mekanlardan sızan hikayeleri, işte öyle zamansız ve mekansız bir açıklıkta beliriyor Neslihan Özgenç'in altıncı kişisel sergisiCümbüş-ü Alem. Bir dizi küçük mekan kırıntısının yanı sıra hayalet kentlerden mekan parçacıklarıyla; her birinin üzerine kendi aleminin vakti sinmiş insanları ve şeyleri ile katmanlı bir zamansallığa ve parçalı bir uzaya açılıyor Cümbüş-ü Alem. Özgenç, bu zaman dışı açıklıkta başını çevirdiği her noktada kendisini görünür kılan sayısız hikayelerin ayrıntılarını kağıda aktarıyor. Her bir parça kağıt da izleyiciyi, efsunlu çizgilerle serimlenen hınzır ve çekici bir çoğulluk içinde birlikte varolmaya davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/07/performans-bellegi-plato-sanat-10-haziran-13-eylul-2015/", "text": "Plato Sanat, 10 Haziran 13 Eylül 2015 tarihleri arasında 8 Türk performans sanatçısını bir araya getiren, her şeyin temsili ve sembolik olduğu bir sanatsal tecrübeyi Marcus Graf küratörlüğünde sergiliyor. Plato Sanat'taki Performans Belleği sergisi, Türkiye'de sosyolojik sebeplerden ötürü çok gelişemeyen performans sanatının ve bu disiplinin gelişimini desteklemeyi hedefliyor. Plato Sanat'taki bu sergi 8 sanatçının eserlerini sunmanın yanı sıra aynı zamanda performans sanatının kaydedilmesi, sunumu ve arşivlenmesi üzerinde de durmaktadır. Bu yüzden video ve fotoğraf gibi geleneksel yöntemlerin yanı sıra performanslar sırasında kullanılan türlü objeler de sergilenmektedir. Performans Belleği sergisi bu bağlamda her şeyin temsili ve sembolik olduğu sanatsal bir tecrübe yaratmaya çalışarak canlı performanslardan bilhassa kaçınmaktadır. Neticede 'beyaz küp' içinde 'gerçek hayat' yoktur. Bu yüzden de Performans Belleği sergisi kendi temsili ve sanatsal özgünlüğü bağlamında performans sanatının sunum biçimine odaklanmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/07/umut-yalim-artik-fenerbahceli-bir-sair-mumkun-mu/", "text": "Hakikat, gerçeğin arkasına saklanır. Sanat ya da şiirin gerçekle işi olmaz. Sanat, özellikle de şiir, gözlerini kapayınca gören bir insan gibidir. Zahiri olanı reddetmek sanatçının ya da şairin en öncelikli görevidir çünkü bir tek sanatçı ve şairler gerçeğin peşinden koşmazlar. Fenerli olmayı, 3 Temmuz Öncesi ya da Sonrası diye ikiye ayırabiliriz. 3 Temmuz Öncesi, Fenerli biri sadece Fenerbahçe'yi tutarken, 3 Temmuz Sonrası Fenerbahçe'yle denk Aziz Yıldırım'ı da tutmaya başladı. Bir taraftar için taraftarlıktan uzaklaşmanın ilk ve en büyük göstergesi sanırım budur: Tuttuğu takımı kişiyle özdeşleştirip, aidiyetine o kişiyi ortak etmek. Oysa ki, takım tutmak, Allah kul arasındaki bağ gibi biriciktir. İnsan, dinini değiştirebilir ancak Allah'ını değiştiremez. İnsan; dinini, dilini, işini ve eşini değiştirebilir ancak takımını değiştiremez. Bu, 3 Temmuz Sonrası, Fenerli için değişti. Tek hakikati Fenerbahçe olması gereken Fenerli, Aziz Yıldırım gerçeğine tutsak ve teslim oldu. Biricikliğini yitirip kişileşti; yani, avamlaştı. Nasıl toplu ahlak, o toplumu yozlaştırır ve avamlaştırırsa, biricikliğini yitirmiş bir sevgi de yozlaşır ve avamlaşır. Özünde, Fenerli'nin yaşadığı süreç 3 Temmuz süreci değil, deminden beri söz ettiğim bu avamlaşma sürecidir. Şiirin avamla ya da avamlaşmayla ilişkisi olabilir mi? Olamaz çünkü şiir genelle, genellemeyle ya da toplu hiçbir duygu düşünceyle yapılamaz. Şiir, takım tutmak gibi biriciktir. İnsan, şairini değiştirebilir ancak şiirini değiştiremez. Değiştirdim diyorsa, o kişi yaradılışını başka bir gerçekliğe teslim etmiş ve kendi hakikatinden kopmuş demektir. Şair, şairliğini ya da okur şairini başkasıyla ikame edebilir ancak asla şiirini değiştiremez. Anca kişi avamlaşırsa, bu sorun ortaya çıkar. Avam kişi şiir yazabilir ama artık şiir yapamaz. Fenerli şair meselesi de tam da burada başlıyor. 3 Temmuz Süreci, Fenerli'yi, yani doğal olarak Fenerli şairi avamlaştırdığı için Fenerli bir şairin yazdığı şiir de ne yazık ki avama yenik düştü; düşüyor. Burada, Kelime meselesi ortaya çıkıyor. Günlük dille şiir yapılamaz anca yazılır çünkü şiir sözcükle değil sözle yapılır. Söz, hakikatin gözbebeğidir. Sözcüklerle anca gerçeği tatmin edebilirsiniz. Hakikati ise sözle. 3 Temmuz Süreci'nin sözü değil sadece sözcükleri vardı. Fenerli bir şairin ta o zaman ilk dikkat etmesi gereken şey de özünde bu idi: Sözcüğe yenik düşmemek. Ne yazık ki, düştü ve avamlaştı. Peki, Fenerli bir şair şimdi ne yapmalı? Tanrıcık gibi birine ne yapması gerektiğini söylemek tabii ki büyük ve ağır bir hadsizlik. Ancak, burada söz konusu şiir olunca ve şairlik iddiası vücuda gelince bir şeyler demek gerekiyor. İnsanın kişiliği tuttuğu takımı belirler. Belli kişilikteki insanlar belli takımları tutarlar çünkü nasıl insanların yaradılışları varsa takımların da yaradılışları vardır. Fenerbahçe'nin yaradılış hikayesi ve serüveni 3 Temmuz Sonrası ciddi bir biçimde değiştirildi. Fenerbahçe'yi ifade eden kelimelerin arasına başka kelimeler de eklendi. Hiçbir kelime başka bir kelimenin yerini tutamaz; her kelime biriciktir. En başta söz ettiğim hakikatle gerçeklik arasındaki fark gibi. Fenerli, gerçekliğe teslim ve tutsak oldu derken, bundan, Fenerli şairin etkilenmemesi kuşkusuz ki olanaksızdı. Çünkü, Fenerli şairin kullandığı söz ve söz dağarcığı gerçeğe teslim olup sözcüğe dönüşünce Fenerli şairin yazdığı şiir gözlerini açtı. 3 Temmuz Sonrası kendisine eklenen lugat ve ifade biçimi bunun en büyük nedeni çünkü o süreçte hakikati aramak yerine gerçeğe teslim olan Fenerli şair de o lugate katkıda bulundu. Burada demek istediğim, konuyla ilgili destekleyici ya da yerici şiirler yazma meselesi elbette ki değil. Dillendirmeye çalıştığım mesele, süreç içersinde Fenerli bir şairin hem Fenerli hem de şair olamayacağıydı çünkü süreçte hakikatle gerçek kavga ediyor ve gerçek kazanıyordu. Fenerli şair, ya gerçeğin yanında yer alıp Fenerli olacaktı ya da hakikati aramayı sürdürüp şair olarak devam edecekti. Ancak, zahiri olarak gerçek hakikatten daha güçlü olduğu için, Fenerli şair Fenerli olmayı seçti. Kanımca, Fenerli biri hala güzel bir şiir yazabilir ancak bir daha hakiki bir şiir yazamayacak; yani yapamayacak çünkü şiir, Fenerli'yi çoktan terketti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/11/saygi-bozlu-art-project-09-haziran-29-agustos-2015/", "text": "Bozlu Art Project, küratörlüğünü Oğuz Erten'in yaptığı Respect / Saygı isimli sezonun son sergisinde sanat yapıtının piyasa koşullarından bağımsız tek başına bir söylem içeren, izleyiciyi değiştiren, dönüştüren ve yeni farkındalıklar yaratan çok yönlü yapısına bir saygı niteliğindeki bakışla müzelerin duvarlarında görmeye alışık olduğumuz sanat yapıtlarına ve onların sanatçılarına yeniden bakmayı öneriyor. Sergide yer alan Türkiye'de sanat tarihine mal olmuş 18 önemli sanatçıdan Adnan Çoker, Abdurrahman Öztoprak, Özdemir Altan, Ali Teoman Germaner, Mehmet Güleryüz, Tomur Atagök, Nur Koçak, Komet, Güngör Taner, Utku Varlık, Ergin İnan, Halil Akdeniz, Mustafa Ata, Balkan Naci İslimyeli, Zekai Ormancı, Mehmet Gün, Bubi, Bedri Baykam'ın yapıt okumaları üzerine odaklanan sergi sanatseverleri Türkiye'nin siyasi, sosyal, kültürel ve sanatsal dönüşümlerinin eşliğinde uzun bir gezintiye çıkarıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/11/su-dongusu-uluslararasi-posta-sanati-sergisi-sapanca-09-14-haziran-2015/", "text": "Sapanca Kent Konseyi olarak OCAK 2015 tarihinde başlattığımız SU DÖNGÜSÜ SAPANCA posta sanatları etkinliği 1. Mayıs 2015 tarihinde son bulmuştur. Ulusal ve Uluslar arası bu sanatla ilgili 371 eser posta yolu ile sergilenmek üzere ilçemize gelmiş bulunmaktadır. Bu aktiviteye Sapanca dan da katılanlar olmuştur. Şimdi sergileme zamanı. Dünyanın her yerinden SUYA VE SAPANCAYA ilgi duyan sanatçıların eserleri Sapanca Sahil Şeridi İnsan Hakları Parkında sergilenecek. -Adenoidi -Roberta Savolini Guido Capuano Barbara Cotignoli -Cecilia Bossi -Serse Luigetti -Maya Lopez Muro Vittorio Politano"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/11/yine-yeni-yeniden-damla-sanat-galerisi-06-17-haziran-2015/", "text": "Damla Sanat Galerisi birbirinden farklı üsluplara sahip olan yeni kuşak sanatçıların çalışmalarını Yine, Yeni, Yeniden adlı karma sergi çatısı altında sanatseverlerin beğenisine sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/16/dr-sevda-gulakan-kaman-felsefik-cocuk-kitaplarinin-bol-odullu-yazari-leo-lionni/", "text": "Çocuklarınızın zeki olmasını istiyorsanız onlara masal okuyunuz, daha fazla zeki olmasını istiyorsanız daha çok masal okuyunuz. Küçük Prensin masal mı roman mı masalsı roman mı olduğu tartışıladursun, okur kitlesinin yaş aralığının sınırlandırılamayacağı konusunda herkes hemfikirdir. Bir kitabın çocuklarla yetişkinleri büyülemesi, onlara keyif vermesi ve bunu evrensel boyuta taşıması büyük bir başarıdır. İtalyan yazar Leo Lionni de felsefik masalları ve yalın öyküleri ile her yaştan okurda iz bırakmayı başarmıştır. Kitaplarındaki biyografisinde Leo Lionni; resimli kitapları, sürekliliğini koruyan temaları, sade çizgileri ve göz alıcı kolaj kullanımları ile bilinen dünyaca ünlü tasarımcı, çizer ve grafik sanatçısı olarak tanıtılmaktadır. 1910 yılında Hollanda'da doğan yazar, İtalya'da öğrenim görmüş, çalışmalarına Amerika Birleşik Devletleri'nde devam etmiş, 1984 yılında, American Instute of Graphic Arts tarafından altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Ölümünden sonra da 2007 yılında The Society of Illustrators'ın Yaşam Boyu Başarı ödülüne layık görülmüştür. Kitaplarından dördü Amerika'da her yıl en iyi resimli çocuk kitabına verilen Caldecott Ödülü'nü kazanmıştır. Chicago Tribune'ün yalın öykünün ustası olarak nitelendirdiği Lionni, 1999'da seksen dokuz yaşında vefat etmiştir. Lionni'nin torunlarına resimler çizerek öykü anlattığı, torunlarıyla yaptığı bir tren yolculuğu sırasında elinin altında resim çizecek malzeme olmadığı için bir dergiden bir mavi, bir de sarı kağıt parçası koparıp kitaplarında kullanacağı kolaj tekniğini fark ettiği not düşülür. Çocuk kitaplarında kolajı ana teknik olarak kullanan ilk illüstratör unvanını kazanan Lionni, 1959 yılında basılan ilk çocuk kitabında bu tekniği kullanmıştır. Yazarın Türkçeye çevrilen dört kitabı Pezzettino, Yeşil Kuyruklu Fare, Frederick, Yüzyüz adlı kitapları, kısa sürede başarılı bir satış oranı yakalamış, kitap kurdu çocukların başucu kitaplarından olmayı başarmıştır. Leo Lionni, Pezzetinoda herhalde bir başkasının parçasıyım, bir başkasına ait olmalıyımı sorgulayan küçük bir parçacığın kendini bulma, tanıma yolculuğunu anlatır. Böylelikle gerek çizimleri, gerekse de sade ancak yüzeysel olmayan ve etkili üslubu ile büyükler dünyasındaki küçük çocukların endişelerine tercüman olmuştur. Yazar, eserinde sık tekrarlanan soru-cevap döngüsü ile küçük okurunun zihninde kalıcılığı sağlamış, böylelikle büyüklere ihtiyaç duymadan resimlerden hareketle kitabı okuyabilmelerine imkan vermiştir. Çocuk dünyasını ve aidiyet, varoluş sorunsallarını irdelemesi nedeniyle Pezzetinonun yetişkin okurların da dikkatini çektiği, alt metninde yetişkinleri de ilgilendiren düşünsel bir yapıya sahip olduğu söylenebilir. Yüzyüz kitabında ise, Samed Behrengi'nin Küçük Kara Balığı'ndaki kara balığı anımsatan, kardeşlerinden ve kendi gibi diğer balıklardan rengi ve hızı ile ama en önemlisi gidişe dur demeye cesaret edişi ve çözüm arayışı ile ayrılan Yüzyüz adlı bir balığın öyküsü anlatılmaktadır. Bizken bir başkayız, daha güçlüyüz önermesi taşıyan kitap bir deha, liderlik ve dayanışma methiyesi olarak tanıtılmış; yazarına 1963 Caldecott Onur Kitabı, 1963 New York Times Yılın En İyi Resimli Kitabı 1963 ALA Dikkate Değer Kitap, 2012 Scholastic Parent&Child Çocuklar İçin En Harika 100 Kitap Seçkisi ödüllerini kazandırmış; şiirsel dili ve ip baskısını hatırlatan resimleri ile nitelikli çocuk kitapları arasında yerini almıştır. Ağustos Böceği ile Karınca masalından/fablından ilham alan Frederick kitabında Leo Lionni, ağustos böceği gibi çalışmayan Frederick adlı bir sanatçıyı ele alır ancak ondan farklı olarak Frederick'in soğuk kış günlerinde anlattıkları ve şiirleri kardeşlerince takdir edilir. Bu bağlamda Frederick, Ağustos böceği gibi tembellikle suçlanmaz. İşte bu yüzden yayınevinin kitabın arka kapağında yazdığı Sanatını konuşturan ağustos böcekleri aşkına, bu kitabın tadına bakın sloganı gayet yerindedir. Sanatçının toplumdaki önemine dikkat çeken eserde şair fare Frederick'in şiirsel üslubu, kardeşleri kadar okurunu da kendisine hayran bırakır. Yazar bu kitabı ile 1966 Caldecott Onur Kitabı, 1967 New York Times Yılın En İyi Resimli Kitabı, 1966 ALA Dikkate Değer Kitap, 1966 ABD Kongre Kütüphanesi Yılın Kitapları Seçkisi, 1967 School Library Journal Yılın En İyi Kitapları Seçkisi ödüllerine layık görülmüştür. Yeşil Kuyruklu Farenin kahramanları da Frederick ve Alexander kitaplarında olduğu gibi farelerdir. Kitap, huzur içinde yaşayan bir grup tarla faresinin, kendilerine konuk olan şehir faresinin anlattıklarının etkisiyle maske takıp bir süre sonra kendilerini taktıkları maskelerdeki vahşi hayvanlar olduklarına gerçekten inanmaya başlamalarını konu alır. Türkçeye çevrilen bu dört kitabından hareketle Leo Lionni'nin, çocuk kitaplarının olmazsa olmazı soru cümlelerine ve tekrar eden kelime grupları ile cümle yapılarına eserlerinde sıkça yer verdiği, dili şiirsel işlevi ile kullanmasıyla imgesel bir üslup yakaladığı söylenebilir. Leo Lionni; sade dili, çizimleri-illüstrasyonları, karakterleri, basit gibi görünen ancak felsefik zeminde derinleşen temaları ile üç yaşındaki okurunun bile hafızasında iz bırakan, didaktik olmayan satır arası önermeleriyle yıllar sonra da hayatında önemli bir yer taşıyacağı, dönüp dönüp okuyacağı kitaplar yazmış bir yazardır. Çocuklarına kitap okuyan ebeveynlerin de zevk duyacağı, dramaya ve çocuk atölyelerinde işlenmeye elverişli kitaplar yazmış felsefik çocuk kitaplarının bol ödüllü üstadının tüm kitaplarının en kısa sürede Türkçeye kazandırılması kitapseverler için müjde olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/16/hulya-kupcuoglu-tomur-atagok-ile-siddet-ve-doga-uzerine/", "text": "Çağdaş Türk resim sanatının önemli isimlerinden Tomur Atagök geçtiğimiz günlerde MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi'nde Retrospektif bir sergi gerçekleştirdi. Sergisinde kadın sorunlarına, kadına, ana tanrıçaya, doğaya, şiddete gönderme yapan sanatçı ile konuştuk. T. A.: Kadın şiddeti önemliydi ama özellikle aile arasındaki ilişkilerin iyi olmadığını fark ediyordum. Bu, İstanbul gibi bir kentte de çok belirgindi. 80'li yılları düşünürseniz ben Resim Heykel Müzesi'nde çalışmaya başlamıştım. Kadıköy'den Beşiktaş'a geliyordum. O gidip gelmeler esnasında bir takım konuşmalara şahit oluyordum, gazeteler okuyordum. Belki o dönemde çok değildi ama Amerika'da yaşamış olmam sebebiyle kadınların birbiri için mücadele ettiğinin farkındaydım. Bu, Türkiye'de o yıllarda başlamıştı. Mor Çatı vardı, benim bazı öğrencilerim bu tür etkinliklere girmeye başlamışlardı. Benim dışımda üniversiteye giden gençler de bir şeylerin farkına varmaya başlamışlardı. Konu daha huzurlu bir ortamda olsaydı belki ortaya çıkmazdı ama düşünün ki politik durumumuzda o kadar sağlıklı değildi. Sonuç olarak benim Amerika'da etkilendiğim değişim, burada gördüğüm ve bir de politik ve sosyal ortamın ortaya çıkardığı olaylar sebebiyle, bu etkilerle resimler yapmaya başladım. Mesela 'Aç Perdeyi Yavaşça' diye bir işim 'Yeni Eğilimler'de sergilenmişti, yine 'Yeni Eğilimler'de sergilenen 'Meryem'le ilgili bir işim var. O da kadının kadına tapınması ile ilgiliydi. 90'lı yıllara geldiğimizde bilinçli bir şekilde kadın-erkek arasındaki sertlik ön plana çıktı. Kadın her zaman baş eğiyor, erkek ise daha da kuvvetleniyor. 1980'lere göre 90'lı yıllardaki kadın-erkek olaylarının daha şiddetli olduğunu düşünüyorum. T. A.: 1963 yılında California'ya geldim ve orada geçirdiğim yıllar bana gençlerin insan hakları için yaptıkları mücadeleleri gösterdi. Sadece kadın-erkek arasındaki şiddet değil, siyah-beyaz arasındaki düşmanlık, küçük görme gibi şeyleri de içeriyordu. Orada yapılan eylemler çok önemliydi. California'da şiddete karşı bir eylem vardı ve o eylemde insanlar birbirlerine destek oluyorlardı. Bana kalırsa Avrupa'da 68 kuşağından çok daha önce Amerika bu tür eylemleri başlatmıştı. Topluluğun gençlerden oluşması, birlikte yaşamayı istemeleri, cinsel özgürlük konusunu gündeme getirmeleri tüm bunları bir araya koyunca, onlar büyük bir mücadele veriyorlardı. Bunun yanı sıra Amerika'da beni eğiten çok önemli bir şey daha var; Kadın sanatçının kendisini yükseltmesi için neler yapması gerektiği. Birlikte çalışmalar yapma mesela Miriam Schapiro ile Judy Chicago'nun California'nın belli bir yöresinde, üniversitede kadın sanatçıların bir araya gelmesini sağlamaları, eğitim merkezi açmaları ki bu daha sonra onların birbirlerine destek olmalarına sebep oldu. Sonraki yıllarda aynı şeylerin New York'ta yapıldığı da gördüm. Kadın sanatçılar 1960'lı yıllardan başlayarak birlikte çalışmayı günümüze kadar getirdiler. Türkiye'de bunu ben 1980'li yıllarda yapabilirim diye düşündüm. Çünkü Resim Heykel Müzesi'nde çalışıyordum. Dönüp baktığımda, oradaki çalışmamın getirdiği bir rahatlık, bir bakıma üstünlük, organize etmek olasılığı vardı, ama çok başarılı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü her bir sanatçımız başarılı olduktan sonra diğer sanatçıları geride bırakıp, ileriye doğru gidiyor. Kadının kadını bırakmasından bahsediyorum, bu sorgulanmalı belki aynı şey erkekler için de geçerli. Erkekler niye bir arada çalışsın ayrıca? Ya da kadınlar niye bir arada çalışsın sanatçı olarak? Bu da düşünülebilir. T. A.: Kadın sanatçıları organize ederken bulunduğum mevki sebebiyle bunu kolay bir şekilde yapabildim. Yani müdür muavini Resim Heykel Müzesi'nde, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde kültürden sorumlu olan kişi, bir hoca olarak bunları yapabildim. Fakat hiçbir zaman küratör havasında da yapmadım. Evet, sanatçıları seçiyorum, onları bir araya getiriyorum, bu, bir bakıma küratörlüktür ama diğer taraftan konu bana söyleniyor. Şöyle bir konu yapalım diyoruz diye. Dolayısıyla bu küratörlükten ziyade organizasyondur ve organizasyonu yapmak küratör olmaktan daha kolay. Küratör olmaya başladığınız andan itibaren onlara birçok konuda daha agresif ve üstün davranmak gerekiyor. Ben bunu davranmadığım için belki onlarla sadece dost ve arkadaş olarak kaldım. Ama şimdi düşünüyorum da, bugünün ortamında en önemli isimler, o zaman işe çok daha yeni başlamış insanlardı. Erken dönemde yapmış olduğum sergilere katılmış sanatçıların önemli bir bölümü bu sergime gelmedi ayrıca. Acı gerçek bu. T. A.: 1983'te ödül aldığım serginin eserlerinin üzerine kadını güçlendirecek 'Tanrıçalar' serisine başlamış oldum. Başlamış olmamın sebebi bir bakıma Aksanat'ta hazırladığım sergidir ve o zamanlarda 'Annemden Kalan Tamamlanmamış Notlar'ı yaptım. Annem benim için çok önemli bir kişi idi. öyle bir kişiydi ki olmadığı insanı bizler aracılığıyla olmak istedi. Dolayısıyla ben de onun için önemli bir kişiydim. 'Ana Tanrıça' fikrini ilk yaptığımda o kadar da üzerine gitmedim. Fakat ilginç, 1996 yılında Amerika'ya gittiğimde daha önce ismini söylediğim Miriam Schapiro ile bir konuşma yaptık. 'Ben sizi anlayamıyorum' dedi, 'Siz Türkler Anadolu tanrıçalarına sahipsiniz. Bunlar niye sizin gündeminizde yok. ' Ben de birkaç tane yaptığımı söyledim ve o 'hayır dedi, bunları ciddi bir örnek olarak ortaya koymalısınız. Türk kadınına destek olacak ve onlara güç kazandıracaksınız' dedi. Türkiye'ye döndüm işlerime baktığımda o birkaç resim bir şey ifade etmemeye başladı. Bunun üzerine resimlerimde yazı da kullanmaya başladım. Yazı kullanınca, sanatçı ve izleyici arasındaki etkileşim daha kolay oldu. Yaptığım figürlerin kadın olduğu anlaşılıyor, fakat oraya iki cümle yazı koyduğumda anlamı değişiyor. Dolayısıyla böyle bir diziye başladım. Tam o sıralarda Uğur Mumcu öldürüldü. Öncesinde söylediği bir cümle çok hoşuma gitti ki çok güzel cümleleri var. 'Eğer konuşmazsanız, sizin yerinize başkaları konuşacaktır!' diyor. Onun birkaç sözünü aldım, yazdım. Bir kısmı İngilizce bir kısmı Türkçe kullandım. Ömer Hayyam'dan da alıntılar yaptım. Böylelikle ben savaşa karşı olma, şiddete karşı olma fikrini 1999 yılında 'Oyunlar, Oyuncaklar, Çocuklar Savaş ve Sevgi' dizisini yaptım. Bu, bugün hala devam ediyor. Bugün hala 'şiddet' diye bir bölüm özellikle gösteriyorum ki son yıllarda kadına uygulanan şiddete odaklanmış durumdayım. Aynı zamanda doğaya da kötü davranıyoruz ve onunla da ilgili de çalışmalar yapıyorum. Ağaçlar kesiliyor, yok ediliyor, bu arada tam da onu yaşıyorum. T. A.: Evet, hemen yanımızdan geçiyor ve köyümüzün yanında bir gölet vardı onu kuruttular, ağaçların bir kısmı kesildi. Haberlerde belki seyrediyorsunuz, bazı hayvanlar mesela 'Bebek' semti kıyısına iniyorlar. Aynı şey bizim orada da oluyor. Hayvanlar bulundukları bölgeleri terk ederek başka bölgelere doğru gidiyorlar. İşin ilginç tarafı hala kuşlarımız var. Ama leylekler gelmiyor. Geçenlerde büyük bir sürpriz bir hayvan gördüm, 'bu acaba tilki mi?' dedim. Hiç beklemediğim bir şeydi. Doğayı normal yaşamından başka bir şeye doğru taşıyoruz. İstanbul'un konumu ilginç. Yakın tarihte daha çok otobüs, otomobil işleyecek. Bu tür doğal bölgeleri oluşturan bitki ya da canlıları da yok olacak. Bunu görüyorum. T. A.: İklimsel değişim de oluyor. İlkbahar nasıl geldi geçti farkında değilim. Yaz gelecek onun da farkında olmayacağız. Bir gün yağışlı bir gün güneşli günler geçiyor. Ürktüğüm nokta tarım alanı olarak kullandığımız alanlar da yok oluyor. Dolayısıyla dışarıdan ithal ettiğimiz ürünleri yiyoruz. Hayvan yetiştiremiyoruz. Bizim bulunduğumuz bölgede hala hayvanlar var ama giderek yok olacaklar. T. A.: Biz zaman zaman iyi havalarda deniz kenarına kadar yürürdük. Avcıların hayvanları avlamaya çalıştıklarını görürdük.. Ben yerde avcıların fişeklerini buluyordum. Şimdi o fişekleri bulamıyorum. Neden? Çünkü hayvan kalmadı. Hayvan kalmayınca avcı da gelmiyor. Biz durdurduk o hayvanların yaşamını. Diğer bir önemli konu çöp. Teknolojik çöp, son zamanlarda geri dönüşümlü kutular koymaya başladılar. Dolayısıyla insanlar kağıttan plastiğe çöpleri o kutulara getirip bırakıyor. Fakat diğer taraftan bizim hala eğitilmeye ihtiyacımız var. Ben o çöpleri 'Doğanın Çağrısı' diye yaptığım enstalasyonda göreceksiniz, ben oradaki çoğu şeyi doğadan toplayıp bir araya getirmişimdir. Bunun sonu yok. İnsanların çöp atması için Belediyeler çeşitli yerler koymuş ama merak ediyorum o çöpleri ne yapıyorlar diye? Geçenlerde çalışanım, bir vadide çöpleri attıkları bir yer olduğunu söyledi. Ve oraya nasıl gittiğini sordum, uzak olduğunu ve dolayısıyla oraya gitmeyip yine çöpleri ormana attığını söyledi. Dolayısıyla ulaşılabilir olmak lazım ki insanlarımız belki giderek zenginleşiyor ve eski eşyalarını atıyorlar ve zaman zaman doğanın içine atıp kaçıyorlar ve doğa bir kez daha yok oluyor. T. A.: Sanatın insanlar arasında bir iletişim aracı olması gerektiğini düşünüyorum. Fakat gelip bir şeye bakıp fazla düşünmeden insanlar gelip gidiyorlar. Burada kimin hatası var. Benim hatam var demek ki ben halkın anlayabileceği şeyler yapmıyorum ve bunu sorguladığımda, bir öğrencim de bu konu ile ilgili bir tez yazmıştı, halk anlamıyor. Bizim en büyük ihtiyaçlarımızdan birisi eğitim. Bunu ben öğrencilerime vermeye çalıştım. Müzecilik öğrencilerime şu soruyu sordum İstanbul'da nereye gittiniz tarihi yer anlamında?' veya 'Tarihi yarımada neresidir?' dediğinizde cevap veremiyorlar. Öğrencilerimi alıp oralara da gittim. Kendi kendime dedim ki 'Tomur sadece öğrenciler değil, halkın çoğu bilmiyor. Ne yapmak lazım?' 80'li yılların başlarında bunu Devrim Erbil ile konuşmuştuk ve acaba televizyonda sanattan örnekler sunulabilir mi diye konuşmuştuk, belki biz o zaman yapamadık ama bugün NTV ve CNN yapıyor. Önem verdiğimiz sanatçılar kimler oluyor? Acaba Türk sanat ortamında da size kaç kişi döner? Üzülerek söylüyorum üniversite öğrencileri arasında bile Türk plastik sanatları ile ilgili bir şeyler bilen azdır. Bizim geri kalmışlığımızın en önemli nedeni sosyoloji, sanat tarihi gibi dersler verememiş olmamızdır. T. A.: Hiçbir şey değişmedi, tam tersi oldu. 80'lerin başında Robert Koleje saatli öğretmen olarak gidiyordum. Turizm dersi konuldu ve dolayısıyla sanat tarihiyle ilgili bir şeyler vermiş olduk.. Bugün böyle bir şey var mı bilmiyorum. Bir şey daha geçmişten günümüze çok sayıda diziler yapıyoruz. Bu dizilerde şiddet tekrar tekrar gündeme geliyor. Burada çok popüler olmasına rağmen kadın-erkek arasındaki ilişkilerin gündemde tutulması ve erkeğin kadına uyguladığı şiddetin buralarda da gösterilmesi tekrar gündeme getiriyor şiddeti. Sevgi değil gösterilen şey şiddet oluyor. Erkek çocuk ve kız çocuk eğitimi çok farklı oluyor. Erkek çocuğun eğitimi de otorite ve neredeyse şiddetin gerekliliği üzerinde oluyor. O zamandan bu zaman pozitif bir gelişme değil negatif bir gelişme var. T. A.: Eğer biz Müslüman bir toplum olarak mantıklı hareket etmezsek giderek daha da kötü duruma düşeceğiz diye korkuyorum. 13. Yüzyılda İspanya'da Yahudilere yapılan zulümden insanlar kaçıp buraya sığınmışlardı. Niye? Çünkü anlayışlı insanlardık. Ama 14. Yüzyıl Avrupa'sı Rönesans'ı ortaya çıkardı yani mantığı aklı ortaya çıkardı. Bugün mantığı ve aklı ortaya çıkarabilirsek belki bir adım ilerleriz ama korkarız biz adım adım geriye gidiyoruz. T. A.: Sanatçılar arasında beraber çalışmaya taraftarım. Bugün sanatçılar bazı workshoplara davet alıyorlar ve orada birlikte çalışıyorlar. Bu belki sanatçılar arasındaki kopukluğu giderebilir. Her zaman söylüyorum postmodern dediğimiz şeyin tohumları 20. Yüzyılın başında atılmıştır. Sanatçılar o zaman büyük diyaloglar kurabilmişlerdir. Mantıklı tartışmaların sonucunda ortak fikirlere vardılar. Bu nedenle karşılıklı konuşma çok önemli. 20. Yüzyılın sonunda maalesef başka bir şey oldu, küratör denen olgu ortaya çıktı. Küratör sanatçıyı denetliyor, yönlendiriyor ve sonuç olarak sanatçılar arası diyaloğun kopmasına neden oluyor. Küratör onlara neler yapması gerektiğini söylüyor ve sanatçı da boyun eğip, söyleneni yapıyor. Bu ne dereceğe kadar sanatçının kendi sanatı oluyor tartışmaya açık. Bir başka şey de bienaller, fuarlara sanatçının katılabilmesi için, işlerin satılması lazım, birçok kişiye hitap etmesi lazım. Dolayısıyla günümüz sanatında ön plana geçen sosyal içerikli eserler değil, İngilizce isimler taşıyan eserler ortaya çıkıyor. Üzülerek söylüyorum, müşteri avına çıkmış gibi küratör ve sanatçı bir araya geliyor. Galerici satacaktır ama küratörde sanatçısının yönünü belirleyip kimliğini kaybetmesine sebep oluyor. T. A.: Diyalogsuzluk çok önemli bir konu. Ben kiminle diyalog içindeyim? Düşüneyim, arkadaş bulmakta zorlanacağım. Bugün bana sorulan sorulardan birisi 'serginize kaç tane sanatçı geldi' sorusuydu. Sergime daha çok öğrencilerim geldi. Bu neyi ifade ediyor? Sanatçılar arasında diğerine saygı göstermek giderek azalıyor. Ama bu diyalogsuzluğun belli bir noktada patlaması lazım. H. K.: 80'li yıllardaki kadın sanatçı ile 2000'li yıllardaki kadın sanatçı farkına değinmek istiyorum. T. A.: Şöyle bir şeye bakılabilir. Meslek olarak sanatçıysan Akademi'de ya da liselerde hocalık yapardın. Şimdi giderek güzel sanatlar fakülteleri arttı. Hoca sayısı da arttı fakat bunların arasında dikkatimi çeken kadın sanatçı sayısı az. Öğrenciler arasında da ne kadar genç kadın sanatçı var, bilemiyorum. Tahminime göre erkeklere nazaran daha fazla. Ancak sergiler dediğinizde ne kadar kadın sanatçı çıkıyor. Dikkatimi çeken kadın sanatçı olsa size daha net bir cevap verebileceğim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/17/3-zeki-yurtbay-tasarim-yarismasi-son-basvuru-23-kasim-2015/", "text": "Doğadan Sanata Sen Tasarla ile üç yıldır devam eden, geleceğin tasarımcılarının özgün ve yaratıcı fikirlerini keşfetmeye, seramik sektörünü tasarımın gücü ile desteklemeye katkıda bulunan Yurtbay Seramik, pazara sunulabilecek, seramik sektöründe moda yaratabilecek özgün tasarımları ortaya çıkarmayı ve seramik sektöründe tasarımcı kimliğinin güçlenmesine yardımcı olmayı amaçlıyor. Doğa teması ile düzenlenen yarışma kapsamında, genç tasarımcı adaylarını, hayal güçlerinin sınırsız derinliğinden ilham alarak yaratacakları tasarımları paylaşmaya davet ediyoruz. Doğadan alınan malzemeler ile üretilen seramiği, doğadan esinlenerek şekillendirdiğiniz, doğanın sundukları ile insan üretiminin ara kesitinde oluşan tasarımlarınızı heyecanla bekliyoruz! 1. ödül alan tasarım üretilerek 2016 yılında İstanbul'da yapılacak Unicera Uluslararası Seramik Banyo Mutfak Fuarında, Yurtbay Seramik standında sergilenecektir. Zeki Yurtbay Tasarım Yarışması ile güzel sanatlar ve tasarımın teşviki; ilgili mesleklerin gelişmesi; katılımcıların rekabet gücü kazanmalarına uygun ortamın sağlanması, seramik sektörü alanında tasarımın öneminin vurgulanması; genç tasarımcıların desteklenmesi ve seramik sektörüne teşvik edilmesi amaçlanmaktadır. Yarışma tek kademeli, ulusal, öğrenci yarışmasıdır. Zeki Yurtbay Tasarım Yarışması'nın 2015 yılı teması; Doğa dır. Yarışmacılardan istenen doğadan alınan malzemeler ile üretilen seramiği doğadan esinlenerek şekillendirmeleri, doğanın sundukları ile insan üretiminin ara kesitinde tasarım yapmalarıdır. - Türkiye ve KKTC'deki üniversitelerin Mimarlık, Güzel Sanatlar, Sanat ve Tasarım Fakülteleri'nde öğrenim gören 2014-2015 Bahar Yarıyılı ön lisans, lisans ve lisansüstü öğrencileri katılabilir. - Yarışmaya ekip halinde katılım mümkündür. Ekipler en fazla 3 kişiden oluşur. - Tüm ekip üyeleri şartname ekinde yer alan başvuru formunu doldurmalıdır. - Bir ekip birden fazla tasarım ile yarışmaya katılabilir. Bir öğrenci yalnız bir ekipte yarışmaya katılabilir. - Ekip üyelerinin, öğrencilik durumlarını, bağlı bulundukları yüksek öğrenim kurumundan alacakları belge ile kanıtlamaları gerekmektedir. - Yarışmaya katılım ücretsizdir. - Yarışmacıların jüri üyelerini ve raportörleri belirleyenler ve atayanlar arasında olmaması şarttır. - Jüri üyeleri ve bunların 1. dereceden akrabaları yarışmaya katılamazlar. - Yarışmaya gönderilen tasarımların, daha önce herhangi bir mecrada sergilenmemiş ve başka bir yarışmaya daha önce gönderilmemiş olması gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/17/international-mail-art-award-deadline-21-september-2015/", "text": "1st Award 100 Eur 2nd Award 50 Eur 3rd Award 50Eur All international visual artists are & none are welcome to participate in the 2015 Mail Art Garbage. The exhibition is organized by Komunala d. o. o., Nova Gorica, Slovenia and a non- profit association Humanist association of Goriska region. Komunala d. o. o. is a company that deals also with garbage for the Council of Nova Gorica. Today we swim in garbage. The world we live in is over populated, over polluted, over everything. How we deal with garbage needs a new approach, a new way of dealing with this overgrowing problem. Recycling is one of the possibilities. But how we view garbage, how we use it, re- use it and what is our personal relationship towards it, is a question to be asked. And this is what we are asking ourselves in this project. How to redefine our relationship towards garbage and how to popularize the idea of the thought needed to move our perception. The works will be exhibited in an exhibition space at the Goriska regional museum on a Kromberk Castle, on- line and an on- line catalog will be made for this purpose. - No reproductions or photocopies, only signed original art works. - All media is welcome. - Please indicate your name, mailing address, e- mail address, title and medium for each work. - Multiple entries are welcome (up to 4) the entries must be individually submitted through the postal system. - No returns, no fees. - Address to send the works:"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/17/lucid-art-residency-2016-deadline-30-november-2015/", "text": "The goal of the Lucid Art Residency Program is to provide artists with a serene, retreat-like natural environment for creative exploration and inquiry into arts and consciousness. The Lucid Art Foundation encourages exploration of nonrepresentational art through multimedia, conceptual, ecological, and interdisciplinary approaches. During the three-week residency, artists will have the opportunity to explore the practice of lucid art, with special emphasis on the integration of art, process, and inner awareness. Through this practice, a deeper foundation is created that fosters individual artistic growth and development, as well as the understanding of the artist's role in society. The residency provides a space to live in and a 650-square-foot art studio called the Ark. The Ark was built in 1960 and was a former studio of the painter Gordon Onslow Ford and mixed media artist Fariba Bogzaran. The large studio pictured above has a wood burning fireplace, restroom, sink, high ceilings with upper loft, wood walls, skylights, and a private deck off the sliding glass patio doors. The cottage has Wi-Fi, 1 bedroom, a living room, 2 bathrooms, wood burning stove, continuous wooden deck, and a full kitchen stocked with necessary cooking utensils. Parking and laundry facilities are on-site. There is also a print shop with a Sturges press available for use by artists who are experienced printmakers. Only water based mediums may be used on the press. During the residency, artists have the opportunity to meet and dialogue with a Lucid Art faculty member who will give feedback on the work created during the residency. Artists will have access to the Foundation's extensive Library Resource Center. The Library contains books by many modern, surrealist, and contemporary artists, such as Roberto Matta, Gordon Onslow Ford, Wolfgang Paalen, Remedios Varo, John Anderson, Lee Mullican, and Morris Graves, among others. We will be accepting applications for the Lucid Art Residency 2016 starting May 15, 2015 until the deadline of November 15, 2015. Eligible artists must have an MFA or equivalent in independent studio work. Artists working in the visual arts, video/new media, music composition, and choreography will be considered. A short biography and recent resume of artistic activities from the last 5 years is required with the application, as well as an artist's statement providing information about your work in relation to the mission of the Lucid Art Foundation (250 word limit). Submission of ten images of work created within the last two years for visual arts; three videos (max. 60 MB) or three audio files (max. 30 MB) from the last two years for new media/video, music composition and choreography is also required. Artists arrange for their own transportation to and from the Lucid Art Foundation. There is no stipend and meals are not provided during the residency, but artists are welcome to harvest from the Foundation's organic garden. A weekly lunch will be scheduled with staff, faculty, or scholars. Once a year, the Lucid Art Foundation will curate a show of the residency artists' work at a local community art gallery. The artists will be asked to submit one or two works from the residency period or after. The artists are responsible for delivering the works to the gallery, and when the show ends, the artists are responsible for picking up their artworks or paying the shipping costs for them to be returned. Each artist will receive 50% of any sales. The remaining 50% will be split between the Foundation and the gallery. We will be posting a call to artists through the Call For Entry website allowing artists to complete their application online for a residency in 2016. After May 15, please go to our page on CAFE for more information about our program, eligibility requirements, and to submit a residency application. If you have any questions, please contact us."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/17/peker-sanat-odulleri-iii-basvuru-tarihleri-05-kasim-30-aralik-2015/", "text": "Peker Grubu, farklı sektörlerde gösterdiği etkinliklerin yanı sıra, sanata ve sanatçıya destek olmak amacıyla Başarı Ödülleri, ''Mansiyon'' ve Onur Ödülü verecektir. Sanata değer katmak için, bu yıl 3.'sü verilecek olan ödüllerin Türk resim sanatına yararlı olmasını umut eder, tüm sanatçılarımıza başarılar dileriz. Resim alanında yaratımda bulunan genç sanatçıları tanıtmak, çalışmalarını desteklemek, yapıtlarını sergilemek ve sanat dünyasına kalıcı değerler kazandırmak amacıyla her yıl verilir. 3 yarışmacı ödüllendirilecektir. Başarı kazanan yarışmacıların her biri 7.500 TL ile ödüllendirilecek ve ödül sahiplerine Peker Sanat Başarı Ödülü plaketi verilecektir. Ödül alan yapıtlar ''Peker Sanat Koleksiyonu''na satın alınmış gibi işlem görerek katılır. Yapıtlar üzerindeki tüm haklar Peker Sanat'a aittir. 5 Yarışmacı ödüllendirilecektir. Mansiyon kazanan yarışmacıların her biri 3.500 TL ile ödüllendirilecek ve ödül sahiplerine Peker Sanat Mansiyon Ödülü plaketi verilecektir. Ödül alan yapıtlar ''Peker Sanat Koleksiyonu''na satın alınmış gibi işlem görerek katılır. Yapıtlar üzerindeki tüm haklar Peker Sanat'a aittir. Yaratıcı duyarlılığını özgün bir üslupla yansıtarak, üretim sürecinde büyük aşamalar sağlamış yetkin sanatçıları onurlandırmak amacıyla her yıl bir sanatçıya verilecektir. 1. Jüri tarafından belirlenecek bir sanatçıya verilecektir. 2. Onur Ödülü kazanan sanatçılara Peker Sanat Onur Ödülü plaketi verilecektir. Ankara'da Peker Sanat Evi'nde, Şubat ayında açılacak olan sergi ile gerçekleştirilecektir. 1. Yarışmaya 20 40 yaş arasındaki TC vatandaşı sanatçılar katılabilir. 2. Her sanatçı daha önce herhangi bir yarışmada ödül almamış, 1 yapıt ile katılabilir. 4. Yapıtların boyutları 90 cm'den küçük 200 cm'den büyük olmamalıdır. 6. Ödül alan sanatçılar sonraki yıllarda yapılacak Peker Sanat Ödülü yarışmalarına katılamazlar. 7. Yapıtlar, sergilenmeye hazır bir şekilde teslim edilecek ya da gönderilecektir. 8. Yapıtların arka yüzünde, yapıtın adı, boyutları, fiyatı ve sanatçının Ad-Soyad, adres, telefon ve e-mail bilgilerini belirten A4 boyutunda bir etiket bulunmalıdır. Önceki dönem çalışmalarından oluşan en az 10 farklı yapıtının fotoğrafını CD ya da DVD'ye (300 dpi çözünürlükte) kaydederek ve portre fotoğrafını da ekleyerek, Sanat anlayışlarını (150 sözcüğü geçmeyecek şekilde) yazarak gönderecektir. 11. Kargo ile gönderilen yapıtların tüm masraf ve sorumluluğu sanatçılarına aittir. 12. Yarışma sonunda seçici kurul tarafından ödüllendirilen ve sergilenmeye değer görülen yapıtların afiş, broşür, katalog, kitap gibi tanıtım amaçlı kullanımı Peker Grup'a aittir. 13. Yarışma sonucunda ödüllendirilmeyen ve sergilenmeyen yapıtlar 15 gün içerisinde sahiplerine gönderilecektir veya kendileri yapıtlarını Peker Sanat'tan alabilirler. Bu yapıtların gönderilme masraf ve sorumlulukları sahiplerine aittir. 14. Yarışma sonucunda ödüllendirilen ve sergilenmek üzere seçilen yapıtların sergi programları ilgililere duyurulacaktır. 15. Yarışma sonuçları Ocak ayında basın yoluyla duyurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/18/sabahattin-sen-sanat-duyuncu/", "text": "Kimi zaman bir sorumluluk, kimi zaman bir duyarlık, kimi zaman bir denge, kimi zaman tutarlı bir aykırılık, kimi zaman sıra dışılık, kimi zaman bir bilinmezliktir yaratıcılık. Sanat bunların tümünü bir arada tutan bir güçtür. Kendi doğruluğundan sapmayan, ödün vermeyen, özgür, özgün ve kendi içinde her zaman temele dayalı bir yapının en üstteki değeridir. Ne yazık ki sanat her zaman büyük saldırılarla karşılaşarak yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Özellikle sanatın evrensel ve çağdaş çizgisini yakalayamayanlar sanatın duyuncunu duyumsayamadıkları için sanatı çarpıtmaktan çekinmezler. Oysa sanat kendi duyuncu içinde kendi yolundan hiçbir zaman sapmaz. Vicdan dediğimiz duyunç elbette insanoğlunu her kötülükten koruyan, uzaklaştıran, engelleyen çok önemli bir duygudur. Duyuncunun sesini dinleyerek yaşamını sürdürenler güvenilir ve erdemli kişilerdir. Bir kerecikten bir şey olmaz... düşüncesinde olmadıklarından onlara kötü bir şey yaptıramazsınız. Her zaman güzelden, doğrudan ve insana yakışandan yanadırlar. Öyle ki sonunda ölüm de olsa ödün vermezler. Bu niteliği taşıyan kaç kişi vardır, dediğimizde hepimiz ağız birliği etmişçesine çok az sayıda olduklarını söyleriz. Her insanın kendi duyuncunun sesinden yana olmasını da bu anlamda onaylarız. Ne yazık ki böyle insanların sayısı yeterli ve etkili bir sayıya ulaşmaz. İnsanoğlunun çiğ süt emdiğini söyleyerek buna bir neden buluruz. İnsanlaşabilmek bu denli zor olunca duyunçlu insanların sorunları duyunçsuz olanlardan çok fazla. Onları anlayanların da sayısı çok azdır. Sanat denince onun sapasağlam bir duyuncunun olduğu bilinmeli. Hiçbir zaman onu yerinden sökemezsiniz, aldatamazsınız ve yozlaştıramazsınız. Sanat niteliğini taşıyan her yapıtın ilk temel taşı sanat duyuncuyla atılmıştır. Sanat adına yapılacak her yapıt bu duyunca dayalı olarak ilk çizgisini, rengini, lekesini, dokusunu belirler. Sanatçının her anı sanatın duyuncuyla iç içedir. Sanatçı bir yapıtın ortaya başka türlü çıkmayacağını çok iyi bilerek kendi duyuncuyla sanatın duyuncunu birleştirir. Böyle bir birleşme olmadığı sürece de sanattan uzaklaşılır. Çalışmanın içine satma, beğendirme, kimilerinin beğenisine göre ayarlama gibi düşünceler girince sanat duyuncundan kopmalar başlar. Sonuç bir başarısızlığa dönüşür. Ortaya çıkan çalışmanın içinde sanatın duyuncu olmayınca sanat da yok olur. Yozlaşan, cicili-bicili, tatlı, şerbet gibi çalışmalarla karşılaşırız. Bir toplumda sanatın yerleşebilmesi için duyarlılıkla duyuncun birbirinden kopmaması gerekiyor. Çalışmalarda kendine göre bir şey aramak yerine yapıttaki sanat değerlerini arayıp bulmak gerekmektedir. Onun bunun isteği ve beğenisine yönelik çalışmalar sanatın duyuncuna aykırı olduğu için yozlaşmış çalışmalardır. İnsanları bu tür yozlaşmış çalışmalara alıştırarak adına da sanat denmesi insan duyuncunun çirkinleşmesi, kabalaşması anlamına gelir. İnsanlar ayrıca aldatılarak sanatsızlığa doğru sürüklenir. Buna engel olmanın yolu da sanatla uğraşanların sanatın duyuncu konusunda bilinçli olmalarıdır. Gelişmemiş toplumlarda bu anlamda başarı sağlamak oldukça güçtür. Bunu bilen birçok açıkgöz ne kendinin ne de sanatın duyuncunu dinliyor. Burada söz konusu olan insanın kendini insanlaştıran öz değerlerine sahip çıkmasını bilmesidir. Sanat kendi öz değerlerimizin en üst noktasıdır. Hiç bir ödün verilmemesinin, hiçbir sapmamanın anlayışla karşılanmamasının, hiçbir çıkar uğruna sanat duyuncundan kopulmamasının bilinciyle yaşamalıyız. İnsan olma değerlerini yitirerek insanlaşılamaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/18/yonetmen-basar-sabuncu-hayatini-kaybetti/", "text": "Yönetmen Başar Sabuncu, 17 Haziran 2015 tarihinde, 72 yaşında hayatını kaybetti. Başar Sabuncu'yu anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Sabuncu'nun cenazesi 19 Haziran Cuma günü Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'nde saat 10.30'da düzenlenecek anma töreninden sonra Teşvikiye Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Edirnekapı Mezarlığı'nda toprağa verilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/23/hakan-erol-biz-burada-devrim-yapiyoruz-sinyorita/", "text": "Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Ece Temelkuran, mesleğini hiç icra etmemiş 1993 yılında Cumhuriyet gazetesinde gazeteciliğe başlamıştır. CNN Türk'te muhabirlik yapan Temelkuran, Milliyet ve Habertürk gazetelerinde ise yazılar yazmıştır. BirGün gazetesi genel yayın yönetmenliğini de yapan Temelkuran, şu an hiçbir yerde yazmıyor. Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita, Muz Sesleri ve Kayda Geçsin gibi önemli kitapları bulunur Temelkuran'ın. Venezuella'daki Bolivarcı sistemi yerinde gören Temelkuran bunu ''Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita'' adıyla kitaplaştırmıştır. 2006 yılında çıkan kitap, Venezuella'yı ve Bolivarcı sistemi doğru bir şekilde öğrenebilmemiz açısından müthiş kaynaklar sunuyor. Bir Latin Amerika ülkesi olan Venezuella'da, Chavez iktidarı dönemiyle başlayan ve hala devam eden sosyalizm arayışını ve bu doğrultuda sosyalizme geçişi konu alıyor. Ayrıca yine bir Latin Amerika ülkesi olan sosyalist Küba'dan, ücretsiz olarak gelen doktorlar bu barrio'larda hastaları ücretsiz muayene edip, yine ücretsiz bir şekilde ilaçlarını temin etmelerini sağlıyor. Sağlık konusunda Küba ve Venezuella'nın nasıl ileri teknikte olduklarını, sağlığa, yani insana ayırdıkları bütçeyi ise hepimiz zaten biliyoruz. EVEREST yayınlarından çıkan kitap Türk Tabipler Birliği tarafından Düşünce ve Demokrası Ödülü ne layık görüldü. Simon Bolivar, Venezuella doğumlu olmasına rağmen bütün Latin Amerika'nın sömürgelikten bağımsızlığa geçiş yolunda, neredeyse bir aziz olarak ''taptığı''kahramandır. Latin Amerika'da Simon Bolivar, ''Libertador'', yani ''Özgürleştirici'' ismiyle bilinir. Kısacası Bolivar, 1800'lerin başında Latin Amerika'yı, -İspanyol sömürgesine karşı, yurtsever ve aydınlanmacı güçleri örgütleyerek- Kolombiya, Panama, Ekvador, Peru, Bolivya ve Venezuella gibi ülkerin bulunduğu bölgeyi bağımsızlığına kavuşturan Venezuellalı kahramadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/23/utku-varlik-seytan-tirnagi/", "text": "Geçen ay İzmir'e St. Joseph okulunun sanat şenliği davetine gitmiştim, okulun her yıl düzenlediği, öğrencileri sanata bağışıklık kazandıracak yarışmalar, sergiler ve de söyleşileri içeriyordu. İstanbul'dan Eleştirmen Kaya Özsezgin, resim öğretmeni Gülin Altuner ve İzmir'li sanatçılardan oluşan jüri olarak yarışmaya katılan öğrencilerin çalıştığı A3 boyutunda akrilikle yapılan resimleri değerlendirirken kendiliğinden 50 yıllarına kaydı aklım. Geçen blog yazılarımdan birinde Resim Öğretmeni başlığında, resim öğretmenim Mehmet Yücetürk'ü anlatmıştım. Akademi'den sonra yaşamak için resim öğretmeni olan ve Anadolu'nun ıssızlığında resmi düşleyen bir ressamın öyküsünü. O yıllarda becerilemeyen, bazı derslerin ikinci planda olması belki olanaksızlık, kanımca ilgisizlikti. Amerika'nın dümen suyuna girmiş bu yeni Türkiye'de ingilizce öğretmenimiz, bir ziraat mühendisiydi, tanımlık the söylenişine iki ay koymuştu; çok ilginç Fransızlar da beceremez bunu. Ayrıca sanat tarihi ve resim derslerine verilen önem bir çeşit geçiştirmeydi; öğretmenin iyi niyeti de bir tabure üstüne konmuş boş saksının alegorisiyle doğru orantılıydı. Öğrenciye gösterecek bir tek resimle ilgili görsel olmadığı gibi, harp sonrası perişanlık, kalem, boya vs. bulmak zordu. Ülkemizde ilk ve son üretilen kurşun kalem Nur kalem le yazarken defteri yırtmaması için çaba sarf ederdik. Babam edebiyat öğretmeniydi. İzlediğim kadar; o yıllardaki yalnızlık 100 yılın ötesinde bir yalnızlıktı; kendi halinde yazdığı şiirden, kendi parasıyla çıkarttığı edebiyat dergilerinden öte Halk Evleri uğraşısı ve de cumhuriyet bayramlarındaki ateşli konuşmasıyla ünlüydü; her pahasına bu cumhuriyeti savunmak bu kuşağın boynunun borcuydu. 50 yıllarına doğru, Cumhuriyet'le başlayan devrimler; Halk Evleri, Köy Enstitüleri, Devletçi Ekonomik Sistem tavsamaya yol alırken, bunların kapanmasını düşleyen çevreler de daha sonra çokça kullanacakları komünizm etiketlerini dağıtmaya başlamışlardı. Onlar farkındaydı, Atatürk'ün ölümüyle başka akıntılara kapılabilirdi bu ülke. Babam 1951 de öldüğünde, Amerika'nın sahneye koyduğu; dine dönüşü hedef alan Demokrat Parti yönetime geçmişti, minarelerden Arapca haykırıyorlardı, Cumhuriyete özgü ne varsa kısa bir sürede yerle bir oldu. Bir kuşak olarak izlediğimiz bu ikilemde, dinin politikaya alet edilmesini, bir radyosyon gibi kimliğimize yapışmasını, yarım asır sonra bunun ne boyutlar alacağını, yani bugünü, 2015 yılını, 100 kişiye bir cami düşeceğini kimse düşünde bile göremezdi. Sürekli bir aykırılık yaşıyoruz ama giderek bunun bizim kaderimiz olduğunu düşünüyorum. Bir paradox ülkesidir Türkiye; her zaman başlanan iyi niyetli projeler; sanatı destekleme, Tercüme Bürosu, Milli Eğitim Yayınları, Devlet Resim Heykel Yarışmaları, Ressamların Yurtiçi Gezileri; sonuçta hep hayal kırıklığıyla bitmiştir. Kimse kimsenin farkında olmadığı yıllarda, Akademi'de estetik hocamız Ahmet Kutsi Tecer'in şiiri gibi; Orda bir köy var, uzakta. 1939 yılında Halk Evleri kapsamında Ressamların Yurt Gezileri, Anadolu'ya gitmek, sanatı biraz da olsa oraya götürmek projesi gerçekleşti. 48 ressam 1939-1944 yılları arasında 300 lira yol masrafı alarak o uzaktaki köylere gittiler. Gerçeğe bir yolculuk yaptıklarının farkında değillerdi, hep boyanmış, idealize edilmiş bir Anadolu folkloru; Turgut Zaim'in tabloları gibi, badem gözlü köy kızları, tüyleri taranmış keçiler ve de dekorda mutlu bir yaz umuyorlardı belki ama gerçek öyle değildi. Nedendir bilinmez; Anadolu'nun gerçeğini sürekli yadsıdık. Eğer oraya gidilecekse ya mecburen memur, asker, ya da politik sürgün olarak. Partinin 1939 yılında yem olarak 300 lira verip, Mektepden Memlekete Dönüş gibi bir ütopya, bir kaç yıl içinde foya verdi. Bırakın resim yapmayı, içine düştükleri cehendemden nasıl sağ çıktıklarına şaştılar. Bu konuda çok az belge var ve açıkca bir sansür uygulandığı, yaşananları saptırdıkları bir gerçek. Bir tek Candan Keskin'in bir tez araştırması belki bu konuda tek belge. Yurt gezileri de söylem düzeyinde halk ile yeni rejim arasındaki uçurumu kapatmak gibi bir amaç edinse de, Anadolu'ya giden sanatçıların bu uçurumu kapatabildikleri tartışmalıdır. Örneğin Avni Arbaş'ın Siirt ve Cemal Bingöl'ün Bingöl izlenimleri dikkat çekicidir. Daha önce büyük şehirlerde bulunmuş ressamlar, buralarda karşılaştıkları yoksulluk ve kötü koşullar karşısında adeta şaşkına döner. Mektuplarında her ikisi de bölgedeki yoksunluğu açıkça yazmış olsa da aynı zamanda halk ile aralarında aşılmaz bir yabancılık duvarı olduğunu da hissettirirler. Daha çok Kürt-Arap nüfusun yaşadığı şehirlerdeki bu yabancılığın adı net bir şekilde konmaz, anıları okuyan okuyucu bunu sessiz bir biçimde hisseder. Ayrıca ressamların bölge insanlarına bakışları da dışarıdan ve ötekileştiricidir. Fakat resimlerin çoğunluğunun insansız manzaralardan oluşması, geri kalan köy yaşantılarının ise gerçeklikten uzak, idealize edilmiş köylü figürleri olması düşündürücüdür. Örneğin bu süreçte üretilen resimlerden biri olan Şeref Akdik'in epik anlatımlı Köylü Kızı tablosu veya Eşref Üren'in yüzleri birbirine benzeyen kadınların uyum içinde tarlada çalıştığı Bulgur Yıkayan Kadınlar tablosu, yoksulluğun yer almadığı bir ortamda, mutlu, neşeli, romantik köylü imajlarının örnekleridir. Burada başka bir gerçeği açıklamada fayda var: bu beş yıl içinde yapılan resimlerden geriye çok az resim kalmış, kimse bilmiyor ne olduğunu. Eğer Türk Resim Sanatı üstüne bir araştırma yapacaksanız; Devlet Müzelerinin internet sitelerinin fukaralığına şaşacaksınız. Son yıllarda müzelerden çalınan 300 yakın tuvalin sonuçları açıklanmadı çünkü ellerinde o resimlerin orjinallerine özgü hiçbir görsel yoktu. Yine Anadoluya dönersek, daha sonraki yıllarda motoruyla Anadolu'yu gezen, bu gerçeği resimleyen tek ressam kanımca Neşet Günal'dır. O gezilerden çok sonra yaptı bu resimleri, dönemler değişiyor ama gerçek aynı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/27/su-dongusu-via-kafe-kirkpinar-sapanca-06-27-temmuz-2015-2-sergi/", "text": "Sapanca Kent Konseyi olarak OCAK 2015 tarihinde başlattığımız SU DÖNGÜSÜ SAPANCA posta sanatları etkinliği o1 Mayıs 2015 tarihinde son bulmuştur. Ulusal ve Uluslar arası bu sanatla ilgili 371 eser posta yolu ile sergilenmek üzere ilçemize gelmiş bulunmaktadır. Bu aktiviteye Sapanca dan da katılanlar olmuştur. Şimdi sergileme zamanı. Dünyanın her yerinden SUYA VE SAPANCAYA ilgi duyan sanatçıların eserleri Sapanca Sahil Şeridi İnsan Hakları Parkında sergilenmiş. Şimdi de 06-27 Temmuz 2015 tarihlerinde Via Kafe, Kırkpınar Sapanca'da sergilenecektir. -Adenoidi -Roberta Savolini Guido Capuano Barbara Cotignoli -Cecilia Bossi -Serse Luigetti -Maya Lopez Muro Vittorio Politano"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/28/koy-edebiyati-hareketinin-siirdeki-en-onemli-isimlerinden-birisi-olarak-gosterilen-mehmet-basaran-hayatini-kaybetti/", "text": "Usta Şair Mehmet Başaran, 27 Haziran 2015 tarihinde, 89 yaşında hayatını kaybetti. Mehmet Başaran'ı anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. (1926, Kırklareli 27 Haziran 2015, İstanbul), köy edebiyatı hareketinin şiirdeki temsilcilerinden biri olan ozan, eğitimci ve yazar. 1926'da Kırklareli'nin Lüleburgaz ilçesindeki Ceylanköy'de doğdu. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nü (1943) ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nü bitirdi (1946). Köy Enstitülü Hatun Birsen Başaran ile evlendi. Askerliğini yaparken Yedeksubay Okulu'ndan çavuşa çıkarıldı. Köy enstitüsü öğretmenliği, gezici başöğretmenlik, ilkokul öğretmenliği, Türkçe Öğretmenliği yaptı. Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın kuruluş çalışmalarına katıldı, 1979'da emekli oldu. 1950'li ve 1960'lı yıllarda güçlenen köy edebiyatı hareketinin şiirdeki önde gelen temsilcilerinden olan Mehmet Başaran'ın ilk şiiri Köy Enstitüleri Dergisi'nde yer aldı. Adam Sanat, Gösteri, Kıyı, Varlık, Yansıma, Yazko Edebiyat, Yeditepe, Yeni Biçem, Yeni Ufuklar, Yücel gibi dergilerde de şiirleri yayımlanan şair toplumcu düşünceyi didaktizme düşmeden şiirlerine sindirmeyi bildi. Şiirlerinde direnme ve umut temalarını iç içe işledi. Aynı temalar gözlem ve deneyimleriyle bütünleşmiş olarak Ahlat Ağacı ve Nisan Haritasından sonra şiir kitaplarına damgasını vurdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/ada-island-begum-yamanlar-galeri-zilberman-04-temmuz-01-agustos-2015/", "text": "Galeri Zilberman'ın düzenli sergilerinin yanı sıra yürüttüğü faaliyetlerinden biri olan proje alanı sergileri, genç sanatçı Begüm Yamanlar'ın Ada isimli video çalışmasına ev sahipliği yapıyor. Galeri dışındaki sanatçılara da açık olan bu alan, sağladığı üretim bütçesi ve sanatçı ödeneğiyle yeni çalışmaların gerçekleşebilmesine katkıda bulunuyor. Galeriyle birlikte, ilk kez 2014 yılındaki GYF-5'te çalışması sergilenen Begüm Yamanlar, Ada adlı projesinde zaman ve mekan fikirlerini iç içe geçirip, doğanın çok katmanlı algılanma biçimleri üzerine yoğunlaşıyor. Fotografik görüntülerden oluşturulmuş bir video doğanın döngüsel yapısına, insanın doğayla ve evrenle kurduğu değişken ilişkiye, bütün bunları nasıl algıladığımıza ve zaman kavramına odaklanıyor. yeniden şekillendiriyor. Bu bakışı yer-gök arasında sürekli dönüşen bir akışın içerisinde yeniden konumlandırıyor. Yeniden üretilmiş bu zaman algısıyla, yer ve gök, gece ve gündüz yavaşça birbirine dönüşürken, birbirinin tamamlayıcısı, sürekliliğin sağlayıcısı oluyor. Gerçek ve optik olarak algılanabilir olandan çıkan bakış, öznel olduğu ölçüde içsel olan yeni bir sezgisel kavrayışı çağırıyor. Sanatçıları en çok etkilemiş konuların başında gelen konu manzara, Begüm Yamanlar'ın incelikle ve titizlikle işlediği dijital bilgiyle yeniden şekilleniyor. Bu tarihsel temayı, bugünün malzeme, araç ve kavrayışıyla yeniden ele alıyor. Ada, insanoğlunun yerkürede bıraktığı izleri, bu toprak parçasındaki varoluşuyla erişebildiği bilgiyi zaman ve mekan tutarlığını kırarak anlamayı deniyor. 2012 yılında Bahçeşehir Üniversitesi Fotoğraf ve Video üzerine lisans eğitimini tamamlayan Yamanlar, halen Sabancı Üniversitesi'nde Görsel Sanatlar ve İletişim Tasarımı'nda Yüksek Lisans programına devam etmektedir. Çalısmaları, aralarında GYF-5 ve İstanbul Modern'deki Yakın Menzil'in de bulunduğu karma sergilerde gösterilmiş, ayrıca İsveç ve Filipinler'de de sergilenmiştir. Sanatçı 2014 yılında Siemens Sanat'ın verdiği Borders Orbit ödülünün de sahibi olmuştur. İstanbul'da yaşamakta ve çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/artinternational-icin-24-ulkeden-83-seckin-galeri-istanbula-geliyor/", "text": "24 ülkeden 83 seçkin galeri İstanbul'a geliyor! Bu yıl üçüncüsü gerçekleşecek uluslararası çağdaş sanat fuarı ArtInternational'a katılacak galeriler belli oldu. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 24 ülkeden 83 galerinin katılacağı fuar, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. Türkiye'nin en prestijli uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ArtInternational'ın üçüncüsü 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde gerçekleşecek. İstanbul'un en önemli sanat etkinliklerinden biri kabul edilen ArtInternational'ın direktörlüğünü bu yıl da Dyala Nusseibeh, sanat yönetmenliğini ise Stephane Ackermann üstleniyor. Konuklarını bir kez daha Haliç Kongre Merkezi'nde karşılayacak fuara bu yıl 24 ülkeden 83 seçkin galeri katılacak. İstanbul'dan Leyla Tara Suyabatmaz ve Yeşim Turanlı, Viyana'dan Ursula Krinzinger ve New York'tan Leila Heller 'den oluşan seçim komitesinin Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve Asya'yı kapsayan geniş bir bölgede yaptıkları değerlendirme sonucu 83 galeri İstanbul'da sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın en köklü ve seçkin galerilerinden Paul Kasmin Gallery, Pearl Lam Galleries, Gallery Lelong, Deweer Gallery, Robert Miller Gallery'nin bir kez daha heyecan verici işlerle yer alacağı fuara, Londra'dan Victoria Miro, Bombay'dan Sakshi Gallery, Almatı'dan Aspan Gallery, Hong Kong'dan Galerie Du Monde ve New York ile Londra'dan Aicon Gallery ilk kez katılacak. ArtInternational'ın Türkiye ayağında ise İstanbul'un güncel sanat dünyasının odak noktası olmayı başarmış 12 galeri yer alıyor. Komitenin, uluslararası sergileri ve başarılarını dikkate alarak yaptıkları seçim sonucu; ArtSümer, Dirimart, Galerist, Galeri Nev, Galeri Zilberman, Pi Artworks, Rampa, Sanatorium ve x-ist gibi geçen yıl da katılmış galerilerin yanı sıra Kuad, Öktem&Aykut and The Empire Project gibi yeni galeriler fuardaki yerlerini alacak. - . artSümer, İstanbul - ADN Galeria, Barselona - Aicon Gallery, New York & Londra - Andipa Gallery, Londra - Angels, Barcelona - Anna Jill Lüpertz Gallery, Berlin - Aspan Gallery, Almatı - Assar Art Gallery, Tahran - Berloni, Londra - Boccanera, Trento - Catinca Tabacaru Gallery, New York - Cecilia Hillström Gallery, Stockholm - Charim Galerie, Viyana - Circle Culture Gallery, Berlin - Deweer Gallery, Otegem - Dirimart, İstanbul - Edouard Malingue Gallery, Hong Kong - Ernst Hilger, Viyana - Ex Elettrofonica, Roma - Galeri Nev, Ankara - Galeri Zilberman, İstanbul - Galeria Carles Tache Projects, Barselona - Galeria Javier Lopez & Fer Frances, Madrid - Galeria Joan Gaspar, Barselona - Galeria Joan Prats, Barselona - Galeria Senda, Barselona - Galeria Sicart, Barselona - Galeria Trama, Barselona - Galerie Du Monde, Viyana & Salzburg - Galerie Jerome Poggi, Paris - Galerie Kornfeld, Berlin - Galerie Krinzinger, Viyana - Galerie Lelong, Paris - Galerie Lindner, Viyana - Galerie Paris-Beijing, Paris, Brüksel & Pekin - Galerie Raum Mit Licht, Viyana - Galerie Suzanne Tarasieve, Paris - Galerist, İstanbul - Galleri Andersson/Sandström, Stockholm & Umea - Galleria Marie-Laure Fleisch, Roma - Gazelli Art House, Londra & Bakü - Giacomo Guidi, Roma - Horrach Moya, Palma De Mallorca - Hosfelt Gallery, San Francisco - Kalfayan Galleries, Atina & Selanik - Kukje Gallery, Seul - Leila Heller Gallery, New York - Louise Alexander Gallery, Porto Cervo - Mario Mauroner Contemporary Art, Viyana - Miguel Marcos Gallery, Barselona - N2 Galeria, Barselona - Nitra Gallery, Selanik - Nosbaum Reding, Lüksemburg - Officine Dell'Immagine, Milan - Öktem&Aykut, İstanbul - Patricia Low Contemporary, Gstaad & St Moritz - Paul Kasmin Gallery, New York - Pearl Lam Galleries, Hong Kong, Şanghay & Singapur - Pi Artworks, İstanbul - Piero Atchugarry, Tierra Garzon - Poligrafa Obra Grafica, Barselona - Project Artbeat, Tiflis - Rampa, İstanbul - Robert Miller Gallery, New York - Rosenfeld Porcini, Londra - Rukshaan Art, Mumbai - Sabrina Amrani Gallery, Madrid - Sakshi Gallery, Mumbai - Sanatorium, İstanbul - Sariev Contemporary, Filibe - Studio Sales Di Norberto Ruggeri, Roma - Tenderpixel, Londra - The Empire Project, İstanbul - The Fine Art Society Contemporary, Londra - Tina Kim Gallery, New York - Tristan Hoare, Londra - Upstream Gallery, Amsterdam - Valid Foto Bcn Gallery, Barselona - Victoria Miro, Londra - Wienerroither & Kohlbacher, Viyana - x-ist, İstanbul - Zak | Branicka, Berlin - Zorzini Gallery, Bükreş ArtInternational'ın online sanat sitesi artsy. net ile işbirliği bu yıl da sürüyor. Sanatseverler açılıştan önce ArtInternational'ı artsy. net'ten online izleyebilirken, sergilenecek sanat eserlerini fuar tarihleri arasında online satın alabilecekler. Geçen yıl ikinci yılı olmasına rağmen yılın en rağbet gören sanat etkinliklerinden biri olan ArtInternational, ArtInternational'ı 20 binden fazla kişi izlemişti. 26.500 milyon Euro'luk satışın yapıldığı fuar, 1500'ü aşkın yabancı koleksiyoner ve sanat tüccarını İstanbul'da buluşturmuştu. Türkiye, Orta Doğu ve ötesine odaklanan, koleksiyonerlere uluslararası çağdaş sanata rakipsiz erişim imkanı yaratmayı ve evrensel sanat toplumunu birbirine bağlamayı amaçlayan ArtInternational, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery ile Türkiye'nin önde gelen fuarcılık şirketlerinden Fiera Milano İnterteks'in işbirliğiyle yapılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/denizden-babam-ciksa-heykelini-yaparim-bihrat-mavitan-bodrum-yalikavak-palmarina-03-13-agustos-2015/", "text": "Evet, balığı ve denizi babası kadar çok seven sanatçı bu sergisini babasının anısına böyle isimlemiş ve ayrıca denizin bir sanatçıya heykel yapabilmesi için ne denli çok malzeme sunduğunu vurgulayan Mavitan, Ufuk çizgisinden Balık kılçığına, Dipbarbunundan Denizkızına, Çipura yanağından Batık iskeletlerine, İskele babasından Tekne kıçına kadar birçok veriyi kullanarak ürettiği heykellerini izleyiciye sunuyor. My Art Galeri işbirliği ile gerçekleşen bu sergiyi 3 13 Ağustos 2015 tarihleri arasında Bodrum Yalıkavak Palmarina'da izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/genc-yeni-farkli-6-galeri-zilberman-03-temmuz-01-agustos-2015/", "text": "Galeri Zilberman, bu sene 6. edisyonu gerçekleşecek olan Genç Yeni Farklı sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Sergi 4 Temmuz Cumartesi günü Mısır Apartmanı'nda Galeri Zilberman'da 1 Ağustos tarihine kadar görülebilir. Galeri Zilberman, ana sergilerinin yanında yürüttüğü farklı projelerden birisi olarak Genç Yeni Farklı'yı açık çağrı yoluyla genç sanatçılara yönelik olarak düzenliyor. Başvuruların her yıl farklı ve bağımsız bir jüri tarafından değerlendirildiği Genç Yeni Farklı'nın bu yılki seçimleri, Işın Önol başkanlığında, Aslı Çetinkaya, Johanna Reiner ve galeriyi temsilen Burçak Bingöl tarafından gerçekleştirildi. Genç Yeni Farklı-VI'de Ahu Akkan, Berke Doğanoğlu, Sırma Doruk, Akın Güreş, Nisan Güven, Burak Kabadayı, Hasan Baran Kurtoğlu, Can Küçük, Ali Şentürk, Hasan Özgür Top çalışmaları yer alıyor. Galeri Zilberman tarafından ülke genelinde duyurusu yapılan ve genç sanatçılara destek amaçlı gerçekleştirilen Genç Yeni Farklı, her sezonun son sergisi olarak düzenleniyor. Herhangi bir konu veya malzeme kısıtlamasının olmadığı seçki 35 yaş altındaki sanatçıların çalışmalarını kabul ediyor. Genç sanatçıları desteklenmesi amacıyla maddi bir teşvik desteğinin de yapıldığı sergi Genç Yeni Farklı-VI olarak 1 Ağustos tarihine kadar Mısır Apartmanı'ndaki Galeri Zilberman'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/lacan-sempozyumu-1-gunumuzde-psikanaliz-saint-benoit-lisesi-19-20-eylul-2015/", "text": "Bu sempozyum Forum du Champ Lacanien Türkiye İnisiyatifi tarafından Saint Benoit Lisesi'nin katkılarıyla düzenlenmektedir. Lacan, XI. Seminer'de Öğretimin amacı daima analistleri eğitmek oldu ve bu böyle kalacaktır dediğinde psikanalizin, kendi Okul'unun yönünü az çok işaret etmişti. Psikanalitik pratik, bir praxis olarak, her şeyin ötesinde klinikle bağını sürdürmeye yönelik bir teori ve pratik bütünüdür. Bunun yanında öznenin toplumsal olana tabi olduğu, onun tarafından şekillendirildiği ve bizatihi onu şekillendirdiği yerde psikanaliz durur. Psikanaliz tek bir öznenin acılarından başlar belki ama oradan ilerilere gider, Freud kadar Lacan'da bunu hep vurgulamıştır. Psikanaliz, üzeri çizili öznenin, Öteki'ne hitap ettiği yeri ve Öteki'nin dönüp onu belirlediği, aştığı ve kendi varlığıyla onu, yani tek bir bireyi, askıya aldığı yeri araştırır, varlığını tam da buraya konumlar. Bizler de bu toplantıyla, Lacancı psikanalizin temel yaratılarına bir giriş sunmaktan çok, onun güncel uygulamasıyla bir tanışıklık sağlamayı amaçlıyoruz. Klinik praxisten çıkan kavramları, felsefenin, politikanın, toplumsal bağların bazen karşısına, bazen yanına koyduğumuzda elimizde neler kalabileceğini göstermeyi amaçlıyoruz. Bu toplantı sadece bir başlangıç olmanın ötesinde, Lacancı psikanalizin, Türkiye'de yerleşmesinin, yeşermesinin ve kök salmasının ilk adımlarından birisini de oluşturması nedeniyle büyük bir önem taşıyor. Kavramlar onları taşıyan pratikler varolduğunda hakiki ağırlıklarına kavuşacaklardır. Lacan'ın kavramlarının ve kliniğinin hakettiği karşılığı bulabilmesi toplumumuzda yaşadığımız çıkmazları, ki bunlar politik, psikolojik, ekonomik vb. çıkmazlardır, yeni türde araçlarla ele almamıza olanak sağlayabilir. Lacancı Forum Sempozyumu sayesinde, Freud'un açtığı, Lacan'ın ilerlettiği bu yol Ecole de Psychanalyse des Forums du Champ lacanien'in uluslararası ölçekte, pek çok ülkede sürdürdüğü çalışmaların taçlandırdığı bir çaba olarak yolunu İstanbul'dan da geçen bir rotaya çevirdi. Kuşkusuz bu bir başlangıç ve devamı gelecektir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/summer-collective-galeri-ilayda-01-temmuz-30-agustos-2015/", "text": "Galeri İlayda 1 Temmuz 30 Agustos 2015 tarihleri arasında SUMMER COLLECTIVE isimli grup sergisine ev sahipliği yapacak. Tüm sezon boyunca eserlerini sergilediğimiz, solo sergilerini düzenlediğimiz sanatçılarımızdan Barış Cihanoğlu, Damla Özdemir, Atilla Galip Pınar, Ardan Özmenoğlu, Kerim Yetkin, Gazi Sansoy, Nurdan Likos, Özcan Uzkur, Aysel Alver, Caner Şengünalp ve Derya Özparlak'ın işlerinin yer aldığı sergide, sanatçıların son dönem işleri izlenebilir. Eğer sanatçılarımızın son yapıtlarını merak ediyorsaniz veya solo sergilerini kaçırdıysanız, sizleri yaz boyu devam edecek olan sergimizi ziyarete bekliyoruz. Barış Cihanoğlu, evrensel temaları kişisel üslubu ile irdeleyerek sanatına sürekli yenilikler katan, üretkenliği ve yaratıcılığı ile izleyenleri şaşırtmaya devam eden bir sanatçı olarak bu sene ilk defa tuval dışı bir yüzey üzerinde ürettiği resimleri ile izleyici karşısına çıkmıştı. Ali Gradiva Şimşek'in ''Bölünemeyen Ayrılık'' makalesinde kalame aldığı gibi ''Sanatçı, uzun bir süreçte alt yapısını oluşturduğu yeni eserlerinde, yakarak kömürleştirdiği ahşapları tuvale dönüştürüyor, bu çalışmalarında yanmış ahşabın yüzeyi üzerinde oluşan isli siyah renk ve yanma sonucu belirginleşen dokular resimlerinin alt yapısını oluşturuyor. Resimlerinde siyah renk olarak görülen alanlar, yakılan ahşabın kömürleşmesi sonucu elde edilirken, figürlerin diğer kısımları yağlıboya tekniği ile renklendirilerek oluşturulmuş.'' Sanatçının hem ahşap hem tuval resimlerinde son yıllarda uyguladığı ''kaymalar'' ve sıra dışı ''çekilmeler'' sergilenen eserlerde görebileceksiniz. Figürlerin, sadece baş kısımlarından belirli bir yöne doğru çekilmeleri, geçen zaman ile birlikte insanın mental dönüşümüne işaret ediyor. Atilla Galip Pınar resimlerinde çoğunlukla kendi iç yolculuğunun ve varoluş sorgulamalarının yansımalarını izleyiciyle paylaşıyor. İnsan ve doğa ilişkisini temel alan, duygusal anlamda loş olarak tanımlanabilecek fakat bütünüyle pesimist olmayan bir yaklaşımın görüldüğü eserler, özellikle günümüz insanının maddeselliğe indirgenmiş genel bilinç düzeyine eleştiriler yöneltiyor. Ardan Özmenoğu, alışılmış kalıpların dışında özgün fikir ve tekniği ile öne çıkan sanatçılarımızdan biri olarak özgün baskı tekniğiyle buluşturduğu post-it notlar ile yarattığı eserleri, heykelleri ve enstalasyonlarıyla tanınmaktadır. Rögarın Altındakiler adını verdiği üç boyut izlenimli, çok-katmanlı, izleyiciyi eserin karşısında tutsak bırakan eserler üretmiş olan sanatçı, alışılagelmiş, yürürken gözümüzün alıştığı obje ve nesneleri, sabit hallerinin dışına çıkarak yorumlarken, geleneksel formundan çıkararak geometriye sunduğu bu simgeler üstünden aynı zamanda kendisini ve bizi tanımlıyor. New York rögar kapakları çalışmalarının haricinde sergide cam heykeli de görülebilecek. Kerim Yetkin, pentürün statükosuna bir anlamda baş kaldırırken, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elderken, kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki grift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzuluyor. Bu yansımalar, sanatçının bazen oldukça geniş tuval yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkıyorlar. Gazi Sansoy, görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan Minyatürler ve Yüzsüzler olmak üzere iki seriyi paralel olarak birkaç yıldır çalışmaktadır. Batı resminin önemli tablolarından yola çıkarak Gazi Sansoy'un resimlerine vasıl olan ve Doğu-Batı karışımı bir sirki andıran tüm bu insan figürleri karmaşası ile Sansoy'un anlatmak istediği; temelinde II. Viyana kuşatmasına kadar uzanan bir ezikliği veya Tanzimat'la başlayan bir batılılaşma modernleşme ve bunun Cumhuriyet ile ve devrimlerle en üst seviyeye yükselip şu son 10 yılda tekrar yüzümüzü iyice doğuya ama çıkarlarımızı batıya ve daha da çok Amerika'ya çevirdiğimiz son derece iki yüzlü bir yönetimle kurgulanmaya çalışılan toplumumuzdaki çarpıklık ve zıtlıkların en üst seviyeye ulaşmış olması durumudur. Sansoy Minyatür serisi resimlerinde kürk için öldürülen hayvanlar, boğa güreşleri, Filistin halkına özgürlük veya adaletsizlik gibi insan veya hayvan hakları konularında dolaylı dolaysız politik mesajlar veriyor. Yüzsüzler serisi resimlerinde ise Rönesans dönemi resimlerini sadece vücutları yok edip pop renklerle boyayarak klasik ve çağdaş renk ve kompozisyon zıtlığını oluşturuyor.. Özcan Uzkur, insanın dramını gözler önüne seriyor. Sanatçının oluşturduğu kimliksiz bedenler, birbirine savaş açmış insan bedenlerinden izler sunuyor izleyicilere. Uzkur'un yapıtlarında, lif ve kan öne çıkarak, bir yandan bedeni oluşturmak üzere bir araya gelip bir yandan ondan ayrılıyorlar. Parçalarından tekrar, tekrar inşa edilmeye çalışılan bedenler, temsil edilenin yalnızca insanlar değil, belki de onun ötesinde, insanın parçalandıkça bütünleşmeye çalışan vahşi doğası olduğuna işaret ediyor. Birleştiği anda tekrar dağılmaya başlayan beden, belki de kendi bedenine yabancılaştığını ve hiçbir zaman tam bir bütün olamayacağını ifade ediyor. Aysel Alver, Ahlaki çürüme ne zaman ve nasıl başlar? sorusuyla yola çıkarak, bu çürüme sürecini insan ve değerleri bağlamında agoni bir zaman dilimi olarak yorumlamaktadır. Alver kesintiye uğrayan modernleşme ve aydınlanma sürecini dengesi bozulmuş hümanizm anlayışı ve deforme olmuş ahlaki ve etik değerler üzerinden tarif etmektedir. Bireylerin çocukluktan itibaren psikoseksüel gelişim süreçlerinin baskılanması veya müdahaleye uğraması ve evrensel ahlaktan mahrum bırakılarak yetiştirilmesi bu sürecin koşullarını hazırlamıştır. Toplumsal bir mesele haline gelen bu türden müdahalelerin yarattığı deformasyon ile ortaya çıkan patolojik denilebilecek kişiliklere dikkat çekmek gerekir. Benzer biçimde, bu yaptırımların daha sonraki süreçlerde özel ve kamusal alanlarda pekiştirilmesi yaşanan tahribatı derinleştirmektedir. diyen Alver agoni bir zaman dilimi olarak betimlediği bu türden ahlaki ve etik değerlerin yitimini galeri mekanında sergilediği eserlerde gerçekleştirdiği psikanalitik bir yaklaşımla izleyiciye deneyimletmek istemektedir. Caner Şengünalp, heykeli insan yaşamını süslemek için değil, değiştirmek ve bilgi aktarımını sağlamak için yapan sanatçı, uygulamalarını bu yönde tasarlar. Özellikle kentsel mekanlar için heykeli bir mekan kurucu öğe olarak üretir ve mekansal bağlamın taşıdığı anlamı sorgulayarak, izleyicinin yapıtın aktif bir tamamlayıcısı olmasına, mekansal belleğin yapıtın oluşum sürecine katılmasına dikkat eder. Maket ölçeğine indirgenmiş figürler, büyük bir tiyatro sahnesi gibi düşünülen, her gün daha da büyüyen ve dönüşen İstanbul'un birer aktörleri olarak bu dev sahnede yerlerini almaktadırlar. Galeri İlayda tarafından temsil edilmiş ve birbirinden özgün işler üreten sanatçıların son dönem işleri 30 Agustos 2015 arihine kadar Galeri İlayda'da görülebilir. Detaylı bilgi, yüksek çözünürlükte görseller ve röportaj talepleri için; Galeri İlayda Şebnem Kutal Galeri Direktörü Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel : 0.212.227 92 92 e-mail: director@galleryilayda. com www. galleryilayda. com Galerimiz yaz boyunca hafta içi her gün 10:00 ile 19 :00 arasında ziyarete açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/06/30/yaz-sergisi-the-summer-show-russo-art-gallery-istanbul-temmuz-agustos-2015/", "text": "İtalya'nın köklü galerilerinden Galleria Russo'nun İstanbulda ki adresi Russo Art Gallery İstanbul sizleri büyüleyecek yepyeni bir karma sergiye yaz boyunca ev sahipliği yapıyor. Temmuz/Ağustos boyunca devam edecek olan yaz sergisinde birbirinden iddialı İtalyan ressamların eserleri siz sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. 2014 yılının Kasım ayında İstanbul'da ilk İtalyan galeri olarak açılan Roma'nın tarihi galerisi Galleria Russo, Doğu ve Batı arasındaki karşılaşmanın bir sembolü olmaktan gurur duyuyor. Canlı ve kozmopolit İstanbul'un kalbi Beyoğlu'nun merkezi bölgesinde bulunan galeri, farklı kültürlerin buluşma noktası ve gelecekte önemli bir sanat ve kültür merkezi olmak istiyor. Yaz Sergimiz, Russo Art Gallery İstanbul, Boğazkesen Cad. No: 21/A Tophane- İstanbul adresinde Temmuz / Ağustos 2015 boyunca görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/04/bedri-baykam-real-madrid-mersin-hattindan-top-ve-kultur-munazaralari/", "text": "Geçtiğimiz hafta sonunu sevgili oğlumla Madrid'e Fenerbahçe seferine çıktık. Daha önce bir Lizbon seferinde Benficazedeolmuş, Avrupa finalinin kapısından dönmüştük. Şimdi ise hedef daha büyüktü: Avrupa'nın en görkemli kupası! Futbolda Barcelona, Real Madrid ve Bayern Münih'le son dörde kalıp çarpışmak ne ise, basketbolda bunun karşılığına ulaştık, korkunç bir başarı bu. Ekranlardan da görmüşsünüzdür ama o koca tribünleri içinden yaşamış biri olarak söylüyorum: Eminim ki dünya devi Real Madrid, tarihinde ilk defa kendi evinde konuk takım durumuna düştü. Fenerbahçe seyircisi, Madrid seyircisine fark attı, hatta maçın başında ezdi. Bu da olağandışı bir güç gösterisiydi. Genellikle sanatçı ve yazarlar spor işlerine pek takılmazlar, renk belli etmezler. Ben ise olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol kavramından yola çıkarak, ne futbol ne de siyasi aidiyetimi saklamam. Bunun yarattığı kayıplara da razıyımdır. Beşiktaşlı Yalçın Doğan'ın koyduğu isimle Fenerbahçe Cumhuriyetinin bir ferdiyim ben! Ama bu espriden bile nem kapıp, vay efendim burası Türkiye Cumhuriyeti! diye yüklenme refleksini canlı tutanların ülkesinde, başımıza hayli iş açmıştır sevgili Yalçın Bey! Sonuçta her takım tutan, arada siyasi konulara göstermediği bir hışımla bağırıp çağırsa da bundan büyük keyif alır! Hatta bu işten anlamayanlara da -itiraf edeyim- biraz acıyarak bakılır. Aynen onların bize küçümseyerek baktığı gibi! Bu yetişkinlerin biraz mantıksız olsa da- bir ömür boyu ergen ve genç kalma yöntemidir belki. İşte o dev spor endüstrisi, bu hislerin en tatlı sömürüsü üzerine inşa edilen milyarlarca dolarlık, büyüyen bir okyanustur. Bu okyanusun en büyük kulübü, Fenerbahçe'yi yarı finalde eleyip şampiyonluğu kazanan Real Madrid'dir. Bu vesileyle, Suphi'yle birlikte Madrid'in en önemli müzelerini gezdik. Ama ömrü boyunca sayısız müze gezmiş biri olarak Real Madrid'in stadı Bernabeu'nun içindeki bu müzenin beni Prado ve Reina Sofia müzelerinden neredeyse daha çok etkilediğini söyleyebilirim. İnanın yok böyle bir şey! demek hafif kalıyor. En çağdaş görsel-işitsel yöntemlerle dijital devrim ve günümüzün her sunum olanağıyla orada Real Madrid'e katkı vermiş istisnasız her kişinin en güzel resimleri, istatistikleri, golleri, her şeyi tarihteki yerini almış. Kendi kulübüm ve Real Madrid arasındaki uçurum, maçta oluşan 9 sayıcık kadar değil, buradan Himalayalara kadar. Çünkü Fenerbahçe geçmişini kucaklamayı başaramıyor. Neyse, bu da ayrı bir araştırma ve yazı konusu deyip geçelim. Ama sırf bu müzeyi görmek için bile Madrid'e gidilir. Tabii bunu bir avunma yöntemi olarak görmeyin. Fenerbahçe, oynadığı her iki maçta da konsantrasyonunu kaybedip ilk çeyrekte 25 sayı geriye düşmeseydi, şampiyon olması işten bile değildi. Madrid maçında fark 25'ten 9'a indikten sonra 3'lük atma şansını bile kullandı Fenerbahçe ama başaramadı. Ardından CSKA maçında da 25 farkı kapatıp oyunu 77-77 yapmayı da becerdi ama son kertede doğru kartları desteden çekemedi. Yazık oldu. Ama Real'in tecrübesi ve kurduğu firesiz dayanışma ağları, aradaki farkı kaçınılmaz hale getirdi. Yine de sarı-lacivertlileri tebrik etmek lazım! O muhteşem seyirciyi maçların başındaki konsantrasyon kaybı seansları dışında gururla maç izletecek kıvamda tuttular. Son söz: Madrid'e o ünlü üçgende Prado, Reina Sofia ve Thyssen Bornemisza müzelerini gezin. Ama şu şartla: Çıkar çıkmaz çantanıza sahip çıkarak kaçın! O bölge, tüm profesyonel 1. sınıf yankesicilerin cirit attıkları alan. Firesiz çıkmak mümkün değil. İspanya, yalnız spor değil, kültür endüstrisindeki dev rolü ve paha biçilmez sayısız eseriyle de yeryüzünün en prestijli ülkelerinden biri olarak parlamaya devam ediyor. Bizim ise ortaçağ prangamızdan kurtulma şansımızı zekice kullanmak için 3 haftacığımız kaldı... 19 Mayıs gençlik ve spor bayramımız kutlu olsun! Not: Bu yazı 19.05.2015 tarihinde Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/04/ozgen-yildirim-sanat-yapitlari-uzerinden-gercekligin-sizofrenik-bir-okumasi-alpin-arda-bagcik-sergisi-uzerine/", "text": "19. yy'da yöntem tartışmalarına güçlü bir yön çizen doğa bilimlerinin zaferi, insan bilimlerin her alanına da nüfuz ederek kendine sağlam bir yer edindi. Yöntemin gücü profesyonellerce daima vurgulanırken, özne ve nesne arasındaki keskin ayrımlar, kutsal bir metne bağlılık esasında, daima savunulan ve uygulanan ayrımlar oldu. Aydınlanmayla birlikte dinin yerine bilimin ikamesi, yeni yasaların gerekliliğini zorunlu kıldı. Bilimsel yasalar artık evrensel ve nesnel olma iddiasıyla doğanın yeniden inşasında başucu kriterleri olarak yerini sağlamlaştırdı. Öznenin nesne ile olan mücadelesinde özne'nin saf dışı bırakıldığı bu süreçte objektivite kabulü, nesne üzerinden bilimsel yasalarını var etti. Bir deneyin önceliği z değişkenlerini kapı dışarı etmekti çünkü onlar karıştırıcı idi ve durumu manipüle etmekteydiler. Ki yöntemde manipülasyona izin verilemez çünkü doğanın belirli bir düzen içinde işlediği ön bir kabuldür. Özne faktörünün al aşa edilmesinin amacı, onun sahip olduğu duyguların ve düşüncelerin, inançların ve tecrübelerin bir sıfır noktasına yerleştirilmesi çabasından ileri gelir. Bir karıştırıcı olan özne faktörü, kontrol altında tutulduğunda nesneye arzu edilen formun kazandırılması, yalnızca bilimsel dünya da değil, dünyanın politik inşasında da kullanılan en işlevsel formüldür. Bilimin önceliği ise sadece yanılgıdan ibarettir. Bilim, politik inşa sürecinin temel harcını oluşturur. Aydınlanma değerlerine dayalı, bilimsel bilginin ışığında kendini var eden modernizm'in holocaust sürecine nasıl rehberlik ettiğini ve toplu kıyımlarla sonuçlandığını bizzat deneyimlemiş olduk. Öznenin daima hastalıklı olduğunun kabulü, dolayısıyla şizofrenik bir gerçeklik algısına sahip olduğu, tüm bu bilimsel ve ideolojik yapısallarda bir ön kabul olarak kanıksanmıştır. Ne de olsa aydınlanma ile gelen öznenin hastalıklı olduğu kanısı, bir gelenek olarak halen köklü bir bilimsel stereotip olarak karşımızda durmaktadır. Öznenin, anlama, kendini anlama, tecrübe etme dolayısıyla nesne ile ilişkide olma süreçleri, Gadamer tarafından tarih fenomeninin önemine de bir atıftır. Tarih ve gelenek kavramları, öznenin tahsis edilen konumu ile yeniden anlam kazanmaya başlar. Dahası anlama problemini Heidegger, diğer kişiyle iletişim probleminden kurtararak, insanların varolma tarzlarına ve nesnelerle dünyada karşı karşıya gelme tarzlarına dikkat çeker.(2) Anlamın tarihselliği, öznenin şizofrenik bir gerçeklik algısına sahip olduğu stereotipine karşı önemli bir kanıt olarak gösterilebilir. Ancak tüm bu kanıt ve çürütmelere rağmen hakim sistemde kabul gören politik uygulamalar halen özne olarak insanın değersizliği, özgüven eksikliği, hastalıklı olduğunun dikte edilmesi gibi çabalarla, toplumlara dayatılmaya devam edilmektedir. Sanat üzerine analizler bir rüyadan uyanmanın referanslarını teorik olarak anlamlandırırken, pratikte de var edilen sanat yapıtları, insanla olan münasebeti doğrultusunda bu sürece önemli bir katkı sağlamaktadır. Bu katkılardan birini Galeri Zilberman'da sanatçı Alpin Arda Bağcık'ın ilk solo sergisi Ambivalansta görmekteyiz. Sanatçı sergilenen sanat yapıtlarında realite okumalarının politik ideolojilerle çarpıtılarak, özne tarafından şizofrenik okumaya hazır hale getirilmesinin altını çizmektedir. Öncelikle tuval üzerine karakalem olan Seroquel 7'li seri ve tuval üzerine yağlı boya Trifluperazin 3'lü seri, reel bütünün klasik algısının, önce öznenin içinden sonrasın da ise doğayı yorumlama biçiminden kendini açığa vurmaktadır. 7'li seri de sanatçı, şüpheli olma halinin, bir haftanın her gününde dozaj dozaj nasıl bir bozulmaya maruz kaldığını şizofrenik bir göz ile tasarlar. Onun tasarısı, aslında bire bir politik inşanın tasarladığı insan modelinin düşünme biçimine bir atıftır. Trifluperazin serisindeki dışarı olgusu, öznenin net ve keskin bir bakış açısından çok uzak, ikilemlerde kaldığı, emin olmadığı, dolayısıyla gerçekliğin manipülasyonu ile algının arafta kaldığı bir kurgu-gerçekliğin farkına varılması için önemlidir. Bu kurgu-gerçeklik, tarih ve gelenek ve tarih kavramlarının birbiriyle olan bağının koparılmasına da hizmet etmektedir. Tuval üzerine yağlı boya Olanzepin ile Rexapin, bu bağın koparıldığı iki tuval çalışması olarak karşımıza çıkmaktadır. Savaşın bitiş kutlamaları ile Çin'deki askeri birliklerin fotoğraf karelerinin tuvale aktarılmasıyla kurgu-gerçeklik'in şizofrenik boyutundan tarih içindeki reel-gerçekliğe geçişini gösteren sanatçı, tuval üzerine yağlı boya Abilify isimli çalışmasında bu geçişi zirveye taşımaktadır. Ağaca asılmış 2 insanın karşısında toplanmış poz veren bir kalabalıktan bir kesitin yer aldığı bu çalışmada, kalabalık içinde seçilen yüzlerdeki her bir mimik ve jestler, yaşanılan travmatik durumun inkarı ve kurgu-gerçekliğe dönüşünün birer temsiliyeti olarak okunmalıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/05/ali-simsek-kriz-ve-kritik-agora-kitapligi/", "text": "Kriz varsa eleştiri var! Yunancadan Latinceye uzanan soyağacında kritik yani eleştiri aynı zamanda bir sarsıntıya, krize gönderme yapar. Kelimenin etimolojisi ortaktır. 1960 sonrası ivmelenen ama kendi meşruluğunu 1990 sonrası gerçekleştiren Contemporary tam bir yıldız şimdi. İzlenimcilikten Dada'ya inceden sızan ve modernizmi belirleyen, ironi, yoğun farkındalık, yeniden temellük, anıştırma ve parodi bugün sanatın tek yöntemi haline gelmiş durumda. Sanat sadece kendisine referans yaparak var olabiliyor artık. Baudrillard'ın deyimiyle: Yaratıcı eylem bile kendisini kopyalayarak kendi işleyişinin işaretinden farksız hale geliyor artık. Bir ressamın konusu ne resmettiği değil; resmediyor olmanın kendisidir. Resim resim yaptığı gerçeğini resmeder. Sürekli kendi üstüne kıvrılan, matlaşan bir sanat severlik hali... Bir tarafıyla sanat izleyicisi, anlamadığı ve keyif almadığı bir süreci senaryoya uygun yaşamak zorunda kalıe. Bienaller, küratörler, küresel organizasyonlar ve burjuvazinin artan ilgisi onu vazgeçilmez kılıyor. Dilimizde çağdaş-güncel ikilisiyle karşılanan Contemporary bir tarafıyla diğer alanları sömürgeleştiren, dışlayan bir imparatorluk inşaa ediyor. Kendini tek ve biricik alan olarak sunuyor. Çağdaş sanat günümüzün yıldızı. Dünya tarihinde olmadığı kadarıyla büyük paraların dolaştığı bir ucu Dubai şeyhlerine uzanan bir küresel ağ aynı zamanda. Masanın üzerinde duran bir kül tablası ummadığınız anda bir sanat yapıtı olabilir dikkat edin. Seven de var sevmeyen de... Ne var bunu ben de yaparım diyen de... Cağdaş sanat neredeyse politikayı ve felsefeyi ikame etmeye çalışıyor. Ali Şimşek Agora Kitaplığı'ndan yayınlanan son kitabı Kriz ve Kritik'te ressamlığın ve bohemin sonundan sanatçının burjuvalaşmasına birçok konuyu tartışıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/06/hulya-kupcuoglu-janet-simpson-kansas-city-is-a-very-vibrant-arts-city/", "text": "'Kansas City Artists Coalition' is in the Missouri state of the USA. KCAC is not just a space where exhibitions are held but also hosts artist residencies, competitions or various programs that support the artists in their magnificent building dating back to the 1910's. We asked our question such as, What is the Artist Coalition? How is the art environment of Kansas City? to Janet Simpson, the general director of KCAC. J. S.: KCAC was formed in 1975. It was very volatile time in the United States. We had pulled out of Viet Nam, our President had resigned in scandal, and his predecessor, President Ford, was the target of two assassination attempts. This made environment was very unsettled, everything was being rethought. The powers that be were viewed as corrupt and incompetent. Ideas from the sixties had taken hold; ideas that were quite radical and that would transform American life. The Civil Rights Movement, student activism, the anti-war movement, the women's movement, free love and the impulse for self-determination; all of it was effecting what we wanted for our lives and careers. Naturally, artists wanted control of their artistic expression. By the mid-seventies, an artist movement was sweeping across the United States. There had been artist organizations for decades like the Salmagundi Art Club, which was founded in 1871, but the time was right for artists to do more. Individuals joined together to challenge the status quo. Artists' organizations were formed and spaces were opened across America. Artists Space opened in New York City, Name opened in Chicago, F-Space Gallery opened in Orange County, California, Self-Help Graphics opened in East Los Angeles, Kearny Street Workshop opened in San Francisco, Artpark opened in Lewistown, New York, And/Or opened in Seattle, and the Washington Project for the Arts opened in Washington, DC to name a few. And for the first time there was some financial support from the US government through the new National Endowment for the Arts. J. S.: The Kansas City Artists Coalition is a not-for-profit corporation. NFPs are not affiliated with the government. There is no mandate for them to existence. NFPs like the KCAC are started by individuals, but they must incorporate to become tax-exempt and be eligible to receive donations. There are strict guidelines for how they operate, i. e. they must have a Board of Directors. There are roughly 300 artist-centered NFPs in the US and, yes, there are usually one or more in every state. J. S.: KCAC currently has two projects. The exhibition series; The Kansas City Artists Coalition's exhibitions explore the diversity of expression that shape contemporary culture, art, and ideas. KCAC is a space for innovative and experimental art, which does not readily lend itself to commercial venues. KCAC also aggressively supports and embraces local and regional artists' work. The international artists residency: The mission of the Kansas City International Residency at the Artists Coalition is to bring artists from around the world together in order to build friendships and improve intercultural understanding. The residency seeks dedicated artists who create visual artwork of exceptional quality, and whose work and career are at a level to benefit from an international exchange with peers. The program is especially geared toward artists from abroad who have never before worked in the United States. This program will provide time and space for at least four weeks of residency. J. S.: The Artists Coalition's goal was to create a strong voice for the concerns of artists. In the seventies, Kansas City offered artists few opportunities and local artists were not taken very seriously. The two local galleries mainly showed the art of artists living elsewhere. There was no art scene and nowhere for artists to gather to share work and ideas. The Artists Coalition became the voice for local artists and provided a sense of place and community for artists and art lovers. It began by lobbying for professional venues for local artists and mounting exhibitions in empty commercial spaces. Artists started KCAC because they needed it and although much has changed in the forty years since the KCAC was founded, our mission to support artists' work is still needed. J. S.: On March 5, 1975 a large group of artists gathered in the studio of local artists Philomene Bennett and Lou Marak to address How the Artist Can Benefit From Centralization. Overwhelmingly the group felt a self-initiated organization was the only alternative to isolation, elitism, apathy, and ignorance. The ultimate result of that meeting was the formation of the Kansas City Artist Coalition. KCAC has done many things over its long history but it is always about artists, art, and audience. The key to KCAC's longevity is being flexible, doing what works and moving on as needed. For the first 10 years, KCAC did not have a space. The main activities were meetings, a newsletter, and putting together shows for other spaces. KCAC got its first gallery 1983, from then on the primary activity has been the exhibition series. KCAC's newsletter evolved into a magazine called Forum. It was published as a print magazine until 2000 when it was transitioned online to KCAC's e-mail blasts and website: http://www. kansascityartistscoalition. org/ The website also replaced the printed the Artists Directory. There are still print catalogs produced but more and more they are being done digitally. When opportunity arose KCAC acquired space for the residency. That was in 2011, it is now KCAC's second big activity. J. S.: Over the years I have seen many NFPs start and many end. The reasons vary greatly, sometimes the organizers could not raise the funds necessary to sustain the organization, but I think the biggest reason it that mission is too small or too specific and people lose interest. It can be very difficult. Artists are KCAC's core constituency but developing and keeping a audience for artist' work is also necessary. The big picture and long view are important. Artists often want to be part of an exclusive, elite group; so working for the common good is not very interesting to them. I am often reminded of the Groucho Marx joke: I don't want to belong to any club that will accept me as a member. However, I prefer the aphorism a rising tide lifts all boats. Many things have to come together for an artist run space to work. There has to be fire in the belly of a core group of individuals that strongly believe in the mission. The mission has to address a need that additional people can also support and it needs to be broad enough to allow for change and growth of the organization. Being able to change is good, knowing when is change is essential. J. S.: First Fridays were started by gallery owners who wanted to create a critical mass of audience. Galleries choose to move close to one another and agreed to host the opening receptions of their exhibitions on the first Friday of every month. Before long it caught on and people came to the event to see art, friends, and maybe have a little free wine. Eventually street vendors and restaurants and bars joined in. Now after several years, it is a scene where you go to see and be seen. Thousands of people pour into the gallery district on every first Friday. J. S.: Kansas City is a very vibrant arts city. There are over 3,000 visual artists who make Kansas City their home. There is much excitement here and the base of good artists is growing. Artists have access to good museums, exhibition space, grants, and inexpensive studio space. Kansas City is fortunate to have many leaders and philanthropists who want a richly diverse cultural life and support it with advocacy and funding. Collectors of art are also increasing but it is a slower process. Critical dialogue is also somewhat lacking. Kansas City does not have an art critic at the newspaper, however, we do have several interesting art bloggers. Kansas City is in a very good place and the current city leaders support the arts. I hope it continues to move forward. J. S.: It's pretty simple, when space became available across the hall from our galleries the Board of Directors and I looked into it. We decided it would make a great residency This is something that had been on my mind for a while. It was determined that while challenging it was a direction KCAC wanted to go. We did focus groups of artists and patrons and developed a plan to move forward. The space usage and events were determined at that time. KCAC strives for a balance between the artists' studio time, and interaction with the local community. A local architect designed the space and volunteers and contractors built it out. A board member, Miguel Rivera, who teaches at the local Art Institute arranged a partnership with KCAC to bring our first artist, Alicia Candiani. When possible, we partner with organizations in the city to help broaden the experience for our community and the visiting artists. KCAC is also a member of Res Artis, Alliance of Artists Communities, and the TransCultural Exchange. These organizations have been helpful in developing the residency. J. S.: To me, art is essentially about communication it's a way of engaging intellectually in a language that is direct and powerful, but at the same time poetic and mysterious. Working with artists is a joy; it can be maddening too, but in the end, it is exciting and gratifying to work in an environment where something so valuable is being nurtured. The residency has added a new dimension to the work of KCAC it is always fascinating to see the many approaches to art making and learn about different cultures. It is a great pleasure to host talented and dedicated artists like you, Hulya, who make the residency so highly rated."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/08/bu-yil-yilin-en-iyi-muzesi-odulune-manchester-sehrinde-bulunan-125-yillik-tarihi-olan-whitworth-adli-muze-deger-goruldu/", "text": "Ziyaretçiler, aralarında Vincent van Gogh, Henry Moore, William Blake gibi önemli isimlerin işlerinin de bulunduğu 55 bine yakın eseri müzede görebiliyor. 1908 yılında kapılarını açan Withworth Müzesi 'nde İngiliz ressamların sıradışı işleri ve Picasso'nun bazı önemli çalışmaları bulunuyor. Manchester Üniversitesi'nin kampusunde bulunan ve Kuzey'in Tate'i olarak anılan müze, 2003 yılında yaşanan büyük hırsızlık skandalıyla da gündeme gelmişti. Müzeden Van Gogh'un The Fortification of Paris with Houses, Picasso'nun Poverty ve Gauguin'in Tahitian Landscape adlı tabloları çalınmıştı. Kısa zaman sonra, müzenin yakınlarındaki bir umumi tuvalette bulunan tablolar, müzeye iade edilmişti. Bu yıl Yılın En İyi Müzesi ödülüne Manchester şehrinde bulunan 125 yıllık tarihi olan Whitworth adlı müze değer görüldü. Ziyaretçiler, aralarında Vincent van Gogh, Henry Moore, William Blake gibi önemli isimlerin işlerinin de bulunduğu 55 bine yakın eseri müzede görebiliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/09/hakan-erol-sosyalizm-geliyor-savulun/", "text": "20 Aralık 1915'te İstanbul'da doğmuştur Aziz Nesin. Türkiye'nin en önemli aydınlarındandır. Gençliğinde Askeri Harp Okulu'nu bitiren Nesin, 1944 yılında ordudan ''komünizm propagandası'' yapıyor diye uzaklaştırıldı. Sayısız işte çalışıp; sayısız gazetede, sayısız takma adla yazılar yazmıştır. Eserleri, Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal'den sonra en çok yabancı dillere çevrilen yazardır. Nesin, ömrü boyunca hayatla hep bir kavga vermiştir. Yılmamıştır; hapse tıktıklarında hatta ''yakmaya'' çalıştıklarında bile sözünü esirgememiştir. Tan gazetesinde çalışmıştır, Nesin. Ancak gericilerin bu gazeteyi yakması üzerine, Sabahattin Ali ve Rıfat Ilgaz ile birlikte Marko Paşa mizah dergisini çıkarmıştır. Çoğu zaman yazarların kendileri elden dağıtmıştır bu dergiyi. Dönemin koşullarına göre çok da iyi bir tiraj yakalamıştır. Ancak dergide geçen Paşa'' ismi; 'İsmet İnönü'yle dalga geçiyor'' denilerek kapatılmıştır. 6-7 Eylül olaylarında gerici ve faşist güruhun; Atatürk'ün, Selanik'teki evine bomba atıldı diyerek halkı galeyana getirmesiyle birlikte Ermeni ve Rum'ların dükkanları yağmalandı, 400'den fazla kadın tecavüze uğradı, 15 kişi hayatını kaybetti, 250'den fazla insan ise yaralandı. Bu korkunç olay, dönemin iktidarı Demokrat Parti'nin olayları solcuların üzerine yıkmaya çalışmasıyla sonuçlandı. Bunun sonucu olarak da Aziz Nesin'i 'yok yere' 9 ay hapse attılar. Yani anlaşılacağı üzere, Ne İsmet İnönü döneminde, ne de Menderes zamanında, Nesin rahat etmemiştir. Her iki dönemde de ve bundan sonraki gelecek iktidarlar döneminde de, Aziz Nesin'le uğraşılmış, onu yıldırmaya çalışmışlardır. Nesin'in çokça eseri ve ödülü vardır; öykü, roman, anı, masal, taşlama ve şiir alanında sayısız eseri bulunur. Aynı şekilde 10'dan fazla oyunu da bulunur Nesin'in. Sosyalizm Geliyor Savulun ve İhtilali Nasıl Yaptık öyküleri, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz' ve Zübük romanları, Azizname taşlaması ve Sivas Acısı şiirleri, edebiyatımızda Nesin'in en önemli eserleri arasında yer almaktadır. -Benzer miyim de ne demek, tıpkı... İnsan kendi resmine benzemez mi? Bir benzer tek yerimiz olsa yanmam. Ben kısa boyluyum, o herif uzun... Ben sıskayım, o dolgun... Benim başım cavlak, onunki sırma saçlı. -Kardeşler, bu sizin Kadri'nin soyadı ne? -Erterek... -Gördünüz mü kardeşler, soyadımız da tutmuyor. Onunki Erterek, benimki Canbazoğlu... -Biz onu da öğrendik, kulüpte takma ad kullandığını biliriz. Kalabalık futbolcu Kadri'nin değil; basbayağı bir Kadri'nin oyunu oynadığını, kendilerini kandırdığını söyleyip;Kadri'yi kovalamaya başlarlar. Radyoda o anda Kadri kaleye iniyor... denmekteydi; Ben sahada debelenir dururken, radyo da maçı verir, o topçu Kadri'yi anlatırmış; benim o topçu olmadığımı o yüzden anlamışlar. -Sen Kadri'ysen, ya bu kim? -Ocağınıza düştüm, dedim, yahu dünyada bitek mi Kadri var? O herif topçu Kadri, ben basbayağı bir Kadri'yim işte... Toplumdaki dalkavukluğu, ünün ve şöhretin, insanlar üzerindeki etkilerini ve çıkarcılığı çok güzel bir şekilde hicvetmiştir Nesin. -Ne sosyalizmi yahu, diye tersledim, senin başka işin yok mu? -Yani, sosyalizmi bilir misin? -Sus allahaşkına, birisi duyar da başımız belaya girer. Ben o dalgalardan çakmam. Onbeş yıl kadar önce ben bu sosyalizmden ağzımın payını almıştım. Bigün yolum ordan geçtiği için devlet hastanelerinden birinin önünden giderken, hastane kapısı önünde kaldırıma yatmış insana benzer, ama insanlıkla hiçbir ilişkileri kalmamış, küçüklü büyüklü, kadınlı erkekli bitakım yaratıklar görmüştüm. Yere serilmişlerdi... Çocuklar ağlaşıyorlardı. Tarihteki veba salgınından artakalmış can çekişen insanlar gibiydiler. Kaldırıma serdiği yamalı, kirli yorgana uzanmış, gözleri çukura kaçmış, irin sarısı yüzlü adama, -Ne bekleşiyorsunuz burada? diye sormuştum. Adamın sözlerini duyabilmek için yanına çömeldim. Hastanede yer bulamayan hastalarmış, gidecekleri yer yokmuş... Az ilerideki fırına koşup on ekmek, manavdan da domatesle üzüm alıp bunlara dağıttım. Herbirinin eline de birer lira verdim. -Biraz gel benimle... -Ne var? -Gel hele sen de... Uzatmayalım efendim, adam sivil polismiş, beni alıp götüreceği yere götürdü. -Sen o adamlara neden ekmek dağıttın, para verdin? diye soruyorlardı. -Açlarmış, acıdım, ekmek verdim. -Sen devlet misin ulan... Acımak sana mı düştü? Parayı nerden buldun da verdin? İşte böylesine bir ortamda 3 kişi bir işe kalkışırlar. İşadamlarıyla tek tek randevu ayarlayıp ziyarete giderler. Gittikleri her işadamında aynı kendileri gibi gelenlerin ve konuşanların olduğunu farkederler. Patronların altından girip-üstünden çıkarlar. Vatan aşkı, iman aşkı, milli birlik ve beraberlik diyerek bütün işadamlarından sosyalizme karşı kullanmak suretiyle paralar alırlar. Defalarca farklı işadamına gidip;dernek için, gazete için ve kitap için para toplarlar. Bu topladıkları paraları, biri hariç diğer ikisi akşamları bir güzel eğlenerek harcarlar. Ellerinde para kalmaz ve işadamlarından eskisi gibi para alamazlar; ... Bir insan yüzde yirmi, yüzde otuz, hatta yüzde kırk sosyalist olabilir... Ama her şeyin fazlası haram.. Daha önce gittiklerimize de uğruyorduk. Onlar da gittikçe sosyalist oluyorlar ve sosyalist oldukça da bize verdikleri para azalıyordu. Son gittiğimiz büyük işadamı, -Ben yüzde altmış sosyalistimdir... dediği gün, Niyazi kahvede bize, -Arkadaşlar, artık bu iş tamam, bu herifler yüzde altmış sosyalist oldu mu, olmadı mı... Bize iş yok... dedi. -Neden? diye sordum. -İşadamları böyledir, dedi, bütün hisse senetlerini alıp şirkete sahip olmak isterler, görüyorsunuz ya heriflerin yüzdeleri gittikçe artıyor, yakında yüzde yüz sosyalist oldular mı, işte o zaman yandık! Baktılar ki, sosyalizmi başka türlü önleyemeyecekler, kendileri sosyalist olup sosyalizmi de bombok edecekler... Nesin, kitabında 13 öyküye yer vermiştir. Hepsi birbirinden ustaca yazılmış olan öykülerin her birinden ayrı bir ders çıkarıyoruz. Sosyalizm Geliyor Savulun da hepsini ve daha fazlasını bulmak mümkün. Okudukça günümüzden parçalar gözümün önüne geliyor. Ayrıca dil sade ve yalındır. Dilin sade oluşu kitabın bir solukta okunmasını sağlıyor. Kitap 183 sayfadan oluşuyor. Kitabın tüm geliri Nesin VAKFI na bağışlanmıştır. Temmuz ayı, hem Aziz Nesin'in ölümyıldönümüne denk gelmesinden ötürü, hem de Sivas Katliamının yıldönümü olması bakımından önemlidir. O günden bu zamana değişmeyen zihniyete inat; daha gür sesle ve gururla Aziz Nesin okumalıyız. Aziz Nesin, edebiyat hayatında iki yüze yakın takma ad kullanmıştır. Dönemin koşullarında en iyi gazetenin 50 bin civarında tirajı olurken; Marko-Paşa 70 bine yakın trajıyla büyük ses getirmiştir. Aziz Nesin dava savunmasının bir bölümünde şöyle söylüyordu: ''Bizler bu dilekçeyi yazar ve imzalarken bunun karşılığında aydın olduğumuz için bir minnet beklemiyorduk ve aydın olmanın ayrıcalıklarından yararlanmaya kalkmış değildik. Emekli olduktan sonra holdinglerin yönetim kurullarında ve büyük sermayeli ticaret kuruluşlarında ve dış alım-satım firmalarında, yüksek çıkarlar karşılığında hiç anlamadıkları işlerde ve hiç çalışmadan görev alan ve aç gözleri ile doymayan yaşlı kişilerin aydın olduklarını söylemelerinden utanmaları nasıl gerekirse, bu dilekçeyi yazıp imzalamak karşılığında bugünkü yönetimin tutumunu bildiğimizden nimet değil külfet, ödül değil ceza bekleyen bizler de kendimizi aydın sanmaktan onur duymaktayız. Aziz Nesin'e özgü başlıca yazım biçimleri vardır; ''candarma'' da onlardan bir tanesidir. Nesin Vakfı 1973'de, Aziz Nesin tarafından kurulmuştur. Nesin Vakfı'nın amacı, kimsesiz, yoksul ve eğitime muhtaç çocukları, ilköğretimden başlatarak bir yüksekokul bitirinceye ya da bir meslek edininceye dek her türlü gereksinimlerini sağlayarak barındırmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/22-altin-koza-film-festivali-son-basvuru-31-temmuz-2015/", "text": "- Adana Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, bu yıl 14-20 Eylül 2015 tarihleri arasında yapılacak 22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek yarışmaların yönetmeliklerinin yayınlandığını açıkladı. - Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve bu yıl ilki yapılacak olan Adana Konulu Senaryo Yarışması yönetmeliklerine Adana Büyükşehir Belediyesi resmi web sitesinden ulaşılabilecek. Bu yıl 14-20 Eylül 2015 tarihleri arasında yapılacak olan 22. Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında yapılacak Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması ve bu yıl ilk kez yapılacak olan Adana Konulu Senaryo Yarışması yönetmelikleri açıklandı. Buna göre, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması ve Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması ve Adana Konulu Senaryo Yarışması son başvuru tarihi 31 Temmuz 2015 olarak belirlendi. Konuyla ilgili açıklama yapan Büyükşehir Belediyesi Başkanı Hüseyin Sözlü Türkiye'nin önemli kültür sanat etkinliklerinden biri olan Uluslararası Altın Koza Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek, yarışmalarla ilgili yönetmeliklerimiz yayınlandı. Sinemayı ve sinemacıları desteklemek amaçlarında olan festivalimize her yıl olduğu gibi bu yıl da yoğun ilgi ve katılım bekliyoruz. Bunların yanı sıra dünyadaki çeşitli festivallerden ödül almış pek çok seçkin film izleyiciyle buluşacak. Galalar, söyleşiler, atölyeler ve konserler de festivalimiz kapsamında sanatseverlerle buluşacak. Ayrıca bu yıl Adana Konulu Senaryo Yarışması ile bir ilki daha gerçekleştirecek olmanın heyecanı içindeyiz şeklinde konuştu. Festival kapsamında düzenlenecek yarışmalarda toplam 876.000 TL ödül dağıtılacak. Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması kapsamında 'En İyi Film' seçilen eser 350.000 TL alacak. Yarışmada ayrıca; Yılmaz Güney Ödülü, Adana İzleyici Ödülü, En İyi Yönetmen, En İyi Senaryo Ödülü, En İyi Sanat Yönetmeni, En İyi Müzik Ödülü, En İyi Oyuncu dalları ve En İyi Kurgu dallarında da akçeli ödüller verilecek. Festival kapsamında her yıl olduğu gibi Dünya Sineması Prömiyerleri, Akdeniz Ülkeleri Film Seçkisi, Bir Ülke Sineması, Özel gösterim bölümleri, Belgesel gösterimleri, söyleşiler, atölye çalışmaları, konserler ve sergiler sinemaseverlerle buluşacak. Yarışma yönetmeliklerine ve başvuru formlarına http://altinkozafestivali. org. tr vehttp://www. adana-bld. gov. tr/duyurular. html adresinden ulaşılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/egitimde-siddet-ana-temali-ogretmenin-oykusu-yarismasi-son-basvuru-20-ekim-2015/", "text": "1. Yarışmamız uluslararası katılıma açıktır. Her yaş ve meslekten ilgililer yarışmaya katılabilir. 2. Öykülerin konusu eğitimde şiddet bağlamında öğretmenlik mesleği, eğitim öğretim süreçleri olmalıdır. 3. Yarışmaya katılan öyküler hiçbir yerde yayımlanmamış olmalıdır. 4. Öyküler Microsoft Office Word programıyla A4 kağıt boyutunda, bir buçuk satır aralığıyla, 12 punto Calibri karakteriyle beş sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek öyküyü içeren MS Word dosyasının adı yalnızca rumuzdan oluşmalı; yazarın adı, soyadı, rumuzu, kimlik ve iletişim bilgileri, Kimlik Bilgileri menüsündeki sıraya göre, ayrı bir dosya / belge şeklinde gönderilmelidir. 5. Son Başvuru tarihi: 20 Ekim 2015 tarihidir. 6. Sonuçlar 24 Kasım 2015 tarihinde, Öğretmenler Gününde ilan edilecektir. 7. Ödüller 24 Kasım 2015 günü takdim edileceği için dereceye girenlere, sonuçların açıklandığı gün ve saatte hazır olabilmeleri için ayrıca duyuru yapılacaktır. 8. Kişiler sadece bir öykü ile katılabilir. 9. Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır. 10. Yarışmaya katılan öyküler, gerek görüldüğü takdirde, basım, yayın, dağıtım vb. tüm telif hakları İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanlığında olmak kaydıyla yazarların adıyla yayımlanacaktır. 11. Değerlendirme kurulunda görev alan kişiler, bu kişilerle birinci dereceden kan bağı olanlar ile onların yakınları yarışmaya katılamazlar. 12. Eserlerin yazımında TDK Yazım Kılavuzu'na uyulmalıdır. 13. Eserler milli ve manevi değerlere ve genel ahlak ile insanlık ilkelerine uygun olmalıdır. 15. Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılırlar. Özendirme (1 adet): 500 TL verilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/guncel-sanat-dergisi-6-oyku-ve-kaygusuz-abdal-siir-yarismasi/", "text": "2- Şiirler, 12 punto Times New Roman karakterli bilgisayar ile 1 satır aralıklı olarak yazılacak; beş nüsha çoğaltılıp, posta ile PK: 66 Alanya/ Antalya adresine bir nüsha da ayrıca e-posta yoluyla alanyaguncel@gmail. com gönderilecektir. 3- Şairler, gerçek isimleri ile yarışmaya katılacakladır. 4- Katılım süreci 1 Temmuz 2015 tarihinde başlayıp, 31 Aralık 2015 tarihinde sona erecektir. 5- Katılımcılar, 1'er özgeçmiş, vesikalık fotoğraf ile yazışma adresi, telefon, e-posta ve varsa faks gibi iletişim bilgilerini ayrı bir zarfa koyarak, eserleriyle birlikte göndereceklerdir. 6- Ödüller: Kaygusuz Abdal Ödülü, Güzel Alanya, Alanya Kale, Alara, Alanya Kızıl kule, Güncel Sanat ve Seçici Kurul Özendirme ödülleri olarak belirlenmiştir. 2- Öykü, 12 punto Times New Roman karakterli bilgisayar ile 1 satır aralıklı olarak en fazla 4 sayfa olarak yazılacak; beş nüsha çoğaltılıp, posta ile PK: 66 Alanya / Antalya adresine bir nüsha da ayrıca e-posta yoluyla alanyaguncel@gmail. com gönderilecektir. 3-Yazarlar gerçek isimleri ile yarışmaya katılacaklardır. 4- Katılımcılar, 1'er özgeçmiş, vesikalık fotoğraf ile yazışma adresi, telefon, e-posta ve varsa faks gibi iletişim bilgilerini ayrı bir zarfa koyarak, eserleriyle birlikte göndereceklerdir. 5-Ödüller: Akdeniz Öykü Ödülü, Güzel Alanya, Alanya Kale, Alara, Alanya Kızılkule, Güncel Sanat ve Seçici Kurul Özendirme ödülleri olarak belirlenmiştir. Her iki yarışma için katılım; 1 Temmuz 2015 tarihinde başlayıp, 31 Aralık 2015 tarihinde sona erecektir. Sonuçlar: 1 Mart 2016 tarihinde açıklanacak, ödül töreni Nisan ayı içindeki bir tarihte belirlenip duyurulacaktır. Yurt dışından ve öğrenci müracaatları olursa, yaş gruplarına göre önceki yıllar da yaptığımız gibi ayrıca değerlendirilecektir. Gecikme ve kayıplardan dergimiz sorumlu tutulamaz. Yarışma ödülleri: Kitap seti, kazandı belgesi ve plaket verilecektir. Yarışmalar için, alanyaguncel@gmail. com ve 0532 409 4521 numaralı telefondan da ayrıca bilgi edinilebilir. Eserler ön seçici kuruldan geçtikten sonra asıl seçici kurula gönderilecektir. Derece alan eserlerin ilk yayınlama hakkı dergimizindir. Ayrıca Güncel Sanat Öykü ve Şiir Ödüllü Eserleri adı altında kitaplaştırılacaktır. 3 yıl üst üste ödül alanlar, en az bir yıl ara verilerek yarışmamıza katılabileceklerdir. Katılımcılar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/metin-altinok-siir-odulu-salih-bolata/", "text": "Metin Altıok Şiir Ödülü, 1993 Sivas Katliamı'nda öldürülen şair Metin Altıok adına Kırmızı Yayınları tarafından verilen şiir ödülüdür. Bu sene ödülü Salih Bolat'ın Atların Uykusu adlı kitabıyla kazandı. 1956'da Adana'da doğdu. İlkokulu ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra, Gazi Üniversitesi'nin Sosyal Politika Bölümü'nü bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde yüksek lisans ve Doktora programlarını tamamladı. Çeşitli üniversitelerde, öğretim üyesi olarak Senaryo, Sinema ve Edebiyat, Dramatik Yazarlık, İletişim Yazarlığı, Tiyatro Tarihi, İletişim ve Edebiyat, Eleştirel Okuma adlı dersleri verdi. Edebiyat yaşamına Yeni Adana gazetesinin kültür sanat sayfasında öyküler yazarak başladı (1974). Arkadaşlarıyla birlikte Koza adlı dergiyi çıkardı (1975). İlk şiirini bu dergide yayımladı.1977-1980 yılları arasında Yapıt dergisinin, 1982-83 yıllarında Petek dergisinin yazı kurulu üyeliğinde bulundu. 1984-86 yıllarında Yarın dergisinin çalışmalarına katıldı. 1995 yılında, Cem Savran ile Promete dergisini kurdu. 1980 yılı başlarından itibaren Yeni Olgu, Oluşum, Edebiyat 81, Türkiye Yazıları, Süreç, Yeni Düşün, Varlık, Gösteri, Düşler, Şiir-lik, Edebiyat ve Eleştiri, Defter, E, Kaçak Yayın, Evrensel Kültür, Yasakmeyve gibi dergilerde şiirler ve yazılar yayımladı. 1995-97 yıllarında Siyah Beyaz gazetesinde, Duygusal Düşünceler adlı köşede yazdı. Bu yazılarından seçtiklerinin de yer aldığı yazılarını, daha sonraki yıllarda, aynı adla bir kitapta topladı. 1996 yılında, Radyo C'de Şiir Penceresi adlı programı yapımcı ve sunucu olarak yürüttü. Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü'nün ve Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü'nün seçici kurul üyeliklerinde de bulunan Salih Bolat, Edebiyatçılar Derneği'nin ve Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Yönetim Kurulu Üyeliğinde de görev aldı. 2010 Yılında, Uluslararası Sete Şiir Festivaline katılmak üzere Fransa'ya davet edildi. Deniz Feneri-Behçet Aysan Kitabı,2006."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/omer-serif-hayatini-kaybetti/", "text": "Kahire'de kalp krizi sonucu hayatını kaybeden Şerif 83 yaşındaydı. Bu yılın başlarında Alzheimer hastalığına yakalandığı açıklanan Ömer Şerif kaldığı hastanede kalp krizi geçirerek vefat etmiştir. 10 Nisan 1932 -10 Temmuz 2015) Altın Küre ödülü kazanmış Lübnan asıllı Mısırlı ünlü sinema oyuncusu. Ailesi 20. asrın başlarında Lübnan'ın Zahle kentinden göç etmiştir. - Hassan & Marcus... (2008) - MÖ 10,000 (2008) - Hanan W Haneen (2007) - The Ten Commandments (2007)... Jethro rolünde - One Night with the King (2006) - St. Peter (2005) - Fuoco su di me (2005) - Shaka Zulu: The Last Great Warrior (2005) - Hidalgo (2004) - İbrahim Bey ve Kuran'ın Çiçekleri (2003) - The Parole Officer (2001) - The 13th Warrior (1999) - The Mysteries of Egypt (1998) - Heaven Before I Die (1997) - Gulliver's Travels (1996) - Catherine the Great (1995) - Lie Down With Lions (1994)"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/11/prof-dr-semra-germanerin-vefati/", "text": "Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sanat Tarihi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Semra Germaner'i kaybettik. Prof. Dr. Semra Germaner'i anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1967 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi yüksek resim bölümünden mezun oldu. 1968-73 yılları arasında Üniversite de Paris I Sorbonne Institut d'Art et d'Archeologie'de Sanat Tarihi ve Çağdaş Sanat dalında lisans ve master eğitimini tamamladı. 1979'da İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde Son Osmanlı Dönemi İstanbul Ahşap Konutlarında Cephe Bezemeleri konulu tezle doktor unvanı aldı. 1985'te doçent, 1992 yılında ise profesör olan Semra Germaner, 1974'ten bu yana Mimar Sinan Üniversitesi'nde öğretim üyesidir. 1995'ten beri MSÜ Fen-Edebiyat Fakültesi, Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü Başkanlığını sürdüren Germaner'in Ortaçağdan 19. yüzyıla Osmanlı Sanatı ve Mimarlığı; Çağımız Türk Resmi konularında çeşitli makaleleri; ulusal ve uluslararası kongrelerde bildirileri vardır. Semra Germaner'in, Zeynep İnankur'la hazırladığı Oryantalizm ve Türkiye adlı çalışma 1989 yılında Türk Kültürüne Hizmet Vakfı tarafından yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/13/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamda-kultur-sanat-5-vietnamin-guzel-sanatlar-muzeleri-ustune-guncel-tartismalar/", "text": "Vietnam'da iki tane güzel sanatlar müzesi var, biri kuzeyde, başkent Hanoi'da; diğeri, güneyde ülkenin en büyük kenti olan Ho Çi Min Kenti'nde. Bu iki müze de, 1954'te Vietnam Halk Ordusu'nun Dien Bien Phu'daki zaferiyle son bulan Fransız sömürge yönetimi döneminde inşa edilmiş iki güzel yapıda. Üçüncü bir güzel sanatlar müzesi, yakında, ülkenin üçüncü büyük kenti olan Danang'da açılacak. Son zamanlarda Hanoi'daki müzeyle ilgili olarak Vietnamlı sanatçılar arasında bir tartışma dönüyor. Müzenin yıllardır aynı yapıtları sergilemesi ve Vietnam'ın çağdaş sanatçılarına çok daha az yer vermesi eleştiriliyor. Bu geleneksel sanat ağırlığının olumsuz sonuçlarından biri, yabancılar başta olmak üzere müze ziyaretçilerinin Vietnam'da çağdaş sanatların pek gelişmediğini düşünmeleri biçiminde karşımıza çıkıyor. Gerçi, bu 'gelişim'in ölçütleri de tartışmalı. Hatta ölçütlerden öte, çağdaş sanat yapıtlarında, sanatla sanat olmayanın sınırlarının muğlaklaşması, bu tartışmaya bir sorun daha katıyor ve 'çağdaş'ın nerede başlayıp nerede bittiği sorunu da ekleniyor tartışmaya. Müzenin yenilenmesi gerekiyor elbette; ancak bu, Vietnam'ın sanat tarihinin yapıtaşlarının sergilenmesine engel olacaksa, bir ikilem bekliyor bizi. İşin aslı, yer darlığı. Kimi sanatçılar, müzenin daha çok bir anıt salonu işlevinde olmasına ve Vietnam sanat dünyasının 'yaşayan sanat' yönüne dokunamamasına değiniyorlar. Bu müzeler, küratöryal olarak zayıf bulunuyorlar; daha çok, sanat yapıtlarının istiflendiği bir depo havası veriyorlar. Vietnam sanatı tarihini dönemlendirmek açısından da, müzenin yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini önerenler var. Ayrıca, her bir sanat nesnesi ile ilgili olarak daha uzun yazılı açıklama talebi var. Kimi sanat eleştirmenleri ise, son dönem eserlerin Vietnam dışında satılmasından şikayetçi. Bu, Vietnam sanatının tanıtımı açısından elbette çok güzel bir gelişme. Ancak, aynı zamanda, bu eserlerin Vietnamlı sanatseverlerce tanınmasını zorlaştırıyor. Müzeciliğin son dönem eserleri sergilemesinin önündeki önemli engellerden biri, tam da bu işte. Bir diğer sorun da şu: Müzeye eser bağışı, eskisine göre daha düşük düzeyde seyrediyor. Sanatçıların kimi, geçim kaygısıyla kimiyse ticari niyetlerle, müzeye eser bağışı gibi kamusal seçenekleri düşünmüyor ya da düşünebilecek maddi düzeyde değiller. Vietnam'ın ayrı bir çağdaş sanatlar müzesine ihtiyacı olduğunu söyleyenler var. Ancak, bunu kim finanse edecek? Türkiye'deki gibi sanata büyük bütçeler ayırabilecek, hatta bununla övünüp bunun üstünden kültürel sermaye biriktirebilecek küresel ölçekte bir burjuvaziye sahip değil şimdilik Vietnam. İstanbul Modern gibi bir müzenin kurulması, yakın dönemde olanaklı görünmüyor. Vietnam burjuvazisinin daha birkaç yıl öncesine kadar kendi özel uçağı yoktu. Dünya zenginlerinin her yıl bir dökümünü veren Forbes'ta ya da Fortune'da Vietnam'ın zenginleri yer almıyordu son yıllara kadar. Bugün Vietnam'da küresel zenginlerin sayısı artsa da, Türkiye'deki kadar küresel bir burjuvazi yok. Sanata yönelik gösteriş yatırımları ya da ileride rant toplamayı amaçlayan spekülatif yatırımlar da henüz düşük düzeyde. Özel koleksiyoncular elbette ve neyse ki varlar; ama sayıları az. Bu bağlamda, tüm odaları resim galerisi olarak tasarımlanmış ve başkentin göbeğinde olmasıyla öne çıkan yeni bir lüks oteli, Apricot Hotel'i analım. Bu oteli ziyaretimizde, otelin Vietnam'ın çağdaş sanatları alanında adeta yaşayan bir müze gibi küratöryalize edilmesi dikkatimizi çekti. Ancak, hem işlev hem de kapsam dolayısıyla, bir müze-otel olduğunu söylemek olanaksız. 2014'te 3 bin m2'lik alanda çokça eser sergilemeye devam eden Hanoi Güzel Sanatlar Müzesi'ni 70 bin sanatsever ziyaret etmiş. Devlet planlarında 2020-2030 aralığında yeni bir müze önerisi var. Demek ki, bir on yıl kadar, Hanoi'a bu müzeden başka pek bir seçenek kalmayacak. Çözüm önerilerinden biri, bu müzenin sanal müzecilikle desteklenmesi. Böylece, çağdaş sanatlara da yer açılabilir; müzenin envanterinde yer alıp sergilenemeyen diğer eserler de sergilenmiş olur. Elbette, eksileri de var bu önerinin. Sanal eserler, eserleri bizzat görmek gibi olmuyor. Öte yandan, sanalın sağladığı multi-medya seçenekleri, istiflemecilik temelli bir müzecilik yerine deneyimleme temelli bir müzecilik için dikkate değer olanaklar sunuyor sonuçta. Vietnam'daki güzel sanatlar müzelerinde sergilenen eserlerin ve envanterde yer alıp sergilenemeyenlerin Google Art Project gibi sanal müzecilik platformlarında yer alması, öneriler arasında. Bunun yapılabilir olup olmadığı tartışmaları için, Hanoi'daki Vietnam Milli Tarih Müzesi'nin iki sergiyi dijital ortama aktarması, bir örnek olarak veriliyor. Bir diğer öneri, Vietnam hükümetinin teşviklerle ya da vergi indirimleriyle, burjuvaziyi müzeciliğe özendirmesi. İçlerinden koleksiyoncu olanlarının müzeciliğe yönelmesi bile Vietnam sanat dünyası için büyük bir fark yaratabilir. Öte yandan, geleneksel sanatlar yerine çağdaş sanatlara yönelecek bir burjuvazi ile çağdaş sanatçılar arasında, sanat zevkleri ve düzeyi açısından farklar çıkması da olası. Burjuvazinin sanatçılar kadar sanat bilgisine sahip olmasını beklemek hayal olur. İlgi, bilgiyle eşanlamlı değil. Keşke olsaydı; böylece birçoklarımız için hayat daha kolay olurdu. Bir başka çıkış yolu ise, son zamanlarda kendi müzelerini kuran daha ileri yaşlardaki Vietnamlı sanatçıları desteklemek. Daha çok şehrin dış çeperlerinde daha ucuza bulabildikleri arsaları satın alıp sanat amaçlı yapılar inşa eden bu sanatçı kuşağının sergileme alanı kısıtlı olsa da, yaptıkları katkı büyük. Diğer şehirlerdeki girişimler için de geçerli bu durum. Ya zenginler sanata yönelecek ya da sanatçılar maddi durumu düzeltip ileri yaşlarda işliklerini ve çalışma alanlarını genişleterek müzeleştirecek. En akla yakın seçeneklerin bunlar olduğu anlaşılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/13/utku-varlik-oda/", "text": "Resim sanatına yaklaşımda öncelikle birtakım 'ön yargılarla' karşılaşırız: Sanatı size kendilerince öğretmek adına önemli bir tavır konulmuştur. Müzelerde, kitapçılarda vs. ulaşabileceğiniz her türlü yayın hemen hemen belli bir beğeninin ürünüdür. Bugün açıkça diyebilirim ki; kendi 'hayal-imaginer' müzelerimi, kitaplığımı gerçekleştirdim. Akademi yıllarında bu ön yargıları çözmek adına 'meraklı' diye anılabilecek her şeyi yaptım. Açıkça olanaklar epey kısıtlıydı. O zamanki Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin kütüphanesi ve Tünel'deki 'Hachette' kitapevi bize o günün en önemli yayınlarını izlemek olanağını veriyordu ama bir tek elden. Kalite yönünden 'SKIRA'nın resim kitapları, çoğumuzu bir ressamı sevmek adına yönlendirdi. Anımsadığım kadarıyla atölyesine ilk kez girdiğimde Bedri Rahmi Eyüboğlu 'Reis, ustan kim senin?' diye sorduğunda, George Rouault, diye yanıtlamıştım. Epey şaşırmıştı. Nerede gördüğümü sormuştu.1965 yılında Akademinin son yılında, 4. Paris Bienali'ne ülkemiz adına ben de katıldım. Resimlerimiz Fransa'ya gidiyordu; ama biz davetli değildik. Bir fırsattır, kaçırılmaz diyerek 'beş parasız' ve otostopla bir Avrupa turuna çıktım. Amacım müze görmek ve de Bienalin açılışını yakalamaktı. Temmuz ayının ortalarında yolum Belçika'nın Oostende kentine düştü. Kenti dolaşırken yolum bir 'mekan-müze'ye düştü ve de adını az çok duyduğum James Ensor'un dünyasına girdim. O gri temmuz ayında Ostende boş gibiydi. Garip bir şeydi ama şimdi müze olan bu garip, gotik burjuva evinin gizemi bana işte ancak burada sanrı yaşanabilir diyordu. Gerçekten de o ev yaşanmışlıkla tıklım tıklım doluydu. Ensor'un İsa'nın Brüksel'e girişi tablosu şurada asılıydı; bütün objeler Onun hala oralarda dolaştığını söylüyordu. Kimsenin olmaması ve benim de oradaki her şeye olağanüstü ilgimden mi acaba, müze bekçisi bana rahatça oturabileceğimi söyleyip çay ikram etti. İlk kez sanatçının kendi 'labirentindeydim'."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/14/5-knidosun-siri-sanat-festivali-ukksa-acikhava-heykel-muzesi/", "text": "2010'daki resmi açılışından bu güne ulusal ve uluslararası olmak üzere yüzlerce sempozyum ve çalıştay düzenleyen UKKSA geleneksel hale getirdiği KNİDOS'un SIR'ı Sanat Festivali'nin 5'incisini 01 Ağustos 2015 tarihinde Sema MORİTZ ve Hasan KARAYOL'un canlı müzik performanslarının yanı sıra 10 kişisel sergiyle birlikte, ulusal ve uluslararası çalıştaylarda üretilen sanat eserlerinden seçme 40 sanatçının resimlerinden oluşan KNİDOS'un SIR'ı Ulusal ve Uluslararası Resim Sergisi'ni de Akademi'nin açık ve kapalı mekanlarında tüm sanatseverlere sunacaktır. Ayrıca, geleneksel hale gelen 5. KNİDOS'un SIR'ı Sanat Festivali'nin bu yıl ki büyük sürprizi aynı gün, UKKSA Açıkhava Heykel Müzesi'nin açılışının gerçekleştirilecek olmasıdır. Tüm bunların yanı sıra, 12-14 Ağustos tarihleri arasında CAN BABA'ya BİN SELAM anma günleri ülkenin önde gelen şair ve yazarlarının katılımıyla, 22 Ağustos Ataol BEHRAMOĞLU 50. Yıl Kutlaması ve Şiirle Müziğin buluşması gibi birçok etkinlik düzenlenecektir. 01 Haziran 30 Eylül 2015 tarihleri arasında gerçekleşecek 5. KNİDOS'un SIR'ı Sanat Festivali tüm sanatseverleri UKKSA'ya davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/14/halil-akdeniz-ve-kultur-imleri-kitabi-seckin-kitapevlerinde/", "text": "kitapçılarda satışa sunulmaya başlanan eser, toplam 315 sayfa. eserlerinin yer aldığı müze ve özel koleksiyonlar da belirtiliyor. nitelenebilir ve böylece Akdeniz'in sanat anlayışının kaynakları, dönemde form ve malzeme tercihlerindeki zenginleşmeye yer verilirken,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/14/nergis-akcura-atolye-sergisi-baksi-muzesi-26-31-temmuz-2015/", "text": "Nerkiz Akçura Atölyesi, Türk kültürüne Hizmet Vakfı hedefleri çerçevesinde, sanat bilincini uyandırmaya ve estetik algıyı geliştirmeye katkıda bulunmak amacıyla her yıl sezon boyunca ürettikleri çalışmalardan örnekleri Anadolu'nun bir kasabasında ya da köyünde sergiliyorlar. İlkini geçen yıl Kapadokya'nın İbrahimpaşa Babayan Köyü'nde gerçekleştiren NERKİZ AKÇURA ATÖLYESİ sanatçıları, bu yıl 10. yılını kutlayan BAKSI MÜZESİ'nde sanat severlerle buluşuyor. Baksı Müzesi'nin özellikle 10'uncu yılını kutladığı günlerde orada olmaktan dolayı memnuniyetlerini belirten Nerkiz Akçura Baksı Müzesi, sanat projelerinin yanı sıra bölgede kadın istihdamı ve çocuk eğitimine yönelik çalışmaları ile de toplumsal fayda noktasında buluştuğumuz bir oluşumdur dedi. Bu sebeple Nerkiz Akçura Atölyesi, her yıl geleneksel hale getirmeyi amaçladıkları Anadolu'da Sanat etkinlikleri çerçevesinde bu yıl sergiyi BAKSI MÜZESİ'nde yapmaya istediler. TÜRK KÜLTÜRÜNE HİZMET VAKFI bünyesinde onlarca öğrenciye yıllardır klasik minyatür ve çağdaş yorumları üzerine eğitim veren Nerkiz Akçura bu sergiye beş öğrencisiyle katılıyor. Eğitmenleri ressam NERKİZ AKÇURA ile birlikte sergide eserleri ile yer alanlar; HANDAN BAĞDATLIOĞLU, MAKBULE BÜYÜKBAYRAK, ELİF DEMİRCİ, OYA KİMYONSEN ve NEJLA ÖZKANDEMİR'dir. Hem yöre halkının hem de turistlerin ilgisini çekeceğine inandıkları bu sergi, 26 Temmuz'da başlayacak ve 31 Temmuz'a kadar izlemeye açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/14/salzburg-guzel-sanatlar-akademisi-bu-yaz-turkiyeden-7-sanatciyi-davet-etti/", "text": "Avusturya'nın önde gelen sanat kurumları arasında yer alan, 62 yıldır dünyanın farklı ülkelerden davet ettiği sanatçılarla eğitimlerine devam eden Salzburg Güzel Sanatlar Yaz Akademisi, bu yıl Türkiye'den 7 sanatçıyı davet etti. 1953 yılında Avusturyalı ressam, şair ve oyun yazarı Oskar Kokoschka tarafından kurulan Salzburg Uluslararası Güzel Sanatlar Yaz Akademisi, Avrupa'da bu alanda kurulmuş en eski vizyon okulu özelliğini sürdürüyor. Her yıl dünyanın farklı ülkelerinden 300 civarında konuğu ile Hohensalzburg Kalesi ve Fürstenbrunn içindeki Kiefer ocağı ile Salzburg merkezindeki farklı mekanlarında 20 farklı alanda eğitimlerini sürdürmeye devam ediyor. Dünya çapında tanınmış sanatçılar, küratörler ve eleştirmenler her yıl sanat üretiminin yanısıra, yaratım süreci ve yazım üzerine yoğunlaşıyorlar. Bu yıl, farklı konu başlıkları ve sanat dallarından oluşan atölyeler Avusturya'nın Salzburg kentindeki akademide, Temmuz sonunda ve yoğunluklu olarak Ağustos ayında gerçekleşecek. Şimdiye kadar Türkiye'den Adnan Çoker, Ergin İnan, Mustafa Pilevneli, Balkan Naci İslimyeli, Tülin Onat, Gül Derman, Fevzi Karakoç, Tayfun Erdoğmuş, Gülsün Karamustafa gibi pekçok önemli sanatçının davet edildiği Salzburg Güzel Sanatlar Yaz Akademisi'nin bu yıl Türkiye'den davet edilen sanatçıları belirlendi. Bu sene 50 farklı ülkeden 300'ün üzerinde sanatçının katılacağı belirtilen Salzburg Güzel Sanatlar Yaz Akademisi'ne Türkiye'den Fatma Çolakoğlu, Merve Dündar, Annie Özsaraç, Elvan Serin, Mehmet Sülek, Ayşe Damla Turfanda ve Mediha Didem Türemen katılıyor. 62. yaşını kutlayan akademinin direktörü 2009 yılından bu yana Hildegund Amanshauser. Eğitimlerin, atölyelerin yanısıra, atölye sonu sergileri, söyleşi ve seminerleri kapsayan pekçok etkinlik yaz boyunca Akademi'de gerçekleşiyor olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/14/warhol-banksy-miro-artinternationalda/", "text": "4-6 Eylül tarihlerinde gerçekleşecek ARTINTERNATIONAL'ın sanatçıları belli olmaya başladı. Andy Warhol, Grayson Perry, Banksy, Joan Miro, Jan Fabre gibi birbirinden ünlü isimlerin işlerini İstanbul'da buluşturacak olan fuarın açık hava heykel galerisi By The Watersideın programı da açıklandı. 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek uluslararası sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini İstanbul'da buluşturmaya devam ediyor. İngiltere'nin en köklü galerilerinden Andipa standında Banksy'den David Hockney'e, Andy Warhol'dan şu anda Pera Müzesi'ndeki sergisiyle de büyük ilgi gören Grayson Perry'nin işlerini görme şansı bulacak olan sanatseverler ayrıca, Fabien Merelle, Joan Miro, ARTINTERNATIONAL'ın vazgeçilmez isimlerinden Tony Cragg ve güncel sanatın en kışkırtıcı sanatçılarından Jan Fabre'nin eserlerini de izleyebilecekler. ARTINTERNATIONAL'ın en çok ilgi gören bölümlerinden By The Waterside programı da belli oldu. Bu yıl da fuar ziyaretçilerini Haliç Kongre Merkezi'nin terasında karşılayacak olan By The Watersideın 2015 sanatçıları ise; Filibeli galeri Sariev Contemporary'den Rada Boukova ve Stefan Nikolaev, Barselona'dan Galeria Carles Tache Projects'ten Javier Perez, Aspan Gallery'den Yerbossyn Meldibekov, Dirimart'tan Ichwan Noor ve Chen Wenling, Pi Artworks'ten Paul Schwer ve Galeri Zilberman'dan Guido Casaretto ile Walid Siti olacak. Geçen yıl ikinci yılı olmasına rağmen yılın en rağbet gören sanat etkinliklerinden biri olan ARTINTERNATIONAL'ı 20 binden fazla kişi izlemişti. 26.500 milyon Euro'luk satışın yapıldığı fuar, 1500'ü aşkın yabancı koleksiyoner ve sanat tüccarını İstanbul'da buluşturmuştu. Türkiye, Orta Doğu ve ötesine odaklanan, koleksiyonerlere uluslararası çağdaş sanata rakipsiz erişim imkanı yaratmayı ve evrensel sanat toplumunu birbirine bağlamayı amaçlayan ARTINTERNATIONAL, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery ile Türkiye'nin önde gelen fuarcılık şirketlerinden Fiera Milano İnterteks'in işbirliğiyle yapılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/1-uluslararasi-lacan-sempozyumu-istanbul-kultur-universitesi-19-20-eylul-2015/", "text": "Ünlü psikanalist ve düşünür Jacques Lacan, Freudyen psikanalizi bir adım öteye taşıyarak farklı disiplinleri de içine alacak şekilde kendine has bir kuramlar bütünü yarattı. Felsefeden sinemaya, sosyolojiden karakter analizine, antropolojiden dilbilime kadar uzanan bu kuramlar bütününü anlamak ve Türkiye'de Lacan'ı tanıtmak adına herkesi etkinliğimize davet ediyoruz. Katılım Belgesi Verilecektir... Kayıt Tarihi: 23 Haziran 15 Eylül 2015 Detaylı Bilgi: akademi. dusunbil. com İletişim: dusunbil hotmail. Etkinlik herkese açık ancak ücretlidir. Etkinlik 2 gün sürecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/seref-aksit-atolye-gunlukleri-8-ali-elmaci/", "text": "Temmuz ayı için genç ve başarılı ressam Ali Elmacı'nın atölyesine konuk olduk. Humor duygusu ve çok renkli figürleriyle dikkat çeken ressam, kara mizahı ve ters köşe şaşırtıcı karakterlerine can vermeye, izleyicileri rahatsız etmeye ve şaşırtmaya devam ediyor. Hoş ve samimi sohbetiyle ve akıllı kedileriyle güzel bir söyleşi gerçekleştirdik. Ali Elmacı: Sinop'ta doğdum ve büyüdüm. Çok az nüfusa sahip bir yerdi. Tabi ben de her çocuk gibi ilkokulda resim yapmaya başladım... Çizimlerim ilgi görüyordu. Günümüze kalan çizimim yok ama o yıllarda özellikle televizyonda gördüğüm Humeyni'yi çizmem ailem tarafından epey şaşkınlık yaratmıştı. A. E.: Hem o, hem de gerçekçilik açısından etkiliydi yani, başarılı çizmiştim. Hala silüetini hatırlıyorum, başarılı bir portre denemesiydi gerçekten. Ortaokulda imam hatip maceram da oldu. A. E.: Derslerde arkalara oturup duvarlara bakardım. Hoca soru sorardı, neden o kadar ilgisiz olduğumu merak ederdi cevap bile vermezdim. Oraya buraya kömürden resimler çizerdim. A. E.: Lisede de elektrik okudum. Sonra sıkıcı aile ritüellerini görevlerimi yerine getirdikten sonra İstanbul'a taşındım. Aslında on yıl kadar da elektrik projeleri çizdim. Uzun dönem askerlik yaptım. Askerdeyken, tabi çok düşünecek zaman oluyor, Yapmak istediğin şeyi yap kardeşim, hayat çok kısa, en kötü ne olabilir ki bir şekilde hep yaşamını sürdürüyorsun, sahip olduğun tek şey hayallerin.. diye kendime telkinlerde, tavsiyelerde bulundum. Askerden döndükten sonra Karga Bar'da falan çalıştım, diğer yandan güzel sanatlara hazırlandım. Daha sonra Mimar Sinan'ı kazandım. Yirmi yedi yaşımda okula girdim. Ahmet Orhan'ın atölyesindeydim, sonra üç yıl onun asistanlığını da yaptım. Çok çalıştım... deniz kenarında olmasına rağmen kantine gitmeden denizi görmeden pek çok zamanım geçti, çok çalışkandım, öyle olmak zorundaydım. A. E.: İlk gençlik yıllarım Akmar Pasajı'nda geçti. Tabi o yıllarda basına kötü yansıtılıyordu, Alkolikler, uyuşturucu bağımlıları.. diye ama orada yaşayan bir kültür vardı ve uzun yıllar devam etti. Kitap okumayı orada öğrendik, iyi müzik dinlemeyi, paramızı bölüşmeyi, dertleri paylaşmayı... Tabi uzun yıllar, yoğunlukla rock müzik türevleri dinledim, hala da dinlerim punk rock da dinlerim, hard rock da ama tabi değişik müzikler de dinliyorum doğal olarak... ama resim yaparken konsantrasyonumu dağıtacak müzikler dinlemiyorum artık. A. E.: Evet. Son zamanlarda, ilk çıktığı zamanlar Nicholas Jaar'ın Dark Side albümünü çok dinledim. A. E.: Her gün belli bir mesaim var. Her gün geliyorum ve öyle ya da böyle çiziktiriyorum, çalışıyorum. A. E.: Evet, aslında okul döneminde de öyleydim tertipli ve düzenli biri olduğum için işleri her zaman sıkı tutuyorum, iyi çalışıyorum yani. Günlük hayat içinde de çok çalışkanım işim bitmeden hiçbir şey yapmam. Çalışırken alkol yerine çay yada kahve içiyorum, sonra işim bitince eğleniyorum ya da gezip tozuyorum. A. E.: İnstagramdan bir yorum gelmişti yurtdışından; Senin resimlerini izlemek morga girmek, morgda gezi yapmak gibi.. demişti. Bazıları da; Aman korkunç, bakamıyorum ki diyor. Ş. A.: Belki bu tam da vermek istediğin. Rahatsızlığı bile bile verdiğin bir durumdur. A. E.: Hayatın kendisi daha farklı değil ki! Her an neler oluyor, haberleri izlediğimizde, gazetelerin üçüncü sayfalarına baktığımızda her şey ortada.. En azından benim resmimde mizah var. İzleyenler mizahı görüyorlar zaten, anlayanlarla beraber eğleniyoruz. A. E.: Evet, böyle eleştiriler geliyor, Yeteri kadar sert değilsin, daha eleştirel, sert olabilirsin. diye. İlk önce estetik olmalı, kör göze parmak asla tercih edeceğim bir şey değil. A. E.: Ben otoritenin resmini yapıyorum ve küresel bir dille anlatmaya çalışıyorum, dünyanın her yerinde otorite aynı karakterlerim bu yüzden neredeyse aynı ve benzer. A. E.: Bence, sanatı yönlendiren trendy işler, bu tarz sanat yüzünden birbirine çok benzeyen, neredeyse aynı olan işler çoğalıyor. Tabi garanti tutar, düşüncesiyle yapılan projeler çoğaldıkça ruhsuz, farbrikasyon işler ortaya çıkıyor. En büyük sorun da meselesiz insanlar olması. Sanatımızın daha oturaklı, ayağı sağlam yere basan bir yere gelmesi için bu kopyalamalardan vazgeçip özgünlüğe ulaşmamız lazım. Aslında herkes kendi kişşiliğine, alışkanlıklarına, zevklerine uygun bir yoldan gitse bu sağlanır ama bu trend bu popüler bu satar diye sanat yapmaya çalışınca bahsettiğim tek tipleşme doğıyor. Eğitimin de iyi olması lazım çünkü kopyalama da okulda başlıyor, hocalar kendilerini taklit eden öğrencilere iyi puan veriyor, onları destekliyor, farklı olanları, ya da kendi yolunda ilerlemek isteyenleri dışlıyorlar. Herkes kendisinin kötü örneğini istiyor. Ş. A.: İşte tam da bu yüzden asıl iyi sanatçılar akademik dönemleri boyunca bu yüzden okulda tutunamamış kişilerden çıkıyor. En iyi bilinen güzel sanatlar okullarında okuyan arıza arkadaşlarım, en özgün sanatçı kişilikler ve en yaratıcı işleri ortaya koyanlardı ama okulda da hiç tutunamayan bütün hocaların atölyelerinden kovulmuş tiplerdi, aynen de bu doğrudur. A. E.: Evet bana da fikir danışan öğrenciler var, akademiyle ilgili ne tavsiye edersin? diyorlar ben de, onlar ne diyorsa tersini yapın diyorum. A. E.: Aşırı bir özgüven ve ilgisizlikle sürdürdüğü yaşamlarında hataları ve faturayı başkalarına kesiyorlar. O kadar meseleleri yok ki uzun vadede başarılı olmamaları, çok kolay silinmeleri acımasız piyasa koşullarında gayet doğal görünüyor. Meseleleri de olmadığı için, trendi tuttursalar da uzun ömürlü olamıyorlar. A. E.: Önemli sorun, galericilerden bahsedecek olursak, tabi iyi ve etik tavır sergileyenler de var, mesela çalıştığım galeri X-ist, ülkemizin standartlarının üzerinde etik ve profesyonel çalışıyorlar, sanatçıyı hiç mağdur etmiyor ama iyi olanlar bir elin parmaklarını geçmezler. Genel olarak galericilerin sadece kendilerine yatırım yapmaları, piyasayı vahşi bir para/finansal kaynağı alanına sokmaları en önemli sorun bence! Sanatçılar da mağdur oluyor, koleksiyonerler de... Sonra piyasa şişip şişip patlıyor. A. E.: Dijital sanatta beğendiğim işler, sanatçılar var. Ansen'i severim ve beğenirim mesela. Ben disiplinlerarası işler düşünüyorum video çekmek gibi, zaman zaman baskı işlere, heykele bulaşmak.. hepsine açığım aslında onu seviyorum bunu sevmiyorum diye bir şey yok. A. E.: Facebook ve instagram'a yoğun bakıyorum, onlar yetiyor bana. A. E.: Tabi pek çok ressamın böyle hayalleri vardır, ben de hayallerin ötesine geçmeyi hedefleyip galerimle de birlikte çalışmalarımı sürdürüyorum. Tabi Türkiyeli sanatçı için bu durumlar, malum zor, ilişkilerimiz gayet olumlu ilerliyor üç yıla kalmadan yurtdışında kişisel sergimi yapmış olacağım gibi görünüyor. Hep birlikte göreceğiz. A. E.: Umarım sanat alemi biraz daha canlanır. Güzel, bereketli sezon olsun. Güzel işler çıksın ve karşılığını alalım, en büyük temennim bu. Ş. A.: Çok teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/summer-collective-bertrand-delacroix-gallery-july-1-september-30-2015/", "text": "BDG is please to present our Summer Collective featuring new work by Beth Carter, Joseph Adolphe and Frederico Infante as well as Ayline Olukman, Stephane E. Dumas, Quentin Garel and Yannick Fournie. Beth Carter's new sculptures continue her exploration of mythological themes with human-animal hybrids in bronze and resin. Canadian painter Joseph Adolphe presents new large-scale oil on canvas pieces that depict the subjects with masterful intensity. Adolphe's works have an Old Master/Expressionist quality with rich, visible brushstrokes and a clear understanding of motion; however, he endows his work with an undeniable modernity and relevancy to today's rapidly changing world. His new paintings include bulls and guns in his signature style. In addition to Adolphe's paintings, we have new pieces from Chilean artist Federico Infante on view. Infante's acrylic masterpieces blend areas of abstraction with sections of exceptionally defined details. Ayline Olukman creates mixed media pieces using her own photographs taken during her travels combined with old photos, mostly from the 1950's, that she finds while traveling. Olukman's bold colors give her work a decidedly modern feel while her subjects and collage-style approach add a hint of nostalgia. Dumas' work focuses on nature, particularly the Atlantic Ocean and the lush foliage of Normandy; however, his work is not a realistic representation of nature but rather his artistic interpretation of the natural world. Dumas' paintings are characterized by their ethereal blend of abstract and landscape genres. We have on view a selection of works from Yannick Fournie's recent exhibition, INCOGNITO."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/the-kimmel-harding-nelson-center-for-the-arts-residency-deadline-september-01-2015/", "text": "Our next deadline for applications is September 1, 2015. The Kimmel Harding Nelson Center for the Arts in Nebraska City, NE offers 2- to 8-week residencies year-round for writers, visual artists, and music composers. Housing, studio space, $100/week stipend are provided. Approximately 60 residencies are awarded per year. Two deadlines each year, March 1 for the following July through December; or September 1 for the following January through June. See website for complete information, guidelines and the online application portal: www. KHNCenterfortheArts. org. Visual artists work in one of three studios, two of which are approximately 425 square feet and one that is 258 square feet. Onsite letterpress studio also available."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/tokyo-wonder-site-residency-deadline-07-31-2015/", "text": "We are calling for the Research Residency Program, aimed at both international and local creators who are willing to conduct research activities on arts and culture for new creation in the city of Tokyo. - who are willing to conduct research activities with their own theme in the city of Tokyo. - who practice in any of the following cultural/ artistic fields: visual art, music, sound art, performing art, architecture, design, and curation. 2 4 creators for each period/ 20 creators in total are to be selected. - Self-contained single room and support for research activities - A twin room will be provided for creators applying as a duo. - In principle, this program does not provide working studio for the participating creators. - Any activities making big noise or vibration including playing musical instruments are not allowed in TWS Residency. - Please download the Application Outline and Application Package from the following URL: http://www. tokyo-ws. org/english/application/2015/06/r0619E. shtml Then, please send all of the materials to Tokyo Wonder Site Residency. - For Japanese applicants: Please use Japanese application form from the following URL: http://www. tokyo-ws. org/application/2015/06/19J. shtml - Email: research2016@tokyo-ws. org - For inquiry which is not listed in FAQ in TWS website, please contact us by e-mail by July 5, 2015. We will update FAQ on TWS website after July 8, 2015. Please note that in principle, we cannot answer each inquiry individually."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/15/works-on-paper-bertrand-delacroix-gallery-october-1-31-2015/", "text": "Bertrand Delacroix Gallery is thrilled to announce WORKS ON PAPER, a group exhibition of new paintings by five NYC-based artists: Elizabeth Allison, Chizuru Morii Kaplan, Mitsu Haraguchi, Kathryn Keller Larkins and Norbert Waysberg. This international group of painters, all former students of The Art Students League of New York, is united by their untraditional and evocative use of watercolor. Although these five artists have all surrendered to and embraced the unpredictability of watercolor as a medium, each artist approaches the material with his or her own distinct style, content and technique. Whether illustrating architecture, nudes, cityscapes or nature, the works blur the line between figuration and abstraction. Each piece shows off not only the finished product, but offers a glimpse into the emotional artistic process as the visible drips and splashes of paint prove to be integral to the composition. Collectively, the works in the exhibition celebrate the delicate medium by challenging expectations and pushing the boundaries of traditional watercolor work. The artists in the show come from a range of diverse backgrounds but all currently live and work in New York City. Chicago native Larkins produces large-scale, deeply saturated images that offer a new way to consider familiar, public spaces, such as airports and urban streets. Influenced by her long history in architectural rendering Japanese artist Chizuru Morii Kaplan creates highly detailed paintings of classical buildings. French painter Norbert Waysberg masterfully presents his precisely rendered subjects amongst frenetic brushstrokes and drops of paint. Mitsu Haraguchi had a varied history in biochemistry, film, production and animation before he began creating his mysterious watercolor explorations of nature ten years ago. BDG has been working with Elizabeth Allison, originally from Chicago, for the last several years. She is known for her rich, layered pieces of dark land and cityscapes marked by their visible watermarks. All five of the artists will be present at the opening on October 1. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. The summer gallery hours are Monday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm; our regular hours will resume in September."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/gezgin-u-b-inal-k-hill-d-ed-the-gezi-revolt-peoples-revolutionary-resistance-against-neoliberal-capitalism-in-turkey-brighton-the-institute-for-education-policy-studies/", "text": "Gezi Park, Taksim Square, Istanbul- May-June 2013. Images and news spread round the world, images of violent police repression, tear gas, 'the woman in the red dress', water cannon, against an amazingly diverse array of peaceful protesters. The protests were unprecedented in scope in Turkey. The attack is disproportionate, we need your help! Many of us rushed to Gezi Park on 31st May 2013 responding to phone calls, to social media, to our friends' calls for help. Others, especially the members of the loosely connected platform, Taksim Solidarity were already there as early bearers of the revolutionary spirit. Gezi Resistance was preceded by the Gezi Park Festival on 13th April 2013 where protest music groups performed for free to address all who appreciate the significance of green areas in cities and who are not willing to bow into submission, when a sultan, a government, a Prime Minister Erdogan issues a decree. The growth of the resistance movement- which spread across Turkey- was gradual, it developed, strengthening with each government and police provocation. Some of the audience were the seasoned politicians of the streets and squares, some of them were the 'retired generals' of the older generation who suffered under Fascism/ the military dictatorship in Turkey of 1980-83 and had lost hope in any sort of social change; while others were of the much admired current wave of protesters, born in the 1990s. Some of us rushed to protect the trees in Gezi Park, a symbol of public space, of `the public', threatened with destruction in the name and pursuit of the glorification of consumption. Some of us were angered by police violence, and yet some others saw this as a sort of socially-rooted festival. We set up our tents and built up a miniature society we have dreamt of for long, with its 'revolution market', 'museum', 'wish tree', 'infirmary', 'organic garden', 'library', 'school', 'public university', 'hair dresser', 'TV channel ', 'radio broadcasts' so and so forth. In this collection of essays and reflection, we present a detailed portrait of Gezi not only as a an act of resistance but as an intentional community that will serve as a beacon for generations in Turkey to come- and, globally, more widely- as examples of resistance to neoliberal and neoconservative and Fascist assault, through chapters by local and international left politicians, activists and academics, providing a deeper insight to Gezi and social movements. As this is just the beginning, as we continue the struggle; this book is also a beginning, an open text that will never be concluded until the demise of the societies of inequality and injustice."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/inal-k-sancar-n-ve-gezgin-u-b-ed-marka-takva-tugra-evrensel-kultur-basim-yayin/", "text": "İnal, K., Sancar, N. ve Gezgin, U. B. , Marka, Takva, Tuğra AKP Döneminde Kültür ve Politika, Evrensel Kültür Basım Yayın. 2002 yılı civarında doğanlar AKP Hükümetinin gölgesinde büyüdüler, oy kullanma yaşına girenlerin hafızasında da kıyaslama yapabilecekleri başka bir siyasi iktidar yok. İlk gençlik dönemine adım atmış bir kuşağın duygularından davranışlarına, beğenilerinden zevklerine kadar her şey, ekseninde AKP'nin olduğu bir kültür dünyasında şekillenmiş sayılır. Çizgileri şimdi bir hayli netleşmiş kültür dünyasının geçmişteki ipuçlarını ve eğer herhangi bir kırılma yaşanmazsa yakın gelecekteki muhtemel evrimini içeren bir tablo çizmek için yeterince uzun bir süre bu. Toplumsal bir dönüşüm yaratmak iddiasıyla iktidara gelen AKP açısından kültür bir derlenip toparlanma, saflaşma aracı olduğu kadar kendisini geçmişe ve muhaliflerine karşı korunaklı kılan, muhalifleri ile yandaşları arasında sınır çizen bir kimlik vurgusuydu. Bu yüzden etrafında saflaştırdığı kesimlerin canını acıtacak iktisadi düzenlemeleri yaparken de, politik kararları alırken de dikkati hep partinin kültürel iddialarında toplamaya çalıştı. Bunda da bir hayli başarılı olduğu söylenebilir. Elinizdeki kitap AKP'nin kurduğu kültür dünyasının artık tamamlanmış resmindeki öğeleri, bunların arasındaki bağıntıları irdelemeye ve denk düştükleri iktisadi ve sosyal ilişkileri tartışmaya çalışıyor. Dizginsiz bir piyasaya Neo Osmanlıcı ütopyanın tuğrasının basıldığı böyle bir dönemde yoksulun takvasının İslami burjuvazinin marka hırsıyla imtihanından çıkan sonuç AKP döneminin de temel çelişkisi olarak beliriyor. Yeni Türkiye bu ikisi arasındaki kurgulanmış uyumdan değil gizlenemeyen derin çelişkiden doğacak gibi görünüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/octavio-paz-kartal-mi-gunes-mi-isp-cev-u-b-gezgin-istanbul-virtuel-yayinevi/", "text": "Paz, O. (2000). Kartal mı güneş mi? . İstanbul: Virtüel Yayınevi. Başlıyorum ve tekrar başlıyorum. İlerleyemiyorum. Ölümcül harflere vardığımda, düşüyor kalemim: amansız bir yasak kesiyor yolumu. Dün, güçlerimle bütün bütün dolu bir halde, bir başıboş kağıda yazdım akıcı olarak: birazcık gökyüzü, bir duvar, bir çayır, bir başka beden. Her şey hizmet ediyordu bana: 'yazım'ı rüzgarın, kuşların, suyun, taşın. Ergenlik: sabit bir düşünce ile işlenen dünya, hayallerle dövülen beden, parıldayan yara izleri! Yeşillendirirdi güz, büyük ırmakları, doruklarda biriktirirdi ihtişamı, zenginlikleri heykelleştirirdi Meksika Vadisi'de, ışık tarafından, saf harika yığınları üstüne işlenmiş ölümsüz cümleler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-an-economic-psychological-experiment-individualism-collectivism-perspective-taking-and-real-and-hypothetical-endowment-effects-germany-lambert-publishing/", "text": "Ulaş Başar Gezgin, An economic psychological experiment: Individualism-collectivism, perspective taking, and real and hypothetical endowment effects. Germany: Lambert Publishing. Gezgin, U. B. (2011). An economic psychological experiment: Individualism-collectivism, perspective taking, and real and hypothetical endowment effects. Germany: Lambert Publishing. In this study conducted in Boğaziçi University with 121 In this study conducted in Boğaziçi University with 121 participants, the psychological correlates of the endowment effect are probed. The endowment effect is the asymmetry between the amount that a given individual would like to pay for a certain good and the amount that this individual would like to accept to sell the same good. There are two types of endowment effect: The real endowment effect is the one observed in real or simulated economies, while the hypothetical endowment effect is the one exhibited for imaginary situatiofect is the one observed in real or simulated economies, while the hypothetical endowment effect is the one exhibited for imaginary situations Individualism-Collectivism and perspective taking are considered as psychological correlates of the endowment effect in this study. The study shows that there is at least some relationship between the real endowment effect and perspective taking and that individualism-collectivism is significantly correlated with perspective taking. 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-asya-yazilari-izmir-ara-lik-yayinevi/", "text": "Gezgin, U. B. (2007). Asya yazıları. İzmir: Ara-lık Yayınevi. Bu kitap, size Asya'da çok daha fazlasının olduğunu gösterecek. Avrupalılardan daha önce, Amerika'yı ilk keşfeden Türk kökenli Çinli amiral Zheng He ile 1421'de uzun bir deniz yolculuğuna çıkacak; oradan 2500 yıl önce Çinli bilge Sun Tzu tarafından yazılmış ilk strateji kitabının sayfalarında gezinecek, ama sonra bu bilgelik ve felsefe ülkesinin bugünkü toplumsal çöküşüne tanık olacağız. Don Kişot'tan önce bir Japonyalı kadın yazar tarafından yazılmış ilk romanı birlikte okuyacak, 'Japon mucizesi' üstüne düşüneceğiz. Japonya'da aşırı çalıştırılmaktan ölümleri, Hindistan'da kast düzenini, Kuzey Kore-Güney Kore sorununu, yorucu çözümlemelere girmeden, hepimizin okuyabileceği akıcılıkta gözden geçireceğiz. Siyam ikizlerinin öyküsünü öğrenip yine Siyam'dan bir köy romancısını tanıyacağız. Ve en sonunda, Antarktika Tellioğullarındır! deyip Antarktika üstüne sürmekte olan paylaşım savaşını ele alacağız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-bilissel-bilimler-elkitabi-istanbul-gelisim-universitesi/", "text": "Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin, bilim ve sanatın çeşitli dallarında çalışmaları olan bir araştırmacı. Elinizdeki kitap, Türkiye'de oldukça yeni sayılabilecek disiplinlerarası bir alana, bilişsel bilimlere bir giriş olarak okunabilecek ya da ders kitabı olarak kullanılabilecek bir yapıt. 'Bilişsel Bilimler ya da Yanıtlı-Yanıtsız Sorular Demeti, Bilgisayarlar Düşünebilir mi?', 'Şaşkın Beşer ve 25 Şeker: Düşler, Avukatlar, Çekik Gözlüler, Ben Demiştim Zatenciler ve Diğerleri', 'Turing Salonu'ndan Çince Odası'na': Makineler Düşünebilir mi ya da Makineler Uzman Olabilir mi?' 'Bilişsel Bilimlerden Önce Bilimle ve Bilim Felsefesiyle Hesaplaşmak', 'Yoksa Her İnsan, Bilimci mi?', 'Dil mi Düşünceyi Belirler, Düşünce mi Dili Belirler, Yoksa İkisi Özdeş midir?', 'Duygular: İçli Robotlar, Kalpsiz İnsanlar ve 'Duygusal Zeka', 'Yaratıcılık: Gizemli Olmayan Bir Etkinlik' gibi bölüm başlıklarına sahip olan çalışma, ekler bölümündeki çeşitli metinlerle birlikte, oldukça zengin bir içerik sunuyor. Araştırmacının çeşitli konulardaki konferans bildirilerine ve akademik makalelerine ek olarak, konuyla ilgili başka çalışmaları da sunuluyor. Kitap, bir bilişsel bilim terimleri sözlüğü; derleme ve türetme karşılıklar sözlüğü ve yazarın tüm yapıtlarının bir dökümünden oluşan Gezgin Kaynakça ile son buluyor. Bu tür çokdisiplinli ve disiplinlerüstü ve bilim, sanat ve felsefeyi bir bütünlük olarak gören çalışmaların çoğalması dileğiyle, kitabı siz okurların ilgi ve değerlendirmesine sunuyoruz. Gezgin, U. B., Inal, K., Hill, D. , The Gezi Revolt. People's Revolutionary Resistance against Neoliberal Capitalism in Turkey. Brighton: the Institute for Education Policy Studies."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-cana-ve-hubli-purana-opera-librettosu-istanbul-cekirdek-sanat-yayinlari/", "text": "Gezgin, U. B. (2007). Cana ve Hubli Purana opera librettosu. İstanbul: Çekirdek Sanat."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-cokkulturlu-egitim-utopya-yayinevi/", "text": "'Çokkültürlü eğitim', 'anadilinde eğitim' ve 'barış eğitimi' gibi kavramların kamuoyunda sıklıkla anıldığı bir dönemdeyiz. Topluma yön verme gücüne sahip olan bu tür kavramlar, reel siyasetin sıcağı ve hızı içinde yeterince ve ayrıntısıyla konuşulamıyor. Türkiye, gündemin çok hızlı değiştiği bir ülke. Gündem değişse de bu kavramlar baki kalıyor. Peki, ne kadar biliyoruz çokkültürlü eğitimi ya da barış eğitimini? Nasıl olabilir bunlar örneğin, nelerdir gerçekleşme koşulları? Bu konulardaki akademik çalışmalar, konuların gündem maddeleri olarak işgal ettiği yerle orantısız olarak çok az sayıda. Eğitim, herşeyi değiştirecek bir altın formül ya da sihirli bir değnek değil; ancak savaşın kurumları barışın kurumlarına, tekçi kurumlarsa çoğulcu kurumlara dönüşecekse, eğitimde mutlak bir dönüşüm şart. Eğitim şart değil ama eğitimde dönüşüm şart ve toplumsal kurumlarda en başta. Müfredatı ve gizli müfredatıyla, eğitim dili ve yasaklı dilleriyle, otoriter yapısı üzerinden zayi ettiği nice öğrenciyle eğitimde dönüşüm şart. Yayınevimiz Doç. Dr. Ulaş Başar Gezgin'in bu değerli kitabının büyük bir boşluğu doldurmaya çalıştığını düşünerek, bu öncü çalışmayı okurlarımızın ilgi ve dikkatine sunuyor. Eleştirellikle ufkunu çerçevelemek yerine alternatif eğitim için de düşünce üreten böylesi bir çalışmanın alternatif okul girişimlerine katkısını da anmalı. Eğitimin ideolojisiyle başlayan kitap Gezi Direnişi'yle son buluyor. Son yazıda ele alınan Gezi'den ne öğrendik? sorusunun Gezi Direnişi'ne destek olan kesimlerce ilgiyle okunacağını tahmin ediyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-economics-environment-society-planning-cities-at-the-center-of-massmess-of-the-sustainability-triangle-germany-lambert-publishing/", "text": "Ulaş Başar Gezgin, Economics, Environment & Society Planning Cities at the center of mass/mess of the sustainability triangle. Germany: Lambert Publishing. Gezgin, U. B. (2011). Economics, environment & society planning cities at the center of mass/mess of the sustainability triangle. Germany: Lambert Publishing. Economics, environment & society: Are they always in conflict? Can they go in tandem? Welcome to an intellectually stimulating exercise in urban planning and sustainability. This book discusses these and other relevant issues in various occasions such as spatial identity formation in cases of Asian urban identities and in the case of the planning of a peninsular town in Vietnam, in terms of biodiversity and ethics in an urban context among others. You will not regret to read this book if you are one of those who have been amazed by rapid urbanization and the challenges and opportunities coming along. 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-psychology-of-you-2-0-psychology-of-social-media-germany-lambert/", "text": "As kids, we were exposed to sexist, racist and violent cartoons and video games. We have been bombarded with images of thin females and hypermuscular males. Then we grew up and started to use Internet and then social media. For some of us, Internet has been a way to escape from loneliness, for some others it has bred loneliness. Then comes Facebook. It has been good for some of us and bad for some others. This is a place where the distinction between public space and private space has blurred. Our self-disclosure patterns have been modified. We share things that we are not supposed to share offline. Dad shot daughter's laptop because of a letter on Facebook. Some of us built their self-esteem on how many 'friends' we have made on Facebook. Social media is everywhere. Nowhere else to go. Social media penetrates all aspects of our lives. This book is about this penetration. It can be read as a book for general public or as a textbook together with the educational materials provided in Appendices. It is unique in endorsing a psychological approach to social media. It tells the story of many of us. De te fabula narratur! 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-silent-movies-cognition-and-personality-germany-vdm-verlag/", "text": "Ulaş Başar Gezgin, Silent Movies, cognition and personality. Germany: VDM Verlag. Gezgin, U. B. (2009). Silent movies, cognition and personality. Almanya: VDM Verlag. Why are there individual differences in people's bodily communication? Which analogies appear to dominate in bodily communication, and in what ways would the metaphorization and metonymization processes operate? In this study, the relationship of bodily communication performance with cognitive and personality variables is investigated. In the experimental setting, the participants are instructed to communicate certain words one by one nonverbally just as in the 'Silent Movie' game. The stability of expectancy ratings, the factor structure of the performance and the frequency of the ways of representations are analyzed. Interrater reliability analysis, third eye analysis and case studies are conducted; the unsuccessful representations are described and finally, structural equation modeling results are presented. The theories and research on personality and cognition, metaphors, metonymies, analogies, bodily representations, mind-reading, pragmatics and relevance are reviewed and after the exposition of the strategies, schemata and scripts employed in the experiments, a model of bodily communication was proposed. 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/18/ulas-basar-gezgin-vietnam-asia-in-flux-2008-economy-tourism-corruption-education-and-asean-regional-integration-in-vietnam-and-asia-darmstadt-hvuz-publications/", "text": "Ulaş Başar Gezgin, Vietnam & Asia in flux, 2008: Economy, tourism, corruption, education and ASEAN regional integration in Vietnam and Asia. Darmstadt: H@vuz Publications. Gezgin, U. B. (2009). Vietnam & Asia in flux, 2008: Economy, tourism, corruption, education and ASEAN regional integration in Vietnam and Asia. Darmstadt: H@vuz Publications. 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/19/goksu-simsek-yayinci-araniyor-ulas-basar-gezginle-yeni-romani-uzerine/", "text": "Yazarımız Ulaş Başar Gezgin'i Kolaj Art ailesi olarak 14. kitabı için kutluyoruz. Kendisiyle, yayıncı aramakta olduğu yeni romanı ile ilgili bir söyleşi gerçekleştirdik. Ayrıca metnin sonunda romandan bazı parçaları okuyabilirsiniz. Ulaş Başar Gezgin: Adını şimdilik saklı tutuyorum. Konusu ise, yıllar sonra sürgünden Üsküdar'a dönen bir düşünce suçlusunun hikayesi. Geçmişin Üsküdar'ını ve İstanbul'unu hatırlıyor. Aradan geçen yıllarda haberleşmediği arkadaşlarını buluyor. Kimisiyle 25-30 yıl sonra ilk kez görüşüyor. Bazılarıyla tekrar görüşmekten mutlu oluyor, onlarla ilişkisini sürdürüyor; bazılarının ise üstünü çiziyor. Ama yalnızca bu da değil, geçmişin ve geleceğin siyasi ortamı var romanda. Olaylar 2023'te geçiyor. U. B. G.: Öncelikle babasızlık. Başkişi, babasız büyümüş. 30'lu yaşlara gelene kadar kendini tutmuş, etkilenmemiş. Ama sonra adeta bir patlama yaşıyor. 40 yıl önce babasının ölüm haberini aldığı eve taşınmasından bile belli bu. Ölüm, dinler ve inançlar, bir diğer izlek. Romanda, hem caminin hem cemevinin olduğu Karacaahmet Mezarlığı, önemli bir mekan olarak karşımıza çıkıyor. Sınıfsal konular da öne çıkıyor yer yer. Zengin bir sanat koleksiyoncusu var romanda örneğin. İstanbul'un yakın tarihteki yağmalanması bir diğer konu. Bu izlek, başkişinin daha sonra şehir plancısı olmuş olan eski arkadaşlarından biri üzerinden aktarılıyor. Bir diğer izlek, sanatçıların yaşamı. Kişilikler arasında bir ressam bir de tiyatro oyuncusu var. Onların üzerinden Türkiye'de olumsuz anlamdaki sanatsal dönüşümü izlemek olanaklı. U. B. G.: Evet, İstanbul'da, en iyi bildiğim kentte. Yalnızca en iyi bildiğim değil, bende en derin duyguları uyandıran kent. Baba tarafından Aydınlı, anne tarafından Elazığlı'yım. İkisinde de büyümedim. Yazarlığımın ilk yıllarında bunu hep bir eksiklik olarak görürdüm; çocukluklarını o bilmediğimiz gizemli kentlerde ya da köylerde geçirenlere imrenirdim. Kimbilir ne anlatılar derlemişlerdi o uzak diyarlardan; hatta tam da o anlatılardı belki, onları yazar yapan. Bense herkesin bildiği bir kentte herkesin bildiği anlatılarla büyümüştüm. Sonra sanırım yaş kemale erdi ve çocukluğumun İstanbul'unu keşfettim. Defalarca terkettim İstanbul'u, çoğunlukla yurtdışı için, bir de Ankara ve Mersin için. Bir ara neredeyse İzmir'e ve Aydın'a taşınıyordum. Ama hayır, kopamadım. İstanbul'da, ev ile iş arasında genellikle onlarca kilometre oluyordu; ama yine de başka kentlere ısınamadım. Romandaki sanat eleştirmeninin dediği gibi, bende de adrenalin bağımlılığı var belki de. Üsküdar dışında, Taksim, Adalar, Kadıköy ve Şile geçiyor romanda. U. B. G.: Çokça var. Bilindiği gibi, hem yazındaki hem gerçek yaşamdaki anlatıların yapısal özelliklerini inceleyen 'anlatıbilim' adlı bir sosyal bilim alanı var. Bu konuda yayınladığım araştırmalarım var. Romandaki tarz, bu araştırmalardan beslendi. Binbir Gece Masalları'nda olduğu gibi, anlatı içinde anlatı, sık sık kullandığım bir araç. Aslında, romanda, kendi içinde bağımsız anlatılar da var. Binbir odalı bir sarayla Sultan'ı konu alan 'Binbiroda Masalları' var, roman taslakları var. Neden varlar? Birkaç nedenle: Birincisi, bu roman, yalnızca bir köklere dönüş anlatısı değil; aynı zamanda, bir türlü roman yazamamış olan öykücü başkişinin roman yazma anlatısı. Dolayısıyla, bütün başarısız roman yazma denemeleri ve aldığı notlar da romanda yer alıyor. Eskiden, yazarların başkişi olduğu romanları biraz amatörce bulduğumu itiraf edeyim. Hele kendi yaşantısını kurmaca gibi verenleri... Ama yıllar geçti ve bu konuda fikrim değişti. Bana romancının en iyi bildiği ama aynı zamanda tarifleyemediği karmaşık duygular beslediği şeyleri yazması daha mantıklı geliyor artık. Karmaşık duygulardan kastım, doğru davranışın ne olduğuna emin olamadığımız durumlar, ikilemler hatta üçlemler... İkilem sözü, gerçek hayatta hafif kalıyor kimi zaman. Çoklamlar diyelim. Bu söylediklerim için verebileceğim örneklerden biri, Harper Lee'nin 'Bülbülü Öldürmek' romanı. İkincisi, romanda daha sonra gelişecek olaylardan önce, okuru dinlendirmek gerekiyor. Roman taslaklarıyla notlara romanda yer vermemin böyle bir işlevi de var. Bir romanın baştan sona olay üstüne olayla ilerleyemeyeceğini düşünüyorum. Hem okuru yorar hem de Hollywood tarzı bir senaryoya dönüştürür bu, anlatısal omurgayı. Üçüncüsü, düz ilerleyen romanlar bana sıcak gelmiyor. Giriş-gelişme-sonuç. Bunların sırasını değiştirebiliriz ya da bunların arasındaki tireleri uzatabiliriz: Giriş gelişme-sonuç. Ben bu taslaklara ve notlara yer vererek bu tireleri uzattığımı ve böylece daha az tekdüze bir olay örgüsüne yaslandığımı düşünüyorum. U. B. G.: Yayıncı bulursam gelecek. Romanda, başkişi, eski arkadaşlarıyla görüştü; kimileriyle görüşmeye devam etti, diğerlerine çizik attı. Görüşmeye devam ettikleriyle bir macera düşünüyorum, sürpriz olsun, şimdiden söylersem tadı kaçar. Aynı kişiliklerle ikinci bir kitap var aklımda. Ayrıca, çok sayıda roman düşüncesi dönüyor kafamda. Tarihsel bir roman var, yazmaya başladım. Bir çocuk romanı var, geçenlerde yazdığım çocuk öyküleri kitabından esinlenerek yazmayı sürdürüyorum. Yüzlerce öykü düşüncesi de bilgisayarımda duruyor. Kimileri, ileride romanlaştırılabilecek kadar iyi düşünceler. U. B. G.: Hergün Türkiye'den ve dünyadan çok sayıda gazete ve haber dergisi okuyorum. Aslına bakarsanız, balık tutmak gibi birşey bu. Buna çok vakit ayırıyorum; bazen boşa vakit harcıyormuşum gibi gelse de, aslına bakarsanız buna değiyor. Haberlerden öyküleşmeye uygun olduğunu düşündüklerimi bir dosyaya atıyorum. Düzyazılar ve araştırmalar için de aynısını yapıyorum. Elimde bu yüzden, işlenmeyi bekleyen bolca ham düşünce var. Bir de, küçüklükten beri ansiklopedileri çok severim. İlkokulda kimi günler erken kalkıp ansiklopedi okuduğum zamanlar olurdu. Şimdi Wikipedia var, çok pratik. Hergün olabildiğince çok maddeye bakmaya çalışıyorum Wikipedia'da. Özellikle de tarihsel kişiliklerin yaşam öykülerini inceliyorum. Örneğin, Orhan Kemal'in babasıyla İhmal Amca'nın yaşamları çok ilginç ya da bin yıl önce Bizans'ta iç savaş çıkmış, yaşananlar bugün yaşadıklarımıza benziyor ucundan bucağından. Hemen not alıyorum böyle durumlarda. U. B. G.: Kesinlikle söyleyebiliriz. Asya ülkeleri başta olmak üzere çeşitli ülkelerde bulundum; kimilerinde araştırmalar da yaptım. Toplum yapısı ve insan yaşamıyla ilgili gözlemler armağan etti bana bütün bu hep yolda olma halleri. Ayrıca, Türkiye'de az bilinen ülkelerin edebiyatları da besleyici olabiliyor. Fakat nereye gidersem gideyim, Türkiye'yi yakından takip ediyorum. Yurtdışındaki ilişkilerin Türkiye'deki dostlukların yerini tutması olanaksız. Günlerimin çoğu, kafa Türkiye'de, beden yurtdışında biçiminde geçiyor. Malum, Türkiye, bol bol 'gelişme'nin olduğu güzide ülkemiz. Çoğunlukla olumsuz anlamıyla gelişme, ama olsun. Kökler orada, memleket orası. İlk gençlik yıllarımdaki küskünlüğüm yok. Basıp gideceğim bir daha dönmeyeceğim gibi bir hisse sahip değilim; ancak, bu hislere sahip olan genç arkadaşları anlayabiliyorum, geçmişte yaşadığım zorluklar sayesinde. Yaşla değişiyor insan, çoğunlukla. Romanda işlenen konulardan biri de bu, aynı zamanda. U. B. G.: Evet. Türkiye'de yayın dünyasındaki ilişkiler iyice zorlaştı benim açımdan. Birincisi, yurtdışında olmanın olumsuz yanlarından biri bu. Gidip doğrudan görüşemediğim için ilişki ağlarının dışında kalıyorum. Bir de, kitaplar eskisi kadar hızlı basılmıyor. Daha önce yayımlanan kitaplarımdan gözlemim bu. İlk iki kitabım, üniversiteden yeni mezun olduğum aylarda 2000 yılında basılmıştı. Bir 10-15 yıl önceyi düşünüyorum. Herşey çok hızlıydı. Dosyayı teslim ettikten sonra çok bekleme olmuyordu. Şimdi çok bekleme oluyor. Editoryal süreç zaten zaman alıyor ama fiziksel olarak basım da zorlaştı gibi geliyor bana. Yayıncı değilim, nedenlerini bilemiyorum, ama gerçekten umut kırıcı olabiliyor bazen bu durum. Geçen yıl, İngiltere'de bir kitap bastık. O kitap da jet hızıyla çıktı. Gezi Direnişi'yle ilgiliydi kitap. Nisan gibi teslim etmiştik, İSBN'siyle herşeyiyle Gezi'nin yıldönümüne yetişti. Yani yayınevi arıyorum ve oyalanmak istemiyorum. Kısa sürede bakıp yayınlıyoruz ya da yayınlamıyoruz arkadaşım diyecek yayınevleriyle iletişime geçmek istiyorum. Olumsuz kararla kırılacağımı düşünerek yanıtlarını geciktirenler daha da sinirimi bozuyor. Olumsuz yanıtla niye kırılayım; kırıldığım şey, oyalanma hissi... Sanırım çok dertliyim bu konuda be Kolajart. Bir ara iki tek atıp dertleşelim mi bütün bunlar üstüne?.. G. Ş.: Ha ha... Dertleşelim elbette... Teşekkür ediyoruz söyleşi için. Umarız bu söyleşimiz, romanınız için uygun bir yayınevi bulma sürecinizi hızlandırır. Dergimize yazdığınız değerli yazılar için de bu vesileyle teşekkür etmek isteriz. U. B. G.: Ben teşekkür ederim, iyi ki varsınız. Kolajart'ın sanat dünyasına katkısını çok önemli buluyorum. Daha da gelişip serpilmesini, güçlenmesini dilerim. Hatta kafa karışıklıklarım, yüzüme kırışıklıklar olarak yansıyor; belki memlekete ayak basınca gençleşirim demiştin. Hepimizin babası ölmüştü. Babasız çocukları okutan aynı okuldandık hepimiz, yatılıydık. Babasızlığımıza alışmıştık; onu zayıf bir noktamız olarak görmüyorduk; hatta gülüyorduk. Hepimiz babasız olduğumuz için doğal geliyordu bu. Oysa onun en zayıf noktamız olduğunu yıllar sonra öğrenecektik. Babasızlıkla ilgili şakalarımız hep yüzeyseldi. Gülerdik, sanki bir savunma mekanizması gibi. Ama hiç derinliğine inmezdik bu konunun. Çoğu, en yakın arkadaşının bile babasının neden öldüğünü bilmezdi. Kaç yaşındayken öldüğünü bilirdik daha çok. O güzelim müzikler, Seyyan Hanımlar yoklar artık. Zaman makinesini ne zaman bulacaksın ODTÜ? Yabancı güçler uzay mekiği yapmamıza engel oluyor ama herhalde geçmişe gitmemize engel olmuyorlardır. 1963'te Ankara valiliği taksilerde plak çalınmasını yasaklamış; taksilerdeki pikaplar sökülmüş. Geri dönülsün isterim. 'Taksilere gramafon istiyoruz' diye imza kampanyası yapalım. Bu ülkeye Gangnam style bir muhalefet lazım, sayaçları bozacak. Bu muhalefeti bir Gezi geceyarısında görmüştüm. İstiklal'de saatlerce kaçma-kovalama sahnelerinden sonra; Balık Pazarı'nın İstiklal girişinde üst katlardaki bardan gangnam dansı çalmaya başlamıştı. Polis gidiyor; millet hem slogan atıp hem de gangnam dansı yapıyordu. Polis gelince müzik devam ediyor, herkes kaçıyor. Polis gidiyor yine sloganlar ve gangnam. Erbakan olsa gulu gulu yapıyorlar derdi. Dr. Jivago'nun yazılamayacağı bir çağdayız artık. Bulup bulup yitirme anlatısı örneği olan bu yapıtın olay örgüsü olanaklı değil artık. Giriyorsun internete buluyorsun. Aşkların heyecanı kaçtı. Hergün onun yanına giderdim, nasıl unuturum. Her sabah kumsalda koşardı; yaşı çok ileriydi ama ölümü ölürken değil yaşarken karşılamak istediğini söylemişti. Önce çocukluklarını kaybetti bütün o kodamanlar, saadet tüccarları, kamikaze şehircileri, konut tellalleri... Oysa aynı mahalledendik biz, aynı sıralarda öğrenmiştik okuma-yazmayı. Aynı kavgalara katılmıştık, küslüklere barışmalara ortak olmuştuk. Aynı oyunlar, aynı oyuncaklar... Ansızın üflenen karahindibalar gibi dağıldık birdenbire. Onlar bir tarafta biz başka tarafta. Çocukluğuna inelim sözünü tam da bu dediklerin nedeniyle doğru bulmuyorum dedi Nuran, çocukluğuna çıkalım daha doğru. Dorukta başlıyoruz hayata ve aşağıya iniyoruz yavaş yavaş ve toprağa karışıyoruz sonra. Sor çocuğa, şurası dutluk ya da elma bahçesi mi olsun yoksa bina mı dikelim? Dutluk der, olmadı elma bahçesi. Ya da der ki nerede oyun sahası? Nerede top oynayacağım? Nerede kaydırağım, nerede salıncağım?.. Yeşil ister parkında da. Hayvanlar olsun ister oynayabileceği... O nedenle en yüksekten başlayıp dibe vuruyoruz gibi geliyor bana büyüdükçe. Taksim'in sönümlenmesiyle birlikte sanatın baş ilçesi Adalar olmuştu İstanbul'da. Bu soruya ikna edici bir yanıtı yoktu. Aslında hafiften kızmaya başlamıştı; ancak eksik olan noktanın farkına varmaya da başlamıştı: Bolca parası vardı, peynir-ekmek alırcasına tablo satın aldığı dönemler olmuştu; ama onları neye göre aldığını ya da nasıl değerlendireceğini kendi de bilmiyordu. Zaten belliydi. Ona güç veren, annesiydi. Hasta haliyle bile güç veriyordu ona ya da tam da hasta olduğu için güç veriyordu ona. Annesinin günlerinin sayılı olduğunun bilinciyle, başka birşeye odaklanmıyordu. Geçinmek için sahne alıyor, geriye kalan zamanlarda annesiyle vakit geçirirken rollerinden arınmış ve soyunmuş gerçek benliği açığa çıkıyordu. Bense ikisi arasında bir yerdeydim, ne tümüyle rol kesiyor ne de tümüyle gerçek benliğini kanatlandırıyordu benimle konuşurken. Başkacasını da bekleyemezdim. Kimdim ki ben sonuçta, 27 yılda bir görünen bir göktaşı falan mıydım... Öyle birşeydim belki ve kimseye çarparak onların yaşam kalkanlarına zarar vermek olamazdı amacım. Onu daha fazla sıkıştırmak, soru yağmuruna tutmak doğru olmazdı. Evet, doğru. Ama ne yapabilirim? Umudumu yitireceksem niye geldim ben buraya? Hiç gelmesem daha iyiydi demek doğru olur mu acaba? Gelmeseydim, zihnimdeki ve kalbimdeki İstanbul hep güneşli hep havadar kalacaktı. Yani sen de hayalle rüya arasındaki bir İstanbul'la avunacaktın. Daha iyi mi olacaktı? Bu şehir bir cennet değil, olamaz da. Egemenlerin kalbi, ezenlerin kalbi, zalimlerin ana komuta merkezi burası. Ama direnişin de merkezi aynı zamanda, ezilenlerin, mazlumların. Ne bekliyordun? İlk zaman romantizmini bir at ve yeniden bak şehre. Ne göreceksin? Açlık yok muydu? Yokluk yok muydu? Evsizler yok muydu? Hepsi vardı, ama sen öyle ideal bir şehir temsili yaratmıştın ki kafanda, yıllar sonra İstanbul'daki ilk günlerinde çevreye baktığında tüm bunları görmüyordun bile. Şimdi hepsini göreceksin ve buranın da kimilerine cennet kimilerine cehennem olduğuna bir kez daha ikna olacaksın. Yıllar önce burayı terketmeden, böyle bir algıya sahip olduğunu anlatmıştın daha önce. Döngünün başına dönmüş oldun, hepsi bu. Sonra bugün çokça ortak yönümüz olan arkadaşlarımı düşündüm. Kimbilir bu ortak yönler ne zaman silinip gidecekti. Kaçımız filtreden geçip önümüzdeki yıllara birlikte merhaba diyecektik. Zaten toprağa verdiğimiz arkadaşlarımız da olmuştu bu arada, çoğunlukla kazalar sonucu. Bu da bir tür kazaydı belki. Evet, evet, bu görüşmemiz tam bir kazaydı Aksu'yla. Bende ondan kalanları, onda benden kalanları öldüren. Hiç iyi olmamıştı yani karşılaşmamız. Gençlik anılarına dair güzel bir izlenim kalacaktı aklımda ona dair hala, görüşmeseydik bugün. Görüşmemişiz gibi yapmaya çalıştım zihnimde, ama olamadı, beceremedim. Aklımda, attığımız kahkahalar ve kahkahalarımızla tuzla buz olan eski bir mutluluk fotoğrafımız canlanıyordu ısrarla. Anahtar sözcük buydu: Israr. Fakat ısrarcı olamamıştık yeterince o eski günlerde ve böylece noktalanmıştı benim açımdan onunla hikayemiz, var ise o hikaye elbette, herşeyden önce. 'Ferrarisi'ni Satan Bilge' diyorlar ama ben tapınaklara park edilmiş birçok lüks araba gördüm memleketten uzakta kaldığım yıllarda. Onlar satarmış gibi yapıp arkaya bahçeye park ediyorlar; herşey sarpa sararsa basıp gidecekler arabalarına atlayıp. Zaten hala mal mülk sahibi olabilmeleri sayesinde oluyor tapınağa kapanıp rahatlama hisleri... Başkası yapamaz onu, yapamıyor. Zengin olman şart.. Hayırseverlik de öyle değil mi... Dalgaları dinlerken bunları düşündük birlikte. Bu yaşa böyle düşünceler yaraşır. Eşini, babasını, kayınpederini aralıklarla hapsetmişler. Bir biri girmiş, bir öteki; bir öteki çıkmış, bir diğeri girmiş. Aslında onları ne kadar sevdiğini söyleyeceğini tahmin ederken tam tersini söyledi: Halkın burasına kadar gelmiş, ordu bizi kurtar diye yalvarıyor; ama bizimkiler birşey yapmıyorlar; birşeyler yapmadıkları gibi, düzmece bir darbe planıyla hapse atılıyorlar; bari birşey yapsaydın da öyle atılsaydın hapse. Buna direnmiyorlar bile; sanki kendileri asker değilmiş de suçluymuş gibi hapislere tıkılmalarına göz yumuyorlar. İleride onlar da dahil hepsini askerlikten atıp yeni bir ordu kurmalı sokakta direnen gençlerden. Direnmesi gerekenler direnmediği için gençler sokağa çıkmak zorunda kalıyor; her gün bir diğeri ölüyor. İktidardaki parti 'muhafazakarım' diyor ama şehrin güzelliklerini muhafaza etmek onun muhaliflerine düşüyor. Burada bir yanlışlık var. Bir mi? Çok var hem de çok. Hem neden o kadar çok çaput bağlayan var Kadıköy'deki kiliselerde? Kimlerden ümit kesilmiş de kimlere bel bağlanmış... Ve bu kadar çok falcı, muhafazakar bir iktidarda? Bir toplum kaygıyla dolup taştığında geleceğe dair, işte o zaman belirir alametler: Çaputlar, falcılar ve bir dediği bir diğerini tutmayan ekonomistler... Ama iktidarın çizdiği geleceğe dair bu kaygı; genel olarak geleceğe dair değil tümüyle. Bir umudu ifade eder çünkü fal, çaput da öyle ve üç vakte kadar ekonomi batacak, hükümet çökecek diyen ekonomistler de öyle. Gelmese de o üç vakit bir türlü, yine de hoşuna gidiyor insanların bunları duyması. Natali'yle yıllar sonra yeniden Taksim'de buluşacaktık. Çocuk uzmanı olan Natali'yle, eski sevdiceğimle Taksim'de. Çok değişmişti her yer. Taksim Meydanı, '1 Mayıs Meydanı' adını almak şöyle dursun, 'II. Abdülhamit Meydanı' adını almıştı. Gezi Parkı diye bir yer ise yoktu artık. Hükümet, bu kez baltayı taşa vurmak yerine dirayetli davranmış, AVM yapacağım diye diretmek yerine 'Taksim Üniversitesi' açacağım, devlet üniversitesi olacak, öğrencilerden harç alınmayacak diyerek, parktaki inşaata tepki gösterecek birçoklarını etkisiz hale getirmişti. Madem ki üniversite yapılacaktı; demek ki yeşil alanlar korunacaktı. Zaten gerçekte parka en uygun inşaat biçimiydi bu. Ancak, üniversite yapısının Topçu Kışlası biçiminde olacağı öğrenildiğinde herşey çok geçti. Artık bir kez bina dikildikten sonra, ileride AVM de yapılabilirdi cami de ve hatta AVM üstü cami de... Atatürk Kültür Merkezi ise yıktırılmış, yerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı binası yaptırılmıştı. Barokla gotik karışımı olan bu bina, bakanlığa göre ülkenin çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmasını simgeliyordu. Başkent statüsünü kaybetmesiyle Ankara, ıssız bir kasabaya dönmüştü. Araçlar seyrekleşmiş, Karanfil Sokak'ta ve Sakarya'da in cin top oynamaya başlamıştı. Binbir Odalı Saray ise, veliahtın kurduğu eğitim vakfına bağışlanmıştı. Birçok yol, yabani otların istilasına uğramış, yavaş yavaş yeşillenmişti. İşin belki de tek güzel yanı, trafikte sen benim kim olduğumu biliyor musun? sürücülerinin hepsinin ortadan kalkmasıydı. Rahat bir soluk almıştı Ankara, onlar artık İstanbul'a musallat olacaklardı. Taksim, Taksim'den çok herşeye benziyordu artık. Geçen yıllarda İstiklal Caddesi'ne on cami daha eklenmişti. Arkadaşlarla sık gittiğimiz yerler birer birer kapanmıştı. Fatih'leşmişti Taksim. Turistik özelliklerini de yitirmişti. Hazopulo'nun adı değişmiş, Hacıoğlu olmuştu. Baklava, sütlaç, güllaç vb. dışında birşey bulunmuyordu artık orada. Yine de gidelim bir bakalım dedim ama hata etmişim. Orhan Veli Şiirevi yıllar önce kapanmıştı zaten. Sonra Mephisto, sonra Yapı Kredi, sonra Çiçek Pasajı, sonra Balık Pazarı... Zaten böylece geriye hiçbirşey kalmamıştı. Bula bula Tünel'de yaklaşık 10 yıl önce açılmış olan Gürcü Lokantası'nı bulabildik. Neyse ki dayanabilmişti zamana. İşte orada buluştuk Natali'yle. Pencereden dışarıya bakarken gördük onu. Bizim lokantaya doğru koşarken takıldı, yere kapaklandı. Ceylan'ın yaşlarındaydı, Uğur'un, Berkin'in ve Nihat'ın. Mekanın sahibi kapı pencere açmamıza izin vermedi önce, zarara gireceğinden korkarak; ancak beklediğimizden daha çabuk ikna oldu. İçeri taşıdık onu. Düşünüyorum da, aslında kendimizi içeri taşımıştık gibi geliyor şimdi. Onu taşımayıp da bir Ceylan, bir Uğur, bir Berkin, bir Nihat olmasına göz yumsaydık, bu vicdan azabıyla ömür boyu yaşayamazdık. Yani vicdan azabından kurtulmaktı derdimiz; daha ileri bir değer ya da ülkü değildi sözkonusu olan. Bencildik yani. Daha iyi daha mutlu bir yaşam isteyen ortalama bir insan gibiydik, hatta 'gibi'si fazla. O babasız öğrencileri okutan okulda okumuştuk biz birlikte. İşte tam da bu konuyu yazmayı düşünmüştüm bir sayfa yazıp sonra ansızın tıkandığım o romanda. Neden babasızlık? Çünkü belki kolaya kaçan bir yazardım ya da yazma girişimlerimdeki tıkanıklığı böyle bir konuyla aşacağımı düşünüyordum. Neden böyle bir konu? Çünkü yazar en iyi bildiği şeyi yazmalıdır sözüne inanıyordum o sıralar ve dahası yazar işte bu, yazmaya değer; buna enerjim var; bak bunu yazmayı çok isterdim diyeceği bir konuyu yazsa daha rahat olur sözü de doğru geliyordu bana. Bütün o babasızlık hikayeleriyle büyümüştük. Onlarca hatta yüzlerce babasızlık hikayesi. Bir hayli çeşitlemesi olan, ama ana izleği bir türlü değişmeyen, değişemeyen, bizi biraraya getirmiş olan. Yaşlarda çok fark vardı örneğin: Ana karnında kaybedenden 11 yaşına kadar uzanan bir yelpaze. Ve babalarının nasıl öldüğü hakkında başka hikayeler uydurulan çocuklar. Siyasi cinayetler, kan davaları ve daha niceleri. Sonra farkettim ki bunları anlatmak en zoruydu ve bıraktım bunun için bu konuyu. Neden en zoru? Yazamazsın ki istediğin gibi... Hala gizli kalması gereken meseleler vardı bir kere. Üstelik aslına sadık kalmak gibi ağır bir sorumluluğun olur böyle bir konuda. O zaman yazan ben olamam ki, hayatın ta kendisi olur. Kendi hikayelerini yazan yazardan hayatın dikte ettiklerini daktiloya çeken yazara dönüşmek. Sanırım tercih edebileceğim bir durum değildi bu. Sonunda karar verdim: Babasızlığı konu alan bir roman yazmayacaktım, onun yerine bir anı-belgesel kitabı hazırlayacak, bu yüzlerce babasızlık hikayesini biraraya getirecektim. Geleceğe kalacaktı böylece. Ben de gerçeğe sadık kalma denen zincirlerden kurtulmuş olacaktım. Tamamdı. Böyle bir anı-belgesel kitabı kararı aldıktan sonra birdenbire rahatlamıştım bu konuda. Babasızlığı çok rahat yazabilmeye başlamıştım. İşin aslını o anı-belgesel kitabında yazacaktım. Kültür merkezimize gelen babasız arkadaşlarıma da bu durumu anlattım, böylece babasızlık üstüne yazdığımda iyi de bizde öyle olmamıştı; bu dediğin, gerçeği yansıtmıyor türü yorumlar bıçak gibi kesildi. Ben de rahatladım, onlar da rahatladı. Anılarına saygısızlık ediyorum düşüncesinin doğurduğu suçluluk duygusundan da kurtuluyordum böylece. Bir yandan da şaşırıyordum. Babasızlık ne kadar çok insanın ilgisini çekiyordu böyle ve çoğu da orta yaş üstü insanlardı. Ve o zaman bir tahminde bulundum: Herhalde ancak orta yaş ve sonrasında anlıyordu bütün o babasızlar babasızlığın ağırlığını ya da tam da o zaman kendilerini güvende hissediyor, savunma kalkanlarını ancak o zaman indirebiliyorlardı. O yaşlara kadar babasızlığın getirdiği sorunlarla boğuşuyorlardı belki. Orta yaş ve üstü anneler babalar, bu babasız yaşıtlarıyla daha rahat empati kurabilecekleri bir yaş diliminde bulunuyor olmalılardı o sırada ve kendi çocuklarıyla olan ilişkilerini de değerlendirebilecekleri bir durumdu burada sözkonusu olan. Babalı ya da babasız, kim olursa olsun, büyük bir ilgi vardı babasızlığa. Hiç eksik olmazdı mezarlığın ortasından geçen asfalt yolda çocukların kaldırım taşlarından oluşturdukları kalelerde yaptıkları maçlar ve maç coşkusuyla bağırıp çağırmaları. Bu da bir anma biçimiydi belki. Kiminin çocuğu, kiminin torunuydu burada top oynayan çocuklar. Ya da mezarlık yolundan başkaca bir yer bırakmamıştı onlara top oynayabilecekleri, o lanet rantiyeler. Ben de çocuklarla top oynadım sonra biraz, mezarlığın ortasından geçen asfalt yolda. İzlesin de neşelensin diye babam yattığı yerden ve Beril'in babası ve bağışçılar ve ruhunun şenlenmesini isteyen herkes. Çünkü oyun, hele ki çocuk oyunları, bütün dinlerde, bütün inançlarda, bütün diyarlarda mutluluk verir herkese, şenlendirir ruhları, ölü ya da diri ruhları. Babamların gittiği diyarda hangi inanç geçerse geçsin, ortaktı hepsinde sonuçta çocuk sevinci. O yakılan kağıt nesnenin, paranın, arabanın, hatta evin öbür dünyaya, ölü canlara gideceğine inanılan diyarlarda bile böyleydi bu. Bundandı çocuklarla oynamam; ama yalnız bu değildi yaptığım, çocuk gibi oynuyordum çocuklarla, bir yetişkin gibi değil. Babamın yaşadığı yıllardaki gibi. Ben parkta oynarken oturduğu banktan bana baktığı yıllardaki gibi. Mutlu günlerimizdeki gibi yani. Mutlu günlerimizdeki gibi. En zor örgütlenen iki grup, akademisyenler ve yazarlar da dahil olmak üzere sanatçılardı bana göre. Hala da böyle düşünüyorum. Çünkü bu iki meslek grubunun geçim sağladıkları ve yaşamlarını anlamlandırdıkları temel öğe, bireysel özellikleridir. Bu iki gruba, anonim bir bildiri yazmak, çoğunlukla emeğine değer verilmemesi gibi gelir. Kendileri yazdıklarına göre, isimleri geçmelidir. Bu nedenle akademisyenler arasından bol bol imza metni çıkar; çünkü altlarına isim yazabilirler; ama anonim bir metin nadiren çıkar. Tersine, bakalım direnen işçilere: İsimsizdir onlar. İmzası 'Tuzla Tersanesi'nden bir grup işçi olur en fazla; isim geçmez. Bu iki grupta da işçilerde de işinden atılma korkusuyla anonim olmayı tercih edenler vardır elbet; fakat bu, genel eğilimi değiştirecek kadar etkili değildir. Sanatçılığın ve akademisyenliğin doğası, örgütlülüğe ters. Şişkin egolar da cabası. Herzamanki gibi birçok ilginç slogan ve pankart vardı. Tek bir sözcükten oluşan bir pankart dikkatimi çekti: Harranlıyak. Sordum, ilk kez Bursalı metal işçileri tarafından kullanılmışmış bu pankart, hem işverenle hem de sendikayla yaptıkları mücadelede. Bir Kemal Sunal filmine gönderme yapıyormuş. Nuh Diyoruz Peygamber Demiyoruz Bu Kartopu Şafaklarında diye bir pankart da vardı; 8-10 yıl önce öldürülen bir gazeteciyi anmakmış amaç. Ancak, Üsküdar'daki kutlamanın asıl dikkat çekici özelliği, Müslüman komünistlerle devrimci Şamanistlerin ve devrimci Budistlerin attıkları sloganlar ve açtıkları pankartlardı. Devrimci Budistler, yaşasın Nirvana, yaşasın proleterya diye başladılar, sınıf, kendini aş; devrime ulaş diye devam ettiler. Devrimci Şamanistler, kostümlü gelmişlerdi. Bir mini Şaman ayini yaptıktan sonra, Gök-Tengri'ye dua ettiler, devrimin yağmur yüklü bulutları bir an önce varsın diye ülkeye. Müslüman komünistlerin kitlesini bir hayli genişlettiği anlaşılıyordu. Son yıllarda iyice muhafazakarlaşmış olan Üsküdar'dan böyle bir kitlenin çıkması, ki çoğunun Üsküdarlı olduğu konuşmalarından anlaşılıyordu, beni de Ogün abiyi de çok heyecanlandırdı. Ogün abiyi İstiklal'de yürümek yorduğundan, Tünel'deki Gürcü lokantasında bir soluklanmaya karar verdik. Kendini o ana kadar zor tutmuş meğer Ogün abi. Çocuklarım diye başladı ağlamaya ben böyle bir 1 Mayıs'ı görmem diye üzülüyordum. Sayenizde gördüm. Ölsem de gam yemem artık. Bu kez biz dedik ona ağla Ogün abi ağla. Ağla, rahatla. Sonra ekledim: Ne demek ölsem de gam yemem abiciğim. Daha oooo senin önünde kaç yıl var. Bugünkü 1 Mayıs dopingiyle sen daha birkaç onyıl yaşarsın. Bunu duyunca güldü. Bir yandan ağlıyor bir yandan gülüyordu. O kraliçe arılar, o kraliçe karıncalar içerideydi; onlarsız hareket etmek neredeyse olanaksızdı. Beklenen buydu ama hiç de böyle değildi gerçekte durum. Eskiden olsa böyle denebilirdi; ama artık insanlar arılar ya da karıncalar gibi değil balıklar gibi örgütleniyorlardı. İsyan dalgaları onlara yol gösteriyordu. Liderlere gerek yoktu; gerek varsa da, bu, konsey türünden kolektif bir liderlik oluyordu; bireylerin peşinden sürüklenmek, falancayı öve öve bitirememek, dahası, falanca lider bizim çimentomuzdur demek, işte bütün bunlar tarih olmuştu. 10 yıl öncesiyle karşılaştırıyorum şimdi. Sayıca artmışız ama zulüm düzeni yerli yerinde duruyor. Ne 1 Mayıs'ı kutlayabiliyoruz istediğimiz gibi ne de 31 Mayıs'ı. Bu düzen 2071'e kadar sürer diyorlar; sürebilir bu gidişle. 1 Mayıs'taki heyecanım 31 Mayıs'ta Üsküdar'daki coşkulu kutlamaya karşın söner gibi oldu; bırakın Taksim'e çıkmayı, karşıya bile geçemedik. Yine de iyi ki dönmüşüm diyorum şimdi. Bu mücadele insanın yaşamını anlamlı kılıyor. Rahat yaşamak tembelleştiriyor insanı ve yaşama sevincini elinden alabiliyor bir süre sonra. Babasızlığım sürdü. Baba baba diye sayıklamalarım da. Ogün abiyi ise kaybettik, yaklaşık olarak babam yaşındaki Ogün abiyi; babama benzettiğim abiyi. Çok sonra duydum bu kara haberi. Yas tutmakta bile geç kaldım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/22/hulya-kupcuoglu-janet-simpson-kansas-city-cok-renkli-bir-sanat-sehri/", "text": "Kansas City 'Artists Coalition' Amerika'nın Missouri eyaletinde bulunuyor. KCAC sadece sergilerin yapıldığı bir mekan olmanın ötesinde 'sanatçı rezidans'larına, yarışmalara veya sanatçıları destekleyen çeşitli programlara 1910'lu yıllardan gelen müthiş binalarında ev sahipliği yapıyor. Sanatçı Birliği nedir? Ya da Kansas City'nin sanat ortamı nasıldır? Gibi sorularımızı KCAC genel direktörü Janet Simpson'a sorduk. Janet Simpson: KCAC 1975'te kuruldu. Bu dönem ABD'de oldukça dengesiz bir dönemdi. Vietnam'dan çekilmiştik, başkanımız bir skandala imza atmıştı ve selefi iki suikast teşebbüsünün hedefi olmuştu. Bu çevreyi huzursuz yaptı, her şey yeniden düşünüldü. İktidarlar güçsüz ve yozlaşmış olarak görüldü. Altmışların fikirleri beklemeye alındı; bu fikirler çok radikaldi ve Amerikan yaşamını dönüştürecekti. Sivil toplum hareketi, öğrenci hareketi, savaş karşıtı mücadele, kadın hareketi, özgür aşk ve kendi kararlarımızı kendimiz alma dürtüsü; tüm bunlar nasıl bir hayat ve kariyer istediğimiz üzerinde oldukça etkili oldu. Doğal olarak sanatçılar, sanatsal ifadelerini kontrol etmek istedi.70'lerin ortasında bir sanatçı hareketi Amerika'nın her köşesini kapladı. 1871'de kurulan Salmagundi Sanat Kulübü gibi sanatçı kuruluşları on yıllardır zaten vardı ama sanatçıların daha fazlasını yapması için doğru zamandaydık. Bireyler statükoya birlikte meydan okumak için katıldılar. Sanatçı kuruluşları oluşturuldu ve Amerika'nın her köşesine mekanlar açıldı. Artist Space New York City'de, Name Chicago'da, F-Space Galerry Orange County-California'da, Self Help Graphics Doğu Los Angeles'ta, Kearny Street Workshop San Fransisco'da, Art Park Lewistown'da, And-Or Seattle'da, Washington Project for Arts Washington DC de açıldı ve böyle biraz daha var. Ve ilk başta ABD hükümetinin Sanat için Ulusal Bağışa desteği vardı. J. S.: Kansas City Sanatçılar Birliği kar gütmeyen bir kuruluş. NFP'ler hükümetlerle çalışmaz. Onların var olması için hiçbir himaye söz konusu olmaz. Tıpkı KCAC gibi NFP'ler bireylerin girişimiyle kurulurlar ancak vergiden muaf olmak ve bağış almaya uygun olmak için anonimleşmek zorundadırlar. Nasıl işletileceği ile ilgili sıkı kurallar var. Kabaca 300 sanat merkezi var Amerika'da ve evet her eyalette bir veya daha fazla sayıdalar. J. S.: KCAC halihazırda iki projeye sahip. Sergi dizisi: KCAC sergileri çağdaş kültür, fikir ve sanatları şekillendiren fikirlerin çeşitliliğini keşfediyor. KCAC ticari mekanlarda kolayca yer bulamayan yenilikçi ve deneysel sanat eserlerine yer veriyor. KCAC ayrıca yerel sanatçıların çalışmalarını destekliyor. J. S.: Sanatçılar birliğinin amacı sanatçılarının endişeleri için güçlü bir ses yaratmaktı. Yetmişlerde, Kansas City sanatçılara birkaç fayda sunabildi ve yerel sanatçılar pek ciddiye almadı. İki yerel galeri başka bir yerde yaşayan sanatçıların eserlerini gösterdi. Sanat sahnesi ve sanatçıların toplanıp çalışmalarını ve fikirlerini paylaşabilecekleri bir yerleri yoktu. Sanatçılar birliği yerel sanatçıların sesi oldu ve sanatçılar ile sanatseverlere yer ve topluluk sundu. Yerel sanatçılara profesyonel mekanlar için lobi yaparak ve boş ticari mekanlar için destek olarak başladı. Sanatçılar KCAC'a başladı çünkü ihtiyaçları vardı, KCAC'ın kurulduğu yıldan beri çok şey değişti ama bizim misyonumuz hala ''sanatçıları desteklemek''. Çalışma hala destek bekliyor. J. S.: 5 Mayıs 1975'de geniş bir grup sanatçı yerel sanatçılar Philomene Bennet ve Lou Marak'ın stüdyosunda Sanatçı merkezileşmeden nasıl fayda sağlayabilir? üzerine konuştular. Ezici çoğunluk kendi kendine başlatılan kuruluşun elitizm, ilgisizlik ve cehaletten izole olmak için tek alternatif olduğunu belirtti. Bu toplantının nihai sonucu KCAC'ın biçimlendirilmesiydi. KCAC uzun tarihi boyunca birçok iş yaptı ama hepsi sanat, sanatçılar ve sanatseverlerle ilgiliydi. KCAC'ın uzun ömürlü olması çalışmalar ve ihtiyaçlar doğrultusunda yenilebilmesiyle ilgili. İlk on yılda KCAC bir sergi alanına sahip değildi. Başlıca aktiviteler toplantılar ve bir bültendi. KCAC ilk galerisine 1983'te sahip oldu ve ondan sonra da baş aktivitesi sergiler oldu. KCAC'ın bülteni Forum adlı bir dergiye dönüştü. Dergi 2000'lere kadar basılı olarak daha sonra internet sitemizde http://www. kansascityartistscoalition. org/ online olarak yayın yaptı İnternet sitesi basılı Artists Directory'nin yerini aldı. Hala basılı kataloglar çıkarıyoruz ama artık çoğunlukla dijital hazırlıyoruz. Fırsatımız olduğunda rezidans için yer satın aldık ve şu an en büyük ikinci aktivitemiz bu. J. S.: Yıllar geçti ve ben bir çok NFP'nin yola çıktığını ve bir çoğunun yok olduğunu gördüm. Bunun çok çeşitli nedenleri var, kimi zaman organizatörler bunun sürdürülebilmesi için gerekli parayı karşılayamıyor. Lakin bence asıl sorun misyonların çok spesifik ya da küçük olmasıyla ilgili, bir süre sonra insanlar ilgilerini kaybediyor. Çok zor olmalı. Sanatçılar KCAC'ın ana müşterileri fakat gelişen bir izleyici de sanatçının çalışması için gerekli. Büyük resim ve geniş görüş önemli. Sanatçılar genelde seçkin elit bir gruba dahil olmak isterler, gündelik ihtiyaçlar için çalışmak onlara göre değildir. Groucho Marx'ın bir esprisi hatırlıyorum: Beni üye olarak kabul edecek hiçbir kulübe üye olmak istemiyorum. Ama şu sözü tercih ederim: Bir yükselen gelgit yükselir tüm teknelere. Bir sanatçının salonda çalışması için birçok şeyin bir araya gelmesi lazım. Mücadeleye hazır bir grup insanın olması lazım. İnsanların destekleyebileceği, bir şeyleri değiştirebilecek ve organizasyonu büyütebilecek bir misyon belirlenmeli. Değişebilen iyidir bilinen değiştiğinde gereklidir. J. S.: İlk Cuma eleştirel ziyaretçi kitlesi yaratmak isteyen galeri sahipleri tarafından başlatıldı. Galeriler bir başka yere taşınıyorlar ve sergilerinin açılışlarını her ayın ilk cuması yapıyorlar. Bu moda olmadan önce insanlar etkinliklere eserleri ve arkadaşlarını görmek belki biraz bedava şarap içmek için geliyorlardı. Sonunda sokak satıcıları, restoranlar, barlar buna katıldı. Şimdi yıllar sonra bu nereye gitsen, nereyi görsen, nerede görülsen tanık olacağın bir sahne bu. Binlerce insan her ilk Cuma galerimizin olduğu mahalleye yığılıyor. J. S.: Kansas City çok renkli bir sanat şehri. 3000'den fazla görsel sanatçı burada yaşıyor. Burada çok büyük heyecan var ve iyi sanatçılar yetişiyor. Sanatçılar iyi müzelere, sergilere gidebiliyor; hibelere ve ucuz stüdyolara ulaşabiliyor. Kansas City zengin çeşitli bir kültürel yaşam isteyen ve onu müdafaa ederek ve maddi destek sunarak destekleyen hayırseverlere ve liderlere sahip olmada çok şanslı. Koleksiyonerlerin de sayısı artıyor ama bu daha yavaş bir gelişme. Kritik diyalog da biraz eksik. Kansas City gazetede sanat eleştirilerine sahip değil ama birçok ilginç blog var. Kansas City çok güzel bir yer ve sanatı desteklemede lider. Umarım bu devam eder ve ilerler. J. S.: Çok basit. Mekan bizim galerilerimizin koridorunun karşında görünür olduğunda ve gördüğümde büyük bir rezidans yapmaya karar verdik. Bir süredir aklımda olan bir şeydi. KCAC bunu yapmaya karar verdi. Sanatçı ve patron gruplarına odaklandık ve bu projeyi ileri taşımak için bir plan hazırladık. Mekan kullanımı ve etkinlikler o zamanlarda belirlendi. KCAC sanatçıların stüdyo kullanım zamanları ve yerel sanatçılarla etkileşimi arasında denge için çabaladı. Yerel bir mimar dizayn etti ve gönüllülerle müteahhit onu inşa etti. Bir yerel sanat enstitüsünde eğitim veren yönetim kurulu üyesi Miguel RİVERA ilk sanatçımızı getirmek için KCAC'la ortaklık ayarladı. Mümkün olduğunda şehirdeki kuruluşlarla topluluğumuz ve konuk sanatçılar için deneyimimizi genişletmek amacıyla işbirliği yapıyoruz. KCAC ayrıca Res Artist, Alliance of Artists Communities ve Transcultural Exchance üyesi. Bu kuruluşlar rezidansı geliştirmek için çok yardımcı oldular. J. S.: Sanat esasen iletişimle ilgilidir. O doğrudan ve güçlü olan dilde entelektüel bir şekilde ilgi çekici bir yöntem ama aynı zamanda şairane ve gizemli. Sanatçılarla çalışmak eğlenceli ama sinir bozucu da olabiliyor. Lakin sonunda heyecan ve memnuniyet verici oluyor. Rezidans KCAC'a yeni bir soluk getirdi. O daima farklı sanat yaklaşımlarını ve kültürleri görmeden büyüleyici olmayı başarıyor. Rezidansta senin gibi yetenekli ve adamış sanatçıları misafir etmek büyük zevk Hülya."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/22/istanbul-polisiye-edebiyatinin-unlu-kalemlerini-agatha-christie-icin-agirlayacak-22-24-ekim-2015/", "text": "Pera Palace Hotel Jumeirah, ünlü yazar Agatha Christie'nin doğumunun 125. yılı şerefine Türkiye'de ilk kez düzenlenecek olan Kara Hafta İstanbul etkinliğine ev sahipliği yapacak. Dünyanın en lüks tarihi oteli seçilen Pera Palace Hotel Jumeirah, ünlü yazar Agatha Christie'nin doğumunun 125. yılı şerefine 22-24 Ekim 2015 tarihleri arasında Türkiye'de ilk kez düzenlenecek olan Kara Hafta İstanbul etkinliğine ev sahipliği yapacak. Tüm dünya'da büyük bir ilgiyle takip edilen polisiye festivalleri, bu yıl ilk defa Türkiye'de Pera Palace Hotel Jumeirah'nın ev sahipliğinde gerçekleşecek. Kültürlerarası birlikteliği, katılan ünlü yabancı yazarlar ile de zenginleştirecek olan festival kapsamında bir çok sürpriz etkinlikler düzenleniyor. Bu sürprizlerden en önemlisi ise Agatha Christie'nin torunu Matthew Prichard'ın festivali şereflendirmesi olacak. Okumayı geniş kitlelere sevdiren polisiye edebiyatı konusu etrafında renkli bir şehir kültür aktivitesi olarak gerçekleşecekKara Hafta İstanbul Pera Palace Hotel Jumeirah'ta dünyaca ünlü yazarları da ağarlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/22/slavoj-zizek-istanbul-modernde-25-temmuz-2015-cumartesi-saat-18-00/", "text": "Ses getiren çalışmalarıyla felsefe dünyasında kendine özel bir yeri olan Sloven filozof Slavoj Zizek, yeni kitabı Hiçten Az'ın yayımlanması vesilesiyle İstanbul Modern'de okurlarla bir araya geliyor. Dünyayı anlamaya çalışırken dönüştürmek isteyenler için bir rehber olan Zizek, 1990'ların başından bu yana yazdığı birçok kitapta bu çabasını ısrarla ve tutkuyla devam ettiriyor. Güncel meseleler hakkında yazdığı kamusal müdahale niteliği taşıyan yazılar, dünyanın dört bir köşesinde verdiği konferanslar, hakkında çekilen belgeseller, Zizek'in felsefeci kimliğini gölgelemek bir yana, güçlendiriyor. Slavoj Zizek'in Hiçten Az üzerine şekillenen, Günümüzde Radikal Siyaset: Hegel'den Dersler başlıklı konuşması, felsefe, sosyoloji, kültür eleştirisi gibi konularla ilgilenen herkesi bekliyor. Mekan: İstanbul Modern Heykel Bahçesi Etkinlik ücretsizdir. Simültane çeviri yapılacaktır. Rezervasyon alınmamaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/22/steve-mccurry-cermodern-16-eylul-13-aralik-2015/", "text": "Fotoğrafçılık alanında birçok önemli ödüle sahip olan Amerikalı fotoğrafçı Steve McCurry günümüzün en iyi görsel yapımcılarından biri olarak kabul edilmektedir. Özel olarak derlenmiş olan bu sergi, sanatçının son 30 yılda dünyanın farklı birçok yerinde çektiği en çok bilinen ve hatırlanan çalışmalarını bir araya getirmektedir. McCurry, benzersiz bir kabiliyetle aştığı dil ve kültürel sınırların ötesinde insani deneyimlerin kısacık anlarına odaklanmaktadır. Bizlere zeki bir gözle sunduğu form ve renkler, şekil ve simetrilerle başka dünyaların içine açtığı pencereler sunmaktadır. American photographer Steve McCurry is universally recognized as one of today's finest image-makers and has won many of photography's top awards. This special exhibition brings together the most memorable and beautiful of his images, taken around the world over the last 30 years. McCurry's ability to cross boundaries of language and culture to capture fleeting moments of human experience is unique. With his discerning eye for form and colour, shape and symmetry, he offers us windows into other worlds."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/22/unlu-amerikali-romanci-e-l-doctorow-84-yasinda-hayatini-kaybetti/", "text": "Eserleri Türkçenin de aralarında bulunduğu birçok dünya dilinde yayınlanan ABD'li yazar Edgar Lawrence Doctorow, akciğer kanseri sonucu 84 yaşında New York'ta hayatını kaybetti. Oğlu Richard Doctorow'un ABD basınında yayınlanan açıklamalarında, ünlü yazarın akciğer kanseri nedeniyle tedavi gördüğü bir hastanede yaşamını yitirdiği belirtildi. Doctorow'un genellikle New York şehrinde geçen romanları, yakın tarihte yer alan gerçek karakterlerle kurgu karakterleri bir araya getiren özgün anlatımıyla beğeni kazanmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/23/edebiyat-dunyasinin-izmir-bulusmasi-izmir-uluslararasi-edebiyat-festivali-24-temmuz-5-eylul-2015/", "text": "İzmirli sanatseverler yeni bir festivale daha kavuşuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenen İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali, 24 Temmuz 5 Eylül tarihleri arasında 'Edebiyat Özgürleştirir' temasıyla gerçekleştirilecek. Festival kapsamında 11 ilçede paneller ve söyleşiler ile şiir ve müzik dinletileri düzenlenecek. Bu ilk festivale Romanya, Macaristan, Yunanistan ve Vietnam'dan edebiyatçılar da katılıyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, özgür düşüncenin, barışın ve demokrasi kültürünün sanat şemsiyesi altında yaygınlaştırılması amacıyla, uluslararası çapta bir etkinliğe imza atıyor. Ülkemizde ve uluslararası alanda tanınan önemli edebiyatçıları sanatseverlerle buluşturacak İzmir Uluslararası Edebiyat Festivali 24 Temmuz'da başlıyor. İzmir'in 11 ilçesine yayılacak festival etkinlikleri 5 Eylül'e kadar devam edecek. Şair Haydar Ergülen'in direktörlüğünü yaptığı festival kapsamında edebiyat söyleşileri, şiir ve müzik dinletileri gibi sanatsal etkinlikler yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/25/adnan-uzal-anisina-resim-sergisi-2-24-temmuz-24-agustos-2015-bindalli-sanatevi/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/07/31/turk-sinemasinin-bir-donemine-damgasini-vuran-oyuncularindan-pervin-par-vefat-etti/", "text": "Gerçek adı Pervin Doyum olan 23 Mart 1939'da doğan Pervin Par, ilkokulun ardından 13 yaşındayken ilk aşkıyla evlendi, evliliklerinin beşinci ayında eşinin başka bir kadınla ilişki kurması üzerine boşandı. Ardından Alsancak'ta bir fotoğrafçının yanında işe girerek uzun süre kasiyerlik yapan Par, artist olmak için İstanbul'a gitti. Burada Atıf Yılmaz'la tanışan Pervin Par film dünyasına adım attı. Yılmaz'ın çektiği 'Gelinin Muradı' adlı filmde ilk başrolünü oynayan Par, ardından 20'ye yakın filmde başrol oynadı. Kendisi gibi sinema sanatçısı Mahir Özerdem ile evlenen Par, Yeşilçam'ın sıkıntılı dönemlerinde sahneye de çıktı. Birkaç reklam filmi ve sonrasında Yılmaz Duru'nun çektiği 1976 yapımı 'Kader Torbası' filminde, Yıldıray Çınar, Baki Tamer, Erol Taş gibi oyuncularla oynayan Par, sinemaya veda ederek İzmir'e yerleşti ve çiçekçi dükkanı açtı. - Baskın (1977) - Uykusuz Geceler (1969) - Menekşe Gözler (1969) - Fakir Kızın Romanı (1969) - Kanun Namına (1968) - Baharda Solan Çiçek (1968) - Kahveci Güzeli (1968) - Şafak Sökmesin (1968) - Menderes Köprüsü (1968) - Yara (1968) - Kara Yazım (1968) - Namus Belası (1967) - Kilink Uçan Adama Karşı (1967) - Kilink İstanbul'da (1967) - Aşkım Günahımdır (1967) - Ecelin Geldi Yavrum (1967) - Şoför Parçası (1967) - Ilk Aşkım (1967) - Kanlı Pazar (1966) - Ben Bir Kanun Kaçağıyım (1966) - Hudutların Kanunu (1966) - Hızır Efe (1966) - Kahreden Firar (1966) - Burçak Tarlası (1966) - Tehlikeli Oyun (1966) - Kumsalda Üç Kadın (1966) - Korkunç Arzu (1966) - Davudo (1965) - Aşkım Silahımdır (1965) - Bitirim Aşkı (1965) - Devlerin Kavgası (1965) - Erkek Dediğin Böyle Olur (1965) - Garip Bir İzdivaç (1965) - Gizli Emir (1965) - Haremde 4 Kadın (1965) - Muradın Türküsü (1965) - Yaralı Kartal (1965) - Yarına Boşver (1965) - Yasak Cennet (1965) - Yasak Sokaklar (1965) - Anlatamam Utanırım (1964) - Gurbet Kuşları (1964) - Sen Vur Ben Kırayım (1964) - Kalbe Vuran Düşman (1964) - Hayat Kavgası (1964) - Her Gün Ölmektense (1964) - Dağ Başını Duman Almış (1964) - Cehennem Arkadaşları (1964) - Hızlı Yaşayanlar (1964) - Kara Memed (1964) - Azrailin Habercisi (1963) - Gençlik Hülyaları (1962) - Canevimden Vurdular (1962) - Meşeler Güvermiş (1962) - Sonbahar Yaprakları (1962) - Ayrılan Yollar (1962) - Ya O Ya Ben (1961) - Balıkçının Kızı Gülnaz (1959) - Sonbahar (1959) - Pamukçu Güzeli Halime (1959) - Şahinler Diyarı (1958) - Alageyik (1958) - Tütüncü Kız Emine (1958) - Bir Yudum Su (1958) - Lejyon Dönüşü (1957) - Kin (1957) - Murat Çesmesi (1957) - Bir Avuç Toprak (1957) - Yetim (1957) - Dertli Gelin Sirvan (1957) - Gelinin Muradı (1957) - Allı Gelin (1957)"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/01/les-gens-du-canal-philippe-charles-jacquet-axelle-fine-arts-galerie-september-24-october-25-2015/", "text": "Axelle Fine Arts Galerie Soho is proud to present LES GENS DU CANAL, a new collection of work by French painter Philippe Charles Jacquet. The artist has worked with the gallery since 2008 and has had seven extremely successful solo exhibitions in that time. Trained as an architect, Jacquet paints mysterious twilight worlds with incredible precision and detail. Inspired by the coasts, estuaries and architecture of the Rance Valley in Brittany, France, his oil on board works are stunning composites of the real and the imagined. Jacquet's signature simple stone houses seem to rise organically from the earth and sit among vast seas, skies and rolling fields. The artist often includes a single, small person, emphasizing the greatness of the surrounding natural world. Jacquet's houses often have a single golden light shining from a window similarly to the inclusion of a solitary person, this light can be interpreted as a symbol of hope or one of loneliness. It is up to the viewer to decide. At once, Jacquet depicts the world as one of natural beauty and wonder and as one of profound emptiness. His serene greens and blues lend a dreamlike feeling to his surreal compositions. His pieces play with the viewer's perception it is often unclear whether the artist has depicted water or grass, a floating boat or a resting one in this way, his works are enigmatic other worlds, reminiscent of reality but wholly peculiar and unearthly at the same time. Born in Paris in 1957, Jacquet studied architecture at the Ecole Nationale Superieure des Arts Decoratifs. In 2000, after 20 years in the field, he stopped and dedicated himself solely to painting. In fact, he never studied painting and his technique is entirely self-taught. Jacquet currently lives and works in Pantin, a suburb of Paris. He will attend the opening reception on September 24. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at212.226.2262 or email info@axelle. com. Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/huseyin-bahri-alptekinin-retrospektif-sergisi-eylulde-rampada-02-eylul-14-kasim-2015/", "text": "2007 yılının sonunda kaybettiğimiz, sanatçı, düşünür, öğretim üyesi, yazar ve küratör Hüseyin Bahri Alptekin'in retrospektif sergisi Demokratik Lüks, 2 Eylül'de açılıyor. Rampa ve M HKA işbirliğiyle düzenlenen sergi, her iki mekanda gerçekleşecek ve 14 Kasım'a dek sürecek. Yalnızca sanatçı kimliğiyle değil düşünür, öğretim üyesi, yazar ve küratör olarak da kültürel üretime önemli katkılarda bulunmuş Hüseyin Bahri Alptekin'in retrospektif sergisi Demokratik Lüks, 2 Eylül'de açılıyor. Sanatçının arşivinden seçilmiş çizimler, eskizler ve notları da dahil ederek, sanatçının düşünce süreçlerinin derinine inmeyi amaçlayan sergi, Rampa ve Belçika, Antwerp'te bulunan M HKA işbirliğiyle düzenlenecek ve her iki mekanda izlenebilecek. Alptekin'in yeni milenyumdan önceki ve sonraki on yıllarda ürettiği eserleri bir araya getiren bu çok kapsamlı retrospektif, 90'ların başından itibaren ürettiği fotoğraflar, heykeller, enstalasyonlar, neon metinler, video ve kolajları da bir araya getiriyor. Deniz Fili Seyahat Acentası da Demokratik Lükste! Demokratik Lüks ayrıca, Alptekin'in Bunker Research Group ve Barn Research Group gibi başka sanatçılarla ortak girişimlerinin yanı sıra Jules Verne'in İnatçı Keraban'ının (1883) izlediği rotayı takip ederek, sanatçılar arasındaki eleştirel tartışmalara ve sanatsal değiş tokuşa katkıda bulunmak amacıyla Karadeniz'i dolaşan yüzen bir laboratuvar kurma arzusu Sea Elephant Travel Agency'i ele alışıyla da dikkat çekiyor. Hüseyin Bahri Alptekin'in varisleri ile ortaklaşa geliştirilen Demokratik Lüks sergisi 2 Eylül-14 Kasım 2015 tarihleri arasında İstanbul'da Rampa'da, Belçika, Antwerp'te ise M HKA'da izlenebilir. Hüseyin Bahri Alptekin Sanatçı, yazar, öğretim görevlisi ve küratör Hüseyin Bahri Alptekin (1957-2007) Ankara ve Paris'te estetik, sanat felsefesi ve sosyoloji üzerine eğitim gördü. SIPA Press için basın fotoğrafçısı olarak çalıştı ve birçok yayın için sanat ve tasarım eleştirmeni olarak yazılar yazdı. Ankara Bilkent Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde ders verdi, Türkiye'de ve yurtdışında güncel sanat üzerine birçok konferans ve sempozyuma katıldı. 1990'ların başından itibaren sanat üretimine yoğunlaşan Alptekin, eserlerinde küreselleşmenin etkileri, göç ve sürgün, kültürlerarası imge dolaşımı, imzasız üretimler gibi temaları zaman, yer, seyahat, kişisel tarih ve arşivler üzerinden inceledi. Fotoğraf yerleştirmeleri, kolajlar, videolar, objeler hatta kasası plastik futbol toplarıyla dolu bir kamyon gibi eserlerinde birçok farklı malzeme ve yöntemler kullanarak, birbirine referans veren çok katmanlı görsel bir dil yarattı. 2007'de, 52. Uluslararası Venedik Bienali'nde, Hüseyin Bahri Alptekin'in Şikayet Etme isimli yerleştirmesi, Türkiye Pavyonu'ndaki tek eser olarak sergilendi. Aynı sene Londra'da Tate Modern'de düzenlenen Global Cities adlı sergide yer aldı. 2000-2004 yılları arasında kar amacı gütmeyen, misafir sanatçı programları ve konferanslar düzenleyen Sea Elephant Travel Agency adlı bir sanatçı kolektifini yürüttü. Kendisi beraber çalışma ve kolektif üretimlerin insanıydı, Michael Morris ile yaptığı erken dönem işleri, Bilkent yıllarında öğrencileriyle beraber kurduğu Grup Grip-in, LOFT'ta düzenlediği toplantılar, Bunker Research Group ve Barn Research Group bunlardan bazılarıdır. Katıldığı birçok sergi arasında ayrıca Sao Paolo Bienali (1998), UNESCO Ödülü'nü kazandığı Çetince Bienali (2002), Walker Art Center'da gerçekleştirilen How Latitudes Become Forms (2003), Manifesta 5 (2004), 2. ve 3. Tirana Bienali (2005) ve üç kere katıldığı İstanbul Bienali (1995, 2005, 2009) bulunmaktadır. Sanatçının kişisel sergileri ise şunlardır: Hüseyin Bahri Alptekin Facts, Incidents, Accidents, Circumstances, Situations, Muzeum Sztuki, odz (2013), Festival Istambul Agora Hüseyin Bahri Alptekin, SESC Pompeia, Sao Paolo (2013), Ben Bir Stüdyo Sanatçısı Değilim, Salt (2011), Global Mockery, Maison de Folie de Wazemmes, Lille (2009) ve Kriz: Viva Vaia, Dulcinea Çağdaş Sanatlar İçin Özgür Mekan (1999). Ölümünden sonra Hüseyin Bahri Alptekin kütüphanesini devralan SALT, sanatçının ardında bıraktığı fiziksel ve dijital fotoğraflar, not defterleri, nesneler ve eşyalarından oluşan kütüphane ve arşivi kurdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/ilk-kez-artinternationalda/", "text": "4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, Türkiye'nin en seçkin 12 galerisini bir araya getiriyor. Mehmet Güleryüz'den Azade Köker'e, Selma Gürbüz'den Erinç Seymen'e, Türkiye'nin önde gelen sanatçılarının son çalışmalarını ilk kez sanatseverlerle buluşturacak olan fuarda, Nil Yalter'in yurt dışında büyük ses getirmiş işleri Türkiye'de ilk kez gösterilecek. 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, Türkiye'nin en seçkin 12 galerisini bir araya getiriyor. Uluslararası sergileri ve başarıları dikkate alınarak yapılan seçim sonucu, . artSümer, Dirimart, Galerist, Galeri Nev, Galeri Zilberman, Pi Artworks, Pilot, Rampa, Sanatorium ve x-ist' gibi geçen yıl da katılmış galerilerin yanı sıra bu yıl Öktem&Aykut ve The Empire Project yeni galeriler olarak fuardaki yerini alacak. Türkiyeli galerilerin bu yılki sürprizleri arasında, sanatçılarının son çalışmalarının ilk kez ARTINTERNATIONAL'da sergilenecek olması da bulunuyor. Galeri Zilberman'dan Azade Köker, Guido Casaretto, Walid Siti ve Alpin Arda Bağcık'ın; Galerist'ten Şakir Gökçebağ, Seza Paker, Rasim Aksan ve Ali Emir Tapan; Pi Artworks'ten Yeşim Akdeniz, Volkan Aslan, Nancy Atakan, Horasan, Nejat Satı, Gülay Semercioğlu, Mehmet Ali Uysal ve Paul Schwer'in; Pilot Galeri'den Murat Şahinler ve Elmas Deniz'in; Rampa'dan Erinç Seymen, Nilbar Güreş, Selma Gürbüz, Servet Koçyiğit ve Ahmet Oran'ın; x-ist'ten Burcu Perçin, Burçin Başar, Ali Elmacı, Ansen ve Serkan Adın'ın ve Sanatorium'dan Erol Eskici'nin yeni işleri ilk kez ARTINTERNATIONAL'da görücüye çıkacak. Fuarın bu yılki yeni galerileri Öktem & Aykut, Elif Boyner ve Lara Ögel'in yeni projeleriyle katılırken, The Empire Project de usta sanatçı Mehmet Güleryüz'ün son çalışmalarını ilk kez fuarda sergileyecek. . artsümer, sanatçısı Erdal Duman'ın metal ve bronz heykellerinin yanı sıra cam gözyaşı şişelerinden oluşan devasa enstalasyonuyla merak uyandırırken, fuara Ankara'dan katılan Galeri Nev de bizi yeni bir isimle tanıştıracak ve Mehtap Baydu'nun Türkiye'deki ilk kişisel sergisine evsahipliği yapacak. Fuarda ayrıca Fransız feminist sanat akımının 70'lerdeki öncü temsilcilerinden Nil Yalter'in daha önce yurtdışındaki fuarlarda gösterilmiş ve büyük ilgi görmüş işleri Türkiye'de ilk kez ARTINTERNATIONAL'da Galerist standında izlenebilecek. Biletler 31 Ağustos'a dek % 30 indirimli! ArtInternational, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. 31 Ağustos'a dek biletix'ten % 30 indirimli alınabilecek fuar biletleri günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 3 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/ispanyol-sanati-istanbulda/", "text": "Bu yıl 4-6 Eylül tarihlerinde üçüncüsü gerçekleşecek uluslararası çağdaş sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'ın odak ülkesi İspanya olacak. İspanya'dan 15 galeriyi İstanbul'da buluşturacak olan fuar, İspanyol güncel sanatını keşfetmek için sanatseverlere bulunmaz bir fırsat yaratacak. Türkiye'nin en prestijli uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'ın bu yılki odak ülkesi İspanya olacak. 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek fuar, İspanya'nın en önemli galeri ve sanatçılarını İstanbul'da buluşturacak. 27 ülkeden 88 seçkin galeriyi ağırlayacak ARTINTERNATIONAL'a, İspanya'dan 15 galeri katılıyor. Barselona'dan ADN Galeria, Angels Barcelona, Galeria Carles Tache, Galeria Joan Gaspar, Galeria Joan Prats, Galeria Senda, Galeria Sicart, Galeria Trama, Miguel Marcos Gallery, N2 Galeria, Poligrafa Obra Grafica, Galeria Valid Foto BCN; Madrid'ten Galeria Javier Lopez, Sabrina Amrani Gallery; Palma de Mallorca'dan da Galeria Horrach Moya'nın katılacağı fuar, İspanyol güncel sanatını keşfetmek için bulunmaz bir fırsat yaratacak. Yirminci yüzyıl modern sanatının en sıra dışı ve ilham verici isimlerinden sayılan Katalan sanatçı Joan Miro'nun resimlerinin de yer alacağı fuarda; politik ve aykırı çalışmalarıyla her seferinde tartışmalar yaratmış Güney Afrika asıllı Kendell Geers, çalışmaları MOMA'dan Tate'e, dünyanın bir çok önemli müzesinin koleksiyonunda yer alan, pop art'ın en önemli temsilcilerinden Alex Katz, The Guardian'ın çalışmalarını Andy Warhol ile Jacques-Louis David'in buluşması ifadesiyle andığı sıradışı ikili Muntean/Rosenblum ve iki yıl önce Carrona adlı çalışmasıyla fuarın ilgi odağı olmuş, bu yıl da kuru kafalardan oluşan heykeliyle Haliç terasında büyüleyecek Javier Perez gibi dünyaca ünlü isimlerin işleri de izlenebilecek. Biletler 31 Ağustos'a dek % 30 indirimli! ArtInternational, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. 31 Ağustos'a dek biletix'ten % 30 indirimli alınabilecek fuar biletleri günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 3 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/red-a-group-exhibit-by-international-artists-gallery-25n-opens-august-7-2015/", "text": "Gallery 25N is presenting a group exhibition of recent work by ten international contemporary artists. - Josepha Gutelius USA - Petr Jedinak Czech Republic - Gavin Mayhew United Kingdom - Jonathan Murrill USA - Harry Robertson United Kingdom - Seungbo Roh USA - Alain Rousseau China - Lynn Skordal USA - Travis Washington USA - Yalim Yildirim Turkey The work in this exhibit is about the use of the color red, from a single dot to a completely red image. The artwork ranges from representational to abstract, painting to photography with an emotional range of power, heat, love, sexuality, anger, joy, and war. Gallery 25N is happy to have worked with Art-competition. net to curate this exhibit of international contemporary artists' work. Our mission is to help promote emerging and established artists and their art to a worldwide audience. Our clientele and audience have been developed over the past twelve years and are comprised of art buyers, collectors, architects, commercial developers, interior designers, curators and other galleries."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/taner-ceylanin-satyri-dunyada-ilk-kez-artinternationalda/", "text": "Geçen yılın en çok ilgi gören galerilerinden Paul Kasmin Gallery, bu yıl da çok konuşulacak işlerle 4-6 Eylül tarihlerinde ARTINTERNATIONAL'a geliyor. Hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan sanatçı Taner Ceylan, bu kez Golden Age/Altın Çağ serisinden son çalışması Satyr II ile dünyada ilk kez ARTINTERNATIONAL'da! 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek uluslararası güncel ve çağdaş sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, sanat dünyasının en önemli galerilerinden Paul Kasmin Gallery'i bir kez daha İstanbul'da ağırlıyor. Hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan Taner Ceylan'ın geçen yılki solo sergisiyle fuarın en çok ilgi gören galerilerinden birine dönüşen Paul Kasmin Gallery, Ceylan'ın Golden Age/Altın Çağ serisinden son çalışması Satyr II'nin dünya gösterimini ilk kez ARTINTERNATIONAL'da yapıyor. Taner Ceylan'ın 2013 yılından beri devam ettiği, ucu çok açık, sonsuz bir öyküye açılan serisi Golden Age/Altın Çağın son işlerinden olan Satyr II, Yunan mitolojisindeki yeniden doğuş ve ikililik kavramlarını karşı karşıya getiriyor. Yarı keçi yarı insan mitolojik bir varlık olan satirin, bu resimde insanın içindeki hayvana, hayvanın içindeki insana referans verdiğini belirten Ceylan, vahşi, genç kızları ve erkekleri kaçırıp tecavüz eden, her yeri yıkan yakan serseriler olarak bilinen satir figürünün Satyr II'de aksine, kırılgan ve düşünceli, kendi niteliklerine maruz kalmış ve kendi içine bakan bir karakter çizdiğini söylüyor: Satir, hayvanı dizginlemiş ve böylece ortaya insan çıkmıştır. Resmin 20. yy başlarında çekilmiş, siyah beyaz bir fotoğraf üslubuyla yapılmış olması da tüm bu kurgusal masallığa olağandışı bir gerçekçilik katmaktadır. Ceylan'ın tuval üzerine yağlıboya çalıştığı Satyr II, geçtiğimiz aylarda Frieze New York Fuarı'nda izleyici karşısına çıkan Satyr I'in devamı niteliğini de taşıyor. Soutine, Ford ve Lalanne'ler de fuarda! Paul Kasmin Gallery standında Taner Ceylan ile birlikte karşımıza çıkacak diğer isimler de büyük heyecan yaratıyor. Soyut dışavurumculuğun en önemli isimlerinden Chaim Soutine ve eserleri Smithsonian American Art Museum, Whitney Museum of American Art gibi önemli koleksiyonlara girmiş, özellikle suluboya resimleri ile bilinen Walton Ford, Türkiye'de ilk kez sergilenirken, 60'lardan bugüne gerek kişisel, gerek kolektif işleriyle Amerikan modern sanatını derinden etkilemiş Claude ve Francois-Xavier Lalanne'nin heykelleri de Paul Kasmin Gallery standında izlenebilecek. ArtInternational, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. biletix'ten alınabilecek fuar biletleri günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 3 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/07/utku-varlik-can-sikintisinin-almancasi/", "text": "Sanat eserlerinin ülkelerini terk edip yabancı ülkelere satılmasını önlemek amacıyla Alman Kültür Bakanı Monika Grütters tarafından hazırlanan bir kanun projesi, ünlü Alman sanatçılarını çok kızdırdı. Geçen yıl gazino işleten bir Alman şirketi, elindeki iki Andy Warhol tablosunu New York'ta satışa çıkartmıştı ve de 70 yılından beri Almanya'da bu tabloların ülkeyi terk etmesi de bu kanunun gereksinmesine nedendi. Bu yasaklama Avrupa ülkeleri için de geçerli; oysa bazılarına göre Avrupa bir bütündü. Kızgın sanatçı Georg Baselitz, eğer bu kanun gelecek ay çıkarsa, Dresden Albertinum müzesindeki 10 tuvalini kaldırmakla tehdit etti. Gerhard Richter de birçok Alman müzesinden tuvallerini geri almakla bu eyleme katıldı. Ünlü galeriler ve tablo satıcıları da müşterilerinin kaçmasından tedirgin. Geçen yazılarımda bir başka Alman ressamı, Markus Lüpertz üstüne ne düşündüğümü yazmıştım. Bu kez yalnız Alman resim sanatından değil, uzun bir süredir dünyaya can sıkıntısı pazarlayan tüm Alman sanatından söz edeceğim; tiyatro ve opera bu konunun içinde. Öncelikle çağımızın resim sanatını nasıl yorumladığını, estetik, güzel, moral adına sanatın var oluşunun; çirkin, sapık ve çamura pentür adına nasıl dönüştüğünü. Görüldüğü gibi, yere yatırımış bir seri tuval üstüne, büyük kaplarda hazırlanmış akrilik boyalar; kolay kuruyacak ve üstüne tekrar sürüştürülecek, renkler opak, katmanlar süreç kısa olduğu için kurumaları olanaksız, boya tuvalin transperence ışığını örttüğü için renk kendini savunamıyor ve de beyaz tüm renklere karıştırılmış, onları ölmüş sayalım. Baselitz üstüne yazarken, birden figürleri bana Fikret Mualla'yı anımsattı. Belki Alman ressam tuvallerini ters asarak bir orijinallik yaratsa bile kanımca Fikret Mualla'nın authenticitesi yok ve de böyle bir endişesi olduğunu sanmıyorum. Lüpertz- Beni iten, yönlendiren parmak yukarıdan, Tanrı'dan gelen bir güç, beni sarsıyor, yerle bir ediyor. Sanki yaralı bir istiridyenin inciyi yaratırken çektiği sancı gibi, işte bana resim yaptıran bu mucize! Pentür bir kültürdür, kültür ise dünyanın özdeği; bize o dünyayı kavramamızı sağlayan dil! Genellikle pentürün dışına çıkarsak, tiyatro, opera ve modern dansta can sıkıntısının bir başka görsel anlamını yine modern sözcüğüyle doğrularız. Dört saat süren Wagner operalarına bilet bulmak olanaksız! Gelin görün Günther Kramer'in Siegfried e dokunuşu! Kimi ilgilendirirse; klasik yapıyı bozmak, anlamsız dekorlar ve günün absürt giysileriyle Shakespeare sahneye koymak; Avignon festivalinde Thomas Östermeier'in 3. Richard oyunu, Laurence Olivier'ı anımsayan bizim kuşak için bir zulüm. Ya da Pina Bausch'un modern balesi. Contemporary adına ne yapılırsa yapılsın ama müzelere, saraylara, mabetlere, klasiklere modern çomağını sokup anlamsızlığı empoze etmek, asıl kültürün hayal perdelerini yok etmektir, işte burada insan tükeniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/08/hakan-erol-anne-kafamda-bit-var-2/", "text": "1949 yılının Aralık ayında doğmuştur Tarık Akan. 70'li yıllarda Yeşilçam'a ayak basmıştır. Ah Nerede, Canım Kardeşim, Sisli Hatıralar gibi filmlerde rol alsa da biz onu Hababam Sınıfı'nda Damat Ferit tiplemesiyle tanırız. Aynı zamanda Sürü filmi ile beraber Tuncel Kurtiz'le başrolü paylaşmıştır. Yılmaz Güney'in yönettiği Yol filminde de rol alan Akan, Türk Sinemasının hiç şüphesiz gelmiş-geçmiş en iyi oyuncularından biridir. Onlarca ödülü bulunur Akan'ın. En son 2007 yılında Sinema Emek Ödülü'nü almıştır. 81 yılında Almanya'da yaptığı bir konuşma yüzünden hakkında soruşturma açılır ve Türkiye'ye iner inmez tutuklanır. Konuşmada hiçbir suç unsuru bulunmasa da dönemin gazetesi olan Tercüman, yapılan konuşmayı manipüle eder ve manşetten Akan'ı hedef alır. Böylece Akan'da 80 darbesinde hapisle tanışır. Yaşadıklarını, Anne Kafamda Bit Var ismiyle 2002 yılında kitaplaştırmıştır Akan ve başından geçenleri anlatırken aslında dönemin koşullarına da ışık tutmuştur. Kitap, Almanya dönüşü Akan'ın ve diğer sanatçıların havaalanına inmesiyle başlar. 80 darbesi ünlü-ünsüz ayırmaksızın tüm ilerici insanlara yapılan sistematik bir işkenceydi aynı zamanda. Akan'a yapılan işkenceler, dayaklar ve baskılar; dönemin en ünlü ismine bunlar yapılıyorsa, sıradan insanlara nasıl davranmışlardır, sorusunu aklımıza getiriyor: Başımdaki polis avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Toparlanmadan bir yumruk da mideme yedim: ranzaya çöküp kaldım. Sürekli de küfrediyordu. İtilip kakılırken yerde oturmuş, ayaklarını uzatmış birilerini görmüştüm, ama ne olduğunu anlayamamıştım. Polis beni duvara çevirdi; bir yandan küfür ediyor, bir yandan da fotoğrafçıya fotoğraflarımın çekilmesini, parmak izlerimin alınmasını emrediyordu. ''Gece yarısını geçtiğini düşündüğüm saatlerde, ayaklarımı sümüklüböcek gibi toplayıp yere kıvrılmışken, birdenbire kapı açıldı. Fırladım, ayağa kalktım. Birini üstüme doğru ittiler. Genç bir çocuktu; yirmi-yirmi bir yaşlarında. Ayaktaydım. Merak ve heyecanla izliyordum. Benim bir suçum yok, dedi çocuk. Evden aldılar... Ders çalışıyordum... Tıp Fakültesinde okuyorum. Beni aramıyorlar aslında, abimi arıyorlar; ama beni aldılar. Bu çocukla beni aynı yere koyamazsınız, dedim. Akan, sürekli olarak küfürle ve şiddetle uyandırıldığını ve bu küfürlerin gün sonuna kadar hiç azalmadan, hatta artarak devam ettiğini söyler: '' Çık lan dışarı! Sesiyle uyandım. Çıktım. Tanımadığım bir polis, beni iterek, şu pezevengi dokuz numaraya at! dedi. Akan'ı, diğer mahkumlar ise bağrına basmıştır ve ona derin bir saygı duymaktadır. Onunla aynı koğuşta kalanlar kendilerini şanslı hissetmektedir:'' Abi hoş geldin, dedi alçak sesle. Sigaran var mı dedim. Akan kitabında Yol filminden de bahsediyor. Ne şekilde, ne zorluklarla filmi bitirdiklerini; bir sahnede atın gerçekten öldürülmesi gerektiğini, ama bunu yapamadığını anlatıyor. Yılmaz Güney ise Yol'u anlatan bir kitabında, o atın gerçekten öldürülmesi gerektiğini, çünkü filmde halkın aldatılmaması gerektiğini her şeyi gerçek bir şekilde çekmesi gerektiğini aktarıyordu. Anne Kafamda Bit Var romandan çok anı niteliği taşıyor. Akan bir döneme hem tanıklık hem de sanıklık ediyor ve bu tanıklığın sonuçlarını Anne Kafamda Bit Var'da topluyor. Müjdat Gezen, Halit Kıvanç, Perran Kutman, Şerif Gören, Fotoş Güney ve Yılmaz Güney de Akan'ın kitabında adı geçen isimlerden bazıları. Barış Davası süreci, Yılmaz Güney'in Yol filmini hapisten yönetmesi, Akan'ın mapushane serüvenleri ile beraber Dev-Sol, Pol-Der ve TKP'li mahkumlarla kurduğu ilişkileri de kitapta bulmak mümkün. Anne Kafamda Bit Var Dil edebi açıdan zayıf olsa da sade dili ve anı niteliği taşımasının yanı sıra, darbeyi ve ardında bıraktığı izleri anlatması bakımından etkileyici bir kitap. Sürü filmi, 2011'de düzenlenen Altın Portakal Film Festivali'nde ''Geç Gelen Altın Portakallar'' gecesinde en iyi film ödülünü almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/08/inselmaler-2015-sahin-celikten-galerie-am-dom-wetzlar-05-30-september-2015/", "text": "EINLADUNG ZUR VERNISSAGE SAHIN CELIKTEN Am Freitag, dem 4. September 2015 um 1 9:0 0 Uhr wird in den Raumen des Stadtgalerie Alte Post Westerland die Ausstellung INSELMALER 2015 SAHIN CELIKTEN eröffnet. Zur Ausstellung Inselmaler 2015, Sahin Celikten vom 05.09. 30.09.2015 laden wir Sie und Ihre Freunde am Freitag, dem 04.09.2015 um 19.00 Uhr sehr herzlich in die Stadtgalerie Alte Post in Westerland ein. Nicht Leinwand, sondern auf Aluminiumplatten aufgebrachte Fotografie bildet den Malgrund des aus Ostanatolien stammenden Künstlers Sahin Celikten, der in Deutschland lebt und arbeitet. Dabei ist das Foto lediglich grobe Vorgabe dessen, was dort in pastosflachiger Malerei in realisticher Manier passiert."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/09/emin-cetin-girgin-14-bienal-ustune-meditasyonlar/", "text": "Küratör Carolyn Christov-Bakargiev'in (born December 2, 1957) yoksa içimizden geçen tarihten ve şimdiki şu andan; Avrupa, Ortadoğu eksenindeki görevlerimizden; sorumluluk bilinciyle hepimizin sosyal medyada online olduğu konulardan haberi yok mu? Güncel Sanat'ın ne kadar 'güncel' olabildiğini bir ay sonra göreceğiz; bizimkisi sadece kılçıklı konular üstüne zeminden bir hatırlatma! İnsan nasılsa, sanatı aşkın biçimde kullanan ekonomi-politik de öyledir. Bienaller ve topluma yön veren felsefeciler, düşünürler, kültür eleştirmenleri kaosun patronu olmasa da, fetişizmin ve mutfaktaki dehşetin uzmanıdırlar. Meta fetişizmini siyaseten belki baskılamak mümkün ancak toplumları mahrum bırakarak sanatın biçimlendirdiği fetişizmin yerine başka biçimiyle ideolojiyi iskan ederek sapkın arzuyu yok edemiyoruz. Marks'ın tarihsel materyalizm ideolojisini şekillendiren 'özgürlük' kavramı değildir; onun için en büyük tehlike kapitalizmi, üretim araçlarının, yani daha bariz bir tanımla teknolojinin gelişmesinin önündeki engel olarak görmesidir. Sermaye, emeğin üretken gücüdür, onu yaşama çağırır der. Troçki, Stalin, Hitler: Temsili rejimlerde birbirine zıt iktidarlar değişik pozisyonlar ya da karşısındakinin aksi yönde kutuplaşmalarla rakibine benzemez formlar alabiliyorlar. Halbuki olgunun çekirdeğinde saklı duran; şiddet ve üretim denilen sert cevher tüm toplumların kurucu ögesi.. Post marksist felsefeci Zizek, 'Eğer Lenin'in ve hatta Marks'ın Komünizm projesi asli özü içinde tamamen gerçekleşseydi her şey Stalinizmden daha kötü olabilirdi' diyor ki, onların asli problemlerini biliyorsak bu cümledeki ironiyi de doğru anlamak gerekir. Troçki, zorunlu sürgün. Kalsa tiran olacaktı, gittiği için o şimdi kahraman! Her olay, nihayetinde metafizik bir prensip olan hiç ile başlar; kurucu iktidarlar bir seçenek olarak duran hiçleşmenin antagonizmasından doğarak serpilirler. Esas değil yöntem sorununda anlaşmazlıkları vardı. Troçki'nin Stalin'den kaybedilmiş/kazanılmış iktidar dışında tek farkı, devrimin Avrupa'ya taşınmasıdır; bu olmamış Troçki devrimi ihraç edemese de kendisi ihraç edilmiştir. 1960'lı yıllarda Bomonti'deki Talatpaşa okulunda okurken eski Sovyet Cumhuriyetlerinin birinde doğduğunu tahmin ettiğimiz müdür yardımcımız Münir Bey karşı tarafta top oynadığımız bahçeyi gösterir ve burası eskiden büyük havuzlu bir konaktı. Burada Kızıl Ordu'nun kurucusu yaşardı derdi. Devre arasına sıkıştırılmış cümle içinde yer alan 'kızıl' gibi kelimeler korku dolu bir vurgudan dolayı hafızamıza kazınmıştır. Ogün zihnindeki kabustan dolayı andığını farkettiğimiz olaylar bizim için pek bir şey ifade etmekten uzaktı. Yıllar sonra okuduğumuz Troçki İstanbul'da kitabını yazan Ömer Sami Coşar, Bolşevik önderin geldiği zaman önce Şişli, İzzet Paşa Sokak no 29'daki İzzet Paşa konağında iskan ettiğini belirtir. İstanbul'daki sürgününün ilk günlerinde -12 Şubat'tan 1 Nisan tarihine kadar- konsoloslukta kalmış ve ardından Bomonti Bira Fabrikası'na yakın bir köşke taşınmıştır. Ne var ki burada iki ay gibi bir süre kalır. Esas malikane adadadır. Gazetelerde çıkan haberlere göre 1917'de devrimini gerçekleştiren Komünist Rusya'nın en önemli liderlerinden Lev Troçki'nin sürgüne gönderildiğinde Istanbul'da yaşadığı bu malikane ve müştemilatı satışa çıkartılmış. Haziran 1929'dan itibaren 1933'e kadar kaldığı Büyükada'daki 'Troçki Evi' olarak bilinen 131 yıllık Arap İzzet Paşa Köşküne 4 milyon 4000 bin dolar istendiği haberi yerli ve yabancı medyada yaygın olarak paylaşılıyor. Kullanılmadığı için harabe haline dönen tarihi bina kendine ait rıhtımı ve 3.5 dönümlük arsasıyla birlikte müşterisini henüz beklemekte; ancak konunun bizi daha çok ilgilendiren yanı Troçki Evi'nin 14. İstanbul Bienali sergi mekanlarından biri olması.. Bomonti'deki İzzet Paşa köşkü ile adadaki yalının aynı kişinin olması muhtemel. Arap Paşa diye de anılan şahsın kim olduğuna dikkat ederlerse bienal sanatçılarının üzerinde çalışabilecekleri ilginç apayrı bir konu ortaya çıkacaktır. Bienaller, direkt olarak küresselleşmeyle ortaya çıkan bir olgu; uluslararası sermaye ülkeye akın ettikçe yerel değerler ve kutsal gelenekler global olanın lehine hızla dönüşüyor ve tüm ilişkiler yerinden olmakla kalmıyor 'özne'nin normları küresel standartlar tarafından değiştiriliyor; ekonomideki açılma, bariz bir evrimleşme olarak milli olanın nüfuzunu sınırlandırabiliyor... Carolyn Christov-Bakargiev'in küratörlüğünde çalışmalarını sürdüren 14. İstanbul Bienali, 5 Eylül 1 Kasım 2015 tarihleri arasında İstanbul'daki Troçki evinin de içinde bulunduğu çok sayıda mekanda izlenecek. Radikal bir imge olan Troçki'nin karşısında kötülüğü yapabildiği için kudret aktarılmış başka bir simge; Stalin yer alır. Bienal sanatçılarına verilen ödevlerle özgürlük ve liberalleşme imajları çerçevesinde bir dizi politik göndermeler yapıldığını biliyoruz. (1) Bienallerin milli olanın yerine küresel normları iskan etme kararlığını yeniden yaşamak üzere olduğumuz şu günlerde Sanat sadece ölmedi, çürümüşlüğünün kesif kokusu modern zamanların en etkili vebası diyerek Amon çarpıcı bir yorumda bulundu. Bölgede ve ülkede yaşanan son olan olayların dinamiklerini anlamaya çalışırken birlikte üzülüyoruz. Böylesine bir gerçeğin bizi çürütmemesi için sığınılacak tek şey mantık; kimse hiçbir şey yapmasa da günışığı her şeyin olduğunu söylüyor. Ayan beyan ortada olanla, henüz kendini gösterenin; müstakil oluşumlarla müşterekler üzerinden bileşimlerin / birleşenlerin alametlerine nazaran, kaosun bize dayattığı kolektif tecrübelerin ortaklıkları farklı. Şerefsiz polemiğindeki gibi gerçek çelişkiler toplumun üyeleri olan yurttaşlar arasında değil; radikal politikaların öfkeli mensuplarıyla, halkın arzuladığı huzurlu dünya arasında yaşanıyor. Tüm eleştiriler mutlak önünde geçiciliğe ve zamana karşı başarısızlığa yazgılanmışlardır; ancak buna rağmen şedit kelimeleri sarfetmede imtina etmeyenler yanında rasyonel olan birileri de mutlaka olur. Hayatın karşısına ölümün konduğu bir özgürlük zaafı ve gelecek tahayyülünü savunmanın akıl ve izanla ilgisi yok. Haklı bir endişeyle Ulus Baker, Yaşamak varken, niye ölünür? diye sorar! Bizler olarak herkes, işçi, öğretmen, imam, sanatçı, bilim insanı, muhafazakar ya da radikal politikacı; tatminsiz, meziyetleriyle toprağın verdiğine iktifa etmeyenler olarak düşüncemizle post-modern sistemin ve küresel düzensizliği dengeleyen kapitalist termodinamiğin ürünleriyiz. Guattari'nin iktidar oluşumlarının ayrılmaz bir parçası olarak sermayenin şeyleri ilerleten ve bir endüstri dalında ya da bir ülkede bu çeşit bir ortalamayı yöneten aslında takımlar, atölyeler ve fabrikalardır tespitine katkıda bulunmak durumundayız: Sermayenin mühendislik çabalarının en belirgin olarak uluslarası bienaller türü organize çabalar görünmelidir kanımızca; dünyanın değişim çağrısı güleryüzlü kolektiflerde, topluma radikal çözüm öneren tasarımlarda ortaya çıkmaktadır. Bienaller direkt olarak küresselleşmeyle ortaya çıkan bir olgu; uluslararası sermaye ülkeye akın ettikçe yerel değerler ve kutsal gelenekler global olanın lehine hızla dönüşüyor ve ilişkiler değişiyor, milli olanın nüfuzunu sınırlandırıyor. Biliyoruz ki, 1970'lere nazaran bugün çok daha farkındayız; dünyada üretim/tüketim alanımıza girdikten sonra sürdürülebilir arkaik hiçbir şey kalmadı. Geçenlerde yayımlanan Gelecekteki İlkel kitabıyla John Zernan gibi doğal anarşistlerin hilkate yönelik bakışları, kayıp köklere dönüş çağrıları fazlasıyla epistemik; mesaj farkındalık da buna rağmen idrak, öneriyi seçme şansına sahip değil ise birey ontik anlamıyla riyakar olmak mecburiyetindedir. Sanatın özgürleşme adına isteklerini sergilediği alan bir imkanlar finansmanına gereksinim duyar; işbirliği hayatidir. Zaten sembiyoz, yolda tesis edilen birlikte yaşama cesaretiyle oluşan bir süreç. Birkaç sene önce izlediğim bir VisaCard reklamında markette herkes kartla alış-veriş yaptığı sürece sistemin bir makina uyumunda kesintisiz işlediğini anlatıyordu. Sanal paranın momentumunun akışkanlığı, insan etkinliğinde anlayışımıza işlerlik sağlarken kesintisizliği sanki ışık hızında yaşadığımızın kesin bir özetidir. 2 dakikalık filmde ta ki, bir müşterinin kasiyere nakit para verene kadar; o anda hızla ilerleyen sistem kesiliyor, bir anda telaş başlıyor, kuyruklar oluşuyor vd. Keza kasaya gelene kadar geçilen yolun bir tesadüfler haritasından daha fazla anlamı var. Yaşadığımız çağda tüm rastlantılar, sonu mübadeleye gelip dayanan stratejik bir planın parçası. Politikada şimdiki an inorganik bir akıl ve bütünlüğü süregiden bir faslı; mamafih kaos bugün şahidiz ki, tereddüte mahal vermeyecek kadar bilinçle özbilinç arasında kanaviçe gibi işlenen bir 'boşluk' yaratma çabasına denk geliyor. Kapitalizm olarak modernlik; asla tek merkezi olmayan ama hemen her şeyi mükemmel olarak kontrol edebilen aşındırmalarla dönüşen bir mekanizma gibi görünüyor; tanımladığı her olgunun başına yıkıcı ya da yapıcı bir gözetmen edasıyla verimlik uzmanını yerleştirmekte mahir. Buna zemin olan devletin kudreti olsa da, emeğin gücünü yapıcılaştıran sermayenin olanağı. Zizek'in Istanbul Modern'de Hegel'den biraz bozarak aktardığı gibi İdeoloji, bizim, ötekilerle kurduğumuz etkileşimden doğan kendi hakikatimizdir. Ancak 'Kartaca Yıkılmalıdır!' demekle olmuyor; ilk adımda belirleyici olan parasal göstergelerdeki dengenin tutturulabilme temrini ve kitleleri iş için seferber edebilme yöntemindeki şeffaflık; istim ardından gelir! Dışarısı yoktur. Yargı gücümüzü kullanıp bunları yaparken bile müşterek bir yaşamın gereğini yerine getiririz. Toplumsal çevrenin damgasını taşımayan ve imal edilmemiş bir insan davranış formu olamaz diyor Maurice Merleau-Ponty. İnancın yerini alan dün olduğu gibi bugün de kudrettir. İnsanın istatistiki bir öge olarak finanslaşması, nesnel ortamı tanrısal bakışla izlemeye alan ekranlar üzerinde genel bir göstergeler dizini ve ilişkiler prosedürü yaratmıştır. Şebekelerimizin çalışanları olarak bir hukukun koruduğu sözleşmelere tabiyiz; yaşam tarzlarımızın coğrafyalar dağılan uygun farklılıklarına rağmen kapitalist üretim biçimi altında adeta şahsıma münhasır haysiyetli özerk adalar tesis etmiştir. İlki trajedi, tekrarı komediyse eğer zaten anlaşılmıştır ki, yaptığı ihlaller üzerinden miadını doldurmuş tarih, tıpkı düşünürün ya da gözlemcinin kendisini özdeşleştirmekte imtina etmediği tekerrür eden tarihten süzülen öğrenebilir bir olguya, gerçek bir tecrübeye sahip olamıyor. Post moderniteyi bu kadar korkunç kılan imtina etmeden yaşadığımız olağanlığıdır; doğadaki tecrübenin algısal/somut hakikatinin yerine tarihsel idrakıyla yaşamın mübadeleye açık kavramsal/soyut oluşumları zamanda mesken tutulur. Yaşadığımız günlerin masumiyeti ile cehaleti omuz omuzadır. Marks'ın Kapital'de sarfettiği 'Bilmiyorlar ama yapıyorlar' cümlesi bu inanca dair mistifikasyonu, politikanın sonrasında da emeğin değer olduğunu ilan eden faziletçi travmanın içine gizlemiştir. Her görünümün bir fenomen olma ihtimali vardır; ancak kabul etmek gerekir ki ideoloji kisvesi altında görünen depersonalizasyon bozukluklarını fenomen diyerek sindiremeyiz. Elemesine eleriz de bunu yapma temrini, Kant'ın 'cesaret et!' çağrısıyla, güdüsel düşüncede kara delikler açtığı gibi kurtarılmış bölgeler de yaratabilir; potansiyel vardır ve güç sizde! Eğer gerçeğin ilanı, hayata dair sapkın inkarlar üzerine kuruluysa alanı açmak, vicdanı temizlemek için kolektif akla ya da yükümüzü paylaşan yardım şebekelerine gereksinim duyarız. Küçük tanrıların denetimi altındaki panteist beden, detone sesler çıkaran çürümüş toplamın post-biçimidir; bakteriyal düzeydeki çokluk kültü, para ve şiddetle paramparça olmak üzere iş/güzarca örgütlenmiş toplumun 'riayet et' emrini oluşturan performatif bildirimidir; istisnalar kuralı bozmuştur ve işbölüşümüyle dayatılan kip, artık emrivaki bir yasa olarak görünendir. Güleryüzlü Spinoza gibi olmak isterken çok güldürüyorlar.. Birinci trajedi, ikincisi komedi misali, Arap Baharı'nın imkanlarından İmparatorluk kitabını, ihtiram duyulan Kapital'in yerine koyuyorlar ancak alelacayip durum ortada.. 2011'de ne demişler, bugün ne diyebilirler! Kazanılmışı cansiparane savunmak önemli ancak her seferinde toplumsal mutabakata ve sürdürülebilir barışa giden yepyeni bir yol haritasını müşterek faillerle birlikte yeniden çizebilmek hüner ister. İlanihai savaş olmaz ama insan isterse, zırhsız ve pençesiz doğmanın imkanıyla barışı sürekli kılabilir. Görüntünün görüntüsü vizörden beyne düştüğü an, tarihe göre kayıtlı hatırat, önemine göre uygun yere montajlanmıştır; sonraki işlemde, imaja göre isyankar kritik bir hikaye oluşturma aşamasında takip edebileceğimiz hiçbir kural yok.. Spinoza'da insanın patron olma halinin cezbesi muğlak; ondan sivil topluma devreden ana antagonist motif, güvenlik paranoyası. Çokluk'un demokratik talebi, sanıldığı gibi asıl olarak insanın mekanlaşmadan, şehirleşmeye, demokrasiye ve Hardt/Negri'de 'sevgi'ye ulaşan şekliyle bir cesaret gösterisi, finansın gücüne bir meydan okuma hali değil. Feragat yoluyla diğer türlerden ayrıldığımız spesifik aczimizle, nevrotik yalnızlık korkumuzu 'çok' bilgimiz ile telafi edebiliyoruz. Bilgi, pazarın koşullarında bir 'değer' ifade eden taşınabilir muhteviyatımızdır. Siyaset ekonomik, praksis politik; kuşkusuz biliçli bir insan etkinliği olan performans, üretim bandı / çalışma düzeni lehine ücreti karşılığı dünyayı dönüştürmek istemekle sınırlı. Dünya kendi akışı içinde zaten kendi iç dinamikleriyle dönüşüyor denilebilir; ne ki politikleşmiş özne bundan memnun değil. Reçete öneriler var; digital aparatlara sahip insan ortamda tutunabilmek adına toleranslı, sosyal medya düzeninde okumaya, tartışmaya açık; göz önündeki imge şimdilik demokratik. Tarihsel bir anlatının parçası olarak aktarıldığında gazetecinin objekifin belgesel ya da haber karesi yakalamasıyla farklı; çünkü ne şimdiki zaman nesnel ne de salt toplum öznelerden ibaret. Bilgi'nin görüntüyü aracısız aktarılması, kitleye yapılan ajitatif propaganda da üstüste yığması, ölümü bir aşkın eteklerinde yaşayanlara can veremiyor. İninden çıkan Nomenklaturaya çeki düzen bu haliyle küçük mühendislerin denetiminde. Otoriterden öte hiyerarşik yargı belirleyici; görme/bilmenin paylaşılması, yalnızlık korkusunun paslaşılarak giderilmesi mülkiyete ait sosyal bir sorumluluk.. Ne pazarı yaratır ne de alengirli savaşları silahlar; tarihe gömülmesi gereken dilin mülkiyetten önceki hali; direkt kendidir. Cürmün sahipleri pozitif mutlak değil, karanlıkta negatif iskanlar arzuluyor İmge, tekil bir çağrı yollar; müdahale edilmemiş görüntüde ise üstü örülü bir çığlık var.. Ne kadar çok biliyorsak, o kadar korkuyor ve bu yüzden bilgiyle maddenin direncini kırıyoruz. Sürekli bu maddenin direncini kırma, mananın bilincini değiştirme işlemine 'ilerleme' diyoruz. Memnun olmadığımız gerçeğin üzerine, yeni bir 'gerçek' bindirerek yine memnun olmayacağımız hilkatlar, çarpık hakikatlara upuygun olamayan hayatlar, hiyerarşik yapılar oluşturuyoruz.. Bunları korumak için de duvarlar, sınırlar, mekanları örüyoruz.. İnsan ekonomik bir tutunma noktası aramadan ideolojisiz, yaratıldığı hal üzerinde kıpırdamadan dursa dünya cennet. Lakin, yapamıyoruz; bozduğumuz görüntünün parçası olarak biz de değişiyoruz; tabiatın değiştirme, yenileme işlemine direndikçe, bizi doğadan, doğamızdan ayıran malzemeyle birlikte çürüyoruz. Kendini köreltici zorunluluklardan kurtarmış toplum olmak için önce birey olmak; evrensel öznenin norm ve sürecini doğru tanımlamak gerekir! İroni yapmadan doğrudan söylersek, doğadaki nedenin dışında bir nedensellikle kullandığımız malzeme, kurtarıcımız değil bugün kabusumuz olmuştur.. Max Weber söylüyor: Güç kullanımı, şeytani bir durum yaratır Balibar'ın belirttiği gibi bu elbette alegorik bir söylem ama haklılık payı da yok değil, her gün de bunu yaşantımızda görüyoruz. Yaşayan özne kendi hayat süresini uzatan politikaları savunmak ve yepyeni kavramların mucidi olmak durumunda; yeryüzünde sükunet muhteşem bir imkan. Oysa devlet, sanki toplumdaki var olan şiddeti alıyor, ama onu sıfırlayacağına başka biçimiyle yeniden kurguluyor. Bizde biliyoruz sıfırlayamayacağını ama marksist ütopyadaki sönümlemenin karşılığı budur. Bunca felaktete karşın Zizek gibi nüktedan kalmak, gülerek düşünebilmeki önemli; çünkü mizah, kitlelerin kendi davalarında da belli bir mesafeyi koruyabilmelerini sağlayabiliyor. Geçmişi diri tutarken geleceği öldüren; hayatın temel faaliyeti haline gelen politikalarla bugünü yarından koparan neden aşırı güç istencidir. 2011'de şahit olduk: Cezayir Sokak'ta Michael Hardt, mutlu, neşeliydi; hayaller içinde rakısını yudumlarken Arap Baharı'nı yücelten tezlerinin aşınan toplumsal boşlukları onaracağını düşünen bir avuç aydının ilgisiyle karşılanmıştı; yetmez ama evetçiler devlete dair çatlakların tespitlerdeki isabeti keyifle benimsediler.... Yazılar kitaplardan çok sosyal medya üzerinden replikler halinde zamanın ruhuna uygun sosyal ağlarda paylaşılıdı. Ne de olsa 1985 yılında ilk olarak 6 adet. com uzantılı alan adı alınmışken bugün 100 milyonu aşan com uzantılı domain bulunuyor olmanın imkanlarıyla. Fikri mülkiyet ihlali, dijital bataklığın aykırı çiçeğidir. 2009'da yazdıkları Ortak Zenginlik kitabında Antonio Negri ile Hardt, kendileri dışardaymış gibi entelektüelleri 'Yeni kilise babaları' olarak nitelendiriyordu. Hardt birileri için önemli adam.. Birileri için önemli eser, Ortak Zenginlik, yaşlanan kapitalizmin neslini devam ettirecek kitabıdır kanımızca. Dünyadan bi haber Batılı aydının başucu kitabı; felsefenin sefaleti, okuyanın felaketi.. Şubat 2011'de Guardian'da yayımladıkları ortak makaleyi bugün tekrar okuduğumuzda ufki bakıştaki isabetsizlikleri bir kez daha gözler önüne seriyor. Eleştirdiğimiz konu evrensel uygarlığı ararken normatiflerde emperyalizme toslamak; düşünce adına diliyle/grameriyle emanetçilerin kölesi olmak.. Gene birileri feryat figan ediyor; kızmışlar, alınmışlar, gücenmişler. Bu yeni bir hikaye değil, Tanzimattan bu yana taraflar aynı; hikaye deri değiştirse de kişiler hep benzer. Kendi yarım aklını kiraya veren aydınlar karşısında Cemil Meriç haklı: 'Her asırda bir kaç kişi düşünür, gerisi düşünürleri düşünür'.. Örneğin, sosyalist toplum modelleriyle, kapitalist toplum arasında bir erek farkı var mıdır? Troçki, İhanete Uğrayan Devrim Kitabında 225. sayfasında şunları yazıyor: 'Hükümeti başı kültürün geliştiğini gösterm için kolhozlarda demir karyola, saat, yün çamaşır, kazak, bisiklet, talebinin arttığını söylediğinde, bu sadece şu anlama gelir: Hali vakti görece yerinde olan köylüler, Batı köylerinin yaşamına uzun süredir girmiş olan sanayi, ürünlerini henüz kullanmaya başlamışlardır. Basında hergün 'uygar sosyalist ticaret' üzerine vaazlara rastlıyoruz. Aslında yapılmaya çalışılan şudur: Devlet mağazalarına, temiz, çekici bir görünüm kazandırmak, onları teknik olanaklarla donatmak, mal çeşitliliğini sağlamak, elmaların çürümesine engel olmak, çorabın yanısıra çorap onarmaya yarayacak ipliği de satmak ve nihayet satıcıları müşteriye karşı ilgili ve nazik olmaya alıştırmak. Tek kelimeyle kapitalist ticaret vasat sayılabilecek bir gelişmişlik düzeyine yükselmek. Sosyalizmin s'sinden eser olmayan bu hedefe ulaşmaya ise çok vakit var.. Yıl 1936. Troçki sadece Büyükada'da yaşamıyor. Arada başka mekanların olduğunu bu arada öğreniyoruz. Yalıda torununun kibritlerle oynaması sonucu çıkan yangında bina hasar görüyor. Bunun üzerine kısa bir süreliğine aile Moda, Şifa Caddesi 22 numaraya taşınıyorlar. Onarımın ardından Ocak 1932'de Büyükada'ya geri dönüyorlar. 'Stalin'den kaçarken Troçki tuzağından medet uman Dünya solu, hala gerektiği gibi hesaplaşmamıştır ekonomizmden ibaret olan ve alınterine, kana, sömürüye vd. bulanmış geçmişiyle.. Nostradamusa ya da Derrida'ya dönüp dönüp binlerce kez bakılır. Fourierler, Blanquiler, Saint Simon, Owenlar, Galiyevler, Mahnolar, Bakuninler ise ne yazmıştır, neyin peşinde olmuştur önemsenmez, hala bilinmez.. 1917'de Alman derin devletinin teşvik ettiği bir darbeyle yönetimi ele geçirdiler. Bolşevikler, binbir vaatle iktidarı aldıktan sonra Çarlık zulmünü kat be kat geride bırakan istibdatlarını, mübah bir zenginlikte fikriyatmışçasına doktrinleştirdiler. Despotizmi, devrim adına nasıl mazur gördüklerini Ukrayna'da ayaklanan işçi ve köylülere karşı giriştikleri katliamlarla ortaya koymuşlardır. Köylere, tarlalara, evlere girdiler. Troçkinin komutanlığındaki Rus Kızıl Ordusunun otoritesi emekçiler için fazlasıyla tehditkardı. İnsanların zihnine kamusal yarar için Aklı askıya alabilecekleri vazedildi. Leninist propoganda yöntemleriyle 'ekonomizm', eşitlikçi bir prensipmişçesine metazori dayatılmak istendi. Makul gerekçeleri, insana karşı devletti. Ne var ki, Bolşeviklerin bir inanç sistemi inşa etmeleri, ancak adalet talep eden kitleleri apolitikleştirmekle ve Rusyayı doksan yıl boyunca bir halklar hapishanesine dönüştürmekle mümkün oldu. Giden despotun yerini alacak bir 'iktidar' için proletarya diktatörlüğü tezlerini aşkın bir formatta geliştirdiler. Bir darbeyle aristokrasi ve burjuvazi zaten saf dışı edilmişti; haliyle diktatörlük halka uygulanabildi. Bu akıl almaz süreçte üç yıl boyunca Ukraynalı Mahnovistler'in sert direnişiyle karşılaştılar.. Marks F. Ü 8. Tez'de Toplumsal hayatın tamamı pratiktir. Teoriyi mistizme götüren bütün sırlar akılcı çözümlemelerini insan pratiğinde ve bu pratiğin kavranmasında bulur der. Leninizm, insan aklını ve toplumun huzurunu partinin imtiyazlarına, rejimi ayakta tutacak kadroların refahına feda etmiş şeytani bir inanç sistemidir. Nestor Mahno bunu erken görüp başkaldıran gerçek bir devrimciydi. Sansar ya da tilki, Stalin olmazsa Troçki.. Bugün 28 Temmuz; Kronştadt'ta, Ukrayna'da 1917 darbesinden sonra kitlesel katliamlar yapan Rus Bolşeviklere karşı en amansız savaşı veren Nestor Mahno'nun toprağa verilişinin 80. yılı.. Plehanov 'Tarihte Bireyin Rolü Üzerine'de, etkili bireyler, belki bazı şeyleri bir nebze değiştirebilirler ama dönemin dayattığı genel eğilimi değiştiremezler diyor. Huzursuz camianın mensuplarında onu, Kobra'ya karşı gösterdiği tutarlı direnişle bütün olanları önceden haber veren bir kahin olarak görme eğilimi vardır. Ya da demokrasi mücadelesinde portresine bir aklı evvel özgürlük savaşçısı imgesi iliştirilmiştir ama tarihin dayattığı hikayenin geri planı, ilerisinden kat be kat daha zalimcedir. Her halükarda Rus tarihinde Stalin olmazsaydı diktatörün adı Troçki olacaktı.. Asyalı despotlar için bireyin kendine ait bir iç yaşantısı yoktur diyen Hegel, monark kültürünün endemik mutlaklığını doğrulamıştır. Özgürlük şiarlarıyla başlayıp insanların 'devlet' tarafından tutsaklaştırdığı gerçek yıkımın o veçhesi, Doğu toplumlarına bakıp sosyolojik argümanlar çıkarmak isteyenler için ayrıca önemlidir. Stalin mikrobu Bolşeviklerin içine ilk günden girmiştir; 30 Ağustos 1918'de Fanya Kaplan'ın ifade ettiği itirazı da bunadır. Ertesi yıl, Kronştandt'tan Ukranya mezalimine; Rus milliyetçiliği her zaman kendine uygun figürlerle mazlum halkın ümitlerini bastırmada büyük maharet göstermiştir. Bugün de tekrar eden gerçektir. Sınıflardan önce mülkiyet toplumunun geleceğini kısa/uzun vadede belirleyen halkın gayri şahsi karakteridir. Toplum asla bireylerin birden fazlalığı, insanların çokluğu olarak açıklanamaz. Siyasetteki davranışları etkileyen temel unsur, o toplumun coğrafyasının üstünde tutunan kümelere ait bir ayrı beden profili ve ruhsal topografyasının olmasıdır. Yönetici kadrolar, ülkelerin coğrafyalarından kaynaklanan bazı politik kalıpların ve psikososyal çağrıların esirdirler. İdeoloji diye bir doğruluk ölçüsü mevcut değildir; olan sadece diğer muarızlarla tehditkar ilişkisinin anlamıdır. Bireyin zayıf olduğu toplumlarda güden 'lider' özlemi fazladır. Devrim için güçlü ve politik bilince erişmiş emekçilere ihtiyaç vardır ama bu hak arayan çalışanlardan daha sonra tüm güçlerini bir azınlığa, hatta son tahlilde monarka devretmeleri istenir. 1919'da Mahno ve anarşistler bu oyuna gelmemişlerdir. Çeşitli ideolojilere sarmalanarak halkın kendi haklılıklarını politik şahsiyetlerin tutkularına meze yapmak eski bir alışkanlıktır. Sembollerle yol arkadaşlığında palazlanan 'sol' doktrin, başlı başına ayrıştırılması, kabuklarının soyulması gereken bir mevzudur. Türkiye, Rusya dostluğu da bu içeride hak arayan grupların dostluklarıyla kışkırtılan bir konjonktüre bağlı, dışarıda özellikle Almanya'nın daim pusuda beklediği bir konumda ve hep pamuk ipliğine bağlı bir minvalde gelişen bir tarihe sahiptir. Ne yazık ki Türkiye solu, Rusya'nın 5. kolu gibi çalışma gayretini bu yarım yamalak milliyetçi teorilerden almıştır. Ukrayna'da çoluk çocuk kitlesel katliamları uygulayan kızılların kurmay başkanı Frunze'nin heykeli bugün Taksim Meydanı'nda Mustafa Kemal'in arkasında durur. O gün muhtaçlığın hangi ölçülerde olduğunu ve Moskova dışında kolgezen açlık felaketinin boyutlarını ve darbecilerin ekonomik ve teorik çaresizliklerinin dehşetini Lenin'in kitaplarında okuruz. Teori mütereddittir lakin pratik, soyutlamaları tolere edemeyecek kadar habis. Doktrini ileri sürenler sıkıştırırlar ; 'gelişkin bir sosyalist toplumda toplumsal bir işbölümü ya da sabit meslekler olmayacağından idari işleri dönüşümlü olarak yerine getiren kişilerin dönemsel olarak değiştirilmesi ancak geniş bir kolektif yönetim ilkesine dayalı olarak hayata geçebilir. Kurucu önder cevap verir: 'vesaire, vesaire: Tam bir keşmekeş!' (1) Evet tam da sosyalist teoriye göre öyle olmalıdır ama Lenin'in kafası fena halde karışıktır. 1916'da kaleme aldıkları 'Devlet ve Devrim'in sadece teoride kaldığını gördüğümüzde Bolşevizmin sonraki pratiğiyle, Marks'ın teorisinin taban tabana zıt olduğunu kolayca iddia edebiliriz. 1916-18 arası büyük bir dönüşüm yaşayan Lenin 'Üretim vazgeçilmezdir; demokrasi ise vazgeçilmez değildir' diyordu (2) Oysa 1916'da, 'Demokrasi tasavvur edilebilecek en tam ve tutarlı şekilde hayata geçirildikten sonra, burjuva demokrasisinden proleter demokrasisine dönüşür; devlet, belirli bir sınıfı bastırmaya yarayan bir araç olmaktan çıkar ve artık kelimenin gerçek anlamıyla devlet olmayan bir şeye dönüşür' diyordu. (3) Sadece iki yıl sonra, Demokratik muhalefet hakkı, tam da proletarya kitlesi içinde bölünmeler anlamına gelmektedir ve kongre her türlü muhalefeti yasaklamıştır (3) Devrimin çıkarları, demokrasiden üstündür (4) Stalinist diktatörlüğün hazırlayıcısı tartışmasız Lenindir. (5) Fabrikaların yönetiminde işçinin sömürülmesi açısından sosyalist/kapitalist farkı yoktur (6) Sendikaların görevi üretimi artırmaktır; hepsi bu! (7) İç politikada böyledir de dış politikada oportünizm yok mudur; haliyle Leninstleri tüm hedefi çarlık Rusyasının tüm kazanımlarını yeni devlet yapılanmasında muhafaza etmektir. Zaten Bolşevikler ve Proletarya Diktatörlüğünde geçen konuşmasında da 'komünizmi inşa etmek için elimizde kapitalizmin yarattıklarından başka hiçbir malzeme yok diyor (8) Leninist teorinin maruzatlarına karşın tek amaç, bir ulus ülkesi olarak büyük Rusya'yı ekonomik olarak ayağa kaldırmaktır. Bunun ötesinde Bolşeviklerin kendi stratejileri gereği Kurtuluş Savaşı'na yaptığı yardımlar tartışmalıdır. Niyetlerinin yanısıra arşivlerde imkansızlıklarını gördüğümüzde bu propogandanın büyük bir yalan olduğunu anlarız. Toplanan paralar Hindistanlı, Bengalli, Azerbeycanlı müslümanlar ile 'Sovyetler' aldatmacasıyla ülkeyi bir halklar hapishanesi olmaktan kurtarmak isteyen Sultan Galiyev gibi halk önderlerinin katkısıyla kurtuluş savaşını kendi kurtuluşları için vesile kabul edip yollamışlardır. Getiren Frunzedir ama o, kendine emanet edilen sandığı taşımaktan ötesini yapmamıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/09/fikret-otyam-yasama-veda-etti/", "text": "Böbrek yetmezliği nedeniyle bir süredir tedavi gören ressam, gazeteci- yazar Fikret Otyam 09 Ağustos 2015 tarihinde, 89 yaşında hayata veda etti. Otyam, yarın Antalya'da Cemevi'ndeki törenden sonra salı günü Nevşehir'in Hacıbektaş İlçesi'ndeki İz Bırakan Aydınlar Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Anadolu değerlerinin savunucusu; Fikret Otyam'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Akdeniz Gazetecilik Vakfı ve Altın Portakal Kültür Sanat Vakfı'nın kurucu üyelerinden olan Fikret Otyam, besteci ve orkestra şefi Nedim Vasıf Otyam'ın kardeşi ve dokuma ve fotoğraf sanatlarıyla ilgili sanatçımız Filiz Otyam'ın hayat arkadaşıydı. 1953'te Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden mezun olan Otyam burada ünlü ressam Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi oldu. 1950 yılında Son Saat gazetesinde gazeteciliğe başladı. Daha sonra Cumhuriyet gazetesinde çalıştı ve köşe yazarlığı yaptı. Özellikle Anadolu ve Güneydoğu Anadolu ile ilgili röportajları ve yazılarıyla tanındı. Bu röportajlarını çok sayıda kitapta topladı. Emekli olduktan sonra Antalya'nın merkezine 26 km uzaklıkta olan Geyikbayırı köyünde ikamet eden Fikret Otyam resme ağırlık verdi. Aydınlık Gazetesi'nde her hafta yazmayı sürdürdü. Fikret Otyam, aramızdan ayrılsa da geride bıraktığı değerli eserlerle bizlerle olmayı sürdürecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/11/tarik-dursun-k-nin-vefatiyla-yazin-ve-sanat-dunyasi-cok-yonlu-bir-sanat-insanini-daha-kaybetmis-oldu/", "text": "Bir süredir İzmir'de yaşayan usta yazarımız Tarık Dursun K. tedavi gördüğü Alsancak Devlet Hastanesi'nde 11 Ağustos 2015 tarihinde ( 84 yaşında) akciğer yetmezliğinden vefat etti. Tarık Dursun K.'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1931 İzmir doğumlu olan Tarık Dursun K. 1949 yılında İzmir'de Anadolu gazetesinde sinema eleştirileri yazmaya başladı. Sonra sırasıyla Yeni Gün, Ankara Ulus, Yeni İstanbul ve Vatan gazetelerinde gündelik yazılar yazdı. Pazar Postası ve Akis dergilerinde sinema eleştirileri yazdı. Eleştirmen Ali Gevgilili ile birlikte aylık Yeni Sinema dergisini çıkarttı. Senaryo yazarlığı ve rejisörlük yapmıştır. 1969 yılında Kurul Kitabevi'ni açmış, Milliyet gazetesinde kitap tanıtma yazıları yazmış, Milliyet Yayınları'nı yönetmiştir. 1973 yılında Günümüzde Kitaplar adlı bir dergi çıkarmış, 1975 yılında Koza Yayınları'nın kurucuları arasında yer almıştır. Sanata 1949 yılında şiirle başlamış, 1951 yılında Cengiz Tuncer ile Devrialem isimli ortak bir şiir kitabı yayımlamıştır. Daha sonra hikaye yazarlığına başlamıştır. Çeşitli ödüller alan Tarık Dursun K. kardeşi Faruk Kakınç'la beraber girdiği bir yarışmada soyadlarının karışması neticesinde soyadını K. olarak değiştirmiştir. Yazarın bütün hikayeleri 2009 yılında Yapı Kredi Yayınları tarafından toplu olarak yayımlanmıştır. 1976 yılına kadar yazdıkları Karanfilli Hikaye, Toplu Öyküler 1 cildinde, 2006 yılına kadar yazdığı hikayeler Gönlümün Bir Parçası, Toplu Öyküler 2 cildinde toplanmıştır. Ayrıca yazarın kendi öykülerinden hazırladığı bir seçki 2004 yılında Dünya Yayıncılık tarafından Sümbülteber başlığıyla yayımlanmıştır. 1992 yılında Gendaş Yayınları için gençler düşünülerek hazırlanan derlemenin başlığıysa Hikayeler'dir. - Atmacanın Oğlu Aydınlık Basımevi(1945) - Hasangiller Seçilmiş Hikayeler Dergisi Yay.(1955) - Vezir Düşü Yeditepe Yay.(1957) - Rızabey Aile Evi Varlık Yay.(1957) - Güzel Avrat Otu Düşün Yay.(1960) - Sevmek Diye Bir Şey Kurul Yay.(1965) - Yabanın Adamları Kurul Yay.(1966) - 36 Kısım Tekmili Birden Ok Yay.(1970) - Bağrıyanık Ömer ile Güzel Zeynep Sinan Yay.(1972) - Bahriyeli Çocuk Koza Yay.(1976) - İmbatla Dol Kalbim Adam Yay.(1982) - Ona Sevdiğimi Söyle Bilgi Yay.(1984) - Ömrüm, Ömrüm... Bilgi Yay.(1987) - Aşk, Allahaısmarladık Bilgi Yay.(1987) - Yaz Öpüşleri Bilgi Yay.(1996) - Dulevi Bulut Yay.(2003) - Sümbülteber Dünya Kitapları Yay.(2004) - Hepsi Hikaye Aykırı Yay.(2006) - Rızabey Aile-evi (1957) - İnsan Kurdu (1959) - Sabah Olmasın (1967) - Denizin Kanı (1968; televizyona uyarlanıp dizi olarak yayınlandı, 1980) - Kopuk Takımı (1969) - Gün Döndü (1974) - Hoşça Kal Küçük (1979) - Kayabaşı Uygarlığının Yükselişi ve Birdenbire Çöküşü (1980) - Alçaktan Uçan Güvercin (1980; televizyona uyarlanıp dizi olarak yayınlandı) - Kurşun Ata Ata Biter (1983) - İnsan Kurdu (1983; ikinci versiyon) - İyi Geceler Dünya (1986) - Bağışla Onları (1989) - Ağaçlar Gibi Ayakta (1990) - Bizimkisi Zor Zanaat (1990) - Alo, Harika Hanım Nasılsınız? (1999) - Kutup (2003) - Sessiz Çığlık (2012) - Son Yol 68'lerin Gözyaşları (2012) - Deve Tellal, Pire Berber İken... (1970) - İyilikçi Tilki (1970) - La Fonten Masalları (1973) - Bir Küçücük Aslancık Varmış (1971) - Ezop Masalları (1966) - Yaramaz Kuzu (1994) - Hoşça Kal Küçük (1995) - Otobüsüm Kalkıyor!.. (1996) - Kerem'i Kimse İstemiyor (1997) - Güzel Uykular Alara: Çocuklara Her Gece Bir Masal (2001) - Benim Dedem Bir Tane (2003) - Bir Varmış Bir Yokmuş Memleketin Birinde... (2007) - Az Gittik, Uz Gittik, Dere Tepe Düz Gittik (2008) - Kırmızı Otobüs (2011) - Tekerlemeler - Bilmeceler - Pıtır'ın Masalları: Pıtır'ın Masalı - Pıtır'ın Masalları: Keloğlan - Pıtır'ın Masalları: Yalancı Tilki ile Doğrucu Nalbant - Pıtır'ın Masalları: İyilikçi Şehzade ile İyilikçi Balıkçı - Pıtır'ın Masalları: Küpteki Çil Çil Altınlar - Pıtır'ın Masalları: Kurnaz Tilki ile Tilkiden Daha Kurnaz Tavşan - Pıtır'ın Masalları: Hapşırıklı Minik Cin - Pıtır'ın Masalları: Denizler Sultanı - Pıtır'ın Masalları: Gökten Yıldız Düşüren Zürafa - Pıtır'ın Masalları: Aynalar Gerçekçidir - Pıtır'ın Masalları: Ateşler Sultanı ile Sular Şehzadesi - Pıtır'ın Masalları: İyilik Eden İyilik Bulur - Devrialem (1951) - Büyük Türk Şiiri Antolojisi (1961) (Ümit Yaşar Oğuzcan'la birlikte 6 cilt olarak hazırlanmıştır) - Şiirimizde Aşk ve Kadın - Şiirimizde Ölüm - Şiirimizde İstabul - Şiirimizde Ayrılık - Şiirimizde Taşlama - Şiirimizde Tabiat - Ünlü Sinema Rejisörleri (1963) - Edebiyat Üstüne Narin (1993) - Ben Unutmadan (1994) - Gavur İzmir Güzel İzmir (1994) - Geçti Akşam Suları, Ben Unutmadan 2 (1997) - Göl Hafif Çalkantılı Olacak (1997) - Gönderdiğin Mektubu Aldım (1999) - Kitaplara Giden Tren (2001) - O Şehir Senin Bu Şehir Benim, Turne Anıları (2002) - Dünya Düzdür (2003) - Atım Kaçtı Ben Vuruldum (2004) - Amma da Accayip Dünya (2005) - Bir Gün Bir Issız Adaya Düşerseniz (2005) - Kokulu Kentler (2007) - Kaş Kaş Üstüne Taş Taş Üstüne (2008) - Aşkın Dünü, Bugünü, Yarını (1966) - Film ve Rejisör (1961) Yazar: Don Livingston - Bir Damla Kan, Bir Damla Petrol (1965) Yazarlar: Antoine Zischka, Jouri Semyonow, Victor Perlo, Sam Aaronovitch, Floraence Elliot, M. Summerkill, Thomas G. Buchanan - Altın Çağ (1967) Yazar: William Saroyan - 1961 Türk Dil Kurumu Hikaye Ödülü - 1967 Sait Faik Hikaye Armağanı - 1984 Orhan Kemal Roman Armağanı - 1985 Sait Faik Hikaye Armağanı - 1987 Türkiye İş Bankası Büyük Edebiyat Ödülü - 1991 Yunus Nadi Roman Armağanı - 2006 Sedat Simavi Edebiyat Ödülü"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/14/artinternationalin-artistik-programi-aciklandi/", "text": "4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek ARTINTERNATIONAL'ın artistik programı bir kez daha birbirinden etkileyici sanatçıları bir araya getiriyor ve videodan performansa, çağdaş sanatla dolu günler vadediyor. Ali Taptik'ten Hera Büyüktaşçıyan'a, Maya Hayuk'tan Burçak Konukman'a, yedi farklı sanatçı fuara özel işleriyle ilk kez karşımıza çıkarken, Harabeler ve Yaralar temalı Sahnedeki Videolar bölümü, video tutkunlarını bekliyor. 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde üçüncüsü gerçekleşecek çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'ın artistik programı açıklandı. Bu yıl da Stephane Ackermann'ın direktörlüğünde hazırlanan programda, tanınmış sanatçılar tarafından hazırlanmış performanslar ve enstalasyonların yanı sıra Türkiye'den ve yurt dışından küratörler, enstitüler ve güncel sanat platformlarının katılımıyla gerçekleşecek etkinlikler de bulunuyor. Fotoğraf sanatçısı Ali Taptik, kendi mesleğinin özüne dair duyduğu meraktan yola çıkarak fuara özel hazırladığı serisi It's Not Fairi ilk kez sanatseverlere sunarken, hayatını New York ve İstanbul'da sürdüren, iki farklı kentte yaşamanın karşılıklı etkileşimlerini işlerine taşıyan Arslan Sükan, fuarın günlüğünü tutar gibi çektiği ziyaretçilerin fotoğraflarını sergileyecek. Dominique Petitgand, fuara La gorge seche adlı ses, gürültü, müzik ve sessizlik içeren ses enstalasyonu ile katılırken, New Yorklu sanatçı Maya Hayuk, baş döndüren renk ve ışıklarıyla, politik, aktivist ve aynı zamanda espirili, görsel bir saykodelik deneyim sunacak. Bu yılki Venedik Bienali'nin Altın Aslanlı Ermenistan Pavyonu'nda yeni işleriyle büyük ilgi gören Hera Büyüktaşçıyan ise, mavi sahne perdeli enstalasyonu Falling Watersta, fuar alanını adeta bir nehre dönüştürecek. Fuarın bu yılki performansları ise Burçak Konukman ve Nevin Aladağ'dan geliyor. Berlin'de yaşayan Burçak Konukman, I Am An Independent Artist adlı performansında bağımsız hareket halindeki standıyla fuar alanında gezerken, Nevin Aladağ, Move adlı performansında kamusal alanda hareket etmenin farklı yollarını araştıracak. Son iki yıldır olduğu gibi Başak Şenova küratörlüğünde hazırlanan Sahnedeki Videolar bölümünde Harabeler ve Yaralar temasıyla kişisel hikayelerin, anıların ve hayallerin saklı yol haritalarının izini süren işler izleyiciyle buluşuyor. Üç bölümden oluşan bu seçkide Javier Perez, Payam Mofidi, Levi van Veluw, Claudia Larcher, Hacer Kıroğlu, Juan Pablo Ordunez / MawatreS., Amparo Sard, Oliver Ressler, Karen Mirza & Brad Butler, Maria Friberg, Joanna Rajkowska ve Aglaia Konrad'ın videoları yer alıyor. ARTINTERNATIONAL'ın büyük ilgi gören bölümlerinden Alternatiflerin bu yılki küratörü ise İtalyan sanatçı ve yazar Paolo Chiasera olacak. Kar amacı olmayan sanat grupları ve sanat projelerini bir araya getiren bu bölümde Türkiye ve İngiltere'den toplam 8 inisiyatif katılıyor. 5533, Near East, Protocinema, SPOT ve Torun gibi geçen yıl da katılan grup ve inisiyatiflerin yanı sıra bu yıl, David Robert Foundation, Masa Projesi ve Nesin Sanat Köyü, ARTINTERNATIONAL'a ilk kez merhaba diyecek. Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak. ARTINTERNATIONAL, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 2 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/14/safak-gunes-gokduman-bir-tablonun-birlesmis-milletler-multeciler-yuksek-komiserliginden-cop-tenekesine-yolculugunun-hikayesi/", "text": "2008 yılında Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği tarafından mültecilik konusunda toplumsal farkındalık sağlamak amacıyla bir proje başlatılır. Bu proje kapsamında çeşitli üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakülteleri'nden projeye uygun eserler göndermeleri istenir. Resim, animasyon, heykel, fotoğraf, karikatür, poster, kısa film, seramik ve gibi alanlarda üretilen sanat eserleri izleyicilerin beğenisine sunulur. 2009- 2010 akademik yılında projeye katılım daha da artar. 2010 yılında 14 26 Aralık 2010 tarihlerinde Ankara'da Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezinde düzenlenen sergide Afyon Kocatepe, Başkent, Cumhuriyet, Çanakkale 18 Mart, Çankırı, Çukurova, Doğuş, 9 Eylül, Erciyes, Gazi, İstanbul Bilgi, İstanbul Kültür, İstanbul Teknik, Kadir Has, Kocaeli, Maltepe, Mersin, Sakarya, Süleyman Demirel, Yeditepe ve Trakya Üniversiteleri'nin Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin öğrencilerinin çalışmaları yer alır. Amaç geleceğin sanatçılarına mültecilik konusunda duyarlılık kazandırmaktır. 14-26 Aralık 2010 tarihinde düzenlenen 'Genç Sanatçılar Mültecileri Anlatıyor' adlı sergide Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Dr. Deniz Gökduman'ın birinci sınıf öğrencilerinin yirmiden fazla çalışması sergilenmiştir. Aradan 5 yıl geçer. 7 Ağustos, 2015 tarihinde Dr. Deniz Gökduman'a bir telefon gelir. Arayan 1sanat'ın sahibi Mehmet Ünal'dır. Mehmet Ünal, Dr. Deniz Gökduman'a öğrencilerinin proje çalışmalarını Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği'nin yanındaki çöp kutusunda gördüğünü, bu duruma çok üzüldüğünü, haber vermek istediğini söyler. Bu duruma çok şaşıran ve üzülen Dr. Deniz Gökduman Mehmet Ünal'dan tabloları almasını rica eder. Mehmet Ünal, tablolardan temiz ve zarar görmemiş olanları alır ve bu yolla tabloların bir kısmı kurtarırlar. Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinden bir kısmının çalışmaları 1sanat'ın sahibi Mehmet Ünal'ın duyarlılığı sayesinde Edirne'den Ankara'ya uzanan yolculuklarını belediye çöplüğünde sonlandırmaktan son anda kurtulmuştur. Diğer üniversitelerin öğrencilerine ait çalışmaların akıbeti bilinmemektedir. Not: 2010 tarihli sergiyle ilgili bilgiler ve tırnak içerisinde ifadeler Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye Temsilciliği'ne aittir ve kendi sayfasından alınmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/14/salt-ve-robinson-crusoe-389-is-birliginde-kitaba-donusmek-2-eylul-2015-16-00/", "text": "Kullanma Kılavuzu 2.0: Türkiye'de Güncel Sanat 1975-2015, 40 yılık bir sürece damgasını vuran eğilim, etkinlik ve tartışmaları farklı boyutlarıyla ele alıyor. 16 yazarın metninin yer aldığı kitap, söz konusu dönem içerisinde üretim yapan başlıca sanatçıların anıldığı, Türkçe ve İngilizce'deki en kapsamlı referans kitabı olma amacını taşıyor. Eylül ayında yayımlanacak olan kitabın tanıtımı, SALT ve Robinson Crusoe 389 ortak inisiyatifi Kitaba Dönüşmek serisinin ilk programı olarak gerçekleştirilecek. Mallarme'nin Dünyada her şey kitaba dönüşmek için vardır sözünden esinlenen Kitaba Dönüşmek serisi, geçmiş tasası ve gelecek hayali olan iki kurumun; SALT ile Robinson Crusoe 389 iş birliğinin bir yansımasıdır. SALT programlarının yarattığı, kitapla başlayarak bilgilenen bir hayat var. Kitaba Dönüşmek, bu yaklaşımı, kamunun erişimine açık bilgi üretimi süreçleriyle desteklemeyi amaçlamaktadır. Bu yayın Füsun ve Lütfi Aygüler, Banu ve Hakan Çarmıklı, Füsun ve Faruk Eczacıbaşı, Tansa Mermerci Ekşioğlu, Ayşegül ve Doğan Karadeniz, Ahmet Kocabıyık, Ömer Koç, Seyhan Özdemir ve Ferit Sarper, Sema ve Aykut Şener, Tüten ve Agah Uğur'un değerli katkılarıyla gerçekleştirilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/14/victoria-miro-ilk-kez-turkiyede/", "text": "Sadece İngiltere'nin değil dünyanın en önemli galerilerinden biri sayılan Victoria Miro, 4-6 Eylül tarihlerinde ARTINTERNATIONAL ile birlikte ilk kez Türkiye'ye geliyor. Aralarında Dragset&Elmgreen, Isaac Julien, Grayson Perry'nin de bulunduğu pek çok ünlü isimle katılacak galerinin çok konuşulacak sanatçılarından biri de Yayoi Kusama olacak! 1985'te Londra'da açılan ve sadece İngiltere'nin değil, uluslararası çağdaş sanat dünyasının en önemli galerilerinden biri sayılan Victoria Miro, 4-6 Eylül tarihlerinde ARTINTERNATIONAL ile birlikte ilk kez Türkiye'ye geliyor. Temsil ettiği sanatçılar arasında Turner ödüllü Chris Ofili'nin de bulunduğu galeri, dünyaca ünlü isimlerin işlerini İstanbullu sanatseverlerle buluşturmaya hazırlanıyor. İlk filmi Looking for Langston (1989) ile Berlin'de Teddy Ödülü'nü alan, The Long Road to Mazatlan (1999) ve Vagabondia (2000) filmleriyle Turner Ödülü'nü kazanan, işleri Tate, MOMA, Centre Pompidou, Guggenheim, Hirshhorn ve Brandhorst gibi müzelerin koleksiyonlarında yer alan sinemacı ve güncel sanatçı Isaac Julien, müzik ve sanat tarihinden beslenen çizimleri ve yerleştirmeleriyle büyüleyen Idris Khan, büyük ölçekte kadın ve çocuk resimleriyle tanınan, Charles Wollaston ödüllü Chantal Joffe ve en son Pera Müzesi'ndeki sergisiyle de büyük ilgi gören, kadın alter-egosu Claire olarak da bilinen ve 2003 Turner Ödülü sahibi Grayson Perry bu isimlerden sadece bir kaçı. Hipergerçekçi heykelleri ve mekanlara yaptıkları sürpriz yerleştirmeleriyle dikkat çeken, Berlin'de Nazi döneminde öldürülen eşcinsellerin anısına yaptıkları Memorial to the Homosexuals ve Teksas'ın göbeğine kurdukları Prada Marfa gibi kült işleriyle de tanınan İskandinav ikili Ingar Dragset ve Michael Elmgreen'in meşhur Deniz Erkeği (He Copper Green, 2013) heykelinin de sergileneceği Victoria Miro standının en çok ilgi görecek isimlerinden biri de hiç kuşkusuz Yayoi Kusama olacak. Sadece ülkesi Japonya'nın değil, uluslararası sanat platformunun en sıradışı sanatçılarından biri sayılan, 60 yılı aşkın sanat hayatı boyunca performanstan, enstalasyona, happening'den resme, hatta edebiyat ve sinemaya uzanan farklı disiplinler arasında gezinen, renkli-aynalı düzenlemeleri ve kendi yaptığı puantiyeli kıyafetleri ve kabak heykelleri, optik desenleri, siyah-kırmızı noktalarını yerleştirdiği işleriyle tanınan, sarsıcı hayat hikayesiyle de çok konuşulan Yayoi Kusama'nın 2013 tarihli Image of First love adlı heykeli de Victoria Miro standında görülebilecek. Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 88 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/15/2-artoros-international-2015-sanat-zirvesi-toroslarin-zirvesinde-bulusuyor-21-25-eylul-2015/", "text": "Ulusal ve uluslararası tüm sanat dallarını kapsayan akademisyen ve alanında ünlü sanatçılar buluşması Torosların gözdesi İbradı 0rmana Ürünlü Altınbeşik Mağarası Milli Park'ında gelenekselleşiyor. 2. ARTOROS Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali İbradı Atatürk anıtına istiklal marşı eşliğinde çelenk koyma ve saygı töreni ile açılış yapılacaktır. Doğamız, tarihimiz ve kültürel değerlerimizin miraslarına sanatla sahip çıkarak kültür köylerinde sanatın halkla kaynaşması, kültürel diyalogların sağlanması, gelecek nesillerin çağdaşlaşması ve kültürel değerlerin korunması adına adımlar atarak amacı itibariyle önem taşımaktadır. Bölgeye kültür sanat ve doğa turizminin gelişimine katkı sunan festivalimiz, gençlerimize umut olup şehirlere göçün de önüne geçmeyi hedeflemektedir. Doğasıyla, tarihiyle yıllardır kendini korumayı başarmış ve bugüne gelmiş bu özel köyler sanatçılar tarafından tanıtılarak, atölyeler oluşturulmak üzere yıl boyu sanatçıları misafir ederek Sanatçı Köylerine dönüştürülmesi düşüncesiyle hedefini bu şekilde ilerletmektedir. Ressam Gülsen Zengin'in, sanatı köklerimizde köylerimizde zirveye taşıyalım, dağlarımda köylerimde sanatçılar gezmeli dostluklar oluşmalı, evrensel toplumsal barış dünyaya sanatla anlatılmalı diyerek başlattığı, gel Toroslar'ın rüzgarı olalım çağrısına sanatçı dostları tamamen gönüllü olarak desteklemiş ve dayanışmalarıyla halkın da bizzat sahiplendiği 2014 yılında Artoros festivalinin ilki Antalya Büyükşehir Belediyesi ile gerçekleşmiştir. Festival büyük coşku ve heyecan yaratmıştır. Sergilerin küratörlüğünü üstlendikleri, ressam Gülsen Zengin ve fotoğraf sanatçısı Neslihan Yazıcılar yönetiminde; İbradı, Antalya ve İstanbul'da Cennet Kültür Merkezinde ve İbradı belediyesi katkılarıyla Beşiktaş Kültür Merkezinde açılan festivalin genel çalıştay ve fotoğraf sergisi basında ve izleyiciler tarafından büyük ilgi toplamıştır. Heyecan katlanarak dünyanın her yerinden sanatçıların katılım isteği ile 2. Uluslararası ARTOROS Kültür ve Sanat Festivali 21-25 Ağustos 2015 tarihlerinde gerçekleşecektir. Uluslararası temsilciliklerimizle beraber sanatçılarımızın ortak kararı ile ARTOROS Uluslararası Kültür ve Sanat Derneği kurulmuş ve 2. ARTOROS Uluslararası Kültür ve Sanat Festivali, Antalya Büyükşehir Belediyesi, Artoros Uluslararası Kültür ve Sanat Derneği, Ormana Aktif Kültür ve Yaratıcı Turizm A. Ş. Abdullah Nevzat Özgüven Vakfı ve İbradı Belediyesi işbirlikleri ile gerçekleşecektir. Ormana Aktif Kültürel ve Yaratıcı Turizm A. Ş. İbradı Belediyesi Festival Yetkilisi Erdoğan Yılmaz İbradı Belediye Başk. Yard."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/15/fameshame-russell-young-bertrand-delacroix-gallery-september-8-29-2015/", "text": "This is exemplified in this exhibition's mix of glamorous celebrity photos and mug shots. Young's signature technique combines painting and photography to produce a unique effect. He sources the photographs from newspaper cuttings, auctions, celebrities themselves and even police departments. Afterwards, he is intimately involved in every step of the screen-printing process. In fact, he is known for his sensational silk-screen performances, where he often signs his work with his own blood. In 2007, he started to incorporate diamond dust into his work, a process, which not only distinguishes his work but also makes each piece unique as the crystals are individually applied. The final results are bold and provocative representations of American media. The iconic pop portraits capture the glamour, pain and anguish that come with being in the public eye. They do not seek to simply idealize the famous but to question the culture of fame and its effect on both those who attain it and those who worship it. Born in York, England in 1959, Young studied photography, film and graphic design at the Chester Art College and then attended Exeter Art College. Afterwards, he moved to London and gained recognition photographing R. E. M., the The Smiths, Morrissey, Bjork, Bruce Springsteen, Bob Dylan, Diana Ross and Paul Newman during the late 1970's. Afterwards, the artist transitioned into the music industry, where he directed over 100 major music videos for MTV during the 1990s. In September 2000, while living in New York City, Young started to focus on his passion for art and painting. It was at this time that he first collaborated with BDG founder Bertrand Delacroix and master printer Luther Davis, of Axelle Editions in Brooklyn, New York a sister company to BDG. He began to create the enamel screen-print paintings on linen of celebrities. Davis is now one of only a handful of printers that Young works with on his art and the artist remained close friends with Bertrand Delacroix until Delacroix's passing in 2015. This exclusive 3-week collaboration celebrates this long-standing partnership. Young has established himself as one of the most collected artists of our time; his work has been shown in London, Paris, Berlin, Tokyo, Singapore, New York, Detroit, Miami and Los Angeles and is in the private collections of President Barack Obama, David Bowie, David Hockney, Marc Jacobs as well as in the Saatchi Gallery in London, the Polk Museum in Florida and the Getty Museum in Los Angeles. His works have sold at auction in the US and UK through Sotheby's, Christie's and Phillips de Pury. The artist currently resides in California. He will attend the opening reception on September 17."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/15/yesilcamin-usta-oyuncusu-suat-geyik-hayatini-kaybetti/", "text": "Çekildiği dönemde ses getiren Battal Gazi, Seyithan, Yedi Dağın Aslanı, Malkoçoğlu, Dertli Pınar, Neşeli Günler, Kaderimsin, Gönül Yarası gibi filmlerde rol aldı. Geyik yerli oyuncuların yanı sıra Tony Curtis, Charles Bronson gibi yabancı oyuncularla da kamera karşısına geçti. İran'da düzenlenen bir film festivalinde ise en iyi yardımcı erkek oyuncu ödülünü alan Geyik, son olarak Hanımın Çiftliği, Arka Sokaklar gibi dizilerde de rol aldı. Suat Geyik ünlü isimlerle 460 filmde oynamasına rağmen emekli olamamıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/22/evvel-zaman-makinesi-server-demirtas-bozlu-art-project-nisantasi-03-eylul-17-ekim-2015/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, 2015-2016 sezonunun ilk etkinliğini Server Demirtaş'ın 'Evvel Zaman Makinesi' isimli sergisiyle açıyor. Heykelden yola çıkarak, makine estetiği ile kavramsal sorgulamaları bir araya getiren Server Demirtaş'ın son dönemde gerçekleştirdiği kinetik heykellerinin yer aldığı sergi, insan bedeninden hareketle, makine ve insan arasındaki şiirsel diyaloğa vurgu yapıyor. 'Evvel Zaman Makinesi' isimli sergi, düşünen, çalışan ve üreten bir makine olarak ironik bir dille ele alınan insan bedeni ile makinenin doğasına aykırı insani duyguların karşıtlığını irdelerken, Demirtaş'ın heykellerini üretirken kullandığı tekniğe de dikkat çekmeyi amaçlıyor. Demirtaş'ın heykellerinin oluşum aşamasında kullandığı otomobil cam sileceğinden, bisiklet frenine değin uzanan hazır malzemelerin, sanatçının buluşu olan yöntemlerle bir araya getirilerek çarklar aracılığıyla hareketi sağlaması, 12. yüzyılda El Cezeri'nin robotlarından, 15 ve 16. yüzyılda Leonardo da Vinci'nin makinelerine ve 20. yüzyılda Jean Tinguely'nin kinetik heykellerine kadar uzanan bir yolculukta bilim ile sanat, teknoloji ile insan gibi ilişkiler üzerine yeniden düşünmemizi sağlıyor. Günlük hayatın hızı içinde yakalayamadığımız bir takım insani duygular, Demirtaş'ın mekanik heykellerinde adeta ağır çekime alınarak etkileyici bir gerçeklikle izleyiciye aktarılırken, heykeline can vermek isteyen Pygmalion efsanesinden beri süregelen 'sanatçı ve yaratıcılık' arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor. Küratörlüğünü Özlem İnay Erten'in yaptığı sergi 03 Eylül 17 Ekim 2015 tarihleri arasında Bozlu Art Project Nişantaşı'nda izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/22/gizliden-sesler-yunus-emre-erdogan-sanatorium-01-eylul-03-ekim-2015/", "text": "Yunus Emre Erdoğan'ın ilk kişisel sergisi olan Gizliden Sesler, sanatçının son dönem çalışmalarını kapsıyor. Mekanın fiziksel sınırlarıyla öznel kavrayışının sınırları arasında gidip gelen bir arayış halinde olan sanatçı, bakma eylemini iç mekana çekerek özel alanda sürdürmektedir. Erdoğan'ın çalışmalarında, bakışı mekanın içine hapseden, dışarıyla ilişkisini kesen indirgenmiş detaylar göze çarpmaktadır. Sanatçının içsel yolculuğu, bulunduğu alandaki seçtiği kesitlerle somutlaşmakta gibidir. Ağırlıklı olarak füzen malzemeyle oluşturulan çalışmalar dingin olduğu kadar gerilimli atmosfere sahiptir. Detaylardaki mekansal öğelerin zaman zaman biçimselliğinden sıyrılarak tekniğin özgün kullanımıyla yeni bir bakışa hizmet ettiği söylenebilir. Yunus Emre Erdoğan: 1988 doğumlu sanatçı, lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde tamamladı(2011). Üniversitenin aynı bölümünde Yüksek Lisans Programına devam etmektedir. Sanatçı, İzmir'de 2012'de açılan, kurucularından olduğu bağımsız proje ve sanat alanı Input-Output ve İzmir'deki atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor. 2007'den bu yana yurtiçi ve yurtdışında bir çok karma sergi ve etkinliklere katıldı. Bunlardan yakın zamana ait bazıları; Yaşam Laboratuvarı Sanatorium Galeri (2013), ... ufukta hayal gibi belirmiş bütün değişimler Mars İstanbul (2013), Apparatus Criticus & Locus / Footnotes Künstlerhaus Stuttgart & Lotte, Stuttgart (2013), Kağıdın Ruhu Alan İstanbul (2014), Neredeyim? Kare Sanat (2014), Innominate Spaces Mieszkanie Gepperta, Wroc aw (2014), Mamut Art Project '15 Küçükçiftlik Park (2015), Fotokopiler Adnan Saygun Sanat Merkesi / A. A. S. S. M, İzmir (2015). Kişisel proje; Kozmik Oda Input-Output Nonprofit Space (2012). Yunus Emre Erdoğan: 1988 doğumlu sanatçı, lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde tamamladı(2011). Üniversitenin aynı bölümünde Yüksek Lisans Programına devam etmektedir. Sanatçı, İzmir'de 2012'de açılan, kurucularından olduğu bağımsız proje ve sanat alanı Input-Output ve İzmir'deki atölyesinde çalışmalarını sürdürüyor. 2007'den bu yana yurtiçi ve yurtdışında bir çok karma sergi ve etkinliklere katıldı. Bunlardan yakın zamana ait bazıları; Yaşam Laboratuvarı Sanatorium Galeri (2013), ... ufukta hayal gibi belirmiş bütün değişimler Mars İstanbul (2013), Apparatus Criticus & Locus / Footnotes Künstlerhaus Stuttgart & Lotte, Stuttgart (2013), Kağıdın Ruhu Alan İstanbul (2014), Neredeyim? Kare Sanat (2014), Innominate Spaces Mieszkanie Gepperta, Wroc aw (2014), Mamut Art Project '15 Küçükçiftlik Park (2015), Fotokopiler Adnan Saygun Sanat Merkesi / A. A. S. S. M, İzmir (2015). Kişisel proje; Kozmik Oda Input-Output Nonprofit Space (2012)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/22/icimdeki-melegi-oldurdum-akademililer-sanat-merkezi-10-eylul-17-ekim-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 10 Eylül 17 Ekim 2015 tarihleri arasında Denizhan Özer küratörlüğünde İçimdeki Meleği Öldürdüm isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. 14. İstanbul Bienali'ne paralel programlar içinde yer alacak olan sergide şiddeti içselleştirerek kendi yaşantısının bir parçası haline getiren günümüz insanının içinde bulunduğu bu durumu irdeleyen 10 uluslararası sanatçının resim, heykel ve fotoğrafları yer alacak. Hayata dair genel fikirlerin çeşitli nedenlerle değişim göstererek kültürü şekillendiren ve toplumsal hayat içinde içkin bir rol alan duruma dönüşmesi, dünyayı algılama tarzımızı değiştirmesi ve buna bağlı olarak doğrusal olmayan fonksiyonların insan yaşantısını belirlemesi günümüz insanının çıkmazı haline gelmiştir. Sıradanlaşan şiddetin birey tarafından yadsınmaması yada kendi yaşantısının bir parçası haline gelmesi otomatik olarak toplumsal şiddetin varoluş ve sürekliliğini oluşturarak hayatın akışını yönlendirmekte, bunun sonucunda da birey her durumda içinde ki meleği öldürerek pozitif düşünce yapısı ve olumlama çabasının yarattığı insani yaşam biçiminden uzaklaşarak hayatı içinden çıkılmaz bir hale getirmektedir. Bilineni ve alışılmış olanı bozup, algıyı kendi yıkımına sürükleyip pozitif düşünceyi yüceltmeyi amaçlayan sergide sanatçılar günümüz insanının yaşantısını ve çıkmazlarını izleyici ile tartışmaya çalışmaktadır. 17 Ekim 2015 e kadar sürecek olan İçimdeki Meleği Öldürdüm sergisi pazar günü haricinde her gün 11:00 19:00 saatleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'n de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/22/sozler-baris-manco-80-muzik-sozu-80-sanat-gozu-eski-postane-binasi-galatasaray-lisesi-karsisi-29-eylul-29-ekim-2015/", "text": "Türk müzik tarihinin en ayrıcalıklı, önder ve ender insanlarından; müzisyen, besteci, söz yazarı, yorumcu, TV programcısı, düşünür, modern trubadur, internette ülkemizin ikinci başöğretmeni Barış Manço'nun 80 şarkı sözü, 80 görsel sanatçı ile birleştirildi. Barış Manço'nun beste ve sözlerini temsil eden Müzik Yayım şirketi Muzikotek, yaklaşık 1,5 senedir üstünde çalıştığı projeyi bir kitap ve kitapta bulunan eserlerden oluşan bir sergi ile müzikseverlerle ve tüm sanatseverlerle buluşturuyor. Sözler: Barış Manço isimli sergi 29 Eylül 29 Ekim 2015 tarihleri arasında İstiklal Caddesinde, Galatasaray Lisesi karşısında bulunan Eski Postane binasında yer alacak. Bu kapsamda ilk kez yapılan bu özel projeye katılan her sanatçı, 80 sözden birini seçip, özgürce yorumladı. Ressam, İllüstratör, Grafitici, Kaligraf, Fotoğraf Sanatçısı, Heykeltraş ve Tasarımcı gibi sanatın farklı disiplinlerinden gelenler bir arada. Her yaştan gençlerin yer aldığı bu geniş liste günümüzün ve geleceğin en merak uyandırıcı çağdaş sanatçılarını içermekte. Barış Manço'nun hepimize bıraktığı 80 sözü, artık bu projeyle görsel açıdan da ölümsüzleşti. Pek çok açıdan rengarenk olan bu sergiyi kaçırmamanızı diliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/22/ve-yolun-her-adimi-gizem-akkoyunoglu-sanatorium-01-eylul-03-ekim-2015/", "text": "Dayanılmaz parlaklık soldu ve dünyanın kenarları yavaş yavaş bir araya geldi. Yakınlarında bir ses, tıpkı bir ağacın fısıltısı veya bir çeşmenin suyunun şıkırtısı gibi, hafifçe konuşuyordu. Gizem Akkoyunoğlu'nun ilk kişisel sergisi 'Ve Yolun Her Adımı' 1 Eylül 2015'te SANATORIUM'da açılıyor. Siyah beyaz, füzen ve karakalem işlerden oluşan sergi sanatçının son bir yıldır ürettiği işleri kapsıyor. Akkoyunoğlu'nun üç bölümde kurguladığı sergi hayali bir karakterin yolculuğu ile başlıyor ve her bölüm, ana hikayenin bir bölümünü, karakterin yolculuğundan bir kesiti ele alıyor. Süreç içerisinde alınan yol bir araçtan, amaca dönüşüyor. Karakter kendini ve çevresini yeniden keşfediyor ve esas yolculuğun geri dönüş olduğunu anladığı noktada sonlanıyor. Gizem Akkoyunoğlu: 2011'de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Anasanat Dalı'ndan mezun olan Gizem Akkoyunoğlu, aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. İzmir'in önemli bağımsız kültür ve sanat girişimi Input/Output kurucularından olan Akkoyunoğlu, çalışmalarını İzmir'de sürdürüyor. Gizem Akkoyunoğlu: 2011'de Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Anasanat Dalı'ndan mezun olan Gizem Akkoyunoğlu, aynı üniversite ve bölümde yüksek lisans eğitimini sürdürüyor. İzmir'in önemli bağımsız kültür ve sanat girişimi Input/Output kurucularından olan Akkoyunoğlu, çalışmalarını İzmir'de sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/2015-umpqua-plein-air-deadline-01-september-2015/", "text": "Umpqua Plein Air has become a popular regional art event among painters from all over the Pacific Northwest and Southern California. For some artists, this event is their first exposure to outdoor painting in Douglas County's wild and beautiful landscape. There's incredible quality and sense of camaraderie to this event and we look so forward to it each year. This year, we are proud to present Mike Hernandez as our juror, and Patti McNutt as our guest speaker. The event includes a Quick Draw competition and dinner with music in the park for participating artists on the evening of September 16, a paint-out at various locations on Thursday and Friday, and an artist demo and lecture on Saturday. View our event schedule for more details. Painters of all levels are welcome to participate. The event culminates in the Umpqua Plein Air Exhibit opening, which is on Saturday from 1 3pm and is juried by award-winning plein air painter Mike Hernandez. Each participant in the Umpqua Plein Air Paintout will have at least one piece hanging in the show, which fills the entire Arts Center building. The exhibit will hang from September 19 through October 23, 2015. Cash prizes will be granted at the opening of the show, as well as many awards of distinction that will be given by the juror."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/feridun-zaimoglu-alman-roman-odulune-aday/", "text": "Zaimoğlu, pek çok ünlü yazarın bulunduğu 20 kişilik listeye, Yedikule- Siebentürmeviertel adlı eseriyle girdi. Liste, Almanya, Avusturya ve İsviçre'deki 110 yayın evinden çıkan 167 roman arasından yapılan değerlendirme sonucu belirlendi. 20 kişilik aday listesinde Alina Bronsky, Jenny Erpenbeck, Valerie Fritsch, Steffen Kopetzky, Ilija Trojanow, Ulrich Peltzer, Clemens J. Setz gibi yazarlar bulunuyor. Yedi kişilik jüri tarafından belirlenen 20 kişilik ilk liste, 16 Eylül tarihine kadar bir elemeye tabi tutularak shortlist hazırlanacak. Kazanan ise, 12 Ekim tarihinde Frankfurt Kitap Fuarı kapsamında açıklanacak. Onuncusu verilecek olan Ödül kapsamında toplam 37 bin 500 euro ödül dağıtılacak. Birinci'nin 25 bin euro alacağı ödüllendirmede, finale kalan 5 kişiye de 2 bin 500 para ödülü verilecek. Ödülü geçen yıl Lutz Seiler Kruso adlı romanıyla kazanmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/gelecegin-sanatcilari-ulker-cocuk-sanat-atolyesinde-yetisiyor/", "text": "4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, çocukları sanatla buluşturmaya devam ediyor. Küçük sanatseverler Ülker Çocuk Sanat Atölyesi'nde özgürce duvarları boyayacak, İnteraktif Sanat Tarihi Tüneli'yle sanatın gelişimine tanıklık edecek ve bisikletlerle 'spin painting' deneyimini yaşayacak. 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde üçüncüsü gerçekleşecek uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, geçen yıl olduğu gibi Ülker Çocuk Sanat Atölyesi ile küçük ziyaretçileri sanatla buluşturmaya devam ediyor. Fuar alanına özel kurulacak atölyede çocuklar, eğlenerek öğrenecek, özel eğitmenler ve danışmanlar eşliğinde sanata daha da yakınlaşacaklar. Bu yıl küçük izleyiciler, sanatın tarihsel gelişimini İnteraktif Sanat Tarihi Tüneli'ni gezerek ve deneyimleyerek öğrenirken serbest boyamadan kolaja ve duvar boyamaya pek çok farklı çalışmayla özgürce resim yapacak ve fuara özel tasarlanan bisikletlerle 'spin painting' deneyimiyle tanışacak. Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak. ARTINTERNATIONAL, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 2 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/piccinini-ve-bolin-eylulde-istanbulda/", "text": "Geçen yıl ARTINTERNATIONAL'ın en çok ilgi gören isimlerinden Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini ve Çinli sanatçı Liu Bolin, en son işleriyle bir kez daha İstanbul'a geliyor. Piccinini yeni tuhaf heykelleriyle bizi bir kez daha büyülerken, Bolin de kendini Fransız Devrimi'nin simgesi sayılan Liberty Leading the People tablosunda saklıyor! 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde üçüncüsü gerçekleşecek çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'a katılacak sanatçılardan ikisi daha kesinleşti. Geçen yıl fuarın en çok ilgi görmüş isimlerinden ikisi, Avustralyalı sanatçı Patricia Piccinini ve Çinli sanatçı Liu Bolin, en son işleriyle bir kez daha İstanbul'a geliyor. 2011'de ARTER'de açılan Beni Bağrına Bas sergisiyle büyük ilgi gören Patricia Piccinini, ARTINTERNATIONAL'a bu yıl Boot Flower ve Metaflora adlı heykelleriyle katılıyor. 20. yüzyılın en önemli hiperrealist ve heykel sanatçılarından biri olarak sayılan Piccinini, tuhaflık sınırlarını zorlayan yaratıklarıyla şaşırtan ve büyüleyen bir isim. Son işlerinde bir kez daha silikon, fiberglas ve insan saçı gibi malzemeleri kullanan Piccinini'nin son eserleri Hosfelt Gallery'nin standında görülebilecek. Fuarın merakla beklenen bir diğer ismi ise, sanat dünyasında Görünmez Adam olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin. İşleri Türkiye'de ilk kez geçen yıl ARTINTERNATIONAL'da sergilenen Bolin, fuara bu yıl da Galerie Paris-Beijing ile katılıyor. Telefon kulübesinden süpermarkete, Çin Seddi'nden Olimpiyat Stadı'nın bir parçası olmaya varan performanslarıyla tanınan sanatçı, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak kendini yok ediyor. Sanatseverler bu yıl ise Bolin'in Hiding in Paris adlı yeni işini görme şansına erişiyor. Tüm dünyada Fransız Devrimi'nin simgesi kabul edilen ve Fransız resim sanatının başyapıtlarından biri sayılan Eugene Delacroix imzalı Liberty Leading the People/Halka Yol Gösteren Özgürlük adlı tablosuna gizleyen sanatçının işi heyecanla bekleniyor. Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak. ARTINTERNATIONAL, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 2 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/seref-aksit-atolye-gunlukleri-9-kerem-agrali/", "text": "Atölye Günlükleri için Kerem Ağralı'nın Atölyesine konuk olduk. Marmara Üniversitesi Heykel Bölümü çıkışlı ressamla resim, sanat, politika, hayat... üzerine lafladık. Son derece gerçekçi, alışılmadık özeleştiriye ve samimiyete sahip sanatçıyla geniş geniş söyleştik. Kerem Ağralı: Lisedeyken resim öğretmenim Şakir Sağlam ilkokuldan sonra tekrar resme ilgi duymamı sağladı. Ondan birkaç ay özel ders aldım. Daha sonra güzel sanatlara hazırlandım, resim ya da heykel fark etmezdi, güzel sanatlar okumak istiyordum. Ardından Marmara Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünü kazandım. Sürekli desen çizmeye devam ettim. Okula çok sık gitmiyordum, turist gibi takılıyordum, yedi yılda bitirdim ama adamakıllı son iki yıl tam anlamıyla öğrenciydim. Hüseyin Suna'ya asistanlık yaptığım bir buçuk yılda kendimi tamamen heykele vermiş oldum ve o dönem sanat disiplinimi geliştirdim. 2010 senesinde Terakkiperver Lisesi'yle birlikte -o zamanlar Beşiktaş Kültür Merkezi'nde yapılan- Sanat Fuarında ilk sergimi açtım. Hatta orada çoğunlukla desenlerim kullanıldı, bir tane de tuval üzerine yağlı boya işim vardı. Ondan sonra yağlı boyaya olan tutkum artarak devam etti. Epey bir süre pentürden devam ettim, gittim. Yağlı boyaya açlığım dinmedi, tutkuyla devam ettim, güzel bir verimle gayet yoğun çalıştım. K. A.: Evet evrimci, gelişimci, dönüşümcü bir yanım vardır. Mixer'de iki sene önce açtığım Homo Evolution sergisi de bunu desteklemiştir. Sergi yapmak bir bakıma özeleştiri yapmanın bir yolu benim için. Bu uzun yolda, yaptığınız doğru ya da yanlış her eser sizi bir sonraki doğruya götürebilir. Uzun yıllarca desen çalıştım, sonrasında yağlıboya emekçisi oldum, çok zor ve uzun bir yoğunluk dönemi, 2012'den beri de akrilik boya ve akrilik kalemi kullanıyorum. Gayet memnunum, ama tabii hepsini denedikten sonra ancak bu sadeliğe ulaştım. K. A.: Değişebilir ama şimdilik Nabız düşünüyorum. K. A: Tuval hala çalışıyorum ancak şimdiki seride farklı ahşap ve alüminyumları dekupe ettirerek disiplinlerarası ilişkiler kuruyorum. Bu aralar, önceki işlerime göre malzemede farklılık daha belirgin. K. A.: Açıkçası geç yatıp geç kalkıyorum. Sabahlara doğru yatıp öğleden sonra kalkıyorum. Düzenlemeye çalışıyorum ama olmuyor. Yaşam tarzı halini almış sanırım. Geç yatmayı da seviyorum ayrıca. K. A.: En büyük keyiflerimden, fırsat buldukça film izliyorum. K. A.: Açıkçası duruma göre değişiyor Akira Kurosawa filmleri de izleyebilirim Coen'leri, Wachowski'leri de... güncel veya psikolojik durumuma göre değişiyor. Diğer yandan bilim, gerilim, korku filmlerini seviyorum. K. A.: Son yıllarda çok da fazla kitap okumuyorum, bazılarını da bitirmiyorum. Aktif anlamda politik bir kişilik olmasam da Türkiye'nin bu karanlık ve zor dönemlerinde, hassasiyetleri olan bir birey olarak elbette tarafım! Ama her şeyi bilen, her konuda bilgi ve söz sahibi biri olmak istemedim hiçbir zaman. İşlerime yoğunlaşmayı istediğimden, her şey hakkında bilgi sahibi olan biri olmaya değil, üretken ve çalışkan olmaya gayret ediyorum. Kendimi şaşırtmaya çalışıyorum. İşlerim bende merak uyandırmazsa, beni etkilemezse, kendi yaptığımı beğenmezsem başkası nasıl beğenir, diye düşünüyorum. K. A.: Açıkçası zor bir soru. Belki çok kolay cevap verilebilir ama verilemeyebilir de. Önce aklıma bazı imgeler düşüyor ama bu imgeler ısrarla kendilerini tekrarladıkça önemli bir şey olduğunu hissetmeye başlıyorum. O imge, o hikaye her neyse Ahh şunu yapayım, bunu böyle kurayım adamı olmadım hiçbir zaman. Çoğunlukla spontanelik üzerine oturuyor ama sonra onu kurguya oturtan kişi yine benim tabii. O yüzden Bu konu olsun. diye düşünmüyorum, planlamıyorum. Bana gelen malzemeleri tamamlamakla yükümlüyüm gibi geliyor bana, yani puzzle oluşturmak gibi. K. A.: Çoğunlukla new age müzik dinlerim. Enigma, Era... Bol bol film müzikleri de dinlerim. Zaman zaman İngiliz pop, mesela Elton John.. Amerikalı grupları da dinliyorum arada. Müziğin etkisi altına girip sonra o ruh haliyle resim yapmaktansa müzik dinlemeyi bıraktığım zamanlar da oluyor. Resim için en uygun 'mood' denemesi yapıp Bu iş müziksiz nasıl oluyor diye müziği kapatıp sessiz sakin resim yapıyorum. Yoksa bir uyarıcı altında resim yapılıyormuş gibi geliyor, sonuçta müzik de bir dış uyaran! K. A: Algı çok bozuk. . . K. A.: Türkiye çok geniş bir ülke ama buna rağmen görsel sanatlarda çok az koleksiyoner olması ciddi bir sorun! Bildiğim kadarıyla çok küçük bir ülke olan Belçika'da bile daha fazla koleksiyoner var. İşte diğer yandan koleksiyonerlerin ne şekilde yönlendirildiği ve hatta nasıl manipüle edildiği önemli! Bahsedilen şey, çoğunlukla sanat borsası, sanat piyasası! Sadece para merkezli düşünenler sanata yön verince Kim, ne kadar satıyor, işleri hangi art markette yerini buluyor.. bu insanlar sadece bunları düşünüp konuşuyor, önemli olan bu onlar için! K. A.: Açıkçası algı değiştirmek dünyanın en zor şeylerinden biri, böyle bir hayale kapılmamak lazım. K. A.: Ama bir şeyler mutlaka değişir istediğimiz yönde olmasa da. Kendi adıma en çok da koleksiyonerlerin daha bilinçli, duyarlı olmalarını, sanatı, sanatçıyı, sanat eserlerini biraz daha iyi bilmelerini, bunlar üzerinde biraz daha kafa yormalarını dilerdim. Elbette ki öyleleri de var ama çok az. Bu en doğal isteğim bile ütopik görünüyor. Ş. A.: Gerçi bazı müzeler ya da sanat galerileri rehber eşliğinde sergi turu yaptırıyor. Hatta bazılarında küratör ya da organizatörler eşliğinde sergi gezme şansı da var. Bazı küratörler ya da organizasyonlar, koleksiyonerlere sanat seminerleri, eğitimler, sanat okumaları düzenleniyor; ama senin söylediğin gibi yeterli değil. K. A.: Facebook kullanıyorum, o bana yetiyor. Biraz instagram ama bir şey paylaşmıyorum. Ş. A.: Samimi sohbetin, ve Uzakdoğu menşeli sütlü çayın için teşekkür ederim. K. A.: Ben de güzel muhabbetin için teşekkür ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/23/the-arts-at-marks-garage-juried-competition-with-awards/", "text": "Submission and Payment Deadline: Midnight, Tuesday, September 15, 2015. Masks at Marks is a celebration of costumes, disguises, and masks encouraging visual exploration of identity and anonymity for the Halloween season. Submit your art about camouflage, cover-ups, smoke screens, veil or pretense. Show the world your wild side and what it means to you personally or culturally. Use any material in any style and any size. Jurors: Donna Blanchard, Kumu Kahua Theatre's Managing Director and Eden-Lee Murray, Hawaii Theatre's Education Director. Prizes: Best of Show wins: 2 free tickets to Rocky Horror Picture Show, Opera at the Lofts, and End of the Year Bash. Two Runner-Ups win: The ARTS at Marks Gift Set and 2 tickets to Rocky Horror Picture Show during the exhibition. - Fill out entry form: at www. artsatmarks. com/masksatmarks - Payment: $20 per piece, via cash, check, money order to 1159 Nuuanu Ave. Honolulu HI 96817 or by credit card at artsatmarks. com. Checks should be made payable to The ARTS at Marks Garage. - Submit Image : via jpg format only at info@artsatmarks. com. 3 entries per artist maximum. Maximum file size is 1 MB each image. Only paid entries will be juried. We are seeking artworks immediately. All mediums will be considered."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/24/abstract-cuba-suat-akdemir-piramid-sanat-03-eylul-18-ekim-2015/", "text": "Piramid Sanat, yeni sezonuna Suat Akdemir'in Küba'da çektiği fotoğraflardan oluşan Abstract Cuba sergisiyle giriyor. Bu sergide ayrıca sanatçının Küba gezisi sonrası Bodrum Gümüşlük atölyesinde yaptığı soyut tuallerinden de bazı örnekler yer alacak. Piramid Yayıncılık, bu vesileyle sergiyle aynı adı taşıyan bir katalog yayınlayarak serinin görsellerini kalıcı hale getirecek. Böylece sanatseverler, geçen sene Akdemir'in 'Hayatta Soyut İzler' başlıklı sergisine paralel olarak Piramid Yayıncılık'tan çıkan 'KÜBA: İşte Böyle Gezilir' kitabının ardından sanatçının yeni bir yayını ve sergisini karşılamış oluyor. -Bedri Baykam Abstract Cuba 18 Ekim 2015 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/24/goksu-simsek-mine-sanat-galerisi-30-yil-kitabi/", "text": "Sanat hayatına 1985 yılında Kadıköy'de başlayan Mine Sanat Galerisi, otuz yıllık birikimini üç ciltlik kitapla sanatseverlere sunuyor. Türkiye sanat tarihinin yol haritasında önemli bir durak olan Mine Sanat Galerisi'nin otuzuncu yılını doldurması nedeniyle yayınlanan kitabın editörü yazar ve sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ. Üç ciltten oluşan kitapta, galerinin otuz yıl boyunca gerçekleştirdiği etkinliklerin bir özeti dokümante ediliyor. Kitap, otuz yıl boyunca düzenlenen sergiler, paneller, sergi okumaları, sergi katalog metinleri ve görselleri, sergi bültenleri ve basında yer alan yazıları, fotoğrafları, videoları içeren birçok kaynağın taranması, bir araya getirilmesi ve derlenmesi ile ortaya çıkıyor. Bu kitap alışılmış sanat galerisi tarihi kitaplarından farklı bir özelliğe sahip. Çünkü galeri tarihini Lütfiye Bozdağ, Mine Sanat Galerisi'nin kuruluşuna destek vermiş sanatçılar üzerinden anlatıyor. 30 yıllık galeri tarihini üç cilde sığdırmak zor olmakla birlikte Lütfiye Bozdağ, Ufuk Ülker ve Hande Özdilim Yıldırım belgesel nitelikteki galeri kitabı için birlikte çalıştılar. İstanbul Üniversitesinde Müze Yönetimi alanında yüksek lisans eğitimi gören Ufuk Ülker, galerinin 1985 yılından itibaren oluşturduğu tüm görsel ve yazılı literatürü taradı, videoları elden geçirdi, fotoğrafları ve diğer görsel malzemeyi taradı ve dijital ortama attı, bir anlamda ölümsüzleştirdi. Ufuk Ülker'in disiplinli ve titiz çalışmaları kitabın hazırlanması için büyük bir konfor sağladı. Hande Özdilim Yıldırım ve Başak Topkaya Mine Sanat Galerisi ile yolları kesişen 20'den fazla sanatçı, koleksiyoner ve sanat yazarı ile bir dizi röportaj gerçekleştirdi. Lütfiye Bozdağ; sanat eleştirmeni ve yazar, Kitapta sanatçılarla ilgili tekstlerde de özgün kalemini konuşturan Lütfiye Bozdağ, akademisyen kimliğinin yanında alternatif medyada yazdığı sanat eleştirileri ve politika yazıları ile tanınmaktadır. Bozdağ, Mine Sanat Galerisi'nin, bu kitap ile sadece döneminin tanıklığını yapmakla kalmadığını, galeri sergilerinden derlenmiş arşivleriyle hem galeri tarihinin, hem de bir dönem Türkiye sanat tarihinin bir tür kaydını tutarak bellek oluşturduğunu vurguluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/24/the-art-of-the-turks-modernisation-as-fiction-kunstverein-august-22nd-november-8th-2015/", "text": "Opening: August 21st 2015, 7.30 p. m. The question concerning the definition of art is inseparably linked to that of art's owner. At the same time, however, it is anything but easy to clarify art's ownership structures. And it is no wonder when it is claimed by various sides, by the state and capital, religion and enlightenment, by those for whom art is produced and the institutions they have established, by its connoisseurs and the proverbial 'people' to whom to directs itself in all its alleged generality and for whom it is supposed to be available everywhere and at any time without presuppositions. It is firstly the artists themselves especially in practice who lay claim to art because no others 'could' and can as readily and as freely mandate it. The more self-assured the claims to art are advanced and the more absolutely they are enforced, the more controversial it becomes and consequently less available. There is no such thing as the art of the Turks just as there is no such thing as the art of the Germans, of the Vatican, the Sheikha Hoor Al-Qasimi or an art of critical practice. The Art of the Turks can consequently only but after all at least be a fiction. Curated by Manuel Graf and Hans-Jürgen Hafner, The Art of the Turks produces a fiction. Based on specially conceived artistic contributions, historical and current artworks, publications and documents, lectures and talks, the exhibition imagines a modern art of the Turks from today's perspective. The Art of the Turks is the draft of a hypothetical state art that is simultaneously the collection of concrete, historical and contemporary forms of artistic expression and the subjective claims made on art. The Art of the Turks establishes a point of convergence between the most different claims made on art while revealing at the same time the impossibility of such a convergence."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/24/uretim-bandi-sanat-ve-tasarim-bulusmasi-eski-eti-biskuvi-fabrikasi-05-20-eylul-2015/", "text": "Üretim Bandı, Eskişehir Atölyelerini ve sanatla ilgili insanlarını bir araya getirmek, birlikte çalışmalarını sağlamak, Atölye olmaya özendirmek, özgün ve alternatif sanat işleri üretmek, aynı çatı altında tasarım ve uygulamayı gerçekleştirmek amacıyla yola çıkan bir grup insanın başlattığı ve kısa sürede Eskişehir sanatçıları tarafından benimsenen yeni bir oluşumdur. Üretim ve ortak çalışmayı hedefler. Genç, dinamik ve atak bir sanat oluşumudur.. Dayanışma ve paylaşma esasıyla hareket eder. Umudu yeniden üretmek, eğitimini tamamlamış ve mecrasını bulamamış sanat ve tasarım kişilerini yüreklendirerek, birbirini tamamlayan bir bant algısıyla çalışma yürütmek amacındadır. Küreselleşen dünyaya yerel bir başkaldırıdır. Atölyeleşmeyi sonuna kadar savunur, atölyesi olmayanlarla dayanışarak, paranın hükmünün olmadığı gerçek paylaşım olanaklarını araştırır. İlk etkinlik olarak da 9. Pişmiş Toprak Sempozyumu'nda 40 sanatçı ile ortak bir sergi ve yanı sıra Üretim Bandı adı verilen sembolik bant üzerinde çeşitli satış ve yerinde üretim deneyimleriyle yer alacaktır. ÜRETİM BANDI oluşumu daha sonra çeşitli etkinliklerle çalışmalarına devam edecektir. Bu devinim meydan okur. Karşıdır, ikili değil, çelişki barındırmaz. Parodoksu istemez; katıksızdır, apaçık ortadadır. İster Yatay düzlemde, ister dikey surette. Yansız, çıplak, olduğu gibi, olduğu kadar. Bütünü toplar: Bütünseldir. İndirgenemeyen bir şaşırtıcılığa ve yitimsiz gülen yüzlere sebeptir. Belirgin Gösterimler; coşkulu, biçimseldir. Gösterge: Alegorik... Değer: Ayrık ve ilkeseldir. Gösteren: Etkin, etken bir gerçekliktir. Fokus, estetik olana tanıklık eder. Örtüsüz, Şeffaf yüzeyler derin tözü işaret ede. Değiş-Tokuş, simgeler üzerinden öznel bir üretimi doğurur. Söylem, eylem aldatımsız bir yoruma götürür. İkona kırıcılık, ayrık, cazibeli, doğaüstü, orgazmik tutkudur. Değişke; ayrımsız söz işaretler idi. İmge ise kinetik analizin manası olur. Tersine gerçek dışılık, müstehcen, olağanüstü bir şekilde eşzamanlı ve çok boyutlu olabilir. İç uzam da; çoğul fabrika gibi bir bütünü anlatır. Aslında tezgah gibi... Herkes kolon, kiriş misali yaratımın cesaret odağı oluverir. Bireysel olmayan kolektif akış bu döngünün etkileşimi ile yol alır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/24/yilin-beklenen-uluslararasi-cagdas-ve-modern-sanat-fuari-artinternational-basliyor/", "text": "Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak. Türkiye'nin en prestijli uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'ın üçüncüsü 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde gerçekleşecek. Genç yaşına rağmen kısa sürede İstanbul'un en önemli sanat etkinliklerinden birine dönüşen ARTINTERNATIONAL'ın yönetmenliğini bu yıl da Dyala Nusseibeh, sanat yönetmenliğini ise Stephane Ackermann üstleniyor. Konuklarını bir kez daha Haliç Kongre Merkezi'nde karşılayacak fuara bu yıl 27 ülkeden 87 seçkin galeri ve 400'den fazla sanatçı katılacak. İstanbul'dan Leyla Tara Suyabatmaz ve Yeşim Turanlı, Viyana'dan Ursula Krinzinger ve New York'tan Leila Heller'den oluşan seçim komitesinin Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve Asya'yı kapsayan geniş bir bölgede yaptıkları değerlendirme sonucu 87 galeri İstanbul'da sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın en köklü ve seçkin galerilerinden Paul Kasmin Gallery, Pearl Lam Galleries, Gallery Lelong, Deweer Gallery, Robert Miller Gallery'nin bir kez daha heyecan verici işlerle yer alacağı fuara, Londra'dan Victoria Miro, Bombay'dan Sakshi Gallery, Almatı'dan Aspan Gallery, Hong Kong'dan Galerie Du Monde ve New York ile Londra'dan Aicon Gallery ilk kez katılacak. ARTINTERNATIONAL, modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini bu yıl da İstanbul'da buluşturmaya devam ediyor. İngiltere'nin en köklü galerilerinden Andipa standında Banksy'den David Hockney'e, Andy Warhol'dan Grayson Perry'e dünyaca ünlü pek çok sanatçının işini bir arada görme şansı bulacak olan sanatseverler ayrıca, ilham verici çizgileri ve heykelleriyle büyüleyen Fabien Merelle, 1988 Turner Prize ödüllü İngiliz heykeltıraş Tony Cragg, güncel sanatın en kışkırtıcı isimlerinden Jan Fabre, eserleri Smithsonian American Art Museum, Whitney Museum of American Art gibi önemli koleksiyonlara girmiş, özellikle suluboya resimleri ile bilinen Walton Ford, 60'lardan bugüne gerek kişisel, gerek kolektif işleriyle Amerikan modern sanatını derinden etkilemiş Claude ve Francois-Xavier Lalanne'nin eserlerini de izleyebilecekler. Fuarın merakla beklenen isimlerinden biri de sanat dünyasında Görünmez Adam olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin olacak. İşleri Türkiye'de ilk kez geçen yıl ARTINTERNATIONAL'da sergilenen ve büyük ilgi gören sanatçı, kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. ARTINTERNATIONAL'ın bu yılki odak ülkesi 15 seçkin galeriyle İspanya olacak. Barselona'dan ADN Galeria, Angels Barcelona, Galeria Carles Tache, Galeria Joan Gaspar, Galeria Joan Prats, Galeria Senda, Galeria Sicart, Galeria Trama, Miguel Marcos Gallery, N2 Galeria, Poligrafa Obra Grafica, Galeria Valid Foto BCN; Madrid'ten Galeria Javier Lopez, Sabrina Amrani Gallery; Palma de Mallorca'dan da Galeria Horrach Moya'nın katılacağı fuar, İspanyol güncel sanatını keşfetmek için bulunmaz bir fırsat yaratacak. Yirminci yüzyıl modern sanatının en sıra dışı ve ilham verici isimlerinden sayılan Katalan sanatçı Joan Miro'nun resimlerinin de yer alacağı fuarda; politik ve aykırı çalışmalarıyla her seferinde tartışmalar yaratmış Güney Afrika asıllı Kendell Geers, çalışmaları MOMA'dan Tate'e, dünyanın bir çok önemli müzesinin koleksiyonunda yer alan, pop art'ın en önemli temsilcilerinden Alex Katz, The Guardian'ın çalışmalarını Andy Warhol ile Jacques-Louis David'in buluşması ifadesiyle andığı sıradışı ikili Muntean/Rosenblum ve iki yıl önce Carrona adlı çalışmasıyla fuarın ilgi odağı olmuş, bu yıl da kuru kafalardan oluşan heykeliyle Haliç terasında büyüleyecek Javier Perez gibi dünyaca ünlü isimlerin işleri de izlenebilecek. ARTINTERNATIONAL'ın Türkiye ayağında ise 12 galeri bulunuyor. Uluslararası sergileri ve başarıları dikkate alınarak yapılan seçim sonucu, . artSümer, Dirimart, Galerist, Galeri Nev, Galeri Zilberman, Pi Artworks, Pilot, Rampa, Sanatorium ve x-ist' gibi geçen yıl da katılmış galerilerin yanı sıra bu yıl Öktem&Aykut ve The Empire Project yeni galeriler olarak fuardaki yerini alacak. Türkiyeli galerilerin bu yılki sürprizleri arasında, sanatçılarının son çalışmalarının ilk kez ARTINTERNATIONAL'da sergilenecek olması da bulunuyor. Galeri Zilberman'dan Azade Köker, Guido Casaretto, Walid Siti ve Alpin Arda Bağcık'ın; Galerist'ten Şakir Gökçebağ, Seza Paker, Rasim Aksan ve Ali Emir Tapan; Pi Artworks'ten Yeşim Akdeniz, Volkan Aslan, Nancy Atakan, Horasan, Nejat Satı, Gülay Semercioğlu, Mehmet Ali Uysal ve Paul Schwer'in; Pilot Galeri'den Murat Şahinler ve Elmas Deniz'in; Rampa'dan Erinç Seymen, Nilbar Güreş, Selma Gürbüz, Servet Koçyiğit ve Ahmet Oran'ın; x-ist'ten Burcu Perçin, Burçin Başar, Ali Elmacı, Ansen ve Serkan Adın'ın ve Sanatorium'dan Erol Eskici'nin yeni işleri ilk kez ARTINTERNATIONAL'da görücüye çıkacak. Fuarın bu yılki yeni galerileri Öktem & Aykut, Elif Boyner ve Lara Ögel'in yeni projeleriyle katılırken, The Empire Project de usta sanatçı Mehmet Güleryüz'ün son çalışmalarını ilk kez fuarda sergileyecek. . artsümer, sanatçısı Erdal Duman'ın metal ve bronz heykellerinin yanı sıra cam gözyaşı şişelerinden oluşan devasa enstalasyonuyla merak uyandırırken, fuara Ankara'dan katılan Galeri Nev de bizi yeni bir isimle tanıştıracak ve Mehtap Baydu'nun Türkiye'deki ilk kişisel sergisine evsahipliği yapacak. Fuarda ayrıca Fransız feminist sanat akımının 70'lerdeki öncü temsilcilerinden Nil Yalter'in daha önce yurtdışındaki fuarlarda gösterilmiş ve büyük ilgi görmüş işleri Türkiye'de ilk kez ARTINTERNATIONAL'da Galerist standında izlenebilecek. Satyr II dünyada ilk kez ARTINTERNATIONAL'da! Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden bazıları da yabancı galerilerle birlikte İstanbul'a geliyor. Bunlar arasında, Edouard Malingue Gallery'den Nuri Kuzucan ve Galerie Lelong'dan Ramazan Bayrakoğlu da bulunuyor. Hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan Taner Ceylan'ın geçen yılki solo sergisiyle fuarın en çok ilgi gören galerilerinden birine dönüşen Paul Kasmin Gallery, Ceylan'ın Golden Age/Altın Çağ serisinden son çalışması Satyr II'nin dünya gösterimini ilk kez ARTINTERNATIONAL'da yapacak. ARTINTERNATIONAL'ın Haliç Kongre Merkezi'nin terasına özel hazırlanan açık hava heykel galerisi By The Waterside, bu yıl da fuar ziyaretçilerini sahilde karşılayacak. Haliç'in eşsiz görüntüsüyle bütünleştirecek By The Watersideda bu yıl; Filibeli galeri Sariev Contemporary'den Rada Boukova ve Stefan Nikolaev, Barselona'dan Galeria Carles Tache Projects'ten Javier Perez, Aspan Gallery'den Yerbossyn Meldibekov, Dirimart'tan Ichwan Noor, Galerist'ten Şakir Gökçebağ, Pi Artworks'ten Paul Schwer, Galeri Zilberman'dan Guido Casaretto ile Walid Siti ve Lisabird Contemporary'den Karl Karner'in heykelleri sergilenecek. Bu yıl da Stephane Ackermann'ın direktörlüğünde hazırlanan programda, tanınmış sanatçılar tarafından hazırlanmış performanslar ve enstalasyonların yanı sıra Türkiye'den ve yurt dışından küratörler, enstitüler ve güncel sanat platformlarının katılımıyla gerçekleşecek etkinlikler de bulunuyor. Fotoğraf sanatçısı Ali Taptık, kendi mesleğinin özüne dair duyduğu meraktan yola çıkarak fuara özel hazırladığı serisi It's Not Fairi ilk kez sanatseverlere sunarken, hayatını New York ve İstanbul'da sürdüren, iki farklı kentte yaşamanın karşılıklı etkileşimlerini işlerine taşıyan Arslan Sükan, fuarın günlüğünü tutar gibi çektiği ziyaretçilerin fotoğraflarını sergileyecek. Dominique Petitgand, fuara La gorge seche adlı ses, gürültü, müzik ve sessizlik içeren ses enstalasyonu ile katılırken, New Yorklu sanatçı Maya Hayuk, baş döndüren renk ve ışıklarıyla, politik, aktivist ve aynı zamanda espirili, görsel bir saykodelik deneyim sunacak. Bu yılki Venedik Bienali'nin Altın Aslanlı Ermenistan Pavyonu'nda yeni işleriyle büyük ilgi gören Hera Büyüktaşçıyan ise, mavi sahne perdeli enstalasyonu Falling Watersta, fuar alanını adeta bir nehre dönüştürecek. Fuarın bu yılki performansları ise Burçak Konukman ve Nevin Aladağ'dan geliyor. Berlin'de yaşayan Burçak Konukman, I Am An Independent Artist adlı performansında bağımsız hareket halindeki standıyla fuar alanında gezerken, Nevin Aladağ, Move adlı performansında kamusal alanda hareket etmenin farklı yollarını araştıracak. Son iki yıldır olduğu gibi Başak Şenova küratörlüğünde hazırlanan Sahnedeki Videolar bölümünde Harabeler ve Yaralar temasıyla kişisel hikayelerin, anıların ve hayallerin saklı yol haritalarının izini süren işler izleyiciyle buluşuyor. Üç bölümden oluşan bu seçkide Javier Perez, Payam Mofidi, Levi van Veluw, Claudia Larcher, Hacer Kıroğlu, Juan Pablo Ordunez / MawatreS., Amparo Sard, Oliver Ressler, Karen Mirza & Brad Butler, Maria Friberg, Joanna Rajkowska ve Aglaia Konrad'ın videoları yer alıyor. ARTINTERNATIONAL'ın büyük ilgi gören bölümlerinden Alternatiflerin bu yılki küratörü ise İtalyan sanatçı ve yazar Paolo Chiasera olacak. Kar amacı olmayan sanat grupları ve sanat projelerini bir araya getiren bu bölümde Türkiye ve İngiltere'den toplam 8 inisiyatif katılıyor. 5533, Near East, Protocinema, SPOT ve Torun gibi geçen yıl da katılan grup ve inisiyatiflerin yanı sıra bu yıl, David Robert Foundation, Masa Projesi ve Nesin Sanat Köyü, ARTINTERNATIONAL'a ilk kez merhaba diyecek. 4-6 Eylül tarihleri arasında yapılacak ARTINTERNATIONAL'ın mekanı bu yıl da Haliç Kongre Merkezi olacak. İstanbul'un tarihsel bölgelerine bakan eşsiz manzarasıyla özellikle uluslararası konukları baştan çıkaracak bu mekanın tasarımını geçen yıl olduğu gibi Erhan Patat yapacak. patat architecture + design'ın kurucusu olan Patat, MSW Architekten, Venedik Mimarlık Bienali'nde sergilenen işleri ve özellikle Irak asılı Ingiliz mimar Zaha Hadid ile yaptığı ortak projelerle tanınıyor. ARTINTERNATIONAL'ın online sanat sitesi artsy. net ile işbirliğini bu yıl da sürdürüyor. Sanatseverler açılıştan önce ARTINTERNATIONAL'ı artsy. net'ten online izleyebilirken, sergilenecek sanat eserlerini fuar tarihleri arasında online olarak da satın alabilecekler. ARTINTERNATIONAL, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 2 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek. Geçen yıl ikinci yılı olmasına rağmen yılın en rağbet gören sanat etkinliklerinden biri olan ARTINTERNATIONAL'ı 20 binden fazla kişi izlemişti. 26.500 milyon Euro'luk satışın yapıldığı fuar, 1500'ü aşkın yabancı koleksiyoner ve sanat tüccarını İstanbul'da buluşturmuştu. Türkiye, Orta Doğu ve ötesine odaklanan, koleksiyonerlere uluslararası çağdaş sanata rakipsiz erişim imkanı yaratmayı ve evrensel sanat toplumunu birbirine bağlamayı amaçlayan ARTINTERNATIONAL, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery ile Türkiye'nin önde gelen fuarcılık şirketlerinden Fiera Milano İnterteks'in işbirliğiyle yapılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/28/soyagaci-ozdemir-altan-mine-sanat-galerisi-bodrum-yalikavak-02-eylul-05-ekim-2015/", "text": "Çağdaş sanatın ülkemizdeki en önemli temsilcisi Özdemir Altan, Soyağacı başlıklı sergisi ile 2 Eylül 2015 tarihinden itibaren Mine Sanat Galerisi Palmarina mekanında izleyiciyle buluşuyor. 30. kuruluş yıl dönümünü kutlayan Mine Sanat, ülkemiz çağdaş sanat ortamında üstlendiği misyona 30. yılında da devam ediyor. Günümüz usta sanatçılarının bugünlere gelişinde derin katkıları bulunan Mine Sanat, geçmişte de birçok projesini desteklediği, çağdaş sanatın en önemli ismi; Özdemir Altan'ı sanatseverlerle buluşturuyor. Ülkemizde çağdaş sanatın ilk örneklerini vererek bu alanda öncü konumunu koruyan Özdemir Altan, kendinden sonra yetişen sanatçıları da son derece etkilemiştir. Plastik unsurlardan öte sanatın barındırdığı kavramlarla ilgilenen sanatçı, üretilmiş yapıt yerine üretim fiilinin kendisine odaklanan çalışmalarıyla tanınmıştır. Özdemir Altan Soyağacı başlığı altında topladığı çalışmalarıyla birlikte; ilk defa bu sergide izlenecek eserlerden oluşan bir seçkiyi, Bodrum'da sanatseverlerle paylaşıyor. Serginin açılış kokteyli 2 Eylül 2015, Çarşamba Saat: 18:30'da, Mine Sanat Yalıkavak, Palmarina mekanında, sanatçının katılımıyla yapılacaktır. Tüm sanatseverler davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/28/usta-gazeteci-yazar-oktay-akbali-kaybettik/", "text": "Nefes darlığı ve kalp yetmezliği nedeniyle bir süre önce hastanede tedavi altına alınan Oktay Akbal, 28 Ağustos 2015 tarihinde (92 yaşında) Muğla'da hayata veda etti. Oktay Akbal'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 20 Nisan 1923 tarihinde İstanbul'da doğdu. Avukat Salih Şehabettin Bey'in oğlu, ilk gerçekçi Türk romancılardan Ebubekir Hazım Tepeyran'ın ana tarafından torunudur. Kumkapı'daki Saint Benoit Fransız Lisesi'nde başladığı ortaöğrenimini, 1942 yılında İstiklal Lisesi'nde bitirdi. Bir süre İstanbul Üniversitesi Hukuk (1944) ve Edebiyat (1946) fakültelerine devam etti, ancak yüksek öğrenimini yarıda bırakarak kendini yazarlığa verdi. 1943 ve 1944 yıllarında Servet-i Fünun Uyanış dergisinde sekreterlik, 1947 ve 1951 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Tercüme Bürosu'nda memurluk yaptı. Fakat yaşamını asıl anlamda gazetecilik yaparak kazanmıştır. 1939 ve 1940 yıllarında Yeni Sabah ve İkdam gazetelerinde çevirileri ve öyküleri yayımlanmıştır. 1944 ve 1946 yılları arasında Vakit gazetesinde eleştiriler ve tanıtma yazıları yazmıştır. Büyük Doğu dergisinde her hafta Dünya Fikir Sanat Hareketleri sütununu yazmış, 1951 ve 1956 yılları arasında Vatan gazetesinde, düzeltmen, sekreter ve yazı işleri müdürü olarak çalışmıştır. 1956'da köşe yazarlığına başlamıştır. 1985 yılından itibaren Hürriyet gazetesi için köşe yazarlığı yapan Akbal, daha sonra Milliyet gazetesinde çalışmıştır. Halen Cumhuriyet gazetesinde köşe yazarlığına devam etmektedir. Öykü yazmaya ilkokul yıllarında başladı. Çeşitli çocuk dergilerinde öyküleri yayımlandı. 1939'da, henüz lise öğrencisiyken yazdığı bir öykünün İkdam gazetesinde yayımlanmasıyla edebiyat dünyasına girdi. İkdam ve Yeni Sabah gazetelerinde hemen her gün bir öyküsü; Bin Bir Roman, Çocuk Haftası, Yıldız gibi gazete ve dergilerde yazıları, öyküleri ve çevirileri yayımlandı. Akbal'ın asıl anlamda öyküye yönelmesi Sait Faik'in Semaver adlı kitabını okumasından sonra başlamıştır. Servet-i Fünun Uyanış dergisinde çalıştığı sıralarda başlayan eski yeni tartışmalarının ve yeni edebiyatın içinde yer alan Akbal'ın sanatında böylece asıl edebiyatçı dönemi açılmıştır. Kendi yaşam deneyimlerinden, çocukluk anılarından yola çıkan, küçük kent insanını da gözardı etmeyen duygulu öyküler yazmaya başlamıştır. Bunlar toplumsal olaylarla ilgili gözlemlere değil, anılara ya da düşlere dayalı, içe dönük hikayelerdir. Akbal hikayeleri, Behçet Necatigil'in deyişiyle Konulu hikayeler değil de, belli konular çevresinde oluşan anılar toplamıdır. Yazın çevrelerinde geniş ve olumlu yankı yapan Önce Ekmekler Bozuldu adlı ilk kitabını 1946'da çıkarmıştır. Onu, 1949'da Aşksız İnsanlar izlemiştir. Garipler Sokağı ve Bizans Definesi adlı kitapları Rusçaya; Dondurmalı Sinema Sırpçaya çevrildi. Suçumuz İnsan Olmak adlı kitabı Erdoğan Tokatlı yönetiminde 1986 yılında filme çekildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/08/31/utku-varlik-ai-weiwei-his-masters-voice-2/", "text": "Ai Weiwei orta yaşlarda bir Çin'li, babası önemli bir şair, Ai Qing ama biraz derine indiğimizde, baba ve oğulun geçmişiyle ilgili inandırıcı bir özgeçmiş'e'ye rastlamıyoruz. Weiwei 17 yaşında Amerika'ya sinema okumaya gidiyor! Daha sonra NewYork'da undergraund ortamı ve de Andy Warhol bir usta olarak; provacation sanatı adına onu etkiliyor. 1989 Tian'anmen başkaldırısıyla kendini duyuruyor Wai, yaptığı açlık grevi kendisine aktüel bir önem kazandırıyor. Dikkat edelim; bu senaryoda karanlık noktalar çok fazla; Wei'nin varoluşu yani Amerika'ya gidişi, sanat dünyasına yaklaşısı, Pekin'de bir gurup öğrencinin başkaldırışı, açlık grevi ve de babasının hastalığı nedeniyle Çin'e dönüşü daha sonra kendine yakıştırdığı manupuleteur tavrıyla gözaltı, tutuklamalar vs. Tek slogan Özgürlük ve Demokrasi ama kimin için ve neden sorusuna yanıt yok. Önce yine açtığı bayrağın simgesine gelelim: Çin'de İnsan Hakları, demokrasi! Söz konusu olan bu ülke nüfus olarak 1.3 milyar ve de kapitalizmin merkezi, neyi dinamitlemek İnsanı tanımlamadan, şu günü gününe yaşadığımız, tanık olduğumuz insana dair sığlaşmaya görücü kaldığımız, hiç bir çözüm getiremediğimiz sürece. Önümüzdeki bir kaç yıl içinde Çin, bugüne kadar yaptığı doğum kontrolünü de hafifletecek ve de göreceğiz dünya nüfusunun hangi boyutlara geleceğini. Bu gibi sloganlarla kendine sanat adına bir dokunmazlık, notoriete sağıyor ve de Contemporary lobisinde yaptığı komplo teorileri ve hayalleriyle de Kassel- documanta-, Tate Modern, New York MoMa, Martin Grapius Müzesi Berlin, tüm Bienaller vs. kapıları ardına kadar açılıyor. Tüm bu sembol- simge adına yapılan tonlarca objet'nin gereksizliğini düşünürken, bunu sergileyen Alman galerisi Heugerrisemschneider, Amerikan Fondation Michigan a iyi bir fiyata sattı. Kanımca her şey satılık! 100 adet kök-kütük; kimsenin müdahalesi olmadan köklerinden sökülmüş bu ağaçlar kendi anlatımlarını tek başına yapıyor ama biraz düşünelim; kimliğini, varoluşunun izlerini yitirmek adına yapılmak istenen kavram bu müzeye kaça mal oldu? Conceptuel'i yani kavramı; bir şiir, roman, sinema, afiş daha iyi yaparken bu sirk'e ne gerek var! Yine 2007 de Documenta'yı bu angaryaya sokuyor Wei; Mao'nun ve de Komünist Partisinin din'i dinamitlemesine karşı; yıkılmış 12 yüzyıl Ming El Quing Tapınağının kapı ve pencerelerini Kassel' e taşıtıyor. Sergiden sonra ne yaptıklarını düşündüm! Documenta'nın Wei'ye karşı duygusallığı, ona sınırsız proje yapma olanakları verince; bu kez herhangi 1001 Çin'li kadının Kassel'e daveti. Amaç, gelen davetlilere verilen fotoğraf makineleriyle bir hafta sonu kentte çektikleri fotoğrafları sergilemek. Kendi mekanlarından hiç çıkmamış bu insanların Kassel kentini nasıl gördüğü! Sosyal bir anket mi? Bilinmez ama geriye binlerce bulanık foto ve de önemli bir fatura kaldığı bir gerçek. Yine dönüp dolaşıp eski ve yeni, değişim, ağaç ve plastik. Kasaba ve köylerden toplanmış bu yaşamış tabureler kendilerini Berlin'de buluyorlar. 2013 Venedik Biennali'de de Alman pavyonunda 886 tabure sergiliyor Ai Weiwei. Shangai'daki atölyesinin urbanism adına yıkımı da Wei'ye böyle bir instalation yaptırıyor; anlatılan yine dynastie kiremitten betona acılı geçiş! 2007 Bejing olimpiyatları; ünlü stadın yapımını bir İsviçre firması Herzog & Demouron alıyor; 800 milyon doları aşan önemli bir sipariş, form olarak kuş yuvası, ilginç, önemli bir proje. Bir süre sonra Ai Weiwei'nin ihalede aracı olup, önemli bir rol oynadığı ortaya çıkıyor. Ne kadar para kazandığını bilmiyoruz ama ülkesiyle ilişkisinin bir başka delili, Çin'nin de Contemporaryyi iyi kullandığının açık örneği. Buna benzer anımsatmalar örneğin Marilyn Monroe misali ama instantane, çaktırmadan yapılan, sonra da internetle dünyaya başkaldırı olarak dağıtılan basit bir provokasyon. Bu parmak tüm sanata yapılan bir jest, politik amacından öte. Sanatın varoluşundaki hayal kurgusu uzaktan yapılmış bir parmak çıkartmakla ruhunu yitiriyor, amacından saptırılıyor, Marcel Duchamp fazla uzak değil. Beuys Documenta'nın parkına 7000 meşe ağacı dikerek doğaya gönderide bulunuyor ve de bronz bir kazma da bir sembol olarak anıtlaşmış. 10 yıl sonra Beuys tonlarca granit bloklarını documentanın önüne yığmış, nedense hep görsel yargılarız ama ben daha gerçekçi düşünerek bunun organizasyonunun zor olduğunu düşünüyorum! Sonuçta, belki başka bir amaçla başlanan ama tekrarlar sonucu amacından saptırılıp, sosyal-politik kimliğiyle sanattan uzaklaşan Documenta ve de tüm Biennaller, varolmak ve aktüaliteyi sürdürmek adına sıkıntı mekanları olmak çizgisine geldiler. Bir büyük sirklerdeki zorunlu tüm atractionlar gibi o kadar görülmüş ki çocukları bile şaşırtmıyor!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/alaca-leyla-alaton-koleksiyonundan-secilmis-eserler-ekavart-gallery-01-eylul-03-ekim-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, 14. İstanbul Bienal'ine paralel olarak ALACA Leyla Alaton Koleksiyonu'ndan seçilmiş eserlere Deniz Artun küratörlüğünde 1 Eylül 3 Ekim 2015 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sanat koleksiyonları, öykü anlatmak ister, yaşamla ilgili farklı öyküler; şimdi ve burada, geçmiş ve gelecek, düşler ve korkular arasında konuşmalar başlatır. Sanat, gerçekliği nasıl görüp algıladığımızı, kendi imgelerimizi nasıl yansıttığımızı gösteren bir ayna gibidir. Leyla Alaton koleksiyonundan sunulan seçki, ilk bakışta son derece büyülü görünse de, aslında insan olma durumuna, kaygılara ve arzulara ilişkin keskin meseleleri uyandırır. En katıksız haliyle duygu ve duyarlılık, renge bürünüp, bu seçkinin arka planında, tıpkı bir nakarat gibi, kendini tekrar eder. Bu bakımdan ALACA başlığı, koleksiyonun 'çok renkli' doğasını öne çıkarır; koleksiyon, alışılmış ve basmakalıp olana karşı duran, farklı coğrafyalardan ve farklı geçmişlerden pek çok sanatçıyı bir arada barındırır. Bu koleksiyonu, çoğulluğun felsefi bir anlama kavuştuğu, ancak her bir tekilliğin saygıyla korunduğu renkli bir takımyıldızı olarak düşünebiliriz. Parlak, devingen ve oldukça canlı bu renk topluluğu, koleksiyonerin söyleminin ve sezgilerinin bir metaforu haline gelir. Eserlere yansıyan bakışı, aynı zamanda onun dünya görüşü hakkında da bize bilgi verir. Bu sergi, biz izleyicileri, koleksiyonerin mahrem bakışının, zamana ve mekana yayılmış haliyle karşılaştırır; bir bakıma onun gizli nadire kabinesine gireriz. Bu 'kişisel müze'nin, dikkat çekici niteliklerinden bir tanesi, kimi parçaların edisyon olmasıdır. Eserleri dünya müzelerinde sergilenen önemli sanatçıların, ulaşılması ve edinilmesi olanaklı, editionlimitee eserleri biriktirilmiştir. Öte yandan, bu çoğaltılmış eserleri bir araya getiren kişinin 'özel'liği sayesinde, bu koleksiyon 'eşsiz'dir. Ankara'da geçtiğimiz sene m1886'da sergilenenALACA sergisi, Leyla Alaton'un dünyasını keşfetmemizi sağlayan, saf ve sahici bir ışık gibidir. Sanat, onun yaşamının, onu tanımlayanların bir parçası; bu sergi, paylaşılacak düşlerinin ilkidir. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. SERGİ : ALACA Leyla Alaton Koleksiyonu'ndan Seçilmiş Eserler AÇILIŞ : 1Eylül 2015 Salı, 18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/hakan-erol-icimizdeki-seytan/", "text": "1907 yılında doğmuştur Sabahattin Ali. Türkiye'nin en önemli aydınlarındandır. Hayatı boyunca toplum yararına eserler vermiştir. Mücadeleden ve kavgadan bir an olsun geri adım atmamıştır. Öğretmenlik yaptığı sırada okuduğu bir şiir yüzünden hapishaneyle tanışmıştır. 1945 yılında gazeteciliğe başlar. Rıfat Ilgaz ve Aziz Nesin ile birlikte Marko Paşa'yı çıkartır. Büyük etki yaratır. Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmadığından Marko Paşa da kapatılır, Malum Paşa, Öküz Paşa gibi değişik adlarla yeniden çıkarılır. Sabahattin Ali'nin Dağlar ve Rüzgar şiiri, Sırça Köşk, Yeni Dünya gibi öyküleri ve İçimizdeki Şeytan, Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna romanları, edebiyat hayatımızda önemli bir yer tutar. İçimizdeki Şeytan'da milliyetçiliği, entel geçinip hiçbir şey bilmeyen sağcı yarı-aydınları yerer, çok konuşan ama topluma, bireye, memlekete hiçbir şey katmayan bu insanları ve onların görüşlerini oldukça etkileyici biçimde anlatır. Kitapta; Macide, Ömer ve Bedri başkarakterlerimizdir. Macide duygusal, iyi kalpli ve hayatı yeni yeni anlamlandıran bir kişilik olarak karşımıza çıkar. Ömer, iradesiz ve kişiliksizdir. Zekidir ancak aklını kullanmaktan uzaktır. Her suçu içindeki şeytana atmaktadır. Bedri ise romandaki en dürüst ve aklı başındaki karakterdir. İyilik yapmaktan mutlu olan bir insandır. Ömer, Macide'yi bir vapurda görür ve ona tutulur. Onunla konuşmaya karar verir ancak en samimi arkadaşı olan Nihat onu engellemeye çalışır. -Ne gibi? Ömer, Nihat'ı dinlemez ve Macide'nin yanına gider ancak gözü ondan başka bir şey görmediğinden kızın yanında oturan teyzesini, Emine Hanım'ı, farketmez. Teyzesi seslenince ancak kendine gelir Ömer. Macide çok geçmeden babasının ölüm haberini alır. Üzerine ev ahalisiyle kavga etmesi ise iyice durumunu zora sokar. Emine Hanım ve kocası Galip Bey ile kavga ettikten sonra, gece yarısı evden ayrılır. Dışarıda onu Ömer beklemektedir. Böylece, aşklarını doyasıya yaşayacakları kendi hayatlarına çekilirken bir yandan da geçim sıkıntısı dertleri başlayacaktır. Ne olur sanki, hanım kızım... Sen bizim hemşiremiz sayılırsın! diye bir şeyler söylüyor ve korkunç tırnaklı elleriyle Macide'nin oturduğu iskemleye tutunuyordu. Bu sırada genç kadının gözleri kocasınınkilerle karşılaştı. Bir müddet bakıştılar. Nihat, İsmet Şerif, profesör Hikmet, Şair İsmet Kamil, Muharrir Hüseyin gibi isimler kitaptaki entelektüel gevezeleri oluşturur. Milli duyguları yüksek, akıldan yoksun gençleri çevrelerine toplayarak her türlü pis işe girişirler. Ömer bu arkadaş çevresine iradesizliğinden dolayı hiçbir zaman hayır diyemez. Bedri ise Macide'nin Balıkesir'den hocasıdır. Birbirlerine karşı o zamanlar bir şey hissetmiş olsalar da, hiçbir zaman bunu açıklamamışlardır. Bedri başka okula tayin olunca, uzun bir müddet birbirlerini göremezler. Bir sazlı söyleşide birbirlerine rastlarlar. Ömer'le sıkı dost olan Bedri, bu tesadüfle yıllar sonra tekrar Macide'yle görüşmüş olur. Macide, Ömer'le yapamaz olur artık. Ona bir mektup yazar ve ayrılma niyetini ortaya koyar. Her defasında Ömer'in düzelmesini beklerken, daha da bataklığa giden Ömer'e artık tahammül edemez olmuştur. Ancak mektubu ona veremeden kötü bir haber alır. Ömer, arkadaş çevresinin pis işlerinden dolayı hapse girmiştir. Diğerlerinin suçu sabit olsa da, Ömer erken salıverilecektir; çünkü hiçbir suça bulaşmamıştır sadece arkadaş kurbanı ve iradesizliğinin esiri olmuştur. Bedri... Kısa kesmek lazım. Vaktim yok. Beni hiç itiraz etmeden dinle. Beni seviyorsan ki bunu bilmem- ve Macide'yi seviyorsan ki bunu tahmin ederim- dediklerimi yaparsın. Kendilerini derecesiz bir zeka ve kabiliyete sahip sayan arkadaşların arasında, mukaddes ve mağrur bir aptallığa sırtımı vererek yaşıyor ve sırf bununla mühim bir şey yaptığımı sanıyordum. Ne gayem, ne düşüncem vardı. Zekam bütün kuvvetini, içinde bulunduğu ana sarf ediyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/su-manuel-felisi-russo-art-gallery-istanbul-09-eylul-20-ekim-2015/", "text": "Galleria Russo'nun İstanbul'daki yeni mekanı Russo Art Gallery Istanbul, uluslarası İtalyan sanatçı Manuel Felisi'nin Su adlı sergisini 09 Eylül 2015, Çarşamba günü sanatseverlere sunuyor. İstanbul, Paris, Roma, Londra, Milano, Roma, Miami vs. gibi pek çok şehirde kişisel sergisi olan, Contemporary Istanbul 2012-13-14dahil olmak üzere pek çok şehirde önemli sanat fuarlarına katılmış olan Manuel Felisi; Su 'Acqua' adını verdiği yeni kişisel sergisini Russo Art Gallery İstanbul'da sevenlerin ilgisine sunacaktır. Ayrıca Felisi'nin eserlerini Contemporary İstanbul 2015'te Russo Gallery ile sanatseverler ile buluşacaktır. Manuel Felisi'nin2014 Ekim ayında Russo Art Gallery Roma'da sergilemiş olduğu kişisel sergisi ile farklı teknikleri birleştirerek ahenk içinde oluşturduğu kompozisyonlar sergiyi gezenlerin büyülenmelerine sebep oldu;Roma koleksiyonerleri, sanat eleştirmenleri ve sanatseverler tarafından büyük beğeni topladı. Bu sergi için sanatçı Manuel Felisi, kendisini dünyaca tanınmış yapan resimlerinin tipik ve özlü konularını içeren özel eserler yarattı. Birçok tekniği bir arada kullanarak şiirsel bir tema ile anlattığı muhteşem kompozisyonları değerli sanat tarihçisi ve eleştirmeni MarcusGraf'ın kuratörlüğünde Tophane'de, Russo Art Gallery İstanbul'da ziyaret edebilirsiniz. Sergi, Russo Art Gallery İstabul, Boğazkesen Cad. No: 21/A Tophane- İstanbul adresinde 20 Ekim2015'e kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/the-surreal-nude-jose-borrell-r-alexander-fine-art-august-28th-to-september-28th-2015/", "text": "The Surreal Nude exhibition featuring the works of Spanish artist Jose Borrell will be on display at R Alexander Fine Art from August 28th to September 28th, 2015. The Surreal Nude examines what exactly goes into Borrell's works that which is ethereal and intangible, that which teems the boundary of reality and the dream state, while the nude assumes the role of the dreamer, submersed in her own subconscious. By infusing his works with elements of portraiture, the surreal, and the classical, Jose Borrell redefines conventional figurative painting. Borrell says, The majority of my works are feminine nudes through which I would like to transmit the calm, love, and passion that fills each of my model's lives. Each painting is a multidimensional scene that contemplates the role of the nude. Deft manipulation of light and shadow highlights the inherent beauty of the human form. The sensuous, soft lines of his figures are paired with chimerical and surreal surroundings, causing a blurred division between reality and fantasy. The viewer is transported to a dreamlike setting where art and life merge. In this liminal space, the boundaries between the subject and viewer dissolve. The effect, in turn, is the realization that the body is not only a measure of physical human beauty, reiterated by the aesthetic values of the painting it is a vessel useful for expressing greater human emotions and ideas that transcend form. While having attended renowned art schools in Spain, including the Fine Arts School of Alcoy and at the Superior School of Saint Carlos of Valencia, Borrell is mainly a self-taught artist. He notes his mentorship under artist Paco Egea as key to the development of his skills in drawing and painting. Borrell designates Spanish artists Joaquin Sorolla and Salvador Dali as his greatest inspirations; the influence of these artists is evident in his works, given his particular attention to light and fantasy."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/yesilcamin-gulen-yuzu-yalcin-guzelce-vefat-etti/", "text": "Ünlü oyuncu 5 yıl önce beyninde tümör bulunması nedeniyle ameliyat olmuş, sağlığına kavuşmuştu Son günlerde nükseden rahatsızlığı nedeniyle zor günler geçiren Yalçın Güzelce 01 Eylül 2015 tarihinde (64 yaşında) hayata veda etti. Yalçın Güzelce'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Sanatçının cenazesi Çarşamba günü Teşvikiye Camisi'nde kılınacak öğle namazını müteakip defnedilecek. 1 Ocak 1951 doğumlu olan Yalçın Güzelce 1980 yılında tiyatroya başladı. Çeşitli sinema filmleri ve TV dizilerinde rol aldı. 18 tiyatro oyununda görev yaptı. Başarılı oyuncu Güzelce, Davacı, Değirmen, Piano Piano Bacaksız, Polizei, Fırtınalar, Deli Divane, Eyvah Babam, Evimiz Olacaktı, Cennet Mahallesi, Hayat Apartmanı ve Kurtlar Vadisi Pusu gibi birçok film ve dizide oynamıştı. Polizei ve Piano Piano Bacaksız sanatçının ödüllü filmleridir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/yilin-beklenen-uluslararasi-cagdas-ve-modern-sanat-fuari-artinternational-basliyor-2/", "text": "Yılın merakla beklenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, 4-6 Eylül tarihlerinde Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşecek. İspanya'dan Çin'e, İtalya'dan Bulgaristan'a, 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçının katılacağı fuar, bir kez daha sanat tutkunlarının odağı olacak. Türkiye'nin en prestijli uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL'ın üçüncüsü 4-6 Eylül 2015 tarihlerinde gerçekleşecek. Genç yaşına rağmen kısa sürede İstanbul'un en önemli sanat etkinliklerinden birine dönüşen ARTINTERNATIONAL'ın yönetmenliğini bu yıl da Dyala Nusseibeh, sanat yönetmenliğini ise Stephane Ackermann üstleniyor. Konuklarını bir kez daha Haliç Kongre Merkezi'nde karşılayacak fuara bu yıl 27 ülkeden 87 seçkin galeri ve 400'den fazla sanatçı katılacak. İstanbul'dan Leyla Tara Suyabatmaz ve Yeşim Turanlı, Viyana'dan Ursula Krinzinger ve New York'tan Leila Heller'den oluşan seçim komitesinin Avrupa, Amerika, Ortadoğu ve Asya'yı kapsayan geniş bir bölgede yaptıkları değerlendirme sonucu 87 galeri İstanbul'da sanatseverlerle buluşacak. Dünyanın en köklü ve seçkin galerilerinden Paul Kasmin Gallery, Pearl Lam Galleries, Gallery Lelong, Deweer Gallery, Robert Miller Gallery'nin bir kez daha heyecan verici işlerle yer alacağı fuara, Londra'dan Victoria Miro, Bombay'dan Sakshi Gallery, Almatı'dan Aspan Gallery, Hong Kong'dan Galerie Du Monde ve New York ile Londra'dan Aicon Gallery ilk kez katılacak. ARTINTERNATIONAL, modern ve çağdaş sanatın ünlü isimlerini bu yıl da İstanbul'da buluşturmaya devam ediyor. İngiltere'nin en köklü galerilerinden Andipa standında Banksy'den David Hockney'e, Andy Warhol'dan Grayson Perry'e dünyaca ünlü pek çok sanatçının işini bir arada görme şansı bulacak olan sanatseverler ayrıca, ilham verici çizgileri ve heykelleriyle büyüleyen Fabien Merelle, 1988 Turner Prize ödüllü İngiliz heykeltıraş Tony Cragg, güncel sanatın en kışkırtıcı isimlerinden Jan Fabre, eserleri Smithsonian American Art Museum, Whitney Museum of American Art gibi önemli koleksiyonlara girmiş, özellikle suluboya resimleri ile bilinen Walton Ford, 60'lardan bugüne gerek kişisel, gerek kolektif işleriyle Amerikan modern sanatını derinden etkilemiş Claude ve Francois-Xavier Lalanne'nin eserlerini de izleyebilecekler. Fuarın merakla beklenen isimlerinden biri de sanat dünyasında Görünmez Adam olarak tanınan Çinli sanatçı Liu Bolin olacak. İşleri Türkiye'de ilk kez geçen yıl ARTINTERNATIONAL'da sergilenen ve büyük ilgi gören sanatçı, kamuflajı bir sanat eylemine dönüştürüyor ve kendini, seçtiği bir fonla aynı desene boyayarak gizleniyor. ARTINTERNATIONAL'ın bu yılki odak ülkesi 15 seçkin galeriyle İspanya olacak. Barselona'dan ADN Galeria, Angels Barcelona, Galeria Carles Tache, Galeria Joan Gaspar, Galeria Joan Prats, Galeria Senda, Galeria Sicart, Galeria Trama, Miguel Marcos Gallery, N2 Galeria, Poligrafa Obra Grafica, Galeria Valid Foto BCN; Madrid'ten Galeria Javier Lopez, Sabrina Amrani Gallery; Palma de Mallorca'dan da Galeria Horrach Moya'nın katılacağı fuar, İspanyol güncel sanatını keşfetmek için bulunmaz bir fırsat yaratacak. Yirminci yüzyıl modern sanatının en sıra dışı ve ilham verici isimlerinden sayılan Katalan sanatçı Joan Miro'nun resimlerinin de yer alacağı fuarda; politik ve aykırı çalışmalarıyla her seferinde tartışmalar yaratmış Güney Afrika asıllı Kendell Geers, çalışmaları MOMA'dan Tate'e, dünyanın bir çok önemli müzesinin koleksiyonunda yer alan, pop art'ın en önemli temsilcilerinden Alex Katz, The Guardian'ın çalışmalarını Andy Warhol ile Jacques-Louis David'in buluşması ifadesiyle andığı sıradışı ikili Muntean/Rosenblum ve iki yıl önce Carrona adlı çalışmasıyla fuarın ilgi odağı olmuş, bu yıl da kuru kafalardan oluşan heykeliyle Haliç terasında büyüleyecek Javier Perez gibi dünyaca ünlü isimlerin işleri de izlenebilecek. ARTINTERNATIONAL'ın Türkiye ayağında ise 12 galeri bulunuyor. Uluslararası sergileri ve başarıları dikkate alınarak yapılan seçim sonucu, . artSümer, Dirimart, Galerist, Galeri Nev, Galeri Zilberman, Pi Artworks, Pilot, Rampa, Sanatorium ve x-ist' gibi geçen yıl da katılmış galerilerin yanı sıra bu yıl Öktem&Aykut ve The Empire Project yeni galeriler olarak fuardaki yerini alacak. Türkiyeli galerilerin bu yılki sürprizleri arasında, sanatçılarının son çalışmalarının ilk kez ARTINTERNATIONAL'da sergilenecek olması da bulunuyor. Galeri Zilberman'dan Azade Köker, Guido Casaretto, Walid Siti ve Alpin Arda Bağcık'ın; Galerist'ten Şakir Gökçebağ, Seza Paker, Rasim Aksan ve Ali Emir Tapan; Pi Artworks'ten Yeşim Akdeniz, Volkan Aslan, Nancy Atakan, Horasan, Nejat Satı, Gülay Semercioğlu, Mehmet Ali Uysal ve Paul Schwer'in; Pilot Galeri'den Murat Şahinler ve Elmas Deniz'in; Rampa'dan Erinç Seymen, Nilbar Güreş, Selma Gürbüz, Servet Koçyiğit ve Ahmet Oran'ın; x-ist'ten Burcu Perçin, Burçin Başar, Ali Elmacı, Ansen ve Serkan Adın'ın ve Sanatorium'dan Erol Eskici'nin yeni işleri ilk kez ARTINTERNATIONAL'da görücüye çıkacak. Fuarın bu yılki yeni galerileri Öktem & Aykut, Elif Boyner ve Lara Ögel'in yeni projeleriyle katılırken, The Empire Project de usta sanatçı Mehmet Güleryüz'ün son çalışmalarını ilk kez fuarda sergileyecek. . artsümer, sanatçısı Erdal Duman'ın metal ve bronz heykellerinin yanı sıra cam gözyaşı şişelerinden oluşan devasa enstalasyonuyla merak uyandırırken, fuara Ankara'dan katılan Galeri Nev de bizi yeni bir isimle tanıştıracak ve Mehtap Baydu'nun Türkiye'deki ilk kişisel sergisine evsahipliği yapacak. Fuarda ayrıca Fransız feminist sanat akımının 70'lerdeki öncü temsilcilerinden Nil Yalter'in daha önce yurtdışındaki fuarlarda gösterilmiş ve büyük ilgi görmüş işleri Türkiye'de ilk kez ARTINTERNATIONAL'da Galerist standında izlenebilecek. Satyr II dünyada ilk kez ARTINTERNATIONAL'da! Türkiye çağdaş sanatının önemli isimlerinden bazıları da yabancı galerilerle birlikte İstanbul'a geliyor. Bunlar arasında, Edouard Malingue Gallery'den Nuri Kuzucan ve Galerie Lelong'dan Ramazan Bayrakoğlu da bulunuyor. Hiper gerçekçi resimleriyle dünyaca tanınan Taner Ceylan'ın geçen yılki solo sergisiyle fuarın en çok ilgi gören galerilerinden birine dönüşen Paul Kasmin Gallery, Ceylan'ın Golden Age/Altın Çağ serisinden son çalışması Satyr II'nin dünya gösterimini ilk kez ARTINTERNATIONAL'da yapacak. ARTINTERNATIONAL'ın Haliç Kongre Merkezi'nin terasına özel hazırlanan açık hava heykel galerisi By The Waterside, bu yıl da fuar ziyaretçilerini sahilde karşılayacak. Haliç'in eşsiz görüntüsüyle bütünleştirecek By The Watersideda bu yıl; Filibeli galeri Sariev Contemporary'den Rada Boukova ve Stefan Nikolaev, Barselona'dan Galeria Carles Tache Projects'ten Javier Perez, Aspan Gallery'den Yerbossyn Meldibekov, Dirimart'tan Ichwan Noor, Galerist'ten Şakir Gökçebağ, Pi Artworks'ten Paul Schwer, Galeri Zilberman'dan Guido Casaretto ile Walid Siti ve Lisabird Contemporary'den Karl Karner'in heykelleri sergilenecek. Bu yıl da Stephane Ackermann'ın direktörlüğünde hazırlanan programda, tanınmış sanatçılar tarafından hazırlanmış performanslar ve enstalasyonların yanı sıra Türkiye'den ve yurt dışından küratörler, enstitüler ve güncel sanat platformlarının katılımıyla gerçekleşecek etkinlikler de bulunuyor. Fotoğraf sanatçısı Ali Taptık, kendi mesleğinin özüne dair duyduğu meraktan yola çıkarak fuara özel hazırladığı serisi It's Not Fairi ilk kez sanatseverlere sunarken, hayatını New York ve İstanbul'da sürdüren, iki farklı kentte yaşamanın karşılıklı etkileşimlerini işlerine taşıyan Arslan Sükan, fuarın günlüğünü tutar gibi çektiği ziyaretçilerin fotoğraflarını sergileyecek. Dominique Petitgand, fuara La gorge seche adlı ses, gürültü, müzik ve sessizlik içeren ses enstalasyonu ile katılırken, New Yorklu sanatçı Maya Hayuk, baş döndüren renk ve ışıklarıyla, politik, aktivist ve aynı zamanda espirili, görsel bir saykodelik deneyim sunacak. Bu yılki Venedik Bienali'nin Altın Aslanlı Ermenistan Pavyonu'nda yeni işleriyle büyük ilgi gören Hera Büyüktaşçıyan ise, mavi sahne perdeli enstalasyonu Falling Watersta, fuar alanını adeta bir nehre dönüştürecek. Fuarın bu yılki performansları ise Burçak Konukman ve Nevin Aladağ'dan geliyor. Berlin'de yaşayan Burçak Konukman, I Am An Independent Artist adlı performansında bağımsız hareket halindeki standıyla fuar alanında gezerken, Nevin Aladağ, Move adlı performansında kamusal alanda hareket etmenin farklı yollarını araştıracak. Son iki yıldır olduğu gibi Başak Şenova küratörlüğünde hazırlanan Sahnedeki Videolar bölümünde Harabeler ve Yaralar temasıyla kişisel hikayelerin, anıların ve hayallerin saklı yol haritalarının izini süren işler izleyiciyle buluşuyor. Üç bölümden oluşan bu seçkide Javier Perez, Payam Mofidi, Levi van Veluw, Claudia Larcher, Hacer Kıroğlu, Juan Pablo Ordunez / MawatreS., Amparo Sard, Oliver Ressler, Karen Mirza & Brad Butler, Maria Friberg, Joanna Rajkowska ve Aglaia Konrad'ın videoları yer alıyor. ARTINTERNATIONAL'ın büyük ilgi gören bölümlerinden Alternatiflerin bu yılki küratörü ise İtalyan sanatçı ve yazar Paolo Chiasera olacak. Kar amacı olmayan sanat grupları ve sanat projelerini bir araya getiren bu bölümde Türkiye ve İngiltere'den toplam 8 inisiyatif katılıyor. 5533, Near East, Protocinema, SPOT ve Torun gibi geçen yıl da katılan grup ve inisiyatiflerin yanı sıra bu yıl, David Robert Foundation, Masa Projesi ve Nesin Sanat Köyü, ARTINTERNATIONAL'a ilk kez merhaba diyecek. 4-6 Eylül tarihleri arasında yapılacak ARTINTERNATIONAL'ın mekanı bu yıl da Haliç Kongre Merkezi olacak. İstanbul'un tarihsel bölgelerine bakan eşsiz manzarasıyla özellikle uluslararası konukları baştan çıkaracak bu mekanın tasarımını geçen yıl olduğu gibi Erhan Patat yapacak. patat architecture + design'ın kurucusu olan Patat, MSW Architekten, Venedik Mimarlık Bienali'nde sergilenen işleri ve özellikle Irak asılı Ingiliz mimar Zaha Hadid ile yaptığı ortak projelerle tanınıyor. ARTINTERNATIONAL'ın online sanat sitesi artsy. net ile işbirliğini bu yıl da sürdürüyor. Sanatseverler açılıştan önce ARTINTERNATIONAL'ı artsy. net'ten online izleyebilirken, sergilenecek sanat eserlerini fuar tarihleri arasında online olarak da satın alabilecekler. ARTINTERNATIONAL, 5 ve 6 Eylül tarihlerinde 12:00 20:00 saatleri arasında sanatseverlerin ziyaretlerine açık olacak. Fuarın biletlerinde ücret artışı olmayacak ve geçen yıl olduğu gibi günlük Tam 30 TL, 2 günlük Tam 45 TL, 2 günlük Öğrenci 15 TL olarak satışa sunuldu. Biletler biletix'ten ya da Haliç Kongre Merkezi'nde bulunan gişelerden alınabilecek. Geçen yıl ikinci yılı olmasına rağmen yılın en rağbet gören sanat etkinliklerinden biri olan ARTINTERNATIONAL'ı 20 binden fazla kişi izlemişti. 26.500 milyon Euro'luk satışın yapıldığı fuar, 1500'ü aşkın yabancı koleksiyoner ve sanat tüccarını İstanbul'da buluşturmuştu. Türkiye, Orta Doğu ve ötesine odaklanan, koleksiyonerlere uluslararası çağdaş sanata rakipsiz erişim imkanı yaratmayı ve evrensel sanat toplumunu birbirine bağlamayı amaçlayan ARTINTERNATIONAL, dünyanın önemli sanat fuarlarındaki ortaklıklarıyla tanınan Angus Montgomery ile Türkiye'nin önde gelen fuarcılık şirketlerinden Fiera Milano İnterteks'in işbirliğiyle yapılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/01/yonetmen-wes-craven-hayatini-kaybetti/", "text": "Elm Sokağında Kabus ve Çığlık gibi çok sayıda klasikleşmiş korku filminin yönetmeni olan, film yapımcısı ve senarist Wesley Earl Wes Craven (d. 2 Ağustos 1939; ö. 30 Ağustos 2015) 76 yaşında hayatını kaybetti. Craven, Elm Sokağında Kabus, Çığlık, The Last House on the Left, The Hills Have Eyes, The Serpent and the Rainbow, The People Under the Stairs, Vampire in Brooklyn ve Red Eye gibi daha çok korku filmleriyle bilinmekteydi. Wes Craven Cleveland, Ohio'da doğdu. Sıkı bir Baptist eğitim aldı. Illionis'te Wheaton Koleji'nde İngilizce ve Psikoloji okudu. Psikoloji alanında Johns Hopkins Üniversitesi'nden master derecesi aldı. Film endüstrisinde ilk işi New York'ta bir yapım şirketinde ses editörlüğüydü. Yapımcılığını ve yönetmenliğini yaptığı birçok film için ödüllendirildi ve korku filmlerinde tanınan bir isim haline geldi. Diğer yandan Craven, Westminster Koleji'nde İngilizce dersleri verdi ve Clarkson Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler profesörü oldu. Ünlü yönetmen yakalandığı beyin kanseri nedeniyle 30 Ağustos 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Yönetmenlik kariyerine 1972 yılında Soldaki Son Ev adlı korku filmiyle başlayan Craven, uluslararası şöhreti 1984'te yayınlanan Elm Sokağında Kabus filmiyle yakaladı. Unutulmaz korku filmi karakterlerinden Freddy Krueger'ın sinema dünyasına kazandıran Elm Sokağında Kabus, devamında gelen sekiz sinema filmi ve çeşitli televizyon dizileri, romanlar ve çizgi romanlarla birlikte bir seri halini aldı. Yönetmen, 1996 yılında yayınladığı Çığlık filmiyle sinema tarihindeki yerini perçinleyerek bir diğer unutulmaz korku filmi serisine imza attı. Çığlık serisinin dört filmi de Craven tarafından yönetildi. Bunların dışında onlarca filmin yönetmenliğini, yapımcılığını ve senaristliğini üstlenen Craven, korku filminin slasher alt türünün gelmiş geçmiş en büyük ustalarından biri olarak kabul ediliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/02/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnam-ho-ci-min-kenti-gezi-rehberi/", "text": "On yılı aşkın bir süredir Asya ülkeleriyle ve Vietnam kentleriyle ilgili çokça gezi yazısı kaleme aldım. Mini gezi rehberleri hazırladığım da oldu. 2007-2012 arasında yaşadığım Ho Çi Min Kenti için, böyle bir gezi yazısı ya da bir mini gezi rehberi hazırlamamış olduğumu, bir tanıdığın Vietnam'a gelecek olması dolayısıyla şimdi yeni farkettim. Belki kenti bir üs olarak görmemden kaynaklanabilir bu durum ya da kendi kentim gibi benimsememden. Aslında çokça yazdım Ho Amca'nın kenti hakkında, ama bunların hiçbiri gezi yazısı değildi. Sokak adlarını yazdım; büyümeyi, çevre kirliliğini, müzeciliği, sanat dünyasını ve hepsinden önce Fransız sömürgeciliği döneminden kalma tarihsel yapılarını... Vietnam şehirleri Hanoi, Hoi An ve Nha Trang'ı ve Phu Quoc Adası'nı yazıp da Ho Çi Min Kenti'ni yazmamak olmazdı. İşte şimdi bu gecikmiş gezi yazısını yazma zamanı. Türkiye'den, THY'nin her gün, yol üstündeki Bangkok'ta yolcu almak üzere 1 saat duraklamalı bir uçuşu var, toplam 13 saat sürüyor. Malezya Havayolları, Qatar Havayolları ve Emirates de diğer seçenekler; ancak bunların aktarma süreleri genellikle daha uzun oluyor. Bunların yerine, Bangkok aktarmalı uçuşlar da bulunabilir. Bangkok, bölgenin hava başkenti gibi bir işlev görüyor. Ho Çi Min'de şu an tek bir havaalanı var: Tan Son Nhat Havaalanı (Tan S n Nh t, 10.818758, 106.658851). İleride kentin bir hayli uzağında daha büyük bir havaalanı yapılacak. Havaalanında taksi için Dolar ya da Avro bozdurmalısınız. Vietnam para birimi, Dong; kısaltması, VND. Döviz kuru, son zamanlarda Çin'deki gelişmeler dolayısıyla dalgalı. Bu nedenle, buraya kuru yazmıyoruz. Ancak, gelmeden önce, Vietnam'ın önde gelen bankalarından olan Vietcom Bank'ın sayfasına bakabilirsiniz. Tan Son Nhat Havaalanı, şehir merkezine çok yakın. Taksiyle yarım saat sürüyor. Aslında, mesafe, 8-10 kilometre; ama trafik yavaş akabiliyor ve şehir içinde hız limiti düşük. Taksi, şehir merkezine gideceğinizi varsayarsak, 10 Dolar civarında tutacaktır. Ho Çi Min Kenti'nin dünyanın kişi başına en çok motosiklet düşen şehir olduğunu da not edelim. Bu, hem arabalara uygulanan lüks vergisinden kaynaklanıyor hem de motosikletlerin ucuz ve çok daha pratik olmasından. Vietnam'ın uluslararası kuruluşlardan övgü aldığı noktalardan biri, enerji verimliliği açısından araba yerine motosiklet kullanımı. Ho Çi Min, Fransız döneminden kalma şehir planlarına dayanıyor. İlçelerin bazılarının bizdeki gibi adları var, bazıları ise numaralı (İlçe 1, İlçe 2, İlçe 3 gibi). Şehir merkezi, İlçe 1 (District 1). Kalınabilecek oteller de, görülecek yerler de çoğunlukla burada. Havaalanından taksiye ya da aceleniz yoksa ve saat geç değilse (20:00'ye kadar), otobüsle İlçe 1'e gideceksiniz. Oteller için iki seçenek var: İş için gelenler, İlçe 1'de Dong Khoi (D ng Kh i, 'ayaklanma' anlamına geliyor; 'Domkoy' diye okunuyor. 10.776234, 106.703204) ya da Nguyen Hue (Nguy n Hu , 'Nuvinhue' diye okunuyor. 10.774266, 106.703528) caddelerindeki bol yıldızlı otellerde kalabilir. Her tür seçenek var. Kendi bütçesiyle gelip hesaplı olması gerekenler, Pham Ngu Lao (Ph m Ngu Lao, 1279'da Vietnam'a saldıran Moğol ordusunu püskürten Vietnamlı komutanın adı. 10.769062, 106.693473) ya da onun arka paraleli olan Bui Vien (Bui Vi n, 10.767262, 106.692931) sokaklarında kalabilirler. Burada da düşük ve orta bütçe için her tür seçenek bulunuyor. İlçe 5'teki tarihsel önemi olan Çin Mahallesi ('Cholon' diye geçiyor. Ch L n, 10.758381, 106.672160) gibi örnekleri saymazsak, kentin görülecek yerlerinin çoğu, bugün Asya'nın en yüksek gökdelenlerinin birkaçına sahip olan İlçe 1'de, Dong Khoi ve Nguyen Hue caddelerinde ve bunların çevresinde. Kentin en lüks caddesi olan Dong Khoi, Saygon Irmağı'ndan Fransız sömürge yapısı olan postane ile başkilisenin bulunduğu Paris Komünü Meydanı'na (Cong xa Paris, 10.779583, 106.699203) uzanıyor. Meydan ve çevresi, şehrin en turistik yerlerinden biri. Mutlaka görülmeli. Diğer cadde, Nguyen Hue. Dong Khoi'un paraleli olan bu cadde, Saygon Irmağı'ndan yine bir Fransız sömürge yapısı olan Halk Komitesi'ne ( y Ban Nhan Dan Thanh Ph H Chi Minh, 10.777035, 106.701112) çıkıyor. Vietnam'da, eski sosyalist ülkelerde olduğu gibi, belediye, 'Halk Komitesi' olarak adlandırılıyor. Diğer bir deyişle, Nguyen Hue'de göreceğiniz yapı, adı 'Halk Komitesi' olan Ho Çi Min Kenti Belediyesi yapısı. Bu iki caddenin çevresinde çokça sömürge yapısı var; farklı biçimlerde işlevlendirilen bu yapıların bir bölümüne girilebiliyor, bir bölümüne girilemiyor. Ayrıntılar için ekteki 'Ho Çi Min Kenti'nde Fransız Sömürge Yapıları' başlıklı yazıya bakılabilir. Dong Khoi üzerinde, Fransız döneminden kalma opera yapısını göreceksiniz (Nha hat l n Thanh ph H Chi Minh, 10.776534, 106.703070). Bu yapı, Ho Çi Min Kenti'nin kartpostal simgelerinden biri. Onu arkanıza alıp Le Loi Caddesi'nde (Le L i, 10.774007, 106.700361) yürüdüğünüzde, çevrenin hediyelik eşya almak için uygun dükkanlarla dolu olduğunu göreceksiniz. Kentin en ünlü caz kafesi de bu caddede (Sax n Art Jazz Club, http://www. saxnart. com/modules/general/ , 10.774701, 106.700830). Caddede ilerleyip göbeğe geldiğinizde, sağda kentin bir diğer kartpostal simgesiyle karşılaşacaksınız: Ben Thanh Pazarı yapısı (Ch B n Thanh, 10.772743, 106.698268). Savaşlarda zarar gören yapı, biraz modern bir formda onarılmış. 'Yarı-geleneksel' diyebileceğimiz bu pazar, görülmeye değer. 'Yarı-geleneksel' diyoruz; çünkü geleneksel bir içeriğe sahip olmakla birlikte turistikleşmiş bir pazar burası. Yine de, görmemek olmaz. Paris Komünü Meydanı'na yürüme uzaklığında olan Yeniden Birleşme Sarayı (Reunification Palace, diğer adıyla Bağımsızlık Sarayı. Dinh D c L p, 10.777397, 106.695430), Nam Ky Khoi Nghia Caddesi'nde. Saray, Fransız sömürgeciliği döneminde yönetim yapılarından biri olarak kullanıldıktan sonra, Vietnam-Amerikan Savaşı'nda Amerikan yanlısı Güney Vietnam hükümetinin ana komuta merkezi oldu. 30 Nisan 1975'te Vietnam Halk Ordusu'nun tanklarla içeri girip savaşı sonlandırmasından sonraki yıllarda müzeleştirildi. 30 Nisan, Vietnam'da resmi tatil. 1 Mayıs'la birlikte kutlanıyor. Vo Van Tan Caddesi'ndeki (Vo Van T n, 10.779535, 106.691628) Savaş Müzesi (War Remnants Museum, 10.779738, 106.692089) ve Le Duan Caddesi'yle Nguyen Binh Khiem Caddesi'nin kesişiminde olan Vietnam Tarihi Müzesi (Museum of Vietnamese History, B o Tang L ch S Vi t Nam, 10.788292, 106.704868) en sık ziyaret edilen müzeler. Tarih Müzesi'nin hemen yanında hayvanat bahçesi var (Th o C m Vien Sai Gon, 10.788402, 106.706505). Ben Thanh Pazarı yakınlarında olan Vietnam Güzel Sanatlar Müzesi ise (B o tang M thu t Thanh ph H Chi Minh, 10.769953, 106.699297), sanat dostlarının uğrak yeri. Eski bir konaktan dönüştürülen müze, Pho Duc Chinh Caddesi'nde. Son yıllarda, kent merkezinde çok sayıda AVM açılmış durumda. Fransa'dan gelen kimi turistlerin belirttiği gibi, Paris'te bulunan her tür lüks ürün Dong Khoi Caddesi ve çevresinde bulunabiliyor. Kent, gün geçtikçe daha da ticari bir görünüm kazanıyor ve en yüksek yapı yarışını soluksuzcasına sürdürüyor. Yine de, eski sömürge yapıları sayesinde, İlçe 1, alışveriş dışında arayışları ve beklentileri olan turistler için de bir anlam ifade edebiliyor. Zamanınız darsa, Ho Çi Min'in en uzak ilçelerinden biri olan Cu Chi'ye gidip burada Vietnamlı gerillaların gizlendiği tünelleri görebilirsiniz. Cu Chi, şehirden uzaklığı sayesinde arsa ve tarlaların ucuz olması dolayısıyla, birçok orta ve üstü yaştaki Vietnamlı sanatçının atölyelerini kurup yaşadıkları yer olarak geleceğin sanat ilçesi olmaya aday; ancak, sanat alanlarına herhangi bir tur sözkonusu değil ve belki de şimdilik böylesi daha iyi. Biraz daha zamanınız varsa, bir Mekong turu satın alabilirsiniz. Bu tur, 1, 2 ya da 3 günlük olabiliyor. Mekong Irmağı'nın suladığı kentlere götüren bu tur, kırsal Vietnam'ı deneyimlemek için birebir; başka şehirler görmek de, bonus. Vietnam içi ikinci bir seçenek, deniz otobüsüyle ya da otobüsle 3 saat süren Vung Tau. Vung Tau, denizi ve kumsalı sevenlerin uğrak yeri olan bir yarımada. Tek bir kenti görmek yerine, kendini Vietnam turuna hazırlamış olanlar için ise, en yaygın olarak şu seçenekler var: Doğa ve dağ havası için Dalat ; kumsal için Nha Trang, Phan Thiet ve Danang ; kumsal ve ada havası için Phu Quoc ; doğa, dağ havası ve azınlıklar için Sa Pa; doğa, kumsal, mağaralar, tekne gezisi ve dağ havası için Ha Long Koyu ; tarih ve kumsal için Hue ; tarih, kumsal, dağ, doğa ve ada için Hoi An... Başkent Hanoi'u da unutmayalım. Bu şehirlerin hepsine uçakla ya da otobüsle gitmek olanaklı. Birçoğu için tren seferleri de bulunuyor. Ülke dışı en yaygın seçenek ise, Kamboçya'nın başkenti Phnom Penh'e gitmek. Kamboçya tarafındaki bakımsız yollar ve sınırda bekleyiş nedeniyle 6 saati bulan yolculuk, başka bir ülke görmek isteyenler için oldukça uygun. Kamboçya için önceden vize almak gerekmiyor, sınırda veriliyor. Phnom Penh'den kumsal için güneyde Sihanoukville'e, tapınak-kent Angkor Wat'ı görmek için ise kuzeyde Siem Reap'e gidiliyor. Bitirmeden şunu da not edelim: Vietnam'da savaş 40 yıl önce bitti. Amerika'ya karşı tüm Vietnamlılar savaşmadılar; hatırı sayılır bir kısmı, Amerika'ya çalıştı. Bugün Vietnam, uluslararası kuruluşların parlayan yıldız olarak gördüğü, hızla kapitalistleşen bir ülke. Bunları ve dahasını bilmeyenler için Vietnam da Ho Çi Min Kenti de bir hayal kırıklığı olabilir. Şimdiden iyi yolculuklar! Eski adı 'Saygon' olan kentin 1975'te biten savaştan sonraki adı olan 'Ho Chi Minh City', Vietnamca'da 'Teynfo Ho Çi Min' diye okunuyor. 'Teynfo', kent demek. Ho Amca'nın adının okunuşu, Türkçe'ye Fransız sömürgecileri üstünden yanlış bir biçimde geçmiş. Bu metinde anılan yerlerin yanına koordinatları verilmiştir. Bunlar Google Maps'te aranarak konumları bulunabilir. Diğer bir nokta da şu: Vietnamca, Latin harfleriyle yazılan tonlu bir dil. Aynı hece, tonuna göre farklı anlamlara gelebiliyor. Bir yer sorduğunuzda derdinizi anlatabilmeniz için metinde yer adlarının Vietnamca yazılışları da verildi. Eski adı 'Saygon' olan Ho Çi Min Kenti'nin tarihe ilk olarak bir Khmer balıkçı köyü olarak kaydı düşülüyor. Kentin topu topu 250 yıllık bir geçmişi var. Vietnamlılar eliyle kentleşen Saygon, 1859'da Fransız sömürgeciliğinin eline düşüyor ve bu kara günlerden, ancak, 1954'te kurtuluyor. Diğer bir deyişle, Saygon'u, Fransız sömürgecileri, yüzyıl kadar, kendi kentleriymiş gibi tasarlıyor; kenti Fransızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyor. Saygon, bir Fransız kenti olarak, Fransız Hindiçini'nde ilklerin yaşandığı yer oluyor: 1863'te ilk botanik bahçesi Saygon'da kuruluyor. Bu bahçe hala aynı işlevi görmektedir. Saygon'da ilk sokak lambaları, 1867'de dikiliyor. Bunların başlangıçta hindistan cevizi yağıyla yakılması dikkat çekici. Saygon'un ilk sokak ağaçları, 1870 tarihli ki bu ağaçların çoğu, hala dev ağaçlar olarak kenti süslüyor. 1873'te Saygon'da ilk kaldırımı ve ilk su kulesini görüyoruz. Evlerin numaralandırılması, 1879'da başlıyor. 1882'de ilk demiryolu döşenirken; tramvay, ilk kez 1888'de hizmet vermeye başlıyor. Kentte ilk elektrik, 1900'de kullanılırken; ilk otomobil, 1903 tarihli. 1905'te, Saygon'da, ilk kez, asfalt kullanılıyor. 1907'de ilk temizsu borusu; bir sonraki yıl ise, ilk kanalizasyon borusu döşeniyor. İlk elektrik santrali 1909; uçağın ilk gelişi ise 1910 tarihli. 1914'te, bugün de kullanılan havaalanına kavuşan Saygon'da, 1915'te ilk şehiriçi otobüs seferleri başlıyor. 1930'a geldiğimizde, Saygon, artık, 'Uzakdoğu'nun İncisi' olarak adlandırılıyor. Askeri bir yönetim altında inim inim inletilirken, bunca hizmete kavuşmak, Fransız Aydınlanması'nın karanlık yönü ile ilişkilendirilebilir. Bugün de ayakta olan askeri liman, bugün Devrim Müzesi ya da Kent Müzesi olarak bilinen Hindiçini Genel Vali Sarayı, kütüphane, bugün aynı işleve sahip olan Demiryolları Ofisi, bugün de banka olarak kullanılan banka yapıları, tapu kadastro türünden çeşitli devlet yapıları, günümüze kalmamış sömürge karakolları ve sömürge hapishaneleri, tümüyle günümüze kalmış katedral, başpiskoposluk ve kiliseler, çoktan yıkılmış tiyatro/sinema yapıları, mezarlık, elçekmiş rahibelerin hala yaşadığı manastır, spor klübü, askeri mahkeme, ticaret odası, bugün iki üniversite arasında paylaştırılmış kışla, bugün de ayakta olan denizci kışlası, bugün de aynı işlevle kullanımda olan gümrük yapısı, bugün hepsi ayakta olan Vietnamlı ve Fransız öğrenciler için okullar, Genelkurmay ve general yapıları, bugün de aynı biçimde kullanılan jandarma yapısı, yine bugün aynı amaçla kullanılan belediye yapısı, bugün yerine bir gökdelen dikilmiş uzlaşma mahkemesi yapısı, bugün kentin simgelerinden biri olan opera binası ve diğerleri. Saygon'daki Fransız sömürge yapılarında, 1920'lere dek, yeni-klasik Paris biçemi görülüyor. Paris'teki birçok yapının benzerlerinin Saygon'da yapılması hedefleniyor. Bu yaklaşımın bir ürünü olarak ortaya, belediye yapısı, opera ve katedral çıkıyor. 1920'lerden sonra ise, karışık bir mimarlık yaklaşımı benimseniyor: Hem Fransız mimarlığından hem de Güneydoğu Asya'nın yerel mimarlıklarından yararlanılıyor. Ortaya ne Fransız ne de Güneydoğu Asyalı diyebileceğimiz ya da her ikisi birden diyebileceğimiz ilginç bireşimler çıkıyor. Bunlardan biri, bugün tarih müzesi olarak kullanılan yapı. Bu yapı, bir yandan tipik bir Asya tapınağı havası verirken, bir yandan da Fransız esintilerine sahip. Bunun karşısındaki tümüyle Vietnam mimarlığı örneği olan tapınak ise, Fransız askerleri tarafından, anı olsun diye yapılıyor. Bu bireşimin bir başka örneği olan ve bugün Merkez Bankası yapısı olarak kullanılan yapıda, Art Deco yanında, Hint kültüründen etkilenmiş olan Khmer ve Çam esintileri görülüyor. Saygon'da bir kendine özgülük varsa; bu, asıl, bu bireşim yapılarda. Bu noktada şu soruyu sormalı: Fransız sömürgeciliğinin simgesi sayılabilecek bu yapılar, korunmalı mı yoksa sömürgeciliği yıktıkları gibi bunları da yıksınlar gitsin mi? Sömürgecilikten arınmak, bu simgeleri de temizlemeyi gerektirir. Öte yandan, bu yapılar, Vietnamlı işçilerin sömürgecilik koşullarında alınterleriyle dikmiş oldukları yapılar. Ayrıca, bu yapıları yıkmak yerine, sömürgecilik dışı amaçlar için kullanmak daha mantıklı görünüyor. Zaten yapılan da bu. O günden bugüne, dikkat çekici bir nokta, Fransız mezarlığının kaldırılıp taşların ve kemiklerin Fransa'ya gönderilmiş oluşu. Bu mezarlığın yerinde şimdi bir park var. Parka adını veren Le Van Tam, kendini Fransız cephaneliğinde yakıp, düşmana büyük zararlar vererek kendini feda etmiş 13 yaşındaki bir fıstık satıcısı. Kimileri, bu öykünün uydurma olduğunu söylese de, 'Le Van Tam' adı, birçok okula, bursa, sokağa, anıta vb. verilmiş durumda. O, direnişin simgesi olarak Vietnamlılara umut olmuştu. Fransız mezarlığı yerine açılan parkta, Le Van Tam'ı simgeleyen bir alev anıtı var bugün. in Ho Chi Minh City. Şehir plancılığı yüksek lisans tezi. Darmstadt Teknik Üniversitesi, Almanya. Künye Gezgin, U. B. (2011). Ho Çi Min Kenti'nde Fransız sömürge yapıları. Özgür Gündem Gazetesi, 11 Aralık 2011. Dünyada merkezi göl olan kaç tane kent vardır bilemiyoruz; ama Vietnam'ın başkenti Hanoi, bunlardan biri. Hanoi'un merkezindeki gölün adı, Geri Verilmiş Kılıç Gölü. Efsanelere göre, yaklaşık 600 yıl önce, tanrılar, Vietnam kralı için, Çinli sömürgecileri yensin diye bu gölün yüzeyine bir kılıç çıkartıyor. Kılıcı kullanan kralın ordusu zafer kazanıyor. Daha sonra gölde kayıkla giderken, sudan bir kaplumbağa çıkıyor, kılıcı alıp gölün derinliklerine dalıyor. Gölde hala büyük bir kaplumbağa yaşıyor. Kaplumbağaya Hanoilular gözleri gibi bakıyorlar. Gölün üstünde, kısacık bir köprüyle gidilebilecek bir tapınak var, görülmeye değer. Bu tapınak, birçok ortamda, Hanoi'un simgesi olarak kullanılıyor. Göl kıyılarında, her gün, sabahın köründe, Vietnamlıları spor yaparken, koşarken, sohbet ederken görmek, göle de kente de ayrı bir hava katıyor. Hele buraya Vietnam bayraklı bir tişörtle giderseniz, Vietnam'ı sevdiğinizi düşünerek size yardımcı olmaya çalışacak çokça insanla tanışacaksınız. Hanoi'un en eski bölgesi, göl yakınında. Bu bölgeyi yüksek yapılaşmadan koruyan düzenlemeler bulunmakta. Bu düzenlemeler sayesinde, bölgede en yüksek yapı, 5 katlı. Evlerin birçoğu, 'tünel-ev' olarak adlandırılan biçemde. Bu evlerin sokaktaki cepheleri dar; ancak, evler, uzun bir dikdörtgen olarak tünel gibi uzanıyor. Neden böyle? Çünkü eski zamanlarda, ev sahipleri, evlerinin sokakta kapladığı yere göre vergi ödüyorlardı. Ayrıca evler, krala saygı amacıyla, Saray'ın boyundan daha yüksek olamazdı. Hanoi'un Fransız döneminden kalma 100 yıllık bir opera yapısı var. Bağımsızlık sonrasında opera, birçok siyasal etkinlik için kullanıldı. Görülmeye değer. Hanoi'da, Geri Verilmiş Kılıç Gölü dışında, ondan çok daha büyük ve İstanbul Boğazı havası veren bir göl var. Bu, Batıgöl. Bunun dışında, Hanoi'da bir de Lenin Parkı var. Dünyada Lenin heykelinin sökülmediği az sayıdaki yerden biri olan park, Vietnamlı yaşlıların spor ve dans dersi yeri olarak oldukça popüler. Parkın bir bölümünün kapatılıp yerine lüks bir otel dikilmesine Hanoi'lular razı gelmediler; parklarına da, Leninleri'ne de sahip çıktılar. Bir başka görülecek yer, Hanoi Hilton. Savaş döneminde, büyük bir ironi örneği olarak 'Hanoi Hilton' biçiminde adlandırılan Hoa Lo Cezaevi'nin ağırladığı Amerikan askerleri arasında, o zamanlar Hanoi'u bombalamak üzereyken uçağı düşürülüp öfkeli Vietnamlıların lincinden zar zor kurtarılan, Obama'nın rakibi, eski Amerikan devlet başkanı adayı John McCain de var. Bir diğer Hanoi Hilton sakini Amerikan askeri ise, yıllar sonra, 1995'te, Amerika'nın ilk Birleşik Vietnam büyükelçisi oluyor. Hoa Lo, Vietnam-Amerikan Savaşı öncesinde Vietnamlı devrimcileri ağırlamıştı uzun yıllar. 'B-52 Gölü' olarak adlandırılan küçük göl de görülebilir. Bu gölün tabanında, Vietnamlıların düşürdüğü bir Amerikan savaş uçağı yatıyor. Hanoi, oldukça önemli müzelere ev sahipliği yapıyor: Bunların en başında, Ho Çi Min'in Anıtmezarı geliyor. Burada ulu önderin bedeni sergileniyor. Ho Çi Min'e ulusal ve uluslararası turistlerce öyle bir ilgi var ki, anıtmezar, açık olduğu her saatte kuyruklarla dolup taşıyor. Anıtmezar, Vietnamlılar için bir tür Mekke gibi. Ülkelerinin kurtarıcısını görmek için geliyorlar. Burada, nöbetçi değişiminde tören yapılıyor. Bunu da görmek iyi olabilir. Vietnam Kadın Müzesi'nde, savaşta birçok kahramanlıklar göstermiş kadın savaşçılar ve asker anaları yanında, Vietnam'ın anaerkil gelenekleri ve kadınların gündelik yaşamları da tanıtılıyor. Vietnam'ın çeşitli etnik kesimlerinden kadınların yaşantıları da sergileniyor; Vietnam-Amerikan Savaşı sırasında uluslararası kadın hareketlerinin eylemlilikleri de. Güzel Sanatlar Müzesi'ndeki Vietnam yapıtları da görmeye değer. Ordu Müzesi'nde, tarihten günümüze Vietnam askerleri tarafından kullanılan savaş araçları ve Fransız ve Amerikan ordularından ele geçirilen askeri gereçler sergileniyor. Hava Kuvvetleri Müzesi'nde ise çeşit çeşit uçak ve helikopter sergileniyor. Vietnam Tarihi Müzesi'ndeki tarihsel nesneler, dikkate değer. Vietnam Devrimi Müzesi ise, hem sergileri hem de Fransız sömürge döneminden kalma yapısıyla ilgiyi hak ediyor. Etnoloji Müzesi'nde, Vietnam'ın 54 etnik grubunun yaşantıları sergileniyor; müzenin bahçesine, geleneksel azınlık evleri kurulmuş durumda. Burada, ünlü konik Vietnam köylü şapkasının nasıl yapıldığını öğrenebilirsiniz. Müzeler yanında, bin yıl önce hizmete açılmış olan ve Vietnam'ın ilk üniversitesi olan Yazın Tapınağı da görülmeli; tapınağın bahçesindeki taş yazıtlarda, mezunların adları listelenmiş. Hanoi'un en eski tapınağı olan Bach Ma Tapınağı, Vietnam kralı tarafından, kendisine yol göstermiş olan beyaz bir at anısına kuruluyor. Günümüzde, tapınağın bahçesinde, bir beyaz at heykeli var. Bir diğer görülmeye değer tapınak, Trung kardeşlerin anısına yapılmış Hai Ba Trung Tapınağı. Bunlar, İ. S. 1. yüzyılda Çinli işgalcilere direnen ve teslim olmaktansa kendini ırmağa atan Vietnamlı kızkardeşler. Yüzyıllar sonraki Vietnamlı savaşçıların güç kaynaklarından biri, bu direniş idi. Burada yazılanlardan anlaşılacağı gibi, Hanoi, görülmeye değer bir kent. Asya'ya yolu düşenlerin 'görülmesi gereken kentler' listesine alınması önerilir. Künye Gezgin, U. B. (2012). Bir gölkent: Hanoi. Haberajans, 21 Şubat 2012. 2012 UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne göre, Vietnam'ın, dünya mirasına 7 katkısı var: Bunlardan beşi, kültürel nedenlerle listede; ikisi ise, doğal nedenlerle. Doğal nedenlerle listede olanlar, kireçtaşı tepelerinin arasında masalımsı bir görüntüye sahip olan Ha Long Koyu ve dev mağaraları ve çeşit çeşit bitkisi ve hayvanıyla ziyaretçi sayısını her yıl arttıran Phong Nha-Ke Bang Ulusal Parkı. Kültürel nedenlerle listeye girmiş olanlar, Hanoi-Thang Long Kalesi, Ho Hanedanlığı Kalesi, Hue Anıtları Bölgesi, My Son Tapınağı ve Hoi An. Hoi An, Vietnam'ın kültürel miras listesine ilk girenlerden. Hoi An, eski bir liman kasabası. Liman dolayısıyla, çeşitli Asya kültürleriyle iç içe geçmiş. Bu nedenle, Hoi An'ın eski evleri, yalnızca Vietnam etkisini değil, Japon, Çin vb. etkilerini de taşıyor. UNESCO'nun resmi açıklamasına göre, Hoi An'ın Vietnam'ın 7 Harikası'ndan biri olarak yerini almasının nedeni, kültürlerin içiçe geçmişliği ve geleneksel Asya liman kasabasının büyük oranda korunmuş olması. Yapılan kazılar, Hoi An'ın İ. Ö. 2. yüzyıldan beri liman olarak kullanıldığını gösteriyor. Kimilerine göre, Hoi An, İ. S. 1. yüzyılda Güneydoğu Asya'nın en büyük limanıydı. Hoi An'da yakın yüzyıllarda ırmağın taşıdığı alüvyonlar nedeniyle karalar genişlediğinden ve Hoi An'ın hemen yanı başında Da Nang gibi büyük bir liman kurulduğundan, Hoi An, eski görkemini yitiriyor. Ancak, tam da eski görkemini yitirmesi dolayısıyla, eski yapılar korunmuş oluyor. Hoi An, bugün, çirkin gökdelenlerin, gri yapıların, karaoke salonlarının uğramadığı bir coğrafya olarak hergün daha çok turist çekiyor. Gerçi, burada bir açmaz var: Bu nedenle turist çeken Hoi An, yine turizm nedeniyle hızla kentleşiyor. Gelen turist, gökdelen yok diye geliyor; ama o geldi diye kente ileride gökdelen dikilme olasılığı da artmış oluyor. Yine de, en azından şimdilik, kent merkezi, motorlu araçlara kapalı. Bu nedenle Hoi An, yürümeyi sevenlerin ve bisiklet sevdalılarının cenneti. Hoi An'ın logosu, kentin en önemli simgesine dayanıyor. Bu, 'Japon Köprüsü' ya da 'Uzaklardan Gelenlerin Köprüsü' diye bilinen kıpkısacık köprü (yani 'Japon Köprüsü' denince, bir teknoloji harikasından söz ettiğimiz sanılmasın. Köprü, Japonya'nın henüz bir teknoloji devi olmadığı dönemlerden, 17. yüzyıldan). Köprü, özellikle baharat ve ipek ticaretine tanıklık etmiş bir yapı. Köprünün çıkışlarından birinin bitişiğinde bir Budacı tapınağı var. Köprü ve tapınak, Vietnam paralarında yer alıyor (20 bin Vietnam Dongu üzerinde). Bu köprünün ve tapınağın, hareketleriyle sellere ve fırtınalara yol açtığına inanılan bir dev deniz canavarını sakinleştirmek için yapıldığı sanılıyor. Hoi An'daki kimi Japon evlerinin benzerleri Kyoto'da bulunuyor. Hoi An'da 1,360 tane tarihsel yapı bulunuyor; bunların çoğu ev. Bu yapılar arasında, mezartaşları, tapınaklar ve kuyu yapıları da var. Hoi An'ın doğal miras yerine kültürel miras listesine girmesine şaşabilir insan; çünkü Hoi An, hem okyanusu hem ırmağı hem de çevresindeki dağlık alanlarıyla bir doğa harikasında aranabilecek hemen hemen tüm özelliklere sahip. Vietnam'ın 7 Harikası'ndan bir diğeri olan My Son Tapınağı, Hoi An'a araçla 1 saat uzaklıkta. My Son, eski imparatorluk kurucusu olan ve bugün etnik bir azınlık olarak var kalan Çam halkının tapınağı. Buradaki yapıların özgün biçiminde altın kaplama olduğu söyleniyor. Ancak, My Son da, Vietnam'ın diğer bir çok yeri gibi, Amerikan bombalarından nasibini aldığından, bugün yıkıntı halde. Hoi An'a yine araçla 40 dakika uzaklıktaki Mermer Dağı, görülmeye değer. Hoi An'da ırmak yolculuğu da çok çekici. Şirin kentin adaları da bir harika. Hoi An'ın tarihi, Çamların tarihiyle özdeş. Hoi An, bir denizci imparatorluğu olan Çam İmparatorluğu'nun ticaret başkentiydi. Çamlar, okyanus ticareti yanında, ırmaklar üstünden Tayland ve Laos'la da ticaret yapıyordu. 16. yüzyıla geldiğimizde, Hoi An'da büyük değişiklikler olduğunu görüyoruz. Çam İmparatorluğu yıkılırken, bölge, Vietnamlıların denetimine giriyor. Dahası, Hoi An'a Çinlier ve Japonlar yanında, Avrupalılar da gelmeye başlıyor. İlerleyen yıllarda Hoi An, Çinliler ve Japonlar tarafından, Güneydoğu Asya'daki en iyi ticaret bölgesi olarak görülürken; Avrupalılar da, burayı, Asya ve Avrupa arasındaki ticarette önemli bir liman olarak değerlendiriyor. Hoi An, bir seramik kenti olarak öyle ünlü ki; bugün Hoi An seramikleri, Topkapı Sarayı'nda bile sergileniyor. Hoi An'ın yemekleri ve ev yapımı biraları da ünlü. Hoi An'ın yemekleri, geleneksel Vietnam yemeklerinden farklı; çünkü Hoi An mutfağı, Çin ve Vietnam mutfaklarından da etkiler taşıyor. Hoi An, bir de, Çin/Japon tipi fenerleri ile ünlü. Bu fenerler, Hoi An'ın köprüden sonraki ikinci simgesi sayılabilir. Hoi An'ın terzilerinin de ünlü olduğunu, çok kısa sürede muhteşem işler çıkardıklarını burada anmamak olmaz. Bugün Hoi An, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmesinden olacak, hızla değişiyor. HoiAnlılar, memleketlerinin turizm adına çirkinleştiğini üzülerek izliyor. Hani bu UNESCO'ya girmek, tarihsel değerleri korumak için büyük olanaklar sağlıyordu? Bugün Hoi An, tersini yaşıyor. Hoi An'ın tarihsel göbeğinde yaşayanlar, ekonomik nedenlerle, evlerini hızla Hoi An'ın yerlisi olmayanlara bırakıyor. Bu 'yabancı'lar, büyük kent alışkanlıklarını bilerek ya da bilmeyerek Hoi An'a aşılamış oluyor. Eskiden Hoi An'da evlerin kapıları kilitlenmezdi. Komşular birbirinin kapısını çalmazdı; doğrudan girerlerdi. Mahalleden birisi hastalansa, tüm mahalleliler aralarında para toplar, hastaya bakarlardı. Pazarda kimse kimseye kazık atmazdı. Köylülerin o yüce değerleriyle donanmıştı Hoi An. Şimdi öyle değil. Kalkınıyor işte Hoi An ne olacak... Sakın bu yazıyı okuyup da Hoi An'a gitmeye kalkmayın. Ne kadar az insan giderse Hoi An'a, o kadar güzel kalacak bu mavi-yeşil memleket. 2008'de kent statüsüne geçen Hoi An'a 120 binlik nüfusu da fazla. Bir de siz gelip kalabalıklaştırmayın... Künye Gezgin, U. B. (2012). Vietnam'ın 7 Harikası'ndan biri: Hoi An. Haberajans, 17 Şubat 2012. Vietnam, Pasifik Okyanusu kıyısında ejderha gibi uzanan ve hem tarihi hem de doğal güzellikleri açısından çok özel olan bir ülke. Bu özel ülkenin bir incisi varsa, o da, Nha Trang'dır. Nha Trang, 500 bin nüfuslu şirin mi şirin bir kıyı kenti. Türkiye'de pek tanınmasa da, Türkiye ve Rusya kaynaklı turizm şirketlerinin yeni gözdesi olarak, hızla tanınacağa benzer. Kentin kış yaşamayan, dönencesel bir iklime sahip oluşu da, bu durumu büyük ölçüde destekliyor. Kentin en turistik bölgesi olarak bilinen Nha Trang Koyu, dünyanın en güzel koylarından biri olarak değerlendiriliyor. Kıyı, otel zincirlerinin atağıyla hergün şekilden şekile girse de, özellikle balıkçı köyü ve ıssız yanları, doğal değerlerini korumayı sürdürüyor. Kent, okyanus kıyısında olmasının üstünlüğünü Vietnam'ın deniz bilimlerinde öncü rolü oynayarak sürdürüyor. Kentteki Okyanusbilim Kurumu, Nha Trang'dan, Vietnam'dan ve dünyanın çeşitli bölgelerinden balıkları ve deniz canlılarını sergiliyor. Deniz aşıklarının mutlaka görmesi gereken bir kurum bu. Nha Trang'ın tarihini biraz kazınca, Vietnam-Amerikan Savaşı dönemi sonrasından, savaş döneminden (1955-1975), Fransız sömürgeciliği döneminden (1859-1954) ve Vietnam dönemi öncesinden (1471 öncesi) öyküler çıkıyor karşımıza: Kentin havaalanı, 35 kilometre uzaklıktaki Cam Ranh Uluslararası Havaalanı. Bu havaalanı, savaş sırasında ABD tarafından kuruluyor ve kullanılıyor. Savaşın bitiminden 2002'ye dek, önce Sovyet, sonra Rus üssü olarak askeri haritalarda yerini alıyor. Bu üssün özelliği, 2002'ye dek, dünyada, Rusya/S. S. C. B. dışındaki en büyük Rus/Sovyet üssü oluşu. Doğu Asya'daki Amerikan üslerinin bolluğu düşünüldüğünde, bu üssün stratejik önemi ortaya çıkıyor. Kentin Fransız sömürgeciliği dönemindeki en ünlü sakinlerinden biri, İsviçreli-Fransız doktor ve bilim insanı Alexandre Emile Jean Yersin (1863-1943). Ömrünün son 50 yılını Nha Trang'da geçiren Yersin'in evi, müzeye çevrilmiş durumda. Yersin Müzesi, turistlerin uğrak yeri. Yersin, Nha Trang'da, yarım yüzyıl boyunca birçok hastayı iyileştirdiğinden, bir tür aziz sayılıyor. Vietnam'da, resmi kayıtlara göre, 54 etnik grup var. Bunların, Vietnam'ın Marksist-Leninist geçmişi dolayısıyla, ana dilinde eğitim ve yayın hakları var; yoksaymacı bir siyasa uygulanmıyor. Bunların içinde belki de en ilgi çekicisi, Nha Trang'ı da yurt eylemiş Çamlar. Günümüzde, nüfus sırasıyla, Vietnam, Kamboçya ve Tayland'da yaşayan Çamların dedeleri ve nineleri, günümüzde Orta ve Yukarı Güney Vietnam'a karşılık gelen bölgede 7. ile 15. yüzyıl arasında bir denizci imparatorluğu oluşturmuşlardı. Çamlar, tarih içinde, Hintli deniz tüccarlarından etkilenip Hindu olmuş; geleceğe, kendi diktikleri Hindu tapınak-kulelerini bırakmışlardır. Bugün, Çamlar, yine Hint etkisi dolayısıyla, çoğunlukla Müslümanlardır. Hatta Vietnam'daki en büyük Müslüman nüfusu oluştururlar. İşte onlarca 'Kauthara' olarak adlandırılan Nha Trang'da, Çamlardan bugüne kalan en büyük Hindu tapınaklarından biri var. Bu, Po Nagar. Po Nagar, balıkçı köyünde, ırmak kıyısında uzanıyor. Köprüye, köye, ırmağa ve okyanusa bakan bir tepede kurulmuş. İ. S. 781'de kurulmuş bu tapınak-kulede, Çamlar, konuklar için, kendi müziklerini icra ederek Çam kültürünün yaşaması için para topluyorlar. Çamlarla Vietnamlıların birararada yaşaması sonucu, Vietnamlıların da gelenekleri değişmiş, Çamların da. Çamların tanrıça olarak taptıkları ve kökleri Hindu tanrıçaları Bhagavati'ye ve Mahishasuramardini'ye uzanan Yan Po Nagar, Vietnamlıların inanışına Thien Y Thanh Mau adıyla bir balıkçı/denizci tanrıçası olarak giriyor. Çam inanışlarına göre, Yan Po Nagar, Çam ulusunun kurucu anası. Belli ki, o, insanlığın anaerkil dönemlerinden kalmış günümüze. Nha Trang, bu güzelim Pasifik kenti, gelecek kuşakların, geçmişteki acıları unutmamasını istemiş olmalı. Tren Garı yakınlarındaki Long Son Tapınağı'nda dev bir Buda heykeli var. Heykel, 1963'te, Amerikancı Güney Vietnam'ın İsacı baskıcılığını ve Budacı düşmanlığını protesto etmek amacıyla kendilerini ateşe veren Budacı rahipler için dikilmiş. Sekizgen bir temele oturtulmuş olan heykelin, giriş dışındaki her bir yüzünde birer rahibin taş kabartması var. Bunlardan en ünlüleri, Thich Quang Duc (1897-1963). Onun kendini yakma görüntüleri, savaşın yazgısını değiştiren dönüm noktalarından biri olmuştu. Heykelin içinde, Buda ve rahip heykelleri ve kabartmaları var. Budacı mimarlıkta çok yaygın olduğu biçimiyle, heykelin içinin göbeğinde kaplumbağa yonutu var. Ayrılırken, kentin dününü, bugününü ve yarınını düşünüyoruz. Yüksek yüksek binaların jet hızıyla dikildiği kent, belki de birkaç yıl sonra tanınmaz duruma gelecek. Onu bu güzel günlerinde görebilmiş olmak, büyük şans. Vietnam'ın incisinin diğer güzelliklerin kötü sonuna uğramaması için, temiz turizm uygulamalarına geçilmesi gerekiyor. Hem de hemen şimdi... Yarın çok geç olabilir. 10 yıl sonra, bu yazıya yeniden bakıp biz demiştik zaten demek, iç burkucu olacak. Umarız, böyle bir durumla karşılaşmayız. Künye: Gezgin, U. B. (2011). Vietnam'ın incisi Nha Trang'da. Özgür Gündem Gazetesi, 5 Aralık 2011. Phu Quoc, Vietnam'ın en büyük adası. Phu Quoc'un güney kumsalları, kimi uluslararası sıralamalarda, dünyanın en el değmemiş kumsallarından biri olarak anılıyor. Kimisi ise, adayı, Vietnam'ın 'İnci Adası' olarak adlandırılıyor. Ada, ülkenin en büyük adası olsa da, bir kentle oranlandığında küçük olduğundan, kalacak yer bulmak, başlı başına bir sorun olabiliyor. Özellikle, Vietnam'ın kamusal dinlencelerinde gidip bir sonraki uçakla geri dönmek zorunda kalınabiliyor. Phu Quoc'un temel geçim kaynağı, balıkçılık, deniz ürünleri, karabiber ve özellikle son zamanlarda, gezmenlik. Adada yükselen bir diğer gelir kaynağı, inci ve deniz kabuklarından yapılma mücevherler. Ada, dünyanın en iyi balık sosunu üretiyor. Adadan çıkma kurutulmuş balık ve deniz ürünleri, yurtiçinde de yurtdışında da biliniyor. Adanın ünlü olduğu bir diğer yönü ise, adaya özgü olan çizgili sırtlı Phu Quoc köpeği. Bu köpeğin akrabaları, Rodezya'da ve Tayland'da yaşıyor. Uçaktan inip havaalanı çıkışındaki yolu izliyoruz. Yol boyunca, herhangi bir kentte görebileceğimiz Vietnam manzaraları sözkonusu: Sokakta bekleyen sabah çorbacıları, sabah çorbasını yudumlayanlar; bir pazar ortamı, pazar ortamında canlı satılan tavuklar; kahveciler... Derken bir ırmağa varıyoruz. Bu, Duong Dong Irmağı. Irmağın kıyısı, derme çatma taşlık bir yol. Irmağın üstünde tahta bir köprü var yine derme çatma. Bunun, daha sonra, kaldırılabilir bir köprü olduğunu öğreniyoruz. Günün belli saatlerinde, gemilerin ırmaktan denize açılması ve denizden ırmağın içlerine doğru gitmesi için kaldırılıyor. Denizi bulduktan sonra bir motosiklet tutuyor; ada turuna çıkıyoruz. Altyapıdan nasibini almamış bir ada. Sahil yolu diye bir olay yok. Sahile koşut geçecek yollar, gelişigüzel yapılmış teneke evlerle tıkanmış durumda. Adanın yollarının çoğu toprak olduğundan, ada, çiftteker ve motosiklet sürmek için uygun değil. Yolun tozu, insanı çileden çıkarıyor. 80 bin nüfuslu adada, 'kent özeği' diye bir kavram yok; ada, sıra sıra dizilmiş köylerden oluşuyor. Adada, el değmemiş birçok kamusal kumsal bulunsa da, burada hiçbir toplumsal hizmetin olmaması, insanı sıkıyor. Gezmenler, Phu Quoc'u su altı dalışları için yeğliyor. Gerçi, bu açıdan, ada, Vietnam'daki en pahalı olanakları sunuyor. Ayrıca, adanın birçok kumsalı, lüks gezmenevlerine dönüştürülmüş durumda. Buraların oda ücretleri, uçuk. Vietnam-Amerikan Savaşı sırasında Güney Vietnam'ın bir parçası olan ada, Vietnamlı savaşçıları hapsetmek ve türlü işkenceden geçirmek için kullanılıyordu. Cezaevi, bugün de, tarihin bir utanç sayfası olarak ziyaret edilebiliyor. Güzelim adanın böyle kötü ünlü olması, garip. Adanın cezaevinde, 1973'te 40 bin mahkum olduğu belirtiliyor. Bugün 80 bin nüfuslu olan adada, eskiden 40 bin tutsak olması da çarpıcı. Phu Quoc, Vietnam'a bağlı olmasına karşın Kamboçya'ya çok yakın (15 kilometre uzaklıkta). Savaş sonrasında, ada, Kızıl Khmerler ile Vietnam Halk Ordusu arasındaki çatışmalara sahne oluyor. Kızıl Khmerler, Phu Quoc'un Kamboçya ile tarihsel bağı dolayısıyla, ada üstünde hak iddia ediyor. Birkaç kez adayı alıp Vietnamlılar tarafından geri püskürtülüyorlar. Bugün adada Khmerlerin izlerine rastlanmıyor. Adaya yalnızca iki havayolu gidiyor. Adanın küçücük bir havaalanı var. Bu, yıllık olarak 248 bin yolcu taşıma gücünde. 2020 yılında, yılda 2.5 milyon; 2030 yılında ise, yılda 7 milyon yolcuyu adaya taşıyacak bir uluslararası havaalanının yapılması tasarlanıyor. Bunun yapılmasıyla, adanın hızlı bir gelişim sürecine gireceğine kuşku yok; ancak, aynı zamanda, bu, büyük sorunlara da yol açacak. 2011'de Vietnam'da yalnızca üç uluslararası havaalanının olması da, bu veriyle birlikte dikkat çekici. Ada için düşünülen bir başka izdüşü ise, kumarhane. Böylece, yabancı kumarbazları soyup soğana çevirmek hedefleniyor. Adada, gezmenliğin gelişiminden önce de çöp sorunu vardı; şimdi de var. Birçok adalı, çöplerini adayı göbeğinden kesen Duong Dong Irmağı'na atıyor; başkaları da bu çöpleri toplayıp geri dönüşümle para kazanmaya çalışıyor. Mantık, basit: Irmağa atılan, zaten denize gidiyor. Evden toplamak varken, ırmaktan toplamak garip; belki de taşıma giderleri dolayısıyla ucuza geliyor. Bu çöpün bir bölümü, evlerden gelirken; önemli bir bölümü de, kayıklardan ve küçük gemilerden atılıyor. Bu yüzer çöp atıcıların ikibini bulduğu düşünülürse, 80 bin kişilik adanın çöp açmazı da ortaya çıkmış oluyor. Ayrıca, balık sosu üreticileri, yapımevleri, aşevleri vd. de atıksularını aynı ırmağa boşaltıyor. Bu çöp üretimi ve çöp atış hızıyla, adanın başına çok çoraplar örülecek. Dahası, yeni izdüşülerle, adanın ormanlık alanlarının canına okunabilir. Ada, çevre dostu bir biçimde gelişirse, diğer Vietnam adalarına ve gezmenlik kentlerine örnek olacak. Olmazsa, çevreye de insana da zarar... Uluslararası havaalanının yapımıyla, adayı ziyaret edenlerin sayısının artacak olması, daha çok yapı ve yol anlamına geliyor. Ada, toprak yollardan kurtulursa, bu, kamu sağlığı açısından bir ilerlemedir. Ancak, yapılaşma, bugünkü gibi düzensiz bir biçimde sürerse, 10 yıl sonra bu adanın Phu Quoc olduğuna bin tanık gerekecek... Künye Gezgin, U. B. (2011). Asya-Pasifik'te Bu Hafta (161): Vietnam'ın en büyük adasında, Phu Quoc'ta. Evrensel Gazetesi, 30 Temmuz 2011. Vietnam'daki cadde adlarının genel olarak 3 kaynağı var: Vietnamlı devrimciler ve ulusal kahramanlar ve Vietnamlı olmayan bilim insanları. Caddelere yabancı adlar verilmesinin tek ayrıcalıklı durumu, birkaç bilim insanı için oluyor. Örneğin Ho Çi Min Kenti'nde, bilim adamı Louis Pasteur (1822-1895), bilim adamı Alexandre Emil John Yersin (1863-1943) ve bugün kullanılan Latin harflerine dayalı Vietnam abecesini oluşturan ve ilk Portekizce-Latince-Vietnamca sözlüğü yazan Alexander de Rhodes (1591-1660)'dan adını alan caddeler var. Ho Çi Min Kenti'nin en büyük caddesinin adı, 'Ayaklanma' anlamına geliyor. Bir başka cadde, adını eski Vietnam Komünist Partisi Genel Sekreteri (1960-1986) Le Duan'dan (1907-1986) alıyor. 14. yüzyılda yaşamış generalin adının verildiği sokak olan Pham Ngu Lao Sokağı, bugün Ho Çi Min Kenti'nin turist sokağı. Vietnam'dan en kopuk bölge. Bu sokakta kalan turistler, ki çoğu burada kalır, Vietnamlıların paradan başka birşey düşünmediği gibi bir kanıya kapılabilir. Bu sokağa kimin adı verilse, o kişiye hakaret sayılmalı. Bir diğer cadde olan, Ly Tu Trong Caddesi, Vietnam, Fransız sömürgesiyken, bir Fransız sivil polisi öldürdüğü için 17 yaşında idam edilen devrimcinin adını taşıyor. Fransız kolonicilerine karşı gerçekleşen köylü ayaklanmasının önderi, Fransız ordusuna karşı 100,000 askerli bir köylü ordusu kurmuş De Tham da (1858-1913), ayaklanma sonucu yakalanıp idam edilen Tran Cao Van (1866-1916) da cadde adlarında yaşıyor. Kuzey Vietnam'ın Ho Çi Min'den sonraki devlet başkanı Ton Duc Thang (1883-1980) da, adı caddelerde yaşayanlar arasında. Gençliğinde devrimci bir liman işçisi ve denizci olduğu için olsa gerek, adını verdiği cadde, hemen Saygon Irmağı kıyısında. Bir diğer cadde, 1788-1792 arasındaki yönetimi sırasında Vietnam'ı birleştirmeyi başarmış Kral Nguyen Hue'nin (1753-1792) adını taşıyor. Le Loi (1384/1385-1433) da, adını caddelere vermiş Vietnam kralları arasında; hatta, hanedanlık kurucusu olduğu için, en başta o geliyor. Tran Hung Dao (1228-1300) da, Pham Ngu Lao gibi, ismi caddelere verilmiş Vietnamlı komutanlardan. Kubilay Han'ın utkulu ordusunu geri püskürterek dünya askeri tarihine adını çoktan yazdırmış bulunuyor. Hai Ba Trung (ykl. İS 12-43), Çin işgaline karşı Vietnam'ı savunmuş iki kız kardeş. Onlar da caddelerde yerlerini alıyorlar. Nguyen Du (1765-1820), ünlü bir şair olarak cadde adlarında yaşatılıyor. Bütün bu adlandırmalar, geçmişe ilişkin ve tarihi, sosyalist bir açıdan yeniden yazmaya yönelik. Fakat bu bakışın, Vietnam'a -Rusya'dan farklı olarak- sosyalizmin bağımsızlıkla birlikte gelmesi nedeniyle, ulusal tarih anlayışıyla uyuştuğu noktalar bulunuyor. Krallar, Vietnamlı sosyalist tarihyazımı açısından, bağımsızlık yanlısı oldukları için yüceltilirken, ulusal tarih de onları benzer nedenlerle göklere çıkarıyor. Vietnam'da bir nazici devlet olsaydı; elbette devrimcilerin adı, sokaklara verilmeyecekti; ama kralların adı, mutlaka verilecekti. Daha önceki bir yazımızda, Kamboçya'nın sosyalist prensi Sihanuk nedeniyle, sosyalizmin bir ekonomik düzen olarak, sosyalist düşünceye sahip bir kralın siyasal yönetimiyle çelişmeyebileceği biçiminde görüşler ortaya atıldığını söylemiştik. Evet, Sihanuk için, bu, doğru olabilir belki; ancak, tarihteki Vietnam kralları, sosyalist düşüncede oldukları için değil, Vietnam kralı olup Çinlilere karşı savaştıkları için yüceltiliyor. Aslında, bu, düpedüz ulusalcılıktır. Türkmenistan'da, Saparmurat Atayeviç Niyazov (1940-2006) da, aynı nedenle, getirdiği yeni takvimde, Haziran'a 'Oğuz', Ağustos'a 'Alp Arslan' adını vermişti. Tarihsel diyalektiği geçmişe uygularken, bundan, yalnızca devlet içi çatışmaları ve devletçi bir kalın çizgiyi anlarsanız, Türkiye'de kimileri gibi, Alp Arslan'ı Bizans'a karşı bir 'ilkel sosyalist' ve dolayısıyla 'ilerici' olarak adlandırabilirsiniz. Oysa Alpaslan, bir ayaklanma önderi değildir. Tarihi, diyalektikten okurken, sınıf çatışmalarını devlet-içi ve devletler-arası çatışmalara indirgeyeceksek, o zaman diyalektiğe gerek de kalmıyor. Çünkü geleneksel tarih anlayışı, zaten, devlet içinde tutucularla yenilikçilerin çatışmasından ve devletler-arası savaşlardan başkacasını söylemiyor. Sokak adları, anlaşılan o ki, Vietnam hükümeti tarafından, bu çarpık tarihsel diyalektik anlayışına dayalı bir 'yaygın eğitim' aracı olarak kullanılıyor. Oysa sosyalist bir devlet, yüzünü geçmişe değil geleceğe dönmeli; sokak adları da, geleceğe yönelik olmalıdır. Çünkü zaten ders kitapları, Vietnam'ın genç kuşağına yeterince tarih bilgisi sağlıyor ve çünkü zaten geçmişe gömülü bir toplum, geleceğin sosyalist insanını yaratmaktan da oldukça uzaklaşıyor... Birgün bu konudaki yeni bir yazıyı, 'Kral Bilmemkim Sokağı' yerine 'Yeni İnsan Sokağı'nda yazmak dileğiyle... Künye Gezgin, U. B. (2008). Asya-Pasifik'te Bu Hafta (26): Sosyalizm ve 'milli tarih'. Evrensel Gazetesi Evrensel Hayat Eki, sayı 185, 20 Ocak 2008. Eski adı Saygon olan Ho Çi Min Kenti'nin göbeği, kapalı çarşı, opera yapısı, kilise ve ırmak dörtgeninde bulunuyor. Bu dörtgendeki en önemli sokaklardan biri, Dong Khoi. Dong Khoi, Vietnamca'da 'ayaklanma' anlamına geliyor. Güney Vietnam döneminde sokağın adı, Özgürlük idi. Evet, sokağın bugünkü adı, 'Ayaklanma'; ama bu sokak, ne yazık ki, kentin en alsatçı sokağı. Ünlü markalar, plazalar, alışveriş özekleri, lüks gezmenevleri hep burada. Fransa'dan gelen bir dostun sözleri, duruma bir kuşbakışı veriyor: Burası aynı Paris. Paris'te bulunup da burada bulanmayan hiç bir ürün ve hizmet yok! Dong Khoi'un Paris havası vermesinin diğer bir nedeni, Fransız sömürgeciliği döneminden kalma yapılar. 1) Vietnam Öncesi Kalıtlar: Vietnam ordusu, Saygon'u ele geçirmeden önce, burası, bir Khmer yerleşimiydi. Vietnam, Osmanlı örneğinde de olduğu gibi, tarihte eski bir sömürgeci. Kızıl Khmerlerin 1978'de Vietnam köylerine saldırı düzenlemesi, tarihsel sınırlara geri dönme isteğinden ileri geliyordu. Bugün Ho Çi Minliler, Kuzey'de kalan başkent Hanoi'dakilere göre daha esmerler, çünkü Orta Asya'dan gelen Türkler örneğinde de olduğu gibi, yerli halkla karışma sözkonusu. Kuzey ve Güney Vietnam arasındaki ekinsel farklılıklar, hem iklime hem de bu Khmer geçmişine bağlanabilir. Bu dönemden, kente, karışmış insanlar dışında pek birşey kaldığı söylenemez. 2) Fransız Sömürgeciliği Öncesindeki Dönem: Bu dönemden pek kalan yok. Fatih Sultan Mehmet'in, Konstantin'in mezarının bulunduğu kiliseyi yıktırıp aynı yere, mezar ve kilise taşlarını da kullanarak Fatih Camisi'ni diktirmesi gibi, Fransız sömürgecileri de, kentin göbeğindeki tapınağı yıkıp kilise dikiyorlar. Bu kilise, bugün, Fransızlarca sömürgeleştirilmiş Vietnam İsacıları'nın buluşma noktası. 3) Fransız Sömürgeciliği Dönemi: Ho Çi Min Kenti'ne en çok kalan kalıt, bu dönemden. Birçok sömürge yapısı, bugün ya gezmenevi ya alışveriş özeği ya da aşevi. Kentin en pahalı hizmetleri bu yapılarda. Toplumsalcı bir düzende bunlar ya buluntuevi ya da okul olarak kullanılmalıydı. Ancak bugünün Vietnamı için, para herşeyden önce geliyor. 4) Sömürgecilik-karşıtı Dönem: Sömürgecilik varsa, eytişimin bir gereği olarak, onun karşıtı da olur. Vietnam sömürgeciliği karşıtı Khmerlerden hiçbirşey kalmasa da, Fransız ve Amerikan sömürgeciliği karşıtı Vietnamlılardan kalan çok var. Bir kere, Vietnam'da kimi sokaklar, sömürgecilik karşıtı adlar taşıyor. Vietnam, bir suikastçinin adını sokağa veren az sayıdaki ülkeden biri. Nguyen Van Troi (1947-1964), 1963'te Amerikan Savunma Bakanı McNarama'ya suikast girişiminde bulunan 16 yaşındaki işçi. Yakalanma haberini alan Venezuelalı savaşçılar, bir Amerikan subayını kaçırıp Nguyen Van Troi'un serbest bırakılması için pazarlığa başlıyorlar. Pazarlık başarısız oluyor. Nguyen Van Troi, 17 yaşında kurşuna diziliyor; son sözü, 'Yaşasın Vietnam!' oluyor. Nguyen Van Troi adı, bakana saldırı düzenlediği sokağa ve Küba'da bir spor sahasını da içermek üzere dünyanın farklı ülkelerinde birçok yere veriliyor. Sokakta anıtı var. Venezuela büyükelçisi, bu devrimci dayanışmayı anmak üzere, 2009'da Nguyen Van Troi Anıtı'nın önüne İspanyolca ve Vietnamca bir plaka çaktırdı, tören yapıldı. Diğer bir sokağın adı, Ly Tu Trong. Vietnam Devrimci Gençlik üyesi Ly Tu Trong (1914-1931), bir Fransız sivil polisi öldürdüğü için 17 yaşında idam ediliyor. Sokak adları ve kentin yükselen ölçeğiyle birlikte minicik kalan anıtlar dışında, sömürgecilik-karşıtı dönemden kalan pek yok. Ho Çi Min, 1945'te Hanoi'da Vietnam'ın bağımsızlığını ilan ederken, aynı gün, aynı bildiri, Saygon'da da okunmuştu. Ho Çi Min Kenti'nde bağımsızlığın ilan edildiği yapı, yıktırılıp plaza yapılmış durumda! Hanoi, daha iyi bir koruma altındayken ve Hanoi'lular bu tür konulara çok duyarlıyken, Ho Çi Min Kenti'nde koruma çabaları zayıf. Şimdiye dek görülmedik bir durum, kamusal alan olarak kabul edilip alsatçı tasarlamalara sokulmayan gezeneklere de ilişilmesi. Dong Khoi'da bir gezeneğe bir gökdelen daha yapılıyor. Savaştan sonra doğmuş genç kuşak (ki nüfusun % 65'ini oluşturuyorlar), son derece bilinçsiz. İçlerinden Saygon gibi güzel bir kenti tasarlayıp geliştirdikleri için Fransızlara teşekkür edenler bile var! Bu dönemden belki de en önemli kalıt, Ernst Thalmann Lisesi. Ernst Thalmann (1886-1944) Hitler döneminde Alman KP başkanı idi; 1933-1944 arasında Hitler tarafından hapiste tutuldu ve 1944'te savaşta öldü süsü verilerek Naziler tarafından öldürüldü. Adı, Vietnam'da bir okul yanında Küba'da küçük bir adada yaşatılıyor. Her kent karşılaştırmasında olabileceği gibi, Ho Çi Min Kenti'nin sanat dünyasıyla İstanbul'un sanat dünyası arasında çeşitli benzerlikler ve farklılıklar var. Bunlara geçmeden, Ho Çi Min Kenti'nde birkaç gün önce katıldığımız bir sanat etkinliğini analım: Etkinliğin adı, 'Döküntü' . Etkinlik, kentin uzak bir köşesinde. Neden? İstanbul'da da olduğu gibi, taşınmaz mallar çok pahalı. Metrekare başına verilmesi gereken kira, uçuk. Bu, Vietnam'ın toplumsalcı bir geçmişi olan bir ülke olduğu düşünüldüğünde, şaşırtıcı. Taşınmazların bu kadar pahalı olmamasını bekliyor insan. Bangkok'ta taşınmazlar, kimi bölgelerde, Ho Çi Min Kenti'ndekilere göre daha ucuz. Vietnam'ın temel gelir kaynağı, dışasatım ürünlerinden (çay, kahve, kauçuk, pirinç, dönencesel meyveler vb) önce, taşınmaz mal kesimi. Ülkenin en varsılı, bu kesimden geliyor. Bu başvarsıl, geçenlerde, kendisi için özel uçak satın alan ilk Vietnamlı olarak gündeme oturdu. Bundan sonra o gündemden düşmesi de zor zaten. Sonra, 'Döküntü' etkinliği başlıyor. İki sanatçı, bir heykel gibi beyaza boyanmış. Pek fazla hareket etmiyorlar; yonut gibi kıpırtısız kalmaya çalışıyorlar. Onlardan, en çok, mahallenin çocukları hoşnut. İçeride, dikenli tel içinde dalınçta olan bir sanatçı olduğunu görüyoruz. Çevresinde tuvalet kağıtları rastgele serpiştirilmiş. Bir başka sanatçı, tel örgü içindeki sanatçının çevresinde gezgin satıcı arabasıyla dolaştırılıyor. O, ortalama insanı temsil ediyor. Sanatçı için 'bok' diyor; tuvalet kağıtları boşa konmamış. Gezgin sanatçı, sanatçı ile ortalama halk arasında köprü olmak gibi bir işlev taşıyor. Yoksul mahalleliler toplanmışlar; merakla izliyorlar. Onlar, etkinliğe geldiklerinde, belki, gezgin sanatçı gibi düşünüyorlar. Böyle sanat mı olur, böyle sanatın içine tüküreyim diyorlar belki içlerinden. Gezgin sanatçı, doğaçlama yapıyor. İzleyicilerle gülünç sohbetlere giriyor. Mahalleli, yediden yetmişyediye katıla katıla gülüyor. Burada, sanat adına birşeyler öğreniyorlar bir yandan eğlenerek. Sonra, iki yonut sanatçı geliyor; sanatçıyı tel örgüden çıkarıp onu tuvalet kağıtlarıyla mumya gibi sarıyorlar. Etkinlik, diğer gösterilerle sürüyor. Sonunda, yonut sanatçılar, çevreye tuvalet kağıdı saçıyor. Toplumdaki sınıflaşmayla sanattaki ayrışma arasında bir ilişki olduğu görülüyor. Vietnam'da çeşitli izdüşülerde çalışan Macar bir mimar dosta göre, yeni yerleşim bölgeleri, güvenlikli, kapılı, kapalı site biçiminde değilse, satışında zorluk yaşanıyor. Vietnam'ın sonradan görmeleri, daha birkaç yıl önce komşu oldukları yoksullarla aynı yerlerde yaşamak istemiyor. Onların bu uzamsal ayrışması, sanatta ayrışmayı da getiriyor. Genç kuşak sanatçılar ise, sonradan görme sanat ürünü toplayıcılarının beğenileri dolayısıyla, özgün ürünler veremiyor; ama onların, ileride, bu sonradan görmeler tarafından parlatılıp 'büyük sanatçı' vb. konumuna yükseltileceğine kuşku yok. Ho Çi Min Kenti'nde, sanat dünyasında, her kentte olduğu gibi, çeşitli sorunlar olmasına karşın, sergi basan, şarap içti deyip dayak atan vb. mahalleliler bulunmuyor. Ortalama bir Vietnamlı için, sanat, yine de değer verilmesi gereken bir etkinlik; sanat ürünlerini her zaman anlamasalar da. Hani nerede Türkiye'de, sanatta 'ileri demokrasi'... İlgilisine Kaynak Gezgin, U. B. (2010). Arabesk mi klasik müzik mi? Peki sol müzik nasıl olmalı? http://ulas. teori. org/index. php?option=com_content&task=view&id=765&Itemid=30 Künye Gezgin, U. B. (2010). Asya-Pasifik'te Bu Hafta (148): Ho Çi Min Kenti'nde sanat dünyası. Evrensel Gazetesi, 31 Ekim 2010."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/03/uluslararasi-plastik-sanatlar-dernegi-upsd-bildirisi-levent-uzumcunun-sehir-tiyatrolarindan-ihraci-kabul-edilemez/", "text": "İstanbul Şehir Tiyatrosu'nun başarılı oyuncusu ve İstanbul Şehir Tiyatrosu Sanatçıları Derneği İSTİŞAN'ın Başkanı Levent Üzümcü'nün Kadir Topbaş imzalı bir yazıyla görevden alınması, ülkemizde ifade özgürlüğü ve özgür sanatçı olma vasıflarının nasıl yozlaştığının ve imkansız hale getirildiğinin somut bir kanıtıdır. Üzümcü'ye yollanan yazıda gerekçe olarak Gezi direnişindeki tavrı ve ardından yaptığı açıklamalar gösterilmiştir. Sanatla hiçbir bağlantısı olmayan kişilerin tepeden inme yöntemlerle müdür olarak atandığı sanat kurumlarından, Üzümcü gibi değerli sanatçıların ihraç edilmesini UPSD olarak kabul edilemez buluyoruz. Bizim için ülkemizin sanat ortamı adına üzücü olduğu kadar tepki uyandırıcı olan bu bahtsız tavır, ne yazık ki şaşırtıcı değildir. Çünkü iktidar gücü elinde bulundurduğu her yerde, sanata ve sanatçıya potansiyel suçlu olarak bakmakta, onu düşman olarak görmektedir. Bu hukuksuzluğa karşı açık demokratik savaşı sürdüreceğini bildiğimiz değerli sanatçı arkadaşımız Üzümcü, konu hakkında en kararlı şekilde, hiçbir suç işlemediğini ve dava açacağını belirterek bu tavrın 12 Eylül darbecilerininkiyle aynı olduğunu vurguladı ve göreve iadesi için gereken her şeyi yaparak adalet arayacağını kamuoyuna duyurdu. Bizde UPSD olarak, sanata ve sanatçıya yönelik her türlü baskı, saldırı ve tacizle mücadele ederken, tabii ki Levent Üzümcü'ye olan desteğimizi, kendisinin arkasında durduğumuzu ve bu değerli sanatçının hak ettiği şekilde derhal göreve iadesi için elimizden geleni yapacağımızı kamuoyuna bildirmeyi görev biliriz. Hiçbir güç, ülkemizdeki sanatçıların demokrasi mücadelelerini dayanışma içinde sürdürmelerine mani olamayacaktır. Yaşanan her türlü hukuksuzluk, bizleri vatanımızın demokrasiyle nefes alacağı her bir karış toprağa daha da sahip çıkmaya yöneltmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/03/volume-2015-another-art-book-fair-the-gunnery-building-11-13-september-2015/", "text": "VOLUME 2015 | Another Art Book Fair will be presented from 11 13 September at Artspace, Sydney, in partnership with Perimeter Books and Printed Matter, Inc. . The first iteration of this biennial fair will have a specific focus on independently produced, artist-led publications and related materials that are responsive, discursive, irreverent, and that function as creative and politically engaged modes of communication. VOLUME 2015 is the official, not-for-profit offsite event for Sydney Contemporary 2015, the second iteration of which will run concurrently at Carriageworks."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/09/artinternationaldan-rekor-rakamlar/", "text": "27 ülkeden 87 galeri, 400'den fazla sanatçı, Bu yıl üçüncüsü düzenlenen uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL rekor rakamlarla sona erdi. 27 ülkeden 87 galeri ve 400'den fazla sanatçıyı İstanbul'da buluşturan fuarı 30 binden fazla kişi gezdi. İstanbul sanat dünyasının en gözde uluslararası sanat fuarına dönüşen ARTINTERNATIONAL'ın toplam satış rakamı ise 30.2 milyon Dolar! Türkiye'nin en prestijli uluslararası çağdaş ve modern sanat fuarı ARTINTERNATIONAL, dün (6 Eylül) sona erdi. Paul Kasmin Gallery, Pearl Lam Galleries, Gallery Lelong, Deweer Gallery, Robert Miller Gallery, Leila Heller Gallery, Victoria Miro, Sakshi Gallery, Galerie Du Monde gibi dünyanın seçkin galerilerin yanı sıra Joan Miro'dan Jan Fabre'ye, Marina Abramovic'ten Banksy'e, Yayoi Kusama'dan Jaume Plensa'ya, Marina Abramovic'ten Ai Weiwei'e, modern ve çağdaş sanatın usta isimlerinin eserlerini İstanbul'da buluşturan fuarı 32.383 kişi izledi. 4-6 Eylül tarihleri arasında Haliç Kongre Merkezi'nde gerçekleşen fuara sanat, iş ve medya dünyasının ilgisi de büyük oldu. Aralarında Ahmet Raif Ünüvar, Amin Jaffer, Aaron Cezar, Agah Uğur, Arzu Sabancı, Aslı Pamir, Atilla Tacir, Ayşe ve Ece Ege, Ayşe ve Saruhan Doğan, Banu & Hakan Çarmıklı, Bennu Gerede, Bibi Gritti, Cem ve Ümit Boyner, Christos Larsinos, Çiğdem Simavi, Caroline Bourgeois, Colleen Ritzau Leth, David Adjaye, Demet Müftüoğlu Eşeli, Doğan Hızlan, Eda Taşpınar, Emre Dökmeci, Emre Narin, Engin Altan Düzyatan, Esra Ekmekçi, Fatima Maleki, Füsun Eczacıbaşı, Handan Öney, Hıncal Uluç, Hüma Kabakçı, Işık Keçeci Asur, Leyla Alaton, Mahmut Ünlü, Maide ve Emre Kurttepeli, Jarrett Gregory, Mehmet Ali Bakanay, Melkan Tabanlıoğlu, Metin Uca, Metin ve Ruken Mızraklı, Murat Pilevneli, Murat Ülker, Mustafa Taviloğlu, Nadia & Rajeeb Samdani, Natalia Shpytkovska, Nezih & Berrak Barut, Nicoletta Fiorucci, Oben Budak, Oya Delahaye, Ömer Dinçkök, Ömer Koç, Paula Al Askari, Pelin Batu, Philip Tinari, Salma Tuqan, Serdar Bilgili, Sevda ve Can Elgiz, Sevil Sabancı, Sevin Okyay, Seyhan Özdemir Sarper, Sheikha Paula Al Sabah, Tansa Mermerci, Tatyana Akhmedova, Uli Sigg, Venetia Porter ve Zerrin Tekindor'un da bulunduğu pek çok ünlü isim fuarı ilgiyle izledi. Üç gün boyunca uluslararası alandan koleksiyoner ve sanat tüccarlarının ilgi odağı olan ArtInternational'da açılış gününden başlayarak yapılan satışlar toplamda 30 milyon 200 bin Dolar'a ulaştı. Paul Kasmin, Taner Ceylan'ın Golden Age/Altın Çağ serisinden son çalışması Satyr II'nin 150 bin Dolar'a alıcı bulduğunu açıklarken, ARTINTERNATIONAL'ın en yüksek ücretle satış yapan eseri Yayoi Kusama'nın 2015 tarihli Blue Sky in the Midnight adlı tablosu oldu. Bu yıl fuara ilk kez katılan Victoria Miro'yla gelen Kusama'nın bu işi 912 bin Dolar'a alıcı bularak fuarın da kendi rekorunu kırdı. Fuarın kurucu ortaklarından Yeşim Avunduk, bu yıl hem ziyaretçi hem de satışların artışından büyük mutluluk duyduklarını ve üçüncü yılında olmasına rağmen fuarın çok büyük bir yol kat ettiğini belirterek şunları söyledi: Bu yıl ARTINTERNATIONAL'ın üçüncü yılı ve taşların artık yerine oturduğu yıl. İyi bir strateji ve planla, çok iyi ve çok uluslu bir ekiple yürümenin hediyesi bu. Kurucuların deneyimleri burda çok önemli. Var olanlarla, herhangi bir rekabetle yola çıkmadık. Olmayan bir şeyi yaratmaktı amacımız ve ilerledik. Bu yüzden seçici komiteyle, düzeyli bir fuar ortaya çıkarmak önemliydi bizim için. Dahası, kültür turizminin nasıl bir ekonomik bir gücü olduğunu kanıtlarken, bir yandan da Türkiye'nin yaşadığı bütün olumsuzlara rağmen, 3 günlük yaratttığımız bu dünyada gelen herkese sanatın nefes alma alanı olduğunu gösterdik. Çünkü sanat dediğimiz şeyin sevmek, dostluk ve empati kurmak, başkalarının bakış açılarına, hayatlarına, doğduklarına saygı duymak demek olduğunu biliyoruz yorumunda bulundu. Henüz üçüncü yılında olmasına rağmen yılın en beklenen sanat olaylarından birine dönüşen ARTINTERNATIONAL, seçkin galeriler ve güçlü programıyla gelecek yıl Eylül'de yeniden sanatseverlerin karşısında olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/09/nerden-geldik-buraya-salt-beyoglu-ve-salt-galata-03-eylul-29-kasim-2015/", "text": "12 Eylül darbesinden sonra ortaya çıkan toplumsal hareketler ve popüler kültür öğeleri üzerinden Türkiye'nin yakın geçmişini irdeleyen Nerden geldik buraya sergisi 3 Eylül'de SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da açıldı. İstanbul'u merkeze alan sergide Türkiye'de 80'ler, reklam filmi, dergi, fotoğraf, video gibi arşiv materyalleri ve sinemadan örneklerle değerlendiriliyor; Halil Altındere, Serdar Ateşer, Aslı Çavuşoğlu, Barış Doğrusöz, Ayşe Erkmen, Esra Ersen ve Hale Tenger 1980'lere dair işleriyle dönemin toplumsal dinamiklerini irdeliyor. Barış Doğrusöz'ün yeni işi Paris Vakti: Harita ve Topraklar ve Serdar Ateşer'in arşivinden bir seçki SALT Beyoğlu'nda, Türkiye'de ilk defa gösterilecek Hale Tenger'in Sandık Odası işi ise SALT Galata'nın -1. katında bulunuyor. Basın bültenini ekte bulabilirsiniz. Görsellere ise aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Perşembe Sineması Eylül-Ekim programı, SALT Beyoğlu'ndaki Açık Sinema'da, Nerden geldik buraya sergisi paralelinde gerçekleşecek. Basın bültenini ekte bulabilirsiniz. Görsellere aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/09/sembolist-imgeler-serap-kokten-galeri-eksen-02-16-ekim-2015/", "text": "Sanatçı Serap KÖKTEN 2-16 Ekim 2015 tarihleri arasında İstanbul GALERİ EKSEN de açacağı SEMBOLİST İMGELER/ SYMBOLIST IMAGERY'' konseptiyle sanatseverlerle buluşuyor. Küratörlüğünü Necmi KARKIN 'ın yaptığı sergi de sanatçının 25 özgün çalışması yer alacak ve sergi 16 Ekim 2015 tarihine kadar Galeri Eksen de açık kalacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/13/lutfiye-bozdag-istanbul-artinternational-2015-uluslararasi-sanat-fuarina-elestirel-bir-bakis/", "text": "26-28 Eylül 2015 tarihlerinde ikincisi gerçekleştirilen ArtInternational 2015 Uluslararası Sanat Fuarı ile ilgili reklamlarda İstanbul'a modern ve çağdaş sanatın ikonları geldi deniliyor. Bugün sanatın geldiği noktada eleştirel kuram açısından bakıldığında postmodernin ruhu içinde ikon olmadıkları bir gerçek. ArtInternational 2015 uluslararası bir fuar olduğundan farklı coğrafyalardaki dünya ülkelerinin sanatları hakkında genel bir değerlendirme yapmanıza, karşılaştırma yapmanıza olanak veriyor. Çağdaş sanat içinde Türkiye, İran, Mısır gibi Ortadoğu, Uzakdoğu ülkelerinin ekonomik ve endüstriyel gelişmişlik, bireysel hak ve özgürlükler, toplumun refah seviyesi bakımından Avrupa ülkeleri ve Japonya gibi ülkelerle karşılaştırıldıklarında halen geride kalmış olmalarına rağmen sanat üretimleri, sanat anlayışı bakımından aynı seviyeyi yakalamış oldukları artık tartışmasız bir noktaya gelmiştir. ArtInternational fuarının olumlu yanlarından biri hala bize, farklı coğrafyalarda yaşanan toplumsal olayların, sanat üretimlerinde izlerini sürmenin ayrıcalığını yaşatması. İranlı, Mısırlı, Türkiyeli ya da Güney Koreli, Çinli bir sanatçının üretimlerinde, yaşanan coğrafyanın acılarını ve sorgulamalarını görmek mümkün. Burada küreselleşmenin tek tipleştiren, homojenize edilen total anlayışını görememek samimi bir sanat üretme halini tespit etmek neoliberal politikaların her şeyi yutan, soğuran canavarlığına karşın bir teselli olabilir ya da ümit vadedici bir durum olarak değerlendirilebilir. Bir başka olumlu yönü ise; galerilerin, her coğrafyadan sanatçı ile çalışma imkanı bulması ve sanatçıların dünyanın her yerinde sergi açma fırsatı yakalaması bu tür fuarlar aracılığı ile mümkün olmaktadır. Bu olumlu gibi görünen durumu, küreselleşme politikaları bakımından eleştirel kuram çerçevesinde ele alırsak; paranın merkezsiz bir şekilde serbest dolaşımı gibi bütün dünyada üretilen sanat nesnelerinin piyasalaşan sanat ortamında, bir meta, pazar malı olması durumuna maruz kalmasıdır. Aynı şekilde kentlerin bu tür fuarlar üzerinden markalaştırılması ve pazarlanması da aynı paralelde eleştirilebilir. Bu nedenle onlarca sanatçıyı, galeriyi ve koleksiyoneri bir araya getiren fuarlar, uluslararası sanat piyasasının işleyişine dinamizm katarken küresel ekonominin ekmeğine de yağ sürerler. İstanbul ArtInternational 2015 Uluslararası Sanat Fuarı için 80'in üzerinde galeri, seçim komitesi tarafından belirlenmiş, ancak bu seçkinin kriterleri ne? Diğer galerilere katılma hakkı tanımama ve galerilerin stant ücretlerini karşılayabilme gücü de sorgulanabilir. Bu durumda küçük galerinin ya da kendini ispatlayamamış sanatçıların bu tür fuarlarda görünür olma şansı hiç yok gibi bir şey. Haliç Kongre Merkezi, sergileme mekanı olarak Türkiye için sayılı iyi mekanlardan biri. Özellikle video art çalışmalarının olduğu ikinci kat, gösterim için son derece uygundu. Video art çalışmaları fuar içinde beğendiğim bir bölüm oldu. İstanbul Artinternational 2015'te Andy Warhol'dan, Banksy'den Damien Hirst'e, İngiltere'nin en köklü galerilerinden Andipa'nın standında işleriyle yer alan Pop Art'ın önemli temsilcilerinden David Hockney ve Campbell, Andy Warhol gibi isimlerin orijinal birkaç işi, görmemiş izleyici bakımından heyecan verici olabilir ancak, bu işleri bilenler için fuarın heyecan verici olmaktan uzak hatta vasati olduğunu söylemek de yerinde olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/13/sabahattin-sen-sanat-nerede-biz-neredeyiz/", "text": "Sanat konusunda kendi kendimizi ve sanatın gerçeğini sorgulamadan kendi kafamıza göre alıp başımızı gidiyoruz. Nerede ne oluyor, kimler ne yapıyor, dünyada sanatta gelinen nokta nedir, gibi soruları da sormuyoruz. Hiç kimseden de bilgi alma gereğini duymuyoruz. Uyarı ve eleştirilere de kulak asmıyoruz. Gözümüzü sanat dünyasına kapatmışız ve körlemece yol aldığımızın ayırımında değiliz. Sanatın gerçeğiyle yaşayarak sanat yapmaya çalışan gençlerimiz boşlukta. Çünkü biz sanatın dolu olduğu bir yerde değiliz; tam anlamıyla durumun da ayırımında değiliz. Olmak için de bir çaba göstermiyoruz. Çaba gösterenlerse etkisiz kalıyor. Bizde sanatın olduğu sanısıyla kendi kendimizi övmekten başka bir şey yapmıyoruz. Genel anlamda sanatta etkin ve doğru yönlendirecek konumda olanlar bulundukları yerin niteliğinde değiller. Sanatın gerçekliğini düşünerek oralarda bulunmuyorlar. Kafalarında sanatı kullanarak her türlü hinoğlu hinliği yapmak yatıyor. Sanatta ne durumdayız, ülke ne durumda, dünya ne durumda, aldırdıkları da pek yok. Çıkılmaz bir yerde, köşeye kıstırılmış durumdayız. Bin türlü çıkış yolu olsa da bir türlü çıkış yolu bulmak istemiyoruz. Sanat bilinçleri de bunu kaldıracak düzeyde olmadığı için sanattan sanat adına bir beklentileri de yok. Onlar açısından hangi ad altında olursa olsun para getiren bir iş olsun. Sanata ilgi duyanlarımız arttıkça sanat diye sunulanların sanat niteliğinde olup olmasının önemi kalmıyor onlar için; yeter ki alıcısı olsun. Böylece sanat adına söz söyleyen, kararlar veren, sanatçı değerlendirmesi yapan tekelleşmiş bir yapı oluşturuyorlar. Bunların varlığı nedeniyle gerçek sanat bilinci de oluşmuyor. Sanatta olunması gereken yerin çok gerisinde kalmayı sürdürüyoruz. Sanat diye bir havuz oluşturulmuş; her türlü kirli oyunlar ve dolaplar buradan çevriliyor. Bizler sanata birinci basamaktaki gözle bakmıyoruz. Geri kalmış üçüncü dünya ülkesi oluşumuza uygun olan üçüncü basamaktaki gözle düşük bir düzeyden sanata bakmaktayız. Sanat yetiştiren tüm kurumlar da sanatta geri kalmışlığı pekiştirici bir yapı ve anlayış içinde sanat eğitimi yapmaya çalışıyor. Birçoğunun sanat bilgisi yetersiz ve öğrendikleri sanata ilişkin bir iki sözle iyi şeyler yaptıklarını sanıyorlar. Gerçekleri anlatmaya kalkışanlara da dilleri bir karış dışarıda konuşuyorlar. Ağızlarıyla kuş tutacaklarını sanırsınız. Öğreticilerimizin yüzde doksan dokuzu gerçekten sanattan anlamıyor ve sanatçı yetişecek yetenekler harcanıyor. Bu açıdan değerlendirdiğimizde karşımıza çok ilkel bir durumdan başka bir şey çıkmıyor. Sürekli gelişme, ilerleme ve hızlanma beklerken hiçbir zaman sanatta çağdaş bir düzeye gelememiş olan ülkemizde sanat bilgisizliğinin karanlığı altında yapay bir sanat anlayışı sanat diye geçerliliğe dönüştürülüyor. Sanat yerine sanatsızlığa kavuştuk. Sanata ilişkin bir etik yapı da oluşmadı, daha da beter oldu. Eskiden bilmeyen konuşmazdı. Sanatta yeniydik ve çabucak ilerlemek için zaman yitirmemeliydik. Bilenlerden bir an önce öğrenmemiz gerektiğini düşünürdük. Onlara saygı duyardık. Sanatın çok büyük bir değeri ve saygınlığı vardı. Onu koruyamadık ve cılkını çıkardık. Şimdi bilmeyen de konuşuyor, az bilen de... Çok bilenimiz pek olmadığı, olanları da kesinlikle kimse dinlemediği için konuşmaları boşa gidiyor. Doğruların hiç kimsenin işine gelmediği bir durumdayız. Eğrilerle oluşturduğumuz yapay sanat sanayisinin sanat ağalarının egemenliğinde ne sanatın ne de gerçek bir sanatçının yeri var. Gerçek sanatçılar baltalanır ve sürekli baltalanmaktadır. Sanat hızla giderken biz düşüyoruz. Sanatsız, mutsuz, insanlaşamamış ve gittikçe de barbarlaşmaya doğru giden bir yerdeyiz. Sanat, bizim durduğumuz, durmayı sürdürdüğümüz yerlerde durmaz. Sanatla olan bağlantılarımıza ve ilişkimize göz attığımızda sanatın bize katkısının olmayacağı bir yol izlediğimizi görüyoruz. Bunun nasıl olsa kimse anlamıyor, diye bilinçli olarak yapıldığı apaçık ortada. Halkın sanattan uzak olmasına karşı sanatın anlaşılması ve yaygınlaşması için İstanbul'da Güzel Sanatlar Akademisi açıldı. Ülkemizin her yanında sanatın yaygınlaşacağı düşünülmüştü. Görsel sanatlar açısından yüz yıla yakın bir süre İstanbul ülkenin sanat odağı olma konumunda tek kent olarak kaldı. Böyle olmasını istedi sanat ağaları. Sanat dediğimiz sanat olamadı; İstanbul'da batağa saplanıp kaldı. Koskoca Türkiye'de salt bir kent sanatın her şeyiydi. Sanat İstanbul'dan sorulurdu. Sanat galerileri bu süre içerisinde Avrupa yakasından Üsküdar ve Kadıköy'e geçemedi. Sanata ilişkin etkin güç akademiydi. Gelin görün ki Temel Sanat Eğitimi denilen sanatın temel öğreticiliğinden uzaktılar. 1960 yıllarının sonuna doğru sanat eğitimine Temel Sanat Eğitimini sokan Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu oldu. Doksan yıl ülkenin tek ve egemen sanat kurumu olan Güzel Sanatlar Akademisi Temel Sanat Eğitimi anlayışı olmadan eğitim verirken sanatı da eğriltti. Bir ülkede sanat bir tek kentin ve bir tek okulun tekelinde ilerleyip gelişebilir mi? Kalkınmış bir ülke durumu da yok. Üçüncü dünya ülkesi olduğumuzu sanatta da kanıtlamaya çalışmışız. Sanat eğitimi için İstanbul'a gelen Anadolu gençlerinin temiz yürekleri de gerçekten kirletildi. İstanbul'u sanat açısından uzaktan bir dev gibi gören gençlerimiz öylesine aldatıldı ki uzaktan dev gibi görünenlerin cüceler olduğunu yakına gelince de anlayamadılar. Paris dünyanın sanat odağı olan, dünyanın her tarafından sanat öğrenimi için gelinen, sanat denilince çağdaşlığın ve evrenselliğin yaşanıp öğrenildiği dev bir kent dönemini yaşarken ülkemizde de sanat denilince İstanbul'dan başka bir kentimiz yoktu. İstanbul'a sanat öğrenmeye akın akın gelen yabancılar yoktu. Bırakalım akın akın gelinmesini, bir kişi bile olmadı. Paris'e akın akın gidilirdi. Çünkü dünyada İstanbul'un adı ve yeri yoktu. Kim neden gelsin İstanbul'a? İstanbul'un tarihsel anlamdaki yeri dünya için çok önemliydi; ancak çağdaş sanatla ilgili varlığı söz konusu değildi. Avrupa yine de İstanbul'un sanatta ne yaptığını merak ediyordu. Bundan yararlanan gözü açık akademi tayfası Avrupa'ya sergiler götürdüler ve azarı da yediler: Bizde bunlar var. Sizde olanları görmek isteriz... cümlelerini işittiler. Bu, içinde bulunduğumuz ve sanat diye içine düştüğümüz zavallılığımızın acı gerçeğini her şeyiyle açıklıyor. Durumu daha önce sezenler uyarıda bulunduysalar da onları dinleyen olmadı. Bugüne dek ne Avrupalıların ne dediğini anladık ne de bizden beklediklerini götürecek bir güç olduk. Bizde akademi de olsa bizler gerçek sanat ve sanatçılarla karşılaşmayıp aldatılmıştık. Günümüzde her koldan aldatılma daha da hızla ilerlemektedir. Avrupa'da dikiş tutturamayanlar pabucun pahalı olduğunu anlayarak içe dönük bir oyun sergileme işine giriştiler. Oynadıkları türlü türlü şeytanca oyunlarla İstanbul'u sanat kentine dönüştüremedilerse de da sanat pazarı diye bir bataklık yarattılar. Çünkü bu oyuncular sanatçıları, galerileri ve eleştirmenleri kendilerine göre belirlediler. Akademide görev alacakları kendilerine uyum sağlayıp sağlayamayacaklarına göre belirlediler. Dış ülkelere gönderilecek öğrencileri yeteneklerini pek de dikkate almadan- dönünce onlara minnet duyacak uysallardan seçmeye özen gösterdiler. Uymayanlara da döndüklerinde görev yoktu, ekmek yoktu, sergi açma olanağı da yoktu. Her şeyi kendilerine göre tekelleştirince sanatçı niteliği taşıyanlar dışlandı. Onlar da yurt dışına gidince Avrupa'nın dışladıkları tarafından dışlananlar Avrupa'da dışlanmaktan kurtuldular. Böylece ülkede de sanat hiç olmadı. Müzeler Avrupa'nın dışladıklarıyla dolduruldu. Bir ülkede sanatı ve sanatçıyı tanıtan, kimi zaman ortaya çıkaran, destekleyen, özendiren galerilerdir. Avrupa ve ABD bunun örnekleriyle doludur. Galericiler ne derece sanat bilinci taşıyorlarsa, bağımsız kararlar verebiliyorsa başarı da o oranda artar. Bizde böyle olmadı. Ya sanatı anlamayıp da anlayanlarca ya da resim satışında para var, diye düşünen, sanattan hiç anlamayanlarca açılan galerilerimiz oldu. Başlangıçta sanata karşı sevgi, saygı ve içtenlikli olanlarca galeriler açıldı, yaşamadı. Sanatın alıcısı yeterince yoktu. Sonra sanat anlayışı ve galericilik bozuk düzenin bir parçası oldu. Başarı ve başarısızlık parayla ölçülür bir anlayışın tekelindeydi. Yeni bir galeri açan soluğu hemen akademide alırdı. Onların iznini alırcasına galerisini açar ve akademinin öğreticileriyle ortak çalışarak sanat ve sanat dünyasını İstanbul'da belirlerlerdi. Sanatta adını duyurmak isteyenler de akademidekilerin eteğine yapışırdı. Bu yoz kadronun isteği dışında çalışmak isteyen galerilerin de birinci derecede galeri diye tanımlanan galeriler arasında yaşama hakkı yoktu. Onlar ıvır zıvır resimler satan çerçi konumundaydılar. Koleksiyoncuların hiçbiri sanattan anlamadığı için bu tekelci sanat ağası kadronun eline, ayağına bakardı. Sanatın içine şeytan taşını atmıştı. Daha sonra sanat alıcısı sonradan görme varsıllar arttıkça uyduruk galeriler arka arkaya açılırken ülkenin büyük kentlerine de yayılmaya başladı. Hiçbirinin en küçük bir sanat tasası yoktu. Parsadan pay kapmaktı onların isteği. Kimi satabiliyorsa onu öne çıkarmaktaydılar. Sanatın gerçeğini hiçbir zaman öğrenememiş olan halkımız gerçek sanatçının yaptıklarının değerinden de uzaktı. Galeriler de halkın beğenisine ve hoşuna gidenleri satabilmenin kolay olduğunu anladıkları için gerçek sanat ve sanatçıyla bir işleri olmadı. Ancak bugün de İstanbul ülkemizin sanat odağı olarak bilinmekte ve gerçek sanatla sanatçıların İstanbul'da yaşadığı, yaşaması gerektiği düşünülmektedir. Bu düşüncenin gerçekle uzaktan yakından bir ilgisi yoktur. Avrupa ülkelerinin her yerinde yaşar sanatçılar. Onların kent yerine sanatlarının olması önemli. Bizler İstanbul, sanat adına böyle bir gerçeği hiç yaşamadık. Yaşıyormuş gibi yaparak yapay bir sanat anlayışıyla bir sanat pazarı kuruldu ve Atatürk'ün Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir. sözü dayanak edilerek ülkenin sanatsız kalmaması savıyla sanat kahramanlığı görünümünde soytarılığa soyunuldu. Ortaya çıkan sonuç Atatürk'ün istediği değildi, istemediği bir aymazlıktır. Sanatta adım adım ilerleneceği savıyla her şey bir oldubittiye getirilerek sanat, sanatı başaramayan yeteneksizlerin oluşturduğu kimilerinin çete diye nitelemekte hiç de haksız olmadıkları bir sanat ağalığının ağına takıldı. Böylece, dertleri sanat olmayan birtakım çıkarlara dayalı bir kurtlar sofrası kuruldu. Galerileri de kendi yörüngelerine dahil ederek İstanbul'u Türkiye'de sanat konusunda söz sahibi tek kent durumuna getirildi. Her şey İstanbul'un kurtlar sofrasının elinde... Koskoca bir ülke sanatta İstanbul'a sıkışıp kaldı. Kimse ne denli üstün ve başarılı bir sanatçı olursa olsun bu soytarıların onayı olmadan ülkede sanatçı gözüyle görülmez, dışlanır. Kimi galeri ve kimi sanat soytarılarınca her türlü çirkin oyunlar oynanarak görmezlikten gelinir, karalanır, çirkin dedikodulara maruz kalır. Bu yolla aşağılanarak yoluna engeller çıkarılır. Sanatın yaşadığı yer değildir, İstanbul. Halkı ve ülkeyi sanat diye aldatan bir kenttir. İyi niyetli galeriler istenmeyen sanatçıya olanak vermek istese, o da bu soytarıların baskısıyla karşı karşıya kalır. Kulakları çekilir, uyarılar yapılır. Tam anlamıyla sanatta despotluğun egemen olduğu sanatsız bir İstanbul var, karşımızda. Sanatın ve sanatçının özgür ve özgün olmadığı yerde yaşama hakkı yoktur. Yaşayan varsa sanatın ve sanatçının olağanüstü büyük bir çabayla çirkinliği bulaştırmama gücü nedeniyledir. Sanatçının ortaya çıkmaya, sanatın anlaşılmasının engellendiği, sanatçının saygınlığının yok edildiği bir yerde olanak bulması olanaksızdır. Dünyanın sanatta yer edinmiş hiçbir ülkesinde böyle bir soytarılık, sanat katliamı, insanlığa ve sanata karşı duyarlılıktan uzak, uygarlık dışı bir uygulama göremezsiniz. Paris'in dünyanın sanat odağı olduğu zamanlarda da Fransa'nın her tarafında özgür ve özgün sanattan yana olan galeriler vardı. Kimse kimsenim kulağını çekmez ve kimse kimseyi uyarma gereği duymazdı. Ne denli sanatçı varsa o denli saygın bir ülke olur bilinci gelişmişti. Bu ülkelerin neredeyse her köyünde bir galeri var diye düşündürecek kadar çok galerileri var. Kasabaların galerisiz olanını göremezsiniz. Büyüklü küçüklü her kentte sanat müzeleri vardır. Ne bir kent, ne bir galeri bir başkasının sergi açmasına engel olmaz. Fikret Mualla Türkiye'de bulamadığı sanat ve sanatçıya duyulan saygıyı Fransa'da buldu. Bizden sanatla uğraşanlar pek çoğu Paris'e gidip orada yaşadılar, yaşıyorlar. Sorun yaşıyorlar elbette ama bunların İstanbul'daki sorunlarla hiç ilgisi yok. Oralarda sanatçılara ilişkin çirkin ve iğrenç dedikodular üretilmez. Sanatla uğraşanlar anlaşabildikleri galerilerde özgürce yapıtlarını sergileyebilmekteler. Son dönemlerde koşullarda zorlukların olduğu da gözlenmekte. Yaşayan insan sayısı iki milyonu geçen, ülkemizde turizmin başkenti olan Antalya'da bir galeri bulamazsınız. Fransa'nın kıyı kentleri, güneyi, kuzeyi, doğusu, batısı ve ortası galerilerle dolar taşar. Almanya'nın her tarafı galerilerle doludur. Hiçbir kentte sanat ağalığı da yoktur. İstanbul bu anlamda sanat açısından hiçbir şeydir. Ülkeyi sanatsız kalan bir ulusa çevirip yaşam damarlarından birçoğunu koparmayı başarmışız. Sanatta Atatürk'e ihanet edilmiştir. -Bu tek sesli müziği artık geride bırakmalı ve çok sesli müzik de yapabilmeliyiz, der. Bu uyarı üzerine birkaç hafta sonra yeni bir konser düzenlenir. Bu defa sahnede bir saz değil, en az 10-15 saz halk müziği parçaları çalmaktadırlar. Bu konserin de şeref konuğu olan Atatürk'e, gösterinin bitiminde Ferit Celal Güven: İstediğiniz gibi çok sesli müzik yaptık. Artık sahnede bir saz değil, en az on saz olacak der. -İstersen yüz saz koy, hepsi aynı sesi çıkartırsa yine tek sesli olur bu müzik, diye hafif azarlar Atatürk Ferit Celal Güven'i. Müzikte dünyaca ünlü sanatçılarımızı var etmeyi başarabildik. Bu başarıları sağlayan başlangıçtaki Türk beşlileri dediğimiz Hasan Ferit Alnar, Ulvi Cemal Erkin, Ahmed Adnan Saygun, Necil Kazım Akses, Cemal Reşit Rey gibi sanatçılar ve onlara gerçekten inananlardır. Görsel sanatlara gelince çuvallamaktan başka bir şeyi başaramadık. Sanatta başarılı olanlarımızı uzaklaştırdık ve yıldıracak her türlü çirkinliklere başvurduk. Tekelci, sanat ağası denilen despot anlayışla İstanbul'a sıkıştırılmış, tek bir kente indirgenmiş sanat yapılanması yerine sanatta yıkım gerçekleşti. Bienallerin sanat çalışmalarımıza katkısı olsun diye yapılıyor gibi görünse de sanata bakan bilinçli kitlelerimiz olmadığı için istenilen katkı sağlanamıyor. Sağladığını düşünelim; onları hemen yok eder İstanbul kurtları. Bienallerle İstanbul'a sanatsal yoğunluk kazandırılmak istiyormuş gibi yaparak dünyaya açılmış görüntüsü vermek izlenimi uyandırmaya çalışmaktayız. Bienaller bitiyor yine herkes, resmi nasıl satarım, resimden nasıl para kazanırım derdine düşüyor. Bienalde gördükleri sıfırlanıyor. Çünkü ruhsuz bir bakışın barbarlığı yok etmeye, sanatsal bir yaratıcılığın başarılmasına gücü yetmez. Sanatta yer almış ülkelerin her yanında sanatsal çalışmaların özgür olması sanatta ilerlemenin en önemli etmenidir. New York günümüzde sanatın odağı özelliğini ele geçiren bir kent. Sanata ilişkin hemen hemen her yeniliği orada görüp yaşayabilirsiniz. Dünyanın her tarafından güçlü sanatçıları barındırır. Her şeye karar veren New York değildir. Diğer büyük kentler de sanatta çok etkili çalışmalar yaparak sanatta sağlam bir yer edinmişlerdir. Köln ve New York sanatta yakın ilişkiler içindedirler. Hiç kimse sanatta New York Köln'den; Köln New York'tan ileride diyemez. Başarılı sanatçıların önü kesilmez. Daha çok politik anlamda kimi sanatçıların önünün kesilmeye çalışıldığı düşünülse de politik açıdan kimi ülkelere ters düşen Fernando Botero engellenmemiş, destek görmüştür. Sanata değer veren ve sanattan yana olan galeriler var ve oldukça bağımsızlar. Kimse onların kulağını çekmez; çünkü bizdeki gibi bir tekel oluşmamıştır. Kapitalizm bir yandan tekel oluşturmak istese de sanat özgürlüğünü yitirmeyecek denli çok güçlü. New York ya da ABD'deki galeriler arasında da her şeyi sergileyen, abuk sabuk çalışmalara yer verenler var. Bizdeki gibi abuk sabuk şeyler sergileyen galerilerin yeri ve niteliği bellidir. Bizde ise sanata ve sanatçıya gerçekten değer ve yer veren ne bir galeri ne de bir kuruluş var. Sanat yerine yapay bir düzen kuranların sözü geçerli. Gerçek sanattaysa geçerli hiçbir yanları yok. Korkunç ve barbarca bir yerdeyiz. Almanya'yı ele aldığımızda hangi kentin sanatta öne çıktığını söylemek olanaksız. Büyük kentler yarış içinde. Bir bakıyorsunuz Frankfurt olsun, Stuttgart olsun büyük bir sanat fuarı açma girişiminde öne geçmeye çalışırken ulaşılması gereken en ileri noktaları erimleyerek fuarcılıkta başarıya ortak olmaya çalışıyor. Bizdeki sanat dangalaklığı da Ankara'da ARTANKARA diye yaptığı etkinliğine resim çöplüğü ve kusmukları doldurur. İnsanın bakarken kusacağı geliyor. Neymiş efendim başlangıçta eksikler olabilirmiş, zamanla düzeltilecekmiş. Eksik olsa alnımıza koyalım; ortada sanat adına hiçbir şey yok... Böylesine bir özrü yaparken dünyadaki hangi ölçüyü aldınız da konuşuyorsunuz, denmez mi? Daha da çağdaş olmanın ölçüsü alınır da birkaç eksik çıkar ve gözünüzden kaçar, ülkenin sıkıntısına bağlanabilir. Ortada sanatın olmadığı bir etkinliğin yapılmaması yapılmasından daha iyiydi. İstanbul'daki fuar da başlangıçta birçok eksiklerle etkinliğine başlamışmış. İyiyi örnek alacaklarına kötüyü örnek almaları ülkede sanata bakışı ve yerimizin ne derece sanattan uzak olduğunu gösteriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/18/sinirsiz-unlimited-summart-08-ekim-31-ekim-2015/", "text": "Yeni nesil Türk Çağdaş Sanatçıların eserlerinden oluşan Sınırsız |Unlimited isimli karma sergi 08 Ekim 31 Ekim 2015 tarihleri arasında Summart'ta izlenebilir. Summart Sanat Merkezi, yeni sezonun ilk sergisinde Sınırsız |Unlimited adı altında 9 sanatçının çalışmalarını bir konsept üzerinde buluşturuyor. Serginin ana fikri, postmodern zamanların uyuşturucu ve bizi içi karanlık otomatlara çeviren etkisinin dışına çıkıp, yalnızca birer bedenden ibaret olmadığımız ve algılanan dünyayı keşfederek bu sınırın dışına çıkabilmek üzerine. Görsel ve fikirsel bir bütünlük düşünülerek kurgulanan Sınırsız |Unlimited 31 Ekim 2015'e kadar 11:00 18:00 saatleri arasında Summart Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/21/ali-tatar-edebiyat-odulu-son-basvuru-25-ekim-2015/", "text": "İçinden geçtiğimiz hukuksuzluk sürecine karşı direncin en önemli sembollerinden bir olan Ali TATAR'ın anısına, ailesinin gelenekselleştirmeyi düşündüğü bir edebiyat etkinliği düzenleniyor. Ali TATAR Edebiyat Ödülü'nün ilki 2015 yılında kısa öykü dalında yapılıyor. İzleyen yıllarda ödülün, şiir, roman, deneme ve anı dallarında dönüşümlü olarak yapılması planlanıyor. - Adnan ÖZYALÇINER - Osman ŞAHİN - Erendiz ATASÜ - Zerrin TAŞPINAR - Ali BALKIZ - Gülümser HEPER - Sencer BAŞAT Yarışmaya katılım için, konu ve yaş sınırlaması olmamakla birlikte, eserlerde Ali TATAR'ın yaşamı ve mücadelesinden hareketle, insan onuru, hak ve özgürlüğünü çağrıştıran imge ve değerler göz önünde bulundurulacak. Yarışmanın başvuru tarihi, 5 Eylül-25Ekim 2015 tarihleri arasındadır. Sonuçlar 19 Aralık 2015 tarihinde ilan edilecek; yarışmaya katılan eserlerden dereceye giren ilk üç eser, 11 Şubat 2016 tarihinde ödüllendirilecektir. 1. Ali TATAR'ın anısına ailesi tarafından düzenlenen edebiyat ödülünün ilki kısa öykü dalında yapılacaktır. İzleyen yıllarda ödülün dalı; şiir, roman, deneme ve anı olarak değişebilecektir. 2. Yarışmaya katılım için konu ve yaş sınırlaması olmamakla birlikte, eserlerde Ali Tatar'ın yaşamı ve mücadelesinden hareketle, insan onuru, hak ve özgürlüğünü çağrıştıran imge ve değerlerin göz önünde bulundurulması önerilir. 3. Yarışmanın başvuru tarihi, 5 Eylül-25 Ekim 2015 tarihleri arasındadır. Bu tarihten sonra gelecek öyküler kabul edilmeyecektir. 4. Yarışmaya katılacak öykü daha önce internet siteleri dahil hiçbir yerde yayınlanmamış ve herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır. 5. Her yarışmacının eseri bilgisayarla ariel yazı karakterinde 12 punto ve 1,5 satır aralığı ile A4 boyutunda yazılacak ve 7 nüsha olarak gönderilecektir. 6. Eserin üzerinde ve/veya herhangi bir sayfasında kimlik bilgileri yer almayacaktır. Bunun yerine eserin ilk sayfasının sağ üst köşesine rumuz yazılacaktır. 7. Yarışmaya katılmak isteyen adaylar, şartnamenin ekinde bulunan başvuru dilekçesini dolduracaklar ve imzalayacaklardır. 8. Eser ve başvuru dilekçesi ayrı ayrı zarfların içine konacak ve bu zarfların üzerine katılımcılar sadece rumuzlarını yazacaklardır. 10. Yarışmanın sonuçları 19 Aralık 2015 tarihinde ilan edilecektir. 11. Yarışmaya katılan eserlerden dereceye giren ilk üç eser, 11 Şubat 2016 tarihinde yapılacak ödül töreninde, plaket ve kitap setiyle ödüllendirilecektir. 12. Dereceye giren eserler ile seçici kurulun uygun gördüğü diğer eserler, bir kitapta toplanarak Ali Tatar'ın bir sonraki anma etkinliğine kadar yayınlanmış olacaktır. 13. Katılımcılar öykülerini en geç 25 Ekim 2015 tarihine kadar, elden bırakarak ya da posta yoluyla, Hoşdere Caddesi Reşat Nuri Sk. No.2/1 Yukarı Ayrancı-Ankara adresine ulaştırmalıdırlar. Postadaki gecikmeler dikkate alınmayacaktır. 14. Yarışmaya gönderilen eserler ödül kurulunca bir ön elemeye tabi tutulacak, bu şartnamenin herhangi bir maddesine aykırılığının tespit edilmesi durumunda, yarışma dışı bırakılacaktır. - Adnan Özyalçıner - Osman Şahin - Erendiz ATASÜ - Zerrin TAŞPINAR - Ali BALKIZ - Gülümser HEPER - Sencer BAŞAT"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/21/unlu-yazar-jackie-collins-hayatini-kaybetti/", "text": "Ünlü aktris Joan Collins'in kızkardeşi olan romancı İngiliz romancı Jackie Collins (04 Ekim 1937 19 Eylül 2015) 78 yaşında Los Angeles'ta hayata gözlerini yumdu. Collins, dünyada kitapları en çok satan yazarlardan biriydi. Jackie Collins'in romanları 40 ülkede 500 milyondan fazla sattı. - The World Is Full of Married Men (1968) - The Stud (1969) - Sunday Simmons & Charlie Brick (1971) - Lovehead (1974) - The World Is Full of Divorced Women (1975) - Lovers and Gamblers (1977) - The Bitch (1979) - Rock Star (1988) - American Star (1993) - Thrill! (1998) - Lovers & Players (2006) - Married Lovers (2008) - Poor Little Bitch Girl (2009) Although one of the novel's main characters originates from the Lucky Santangelo novels, and the core character of the series, Lucky, makes a brief appearance, Poor Little Bitch Girl is not considered part of the series. - The Power Trip (2012) - Hollywood Wives (1983) - Hollywood Husbands (1986) - Hollywood Kids (1994) - Hollywood Wives: The New Generation (2001) - Hollywood Divorces (2003) - Chances (1981) - Lucky (1985) - Lady Boss (1990) - Vendetta: Lucky's Revenge (1996) - Dangerous Kiss (1999) - Drop Dead Beautiful (2007) - Goddess of Vengeance (2011) - Confessions of a Wild Child (2013) - The Santangelos (2015) - L. A. Connections : - Power (1998) - Obsession (1998) - Murder (1998) - Revenge (1998) - Lethal Seduction (2000) - Deadly Embrace (2002) - The Lucky Santangelo Cookbook (2014)"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/acik-studyo-gunleri-open-studio-days-istanbul-02-04-ekim-2015/", "text": "duymaksızın kendi eserlerini meraklı bir izleyici kitlesi ile paylaşma fırsatı buluyor. üzerine çalışmalar gerçekleştiren görsel sanatçı ve tasarımcılar, Taksim, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye ve Kadiköy bölgelerinde bulunan ev ve atölyelerini ziyaretçilere açıyorlar. Ziyaretçiler ise harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçı ve tasarımcıların çalışma ortamlarına misafir olacaktır. Eylül e dek ASG ye basvuru yapin! tarafindan gelen olumlu izlenimler ASG yi her sene tekrarlanan bir etkinlik haline getirdi. ve kar amacı gütmeyen bir organizasyondur. www. openstudiodays. com adresinde bulunan ASG basvuru formunu doldurduktan sonra. 2015 e kadar openstudiodays@gmail. com a gönderiniz. Açık Stüdyo Günleri // Open Studio Days provides an opportunity for visual artists, designers, doors and embrace the wider creative community and public of Istanbul. everybody. Kendin yap, kendin sergile! // Make it yourself, exhibit it yourself! vivid labors, work shops and action spaces in the backstreets of Beyoglu, Taksim, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye and Kadiköy which are normally not open to the public. enjoyed the 2-days-long event, which had a very good echo in press and social media. financial support organized by Juliane Saupe and Deniz Beser. independent art organizations who have their homes// studios// spaces in Beyoglu, Taksim, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane or Kadiköy are welcome to apply. Please fill in the application form which is attached at our homepage or in the email you received. and 3 photographs of your space."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/dusunbil-libido-dergileri-bir-dusunur-bir-dusunce-illustrasyon-yarismasi-son-basvuru-15-ekim-2015/", "text": "· Bu yarışma Düşünbil ve Libido dergileri tarafından düzenlenmektedir. · Yarışma, Ulusal ve Uluslararası bütün amatör ve profesyonel katılımcılara açıktır. · Katılımcılar, yarışmaya en fazla üç eserle katılabilir. · Eserler en az 2000x2000 px boyutunda ve en az 300 dpi olarak çalışılmalıdır. · Katılımcılar başvuru formunu eksiksiz olarak doldurmalıdır. Her katılımcının tek bir form doldurması yeterlidir. · Başvuru formuna http:// www. dusunbil. com adresinden ulaşılabilir. · Seçici kurul ve üyeleri, birinci dereceden yakın akrabaları bu yarışmaya katılamazlar. · Temel değerlerle örtüşmeyen eserler ve başvuru tarihinden sonra teslim edilen eserler değerlendirmeye alınmayacaktır. · Eserlerin son bir yıl içinde üretilmiş olması gerekmektedir. · Katılımcılar kendi anlatım biçimlerine uygun her türlü teknik ve malzemeyi kullanmakta serbesttirler. · Yarışma şartlarına uymayan çalışmalar değerlendirme dışı tutulacaktır. · Yarışmaya katılacak eserler, Düşünbil ve Libido dergilerinin belirleyeceği Seçici Kurul tarafından değerlendirilecektir. · Seçici kurul tarafından yapılan değerlendirmeler sonucunda finale kalan üç eser ödüllendirilecektir. Seçici kurul değerlendirmesinde gizlilik ilkesi esastır. tanıtım amaçlı gösterime sunulması, çoğaltılması ve herhangi bir basılı kaynakta kullanılması hakkı yarışmacı tarafından kabul edilmiş sayılır. · Ödül alan ve sergilemeye giren eserler Düşünbil ve Libido dergilerinin arşivinde kalacaktır. · Katılımcılar Başvuru Formunu imzalayarak, Yarışma Şartnamesi ve Başvuru Formlarının tüm hükümlerini kabul ve taahhüt etmiş sayılır. · Bu şartname kapsamı dışında kalan tüm hususlarda ve doğabilecek anlaşmazlıkların çözüme bağlanmasında dergilerimiz yetkilidir. · Seçici Kurul ödüle değer gördüğü ilk 3 eser belirleyecektir. d-Sergilemeye giren eser sahiplerine -elektronik- katılım ve teşekkür belgesi verilecektir. · Dergilerimiz, ödüle layık eser olmaması durumunda ödül vermeme hakkına sahiptir. · Katılımcı tarafından imzalanmış Kısa Özgeçmiş. · Eserler ve istenilen belgeler en geç 15 Ekim 2015 tarihinde saat 17:00'de teslim edilmelidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/entkettet-cozulus-azade-koker-elgiz-muzesi-09-ekim-2015-07-ocak-2016/", "text": "anlamına gelebilir. Ama bu son belki de bir alışılmışa, bir ezbere olan bağımlılığın sonudur. bunları taşıyan zincir halkalarının gücü kadardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/f-istanbulla-duvardabarisvar/", "text": "18 Şubat 6 Mart 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 15. yaşına girmenin coşkusunu seyircilerine özel etkinliklerle paylaşıyor. ! f İstanbul'un ilk etkinliği ise dünyayla aynı anda gösterilecek ROGER WATERS THE WALL olacak. Ücretsiz gösterilecek filme ise #DuvardaBarışVar diyen! f'çiler davetli! 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 15 yaşına! f'çileri bir araya getirecek etkinliklerle merhaba demeye hazırlanıyor. Bunlardan ilki ise, barış için şarkılar söyleyen Roger Waters'tan geliyor. 2013 yazında İstanbul'a da uğradığı ve büyük ses getiren The Wall turnesini Waters'ın gözünden izleyeceğimiz ROGER WATERS THE WALL belgeseli, dünyayla aynı anda! f'te gösteriliyor. ! f İstanbul, 29 Eylül'de Cinemaximum City's Nişantaşı'nda ücretsiz gerçekleşecek gösterim için sosyal medyadan #DuvardaBarışVar mottosuyla bir çağrı başlattı. Son zamanlarda artan barış talebine sinemanın birleştirici gücüyle katkıda bulunmak isteyen! f İstanbul, ! f'çilerin fotoğrafını çektikleri ya da dijital ortamda tasarladıkları barış temalı duvar yazılarını instagram hesaplarında paylaşmalarını istedi. Bu görselleri #DuvardaBarışVar hashtag'iyle paylaşan! f'çilerden en çok beğeni alanlar ise gösterime katılma hakkı kazanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/heroinekadin-kahraman-st-joseph-lisesi-sergi-salonu-08-30-ekim-2015/", "text": "8 30 Ekim arasında açılıyor. Burçin Erdi, Emine Akbucak, Esra Kizir Gökçen, Evren Gül, Ferda Bigat, Hakan Bayer, Kerem Ağralıgil, Lütfiye Kösten, Mert Özgen, Münevver Cillov, Saghar Daeiri, Serhat Koçak, Serpil Aslan, Seydi Murat Koç."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/ipucu-berna-karacali-pera-sanat-galerisi-01-31-ekim-2015/", "text": "Berna Karaçalı'nın İPUCU başlıklı kişisel sergisi 08 EKİM 31 EKİM 2015 tarihleri arasında PERA SANAT GALERİSİ / İSTANBUL'da Nilüfer Moayeri küratörlüğünde izleyiciyle buluşuyor. Bu 'soru'nun sanat çalışmalarının temel problemi olduğunu dile getiren Berna Karaçalı, göze ulaşmadan akla ulaşmanın mümkün olmadığını savunuyor. Bu sergide göze sunduğu ipuçlarıyla izleyiciyi kendi yolculuğuna itiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/karsi-durus-galatea-art-galeri-29-eylul-10-ekim-2015/", "text": "Galatea Art Galeri 29 Eylül 10 Ekim 2015 tarihleri arasında İstanbul Fotoğraf Ve Sinema Amatörleri Derneği iş birliği ile yeni bir fotoğraf sergisine imza atıyor. Sergide son dönemlerde yaşanan siyasi olayların ülkeyi ve halkı nasıl etkilediği İFSAK üyelerinin kadrajlarlarından sanat severlerin beğenisine sunuluyor. Karşı Duruş Bazlı Eylemler. Her yıl yinelenen 1 Mayıs kutla malarından Gezi Parkı Dayanışmasına, Cumartesi Anneleri'nin süregelen oturma eylemlerinden Barış Günü buluşmalarına, çeşitli dönemlerdeki sendikal hareketlerden baroların, odaların eylemlerine, Hırant Dink'in öldürüldüğü günün yıldönümlerinden Sivas'taki Madımak katliamının yıldönümlerine, LGBTI yürüyüşlerinden iktidar dışında kalan parti hareketlerine ve daha nicelerine. İktidarda bulunanın gücü dışında kalanların her eylemi, İFSAK üyelerinin fotoğraflarında Karşı Duruş başlığı altında bir karşı durmanın öyküsüne dönüşüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/sinirimizin-otesi-tulin-kaynak-galerie-malaika-paris-05-25-ekim-2015/", "text": "Sınırımızın Ötesi adını verdiği resim serisiyle, Tülin Kaynak, izleyenleri bilinmeyenleri hayal etmeye, duygularının ve renklerin peşinden soyut sanatın gizemli, sır dolu yolculuğuna çıkmaya çağırıyor. Sanatçı, sınırsız düşünce gücünün hayaller, düşler ve sanatla ortaya çıktığını düşünüyor: Bedenimiz yaşantımıza sınırlar koysa, uzayda yolculuğumuzu engellese de, düşüncemiz sınırsızdır.. Düşlerimizde evrende yolculuk yapabilir, kendimiz için alanlar yaratabiliriz. Sanat eleştirmeni Necmi Karkın'a göre Tülin Kaynak, monokrom ve lekeci soyut dinamiklerle yarattığı yeni nesneler, kendi kontrol olanaklarında yasallık kazanan imgeler, nesnel diyalektikle birlikte kendi evrenini oluşturmuş. Rengi kozmolojik bir boşluğa sunmak amacıyla, lirik dışavurumlar ve soyut motiflerle soyut tercihlerini yapmış. Sanatçının idealarında aradığı, doğanın kendi kozmosunu kapsayan bakış açısıyla biçimlenmeye başlamış. Işığın varlık anlamı, geleneksel anlayıştan enerji simgeleri gibi kavranan soyut düşünsel varlığa dönüşmüştür. Boşlukları sadece mevcut nesneye dönüştürmeyen sanatçı, çağdaş sanatın estetik mantığına yeni anlamlar yüklemiştir. Yapıtlarını algılayan herkes, renklerinin ve formlarının kozmolojik doğa için alınmış kararlar olduğunu görebilir. Tülin Kaynak, sanat yaşamına Mehmet Güreli, Nilgün Sabar, Selahattin Yıldırım atölyelerinde başladı. Dört yıl, Mehmet Güleryüz atölyesinde çalıştı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir. Halen resim ve mozaik çalışmalarını, İstanbul Fenerbahçe ve İzmir Çeşme'deki atölyelerinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/24/tas-kiranlar-nicky-broekhuysen-blok-art-space-02-ekim-15-kasim-2015/", "text": "'Taş Kıranlar' sergisi Fransız sanatçı Gustave Courbet'nin baba, oğul iki köylünün yol kenarında taş kırdığını resmettiği 1849 tarihli Realist tablosuna bir göndermedir. Courbet'nin 'Taş Kıranlar'ı, dönemin köylü sınıfının yüzleştiği zorlu, hatta gaddar gerçeklikleri tasvir etmesiyle anıtsal bir eserdir. Courbet, iki köylü bireyi tema olarak ele alarak bu sınıfı geleneksel olarak resim konusu olan yüksek yönetici sınıf ile aynı değer seviyesine getirir. Yönetici sınıfın köylü sınıfının potansiyel gücünden çekindiği bir dönemde bu Sosyal Realist çalışma ile Courbet gündelik insanlarınstatüsünü yükseltir. Dönemin toplumsal ve politik bağlamına olan ilişkisi ile Courbet'nin Taş Kırıcıları sosyal bir kaymanın ötesinde statükonun çözülüşünü de resmeder. Aynı bu çalışma gibi biz de kendimizi dünyanın her yerinde gittikçe ivme kazanan toplumsal ve politik hareketler gibi durumlarla bir kaymanın ortasında buluyoruz. Günümüzün dijital çağında sosyal medya birbirine bağlılık olgusu ile toplumsal ve politik değişimin aracı haline gelmiştir. 1 ve 0 ikili sayılarını yapıtaşı olarak kullanarak çalışmalarımda ikili kodu dijital bağlamı yansıtan mecazi bir dil olarak kullanıyorum. İkili kod, aynı zamanda toplumdan elde edilen veri, bilgi ve anlamı temsil ediyor. Bu bilgi fikir ve inançlarımızın temellerini oluşturmanın yanı sıra üzerlerine kurduğumuz toplumsal ve politik yapıları da şekillendirir. Bu yüzdendir ki potansiyel fikri, serginin köşe taşlarından biridir. İkili kod 1 ve 0 sayılarının nasıl dizildiğine dayalıdır; ancak bunun ötesinde sayılar kaydırılabilir ve yeniden düzenlenerek yeni anlamlar yaratabilir. Değişim potansiyeli hep mevcuttur. 'Toz Dindiğinde' eserimde tasvir edildiği gibi bu değişimin altında kaos ve düzen fikri de her zaman mevcuttur. Koca bir ikili sayı yığını, yıkılmış bir yapının kaotik eseri ya da inşa edilmesi beklenen yeni bir yapının malzemeleri olabilir; iki olasılık aynı anda var olur. Bu 'yığın' mecazı, geçici bir kimliğe işaret eder: yığının varlığı geçici olmasına bağlıdır. Yığının neye dönüşeceği ise tamamen bize kalmıştır. 'Taş Kıranlar'da volkanik patlamaları tasvirleyen üç çalışma değişime yönelik her hareketin bir enerji ya da kuvvet ortaya çıkardığını önerir. Yanardağ sadece yıkım değil, 'inşa etme' kabiliyetine de sahip bir paradokstur. Birlikte var olan, gelişim ve karşı koymanın mecazi dilinde birbirlerini besleyen bu zıt güçler fikri, yıkılan yapıların neticesel kaosundan yeni gerçeklikler inşa etme çabamızla bağlantılıdır. İkili kod özünde bir mantık sistemiyken 'Taş Kıranlar' bu 'mantıksal sistemi' tamamen mantıksızlaştırır. Sayılar hiç bir zaman kodlanmazlar; sonsuza kadar sabit durumların arasında var olurlar. Bu sayılar bilinmeyenin ebediyen mevcut olduğu açık, muğlak alanlardır. Bu olgu 'Taş Kıranlar'ın üç soyut çalışmasında görülebilir. Kapılar ya da açıklıklar gibi 2 boyutlu alanları 'yararak' izleyiciyi içeri davet ederler. 'Taş Kıranlar' hiçbir şeyin sabit kalamayacağını ima eder. Sistemler, yapılar, fikirler ve inançlar sorgulanmaya, evrilmeye ve yeniden inşa edilmeye açık olarak hiçbir şeyin tamamen sabit olmadığı dinamik durumlar olmalıdır. Nicky Broekhuysen 1981 yılında Güney Afrika'da doğdu. 2004 yılında Yeni Zelanda'daki Auckland Üniversitesinden Güzel Sanatlar Derecesi alarak mezun oldu. Sonraki iki buçuk yıl boyunca Şanghay'da çalışmalarına devam etti. 2008 yılında ise Berlin'e yerleşti ve sanatçı halen orada yaşamakta ve çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/6-uluslararasi-egeart-sanat-gunleri-genc-sanat-yarismasi-son-basvuru-02-ekim-2015/", "text": "Genç Sanat Yarışması ile Ege Üniversitesi tarafından düzenlenen 6. Uluslararası EgeArt Sanat Günleri kapsamında İzmir'in çağdaş sanat ortamına genç bakış açısı getirmek, görsel sanatlar alanında üretimde bulunan gençleri özendirmek ve genç sanatçıların güncel yapıtlarını sergilemelerine fırsat yaratmak amaçlanmaktadır. 6. Uluslararası EgeArt Sanat Günlerine tüm boyutları ile hazırlanırken Algısal Farklılaşma ana teması ile sanatı kucaklıyor. Kavramlar belirli anlamları barındırırlar. Ancak aynı kavram sanatçılar tarafından içselleştirilerek eserlerde yorumlandıklarında taşıdıkları anlamlar çeşitlenir, çoğalır ve ucu alımlayanın duygu zihin dünyası kadar açık görünüme kavuşur. Böyle bir dönüşümü bu yıl genç sanatçılarımızla seçtiğimiz Dinamik Algı teması çerçevesinde gerçekleştirmek istiyor, genç sanatçıları bu heyecana katılmaya ve yaşamı sorguladıkları dinamik algılarıyla sanat dünyasını zenginleştirmeye davet ediyoruz. Yarışma kırk yaşından gün almamış genç sanatçıların katılımına açıktır. - Yarışma bireysel ya da grup olarak katılıma açıktır. - Yarışma teması Dinamik Algı olarak belirlenmiştir. - Katılımcılar görsel sanatlar alanı içerisinde değerlendirilebilecek her türlü teknik ve malzeme ile eser ya da projelerini hazırlamakta, yeni yaklaşımlar önermekte serbesttirler. - Katılımcılar 2 eser veya proje önerisi ile katılabilirler. - Eserlerde boyut sınırı yoktur. - Eserleri sergilenmeye uygun görülen ve ödül alan katılımcılar, şartname ve katılım formunda belirtilen koşulları kabul etmiş sayılır. - Yarışma jürisi gerekli gördüğü takdirde yarışma takvimi üzerinde değişiklik yapabilir veya yarışmayı iptal edebilir. - Eserleri sergilenen katılımcılara eser görselleri ve ilgili metinlerden oluşan bir katalog ve katılım belgesi verilecektir. - Ege Üniversitesi, serginin tanıtımı, duyurusu ve yayımı amacıyla yapıt görsellerini telif ödemeden, isim ve yapıt bilgilerini vererek, muhtelif basın ve yayın organlarında kullanabilir. - Ödül alan eserler Ege Üniversitesi Sanat Koleksiyonuna dahil olacaktır. Ön eleme için başvurular egeartgencsanat@gmail. com adresine e-mail yolu ile yapılacaktır. Yapılan başvuru e-maili; katılım formu ve dijital ortamda kısa kenarı 20cm'den ve çözünürlüğü 300dpi'dan küçük olmayacak şekilde kaydedilmiş eser/proje görsellerini kapsamalıdır. 1. Jüri e-mail yolu ile gelen başvurular arasından ön eleme yapar. 2. Jüri ikinci kez toplanarak ön elemeden geçtikten sonra orijinalleri teslim edilen eserlerin arasından sergilemeye değer görülenleri ve ödül alacak eserleri belirler; sergiyi oluşturur. - 1. Sergilenmeye değer görülen eserler 4-13 Aralık 2015 tarihleri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi Turgut Pura Sergi Salonu'nda sergilenecektir. - 2. Sergilenen eserler, sanatçıları istediği takdirde satışa açık olacaktır. Eserin satılması durumunda, satış bedelinin %25'i Ege Üniversitesi'ne ait olacaktır. - 3. Sergileme sırasında özel projelerin gerektirebileceği teknik donanımın sağlanması, katılımcının sorumluluğundadır. - 4. Eserler sergi bitiminden itibaren İzmir'den katılanlar için 14 Aralık 2015 tarihinde sergi alanından alınmalıdır. İzmir dışından katılan sanatçıların eserleri ve İzmir'den katılan sanatçıların belirtilen tarihlerde alınmayan eserleri sergi düzenleme kurulu denetiminde toplanarak katılımcılara kargo ile karşı taraf ödemeli olarak gönderilecektir. - Prof. Dr. Bedri KARAYAĞMURLAR, Sanatçı/Emekli Öğretim Üyesi - Bingül BAŞARIR, Sanatçı - Prof. Dr. Cuma Ocaklı, Sanatçı/Emekli Öğretim Üyesi - Prof. Gören BULUT, Yaşar Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi - Prof. Halil YOLERİ, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi - Prof. Dr. Merih TEKİN BENDER, Ege Üniversitesi Eğitim Fakültesi"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/acilin-oykusu-2016-son-basvuru-03-ocak-2016/", "text": "- Yarışmamız uluslararası katılıma açıktır. Her yaş ve meslek kümesinden ilgililer yarışmaya katılabilir. - Öykülerin konusu acil tıp (eğitim, acil servisler, 112'lerde yaşananlar, vb.) ile ilgili olmalıdır. - Yarışmaya katılan öyküler hiçbir yerde yayımlanmamış olmalıdır. - Başvuru için öykü ve kimlik dosyası olmak üzere elektronik ortamda iki dosya acilinoykusu@gmail. com adresine gönderilmelidir. Başvurular sadece elektronik ortamda kabul edilecektir. - Öykü dosyası: Öyküler Microsoft Office Word 2003 programıyla A4 kağıt boyutunda, bir buçuk satır aralığıyla, 12 punto, Times New Roman karakteriyle beş sayfayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek öyküyü içeren MS Word dosyasının adı öykünün adı olmalıdır. - Kimlik dosyası: Öykü Yazarının adı-soyadı, yaşı, cinsiyeti, mesleği, telefon numarası, e-posta adresi ve yaşadığı il bilgilerini içermelidir. - Son Başvuru tarihi 03 Ocak 2016 tarihidir. - Sonuçların resmi duyurusu Mayıs 2016 tarihinde yapılacak olan Acil Tıp Uzmanları Derneği Kongresi'nde ve www. atuder. org. tr adresinde yapılacaktır. - Kişiler sadece bir öykü ile katılabilir. - Ödül olarak: Aynı derece birden fazla kişi tarafından alındığı durumda ödül kişiler arasında eşit olarak paylaşılacaktır. - Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır. - Yarışmaya katılan öyküler, gerek görüldüğü takdirde, telif hakları Acil Tıp Uzmanları Derneği'nde olmak kaydıyla yazarın adıyla yayımlanabilecektir. - Yarışmaya katılan yazarlara telif ücreti veya ücret yerine geçecek herhangi bir karşılık ödenmeyecektir. Yalnızca öyküleri kitaplaşanlara, kargo bedeli tarafımızca karşılanmak kaydıyla üç adet kitap hediye edilecektir. Yarışmaya katılan yazarlar eserleriyle ilgili basım, yayım, devir, dağıtım vb. her türlü telif haklarını Acil Tıp Uzmanları Derneği'ne devredeceklerdir. - Değerlendirme jürisinde görev alan kişiler, bu kişilerle birinci dereceden kan bağı olanlar ile onların yakınları yarışmaya katılamazlar. - Eserlerin yazımında TDK Yazım Kılavuzu'na uyulmalıdır. - Eserler milli ve manevi değerlere, genel ve evrensel ahlak ile insanlık ilkelerine uygun olmalıdır. - Yarışmaya katılan eserlerin, intihal veya suç unsuru içermesi vb. durumlarda içindeki tüm bilgilerin hukuki ve cezai sorumluluğu yazara aittir. - İhtilaf halinde Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri yetkilidir. - Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılacaktır. - Yarışmayla ilgili her türlü duyuru www. atuder. org. tr adresinden ilan edilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/cubby-hole-sergen-sehitoglu-sanatorium-08-ekim-07-kasim-2015/", "text": "Sergen Şehitoğlu da serideki fotoğraflarında insanın insandan, insanın doğadan kopartıldığı bu dünyadaki yalnızlaşmış bireyin izini sürüyor. Dijital manipülasyon olmadan yarattığı neredeyse kaleydoskopik bu imgeler, tekrarlanan yatay ve dikey çizgilerle, hapsedilmiş bireyi fotoğraflarında tekrar ve tekrar hapsediyor. Sergen Şehitoğlu: 1980 yılında İstanbul'da dünyaya gelen Sergen Şehitoğlu, Saint-Joseph Lisesi'nin ardından Y. T. Ü'de Mühendislik okudu. Eğitimini Marmara Üniversitesi Fotoğraf Yüksek Lisansıyla sürdüren Şehitoğlu,2010'da İ. F. M Leica Galeri'de açtığı ilk kişisel sergisinden sonra, eserleri İstanbul, Berlin, Bruksel,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/edebiyat-eserlerini-destek-projesi-basvurulari-baslamistir-son-basvuru-15-ekim-2015/", "text": "Bakanlığımızca, Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik kapsamında, özgün edebiyat eserlerini üretecek yazarlara 2014 yılından itibaren Bakanlık bütçesinden yazım desteği verilmeye başlanmıştır. 2016 yılı başvuruları 1 Eylül ile 15 Ekim 2015 tarihleri arasında yapılacaktır. - Öncelikle ÜYELİK bağlantısından sisteme üye olunuz. - E-posta adresinize gelen Kullanıcı Adı ve Parola ile ONLINE PROJE BAŞVURUSU bağlantısından sisteme giriş yapınız. - Sistem üzerinde başvuru ekranın doldurup kaydettikten sonra ekranın en altında yer alan word belgesine tıklayarak Proje Başvuru Formunun çıktısını alınız. - Başvuru formunun çıktısını imzalayarak ekinde istenilen belgelerle birlikte en geç 15 Ekim 2015 tarihine kadar Genel Müdürlüğümüze ulaştırınız. Bu tarihten sonra Genel Müdürlüğümüze yapılan başvurular geçersiz sayılacaktır. Kargodan kaynaklanan gecikmeler dikkate alınmayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/emotion-reflextion-timur-celik-kunstlerhaus-bethanien-berlin-08-october-01-november-2015/", "text": "Timur Çelik is known for his big-sized, hyper-realistic portraits. Faces in his portraits acquire, while coming closer to us with a hyper-perception of their realness, further profoundness like a deep abyss that gulps us down with a kaleidoscopic play of rust, asphalt and every other urban color. Timur Çelik's paintings are, indeed, a threshold; that is, the threshold of reality which resonates both below and above the threshold of perception and thus falls within the reach of our sight. Big size does not necessarily refer to the size of the works; in any case, dimensions on canvas do grow larger: Because everything is given in close- up, and this, in turn, brings closer the reach of the sight, slows down and deepens it, and furnishes perception with a greater power of penetration. Maurice Merleau-Ponty says everything I see is in principle within my reach, at least within reach of my sight, and is marked upon the map of the 'I can.' and adds, Painting awakens and carries to its highest pitch a delirium which is vision itself, for to see is to have at a distance; painting extends this strange possession to all aspects of Being (Maurice Merleau-Ponty, Eye and Mind in The Merleau-Ponty Reader ed. by Ted Toadvine and Leonard Lawlor, Northwestern University Press, 2007, 354, 357). With each day, however, the relationship between sight and reachability which Merleau-Ponty emphasizes, that is, the possession of Being on the map of the visible, the richness of possibilities to penetrate and conquer, is dying. It was believed that freedom of movement led to infinite freedom. I have shown it's not true: there's a dictatorship of movement beyond a certain limit. We pass from freedom of movement to tyranny of movement (Paul Virilio & Sylvere Lotringer, Pure War, Semiotext, 1997, 74). In such a world, it is getting increasingly difficult for the sight to stand still within its own space and time and be able to move within duration, that is, to slow down within its own freedom of movement and thus penetrate further beyond the surface reaching deep down inside and capture the being in its utmost variety, without surrendering to the motion of movement. The space-time that is peculiar to painting is one of rare opportunities where the map of possibilities still has a chance to survive In Timur Çelik's both portraits that dwell, not simply on the faces or at the surface, but beyond the threshold of the face, and suburban landscapes that reflect an uncanny mist of humanless solitude, there always exists a spirit which opens up itself and readily invites the onlooker to a lively perception. Your sight sniffs the air at this very threshold and then moves forward and deeper inside. In the rust of faces whose possible would-be expressions are erased when caught in a wider shade of time, in the mist of lonely streets, or in the depression of an old discarded police horse, or yet in the suspended moment of space that is reflected from the mirror of a light bulb, there lingers a spirit that cannot be captured unless the threshold of these paintings is carefully climbed over to get to the other side. This spirit can be only conquered with a sight that would penetrate all aspects of Being, and Timur Çelik's paintings agitates your sight to possess that spirit. Sight is thought. By our body we are forced into thinking within the movement of our sight and this is the reason why images in general accompany thought. The thought of sight is one which is not rationalist and cartesian, that is, it does not dominate emotions, intuition and perception, but rather labors alongside them. Painting facilitates a thought of sight that can capture the deep essence behind the surface by relying on light, color, texture, paint layers and, not at least, the movement of the painting body. Indeed, a painting does not picture anything, nor does it represent anything, either. A painting just creates something that would not be there otherwise. Faces, streets, and living or nonliving things alike that are caught in the spirit times of Timur Çelik's paintings are beings that open up their reality to sight, that is to feelings, intuition and perception only while you are looking at them. Timur Çelik, büyük boyutlu, hiper-gerçek portreleriyle tanınıyor. Portrelerindeki yüzler, gerçekliklerinin hiper algısıyla yakınlaşırken, pas, asfalt ve diğer şehir renklerinin oyunuyla içine çekildiğimiz birer kuyu gibi derinleşiyor. Timur Çelik'in resimleri birer eşik. Algı eşiğinin altında ve üstünde titreşerek bakışımızın menziline giren hakikatin eşiği. Maurice Merleau-Ponty, bütün gördüklerim ilke olarak ulaşabileceğim bir yerdedir, hiç değilse bakışımın ulaşabileceği bir yerde, 'yapabilirim'in haritasında saptanmış olarak der; ve ekler: Resim, görüşün kendisi olan bir sayıklamayı uyandırır, en yüksek gücünü verir ona, değil mi ki görmek uzaktan sahip olmaktır ve resim bu garip sahip oluşu Varlık'ın bütün yönlerine yaymaktadır. (Göz ve Tin, Metis, 1996, 33, 38-39) Merleau-Ponty'nin dikkat çektiği bakış ve erişim ilişkisi, yani görünür olanın haritasında bakışın varlığa sahip olma, nüfuz etme imkanlarının zenginliği, giderek köreliyor. Hızlı bir dünyada yaşıyoruz. Aslında her şeyin giderek daha da hızlandığı bu dünyaya, hız-dünya desek yeridir. Paul Virilio'nun hız mantığı adını verdiği bir bilim ve teknolojinin egemenliğinde, zaman ve mekan algımızı sezdirmeden dönüştüren bir dünya bu. Akışın, hareketin ve hızın dünyası. En temel özgürlüğün, hareket özgürlüğü olduğu söylenir hep. Doğru, ama hız özgürlüğü değil. Aşırı hızlı gittiğinde kendinden tamamen soyulursun, tümüyle yabancılaşmış bir hale gelirsin. Bir hareket diktatörlüğünden söz edilebilir... Hareket özgürlüğünden hareketin tiranlığına geçiyoruz... (Paul Virilio & Sylvere Lotringer, Pure War, Semiotext, 1997, 74). İşte böyle bir dünyada, bakışın kendi zaman ve mekanı içinde durup, süre içinde hareket ederek, yani hareketin hareketine teslim olmadan kendi hareket özgürlüğü içerisinde yavaşlayarak yüzeyin ardına, derinliğe nüfuz etmesi, varlığı çeşitliliği içinde kavraması giderek zorlaşıyor. Resmin kendine özgü zaman-mekanı bu imkanlar haritasının hala hayat bulduğu ender boyutlardan biri. Timur Çelik'in, ifadesi yüzde, yüzeyde değil, yüz eşiğinin ardında yatan portrelerinde olsun, insansız yalnızlığının sisinde tekinsizliğini ifade eden kenar mahalle peyzajlarında olsun, kendisini algıya açan bir ruh var. Bakışınız bu eşikte adımlarını tecrübe ediyor ve içeriye, derinliğe giriyor. Takınabilecekleri ifadelerden geniş zamanda yakalanarak arınmış yüzlerin pasında, yalnız sokakların pusunda, yılkıya çıkmış bir polis atının bezginliğinde, bir ampulün aynasından yansıyan mekanın durağan anında, bu resimlerin eşiğinden geçmeden yakalanamayacak bir ruh var. Bu ruh, Varlık'ın bütün yönlerine nüfuz edebilecek bir bakışla yakalanabilir ancak ve Timur Çelik'in resimleri bakışı ruha sahip olmaya kışkırtıyor. Görüş düşüncedir. Beden tarafından bakışımızın hareketi içinde düşünmeye itiliriz ve düşünceye genellikle imgelerin eşlik etmesi bu yüzdendir. Görüş düşüncesi, rasyonalist ve Kartezyen olmayan, yani duygu, sezgi ve algı üzerinde tiranlık kurmayan, tersine onlarla birlikte çalışan bir düşüncedir. Resim, ışığın, rengin, dokunun, boya katmanlarının ve elbette resmeden bedenin hareketine tutunarak yüzeyin ardındaki derinliğe açılabilen bir bakış düşüncesini mümkün kılar. Resim, aslında bir şeyi resmetmez, temsil ettiği bir şey yoktur. Resim, başka türlü orada olamayacak bir şeyi var eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/kayip-murekkepten-odullu-siir-ve-oyku-yarismasi-son-basvuru-15-ocak-2016/", "text": "Kayıp Mürekkep olarak maksadımız kendi edebiyat anlayışımızı hakim kılmak değildir. Bir buhran içerisinde olan edebiyatımıza bir nebze olsun nefes aldırmaktır. Bu sebeple şahsi menfaatleri doğrultusunda insanları sömürenler hariç, bir fikri, düşüncesi, uğraşı olan herkesi elimizden geldiğince destekliyoruz. Bilhassa gördüğümüz, duyduğumuz bildiğimiz tüm fanzinleri duyurmaya çalışıyoruz. Bize bülten gönderen fanzin ve dergileri kendimize bir rakip görmek yerine yol arkadaşı kabul edip, ortak bir paydada buluşup kol kola edebiyat için yürüyebileceğimizi düşünüyoruz. Bu bir şiir ve öykü yarışması olduğu gibi edebiyat için mücadele veren herkese bir çağrıdır. Yazarlara, sanatçılara, toplumun tüm kesimine... Okur sayısını arttırıp, edebiyatı salonlardan çıkarıp sokağa yani geldiği yere taşımak için. Çok satanlara değil, iyi kitaplara ilgi duyan bir okur kitlesi oluşturmak için. Yarının okurlarına dair sağlam temeller atabilmek üzere yapılan bir çağrıdır. Bu sebeple kapımız, gönlümüz her daim samimi olan herkese ardına kadar açıktır. Biz kim miyiz? Kayıp Mürekkep 'in izinde olanlar. Bu yolda başarı nedir bilinmez ama başarı için kat edilen yolda bir iz bırakacağımız aşikardır. Kayıp Mürekkep ailesinden iki insanın daha kitapları okur ile buluşsun diye bu yarışmayı tertip etmiş bulunmaktayız. Hayat müsaade ederse bu yarışmayı senede bir defa genişleterek tertip etmeye devam edeceğiz. Yarışmada en çok okunan 25 şiir ve öyküyü tespit ederek 3 ay sonra bu kişilerden dosyalarını isteyeceğiz. Her iki alanda da ilk 3'e girenler sitemize yazar olarak katılmaya hak kazanacaktır. Alanında birinci olanların ise kitabı basılacaktır. Burada düştüğümüz tek şerh, yazıda kalınma süresi. Yani şiirde bir dakika yazıda ise iki. Aslında yarışmasının ismini Turgut Toygar şiir yarışması koymak isterdik fakat Turgut Toygar üstadın hayatta iken buna müsaade etmeyeceğini bildiğimiz için yarışmanın ismini Kayıp Mürekkep koymak mecburiyetinde kaldık. Yarışmaya katılan veya ilgi gösteren herkes bu yarışmaların ismini biz Kayıp Mürekkep desekte aslında öyle olmadığını bilsin isteriz. 1) Yarışmaya katılım göstereceklerin bir şiir veya öyküsünü yarışma süresi sona erene kadar kayipmurekkep@gmail. com adresine göndermeleri gerekmektedir. Gönderdikleri şiir ve öyküler Word dosyasında olmalı ve yazıda kullanılmak üzere bir fotoğraf içermeli. Dosyanın içerisinde isim, soy isim, yaşadığı şehir gibi temel bilgilerde yer almalı. 2) 20.09.2015 Tarihine kadar elimize ulaşan öyküler 1 Ekim'de toplu halde sitemize eklenecektir. Bu tarihten sonra yarışma bitimine kadar şiir ve öykü eklenebilecektir. 3) Yarışmanın bitiş tarihi 15 Ocak 2016'dır. Bu tarihte en çok okunan 25 şiir ve 25 öykünün sahiplerine ulaşılacak ve dosyaları istenecektir. Bu sebeple dosyalarınıza bir irtibat numarası eklemeniz önemle rica olunur. 4) Bu kişilerden gelen şiir ve öykü dosyaları jüri kuruluna teslim edilecektir. Birinci seçilen dosya sahiplerinin kitabı tarafımızdan telifli bir şekilde bastırılacaktır. 5) Yarışmada ilk 3 giren şiir ve öykü sahipleri sitemizde yazar olmaya hak kazanacaklardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/umudun-isigi-jackie-arditty-ekavart-gallery-20-ekim-06-kasim-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, çağdaş resmin değerli isimlerinden Jackie Arditty'nin Umudun Işığı isimli dokuzuncu kişisel sergisine 20 Ekim 6 Kasım 2015tarihleri arasındaEkavartGallery'deev sahipliği yapıyor. İlk kişisel sergisini 11 yaşında açan ve Türkiye'nin Harika Çocuklar Kanunundan yararlanan ender sanatçılarından biri olan Arditty, 40 yılı aşkın bir süredir sanat ile iç içe olduğu dünyasının kapılarını ilk defa bu kadar geniş bir düzlemde izleyenlere sunuyor. Sanatçı, adeta yaşamının izlerinden ve izlenimlerinden yola çıkarak oluşturduğu, dünyamızın görsel bir belleği niteliğindeki yağlıboya, karakalem, heykel ve rölyef gibi birçok alanda üretmiş olduğu çalışmalarını Umudun Işığı sergisinde sanat camiası ile paylaşacak. Yapıtlarını Ben hissetmediğim ve yaşamadığım bir şeyi yapmadım. O an içinde bulunduğum durum ne ise onun resmime yansımasına mani olamam düşüncesi ile açıklayan Arditty, şehrin karmaşasının içinde imajlarla örülmüş bir atölyede yeni dünyalar yaratıyor. Farklı ufuklar ve bakış açıları sunan bu serüvenlere son sergisi ile izleyenleri de davet ediyor. Resim ile mücadele eden ve onunla uzlaşmaya çalışan bir üretim biçimine sahip olan sanatçı, her mücadelenin sonunda bir umut ışığı olduğunu ve bunun insanoğlunun bir başarısı olduğu düşüncesinde. Her gün rastlayabileceğimiz mekanlar ve nesnelerden hiç görmediğimiz diyarlara uzanan JackieArditty'nin resim ve heykelleri kendi içlerinde Umudun Işığını da barındırıyor. Bu Işık 20 Ekim 6 Kasım tarihleri arasında EkavartGallery'de yanmaya devam edecek. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. SERGİ : JackieArdittyUmudun Işığı AÇILIŞ : 20 Ekim 2015, Salı18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/25/utku-varlik-guncel-sanatin-bulanik-sularinda-1/", "text": "Gün geçmiyor, sanatı manipule edenler adına bir kavga çıkmaya görsün; bilinçli olarak, büyük kapitalist lobisinin bir provokasyonu. Sanatı ve kültürü saptırmak adına büyük paralar harcayarak, Fransa gibi bir ülkenin Kültür Bakanını bile oyun dışı bırakan, istedikleri mekana babasının malı gibi giren, bir beyin yıkama sektörü oluşturulmuş! Sürekli açılan modern müzeler, zengin fondation lar, Grand Palais vs. önemli salonlar yetmiyormuş gibi, tarihi saraylara, ulusal müzelere, kutsal mekanlara provacationu daha iyi yapabilecekleri alanlara dadandılar. Son olarak Versailles Sarayı'nda Anish Kapoor'un performansı büyük gürültü kopardı; amaç; bu tarihi mekanda yaşamış bir kraliçeye Marie Antoinettee gönderi; ama aptal ve zavallı bir installation. Övgü beklerken tepki alınca iş büyüdü, Dirty Corner'ın girişine önce boya, sonrada anti-semit grafiti ve sloganlar işi politik bir boyuta getirdi. Kraliçenin Döl Yolu, Le Vagin de la Reine terbiyeli söylendiğinde- öbür yandan fransızca popüler bir küfür, sale con, nedense sözlüklerde bile bir sansür vardır; geçiştirilir bu sözcükler, örneğin burada sanatçının bir am-salak olduğunu yazmak ayıptır. Anish Kapoor'un Dirty Corner olarak adlandırdığı bu anıt; Versailles Sarayı'nın önünde; metal, 60 metre uzunlukta, 8 metre yükseklikte devasa, acayip ve çirkin, büyük kayalarla ve toprakla örtülü uzantı bir tünel görünümünde. Saldırıya uğrayıncaya kadar, Versailles'ın geleneksel güncel sergileri gibi ünlü birkaç düşünürün tepkisini aldı; ama kim dinler, proje yüksek yerden geliyor, kulaklar tıkanmıştı. Bu ilk tepki, anıtın sarı bir boyayla kirletilmesi daha çok esere spermle müdahale edilmiş görüntüsünde, daha gerçekçi. İkinci kez Anish Kapoor'un kişiliğe bir tag olarak, büyük bir tepki aldı. Kapoor'un annesi Irak asıllı bir yahudi, babası da hindu ve de İngiliz vatandaşı. Uzun bir süredir Versailles'ın bu gibi sirklere açık olmasını kınayan sağcı royalist lerin, sonuçta bu şamataya bir son vermek amacının dışında, ileriye dönük projeleri de durdurmak; ama kim dinler! Bu kez 'contemporary'ye de politik bir virüsün bulaşmasının, güncel sanat lobilerine dokunabileceği korkusuyla işi kapatmaya çalışıyor hükümet. Olay anti-semit bir boyuta girdiğinde de, ilgi alanı başka bir yöne, politikaya sapıyor; sanattan çıkıp etnik bir hesaplaşma kaosu yaratıyor. Dördüncü kez yapılan tag; Respect Art as U trust God, Nasıl Tanrı'ya inanıyorsan, Sanata da öyle saygın ol. Anish Kapoor da yanıt olarak, .. kendimi ırzına geçilmiş ve gidip kenarda giyinmeye çalışan bir kız gibi görüyorum diyordu ama savunmasında İnfame- utanılacak içeriği de sanatımın bir parçasıdır, yani bilinçlidir, dedi. Bence bu savunma entelektüel seviyede değil; tarihe bakış açısı ve de mekana müdahale bir bilgi sonucu olması gerekirken, Versailles'da daha önce yapılanları gördüğümüzde tüm güncel sanat oyunlarının ne kadar zavallı ve naif olduklarını da unutmayalım. Kapoor'un kendi stüdyo ekibi bu grafitileri altın varakla kaplama kararı aldı. Şu anda Moskova Yahudi Müzesi'nde başka bir performans yapıyor sanatçı! Ülkemizde Sapancı Müzesi'nde Kapoor'un devasa taşları sergilendiğinde ve de müzenin ya da bunu gerçekleştiren magnat'nın sergiye ve sanatçıya ödediği paranın ne olduğunu kimse düşünmemiştir. Sergiyi izleyenler anımsar; yine konu, tünelimsi deliklerdi. Galiba bir saplantı, bir idea-fixe kişide. Önemli Fransız entelektüel ve düşünürleri genellikle bu polemiğe bulaşmıyorlar, sahibini ısıran köpek azdır ne yazık; bir tek düşünür Luc Ferry bu kavgaya acımasız girdi, bu güncel sanat.. kendini beğenmiş enayiler için katkısız bir boktur, işte bu gerçeği de kimse cüret edip söyleyemez diyordu. Son yazısında.. aynı şeyi Vermeer ya da Manet için katiyen yapamazsınız, eğer Kapoor'a yapılmışsa, kendisinde Fransa'yı eleştirme cüretini buluyor. Bir avuç aptalın bu enayiliklerini yutup, bu paslanmış artık demirlere hayran olanlar, ona bu sarayların kapılarını açanlar, ona bu onuru verenler. Evet kim bunlar? Yalnız Fransa'yı değil dünyada tüm bu güncel sirki yönetenler: Formol içine yatırılmış köpek balığına 12 milyon euro ödeyen Magnat, bu dalgayı-geçen Damien Hirst'i çağımızın en önemli sanatçısı yaparken, mafyanın yardımıyla sanat piyasasını yönetip, eleştirmenleri kafa-kol'a alıyor. Bu zavallılıkların yanında Duchamp'ın urinoirı hiç olmazsa bir provokasyona değer! Sonuçta bir soru kalıyor: bu en değersiz, nul sanat eserleri niçin piyasada en yüksek değerlere ulaşıyor? Estetikle tüm ilişkisini koparmış bu sanat piyasasının amacı ne? Açıkça ileriye dönük bir yatırım ve sanat hiçbir şeye yöneldiğinde ona somut karşıtlık olamayacak; tek yanıt: demek sanattan anlamıyorsunuz! Vargas Llosa'nın Gösteri Medeniyeti kitabı bu sapmaların analizini yapıyor ama okuduklarını sanmıyorum. Milyarder François Pinault bu sirki yönetirken onun sağ kolu daha önce Fransa Kültür Bakanı, Georges Pompidou Müzesi direktörü ve de Versailles Sarayı'nın eski yöneticisi Jean Jacques Aillagon'u unutmamak gerekli. Bu sinik adam, her gölge oyununda olduğu gibi bu içeriğin tek yöneticisi. Tüm eski kültür bakanları ve de tüm modern müze yöneticilerinin gelecekleri çok garantili, sanat bir matah olduğu sürece. Daha önce Jeff Koons' da Marie Antoinette'e bir kaniş köpeği gönderisinde bulundu! Giuseppe Penone'nun kim olduğunu ve de ona bu kapıyı açanın amacını da anlayamadık! Bilmiyorum ama kitche'in altın yılları, François Pinault'nun en sevdiği sanatçı! Bu Tampax'lardan yapılmış avizeyi, sanatçı Marie Antoinette'in yatak odasına asmak istediğinde, müze yöneticisi Catherine Pegart'la tartışma çıktı ve önlendi! Bir Fransız sanatçı da mecburen bir performans yapmak zorunda!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/09/29/nilgun-yuksel-tasrada-sanat/", "text": "Tüm ülkenin birbirinden nem kaptığı bir ortamda açıkçası bu başlığı atıp atmamak düşündürdü biraz. Yoksa elbette ki, periferi de denebilirdi ama o da taşra demek sonuçta! Her ne kadar her geçen yıl yeni sesler çıksa da İstanbul kaçınılmaz merkez! İki yıl önce Türkiye bienallerine bir yenisi eklendi: Bodrum Bienali. Bu yıl katılımcı sanatçılardan Nilüfer Çile'nin vasıtasıyla haberdar olduğum bienali izleme şansım oldu. Eğer bienali tam da sözlük anlamıyla iki yılda bir yapılan bir etkinlik olarak tanımlarsak. Evet, Bodrum'da yapılan bir bienal. Bununla birlikte sanatsal ve kültürel bir etkinlik olan bienaller sözlük anlamının dışında da çağrışımları barındırıyor çok uzun zamandır. O yüzden Bodrum'daki etkinliğin büyük bir sergi ya da buluşma olarak adlandırılması sanırım çok daha yerinde olurdu. Elbette özellikle merkez dışında her türlü sanatsal girişimin desteklenmesi gerektiğinin altının çizerek bazı noktalara değinmek gerek. Bodrum'daki etkinlikte öncelikle tanıtımdan yerleştirmelere kadar önemli sorunlar vardı. Geniş kapsamlı bir etkinlik olarak tasarlanmasına rağmen maalesef bundan birçok kişinin haberi olamadı. Şevket Sabancı Kültür Merkezi gibi zaten sergilemenin rahat olacağı bir alanı geçersek Bodrum Kalesi'nde açılışı da yapılan etkinlikte kalenin girişindeki yönlendirme sorunu hem sergi alanına ulaşmayı güçleştiriyor hem de yerleştirmelerden kaynaklanan eksiklik, kalenin atmosferi içinde eserlerin kaybolmasına neden oluyordu. Her şeye rağmen etkileyici eserlerle karşılaşmak, yeni sanatçı adayları keşfetmek umut vericiydi. Bodrum'da zaten çok uzun yıllar verilen uğraşlarla bir sanatsal deneyim alanı inşa ediliyor. Bunlara yenilerinin eklenmesi İstanbul'dan sonra Sinop, Çanakkale, Mardin gibi yeni vahalar oluşturulması merkez dışında üretmeyi, yaşamayı tercih eden insanlar için güzel şeyler vadediyor. 1999 yılında Ege Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat alanında yüksek lisansını tamamladı. 2011'de YTÜ Sanat Tasarım Fakültesinde doktoraya başladı. Tombak, Genç Sanat, Türkiye'de Sanat, rh+sanart dergilerinde yazı işleri ve editörlük görevlerinde bulundu. Tombak dergisinde Osmanlıca metin çevirisi yaptı. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. Sanat ve diğer disiplinler, müze ve sanatsal oluşumlar üzerine özel dosyalar hazırladı. Plastik sanatlar alanında jüri üyelikleri ve danışmanlık yaptı. Sanatçılar üzerine monografik kitaplar kaleme aldı. 2010 yılında Çağla Cabaoğlu Galeri işbirliğiyle Şangay Uluslararası sanat fuarına gidecek serginini küratörlüğünü yaptı. 201-2012 yılları arasında yönetmen Semih Kırmemiş ile Bedri Rahmi Eyüboğlu belgesel filmini yaptı. 2014 yılında sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla üzerinde dört yıl çalıştığı, Sanat Objesi Olarak Sanatçı adlı proje sergisini hayata geçirdi. Bugüne kadar plastik sanatlar alanında 300'ün üzerinde makale kaleme aldı. Türk ve yabancı sanatçılara özel kataloglar yazdı. 2010 2011 eğitim döneminde özel Aydın Üniversitesinde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi. 2012'te İTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Kültür araştırmaları, sanat teorileri, güncel sanat, eleştiri pratikleri üzerinde çalışmakta, güncel eleştiri yazıları kaleme almakta, kendi alanında ders vermekte, editörlük, sanat danışmanlığı ve küratörlük yapmaktadır. Nilgün Yüksel is an art historian and freelance art critic, lives and works in İstanbul. She has been working in a departmant of fine art, İstanbul Technical University. She curated exhibitions such as Tree of Life and Artist as an Art Object. She worked as an editor and art critic at art magazines such as Tombak, Türkiye'de Sanat, Genç Sanat, rh+sanart. She made a documentary film about Turkish artist Bedri Rahmi Eyüboğlu. She has written monographies about Turkish artists and numerous articles in national art magazines such as Türkiye'de Sanat, Gençsanat, Artdekor, Cosmolife, Antik Dekor, Milliyet Sanat, Mimarlık, Skala, Artist, rh+sanat, Evrensel Kültür, Tombak, Kolaj Art, This year, she is a boarding member of AICA, Turkey."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/02/atilim-sahan-tarantino-sinemasinin-incisi-soysuzlar-cetesi/", "text": "Tarantino, 90'lı yıllarda sinema diline getirdiği yeni solukla, etkisi durgun suya atılan bir taş gibi halka halka yayılarak öncelikle Hollywood olmak üzere dünya sinemasını derinden etkilemiş bir yönetmendir. Quentin Tarantino 1992 yılında kuzenleri, arkadaşları ve birkaç bin dolarlık bütçeyle çekmeye heves ettiği bir sinopsis yazar. Hikaye tesadüf eseri Harvey Keitel'in eline geçince ünlü aktör hem yapımcılığı üstüne alarak bütçe sorununu halleder hem de filmde oynamayı kabul ederek, filmi dostlar arasında eğlencelik bir yapım vasfından kurtarıp, dünya çapında tanınmış oyuncuları kadrosuna katmış ticari bir projeye dönüştürür. Sinemaseverlerin birçoğunun malumu olduğu üzere Tarantino'yu Hollywood'a tanıtan Rezervuar Köpekleri filminden bahsediyoruz. Tüm olumlu eleştirilere ve bütçesine nispetle görece gişe başarısına rağmen yeniyetme yönetmen rüştünü henüz ispatlayabilmiş değildir. Birincisi yaşı çok gençtir. Yapımcılar genellikle gişesi garanti büyük üstatlarla çalışmayı sevmektedirler. İkincisi Hollywood'da pek itibar edilen mesleki tahsilden nasibini alamamıştır. Alaturka söyleyişle mektepli değil alaylıdır. O yıllarda kendisiyle yapılan bir röportajda hayır, sinema okuluna gitmedim ama sinemalara gittim diyerek konusunda eğitimi olmadığını, dahası, iyi işler yapmak için eğitime ihtiyacı olmadığını lisan-ı münasiple deklare etmiştir. Ayrıca sektöre oğul, kardeş, yeğen kontenjanından giriş yapan akranlarının aksine kariyer basamaklarında önünü açacak destekten yoksundur. Yine alaturka tabirle söyleyecek olursak; Michael Douglas, Tony Scott, Sofia Coppola yada Nicolas Cage'de olduğu gibi şansını arttıran dayısı yoktur. Yapım şirketlerinin, yönetmen koltuğunu Tarantino'ya emanet etmedeki tereddüdünden müsebbip Çılgın Romantik ve Katil Doğanlar filmlerinin senaryolarını satmak zorunda kalır. İlkini Tony Scott ikincisini Oliver Stone yönetir. 90'ların başı Tarantino'ya iyi gelir. 1992 yılında Rezervuar Köpekleri'yle direktör olarak dikkatleri üzerine çeken sanatçı, birer yıl arayla gösterime giren bu iki filmle senarist olarak da farkındalık uyandırmaya başlamıştır. Yapımcılar bazı projelerle kapısını çalmaya başlarsa da o kendi bağımsız filmini çekmek üzere hepsini refüze eder. Ve senaryo dalında Bafta, Oscar, Altın Küre ve Altın Palmiye ödüllerini silip süpüren ve daha gösterime girdiği yıl kült filmlerden, çağdaş klasiklere kadar bir çok farklı klasifikasyon içinde adı anılmaya başlayan başyapıtı: Ucuz Roman'ı görücüye çıkarır. Ucuz Roman sinema çevrelerinde tam manasıyla atom bombası etkisi yapar. Hikaye anlatmanın en temel postulatını, klasik giriş, gelişme, sonuç sıralamasını, baştan aşağı değiştiren özgün kurgu yapısı, çağdaşı tüm senaristleri derinden etkiler. Kurgu o kadar sıra dışıdır ki David Mamet yada Michel Chion gibi üstatların yıllar boyunca sinema okullarında öğrettikleri senaryo yazım tekniklerini taça çıkaran cinstendir. Sinema sanatıyla amatör bir ruhla bile ilgilenen birçoğunun malumu olduğu üzere, klasik yaklaşıma göre yönetmen anlatmak istediklerini beyaz perdeye yansıtırken diyaloğa ne kadar az ihtiyaç duyuyorsa sahne o kadar başarılı varsayılır. Fakat Tarantino'nun getirdiği yeni tarz sinemada bu kural işlemez. Diyaloglar sonu gelmeyecekmişçesine uzar gider. Geriye dönüşler içinde geriye dönüşler izleriz. Başlangıç ve son birbirine karışmıştır. Senaryo tekniğindeki bu ezber bozan hatta devrimci diyebileceğimiz yaklaşım seyirciler olarak bizi hiç rahatsız etmediği gibi ilginç bir şekilde hoşumuza gider. Tarantino'nun Ucuz Roman'ı başka bir geleneği daha yıkmış, bağımsız filmlerin de gişe başarısının gayet mümkün olduğunu göstermiştir. Quentin Tarantino artık sinemanın ağır ağabeyidir. Jackie Brown, Kill Bill gibi iyi işlerinden sonra büyük filmlerine beş yıl için ara verir. Günah Şehri ve Dehşet Gezegeni filmlerinde ve Kanıt Peşinde adlı tv. dizisinde iki bölümünde konuk yönetmen olarak karşımıza çıkar. Ölüm Geçirmez adında sadece kült film meraklıların ilgisini cezbeden orta kalite bir yapım gösterime sokar. Derken bu satırların yazarının naçizane fikrine göre tüm filmlerinin içinde en iyisi olan Soysuzlar Çetesi ile harika bir dönüş yapar. Soysuzlar Çetesi aslında orijinal ismi Quel Maledetto Treno Blindato olan 1978 yapımı bir İtalyan filminin yeniden çevrimidir. Film Türkiye'de Fedailer Alayı, A. B. D.'de tamlamanın doğru yazılışıyla The Inglorious Bastards ismiyle gösterime girmiştir. Tarantino yaklaşık 30 yıl sonra yeniden ele aldığı filmin senaryosunu bir hayli değiştirir. Filmin adı da Tarantino avant-gardelığından nasibini alır. İngilizce sözcüklerden glory: şöhret, şeref, glorious: şöhretli, şerefli, inglorious ise şöhretsiz, şerefsiz anlamlarını karşılar. İngilizce'de Tarantino'nun afişe yazdırdığı şekliyle inglourious diye bir sözcük yoktur. Yine aynı şekilde hergele, piç anlamına gelen İngilizce sözcük de filmin afişinde yazıldığı gibi basterd olarak değil, bastard diye yazılır. Kasıtlı yazım hataları sanki filmin adını Fransızcaya yaklaştırma çabası gibi okunmalıdır ki; hikayenin işgal altındaki Fransa'da geçmesi de bu düşünceyi perçinler. Sahne spagetti western filmlerinden fırlamış gibi duran ağırbaşlı açılış müziği eşliğinde açılır. Zaten Tarantino da müzik seçimlerindeki becerisi ile ünlü bir sinemacıdır. Daha açılışta Fransa kırsalındaki bir mandırada saklanan Yahudileri avlamak için gönderilen Alman subayı Hans Landa'nın, mandıranın sahibini Yahudi dostlarını ele vermeye birden fazla lisanda ve zora başvurmadan- sözcüklerin gücüyle ikna etmesini izleyip, Landa'yı canlandıran oyuncu Christoph Waltz'ın yeteneğine şapka çıkarırız. Daha ilk sekansın bize sunduğu karakterlerden, Tarantino özelinde Amerikan halkının Avrupa halklarına bakış açısının da ipuçlarını bulmuş oluruz. Fransızlar ve Avrupa'daki Yahudi diasporası bu savaşın kurbanlarıdır, Almanlar tabii olduğu üzere kötü adamlardır; ama üstün ırk oldukları yönünde iddiaları haklı çıkarırcasına zeki, disiplinli ve görev bilinciyle donanmış, tabiri caizse makine gibi insanlardır. İngilizler ise tabii ki kahramandırlar. Filmin ilerleyen sahnelerinde bu çizdiğimiz hatlar iyice belirginleşecektir. Yahudi kızı Shosanna önce ailesinin katledilişine tanık olacak sonra da kendisi bir alman askeri tarafından öldürülecektir. Ama tarihi gerçeklere çok da riayet etmeyen bir kurgu sayesinde ölmeden önce Führer dahil, tüm Nazi kurmaylarını da öldürtmeyi başarır. Yahudi kızımız kurbandır ama aynı zamanda intikam meleğidir. Film Fransa'da geçmesine rağmen Fransızlar ekseri figürandır. Açılışta aile dostlarını ele vermek zorunda kalan Perrier LaPadite haricinde sadece Operation Kino bölümündeki garson kız ve barmen Fransızdır. Rollerinin küçük olmasının yanında aynı bölümdeki çatışmada ölürler. Filmdeki İngiliz ajanı Teğmen Hicox ise yine Christoph Waltz gibi birkaç dilde oynayabilen yarı İrlandalı yarı Alman aktör Michael Fassbender tarafından canlandırılır. Teğmen Hicox Alman sineması üzerine otoritedir. Özellikle G. W. Pabst hayranlığı birden fazla sahnede vurgulanır. Operation Kino bölümünde aksanlara takıntılı Nazi Binbaşı Hellstrom, Teğmen Hicox'un kimliğinden şüphelendiğinde, binbaşıyı Alman subayı olduğuna ikna edebilmek için Pabst'ın yönettiği bir sahneden alıntı yapar. Yeri gelmişken hikayedeki karakterler içinde Alman subayları özel bir yer tutar. Çavuş Rachtman soysuzların eline düştüğünde saygı uyandıracak şekilde basiretli davranır. Alman askerlerinin hayatını tehlikeye atacak bilgileri paylaşmayı reddeder. Soysuzlar çetesinin göz korkutmak için kullandığı yöntemlerin biri Çavuş Donowitz'in esirleri sopayla döverek öldürmesidir. Alman subayı Werner Rachtman başına gelecekleri bilmesine rağmen yine de korku emaresi göstermez, ülkesine ihanet edip soysuzlara istediklerini vermez. Binbaşı Dieter Hellstrom bodrum katındaki bar sahnesinde müttefikler adına casusluk yapan çeteyi aksanlara ve jestlere karşı detaycı yaklaşımı ve zekası sayesinde teşhis eder. Hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi kalkıp gitse hayatını tehlikeye atmayacak bir durumda iken ülkesine ve Nazizm davasına sadakati onu casusları deşifre etmeye iter. Hiçbir korku emaresi göstermeden kendisinin de sağ çıkamayacağı bir çatışmaya girmeyi tercih eder. Eğer sözlü ifadeyle iş görmek, görünmezlik gibi, ışınlanmak gibi bir süper güç olsaydı hiç kuşkusuz Albay Landa da bu filmin bir numaralı süper kahramanı olurdu. Birkaç satır önce bahsettiğimiz üzere Albay Landa birini ikna etmek istediğinde kurbanıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynayabilmekte, birinin yalanını en ince kinayelerle yüzüne vurabilmekte, pazarlık yaptığında ise yanlış anlaşılmaların her türlüsünü ortadan kaldıracak kadar net olabilmektedir. Anadili olan Almancanın yanında film boyunca Fransızca, İngilizce ve kimsenin bu dili konuşabildiğini beklemediği bir sahnede İtalyanca konuştuğuna şahit oluruz. Konuşabilmek Landa için Süpermen'in uçabilmesi kadar mühim bir vasıftır. Belki de senaryodaki en zeki kişi olduğu için taktik bir manevra icabı ülkesine ve Hitler'e ihanet ederek müttefiklerle pazarlık dahilinde, savaş suçlusu olarak yargılanmaktan paçayı kurtarır. Ama 3. Reich'in kurmaylarını ölüme terk edip, ülkeden kaçmayı kafaya koyduğunda bile, hikayedeki diğer Nazi subaylarının göreve ve davaya bağlılığına ters düşmeyecek şekilde İngiltere adına casusluk yapan aktrist Bridget von Hammersmark'ı ihanetinden dolayı kendi elleriyle boğarak cezalandırır. Yani aklı ABD'ye kapağı atmaktadır ama gönlü Almanya'dan yanadır. Filmin yan hikayelerinden birinde önemli yer işgal eden Er Fredrick Zoller'ten başlayarak değişik rütbelerden seçmece örnekler olan Çavuş Rachtman, Binbaşı Dieter Hellstorm ve Albay Hans Landa, Almanya Ordusu'nu temsil etme konusunda disiplin, davaya bağlılık, cesaret başlıklarında insanüstü performans sergilerler. Hitler'in propaganda bakanı Dr. Goebbels'in pişkin, şımarık yer yer düzeysiz tavırlarıyla ordu mensuplarının kendine güvenen, işlerinde ehil tavırları arasında tezat göze çarpmaktadır. Bu alt metin politika ve militarizm arasındaki nitelik farkına bir gönderme olarak okunabileceği gibi Avrupa tarihçilerinin pek çok kez dile getirdiği üzere Cermen halklarının asker-millet niteliklerine bir atıf olarak da düşünülebilir. Ne de olsa Mirabeau'nun dediği gibi Prusya ulus fethetmiş bir ordudan başka bir şey değildir. Buradan hareketle ağırbaşlı, soğukkanlı Churchill'e karşılık, bir sahnede sinirden köpürürken, diğerinde gülme krizine giren karikatür diktatör Hitler yorumu ironi doludur. Politika yetişkindir, militarizm çocukluk. Nazizmin ari ırk ve geniş saha ülküsünden beslenen ideolojisi, tarih bilen herkesin malumu olduğu üzere azınlıklara, diasporalara toplumun parazitleri gözüyle bakar. Üstün ırkın bekası için alt kimliklerin imhası revadır. Tarantino'nun alegori seven ince zekasının bir ürünü olarak tüm film boyunca azınlıklar eliyle imha edilenler Nazilerdir. Sadece Nazi subaylarını değil, Nazizmi de can evinden vurmak için olsa gerek Alman askerlerini leblebi gibi öldüren Soysuzlar Çetesi üyelerinin hepsi Yahudilerden mürekkeptir. Yalnızca bu özel birliğin kurucusu ve lideri Teğmen Aldo Raine bu tanımın dışındadır; ama o da kendi ifadesine göre Apaçi kanı taşıyan bir Amerikalıdır. Finalde 3. Reich'in tüm kurmay kadrosunu el birliğiyle toptan itlaf eden ikiliden birinin yahudi diğerinin Afrika kökenli bir siyahi olması, üstün ırkın şahikası beylerin küçümsedikleri alt kimliktekilerin, konu öldürmek olunca en az Naziler kadar mahir olabileceklerinin kanıtıdır. Kafa derisi yüzmek, askerleri ölene kadar sopayla dövmek, kadın, erkek, asker, sivil gözetmeden bir sinema dolusu insanı ateşe vermek en az Nazi yöntemleri kadar barbarca ve insanlık dışıdır. Öyle ki Tarantino'nun bakış açısıyla sınırsız katliamlar yapan bir ekibin icraatlarına meşruiyet kazandıracak formül, senaryoyu 2. Dünya Savaşı'nın içine yerleştirip, kurbanları Nazi subaylarından seçerek hali yoluna koyacak kadar basittir. Film genel itibariyle eğlenceli bir öyküye sahiptir. Kurgu, sinematografi ve diyaloglar oldukça iyi kotarılmıştır. Müzik kullanımı Tarantino'nun önceki tüm filmlerinde olduğu gibi sahne diline uygun seçilmiş ve olması gerektiği uzunluktadır. Filmi iyiden iyiye olgunlaştıran unsur Hollywood menşeli filmlerde genelde düşülen anglosentrizmden zevahiri kurtarmak için bile olsa uzak durulduğu imajıdır. Birincisi hangi millete mensup olurlarsa olsunlar tüm karakterlerin İngilizce konuştuğu filmlerden değildir. Konuşmalar Almanca, Fransızca ve İngilizce arasında dengeli bir biçimde seyreder. Aksanlar bile yerli yerindedir. Bu sebepten Tarantino'nun altyazılı film izlemeyi beceremeyen Amerikan izleyicisini bile sinema salonlarına çekebilmesi ayrı bir başarı sayılmalıdır. Avrupa kökenli karakterlerin birçoğu anadili haricinde en az bir dili iyi şekilde konuşabilirken Amerika kökenli karakterler bu vasıftan yoksundur. Bir sahnede Bridget von Hammersmark, bu realiteyi alaycı bir üslupla Teğmen Aldo'ya dile getirir. Holllywood'un yaramaz çocuğunun Amerikan izleyicisine attığı taş hoşumuza gitse de, Hitler'in arkasındaki 1941 tarihine ait Avrupa haritasında Türkiye'nin bulunduğu yerde Otmanien-Osmanlı ismini görmek, Tarantino'nun da Amerikan halkı Amerika'dan gayrısını bilmez sözünden muaf olmadığını düşündürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/05/dervis-ergun-sanatin-bilesenleri/", "text": "Sanat üretimi ve tüketimi konusunda kendiliğinden biçimlenen istek ve arzunun dışarıdan, işi bilen tarafından kontrol altına alınıp süreci yönetmesi, sanata bağımsız bir cepheden bakan için sanatın genleriyle oynamak olarak görülür. Sanat kendisini bir sonraki zaman dilimine taşıyacak dinamiklere zaten sahiptir. Çelişkilerin bileşkesi, dışarıdan ayrıca müdahaleye gerek kalmadan sanatı var eder, doğal süreç de bu doğrultuda biçimlenir. İdrak edilmesi gereken mesele sanatı besleyen doğal ortamın, pazar ekonomisine kurban edilmemesidir. Sanatçının nasıl üretmesi, alıcının da nasıl bir eser alması açık seçik tarif ediliyorsa sanatın bileşenleri kontrol altına alınmış demektir. Sanatı endüstriyel bir meta olarak ekonomik değişim değerine zorlamak olsa olsa pazarlama tekniği anlayışıdır. Alış veriş aracı olarak dolaşımda olan ürün, sanat bilicisi tarafından onaylanması, o metanın çok daha eser olduğunu açıklamaz. Sanat bilinci, gereği kadar gelişmemiş iklimlerde yada aşırı manipülasyona uğramış ortamlarda pekala eser olarak itibar görür. Sanat tarihi bu tür örneklerle doludur. Eserin tamlık olgusu, taşıdığı değer, özgün çözümleme teknikleri, sanat tüketicisine sunduğu üstün imgelem duygusu, akan zamana direnen güçlü alt yapısı varsa o eserin ayrıca yakınımdır kartvizitine ihtiyacı varmıdır? Yalıtılmış ortama direnç gösterebilecek kabiliyette olan sanat, kendisine yapılan torpilden niçin hoşlansın? Böyle bir durumda o eserin, devamında bağımsızlığını koruma şansı kaçta kaçtır? Sanat eserini; kendi halinden çekip çıkaran, onu görünür kılan ya da sanat ortamına hazırladığını savunan sanat seçicisi, sanatın hangi katında yer alır? Kendi dinamikleri üzerinde yükselen sanat varlığını, organize edip, oluşan ekonomik değerden faydalanan sanat komisyoncusu sanata hangi katkıyı sağlar? Sanatın var olabilmesi kurulan bu tezgaha göre mi şekillenecektir? Sanatı ve üreticisini ablukaya alan katmanlı sarmalın ne olduğunu kavramadan sanatın bağımsızlığından söz edemeyiz. Çoğu zaman sanatı oluşturan bileşenlerin önü politik ve ekonomik dayatmalarla kesilmeye çalışılır ancak sanat bildiği yoldan devam eder. Soruların cevaplarına geçen yüzyılın son çeyreğinden itibaren, uygulamaya konulan neo-libarel siyasi yapıda aramak gerekir. Nedeni bu sürecin; sanatın en özgür olduğu an olarak takdim edilmesi ve hatta herkes bir gün sanatçı bile olacak denilmiş olmasıdır. Ancak tam tersi bir süreç yaşandı. Post modern süreç, kültür ve sanatın ne olması gerektiğine dair dayatmaları bize sunar. Ekonomi ve siyasette küreselleşme kavramıyla anlatılan ise; devrimci ütopyanın, kapitalizm karşısında yenilgiye uğramasıyla alan hakimiyetini ele geçiren sermayenin dünyaya dayattığı sömürge politikalarıdır. Thatcher ve Reagan sosyal ve ekonomik alanda devletin rolünü yeniden tanımlayarak işe başladı. 24 Ocak Kararları olarak bilinen küresel proje, Süleyman Demirel hükümeti tarafından imzalanmayınca netekim Evren ve müsteşarı Özal darbesi imdada yetişti. Yapılmak istenen devletin ekonomideki etkisi ve dolaylı olarak yetkisini ortadan kaldırmak bu hakları özel sektöre devretmek. Aslında işin özü özgürleşme palavrasıyla kapitalizmin dünyaya yayılma ve daha kolay sömürebilme projesinin önünün açılmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/05/guler-ince-baristan-soz-edebilmek-icin-bir-cikis-var-sener-ozmen-sergisi-uzerine/", "text": "Çıkış Var sergisi içeriğine uygun olarak, sembolik anlamı yoğun bir günde, 1 Eylül Dünya Barış Günü'nde açıldı. Oysa barış umudunu hep diri tuttuğumuz ve yüksek sesle dile getirdiğimiz o güne buruk girdik. Çünkü buraların uzağında bir yerlerde savaşlar devam ediyordu. Üstelik bu savaşlarda sadece çatışan taraflar değil çocuklar, kadınlar, sağlık çalışanları da hayatlarını kaybediyordu. Savaşın bile hiç değilse kuralına uygun sürmesini isteyecek duruma düştüğümüz bu dönemin karamsarlığında açıldı sergi. Diyarbakır'da yaşayan, güncel sanat alanında işler üreten sanatçı Şener Özmen, tüm bu savaş ve kaos ortamından bir çıkışın mümkün olup olmadığını ironik ama aynı zamanda hüzünlü bir dille buradakilere, buranın vicdanına anlatmaya çalışmakta. Çünkü barış söylemi ve bir çıkışın olabileceği düşüncesi hep onun bulunduğu yerden geliyor yani Batı'nın uzağında olan bir coğrafyadan. Her yerde sergiler, bienaller, açılışlar, konferanslar sürerken ve onları takip etmeye çalışırken bir yandan da gündemi takip ettiğimiz Eylül ayı yoğunluğu. Yakılan binalar, linç edilen insanlar, abluka altındaki şehirler, sokağa çıkma yasakları, konuşma yasakları, basın yasakları, ölümler, ama en çok da çocuk ölümleri, güvercinlerin ölümü, yani barışın ölümü... Karmakarışık bir dünyada oradan oraya sürüklenme durumu. Peki, buradan bir çıkış var mı? diye düşünürken kendimi Sıraselviler'deki Pilot Galeri'nin kapısında buldum. Küçük bir sergi mekanının az sayıda işle nasıl da dolu dolu olabileceğini gördüm. Galeri merdivenlerinden ilk indiğinde ziyaretçiyi, sanatçının aydınlatılmış bir mektubu karşılaşıyor. Bu mektup yine benzer karanlık günlerde kaleme alınmış, 6-7 Ekim Kobani olaylarında. Mektup İstanbul'da bir oturuma davet edilen sanatçının niçin gitmek zorunda olduğunu oğlu Robin'e anlatma çabasıyla başlıyor. Olayların yoğunlaşması nedeniyle havaalanına ulaşamayan sanatçı bu defa da neden oturuma katılamayacağını davet eden dostlarına anlatmaya çalışıyor. Mektuptan sonra karşı duvarda Kurşun Üçlemesi yer alıyor. Dökülmüş üç kurşun ve altlarında üç ayrı dilde metin var. Kurşunlardan biri dünya biri barut fıçısına dönüşmüş Ortadoğu ve bir diğeri ise ana dili için dökülmüş. Metinlerdeki dualar, üzerlerindeki nazarlardan, kem gözlerden kurtulmalarını sağlayacak. Her tarafın silahlardan çıkan kurşunlarla cehenneme döndüğü bir ortama karşılık sanatçı da kurşun döküp, umut diliyor. Kurşunların karşısındaki duvarda bakıra dövülmüş Şahmaran figürü karşılıyor izleyiciyi. Şahmaran Ortadoğu, Anadolu mitolojisinin önemli bir figürü. Bölgeden bölgeye farklılık gösteren masalların kiminde erkek kiminde kadındır Şahmaran. Ama hepsinde ihanete uğrayan ve ihanet yüzünden ölen bilge bir figürdür. Burada sanatçı Şahmaran figürüne kendi yüzünü yerleştirmiş. Etrafındaki kurşundan bir çember içine sıkışmıştır. Yok Ülke hemen Kurşun Üçlemesinin yan duvarında yer alıyor. Halıya işlenmiş bir dünya haritası görülüyor ancak bildiğimiz dünya haritalarından farklı, yeniden oluşturulmuş bir harita söz konusu olan. Haritalandırmak, sınırlar çizmek yayılmacı düşüncenin politik ürünüdür. Bunun alternatifi haritalamaktır ve alternatif anlamlandırma düzenekleri geliştirir. Sosyo-coğrafya araştırmalarında bireylerin sabit kimlikleri olmadığı, yere, zamana ve sosyal ilişkilere göre değiştiği göz önüne alınarak, bu çoklu kimlikleri mekana göre tanımlama, haritalamanın konularından biridir. Sanatçı da gerçekleştirdiği haritalandırmayla sınır, ülke, ulus kavramının yerle bağlantısını sorguluyor. Tabii yine her şekilde haritalarda adları geçmeyen halklarınyok ülke leri bu haritada da yok. Orta yerde birTribod betona saplanmış, hareket edemez bir şekilde duruyor. Sanatçı daha önceki videolarındaki kamerasal ve çevresel titremelere, sabitlenemeyen tripodlarına yönelik eleştirilere betona saplanmış, sabitlenmiş tripoduyla cevap veriyor sanki. Tripod'dan İkarus'un Düşüşü adlı videoya geçiyoruz. Hareketsizlikten harekete. Bu videoda öncelikle Pieter Bruegel'in İkarus'un Düşüşü adlı tablosunu görüyoruz. İkarus balmumuyla sabitlenmiş kanatlarıyla göğe yükselip güneşe yaklaşır ancak balmumu erir ve İkarus düşer. Bruegel tablosunda sadece İkarus'un suya düşmüş ve boğulmak üzere olduğu anı resmeder. Deniz kenarında güzel bir manzarada İkarus denize düşmüştür ama bu düşüşü etrafındakiler hatta resme bakan izleyici tarafından bile fark edilmemektedir. Tarlasını süren çiftçi, sürüsünü güden çoban, ağını denize atan bir balıkçı, resmin ana merkezinde yer alır. Yanı başlarındaki ölüme rağmen insanlar günlük rutinleri içinde yaşamaya devam etmektedirler. Resim görselinin hemen ardından sanatçıyı küçük bir havuzun kenarında oturmuş görürüz ve bir anda kendini suya bırakır, İkarus'un düşüşünü temsil eder bu düşüş. Bu çalışmayla sanatçı çatışmalara, savaşa, göçlere, ölümlere yönelik insanın vurdumduymazlığını eleştirir. Bir yerlerde insanlar ölürken, yaşam devam eder başka yerde ve ölüleri kimse görmez. Yapışık-diptik adlı çalışması iktidar mekanizmasının her şeyin üstünde oluşunu, anılara, geçmişe bile el koyabilme gücünü sorgular. Devletle yapışık geliyorsun dünyaya, senin olan, aynı zamanda onundur demektedir sanatçı. Evlerine yapılan bir baskın sırasında polisin çocukluk fotoğraflarına el koyması ve çocukluğuna dair tek fotoğrafının Almanya'daki arkadaşının gönderdiği bir siyah beyaz fotoğraf olması her şeyi yeterince anlatmakta. Metnin dili Türkçe, çünkü buraya, buradakilerin vicdanına, onların dilinden seslenmek istemiş sanatçı. Çünkü savaş her gün televizyonlardan gazetelerden bu dilde veriliyor. Çünkü barış diyenler başka bir dilde konuştuklarında kimse onlara kulak vermiyor. Salıvereceğim seni sevgili beyaz güvercin, siyaseten değil. Bunca beyaz güvercinin yaşadığı bir coğrafyada barıştan söz edemediğimiz için diyerek son buluyor video. Barış sözünü sarf edenin her türlü haksızlığa uğradığı bu günlerde Şener Özmen yaptığı işlerle barıştan söz ediyor, onu duymak istemeyenlere inat sesini ulaştırmaya çalışmaksa bizlere düşüyor. Sergi 10 Ekim'e kadar Pilot Galeri'de ziyaretçisini bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/05/hakan-erol-once-ekmekler-bozuldu-sonra-her-sey-oktay-akbal-anisina/", "text": "1923 yılında İstanbul'da doğmuştur Oktay Akbal. İstanbul Üniversitesi, Hukuk ve Edebiyat bölümlerini okurken okulunu yarıda bırakıp çok sevdiği yazarlığa yönelmiştir. Hayatını gazetecilik yaparak kazanmıştır. Düzeltmenlik ve sekreterlik gibi çeşitli işlerden sonra 1956 yılında Vatan gazetesinde köşe yazarı olmuştur. 1985 yılında Hürriyet gazetesinde çalışmaya başlayan Akbal, buradan Milliyet'e ve son olarak Cumhuriyet'e geçmiş ve Evet/Hayır adlı köşenin yazarlığını yapmıştır. Öykü denilince şüphesiz aklımıza gelen ilk üç isimden birisidir Akbal. İlkokul yıllarından başlayarak öyküler yazmıştır. Akbal'ı, Sait Faik'in öykücülüğü etkilemiştir. Faik'i okuduktan sonra öykü, onun için vazgeçilmez olmuştur. Akbal, 40 yılında başlayan toplumcu gerçekçilik akımından da etkilenmiştir. Bir süre bu şekilde eserler verir. Daha sonra ise kimi yazarlar onun ''varoluşçuluk'' akımının etkisinde kaldığını belirtirler. Akbal'ın öyküleri, genellikle İstanbul'da geçer. Yani bize kent yaşamını vurgular ve anlatır. Nurullah Ataç'ın, Oktay Akbal'ın 'Önce Ekmekler Bozuldu' adlı küçük bir betiğini gördüm, daha yeni çıktı. Ne güzel yerleri var. Oktay Akbal'ın güvenilecek, bundan sonra yazacakları umutla beklenecek bir yazar olduğunu sanıyorum.''cümleleriyle tanıttığı ''Önce Ekmekler Bozuldu, Akbal'ın ilk kitabıdır. 1946 yılında yayınlanan kitap, Akbal'ın gençlik anılarından oluşur. 17 hikayeden oluşan kitapta savaşın yakıcılığının yanı sıra umut ve aşk da olabildiğince hissettirir kendini. İnsanın en belirgin özelliği hayaller kurmasıdır. İyinin, güzelin düşleri kurulur. Kötü hayal yoktur zaten, kötünün hayali olmaz. Akbal, kitabında hayallere dalar. Hayallerin insanı insan yaptığından bahseder. Hayallerin yaşı, cinsi, ülkesi yoktur. Akbal; Herkesin hayali boyuna posuna göredir! der. İtiraz edilsede insanların birbirine benzediğini belirten Akbal, biraz da gençliğin verdiği heyecanla; Bütün inkarlarına rağmen bütün insanlar muhakkak ki birbirine benzerler. Ben de her insan gibi gelişigüzel yaşamakta, bir hiç için kendimi feda etmekteyim. cümlesini kurmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/07/bedri-baykam-kullanma-kilavuzu-veya-sanat-tarihi-saptirmalari/", "text": "Önceki yıllarda, Cumhuriyet gazetesinde, çağdaş sanat tarihimizi saptırdığına inandığım iki kitabı aynı yazımda eleştirmiştim. Biri Art-İst'in çıkardığı Türkiye'de Çağdaş Sanat: Kullanma Kılavuzu 1986-2006 adlı Halil Altındere ve Süreyyya Evren'in çıkardığı yayın, diğeri de Garanti Bankası'nın sponsor olduğu ve Transglobe adlı yayıncının çıkardığı Unleashed adlı kitaptı. Sanat tarihi yazmak dev bir sorumluluk. Altındere, ısrarla Çağdaş Sanat yerine Güncel Sanat terimini kullanıp çağdaş sanatı 80'lerin başından itibaren geliştirmiş isimlerle aralarında sahte bir statü farkı yaratmaya çalışıyor. İşin özünde dünyada Güncel Sanat gibi uydurma bir deyim varolmadığı için, İngilizce kullanılan başlık Contemporary Art. Şimdi Altındere, aynı kitabı ikinci kere, benimkiler de dahil olmak üzere, tüm bu eleştiriler ışığında çıkarıyor sandım. Sözde tek fark, bu sefer 1986-2006 arasını değil, 1975-2015 arasını kapsaması. İyi de ikinci ciltteki sanatçıların yarısı ilk ciltte var, ama ilk kitapta yer alan 26 isim yeni kitapta yok! Örneğin Haluk Akakçe, Nancy Atakan, Hüseyin Çağlayan, Aydan Murtezaoğlu, Bülent Şangar, Hakan Onur arada elenmişler! Yani aradan geçen 10 yılda değerlerini toptan kaybetmişler, öyle mi? Bu kadar olsa da olur, olmasa da olur sanatçılar idi iseler ilk kitaba neden konuldular? Veya güncelliklerini mi kaybettiler??? Hangi kritere göre? Öte yandan 50 adet sanatçı, her iki kitapta var! Demek onlar yayıncıya göre A sınıfı assolist oluyor. Aralarında Halil Altındere dışında Erdağ Aksel, Nevin Aladağ, Vahap Avşar, Aslı Çavuşoğlu, Cengiz Çekil, Leyla Gediz, Genco Gülan, Gülsüm Karamustafa, Şükran Moral, Ferhat Özgür, Serkan Özkaya, Şener Özmen, Sarkis, Serhat Kiraz gibi isimler var. Sağolsunlar, ilk kitapta olmayan ama ikincikitapta olan 51 sanatçı arasında ben de varım, rahmetli arkadaşım Hüseyin B. Alptekin de! Ama seçimler öyle yapılmış ki neredeyse, yalnız multi-medya ve kavramsal sanat yapan sanatçılar seçilmiş. Sorun yok, isteyen öyle bir kitabı da çıkarabilir. Ama o zaman adı Türkiye'de Multi-Media/Kavramsal Sanat olur, hatta o zaman bile sonuna...'tan bir kesit diye belirtmek gerekir. Çağdaş Sanat diyebir kitap çıkarıpiçine Adnan Çoker, Özdemir Altan, Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Devrim Erbil, Halil Akdeniz, Komet, Koray Ariş, Kemal Önsoy, Emre Zeytinoğlu, Jale Erzen, İsmet Doğan, Yusuf Taktak, Mustafa Horasan, Balkan Naci İslimyeli, Hale Arpacıoğlu, Tomur Atagök, Mehmet Aksoy, Mehmet Güleryüz, Bubi, Mustafa Ata, Ömer Uluç, Hüsamettin Koçan, Kuzgun Acar, Seçkin Pirim, Tomur Atagök, Utku Varlık, Seydi Murat Koç, Suzan Batu, Mustafa Karyağdı, Kezban Arca Batıbeki, İlhan Koman, Haluk Akakçe, Bünyamin Özgültekin, İrfan Önürmen, Denizhan Özer, Canan Tolon, Ahmet Oran, Esat Tekand, Ekrem Yalçındağ, Server Demirtaş, Suat Akdemir, Şenol Yorozlu, Aydın Ayan, Bahri Genç, Ardan Özmenoğlu, Ergin İnan, Kemal Seyhan, Gül Ilgaz, Murat Germen, Mithat Şen, Tülin Onat, Sıtkı Kösemen, Ansen gibi buraya sığdıramayacağımız bir çok ismi koymamak, tarihi saptırmaktan başka bir şey değildir. Sonuçta bu isimlerin oluşturduğu yelpazenin temsil edilmesi lazım. Kişisel beğeni veya kitabın kapsamına göre çeşitli isimler çıkarılabilir veya eklenebilir. Sanat dünyasının içinde olmayanların bazen anlayamayacağı sert ayrımlar vardır. Tual resmini ve sanatçılarını, düşman görecek kadar at gözlüğüyle bakmak, çağdaş bir insana yakışmayacağı gibi, güncel bir sanatçıya hiç mi hiç yakışmaz... Bu ilkel tavrı yabancı müzelerde gösterseler, alay konusu olurlar. Belki hatırlarsınız, bu ülkede 80'li yıllarda, figür resmi ve soyutçulararasında traji-komik çağdışı bir kavga olmuş, konu dönemin gazetelerinin birinci sayfasına kadar taşmıştı. Şimdi ne ilginçtir ki, çağdaş tual sanatçılarına saldıran akademik figüratif sanatçılarla, -benzer hiddetle-kavramsalcılar, multi-medyacılar da yine aynı hedefe saldırarak, çağdaş tual resmi yapan sanatçıları küçümsüyor veya yok sayıyorlar. Sonuçta şimdi bu kitaplarda tual resimleri de var mı? Var. Ama kesinlikle araya azıcık serpiştirilmişler. En azından ana hattı tual resmi olan sanatçılar seçilememiş... Bu arada bir parantez daha açalım: Bu kavramsal ağırlıklı kitapta, eserler ve sanatçıların genel düşünce yapıları hakkında sanatseverlere sunulmuş hiçbir veri yok. Yani sırf sanatçı isimleri ve eser görselleri var. Ama bilgi yok! Kavramsal sanatın tüm kavramları da birer sır olarak herhalde kitabın cildine gömülmüş! Sanat Tarihi, Nasıl Üretilir, Nasıl Üretilmez! Sevgili Halil Altındere, eski bir genç dostum. Sanat kariyerinin başında çok paylaşımlarımız olmuştur. Kendisine son hatırlatmam şu: Saydığımız mahsurların ötesinde, elenen veya yok sayılan sanatçılara üstünlük sağlamak için mi bu yayını çıkarıyor sorusu gündeme gelir. Hele kitabın adı bu kadar iddialı ve geniş kapsamlıysa... Sanat tarihi ürettiğini iddia eden bir insan, kişisel duygularını, cinsel tercihlerini, kişisel kızgınlık veya polemik tortularını, siyasal tercihlerini devreye kesinlikle sokamaz! Sanat tarihsel genel bir kitap, ırk, din ve ideoloji üstüne kendi kurulum mantığını inşa edemez. Bunun adı ırkçılık veya faşizm olur. Ama biri isterse Kürt sanatçılar veya mavi saçlı sanatçılar kitabı çıkartabilir, bu ayrı bir konu, özgür bir alan olur. İnsanın kişisel kompleks, hırs, ihtiras ve gözü kararmışlıklagirişeceği en son iştir, sanat tarihi yazımı. Keşke, Sevdiğim kavramsal sanatçılardan bir kesit deseydi de, herkes rahat etseydi! Süreyyya Evren Türkiye Güncel Sanat Tarihini Nasıl Yazmalı? başlıklı makalesinde sözünü ettiğim siyasal tercih inadını ve dar kalıplarını kendi ağzından itiraf ediyor: 90'larda Türkiye güncel sanatı dönemin ana akım milliyetçiliği giderek artarken kendini ısrarla milliyetçilik karşıtlığından kuruyor. Ermeni, Kürt, eşcinsel, kadın olmakla ilgili her tür meselenin yanı sıra militarizmden cinselliğe, Kemalizm'e, neredeyse ellenmemiş konu, yıkılmamış tabu kalmıyor. Bu sözler, söylediklerimi teyidin ötesinde, açık bir itiraftır. Ne kadar dar kalıplı bir bakış açısı ve nasıl sanat dışı kriterlere bağlı bir seçim yapıldığının bir itirafıdır bu. Ayrıca, Evren'in, tarihi saptırmaya meraklı bir insan olduğunun kanıtları da zaten bu söylemde ve ötesinde mevcuttur. Ben burada kendi örneklerim üzerinden bazı tarihsel yok saymaları somut olarak detaylandıracağım. Diğer sanatçıların ve yaşanmışlıkların da hangi haksızlıklara uğradığını, hem biliyorum hem tahmin edebiliyorum. Onlar da eminim ki kendi sanatsal geçmişlerinden, benzer birçok örnek çıkarıyorlardır. 1987'de, gerek kitapta bulunan 'Demokrasinin Kutusu' ve bunun dışında 'Kubilay Odası' veya '555K' isimli 27 Mayıs devrimi üzerine olan sergim ve Kuvay-ı Milliye savaşı ile Atatürk devrimlerini yansıtan 'Kuvay-ı Milliye' sergim, Evren tarafından tarihsel ve sanat tarihsel önceliklerine rağmen yok sayılmış. Bu deneysel üslubun kayda geçişi ise onun tercih ettiği ve çok sonra vücut bulan farklı bir siyasal yapıya zoraki şekilde monte edilmesiyle gerçekleşmiştir. Evren'in sanat tarihine kendi dar merceğinin kaprisleri doğrultusunda yön verme inadı, başka bir konuda da abartılı ve komik şekilde yüzeye çıkıyor. Evren yine giriş yazısının bir bölümünde şunları söylüyor: Yeryüzünün Büyücüleri sergisinden Gwangju, Manifesta, Havana vb. bienallerin etkisine, Avrupa merkezcilikteki kırılma tüm dünya sanatını etkiliyor. Dünya sanatının batıdan tüm coğrafyalara kalbini yayması, artık tek merkezli değil, çok merkeze sahip bir Dünya sanatı tahayyülüne doğru kayması, aynı döneme denk geliyor. Bu cümlelere, tabii ki itirazımız yok, ama ne kadar ilginçtir ki bu cümlelerde özetlenen bu düşüncelerin çıkışı, 1984'te bu coğrafyadan, Türkiye'den çıkmış bir sanatçının söylemiyle dünya literatürüne giriyor. Yani Evren komik bir şekilde 1984 San Francisco manifestomda anlattıklarımın özünü alarak tekrarlıyor, ancak bu fikirlerin esas kaynağını saklamayı tercih ediyor! Ben, Türk ve diğer gelişmekte olan ülkelerin sanatçıları ve gelecek kuşakları için her riski alarak o Manifesto'yu dağıtıp, o yıldan başlayarak bu haklar savaşını verdiğimde, Evren henüz 12 yaşında bir çocuktu. Bir insan büyüyüp eline güç geçirdiğine inandığında, ilk iş olarak kendisinden önceki kuşağın yaptıklarını yok saymaya, görmezden gelmeye başlarsa, bunun adı en azından saygısızlık ve nankörlük olur. Mesela bugün 12 yaşında bir çocuk da, 2046 yılında, ne Gürman, ne ben, ne de Altındere, Evren ne de bugünün güncelleri hiç yaşamamış gibi davranıp, yeni bir tarih yazmaya kalkışsa, herhalde bu tavra da şaşırıp kızan, hatta doyasıya alay eden birileri olurdu! Evren, gerek Modern Sanat Tarihi Batının Bir Oldu Bittisi makalem, gerek Maymunların Resim Yapma Hakkı kitabım, bu konuyu dünyaya ve Türkiye'ye anlatmışken, herhalde şark kurnazlıklarına tenezzül edip, bu gerçekleri yaşanmamış sayıyor. Dünyanın en önemli dergi ve gazetelerinde en ünlü sanat tarihçilerinin makaleleri bu konuda yayınlanmışken, bu verileri bizim köyün muhtarlığı bize kalsın komedyasıyla kafasına göre yazdığı tarihten, aklı sıra saklamaya çalışıyor. Gelelim Halil Altındere'nin Kullanma Kılavuzu kitabının tüm seçimlerini özetle izah edip aklamak için yazdığı Türkiye'den Güncel Sanat 1975-2015 başlıklı yazısına: Emin olun, bu yazı hakkında tek bir söz söylememeyi neredeyse tercih edeceğim. Altındere bu giriş yazısında tüm yabancı küratörlerden dört kuşak sanatçıya kadar yüzlerce kişinin adını ağzına alıyor ve benim adımı kullanmamak için 'geçerken değindik' modundaYeni Eğilimlersergileri ve sonrasında gerçekleşen Öncü Türk Sanatından Bir Kesit gibi yenilikçi sergilerde azınlık olarak görülebilecek bir grup sanatçı işlerini gösteriyor olsa da, seksenlerin ilk yarısı yeni dışavurumcu sanatın etkisi altında yol almıştır diyerek olayı orada isim kullanmadan geçiştiriyor. Yani Yeni Dışavurumculuk nasıl geldi, hangi makalelerle veya Boyanın Beyni kitabıyla Türk sanat ortamını sarstı, hangi polemikleri yarattı, nasıl batı ile ilk tartışma alanı eşzamanlılığını getirdi ve bu sorumlulukları üstlenen sanatçı kimdi, şimdi bunlardan tık yok! Artı, Türkiye'de çağdaş sanat ve siyaset nasıl ısrarlı sergilerle sunularak bir yol açıldı, bu sorumlulukları kim üstlendi, bunlardan da eser yok! Genç insanların hırslarına mağlup olup, sanat tarihini bu kadar bilinçli şekilde deforme etmeye kalkışmaları, gerçekten yazık ötesi bir ters girişimcilik. Yani yaptım oldu, bastım oldu, kitaplaştırdım oldu da bitti maşallah sendromu ve aceleciliği, onları felç etmiş. Ne yaptığını bilen hiçbir insan, bu kadar abartılı biçimde saptırmalara girişmez. Şu anda ise bu Kılavuzun açıkları kabak gibi ortaya çıktıktan sonra herhalde umarım biraz yüz kızarması yaşayacaklar. Ben de onlara dönüp İnönü'nün meşhur cümlesi ile Suçluların telaşı içindesiniz tespitimi ilettikten sonra, sükunete davet edip zararın neresinden dönerse dönsünler, olgunlaşmanın gecikmeli de olsa bir nimet olduğunu hatırlatmakla yetineceğim. Altındere ile kişisel yaşanmışlıklarıma gelince, onların muhasebesini tek başına yapması için aynaya bakmasını tavsiye edeceğim, hepsi bu. Eminim Hüsamettin Koçan'ın da, Haluk Akakçe'nin de, Aydan Murtezaoğlu'nun da, İrfan Önürmen'in de anlatacakları benzer çok hikaye vardır. Örneğin ben Yusuf Taktak veya Tomur Atagök'ün, bu kitapta Öncü Türk Sanatı'ndan Bir Kesit sergilerindeki rollerinin nasıl hızla geçiştirildiğini ve öncü rollerinin süngerle silinir gibi yok edildiğini görmezden gelebileceklerine inanmıyorum. Burada diğer bir odaklanacak konu şu: Eleştirdiğim kitap çok şık bir yayın. Yani insanların ciddiye almaları için her şey mevcut. Ama içerik, bu sunum kalitesini ve de kitabın adını taşımaktan uzak. Aklıma geçenlerde izlediğim yabancıbir bilimselprogram geldi: Zihin Oyunları. Sokakta durdurulan insanlar, kravatlı-takım elbiseli şık mikrofonlu sunucular karşılarına çıkarsa, kendilerine hangi palavrayı anlatırsa anlatsın, onların karşısında ezilip bu deneyde her veriye inanıyorlardı. Herhalde bu kitap da, aynı mantıkla, sunum makyajıyla, içeriğin tutarsızlık ve affedilmez yönlendiriciliklerle dolu kargaşasını ve yapay egosantrizmini örtmeye çalışıyor. Bir çift sözüm de kitaba imza atan ve ciddi birer isim olan diğer yazarlara. Aradan 10 yıl geçmiş, kimi yazarların aynı yazıları konulmuş, kitabın sözde gelişmiş yeni versiyonuna. Ama yeni yazı vermiş olanlar bile, bu yanlı seçimlere aracılık edip kendi güvenilirliklerini ateşe atmışlar. Evet, her kitap, herkesi mutlu edemez. Ama burada abartılı bir tarihsel suistimal söz konusu. Mesela Hasan Bülent Kahraman'ın Aksanat'tan2013'te çıkan Türkiye'de Çağdaş Sanat kitabının, çok daha objektif ve kapsamlı bir alan temsil ettiğini düşünüyorum. Altındere ve Süreyyya Evren, bu kitabı yakından inceleyerek, hiçbir klikin baskı veya tahakkümüne düşmeden, kuşaklar arası geçiş ve etkileşim alanlarına özen göstererek, Türk sanatının geçmişini ve uluslararası ilişkilerini de gözeterek, objektif bir kitap nasıl hazırlanır görsünler. Bu arada bilmeyenler için: Hasan Bülent Kahraman da, siyasi görüşüyle bir Kemalist olmaktan uzak. Ama etik olarak kendisiyle barışık, bağımsız bir yargı ve nesnel kriterlere değer vermeyi bilen, entellektüel kimliğiyle dürüst bir insan. Yoksa Kahraman'ın kitabı dahil, her kitapta herkes, eleştirecek noktalar veya eksikler bulabilir. Ama doğru ana hatları da kimse inkar edemez. Altındere ve Süreyyya Evren, bu uyanık kitabı 2007'de çıkardıkları zaman, onlarıeleştirmeme rağmen, hatayı gençliklerine vermiştim. Ne yazık ki, bu defa aynı hoşgörüyle bakamıyorum. Yayın hayatı bu şekilde spekülatif yönlendirmelere kullanılır bir alan olamaz, olmamalı. Sonuç mu? Tarihle çok yakından ilgilenmelisiniz. Ama devamlı şüpheci kalarak! Yoksa bu örneklerde olduğu gibi faka basarsınız. Türk Çağdaş Sanatınıda öğreneceğiniz kitap, maalesef bu yayın değil. Ortaya konan emeğe rağmen bu sözde Kılavuz, Türk Çağdaş Sanatınıtemsil etme yetkisinden tamamen uzak. Bu kitaba imza atanlar, ne yazık ki, kaş yapayım derken, göz çıkardılar. Türkiye'ye kör-topal bir tarihi dayatabileceklerine inanmışken, şimdi artık eksikten öte, kalpazan bir tarihin üreticileri olarak anılacaklar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/07/sair-sennur-sezer-hayatini-kaybetti/", "text": "Türkiye'nin en önemli kadın edebiyatçıları arasında yer alan, şair ve yazar Sennur Sezer, 07 Ekim 2015 tarihinde İstanbul'da eşi Adnan Özyalçıner'le birlikte yaşadığı evde yaşamını yitirdi. Sennur Sezer'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Sanatçının cenazesi Çarşamba günü Teşvikiye Camisi'nde kılınacak öğle namazını müteakip defnedilecek. Sennur Sezer (d. 12 Haziran 1943, Eskişehir); şair, belgesel anlatılar yazarı. 1959'da İstanbul Kız Lisesi'nin ikinci sınıfından ayrıldıktan sonra Taşkızak Tersanesi'nde çalışmaya başladı. 1965 yılında Varlık Yayınları düzelticiliğine geçti. 1967 yılında Adnan Özyalçıner ile evlendi. 1982 yılına kadar çeşitli yayınevlerinde ve ansiklopedilerde düzelticilik, metin yazarlığı yaptı. Son döneminde Günlük Evrensel ve Evrensel Kültür olmak üzere çeşitli gazete ve dergilerde yazarak, belgesel anlatılar hazırlayarak sürdürüyordu. Sennur Sezer için yarın saat 12:00'de Evrensel Gazetesi, Hayat Televizyonu, Türkiye Yazarlar Sendikası ve Evrensel Basım Yayın tarafından, Evrensel Gazetesi'nin Kocamustafapaşa'daki merkez binası önünde anma töreni düzenlenecek. Sezer'in cenazesi, Teşvikiye Camii'nde kılınacak ikindi namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Hangi kapıyı çalsam, karşımda buruk acı. - Keloğlan ile Köse - Şiir Gündemi (denemeler 1995) - İstanbul'un Taşı-Toprağı Altın (1995) - Anadolu'dan Öyküler (1995) - Pencereden Bakan Çocuk (1995) - Türk Safosu Mihri Hatun (Belgesel Anlatı 1997) - Osmanlı'da Fal ve Falnameler (1998) - Ekmek Kavgası / Emek Öyküleri 1 (1998) - Grev Bildirisi / Emek Öyküleri 2 (1998) - Motorize Köleler/Emek Öyküleri 3 (1999) - Dokumacının Ölümü /Emek Öyküleri 4 Öykü Seçkisi Adnan Özyalçıner ile birlikte) (1999) - Hasır Ören Padişah (Masal,1999) - Nazım, Dünya ve Biz ( inceleme, Şükran Kurdakul ile birlikte2002) - Masal Evi (2003) - Az Masraflı ve Kolay Yemekler (2004) - Bir Zamanların İstanbul'u (2005) - Binbir Gece Masalları (2006) - Şahmaran (halk öyküsü 2007) - '68'in Edebiyatı, Edebiyatın 68'i (inceleme ve seçki, 2008) - Öyküleriyle İstanbul Anıtları (2 Cilt, Adnan Özyalçıner ile,2010) - 1980 Kadınların Sesi Dergisi'nin 8 Mart Ödülü - 1987 Halil Kocagöz Şiir Ödülü - 1990 Sıtkı Dost Çocuk Edebiyatı Ödülü - 1998 Pir Sultan Abdal Dernekleri Edebiyat Ödülü - 2000 Oğuzkaan Koleji Şiir Ustaları Ödülü - 2000 Yunus Nadi Şiir Ödülü - (2009) - (2012) PEN Şiir Ödülü"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/08/3-edirne-kitap-fuari-09-18-ekim-2015/", "text": "Edirne Belediye Başkanlığı tarafından bu yıl 3. düzenlenecek olan Edirne Kitap Fuarı, 09-18 Ekim 2015 tarihleri arasında Ekmekçizade Ahmet Paşa Kevransaray'ında, kitapseverlere ve ünlü yazarlara kapılarını açıyor. Edirne Belediye Başkanlığı'nın, Türkiye'nin 21. yüzyılda dünyaya armağan ettiği kültür ve sanat elçilerinden biri olan Aziz Nesin'e doğumunun 100. Yılı nedeniyle atfettiği 'Edirne Kitap Fuarı' birbirinden ünlü yazarlara ev sahipliği yapacak. Edirne'yi kültür ve sanat şehri yapmak için yola çıktıklarını ve bu hedef doğrultusunda birçok projeye imza attıklarını ifade eden Edirne Belediye Başkanı Recep Gürkan, Çocuklarımızı ve gençlerimizi kitaplarla buluşturmak bizim en önemli görevimiz. İlk yıl düzenlediğimiz kitap fuarı büyük ilgi gördü. Vatandaşlarımızdan aldığımızı olumlu talepler doğrultusunda kitap fuarını geleneksel hale getirdik. Yayınevleri tarafından yayımlanan eserleri ve yazarlarını okuyucuları ile buluşturmak amacı ile 09-18 Ekim 2015 tarihleri arasında Ekmekçizade Ahmet Paşa Kervansarayı'nda bu yıl üçüncüsünü düzenleyeceğimiz Edirne Kitap Fuarına tüm halkımızı bekliyorum dedi. 9 Ekim 2015 Cuma saat 14.00'da açılışı gerçekleşecek olan Edirne Kitap Fuarı'nda aynı zamanda 'Aziz Nesin 1915-2015 fotoğraflarla yüzyıllık Özyaşam Öyküsü' adlı sergide sanatseverle buluşacak. Kitap Fuarında Göktuğ Canbaba, Mehmet Güler, Sevim Ak, Nazlı Eray, Ali Kırca, Canan Tan Hakan Günday, Ataol Behramoğlu, Ediz Hun, İsmail Saymaz, Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Bahadır Yenişehirlioğlu, Dr. Ali Güntekin, Aytül Hançerler, Aydın Ilgaz, Nilgün Ilgaz, Pelin Atakan, Halil Delice, Hamit Eteevrans, Perihan Yıllı, Cengiz Hortoğlu, Hakan Günday, Canan Tan, Nazlı Eray, Gülçin Akan, Süleyman Faruk Göncüoğlu, Serhat Yabancı, Ömer Sevinçgül, Yalçın Küçük, Onur Behramoğlu, Muhammet Güzel, R. İhsan Eliaçık, Murat Atilla, Semih Bulgur, Osman Coşkun, Irmak Zümer Tolunay, Çetin İmer, Mikail Erdoğan, Nurşen Üçkan, Haluk Kayıcı, Ahmet Aziz Nesin, Aşkın Zengin Akkuş, Murat Çavga, Rıdvan Canım, Salih Altınok, Serhat Oktay, Uğur Alkan, Ayhan Tunca ve Güngör Mazlum gibi ünlü yazarlar kitapseverlerle buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/08/cityscapes-a-survey-bernarducci-meisel-gallery-01-31-october-2015/", "text": "by our Gallery artists. The participating artists are Robert Cottingham, Gus Heinze, Charles Jarboe, Joseph McNamara, Jack Mendenhall, Robert Neffson, Adam Normandin, Raphaella Spence, Nathan Walsh, and introducing Dutch artist Reinier Berendsen. These prolific cityscape painters approach their subject in a different way. Cottingham focuses on commercial signs, usually of art deco design, and paints them in large scale compositions. Although these paintings measure up to 7 square feet they are barely life size renderings of these monumental signs. Heinze searches for scenes filled with detail and a variety of colors, he crops his compositions very intricately. In addition, the artist is very prolific at painting the engines of locomotives. Jarboe has recently embarked on a project to paint scenes from the Nation's capital. Included in this exhibition is his most recent painting entitled Paddle Boats on the Tidal Basin. This springtime view of the Jefferson Monument beyond the tranquil tidal basin is flanked by ethereal cherry blossoms. McNamara and Normandin both tend to focus on the industrial aspects of the cityscape. McNamara's new painting East Side Access Tunnel under Construction documents one of the greatest engineering feats of the century the construction of a subway tunnel. Buried hundreds of feet beneath the city streets we see a hallowed out tunnel dimly lit by overhead lights. There are no workers probably because the shifts are changing since their tools are still strewn about. In contrast, Normandin's industrial views of the city include colorful freight trains clad with elaborate graffiti. These trains sometimes in motion, sometimes still, chug along on the sunny side of the tracks. Many of these artists are included in a traveling group exhibition that celebrates 50 years of Photorealism. 2016. The exhibition has traveled to the Kunsthalle Tübingen in Tübingen, Germany; Museo Thyssen- Bornemisza in Madrid, Spain; Saarlandmuseum in Saarbrücken, Germany; The Birmingham Gallery of Art, Birmingham, England; and the Museum of Fine Arts in Bilbao, Spain."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/08/funny-1985-2015-jock-sturges-bernarducci-meisel-gallery-01october-14-november-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to announce the solo exhibition of Jock Sturges, exhibitinglarge-format color photographs from his new book, Fanny, published by Steidl in both English and French. The photographs in this book provide an extended portrait of Fanny. As we turn the pages of this book we follow her through life. On the cover, we are greeted with her solemnly looking out over the ocean with her hands crossed behind her back and her shoulder blades protruding. She explained to Jock that she thought of her shoulder blades as her wings, which she hoped her mother would see as she looked down on her from heaven. Fanny's mother passed away tragically just weeks before the photograph was taken. The verdant emotion overcoming this child's innocence is overwhelming at times. In conjunction with this exhibition, Louis K. Meisel Gallery will present a retrospective exhibition for the photographer. A naturist since birth, Fanny grew up in a tightly knit community on the western shores of France in Montalivet. There it really did take a village to raise a child... and raise her they did. She has grown into a beautiful strong woman. Jock's final photographs of Fanny show her pregnant. The last photograph in the book shows the grace and intelligence Fanny has acquired over the years. She has now blossomed into a strong woman. She will embark on a new journey as she graces her child with the wisdom she acquired. The quintessential core of Sturges photographs is the relationship; the relationship between the models and nature, and most importantly the relationship that the models have with themselves and with the artist. Captivatingly honest, these works are touchstones to the trials and tribulations of childhood, adolescence, and adulthood. Evocative of a striking tranquility, these portraits are extremely challenging in the sense that they compel the viewer to reevaluate their own self- consciousness. Jock Sturges received his B. F. A. in perceptual psychology and photography from Marlboro College in Marlboro, Vermont and his M. F. A. in Photography at the San Francisco Art Institute. He has exhibited worldwide since 1976. His photographs are included in numerous public and private collections including the Metropolitan Museum of Art and the Museum of Modern Art in New York. Fanny is his eleventh and newest book of photographs, featuring photographs of his model and muse Fanny. All images from the book are available for acquisition. Autographed copies of the book itself can be obtained from the Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/08/safak-gunes-gokduman-sennur-sezer-ile-kirlenmis-kagitlar-uzerine/", "text": "Ben şiiri ve belki de edebiyatı önemsemeyen bir çağı çizmek istedim. Özellikle trenleri bile tanımadan göçüp giden kalabalıkları anlatan edebiyatı küçümseyenleri. Kadınlar ki, yoklukları fark edilir olsa olsa... Payları karıncalar kadar hayatta. Göçerler, trenleri tanımadan derken siz de buna vurgu yapıyor gibisiniz kitabınızla aynı adı taşıyan Kirlenmiş Kağıtlar adlı şiirde. Sennur Sezer: Önce yorumlarınız için teşekkür ederim. Bence şiir, okuru tarafından yorumlandığnda, bir bakıma yeniden üretildiğinde, yaşamaya başlar. Siz kirlenme kavramı üstüne getirdiğiniz bakış açısıyla, bu bakış açısını bana sorularla yönelttiğinizde hem kitabıma bir yaşama yolu açtınız, he, beni düşünmeye zorladınız. Şiirlerim için kuramsal açkılamalar yapmaya pek alışık değilim. Ama sorunuz, ilk dikkat çeken şiirlerimin kırmızı fenerli evlerdeki kadınlarla ilgili olduğunu anımsattı bana. Onların da insan olduğunu savunan ya da savunmaya çalışan şiirlerdi. 1964'te yayımlanan Gecekondu'da onlardan ikisi yer alıyor: x+1. x+2.. Tay çoşkunluğu alabildiğine/ damarlarında senin/ ekmeğe satılık şu kadınlar/ sevişebilecek misin ya da Siz o kadınlarla kucak kucağaydınız/ Çığlık çığlıktı yüzleri/ Gözleriniz mi kamaşmıştı ne/ bakamadınız// Onların da evleri vardı/ Küçük ılık bırakılmış/ Düşündüklerinde duymazdı etleri ellerinizi Umursamadınız dizeleriyle örneklenebilecek bu tür şiirlerde de iki yan vardı: o kadınlar ve onlardan yararlananlar. Bu yanların sınıfsal bir kimlik kazanması kuşkusuz daha sonra. Simdi yeniden o şiirlere, örneğin Zenci'ye, baktığımda, kirletilmek kavramının, emekçi sınıfın kadınlarına yönelik olduğunu görüyorum. Güzeller, seçkinler kıyısının kadınları, pek kirletilemiyorlar. Yine de kadınlar ve erkekler ikilemi var, yalnız toplumumuzda değil; dünyada. Kadının kirlenmesi cinselliğine yönelik bir kavram. Saldırılarla kirletilmesi de. Ve kirlendiğinde neredeyse temizlenmesi olanaksız. Savaşlarda, tutuklandığında böylesi aşağılanmalarla yaşama hakkından yoksun bırakılmaya çalışılıyor. Kağıtların kirlenmesine geçelim kısadan. Kağıt, yazıyla, resimle anlam kazanıyor. Ama o resim ya da yazıyı değerli sayanlar için. O yazıyı sökemeyenler için, resmi anlamayanlar için, kağıt kirlenmiş, karalanmıştır. Bu kirlenme duvarın kirlenmesine benzemez. Duvarın boyası, badanası, yenilenir. Kağıt çöpü boylar. Yeniden kağıt yapılsa bile üstüne yazılanlar yok olur. Ben şiiri ve belki de edebiyatı önemsemeyen bir çağı çizmek işlemiştim. Özellikle trenleri bile tanımadan göçüp giden kalabalıkları anlatan edebiyatı küçümseyenleri Kadınlar parantezini siz açtınız. Sağolun. Ş. G. G.: İnsan Yüzleri (Ağustos 91-Varlık) başlıklı yazınızda söyle demiştiniz: Aşk erkek yüreğinin dayanabileceği bir duygu olmalı ki, ünlü aşkların hep erkeği konuştu. Kadınlar ancak 'Aman Kerem beni rüsva eyleme. ' feryadıyla anıldılar Hergele Şiirlerde ise Yanılıyorsunuz şair dizeleriyle bir çıkış yapıyorsunuz. Bu çıkışta aşkı erkeğin ağzından anlatan şairlere meydan okur gibisiniz. S. S.: Yalnız aşkın değil, dünyanın, yaşamın, doğanın erkeğin bakış açısından anlatıldığı bir ortamı yaşıyoruz. Tüm dünya, bu arada sanat ve edebiyat insanın tek türü olan erkek için var sanki. Kadınlar da oğullar doğurup erkek soyunun sürmesi için. Ya da erkeğin yüce duygularını yansıtan bir ayna olarak. Kadının varlığını kadınlar bir başka biçimde de söylemeliler. Hiç tanınmadıklarını da kanıtlamalılar artık. Erkeğin kaburgasından yaratılan kadın söylencesi bile irdelenmeli. Erkek kendi gövdesinin bir parçasının hangi benzer hane benzemez yanları olduğunu tartışmalı ve kabullenmeli. Bağımsız yaratılan ve başkaldırıcılığından dolayı yok edilen ya da bir şeytana dönüşen ilk kadın söylencesi unutulsa, unutturulsa bile... Sahi Adem'in bu ilk eşinin adını anımsayan var mı? Ben anımsatayım: Lilith. Ş. G. G.: Kirlenmiş Kağıtlarda sokağın, sokağın ve insanın şiirini yazıyorsunuz. Işıltılı vitrinleri, tel örgüleri, parkları, öteberi, kalabalık ve gürültülü sokaklarıyla insanı bir anafor gibi içine çeken kent yaşamında varolma savaşı veren kişi kendini terk edilmişlik, yalnızlık ve çaresizlik gibi duyguların oltasında buluyor. S. S.: Şiir yayımlandıktan sonra, okurun yorumuna, yeniden üretimine açık bir kimlik kazanır. Bu yeniden üretimine açık bir kimlik kazanır. Bu yeniden üretimi kolaylaştıracak gevşek bir doku, eksiltilmiş, yutkunulmuş sözcükler doğaldır. Okurun şiirin ana planına sızması, onu tamamlayıp yeniden, kimi zaman ozanın hiç düşünmediği biçimde tasarlanması daha çok bu eksiltilen sözcükler, silinen dizelerle gerçekleşir. Benim acısını duyduğum, içi boşaltılmış, aksak sözcük ve kavramlar. Sözcüklerin ayrıntılarına, aralarındaki anlam farklılıklarına dikkat edilmemesi. İç güdülerle duyguların karıştırılması... Bunları nasıl tamamlar okur? Ne kadarını?.. Bu sorunun yanıtı her zaman olumlu değil. Kimi zaman gazetelerden, ekranlardan tanıdığı bir ozanın dizelerini, söyleşilerle, düşlerle tamamlıyor. Kimi zaman da, bilmece çözmekle şiir okumanın aynı şey olduğunu sanıp alışık olduğu bilmecelere yöneliyor. Şiir okumak da, şiir yazmak gibi bir teknik bilgi gerektirir mi sorusuyla karşı karşıyayız. Elbet bir ozanın bir başka ozanı okumasıyla, okurun sevdiği bir ozanı okuması farklıdır. Ozan, sevdiği bir başka ozanı hem okur olarak hem zenaatçi gözüyle okur. Bu tamamlamayı ya da eksikleri görmeyi kolaylaştırır. Okur ise sezgileri ve deneyleriyle tamamlanan şiiri. Kimi zaman da yeteneğiyle. Bu konuda eleştirmenin ve ozanın söyleşilerinin yönergelerine uymayan kuşkusuz iyi okurdur. Her ozana böyle bir okur gerekir. Okuru bastan çıkaracak, şiirden alıkoyacak nedenler arasında şiirin yöneldiği yeni eğilimler olmamalı. Şiirin donanım eksikliği de. Kimi zaman bu eksiklik, bir surdan daha kesin kapatabilir şiiri okura çünkü. S. S.: Hayır yanılmıyorsunuz. Ozanlar, kendi kendileriyle yarışıyor gerçi. Ama öteki kulvardaki ozanları da gözden kaçırmazlar. Hızın düşüşü onların hızını da etkiler. Sözcüklerin derinliği yitiği, şiirin yapısının boş bir duvar ya da sur biçimini aldığını sandığım bir dönemdeyim. Surun çevrelediği alan bir bozkır da değil çöl de. Taşların yontulmasının inceliği üstüne ne güzel bildiriler sunuluyor oysa. Bir özeleştiri burada gerekli. Ben otobüs yolcusuyum. Ozanlarımızın çoğu ise köpeklerini gezdirmeye bile özel arabalarıyla çıkan reklam kişisi kimliğindeler. İrkilmem bundandır belki. Kıskanmak, benim bir özelliğimdir. Kıskanabildiğim şiirleri beğenirim, severim. Uykularım kaçar ama överim. Bu eskiden edebiyat ortamının da özelliğiydi. Şimdi ancak kıskanılmaya değmez şiirleri gözden kaçırmıyor gibiyiz. Not: Bu yazı Varlık Dergisi Kitap Eki'nde Sayı:92, Sayfa:2-3 Ocak 2000 tarihinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/09/hulya-kupcuoglu-bu-calisma-bienalin-ortasindan-gecip-giden-bir-etkinlik/", "text": "Fatih Balcı, -Recep Aksu ile birlikte- geçtiğimiz haftalarda gerçekleştirdiği 'Çanakkale Bienali'nden İstanbul Bienali'ne' adlı performansı ile gündeme geldi. İki sanatçı Çanakkale'den başladıkları yolculuklarını 10 gün sonra İstanbul'da bitirdiler ve beraberlerinde getirdikleri 'tuzlu su'ları, yaptıkları görüşmeler sonucunda İstanbul Bienali'ne yerleştirdiler. Bu uzun süreçle ilgili Fatih Balcı ile konuştuk. Fatih Balcı: Performansı çok uzun süredir düşünüyordum. Yani bu fikir çok önceleri oluşmuş bir şey. Yapılması için gerekli koşulların şimdi oluştuğunu söylemek lazım. Yine de uzun süre tereddüt ettiğimi söylemeliyim. Ama sanatçı arkadaşlarım Recep Aksu ve Olcay Erdinç'in destekleriyle performansı gerçekleştirmeye karar verdim. Onlar bu kadar pozitif ve destekleyici olmasalar güç olabilirdi. Sonra bir hazırlık süreci geçirdik elbette: Yolda gerekecek malzemelerin temini, yürüyüş güzergahı ve bir ay öncesinden yürüyüş alıştırmaları gibi. Günde zaten 20 kilometreye alışmış bir vücutla yola çıktığımızı söylemek lazım. Bundan sonrasını yola ve gelişmelere bıraktık. F. B.: Aslından birçok fikri aynı anda barındıran bir performans ama ana fikrini şöyle özetleyebiliriz: Yaşayan hemen tüm sanatçılar, sonuç olarak bienale varmayı arzularlar. Aslında çok açık sanırım değil mi? Yani sanatsal değerinizin ve varlığınızın bir tür onayı olarak görünen böyle bir etkinlikte kim yer almak istemez ki? Elbette ben istemem, diye itiraz gelecektir. Ama samimi olmak gerekirse bir iki kişi dışında hemen herkes böyle bir arzuyu taşır içinde. Ama burada yer almanın oraya varmanın da koşulları, gerekleri vardır değil mi? Bu noktada benim sanat sisteminin işleyişi ile ilgili gerçekleştirdiğim çalışmalardan biraz bahsetmek gerekir. Genel algı sanatın kendiliğinden ve dolaysız bir şekilde sanatçının kendi gizil güçlerini gerçekleştirdiği bir özgürlük alanı olduğudur. İşte bu yolla sanat verili olanı aşan, beklenmedik sıçramalarla algımızı ve bilgimizi yeniden düzenleyen bir faaliyettir. Böyle düşünüldüğünde oldukça içten ve bireysel bir şeymiş gibi görünüyor. Bir tarafıyla doğru bir tarif ama elbette bir de madalyonun tersi var. İşte benim bundan önce bu çerçevede gerçekleştirdiğim çalışmalar bu sanatsal alanın nasıl yapılandığını ve sisteminin nasıl işlediğine ilişkin bazı tespitleri ve deşifreleri gösteriyor. Örneğin ilk çalışmam olan Hacet, aslında sergilerin gerekli bir fazlalığa dönüştüğünü asıl olanın medyada dolaşımda bulunmak olduğunu gösteriyordu. O kadar ki İstanbul'un göbeğinde yapıldığı söylenen ve bir ay açık kalan bir serginin aslında hiç olmadığını kimse fark edemiyordu. Üçüncü çalışmam olan Türkiye Sanat Haritası da sanatçıların var olabilmek için hangi ilişkiler ağı içinden geçerek ve neleri onaylamak zorunda olduklarını gösteren yaklaşık beş bin sanatçının isminden yola çıkarak kurulmuş bir grafik yapıydı. Çalışma asıl büyük sanat eserinin bu yapı olduğunu çünkü bu güzergahtan geçmeyen hiç bir şeyin görünür olamayacağını gösteriyordu. Üstelik 2001 yılında tasarladığım ve 2003 yılında Ali Akay'ın Diyarbakır'da gerçekleştirmek istediği Dilin Gücü adlı sergiye çağrılmış olan yirmiye yakın sanatçı arasından bir tek benim Türkiye Sanat Haritası çalışmamın kabul görmediğini düşünürsek ve Ali Akay'ın yıllar sonra Akbank Sanat'ta IRWIN gurubunun benzer bir çalışmasını sergilediğini de düşünürsek bu yapının nasıl çalıştığını anlamak daha da net bir hal alıyor. Bunun sınıfsal boyutuyla da ilgili çok şey söylenebilir; ama konuyu burada daha fazla açamayız. İşte bu son çalışma da aynı izlekte -sanat sisteminin biraz başta bahsettiğim nedenlerinden-bienale varmak istemenin yani sanatçı olarak var olabilmenin dolaysız ve kendiliğinden bir şey değil, oldukça dolaylı ve hesaplanabilir bir şeye dönüştüğü vurgusu üzerinde kurulu, diyebiliriz. F. B.: Buradan devam edelim. Bir küratöryal sistem var dünyada yayılmış ve oturmuş olan. Bununla ilgili çok şey konuşuldu tartışıldı. Bilindiği gibi bu yapı sanatçının klasik konumunu kökten değiştirmiş bulunuyor. Toplumla ve verili tüm yapıyla belli bir mesafe içinde hayatı, gerçekliği yorumlayan ve gerektiğinde eleştiren sanatçı tipolojisini yerle bir eden bir yapıdan bahsediyoruz. Burada ana aktör küratör ve onun da bağlı olduğu dünya sanat sistemi söz konusu şu an. Sanatçı bu yapıya eklemlenmeye çalışan, burada kendini kabul ettirmeye çalışan bir işçiye dönüşmüş ya da dönüşmek üzere denebilir. İşte gönderilen cvler, iletilen çalışma dosyaları, web siteleri ve bu çevrede kurulan kafa kol ilişkileri. Tüm bunlar küratöryal sistemin bir anlamda gözüne girmek için gösterilen çabalar. Elbette bir yapıdan söz ediyorsak ve siz oraya girmeye çalışıyorsanız, başvuru yaptığınız yerden olumlu veya olumsuz bir cevap alırsınız. Kimler olumlu cevap alacak peki? Elbette yapıya göre en işe yarayanlar. İster istemez buna uyumlanan bir sanatçı tipinin oluşacağını ve yaygınlaşacağını anlamak için çok da zeki olmaya gerek yok. İşte bu sanatçının toplumsal olana mesafesini yitirdiği ve ölümünü yaşadığı andır. Bu sanatçılar ne kadar politik, aykırı şeyler söylüyormuş gibi görünse de aslında var oluşları söylemleriyle birbirine zıttır. Bu noktada tutunan bir sanatçının özgürlüğü tartışmalıdır. Bunu tüm bu çevrenin benzer durumlarda benzer tepkiler vermesinden anlamak mümkündür ve aykırı bir sesi oldukça rahatsız edici bulabilirler. Şimdi performansa geri dönelim. Biz tüm sanatçıların bu yapı içinden varmak istedikleri 'bienal'e varmanın yukarda bahsettiğimiz şeyleri kısa devre yaptıran bir yolunu keşfettik. Varlığımızı kendimize yaslayarak yola çıktık ve oraya varmanın başka yolları olabileceğini gösterdik. Tüm bağlantı noktalarını arkada bırakarak kendimiz başka bir bağlantı kurduk üstelik bunu içinde yaşadığımız şehirle de bağladık. Bir sanatçı olarak var olabilmenin bu yapının içinden geçmeyen bir yolundan bahsediyoruz. Sanatçının özgürlüğünün, toplumsal olana mesafeyi korumanın ne kadar gerekli olduğunu, özne durumundan nesneye dönüşmememiz gerektiğini hatırlatma çabası bu. Bu çalışma Bienal'e paralel bir etkinlik falan değil, Bienal'in ortasından geçip giden bir etkinlik. Ayrıca burada söylememiz gereken çalışmayı gerçekleştirmeyi tasarladığımızda aklımızda olan ve tüm bunlarla bağlanabilecek bir şey daha var. Tuzlu su kavramı eğer İstanbul'un sosya-kültürel meselelerini yansıtan bir tema ise Türkiye'de bir boğazın daha olduğunu ve Çanakkale'nin tuzlu sularının İstanbul Boğazı'yla sürekli karıştığını hatırlatmak isteği de düşüncelerimiz arasındaydı. İstanbul'un tek başına düşünülemeyeceğinin, aslında hiçbir şeyin yalıtılmış olmadığının, tüm çevresi içinde anlaşılabileceğinin bir hatırlatmasıydı. Sadece Çanakkale'nin tarihi referansı ile söylemiyorum bunları, merkez ve çevre bağlamında da söylüyorum. F. B.: Bu yapısal durumun varlığı kötü sanatçılar üretir demek istemiyorum. Elbette sanatsal yetenekleri yüksek pek çok sanatçı bulunuyor Bienal'de de başka yerlerde de. Demeye çalıştığım sanatçının merkezi bir rolden geriye çekildiği merkeze ise küratörlü bu yapısal durumun geçtiğidir. Kendi bireysel hayatımdan da gözlemlediğim bir gerçek bu. Çok önemli sanatsal yetenekleri olan kişiler de dahil olmak üzere birçok kişinin çalışmalarının yönlendirildiğini bizzat görmüş biriyim. Yine gördüğüm sanatçıların buna itiraz etmekten çok uyum sağlama eğiliminde olduğudur. Bu elbette bizim kafamızdaki kendine dayanan ve kendinden kalkarak kendi özgünlüğü ve özgürlüğüyle çalışan sanatçı tipolojisiyle uyumlu değil. Soracak olunursa bu reddedilir ama işin gerçeği budur. Soruya vereceğim yanıt hayır sakıncalı değil bunun söylenmesi gerekir. F. B.: Evet bazen otellerde, bazen pansiyonlarda kaldık; bazen de yanımızda taşıdığımız çadırlarda yattık. F. B.: Marmara Ereğli'sinde yaşlıca bir teyzemiz yanımıza geldi bizimle sohbet etti. Ne olduğunu anlatmaya çalıştık. Bize bundan çok hoşlandığını bizi elimizdeki sopalardan dolayı eski dervişlere benzettiğini söyledi. Bu benim için ilginç oldu çünkü biz de kendimizi biraz onlara benzetiyorduk. Bu sopaları biraz da bundan yanımıza almıştık. Bu benzerliği kurabilmek için. Bilindiği gibi dervişler çile çekmeyi göze alarak Anadolu'da Hakk'ı anlatmaya çalışan kişilerdir. Ama sopaların aslında oldukça işlevsel olduğunu da söylemek gerekiyor. Meyve toplarken, yürürken verdiği destek dolayısıyla ve korunmanızı sağladığı için. Eski gezginlerin yanlarında hep neden sopa olduğunu anlamak mümkün. Elbette sopanın kendisine başka anlamlar da yüklenebilirdi bunu da tahmin ettik. F. B.: Anlattığım gibi başlangıçta hiçbir temas yoktu. Ama yolda giderken kendilerine mesaj attık oraya doğru geldiğimizi belirttik, çalışmanın içeriğinden bahsettik. İstanbul Modern'e vardığımız ilk gün oradaki sorumlulara geldiğimizi ve yetkililere haber vermelerini istedik. Ertesi günü saat 2'de şişeleri teslim etmek için bir ayarlama yapıldı ve bilindiği gibi teslim ettik. Carolyn Christov-Bakargiev, Bige Örer ve kalabalık bir sanatçı gurubu bizi karşıladı selamlaşıp tanıştıktan sonra çalışmayı anlatan kısa bir tanıtım konuşması yaptım ve şişeleri teslim ettik. Oldukça olumlu bir hava olduğunu söylemeliyim. Daha sonra şişeleri orada sergileyip sergileyemeyeceklerini sordular bende pozitif cevap verdim. Olay kısaca böyle gerçekleşti. F. B.: Aslında biz oraya varmaya bir gün kalana kadar bu konuyu çok düşünmedik. Daha önce sormuştunuz ama ben burayı atladım, biz çalışmayı gerçekleştirirken aynı zamanda şu soruyu da soruyorduk kendimize: Acaba sanat söz konusuysa varılması gereken böyle bir yer olabilir mi yoksa yolda olmanın kendisi mi daha anlamlıdır? Yani sanatçı olmak demek bir hal, tutum ve davranış mıdır yoksa bu tür bir yere varmak mıdır? O yüzden biz yolda olmayı, yolda olmanın nasıl bir şey olduğunu deneyimlemek istiyorduk. Bu yolda olma halini ayrıca uzun konuşmak gerekir. İşte bunlardan dolayı bu sorduğunuz soru çok aklımızda değildi. Oraya kadar varmak bizim için daha önemliydi. Ama yaklaşınca elbet bu soru ortaya çıktı. Son gece sevgili Ali Şimşek bu soruyu bana sormuştu. Eğer teslim almazlarsa ne yapacaksın, ayrı bir performans yapacak mısın? Bir süre düşündüm ve aklıma şu cevap geldi: Yandaki cami avlusuna bırakıp kaçarız. F. B.: Elbette tüm sanatçılar tanınmak, bilinmek ve kendisine değer verildiğini görmek ister. Ama bu istek çalışmalarına doğrudan yansırsa üretimleri sanatsal niteliğin uzağına sıklıkla düşer. Sanatçı söyleyecek sözü, derdi olan biridir bunu ifade etmeye çalışır. Yani sanat eseri bir uğraşıdır sanırım değil mi? Sanatçı da bu uğraşı veren kişi. Öyleyse asıl gövdeyi sanatçı olma hali, tutum ve davranışlar oluşturuyor ve buradan bir sonuca varılırsa varılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/3-atolye-galatea-art-galeri-15-31-ekim-2015/", "text": "MSGSÜ GSF Resim Bölümü 3. Atölye öğrencileri ve son dönem mezunlarının eserlerinden oluşan '3. ATÖLYE' isimli karma sergiye ev sahipliği yapıyor. MSGSÜ Resim Bölümü 3. Atölye, Prof. Neşet Günal, Prof. Neş'e Erdok gibi Çağdaş Türk Sanatının önemli ressam ve akademisyenlerinden devraldığı geleneği Prof. Nedret Sekban ve Yrd. Doç. Ahmet Umur Deniz ile sürdürmektedir. Desenin temelini oluşturduğu figüratif resim eğitimi verilen atölyenin son dönem mezunları ve mezuniyete hazırlanan öğrencilerinin eserlerinin yer alacağı 3. Atölye resim, desen ve gravür sergisi 15-31 Ekim 2015 tarihleri arasında Galatea Art Gallery'de izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/agacin-gozleri-matthias-vergine-galeri-selvin-09-30-kasim-2015/", "text": "1982 İtalya, Bressanone doğumlu olan sanatçı, 1996-2001 Selva Gardena Devlet Sanat Okulu'nda reklam grafiği ve heykel bölümünde eğitimini almıştır. Kuzey İtalya'da, Ortisei şehrinde yaşıyor ve çalışmalarını orada sürdürüyor. Matthias Verginer'in Ağacın Gözleri isimli Türkiyedeki ilk sergisi 9-30 Kasım tarihleri arasında Galeri Selvin'de sanatseverlerle buluşuyor. Bu eserler sadece eğlenceli ve çekici değildir. Bizleri, sorgulanabilir veya tümü ile gerçek, değişen veya hareket etmeyen mekanizmaları üzerinde düşünmeye de zorlar. Ahşap yontularak ortaya çıkan renkli hayvan ve insan figürleri sadece güzel değil ama şaşırtıcı ve gizemli rüyalar gibidir. Matthias'ın, süper kadınlar gibi uçmayı hayal eden kilolu kadınları bizi güldürse de insanların gerçek duygularını ifade etmektedir. Zürafa tenli bir fil olmayacak bir hayvandır ama mizahi olarak modeller ile aynı olmamak arzusunun tam bir sembolüdür. Aynı zamanda, Matthias'ın hayvanları eğer yönetebilirsek üstlerine binebileceğimiz müttefiklerimizdir. 9-30 Kasım tarihleri arasında Matthias Verginer'in Ağacın Gözleri isimli heykel sergisini Galeri Selvin'de görebilirsiniz. GALERİ SELVİN Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy Beşiktaş İstanbul Tel: 212.263 74 81 selvincg@gmail. com www. galeriselvin. com Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/ataturk-venus-sanat-galerisi-17-30-ekim-2015/", "text": "29 Ekim Cumhuriyet Bayramımızı kutlama etkinlikleri kapsamında Venüs Sanat Galerisi tarafından düzenlenen Atatürk Karma Resim Sergisi 17 Ekim tarihinde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Sergide usta ressamların suluboya, yağlıboya, karakalem ve pastel gibi farklı tekniklerde Atatürk çalışmaları yer almakta. Burhan ÖZER, Javad SOLEİMANPOUR, Ersin BURAK, Bayram MUZ, Rukiye GARİP, Rezzan YILDIZ, Selçuk FERGÖKÇE, Hicran ALİOĞLU, Mustafa BENCAN, Atatürk temalı resim sergisi 30 Ekim gününe kadar gezilebilecek. Atatürk'ü sevgi ve saygı ile anıyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/bulusma-v-galeri-fe-22-ekim-28-kasim-2015/", "text": "Galeri FE, yeni sezona girerken açılışı gelenekselleşen Buluşma V sergisi ile yapıyor. gibi usta ve genç sanatçılar, 22 Ekim 28 Kasım 2015 tarihleri arasında Galeri FE'de izleyiciyle buluşuyor. Modern Türk sanatından geniş bir yelpazeyi içeren bu sergide, üslupsal çeşitliliğin yanı sıra, sanat tarihinde yaşanan değişim ve dönüşümü de izlemek mümkün olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/guler-ince-louise-bourgeois-dunyadan-buyuk-sergisi-uzerine-dusunceler/", "text": "20. yüzyıl Amerikan heykel sanatının öncülerinden Louise Bourgeois'nın gravür, litografi ve desenlerinden oluşan bir seçki geçtiğimiz günlerde Hasan Bülent Kahraman küratörlüğünde Akbank Sanat'ta ziyarete açıldı. Louise Bourgeois'nın eserlerinin İstanbul'da sergileneceğini duyduğumda büyük bir heyecana kapıldım. Tabi hayallerimi onun Maman'ı kadar büyütmemiştim ama yine de önemli heykellerinden hiç değilse bir kaçını görebileceğimi umut etmiştim. Akbank Sanat galerisinin giriş katını gezip gravürlerini gördükten sonra diğer katta birkaç heykelle karşılaşacağım umut ederek merdivenleri hızla tırmandım fakat yine sadece çizimleriyle karşılaştım. Heykelleriyle ün yapmış bir sanatçının sergisi söz konusuysa eğer hiç değilse birkaç heykelinin de o sergide yer alması gerektiğini eminim benim gibi tüm Bourgeois hayranları da düşünmüştür. Özellikle de ön hazırlıklarının iki yıl sürdüğü söylenen bir sergi söz konusu ise. Ama yine de Bourgeois ve onun düşüncelerinin, bilinçaltının, korkularının, tutkularının, saplantılarının kısacası varoluşunun yansıdığı çizimleri görmek bile yeterince heyecan vericiydi. Louis Bourgeus sanat kariyerine 1930'ların sonlarına doğru başlar. Çalışmalarında farklı dil ve malzeme kullanımı söz konusu olsa da yaratımlarında beslendiği kaynak hep kendi kişisel tarihi olmuştur. Sanatçıya göre sanatının kaynağı çocukluk senelerinde Fransa'da ortaya çıkan psikolojik çelişkiler ve hesaplaşmalardır. Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak 1911'de Paris'te doğar. Aile, anne Josephine tarafından yönetilen, 16. 17. yüzyıl halılarının tamir edildiği, alınıp satıldığı bir atölyeye sahiptir. Bourgeois da çocukluğunu bu atölyede geçirir. Halıların eksik kısımları tamir edilirken aynı zamanda mitolojik karakterlerin cinsel organları kesilip yerlerine çiçek motifleri dikilmektedir. Çünkü müşterilerin önemli bir kesimi Prüten geleneğine bağlı Amerikalılardan oluşmaktadır ve cinselliğin görünürlüğü bu kesim tarafından hoş karşılanmamaktadır. Louise de bu günlük eylemlerin aktif bir katılımcısıdır. Baba Jean-Louis, Bourgeus ve kardeşleri için İngilizce öğretmeni olarak tuttuğu Sadie ile sevgilidir ve yaklaşık 10 yıl aynı evde beraber yaşarlar. Anne Josephine bu durumu sessizce kabullenir. Babasının sevgilisi ile olan ilişkisini aile ortamında yaşaması, annenin sessiz kabullenişi gibi tanıklıklar Louis'de derin yaralanmalara neden olur. Sonrasında çalışmalarıyla kendisini bu geçmişten kurtarmaya çalışacaktır. Boğulmamak için kendimi geçmişten kurtarmaya çalışıyorum diyecektir. Annesinin 1932 yılında ölümüyle, dayanılmaz aile gerginliklerini aşabilmek için yöneldiği sanat eğitimi için çeşitli okullara gider. 1934-1938 seneleri arasında içlerinde Beaux Arts, Academie Ranson, Academie Julian, Acdemie de la Grande-Chaumiere'in de bulunduğu birçok farklı sanat okuluna devam eder. 1938 yılında dönemin önde gelen Amerikalı sanat tarihçilerinden Robert Goldwater ile evlenir ve hayatının geri kalanını geçireceği Amerika'ya taşınır. Resimleri 1948'lerde New York'da sergilenmeye başlar. 1959 yıllarında heykel çalışmalarına başlar. 1982-83 yıllarında New York Modern Sanatlar Müzesi'nde sanatçıya açılan Retrospektif Sergisi'nde çalışmaları büyük bir izleyici kitlesine ulaşır. 1995-1996 Hamburg'da sanatçının seçilmiş çalışmalarından oluşan büyük bir sergi düzenlenir. 2000 yılında Tate Müzesi kapsamında seçilmiş grup sergileri arasında Bourgeois'nın yapıtları da sergilenmiştir. Feminist dalganın yayıldığı dönemde Bourgeois'nın çalışmaları da daha fazla görünürlük kazanmaya başlar ve ayrıca birçok feminist sanatçı için ilham kaynağı olur. Kendisini hiçbir zaman feminist sanatçı olarak nitelendirmese de yaptığı birçok iş onun sanatını feminist sanata yaklaştırmaktadır. Gelelim Bourgeois'nın sanatının temel taşlarına. Çocukluğunda yaşadığı travmalardan arınmak ve geçmişinden kurtulmak için yaptığı işleri onun sağaltım araçlarıdır. Sanatçı bir heykelin üzerine sanat delirmemeyi garantiler yazmıştır. Sanatını işte bu yüzden her şeyden önce ve herkesten çok kendisi için yapar. İşlerine babası ile olan ilişkilerinin yansıması oldukça yoğundur. Baba Louis, kızına kendi ismini vermiştir, Louise. Babası tarafından bir kız olduğu için sürekli aşağılanmaktadır ve bir hayal kırıklığı olarak görülmektedir. Sanatçının babasına göre, bu dünyaya bir kız çocuğu getiren kişi ancak affedilmeyi talep etmelidir. Tüm bu cinsel aşağılamalar Bourgeois'nın bilinçaltında yer edinir ve hayatı boyunca eserleri aracılığıyla bu cinsel söylemlerle, aşağılanmalarla mücadele eder. Ailece oturdukları yemek masasında baba, Louise'in bir penisinin olmayışıyla ilgili şakalar yapar Bunu şöyle dile getirir sanatçı orasında hiçbir şey olmayan bir kamburdum. Babasının bu tarz tutumları ve sevgilisi ile ailenin içinde yaşadıkları ilişki, Bourgeois'nın sanatında sıklıkla işleyeceği konulardan biri olur. Babasından intikam aldığı eserler yapar. Babanın Yıkımı bunun en iyi örneklerinden biridir. Yine bir penisinin olmayışı yüzünden yaşadığı aşağılanmalara karşılık o da büyük memeleri olmayan erkeklerle alay ederek ve heykellerinde onlara kadın memeleri ekler. Özellikle birçok heykel ve çizimlerinde gördüğümüz örümcek figürü ise annesiyle bağlantılıdır. Bu yüzden bunlara Mama adını vermiştir. Bu örümcek figürlerinin Yunan mitolojisi ile de bağları vardır. Mitolojiye göre Arakne harikulade güzel kumaşlar dokuyan bir kadındır. Ustalığı Tanrıça Athena'yı bile kızdırır. Sonunda ikisi arasında yarışma yapılır. Athena babası Zeus'a yaraşır şekilde dokuduğu kumaşta Olympos tanrılarının zaferlerini tasvir eder. Arakne ise bu ataerkil tanrıların kadınlara karşı işledikleri suçları, çektirdikleri acıları dokur. Arakne'nin çalışması Athena'yı bile etkiler ve Arakne'yi öldürmeye kıyamaz, onu örümceğe çevirir. Bu hikaye üzerinden değerlendirecek olursak örümcek motifiyle hem annesini hem de kendisini anlatmıştır sanatçı. Bir zanaatçı olan annesi de Arakne gibi atölyesinde ipliklerle uğraşıp halıları tamir etmektedir. Sakin ve sessizdir bir örümcek gibi. Kendisi de hem bir zanaatçı hem de bir sanatçıdır ve kadınlara atfedilen zanaat işlerini, yani dikim, kumaş, nakış işleri ile erkeklerin hakimiyetinde olan sanatı highy artı sorgulamaktadır. Louise Bourgeois çok yönlü karmaşık bir sanatçıdır. Herhangi bir sanat grubuna dahil olmayan bağımsız kalmayı başarmış bir sanatçıdır. Primitif sanatlardan oldukça etkilenmiştir. Eserlerinde hep bir öykü anlatımı söz konusudur. Safçı biçimler arayıp en basit ve en sade şekli bulmaya çalışmıştır. Louise Bourgeosi: Dünyadan Büyük sergisine gelecek olursak, sergideki çizim ve litografiler, baskılar sanatçının farklı dönemlerde yaptığı çalışmalardan oluşmaktadır. Bu sergideki en dikkat çekici çizimlerinden biri onun sıkılıkla işlediği konulardan biri olan Ev Kadın dır. Mekan olgusu Louise'in işlerinin genelinde oldukça önemli bir yere sahiptir. Mekan var olmaz mekan, sadece varoluşumuzun yapısı için bir metafordur. der sanatçı. Mekanlar varoluş alanı olarak insanların karşılıklı etkileşimleriyle ortaya çıkan sistemleri ifade eder ve insanileşirler. Bu ve benzeri çizimlerinde sanatçı, kadınları evlere dönüştürmektedir. Dolayısıyla evler de kadın formuna dönüşmektedir. Bu resimde kadın ve yuva kavramı o kadar bütünleşmiştir ki izleyiciye dönük ve ayakta duran kadının üst kısmı bir evden oluşmaktadır. Ama artık ev, kadın için bir yuva olmanın ötesinde bir kafese dönüşmüştür. Sağ eli ile el sallayan kadın aslında bir yardım çağrısında bulunmaktadır. Yine Mutlu Ev adlı çalışmasında, evin mutluluğunun nedenini algılamakta zorlanırız. Çünkü bu herhangi bir yaşam belirtisinin olmadığı bir evdir ama belki de bu yüzden de mutludur. Sanatçıya göre boş bir ev tartışmalardan, gerilimlerden uzak olacağı için mutlu bir evdir. Bourgeois'nın yine birçok işlerinde ön planda olan bir diğer form spiraldir. Spiral sürekliliği dile getirir ve ruhun sonsuzluğu ile özdeşleştirilir. Sanatçı tarafından 1970'lerde de yaratılan spiral kadın imgesi bedenin üzerine yerleştirilen kabuk benzeri bu form ile herhangi bir kimlik tanımlanmasına izin vermez. Kadın bedeni üzerine geçilen bu kıyafet ile nesneleştirilir, üzerinde farklı anlamların kurgulanabileceği bir obje olur. Bu bağlamda spiral kadın ev kadınlarını da anımsatır. Bu sergide Siyah ve Mavilerin şarkısı spiral formu kullandığı işlerinden biridir. Batı ve Doğu mitolojilerinden oldukça beslenen sanatçının çizimlerinde de bu izleri görmek mümkündür. Yunan mitolojisinden esinlendiği yan kesici, çirkin kadınlar olarak betimlenen, kadın yüzüne ve kuş bedenine sahip karakterlerinden harpya'lar sanatçının bu sergide görebileceğimiz çizimlerinden biridir. Tabaklardaki yemekleri çalmalarıyla ünlü olan bu mitolojik karakter Bourgeois'nın çiziminde de bir tabağa yönelmektedir. Ancak yöneldiği tabaktaki yumurtalar belki de ondan çalınmış yumurtalarıdır. Böylelikle eril bakışın bir eleştirisini yapmaktadır. Kadınlardan çalınan yaşam, yaratım yeteneği, özgürlük hepsi bu çizim altında tartışılabilinir. Bir başka mitoloji konulu çizim Karyatidlerdir. Mimaride kullanılan bu terim Yunanca'da Karyai'nin kızları anlamına gelir. Mimaride yapının taşıyıcı kolonları yerine kullanılan kadın heykelleridir. Efsaneye göre Karyai halkı Yunanlara karşı savaşmak için Perslere katılır. Yunanlar savaşı kazandıktan sonra şehirdeki tüm erkekleri öldürür, kadınları köle yapıp, ağır yükler taşımaya zorlarlar. Gelecek kuşaklar kazandıkları zaferleri daima hatırlasın diye de kamu binalarının kolonları bu köle kadın figürleriyle bezenir. Yine anatomi çalışmalarında gördüğümüz bol memeli çizimler Artemis heykellerini anımsatmaktadır. Bu sergideki bir diğer önemli işi, sanat tarihinin önemli bir figürlerinden biri olan Aziz Sebastian'dır. Aziz Sebastian 3. yy'da Roma imparatorluğunun muhafızlarından biriyken gizlice Hıristiyan olup inançları yüzünden idam edilen Romalı bir şehittir. Vücuduna saplanan oklarla ölmeyen Sebastian ancak dövülerek öldürülür. Sanat tarihinde, erkek sanatçılar tarafından erkek bedeninin güzelliğini gösterebilmek için sıklıkla betimlenen bu aziz figürü, dini olduğu kadar da erotik bir figürdür. Rönesans edebiyat geleneğinde Sebastian homoseksüellerin kod adlarından biridir aynı zamanda. Yine Okların cinsel aşkla ilişkisi Cupid'in okçuluğuna dayanır. Ok aynı şekilde erkek cinselliğiyle ilişkilendirilir. Sanatçı da sanat tarihinin tüm bu klişelerine karşı azizi bir kadın olarak ele almıştır. Ayrıca bu kadın bedeni diğer aziz resimlerinde olduğu gibi kendine saplanan oklara karşı koymayan, teslim olan aziz figürlerinden biri değildir, hareket halindedir ve kaçmaktadır. Yine idealize edilmiş genç, güzel erkek bedeninin karşısında doğal, şişman bir kadın bedeni vardır. Bourgeosi'nın sıklıkla işlediği bir diğer konu olan erkek-kadın ilişkileri bu sergideki işlerinde de görülmektedir. Metamorfoz adlı gravür serisinde özellikle babasının sevgilileriyle ev içinde yaşadığı aleni ilişkinin anılarını görebiliriz. Buradaki çizimlerden birisi Yatakta Yedi Kişi adlı bez bebek çalışmasına da öncü olmuştur. Yine çiftleri gülünç ve garip pozisyonlarda gösterdiği çizimleri de çocukluk döneminde tanık olduğu gayri meşru ilişkinin anılarına dayanarak oluşturduğu arzu, beden gibi bilinçaltı konularını işler ve bir şekilde bunlarla dalga geçer. Günlük yaşamından sahnelerin yer aldığı otobiyografik gravür serisi, yataktaki çiftlerin dudaklara döndüğü gravürleri, quarantania portfolyosu serisi, bu problemin şekli nedir? litografi serisi görülmeyi bekleyen diğer çalışmalarıdır. Modern olmadan çağdaş olmayı başaran bir sanatçı olan Louise Bourgeois sadece 20. yüzyılın değil 21. Yüzyılın da en önemli sanatçılarından biridir. Hiçbir zaman bir kadın sanatçı olarak anılmak istemez, bunu şöyle dile getirir: ... bir kadın olduğum için şu yaptıklarımı yapıyor değilim. Yaptıklarım içinden geçtiğim deneyimlerim nedeniyledir. Kadınlar ortak şeylere sahip oldukları için değil, yoksun oldukları şeyler yüzünden bir araya geldiler-aynı davranışlara maruz kaldıkları için... Bir kadın sanatçı olarak algılanmak istemediği gibi bir Fransız ya da Amerikalı sanatçı olarak da anılmak istemez. Sadece sanatçı olarak anılmaktır dileği. Heykel gerçek anlamda beni özgürleştiren tek şeydiyen sanatçıya göre nesnelerin içindeki ruhu bulmak, gizi çözmek ancak üç boyutlu işlerle olabilir. Resim bu yüzden yeterli değildir. Ama biz yine de onun gizini çözmek için çizimlerinin, gravürlerinden oluşan iki boyutlu işlerinin peşine düşelim. Louise Bourgeois: Dünyadan Büyük sergisi 28 Kasım'a kadar Akbank Sanatta izleyicisini bekliyor olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/herkes-ve-hic-kimse-icin-suleyman-erdal-akademililer-sanat-merkezi-22-ekim-21-kasim-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 22 Ekim 21 Kasım 2015 tarihleri arasında Süleyman Erdal'ın Herkes ve Hiç Kimse İçin isimli ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide sanatçı yaşadığımız hayata dair izlerin oluşturduğu durumları ele alarak kendisiyle bir çeşit hesaplaşma içine giriyor. Büyük bir tutku ile ortaya çıkan resimlerin hayatın bir parçası olması ve aynı zamanda bu hayata karşı çıkması çelişkili gibi görünse de yeni bir bilincin oluşmasına neden olmaktadır. Akıcı bir kurgu ile ortaya çıkan resimlerin esas belirleyicisi duygudur. Dramatik anlatımın ön plana çıktığı resimlerde kontrastlık ve ışığın bu etkiyi arttırdığını görürüz. Sağlam desen yapısıyla oluşan figürler, sonsuzluk hissi veren peyzajlar, renk kullanımı ve katmanlı yüzeylerin oluşturduğu etki resimlerde derinlik hissi yaratarak izleyiciyi etkilemektedir. Ayrıca yaratıcılık eylemi sırasında sanatçının boyadığı yüzeyleri tekrar boyaması, boyadığını kazıyıp silip tekrar boyaması ile oluşan katmanlı yüzeyler onun geçmişi ile bugünü arasında geçen zamanı sorgulamasının bir göstergesidir. Karşılaşmalar ve yaşanmışlıklardan doğan ve farklı bir dille oluşan sergi 21 Kasım 2015'e kadar Pazar ve Pazartesi günü haricinde her gün 11:00 19:00 saatleri arasında Akademililer Sanat Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/kolomon-moore-ve-cagdas-turk-ustalari-galatea-art-galeri-10-28-kasim-2015/", "text": "A. Karaca Borar Koleksiyonu'ndan yapılan bir seçki olan Resim Sergisi 10 Kasım 2015'te Galatea Art'da açılacak. 28 Kasım 2015 kadar görülebilecek olan sergi iki bölümden oluşuyor. Yirminci yüzyıl avangardının temsilcilerinden sayıldığı halde hakkında çok az şey bilinen, eserlerinde işlediği figürleri ve tarzı Lautrec, Kokosha, Kertesz, vb. gibi sanatçıların devamı sayılan Kolomon Moore'un 26 adet deseni serginin bölümlerinden birini oluşturuyor. Fransız Musevisi olduğu düşünülen sanatçının İkinci Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında öldüğü tahmin ediliyor. Kolomon Moore Türkiye'de ilk kez bu sergiyle sanatseverlerle buluşuyor. Diğer grup içinde ise Zeki Faik İzer, Mubin Orhon, Fikret Mualla, Avni Arbaş ve Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi ustalar yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/kral-ve-kralicelerden-don-kisotlara-ozdemir-altan-bozlu-art-project-22-ekim-06-aralik-2015/", "text": "Basın bülteni için lütfen tıklayın. Bozlu Art Project Nişantaşı, Türkiye'de soyut sanatın önde gelen isimlerinden Özdemir Altan'ın kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Özlem İnay Erten'in yaptığı sergide, Özdemir Altan'ın 1960'lı yıllarda gerçekleştirdiği Krallar ve Kraliçeler serisinden, 1970'li yıllardaki Gerçekçi Dönemine, 1980'li yıllarda ürettiği kavramsal sorgulamalar içeren üç boyutlu işlerinden, kolajlara ve 1990'lı yıllarda başlayıp günümüze kadar devam ettirdiği Soyağaçları'ndan, son dönem çalışmalarını içeren Don Kişot serisine kadar uzanan farklı dönemlerinden örneklerin yer alacağı geniş bir seçkiye yer verilecek. Sanatçının bu tarihler arasındaki ara dönemlerinin ve kolektif çalışmalarının da izlenebileceği sergi, Altan'ın uzun sanat yaşamında giderek daha da netleşen sanatsal görüşlerinin özeti niteliğinde. Bozlu Art Project Nişantaşı hosts the personal exhibition of Özdemir Altan, a prominent artist of abstract art in Turkey. In the exhibition curated by Özlem İnay Erten, a wide selection of examples from various periods of Özdemir Altan will be displayed including the Kings and Queens series he created in the 60s, his Realistic Period in the 70s, the three dimensional works comprising conceptual queries that he created in the 80s, his collages, the Family Trees he started in the 90s and carried on to date and the Don Quixote series comprising his recent works. The exhibition, where the interim periods of the artist between these dates and his collective works may also be viewed, is a summary of the artistic views of Altan, which are increasingly clarified in his long career in art."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/les-totems-lumineux-marc-chalme-axelle-galerie-october-29-november-29-2015/", "text": "AXELLE FINE ARTS GALERIE SOHO is thrilled to present Marc Chalme's third solo exhibition with the gallery, LES TOTEMS LUMINEUX. The new collection will continue the French artist's exploration of the illusive nature of light in both interior and exterior settings. His subjects range from still lifes to figures to urban street-scenes but his unmistakable approach remains the same. Chalme's work is distinguished by his sensitive treatment of the complex relationship between light and shadow. His twilight scenes capture eerie moments in the streets of French cities; endowed with a mystery and strangeness, his buildings glow and the illuminated streets emanate an intensely peculiar quality. His interior scenes boast the same mastery of light but in domestic settings a woman gazing out the window, an empty hallway with an open door leading to the unknown. The new series features oil on canvas and board pieces as well as charcoal drawings on paper. His pensive sketches show off his talents in depicting light, even in black and white. Chalme does not work from photographs but rather from his memory of certain moments and observations; this may explain the peculiar feeling in his work he dreams realities that he then translates into paintings they are not strictly realistic interpretations of the world. Chalme was born in 1969 in Lorient, a seaside town in Brittany in France. He studied art in the French cities of Nantes and Renne. Afterwards, he studied under artist Georges Pichon, winner of the coveted Prix de Rome. Chalme spent many of his early years seeking out his own, individual style, which he has now firmly established. Since 1991, he has split his time between painting and teaching. His work has been shown consistently in galleries in Europe since his first solo exhibition in 2005. He currently lives and works in Nantes, France and will attend the opening reception on October 29. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at 212.226.2262 or email info@axelle. com. Gallery hours are from 10:00am to 7:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/levent-kirca-hayatini-kaybetti/", "text": "Türkiye'nin en önemli tiyatro oyuncularından Levent Kırca, bir süredir tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Pendik Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde 12 Ekim 2015 tarihinde hayatını kaybetti. Levent Kırca'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Zeki Levent Kırca (d. 28 Eylül 1948; Samsun ö. 12 Ekim 2015; İstanbul), Türk komedyen, tiyatro sinema oyuncusu. Aydınlık Gazetesi yazarlığı ve Vatan Partisi'nin Merkez Yürütme Kurulu üyeliği yapmıştır. İlk kez 1964'te Ankara Devlet Tiyatrosu'nda sahneye çıktı. Ankara Birlik Tiyatrosu ve Halk Oyuncuları'nda çalıştı. Nasreddin Hoca Oyun Treni, Siz Olsaydınız Ne Yapardınız?, Bu Oyun Nasıl Oynanmalı?, Sağlık Olsun!, Ne Olur Ne Olmaz gibi televizyon dizilerinin yapımcılığını üstlendi. 1978'de Altınşehir adlı filmle sinemaya geçti. Ne Olacak Şimdi? ve Mavi Muammer adlı filmlerde oynadı. Hodri Meydan Topluluğu adlı Tiyatro Grubu'nu kurdu. Eski eşi Oya Başar ile birlikte Güzel ve Çirkin ve Sefiller adlı oyunları sergiledi. Üç Baba Hasan, Kadıncıklar adlı oyunları sergiledi. 1988'de başlayıp 22 yıl süren Olacak O Kadar adlı televizyon programını hazırladı. İlk sinema yönetmenlik denemesini Son adlı filmle yaptı. Daha sonra Şeytan Bunun Neresinde adlı filmi yönetti. 1998 yılında Kültür Bakanlığınca verilen Devlet Sanatçısı unvanını aldı. Sanatçının ikisi ilk eşinden, ikisi de Oya Başar'dan olan 4 çocuğu bulunuyor. Karaciğer kanseri sebebiyle kemoterapi görmekte olan usta tiyatrocu 12 Ekim 2015 günü saat 02.40 sularında hayatını kaybetti. - Ateşin Düştüğü Yer - Toros Canavarı - Kadıncıklar - Üç Baba Hasan - Sefiller - Güzel Ve Çirkin - Oyun Nasıl Oynanmalı - Karımın Dediği Dedik Çaldığı Kontrbas, 2011 - Son İstasyon, 2010 - Ağa Kızı, 2004 - Kendini Bırak Gitsin, 2004 - Şeytan Bunun Neresinde, 2002 - Son, 2001 - Ölürsün Gülmekten, 2000 - Mavi Muammer, 1985 - N'Olacak Şimdi, 1979 - Taşı Toprağı Altın Şehir, 1978"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/pure-sense-guler-kutluk-marjinart-gallery-08-24-ekim-2015/", "text": "Soyut olanda anlam arayışı, sezgilerle salt gerçekliğe, hislerimizin gerçek kaynağına ulaşmak için gösterdiği gayretin ürünlerini sanatçı şimdi izleyicisiyle paylaşıyor. Ressam Güler Kutluk, pür his / pure sense serisinde, git gide kendimizden uzaklaştığımız, doğallığımızı ve asıl benliğimizi yitirdiğimiz modern toplumumuzda, gündelik hayatın sıradan öğretilerinden uzak, doğaya ve öze daha yakın, saf ve en içten duygulara ulaşma çabasını yansıtıyor. Soyut olanda anlam arayışı, sezgilerle salt gerçekliğe, hislerimizin gerçek kaynağına ulaşmak için gösterdiği gayretin ürünlerini sanatçı şimdi izleyicisiyle paylaşıyor. Güler Kutluk kişisel Sergisi pure sense, 8-24 Ekim 2015 tarihleri arasında MarjinartGallery'de Pazar, Pazartesi ve resmi tatil günleri hariç 11:00-19:00 saatleri arasında ziyaretçiye açık olacak. Serginin açılış kokteyli ise, 8 Ekim Perşembe günü saat 17:30 20:30 saatlerinde gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/serif-kino-dus-yolcusu-sanat-duragi-17-30-ekim-2015/", "text": "Ressam Şerif Kino, İstanbul'da bir kişisel sergi gerçekleştiriyor. 17 Ekim 2015 tarihinde Düş Yolcusu Sanat Durağı'nda açılacak sergi, 30 Ekim'e kadar sürüyor. Sanat eğitimini, 1992 yılında Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nde tamamlayan Şerif Kino, Mardin-Kızıltepe'de yaşıyor, sanat eğitimi veriyor ve yapıtlarını genellikle oradaki atölyesinde üretiyor. Ne var ki şimdiye kadar açtığı sergiler, Mardin'den İstanbul'a ve oradan da İsveç'e kadar uzanıyor. Sanatçının resimleri, yaşamakta olduğu bölgenin sert yaşam koşulları ile doğrudan değil, ama dolaylı biçimde bağlantılar içeriyor. Bu resimler ilk bakışta son derece renkli ve aynı zamanda da insana yaşam sevinci aşılayan bir atmosfer sunuyor. Neresi olduğu bilinmeyen, iç içe geçmiş, yer yer boşluklar ve derinlikler ile durağanlaşmış geniş mekanlar, kullanılan renklerin yakın tonlarda oluşları sayesinde rahatlatıcı, ideal bir yaşam alanı gibi görünse de bir yandan da bu alanda yer alan figürler, izleyiciye tedirgin edici bir duygu veriyor. Şerif Kino'nun figürleri birer siluet halinde oldukları için, bunlar kendilerini birtakım küçük mimiklerle ya da çarpıcı yüz ifadeleriyle ortaya koyamazlar; onların ifade olanakları, bir şeyler anlatabilme güçleri yalnızca hareketlerindedir. Örneğin bir araya gelişler, yalnız kalışlar, durmalar, yürümeler, bir yöne doğru akıp gitmeler ya da bazı olağandışı beden aktiviteleri, bu figürlerin karakterlerini eylemler aracılığı ile belirler. Kompozisyondaki kişiler tanımsız, birbirine benzeyen ve neredeyse gizlenmiş gölgelerdir; ama sürekli bir aciliyet içindedirler. Sanki biraz önce çok önemli bir şey olmuştur ya da biraz sonra olacaktır. Ve belki şöyle demek daha doğrudur: Bu figürler, sanki yaşanmış bir olaydan sonra, her an bir şey olacakmış duygusu içindedirler ki izleyiciye de bu duyguyu aynen yansıtırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/12/sessizligin-tadini-cikar-galeri-ark-17-ekim-15-kasim-2015/", "text": "Galeri ARK yeni sezona, Hakan Kamışoğlu, Recep Batuk ve Yiğit Yazıcı'dan oluşan Sessizliğin Tadını Çıkar başlıklı karma sergi ile başlıyor. Ressam: kendini keşfetmeye çalışır ve bu uğurda bir çok farklı ruh haline girer. İçindeki savaşı barışı yaşar. Bu sırada izleyici sessizce eserlere bakar. Baktığı yerde kendi dünyasına değecek bir anlam bulursa, bu anlama tutunur ve kendi dünyasına alır, onu içselleştirir. Ressam resmini bitirmenin sakinliğini yaşarken, resme bakan kendi hayal dünyasını görselleştirerek renklendirme fırsatı bulur. Aynı dalgalara uzaktan bakmanın huzuru, gökyüzünde gördüğü boşluğun, düşüncelerinin durmasının ve suya dalmanın sessizliği gibi. Üç ressam, Hakan Kamışoğlu, Recep Batuk, Yiğit Yazıcı. Aynı yıllarda, aynı arayışları her birisi kendisi için yaşamış ve içlerinde yarattıkları sessizliği izleyiciye sunmak için bir araya geldi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/13/utku-varlik-guncel-sanatin-bulanik-sularinda-2/", "text": "Bugün güncel sanat magnatsı, iki milyarder: Bernard Arnault ve François Pinault, 21. yüzyıl sanat tarihinini acaba bilinçli mi yazıyorlar? Acaba sanat kendi devinimini yapıyor mu? Güncel sanat dediğimiz; niçin çirkin, gereksiz, obscene, manyak? Bunu savunanların, alıp satıp müzelere, koleksiyonlara tıkıştıranların art niyetlerinin ne olup olmadığını da bilmiyoruz; acaba giderek unutulan pentüre son darbeyi vurmak mı; sanat bir şamatadır; siz de yapabilirsiniz, demek mi? Yine unutmayalım bu manya isimler bir dekor, ama akıl hocaları başkalarıdır; daha iyi açıklamak gerekirse, Türkiye'de bunu yöneten Vasıf Korun'dur, tüm yatırımı Garanti Bankası sağlasa da Salt ya da Platform adının dışında onun ismini az kişi bilir. Bir idea-fixe götürür, kendine sorduklarını kitaplaştırır; The Next Documenta Shold Be Curated by Artist; SMBA? , yanıtını bilmiyoruz ama yıllardır gölgede yaşayan Güncel Sanat Filozofu, usanmadan savunduğunun bir gün farkına vardığında Subodh Gupta'nın kap kacaktan yaptığı bu kafatasını görecektir. Bu konuda bir açıklama yapmak zorundayım; karşı olmak bağımlılığından kurtulmak için tüm diyalektik sistemlerimi bu mekanda çarpıştırdım, sonuç olarak Ellsworth haklı, bu monocrome boşluklar başka tekdüze boş beyinlerle çakışabilirdi, amaç bir boşluğu betimlemekse; monochrom, ruloyla sürülmüş olağan akrilik, eğer bir hiçi simgeliyorsa ve de bu sizin hiç in betimlenmesini nasıl yapacağınızın resmidir. Subodh Gupta, yine büyük seçici Charles Saatchi'nin Pinault'a gönderdiği bir isim. Bu Hint asıllı sanatçı metal çanak çömleğe kafayı sarmış. Nasıl algılarsanız algılayın ama sıradanlıkçizgisinde, bıktırıcı enstellasyonlar, tertemiz büyük mekanlardaki anlamsızlık. Bu aptalca kavramsallık numaraları o kadar tavsadı ki paralarını buna yatıranları sergilemek daha ilginç olur. Musee de l'Art Modern'de Andy Warhol'un 1978'de Heiner Friedrich ve Philippa de Menil'in siparişi 100 tuvali sergileniyor. Aynı motifin 17 renk değiştirerek sonsuza dek tekrarıyla bir grafik tasarımından öte hiçbir özelliği olmayan bu nostaljik geri dönüşlerdeki tek ilginç yan; küratör'ün geçen yıllarda ölen Altan Gökalp'in oğlu Sebastien Gökalp olması. Sanatta büyük sapmalar o denli betonlaşmış ki onu irdelemek, eleştirmek, yok saymak olanaksız. Kimin, niçin, hangi kavrama dayanarak bize, empoze ettiği bir fenomen gününü ve sonrasını ters-yüz etmişse; artık modası geçmiş serigraphie, olağan baskıları, silik poloroid'leri evrensel bir şamata yaparak asrın sanat tarihini yazanların isimleri: Leo Castelli, Beyeler, Heiner Friedrich, Philippa de Menil'dir. Bu soruyu güncel sanatçı Bedri Baykam, yarı öfkeli, Cumhuriyet gazetesinde yazdığı makalesinde soruyor ve yanıtlıyor. Daha önce şunu anımsatayım; ülkemizde resim ortamı ki geçmişi çok uzaklara gitmez, Güzel Sanatlar Akademisi ve de dışarısı diye ikiye ayrılırdı. Resmin bir matah olmaya başladığı 70 yıllarının sonuna kadar dışarısı pek kalabalık değildi, çoğunluk Paris'e çekip gitmişti, Nuri İyem dışında. O yıllar ortada paylaşılacak bir kemik olmadığı halde, yine de kimse kimseyi önemsemezdi, sözüm Akademi'ye ama bu tavrın yine bize özgü olduğunu düşünerek; nedense farkında olmamak biraz evrensel galiba. Bu konuda benim önerim ki bunu daha önce yazdım: eğer bir sanatçı dostunuzla hesaplaşmak istiyorsanız, oturup Çağdaş Türk Sanatı üstüne bir kitap yazın ve de listenizde o kişiyi unutun. Evet yine Bedri Baykam'ı yarı öfkeli kızdıran; Halil Altındere! ve Süreya Evren'in! yazdığı 1986-2006 Güncel Sanat Kullanma Kılavuzu. Ve yine Garanti Bankası'nın parasıyla, Transglobe bir yayıncı ismi- araştırırsak altından Vasıf Korun çıkabilir- UnLeashed kitabıydı diyor Bedri Baykam. Ayrıca yine aynı konuda kendisinin de bir kitap yazdığını söylüyor, ne yazık bu ilk ciltte ne güncel sanatçı olarak, ne de aynı konuda yazdığı kitabından söz edilmemiş. Contemporary Art'ın Güncel Sanat olarak çevirisi de eleştiriliyor bu arada. Çocuklar yaptıkları hatayı ikinci ciltte düzeltmişler; Bedri Baykam da bu 51 sanatçı listesinde ismini buluyor! Ama yine o kadar çok unutulan dost var ki; bunun tarihi saptırmak gibi büyük bir hata olduğunu söylüyor, tuval resmiyle hesaplaşmak isteyenlerin, onların, bilerek seçmeyişlerinden dert yanıyor. Bedri Baykam, kızgınlığını biraz kontrol altına alarak eski ve genç dostu Halil Altındere'ye; Sanat Tarihi Nasıl Üretilir konusunda kısa öğütlerde bulunuyor: ... böyle bir kitabın yazarı eğer sanatçıysa, o zaman on misli dikkat etmesi gerekir diyor. Eğer gerçekten bilerek yazıyorsa; kitabın başlığı: Sevdiğim Kavramsal Sanatçılardan Bir Kesit olmalı önerisinde bulunuyor. Sonuç olarak bundan aldığımız moral: Contemporarynin tehlikeli ilişkiler olduğu, zeminin kaygan olduğu, sürekli self kontrol yapıp, şüpheciliği sürdürmek!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/14/upsdden-kara-cumartesi-uzerine-kamuoyumuza-acik-duyuru/", "text": "'Kara Cumartesi' günü yaşanan katliam, Türk demokrasisi ve Cumhuriyetimiz açısından yıllarca izi silinmeyecek derin bir yara ve sonsuz bir acı olmuştur. Türkiye'nin, Ortaçağ'ın ırk ve din tartışmalarını, yıllardır süren açık bir hükümet zaafiyeti nedeniyle, yaşadığımız toprakların içinde en şiddete açık ve kanlı şekilde yaşıyor olması, 2015 yılında gerçekten Cumhuriyetimiz'in haketmediği çağdışı bir durum oluşturmuştur. Ülkemizin içine itildiği şiddet dolu, demokrasi ve basın özgürlüğünden uzak, aydınlara baskı yapılan ve halkın gelecekle olan ilişkilerinin umutsuzluğa boğulduğu bir ortam, gerçekten esef vericidir. Zoraki şekilde topluma dayatılmış olan 1 Kasım seçimlerine böyle bir güvensizlik ve şiddet ortamında gidiyor olmamız, son derece ürkütücüdür. Yine de seçimlerin Türkiye'nin rahatlaması açısından büyük önem taşıdığına inanıyoruz. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak kaybettiğimiz 100'ü aşkın vatandaşımızın ailelerine baş sağlığı dileklerimizi sunuyor, ölenlere Tanrı'dan rahmet, tüm yaralılara da acil şifalar diliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/14/yapi-kredi-afife-tiyatro-odulleri-odul-heykelcigi-yarismasi-son-basvuru-16-kasim-2015/", "text": "Ülkemizin tiyatro alanında dağıtılan en seçkin ve uzun soluklu ödülleri olan Afife Tiyatro Ödülleri'nin 20. Yılı kutlamaları kapsamında, kullanılacak özgün ödül heykelinin yeniden belirlenmesi amacıyla düzenlenmektedir. - Yarışma ulusal ve iki aşamalı bir yarışma olup, heykel sanatçılarının katılımına açıktır. - Yarışmaya bireysel olarak ve tek öneri ile katılınabilir. - Yarışma sonunda daha önce ödül almamış, sergilenmemiş, yayınlanmamış ve yalnızca bu yarışmanın kapsamına ve amacına uygun olarak tasarlanmış, mevcut bir yada yapılmakta olan bir eserden esinlenilmemiş bir ödül heykelinin elde edilmesi amaçlanmaktadır. - Teknik şartname ve yarışma kuralları Yönetmelik dosyasında yer almaktadır. - Başvuru sırasında pdf olarak sitede bulunan Taahütname ve Yönetmeliğin imzalı olarak teslim edilmesi gerekmektedir. Bu evrakların teslim edilmemesi durumunda başvuru kabul edilmeyecektir. - Sözleşme sadece yarışmayı kazanan eser sahibi ile imzalanacaktır. - Yönetmelik Dosyası - Taahütname - Sözleşme"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/15/arti-niyet-guzelyali-kultur-merkezi-sergi-salonu-20-ekim-20-kasim-2015/", "text": "Bir üstyapı unsuru olarak nitelendirilen sanat, aynı zamanda sanatı desteklemek, geliştirmek ve üretmek gibi oldukça geniş yelpazede eylemi de içine alan zorlu bir süreçtir. Tüm bu eylemler, aynı zamanda, toplumsal ve kültürel gelişmişliğin de önde gelen göstergelerindendir. İzmir Konak Belediyesi, Art'ı Niyet konulu karma resim sergisine ev sahipliği yaparak ilçenin ve dolayısıyla da ülkemizin önde gelen illerinden İzmir'in kültürel ve sanatsal atmosferini zenginleştirmiş, toplumu çağdaş sanat merkezlerinin temsilcileriyle buluşturmuştur. Sergide yer alan Zeliha Akçaoğlu, Mustafa Albayrak, Müjde Ayan, Seyyit Bozdoğan, Cevat Demir, Yıldız Doyran, Basri Erdem, Hayri Esmer, Umut Germeç, Deniz Gökduman, Berna Karaçalı, Devabil Kara, Ali Kılıç, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Gazi Sansoy, Özcan Uzkur, Nedret Yaşar ve Selahattin Yıldırım, yapıtlarına farklı malzeme ve boyutlar içinde kimlik yansımalarını katmışlar, insan doğasına özgü olan özgür eğilimlerini paylaşmışlardır. Her bir yapıtın farklı kaynaklardan ve üretim koşulları içinden gelmesi kendisini özgün kıldığı gibi, seçkiye de zenginlik katmıştır. Art'ı Niyet sergisinin Türk resim sanatının geleceğinin nasıl şekilleneceğine, nasıl bir yol izleyeceğine dair bazı ipuçları vermeye ve izleyenlerde de bu konuda bir öngörünün oluşmasında katkıda bulunması umuduyla,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/15/emin-cetin-girgin-cagdas-sanatin-yuzde-doksani-safradan-ibaret-olsa-da-yuzde-onu-cok-degerlidir/", "text": "Bienaller, fuarlarda; zaman zaman da sponsorlu galerilerde karşılaşıyoruz. Sistemden memnun olmayanların lehine Soroz'un planlarıyla uyumlu bir değişim logaritması sunuyorlar. Kavramı ülke gençlerine, entelektüel faaliyetin bir parçası olarak tanıtmaya çalışırken dışarıda kalanlarla içeridekiler arasında ansızın bir iç tartışma başladı: Süreyyya Evren ve Halil Altındere'nin kitabı neşeli bir polemiğin konusu oldu. Yazılar yazıldı, sanat eleştirmenlerinin ve konunun muhattaplarının katılımıyla paneller yapılıyor. Bedri konuşmak için toplantıya davet ettiğinde Nedenleri değil sonuçları tartışıyorsunuz; neresini tutsan elinde kalır dedim. Aslında düşünülmesi gereken liberasyonun ihtiyaçlarına cevap veren bu oluşumun; siyasetin elinde kullanışlı bir araca dönüşen kavramın ülke sınırlarından geçişinin tüm tarihidir. Yıkmaya çalıştığı değil aksine varlığıyla abad olduğu bir dünyaya aittir. Tribünlere oynarken sorguladığı değerlerle çelişir; ancak politik olarak Çağdaş Sanat'ın yüzde doksanı safradan ibaret olsa da yüzde onu çok değerlidir.. Ancak burada ilave edelim; ülkedeki Artcontemporary'e zemin olan kavramsal sanatın başlangıç noktasında Altan Gürman, Sarkis, Füsun Onur, Serhat Kiraz, Şükrü Aysan, Yusuf Taktak, Bedri Baykam bulunur; nobran bir kültürün militanlarının onlara haksızlık etmemeleri gerekir! Samuel Butler'in 1872'de yayımlanan Erewhon adlı ütopyasında, makinalar kendilerini yok etmesin diye, makinaları imha eden işçileri anlatır. Eserin ilk perdesinde metaforik anlatımı kuvvetlediren bir saat makinasını bir grup işçi, kötülüklerin sergilendiği müzeye kaldırır. Zamanın icadı, insanın bulduğu ilk günahtır. Biliriz ki, üremek doğaldır; ancak üretmek ve çalışmak, insan için doğal bir etkinlik değildir! Üretim olarak iktidar çarkı akılcı hizmet ya da yönetim becerileriyle işleyen bir alelalade mekanizma değildir; sınırsız tehdit, ceza, korkuyla çalışan olağanüstü bir makinadır. Marks'ın tesbiti kafamızın üzerindeki malzemesi farklı bir vizyon ekranı işaret eder : Düşünceler, şeylerin insan zihnine havale edilmiş tercümeleridir İktidarın yurttaşı üzerindeki olumsuz kanaati onu yalnız mutlak reddedişi ya da ürküşü olarak addedilmemelidir; onu kendine zor sorular soran bir aparat olarak yeni biçimde yaratır. Bio iktidarın mutlak egemenlik dürtüsü, kamusal işleyişi en ince ayrıntısına kadar akli ve idari anlamda olağanüstü bir şekilde rasyoneştirir. Marks, Lenin, Stalin çizgisinin ortak paydası anarşiden kurtarılmış üretim planlaması, eşya ideolojisindeki tedarikin düzenli akışı ve mal/finans disipliniyle oluşturulacak istikrardır; sıkıntı da buradadır. Karl Marks, 1858'de kendi için düşünme amaçlı notlar tutmuştur; ölümünden çok sonra Grundrisse ismiyle yayınlanan bu defterinde kapitalist üretim mekanizmasını çeşitli mekanik ve entelektüel organlardan oluşan büyük bir otamat olarak tasvir eder. Hem makina hem de onun sahibi insan çift karaktere sahiptir. Üretimin ile tüketimle özdeşliğini Spinoza'nın 'Determinatio est negaito/Belirleme, yadsımadır' tümcesini alıntıyarak kuvvetlendirir. Hegel'in önce köle efendiye bağlıyken süreç zarfında köle efendiye tabi olur açıklamasını geliştirir. Üretim yalnızca özne için bir nesne yaratmakla yetinmez; nesne için de ona muhtaç bir özne yaratır Bu organize işbirliği içindeki herkes gibi işçi de üreterek önce kendi ürününe sonra kendi faaliyetine yabancılaşır. Olması gereken fabrikalarda çalışmanın özneyi tutsak edici, organik hayatın referanslarını hiçe sayarak insan ontolojisini ölümüne farklılaştırıcı girişiminin teşhiridir. Çünkü sermayenin oluşumu tabii değil, icat edilen saatle birlikte ilerleyen merhametsiz tarihsel bir semptomdur. Özgürlük, çalışmayla gerçekleştirilecek bir sahiplik, mülk alınacak bir bir dünya parçası değil, reddetme düşüncesiyle başlayacak pratik bir süreçtir. Yaşananın iktidar tarafından totalizasyonunu reddetmek mümkün değildir; çünkü güçsüzlüğün nedeni üretim ilişkileridir. Sermayenin kıtlığa yol açacağı sendromu üstüne bina edilen görüşler, üretimi gerçeklendiren sermayeden ayrılmayı talep eden düşünceler değillerdir. Hannah Arendt'in ilan ettiği gibi, 'insanlar özgür olmak istiyorlarsa, feragat etmeleri gereken kendi egemenlikleridir' Kapitalizmle aradaki mesafe korunmaz ve görünmez olmuştur. Oysa aksine sosyalizm ancak doğaya dönerek gerçekleştirilmesi mümkün olan insan özgürlüğünü doğaya karşı bir ilenmeye, fiziki şartlara karşı düşmanca, ölümüne bir mücadeleye, gezegene ait bir yıkıma dönüştürerek sanayileşmeyi 'elektrik Blanquiden bile daha devrimcidir' diyerek abartmıştır. İşçi sınıfının anavatanı diyen sonraki kuşak Taylorizmi olabildiğince içselleştirmiştir. Çalışma etiğinin idealleştirilmiş imgesini pazulu işçi afişlerinde görürüz. 1 Mayıslarde 'emek' yüceltilir. Tarih bize göstermiştir ki, 'meta' rejimlerinin solu/sağı olmamaktadır. Ömür boyu ölümüne çalışma karşılığı vaat ettiği ücret, ancak iktidarlara huzur hakkı sağlamaktadır. Açıktır ki, tüm parametreler kapitalizme içkindir. Birbirine zincirlenmiş üretici güçlerin, üretim araçlarıyla derdi ontolojik değildir. Epistomolojik imkan mahçup kaotik bir mirası düzenleyen paratoner olarak Marks'ı işaret etmektedir. Oysa ondaki tahayyül de sermayenin sermaye olarak kaldığı rejimde malların üretimi için merkezi işbirliğini önermekle sınırlıdır. Kaçış çizgileri olmayan ekonomiye endeksli düşünceler tüm kıstırılmışlığıyla üretimi dışlamayan yaygın örgütlenme arzusu temelindeki politik aksiyomunun parçalarıdır. Radikal siyaset, difransiyel öğelerden oluşan bilinen tertibata olabilmenin ve restrasyonun olanağını sağlamaktadır. Birebir devlet örgütlenmesi geleceği teminat altına almak için daha fazla iktidar ve daha çok çalışma retoriği üzerine kurulmuştur. Kapitalizme alternatif bir dünya kurmak istiyorsak bunu Aydınlanma etiğini sürdüren fikri külliyatta bulamayız. Eşya idealizminin militan savunucularından sömürünün bütünüyle kaldırılmasını talep edemeyiz. Sakatlanmış bilincin erdem adına tezahhürü, endüstri toplumunda tüm çalışanların işbölüşümüdür? Her biri ayrı bir paranoyanın tecellisidir. Organize olmuş uygar devlet, yurttaşlarından kurumlarına yaratıcı katkılarla sahip çıkılmasını bekler. Eğitim ve çalışma vaaz edilerek 'üretimin saklı mekanına' yönlendirmelerle kölelik rejiminin en iyi şartlarda sürdürmesini talep eder. Hafta tatili, izin, uyuma vs. olarak 'boş zaman' adıyla kodlanan şey çalışmanın artık zamanıdır. Marksizmin temel paradigması üretim anarşisini ortadan kaldırararak, herkesin birbirine sorumluluk zinciriyle bağlandığı; çalışanların istikrarlı ve sorumlu bir katılımcı olduğu istikrarlı ve bundan dolayı da güvenli bir toplum tezidir. Aslında 'sınıf partisi' değil sadece tüm iktidarı ele geçirmiş monark, totoliter idare ve umumi iradenin cisimleşmiş tezahürüdür. 'Özgürlük' görünen neden olsa da insanları proleterleştiren, tepedeki karar mekanizmasının emek/sömürü şehvetini cürümleştiren 'istikrar' hakeza tüm diktatörlüklerin sonucudur. Ancak biliriz ki çalışmak, insan için doğal bir etkinlik değildir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/15/mail-art-call-cosmos-alert-through-a-chils-eyes-bakirkoy-yunus-emre-kultur-sanat-merkezi-12-22-ekim-2015/", "text": "11 farklı ülkeden 59 sanatçının yer aldığı çok özel bir proje olan bu sergi NEKSAV 'ın zihinsel engelli öğrencilerine adanmıştır. Sergi tüketim çağındaki kirlenmişlikle değişen, yozlaşan dünyamız ve içinde var olduğumuz evrene, bir çocuğun dünyasından ve onun gözlerinden bakan sanatçıların eserlerinin sergisidir. Hardan Sanat Grubu tarafından NEKSAV'a adanan bu projede dünyanın dört bir köşesinden gelen eserlerle hep beraber düşünecek, yorumlayacak ve sorunlara çareler aranacak. Bu projede dünyaca ünlü Fotini Hamideli'nin de pek çok eseri sergilenecek. Şu anda Yunanistan'da yaşayan sanatçı, sanat eğitimini Amerika'da almıştır. Ressam ve tasarımcı yönünün yanı sıra yazar ve şair kimliğiyle de tanınan sanatçının basılmış iki kitabı da bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/17/turk-sinemasinin-efsane-ismi-memduh-un-hayatini-kaybetti/", "text": "Türk sinemasının efsane ismi Memduh Ün'den üzücü haber geldi. Sinemamızın kilometre taşlarından, yönetmen Memduh Ün Bodrum'da 95 yaşında hayata gözlerini yumdu. Memduh Ün'ü rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Beşiktaş Futbol Takımı'nın 1940-41 sezonunu şampiyon bitiren kadrosunda görev yapan Memduh Ün futboldan koptuktan sonra 1947'de Turhan Ün takma adıyla oyuncu olarak sinemada yer aldı, daha sonra 1951'de Arşavir Alyanak'la birlikte Yakut Film adlı bir şirket kurdu. Yönetmenlik deneyimini geliştirince bu kez kendi adına Uğur Filmi kurarak çalışmalarını sürdürdü. Oyunculuk, yönetmenlik ve yapımcılığın yanı sıra, film senaryoları da yazdı. Ayrıca bir filmin müziğini, iki filmin de kurgusunu yaptı. Sinema sanatçısı Memduh Ün 16 Ekim 2015 tarihinde 11 Kasım 2014 ten beri Tedavi Gördüğü Bodrum da 95 yaşında hayatını kaybetti. - 1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yönetmen Ödülü, Namusum İçin - 1969 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi 3. Film Ödülü, İnsanlar Yaşadıkça - 3. Ankara Film Şenliği, 1990, İkinci Film, Bütün Kapılar Kapalıydı - 3. Ankara Film Şenliği, 1990, En İyi Kurgu Bütün Kapılar Kapalıydı - 27. Antalya Film Şenliği, 1990, Jüri Özel Ödülü - 35. Antalya Film Şenliği, 1998, Yaşam Boyu Onur Ödülü - Türk Filmleri Yarışması, 1961, En İyi Yönetmen Kırık Çanaklar - Sinema Bir Mucizedir 2005 - Düş Gezginleri 1992 - Gün Ortasında Karanlık 1990 - Vazife Uğruna 1986 - Garip-1986 - Kahreden Gençlik 1985 - Dağınık Yatak 1984 - Çarıklı Milyoner 1983 - Yaşamak Seninle Güzel 1982 - Gülsüm Ana 1982 - Zübük 1980 - Orta Direk Şaban - Vah Başımıza Gelenler 1979 - Köşe Kapmaca 1979 - Bekçiler Kralı 1979 - Derdim Dünyadan Büyük 1978 - Cemil Dönüyor 1977 - Yıkılmayan Adam 1977 - Delicesine 1976 - İki Arkadaş 1976 - Feryat 1972 - Umutsuzlar 1971 - İnsanlar Yaşadıkça 1969 - Canın Cehenneme 1965 - Kırık Hayatlar 1965 - İstanbul'un Kızları 1964 - Ayşecik Yavru Melek 1962 - Ölüm Perdesi 1960 - Namus Uğruna 1960 - Ölüm Peşimizde 1960 - Ana Hasreti / Dertli Ana 1958 - Yetim Ömer 1957 - Zeynebin Aşkı / Güllü Fatma 1957 - Ana Hasreti 1956 - Günahkar Baba 1955 - Öp Babanın Elini 1955 - Yetim Yavrular 1955 - Yaban Kız 1954 - Uç Baba Torik 1953 - Aşk Izdırabtır 1953 - Onu Ben Öldürdüm 1952 - Hayat Acıları / Gülnaz 1951 - Karadeniz Postası 1949 - Damga 1948 - Sinema Bir Mucizedir / Büyülü Fener 2005 - Yer Çekimli Aşklar 1995 - Zıkkımın Kökü 1992 - Bütün Kapılar Kapalıydı 1990 - Gün Ortasında Karanlık 1990 - Gönül Dostları 1987 - Garip 1986 - Postacı 1984 - Gülsüm Ana 1982 - Kaçak 1982 - Kanlı Nigar 1981 - Devlet Kuşu 1980 - Cevriyem 1978 - Bir Tanem 1977 - Cellat 1975 - Ağrı Dağı Efsanesi 1975 - Kadınım 1975 - Yaralı 1973 - Gönülden Yaralılar 1973 - Toprak Ana 1973 - Murat İle Nazlı 1972 - Para 1972 - Sezercik Aslan Parçası 1972 - Üç Arkadaş 1971 - Kara Peçe 1970 - Büyük Yemin 1969 - İnsanlar Yaşadıkça 1969 - İlk ve Son 1968 - Vuruldum Bu Kıza 1968 - Zilli Nazife 1967 - Son Gece 1967 - Aslan Yürekli Kabadayı 1967 - Yaprak Dökümü 1967 - Fakir Çocuklar 1966 - Aslan Pençesi 1966 - Altın Çocuk 1966 - Vahşi Sevda 1966 - Namusum İçin 1965 - Yıldız Tepe 1965 - Dağ Başını Duman Almış 1964 - Öp Annemin Elini 1964 - Ağaçlar Ayakta Ölür 1964 - Halk Çocuğu 1964 - Kanun Karşısında 1964 - Kırk Küçük Anne 1964 - Çapkın Kız 1963 - Yavaş Gel Güzelim 1963 - Bire On Vardı 1963 - Kısmetin En Güzeli 1962 - Üç Tekerlekli Bisiklet 1962 - Akasyalar Açarken 1962 - Belalı Torun 1962 - Güneş Doğmasın 1961 - Avare Mustafa 1961 - Boş Yuva 1961 - Mahallenin Sevgilisi 1960 - Ölüm Peşimizde 1960 - Ateşten Damla 1960 - Ayşecik 1960 - Bir Serseri 1960 - Kırık Çanaklar 1960 - Murada Ereceğiz 1958 - Çoban Kızı 1958 - Üç Arkadaş 1958 - Ayşe'nin Çilesi 1958 - Zeynebin Aşkı / Güllü Fatma 1957 - Yetim Ömer 1957 - Zeynep'ın İntikamı 1956 - Piç / Kahpe Dünya 1956 - Ana Hasreti 1956 - Düşman Aşıklar 1955 - Öp Babanın Elini 1955 - Yetim Yavrular 1955"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/balkan-tehciri-kerem-iscanoglu-ilhan-koman-sanat-galerisi-20-ekim-01-kasim-2015/", "text": "Hangimizin ailesinde göçmen yok ki. Balkan göçmeni Kafkas göçmeni, Kırım ve başka birçok yerden göç edenler. Osmanlı İmparatorluğu çöktüğünde geriye ondan sadece yapılar kalmamıştı. Asıl eseri Müslüman yığınların birçoğu arkada bırakıldı. İmparatorluğun bu bakiyesi yüzyılların bir sonucuydu. Geri çekilme ile beraber yerlerinden ve yurtlarından edilen bu insanların birçoğu bu tehcir hastalığından kurtulamadı yerinden yurdundan edildi. Bu dramdan batılı kaynaklar çokta bahsetmedi. Milyonlarca Müslüman Türk öldürüldü, milyonlarcası da göçe zorlandı. En sonuncu büyük göç 1989 yazında Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç ettirilen 350 bin Türk'tü. Sanat ile tekrar göçün dramınabakmak, düşünmek, birazda geçmişin penceresinden bugünü ve geleceğimizi okumak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/breath-of-freedom-matteo-pugliese-bertrand-delacroix-gallery-november-05-december-04-2015/", "text": "Bertrand Delacroix Gallery is thrilled to announce Matteo Pugliese's highly anticipated major solo exhibition, Breath of Freedom. The Italian sculptor is known internationally for his muscular bronze men emerging from walls in unexpected, fragmented pieces, a series the artist has named Extra Moenia. Pugliese's debut US solo exhibition will present new works as well as the final pieces from several sold-out editions, saved exclusively for this show. In addition to his dramatic male nudes, the collection will include pieces from The Guardians, his ambitious bronze and terracotta warrior series, as well as small animal sculptures. Although vastly diverse in size and subject matter, his sculptures consistently return to the themes of strength, power, movement, tension and limits. Although classical in their defined musculature, Pugliese's powerful Extra Moenia sculptures are wholly contemporary in the contorted positions and broken up presentation. The expressive works are innovative in the relationship to their surroundings; the blank walls on which they are installed become crucial to the viewer's visual experience. In fact, in Extra Moenia, the tension is derived from the presence of the wall itself. Is there anything better than a wall to represent the block, the circumstances that trap and repress us? The desire to break free from this constraint translates into a struggle, one visible in the faces and bodies of the sculptures, aiming to restore a positive physical and mental condition. Tackling this limit is the starting point and creates the opportunity for rebirth, for a new life, far from those compromises and frustrations that one had decided to accept for so long. In such a way, Pugliese's Extra Moenia become not only aesthetically stunning but metaphors for life experiences. In The Guardians, the urge to break loose from the block that we see in Extra Moenia translates into the awareness of already having been through it and coming out the other side. Battles, wars and frustrations have been left behind and only the features necessary to win those battles are visible: a strong balance, a great awareness and determination. These concepts are expressed by overturning the traditional proportions: very large and steady feet, powerful and focused bodies, determined faces and aware gazes, often with half-closed eyes the faces are calm without fear. The figures are rounded and impressive despite their small dimensions. The Guardians are greatly inspired by the stone guardians venerated by the Balinese animists. Like the Indonesian idols standing in front of homes to ward off evil spirits, Pugliese's figures, with grimacing and glowering faces, hold clubs and wait in a crouching position ready to spring into the fight. Born in Milan in 1969, Pugliese developed a strong love for drawing and sculpting while living in Sardinia with his family as a child. In 2001, without any formal arts training, he rented a private space in the center of Milan where he organized and financed his first solo exhibition. Only 18 months later, he held his first official exhibition in a gallery in Milan, and just months later, he held another solo show in Brussels. Today, his works are on display in galleries in major cities throughout the world, such as New York City, Rome, Hong Kong, London, Brussels, Lugano and Antwerp. In 2014, Pugliese was selected to create an installation in Italy's oldest cafe, Caffe Florian, in the renowned Piazza San Marco in Venice, a very prestigious honor given to just one artist per year. He currently lives and works between Milan and Barcelona and will attend the opening reception on November 5. For further information, prices and photographic material please contact Elizabeth Thompson at 212-627-4444 or email info@bdgny. com. Gallery hours are Tuesday through Saturday from 10:00 am to 6:00 pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/cok-sesli-vavien-art-gallery-18-ekim-6-kasim-2015/", "text": "Soykök, Songül Özdemir, Zeynep Serdar, Funda Gürel, Soyhan Baltacı, Merel Çelik,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/kent-dizeleri-besir-bayar-acs-sanat-galerisi-16-22-ekim-2015/", "text": "Serginin ana öğesi olan kent, her savrulmada, her göçte biraz daha değişmektedir. Göçle oluşan bir tür boşluk ve yine göçle dolulaşan yaşamlar bütünüdür kent. Şairin dizelerini oluştururken yazdığı sözcükler kadar debisi yüksek, akışkan ya da şiirinden sildiği her sözcükler kadar durgun.. İşte bu nedenledir ki; sıradan insan ve kent yapılarını, çalışma sürecimde, öz benliğimde yaşayarak katmanlar halinde kurguladığımı görebilirsiniz. Montajlanarak oluşturulan kent, zamanı ve mekanı irdeleyen dizelerdir. Bu dizelerdeki nesne ve figür ilişkisi gündelik hayatı temsil eder. Kenarları ve sınırları belli olan kent, ondan kopma ile ona tutunma arasında kalan figürler tarafından yaşama dahil olmaktadır. Nesneler ise ait olmadıkları düzlemde dururlar. Zaman zaman yeraltına inen açıklıklar kentin önceki yaşamlarına bir atıf olur. Kent dizlerinde zaman ve mekan bir yanılsamadır, figür taşımalı bir yaşamdır. Ait olmadıkları zamanı ve mekanı yaşamaktadırlar. Kenarları ve sınırları tartışmaya açan Kent Dizeleri adlı resim sergisi 16-22 Ekim tarihlerinde AÇS Sanat Galerisinde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/orhan-taylan-atolyesi-201516-kis-sezonu-atolye-calismalari/", "text": "Yağlıboya tekniklerini ve ifade güçlerini geliştirmek isteyen resim tutkunları için bir 'atölye çalışmaları' türünü yedi yıldır sürdürüyoruz. Çalışmalar benim atölyemde yapılıyor. 'Workshop' dediğimiz; genel bir resim dersi yerine, resim tekniğinin belli bir alanını derinlemesine ele alıp tuval üstünde uygulayarak öğrenmeye yönelik bir çalışma. Geçtiğimiz yıla kadar 'Yağlıboya Tekniğinde İleri Yöntemler' üzerinde çalıştık. 2015-16 sezonunda yeni bir alana geçiyoruz; Resim Tasarlamak. Burada 'kompozisyon' sözcüğünün bulanıklığından kurtulmak için 'tasarlama'yı kullandım. Çünkü bir resmin formu, resme başladıktan sonra oluşmaz; başlamadan tasarlanır. Yani, ilginç bir konu ya da tema'yı- bulduktan sonra, o resmin formunu zihnimizde canlandırırken, o resmi en gelişkin biçimde bitirebilmek için algı kurallarını göz önünde tutarız. Her ay, bir haftalık -5 günlük- workshop boyunca, farklı bir konu üzerinde uygulamalı çalışmalar yapacağız. Konularımız; Koyu-Açık düzeni ve Denge, Oranlama, Hareket, Form ve Şekil, Gerilim ve Biçimlendirme olacak. Geçtiğimiz yıllarda renk metodlarını çalışırken herkes, hergün bir resim bitiriyordu. Bu yıl böyle bir koşul yok, çünkü tasarlama zaman alabilir, ama 5 günlük çalışma sonunda ortalama üç resim bitirilebilir. kullanımı yanısıra, saydam boya kullanabilmek için medyumlar, fırça yerine lastik kullanma kolaylığı gibi teknik malzeme bilgileri de çalışmalar kapsamında yer alıyor. fırçalarını ve spatüllerini getirecekler. Boya, medyum, lastik eksiği olanlar bunları atölyeden de temin edebiliyor. Sehpalar, renkle astarlanmış tuvaller, medyum, terebantin vb. gereçler gibi herşey atölyeden sağlanıyor. Workshoplar, Pazartesi'den Cuma gününe kadar, hergün saat 15:00- 19:00 arasında yapılıyor. Tabii, atölyemin olanakları sınırsız değil. Rahat bir yerleşme düzeninde en çok 14-15 kişi ile çalışabiliyoruz. 'Katılabilirim' diye düşünüyorsanız, lütfen worshoptan en geç bir hafta önce mail atarsanız, sizlere her workshop öncesinde o hafta yapılacak çalışmanın bir açıklamasını göndereceğim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/retrospektif-illustrasyon-sergisi-nazan-erkmen-isik-universitesi-sile-kampusu-20-ekim-27-kasim-2015/", "text": "İllüstrasyon Sanatçısı Prof. Nazan Erkmen 20 Ekim 2015 tarihinde Işık Üniversitesi Şile Kampüsünde Retrospektif İllüstrasyon Sergisi açacaktır. Şile Kampüsü Oditoryumunda Işık Üniversitesi Rektörlüğü tarafından düzenlenen Sergi Sayın Rektör Prof. Dr. Şirin Tekinay tarafından Saat 15.00'de açılacak ve toplumun izlemine sunulacaktır. Sergide 200'ün üstünde eser yer almaktadır. Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü mezunu olan Nazan Erkmen, merhum Prof. Mustafa Aslıer'in öğrencisidir. İhtisas alanı illüstrasyon olan sanatçı, şimdiye kadar çocuklar ve büyükler içni 125'in üstünde kitap ve yüzlerce kitap kapağı resimlemiştir. Ülkemizde olduğu kadar, yabancı ülkelerde ve Uluslararası sanat kurumlarında 50'ye yakın sergi açmış olan Erkmen, Polonya Wroclaw 4ncü Uluslararası Resim Bienali Jüri üyeliği(2009),32ci City Museum of Skopje Üsküp Uluslararası Öğreni Afiş Yarışması jüri üyesi (2010)Üsküp Uluslararası Afiş Bienali, VII. ve VIII. International Biennial of Drawing Pilsen (2012 2013) ve Accademia belle di arti di Torino, 1nci Uluslararası FİSAD Sanat Festivali (2015) ve Bratislava Uluslarası İllüstrasyon Bienali'nde (2015)jüri üyeliği yapmıştır. Sanatçı, sanat alanındaki başarısı yanısıra, kendisine layık görülen ulusal ve uluslararası 22 ödülün yanı sıra, topluma yaptığı hizmetler nedeni ile de Türkiye Kadınlar Birliği tarafından Lider Kadın Sanatçı ve Mevlana Derneği tarafından da Topluma Hizmet Ödülü gibi ödüllerle taltif edilmiştir. 2014 yılında Uluslararası dil ve Medya Üniversitesi Roma sanat fakültesi öğrencileri ve Roma Fondazione Vakfı tarafından eserlerinde ve yaşamında çalışmalarını kadın ve çocuk haklarına adayan Uzak Doğu ve Yakın Doğu Seçilmiş Kadın sanatçılar arasında seçilmiştir. 2006 2012 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi iki kez seçimle göreve gelen ilk kadın dekandır ve 2012 2015 yılları arasında Doğuş Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi Dekanlığını yapmıştır. Halen Doğuş Üniversitesinde görevlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/uluslararasi-plastik-sanatlar-dernegi-turkiye-komitesi-baskani-bedri-baykam-unesco-iaaaiap-dunya-baskani-secildi/", "text": "-18.10.2015- Pilsen / Çek Cumhuriyeti UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri 18. Genel Kurulu 14-18 Ekim 2015 tarihleri arasında Çek Cumhuriyeti'nde Pilsen'de düzenlendi. 25 ülkenin katılımıyla gerçekleşen UNESCO-IAA/AIAP Dünya Sanat Birlikleri Genel Kurulu'nda 2015-2019 Dönemi Yönetim Kurulu ve Dünya Başkanı seçimi dün yapıldı. Türkiye Komitesi, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam, dört yıl için UNESCO-IAA/AIAP Dünya Başkanı seçildi. Fransa delegesi Anne Pourny ikinci başkanlık görevini, Porto Riko delegesi Marta Mabel Perez saymanlık görevini üstlendi. Asya-Pasifik Koordinatörü GüneyKore delegesi Cho Kang Hoon, Avrupa Koordinatörü Slovakya delegesi Pavol Kral, Latin Amerika Koordinatörü Meksika delegesi Dolores Ortiz, Afrika Koordinatörü Gana delegesi Franklyn King Glover olarak belirlendi. Diğer Yönetim Kurulu Üyeleri: Katarina Jönsson Norling, Maria Moroz, Christos Symeonides, Ryoji Ikeda. Genel Kurul'da ayrıca Onursal Başkan ünvanı 2011-2015 Dönem Başkanı Rosa-Maria Burillo ve Yönetim Kurulu eski Üyesi İsveç delegesi Anders Liden'e; Onursal Danışman ünvanı ise 2011-2015 Dönem İkinci Başkanı Norveç delegesi Grete Marstein, Asya-Pasifik Koordinatörü Japon delegesi Kaan İrie ve Afrika Koordinatörü Anton Loubser'e verildi. Seçimden sonra Bedri Baykam başkanlığında devam eden Genel Kurul'a sanatçı haklarını ve sanatçının yaşam koşullarını savunan 5 önerge sunuldu ve kabul edildi. Bunların en ilginçlerinden biri, kamuya açık alanda sergilenen sanat eserlerinin teşhirinden, görsel sanatçıların da aynen eserleri radyoda çalınan müzisyenler gibi bir maddi karşılık almalarını öngören sunumdu. 1948 yılında gerçekleşen 3. UNESCO Genel Kurulu'nda sanatçıların hangi açılardan UNESCO'nun amaçları doğrultusunda yol alabileceğine ve karşılarına çıkan politik, sosyal ve ekonomik engellerin neler olduğuna dair sunulan öneriyi takiben, 1952 yılında ünlü İtalyan sanatçı Gino Severini başkanlığında düzenlenen Uluslar arası Konferans ile sanatçıların çalışma koşulları ve özgürlük alanlarının genişletilmesi konuları daha da detaylı olarak gündeme getirildi. Venedik'te 23 Hükümet ve 19 ülkeden 48 dernek bu yapıyı taşıyacak bir uluslar arası ressam ve heykeltıraşı bir araya getirecek bir oluşumu, Paris'te UNESCO binasında açtılar. 1954'te, yine Venedik'te, tüm kuruluş çalışmalarını tamamlayan oluşum, 18 ülkenin delegasyonlu katılımı, 22 ek ülkenin de dışarıdan gözlemci olarak yer alışlarıyla açıldı. Aralarında Geoges Braque, Joan Miro, Hans Hartung, Andre Masson, Laurencin, Victor Vasarely, Henry Moore, Cesar, Calder ve Soto gibi sanatçıların başından beri üyesi olup destek verdikler oluşum, o günden itibaren UNESCO'nun doğrudan partneri olan uluslararası sivil toplum kuruluşlarından biri olarak faaliyet gösteriyor. Dünyanın değişik yerlerinde sürekli olarak sanatçı hakları ve ifade özgürlüğünün korunması doğrultusunda çalışmalar yapan IAA/AIAP'ın Genel Merkezi Paris'te UNESCO binasında yer almaya devam ediyor. Baykam, UPSD'nin 1989-90'da kuruluşunu gerçekleştiren ilk yönetim kurulunda yer aldıktan sonra, 2006 yılında UPSD'nin Başkanlığına seçildi ve o tarihten beri bu görevini sürdürüyor. Sanatçı aynı zamanda daha önceki dönemde de UNESCO-IAA/AIAP Avrupa ve Dünya Yönetim Kurulu'nda yer aldı. 2011 yılında Guadalajara/Meksika'da düzenlenen 17. Dünya Genel Kurulu'nda Türkiye Komitesi adına verdiği önergenin oybirliğiyle kabul edilmesiyle, Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan Dünya Sanat Günü olarak kabul edildi ve 4 senedir kutlanıyor. 2015'te de yine 40'ı aşkın ülkede ve Türkiye'nin birçok noktasında kutlandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/19/yeryuzu-dualarieart-prayers-ekrem-kahraman-milli-reasurans-sanat-galerisi-21-ekim-21-kasim-2015/", "text": "- Ekrem Kahraman'ın büyük boyutlu çalışmalarının yer aldığı - 1980'li yıllarda Çukurova'nın uçsuz bucaksız pamuk tarlalarının resmedildiği bir döngüden seneler içinde boşlukları artan bir soyut anlatıma doğru devinen, geleneksel tuval resmi malzemelerini kullanarak çağdaş resmin izleklerini süren Kahraman bu son çalışmalarında tıpkı insan bedeni üzerine düşünen çoğu çağdaş sanatçı gibi kendisinin de yeryüzü bedenleri üzerine eylemler ve kavramlar yüklemeyi denediğini söylüyor. Sanatçı, artık bütün dünyada insanın onca bilgisel, felsefi, teknolojik gelişmeye rağmen sanki hayatın ve gelecek kaygısının yine de ancak temennilerle, dualarla aşılıp yaşanabildiğini, bu yüzden resimlerinde kendince bir tür sonlar ve başlangıçlar izleği kurduğunu söylüyor. Sanatçı, sanat, kültür ve bilim dinleri de dahil bütün kadim dinler karşısında insanlığın ve toplumların tek taraflı bir edilgenlikten öteye geçemediklerini, bu nedenle resimlerinin de bir tür bu duyuma karşı imgelerle bezeli olmasını önemsediğini belirtiyor. - Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde 21 Kasım'a kadar ziyarete açık olacak sergiyle ilgili hazırlanan katalogda sanat tarihçi Barış Acar sanatçının yapıtlarıyla ilgili şunları söylüyor: - ... Kahraman'ın işlerinin belirli bir optik geleneğe yaslanan yönleri, kendine özgü resimsel tercihleri ve bu tercihlerden sapma anları var. İşte benim amacım bu resimsel amaçların niteliğine, onlardan sapma anlarına ve giderek karşımdaki bu resimleri sanat yapan şeyin ne olduğuna yaklaşmaya çalışmak oldu. Bir adım daha öteye geçmeme izin verilirse, sanatçının da, Kant'ın Yargı Yetisinin Eleştirisi'nde ele aldığı anlamda yapıtın ruh'unu ima ederek, temsil sorunlarının ötesinde sanatsal anlamda bir yaşama karışma girişimi içinde olduğunu düşünüyorum. Aksi takdirde resimlerinin üzerine konmuş boya tuşelerini açıklamak imkansız olurdu. Renkle boya arasında sürekli bir gerilim var bu resimlerde. Çoğunluğun aksine onlara bakarken ben hiçbir zaman ova, bozkır, toprak, tente, çadır, bulut vb. temsiller görmedim. Hatta bu açıklamaları okuduğumda dönüp dönüp resimlere yeniden bakma ihtiyacı duydum. Hakikatten bu sözcüklerle baktığımız zaman gördüğümüz şeylerin doğru tasvir edildiğini düşünmemek garip kaçıyor. Ancak nesnelerin kimliğine dair bu yaman saptamalar, ne bulutun neden sürekli karşımıza çıktığını açıklıyor ne de resme bir anda küçük dairesel noktaların, renk plakalarının, geometrik formların, uzun çubuksu yapıların, kimi zaman serigrafiyle aktarılmış fotoğraf parçalarının girişini anlamlı kılıyor. Zaman zaman boya ile renk arasında ressamın eylemini seziyoruz. Ancak o bunda da ısrarcı değil. Resmin başka bir köşesinde tümüyle suskun ince bir renk tabakası karşımıza çıkıyor. İçinden geldiği ve dışına doğru baktığı geleneklerin harmoniye oturmayan sesleri gibiler. Yan yana ama iç içe değil. Mesafe olarak andığım renk bölgeleri bu iki gelenek arasındaki ayrımı yaratıyor bir yandan. Boya ve rengi ayırdığı gibi, ressam ve resmini de birbirinden ayırıyor. Bunun aynı zamanda kavramsal bir inşa ve politik bir tutum olduğunu öne sürebilir miyiz? Ekrem Kahraman resmi sanat tarihinin usturasını vurduğu yeri çok güzel gösteriyor bize. Akademik dilin kurallarını ve o dilden kendini dünyaya fırlatmayı deneyen sanatçıyı... Bu da bize aşağı doğru çalışan usturanın yukarı doğru da aynı serilikte kayabileceğini bir kez daha anımsatıyor. 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünden mezun oldu. Çeşitli Ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaptı. 1989 yılında öğretmenlikten ayrılarak sanatçı yaşamını tercih etti. Plastik sanatlar alanında teorik yazılar yazdı. Yazıları Sanat Çevresi, Türkiye'de Sanat, Genç Sanat, Çekirdek Sanat, CEY Sanat, rh+ Sanart ve Artist sanat dergileri ile Bosphorus SANAT gazetesinde yayımlandı. 2007-2008 yılları arasında Sanatçının Atölyesi dergisini yayımladı. Yayımlanmış 5 şiir kitabı Sessiz Bir Aşkı Dillendirmek 1985, Rıhtım ve Ihlamur 1987, Fısıltılar ve Çığlıklar 1992, Üşümez mi Sandın Meşe Ağacı Soğukta 2011 ve Aşk olsun Hayat isimli bir toplu şiirler kitabı ile bir seçme şiirler kitabı yayımlandı. Ayrıca sanat ve sanatçılar üzerine deneme yazılarının yer aldığı Ateşin Peşinde isimli bir kitabı bulunuyor. Yurtiçi ve yurtdışında 80'nin üzerinde kişisel sergi açtı; çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı, ulusal ve uluslararası fuarlarda yer aldı. 16 ödül kazandı. Sanatı hakkında birçok kitap, katalog ve broşür yayımlandı; iki belgesel film çekildi. Çok sayıda ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda resimleri bulunuyor. İstanbul'da yaşıyor. He was born in Tarsus in 1948. He was graduated from Istanbul Education He has worked as a teacher at various colleges. In 1989, he prefers artist live hood by resigning from being a teacher. He has written theoretical papers about plastic arts. His papers are published in art magazines; Sanat Çevresi, Genç Sanat, Çekirdek Sanat, CEY Sanat, rh+ Sanart, and Artist. In 2007, he has started to publish the magazine of Sanatçının Atölyesi. Besides his 5 published poet books (Sessiz Bir Aşkı Dillendirmek 1985, Rıhtım ve Ihlamur 1987, Fısıltılar ve Çığlıklar 1992, Üşümez mi Sandın meşe Ağacı Soğukta 2011, one collected poet book named Aşk Olsun Hayat and one selected poets book were published. Also he has a book which includes essays on art and artists. He has opened more than 80 individual exhibitions in domestic and abroad. He has joined a lot of mix and group exhibitions, national and international fairs. He won 16 awards. Lots of book, catalog and brochure were published about his art. Two documentary films were produced about his art. His paintings are in many national and international collections. He lives in Istanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/23/duayen-gazeteci-cetin-altan-hayatini-kaybetti/", "text": "Türkiye'nin simge gazeteci ve yazarlarından Çetin Altan (88), tedavi gördüğü hastanede zatürreye bağlı solunum yetmezliği ve septik şok nedeniyle yaşamını yitirdi. Çetin Altan'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 22 Haziran1927'de İstanbul'da doğdu. Dedesinin babası Kırım'dan göç eden arabacı Ahmet Kıpçakski, dedesi Tatar Hasan Paşa idi. Babası hukukçu Halit Bey, annesi Nurhayat Hanım'dır. Galatasaray Lisesi'ni, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1943-1944'de Çınaraltı, Varlık, İstanbul ve Kaynak'da şiirleri ve düz yazıları çıktı. İlk kitabı Üçüncü Mevki1946'da yayınlandı. Ulus gazetesinde muhabir olarak başladığı gazeteciliğe Hür Ses'de fıkra yazarlığı ile devam etti. Daha sonra Halkçı, Tan, Akşam, Milliyet, Yeni Ortam, Hürriyet, Güneş gazetelerinde ve Çarşaf dergisinde köşe yazıları yazdı. 1959 yılında Abdi İpekçi'nin teklifi üzerine Peyami Safa'nın (1899 1961) yerine Milliyet gazetesinde yazmaya başlamıştır. Daha sonra Devrim, Akşam, Hürriyet, Güneş, Sabah, Milliyet gazetelerinde köşe yazıları yazdı. Dünyanın en çok köşe yazısı yazmış yazarlarındandır. Çetin Altan 1965-1969 arasında Türkiye İşçi Partisi'nden milletvekilliği yaptı. Önce dokunulmazlığı kaldırılan, sonra da iade edilen ilk milletvekilidir. Yine aynı dönemde, 1968 yılında meclisteki bir konuşması sırasında başlayan tartışma Nazım Hikmet'e kadar sıçramış ve başta o dönemin Adalet Partisi milletvekili Cavit Şadi Pehlivanoğlu ve Hamit Fendoğlu olmak üzere Adalet Partisi milletvekilleri ile karıştığı kavga ile çokça gündeme gelmiştir. Bu dönemdeki anılarını Ben Milletvekiliyken adıyla kitaplaştırdı. 1960'lı ve 1970'li yıllardaki köşeyazıları, Taş, Sömürücülerle Savaş, Suçlanan Yazılar, 'Kahrolsun Komünizm' Diye Diye, Onlar Uyanırken, Kopuk Kopuk, Geçip Giderken, Gölgelerin Gölgesi, Şeytanın Aynaları, Bir Yumak İnsan (1978Türk Dil Kurumu Ödülü), Nar Çekirdekleri adlı kitaplarda toplandı. 9 Mart 1971 darbe teşebbüsünü destekleyen Devrim gazetesi mensubu olduğu gerekçesiyle, bu Milli Demokratik Devrim darbesi planlarına karşı çıkan zamanın 1. Ordu Komutanı OrgeneralFaik Türün tarafından tutuklanarak sorguya çekildi. Altan'ın dört romanı vardır: Büyük Gözaltı (1973 Orhan Kemal Ödülü), Bir Avuç Gökyüzü, Viski ve Küçük Bahçe. Dördü de Fransızcaya çevrilen bu eserlerden Büyük Gözaltı İsveçce, Yunanca, Bulgarca ve İspanyolca; Bir Avuç Gökyüzü ise İspanyolca ve Rumence dillerinde yayınlandı. Büyük Gözaltı Fransız liselerinde seçmeli ders kitabı olarak okutuldu. Yazarın tümü oynanmış oyunlarından basılı olanlar; Çemberler, Mor Defter, Suçlular, Dilekçe ve Tahtaravalli, basılmamış olanlar ise, Beybaba, Yedinci Köpek, Islıkçı ve Telefon Kimin İçin Çalıyor'dur. Kavak Yelleri ve Kasırgalar'da çocukluk anılarını anlatan Altan'ın Aşk Sanat ve Servet ve Atatürk'ün Sosyal Görüşleri adlı iki incelemesi vardır. Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri ile Türk yazınında pek az denenmiş olan polisiye türünde eser veren yazar Zurnada Peşrev Olmaz'da mizahi yazılarını topladı. 2027 Yılının Anıları ise onun fütürist bir çalışmasıdır. Çok yönlü bir yazar olan Altan'ın gezi yazıları Al İşte İstanbul ve Bir Uçtan Bir Uca adlarıyla yayınlandı. Tarihinin Saklanan Yüzü ise onun Osmanlı tarihi üzerine yaptığı bir araştırmadır. Tüm yapıtlarından örneklerin toplandığı Seçmeler 1992'de yayımlandı. 1997'de Seçmeler genişletilerek Dünyada Bırakılmış Mektuplar adıyla tekrarlandı. Son 15 yılın günlük gazete yazıları da Şeytanın Gör Dediği kitabıyla okuyucuya ulaştı. Yazar son olarak çocuklar için özel bir yapıtı gerçekleştirdi, Alfabe. Elli yıllık yazı yaşamında yazılarından ötürü pek çok kez mahkemeye verilen Altan hakkında ağır cezada 300'den fazla dava açıldı. 1972 yılında gözaltı süresi 24 saat olmasına karşın 15 gün gözaltında tutuldu. Üç kez tutuklandı, iki kez mahkum oldu ve iki yıl cezaevinde yattı. Son olarak hakkında 159. Maddeye dayanılarak açılan davada tek celsede beraat etti. Çetin Altan köşe yazılarına Milliyet gazetesinde devam ederken 22 Ekim 2015'de öldü.. Oğulları Ahmet Altan ve Mehmet Altan'dır. Kızı Zeynep Bakan'dır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/23/turk-sinemasinin-efsanelerinden-yilmaz-koksal-yasamini-yitirdi/", "text": "Yeşilçam'ın ünlü karakter oyuncusu Yılmaz Köksal, 76 yaşında hayatını kaybetti. Bir süredir Sultanbeyli'de bulunan özel bir hastanede kanser tedavisi gören ünlü oyuncu vefat etti. Yılmaz Köksal'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Kırşehir ilinde doğan Köksal, daha sonra ilkokulu bitirerek Osmaniye'den İstanbul'a geldi ve Tophane Sanat Enstitüsünde okudu. Bir süre gemilerde çalışarak Avrupa'yı dolaştı. Tunç Başaran'ın sinemaya uyarladığı, Orhan Kemal'in Murtaza eserinde Dubara rolünü oynayarak sinema tarihine geçti. Uzun bir süre ikinci derecede rollerde oynadıktan sonra 1970 de Çetin İnanç'ın yönettiği Çeko filminde başrole yükseldi. Filmin başarısıyla halkın beğenisini kazanıp, macera filmlerinin aranan oyuncusu ve sinema tarihinin sevilen oyuncularından biri oldu. Senaryosunu Mehmet Arslan'ın yazdığı ve başrollerini Canan Perver ile paylaştığı Aybiçe Kurt Kız, o dönem Türk Sinemasının ürettiği ender kült filmler arasındadır. 1965'ten 2005'e kadar 182 filmde oynamıştır. Birçok film senaryosu yazmıştır. Özel televizyonların çoğalmasıyla birlikte sinema ve dizi filmlerinde oyunculuk hayatına devam etmiştir. Kanser hastalığına yakalanan Köksal 22 Ekim 2015 tarihinde vefat etmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/23/turk-tiyatrosunun-onemli-isimlerinden-prof-dr-nurhan-karadag-hayatini-kaybetti/", "text": "Akademisyen, yönetmen, dramaturg, Türk tiyatrosunun önemli isimlerinden Nurhan Karadağ 72 yaşında hayatını kaybetti. Nurhan Karadağ'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1943 yılında Elazığ'da doğan Nurhan Karadağ, 1968 yılında Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl TRT'ye girerek dramaturg ve yapımcı olarak çalışmaya başladı. 1975 yılında mezun olduğu okula döndü ve önce doçent, sonra da profesör olarak atandı. DTCF Tiyatro Bölümü'nde, Devlet Tiyatroları ve İstanbul Şehir Tiyatroları'nda çok sayıda oyun yönetti, 20'den fazla oyunda çeşitli rollerde oynadı. Radyo ve televizyon programlarında sunuculuk ve danışmanlık yaptı. 2006 yılında 11. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali Onur Ödülünün de içinde olduğu çeşitli ödüller aldı. 1965'ten 2006 yılına kadar Ankara Deneme Sahnesi'nde çeşitli görevler yapan Karadağ; DTCF Tiyatro Bölümü'nde reji dersleri verdi ve bölüm başkanlığı görevini yürüttü. Nurhan Karadağ, 2006 yılında Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. - Tiyatro ve Gençlik Tiyatro Dergisi, Gençlik Özel Sayısı, 2. Sayı, Baylan Basım ve Cilt Evi, mayıs 1969, s.40. - Çağdaş Tiyatro ve Söyleşi Yeni Toplum, Dergisi, Sayı 3, Çark matbaası, Şubat 1076, Ankara, s.59-63. - Halk Tiyatrosu, Halkoyu Dergisi, Sayı 10, Halkevleri Kültür Vakfı Basımevi, Mart 1977, s. 7-12. - Ticaret Oyunu Oyun metni, Halkoyu Dergisi, Halkevleri Kültür Vakfı Basımevi, Mart 1977, s.116-138. - Halk Tiyatrosu, Yeni Toplum Dergisi, Sayı 16-17, Evren Matbaası, Mart, Nisan 1977, s.41-46. - Sivas, Şarkışla, Gümüştepe Köyü'nde Çıkartılan Oyunlardan Örnekler, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı 6, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1977, S. 131-156. - Köy Seyirlik Oyunlarından Güncel Tiyatroya: Al Gülümü, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı 6, Ankara Üniversitesi Basımevi Ankara 1977, s. 277-283. - Amatör Tiyatroların Yaygınlaşması Konusunda Bir Söyleşili Tiyatro Örneği: Tütün, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Sayı 6, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1977, s. 284-285. - Radyo Tiyatrosu Eğitimi, Tiyatro Araştırmaları Dergisi, Tiyatro Öğretimi ve Eğitimi Öze Sayısı, Sayı 7, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara 1978, s. 163-173. - Yöresel Tiyatroların Yaygınlaşması, Köy Oyunları, Ankara Deneme Sahnesi Yayınları, DSİ Basım ve Foto Film İşletme Müdürlüğü Matbaası, Ankara 1977, s. 179-184. - Gerçek Kavga Üzerine Bazı Uygulama Notları, Köy Oyunları, Ankara 1977, s. 175-178. - Gerçek Kavga, Oyun metni, köy Oyunları, Ankara 1977, s. 142-174 - Köy seyirlik Oyunları, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Genel Yayın no: 191, Tisa Matbaası, Ankara 1978. - Nasıl Bir Tiyatro Oyun dergisi, Mart 1979 s.8. - 1932-1951 Yılları Arasında Halkevleri Tiyatro Çalışmaları Tiyatro Araştırmaları Dergisi Sayı. 8. Ankara Üniversitesi basımevi Ankara 1988. - Tiyatroda Geleneksel'den Evrensele Bildiriler Tiyatro Kurulları T. C. Kültür Bakanlığı. - Köyümüzde Şenlik Var Dramatik Belgesel 11 bölümlük bir TV dizisi TRT 1'de yayınlandı 1983. - Taş Parçası Reşat Nuri Güntekin'in oyunları Radyoya uygulama TRT İstanbul Radyosunda Yayınlandı. 1973. - Bir Köy Düğününde Nermin, Çulsuz Ali özgün TV oyunları senaryosu TRT Ankara TV. Yayınlandı 1972. - Türk Tiyatrosunun Kut-Törensel Kaynakları ve Köylü Tiyatrosu Tiyatro Araştırmaları Dergisi1995 sayı:112 - Halkevleri Tiyatro Çalışmaları T. C. Kültür Bakanlığı 1998 Sanat-Tiyatro eserleri dizisi. - Cumhuriyetin 75. Yılında Türk Tiyatrosu mitos Boyut Yayınları, Tiyatro Kültür dizise 31 Şubat 1999 Pastel Matbaası s.107-115 - Tiyatro Kurultayı Mersin. Oyun Yönetimi s. 260-262 TOBAV -1997. - Tiyatro Mezunları Derneği, Ulusal Tiyatro 2002. Bildiri."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/26/sabahattin-sen-sanati-yasatan-insan-selahattin-taran/", "text": "Görsel Sanatlar açısından ülkemizin geldiği yer hiç de iç açıcı bir noktada değil. Bunca eğitim, bunca öğretim, bunca koşturmaca, bunca çaba, bunca uğraş, bunca cebelleşme ülkemizde sanatı bodur ve verimsiz bir ağaç olmaktan öteye götürmedi. Ülkemiz hiçbir zaman bulunduğu çağların sanatını ne yaşadı ne de özümseyebildi. Sekter ve yaratıcılıktan uzak bir anlayış aldı başını, bugünlere geldi. Bir zamanlar ilerleme ve sanatı yaşama umudumuz varken günümüzdeki konumumuza bakıldığında onca yılların boşa gittiği açıkça görülmekte; görmemekte direnenler direnmeyi sürdürmekte... Sanatta hiçbir zaman çağdaşlığın içinde yaşanmadı, yaşamadık. Geri kalmış bir ülke olmanın geriliği daha aşağılara çekildi, sanatta yıkımlar yaşamaktan başka bir şey elde edemedik. Sanatı, kendi bağnazlığımıza indirgeyerek sanatı yaşamayı engelledik. Yapay bir sanat dünyası yarattık. Gerçek güller yetiştirmek yerine naylondan yapılmış lavanta kokulu güller ürettik. Ülkemizde, sanat da içinde olmak üzere birçok alanda yapılanlar ve yapılması gerekenler yok olmanın yıkımı içine sürüklenmiş durumda. Sanatta çok başarı elde edebilecek bir anlayış ve inançla yola çıkmış insanlardık. Kendimize olan güvenimiz yerindeydi. Başaracağımızdan kuşkumuz yoktu; zamana gereksinimimizin olduğunu biliyorduk. Bu zamanı, bizi aldatanların, içtenlikten uzak, tekelci anlayıştaki çetelerin kullandığının ayırımına varmadık. Sanat diye ülkede sanatsızlığı yerleştirerek sanat ortamını ele geçirmek isteyenlerin kendilerini bu süre içinde güçlendirmeye çalıştıklarını, kötü niyetlerini algılayamadık. Kendi kendilerine büyüklük taslayan yeteneksizlerin elinde sanatı yaşayamadığımızı, yaşamamıza engel olunduğunu da anlayamadık. Evrensellik ve çağdaşlığı yaygınlaştıracağımıza bir avuç tekelci çetenin elinde oyuncak olduk. Sanatın ustaları diye bize yutturulanları sanatçı sanıp usta diye bağrımıza bastık. Sanat nefesimiz kesildi, boğulduk; ayırımına varamadık. Günümüz koşullarında da sanatın yokluğunu duyumsayacak yoğun bir kitle de oluşturamadık. Sanata karşı işlenen suçlara karşı çıkacak bir toplum gücünün oluşturulmasından çok uzaklarda bırakıldık. Yaşamın diğer alanlarına da baktığımızda ne hukuk, ne yasalar, ne bilim, ne felsefe, ne insanlık... Doğruluk, mertlik yaşamı da zıvanadan çıktı. Sanat konusundaysa toplumun ve insanlığın toptan çöküşüne tanık oluyoruz. Zamanında sağlanan olanaklar, topluma sağlıklı biçimde ulaştırılmadı. Onun yerine halk sanatı daha kolay anlasın diye sanatın alt basamaklarından örnekler sunularak çağdaş sanat diye yutturuldu. Günümüzde duruma bakıldığında çok büyük bir zaman yitimi olduğu anlaşıldı. Anlaşıldı, diyorum; anlaşıldığı konusunda kuşkuluyum. Belirlediğimiz geri bir odaktan öteye gidemeyip tekelciliğin altında inleyen bir sanat yapısıyla dünya sanatının bile bile gerisinde bırakıldık; sanatsızlık yaşadık. İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun sanatın yaşanmasında gösterdiği içtenlikli çabalar ne yazık ki cılız kaldı. Halkın elindeki süslemeleri, halıları, kilimleri, heybeleri, eşarpları, yastık ve yorgan yüzlerini, yemeni baskılarını, örgülerini ve işlemelerini öne çıkararak çağdaşlıkla bağdaştırmak istemesi başarılması çok zor olan bir girişimdi. Sanatsal duyarlılık bir yana bırakılarak zorla duygu aşılar gibi benimsetmeye zorlamak güdümlemeye dönüştü. Halka ve topluma kendi diliyle oluşturduğu görsel değerlerle gitmenin sanatın anlaşılmasını kolaylaştıracağı düşünülmüş olabilir. Sanat anlamında daha çok kendi ülkemizde kendi değerlerimizden evrensel bir dile ulaşılmak istenmiş olabilir. Ülkemizin sanata ve sanattaki çağdaşlığa böylece daha yakınlaşacağı düşünülebilir, elbette. Düşünce olarak bir sanatçının bunu ele alması sanat ve sanatçı açısından sorun yaratmazdı. Bunu yaygın biçimde sanat uğraşı verenlere benimsetmeye kalkmak sanatın özüne ve özgünlüğüne aykırıydı. Ne çıkarsa bahtına gibi bir durum, bir anlamda sanatla kumar oynamaya benzer. Bu nedenle ne denli içten olursak olalım sanat duyarlılığının kişisel bir özgün yapıyla iç içe olması nedeniyle başarısızlık kaçınılmazdı. Genel bir parçanın genele yönelik bir özle bağdaştırılmak istenmesi kişisel yaratıcılığı engeller. Bedri Rahmi'nin çabasındaki sanatı yaşama ve yaşatma istemi böylece başarıya ulaşmadı. Yetiştirdiği öğrencilerle başarılı bir öğreticimiz olarak bilinen Bedri Rahmi'nin kurgulamı, ulusal bir dil oluşturmaya yönelik çabaları, istenileni vermedi. Bu zaman içerisinde sanat çok verimli bir biçimde yaşanacakken yaşanmamış oldu. Çağdaş sanatın sorunlarından da uzak kalındı. Hem ülkemizin sanatını yaşatan hem de sanatı evrensel değerler düzeyinde öğreten özgün tek bir insanımız vardı. Bedri Rahmi döneminde yaşamış ve sanat eğiticiliği yapmış gerçekten güzel bir insanımızdı. Böylesine üstün ve çok çalışkan özellikleri olan bu insanımız, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde görev yapanlarca kıskanılan ve onlar tarafından da yakından tanınan bir sanat insanıydı. Ülkemiz onu her nedense pek tanımıyor. Yaşamında hiç kimseden hiçbir şey istemeyen, hiç kimseden beklentisi olmayan, kendi yağında kavrulan, hiç kimseyle çıkara dayalı yakınlaşmayan, bildiklerini sürekli veren ve aktaran gerçek bir Atatürkçü idealistti. İlkeli, doğrulardan yana olan, bencil olmayan, iyiyi öven, kötüyü ödün vermeden yeren nitelikli bu insan Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki tekelci, ilkesiz, bencil olan kadroyla ters düşmekteydi. Akademi kendi içinde birbirini yiyen, sanat tutarsızlığı içinde olanlarla doluydu. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda çaba gösteriyordu. Akademinin adı kullanılarak olmayan sanatlarıyla Türkiye'de sanat adına bir yere ulaşmak istiyorlardı. Sanatın yaşanmadığı yerde sanat varmış oyunlarıyla ülkemizde sanatın yaşanmasına engel bir kadroydu. Öğrenciler yanlış onurla yüklenerek sanatı öğrendiklerini sanıyorlardı. Oysa sanatın yaşanmadığı bir yerde sanatın oluşma olanağı olmaz. Bugüne dek de olmadı. Sanatı yaşatan diye nitelediğim bu güzel insanın üstün derecedeki sanat öğreticiliği Akademi kadrosunca itici olmasına neden olmuştur. Onun yetiştirdiği öğrencilerin önüne diğer sanat okullarında da engeller çıkarılmaktaydı. Çünkü bu öğrenciler bu güzel insanın yanında sanatı öğrenerek sanatı da yaşarlardı. İçten olmayan, ilkesiz öğreticilere karşı çıkmayı sanat adına bir görev bilirlerdi. Böylesi özgünlükten ve çağdaş sanattan yana olan bilgiç gençleri sanatı yaşatamayanlar yanlarında, yakınlarında elbette istemezlerdi. Nitelikli, öğreticiliğinde sanatı yaşatan bu güzel insanın adı: Selahattin Taran'dır. Bugüne dek adının işitilip bilinmemesi hiç şaşırtıcı değil. Bu güzel insanı en iyi biçimde tanıtarak ülkemizin değerli sanat insanının değerinin bilinmesini sağlayacak oğlu Ali Taran'dı. Gerçek anlamda babasının değerini bilip bilmediğini bilemiyorum. Bende bilmediği kanısı uyandı... Oysa Ali Taran'ı yaratan Babası Selahattin Taran'dır. Ali için ne denli çırpındığına tanık olanlardan biriyim. Yaptığımız her işte sözleri bizim kulaklarımızda nasıl çınlıyorsa, Ali'nin de çınlıyordur. Başarısındaki etkisinin çok büyük olduğunu Ali'nin bilip bilmediğini bilemiyorum. Umarım biliyordur... Gerçek anlamda bizlerde oluşan bilinçaltı olgusunun ortaya koyduğu olumlu sonuçların insanıdır, Selahattin Hüsnü Taran. Her yanlışta onun sesi çınlar kulaklarımızda. İlkeleri ve ödün vermezliği nedeniyle birçok engellerle karşılaşmıştır. Ödün vermemiştir ve öğrencileri de sanattan ödün vermeyen insanlar olmuşlardır. Bitirmiş olduğu Gazi Eğitim Enstitüsü'de genç yaşta öğretim üyesi olarak çalışıyorken oradaki öğreticilerle anlaşamayarak kendi isteğiyle ayrılıp orta dereceli okullarda ve Köy Enstitülerinin kuruculuğunda görev almıştır. Ülkenin sanatta yücelmesi için çok büyük zorluklara katlanıp büyük özverilerde bulunmuştur. O yıllarda böyle bir olanağı bırakıp ayrılacak babayiğit yoktur. O, okulda çöreklenmek yerine kendi ilkeleri uğruna Anadolu'yu dolaşan, öğreten bir insan oldu. 1963 yılında İstanbul İlköğretmen Okulu Resim Semineri'ne geldiğimde Selahattin Taran resim öğretmenimdi. Kendisi de üç yıl önce Kepirtepe İlköğretmen Okulu'ndan İstanbul'a atanmış. Kepirtepe'de öğrencilerinin bugüne dek unutamadığı bir resim öğretmeniydi. Tatlı sert ve çağdaş sanatı bilen, öğreten genç bir eğitimciydi. Bizleri topluca güzel filmlere götüren oydu. Bu filmlerden biri Batı Yakasının Hikayesi adlı filmdir. Tiyatrolara taşımıştır bizleri. Tolstoy'dan, Dostoyevski'den romanlar okumamızı sağlamıştır. Panait Israti adlı yazarı ve kitaplarını onunla tanıdık. Erich Maria Romerque'tan kitapları okumamıza onun yol göstericiliği neden olmuştur. Okulumuzda müzik bölümü de vardı. Bölümün olanaklarından yararlanıp batı klasik müziği sevdiren de Selahattin Taran'dır. Salt resim değil, sanatın her alanında sanatla iç içe olup sanatı yaşamamıza olağanüstü bir katkısı olmuştur. Onun çağdaş sanat ve öğretmenlikteki gücünün ne olduğunu anlamakta gecikmedik. Sanata bakıştaki tutarlılığı ve gücü bizlere sanatı yaşatmaya yetmişti. Ülkemizdeki sanat kitapları ve yayınlarından da uzak durmazdık. Her yeniliği bizlere ulaştırırdı. Sanat dergilerine abone olmamızı sağlardı. Sahaflara düşmüş olan Batı Resminde Gerçek Duygusu adlı kitabın ederi bir liraydı. Hepsini satın aldırdı ve tüm öğrencilerin bu kitabı edinmesini sağladı. Birer lira o zaman için kolay ödeyeceğimiz bir ederdi. Kendisi Avrupa ve Amerika'daki sanat dergilerine aboneydi. Bizleri çağdaş sanatla güncel olarak buluştururdu. Sanatı ve sanat dünyasını bu olanaklar çerçevesinde yaşıyorduk. Sanatta kendimizi bulacak gücümüzün olup olmadığını bilmesek de sanatın içindeydik. Öğrenim süremiz ve diğer derslerin baskısı düşünülecek olursa önümüzde uzun bir zaman olduğu gerçeği de duruyordu. Olanaklar kısıtlı olsa da sanatla yaşamın ne olduğunu, ne olması gerektiğini öğreniyorduk. Selahattin Taran, İstanbul İlköğretmen Okulu'ndan resim öğretmenimdi. Tıpkı iş öğretmenimiz Hidayet Gülen, Çocuk Edebiyatı öğretmenimiz Enver Naci Gökşen gibi... Üstelik yalnız öğretmen değil, kimin için sanat yaptığını bilen bir ressamdı. Yapıtlarıyla 17 kişisel sergi gerçekleştirmişti. 1918-1986 yılları arasında onurlu ve anlamlı bir yaşam süren Selahattin Taran, 1942'de Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş bölümünü bitirdi. Kepirtepe Köy Enstitüsü'nün kurucu öğretmenleri arasında yer aldı. 1957- 1958 yılları arasında bir süre İlköğretim resim müfettişliği yaptıktan sonra, 1958'de Gazi Eğitim Enstitüsü öğretmenliğine getirildi. 1960'da İstanbul Çapa Öğretmen Okulu Resim Semineri öğretmenliğine atandı. İstanbul İlköğretmen Okulu'nda resim öğretmeni olarak çalıştı. Tanıdığım ilk günden onun farklı bir eğitimci olduğunu anlamıştım. Bize resim yapmayı öğretirken, bir yandan da hayata bakmayı, baktığımız yeri görmeyi; yaşamı sorgulamayı ve haksızlıklara karşı suskun kalmamamız gerektiğini anlatmaya çalışıyordu. Bir gün sınıfa girer girmez bizimle öfkeli bir sesle konuşmaya başladı. O sabah kahvaltıda yatılı öğrencilere verilen gravyer peynirler kurtlu çıkmıştı ve hiçbirimiz yememiştik; ama başkaca da bir şey yapmamıştık. Buna karşı çıkmadığımız için bize öfkeliydi. Ders boyunca, haksızlıklar karşısında suskun kalmanın yanlışlığını ve gençlerin sorumlulukları olduğunu anlattı. Ne yapmamız gerektiğini sorduğumuzdaysa; Onu da siz bulacaksınız! dedi. O akşam hep birlikte konuyu tartışmış ve kendi çapımızda küçük bir eylem gerçekleştirmiştik. Bu küçük, çocukça eylemimizin bile etkisi büyük olmuştu. En önemlisi de birleşmenin gücünü ve kendimize güvenmeyi öğrenmiştik. Selahattin Taran öğretmenimizle resim dersleri gerçek yaşam dersleri oldu hep. Hepimiz yoksul halk çocuklarıydık. Yağlı boya alacak paramız yoktu. Bize toz boyadan yağlı boya yapmayı öğretti. Kendi yaptığımız boyalarla resim yaparken; duygu ve düşüncelerimizi renklerle, şekillerle ifade etmeyi de öğrendik. Ne var ki o dönemde halktan yana bir aydın, devrimci bir eğitimci olduğu için ne bedeller ödediğini bilmiyorduk. Yıllar sonra bunu bir şiirin dizelerinden öğrendim. Mehmet Başaran, Sis Dağının Başında Borana Bak Borana adlı kitabındaki Okunsun Diye Tarihi Elin şiirinde, Kepirtepe'de birlikte çalıştığı Selahattin Taran'ı ve onun sürgünlerle geçen yaşamını anlatmıştı. Ülkemizde sanat ve sanat eğiticiliği açısından büyük bir etki yaratan insandır Selahattin Taran. Sanat eğitiminde herkesin başarılı olma kuralı yoktur. Kimi başarır kimi başaramaz. Başarsınlar ya da başaramasınlar Selahattin Taran'ın öğrencileri sanatı yaşamıştır; o öğrencilerine sanatı yaşatmıştır. Onun öğrencisi olmak gerçek anlamda niteliktir. Henüz sanata adım atmaya çalışan seminer öğrencileri olarak Taran'dan öğrendiğimiz ilk sanat ilkesi, özgünlüktür. Başlangıçta hoşlandığımız dünya sanatçılarını iyi incelememizi, duygularımızın neye eğilimli olduğunu anlamaya çalışmamızı isterdi. Bir anlamda kendi özgün duygularımızı irdeleyip yaratıcılıkla olan bağlarımızın sanatsal bir güce erişmesi açısından önemliydi. Hiç kimseye öykünmemek koşulunu önümüze koyarak özgünlük olmadan sanatın olamayacağı gerçeğini çok sık vurgulamıştır. Bir anlamda bizlere sanatın olmazsa olmazlarının gerçeklerini şırınga etmiştir. Batı'ya öykünmek değil, çağdaş Batı sanatı anlayışının çizgisinde kendimize çağdaş bir biçem bulmamız konusunda uyarılarda bulunurdu. Böylece kendi kendimize sanatın gerçekliğinin içine dalmaya çalışarak sanatı yaşardık. Ülkemizdeki öykünmecilik konusuna dikkatimizi çeker içinde bulunduğumuz açmazları açıklayarak erimimizi ve gözlerimizi Batı'ya doğru yönlendirirdi. Hiçbir öğrencinin çalışması bir başkasınınkine benzemezdi. Öyle ya da böyle herkes sanatın özünü anlayıp yaşamaya çalışarak başkalarından ayrı bir biçem arayışına girerdi. Kendi çalışmaları da gerçekten özgün ve çağdaş anlayışın biçemleri arasında yerini bulurdu. Sanatta evrensel, çağdaş ve özgün bir yere varmamız için elinden gelen hiçbir şeyi esirgemezdi. Kendi çalışmalarının etkisinde kalarak ona benzer çalışmalar yapmamamız için çalışmalarından ve resimlerinden hiçbir zaman örnekler göstermemiştir. Neredeyse nasıl çalışmalar yaptığını bilmezdik. Özgünlüğümüze en küçük bir engel olmasın diye düzeltmek ereğiyle ne desenlerimize bir çizgi ne de resimlerimize tek bir fırça vurmamıştır. Her şeyi kendimiz araştırıp kendimiz bularak karar vermeliydik. Özellikle birbirimizin çalışmalarını eleştirmemize olanak vererek bunun önemini kavratmıştır. Öğrendiklerimizle birbirimizi uyaran gözler olmuştuk. Böylece sanattaki özgün kişiliğin yerleşmesini sağlamıştır. Bizler onun çalışmalarını bu nedenle pek bilmezdik. Kendisine öykünmemizden çekinirdi. Kazara böyle bir yola girsek nasıl kızacağını da bilirdik. Ona da başkasına da öykünmenin yolları kapalıydı. Herkes sanatı yaşayarak bir yerlere ulaşmalıydı. Bol bol eskiz çalışmaları vererek araştırmacılığımızın güçlenmesine yardımcı olurdu. Sanat denilince Taran'ın tutumu bellidir. Sanattan ve kendi ilkelerinden hiç ödün vermezdi. Şöyle bir anımı anlatarak anlaşılmayı kolaylaştıracağımı düşünüyorum: İstanbul İlköğretmen Okulu'nda üç yıl öğrencisi oldum. İstanbul Eğitim Enstitüsü'ne girmek istediğim yıldan iki yıl önce bu okula atanmıştı. Kendisini buldum ve okula giriş konusunda konuştum. Bana: Öğretmen okulunda resme çok çalışan bir öğrenci değildin. Az çalışanlar arasında olduğunu da söyleyebilirim. Bu nedenle son yıllarda ne yaptığını da bilmiyorum. Başarıp başarmamak sana bağlı. Benden hiçbir şey bekleme. Çünkü ben buraya benim öğrencim diye alınan birinin başarılı çalışmalar yapan biri olmasını isterim. Kendime çalışmayan, yeteneksiz birini okula aldırttı dedirtmem. Kendine güveniyorsan sınavlara gir. Öğretmen okulundaki gibi olacaksan hiç girme! Bana başarılı olmak için çalışacak kişiler gerek. Kendin düşün taşın ve karar ver. Ben yokum... dedi. Ben de kendisinden böyle bir yardımı kesinlikle beklemediğimi, benim ilkelerime de uymadığını, kendisinin yardım etme düşüncesi olsa da bunu geri çevireceğimi, başaracaksam kendi başıma başarmam gerektiğini belirttim. Çok sevindi. O zaman gir ve dene... Çalışmaların varsa getir göreyim ve en azından eksiklerini söyleyebilirim. Ben de böyle yardımcı olurum... diyerek bana destek oldu. Ben sınavı birincilikle kazanınca çok şaşırdı, çok sevindi. Bu kadarını beklemiyordum. Beni mutlu ettin. Senden çok çalışmanı bekliyorum... dedi. Ben de çok çalışacağımı ama öğretmen okulunda ne yazık ki diğer derslerde de başarı olmak gerektiğini ayrıca bu okula girmek için test sınavını da başarmak zorunda olduğumu, bu nedenle resim konusuna istenilen zamanı ayıramadığımı, anlattım. O yıllar Güzel Sanatlar Akademisi ve Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu giriş sınavlarında ne gibi dolaplar döndüğünü işin içinde olan bir arkadaş yıllar sonra anlattı. Taran'la direkten dönmüşüm anlaşılan. İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nde Taran'la böylece yine birlikte olma olanağı buldum. Çocukluk ve sanatı yeni öğrenmek dönemi yerini sanatta olgunlaşmaya bırakmıştı. Selahattin Taran'la Akademi arasında ayrı bir özellik vardı. Bu ayrıcalık bize de yansımıştı. Akademi tutucu bir çizgideyken bizler çağdaş sanatı yakından izleyen özgüncülerdik. Taran'la Akademi arasında özgünlük açısından büyük bir çatışmanın varlığı kendini duyumsatıyordu. Akademi'de öğrenciler öğretmenlerin etkisinde kalacak denli sanat özgürlüğünden yoksundu. Bu da bugünkü olumsuzlukların yaratılmış olmasının başında geliyor. Taran her öğrencisinin -yeteneği doğrultusunda- sanatta varabileceği yere dek varmasını isterdi. Tek başına bir okuldu, Taran. Ülkede sanatın ve sanatçının böyle yükseleceğine inanırdı. Öğrencisine verebileceği bilgileri esirgemezdi. Anlayamayanlara anlayıncaya dek anlatırdı. Ek görevler vererek özgün kişiliğinin ortaya çıkması için çabalardı. Akademi'de öğrenciler öğreticinin etkisinde kalarak özgünleşme yolunda ilerleyemiyorlardı. Taran'da yetişen bizler bu durumu çok kolay anlayıp saptayabiliyorduk. Bizler özgürlük ve özgünlük yolundayken Akademi belli kalıplarla bağnazlaşıp tekelleşme anlayışına saplandı. Taran'ı kıskanmak ve çekemezlikten başka ne yapabilirlerdi ki?... Taran'ı bu nedenle dışlamaya çalıştılar. Oysa Akademi Taran gibi bir okulun eksikliğiyle sanatta başını bir türlü doğrultamadı. Almanya'ya geldikten sonra yakınımda bulunan Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'ni inceleme olanağı buldum. Nelerin nasıl öğretildiğini gözlemledim, dinledim. Taran neyi, nasıl öğretiyorsa Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nde de onların öğretildiğini saptadım. Bir kompozisyon çalışması için Taran nasıl değişik tekniklerle araştırmalar yaptırıyorsa bu okulda da böyle çalıştırılıyordu. Boşluklar, bütünlükler, uyumlar, kolajlar, kartonlar, boyalar... Özgünlük konusunda böylesine benzerlik Almanya'da sanat açısından hiç sorun yaşamamama neden oldu. Öğrenciler sanatı bize göre daha çok ve daha etkili bir biçimde yaşayabiliyorlardı. Fuarlar, çağdaş müzeler, yılaşırılar ve çağdaş yapıtları sergileyen galerilerle besleniyorlardı. Bizlerin ne yazık ki dergi ve kitaplardan yararlanma olanağımız oluyordu. Bunlar da çok kısıtlıydı. Buna karşın bir tek Taran'ımız vardı; varlığı yardımımıza yetişiyordu. Taran en son İstanbul Eğitim Enstitüsü'nde görev yaptı. O günkü koşullarda bizlere gerçek anlamda büyük emekler verdi. Ne yazık ki okul üç yıllık ve öğretmen yetiştiren bir kurumdu. Sanat derslerinin sayısı öğretmen yetiştirme ereğine göre ayarlanmıştı. Her şeye karşın Taran'ın öğrencileri o dar kapsamlı zaman içerisinde gerçekten sanatı yaşardı. Sürenin yetmediğini bilen Taran okul bittikten sonra sanat yapmak isteyen öğrencilerinin zorlanacağını düşünür ve çözüm arardı. Buna da okulu bitiren öğrencilerini görev yaptıkları yerlerde gidip görmek gibi bir çözüm bulmuştu. Ayrıca mektuplaşırdı ve öğrencilerin gereksinimleriyle ilgili malzeme ve yayın yardımında bulunurdu. İstanbul'a gelişlerimizde yolumuz hep Taran'a düşerdi. Yeniden sınavdan geçirileceğimizi bilirdik. Çalışmayıp çalışmalarımızdan örnekler götürmezsek ünlü Bok Herifler azarlamasını işiteceğimizi bilirdik. Okuldan sonra da okulumuzdu. Eksiklerimizi böyle gidermeye çalışırken o da gerçekten mutlu olurdu. Mektuplarla da sanata ilişkin sorunlarımızı aktarırdık. Kendine gerçekten çok zaman ayıramadığı için kendi sanat çalışmalarında aksamalar olurdu. Buna üzüldüğünü biliyorum. Belli etmemeye çalışırdı. Üzüntüsünü mutluluğa çeviren, yetiştirdiği bizlerdik. Bu, onun gerçek avuntusuydu. Çok çalışırken gerçekten çok büyük duygusal özverilerinin karşılığı öğrencilerinin başarısıydı. Birçok öğrencisi onu mutlu kılma başarısını göstermiş ve ülkemizde sanat adına önemli çalışmalar yaptıklarını kanıtlamışlardır. Ülkemizde sanatla uğraşan çok sayıda insanı ve öğretim üyelerini yetiştirdi. Kendisi emekli olduktan sonra kendi çalışmalarına ağırlık verdi. O yıllar için, ABD'ye giderek sergiler açan az sayıdaki insanlardandır. Onun sağlığında da bizler onunla sanatı yaşamak için buluşurduk. O sanatı yaşatan, sanata çok büyük emekler veren çok değerli ve çok güzel bir insandı. Her öğrencisine güzel anılar bıraktı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/bugun-neler-yapiyoruz-piramid-sanat-04-kasim-27-aralik-2015/", "text": "2013'te Piramid Sanat'ta gerçekleşen Türk Çağdaş Sanatının Devrim Yılları: 80'ler isimli serginin hatırlattığı büyük kabuk değiştirme olguları üzerine inşa edilen bu yeni dünyanın isimlerini bir araya getiren bugün neler yapıyoruz?sergisi, sanatçıların son yıllardaki işlerine toplu bir bakış getiriyor. Günümüz çağdaş genç sanatçılarının yolunu açmış olan 80'ler kuşağının en belirgin özellikleri arasında yer alan olgu, video, enstalasyon, heykel, üç boyutlu işleri de yapıyor olmalarına rağmen tual resmini reddetmeden, tam tersine yüzey sanatını da geliştiren her türlü riski alarak yollarına devam etmeleri. 4 Kasım-27 Aralık 2015 tarihleri arasında sürecek olan sergiye paralel olarak, Türk çağdaş sanat ortamının bugün karşı karşıya olduğu zorlukları masaya yatıran iki panel gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/galeri-ilayda-contemporary-istanbulda-12-15-kasim-2015/", "text": "Bu sene 10.'su organize edilen Contemporary Istanbul, 12 15 Kasım 2014 tarihleri arasında İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve yanındaki İstanbul Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecektir. Contemporary Istanbul, İstanbul'u geniş bir sanat izleyicisi kitlesinin odak noktası yapacak. Uluslararası çağdaş sanat dünyası ve Türk sanatseverlerin merakla beklediği Contemporary İstanbul 2015'e Galeri İlayda, Lütfi Kırdar Rumeli Salonu A2-405 no'lu standında Atilla Galip Pınar, Caner Şengünalp, Damla Özdemir, Derya Özparlak, Gazi Sansoy, Nurdan Likos, Kerim Yetkin ve Özcan Uzkur'un Contemporary Istanbul 2015 için özel olarak hazırladıkları eserlerle katılacak. Atilla Galip Pınar, eserlerinde varoluş karşısındaki bilgisizliğinin, geçiciliğinin, çaresizliğinin, yalnızlığının ve tutsaklığının farkına varan birey, tedirgin bir ruh haline bürünür ve bu farkındalıkla derin bir yabancılaşmayla yüzleşir.. Bu bağlam, sanatçının eserlerinin kavramsal altyapısını oluşturur. Yapıtlarında, çoğunlukla bir kutuyu andıran iç mekanlarda, dönüşen insanlar, bağıran, ürkmüş hayvanlar, girift dallar, kökler, ağaçlar... vs. bu altyapıyla örtüşecek şekilde tasvir edilir.. Sonuçta, kaotik bir uyumun egemen olduğu, ontolojik düşünce katmanlarından oluşan, güçlü eserler ortaya çıkar. Resimlerinde çoğunlukla kendi iç yolculuğunun ve varoluş sorgulamalarının yansımalarını izleyiciyle paylaşıyor. İnsan ve doğa ilişkisini temel alan, duygusal anlamda loş olarak tanımlanabilecek fakat bütünüyle pesimist olmayan bir yaklaşımın görüldüğü eserler, özellikle günümüz insanının maddeselliğe indirgenmiş genel bilinç düzeyine eleştiriler yöneltiyor. Caner Şengünalp, heykeli insan yaşamını süslemek için değil, değiştirmek ve bilgi aktarımını sağlamak için yapan sanatçı, uygulamalarını bu yönde tasarlar. Özellikle kentsel mekanlar için heykeli bir mekan kurucu öğe olarak üretir ve mekansal bağlamın taşıdığı anlamı sorgulayarak, izleyicinin yapıtın aktif bir tamamlayıcısı olmasına, mekansal belleğin yapıtın oluşum sürecine katılmasına dikkat eder. Maket ölçeğine indirgenmiş figürler, büyük bir tiyatro sahnesi gibi düşünülen, her gün daha da büyüyen ve dönüşen İstanbul'un birer aktörleri olarak bu dev sahnede yerlerini almaktadırlar. Gazi Sansoy, görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan Minyatürler ve Yüzsüzler olmak üzere iki seriyi paralel olarak birkaç yıldır çalışmaktadır. Batı resminin önemli tablolarından yola çıkarak Gazi Sansoy'un resimlerine vasıl olan ve Doğu-Batı karışımı bir sirki andıran tüm bu insan figürleri karmaşası ile Sansoy'un anlatmak istediği; temelinde II. Viyana kuşatmasına kadar uzanan bir ezikliği veya Tanzimat'la başlayan bir batılılaşma modernleşme ve bunun Cumhuriyet ile ve devrimlerle en üst seviyeye yükselip şu son 10 yılda tekrar yüzümüzü iyice doğuya ama çıkarlarımızı batıya ve daha da çok Amerika'ya çevirdiğimiz son derece iki yüzlü bir yönetimle kurgulanmaya çalışılan toplumumuzdaki çarpıklık ve zıtlıkların en üst seviyeye ulaşmış olması durumudur. Sansoy Minyatür serisi resimlerinde kürk için öldürülen hayvanlar, boğa güreşleri, Filistin halkına özgürlük veya adaletsizlik gibi insan veya hayvan hakları konularında dolaylı dolaysız politik mesajlar veriyor. Yüzsüzler serisi resimlerinde ise Rönesans dönemi resimlerini sadece vücutları yok edip pop renklerle boyayarak klasik ve çağdaş renk ve kompozisyon zıtlığını oluşturuyor.. Kerim Yetkin, pentürün statükosuna bir anlamda baş kaldırırken, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elderken, kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki grift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzuluyor. Bu yansımalar, sanatçının bazen oldukça geniş tuval yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkıyorlar. Özcan Uzkur, insanın dramını gözler önüne seriyor. Sanatçının oluşturduğu kimliksiz bedenler, birbirine savaş açmış insan bedenlerinden izler sunuyor izleyicilere. Uzkur'un yapıtlarında, lif ve kan öne çıkarak, bir yandan bedeni oluşturmak üzere bir araya gelip bir yandan ondan ayrılıyorlar. Parçalarından tekrar, tekrar inşa edilmeye çalışılan bedenler, temsil edilenin yalnızca insanlar değil, belki de onun ötesinde, insanın parçalandıkça bütünleşmeye çalışan vahşi doğası olduğuna işaret ediyor. Birleştiği anda tekrar dağılmaya başlayan beden, belki de kendi bedenine yabancılaştığını ve hiçbir zaman tam bir bütün olamayacağını ifade ediyor. Contemporary İstanbul'a katılım göstermiş olduğumuz sanatçılarımızla, galeri mekanımızda da solo sergileri gerçekleşmeye devam edecektir. 12 15 Kasım 2015 tarihleri arasında Galeri İlayda'yi Lütfi Kırdar Rumeli Salonu A2- 405 no'lu stantta ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/gunduz-dusleri-huseyin-rustemoglu-kozyatagi-kultur-merkezi-11-22-kasim-2015/", "text": "11-22 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek sergide Hüseyin Rüstemoğlu'nun son dönem kağıt işlerinin izleyiciye sunulacağı sergide sanatçının önceki solo sergilerinden de hatırlayacağımız yabancılaşma, kimlik problematiği bağlamında tek başına figürleri görselleştirdiği kompozisyonlar yer alacak. Gündüz Düşleri Kozyatağı Kültür Merkezi A sergi salonunda sabah 10 ve akşam 10 saatleri arasında gezilebilir. Sanat eseri ile yaşamak herkesin hakkı mottosu ile 2014 yılında kurulan Sanat365, sanat eserine ulaşamayan kişiler için yeni bir platform olma amacıyla çıktığı yolda, sanatçılarının her birinin solo sergilerine yer vermeye devam edecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/unal-cimiti-anma-sergisi-galeri-selvin-2-17-kasim-6-aralik-2015/", "text": "Ünal Cimit 1934'de Karadeniz Ereğli'de doğdu. İlk ve orta eğitimini Ereğli'de, lise eğitimini Bursa Ziraat Lisesi'nde tamamladı. Liseden sonra 1952 de başladığı Güzel Sanatlar Akademisi yüksek resim bölümünde, üç yıl Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Eyüboğlu atölyelerinde öğrenim gördü. Daha sonra Avrupa'ya gitti. Üç sömestr Offenbach/Main Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'na devam etti. Ardından Höhr Grenzhausen Sctatliche Keramische Schule'ye geçti. Buradaki eğitimini üstün başarı diploması ile bitirerek, bir süre Heykeltraş Fr. Schmit Rueter'in asistanlığını yaptı. Almanya'daki çeşitli seramik ve porselen fabrikalarında form ve dekor tasarımcılığının yanı sıra, bölüm yöneticiliği de yaptı. Almanya'da yaklaşık 10 yıl süren yaşamı sırasında, seramikçi Sadi Diren ve Alev Ebuzziya ile tanıştı. Sadi Diren'le aralarındaki dostluk, Türkiye'ye döndükten sonra hayatına yeni bir yön verdi. Ünal Cimit ilk kişisel sergisini 1978 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Galerisinde gerçekleştirmiştir. Toplam 34 kişisel sergi, sayısız karma sergi, konferans ve etkinliklere katılmıştır. 2 uluslararası ve 3 ulusal toplam 5 ödülü bulunan sanatçı, 1982 yılında Serpo Cam fuarında, 1992 yılında ise seramik alanında yılın sanatçısı seçilmiştir. Ayrıca 22 yapıtı müze ve koleksiyonlarda yer almaktadır. Aslen resim eğitimi alan sanatçı, Almanya'da seramikle tanışarak, resim eğitiminde hocası Bedri Rahmi'nin canlı renk armonisini yorumlayarak seramiklerinde, çiçekler açtırmıştır. Seramik iki ve üç boyutlu düzlemde değerlendirilebilen, plastik sanatlar alanında sanatla bilimi bünyesinde birleştirmiş özel bir dalıdır. İyi bir seramikçi, tasarım ve kurguyu 3. boyuta sağlıklı bir şekilde taşıyabilmesi gerektiği kadar, aynı zamanda, seramik teknolojisini de iyi bilmeli ve uygulamalıdır. Bu uğurda teknolojik gelişmeler ve bilimsel yöntemler seramikçinin emrindedir. tarihleri arasında Ünal Cimit'i Anma Sergisi isimli seramik sergisini Galeri Selvin 2'de görebilirsiniz. Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/utku-varlik-oxymore-fiac-2015/", "text": "Bugün ilginç bir haber; İtalya'nın Bari kentinde contemporary sergileyen bir galeride, temizlikçi kadının yanılarak çöp tenekesine attığı; Amerikalı artist Paul Blanca'nın bir yapıtı. Gerçek çöp içeren bu enstellasyon; kartonlar, izmaritler, capotlar vs. den oluşuyor. Dünya modern müzeleri temizlik yapan personeli defalarca uyarmışlardı: .. her şeyi çöpe atmayın; bilmiyorsanız küratöre sorun diye. Daha önce Düsseldorf müzesindeki Joseph Beuys'un Feltecte adlı, akmış tereyağı içeren enstellasyonunu temizleyen kadının işine son verildikten sonra. Örneğin Martin Kippenberger'in de Dortmund müzesindeki Ne zaman dam akmaya başladı enstellasyonunda, bilerek yanlış konmuş, su damlayan kovanın yerinin temizleyen kadın tarafından değiştirilmesi! Tüm bu kazalar ne yazık çağdaş sanatı bilmeyenler tarafından yapılıyor. FIAC nedeniyle yayımlanan bu rapor, contemporary ticaretinin ne büyük rakamlara ulaştığını, hangi ülkelerin bu iki sirk'te nasıl oynadığı; futbol'dan sonra para kazanmanın, lobileşmenin nasıl bir güç sağladığı, bu pazarın sağlığını istatistik gösterisinde İstanbul; Viyana, Singapur, Tokyo, Münih, Dubai Stockholm'den önce geliyor! Ülkemiz üstüne her zaman beni şaşırtan en ilginç yan; gerekli gereksiz herhangi bir şeyi en hızlı bir şekilde değerlendirmek. Uzun süredir kendime sorduğum; Türkiye'de Contemporary düdüğü çalanlar, bu oyunu kime oynuyorlar? Malum bunlar birkaç büyük banka ve zengin bir otel sahibi. Fiac süresince yapılan hesaplar gerçekten şaşırtıcı. İstatistikler göre, bu sirke para yatıran zengin ülkelerin içindeyiz. Paradoks; yalnız Vermeer'in bir tablosunu satın alıp bir müzeye koymak değil, Basel'den Fiac'dan ya da yabancı galerileri yemleyerek yaptıkları kendi fuarlarından büyük paralar vererek aldıkları ileriye dönük bir çöp değeri taşımayan birkaç süprüntü. Bir oyuna geldiklerinin farkında değiller çünkü snop olmanın, salonlarda hava atmanın tek yolu. Daha önce anlattığım gibi, bunu manupule eden ve de yine bundan para kazanan birkaç milyarderin ayak oyunudur. Bugün alınır-satılır ve de yatırımdır inancı yarın bir hiç e dönüşürse şaşmayın. Sanat açıkça bir bilinçtir, insan da böyle, zavallıca tükenmeyecektir. Adında Türkçe bir yansıma olan bu sanatçı Basel fuarına katıldığında, onu sergileyen galerinin takdimi: HANNAH HOFFMAN GALLERY/ SOLO PRESENTATION OF ARTIST REY AKDOGAN. Yerdeki panoya basmamak için ve de ona bakarak yürürken, ne yazık sanatçının asıl işi; kırmızı bantın farkına varılmıyor! Sonuçta operasyonu yöneten sorumlu Ai Weiwei'nin Fiac için yerleştirildiğini söyledi, bahçede başka işlerin de olduğunu ekledi. Yine karşıma çıkmıştı ama bu günlerde Londra ve Berlin'de de adamın şenliği. Bu işler hiç olmazsa figüratif, bronz, heykel diyeceksiniz ama Ai Weiwei yalnız tasarlamış, figürler geleneksel Çin sanatından alınıp, bronza dökülmüş, New York'ta sergilenip, 5.4 milyon dolara satılıyor. Ai Weiwei burada üstüne oturduğu Çin sanatını kendine transfer ederek işini sürdürüyor. Sonuç olarak Borusannın güncel sanata verdiği öneme bir katkıda bulunmak istiyorum; Jardin des Plantes'daki bu borulu yapıta sponsor olabilirlerdi! Daha ilginç bir yanı bu fuarın, dünyanın en önemli fuarlarından biri olmak, düdük öttürmek için, hiçbir mantık gütmeden acımasız olmak! Kendini önemli sanan birçok galeri bu fuara yetersiz oldukları için alınmamış oysa metre-karesi en pahalı fuar. Peki bu yargıyı öğrenebilir miyiz? Kanımca eskiden olduğu gibi estetik, pentür kalitesi yani tuval olmadığına göre, kanımca bunların içinde sizinle en iyi dalga geçenler seçiliyor, kitch olmak en önemli bir kalite ama burada galericileri unutmayalım, asıl görülmesi gereken kanımca onlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/29/yeni-arketipler-pera-sanat-galerisi-13-31-kasim-2015/", "text": "Micro'dan Macro Cosmos'a başlıklı karma sergi 13 Kasım 31Kasım 2015 tarihleri arasında PERA SANAT GALERİSİ / İSTANBUL'da Mustafa ALTINTAŞ küratörlüğünde izleyiciyle buluşuyor. COSMOS birçok kısım ve öğeden oluşmuş düzenli bir sistem, bilimsel olarak varlığı bilinen ve düşsel olarak tasarlanan her türlü evren; acun anlamına geliyor, Kaos'un. Karşıtı olarak cosmos; düzenli'' ahenkli sistem, evren olarak tanımlanıyor ve bu kavramilk kez düşünür Pisagor tarafından ortaya atılarak tartışmaya açılmıştır. Sübliminal bir kavram olarak bilimsel bilimin en uç merak ve keşif konusu olarak Cosmos;çağımızın tüm sanatlarına düşünsel altyapı olmuştur. Özellikle sinema sanatı bu gün; bilim kurgu biçiminde, bu alanı tamamen bilgi ve bilimin ışığında taramaktadır. Resim sanatındaçok eskilerde betimlenmiş arketiplerden günümüze kadar Cosmos öyle ya da böyle konu olmuşsa da, günümüzde Micro/Macro Cosmos sanatın önemli bir süjesi olmuştur. Sanatçılarımız plastik sanatın farklı dallarındaki yorumlarıyla bu konuyu işleyerek sergiizleyicisini yeni bir düşünsel boyuta taşımayı deneyeceklerdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/10/31/amarcord-hatirliyorum-tuyap-07-15-kasim-2015/", "text": "Amarcord Federico Fellini'nin doğduğu şehir olan Rimini'de konuşulan, İtalyanca'nın Emilia-Romagna lehçesinde Hatırlıyorum anlamına gelmektedir. 1973 tarihli film, bir çocuğun gözünden ergenlik neşesine ve ülkeye kara bir gölge gibi çöken faşizme dair şiirsel bir anlatıma sahiptir. Hatırlıyorum hafıza ve anımsamanın trajik olduğu kadar neşeli yönünü de hatırlatır bize. Çünkü hatırlamak sadece acı ve trajediyle değil; neşe ve umutla da sarmalanmıştır. 2015 yılı, 1915'ten itibaren yaşadığımız dünya savaşlarına ve acı yerel trajedilere önemli bir eşiği gösteriyor aynı zamanda. Unutmayalım; hatırlamak bizim en insani gücümüzdür. TÜYAP ARTİST bu yıl hatırlamanın, hafızanın, anımsamanın, acı ve umudun birlikteliğine odaklanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/01/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vasat-edebiyati-101-mizahla-polemik-arasinda/", "text": "Taylan Kara'nın 5. kitabı 'Vasat Edebiyatı 101'in çıktığı haberi, bana daha önceki kitaplarıyla ilgili yorumlarımı anımsattı. Romanını çok başarılı bulmuş; diğer iki kitabını ise genel olarak karamsar ve suçlayıcı üslubu nedeniyle eleştirmiştim. Yeni kitapta ise, daha olgun bir polemik dili egemen ve eleştiri oklarını halk yerine edebiyat ticaretine yönelttiği için, daha yakın geldiğini söyleyebilirim. İlgisiz içeriği dolayısıyla arka kapağının yanıltıcı olduğunu düşündüğüm kitapta, 'Vasat Edebiyat 101' ve 'Edebiyat Üstüne' başlıklı iki bölüm var. Kitabın ilk yazısında Ahmet Altan, ikinci yazısında Perihan Mağden, beşinci yazısında ise Elif Şafak romancılığındaki niteliksizlik, kitaplardan alıntılarla gözler önüne seriliyor. Kara'nın elma yanaklı, kalem kaşlı kadın klişesi için yazdığı derin tanıtım yazısı, Elif Şafak'ın romanına dair bir diğer kurmaca-tanıtım yazısı ve efsane romancı Tonguç Kundil'in son romanını tanıtan yazısı, yazarın mizahçı yönünü göstermekle kalmıyor, aynı zamanda, istese kültür ürünlerini diğer fabrika ürünleri gibi satan kültür endüstrisinin büyükbaşlarından olabileceğini gösteriyor. Ama Kara, kitabın başındaki ifadede görüldüğü gibi, 'direnme inadıyla, çürümeye direnenler'den ve üstelik, Bertolt Brecht'ten yaptığı ön-alıntıda olduğu gibi, yalnızca topluma sorumluluk taşımakla kalmayıp toplumu da sorumluluğa çekmek gerektiğine inanıyor. Kara'nın Haldun Simavi'nin sözünden esinlenerek uyarladığı söz, içinde bulunduğumuz ticari durumu az ve öz olarak başarılı bir biçimde ifade ediyor: En iyi yayıncı-yazar-yayınevi, en az kağıdı en ucuza basıp en pahalıya satandır (s.32). 'Penguen yazı' nedir? Penguen yazı, herhangi bir yazarın herhangi bir kitabına yazılabilecek ortaya karışık bir tanıtım yazısıdır. Bu yazılar penguenler gibi birbirine benzer. Penguen yazılar kişiliksizdir, hakkında yazılan kitaba ait ya da ona özgün değildir. Penguen yazılar genel geçer yazılardır, genel ifadelerle özele ilişkin birşeyler söylemeye çalışır. Penguen yazılar, birbirinden apayrı kitapları, aynı cümlelerle ve aynı ifadelerle tanıtır. Onlarca yazarın onlarca kitabı için geçerli olabilecek joker yazılardır. Penguen yazıları ancak penguen yazarlar yazabilir. Bir yazar düşünün ki ülkedeki edebiyat evreninde piramidin en üstünde yer alıyor. Kitapları, holdinglerin kurduğu yayınevlerinden büyük reklamlarla basılıyor. Kitapları daha çıkmadan gazetelerde söyleşileri çıkıyor. Ülkenin en çok satan gazetelerinde ve kültür eklerinde sayfa sayfa ilanları veriliyor. Kitapları, kitapevlerinde girişte, vitrinin en görülecek yerlerinde okuyucunun gözüne gözüne sokuluyor. Yayın dünyasında bir yazarın kullanabileceği her türlü olanak o yazara sunuluyor. Hal böyleyken bu yazar hala muhalif, aykırı kalem, cesur yazar diye anılıyor! Yazarın, yükseklerde edindiği bu ilişkiler yumağı içinde yaşadığı küçük mağduriyetler bile ballandırıla ballandırıla muhalif olmasından kaynaklanan baskılardiye sunuluyor. Kayıkçı kavgalarından kaynaklanan köşe yazarlığından kovulmalar, bir majestelerinin gazetesinden bir başka majesteleriningazetesine transfer olması, ilkesel nedenlerle istifa olarak adlandırılıyor. Kara'nın burada anlattığı durum, kitap tanıtımı ve satışıyla kısıtlı değil elbette. Bir de işin cilalama kısmı var. Bu cilalama kısmında en önemli uğraklardan biri, edebiyat ödülleri. Kara'nın bu ödüllere yönelik eleştirisi, 'ünlü' ve/veya 'çoksatar' olmaya heveslenen yazar adayları için soğuk duş gibi gelebilir. Ancak, eldeki malzeme bu. Gerçekçi olmak lazım. Kara'nın ufak çaplı hesaplaması, aslında kimi ödüllerin kitaplar okunmadan dağıtıldığı iddiasını destekler nitelikte. Abinin/babanın seçici kurulda olduğu değerlendirmede ödülün kardeşe/oğula verilmesi gibi örnekler, zaten durumu fazlasıyla özetliyor. Üstelik kendi kendine ödül verenler bile var. Yarın Türkiye'de fırıncılar çalışmasa milyonlarca insan aç kalırdı. Yarın otobüs sürücüleri grev yapsa on binlerce insan gitmek istedikleri yerlere gidemezdi. Yarın sağlık çalışanları işlerini bıraksa, yüz binlerce insan sağlık hizmeti alamaz, ciddi hastalığı olan hastaların yaşamı tehlikeye girerdi. Bütün bu aksaklıklar 'hemen' olurdu. İnsan bilincini uyuşturan, bilinci çürüten, algıyı yavaşlatan, farkındalığı azaltan, farklılıkları keskinleştirmeyip yumuşatan sanat anlayışı gerici bir sanat anlayışıdır. Panolarda reklamını gördüğümüz, kitapçının vitrininde dizilen, holding gazetelerinde bizlere sırıtan sanat, asla bir tesadüf değildir. İlerici sanat dönüştürür. İlerici sanat, insanın nesnel gerçekliğe nüfuz edebilmesini sağlayarak çevresini, kendisini ve toplumu daha iyi anlamasını sağlar. Türkiye'de ilerici siyaset kurumlarının büyük bir kısmının içine sanatsal gericilik sızmıştır. Sanatta kullanılan ilericilik-gericilik kavramları, güncel siyasette kullanılanlardan tamamen farklıdır. Bu ve benzeri alıntılardan yazarın hiç kimseyi beğenmeyen aksi bir kişilik olduğu izlenimi doğabilir; ancak bu, klasiklere ve Stanislaw Lem'e olan tutkusu düşünüldüğünde yanlış bir izlenim olacaktır. Üstelik, kitap, tümüyle olumsuz eleştirilerden oluşmuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/01/hakan-erol-korku-stefan-zweig/", "text": "Zweig, maddi olarak hayatı boyunca hiçbir sıkıntı çekmemiştir. Ancak Yahudi kökenli olmasından dolayı, Hitler faşizminin en etkili olduğu dönemlerde gördüğü baskı ve tehditlerden dolayı ülkesi Avusturya'yı terk etmek zorunda kalmış, İngiltere'ye ve daha sonra Portekiz'e taşınmıştır. Mektup hanımefendiyeydi ve yanıtı bekleniyordu. Irene tanımadığı el yazısına şaşkınlıkla bakarak zarfı hemen açtı, daha ilk satırda sararıverdi. Birden yerinden fırladı ve diğerlerinin ortak hayretini görünce düşüncesizliğiyle kendini ele verebileceğini anlayıp iyice korktu. Irene her defasında şantajcasına daha fazla şey kaptırır. Parasını, evlilik yüzüğünü, onurunu... En sonunda korkusuna yenik düşüp intihara kalkışan Irene'yi kocası engeller. Şantajcının kimliği ise bu şekilde ortaya çıkar. Her şeye rağmen Zweig'i hiç tanımamış ve onun kitaplarını okumamış bir insanın her zaman bir yanı eksik demektir. 30 yaşına gelmeden önce okunması gereken kitaplar arasındadır Zweig'in kitapları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/01/ozgen-yildirim-cevreyi-paketleyen-avangard-cift-christo-and-jeanne-claude-sergisi/", "text": "Christo ve Jeanne-Claude, çevreye yapmış oldukları sanatsal müdahalelerle oldukça ses getiren yerleştirmelere imza attılar. Onların yerleştirmelerini diğerlerinden ayıran en önemli özellik, devasa boyutlardaki çevresel nesnelere olan ilgiden kaynaklanır. Bu devasa nesnelere birer örnek vermek gerekirse, bir parlamento binası ya da bir köprü tam da onların sanat nesnelerini oluşturabilecek formlardır. Paris'te Pont Neuf Köprüsü'nün kemerlerinin altın rengi plastik örtüyle paketlenmesi, 1995 yılında Almanya'nın eski parlamento binasının, Reichstag'in paketlenmesi, hem mental hem de endüstriyel bir hazırlığın sonucu ortaya çıkan yapıtlardır. Dahası 2005 yılında, New York-Central Park'ta hayata geçirdikleri Kapılar isimli yerleştirmelerinde 7500 adet kapı yerleştirilirken konstrüksiyonunda toplamda 5000 tonun üzerinde çelik malzeme kullanılmıştır. 1969'da Avustralya'da sahil şeridini, 1972'de Kolorado'da bulunan vadiyi, 1997'de ağaçları paketleyen avangard çift, 1991'de Japonya'da 1340 mavi dev şemsiyeyi İbaraki kentinde açmıştır. Mavi şemsiyeler görsel bir şölene dönüşmüştür. Bu devasal çevresel yerleştirmelerin arkesinde birçok kolaj çalışması ve sanat objesi de sanatçıların üretimlerinin bir parçasını oluşturmaktadır. Sanatçı çiftin, Sofia City Art Gallery'de 1963 yılından 2014 yılına değin üretmiş oldukları 130 baskı ve objeden oluşan koleksiyonu, 14 Eylül- 22 Kasım tarihleri arasında izleyiciyle bir araya gelmektedir. Sergilenen baskıların ortak özelliği, çevresel paketleme çalışmalarının ya bir ön çalışması ya da daha küçük objelerin paketlenmiş halleri olarak, ölçüm verileri ile birlikte tasarlanmasıdır. Bir arabanın paketlenmesinde kullanılacak örtü ya da kumaşın hangi ölçüde ve nasıl yapılacağının detayları açıkça görülebilmektedir. Çevresel bir sanat yerleştirmesinin dayanıklılığının ne denli zor olduğu ve korunmasının zorluğundan hareketle, fotoğrafla onları belgelendirmek zorunlu görünmektedir. Böyle bir çalışmanın örneği olan petrol varilleri yerleştirmesinin, taslak çiziminin baskısı yine sergilenen çalışmalar arasındadır. 1997 yılında Motor cycle-Sidecar isimli çalışmasında Harley Davidson'ı paketleyen sanatçı, yine bu çalışmanın ölçümlerini baskısında izleyiciyle paylaşmaktadır. Çağın ötesinde bir sanat anlayışının öncüleri olan Christo ve Jeanne-Claude çifti, M. Vassileva'nın deyimiyle sınırları zorlayarak hayal etmenin peşinden giden, aynı zamanda, politik, ekolojik ve sosyal problemleri irdeleyerek mühendislik becerilerini sanatın içine dahil eden yapıtlar ortaya koymaktadırlar. Bu çalışmaların ortaya çıkışında ise en önemli temayı özgürlük düşüncesi oluşturmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/02/deniz-gokduman-tuyap-07-15-kasim-2015/", "text": "Deniz Gokduman, who was born in Balikesir in 1976, completed his undergraduate education in Prof. Isa Basoglu and Prof. Ramiz Aydin's art studios in Marmara University Ataturk Education Faculty, and his graduate education in ITU Visual and Environmental Arts. Deniz Gokduman, who is now a lecturer in Trakya University Faculty of Fine Arts painting department, completed his doctoral thesis in Marmara University, Institute of Educational Sciences, Department of Art Education. The artist has taken place in many national and international exhibitions and he has works in a variety of collections and museums. 2013 Personal Painting Exhibition Stranger, Art Suites Gallery, 13 March 06 April İstanbul. 2011 Personal Painting Exhibition I Am Not within Time, Nor Entirely Beyond, Piha Collective, 01 20 April, İstanbul. 2007 Piramid Art Gallery Personal Painting Exhibition, 12 April 7 May, İstanbul. 1998 Taranta Babu Cultural Center Personal Painting Exhibition, 01 15 June, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/03/ekrem-kahraman-solun-ve-cagdas-entelektuelin-tarihi-sinavi/", "text": "İki ünlü solcu Fransız entelektüel ve yazar Jean-Paul Sartre ile Albert Camus arasında yaşanan dillere destan yakın dostluk, mücadele arkadaşlığı ile siyasi inançları, tutumları ve kavgaları nedeniyle İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından yollarının ayrılmasının gerçek öyküsü sadece Türkiye'de değil -Fransa ve Avrupa da dahil- tüm dünyada da pek bilinmez. Hatta -taraflar da dahil- yaşananları yakından bilenlerin sonradan yazıp anlattıkları bile hem oldukça sınırlı, hem alabildiğine manipülatif ve tarafgir, hem de hala tartışmalı ve gizemini koruyor. Fakat bu kopuş ve ideolojik yol ayrılığı gerçektir ve tarihseldir. Çünkü bu iki önemli ismin İkinci Dünya Savaşının tam ortasında Fransa'nın Hitler faşizmi tarafından işgali ve bu işgale karşı başlatılan direniş sırasında başlayıp hemen sonrasında ki Kültürel Soğuk Savaş sürecinde birbirinden trajik bir biçimde kopuşları, dönemin çoğu entelektüeli, aydını, sanatçısı gibi zıt siyasi kutuplara doğru ilerlemeleri aslında Avrupa'nın kendi devrimci değerlerinden ve geçmişinden kopuşunun da öyküsüdür. Pakistan asıllı ünlü İngiliz düşünür Tarık Ali Sapkınlar ve Dönekler başlıklı makalesinde insanlık tarihinde her devrimci dalganın artık gerilemeye başladığında arkalarında hem tipik izler, hem de bol miktarda enkaz bıraktıklarını söyler. Yani demokratik devrimci Avrupa tarihinin pek çok sabık devrimci önemli ismi, gerileme ve çekiliş dönemlerinde zaman zaman ters kutuplara doğru savrulmuşlardır. Örneğin 1640 İngiliz Devrimi sırasında önemli roller üstlenmiş radikallerden bazıları bir süre sonra İngiliz Kraliyet ailesinin Avrupa'da sürgünde bulunan temsilcileriyle gizlice buluşup pazarlıklar sonucu hanedanlıkla uzlaşma yolunu seçmişler ve işbirliği yapmışlardır. Benzer bir süreç 1789 Fransız devriminden sonra da yaşanmıştır. Özellikle Napolyon'un iktidarı ele geçirmesinden sonra devrimin öncülüğünü yapmış eski Jakabonler'in bazıları bir gecede anti Jakoben'e dönüşmekten çekinmemişlerdir. Çünkü zamanla geçmişte inanılan ve savunulan tarihsel insani, toplumsal ideallere ve ütopyalara harcanan emek ve zaman, zaman zaman derin pişmanlıklara yol açabiliyordu. Yani bir tür bu öz değerlere karşı bir kör nefret duyumu nüksedebilmekteydi. Bu nedenle de bu tür duyumlar ve pişmanlıklar yeni bir muhafazakarlığın mayası haline gelebiliyordu. Bu ideolojik ruh hali bir kez harekete geçtiğinde de giderek 'kıl dönmesi' gibi en ılımlı bir 'refah devleti' çağrısını bile 'Bolşevizm geliyor!' yaygarası ile karşılamaya başlayabiliyordu. Tarık Ali'ye göre, aynı şey 1960 sonrası Avrupa'sında da yaşanmıştı. Bir zamanlar Avrupa Solunun Mekke'si olan Paris, 1980'lerin başında artık Avrupa gericiliğinin merkezi haline gelmişti. Mitterand ile 'yeni Fransız Filozofları'nın karışımı, Thatcher'ın İngiltere'sinden çok daha alçakça bir biçimde sağcı bir atmosfer yaratmıştı. Oysa çok önemli... Çünkü asıl tarihsel kırılma o noktada başlıyor aslında. İşte Sartre ile Camus arasındaki ideolojik tartışma, kopuş ve yol ayrımı öyküsü de bu nedenle çok önemli. Çünkü bu tipik ideolojik yol ayrılığı aynı zamanda o dönem Avrupa Solu ve entelektüellerinin Kültürel Soğuk Savaş sürecindeki tarihi aymazlıklarının da tipik bir örneğidir. Hatırlayalım: Her ne kadar Camus'nün ismi o yönde fazlaca zikredilmese de dönemin diğer tanınmış eski solcu yazarlarından Arthur Koestler, İgnazio Silone, Andre Gide, Richard Wright, Stephen Spender gibi seçkin isimleri Sovyetler Birliği ve Stalin eleştirileriyle- birden soldan sağa, hatta Amerikancı Soğuk Savaş cephesine geçiş yapmışlardır. Aslında Tarik Ali'nin sözünü etmiş olduğu sapıklar ve dönekler döneminin hemen altında bu büyük enkaz bulunmaktadır. Bugün Türkiye'de gerek bir zamanların sözde liberal aydınlarının gerekse sözde solcu entelektüellerin geçmişteki siyasi pozisyonlarından tam zıddı kutuplara doğru savrulmalarının ana kaynağı da tam burada yatmaktadır. Bana kalırsa zaten Türkiye'de sapkın bir Batı hastalığı her zaman oldu. Fakat bizdeki yandaş ve neoliberal küreselleşmeci bildik isimlerin güncel küreselleşmeci neo muhafazakar ideolojik tercihleri ve sapkınlıkları sözünü etmiş olduğum Kültürel Soğuk Savaş sürecinde sınavı kaybetmiş bu Avrupalı entelektüellere dayanıyor. Çünkü iki dost ve yol arkadaşı Sartre ile Camus arasındaki çatışmanın içeriği tamamıyla Avrupa Solu'nun ve -liberaller de dahil- her eğilimdeki Avrupalı aydınların ideolojik dönüşümleriyle ilgili. Bu tarihsel ikili arasındaki büyük direniş arkadaşlığı, dostluğu ve yol ayrılığı sonrasında yaşanan derin kopuş öyküsünün tipik tezahürleri ve aşamaları da bu yüzden önemli. Bu aynı zamanda büyük bir insanlık ve entelektüellik sınavı! Açıklayayım: Türkiye'de dönüştürülmüş ya da tasarlanmış yandaş köşe yazarları ya da strateji uzmanı AB'ci BOP'cular, aydınlanmacı Avrupalı devrimci kişiliklerle aralarına kalın bir çizgi çekmiş durumdalar. Öyle ki ağızlarından Avrupa lafını düşürmedikleri halde değil devrimci Avrupa değerlerinden referans almak yerine aksine varsa yoksa bu değerleri manipülasyon, karalama ve yok sayma üzerine kurulu vahşi bir anti aydınlanma ve cumhuriyet savaşı içindeler. Çünkü kıblelerini tamamıyla küreselleşme merkezlerine angaje ederek kendi gelecekleriyle birlikte Türkiye'nin muhtemel aydınlık geleceğini de satmış, o merkezlerce seçilip işaretlenmiş, tasarlanmış beslemelere dönüşmüş durumdalar. Buna karşılık sol ve aydınlanmacı entelektüeller ise ya aydınlanmacı Avrupa geleneği hakkındaki derinliksiz bilgilerinden ya da Yeni Avrupa kavramlarına duydukları haklı tepkilerden ötürü o büyük devrimci insanlık çatışması tarihinden ve değerlerinden habersizlermiş gibi davranıyorlar. Aslında Dünya'da da durum pek farklı değil. Zihinde, duyarlıkta, sanatta ve kültürde büyük, vahşi bir ideolojik psikolojik savaş yürütülüyor. Sartre ile Camus faşist Alman ordularının Fransa'yı işgali sırasında Paris'de tanışmışlardı. İkisi de dönemlerinin önemli birer edebiyatçı ve düşünce adamı olarak öne çıkmışlardı. Camus o yıllarda halen bir Fransız sömürgesi olan Cezayir'den Paris'e yeni gelmişti. Çoğu entelektüel ve edebiyatçı gibi o da bir süre Fransız Komünist Partisi'ne üye olmuş ancak bir süre sonra 'Troçkist' suçlamasıyla partiden atılmıştı. Kısa bir süre içerisinde yakın dost olmuşlar, aralarına zaman zaman dönemin başka isimleri katılmış olsalar da Sartre'ın hayat arkadaşı Simone de Beauvoir ile birlikte yaratıcı, mücadeleci üçlü bir grup oluşturmuşlardı. Paris'in Alman işgaline karşı silahlı direnişi ve kurtuluş sonrasında yeniden yapılandırılması sırasında isimleri her yerde birlikte anılacaktır. Camus direniş sırasında gizli yayımlanan 'Savaş' gazetesinin, Sartre ise 'Modern Zamanlar' dergisinin editörlüklerini yaptılar. Dönemlerinin entelektüel çevrelerini ideolojik ve psikolojik olarak ciddi anlamda etkileyip yönlendirdiler. Fakat bu dostluk ve yol arkadaşlığı 2. Dünya Savaşı'nın ve Paris'in kurtuluşunun hemen ardından ABD tarafından uygulamaya sokulan Kültürel Soğuk Savaş çarpışmaları ile birlikte sarsılacak, yolları sert bir biçimde ayrılacak ve birbirinden her anlamda derin bir kopuş yaşayacaklardır. Aslında bu yol ayrımı ve iç çarpışma bütün aydınlanma Avrupa'sı solcuları ve entelektüellerinin içerisine yuvarlandıkları derin yarılmanın da en tipik örneği sayılabilir. 1950'li yılların başlarında Sartre'ın yol arkadaşı çoğu solcu entelektüel kişilik ABD'nin Soğuk Savaş'ın bir güç gösterisi olarak öne çıkarıp böbürlendiği nükleer gücünü övmeye ve CIA'nin kendilerine sunduğu -para da dahil- sözde sanatsal, kültürel yardımlarını kabul ettiler. Bununla birlikte de önceki düşüncelerinden ve ideallerinden tamamıyla çark edip karşı cepheye doğru savruldular. Bu trajik, büyük ideolojik sapkınlık ve döneklik biraz da Avrupalı entelektüellerin de öyküsüdür bir bakıma. Sartre'nın başlangıçta güncel politikayla aktif olarak ilgilendiği pek söylenemezdi. Fakat Camus'nun bu yöndeki ilgisini, tutkusunu ve heyecanını da her zaman gıptayla izlemişti. Ona göre Camus bir yazar ve mücadele adamı entelektüel olarak sınıf dayanışmasının sembolü ve kanıtıydı. -Kendisi de dahil- dönemindeki çoğu isimden çok daha derin bir biçimde tarihle ilişki kurabilmiş ender bir kişilikti. Her şey Camus'nun Soğuk Savaş projelerinin kargaşasında Avrupalıların komünizme sarılmalarına yol açtığını ileri sürdüğü ünlü Başkaldıran İnsan kitabını yayımlamasıyla başladı. Kitap Fransa'daki birçok sol görüş entelektüeli -özellikle de Sartre- tarafından hoşnutsuzlukla karşılandı ve şiddetli bir karşı ideolojik tartışmaya yol açtı. Sartre İkinci Dünya Savaşının arkasından 1950'li yıllarla birlikte tarihle hareket etmeye karar verip üst düzeyde bir siyasi mücadeleye atıldığında ise Camus artık bu yolu çoktan terk etmiş karşı cepheye geçmişti bile. Özellikle 1949-1951 yılları arasında ikisi de hızla zıt yönlerde ilerleyecekler ve birbiriyle bir daha hiç görüşmez hale geleceklerdir. Çünkü artık geçmişin 'komünist' Camus'u iflah olmaz ve saldırgan bir antikomüniste, 'komünist olmayan' Sartre ise tavizsiz, sert bir 'komünist'te dönüşecektir. Kültürel Soğuk Savaş süreciyle birlikte artık her defasında tartışmalara yol açan Nobel Edebiyat Ödülü 1957'de Albert Camus'ye, 1964'de de Jean-Paul Sartre'a verildi. Camus ödülü aldı fakat Sartre savunduğu insanlık davasındaki siyasi duruşu, entelektüel kişiliği, dergilerde ve kitaplarında öne sürdüğü görüşleri ile bağdaşmadığını söyleyerek ödülü almayı reddetti. Kaldı ki zaten Sartre daha önce de Avrupa'da CIA'nin alt gizli örgütü olarak faaliyete sokulan Kültürel Özgürlük Kongresi faaliyetleri kapsamında -salt bir Soğuk Savaş propagandası niyetiyle- Paris'te ilk kez düzenlenen Çağdaş Amerikan sanatıyla ilgili serginin açılışında Fransa'dan seçkin bir isim olarak bir konuşma yapma teklifini de reddetmişti. Muhtemel ki bu şok reddedişlerde Avrupalı yazar ve entelektüellerin ABD'nin Kültürel Soğuk Savaş programlarında hiç sorgulamaksızın düşüncesizce yer alışlarına, özellikle de yolları ayrılan eski yol arkadaşı Camus'nün trajik durumuna karşı entelektüel bir tepki de söz konusuydu. Sartre, Nobel ve bu tür sözde onurlandırmaların Kültürel Soğuk Savaş'ın bir aracı olarak kullanıldığını düşünüyordu. Haksız da sayılmazdı. Çünkü Soğuk Savaş sürecinin daha başlarında CIA'nin Kültürel Soğuk Savaş programı kapsamında Avrupa'da örgütlediği Kültürel Özgürlük Kongresi'nin yeni kurulan dergilerle, devşirilmiş yayınevlerinin programlarıyla, barlarda, kahvelerde, olabilir her yerde yazar, sanatçı ve entelektüel avına çıktıklarını gözleriyle görmüştü. Birçok önemli isim de zaten çoktan şekere bulanmış olarak kendilerine sunulan olanakları bilerek ya da bilmeyerek kabul edip oyuna dahil olmuşlardı. Gerçi Camus'nun ismi sonradan açıklanan ünlü CIA kayıtlarında o yönde zikredilmemişti fakat dönemin tanınmış bazı eski solcu yazarları ve sanatçıları birden soldan sağa, Soğuk Savaş cephesine geçiş yapmışlardı. Görüleceği üzere aslında günümüz Türkiye'si ya da bölge ülkeleri entelektüeli açısından Avrupa tarihinde ibret verici benzer ne çok örnek var. Çoğu sözde solcularımızın ABD'nin Afganistan, Irak, Libya, Suriye ve diğer bölge ülkelerine yönelik BOP planları karşısındaki tavırlarına iyice bakınız ne demek istediğimi anlarsınız. Fransız ordusunun Cezayir'deki şiddet ve katliamlarının iyice arttığı günlerde aralarında Simone de Beauvoir, Andre Breton, Marguerite Duras, Henri Lefebvre, Andre Masson, Alain Resnais, Alain Robbe-Grillet, Nathalie Sarraute, Jean-Paul Sartre, Claude Sautet, Simone Signoret'in de bulundukları 121 Fransız aydını şiddete karşı bir bildiri yayımladılar. Başkaldıran İnsan'ın yazarı Camus ise beklendiği üzere o sırada annesinin yaşadığı kendi Cezayir'indeki insanlık dışı duruma başkaldırıp da bu ortak bildiriyi de imzalamadı. Şaşırtıcı bir biçimde kendisini partiden atan komünistlerin ve iktidardaki sosyalist hükümetin imzacılara karşı baskılarına da sessiz kaldı. Hatta bazı sözde sosyalist ve komünistler gibi o da açık açık Cezayir'in Fransa'nın sömürgesi olarak kalmasından yana tavır koydu. Son söz: Günümüzün Jean-Paul Sartre'larıyız artık ve düşünce, sanat ve edebiyat da daha çok olmak zorunda, kesin!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/03/lutfiye-bozdag-20-yuzyilin-ilk-yarisinda-yasamis-gizemli-bir-dunyanin-ressami-kolomon-moore/", "text": "Birçok resmi, grafiksel bir düzenleme ve poster tadında olan Kolomon Moore'un kalın, sararmış, üzerinde lekeler olan antik kağıtlara yaptığı resimler, 1940'lı yıllardan bize ulaşan gizemli bir dünyanın kapılarını aralıyor. Yarı desenvari ve naif bu titrek çizimler, mizahi bir duyarlılık içinde ve karikatür tadında lirik betimler olarak izleyiciyi o gizemli dünyanın içine çekiyor. Eskiz halinde bir tasarımı hatırlatan bu çizimler aynı zamanda coşkulu bir dışavurumun eşsiz yansımaları. Moore'un resimlerinde düzeltme veya silinme izlerine rastalanmaksızın, hazırlıksız, kurgusuz, çabucak, bir seferde çizilmiş spontane hal bütün naifliğiyle çarpıcı bir aura yaratıyor. Doğaçlama yapılan bu resimlerin Lautrecvari karikatürize tadı, kendine has bir dışavurumun plastik lezzetini duyumsatıyor. Moore'un resimlerinde net ve doğrudan görülen erotizm, plastik dilin imkanları dahilinde tasvir ediliyor. Sanatçının kadın bedenine olan tutkusunu, müstehcen pozlar, şehveti çağıran bir pornografi içinde betimlemesi ise son derece çarpıcı. Moore, resimlerinde bazı yerlerin altını çizmek istercesine lokal alanlarda tam da bedenin erotik yerlerinde yer yer kırmızı renk boyamaları ve çizgiler kullanıyor. Kadınların dudaklarını, meme uçlarını, ayakkabılarını çantalarını kırmızıya boyarken erkeklerin de kravat ya da florlarını, şapka gibi aksesuarlarını kırmızıya boyadığını görüyoruz. Moore'un resimlerinde yer alan nesneler neredeyse her zaman açık cinsel çağrışımları olan fetişist nesneler. Onun çizimlerinde, on dokuzuncu yüzyıl sonu ve yirminci yüzyıl başında yaşayan Toulouse-Lautrec ve Egon Schiele'nin yoğun izleri görülüyor. Ayrıca Moore'un resimlerinde çağdaşı olan Oskar Kokoschka, Ernst Ludwig Kirchner ve Erich Heckel gibi Alman sanatçıların üslupsal modellerinin yansımaları da tespit edilebilir. 1920'lerin ve 1930'ların Paris kafelerini, günlük hayattan kesitleri, şov yıldızı kadınları ve kabara sanatçılarını görüntüleyen Brassai ve Andre Kertesz gibi iki önemli fotoğrafçıdan da esinlenmiş olan Kolomon Moore, gece kulüpleri, fahişeler, eşcinseller, lezbiyenler gibi toplum normunun dışında kalan dünyanın kahramanlarını konu edinir. Hakkında çok az bilgiye sahip olduğumuz Moore, bir Fransız Yahudi'si olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında 1940'lı yıllarda bir toplama kampında ölmüş. Hakkında daha fazla bilgiye sahip değiliz. Yaşadığı dönemde şöhretli bir sanatçı olmadığı için muhtemelen küçük boyutta kağıt üzerine yaptığı resimlerini alan pek çok kişi olmuş. Bu kısa trajik hayatın içine sığdırdığı yaklaşık iki bin civarında resminin bütün dünyaya yayıldığını biliyoruz. Bu nedenle dünyanın dört bir yanına dağılan bu resimleri bir araya getirmek ve bir arada sergilemek çok zor bir ihtimal. Ancak İstanbullu sanatseverler Kolomon Moore gibi gizemli bir sanatçının Türkiye'de pek de bilinmeyen bu lirik-erotik resimlerini Karaca Borar'ın koleksiyonu sayesinde görme fırsatı yakalıyorlar. 2010 yılında Roma'da gördüğü ve çok etkilendiği bu resimleri satın alan ve koleksiyonuna dahil eden Karaca Borar, aynı zamanda sanatçının şahsi portfolyosuna da sahip. Bu portfolyo ile birlikte toplam 26 resim 1940'lı yıllardan sonra ilk kez İstanbul Beyoğlu'nda Galatea Art Sanat Galerisi'nde 10-28 Kasım 2015 tarihleri arasında izleyici ile buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/04/sair-gulten-akin-hayatini-kaybetti/", "text": "Türkiye şiirinin en büyük isimlerinden Gülten Akın, 82 yaşında hayatını kaybetti. Akın'ın cenazesi 6 Kasım'da Cuma namazını müteakiben Kocatepe Camii'nden kaldırılacak. Gülten Akın Cankoçak (d. 23 Ocak 1933, Yozgat ö. 4 Kasım 2015). Türk şair ve yazar. 23 Ocak 1933 tarihinde Yozgat'ta doğdu. Yozgat'ın Sorgun ilçesinde ilköğrenimini tamamladı. 1940'lı yıllarda memleketi Yozgat'tan Ankara'ya göç etti ve ortaöğrenimini Beşiktaş Atatürk Anadolu Lisesi 'nde tamamladı. 1955'te Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1956'da Yaşar Cankoçak'la evlendi; bu evlilikten beş çocuk sahibi oldu. Kaymakam olan eşinin görevi nedeniyle 1958-1972 arasında Anadolu'nun çeşitli ilçelerinde yaşadı. Gevaş, Alucra, Gerze, Saray ilçelerinde ve Kahramanmaraş'ta yardımcı avukatlık, avukatlık ve öğretmenlik yaptı. 4 Kasım 2015'te tedavi görmekte olduğu hastanede hayatını kaybetti. Son Haber gazetesinde ilk şiiri 1951'de yayımlandı. Ardından Hisar, Varlık, Yeditepe, Türk Dili, Mülkiye gibi dergilerde çıktı. Başlarda şiirlerinin konusu doğa, aşk, ayrılık, özlem iken, daha sonraları ise toplumsal sorunlar ağır bastı. 1980 öncesinde halkın yaşadıkları, onun da hayatına ve şiirine yansıdı. Daha sonraki şiirlerinde toplumsal sorunlara yöneldi. Gezip gördüğü yerlerden aldığı esinle zenginleşen ve coşkulu bir insan sevgisiyle yoğrulan şiiri, toplumsal sorunları, yaşam-halk ilişkisini öne çıkardı. Şiirlerinde büyük ölçüde folklor öğelerinden yararlandı. Şiir üzerine yazılarını bir araya getiren Şiiri Düzde Kuşatmak (1983) kitabında, halk kaynağına inme isteğini, alkta var olan öz ve biçimi diyalektik olarak yükseltmek, şiiri yükseltirken halkın yaşamının ve yaşam biçimlerinin yükselmesine yardımcı olmak sözleriyle açıklar. Şiirleri pek çok dile çevrildi ve kırktan fazla şiiri bestelendi. Bestelenen şiirlerinden biri, Sezen Aksu'nun 1993 tarihli albümüne adını veren Deli Kızın Türküsü'dür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/dervis-ergun-yeni-gercekcilik/", "text": "Popüler olan hemen kana karışan şeker gibi enerji veren, coşturan bir tatmin duygusudur. Bu anlayışın temellendiği kavram bütünlüğüne de popülizm adı verilir. Popülizmin özelliğine bakılırsa, geleceğe dair bir kaygı, geçmişte ürettiği bir değer yoktur, her şey gün içinde olup biter, kısa ömürlüdür, ancak yeni bir eğilim hemen devreye girer. Bakteri gibi çoğalma kabiliyeti gösterir. Genellikle insanın boş anlarını, eksik yanlarını, cahilliğini, görgüsüzlüğünü, az gelişmişliğini, zaaflarını, kompleksini ve buna benzer birçok olumsuz olayı kollar ve çare olarak insan bünyesine bulaşır. Popülizm iksiri kana karıştı mı, kuyruk dikleşir, eğik baş havaya kalkar, öz güven oluşur, insan sınıf atlamış gibi hafifler, gerçek değişmese de problem yoktur! Popülizmin kişiye kazandırdığı olgunluk sayesinde bir uzman gibi sahada karar verici konuma geçer. İşte popülizmin kişide yarattığı tahribat böyle başlar. Bu noktadan sonra sanat anlayışı veya yaşama dair tüm olgular popülizm kavramıyla analiz edilir. Popülizmin olduğu yerde analitik bilgiye, sınıf bilincine, doğrunun veya gerçeğin ne olduğuna dair bir çabanın gayretine gerek yoktur. O her derde devadır; o popüler olandır! Olguların kökleri dünde, gövdesi bugünde, meyvesi de yarında saklıdır. Bu süreç diyalektiğin temel kuralları ile gayet açık bir şekilde anlatılır. Olgular, popülizmin tarif ettiği zaman dilimi içinde olup bitmez çok daha uzun çok daha karmaşık bir süreci kapsar. Duyuların hissettiği, aklın tarif ettiği, deneyimsel sonuçların etkisinde biçimlenmiştir. Ortaya çıkan olgunun nesnel varlığı hiçbir düşünsel analize gerek kalmadan optik olarak zaten algılanmaya müsaittir. İnsan algısı sadece var olan nesneyi aynen algılamadan öte neden niçin nasıl sorularını sormak zorundadır. Popülizmin en becerdiği nokta; sorgusuz, sualsiz kendini karşıya kabul ettirmesidir. Yaşamı biçimleyen tüm araç ve gereçleri kontrolü altına almasıyla pireyi deve, hayali gerçek gibi gösterebilir. Bu nedenle popüler olanın dışına çıkamayan bireyin, edilgen konumu kaçınılmazdır. Kuşatılmışlığın içinde bir paranoyayı yaşadığı halde, mutlu sanrısı devam eden bireyin gerçek yaşama döndürülmesi hemen hemen olanaksızdır. Pazar ekonomisinin tekerini döndüren popülizmin öldüren cazibesi, insanları etkilemeye devam edecektir. Bu serüvenin hikayesi geçmişe dayanır. Popülizm sanayi devrimiyle biçimlendi, endüstri devrimiyle sosyalleşti, bilişim devrimiyle de siyasallaştı. Yani sınıf farkını gözetmeyen ya da sınıf bilinci taşımayan ancak ideolojik sosyal sınıftan bahsediyoruz. Bu sınıfa ait bireylerin konumu tüketmeye odaklanmış siyasi sürülerden ibarettir. Bu 'sürü' kavramı İngiliz tarihçi Arnold Toynbee'ye aittir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda bu kavramı bir daha kullanmamıştır. Tüketim açlığını tatmin edecek popüler çözümler onları ikna etmeye yeterlidir. Bu sınıfa mensup insanların sosyal statüleri asgari geçim standartlarında ya da küçük burjuva veya açlık sınırında olsa bile siyasi angajmanları sınıf bilincinden uzak, oldukça sığdır. Üretimin hakça bölüşüldüğü bir dünyayı muteber kılacak bir siyasetin, bu sosyal sınıf üzerinde tesir etmesi oldukça zayıftır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/heyt-be-fanzinin-yeni-sayisi-muzik-dukkanlari-ve-kitapcilarda/", "text": "8. sayının teması olarak Sahte Popülarite kavramını ele alan Heyt be!'de yeraltı camiasında bağımsız ve eleştirel sanat hareketinin en önemli isimlerinden biri olan 2/5 BZ ile gerçekleştirilen röportaj, Bunlar dinlenir çünküde Haylayf Ş. Üçgeni, Koma Redakte, Magenta Unicorn ve daha fazlası, Sanat ortamları çizgiromanı, Bir Güncel Sanat Haccı olarak Venedik Bienali, İşgal evi nedir? Ne değildir, Açık Stüdyo Günleri, Yula ile altılı köşe bulunuyor. Ayrıca Nurefşan Tolu, Ahmet Ghandi Tanpınar, Uğur Aydın, Barış Mengütay, Zeynep Yalçınkaya, Emre Altundağ ve Orçun Tan'dan yazılar, Hilal Can, Sedef Karakaş ve Deniz Beşer'den sahte popülarite illüstrasyonlarıyla bezeli toplam 40 sayfalık bir fanzin."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/ic-ice-erkan-yaprakkiran-musa-guney-platform-a-sanat-galerisi-07-kasim-10-aralik-2015/", "text": "Platform A Sanat Galerisi, Erkan Yaprakkıran ve Musa Güney'in yer aldığı iç içe isimli ikili sergiye ev sahipliği yapıyor. 7 Kasım 10 Aralık tarihleri arasında devam edecek olan sergi, Taurus AVM'de yer alan Platform A Sanat Galerisi'nde her gün 10:00-22:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/marx-2-0-adahan-istanbul-06-15-kasim-2015/", "text": "Bu yıl Çalışıyorum Öyleyse Varım LaboroErgoSum başlığı altında dokuzuncusu gerçekleştirilecek Uluslararası amber Sanat ve Teknoloji Festivali kapsamında Adahan İstanbul'da Marx2.0 başlıklı sergiyer alıyor. Küratörlüğünü Fırat Arapoğlu'nun ve koordinasyonunu Bahar Ahu Sağın'ın üstlendiği sergi dijital emek terimini, dijital medyanın var olması, üretilmesi, yayılması ve kullanılması için gereken, karşılığı ödenen ve ödenmeyen tüm emek biçimlerini içerecek şekilde genişletmeyi öneriyor. Fırat Arapoğlu bu minvaldekonsept metnini sınıflar aşınıyor tezine, sınıfların hiç olmadığı kadar belirgin olduğunu göstererek ve bu açıdan bakılmasını önererek yola koyulduklarını belirterek sonlandırıyor. Çağrı Saray, Dilan Bozyel, İnsel İnal, Mehmet Öğüt, Serkan Taycan ve Yeni Anıt'ın çalışmalarının yer aldığı sergi, 6-15 Kasım tarihleri arasında Adahan İstanbul'da izleyicilerin ziyaretine açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/mutant-neveser-ozenbas-galeri-selvin-03-20-aralik-2015/", "text": "Neveser Özenbaş, 1959 tarihinde Edirne'de doğdu. 1981 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Tekstil Bölümünü bitirdi. İki yıl Topkapı Saray'ı Müzesi'nde görsev aldı ve sanatçı Mehmet Güleryüz Atölyesi'nde dört yıl çalıştı. Halen İstanbul'da kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. İçinde bulunduğumuz dönem hem lokal hem de küresel ölçekte komplolar, kirli siyaset, kirli savaşlar, çevreci politikaların gelişimi, moda, spor özellikle futbol ve fanatizm, değişen şiddet araçları ve etkileri gibi olguları üretmektedir. Kent ve birey bağlamında toplumsal bazda ortaya çıkan bu olgular bireye yeni yaşam biçimleri, kişisel gelişim teorileri, sürekli hastalık ve fobi üretme, depresyon ve obsesif davranışlar geliştirmek gibi reflekslerle sirayet etmektedir. Bir değil birden çok anlam katmanları bulunan kent ve birey, kent ve kent yaşamı ve daha dar alanda kent, birey ve sanat ilişkisinin farklı görünümleri Neveser Özenbaş'ın bu son serisinde gösterilen olgular arasında. İzleyiciler olarak bizlere düşense, sanatçının ürettiği bu anlam katmanlarını ve işaret sistemlerini çözerek, nasıl bir kente ve nasıl bir insan yaşamına sahip olduğumuzu görmek ve iyisini talep edebilmenin yollarını aramak. Sanatçı Mutant ismini verdiği sergisinde tuval ve pleksi katmanları üzerine yapmış olduğu çalışmaları ile 3 20 Aralık tarihleri arasında Galeri Selvin'de izleyicilerini bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/05/tolga-boztoprak-tuyap-arttoprak-8-salon-815b-07-15-kasim-2015/", "text": "1970 Yılında Kars Sarıkamış' ta doğan sanatçı 1999 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. İstanbul da yaşamakta ve Çalışmalarına kendi atölyesi olan Toprak Resim Atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/06/lutfiye-bozdag-podyumda-dayak-yiyen-asyalilar-vitrinde-recm-ortadoguda-amerikan-futbolu/", "text": "Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar, Vitrinde Recm: Ortadoğuda Amerikan Futbolu başlığı ile tematik sergilerine devam eden Mahmut Öztürk'ün resimleri 16-25 Kasım 2015 tarihlerinde Bolu Ressam Mehmet Yücetürk Sanat Merkezi'nde sergileniyor. Resimlerinde mitoloji, din ve toplumsal olayları bir arada ele alan Mahmut Öztürk, gündelik hayat ile evrensel hayat arasındaki bağı plastik dilin olanakları üzerinden kuruyor. Sanatçı, toplumcu eleştirel gerçekçi bir anlayış temelinde ele aldığı kompozisyonlarının asal eksenine hiçbir zaman vazgeçmediği figür formlarını yerleştiriyor. Kompozisyonlarının temel ögesi olan figür formlarını, doğaçlama-improvisation bir tavırla dışavurumcu-ekspresyonist bir anlayışta inşa ediyor. Sanatçı resimlerini tematik bir dizi içinde üretiyor. Bu dizilerden biri podyumlarda, vitrinlerde modeller ve mankenler diğeri Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar, Podyumda Direnen Asyalılar, bir başka tematik dizisi ise; kendisinin bildirilerinde, makalelerinde ve yazınsal çalışmalarında emperyalizmin neoliberalist pratiklerinin ürettiği postmodernist kavram pratikleri olarak tanımladığı kimlik, altkimlik, üstkimlik, öteki, alanlar, sınırlar gibi kavramlara karşı eleştirel tavır koyan kompozisyon temalarından oluşuyor. 1980'den bu güne politik duruşunu sanat üretimleri ile ifade eden Öztürk'e göre, sanat ve siyaset ilişkisi birbirinden ayrılmayan üst yapısal kavramlar. 2003 Irak'ın işgali ile Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar ve 2013 Haziran Gezi Direnişi ile Podyumda Direnen Asyalılar temalı sergilerinde toplumsal olaylar ve politik konulara yer veren sanatçı, siyaseti estetize ederek politika ile sanat arasında bir köprü kuruyor. Sanatçı postmodernizme eleştirel yaklaşarak Anadolu'daki tüm kültürlerin, hatta Asya kültürleri de dahil olmak üzere birlikte ele alınması gerektiğine dikkati çekiyor. Anadolu ve Asya kadınlarının geleneksel kıyafeti olan üçeteği ya da tülbendi farklı coğrafyalarda ve kültürlerde aynı şekilde kullandıklarını o nedenle altkimlik, üstkimlik ayrıştırma, sınırlar olamayacağını, bir kültürü 'alt' diğer kültürü 'üst' olarak görmediğini söylüyor ve o yüzden postmodernizmin insanları öteki, alanlar, sınırlar gibi belli kavramlarla kategorize ettiğini, ayrıştırdığını ve böldüğünü düşünüyor. Emperyalizmin göstermelik açılım modellerine tepki olarak Anadolu kültürünü ve motiflerini ısrarla yeniden ele alan sanatçı, onları plastize ederek yeniden görünür olmalarını sağlıyor. 2003 Irak'ın işgali ile birlikte Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar temalı resimlerine başlayan sanatçının, Asyalılar kavramını ele almasının nedeni; Asya kıtasının en ucuz ve en yoğun iş gücünü barındıran ve emperyalizmin en karlı sömürü alanı olmasından kaynaklanıyor. Irak'ta, Bosna'da olduğu gibi savaşların gerçek mağduru kadınlar ve çocuklar. Endüstri alanında da en fazla ezilen kadın ve çocuklar. Sanatçı tematik sergileri ile bu konuya dikkati çekiyor. Ortadoğu, emperyal ülkeler tarafından kartların yeniden karıldığı, yeni pozisyonların belirleneceği bir sürece giriyor. Ortadoğu ve Suudi Arabistan'da uzun süreler kullanılan ve halen İran'da hukuki bir ceza olarak uygulanmaya devam eden bir yöntem olan recm cezası insanlık dışı karar ve uygulamaları ile 21. yüzyılda devam ediyor. Buradan hareket ederek dünyanın belli coğrafyalarında kadınların daha fazla şiddete uğradığını ve savaş mağduru olduğunu düşünen sanatçı, resimlerinde bu yüzden 2003'te Irak'ın işgali ile beraber dayak yiyen Asyalılar serisini yapıyor. podyumlarda, vitrinlerde modeller ve mankenler serisinde ise kast ettiği podyum, dünyadaki savaş, zulüm ve sömürünün gerçekleştiği yerleri kapsayan bir sözcük olarak önem taşıyor. Aynı şekilde vitrin ise medya ve iktidarlar marifeti ile neoliberalist pratikler tarafından gündelik hayata ait sunulan değerleri eleştirdiği bir kavram olarak karşımıza çıkıyor. 2013 Haziran Gezi Direnişi ile yöneldiği Podyumda Direnen Asyalılar temalı resimlerinde sanatçı, direnişi ve başkaldırıyı simge ve metaforlarla ele aldığı kompozisyonlarını, dışavurumcu bir doğaçlama ile plastize ediyor. Öztürk'e göre sanatın görevi, insani en temel değerleri yüceltmek ve estetik bağlamda sunmak. O nedenle sanatçı için gündelik politika ve toplumsal olayların evrensel hayata bağlanarak estetize edilmesi büyük önem taşıyor. Mahmut Öztürk'ün resimleri, Podyumda Dayak Yiyen Asyalılar, Vitrinde Recm: Ortadoğu'da Amerikan Futbolu temalı sergi dizisinde olduğu gibi küresel politikaları eleştirirken, konuyu insani en temel değerlere bağlı politik içeriğinden soyutlamadan ve estetik değerlerden uzaklaştırmadan ele alıyor. Öztürk, gündelik hayat ile evrensel hayatın kültürel değerlerini üreten resim sanatının, Erwin Panofsky'nin deyimiyle kültürün taşıyıcısı olduğuna dikkati çekiyor. Egemen iktidarın siyasetine direnen sanatın, kendine ait bir dil oluşturabileceğini vurgulayan sanatçı, kendi deyimiyle emperyalizmin neoliberalist pratiklerinin uygulayıcılarına ve onların ürettikleri postmodernist kavram pratiklerine karşı kendi estetik tavrını geliştiriyor. Özellikle 1987 yılından bu yana, dünyayı podyum, Türkiye'yi vitrin olarak gösteren kapitalizmin, reklam ve moda dünyasında kadını tüketim nesnesine indirgeyen anlayışına tepkisini gösteriyor. Bu nedenle Öztürk'ün resimleri tüm ekspresyonist ve lirik plastiğine rağmen ele aldığı toplumcu gerçekçi eleştirileri ile son derece politiktir. Sanatçının plastik dilinin etkileme gücü ise; malzemenin teknik olanakları ile boyayı kullanma biçimine vakıf olmasından ileri geliyor. Ressamın kendi vücudunun kassal ve sinirsel davranış yönelimlerini boya sürerken de kullanması fırça sürüşlerinin izlerinde hissediliyor. Bu anlamda malzemeyi kullanma yönüyle hem akademik hem de gayri akademik olan sanatçı, akademik dilinin kurallarını, akademi dışında kendine özgü sanatsal dil oluşturarak kullanıyor. Sanatçının geniş kavisli fırça hareketleriyle gösterdiği tez canlılık spontane gelişen doğaçlama anlık dışavurumun izlerini taşıyorlar. Figüratif olandan soyutlamaya varan bu devingenliğin yer yer belirsizleştiği ama sonunda figür imajında netleştiği görülüyor. Öztürk'ün plastiğinde, espas içinde yer alan figürün hareketliliği, harmonik bir döngüsellikte şiirsel bir lirizm içinde deviniyor. Kavisli çizgilerin ve eğrilerin, kompozisyon içindeki yönelimsel hareketleri resimlerine canlı bir dinamizm katıyor. Küçük ve büyük lekelerin, parça bütün ilişkisi içindeki ritmik kopuş ve bir araya gelişleri ile harmonik bir estetiğe dönüşüyor. Mahmut Öztürk'ün toplumcu gerçekçi eleştirel dili ne kadar sert olursa olsun plastik dili bir o kadar yumuşak ve lirik."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/08/emin-cetin-girgin-not-defterieksile-eksile-ogreniyoruz/", "text": "İşbölümü, emeğin üretken gücünü artırırken, işçiyi bir makine durumuna düşürür. Marks'ın tanımıyla işi, herkesin payına düşecek şekilde parçalamadan, hayatı işbölümünün gadrine uğratmadan yaşamak önemlidir. Kolektif bir meşgaleyle, istediğimiz işi, canımızın çektiği zaman yapmak sosyalist toplumun ereğidir. Bugün kısmen böyle bir dönemdeyiz. Ahir zaman çağının eşiğinde aynı anda gönlümüzce her yerdeyiz. Sosyal paylaşımlar yaptığımız internet medyası, bir nebze politik güç ve ekonomik tahakküm ilişkilerinin dışında kalabilen bir mecra. Komünal düzendeki portallarda, herkesin yeteneği kadar koyup ihtiyacı kadar ücretsiz edindiği bilgiler yer alabiliyor. Önceden bir özdeşliği olmayan özneler, karşılıklı irtibatlar ve tecrübelerle anbean zamanın bilincini yeniden belirliyor. Eğer bir değerden bahsedeceksek; edimsel olarak şu anda dirim bulan diferansiyel ilişkilerin mutlak sahibiyiz. Zamanın ruhunda vücut kazanan bir gövdenin ortak mensuplarıyız. Entelektüel düşüncelerimizin zürriyeti yok. Fikri mülkiyeti savunanlara karşı, kimsesiz; sorumluluğu almak adına zorunlu şahsileştirmelere rağmen temellük etmeyen; olabildiğince nesepsiz ortak mülkiyeti uygulayanlarla müttefikiz. Şimdilik olabildiğince mülkiyetsiz bir internet rejimi, gelecek toplum hayallerini ufukta biçimlendiriyor; bu umutlu olmak için bir sebeptir. Diyelim ki, söylendiği gibi filozoflar dünyayı çeşitli biçimlerde yorumladılar; asıl sorun onu değiştirmek. Peki, felsefenin böyle bir idari görevi olabilir mi? Felsefe ya da eleştiri; sonuçlarla mı ilgilenmelidir nedenlerle mi? Çok öznel bir fikir gibi gelebilir ancak sorarlarsa felsefenin bildirimine okurun biraz tereddütle, biraz iştiyakla; ama çok yakından bakması gerektiğini söyleyebiliriz. Aynı bir doktorun teşhis koyma gayesiyle aksayan hayati bir organa ya da mustarip bir bireyin bir uzvuna; insanın varlığına tasallut eden bir hastalığa bakması gibi kuşkuyla, endişeyle; bakılmalıdır ne dediğine felsefenin. Emredici imgelerle olan münasebetlerimize rağmen insani olan her şeyle irite edici mesafeleri olan ideolojiye ait bazı tanımları yeniden adlandırırken, onun düşünürünü zihnimizde yeniden konumlandırmamız gerekir. Düşünürün mutlaka kompleksi yoktur ama kuralın muhattabı öznede, sınıflı toplumda kavramın doğruluğunun, önerilerinin sahiliği konusunda tereddütü vardır. Olmalıdır da! Kırılgan politik inançlar ve büyük isteklere denk gelen sebeplerimize karşın bilincimiz sayesinde ya aldanıyor ya da aksak tecrübelerimizden kafamızı çarpa çarpa öğreniyoruz. Doğru cevapların olması durumunda bitecek bir tarihin içindeyiz; öyleyse soruların, cevaplardan daha önemli olduğunu ve doğru cevapların tarihin parantezine sıkıştığımız bu hayatta hiç olmadığını anlamalıyız artık!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/08/utku-varlik-yine-munir-goker-kendine-siginiyor/", "text": "Zamanla ailenin çöküşü, babanın Alzeimer'le üçüncü boyuta geçişi, kız kardeşler ve de hep 60 yıllarına dönüş, aylaklar ve de bir türlü tarif edemediğimiz şu garip ülke! Edebiyatın inişli çıkışlı serüveninde yazarın mütevazı kimliği de değişti, ezberden okumak, hava atmak; giderek çok satmak; eğer inanıyorsanız! Kabızlık ve Ukalalık; çağdaş edebiyatın ve ünlü olmanın geçerli bir formülü olsa bile, bu kaygan zeminde kısa öyküler anlatan, kenardan yürüyen, kitabını bastırmak için umut besleyen bir yazar bence daha anlamlı. Genellikle dış gözlenir yazıda, kendine bakmak nedense bir tabudur; günlük yazsa bile Kendine yontar bilerek; o zaman nasıl kendimizi sorgulayabiliriz? İsterim dördüncü kitabında yalnızca kendini silkelersin Münir Göker."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/10/boslugun-k-evrim-kavcar-galeri-zilberman-04-kasim-26-aralik-2015/", "text": "Galeri Zilberman, Evrim Kavcar'ın Boşluğun K'si adlı projesini sunmaktan mutluluk duyar. Sanatçının 3üncü Mardin Bienali'nde yaptığı bir yerleştirmenin uzantısı olan proje, 4 Kasım 26 Aralık tarihleri arasında galerinin proje alanında görülebilecek. Bienal kapsamında yerel üreticilerle yaptığı işbirliğiyle demirden şekillendirdiği boşluk kelimesini, Eski Mardin ile Yeni Mardin arasında, özellikle seçilmiş bir kayanın oyuğu üzerine yerleştirmişti. Bir yüzü, tarih içinde zorla silinmiş kültürlerin yeri doldurulamayacak boşluğuna bakan bu kayanın, bir diğer yüzü coğrafyadaki her boşluğu doldurarak büyüyen bir inşaat alanına bakar. Yerleştirildiği bu alandan üç ay sonra yazıdan geriye bir k harfi kalır. Yazının süreç içinde boşluğa karışan kısmına dair yaşananlar, sürece yayılmış bir düşünme, üretme ve değerlendirme süreci olarak bu yeni projeye evriliyor. Boşluğun K'sinde sanatçı elinde kalan k harfiyle, notlarıyla, işitsel ve görsel malzemesiyle boşluk fikriyle hesaplaşır. Parçalanmış bir kelimeden geriye kalan bir harfe, kişisel ve toplumsal bir ruh halinin metaforu olarak yaklaşır. Boşluğun K'si biriken malzemelerle gidene ve kalana bakarken, şu an ile ilişki kurmayı arzular. Kurulan bağlantılar, sanatçıyı, kendi sanatsal üretiminde süregelen bir temayla tekrar buluştururken, toplumsal düzlemdeki bir ruh durumunu kişisel hatıralarla yan yana getirir. Evrim Kavcar (1976, İstanbul); Sanat üretiminde tanık ile düşleyen arasında köprü kuran Evrim Kavcar, gündelik yaşamın tuhaf ve kırılgan karşılaşma anlarına odaklanır. Önemsiz görünse de akla kılçık gibi takılan anları çalışmak, kişisel ile toplumsal, şiirsel ile politik arasında bir hafızayı harekete geçirir. Mekanlarla hafıza katmanları ve edebiyat üzerinden ilişkilenen çalışmalara vesile olur. Kavcar, lisansını MSGSÜ Heykel Bölümü'nde (2000), Yüksek Lisansını San Francisco Art Institute'te (2003), Sanatta Yeterlik çalışmasını MSGSÜ'de (2011) tamamlamıştır. 3üncü Mardin Bienali'nde, 5inci Sinop Bienali'nde, PiST/// Disiplinlerarası Proje Alanı'nda, 28inci Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde, Künstlerhaus Bethanien'da, DEPO, HAFRİYAT, PiST ve Daire Sanat'ta çeşitli sergi ve video gösterimlerinde yer almıştır. Nesin Sanat Köyü'nde eğitmenlik yapmış olan Kavcar, Mardin Artuklu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/10/cekim-kuvveti-cagatay-odabas-bozlu-art-project-10-aralik-23-ocak-2015/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, 10 Aralık 2015 23 Ocak 2016 tarihleri arasında Çağatay Odabaş'ın Çekim Kuvveti isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Oğuz Erten'in yaptığı sergi, bilim kurgu sinemasına büyük ilgi duyan Odabaş'ın sanatsal beslenme kaynaklarının resimlerine olan etkisini yansıtıyor. Odabaş, evrendeki döngüyü sağlayan en temel yasadan hareketle, büyük bir devinim ve enerjiyi açığa vuran parçalanmış biçimleriyle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Bozlu Art Project Nişantaşı hosts the exhibition titled Force of Gravity by Çağatay Odabaş between December 10, 2015 and January 23, 2016. Curated by Oğuz Erten, the exhibition reflects the effects of Odabaş's artistic feeding sources on the paintings of the artist who has a great interest in science fiction movies. In the exhibition, a great motion is revealed to the viewers in fragmented forms revealing the energy, based on the most basic law providing the cycle in the universe."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/10/le-temps-retrouve-michel-delacroix-axelle-fine-arts-galerie-november-30-december-28-2015/", "text": "AXELLE FINE ARTS GALERIE SOHO is proud to announce Le Temps Retrouve, a solo exhibition of new works from naif master Michel Delacroix. Now in his early eighties, Delacroix continues to paint stunning portraits of Paris's past. Delacroix's newest collection includes stunning snow scenes, images of Paris's iconic monuments, such as the Eiffel Tower and simple street scenes. Born in 1933 on the Left Bank, in the 14th Arrondissement of Paris, Delacroix started painting at the early age of seven just as the German Occupation of Paris began. This period in Parisian history is the Paris in his colorful paintings a city without automobiles or huge department stores, instead a quiet Paris with horse drawn carriages and outdoor cafes. Delacroix was educated at the Ecole des Beaux-Arts in Paris and spent years experimenting with several different painting styles until, at the age of 35, he began producing works in the Naif tradition, a style he is now known for having mastered. Throughout the course of his career, Delacroix has been honored with numerous awards including the Grand Prix des Amateurs d'Art, Paris (1973), the Grand Prix de la Cote d'Azur, Cannes (1976) and the Premier Prix de Sept Collines, Rome (1976). His work can be found in several public and private collections including the Fonds National d'Art Contemporain in Paris and the Musee International d'Art Naif. Delacroix's paintings have been featured in over 300 solo exhibitions in the United States alone. He continues to exhibit abroad in Europe and Japan. He now lives and works in Paris, France. For further information, prices and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at 212.226.2262 or email info@axelle. com. Gallery hours are from 10:00am to 6:00pm every day."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/10/salon-rouge-gulin-hayat-topdemir-galeri-zilberman-04-kasim-26-aralik-2015/", "text": "Galeri Zilberman, Gülin Hayat Topdemir'in Salon Rouge isimli yeni sergisini duyurmaktan mutluluk duyar. Sanatçının galeriyle olan dördüncü kişisel sergisi 4 Kasım 26 Aralık tarihleri arasında galerinin ana mekanında görülebilecek. Kadın konusunu kendine has bir plastik dil ve sembolizmle yorumlayan sanatçı, galeriyle yaptığı bir önceki sergi Kara Kutu'da (2013), merkeze kendini alarak parçalara ayırmış, buradaki farklı kadınlara yoğunlaşmıştı. Sanatçı, Salon Rouge adlı yeni sergisinde bakışını kendisinden dışarı doğru, çevresine yöneltiyor ve çevresindeki kadınlar ve hikayelerini gerçekçi bir üslupla, gerçeküstü ortamlarda resimliyor. Kullandığı keskin ışıkla vurguladığı, sanatçının alamet-i farikası resimsel drama, kadınların ifadeleriyle dozunu biraz daha artırıyor. Onların yaşadıkları ve yaşayabilecekleri tekinsizlikler düş ve gerçek arasında bir yerde kendisini izleyicinin bakışıyla sabitliyor. Arka planın sonsuzluğu içerisinde tek başına duran bu kadınlar, karanlık sularda veya karanlık ormanlarda yolunu kaybetmişlik kadar, bir hayatta kalma mücadelesini de sezdiriyor. Gizli bir cüret gösterişsiz bir kahramanlığa karışıyor. Tarihi çok eskilere giden portre resmi geleneği, galeri mekanındaki özel kurulumla bir araya geliyor. Klasik bir müze kurgusuyla sergilenen resimlerde, belli belirsiz görünen kırmızı bir duman, kendini aynı renk bir mekanla bütünlüyor. Sanatçı resmettiği kadınların mücadele ve kahramanlığını kendine has üslubuyla bir masal serisine dönüştürüyor. Sergi katalogu için kaleme alınan metinde İnsel İnal, sanatçının üretimiyle ilgili şu değerlendirmelerde bulunuyor. Müzede teşhir edilenlerle sanatçının işaret ettikleri arasındaki uyumsuzluğun resimlerin odağına yerleştiği sergi, müzenin teslim aldığı içeriği boşaltılmış nesnelerin fetişizmine kafa tutar. Sistemi besleyen röntgenciliğin oyununu ters yüz eder. Kadının fetişleştirilmesi ve üzerine tahakküm kurulması ile müzenin sanat eserine bakışı arasındaki parallelikle sanatçının sözü toplumsal bir eleştiriye dönüşmektedir. Gülin Hayat Topdemir, (d. 1976, İstanbul); Mimar Sinan Üniversitesi, Resim Bölümü'nde 1994-2000 yılları arasında Lisans ve Yüksek Lisans programını tamamlamış, 1999 yılında Salzburg'da bir yaz akademisine de katılmıştır. 2007 yılında Nuri İyem Resim Yarışması Jüri Özel Ödülü'nü alan sanatçı, ulusal ve uluslararası pek çok karma serginin yanında dört kişisel sergi gerçekleştirmiştir. İstanbul'da yaşamakta ve çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/11/turkiyede-cagdas-sanatin-onculerinden-cengiz-cekil-veda-etti/", "text": "Türkiye'de çağdaş sanatın önce isimleri arasında yer alan Cengiz Çekil, 70 yaşında İzmir'de hayata veda etti. Türkiye çağdaş sanat tarihinde üretimlerinin özgünlüğüyle ayrıcalıklı bir yere sahip olan Cengiz Çekil'i, rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Cengiz Çekil'in 'Günce'si (1976), MoMA'nın daimi koleksiyonunda. Türkiye'de çağdaş sanatın öncü isimlerindendir. Öğretim görevlisi olarak çalıştığı Dokuz Eylül ve Ege Üniversitesi'nde yüzlerce sanatçı yetiştirdi. Çekil'in, 1976'd her gece yatmadan önce 'Bugün de yaşıyorum' mührü bastığı 'Günce' adlı defteri 2011'de New York'un ünlü modern sanat müzesi MoMa'nın daimi koleksiyonuna dahil edildi. 1945 yılında Niğde'nin Bor ilçesinde doğdu ve orada büyüdü. Orta öğrenimini Konya Ereğli'deki İvri Öğretmen Okulu'nda tamamladı. Bir süre köy öğretmenliği yaptı. Lisansını Ankara Gazi Üniversitesi'nde resim eğitimi aldıktan sonra devlet bursuyla heykel eğitimi almak üzere gittiği Paris'te, Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts'da çalışmalarına devam etti ve 1975 yılında bir kafenin bodrum katında ilk kişisel sergisi Reorganisation pour une Expositionu açtı. Sanatçının 1976'da bir deftere her gece uyumadan önce BUGÜN DE YAŞIYORUM mührünü ve o günün tarihini basarak oluşturduğu Günce'si New York]]'un ünlü modern sanat müzesi MoMa'nın daimi koleksiyonuna kalıcı olarak dahil edildi. Kasım 2015te hayatını kaybetti. 1988 IX. Günümüz Sanatçıları Sergisi Başarı Ödülü,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/13/doc-dr-ulas-basar-gezgin-latin-amerika-film-festivalinin-bir-kez-daha-ardindan/", "text": "Peru, Arjantin, Küba, Kolombiya, Şili, Meksika, Panama, Uruguay and Venezuela büyükelçiliklerinin ortak olarak Vietnam'ın başkenti Hanoi'da düzenledikleri 3. Latin Amerika Film Festivali bu yıl her ülkeden bir filmin gösterimiyle gerçekleştirildi. Bu yazıda filmlerle ilgili kısa yorumlarımızı paylaşıyoruz. Geçen yıla göre daha az katılım gözlenen festivalde yine de izlemeye değer filmler vardı (geçen yılın yorumları için bkz. http://kolajart. com/wp/2014/10/12/doc-dr-ulas-basar-gezgin-latin-amerika-film-festivalinin-hanoi-ardindan/ ). Bu filmde, Peru'nun Quechualar ve Afro-Perulular başta olmak üzere değişik etnik gruplardan müzisyenlerini izliyor; onların özellikle geçmişlerine odaklanıyoruz. Aslen belgesel olan film, üst ses ve bant yazı gibi klasik belgesel öğeleri taşımayıp bir rüyadaymışız gibi görsel olarak akıp gittiğinden, bilgilendirme dili yerine anlatı diline daha çok yaklaşıyor; kendini bir belgeselden çok kurmaca bir film gibi izletmeyi başarıyor. Filmde anlatılan Peru, muhteşem müzikleriyle bir sanat ütopyası olarak karşımıza çıkıyor. İnkaları da içeren fakat onların ötesine geçen bir halk olan Quechuaların müzik zevkleri, sömürgecilerin getirdikleri çalgılarla içiçe geçip muhteşem bir karışım oluşturmuş. Eşek sırtında ve araba üstünde taşınan harp, dansta elinde Anadolu'daki kaşık oyununda olduğu gibi demir makas oynatacak olan dansçının dağ başındaki kutsal pınarda kutsanması, yüzlerce yıllık ağaçlar arasında ve sisler içinde kürek çeken yaşlı kadın gibi imgelerle film görsel bir şölen sunuyor. Quechua kemancı, Peru'nun başkenti olan Lima'dan, kalabalık ve gürültülü büyükşehirden geleneksel festival için köyüne döner, her yıl yaptığı gibi. Biz de onun yolculuğuna eşlik ederiz. Doğduğu eve gelir, annesi babası çoktan ölmüştür. Onun küçükken beşiğini sallayan komşu teyzesi ise çok yaşlanmıştır ama hala dinçtir. Bu yoksul köye devlet hala su vermemektedir; yağmur yağarsa karınlar doymakta, yoksa aç kalınmaktadır. Bu kurak yerde neyse ki pınarlar vardır ve dikenli incir bolcadır. Festival hazırlıkları yapılır; pançolar ve dansçılara özel giysiler hazırlanır. Festival her zamanki gibi coşkulu geçer. Yediden yetmişyediye herkes vardır kutlamalarda. Makas dansını ilk kez yapan dansçı kız herkesi coşturup rüştünü ispatlar (Makas Dansı için bkz. https://www. youtube. com/watch?v=CW17klF3BWM). Daha sonra Lima'daki Afro-Peru müziğiyle muhteşem bir şölene davet ediliriz. Yalnızca sokak sakinlerinin girebildiği kapılı sokaktaki şenliklere ve kutlamalara tanık oluruz. Filmin tanıtımı ve çeşitli parçaları Youtube'dan izlenebilir (bkz. https://www. youtube. com/watch?v=O07NXc6-BzM ;https://www. youtube. com/watch?v=C9OeWbSZ-W0 ;https://www. youtube. com/watch?v=nsxvHH1Ss8E ;https://www. youtube. com/watch?v=gwhaRbj-iiY;https://www. youtube. com/watch?v=gwhaRbj-iiY&list=RDgwhaRbj-iiY;https://www. youtube. com/watch?v=UazKyzoxY2M vb.). Gabriel Garcia Marquez'in romanından uyarlanan filmde Marquez'in birçok romanında görüldüğü gibi toplumsal eleştiri, aşk ve yasak aşk anlatıları içiçe geçmiş durumda. 'Kolera Günlerinde Aşk' kadar ilgi çekici bir film olmasa da, üstadın eseri olması dolayısıyla merak uyandırıp kendini izletiyor. 'Varolmayan Ülkeye Yolculuk' adlı yarı-belgesel yarı-kurmaca film, tek başına, Küba'dan olması ve gizemli başlığıyla fazlasıyla ilgi uyandırıyor. Film izlendikten sonra, filmin adının içeriğiyle ne kadar uyumlu olduğu ortaya çıkmış oluyor. Film, Vietnam'a savaş sırasında ve hemen sonrasında çeşitli çekimler için gitmiş olan Kübalı bir kameramanın 40-45 yıl sonra yeniden gidişinin öyküsü. Kübalı, Ho Amca'yla öldüğü yıl röportaj yapmayı başarmış; sonrasında Fidel'in Vietnam Halk Ordusu askerlerini ziyaretini görüntülemiş ; cepheye giden askerleri, bombardıman altındaki Hanoi'u, Vietnamlı topçu genç kızların topları ateşlemeden önceki yüz ifadelerini ve savaştan hemen sonra kente ilk otelin yapılışını vb. de görüntülemiş. Belgeselde eski siyah-beyaz görüntülerle ülkenin 2013'teki hali birlikte veriliyor. Filmin adı 'Varolmayan Ülkeye Yolculuk' çünkü 80'lik kameramanın karışık duygular içinde söylediği gibi, eskiden bir Vietnam vardı; artık yok; Ho Amca'nın dediği gibi savaştan sonra on kat yüz kat daha güzel olmuş Vietnam; ama öte yandan kameraman bu kadar çok gökdelenle ve yüksek yapılarla kentin kendisinin gölgede kalmasına da hafiften itiraz ediyor. Bu film ne yazık ki Vietnam gençliği için bir anlam ifade etmiyor; ama dünyanın dört bir yanından solcular için ve Vietnam'daki ve diğer ülkelerdeki 68 ve 78 kuşağı için etkisi büyük. Kuşaklararası makas fazlasıyla açılmış durumda. Film, Meksika'nın küçük bir şehrindeki kilolu bir çiftin büyük şehire taşınma hikayesi. Şehir ışıkları mutluluk mu getirecektir kavgalar mı? Güldürü yanı güçlü olan bir film; ancak bu filmin obezliğin daha yaygın olduğu ABD gibi ülkelerde daha fazla ilgiyle izleneceğini tahmin edebiliriz; çünkü filmde normal kiloda olan bir izleyicinin özdeşlik kurabileceği bir ana kişilik yok. Bu da, onu ortalama bir izleyicinin gözünde tombulların düştüğü komik haller tarzında bir alay etme filmi düzeyine düşürebiliyor. Bunun ötesinde, film, Meksika'ya ilişkin olarak çok az şey söylüyor/anlatıyor. Daha çok evrensel bir 'tombulluk anlatısı'na yöneliyor. Bu da, bir Latin Amerika Film Festivali için bu filmin ne kadar uygun olduğu noktasında soru işaretleri uyandırıyor. Film, çocuklara yönelik bir canlandırma çalışması. Tüm anlatı bir langırt oyunu üstüne dönüyor; filmin adı da buradan geliyor. Bir çocuğun gözünden alımladığımız anlatıda langırt oyuncuları canlanıp gerçek futbolculara dönüşüyor. Filmin birkaç ay önce Türkiye'de de gösterime girdiğini not edelim (bkz. http://www. sinemalar. com/film/123425/metegol ). Adını 'Özgürleştirici' ya da 'Kurtarıcı' olarak çevirebileceğimiz film, Venezuela halkının kurucu lider olarak büyük saygı duyduğu Simon Bolivar'ın yaşamına ilişkin bir başka film. Venezuela geçen yıl da festivale aynı konudaki başka bir filmle katılmıştı. Ancak geçen yılki film, ilgili yazıda belirttiğimiz gibi, Bolivar'ın sürgündeki sönük yıllarına odaklanıyor ve kahraman olarak Bolivar'a değil, zaaflarıyla eksikleriyle insan olan Bolivar'a çeviriyordu kamerasını. Bu filmde ise, kahraman olarak parladığı yıllara daha fazla ağırlık verildiğini görüyoruz. Film, Şili'nin başkenti Santiago'dan 4 kişinin öyküsü: Bir psikolog, bir berber, bir müzisyen ve büyük şehire direnen bir kadın. Bir hayaller Madrid gerçekler Mardin filmi. Hayat, beklentilerimizi karşılamaktan uzak. Yukarıdaki yapımlar içerisinde, Peru, Küba ve Panama yapımları özellikle önerilir. Peru yapımı, etnomüzikoloji izleğiyle görsel ve işitsel bir şölen sunan akıcı anlatısıyla etkileyici olmayı başardığı için; Küba yapımı, 40-45 yıllık Vietnam karşılaştırmaları için ve Panama yapımı ise, kimlik, asimilasyon ve kentsel dönüşüm gibi konuları başarılı bir biçimde işlediği için. Bu filmlerin Türkiye'de gösterilmesi sinemaseverler için özellikle uygun olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/13/nilgun-yuksel-elestiri-krizi/", "text": "Antik dönemde bir heykel yontusuna, Bizans'ta bir ikona ustasına, Osmanlı topraklarında yaşayan bir nakkaşa, Rönesans öncesi Ortaçağ Avrupası'nda vitray işleyen başka bir ustaya sanat yaptığını söyleseydiniz, büyük olasılıkla size boş gözlerle bakacak ve işine devam edecekti. Ya da ne yapıyor olursa olsun, yaptığı şeyi küçümsediğinizi düşünecekti. Günümüzden sadece birkaç yüzyıl önce üretilen nesneler, üreten ustalardan daha önemli, ötesi kutsaldı. Aklın nesneden yapıta evrilmesi içi Rönesans'ı, bugün anladığımız anlamda sanatın icadı içinse Aydınlanma Çağı'nı beklemek gerekiyordu. Sanatın icadından sonra insanlık sanatçı, büyük sanatçı, deha sanatçı kavramları ile karşılaştı. Postmodern zamanlarda ise büyük, çok büyük, dahi sanatçı kavramı giderek yerini star sanatçıya bıraktı. Yapıt, başyapıt kavramları da çağımız için bir parça ötelenen bir şeye dönüştü. Sanatın, zanaattan koparak kendi özerkliğini ilan etmesi, yeni kavramların doğmasını ya da kavramların yeni anlamlar kazanmasını beraberinde getirdi. Estetik, antik felsefede kullanılan anlamından sıyrılarak felsefenin dalına dönüştü. Kant, soyut insan kavramından bütünsel insana geçişin estetik boyutla mümkün olacağını söyleyerek estetik boyutu otonom yani özerk olarak tanımladı. Onun hemen ardından Hegel, özellikle edebiyat ve plastik sanatları ele aldığı dersleriyle özerkleşen sanatı bir yandan bir deneyim yaklaşımıyla ele alırken diğer yandan onun sonunu ilan etti. Elbette ki, daha sonra ele alınan son tartışmaları gibi bir tartışma değildi Hegel'inki. Eğer sanat bir temsilse, gerçeklikle karşılaştırıldığında onun deneyimine ihtiyaç yoktu. Belki de bunu özerkleşme saptaması olarak okumak da mümkün. Çünkü artık sanatın işlevsel olmak gibi bir derdi yoktu dolayısıyla araçsallığını da yitirmişti. Öte yandan Aydınlanma çağı, aynı zamanda modern eleştirinin doğuşunu haber veren çağdı. Sanat eleştirisinin ortaya çıkışında Salon Sergileri bir milattır. Salon sergilerinin kamuya açılması ile eserler üzerine yazılar da yazılmaya başlar. Aslında, amaç, kamuyu bilgilendirmektir. Salon sergilerini izleyen Aydınlanmanın öncülerinden Diderot'nun bu sergiler üzerine kaleme aldığı metinler eleştiri disiplininin başlangıcı olur. Estetiğin kurucusu Alexander G. Baumgarten'den hemen sonra Diderot sanat eleştirisi disiplininin kurucusu olarak tarihe geçer. Kahramanın modernizmin hakiki öznesi olduğunu, modernizmi yaşamak için kahramanca bir yaradılışa sahip olmak gerektiğini söyleyen Walter Benjamin, Sanatta ve Edebiyatta Eleştiri kitabında modern eleştiri kavramının temellerinin 19. yüzyılda özellikle Schlegel ve Novalis ile atıldığını belirtir. Yine de Romantiklerin sezgiselliğin altını çizmeyi ihmal etmez. Jonathan Crary, Gözlemcinin Teknikleri: On Dokuzuncu Yüzyılda Görme ve Modernite adlı kitabında bu yüzyılda gerçekleşen dönüşümü anlatır. Görme, artık öznelleşmiştir. İzleyenin deneyimi temsilin bağımlılığından kurtulur. Deneyim, yeni bir boyut kazanır. Ondokuzuncu yüzyıl bize yeni bir miras devreder. Kültürün imgeyle anlatımını kurar. Sanatın gerçekliği yeni bir boyut kazanır. Artık alımlamak için referanslara ihtiyaç yoktur. Temsil gerçeğin kendisine dönüşmüştür ve yeni bir hakikat olarak bağımsızlığını ilan eder. Diderot, sanat eleştirisi displininin doğuşunu hazırlar, alanı sekülerleştirir. Baudelaire sorgular. Onunki salt bir sanat eleştirisi olmanın ötesinde bir kültür kuramıdır. Onların ardından dandy eleştirisi ile yaşamı birleştirecektir. Oscar Wilde bu disiplinin altını kalın çizgilerle çizer. Wilde yetkin bir eleştirinin sanatsal yaratıcılıktan daha yaratıcı olduğunu savunur. Eleştiri yaşamı gerçekleştirmek, insanlığı modern insana dönüştürmektir ona göre. Hatta eleştiri bizzat kültürün kendisidir. Eleştiri tarihi yeniden yaratır, metafiziğin sınırlarını aşar. Eleştirel ruh aynı zamanda dünyanın ruhudur. Ondokuzuncu yüzyıl yeni bir toplum inşa etmişti. Bu anlamda yirminci yüzyıl bu inşanın üzerine eklemlendi. Bu yüzyılla birlikte manifestolar çağı başladı ve Oscar Wilde'ın eleştirmen olarak sanatçı tanımı tam da bu dönemde daha net, daha belirgin karşılığını buldu. 20. yüzyılın başı plastik dilin bozumuna yeniden inşasına işaret ediyordu. Söylemler keskindi. Biçim, içerik tartışmalarından saf sanat yaratmanın yollarına, saf sanat tartışmalarından politik dile değin bütün olasılıklar masaya yatırılıyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/16/bachin-melekleri-mehmet-mahir-akademililer-sanat-merkezi-26-kasim-23-aralik-2015/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 26 Kasım 23 Aralık 2015 tarihleri arasında Mehmet Mahir'in Bach'ın Melekleri isimli ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen sergide sanatçı görsel imgelerle müzik arasında oluşan ilişkiyi Johan Sebastian Bach üzerinden irdeleyerek bir anlamda Bach'ın müziklerini resimsel düzeye aktararak sanatın farklı iki alanını bir araya getirmektedir. Matematiksel bir kurgu ile ortaya çıkan resimlerin yüksek estetik düzeyinin yanı sıra çok önemli bir müzisyen olan Bach'ın, duygusunu yüzey üzerine taşıması son derece ilgi çekici olmakla beraber geçmiş zamana ait duyguları bu güne farklı bir şekilde taşıması bakımından da ilginçtir. Müziğe dair duygu ve fikirlerin görsel düzeyde algılanmasına yardımcı olmayı amaçlayan sergi bilinen ve alışılmış olan algılama sürecini yıkıp pozitif düşünce ile sanatı toplumsal hayat içinde yücelterek daha değerli bir hale getirmektedir. Renksel bir kurgunun armonisi ile ortaya çıkan yapıtların geçmiş ile bugün arasında geçen zamanı müzik üzerinden sorgulaması sanatçının yaşam içinde kurduğu kendi matematiksel sistemi, zaman kavramını, ritmik yapıyı, duygusal bir tutumla ele almasının net bir göstergesidir. Müzik ve resmin yaşanmışlıklarından doğan ve farklı bir dille oluşan sergi 23 Aralık 2015'e kadar Pazar günü haricinde her gün 11:00 19:00 saatleri arasında Akademililer Sanat Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/16/bildigim-her-sey-zeynep-pekunlu-sanatorium-25-11-26-12-2015/", "text": "Hakiki bilginin ne olduğu ve bilginin yeniden üretim süreçleri hakkındaki sorulardan yola çıkan bu çalışmalar; bilginin temellük edilmesinin ve paylaşılmasının imkansızlığına, ekranlarımızda durmadan akan ve her saniye yenilenen enformasyonun işlevlerine dair absürt kategorizasyon ve arşiv denemeleri olarak karşımıza çıkıyorlar. Zeyno Pekünlü: 1980 yılında İzmir'de doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'den mezun olduktan sonra aynı üniversitede master ve sanatta yeterlik programlarını bitirdi. Barselona Üniversitesi'nde Sanatsal Üretim ve Araştırma programında ikinci yüksek lisansını tamamladı. 2011 yılından beri İstanbul Kültür Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmakta. Önemli kişisel gösterileri arasında Bütün Mümkünlerin Kıyısında, Kiev Bienali, 2015 / Maksim Gorky Theater, Berlin, 2014; Beni Osman Öldürdü, Sanatorium, İstanbul, 2013; önemli grup sergileri arasında 14. İstanbul Bienali, 2015 Jakarta Bienali, Her Tercih diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır, SALT, 2015, Sights and Sounds, Jewish Museum, New York, 2015 bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/16/new-paintings-tjalf-sparnaay-bernarducci-meisel-gallery-19-november-19-december-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition for Dutch painter Tjalf Sparnaay. Sparnaay paints modern-daystill-lifes using the technique of the Dutch Golden Age. Each one of his large scale paintings, either of a Big Burger, Fried Egg, Fruit Salad, or a Barbie, isolates the subject on a monotone background on which the artist flaunts his mastery of chiaroscuro. His subject is always enlarged exponentially it is always larger than life and this is what the artist refers to as Mega-Realism. Big Burger (2015) is a monumental painting of a delicious hamburger and a salt shaker on a dark background. A sesame seed bun tops the mammoth burger that consists of two patties, melting cheese, sauteed onions, and bits of lettuce. Every morsel is perfectly painted. The burger triumphantly sits on a folded starch white napkin. Its light is reflected on the steel surface of the top of the salt shaker and a bit of the juicy burger is expertly painted on the glass. Fried Egg A (2015) and Fried Egg B (2015) are seemingly identical paintings of fried eggs, sunny side up, on a light blue background. These are a staple of the artist's oeuvre. We can almost hear the frying pan sizzle as we look at one of these paintings. Sparnaay's excellent handling of light, no doubt a result of his Dutch ancestry, is evident in these smaller paintings. The viscous mass of the egg is painted with dozens of variations of white and yellow to mimic its reaction to light. This exhibition will also have large paintings of Donuts (2015), a BLT Sandwich (2015), and a large painting of Tulips (2015). Sparnaay had a retrospective exhibition at the Museum de Fundatie (17 January 6 April 2015, Zwolle, The Netherlands). The comprehensive exhibition was a blockbuster. Sparnaay has exhibited internationally in notable museum exhibitions such as From Beginning to Today: The Walda and Sydney Besthoff Collection at the New Orleans Museum of Art. This is his first solo exhibition with Bernarducci Meisel Gallery. Frank Bernarducci and Louis K. Meisel founded Bernarducci Meisel Gallery in 2000. The gallery is well known for its commitment to established and developing realist artists. The Gallery is located at 37 West 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/16/paintings-of-washington-d-c-charles-jarboe-bernarducci-meisel-gallery-19-november-19-december-2015/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition for Charles Jarboe featuring paintings of Washington, D. C. This will be the artist's sixth exhibition with the Gallery. This series of paintings of our nation's capital depicts the city's important national monuments and parks, including but not limited to the National Mall, the Washington Monument, and the Lincoln Memorial. The scenic backdrop varies between paintings, showing all four seasons and highlighting the beauty of Washington, D. C. throughout the year. Jarboe's emphasis on the sky gives his compositions a linear effect, drawing the viewer's eye across the painting to where all elements meet neatly at the horizon line. In Jarboe's paintings, American history here represented by Washington, D. C.'s classicizing temple-fronted buildings, obelisks, and other impressive monuments has achieved a sense of harmony. In Jarboe's painting Paddle Boats on the Tidal Basin (2015, oil on panel, 36 x 54 inches), a disparate crowd gazes contentedly into the Tidal Basin, the reservoir between the Potomac River and the Washington Channel. They are dwarfed by colossal flowering trees, whose branches hang down into the foreground under the weight of countless pale pink blossoms. Paddle boats are visible on the water under a cloudless blue sky; in the distance, the great dome and colonnade of the Jefferson Memorial juts up from the horizon. In Springtime on the Mall (2015, oil on panel, 36 x 48 inches), the vast grassy lawn of the National Mall directs the eye to the Washington Monument, which cuts upward through the background like a beacon. Tiny figures wander through the idyllic scene, some gravitating towards the Smithsonian Carousel at left while others trail towards the Smithsonian Institution Building, aptly nicknamed The Castle, which emerges above the tree line, its highest tower topped by a single American flag. Charles Jarboe, born in 1956, has a familial legacy dating back to the mid-17th century in his hometown of Baltimore, Maryland. He attended the Lemillet Commercial Art School and has had solo exhibitions at Marin-Price Gallery in his hometown of Baltimore and Bernarducci Meisel Gallery in New York City. His work has been featured in American Arts Quarterly, American Art Collector, Forbes Magazine, Art in America, and American Artist Magazine. Frank Bernarducci and Louis K. Meisel founded Bernarducci Meisel Gallery in 2000. The gallery is well known for its commitment to established and developing realist artists. The Gallery is located at 37 West 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/16/soyut-yansimalar-ekavart-gallery-24-kasim-25-aralik-2015/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, iki ayrı disiplinden sanatçıyı biraraya getiriyor. Ressam Aydın Arkun ve heykeltraş Nilay Özenbay Soyut Yansımalar isimli karma sergide 24Kasım 25 Aralık 2015 tarihleri arasında Ekavart Gallery'de bir araya geliyor. Sanatçı Nilay Özenbay eline çamur parçasını aldıktan sonra yoğuracağı formu her ne kadar tasarlamışsa da; yine de geride bilinmeyen bir güç onu dürter ve bilinmeyene başlayan yolculukla, anılar ve hayaller uçurumuna dalar; ancak sanatçının salkımındaki tekil duygular birden bire ayrışmayıp kendi birlikteliklerini yitirmeksizin kusursuzluğa aday olan bir form haline gelirler. Özenbayheykellerinde Gökyüzüne baktığında içinde hissettiği huzur ve dinginliği; bazen kızgın, bazen de sükun içindeki denizde de hisseder. Yaratan'ın en muhteşem eseri kadını var ederken, düşlediği geometrik düzen, kıvrımlar ve estetik de sanatçıya her zaman kainatın ve denizlerin düzenini hatırlatır. Bu duyguyla başladığı yeni çalışmalarını soyut ve içsel kadınlık duygusunu, tıpkı bir denizin karaya vuran dalgasının görselliği içinde şekillendirmeye çalışan sanatçı; Yaratan'ın yalnızlığına çözüm için yarattığı kadının da aslında Lilith gibi yalnız ve bütünlük içinde bir varoluş olduğunu düşünmektedir. Özenbay, bu sergide farklı olarak heykellerine rengi de katmaktadır. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. ekavart. tv de izleyebilirsiniz. SERGİ : Aydın Arkun & Nilay ÖzenbaySoyut Yansımalar AÇILIŞ : 24Kasım 2015, Salı18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/17/atilla-arcan-hayatini-kaybetti/", "text": "Birçok dizi ve filmlerde rol alan Arcan, 90'lı yıllarda yapmış olduğu Binbir Surat adlı komedi programı ile milyonları ekran başına kitlemişti. Gerçek adı Atilla Gürses olan Atilla Arcan, 1945 yılında İstanbul'da doğdu. Babası Muharrem Gürses gibi Türk sinemasına yıllarca hizmet eden Arcan geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Atilla Arcan'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Gerçek adı Atilla Gürses olan Atilla Arcan, 1945 yılında İstanbul'da doğmuştur. Tiyatro ve Sinema oyuncusu, yönetmen ve senarist Muharrem Gürses'in oğludur. Kardeşinin adı Kemal Gökhan Gürses'dir. Atilla Arcan tiyatro eğitiminin bir kısmını İngiltere'de almıştır. Binbir surat Atilla Arcan adında ünlüleri taklit ettiği gösterileri ile tanınan Atilla Arcan birçok sinema filmlerinde, tiyatrolarda ve televizyon dizilerinde de rol aldı. Atilla Arcan, oyuncu Gül Arcan ile 1984 yılından beri evli olup, Şebnem Sevgi Gürses (d.1979) adında bir kızı ve Barış, Özgür, Çağrı adlarında 3 oğlu vardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/18/evim-sekmen-becan-imgenin-donusumunde-postmodern-bellek/", "text": "Sanatın uğradığı duraklarda imgenin dönüşümünü incelemek hayata ilişkin sanat kavramlarını çoğaltmak üzerinden yeni eğilimler sunar. Konunun dayandığı sanat tarihsel dizge geçmişte yaşanan bağlamla farklılıklar taşır. Kazananların kahramanlık hikayeleriyle yüceltilmiş eserler topluluğunu deneyimleriz. Bu durum kendince bir kırılmayı da beraberinde getirir. Farklılıklar, karşı çıkışlar sayesinde sanat tarihsel algı oluşmaya ve yaşamdaki politik olayların yansımasını görmeye başlarız. Bugün sanat tarihi okumalarının postmodernist bakış açısıyla yeniden kurgulanma hikayesi dün ve bugün arasında hareket eden bir sürece gönderme yapar. Büyük harflerle yazılan kahramanlıklar destanlarının yerini felsefi çıkarımlar almıştır. Bu da dışlanan, arada kalmışın, kaybedenin izini sürmek için güçlü olanaklar yaratır. Kültürün ve hayatın sanatla grift bir ilişkiye taşınması çok disiplinli bakışı zorunlu kılarken eleştirinin niteliğini özgürleştirdiği kadar nesneleştirmiştir. Zamanın dinamiklerine uygun olarak modernizmden devr alınan eleştiri Didero'nun salon sergilerinin betimlemeci tarafının yerini Barthes'ın metinsel çıkarımlarına uzanan bir süreç izlemiştir. Salt tarihsel ve dinsel bir olay yerine anlatısal ve geçişli bir tarih yazımının da yapılıyor olması bugün artık modernizmin kendine referans veren tarafını da yok etmeye başlamıştır. Bugün sanatın dışına bırakılan her konu postmodernizm temelli düşüncelerle güncel sanatın içinde kendine bir yer bulmuştur. Sanatın geleneksel yönünün dışladığı her konu sanat kavramının içine dahil edilmiştir. Bireyin yersiz yurtsuzluğu ve teknolojinin belirlenimci tarafı dünyayı görsel kültürün belirleyiciliğine doğru sürüklemektedir. Görsel kültür başlığı altında toplanan bu geniş vizyonun tekil çıkarımları bize bireyin tarihsel vizyonunda farklı bir yaklaşımı beraberinde getirir. İmgenin dönüşümünde tarihsel durakların varlığını kabul edersek antikitenin Batı'da kazandığı yorumlar ve gelişmeci tavırla ortaçağın kaotik tarafı hümanistik felsefeyle yerinden edilmiştir diyebiliriz. Hümanizm insan odaklı bilimin ve gözlemin peşinden gitmeyi öngörüyordu. Batı'nın temel dayanakları hümanistik felsefeyle inşa etmeye başladığı için literatürün oluşması ve tarihin yazılması Batı'nın kurguladığı modellerle hayata geçmiştir. Batı felsefelerinin özellikle Kant'ın sanat alanı tarafından devir alınan estetik görüşleri sanat yapma biçimlerine kaynaklık etmiş aynı zamanda ahlaki çıkarımlar ve zıtlıklarla örülü bir estetiğin önünü açmıştır. Aydınlanmanın getirdiği akla dayalı etkiler bugün öznenin ve metnin kavranmasıyla benmerkezci bir eğilimi terk etmeye başlamıştır. Salt aklın değil tinselliğin imgelemde yeri sürrealizm ve bilinç ötesiyle meşrulaşmıştır. Yeni olanın geçmiştekini arkada bırakan ve onu öteleyen tavrı ise sanatın kapsayıcılığında organik yapısında bozulmuş başka alanlara referans sağlayan yitik mitlere dönüşmüştür. Bütün bu gelişmeci ve dönüşümlü birikim siyasal olaylarla birlikte modern sonrası dönemleri de hazırlamıştır. Tarihsel olayların yorumunun yerini dilsel düşünme biçimi almıştır. Düşünme biçimleri sanatın imgesel taktiklerini belirlemeye başlamıştır. Kadim sanat geleneklerinin baskısından kurtulan imgeler freak, ucubik biçimler almaya ve kendini yeniden kurgulamaya başlamıştır. Vanitaslar ve ölümü çağrıştıran metaforlar Rönessanstan beri yaşamın ahlaki korkutuculuğunu önerirken freak imgeler üretilmeye ve hikayeler postmodern anlatılara dönüşene kadar toplumsala paralel bir yol izlemeye devam etmiştir. Kadim sanat geleneklerinin modernizmle birlikte dışavurumsal ve arkaik yanlarının özellikle Picasso'da çok sık rastlanan bir yapıya bürünmesi ile sözünü ettiğimiz ötekinin bir temsiline dönüşmüştür. Modern sanat bu yapıları ötekinin temsili olarak çok sık kullanır. Picasso'nun masklardan esinlendiği Avignonlu Kadınlar yapıtı bakış açısını kadın öznesi üzerinden değiştirmiştir. Kadınların Afrika masklarına benzer vahşiliği toplumsal durumdaki çılgınlığı ve dehşeti çağrıştırırken kadın imgesinin değişmesine ve tarihin belirlenimlerinden koparılmasına yol açmıştır. Modernizmin kadınların dişil temsili üzerine bir araştırma yapan Yıldız Cıbıroğlu kitabında prehistorik dönemlerdeki Anadolu'da kullanılan diller üzerinden yaptığı derleme alfabeden yola çıkarak ulaştığı sonuçlarda dilsel bağlantılarla kadınların anaerkil bir toplum yapısından ataerkil yapıya geçişin izlerini sürer. Bu konunun kasıtlı bir iktidar mücadelesi olduğunu, kadınların dişil varlıklar olarak üretimlerinin doğurganlıklarının sonucunda bir iktidara gereksinim duymadığını savlayarak erkek bakışının Anadolu'da nasıl etkin kılındığına dair çıkarımlar yapar. Toplumsal dönüşümlerin imgeler aracılığıyla cinsiyet üzerinden sunumu için iyi bir örnek oluşturuyor. Sanatın merkezileşmesinde Afrika kıtasının kayıp figürleri barındırdıkları duygulanım ile bir araç konumuna gelirken merkezden çepere yayılmasıyla da doğu egzotizmi yerini doğu kimliğinin sanatsal dışavurumuna bırakmıştır. Shrin Neshat, Ghade Amer, Mona Hatoum'un çağdaş sanat çalışmaları öteki bakışın güncel örnekleridir. Toplumsalın dönüşümü Ortaçağın cadı avlarından cadı bayramı partilerinin yapıldığı eğlencenin içinde başkalaşıma girmiş ve kültürün endüstrisine hizmet etmeye başlamıştır. Hayatın iyileştirici gücü şifacıların elinden çıkıp yeni sosyal sistemlerin elinde ürünler vermeye başladı. Özellikle sinema endüstrisi kahramanlık hikayelerinin kapitalist sisteme dayanak oluşturan bir yatıştırıcısına dönüşmüştür. Bohemin tedavi edemediğini kültür endüstrisi tedavi etmiştir. Endüstrinin sanatın içinden yol alıp ucubeleri müzelerden içeri soktuğunda yani ölümcül ve dehşetli olanın kanonun içine girmesi gösteri dünyasının ticari referanslarının yer aldığı bir zeminde sanatın yeşermesine neden olur. Sanatın profesyonelleşmeye ve kurumsallaşmaya dönük tarafı ise bu konuya hazır argümanlar sunar. Bu argümanları bozmaya çalışan klasik sanat yapma edimlerinin sanatın içine eklemlenememesindeki sıkıntıdan dolayı güncel sanat, hayatın içinde bienaller ve diğer kolektif duyguyla sanatın içinden hayatı karşılayan bir tavırla ilerlemeye başladı. Bu yaraya çare olmak üzere sanatın yönünü değiştirmeye başladı. Sanatta toplum üzerinden çıkarımlar ve teknolojiyle birlikte değişen imgesel bakış doğrultusunda sanat yapma biçiminin artık güzele ve yüce olana ihtiyacı yoktur. Çağdaş estetik bu kavramlarla sanat yapma biçimlerine çeşitlilik yaratmıştır. Estetik bakışla ise bu konu çok disiplinli bir bakışla düşünme biçimlerinin her yönüne sirayet ettiğinden bugünkü yorumların çok katmanlılığından söz ediliyor... Pier Manzoni'nin sanatçının b ku adlı çalışması ortaya bırakılan müphem, sistem karşıtı ve oluşan paradigmayı sanatın içinde uçuculaştıran bir etkiye sokar. İğrençlik zaten hayatın içinden kendi bedenimizden çıkan dışkının bir göstergeye dönüşmesiyle yabancılaşmış, imgenin yapı bozumuna uğramıştır. Güncel kanonda artık o bir referanstır. Güncel sanat ve sergi gezme o referanslarla ilerlediğinde güncel sanatta sanatçının ölümü yaşanmış nesneleşmiş hayatın içine girmiştir. Halesi yıkılmıştır. Sergi gezme deneyime dönüşmüştür. Güncel sanatın hayatın içinden çıkan tarafı ve teknolojik kolaylığı sayesinde sanatçıya deneysel olanaklar sunarken bir ideale ve çare bulmaya yarayan tarafı sanatın kendi içinden çıkmasına ve aşırı yoruma neden olmuştur. Sanatın sosyal olgularla kurduğu ilişkinin sıklığı sanattan beklenen faydayı farklı yöne kaydırdı. Sanatçıların beklediği sanat yapmak ise bu günümüz koşullarında profesyonelleşmekten ve kendine kurduğun hayat vizyonuyla sağlanıyor. Aslında postmodern algıda kullanılan araçlar video, enstalasyon vs'de olsa sanatçının özelinde konu modern bir işleyişle yine sanatçının kendini var edebilme sürecine saplı kalıyor. Terry Eaglton'un Postmodernizmin Yanılgıları kitabında derinlemesine incelediği gibi Yersiz Yurtsuz yaşamanın pratikte bir geçerliliği yok; bunu ancak zihinsel düşünme için ara yollar sunar. Gündelik hayat ise paradoksal ve sisteme bağlı devam eder. Sanatçı ve izleyici göz açısından yorum katmanları bu yaşamın içinde kendine yer arar ve imgelemi çoğaltır. İmgelem teknolojik bakışın yani makinenin içinden düşünmeye devam eder. Görsel kültür ise eleştirel dayanaklar için veri sağlar. Eleştirinin neliğini ve niteliği teknolojinin gösterdiği paradokslarla ilerleyen bir yön taşır. Postmodernin içinden yürüyen sanat belleğini yaratmaya çoktan başladı. Evrensel ideallerle toplanan kültür bugün dijital olanaklarla tekrar üretime bağlanıyor. Dijital olanın kaygan zemini ve metaryel birikiminin çokluğu özümsenmeyen bir çöplüğün habercisi mi şimdiden kestirmek zor görünüyor. Kaydetmeye zorunlu görsel hafıza zamanın akışkanlığı içerisinde sanatsal karşılıklarını bulurken öznenin bu etkileşimi benimseyip benimsemeyeceği ise yine üretimlerdeki yorumla açığa çıkabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/23/echo-mustafa-orkun-muftuoglu-mimar-sinan-guzel-sanatlar-universitesi-tophane-i-amire-kultur-ve-sanat-merkezi-09-31-aralik-2015/", "text": "Mustafa Orkun Müftüoğlu'nun Echo adlı resim sergisi 9-31 Aralık 2015 tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezinde görülebilir. Müftüoğlu, fantastik, sembolik, romantik gibi farklı yaklaşımlarla oluşturduğu çalışmalarında, hırs, arzu, korku, umut gibi duyguları irdelemekle birlikte insanın zaaflarını da konu edinmektedir. Çalışmalarında tüm bu konular bugünden kopuk bir bağlamda biçimlenmemiş yalnızca insanlar enstrümanlar ve olaylar farklılaşmıştır. Sergideki çalışmalardan bazıları ise, insan ilişkilerinin ve iletişimin yüzeysel ve şematik hale geldiği bu dönemde insana dair gerçek duyguların yok olduğunu simgelemekte ve bu duyguların sunilileşerek donma noktasına geldiğini de vurgulamaktadır. Bu sergi, insanın varoluşunu, yok ettiği dünyanın ve dünyasının sembolik ve fantastik bir ifadesini de işaret etmektedir. 1990-1995 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü, Lisans. 2011- Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü, Doçent."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/23/utku-varlik-abidin-dino-sergisi-uzerine/", "text": "Daha dün St. Michel'den geçerken başımı kaldırıp, Quai Michel 13 numaralı evin çatı katına baktım, mekanın da bir belleği olduğuna göre, bence yaşanmışlıklar; evde o an olmamak gibi bir duygudur. Seine nehri kıyısındaki bu dairede daha önce Marx Ernst oturuyormuş, Abidin ve Güzin de 16 yıl oturdular. O yıllar Quartier Latin'de yaşamak epey renkliydi, arka sokakta Nazım'ın kitaplarını basan La Decouvert yayınevi, Abidin'in yakın dostu François Maspero vardı. Evet Abidin biraz Paris'ti. Güçtür bir kenti kendine benzetmek; onunla yatıp, onunla kalkmak, bilmek kenti kendi adın gibi. 1970 yılı, Mübin dışında Parisli ressamlardan kimseyle karşılaşmamıştık İstanbul yıllarımızda, bir tek Mübin gecikmiş askerliğini yapmaya gelmişti, sonuçta yaptı da; o da anlatılmaya değer. 1969 yılında İstanbul ilk kez bir özel galeriye kavuştu; Galeri Bir, Müşerref Şerbetcioğlu'nun açtığı bu galerinin tasarımını Mimar Abdurrahman Hancı yapmıştı. Galerinin ilk sergisi Abidin'in büyük boyut aquarelle'lerini sergilediği İstanbul Gözler Kapalı sergisiydi; gelemediği İstanbul'a bir başka gönderiydi. Bu yeni galeri ve sergi ilgiyle karşılandı, resmin hiçbir ekonomik niteliği olmadığı ve de resmi özlediğimiz yıllardı diyorum buna. İletişimin ve görsel kıtlığın olduğu o günlerde, ilk kez uzaktaki bir ressamın sergisi, Abidin'in resmiyle ilk karşılaşmamızdı. Devlet bursu aldığımda, seçme olanağım vardı; başka ülkeler de olabilirdi ama nedense Paris bizim ressamların tek çekim merkeziydi, ben de kendimi Temmuz ayında Paris'te buldum. Mübin bizi götürdü Abidin'e; bir şişe votka alıp gittik. Mekan büyük değildi ama Paris'e özgü bir çatı katı, her taraf kitap, desen, tuval, ilginç objeler, anılarla doluydu. Bir atölyeden çok ev görünümü; resim yapmak için geniş bir mekan yoktu, 10 yıl sonra Montparnasse'a taşındığında da kanımca düşlediği atölyeye kavuşamadı. Bence mekan bir idea-fixe'dir, genel çizgide Abidin'in tüm etkinliklerinin bu mekanlardan çıktığını düşündüğümde, niçin atölye bir merak konusu değildir, anlayamadım! Abidin'in varoluşundaki çok yönlülüğü, merak alanlarının çeşitliliği, entelektüel yapısı; giderek Paris'te aranır ve sayılır önemli bir kişilik oluşturmuştu. Yaşamının panoraması gerçekten şaşırtıcıydı; bu rüya gibi parodox'larla dolu hayatın gerçek aktörü hiç yorulmadı, giderek 1966 yılında yüzlerce kameraman'la yaptığı Goal filmi, beni en şaşırtan olaydır; Dünya Futbol Kupası ofisiyel filminin yönetmeniydi. Sinema Rusya'da yaşadığı yıllarının bir öğretisiydi, zaman zaman açtığı merak kapılarından bir tanesi. Nazım Hikmet'le uzun dostluğu da ona Fransa'nın ve dünyanın en önemli yazar ve düşünürleriyle bir köprü oluşturmuştu; Neruda'dan Aragon'a intelligensia, politikanın sanatı yönettiği en etkin yıllarda, Nazım'dan yaptığı çeviriler bu büyük şairi dünyaya tanıttı. Tüm bu etkinlikler ona yaşamak için gereken parayı getirmiyordu, resim ise yine bu ilişkilerin kısır döngüsünde oluşan küçük sergiler, az da olsa tablo alışverişleriydi. O yıllara özgü galeriler dışında resim sergileyecek önemli salonlar da örneğin Mayıs Salonu, ilgi çekmek adına önemliydi. Paris'te yaşayan tüm ressamlar yaşamak adına kendilerine bir yörünge bulurlar. O yıllar dünyanın gözü şımartılmış birkaç ressama giderek Paris'e dönmüşse, bu ışığa gelenlerin kendilerini kanıtlamalarının ne kadar güç olduğunu ama yine hayal perdelerini açmak adına bu yaşama katlanmaları da yine bu kente özgü bir gelenek olmuştu. 70 yıllarında bizim karşılaştığımız ressam manzaraları, biraz yorgunluk ve bıkkınlıktı. Ötekilere göre Abidin kotarıyordu, belki ilişkileriydi bunu götüren. Tanpınar'ın Mektupları'nda bu yaşanan dostluklar ve gerçekler çok güzel anlatılır, unutmayalım bir süre sonra Türkiye açılacak ve de düşledikleri eldaradoya döneceklerdi. Abidin bence desenlerinde figüratif ve gerçekçi, pentüründe soyuttu. Aradaki gouche tekniğiyle yaptıkları örneğin Pencereler ve Açılımlar serisi, onu irreel bir peyzaj'a, cosmos'a götürdüğü için belki bir başka sanrı içeriği oluşturmuştu. Teknik olarak da ona yakışan buydu bence. Türkiye'nin ekonomik açılımı bu ressamlara beklenen ilgiyi, ekonomik rahatlığı getirse de, gerçek olan resmin oluşumundaki dinginliği ters-yüz etti, bize özgü bir değişim yaşanırken, yüzlerce galeri bu ressamları düşlüyordu sergilemek için. Abidin varoluşu nedeniyle kimseye hayır demezdi, karşılaştığımız zamanda ilk sözü sizi ne kadar özlediği olurdu. Son yıllarda ipini koparan Paris'e gelip Abidin'i arıyordu. Kanımca hepsini de yanıtlıyordu, ona yaklaşmak, onun dostu olmak, bir referans, bir pasaporttu. Sağlık sorunları da boş bırakmadı onu, Elleri çizdi hastanelerde. Vatan birkaç dosttur diyor Gide, Abidin'e sorsaydık belki 50 yıllarına, Schola Cantorum'a dönüp, dostlarıyla tekrar başlamak derdi buna."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/akil-oyunlari-fatih-erol-derinlikler-sanat-merkezi-19-kasim-12-aralik-2015/", "text": "Fatih Erol, ''Akıl Oyunları'' isimli resim sergisi ile 19 Kasım 12 Aralık 2015 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi'nde. Sinemanın, edebiyatın, çizgi roman kahramanlarının, resim sanatının ustalarının eşlik ettiği, mizahla eleştirinin atbaşı gittiği rengarenk, nefes nefese bir yarış: Akıl Oyunları... Fatih Erol'dan usta işi satranç şöleniyle resme yeni yorumlar getiriyor. Her şey o tahtanın üstünde, karelerin arasında. Şövalyelerin, kralların oyunu denir satranç için. Şah, vezir, kale, at, fil, asker... ordu/devlet aktörleri, güçleri vardır sahada. Ve oyun fazlasıyla hayatı andırır: Elinizdeki güçleri, deneyimleriniz, bilginiz, kurallar doğrultusunda, karşı tarafın pozisyonunu ve olası hamlelerini gözeterek kullanma ilkesi geçerlidir her adımda. Oyun sadece oyun değildir ve akıl, her zaman her şeye muktedir olamayabilir. Yine de biliyoruz ki, akıl, insani üretkenliğin ön koşuludur. Oyunu yaratan ilk atalarımızın gösterdiği gibi yaratıcılık, var oluşun göstergesidir ve yaratıcılık, bütün oyunlarda farkı yaratan unsurdur. Yaratıcılık, oyunun da, sanatın da ilk koşulu. Yaratıcılık dolu yolculuk, seyir sizi bekliyor Akıl Oyunları'nda. Fatih Erol; Kadıköy Maarif Koleji'nde (1979), İ. Ü. İktisat Fakültesi, İşletme ve Finans ana bilim dallarında (1983) eğitim gördü. Mezuniyet sonrası 2004 yılına dek, 20 yıl boyunca uluslararası yabancı kuruluşlarda finanstan sorumlu üst düzey yöneticilik yaptı. Çocukluk yıllarından beri asıl tutkusu olan resim çalışmalarını 1987 1990 döneminde yetkin sanatçı ve eğitimciler gözetiminde sürdürdü. Sonrasında ise İstasyon Sanat Akademisi'nde Sabri Berkel başta olmak üzere yine Türk resim sanatının önde gelen ustalarından plastik sanatlara yönelik atölye ve uygulamaların yanı sıra kuramsal eğitim aldı. Bu süreçte geliştirdiği desen ve teknik deneyimler ışığında resim çalışmalarını profesyonel iş yaşamı sırasında da kesintisiz sürdürdü. 2004'te aktif iş hayatını noktalayarak, o zamana dek sanat tarihi, felsefe gibi yan disiplinlerden edindiği ana etkilenmeler doğrultusunda tam zamanlı ressam olarak üretmeye yöneldi. Bir dönem yurt dışında; K. Karastathis Stüdyosu'nda (New York, 2005-2009) çalışan sanatçı, halen İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/arcade-fire-fe-ilham-veriyor/", "text": "! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 15. yaşına özel hazırladığı '! f İlham Serisi', The Reflektor Tapes ile devam ediyor. Müzik severlerin dört gözle beklediği ve 24 Kasım'da Babylon Bomonti'de gösterilecek olan film, indie rock'un en sevilen gruplarından Arcade Fire'ın 2013'te çıkardığı ve eleştirmenlerce yılın albümü seçilen Reflektor'un yolculuğunu anlatıyor. Mars Cinema Group ortaklığında 18 Şubat-6 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 15. yaşına özel hazırladığı '! f İlham Serisi', The Reflektor Tapes ile devam ediyor. 24 Kasım'da Babylon Bomonti'de gösterilecek The Reflektor Tapes, Montrealli indie rock grubu Arcade Fire'ın eleştirmenlerce 2013'ün albümü seçilen Reflektor'ü yaratış süreçlerini ve albümle dünyayı turlarken uğradıkları Haiti, Los Angeles ve Londra'da yaşadıkları ruhsal deneyimleri konu alıyor. Dünyada 24 Eylül'de sınırlı sayıda sinema salonunda gösterime giren film, Türkiye'de ilk kez ve sadece '! f İlham Serisi' kapsamında seyirciyle buluşuyor. Henüz dördüncü albümlerini çıkarmalarına rağmen indie rock dünyasının en iyi gruplarının başında gelmeyi başaran Arcade Fire, özellikle samimi sözleri ve anakımdan uzak duruşlarıyla sıkı bir hayran kitlesine sahip. 2004'te yayınladıkları ve müzik dünyasını sarsan ilk albümleri 'Funeral'ın yankısı dinmeden 2005'te Central Park'ta verdikleri konserde David Bowie'nin 'Wake Up' adlı şarkılarına eşlik etmesiyle geniş kitlelere ulaşan grup, asıl şöhreti 2011 yılındaki Grammy'lerde üçüncü albümleri 'The Suburbs' ile 'Yılın Albümü' ödülünü kazanmalarıyla yakalamıştı. 2013'te yakın dostları Spike Jonze'un Her filminin müziklerini yaparak hayranlarını ikiye katlayan grup, aynı yıl yayınlanan albümleri 'Reflektor' ile büyük bir başarı elde etmişti. LCD Soundsystem'ın yaratıcısı James Murphy'nin yapımcılığında çıkardıkları ve disko, punk-funk, dub ve glam rock gibi türlerin etkileyici bir karması olan albüm, 'Funeral'dan bu yana yaptıkları en serbest ve emprovizasyona dayalı çalışma sayılmış, müzik otoritelerince de yılın albümü seçilmişti. İşte bu albümün çıkış sürecini konu alan ve Sundance tescilli yönetmen Kahlil Joseph'in imzasını taşıyan The Reflektor Tapes, 24 Kasım Salı akşamı Babylon Bomonti'de ücretsiz gösterilecek. Filme davetiye kazanmak isteyenler için detaylar ise www. ifistanbul. com'da! Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. ! f İstanbul'un 15. yılına özel hazırladığı ve bugüne dek Roger Waters The Wall ve Human/İnsan filmlerinin Türkiye galalarına evsahipliği yapan! f İlham Serisi ise Şubat 2016'ya dek sürecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/avangarddan-guncele-sanat-seminerleri-gumusluk-akademisi-08-29-aralik-2015/", "text": "Gümüşlük Akademisi 8 29 Aralık 2015 tarihleri arasında sanat tarihçisi ve eleştirmen Nilgün Yüksel'in eğitmenliğinde Avangard'dan Güncele Sanat başlığıyla bir seminer dizisi başlatıyor. Seminer dizisinde Sanayi Devrimi sonrası gelişmeler, modernizm, avangard sanat akımları, sanatsal dönüşümlerle beraber algının değişimi, postmodernizm tartışmaları, postmodernite fikriyle eşzamanlı gelişen ve 1990'larla birlikte sıkça karşımıza çıkan, , yanyanalık, kültür, kimlik, öteki üzerinden örnek eser yorumlamaları ele alınıyor. Sanayi Devrimi sonrası toplumsal yaşam ve dolayısıyla sanat, radikal dönüşüm yaşadı. 20. Yüzyılın ilk yarısı avangardın ortaya çıkışına işaret ediyordu. Plastik sanatlar alanındaki öncü akımlar, hem görme hem düşünme biçimlerimizi değiştirdi. Henüz 1930'larda başlayan postmodernite tartışmaları 20. yy.'ın ikinci yarısında giderek sesini yükselterek sanat ve yaşamda karşılığını buldu. 21. yy. sanat alanında tam anlamıyla çoksesliliği ve yanyanalığı getirdi. Program Sonu: 1990'larla birlikte sıkça karşımıza çıkan, postmodernite, yanyanalık, kültür, kimlik, öteki üzerinden örnek eser yorumlamaları. Adres: Beyazgül Cad. Kireçhane gediği sok. yaptı. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. AICA Türkiye Şubesi yönetim kurulu üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/mehmet-goktepe-mustafa-orkun-muftuoglunun-sanati-ve-echo-sergisi/", "text": "İnsanın sonu gelmeyen çelişkileriyle onu var eden duygu ve akıl çatışmasının bir tür ifadesi olan sanat yine insanın, toplumun ve yaşamın varlığıyla doğrudan ilintilidir. Bu olguları, kendi öznesi ekseninde dışa vurarak sanatçı nesnelleştirir. Sanatçı, yaşamdaki gerçeklikleri yani duyguları, korkuları, travmaları doğrudan amaçlamasa bile eserlerine konu eder ya da dolaylı bir şekilde yansıtır. Sanatçı aynı zamanda yaşadığı dönemin bir tanığı olarak da döneminin insanının reflekslerinin de yansımasıdır. Mustafa Orkun, eserlerinde yaşadığımız tüm bu gerçeklikleri daha çok sembolik, bazen romantik ve zaman zaman da fantastik yaklaşımlarla eserlerinde görselleştirir. Hırs, arzu, korku, umut ve zaaf gibi insana ait olgular onun çalışmalarının varlık sebebi olarak ortaya çıkar. Mustafa Orkun resim dilini ve biçimini oluştururken akıl ekseninde hareket etmekle birlikte oluşturduğu kurgularına duygu ve sezgisini de katarak sanatında kendi öznesini hissettirerek bir senteze ulaşır. Sanatçının Echo sergisinde yer alan büyük boyutlu resimlerinde bu bağlamda kendi öznesi daha fazla yer almaktadır. Özellikle Zen Bahçesi-Kozmos adlı eser duygu ve sezginin belirginleştiği, doğaçlamanın hissedildiği bir çalışma olarak var olur. Zen Bahçesi-Kozmos resminde sanatçı yeni bir dünya kurgularken, görünen dünyanın aslında göründüğü gibi olmadığını, içindeki kaosa rağmen bir ahengi de barındırdığını ifade eder. Dolu olanla boş olan, küçük olanla büyük olan, nesnel olanla mistik olan gibi birbirini tamamlayan zıtlıklarla oluşturulan bu çalışma akıl ve duygunun çatıştığı bir dünyanın sembolü olarak da anlam kazanır. Düşünen Adam ve Serçeler adlı resimde yer alan, insan elinin değdiği, izlerinin olduğu, kurgulanmış fantastik bir doğada merkeze ve çukura yerleştirilen Auguste Rodin'in Düşünen Adam adlı heykelinin imgesi aklın, kuşlar ise duygu ve yaşamın sembolik ifadesidir. Çukurun etrafındaki set ve ön sahada yer alan bir oturma elemanı insanın doğayla iletişimini ve mücadelesini ima eder gibidir. Doğanın merkezindeki büyük çukur bir an sonra Düşünen Adamı yutacakmış ve insanoğlu yok olacakmış gibi bir görsel etki sunar. Kısaca bu resim, insanın doğaya dolayısıyla doğanın bir parçası olan kendisine karşı yapmakta olduğu haksızlığın bir betimlemesi gibidir. Eşeğin Kaderi adlı resimdeki uçsuz bucaksız, kavranamayan, nesnelleştirilemeyen, mistik etkideki donmuş doğanın merkezinin zirvesinde daha yol alacakmış ve mihenk taşı gibi duran eşek imgesi, yaşamın anahtarı olarak sembolleşir. Ölüm ve yaşamın iç içe geçtiği bu resimde gök kuşağının varlığı tek 'umut' gibi çıkar karşımıza. Mustafa Orkun, sergisinin de ismi olan Echo adlı eserine ilham kaynağı olan mitolojik konuyu Pan ile karşılaşana kadar, dağları ve ormanları kendine yurt edinen yankı perisi Echo, yalnızlığı arıyordu. Pan Echo'ya karşı derin aşkıyla bu yalnızlığı bozar, fakat Echo, Pan'ın aşkına karşılık vermez. Aşkına karşılık bulamayan Pan hırsına yenik düşer ve çobanları Echo'ya karşı kışkırtır. Çobanlar peri kızını paramparça eder, parçalarını ormanlara, dağlara yani doğaya dağıtırlar. Tüm bu yerlerde feryadı inler ve doğanın sesi Echo'yla hayat bulur diye ifade eder. Mustafa Orkun taşın toprağın, suyun, göğün, yeşilin, ağacın ve doğanın tüm varlığının belirgin bir şekilde vurgulandığı bu çalışmanın konusunun özü olan yankı perisi Echo resmin orta sol tarafında güçlükle fark edilir. Artık doğanın bir parçası, bir sesi, bir şarkısı olmuş, bedeni doğayla bütünleşmiş gibidir. Pan hırsına ya da zaaflarına yenik düşerek ve kendi varlığına ihanet ederek yok etmeye çalıştığı Echoyu sanki başka bir şekilde yeniden var etmiştir. Bu yeniden var oluş, bu çalışmada doğanın görsel bir şöleni ile kendini hissettirir. Yine yukarıda irdelenen eserlerin bağlamından kopuk olmayan sergide vücut bulan Zeus-Karlar Altında, Hermes'in Sonu, Daphne, Çoban ile Kral, Kardan Adam ve Serçe, X1, X2, Yokuş Yukarı, Çığlık ve Kör Dilenci gibi çalışmalarında da Mustafa Orkun, insana ve yaşama dair olanı irdeler, kurgular, sorgular. Mustafa Orkun bu sergisi için İnsanların zaaflarını kullanan ve kullandıranlar üzerine bir söz olarak anlam kazanmakta, insanın var oluşu ile ilgilenmekte, yok ettiği dünyanın ve dünyasının sembolik ve fantastik bir ifadesini sunmakta olduğunu belirtmektedir. Mustafa Orkun'un 9-31Aralık 2015 tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi Tek Kubbe Salonundaki sergisi, izleyenin de kendine dair bir çok yankı Echo bulabileceği bir sanat eylemi olarak işlevselleşir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/seminer-hulya-kupcuoglu-ile-cagdas-sanati-anlamak-07-ocak-2016/", "text": "Hülya Küpçüoğlu ile Çağdaş Sanatı Anlamak adlı seminer 7 Ocak 2016'da başlayacak, perşembe günleri, 11.00-13.00 arasında yapılacaktır. Hülya Küpçüoğlu: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olduktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Güzel Sanatlar Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Sanatçının, yazar olarak yazı ve röportajlar 1999 yılından beri gazete ve dergilerde yayınlanmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/26/uluslararasi-sanat-birlikleri-iaa-turkiye-ve-dunya-baskani-bedri-baykamdan-ashraf-fayadh-hakkinda-bildiri/", "text": "Suudi Arabistanlı şair ve sanatçı Ashraf Fayadh'ın, Suudi Arabistan'da ölüme mahkum edilmiş olması, tüm uluslararası sanat dünyasını yakından ilgilendiren, son derece üzücü ve tehlikeli bir durumdur. İşin kökeninde, sanatçılar arası bir cafe'de yaşanan basit bir tartışma olmasına rağmen, Fayadh'ın önce 4 yıl hapis ve 800 kırbaca, ardından da bir başka mahkeme tarafından ölüme mahkum edildiğini öğrendik. Üst üste uğradığı iftiralarla ve elle tutulur hiçbir kanıt olmadan soyut suçlamalarla köşeye sıkıştırılmak istenen Fayadh hakkında tamamen dayanaksız şekilde ateist propaganda yapma suçu ortaya atılmış, bu iddialar kanıtlanamayınca da Fayadh'a sigara içmek, uzun saçlı olmak, kadınlarla ilişkiler sürdürmek, mobil telefonunda onların resimlerini bulundurmak gibi yeni inandırıcılıktan uzak suçlamalar getirilmiştir. Sanatçı ateist değil, inançlı bir Müslüman olduğunu defalarca tekrarlamasına rağmen, din polisinin mahkemeye yaptığı baskılar ve yanıltıcı yönlendirmelerle, yeni karar alınmış ve ölüm cezasına çarptırılmıştır. UNESCO Resmi Partneri IAA/AIAP Dünya Başkanı ve Türkiye Ulusal Komitesi Başkanı olarak, bu cezanın günümüzün evrensel hukuk işleyişi ve sosyal ilişkilerinde yeri olmayan hatalı bir karar, abartılıdan öte, insanın yaşam hakkını elinden alan ve geri dönülmez bir hata olduğu ortaya çıkmaktadır. Belki bir gözdağı verme uğruna, onarılması imkansız bir büyük insanlık suçu işlenecektir. Suudi Arabistan Kralı Salman'ın, tüm dünyanın demokratik ülkelerinden yükselen seslere kulak vermesi ve Fayadh'a yöneltilen kanıtsız ve soyut suçlamaları ve müdafinin itidallı-saygılı tavrını da göz önünde bulundurarak derhal sanatçının serbest bırakılmasını sağlaması, ivedi dileğimizdir. Düşünce ve sanatsal ifade özgürlüğünün tüm dünyada korunması, sanatçıların çeşitli bahanelerle baskı ve tehdit altına alınmaması, bizlerin doğal ve vazgeçilmez ana konuları arasındadır. Türk sanat kamuoyundan Fayadh'ın özgürlüğü için açılan kampanyaya yoğun imza desteği vermelerini rica ediyoruz. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği, Türkiye Ulusal Komitesi ve Uluslararası Sanat Birlikleri Dünya Başkanı olarak, örgütlerimizle birlikte konunun yakından takipçisi olacağımı Bu vesileyle Türkiye ve uluslararası kamuoyuna duyururuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/1-uluslararasi-edirne-film-festivalinin-sonuclari-aciklandi/", "text": "Edirne Valiliği ve Edirne Belediyesi'nin işbirliğinde bu yıl ilk kez düzenlenen 'Uluslararası Edirne Film Festivali' dün akşam gerçekleştirilen ödül töreni ile son buldu! 20-26 Kasım tarihleri arasında düzenlenen ve Edirne halkının yoğun ilgisiyle karşılanan festivalin yarışmalı bölümünün sonuçları da belli oldu!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/isigin-golgesinde-bes-duyu-venus-sanat-28-kasim-09-aralik-2015/", "text": "Işığın Gölgesinde Beş Duyu Suluboya Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Art-İst İstanbul Suluboya Topluluğu Derneği üyesi olan Yusuf ALİKAN, Ercan PAYA, Emirhan Murat ERGÜN, Tülay SAYILGAN ve Demet HAMİDİ, özgün ve farklı tarzlarını beş duyu gibi birleştirerek ortak bir sergi açmayı istediler. Beş sanatçı, suluboyanın büyüsünü hayalleriyle buluşturarak suluboya severleri beş farklı yolculuğa çıkarmayı hedeflediler. Açılış kokteyli 28 Kasım Cumartesi günü saat 14.00 yapılacak olan sergi, 9 Aralık 2015 tarihine kadar ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/patron-cildirdi-nesren-jake-daire-galeri-05-aralik-2015/", "text": "Kendini propaganda artist olarak tanımlayan Nesren Jake'in satış ve tüketim çılgınlığını ele aldığı işlerinden oluşan Patron Çıldırdı isimli sergisi 5 Aralık'ta Daire Galeri'de açılıyor. Nesren Jake ismi ile sanatı propaganda aracı olarak kullanan sanatçı üçüncü kişisel sergisi Patron Çıldırdı ile 5 Aralık 2015 9 Ocak 2016 tarihleri arasında Daire Galeri'de izleyici ile buluşuyor. Nesren Jake üretimini tüketim kültürünün eleştirisine yoğunlaştırıyor. sanatçının öncelikli odak noktası satış politikaları ve reklam kampanyaları ile büyük markalar. Çalışmaları aracılığıyla, geniş çaplı organizasyonlarda sponsor olarak gözlerimizi dolduran markaların bir başka tarafı ile yüzleştiriyor bizleri. 2022 yılında yapılacak Dünya Kupası'na ev sahipliği yapan Katar'da inşaat işlerinde çalışan işçilerin yemek, giyim ve yaşam koşulları sanatçının çalışmalarında sponsoru olan markaların arka planında çıkıyor karşımıza. Sanatçının bir diğer odağı ise yeme-içme tüketimine dair. Nesren Jake kişinin sağlığı için son derece zararlı olan cici ambalajlı, şekerli yiyecekl ve içeceklerin ne denli tehlikeli olduklarına vurgular yapıyor. Nesren Jake çalışmaları ile tüketim alışkanlıklarımızı ve markalara olan tutkularımızı gözden geçirmemizi öneriyor. Sanatçı digital olarak kurguladığı çalışmalarını çeşitli baskı teknikleri ve objeler üzerine olan yerleştirmeler ile sunuyor. Galeriyi bir market, bir mağaza gibi konumlandırıyor. İndirimleri ve kampanyaları ile bizleri büyülemek adına kullandıkları deyimlere alaylı bir gönderme yapmak adına seçtiği Patron Çıldırdı ismi ile izleyiciyi tüketim çılgınlığına kendini kaptırmadan bir kez daha düşündürtmeyi amaçlıyor. Nesren Jake'in kişisel sergisi Patron Çıldırdı 5 Aralık 9 Ocak tarihleri arasında Salı-Cumartesi 11:00 19:00 saatleri arasında Daire Galeri'de izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/temizlik-isleri-devam-ediyor/", "text": "Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk'ün öncülüğünde kurulan kültür ve sanat yapım merkezi Taşra Kabare, kahkahaların eksik olmadığı oyunları Temizlik İşlerine 25 ve 26 Kasım tarihlerinde devam ediyor. Kara güldürü ve absürt türlerinin eğlenceli bir karması olan oyun, Toktaş ve Öztürk'ün yanı sıra Yeliz Kuvancı, Genco Özak, Orhan Bıyıklı, Onur Dikmen ve Serpil Göral gibi isimleri aynı sahnede buluşturuyor. Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk'ün öncülüğünde kurulan ve kültür-sanat alanında projeler üretecek yapım merkezi Taşra Kabare, 2 Kasım'da galasını yaptıkları oyunları Temizlik İşlerine Sahne Pulcherie ve Moda Sahnesi'nde devam ediyor. Cemal Toktaş'ın yazdığı ve Ali Altuğ'un yönettiği Temizlik İşleri, bilinmeyen bir zaman ve diyarda çok ünlü bir şahsiyetin evinde geçiyor ve evin temizlikçisinin başına gelen tuhaf ve komik olayları konu alıyor. Toplumun iletişimsizliğe ve tahammülsüzlüğe sürüklenişini kendine has hicviyle eleştiren Temizlik İşleri, gerçeküstü olay akışıyla absürt komediye bürünerek seyirciye çok eğlenecekleri dakikalar vadediyor. Oyun, 25 Kasım'da Moda Sahnesi'nde, 26 Kasım'da ise Sahne Pulcherie'de, izlenebilecek. Oyunun bir diğer dikkat çekici yönü ise, televizyon ve sinema dünyasından tanıdığımız genç ve yetenekli oyuncuları buluşturuyor olması. Kara Köpekler Havlarken ve yardımcı erkek oyuncu ödülleriyle karşılandığı Güneşi Gördüm filmlerinde izlediğimiz, en son Yılanların Öcü dizisinde Kara Bayram rolünde karşımıza çıkan Cemal Toktaş, Antalya ve Adana'dan kadın oyuncu ödüllü Kıskanmak, Barda ve Atlı Karınca filmleri ve Hatırla Sevgili, Böyle Bitmesin dizilerindeki oyunculuğuyla konuşulan Nergis Öztürk, Kocamın Ailesi dizisinin sevilen isimleri Yeliz Kuvancı ve Genco Özak, Kollama, Nizama Adanmış Ruhlar Ekip 1 dizilerinden tanıdığımız Orhan Bıyıklı, İncir Çekirdeği, Hayatboyu filmlerinin yanı sıra en son Halil rolünde izlediğimiz Beyaz Yalan dizisinin oyuncusu Onur Dikmen ve Anlaşma, Küf ve Hacivat ile Karagöz Neden Öldürüldü? sinema filmlerinden tanıdığımız Serpil Göral, Temizlik İşleri için aynı sahnede bir araya geliyor. Oyuncu Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk'ün öncülüğünde kurulan Taşra Kabare, kökeni geleneksele dayanan, içerisinde 'kara güldürü', 'absürt', 'epik' türlerini barındıran tiyatro oyunları, sinema filmleri, müzikli oyunlar, televizyon ve müzik projelerinin üretileceği ve geliştirileceği bir yapım merkezi. Kendini arabesk-pop-caz-alaturka bir yapılanma olarak tanımlayan merkez, kolektif bir yapıda, birlikte üretmeyi de ilkesi sayıyor. Biletler: Moda Sahnesi gişelerinden ve www. modasahnesi. com adresinden satın alınabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/unesco-resmi-partneri-iaaaiap-turkiye-ulusal-komitesi-uluslararasi-plastik-sanatlar-dernegi-upsd-cumhuriyet-gazetesinden-can-dundar-ve-erdem-gulun-tutuklanmalarini-protesto-ediy/", "text": "Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Can Dündar ve Ankara Sorumlusu Erdem Gül'ün dün (26 Kasım 2015) tutuklanmaları, Türkiye'de basın ve düşünce özgürlüğünün ötesinde, haber alma özgürlüğünün de artık tam bir karanlık döneme girdiğinin kanıtıdır. Araştırmacı gazeteciliğin, dünyanın her yerinde bilinen konuların iç yüzünü araştırmak ve derinine inmek gibi kamuoyunu ilgilendiren temel hak ve çalışma yöntemlerini yok sayarak sorumlu gazetecileri aylarca tehdit ettikten sonra hapse atmak, ancak anti-demokratik rejimlerde görülebilecek çağdışı bir uygulamadır. Zaten uygulanan yöntem, yani önce habere veryansın etmek, sonra hedef göstermek, ardından da yargıyı o hedefe kilitleyerek mesleğini yapan gazetecileri zindana atmak, her hangi bir medeni hukuk devletinde kabul edilebilir yöntemler değildir. 'Bağımsız yargı' ve 'kuvvetler ayrılığı' bu şekilde tamamen yok sayılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti ve geçmişinde onca baskı ve basın şehidi olan Cumhuriyet Gazetesi elbet bu karanlık günleri aşacaklardır. Türkiye, baskılara ödün vermeyecek kararlı ve gururlu bir halka sahiptir. Ancak, bu yöntemlere başvuranları tarih tüm marifetleriyle hatırlayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/11/30/zaman-ve-mekan-tunc-yalcin-sanat365-kozyatagi-kultur-merkezi-29-kasim-21-aralik-2015/", "text": "Sanat365. com sanatçılarından Tunç Yalçın'ın Zaman ve Mekan isimli fotoğraf sergisi Kozyatağı Kültür Merkezi'nde fotoğraf severlerle buluşuyor. 29 Kasım 21 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek sergide Tunç Yalçın'ın farklı zaman ve mekanlarda çekilmiş fotoğrafları izleyicisi ile buluşacak. Zaman ve Mekan Kozyatağı Kültür Merkezi'nde yer alan A sergi salonunda sabah 10 ve akşam 10 saatleri arasında gezilebilir. Sanat eseri ile yaşamak herkesin hakkı mottosu ile 2014 yılında kurulan Sanat365, sanat eserine ulaşamayan kişiler için yeni bir platform olma amacıyla çıktığı yolda, sanatçılarının her birinin solo sergilerine yer vermeye devam edecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/01/dr-sevda-gulakan-kaman-yasar-kemalin-folklor-derlemesi-agitlar/", "text": "İnsanın ölüm karşısındaki çağlara ve toplumlara göre değişen tutumu ölümü kabullenme, isteme, inkar etme, isyan etme, ölüme meydan okuma şekillerinde kendini göstermiştir. Ağıtlar, ölüm gerçekliğine isyanın, feryadın, çaresizliğin ifadesidir. Sözlüklerde ölenin iyi niteliklerini, ölümünden duyulan acıyı dile getiren söz veya ezgi olarak tanımlanan ağıt, aynı zamanda edebi bir türdür. Eski Türk şiirinde sagunun, Klasik Türk şiirinde mersiyenin, Halk şiirindeki karşılığı olan ağıt; ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını, büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunan ezgi, yazılan yazıdır. Ağıt yakmak Türk boylarında oldukça eski bir pratiktir: Birisi ölünce kadınlar toplanır, ağıtçı çağrılır. O, yanık bir sesle şiirlerini söyler, saatlerce ağlanır. Ağıtçı, ölüye ağıt söylemek için ücretle ağlayan, ağlayıcı, sagucu, mersiyehan diye bilinir. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Anadolu'da da daha çok kadınlar ağıt yakar. İran, Irak, Suriye'de ve Türkiye'de kimi yörelerde olduğu gibi ölülerin üstüne erkeklerin de ağıt yaktığı görülmektedir. Erkekler, ölü mezara götürülürken hep bir ağızdan ağıt söyler ancak çoğunlukla ağıt yakmak eylemi kadına yüklenen bir sorumluluktur. Erkek defin töreninde ve sonrasında ölüme karşı daha metanetli davranmak durumundadır. Erkeklerin ağlamaması ataerkil toplumlarda adeta birer kurala ve tabuya dönüşmüştür. Bu tabu sebebiyle ölüm törenlerinde erkekler gözlerinin dolduğunu bile saklarken, kadınların ağıtlarına gözyaşı ile bütünleşen ezgi ve beden dili eşlik eder. Ölüm gerçekliğine direnişte ağlayamayan erkeklerin tercümanı, ağıt yakan kadınlardır. Bölgede o kadar çok ağıt vardı ki, her kadın o kadar çok ağıt biliyordu ki, ben de kadınlardan ağıt derlemenin yolunu öylesine ustalıkla bulmuştum ki, ağıtlardan ciltlerle kitap yayınlayabilecektim. diyen Yaşar Kemal, Çukurovalı kadınların ölüm karşısındaki uyaklı sözlerini Ağıtlar I, Ağıtlar II adıyla yayımlamıştır. Ağıtları incelemenin bizi insan gerçeğine yaklaştıracağını ifade eden Yaşar Kemal'in 1939-1942 yılları arasında derlediği ağıtlar, 1943 yılında Ağıtlar I ve Ağıtlar II adıyla Adana Halkevi Dil, Edebiyat ve Tarih Şubesi Neşriyatı'ndan yazarın asıl adı olan Kemal Sadık Göğçeli imzasıyla basılmıştır. Eser, 1992-2003 yılları arasında Adam Yayınları ve Toros Yayınlarından çıkmıştır. Yapı Kredi Yayınlarından 2004 yılında Ağıtlar adıyla çıkan baskıda ise Yaşar Kemal ismi dikkati çekmektedir. Kitabı resimleyen ise ağıtların yayımlanması için çok çaba sarfeden Ağıtları toplamak, ölümle kavgaya tutuşmak gibi bir şeydi diyen Abidin Dino'dur. Bu baskıya Ağıtların Baskısı İçin Birkaç Sözden sonra Abidin Dino'nun yazdığı Yaşar Kemal Bir Uzun Yürüyüştür Sevgi Dolu yazısı eklenmiştir. İlk olarak 5 Şubat 1979 tarihli Milliyet Sanat Dergisi'nde yayımlanan bu yazıda Abidin Dino, bu bir deri bir kemik köylü delikanlı çocuğun Çukurova'nın avaz avaz bağırtılarından sorumlu olduğunu yazmıştır. Yaşar Kemal'in ölüme ve ağıta dair düşünceleri ile tespitlerinin bulunduğu Ağıtlar Üstüne yazısının akabinde eserin birinci bölümü Ağıtlar I adıyla ve ilk baskı kapağıyla yer almaktadır. Eserin birinci bölümünde önsözün ardından ağıdın ne zaman, nerede, nasıl söylendiğini ifade eden bir giriş mevcuttur. Yaşar Kemal bu bölümde 1940-1941 yıllarında Kadirli ve yöresinde gözlemlediği ağıt yakma geleneği hakkında şu bilgileri aktarmıştır:Bir köyde ölüm olduğu vakit, bunu duyanların hepsi ölü evinde toplanır. Bu sırada, halka olmuş kadınların içinden biri kalkarak, ölünün elbise ve çamaşırları bulunan bohçayı kadınların birinin önüne atar. Önüne bohça atılan kadın, bohçayı açar, içindeki eşyalardan birini eline alarak ağıdı söylemeye başlar. Ağıdın bir beyiti söylenince, söyleyen ve öteki kadınlar hep birden ağlamaya başlarlar. Bu ağlamak, bazen da kıt'a sonunda olur. O, kadının uydurduğu besteye bakar. Artık her beyit söylendikçe arkasından ağlanır. Birinci kadın yorulunca, diğer bir kadın bohçadan bir eşya alarak söylemeye başlar. Böylece söylemek isteyen kadınlar söyler ve ağlarlar. Bu söyleyiş, iki kadın arasında karşılıklı da yapılabilir. Kadınlar yorgunluk duyunca, içlerinden biri bohçayı dürer ve sükunet içinde yerlerinden ayrılırlar. Ölü de yıkanmak için kaldırılır. Yazar ayrıca Van'da, Erzurum'da, Burdur'da ölü mezara götürülürken erkeklerin de ağıt söylediğini, Çukurova'da da eskiden erkeklerin bu merasimi gerçekleştirdiklerini ancak derlemeleri hazırladığı sırada artık buna tesadüf edilmediğini ifade etmiştir. Kadirlinin Bozkuyu köyünden Sarı Mehmet oğlunun kızı Yüreğire gelin olmuş ve birkaç sene sonra orada ölmüş. Bu ağıdı anası yakmıştır. Yakılış tarihi, tahminen 1910-1918 arasıdır. Gazi döşeli döşünde Göğsüne Gazi altınları takmış). Eserde ayrıca Lügatçe ve Birkaç Söz başlığıyla ağıtların halk söylenişindeki haliyle olduğu gibi aktarıldığı bilgisi verilmiş, İstanbul Türkçesine girmemiş, değişmiş, ağızlarda yer alan sözcüklerin anlamlarının verildiği küçük bir sözlük hazırlanmıştır. Faydalandığımız Kimseler başlığı altında da otuz ağıdın adının karşısında ağıdın hikayesini anlatanın adı, köyü, yaşı verilmiştir. Bu bölümde derlenen ağıtların birçoğunun kaynağının kadın ağıtçılar olduğu görülmektedir. Eserin ikinci bölümünde yer alan Ağıtlar II başlığı altında ise derlenen ağıtların ardından Ağıtlar I ve Ağıtlar II'deki tüm ağıtların ağıt dizini verilmiştir. Ağıdı ölüm acısını yeynilten bir ilaç olarak gören Yaşar Kemal, ağıt yakmanın tüm dünyada yaygın bir ritüel olduğunu vurgulayarak karşılaştırmalı ağıtlar araştırması yapılabileceğini ifade etmiş, Gılgamış'tan İlyada'dan örnekler vermiştir. Romanlarında sözlü kültür ögelerinden yararlanan yazarın henüz yirmi yaşında iken Çukurova ve Toroslar'dan derlediği bu folklor derlemesi onun ilk kitabı olup ağıtlarla ilgili tespitleri ve ağıt yakma geleneğine dair bilgileri ihtiva etmesi açısından önemli bir kaynaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/01/hakan-erol-kurutulmus-felsefe-bahcelerisalah-birsel/", "text": "Salah Birsel, 1919 yılında doğmuştur. Saint-Joseph Fransız Koleji'nden sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümünü bitirmiştir. Yer yer öğretmenlik yer yer banka memurluğu yapmıştır. Türk edebiyatının özellikle deneme türünde -Sait Faik, Oktay Akbal ve Melih Cevdet'le birlikte- en önemli isimlerinden biridir Birsel. Bir romanı ve çokça şiiri bulunan Birsel'in 1001 Gece Denemeleri adı altında yazdığı denemeleri olağanüstüdür. Duru Türkçesi, eşsiz gözlem yeteneğinin yanı sıra denemelerinde ufuk açar, okuma zevki aşılar, okuyanı adeta zamanda yolculuğa çıkarır Birsel. Açıksözlüdür denemeci, gönülsüzdür, içtendir. Başkalarının olduğu kadar kendi kusurlarını da sergilemekten çekinmez.''diyen Birse, Kurutulmuş Felsefe Bahçesi'nde; tarihi anekdotlardan gündelik hayatın sıradanlıklarına, edebi eserlerin içeriğinden, nasıl yazıldıklarına, yazarların okullarda öğretilmeyen özelliklerinden çeşitli edebi akımlara, aynalardan fotoğraflara, şehirler hakkında yazanlardan edebiyat tarihçilerine, bahçelerden dostluklara, denizlerden yolculuklara uzanan denemelerin yanı sıra Marcel Proust, Hemingway gibi birçok yazarın yaşamını, pek de öne çıkmamış yönleriyle anlatır. Okurlarını -İstanbul başta olmak üzere- dünyanın çeşitli coğrafyalarında derin bir yolculuğa çıkarır. Fransız yazar Marcel Proust'u da inceler Birsel. Proust hakkında bilmediğimiz o kadar çok şeyden bahseder ki, her satırda ayrı ayrı şaşırırız. Proust'un çok çalışkan oluşu etkiler Birsel'i... Proust'un bencil yanları olmasına karşın, verdiği emeğe ve çalışmalarına hayranlık duymamak mümkün değildir. Proust, küçük yaştan beri solunum sorunu çeker. Bu durum çalışmalarını da geriletir. Proust, bu hastalıkla savaşmak için çalışma odasının duvarlarını mantar levhalarla kaplar. Pencerelerini ise çift camlı yaparak hem nemi, hem de gürültüyü odasına sokmaz. Proust, rahatsız edilmekten hiç hoşlanmaz. Yardımcısı Celeste, o çağırmadan odaya giremez veya bir başkasını sokamaz. Proust, bütün gününü çalışmalarına verir. Okur ve yazar. Çok yemek yemez, çokça yemenin, insan beynini mahmurlaştırdığını ve duygularını körelteceğini belirtir. Proust neredeyse uyku uyumaz. Celeste, kendisine en son ne zaman uyuduğunu sorduğunda Bilmiyorum Celeste, bilmiyorum.'' diye karşılık verir. Son olarak 15 ciltlik romanını bitirdiğinde ise Celeste'ye; Romanım bitti. Artık ölebilirim Celeste. der. Bu sözünden 1-2 ay sonra 51 yaşında ölür. Proust'un hayatının analizini o kadar derinden ve o kadar yalın bir dille yapmıştır ki Birsel, okurken zamanın nasıl geçtiğini anlayamazsınız. Birsel, Proust'un kendi hayatını kitaplarına hiç yansıtmadığını da O kendi yaşamını romanlaştırmaya kalkmaz, tersine, yazdığı romanı yaşamak ister.'' sözleriyle ifade eder. Ahmet Haşim'in denemelerinden de Haşim denemelerini kuyumcu gibi işler. Onun yazdıklarından bir tek sözcüğü çıkaramayacağınız gibi, onlara bir tek sözcüğü de katamazsınız. diyerek de övgüyle bahseder Birsel. Konuşma dilinde ise Orhan Veli'yi över. ''Kahvede konuşur gibi yazar'' der onun için. Yitik Kuşakları, Magellan, Bombard, Heyerdahl, Vito Dumas, Romer ve daha nice denizcinin coğrafi keşiflerini ve açlıkla, yorgunlukla, uykusuzlukla ve balıklarla mücadelelerini ve birçok konuyu ele alır kitabında Birsel. Salah Birsel kimdir? Ne anlatır? diye soranlara en iyi cevabı elimizdeki bu kitap verecektir. Onu anlamak ve dilinin eşsizliğinde kendini kaybetmek, muazzam üslubunda bir nebze nefes almak için Kurutulmuş Felsefe Bahçeleri mutlaka okunmalıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/01/utku-varlik-hicbir-yerde/", "text": "Işığın kırıldığı o çizginin ötesini gösteriyorum, gitmek istediğimi, düşlediğimi, bir kurtuluşu bence; olabilirlilik nasıl tanımlanır? Hani seni çağıran, kulağına fısıldayan, sana gitmen gerekiyor diyen ses! Belki diye yanıt veriyorlar; ... mutlu değil misin? Korku bir yalnızlığın uzantısıdır; ne yalnızlığımı ne de korkumu anlatabilirim; kafamda akıp giden bir nehir var, tüm anılarımı da beraber götüren; belki onlarla beraber. Ariake gibi hani gün ağarırken solup giden ay misali, silinmek bu yalnızlıktan. Antik kentler, yıkık saraylar, yaşanmış parklar; belleğimde gezindiğim o kadar mekan, bana hep ölümü çağrıştırır. Akşamüstüleri o hüzünle buluşma anlarıdır; alkolü özletir nedense, esrik, suskun. Yıllar sonra oraya döndüğümde yağmur yağıyordu. Gri, puslu, bu büyük parkta Villa Borghese'e doğru yürürken Kardinal Scipione Borghese'in bir ağacın arkasından karşısına çıkacağını, hiçbir mekanın boş olmadığını düşünüyordum. Birden o grinin içinden onlarca yeşil papağan çığlıklar atarak geçince, Ovide'in söyledikleri geldi aklıma; ruhun bir bedenden öbürüne geçişi, insandan hayvana örneğin, düşünürken yolumu yitirdim, seslerin geldiği yöne, epey yürüdükten sonra önüme Giardino Zoologico çıktı, biliyordum bu parkta bir hayvanat bahçesi olduğunu, kader mi beni buraya çağıran? Biraz önce geçen yeşil papağanlar ağaçlara tünemiş, bahçenin içindeki tüm kuşların ve de yine yeşil papağanların olduğu büyük kafese bakıyorlardı, oradan kaçmış olabilirlerdi. Düşümde yine aynı kentteyim, bir türlü kaçamıyorum; korkumu ürkütmek için aradığım ışık alanı da beni aldatıyor, bir labirent, çıkmaz sokaklar ama bu bir gerçekti, Floransa'da açlığımın ikinci günü parkta kapalı kaldığım geceyi, karabasanı; çıkamamak adına ama hangi labirent bu, sanki üstüme geliyor, beni kovalıyor mermer yontular; gölgeler daha beter; bir ağaca sığındım, korkudan açlığımı da unutmuştum, yavaş yavaş ışığa alışarak korku silüetlerini tanımladım, ta uzakta tepede Medici'lerin sarayında, en üstteki bir salonun ışıklarını sezdim, peki ne olabilir bu saatte orada, müze bekçisi olabilir, gece yalnız tüm yaşanmışlıkların dirildiği, karanlık uzun koridorların duvarlarında asılı portreler, gözler onu izliyor; müzelerin gece bekçilerine özgü bir korku vardır, tanımlanması güç. Geceye dair çok öyküm var; anlatılacak korkularım bitmez; dedemin evinde uyuduğum gecelerde beni korkutan duvar saati, gece yarısı çalacağını bilerek direnirdim uyumamak için. Bilerek onu sakladım, şimdi atölyemin duvarında, suskun! Düş mü bilmiyorum; kentin silüetinden kaçmıştım, gecenin ışıkları fictif dir, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yanılırsın. Bu kez tekrar kendimi bulduğumda, hesaplaşma acımasız oldu. Biliyorum yalnızlığın bir gezisiydi bu, çantam tüm yapamadıklarımla dolu, her gün daha ağır, dönüşü yok biliyorum; uzaklaşmalıyım! Bu kez karar verdim, Arko adasına gidecek bir tekneyi bekliyorum; gece yarısı demişti teknenin sahibi. Rıhtımda dolaşanlar biraz sonra çekip gidecekler, hava serin, yelkenlerden tekneyi bulmaya çalışıyorum; bir tanesinde kıpırdamalar var, buluşacağımız yer bu merdivenlerdi, yanılmış olmayayım, tedirgindim, belki ay ışığı tüm bu gizemi yapan, bir balıkçı teknesi sessizce denize açıldı. Eski asırlarda ışığı arayan kuzeyli ressamlar gibi, hayallerimin peşine takılıp buraya geldiğimde önce şaşırmıştım; sonuçta buldum kendimi diyordum, biraz dinlenip, beni çağıran denize doğru yürümeliyim. Ravenna'yı bulacağıma inanmıştım. Bir tutkuydu beni yönlendiren ama yine içimde bir kuşku var, yol soruyordum ama o uçuk maviliğe doğru yürümemi, bulamazsam bile kurtulacağımı söylüyorlardı.. Her şey tek tek yiterken bir pişmanlığı götürüyorum bilerek; yaşanmışlıklar biraz uzakta duruyor, sevdiğim bir kadını bırakıyorum uzakta kalan bir yaz denizine."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/02/bakis-pinar-partanaz-caddebostan-kultur-merkezi-12-21-aralik-2015/", "text": "Modern resim sanatının genç temsilcilerinden Pınar Partanaz'ın 5. kişisel sergisi, Bakış, 12 21 Aralık 2015 tarihleri arasında CKM Caddebostan Kültür Merkezi'nde, Performansbir Katı'nda gerçekleşecek. Küratörlüğünü Ceylan Harmancı'nın üstlendiği sergide, soyutlama dozunun farklı şekilde kullanıldığı portreler ve eserlerdeki renk ve ifade kullanımı dikkat çekecek. 12 yıldır profesyonel resim hayatının içinde olan Pınar Partanaz, Bakış adlı sergisinde yaklaşık 30 yeni eseriyle sanatseverlerle buluşacak. Sanatçı, özgün renk kullanımındaki ustalığı ve mekan soyutlamalarıyla izleyicileri gizemli dünyasına bir Bakış atarak, algı kapılarını açmaya ve özgür duyumsamaya davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/02/guler-ince-turk-resim-sanatinda-ciplak-ve-nu-uzerine-kronolojik-bir-sergi/", "text": "Üryan, Çıplak, Nü: Türk Resminde Bir Modernleşme Öyküsü adlı sergi Ahu Antmen küratörlüğünde 25 Kasım'da Pera Müzesi'nde ziyaretçiye açıldı. Sergi, Türk resim sanatının -başlangıç dönemlerinden modernist dönemlerine uzanan bir zaman çizelgesi içerisinde- çeşitli sanatçılarının desen ve yağlı boya nü resimlerini izleyiciyle buluşturuyor. Sanatta çıplaklık imgesine her çağda farklı anlamlar yüklenmiştir. Çıplaklık ilk kez Batı sanatının temeli olan Antik Yunan sanatında, güzel olarak kabul edilen erkek bedeninde kendini gösterir ve sonrasında ise ağırlıkta varlığını kadın bedeninde Afrodit-Venüs imgeleriyle sürdürür. Bu imge Ortaçağ'da Hıristiyanlık inancıyla birlikte günahkarlığın bir sembolüne dönüşür. Özellikle ilk çıplaklar Adem ve Havva öyküsündeki Havva figürü kadın çıplaklığını günah kaynağı olarak sonraki dönemlere taşır. Rönesans ile birlikte insana verilen önemle beden yeniden keşfedilir ve çıplak yeniden resmin konusu olur. Böylelikle Rönesans atölyelerinde başlayan daha sonra da akademilerde sürdürülen çıplak model resimde pratik ya da egzersiz yapmaya dayanan bir önem taşır. Heykeltıraş ya da ressam olmanın ilk koşulu desen ve boya aracılığıyla çıplak insan vücudunu tanımaktan ve tanımlamaktan geçer. Modernist dönemle birlikte çıplak hem bir başkaldırı imgesi hem de cinselliğin ayrılmaz parçasına dönüşür. Üryan, Çıplak, Nü sergisine de uzanan çıplak temalı bir işle giriş yapılır. Batılılaşma Dönemi Osmanlı resminde kadın figürünü ilk kez seyirlik bir imge olarak ele alan Halil Paşa'nın Uzanan Kadın (1894) resmi, video sanatçısı Özlem Şimşek tarafından güncel bir yorumla ele alınmış. Sanatçı 2012 tarihli video çalışmasında, resimde temsil edilen kadının kimliğine bürünerek kadının seyredilen bir nesne olarak konumunu sorguluyor. Halil Paşa'nın eşini model olarak kullandığı bu resminde, figürün uzanış biçimi, giysinin rengi ve hatlarını belli eden şeffaflığı Batı resmindeki uzanan çıplakın örtük bir yorumudur. Ancak Şimşek'e göre aslında arzulanan örtünün altındaki çıplaklık ve seyirlik kadın bedenidir. Bu girişin ardından pek çok sanatçının çıplak desen çalışmalarının olduğu bölüme geçiliyor. Ancak bu bölümde Osman Hamdi Bey ve Halil Paşa gibi ilk dönem sanatçılarının çıplak desenlerini görmek oldukça şaşırtıcı. Bilindiği gibi Türk resminin ilk dönemlerinde figüre çok sık rastlanmaz. Bunun yerine manzara, natürmort ağırlıklı resimler yapılır. Varolan figürlü resimlerde ise figürler doğanın içine doğanın bir öğesi olarak kurgulanıp yerleştirilir. Türk resminde figürlü resmin öncüsü Osman Hamdi Bey'dir. Ancak çıplak o dönemdeki hiçbir resmin konusu değildir. Yıllar sonra ortaya çıkan bu desenler sanatçıların yurtdışından dönüşlerinde yanlarında getirdikleri, rulo halinde saklanmış ve olasılıkla çok kişiyle paylaşılmamış edüt niteliğindeki çalışmalardır. Bu bölümdeki desenlerden erken tarihli olanlarda ele alınan figürler genellikle erkek çıplaklardır. Bu ilk çıplaklarda bir karakter görülmez, çoğu sanatçıların beden çalışmak için yaptıkları çizimlerdir. Figürler utangaç, kendi içlerine kapanıktır. Güçlü duruşlar söz konusu değildir. Bu bölümdeki desenler arasında Osman Hamdi Bey ve Halil Paşa dışında, Sami Yetik, Celile Uğuraldım Hikmet, Belkıs Mustafa, Namık İsmail, Mehmet Ruhi Arel, Hüseyin Avni Lifij, Zeki Faik İzer, Zeki Kocamemi, Sabri Berkel, Nurullah Berk, Eren Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu, Nuri İyem, Fikret Mualla gibi farklı dönem sanatçılarının desen çalışmalarını bir arada görmek mümkün. Böylece Batı resminde olduğu gibi Türk resminde de nü kadınların çıplaklığıyla özdeşleştirilmiştir. İzzet Ziya Bey'in 1916 yılındaki ilk Galatasaray Sergisinden itibaren sergilediği resimlerinde çıplaklık var ise de genelde erkek figürlere yer veren bu ressamın resimleri nü olarak kabul edilmez. İzzet Ziya Bey'in çalışmaları dışında erkek çıplaklar 1906-1910 yılları arasında Sanay-i Nefise Mektebi'nde veya 1910-1914 yıllarında Paris'te gerçekleştirilen çalışmalardır. Nü olarak adlandırılacak çalışmalar ise Namık İsmail ve İbrahim Çallı gibi Türk İzlenimcileri olarak da adlandırılan 1914 Kuşağı sanatçılarının çalışmalarıdır. Namık İsmail'in resimlerinde Berlin atölyelerinde aldığı eğitimin de etkisiyle izlenimcilikle dışavurumculuğu sentezleyen yaklaşımların etkileri görülür. İbrahim Çallı ise nü konulu çok sayıda eser vermiştir. Özellikle uzanan çıplak pozunu benimseyen sanatçının serbest fırça darbeleri yoğundur. Melek Celal Sofu'nun nü'leri ise mekan içinde izleyiciye sırtı dönüktür. Dar mekanlar ve koyu renkler, içe kapanıklık duygusunu, mekana hapsolmayı hissettirir. Burada kadın ve erkek sanatçıların nü'leri arasındaki fark öne çıkar. Sofu'nun nü'sü kendi içine dönüktür ve izlendiğinin farkında değildir. Çallı'nın nü'leri ise izlendiğinin bilincinde olan figürlerdir. Bu yönüyle de cinsellikleri ön plandadır. Çıplak kartpostalların sergilendiği kısımda ise 1890'lardan itibaren yaygınlık kazanan seyirlik nesne, kartpostal örnekleri sergilenmektedir. Kartpostallarda erkek bedenleri de kadın bedenleri gibi seyredilir bir nesneye dönüşmüştür. Ancak kadın çıplaklar birer cinsel seyir nesnesiyken erkek çıplaklar-özellikle model olarak kullanılan güreşçi fotoğraflarıyla- gücü simgeleyen imgelerdir. Türk güreşçileri ve Türk lokumu kavramları bunu en iyi şekilde özetler durumdadır. Sergide bu konuda iki örnek vardır. Naci Kalmukoğlu'nun eserinde kadın aynadan kendine bakıyor olsa da aslında bedeni ile izleyiciye dönüktür. Asıl bakış açısı seyircinin bakış açısıdır. Kendini izleyiciye sunmaktadır. Mihri Müşfik'in Aynalı Gözde resmi ise farklıdır. Kadın pozu itibariyle de kendi içine kapanmış ve aynadaki suretine dalmıştır. Ancak yine dışarıdan bir göz onun bu kendiyle baş başa olma durumunu röntgenlemektedir. 1930'lara kadar ele alınan çıplaklarda yine kadın figür ağırlıklıdır. Kadın figürler iç mekanlarda, kimi zaman Zeki Kocamemi'nin Çıplak İstirahat resminde olduğu gibi düşüncelere dalmış ve erotiklikten uzak ele alınmış, kimi zaman ise Zeki Faik İzer'in nü'sünde olduğu gibi daha dışa açık, daha canlı ve erotik bir görsel olarak ele alınmıştır. Kimi resimlerde ayakta, kimisinde otururken, genellikle de uzanarak ele alınan çıplak kadın figürleri yine genellikle erkekler tarafından gerçekleştirilmiştir. 1930'larla birlikte Türk sanatında biçime odaklı modernist eğilimlerin baş göstermesiyle nü de bu eğilimlerin dışavurulmasında bir araç olarak kullanılmıştır. Modern Batı resminde görülen çıplak figürün geometrik soyutlama ve renkçi dışavurum gibi farklı biçimsel arayışlarda deforme edildiği örneklerin benzerleri Türk resminde de görülür.1930-50 arası döneme tarihlenen resimlerdeki çıplaklar gerçek bir beden olarak değil, sanatsal kompozisyon kurgusunun temel oluşturan bir biçim olarak ele alınmıştır. Bu resimler, gerçek hayattaki kadınlara benzemeyecek şekilde soyutlamaya gidilmiş, çıplak kadın figürlerinden oluşmaktadır. Biçime odaklı bu eğilimler Avrupa'da eğitim alınan atölyelerin hocalarının -Andre Lhote, Fernand Leger, Hans Hofmann gibi- benimsediği eğilimlerdir. Paris'te özellikle Lhote'un atölyesinde eğitim alan Hale Asaf, Zeki Faik İzer, Cemal Tollu, Eren Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu gibi sanatçıların resimlerinde bu etkiler görmek mümkündür. Ancak erkek sanatçılara göre Hale Asaf, Leyla Gamsız, Maide Arel gibi kadın sanatçıların ürettikleri modernist biçimdeki nü çalışmalarında daha duygusal bir hava hissedilebilinir. Onların kadınları belki de kendi duygu dünyalarının dışavurumunu göstermektedir. Renkçi, geometrik desenler hem ifade hem de biçim arayışının uzantılarıdır. Zeki Faik İzer ve Neşet Günal'ın doğa içindeki güzeller daha çok Cezanne ve Picasso 'nun çıplaklarını anımsatırken, Sabri Berkel'in Odalıkı Matisse etkilidir. Fikret Mualla kendine özgü tarzıyla ifadecidir. Onun çıplakları kapalı mekanlarda banyo yapan, kendiyle ilgilenen kadın çıplaklardır. Ancak tüm bu dönem için dikkati çeken nokta yine model olarak kadının kullanılmasıdır. Bu dönem çıplaklarının çoğu gözlemci, izlenimci, kübist, dışavurumcu, renkçidir. Biçimsel Arayışlar olarak adlandırılmış serginin son bölümü Eren Eyüboğlu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Nuri İyem ve Hakkı Anlı'nın çıplaklarından oluşur. Eren ve Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun çıplaklarında dekoratif öğeler, Matisse etkisiyle doğu-batı sentezi, renkçilik görülür. Yine yaptıkları benzer kompozisyonlarda iki sanatçının birbirleriyle söyleştiği hissedilir. Ancak Eren Eyüboğlu'nun çıplaklarında kadınların ruhsal özelliklerini, onların karakterlerini hissetmek mümkündür. Nuri İyem ve Hakkı Anlı gibi sanatçıların farklı dönemlerdeki farklı üsluptaki çalışmalarını çıplak konulu resimleri üzerinden de takip etmek mümkündür. 47 sanatçıya ait 150'den fazla esere yer veren Üryan, Çıplak, Nü: Türk Resminde Bir Modernleşme Öyküsü adlı sergi 7 Şubat 2016 tarihine kadar Pera Müzesi'nde ziyaretçiye açık olacak. Celal Üster, Sanatta Çıplak, P Dünya Sanatı Dergisi / P Kültür Sanat Antika Dergisi, Sayı: 18, (Yaz/2000), s.1. Mehmet Ergüven, Pusudaki Ten, 2. Basım, İstanbul: Agora Kitaplığı, 2007, s.87."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/02/nilgun-yuksel-20-yuzyil-elestirinin-donusumu-2/", "text": "Okulun kuramcılarının sosyal bilimler alanında farklı alanlarda ama olabildiğince geniş bir perspektife yayarak ele aldıkları eleştiri kavramı aynı zamanda eleştirinin kuramsallaşmasını da getirmiştir. Üstelik bir adım sonrası yukarıda da belirttiğimiz gibi sanat eleştirisinin kültür eleştirisine evrilmesidir. Adorno ve Hockheimer 1947 yılında kültür endüstrisi ifadesini kullanırlar. Ardından bugün sıkça karşılaştığımız kültür yönetimi ifadesi gelir. Sanat tarihinin kaba anlatımıyla 2. Dünya Savaşı sonrası sanatsal merkezin Paris merkezli Avrupa'dan Amerika'ya kaydığı söylenir. Amerika'nın bu konudaki büyük atılımı elbette ki tarih içindeki yerini almıştır, bununla birlikte güç yitimi bir anda gerçekleşecek bir şey değildir. Avrupa'nın yarattığı birikimle hala söyleyecek çok sözü vardır. Bunun için Situasyonist Enternasyonel'e bakmak bile yeterlidir. Guy Debord SE ile ilgili bir yazısında, dünyanın değişmesi gerektiğine inanıyoruz, demişti. Bu anlamda SE, 2. Dünya Savaşı eleştirel düşünceden, avantgarddan, yaşamdan beslenen devrimci bir girişimdi. Kuşkusuz kuruluşundan sonra yaklaşan ve onları da içine alan 68 ruhu SE'yi hem pratik hem kuram bağlamında düşünce sistemimizi değitiren oluşumlar içine yerleştirdi. 1960 yılında Clement Greenberg'in kaleme aldığı Modernist Resim başlıklı makalesi eleştiride bir milat olarak kabul edilir. Greenberg eleştiride formalist bir anlayış geliştirmekte, modernitenin getirdiği yaşam deneyimlerinin yerine sanatsal dile ilişkin ölçütler koymaktadır. Bu ölçütler, kitle kültürü ile yüksek sanat arasında belirgin ayrımlar ortaya koymakta, kitsch olgusunun net tanımlarını yapmaktadır. Aslında bu dönemdeki modernist eleştiri doğrudan soyut sanata gönderme yapmaktaydı. Hatta bir adım ötesinde yaşamsal pratiği dışlayan bir önerme getiriyordu. Gelişen kitle kültürünü görmezden gelmeye kadar ileri giderek estetiği özerkleştiriyordu. Greenberg ile özdeşleşen modernist eleştiri anlayışı bir tür hegomonya olarak belirmişti ve neredeyse estetiği reçetelendirmişti. Tam da bu dönemde, soyut yaratımın erişelebilecek en üst sanatsal ifade olduğunun deklare edildiği sıralarda sanat topyekun bir evrim geçiriyordu. Pop sanat, Kavramsal, Fluxus gibi akımlar yaşama karışıyor, nesneyi dışlayarak sanatı düşünceyle birleştiriyor ve giderek kültürel bir harekete dönüşüyordu. Aslında bütün bunlar ve onlara eklemlenecek diğer akımlar Duchamp ile başlayan bir sürecin devamıydı. Formüle edilmiş bir estetik sorgulanırken sanatçılar yüksek sanat fikrine, sanat nesnesine dolayısıyla sanatın kendisine karşı bir sanat fikri ortaya koyuyorlardı. Eleştiri, giderek daha geniş perspektiften ele alınıyor, eleştirinin gücü sorgulanıyor, yaşamla birlikte sanatta kuram, ağırlığını gün geçtikçe daha çok hissettiriyordu. Foucault'nun 1976 yılında yaptığı bu saptama, 1960'larda zaferini ilan eden modernist eleştirinin dönüşümünü de gösteriyordu. Bu yıllarda Modernizmin eleştirisi olarak ortaya çıkan Postmodernizm kuramsallaşmaya başlamıştı. Özellikle 1980'li yıllara iyice belirginleşecek olan bu dil, daha kapsayıcı, kabul edici, özgürlükçü bir önerme getiriyordu. Sanatın, dolayısıyla kültürün karakterinin merkezci anlayıştan çıkarılmasını talep ediyordu. Greenberg ile anılan Modernist eleştiriye eleştiriler 1970'lerde bizzat onun anlayışını benimsemiş eleştirmenlerden geliyordu. Rosalind Krauss'un Art Forum'da yazdığı aynı zamanda bir özeleştiri metni olarak da okunabilecek bir yazı, kırılmanın önemli göstergelerinden biriydi. Robert Storr'un bu ithamını aynı zamanda modernist eleştiriye yöneltilen köktenci bir eleştiri olarak ele almak olası. Çünkü böylesi bir noktada Greenberg, bu eleştriri anlayışının temsiline dönüşmüştür. Öte yandan, çok uzunca bir süre sanatçının özne olarak duruşu, aynı zamanda eleştirmenin, eleştiri kavramının duruşunu da belirledi. Bugün bütün tarihsel süreç göz önüne alındığında destekleyen, karar veren, tanımlayan, yanılan eleştirmen figürü de değişim geçirmektedir. Hal Foster Art Forum ile October ekseninde yazdığı bir makalede sanat eleştirmeninin çatı katlarından akademilere kaydığını hatta eleştirmenliğin bir yan uğraş, akademide konumlanan tırnak içinde eleştirmenlerin de birer kuramcıya dönüştüğünü söyler. Eleştiri kuşkusuz kuramı referans alır ama kuramın yanında sanat tarihini, sosyal bilimleri, ayrışan ve kesişen alanlarıyla sanat dallarını da referans almak, hatta bir adım ileri giderek, günü, anı bir referans gibi değerlendirmek durumundadır. Son noktada sanat eleştirisi, henüz varolanla, devinenle ilgilenir. Bir yerde sanat tarihinin hep geç kaldığına ilişkin bir cümle okumuştum. Elbette ki sanat tarihi, doğası gereği geç kalmalıdır. Bununla birlikte Hal Foster'ın değindiği gibi kuram birincil referans olup eleştiri bir yan uğraşa dönüştüğünde karşımıza yeni bir soru/n çıkacak demektir. Eğer zamansal bir çizelge çıkaracak olursak kuramı tarih ile eleştirinin arasına konumlandırmamız gerekir. Kuram oluşturabilmek için bir şeyin sonlanması gerekmese de en azından oluş anının geçmesi gerekir. . Eleştirininse fırın kuyruğunun dağılmasını ya da ekmeğin soğumasını bekleyecek zamanı yoktur. Eleştiri, salt bir sosyal bilim alanı değil, bu alanlarla ilişki kuran bir disiplindir. Eleştirmenin kendine salt bir kuramcı süsü vermesi, bir avukatın mahkum edilmiş sanığı savunmaya kalkması gibi bir şey olsa gerek. Eğer daha önce tartıştığımız gibi modernist eleştirmen figürü tipolojisi oluşturmak üzerine bir deneme yapsaydık, sorulara cevap vermek daha kolay olurdu. Ama yaşadığımız kaotik ortamda cevaplardan çok cevaplanması oldukça güç sorular üretmeye devam edeceğiz sanırım. Özellikle 1990'lardan başlayan süreçte, sanatsal üretim ve sunumu başka bir yöne doğru evrimleşti. Giderek büyük sanatçılar, dehalar, başyapıtlar yerini büyük sergilere, daha büyük sergilere bıraktı. Başta özne nesneyi ötelerken, bu kez sistem özneyi flulaştırmaya başladı. Artık büyük sergileri oluşturabilecek bir sermayeye, biraraya toparlayacak bir otoriteye ve sunumu yapacak profesyonellere ihtiyaç vardı. . Sonuçta ortaya çıkan manzara kabaca şöyle: Çoktan müzesinden çıkmış, dönüşüm içindeki yeni konumunu almış, biraz yukarıdan konuşan ve yaptığı işi sonuna kadar savunan bir küratör; küratörün etrafında konumlanan ve düşüncesini olumlayan sanatçılar, onca para harcamasına rağmen kendisini eleştirme cesaretini gösteren sanatçıyı olumlayan hoşgörülü sponsor, sponsorun bu olumlu tavrını olumlayan küratör ve sanatçılar ve olan biteni bize gayet olumlu ileten medya ağı. Walter Benjamin, Sanat Yapıtı, Benjamin, Yay. Haz. Besim F. Dellaloğlu, Çev. Zeliha Burtek, Besim F. Dellaoğlu, Say Yayınları, 2005, s.137-138. Theodor W. Adorno, Edebiyat Yazıları, Çev. Sabit Yücesoy, Orhan Kocak, Metis Yayınları, David West, Kıta Avrupası Felsefesine Giriş, Çev. Ahmet Cevizci, Paradigma Yayınları,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/05/acil-ashraf-fayadha-ozgurluk-basin-toplantisi-07-aralik-2015-pazartesi/", "text": "ACİL, ASHRAF FAYADH'A ÖZGÜRLÜK, Basın Toplantısı, 7 Aralık 2015, Pazartesi, UNESCO Resmi Partneri, IAA/AIAP Uluslararası Sanat Dernekleri Dünya Başkanlığı'nın çağrısı ile sanat örgütleri ölüme mahkum edilen şair/küratör Asraf Fayadh için biraraya geliyor. Suudi Arabistan'da yaşayan Filistin asıllı Fayadh'ın mahkeme tarafından ölüme mahkum edilmiş olması dünyada duyulduğundan beri hem gündem maddesi, hem de büyük bir kaygı konusu. Bir çok sanatçı, yazar ve demokratik kitle örgütü temsilcisi, IAA/AIAP Dünya Başkanı Bedri Baykam'ın çağrısıyla biraraya gelerek, her birinin çok duyarlılık gösterdiği bu ivedi konu hakkında kamuoyu ile görüşlerini paylaşacaklar. AICA Eleştirmenler Derneği Türkiye Başkanı Evrim Altuğ, PEN Yazarlar Derneği Başkanı Zeynep Oral, Türkiye Yazarlar Sendikası Başkanı Mustafa Köz, Sanatçılar Girişimi sözcüleri Ataol Behramoğlu ve Orhan Aydın, TOBAV-FIA Başkanı Tamer Levent, Nazım Hikmet Kültür-Sanat Vakfı Başkanı Rutkay Aziz, İŞTİSAN Başkanı Levent Üzümcü ve SODEV Başkanı Erol Kızılelma başta olmak üzere, bir çok demokratik kitle örgütü ve aydın-sanatçı bir araya gelecek ve bu konuda gerek Türkiye gerek Suudi Arabistan üzerinden hızla bugüne kadar yapılan ve yapılacak hamleleri kamuoyu ile paylaşacak. The World President of International Association of Art official partner of UNESCO, has launched an appeal to several art and writers association and NGOs for building solidarity for saving the life of Ashraf Fayadh, the poet and artist sentenced to death in Saudi Arabia. Bedri Baykam, President of IAA World, has launched an appeal and will be present at this press conference: AICA Turkey President Evrim Altug, Turkish Writer's Association President Mustafa Koz, the Artist's Inıtiative spokesmen Ataol Behramoglu and Orhan Aydin, the Nazım Hikmet Culture and Art Foundation President Rutkay Aziz, PEN Turkey's President Zeynep Oral, ISTISAN President Levent Uzumcu, TOBAV-FIA the Workers for State Opera and Theater President Tamer Levent, the Foundation for Social Democracy SODEV President Erol Kizilelma and several other NGOs and artists. The cooperation of the international press is welcome."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/05/siyah-bant-sizi-sanatta-ifade-ozgurlugu-egitimlerine-davet-ediyor/", "text": "Eğer, sanatçı olarak ifade özgürlüğünüzü nasıl koruyabileceğinizi öğrenmek istiyorsanız, sizi İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin Siyah Bant ile birlikte yürüttüğü ve İsveç Başkonsolosluğu tarafından desteklenen Sanatta İfade Özgürlüğü Eğitimi başlıklı toplantıya davet ediyoruz. Türkiye'deki sanatçıların ve sanat kurumlarının sanatta ifade özgürlüğü haklarının korunması ve geliştirilmesine destek olmak amacıyla başlatılan bu proje kapsamında, hakların ihlal edilmesini önleyecek ve ihlal durumunda başvurulabilecek yolları gösterecek tavsiyelerin yer aldığı bir kılavuz hazırlanıp ücretsiz olarak ilgili tüm kişi ve kurumların erişimine sunulacaktır. Ayrıca hazırlanacak bu kılavuz temel alınarak, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ulaş Karan ve Siyah Bant'tan Pelin Başaran tarafından İstanbul, Eskişehir ve Ankara'da güzel sanatlar ve hukuk fakülteleri öğrencilerine ve sanatçılara yönelik eğitimler düzenlenecektir. Aşağıda detaylarını göreceğiniz eğitimler ücretsiz olup, şehirdeki tüm sanat ve hukuk fakülteleri öğrencilerine, sanatçılara ve sanat mekanı yöneticilerine açıktır. Eğitimler gerçekleştirileceği mekanlar nedeniyle katılımcı sayısı sınırlı tutulmak zorunda kalmıştır. Eğitim ile ilgili daha fazla bilgi almak ve kayıt olmak için lütfen info@siyahbant. org adresine elektronik posta gönderiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/09/haluk-oner-baki-ayhan-t-nin-siiri-hem-hepsidir-hem-hicbiri/", "text": "Bir şairin toplu şiirlerinin yayınlanması, yalnızca okurların bu şiirlere kolay ulaşımını, şairin biriktirdikleriyle yeniden gündeme gelmesini sağlayan bir anlama sahip değildir. Toplu şiirler, şairin tecrübelendiğini, şiir kanonlarının, edebiyat ortamlarının bir hastalığa dönüştürdüğü güncellik ve görünür kalma kaygısından sıyrılıp kalıcı olmaya doğru adım attığı, bir birikimin toplu göstergesi, şairlik macerasının manzum hikayesidir. Son dönemlerde şiir üzerine yazıları, şiir tartışmaları ile ön planda olan, şairliğinin biraz daha geride tutulduğu/tutturulduğu Baki Ayhan T.'nin Toplu Şiirleri Yapı Kredi Yayınlarından çıktı. Şairin bütün hikayesi bütünlüklü olarak okunabilir artık. Cinsellik, ten, çocukluk, aşk, metinlerarasılık, geçmiş, tekbaşınalık, yalnızlık, hayal kırıklığı, duygular, duyular, duyulararası aktarım, eşyaların ruhu... Bu sözcükler onun bütünlüklü bir yapıya sahip şirini anlamak için izlenecek parçalı gidiş yolunun anahtarları, duraklarıdır. Şairin bunları ifade ederken kullandığı dil ve söylem onu imgeci, gelenekçi, deneysel, vb. yapmıyor. Aslında Baki Ayhan T.'nin şiiri hem hepsidir, hem hiçbiridir. Özgünlüğünü de bu belirsizlikten alır. Hileli Anılar Terazisinde duyuların ve duyguların güçlü ifadesi, Uzak Geçmişe Övgü ile pekişirken, değişimin habercisi, Fırtınaya Hazırlık'taki şiirler, Soylu Yenilikçi Şiir Manifestosu'nun ruh kazandığı metinlerdir. Bu metinler, yalnızca dizelerin dizimindeki matematiksel (1-2-3-4-3-2-1) düzenle açıklanamaz. Baki Ayhan T. bu kitabında deneysel şiirin sınırlarını zorladığı ucuz ve sonu belli bir maceranın içine atmamıştır, kendini. Bu kitaptaki metinler, onun şiirinde hiçbir zaman kaybolmayan duygu yoğunluğunun, belirgin ve tercihli bir formla ifade edilmesidir. Kitabın odağı olarak tanımlanabilecek 'biçim-duygu birlikteliği'nin bir anlam ifade edip etmediği güncel tartışmalarla şiir ortamlarının angaje refleksleri de hesaba katılırsa- cevaplanamayacak bir sorudur. Bu sorunun cevabını şairinin bile görüp göremeyeceği belli değildir- kalıcılık konusunda asıl karar verici mekanizma olan zaman verecektir. Soylu Yenilikçi Manifesto'nun kitabın bir parçası olarak düşünülmesi, kitaptaki şiirlerin içeriğinin kaçırılmasına yol açmıştır. Şiirlerin, tartışmalardan uzak, yalnızca şiir metinleri olarak okunup değerlendirilmesi bağlamında Fırtınaya Hazırlık'taki şiirlerin toplu şiirler arasında daha anlamlı bir yeri olmalıdır. Bence Kopuk Baki Ayhan T.'nin şiirindeki esaslı değişimi gösterir metinlerden oluşur. Kopuk'taki şiirler, şairin önceki şiirlerinden farklı bir özgüvenle yazılmış gibidir. Yağmur için onlarca metaforu kullanması, şiir kişisi ile şairin kendisi arasında -düşünce bağlamında da- organik bağlar olduğunu gösteren dizelerin serpiştirilmesi ve bütün bunların -şiirin doğasına uygun biçimde- sezgi yoluyla anlaşılması nitelikli bir okurun görebileceği değişimlerdir. Bu nedenle Kopuk, Baki Ayhan T.'nin Toplu Şiirlerinden hemen önce şiirle-duygu yoğunluğunun titiz seçimlerle ve bağdaştırmalarla örülen yapısının yanına eklediği- 'tecrübe'yi birleştirmesi bakımından da önemli. Sanırım 'usta şair' nitelendirmesi de bu birliktelikle ortaya çıkıyor. Baki Ayhan T.'nin Toplu Şiirleri şiir-tecrübe birlikteliğinin bir araya gelişini kronolojiye uygun biçimde hikaye etmiştir. Bu hikayenin sonunda usta bir şairle karşılaşılacağından emin olunabilir. Bu kitap okur için ne kadar değerliyse şairi için de o kadar önemlidir. Umarım, şair kimliğini ona hatırlatır ve hayat ve hayal Müzesi ile başlayan şiir serüveninin ikincisini hem kendisine hem okura müjdeler. Not: Bu yazı Hayal Dergisinde Yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/10/hulya-kupcuoglu-jacob-de-baan-design-has-a-huge-impact-on-society/", "text": "Jacob de Baan: The name of Pasaj means passenger. I feel like a passenger in Istanbul. My wife and me, we live in Istanbul for 2 years now. In July we will leave. So the title 'Transition fits the message. G. C.: Everybody is in transition. Different places, moods, lights... Jacob is a passenger because he lives between Amsterdam and Istanbul, but everybody has similar experiences in their daily life. Tarlabaşı is a perfect place for transitions: Once it was home for Greek, Armenians, Jews; more recently Kurds, Roma people, Anatolian migrants; and nowadays Syrian refugees. What we are interested in, is to connect simple but significant transitions such as light transitions, with a wider and metaphorical meaning. H. K.: How do the artist place the the trasition of light in this new exhbition. J. B.: Most of the lamps that I show are developed in Istanbul. Together with Gizem Akat, we went through numerous steps: from understanding the natural light circumstances in Istanbul to moodboards and sketches and first proptotypes through final designs. I try to show the process in the presentation. G. C.: Istanbul is a perfect counterpart for our show. Actually we are more focused on Tarlabaşı district and its people. Most of Tarlabaşı inhabitants were not born in Istanbul, and many of them probably will move out. Jacob's lamps are made of loose parts that come together to make the lamp-object or can easily be packed in a flat pizza box: ready to move out like people in Istanbul. J. B.: I am a traveler, people in Tarlabasi are travelers, I take the lamps part all the time between my studio in Amsterdam as well as in Istanbul.. in flat boxes.. In fact they are mobile lamps usefull for people on in travel. G. C.: The whole event has been conceived as an unique organism made of three parts: Exhibition in PASAJ Studio, exhibition in PASAJ Tarlabaşı, and two workshops with kids of Tarlabaşı in which they will design a new lamp starting from their thoughts and desires. The children lamp will be produced and it will be on show during the last week of our show. J. B.: Art and design are related on many levels. I feel like caught in the middle. Design has a huge impact on society and on great questions of our time. As well I believe in team work. I would love to do a project with both artists as well as designers. J. B.: A great joy to collaborate with Pasaj. For me it feels like a real home. I will always come back here!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/artturkey-japan-2016-sergisi-son-katilim-12-subat-2016/", "text": "3-8 Mayıs 2016 tarihleri arasında Tokyo'nun önemli müzelerinden biri olan Tokyo-Machida Uluslararası Grafik Sanatları Müzesi'nde ArtTurkey2016 sergisi yapılacaktır. Ekte Başvuru formu ve şartnamesini gönderdiğimiz ArtTurkey Japan 2016 sergisinin duyurusuna yer verirseniz memnun oluruz. JAPON SANAT MERKEZİ tarafından Türk sanatı ve sanatçılarını tanıtmak üzere 3-8 Mayıs 2016 tarihleri arasında Japonya'nın önde gelen sanat müzelerinden Tokyo-Machida Uluslararası Grafik Sanatları Müzesi'nde ArtTurkey JAPAN 2016 sergisi düzenlenecektir. Ayrıca aynı adla bir sergi kataloğu da yayınlanacaktır. -Türkçe, Japonca ve İngilizce olmak üzere üç dilde hazırlanarak Türkiye ve Japonya'da yayınlanacaktır. -Katalog her katılımcıya ikişer adet gönderilecek, sergi sırasında ziyaretçilere hediye edilecek ve Japonya'nın ve önde gelen sanat kurumlarına dağıtımı yapılacaktır. Türk sanat ve sanatçılarının dünyanın en önemli sanat pazarlarından olan Japonya'da tanıtılması hedefiyle hazırlanan bu katalogda yer alan sanatçılar ve eserlerine Japon Sanat Merkezi'nin web sitesinde de yer verilecektir. -Sergi sırasında ziyaretçilerin oyları ile seçilecek üç esere verilecektir. -Kazananlar sergiyi takiben kamuoyuna duyurulacaktır. -Katılım Şartnamesi ve başvuru formu ek dosyadadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/birligin-sinerjisi-sanat365-com-kozyatagi-kultur-merkezi-22-aralik-2015-14-ocak-2016/", "text": "Sanat365. com birinci yaş gününü karma sergiyle kutluyor. İçinde bulunduğumuz zamanlarda en çok ihtiyacımız olan şeyin birliktelik olduğundan yola çıkarak, birlikte ve bir arada olmanın enerjisine ve yarattığı sinerjiye inanarak sanatçı ve tasarımcılar bir araya geldi. 22 Aralık 2015 14 Ocak 2016 tarihlerinde Kozyatağı Kültür Merkezi'nde yer alan galeride düzenlenecek olan sergi, çeşitliliği ve sinerjiyi kutluyor. Sergide yer alan isimler ise şöyle; tasarımcı Ayşe Ören, seramik sanatçısı Canan Cankaya, cam sanatçıları Camekan, ressam Çetin Pireci, ressam Demir Kardaş, seramik sanatçısı Deniz Pireci, ressam Ebru Adıyaman, tasarımcı Erdeniz Kurt, ressam Gizem Birim, cam sanatçısı Gülin Algül, ressam İsmail Tetikçi, ressam Nilüfer Tuğlu, tasarım ekibi omletİstanbul ve heykeltraş Pembe Tüzüner. Birliğin Sinerjisi Kozyatağı Kültür Merkezi A sergi salonunda sabah 10 ve akşam 10 saatleri arasında gezilebilecek bu karma sergiyi kaçırmayın."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/kansas-city-artists-coalition-december-11th-2015-january-14th-2016/", "text": "- Friday, December 11th from 6 8:30 pm for the opening reception The shows run December 11th January 14th so don't worry if you can't make it to the opening. - Mallin Gallery: RACHEL LIVEDALEN Explores gender roles and representations as set forth in religion, social practices, and cultural phenomena and how these forces intersect at the present moment to create a complicated relationship of gender identity and expectations. Large-scale sculptural pieces and traditional framed prints and works on paper serve as artifacts of the present moment. - Charno Gallery: JACKIE WARREN's series is an examination of cloud, atmospheric, and landscape elements in the abstract. Every day presents possibilities. It is up to each individual to take advantage of those possibilities. Warren has chosen to concentrate on the positive instead of the negative with this work. Use of color, technique and composition help support that attitude. - Underground Gallery: ROBIN VANHOOZER Radiantly faceted layers of fused wax provide a rich, complex, and changing tapestry upon which to compose the artists' personal perspectives. Multiple materials such as photographs, glass, thread, and fireworks become part of the tapestry in the layers of wax. The transparent and translucent layers allow Vanhoozer to choose what she reveals or conceals. I have attached a PDF that includes images of each artists work. If you would like more information or hi-res images please feel free to contact me via this email address or give me a call at the gallery at 816-421-5222. I look forward to hearing from you soon and hope you are gearing up for a great holiday season! The highly anticipated KCAC Art Auction is right around the corner. Collectors, art enthusiasts, and friends of the Artists Coalition know it's the best place to buy art from up-and-coming and established Kansas City artists. The quality and quantity of the art makes it one of the not-to-be-missed art events of the year. Artists RSVP your artwork donation by Wednesday, December 16th if you plan on donating or volunteering! Patrons make your calendars and tell your friends! KCAC is the place to be Saturday, December 20th!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/kis-venus-sanat-galerisi-12-20-aralik-2015/", "text": "VENÜS Sanat Galerisi tarafından 3.'sü düzenlenen KIŞ TEMALI KARMA RESİM SERGİSİ 3 sanatseverler ile buluşuyor. Sergi 12 Aralık Cumartesi günü başlayacak ve 20 Aralık tarihinde sona erecek. Ayla UÇAR TURAN, Aynur IŞIKTAŞ, Berrin DUMA, Bilge AKON, Celal GÜNAYDIN, Çetin ÇİĞDEM, Elefteria TAŞÇIOĞLU, Gönül YAKUT, Jale APAYDIN, İlknur Şirin KALAYCIOĞLU, Mehmet DAĞDEVİREN, Mücella AŞKAN, Natali AYDAR, Nazan ÖZER, Onur ARAS, Perihan YILMAZ, Saliha GÜMÜŞ, Semra BİNGÖL, Serap İHTİYAROĞLU, Sevil TEKİN, Sevinç İLERİCİLER, Suna ATALI ER, Şefika IRMAK, Şenim ERKAN, Yasemin TEKİN, Yeşim AKSÖZ SEZGİN, Zeliha EMİROĞLU, Z. Deniz ÖZMEN, Ziyad SULTANOV, Z. Nesligül Eryıldırım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/kucukler-2015-atolye-arts-in-19-26-aralik-2015/", "text": "Atölye Arts-In bu sene de yeni yılı 4üncüsünü düzenlediği KüçükLER 2015 sergisiyle karşılıyor. Sanatçıların küçük boyutlu çalışmalarının buluştuğu sergi 19-26 Aralık 2015 tarihleri arasında Atölye Arts-In de sanatseverleri bekliyor. Orijinal bir küçük eser, iyi bir yeni yıl hediyesi olabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/made-by-artist-2016-i-international-thessaloniki-contemporary-art-festival-03-06-mart-2016/", "text": "MadeBy ARTIST 2016 Selanik'te gerçekleştirilecek olan 1. Uluslararası Selanik Çağdaş Sanat Festivali nin proje ismidir. Bu proje sempozyum, atölye çalışmaları ve sergilerden oluşacak 3 ayaklı bir projedir. Tarih ve Yer: Sergi 03-06 Mart 2016 tarihleri arasında Block 33 Sanat Merkezi'nde gerçekleştirilecektir. Konaklama: Selanik'te 4 yıldızlı Capsis Otel'de olacaktır. Her odada 2 kişi kalmak durumundadır. Bununla ilgili ayarlamalar sanatçıların ya da katılımcıların özel istekleri doğrultusunda belirlenebilir. Ayrıca tek kişilik odada kalmak isteyenlerden gün başına 20 Euro ek ücret talep edilir. Gidiş ve dönüş: Gidiş ve dönüşler özel kiralanan birkaç otobüsle gerçekleştirilecektir. Bu otobüsler 2 Mart 2016 Çarşamba akşamı saat 22.00'da Kadıköy Evlendirme Dairesi ve Taksim AKM'nin önünden kalkacaktır. Ayrıca programa katılanlara bu konuyla ilgili detaylı bilgiyi göndereceğiz. Sergi Katılımı: Sanat merkezi kirası, tanıtım, organizasyon ve nakliye giderleri düşünülerek her sanatçıdan katılım ücreti alınacaktır. Katılım ücreti eser başına 100 Euro'dur. Sanatçıların Gelişi: Ayrıca sergiye kişisel olarak gelmek isteyenler kendileri ya da aileleri veya arkadaşlarıyla gelebilirler. Her bir kişi için geliş bedeli 290 Euro'dur. Sergi Düzenleme: Serginin mekan içindeki yerleşiminden tamamen küratör sorumludur. Sanatçıların hiçbir şekilde serginin kurulmasına müdahale etme hakları yoktur. Eserler Hakkında: Sanatçılar bu sergiye resim, heykel, baskı, fotoğraf gibi eserlerle katılabilirler. 2 boyutlu eserlerin boyutu yatay olarak maksimum 80 cm olmalıdır. Dikey boyutu daha büyük de olabilir. Özel durumlarda bu boyut 100 cm'ye kadar çıkartılır. Heykellerde 30 x 30 x 80 cmlik boyut öngörülmektedir. Eserler sergilenmeye hazır bir şekilde teslim edilmek durumundadır. Eser Seçimleri:Eserlerin seçiminden küratör sorumludur. Küratörün belirlediği bir ya da birden fazla eserle sergiye katılabilir. Onay alınmayan hiçbir eser sergiye kabul edilmeyecektir. Eserlerin taşınması: Eserler organizasyon tarafından resmi belgeler oluşturularak taşınacaktır. Ata karne, gümrük işlemleri vs. gibi her türlü teknik işler ve ayrıca serginin nakliye sigortası organizasyon tarafından gerçekleştirilecektir. Geziler:Sergi açılışı dışında sergiye katılan sanatçılar için kiralanan özel araçlarla Selanik içinde geziler organize edilecektir. Ayrıca dönüş yolunda Kavala ve bazı yerler gezilecektir. Gezilerde sürekli olarak bir rehber bulunacaktır. Tanıtım: Sergiyle ilgili yazılı, görsel ve sosyal medyanın tüm olanakları kullanılarak serginin tanıtımı gerçekleştirilecektir ayrıca sergi alanında ve çeşitli yerlerde bannerlar, afişler asılacaktır. Katılım Belgesi: Tüm katılımcılara 1. Uluslararası Selanik Çağdaş Sanat Festivali ile ilgili katılım sertifikaları verilecektir. Davet Mektubu: Küratörün belirlediği sanatçılara çalıştıkları kurumlardan izin almaları maksadıyla özel bir davet mektubu verilecektir. Vize: Yunanistan Avrupa Birliğine bağlı bir ülke olduğu için gidişlerde vize almak gerekmektedir. Sanatçılar vizelerini kendileri alabilirler ya da küratöre vize alması için istemde bulunabilirler. Vize ücretlerinden sanatçıların kendisi sorumludur. Satış: Sergi satışa açık bir sergi olup satışla ilgili gelirlerin tamamı sanatçıya ait olacaktır. Ayrıca eserlerin fiyatlarının belirlenmesinden sanatçının kendisi sorumludur. Bu proje Koridoor, Contemporary Art Programmes tarafından I. International ThessalonikiContemporary Art Festival için organize edilmektedir. Projenin küratörü Denizhan Özer'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/new-pastel-paintings-g-daniel-massad-bernarducci-meisel-gallery-10-december-2015-16-january-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition for artist G. Daniel Massad featuring over a dozen recent pastel paintings. This will be the artist's first solo exhibition with the Gallery. The pastel paintings are still-lifes of everyday objects over dark backgrounds. These realist compositions, usually sparse, rely strongly on mathematics and geometry. Line (2011) is almost a perfect square. Measuring 24 ½ x 24 inches, the negative space of this composition perfectly maintains the golden ratio; thought to be the ideal proportion by many ancient civilizations. Set on a black background, Line depicts a wooden fence post outside the artist's house. On it rests some fruit, small bricks, an empty thin glass vessel, and some stones. The industrial elements of the fence include a steel spike coming out the top and a wire that runs from post to post. We only see one post in the center of the painting. Just like we do not see the other post we do not immediately know the significance of each of the objects that artist depicts. However, they each have their own iconography just like the delicately rendered marks along the fence post. The iconological program of these works is private for the artist. It is unknown what the signifiers are until you ask the artist. Otherwise, the subtle complexity of these still-lives will have to do the trick. G. Daniel Massad lives and works in Annvile, PA. The Oklahoma City native holds a BA from Princeton University, and MA in English from the University of Chicago, and an MFA from the University of Kansas. His work is in the permanent collection of the Art Institute of Chicago, The Metropolitan Museum of Art, the Milwakee Art Museum and many other notable public and private collections. This exhibition is accompanied with a full color catalogue featuring an essay by David R. Brigham, Ph. D. the President and CEO of the Philadelphia Academy of Fine Arts. Frank Bernarducci and Louis K. Meisel founded Bernarducci Meisel Gallery in 2000. The gallery is well known for its commitment to established and developing realist artists. The Gallery is located at 37 West 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor. For more information contact Marina Press at marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/11/yazar-cafer-tiryakiye-veda/", "text": "Cafer Tiryaki 1955 yılında Giresun'da doğdu. İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Coğrafya bölümünden mezun oldu. Ayrıca Eski Çağ Dilleri ve Kültürleri okuyan yazar, özel sektörde çeşitli kademelerde yöneticilik yaptı. Küçük yaşta devrimci düşüncelerle tanıştı ve yaşamının otuz beş yılında devrimci teori ve pratik içinde bulundu. Yazmaya, 1970'lerde, şiir ve öyküyle başladı. ilk şiir ve öyküleri Aydınlık Gazetesi, Halkın Sesi Dergisi ve Yaba Öykü dergisinde yayımlandı. Fakat sonraları şiir ve öyküyü bıraktı; bu bırakış aynı zamanda bir tür susuş oldu. Bilimin ve sanatın sosyalist bir açıdan ele alınması konusunda Sosyalist Aydınlanmacı bir çizgi izleyen yazarın yapıtlarında buluş ve keşifler, kuramsal temelde ayrıntılı bir biçimde ele alınmakta ve özgün önermelerle ortaya konulmaktadır. Bu yönüyle yazar, insanlığın çok boyutlu düşünce ve davranış kuramsallığına bir katkıda bulunma çabasıyla, halen edebiyatta insan gerçekliği olgusunu kurgusal düzeyde bilince taşıyarak eleştirel ve aydınlanmacı bir romanlaştırma ile bilim ve bilimsel düşünce alanında insanın varlık sorunu ile insansal süreçlerin beyinsel mekanizmaları üzerinde yoğunlaşmıştır. Cafer Tiryakı, Berfin Bahar'ın yazarıydı ve kitapları Berfin Yayınları tarafından yayımlanıyordu. Aşkın Kökeni, Berfin Yayınları, Nisan 2004, İstanbul. Anti İnsan, AsyaŞafak Yayınları, Eylül 2005, İstanbul. Maya, Berfin Yayınları, Aralık 2005, İstanbul. İnsan ve Uygarlık, Berfin Yayınları, Şubat 2012, İstanbul. Düşünce ve Davranış, Berfin Yayınları, Mart 2013, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/12/burka-i-buzkashi-naz-koktenturk-mustafa-bilge-satkin-blok-art-space-21-kasim-24-aralik-2015/", "text": "Sergi, Naz Köktentürk ve Mustafa Bilge Satkın'ın birçok kez ziyaret ettikleri Afganistan coğrafyasına ait, burada yaşanan acılar ile yoğrularak son şeklini alan dinsel bir ritüel ve geleneksel bir oyunu inceleyerek, Afganistan halkının günlük yaşamından kesitler sunmaktadır. İslami ideolojiler sonucunda kadın, çador ile başlayıp burka ile devam eden, belki kefen beziyle de son bulacak olan süreçte örtünmeye, saklanmaya, görülmemeye mahkum edilip hiçe dönüştürülmektedir. Unutturulmaya çalışılan kadınların bu fotoğrafları, bize hiçliği estetik bir görünüm halinde göstermektedir. Tarihte, göçebe savaşçıların oynadığı buzkashi ise, verilen mücadele ile Afgan erkeklerinin savaşçı kimliklerini gösterdikleri geleneksel bir oyundur. Son 35 yıldır, savaş ve savaşın etkileri ile hala tankların, dikenli tellerin, canlı bombaların gölgesinde, günü kurtarmaya çalışarak yaşayan yarından ümidi olmayan insanların, kendilerini ifade edebildikleri, başka bir deyişle yaşamsal güç buldukları bir etkinliktir. Analyzing a traditional game and a religious ritual formed through the influence of suffering in the Afghanistan geography, the Burqa Buzkashi captures the instances of daily life in Afghanistan visited by the artists multiple times. Starting with the chador, continuing with the burqa, and perhaps ending with the cerecloth, Islamic ideologies create a process that sentences the woman to be covered, hidden, and unseen; a process that transforms the woman into nothing. Photos of women forced into being forgotten showcase an aesthetic imagery of the nothingness."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/12/gercekligin-kurgusu-real-fiction-russo-art-gallery-istabul-12-aralik-2015-30-ocak-2016/", "text": "Gerçekliğin Kurgusu / Real Fiction Karma Sergi 12 Aralık 2015 30 Ocak 2016 ZEYNEP AKGÜN HAKAN ADA ŞAHİN DEMİR İLKE KUTLAY RECEP SERBEST SAYAT UŞAKLIGİL Açılış: 12 Aralık 2015, Cumartesi 17.00-20.00 Galleria Russo'nun İstanbul'daki yeni mekanı Russo Art Gallery İstanbul, İlk kez Türk ressamlara yer veriyor! Genç ressamların hazırladığı Gerçekliğin Kurgusu adlı karma sergiyi 12 Aralık 2015, Cumartesi günü sanatseverlere sunuyor. Russo Art Gallery İstanbul sanat danışmanı ve eleştirmeni sn. Prof. Dr. Marcus Graf'ın sergi hakkında ki düşünceleri; Günümüzde, Gerçeklik Denilen Bir Kurgu'da da görebileceğiniz gibi, çağdaş ressamlar kompleks ve parçalı anlık görüntüleri, bir an önce gerçekliğin öznel bir versiyonuna formüle etmek için çeşitli görüntülerle çalışırlar. Sergilenen resimlerin biçim ve içerik bakımından çok katmanlı karakterleri, her şeyin sabit bir akış içinde olduğu günümüz dünya görüşünün dağınık yapısına atıfta bulunur. Bu nedenle Gallery Russo'daki sanatçılar, bir gerçeklik, realizm ve bireyselcilik sentezine işaret eden heterojen nesnelerin, fikirlerin ve estetik anlayışlarının çatışmalarını formüle ederler. Görsel kültür araştırmacıları gibi, dünyamızı hızlandıran sınırsız görüntüler havuzunu inceleyerek dünyamızın durumunu incelerler. Aynı zamanda, her nesnellik ve mutlakiyet demode olduğu için, öznel yaklaşımlar aracılığıyla realizm ile çalışırlar ve gerçekliğimizin durumunu eleştirel olarak tartışan güçlü ikonların yanı sıra, bireysel olarak göz alıcı estetik anlayışları ve güzel resimler geliştirirler. Bu nedenle, Gerçeklik Denilen Bir Kurgu yalnızca harika resimlere sahip güçlü bir sergi değildir. Aynı zamanda genç sanatçıların çağdaş resmin kompleks durumunu yansıttığı, dünyamız üzerindeki yoğun görsel kültürünün etkisini analiz ettikleri ve mevcut gerçeklik oluşumlarımızın parçalı karakterini ortaya çıkardıkları bir platformdur. Bu özel sergiyi 30 Ocak 2016 tarihine kadar Russo Art Gallery İstanbul'da izleyebilirsiniz. 2014 yılının Kasım ayında İstanbul'da ilk İtalyan galeri olarak açılan Roma'nın tarihi galerisi Galleria Russo, Doğu ve Batı arasındaki karşılaşmanın bir sembolü olmaktan gurur duyuyor. Canlı ve kozmopolit İstanbul'un kalbi Beyoğlu'nun merkezi bölgesinde bulunan galeri, farklı kültürlerin buluşma noktası ve gelecekte önemli bir sanat ve kültür merkezi olmak istiyor. Sergi, Russo Art Gallery İstabul, Boğazkesen Cad. No: 21/A Tophane- İstanbul adresinde 30 Ocak 2016 tarihine kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/12/hulya-kupcuoglu-jacob-de-baan-tasarimin-toplum-uzerinde-buyuk-etkisi-var/", "text": "Jacob de Baan'ın Dönüşüm başlıklı sergisi Pasajist'te 12 Aralık'a kadar izlenebilir. Küratörlüğünü Giorgio Caione'nin yaptığı sergi tasarım ve sanat birlikteliğine farklı bir yaklaşım sunuyor. Sürekli dönüşümün yaşandığı İstanbul ve serginin içeriğindeki dönüşüm temaları kesişiyor. Sergideki çalışmalarını İstanbul'da gerçekleştiren Baan ve Caione ile görüştük. Giorgio Caione: Jacob de Baan'ı bir sergi yapması düşüncesiyle PASAJ olarak mekanımıza davet ettik. Mahallemizle olan güçlü bağlantılarımızla üretim pratiğimizi sosyal odaklı sanat olarak tanımlayabiliriz. Böylelikle, Jacob'un tasarımlarını deneyimlerimizle ilişkilendirmeye çalıştık ve bu ilginç Dönüşüm konseptini bulduk. Jacob de Baan: Pasaj'ın kelime anlamı yolcu demek ve ben İstanbul'da kendimi yolcu gibi hissediyorum. Eşim ve ben 2 yıldır İstanbul'da yaşıyoruz. Temmuz'da ayrılacağız. Yani, 'Dönüşüm başlığı mesaja uyuyor. G. C.: Herkes bir dönüşüm içerisinde. Farklı mekanlar, ruh halleri, ışıklar... Jacob Amsterdam ve İstanbul arasında mekik dokuyan bir yolcu, ama herkes günlük yaşamında buna benzer tecrübeler ediniyor. Tarlabaşı dönüşüm için mükemmel bir yer: ilk olarak Yunanlılar, Ermeniler ve Yahudiler için memleket niteliğinde; sonrasında ise, Kürtler, Çingeneler, Anadolu göçmenleri ve şimdilere ise Suriyeli mülteciler. Bizim burada ilgilendiğimiz şey ise basit ama önemli ışık dönüşümleri gibi dönüşümleri daha geniş ve metoforik anlamda ilişkilendirmek. J. B.: Sergilediğim çoğu lamba İstanbul'da geliştirildi. Gizem Akat ile birlikte, İstanbul'daki doğal ışık hallerini anlamaktan, ilham panosu, taslaklar ve ilk prototip oluşturma gibi birçok adımdan geçerek son tasarıma ulaştık. Bu süreci sunumda da göstermeye çalıştım. G. C.: İstanbul bizim projemiz için mükemmel bir emsal. Daha çok Tarlabaşı bölgesine ve orada yaşayanlara odaklandık. Tarlabaşı sakinlerinin çoğu burada doğan insanlar değil ve muhtemelen de buradan taşınacaklar. Jacob'un lambaları, bir araya getirildiğinde lambayı oluşturan bağımsız parçalardan oluşuyor ve de pizza kutusu gibi yassı bir kutu içine paketlenip, İstanbul'lu insanlar gibi her an taşınmaya hazır hale geliyor. J. B.: Ben bir gezginim, Tarlabaşın'daki insanlar da gezgin, lambaların parçalarını yassı bir kutuda Amsterdam'daki stüdyom ile İstanbul arasında sürekli taşıyorum. Aslında, seyahat halindeki insanlar için son derece kullanışlı lambalar. G. C.: Etkinliğin tümü 3 parçadan oluşan emsalsiz bir organizma şeklinde tasarlandı: PASAJ Stüdyo'da sergi, PASAJ Tarlabaşı'nda sergi ve Tarlabaşı'nda yaşayan çocuklarla yaptığımız, çocukların düşünceleri ve hayallerinden yola çıkarak tasarladıkları 2 lamba atölyesi. Çocukların tasarladıkları lambalar üretilecek ve serginin son haftası sergilecek. J. B.: Sanat ve tasarım bir çok noktada ilişkili. Ben kendimi ortasında duruyor gibi hissediyorum. Tasarımın toplum üzerinde büyük etkisi var ve gümümüzün önemli bir sorunsalı. Ben ayni zamanda takım çalışmasına inanıyorum. Hem sanatçılarla hem de tasarımcılarla birlikte proje yapmaya bayılıyorum. 'ArtDesign' veya 'Sanaatasarım'! J. B.: Pasajla işbirliği yapmak büyük bir keyif. Benim için bir ev gibi. Her zaman yeniden döneceğim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/12/yeni-portreleryeni-yuzler-kadir-akyol-galerimiz-19-aralik-2015-17-ocak-2016/", "text": "Galeri/Miz, portre alanında genç kuşak sanatçılar arasında en dikkat çeken isimlerden biri olan Kadir Akyol'un resim sergisine ev sahipliği yapıyor. Akyol'un Yeni Portreler/Yeni Yüzler isimli sergisi, yapıtlarında Pop Art'ın temel konularından biri olan kadın imgesini işleyen ressamın, bu imgenin alışıldık pop art sunumunda ezber bozan, kendine özgü renk oyunları ve fırça darbeleriyle yeniden hayat verdiği son portre çalışmalarından oluşuyor. 19 Aralık 2015 17 Ocak 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, Galeri/Miz'de görülebilir. 2013 yılında Yılın Genç Ressamı seçilen Kadir Akyol, 1984 yılında Mardin'de doğdu. 2008 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümün'den mezun oldu. 2011 yılında Ankara Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı'nda yüksek lisans eğitimini tamamladı. Aynı yıl İspanya'da Universidad De Sevilla Faculttad De Bellas Artes'de ikinci master eğitimine başladı. Akyol halen burada Hacker Sanatı isimli tezine devam etmektedir. Kadir Akyol bugüne kadar, on kişisel sergi açtı ve yüzden fazla ulusal ve uluslararası etkinliğe katıldı. Ana uygulama mecrası resim olmakla birlikte, Akyol; video, enstalasyon ve performans gibi farklı mecralarda da üretimini sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/12/yilin-en-iyisi-suikastci-turkiyede-ilk-kez-f-istanbulda/", "text": "18 Şubat-6 Mart 2016 tarihlerinde gerçekleştirilecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden tüyolar gelmeye başladı. Yine iddialı bir programla sinemaseverlerin karşısına çıkacak olan! f İstanbul'un ilk sürprizi, Sight&Sound dergisinin 2015'in en iyi filmi seçtiği The Assassin/Suikastçı! Cannes'da gösterildiğinde festivalin en iyilerinden biri sayılan ve tartışmasız bir şekilde En İyi Yönetmen Ödülü'ne uzanan, en son geçtiğimiz hafta Sight&Sound dergisi tarafından 2015'in en iyi filmi seçilen The Assassin/Suikastçı, Türkiye'de ilk kez 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek. Tayland Yeni Dalga sinemasının en önemli yönetmenlerinden Hsiao-Hsien Hou'nun Le Voyage du Balon Rouge/Kırmızı Balonun Yolculuğundan beri çektiği ilk film olan Suikastçı, 9. yüzyılda Çin'de geçiyor ve sevdiği adamı öldürmesi için görevlendirilen bir kadın suikastçının duygusal ikilemini konu alıyor. Hou'nun Three Times, Millenium Mambo gibi klasiklerinde de rol almış fetiş oyuncusu Qi Shu'yun başrolde olduğu film, şiirsel dili, incelikli görüntüleri ve yönetmenlik dehası anlatımıyla yılın en büyüleyici filmlerinden birine dönüşüyor. Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/21/prof-dr-ismail-tunali-hayatini-kaybetti/", "text": "Prof. Dr. İsmail Tunalı 21 Aralık 2015 tarihinde (92 yaşında) hayata veda etti. İsmail Tunalı'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Tunalı için yarın Erenköy Galip Paşa Camisi'nde öğle vakti cenaze namazı kılınacak. Tunalı'nın cenazesi, Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek. İsmail Tunalı, 1923 yılında Romanya Silistire'de doğdu. 1948 yılında İstanbul Üniversitesinde Felsefe Bölümünü bitiren Tunalı, Viyana Üniversitesinde felsefe, psikoloji, sanat tarihi doktorası yaptı ve felsefe profesörü oldu. 1959-1962 yılları arasında Erzurum Atatürk Üniversitesinin kuruluşunda öğretim üyesi olarak görev aldı. 1963-1974 yılları arasında da Gayri Menkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu Üyeliği yapan Tunalı, 1966'da Almanya Tübingen Üniversitesinde bir sömestr çalıştı ve konferanslar verdi. 1978-1984 yıllarında Viyana Üniversitesinde felsefe ve estetik dersleri veren Tunalı, 1984'te de Almanya Konstanz Üniversitesinde Aristoteles ve Wittgenstein hakkında seminerler düzenledi. 1987-1988 yıllarında da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürlüğü görevini yürüttü. Tunalı, Türkiye'de İstanbul, Maltepe, Mimar Sinan, Yeditepe ve Marmara üniversitelerinde öğretim üyeliği görevinde bulundu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/25/genc-ressam-nurdan-iskenderin-vefati/", "text": "Genç Ressam Nurdan İskender hayata veda etti. Nurdan İskender'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Genç Sanatçının Cenazesi pazar günü öğle namazından sonra Hopa Çamlıköy mezarlığına defnedilecektir. 1981 Trabzon doğumlu sanatçı Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümü mezunu. 'Sayısal Çokluk' adlı bir kişisel sergi açtı, birçok yarışma ve gurup sergilerinde yer aldı. Çeşitli dergilerde yazıları yayınlanan sanatçı, çalışmalarına bir sürede Londra'da devam etmiştir. Daha çok kolaj ağırlıklı çalışan sanatçı, çalışmalarında gerek gazete imajlarından, gerekse bizzat yaşadığı dünyadan yararlanıyor. Nurdan İskender için 'resim yapmak' bir diğer ifade aracı! Kavramların, hayatında çok büyük önemi olduğunu söyleyen sanatçı, kelimelerin ve renklerin plastik dilini kullanarak görsel ve düşünsel dünya arasında bağ kurmaya çalıştığını söylüyor. Tüm çalışmalarını yaşamıyla ilişkilendiren sanatçı, dünyayı parçalar halinde görüyor; gerek insan bedenini, gerekse diğer nesneleri fragmanlara ayırarak tuvale yapıştırıyor. Her bir parçanın bir hikayesi mevcut. 'Pembe Diyaloglar' adlı sergide ise; bir yıldan beri yaşadığı Londra'nın, bu farklı kültürel şehrin onda bıraktığı etkileri görmek mümkün. Şehirici, şehirdışı, ülke dışı yolculuklarda rastladığı olaylar, farklı İngiliz aile yapısı ve yaşayışı, İstanbul-Londra arası yolculuklar sonucu iki farklı kültürün onda bıraktığı etkiler ve L. Bourgeois'nin özellikle pembe tekstil çalışmaları onu çok etkilemiş ve bu serginin oluşmasında etken olmuş."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/25/lutfiye-bozdag-deniz-sagdicin-resimlerinde-tin-uzerine/", "text": "18 Aralık 2015 tarihinden itibaren Eskişehir Büyükşehir Belediyesi Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezi sergi salonunda izleyiciyle buluşan Deniz Sağdıç'ın tin başlıklı sergisi, TİN serisinin üçüncü sergisi. tin kavramı ile ilgilenmeye 2013 yılının sonlarında başlayan sanatçı, antik dönemden bugüne sürekli gizemini koruyan, hakkında hep tartışılan ama üzerinde bir türlü fikir birliğine varılamayan, soyut bir kavram olan tin kavramını plastik dilin olanakları içinde sorguluyor. Sanatçıya göre sanat; tam da soyut olanın, bilinmeyenin sularında yüzen bir eylemlilik alanı. Deniz Sağdıç, üçüncü tin serisiyle, düşün dünyasının somutlaştıramadığı, çözemediği bir kavramı imge üzerinden tartışmaya açıyor ve izleyiciye yeni okumalar yapma imkanı sunuyor. Felsefe ile sanat arasındaki paralelliğe değinen sanatçı için resim yapmak neredeyse felsefe yapma eylemi ile özdeş. İnsan aklının şeyleri kavramsallaştırarak anlamlandırma sistematiğine karşın sanatçı aynı anlamlandırmayı renk, doku, ritm gibi sanat ögeleri kapsamında ele alıyor. Sanatçı, şeyleri resmetme isteği uyandıran temel itkinin anlam arayışında yattığını söylüyor. Deniz Sağdıç'ın kompozisyonlarındaki renk değerleri, ritm ve doku gibi ögelerin imgelerle olan ilişkisinin diyalektik bir akışkanlık içinde olduğunu görüyoruz. Her resminde farklı bir rengi temel alan sanatçı, ele aldığı rengin asgari derecede değiştirilmiş versiyonlarını, imgenin ve espasın oluşumuna katkıda bulunacak biçimde yaratmayı esas alıyor. Sağdıç, tinin, plastik algılardan yola çıkan zihinsel eylemlerle evirildiği yöne doğru yol almamızın önünü açıyor. Hatta sanatçı için resim yapma eylemi sadece bir aktarım ve yansıtmadan öte kendisini de deneyimlediği bir gösterim. İmge yoluyla düşünmek, anlam üretmek insana sonsuz özgürlük olanağı tanımaktadır. Deniz Sağdıç bu özgürlük olanağını hem kendi üretimlerinde kullanıyor hem de izleyiciye sayısız okuma kipleri üzerinden sunuyor. Sanatçının bağlı olabileceği tek düşünce, sanatın kendi ideolojisi. Başka ideolojilerin sanatını etkilemesine izin vermeyen Sağdıç, kavramların öncül olduğu, ayrıştırıcı sistematiklerin varlığını tartışmalı bulduğundan çoğu zaman bu tip yanıltıcı öngörülere neden olmamak için inisiyatifini 'tin'in kendisine fısıldadıklarından yana kullanmayı tercih ediyor. Deniz Sağdıç'ın Tin / Soul sergisi 18 Aralık 2015-18 Ocak 2016 tarihleri arasında Eskişehir Atatürk Kültür Sanat ve Kongre Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/28/bedri-baykam-turk-muzeleri-picassoyu-nasil-kacirdi/", "text": "Sizi günlük konularımızın dışına çıkarıp sanat dünyasına götüreceğim: Uluslararası sanat dünyasına... Ve orada Türkiye'nin, Picasso ile ilgili koca bir fırsatı, uluslararası büyük ikramiyeyi nasıl kaçırdığını, nasıl dünyanın tüm dikkatini üzerine çekme fırsatını yok ettiğini yine içim parçalanarak sizlere anlatacağım. Bu lafı espri olsun veya lafın gelişi diye söylemiyorum. Şöyle özetleyeyim: Son nefesimi verirken, bilincim yerindeyse, bu kaçan fırsatın yükünün acısını hala yüreğimin dibinde hissediyor olacağım. Yaşamla ilgili iki derin ağrılı teessür ve teessüfümden biri bu olacak. Şu anda Paris'e giderseniz, Grand Palais Müzesi'nde 29 Şubat'a kadar Picasso. mania isimli bir sergi var. Geçen hafta Uluslararası Sanat Dernekleri Dünya Başkanlığımla ilgili UNESCO görüşmeleri için Paris'teydim ve bu müthiş serginin kataloğunu oradan aldım. 338 sayfalık muhteşem bir yayın. Üç gün kaldığım Paris'teki zamanımın yarısı müzelerde geçti. İhtişam ve Sefalet: Fahişeliğin Görüntüleri sergisi, 16 Ocak'a kadar sürüyor. Harika bir sergi, ayrı bir yazının konusu. Sergide geniş bir zaman yelpazesine yayılan yüzlerce sanatçı var. Ve tabii 1850-1910 arasına yayılan nefis başyapıtlar. Theodore Chasseriau'dan Thomas Couture'e, Cezanne'dan Constantin Guys'a, Gustave Courbet'den Jean-Leon Gerome'a, Edgar Degas'dan, Toulouse-Lautrec'e, Manet'den Van Gogh'a, Maurice de Vlaminck'ten Kees Van Dongen'e onca tarihi sanatçı yer alıyor Musee d'Orsay'deki sergide. Demoiselles d'Avignon yani Avignonlu Bayanlar Matmazeller Picasso'nun 1907'de yaptığı en önemli resmi. Kim ne derse desin, Kübizm'in ve Modernizm'in önünü açan başyapıt. Amerikan kıtasındaki en değerli sanat eseri ve sahibi olan Museum of Modern Art'ın ne Mona Lisa ne de başka hiçbir yapıtla takas etmeyeceği bir 20. yüzyıl şaheseri. Katalan deha, bu yapıtı oluştururken, onu besleyen esin kaynakları arasında Cezanne'ın Yıkanan Kadınları, Matisse'in Mavi Çıplakı, Ingres'in Türk Hamamı ve bunların yanı sıra Michelangelo, Rubens ve El Greco gibi sanatçıların işleri vardı. Tabii o dönem Parisi'ni ve Avrupası'nı toptan etkileyen Afrika maskelerini unutmadan... Picasso'nun yapıp aylarca çözülemedi düşüncesiyle bir kenara bıraktığı yapıt, sanatçının tüm yakın çevresinin tepkisini de çekti. Matisse, resmi kaba şaka olarak görürken, Derain bir gün Picasso'nun resminin arkasında asılmış bulunacağını söylüyordu. Onca biriken negatif eleştirinin yanı sıra, Gertrud Stein ve Picasso'nun tacirlerinden Kahnweiler, resme biraz daha ilgi gösteren ender kişiler arasındaydı. Avangard yazar Gertrud Stein, yapıtın cinsel göndermeli libidinal gücünün farkındaydı. 19. yüzyılın ikinci yarısında Manet'nin Olympiası ve Kır Üzerinde Öğle Yemeği resmi, bugün anlamakta zorlanacağımız şekilde cinsellik üzerinden ağır bir ilgi yaratarak bir succes de scandale konusu olmuşlardı. Şimdi aynı hat üzerinden bu şok edici görüntülerle ve koltuk altlarını teşhir eden yarı komik yarı çirkin kadınlar da aynı tepkileri mi tetikleyecekti? Resmin konusu, insanların sandığı gibi Fransa'nın Avignon kentindeki değil, Barcelona'nın Avinyo sokağındaki fahişelerdi. Her ne kadar yapıtın Kübist bir yapıya sahip olmadığını beni ikna edemeyen savlarla dillendiren MoMa'nın müdürü William Rubin, bir de o sokakta bir genelev bulunmadığını iddia etse de... Modern sanatın bir numaralı işi, doğumunda işte böyle kaygan ve çamurlu bir zeminde karşılanmış oldu. İlk olarak, tabii ki, İstanbul Modern'e gittim. Sevgili Oya Eczacıbaşı çok heyecanlandı, beğendi lafı yetmez, beni sollayan bir sahiplenme gösterdi. Ben de çok mutlu oldum. Bir sonraki randevuya kadar ayrıldık. Bu arada kendisi temas edeceği yabancı müzeleri sayıyordu. Ama o anda ikimizin de hesaplayamadığı bir faktör vardı: Rosa Martinez. İstanbul Modern, o dönem bu İspanyol hanımefendinin küratörlüğünde yürüyordu. Projeyi kendisine açtıklarında neler olmuş olabileceğini adım adım biliyorum. Bizim Picasso hakkında böyle geniş bir sergi yapılacaksa, bunu neden ben yapmıyorum krizi, bir adım ötesinde bu pastayı kimseye yedirmemin yıkıcı egosantrizmine yenilince İstanbul Modern, eminim istemeye istemeye projeden vazgeçti. Müze henüz belki 1,5 yıl kadar önce kurulmuştu. Herhalde baş-küratörünün yetki alanına saygı duymak zorunda kaldı. Bu konuda en mazur gördüğüm kurum, bu nedenle İstanbul Modern. Gittiğim ikinci adres, Sabancı Müzesi'ydi. Nazan Ölçer hanımefendi beni her zamanki nezaketi ile karşıladı. O da projeye bayıldı. Paris'teki Picasso Müzesi'ndeki dostlarını gündeme getirdi. Tamam dedim kendi kendime: Tam yerine gelmişim. Ben tam heyecanla bir sonraki randevumuzu beklerken birden üzgün bir edayla bana bildirdi: Ama biz yalnız ölmüş sanatçıları sergileyebiliyoruz. Şaşkınlıktan küçük dilimi yuttuktan sonra hemen yanıtladım: Sevgili Nazan Hanım, hiç sorun değil, söz veriyorum size, açılışta bir makineli tüfek kapar, tüm katılımcıları hemen oracıkta rahmetli yaparım, sonra sergiyi rahat rahat gezebilir herkes. Kendisi gülünce, ben de ciddi havamı terk ettim ve dostça ayrıldık. Sabancı Müzesi, yıllarca bir çok hazır sergiyi batılı müzelerden ithal etmeyi sürdürdü: Dali, Joseph Beuys ve Öğrencileri, Rodin, Picasso, Miro, Anish Kapoor gibi. Neyse sonra Kapoor dışında Sabancı Üniversitesi'nde sanat okumuş genç sanatçılar da o müzede iş sergileyebildi. Neyse, Allah'tan artık kimse onları hala yaşıyorlar diye vurmaya mecbur kalmamış! Sıra üçüncü ve son kapıma gelmişti: Pera Müzesi. Özalp Birol Bey, ilk görüşmemizden itibaren projeyle ilgilendi. Belki Oya Hanım'ın gösterdiği büyük sahiplenmeyi göstermiyordu ama sonuçta üst üste yaptığımız görüşmelerle projeyi rayına oturttuk ve kabul etti. Gönül rahatlığıyla yazışmalarımı yapıyor, yurtdışı görüşmelerimi Avrupa'da sürdürüyordum. Serginin 2007 sonbaharında açılması kararlaştırılmıştı, tek fark olarak kendisi müzenin tek katını teklif ederken, ben iki katını rica ediyordum. Sonra 29 Ekim 2006 gecesi, açılışa bir yıl kala, aldığım bir bütçesizlik SMS'i ile o kapı da birden yüzüme kapandı. O akşam Fenerbahçe 1907, Kuruçeşme'de Savarona'da bir Cumhuriyet Balosu düzenlemişti. Tam frak giyinip kuşanıp o gece için evden çıkmak üzereyken telefonuma düşmüştü bu haber. Net 2,5 yıl süren çabalara son noktanın bir telefon mesajıyla konulduğunu görmek varmış kaderde. Pera Müzesi de, aynı şekilde batıdan hazır yapım sergiler ithalini sürdürdü: En moda anında yapılan bir graffiti sergisi dışında, Giacometti, Warhol, Picasso, Goya, Frida Kahlo, Chagall, Miro, Rembrandt, Dubuffet, Botero gibi risksiz garantili sergilerle devam etti yoluna. Bu yıl 10. yıllarını kutluyoruz, hayırlı olsun. Keşke aktiflerinde sanat dünyasının bu yıllarına yön veren O sergi de olsaydı! Her iki müzenin ortak noktası aslında belli idi: Neredeyse sıfır riskle bu işi götürmek! Kimsenin eleştiremeyeceği garantili sergiler yapmak! Batılıların veya üniversiteler veya başka kurumların sergilerini sunarak, müze yöneticilerinin kendi kariyerlerini korudukları bir dünya bu sanki... Sigortalı sanat anlayacağınız... Sıfır riskle alçaktan uçmakla eşdeğer bu! Sonuçta benim açımdan konu 100. Yılında Demoiselles olduğu için, 3 yıl önceden program yapan yabancı müzelere de gidemedim. Dosyayı, içime beton tıkayarak rafa kaldırdım. Picasso hakkında, etrafında, temalı, başka sanatçıların referanslarıyla oluşan sergiler geçmişte de tabii ki vardı. Ama tüm kıtalara yayılan, uluslararası dünya sanatçıları tarafından bu kadar geniş değerlendirmelerle, hele Demoiselles 100 Yaşında gibi bir çarpıcı başlıkla, sanatçının sanata en çok etkisi olmuş işinin yeniden keşfinin İstanbul'dan başlayacak büyük serüveni böylece suya düştü. Batı sanatını geçmişte hep yıllarca geriden izlemeye alışmış Türk sanat ortamında, bu açığın DNA'mıza geçmiş izleri herhalde bu proje gündeme gelirken ağır bastı. Böylece ne yazık ki Picasso. mania treni yeni geniş dönemine prestijini bir Türk müzesinden akıtmaya başlayarak çıkamadı. Sonuçta Türkler'e de yine alıştıkları gibi bu projeyi Paris veya Barcelona da izlemek düştü. Çağdaş Türk sanat ortamının gelişmekte olan ve sanat ortamına yeni giren ülkeler arasından sıyrılarak böyle bir projeye öncülük etmesi, yaşanamadı. Bu da ne yazık ki kolay kolay yerine konamayacak bir kayıp. 10 tane Picasso yok ve... zamanlama her şeydir, öyle değil mi? Bunun neden yaşanamadığına gelince... Bunun nedeni ortada. Proje doğarken, henüz Türk müzeleri, Türk sanat insanlarının olgunluk seviyesinde ve birikiminde değildi de ondan. Müzelerimiz yeni kurulmuştu. Fetüs konumundaydılar. Bizler gibi sert derili yoğun bir yaşanmışlıkları yoktu. Artısı ve eksisi ile feleğin çemberinden geçmemişlerdi. Aç kalmamışlardı. Gece yarısı heyecanla uyanıp bir çizim kağıdı aramamışlardı. İmkansızlıkları rüyalara dönüştürüp, ödünç boyalarla bir dünya oluşturma çabaları olmamıştı. Özgüvenleri, vurucu hamleler yapmaya müsait değildi. Bu kararı alırsak, John ne der, Helmut ne der, acaba doğruyu yapıyor muyuz? sorusu bilinç altlarına egemendi. Merak ediyorum, Türk müzeleri arasında ülke olarak uğradığımız zararları görüp pişman olan var mı? Bundan sonra bu hatanın tekrarlanmaması için en önemli konu, müzelerimizin genelinin, özellikle Sabancı ve Pera müzelerini, güzel ve eğitici sergileri yurda getirmiş olmalarından dolayı samimi olarak kutlasak da, temennimiz artık sergi ithali kolaycılığından çıkmaları. Ayrıca Türk sanat insanlarına duydukları güvensizlik, batıya göbekten bağımlılık gibi sendromlarını aşmaları lazım. Bu yabancılar her şeyi en iyi bilir sendromu bu... Adamlar yapmış ya şeklinde gelişen 20. yüzyıl ortasından sarkan ve biraz hayranlık ötesi kompleks yansıtan tavır artık çöpü boylamalı. Her yapıta ve fikre hayranlık duyabiliriz, ama taşıdığı pasaport, bunu belirlemez. Bu bir İzmirli veya Madagaskar çıkışlı pasaport da olabilir. Konu dünya sanat ortamında batılı isimleri ve yönettikleri kurumları, sahip oldukları sanatçıları, tek kriter olarak görmemek. Yazık ki yıllarca batılı sanat akımlarını 20-30 yıl geriden takip eden sanat ortamımız, bu sefer bazı virajlarda bizim 10 yıl ileri gitmiş olabileceğimize inanamadığından kendisine yapılan tekliflere karşı başını kuma gömmeyi tercih etti. Sanat ortamımızda son birkaç yılda giderek artan koleksiyonerlerimizin bir kısmının muzdarip olduğu yalnız batı sanatı alma hastalığı da, bu sendromun farklı bir ağır yansıması... Bu konu da gerçekten traji-komik bir virüs gibi Türk alıcılarını son yıllarda kemiren bir hastalık. Bu acınası tavır da ayrı bir yazı konumuzu oluşturacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2015/12/28/ekrem-kahraman-bati-sanatinin-kulturel-hezeyanlari/", "text": "Marcel Duchamp elbette bir Fransız vatandaşı ama aslında tam bir Amerikan sanatçısı. Birinci Dünya Savaşı sırasında sözüm ona kızıp terk ettiği vatanı Fransa ise bir tür onun taşına toprağına havasına tutkun olduğu taşradaki eskimiş köyü. Aynı köyünü, obasını eski kafalı bulup da artık orada yaşanmaz düşüncesine kapılmıştı. Bu yüzden de kendini ancak Amerika'da var edebileceğine inandı ve oraya gitti. Oysa onun gittiği ABD, o sıralarda tam da bir sonradan görmeydi. Modern Avrupa uygarlığı, sanatı, kültürü karşısında aşırı ezikti. Birçok Amerikalı yazarın, sanatçının ve entelektüel ile sosyetenin Paris'i bir tür Kabe belleyip o dünya merkezine sık sık sanat ve kültür seferleri düzenlemeleri bu nedenleydi. Hatta durumu iyi olanlar ile hayallerinin peşinden gitme cesareti olanlardan çoğu, Duchamp'ın aksine onun terk ettiği Paris'te yaşamayı seçmişlerdi. Doğrudur; modernite tıkanmıştır, şaşkındır ve temel insani, toplumsal, ideolojik, sanatsal, kültürel iddialarını önemli ölçüde kaybetmeye başlamıştır. Başlangıçta alabildiğine masum ve tehlikesiz gibi görünen bu idealize edilmiş aşırılaştırılmış kültürel iddialar neoliberal küreselleşmeyle birlikte giderek bir büyük kültürel hezeyana evrilecektir. Bana kalırsa, bugünden bakıldığında aslında her ne kadar ikisi de pek masum kalsalar da bu topyekun ideolojik ve kültürel kırılmanın, iflah olmaz hezeyanın asıl müsebbibi, elebaşısı olarak kabul edilmesi gereken Dada'cılar ile özellikle de ilklerden sayılan Alman sanatçı Kurt Schwitters'dan çok sonra ki kurnaz ve fırsatçı Dadacı Marcel Duchamp'tır. Siz istediğiniz kadar itiraz edin, ne çare ki neo liberal sanat ve kültür dininin atanmış görevlileri sözde peygamberleri öyle düşünmüyorlar. Geçtiğimiz yıllarda İngiliz Daily Telegraph gazetesi dünya sanatına yön veren 500 önemli isme, Sizce son 100 yılın en önemli, en etkili sanat yapıtı hangisidir? diye sordu, ankete katılanların yüzde 67'si Marcel Duchamp'ın pisuarını birinci sıraya koydular. Her şey aslında daha Birinci Dünya Savaşı sırasında başladı. 1917'de birbiriyle hiç bir ilintisi yokmuş gibi görünen iki kritik tarihsel durum gerçekleşti: Rusya'da Ekim Devrimi oldu. Marchel Duchamp New York'da R. Mutt isimli bir nalburdan -sonradan fason olduğu anlaşılan- beyaz porselen bir pisuar satın aldı ve üzerine -sanki sanatçısı oymuş gibi imza yerine- nalburun ismini de yazıp New York Bağımsız Sanatçılar Derneği'nin geleneksel yıllık sergisine gönderdi. İşin ilginci, sergi organizasyonunda Duchamp'ın kendisi de yer almaktaydı ve R. Mutt'un sözde eseri pisuar sert tartışmalara yol açıp sonunda oy çokluğuyla sergiden çıkarıldı. Duchamp'ın tasarladığı, aradığı şey de bu durumdu. Pisuarını kaptığı gibi dostu fotoğraf sanatçısı Alfred Stieglitz'e götürdü ve fotoğrafını çektirip sözüm ona bir ideolojik karşı tartışma kampanyası başlattı. Sonra da o dünya sanatına yön veren 500 ismin en önemli, en etkili sanat yapıtı seçtikleri pisuarı götürüp yine derneğin döküntüleri arasına yeniden bıraktı. Duchamp'ın ustaca kurguladığı, umduğu bu kurnaz organizasyon, gerçekten de sanat tarihinin başka bir yöne doğru çevrilmesine yol açacaktı. Fakat aslında bu durum daha baştan kendisini de aşacak bir oyundu ve nihayet öyle de oldu. Kendisini de aşan dememin nedeni, aslında Duchamp'ın niyeti, dönemin egemen sanat anlayışına bir tepkiden, protestodan belki de başlangıçta sadece bir fikirden ibaretti. Yoksa pisuarın gerçekten de bir sanat yapıtı olduğuna kendisi de hiçbir zaman inanmamıştı. Fakat sonradan iş iyice zıvanadan çıkacaktı. 1920'li yıllarda savaş sona erdiğinde Paris'te aralarında Andre Breton ve Louis Aragon'un da bulunduğu Üst Gerçekçi'ler modernitenin kutsal değerlerine yönelik bir ideolojik-kültürel saldırı başlattılar. Bunun için de bir dizi Üst Gerçekçi sanatsal, kültürel eylem düzenlediler. Almanya'da ise daha ideolojik bir karşı çıkış gerçekleşti. Tümü de Marksist düşünürlerden oluşanların öncülük ettikleri ünlü Frankfurt Okulu kuruldu. Bu iki masum doğal tepki girişimi giderek Avrupalı entelektüeller ile sanatçılar arasında derin bir kırılmaya ve krize yol açtı. Birinci Dünya Savaşı trajedisi moderniteye olan inançlarını, tutkularını ve güvenlerini yerle bir etmişti çünkü. Kapitalist emperyalizmin kanlı yüzüne duyulan bu haklı öfke giderek her yana savrulabilecek bir aydınlanma karşıtlığına dönüşecek, şaşkın bir uyurgezerliğe evrilecektir. Duchamp'ın Pisuarıyla Ekim Devrimi'nin trajik ilişkisi de bu noktada ortaya çıkacaktı. Şimdi tam da bu noktada pisuar neyse de çiş de nereden çıktı diyebilirsiniz. Fakat Duchamp gibi ben de bir tür ironi yapma hakkımı kullanıyorum. Sanırım çiş kavramını bir tür mecazi anlamda kullandığımı herhalde sizler de fark ediyor olmasınız? Çünkü sıradan bir pisuarın daha baştan bir dünya devrimi imgesinin belirdiği bir süreçte sanat yapıtı gibi sunulması gerçekten de sonrası sürecin -tam anlamıyla- içine edecektir. Böylece avangard sanatın da avangardlığın krizi de daha doğduğu an başlamış oldu. Kavramsal sanatın piri olarak kabul edilen Duchamp kavramların, sözcüklerin alabildiğine tehlikeli olduğunu söylemişti. Oysa yapım nesnelerin ve formların da onlardan geri kalır yanları yoktu. Duchamp kendince modern sanata, kültüre karşı bir espri yapmak istemişti sadece, ama konjüktrel olarak dünya başka bir siyasi iklime doğru evrilmeye geçtiği koşullarda iklimin soğuk cephesinde aşırı ciddiye alındı. Bir sanat olarak esprisi sonradan giderek etrafı kirleten bir çişe dönüştü açık açık. Birinci Dünya Savaşıyla birlikte dünya sanatının kalbi teklemeye başlamıştı. Çünkü modernleşme, aydınlanma iddialarında ideolojik umutsuzluk, yorgunluk ve bir büyük kırılma gerçekleşmişti. Bu nedenle de 20. yüzyılın ilk çeyreği ile son çeyreği arasında ise onların yerlerine tamamıyla bambaşka değerler üzerine kurulu bir başkasının kalbi nakledildi. Kimin kalbi derseniz karşınıza neoliberal yeni dünya düzeni ile onun idieolojik tezahürü olan postmodernizm çıkacaktır. Zaten Duchamp da, hem Birinci Savaşına hem de çalışmalarına Fransız sanat çevrelerinin yeterli ilgi ve anlayış göstermemelerine kızıp kapağı ABD'ye atacaktı. Düşündüğü gibi de olur. Orada birden ciddiye alınıp ünlenecek, kendisine seçkin bir yer edinecektir. Öyle ki CIA fonlarıyla desteklenen ünlü Guggenheim Müzesinin görünen sahibi Peggy Guggenheim'in hem sevgilisi, hem de sanat danışmanı olarak belirleyicilik mertebesine kadar yükselecektir. Ölmeden iki yıl önce 1966 yılında kendisiyle yapılmış bir söyleşi de o sırada söyleyecek bir şeyi olmadığı, elinde hiçbir yeni fikir bulunmadığı için pisuar türü bir çalışma yaptığını itiraf edecekti. Ayrıca amacının kesinlikle öyle ready-made falan gibi bir ekol yaratmak olmadığını hatta buna karşı olduğunu da ısrarla belirtmişti. Fakat o yine de o ilk fail pisuarın nereye kaybolduğu bilinmediği için daha sonraki yıllarda talep üzerine Stieglitz'in çekmiş olduğu fotoğrafa bakılarak üretilmiş ondan fazla onaylı kopyasını müzelere milyon dolarlara satmaktan da geri durmayacaktı. Duchamp'ın kendi gitti çişi kaldı yadigar. Pisuar da gitti, çünkü o asıl tarihsel pisuar kayıp ve ve muhtemel ki bir çöplüğe atıldı ve doğal olarak hala bulunamadı bile. İnsanlar da son yüzyılın en önemli ve etkili sanat yapıtı işte o diye imitasyonlarına bakıyorlar sanat eseri sanarak. İronik bir durum: Çünkü hazır nesne denilen şey bile artık hazır değil, sonradan yapma. Fakat 1990'lı yıllarda bir başka ironik şey daha oldu. Duchamp'ın hemşehrisi Fransız performans sanatçısı Nimes çağdaş Sanatlar Müzesinde sergilenen üç milyon dolar değerinde gösterilen pisuarının içine işeyerek performans yaptı ve müzeyle mahkemelik oldu. Sanatçı mahkemede pisuarı yapay yaratılan bu ikonik statüsünden kurtarıp, asli görevine iade ettim diyerek kendini savundu fakat yine de 14.352 euro veza yemekten kurtulamadı. Sanatsal ve kültürel olarak insanlığa cezası ise çok daha pahalıya patladı. Yves Klein soyut resimler yapan bir anne ile figüratif resimler yapan bir babanın çocuğu olarak Fransa'nın güneyinde Nice'de doğmuştu. Anne-babası Paris'te, kendisi ise Nice'te anneannesiyle büyümüştü. Çoğu çocuk gibi o da gelecekte ne yaparsa yapsın daha başından itibaren mutlaka ünlü ve büyük biri olmasının kaçınılmaz olduğuna inanmıştı ya da öyle yetiştirilmişti. Bir gün yeni yetme iki arkadaşıyla birlikte deniz kıyısında dolaşırlarken, dünyayı hayali olarak kendi aralarında bölüşürler. Birisi bitkilerin, ötekisi hayvanların tanrısı olmayı seçerlerken Kein ise kafalarının üzerindeki gökyüzünün tanrısı olmayı seçer. Git gel yaşı ilerledikçe gökyüzü krallığının gerçekten de kendisine ait olduğunu iddia etmeye başlar. Fakat o bu krallığını resimden, sanattan çok ruhsal psişik bir alana ve Uzakdoğu sporlarına yoğunlaşarak kurmak niyetindedir. 1950'lerin başlarında Paris'e yerleşir. -Müzik bilmediği halde- önce Monoton Sessizlik Senfonisi adlı tek notadan oluşan sözde bir beste yapar ve bunu büyük bir şamatayla çevresine empoze etmeye girişir. Fakat heyhat, başarısızdır. Vazgeçip judo sporuna kafayı takar. İleri düzeyde judo eğitimi almak üzere kalkıp Japonya'ya gider. Orada ustalık derecesine kadar yükselip siyah kuşak derecesi bile alır. Bununla da yetinmez, Judo ile ilgili bir iki kitap yazar. Önde gelen savaş sanatları uzmanlarından biri olarak tanınacağını umarak Fransa'ya geri döner. Fakat Fransız Judo Birliği kendisinin Japonya'dan aldığı siyah kuşak derecesini kabul etmez. O da bu duruma kızarak -annesinin de yönlendirmesiyle- o ana kadar pek ilgi duymadığı anne baba mesleği olarak gördüğü ressamlık alanına girmeye karar verir. Renk algısı konusunda araştırmalar yapan mimar kız arkadaşının teşviki ve fikri yardımlarıyla çalışmaya başlar. Onun da etkisiyle bir renk seçip -kendisi inkar etse de- Rus Avangartları Malevich ve Rodchenko ile Polanyalı ressam Strzeminski'nin resimlerine özenerek tuvallerini monokrom olarak düz bir biçimde boyar. Birden bir ressam olarak ünlü olmaya karar verir ve bütün çalışmalarını ve ilişkilerini bu iddiası üzerine kurmaya girişir. Mantığı alabildiğine basittir: yazı gelirse kazanırsın, tura gelirse kaybedersin! Çok geçmeden bu çalışmalarını Monokrom Propozisyonlaradıyla büyük ve şaşalı bir sergide gösterir. O artık ünlü olma yolanda iddialı bir ressamdır. Öyle ki çok geçmeden 1961 yılında ilk retrospektifini Almanya'da gerçekleştirecektir. Nihayet, çok geçmeden ünlü olmakta da gecikmeyecektir. O da Duchamp gibi Fransa'nın darlaşmış kafasından şikayetçidir. 1958'de ABD başkanı Eisenhower'a bir mektup yazarak, Fransız Hükümeti'ni devirmesini ve Fransız halkının düşüncelerini değiştirip dönüştürmesini ve böylece kendisinin Mavi Devriminin başarıya ulaştırılmasında kendisine yardımcı olunmasını rica eder. Ölü tüccar kavramı ile Yves Klein ismini yan yana getiren Belçikalı profesör, modern ve çağdaş sanat eleştirmeni Thierry de Duve. Kimileri Klein'ı göklere çıkarıp kendisini Boşluğun Fatihi olarak görse de Duve için o sadece ölü bir tüccardır. Çünkü ona kalırsa Klein sanat adına ne yaptıysa birer şovdan ve paradan başka bir şey değildir. Toplasan on yıllık bir süreye bile ulaşmayan sanat yapma sürecinin özü de zaten neredeyse tümüyle bunlar üzerine inşadan ibarettir. Döneminde de, sonradan da Klein genellikle bir şarlatan, provokatör, megolomani ve umutsuzluk arasında gidip gelen çılgın bir narsist olarak görüldü. Sürekli ünlü bir sanatçı pozu vermeye ve bunu sanat pazarına yerleştirmeye çalıştı ve boşluğu sergileyip onu bile satmaya girişti. İronik gelebilir ama Klein zamanla artık resim bile yapmaz. Hatta sadece organize ile uğraşan bir sözde ressama dönüşür. Fakat ününü paraya çevirmekten de asla vazgeçmez. Yine çevresinin iddiasına göre resim tarihine elle tutulur tek katkısı, pigmentin asıl karakterini, özünü kaybetmeden olduğu gibi saf olarak kullanılmasının bile sanat için yeterli olabileceğini kabul ettirmiş olmasıdır. Ne söylenirse söylensin gerçekten de Klein daha çocukluğundan itibaren hep şımarık bir şovmenlik dürtüsü içerisinde oldu. Hemen her gösterisi -judo da dahil- önemli ölçüde birer şamata estetiği üzerine kuruluydu. Bir gün bir galeriyi nalburdan aldığı beyaz bir boya ile boyattı ve serginin bu boş galerinin bizzat kendisi olduğunu iddia etti. Sergi açılışı ya da sergi diye çıplak canlı modelleri boyayıp onları yere serili tuvaller üzerinde yuvarlayarak resim yapılışını başka bir şova dönüştürdü ve o şovu sergiledi. Kendisini uçarken, ölürken, mezarında vb. fotoğraflatıp ısrarla alabildiğine duygusal, trajik bir gösteriye çevirdi. 1960'ta sahte bir gazete yayınladı. 1962'de hiçbir zaman yapmadığı ve var olmayan sözde sanat eserlerinin sertifikalarını sattı. Bir yatırımcı değildi ama sürekli olarak sanat üzerinden parasal, yatırımsal eylemler planladı. Anlatılanlara göre, aynı basit boyamayla birkaç tane tuvali birden boyayıp her birini da farklı farklı fiyatla satışa sunup bunun kutsal gerekçelerini açıklamaya çalıştı. Zaman zaman para yerine altın, gümüş, hisse senedi vb istedi. Sonunda düşündüğü gibi gökyüzünün değil ama bilumum performans sanatçılarının kralı oldu. Paris'te turuncu rengin dışavurumuyla ilgili bir karma sergiye katılımı, sergi jürisi tarafından tek bir renkle resim olamayacağı gerekçesiyle reddedilince zıvanadan çıktı. Gitti, turuncunun değil ama doğrudan ulturamarinvari bir renk olarak pigmentin Uluslararası Klein Mavisi adıyla patentini satın aldı ve bunu da öldükten sonra kullansınlar diye miras olarak arkadaşlarına devretti. Paris'te benim en önemli eserim dediği mavi gökyüzüne içi helyum gazı doldurulmuş 1001 balon uçurdu. Kendisinden önce Duchamp Paris'in havasını bir medikal ampül içerisine doldurarak sanat iddiası ile New York'a taşımıştı. Yves Klein ise sadece hava ile yetinmeyip gökyüzü boşluğunu ve rengini satışa çıkaracaktı. Kendisinin izinden yürüyen Manzoni de aynı havayı balonlara doldurup satışa sunacaktı ve bu da karşılık bulacaktı. Açık, Klein'ın sanatı da, sanata dair fikirlerinin çoğu da tam bir saçmalama. Fakat yine da Klein bu etkili saçmalama şovları ile çağdaş Batı sanatının mecrasını değiştirdi. Saçmanın, sanat olarak algılanmasında önemli bir rolü oldu. Bizlere de onun üzerine böylesi olumlu olumsuz konuşup yazmak düştü. Manzoni, bu çok özel 90 kutu konservenin her edisyonunun satış fiyatını 30 gram altınla eşdeğer olacak biçimde belirledi ve Milano'daki bir galeride açtığı sergiyle satışa sundu. Yapılan hesaplara göre 1961 yılının değerlerine göre 30 gram altın o günlerde yaklaşık olarak 37 dolar ediyormuş. Yine konunun uzmanları günümüzde 30 gram altın 1500 dolar bile etmezken, bu ünlü Manzoni konservesinin bir kutusunun piyasa değeri çeyrek milyon doları çoktan aşmışmış. Nihayet 2008 yılı Sotheby's müzayedesinde bir kutusu 400 bin dolara alıcı bulmuş. Manzoni kutuların dört yıl sonra açılmasını önermişti ama hiç kimse açmadı. Ta ki 1989 yılında kadar. Fransız sanatçı Bernard Bazile o yıl özgün bir Manzoni konservesi kutusunu açarak 'Boite ouverte de Piero Manzoni' performasyonu ile Manzoni'nin bu kutunun içine başka küçük bir kutucuk daha yerleştirmiş olduğunu ortaya çıkaracaktır. Manzoni, günümüz Batı Sanat Tarihinde bu pek ünlü eseriyle hatırlanıp yad ediliyor artık. Çünkü 30 yıllık kısacık ömrünün ve kısa sanat macerasının hatırlanabilir tek anlamı ve kanıtı bu 90 kutu bok ne yazık ki? Diğer yaptıklarını konunun uzmanları dışında kimseler hatırlamıyor bile. Yazılanların yalancısıyım: Manzoni bu sanat eseri konservelerini sözüm ona kendi çalışmalarını daha başından itibaren bir bok değil diye küçümseyen babasına nazire olsun diye yine babasına ait konserve fabrikasında özel olarak hazırlamışmış. Dünya anlamış ama: 004 numaralı kutu şu anda İngiltere'de Tate Modern koleksiyonunda. İsteyen gidip görebilir, sanat ve kültür birikimini geliştirebilir. Bu kadarı bile kendisini çoğu sözde aklı başında sanat düşünürü ve tarihçi için 21. yüzyıl sanatının öncü sanatçılarından biri olarak tanımlaya yetmiş de artmış bile. Şimdi Manzoni de nerden çıktı demeyin sakın. Herhalde bir bildiğim var? Bu tarihsel, kültürel ironi aynı zamanda bir tarihsel, kültürel hezeyan ve sanat denilen şey elbette buradan da çıkar. Ama ben buradan çıkarak başka bir şeyler söylemeye çalışıyorum sadece. Manzoni, Hitler, Mussolini ve Franco ile İkinci Dünya Savaşı felaketlerinin yaşandığı ve milyonlarca insanın hayatını kaybettiği Avrupa'da 1933-63 yılları arasında yaşamıştı. Bu yıllar, Avrupa için -birçok anlamda- İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki en çalkantılı yıllardır. Avrupa daha Birinci Dünya Savaşıyla artık burjuva demokratik aydınlanma devrimini gerçekleştirmiş olan devrimci Avrupa olmaktan çoktan çıkmış ikinci savaşla birlikteyse hezeyanlar içinde debelenmeye, Kültürel Soğuk Savaşının ideolojik saldırganlığına teslim olup Atlantik ötesine savrulmaya geçmiş başka bir Avrupadır artık. İki dünya savaşı koca aydınlanmacı kültürel kıtayı sadece yakıp yıkmakla kalmamış aynı zamanda aklını, ferasetini, kültürünü de darmadağın etmiştir. Kendi demokratik, insani toplumsal, kültürel geçmişini inkar etmekle kalmamış aynı zamanda düşünsel, sanatsal ve kültürel olarak da bir büyük hezeyana sürüklemiştir. Günümüzde çağdaşlık adına sürekli göklere çıkarılan, bir tür bir ikon kırıcı melek olarak sunulan Duchamp'ın pisuar eylemi ve arkasından binlerce müridinin binlerce sözde pisuar sanatı üretimi bir dizi benzer hezeyana yol açmıştır. Bir tür küresel postmodern virüsler, saçmalıklar, kültürel vesayetler ve hezeyanlar çağıdır artık o dönem. Üretmiş olduğu bok konservelerini sanat eseri diye imzalayıp satarak paye edinen Manzoni işte o hezeyan döneminin en tipik ismidir. Art marketing jargonuyla söylersek: en ünlü markası yani. 1989 yılında Fransız sanatçısı Bernard Bazile özgün bir Manzoni konserve kutusunu açarak bu tarihsel, kültürel kokuya karşı gerçekleştirdiği 'Boite ouverte de Piero Manzoni' çalışmasıyla, Manzoni'nin bu kutu içine başka küçük bir kutucuk yerleştirmiş olduğunu ortaya çıkaracaktır. 1985'lerde Alman sanatçılar Beuys, Kiefer, İtalyan Cucchi, Yunan Kounelis ile İsviçreli sanat tarihçi Amman'ın bir araya gelerek bu kokusu ayyuka çıkmış hezeyan ruhunu tartışmaya açmaları ve ünlü tartışma metinleri Bir Katedral İnşa Etmek kitabı da bunun sonucudur aslında. Fakat bilindiği üzere sonradan bu tür karşı çıkışlar, sağlam akıllar da para ve ün peşinde ya teslim oldular ya da aynı kervana dahil oldular. Alman sanatçı Kurt Schwitters ilk Dada'cılardandı. Sanatçının tükürdüğü şeyin bile sanat olduğunu öne sürmüştü. Gazete kağıtları, etiketler, tren biletleri, iplikler, kırık tahta parçaları vb. gibi atık malzemelerden kolajlar ve konstrüksiyonlar yapmıştı. Onlar da ilklerdendi ve sonradan 20. Yüzyılın ilerleyen yıllarında yaygınlaşacak olan enstalasyon sanatının yolunu açacaktı. Duchamp daha da ileri giderek her nesnenin kendisinin bile tek başına sanat olabileceğini iddia etmişti. Beuys da yapmaya girişen herkesin sanatçı olabileceği fetvasını vermişti. Klein ve onun zengin çocuğu müridi İtalyan Pier Manzoni de onların peşi sıra inançla yürümüşlerdi. İsminde ikinci bir isim daha bulunan 1963 doğumlu İngiliz sanatçı Tracey Emin ise şeyi üzerinden bir sanat dünyası kurmuş, kurduğunu da yine şeyi üzerinden inşa ederek onun marifetleri üzerinden de sanat piyasasından payına düşeni alıp şöhret olmuş, milyonlarca dolar para kazanarak ihya olmuş bir kimliktir. Diğerleri artık yaşamıyorlar ama Emin hala dünyada. Tracey Emin daha başından itibaren kadınlığının en tipik, asıl öz cinsel organı üzerinden ikili oyunlar kurarak bir yandan acılar, trajik duyumlar çektiğinden dem vurup sözüm ona sanatının merkezinin bu acı duyum olduğunu iddia ederek dikkat çekmiş, bir yandan da kişisel cinsel arzusu ve zevkinin nimetleriyle kendi dünyevi cennetini kurmuştur. Çünkü aradığı şöhreti ve parayı da bu iki yanlı çalışan, işleyen şeyi üzerinden edinecektir. O da ışığı gördü ve daha magazinel bir enstalasyon sanatçısı oldu. Emin 1963 yılında Londra'da Kıbrıslı Türk bir baba ile İngiliz bir annenin kızı olarak doğdu. Maidstone Sanat Koleji ve Londra'daki Kraliyet Sanat Akademisi'nde moda, sanat ve ardından da felsefe eğitimi gördü. 13 yaşındayken tecavüze uğrayıp o yaşta kritik bir kürtaj travması yaşadı. Fakat o zamanla bu travmasını şöhret olmak için ustaca kullanarak bir yaşam zenginliğine dönüştürmeyi iyi becerdi. Bir yandan çağının, cinsel travma duyumunun ressamı Edvard Munch olmaya fakat diğer yandan da aşırı cinsellik yüklü genç bir çağdaş Egon Schiele olmaya girişti. Hem Munch'un cinsel acı travmasını iyi kullandı, hem de iri göğüsleri ve tasarlanmış yarı çıplak mahrem görüntüleriyle kadınsı cinsel dürtüsünün cazibesini teşhir ederek imajını aşırı körükledi. Sanatın sınırlarını aşırı zorlayarak hatta dışına çıkarak teşhirci bir biçim ve söylemle magazinsel pornografik kışkırtıcılığı sanatının merkezine oturttu. Bir tür cinsel istismarcı olmaktan da hiç kaçınmadı. Aksine aşırı abartıp çıkarcı bir biçimde sonuna kadar tepe tepe kullandı. Bu bağlamda Duchamp, Klein, Manzoni ile Andy Warhol vd başka bir şeylerini kullanmışlardı, o da onların izlerinden giderek şeyinden çok marifetler çıkarmasını iyi bildi. Daha 30'lu yaşlarında ve daha doğru dürüst bir sanat etkinliğinde bile bulunmamışken adına bir vakıf kurup kendine ait bir sözde Müzeye bile sahip oldu. 1990'ların başında krize girip tüm çalışmalarını yaktı. Arkadaşlarından 10'ar pound para toplayıp kendisini yeniden toparladı. Kendi söylemiyle bir tür bir gün hiç göğsü yokken ertesi gün dünyanın en büyük memelerine sahip oldu. Söylenip yazılanlara göre başta yaşadığı Margate olmak üzere tanıdığı erkeklerin yarısıyla cinsel ilişkiye girdi ve bunların birçoğunu sanatına hem malzeme yaptı, hem de alıcı ve sponsor. 1997'de The Tent olarak da bilinen ve bezine erkek isimleri işlenmiş bir kamp çadırından oluşan çalışmasını 1963-1995 Yılları Arasında Yattığım Herkes ismiyle Londra Kraliyet Akademisi'nde Charles Saatchi'nin düzenlediği Sensation sergisinde sergiledi. Sergilediği şey söz konusu o yıllar arasında ilişki yaşadığı erkeklerin isimlerinin çadırın bezine nakışla işlenmesiyle oluşturulmuş sıradan bir enstalasyondu. Yani bir bakıma sadece bir ifşa, teşhircilik ve kullanmaydı aslında. Çadırın bezinde 100'den fazla isim bulunmaktaydı. Bir günah çıkarma ya da ifşacısı sanatçı kimliğiyle magazin dünyasının tam aradığı bir şeydi. Fakat asıl sansasyonel şovunu bu sözde eserinin de tartışmasının yapıldığı bir TV canlı yayınına zil zurna sarhoş çıkarak ve daha da rezilce savunarak yapacaktı. İki yıl sonra da asıl sansasyon yaratacak olan ise halen Tate Modern'de sergilenen My Bed isimli bizzat cinsel maceralarının geçtiği kendi dağınık yatağı olacaktı. Üstelik de bütün suç ve günah delilleriyle birlikte: boş votka şişeleri, içki bardakları, sigara izmaritleri, kullanılmış prezervatifler, kadın pedleri, tamponlar, kendi iç çamaşırları, kanlı külotları, kaymış, buruşmuş çarşaflı bir yatak, yastıklar ve yorgan vb. Yatak, Turner Ödülü'ne aday gösterilmiş fakat ödülü bir başkası kapmış, ancak Emin planlamış olduğu gibi oradan şöhret olarak çıkacaktı. Şak şakçı suç ortakları medya ve sözde sanat yazarları, pazarlamacıları külotlarındaki kan lekelerini sanatçının yüreğinden akan kan olarak lanse edip reklamcı, koleksiyoncu Charles Saatçi'nin Emin'in markalaşması projesini destekleyeceklerdir. Nihayet, bu kirli, suç ortaklığının delilleri listeli dağınık yatak, reklamcıların reklamcısı, pazarlamacı Saatchi tarafından önce 150.000 dolara satın alınacak, sonradan o da Alman bir iş adamına 5 milyon dolara yakın bir fiyata satılıp paraya ve tarihe çevrilecektir. O da bu çok ünlü sözde sanat eserini halka göstermesi için 10 yıllığına ünlü Tate Modern'e kiralayacaktır. Emin, bu ünlü yataktan sonra da, artık markalaştırdığı özel mahrem cinsel hayatı ve onun imgesi enstantanelerden oluşan ve özellikle cinsel içerikli yazılı ya da görsel sözde sanatsal 'ürünlerle' izleyiciye kendi mahremiyetini teşhir etmeye devam edecektir. Erotik, kışkırtıcı pozlarının da yer aldığı çeşitli albüm/kitaplar yayınladı. Kitaplarında cinsel deneyimlerini, cinsel arzu ve korkularını yansıtan görüntülere ve yazılara yer verdi. Bacaklarını, memelerini, şeyini büyük boyutlu tuvallere aktardı. Bunlar da yetmedi 2006'da bir dizi Mastürbasyon Serisi gerçekleştirdi. Bu şeyinin şeyi marifetleri ve mecrası sonucunda 2007 yılında dünyanın en tutucu İngiliz Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi. Akademi ve Tate Modern'de yaratıcılık ve otobiyografi arasındaki ilişki ile öznellik ve kişisel geçmişin sanata etkisi konusunda dersler verdi. Dersleri ve sanatsal öğretisi etkili olmuş olmalı ki çağdaş sanatta bazı marjinal günümüz genç sanatçıları da aynı yolda ilerliyorlar. Öylesi bir sanattan anlamam ama böylesi erkekliklerden anlarım doğrusu. Adamcağızın derdi de olsa olsa doyumsuz bir fantezi, tatmin ve şöhrettir herhalde. Tıpkı parası bol olup da manken, oyuncu, şarkıcı vd kızlar peşinde koşan sözde erkekler gibi. Burada bile amaç kızdan, kadından, seksten çok -ne olacaksa- bir biçimde dikkat çekmedir olsa olsa. Bunda aslında tuhaf bir durum ya da şey de yok. Benim derdim ve eleştirim bütün bunların çok büyük ve önemli sanat, sanatçılık olduğuyla ilgili iddia ve sözde bilimsel araştırmalar ile daha da ileri giderek seks de, erkeklik ya da kadınlık da olup olmadığında. Tutuculuk mu benimkisi? Ne alaka? Asıl tutuculuk Kraliyet gibi bir egemen sistem güç ile geçimini ve şöhretini kadın cinselliği üzerine kurma geleneği ve banallik değilse nedir? Kaldı ki aynı teşhirci çıkarcılığı, banalliği bir erkek sanatçı yapsa bırakın sanatsal ahlakı, erkeklik ahlakı olarak ne denecek sanırsınız? Onlarda da yine benzer bir biçimde eşcinsel teşhirciliği ve istismarcılığı var ki bu da çok revaçta. Elbette bu yüzden o da Emin'in ki kadar banal ve sanat dışı bana kalırsa. Benim itirazım doğrudan bu saplantılı kişisel cinsel istismarcılığın, travmanın ya da fantezinin toplumsal, kültürel, salgın bir hastalık olarak sanatta abartılarak kullanılmasına, kullanıldığında da bunların çok önemli, tek geçerli çağdaş bir sanat tutumu gibi sunulmasına. Tracey Emin bir enstalasyon sanatçısıydı ve enstalasyonun dilsel olanakları da doğal olarak kendisinin teşhirciliğine pek uygundu. O yüzden kişisel cinsel ilişkilerinin seçilmiş ya da daha baştan tasarlanmış iki mahrem mekanını, görsel kışkırtıcı nesnesini sergileyerek şöhret ve para edinme yolunu seçmişti. Emin, sırtını Saatchi & Saatchi reklam ve pazarlama imparatorluğu ile Britanya İmparatorluğu'nun ortak Kraliyet Akademisi'ne dayamıştı. Empati kuralım: Bizdeki Osmanlı İmparatorluğu gölgesi Ankara'daki Ak Saray'ın da bir Akademisi olsa, o da Tracey Emin benzeri bir tercih yapsa acaba ne olurdu? Acaba böylesi bir durum İngiliz Kraliyet Akademisi'nin çağdaşlığını ama bizimkilerin ilkelliğini mi gösterir? Kişisel düşüncem hayır ki hayır! Bu, İngilizlerin neoliberal kültürel küresel sistemin parçası olmanın gereğini yerine getirdiklerini, bizimkilerin ise aslında neyin ve nasıl çarpık bir devamı olduklarını gösterir sadece. Nihayet, İngiliz basınında yüksek sesle Emin'in söz konusu işlerinin sanat falan olmadıklarını, aksine sanat adına yapılmış bir saçmalıktan ibaret olduğunu söylediği için büyük bir tartışma söz konusu çadır ve yatak sanatı için İngiltere'de de yaşandı ve bu tartışmanın sonunda da söyleyenin Akademi'den istifa etmek zorunda bırakıldığı da unutulmamalı. Kıssa'dan hisse: genç sanatçılara bir kere öğüt. Siz siz olun, eğer marjinal olmaksa niyetiniz olun olmasına ama eğer arkanızı böylesi neoliberal küresel bir sistem kurumuna dayamamışsanız sakın ha yaptıklarınızla, öylesi bir davranışla şöhrete ve paraya kavuşabileceğiniz gibi kof bir hayale kapılmayınız! Öte yandan bir de şunu asla unutmayınız ki biz ne dersek diyelim bu sanatçılar artık sanat tarihindeler. Tartışmak hakkı saklı kalmak kaydıyla bunda bir sorun yok. Fakat çağ da, çağdaş sanat da, avangartlık da bu sanatçılar üzerinden ölçülüyor ve abartılı bir biçimde sürekli çok büyük örnek sanatçılar olarak lanse ediliyorsa burada itiraz hakkımız sonuna kadar açıktır. Doğrudur; Birinci Dünya ve İkinci Dünya Savaşı kaoslarında Avrupa sanatında yer almış baştaki üç tipik sanatçının ortak özellikleri çağdaş sanatta birer ikon kırıcı olarak davranmalarıydı. Ne var ki çağdaş sanatı sanat olmayan bir yere taşımaları nedeniyle de aynı zamanda bir ikon olarak kırılmaları gereken başka bir yere savruldukları da bir başka doğrudur. İlk Dada'cılardan Alman sanatçı Kurt Schwitters işin buraya kadar düşeceğini düşünmüş müydü bilemem. Yiğidin hakkını yiğide vermek gerekir ki şimdi adamcağız sonradan gelen bu şımarık, edepsiz, kafası karışık, şaşkın çocuklarının yanında pek çok masum kalıyor. Fakat adını da doğru koymak gerekir ki Paul Virilio'nun kavramlaştırmasıyla günümüzde çağdaş sanatta böyle göz göre göre adım adım büyük bir sanat kazası gerçekleşti. Açık; Duchamp'ın arkasında 1940'lı yıllarda yenilenmiş CIA destekli Peggy Guggenheim ile devlet bütçeleriyle kurulup yürütülen Vakıflar durmaktaydı. Zaten Peggy'nin kendisi de Duchamp'ın sevgilisi, danışmanı ve en ayrıcalıklı hamisiydi. Elbette Dali büyük bir sanatçıdır fakat ne yazık ki her zaman her büyük sanatçı bunun karşılığını bulmaz, bulamaz bir türlü. Fakat Dali hem maharetli hem de pek şanslıdır. Bugünlerde sanat eseri satın almak, her anlamda, tartışmasız bir görgüsüzlük haline geldi. Sanat koleksiyonculuğu, sonradan görme Avrupalı göçmenlerin, Hedge fon zenginlerinin, gösteriş budalası banliyölülerin; şık oligarkların ve petrol zenginlerinin; ve mastürbasyon düzeyinde kendini önemseyen sanat tacirlerinin yeni eğlencesi haline geldi. Çağdaş sanatta bir sanatçı olarak Duchamp'ın pisuar ile yapmış olduğu şeyi sanat tacirliğinde yapıp sanatın içine başka türlü kirli ilişkiler karıştırarak büyük bir servet sahibi olan Saatchi & Saatchi reklam şirketinin sahiplerinden Charles Saatchi. Saatchi 1979 yılında Margaret Thatcher'ın seçim kampanyasını yürütüp iktidar olmasında en büyük pay sahibi olduğu ve Thatcher'la sağladığı politik ilişkiler ve olanaklar sayesinde birden prestijli bir sanat koleksiyoncusu olup çıkar. Hiç tanınmamış genç İngiliz sanatçıları üzerinden -onların da suç ortakları haline getirilerek oyuna dahil edilmeleriyle- bir markalaştırma programı uygular.10-15 yıl kadar sürdürdüğü bu yöndeki bir dizi spekülatif operasyon sonucunda sözde çağdaş sanat üzerinden kazandığı paranın en az 15 milyon sterlin kadar olduğu söylenir. Diyecek daha çok şey var ama kalsın! En doğrusunu Tracey Emin'leri başımıza saran, görmüş geçirmiş tecrübeli Saatchi söylüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/02/utku-varlik-oxymore-mirage/", "text": "Bunun gerçekleştiğini görmek, belki sanatın hayal gücünün sanrı fenomenine bir darbe gibi geliyor ama bir gerçek. Nasa'nın ayın çevresinde gezinen Lunar uydusunun 12 Ekim'de çok uç bir fotoğraf tekniği ile çektiği Ay'dan Dünya'nın görünümü. Bu mavi lapis lazuli, toprakta bulunabilen en gizemsi bir taş. Bu olağanüstü varoluşu, gözümüzün ayırt edebileceği mavilerin içindeki ayrıcalığı onun, ilk çağlardan bu yana, değerli bir taş; sanatın değişik alanlarında kullanıldığı gibi, özellikle pigments olarak ünlü ressamların paletinde görülüyor. Dünyamızın dış görünümünü 60 yıllarına kadar, kendi hayalimizde görüntülemiştik, şimdi bu şiir çekimindeki görsel, gözümüzün önüne getiriliyor, izlediğim kadar bakmak fiilinin işlevine bile girmiyor getirdiği yankı. Bu kurmaca alanını betimlemek için, gizeme kucak açan yine çok az. İç dünyamızın allegorisi içini boşalttığında; sığınacağımız bilinmeyen bir tanrı agnosta theo- ya da başı bozuk bir şaman kulağımıza şunu fısıldayacak: ..... unutulmuş söylem biçimlerini anımsa ve de bana GÜZELİ tanımla. 2016 yılına giriyoruz böylece."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/02/yunus-ensari-resim-yarismasi-ii-sonuclandi/", "text": "Genç sanatçılara destek olmak amacıyla Taurus AVM Yönetimi ve Platform A Sanat Galerisi işbirliğiyle bu sene ikincisi gerçekleştiren Yunus Ensari Resim Yarışması sonuçlandı. Prof. Dr. Hüseyin Elmas, Prof. Dr. Şeniz Aksoy, Yard. Doç. Dr. Umur Türker, Hakan Esmer, Kaya Özsezgin, Yalçın Gökçebağ'dan oluşan yarışma jürisi 45 farklı şehirden 425 eser arasında yaptığı değerlendirme sonucunda, 7.000 TL olan 1. lik ödülünü A. Oğuz Kaleli, 6.000 TL olan 2. lik ödülünü Mustafa Sönmez, 5.000 TL olan 3. lük ödülünü Burak Erim kazandı. Şevket Kütle ve Hasan Akdaş1.000 TL olan mansiyon ödüllerini, Ali Gümülcine ise 500 TL olan jüri özel ödülünü almaya hak kazandı. Yarışmaya katılan 24 eser sergilenmeye değer bulundu. Yarışmanın ödül töreni ve yarışma sergisinin açılışı 16 Ocak 2016 tarihinde Platform A Sanat Galerisi'nde gerçekleştirilecektir. Platform A yöneticileri, sanata verdiği önemi bünyesinde yer alan sanat merkezi ile ortaya koyan Taurus AVM'nin destekleriyle bu sene ikinci kez düzenlenen ve gelenekselleşerek her sene düzenlenmeye devam edilecek olan yarışmanın, genç sanatçıların sanatsal üretimlerine ve sanatın yaygınlaşmasına oldukça büyük katkısı olduğunu vurguladılar. İlk olarak 2014 yılında gerçekleştirilen yarışmaya, bu sene yapılan 425 başvurunun beklenenin üzerinde olduğunu, gelecek senelerde yarışmaya daha da yoğun ilgi olacağına inandıklarını belirttiler. Yarışmada ödül alan ve sergilemeye değer görülen eserlerwww. yunusensariresimyarismasi. comadresinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/04/hakan-erol-leylim-leylim/", "text": "21 Nisan 1927 yılında doğmuştur şair ve gazeteci Ahmed Arif. İlkokulu Siverek'te bitirir. Ortaokul için Urfa'ya yerleşir ve burada ilk kez şiirle tanışır. Bu dönemde en sevdiği şair Faruk Nafiz'dir. Liseyi Afyon Lisesi'nde okur. Burada kendini geliştirme imkanı sağlar. Bu dönemi kendisi şöyle özetler: Edebiyat Hocamız Gündüz Akıncı idi. Gündüz Akıncı büyük bir şanstı bizim için. Akıncı, ders kitaplarından çok roman okuturdu bize. Lisede ben Dostoyevski'yi, Tolstoy'u, Flaubert'i, özellikle de Emile Zola'yı okudum hep roman okuyanlar mutlaka özet çıkarırdı. Lisede kendini geliştirdikten sonra sevdiği şairler artmıştır. Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Ahmet Hamdi ve Nazım Hikmet bunlardan başlıcalarıdır. Üniversite yıllarında da sürekli bir gelişim halinde olmuştur Arif. Ankara Üniversitesi DTCF Felsefe Bölümünde okumuştur. 1940 yılında Seçme Şiirler Demeti adlı dergide Neyzen Tevfik'in şiiriyle aynı sayfada basılır şiiri. Yoksul bir hayat sürmüştür ömrü boyunca Arif. Ancak mücadeleden, eşitlikten ve daha iyi bir dünya özleminden hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Umudu diri tutan eşsiz bir şairdir. Kavgasını, sevdasıyla beraber yürütmüştür. Şiirlerini topladığı tek kitabı olan Hasretinden Prangalar Eskittim Türkiye'de en çok basılan kitaplar arasında yerini almıştır. Ahmed Arif, hayatı boyunca tek bir kadını sevmiştir. Sevmeyi, aşkı, sevda kokusunu ve özlemini en iyi kim anlatır diye sorsak, sanırım Ahmed Arif, en üst sırada yerini alır. Sevdiği tek kadın olan Leyla Erbil'e yıllarca bıkmadan, usanmadan mektuplar yazmıştır. Leyla Erbil, bir başkasıyla evlendiğinde dahi onu mektuplara boğmuştur Arif. İşte tüm bu mektupları yıllarca özenli bir şekilde saklayıp -birçok kağıdın sararmasına rağmen- ilk günkü gibi korumaya çalışan Leyla Erbil, tüm bu mektupları Leylim Leylim ismiyle kitaplaştırmıştır. Kitap, Ahmed Arif'in sürgün günlerini, yaşadığı siyasi baskıyı, içsel dünyasını ve aşkını olabildiğince çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Kitap, Arif'in, Leyla Erbil'e ilk kez yazdığı 1954 yılındaki Leyla, Zalım Leyla! mektubuyla başlıyor. 1954-59 arasında yazılan mektuplarla yine aynı şekilde devam ediyor. 77'de son ve tek bir mektup ile de son buluyor. Arif, şiirlerine hep namusu gözüyle bakmıştır. Şiirlerini dostları haricinde kimseye okumamıştır. Yazdığı şiirlerin çok büyük bir kısmını, Leyla Erbil'e, düşlediği tek kadına yazdığı çok açıktır. Şiirlerinde muazzam bir betimleme vardır. Mektuplarında bu şiirlerden örnekler de vermiştir. Yazdığı mektupların dili ise oldukça açıktır. Kızdığında, küfretmekten çekinmemiştir Arif. Yalansız, iftirasız, dürüst bir yaşam istemiştir hayatı boyunca. 208 sayfadan oluşan kitapta, yazım hataları, içtenliğe karışılmadan, olduğu gibi bırakılmıştır. Ahmed Arif'in en önemli özelliklerinden biri de, mektubun her yerini kullanmasıdır. Kağıtta en ufak bir boşluk kalmamacasına karalar, cümlelerini aktarır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/04/masumiyet-muzesi-turkiyede-ilk-kez-f-istanbulda/", "text": "! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden gala sürprizleri gelmeye devam ediyor. Grant Gee'nin Orhan Pamuk'un aynı adlı kült romanından esinlenerek çektiği ve seyirciyi şiirsel, karanlık ve sinemasal bir yolculuğa çıkaran Masumiyet Müzesi, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Orhan Pamuk'un 'Masumiyet Müzesi' kitabı başta olmak üzere çeşitli kitap ve metinlerinden esinlenerek çekilen, dünya prömiyerini yaptığı Venedik'te hayranlıkla karşılanan Innocence of Memories/Masumiyet Müzesi, Türkiye'de ilk kez 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek. Radiohead ve Muse için çektiği efsane videolarının yanı sıra Joy Division ve Patience gibi kült belgeselleriyle tanıdığımız Grant Gee'nin yönettiği film, Nobel Ödüllü yazarın 'Masumiyet Müzesi', 'Kara Kitap' ve 'İstanbul' kitaplarından yola çıkarak kurduğu şiirsel ve büyülü bir İstanbul'u anlatıyor. 'Masumiyet Müzesi'nin dikkatli okurlarının fark edebileceği küçük bir kahramanın, Füsun'un arkadaşı Ayla'nın 12 yıl sonra İstanbul'a gelişi ve bu süreçte şehirde yaşanan değişimi yorumlayışını dış sesle izlediğimiz film, boğazın geçitlerinden geçerek İstanbul'un geceleri kimsesizleşen sokaklarında sinemasal ve karanlık bir yolculuğa çıkarıyor. Orhan Pamuk'un Ciddi, yoğun ve entelektüel bir film sözleriyle övdüğü Masumiyet Müzesi, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/04/sabiha-rustu-bozcali-salt-galata-22-aralik-2015-28-subat-2016/", "text": "Sabiha Rüştü Bozcalı'nın yaşamı ve az bilinen üretimine odaklanan sergi, 22 Aralık'ta SALT Galata'da, Osmanlı İmparatorluğu'ndan Cumhuriyet'e geçiş döneminde yetişen ressam Sabiha Rüştü Bozcalı'nın yaşamına (1904-1998) odaklanan sergi, 2014'te SALT Araştırma'ya bağışlanan arşivi ve şimdiye dek kapsamlı olarak incelenmemiş üretimini kamuya açıyor. Türkiye'nin ilk kadın illüstratörlerinden olan Bozcalı'nın kültür tarihindeki rolüne ışık tutmayı amaçlayan sergide, çeşitli desen, resim, fotoğraf, günlük, mektup ve kartpostalları ile katkıda bulunduğu yayınlar yer alıyor. Dahiliye Nazırı Memduh Paşa'nın sanatkar kızı Handan Hanım ile Bahriye Nazırı Bozcaadalı Hasan Paşa'nın oğlu Amiral Rüştü Paşa'nın ikinci çocuğu olan Sabiha Rüştü, annesinin teşvikiyle beş yaşında resme başladı. İlk derslerini ressam ve müze müdürü Ali Sami Boyar'dan aldı. 15 yaşından itibaren farklı dönemlerde Berlin, Münih, Paris ve Roma'da; Lovis Corinth, Moritz Heymann, Karl Caspar, Paul Signac ve Giorgio de Chirico gibi dönemin tanınmış ressamlarının atölyelerinde çalıştı. 1928-1929 yıllarında, İstanbul'daki Güzel Sanatlar Akademisi'nde Namık İsmail'in atölyesine devam etti. Neo-Empresyonist ressam Paul Signac'ın kabiliyetli, resim sanatının gerektirdiği hassasiyete sahip ve kendini tamamen bu mesleğin zorlu çalışmasına adayan biri olarak tanımladığı Bozcalı, manzara ve natürmortlar yaptı ama özellikle portreleriyle dikkati çekti. Bozcalı, Cumhuriyet Halk Partisi ve Halkevleri tarafından 1938-1943 yıllarında düzenlenen, belirli sanatçıların Anadolu şehirlerini resmetmekle görevlendirildiği Yurt Gezilerine katıldı. Bu kapsamda, modernleşme ve yeni bir kültürel kimlik oluşturma sürecini belgelemek üzere 1939'da Zonguldak'a gönderildi; fabrikalara yoğunlaşarak şehirdeki endüstriyel gelişim sürecinden ayrıntıları yansıttı. 1946'da adı TEKEL olarak değiştirilen İnhisarlar İdaresi ve Yapı Kredi Bankası gibi önemli kurumlar için yaptığı çizimlerle reklam ve yayıncılık alanlarında dönüşüm geçirmekte olan görsel anlatım diline katkıda bulundu. 1953'ten itibaren Milliyet başta olmak üzere Yeni Sabah, Hergün, Havadis, Cumhuriyet ve Tercüman'da gazete ressamı olarak çalıştı. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi'nin ressamlarından biri olan Bozcalı, yakın iş birliğinde olduğu tarihçinin yanı sıra Nezihe Araz, Cahit Uçuk ve Refii Cevad Ulunay gibi yazarların eserleri için illüstrasyonlar yaptı. Sergi, sanatçının SALT Araştırma'daki arşivinden belge, fotoğraf ve çizimler ile İstanbul Şehir Üniversitesi Taha Toros Arşivi'nin Sabiha Bozcalı bölümünden belgelerle hazırlandı. Bozcalı'nın yaşamının nirengi noktaları üzerinden mesleki üretiminin çeşitliliğinin vurgulandığı sergide, aile koleksiyonundan sulu boya ve yağlı boya tablolar da bulunuyor. Bu sergi, Global Yatırım Holding'in desteğiyle gerçekleştirilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/04/serkan-azeri-tolga-boztoprakin-resimleri-uzerinden-kente-ve-insana-bakis/", "text": "Tolga Boztoprak, hayat içinde akıp giden zamansal süreçlerde, insan gerçekliğinin ve insana dair yaşam modellerinin izini süren bir ressam olarak karşımıza çıkıyor. Figür merkezli biçimlenen resimleri, insan üzerinden yapılacak farklı okumalara açık çalışmalar olarak değerlendirilmelidir. Tolga, şehir hayatının hareketli yapısı içerisinden yakaladığı görüntüleri, hayatın kendisinin sahne olarak şekillendiği, insanın ise bu oyunun baş aktörü olarak ön plana çıktığı ve insan gerçeği boyutundan bakıldığında, günümüz dünyasında toplumun büyük bir kısmının, hayatın çok hızlı akışı ve değişen değer yargıları çerçevesinde yalnız kendi gerçekliklerinin farkında olmaları sebebiyle göremediği, düşünemediği ve bu yüzden de, fazla dikkate almadığı karakterlerin vurgulandığı tiyatral görüntülere dönüştürüyor. Bu bakış açısı, Tolga'nın resimlerinin biçimlenmesindeki en önemli özelliklerden biri. Çünkü hayat içinden, farklı yaşam modellerinden almış olduğu izlenimi, şehir içindeki insan psikolojisinin bıraktığı etkinin bilincinde olarak yaptığı gözlemlerle de bütünleştirerek resimlerinde kendi sahnelerini yaratıyor. Ele aldığı karakterleri, her ne kadar ilk bakışta bir fotoğraf makinesinin kadrajı içinde yer alan, akıp giden yaşam içindeki sıradan insanlar gibi algılansa da, aslında her birinin farklı hikayelerinin olduğunu ve günlük hayat içinde her an karşımıza çıkabilecek insanlar olduğunu kavradığımızda bir gerçekle daha yüzleşiyoruz. Gün içinde karşılaştığımız bu karakterlerinde bir hayatı var. Şartlar ne olursa olsun yaşama tutunmak zorunda olan ve psikolojilerini ifadesel olarak da hissettiğimiz karakterler bunlar. Resimlerin hemen hemen tamamında kent görüntüsü, arka planda akıp giden bu zamansal süreçlere gönderme yaparcasına soyutlamacı bir anlayışla biçimlenmektedir. Resmin bu biçimlenişi, genel kompozisyon içerisinde grup içindeki bazı figürleri gittikçe derinlere doğru flulaştırmakta ve ön planda, tiyatral etkinin ifadesel olarak verileceği aynı zamanda da, izleyicinin o karakter üzerinden okumalar yapabileceği kilit figürlerin yapısını ön plana çıkarmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/04/yasami-paylasma-nilay-zahit-buyukisleyen-platform-a-12-aralik-2015-14-ocan-2016/", "text": "Platform A Sanat Galerisi, heykel sanatçısı Prof. Nilay Kan Büyükişliyen ve ressam Prof. Zahit Büyükişliyen'in yer aldığı Yaşamı Paylaşma isimli Resim ve Heykel Sergisi'ne ev sahipliği yapıyor. Türk sanat tarihine adlarını yazdırmış bu iki önemlisanatçının 12 Aralık Cumartesi günü başlayacakolan sergisi; yaşanmışlığı, yaşamı paylaşmayı, belleğin bir süreç içerisindeoluşturduğu birikimleri kendi yorumlarıyla ifade etme çabasını yansıtmaktadır. Nilay Kan Büyükişliyen, insanın çeşitli yaşamsal durumlarını, özellikle eşler arasındaki sevgi ve güveni, yaşamı paylaşmayı, anne çocuk ilişkisinin önemini vurguladığı soyut ve kendine özgü tarzı ile betimlediği insan figürlerini yaşanmışlıkla yoğurarak, izleyene aktarmaktadır. Zahit Büyükişliyen'in sanat anlayışını varsıllaştıran ve öznel kılan soyut anlatımların kurduğu özgün bağların düşünsel sistemi, yine yaşamla ve yaşamı paylaşmayla kesişmektedir. Yaşam nedir? Yaşamın anlamı nedir? İnsanın dışgörüntüsünden uzak belki ama evreni sorgulayan, sorular sorduran bir sistematik, yapıtlarında belirir. 12 Aralık 2015 14 Ocak 2016 tarihleri arasında devam edecek olan sergi, Taurus AVM'de yer alan Platform A Sanat Galerisi'nde her gün 10:00-22:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/06/bir-genc-kizin-gizli-defteri-f-istanbulda-aciliyor/", "text": "Yılın en iyileri listesinin vazgeçilmez filmlerinden Bir Genç Kızın Gizli Defteri, Türkiye galasını! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde yapıyor! 15 yaşındaki Minnie adlı genç bir kadının eğlenceli ve sıradışı büyüme hikayesini anlatan film, özellikle başroldeki Bel Powley'nin Oscar'a koşan performansıyla çok konuşuluyor. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nden gala sürprizleri gelmeye devam ediyor. Dünya prömiyerini yaptığı Sundance'te Görüntü Yönetmeni Ödülü kazanan, Berlin'in Generation bölümünde En İyi Film seçilen ve en son, bağımsız sinemanın en önemli ödüllerinden Gotham'da Bel Powley'e En İyi Kadın Oyuncu Ödülü getiren Diary of a Teenage Girl/Bir Genç Kızın Gizli Defteri, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Marielle Heller'ın ilk kez kamera arkasına geçtiği ve Phoebe Gloeckner'in aynı adlı çizgi romanından uyarladığı Bir Genç Kızın Gizli Defteri, 1970'li yıllar San Francisco'sunda yaşayan 15 yaşındaki Minnie adlı genç bir kadının cinselliğe dair hislerini ve düşüncelerini anlatıyor. Özellikle başroldeki Bel Powley'nin Oscar'a hızlı adımlarla koşan perfomansıyla çok konuşulan film ayrıca, True Blood'ın Eric'i olarak tanıdığımız Alexander Skarsgard ve Hollywood'un yükselen isimlerinden Kristen Wiig'i de bir araya getiriyor. The Guardian'ın Eğlenceli, ilham verici ve olabildiğince kendinden emin, Indiewire'ın Samimi, dokunaklı ve çok eğlenceli sözleriyle övdüğü Bir Genç Kızın Gizli Defteri, The New York Times, The Hollywood Reporter, Indiewire gibi pek çok saygın yayın tarafından da 2015'in En İyi Filmleri arasında gösterildi. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/06/issizligin-ortasinda-ahmet-merey-akademililer-sanat-merkezi-21-ocak-20-subat-2016/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 21 Ocak- 20 Şubat 2016 tarihleri arasında Ahmet Merey'in Issızlığın Ortasında isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergide sanatçı, doğaya özellikle de dağlara karşı duyduğu özlemi, sevgiyi yaşamsallığın özelliğini taşıyan kurgularla ele almaktadır. Kurgusal pratikliğin bağımsız bir şekilde ortaya koyduğu bu resimler, sanatçının üzerine çıkıp yürüdüğü, tırmandığı, uyuduğu kısaca hayatının bir bölümünü geçirdiği ıssızlığın ortasında kaldığı dağları içselleştirerek bize anlatması bakımından son derece ilginçtir ve aynı zamanda yetkin bir düşüncenin ürünüdür. Hayran olunacak bir şekilde, duygusuyla birlikte ortaya çıkan kurgunun yarattığı etkinin izleyiciyi kavraması bundandır. Burada sanatçı doğa üzerinden bir anlatım sürecine girerek kendi gerçeğini, ruh halini tüm yalınlığı ile izleyiciye aktarmaktadır. Paylaşımcı bir yaklaşım sergileyerek yaşam sürdüğü ve içselleştirdiği dağları sahiplenmeden izleyiciye sunan sanatçı onların da bu dağlara sahip olmasını beklemektedir. Bilinçli bir kurgunun etkisiyle oluşan ve yaşamsallığın izlerini taşıyarak içimize işleyen sergi 20 Şubat 2016'ya kadar Pazar ve Pazartesi günlerihariç her gün 11:00 19:00 saatleri arasında Akademililer Sanat Merkezinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/06/uygarligin-huzursuzlugu-ins-mekan-07-21-ocak-2016/", "text": "Periferi Kolektifin; Yort Savul sergisi ile başlattığı ve İNS adını verdiği alandaki metin merkezli üçleme sergilerin ikincisi Uygarlığın Huzursuzluğu 7 Ocak tarihinde açılıyor. Sigmund Freud'un aynı adlı kitabından yola çıkan sergi, metnin dokunduğu insanlık durumundan yola çıkarak 21. yüzyılın savaş, yıkım ve kaos manzarası üzerine düşünen/düşleyen yaratımlara yol açmak istiyor. İNS bir galeri değildir. Mekan sadece Çarşamba/Cumartesi günleri, 12:00/18:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/07/ayaklanma-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-galeri-bu-08-32-ocak-2016/", "text": "Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi nin ilk adımları 2008 yılında atıldı, 2009 yılında yola çıkıldı. Başlangıçta yola çıkanlara ek olarak yeni sanatçılarla bağını kurmakta ve büyümektedir. Sanatın ve sanatçının göçebe olduğuna inanan ve onaylayan grup; birikimini her durakda yollarının kesiştiği ile paylaşıyor. Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi süreç içinde farklı mekanlarda, yeni sanatçıların ve üretimlerinin sunumlarıyla gelişen uluslararası bir inisiyatifidir. Proje; göç süreci, göçebelik ve değişkenlerinin toplumdaki etkisi üzerine irdeleme yapma arzusundan kaynaklandı. Proje için birlikte olan sanatçılar; göç sürecinin küresel boyutuna değinen yeni işler üretiyor. Göçebe, pek çok sanatçının değişik aşamalarda katkıda bulunduğu bir proje. Bu oluşumun ilgi alanı, toplumun içinde bulunduğu dönüşümü gözlemlemek, anlamak ve sanatçılar aracılığıyla müdahalede bulunmaktır. Yankı odası etkisi; kapalı grupların sadece kendi aralarında konuştuklarını genel norm sanarak daha fazla konuşması, konuşulduğunu duydukça kendi dediklerine daha da güvenmesi ve daha çok konuşması, konuşmanın daha çok konuşma yaratması ve sadece konuşmalardan oluşan, gerçekten uzak bir portrenin gerçek sanılmasıdır. Globalleşen dünyada; kitle iletişim araçları hep bir ağızdan ortak bir mesajı bağırmaya başladığında, bir anda bir toplumun, hatta bütün dünyanın gündemi değişir. Günümüzde artık bu etkiyle modern devrimler oluşmakta, sistemler güdülmektedir. Biz de Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi olarak bu gerçekliği; davetli sanatçılarla birlikte, kendi malzeme ve tekniklerimizdeki farklılıklarla ortaya koyduğumuz figürler aracılığı ile sorgulamayı amaçladık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/08/4-istanbul-cocuk-ve-genclik-sanat-bienali-son-basvuru-10-ocak-2016/", "text": "İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali'nin dördüncüsü 19 Nisan-22 Mayıs 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Palet Kültür Sanat ve Eğitim Derneği tarafından her iki yılda bir düzenlenen Bienal, yaratıcı yeni kuşakların yetişmesi için uygun iklim yaratma genel amacıyla çalışmalarını yaygınlaştırmaktadır. Bienal'de; çocuklar ile sanatçı ve sanat eğitmenleri ve idarecilerin güncel sanatın içinde yer almaları; farklı malzeme, teknik ve disiplinleri kullanmaları ve özgün sanat çalışmalarını toplumla paylaşabilmeleri hedeflenir. Öğrenim gören her yaştan bireyin desteklenerek kültür-sanat yaşamına yön verecek üretici ve bilinçli sanatseverlerin yetiştirilmesi amaçlanır. Diğer yandan Bienal, programında yer alan söyleşi, panel ve atölye çalışmaları ile Türkiye ve yurtdışından; sanatçı, akademisyen, eğitim liderleri ile öğretmenleri buluşturarak mesleki donanımın arttırılmasına da katkı sağlamayı hedefler. Palet Kültür Sanat ve Eğitim Derneği'nin, İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı kurumsal ortaklığıyla gerçekleştirdiği İstanbul Çocuk ve Gençlik Sanat Bienali, yenilikçi bir yönetim stratejisi modeli ile örnek bir kurum olma yolundadır. Sanat ve eğitim alanında çalışma yapan özel, kamu kurumu ve STK'lardan oluşan etkili bir Danışma Kurulu'na sahiptir. Bienal'in yürütmesini İcra Kurulu, Direktör ve Bienal ekibi yapmaktadır. Katılımcıların seçimi ile projelerin onayı, takibi ve sergilenme yönteminden Bienal Küratörleri olan PASAJ Sanatçı İnisiyatifi sorumludur. - Konsept : Uyandırma Servisi, Günaydın!. Detaylı açıklama ve kavramsal çerçeve cocukgenclikbienal. org internet adresinde bulunmaktadır. - Bienal, öğretmen, yetişkinler veya sanatçıların rehberliğinde, Anasınıfı, İlkokul, Orta Okul ve Lise öğrencilerinin her türlü sanatsal üretimine açıktır. - Çalışmalar yenilikçi ve konsepte uygun olmalıdır. - Çalışmalar özgün olmalıdır. Öğretmen müdahalesi ile yapılmamalıdır! - Teknik serbesttir; video art, ses-görüntü enstalasyonları, heykel, seramik, atık çalışması, karışık teknik, resim, fotoğraf, dans, müzik, sahne performansı vb. olabilir! - Çalışmanın, sergileneceği mekan ve nasıl yerleştirileceği küratörler tarafından belirlenecektir. - Bienal çocuk ve gençlerin (4-18 yaş) bireysel katılımına açıktır. - 10 OCAK 2016 tarihi saat 24:00'a kadar cocukgenclikbienal. org internet adresinde bulunan Başvuru Formu doldurularak başvuru yapılacaktır. - 17 Ocak 2016 tarihine kadar başvurusu yapılan projelerle ilgili küratörler tarafından kabul, ret ya da revize edilmesi ile ilgili geri bildirim verilecektir. - 14-15 Nisan 2016 Proje, yapıt, performans vs. sergileneceği mekana teslim edilecektir. . - 16-18 Nisan 2016 Proje Yerleştirme - 19 Nisan 2016 Açılış - Başvurular küratörler tarafından değerlendirilerek geri bildirim verilecektir. - Daha çok okula ve öğrenciye yer vermek için fazla başvuru yapan okullara sınırlama getirilecektir. - Kabul edilen iş, çalışma ve projelerin bitmiş hallerinin yüksek çözünürlüklü fotoğrafları 30 Mart 2016 tarihine kadar bienal@cocukgenclikbienal. org mail adresine gönderilecektir. Bu fotoğraflar katalogda ve web sitesinde kullanılacağı için uzman kişiler tarafından çekilmesi tek tek ya da sıkıştırılarak yukarıdaki e-posta adresine gönderilmesi gerekmektedir. E-posta'nın konu kısmına projenin başvuru formundaki isim ve kurum yazılmalıdır. - Kabul edilen işler/çalışmalar/projeler 14-15 Nisan 2016 tarihlerinde, yetkili bir kişi tarafından imza karşılığı teslim edilmelidir. - 16-18 Nisan 2016 tarihlerinde çalışmalar yerleştirilecektir. - Yerleştirme sürecinde özel çalışma gerektiren çok parçalı proje sahiplerinin kuruluma yardımcı olması gerekmektedir. Birlikte karar verilecek gün ve saatte yerleştirme işi için destek istenecektir. - Proje teslim edilirken çalışma ile ilgili bilgiler sağlam ve görünebilecek şekilde paket üzerinde yer almalıdır. Ayrıca her işin arkasında aynı bilgiler bulunmalıdır. - Her katılımcı web sitesinde ilan edilecek künye formatına uygun şekilde projenin 2 adet künyesini yaparak yapıtı ile birlikte teslim etmelidir. Ayrıca aynı künye bienal@cocukgenclikbienal. org adresine mail ile gönderilmelidir. - Künye iki dilli olmalıdır. - Sergi sonrasında işler/çalışmalar/projeler -yani 23 Mayıs 2016 tarihinden sonra- en geç üç gün içinde proje sahibi tarafından teslim alınmalıdır. Üç gün içerisinde teslim alınmayan çalışmalardan Bienal Yönetimi sorumlu değildir. - Başvuru yapılan proje ile teslim edilen proje arasında olumsuz anlamda bir farklılık bulunduğu taktirde, çalışmanın sergilenmeme hakkı saklı tutulmaktadır. Yapıt sahipleri ve başvuru yapan kişiler; gönderdikleri performans, konser ve diğer işlerin, fotoğraf ve görüntülerin tüm telif haklarını feragat ederek Palet Kültür Sanat ve Eğitim Derneği'ne verdiklerini kabul ve taahhüt ederler. - ESER'in Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 22. maddede tanımlanan; herhangi bir şekil veya yöntemle tamamen veya kısmen, doğrudan veya dolaylı, geçici veya sürekli olarak çoğaltma hakları, - ESER'in Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 23. maddede tanımlanan; yayma hakları, - ESER'in Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 24. maddede tanımlanan; işaret, ses veya resim nakline yarıyan aletlerle umumi mahallerde oynama ve gösterme gibi temsil suretiyle faydalanma hakkı; - ESER'in ve/veya dijital işlenmelerinin Fikir ve Sanat Eserleri Kanunun 25. maddede tanımlanan; radyo televizyon, uydu ve kablo gibi telli veya telsiz, şifreli, şifresiz, yayın yapan kuruluşlar vasıtasıyla veya internet, web, wap vb dijital iletim usulleri de dahil olmak üzere işaret, ses ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla yayınlanması, sunulması, dışarıdan erişilmesi gibi her türlü analog ile dijital iletim suretiyle umuma iletilmesi hakları, Yukarıda Fikir ve Sanat Eserleri Kanununun özetlenen a, b, c, d maddelerinde kapsamı belirtilen alanlarla ilgili tüm hakları Palet Kültür Sanat ve Eğitim Derneği'ne verdiğinin kabul ve taahhüt eder. Bienal Yönetimi, web sitesinde veya e-posta ile duyurma kaydı ile tarih ve organizasyonla ilgili değişiklik yapabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/09/haluk-oner-humourdan-ote-ironi-cemal-sureya-siiri/", "text": "1950'li yıllar Türkiye'sinde yaşanan sosyolojik ve siyasal değişimler karşılığını sanatta da bulmuş, edebiyatta yeni anlatım biçimlerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Birey vurgusu, yabancılaşma teması ve varoluşçu yaklaşımların ön planda tutulduğu bu dönemde Aylak Adam ve Tutunamayanların başlayan değişimin roman türündeki öncü metinlerinden olduğu gözlenebilir. 1950'li yıllarda şiirde yaşanan değişimin başlama tarihi daha önceve gelişme hızı daha çabuktur. Bireyin bölünmüşlüğü, varlığı, yaşam karşısındaki duruşu; Modernizm, Varoluşçuluk, gibi birbirlerinin nedeni ve sonucu olarak görülebilecek kavramların şiir dünyasında daha erken ve çok yönlü karşılık bulduğu görülebilir. Şiirdeki değişimin diğer önemli noktası tür sorunları üzerinden de yenilik getirilmesidir. Ziya Osman ve Behçet Necatigil'in öncüsü olduğu 'küçük insan' tipi, Garipçilerin gelenekten kopan, insanı kavrama biçimini değiştiren şiir anlayışı; soyut, imgeci, söylem üzerine yoğunlaşan İkinci Yeni şiiri, geleneği ve insanı farklı konumlandıran 1980 Kuşağı şairleri sosyolojik değişimi, şiirin yapısına uygun dönüşümlerle belgelemişlerdir. İkinci Yeni, Türk şiirindeki değişim sürecinin kırılma noktalarındandır. İkinci Yenicilerin bu denli önemli bir konumlandırmayla edebiyat tarihinde yer edinme nedenlerini söylem, imge, soyut anlayış gibi şiir dünyasını ilgilendiren anahtar sözcüklerle temellendirebiliriz. Yanı sıra şiir, sosyolojik değişimin yansıma bulduğu bir fon olarak düşünüldüğünde İkinci Yenicilerin insanı anlama ve anlatma biçimlerinin birey merkezli, Modernizm etkisinde bir anlayışla değişen insanın, dönüşüm yaşayan toplumun imgeci sözcüleri olduğu görülür. Cemal Süreya yaşamın ve şiirin değiştiği dönemin önemli aktörlerinden biridir. Onun şiirini anlama yolunda cinsellik, imge, soyutlama, toplumsal kaygı, iç ses, metinlerarası ilişkiler, aşk, tarih, İkinci Yeni temsiliyeti, özgünlük gibi pek çok anahtar sözcük ve kavram yardımcı olabilir. Cemal Süreya şiirinde bütün kavram, söylem, duygu ve vurguların biraradalığını sağlayan önemli harçlardandır, ironi ve humour. Cemal Süreya şiirinde humour ve ironinin yerini belirlemeden önce bu kavramların anlamlarına ve şiirde ele alınış biçimlerine değinmek gerekir. Söylenen sözün tersini kastederek kişiyle veya olayla alay etmeanlamıyla karşılanan ironi sözcüğü ise yanlış bir algıyla gülmece ile aynı anlamda kabul edilir. Düşündüğünü alay maksadıyla ve alay olduğunu belli edecek şekilde, tersine bir ifade ile anlatma şeklinde de tanımlanan ironi, hem birifade özgürlüğü getirir hem de bir tavrı, eleştiriyi ortaya koyar. Farklı bir yaklaşım ironiyi kastedilenin tersini söyleme, neden ve sonuç arasında aykırılık oluşturma, mizahi bir anlatımla alayetme, olması gerekenden farklı bir sonuç yaratma, diyalogda ve tartışmada bilmez dengelme şeklinde tanımlar. İronik söylemin üzerindeki gücünün de farkında olan Cemal Süreya ironiyi, -yerlilik, cinsellik, toplumsal kaygıları dile getirme, aşk, Tarih, metinlerarasılık gibi unsurlarla örülü- şiirindeki birleştirici unsurlardan biri olarak kullanır. Hangi temayı anlatırsa anlatsın söyleminin merkezine yerleştirdiği ironi, Cemal Süreya dilini yaratan öncelikli unsurlardandır. Dostum Mahmut. Gül Çayevi. Yazın / Akılda kalmıyor adresin uzun/ Doldur doldur Allahı seversen / Anası satılsın burjuvazinin. dizeleri Cemal Süreya'nın söylemini 'kent'teki yerel yaşam biçimlerinin oluşturduğu yapıdan aldığını dolayısıyla Doğulu bir bakış açısı olduğunu gösterir niteliktedir. Güzin utanmak gerektiğini ileri sürüyor/Boyuna ileri sürüyor, gözleri mavi/Güzinciğim ufak bir kadın bir öpüşlük canı var/Hakkın var diyorum utanıyorum (Şiir s.14) dizeleri Cemal Süreya'nın cinsellik ve aşkı sevgili ekseninde ironik bir dille anlattığı örneklerdendir. Cemal Süreya'nın metinlerarasılık yaklaşımı ironik söylemin verdiği güçle bir karnavala dönüşür. Onun metinlere yaptığı göndermeler ironi paydasında birleştiği için söylem veya anlatım tekniği olarak değil geleneğe, tarihe, kavramlara, sanatçılara, kente, topluma bakışındaki şairane, alaylı ve alaycı duruşa işaret eder. Dizeleri metinlerarasılığın bir yöntem olarak değil ironik söylemle güçlenen anlatım tercihi olduğuna birer örnektir. Jandarma daima nesirde kalacaktır / Eşkıyalar silahlarını çapraz astıkça türkülerine (s. 61), Bu şiirler arasında içerik farklılığı net olarak görülse de şiir dilinin değişmediği fark edilebilir. Cemal Süreya'nın değişimlerini keskin dönüşler, kırılma noktaları gibi kriz anına dönüştürmeyen öncelikli nedenlerden birinin şiir kronolojisinde değişmeyen ironik dil olduğu söylenebilir. Cemal Süreya şiire dahil ettiği her şeyi anlatmak için aracı olarak kullanır, ironiyi. Cemal Süreya'nın flanör, aylak, kaygısız ya da gamlara alıştığı için artık umursamaz görünen duruşunda da ironinin payı vardır. Bu pay onu dili, duruşu, söylemi, yaşam tarzı vb. unsurlarla, bütünüyle şair yapar. Cemal Süreya şiirindeki ironi, onu popüler kültürün bir figürü haline de dönüştürmüştür. Popüler kültürün algı düzeyi, bu ironiyi bütünüyle anlamasa da sezgi yoluyla, kendini ifade etmenin bir aracı olarak görmüştür. Bu nedenle Cemal Süreya şiirinde ironi için humourdan öte tanımlamasının kullanımı da anlamlıdır. dünyaya kadın olarak gelirsem, / eşçinsel olurum dizelerindeki erkek ideolojik söylem ve bu söylemin ardındaki ironi sezgi yoluyla da bir algı oluşturacak kadar güçlüdür. Cemal Süreya şiirinde ironinin bu denli önemli bir yere sahip olmasını şairin tercihi kadar şairane yaşam biçiminin ve ruh halinin yansımalarına bağlamak yerinde olacaktır. BEZİRCİ, Asım, , ÜvercinkaDedi ki, Pazar Postası, 20 Nisan 1958. Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara, 2003, Asım Bezirci'nin Halis Acarı adıyla yaptığı söyleşide bu düşüncesini belirtmiştir: Halis Acarı, ÜvercinkaDedi ki, Pazar Postası, 20 Nisan 1958."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/09/ingiliz-film-ve-televizyon-sanatlari-akademisi-bafta-odullerinin-bu-yilki-adaylari-belli-oldu/", "text": "BAFTA ödüllerini kazananlar 14 Şubat'ta Londra Kraliyet Opera binasında düzenlenecek törenle belli olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/10/110-ckm-sanat-galerisi-20-ocak-20-subat-2016/", "text": "Geriye, bu güne ya da arda kalan nedir diye bir sorgulama yaparak sonrasını kurgulamak sanatçıların ya da sanatın ana sorunsalı olmamakla birlikte bu olgu her yerde sanatla bağlantılı olan herkeste bir yargı oluşturma bağlamında yer almaktadır. Belkide önce olanla, şimdi ve olacak olan arasındaki süreçlerin tanımlanması ve anlamlandırılması sanatçıların konumlanmasında önemli bir etken ve bir hat oluşturmaktadır. Tam da bu, bilinçli ya da bilinçsiz konumlanma gayreti buna iten ana faktörlerle sanatın yüzeysel bir olgu olarak yeniden varlık kazanmasına zemin oluşturmaktadır. Sanatçıyı çevreleyen etkin bir şekilde dış faktörlerin oluşturduğu zahiri çember yüzeysel/yapay sanat üretimlerinin ortaya çıkmasında sanatçıyla beraber esas aktör olarak rol oynamaktadır. Esasen zahiri çemberi sezmek ya da fark etmek bugün sanatın ya da sanatçının konumlandığı yeri anlamak ya da anlamlandırmakla eşdeğer olmaktadır. Aynı zamanda da çemberin içinde kalma arzusu elde edilmiş olan değerleri kaybetme korkusuyla özdeşleşmektedir. Çoğu kimse kendi pozisyonunu koruma adına çember içinde sabitlenmeye çalışmakla birlikte; yüzeysel, suni ve kaygan zeminde alan hesabı yapmakta sanata odaklanma önceliklerini ötelemekte, sanatı önemli önemsiz, değerli değersiz, iyi kötü gibi olgularla da eşleştirerek sanatta/sanatla var olma sorunsallarını hiçe sayarak bu konumlanmayı kendilerine hedef almaktadır. Yine bu sabitlenme, alan oluşturma heves ve gailesi çemberin farklı bir yöne kayması ya da yönlendirilmesi ile kursakta kalmakta yeni vaziyet planları ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla sanatçı farkında olmadan ya dışarıda kalmakta ya da çemberin hareketine göre koşusunu, ritmini ve olgularını düzenlemekte, özü kaçırmaktadır. Tamamen çemberin dışında kalan fakat içeriye dahil olmak için adım atanlar da aslında çemberi var edenlerin oluşturduğu aurayla da yönlenenler olmaktadır. Sanatçı kendi öznesini yani varlığını hiçleştirmekte ve yok etmekte, dolayısıyla sanat da kendi nesnesini kaybetmektedir. Sonuçta, tüm bu paradoksal durumlaryüzeysel ve suni bir şekilde bir sanat olgusu nu da oluşturmaktadır. Buraya kadar olan ifadeler, bir algısal durum ve bir saptama olarak ortaya çıksa da, sanatın ne olup ne olmadığıyla bugün doğrudan bağlantı oluşturmaktadır. Sanatçıyı yönlendiren, etkileyen, sınırlayan, kısıtlayan etkenler her zaman her dönem olmuştur bu gün de var olmakla beraber olacaktır da. Fakat bugün için, samimi olmayla oluşan inandırıcılık yok sayılır halegelmekte ve getirilmektedir. Yapıt üzerinden yol alınırsa bugün için geriye kalan iki temel etmeni de sanki azıcık da olsa göz ardı etmemek gerek. Bu etmenlerden birisi, içinde bilinç dışı süreçler olsa da, yapıtın sanat yapma amacıyla ya da bilinciyle oluşturulmasıdır. İkinci en önemli etmende sanatçının varlığına dair ipuçları aklı, duygusu, dünyaya bakışı, hissiyatları, takıntıları, hassasiyetleri gibi kendisine dair olandır. Bu varlık değerlerini yapıttan/nesneden çektiğimizde geriye ne kalır? Oluşan ya da oluşturulan zahiri çemberin ya da başkalarının varlık sebep ya da değerleriyle yol almak sanat ve sanatçı için ne kadar ehemmiyet arz etmektedir? Cevabınıda içinde barındıran bu iki soru beklide sanatla ilgili-ilintili herkesin az da olsa hissetmesi/ fark etmesi gereken olgular olarak durmaktadır karşımızda. Yeni zahiri bir çember ve değerler oluşturma gayretiyle yan yana gelmemiş 1/10 adlı sergideki sanatçılar, tabii ki zahiri çemberden herkes gibi etkilenmekle birlikte, kendi varlık izlerini eserlerinde nesnelleştirme uğraşları yapıtlarında izlenmektedir. Ceyda Güler'in biçimsel birimlerle oluşturduğu soyut dünyası, Ayça Karaca'nın kaotik ekspresyonu, Derya Ülker'in insan toplum eksenindeki sorgusu, Veysel Kurucu'nun doğa ve insana kurgusal ve analitik bakışı, Ekin Akalın Kurucu'nun insan ve nesneyi realist bağlamda irdeleyişi, Zeynep Bingöl Çiftçi'nin doğa sevgisi ile kurgusal-romantik ifadeciliği, Deniz Gökduman'ın insan eksenli kavramsal ifadesi ve lirizmi, Umut Kayapınar'ın soyut dışavurum biçimselliği ile haykırışı, Güliz Baydemir'in insansız mekanlarda yalnızlık duygusu ve Mehmet Göktepe'nin janr resmine odaklanışı ve insan ifadesini vurgulayışı 1/10 adlı sergideki yapıtlarında kendi varlıkları-kendi çemberlerini oluşturma gayretleri bağlamında anlam kazanmaktadır. 1/10 adlı sergideki bu 10 sanatçının varlık sorunsallarını sorgulamak, anlamak ya da hissetmek için 20 Ocak-20 Şubat tarihleri arasında Caddebostan Kültür Merkezi'ndeki eserleriyle yüzleşebilir ve zahiri çemberin neresinde olduklarını ya da olduğunuzu irdeleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/11/dervis-ergun-bilgi-kirliligi/", "text": "Son günlerde toplum önünde olan sanatçı ve ya diğer kişilerden, kendi kültürüne efendisinin ağzıyla konuşan küçümsemeler duyuyoruz. Doğal olarak bizde bu yanlış bir tavırdır diyeceğiz elbette. Küresel gücün kültürel özelliklerini ülkemiz için de geçerli olan dayatmaları karşısında çözülen aydınlar için; aydın kimdir? Kime aydın denir? Aydın nasıl olunur? Aydınlanma ile aydının bir ilişkisi var mıdır? Küresel güç karşısında aydın niçin çözülüyor? Aydınlarımız niçin batı kulübünden kendini ayıramıyor? Aydın ihaneti niçin önemseniyor? Bir ülkeyi aydınlar mı kurtarır? Aydınların inandırıcılıkları nereye kadar sürer? Dönmeler hala aydın sayılır mı? gibi sorulara cevap veren bir yazı hazırlarken, önceliği bilgi ve bilgi kirliliği öne çıktı. Böylece öbür ayın yazısını da ağzımızdan kaçırmış olduk. Bilgi kirliliğini deşifre etmek için o bilginin gerçekten kirli olup olmadığını sınayabilecek bilgiye sahip olunmalıdır... Bu ayıklamayı yapabilmek için ilk başta tarafsız eleştiri olgunluğuna erişmek gerekir. Edinilen bilgi ve deneyimlerin ne derece sindirilip idrak edildiği, eleştirel bilgiye nasıl yansıdığına geri beslenerek, çıkarılacak özette aranabilir. Son kertede tekrar gözden geçirilen eleştirel bakış, doğru içinde mevcut olan doğal sapma hata payını gözden geçirmek içindir. Ben öyle demek istemedim ve ya sen beni yanlış anladın ben aslında şöyle demek istedim gibi düzeltmeleri çok duyarız. Bunun anlamı sarf edilen bilginin, doğru karşısında tutunamamasından kaynaklanır. Çoğu zaman anlık duygusal tavırlar, taraf tutma alışkanlıkları, zaaf ve kompleks gibi bastırılmış duyguların devreye girmesi, vb nedenler, edinilen bilgi ve deneyimleri devre dışına iter. Ve bu bakış tarzıyla eleştiri devreye girer ki bazen kirli bilgi aklanır, tertemiz bilgi kirlenir. Ancak bu tavır aklın doğru karşısında bilgiye muhalefet edebilme becerisine bağlı olarak aşılabilir. Diğer bir yanlış eksik bilgilenmedir. İlk defa elde edilen bir bilgiye teslim olmak ya da o bilginin tesiri altında yapılan analizin tamlığına güvenmek gibi. Bilgiye kuşkuyla yaklaşılması gerekir düşüncesini, yine başka bir bilgi tetikler. Bilginin aşılması noktasında gösterilen manasız direnç elde var olan bilginin doğruluğuna olan güvenin yitirilme korkusundandır. Bilgi edinimiyle taraf tutma arasında oluşan geçirgenlik tam bu arada başlar. Doğru kabul edilen bilginin yanında yer alarak o bilginin militanı olmak, o bilgiyi dogma olarak görme anlamına gelir. Bağımsız bilgilenme metodunun hayata geçirilememesinin asıl sebeplerinden birisi budur. Böyle durumlarda bilginin sloganlaşması kaçınılmazdır. Bir sonraki aşamada bilginin sloganlaşması, bilginin metalaşmasına dönüşecektir. Metalaşan bilgi; bilginin içinde barındırdığı tez, anti tez eleştiri kuramını askıya alan bilgi olduğundan, bu bilgiye ya tarafsındır ya da karşısındasındır. Bu anlayış siyasi ergin tam istediği ortamdır. Sistemli bir öğreti ile metalaşan bilginin tabana yayılmasıyla kendilerine politik bir rezerv oluşturacaklardır. Sloğanlaşan bir düzine bilgiyle milyonlarca insanı yönetmek çok kolay hale gelecektir. Bilgi yoğunluğu karmaşası içinde öne çıkan sloğanların siyasi argüman olarak günümüzde nasıl kullanıldığını görüyoruz. Bu gerçeğin arkasındaki asıl nedeni, Post-modern düşünce ikliminde öne çıkan iki gerçeği doğru okumak gerekir. Birincisi yoğun bilgi bombardımanı ile bireyi sersemleten kirlilik, diğeri bu karmaşadan sıyrılıp öne çıkan slogan bilgiyi bir yaptırım aracı olarak kullanan kirlilik. Yani bilginin idrak edilmesi değil bilginin nasıl algılandığı meselesidir. Bu durum gerçek bilgiye ulaşmaya gerek duymayan bir ahlakı aşılamaktadır. Bu yozlaşma bir toplumun geleceği için çok tehlikelidir. Temel bilgiden yoksun bireyin algısını yönetmek çok daha kolaydır. Totaliter rejimlerin uyguladıkları yöntem de tam bu algı psikolojisidir. Gerçeğin bilgisi değil algının gerçeği pazarlanmaktadır. Post-modern düşünce sisteminin inandırıcılığı kalmadı, yani şapka düştü kel göründü. Kendileri açısından yapılacak tek bir yol var bilgi kirliliğini olabildiğince yaymak, toplumlar arasındaki kültürel farklılıkları derinleştirmek ve bu karmaşadan çıkar sağlamak. Ve uygulamalarıyla küresel ölçekte toplumları nasıl yozlaştırdıkları, değerlerini nasıl alt üst ettikleri gayet açık görülüyor. Ancak toplumlar başlarına gelen tehlikeyi önleyebilecek olgunluktan çok uzak olduklarından, kan ve gözyaşı Müslüman coğrafyaya yayılmış durumda. Müslüman coğrafya dogma düşünce ikliminden çıkma niyeti göstermedikçe, küresel güç gelecek yüz yılı garantilemiş demektir. Kapitalist dünya geleceğini ancak bu yaptırımlarla hayatını sürdürebileceğini açık bir dille anlatıyor, anlayana. Bu düşüncelerin aktif halde kalması ve dünyada itibar kazanması için destek fonları kuruldu. Bu fonlardan nemalanan yeni bir sınıf ortaya çıktı. Bu sınıfa dahil kişiler orta ölçekli bir fabrikadan daha fazla gelir elde eder hale geldiler. Kimler arasından seçildi bu akilli kişiler; mezhepçi, etnik ayrımcı, gazeteci, siyasetçi, akademik görevde olan, spor ve sanat çevresinden, yazar, çizer takımından ve solculardan. Toplum önünde model oluşturan ya da oluşturacak bu zatların itibarı üzerinden, sözü edilen programın toplumları etkilemesi veya ikna edilmesi istenir. Ödenen yüksek ücretler bu görev içindir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/11/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamda-2015in-son-buyuk-guzel-sanatlar-sergisinin-ardindan/", "text": "Bir Vietnam klasiği olarak, sergi girişlerinden birinde Ho Amca heykeli vardı; bir diğer girişte ise savaş döneminden şehit analarına gönderme yapan yarı-soyut bir heykel. Sergide, şehit analarını temsilen geçen yıl Orta Vietnam'da inşa edilmiş olan 18 metre yüksekliğindeki ve 120 metre genişliğindeki heykelin fotoğrafı da vardı. Savaşa ilişkin diğer çalışmalarda, köyünü ziyarete gelen askerler, dağ halkları, cepheye mühimmat taşıyan köylüler, aileleriyle vedalaşan askerler, sığınakta gizlenen köylüler ve onların kandil ışığında kitap okumaya çalışan çocukları, çatışma anları, sırtlarında pirinç taşıyan yerli halklar, barışın gelmesiyle askerlerle birlikte beyaz güvercinleri azat eden beyaz giysili kızlar, cephedeki askerlerle konuşan Ho Amca, savaş sırasında dereyi yürüyerek geçen Ho Amca, cephede defterine not alan Ho Amca, limanda gitar çalıp şarkı söyleyen denizciler, savaş uçakları ve çocuk, savaş gazileri vd. öğeler öne çıkıyordu. Bu çalışmaların kimilerinde büyük muz yaprağı imgesinin kullanılması dikkat çekiciydi. Heykellerde ise, torunlarını hamakta uyutan nine, oyun oynayan kardeşler, bisikletliler, çıplak olarak bisiklete binen şişman bir kadın, altılı tek bir bisiklete binen bir arkadaş grubu, bebeğini emziren bir kadın, bebeğini koynunda uyutan bir kadın, bisikletli aşıklar, geleneksel giysileriyle yerli bir erkek vd. konu edinilmişti. Bu çalışmalarda en çok bisiklet ve kadın izleklerinin yer aldığını söyleyebiliriz. Vietnam'da bisiklet, eskisi kadar yaygın değil. Dünyanın kişi başına en çok motosiklet düşen şehri, Vietnam'ın en büyük şehri olan Ho Çi Min Şehri. Fakat bu motosiklet çokluğu yerine bisikletin sanatta daha çok yer bulması, nostaljiklikle ilişkilendirilebilir belki. Sergi, hayatın değişik kesimlerinden ve anlarından portreler sunuyordu: Nineler, dedeler, motosikletliler, ken çalan kuşçu, Vietnam'ın simgesi olan koni şapkalarla tarlada çalışan köylüler, kumsaldaki yıkıntıdan karşıdaki tekneye bakan köpekli bir adam, mağazada giysi seçenler, dağda odun taşıyan kadınlar, Vietnam'ın Hindu-Müslüman azınlığı olan Çamlar, havuzda yüzenlerin su altı görüntüleri, balıkçılar, atlar ve kadınlar, çok kedili genç bir kadın, bulutlar içinde hepsi beyaz giysili müzisyen kızlar, başkentte yapımı süren havaray ve çevresindeki trafik, düğün yemeği, arkasında Guernica'yla poz vermiş tiyatrocu genç kız, spor yapan genç kız, köylü çocuklar, KFC'nin karşısında sigara tüttüren yağmurluklu kadın, uykuya dalmış bir bebek, hülyalara daldıran yüz ifadeleriyle bar kadınları, havuzda can simidine oturmuş çocuklar vd. Güncel yaşam dışında, tarihi dönemlerdeki günlük yaşantılara gönderme yapan çalışmalar da vardı ki, bunlar genellikle lake olmaları dolayısıyla diğer çalışmalardan ayrılıyorlardı. Geleneksel müzik grubu betimlemesi dikkate değerdi. Bir diğer tabloda ise, Vietnam kadınının eski ve yeni görüntülerini bir arada görüyorduk. Bir genç kadının değişik hallerini gösteren tablo da anmaya değerdi. Bunun dışında sergi çok sayıda soyut çalışmaya ev sahipliği yapıyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/11/gercekcilige-3-bakis-venus-sanat-18-29-ocak-2016/", "text": "Suluboyanın İskoç, Azeri ve Türk sanatçılarından olan Ewen McDonald, Hicran Alioğlu ve Koray Dağcı gerçekçiliği kendi tarzlarına göre yorumluyorlar. Gerçekçi resim, salt olduğunu aktarmak değil, ne olduğunu vurgulayarak yansıtmaktır. 3 sanatçı gerçekçilikte yeni boyutlar ararken birbirleriyle buluştular ve Venüs Sanat Galerisi'nde Gerçekçiliğe 3 Bakış adıyla bu sergiyi düzenlediler. Bilindiği gibi; resmin yöneldiği gerçek, hem nicelik, hem de nitelik yönünden, ele alınan konunun gerçekleridir. 3 ressamın sergide sunduğu resimlerin çok çeşitli obje, mekan ve görüntülerden oluşması, izleyici için her resimde farklı duygular, arayışlar uyandırmakta. Ewen; resimlerinde emeğin objelerini, emeğin objeye yansımasındaki gerçeği olduğu gibi vurgularken, resmine emeğin özündeki gerçeği aktararak, objeyle bütünleşen ve onun enerjisini ortaya koyan, uzunca bir süredir yoğun emekle oluşturduğu bir usule sahiptir. Koray; gezdiği mekanları, izlediği ortamları ve objeleri anlık ve konumsal olarak tespit etmekte ve yeniden yorumlayarak yeni gerçekçilik olarak adlandırılabilecek bir usulle kağıda aktarırken, sınırlı renkleri ve detaycı üslupla bütünlüğe ulaşma çabasını suluboyalarında resmetmektedir. Hicran; gerçekçiliğin, soyut lekelerle buluşmasını, özündeki lekelerin dansını, soyut ile gerçeğin sentezini bulma anlayışını engin resim bilgisiyle harman ederek, seçtiği kompozisyonlar ve görsel zenginlik sağlayan canlı renkleriyle aktarırken, özgür ve özgün usulünü ortaya koymaktadır. İşte bu sergide, ayrı uluslardan 3 ressamın kendilerine göre gerçeği aramalarından kaynaklanan resimlerini göreceksiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/12/dogum-gununde-sanatcilarla-nazim-beylikduzu-kultur-merkezi-sergi-salonu-15-22-ocak-2016/", "text": "Resmi oldukça seven Nazım Hikmet'e elbette günümüz ressamları da kayıtsız kalamazlardı. Büyük şairi doğum gününde aralarında; Murat Akagündüz, Alaettin Aksoy, Mehmet Aksoy, İbrahim Balaban, Bedri Baykam, Turan Büyükkahraman, Antonio Casantino, Vasilisa Dmitrievna Chugunova, İsmet Değirmenci, Ahmet Umur Deniz, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Çağdaş Erçelik, Cemil Ergün, Selçuk Fergökçe, Füruzan, Bahri Genç, Umut Germeç, Ara Güler, Mehmet Güreli, Deniz Gökduman, Hakan Gürsoytrak, Mahir Güven, Taner Güven, Mustafa Horasan, Medine Irak, Şahin Karakoç, Metin Karayağız, Yalçın Karayağız, Caner Karavit, Mehmet Kavukçu, Serdal Kesgin, Huri Kiriş, Temür Köran, Raziye Kubat, Veysel Kurucu, Mustafa Orkun Müftüoğlu, İrfan Okan, İrfan Önürmen, Sezai Özdemir, Zeynep Özdemir, Mustafa Özel, Neslihan Pala, Nilgün Sabar, Coşkun Sami, Şevket Sönmez, Tan Taşpolatoğlu, Alp Tamer Ulukılıç, Sayat Uşaklıgil, Feyyaz Yaman, Selahattin Yıldırım, Nalan Yırtmaç, Ayşe Yonca Saraçoğlu ve Asaf Zeki Yüksel'in Çalışmaları sergilenecek. Çalışmaların bir kısmı yaşayan sanatçıların yeniden ürettiği işler bir kısmı da Ahmet Merey Koleksiyonu'ndan bu sergi için alındı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/15/utku-varlik-fikret-mualla/", "text": "Niçin bu yazı? Bir dostumun isteği üstüne, tarihi bir mekanın; Pera'da bir otelin mezanininde açılan ve de epey ilgi çeken Abidin Dino sergisi için yazdığım yazıdan sonra, düşünülen ama gerçekleşmeyen ikinci sergi; Fikret Mualla'nın sergisi için yazmıştım. Müzeler, galeriler, mekan sahipleri, koleksiyonerler, alan-satanlar, küratörler vs; biliyorum sanat aslında bir kaos, kendi başına devinen. İşte bunun hem içinde hem de dışında yaşamış: marjinal ama sahte olmayan bir kişilik Fikret Mualla. Ne yazık karşılaşamadık ama 1970 yılında onu iyi tanıyanlar, yaşadığı mekanlar, yani o Paris hala duruyordu. 28 Mayıs 1974, Fikret Mualla'nın kemikleri Türkiye'ye götürülecekti; sonuç olarak ülkemiz ressamına sahip çıkmaya karar vermişti; daha doğrusu Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün eşi Emel hanımın çok erdemli bir işleviydi, daha sonra, kapsamlı bir af çıkartarak; bir takım nedenlerle yurtdışına kaçmış ya da çıkmış, vatandaşlığını yitirmiş tüm sanatçıların ülkelerine dönmesini sağlayacaklardı. 1967'de Fransa'nın güneyindeki Reillanne'da ölen Fikret Mualla, köyün mezarlığına gömülmüştü, işte o gün kemikleri, Nice'den Orly Havalimanı'na, oradan da İstanbul'a gidecek sonuçta Karacaahmet'e gömülecekti. Abidin, Avni Arbaş, Mübin vs. Orly'ye evrak işlemini yapmaya gittiler. Abidin tabuta iliştirmek için bir resim paleti ve fırçaları da götürmüştü. Dönüşlerinde Fikret Mualla'nın yaşadığı Alesia semtindeki evine yakın, ünlü Zeyer Cafe'de buluşuldu. Eğlenceli bir gömme töreni diyebiliriz; Avni Arbaş 1938'de Fikret Mualla'yı Sirkeci Garı'ndan Paris'e nasıl gönderdiğini anlatıyordu: O yıl babası ölünce miras olarak 5000 liraya konan Fikret Mualla soluğu Paris'te almıştı. Bugün de kemiklerini İstanbul'a gönderiyorum, çok garip! diyordu. Bir gün Fikret Mualla, Mübin'e de.. Paris'te Lyon garını hiç sevmem; çünkü rayların bir ucu Sirkeci'dedir. demiş. Abidin ise Fikret Mualla'nın 30 yıllarında giydiği, giyim tarihine geçecek uzun paltosunu anlatıyordu: .. modelini Fikret'in çizdiği bu paltoyu Tokatlıyan Pasajı'ndaki ünlü terzi Peltekis dikmişti...30 yıllarından ne önce ne de sonra, böylesi bir paltonun görülmemiştir. Yakasız paltonun düğmeleri gırtlak altından başlıyor, dizi dizi yerlere kadar iniyordu, böylece dış ve düşman bir dünyaya karşı kendini sımsıkı korunmuş duyuyordu Mualla. Sağ palto kolunun altında resimlerini gece gündüz, yaz kış korumak için, yassı bir kılıf, bir ciltbent, kapalı bir karton taşırdı Fikret. Bütün sermayesi bunun içindeydi, tezgahı buydu, ömrü buydu, dünyası buydu. Genellikle alkolle desteklenen resim yapma süreci Fikret Mualla'da kısa bir süreye indirgenmişti, çabuk kuruyan; guaj, suluboya gibi teknikle yaptığı resmin hemen işleve geçmesi gerekirdi, kendine bir idea-fixe edindiği parasızlığın verdiği panikle dışarı çıkıp, o sürede ürettiklerini okutmak yani satmak! Nevroz'un yönettiği sanal dünyayı Van Gogh'da korku ve takıntı olarak buluyorsak, yine aynı SANRI ve metapsikoloji labirentinin içindeyiz. 70 yıllarında, Türkiye'nin liberal açılımıyla sanat, sonuç olarak bir matah olup, gözler uzun süredir Avrupa peyzajında izini yitirmiş ressamlara dönmüştü. Öncelikle yaşamı ve bohemi en ilginç ressam Fikret Mualla, Paris'te yaşayan, gelip geçen, diplomat vs. tüm Türklerin odak noktasıydı. Sonuç malum; Madame Angles'in tüm koleksiyonu, Hotel Drouot satışları, oraya buraya dağılan, satılan tüm resimler sonunda kendilerini Türkiye'de buldular, kendisi de Karacaahmet'te. Son yıllarında:... biliyormusun Avni, artık deliyi oynamaktan bıktım! diyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/17/nilgun-yuksel-elestiriyi-goruyor-musunuz/", "text": "Baudrillard, çağdaş sanatın hükümsüzlüğünden söz ettikten sonra, Sanatla işbirliği içindeki paranoya şu anlama geliyor: Artık eleştirel bir yargı mümkün değildir, sadece hükümsüzlüğün dostane biçimde, zoraki bir güleryüzlülükle paylaşılması mümkündür, der. Don Thompson'ın Sanat Mezat kitabının tanıtım metninde Küreselleşmeyle birlikte, kültürün özelleştirilmesi ve finansın ekonomide egemen olması sonucu, sanat da önemli bir finans aracına dönüştü. Finans dünyasını yöneten spekülasyon giderek sanatı da teslim aldı. Bu süreçte müzayede, sanatın değerlendirildiği bütün diğer ortamların önüne geçti. Müze, fuar, bienal ve galerilerin işleyişi üzerinde, hatta sanat tarihi ve eleştiri yazınında bir hegemonya oluşturdu. 1990'larda tırmanan bu gelişmeyi, çağdaş sanatın yoğun olarak piyasalaştırılması izledi. Sanat bir lüks, sanatçı da bir girişimci olmaya yönlendirildi. Aralarından işini bilen bir azınlık, tarihte hiçbir sanatçının hayal edemeyeceği servetler kazanırken, çoğunluk kaybetti. Don Thompson, Sanat Mezat kitabında, çağdaş sanatın ve müzayede evlerinin bu tuhaf ekonomisini araştırıyor. Müzayedeci, Mark Rothko'nun Beyaz Merkez adlı tablosu için 72,8 milyon dolara çekici indirdiğinde, salondan uzun bir alkış yükselmişti. Kutlanan neydi? Alıcının zenginliği mi? Egosunun zaferi mi? Estetik beğenisi mi? Yeni bir rekor fiyat mı? Müzayede çekici indiğinde, fiyat değere eşitlenmiş olur ve bu, sanat tarihine geçer. Fiyat, sanat tarihinin artık bir çek defteriyle ne kadar kolay yeniden yazıldığını göstermektedir., yazar. Kitapta çizdiği günümüz eleştirmen profiliyse fazlasıyla iç karartıcıdır. Günümüz eleştirmen figürü, süreli yayınlara düşük bir telifle yazan, yaşamını sürdürmek için akademilerde yer almaya çalışan, ücret karşılığı sergi-müzayede katalogları metni kaleme alan, bazen bir sanatçı eşi olan figürdür. Dolayısıyla eleştirmenin bağımsızlığı yoktur. Özgür olmayan bir eleştirmenin ise gerçek anlamda eleştirmesi pek mümkün değildir. Exit Throuh The Gift Shop belgeseli günümüzdeki dönüşümler, geçişler ve eleştiri pratiği üzerine neler söylenebileceğini görmek açısından incelenmesi gereken bir yapım. Banksy'yi anlatma derdiyle çekilen Exit Througgh The Gift Shop belgeselinin asıl kahramanı Thierry Guetta, henüz on bir yaşındayken annesini kaybeder, üstelik Thierry'nin onun hastalığından bile haberi yoktur. Sonraki yıllarda her şeyi kameraya alma takıntısı ortaya çıkar. Kaydetmek, onun için kayıpla ilişkilidir. Görüntüleri saklamak, depolamak kaybetmenin önüne geçecek bir eylemdir. Bir gün tesadüfen grafitici olan kuzeninin aracılığıyla sokak sanatçılarının dünyasına girer. Artık bir amacı vardır: Sokak sanatçılarının belgeselini yapmak... Çekmeye başlar. Bu uzun serüven onu Banksy'ye götürür. Yeni amacı bu gizemli sanatçıya ulaşmak ve onu çekmektir. Sonunda tanışırlar. Thierry, Banksy'nin sokaklardan müzayede salonlarına ulaşan sanatsal kariyerini kaydeder. Ama bir noktadan sonra her şey dönüşmeye başlar. Thierry, Banksy'nin yaptığını kendisinin de yapabileceğini düşünür. Önce Bay Beyin Yıkayıcıyı yaratır. Sokaklardan kendi galerisine giden bir yol izler. Sonuç: Thierry, popüler kültür ve daha önceki yaratımlarla harmanladığı işleriyle, büyük bir reklam kampanyasını da ardına alarak bir sergi açar. İlk sergisinde bir milyon doların üzerinde kazanç sağlar. Thierry kazanmıştır. Başta Banksy olmak üzere ona destek verenler şaşkındır. Filmin bittiği yerde kayıt dışı bir bilgi algılarımızın yer değiştirmesine neden olur. Banksy, filmin bir yerinde, Thierry'nin berbat bir kurgu yaptığını ve belgeseli en baştan yeniden kurguladığını söyler. Aslında, Banksy'nin yönettiği Exit through the gift shop, günümüz sanatının piyasa ile kurduğu ilişkiye, sanatın yapılanmasına dair tam da Banksy'den beklenecek kurmaca bir belgeseldir. Birçoğumuz için, sanatın anarşist tavrının altını çizen heyecan verici bu yaratımda Banksy, bize fena halde dil çıkarmıştır. - Gerçekle kurmacanın sınırları üzerine bir saptama yapmak mümkün müdür? - Thierry Guetta ile ilgili elimizde iki farklı bilgi vardır. İlki doğrudan belgeselin sonunda belgeseldeki sanat izleyicisi ile girişilen ilişki. Bu izleyici Thierry Guetta'nın izlediği yolu bilmemektedir. Karşılarında büyük bir sergi açmış Bay Beyin Yıkayıcı vardır ve öncesinde aldıkları bilgi ile bu etkileyici sergiyi görmeye gelmişlerdir. İkincisi belgesel izleyicisinin bilgisi. Belgesel izleyicisi Thierry Guetta'nın bir tür amaçsızlıktan amaca vardığını bilmektedir. Thierry Guetta, sanat yapmak için değil para kazanmak için yola çıkar, amacına ulaşır ama sonunda kendini bir sanatçı olarak tanımlar. Başka bir açıdan gerçekten yaratıcı bir içgüdü ile hareket etmiştir. Bu durumda elimizdeki bilgiler konumlandırmamızı ne kadar farklılaştırır? - Kurgu belgeselin gösterdiği gibi, iletişim, reklam ve nesnenin ekonomik değere dönüşmesinin eleştiri üzerindeki yaptırımı nedir? . Bir eleştirmen şaka gibi diyerek paradoksu yineler. Son noktada söylediği bu söz, çoklu anlamlar barındırır. Aslında hiçbir şey yoktur ve her şey şaka olabilir. 1980'li yıllar sermayenin dönüşümüne de işaret ediyordu. 1990'lı yıllarda postmodernizm, globalizm gibi kavramların yaşamımızda belirgin şekilde yer etmesi, özellikle 2000'lerle birlikte her ne kadar başlangıçta bunlara heyecanla sarılmış olsak da çelişkililerini de görmeye başlamımızı getirdi. Sanatın özerkleşmesinden bu yana sanatsal dilin tükenmişliği sanatın sonu gibi düşünceler hep vardı. 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başı ise yokların ve hiçlerin ilan edildiği bir döneme işaret eder. Aslında sürekli kendini tekrar eden, tekrar ederek gerçekliğini iptal eden ya da kendini asla gerçekleştiremeyen bir sistem vardır. Buna belki de bir tür umutsuzluk krizi demek mümkün. Bununla birlikte postmodernizmin bir parçasına dönüşen son düşünceleri, birbirlerinin üzerine kapanan saptama, yorumlama, eleştirme fikirleriyle de okunabilir. Aslında burada dikkat çekilen eleştirinin yokluğu değil bir yandan eksikliği öte yandan duyulmuyor oluşudur. Baudrillard, farklı bir açıdan benzer bir düşünceyi umursamazlıkla ilişkilendirmektedir. Estetiğin ölümü, resmin ölümü, sanatın ölümünden sonra yanyanalık, biraradalık fikrine geri dönelim. 2011 İstanbul Filmekimi'nde gösterilen Life in a Day filminin internetteki tanıtımından bir alıntı, bu fikrin dönüşümüne ilişkin ipucu niteliğinde. Beşinci yıldönümünü kutlayan YouTube, Ridley ve Tony Scott'la işbirliği yaparak internet üzerinden, herkesten 24 Temmuz 2010 günlerini anlatan bir video günlüğü çekmelerini istedi. 192 ülkeden toplam 4.500 saatlik başvuru arasından işte bu film kotarıldı. İskoçya'nın Son Kralı filmiyle adını duyuran yönetmen Kevin Macdonald, Scott kardeşlerin yapımcılığında, antropolojik bir çalışma olarak tanımladığı son filmi Dünyada Bir Gün'de insana dair küçük anları, her tür alemden sessiz, komik, iç burkucu anları bir araya getirdi. Sonuç, günlük hayatın evrenselliğini anlatan, tuhaf olduğu kadar göz alıcı bir kolaj; 21. yüzyıl yaşamının nasıl olduğunu gösteren, uzun metrajlı, müthiş röntgenci bir film. Life in a Day yüzlerce kişinin üretime katıldığı bir yapıt. Belki bu bize ulaşılabilirliğin ve yanyanalığın geçişliliğini de gösteriyor. Farklılıkların birlikteliği bir tür yeni beslenme kaynaklarının varlığına dikkat çekiyor. Belki bu noktada eleştirinin değişen anlayışlarla bakışını ve dilini değiştirmesinden söz edebiliriz. Her ne kadar umutsuz bakış açıları, ekonomik gücün ya da çek defterlerinin değeri belirlediğinden ve sanatın tarihinin bunun üzerinden yazıldığından söz etse de tam da bu çoğulculuk içinde, alternatifin varlığını da inkar etmemek gerekiyor. Gerçek şu ki, sanatın ve kültürün eleştirisi hala görüntülerle, seslerle ve yazıyla yapılıyor. Tarihi ise rakamlarla değil hala yazıyla yazılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/17/sempozyum-yeniden-uretim-etigi-son-basvuru-29-ocak-2016/", "text": "Tarih ve Tasarım Derneği tarafından 12 13 Mayıs 2016 tarihleri arasında Yeniden Üretimin Etiği başlıklı bir sempozyum düzenleniyor. Sunumların da İngilizce yapılacağı sempozyum için katılımcıların İngilizce yazılmış özet metinlerini https://easychair. org/conferences/?conf=4t2016) adresine üye olarak 29 Ocak 2016 tarihine kadar göndermeleri gerekiyor. Feuerbach's pronouncements marks the symptomatic loss at the heart of modern experience: loss of tradition, loss of the Creator, loss of a connection one formed with what one produced, and loss of a solid ground. These losses were mediated through the hopeful belief on human rationality, science and progress. It was ironic that, despite the radical changes, this new era did not challenge the traditional belief in the singularity of Truth and reality, but simply replaced its referent from metaphysical to scientific. New developments, however, initiated questions on this singularity, starting with the invention of photography, blurring the boundaries between the original and its duplicates, the real and the appearance of the real, scientific documentation and artistic representation. In this framework, Feuerbach's statements in the Essence of Christianity, were more than a discussion on religion, but an embodiment of the frustrations and alienation an individual felt in the modern era with all its novelties. Not surprisingly, this quote was used extensively in visual studies in the twentieth century. A century after Feuerbach, as the belief on the Truth is abandoned, and the discourse on multiple realities began, philosophers like Baudrillard and Deleuze re-addressed these questions in different ways. Their discourse was no longer based on a singular, mechanical, and modern world but one that became multiple, digital and postmodern. In one century, as our experience of the world turned more fleeting, so did the production systems, transforming from manual to mechanical and to digital, challenging materiality, authorship and permanence. While the beginning of the twentieth century witnessed discussions on whether mass production systems were impoverishing art or were they finally presenting opportunities for the realization of total work of art, the twenty-first century seemed to have left its high aspirations behind and fully immersed itself in the aestheticization of the capitalist experience. This year's symposium focuses on the ethics of production in design and throughout design history. Papers are invited to focus on one of the following thematic categories or their intersections in the context of different fields including but not limited to design and cultural studies. Those who are interested in contributing papers to the eleventh 4T Symposium are invited to submit a title and an abstract of 250-300 words through Easy Chair https://easychair. org/conferences/?conf=4t2016) by January 29th 2016. Registration to Easy Chair is essential in order to submit abstracts. The symposium language is English, therefore all abstracts, presentations and papers should be in English. For any further questions please contact Bahar Emgin. Selected proposals will be announced on February 29th, 2016."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/22/seminer-semboller-ve-anlamlar-nilgun-yuksel-gumusluk-akademisi-31-ocak-2016-saat-1500-2000/", "text": "31 Ocak'ta 15:00 20:00 saatleri arasında küçük molalar vererek Semboller ve Anlamları üzerine konuşuyoruz. Aslında Semboller ve Anlamlar semineri bir yandan tarih boyunca üretilen sanat eserlerinin yorumunda ve çözümlenmesinde bilgiler sunarken diğer yanda günlük yaşamda kullandığımız deyim ve nesnelerin kökenlerine, anlamlarına ilişkin bir kazı çalışması. Seminerde Ana Tanrıça kültünden yola çıkıp Ağaç, balık, kuş, el gibi figürlerin sembolik anlamları, anlamların dönüşümü, mitoloji, ikonografi üzerinden günlük yaşam ve eser yorumu üzerine tartışıyoruz. - Saat: Şamanın Yolculuğu, Ana Tanrıça fikri... Ağaç, Kuş, Balık, El, Yılan figürlerinin yaşamda ve sanatta sembolik kullanımı. - Saat: Resim Sanatında Batı Mitolojisi, İkonografik İnceleme: AnlamÇözümlemesi, Alegori: Görünenin ardındaki hikaye. - Saat: Hristiyan İkonografisi, İncil Öykülerinin sanata yansıması ve Allegori - Saat: Hava-Su-Toprak Ateş.. Kadının dönüşümü: Şifacıdan, cadılığa... Ejderha İkonografisi, Rönesans Sanatı'ndan Bir Kadın Model: Artemisia Gentileschi eserlerinin, ikonografik, psikolojik çözümlemesi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/22/tahsin-yucel-hayatini-kaybetti/", "text": "Türkiye'deki göstergebilim çalışmalarının öncüsü, yazar, eleştirmen ve bilimadamı Tahsin Yücel, 83 yaşında hayata veda etti. Tahsin Yücel'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Deneme ve romanlarında toplumumuzu derinden okumuş bir bilimadamı, yazın adamı ve eleştirmen kimliğiyle ülkemiz yazın yaşamında çok özel bir yere sahip olan Tahsin Yücel, 83 yaşında yaşamını yitirdi. Tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitiren Yücel, yarın Şişli Camii'nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek. İlköğrenimini Elbistan Gazi Paşa İlkokulu'nda tamamladıktan sonra parasız yatılı sınavlarında Galatasaray Lisesi'ni kazanarak 1945'te İstanbul'a geldi. Bu okulda Esat Mahmut Karakurt'un öğrencisi oldu; Orhan Şaik Gökyay ve Ahmet Kutsi Tecer ile tanıştı. Yiğit Okur, Yıldırım Keskin gibi isimlerle Galatasaray dergisini çıkardı. 1953'te Galatasaray Lisesi'ni, İÜEF Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne girdi. Üniversite yıllarında Varlık Yayınevi'nde çalıştı ve Galatasaray Lisesi'nin Ortaköy bölümünde muallim muavinliği yaptı. Mezuniyetinden sonra İstanbul Üniversitesi'nde de akademik yaşama devam eden Yücel; göstergebilim alanındaki çalışmalarını Fransız hükümetinden burs alarak gittiği Paris'te sürdürdü. Tezini Paris'te tamamladıktan sonra Türkiye'ye döndü; L'Imaginaire de Bernanos başlıklı teziyle 1965'te doktorasını tamamladı. 1965-1967 yıllarında askerlik görevini yaptıktan sonra üniversitedeki görevine dönerek göstergebilim alanında çalışmaya devam etti. Türkiye'de göstergebilim çalışmalarının ilk örneklerinden sayılan L'Imaginaire de Bernanos 1969'da yayımlandı. 1972'de Figures et messages dans la Comedie humaine başlıklı çalışmasıyla doçent ünvanını aldı. Aynı yıl Fransa'da yayımlanan bu çalışma, Türkiye'de 1997'de İnsanlık Güldürüsü'nde Yüzler ve Bildiriler adıyla kendi çevirisi ile yayımlanmıştır. Yücel, 1978'de Les Coordines Narratives başlıklı çalışmasıyla profesör ünvanını aldı. Yaşadıktan Sonra (1969), Dönüşüm (1975) adlı iki öykü kitabı daha yayımlayan Yücel edebi kimliğinin başlangıcı olarak gördüğü Ben ve Öteki adlı öykü kitabını 1983'te yayımladı. 1984'te yaptığı bütün çevirileri için kendisine Azra Erhat Çeviri Yazını Üstün Hizmet Ödülü verildi. Beşinci öykü kitabı Aykırı Öyküler (1989), Roland Barthes seçkilerinden oluşan Yazı ve Yorum (1990) ve Eleştirinin ABC'si (1991) adlı kitapları yayımlayan yazar, ikinci romanı olan Peygamberin Son Beş Gününü ilk romanından 32 yıl sonra yayımlayarak Orhan Kemal Roman Armağanı'nı aldı. Son öykü kitabı Komşular (1999) ile Dünya Kitap Dergisi Yılın Telif Kitabı Ödülünü aldı. 1998'de yayımlanan Söylemlerin İçinden adlı kitabı ise Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülüne layık görüldü. İstanbul Üniversitesi'ndeki görevinden 2000 emeklili oldu ve edebiyat çalışmalarına ağırlık verdi. 2003 yılında Yunus Nadi Roman Ödülü ile Dil Derneği Ömer Asım Aksoy Roman Ödülünü kazanan Yücel'in Yalan (2002) adlı romanı büyük ilgi gördü. Yazar, 2003 yılında Tüyap Kitap Fuarı'nın onur yazarı seçildi. Son romanı Kumru Kumru 2005 yılında yayımlandı. Tahsin Yücel, çalışmalarına öykücülükle başladı. İlk öyküsü olan Dert Çok, Hemdert Yok! , bir derlemede (Yeni Hikayeler 1950) yayımlandı. Varlık, Seçilmiş Hikayeler, Yeryüzü, Beraber ve Mavi gibi dergilerde öyküleri yayımlanmaya devam etti. Bu dönemlerde kullandığı yalın dil, kullandığı modern sözcükle, Anadolu insanına yaklaşımındaki tutarlılık ve anlatımındaki ustalık dikkat çekti. Edebiyatımızın en ağır başlı, en kişilikli yazarlarından oldu. 1970'li yıllarda Yaşadıktan Sonra ve Dönüşüm, Vatandaş, Ben ve Öteki kitaplarıyla yazarlık anlayışında dış dünyadan çok iç dünyaya yöneldi. Komşular adlı kitabı, insanların politika hakkındaki görüşlerinin eleştirisiydi. Fethi Naci, bu kitabındaki bir öyküsünü bir başyapıt olarak değerlendirdi. Tahsin Yücel romanları Peygamberin Son Beş Günü, Mutfak Çıkmazı, Bıyık Söylencesi genel olarak, toplumu, onu oluşturan bireyi, halkı eleştirir. Öykü ve roman dışındaki eserlerine bakıldığında, Yazın, Gene Yazın ve Tartışmalar adlarında iki deneme kitabı görülür. Bunlardan ilki, genellikle kendi hayatından alıntılar içerirken, ikincisi, dilsel konuları alan polemikleri konu alır. Aynı zamanda, Türkiye'ye göstergebilimi tanıttığı çalışmaları da var. Yurt içi ve yurt dışında ses getiren yazınsal incelemelerinin yanı sıra, dünya edebiyatından onlarca önemli çeviri kitapları vardır. Öykülerinden bazıları, İsveççe ve Fransızca'ya çevrildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/22/utku-varlik-oxymore-making-of/", "text": "Bir dostumla konuşuyoruz: ... dün akşam Banksy'nin sergisinin açılışındaydık..! İstanbul, kim, nerde, nasıl demek olanağı olmadı. Konuyu derinleştirmeden, Banksy'yi sergileyenin kim olduğunu araştırınca karşıma sürpriz, hiç duymadığım bir şirket ismi çıktı: Global Yatırım Holding, oysa malum güncel sanata soyunan; Salt, Borusan vs. değil. Evet şaşırtıcı, sırtı çok sağlam gözüken bu holding, sergi duyurusunun hemen altına sergi biletlerinin satış adresini de eklemiş, galiba amaç hem kültürel hem de ekonomik! Şimdi bu güncel sanatın parolası olmaya başlayan: parayı veren sergiler ama şimdi bir paradoks yaşıyoruz; sanata bulaşmak, durup dururken ekonomik gücünüzle, büyük güçlüklerle sanatseverlere sunduğunuz bu Banksy kim? Ama önce siz kimsiniz? Sergiyle ilgili fotoğraflar, bir sergi açılışıyla ilgili görsellerden daha bayağı; sosyetik hanımlar, duvarları kirlettiği için baş kaldıran, sosyal düzeni güya eleştiren yani kendi lükslerine bok atan bir dahinin grafitilerine hayranlıkla bakıyorlar. Holdingin yöneticilerinin dikkati başka yerde, önemli bir davetli, Banksy'yi nasıl algıladığını anlatırken, bin bir güçlükle getirdikleri bu serginin amaca ulaştığının mutluluğunu yaşıyorlar. Evet Banksy dünyanın sorunlarını sorguluyor; şimdi kaygısı: sığınmacılar, öyle söylüyor başı örtülü bayan! Güncel Sanat'ın sanat kaygısı var mı acaba? MoMa'nın, Tate Modern'nin, Royal Akademi'nin, Turner Ödülünün vs. açıkça kimsenin böyle kaygısı yok, ne yazık önce güzellik olsun da diyemiyoruz! Internetten sipariş verebilirsiniz; bakmayın baskı kötü ama duvardaki hali daha beter, orijinali; duvar olduğu gibi bir müzeye taşındı, iyi bakımda. Wei'nin ustaca dalga geçtiğini bilenler, yaptığı tüm şamatanın pahalıya mal olduğunun da farkında olan bazı müze yöneticileri, artık alık milyarderlerinin bu şımarık çocuğuna karşı bir tavır alınmasının zamanıdır diyorlar. Ünlü İtalya'lı Sanat Profesörü Francesco Bonami: ... bana göre WEİ, Batı'nın yarattığı bir mal'dır ve de bu sistemi çok biliyor; sürekli -kötü bilinci körükleyerek karşıtlık yaratmak sanatı- , örneğin Çin yönetimine baş kaldırmak, sanki bu onun bir pasaportu ve şunu çok iyi biliyor; sanatın da içeriğinde özgürlük gibi birtakım sahte argümanlarlar yatar, nasıl insan haklarının hemen öne sürülen bir tez olması ve hiç düşünmeden onu kabullenmemiz gibi! Özellikle Çin'in de işine geliyor, güncel sanata kendi sanatçılarını pazarlamada Wei onun bir çığırtkanı, daha önce de belirttirdiğim gibi iki taraflı bir ajan, CIA olduğu bir gerçek. Kimse yargılamıyor, aklıma gelen şu; genellikle söylenen: .. ben resimden anlamam ama çok büyük bir ressammış! Dikkatle bakıyorum bu tuvallerin altında yazan etiketlere; katiyen birbiriyle uyuşmayacak, zamana dayanamayacak malzemeler: genellikle doğada bulunabilecek, kurumuş bitkiler, yanmış kitaplar, tüyler vs. Milli Kütüphane'de alçı, beton ve kurşuna yaptığı kitapları ve bu tonlarca toz toprağı alıp saklayan koleksiyonlara ve müzelere baş sağlığı diliyorum. Belki yorulduk önümüze sürülen bu çirkinliklerden, akıl verenlerden, şamata yapanlardan. Kendiliğinden üstümüze çöken bu tatsızlığın nedeni çok ama önüne geçilmez bir born-up, bunalma; biliyorum derdini anlatmak olanaksız. Belki, merak koşturmaları bu can sıkıntısının nedeni! Sanki bir odada üst üste yaşıyormuşuz gibi, her şey çok yakın; bir stepte olabilecek görüntü gibi çok uzak ve de düşte olduğu gibi; bir türlü kaçamıyorsun. Belki de yaşlanmak, düşüş de olabilir, bence ayağımıza takılan, kafamıza çakılan güncel sanat yalnız resme özgü, anlamıyorum öteki sanatlar nasıl kendilerini kurtardılar bu kaostan."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/11-pera-resim-yarismalari-son-basvuru-01-mayis-2016/", "text": " Geleceğin çağdaş sanatçı adaylarını bir araya getirmeyi, Gençlerin birbirleri ile etkileşimde bulunabilmelerini, Sanatın evrenselliği aracılığı ile kardeşlik, dostluk, dayanışma, sanat sevgisi ve benzeri, olumlu duygu ve davranışlar kazanmalarını sağlamayı, Resme ilgisi ve yeteneği olan gençleri ödüllendirerek desteklemeyi, Gençlerin aynı konu üzerinde farklı yaklaşımları görerek, farklı resim tekniklerini tanımalarını sağlamayı, Gençlere bu yarışma ile kendilerini ve gerektiğinde ülkemizi, ulusal ve uluslar arası benzer yarışmalarda temsil edebilmelerini sağlayacak tecrübeler kazandırmayı amaçlamaktadır. Yarışmanın bu yılki konusu SOSYAL MEDYA olarak belirlenmiştir. Böylece gençlerin hayatları içinde değiştirmek istediği, gelecekte kendilerini görmek istedikleri hedeflerini onlara düşündürmek, somut hale getirince ulaşmasının daha kolay olabileceğini göstermek hedeflenmiştir. Birincilik Ödülü: Pera Güzel Sanatlar Kurs Merkezi Resim Bölümü 1 Yıllık Eğitim Bursu (%100) , Konyalı Saat'ten Kol Saati, İkincilik Ödülü: Pera Güzel Sanatlar Kurs Merkezi Resim Bölümü 1 Yıllık Eğitim Bursu (%75) , Konyalı Saat'ten Kol Saati, Üçüncülük Ödülü: Pera Güzel Sanatlar Kurs Merkezi Resim Bölümü 1 Yıllık Eğitim Bursu (%50) , Konyalı Saat'ten Kol Saati. 1. Yarışmaya tüm ilkokul, ortaokul ve lise dereceli öğrenciler katılabilir. 2. Değerlendirme 3 kategoride yapılacak olup ilkokul, ortaokul ve lise öğrencileri kendi aralarında yarışacaktır. 3. Her öğrenci yarışmaya en fazla 3 çalışma ile katılabilir. 4. Yarışmaya katılacak çalışmalar 2015-2016 yılına ait ve daha önce herhangi bir yarışmaya veya sergiye katılmamış olmalıdır. 5. Ödül alan çalışmalar öğrencilere iade edilecektir ancak telif hakları Pera Güzel Sanatlar Lisesine ait olacaktır. 6. Yarışmaya katılan Özel Pera Güzel Sanatlar Lisesi öğrencileri değerlendirmeye alınmayacak ancak sergide yer alabileceklerdir. 7. Son başvuru tarihi 01 Mayıs 2016 olup, bu tarihten sonra yapılan başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. 8. Dereceye giren ve eserleri sergilenmeye değer bulunan öğrenciler 18 Mayıs 2016 tarihinde www. perafestival. org ve www. perasanat. com. tr sitesinden ilan edilecektir. 9. Sergilenmeye değer bulunan 50 resim, 30 Mayıs 1 Haziran 2016 tarihinde Pera Sanat Galerisi'nde sergilenecektir. 10. Dereceye giren öğrencilerin ödülleri ve eserleri sergilenmeye değer bulunan öğrencilerin teşekkür belgeleri 30 Mayıs 2016 Saat:17.00'de Pera Çok Amaçlı Salon'da düzenlenecek bir törende Beyoğlu Kaymakamlığı ve Beyoğlu İlçe Milli Eğitim müdürlüğü ile birlikte verilecektir. 11. Yarışmaya başvurmuş tüm öğrenciler yarışma şartlarını kabul etmiş sayılırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/14-geleneksel-bahattin-tatis-resim-yarismasi-son-basvuru-29-nisan-2016/", "text": "İzmir Özel Türk Koleji, 2015-2016 Eğitim ve Öğretim yılında Türkiye genelindeki Ortaokul, Lise ve dengi okullar ile Üniversite öğrencilerini kapsayan Geleneksel Bahattin Tatış Resim Yarışması nın 14.'sü düzenlenmektedir. Öğrencilerimizin ve gençlerimizin sanatsal yönden gelişmesini, Düşündüklerini biçimsel olarak ifade edebilmek için teknik bilgi ve beceriler kazanmasını, Güzel sanatlara olan duyarlılıklarının artmasını, b) Türkiye genelindeki resmi ve özel Lise öğrencileri katılabilecektir. c) Türkiye genelindeki tüm üniversite öğrencileri katılabileceklerdir. Ortaokul, Lise ve dengi okul öğrencileri için 35 x 50 cm. Üniversite öğrencileri için 50 x 70 cm. ve üzeri boyutlar olacaktır. 3) Bir öğrenci en çok 3 resimle katılabilir. 4) a) Ortaokul öğrenci resimleri paspartusuz, kıvrılmadan, katlanmadan, düzgün bir şekilde gönderilecektir. b) Üniversite öğrencileri yağlıboya tablolarını çerçeveli olarak göndereceklerdir. 5) Yarışmacılar eserlerin arkasına ad-soyad, doğum tarihi, e-mail, okul adı, okul, ev adreslerini ve telefonlarını eksiksiz olarak yazmak zorundadırlar. Ödül alan ve sergilenen resimler okulumuz tarafından hazırlanacak katalogda yer alacaklardır. Katılımcılara yarışmaya katıldıklarına dair Katılım Belgesi verilecektir. Eserler 29.04.2016 Cuma günü saat 17.00 mesai bitimine kadar okulumuz Resim Zümre Başkanlığına teslim edilmiş olacaktır. Kargo ile gönderilen eserlerde Sayın Tuğçe Kutlu dikkatine notu konulması gereklidir. 02.05.2016 Pazartesi günü saat 16.00'da eserler jüri tarafından değerlendirilecektir. Yarışma jürisi gerekli gördüğü takdirde yarışma takvimi üzerinde değişiklik yapabilir veya yarışmayı iptal edebilir. Yarışma iptal edildiği takdirde katılımcılar eserlerini geri alabilirler. İTK Gazi Mustafa Kemal Paşa Sanat Galerisinde 12.05.2016 Perşembe günü saat 17.30'da sergi açılışı ve ödül töreni yapılacaktır. Ödül alan eserler geri iade edilmeyecektir. Telif hakkı okula aittir. Eser sahibi veya velisi ödülü kabul etmekle telif hakkını yarışmayı düzenleyen İzmir Özel Türk Kolejine devrettiğini beyan ve kabul eder. Dereceye giremeyen resimlerin sahipleri sergi süresinin bitiminde resimlerini elden İzmir Özel Türk Koleji'nden geri alabileceklerdir. Süresi içinde geri alınmayan eserlerin sorumluluğu kabul edilmeyecektir. Resim sergisi 15 Mayıs 30 Mayıs 2016 günleri arasında açık kalacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/2016-tudem-kisa-oyku-odulu-son-basvuru-29-temmuz-2016/", "text": "2003 yılından bu yana, çocuk ve gençlik edebiyatımıza çağdaş ve özgün eserler kazandırmak amacıyla düzenlenen Tudem Edebiyat Ödülleri, 2016 yılında kısa öykü dalında verilecek. Tudem Yayın Grubu'nun 32 yıllık yayıncılık birikiminin belki de en değerli meyvelerinden biri olan Tudem Edebiyat Ödülleri, 14 yıldır farklı kuşakları kucaklayan 50'yi aşkın ödüllü yapıta her yıl yenilerini ekliyor. Türkçenin güzel ve sanatsal kullanımını örnekleyen metinlerle çocuklarımızı buluşturan Tudem Edebiyat Ödülleri; tarafsız duruşu, nitelikli eserleri ön plana çıkaran yapısıyla edebiyat dünyasının önemli referanslarından biri olma özelliği taşıyor. Her yıl öykü, roman, masal, şiir, resimli kitap ve tiyatro oyunu gibi değişik bir edebi tür üzerine odaklanan yarışmanın seçici kurullarında, günümüze değin Ataol Behramoğlu, Can Göknil, Kemal Özer, Rutkay Aziz, Sezgin Kaymaz, Yıldız Kenter, Ülkü Tamer gibi edebiyat ve kültür dünyamızın önde gelen isimleri yer aldı. 10-12 yaş grubuna yönelik, her biri en fazla 750 kelimeden oluşan ve beş öyküyle başvurulabilen yarışmanın bu yılki seçici kurulundaFeyza Hepçilingirler, Habib Bektaş, Yekta Kopan, Kerem Işık ve Hakan Bıçakçı yer alıyor. Latin Amerikalı yazar Julio Cortazar'ın, Etkileyici bir metin ve okur arasında yaşanan mücadeleyi roman hep sayıyla kazanır, oysa öykünün bu maçı nakavtla alması gerekir sözleri, yarışmanın bu yılki dalını belirlemede bizlere ilham kaynağı oldu. Okurlarına kısa öykü türünün güçlü etkisini yaşatmak isteyen tüm yazarları ve yazar adaylarını bu büyük buluşmaya davet ediyoruz. 2016 Tudem Edebiyat Ödülleri Kısa Öykü Yarışması sonuçlarına göre; birinciye 5.000 TL, ikinciye 4.000 TL, üçüncüye 3.000 TL ve mansiyona 1.000 TL ödül verilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/amerikan-turk-dernegi-sanat-yarismasi-muzik-edebiyat-v-s-son-basvuru-31-mart-2016/", "text": "The program provides competitively awarded Project and Residency grants for burgeoning and established artists. Residency grants are awarded only to projects under the auspices of an arts and culture organization in Turkey or the United States. Applicants are required to include an invitation letter from the relevant institution. Grant recipients are asked to provide a report upon completion of the program that contains visuals and detailed works about the project, and recognize the American Turkish Society in all written materials related to the program. Project grants in support of travel and accommodation costs are extended only to projects that will be exhibited in the United States. Due to limited resources, we do not offer funding for film production, education programs, attendance to biennials, and field/research trips. For more information about The American Turkish Society, please see www. americanturkishsociety. org. Please submit the following sections of Moon and Stars Project Grant application in order to be considered. Incomplete applications will not be accepted. - Application: - Basic Information - Program Summary - Supplementary Information - Cover letter detailing funding request - Supporting materials: - Artist's CV - Visuals of past projects GRANT PROCEDURE & REQUIREMENTS ONCE SELECTED: Once your grant proposal is selected through a competitive process, you will be asked to sign a grant agreement. After the receipt of that document, you will receive 80% of the grant amount in an initial check. You will receive the final 20% of the grant amount after completing the final report. TO THE APPLICANT: Please fill out all sections of this form. After completely out this application, please send it to grants@maspny. org. Any supporting material not suitable for electronic format can be mailed to the following address: Moon and Stars Project / The American Turkish Society, 54 W 40th St, New York, NY 10018. - A. Basic Information - B. Program Summary - C. Supplementary Information about Project: Please provide some backgroundinformation about your project. This may include information about the importance of the topic, the current lack of curriculum on the topic, how you became interested in the topic, and how this project would encourage further development of Turkey-related arts, etc."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/birlesik-krallik-mimarlar-enstitisunden-yeni-uluslararasi-yarisma-son-basvuru-09-subat-2016/", "text": "Birleşik Krallık Mimarlar Enstitüsü, dünyanın en iyi yeni binasını ödüllendirmek için düzenlediği 2016 Uluslararası RIBA Ödülü'nü duyurdu. Dünyanın bütün mimarlarına açık olan yarışma, başvuruları kabul etmeye başladı. Olumlu toplumsal katkısı olan, mükemmel tasarım ve mimari iddiayı en iyi temsil eden binaya verilecek ödül için yarışmaya, 9 Şubat 2016 tarihine kadar, tüm dünyadaki kalifiye mimarlar başvuru yapabilecek. Kazanan, dünyaca ünlü mimar Richard Rogers'ın yönetimindeki, aralarında NLE'nin kurucusu ve yöneticisi Kunle Adeyenmi ve Gumuchdjian Architects'in kurucusu ve RIBA ödül komitesi başkanı Philip Gumuchdjian'ın dahil olduğu Büyük Jüri tarafından belirlenecek. Değerlendirmeye dahil olacak diğer jüri üyeleri ilerleyen zamanlarda açıklanacak. RIBA'nın titiz değerlendirme süreci kapsamında, uzman jüri üyeleri ön elemeyi geçen binaların her birini iki kere ziyaret edecek ve Büyük Jüri, finale kalan altı binayı belirledikten sonra, kazanan binayı seçmek için bir kez daha altı binayı ziyaret edecek. RIBA, dünyanın en iyi yeni binalarını keşfetmek ve mimarinin dünya çapında toplumlara kattığı değeri göstermek amacıyla yepyeni bir yarışma düzenliyor. Uluslararası RIBA Ödülü, yılın en önemli ve en ilham verici binasına verilecek. Kazanan bina, görsel etkileyiciliğinin yanı sıra, hem yaratıcı düşüncenin ve mükemmel mimarinin örneği olarak, hem de kullanıcılarına ve fiziksel çevresine sağladığı katkı ile değerlendirilecek. Mimari başarıda yeni ve uluslararası standartları belirlemeyi hedefleyen yarışmaya gelen başvuruları, dünyaca ünlü mimar, Lord Richard Rogers önderliğinde, uzman bir panel değerlendirecek. İlki gerçekleşecek olan Uluslararası RIBA Ödülü'nün kazananı, Aralık 2016'da Londra'da düzenlenecek resepsiyonda açıklanacak. - Uluslararası RIBA Ödülü, Uluslararası Mimarlar Birliği ile işbirliği içindedir. - Wallpaper Dergisi RIBA Uluslararası Ödülü'nün yaşam tarzı medya partneridir. - Dezeen RIBA Mimarlık Ödülü'nün profesyonel medya partneridir. Daha fazla bilgi için www. architecture. com/Awards2016 sitesini ziyaret edebilirsiniz. - Uluslararası RIBA Ödülü'nün kazananı elemeler neticesinde belirlenecek son altı bina arasından seçilecek. Bu altı bina ise Uluslararası Mükemmeliyet Ödül'ünü alacak 20 kazanan bina arasından belirlenecek. Bu ödül dünya çapında mimarlığın sınırlarını zorlayan yapılara verilecek. Tarzlarından, boyut ve bütçelerinden bağımsız olarak değerlendirilecek olan projeler, görsel ve yaratıcı düşünce ürünü olmalı ve mükemmel mimari uygulama örneği olarak ön plana çıkmalı. Birleşik Krallık'ta yer alan mimari yapıyı, RIBA Stirling Ödülü'nün sahibi temsil edecek. - Uluslararası RIBA Ödülü'ne bu ilk yılında, yapımı son üç yıl içinde tamamlanmış (1 Ocak 2013 1 Şubat 2016 arasında) binalar katılabilecek. Bundan sonra gerçekleşecek yarışmalarda, ödül son iki sene içinde tamamlanmış bir binaya verilecek. - RIBA ödülleri 1966 yılından beri sürmektedir. RIBA, Royal Gold Medal, RIBA Stirling Prize ve RIBA House of the Year ödülleri dahil olmak üzere, yerel ve uluslararası alanlarda yürüttüğü programları ile mimari mükemmeliyet için ilham vermeye ve bunu ödüllendirmeye devam ediyor. Richard Rogers 2007 Pritzker Mimarlık Ödülü, 1985 RIBA altın madalyası ve 1999 Thomas Jefferson Anıtı madalyasının sahibidir. Ayrıca, Praemium İmparatorluk Mimarlık Ödülü, 2006 Aslan Ayı Yaşam Boyu Başarı Ödülü ve 2007 Tau Sigma Delta Altın Madalyasının sahibidir. Richard Rogers, 1986 yılında Şeref Nişanı ile ödüllendirilmiş, 1991'de şövalye ilan edilmiş ve 1996'da Lordlar Kamarası üyesi olmuştur. Yakın zamanda, 2008 yılında, 'The Order of the Companions of Honour' üyesi yapılmıştır. Rogers, aynı zamanda 2006'da Madrid Barajas Havaalanı Terminal 4 ve 2009'da Maggie's London için kazandıkları Stirling Ödülü'nün sahibi Rogers Stirk Harbour + Partners'ın kurucu ortağıdır. Şu sıralarda, New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nde bir ofis kulesi ve Taiwan Taoyuan Uluslararası Havaalanı'nda yeni bir terminalin de aralarında bulunduğu çok sayıda proje üzerinde çalışmaya devam ediyorlar. Kunle Adeyemi, bir mimar, şehirci ve tasarımcıdır. En son işleri arasında Nijerya'nın En büyük kenti Lagos'un kalbindeki gölde bulunan yenilikçi, prototip, su üstündeki bir strüktür olan 'Makoko Yüzen Okul' bulunuyor. Dünyaca tanınmış bu proje, 2010 yılında Adeyemi tarafından gelişmekte olan şehir ve topluluklar odaklı olarak kurulan mimarlık, tasarım ve şehircilik pratiği NLE tarafından geliştirilen büyük 'Afrika Su Kentleri' araştırma projesinin bir parçasıdır. NLE son zamanlarda Afrika'da çok sayıda kent, mimarlık ve araştırma projesi geliştiriyor; Nijerya'daki Port Harcourt'un Delta kentinde yer alan iddialı Chicoco Radyo Medya Merkezi bunlardan biri. Nijerya'da doğup büyümüş olan Adeyemi, 2002'de Metropolitan Mimarlık Ofisi'ne katılmadan önce Lagos Üniversitesi'nde Mimarlık okuyarak çalışmalarına başladı. OMA'dayken, Çin'deki Shenzen Stock Exchange Tower ; Doha'daki Katar Ulusal Kütüphanesi ve Seul'daki Prada Transformer'ın aralarında bulunduğu dünya genelinde prestijli birçok büyük projenin, tasarım, geliştirme ve uygulamasını yönetti. Adeyemi, Dünya Tasarım Merkezi 2014 uluslararası danışma konseyinin 5 üyesinden biri oldu; 2014 Venedik Mimarlık Bienali jüri üyeliği, Dünya Teknoloji Ağı üyeliği yaptı; birçok kurumda uluslararası konuşmacı ve öğretim görevlisi olarak yer aldı. Şu anda, New York Ithaca'daki Cornell Üvinersitesi'nde Gensler ziyaretçi eleştirmen olarak çalışmalarını sürdürüyor. Philip Gumuchdjian 1998 senesinde Gumuchdjian Architects'i kurdu. Devlet ve özel sektörler için tasarladığı yenilikçi ve kavramsal binalarla ün kazandı. Uygulamaları, iki Stephen Lawrence ödülü, beş Ulusal Ödül ve Metz'de yer alan Pompidou Merkezi'ndeki ortak çalışmasından dolayı aldığı Avrupa Ödülü'nün de aralarında bulunduğu çeşitli RIBA Ödüllerinin sahibi oldu. Gumuchdjian bu sefer, RIBA'nın jüri komitesinde yer alıyor. Philip Gumuchdjian 18 yılını geçirdiği ve yöneticilerinden biri olduğu Richard Rogers Partnership'te 1995 yılında Richard Rogers'la beraber 'Cities for a Small Planet' kitabını yazdı. Birleşmiş Milletler Habitat II konferansında raportör ve Alman Hükümeti'nin 'Urban 21' paneli üyesi olarak görev aldı. Mimarlık, sürdürülebilirlik ve kentsel gelişim konularında yazı yazdı; ders verdi; yayın yaptı ve çalışmaları uluslararası alanda yayınlandı ve sergilendi. Royal Sanat Koleji Mimarlık Birliği'nde misafir eleştirmen oldu ve Barlett Mimarlık Okulu'nda kentsel tasarım dersi verdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/david-bowie-klasikleri-f-istanbulda/", "text": "15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz efsane sanatçı David Bowie'ye özel bir bölüm hazırladı. Bowie'nin ilk filmi de olan kült bilimkurgu The Man Who Fell to Earth/Dünyaya Düşen Adam ve vampir filmlerine yepyeni bir soluk getiren The Hunger/Açlık, yenilenmiş kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 28 Ocak'ta açıklanacak programından sürprizler gelmeye devam ediyor. Bunlardan biri de, geçtiğimiz hafta ölümüyle hayranlarını derinden sarsan, sinemadan müziğe pek çok alanda unutulmaz eserler vermiş, 70'lerden bugüne, tarzı ve duruşuyla sanat ve moda dünyasını derinden etkilemiş David Bowie'nin anısına hazırlanan David Bowie... bölümü olacak. Bowie'yi beyazperdede de ikon bir isme dönüştüren iki film, yenilenmiş kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Bunlardan ilki, Far from the Madding Crowd, Bad Timing, Don't Look Now gibi ödüllü filmleriyle tanıdığımız Nicolas Roeg'in Walter Tevis'in aynı adlı romanından uyarladığı 1976 tarihli başyapıtı The Man Who Fell to Earth/Dünyaya Düşen Adam. Gezegeninde yaşanan su sıkıntısına çözüm bulmak için Dünya'ya gelen ama burada geçen zamanı uzadıkça insanlığın yozlaşmalarına kapılıp ruhunu kaybeden bir uzaylının yaşadıklarını konu alan film, türün hayranları tarafından kısa sürede kült mertebesine ulaşmış bir bilimkurgu. David Bowie'nin ilk filmi olma özelliğini de taşıyan Dünyaya Düşen Adam, Berlin'de yarışmış, Bilim Kurgu, Fantastik ve Korku Filmleri Akademisi tarafından da Bowie'ye En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü getirmişti. David Bowie... bölümünün bir diğer filmi ise, ilk filmiyle vampir filmlerine yepyeni bir soluk getiren Tony Scott'ın yönettiği The Hunger/Açlık. 1983'te gösterime girdiğinde ağır eleştirilerle karşılanan ama zaman içinde kendi takipçilerini yaratarak en muhteşem vampir filmlerinden birine dönüşen Açlık, David Bowie, Catherine Deneuve ve Susan Sarandon'lı kadrosuyla da göz kamaştırıyor. Bowie'nin yaşlanan ve gençliğini kaybeden bedeniyle ortaya koyduğu yıllanmış performansıyla büyülediği Açlık, stilize, atmosferik ve bugünün standartlarında bile oldukça seksi ve melankolik bir vampir filmi. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. ! f İstanbul'un biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/f-istanbul-2016nin-en-ilham-verici-yonetmenini-ariyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 10.000 dolar para ödüllü yarışması Keş! f Uluslararası Yarışma'da bu yıl 11 ülkeden 9 film yarışacak. Mert Fırat, Desiree Akhavan, Joshua Siegel ve Dounia Sichov'dan oluşan Keş! f jürisi, 2016'nın en ilham veren yönetmenini seçecek! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Filmler Festivali'nin dokuzuncu yılını kutlayan uluslararası yarışması Keş! f'te yarışacak filmler belli oldu. İlk ya da ikinci filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş! f bölümünde, ABD, Almanya, Belçika, Çin, Etiyopya, Fransa, Finlandiya, İngiltere, İran, İspanya ve Türkiye'den toplam 9 film, 10.000 dolar değerindeki Keş! f Ödülü için jüri karşısına çıkacak. 2015 Bağımsız Ruh Ödülleri'nde En İyi İlk Senaryo'ya ve 2015 Gotham Ödülleri'nde En İyi Çıkış Yapan Yönetmen'e aday olan Appropriate Behaviour/Makul Davranışın senarist, yönetmen ve başrol oyuncusu, Filmmaker dergisinin 'Bağımsız Sinemanın 25 Yeni Yüzü' arasında yer almış ve en son, Girlsün dördüncü sezonunda da izlediğimiz Desiree Akhavan; New York Modern Sanat Müzesi'nin film küratörü Joshua Siegel; Catherine Breillat'nın The Sleeping Beauty, Abel Ferrara'nın Pasolini filmlerinden tanıdığımız ve bu yıl Denis Cote'nin Berlin'in ardından! f İstanbul'da gösterilecek son filmi Beatrice'i Olmayan Boriste izleyeceğimiz oyuncu Dounia Sichov ve İlksen Başarır'ın yönettiği Başka Dilde Aşk, Atlıkarınca ve Bir Varmış Bir Yokmuş filmlerinde hem senarist hem de oyuncu kimlikleriyle ödüller kazanan Mert Fırat'tan oluşan Keş! f jürisi, 2016'nın en ilham veren yönetmenini seçecek. Fransız yönetmen Clement Cogitore'un karabasanı andıran ve Terrence Malick'e selam gönderen tekinsiz atmosferiyle dikkat çeken, Batılı devletlerin uzak ülkelerde yürüttüğü savaşın anlamsızlığına dikkat çeken The Wakhan Front/Ne Yerde Ne Gökte, Dardenne kardeşlerin Potiche, Le silence de Lorna, Cloclo gibi pek çok klasiğinde izlediğimiz Jeremie Renier'ın olağanüstü oyunculuğuyla hafızalara kazınırken; İranlı yönetmen Sina Ataeian Dena'nın şiddet üzerine kurguladığı üçlemenin de ilk filmi olan Paradise/Cennet, son derece baskıcı ve cinsiyetçi İran rejiminde bir kadın olmanın zorluğunu İran'da öğretmenlik yapmakta olan 25 yaşındaki Hanieh'nin yaşadıkları üzerinden samimi, gerçekçi ve belgeselvari bir dille anlatıyor. Bir diğer İranlı yönetmen ise Shahram Alidi ise, İran-Türkiye ortak yapımı filmi Black Horse Memories/Kara At Hatıralarında, arkadaşlarının vasiyetlerini gerçekleştirmek için kara bir atın peşine düşen bir grup gencin hikayesini, mitolojik ve gerçeküstücü öğeleri kullanarak masalsı bir dille anlatıyor ve cesareti, atmosferi ve adeta bir ağıtı andıran dramatik yapısıyla dikkat çekiyor. Yarışmada Türkiye'yi ise Ali Kemal Çınar'ın Hidden/Gizli adlı filmi temsil ediyor. Çınar'ın senaryosunu yazdığı ve aynı zamanda kamera önüne de geçtiği film, sakin bir hayat süren Ali Kemal ve Berfin adlı bir çiftin, günün birinde kendilerini cinsiyet değişiminin tuhaf bir gerçeklik kazandığı bir dünyanın içinde bulmalarını konu alıyor ve seyirciyi cinsiyet teorileri ve geleneklerle oynayan büyülü bir eğlenceye davet ediyor. Keş! f bölümündeki filmler ayrıca, Sinema Yazarları Derneği jürisi tarafından değerlendirmeye alınacak ve Gözde Onaran, Münir Emre Göker ve Vecdi Sayar'dan oluşan jüri, seçecekleri bir filme SİYAD Ödülü'nü verecek. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 3 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 6 Mart'ta 15. yaş yolculuğunu tamamlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/f-istanbul-ayni-anda-33-sehir-50-farkli-noktada/", "text": "Dünyada ilk kez! f İstanbul tarafından gerçekleştirilen 'alternatif film dağıtım ve paylaşım' projesi! f , bu yıl Abu Dis'ten Girne'ye 50 farklı noktaya ulaşacak. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve Mediatriple'ın sağlayacağı altyapı ile gerçekleşecek olan! f , festival coşkusunu 33 şehre taşıyacak. Gaziantep'te 7, Şanlıurfa'da 2 farklı noktada da Arapça altyazıyla Suriyeli mültecilere özel gösterimler gerçekleşecek. 18 Şubat'ta yola çıkacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, yılın merakla beklenen filmlerini Türkiye'ye getirmeye devam ediyor. Festivalin özel gösterimleri ve etkinlikleriyle yine çok konuşulacak programında bu yıl, alternatif dağıtım ve paylaşım' projesi! f özellikle dikkat çekiyor. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde, Mediatriple tarafından sağlanacak dijital altyapıyla ve Anadolu Kültür danışmanlığında yedincisi yapılacak! f , ! f İstanbul'un festival salonlarını Türkiye'de 27 şehrin yanı sıra Abu Dis, Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'a taşıyacak. Festivalin son üç günü olan 26-27-28 Şubat tarihlerinde İstanbul'da gösterilecek 5 film, 33 şehir ve 50 farklı noktada, 15 bin kişiye aynı anda ulaşacak. Gaziantep'te 7, Şanlıurfa'da 2 farklı noktada da Arapça altyazıyla Suriyeli mültecilere özel gösterimler gerçekleşecek. Gösterimlerin ardından İstanbul'da yönetmenlerle yapılacak söyleşiler internet üzerinden canlı yayınlanacak ve bu şehirlerdeki katılımcılar da sohbeti izleyip, yönetmenlere soru sorabilecek. Bir festival tarafından dünyada ilk kez gerçekleştirilen 'alternatif dağıtım ve paylaşım' projesi! f kapsamında bu yıl; tellerle örülü işgal altındaki Batı Şeria'da normal araba parçalarından devşirerek ürettikleri yarış arabalarıyla hem işgale hem de kadınları yarış şöförü olarak görmeye alışık olmayan muhafazakar topluma meydan okuyan, Orta Doğu'nun ilk kadın araba yarışçısı takımı Speed Sistersın hikayesini konu alan Speed Sisters/Hızın Kızları; Rokhsareh Ghaem Maghami'nin Afganistan'dan Tahran'a mülteci olarak girmiş, zorlu hayatına rap müziğiyle karşı durmaya çalışan genç bir kadının hayatını anlattığı Sonita; Cannes'dan ödüllü I've Heard the Mermaids Singing ve görkemli uyarlaması Mansfield Park ile tanıdığımız usta yönetmen Patricia Rozema'nın evlerinden uzakta, elektriksiz ve insansız bir ortamda bir başlarına kalan iki kız kardeşin hikayesini konu alan ve Ellen Page ile Evan Rachel Wood'u bir araya getiren Ormana Doğru/Into the Forest; İran'da öğretmenlik yapmakta olan 25 yaşındaki Hanieh'nin çevresindeki diğer kadınların aksine baskıcı rejimin kurallarına boyun eğmekte direnmesini anlatan, son derece baskıcı ve cinsiyetçi İran rejiminde bir kadın olmanın zorluğunu samimi, gerçekçi ve belgeselvari bir dille gözler önüne seren Paradise/Cennet ve Deniz Gamze Ergüven'in Türkiye'de kadın veya çocuk olmayı değil, kendileri olmayı seçen beş kız kardeşin hikayesini etkileyici bir dille anlattığı, 2016 Oscar'larında Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü için Fransa'yı temsil eden Mustang gösterilecek. ! f , bir festival tarafından dünyada ilk kez gerçekleştirilen 'alternatif dağıtım ve paylaşım' projesidir. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde ve ilk yılından beri Anadolu Kültür danışmanlığında düzenlenen! f kapsamında, ! f İstanbul'un farklı bölümlerinden 5 film seçilmekte. Festivalin İstanbul ayağının son üç gününde gösterilen bu 5 film, aynı anda Anadolu'da 27 şehirde ve Abu Dis, Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'taki sinemaseverlere ulaşıyor. ! f filmlerini! f İstanbul seçiyor, gösterimlerin organizasyonunu şehirlerdeki üniversiteler, dernekler, sanat inisiyatifleri ve sivil toplum kuruluşlarından sinemaseverler yapıyor. Gönüllülüğe dayanan bu işbirliği 7 yıldır kesintisiz sürüyor ve her yıl daha da büyüyor. Siz de bu sinema ağına katılmak ve kendi şehrinizde! f filmlerinin gösterilmesini sağlamak istiyorsanız bizimle iletişime geçebilirsiniz. ! f ortağımız olan internet servis sağlayıcı Mediatriple, seçilen 5 filmi festivalin son üç gününde ortaklarımıza açıyor ve İstanbul'daki gösterim yapılan salonla aynı anda, internet üzerinden gösterime sokuyor. Yüksek görüntü kalitesiyle gösterilen bu filmler aynı anda tüm ortak şehirlerde sinemaseverlere ulaşıyor. İstanbul'daki gösterimlerin ardından filmlerin yönetmenleriyle salonda söyleşi yapılırken ortak şehirlerimizdeki izleyiciler de internet üzerinden bu anı canlı izleyebiliyor ve yönetmene sorularını gönderebiliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/f-istanbul-ve-yapimlabden-cocuk-haklari-konulu-yapim-atolyesi-son-basvuru-29-ocak-2016/", "text": "! f İstanbul ve YAPIMLAB'den Çocuk Hakları konulu yapım atölyesi! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, yalnızca filmleriyle değil atölyeleriyle de çok konuşulacak. Bu yıl! f İstanbul ve YAPIMLAB ortaklığında ikincisi gerçekleşecek Bir Yaratıcı Yapım Atölyesi ve Pitching Platformu, Türkiyeli kısa filmcilere projelerini geliştirmede danışmanlık fırsatı sağlayacak. Çocuk Hakları konulu atölyeye başvurular ise bugün başladı! ! f istanbul ve başarılı yapımcı Zeynep Atakan tarafından kurulan YAPIMLAB ortaklığında ikincisi gerçekleşecek Bir Yaratıcı Yapım Atölyesi & Pitching Platformu, Türkiyeli kısacıların ve kısa film tutkunlarının projelerini bekliyor. Dünyada hızlı bir biçimde değişen film üretim stratejilerini genç sinemacılarla paylaşmayı hedefleyen atölyenin 2016 odak konusu ise, çocuk hakları olacak ve konusu itibariyle merkezine çocukları, çocukların yaşam alanlarını ve haklarını ele alan tüm kısa film projelerine açık olacak. Başvuruları bugün başlayan ve 29 Ocak'ta sona erecek olan Bir Yaratıcı Yapım Atölyesi & Pitching Platformu'na 8 proje seçilecek ve proje sahipleri! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali kapsamında gerçekleşecek atölyeye katılma hakkı kazanacak. Zeynep Atakan'ın moderatörlüğünde gerçekleşecek ve konuya ilgi duyan izleyicilere de açık olacak atölyenin sonunda jürinin seçeceği bir projeye 5 bin TL değerindeki YAPIMLAB Ödülü verilirken, geri kalan yedi proje prodüksiyon aşamalarında YAPIMLAB Proje Geliştirme tarafından takibe alınacak. Detaylarına www. ifistanbul. com sitesinden ulaşabileceğiniz ve 29 Ocak'a dek sürecek başvurular sadece Türkiyeli yapımcı ve yönetmenlerin katılımına açık olacak. Yapım sürecinin her adımında alternatif yolları keşfetmeye, farklı mecraları kullanmaya ve yapımcıların içinde yaşadıkları coğrafyanın sosyal, kültürel ve üretim odaklı açmazlarına yeni çözümler üretebilmelerine aracı olmayı amaçlayan Bir Yaratıcı Yapım Atölyesi & Pitching Platformu Atölyesi, ! f istanbul ve YAPIMLAB ortaklığında 25 Şubat'ta gerçekleşecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında düzenlenecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2015 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2015 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. ! f İstanbul'un biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/f-istanbulu-anomalisa-aciyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin açılış filmi belli oldu. Charlie Kaufman ve Duke Johnson'ın stop-motion tekniğiyle çektikleri, eleştirmenlerce yılın başyapıt filmi sayılan Anomalisa, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin açılış filmi belli oldu. Being John Malkovich, Adaptation, Eternal Sunshine of the Spotless Mind gibi pek çok modern klasiğin yazarı Charlie Kaufman ile televizyon tarihinin en sıradışı animasyon dizisi Mary Shelley's Frankenholeun yaratıcısı Duke Johnson'ın birlikte çektiği Anomalisa, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Daily News'un Rüzgar Gibi Geçti'nin varoluşçu kukla film hali, Variety'nin Küçük bir mucize sözleriyle övdüğü, birçok eleştirmen tarafından da yılın başyapıtı sayılan Anomalisa, hayatının sıkıcılığından bezmiş aile babası ve Onlara Yardım Etmenize Nasıl Yardım Edebilirim?in saygın yazarı Michael Stone'un karanlık, absürt ve sürreel yolculuğunu anlatıyor. Michael, müşteri hizmetleri profesyonelleri için bir kongrede konuşmak için gittiği Cincinnati'de kalacağı Fregoli Otel'de Akron hamurişleri satış temsilcisi Lisa ile tanışıyor ve çaresizliğinden olası bir kaçış olarak hayatının aşkına yelken açıyor. Esquire'dan Matt Patches'ın da dediği gibi yılın en insani filmine dönüşen bu stop-motion animasyon harikası film, Charlie Kaufman'ın en önemli Amerikalı sinemacılar arasındaki yerini sabitlerken, Duke Johnson'ı da büyük bir yaratıcı yönetmen olarak ilan ediyor. Anomalisada herkesin sesini Tom Noonan seslendirirken, Michael'a David Thewlis, Lisa'ya ise Jennifer Jason Leigh sesleriyle hayat veriyor. Carol, Fargo, Being John Malkovich, In Bruges gibi pek çok filmin müziğini yapmış Carter Burwell'ın etkileyici müzikleri de filmin hüznünü güçlendiriyor. Kickstarter'da açılan kampanyada beklenilenin iki katı bağış toplayarak dikkatleri çeken ve Rosa Tran, Duke Johnson, Charlie Kaufman ve Dino Stamatopoulos'un yapımcılığını üstlendiği Anomalisa, iki yıl animasyon yapım süreci olmak üzere toplam üç yılda tamamlandı. Prömiyerini yaptığı Venedik'te Jüri Özel Ödülü'nü kazanan film, Austin Fantastic Fest'te En İyi Yönetmen, San Diego, San Francisco, Indiana gibi pek çok eleştirmenler birliği tarafından da Yılın Animasyonu seçildi. Anomalisanın adaylıkları arasında en dikkat çekeni ise, Lisa seslendirmesiyle Jennifer Jason Leigh'in Bağımsız Ruh Ödülleri'nde Yardımcı Kadın Oyuncu dalında aday gösterilmesi oldu. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. ! f İstanbul'un biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/ismek-sanat-yarismalari-basvuru-tarihleri-11-18-nisan-2016/", "text": "Türk süsleme sanatlarında ve çağdaş sanatlarda başarılı sanatçıları ödüllendirmek, geleneksel sanatlarımızı günümüze taşımak ve bu sanatların gelişimine katkı sağlamak. Hat, Tezhip, Minyatür, Çini, Ebru, Katı', Resim, Fotoğraf. Üçüncülük Ödülü : 6 adet (Kişi başı 3.500 TL) olarak ödenecektir. Mansiyon Ödülü : 6 adet (Kişi başı 1.500 TL) olarak ödenecektir. Üçüncülük Ödülü : 2 adet (Kişi başı 2.500 TL) olarak ödenecektir. Mansiyon Ödülü : 2 adet (Kişi başı 1.500 TL) olarak ödenecektir. Dereceye giren ve mansiyon alan eserler, eser sahiplerine teslim edilmeyerek İSMEK bünyesinde değerlendirilecektir. Yarışma, İSMEK personeli dışında herkese açıktır. 1- Katılımcılar, yarışmaya bir branşta en fazla iki eserle katılabilir. 3- Yarışmaya katılan eserlerin daha önce herhangi bir yarışmada derece almamış ve sergilenmemiş olması gerekmektedir. 4- Yarışmaya katılan eserlerin yayın organlarında, dijital ortamda ve basılı malzemelerde yayınlanması ve sergilenmesi hususunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İSMEK hak sahibidir. 5- Yarışmaya katılan eserlerin varsa anlamı, hikayesi vb. bilgileri detaylı şekilde bir zarf içinde eserle birlikte teslim edilebilir. Söz konusu zarfta ve içindeki belgede isim, imza vb. hiçbir işaret yer almayacaktır. 6- İlk üçe giren ve mansiyon alan eserler yarışmacıya teslim edilmeyecek ve İSMEK koleksiyonuna dahil edilecektir. Yarışmacılar eserle ilgili hiçbir hak talep edemeyecektir. 7- Yukarıdaki koşulları sağlayamayan başvurular, seçici kurula girmeden reddedilecektir. 1- Yarışmaya katılacak eserler 11-18 Nisan 2016 tarihleri arasında Anadolu yakasında BAĞLARBAŞI TÜRK İSLAM SANATLARI İHTİSAS MERKEZİ'ne (0216 334 91 28), Avrupa yakasında İSMEK ÇUKUR BOSTAN ATÖLYE 'ye (0212 534 08 30) teslim edilecektir. 2- Başvurular her branşta 3 kişiden oluşan jüri tarafından değerlendirilerek ödül almaya hak kazanan ve sergilenmeye değer bulunan eserler seçilecektir. Ödül alan ve sergilenmeye değer bulunan eserler, düzenlenecek sergi ve ödül töreni ile sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. Dereceye girenlere ödülleri, düzenlenecek sergi ve ödül töreninde verilecektir. Ödül töreni ve sergi tarihi, İSMEK web sitesi üzerinden duyurulacaktır. 3- Kargo ile gönderilen eserlerin tüm masraf ve sorumluluğu sanatçılarına aittir. 4- Yarışma sonucunda ödül kazanamayan ve sergilenmeyen eserler, sonuçların açıklanmasından sonraki 30 gün içerisinde sahiplerine daha önce ürün teslim ettikleri noktalardan geri verilecektir. Yarışmaya kargo ile gönderilen eserler ise eser sahiplerine yine 30 iş günü içerisinde karşı ödemeli olarak İSMEK tarafından geri gönderilecektir. Yarışma sonuçlarının açıklanmasından sonraki 30 gün içerisinde teslim alınmayan, kargoda zarar gören, kaybolan ve başvuru sahiplerine ulaştırılamayan eserlerden İSMEK sorumlu değildir. 6- Bu yarışmaya iştirak edenler bütün şartları kabul etmiş sayılır. Kalem Kalınlığı: Maksimum 5 mm olmalı. Teslim Şekli: Eserler herhangi bir süsleme unsuru olmadan, camlı ve çerçeveli olarak teslim edilecektir. Eser Ölçüsü: Eserlerin kısa kenarı 30 cm'den küçük, uzun kenarı 70 cm'den büyük olmayacaktır. Teknik: Eserler tezhip sanatında yer alan tekniklere uygun olarak çalışılmış olmalıdır. Çalışmalarda klasik uygulamaların yanında farklı üsluplar bir arada uygulanabilir. Eserlerde su bazlı boya ve farklı renklerde altın kullanılacaktır. Süsleme alanı boş bırakılmayacak, içerisinde hat dışında herhangi bir yardımcı unsur kullanılmayacaktır. Teslim Şekli: Eserler çerçeveli olarak teslim edilecektir. Teslim Şekli: Eserler çerçeveli olarak teslim edilecektir. Not: Yapılan eserlerde figür kullanılması zorunludur. Ebat: Panoların uzun kenarları 100 cm, yuvarlak ve dik formlu objelerin genişlik ve yüksekliği 80 cm'den büyük olmamalıdır. Teknik: Türk çini sanatında kullanılan teknik ve üsluplar ile yapılan özgün tasarımlar kabul edilecektir. Yarışmaya gönderilecek eserler çini karolara ya da üç boyutlu formlara çalışılabilir. Teslim Şekli: Eserler sergilenmeye hazır halde teslim edilmelidir. Teknik: Eser, yüzde yüz katı' olarak işlenecektir. Teslim Şekli: Eser çerçeveli olarak teslim edilecektir. Ebat: Eserlerin kenar uzunlukları 40 cm'den küçük, 120 cm'den büyük olmamalıdır. Teknik: Yarışma portre ve natürmort türünde yapılacaktır. Yarışmaya tuval üzerine yağlıboya, akrilik ve karışık teknikle oluşturulan yapıtlar kabul edilecektir. Eserler çerçevesiz ancak kenarları boyalı ya da çıta çakılmış olarak sergilemeye hazır durumda teslim edilmelidir. Kağıt üzerine çalışılmış veya cam ile çerçevelenmiş eserler yarışmaya kabul edilmez. Not: Tanınmış kişilerin portreleri kabul edilmeyecektir. Ebat: Yarışmaya katılacak eserler 35x50 kağıt ebatlarında olacaktır. Teknik: Çalışmalar kağıt üzerine, geleneksel Türk ebrusu malzeme ve teknikleri kullanılarak yapılacaktır. Çalışmalarda yalnızca ezilmiş toz pigment boyalar kullanılacaktır. Guaj, akrilik, akrilik bazlı hazır ebru boyaları vb. malzemelerle yapıldığı tespit edilen eserler değerlendirme dışı bırakılacaktır. Esere ait çalışmaların tümü su yüzeyinde olacak ve kağıda alındıktan sonra herhangi bir müdahale yapılmayacaktır. Akkase ve çift baskı teknikleri kabul edilmeyecektir. Çiçek zeminleri ise serbesttir. Teslim Şekli: Eserler camlı ve çerçeveli olarak teslim edilecektir. Ebat: Eserlerin kısa kenarı 2500 pikselden küçük olmayacak ve çözünürlük 240-300 dpi arasında olacaktır. Teknik: Fotoğraflar renkli veya siyah-beyaz olabilir. Fotoğraflar üzerinde fotoğraf işleme programları ile renk ayarlaması ve manipülasyon yapılması kesinlikle yasaktır. Fotoğrafların kenarlarında boşluk veya paspartu kullanılmamalıdır. Fotoğrafın üzerinde çekenin ismi yer almamalıdır. Fotoğrafların tamamı yarışmacı tarafından çekilmiş olmalıdır. Başkasına ait görüntülerin tamamen ya da kısmen kullanılması kural ihlali sayılır. Teslim Şekli: Yarışmaya eserler sadece dijital ortamda jpg, raw ve nef formatlarında kabul edilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/muzik-f-istanbuldan-yukselecek/", "text": "18 Şubat'ta başlayacak! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, müzik tutkunlarının yolunu gözlediği filmleri bir araya getiriyor. Janis Joplin'den Blur'e, Kurt Cobain'den The Residents'a, her biri külte dönüşmüş müzisyenlerin filmleri Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da müzik tutkunlarını memnun edecek filmlerle geliyor. Janis Joplin'den Blur'e, Kurt Cobain'den The Residents'a, her biri külte dönüşmüş müzisyenlerin filmleri Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Rock müziğin tanrıçası Janis Joplin'in bugüne dek yayınlanmamış görüntülerine ve söyleşilerine yer veren Janis: Little Girl Blue/Janis: Hüzünlü Küçük Kız, Joplin'in hayatını anlatan ve ailesi tarafından da onaylanmış ilk belgesel olma özelliği taşıyor. 2006'da çektiği ve Oscar'a aday gösterilen Deliver Us from Evil ile tanıdığımız Amy Berg'in yönettiği film, Piece of My Heart, Cry Baby, Summertime, Mercedes Benz gibi pek çok Janis Joplin klasiğini bir arada sunuyor ve sanatçının John Lennon, Yoko Ono, Jimi Hendrix gibi yıldız isimlerle birlikte çekilmiş görüntülerini de ilk kez izleme şansı veriyor. Nirvana'nın kurucusu, son 25 yılın en büyük rock yıldızlarından Kurt Cobain'in kişisel günlükleri ve ses kayıtlarından oluşan Cobain: Montage of Heck/Kahrolası Montaj ise, Rolling Stone dergisinin de deyimiyle filtresiz bir Cobain deneyimi sunuyor. On the Ropes, The Kid Stays in the Picture, Chicago 10 gibi ödüllü belgeselleriyle tanıdığımız Brett Morgan'ın 8 yıl boyunca Cobain'in ailesi ve yakınlarının ilk kez açtığı arşivlerden kurguladığı film, bir rock yıldızının hikayesinden öte, günlükleri ve kişisel ses kayıtlarıyla daha yakından ve içeriden tanıdığımız bir Kurt Cobain portresi çiziyor. Courtney Love'ın önerisiyle geliştirilen, kızı Frances Bean Cobain'in de yürütücü yapımcısı olduğu film, Cobain hayranlarına bolca gözyaşı döktürecek görünüyor. ! f music'in, 90'larda çığır açan müzikleriyle bugünün pek çok grubuna ilham olmaya devam eden brit pop grubu Blur hayranlarına da sürprizi olacak. Sam Wrench'in yönettiği Blur: New World Towers, geçen yıl Nisan ayında yayınladıkları ve 12 yıl sonra bir araya gelerek yaptıkları ilk albüm olan The Magic Wrip için çıktıkları dünya turnesinde Blur'u izliyor ve beş gün boyunca Hong Kong'da grup üyeleriyle zaman geçiriyor. Grubun adı henüz açıklanmayan yeni albümlerinden tüyolar da veren film, kulis ve konser görüntüleriyle bir efsanenin yeniden bir araya gelişini kutluyor. ! f İstanbul'da ayrıca, Hip-Hop modasının 70'lerden günümüze uzanan tarihçesini kronolojik bir hikayeyle anlatan Sacha Jenkins belgeseli Fresh Dressed/Cakalı Faça yalnızca müzik tutkunlarına değil moda takipçilerine de göz kırparken, kimliklerini hala saklı tutan avangart rock grubu The Residents'ın 40 yıllık kariyelerini konu alan Theory of Obscurity: The Residents/ Belirsizlik Teorisi: The Residents da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek. Festival biletleri ise 5 Şubat'ta biletix'te ön satışa çıkacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/23/tarihsiz-gunlukler-ahmet-yesil-atina-melina-kultur-merkezi-05-15-subat-2016/", "text": "Ahmet Yeşil'in TARİHSİZ GÜNLÜKLER adlı serisinden çalışmalarının yer alacağı sergi, 5-15 Şubat 2016 tarihleri arasında Atina Melina Kültür Merkezi'nde izlenebilir. Türkiye Cumhuriyeti Atina-Pire Başkonsolosluğu ve Atina Belediyesi Kültür, Gençlik ve Spor İşleri Müdürlüğü işbirliğiyle düzenlenen serginin açılışı 5 Şubat Cuma günü 19.30'da. Açılışta Soprano Aytül Büyüksaraç ve Piyanist Demet Eytemiz de dinleti sunacaklar. Sanatçının son dönem çalışmalarında tüm tematik anlatım dilinden soyutlanan minimal çalışmalar, plastik dille yaratılan imgesel açık yapıtlardır. Ahmet Yeşil'in tuvalinde, sözlük anlamının ötesinde plastik bir imge olarak yerleşen ip ve halat, maddi dünyadaki bağlayıcı rolünü tamamen kaybeder ve resim düzlemine yepyeni açılımlar sunar. İzleyiciler, ritmik bir akış yüklenen bu imgelere bırakır kendini ve sanatçının kendine has mavi, yeşil, mor ya da kırmızı renklerle tuval yüzeyinde yaratığı şiirsel kompozisyonların içine dalıverir. Denizin altında, dalgaların üzerinde, ıssız bir ormanda, bazen de yeşile gebe mavinin içinde buluverir kendini. Sanatçının istediği tam da budur: İzleyiciyi ve resimsel imge derin bir diyalog içindedir. Halatın nesnel kimliği üzerinden, sanatsal objeye dönüşen ip, halatın kendi ritminin yaşamın ritmiyle beraber yarattığı kozmos plastik bir dile dönüşürken, sanatıma da özgün bir kimlik kazandırıyor. Yaşamda da her anın, duygunun, sanatçının sezgisiyle, görme biçimiyle, halatın ritmik kıvrımlarıyla yaşamın ritmi arasındaki ilişkiye göndermelerdir. Halatın ritmik kıvrımları üzerine düşen, renk, ışık, açık koyu değerler bize ait olanın yansımalarıdır. Yaşama ait sosyal, toplumsal, siyasal ekonomik, ekolojik düzeylerin plastik dille anlatımıdır. Resmimdeki her olgunun yaşamımda bir karşılığı vardır. Zaten altını dolduramadığınız bir dil size ait değildir. Zaman içinde plastik dilinizi oluşturduktan sonra, kendinizi keşfetmek üzere teknik arayışlara giriyorsunuz. Durduğunuz an kendi ayak izlerinizi işgal edersiniz. Resim dilini izlemek, seyretmek üzere zamanı beklemeye almak gibi bir lüksüm olmadı. Arkanızdaki birikim, yeniye başlamak üzere bir deneyden ibaret. Hiçbir deneyi inkar etmeden, plastiğin dayattığı yenilenmeye açığım. Arayış, bilinç, hesaplaşma iradesi kendi plastik açılımını getiriyor zaten. Son dönem çalışmalarımda ip, resim dışında hiçbir anlatım kaygısı aramadan, plastiğin ve imgenin kendi dönüşümünü ve gücünü kurdu. Daha yalın, daha minimal... Bu elbette benimle hayat, benimle resim ve benimle kendim arasında süren gerilime bir çözüm çabasıdır. Ahmet Yeşil'in Manifestosunda belirttiği resim ve hayat arasındaki ilişki, gerilim, çözüm bulma çabasının tuvale yansıması, toplum ile sanatı arasında bir uçurum yaratmaz. Onun sanatı herkese yakındır, herkes kendinden bir şeyler bulur. Ahmet Yeşil resmindeki ritm, denge, lirizm, ışık, gölge ve yeniden tanışıyormuşçasına öne çıkan canlı renklerin kusursuz uyumu birçok farklı kültürden izleyicinin, hızla resim ile ilişki kurmasını sağlar. Otuz yedi yıldır aktif olarak sanat yaşamının içinde olan Ahmet Yeşil, bugüne kadar 105 kişisel sergi açtı, 297 karma ve yarışma sergisine katıldı, 24 ödül aldı. Tam anlamıyla 'nev-i şahsına münhasır' olarak tanımlanabilecek bir fırçası vardır. Dünyadaki ve Türkiye'deki moda akımları çok yakından takip etse de o kendi gerçeğinden vazgeçmemiş, yıllar içinde fırça darbeleri ile tuvaline aktardığı özlemleri, tutkuları, heyecanları, duyguları, düşünceleri, acıları, mutlulukları onu nereye götürdüyse, sanatı da o bağlamda gelişmiş, bugünkü gücüne ulaşmıştır. Özellikle ve ısrarla belirtilmesi gereken nokta ise, dünyadaki hiçbir sanatçıyla karşılaştırılamayacak ve Ahmet Yeşil tarzı olarak anılan görsel bir dil yaratmış olmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/29/international-art-suites-gallery-workshop-application-2016-deadline-4-march-2016/", "text": "ART GALLERY SUITES Bodrum is a continuation of the galleryspace with guest artist program and opens possibilities for use as Artist Studios. BODRUM SUITES ART GALLERY welcomes manyartists in 2011 again is preparing to meet the artists. Besides the exhibitions to be held in May, June and September will be held with the participation of artists from various artistic workshops and seminarswithin titles, talks and panels are held. At the end of the workshops will be presented the viewer with an exhibition of emerging studies. 1- Artists will participate in workshops and exhibitions that one-should submit a portfolio. 2 The result of the evaluation will be conducted to determine the calendar for the month of June or September. 4- Participating artists will stay in ART SUITES HOTEL rooms, the hotel restaurant will met the needs of eating and drinking. 5- Artists will be borne their special expenses, which are except the programmed travel and ertertainment. 6 Participating artists will leave their Works to the Art Suites Gallery's collection at the end of workshop. 7 A limited number of participants are invited."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/29/uluslararasi-art-suites-gallery-workshop-katilim-duyurusu-2016-basvuru-tarihleri-01-subat-4-mart-2016/", "text": "|Art Suites Gallery konuk sanatçı programı ile Galeri'nin Bodrum Yalıkavak'ta ki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açıyor. Art Suites Gallery'nin amacı genç sanatçılara destek vermek, projelerine katkıda bulunmak, ayrıca yurt içinden ve yurt dışından genç ve usta sanatçılarla birlikte sanatsal paylaşımların gerçekleştiği ortak bir platform oluşturmak. Art Suites 2011 yılından bu yana her yıl Mayıs, Haziran ve Eylül aylarında pek çok sanatçıyı 1 hafta boyunca farklı gruplarda ağırlamaya devam ediyor. Atölye çalışmalarının sonunda ortaya çıkan eserler Art Suites Gallery Bodrum'da sergileniyor. 1-Atölye çalışmaları ve sergilere katılacak sanatçıların portfolyo sunması gerekmektedir. Başvuru dosyası info@artsuitesgallery. com adresine e-mail olarak gönderilecektir. 2- Değerlendirme sonucunda Mayıs, Haziran ya da Eylül ayı için takvim belirleme çalışması yapılacaktır. 3- Sanatçı, ulaşım, konaklama, malzeme gibi konularda hiçbir masrafta bulunmayacaktır. Bu ve benzeri harcamalar ART SUITES GALLERY tarafından karşılanacaktır. 4- Katılımcı sanatçı ART SUITES HOTEL odalarında konaklayacak, yeme içme ihtiyacını otel restaurantında karşılayacaktır. 5- Programlanan gezi ve eğlenceler dışında özel harcamalar katılımcının kendi inisiyatifinde olacaktır. 6- Katılımcı sanatçı atölye çalışmaları sonucunda ortaya çıkan eserler ART SUITES koleksiyonuna bırakılacaktır. 7- Sınırlı sayıda katılımcı davet edilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/arka-bahce-bedri-baykam-piramid-sanat-10-subat-27-mart-2016/", "text": "Bedri Baykam'ın 136. kişisel sergisi Arkabahçe10 Şubat'ta Piramid Sanat'ta! Yaşam okyanusunda yol alırken, varış noktasını umursamadan gezme lüksüylekapınızı her an çalabilecek bir denizci gibi ürettiği son işler, California dönemi, Şerit Resimler, Dişi Entrikalar, Gerçek Sahteler, Lolitart, Tarihin Röntgencisive Be My Guestserilerine de göz kırpan taze izleri sizlere sunuyor. Baykam'ın 2013-2015 yılları arasındaki çalışmalarının yer alacağı sergide, ağırlıklı olarak tualler karşımıza çıkıyor. Eserler bir anlamda sanatçının düşünsel ve teknik planda kendi yakın geçmişinin bir sentezini oluşturuyor. Arkabahçe 27 Mart, Pazar gününe dek Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/f-istanbul-birlestiriyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. Bu yıl! f İstanbul birleştiriyor! sloganıyla yola çıkan festival, bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 33 şehir, 50 farklı noktaya film götürecek. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Fitaş, Cinemaximum Nişantaşı City's, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 3-6 Mart tarihlerinde de Ankara'da Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. Bu yıl! f music partileri Babylon'da, festival etkinlikleri ise DEPO ve SALT Galata'da düzenlenecek. Being John Malkovich/John Malkovich Olmak, Adaptation, Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan gibi pek çok modern klasiğin yazarı Charlie Kaufman ile televizyon tarihinin en sıradışı animasyon serisi Mary Shelley's Frankenholeun yaratıcısı Duke Johnson'ın birlikte çektiği Anomalisa, ! f İstanbul'un açılış filmi olacak. Daily News'un Rüzgar Gibi Geçti'nin varoluşçu kukla film hali, Variety'nin Küçük bir mucize, Indiewire'ın Tuhaf bir şekilde güzel, canlandırılmış bir varoluş krizi sözleriyle tarif ettiği, bir çok eleştirmen tarafından da yılın başyapıtı sayılan Anomalisa, hayatının sıkıcılığından bezmiş aile babası ve Onlara Yardım Etmenize Nasıl Yardım Edebilirim?in saygın yazarı Michael Stone'un karanlık, absürt ve sürreal yolculuğunu anlatıyor. Michael, müşteri hizmetleri profesyonelleri için bir kongrede konuşmak için gittiği Cincinnati'de kalacağı Fregoli Otel'de Akron hamurişleri satış temsilcisi Lisa ile tanışıyor ve çaresizliğinden olası bir kaçış olarak hayatının aşkına yelken açıyor. Prömiyerini yaptığı Venedik'te Jüri Özel Ödülü'nü kazanan, Austin Fantastic Fest'te En İyi Yönetmen, San Diego, San Francisco, Indiana gibi pek çok eleştirmenler birliği tarafından da Yılın Animasyonu seçilen filmde, herkesin sesini Tom Noonan seslendirirken, Michael'a David Thewlis, Lisa'ya ise Jennifer Jason Leigh sesleriyle hayat veriyor. Carol, Fargo, Being John Malkovich, In Bruges gibi pek çok filmin müziğini yapmış Carter Burwell'ın etkileyici müzikleri de filmin hüznünü güçlendiriyor. Galalar bölümü, Toronto'dan Venedik'e, Cannes'dan Sundance'e, dünyanın önemli festivallerinde büyük ilgi görmüş, yılın en çok beklenen filmlerini seyirciyle buluşturuyor. 2000'lerin en tartışmalı filmlerinden Melissa P. ve kısa sürede modern klasikler arasında yerini alan I am Love/Benim Adım Aşk ile tanıdığımız İtalyan yönetmen Luca Guadagnino'nun Tilda Swinton, Ralph Fiennes, Matthias Schoenaerts ve Dakota Johnson gibi etkileyici bir kadroyu buluşturduğu, Variety'nin Sinsi, muzip ve tahmin edilemez bir gerilim sözleriyle merakımızı kamçıladığı son filmi A Bigger Splash/Sen Benimsin; 2011'de Cannes'da Jüri Ödülü aldığı Polis filmiyle yönetmenlik kariyerini iyice sağlamlaştıran Fransız aktris Maiwenn'in yönettiği ve Altın Palmiye için yarıştığı Cannes'da Jules and Jim/Unutulmayan Sevgili, A Man and a Woman gibi romantik klasiklerle karşılaştırılan Mon Roi/Prensim; Oscar aldığı An Inconvenient Truth/Uygunsuz Gerçek ve Waiting for 'Superman' belgeselleriyle tanınan Davis Guggenheim'ın Nobel Barış Ödüllü feminist aktivist Malala Yusufzay'ın hayatını konu alan etkileyici belgeseli He Named Me Malala/Adımı Malala Koydu; nev-i şahsına münhasır auteur Denis Cote'nin Berlin'de Altın Ayı için yarışacak karanlık ve gerçeküstücü komedisi Boris without Beatrice/Beatrice'i Olmayan Boris; İngiliz komedyen, aktör, radyo ve televizyon sunucusu, şarkıcı, köşe yazarı, yazar, kısacası her şey olan ve elbette, hayranları kadar nefret edenleri de eksik olmayan Russell Brand'in uyuşturucu bağımlılığı, narsistliği ve Hollywood star'lığından geçen yolculuğunu ve beklenmedik bir şekilde ateşli bir devrimci olarak yeniden doğuşuna tanıklık edeceğimiz Brand: A Second Coming/Brand: Diriliş; 90'larda Saturday Night Live ile başlayan komedi kariyerini sarsmadan sürdüren Sarah Silverman'ın canlandırdığı ve mutlu görünen evliliğinin gerisinde uyuşturucu ve alkol bağımlılığıyla mücadele eden bir kadının trajik hikayesini konu alan I Smile Back/Bakıp Gülümserim; Cannes'dan ödüllü I've Heard the Mermaids Singing ve görkemli uyarlaması Mansfield Park ile tanıdığımız usta yönetmen Patricia Rozema'nın evlerinden uzakta, elektriksiz ve insansız bir ortamda bir başlarına kalan iki kız kardeşin hikayesini anlattığı ve Ellen Page ile Evan Rachel Wood'u buluşturan kıyamet filmi Into the Forest/Ormana Doğru; dünyanın en namlı sosyalisti Naomi Klein'ın yer kürenin kapitalizmle olan savaşını irdelediği aynı adlı kitabından eşi Avi Lewis'in yönetmenliğinde çekilen This Changes Everything/İşte Bu Her Şeyi Değiştirir; 2008'de intihar ederek yaşama veda eden David Foster Wallace'ın Time dergisince 1923'ten beri yayımlanmış En İyi İngilizce Romanlar arasında yer alan meşhur kitabı Infinite Jestin yayımlanması sonrası 1996 yılında çıktığı kitap turunu canlandıran The End of the Tour/Yolun Sonu; Trey Edward Shults'ın ilk yönetmenlik denemesiyle Cannes'da Eleştirmenlerin Haftası'nın en beğenilen filmlerinden birine dönüşen, dört kuşağı bir araya getiren Şükran Yemeği için kız kardeşine konuk olan ve varlığıyla patlamaya hazır bir bombaya dönüşen Krisha'nın hikayesini hüzünlü ve cesur bir dille anlatan, başrolündeki Krisha Fairchild'ın yılın en akılda kalıcı performanslarından birini verdiği Krisha; 4 yıl önce! f İstanbul'da da gösterilen ilk filmi Volcano/Volkan ile takibe aldığımız İzlandalı yetenek Runar Runarsson'ın etkileyici bir büyüme hikayesini Sigur Ros'dan Kjartan Sveinsson'un büyüleyici müzikleri ve enfes İzlanda görüntüleri eşliğinde sunan, San Sebastian, Varşova ve Zagreb film festivallerinde En İyi Film seçilen Sparrows/Serçeler; Crystal Moselle'in Sundance'de Büyük Jüri Ödülü alan ve gerek çarpıcı konusu gerek konuyu ele alış biçimiyle yılın en çok konuşulan belgesellerinden birine dönüşen The Wolfpack; Bernardo Bertulucci'nin The Dreamers/Düşler, Tutkular, Suçlarıyla tanıdığımız Fransız aktör Louis Garrel'in sürprizli sonuyla şaşırtan üçlü bir aşk hikayesini Fransız Yeni Dalga sineması esintileriyle anlattığı romantik komedisi Two Friends/İki Arkadaş ve Blue Ruin ile adını bir kenara yazdığımız Jeremy Saulnier'ın Neo-Nazi'lerin peşine düştüğü bir rock grubunun korku dolu gecesini anlattığı ve şimdiden yılın en sıra dışı ve yaratıcı korku filmlerinden birine dönüşen Green Room/Dehşet Odası, Galalar bölümü filmlerinden sadece birkaçı. Cannes'da gösterildiğinde festivalin en iyilerinden biri sayılan ve tartışmasız bir şekilde En İyi Yönetmen Ödülü'ne uzanan, Sight&Sound dergisi tarafından 2015'in en iyi filmi seçilen The Assassin/Suikastçı, 9. yüzyılda Çin'de geçiyor ve sevdiği adamı öldürmesi için görevlendirilen bir kadın suikastçının duygusal ikilemini konu alıyor. Tayvan Yeni Dalga sinemasının en önemli yönetmenlerinden Hsiao-Hsien Hou'nun Le Voyage du Balon Rouge/Kırmızı Balonun Yolculuğundan beri çektiği ilk film olan Suikastçı, Hou'nun Three Times, Millenium Mambo gibi klasiklerinde de rol almış fetiş oyuncusu Qi Shu'yu başrole taşıyor ve şiirsel dili, incelikli görüntüleri ve yönetmenlik dehasıyla yılın en büyüleyici filmlerinden birine dönüşüyor. Bölümün en heyecan uyandıran filmlerinden biri de hiç kuşkusuz, Gaspar Noe'nin Cannes'da kuyruklara yol açan ve izleyen herkesi şoke eden son filmi Love 3D/Aşk 3D! The Guardian'ın Noe'nin seks ile hikayeyi evlendirme denemesi. Fiziksel aşkın görüntüsünü, sesini ve hissini ekrana yansıtma çabası... olarak tanımladığı film, Arjantinli auteur Noe'nin I Stand Alone, Irreversible/Dönüş Yok ve Enter the Void filmleriyle deneysellikte sınır tanımadığı sinemasında 3 boyutlu, sıra dışı bir deneyim... Paris'te yaşayan Amerikalı Murphy'nin deli-dolu sevgilisi Electra'yla olan tutkulu birlikteliğini konu alan Aşk 3D, yılın en cesur sinema tecrübelerinden biri olacak. Keş! f: Yılın en ilham veren yönetmeni aranıyor! ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin dokuzuncu yılına giren uluslararası yarışmalı bölümü Keş! f, yılın ilham veren yönetmenini aramaya devam ediyor. İlk ya da ikinci uzun filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş! f bölümünde, ABD, Almanya, Belçika, Çin, Etiyopya, Fransa, Finlandiya, İngiltere, İran, İspanya ve Türkiye'den toplam 9 film, 10.000 dolar değerindeki Keş! f Ödülü için jüri karşısına çıkacak. 2015 Bağımsız Ruh Ödülleri'nde En İyi İlk Senaryo'ya ve 2015 Gotham Ödülleri'nde En İyi Çıkış Yapan Yönetmen'e aday olan Appropriate Behaviour/Makul Davranışın senarist, yönetmen ve başrol oyuncusu, Filmmaker dergisinin 'Bağımsız Sinemanın 25 Yeni Yüzü' arasında yer almış ve en son, Girlsün dördüncü sezonunda da izlediğimiz Desiree Akhavan; New York Modern Sanat Müzesi'nin film küratörü Joshua Siegel; Catherine Breillat'nın The Sleeping Beauty, Abel Ferrara'nın Pasolini filmlerinden tanıdığımız ve bu yıl Denis Cote'nin Berlin'in ardından! f İstanbul'da gösterilecek son filmi Beatrice'i Olmayan Boriste izleyeceğimiz oyuncu Dounia Sichov; Cinema Scope dergisinin editörü ve yayıncısı, Locarno Film Festivali'nde programlamacı ve aynı zamanda yazar, yönetmen ve yapımcı olan Mark Peranson ve İlksen Başarır'ın yönettiği Başka Dilde Aşk, Atlıkarınca ve Bir Varmış Bir Yokmuş filmlerinde hem senarist hem de oyuncu kimlikleriyle ödüller kazanan Mert Fırat'tan oluşan Keş! f jürisi, 2016'nın en ilham veren yönetmenini seçecek. Keş! f Uluslararası Yarışma'da jüri önüne çıkacak filmler ise şöyle: İngiliz aktör Steve Oram'ın insanlar da maymunlar gibi davransaydı nasıl olurdu sorusunun peşine düştüğü, seyircinin film izleme alışkanlıklarını zorlayacak sürreal komedi korku filmi Aaaaaaaah!; Celia Rowlson Hall'un kuzeybatı çöllerinde gezen Meryem Ana'nın hikayesini hareketlerle, ritüellerle ve performansla anlattığı, hislere ve sezgilere dayanan bir yolculuğu şiirsel bir izleme deneyimine dönüştürdüğü filmi MA; Miguel Llanso'nun kıyamet sonrası dünyanın alıştığımız karanlık hayaline pop kültür ikonlarıyla yepyeni bir renk getirdiği, Etiyopya'nın ilk bilimkurgusu da sayılan Crumbs/Kırıntılar; 80'ler başında görme yetisini kaybeden yazar ve dilbilimci John Hull'un üç yıl boyunca kaydettiği ses günlüklerinden uyarlanan ve bu sesleri oyunculara okutarak kurmacanın kurallarıyla oynayan, Pete Middleton ve James Spinney'nin ödüllü kısa filmlerini uzuna çevirerek bu yılın en büyük hazinelerinden birine imza attıkları Notes on Blindness/Körlük Üzerine Notlar; Çinli yönetmen Bi Gan'ın şiirsel uzun planlarıyla büyüleyen, zamanla zamansızlık arasındaki yere doğru düşsel ve tuhaf bir yolculuğa çıkaran, Golden Horse'ta En İyi Yeni Yönetmen Ödülü ve FIPRESCI Ödülü alan, Locarno'da da En İyi İlk Film dalında Özel Mansiyon kazanan filmi Kaili Blues; Fransız yönetmen Clement Cogitore'un karabasanı andıran, tekinsiz atmosferiyle Terrence Malick'e selam gönderen ve Batılı devletlerin uzak ülkelerde yürüttüğü savaşın anlamsızlığına dikkat çeken filmi The Wakhan Front/Ne Yerde Ne Gökte; İranlı yönetmen Sina Ataeian Dena'nın şiddet üzerine kurguladığı üçlemenin ilk filmi de olan ve son derece baskıcı ve cinsiyetçi İran rejiminde bir kadın olmanın zorluğunu Tahran'da öğretmenlik yapmakta olan 25 yaşındaki Hanieh'nin yaşadıkları üzerinden samimi, gerçekçi ve belgeselvari bir dille anlatan Paradise/Cennet; Shahram Alidi'nin arkadaşlarının vasiyetlerini gerçekleştirmek için kara bir atın peşine düşen bir grup gencin hikayesini, mitolojik ve gerçeküstücü öğeleri kullanarak masalsı bir dille anlattığı İran-Türkiye ortak yapımı Black Horse Memories/Kara At Hatıraları ve Ali Kemal Çınar'ın sakin bir hayat süren Ali Kemal ve Berfin adlı bir çiftin, günün birinde kendilerini cinsiyet değişiminin tuhaf bir gerçeklik kazandığı bir dünyanın içinde bulmalarını anlattığı, seyirciyi cinsiyet teorileri ve geleneklerle oynayan büyülü bir eğlenceye davet eden Hidden/Gizli. Keş! f bölümündeki filmler ayrıca, Sinema Yazarları Derneği jürisi tarafından değerlendirmeye alınacak ve Gözde Onaran, Münir Emre Göker ve Vecdi Sayar'dan oluşan jüri, seçecekleri bir filme SİYAD Ödülü'nü verecek. Aşk&Başka Bi' Dünya: Yılın en yaratıcı müdahalesi! ! f İstanbul'un iki yıl önce başlattığı ve dünyadan aktivist filmlerin yarıştığı Aşk & Başka Bi' Dünya'da ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Çek Cumhuriyeti, Gürcistan, İran, İsviçre, Kanada, Mısır ve Türkiye'den toplam 8 film jüri önüne çıkacak. Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'nın bu yılki jürisinde; belgesel sinemanın ve sanat dünyasının usta isimleri bir araya geliyor. BBC için çektiği, psikanalizin hükümetler ve şirketler için güçlü bir ikna aracı olarak yükselişini işleyen, belgesel sinemayı ve reklam dünyasını derinden etkileyen, Mad Mene bile ilham kaynağı olan başyapıtı The Century of the Self/Ben Asrı, korkunun siyasi kazanç için kullanımını konu alan The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear/Kabusların Gücü: Korku Siyasetinin Yükselişi filmleriyle tanıdığımız Adam Curtis, Road to Tate Modern, What Actually Does an Artist Want gibi videolarıyla uluslararası alanda büyük ses getiren, 2005 yılında İsviçre'deki Kunstmuseum Thun tarafından Prix Meuly Ödülü'ne layık görülmüş güncel sanatçı, sanat eleştirmeni ve yazar Şener Özmen ve Oscar kazandığı The Gatekeepers, 2014'ün en iyi filmlerinden biri sayılan Joshua Oppenheimer'ın yönettiği The Act of Killing ve Sundance'te Jüri Ödülü alan Dror Shaul filmi Sweet Mud gibi belgesellerin yapımcısı ya da ortak yapımcısı olarak tanıdığımız Philippa Kowarsky'den oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesini seçecek. Bağlar dünya galasını! f İstanbul'da yapıyor! Kamerayla dünyayı değiştirmeyi başarmış yönetmenleri İstanbul'da ağırlayacak Aşk & Başka Bi'Dünya'da bir kez daha yılın en iyi aktivist filmlerinden özel bir seçki sinemaseverleri bekliyor. Chad Garcia'nın Sundance'in Dünya Bölümü'nde En İyi Belgesel seçilen, Uluslararası Belgeselciler Birliği tarafından da görüntü yönetimindeki başarısıyla ödüllendirilen filmi Russian Woodpecker/Rus Ağaçkakanı; İtalyan asıllı yönetmen Pietro Marcello'nun kurmacayı, büyülü gerçekçiliği, şiirselliği ve belgeseli harmanladığı, yılın en güzel ve en insani filmlerinden birine dönüşen, Locarno'dan iki ödüllü Lost And Beautiful/Kayıp ve Güzel; Farid Eslam'ın 2009 ile 2013 arasında Orta Doğu'nun çeşitli ülkelerinde yaptığı çekimlerden oluşan ve müzik yaparak baskıya karşı duran gençleri izlediği aktivist müzik filmi Yallah! Underground; Rokhsareh Ghaem Maghami'nin Afganistan'dan Tahran'a mülteci olarak girmiş, zorlu hayatına rap müziğiyle göğüs germeye çalışan genç bir kadının hayatını anlattığı Sonita; Divorce Iranian Style, Gaea Girls, Sisters in Law gibi ödüllü belgeselleriyle türün takipçilerinin radarından çıkmayan Kim Longinotto'nun yönetmenliğiyle Sundance'te ödüllendirildiği ve kendini şehrin risk altındaki genç kızları, sokak köşelerinde müşteri bekleyen seks işçileri ve tutuklu kadınlarla dayanışmaya adayan 'rüya avcısı' Brenda'yı takip eden Dreamcatcher/Düş Kapanı, The Liberace of Baghdad, Japan: A Story of Love and Hate filmleriyle tanıdığımız Sean McAllister'in Suriye'den mecburen başka ülkelere taşınan bir ailenin yaşadıklarını sıradışı bir samimiyetle anlattığı, Sheffield Jüri Ödülü kazanan belgeseli A Syrian Love Story/Suriyeli Aşk Hikayesi; Gürcistan'da yetişkinlerin din, vatan, adalet, kanun gibi ağırlığı fazla ve sınırları belli kelimelerle dolu hayatlarına karşı kendi hayallerini koruyarak yaşama devam eden bir grup gencin şiirsel öyküsünü konu alan When The Earth Seems To Be Light/Yeryüzü Aydınlıkken yarışmanın dünya seçkisi olacak. Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'na Türkiye'den ise Onuncu Gezegen, Ziyaretçiler gibi belgeselleriyle pek çok ödül alan Melis Birder ile Bu Ne Güzel Demokrasi!, Nahide'nin Türküsü filmlerinin yönetmeni Berke Baş'ın birlikte yönettiği Bağlar katılıyor. Diyarbakır'ın yoksul ve orta halli ailelerinin çocuklarından oluşan Yıldız Erkek takımının bütün imkansızlıklara rağmen azim ve umudu koruyan mücadelelerini konu alan film, dünya galasını! f İstanbul'da yapıyor. Seyirciyi beyazperdede yarattığı alanlarda oynamaya davet eden Oyun, bu yıl da kaçık bilimkurguları, tuhaflığıyla büyüleyen kült adayı filmleri, gerçeküstücü fantezileri bir araya getirerek! f'çilerin en çok ilgi gösterdiği bölümlerden birine dönüşüyor. Başarılı yeni nesil anime yönetmenlerinden Mamoru Hosada'nın bol vurdulu kırdılı ama bir o kadar da dokunaklı usta çırak hikayesini konu alan animesi The Boy and the Beast/Çocuk ve Canavar; Richard Ayoade'nin kült filmi Submarineden hatırladığımız Craig Roberts'ın oyunculukta olduğu kadar yönetmenlikte de başarısını kanıtladığı ilk filmi Just Jim/Sadece Jim; Indiewire'ın Varoluşçu, olağan dışı bir komedi başyapıtı sözleriyle övdüğü, Kaliforniya çöllerinde gösteriler yapan yaşlanmış bir komedyenin karanlık, sinir bozucu ve tuhaf yolculuğunu konu alan Entertainment/Şov Dünyası; tellerle örülü işgal altındaki Batı Şeria'da normal araba parçalarından devşirerek ürettikleri yarış arabalarıyla hem işgale hem de kadınları yarış şoförü olarak görmeye alışık olmayan muhafazakar topluma meydan okuyan, Orta Doğu'nun ilk kadın araba yarışçısı takımı Speed Sistersın hikayesini konu alan Speed Sisters/Hızın Kızları; Benjamin Dickinson'ın keskin siyah beyaz sinematografisi, uzun planları ve zikzaklı anlatısıyla dikkat çeken, reklam dünyasının insan yaşamını yabancılaştırması üzerine özgün bir iş ortaya koyduğu yenilikçi bilimkurgusu Creative Control/Yaratıcı Kontrol; Nikias Chryssos'un tuhaflıkları aklın sınırlarını zorlayan bir ailenin hikayesini anlattığı, geçen yıl fantastik film festivallerinin gözdesi olan, absürt ve bol gerilimli kara komedi The Bunker/Sığınak; kült yönetmen Anders Thomas Jensen'in Adam's Apples filminden 10 yıl sonra çektiği ve tuhaflıklarda sınır tanımayan komedi Men&Chicken/İnsanlar ve Tavuklar, Fantasporto'da En İyi Film ve En İyi Özel Efekt ödüllerini alan, Fantaspoa Fantastik Filmler Festivali'nde de başrol oyuncusu Monika Balsai'ye kadın oyuncu dalında ödül getiren, eleştirmenlerin Amelie'nin fantastik komedisi olarak nitelendirdiği Liza, the Foxy Fairy/Tilki Perisi Liza; Federico Veiroj'un yönettiği ve senaryosunu başrol oyuncusu Alvaro Ogalla ile birlikte yazdıkları Bunuel sürrealizmine modern bir yorum getiren, San Sebastian'dan FIPRESCI Ödüllü absürt komedi The Apostate/Ayrık Otu ve Amerikan bağımsız sinemasının son yıllardaki en dikkat çekici yönetmenlerinden Alex Ross Perry'nin, babasının ölümü sonrası, sevgilisinden de ayrılmış Catherine adlı bir kadının depresyondan kurtulmak için sığındığı bir göl evinde kabuslarıyla karşılaşmasını konu alan, Mad Menin Peggy'si Elizabeth Moss'un muhteşem bir performans sergilediği Queen of Earth/Yeryüzünün Kraliçesinden oluşan, Oyun bölümü fanatikleri için keşif bekleyen kült filmler barındırıyor. ! f İstanbul'un sanat ve hayatın birbirine karıştığı etkileyici hikayeleri buluşturduğu Sanat Hayat İçindir! bölümü, bu yıl da merakla beklenen belgeselleri bir araya getiriyor; Marlon Brando'dan Robert Mapplethorpe'a, Iris Apfel'den John Berger'a, hayran olduğumuz sanatçıların hayatlarına daha yakından bakabilme fırsatı sunuyor. Dünya prömiyerini bu yıl Sundance'te yapacak olan ve Berlin Film Festivali'nin ardından ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek Mapplethorpe: Look at the Pictures/Mapplethorpe: Fotoğrafa Bak!, 1989'da kaybettiğimiz efsanevi sanatçı ve fotoğrafçı Robert Mapplethorpe'a adanmış ilk belgesel olma özelliği taşıyor. Party Monster filmiyle tanıdığımız Fenton Bailey ve Randy Barbaro'nun HBO için çektikleri film, Patti Smith'in National Book Award ödülünü kazanan ve ülkemizde de büyük ilgi gören Just Kids/Çoluk Çocuk kitabında dostluklarını ve aşklarını anlattığı Robert Mapplethorpe'un bugün bile olay yaratan fotoğraflarını ve provokatif hayatını konu alıyor. Debbie Harry'den Blondie'ye, Fran Leibowitz'den Brooke Shields'a, ve tabii ki Patti Smith'e, pek çok ünlü ismin Mapplethorpe'tan aldıkları ilhamı konuştukları Mapplethorpe: Fotoğrafa Bak!, sanatçının hayatına dair bugüne dek görmediğimiz arşiv görüntülerini ve işlerinden örnekleri ilk kez hayranlarıyla buluşturuyor. ! f'in sanat ve hayatın birbirine karıştığı etkileyici hikayeleri buluşturduğu Sanat Hayat İçindir! bölümünde bu yıl izleyeceğimiz diğer filmler ise şöyle: San Francisco Film Eleştirmenleri Birliği'nce Yılın Belgeseli seçilen, Uluslararası Belgeselciler Birliği tarafından da En İyi Senaryo Ödülü'ne değer görülen, Marlon Brando'nun yayınlanmamış ses kayıtlarından yola çıkarak adeta bir oyunculuk ve hayat dersi veren Listen to Me Marlon/Dinle Beni Marlon; geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, Christo's Valley Curtain, Grey Gardens gibi kült belgeselleriyle tanıdığımız efsane belgesel yönetmeni Albert Maysles'ın son filmi de olan ve yarım asırdır New York'un en renkli moda ikonu olarak adından söz ettiren efsanevi moda ikonu Iris Apfel'in kıyafetleri kadar göz kamaştırıcı ve samimi dünyasını anlatan Iris; 1973 yılında yaşadığı şehri terk edip İsviçre Alpleri'nde küçücük bir köy olan Quincy'e yerleşen John Berger'ı Quincy'deki mevsimlerin ritimleriyle merkezine yerleştiren ve aralarında Tilda Swinton'ın da olduğu dört yönetmenin kısalarından oluşan The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger/Quincy'de Mevsimler: John Berger'ın Dört Portresi; Lena Dunham'ın yapımcısı ve aynı zamanda oyuncusu olduğu, Eloise kitaplarıyla hatırı sayılır bir üne kavuşmuş olan Hilary Knight hakkındaki kısa belgesel It's Me, Hilary: The Man Who Drew Eloise/Ben Hillary: Eloise'i Çizen Adam; geçen yıl! f'in en büyük ilgi gören filmlerinden Of Horses and Men ile yönetmenliğe geçiş yapan oyuncu Benedikt Erlingsson'un Sigur Ros'un büyüleyici orijinal müziğinden de destek alarak yarattığı, nefes kesici gösterilerin daha önce görülmemiş arşiv malzemelerinin derlemesinden oluşan rüya film The Show of Shows/Şovların Şovu ve Amerikan mizah dünyasının en ünlü kadın komedyenlerinden Tig Notaro'nun ikinci derece meme kanseriyle ilk karşılaşmasından aşık olmasına, bir anda ünlü oluşuna ve inişleri ve çıkışlarıyla tedavi sürecine kadar geçen zamanı kendine has mizah anlayışıyla anlatan Tig. ! f İstanbul'un bu yıla özel bölümlerinden ilki, 10 Ocak'ta kaybettiğimiz, sinemadan müziğe pek çok alanda unutulmaz eserler vermiş, 70'lerden bugüne, tarzı ve duruşuyla sanat ve moda dünyasını derinden etkilemiş David Bowie'nin anısına hazırlanan David Bowie.... Bowie'yi beyazperdede de ikon bir isme dönüştüren iki film, yenilenmiş kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Bunlardan ilki, Far from the Madding Crowd, Bad Timing, Don't Look Now gibi ödüllü filmleriyle tanıdığımız Nicolas Roeg'in Walter Tevis'in aynı adlı romanından uyarladığı 1976 tarihli başyapıtı The Man Who Fell to Earth/Dünyaya Düşen Adam. Gezegeninde yaşanan su sıkıntısına çözüm bulmak için Dünya'ya gelen ama burada geçen zamanı uzadıkça insanlığın yozlaşmalarına kapılıp ruhunu kaybeden bir uzaylının yaşadıklarını konu alan film, türün hayranları tarafından kısa sürede kült mertebesine ulaşmış bir bilimkurgu. David Bowie'nin ilk filmi olma özelliğini de taşıyan Dünyaya Düşen Adam, Berlin'de yarışmış, Bilim Kurgu, Fantastik ve Korku Filmleri Akademisi tarafından da Bowie'ye En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü getirmişti. David Bowie... bölümünün bir diğer filmi ise, ilk filmiyle vampir filmlerine yepyeni bir soluk getiren Tony Scott'ın yönettiği The Hunger/Açlık. 1983'te gösterime girdiğinde ağır eleştirilerle karşılanan ama zaman içinde kendi takipçilerini yaratarak en muhteşem vampir filmlerinden birine dönüşen Açlık, David Bowie, Catherine Deneuve ve Susan Sarandon'lı kadrosuyla da göz kamaştırıyor. Bowie'nin performansıyla büyülediği Açlık, stilize, atmosferik ve bugünün standartlarında bile oldukça seksi ve melankolik bir vampir filmi. ! f İstanbul'un kemikleşen bölümlerinden! f kült'e bu sene Toshio Matsumoto'nun 1969 tarihli klasiği Funeral Parade of Roses/Güllerin Cenaze Töreni konuk oluyor. Japon Yeni Dalga Sineması'nın mihenk taşlarından biri olan film, kısa ve belgeselleriyle tanınan Matsumoto'nun 1988'de sonlandırdığı sinema kariyerindeki dördüncü uzun metrajı. Japon altkültürünün derinlerinde gezinen bu yarı kurmaca yarı belgesel film, avangart sinemanın da başyapıtlarından biri sayılıyor. Funeral Parade of Roses/Güllerin Cenaze Töreni, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek! Karanlık & Köşeli: Koltuğunda zıplamak isteyenlere! Yaratıcılığa ve deneyimlere açık sinemaseverlerin! f alanı Karanlık & Köşeli bölümünde bu sene de, karanlık ve rahatsız edici yapımlardan senenin en çok konuşulan fantastik ve avangart filmlerine, seyircinin 'görme biçimleri'ni altüst eden, algının kapılarını sonuna kadar açmayı hedefleyen filmler toplanıyor. Programlamasını! f İstanbul ve FOL'un ortaklaşa yaptığı Başka Haller, festivalin bu yıla özel hazırladığı yeni bölümlerinden. Avangart ve deneysel sinema meraklılarını cezbedecek bir programa sahip olan Başka Hallerde gösterilecek filmler şöyle: Ben Rivers'ın yönettiği, Paul Bowles'ın bir hikayesindeki bir cümleden yola çıkan The Sky Trembles and the Earth Is Afraid and the Two Eyes Are Not Brothers/Gök Gürülder, Dünya Korkmuştur ve İki Göz Birbirinin Kardeşi Değildir; Isiah Medina'nın sessiz sakinliği, samimiyeti ve derinliğiyle yılın en cesur ilk filmlerinden biri olmaya aday yapıtı 88:88; Jem Cohen'in birbiriyle bağlantılı on beş bölümde, Moskova'dan New York ve İstanbul'a uzanan bir coğrafyada gezinen son filmi Counting/Geri Sayım; geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles, Les rendez-vous d'Anna gibi pek çok klasiğiyle feminist sinemayı derinden etkilemiş Belçikalı auteur Chantal Akerman'ın son filmi No Home Movie; Merlyn Solakhan'ın 1986'da Berlin'de gösterilmiş, ardından da unutulmuş ve 30 yıl sonra Türkiye'de ilk kez gösterilecek filmi Tekerleme ve Queens, New York'ta yer alan, dünyanın etnik ve kültürel olarak en çeşitli mahallelerinden birisi olan Jackson Heights'ı usta belgeselci Frederick Wiseman'ın gözünden keşfedeceğimiz In Jackson Heights/Jackson Heights. Özel Gösterimler: Curtis, Hara ve Oliveira bir arada! ! f İstanbul'un usta yönetmenlerin son filmlerini ya da kült işlerini gösterdiği Özel Gösterimler bölümü bu yıl, sinema tarihinde dönüm noktası işlere imza atmış üç yönetmeni buluşturuyor. Bunlardan ilki, Aşk ve Başka Bi' Dünya Yarışması'nda jüri üyesi de olacak Adam Curtis. Korkunun siyasi kazanç için kullanımını konu alan 2004 tarihli The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear/Kabusların Gücü: Korku Siyasetinin Yükselişi ve Curtis'in BBC için çekilmiş ve bugüne dek hiç kullanılmamış 26 terabaytlık arşivden yola çıkarak sarsıcı bir kurguyla oluşturduğu, Batı'nın Afganistan oyunlarını ortaya döken Bitter Lake/Acı Göl, Curtis'in dehasına tanık olmak için kaçırılmayacak fırsatlar. Emperor's Naked Army Marches On/İmparatorun Çıplak Ordusu Hala İlerliyor, belgesel tarihinin hazinelerini keşfetmek isteyenler için! f İstanbul'da. Bölümün son filmi, geçtiğimiz yıl 106 yaşında kaybettiğimiz Manoel de Oliveira'dan geliyor. Oliveira'nın 1982 çektiği, ancak o öldükten sonra görülebileceğini vasiyet ettiği filmi Visit, Or Memories And Confessions/Ziyaret ya da Anılar ve İtiraflar, Türkiye'de ilk kez gösterilecek. Cannes Film Festivali, geçen yılki klasik film seçkisinde göstereceğini duyurduğunda sadece festivalin değil yılın en beklenen sinema olaylarından birisine dönüşen bu otobiyografik ve oldukça kişisel Ziyaret ya da Anılar ve İtiraflar, geçmişten geleceğe gönderilmiş bir mektup gibi de okunabilecek çok özel bir film. Gökkuşağı: Gökkuşağının altında hepimize yer var! ! f İstanbul'un ilk yılından beri, sevmekten korkmayanların ve gökkuşağının altında hepimize yer var diyenlerin filmlerini buluşturduğu Gökkuşağı bölümünde izleyeceğimiz filmler ise şöyle: Beş yıl önce! f'te gösterilen William S. Burroughs: A Man Within filmiyle tanıdığımız Yony Leyser'in seyirciyi günümüz Berlin yeraltı dünyasında ve sıradışı barlarında gezintiye çıkararak dokunaklı, ayrıksı ve kışkırtıcı insan hikayeleri anlattığı ilk kurmacası Desire Will Set You Free/Arzu Seni Özgür Bırakacak; Bombay'lı müzisyen Sahil ve New York'ta hayatına devam eden işkolik Jai'in birlikte çıktıkları kısa tatilde iki erkeğin arasındaki ilişkiyi konu alan Hindistan yapımı Loev/Akş; Karolina Bielawska'nın kendisi olmayı hayatındaki herkesten çok isteyen bir kadının hikayesini konu alan belgeseli Call Me Marianna/Bana Marianna De; La Nana/Hizmetçi, Old Cats/Yaşlı Kediler gibi filmlerinde yarattığı özgün kara mizahıyla eleştirmenleri ve seyirciyi büyüleyen Şilili yönetmen Sebastian Silva'nın, bir gey çiftin en yakın arkadaşlarından taşıyıcı anne olmasını istemeleri sonrası gelişen olayları anlattığı, 2015 Berlin'den Teddy Ödülü'nü almış Nasty Baby/Yaramaz Bebek; American Pie/Amerikan Pastasının yaratıcısı ve fenomen televizyon dizisi Mozart in the Jungleın senaristi Paul Weitz'ın yönettiği, Lily Tomlin'in yılın en çok övülen performanslarından birini verdiği komedi Grandma/Anneanne; Havana'nın kendine has havasında geçen, içten hikayesini klişelere düşmeden anlatmayı başaran, İrlanda'nın 2016 Oscar adayı Viva ve Rüzgar Buşki'nin yönettiği, 2013 Haziran'ında İstanbul'da geçen, direnişin rengarenk filmi #direnayol. ! f music: ! f'in müzik festivali 5 yaşında! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenen! f music, bu yıl beşinci yaşını kutluyor ve müziği sinemaya, sinemayı sahneye taşımaya, partileriyle de İstanbul gece hayatını hareketlendirmeye devam ediyor. Müzik severlerin! f programında ilk baktıkları bölüm olan! f music'te Janis Joplin'den Blur'e, Kurt Cobain'den The Residents'a, her biri külte dönüşmüş müzisyenlerin filmleri Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Rock müziğin tanrıçası Janis Joplin'in hayatını anlatan ve ailesi tarafından da onaylanmış ilk belgesel olma özelliği taşıyan, sanatçının John Lennon, Yoko Ono, Jimi Hendrix gibi yıldız isimlerle birlikte çekilmiş görüntülerini de ilk kez izleme şansına ulaşacağımız Janis: Little Girl Blue/Janis: Hüzünlü Küçük Kız; Nirvana'nın kurucusu, son 25 yılın en büyük rock yıldızlarından Kurt Cobain'in kişisel günlükleri ve ses kayıtlarından oluşan, Rolling Stone dergisinin de deyimiyle filtresiz bir Cobain deneyimi sunan Cobain: Montage of Heck/Cobain: Kahrolası Montaj; 90'larda çığır açan müzikleriyle bugünün pek çok grubuna ilham olmaya devam eden brit pop grubu Blur'un Nisan ayında yayınladığı ve 12 yıl sonra bir araya gelerek yaptıkları ilk albüm olan The Magic Whip için çıktıkları dünya turnesini izleyen Blur: New World Towers; Hip-Hop modasının 70'lerden günümüze uzanan tarihçesini kronolojik bir hikayeyle anlatan Sacha Jenkins belgeseli Fresh Dressed/Cakalı Faça; gündüzleri bakıcılık yapan geceleri de Princess Shaw'a dönüşen Samantha Montgomery'nin Youtube'da bir müzik kariyeri inşa edişini anlatan Thru You Princess/Sayende Prenses ve kimliklerini hala saklı tutan avangart rock grubu The Residents'ın 40 yıllık kariyerlerini konu alan Theory of Obscurity: A Film About the Residents/Belirsizlik Teorisi: The Residents Hakkında Bir Film, sinema salonlarını müzikle kaplayacak! f music filmleri. Yılın merakla beklenen etkinliklerden! f music partileri bu yıl müzikseverleri Babylon'da karşılayacak. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek! f music, 20 Şubat'ta KAZAMADA'nın hayat veren müziği ve Maryam Saleh'in büyüleyici sesiyle! f İstanbul'u açıyor! Hayat Bu Kapağın Altında'nın desteğiyle gerçekleşecek gece, Ortadoğu'nun farklı seslerini bir araya getirerek! f İstanbul'un 15. yaşına özel bir kutlamaya dönüşecek. Festival programında da izleyeceğimiz Yallah! Undergroundın hayat veren müziklerinden ilham alan! f İstanbul Açılış Partisi'nin yıldızı KAZAMADA olacak. Lübnan'dan Zeid Hamdan, Mısır'dan Donia Massoud, Ürdün'den Mahmoud Radaideh ve Filistin'den Tamer Abu Ghazaleh'in bir araya gelerek kurduğu KAZAMADA, Arap dünyasında kendi türünün ilk örneği sayılıyor. Yaptıkları müziği Neo-Arabic-Pop olarak tanımlayan ve bugüne dek özel projeler için buluşan grup, bu kez! f İstanbul için aynı sahneyi paylaşacak. Gecenin bir diğer sürprizi ise, büyüleyici sesiyle geceyi etkisi altına alacak Mısırlı şarkıcı ve söz yazarı Maryam Saleh olacak. Saleh, KAZAMADA'ya vokalde eşlik ederek hafızalara kazınacak bir gece yaşatacak. KAZAMADA'nın hemen ardından ise Ortadoğu ve Anadolu'nun müzikal zenginliğini, elektronik dünyasının farklı disiplinlerini setlerinde buluşturmayı başarmış Fortuna Records dans devam etsin diyecek. 'Arzu' 26 Şubat gecesi özgür kalacak! ! f İstanbul'un ilk yılından beri şehrin tüm renklerinin birlikte kutlandığı, yılın en çok beklenen partisi Gökkuşağı ise 26 Şubat'ta gerçekleşecek! Parti, bu yıl Gökkuşağı bölümünün en kıvrak filmi, Berlin'in artık dünyaca ünlü underground müzikleriyle bezeli Desire Will Set You Free/Arzu Seni Özgür Bırakacaktan esinleniyor. Cinemaximum Nişantaşı City's'de yapılacak gösterimin ardından konukları Babylon'a çağıran Gökkuşağı Partisi, filmin müzik süpervizörü Joey Hansom'ın özel setiyle başlayacak ve ardından gecenin kraliçesi, filmin de oyuncularından Venezuelalı şarkıcı ve DJ Aerea Negrot ile devam edecek. Gecenin kapanışı ise İstanbul eğlence hayatının yakından tanıdığı Mr. Sür'den gelecek. ! f music parti biletleri, öğrenci 35 TL, tam 45 TL olarak Biletix'te satışa sunulacak. Dünyada ilk kez! f İstanbul tarafından gerçekleştirilen 'alternatif film dağıtım ve paylaşım' projesi! f , bu yıl Abu Dis'ten Girne'ye 50 farklı noktaya ulaşacak. İş Bankası Maximum Kart ve İş'te Üniversiteli partnerliğinde, Mediatriple tarafından sağlanacak dijital altyapıyla ve Anadolu Kültür danışmanlığında yedincisi yapılacak! f , ! f İstanbul'un festival salonlarını Türkiye'de 27 şehrin yanı sıra Abu Dis, Girne, Gümrü, Kudüs, Erivan ve Ramallah'a taşıyacak. Festivalin son üç günü olan 26-27-28 Şubat tarihlerinde İstanbul'da gösterilecek 5 film, 33 şehir ve 50 farklı noktada, 15 bin kişiye aynı anda ulaşacak. Gaziantep'te 7, Şanlıurfa'da 2 farklı noktada da Arapça altyazıyla Suriyeli mültecilere özel gösterimler gerçekleşecek. Gösterimlerin ardından İstanbul'da yönetmenlerle yapılacak söyleşiler internet üzerinden canlı yayınlanacak ve bu şehirlerdeki katılımcılar da sohbeti izleyip, yönetmenlere soru sorabilecek. ! f kapsamında bu yıl; Speed Sisters/Hızın Kızları, Ormana Doğru/Into the Forest, Sonita, Paradise/Cennet ve Mustang gösterilecek. ! f İstanbul'un kısa metrajlı film üretimine dair son bir yıl içerisindeki eğilimlerin derlemesini yapmak amacıyla hazırladığı Türkiye'den Kısalar bölümü, bu yıl da yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlandı. ! f İstanbul'un tematik olarak programladığı Türkiye'den Kısalar derlemeleri İstanbul, Ankara ve İzmir'de çeşitli festival sinemaları ve mekanlarında ücretsiz olarak! f izleyicilerine sunulacak. İstanbul'daki gösterimler sırasında yapılacak İzleyici Oylaması sonucu bir kısa filmin yönetmeni uluslararası bir festivale izleyici olarak katılmaya hak kazanacak. Bu yıl Türkiye'den Kısalar bölümü üç derlemeden oluşuyor. Sanatta ve sanatla hayatta kalmak üzerine kısalardan oluşan Hayaller ve Duvarlar derlemesinde, Yakup Tekintangaç'ın Azad, İbrahim Yeşilbaş'ın Kameralı Çocuk, Melis Balcı ve Ege Okal'ın Merkür, Emre Sert ve Gözde Yetişkin'in Rodi ve Serdar Yılmaz'ın Su Birikintisi adlı kısaları; konuşulmayanlar üzerine filmlerden oluşan Her Şey Yolunda... derlemesinde, Eytan İpeker'in Dağınık Yatak, Hale Güzin Kızılaslan'ın Dönüş, Gülistan Acet'in Günahı, Oğuzhan Kaya'nın Savaş Bölgesi, Onur Saylak ve Doğu Akal'ın Orman, Fatma Belkıs ve Emre Birişmen'in Hepgece adlı kısaları; adını bir Baba Zula şarkısından alan Dört duvar arası kapanmaz ki! derlemesinde ise, Serkan Ertekin'in Aidiyet, Leyla Toprak'ın Uzak mı..., Süheyla Schwenk'in Meral, Kızım, Ziya Demirel'in Salı, Mehmet Emrah Erkanı'nın Tuhaf Zamanlar ve Ali Farkhonde'nin Ziba adlı kısaları yer alıyor. Festivalin! f İstanbul Birleştiriyor! adlı 2016 kampanyasının afişi ve reklam filmi, Türkiye'nin önde gelen ajanslarından Rafineri tarafından hazırlandı. Festival afişi Resul Geniş tarafından tasarlanırken, illüstrasyonu Aykut Aydoğdu üstlendi. Yaratıcı yönetmenliğini Ayşe Bali'nin üstlendiği, yaratıcı ekibinde Kerim Gürsel, Sezer Üstungel ve Resul Geniş'in yer aldığı! f İstanbul Birleştiriyor! filmi, Cansu Boğuşlu yönetmenliğinde ve Tamer Üner yapımcılığında, Spark Film tarafından çekildi. Ayşe Bali'nin seslendirdiği filmin görüntü yönetmenliğini David Griffiths, müziklerini Tufan Aydın üstlenirken, post prodüksiyonu MOJO tarafından yapıldı. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 3 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 6 Mart'ta 15. yaş yolculuğunu tamamlayacak. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali; partneri ve! f music partneri İş Bankası Maximum Kart'a; ! f music co-sponsoru Hayat Bu Kapağın Altında'ya; havayolu sponsoru Pegasus Airlines'a; konaklama sponsoru Eresin Hotel'e; medya sponsoru Hürriyet'e; gazete sponsorları Agos, Birgün ve Cumhuriyet'e; dergi sponsorları Bant Mag, İstanbul Art News, Marie Claire, Rixos Magazine, Trendsetter İstanbul, Vogue Türkiye ve XOXO'ya; radyo sponsorları Radyo Eksen ve Radyo ODTÜ'ye; internet sponsorları artfulliving. com, beyazperde. com ve bugunbugece. com'a; kurumsal destekçileri İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi, Kadıköy Belediyesi, British Council, Portekiz Büyükelçiliği, Goethe Institut, Türkiye Fransız Kültür Merkezi, Japonya Büyükelçiliği ve A. B. D. Büyükelçiliği'ne; web sponsoru Solidpark'a; teknoloji sponsoru İLTEK'e; perde reklam sponsoru Mars Media'ya; ! f sponsorları İş'te Üniversiteli, Mediatriple, Anadolu Kültür ve Kamusi'ye; festival destekçileri Rafineri, Spark Film Collective, Daylights Films, PPR, Sentro Tercüme, Editör, Atlas Post Production, Fitaş, Kanyon, City's Nişantaşı, Caddebostan Kültür Merkezi, Afiş Adam, Stöer Kentvizyon, Doluca Şarapçılık Pazarlama ve Ticaret A. Ş.'ye; ! f Ankara destekleyicileri Armada Alışveriş ve İş Merkezi, Başkent Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, İLEF'e; ! f İzmir destekleyicileri İzmir Konak Pier'e teşekkür eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/f-istanbulun-kapanis-filmi-demolition/", "text": "15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin kapanış filmi belli oldu. Jean-Marc Vallee'nin Jake Gyllenhaal ile Naomi Watts'ı buluşturan son filmi Demolition/Yeniden Başla, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin kapanış filmi belli oldu. Başta C. R. A. Z. Y./Çılgın olmak üzere Young Victoria/Genç Victoria, Cafe de Flore/Ruh Eşim filmleriyle takipçilerini yaratan, iki yıl önce Dallas Buyers Club/Sınırsızlar Kulübü ile erkek oyuncularına Oscar kazandıran Jean-Marc Vallee'nin son filmi Demolition/Yeniden Başla, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/filmler-ask-ve-baska-bi-dunya-icin-yarisiyor/", "text": "18 Şubat'ta başlayacak! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin yılın en iyi aktivist belgesellerini buluşturduğu, 10.000 Dolar ödüllü Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'na katılacak filmler belli oldu. 11 ülkeden 8 filmin jüri önüne çıkacağı yarışmaya Türkiye'den Berke Baş ve Melis Birder'in birlikte yönettiği Bağlar katılıyor. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında 18 Şubat-6 Mart tarihlerinde yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 10.000 Dolar ödüllü Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'na katılacak filmler belli oldu. ! f İstanbul'un iki yıl önce başlattığı ve dünyadan aktivist filmlerin yarıştığı Aşk & Başka Bi' Dünya'da ABD, Almanya, Birleşik Krallık, Çek Cumhuriyeti, Gürcistan, İran, İsviçre, Kanada, Mısır ve Türkiye'den toplam 8 film jüri önüne çıkacak. Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'nın bu yılki jürisinde belgesel sinemanın ve sanat dünyasının usta isimleri bir araya geliyor. BBC için çektiği, psikanalizin hükümetler ve şirketler için güçlü bir ikna aracı olarak yükselişini işleyen, belgesel sinemayı ve reklam dünyasını derinden etkileyen, Mad Mene bile ilham kaynağı olan başyapıtı The Century of the Self/Ben Asrı ve korkunun siyasi kazanç için kullanımını konu alan The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear/Kabusların Gücü: Korku Siyasetinin Yükselişi filmleriyle tanıdığımız, bu yıl! f İstanbul'da son filmi Adam Curtis: Bitter Lake/ Adam Curtis: Acı Göl filmini de izleyeceğimiz Adam Curtis, Road to Tate Modern, What Actually Does an Artist Want gibi videolarıyla uluslararası alanda büyük ses getiren, 2005 yılında İsviçre'deki Kunstmuseum Thun tarafından Prix Meuly Ödülü'ne layık görülmüş güncel sanatçı, sanat eleştirmeni ve yazar Şener Özmen ve Oscar kazandığı The Gatekeepers, 2014'ün en iyi filmlerinden biri sayılan Joshua Oppenheimer'ın yönettiği The Act of Killing ve Sundance'te Jüri Ödülü alan Dror Shaul filmi Sweet Mud gibi belgesellerin yapımcısı ya da ortak yapımcısı olarak tanıdığımız Philippa Kowarsky'den oluşan jüri, yılın en yaratıcı müdahalesini seçecek. Bağlar dünya galasını! f İstanbul'da yapıyor! Kamerayla dünyayı değiştirmeyi başarmış yönetmenleri İstanbul'da ağırlayacak Aşk & Başka Bi'Dünya'da bir kez daha yılın en iyi aktivist filmlerinden özel bir seçki sinemaseverleri bekliyor. Chad Garcia'nın Sundance'in Dünya Bölümü'nde En İyi Belgesel seçilen, Uluslararası Belgeselciler Birliği tarafından da görüntü yönetimindeki başarısıyla ödüllendirilen filmi The Russian Woodpecker/Rus Ağaçkakanı; İtalyan asıllı yönetmen Pietro Marcello'nun kurmacayı, büyülü gerçekçiliği, şiirselliği ve belgeseli harmanladığı, yılın en güzel ve en insani filmlerinden birine dönüşen, Locarno'dan iki ödüllü Lost And Beautiful/Kayıp ve Güzel; Farid Eslam'ın 2009 ile 2013 arasında Orta Doğu'nun çeşitli ülkelerinde yaptığı çekimlerden oluşan ve müzik yaparak baskıya karşı duran gençleri izlediği aktivist müzik filmi Yallah! Underground; Rokhsareh Ghaem Maghami'nin Afganistan'dan Tahran'a mülteci olarak girmiş, zorlu hayatına rap müziğiyle karşı durmaya çalışan genç bir kadının hayatını anlattığı Sonita; Divorce Iranian Style, Gaea Girls, Sisters in Law gibi ödüllü belgeselleriyle türün takipçilerinin radarından çıkmayan Kim Longinotto'nun yönetmenliğiyle Sundance'te ödüllendirildiği ve kendini şehrin risk altındaki genç kızları, sokak köşelerinde müşteri bekleyen seks işçileri ve tutuklu kadınlarla dayanışmaya adayan 'rüya avcısı' Brenda'yı takip eden Dreamcatcher/Düş Kapanı, The Liberace of Baghdad, Japan: A Story of Love and Hate filmleriyle tanıdığımız Sean McAllister'in Suriye'den mecburen başka ülkelere taşınan bir ailenin yaşadıklarını sıradışı bir samimiyetle anlattığı, Sheffield Jüri Ödülü kazanan belgeseli A Syrian Love Story/Suriyeli Aşk Hikayesi; Gürcistan'da yetişkinlerin din, vatan, adalet, kanun gibi ağırlığı fazla ve sınırları belli kelimelerle dolu hayatlarına karşı kendi hayallerini koruyarak yaşama devam eden bir grup gencin şiirsel öyküsünü konu alan When The Earth Seems To Be Light/Yeryüzü Aydınlıkken yarışmanın dünya seçkisi olacak. Aşk & Başka Bi' Dünya Yarışması'nda Türkiye'den ise Onuncu Gezegen, Ziyaretçiler gibi belgeselleriyle pek çok ödül alan Melis Birder ile Bu Ne Güzel Demokrasi!, Nahide'nin Türküsü filmlerinin yönetmeni Berke Baş'ın birlikte yönettiği Bağlar katılıyor. Diyarbakır'ın yoksul ve orta halli ailelerinin çocuklarından oluşan Yıldız Erkek takımının bütün imkansızlıklara rağmen azim ve umudu koruyan mücadelelerini konu alan film, dünya galasını! f İstanbul'da yapıyor. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/istanbul-hicran-alioglu-venus-sanat-galerisi-30-ocak-11-subat-2016/", "text": "Hicran ALİOĞLU Suluboya Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. 30 Ocak Cumartesi günü açılacak sergi 11 Şubat tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide sanatçıların 40 adet suluboya çalışması yer almaktadır. Hicran Alioğlu 1965 yılında Azerbaycan'ın Sumgayıt şehrinde doğdu. İlk ve orta okulu Sumgayıt'da bitirdi.1991 yılında Bakü'de Azerbeycan Devlet Pedagoji Üniversitesi'nin Resim Öğretmenliği Fakültesini bitirdi.1996-2007 senelerinde Sumgayıt Devlet Sanat Galerisi'nde müdür olarak çalıştı.1996-2011 yılları arasında Sumgayıt'da ve Baku'de özel ve karma sergilere katıldı.2013 yılının Nisan ayında İstanbul Suluboya Çalıştayında düzenlenen suluboya yarışmasında 5. ncilik ödülüne layik görülmüştür. IWS tarafından İstanbul'da düzenlenen Uluslararası Dünya Kadınlar Günü Karma Sergisi'ndeki suluboya resim yarışmasında jüri üyeleri arasında yer almıştır. Hicran Alioğlu ; Seçtiği kompozisyonları, izlenimci tarzda, görsel zenginlik sağlayan canlı renkleriyle, özgür ve özgün fırçasıyla ortaya koymaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/respect-saygi-ii-bozlu-art-project-nisantasi-02-subat-15-mart-2016/", "text": "Bozlu Art Project, küratörlüğünü Oğuz Erten'in yaptığı Respect / Saygı II isimli sergide, Türk heykelinin dokuz önemli sanatçısının eserlerinden oluşan bir seçkiye yer veriyor. Bozlu Art Project Nişantaşı'nda geçtiğimiz yıl düzenlenen Respect / Saygı isimli serginin devamı niteliğindeki seçki, izleyicileri bu kez üçüncü boyutun derinliği üzerine düşünmeye çağırıyor. Mehmet Aksoy, Rahmi Aksungur, Aloş, Koray Ariş, Server Demirtaş, Osman Dinç, Candeğer Fürtun, Meriç Hızal ve Seyhun Topuz'un yapıtlarının yer aldığı sergi; birbirine yakın dönemlerin sanatçıları olmaları dolayısı ile ortaklıkları olmakla birlikte, dokuz farklı sanat anlayışını temsil eden sanatçıları bir arada görme olanağı sunuyor. Bozlu Art Project presents a selection from the artworks of nine prominent Turkish sculptors in the exhibition titled Respect II, curated by Oğuz Erten. The selection, which is basically a sequel to the exhibition titled Respect, which was held last year at Bozlu Art Project Nişantaşı, invites the viewers this time to think about the depth of the third dimension. The exhibition, which presents the works of Mehmet Aksoy, Rahmi Aksungur, Aloş, Koray Ariş, Server Demirtaş, Osman Dinç, Candeğer Fürtun, Meriç Hızal and Seyhun Topuz, gives an opportunity to view the artists together, who represent nine different art movements despite being artists of adjacent periods and thus having common features. The exhibition, which presents the works of Mehmet Aksoy, Rahmi Aksungur, Aloş, Koray Ariş, Server Demirtaş, Osman Dinç, Candeğer Fürtun, Meriç Hızal and Seyhun Topuz, gives an opportunity to view the artists together, who represent nine different art movements despite being artists of adjacent periods and thus having common features."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/salt-arastirma-fonlari-2016-basvurulari-basladi-son-basvuru-22-subat-2016/", "text": "Ön başvuru için son tarih 22 Şubat Pazartesi. SALT'ın 2013 yılında oluşturduğu SALT Araştırma Fonları'nın 2016 başvuruları başladı. SALT Araştırma Fonları, mimarlık ve tasarım, sosyal ve ekonomik tarih ile güncel sanat alanlarında özgün belge edinimi ve araştırma hedefli projeleri destekler. Ayrıca, SALT Araştırma bünyesindeki arşivlerin değerlendirilmesine katkıda bulunur. 2016'da, altı araştırma projesine 10.000 TL değerinde, toplam 60.000 TL'lik fon verilecektir. Fonlardan ikisi Türkiye'de mimarlık ve tasarım, ikisi sosyal ve ekonomik tarih, ikisi ise Türkiye'de sanat konulu araştırmalara yöneliktir. SALT Araştırma Fonları'na başvuru iki aşamalıdır. 22 Şubat Pazartesi saat 18.00'e kadar yapılacak ön başvurular sonucunda konu, dönem ve araştırma alanının uygunluğu belirlenecektir. Araştırma projesinin ön kabulü durumunda, son başvuru tarihi 21 Mart Pazartesi saat 18.00'dir. Sonuçlar, 22 Nisan Cuma günü duyurulacaktır. Seçici Kurul, Prof. Dr. Sibel Bozdoğan, Merve Elveren, Lorans Tanatar Baruh, Doç. Dr. Meltem Toksöz ve Prof. Dr. Zeynep Yasa Yaman'dan oluşmaktadır. 1950'ler sonrasında basılı kaynakların dışında kalan konulara ilişkin araştırmalara ve/veya mevcut kaynaklara özgün yaklaşımlar sunan yeni çalışmalara açıktır. Tasarım nesnelerinden yapılı çevrede geniş coğrafyalara kadar her türlü ölçek araştırma konusu olarak seçilebilir. Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyılı ve/veya 20. yüzyıl Türkiye'sinin sosyal ve ekonomik tarihine ilişkin özgün araştırmalar ile SALT Araştırma bünyesindeki belgelerin kullanımıyla hazırlanan çalışmalara açıktır. 1960'lardan bugüne bölgesel ve enternasyonal çerçeve ve ilişkiler içerisinde yerel sanat tarihleri yazımlarına, basılı veya bilinir kaynakların ötesinde özgün materyallerin araştırmasına açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/sanatin-ikonlari-f-istanbulda-bulusuyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, Marlon Brando'dan Robert Mapplethorpe'a, Iris Apfel'den John Berger'a, sanat, edebiyat ve sinema dünyasının ikon isimlerini bir araya getiriyor. ! f İstanbul'un Sanat Hayat İçindir! bölümünde gösterilecek filmler, hayran olduğumuz sanatçıların hayatlarına daha yakından bakmak için bulunmaz bir fırsat! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 15. ! f İstanbul Filmler Festivali'nin sanat ve hayatın birbirine karıştığı etkileyici hikayeleri buluşturduğu Sanat Hayat İçindir! bölümü, bu yıl da merakla beklenen belgeselleri bir araya getiriyor; Marlon Brando'dan Robert Mapplethorpe'a, Iris Apfel'den John Berger'a, hayran olduğumuz sanatçıların hayatlarına daha yakından bakabilme fırsatı sunuyor. Dünya prömiyerini bu yıl Sundance'te yapacak olan ve Berlin Film Festivali'nin ardından ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek Mapplethorpe: Look at the Pictures/Mapplethorpe: Fotoğrafa Bak!, 1989'da kaybettiğimiz efsanevi sanatçı ve fotoğrafçı Robert Mapplethorpe'a adanmış ilk belgesel olma özelliği taşıyor. Party Monster filmiyle tanıdığımız Fenton Bailey ve Randy Barbaro'nun HBO için çektikleri film, Patti Smith'in National Book Award ödülünü kazanan ve ülkemizde de büyük ilgi gören Just Kids/Çoluk Çocuk kitabında dostluklarını ve aşklarını anlattığı Robert Mapplethorpe'un bugün bile olay yaratan fotoğraflarını ve provokatif hayatını konu alıyor. Debbie Harry'den Blondie'ye, Fran Leibowitz'den Brooke Shields'a, ve tabii ki Patti Smith'e, pek çok ünlü ismin Mapplethorpe'tan aldıkları ilhamı konuştukları Mapplethorpe: Fotoğrafa Bak!, sanatçının hayatına dair bugüne dek görmediğimiz arşiv görüntülerini ve işlerinden örnekleri ilk kez hayranlarıyla buluşturuyor. Sanat Hayat İçindir! bölümünün sinema dünyasından konukları ise Marlon Brando ve Howard Brookner oluyor. San Francisco Film Eleştirmenleri Birliği'nce Yılın Belgeseli seçilen, Uluslararası Belgeselciler Birliği tarafından da En İyi Senaryo Ödülü'ne değer görülen, Stevan Riley'nin Marlon Brando'nun yayınlanmamış ses kayıtlarından yola çıkarak çektiği, adeta bir oyunculuk ve hayat dersi veren Listen to Me Marlon/Dinle Beni Marlon ve William Burroughs belgeseli ile ismini duyurmuş, ilk Hollywood filmini Madonna ile çekmiş ve 1989'da, henüz 35 yaşında kaybettiğimiz yönetmen Howard Brookner'ın ortaya çıkmamış kayıtlarından yeğeni Aaron Brookner yönetiminde ve Jim Jarmusch yapımcılığında çekilen Uncle Howard/Amcam Howard bölümün heyecan uyandıran filmlerinden. Bölümün moda tutkunlarına da bir sürprizi olacak. Geçen yılın en iyi moda filmlerinden biri sayılan, ve yarım asırdır New York'un en renkli moda ikonu olarak adından söz ettiren efsanevi moda ikonu Iris Apfel'in hayatını konu alan Iris de Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, Christo's Valley Curtain, Grey Gardens gibi kült belgeselleriyle tanıdığımız efsane belgesel yönetmeni Albert Maysles'ın son filmi olan Iris, New York Times'ın baş sinema yazarı Manohla Dargis'in de Gözlerinizi Iris Apfel'den alamayacaksınız, ama zaten neden bunu isteyesiniz ki? sözleriyle övdüğü Iris Apfel'in, kıyafetleri kadar göz kamaştırıcı ve samimi dünyasını anlatıyor. Tilda Swinton yönetti, Lena Dunham oynadı! Sanat Hayat İçindir! bölümünde ayrıca; 1973 yılında yaşadığı şehri terk edip İsviçre Alpleri'nde küçücük bir köy olan Quincy'e yerleşen John Berger'ı Quincy'deki mevsimlerin ritimleriyle merkezine yerleştiren ve aralarında Tilda Swinton'ın da olduğu dört yönetmenin kısalarından oluşan The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger/Quincy'de Mevsimler: John Berger'ın Dört Portresi; Lena Dunham'ın yapımcısı ve aynı zamanda oyuncusu olduğu, Eloise kitaplarıyla hatırı sayılır bir üne kavuşmuş olan Hilary Knight hakkındaki kısa belgesel It's Me, Hilary: The Man Who Drew Eloise/Ben Hillary: Eloise'i Çizen Adam; geçen yıl! f'in en büyük ilgi gören filmlerinden Of Horses and Men ile yönetmenliğe geçiş yapan oyuncu Benedikt Erlingsson'un Sigur Ros'un büyüleyici orijinal müziğinden de destek alarak yarattığı, nefes kesici gösterilerin daha önce görülmemiş arşiv malzemelerinin derlemesinden oluşan rüya film The Show of Shows/Şovların Şovu ve Amerikan mizah dünyasının en ünlü kadın komedyenlerinden Tig Notaro'nun ikinci derece meme kanseriyle ilk karşılaşmasından aşık olmasına, bir anda ünlü oluşuna ve inişleri ve çıkışlarıyla tedavi sürecine kadar geçen zamanı kendine has mizah anlayışıyla anlatan Tig de gösterilecek. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/tema-s-siz-v-galeri-ilayda-26-ocak-28-subat-2016/", "text": "Galeri İlayda 26 Ocak 28 Şubat 2016 tarihleri arasında TEMA-S-SIZ V isimli grup sergisine ev sahipliği yapacak. Sergide Ardan Özmenoğlu, Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Caner Şengünalp, Damla Özdemir, Derya Özparlak, Gazi Sansoy, Kerim Yetkin, Nurdan Likos, ve Özcan Uzkur'un son dönem işleri izlenebilinir. Ardan Özmenoğu, alışılmış kalıpların dışında özgün fikir ve tekniği ile öne çıkan sanatçılarımızdan biri olarak özgün baskı tekniğiyle buluşturduğu post-it notlar ile yarattığı eserleri, heykelleri ve enstalasyonlarıyla tanınmaktadır. Rögarın Altındakiler adını verdiği üç boyut izlenimli, çok-katmanlı, izleyiciyi eserin karşısında tutsak bırakan eserler üretmiş olan sanatçı, alışılagelmiş, yürürken gözümüzün alıştığı obje ve nesneleri, sabit hallerinin dışına çıkarak yorumlarken, geleneksel formundan çıkararak geometriye sunduğu bu simgeler üstünden aynı zamanda kendisini ve bizi tanımlıyor. New York rögar kapakları çalışmalarının haricinde sergide cam heykeli de görülebilecek. Atilla Galip Pınar, yapıtlarının merkezinde, her zaman olduğu gibi düşünceye ve sorgulamaya, resim dilini ıskalamadan yer veren insan ve doğa ilişkisini temel alan, duygusal anlamda loş olarak tanımlanabilecek fakat bütünüyle pesimist olmayan bir yaklaşımın görüldüğü eserleri, özellikle günümüz insanının maddeselliğe indirgenmiş genel bilinç düzeyine eleştiriler yöneltiyor. Sanatçıya göre, belki her dönemden daha karmaşık bir karanlığın içerisinde debelenen insanoğlu maddesellikle avunmakta, kısa ömrünü daha da anlamsızlaştırmaktadır. Kaosun, kısırdöngünün, kötülüğün alabildiğine hüküm sürdüğü günümüz dünyasında insanın yaşam dengesini sürdürebilmesi ise ancak öz-gerçekliğine doğru yönelmesiyle bir nebze mümkün olabilir. Fakat kişinin yapacağı bu yolculukta karşılaşacağı 'şey' muhtemelen beklediği saflıkta ve iyilikte olmayacaktır. Aysel Alver, Ahlaki çürüme ne zaman ve nasıl başlar? sorusuyla yola çıktığı son dönem işlerinde, kesintiye uğrayan modernleşme ve aydınlanma sürecini dengesi bozulmuş hümanizm anlayışı ve deforme olmuş ahlaki ve etik değerler üzerinden irdelemektedir. Metal konstrüksiyon üzerine kağıt hamuru ile biçimlendirilip, kolaj tekniği ile son şeklini verdiği heykellerinde gerçekleştirdiği psikanalitik bir yaklaşımla ahlaki ve etik değerlerin yitimini izleyiciye deneyimletmek istemektedir. Caner Şengünalp, heykeli insan yaşamını süslemek için değil, değiştirmek ve bilgi aktarımını sağlamak için yapan sanatçı, uygulamalarını bu yönde tasarlar. Özellikle kentsel mekanlar için heykeli bir mekan kurucu öğe olarak üretir ve mekansal bağlamın taşıdığı anlamı sorgulayarak, izleyicinin yapıtın aktif bir tamamlayıcısı olmasına, mekansal belleğin yapıtın oluşum sürecine katılmasına dikkat eder. Maket ölçeğine indirgenmiş figürler, büyük bir tiyatro sahnesi gibi düşünülen, her gün daha da büyüyen ve dönüşen İstanbul'un birer aktörleri olarak bu dev sahnede yerlerini almaktadırlar. Göçün tetiklediği sosyo kültürel ve toplumsal değişimlerin sonuçları ve neden olduğu durumları bronz, taş, ahşapla biçimlenerek 3 boyutlu anlatıma dönüşmektedir. Gazi Sansoy, görsel dilleri ve kurguları oldukça farklı olan Minyatürler ve Yüzsüzler olmak üzere iki seriyi paralel olarak birkaç yıldır çalışmaktadır. Batı resminin önemli tablolarından yola çıkarak Gazi Sansoy'un resimlerine vasıl olan ve Doğu-Batı karışımı bir sirki andıran tüm bu insan figürleri karmaşası ile Sansoy'un anlatmak istediği; temelinde II. Viyana kuşatmasına kadar uzanan bir ezikliği veya Tanzimat'la başlayan bir batılılaşma modernleşme ve bunun Cumhuriyet ile ve devrimlerle en üst seviyeye yükselip şu son 10 yılda tekrar yüzümüzü iyice doğuya ama çıkarlarımızı batıya ve daha da çok Amerika'ya çevirdiğimiz son derece iki yüzlü bir yönetimle kurgulanmaya çalışılan toplumumuzdaki çarpıklık ve zıtlıkların en üst seviyeye ulaşmış olması durumudur. Sansoy Minyatür serisi resimlerinde kürk için öldürülen hayvanlar, boğa güreşleri, Filistin halkına özgürlük veya adaletsizlik gibi insan veya hayvan hakları konularında dolaylı dolaysız politik mesajlar veriyor. Yüzsüzler serisi resimlerinde ise Rönesans dönemi resimlerini sadece vücutları yok edip pop renklerle boyayarak klasik ve çağdaş renk ve kompozisyon zıtlığını oluşturuyor.. Kerim Yetkin, pentürün statükosuna bir anlamda baş kaldırırken, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elderken, kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki grift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzuluyor. Bu yansımalar, sanatçının bazen oldukça geniş tuval yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkıyorlar. Nurdan Likos, bir hikaye anlatıcısı gibidir. O hikayeyi her figürde, her tuvalde baştan yazar. Kendi zihin salonlarından geçirdiği duygularını, düşüncelerini, yorumlarını sunar. Kadın hikayelerinden yola çıkar sanatçı. Feminist bir bakış açısı yoktur ama kadın ve hayat üzerine kısa, derin ve öz farkındalıklar yaratmaya çalışır. Etkili bir sunum ile onları ön plana çıkartır ve vurgular. İzleyicilere onların hikayeleri üzerinden çözümleri anımsatarak, olaylar karşısındaki duruşunu da sergilemiş olur. Likos bütün resimlerinde obsesif bir şekilde aynı 6 rengi kullanmaktadır. Bunlar, pembe, mavi, sarı, yeşil, siyah ve beyazdır. Geleneksel kültür kodlarından yola çıkmasa bile, almış olduğu toplumsal kültür sonucunda, kadını pembe ile erkeği ise mavi ile simgeler. Kadın aynı zamanda Likos için coğrafyayı temsil eder. Sanatçı resimlerini koyu-açık düzeni içerisinde dengede tutmak ister. Siyah ve beyaz Likos için yin-yang'ı, iyi ve kötü kavramlarının birbiri ardına, birbirini izleyerek gelmesi, hayatın içindeki dengeyi temsil etmektedir. Ritm, sadece renklerle alakalı değil aynı zamanda yaşamın ritmine de bir göndermedir. Özcan Uzkur, insanın dramını gözler önüne seriyor. Sanatçının oluşturduğu kimliksiz bedenler, birbirine savaş açmış insan bedenlerinden izler sunuyor izleyicilere. Uzkur'un yapıtlarında, lif ve kan öne çıkarak, bir yandan bedeni oluşturmak üzere bir araya gelip bir yandan ondan ayrılıyorlar. Parçalarından tekrar, tekrar inşa edilmeye çalışılan bedenler, temsil edilenin yalnızca insanlar değil, belki de onun ötesinde, insanın parçalandıkça bütünleşmeye çalışan vahşi doğası olduğuna işaret ediyor. Birleştiği anda tekrar dağılmaya başlayan beden, belki de kendi bedenine yabancılaştığını ve hiçbir zaman tam bir bütün olamayacağını ifade ediyor. Galeri İlayda tarafından temsil edilen ve birbirinden özgün işler üreten sanatçıların son dönem işleri 28 Şubat 2016 tarihine kadar Galeri İlayda'da görülebilir. Detaylı bilgi, yüksek çözünürlükte görseller ve röportaj talepleri için; Galeri İlayda Şebnem Kutal Galeri Direktörü Hüsrev Gerede Cad. No:37 Teşvikiye Tel : 0.212.227 92 92 e-mail:director@galleryilayda. com www. galleryilayda. com Galeri Pazar Pazartesi günleri hariç, her gün 11:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/01/30/v-international-biennial-of-painting-guayaquil-ecuador-deadline-15-march-2016/", "text": "The Luis A. Noboa Naranjo Museum, invite domestic and foreign artists to participate in the V International Biennial of Painting of Guayaquil Alvaro Noboa to be held from April 28 to May 28, 2016, as a contribution of the institution, artists and the art world culture. 1. The Biennial is a tribute to the woman and the theme is free. 2. The V Biennial is mainly aimed at young painters in the world, but all artists may participate. 4. all national and foreign artists can participate. 5. The technique used is the oil, acrylic on canvas, with free subject; the format should not exceed 1.50 x 1.50 and a minimum of 0.80 x 0.80. 7. Entries must be accompanied by basic information about the author, his photographs and the participating works for advertising, publicity and Museum Archive, and may be sent to 19h00 of the day Friday, 15 April 2016 will also deliver directly to the Museum administration offices located in P. Icaza 302 and Cordova Bldg. 1st Floor Condor Insurance, Guayaquil to Ms. Frida Idrovo Deputy Director of the Luis A. Noboa Naranjo Museum. 8. The artists presented at the museum offices a properly framed and ready for display work. 9. The cost of packing and roundtrip transportation of the works borne by the participating artist. 10. The works from abroad, authored want to send, it must be done by a specialized transport of mail and cargo as DHL, Federal Express, UPS, or similar company. With instructions to return, if not win any prizes acquisition stipulated in Article 12 of this regulation. 11. We will not accept express mail, or national. The work should also come priceless and declared worthless, since they come to a competition. Works that do not meet the above requirements will not be accepted. The Luis A. Noboa Naranjo Museum is not responsible for damages that the works suffer damages during transport and exhibition, but will do everything in its power to better care. 13. The prizes are indivisible and the winning works will become part of the Museum's collection. 14. Prizes will be awarded to the winning artists the opening day, after reading the verdict. 15. The jury will be composed of plastic art critics renowned artists and / or and are the same for admission to the award of works. 16. The jury's decision is final and artists participants when enrolling their works accepted in its entirety the present rules. 17. Each artist must remove the works, once the V Biennial at the Museum offices showing the document that was given to receive the work. 18. Those not used should be removed in the course of 30 days subsequent to the opening and that they be admitted in accordance with the provisions of paragraph 5 of this Regulation during the 15 days following the closing days, The Museum offices. 19. Any contingency will be resolved by the Director of the Museum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/02/bedri-baykam-yeri-doldurulamaz-insanlar-gidince/", "text": "Kimin ne zaman ayrılacağını bilmiyoruz bu tiyatro sahnesinden... Bazen danks! diye bir baş aktör oyunun en beklenilmedik yerinde koyup gidince, bir şok dalgası yaşayıp sudan çıkmış balığa dönüyoruz. Sevgili Mustafa Koç'un kaybı, Türkiye sahnesinde zamansızlığı ve yarattığı büyük acıyla, dehşet bir boşluk yarattı. Aklıma farklı sahneler düşüyor, yaşam kareleri... Atölyemde geçirilen uzun sohbetli-sanatlı bir gece, yan yana seyredilen Fenerbahçe maçları ve o doyulmaz gol kucaklaşmalarımız, 1907 Fenerbahçe Derneği'ndeki sergimde Fenerbahçe tarihini beraber yad edişimiz, yemekler, tipik erkek arkadaş sohbetleri... Ve tabii herkes gibi benim de son 5-6 günde beynimi tırmalayan yüzlerce keşke şu, keşke bu.... Her şey normal aksa, önümüzdeki haftalarda bir yandan eşim Sibel'le çıkarmayı düşündükleri fotoğraf dergisini, bir yandan ülkeyi ve sanatı konuşacağımız bir yemek yiyecektik bizim evde. Kısmetten fazlası olmuyor. Son günlerde üst üste sayısız sevgi dolu yazı çıktı Mustafa hakkında! Herkes ne kadar içerikli, ne kadar çok anekdot anlatıyor, ne kadar doyulamayan yaşanmışlık ve samimi hayranlık birikiyor önümüzde! Ve tabii ki bu ne kadar eşsiz bir servet... Konu burada Koç Grubu'nun gücü veya maddi serveti değil. Genç bir insanın ömrü üstünden toplumun her katmanıyla ayrı ayrı oluşturduğu ilişkiler, dostluklar ve bunlardan dökülen güven dolu sevgi, ömür üstünden gelişen arkadaşlık bağları. Kimse alınmasın, yazılan onca güzel köşe arasından Yılmaz Özdil'in İki Mustafası hemen sıyrılıyor. O tarihi anekdotta da en güzel detay, Mustafa'nın, Londra'da Madame Tussaud müzesindeki heykeltraşı, Lord Kinross'un Atatürk kitabını okumaya mecbur etmesi! Ne kadar haklı bir eylem! Kiminle dans ettiğini bilmeden, kim Atatürk'ün kalıcı bir eserini yapma hakkı kazanabilir ki! Bu arada Ahmet Hakan da Lütfen Mustafa'dan büyük bir muhalif ve direnişçi çıkarma zorlamasına girmeyin! mealinden bir ikaz yaparak Erdoğan'la olan son görüşmesini hatırlatıyor. Hakan bence yanılıyor. Çünkü olaya göreceli bakmıyor. Evet, kimsenin, Mustafa'dan sokaklarda direnişçi bir ODTÜ öğrencisinin tavır ve sloganlarını beklediği yok. Kimsenin Mustafa'dan benim veya Çölaşan'ın yazdığı hükümet karşıtı makaleleri beklediği de yok. Herkesin görevi, sorumlulukları ve alanı farklı. Ama Mustafa'nın ve Koç Grubu'nun Gezi Direnişi'ne verdikleri o unutulmaz destek veya çeşitli vesilelerle verdikleri tam sayfa Atatürk fotoğrafının yanına yazdıkları Özlüyoruz... satırı, EN AZ gençlerin dev bir kitlesel eylemi kadar veya iktidar aleyhine yazacağımız kapsamlı bir muhalif kitap kadar etkili ve önemli. Çünkü işadamları arasında yaygın olan, gerginliklere bulaşmamak, mümkün olduğu kadar renksiz ve tarafsız kalmak, hatta muhaliflerle aralarına belirli ölçülerde timsahlı dereler yerleştirmektir; mesela günümüz Türkiyesi'nde, Atatürk imgesini yok saymak, araya en azından görünmez mesafeler koymak demektir. İşte Mustafa ve Koç Grubu hiçbir aşamada böyle pasif tavırlara tenezzül etmemiş, siyasetin en yoğun, sıcak ve tehlikeli günlerinde, kimi zaman belki Başbakan'ı sinirden delirtecek bu hareketler, hiçbir çekince görülmeden devreye sokulmuş, bununla ilgili de zaten beklenen bedeller ödenmiştir. Koç Grubu'nun Atatürk'le ilgili ilan kampanyası ve hazırladıkları filme yobaz medyadan gelen tepkileri, sevgili Ahmet Hakan bilmem unuttu mu? Yani her şey görecelidir. Mustafa'nın bu uygulamaları, sorumlulukları itibariyle aldığı riskler göz önüne serildiğinde, radikalden öte, kitlesel eylem etkisi yaratacak muhalif gerilla tavrından farksızdır. Hiç kimsenin, Divan Oteli ve Koç Grubu'nun Gezi'ye verdiği desteği küçümsemesine imkan yoktur. Aynı şekilde, kimsenin günümüz Türkiye şartlarında, Koç Grubu'nun laik eğitime, çağdaş sanata, bilime verdiği destekleri standart bir uygulama olarak görme hakkı da yoktur. Örneğin futbol maçında yaşanabilecek şiddeti, bir savaş sahnesi ile kıyaslayıp küçük göremezsiniz. Her zemin kendi şartlarını doğurur. Herhalde federasyonla bürokratik bir boşluk yaşandı ki, Fenerbahçe 1907'nin kurucusu için evvelsi gün Saraçoğlu'nda saygı duruşu yapılamadı. Yadırgandı bu durum. Eminiz ki, akan zaman içinde Mustafa Koç, layıkıyla her yerde ardında bıraktığı güzelliklerle anılmaya devam edecek. Toplum, oluşan bu yüksek standart karşısında, bilinçaltında hep o dik duruşu ısrarla arayıp bulmak isteyecek... Bu konuda Mustafa'nın değerli kardeşleri Ömer Koç ve Ali Koç'un da aynı çizgiyi, aynı kararlılıkta sürdürüyor olacaklarını bilmek belki tek tesellimiz. Mustafa Koç'tan bir gün sonra kaybettik, Kamer Genç'i. Kamer Genç deyince Türk halkının kalbinde hemen bir gülümseme, bir sıcaklık belirir. Arkasında bu kadar yoğun bir sevgi seli bırakan siyasetçi azdır. Onların da her birinin farklı bir stili vardır. Örneğin aklıma 1960'larda babam Dr. Suphi Baykam'ın dönemi geliyor. Kah Parlamento önüne yere mendil açar, zam isteyen milletvekillerini dilenci gibi gösterip tepki verirdi, kah bir kasket takıp İstanbul sokaklarını bir dolmuş şoförü olarak tam gün gezip halkın dertlerini içinden dinler, öğrenirdi babam. Mesela o arabalardan birinde kendisine koca bulmasını isteyen kadınlara bile rastladığı, o günlerin gazetelerinde manşet olmuştu! Aradan neredeyse 50 yıl geçmesine rağmen hala onu bana anlatıyorlarsa, hitabet sanatından olduğu kadar, bu hikayelerin bıraktığı izlerdendir... Yine aynı dönemden CKMP'den Osman Bölükbaşı da bin bir anekdotuyla siyasi yaşamımıza renk katmıştı. Hem Parlamento'da, hem de... cezaevinde! Dönemimizin farklı yıldızı Kamer Genç de siyasi partilere yaranamadı. O ince hesap ve çıkar ilişkilerinden uzak duran halkın has adamıydı. Partilerin ise daima başka hesapları olur. Nasreddin Hoca'yı andıran örnekleri ve çıkışları, insanı gülmekten kırıp geçiren senaryoları ile izlenme rekorlarını zorlardı. Mesela oğlunun evinden çıkarken görüldüğünde, çiçek suluyordum esprisi bir refleksle gelmiş olsa da, bugün çoğulcu anlamda literatürümüze girdi. Bir de o meşhur şecaatin arz ederken merd-i kıpti sirkatin söyler cümlesini kameralar önünde söylemeye kalkışmış, beş farklı denemeden sonra kendisi de gülerek vazgeçmişti bu girişimden. Kamer Genç tam bir Anadolu, Atatürk ve Cumhuriyet sevdalısıydı. Bugün Tuncelililerden Cumhuriyet düşmanı çıkartmaya çalışanlara özenle hatırlatılır! Gerek SHP, gerek CHP, gerek bir dönem vekili olduğu DYP ve ardından bağımsızlar sıralarında hep 12 Eylül'le, Özal'la, daha sonra da AKP'liler ve Erdoğan'la sayısız kapışmalar yaşamıştı. Mehmet Ali Ağca'nın idamına tek başına red oyu vermiş, Obama gelince Parlamento'da ayağa kalkmamış, Meclis'te gericilerle olan kapışmaları defalarca fiziki şiddet raddesine gelmiş, buna karşın Genç, hiç korkmadan dik durmaya devam etmişti. Deniz Fener'i yolsuzluğunun üstünün örtülmesine şiddetle tepki verdiğinden, Parlamento'da günlerce elinde deniz feneriyle dolaştı ve kürsüye de öyle çıkmaktan sakınmadı. Kimi insanlar vardır, ülkelerin kültürel altyapılarının temel taşlarındandır. Onları az kişi tanır ama onlar aydınların el üstünde tuttukları kalıcı değerlerin başında gelirler. Sıfat, şöhret, para onlar açısından ömür boyu ikinci planda kalır. Tahsin Yücel onlardan biriydi. Aynen 1998'de kaybettiğimiz Sezer Tansuğ'nun resim sanatımızın bir döneminde bıraktığı iz gibidir, Tahsin Yücel'in edebiyat dünyamızdaki varlığı. Veya biraz farklı bir kıyaslamayla, ne yazık ki çok genç yaşta kaybettiğimiz Jak Deleon geliyor aklıma. O da bale dünyasının hem tarihçisi, hem eleştirmeni, hem de en büyük sevgilisiydi. Ama bu saydığımız diğer isimler gibi ne yazık ki uzun yaşayamadı Jak. Yaşasaydı Tansuğ ve Yücel sürekliliğinde ve bugün henüz 64 yaşında, bir sanat dalı üzerine odaklanmış bir sanat adamımız daha olacaktı. Ne var ki 50'li yaşlarının başlarında ölüm onu aramızdan çekip almıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/02/evren-gul-caspar-david-friedrichin-romantizmi/", "text": "Dar hayatında ya dost ufku, ya canan ufku. Aydınlanma çağında bilim alanında çok önemli bir yol alınır. 15. yüzyıldan itibaren keşif ve icatlarla süregelen bir gelişim süreci bu dönemde büyük bir ivme almıştır. Modern yaşamın temellerinin atıldığı bu dönemde dinsel düşüncede bir gerileme olduğu gibi, kuruculuk, egemenlik gibi olgularda geçerliliğini yitirmeye başlar. Böylece Aydınlanma hareketi Fransız Devriminin oluşmasında önemli bir etken olur. Kopernik ve Newton'un çalışmalarıyla tüm bir evren-dünya algısı değişime uğrar. Descartes ve Kant ise bu değişen zihniyetin felsefesini geliştirir. Avrupa'da ki endüstri devrimleri ile beraber yeni ve bambaşka toplumsal ilişkiler yenilenen bir dünya yaratır. Fakat bir süre sonra özellikle Newton'un mekanist dünya görüşünün doğadaki her şeyi açıklayamadığı, aklın ve doğa yasasının her şeye çözüm getiremediği gerçeği karşısında bazı şüpheler baş gösterir. Böylelikle felsefe ve sanatta, özellikle şiir, edebiyat ve resimde verilen eserlerle romantizm tarih içindeki görkemli yerini alır. Bu akım, adını Ortaçağ şövalyelerinin hikayelerini ya da saz şairleri çağını anımsatan anlamında romanesk teriminden almaktadır. Bu sözcüğün İngilizce'ye girememesiyle bütün Avrupa'ya Romantik olarak yayılması söz konusu olur. Romantik resim ise bir okuldan çok geçmiş yüzyıllarda baskın olan bir geleneğe karşı olarak gelişmiştir. İnsanı ve doğayı yeni bir biçimde kavramanın sanatsal ifadesiydi. Francis Claudon, Romantizm Sanat Ansiklopedisi'nde şunları belirtir. Daha çok sanat sosyolojisine olan katkıları ile bilinen, sanat tarihçisi Arnold Hauser'e göre Romantik akım, sanatçının bir topluma, az çok homojen bir gruba, ilke olarak otoritesini kabullendiği bir kamuoyuna hitap ettiği kültürel bir dönemin sonudur. Sanat artık nesnel ve konvansiyonel ölçütlerin yönlendirdiği toplumsal bir etkinlik olmaktan çıkıp kendi standartlarını yaratan bir kendini ifade etme etkinliği; kısaca bireyin bireye hitap ettiği bir araç olur. Caspar David Friedrich 5 Eylül 1774'te halen İsveç'in yönetimi altında bulunan Pomerenya'da ki Greifs- wald'da dünyaya geldi. Melankolik bir sanatçı olmasının nedeni çocukken geçirdiği acılardır. Friedrich henüz yedi yaşındayken annesini kaybetti. On üç yaşındayken bir gün ağabeyi Christoph ile birlikte paten yaparlarken ağabeyi buzlar arasında kayboldu. Friedrich bir süre sonra mimar Johann Friedrich Quistrop'un denetimi altında kendini sanat çalışmalarına verdi ve yaşamının ana amacını resim olarak belirledi. Daha sonra ise Kopenhag Sanat Akademisi'ne yazıldı. Dört yıllık bir eğitimden sonra 1798'de Dresden'e gelen sanatçı, kısa zamanda Schlegel kardeşlerle, Novalis, Schelling, Jean Paul gibi Romantizmin büyük yaratıcılarıyla tanıştı. Dresten'e yerleşmesine rağmen doğduğu yerlerin özlemini çeken endişeli bir karakterdi. Sık sık çocukluğunun geçtiği kasabaya gidiyor ve orada uzun müddetler kalıyordu. Doğaya düşkündü; tablolarında Pomeranya Ormanları, Harz Dağları, Kuzey Denizi kıyıları veya Rugen Adasındaki beyaz kayalar sık görülmektedir. Ressam aynı yıllarda suluboya ve sepia rengi eserlerde vermeye başlamıştır. 1805 yılında Weimar'da sergilenen iki eseri Goethe tarafından satın alındı. Bu arada G. H. Von Schuberth, Otto Runge, Tieck ve Von Kleist ile dostluk kuran Friedrich romantikler arasına katıldı ama daima yalnız bir sanatçıydı. Zamanını kırlarda, dağlarda ve edindiği izlenimler içinde geçiriyordu. Bu not ve eskizleri daha sonra tuvaline aktarıyor, sadece resim malzemeleri ve temel ihtiyaçlarını karşılayacak eşyaların olduğu bir evde yaşıyor ve neredeyse mistik bir hayat sürdürüyordu. Friedrich 1817 yılından itibaren Dresten Akademisine öğretim üyesi olarak alınmış ve kendisine maaş bağlanmıştır. Ertesi yıl evlenir ama yine basit alışkanlıklarından ve yaşamından vazgeçmez. İyi bir kariyeri olur, verimli bir olgunluk dönemi geçirir. Resimleri Prusya Velihatının kolleksiyonuna kadar gitmiştir. 1835'ten sonra sanatçı psikolojik olarak düşüş göstermeye başlar. Daha da içe kapanık ve melankolik olur. Halkın ve eleştirmenlerin anlayışsızlığı, karısının ihanetinden şüphelenmesi derken aynı yıl bir beyin kanaması geçirir. 1840'ta da yaşama veda eder. Yaşadığı uç duygulanımların neticesinde bir çeşit zihinsel rahatsızlığında ölüm sürecini tetiklediği görüşleri bulunmaktadır. Büyük bir romantik olan Caspar David Friedrich'in yaşadığı dönemde Romantizm adeta yeni bir din gibi batı uygarlığında yükseliyordu. Sanat eserlerinin kurmaca yapısı, sanki sanatçıların yaşamlarının asıl içeriği olmuştu. Fakat onlar bir hayalperest olarak fetihlerini sadece kendi düş dünyalarında yaşamak yerine, yaşamı değiştirmeyi hedefliyorlardı. Romantikler gerçeklikteki hala saklı olan olanakları hem oyunsu hem de araştıran bir fantezi aracılığıyla görünür hale getirmeliydiler. Modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı fark eden Schiller insanın ahenkli ve organik birliğini yeniden ele geçirmesinde ancak sanatın ve oyunun bir umut oluşturabileceğini savunmuştur. Schiller'in insan sadece oynadığı yerde insandır ifadesi romantikler için bir zemin oluşturmuştu. Fakat din konusuna gelince Goethe'nin öğüdüyle oyun ve ironi bitmişti. Fichte'nin daha yeni, ateizm suçlamasıyla ders verdiği üniversiteden istifa etmek zorunda kaldığı bir zamanda romantiklerin öznel dinsellik görüşleri oldukça tepki alabilirdi. Bu mistisizm aynı zamanda, Hernnhuter Tarikatı'nda yetişen Schleiermacher'in aşina olduğu Pietist usulü de dahil olmak üzere Batı mistik geleneğinin de çizgisindedir. Schleiermacher'in ussalcılığın etkisi altında kendisine bazen kuşkulu görünmüş olan bu mistik deneyimi yeniden coşkuyla ruhsal yaşamın merkezine oturtma ve buradan yenilenmiş dinini geliştirme cesaretini romantik hareket içinde buldu. Friedrich için doğa Tanrısal ruhun bir yansımasıdır. Hıristiyan sanatının ve mimarlığının gotik kiliseleri, manastırları, yitirilmiş inançların terk edilmiş mekanları anlatısallığında büyük rol oynar. Üstelik Friedrich bu yaklaşımıyla resim sanatı tarihine de unutulmaz görüntüler kazandırmıştır. Deniz Kenarında Keşiş, Tuval Üzerine Yağlıboya, 110x 171,5cm, 1808-10, Alte Nationale Gallery. Diğer bir önemli eseri olan Bulutların Üstünde Yolculuk ya da Siz Denizinde Amaçsızca Dolaşan Adam kendi tarzının tam bir örneğidir. Genç bir adam kayalıkların üzerinden, uzanıp giden manzara eşliğinde sislere bakmaktadır. Sırtı izleyiciye dönüktür. Michel Edward Gorra'nın yorumuna göre tablonun temel mesajı adamın sis denizine bakarken Kantvari bir kendi üzerine düşünüşü gerçekleştirmesidir. Başka birçok şekilde yorumlanan eser efsanevi bir yorum zenginliğine sahiptir. Kendi üzerine düşünmesi olasıdır. Ama beden dili ve dinçliği hiçte bir amaçsızlığa ve boşluğa oturan bir duruşu sergilememektedir. Tablonun anlamı, Almanca özgün ismi olan Wanderer über dem Nebelmeer'in nasıl yorumlanacağına göre de değişebilir. Buradaki wanderer sözcüğü, amaçsızca dolaşan kişi ya da doğa yürüyüşçüsü anlamlarına gelebilir. İlk anlama göre resimdeki adam kaybolmuş olabilir. İkinci anlama göre ise önceden belirlediği bir yere gitmekte olabilir. Caspar David Friedrich'in her biri günümüz sanatı açısından çok çarpıcı bir sinematografiyi taşıyan birçok güçlü eseri vardır. Resim tarihine katkıları ve sonraki etkileri vazgeçilmezlik taşır. Biyografisinden anlaşıldığı üzere birçok sanatçı gibi o da verdiği ışıkta kendi feda olmuştur. Resimlerinde dünyanın sessizce izlediği ya da ona şahit olunduğu izlenimi hissedilir. Kurgular öyle ayarlanmıştır ki ressama dair hiçbir şey hissedilmez. Çünkü görüntünün kendini iletişi oldukça güçlüdür. Ressam sadece bir kadrajın üzerinde ki örtüyü bize kaldırmış gibidir. Bu, dünyanın bir sunumu olduğu gibi aynı zamanda izleyici için bir deneyim ve bir karşılaşmadır da. Bu karşılaşmalar gecenin bir vakti de olabilir, akşam saatlerinde bir kuytuda olabileceği gibi günbatımında da gerçekleşebilir. Ama asla tedirginlik verici bir boyutta değildir. Büyük bir insani hakimiyet ve güven duygusuyla kuşatılmışlardır; son derece de vitaldir. Ayrıca bu noktadan hareketle bakıldığında ressamın karşılaşma duygusunu da çok sık kullandığını görüyoruz. Son olarak sanatçının eski Avrupa ile yenilenen Avrupa arasında oluşu bütün açıklığıyla ele alındığı gibi, romantiklere özgü bir eskiye özlem ya da kaçış yoktur. Figürlerin ayağı yere sağlam basar ve güçlü bir buradalık hissi duyumsanır. Ama buna rağmen yine de büyük kalyonlar dışında medeniyete bir uzaktan bakış söz konusudur. Biraz samimi paylaşımlarda bulunmak istiyorum. Ben onların varlıklarının ne büyük armağanlar olduklarını tez aşamasında fark etmiştim. Çünkü yüksek lisans, lisansta toplanılanlar üzerine derinleşilen bir süreç oldu benim için. O'na dikkat ettiğimde, Worringer'in kuramlarına ve Safranski'nin Schlegel ve Novalis üzerinden alıntıladıklarına kendimi daha yakın buluyorum. Çünkü benim de alanım olduğu için meseleyi hal olarak ta deneyimlemenin anısı var. Bu, unutulmayan, kendini de unutturmayan ve geliştiren bir şey. Hatta onların çoktan sustuklarını daha yeni anlıyorum. Picasso'nun resimlerin anlaşılmasıyla ilgili sözleri insanların neden resimleri anlamaya çalışıp, kuşların ötüşünü, çiçeklerin renklerini anlamaya çalışmadığı üzerinedir. Bu ve benzeri ifadeler çoğaltılabilir. Aslında resmin neyi anlattığı başlı başına bir sorunsaldır. Şu sıralar, sanatında neredeyse tamamen çağdaş- romantik bir referansı taşıyan Türk ressamı Utku Varlık'la ilgileniyordum. Bazı resimlerindeki imgeleri birbiriyle ilişkilendirip resmin anlatısallığına vakıf olduğumu gördüm. Sürpriz oldu benim için, çünkü bu zamana kadar sadece imaj olarak bakmışım. Ama bu ne kadar neyin belirleyicisi oldu; onu da bilemiyorum. Kendimde dikkat ettim; zamanla gerçekten, sadece görüntüler kalıyor, görüntülere gidiliyor ve bağlar kalıyor. Vardır ya da yoktur, kurulur ya da kurulmaz... Acizane ifade etmem gerekirse Friedrich'in ki gibi bu derece manevi gücü yüksek eserlerin ya da izleklerin insanı götürdüğü yer böyle bir yer... Çok kişisel bir şey ama hatta biraz ironik olacak, bir şeyler söylemeye çalışmak biraz erkansızlık gibi de geliyor. Çünkü onun doğası böyle değil. Yüksek sanat eserleri insanda bir şeyi yerinden oynatır, ona maruz kalınır. Yine yüksek lisans derslerinde olurdu; -ben alanımın dışında, kuramsal bir bölümde tezimi yazdım- resimlerle ilgili eser çözümlemeleri ve analizleri, bunlara uygulanan kuramlar, çok sığ gelirdi. Bu bir eleştiri değil. Bunlarda o alanın emektarlarının işi. Ayrıca öğrencilerin hepsi de ressam değildi. Ben de derslerimde başarılıydım. Ama bunların, yapıtın verdiğini vermeye yetmediğini hissederdim. Benim için unutamadığım, şaşırtıcı bir karşılaşma ve deneyim olmuştu. Çok kaba bir ifadeyle ben bilirdim, insanlar öğrenmeye ya da anlamaya çalışırdı. Tabii kimseye bir şey de diyemiyor insan... Bakardım, meselenin o kadar uzağında gelirlerdi ki; hoca da dahil. Özdeşleyim ben de daha baskın kalırdı. Bu yüzden eğitim sürecimin önemli bir kısmı deneyimlerimi kuramsal olarak teyit etmeyle geçmişti. Allah'tan zamanla bu böyle devam edebildiği gibi bunların eserlerin ışıltısını da arttırabildiğini görmeye başlamıştım. Kendi süreçlerimde entelektüel ilgilerin sanatla nasıl olacağı, ne yönde yürüyeceği ile ilgili çekinceli bir ara dönemim olmuştu. Sonra bunun birçok sanatçıya olduğunu duydum. Ama zamanla bunlar, özellikle yaşadıkça büyük bir kendiğilindenlikle yön bulmaya başladı. Copleston Felsefe Tarihi (cilt 7) Çağdaş Felsefe, Alman İdealizmi, Çev: Aziz Yardımlı. 19. yy Avrupasında Heykel ve Resim Sanatı, Zeynep İnankur, Kabalcı Yayınevi. Sanatın Tarihi, Özkan Eroğlu, Tekhne Yayınları. Kuram Eylem Birliği olarak Sanat, Schelling Felsefesinde Bir Araştır, Ömer Naci Soykan, Felsefe Dizisi, Kabalcı yayınevi. Türkiye'de Sanat Plastik Sanatlar Dergisi, Ocak/Şubat, 1998, Sayı:32. Sanatta Derin Hislenmenin Felsefesi, Özkan Eroğlu, Tekhne yayınları. Romantik, Rudiger Safranski, Kabalcı Yayınları. Soyutlama Ve Özdeşleyim, Wilhelm Worringer, Çev: İsmail Tunalı, Remzi Kitabevi. Romantizm Sanat Ansiklopedisi, Francis Claudon, Remzi kitabevi. Sanat Tarihi Ansiklopedisi 3, Görsel Yayınlar. Sanatın Öyküsü, E. H. Gombrich, Remzi Kitabevi. Argos Dergisi, Caspar David Friedrich'in Bitmeyen Romantizmi, Henri- Alexis Baatsch, Çev: Kaya Özsezgin, Sayı:33, Mayıs 1991. Francis Claudon, Romantizm Sanat Ansiklopedisi, s: 35. Zeynep İnankur, 19. yüzyıl Avrupa'sında Heykel ve Resim Sanatı, s:37. Henri- Alexis Baatsch, Çeviren: Kaya Özsezgin, Argos Dergisi Sayı:33, Mayıs 1991. Rüdiger safranski, Romantik, s: 141. Rudiger Safranski, Romantik, s: 149- 150. Sanatta Derin Hislenmenin Felsefesi, Özkan Eroğlu, s: 53. Özdeşleyim: Temelini 1906'da doktora tezinde Wilhelm Worringer'in atmış olduğu soyutlama mantığı ile birlikte kullanılan Sanat bilimi kavramı. İngilizce ve Almanca'da empathi diye karşılık bulmakta. Fakat duyumsama içerdiği için sadece anlama da kalmamaktadır. İçten duyma. Kendi duygularının nesnelere aktarma. Kendini bir başkasının tasarımsal dünyasının içine yerleştirme. Kendini bir başka varlığın örneğin bir manzaranın yada sanat yapıtının içinde duyma. Bu anlamda özdeşleyim estetik yaşantının temelidir. Wilhelm Worringer, Soyutlama ve Özdeşleyim, s: 24-25. Zeynep İnankur, a. g. k, s: 38. Zeynep İnankur, a. g. k, s: 39. Wilhelm Worringer, a. g. k, s: 106. Ziya Gürel, Tutkunun Kabagüce Başvurmayan Dışavurumu: Doğa Görünümleri, Türkiye'de Sanat, sayı: 32, s:63."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/02/hakan-erol-semaver/", "text": "1906 yılında Adapazarı'nda dünyaya gelmiştir Sait Faik Abasıyanık. Aldığı disiplin cezaları nedeniyle liseyi farklı şehirlerde tamamlamak zorunda kalmıştır. Üniversite okumak için yurtdışına giden Faik, önce İsviçre'ye, sonra da Fransa'ya geçmiştir. Türkiye'de öykücülük denilince akla ilk gelen isimdir hiç şüphesiz. Oktay Akbal ve Melih Cevdet Anday, Sait Faik'ten esinlenmiştir. Bu üç isim Türk öykücülüğünü her daim ileri taşıyıp, geride eşsiz yapıtlar bırakmışlardır. 1953 yılında Modern edebiyata katkısından dolayı Faik, Amerika'daki Mark Twain Derneği'ne onur üyesi seçilmiştir. Faik, züğürt yazar, gözlemci balıkçı gibi sıfatlarla da anılmıştır. Yazdıklarını paraya dönüştüremediği ve muazzam gözlem yeteneğini, hikayelerinde de betimlediği balıklarla, bütünleştirdiği için bu sıfatları almıştır. Her hikayesinde muazzam betimleme yeteneğini kullanarak, okuyucuyu adeta büyüleyen Sait Faik, yazmasam çıldıracaktım! der. Bu ondaki yazma tutkusunun tezahürünü anlatan en iyi sözdür. Çoğu zaman yaşadıklarını kaleme dökmüştür Faik. Olabildiğince içten, samimi ve sıcak bir üslupla okuyucuyu selamlamıştır. Bir yaylı hatırlıyorum. Hayvan, yol ve yulaf kokan keçelerin üzerinde çocukluğumun sevgilisini, yumuşak ve tombul avuçlarıyla, yolun iki tarafında uçan kuşları alkışlar görüyorum. Sonra yine çocukluğumun sevgilisini, bir deniz kenarında lacivert ve sıkı robonun içinde dolaşır seyrediyorum. Korku, yol boylarınca etrafımı sarıyor, önümde uzuyor. Sevmekten korkuyorum. Başka arzular, ihtiraslarla atıldığım yolda beni avare ve çırılçıplak, başı her manada boş bırakacak yalnız bir şey olduğunu biliyorum ve ondan karanlıktan, riyadan, zulümden, hürriyetsizlikten korkar gibi ürküyorum. Ölmeden önce kitaplarının tüm gelirini Darüşşafaka Cemiyeti'ne bırakan Sait Faik'in eserleri İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkmaktadır. Semaver'de bunlardan birisi. Kitap 138 sayfadan oluşuyor. Faik'i okurken, yanınıza alacağınız en önemli şey sıcak bir kahve olmalı. Kahveyle beraber, Faik okumanın da tadının damağınızda kalacağından eminim. 1955 yılında, yani Faik'in ölümünden 1 yıl sonra annesi tarafından başlatılan Sait Faik Hikaye Armağanı, Türk edebiyatının en uzun soluklu öykü yarışması ünvanını elinde bulunduruyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/04/8-women-artist-masataka-contemporary-bernarducci-meisel-gallery-04-27-february-2016/", "text": "BMG FIRST LOOK hosts Masataka Contemporary from Tokyo. This exhibition includes paintings by the following young emerging Japanese woman painters: Asuka Ito, Eri Hatta, Hina Maekawa, Kana Minami, Manami Minami, Miho Negishi, Saki Fujikawa, and Yuko Miyama. Our Gallery and Masataka Contemporary have collaborated with efforts to provide these eight Japanese women painters exposure in the United States. As a whole, the paintings in this exhibition reflect their culture's perception of femininity through bold and mystical portraiture. Frank Bernarducci and Louis K. Meisel founded Bernarducci Meisel Gallery in 2000. The gallery is well known for its commitment to established and developing realist artists. The Gallery is located at 37 West 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/04/new-paintings-leonard-koscianski-bernarducci-meisel-gallery-04-27-february-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present an exhibition of new paintings by Leonard Koscianski. Included are two distinct bodies of work that take place within the same fiction: one of animals interacting fiercely in surreal foliage, the other, aerial views of runners winding through enigmatic suburban neighborhoods. The artists captures paused moments of animals and runners in action. The imagery is rendered as a dreamlike fantasy where details are exaggerated and perspectives are skewed. The characters are left undisturbed and uninterrupted from their daily habits whether it be prowling the forest for game or exercising for wellness and a sense of routine."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/04/nilgun-yuksel-hifzi-topuzun-kara-afrikasi/", "text": "İzmir FolkArt'ta 14 Şubat'a kadar sürecek Hıfzı Topuz'un Afrika Sanatı koleksiyon sergisi için kendisinin kaleme aldığı kitapta geçiyor bu kelime. Fildişi Kıyısı'nda yaşayan topluluğun adı Baoule. Daha çok insanın hayatta kalması için çocuğunu nehre kurban eden annenin haykırışı topluluğun ismine dönüşüyor. İzlediğim bir belgeselde Afrika'da bir kiliseden söz ediyordu anlatıcı. Kilisenin çarpıcı tarafı ise onun mimari bir şaheser olması değil, bodrumunda onlarca Afrikalının yaşadığı tutsaklık ve ölümdü. Bu bilgiyi aldığımda büyük Batı uygarlığının temelleri, buluşların, düşüncelerin, yaratımların çok derinlerinde uzanan başka bir dünya üzerine farklı çağrışımlar yaratmıştı zihnim. FolkArt'taki serginin adı Kara Afrika Sanatı, yazının başlığı Hıfzı Topuz'un Kara Afrika'sı. Çünkü her koleksiyon aynı zamanda koleksiyoncunun gözünden yeniden izlemek anlamına geliyor benim için. Atmış yılı aşkın bir ilginin, merakın, emeğin ürünü olan Hıfzı Topuz koleksiyonu, çok uzak bir kültür üzerine düşünmeye, ezber bozmaya ve zihnimizin karanlık köşelerini dönüştürmeye davet ediyor bizi. Sergi için hazırlanan kitapsa anılarla, öykülerle zenginleşen, Afrika sanatına farklı açılardan bakan bir kılavuz niteliğinde. Serginin ana teması masklar gibi görünse de günlük kullanım eşyaları, yaşamın düzeninde kullanılan obje ve diğer fetişler de Afrika sanatının sürekliliğine ve etkisine dair farklı okumaları beraberinde getiriyor. Girişte basitçe Ruhçuluk diye tanımladığımız Animizm inancıyla bütünleşen maskeler karşılıyor izleyici. Bu ilk karşılaşma da o basitçe yaptığımız tanımlamaya ilişkin silahları alıyor elimizden. Her topluluğun farklı üslubunu da belirginleştiren Afrika'nın bu fetiş nesneleri, hem estetiğe hem inanca dair yeniden düşünme olanaklarının kapılarını aralıyor. Tanrıların, koruyucu ruhların ve ata ruhlarının simgeleştiği masklar somut birer sanat objesi olmanın ötesinde insan oluşun derinliklerine dair yüzleşmeleri taşıyor. Öncelikle Afrika fetişleri, birer put ya da tapınma nesneleri değil. Onlar kendilerini taşıyan kişiyle de bütünleşen ruhların simgeleri. Doğum-yaşam-ölüm dizgisinde insanın eşlikçileri, ruhun sonsuz yolculuğuna dair inanışın göstergeleri. Başa dönelim. Batı ile özdeşleşen uygarlık algısı, Afrika maskeleri ile başka bir gerçeklik algısı ile yer değiştiriyor. Bizim dilimizde sahtenin mecazı maske, burada gerçeğin imajına dönüşüyor. Afrika ritüellerinin başkahramanı maskeler, yüzü saklarken ruhun çıplaklığını ortaya koyuyor. Temelde tüm o davranış kalıplarının ötesinde salt insana dair olanı açık ediyor. Ekim, hasat zamanlarında, çocukların erginliğe geçiş törenlerinde, evlilik, ölüm ve yas ritüellerinde; kötülükleri kovmak, iyi olanı çağırmak için yapılan törenlerde kullanılan maskeler, neşenin, hazzın, büyümenin, kutlamanın; korkunun, korunmanın, cesaretin simgelerine dönüşüyor. Joseph Campbell, Türkçe'ye Kahramanın Sonsuz Yolculuğu diye çevrilen eserinde insan ruhunun erginleşme serüvenini anlatır. Her şey ilk çağrı ile başlar. Her erginlenme aynı zamanda bir ölüm ve yeniden diriliştir. Kahraman ona yolculuğunda rehberlik edecek ruhsal eşlikçileri ile beraber maceraya başlar. Geçtiği zorlu yolların sonunda öte dünyadan bir armağanla döner. Jung, mitlerin dünyasını insan ruhunun karmaşık yapısıyla özdeşleştirir. Onun mitler üzerine çalışmaları aynı zamanda insanın yetişkin olma yolunda geçirdiği aşamaları açıklar. Hıfzı Topuz'un kitabında Afrika'da çocukların geleneksel eğitimine dair anlatımı erginleşmenin bir dönemini anlamak bakımından önemli ipuçları verir. Bu geleneksel eğitim sisteminde zamanı gelen çocuklar öğretmenleri ile beraber ailelerinden uzak bir yere giderler. Burada topluma uyum sürecine hazırlanırlar. Dönüşleri kutlama ve sünnet töreni ile sonlanır. Artık ergenliğe geçmişlerdir ve maskeleri görme onlarla iletişime geçme hakları vardır. Hristiyan toplumlarının vaftiz, Musevi toplumlarının sünnet gelenekleri, bizim kırk uçurma geleneklerimiz ve bunların ardına eklenebilecek ritüeller, aslında hiçbirimizin bunların dışında olmadığını gösterir. Jung ve Campbell'ın aktarımları ruhun bu törensel yaşayışına dair ayna tutar. Afrika kültüründe bir dönemi kapatıp yenisine yol açan maske simgesi, batı sanat tarihinde de benzer bir etkinin parçalarından biridir. Bugün birçok sanat tarihi araştırmacısına göre Picasso'nun Avignonlu Kızlar eseri modern sanat tarihinde yeni bir dönemin habercisidir. Her ne kadar Picasso kendi sanatı üzerine söylenen onca sözü kibarca edebiyat diye nitelendirip resmin resme dair olandan başka bir şey içermediğini söylese de Avignonlu Kızlar tablosunun etkili fragmanlarından birinin Afrika maskları etkisi olduğu, üzerinde ısrarla durulan konudur. Nitekim o dönem Avrupa entelektüelleri için farklı kültürler, ama özellikle Afrika kültürü, yeni bir araştırma ve esin alanıdır. Üstelik bunun altyapısı çoktan hazırlanmış, dünyanın başka başka toplulukları Batı'ya esin perilerini çok önceden göndermeye başlamıştır. Bu, bize aynı zamanda insanın evrimi ile toplumların ve yaratımlarının evrimlerinin benzerliğini hatırlatır. Her varoluş bize bir şey söyler, her sanat eseri sanatçının gözünden yeni bir bakış açısı sunar. Afrika maskları da sessiz ruhların göstergeleri, bin yıllar süren deneyimin fısıltılarıdır. Sonra koleksiyoncu, o bakışları, göstergeleri, fısıltıları toplar, bir araya getirir, cümlelere dönüştürür ve paylaşır. Baoule! Ama belki çocuk ölmedi. O sadece bizim ısrarla yaşatmak için uğraştığımız benliğimizin çocuk kalan, o azgın nehirden geçip yeni bir yaşam kurabilmek için bırakmamız gereken yanıydı. Uzun zaman boyunca tükenmez bir enerjiyle konuşarak, yazarak bize iletişimin farklı olanaklarını gösteren Hıfzı Topuz, bu kez bir araya getirdiği imgelerle, sessizce anlatıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/aiap-upsd-ashraf-fayadh-idam-karari-geri-cekildi/", "text": "UPSD olarak, Filistin asıllı sanatçı, yazar ve küratör Ashraf Fayadh hakkında Suudi Arabistan'da verilen ölüm cezasının kaldırılmış olduğunu sizlerle paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyoruz. Bu konuda UPSD ve IAA/AIAP Dünya Başkanlığı olarak yaptığımız çağrı destek veren AICA Türkiye, PEN Türkiye, Türkiye Yazarlar Sendikası, SODEV, Sanatçılar Girişimi başta olmak üzere tüm kitle örgütlerine ve sanatçılara çok teşekkür ediyoruz. Fayadh'ın ölüm cezasının kaldırıldığını geçtiğimiz gün Suudi Arabistan UNESCO Daimi Elçisi Sayın Ziad Abdullah Aldrees'in Bedri Baykam'a yaptığı bir telefonla öğrendik. Aralık ayında Fayadh için Paris'te Sayın Büyükelçi ile bir görüşme yapan UPSD ve IAA Dünya Başkanı Bedri Baykam, bu karar üzerine Suudi Arabistan Kralı Salman Bin Abdulaziz El Suud'a, IAA'in Fayadh için kaleme aldığı mektubu ileten Sayın Büyükelçi Aldrees'e özellikle ilgisi ve çıkan karar için teşekkürlerini iletti. Halen cezaevinde bulunan Fayadh'ın özgürlüğüne kavuşması ve serbest bırakılması için temaslarımıza devam edeceğiz. Her sanatçı ve düşünce insanının özgürlüğü ve tüm insan haklarına saygı gösterilen, barışçı bir dünyada yaşamak, hepimizin daima ortak değişmez hedefi olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/doc-dr-ulas-basar-gezgin-tam-zamaninda-sorulmus-bir-soru-vietnamda-yilbasi-nasil-kutlanir/", "text": "Vietnam'da yılbaşı nasıl kutlanır? Bu soruya yanıt vermek için hangi yılbaşı? diye sormak gerekiyor. Vietnam, yılbaşını Türkiye'de de olduğu gibi 1 Ocak'ta kutluyor kutlamasına ama asıl yılbaşı bu değil. Asıl yılbaşı, ay takvimine göre belirleniyor. Vietnam takvimleri her gün için hem güneş hem de aya göre tarihleme yapıyor. Vietnam iki takvimin bir arada başarılı bir biçimde kullanılabileceğinin bir örneği... Ayrıca 0 noktası İsa'nın doğumu yerine Buda'nın aydınlandığı yıl olan (İ. Ö. 543) Budist takvimi de kullanılabiliyor. Bu yazı neden şimdi yazıldı? sorusuna geçelim. Yazı tam da zamanında yazılmış bir yazı; çünkü ay takvimine göre yılbaşı Ocak sonu ya da Şubat başı gibi oluyor. Geçen yıl 19 Şubat'taydı yılbaşı; bu yılsa 8 Şubat'ta; seneye 28 Ocak'ta kutlanacak. Her yıl için yılbaşı tarihleri çoktan belli; bu nedenle hiç bir karışıklık yaşanmıyor. Vietnam'da yılbaşına 'tet' deniyor. Tet, yalnızca yılbaşı değil, aynı zamanda ülkenin en önemli ve en uzun resmi tatili. Yaklaşık 1 hafta sürüyor. Dolayısıyla, bir tür laik bayram gibi de düşünülebilir. Bir de 12 hayvanlı takvimin kullanıldığını anımsatalım. Geçtiğimiz yıl (2015), keçi yılıydı. Önümüzdeki yıl (2016), maymun yılı. Vietnam takvimi, bir hayvan dışında Çin takvimiyle aynı. Yıllık burç inanışları var: Falanca yılda doğanlar şöyle olur gibi. Takvim, 12 yılda bir döngüye girdiğinden, sözgelimi 2016 doğumlu olanlarla 2004 doğumlu olanların benzer kişisel özellikler taşıdığı düşünülüyor. Kimi Vietnamlılar, evlilikler ve bebek doğumu için uygun yılı bile bu burç sistemine bağlı olarak kararlaştırıyorlar. Tet gelenekleri, Batı usulü yılbaşından çok daha dolu dolu, neşeli ve umutlu oluyor. Bir kere bayram temizliği yapılır. Bayramlık elbise geleneği de aynı. Evler şeker, çikolata, çerezlerle doldurulur. Misafirler dolu dolu yeyip içsinler diye atıştırmalık stoğu yapılır (özellikle ay çekirdeği, karpuz çekirdeği, şekerlemeler, meyve turşuları, kurutulmuş meyve parçaları). Ne kadar çok misafir gelirse eve o kadar bereket geleceğine inanılır. Yeni yıla girmeden önce evde yılsonu yemeği verilir. Bu, evde oturanların tercihine göre, küçük bir çevreyle de yapılabilir; büyük bir çevreyle de... Komşular bu geleneklerde aile bireyleri kadar değerlidir. Evler çiçeklerle ve bütçe elverirse büyük saksı ağaçlarıyla güzelleştirilir. Yılbaşından önceki günlerde, sokaklar, çiçek ve saksı ağacı satıcılarıyla dolar taşar. Onların kaldırımları dolduruşu bile, tek başına, Vietnamlılara yılbaşı heyecanı verir. Vietnamlılar zaten yıl boyu çokça çiçek satın alıyorlar. Evlerde ailenin tercihine göre bir sunak bulunur. Sunak, en basit durumda, evdeki odalardan birinin duvarına vidalanmış küçük bir tezgahtan da oluşabilir; evin önüne yerleştirilmiş ruh evi olarak adlandırılan maket evden de. İki durumda da, sunakta, vazo, tütsülük ve ölmüş aile bireylerinin fotoğrafları yer alır. Vazodaki çiçekler sık sık yenilenir; tütsüler yakılır ve tezgaha, yitirilen canlara sunmak üzere bir kasede meyveler bırakılır. Bu meyveler tropikal de olabilir; elma ve nar gibi Türkiye'de yaygın olarak bilinen meyveler de... Bu sunağın küçük bir sürümü de mutfakta bulunur. Mutfak ruhu inanışına göre, mutfak ruhu/tanrısı yeni yıl gelmeden önce, göklerdeki Yeşim Han'a evde olan bitenlerle ilgili olarak tuttuğu raporu iletmektedir. Yeni yıla girmeden önce, geçen yıl evi korumuş olan mutfak ruhuna, göğe gitmeden önce teşekkür etmek gerekir. Yıl boyunca hem yitirilen canlara hem de mutfak ruhuna tütsüler yakılır; meyveler adanır ve çiçekler sunulur. İşte bu nedenle, Vietnam'da çiçek pazarı, her zaman alıcısı olan bir pazardır. Yılbaşı öncesinde ise, diğer günlerdekinden çok daha fazla çiçek alınır. Saksı çiçeklerine gelirsek, genellikle meyveleri dallarında bolca bulunmak kaydıyla mandalina ağaçları ve benzerleri daha çok tercih edilmektedir. Meyvesiz olsa da tomurcuklanmış olan şeftali ve kayısı ağaçları da çiçeklerinin renk güzelliği nedeniyle çok satar. Bunlar çiftçiler tarafından yılbaşı öncesinde satılmak üzere saksılarda yetiştirilmektedir. Mandalina ağaçlarındaki meyveler yenmez; zaten güzel görünsünler diye genellikle ilaçlanırlar. Ağaçlara süs için kırmızı çaputlar bağlanır. Yılbaşından sonraki günlerde saksı ağaçları artık evde tutulmaz. Kimi çiftçiler, bunları satmak yerine kiralamaktadırlar. Tet, çocuklar için gerçek bir bayramdır. Türkiye'deki geleneklerde de olduğu gibi, bu bayramda çocuklara bozuk para ve şeker verilir. Ancak, para elden verilmez. Bayram için özel olarak hazırlanmış olan kırmızı zarflara konulur, öyle verilir. Buna 'uğurlu para' ya da 'şans parası' denilmektedir. Çalışmaya başlayan gençler, annelerine ve babalarına, ninelerine ve dedelerine aynı zarflarda şükran parası verirler. Miktarından çok simgeselliği önemlidir. Yaşlılara kuş yuvası içeceği armağan edilir. Yılbaşı boyunca tapınaklar ve mezarlıklar ziyaret edilir; tütsüler yakılır; adaklar adanır; fakat dini törensellikler yılbaşı haftasında çok da belirgin değildir. Zaten aileden aileye de değişmektedir. Küçük şehirlerde ve köylerde, Tet, çocukların hatta yetişkinlerin birlikte oyunlar oynadığı günlerdir. Gurbette çalışanlar bu günlerde köylerine ya da evlerine dönerler. Ancak, ailelerin kavuşma günü başka bir gündür: Her hanenin, uzaktaki yakındaki tüm aile bireylerini çağırıp birlikte yemek yediği, yitirilen canları andığı bir günü vardır. Tet'te ise, aile bireylerinin aynı anda bir evde toplanmaları beklenmez; bu günler çok dolaşılan günlerdir. Kimi ailelerse, Tet, en uzun resmi tatil olduğundan, fırsat bu fırsat deyip gezmeye giderler. Oteller tümüyle dolar; uçak, tren ve otobüs bileti bulmak olanaksız duruma gelir. Türkiye'de zamlar genellikle yılbaşından hemen sonra yapılır. Böylece yılbaşı gecesi eğlenenler eğlenir ve yeni yıla aslında biraz daha yoksul uyandıklarının farkına sonradan varırlar. Vietnam'da ise, devletin değil ama özel sektörün zam yaptığı zamanlar tam da Tet alışverişi döneminde olur. Bu nedenle, kimi Vietnamlılar, bayram alışverişini önceden yaparlar. Çalışanlara tatil öncesi yılbaşı ikramiyesi dağıtılır. Yılbaşı haftası boyunca kimi yerlerde neredeyse tüm dükkanlar kapanır; çünkü yılbaşında kimse çalışmak istemez. Hatta yılbaşından önceki haftada dükkanını kapatanlar olur. Kimi yerlerde açık bakkal ya da lokanta bulunmaz. O nedenle, atıştırmalık stoğuna ek olarak yiyecek stoğu da yapılır. Vietnam'ın temel yiyeceği ekmek değil pirinç olduğundan fırınların kapanmasını kimse dert etmez. Tet için özel olarak, muz yaprağında ya da başka yapraklarda pirinç yemekleri yapılır; içlerine tercihe göre mercimek ve fasulye ezmesi ya da et konabilir. Ayrıca yılbaşına özel çörekler ve pastalar da vardır. Pazarlarda ve marketlerde çoğunlukla geleneksel yiyeceklerden oluşan yılbaşı sepetleri satılır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/f-istanbulun-baska-halleri/", "text": "! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin bu yıla özgü yeni bölümü Başka Haller, Jem Cohen, Ben Rivers, Chantal Akerman gibi usta isimlerin son filmlerini bir araya getiriyor. Avangart ve deneysel sinemanın seçkin örneklerini buluşturan Başka Haller'in en büyük sürprizi ise, Merlyn Solakhan'ın Berlin'de gösterildikten sonra kayıplara karışan ve 30 yıl sonra Türkiye'de ilk kez gösterilecek filmi TEKERLEME! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde 18 Şubat'ta başlayacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin bu yılki yeni bölümü Başka Haller, avangart ve deneysel sinemanın en seçkin örneklerini bir araya getiriyor. Küratörlüğünü! f İstanbul ve İstanbul'da yıl boyunca avangart filmler gösteren Fol'un ortaklaşa yaptığı Başka Haller, Jem Cohen'den Chantal Akerman'a, usta yönetmenlerin merakla beklenen son işlerini buluştururken, Merlyn Solakhan'ın adeta yok sayılmış filmi TEKERLEME, 30 yıl sonra ülkesine geri dönüyor ve Türkiye'de ilk kez gösteriliyor! Avangart ve deneysel sinema meraklılarını cezbedecek bir programa sahip olan Başka Hallerde gösterilecek filmler arasında; Ben Rivers'ın yönettiği, Paul Bowles'ın bir hikayesindeki bir cümleden yola çıkan The Sky Trembles and the Earth Is Afraid and the Two Eyes Are Not Brothers/Gök Gürülder, Dünya Korkmuştur ve İki Göz Birbirinin Kardeşi Değildir; Isiah Medina'nın sessiz sakinliği, samimiyeti ve derinliğiyle yılın en cesur ilk filmlerinden biri olmaya aday yapıtı 88:88; Jem Cohen'in birbiriyle bağlantılı on beş bölümde, Moskova'dan New York ve İstanbul'a uzanan bir coğrafyada gezinen son işi Counting/Geri Sayım; geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, Jeanne Dielman, 23, quai du Commerce, 1080 Bruxelles, Les rendez-vous d'Anna gibi pek çok klasiğiyle feminist sinemayı derinden etkilemiş Belçikalı auteur Chantal Akerman'ın son filmi No Home Movie ve Queens, New York'ta yer alan, dünyanın etnik ve kültürel olarak en çeşitli mahallelerinden birisi olan Jackson Heights'ı usta belgeselci Frederick Wiseman'ın gözünden keşfedeceğimiz In Jackson Heights/Jackson Heights, bulunuyor. Programın sürprizi ise, Merlyn Solakhan'ın 1986'da Berlin'de gösterilmiş, ardından unutulmuş filmi TEKERLEME! Askeri darbeden beş yıl sonra İstanbul sokaklarında tek başına dolaşan bir kadının peşinden giderek bize 80'ler Türkiye'sinin kırılmış ve umutsuz halini gösteren film, benzersiz estetiğiyle bugün bile derinden etkiliyor. Döneminde büyük ilgi gören politik sinema örnekleri arasında hiçbir kaba konulamadığı için adeta yok sayılan TEKERLEME, 30 yıl sonra ilk kez Türkiye'de seyirci önüne çıkıyor. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 5-7 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 19 21 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 3 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 6 Mart'ta 15. yaş yolculuğunu tamamlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/iii-zihin-sempozyumu-hacettepe-universitesi-sihhiye-kampusu-27-28-subat-2016/", "text": "Öğrenci indiriminden -açıköğretim ve açık lise hariç- en fazla lisans düzeyinde öğrenim gören öğrenciler yararlanabilir. İl dışından gelecekler için önereceğimiz bir hostel var. Web sitelerini inceleyip veya telefonla arayıp konaklama için uygun mudur değil midir kendiniz karar verebilirsiniz. Not: Normal koşullarda konaklama katılımcının sorumluluğundadır. Biz sadece yönlendirme anlamında öneride bulunuyoruz! Etkinlik gelirleri Düşünbil ve Libido Dergileri bütçelerine bağış olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle kayıt iptali yapılmamaktadır. Alınan her ödeme dergilerimizin okurlarımıza daha iyi şartlarda ulaşabilmesi için kullanılmaktadır. Etkinlik ücretini yatırırken banka masrafları katılımcıya aittir. Lütfen banka masraflarını hesaplamayı unutmayınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/muhafaza-pemra-aksoy-galeri-ark-13-subat-6-mart-2016/", "text": "En büyük travmayı, geriye dönüp Nerde tüm bu insanlar? diye sorduğumda, geçmiş ile ilgili yaşadıklarıma dair bir çok şeyin hafızamdan silinmiş olduğunu ve en vahimi de sorularıma doğru cevap verecek kimse kalmadığını fark ettiğimde yaşamıştım. O gün, o noktadan hareketle, yaşanmışlıklarımı defterlere kaydetmeye ve kendime ait bir bellek oluşturmaya karar verdim. Pemra Aksoy ikinci kişisel sergisinin hazırlık süreçlerini anlatmaya şöyle devam ediyor: Zihnin belleğe sürekli oyunlar oynadığı, unutturduğu ve zaman ilerledikçe çarpıtarak farklı gerçekler sunduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bugün her şeyden çok fazla var, her şey çok hızlı ve aynı zamanda geçici. Buna bağlı olarak duygular ve hisler de çabuk unutuluyorlar. Desenlerimi ve bu desenler üzerinden kurguladığım tuvallerimi; yaşanmışlıkları, düşüncelerimi ve hissettiklerimi hafızamda muhafaza etmenin ve biriktirmenin zorluğuna karşı bir tepki olarak nitelendiriyorum. Sürekli gözlemliyorum ve gördüğüm, ilgilimi çeken şeyleri an be an kaydediyorum. Dolayısıyla tuval üzerindeki formlar da bu durumun bir sonucu olarak ortaya çıkıyorlar. Kendi kişisel hikayelerim üzerinden aldığım notlar ve yaptığım çizimler sonucunda ortaya çıkan bu imgeler, aynı zamanda benim için bir nevi yaşanmış şeylerin varlığına işaret ediyor. Bu imgeler, aynı zamanda hiç bir şeyin kaybolmadığının ve var olan her şeyin bir iz bıraktığını gösterebilmenin bir yolu olarak da ortaya çıkıyorlar. İnsanlar ölüyor, eşyalar zamanla yok oluyor veya form değiştiriyor. Ancak anlık olarak aktardığım desenler o anın duygusunu taşımaya devam ederek, sonsuza kadar orada var olabiliyorlar. Ne kadar yanıltıcı olsalar da hisler ve duygular gerçektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/05/ozgen-yildirim-anit-ormani-hakan-kirdar-sergisi/", "text": "İçine doğduğun dil, yetiştiğin coğrafya ve kültür, her biri seni sarmalayarak edindiğin kimliğin birer parçasını oluşturur. Önce çevrenle kurduğun karşılıklı bağ sonrasında kendine yönelmenle birlikte kimlik algısının da gelişmesiyle, ait olma ve güvende olma duygusunu pekiştirir. Bireysel kimlik kazanma, toplumsal süreçte Durkheim'ın kolektif bilinç olarak nitelendirdiği durumda ortak inanç ve değerler ile duyguları kapsamaktadır. Modern anlayışın içinde rağbet görmeyen kavram, gelenek kavramıyla da aynı kaderi paylaşmaktadır. Ortak inanç ve değerler, modern toplumların yitirdiği ve yerine başka bir şey koyma çabasından muzdarip topluluklar olarak ayakta kalmaya çalışan insanlardan oluşmaktadır. Modernleşme çabaları ilerleme ve bireyselleşme ile devam eden süreçlerde, açılan boşlukları teknoloji ile doldurmaya çalışırken insanı ise bir nesneye bağımlı olma davranışıyla kontrol altında tutabilmektedir. Bağımlı olma, kişisel ve toplumsal tarihinden kopma anlamında geleneğini terk etme ile sonuçlandığında, uyuşuk insan prototipi zaten istenilen kıvama gelmiş olmaktadır. Kimlik olgusu ise artık yalnızca sözsel ifade edilen, anlam yitimine uğramış bir sözcükten öteye geçmemektedir. Sistem dediğimiz her şeyin içinde zuhur eden yapı, geleneği ve kimliği ancak yok etme, ortadan kaldırma ya da tamamen dönüştürme ile gerçekleştirir. Bir süre sonra ise hafızadaki bilgiler önce birer kırıntıya sonrasında ise yaşanmamışlığa dayar kendini. Bağımlı olmak, müptela olmak sistemin bir insana, topluluğa ya da topluma yaptığı en görünmez en tehlikeli şiddet türüdür, ancak kendini en masum gösteren de yine o'dur. Sanatçı Hakan Kırdar'ın Sanatorium'da gerçekleşenAnıt Ormanı sergisi, yukarıda değindiğim gelenek ve kimlik olgularının sistem tarafından nasıl manupule edildiğini ve başkalaştığını gözler önüne sermektedir. Sanatçının odağına aldığı mekan İzmir de bulunan Uluslararası İzmir Fuarı'na ev sahipliği yapan Kültür Park'tır. Kültür Park şimdilerde eğlence ve park alanı olarak İzmir'in gözde mekanlarından biridir ancak mekanın tarihsel geçmişi bambaşka bir hikaye ile özdeşleşmektedir. 1922 İzmir büyük yangına kadar bu mekan Haynots olarak adlandırılan bir Ermeni mahallesidir. Büyük yangında oldukça zarar gören ve yıkılan bu mahalle, yangın sonrasında yeniden kurulma şansını maalesef kaybetmiştir. Aynı zamanda ermeni kültürüne özgü gelenekler ve kimlik olgusu da yangınla birlikte yitip gidenler arasında kalmıştır. Sistem üzerine düşeni yaparak bu mekanı elbette dönüştürmüştür. Fuar alanı geçmişten günümüze eğlence kültürünün birer parçası olurken geçmişine ait hiçbir izi bünyesinde barındırmamaktadır. Sanatçı Kırdar, bu noktada geçmişe atıf yapacak bir takım sanat çalışmalarını realiteye geçirmiştir. Her biri tarihsel bir ipucu niteliğinde olan çalışmalardan, kül ve kil malzemeden yapılmış Kültürpark'ın Kapıları (9 Eylül), Kültürpark'ın Kapıları, Kültürpark'ın Kapıları (26 Agustos), Kültürpark'ın Kapıları, Kültürpark'ın Kapıları Anıt Ormanın giriş kapılarını imgeleyen çalışmalar olarak ortaya çıkmaktadır. Sanatçı Kırdar, sonrasında Yangın Mahali ismini verdiği kömür malzemeden hayata geçirdiği yerleştirmesiyle zifiri karanlık içindeki dokulara dikkati çekmektedir. Yine Bayrak isimli duvara yerleştirmesinde kumaş üzerine kömürle müdahale eden sanatçı devlet/sistem olgusuna atıfta bulunmaktadır. Değiştirici ve dönüştürücü gücü temsil eden bayrak, sanatçının galeri mekanının tabanına kömürle yazdığı Haynots isimli yerleştirme ile neden ve sonuç ilişkisini doğrudan kurmaktadır. Buluntu nesneler ve kül malzemeyle oluşturulan Hav isimli yer heykeli ise sanatçının yangında yok olan mahallenin kültürüne özgü değerleri oluşturan hayvan figürleri, çiçek, oyuncak bebek gibi objelerle, militarizme özgü desenleri bir araya getiren sanatçı ortaya oldukça düşündürücü bir çalışma koymuştur. Her bir obje ve objelerin biraradalıkları, yokoluşla ilgili bir hikaye anlatmaktadır. Anıt Ağaç Frotajları, Payandalar, Yalıçapkını, Nazar, Kültürpark ile ilgili dökümanlar, Kültürpark'tan Görünümler, Deney Masası ve Anıt Ormanı Ses enstalasyonu, sanatçının hafızalardaki bilgi kırıntılarına ulaşmamızı sağlayan diğer sanat çalışmalarını oluşturmaktadır. Yitip gidenlerin yeniden hatırlanması, kişisel ve toplumsal tarihimizle yeniden bağ kurmamız ve aidiyet duygularımızı yeniden canlandırmamız açısından atılması gereken önemli bir adımdır. Sanatçı Kırdar Anıt Ormanı ile bu adımı atarak kapıları açmış bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/07/haluk-oner-iyi-siir-koalisyonundan-tugrul-tanyol-poetikasinin-izlerini-surmek/", "text": "Tuğrul Tanyol, sanat dahil yaşamın bütün alanlarının politika ve şiddetle birlikte yürütüldüğü/düşünüldüğü dönemde şiiri, var oluş biçimiyle yeniden yaratan bir kuşağın öncü şairlerindendir. Bu bakımdan onun şiirlerini sosyolojik pencereden okurken apolitik, dönem ruhunu anlatmayan metinler olarak değil geleneği, toplumsal hareketlilik gibi güncel sorunları sorunsal haline getirmeden sanatsal zemine yerleştirilmiş politize olmamış metinler biçiminde değerlendirmek gerekir. Tanyol ve kuşağının bu tavrı Türk şiirini 2000'li yıllara taşımıştır. Yine bu nedenle Tanyol ve şiirini dönem sosyolojisi ile değerlendirmenin yanı sıra şiirin varlığını devam ettirme çabaları açısından özellikle taşıdığı misyonlada anlamak gerekir. Tanyol, yazılarında Türk şiirinde kuşak çatışması, şiir eğilimleri ve topluluklarının varlığını pratik tecrübelerden yola çıkarak değerlendirir. Onun değerlendirmelerinin dikkat çekici yanı karşıtlıklar üzerinden temellendirilen yargılardan oluşmasıdır. Değerlendirmelerdeki karşıtlığın bir tutarsızlık olmadığını anlamak için yazıları ve kitabı sonuna kadar okumak gerekir. Mesela şairler arası kuşak çatışmasının doğrudan zararı, Goethe-Schiller örneğindeki gibi dolaylı, zaman isteyen ve şairliğin doğasına uygun imalı yararından bahseder. Şairlere, şiir kanonlarına bu kadar dışlayıcı aynı zamanda kucaklayıcı bakan bir şairin hayata da karşıtlıklar üzerinden baktığını düşünmeden edemedim. Tanyol 'reddetmeyen' 'eleyen' bir beğeni ve estetik anlayışıyla bu karşıtlığı bir sorunsal olmaktan çıkarmıştır. Slogan şiirine karşı çıkarkenideolojinin şiirdeki varlığını reddetmez, şairin ve şiirin içinden gelen bir ses olarak ideolojinin şiirdeki varlığını kabul eder. Anlam, ideoloji, gelenek gibi o güne kadar tartışılan, benimsenen ya da reddedilen bütün şiir unsurları Tanyol poetikasında tek yerde birleşir: Bence güzel olduğu sürece her şiir geçerlidir, bu ister toplumcu isterse bireyci şiir olsun. Belki Tanyol şiirinin de kaynaklarından biridir, bu karşıtlık ve karşıtlıkların yarattığı güzellik. İyi Şiir Koalisyonu'ndaki yazılar parçalı okunduğunda Tuğrul Tanyol, Türk şiirindeki pek çok anlayışın devamcısı olarak değerlendirilebilir. Örneğin şiirin amacı bir şey anlatmak değildir cümlesiyle II. Yeni'ye, Belirli bir anın duygu boşalımı sırasında oluşan şiir bazen o ideolojiyi ister istemez içerecektir. cümlesiyle toplumcu şiire yaklaştırılabilir. Parçalı alıntılarla poetikasını kaygan ve sınırları belli olmayan bir zemine oturtma yanılgısına düşmeden Tuğrul Tanyol'un bu anlayışları bilen ve kendi duyuş tarzını, anlayışını da bildiklerinden yola çıkarak ortaya koyan, tasniflerin ve poetik tercihlerin dışlayıcı tarafını reddeden özgün bir şair olduğunu anlarsınız. Çünkü şiirin amacı bir şey anlatmak değildir, yargısını anlayabilmek, II. Yeni poetikesına bağlamamak için Bence güzel olduğu sürece her şiir geçerlidir, bu ister toplumcu isterse bireyci şiir olsun. Aslında bu türden sınıflamaların da geçerliliği nedir ki? düşüncelerini alt satırlarda okumak gereklidir. Belirli bir anın duygu boşalımı sırasında oluşan şiir bazen o ideolojiyi ister istemez içerecektir. Yargısıyla toplumcu şair olarak nitelendiremeyeceğini ama ideoloji şiire dışarıdan, yapay olarak katılamaz. Bu, şairin içinden gelmeli ve kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olmalıdır. (s.19) ifadeleriyle kanıtlayabiliriz. Poetikasını hoş gör 'güzel' şiirinden ötürü, poetikasını hor gör kötü şiirinden ötürü anlayışıyla Tuğrul Tanyol için şiirin varlığı, kalıcılığı, niteliği için öncelikli yargı 'güzellik'tir. Herhangi bir şiir anlayışının benimsenmiş olması, gelenek/gelenekçi anlayışın devam ettiriliyor olması, toplumcu anlayışın yansımalarının dizelerdeki varlığı onu iyi ya da kötü şiir yapmaz. Şiir önce 'güzel' olmalıdır. Her zaman doğru olmasa da kendi bilincinin sesini dinleyen şair de güzel şiir yazar. Tanyol'un gelenek unsurunu şiirde dışlanan, benimsenen bir konumlandırma biçimiyle ele almadığını açıkça dile getirir. Ona göre var olma biçimiyle gelenek, şiirin doğal bir parçasıdır. Şiirde geleneğin etkisini anlama, algılama ve içselleştirme sürecinde Tuğrul Tanyol'un sanat anlayışı kadar sanatla diyalektik bir yapı oluşturan sosyolojik etkenleri anlamış olması önemlidir. Tuğrul Tanyol, özellikle de kendi geleneği içinden çıkış noktası aramayan şiir yoktur düşüncesini Nazım Hikmet'in kendi geleneğini yaratırken putları yıkması, Garipçilerin de yeni bir anlayış getirmekle beraber yeni bir gelenek yaratması, İkinci Yeni'nin Garipçilerin yerleştirdiği anlayışı yıkması örnekleriyle somutlaştırır. Bu somutlaştırma, bir yandan Tanyol'un edebiyat tarihini bir bütün olarak görebilme, geleneği -tartışmaların ötesinde- sanatın organik bir uzvu olarak kabul edebilme olgunluğuna erişmiş bir şair öte yandan şiir tarihine ve tasniflerine teorinin ötesinde pratikte/sahadan bakan bir edebiyat tarihi anlayışına sahip olduğunu gösterir. Geleneğe olgunca bakışın nedenlerinden biri de dönem sosyolojisinden haberdar olmaması mümkün olmayan şairin angaje olmadan sanat yapmasıdır. Tanyol'un modernlik algısı gelenekle bütün bağların koparılması anlamına gelmediği gibi gelenek algısı da tamamen geçmişe yaslanma biçiminde olmamıştır. Tuğrul Tanyol şiirinde müzikten öte nitelikli müziğin önemli yeri vardır. İyi şiir Koalisyonu'nda müzik hakkında yazdıkları da şiirindeki müziğin yerini net olarak belirler. Şiir müzik karşılaştırmasını okuma-anlama ve dinleme kriterleri üzerinden yaparken satır araları, bize müziğin bir taraftan onun şiirinin kaynaklarından biri olduğunu gösterir öte yandan şiir-müzik, şair-besteci birlikteliğinin iki sanatı da derinleştiren bir güç olduğunu anlatır. İyi Şiir Koalisyonu'nun dikkat çekici taraflarından biri de taşıdığı içtenliktir. Tanyol'un şiiri gibi yazıları da -ustalığın yanı sıra- içtenlikle yazıldığı için eleştirel yaklaşımlarının anlaşılma ve kabul görme olasılığı artmaktadır. İnsanların çok az önemsedikleri şiire ne kadar çok şey borçlu olduklarını bilen Tuğrul Tanyol içtenlikle şiirsiz bir dünyanın var olamayacağını da yineler. İnsanların şiirden uzaklaşma sürecinin tanıklığını yapan ve kültürel kirlenmenin bu süreci hızlandırdığının farkında olan Tanyol, şiir yıllıklarına ilginin azalma nedenlerini de bu uzaklaşma ve kirlenmeye bağlar. Başta, yazdığınız şiirin herkesten farklı olduğunu göstermek için yazarsınız. Sonra şiirin nasıl olması, ya da olmaması gerektiğini anlatırken bile fark etmeden kendi şiirinizi anlatmayı sürdürürsünüz. (s. 9) cümlelerinden bir şairin tecrübelerinin çokluğu ile içtenliğinin birleştiğini anlayabilirsiniz. Şiir ikliminde yaşamayanların okurken anlam çıkarma oyununa dönüştüreceği, şiir iklimini tek cepheden soluyanların alınganlık göstereceği bu yazılar, anlam çıkarma oyununa dönüştürülmeden elmadaki tadı almak için yemeye benzer bir niyetle okunmalıdır. Tuğrul Tanyol bu düşünceleriyle ortalama okurun üstünde, şiir kanonlarının ve cepheleşmelerinin uzağında nitelikli okura seslenmiştir. Bu yüzden İyi Şiir Koalisyonundan nitelikli okurlar çıkar. Soylu duygulara, insanlığın geçmişine; şiirdeki felsefeye, dil güzelliğine ve o dilin yaratabileceği büyük oyunlara öylesine yakın, şiirin ne olduğu kadar ne olmadığını da anlatan, nitelikli genç şairlere de yer veren bu kitabın nitelikli şiir okurlarınca okunması gerekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/11/davide-frisoni-galeri-selvin-1-25-subat-14-mart-2016/", "text": "1965 yılında İtalya Rimini'de doğan Davide Frisoni, Rimini Sanat Lisesinden ve daha sonra Bolognia Sanat Akademisinden mezun oldu. Eserleri İtalya ve yurtdışında bir çok müze, devlet ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Çalışmalarında; caddelerin trafik ışıkları, araba farları, sokak lambaları ve akan zaman onun ilham kaynağıdır. Eserleri Premio Morlotti in Imbersago ve Londra National Portrait Galleryden BP Award ödülüne layik görüldü. ... Yeni Gerçeklik olgusunu bize gösteren bu resimler, klasik özneleri gündelik hayattan kesitlerle yeniden yorumlarken, henüz gerçekleşmemiş olanları da önceden fısıldıyor. ... Bu kent peyzajları, insanları ortak mekanlardan gelip geçerken gösteriyor: Tahminimizden çok daha az geçicilik taşıyan bu mekanlar, tıpkı birfoto-muhabirin objektif profesyonelliğiyle çalışan ressamın fırçasında anlarla birleşerek sabitlenirken, tutkusallıkla enerjik fırça darbelerini muhafaza ediyor. Islak sokaklar, gelip geçerken hissedilen o varoluşsal 'yolda olma' duygusu, yüreği ısıtan bir yuva ortamıyla bütünleşiyor. Hepimizin her gün karşılaştığı bu sahneler birkez daha tek bir farkla, tuvalin üzerinde olmasıyla, karşımıza çıkıyor. ... Belki de asıl sürpriz, Frisoni'nin imgeye aracılık etmemesi. Ressam bu süreci teknolojiyle desteklemeyi reddediyor: Tuval, renkler ve spatula, kent peyzajı atmosferlerini yaratmak için yeterli geliyor. ... Davide Frisoni'nin sert fırça darbelerinin ardında bolca sinema gizli; Belki de yalnızca tesadüf eseri olarak, sokaklar da tıpkı sinemada olduğu gibi ıslak; zira ıslak sokaklarda renkler daha canlı, ışıklar daha yansıtıcı olduğundan içi ısıtıp hayat veren bir sihirli etki yaratır. Bu da tam ihtiyacımız olan şey! ... Bu sergideki kent ve doğa peyzajları, hiç bir avangardın sahip olmadığı sadeliğin ve delip geçen bir bakışın izlerini taşıyor. ... Bu ortak mekanlar hepimizin. Yalnızca resim yoluyla bile olsa, bize ait bir dünyanın parçalarına sımsıkı sarılmamız gerekiyor. Halen İtalya'da yaşamakta ve çalışmalarını orada sürdürmektedir. Sergi 25 Şubat 14 Mart 2016 tarihleri arasında Galeri Selvin 1'de ziyaret edilebilir. GALERİ SELVİN 1 Arnavutköy Dere Sok. No:3 Arnavutköy Beşiktaş İstanbul Tel: 212.263 74 81 selvincg@gmail. com www. galeriselvin. com Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/11/f-istanbulun-2016-konuklari/", "text": "18 Şubat'ta başlayacak! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 10 gün boyunca dünyaca ünlü sinemacıları İstanbul'da ağırlıyor. Adam Curtis'ten Kazuo Hara'ya, Nic Knowland'dan Desiree Akhavan'a, bağımsız sinemanın usta ve ödüllü isimleri! f İstanbul'la birlikte ilk kez Türkiye'ye geliyor! İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde 18 Şubat'ta başlayacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, dünyaca ünlü sinemacıları ve geleceğin yönetmenlerini İstanbul'da ağırlayacak. Filmleriyle sinema tarihini derinden etkilemiş, belgesel sinemanın üstatlarından Adam Curtis ve Kazou Hara, filmlerinin yanı sıra festivale özel sohbetlerde hayranlarıyla buluşurken, A Syrian Love Story/Suriyeli Aşk Hikayesi, Crumbs/Kırıntılar, MA gibi yılın çok konuşulan bağımsız filmlerinin yönetmenleri gösterimlerin ardından seyircilerin sorularını yanıtlayacak. The Century of the Self'in yönetmeni İstanbul'da! BBC için çektiği, psikanalizin hükümetler ve şirketler için güçlü bir ikna aracı olarak yükselişini işleyen, belgesel sinemayı ve reklam dünyasını derinden etkileyen, Mad Mene bile ilham kaynağı olan başyapıtı The Century of the Self/Ben Asrı ve korkunun siyasi kazanç için kullanımını konu alan The Power of Nightmares: The Rise of the Politics of Fear/Kabusların Gücü: Korku Siyasetinin Yükselişi filmleriyle tanıdığımız Adam Curtis, ilk kez Türkiye'ye geliyor. Festival kapsamında son filmi Bitter Lake/Acı Gölü de izleyeceğimiz Curtis aynı zamanda, 24 Şubat Çarşamba günü saat 19:00'da DEPO'da yapılacak Zamanımızın Tuhaf Halleri başlıklı sohbete de katılacak. İstanbul'a konuk olacak bir diğer usta belgeselci ise, Japon yönetmen Kazuo Hara. Savaş sonrası Japonya'sının toplumsal normlarına meydan okuyan filmleriyle dikkat çeken, sinemanın gerçek hayalcilerinden 71 yaşındaki Hara, 23 Şubat Salı günü saat 18:30'da DEPO'da yapılacak En Mahrem Hakikatler başlıklı konuşmada tuhaf ve büyüleyici sinemasını anlatacak. Filmografisinde yalnızca beş film olsa da Michael Moore'dan Joshua Oppenheimer'a ve Errol Morris'e birçok günümüz belgeselcisine ilham vermiş Hara'nın Extreme Private Eros: Love Song/En Mahrem Eros: Aşk Şarkısı ve Emperor's Naked Army Marches On/İmparatorun Çıplak Ordusu Hala İlerliyor filmleri de! f İstanbul kapsamında sinemaseverlerle buluşacak. Özellikle yönetmenleri ve yönetmen adaylarını yakından ilgilendiren bir konuk da, usta görüntü yönetmeni Nic Knowland olacak. 1970'lerde BBC'de başlayan kariyerini, John Lennon ve Yoko Ono'nun 'Rape', 'Bed Peace' ve 'Imagine' gibi meşhur performanslarında kamera arkasına geçerek sürdüren Knowland, Ultravox'un 'Vienna', John Lennon'ın 'Imagine', Duran Duran'ın 'Rio' klipleriyle adını duyurdu. Quay Kardeşler'in Institute Benjamenta, The Piano Tuner of EarthQuakes, son dönemde ise Peter Strickland'ın Berberian Sound Studio/Berberian Ses Stüdyosu ve The Duke of Burgundy/Burgonya Dükü filmlerinin görüntü yönetmenliğini üstlenen Knowland, 23 Şubat Salı günü DEPO'da gerçekleşecek, ilham kaynaklarını ve çalışma yöntemlerini anlattığı bir konuşmayla festivalin konuğu olacak. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat 2016 tarihlerinde İstanbul'da, 3-6 Mart 2016 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. Bu yıl! f İstanbul birleştiriyor! sloganıyla yola çıkan festival, bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music partileriyle İstanbul'un eğlence hayatına alternatif olacak, ! f ile de 33 şehir, 50 farklı noktaya film götürecek. 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18-28 Şubat tarihleri arasında İstanbul'da Beyoğlu Fitaş, Cinemaximum Nişantaşı City's, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak; 3-6 Mart tarihlerinde de Ankara'da Cinemaximum Armada ve İzmir'de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek. Bu yıl! f music partileri Babylon'da, festival etkinlikleri ise DEPO ve SALT Galata'da düzenlenecek. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 3 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 6 Mart'ta 15. yaş yolculuğunu tamamlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/11/guler-ince-bir-donemin-ruhu-sabiha-rustu-bozcali-sergisi/", "text": "Salt Galata bu günlerde Türk sanat tarihinin önemli isimlerinden biri olmasına rağmen sanatı ve yaşamı hakkında çok fazla bilgiye sahip olmadığımız, sanat tarihinin tüm kadınları gibi bile isteye tarihin tozlu sayfaları arasına itilmiş bir sanatçının, Sabiha Rüştü Bozcalı'nın sergisine ev sahipliği yapmakta. Sanatsal olarak bağımsız bir duruşa sahip olduğu söylense de sergide gördüğümüz, kendi el yazısıyla yazdığı özgeçmişinden ve bazı resimlerinden anladığımız kadarıyla daha çok empresyonist üslupta resimler yapan sanatçı, döneminin şanslı kadınlarından biri olsa gerek. Türk resim tarihinin ilk kadın sanatçılarından olan Bozcalı aynı zamanda ilk kadın illüstratörüolarak da anılır. Yine Yurt Gezileri'ne katılan ilk kadın sanatçıdır ve bu gezilerde endüstri üzerine resimler üreten ilk kadın ressamdır. Salt Galata'da 22 Aralık'ta açılan, küratörlüğünü İlhan Ozan ve Lorans Tanatar Baruh'un yaptığı sergi için sanatçının aile arşivinden ve İstanbul Şehir Üniversitesi Taha Toros arşivinden yararlanılmış ve sergi sanatçının biyografisi olarak ele alınmış. Bozcalı'nınyaşamını birbirinin içine geçen, geçirgen bir dille anlatmaya çalışan serginin küratörleri bu dili görünür kılmak için resimleri, belgeleri duvarlardan ziyade camlara yerleştirerek vermeye çalışmışlar. Sanatçının suluboya, desen, illüstrasyon, karikatür, kara kalem, kitap kapağı gibi birçok çalışmasının görüldüğü sergide ayrıca mektuplar, gazete haberleri, müze kartları gibi çeşitli belgelerle bir dönem okuması yapmak da mümkün. Ayrıca akordeon dersi de almış Bozcalı için düzenlenmiş bir tango parçası da sergiye eşlik ediyor ve dönemin ruhunu yansıtıyor. Sergi boyunca çeşitli belgeler ve çizimlerle yaşamına tanık olacağımız Sabiha Rüştü Bozcalı aristokrat ve bürokrat bir ailenin kızı olarak 1904 yılında İstanbul Kuruçeşme'de dünyaya geliyor. Babası, Bozcaadalı Bahriye Nazırı Hasan Paşa'nın oğlu Rüştü Paşa'dır ve amiraldir. Sabiha'nın annesi, Abdülhamit döneminin tanınmış devlet adamlarından, içişleri bakanlığı da yapmış olan Memduh Paşa'nın kızı, Handan Hanım'dır. Memduh Paşa devlet adamlığının yanı sıra edebiyat ve tarih türünde eserler vermiştir ve döneminin aydın kişilerinden biridir ve kızı Handan Hanım ise posta pullarından kolaj resimler yapan sanata ilgi duyan bir kadındır. Sergide Handan Hanım'a ait iki çalışmayı görmek de mümkün olacak. Handan Hanım'ın etkisiyle 5 yaşında oyuncaklar yerine boya kalemleri ile tanışan Sabiha Rüştü küçük yaşta resme başlar ve ilk resim eğitimini annesinden alır. Bir yandan da özel hocalardan Almanca, Fransızca, İtalyanca dersleri alır. Bir süre sonra yakın aile dostları olan Ali Sami Boyar'dan resim dersleri almaya başlayan sanatçı 15 yaşında Almanya'ya resim eğitimine gönderilir ve 5 yıl orada kalır. Resim eğitiminiBerlin ve Münih'te LovisCorinth, MortizHeymann, Prof. Karl Kaspar'ın atölyelerinde sürdürür. Almanya'daki eğitiminin ardından yurda dönen Sabiha'nın resimlerinden etkilenen, Mısır Hidivi'nin annesi, onu Mısır'a davet eder. Mısır Hanedanı'na birçok portreler ve manzaralar yapan sanatçı Türkiye'ye döndükten sonra Sanayi Nefise Mektebi hocalarından Namık İsmail'den dersler alır. Bir süre sonra ise Paris'e gider. Paris'te, Neo Empresyonist akımının ustalarından olan Paul Signac'ın Atölyesi'ne devam eder. Paul Signac ve ailesiyle yakın ilişkiler kuran Bozcalı ülkesine döndükten sonra da Signac ve ailesiyle mektuplaşmaya devam eder. İlk özel sergisini Filarmoni Derneği'nde açar. Solo sergilerin yanı sıra Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği sergilerine ve Galatasaray Sergilerinekatılır. Bir süre sonra bu defa amcasının yönlendirmesiyle Roma'ya gider. Orada kaldığı üç yıl boyunca da metafizik ressamı Giorgio de Chirico'nun Atölyesi'nde çalışır. Sanatçı Paris'te Louvre Müzesinde ve Roma'da Vatikan'da tanınmış ressamların eserlerini kopyalar. Bunlardan Rafaello'nun Transfigürasyon resminin kopyası sergide de yer alıyor. Ayrıca sanatçının bu mekanlarda çalışmak için aldığı izin belgeleri de sergileniyor. Yine Bozcalı'nın tüm bu eğitim aldığı ve atölyelerinde çalıştığı hocalarının kendisine ve ailesine yazdığı mektuplar, kartpostallar da sergide yer almakta. Eskiden bilhassa kadın ressamlar, çok defa çiçek resmi yaparlar ve dışarı pek çıkamazlardı. Eski Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Mecmuası'nın on sekizinci sayfasında kadın ressamlar için şöyle bir cümle var: Çiçek resmi ile meşgul olmak zerafet içinde yaşamak demektir. Güzelliğe güzellik katmak bu şan kadınlarındır. Saniyen ressam salonunda, bahçede çalışır. Herhalde zavallı peyijalistlerin bir yığın yükle çektikleri mezahime, güneş vurmalarına, soğuk almalarına, yağmur ve karda kalmalarına maruz kalmaz. Bu eziyetler o nazik vücutlar için cidden nalayık ve haramdır diyen eski zihniyete Cumhuriyet'in genç kadın ressamı Karabük Fabrikasında çalışan ağır işçilerin yanına gitmekle, yüksek hararetli fırınlar karşısında, şahmerdanlar önünde resim yapmakla, uçsuz bucaksız yerlerde bir kahraman gibi çalışmakla resmi bir süs gibi gösteren telakkiye ne güzel cevap veriyor. Sabiha Rüştü Bozcalı pastel, suluboya, yağlıboya yanında çok fazla desen çalışmıştır ve sergide tüm bu çalışmalarından örnekler görmek mümkündür. Özellikle desene çok önem verdiğini şu sözlerinden anlıyoruz 'Bence resmin temeli desendir. Desen, daima desen... Siyah-beyazı anlamadan resim yapmanın imkanı yoktur!' Sanatçı suluboya, yağlıboya çalışmalarının yanında ansiklopediler, tarihi romanlar ve gazeteler için desenler yapmıştır. 1940'larda gazetelerde popüler tarihle ilgili makaleler yoğun olarak basılır ve bunlar çizimlerle görselleştirilirdi. Milliyet gazetesi de 1950'lerde kurulduğunda bu tarz makaleler yayınlamış ve Bozcalı şef illüstratörü olarak bu gazetede çalışmaya başlamıştır. Sergide bu konuda yaptığı çizimlere de yer verilmiş. Milliyet dışında Hergün, Cumhuriyet, Havadis ve Yeni Sabah gibi gazetelerde çalışan sanatçı ayrıca Reşat Ekrem Koçu'nun tarih kitaplarını ve İstanbul Ansiklopedisi'ni, Orhan Veli'nin Türkçeye uyarladığı La Fontaine Masalları kitabını, Dorothy Blatter'in The Turkish Twins kitabını, Nezihe Araz'in Anadolu Evliyaları ve Yunus Emre kitaplarını resimlemiştir. Sergide sanatçının Yapı Kredi için ve çeşitli firmalar için yaptığı logolar ve reklam çizimleri, yine yakın Türkiye tarihinin önemli konularından biri olan Yassıada Duruşmaları'nın çizimlerinden bir bölüm de yer alıyor. Bozcalı'nın günlüklerinde dönemin İstanbul yaşantısı hakkında anekdotlar da mevcut. Örneğin Bozcalı'nın ailesiyle Kireçburnu'ndaki evlerinin yakınındaki sahildendenize girdiğini ve yakın dostu ressam Fahrülnissa Zeyd'in sandalla gelip onu ziyaret ettiğini günlüklerinden öğreniyoruz. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçiş dönemini, tek partili ve çok partili dönemleri yaşamış bir sanatçının -özel yaşamı hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da- sanat yaşamı ve yaşadığı dönem hakkında bilgiye sahip olabileceğimiz Sabiha Rüştü Bozcalı sergisi 28 Şubat'a kadar Salt Galata'da ziyaretçiye açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/11/ilk-once-ask-bitti/", "text": "İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde gerçekleşecek ve 40 ülkeden 112 filmin gösterileceği 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 5 Şubat'ta satışa açılan biletleri hızla tükeniyor. 18 Şubat'ta başlayacak festivalin merakla beklenen filmlerinin başında gelen, Arjantinli auteur Gaspar Noe'nin yönettiği ve yılın en cesur sinema tecrübelerinden biri olarak gösterilen Love 3D/Aşk 3Dnin biletleri birkaç saat içinde biterken; Merlyn Solakhan'ın 30 yıl sonra ilk kez Türkiye'de seyirci önüne çıkacak filmi TEKERLEME ve Ceyda Torun'un İstanbul'un kedilerini anlattığı belgeseli Kedinin biletleri de ilk gün sonunda tükendi. Ayrıca; Derya Alabora'yı evini korumak için her türlü caniliği yapmaya ant içmiş Naciye rolünde izleyeceğimiz, Lütfü Emre Çiçek'in korku filmi Naciye ve Nirvana'nın kurucusu, son 25 yılın en büyük rock yıldızlarından Kurt Cobain'in kişisel günlükleri ve ses kayıtlarından oluşan Cobain: Montage of Heck/Cobain: Kahrolası Montaj, bileti biten diğer filmler oldu. Bileti tükenmekte olan filmler arasında ayrıca, Grant Gee'nin Orhan Pamuk'un 'Masumiyet Müzesi'nden esinlenerek çektiği, dünya prömiyerini yaptığı Venedik'te hayranlıkla karşılanan Innocence of Memories/Masumiyet Müzesi; kült yönetmen Anders Thomas Jensen'in Adam's Apples filminden 10 yıl sonra çektiği ve tuhaflıklarda sınır tanımayan komedi Men&Chicken/İnsanlar ve Tavuklar ve Deniz Gamze Ergüven'in 2016 Oscar'larında Yabancı Dilde En İyi Film Ödülü için Fransa'yı temsil eden Mustang de bulunuyor. Festival biletlerinin genel satışı ise bugünden itibaren biletix'te, biletix gişelerinde ve çağrı merkezlerinde başladı. Sinemaseverler 13 Şubat'tan itibaren de festivalin sinemaları olan Beyoğlu Fitaş, Cinemaximum Nişantaşı City's, Cinemaximum Kanyon, Cinemaximum Budak'ta açılacak festival gişelerinden biletlerini satın alabilecekler. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı ise devam ediyor. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul, Facebook, Twitter ve Instagram adreslerine bu yıl Snapchat ve Periscope'u da ekliyor. ! f İstanbul'u her yerde @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2016 etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 15. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 18 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 3 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 6 Mart'ta 15. yaş yolculuğunu tamamlayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/11/ressam-zeki-sahin-hayata-veda-etti/", "text": "Ressam Zeki Şahin, 11 Şubat 2016 günü Ankara'da kalmakta olduğu huzurevinde 69 yaşında vefat etti. Bir süredir parkinson hastalığına yakalanmış olan Zeki Şahin'in cenazesi 13 Şubat Cumartesi günü öğle namazını takiben Karşıyaka Mezarlık Camii'nde kılınacak cenaze namazından sonra toprağa verilecek. Zeki Şahin'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1962 Çapa İlköğretmen okuluna sınavla girdi. 1965 Urfa'nın Bozova ilçesine bağlı Curnuz köyüne öğretmen olarak atandı. 1966 Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümüne girdi. 1969 Kırşehir İlköğretmen okuluna resim öğretmeni olarak atandı. 1970 MEB Film-Radyo ve TV ile Eğitim Merkezine film yönetmeni olarak atandı. Bu kurumda 15 yıl yapımcı yönetmen olarak çalıştı. 81 adet belgesel ve eğitim filmi yaptı. Bunlardan 40 kadarı devlet televizyonlarında yayınlandı. 1984 MEB Namık Kemal Akşam Ortaokulu'na resim öğretmeni olarak atandı. 1985 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesine okutman olarak girdi. 1986 Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinde lisansını tamamladı. 1989 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Ana Sanat Dalında Master programını tamamladı. 1989 Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesinde Sanatta Yeterliliğini aldı. 1992 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Ana Sanat Dalında Yardımcı Doçent Unvanını aldı. Çeşitli uluslararası sergilere, Kültür Bakanlığının yurt dışında düzenlediği jürili sergilere ve çok sayıda karma grup sergilerine katılan sanatçının eserlerinden bir kısmı Devlet Koleksiyonlarında, bazı kamu kuruluş koleksiyonlarında, yerli ve yabancı özel koleksiyonlarda bulunmaktadır. 1999 Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden kendi isteğiyle emekli oldu. 1999 Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne öğretim üyesi olarak girdi. 2002 Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden kendi isteğiyle ayrıldı. 2005-2007 Doğuş Üniversitesi G. S. F.'de öğretim üyesi olarak çalıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/anadoludan-genc-sanat-ii-yorungeler-son-basvuru-23-subat-2016/", "text": "Dairesel hareket sistemlerinde yani dönen sistemler için başlangıçta duran bir cisim hareket başladığında dışa doğru kayma eğilimi gösterir; cisim merkezden dışa doğru bir ivme kazanır. Newton'a göre bu cisme ivmenin yönünde bir kuvvet etki ediyor olması gerekir. İşte bu kuvvete merkezkaç kuvveti diyoruz. Sanatın merkezde konumlanma durumuna merkezkaç kuvvetiyle yaklaşırsak sanatın ivme kazandıkça merkezden çevreye doğru kayması gerekiyor. İstanbul önceleri uluslararası arena için bir merkez dışıyken, günümüzden bir merkez olmaya başladı. Böyle olunca da metropolde- ki üretim dışarıya taşmaya, manifestolar kabına sağımamaya, yapılan etkinlikler çeper için de birer röper noktası, rol model olmaya başladı. Bizler de böyle bir ortamda, ''Anadolu'da neler oluyor?'' diye merak ederek Anadolu'nun çeşitli kentlerindeki sanat okulların daki üretimi kendi galerimize taşımak ve bir paylaşım ortamı oluşturmak için 'Anadolu'dan Genç Sanat' başlıklı sergi serimizin ilkini 20 Şubat 24 Mayıs 2015 tarihleri arasında gerçekleştirdik. Van'dan Doç. Dr. Sezer Cihaner, Mersin'den Prof. Dr. E. Berika İpekbayrak, Konya'dan Prof. Dr. Hüseyin Elmas, Eskişehir'den Yard. Doç. Selçuk Yılmaz ve Trabzon'dan Öğr. Gör. Kadir Şişginoğlu'nun danışmanlığında gönderilen 25 sanatçı ve eserleri Seçil Erel, Tülay İçöz, Kazım Karakaya, Deniz Biber, Kerim Kürkçü, Neşem Çelikkaya ve Kemal Sezeroğlu'ndan oluşan seçici kurul tarafından değerlendirildi. Seçici kurul tarafından Anadolunun Beş şehrinden 11 genç sanatçının eserleri sergilenmek üzere belirlendi. Anadolu'dan Genç Sanat-I sergisinde yer alan sanatçılar; Meltem Durna, Yavuz Gümüşgöz, Tuncay Koçay, Yeliz Cantekin, Ozan Uygan, Ahmet Dalkıran, Ekin Deveci, Serdar Yılmaz, Nesrin Esendemir, Ayşe Alp, Nurettin Yurt.2016 Nisan Mayıs Haziran aylarında gerçekleşecek Anadalu'dan Genç Sanat-II sergisinde ise Anadolu'nun tüm üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine açık davet göndererek katılımı tüm sanatçılara açık yapıyoruz. Başvuruları sanat@turkmall. com mail adresine göndermeniz gerekmektedir. Başvuru dökümanlarını Word, Pdf veya Jpeg formatlarında göndermek gerekmektedir. Mail ile iletilemeyecek büyüklükteki dosyalar Wetransfer kullanarak gönderilebilir. Başvuru Dökümanlarında:_Sanatçı Bilgileri ve Özgeçmiş ve Eserlerle ilgili görsel materyaller. _Sanatçı özgeçmişinin açık bir dille ve detaylı bir şekilde yazılması gerekmektedir. _Sanatçı İletişim bilgilerinin adres, telefon ve e-mail adresi olarak eksiksiz iletilmesi gerekmektedir. _Eser ile ilgili görsellerin olması gerekmektedir. _Eserlerle ile ilgili görsel materyallerin net, yüksek çözünürlüklü ve belirgin olması gerekmektedir. Fotoğrafların dosya isimlerinin eser ismiyle aynı olmasına dikkat edilmelidir. _Eseri açılayan bir metin de eklenmesini tavsiye ederiz. _Eser künyesinde malzeme, boyut, teknik, üretim yılı gibi bilgiler eksiksiz olmalıdır. Heykel çalışmaları için kaide ihtiyacı varsa renk ve ebatlarıyla belirtilmelidir. Başvuru Şartları:_Başvurular Turkmall Sanat'ın oluşturacağı bir seçici kurul tarafından değerlendirilecek olup, sergiye katılmaya hak kazanan sanatçılar kurul tarafından oylanarak belirlenecektir. _Sanatçılar, Anadoludan Genç Sanat II sergisinde başvuru sırasında sunduğu eserlerin birerbir aynısını sergilemek zorundadır. _Sergiye sadece sorjinal sanat eseri kabul edilecektir. _Sanatçıların eserlerinin galeri alanına nakliyesi sanatçı tarafından karşılanacaktır. Sergi kurulumu ise Turkmall Sanat'a tarafından yürütülecektir. _Sergi başlangıcından 1 yıl süre ile sergilenecek serlerin satış hakkı Uniq Gallery'de olacak ve Uniq Gallery ve Turkmall Sanat'ın deposunda duracaktır. Bu süreç bitiminde sanatçılar eserlerini galeriden almakla yükümlüdür. _Başvuru sırasında sanatçı özgeçmişi ve eser künyesi ve eser görsellerinin eksiksiz iletilmesi gerekmektedir. _Sergiye kabul edilecek sanatçıların İstanbul dışı üniversitelerden mezun ya da eğitimin görüyor olmaları şartı vardır. _Sergiye seçilecek sanatçılar, Turkmall Sanat'ın standar sözleşmesini imzalamakla yükümlüdür. _Sanatçılar sergilenecek eserlerin sigortalatılmasından kendileri sorumludur. Turkmall Sergi ve kurulum sırasında tüm gerekli önlemleri özenle alacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/bazaart-son-basvuru-21-subat-2016/", "text": "1. Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAART organizasyonu tarafından belirlenir. 2. Bazaart sanat etkinliği sadece Güzel Sanatlar Fakultesi öğrencileri ve Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların katılımına açıktır. 3. Verilecek ödüle ve sergilenecek eserlere Seçici Kurul karar verir. Bu sene ilk 3 öğrenciye 5.000TL'lik ödül verilecek ayrıca Polisan özel ödülü olacak. 4. Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınabilinir. 5. Çalışmalar imzalanmış olmalı ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. 6. Sergilenen eserler satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si tüm vergi ve harçları ile birlikte, Yeniköy Rotary Kulübüne verilecektir. 7. Eser sahibinin etkinlik için önerdiği eserler için belirleyeceği fiyat aralığı 300,00-TL ile 3.000,00-TL arasında olacaktır. 8. Sanatçıya ödeme, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra yapılacaktır. 9. Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilecektir. 10. Başvuru formu eksiksiz olarak doldurulmalı ve en geç 15 Ocak-21 Şubat 2016 tarihleri arasında önerilen eserlerin fotoğrafları ile birlikte e-mail adresine gönderilmelidir. Eksik bilgi ve belge ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Yeniköy Rotary Kulübü veya Bazaart komitesi tarafından başvurunun kabul edildiğini eser sahibine bildirmesinin ardından her durumda tarihinde işbu başvuru formunun ekinde bulunan SÖZLEŞME ile ıslak imzalı bir şekilde Bazaart Komitesi 'ne eserlerle birlikte teslim edilmelidir. Aksi takdirde sanatçının başvurusu kabul edilmemiş sayılır. 2. İki boyutlu eserlerin ebadı yaklaşık olarak; kısa kenarı en az 50 cm, uzun kenarı en fazla 120 cm olmalıdır. 3. Üç boyutlu eserlerin ebadı 60 x 60 x 60 cm olmalıdır. Eserler 14 Mart 2016 Pazartesi günü saat 09:00-18:00 arasında The Sofa Hotel'de Yeniköy Rotary Kulübü Sanat Komitesi yetkililerine teslim edilecektir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. Satılmayan eserler 17 Mart 2016 Perşembe günü iade edilecektir. Geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri hasardan Yeniköy Rotary Kulübü ve The Sofa Hotel sorumlu olmayacaktır. Sizde BAZAART'a katılarak eserlerinizin sergilenmesini istiyorsanız aşağıdaki başvuru formunu doldurunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/benimsin-orhan-cem-cetin-sanatorium-16-02-18-03-2016/", "text": "Orhan Cem Çetin son serisi Benimsinde, bilmeden sahip olduğumuz ya da sahip olduğumuzu çoktan unuttuğumuz nesnelerin çok yakın plan fotoğraflarıyla karşımıza çıkıyor. Yaşam boyunca parçacıklı katı bir aura gibi benliğimizi saran ve son noktada tekrar çevreye savrulacak olan, işlevini çoktan yitirmiş irili ufaklı objeler bunlar. Tümü daha önce başkalarına ait olan ve hepten ortadan kaybolmadan önce el değiştirmeye devam edecek nesneler. Fotoğraflar, eşyanın da bir yaşamı olduğunu, ölçeğin onların lehine değişmesiyle ortaya koyuyor. Yıpranma, eskime izleri hiçbir şeye tek bir hali ile sahip olamayacağımızı, hatta herhangi bir şeye sahip olma fikrinin yapaylığını gözler önüne seriyor. Kristalize olmuş, para olmaktan çıkmış bir metal para özgürleşmiş, firar halinde gibi. Solmuş, silinmiş, fiziği ve kimyası değişmiş fotoğraflar şimdi içlerinde görünen insanların yok oluşunu temsil ediyor. Göze çarpan bir başka tutarlılık da, iplikçik ve çizgiselliğin istilası. Belli ki hem varoluşun, hem de yok oluşun temelinde sıralanma, hizlanma, zincirler, hatlar oluşturma ve bu hatların yeni olasılıklar uğruna kırılması var. Fotoğraflar, eşyanın da bir yaşamı olduğunu, ölçeğin onların lehine değişmesiyle ortaya koyuyor. Yıpranma, eskime izleri hiçbir şeye tek bir hali ile sahip olamayacağımızı, hatta herhangi bir şeye sahip olma fikrinin yapaylığını gözler önüne seriyor. Kristalize olmuş, para olmaktan çıkmış bir metal para özgürleşmiş, firar halinde gibi. Solmuş, silinmiş, fiziği ve kimyası değişmiş fotoğraflar şimdi içlerinde görünen insanların yok oluşunu temsil ediyor. Göze çarpan bir başka tutarlılık da, iplikçik ve çizgiselliğin istilası. Belli ki hem varoluşun, hem de yok oluşun temelinde sıralanma, hizlanma, zincirler, hatlar oluşturma ve bu hatların yeni olasılıklar uğruna kırılması var. Orhan Cem Çetin: 1960'da İstanbul'da dünyaya geldi. Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji Bölümü'nden mezun olan Çetin, yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü'nde tamamladı. 1993 yılında Renk'Arnasyon adlı serisinde Türkiye'de ilk defa bilgisayarda dönüştürülmüş fotoğraf tekniğini kullandı. Çok sayıda kişisel ve karma serginin yanı sıra 2013 yılında İstanbul Modern'de Levent Çalıkoğlu küratörlüğünde gerçekleşen kalıcı koleksiyon sergisi 'Geçmiş ve Gelecek'e dahil edilen Çetin'in 2000 yılında Karakutu Cep Fotoğraf Albümleri dizisi içinde yer alan mini albümü Renk'arnasyon, 2004 yılında ise fotoğraf ve kara mizah içeren metinlerden oluşan kitabı Bedava Gergedan yayınlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/buyuk-efes-sanat-gunleri-basliyor-18-21-subat-2016/", "text": "Swissotel Büyük Efes, bu yıl ikincisi düzenlenen Büyük Efes Sanat Günleri ile yılın ilk sanat etkinliğine ev sahipliği yapıyor. 19-21 Şubat 2016 tarihleri arasında, Swissotel ve Büyük Efes Sanat işbirliği, İzmir Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi'nin sponsorluğun da gerçekleşen etkinlik, birbirinden farklı sanatsal etkinlikler, paneller, kısa film gösterimlerinin yanında, sanat galerileriyle sanat aktörlerini bir araya getiriyor. Swissotel Büyük Efes'in 800'ü aşkın sanat eserinin yer aldığı koleksiyonun yeni üyeleri, Turner Ödül'lü ünlü İngiliz Heykeltraş Antony Gromley'in TIP adlı heykeli, Server Demirtaş'ın KORO ve Varol Topaç'ın BİR-LİK isimli kinetik sanat eserler ise sanat günleri çerçevesinde sanatseverlerle Swissotel'in bünyesinde ilk kez buluşuyor. 19-21 Şubat'ta, 11:00-20:00 saatleri arasında otelin Kordon salonu ve genel alanlarında gerçekleşecek olan bu renkli sanat etkinliğinin bir bölümü ise İzmir'de yer alan farklı sanat merkezlerinde gerçekleşiyor. K2 Sanat Merkezi ve Antidepresanat'ın yanında 50'yi aşkın sanatçının eseri, Kültür Park Sanat Galerisi'nde yer alan T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Resim ve Heykel Müzesi Karma Plastik Sanatlar Sergisi ve İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi İletişim Tasarım Bölümü'nün ödüllü öğrenci filmleri sanat tutkunlarını karşılıyor. Aphrodisias Sanat Merkezi, Arkas Sanat Merkezi, Asay Sanat Galerisi, Çöpüne Sahip Çık Vakfı, ECN Art Gallery, Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, İFOD İzmir Fotoğraf Sanatı Derneği, K2 Güncel Sanat Merkezi, KEY Müzesi, Konak Belediyesi Güzelyalı Kültür Merkezi Sanat Galerisi, No2 Sanat, Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı İzmir Resim Heykel Müzesi, Yaşar Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi, Kültür Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi İletişim Tasarımı Bölümü, İstanbul. Konuşmacılar: Yrd. Doç. Dr. Sevcan Sönmez. Konuşmacılar: Ayşegül Kurtel, Doç. Dr. Güzel Yücel, Yard. Doç. Dr. Mine Ovacık, Doç. Dr. Şölen Kipöz, Yrd. Doç. Dr. Sevcan Sönmez, Doç. Dr. Emel Kayın. Katılımcı Sanatçılar; Ahmet Bütez, Arzu Çakır Atıl, Atilla Cengiz Kılıç, Ayhan Özer, Ayşenur Ceren Asmaz, Canan Sönmezdağ Zöngür, Cüneyt Kurt, Dizar Ercivan Zencivci, Efe Türkel, Ejmel Yalçıntaş, Ekin Boztaş, Emine Halıçınarlı, Fadliye Yılmaz, Fahri Sümer, Fevziye Özer, Füsun Uludinç Çövenoğlu, Gökçen Ergür, Güler Oğuz, Güngör İblikçi, Hülya Yalçın, Levent Ayata, Maartiz, Mehmet Boztaş, Mehmet Fırıncı, Melek Şahan, Mert Taşkın Demir, Murat Özdemir, Neda İsmail Atar, Nevcihan Özalp, Oğuz Demir, Oktay Değirmenci, Oktay Şahinler, Pelin Avşar Karabaş, Reyhan Abacıoğlu, Seher Kurt, Sema Barlas, Serpil GedikBirsin, Seval Alp, Sevgi Avcı, Şafak Çetin Özkan, Şenol Tilki, Temel Köseler, Tuğçe Aytürk, Ümit Yiğit, Vedat Kacar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/cagrisimlar-seyyit-bozdogan-ekavart-gallery-01-19-mart-2016/", "text": "EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, ressam Seyyit Bozdoğan'ıneserlerininyer aldığıÇağrışımlarsergisine 1 19Mart 2016tarihleri arasında Ekavart Gallery'de ev sahipliği yapıyor. Yaşadığımız zaman süreci içinde nesnel dünyayı hem duyularımızla, hem de ruhsal olarak algılarız. Bu algılar belleğimizde anılar olarak iz bırakırlar. Bu izlerin birikimleri, zaman zaman benzer olaylar yaşadığımızda, çağrışımların devreye girmesi ile yeni bağlantılar kurarak ortaya çıkarlar. Bu çağrışımlar somut gerçeklerin algılanması ile ilgili olabilecekleri gibi, gerçekliğin görünmeyen kısmını kavramamızla da ilgili olabilir; bu da bilinçli bir şekilde bilgi dağarcığımız aracılığı ile oluşagelir. Örneğin: Yıldızların dünyamızda bize küçük ışık parıltıları şeklinde yansıması gerçekliğini algılamamız karşısında, onların dünyamızdan defalarca büyük olduğu gerçekliğini ancak bilgilerimizle kavrayarak algılamaya çalıştığımız gibi. Biçimler ve renkler farklı kültürlerde farklı algılar ve çağrışımlar yaratırlar. Hatta bu olgu, kişiler arasında farklılıklar gösterebileceği gibi, bir kişinin farklı zaman süreçleri içinde de algılarında da farklılıklar gösterir. Çağrışımlar genellikle, yaşamış olduğumuz deneyimlerimize benzer durumları yaşarken onlara paralel ya da zıt olarak, hem görsel hem de düşünsel algılarımızı uyandırmakta aktif rol oynarlar. Sanatla ilgili kuramsal düşünceler, çalışmalarımızda kullandığımız materyaller ve yeni teknik denemelerimiz, ileriye dönük yaratıcı yönlerimizi kışkırtan çağrışımlara neden olabilirler. Sanatçı, benzer olaylar karşısında çağrışımlarla ortaya çıkan her türlü eski ya da yeni zamanlara ait teknik ve düşünsel anılarını bilinçli bir şekilde sanatsal biçim ve ifadelere dönüştürmeyi deniyor, izleyicide yeni algılar ve çağrışımlar uyandırmak istiyor. Burada, tüm renklerin ve formların oluşturduğu yeni çağrışımlar ve bunların kazandırdığı farklı sanatsal fanteziler, önceden tasarlanmamış bir resmin yeniden biçimlenmesine olanak sağlıyor. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. ekavart. tvde izleyebilirsiniz. SERGİ : Seyyit BozdoğanÇağrışımlar AÇILIŞ : 1Mart 2016, Salı18:00 YER : Ekavart Gallery ZİYARET SAATLERİ : Pazartesi Cuma 11:00-18:30 / Cumartesi 12:00-18:30 Ekavart Gallery, EKAV Vakfı kuruluşudur. Sergilerden elde edilen gelir, sanat dalında eğitim gören bursiyerlerimize aktarılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/damgalilar-berkan-baltas-derinlikler-sanat-merkezi-11-subat-05-mart-2016/", "text": "1990 Zonguldak doğumlu sanatçı, Memet Güreli atölyesinde desen eğitimi aldıktan sonra 2011 yılında Işık Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Görsel Sanatlar bölümüne girmeye hak kazandı. Lisans eğitimi süresince heykel, baskı resim, yağlı boya gibi pek çok farklı medyumu tecrübe etti. 2015 yılında Prof. Balkan Naci İslimyeli Atölyesinden mezun olarak lisans eğitimini tamamladı. Farklılıklarımız benliğimizi, kültürümüzü, yaşam pratiğimizi belirler. Tuvallerin en mahremi insan vücudu yüzyıllardır bu farklılığa dövmeler eşliğinde ev sahipliği yapmaktadır. Dövme, vücuda işlendiği andan itibaren ölümsüzleşir, ebediyet kazanır ve insan vücudunun bir parçası haline gelir. Günümüz insanları farklı nedenler veya görsel kaygılardan ötürü dövme yaptırmayı seçiyor olsalar dahi, dövme tarihi çeşitli sebeplere ve kültürel etkileşime dayanır, sembolizmden beslenir. Sosyokültürel farklılıkların yansımaları, dövmeleri kendi içerisinde de bambaşka örnekler ile sergiler. Uzak doğu geleneklerinden, Hint mandalalarına, hapishane kültüründen, kabile sembollerine ve hatta şamanizme kadar dünyanın her coğrafyasında geniş bir yelpazeye sahiptir. İnsanoğlu var olduğu müddetçe dövmeler de varlıklarını sürdüreceklerdir. Damgalılar, dövme antropolojisine ışık tuttukça gün yüzüne çıkan, büyüleyici ve farklı kültürleri bir araya toplar ve sanat tarihinin içine karıştırır. Klasizm, barok ve romantizmin ustalarından çıkma figürlere yepyeni kıyafetler biçen dövmelerle daha çarpıcı bir anlatım yakalamayı hedefler. Bilindik vücutlara, bilinmedik kültürleri damgalar ve ortaya alternatif hikayeler çıkarır. Sanat tarihinin uzayına gönderilen bu mekik, postmodern bir yaklaşımla dünü, bugünü, ve yarını sorgular."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/koru-orman-i-selma-durukanoglu-sisli-kent-kultur-merkezi-16-29-subat-2016/", "text": "Şayet gözle görülenin elle aktarmanın gerçekleşmesi için bir başlangıç gerekiyorsa buna içinde bulunduğumuz, yaşadığımız ortamdan doğa ile başlamaktan başka seçenek de düşünmüyorum doğrusu. Doğal ortamda, doğanın derinliklerine, ormanlar içlerine de girebilir insan. Burada pek çok şey görebileceği muhakkak... Boşluk herkes için farklı biçimlerde doldurulabilir. Herhangi bir noktadan girecek olursak asırlık ağaçların, geçen zaman içinde evrilirken, ya da yok olurken bıraktıkları... Asırlık ağaçların gövdelerinde var olup ister kendi sürecini tamamlayarak yok olma sürecine giren, isterse insan etkisi ya da katkısı ile ağaç gövdelerinden koparılarak yerle yeksan olan dev bir ağaç mantarından bir parça üzerinde gözlemlerde bulunmak, onunla arasında ilişki kurmak, uzun süren irdelemeler ve incelemeler, pek çok açıdan ve çeşitli yönlerden ele alınabilinecek çizimler, desenler, karalamalar... ki bu desenler oluşturulurken kullanılan malzemelerin de çıkış noktası ile uyum içinde doğal malzemelerdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/the-zukunftsvisionen2016-festival-for-contemporary-art-deadline-13032016/", "text": "Since 2007 the ZUKUNFTSVISIONEN Festival exists at the German-Polish border in Görlitz, which is organized by a team of volunteers with much commitment and creativity year by year. As it should make aware of abandoned property, it takes place in changing abandoned locations within the city. It offers a platform to regional, national and international artists of contemporary art. The call for applications is addressed not only to well-known artist but also the ones with less experience, who are still at the beginning of their creative career. With this as the basis, we want to offer our guests a diverse exhibition of high quality. Bewusst. Sein is the theme 2016. It means awareness, consciousness, being aware. The versatility of the theme allows different interpretations and it is possible for everyone to make up his or her own mind. On one hand it indicates that everyone acts aware and has an awareness for the own story and existence. On the other hand it refers to social relations with others, which are characterized by interaction, communication and emotions. We want to create a place of international, multi-cultural and unbiased meetings, where knowledge can be shared and discussions can take place. Besides, with this year's theme we want to bring abandoned buildings and the awareness for them back into people's minds. ZUKUNFTSVISIONEN2016."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/12/third-international-student-biennial-drawing-sofia-2016/", "text": "The International Student Biennial Drawing Sofia 2016 is organized for the thirdtime in Bulgaria by the National Academy of Art Sofia, which is the oldest higher school for education in artsin our country, founded in 1896. The organizers aim atpresentingDrawing with its trends and achievements attained in the different higher schools of art as well asat promoting drawing as an independent form of expression. Participants in Drawing Sofia 2016are Higher Schools for Education in Art, with which the National Academy of Art has active partnership. The Higher Educational Institutions participants in the Biennialmaysubmit their works in two sections: study drawing linkedwith the educational process employed by the HEI and free drawing as an autonomous area for interpretations. Institutionallyproposed artists may participate in both sections. Workshave to be created between 2014 2016 with all techniques and combinations which include the following media charcoal, pencil, ink, pastel, chalk, etc. or mixed media except for digital orany other kind of printing. Works should be realized on paper. The size of exposition format should be not less than 50/70 cm and not bigger than 150/120 cm. In case of the maximum size (150x120cm), the work should bepresented/exhibited in vertical position. Each Academy or FacultiesofArt atUniversities will displaytheir own collectionwhich is to be preliminary selectedat their premises by a juryhaving in mind that the available exhibition space at disposal of each participant shouldnot exceed more than 12 m2. If the exhibition works exceed this area, the Organizer has the right to reduce it to 12m2. St., from 10 May 30 May 2016. The participants have to send the works by post. They have to be put in tubus and without insurance. The weight has to be no more than 7 kg. Printed Matter has to be written on the tubes. All expenses for packing and transportation are on account of the participants. Organizers are exempted from any liability for injury and damage of the worksduring their transportation before and after the exhibition. Prize-winning authors will be appointed by international jury proposed by the organizersand assigned by the Rector of the National Academy of Art. Prize ofthe Union of Bulgarian Artists Graphic work by famous Bulgarian artist. The prizedworks of art will become property of the Museum at the National Academy of Art. The jury reservesits right to make changes in the prize fund. The National Academy of Art reservesits right to photograph and reproduce works participating in the Biennial for non-commercial purposes. The exhibition will be displayed at Academia Gallery of the National Academy of Art, during September October 2016. Catalogue of the Biennial will be published. The works which have not been awardeda prize or stimulating prize will be returned withintwo months after the closing of the exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/16/emrah-kazanir-cernisevskinin-rahatsizligi/", "text": "Yoksul bir papazın oğlu olan Çernişevski, 1828-1889 yıllarında Rusya'nın St. Petersburg şehrinde yaşamış yazar, araştırmacı ve eleştirmendir. Aynı zamanda Narodnizm'in kurucusu olan Çernişevski, Sovremennik Dergisi'nde baş editörlük yapmıştır. 1862 yılında tutuklanıp 4 ay hapsedilen Çernişevski bu süreçte iki cilt olan Nasıl Yapmalı'' eserini kaleme alır. Yaşadığı dönemdeki toplumsal sorunların nelerden kaynaklandığını gözlemleyen bir yazardır Çernişevski, Sanattaki köklü değişikliklerin toplumda köklü değişiklikler olmadan gerçekleşeceğine inanmayan bir yazar. Toplum ve aile bağları üzerinden yola çıkarak tekilden tümele açılışı açığa çıkarır Nasıl Yapmalı'da. Ailenin yapısını belirleyen etkenin içinde bulunulan durum olduğunu dile getirir, hiç kimsenin kendini belirleme olanağına sahip olmayışını anlatır. Kişilerin içinde bulundukları durumlara göre kendilerini belirlemesinden söz eder ve bunu ispatlamaya çalışır. Tıp öğrencisi olan Lopuhov, malikanede ücretli öğretmenlik yaptığı sırada görür Vera'yı. Malikaneye gelişi sıklaşınca da Vera'yla tanışma şansı bulur. Vera'nın dilinden iyi anlayan Lopuhov, Vera'yı bulunduğu bu çaresiz durumdan kurtarmak için birtakım yollar aramaya başlar. Vera'nın malikane sahibine karşı gelmesi nedeniyle ailesi, işten çıkarılma korkusu yaşar ve bu korkuyu Vera'ya baskı uygulayarak yenmeye çalışır. Lopuhov ve Vera kafa kafaya vererek kaçmayı planlar ve çok geçmeden de bu planı uygularlar. Kaçarak evlenen Lopuhov ve Vera'nın hayatında köklü değişiklikler meydana gelir doğal olarak. Lopuhov okulunu bırakarak çalışmak zorunda kalır. Lopuhov'un en yakın arkadaşı ve evlenmeden önceki ev arkadaşı olan Kirsanov ve Vera birbirlerine aşık olurlar. Vera bu güçlü duygularını bastırarak Lopuhov'a ihanet etmez fakat bu durumun farkına varan Lopuhov, intihar süsü vererek ortadan kayboluyor. Eserin diğer bir karakteri olan Rahmetov bu esnada devreye girerek Lopuhov'un Vera'ya yazmış olduğu mektubu Vera'ya ulaştırır. Rahmetov, herhangi bir yerde ikamet etmeyen, sürekli gezerek insanlarla ve insanların sıkıntılarıyla ilgilenerek yazılar yazan bir karakter. Vera ve Kirsanov, Lopuhov'un intihar etmesine neden olduklarını düşündüklerinden vicdan azabı yaşarlar ve mutlu olamazlar. Bu kadına kızıyorsun biliyorum. Vera'yı bu duruma getiren nedenleri hiç düşündün mü basiretli okurum? Bu nedenler ve bu nedenleri yaratanlar mı suçlu yoksa Vera'nın annesi mi?''sorusunu sorarak perdeyi aralama şansı verir okuruna Çernişevski. İşten çıkarılma korkusu yaşayan Vera'nın annesi Mariya Pavlovna, kendisi rahat bir yaşam süremediğinden yakınmaktadır ve kızı Vera'nın da aynı şeyleri yaşamasını istememiş ve Vera, evlenmek istemediğini belirttiğinde onu odasına hapsetmiştir. Kızının mutluluğunu düşündüğünü zanneden Mariya Pavlovna aslında yaşamış olduğu koşulların verdiği psikolojiyle yapar bu baskıyı. Vera ise malikane sahibinin oğluyla evlenmesi gerekliliğinden söz eden annesine, para ve özel mülkiyet için yapılan evliliğin metreslikten başka bir şey olmadığını söylemiştir. Düşüncesinden ve kişiliğinden ödün vermeyen Vera'nın Lopuhov'la evlenmesindeki etkenler tam olarak burada açığa çıkar. Lopuhov'un duygularını anlaması ve istemediği bir evlilikten kurtarması Vera'nın ona karşı minnettarlıkla aşk karışımı olan duygular hissetmesine neden olmuştur. Kirsanov, Vera'nın Lopuhov'la evlenme nedeninin bu etkenler olduğunu çözdüğünde ise ne Vera'yla ne de Lopuhov'la görüşmemeye başlar. Sorun açık ve net olarak bellidir. Ailesinin baskıları evlenmekten kurtarılmayı bekleyen Vera, Lopuhov'un yapmış olduğu kaçma teklifini yardım olarak görmüş ve buna karşılık Lopuhov'la evlenmesi gerektiğini hissetmiştir. Fazlasıyla bencil bir durum olan bu olay Vera'nın bencilce kendini baskıdan kurtarmaya çalışmasıyla Lopuhov'un Vera'ya olan duygularının çakışması sonucu gerçekleşir. Vera'nın kendisini sevmediğini, Kirsanov'a aşık olduğunu fark eden Lopuhov intihar süsü vererek ortadan kayboluşuyla; Kirsanov ve Vera'nın mutluluğunu engeller. Zincirleme bir şekilde gelişen bu olayların suçlusu Mariya Pavlovna gibi gözükse eserde asıl eleştirilen 1800'lü yıllardaki Rus toplumudur. Çernişevski eserinde bir aşk hikayesinden yola çıkarak 1800'lü yıllardan günümüze kadar gelen tarihsel süreçte toplumların önemsediği birinci ve en önemli etmenin para ve özel mülkiyet oluşundan doğan sorunları ele alır. Birey, kendini tanıma fırsatına sahip olamıyor yaşadığı toplumun yönetilişi, dili, dini, ırkı ve o toplumun yazılı olmayan geleneği yüzünden. İyi olarak doğan ama sonrasında yaşadığı toplumun geleneğine yedeklenerek kötüleşen birey, toplum tarafından yaratılan ikinci bir karakteri sahiplenmek ve onunla yaşamak zorunda kalıyor. Bireyin özbenliğine ulaşamaması, toplumun yaratmış olduğu ikinci karakterde yaşıyor olmasından yola çıkarak yazar İnsan bencil midir yoksa bencillik sonradan kazanılmış bir durum mudur?'' sorusunun yanıtını arıyor. Yeryüzünde var olan köhne toplumun sebepleri açıkça ortada. Aileyi aynı çatı altında tutan bağın para ve özel mülkiyet olduğu bir evlilik kültürü ile karşı karşıyayız. İnsanların eş değil de sponsor aramaları ise Vera'nın karşı çıkarak kaçmış olduğu metresliktir. Kişinin, özel mülkiyetine, kullandığı cep telefonun, bindiği arabanın markasına ve banka kartında bulunan paraya göre saygınlık kazandığı ve iyi eş adayı olarak değerlendirildiği bir toplumda yaşıyor olmamız tesadüf olamaz. O günden bugüne değişen bir şeyin olmaması, bundan sonra da değişmeyeceği anlamına gelmiyor. Toplumda sağlıklı bireyin yetişmesinde önemli rol oynayan iki kurumdan biri ailediğeri ise eğitimdir. Ailenin, karanlıkta ilerlemekte ısrarcı olması, sağlıksız bireylerin yaratılmasına neden olur. Eğitimcilerin köhne bir toplum yaratmış ya da yaratıyor olması ise başka bir yazı konusudur. Herkes mutlu olmadığı zaman biz de mutlu olamayız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/16/lutfiye-bozdag-soyut-disavurumculugun-onemli-temsilcilerinden-biri-asim-isler/", "text": "1941 yılında Tirebolu'da doğan sanatçı 1966 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümünden mezun olduktan sonra resimlerinde 1960'lı yılların sosyo-politik gerçekliğini yansıtan konuları ele aldı. 1969 yılında Devlet Avrupa konkurunu kazanarak 1970-1974 yılları arasında Paris ve Avrupa ülkelerinde mesleki çalışma ve araştırmalar yaptı. Paris Güzel Sanatlar Akademisi Pentür, Gravür ve Litografi atölyelerinde ve Paris'te Atelier 17 de S. W Hayter ile çalışmalarını sürdürdü. Kişisel ve grup sergileri açtı. La Jeune Peinture, Realitees Nouvelles salonlarına ve uluslararası sergilere katıldı. 1971' de Sorbonne Üniversitesi Plastik Sanatlar Fakültesi'nde doktoraya başladı. Günümüz Toplumunda Resmin Yeri konulu tezini tamamladı. İlk kişisel sergisini 1974' te FIAP galerisinde açtı. Pentür ve gravürlerini sergiledi. İkinci sergisini de aynı yıl Paris'te Galeri Cite İnt. Des Arts'da açtı. İtalya, Fransa, İspanya, İngiltere, Almanya ve İsviçre'deki müze ve sanat galerilerini gezdi. Kültürel mekanlarda gözlemlerde bulundu. Sanatsal odaklarda incelemeler yaptı. 1974-2003 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, yağlı boya ve gravür atölyelerinde öğretim üyeliği yaptı. 1989-1991 yıllarında Paris Ulusal Dekoratif Sanatlar Yüksek Okulu ENSAD ve Sorbonne Üniversitesi Plastik Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyesi ve konuk sanatçı olarak görev yaptı. Asım İşler, resimlerinde en çok kırmızı ile mavi başta olmak üzere tüm renklere yer veren, soyut-dışavurumcu bir anlayışa sahiptir. Resimlerini üretirken, doğaçlama ve spontane çalışan Asım İşler, içinden geldiği gibi çalışırdı. Kendi dünyasını, kullandığı renk armonisini, kontrapuantal kurgu ile ele alan sanatçı, resim yapmaya tutkun, üretken, sürekli kendini geliştiren, sanatı önemseyen biriydi. Çağdaş Türkiye Resim sanatı içinde soyut ekspresyonist eğilimde resimler ortaya koydu. Türkiye'de çağdaş resim sanatının tanıtımı, eğitimi ve kurumsallaşmasına büyük emek ve katkıda bulunmuş olan İşler, bu güne kadar yurtiçi ve yurtdışında; 33 kişisel sergi gerçekleştirmiş, 100'ü aşkın da grup sergisi, fuar ve bienale katılmıştır. 1975 yılında kurulan Görsel Sanatlar Derneği'nin kurucu üyesi olmuş yönetiminde görev almıştır. Bunun yanı sıra 1986 yılında çalışmalarına başlayan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin de kuruluşunda bulunmuştur. Eserleri yurtiçi ve yurtdışındaki büyük müze ve koleksiyonlarda yer alan Asım İşler, aynı zamanda bir gravür sanatçısıdır. Çağdaş Türk resminin önemli temsilcilerinden olan Asım İŞLER (1941-2007)'in vefatının 7. Yılında, Mine Sanat Galerisi Nişantaşı mekanında, 7 Mayıs 7 Haziran 2014 tarihleri arasında Dönemler 1970-2007 başlıklı sergisiyle yer almıştır. 1973 yılında Paris'te yaptığı resimler ve 2005 yılına ait Verona'nın Baharı başlıklı resim gibi çarpıcı yapıtları arasında yer alıyor. Sergi İşler'in Paris'te ihtisas yaptığı 70'li yıllardaki, sosyo-politik gerçekliği yansıttığı figüratif döneminden başlayarak, 1987-1992 yılları arasında yaşadığı 2. Paris dönemine ilişkin, hem karton üzerine yaptığı yağlıboya hem de Paris Afiş resimleri gibi farklı teknikte ürettiği eserleri ile, yaşamının son dönemine 2007'e değin yaptığı 80'lerden itibaren benimsediği soyut dışavurumcu tarzdaki tuval eserlerinden geniş bir seçkiyi içermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/21/umberto-eco-hayatini-kaybetti/", "text": "Gülün Adı ve Foucault Sarkacıö adlı romanlarıyla dünya çapında ün kazanan İtalyan yazar, bilim adamı, eleştirmen ve düşünür Umberto Eco, 84 yaşında hayatını kaybetti. Aynı zamanda Ortaçağ estetiği ve göstergebilim uzmanı olan Umberto Eco'nun ölüm haberini, İtalyan La Repubblica gazetesi duyurdu. Buna göre, bir süredir kanser tedavisi gören ve çağdaş kültürün en önemli isimlerinden biri olan Umberto Eco, yerel saatle geçem akşam saat 22.30 sıralarında evinde yaşamını yitirdi. 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden kabul edilen Eco, birçok uluslararası ödüle ve İtalya, Fransa ve Almanya'dan devlet nişanlarına sahipti. Son olarak Sıfır Sayıö adlı kitabı yayımlanan Eco'nun eserleri pek çok dile çevrilmişti. 1980 yılında yayımlanan Gülün Adı, Sean Connery'nin başrolünü üstlendiği bir filmle beyaz perdeye aktarılmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/23/bedri-baykam-ben-turk-sanatindan-ciktimcilarin-celiski-dolu-dunyasina-yanitimdir/", "text": "Önce bu tehlikenin boyutunu biraz aktarmak istiyorum: Belki farkında değiller ama, bu ihanet dolu, ülkesinin prestijini, geçmiş sanat birikimini, gelecek kültürel varlığını çöpe atmaya hazır ve bu konuda acımasız olduğu kadar egoist ve umursamaz olan, kültürel bilinci sıfıra yakın bu insanlar yüzünden, bu bulaşıcı saygısız düşünce sanat burjuvazisinin içine yayılmaya devam ediyor. Ve bu nedenlerle Türk çağdaş sanatı evrensel sanat dünyasına doğmaya çalışırken, henüz bir bebekken bitkisel hayata girecek. Buna açık tepki verecek sağduyulu koleksiyonerler ve/veya özel kurumlar devreye girmezse, başka türlü sonuçlanması imkansızdır. Aslında bubatı bağımlıları biraz okur yazar olduklarını hatırlasalar, okuyabilecekleri bazı makale ve kitaplarlaaçıklarını oldukça kapatabilirler. Örneğin bundan 32 yıl önce kaleme aldığım vebatının çağdaş sanat ortamındaki önyargılı tavrına protesto notası çeken San Francisco Manifestosuve Maymunların Resim Yapma Hakkı kitabımı okusalar, öncelikle zaten işin kökeninde aslında batının, modern sanat konusunda doğu ve güney ülkelerine ne kadar borçlu olduklarının farkına varacaklar. Şu noktadan itibaren okuyacaklarınız açısından aklınızda tutmanızı rica edeceğim bir bilgi daha vereyim size: 1986'da New Art Examiner dergisinde Modern Sanat Tarihi Batının Bir Oldu Bittisidir yazım çıktıktan sonra yarattığı polemik ve ilgi alanı çerçevesinde, Güney Amerikalı, uluslararası bir koleksiyoner, Edgar Gunther, yıllarca sürecek bir sanat ödülünü yaşama geçirdi. Her yıl uluslararası ortamda Güney Amerikalı sanatçıları teşvik etmek için konulmuş bir art prize. Benim adıma daha gurur verici bir gelişme olamazdı. Gunther'le ömür boyu dost kaldım, üç yıl önce ne yazık ki vefat etti. Ama görüyorum ki, sanat alanında doğu-batı arasındaki abartılı haksızlıklar ve dengesizlikler konusunda onun bugünkü Türk koleksiyonerine hatırlatacağı çok şey var. Hadi diyelim ki içerikli sanat tarihi okuma ilgilerini çekmiyor. Peki bugün yaşadıkları, para kazandıkları ülkede, biz sanatçılar nasıl bir hayat sürüyoruzfarkında değiller mi? Bir yanda batılıbinbir ulusal-uluslararası veya belediye müzeleri birbiriyle rekabet ve işbirliği yapmışken, en az on kuşaktan beri onbinlerce koleksiyoner aile en önemli sanat eserlerini toplamaya alışıkken, devletler, en mükemmel koleksiyonlara sahip olma peşinde kendini paralıyorken, diğer yanda bizim ülkemizdeki çağdaş sanatçılar, sıfır devlet desteği, hatta tam tersine devlet baskısı, sansürü ve tehdidiyle boğuşarak bir varlık savaşı veriyor, yok sayılabilecek küçük paralarla hem sanat yapma, hem uluslararası etkinlikler sürdürme, hem deyaşam mücadelesi ile uğraşıyor. Sevgili koleksiyonerlerimizin bazılarının kalkıp yabancı sanatçılar daha pahalı, daha tanınmış, daha iyi yatırım diyebilmeleri, ne yazık ki dünyada çok bilinen bazı bölgesel fıkralarda bile görülmeyen düzeyde bir anlayışa sahip olduklarını kanıtlıyor. Yani bu konuları hiç mi hiç düşünme vakitleri olmamış! Rekabet içinde olduğumuz batılı meslektaşlarımızla kıyası anlayabilmeniz için, yine vermeyi sevdiğim o örneğe döneceğim. 5000 metre olimpiyat yarışı düşünün: Alman atlet en iyi vitaminleri almış, en hafif ayakkabılara sahip, en iyi et-balık-nişasta oranlarının hesaplandığı bir gıda programı izlemiş, meşhur antrenörlerle çalışmış; bizim atletinse, bir ayağına pranga vurulmuş, diğerine dev bir taş bağlanmış, 3 gündür uyumamış, 2 gündür su içmemiş, yemek yememiş. Ve sonra yarış başlıyor, batılı atlet arayı açmaya başlıyor tabii... Ama inatla bizim atlet de koşuyor, herkesin şaşkın bakışları arasında. Yarışı kaybetse bile olimpiyat ruhuyla tüm abartılı engellere ve sabotajlara rağmen koşuyor, koşuyor, koşuyor... İşte sanat alanında bizler aynen bu durumdayız. Onların arkasında milyar dolarlık bütçeler ve tüm manevi özenli destek, bizde ise ilgisizlik, yok sayma veya tam tersine hedef göstererek tehdit ve caydırma girişimleri... Tabii işin daha ilginç bir yönü de var: Bizimki sanat alanı; atletizm gibi objektif başarı kriteri yok. Türk atlet bu handikaplara rağmen belki kazanabilir! Ama sanat alanında ne gezerrr! Kimin hangi büyük müzede retrospektif dev sergi açacağı kapalı kapılar ardında, sadece onlar tarafından belirleniyor! Yani atletizmde, Etiyopyalı bir atlet gelip en zengin ülkeleri en akıl almaz imkansızlıklara rağmen geçip altın madalya alabilir. Ama sanatta o şans bile yok. Her karar batılı VIP grubu tarafından alınıyor. Sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım. Ben sana genç sanatçılarımı yollayayım sen onlara Chicago, New York, Miami müzelerinde tur attır, ben de senin sanatçılarını Avrupa ve Fransa müzelerinde gezdireyim. Zaten arkalarında Deutsche Bank, Rockefeller Foundation, Rothschildler, Alman veya Fransız Kültür Bakanlığı ve milyarlarca dolarlık fon imkanı var. Bu adamları Türkiye'ye getirseniz, ya sansüre uğrarlar ya takibata! Çünkü bildiğiniz gibi devletimizin bir adet modern veya çağdaş sanat müzesi yok! Bırakın devletin sanata bir tutku duymasını, konuyla bir ilgisi dahi yok! Bu ayıp da zaten siyasetçilerin topuna 1000 yıl yeter. Bu ülkede, sanat denilen şeyin, gördüğü nefret dışında hiçbir resmi karşılığı yok! Atatürk ve İnönü'den beri, ülkede sanata önem veren tek bir siyaset adamı gelmemiş ki! Talat Halman, İsmail Cem veya Ercan Karakaş gibi değerli isimleri istisna tutuyorum. Onların da devlete yön verecek seviyede güçleri olmadı. İlginçtir ki, en zengin ülkelerin sanatçıları bile böyle bir koleksiyoner koruması altındayken, Çin, Kore, Hint ve İran başta olmak üzere, onca batılı olmayan ülke kendi sanatçılarını en özverili duygularla sahiplenip Gunther örneğinde olduğu gibi korumaya alıyor, tüm dünyada onları en iyi yerlere çıkarmak için akla karayı seçiyor... Bizim sevgili koleksiyonerlerimiz ise yukarıda anlattığımız gibi davranacaklarına, devlet bunlara zaten bir tokat atmış, iki tane de ben atayım diyebiliyorlar. Bunu demekle kalmayıp, bu çözümlemeleriyle medyada övünmeyi düşünecek kadar da abarta biliyorlar. Tam tersine, sanata yatırım yaparken zor ve emek isteyen yolu tercih etseler, Türk resmini batıya taşıyacak yolları araştırsalar ve bunu başarsalar, çok daha tarihi bir hamleye imza atmış olacaklar. Ama ne yazık ki onlar birbirlerine ve yeni genç kuşaklara da aynı zavallı bakış açısını enjekte edebilmek için özel bir çaba harcıyorlar. Ne yani, siz hala ananızın liginde mi oynuyorsunuz? diye birbiriyle alay eden futbolseverler gibi, Türk sanatçısının eserlerini toplamaya devam eden insanları da yoldan çıkarmaya çalışıyorlar. Gerekçeli kararlarıyla, neden artık Türk sanatı almamaları gerektiğini üstüne basa basa anlatabiliyorlar... ve o anda tarihe arka kapısından girdiklerinin farkına bile varmıyorlar! Çocukları veya torunlarının bu tavrın izlerini gizlemeye mecbur kalacaklarının bilincine varamıyorlar. Bir insan ülkesinin değerleri, entellektüel evrensel temsiliyeti ve prestijine bu kadar mı alakasız ve Fransız kalabilir? O önemli yabancı misafirleri buraya gelip neden hiç Türk sanatı yok bu evde dediklerinde, ne diyecekler? Çünkü bilmedikleri şey şu: Bu işler batıda böyle yürümez. Bu büyük işadamlarımız, kendi kendilerine şu soruyu sormaya cesaret edemiyorlar: Ben bir rol-model olarak böyle davranırsam, herkesin de böyle davranmasını istersem, onlar da beni izlerlerse, nasıl bir Türkiye çıkar ortaya? Sanatçıları üretemez, sergi açamaz, fiyatları yok olmuş, dünyada etkinliklerini yapamayan, genç sanatçıların henüz işin başında mesleği toptan bırakmayı düşündükleri, geri adım atarken uçuruma yuvarlanan bir çağdaş Türk sanatı... Böyle bir hedef taşıyacak kadar kendini kaybedebilir mi, herhangi bir ülkenin gerçek sanatsever koleksiyoneri? Bakın aynı derginin piyasa dosyasında, İranlı kadın sanat insanı Rana Noebashari, neler söylüyor:İran sanatının dünya çapında önemli bir yere gelmesindeki en büyük etmen 'devamlılık': Büyük müzelerin İran sanatına duyduğu ilginin nedeni bu. MET Museum, British Museum, LACMA'nın İran çağdaş sanatından örnekler almasının nedeni de bu. Bir başka önemli noktanın ise, İran'ın ülke olarak öncülü Perslerin mirasına değer vermesi olduğunun altını çizen Neobashari, Ulus olarak mirasımıza değer veriyor, onu koruyor ve yeni nesillere aktarıyoruz diyor. Bir diğer İranlı galeri Dastan's Basement'ın direktörü Roxana Afkhami'ye göre ise, bu başarı dünyaya açılan galerilerin yanında dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan ve lobi yapan İranlı sanat hamilerine ait: 'New York Üniversitesi'ne bağlı The Abby Grey, İranlı sanatçıların Birleşik Devletler'de tanınmasında çok etkili oldu. Daha sonra diğer hamiler de harika özel koleksiyonlar yarattı ve bunları kamuya açtı. Bu özel koleksiyonlar tüm dünyayı dolaştı ve kimi galeriler bu durumu etkiledi. Birçok kişi güncel sanat müzelerinin kuruluş süreci boyunca önemli rol oynadı. Dünyanın önemli müzelerinin satın alma komitelerinde yer alan iyi bilgili hamiler de elbette çok önemli. Bunları okurken içim bir kere daha cız etti, neden biliyor musunuz? Tüm yaşadıklarımız gözlerimin önünden akıp giderken, aklıma New York'un zirvesini elinde tutan ünlü bir Türk geldi; müzik ve resim dünyasında son derece etkin bir insandı. 1980'lerde ben New York'ta üst üste sergiler açarken kendisiyle birçok kez bir araya geldik. Ne bana ne New York'ta yaşayan diğer ünlü Türk sanatçılara hiç bir faydası dokunmadı. Sembolik bir jest bile yapmadı. Bir tek sonradan New York'a giden bir sanatçımıza kısa bir süre destek oldu, o kadar. Halbuki, dünyanın en önemli gerçeküstü sanat koleksiyonerleri arasında adı geçiyordu. Yani İranlı hanımefendilerin anlattığı derin bilge, koruyucu, yurt dışında Türk sanatçılaragüvenli limanlar yaratacak isimler de çıkaramadık, ne yazık ki. Günümüz Türk koleksiyoncularının sözünü ettiğimizisimlerinde de sanatçıyı insan yerine koyarak onu kendi ülkesini ve geçmişini-geleceğini temsil eden bir bayrak olarak görme dürtüleri yok. Sanat, zenginlerin bir araya gelip, ellerindeki elmas parçalarına bakar ve yarıştırır gibi birbirleriyle üstü kapalı rekabet edebilecekleri bir alan değildir. Öncelikle herkese tekrar hatırlatmak lazım: Ortada bu beyefendilerin yapıt alma veya almama tercihi yapabilecekleri çok sayıda sanatçı olması, bir gerçeği değiştirmez: Sanatçılar, bu sanat ortamının içinde en önemli öğeyi temsil ederler. Nedeni de gayet basit: Sanatçılar olmazsa, ortada hiçbir şey yoktur. Sanatçı eser üretmeseydi, ortada ne müze, ne müze müdürü olurdu, ne koleksiyoner, ne galerici, ne küratör, ne müzayedeci... Bu nedenle sanatçılar en zengin veya en güçlü kişiimajını vermiyorlar diye onları hor görebileceklerini veya onlara çok saygı göstermeye gerek olmadığını sanan kimi şampanya bardaklı açılış resepsiyonu müdavimlerine hatırlatmak istedim! Bir gün, tüm bu engellere rağmen, modern ve çağdaş Türk sanatı, batıda hak ettiği şekilde sergilenecek. Belki MoMa'da, belki Tate'de veya Centre Pompidou'da... İşte o gün, shopping'e gider gibi dünya fuarlarını gezip dostlar alışverişte görsün mantığıyla yabancı galeri kapılarını aşındıranlar, lütfen o açılışa gelmesinler! Çünkü bu sergi, onların sabotajlarına rağmen yaşama tutunabilmiş Türk sanatçılarının dünyayla buluşma sergisi olacak. Türk sanatı para etmez, değersizdir diye etrafı borsa velvelesine verip, daha önce büyük pazarlıklarla topladıkları işleri, bir kısmı bu sanatçıların düşmanı gibi çalışan müzayedecilere teslim edenler, müzayedeci tuzaklarının da altında fiyatlardan piyasaya çıkararak bu sanatçıları haksız şekilde, açıkça mağdur edenlerin, yerleşmiş değerleri yok saymaya çalışanların o açılışta yerleri tabii ki olmayacak. Özellikle bu düşünme ve hatasından dönme, açıkça pişman olup günah çıkarma fırsatlarını kullanamamış olurlarsa! Bir de tabii tam tersine, o gün orada onur davetlisi olarak bulunması gerekenler listesi var. Her zorluğa rağmen, bu ülkede kendi girişimleriyle çağdaş sanat müzesi açan, sanatçılara saygı gösteren, Türkiye'yi dünya haritasında önemli bir yere getirmeye uğraşanlar. Onların da kimler olduğunu ve hangi alkışı hak ettiklerini biliyoruz. Ayrıca batılı olup alkışı hak edenler de olacaktır. Örneğin 2015'te Kunstverein Düsseldorf'ta The Art of the Turks sergisini açan Alman küratörler Manuel Graf ve Hans-Jürgen Hafner, Haluk Akakçe, Erdağ Aksel, ve Adnan Çoker'in de aralarında bulunduğu, 20. Yüzyıla ve Cumhuriyet dönemine geçişiniz ve sancılarını da içeren bir serge hazırladılar. Benim de San Francisco manifestomu ön plana çıkarıp, bir çeşit batı kültürü adına özürlerini ve suç kabullerini sunmuşken, ne kadar acıdır ki, insanın kendi ülkesinde, kendi koleksiyonerleri arasında böyle çağdışı heveslerle yüklü moda akımlar yaşanabilmektedir! Uzun lafın kısası, çok zor bir konudur Türkiye'de sanatçı olmak! Ülkemizde bu mesleğin bir varlık yansıması yoktur. Henüz devlet müzesi yoktur, mali ve manevi haklara saygı yoktur, bu mesleğin siyasilerin gözünde geçerliliği yoktur. Sanatçı olsa olsa potansiyel tehlikedir, hepsi bu. Onlara göre, her türlü sapkınlığı yapabilecekleri için, sürekli gözetim altında kalmalıdırlar! İşte bu kadar ilkel bir ülkede, bu kadar zor ve ağır şartlar altında bir varlık ve hiçlik mücadelesi veren sanatçılarına sonsuz bir aidiyet duygusuyla sarılacağına, onların Türkiye'nin kültür hazinesine hediye ettikleri eserleri, salt maddi güncel değer açısından analiz edecek kadar küçük düşünebilen bu insanları ilgilendiren tek şey, şöminelerinin üstünde gurur duyabilecekleri genç bir Türk sanatçısının işi değil, yabancı misafirlerine name dropping yaparak caka satabilecekleri ünlü bir yabancı sanatçı! Adı ister Anish Kapoor, ister Anselm Kiefer, ister David Hockney, Tony Cragg, Baselitz veya Salome olsun, fark etmez. Konu hava basmaktan ibarettir. Hele o İngiltere galerisinde, o işi kendilerine satan sorumlunun adını misafiri de biliyorsa, gece kurtulmuş demektir! Burada sanatçı isimleri, galeri isimlerive belki satıcı isimleri yarışır, hepsi bu. Yine bu ay verdikleri röportajlara inanacak olursak, bu güzide koleksiyonerlerimize Türk galerileri önce yüksek fiyat sunmuşlar, sonra fazla iskonto yapmışlar ve bu durum kendilerinde hayal kırıklığı yaratmış. Kendileri daha ağır cümleler kullanıyorlar da, geçelim. Söylemeyi unuttukları bazı ek bilgiler var burada. Örneğin, yabancı büyük galerilere neredeyse yok denecek pazarlıklarla milyon eurolar sayabilen bu değerli sanat insanlarının, sıra Türk sanatçılarına gelince, tüm pazarlık becerilerini devreye sokup kimi zaman 2000 Dolarlık bir ek indirim elde etmeye çalışmak için nasıl üç saat harcayabildikleri bu röportajlarda unutulmuş! Daha da ötesi, burada işin püf noktası şudur: Bu koleksiyonerlerin herbiri kendisini aynı zamanda ülkenin en başarılı ve zeki işadamı olarak gördüğünden ve birbirleriyle ciddi bir rekabet içinde olduklarından, onları ilgilendiren şey, X ressamın işini en UCUZA kapatmayı başarmış şahıs olabilmektir! Yani X veya Y ressamın en iyi, en tarihi, en çarpıcı işlerini almak onları ilgilendirmez. En ucuz noktasına takılıp kalmıştır çoğu zaman arayışları... Laf aramızda bu faaliyetin ana tanımlaması koleksiyonculuk olamaz. Ucuz iş arayışına kafayı takarak kimse koleksiyoner sıfatını hak edemez. Koleksiyoner sıfatı ciddi sanat tarihsel veya kişisel kalite arayışları ve özellikleri içerir. Konu, müzayede av alanındaki fiyata takılıp kalmaz. Fiyat savaşları konusunda okuru güldürecek bir hatırlatma yapmadan geçemeyeceğim. Bu koleksiyonerlerin çoğu, birbirleriyle rekabette olan arkadaşlar olduklarından, ya müzayedelerde ucuz iş ya da galeri veya atölyelerde en iyi ama illa ki en ucuz iş ararken, basit bir matematiksel gerçeğin farkına varamazlar: Bir galeri veya bir ressam, bir kentin tüm koleksiyonerlerineen büyük indirimi yapmış olamaz! Bu matematik bir imkansızlıktan ibarettir! En büyük indirim tek bir kişiye nasip olacak bir tanımlamadır. Halbuki hepsi bu sıfata talip olmakta ve hatta elde ettiğine kendilerini inandırmaktadırlar. Dolayısıyla bu koleksiyonerler birbirlerinin ağzından laf aradıkça strese gireceklerdir ve şayet bu zihniyeti terk etmezlerse, bundan kurtuluşları yoktur! Bu tavırlarının traji-komik sonucu, Walt Disney'in Varyemez'ini hatırlatan huzursuzluk ve güvensizlik dolu sahnelerden ibaret kalacaktır. Çünkü zaten sanat eseri tekildir. Böyle bir ortamda sanki aynı eşya, farklı fiyata satılmış ve kazık yemişler gibi bir havaya girilmesi, uzaktan yakından gerçekle örtüşmemektedir. Aslında bu Türk sanatı para etmiyor, bizler o nedenle çıkıyoruz şeklinde mantıklarını savunan insanların ortaya sürdükleri gerekçenin ana ayağı yıllardır Türk sanatçılarının işlerini değerlerinin beşte birine satmaya girişen müzayede evleridir. Ne ilginçtir ki, onlara hiç tepki vermez bu koleksiyonerler. Neye dayanarak bu toptan budamayı yaptıklarını da sorgulamazlar. Çünkü damping mantığı herhalde hoşlarına gidiyordur, işlerine geliyordur. Ama sanatçıyı harcayarakaleyhine çalışan bu ortamlarda, kendi bindikleri dalın kesildiğini de anlayamamışlardır. Aslında Türk sanatçısı müzayedelere karşı değildir, müzayedelerin sanatçıların değerini akıl almaz boyutlarda aşağı çekmelerine karşıdır. Fiyatlar, sanatçının hakları gözetilerek ve galericisine danışılarak konulsa, müzayedelerin yararı bile olabilir. Ama bizde çoğu zaman görülen, korsan saldırı unsuru olarak kullanılan, sanatçıları ve galericilerini iki paralık etmeye çalışan, toptan sürümden kazanç arayanbazı müzayede girişimleridir. Tabi burada etik davrananları, sanatçı ve galericileri arayıp danışanları tenzih ederim. Herhangi bir somut gerekçeye dayanmadan, kabul edilemez şekilde bu sanatçıların işlerinin rütbesi, %80 indirilir! Bunu kimin, hangi hakla yapmaya cüretini gösterebildiği, dev bir cevapsız sorudur. Tek yanıt, devletin bu konudaki ilgisizliği ve umursamazlığıdır. Dünyada hiç bir yerde bu kadar abartılı bir hak ihlali yaşanamaz. Burada kimilerinin öne sürdüğü sav şudur: Zaten, katalog ne yazarsa yazsın, müzayede de o yapıt, gerçek fiyatına tırmanabilir. Bu doğru değildir. Birincisi, bu denilen gerçekleşse ve o fiyat yukarı tırmansa bile, sonsuza dek o kataloglarda kalacak o basılı tahmini fiyat skalası, gelip o sanatçılara bir raiç gibi yapışır. Kimse bunun aksini iddia edemez. Öte yandan müzayedeyeye katılan potansiyel koleksiyonerler de, fiyatını çok daha yüksek olarak bildikleri bir sanatçı, o fiyattan sunulunca, bu sunumu yapanları bilinç altında bir eksper sandıklarından, bu değer yargısı onları şaşırtmakta, demek ki ben yanlış biliyorum, bu sanatçı meğer artık toplanmamalıymış, değeri bu kadar düştüğüne göre şeklinde bir yoruma itilmiş olmaktadırlar. Bu piyasaya girmeden önce menkul kıymetler borsasında batmış ve yasaklanma cezası almış kimi isimler, bu denetimsiz sanat piyasasında, akıl almaz bir şekilde her türlü rakamı aşağı-yukarı çekerek, dedikodu ile oynata bilmektedirler. Tümüyle sahipsiz bir boş alanda en ağır vahşi kapitalist sendromlar eşliğinde at koşturmaktadırlar ve kendilerine dur diyen yoktur. Mesela Fransa'da commissaire-priseurs'lerin yıllarca aldıkları eğitim ve geçirdikleri imtihanlar, anlaşılan gereksiz ötesi boş işlerdir! Büyük Türk koleksiyoneri, sıfır ekspertizle kafasına göre fiyatları kesip biçen yasaklı borsacıların değer yargılarını kanun kabul etmeye çoktan hazırdır! Bu değeri kendinden menkul sözde sanat eksperi müzayedeciler, şayet Paris'te aynı mesleği yapacak olsalar, en zor sınavlara girmeden önce iki diploma sunmaları lazımdır: Sanat tarihi ve hukuk fakültesi diplomaları. Bu ikisine sahip olmadan, o zor sınavlara girme hakkını bile elde edemezler. Yani uzun lafın kısası, bu ülkelerde, borsa batıklarına neden olanların performansı yeterli sayılmaz! Ne yazık ki çok daha ciddi ve mantıklı prosedürler vardır! Orada sanatçıların değerini ve onurunuiki paralığa çıkaran saldırıları ciddiye alıp piyasa kriteri kabul eden koleksiyoner de bulamazsınız. Çünkü onlar çıkarcı spekülatörlere değil, sanatçıya güvenmeyi tercih ederler. Uzun lafın kısası şöyle özetleye bilirim durumu: Çince tek kelime bilmeyen ben, gidip Pekin'de yılın Çin edebiyatı şiir ödülünün tek seçiciliğine nasıl soyunmuyorsam, sanatta hiç bir geçmişi, ehliyeti ve ekspertizi olmayan ve balıklama piyasaya geçiş yapmış müzayedecinin, sanat ortamında fiyatlara ayar getirme ve raiç saptama merakı da aynen odur! Daha bile dramatik olan olgu ise, bu akıl almaz sorumsuz tavırdan en büyük zararı gören koleksiyonerlerin bu gerçeğin farkına varmayıp, ortaya atılan bu uydurma rakamları esas piyasa kriteri sanabilmeleri, buradan hareketle sanatçıları hedef alabilmeleridir. O ortamlarda en mantıklı ikazları gerekçeleri ile önlerine getiren sanatçı ve sanat derneklerini hiçe saymalarının arkasında, sanat eserine salt meta olarak bakmanın da ötesinde, sanatçıya saygı duymamaları vardır. Bunun bu çağda eserler açısından yapılan bir çeşit köle ticaretinden farkı yoktur. Halbuki, güya sanat ve içerdiği dokunulmaz derecede klas alana girmek, centilmen aristokrasinin, sanat eksperi müze ve tarihçilerin, kralların işidir gibi bir hava yansıtılır hep... Ne geezeeerrr? Geçmiş olsun! Bu tavırdaki müzayede evleri, sanatçılara bir dirhem değer vermez, saygı duymaz. Koleksiyonerler, nasıl sanatçılara zarar verecek çalıntı eser satın almaya kalkışmazlarsa, sanatçıların fiyat politikaları ve onurlarıyla alay edercesine onları değersiz ucuz eser seviyesine/seviyesizliğine indiren müzayedelerden de eser almamaları gerekir. Bunun lamı cimi yoktur! Çalıntı mal satışı bile, sanatçılara kimi müzayedelerin yaptığı saldırı kadar zarar vermez. Nedeni basit: İlkinde zaten olayın yasadışı olduğu tescilli, sanatçı bir eseri üzerinden zarar görüyor ama bu onun genel değerine etki etmiyor. Diğerinde ise kabul edilemez şekilde esere durup dururken kafasına göre yalan yanlış bir fiyat biçen bir sorumsuz insan, koleksiyonerler de içerikli bilgi dağarcığına sahip olmadığı için, o sanatçının tüm diğer eserlerinin değeri sanki birden düşmüş gibi bir uydurma hava yaratılmasına neden oluyor. Bu -yazık ki cehalet dolu ve özgüven yoksunu- ortamda, daha ağır bir zarar verilemez. Bu uyduruk sahte zarar, o sanatçının sanki tüm koleksiyonlardaki eserlerine ve ellerindeki tüm stokuna uygulanabilir ve yansımalıdır gibi bir ahlaksız hava ortaya çıkıyor. Yani bir deli kuyuya taş attı yüz akıllı çıkaramıyor sözü gibi, sorumsuz bir hamleyle, sanatçıların 20-30-40 yılda kurdukları dünya toptan ateşe atılabiliyor. Çünkü zaten alıcılar grubu kendi bilgi donanımsızlıkları içerisinde bu rüzgarlardan etkilenmeye ve spekülatörlere kanmaya fazlasıyla açık! Yani batıya yönelelim diyenlerin ana gerekçesi, müzayede sonuçları olduğuna göre, bu müzayede rakamları da tamamen alakasız ve illegal bir şekilde galerici ve sanatçıları budayan, değerlerini haksız yere yerlerde süründüren veriler olduğuna göre, batıya bu sonuçlar nedeniyle yönelmeye kalkışanların mantık nedeni havada askıda kalan içi boş bir buluttan ibaret. 10-15 yıl önce Çağdaş sanat nedir ki? diye kapıları aşındıran ve konunun alfabesini öğrenmeye çalışanlar, şimdi birden tereciye tere satar hale geldiler. Artık connaisseur oldular, dağdan inip bağdakini kovanlar gibi, Türk sanatçılarını beğenmez oldular. Öne sürdükleri gerekçeler de tam tersine neden dört elle Türk sanatına sarılmaları gerektiğinin dökümü mahiyetinde! Devlet veya yurt dışındaki Türkler sahip çıkmıyorsa, bu yurt içindeki gerçek koleksiyonerlerin üç misli kolları sıvamaları gerektiğini ortaya koyar, tersini değil. Eğer bir koleksiyonerin zevki, beğenisi sadece yurt dışına yönelmesini gerektiyorsa buna diyecek birşey yok. Ama sadece para, değer, piyasa, yatırım diyerek sanata bakıp, üstüne üstlük benim olmayan yok olsun mantığıyla bütün bir sanat ortamını ezmeye kalkıyorsa, orada durması lazım. Ayrıca şu gerçeği de kimse unutmasın: Eğer bu koleksiyonerler, sanat eseri almaya başladılarsa, bu Türk sanatıyla oldu. Şimdi kalkıp onu öldürmeleri kendi köklerini ve kimliklerini yok edecek! Bu tavır, aynı zamanda yine farkında olarak veya olmadan, batının tüm kültürel emperyalizmine ve kolonyalizmine teslim olmak demektir. Batıya bağımlılığı ve ona boyun eğmişliği kabullenmektir. O koleksiyonerlerin anlayamadığı işin püf noktası şudur: O eserleri en güzel sözlerle kendilerine satan ve sürekli hal hatır soran galericilerin, art dealer'ların hepsi, kendilerine saygılı davranır, ama kesinlikle saygı duymazlar! Kendi evinde, dilinde, yaşamında sırf ortaya para dökerek aldığı yabancı eserlerle statüsünü belli etmeye çalışaninsanlar, en iyi ihtimalle bir gün evlerindeki Picasso veya Matisse resmiyle caka satan petrol şeyhlerinin durumuna yükselebilirler. Kendi özgün seçimleri, kültürleri, ülkelerinin kültürel evrensel yansımalarına olan bağlılıkları konusunda sınıfta kaldıkları gibi, Korelilerden, Çinlilerden, İranlılardan ve tüm Güney Amerikalılardan öğrenecek bir ton hayat dersleri vardır. Kendi kendilerine bir an önce bu şansı tanımalarını dilerim. Çünkü sanat sandıkları gibi yalnız bir para kazanma, değer elde etme gibi yolların arandığı bir borsa, bir piyasa değildir. Sanatın para kazandırabilmesi ikincil, üçüncül bir detaydır. Gerçek koleksiyoner zaten ne resimden para kazanmak için resim alır, ne de parası değerlensin diye. Gerçek koleksiyoner, o işlere sahip olma tutkusuyla ve onları ancak kendisinden sonra müzesine veya çocuklarına bağışlamayı düşünerek yaşayandır. Birileri o resim para edecek dedi diye dedikoduyla resim almazlar, tutkulu şekilde bir eseri sevdikleri için alırlar. Diğer al-sat hamleleri, kendilerini kurnaz sanmalarına olanak tanıyan kendi kendini tatmin etme işlemlerinden ibarettir. Kendilerine ikincil dealer süsü vermeye kalkışmazlar. 1- İçinde yaşadığımız ülke, bu mesleği resmi olarak kabul etmemekte, devlet hiçbir koleksiyon yapmayıp hiçbir modern ve çağdaş müze açmamaktadır. Normalde medeni bir ülkede el üstünde tutulması gereken sanatçılar, tam tersine itilip kakılmakta, aşağılanmakta, ağır taciz altında ve bir nevi müsamaha ile mesleklerini sürdürmektedirler. AKM'nin sekiz yıldır neden kapalı tutulduğunu bilen bir kişi yoktur. Plastik sanatlar alanına ömrünü vakfetmiş bir insan, şunu bilmelidir ki, mesleğinin dengi, ülkemizde henüz yoktur! 2- Ülke zaten kendi ekseninde ekonomik bir darboğaza ve irili ufaklı krizlere doğru yol almaktadır. Bu ortam zaten sanat alımını teşvik eden bir ortam değildir. 4- Müzayedeler, Türk çağdaş sanatçılarını ve yapıtları rencide eden en haksız alt fiyatlara çekmekte, sanatçıların mali ve manevi haklarını açıkça ihlal edebilmektedir. Müzayede ortamı, çoğu zaman konuyla alakası olmayan, sanatla ilgili hiçbir yeterliliği olmayan bu konuda gerekli düzeye sahip olmayan insanlara teslim edilmiştir. 5- Bu da yetmezmiş gibi, sanat alımına ve koleksiyon oluşturmaya devam eden Türk çağdaş sanat ortamının en önde gelen isimlerinin biz Türk sanatından çıkıyoruz söylemiyle, ellerindeki Türk sanatçıların işlerini topluca sanatçıları kıyama uygun birer mal olarak gören kimi müzayede evlerine aslanlara yem atar gibi götürüp bırakmaları, affedilmez bir nihai öldürücü darbedir. Bu sorumsuz fiilin sahipleri, bu tavırlarıyla ne kendilerine, ne Türk sanatına, ne de ülke prestijine hangi zararları verdiklerini görmekten uzak, ağır ve şaşırtıcıbir bilinçsizlik içinde yüzmektedirler. 6- Gerçek koleksiyoner, sanatçılara köle muamelesi yapan ve piyasa manevralarıyla kariyerleri lekelemeye kalkışan düzeysiz, sorumsuz ve ehliyetsizlerden etkilenmez, onların müzayedelerinden eser alamaya gitmez, bu sanatçıları yok etme girişiminin parçası olmaz. Türk çağdaş sanatı, batı hormonlarının yapay pompalamasıyla kendine varoluş nedeni bulmaya çalışan bazı sorumsuzların etkisinden bir an önce çıkıpbinbir zorlukla gelinen noktada, gerçek yurtsever-sanatsever-koleksiyonerlerin elbirliğiyle, dünyada hak ettiği noktaya doğru ilerlemelidir ve bunu başaracak özgünlüğe ve kuvvete sahiptir. Bu arkadaşların isimlerini burada afişeetmiyorsak, onlara bu karanlık hatalarından dönme şansı vermek istediğimizdendir. Yoksa hatalarında ısrar ederlerse, kaçınılmaz şekilde sorumsuz ve vurdumduymaz bir çocuk gibi yaptıkları bu ağır gaflar, hem de kendi sözleri üzerinden kalıcı bir leke olarak alınlarına sürülecektir. Hedefimiz tabii ki bu değildir; tersine, bu ikazlarımızın temel amacı da, onları tarih önünde kalıcı hatalardan korumaktır. Çünkü sanat aracılığıyla gelen saygınlık çok kısa sürede belleklere kazınabilir, ama ne var ki, aynı hızda bu saygınlık yok olabilir, yerini tam tersine başka duygulara da bırakabilir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/02/26/utku-varlik-oxymore-figurasyona-buyuk-donus-ya-da-sanatin-anlami/", "text": "Beaux Arts dergisinin son sayısının manşeti Figüre Büyük Dönüş; önce, sanki bir muştu, evet... Sonuçta anladılar! diyebileceğimiz, içinizi rahatlatan bir haber mi? atölyelerinde eski günleri düşleyen, unutulmuş ressamları yüreklendirmek için bir gözdağı mı? Bilmiyorum ama olan olmuştu bir kez; nereye döneceksin, yok olan galerilere mi, yoksa yaşamak için öğretim üyesi olan ressamlara mı? Aklıma paletini pencereden, sonra da tüm malzemesini, boyalarını çöpe atan eski dostum Yugoslav ressam Zaviç geldi; bilmiyorum bu derginin kapağını görseydi ne yapardı? Gelin görün; iyilik melekleri bir kez daha bize bu şansı tanımaz, sanatı manipüle eden, deseni, pentürü okullardan, akademilerden yok eden, contemporary sirkinin patronları, bir caniche balonu milyonlara satarken, sıra dışı zevzeklikleri müzelere, koleksiyonlara doldurmuşken tekrar pentüre dönüp, o tuvalin kurumasını bekleyecek zamanı yok! Bir tuvalin kötü boyandığının farkına varabilmek bile yine bir bilgi içerir; pentürün tüm varoluşunu, bir tek sözcükle örneğin postmodernle, ters yüz etmek, yeteneksizliği müzelere, koleksiyonlara sokmak becerisini gösterenlerin, bu manipülasyon güçlerinin arkasında kapitalist yatırım fonları, bankalar, zengin uluslararası müzeler vardır. Dergi günümüz figüratif resmini complexes'siz ve sexy tanımlarken bu dönüşün örneklerini, şu günlerde isim yapmış ressamlardan bir seçki olarak görsellerle ve de kategorilere ayırarak yorumluyor. Örneğin: Kaşiflerin Paletleri, Çağdaş Vanite vs. Yorumları yapan; seçkin resimlerin anlamsızlığını açıklamak isterken daha da anlamsız cümleler kuruyor: ... işte her şeyin tıkıştırıldığı bir çeşit sujet oluşturuyor; jubilatoire bir guruplaşma! Örneğin mide bulandıran burgerler, tocolar, sigaralar, karpuzlar... Tuvalet kağıtları vs. Amerikalı Katherine Bernhardt tuval yüzeyini, nasıl alış verişte sepeti doldurursak o yoğunlukta sıvıyor! Yine anlamsızlığa geliyoruz; papağan ve alüminyum yemek kabı arasında bir ilişki bulmak, tanrının varlığını kanıtlamak kadar güç kanımca! Yazar çağdaş figürü açıkça sensual buluyor; çıplak resmin geleneksel bir öğesiydi ama onun sensualitesi desenin gücünden, pentürün ustalığından gelirdi. Bugün imgenin çokça banaliser ettiği kadına dair çekicilik bence kişiye özgü bir arzu ve de bu şekilde boyandığında hiçbir şey değil. Karşınızda Çin çağdaş pentürünün en önemli ressamlarından biri var; bu akrilikle çok hızlı yapılmış tuvali algılamak için önce su hortumunun psychique sıkıntısından konuya girmemiz gerekiyor. Bu demek değil ki düşlediğimiz resim yapılmıyor; ressam -benim anlamımda- parasal döngü içinde açılmış galerilerden elini ayağını çekmiş, yerini çığırtkanlara, şarlatanlara bırakmıştır. Resim çağdaşı, moderni bayrak olarak açmış sanat lobileri kurmuştur, atölye yerini manufacturea bırakmıştır Yaratma edinmeleri, yaratıcılığın bireyselleşmesiyle orantılıdır, resme nitelikli bir katkı, sanatın anlamıyla bir kaygı oluşturur, yapma boyutları resmin geldiği yeri yadsımaz, sanat bir sürekliliktir. Soyutlaşma bir indirgeme tehlikesi değildir, anlatımdaki transparence teknik bir dil olduğu sürece figüre içerik olarak katılır. En büyük tehlike; sanatın anlamını, varoluşunu unutup standart kurmacalar ya da contemporaryyle göz boyamaktır. Entrikaya dönük, gnostik anlamda müzecilik, yargı sistemlerinin monopolleşmesi, uç yargı sistemleri giderek sanatın sığlaşmasının nedenlerinden biri oluyor. Modernlik fenomeni bir kalkan olduğu sürece, sanatı yargılamak, bakanın algısını robotize etmekle, örneğin postmodern oluşturuyor. İşte o zaman isterseniz, siz de ressam olabilirsiniz!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/02/arka-bahce-buket-gureli-ada-sanat-25-subat-13-mart-2016/", "text": "Buket Güreli 'nin 4. kişisel sergisi '' Arka Bahçe '' 25 şubat 2016, Sergi 25 şubat 2016 / 13 mart 2016 tarihleri aradında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/02/ekrem-kahraman-selcuk-yasar-resim-muzesi-ve-sanat-galerisi-03-31-mart-2016/", "text": "Sanatçının 14 yeni yağlıboya tuval çalışmasından oluşan sergisi, 3 Mart 2016 Perşembe günü Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi'nde açılıyor. 31 Mart 2016 tarihine kadar sürecek olan sergi Kahraman'ın Aralık ayı içerisinde İstanbul Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde açılan ve halen Ankara'da KAV Sanat Galerisi'nde süren YERYÜZÜ DUALARI başlıklı dizisinden seçilmiş en son çalışmalarından oluşmaktadır. Kahraman insanoğlunun daha başlangıcından itibaren dünyayla sorunları karşısında sürekli dualar edip durduğu, bu yüzden de dini duaların yanı sıra farklı ritüellerle, formlarla da dualarını çoğaltığını, sanatın da bu yolların başında geldiğini söylüyor. Özellikle günümüzde çağdaş sanatın en etkin ve yaygın dua ritüelerinden biri olmayı sürdürdüğünü savunuyor. 1948 yılında Tarsus'da doğdu. 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nden mezun oldu. Çeşitli ortaöğretim kurumlarında öğretmenlik yaptı. 1989 yılında öğretmenlikten ayrılarak sanat alanında ilerlemeyi tercih etti. Plastik Sanatlar alanında teorik yazılar yazdı. Yazıları birçok sanat dergisinde, gazetelerde yayımlandı. 2007 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte Sanatçının Atölyesi dergisini yayımladı. Yayımlanmış beş şiir kitabının yanında; Aşk Olsun Hayat isimli bir Toplu Şiirler ve bir Seçme Şiirler kitabı ile sanat ve sanatçılar üzerine deneme yazılarının yer aldığı Ateşin Peşinde ve Sesli Düşünmek isimli iki kitabı bulunuyor. Yurtiçi ve yurtdışında 80'in üzerinde kişisel sergi açan sanatçı, çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı, ulusal ve uluslararası fuarlarda yer aldı, İçerisinde 17. DYO Resim Yarışması ödülü de olmak üzere 16 ödül kazandı. Sanatı hakkında birçok kitap, katalog ve broşür yayımlandı. Sanatıyla ilgili iki belgesel film çekildi. Çok sayıda ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/02/logos-caner-sengunalp-galeri-ilayda-11-mart-10-nisan-2016/", "text": "Galeri İlayda 11 Mart 10 Nisan 2016 tarihleri arasında Caner Şengünalp'in Logos isimli solo heykel sergisine ev sahipliği yapacak. ''Caner Şengünalp düşünmenin sınırlarında gezen bir sanatçı... İnsanın varoluşunu derinden bağlayan en soyut kavramların gizini filozoflar binlerce yıldır konuşma diliyle, mantık ve matematikle açmaya çalışırken, Şengünalp sanatın, üstelik heykelin diliyle akıl almaz bir metafizik macera sergiliyor. Bu derece derin ve imkansız bir problematiğin içinden heykellerini konuşturabilmek hem büyük bir sanatsal ustalık hem de felsefi görüş gücü gerektirir. O, heykellerinde kullandığı doğal malzemelerin dokusuyladüşüncelerin dokusu arasında yol alırken doğaya nüfuz eden insan aklının paradoksal girdaplarını açıyor. Onun bütün heykelleri hem arkaik hem çağdaş formların bir sentezi; heykellerin kavramsal içeriğinde otantik insandaki kaybolmuş köklerimizi gözle görebiliyoruz. Şengünalp'in sanatı insan doğasının tarih üstü hakikatini arayan, antropolojik ve felsefi bir altyapı ile kendi sanatsal ifade yollarını açıyor. Onda yeni bir çağın büyük dönemecindeki geçmişten ileriyi gösteren öncü bir sanatın ve sanatçının hazırlığı var. Şengünalp sanatın tarihsel rolünü, son derece örtük ve gizemli ve bir o kadar da açık ve akıl sahibi her varlığın içinde kendini bulacağı, arındırıcı ve gösterici işlevini, günümüze inat yeniden kuşanmış evrensel bir sanat anlayışına sahip. Caner Şengünalp'in solo heykel sergisi 10 Nisan 2016'ya değin Galeri İlayda'da sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/02/the-cult-murat-havan-canakkale-devlet-guzel-sanatlar-galerisi-03-13-mart-2016/", "text": "Bu sergi, motosiklet üzerinde doğayı ve özgürlüğü içime çekerken yaşadığım olaylardan ve hayal gücümden;plastik değerler düşüncesi noktasında birleştirerek ortaya çıkardığım düş gezgini bir ressamın motosiklet ve sanat ruhunu birlikte yansıttığı kült bir oluşumdur. The Cult sergimde kullandığım kişiler, sanat eserleri, mekanlar, yollar aslında çoğumuzun bildiği, tanıdığı yaşamın da çeşitli zaman dilimlerinde karşılarına çıkan, zaman içinde unuttukları veya hiç bilmedikleri konuları biraz değiştirerek ve fantastik öğeler ekleyerek izleyicinin bir taraftan da algı sınırlamalarını değiştirirken; dönemlerinde kült olan, reddedilen ama günümüzde dünya sanat tarihine imza olmuş sanatçıları, sanat yapıtlarını motosiklet üzerinde, özgür ruh ve yaşam felsefesi, bilgelik, sıra dışılık ve gücün temsili olan Harley Davıdson motosikletlerin üzerinde kurguladığım çağdaş, modern ve güncel sanatımın bir yol hikayesidir. Evet cümle biraz uzun... Zaten ben de uzun bir yoldan geliyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/03/hakan-erol-econun-ardindan-genc-bir-romancinin-itiraflari/", "text": "Eco'nun, ilk romanı olan ve bir başyapıt niteliğindeki Gülün Adı dışında Foucault Sarkacı, Önceki Günün Adası gibi romanlarının yanı sıra, Genç Bir Romancının İtirafları adlı denemesiyle de özel bir yere sahiptir. Eco, muazzam bir tarih bilgisiyle süslediği eleştirilerinde ise günümüzdeki Orta Çağ'dan kalma kurumları ve yöntemleri acımasızca ve korkusuzca eleştirmekten hiç çekinmemiştir. Genç Bir Romancının İtirafları'nı yazarken, yaşı ellinin üstünde olan Eco, genç'' sıfatını kendisi için kullanmış, ellisine bastığını belirterek, yaşının edebiyat ölçeğinde otuzlara denk düştüğünü ileri sürmüştür. Gençliğine yakışan bir kalem ve üslubunun olması, aynı zamanda her daim kendini genç hissetmesi onun büyük bir yazar oluşunda da etkili olmuştur denilebilir. Genç Bir Romancının İtirafları'nda, yazmaya nasıl karar verdiğini ve yazarken nelere dikkat ettiğini anlatan Eco, dünya klasiklerinden ve diğer yazarların önemli eserlerinden verdiği örneklerle de, yazısını zenginleştirmeyi başarmıştır. Tasvirlerden, tarihi şahsiyetlere; giyim kuşamdan, konuşma metinlerine kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar yazan Eco, okuyucuda derin izler bırakmıştır. Eco, bu denemesiyle, okuyucuyla adeta sohbet eder bir tarza bürünür. Bu tarzıyla, okumayı kolaylaştırdığı gibi, yazarın hayatındaki dönüm noktalarını da rahat anlamamızı sağlar. Eco, romanlarını yazarken, tasvirini yaptığı yeri önceden gidip görmüştür. Bol bol notlar alarak, orada geceler geçirmiştir.. Roman kahramanlarının arasında geçen konuşma sürelerini bile detaylı bir biçimde hesaplamış ve gerçekçiliğe verdiği önem nedeniyle Eco'nun, bir kitabına tam 8 yıl harcadığı olmuştur. Romancıyla tarihçi arasında fark olduğunu da belirten Eco, ancak romancıların bir ayrıcalığa sahip olduğunu söyler. Bunun örneğini ise Tolstoy'un ''Anna Karenina'' yapıtını uzun uzadıya inceleyerek anlatır. Rabelais'in Gargantua''sından çok etkilendiğini belirten Eco, kitabı okuduktan sonra oğluna bir mektup yazdığını ifade eder. Kırmızı Kedi Yayınevi'nden çıkmış olan Genç Bir Romancının İtirafları'nı okurken bir yandan Orta Çağ'ın gericiliğini, tarihsel kişilikleri ve kitapların kahramanlarını yanı başınızda hissederken, diğer yandan bu kahramanlarla yüzleşen ve aynı zamanda Orta Çağ'ın karanlığından çıkışı da gösteren bir ustanın eseriyle karşı karşıya kalıyorsunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/03/sessizligin-kardesleri-engel-tanimiyor/", "text": "Ahraz olan iki kardeşi, insanları ve doğanın içindeki dört mevsimlik zorlu hayat mücadelesini anlatan deneysel ve gözlemsel film projesi 'Sessizliğin Kardeşleri' destek bekliyor! 2008 yılından bu yana sinema ile ilgilenen ve 'Sessizliğin Kardeşleri' belgeseli ile hem yönetmen hem de görüntü yönetmeni koltuğuna oturan disiplinlerarası sanatçı Taylan Mintaş, bu filmde ahraz kuzenleri Taso ve Çao'nun benzersiz hikayesini sizlere aktarmaya hazırlanıyor. Şuanda post-prodüksiyon aşamasında olan belgesel, development ve work in progress aşamalarında Green house Development Program for Documentary Filmmakers, Sarajevo Film Festival, Docu-Rough Cut Boutique ve Antalya Film Festivali Antalya Film Forum gibi platformlara seçildi ve şimdiden bir çok tv ve festival yetkilisinin ilgisini üzerine topladı. Taylan Mintaş, yıllar sonra unuttuğu yüzleri hatırlamak için köyüne döndüğünde çocukluğunu birlikte geçirdiği kuzenleri ile karşılaşıyor ve hiçbir eğitim almamalarına rağmen kendi dillerini yaratan bu kardeşlerin dillerini anlamaya çalışıyor. Mintaş, bu iki kardeşin sert coğrafyada doğa ve insanlar ile verdikleri mücadelelerine şahit olabilmeniz için, üç yıl boyunca dört mevsimini Taso ve Çao'nun hayatlarına dahil olarak geçiriyor. Hiçbir engelin kendilerini durdurmasına izin vermeyen Taso ve Çao'nun herkes gibi sürdürdükleri hayatlarının beyazperdeye yansıması için Mintaş destekçilerinden katkı bekliyor. Sessizliğin Kardeşleri belgeselinin etkileyici ve orjinal hikayesine siz de destek vererek bu başarıya ortak olabilir; oto-portre, portre ve yağlı boya tablolar gibi birbirinden eşsiz ödüllere kavuşabilirsiniz. Fongogo aracılığıyla ön-satışı gerçekleştirilen tablolar, engelleri aşmak için yaşam mücadelesi veren insanların hayat öyküsünü anlatan bir sanat eserinin hayata geçmesini sağlayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/03/usta-sair-ahmet-oktay-hayata-veda-etti/", "text": "Usta Şair Ahmet Oktay hayata veda etti. Ahmet Oktay'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Usta Şairin Cenazesi yarın Erenköy Galip Paşa Camisi'nde öğlen vakti kılınacak namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Asıl adı Ahmet Oktay Börtecene olan ancak soyadını kullanmayan Ahmet Oktay, 1933'te Ankara'da doğan Şair, 1961'de Yeni İstanbul Gazetesi'nin Ankara Bürosu'nda parlamento muhabiri olarak profesyonel gazeteciliğe başladı. Ankara Ekspres, İktisat ve Piyasa, Vatan gibi gazetelerde muhabir olarak çalışan Ahmet Oktay, daha sonra İstanbul Radyosu, Akajans ve Dünya gazetesinde görev yaptı. 1978'de yeniden TRT'ye dönen Ahmet Oktay, 1982'de emekliye ayrıldı. Ahmet Oktay, emekli olduktan sonra bir süre de Milliyet gazetesinde çalıştı. Ortaokulda sıralarında yazmaya başladığı bazı şiirleri çeşitli dergilerde yayınlanan Börtecene, Her Yüz Bir Öykü Yazar kitabıyla 1957'de Yeditepe Dergisi'nin Şiir Ödülü'nü, Yol Üstündeki Semender kitabıyla 1987'de Behçet Necatigil Şiir Ödülü'nü aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/14-filmmor-7-sehirde-7-hafta-mor-perde/", "text": "14. Filmmor, 7 Şehirde 7 Hafta Mor Perde! 14. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali, Kadın Dayanışması Yaşatır diyerek 12 Mart'ta yola çıkıyor, 7 şehirde 7 hafta mor perde açıyor! Her yıl kadınların deneyimlerini, ürettiklerini ve düşlerini sinemayla, yine sinemada paylaşan Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali 12 Mart'ta başlayacak 14. yolculuğunda Kadın Dayanışması Yaşatır diyor. 30 dilden 70'in üzerinde film 8 bölümde ve atölye, panel, söyleşi gibi etkinliklerle izleyicilerle; 7 şehirde kadın sinemacılar ve kadınlar festivalde buluşacak. 5 Ekim 2015 günü aramızdan ayrılan Chantal Akerman'a ayrılan, İstanbul Modern işbirliği ile toplu gösterim Chantal Hakkında Her Şey yönetmenin Türkiye'de bugüne kadar yapılmış en geniş retrospektifi. Toplu gösterimde; henüz 18 yaşındayken yaptığı ilk filmi Patlat Şehri / Saute Ma Ville'den bir kadının rutin ev içi mesaisinde cinayetle yemek pişirmenin aynı dehşete sahip olabileceğini gösteren Jeanne Dielman'a, Yarın Taşınıyoruz / Tomorrow We Move'dan No Home Movie'ye, kişisel olan politiktir diyerek annesinin anlatamadıklarını anlatan 15 Chantal Akerman filmi yer alıyor. Ürdün'den Fas'a, Mısır'dan İran'a uzanan bir coğrafyadan filmler Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Kadınların Sineması bölümünde bizlerle olacak. 14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali bu coğrafyada kadınların, kader denileni değiştirme çabasını 9 film ve bir söyleşiyle selamlıyor. Sepideh Farsi'nin Tahran'da Green Wave ayaklanması sırasında gelişen sıra dışı bir aşkı anlattığı Kırmızı Gül / Red Rose'dan İran'da çocukluklarından itibaren hayallerini halılara dokuyan kız çocuklarının hikayesini anlatan Baran M. Reihani'nin yönettiği Binlercesinden Biri / One of Thousands'a, Yetmişli yıllarda Fas'tan Sahra Çölü'ne sürülen ama geri dönecekleri inancını asla kaybetmeyen, hakları için savaşan Sahrawi kadınlarına objektifini çeviren Diana Nava'dan Coria ve Deniz / Coria and the Sea'den Viola Shafik'in kendi ailesinden Kıpti kadınların hikayelerini beyazperdeye taşıdığı Işık Ana ve Kızları / The Mother of Light and Her Daughters'a. Ayrıca Ortadoğu ve Kuzey Afrika'da Kadınların Sineması söyleşisinde Viola Shafik ve Hülya Uğur Tanrıöver olacak. Filmmor İngiltere'deki kadınların oy hakkı mücadelesini anlatan Diren / Suffragette filmi ve sonrasında Serpil Çakır'ın katılacağı Osmanlı'da Kadınların Oy Hakkı Mücadelesi söyleşisiyle yüz yıllık mücadelenin öznesi kadınlar buluşacak. Ayşegül Sönmez'in hazırladığı seçkide Canan'ın Vak Vak Ağacı, Hatice Güleryüz'ün İleri Sar ve Gülçin Aksoy'un Cumhur Kadın'ının da içinde yer aldığı 9 video-art çalışması yer alıyor. Türkiye sinemasında kadınlarla ilgili yanlış mitlerin, algıların, cinsiyetçi bakışın sinemada yeniden üretilip temsil edilmesine, kadınlara dair alanların daraltılmasına eleştiri olarak ortaya çıkan Altın Bamya Ödülleri bu yıl 8. kez verilecek. Gelecek yıllarda ödül verecek aday bulamamak dileğiyle yola çıkılan Altın Bamya Film Ödülü bu yıl sinema izleyicilerinin www. altinbamya. org sitesinden 15 Mart tarihine kadar yapacağı oylama ile belirlenecek. Bu yılın film adayları: Aşk Nerede?, En Güzeli, Eski Sevgiliyi Unutmanın 10 Yolu, Kendinol, Kırmızı, Krallar Kulübü, Mucize. 12-20 Mart'ta İstanbul'da Pera Müzesi, İtalyan Kültür Merkezi, Aynalı Geçit ve İstanbul Modern'de olacak festival, İstanbul'un ardından; Kadın Emeği Kolektifi ortaklığıyla 26-27 Mart'ta Hatay, Adana Kadın Platformu ortaklığıyla 2-3 Nisan'da Adana'ya, 9-10 Nisan'da Bodrum Kadın Dayanışma Derneği ortaklığıyla Bodrum'a, Arin Kadın Merkezi ortaklığıyla 16-17 Nisan'da Mardin'e, İzmir Kadın Dayanışma Derneği ve Bağımsız Kadın İnisiyatifi ortaklığıyla 23-24 Nisan'da İzmir'e, Van Kadın Derneği ortaklığıyla 29-30 Nisan'da Van'a gidecek.14. Filmmor Kadın Filmleri Festivali, 12 Mart'tan itibaren 7 şehre, dayanışmayla yaşamak ve yaşatmak dileğiyle geliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/castelli-di-zucchero-roberto-bernardi-bernarducci-meisel-gallery-03-march-02-april-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition of new still life paintings by Roberto Bernardi of perfectly arranged assorted sweets from Dylan's Candy Bar in New York and Perugia Chocolates from the artist's hometown. Bright monotone backgrounds and intricate reflections are signatures of Bernardi's optimistic and uplifting work. The exhibition titled Castelli di Zucchero translates from Italian to Castles of Sugar as the artist personifies the sweets into fortresses with clever compositional arrangements. L'ippopotamo al Tramonto (2015) depicts an open clip-top glass jar with a green lollipop of a purple hippopotamus, a yellow flower, and assorted striped lollipops. These hint to the title that translated to Hippopotamus at Sunrise. The stage for this delectable still life takes place on a reflective red plane against a red orange backdrop. These colors, which also appear in the candies, merge together to create a clear horizon line giving the painting a magical and surreal sensation. Bernardi selects the most delectable treats from Dylan's Candy Bar in New York City and spends countless hours carefully placing and lighting the candies until the perfect composition is achieved. He then photographs the arrangement and uses this highly detailed image as source material for his paintings. Since the camera flattens the image, Bernardi paints what is lost by distorting the perspective and enhancing the painting to make it feel as alive as possible. In a societal sense, Bernardi's choice of delicacies are a contribution to the lineage of traditional still life themes of vanitas and memento mori. Seventeenth century well-to-do merchants would commission still lifes of decadent items to remind them that the pleasures in life are temporary and that death will come to them just as fruit will rot and wine will sour. However, Bernardi's still lifes are more optimistic they do not contain sweets that would spoil in time but consist of candies that have a long shelf life. Perhaps this is a view of a glass half full and a play on the theme of memento viviere. Each moment of our lives spent away from toil is there to remind us that small pleasures are imperative to our overall well-being. Born in the historic Italian town of Todi, Bernardi began working as a restoration specialist in historic Italian churches where he mimicked the technique of renowned Renaissance fresco painters to maintain their delicate work. His work has been featured in notable exhibitions such as a traveling exhibition entitled 50 Years of Photorealism:1962-2012 which was on view at the Kunsthalle Tuebingen, Museo Thyssen-Bornemisza, Saarlandmuseum, The Birmingham Gallery of Art, Museum of Fine Arts and will travel to the Art Museum of Estonia, Musee d'Ixelles, Osthaus Museum, and the Museum of Modern Realism. In addition, his paintings were included in Photorealism Revisited, an exhibition that traveled to the Oklahoma City Art Museum and the Butler Institute of Art in 2013. Frank Bernarducci and Louis K. Meisel founded Bernarducci Meisel Gallery in 2000. The gallery is well known for a commitment to established and developing realist artists. The Gallery is located at 37 West 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/cogulcu-arayislar-vis-sanat-25-subat-25-mart-2016/", "text": "İstanbul'un yeni sanat merkezlerinden VİS SANAT kapısını Barış Cihanoğlu, Çayan Yılmaz, Erdinç Babat, Meliha Sözeri'nin işlerinin yer aldığı Çoğulcu Arayışlar sergisiyle açıyor. Küratörlüğünü Mahmut Nüvit'in yaptığı Çoğulcu Arayışlar geleneksel sanatlardan modern sanata geçişte, sanatçının bireyselleşme çabalarını ele alıyor. Sergi 25 Şubat 2016 tarihinden 25 Mart 2016 tarihine kadar, ViS SANAT Galerisinde izlenebilecek. Modernitenin sorunu kişiselleşmedir. Kişi orijinal, otantik ve biriciktir. Veya modern insan buna inandırılmıştır. Oysa devraldığımız geleneksel sanatta insan, anonim tarzda bir istif düzeni içinde görülen ve sadece istif düzeninde bir yeri ve değeri olan insandır. Cemaatle anılır ve çoğunluğun içinde değerlidir. Aslında 'Hiç'tir ve hiçleşme kültürü içinde değer kazanır. Türk Resmindeki modernleşme arzuları, biçimdeki yenilenme isteği ile beraber konularını da şehre taşımıştır. Şehrin mekansal olarak temsil ettiği hayat tarzı, tüketim toplumunun nimetleri ve açmazları, şehirleşen insanın cemaatten uzaklaşarak birey olarak kendini gerçekleştirme isteğini de beraberinde getirmiştir kaçınılmaz olarak gruplarla ve başka kişilerle tanımlamak yerine, kendini daha değerli kılabilecek ve birey olarak tanımlayabilecek yeni arayışlar içine girmesinin yolunu açmıştır. Şehirleşmenin getirdiği ara dönem konuları kimlik sorunları olarak, Türk Sanatı'nın sıkça işlenen zengin bir çelişki kaynağı olmuştur. Bu gün ise, her zaman olduğu gibi, tüm yenilikler, bir doğa kanunu gibi en önce gençlere ulaşmakta, kuşaklar arası çatışma ve çelişkileriyle zengin bir sanatsal kaynak yaratmaktadır. Sanatçılar Barış Cihanoğlu, Çayan Yılmaz, Erdinç Babat ve Meliha Sözeri'nin birbirinden farklı sanat formları ve yaklaşımlarıyla gerçekleştirdikleri son dönem işleri bu temel sorular ve zemin üzerinde izleyiciyle buluşuyor. Bu sergide bireyselleşme çabalarıyla, sanatta biçimsel arayışları örtüşen ve her biri özgün ve biricik yollarında ilerleyerek büyük bir gelecek vadeden sanatçıların en son işleri, Mahmut Nüvit'in küratörlüğünde bir araya geliyor. Çoğulcu Arayışlar' sergisi 25 Şubat 2016- 25 Mart 2016 tarihleri arasında Levent'te yeni açılan Vis Sanat Galerisinde izlenebilir. Vis Sanat, sanatın organik gelişimini izleyen ve anlamaya çalışan bir anlayışla koordinatları sabitlemeden tüm işlere, sanatçı, koleksiyoner ve izleyiciye açık bir sanat mekanı olarak düşünüldü. Yıl boyu düzenlenecek sergiler ile beraber görsel sanatların ekseninde geliştirilen proje, eğitim, destek programları ve dokümantasyon, yayın çalışmalarıyla da şehir takvimi ve nihayetinde Sanat Tarihine notlar düşmeyi hedefliyor. Vis Sanat'ın 80 m2 mekanı da şehrin yeni kalabalık yaşam merkezlerinden Levent'te, alışılmışın dışında büyük plazaların ilk örneklerinden sayılabilecek eski tip küçük bir iş merkezi olan POL AVM'nin içinde yer alıyor. Şehir merkezinde kolay ulaşılabilir ve görünür olmasıyla demokratik dilini vurgulayan mekan bir yandan tam da kalbinde yer aldığı formları tartışılır tüketim kültürü ve sanat üretim süreçlerine atıfta bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/dervis-ergun-riza-imalati/", "text": "Mistik düşüncelerin doğruluğunda, Çin, Türk, Arap, Hint medeniyetlerinde ilerleme daha çok kültür alanındadır. Üretim kültür anlayışına göre şekillenir. Modern topluma geçilmesi, devlet denilen kurumun inşası, hukuk ve ona bağlı cumhuriyetin doğuşu ve demokrasinin çalıştırılması, üst üste, alt, alta harman olmuş yüzlerce topluluğu barındıran Avrupa bölgesinde şans bulur. Sosyal dokunun karmaşıklığı ve derinliği, var olma çelişkisini tetikleyen ana unsur olarak safları daha belirgin hale getirir. Alta kalanın canı cıksın misali saldırgan rekabet, ana karayı daha sonra deniz aşırı bölgeleri doğal sömürü alanına dönüştürür. Sömürü bölgelerinden akan artı değer, ana karada birikmeye başladığında, içerde paylaşımın doğru dürüst yapılabilmesi ve sömürünün selameti açısından demokrasi ve hukuk çalıştırılabilmelidir. Örneğin, özgürlük fermanı olarak bilinen belge, İngiltere kralının yetkilerini kısıtlayan anlaşmadır. Sonuçta yeni burjuva bir hukuk zaferi elde etmiştir. Hak etmenin memnuniyeti ve başarısı örgütlenmeyi, ortaçağ zihniyetine karşı mücadele etmeyi öğretmiştir Avrupa insanına ve böylece Rönesans gerçekleşir. Sosyal uyanış ve insanın keşfi, arkasından gelen aydınlanma, bilimin özgürleşmesi, sanayileşme ve kapitalizmin doğuşu, sınıf mücadelesi, modernizm derken 20. yüzyıla gelindi. İçte modern kavramı etrafında biçimlenen gelişmişlik, dışta batı medeniyeti olarak sömürge olarak dünyayı yeniden biçimlemek mümkündü. Ancak bu proje için iki savaş yeterli olmadı. Savaş sonrası kapitalizm, emperyalist özelliğini devam ettirmek için 1950'li yıllardan itibaren post modern politikaları devreye aldı. İlk çıkış yıllarında globelleşme küreselleşme kavramı çok ciciydi ısıtıyordu soğuk ortamı. Küreselleşmenin nimetleri liboş, işbirlikçi, sözde solcu, entel, dantel gibi kişiler tarafından Allahın bir lütfu gibi anlatılıyordu tüm dünyaya. Etnik milliyetçilik, mezhep temelinde inanç, travesti, homoseksüel, marjinal guruplar, anarşistler, çıkar gurupları, vb. demokratik yönetim kültürün birer ana unsuru olarak gösterildi. Demokrasi ve insan hakları liberal politikalara göre yeniden tarif edilmeliydi. Ulus devlet ve cumhuriyet değerleri eskimiştir, yeniden düzenlenmeli ya da tamamen bu işten kurtulmalıydı. Fırsat eşitliği, yaşama hakkı, adalet, hukukun üstünlüğü, vb. kısaca insana ve doğaya ait değerler hayata geçirilmeliydi. İlerleyen yıllarda bu telkin ve dayatmalar uygarlık transferi denilen yeni nesil sömürü yöntemi olduğu er geç anlaşılacaktı. Ancak bu politikalar seksenli yıllardan itibaren adım adım hayata geçirildi. Bunalım atlatılınca küreselleşme küresel güce yani emperyalizme aslına döndü. Doksanlı yıllarda sosyalist blok iflas edince önü tamamen açıldı, tek adamlık başladı. İki binli yıllarda tek adam teklemeye başladı. İmdada Asya ülkeleri yetişti. Küresel ekonomiye emek yoğun mal üretimiyle destek oldu. Dördüncü evrede yani iki bin onlu yıllarda işler karıştı, Asya ülkeleri emperyalizmi büyütürken kendileri de büyümüştü. Bu gerçek ortada iken tek adamlığı sürdürmek mümkün değildi. Bu işten kurtulmak için iki bin yirmili yılları içine alan beşinci plan devreye sokuldu. Afrika ve Müslüman coğrafya etnik ve mezhep temelinde bir birine kırdırılıp boşalan alana yerleşmek ve doğrudan sömürmeye başlamak. Nasıl olsa bölgeye uygarlık ve demokrasi geliyordu! Ancak proje ölü doğdu. Yağmurdan kaçarken doluya tutuldu. Kuzey komşumuz sahaya indi toplayacağın balı bensiz yiyemezsin! diye serde olan ayılığını gösterdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/kcac-nceca-shows-march-11th-april-21st-2016/", "text": "- Mallin Gallery: BAI MING Chinese contemporary artist in the field of ceramics, oil painting, ink, in an eclectic style which alternates geometrical compositions and gestural practices. Bai Ming's paintings and ceramics are presented at KCAC as part of the 50th anniversary of NCECA. - Charno Gallery: AESTHETIC INFLUENCE: THE ART OF CHINESE SCHOLAR ROCKS The artists are Virginia Pfau-Thompson from Arizona, Richard Hirsch from New York, Howard Koerth from Oklahoma, Chang Ching-Yuan from Taiwan, and Keith Ekstam from Missouri. Many of the ideas surrounding Chinese Scholar's Rocks are explored by this group of artists. This includes concerns such as references to utopian existence, a search for paradise in a less-than-perfect-world, geologic imagery, and utilizing the requisite Scholar's Rock base or plinth as a stage for visual activity. Largely made of clay, the work by this distinct group of artists also employs glass, plastic, wood and found objects as needed. - Underground Gallery: - NANCY KRAMER BOVEE uses images from nature, artist predecessors, quilting, and design. After sketching and template creation, tiles are rolled out, cut and hand shaped before drying. Terra Sigillata is applied and clear glazes to accent. After firing tiles are mounted on a frame to unite and lift them off the wall so that light can illuminate the negative spaces. - KRISTIN KOWALSKI wants to create a feeling of intimacy between the interaction of abstracted forms. Those experiences lead to a floral or blossom element that represents the peak of the experience. She wants the work to be very sensual, playful and slightly dark, and intends to create these feeling with the combination of form, color and surface texture. The floral elements in the work have been inspired from Kowalski's garden; she is inspired by the process and transformation that occurs in nature. If you would like more information or hi-res images please feel free to contact me via this email address or give me a call at the gallery at 816-421-5222. I look forward to hearing from you soon and hope you are gearing up for a great few weeks packed full of all things ceramic! Chinese contemporary artist in the field of ceramics, oil painting, ink, in an eclectic style which alternates geometrical compositions and gestural practices. Bai Ming's paintings and ceramics are presented at KCAC as part of the 50th anniversary of NCECA. The artists are Virginia Pfau-Thompson from Arizona, Richard Hirsch from New York, Howard Koerth from Oklahoma, Chang Ching-Yuan from Taiwan, and Keith Ekstam from Missouri. Many of the ideas surrounding Chinese Scholar's Rocks are explored by this group of artists. This includes concerns such as references to utopian existence, a search for paradise in a less-than-perfect-world, geologic imagery, and utilizing the requisite Scholar's Rock base or plinth as a stage for visual activity. Largely made of clay, the work by this distinct group of artists also employs glass, plastic, wood and found objects as needed. Nancy uses images from nature, artist predecessors, quilting, and design. After sketching and template creation, tiles are rolled out, cut and hand shaped before drying. Terra Sigillata is applied and clear glazes to accent. After firing tiles are mounted on a frame to unite and lift them off the wall so that light can illuminate the negative spaces. Kristin wants to create a feeling of intimacy between the interaction of abstracted forms. Those experiences lead to a floral or blossom element that represents the peak of the experience. She wants the work to be very sensual, playful and slightly dark, and intends to create these feeling with the combination of form, color and surface texture. The floral elements in the work have been inspired from Kowalski's garden; she is inspired by the process and transformation that occurs in nature."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/saints-sinners-raphaella-spence-bernarducci-meisel-gallery-03-march-02-april-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present Saints and Sinners, an exhibition of recent work by British- born Photorealist painter, Raphaella Spence. This will be the first showing of the artist's depictions of 18th century Italian 'field churches' together with her earlier cityscapes of 'The Strip' in Las Vegas, Nevada. In addition, there will be paintings of the one of the holiest cities, Rome. Spence is best known for her precise and evocative renderings of European cities. This past year she has been exploring the tactile and visceral beauty of small, derelict chapels that pepper the Italian landscape. Her much awaited solo exhibition includes these new works alongside earlier night scenes of the unsentimental temples of gambling that populate the Las Vegas Strip. The subjects of these paintings, while polar opposite in their intent, have long and storied histories that reveal the irony in which they coincide. Field churches were modest structures designed by and built for field workers, homesteaders, grape pickers, harvesters of wheat, farm hands and their families to worship on Sundays as most farms were a long way from town where the central churches were located. Chiesa Di San Martino (2015) is a modern portrayal of an 18th century chapel located in the tiny village of Petroro in the province of Umbria where the artist lives and works. This beautiful stone chapel is still called San Martino and is situated on the property of the Dutchess Consolazione on the left side of the road Duesanti-Petroro. Originally part of the Abby of Sassovivo, in 1711 it became part of the Church of Santa Maria Della Consolazione in Todi. The inside of the church is plastered with weathered frescos while the outside is stone with embrasure windows and a ceramic tile roof typical of the period. It has a plain wooden door with a double raised arch sitting on a Romanesque architrave. The artist captures the serenity of this rambling sanctuary which is surrounded by a tempestuous sky and a well-worn terra firma path leading to the entrance. The Vegas Strip on the other hand has been a favorite subject of the artist since her visit to the United States in 2006. Overwhelmed by its opulence, Spence has tried to capture Las Vegas as it is perceived an internationally renowned major resort city known primarily for twenty-four hour a day gambling, decadent nightlife and overall conspicuous consumption. The Strip (2013) depicts the city from an aerial view which is consistent with the work she has been doing for the past ten years, creating a vertiginous atmosphere and rakish angles versus the centered, calm and modest composition of the field churches. Born in London in 1978, Raphaella Spence carries with her a distinguished artistic heritage. Both her father and grandfather were well-known British architects who influenced her interest in artistic precision, attention to detail, emotional understanding of beauty and her innate artistic gift. Her work has been featured in notable museum exhibitions such as 50 Years of Photorealism: 1962-2012 which was on view at the Museo Thyssen-Bornemisza, Saarlandmuseum, The Birmingham Gallery of Art, Museo de Bellas Arte. The exhibition continues to travel throughout Eastern Europe and the Netherlands. The first presentation of her work in a major museum exhibition was Iperrealisti at the Museum Chiostro del Bramante. In the United States, Spence's paintings were included in Photorealism Revisited, a survey that traveled to the Oklahoma City Art Museum and the Butler Institute of Art in 2013. 57th Street between 5th and 6th Avenues on the third floor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/sarkac-pendulum-irfan-onurmen-c24-gallery-03-mart-23-nisan-2016/", "text": "C24 Gallery, 03 Mart 23 Nisan 2016 tarihleri arasında İrfan Önürmen'in SARKAÇ / PENDULUM ismini taşıyan üçüncü solo sergisine ev sahipliği yapıyor. İrfan Önürmen'in C24 Gallery'deki Sarkaç / Pendulum ismini taşıyan üçüncü solo sergisinde içinde bulunduğu ruh halinin tezahürünü görürüz. Sanatçı içsel olanla yaşanan realitenin sarsıcılığı arasında gidip gelen bir sarkaç gibi salınır. İçsellik ve ideolojik alanlar arasında gider gelir. Sürekli bir ikilem yaşar gibidir. Bu durumla baş edebilmesi için sanat bahçesinde hem oyun kuran hem oyunbozan olmayı yeğlemiştir. Öyle de yapar. Bunun için ciddiyetle sanatsal yapıtlar üretmek ve onun ironisini yapmak arasındaki sınırda dolaşmayı hep sevmiştir. Düzeni yıkmak için kaos yaratmaya yeltenmek ister ama kaostan kaçmak için bir düzen oluşturmanın gayretini taşır aynı zamanda. Yapıt yüzeyinde oluşturduğu geometrik formlarla duygu yüklü boya alanları arasındaki ilişki, içinde bulunduğu salınımın değdiği diğer uçlardır. Uyum ve uyumsuzluğun peşinden koşmak isterken kırılganlık, şeffaflık, parçalanma ve derinlik gibi kavramlar üzerine kurduğu bir estetik anlayış geliştirmiştir. Kurguladığı gizemli atmosferlerinde gerçek olan, örtülmüş ve bir perdenin arkasına gizlenmiş gibidir. Yapıtlarında ikili anlamlar hiç peşimizi bırakmaz ve bizi tedirgin eder. Konuları bir yanıyla son derece günlük ve sıradandır ama aynı zamanda büyük insanlığı sembolize edecek şekilde devasadır. Sanatçı; insani trajedilerin yaşandığı coğrafyada yaşar, insan hayatının parçalanması ve sürgün edilmesinin şahididir, savaşın sinsiliğini ve acımasızlığını hisseder. Sonuçta konuları hayata aittir ve medyadan üzerimize akan simge ve imgelerle yüklüdür. İrfan Önürmen'in Sarkaç / Pendulum ismini taşıyan sergisi 03 Mart 26 Nisan 2016 tarihleri arasında C24 Gallery, New York'ta ziyaret edilebilir. İrfan Önürmen 1987 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü'nden mezun olmuştur. Çalışmalarında farklı malzemeleri özgün biçimde kullanarak tül kolajlar, tül üstüne boyamalar, gazete heykeller ve enstalasyon serileri meydana getiren İrfan Önürmen, çağdaş medya merceğinden görünen kişisel ve kamusal deneyimler arasındaki ilişkiler ve farklılıkları açığa çıkarmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/04/tin-birsen-yurdaer-art212-03-14-mart-2016/", "text": "Atom altı evrenin muhteşem tasarımını anlamaya, hissetmeye, özde olanı görünür kılmaya ve paylaşmaya çalışan Birsen Yurdaer, evreni mikroskobik bakışla inceliyor, hücresel ve atomik formlarıçıplak gözle algılanır boyuttatuallerine aktarıyor. Bu yolla evrenin ruhuna, yaradılış ve varoluş ilkelerinin özüne, TİN'e doğru biraz daha yaklaşmak isteyen Yurdaer'ın çalışmaları plastik anlamda soyut çalışmalar olsa da aslında varlığın mikro düzeyde gerçekçi formlarını göstermektedir. Mikro evrende, dalgalar ve parçacıklar aslında birbirinin zıddı değil birbirlerini bütünler nitelikte ve her bir parçanın bu koca evereni temsil eden bir kesit olduğunu kabul edersek her bir varlığın, evreni ve yaratıcısını anlatan ipuçları olduğunu düşünebilir, hissedebiliriz. Bu bizi ortak evrensel görüşe, bugün dünyada cereyan eden tanık olduğumuz yıkıcı ve mutsuz olayların olmadığı başka bir yaşam bilincine götürüyor bizleri. İşte Yurdaer çalışmalarıyla buna dikkat çekmek istiyor. Her şeyin özündeki birlik düşüncesi, görünüşte farklı yaşam formlarına karşı duyarlı olmayı, evren ve insan arasındaki bağın evrensel bir yasa olduğu bilincini oluşturuyor. Böylecealgıladığımızın dışında da farklı alemlerin, boyutların olduğunu dikkate alarak bedenimizi, ruhumuzu evrenin sırları karşısında baskılamadan anlayıp özgürleşebilir, ufkumuzu genişletebiliriz. Henüz insan yok iken evrensel bilincin ve ruhun var olabileceğini düşünebilir, varoluşun özüne, temel ilkelerine varabiliriz. Birsen Yurdaer, işte atom altı mikro dünyadan kesitler sunarak her şeyin aynılığına ve birliğine gönderme yapıyor. Bilimle sanatı birleştirerek yaşama bakan Yurdaer, sanatın, beş duyu ile algıladığımız şeyleri yansıtmak değil, bunun ötesine, var olana daha yakından bakmak ve yeni bir bakış açısıyla yorum getirmek olduğu inancıyla hareket ediyor. Çalışmalarında mikro detayları makro ölçekte görünür kılmaya gayret eden sanatçının bu yaklaşımı, hayata bakış açısını da yansıtmaktadır. Birsen Yurdaer'ın kişisel sergisi TİN 3 Mart'ta saat 17:30'da yapılacak açılış daveti ile başlayacak. Sergi, Pazar ve resmi tatil günleri hariç saat 10:00-18:30 saatleri arasında, 14 Mart'a kadar izlemeye açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/09/15-nisan-2016-dunya-sanat-gunu-etkinlikleri-kapsaminda-kazan-kayniyor-genc-sanatcilar-sergisi/", "text": "UNESCO Resmi Partneri AIAP Türkiye Ulusal Komitesi Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği tarafından 15 Nisan Dünya Sanat Günü Etkinlikleri kapsamında: 15 Nisan- 20 Mayıs 2016 tarihleri arasında düzenlenecek olan KAZAN KAYNIYOR Genç Sanatçılar Sergisi için başvurular başladı. Gençleri sanat ortamına kazandırma amacıyla yola çıkılan etkinlik bu sene UPSD Maçka Sanat Galerisi'nde gerçekleştirilecek. Tüm plastik sanat disiplinlerinin katılabileceği KAZAN KAYNIYOR Gençler Sergisi seçici kurulu UPSD Başkanı Bedri Baykam, Yönetim Kurulu Üyeleri Bahri Genç, Tijen Şikar, Murat Havan, Aslı Özok, Fazilet Kendirci, Ceylan Mutlu ve Sanat Tarihci Osman Erden, Sanat Yazarı Ali Şimşek, Eleştirmen Kaya Özsezgin olacaktır. I. Adaylar, resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat, video-art gibi çağdaş sanatın her alanında üretilmiş olan en fazla 3 yapıtla katılabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıt sergiye dahil edilecektir. Yapıtlar daha önce sergilenmemiş ve yarışmalara katılmamış olmalıdır. Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak yapıtın, büyük olsa da sergilenme aşamasında kapalı bir mekanda UPSD Sanat Galerisinde yerleştirilebilecek ya da bu mekana uygun olarak düzenlenebilecek boyutlarda olması gerekmektedir. Sanatçı, hiç bir şekilde yapıtı veya yapıtlarının sergilenme biçimine müdahale edemez. Ama sergilenme biçiminde spesifik bir önerisi varsa bunu yapıt tesliminde yazılı olarak iletir. KAZAN KAYNIYOR' a 15 Nisan 2016 itibariyle 36 yaşını doldurmamış adaylar katılabilir. Mail yoluyla başvurmak isteyenler, upsd. kazankayniyor@gmail. com adresine, konu bölümüne kazan kaynıyor başvurusu yazarak dosyalarını ve görsellerini gönderebilirler. Tüm başvurular 28 Mart 2016 Pazartesi günü saat 17.00'a kadar Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin Maçka Demokrasi Parkı Sanatçı İşlikleri Şişli / İstanbul adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. Serginin tanıtımından UPSD sorumludur ama bunun haricinde her sanatçı veya üniversitesi veya galerisi, UPSD'nin basın bildirisini kullanarak tanıtıma katkı yapabilir. III. Video Art, dijital sanat eserleri tek ekranda sergilenebilecek şekilde ve looplu olarak, CD'ye kayıtlı şekilde teslim edilmelidir. IV. Eseri seçici kurul tarafından onaylanan sanatçılar yapıtlarını en geç 10 Nisan 2016 günü, 13.00-17.00 saatleri arasında UPSD Binası'na ulaştırmalıdır. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir ve bu kişinin yerine yedek listedeki sanatçılardan eser alınacaktır. Teslimatı kargo yoluyla yapılacak eserler katkı payları ödendiğinde sergilenecektir. Eserimi UPSD'den aynı gün, 20 Mayıs 2016 tarihinde teslim almayı kabul ediyorum. Eserimin ödemeli kargo ile adresime gönderilmesini istiyorum. Yukarıda anılan seçeneklerden birini tercih etmediğimde UPSD'nin hiçbir sorumluluğu kalmadığını kabul ediyorum. Kargo ve tüm nakliye ücretleri sanatçıya aittir. V. Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de yapıtların görebileceği hasarlardan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği veya hiç bir şekilde sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden istedikleri özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler. Bunu yaptıkları zaman derneğe sigorta şirketinin adını ve yapıtla ilgili kontratın kopyasını ulaştırmaları rica olunur. VI. KAZAN KAYNIYOR Genç Sanatçılar Sergisi'ne UPSD Yönetim Kurulu Üyeleri, Yedek Yönetim Kurulu Üyeleri ve 1. dereceden yakın akrabaları katılamaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/bayram-gumus-galeri-fe-21-nisan-14-mayis-2016/", "text": "Galeri FE; 21 Nisan 14 Mayıs 2016 tarihleri arasında Bayram Gümüş'ün kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Naif resmin Türkiye'deki en önemli temsilcilerinden Bayram Gümüş; kendine özgü bir renk anlayışı ve üslup ile yansıttığı İstanbul'un kent trafiğini, çay bahçelerini, köy düğünlerini, kentteki telaşlı yaşamı, kar altındaki evleri, naif ressamlara özgü yaşam sevincini ve mutluluğu; son dönem üretimleri yağlıboya ve gravürleri ile Galeri FE izleyicisiyle buluşturuyor. Açılış kokteyli 21 Nisan Perşembe günü saat 17.00 20.00 arası gerçekleşecek olan Bayram Gümüş solo sergisi 14 Mayıs'a kadar Pazar Pazartesi hariç her gün 11.00 19.00 arası izlenebilir. Galeri FE; 21 Nisan 14 Mayıs 2016 tarihleri arasında Bayram Gümüş'ün kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/genc-yeni-farkli-2016-son-basvuru-20-mayis-2016/", "text": "Genç sanatçıları desteklemek, onlara görünürlük kazandırmak amacıyla Galeri Zilberman olarak düzenlediğimiz Genç Yeni Farklı Seçkisi, yine sezonun son sergisi olarak Mısır Apartmanı'ndaki galeri mekanında yer alacak. Yurt genelinde yaptığımız açık çağrı sonucu yapılan başvurular bu sene, başkanlığını Gülçin Aksoy'un yapacağı Fatih Aydoğdu, Shulamit Bruckstein Çoruh, Ömer Özyürek ve galeriyi temsilen Burçak Bingöl'den oluşan seçici kurul tarafından değerlendirilecektir. Çalışmaları seçilen sanatçılara 500 TL destek ödemesinin de yapılacağı seçki Genç Yeni Farklı-VII adıyla Temmuz ayında sergilenecek. - Yarışma her tür sanatsal malzeme ve stile açıktır - Sanatçıların 1 Ocak 2016 tarihinde 35 yaşından gün almamış olmaları gerekmektedir - 2015 yılında gerçekleştirilen Genç Yeni Farklı-VI yarışmasına katılıp eserleri sergilenmeye değer görülenler, bu yıl yarışmaya katılamazlar - Sanatçı tek bir yapıt önermeli ve bu yapıtla birlikte en fazla 5 yapıttan oluşan bir portfolyo sunmalıdır - Başvuru, CD, DVD olarak galeriye teslim edilmeli veya wetransfer vb. aracılığı ile gyf@galerizilberman. com adresine gönderilmelidir. - Çalışmalarla ilgili görseller, künye bilgileri ile birlikte. jpeg veya. pdf formatında ve toplam en fazla 5MB boyutunda olmalıdır. - Sanatçının özgeçmişi ve iletişim bilgileri aynı dosyada bulunmalıdır - CD/DVD'lerin üzerinde adayın ismi ve Galeri Zilberman- Genç Yeni Farklı 2016 ibaresi yer almalı ve yine aynı bilgilerin olduğu bir zarf içerisinde teslimi yapılmalıdır. Eğer başvuru internet ortamından yapılacaksa aynı bilgilerin e-postada belirtildiğinden emin olunuz. - Teslim edilen CD/DVD'lerin iadesi yapılmayacaktır - Teslim için son tarih 20 Mayıs 2016'dır. Bu tarihi, posta gecikmesi ya da herhangi bir başka mazeret ile geçiren adayların başvurusu kabul edilmeyecektir - Seçilen eserlerin galeriye teslimi ve sergi sonunda galeriden geri alınması sanatçının sorumluluğundadır. - Önerilen eser Genç Yeni Farklı VII sergisi boyunca başka hiç bir yerde sergilenemez. Seçici Kurul değerlendirmesini tamamladıktan sonra, sergilenmeye değer gördüğü çalışmaların sanatçıları 8 Haziran günü saat 16:00'dan itibaren galerinin web sitesinden duyurulacaktır. Yarışmaya katılanlar bu şartnamedeki tüm koşulları kabul etmiş sayılırlar. Seçilen adaylar, Galeri Zilberman ile bu sergiye özel bir sözleşme imzalayacaktır. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde yüksek lisans ve sanatta yeterlilik eğitimini tamamladı. 1993 yılından beri Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmakta ve 'Halı Atölyesi'ni yürütmektedir. Aksoy, sanatsal üretimini, eğitimci kimliğinden ayırmadan, birlikte öğrenmek ve üretmek üzerine konumladı. Kişisel üretimlerinin yanında 'Atılkunst' kolektifi gibi bir çok ortak çalışmada yer aldı. İstanbul ve Münih'te kişisel sergileri gerçekleşen sanatçının çalışmaları, aynı zamanda yurt içi ve yurtdışında pek çok karma sergide yer aldı. Çalışmalarını halen İstanbul'da sürdürmektedir. Fatih Aydoğdu (1963, Türkiye), İstanbul Mimar Sinan Üniversitesi'nde okuduktan sonra Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olmuştur. Çalışmalarını Viyana ve İstanbul'da sürdüren Aydoğdu, kavramsal görsel sanatçı, küratör, müzisyen ve tasarımcıdır. Çalışmalarında medya estetikleri, göç ve kimlik politikaları, dilbilimi konularına yoğunlaşan sanatçı, Türkiye dışında, Avrupa, ABD ve Asya'da birçok sergiye katılmıştır. 'AmberPlatform İstanbul' küratör takımı üyesidir. Küratörlüğünü yaptığı sergilerden bazıları: Commons Tense (Electriciteitsfabriek, Den Haag, Hollanda, Ekmel Ertan ile, 2012), Grenzpegel | Pressure Level Creativity and Controversies of Migrant Music Scenes (Viyana, Avusturya, 2009-2010), Boundary Signal (Open Space Zentrum für Kunstprojekte, Viyana, 2009), The Bone of the Tongue, Diagonale Graz (Avusturya, 2005). Ayrıca 2012 yılından beri 'amberFestival, İstanbul'un kürasyonu ve kavramsal çerçevesi üzerine çalışmaktadır. 1998'de Türkiye'nin ilk medya sanatı ve teorisi dergisi olan 'Hat'i yayınlayan Aydoğdu'nun yazıları birçok uluslar arası kitap ve dergide yer almaktadır. Burçak Bingöl (1976, Türkiye), doktora düzeyindeki sanat eğitimini 2008 yılında Ankara Hacettepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, Araştırma Görevlisi olarak çalışırken tamamladı. 1985-91 yılları arasında Ankara Devlet Konservatuvarı Yarı Zamanlı Koro Bölümü'nü; son olarak da 2009 yılında New School, New York'ta Fotoğraf üzerine bir program bitirdi. 2006'da Hunter College, New York'ta, 2010 yılında Cura Bodrum'da misafir sanatçı olarak çalışmalarda bulundu. Arjantin, New York, Philadelphia ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde çalışmalarıyla ilgili sunumlar ve atölye çalışmaları yaptı. Çalışmaları pek çok uluslararası etkinlikte gösterildi. Küratörlüğünü yaptığı üç serginin yanında, ikisi New York, biri Ankara ve son ikisi de İstanbul'da olmak üzere beş kişisel sergi açtı. Galeri Zilberman'da küratör olarak görev yapmakta olan Bingöl, sanatsal ve akademik çalışmalarını halen İstanbul'da sürdürmektedir. Ömer Özyürek, lisans eğitimini London School of Economics and Political Science'ta Ekonomi, Uluslararası Ticaret ve Gelişimi üzerine tamamladıktan sonra, yüksek lisans eğitimini Imperial College of Science and Technology'de Finans departmanında almıştır. Halen Rasen Group'ta finans şefi olarak görev almakta ve aynı zamanda Konaktepe Elektrik Üretimi Şirketi'nin genel müdürlüğünü üstlenmektedir. Gençlik yıllarında pul, kartpostal, kibrit ve küçük oyuncak kartlarıyla başlayan koleksiyon tutkusu, 1993-2003 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu dönemi bono & hisse senedi sertifikası ve kaligrafi çalışmaları toplamaya ve 2005 yılından sonra farklı disiplinlerde çağdaş sanat koleksiyonerliğine dönüşmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/lutfiye-bozdag-belkis-balpinarin-uretimlerinde-artkilim/", "text": "Belkıs Balpınar, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nin Halı Bölümü'nde küratör, İstanbul Vakıflar Halı ve Kilim Müzesi'nde kurucu müdür olarak çalıştı. 1986'dan bu yana ise geleneksel kilim dokusunu kullanarak artkilim denilen sanat dalının öncüsü oldu. Araştırmacı ve yazar olarak kilim ve halılar hakkında kitap ve makaleler yazan sanatçı ayrıca yurt içi ve yurt dışında bu konuda konferanslar veriyor. Çalışmalarında geleneksel kilim motiflerinden yola çıkarak çağdaş sanat anlayışı ile özgün yorumlar getiren Balpınar, kompozisyonlarında evrendeki uzamsal düzlemlerden yaralanıyor. Yerel olan bir kültürün izlerini mikrokozmostan evrensele giden bir makrokozmosa taşıyor. Anadolu kadınlarının el dokuması olan kilimleri çağdaş sanat anlayışı içinde modernize eden, dokumayı bir tuval yüzeyi gibi kullanan sanatçı, kendine özgü oluşturduğu teknik ve tasarımlarla tekstil-artın Türkiye'deki önemli temsilcilerinden biri. Belkıs Balpınar, kilimlerinde orta koyduğu form ve dokunun estetiği ile plastik dilin imkanlarını birleştiren bir sanatçı. Geleneksel Anadolu kilimlerindeki, renkler, semboller, motifler ve tekstilin kendine has dokusu ile artistik bir tavırda üretimler yapmaya devam ediyor. Balpınar, yaşamın temel elamanlarını, evrenlerdeki form ve hareketlerin yorumunu kendine ait bir ekspresyon ile ifade ediyor. Yerelden evrensele, geleneksel olandan çağdaşa geçiş yapan bu tasarımlar, uzayı, temel parçacıkları, hücreleri sembolize eden evrenin bir kesiti gibi. Sanatçının kuantum fiziği ve kozmos konusunda yaptığı araştırmalar, çalışmalarında kendisini hissettiriyor. Çizgisellik, doku, yüzeyler, renkler birbirini bütünleyen bir kompozisyon içinde mikro evren gibi. Hareketin parçalar arasındaki yönü, yüzeye yaklaşan ya da yüzeyden kaçış hareketleri, sürekli hareket eden ve değişen evreni yansıtıyor, adeta. Sanatçı, insanlığın en eski üretimi olan halı, kilim gibi dokuma biçimleri ile sanat yapmayı seçmiş. Halı, kilim gibi dokumaları, tekstili kullanarak en eski el sanatını kreatif bir sanat yapma biçimine dönüştüren sanatçının üretimlerinde plastiğin estetize hale bürünen renk, doku ve kompozisyonlarının yanında uzaysal bir derinlik ve espası takip etmek heyecan verici."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/mistik-arayis-birce-yildiz-gama-gallery-18-mart-13-nisan-2016/", "text": "Birce Yıldız Soyut Ekspresyonist olarak tanımlanabilen çalışmalarında; Maddenin özü, Hareket, Değişkenlik, Akış, Oluşum, Evren, Düzeninin Oluşumu, Doğada Tekrarlanan Formlar, Döngü gibi kavramları irdeliyor. Bu sergisinin teması evren, madde ve nesne arasındaki ilişki, enerjinin devinimidir. Ressam, Sonsuz bir mekanda hareket halindeki enerji kümelerini hayal eder ve onların hayalindeki anlık görüntülerini resmeder. Albert Einstein'ın de dediği gibi Evrende varolan her şey enerjidir. Birce Yıldız resimlerini yaparken aynı zamanda Evrenin temelinde hangi form var? sorusunun da arayışına girişir ve çeşitli okumalar sonucunda, en temelde bir enerji kütlesi olarak hayal etttiği formun Kendi kendisini sürekli yenileyen ve arttıran sonsuz bir enerji modeli olan Thorus formu olduğunu görür. Thorus şekli antik mısırdan, inka ve mayalara kadar çeştli kültürlerde kullanılmaktadır. Anadolu'da da her zaman bilinmekte ve kullanılmaktaydı. Yer ve göğü birleştiren anadoludaki hayat ağacı motifi bu şekilden türemekte ve bunun gizli bilgilerini bize iletmektedir. Bu sergide thorus formu biçimsel olarak direk gösterilmemiştir. Sadece enerji akışı hayal edilmiş ve onun ressamın belleğine yansıması olan formlar soyutlaşarak ifade bulmuştur. Sergi genelinde yoğun olarak kullanılan mor renk de bize mistik bir boyutu çağrıştırmaktadır. Birce Yıldız kullandığı karışık tekniğe taşları da ekleyerek bize farklı bir deneyim sunmaktadır. Doğal Değerli taşları kullanarak onların yaydığı enerjilerden de faydalanmaktadır. Akik, Aventurin, Florit, Ametist gibi değerli taşların insan ve mekan üzerindeki olumlu etkileri bilinmektedir. |Birce Yıldız, 1979 yılında İstanbul'da doğdu. 1998 yılında İtalyan Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'ne girdi. 2003 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde Yüksek Lisans programına girdi. 2006'da Soyut Resmin Düşünsel Dayanakları adlı tez çalışması ile mezun oldu. Halen resim çalışmalarına İstanbul'da kendi atölyesinde devam ediyor. Yurtiçi ve yurt dışında çeşitli özel koleksiyonlarda çalışmaları bulunuyor. Karma Sergilerden Seçmeler: 2016 LA Art Show 2016 with Gama Gallery, Los Angeles / 2013 Nart Business Center, İstanbul / 2011 ARTIST 2011, 21. İstanbul Sanat Fuarı, Galeri Espas, İstanbul / 2010 Genç Modernistler, Gama Gallery, İstanbul / 2009 GaleriBinyıl ' Haftanın Sanatçıları 3 ' resim-heykel Sergisi, Galeri Binyıl, İstanbul / 2007 GençSanatçılar Karma ResimSergisi, İMSG, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/oykuler-melis-kolyozyan-galeri-selvin-2-17-mart-03-nisan-2016/", "text": "Yazarlar, masallar ve kısa öykülerden yola çıkan Melis Kolyozyan'ın ilk kişisel seramik heykel sergisi 17 Mart Perşembe günü Galeri Selvin 2'de açılıyor. Kolyozyan'ın Öyküler adını verdiği sergide, hayatta tecrübe edilen küçük anlar, yaşanmışlıklar ve karakterler naif ve mizahi bir dille izleyiciye aktarılıyor. Sergide görülebilecek heykeller, bazen daha mutlu ve masalsı, bazen de daha gizemli bir dünyanın sınırlarına yaklaşırken izleyicileri sanatçının hayal dünyasına sürüklüyor. Kolyozyan'ın heykellerinin mizahi dili ve üzerine örüldüğü öyküler sanatseverlere tebessüm etmeyi de vadediyor. Sergide, Kolyozyan'ın seramik heykel çalışmalarının yanı sıra, kolaj ve illüstrasyon alt yapılı karışık üç boyutlu çalışmaları ve enstalasyonları da yer alıyor. Sanatçının uzun yıllar hem yurt içi hem yurt dışında seramik eğitimi aldıktan sonra açtığı ilk kişisel sergisi Öyküler 17 Mart 3 Nisan tarihleri arasında, Pazar ve Pazartesi hariç her gün 11:00 19:00 saatlerinde Galeri Selvin 2'de görülebiliyor. Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/ressam-neveser-ozenbas-italyada-ulkemizi-temsil-ediyor/", "text": "Galeri Selvin sanatçılarından Neveser Özenbaş, tuval ve pleksi katmanları üzerine yapmış olduğu çalışmaları ile 18 20 Mart 2016 tarihleri arasında İtalya Vernice Forli'deki EUROEXPOART Sanat Fuarında ülkemizi temsil ediyor. Neveser Özenbaş'ın son serisinde kirli siyaset, kirli savaşlar, çevreci politikaların gelişimi, moda, spor özellikle futbol ve fanatizm, değişen şiddet araçları ve etkileri gibi olgular yer almaktadır. İzleyiciler olarak bizlere düşense, sanatçının ürettiği bu anlam katmanlarını ve işaret sistemlerini çözerek, nasıl bir kente ve nasıl bir insan yaşamına sahip olduğumuzu görmek ve iyisini talep edebilmenin yollarını aramak. 1959 Edirne doğumlu sanatçı, 1981 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Tekstil Bölümü'nü bitirdi. Mehmet Güleryüz Atölyesi'nde dört yıl çalıştı. İstanbul'da yaşamakta ve kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/simsiki-selcuk-artut-galeri-zilberman-25-03-07-05-2016/", "text": "Galeri Zilberman proje alanı 26 Mart 7 Mayıs 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek, Selçuk Artut'un Sımsıkı adlı proje sergisini duyurmaktan mutluluk duyar. Çalışmalarında dijital teknoloji ve ses mimarlığının imkanları hakkında felsefi tartışma yaratan, çok yönlü sanatçı Selçuk Artut, galeriyle yaptığı bir önceki sergi Verisel Gerçeklik (2014) ile ses, etkileşimli yerleştirme, sanal gerçeklik gibi unsurları bir araya getirerek sanat objelerinin işlevselliğini sorgulamış, Sonsuza Dek (2011) sergisi ile Endüstri Devrimi ve dünya savaşlarının sonucu olarak süregelen kaos ve makina yapısı arasındaki ilişkiyi incelemişti. Galerideki yeni projesi Sımsıkı'da sanatçı, önceki sergilerinde de yer alan sonsuzluk, çok seslilik ve algısal çeşitliliği, üretim fikri üzerine kurguladığı deneysel bir projeye çeviriyor. Sanatsal ve endüstriyel açılardan üretimin aynılaştığı ve ayrıldığı durumlar üzerine izleyiciyi sanatı tüketmeye davet ediyor. Proje, sanatçı tarafından tasarlanarak üretilmiş, içerisinde elektronik devre olan kavanozlar üzerinden sanat nesnesi ve endüstri nesnesi arasındaki ince çizgiyi gündeme getiriyor. 'Kavanoz' nesnesi sanatçının ellerinde, seri üretim ve sanatsal üretimin 'biricik'lik kaygısı arasındaki gri alanda titreşiyor; bu iki üretimin nerede başlayıp nerede bittiğine dair bir soru soruyor. Oyuncaklaştırdığı bu sanat nesneleri, yaydıkları titreşim ve gürültüyle birbirlerine yaklaşarak 'sımsıkı' kenetleniyor ve bu durumun 'ironik'liğine değinerek estetik ve form üzerine kışkırtıcı bir tartışma alanı yaratıyor. İzleyicilerin düşük bir meblağ karşılığında sahip olabileceği kavanozlar, aynı zamanda heykelleşmiş minik bir nesne üzerinden elektronik sanatların doğası gereği erişilebilir olması fikrine değiniyor. Proje, izleyicilerin satın alımı üzerinden kendini fonlayarak sonsuz bir üretime dönüşüyor ve 'tüketimle gelen üretim'i de kendine mal edip dönüştürerek farklı bir model sunuyor. Selçuk Artut (1976, İzmir), İstanbul'da yaşamakta ve çalışmaktadır. İşleri, Moving Image (New York, 2015), Art13 London (Londra, 2013), Soundworks/ICA London (Londra, 2012) ve İmkansız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik (10. İstanbul Bienali, İstanbul, 2007) de dahil olmak üzere pek çok ulusal ve uluslararası platformda sergilenmiştir. Sabancı Üniversitesi'nde tam zamanlı öğretim üyesi olan Artut aynı zamanda düzenli olarak dijital gerçeklikler ve ses sanatları konularında akademik makaleler yayımlamaktadır. Yapıtları Vehbi Koç Vakfı Koleksiyonu'nun parçası olan sanatçının son kitabı 'Teknoloji-İnsan Birlikteliği' 2014'te piyasaya çıkmıştır. Artut ayrıca deneysel müzik grubu Replikas'ın üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/tarihi-mongeri-binasi-kapilarini-sanatseverlere-acti/", "text": "2013 yılında kurulduğundan bu yana Nişantaşı'ndaki galerisinde, sanat dünyasında ses getiren sergilere ve etkinliklere imza atan Bozlu Art Project, Şişli'deki sanat merkezinin kapılarını 1 Mart'ta sanatseverlere açtı. Cumhuriyet dönemi I. Ulusal Mimarlık Akımı'nın önemli örneklerinden biri olan tarihi Mongeri Binası, iki yıla yaklaşan bir hazırlık sürecinin sonunda Bozlu Art Project'in etkinliklerine ev sahipliği yapacak bir sanat merkezine dönüştürüldü. 2013 yılından bu yana Nişantaşı'ndaki sanat galerisinde düzenlediği sergiler, sanatçı konuşmaları, belgesel, katalog ve arşiv çalışmalarıyla vizyonunu sanatseverlerle paylaşan Bozlu Art Project, Şişli'deki sanat merkezinin kapılarını Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu ve Bozlu Art Project sanatçılarından derlenen karma sergiyle sanatseverlere açıyor. Bozlu Art Project Şişli, açılış sergisinin ardından kütüphane, arşiv, sergi, yayınevi ve sanat semineri gibi faaliyetlere ev sahipliği yapacak. Bozlu Art Project, which has launched exhibitions and events widely acclaimed in the world of art in its gallery in Nişantaşı since it was founded in 2013, opened the doors of its art center in Şişli for the art lovers on March 1. The historical Mongeri Building, which is one of the important examples of the Republican Era 1st National Architecture Movement, has been transformed into an art center that shall host the events held by Bozlu Art Project, by the end of a preparation process that lasted nearly two years. Bozlu Art Project, which has been sharing its vision with the art lovers via exhibitions, artist speeches, documentaries, cataloging and archiving studies it has held its art gallery in Nişantaşı since 2013, opens the doors of its art center in Şişli for the art lovers with a group exhibition compiled from Dr. Şükrü Bozluolçay Collection and Bozlu Art Project artists. Following the opening exhibition, Bozlu Art Project Şişli is going to host activities such as libraries, archives, exhibitions, publishing house and art seminars."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/13/varlik-kaygisi-degartlab-15-25-mart-2016/", "text": "Pavel Florensky, ikona resimlerini açıklarken belli bir varlık kaygısıyla yapıldıklarını ifade etmiştir. Florensky'nin düşüncesi ödünç alınarak bu sergide ifade edilenler keşfedilmeye çalışıldığında, bireylerin varlık kaygılarının ne kadar değişken ve çakışabilen bir yapıda olduğu algılanacaktır. Kimi bir metnin cümleleri, bir şiirin dizeleri arasında, kimi sıradan nesnelerin, mekanların yaşanmışlıklarında kendini bulurken, kimi bir başkaının ruhunu, yaşamını bir hayalet gibi üzerinde taşıma isteğiyle varlığını ifade eder. Kimi albümlerden dışarı taşan figürlerin gerçek hayatta devam eden hikayelerine, kimi bir duygu seline kendini bırakırken; bir diğeri varlığın boşluktaki ifadesine ekler özünü. Bu bağlamda izleyenlerin varlık kaygıları da bazen sanatçılarınkiyle örtüşerek bazense tamamen ayrışarak serginin deneyimlenmesine katkıda bulunacaktır. Bambaşka varlıkların bambaşka kaygılarla ortaya koyduğu eserlere bakan, onları gören, izleyen ve hatta özümseyen seyircinin eserde kendi varlığının bir izini bırakmadan oradan ayrılması düşünülemez. Bu sergi, gerek sanatçı gerek izleyici olarak farklı bireylerin, yani aslında bir bütünün savrulmuş parçalarının yeniden bir araya gelmesine, farklı kaygıların ortak bir varlığa bürünmesine yol açacaktır. Bu bağlamda birbirinden farklı dile sahip Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü Necla ERKAYA COŞKUN atölyesinin bir araya geldiği ''Varlık Kaygısı'' sergisi 15 Mart -25 Mart 2016 tarihleri arasında değartlab Eskişehir' de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/20/baska-turlu-tunc-tanisik-platform-a-19-mart-14-nisan-2016/", "text": "Hayat her an yeni şeyler dayatıyor insana. Doğaldan kimyasala, küçük atelyelerin tıkırdayan insani el emeklerinden, sanayi devrimi sonrasındaki devasa fabrikaların gürültülü bant üretimlerine, yaşamın her alanında her şey hızlanıp, kolaylaşıyor. Analogdan dijitale geçiş de öyle. Lambalı radyo ile büyüyen benim yaşımdakiler, transistörlü radyoyu, entegre devreli cihazları, televizyonu, aya gidişleri, fotokopi makinalarını tanıdılar yaşamları içinde. Ve sonunda hızla gelişen bilgisayarları ve onların inanılmaz programları ile oluşan sınırsız dijital dünya ile tanıştı insan. Banka şubelerinde çalışanlar daha erken gitti evlerine, büyük marketler kaç şişe sütü kaldığını kolayca öğrendi. Alışverişlerde para yerine kart kullanılır oldu. Vahşi kapitalizmin de desteği ile daha fazlayıhızla, çabucak ve hatta kalıcı olmasını bile önemsemeden tüketen yeni bir dünya ile tanıştı ve iştahlı bir şekilde tüketti. Sevdi onu insan. Bu dünyanın bir başka insanı olan sanatçı da şüphesiz bu keyifli durumun dışında kalamazdı. Sanatını bu lezzetli mutfaktan yararlandırmaması, beslememesi beklenemezdi. İşte benim görebildiğim kadar, ilkel tepegözler ve fotokopi makineleri ile başlayan vahşi kapitalizmin ve tüketim çılgınlığının, hızlı yaşamın olanakları ile tanışan bir sanatsal dönem, yeni, kolay ve bolca üretilebilen sanat yapıtlarına ulaştı. Kalıcı olup olmadıkları bile umursanmıyordu. Mağaradan başlayıp 20. YY la kadar uzanan, sanatçının geleneksel araç gereç ve malzeme ile ürettiği, sanatsal ustalığının, yaratıcılığının, becerisinin ve işin kalıcılığının ön planda olduğu analog veya konvansiyonel sanatın yanında, dijital sanat da aldı yürüdü. İçine doğdukları böylesi bir dünyanın nimetlerinden sonuna kadar yararlanmak isteyen özellikle genç sanatçılar, sanatlarını üretirken kendilerine bonkörce sunulan tüm dijital olanakları kullanmaya başladılar. Böylece fotoğraf makinesinin icadı, kabaca Rönesans ve empresyonizmden, sonra sanat, belki de üçüncü büyük ya da başka bir şeyi yaşıyor. İşte zurnanın son deliğinino kötü sesi çıkardığı an burada başlıyor. Bir yanda, elindeki geleneksel araç ve gerece çok az yeni şey ekleyerek, yine geleneksel yöntemlerle ve kalıcılığı düşünerek, yaratıp, üreten sanatçılar, diğer yanda ise teknolojinin ve değişen dünyanın sunduğu olanaklarla yaratıcılığı, olarak gören, felsefeye, ironiye, karşı çıkmaya, ilginç olanı, görülmeyeni göstermeye eğilimli, kalıcı olmaya bile gerek duymadan yapan, dijital kayıt sonrasında ise yıkan sanatçılar. Benden hangisinin doğru olduğunu söylememi beklemeyin. Bir kenarda geleneksel anlamda resim yapan biri olarak bunu bilmiyorum doğrusu. Döneminde veya içinde yaşarken de o sanattır, bu değildir gibi iddialı ve erken yargılarda bulunulmasınıdoğru bulmuyorum. Herkes, inandığını, bildiği gibi yapacak, çalışacak, üretecek, yıllar sonra sanat tarihi, sosyoloji ve diğer ilgili bilimler, dönüp de çağımıza baktığında bu ikilemi araştıracak, yargılayacak, gerçek ve bilimsel bir sonuca varacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/20/detay-blok-art-space-06-04-12-05-2016/", "text": "Detay sergisi sekiz sanatçının kaçırdığımız, kaçırmak istediğimiz, görmezden geldiğimiz, göremediğimizi düşündüğümüz tüm detaylara farklı açılardan yaklaştıkları bir incelemedir. Detayı bir teknik olarak da ele alabilen bu sanatçılar, izleyicileri görünenin ötesine çağıran işler üreterek, günümüz sanatında eser ile izleyici arasındaki mesafeyi kapatmaya çalışıyorlar. Detay sergisi daha çok üretim sürecinin kendisine yoğunlaşan, farklı teknikler kullanan bu sekiz sanatçının ele aldıkları detayları inceleme biçimlerine de odaklanıyor. Bu sayede her bir sanatçının kendi detay yorumları da serginin ana hattını oluşturuyor. Detay, bir kafa haritasını ve bir cetveli gerekli kılar. Tıpkı bir kaç yüz bin galaksinin yüz metreye altmış beş milimetre bile olmayan bir açıklıktan görüntülendiği bir Hubble derin uzay fotoğrafı gibi. Önemsiz görünen bir detayı gösterebilmek için bütünü atmak, yani yorganı yakıp pirenin resmini yapmak, özü anlamlı kılmak için rehber olabilir. Her bir detay, pratikte bütünün sonsuz miktarda yeniden üretimini sunduğu için kıymetlidir. Şeytan ayrıntıda gizlidir söyleyişi en büyük projenin bile en küçük parçalarının başarısına bağlı olduğunu anlatır. Bana göre sanat eserlerindeki detaylar sanatçının imzasıdır; kişinin odağının bir saniyeliğine bile olsa kaymasına ve yeni bir deneyimin meta seviyeye ulaşmasına izin verir. Bir şeyin detayı her zaman başka bir şeydir; gittikçe derine inip maddenin özüne ulaşıncaya kadar detayın detayı keşfedildiğinde içinde yaşadığımıza benzer büyük bir dünyanın kapıları açılacaktır. Burada ise kendi içindeki etkileşimleri düzenleyen bir diğer fiziksel yasalarla karşılaşılır. İşlerimin çoğunda konu ne olursa olsun doğayla bir bağlantı kurmayı seviyorum. Doğanın kendisi de oldukça karmaşık olduğundan işlere de bu detay olarak yansıyor. Doğayı taklitten çok onu anlayıp onun gibi işlemeye çalışıyorum; tekrar etmeyen asimetrik, her biri kusurlu ama bir şekilde kusursuza evrilen detaylar görüyorum doğada, bununla birleşmeye çalışmak yaratım sürecini bir meditasyona çeviriyor. Sergi ile görünmeyen sınırları, detayların fark edilmesiyle oluşan yeni alanları, ışığın kırılma noktalarında yarattıklarını, Francis Bacon'ın göz bebeğini, tozun içinde biriktirdiklerini, uzayın derinliklerini ve birbirine geçmiş, dikkatlice bakılmaz, bakmaya vakit ayırılmaz ise ayırt edilemeyecek tüm detayları birlikte incelemeyi hedefliyoruz. Nisan ayı süresince sanatçıların katılımları ile kendi detay teknikleri ve ele aldıkları ana konuları BLOK art space'de farklı günlerde buluşarak tartışmaya açıyoruz. Sergi, 6 Nisan 12 Mayıs 2016 tarihleri arasında BLOK art space'de gezilebilir, herkesi bekleriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/20/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-1-hazin-bir-evliligin-romani/", "text": "Rusya'nın Tula şehrinde zengin bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Lev Nikolayeviç Tolstoy çok küçük yaşlarında önce annesini, sonra babasını kaybetti, yakınlarının elinde büyüdü. Çocukluğundan beri gerçekleri incelemeye karşı büyük bir ilgisi vardı. Öğrenimini tamamlamak için Moskova'ya giden Tolstoy çalışkan zeki bir öğrenciydi. Fransızcasını ilerletmiş, Voltaire'i ve J. J. Rousseau'yu okumuş, bu iki yazarın kuvvetli etkisinde kalmıştı. Tula'ya döndü, yoksul köylüler arasına katıldı. Bir süre sonra orduya katılıp Kafkasya'ya giden Tolstoy, Kafkas halkının yoksulluk dolu yaşayışlarını ele aldığı izlenimlerle ilk gerçekçi hikayelerini yazdı 1854'te Kırım Savaşı'na subay olarak katıldıktan sonra askerlikten ayrılıp Petersburg'a gitti. . Bir kısım eserlerini de oldukça sakin geçirdiği bu yıllarda yazdı. Yine de içinde, aradığını bulamayan bir ruh çalkalanıyordu. Böyle bir dönemde kaleme aldığı Hazin Bir Evliliğin Romanı adlı eseri, 19. yy'ın aile, ev ve evlilik ilişkilerine ışık tutuyor. Rus toplumunun dönüşen dengeler karşısında nasıl bir aile oluşturduğunu anlatıyor. İnsanın gelişiminde etkin rol oynayan üç kurum vardır. - Aile - Eğitim - Psikolojik Danışmanlık İnsanların kendi karakterlerini yaşayamamasının nedeni toplumun vazgeçilmezliklerinden ileri gelir ve bu vazgeçilmezlik yörüngesinde gelişim gösteren birey bunun bedelini ağır öder. Toplumun yaşadığı bu dünyanın sağlıksızlığı sonucu ortaya çıkan etmenlerden biri ''suç'' kavramıdır. Ama suç kime ve neye göredir? Yaşanılan toplumun kriterleri ya da o toplumun egemenlerinin belirlediği yasalara göre yapılmaması gereken davranışların bütününe suç deniyor. Yasaların konuluşuna göre aile ve eğitim kurumunun şekillendirilmesi insanın gelişimi sürecinde oluşan karakterin gerçekliğini ya da hayalciliğini dışa vuruyor. Herhangi bir toplumun yasalarına göre gerçekleştirilemeyen davranışlar bütünü o toplumun genel karakterini gösterir. Tolstoy'un vurgulamak istediği durumlardan biri tam olarak buraya denk gelir. Betimlemelere fazlaca başvurduğu Hazin Bir Evliliğin Romanı'nın perde arkasında kendi psikolojisini de bize anlatmış oluyor. Hazin Bir Evliliğin Romanı'nda Tolstoy'un betimlediği üç ana unsur toplumsal bir soruna parmak basar niteliktedir. 19. yy'da yaşayan toplumdan bugüne kadar değişmeyen gerçeklikleri, Tolstoy'un betimlemeleri ışığında iyi analiz etmek gerekir. - Nessos'un Deianeira'ya Vermiş Olduğu Kanlı Gömlek Betimlemesi Neyi Anlatır? Herakles'e bir tören esnasında Deianeira'nın giydirdiği kanlı gömleğin toplumdaki karşılığı evliliktir. Burada anlatılan tören, nikah törenidir ve Deianeira'nın Herakles'e giydirdiği bu gömleğin aşkının sonsuzlaşmasında bir nişane olarak görmesi, Herakles'in dönülmez acılar yolculuğuna çıkışı demektir. - Herakles Neden Giydiği Bu Gömleği Çıkarmak İster? Herakles'in, giydiği bu gömleği ölümüne kadar çıkaramayacak oluşunun temel nedeni yapmış olduğu evlilik sonucunda Deianeira ile isminin yan yana anılması anlamına gelir. Bu gerçekliğin ışığında Herakles, hayatının Deianeira'nın yönlendirmesiyle ilerlediğini ve Deinaeira'nın ihyası için yaşamaya başladığını fark eder ve içindeki insani duyguların önünün kesilerek belirli bir amaç için savaşan paralı askere dönüştüğünü düşünür. - Farklı Dağlardan Getirilerek Meydana Biriktirilen Ağaçların Ateşe Verilmesi Ne Anlama Gelir? Evliliğinden sonra her günün dün ile benzerlik göstermesinin yanı sıra her gün farklı acıların yani anlaşmazlıkların yaşanması sonucu Herakles tarafından farklı dağlardan getirilen ağaçlar betimi aslında Herakles'in her gün değişik acılar tatması ve bu acılardan dolayı anlaşmazlıklarının birikmesini ve bir noktaya yığılmasını resmeder. Yığılan bu ağaçların ateşe verilmesi ise Herakles'in içinde insanlığa dair ne varsa her şeyin kuruması demektir ve meydanda biriktirmiş olduğu ağaçları yakarak kendini bu ağaçların alevine atması ise fiziki bir ölümden değil içsel bir yıkıntıdan söz ediliyor oluşuyla ilgilidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/20/equilibria-venus-sanat-galerisi-26-mart-06-nisan-2016/", "text": "EQUILIBRIA Nuwka IVANOVA, Binnur ÇAVUŞOĞLU Suluboya Resim Sergisi Venüs Sanat'ta.... VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Katıldıkları sergiler ve aldıkları ödüller ile uluslararası düzeyde tanınan suluboyanın iki usta ismi Rus Nuwka IVANOVA ve Binnur ÇAVUŞOĞLU EQUILIBRIA adını verdikleri sergide buluştu. Sergide sanatçıların şehir manzarası, doğa ve figür temalarına dayalı 40 adet çalışması yer almakta. Açılış kokteyli 26 Mart Cumartesi günü saat 14.00'de yapılacak olan sergi, 6 Nisan 2016 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. çalışmalarına Işıl Özışık atölyesinde devam etti. Uruguaylı sanatçı Alvaro Castagnet, Avusturalyalı sanatçı Joseph Zbukvic'in Workshop'larına katıldı. Ustalarla olan çalışmaları sonrasında onlarla birlikte yurtdışındaki sergileri ve yarışmaları takip ederek bu yöndeki gelişme isteğini tutkuya dönüştürdü. Yurt içi ve yurt dışında birçok karma sergiye katılmış olup, çalışmalarına kendi atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/20/hosgoru-bir-masal-mi-zeynep-torun-galeri-selvin-17-mart-03-nisan-2016/", "text": "Adana doğumlu olan Zeynep Torun, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nden mezun oldu. Cevat Dereli, Adnan Çoker ve Neşet Günal atölyelerinde çalıştı. Türk Musikisi Devlet Konservatuarı, Temel Bilimler Bölümü'nü bitirdi. Değişik çocuk dergilerine resimler yaptı. Cevdet Altuğ'un atölyesinde seramik çalıştı. Sanat çalışmalarını seramik üzerine yoğunlaştırıp kendi seramik atölyesini açtı. Değişik kuruluşlara panolar yaptı. 1993 yılından itibaren resim ve seramiği birlikte yürüten sanatçı, yurtiçinde ve dışında pek çok karma sergiye katıldı, kişisel sergiler açtı. Orta eğitimde resim ve sanat tarihi öğretmenliğinin yanısıra özel seramik ve resim kurslarında öğrenciler yetiştirdi. Bu serginin masalı, bir keçi, bir balık ve bir kuşun hoşgörü-dayanışması. Sergi 17 Mart 3 Nisan 2016 tarihleri arasında Galeri Selvin'de ziyaret edilebilir. Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/03/27/utku-varlikoxymore-nereye-gelmistik/", "text": "Ne bileyim, daha önce.. bizimle dalga geçiyorlar diye yazmıştım ve de sürekli anlatıyorum tanık olduğum, izlediğim, sanatı yöneten lobilerin hiçbir kompleks gütmeden provokation'u uluslararası düzeyde sürdürmelerini. Örneğin Charles Saatchi 1991 yılında 180.000 euro'ya almış, daha sonra François Pinault'ya 1.5 milyon'a satmış, Pinault da sahibi olduğu Sotheby's'de 2.8 milyon'a satıyor. Emin Tracey ise: ... çok üzgünüm; bilmiyorum nereye gidecek, korkutucu bilememek, kalbimde saklıyorum ve çok seviyorum... diyerek çiviyi çakıyor. Belki bilmiyorsunuz Batı'da, bu satışlardan sanatçı da %3 cebine koyar. İçeriğini kavramak için fazla bilge olmak gerekmediği için ve de fantasmatique objeler, Freud'un konumunda fetişist objelere arzu ki kanımca bir Arap ya da Çinli milyarderin koleksiyonuna gitmiş olabilir. Bugün sanatı nasıl değerlendirdiğimiz tartışılabilir ama başlangıçta saygıdeğer Turner'in adı konmuş bir ödülü alması, contemporary kafalarının sanatın anlamını nasıl çarpıttığının en somut kanıtıdır. Ne yazık, koleksiyonerin evinde çıkan yangında yok olmuş. Erken yıllarda gelip çadırını kurduğu Kaş'da rastladığı ve de giderek uzun yıllar özellikle onun için geldiği bir Türk çobanın anısı da çadırla birlikte sanat tarihinden siliniyor. Gerçekte bunları anlatmaktaki amacım: bir gün paraya dönük bu şamata bittiğinde, önce yatakların altından sonra da modern müzelerden, koleksiyonlardan çöpe gidecek; Leo Castelli'nindir bu gönderi, artık recyclage bile olamayacak çağdaş sanat, bence ileriye dönük bir fiction; biriken artık paranın güya yatırıma dönük koleksiyon hırsı ve de depolardan bile taşan accumulation, kullanılan malzemenin autodestructionu kendini yok etmesi, devasa boyutların mekandan taşmasıyla yaşanacak sunami ileriye dönük karabasanlardan belki en önemsiz olanı, ben nedense bu yatağa taktım kafayı ve de onun bakımını yüklenen bakıcının küçük dünyasını! Artık 50 yaşlarına gelmiş Tracey'nin ilgi alanında değil belki; Baudelaire'in şiiri Sarah da çizdiği; öpüşmekten çarpılmış dudakları, aşk yapmaktan yorgun vücudunda kalan son gücünü, hala üstünden para kazanmayı amaçlayan Charles Saatchi'ye satıyor. Bizimle o kadar çok dalga geçiyorlar ki bilmiyorum neyi anlatayım; a cığıyla, West Side Storynin ünlü I Feel Pretty şarkısını söyleyen ve bunun videosunu çeken Ann Hirsch'i mi, yoksa belki dünyanın en tahammül- fersah kadını Yoko Ono'yu mu? Yoko daha ilginç çünkü uzun bir süredir Fransızları sanatta sığlaştıran bir kompleks, daha doğrusu Amerikan Syndromeu, ona Lyon Modern Sanatlar Müzesi, MAC'ın kapılarını açıyor. 3000 metre-kare alanda belki görebileceğiniz en büyük enayiliği yine NewYork Moma, Jon Hendricks organize etmiş ve daha önce Francfort ve de bu arada Venedik Bienali'nde bir Lion D'Or da cabası. John Lennon'un ondan ne bulduğunu soramayız; ama gördüğünüz gibi eskaboyla yükseğe çıkıp, oradan bir büyüteçle alttaki YES sözcüğünü okumak, düşmemek şartıyla! Eski Alman kasklarının içine doldurulmuş puzzlelarla bir gökyüzü çizmek! 100 adet ahşap tabutun içinden çıkan ağaçlar... Ve müze övünçle bu ağaçların yakındaki parktan getirilip tabutlara konduğunu da belirtiyor. Sosyal- politik bir kaos yaşadığımız şu günlerde belki yaşadığım en önemli tedirginlik, harplerden, göçlerden, diktatörlerden, açlıklardan vs. değil, çünkü insan daha beterini yaşadı, umut edilgendir, devran değişir hepsi geçer, moral kendini yeniler; başka bilinçli kavgalara hazırlar kendini insan. Bence en büyük sapmaların, o bir türlü tarif edemediğimiz, elimizi kaldıramadığımız başka bir syndrome da virtuel bir para gücü; bir yandan karanlık inançları örgütlerken öbür yandan bize olmadık enayilikleri sanat diye yutturuyor. Paralarıyla kompleks gideren, kendilerini odak noktası yapanlara sözüm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/01/balikesir-seckisi-portakal-cicegi-uluslararasi-plastik-sanatlar-kolonisi-devrim-erbil-cagdas-sanatlar-muzesi-09-nisan-09-mayis-2016/", "text": "Balıkesir Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet veren ve ülkemizin ilk kişisel müzesi olma ünvanına sahip Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi, Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi'nce hazırlanan Selection Balıkesir sergisine ev sahipliği yapıyor. Geçmişten günümüze bir kültür kenti olma iddiasıyla öne çıkan Balıkesir, aynı zamanda Prof. Devrim Erbil'in ilk ve ortaöğrenimini tamamlayıp, ilk sergisini açtığı şehirdir. Kentimizin kültür-sanat alanında en büyük marka değerleri olan, sanatçımız, Devrim Erbil'in koleksiyonunu bizzat oluşturarak kent ve ülke kültürüne armağan ettiği müze, 2000'li yıllarda Balıkesir Belediyesi tarafından yine kendisinin ismi verilerek, Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi ismiyle sanatseverlerin hizmetine sunulmuştur. Günümüze kadar bir çok ulusal sergiye ev sahipliği yapan Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi, kentin Büyükşehir olmasıyla birlikte ivme ve heyecan kazandığı bu dönemde, baharın ilk günlerine, Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi ile merhaba diyor. Sanatçımız Devrim Erbil ve koloni Ceo'su Hakan KÖRPİ'nin özel katkılarıyla, Denizhan ÖZER'in küratörlüğünde, Türk ve dünya çağdaş resim sanatının 44 önemli temsilcisinin eserlerinin teşhir edileceği sergi, 9 Nisan 2016'da saat: 18.30'da gerçekleştirilecek kokteyl ile açılıp, bir ay boyunca sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. Kurulduğu günden bugüne kadar gerçekleştirdiği 7 sanat kolonisi programında 46 ülkeden 495 sanatçıyı ağırlayan ve özellikle son yıllarda gerçekleştirdiği sanat faaliyetleri ile farklı bir ortam yaratıp dikkatleri üzerine çeken Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi Ahmet Şahin başkanlığında 2008'de kuruldu. Kurulduğu günden, bugüne kadar 46 ülkeden 495 sanatçıyı ağırlayan Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi, 2013 de aldığı iki güzel ödülle başarısı taçlandırıldı. Artist 2013 / 23. TÜYAP Uluslararası Sanat Fuarı tarafından verilen Sanatsever Kurum Onur Ödülü ve Uluslararası Türk Kültürü Teşkilatı tarafından kuruluşunun 20. yılı anısına Türk dünyası kültür, sanat ve bilim alanında üstün hizmetlerde bulunan kişi ve kurumlara şükran nişanesi olarak verilen TÜRKSOY 20. Yıl Madalyası'na layık görüldü. Aralık 2014 de MKM Sanat Galerisi'nde gerçekleştirdiği Sanatta Varoluş sergisiyle geçmiş kolonilerde yapılan eserleri İstanbul'lu sanat severlerle buluşturdu. 2015 de 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonuyla Berlin Konsoloslugunda Selection Berlin sergisini actık. Sanatçılarla yapılan projeler haricinde çocuklara ve gençlere yönelik sanat çalışmaları ve yarışmalar da yapan Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi sosyal sorumluluk projesi kapsamında sanata destek vermeye devam etmekte olup, hiç bir aşamasında ticari bir yaklaşıma sahip olmamıştır. Bu seneki en önemli projelerinden biri de Engelli cocuklar için yaptıgı çocuk resim yarışmasıdır. 9 Nisan 9 Mayıs 2016 tarihleri arasında açık kalacak olan Selection Balıkesir sergisi her gün 10.00 ile 19.00 saatleri arasında Balıkesir Devrim Erbil Çağdaş Sanat Müzesi'nde gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/01/bedri-baykam-tomur-atagok-ve-senol-yorozlu-rhartproject-02-23-nisan-2016/", "text": "Tarihi bir mekanda üç bölümden oluşan rh+artproject Galeride Bedri Baykam, Tomur Atagök ve Şenol Yorozlu'nun boyutlu eserleri yer alacak. rh+artproject sahibi Yiğit İhtiyar yaptığı açıklamada; kendine özgü mimari ve bohem havasıyla özellikle Beyoğlu akşamlarında entelektüel ve sanatseverlerin tercih ettikleri Cezayir Sokağı'nda ayrıca bir sanat galerisinin yer alması sokak sakinlerini heyecanlandırırken müdavimlerini de sevindirdiğini belirterek; özellikle sokakta faaliyet gösteren bar ve cafe yöneticilerinin yaz sezonunda bir sanat festivalinin düzenlenmesi hususundaki yoğun taleplerinin rh+artproject olarak kendilerince de olumlu karşılandığını ve \"1. Cezayir Sokağı Sanat Festivali\" konusunda yapılan çalışmalar hakkında ilerleyen günlerde hazırlıklarını kamuoyu ile paylaşacaklarını belirtti. rh+artproject galeride 02 Nisan 2016 Cumartesi günü açılacak ve 23 Nisan 2016 tarihine kadar açık kalacak sergi nedeniyle; sergi kataloğu yerine alışılmışın dışında bir konseptle üç sanatçının sergide bulunan eserlerinin yer aldığı rh+artproject adıyla ve günlük gazete boyutunda bir sergi gazetesi de yayınlandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/01/gilgamisin-yapraklari-ekrem-kahraman-ren-art-31-mart-03-mayis-2016/", "text": "Bu alıntı Gılgamış Destanı'ın hemen girişinde yer alıyor. Bilindiği üzere destan, kadim Ölüm'e karşı Sonsuz Yaşam arayışının 5000 yıl öncesine dayalı tarihin en eski yazılı metni kabul ediliyor. Mezopotamya'da kurulu Sümer ülkesi Uruk kenti kralı Gılgamış, Tanrılara Sonsuz bir Yaşam sunulurken neden İnsana sınırlı bir yaşam bırakıldığını insani ve toplumsal olarak sorgulayan efsanevi bir kişilik. İşte Ekrem Kahraman İstanbul Milli Reasürans, Ankara KAV Sanat Galerisi ve İzmir Selçuk Yaşar Müzesindeki YERYÜZÜ DUALARI başlıklı sergilerinden sonra şimdi de yine bir Yeryüzü Duası olarak gördüğünü söylediği ve iki yıldan bu yana sürdürdüğü bambaşka bir çizgideki çalışmalarından oluşan yeni sergisi GILGAMIŞIN YAPRAKLARI DİZİSİ resimlerinde Gılgamış'ın felsefi tezlerini parlak KIRMIZI renk ve yeni bir görsel dil üzerinden çağdaş, güncel bir düzleme taşımaya girişiyor. Kahraman bunun için dilsel ve formsal olarak hem bilinip tanınan resimsel çizgisinin dışına çıkıyor hem de bir yandan da Gılgamış Destanı'nı yeni bir bakış açısıyla ve eksikliklerini de tamamlayıp ve yeniden yazarak bir tür çağdaş bir yeni yazımını gerçekleştiriyor. Sergi İstanbul'da RENART Sanat Galerisinde 31 Mart perşembe günü açılıyor ve yine sanatçının özgün ve yeniden yazım GILGAMIŞIN YAPRAKLARI kitabı da o tarihte galeri ve Corpus Yayınları ortaklığında yayımlanıp dağıtıma verilmiş olacak. Kitabı tasarlayacak isim ise her zaman olduğu gibi Ekrem Kahraman katalog ve kitaplarının değişmez ismi SAVAŞ ÇEKİÇ. Sanatçı sergide yer alan çalışmalarıyla, bilinip tanınan çizgisinin dışında yepyeni, başka bir dilsel, formsal ve kavramsal bir yola giriyor. Kahraman iki yıldan beri sürdürdüğü bu yeni çalışmalarında, 5000 yıl öncesinden gelen o en insani, toplumsal kadim itirazın sözcükleri peşinde geziniyor. Bu alabildiğine güncel yaşam arzusunun tarihsel imgeleri üzerinde kendine özgü yeni bir dil kuruyor. Çağdaş sanatın, 5000 yıl öncesinin iki kadim imgesinden BABİL ile fazlasıyla ilgilenirken GILGAMIŞ ile ancak illüstrasyon düzeyinden öteye geçememiş bir ilgisizliğin altını çizerken Kahraman destanın asıl özü olan kavramların kavramsal bağlamlarına dikkat çekmeye çalıştığını söylüyor. Ayrıca sanatçı halen eksik ve tartışmalı bulunan Gılgamış Destanı kitabını yeniden yazmaya girişmesini de aynı gerekçeyle açıklıyor ve kitabın şu ana kadar yayımlanmış kitapların en kapsamlısı, ve en iddialısı olduğunu iddia ediyor. Bilindiği üzere Fırat ve Dicle arasında Mezopotamya'da MÖ. 3000'li yıllarda yaşadığı ve Uruk kenti kralı olduğu bilinen efsanevi kral kahraman Gılgamış'ın başından geçenlerin toplumsal bir kaygıyla yazılmış metinlerin yer aldığı edebi tabletler ilk kez MÖ. 1300-1000 yılları arasında Asurlu ya da Akadlı olduğu söylenen şeytan kovucu şair Sin-leqi-Unninni tarafından bir tür editör mantığıyla bir araya getirilerek derlenip yayımlandı. Araştırmacılar bugün elimizde bulunan birçok Gılgamış Destanı çevirisinin de kaynağı sayılması gereken bu ilk yazım/derlemenin aynı zamanda bir yeniden yazım olduğunu öne sürüyorlar. Kahraman, her ne kadar yeterli bilgiye ulaşamasa kendi kitabının Asurlu Unninni'den 3000 yıl sonraki ikinci yeniden yazım olduğunu da söylüyor. 31 Mart Perşembe günü açılışı yapılacak olan GILGAMIŞIN YAPRAKLARI sergisi 3 Mayıs Salı 2016 tarihleri arasında açık kalacak. Fakat aynı adı taşıyan kitap ise tıpkı Gılgamış'ın kendisi gibi sonsuza kadar açık kalacak! The RenArt Gallery meets art lovers with the GILGAMIŞIN YAPRAKLARI exhibition by Ekrem Kahraman, a distinguished name of the contemporary art, between 31 March and 3 May 2016. One who visits the Hell even once will become permeated with death's smell, They will be stupefied and even the most powerful of them will be petrified, Their vineyards and orchards will be diseased, This is an excerpt from the introduction part of the Epic of Gilgamesh. As known, this 5000-year-old epic is considered as the most ancient text of the search for Eternal Life against the primordial Death. Gilgamesh, the King of Uruk in the Sumerian country in Mesopotamia, is a legendary personality who humanely and collectively questioned why humans are left mortal while Gods enjoy an eternal life. Following his exhibitions entitled EARTH PRAYERS in İstanbul -National Reassurance Khan, Ankara KAV Art Gallery and İzmir SelçukYaşar Museum, Ekrem Kahraman now attempts to take Gilgamesh's philosophical theses to a contemporary plane through a bright RED and a new visual language in his new exhibition titled The Leaves of Gilgamesh that consists his completely new works which he has been producing for two years and which he considers as another Earth Prayer. For this purpose, Kahraman both leaves his pictorial line which is well recognized semantically and formally and also rewrites the Epic of Gilgamesh with a brand-new perspective also making up its deficiencies in order to produce a type of contemporary rewriting of it. The exhibition will be opened in RENART Gallery in İstanbul ( Hüsrev gerede cad. Vişnezade mah. Seyhanlı apart. no. 39 Beşiktaş/ İstanbul Tel: 0212 2413890) on 31 March, Thursday, and the artist's book GILGAMIŞIN YAPRAKLARI, which contains the rewriting, will also be published and began to be distributed by a partnership of gallery and Corpus Publishing on the same date. As usual, the book will be designed by the unchanging name of Ekrem Kahraman'scatalogues and books, SAVAŞÇEKİÇ. With his works in the new exhibition, the artist pursues a linguistic, formal and conceptual which is very different than his well-established line. In his new works, which he has been maintaining for two years now, Kahraman follows the words of that most humane and social ancient objection dating back 5000 years. He establishes a unique new language on the historical images of this very contemporary desire of life. Highlighting the lack of interest by the contemporary art in Gilgamesh, which has not gone beyond illustrations, despite the extreme interest in BABYLON As another ancient image from 5000 years ago, Kahraman explains that he attempts to attract attention to the conceptual contexts of the concepts which are the gist of the epic. And he says this is why he has attempted to rewrite the book of the Epic of Gilgamesh, which is still considered to be missing in parts and controversial and argues that his boot is the most comprehensive and assertive among those which have been published until now. As known, the literary tablets which contain the texts telling, with a social concern, certain experiences of the legendary Hero-King Gilgamesh, who is known to have lived in Mesopotamia between the Euphrates and the Tigris around 3000 BC and ruled the city of Uruk, were compiled and published by the exorcist poet Sin-leqi-Unninni as a kind of editor. Researchers claim that this first writing/compilation, which is to be considered as the source of the many current translations of the Epic of Gilgamesh, is also a rewriting. Although he could not collect sufficient information, Kahraman argues that his book is the second rewriting 3000 years after the Assyrian Unninni. The Leaves of Gilgamesh exhibition, which will be opened on 31 March, Thursday, can be visited until 3 May 2016, Tuesday. The book with the same title, however, will be open until eternity as Gilgamesh himself! 1971 yılında İstanbul Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünden mezun oldu. 1989 yılında öğretmenlikten ayrılarak sanatçı yaşamını tercih etti. Plastik sanatlar alanında teorik yazılar yazdı. Yazıları Sanat Çevresi, Türkiye'de Sanat, Genç Sanat, Çekirdek Sanat, CEY Sanat, rh+ Sanart ve Artist sanat dergileri ile Bosphorus SANAT gazetesinde yayımlandı. 2007-2008 yılları arasında Sanatçının Atölyesi dergisini yayımladı. Yayımlanmış 5 şiir kitabı Sessiz Bir Aşkı Dillendirmek 1985, Rıhtım ve Ihlamur 1987, ve Aşk olsun Hayat isimli bir toplu şiirler kitabı ile bir Seçme Şiirler kitabı yayımlandı. kitabı ile Sesli Düşünmek isimli yarı manifesto bir başka kitabı daha bulunuyor. çok sayıda karma ve grup sergilerine katıldı, ulusal ve uluslararası fuarlarda yer aldı. Sanatı hakkında birçok kitap, katalog ve broşür yayımlandı; iki belgesel film çekildi. Çok sayıda ulusal ve uluslararası koleksiyonlarda resimleri bulunuyor. He was born in Tarsus in 1948. He was graduated from Istanbul Education Institute Painting Department in 1971. He has worked as a teacher at various colleges. In 1989, he prefers artist live hood by resigning from being a teacher. He has written theoretical papers about plastic arts. His papers are published in art magazines; Sanat Çevresi, Genç Sanat, Çekirdek Sanat, CEY Sanat, rh+ Sanart, and Artist. In 2007, he has started to publish the magazine of Sanatçının Atölyesi. Fısıltılar ve Çığlıklar 1992, Üşümez mi Sandın meşe Ağacı Soğukta 2011, Also he has 2 book which includes essays on art and artists. He has opened more than 80 individual exhibitions in domestic and abroad. He has joined a lot of mix and group exhibitions, national and international fairs. He won 16 awards. Lots of book, catalog and brochure were published about his art. Two documentary films were produced about his art. His paintings are in many national and international collections."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/01/nar-niyetiyle-unutmanin-degil-hatirlamanin-zamani-msgsu-tophane-i-amire-kultur-ve-sanat-merkezi-06-29-nisan-2016/", "text": "Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen ve Türklerle Ermenilerin sekiz yüz yıllık ortak yaşam kültürüne ışık tutan sergi, 6 Nisan 2016'da MSGSÜ Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde açılıyor. Dünyanın en geniş Osmanlı kartpostal arşivinin sahibi Orlando Carlo Calumeno'ya ait, Anadolu ve İstanbul'da Ermenilerin yaşamlarına ve Osmanlı İmparatorluğu'nun çok sesli ve çok kültürlü bir dönemine tanıklık eden nadide kartpostalların, zengin görsel içerik ve arşiv belgeleri ile birlikte yer alacağı sergi, 29 Nisan 2016 tarihine kadar görülebilir. Yüzyıllarca, Anadolu'nun farklı yerleşim bölgelerinde birlikte yaşamış olan iki halkın unutulmaya yüz tutmuş ortak yaşamlarının, acı ve sevinçlerinin izini süren sergi, Türkler ve Ermenilerin, birlikte yaşayarak oluşturdukları ortak yaşam kültürlerini ve bu mirasın iki halk için içerdiği önemi hatırlatmayı amaçlıyor. Küratörlüğünü mimar Güzin Erkan'ın yaptığı sergi, 7-29 Nisan 2016 tarihleri arasında MSGSÜ Tophane-i Amire KSM'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/01/sanatsal-ifade-ozgurlugu-kilavuzu-yayinlandi/", "text": "Siyah Bant ve İstanbul Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi'nin işbirliğiyle hazırlanan, sanatçıların ve sanat kurumlarının sanatsal ifade özgürlüğü hakkının ihlal edilmesi durumunda haklarını nasıl arayabileceklerine dair önerilerin yer aldığı Sanatsal İfade Özgürlüğü Kılavuzu yayınlandı. Türkiye'deki sanatçıların ve sanat kurumlarının sanatsal ifade özgürlüğü haklarının korunması ve geliştirilmesine destek olmak amacıyla hazırlanan bu kılavuz İsveç Başkonsolosluğu ve Sivil Düşün AB Programı Aktivist Desteği kapsamında, Avrupa Birliği tarafından destekleniyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ulaş Karan ve Siyah Bant'tan Pelin Başaran'ın kaleme aldığı kılavuz iki ana bölümden oluşuyor: Hukuki Arka Plan başlıklı ilk bölümde sanatsal ifade özgürlüğü hakkının tanım ve kapsamı ve sanatsal ifade özgürlüğüne ilişkin ulusal ve uluslararası düzenlemeler anlatılıyor. Pratik bilgi ve öneriler başlıklı ikinci bölümde ise karşılaşılan sansürlerden yola çıkarak oluşturulmuş örnek vakalar ve bu durumlarla karşılaşılması halinde izlenebilecek yollar özetleniyor. Sanat eseri veya etkinlik sebebiyle sanatçı hakkında savcılık tarafından soruşturma başlatılması, sanat etkinliğinin kolluk güçleri tarafından keyfi biçimde engellenmesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı veya başka bir resmi kuruma yapılan fon başvurusunun keyfi gerekçelerle reddedilmesi kılavuzda yer alan örnek vakalardan birkaçı. Kılavuzun sonunda ise sanatsal ifade özgürlüğü alanında daha uzun süreli bir mücadelenin nasıl yürütebileceğine ve savunuculuk çalışmalarına nasıl katılabileceğine dair öneriler ve hak ihlali durumunda başvurulabilecek ulusal ve uluslararası mecraların iletişim bilgileri yer alıyor. Kısıtlı sayıda basılan kılavuzu edinebileceğiniz dağıtım noktalarının güncel listesini Siyah Bant sitesinde bulabilirsiniz. Kılavuzu yaygınlaştırmak için şehrinizde dağıtım noktası olmak istiyorsanız, lütfen info@siyahbant. org adresine elektronik posta gönderiniz. Siyah Bant, Türkiye'de sanatta sansürün aktörlerini ve yöntemlerini araştırmak, internet sitesi ve yayın aracılığıyla belgelemek ve sanatsal ifade özgürlüğü hakkını savunmak amacıyla 2011 yılında kurulan bir girişimdir. Siyah Bant'ta sansür kavramı geniş anlamıyla kullanılmaktadır. Sadece yasalarla değil, farklı aktörlerle uygulanan çeşitli sansür yöntemlerinin hepsini kapsamaktadır. 2000 yılında İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulmuş bir akademik birim olarak insan hakları hukukunun her alanında eğitim ve araştırma faaliyetleri yürütmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/04/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-2-cocuklugum/", "text": "Dünya yazınına Anna Karenina, Savaş ve Barış, Diriliş gibi yapıtlar kazandırmış olan bu büyük Rus yazarı yazın dünyasına ilk adımı bu yapıtıyla atmıştır. Ya da deneyim kazanma dönemi gibi bir şey yoktur. 23 yaşındayken bir yıl çalışarak yazıp çıkardığı bu yapıtı, ruh çözümlemelerinin ve gösterdiği tiplerin gücüyle onu usta bir yazar olarak kabul ettirmiştir. Lev Nikolayeviç Tolstoy, 1851 yılının Nisan ayı sonlarında, ani bir kararla, üç yıldan beri hemen hiç ayrılmadığı Yasnaya Polyana çiftliğini bırakarak, en büyük ağabeyi Nikolay ile birlikte Kafkasya'ya gider. Orada, Yaşamımın Dört Çağı adı altında büyük bir roman yazmayı düşünür. Anı defterindeki: Yarın büyük bir roman yazmaya başlayacağım. notundan anlaşılıyor ki ''Çocukluğum'' adlı romanını 3 Temmuz 1851'den sonra yazmaya başlamıştır. Bir yıl sonra biten bu yapıtı, Tolstoy, Çocukluğumun Tarihçesi adıyla ve L. N. imzasıyla Sovremennik dergisinde basılmak üzere, derginin yöneticisi olan Nekrasov'a gönderir. Nekrasov'dan aldığı olumlu yanıt onu pek çok sevindirmiştir. Çocukluğum, 1852 yılı Eylülü'nden itibaren Sovremennik dergisinde L. N. imzasıyla ve Çocukluğumun Tarihçesi adıyla yayımlanmaya başlar. Kimin tarafından yazıldığı bilinmeyen bu öyküyü eleştirmenler çok iyi karşılarlar. Bir süre sonra Nekrasov, yapıtın Tolstoy'la ilgili olduğunu öğrenince, onu coşkuyla kutlamış ve çok geçmeden Tolstoy'a, bundan böyle göndereceği yazılar için, o zamanın en büyük yazarlarına verilen telif hakkının ödeneceğini bildirmiştir. Bundan anlaşıldığına göre Tolstoy daha 23 yaşında yazdığı ilk yapıtıyla kendisini tanıtmış ve usta yazarlar arasında yer almıştır. Çocukluğum, İlk Gençlik ve Gençlik adları altında üç kitabı içine alan bu yapıtın Tolstoy'un çocukluk ve gençliğiyle ne derece ilgisi olduğuna gelince romandaki karakterlerin birçoğunun yaşamdan alındığını söyleyebiliriz. Büyükannesinin isim günü kutlamasına gelen arkadaşlarıyla oyunlar oynarken çocukluğundaki bir lekeden söz ediyor. İlenka'nın isyanı yüreğimde bir çığlık gibi büyüyor hala. Neden engel olmadım, kalbim nerdeydi? Bu acımasız davranışımı kendime açıklayabilmiş değilim. Çocukluk hatıralarımdaki ilk kara lekenin sebebidir. Gözyaşları içinde yazdığı bu sözlerin öncesinde gizlice öğretmeni Karl İvaniç'in odasına girip şiir defterini karıştırır. Şiir defterinde Karl'ın en sevdiğim şiir olarak tanımladığı şiiri çalar. Yalnızca derinden sevebilen insanlar derin acı duyabilirler fakat bu insanların sevme ihtiyacı acıya tepki oluşturarak dindirir. Acı hiçbir zaman öldürmez."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/04/hakan-erol-ezilenler/", "text": "1821 yılında Moskova'da dünyaya gelmiştir Fyodor Mihayloviç Dostoyevski. Orduda belirli bir süre görev yapan Dostoyevski, edebiyata yönelmek için ordudan istifa etmiştir. Zorlu bir hayat yaşamıştır, I. Nikolay'ın baskıcı rejimine muhalif politik bir gruba katılan Dostoyevski, bu yüzden tutuklanmıştır, hatta kurşuna dizilmekten son anda kurtulmuştur. Bunun yerine Sibirya'ya sürülmüştür ve zorunlu askerliğe alınmıştır. Sara hastası da olan Dostoyevski, bu hastalığının ilk belirtilerini babasını kaybedince hissetmiştir. Rus Edebiyatı ya da Dünya Klasikleri denilince akla ilk gelen isim kuşkusuz Dostoyevskidir. İlk romanını 1846 yılında ''İnsancıklar'' adıyla yazmıştır. Bu kitap sayesinde büyük övgülerin sahibi olmuştur ve edebiyat dünyasına ilk adımını atmıştır. Bundan sonra, 1849'a kadar çıkardığı kitaplar, dönemin eleştirmenlerince sert tepkilerle karşılanmıştır. Ancak eleştirilere rağmen, geniş bir okuyucu kitlesi tarafından beğeniyle okunmuştur bu kitaplar. Sibirya sürgününden sonra yazdığı romanlarla tekrar eski ününe kavuşmayı başarmıştır Dostoyevski. İnsancıklar, Öteki, ''Ezilenler'', Yeraltından Notlar, Suç ve Ceza, Kumarbaz, Budala, Ecinniler gibi kitapların yazarı olan Dostoyevski, her bir kitabıyla Rus ve Dünya edebiyatına eşsiz katkılar sunmuştur. Her bir kitabıyla okuyucuda derin izler bırakmayı başarmıştır. Dostoyevski, Ezilenler'de ilmek ilmek işleyip oluşturduğu karakterleri, bizden biriymişcesine benimsememize ve onlara sıkı sıkıya sarılmamıza yardımcı olur. Derin ruh çözümlemelerinin olduğu kitap, her bir sayfada okuyucuda merak uyandırmayı başarabiliyor. Dostoyevski'nin romanlarını okuyan insanların hayal dünyası alabildiğine büyür, hayata farklı bir pencereden bakabilme kabiliyetleri ise gelişir. Yazar, kitapta İvan karakterini kendisinden özellikler katarak karşımıza çıkarır. Para kazanmak için yazan, yoksul genç bir yazar olan İvan, kitaptaki iyiliklerin baş mimarı durumundadır. Kimseyi kırmayan, incitmeyen, sevdiği kız olan Nataşa'nın gönlünü başka birine kaptırmasına dahi kızmayan ve hatta onlara romanın başından sonuna kadar yardımcı olan, onların en iyi dostu konumundadır. Bir diğer karakter dışlanan, dövülen ve ezilen küçük kız Nelli'nin kurtarıcısı, yardımcısı ve küçük kızın tek aşkıdır. Nataşa, Alyoşa'yı Kontes'in kızı Katya'ya kaptırınca ister istemez her konuşmasında acısını bin kat daha arttırır. Bunu dostu İvan'la konuşurken, lafı bir anda oraya bağlamasından ve İvan'ın derin düşüncelerinden anlayabiliriz: Birden konuyu değiştirerek: Şu Katya ne şeker şey, değil mi Vanya ? diye ekledi. Tabutçunun bodrumunda ölen bir kadın, kızına lanet eden dedesini ara sıra yoklayan küçük öksüz kız, pastanede köpeğiyle birlikte can veren bunak ihtiyar! Kör kütük bir aşk! Bu aşk uğruna, her şeyi yerle bir eden bir kadın. Ölüme biraz daha yakınlaşırken son anda kurtulan bir hayat ve onun dışında ölen küçük bir kalp ve son bulan bir hayat... Bir roman için bütün her şey olgunlaşmıştır. Tüm bu konuları yazıya dökmek için ise Dostoyevski gibi usta bir kaleme yakışmıştır. O da ''Ezilenler''de bunu tüm içtenliğiyle ve heyecanıyla yansıtmıştır. Her sayfanın sonunda, diğer sayfaya başlamanın mutluluğunu duyarsınız. Dostoyevski'nin romanları, okuyanda bu etkiyi bırakması bakımından tartışılmaz bir yere sahiptir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/bonhamsdan-islam-ve-hint-eserleri-muzayedesi-degerli-seramik-heykel-hat-sanati-ve-tekstil-eserleri-19-nisanda-londrada/", "text": "Geçtiğimiz yıl, Nisan ve Ekim aylarında gerçekleştirdiği iki önemli müzayedenin ardından Bonhams, çok özel parçaların satışa çıkacağı İslam ve Hint Eserleri Müzayedesi'nin, 19 Nisan 2016 tarihinde Londra'da gerçekleşeceğini duyurdu. 315 lotluk müzayedede dikkat çekici ve nadide cam, seramik, hat sanatı, minyatür, heykel, bronz, halı ve tekstil parçalarına yer verilecek. Mekke'de Kabe ve Mescid-i Haram'ı resmeden İznik Çinisi (tahmini değer 50,000-60,000 İngiliz Poundu), Victoria and Albert Museum, Louvre, British Museum, BenakiMuseum ve MetropolitanMuseum of Art gibi, dünyanın en ünlü İslami sanat koleksiyonlarının yer aldığı sanat kurumlarına ait eserlerle kıyaslanabilecek bir değere sahip. Sıradışı, canlı yeşil rengi, bu çiniyi benzer parçalardan farklı kılıyor. - yüzyıl sonlarında Bağdat'ta yaşamış ünlü hattat Yakut El-Musta'sımi'nindeğerli ve nadir Hat Çalışmaları Albümü, tahmini olarak 100,000-200,000 İngiliz Pound'u değerinde. El-Musta'sımi'nin, bilinen en meşhur İslami hat sanatçısı olduğu söylenebilir. Bağdat'a bir köle olarak getirildiği düşünülen hat sanatçısı, daha sonra son Abbasi Halifesi'nin resmi katibi olarak görev yapmış. Bonhams müzayedesinde yer alacak olan 15 sayfalık yazı çalışmalarını içeren albümün tezhibi 16. yüzyılda İran'da yapılmış. İpek Heriz Halı'nın (2.91cm x 2.16 cm; tahmini değeri 40,000-60,000 İngiliz Poundu) yanı sıra, müzayedede satışa sunulacak bir diğer değerli tekstil ürünü ise 19. yüzyıldan, Kırmızı İpekten Yapılmış Osmanlı Sancağı; değeri ise yaklaşık 30,000-40,000 İngiliz Poundu. Dikkat çeken diğer lotlar arasında, 15. yüzyıl ortası, Orta Asya'da yapılmış, nadir bir eser olanTimur döneminden Oyma Mermer Panel, değeri yaklaşık80,000-120,000 İngiliz Poundu, bulunuyor. Özenle işlenmiş etkileyici parça, Timur İmparatorluğu'na ait bir tasarım ve oyma şaheseri olarak, o dönem mermerlerinin günümüze kadar gelen en benzersiz örneklerinden biri. Döneme ait farklı çizimlerde tahtların üzerinde görülen desenlerin ve aynı oranların panelde de bulunması nedeniyle, panelin bir Timur hükümdarı veya yakın çevresine mensup bir kişinin bahçesinde kullanılan bir kürsüyü süslemiş olduğu düşünülmektedir. Ayrıca, İspanya'dan (10-12. yüzyıl)gelen ve yaklaşık değeri 50,000-70,000 İngiliz Poundu olan nadir eserlerden Kafes İşlemeli Bronz Tütsü Kabı; 12. yüzyıl sonları İran yapımı Zarif Keşan Çömlek Vazo; 10. yüzyıl Mezopotamyabölgesinden Abbasi Lüster Çömlek Vazo; Timur veya Safavi İran dönemine ait, içinde Falname da bulunan Yaldızlı Kuran (15. veya 16. yüzyıl) ve yaklaşık 1370 1380 yıllarında Mezopotamya veya Tebriz'de yapılmış Havuzda İki Turna isimli tablo gibi benzersiz eserler de müzayedede satışa çıkacak. Müzayedeye dahil olan 20 İznik çinisinden, yaklaşık 1580 yılında yapılmış olan çini (tahmini değeri 10,000-15,000 İngiliz Poundu), özellikle içiçe geçen arabesk sarmal motifleri ve onları çevreleyen 10 adet mihrap şeklindeki panelleri ile dikkat çekiyor. Nisan 2015'te gerçekleşen Hint ve İslam Eserleri müzayedesinde, %50 oranında bir pazar payı elde eden Bonhams, Tipu Sultan'ın cephanesine ait silahların satışından 7.4 milyon İngiliz Pound'un üzerinde bir satış rakkamı elde etmişti. Ekim 2015'te ise, 16. yüzyıl sonu veya 17. yüzyıl başında Güracat'ta üretilmiş, son derece nadir sedef kakma tepsiyi, 962,500 İngiliz Pound'u ile alıcısıyla buluşturarak, haftanın en yüksek müzayede değerine ulaşmıştı. Oliver White, bu alanda beş yıl uzman olarak görev almasının ardından, Haziran 2015'te Bölüm Direktörü rolüne atandı. Bonhams'da çalıştığı dönem boyunca, İslam ve Hint Eserleri Bölümü önemli başarılara imza atmıştır, bunlara; 2011 yılında Jahangir'in gerçek boyutunda portresi (1 milyon 420 bin İngiliz Poundu); 2010 yılında Tipu Sultan'ın tahtı üzerinde bulunan süs (434,000 İngiliz Poundu); BhawaniDas tarafından resmedilen, çok önemli yarasatablosu (Great IndianFruit Bat, 458,000 İngiliz Poundu) ve 2013 yılında İznik yapımı çömlek sürahi (457,250 İngiliz Poundu) satışları dahildir. Ayrıca, Nisan 2015'teki müzayedede satılan Tipu Sultan'ın cephabesine ait olan kaplan kafası topuzlu ve mücevher kaplı çok nadir kılıç (2 milyon 154 bin 500 İngiliz Poundu); uzun namlulu av tüfeği (722, 500 İngiliz Poundu) ve Seringapatam Savaşı sırasında kullanılan top (1 milyon 426 bin 500 İngiliz Poundu) gibi nadide parçalar da dahildir. Oliver White UniversityCollegeLondon'da lisans eğitimini, daha sonra Kingston Üniversitesi'nde Master derecesini tamamladı ve Granada Üniversite'sinde bir sene İslam Sanatı Tarihi eğitimi aldı. Akıcı olarak İspanyolca konuşuyor. 1793 yılında kurulan Bonhams, dünyanın sanat ve antika alanındaki en büyük müzaye evlerinden biridir. Günümüzde, rakiplerine kıyasla, en fazla satış yapan müzayede evi olma özelliğini taşımaktadır. Ana satış salonları, Londra, New York ve Hong Kong'da bulunmaktadır. Satışlar aynı zamanda İngiltere'de Knightsbridge, Oxford ve Edinburgh; Amerika'da San Francisco ve Los Angeles; Avrupa'da Paris ve Stuttgart, Avustralya'da ise Sydney kentlerinde gerçekleşmektedir. Dünya çapında geniş bir ağa sahip olan Bonhams, 60 farklı uzmanlık alanı üzerine, 25 farklı ülkede satış danışmanlığı ve değerleme hizmetleri vermektedir. Gelecek satışlar ve Bonhams departmanları üzerine detaylı bilgi için lütfen www. bonhams. com adresini ziyaret edebilirsiniz. Facebook ve Instagram üzerinden Bonhams, Twitter'da ise @Bonhams1793 adresinden takip edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/gercegi-dusle-r-nedret-yasar-guzelyali-sanat-galerisi-28-nisan-26-mayis-2016/", "text": "İzmir Konak Belediyesi Güzelyalı Sanat galerisi, sanatçı Nedret Yaşar'ın yirmi üçüncü kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, 28 Nisan 26 Mayıs 2016 tarihleri arasında Güzelyalı Sanat Galerisinde görülebilir. Görüneni aktarımda, gerçekçi akımların etkisinde üretilen görünümlerin öznesi olarak karşımıza insanın 'gerçek' edimi çıkmaktadır. Tarihsel süreç boyunca varlığını sürdüren 'gerçek'edimi günümüzde de rağbet edilen konu öznelerinden birisidir. Düşlenen, hayal edilen ise fantastik ya da 'düş' olarak adlandırılmasından çok önce sevgi, korku ve bilinmezlik gibi ruhsal haller arasındaki yakın ilişkinin tüm üretim süreçlerinde güçlü bir unsur olagelmiştir. Plastik dilin imkanlarıyla belirgin ruhsal halleriyle vurgulanan figürlerin ve gerçek ile düşün aykırı yapıları olarak tasarlanan sahnelerin konu edildiği resimlerimde, izleyici, tanıyıp özdeşleşeceğibir ortamdan ve karakterden ziyade uyumsuz ve huzursuz edici bir dünya ile karşılaşacaktır. Sanata özgü yaratma edimi ile gerçeğin düşe, düşünde gerçeğe dönüşmesi, günümüz yaşamının içindeki uyumsuzluğa nüfuz eden nefret, korku ve bilinmezlik düşünceleri ile bütünleşmektedir. Yine bu uyumsuz ve huzursuz dünyayı anlatırken kullandığım plastik ifade dilin aracılıyla günlük yaşamın bilinen biçim kalıplarının dışında, düşsel gerçeğin biçim ve parçalardan oluşan bir döngü içinde gerçekdüşe dönüşmektedir. Düş yoluyla beliren görünüm karşılığında gerçeklikgörsel tasarıma dönüşmektedir. Gerçeklerden koparak iç'te/düş'te kalan imgelem etkinlikleri ile doyurmakta kullanılan tasarım gerçeğin ve olanağın dışında, imgenin özgün islemesiyle oluşmaktadır yapıt. Ruse/Bulgaristan'da doğdu, V. T., St. Cyril ve St. Methodius Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'den mezun oldu (1996). Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Bölümünde Yüksek Lisans eğitimini tamamlayıp(2005), Sanatta Yeterlik(2011) aldı. Halen İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi öğretim üyesi olarak görevini sürdüren Nedret Yaşar yurt içi ve yurt dışında bir çok karma sergi, sempozyum ve bienallere katılmış, yirmi üç kişisel sergi açmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/idil-mirata-tokdemir-sanatta-aciyi-deneyimleme-ve-eylemsel-mutilasyon-1/", "text": "İnsanoğlu zamanın başlangıcından bu güne, doğumuyla birlikte yanında getirdiği ve son nefesine kadar hiç ayrılmadığı, ancak çoğu zaman ötelediği ve kaçtığı bir gerçeklik içinde varolmuştur: Acı. Bu makalenin amacı, öncelikle acı kavramını farklı katmanlarda araştırmak ve anlamak; daha sonra, günümüz Performans sanatçılarının acıyı deneyimledikleri yapıtlarını; yaratım esnasında bilinçli olarak kendilerini incitme, bedenlerine zarar verme ve fiziksel sınırlarını zorladıkları deneyimlerinin özündeki bulguyu; bu süreç içinde sanatçı ve izleyici psikolojisinde nelerin değiştiğini ve tüm bunların uzun dönem karşılaştırmalı sonuç ve etkilerini örnekler vererek irdelemektir. Günümüzde sanat modernist, geleneksel anlamını çoktan gerilerde bırakmış, sanatçının, psikolojik-toplumsal bozulmalardan, otorite, sosyal eşitsizlik ve düzensizliklerden, kişisel, bilinçaltı baskı ve rahatsızlıklarından özgürleşme eylemleri olarak şekil değiştirmiştir. Bu eylemler sanatçıların fotoğraf, heykel, video, performans gibi farklı disiplinleri kullanarak, türlü deneyimlere açık, kendilerini özgür hissettikleri noktaya kadar sürükledikleri çalışmalar yaratmıştır. Birçok sanatçı sanat nesnesi olarak bedenlerini kullanmış, yapıtlarını ve düşüncelerini performatif/interaktif etkinlikler şeklinde ifade etmiştir. Aslına bakılırsa günlük hayatta da bedene minimal ölçeklerde sıkça eziyet edilmektedir. İçinde yaşanlan dönemin beğeni terazisine göre, bedeni açlığa mahkum ederek zayıflamaya çalışmak; dar elbiseler giyerek mengeneye almak; eğmek bükmek, yüksek ökçeler üzerinde yürümeye çalışırken ayakları yaralamak, burkmak, hatta düşmek; yanlış beslenmek, sigara içmek gibi bedene zararlı birçok davranış her gün yapılanlar arasındadır. Bunların bir ötesinde, bedenini kesmek, yakmak, tırnak batırmak, morartmak, aşırı uyuşturucu kullanmak en yaygın olan ve kişilik bozukluğu olarak adlandırılan psikolojik vakalardır. Bir daha ötesine bakıldığı zaman ise, uzuvlarını keserek kendini sakatlayan patolojik-psikiyatrik-klinik vakalar intihar seviyelerine kadar gitmektedirler. Çile aslında sadece ilkellerde değil, birçok din ve inanışa göre bedenin sınırlar ve kısıtlamalar içine sokularak arındırılması anlamını yüklenmektedir. Örneğin, İslam'da çile, ıstırap, zahmet, eziyet ve zorluğa tahammül özellikle Tasavvuf'ta, dervişlerin nefsi terbiye etme ve Tanrı'ya Varma yolundaki ibadet yöntemleri olmuştur. Aynı şekilde, Hint Fakirizm'indeki en önemli ibadet, bedene eziyet ederek gerçekleşmektedir. Fakir, her acıya ve yoksunluğa dayanabilen kimsedir. Bir tür tarikat sayılan Fakirizmin en önemli özelliği acıya katlanarak ruhu rahata kavuşturmaktır. Fakirizm, sabır ve tahammülü emreden Hindu dinlerinden doğmuştur. Fakirlerin inançlarına göre hayat ruhun zindanıdır. Tabiat ve beden ruhun en büyük düşmanlarıdır. Ruh, görünmez bir varlık olduğu halde beden kara topraktan, çeşitli zararlı unsurlardan yapılan bir varlıktır. Bunun için bedeni eziyete sokmalı, onu elden geldiği kadar eritmeli ve üzmeli ki, ruh mesut olsun. Böyle bir inanç ve düşünce yapısı, Platon'un, ruhu içinde tutsak ettiğini söylediği ve tüm kötülüklerin kaynağı olarak gördüğü bedenin dışlanması anlayışını hatırlatıyor. Kuşkusuz, beden üzerinde uygulanan ve farklı anlamlar taşıyan bu davranışların birçok ortak paranormal yanı yıllarca araştırılmış, klinik olarak teşhis edilmiş ve tanımlanmıştır. Ancak, bu davranışlar sanat eserleri olarak sergilendiği zaman bambaşka bir etki oluşturmaktadır. Kulağını kılıçla keserek kendine zarar veren Van Gogh, böyle bir eylemin Modern Dönem örneklerindendir. Günümüzde birçok sanatçının bedenleri üzerinde uyguladıkları acı ve eziyet gösterilerini sanatlarında bir araç olarak kullanmaları 'Performans Sanatı'nın önemli hareket noktalarından biri olmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/internal-variations-figures-and-gestures-brian-booth-craig-bernarducci-meisel-gallery-07-30-april-2016/", "text": "New York City, NY Louis K. Meisel Gallery, in conjunction with Bernarducci Meisel Gallery, is pleased to announce Internal Variations: Figures and Gestures, the gallery's first solo exhibition for sculptor Brian Booth Craig. Specializing in the medium of bronze, Booth Craig's work translates classically derived figures into contemporary icons. His female nudes subtly reveal their personas, transforming them far beyond the rigidity of the bronze that eternalizes them. Intending to imbue his figures with a sense of agency, Booth Craig mixes 21st century gestures with surprising natural elements; some of the figures present their audience with unusual talismans that include bones, animals, and horns. Traditional compositional conventions are purposely ignored by the artist, who prefers to work from the individual cues put forth by his live models during the creative process. By intentionally replicating the body language specific to each model, Booth Craig captures moments of individual self-assertion; his verist figures stand dignified and defiant before their viewer, sometimes aggressively or unusually posed. Using gesture as his palette, he is able to adeptly convey emotional presence within his figures. Through gesture, Booth Craig is able to nimbly depart from more traditional forms of verist sculpture. While his choice of subject reveals the beauty of the female form, the figures themselves are not idealized. Their bodies and faces are sculpted nearly to their model's actual form. Rather than eliminating the various ambiguities and anomalies in the human physique, Booth Craig embraces them, thereby further individualizing his subjects. Working from life, Booth Craig first sculpts in clay. The clay work is used to construct the mold from which the bronze will ultimately be drawn and cast. His figures are often created to scale; sculptures are often produced in both life-size and half life-size. He has worked with both male and female subjects, and has also experimented with self-portraiture. Originally from Pittsburgh, Pennsylvania, sculptor Brian Booth Craig holds a B. A. from Pennsylvania State University (1993) as well as a M. F. A. from the New York Academy of Art (2013.) He is the recipient of The Elizabeth Greenshields Foundation Grant (1993) and is an Honorary Member of the International Sculpture Center (2013.) His works have been widely exhibited around North America since 1991, including two consecutive years at Art Miami (2014- 2015), Contemporary Arts Center in New Orleans (2014) and multiple exhibits at the John Pence Gallery in San Francisco. He continues to teach annually at the Rome Art Workshops in Rome, Italy. Internal Variations: Figures and Gestures opens on Thursday, April 7th from 5-7pm, and runs through April 30th. A fully illustrated color catalog is available. Please direct all questions to Elizabeth Harris at Elizabeth@Meisels. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/kosev-dunya-sanat-gunu-karma-sergisi-aciliyor-11-16-nisan-2016/", "text": "KOSEV Kocaeli Sanat Evi Derneği, 2013 yılında bir ilki gerçekleştirerek Kocaeli'nde, Dünya Sanat Günü kutlamalarının ve etkinliklerinin başlamasına öncülük etti. Sanat, hayal dünyasının, duygu ve düşüncelerin, yeteneklerin, güzelliklerin paylaşıldığı en önemli aracılardan biridir. KOSEV'in organize ettiği bu sergide, sanatçılarımızın üretimlerini Kocaeli'nde sanat dostlarıyla paylaşmanın heyecanını yaşıyoruz. Dünya Sanat Günü Karma Sergisinde Resim, Heykel, Seramik, Çini ve Deneysel kategoride eserler sergilenecektir. Sergi'de yirmi üç sanatçının kırk altı çalışması yer alacaktır. Dünya Sanat Günü Karma Sergisi Katılımcı Sanatçılarımız, Asuman Türegün, Ayşe Nezahat Ayhan, Ayşen Bostan, Birgül Özçelikçi Taşören, Deniz Evin, Ebru Turna, Elif Kalecier, Emin Ata Ruacan, Ercan Olgun, Füsun Erkan, Gökhan Yolcubal, Handan Atılgan, Hülya İnaltekin, Hülya Patoğlu, Kadriye Altınay, Müge Arıtürk Mızrak, Nihal Baykal, Şenay Kanık, Sibel Sağlam, Şükran Dağdemir, Şule Gürbüz Yurdagül, Vesile Talun, Yurdanur Demiryol. 11 Nisan Pazartesi günü İzmit Belediyesi Sanat Galerisi'nde açılacak olan Dünya Sanat Günü Karma Sergisi geçen yıl kaybettiğimiz değerli üyemiz Sayın Süleyman Duralı'ya ithaf edilmiştir. Ayrıca, sergide değerli üyemizin son dönemlerde yaptığı seramik çalışmaları da sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/new-paintings-robert-neffson-bernarducci-meisel-gallery-07-30-april-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present the second solo exhibition for American cityscape painter Robert Neffson. The exhibition will include paintings from his most recent body of work. Neffson's dichotomy of art and life create his own personal interpretation of reality. Neffson creates wide angle, almost photographic paintings of the great cities of Europe and the United States. His intricate oil canvases of Manhattan are precise snapshots in time. NYC Apple (2016) displays a cross-section in midtown featuring displays pedestrians going about their daily lives and marvelous reflections of light on the architecture at the intersection of 5th Avenue and 59th Street, looking south. The title of the painting comes from its most prominent architectural focus that of the Flagship New York City Apple Store. Neffson's perspective portrays not only a literal depth of the city but a cultural depth as well. Also on view will be Metropolitan Museum (2014), a painting of the American Wing at the Metropoltian Museum of Art. This rare subject matter for Neffson, an interior, maintains his complex motifs of architectural prowess, excellent use of light, people in motion, and a self-portrait of himself and his wife, Karin. As the artist explains, each painting is a sort of self-portrait even if he wasn't in it because it represents his perception of a place. The technical skill required to make these paintings is extensive. After spending weeks choosing from thousands of photos of a location that the artist wishes to paint, the next step is to prepare a study. This lays out the basic composition for the artist. This is followed by a full-size drawing directly on the linen surface. The details are so minute that this process alone takes several weeks. Before the painting is completed the artist finalizes the composition by adding either figures and altering minor details of the landscape. In total, each painting is completed in three to four months. At the moment, all paintings except the latest painting entitled NYC Apple are privately held. Robert Neffson, born in 1949, grew up in New York and received both his BFA and MFA from Boston University. In 1976, he was awarded the Fulbright-Hayes Fellowship for painting in Rome. He has attended, on full scholarship, Skowhegan School of Sculpture and Painting. His work is included in many prominent public collections. Neffson has exhibited at Roswell Museum and Art Center, Plus One Gallery and other notable institutions. Bernarducci Meisel Gallery has represented Robert Neffson since 2010 where his work reflects the gallery's programming and commitment to the finest in contemporary realist painting."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/six-pack-huris-studio-20-nisan-24-nisan-2016/", "text": "- Six Pack; Bir sanatçı kolektifi sergisi - Sanatçılar izleyiciyi kendi çöplüklerine çağırıyor - Bir beyin kası olarak Six Pack Usta ve genç sanatçılar aynı atölyede çalışabilir mi? Aynı atölyeden farklı dillerde işler çıkabilir mi? Kolektif mekanda bireysellik korunabilir mi? Üretim alanı sergi alanına dönüşebilir mi? Bu soruları evet'leyen bir sergiye davetlisiniz. Altı sanatçı sizi kendi çöplüklerine çağırıyor. Çağdaş sanat üretim yordamında geleneksel yöntemlerin izlerini sürmek, yapıtı üretim yerinde izlemek için dört günlüğüne açık olacak sergi 20 24 Nisan tarihleri arasında izlenebilir. Ebru Arığ, Selim Büyükgüner, Zeynep Erol, Mustafa Kaplan, Huri Kiriş, Serra Kuşkaya'nın işleri ile katıldığı Six Pack sergisinin açılışı 20 Nisan, Çarşamba 19.00 21.00 saatleri arasında Huri's Studio'da. Ebru Arığ, Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği Seramik Ana Sanat Dalı'ndan mezun olmuştur. Özel bir okulda görsel sanatlar öğretmenidir. İstanbul'da seramik çalışmalarını sürdürmektedir. Selim Büyükgüner, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olmuştur. Mezuniyetiyle birlikte reklam sektöründe çalışmaya başlamıştır. Sanat çalışmalarına İstanbul'daki atölyesinde devam etmektedir. Zeynep Erol, İstanbul Üniversitesi'nde ekonomi eğitimini tamamladıktan sonra 15 yıl iş hayatında yer almıştır. Sanat eğitimine Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde devam etmektedir. Mustafa Kaplan, Rules takma adıyla grafiti çalışmalarını sürdürmektedir. Huri Kiriş, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun olmuş, yüksek lisansını Mimar Sinan Üniversitesi'nde tamamlamıştır. Çalışmalarına İstanbul'daki atölyesinde devam etmektedir. Serra Kuşkaya, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde aldığı sanat eğitiminin bir dönemini Complutense University of Madrid'de tamamladıktan sonra mezun olmuştur. Çalışmalarına İstanbul'da devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/tahterevalli-ozan-unal-galeri-selvin-07-24-nisan-2016/", "text": "1974 yılında İzmir'de doğdu. İlk orta ve lise eğitimini İzmir'de aldıktan sonra Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde Grafik Bölümüne girdi. Bu bölümü yarıda bırakarak aynı fakültenin Moda ve Aksesuar bölümüne geçti. Eğitimi sırasında Beymen Academia Tasarım Yarışması, Deri Günleri Tasarım Yarışması gibi tasarım yarışmalarında ödüller aldı. Merkezi Danimarka'daki SAGA International Design Center Young Designer Seminar'da Türkiye'yi temsil etti. 2000 yılında Sınırlandırılmış Hayalgücü-Tasarımcı Bakış Açısı teziyle mezun oldu. 2001 yılında İzmir Karşıyaka'da Atölye Pi Tasarım ve Sanat Atölyesi'ni kurdu. Çeşitli karma sergilerde bulundu ve kişisel sergiler açtı. Halen atölyesinde ağırlıklı olarak heykel olmak üzere çeşitli disiplinlerde sanatsal çalışmalarına devam etmektedir. Ozan Ünal; yeni sergisinde aşk bir tahterevalli ise... ile başlayan cümleler kuruyor. Bir üçgen, bir çubuk yardımıyla insana, aşka, ilişkilere ait kısa hikayeler anlattığı heykellerinde Ünal; bu kez demir yerine bronz kullanmayı tercih etmiş. İçeriğin yer yer biçimin önüne geçtiği, hikayenin formun içine dekonstrüktif bir kaygıyla girdiği heykeller; disiplinlerin içiçe geçtiği yeni sanatta, plastik ve dramatik aforizmalarıyla; sizi görsel ve düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor. Sergi 7-24 Nisan tarihleri arasında Galeri Selvin'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/turist-bakisi-alper-elitok-osman-sisman-degartlab-05-nisan-17-nisan-2016/", "text": "Düşünün ki ben de Londra'ya gittim de, Saint-Paul Katedrali'ni görmedim. İnanın doğru söylüyorum. İki imge, iki turist niteliği: İlki, yüzlerce yıldır eğri duran Pisa kulesinin açığında konuşlanıp fotoğraf makineli türdeşlerine uygun perspektiften kuleye destek atma pozu veren onlarca turistin göründüğü bir fotoğraf. Gittikleri yerde her biri aynı şeyi yapmaya bu kadar tutkun olsalar da, elbet her turist kuleyi ıskalıyor bu açıdan. Kim bilir ne zaman bulunmuş haylaz bir espri, bir salgın gibi turist ırkının kolektif görsel rejimine hakim oluvermiş. İkinci imge, herhangi bir şehrin, özellikle de turistik noktalarıyla övünmeyi, onlarla markalaşmayı ödev edinmiş yerel yönetimlere sahip şehirlerden herhangi birinin turistler için özel ürettirdiği jenerik harita tipolojisi: Şehrin turiste hitap eden, onun bakışı için inşa edilmiş ve onun bakışını inşa eden imgesinde; topografyanın geri kalanına yukarıdan bakan, kendilerinden gerisini umursamazca önemsizleştiren, haritanın üzerine ölçekaşırı bir kibirle, irice ve ferah ferah çöreklenmiş anıtların, parkların, müzelerin, tapınakların, alışveriş merkezlerinin ikonları. Şehrin heterojen ve hayhuylu gerçekliğinde gidilecek, görülecek, fotoğraflanacak, paylaşılacak yerleri cüretle işaretleyen; haritanın üstüne daha muteber ikinci bir harita kuran aklın ürünü; kolaylaştırıcı olduğu kadar kısıtlayıcı, indirgeyici, deneyimi fakirleştiren bir temsil. Bu iki örnek, turistin bakışına dair derdimizi özetliyor: Herhangi bir gezgin özne için herhangi bir şehir sürprizlerin, çeşitliliğin, biri bir diğerine benzemez tekillikte deneyimin yurdu iken; hem şehir imgesini inşa etme yetkisini elinde tutan kurumsal yaklaşım hem de bizzat turist birey elbirliğiyle bu muhteşem tekilliğin altını oymak için elinden geleni yapıyor gibiler. Turist bakışı, coğrafyayı, tarihi, tat ve kokuları, arzu ve tatminin her türlüsünü çalakalem yeniden haritalarken olasılıklar ve olanaklarla dolu pür neşe bir karmaşayı dümdüz ediyor. Ezilmekten ot bitmez olmuş o bilindik patikayı binbirinci kez geçiyor her bir turist; atasının durduğu noktada durup onun gözüyle bakıyor, hafızasına öncekinin aynını nakşediyor, fazlaca vakit harcamayıp kendini bekleyen sonraki ortak durağa seğirtiyor. Haliyle, yeniden üretilen imgeler de birbirinin aynı oluyor. Yerlere dair popüler turistik imgeler pek çok kanaldan yayılıyor. Yorucu bir kapsayıcılıkla yazılmış envanterlere benzeyen gezi rehberleri, orta sınıfın hayallerini kışkırtan gazete ekleri, lükse yeni ve vasat bir tanım getiren tatil acentası broşürleri, doğa ve kültür fikirlerini birbirinden ayırıp ayırıp yine birbirine katan ideolojileriyle maceraperver keşif dergileri, bu sonuncuların kaçınılmaz evladı belgesel kanalları. Dünya üzerine yayılmış orta sınıfın mahşeri kalabalığına, hem de her bir üyesine tek tek seslenen bu kanallar, emir kipiyle konuşuyor: Şuraya git ve şunu yapmadan dönme. Hayatı, ölümden önce yapılacak şu kadar şeyler listesi olarak projelendiren bakış, aslında onu ıskalamanın kıt ilmini de icra etmiş oluyor. Tavladıkları her grupla aynı rotayı izleyen öncü müteşebbisler her bir turda maceracılıktan uzaklaşıp o sığ bıkkınlığa rücu ediyorlar. Dünyanın öteki ucundaki o yeri ilk kez gören insan evladının şaşkınlıkla, korkuyla, kaygıyla ve erinçle titremesini; rotası, kalacağı yeri, süresi belli gezginliğin listesine bolca dövizle yazılmış çağdaş torunlarının keşif anında dahi vazgeçemedikleri güvenlik hissinin bönlüğüyle karşılaştırmalı. Turizm, siyasal iktisadını bir kenara koysak, en masum haliyle bile imgesel bir işgal, bir görsel sömürgecilik biçimi. Turist ırkı yekpare değil elbet, o da katman katman, sınıf sınıf. Kalmayı tercih ettiği yerden görecekleri listesine, yemek mekanlarından sokak deneyimine dek birbirinden farklılaşan alttürleri var. Sözgelimi, kendimizi en yakın hissettiğimiz ekip, kültürel sermayesi nispeten yüksekçe, hediyelik alışverişinden topyekün kaçınamasa da uzakça duran, çekeceği fotoğraf karelerinde nafile bir özgünlük arayışında olan, ortalama turistleri farkında olmadan hor gören, kah kafileden kopan, kah kafile fikrine bile katlanamayan tür. Rehber kitapların dışına taşan gerçekliği keşfetmek için ara sokaklarda dolaşmak, sokak yemeğinden tiksinmemekle övünmek, her tür mekanı mesken edinebileceği iddiasında olmak bu türün gezi alışkanlıkları. Yerel esnafa bize buralıların takıldığı yerleri, yediği lokantaları, içtiği soteleri göster diyen, oraları bulan, sonra da Lonely Planet yazarı olsaydık burayı yazar mıydık? sorusuyla cebelleşenler; ören yerlerindeki, müzelerdeki audioguide'lardan hazzetmeyen, rotaları tersinden yürümeye meyyal bireycikler... Peki, böyle bir tür turist olunca ne oluyor? Sadece oradaydım demeye yarayan; negatifleri, diaları, hafıza kartlarını enselerinde unutuşun sıcak soluğuyla doldurup taşıran fotoğrafların dışına mı çıkılıyor? Pek sayılmaz. Turist bakışını edinmediğini, edinmeyeceğini ilan eden her fani turist, yerelliğin içinde eriyemeyecek olmanın buruk mayiini elbet şuursuzca tadıyor. Hasılı, turist bakışı, kendi avangardını ararken bile işgalciliğe hizmet ediyor. Biz ne ettik? Kafilelerden uzak durduk. Türkçe konuşanları duyunca uzaklaştık. Bangkok'un kirli strip-club ve specialmassage merkezi Patpong'dakimekanlar arasında mekik dokurken bize en çekici gelen öneri, bir fuhuş değnekçisinin Freetoilet! nidası oldu. Tayland'dan Kamboçya'ya karayoluyla geçerken vize beklediğimiz sınır hattını Habur'a benzettik. Bekir Bozdağ'a benzerliğiyle bizi ülke gündemine fırlatıveren Kamboçyalı bir siyasetçinin posterine hoşnutsuzlukla baktık. Kıvrımlı Khmer alfabesini oryantalist tablolardaki nazlı, aşüfte hatunlara benzetip hemen ardından özeleştiri verdik. Genç tuktuk şoförümüzün adının Soviet olduğunu ve ayda yetmiş dolara çalıştığını öğrenince Güneydoğu Asya'nın makus siyasi tarihine dalıp çıktık. Şahit olduğumuz uyuşturucu ve beden ticareti, kitapçılarda, nedense Batılı yazarların mevzu üzerine yazdığı araştırma kitaplarını aramamıza neden oldu. Önümüze ne geldiyse yedik, içtik. Ve elbette, önümüze ne geldiyse fotoğrafını çektik. Ne yapmalı, peki? Turistin umarsız ve hafızasız bakışını ona iade etmeyi denemeli. Ona bakan taşların, binaların, insanların, hayvanların, cümle nebatatın bakışını da. Bunu yaparken kendimizi yerleştirdiğimiz konumun onunkinden çok da farklı olamayacağını, küresel turizmin tabiatının böyle olduğunu unutmadan yapmalı bunu. Zira hepimiz, şu koca dünyanın organsız bedeninde her zerreyi sonuna dek tatmamızın önüne geçecek denli insanlaşmış, turistleşmiş haldeyiz. Birbirinden farklı dile sahip olan, Alper ELİTOK ve Osman ŞİŞMAN 'nınKamboçya gezisi Fotoğraflarından oluşan ''Turist Bakışı'' sergisi 05Nisan -17 Nisan 2016tarihleri arasında değartlab Eskişehir' de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/12/turkiyeye-yolculuk-jameel-journey-to-turkey-12-23-mayis-2016/", "text": "Art Jameel ve The Crossway Foundation, körfez ülkelerinden genç fotoğrafçıların katılacağı, 12-23 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşecek Türkiye'ye Yolculuk programını duyurdu. Bu yıl, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt ve Bahreyn'den seçilen 6 genç fotoğrafçı; 12-23 Mayıs tarihleri arasında Türkiye'nin farklı bölgelerini ziyaret ederek; İstanbul, Kapadokya ve Ankara'da yerel fotoğrafçılar ve sanat kuruluşlarıyla ortak çalışmalar gerçekleştirecek. Genç fotoğrafçıların Türkiye'de yaptıkları işler, 2016 yılının sonbaharında Arap Emirlikleri'nde gerçekleştirilecek halka açık bir sergi kapsamında sergilenecek. Bunun yanı sıra, bu yılın teması olan Göç konusu ve Türkiye'de gerçekleştirdikleri seyahat üzerine bir yayın çıkaracaklar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/18/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-3-genclik/", "text": "Sorduğu sorunun acımasızlığının yanında fazlasıyla can yaktığını görmemezlikten gelemiyoruz bile. Üniversite yıllarında aklını bilime ve sorgulama yetisini geliştirmeye açan kalemin yazdıkları, gizli anlamları hedef göstererek bir noktadan genele açılmayı kolaylaştırıyor. Eğitim düzenini ve düzenin eğitimini işaret ederken bir toplumun kocaman bir karanlığa nasıl gömüldüğünü, o yılların toplumunu gözlemleyerek analiz ediyor. Yaşadığı dönemin şartlarıyla bugünün benzerliği, sosyolojik yapının ve yönetimin birey açısından tehlikesine baktığım esnada yağmur yağıyordu. Penceremin kenarına sığınıp kahvemi yudumlayarak Tolstoy'la sohbet etmeye başladım. Sofya İvanovna, daha sonradan tanıdığıma göre, aile hayatı için doğmuş, orta yaşlı ender bulunan kadınlardan biriydi. Kader bu kadınlara mutluluğu vermemiştir, bu yüzden onlar da çocukları ve kocaları için çok uzun zaman yüreklerinde sakladıkları, büyüttükleri ve pekiştirdikleri tüm sevgilerini seçtikleri bazı kişilerin üzerine birden boca etmeye karar verirler. Avdotya Vasilyevna kendisini feda ediyor ve kimi zaman hasta, kışın sonuna doğru da hamile bir kadın olarak gri bluzuyla ve taranmamış saçlarıyla sabahın dördü veya beşi de olsa sendeleyerek dolaşıyor, kumarda kaybetmiş, aldığı sekizinci cezadan sonra utanç içinde yorgun-argın kulüpten dönen babamı karşılamayı görev sayıyordu. Gençlik eserinde geçen önemli noktaları seçtim aslında. Bu noktalar toplumun karanlığa gömülmesinin en önemli etkeninden başlanıp sonucunun ne olduğuna kadar giden önemli noktalar. Bir 'iyilik' kültüründen söz ediyor aslında kiliseye gideceğini, yardıma muhtaç insanlara yardım eli uzatacağını kendince hayal ederken. 'İyilik nedir?' sorusu bu durumun temelini kavramamıza, bu kavrayışın ışığında yaptığımız çözümlemenin daha sağlıklı olmasına yardımcı oluyor. 'Yoksul insanların elinden tutmak' deyimi özünde iyilik kavramını barındırıyor. Soru içinden soru çıkıyor. Tolstoy'un yaşadığı özellikle de gençlik eserini kaleme aldığı yıllarda insanlar neden yoksul ki? Yoksul insanlar var olduğuna göre fakirliğin yasak olmadığı, eşit yaşam şartlarının oluşmadığı bir toplum modelinde yaşadığı sonucuna varmak zor olmasa gerek. Bu yoksul insanlara yardım etmesi sonucunda toplumda ya da yaşadığı ülkenin yapısında 'iyilik' kavramının doğması ve yine yoksul insanlara yardım etmesi sonucunda onurlu bir davranış gerçekleştirdiğini düşünmesi, düşünülmesi çürüme örneğidir. Çünkü iyilik kelimesi, sömürülerek insanların yoksullaşması için kurulmuş düzenin bir parçasıdır. Olması gereken, en insani davranışların 'iyilik' olarak kodlanması insani bir toplum yapısının olmamasını açıkça göstermektedir. Böyle bir toplumda paranın insan ilişkilerinde etkili olması, insan ilişkilerinin bozulmasını olağanlaştırıyor. En baştan insan ilişkilerinin, üretim ilişkilerinin üzerine kurulması, bu kuruluşun da eşitsiz gelişimi getirmesi normalleştirilen bir toplumda, sorgulamalara ilgisiz insanların doğması, istedikleri insan modeli yaratmada kullandıkları eğitim sisteminin doğal getirisi haline geliyor. Üretim ilişkileri kurbanı olan Sofya İvanovna, sevgisini açıkça ifade edemediğinden ve toplumun kadına biçtiği rolü istem dışı olarak da olsa giydiğinden bastırılmış sevgisini bir kişi üzerine boca ediyor oluşu, aile kültürünün etkilenerek düzenin eğitim sistemi rotasında yaratmak istediği tek-tip'i yaratmasına mahal veriyor. Bunun peşine Avodatya Vasilyevna'yı incelediğimiz zaman Sofya İvanovna'nın neden toplumsal modelde kendisine biçilen rolün bu denli katmerli olmasının açığa çıkışını özetliyor. Bunu üniversitelerde sorgulama yetilerini yitirmeleri için akıllarına yapılan operasyon sonucu yenik düşen öğrenciler örneğiyle açıklayabiliriz. Daha sonraları yaptığı tercihin erkek hegemonyasını kabullenme olduğunu, kadının eve gelen kocasını karşılama zorunluluğuna maruz kalmasının kadınların mesleği haline geldiğini, verdiği tavizin daha fazla taviz vermesine neden olduğunu anlasa da bu tavizleri geri almanınsa imkansız olduğunu açıkça gördü. Böylesi bir toplumda yaşayan insanların buna Tolstoy'da dahil olmak üzere; kötüleşmemesi için herhangi bir engel yok. Sevginin şehvetle iç içe geçmesine, evlilik ilişkilerinin parayla olan kardeşliğine, insanların robotlaştırılarak saygısızlaştırılmasına, özgürce düşünerek ve sorgulayarak istediği dini seçme hakkının gasp edilmesine karşı durulmuyor bile. İnsanların bilimle, edebiyatla, kitapla uğraşmak için değil, gelecekte para kazanmak, aç kalmamak için meslek edinme amacıyla gittiği kuruma 'üniversite' deniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/18/hic-gidilmemis-denizler-soylenmemis-sozler-utku-varlik-bozlu-art-project-nisantasi-03-mayis-16-haziran-2016/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, 3 Mayıs 16 Haziran 2016 tarihleri arasında Utku Varlık'ın HİÇ: Gidilmemiş denizler, söylenmemiş sözler isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı kısa bir hikaye üzerine kurgulanan sergide, Varlık'ın tamamı ilk kez sergilenecek yeni resimlerine yer veriliyor. 1970'li yıllardan beri Paris'te yaşayan Utku Varlık, yeni sergisi için geleceği İstanbul'da Bozlu Art Project için bir sanatçı konuşması da gerçekleştirecek. Sanatsal eğitimine 1961 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı ve taş baskı atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris e gitmiş, 1971 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu nda George Dayez ile, 1973 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970 lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975 ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/18/sabahattin-sen-sanat-kazasi/", "text": "Sanatta zorlanmalar, anlamamalar arttıkça yanıtsız kalan birçok sorunla karşılaşılır. Bu nedenle sanatsal çalışmalar yapmak da olanaksızlaşır. Sanat, sürekli yeni atılımlarla bizleri şaşkına çevirebilmekte; karşımıza her zaman türlü zorlamalar ve anlamakta zorluk çekilen sorunlar çıkarabilmektedir. Günümüzde sanatın hızı birçok kişiye havlu attıracak denli hızlı bir gidiş içinde. Sanat yaptığını ve anladığını sanan birçok kişi bu hıza yetişemeyeceğini anlayınca havlu atmak yerine kendilerini bu zor durumdan kurtarıp kuyruğu kaptırmama yolunu seçerler. O güne dek öyle ya da böyle sanat adına edindikleri yeri yitirmek istemezler. Bu yeri korumak için türlü oyunlara ve sözlere başvururlar; kendilerine uygun düşen düşünceleri derleyip kendi yapaylıklarının anlaşılmaması için çalışırlar. Kimilerinin işlerine gelen sözlerin arkasına sığınmaya kalkarlar. Anlayamadıkları yeniliklere karşı savaş açarlar. Sanat Kazası sözü de böyle bir anlayış doğrultusunda ortaya atıldı. Birden bire karşılarına çıkan Kavramsal Sanat karşısında bocalamalar başlayınca yetersizliklerini anlama çarpıntısı içine düşmeleri yetersizliklerini gündeme getiriverdi. Sanattan anladıklarını ve sanat yaptıklarını sanarak edindikleri yerin de yapay bir yükselti olması düşme korkusuna dönüşüverdi. Neden anlayamadıklarını anlamaya kalkacaklarına son dönemdeki sanatın konumuna karşı bir saldırıya kalkarak kuyruğu kurtarmaya kalkmak kısa bir yol seçimi olarak görülmekte. Oysa anlamaları gereken gerçek şu: O güne dek gerçekten de sanatı yeterince anlamamışlar. Anlayabilselerdi günümüzün sanatını anlamakta güçlük çekmezlerdi. Bu beni öğrencilik dönemimdeki Sanat Tarihi dersine götürdü. Sözüm ona Sanat Tarihi öğretmenliği yapan bir öğreticimiz bir gün sınıfta Ben Picasso'nun 1960 yılından sonra yaptıklarını anlayamıyorum. demişti. 1971 yıllarıydı ve ben de: 1960 yılına dek anlamış olsaydınız 1960'dan sonrasını da anlardınız. dedim. Daha o yıllarda ve öğrenciliğimde söz konusu sanat olunca bilgisizliği ve anlayamamayı örtmenin yöntemlerinin sanatın içinde çok kolay öğrenildiğini yaşadım. Yıllar sonra bu öğretici uzun yıllar eleştirmenlik yaptı. Yazılarının ne denli sanatın gerçeğinden uzak olduğunu benim anlamam yetmedi. Başkaları gerçekten yazdıklarının sanatla ilgili olduğunu sanıp onları okuyarak sanatı o eleştiriler doğrultusunda anlamaya kalktılar. Daha doğrusu anlamak yerine anlamamayla karşılaştıklarını anlayamadılar. Bugün gelinen noktada günümüzün evrensel ve çağdaş sanatını anlayanlar yerine anlamayanlar, sanat yaptıklarını sanarak çoğaldılar. Gün gelip de karşılarına sanatın dev yüzü ve hızı çıkınca buna bir yanıt bulmaları ve vermeleri gerekiyordu. Kurtuluşu Sanat Kazası na sarılmakta buldular. Sanat Kazası konusu ve sorununu dile getiren Fransız mimar ve felsefeci olan Paul Virilio'dur. O kendine göre bir saptama yaparak sorunlara yanıt bulmaya çalışmış. Sanatta varabildiği yerden yeniliklere ayak uyduramayacağı duygusu yaşamaya başlayınca ileriye gidemeyeceğini, yeni atılımlara ayak uyduramayacağını düşünmüş olabilir. Sorunu kendinde arayacağına çılgınca bir yola girenlerin sanatta bir kazaya neden olacaklarını kurgulamış diye düşünelim. Her şey yolunda gitmeyi sürdürdüğüne göre... Geçekten de her çılgınlık sanat diye ortaya çıksa da sanat onlara değil, onlar sanata toslar. Böylece geriye sanata uyan ve sanatla bağdaşan çılgınlıklar kalır. Sanatı bugüne dek kazaya uğratan olmamıştır. Bu bağlamda sanat hiçbir zaman kazaya uğramamıştır. Böyle bir sorunu yoktur; bundan sonra da olamaz. Paul Virilio'yu kurtarıcı olarak görüp sanatın kazaya uğradığı düşüncesine sarılmak sanatta yetersiz olanların can simidi arayışlarıdır. Batıda böyle bir tartışma yoktur ve Virilio'nun düşüncesine saygı duyulur. Herkes bildiğini yapmayı sürdürür. Batılı sanatın özünü ve yapısını, ne yapması gerektiğini çok iyi bilir. Yepyeni sanatsal çalışmalarla sanatın geleceğine yepyeni ufuklar açar. Gerçek şu ki, her zaman herkesin ipin ucunu kaçırmadan sanatla uğraşını sürdürmesi gerekmektedir. Başarısızlıklarına can kurtarıcı aramamalıdır. Yaratıcı güç ve izlediği yol bir yere dek gidiyorsa orada duraklama başlar. Kendini yinelemeler çoğalır. Sanatın atılımlarına yanıt veremediği, o güne dek yaptıklarının gerçekten sanat değerini taşıması nedeniyle kendi kendine bir açıklama yapma gereğini duyabilir. Kendinin değil de sanatın kazaya uğradığı görüşüne tutunma ağır basar. Bir yere ve döneme dek gerçekten sanat yapmış olsalar onların çıkmazlarına bir yere dek anlayış gösterilebilir. Bu anlayış da kişinin kendi sorunları olarak değerlendirilir. Sanatta sorunlar yaşayanların düşünceleri, diğer sanatçıları bağlamaz, bağlamıyor da... Sanatçılar kim ne derse desin kendi yolunda gitmeyi sürdürür. Geçmişe baktığımızda, bu kimilerine göre sanat kazalara uğramıştır. En belirgin kaza İzlenimciliktir. O güne dek kendilerini sanattan anlar diye gösterenler İzlenimciliğe savaş açmışlardır. Onlara göre sanat ölümcül bir kazaya uğramıştır. Van Gogh, sanatın kazaya uğradığını savunanların kazasına uğrayan bir sanat ı oldu. Sanatın bu kaza nedeniyle en önemli kurbanıdır, Van Gogh. Arkasından daha yeğni bir kaza görünümlü dışavurumculuk gelir. Sanatı tam sağalttıklarını sandıkları anda hiç anlayamadıkları çok büyük bir kaza daha çıkar ortaya: Kübizm... Her şeyin yerle bir olduğu düşünülür, ger ekten. Avignonlu Kadınlar Matisse'in de alay konusu olmuştur. Picasso'nun Matisse'i bu anlamda hiçbir zaman bağışlamadığı bilinir. Elbette böyle bir bağışlamazlık 2. Dünya Savaşı'nda zor durumda kalan Matisse'e yardım etmesine engel olmamıştır. Eninde sonunda, Kübizm'e karşı yanılgıya düşse de sonu ta Kübizm'in gücünü anlayıp şapka ıkarmasını bilmiş büyük bir sanat ıdır. Bir sanatçı bir başka sanatçıyla ilgili olarak yanılmış olsa da o sanatçının sanattaki yerini yitirmesine engel değildir. Bu düşman olmalarını gerektirmiyor. Matisse gibi bir sanatçının da yanılabileceği gerçeği ortaya çıkıyor; bu Picasso'yu daha da yüceltiyor. Buradan çıkan sonuç, Kübizm'le sanatın nasıl bir kazaya uğradığı düşüncesinin ne büyük bir yanılgıya neden olduğudur. Ülkemizde günümüzdeki Kavramsal Sanat olgusunu sanata kavram katmak olarak düşünenlerin algılama yanlışlığı sanatta sapma ve sapkınlıklara yol açtı. Ülkemizde ağır aksak sanat yapmaya ve çağdaş sanata ulaşmaya çalışırken Kavramsal Sanat'ın kavranamayışı bizim sanat yolumuzda büyük bir kaza yarattı. Sanatta kazaya uğrayan biziz; sanat değil. Anlayamadığı bir olguyu hiç kimse doğru olarak kavrayamaz ve değerlendiremez. Durum böyle olunca Kavramsal Sanat'la karşılaşınca sanatın kazaya uğrayıp yoldan çıktığını düşünür. Oysa kendi gittiği yoldaki hızı sanatın gittiği yolun ve hızının çok gerisinde ve ulaşamayacağı bir uzaklıkta kalmıştır. Bulunduğu yeri ve yolu korumak için de suçu sanatın kaza yaptığına yüklemekle kurtulmak istenmektedir. Joseph Bueys'un sanatı ulaştırdığı bu uzak yeri görmeyen gözler sanatın kaza yaparak uçuruma yuvarlandığını düşünebilir. Böyle bir düşünceyse böyle düşünmeleri nedeniyle kazaya uğradıklarını kanıtlıyor. Geçmişte olsun son yıllarda olsun sanat uluslararası anlamda hiçbir kazaya uğramadan yolunda gitmeyi sürdürmektedir. Burada görülen çalışmalar son iki yılda uluslararası etkinliklerdeki çalışmalardan alınmıştır. Ortada ne bir kaza ne de sanatı yolundan alıkoyan bir neden var. Anlaşılmıyorsa, eksiklik anlayamayanlardadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/bedri-baykam-resmi-opucuk-ve-dunya-sanat-gununun-vahsi-bati-seruvenleri/", "text": "Los Angeles'dan Mexico City'ye uçarken, Aero Mexico'nun hazırladığı güvenlik filmine dikkatimi çekti eşim Sibel: Önlerine düşecek olan oksijen maskesi ana konu olurken, çiftimiz maske öncesi ve sonrası öpüşerek birbirlerini nefessiz bırakıp, oksijene muhtaç kalabiliyorlar! Meksika devletinin seviyesine gelip, bir milli havayolu güvenlik filminde genç çiftin doyasıya ve kıyasıya öpüşme sahnesini koyma olgunluğuna resmi Türkiye Cumhuriyeti devleti ne zaman yükselebilir, işte onu pek bilemiyorum! Bu mizahi ve muziplik dolu göndermeleri rahatlıkla yapan Birleşik Meksika Devletleri, aynı zamanda birçok büyük müzeyi bünyesinde barındıran, eski ve yaşayan sanatçılarına sahip çıkmaya çalışan bir kültür devleti. Örneğin insan Antropoloji Müzesini gezerken hem milyonlarca veya on binlerce yıl geriye dönerek başının döndüğünü hissediyor, hem de büyük bir saygı duyuyor. Dünyanın en büyük antropoloji müzelerinden birini saatlerce gezmeyi bitirebilirseniz, sizleri mesela ünlü sanatçı Rufino Tamayo veya Modern Sanat Müzesi bekliyor. İnsanlar kültüre doyamıyor! Diyeceksiniz ki, Havayolu güvenlik filminde öpüşen çiftlerle, bu müzelerin ne ilgisi var?. İnanın var... Hem de öyle bir var ki, feleğinizi şaşırırsınız! İnsan vücudundan, aşktan ve arzudan korkmayan ülkeler, sanattan da korkmazlar, sanatı ve sanatçıyı en üst mertebeye koyarlar. Sıkıştıklarında sanatçılar üzerinden muhalefete yüklenmezler, artizlik yapma lan gibi kalıplar kullanmazlar!. İnsanı vücudu, duyguları, yaratıcılığı ve tutkuları ile bir bütün olarak kabullenmek, ciddi bir bağımsız insan duruşu gerektirir. Verdiğim örneği ilişkilendiremeyenlere bir hatırlatma: Bizim filmlerde müşteri veya hostesler öpüşmezler, devletin çağdaş sanat müze adedi de sıfırdır! 10 gündür California ve Meksika'dayım. Uluslararası Sanat dernekleri Dünya Başkanı ve Dünya Sanat Günü etkinliklerinin onur konuğu olarak, Los Angeles kentinin merkez galerilerinin kutlamalarına ve Meksika Sanatçı derneği ARTAC'ın ve benim de bir işimi sergileyen Jose Luis Cuevas Müzesi'nin kutlamalarına katıldım. Önce Los Angeles'a geldim ve Los Angeles merkezli Türk-Amerikan sanatçı köprüsü TAAB, 10 Nisan Pazar günü University of California in Los Angeles Hukuk Fakültesi'nde Dünya Sanat Günü için bir etkinlik düzenleyerek beni onur konuğu olarak davet etti. UCLA Hukuk Fakültesi Başkanı Aslı Bali, UCLA Uluslararası İlişkiler Bölümü Dekan Yardımcısı Cindy Fan, TAAB Başkanı Sena Denktaş ve benim konuşmalarımın ardından Piramid Sanat tarafından hazırlanan Dünya Sanat Günü ve benim hakkımdaki 38 dakikalık film 'Days to Remember' gösterildi. Dünya Sanat Günü düşüncesini 2011'de Türkiye'de UPSD Yönetim Kurulu olarak biz ortaya çıkardık. Guadalajara'daki Genel Kurul'da oybirliğiyle benim sunduğum teklif kabul edilince, bu kavram doğmuş oldu. Aslında benim için zor bir dönemdi. İki hafta sonra Türkiye'de insanlık anıtı konusunda yaptığımız bir basın toplantısı ardından bildiğiniz gibi bıçaklanıp olağanüstü bir doktorun, Prof. Dr. İsmail Hamzaoğlu'nun yaptığı ameliyatla kurtulmuştum. Bu da yıllar üstünden laiklik ve sanat adına yaptığım tüm girişimlerin hediyesiydi herhalde! Bildiğiniz gibi Dünya Sanat Günü olarak, Leonardo da Vinci'nin doğum gününü seçmiştik. Leonardo, disiplinlerarası bir deha olarak sürekli taze ve güncel kalmayı bilen ölümsüz bir insan. Hem sanatçı, hem filozof, hem mucit hem de... Efsane! Tek rakibi oldu Leonardo'nun: İlk mağara resimlerini yapan on binlerce yıl önce yaşamış ilk insan! Ama ne var ki, onlar hakkında öne çıkarabileceğimiz bir tarih bulunamadı. Bu nedenle Leonardo rakipsiz kaldı. Yoksa aslında ilk leke veya çizgiyi bir duvara bilinçli bir şekilde bırakan insanoğlu, sanat kavramını yaratarak eşsiz bir sayfa açan ilk sanatçı olmuştu. Hep onlardan çoğul şeklinde söz ederiz ama aslında o ilk lekeyi koyan da tek bir insandı! Etli, kanlı, canlı, paha biçilmez bir dehaydı o... Elimizde resmi veya fotoğrafı olmasa da o aslında en büyük sanatçı. Ben ona graffoman adını verdim, nedenini yakında öğrenirsiniz; İşte onun bilgilerinin olmadığı yerde, Leonardo tartışılmaz bir isim olarak öne çıktı. Dünya Sanat Günü dünyaya her yıl yayılmaya devam ederken bu sene Los Angeles Downtown Art Walk'un Dünya Sanat Günü kutlamaları, 13 Nisan'da yapılan gala gecesiyle başladı. Size bir itirafta bulunmam lazım: Onur konuğu olarak davet edildiğim bu etkinlikler vesilesiyle Los Angeles sanat ortamının önemli bir bölümünün o hafta Türk sanat ortamını ve ülkemizden çıkan World Art Day fikrini duymaları, buna saygı göstermeleri, sahip çıkmaları, peşinde koşmaları, bana büyük keyif verdi. Belki ilk defa Dünya Sanat Günü sayesinde Türk çağdaş sanat ortamını duyan Los Angeles sanat çevresinin birçok üyesi, ayrıca bir Türk'ün Dünya Başkanı olduğunu öğrenerek bu durumdan daha da etkilendiler. Aynı ortamda gala gecesinde Downtown Art Walk direktörü Qathryn Brehm, Dünya Sanat Günü'nü 2011 yılında IAA Dünya Genel Kurulu'nda önererek kabul ettirdiğim ve böyle bir günün yaratılmasını sağladığım için bana Los Angeles kentinin ve California Eyalet Meclisi'nin onur şiltini takdim etti. Bunun yarattığı etkinin de, binlerce insanın gözünde Türk ve Çağdaş Türk Sanatı imajını değiştirmiş olmasının getirilerinin hemen orada yaşam bulabilmesi, değerli bir gelişmeydi. Ardından ertesi gün yapılan onca etkinlikte gerek duvar ve sokak resimleri, gerek sergi açılışlarında, bundan 5 yıl önce Taksim'de bir masa başındaki hararetli tartışmanın nerelere ulaşabildiğini görmenin keyfini yaşadım. Her sene olduğu gibi bu senede 600'ün üstünde etkinlikle Dünya Sanat Günü kutlamalarında birinciliği hiçbir ülkeye kaptırmayan Meksika, yine birçok kentte sayısız sergi, konser ve dans gösterilerine ev sahipliği yaptı. Dünyada genellikle WAD için 15 Nisan günü merkez kabul edilir ve bunun 3-4 gün öncesi ve sonrasında etkinlikler olur. Meksikalılar ise, kutlama ve eğlence meraklısı olduklarından, etkinlikleri bir aya kadar yayabiliyorlar! Tabii öte yandan unutmayalım ki, World Art Day, her şeyden önce, sanatçıların bir araya gelerek savaşa karşı barışı, ilgisizliğe karşı dayanışmayı, en güzel ve eşzamanlı bir şekilde kutlamaları için var. Evet, tekrar Meksika'ya dönecek olursak, insanların sıcaklılığının Türkler'e benzediği bu büyük köklere sahip ülkede, Jose Luis Cuevas Müzesi'nin Dünya Sanat Günü için açtığı sergiye sanatçı ve onur konuğu olarak katıldım. Basın toplantısı ve açılış konuşmasında Guadalajara/Meksika'da temelleri atılan Dünya Sanat Günü'nün Türkiye'nin teklifi ile Meksika'da doğmuş olmasına işaret ettim ve Dünya Sanat Günü, Türk bir babadan, Meksika'da doğdu. Yani Türkiye ve Meksika annesi ve babası olarak bu etkinliğe en çok sahip çıkan ülkeler oluyorlar dedim ve özellikle bu iki ülkenin çalışmaları sayesinde bu uluslararası etkinliğin adım adım dünya çapında büyüdüğüne işaret ettim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/evren-filiz-ozturk-dogan-galeri-selvin-26-nisan-15-mayis-2016/", "text": "Filiz Öztürk Doğan, 1985-1989 Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Cam Ana Sanat Dalı Bülümü'nü bitirmiş ve aynı okulda Yüksek Lisans yapmıştır. 2016 Borghese Sarayı, Floransa-İtalya, Leonardo da Vinci Ödülü. 2015 Contemporary Paradise, Villa Castelnuovo Palermo-Sicilya-İtalya, Ödül. 2015 Marin Sarayı, Venedik- İtalya, Uluslararası Marco Polo- Sanat Büyükelçisi Ödülü. 2014 Artistik Tropy Malta Şövalyeleri Sergisi, S. J. O. Club Maltese, Valletta-Malta, Ödül. 2013 Londra Sanat Bienali, Chelsea Old Town Londra-İngiltere, I. lik Ödülü. 2011 VIII. Floransa Bienali, Fortezza da Basso, Floransa-İtalya, V. lik Ödülü. 1991 II. Prof. İsmail Hakkı Oygar Seramik Sergisi, M. S. Ü. İstanbul, III'lük Ödülü. 1989 Mimar Sinan Üniversitesi Seramik Pano Yarışması, M. S. Ü. İstanbul, I'lik Ödüllerine sahiptir. Yurtiçi ve yurtdışında birçok festival, fuar ve sergilere katılmıştır. Sanatçı, klasik formlarının yanı sıra çağdaş enstrümanlardan da esinlenerek yeni bir dil kullanmıştır. Ve biçim üzerinde durur. Birbirlerinden oldukça farklı malzemeleri bir araya getirerek yeni anlamlar yeni tanımlar ve yeni ifadeler kullanır. Serginin içeriğine gelirsek Kainat, acun, var olan her şeyin tümü gibi anlamlarda kullandığımız evren sözcüğü de etimolojik olarak kökenini ejderha figüründen almaktadır. Türk mitolojisinde dünyanın bir ya da daha fazla ejderha tarafından döndürüldüğü yani evrildiği düşünülürdü. Bu ejderhaya da eviren denirdi. Daha sonra i harfi düşmüş ve sözcük evren halini almıştır. Türk mitolojisi ve sanatında da büyük yer tutmuştur. Bu efsanevi hayvan Türklerde özellikle erken dönemlerde bereket, refah, güç ve kuvvet simgesi olarak kabul edilmiştir. Bronz heykellerin yanısıra bronz, ahşap ve seramiğin bir arada kullanıldığı eserlerinin de yer aldığı Evren isimli sergisi 26 Nisan 15 Mayıs tarihleri arasında Galeri Selvin'de görülebilir. Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/hayalcilerdreamers-hayalcilerdreamers-platform-a-sanat-galerisi-23-nisan-26-mayis-2016/", "text": "Platform A Sanat Galerisi, seramik sanatçısı Deniz Pireci ve ressam Gazi Sansoy'un yer aldığı hayalciler isimli Resim ve Heykel Sergisi'ne ev sahipliği yapıyor.23 Nisan Cumartesi günü başlayacak sergide sanatçılar farklı disiplinde yaptıkları eserlerini hayalciler üst başlığı altında birleştirerek, Ankaralı izleyicilerin beğenisine sunuyor. Hayalciliğin sanatla uğraşan insanların en önemli ortak paydası olduğunu düşünen Pireci ve Sansoy, farklı sanat disiplinlerinde olsalar da birbirlerini birleştiren en önemli unsurun hayalcilik olduğunu bu sergide vurgulamak istemektedirler. Bu sayede izleyicilerin hayal güçlerini tetikleyip, onlarında yeni ufuklara yelken açmalarını sağlayabileceklerini, aslında her sanatçının ve sanat eserinin amacının birazda bu olduğunu düşünmektedirler. Ulusal ve uluslararası pek çok sergiye ve bienale katılmış olan Pireci, eserlerinde neden ana malzeme olarak porselen çamurunu kullandığını ve sanatını şu sözlerle anlatmaktadır. Sergide Yüzsüzler serisinden ve Minyatür Pop serisinden eserlerine yer verecek Sansoy'un Yüzsüzler serisinin çıkış noktasını sanat eleştirmeni Özge Altınkaya Erkök şu sözlerle anlatmaktadır. Minyatür Pop serisi eserleri ise Haşim Nur Gürel şu sözlerle yorumlamaktadır. 23 Nisan 26 Mayıs tarihleri arasında devam edecek olan sergi, Platform A Sanat Galerisi'nde Pazartesi günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/ii-uluslararasi-felsefe-egitim-sanat-ve-bilim-tarihi-sempozyumu-19-22-ekim-2016/", "text": "II. Uluslararası Felsefe, Eğitim, Sanat ve Bilim Tarihi Sempozyumu 19-22 Ekim 2016 tarihlerinde Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi'nde gerçekleştirilecektir. Bildirilerinin makale olarak yayınlanmasını isteyen katılımcıların çalışmaları ise, hakem sürecinden geçtikten sonra Filosofija Sociologija, Anthropologist, Educational Process: International Journal, Eğitim Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, International Journal on Lifelong Education and Leadership ve MSKÜ Eğitim Fakültesi Dergilerinde yayınlanabilecektir. Sempozyuma bildiri ile katılmak isteyen araştırmacılar, disiplinler arası çalışma yapmak zorunda değildir. Araştırmacılar, sadece kendi alanlarıyla ilgili kuramsal ya da uygulamalı araştırmalar yaparak da sempozyuma katılabilirler. Sempozyuma birden fazla bildiri ile başvuru yapabilirsiniz. Birden fazla bildirisi kabul edilen katılımcılardan bildirileri için tek katılım ücreti alınacaktır. Sempozyum kapsamında ayrıca uluslararası karma resim sergisi düzenlenecektir. Sempozyuma resim gönderen katılımcıların çalışmaları Seçici Kurul tarafından değerlendirilecektir. Kabul edilen çalışmalar sempozyum süresince sergilenecektir. Sergilenen çalışmalar için e-katalog hazırlanacaktır. Konuya ilgi duyan tüm akademisyenleri, araştırmacıları, öğretmenleri ve öğrencileri sempozyuma davet ediyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/istanbulun-palet-arkasi-ebulfez-ferecoglu-derinlikler-sanat-merkezi-07-30-nisan-2016/", "text": "Ressam Ebülfez Ferecoğlu bu sergisinde sergiye verdiği esprili isim gibi, yaşadığı ve çok sevdiği şehir İstanbul'un, zaman zaman göremediğimiz ya da farkında olamadığımız adeta ''perde arkası''nı ele almıştır. Bunu da İstanbul'un tarihi, mimari, sosyolojik, psikolojik, idari ve günlük hayatını kendi has avangard üslubunu kullanarak gerçekleştirmiştir. Sanatçı eserlerindeki şehir görüntülerinde mimari net görüntüyü vermemektedir. Aksine eriyen bir şehir gibi yansıtıp, aradan da İstanbul'un sembolik tarihi yapılarının izleyiciye selam verir gibi muzipçe görünmesine izin vermiştir. Ressamın bunu yapma nedeni de, tarihi estetik yapıların birer birer yıkılıp, yerine beton, estetikten ve şehrin ruhundan uzak yeni binaların yapılmasına duyduğu üzüntüdür. Geçen zamanın getirdiği olumsuz değişimle beraber şehir insanlarının nasıl küçük alanlara sıkıştırıldığını ve bunun getirdiği mutsuzluğu da yansıtmaktadır. Bunun yanı sıra kendi yaşadığı, teknolojik çağın getirdiği modern ve çağdaş yaşantıyı da göz ardı etmeden işlemiştir. Belki de sanatseverler İstanbul'u daha önce hiç bu açıdan, hiç bu renklerle ve hiç bu fırçadan görmedi.. Zengin ve düşündüren kompozisyonları, renk ustalığı, çağdaş, modern, bir o kadar da mistik kavramsal eserleriyle sanatçı Ebülfez Ferecoğlu bir kez daha sanatseverleriyle buluşuyor.... Her zaman olduğu gibi eserlerinde yine kompozisyon ağırlığının ön planda olduğu sergide akrilik ağırlık da olmak üzere yağlıboya ve grafit eserler de yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/kadin-portreleri-gulderen-depas-is-sanat-izmir-galerisi-13-nisan-06-mayis-2016/", "text": "İş Sanat İzmir Galerisi, 13 Nisan 6 Mayıs tarihleri arasında ressam Gülderen Depas'ın eserlerine ev sahipliği yapıyor. Florence Nightingale'den Ava Gardner'a, Mata Hari'denAudreyHepburn'a, Marilyn Monroe'dan Angela Davis'e, Josephine Baker'dan Cahide Sonku'ya kadar tarihte ve kendisinde iz bırakan kadın portrelerini tuvaline aktaran Gülderen Depas mücadeleleri, buluşları ve sanatları ile politika bilim ve sanat alanında öne çıkan kadınları geniş bir yelpazede inceliyor. Amacının belgesel niteliğinden çok, onların ruh zenginliğini izleyene yansıtarak, farkındalığı arttırmak olduğunu söyleyen sanatçı, sanat yapıtlarının hazzın yanında düşüncelerimizde de bir dönüşüm yaratacağı görüşünde. GülderenDepas'ın çoğu zaman yağlıboya ile fırçayı kalem gibi kullanarak betimlediği çalışmaları izleyene desen tadı veriyor. Fotogerçekci yaklaşımın dışında, anlamın ve bakışın gerçekliğinin izinde kendine özgü dışavurumcu bir tarzla oluşturulan bu portrelerin etkisi uzak ve yakın bakış açılarında farklı izlenimler sunuyor. Ayrıca ışıklı bir kutu içinde sergilenen eskizleri de çalışmanın başlangıç ve bitiş serüvenini gösteren bir yol haritası niteliği taşıyor. Bugüne kadar çok sayıda yurtiçi ve yurtdışı karma sergiye katılan ve İstanbul'da 2, İzmir'de 2 olmak üzere 4 kişisel sergi açan sanatçının çeşitli koleksiyon ve müzelerde eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/sener-azizoglu-bir-yuz-isik-ve-golge-filmi-olarak-persona/", "text": "Bergman'ın 'Persona' sı gerçekten yüz, ışık ve gölge üzerine bir filmdir. Sinema tarihinin en gösterişli açılışlarından biri olarak projeksiyon makinesinin içinde başlar. Cihaz yavaş yavaş ısınır ve sonunda açığa çıkan fallik ışık karanlığı döller; imgeler görünür hale gelir. Bu Tekvin'de Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. Yer boştu, yeryüzü şekilleri yoktu; engin karanlıklarla kaplıydı. Tanrı, Işık olsun diye buyurdu ve ışık oldu. Tanrı ışığın iyi olduğunu gördü ve onu karanlıktan ayırdı dendiği gibi kötü karanlığı iyi ışığa dönüştüren tanrısallığı akla getirir. Filmin başındaki kurban edilme ve çarmıha çivilenme ritüelleri bu tanrısallığı işaret eder. Filmin ana karakterleri aktris Elisabeth Vogler ve onun hemşiresi Alma dır. Elisabeth tiyatro sahnesindeyken bir anda içinde bulunduğu durumun en başta kendisi için bir kandırmaca olduğunu fark ederek dış dünya ile irtibatını keser ve yalan söylememek için konuşmayı reddeder. Ve bir anne ve eş olmak dahil bütün maskelerinden vazgeçer. Zaten annelik onun için bir kadınının sahip olmak isteyebileceği her şeye sahip olan birinin, kendisinde eksik olarak gördüğü annelik maskesini de takmak isteğinin bir neticesidir. Çocuğunun ölü doğmasını/ölümünü istemiştir. Annesine oldukça düşkün olan çocuk halihazırda annesi için ölüdür. Bu sebepledir ki filmin başında çocuk bir morg sehpasında uyanır ve daha sonra Peter Weir'in 'Truman Show' unda bize yeniden hatırlattığı sahnede annesinin ekranda büyütülmüş görüntüsüne dokunur. Alma'nın, Elisabeth'i rasyonalize etmeye çalışırken kendi yaşantısına dair yanılsamaların ve içinde bulunduğu umutsuz boşluğun farkına varması ile birlikte Elisabeth onun hep istediği fakat hiç sahip olamadığı kız kardeşi haline dönüşür. Onun da kendi yaşamını anlamlandıran, sahip olmaktan gurur duyduğu tüm maskeler teker teker düşmeye başlar. Esasen öldürücü bir yalanın pençesinde kıvranan İbsen karakterleri Bergman'ı her zaman etkilemiştir, zira aldatıcı görüntü, kisveye bürünme ve yalan, bir insanı içten içe çürütüp yok eder. Ana karakterler için seçilen Elisabeth ve Alma isimlerinin de tesadüfi olmadığı kanaatineyim. Bu isimler büyüklerin geleneksel rolleri içinde sıkışıp kalmalarını ve bu yüzden duygulu bir genç kızın isteklerini anlamak konusunda beceriksizliklerinin anlatıldığı bir persona romanı olan 'The Death of The Heart' (1938) ın yazarı Elizabeth Bowen'in (1899-1973) ve romanın ana karakterlerinden biri olan Anna'nın isimleridir. Persona C. G. Jung un Analitik Psikoloji çalışmasında kollektif bilincin arketipi olarak kulllandığı kavramlardan biridir. İnsanoğlu' nun uygarlaşma süreci, insan ve toplum arasında, onun nasıl görünmesi gerektiği konusunda ve birçok insanın arkasında gizlenerek yaşadığı maskenin oluşması konusunda bir uzlaşma getirir. Jung bu maske için bir zamanlar eski çağ aktörlerinin oynadıkları rolü belirtmek için giydikleri maskenin adı olan 'persona' sözcüğünü kullanmaktadır. Yalnızca rol yapan aktörler değil, bir iş kuran ya da mesleğini yapan adam, evlenen ya da kendisine bir meslek seçen kadın gibi herkes içinde bulundukları koşulların kendisinden beklediği özelliklere uymaktadır. Başarılı olmak için böyle davranmak gerekir. Toplum her bireyin kendisine düşen rolü mümkün olduğunca iyi oynamasını bekler. Bu anlamda, dünya ile ilişkilerimizi sağladığımız bir gerekliliktir. Diğer insanlardan neler bekleyebileceğimizi göstererek ilişkilerimizi basitleştirir ve onları iyi giysilerin biçimsiz bedenleri güzelleştirmesi gibi daha hoş kılar. Filmin genelinde karakterlerin yüzünün yarısını karanlıkta bırakacak şekilde bir ışık kullanımı dikkat çekicidir. Personalar tarafından bilinçaltına itilmiş diğer yüz, karanlıkta bırakılmıştır. Jung bu yüzümüz için 'gölge' tanımını kullanmıştır. Gölge, içimizdeki, engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız her şey olan, Dr. Jekyll'ımıza karşı Mr. Hyde'ı temsil eden aşağılık bir varlıktır. Toplumsal standartlara ve bizim ideal kişiliğimize uymayan tüm vahşi istekler ve duygulardır. Utandığımız ve kendi adımıza bilmek istemediğimiz her şeydir. Yaşadığımız toplum ne kadar kısıtlayıcı olursa, gölgemiz o kadar geniş olacaktır. Işık olmadan gölge düşünülemeyeceği gibi bilinç olmadan da altbilinç düşünülemez. Gölgeyi kabul etmek sık değer verilen ideallerin terk edilmesini doğurur. Elisabeth'in yaşadıkları böylesi bir kabullenmenin ve yüzleşmenin neticesidir. Film boyunca Elisabeth hiç konuşmadığı halde Alma'yı onun bilinçaltı gibi kullanan Bergman bunu neredeyse bir diyalog gibi yansıtabilmeyi başarmıştır. Birbirlerini tamamlamışlar hatta bir sahnede yüzleri birleştirilerek tek bir insanmış gibi görünmeleri sağlanmıştır. Film başladığı gibi projeksiyon makinesi içerisinde biter. Işık söner ve karanlık yeniden egemen olur. Bergman bu filmi için en başta 'Sinematografi' ismini düşünmüştür zira sineması Bergman'ın personasıdır. - -"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/susmanin-kenarinda-isigin-ortasinda-deniz-bayav-nisart-sanat-galerisi-30-nisan-2016-09-mayis-2016/", "text": "Deniz Bayav'ın Susmanın Kenarında... Işığın Ortasında adlı dördüncü kişisel sergisi 30 Nisan 2016 9 Mayıs 2016 tarihleri arasında Nişart Sanat Galerisi'nde izlenebilir. İnsanın doğasını anlatmanın en iyi yolu büyük dramatik resim kurguları yaratmak bu kurgulara sembolik göndermeler eklemek değil, geçmişi, hüzünleri, kentteki-kırdaki halleri, sığınakları, mutlulukları, dalgınlıkları, hırsları ile özne'yi tanımaktan geçer diyen sanatçı bir fotoğraf karesinin bazen bütün bir insan hikayesi anlattığını düşünür. Sanatçının renk ve biçim dünyasındaki bu sadelik, derinlik ruhunun serginin diğer parçası olan baskı resimlerdeki nesnelere de sirayet ettiğini, ruhu olan nesnelerin baskıları biçimlendirdiğini; portrelerin ruh halini tamamlayan hüzne, sadeliğe, kaçma arzusuna paydaş olduğunu hissederseniz. Deniz Bayav: 1980 Merzifon doğumlu olan sanatçı Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliği Bölümü'nde tamamlamıştır. Yüksek Lisans ve Doktora eğitimini Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Resim Öğretmenliği Bölümünde Prof. Dr. Ramiz Aydın ve Prof. Dr. Mehmet Özet ile resim atölyelerinde Prof. Dr. Bünyamin Özgültekin ve Prof. Dr. Basri Erdem ile baskı atölyelerinde tamamlamıştır. Yurtiçinde iki ve yurtdışında bir (Toronto Gallery 401) kişisel sergi açan sanatçı 30. Dyo Resim Yarışması'nda Başarı Ödülü ve 6. Uluslararası Osteoporoz konulu resim yarışmasında mansiyon almıştır. Beş bienalde (IMOGA Baskı Bienali, II. Uluslararası Resim Bienali/Ekvator, 9. ve 10. Meksika Suluboya Bienali, INTERBİFEP Portre Bienali) eserleri sergilen sanatçının resim ve baskıları ile ulusal ve uluslararası yarışmalarda sergilemeleri bulunmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda sanat sempozyumlarına katılan sanatçı Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/v-uluslararasi-ozgunbaski-yarisma-son-basvuru-29-nisan-2016/", "text": "Günümüz sanatının nitelikli bir ortama erişmesine katkıda bulunmak ve temel sorunlarının tartışmaya açılmasını sağlamak amacıyla 30 senedir düzenlediği Günümüz Sanatçıları İstanbul Sergileri'nin yanı sıra bu yıl da geleneksel bir malzeme olarak kağıdın çağdaş bir perspektifle yorumlanmasına açık uluslararası boyutta V. Uluslararası Özgünbaskı Sergisi'ni düzenlemektedir. Uygar bir toplumda uygar bir birey olarak yaşayabilmenin ancak toplumun kendi iç dinamiklerini harekete geçirmekle mümkün olacağının ve bunun en geçerli yöntemlerinden birisinin de sanat olduğunun bilincinde olarak, hem sanatçıyı kendini kolayca ifade edebileceği edilgen bir malzemeyle kışkırtmak diğer yandan da izleyiciyi günün koşullarına uygun olarak sanatla buluşturabilmek amacı, bu serginin başlangıç noktası oldu. Dünyanın en eski sanatsal malzemelerinden kağıt ve mürekkebin teknolojideki gelişmeler ve çağdaş yaklaşımlarla yeni ifade biçimlerine ulaşacağı ümidiyle, bu sergiyi de, önemli bir boşluğu dolduracağı inancıyla ileriki yıllara taşıyabilmeyi hedefliyoruz.. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/21/zamanin-disinda-ayin-altinda-husnu-koldas-akademililer-sanat-merkezi-21-nisan-21-mayis-2016/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi 21 Nisan 21 Mayıs 2016 tarihleri arasında Hüsnü Koldaş'ın Zamanın Dışında Ay'ın Altında isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Hüsnü Koldaş, resimlerinin temeline zamandışı olma kavramını ve bu kavramın kapsamakta olduğu tüm zaman dilimleri ve dönemlerini yerleştirir. İnsanlığı anlatan hikayalerin geçtiği sahneleri, çoğunlukla gece-ayışığı altında, incelikli ve derin bir kompozisyon içinde kurgular. Resimde bir sahneyi yaratırken, kurguladığı zamansızlık ve mekansızlık hali, aslında geçmişten günümüze var olan tüm zaman ve mekanları kapsayan, evrensel ve tüme varan tek bir anda toplanır. Koldaş'ın insanlığın yolculuğuna tanıklık edişi tıpkı gezdiği topraklara bakışına benzer, mevcut tüm anların bir araya gelip, bir tek zamansız an yaratmasına. İnsanı, toplumsal gelişimin yarattığı yozlaşma ve yabancılaşmadan kurtarıp, ait olduğu ham doğaya döndürme çabasında, karşısına çıkan engeller dev bir zebani olarak betimlenir, bu karanlık yaratık zihnimizdeki soyut korkulardan hayatımıza haksızca hükmeden pek çok insana uzaktan bir bakıştır. Hüsnü Koldaş'ın Zamanın Dışında Ay'ın Altında isimli resim sergisi, içinde barındırdığı tüm derin ve zamansız hikayeler, gece gezmelerinin not edilmiş antik görünümleri, insanlık mücadeleleri ve fantastik bir atmosferin yorumlarıyla izleyicisini bekliyor. Sergi 21 Nisan 21 Mayıs tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/22/yolculuk-22-nisanda-sinemalarda-insanlik-bombalardan-gucludur/", "text": "Her gün bombaların patladığı ve insanların bomba olup patladığı dünyamız büyük bir umutsuzluk ve korku gezegenine dönüştürüldü. İnsanlık direnmeye devam ediyor. Sokakta, iş yerinde, müzikte, edebiyatta ya da sinemada... İnsanlığın topyekün direnişi olmadan bu dünya yaşanır bir dünya haline gelmeyecek. Yolculuk filmi de bu direnişin bir parçası olma iddiasıyla 22 Nisan'da tüm Türkiye'de seyircisiyle buluşuyor. Yolculuk sade hikayesiyle insanı arıyor ve o insanı bu direnişin bir parçası olarak görmek/göstermek istiyor. Ve bu hikayede insanlığın gücünü ve önemini vurguluyor. İnsanı arayan Yolculuk'un mottosu da hikayesi kadar sade: İnsanlık bombalardan güçlüdür! Dünyanın dört bir yanında savaşların hüküm sürdüğü, dinsel, mezhepsel ve ırkçı kışkırtmaların tüm evrensel değerlere meydan okuyan meyveler verdiği, milyonlarca insanın doğup büyüdüğü topraklardan kaçmak zorunda bırakıldığı, büyük kentlerin en işlek noktalarında patlayan bombaların sıradanlaştığı günlerden geçiyoruz. Bu karanlığa karşı Bağımsız Sinema Merkezi, insanlığını arayan bir genci merkezine alan, yaşamın ve umudun tarafını tutan Yolculuk filmiyle izleyici karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Senaryosu iki yıl önce tamamlanan ve bir yılı aşkın süredir çekimleri devam eden Yolculuk, 22 Nisan'da Türkiye'de izleyiciyle buluşacak. Yolculuk filmi merkezine muhafazakar bir ailenin en küçük çocuğu olan Mehmet'i alıyor. Gerici ve baskıcı bir ailede yaşayan Mehmet'in hayatı bağlı olduğu şeriatçı bir çevrenin faaliyetleri çerçevesinde şekilleniyor. Mehmet'in bu çevrenin samimiyetsiz ve dayatmacı değerleriyle yaşamaya başladığı çelişkilere komşu eczanede çalışan Firdevs'e yönelik hisleri de ekleniyor ve çatışma daha farklı boyutlara taşınıyor. Bundan sonrası inandığı değerler doğrultusunda hayatına bir yön çizemeyen ve çelişkilerini farklı arayışlarla çözmeye çalışan Mehmet'in insanlık mücadelesini önümüze koyuyor. Mehmet'in hikayesi, bugün dünya çapında cihatçı terör olarak karşımıza çıkan ağın, yanı başımızda nasıl örgütlendiğini gözler önüne seriyor. Bu terör makinasının nasıl bir gerici ağdan beslendiğini ve bu ağın insanlıkla olan uzlaşmaz çelişkisini anlatmaya soyunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/28/mel-ramos-the-lost-paintings-of-1962-a-look-back-at-pop/", "text": "New York City, NY Bernarducci Meisel Gallery, in conjunction with Louis K. Meisel Gallery, is pleased to announce The Lost Paintings of 1962: A Look Back at POP!, an exhibition of new works from legendary pop artist Mel Ramos. Considered one of the most captivating and provocative painters of the American Pop Art movement, Ramos is celebrated for his playful yet seductive female nudes intertwined with elements of commercial pop culture. The Lost Paintings of 1962: A Look Back at POP! explores Ramos' early affinity for comic book heroes and heroines as his subjects. This body of work was inspired by one of Ramos' forgotten sketches made decades ago. On a trip to Germany, Louis Meisel discovered Ramos' drawing of the superheroine Black Cat. When he returned to the U. S., Meisel asked Ramos to execute the image as a painting. This was all the inspiration needed for Ramos to revive his series of superheroes and superheroines from the early 1960s and the exhibition The Lost Paintings of 1962: A Look Back at POP! was born. From Captain America to Blonde Phantom, the series depicts an assemblage of characters from Ramos' personal comic book collection. Featuring 12 colorful paintings, the playful imagery originates primarily from the 1940s the golden age of comic books. One of the first artists to focus on the superheroine as a subject, Ramos has painted six females and six males for this exhibition, and his characters vary from the recognizable to the obscure. Originally from Sacramento, California, Mel Ramos received his B. A. and M. A. from Sacramento State College in 1958. His works are held in many prestigious collections including the Solomon R. Guggenheim Museum, Museum of Modern Art, National Gallery of Art, the San Francisco Museum of Modern Art, and the Whitney Museum of American Art."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/28/utku-varlik-exhibition-nothing-untraveled-seas-unspoken-words-may-3-and-june-16-2016-bozlu-art-project-nisantasiistanbul/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı hosts the exhibition titled NOTHING: Untraveled seas, unspoken words by Utku Varlık between May 3 and June 16 2016. The exhibition, which is fictionalized upon a short story the artist has written based on his experiences, comprises new paintings by Varlık, all of which will be exhibited for the first time. Utku Varlık, who has been living in Paris since the 70's, will also deliver a speech for Bozlu Art Project in Istanbul, where he will come for his new exhibition. Bozlu Art Project Nişantaşı, 3 Mayıs 16 Haziran 2016 tarihleri arasında Utku Varlık'ın HİÇ: Gidilmemiş denizler, söylenmemiş sözler isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının kendi deneyimlerinden yola çıkarak kaleme aldığı kısa bir hikaye üzerine kurgulanan sergide, Varlık'ın tamamı ilk kez sergilenecek yeni resimlerine yer veriliyor. 1970'li yıllardan beri Paris'te yaşayan Utku Varlık, yeni sergisi için geleceği İstanbul'da Bozlu Art Project için bir sanatçı konuşması da gerçekleştirecek. Sanatsal eğitimine 1961 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı ve taş baskı atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris e gitmiş, 1971 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu nda George Dayez ile, 1973 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970 lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975 ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/04/28/utku-varlik-sergisi-hic-gidilmemis-denizler-soylenmemis-sozler-3-mayis-16-haziran-2016bozlu-art-project-nisantasi/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, 3 Mayıs 16 Haziran 2016 tarihleri arasında Utku Varlık'ın HİÇ: Gidilmemiş denizler, söylenmemiş sözler isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının bu sergi için kaleme aldığı kısa bir hikayeyle birlikte sunulan sergide, Varlık'ın tamamı ilk kez görücüye çıkacak yeni eserlerine yer veriliyor. 68 Kuşağı'nın resim alanındaki önde gelen sanatçılarından Utku Varlık'ın yeni sergisi, Mayıs ayının başında izleyiciyle buluşuyor. Doğu ve Batı felsefelerinde önemli yere sahip bir kavramdan, HİÇ'likten yola çıkan sergi, izleyiciyi hem sanatçının kişisel geçmişine hem de kavramsal sorgulamalarına uzanan sezgisel bir yolculuğa davet ediyor. Varlık, geçtiğimiz yıl yine Bozlu Art Project'te açtığı Fragmanlar sergisinde Eğer bir düş giderek resme dönüşüyorsa, resim de sonuçta düş'e dönüşür, düşüncesinden hareketle bir düş'ün kurgusunda yaşanılmış, düşünülmüş 'fenomen' tabakalarının montajından kırpılıp düşen fakat yine de bir kenara konup saklanan küçük öyküler, şiir kırıntıları ve farklı kurgulara ait eskizlere yeniden bakarak kendi sanatını ve günümüzde resmin geldiği noktayı sorguluyordu. Sanatçı şimdi de söze kaldığı yerden devam ediyor ve bu sefer gerçek ile düş arasında bir yolculuğa atılarak HİÇ'likten çıkıp tekrar HİÇ'liğe doğru yol alıyor ve izleyiciyi gidilmemiş denizlere, söylenmemiş sözlere götürüyor. Utku Varlık'ın HİÇ: Gidilmemiş denizler, söylenmemiş sözler isimli sergisi 3 Mayıs 16 Haziran 2016 tarihleri arasında Bozlu Art Project Nişantaşı'nda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/05/ekrem-kahraman-cagdas-icin-bir-yol-haritasi-ilahi-komedya-i/", "text": "Bu ilk mısra/cümle, günümüzden yaklaşık beş bin, Homeros'un İlyada'sından bin beş yüz, Dante'nin İlahi Komedya'sından dört bin küsur yıl önce -farklı zaman dilimlerinde- çamur tabletler üzerine kazınarak çivi yazıya geçirilip pişirilerek korunmuş ve dünyanın en eski metni olarak kabul edilen Gılgamış Destanı'nın dokuzuncu tabletinden. Arkasından da önünde ardında göremiyordu hiçbir şey. mısrası geliyor. Ama koyuydu karanlık, hiç ışık yoktu, Gılgamış gibi destansı bir anlatıda bile alabildiğine olağan ve sıradanmış gibi duran bu efsanevi, şiirsel, trajik söylem aynı zamanda bir o kadar da çağdaş, güncel ve tanıdık. Bir destan anlatısı olmasına rağmen sanki trajik bir roman ya da film söylemi kurmaya yönelik kurgusal bir anlatının işareti. Daha ilk bakışta uyandırdığı duyum, arkasından asıl gelecek olan için düzenlendiği bir imayı içeriyor. Sanki, kadim bir yeryüzü duasının günümüzden öncesi yüzyıllarda da, günümüzde de hatta gelecekte de geçerli olacağı belli, alabildiğine etkili bir giriş söylemi. Çünkü tarihsel bir durum olarak bu şiirsel imge/duyum insanlık tarihinin sonraki süreçlerinde de evrimleşerek yinelenecektir. Büyük İnsanlık sanki hep aynı yerinden, aynı neden durumdan ötürü pot vermektedir. Bir dizi paralel, toplumsal, kültürel sıkıntı ve çıkmazın üst üste binmesiyle oluşan bu doğal, kendiliğinden potlar aklımızın ve gözlerimizin basiretine sert bir biçimde çarparak kendi kırılgan gerçekliğini unutkan hafızalarımıza ve kafamıza kafamıza vurmaktadır sanki: Mezopotamya kültürlerinin tarihe geçirdiği Gılgamış Destanı'ndan, yine aynı dönemlerde ortaya çıkan Zerdüşt dininin etkin din adamlarından Arda Viraf'ın Ardavirafname'sine, Gılgamış Destanı ve Ardavirafname'den Homeros'un İlyada'sına, Homeros'tan Elealı Parmenides'in gerçeklik arayışına çıktığı Doğa Üzerine şiirine, Parmenides'ten Vergilius'un Troialı kahraman Aeneas'ın epik destanına, Vergilius'un Aeneas'ından Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi meseline ve oradan da Dante'nin İlahi Komedyası'na varana kadar bildik bütün kadim destansal ya da dinsel anlatılar aynı imgesel insanlık çizgisini sürdürürler. Bu, tarihsel kadim bir anlatı geleneğidir. Aralarında binlerce yıllık zaman dilimleri, katmanları sıralansa da söz konusu bu dinsel, yarı dinsel, destansal metinler aslında hem birbiriyle iç içedirler hem de birbirine eklemlenip yenilenerek gelişen geleneksel -edebi- metinlerdir. Belki de günümüzde yeterince fark edilmese de muhtemeldir ki sonsuza kadar da yinelenmeye devam edecek. Bu birbirine deste deste bağlanmış kültürel birikim hem bir dizi ardışık etkileşim ya da aktarım ile oluşur hem de insanlık kültürünün ortak duyarlığı ve derdi olarak önümüze bir anlatı geleneği olarak sık sık dökülür. Sanki değişen hiçbir şey yok gibidir. İnsanlığın önemli bir bölümü farkında olma tecrübesini kaybetmiş gibi görünse de Tanrı hep aynı yerinde, aynı imge, inanç ve ihtiyaç pozisyonunda benzer anlamlar dizisinde sık sık karşımıza çıkıp durmaktadır. Yani bir bakıma Dante'nin de altını kalın bir çizgiyle işaretlemiş olduğu tarihsel Cehennem insanlığın başlangıcından beri bazen bir ürperti ve ürkeklikle, bazen önlenemez bir korkuyla, bazen de müzmin dualara gark ederek olumlu olumsuz bütün insanlığı etkileyip dönüştürüyor. Elbette Dante'ninki çağsal, siyasal, toplumsal, tarihsel ve kültürel olarak çok daha yakın ve anlaşılabilir. Fakat aynı zamanda bir o kadar da o tarihsellikten kendi payına düşenin alınmış olunduğu alabildiğine kişisel, trajik ve tipik bir Cehennem. Çünkü, Dante'nin kendi kişisel yaşam riskleri, kayıpları, yanılgıları söz konusu ve aslında o kendi kapısına dayanan cehennemini İlahi Komedya metnini kaleme alarak aşmaya çalışıyor. Aşıyor da; kitabının ismini Komedya olarak koyması da bunun sonucu: ironik bir adlandırma. İnsan/insanlık, akıl/duyarlık, düşünce/sanat/kültür, yaşam ve ölüm ne zaman tarihsel bir durgunluğa, çıkmaza girip yeni bir arayışa, beklentiye yönelse arkasından daima yeni hülyalar, tanrısal hesaplaşmalar, ruhani yoğunlaşmalar, yakarışlar, düşünsel açılışlar ortaya çıkar. Önce koyu bir karanlık duyumu, umutsuzluk ve çaresizlik, sonra da daima unutulmuş gibi görünen değeri pek bilinmemiş bir aydınlanma ve parlak bir gündüzleşme duyumu oluşur. Dante yaşadıklarının ve başına gelenlerin de etkisiyle doğru yolu terk ettiğini, yanlış bir seçim yaptığını düşünmektedir. Tarih daima böyle işler: İnsan/insanlık doğru yolu bırakıp gittiğinde hemen her zaman tarihsel trajediler, felaketler, cehennemlik süreçler başlar. Dante'nin başına çöken ruh hali de aslında bu olağan insani kader yüzündendir. Hem de bir tür kendi kişisel tercihleri, yanlışları, siyasal, toplumsal, kültürel ütopyalarının -geçici de olsa- yenilgisi ve çaresizliğinin trajedisi sayılması gereken anlaşılabilir bir noktada. Çünkü, gerçekten de -her anlamda- hayati bir çıkmaza sürüklenmiş, kalbi ve aklı derin kırılmalar yaşamış, bu yüzden de kendisi başta olmak üzere yoluyla, tercihleriyle, çağıyla hesaplaşmaya, yeni ve başka bir yol arayışına evrilmiştir artık. Artık siyasetçi Dante'den yazar, şair, düşünür Dante'ye doğru evrilecek, kendisini tümüyle yaşadıklarını, hissettiklerini, intikam ve içsel pişmanlıklarını yazmaya verecektir. Daha baştan belirteyim: Konu Dante'nin ve sadece kendisinin değil çağının ve sonrasının en önemli edebi metni sayılan İlahi Komedya olmasına rağmen bu yazının niyeti bunların da ötesine geçerek insanlığın kadim çıkmazları ile o trajik pozisyonların arka yüzlerine taşarak geçmiş yerine asıl günümüze sıçramak ve günümüzün güncel ortak Cehennem'i olacak. Bu yüzden de Dante ve İlahi Komedya kavramlarının akademik, bildik, görünür değerleri, kodları üzerinde fazlaca durmak yanlısı değilim. Aksine, aşırı ihmal edildiği ya da görmezden gelindiğini düşündüğüm asıl ideolojik, siyasi özü, kültürel ya da insani imgeleri ve kavramları ile hem tarihsel referans kaynakları, hem günümüzde bölgemiz Ortadoğu ile güncel, çağdaş ilintileri üzerinden paralellikler kurmayı deneyeceğim. Ne yazık ki günümüzde ve bizim gibi ülkelerde bir edebi metin ya da sanat yapıtının genellikle ortaya çıktığı dönemin siyasal, toplumsal, kültürel ve insani bağlarından koparılarak ele alınmasının hastalıklı bir yaklaşım ve derin bir eksiklik içerdiğini düşünüyorum. Bu nedenle, bu yazının ön amaçlarından birisi de bu alabildiğine tutucu, sekter ve sığ tutumun aşılması yönündeki çabalara bir katkı olması. Açık: gece, koyu karanlık, uyumak, çökmek, ormanda kaybolmak, rastlamak, idrak etmek vb. kavramlar en az insanlık tarihi kadar eski ve tarihsel, fakat aynı zamanda bir o kadar da çağdaş, güncel, canlı ve hayati. Bir zamanların Dicle ve Fırat nehirleri arasında oluşmuş ve Yunan tarihçileri tarafından adlandırılmış bir kavram olarak Mezopotamya kültürleri günümüzün Irak, güney batı İran, Suriye'nin kuzeydoğu bölgesi ile bizim Güneydoğu Anadolu topraklarından oluşmaktadır ve adı da lezzetli bir meyve kadar küresel güçlerin iştahını çeken Ortadoğu'dur. Bu kadim bölgenin en önemli özelliği bütün kadim dinlerin ortak toprağı olmasının yanı sıra bu toprakların üstünde insanlık kültürünün ilk temellerinin atılmış olması, altında ise bütün dünyaya yetecek kadar -bir tür doğa kültürü sayılabilecek- petrol barındırmasıdır. Çünkü, o çağda belki henüz petrol bile oluşmamıştır ama çağ başka bir çağdır ve artık dünya dinsel ideaların, iddiaların da ötesine geçerek fakat etkisi süren bu dinsel idea, öngörü ve iddiaları da kullanarak başka bir birikime, niyete, gelecek iddiasına evrilmiştir. M. Ö 5000'li yıllarda, Büyük İnsanlık diye tanımlanan tarihsel uygarlığın başlangıcında- insanlık kültürü, Sümer, Babil, Asur, Akad, Elam vd. kültürleri kimliğinde yeni bir Mezopotamya uygarlığına geçmeye başlayacaktır. Artık Tanrı/Tanrıça Krallar çağından yarı Tanrı, yarı İnsan Krallar çağına geçilmektedir. Mezopotamya kültürlerine ve o kültürlerin özü olan yarı dinsel destansal metinlere göre Adem ilk insandır. Gılgamış ise yarı insan Tanrı'ların ilklerinden birisi ve Tanrılara/Tanrıçalara bahşedilmiş ölümsüzlük hakkının peşine düştüğü için aşırı önemsenmiş, öyle olduğu için de bir yandan hayran olunmuş öte yandan korkulmuş, biat edilmiş en ünlüsü ve en güçlüsüdür. Artık Tanrı/Tanrıça hükümdarlıklar çağı sona ermekte, kadim Tanrı kavramının yerini -tanrısallık duyumu henüz terk edilmemiş olsa da- insanlık diye yeni bir kavram almaktadır. Doğal olarak bu da, her zaman olduğu gibi mutlaka geçmiş sistemin -en azından zihinde- hükümdarları ile geliyor olan yeni insanlığının hükümdarları arasındaki çatışmalara yol açacaktır. Bunun sonucu olarak ilk Sümer yerleşkelerinden Uruk kentinin kralı yarı Tanrı yarı insan Gılgamış kendisini birden ilk Tanrı/Tanrıça Kral ile İnsan Kral çatışmasının ortasında bulacaktır. Gılgamış, ölümsüzlük hakkına sahip Tanrı/Tanrıça Anunnaki'ler soyundan gelen Ninsun'dan doğmuştu. Ninsun Tanrılar/Tanrıçalar katının kurallarına, yasaklarına aykırı bir kişiliğe sahipti. Hiçbir zaman ait olduğu ayrıcalıklı katın kurallarına yatkın davranmamıştı, bu yüzden de hiç evlenmemişti. Bir süre öz amcası Tanrı Enki ile birlikte olmuş, fakat o sırada aslında yarı Tanrı olarak da yazılan ilk insan kral Lugalbanda ile büyük bir aşk yaşamıştı. Yasak bir ilişkiydi bu. Çünkü Ninsun bir Tanrıça, uagalbanda ise ölümlü bir kraldı sonuçta. Gılgamış da işte bu ayrıcalıklı asi Tanrıça ve insan kral arasındaki yasak ilişkiden dünyaya gelmişti. Bazı Gılgamış ya da Sümer kültürü araştırmacılarına göre Gılgamış'ın tanrılardan ölümsüzlük istemesinin kökeninde aslında anne tarafından hak ettiğini düşündüğü tanrısallık hakkının kendisine de bahşedilmesi isteği, ısrarı vardır. Yani Tanrılar/Tanrıçalar nezdinde yarı gayrı meşru bir çocuk olarak görülse de yine de tanrısal bir hak iddiasındadır. Aslında demek istemektedir ki mademki ben de Tanrılar/Tanrıçalar sülalesi olan Anunnaki'lerin kızı Ninsun'dan doğmuşum o zaman bana da hakkım olan tanrısallık/ölümsüzlük hakkımı verin! Bu hak iddiasını Gılgamış hiçbir zaman da bırakmayacak, neredeyse bütün ömrünü bunun için harcayacaktır. Dönemin en güçlü ve yetkilendirilmiş Tanrıça'larından Aruru Gılgamış'ı bu isteğinden vazgeçirmek için çok uğraşır. Ne var ki onu bir türlü ikna edemez. Bunun üzerine onun bu hak isteğiyle baş etmesi için -tıpkı Adem'in yaradılışı gibi- topraktan kendi elleriyle biçimlendirip vahşi Enkidu'yu yaratır. Fakat Gılgamış giriştikleri dövüşte Enkidu'yu yener. Dahası onun gönlünü kazanır ve çok yakın dost olurlar. Kendi elleriyle yarattıkları biri tarafından ihanete uğradıklarını düşünen Tanrılar/Tanrıçalar katı ise Enkidu'yu cezalandırıp öldürtürler. Gılgamış dostu Enkidu'nun ölümünü duyduğunda aşırı üzülür. Onun yerde yatan cesedinin önünde diz çökerek yemin eder: Gidip ölümsüzlük hakkını bulup söke söke alacak ve Enkidu'nun kanını yerde bırakmayacaktır. Ne var ki Gılgamış yemin etmiştir ve yemininde inatçıdır. Ne yapıp edip ölümün bir çaresini bulmak ve kendisi de başta olmak üzere tüm halkına sunmak zorunda hisseder kendisini. Yürüyen olmamıştır şimdiye dek bu yolu, karanlıktır içerisi on iki konak boyunca, Gılgamış'ın kişiliğinde, eski düzenin Tanrılar/Tanrıçalar'ı ile geliyor olan yeni yarı Tanrı yarı insan iradesindeki insanlık uygarlığı/kültürü arasındaki gizli çatışma yükselmiş, yürüyüp giden egemen sistem önemli ölçüde çıkmaza sürüklenmiştir. Koyu karanlık ve o karanlıkta gözün gözü görmemesi bu yüzdendir. Gılgamış, önünde durduğu kapıdan merak ve cesaretle geçerek arayış yolculuğunu artık yer altında öteki dünya diye adlandırılmış Cennet ve Cehennem'de sürdürecektir. Tanrıların/Tanrıçaların hep birlikte orada yaşadıklarına inanılan yer altındaki dünyaya giden bu mistik yol ve kapı, bir sorunu ya da insani bir derdi çözme niyetiyle daha önceleri hiç kullanılmamıştır. Hiç sanmam, ama destana ya da dönemin uyanmış mistik aklına göre bu yolu ilk kullanan kişi Gılgamış'tır. Çünkü, zaten o da sonuçta yarı Tanrı, insan üstü ayrıcalıklı yeni bir Tanrı insandır. Şiirdeki on iki konak kavramı, yürüyerek ve on iki defa konaklayarak gidilen on iki günlük bir yolculuğun karşılığı olarak kullanılıyor. Fakat Gılgamış on iki gün değil günlerce, aylarca yolculuk edecek ve her konakladığı yerde sanki karanlıkta bir mezarlıktan geçer gibi hep ama koyuydu karanlık ve ışık yoktu diye yüksek sesle söylenip duracak fakat yine de yolculuğunu ısrarla sürdürüp cesaretle gideceği yere ulaşacaktır. Burada dikkat çekici olan, yolculuk boyunca Gılgamış'ın altı ısrarla çizili bir Cehennem kavramından çok, sürekli olarak etrafından, geçtiği yerlerden koyu karanlık diye söz etmesi ve gerçekten de öyle hissetmesi. Zaten zorluklarla vardığı, ulaştığı yer de Dante gibi Cennet'ten koparılıp aralarına sınırlar konulmuş bir Cehennem değil doğrudan Cennet'in ta kendisidir. Çünkü adı üzerine fazlaca vurgu yapılmasa da Cehennem henüz hala Cennet'e ya da hakikate giden ruhsal yol üzerindeki zorluklar, bilinmezlikten gelen ürkeklik ve korkunun doğrudan kendisidir. Bu belki de Gılgamış'ın halen üçte biri insan üçte ikisinin Tanrı olmasından da ileri gelmektedir. Çünkü Cehennem aslında sadece insanlar içindir ve henüz dinler ortaya çıkmadıkları ve işlenen insani günahlar ile karşılıkları cezaları çekecekleri bir yer olarak düşünülmediği için Cehennem denilen yer, aynı zamanda Cenneti de içerisinde barındırmaktadır. Yani bir bakıma esasen öteki dünya olarak adlandırılmış olan Cennet'in bizzat kendisidir. Yani adı sonradan toptan öteki dünya diye tanımlanacak olandır. Tanrılar içinse zaten ancak yeraltı, yer üstü ya da göklerin üst katlarında ölümsüzlük sunan yetkililerin yaşama alanlarıdır. Zaten Gılgamış'ın yolun sonuna vardığında gördüğü yer de aslında bir Cennet Bahçesi'dir bilindiği üzere. Aynı dönemin farklı kültürlerinde ya da sonraki süreçlerde ortaya çıkacak destanlar, dinsel anlatılar ve efsanelerde benzer durumlarda altı kalın bir çizgiyle -az ya da çok- çizilmiş daha belirgin bir Cehennem kavramından söz edilecektir. Kuşkusuz, daha öncesinin tarihsel ya da edebi bilgilerine sahip değiliz. Fakat Gılgamış'la birlikte insanlık oldum olası hep o ürkütücü, korkutucu Cehennem imgesiyle karşı karşıyadır artık. Fakat ölümlü her insan yine de hep Cennet'i düşleyerek yaşar. Çünkü artık daha doğduğu ya da aklı ermeye başladığı andan itibaren sonuçta önlenemez bir biçimde bir ölümlü olduğunu, bu yüzden de ölümden sonra geleceğine inandırıldığı öteki dünyada ne ve nasıl olacağıyla ilgili düşünmeyi bir türlü bırakamayacaktır. Yani bir bakıma Cennet düşünü kaybederse aslında asıl kendisini sonsuza kadar kaybedeceğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Üçte ikisi Tanrı etinden, üçte biri insan etinden Gılgamış'ı saran ölüm korkusu aynı zamanda her tarihsel insanın, Doğu Batı tüm insanlığın kadim korkusudur. Bugünden bakıldığında Gılgamış'ın ölümsüzlük talebi aslında alabildiğine yalın bir istek. Her yasak aşk ilişkisinden doğan çocuk geçmişte de günümüzde de anne babasından hangisi daha güçlü bir şeye, varlığa sahipse -ve kendi ihtiyacı neyse- onlardan kendi payına düşmesi gerektiğini düşündüğü hakkı / mirası ister doğal olarak. Gılgamış'ın ihtiyacı olan ölümsüzlük hakkı ise Tanrıça olan anne tarafındandır bilindiği üzere ve o da bu yasal hakkın peşindedir. Dante de duygusal, düşünsel travmalara girdiği sürgün günlerinde pişmanlık içerisinde kıvranırken o günlere kadar asla dillendirmediği, elini eline dokundurmadığı saf Beatrice'i istemişti o öldükten sonra. Çünkü o onun hak alanında durmaktaydı ve nihayet düşsel olarak da olsa Cennet'e gidip onu orada bulacaktır. Tarih başka türlü işler daima: Gılgamış'ın hakkını istediği Tanrılar/Tanrıçalar zamanla ölüp gittiler. Fakat ölümlü Gılgamış hiç düşünmediği halde günümüze kadar geldi, ölümsüz oldu. İnsanlık/uygarlık Doğu'dan doğdu, oradan yükselip Batı'yı aydınlattı, dünyanın arkasını dolanıp günümüzde yeniden kadim dinlerin, kültürlerin oluştuğu bu bölgeye Doğu'ya, Ortadoğu'ya geri döndü. Binlerce yıllık bu süreç aynı zamanda bir Büyük İnsanlık/Uygarlık kavramının da tarihi. ya da ne kadar batıya gidersen de aslında doğuya ulaşacaksın! Yani ne niyetle, nereden ve nasıl başlarsan başla çizilen çizginin ucu ya boşlukta kalacaktır ya da diğer ucuyla birleşip bir bütünlüklü form oluşturacaktır ki aslında zaten bu uygarlık dediğimiz şeyin de tam kendisi olmalı. Bu da insana hem oldukça anlamlı hem de bir o kadar da dokunaklı geliyor. Çünkü tamamlayıp sonunu getirmek hem zorunlu hem de bir o kadar ölümcül. Zaten tam da bu yüzden oldukça da trajik derslerle yüklü. Sonuçta hangi din, hangi kültür, hangi tarih ve geçmişten hangi korku, hangi hayal ve ütopyayla gelirsen gel dönüp dolaşıp insanlık ilk belirdiği, kimlik bulduğu, dövüştüğü topraklara, değerlere geri dönmüş oluyor. Tıpkı hayal edenin, düşünenin, yürüyüp gidenin çizip tasarlayanın önünde sonunda yeniden kendisine geri dönmesi gibi. Yeniden aramasının, yeniden çizmesinin, yeniden yürüyüp gitmesinin, ilerlemesinin, aradığını bulmasının ve bulduğunu alıp sindirmesinin, anlamasının yolu da buradan geçiyor çünkü. Fakat artık insanlık hangi durumda, hangi koşul ve niyetle neye, nereye, niçin ve nasıl dönmüş olursa olsun döndüğü yer/kaynak Ortadoğu bütün dinsel metinlerde, destansı anlatılarda olduğu gibi yine koyu karanlık ve tamamıyla güncel bir cehennem. Yani buna bir tür çağdaş bir cehennem de denilebilir. Zaten uzunca bir süreden beri Ortadoğu için açık açık hazırlanıp ilan edilmiş olan güncel BOP projesi gereği siyasi bir cehennem olarak ilan edilmişti ama artık yüz kat daha cehennem. Bu küresel cehennemin perde önündeki görünür Lucifer'leri de IŞİD ve diğer terör örgütleri ile ürkütücü küresel bölge tasavvurları. Perdenin hemen arkasındaki asıl Lucifer'ler ise artık yaşlanmış, çoktan çuvallamaya başlamışlar, bu yüzden de Ortadoğu'nun çöllerinde kum tepeleri arasına baş aşağı gömülüp çakılmış BOP'un asıl sahibi ABD ile onun eteklerinden kene tırtıklamaya çalışan bazı AB ülkeleri duruyor. Günümüzde bazı yarı görevli, yarı sözde düşünürlerin ileri sürdükleri gibi tarihin sonu, ütopyanın sonu, insanın sonu ya da medeniyetler savaşı vb. olarak sunulan ama arkasında petrol çıkarlarını koruma ve hegemonya kurma üzerinden büyük kavgaların ve katliamların yaşandığı, yaşanmaya da devam edileceği anlaşılan neoliberal, küresel emperyalist bir savaş bu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/05/sanatci-konusmasi-utku-varlik-hic-gidilmemis-denizler-soylenmemis-sozler-bozlu-art-project-07-mayis-2016-cumartesi-1400/", "text": "Sanatsal eğitimine 1961 1966 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Sabri Berkel atölyelerinde başlayan Utku Varlık daha sonra oyma baskı ve taş baskı atölyelerinde devam etmiştir. 1970 yılında Paris e gitmiş, 1971 1974 yılları arasında Güzel Sanatlar Ulusal Yüksekokulu nda George Dayez ile, 1973 1975 yılları arasında da Cachan Atölyesi nde taşbaskı çalışmıştır. Sanat çalışmalarına halen Paris te devam etmektedir. İlk önceleri dışavurumcu anlatımla figürlerini biçimlendiren Utku Varlık, 1960 ve 1970 lerde dönemin politik yaşamından etkilenerek yaptığı resimlerinde de bu anlatım biçimini kullanmıştır. Sanatçı özellikle 1975 ten sonra dışavurumcu anlatımdan uzaklaşmış ve düşsel bir anlatım biçimine yönelmiştir. Sanatçı için figür, sürekli ve asal olan doğanın yaşayan öğelerinden biridir ve yansımasını doğada bulur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/05/utku-varlik-hic/", "text": "Ressam Roby Zober ülkesini terk edeli yarım asrı geçmişti ama onun geçmişle olan hesaplaşması, sonuçta; ... geçmiş aslında bugün'dür; silik ilişkiler, kadın yüzleri, sepia peyzajlar, uçuk mavi bir çocukluk, öğleden sonra sinemaları, akademi, şairler... Nahit hanımın cuma sofraları, bir kapıyı kapayıp, ötekini açmak; sanki yaşanmışlığın pentür misali: yaşam katmanları giderek bir hayat: SFUMATO oluşturmuştu ama bu sis dağıldığında, onun altındaki gizi bir türlü çözemiyordu. Peki neyi anlatmak; HİÇ'likten hareketle şimdi geldiği yer, her geçen gün, bilinmez bir denize doğru dingin akarken yaşam diyeceğimiz olguyla tekrar bir HİÇ'e ulaşıyor. 1965 yılı haziran ayının sonları: HİÇ şaşırmamıştım bu kadar, kendimi Kunsthistorische Museum'un kapısında bulduğumda; oto-stop'la yemeden içmeden gelmiştim Viyana'ya ve de kötü reprodüksiyonlarla dolu kafamı yıkamak, belleğimi yenilemek yani meraklarıma bir yanıt bulmak adına bir umut gezisi; improviser, ve parasız! Roby böyle bir mekanı nasıl düşlesin, bu görkemli mermer merdivenlerden çıkarken, dostu Anhegger'in Almanca yazdığı, kısaca onun genç bir akademi öğrencisi olduğunu ve de Avrupa müzelerini olanaksız dolaştığını içeren belgeyi cebine koydu, müze parasızdı; .. nasıl olur, Viyana'da otursam buradan hiç çıkmam! diye düşündü, içinde olağanüstü bir şeyi görmeye giderken oluşan anlatılmaz bir çırpıntı, belki bir hava boşluğuyla kendini büyük tuvallerle karşı karşıya buldu. Bilmiyorum ne kadar durmuştum Brueghel'in Karda Avcılar tablosunun önünde; müze bekçisinin uyarısıyla kendime geldim, saçları uzun, kırmızımsı sakallı, zayıf, İsa'ya benzeyen bir adam bir saattir ne yapıyor bu tablonun önünde? Belki ayakta uyuyor, hiç böylesini görmedim diye düşünmüştü bekçi; .. hep dikkat ederim, dokunacaklar diye korkarım, tırnağıyla kazımak isteyenler bile gördüm, lupla bakanlar, niceleri, ama bu sanki tablonun içine girdi! Doğru düşündü bekçi, resmi okuyordum, daha doğrusu bir olguyu ters-yüz etmek adına gelmiştim buralara, allegorie yi öğrenmek adına. HİÇ beyazı kullanmamıştım resimde, öteki renkleri öldürürdü karıştığında, ucuza alınan kötü pigmanların gücünü, ona azar azar beyaz katarak ölçerdik. Bilmiyorum, belki renklerden hiçbirisini gerçekte optik anlamıyla değil de tinsel olarak düşünürdüm; nedense hüzne ve melankoli'ye özgü renkler bulurdum; çocukluğumun rengi, gözüm gibi sakladığım bir renkli kalemdi, tarif edilmez bir yeşil, beni peyzaj yapmaya zorlardı, yıllar sonra o rengi bilinçli aradığımda bulduğum: Lime yeşili, Smaragdin pigmanı, ne yazık HİÇ birisi o yeşil değildi! Bu yeşille boyadığım kırlarda dolaşırım hala. Ama önce gökyüzüdür bir peyzaj diye düşündü Roby; bu kez Bruegel'in Kar resminde önce tarifsiz bir gökyüzü var; bekçi geldiğinde ressamın beyazı yönetecek bu rengi nasıl düşlediğini, önce peyzaja beyaz tülü çektikten sonra mı o tarifsiz Jade yeşilini yakaladığını, bunun gibi sorularla geziniyordum; bekçinin görüntüsüyle uyandıktan sonra tekrar tabloya girdim, bu kez aklıma bir KAR şiiri takıldı; HİÇ bir kez tümünü belleyemediğim bu şiirin dört dizesini tekrar ettim: Kardır yağan üstümüze geceden/ yağmurlu karanlık bir düşünceden/ Ve dörtnala dümdüz bir mavilikte/ Kar yağıyor üstümüze inceden ; hızla geçti belleğimden. Ne olursa olsun içime düşen bir yalnızlık ve olamaz bir dinginlik olgusu var şu anda yaşadıklarımda, beni kendine çeken, bir TIN titreşiminin uzaklaşması gibi; boşluğa kendini bırakmış saksağan'ın gözünden bakıyorum bu dingin peyzaja, belki bir kar müziği olabilir. Bu peyzajının bütünlüğündeki erinç, sabahın dinamiği, yeni başlayan bir günün sevinci, buz tutmuş derelerin üstünde kayanlar, çocuk oyunları, köylülerin günlük işlevleri belki bir dekor ama ön planda avcıların yorgunluğu bir gerçek, karanlık geceyle başlayan yaşam kavgasından eli boş dönmek, avın ceremesi nasıl olmuşsa bir yaban tavşanı, kime yeter, gel köpeklere anlat bunu; HİÇ böylesini görmedik, doğa bize sırtını döndü sanki, yorgunluk da cabası. Öğlendi galiba, Roby müzeye gireli yalnız bir tek tabloya baktığının farkına vardı, belki ikincisine de bir güç saklamak gerekliliğiyle müzenin parkına indi, kimse yoktu ortalıkta, farkında olmadan bir düş yaşıyordu; nasıl yalnız olabilir insan böyle bir mekanda? Ulu bir ağacın altındaki bankı seçti, yorgunluk onu yavaş yavaş bir başka dinginliğe doğru çekerken gözü ağacın üstündeki etikete ilişti, kim bilir neler görmüştür bu ağaç, tüm yaşadıkları ve şimdi de ben;... yavaş yavaş kendimden sıyrıldım, görkemli ağacın dallarından kendimi boşluğa bıraktığımda ufuk çizgisine, ortaçağ ressamlarının peyzajlarındaki o kaçış noktası na doğru kendime yön verdim; antik bir düş'tü Alp dağlarını aşmak, o ölümsüz beyaz zirvelerden, yeşilin çıldırdığı vadilerden ışığa, söz verilen İtalya'ya doğru süzülürken, uzakta Sienna, o tarifsiz ocre kent, elimin altındaydı. Roby uyandığında müzenin kapandığı korkusuyla az kalsın banktan düşüyordu; kafası karmakarışık; nasıl olur; biraz önce Sienna'ya yaklaşıyordum, Acele müzeye girdi, bu kez gideceği yeri biliyordu: salonlardan hızla geçti, Delft'deydi şimdi; 40 Vlamingstraat, çevresi beyaz kireçle boyanmış kırmızı kiremit kapıdan geçti, dar sokak bir bahçeye açılıyordu; üç katlı evin ağır, görkemli kapısı aralıktı, yavaşça içeriye süzüldü, loş koridorun ucundaki merdivenden çıkarken burnuna tanıdık bir koku geldi, beziryağı kokuyordu bu kat, demek atölye buradaydı. Kapının girişindeki ağır perde yarı aralıktı, epey aydınlık mekan ışığı soldaki büyük pencereden alıyordu ve ressamın sırtı kapıya dönüktü; farkına bile varmadı Roby Zober'in içeriye girdiğinin ama model görmüştü onu, ses çıkartmadı, hafifçe gülümsedi. Başında defne motifli garip bir taç vardı; sarı, kızılımsı saçlarının kıvrımlarıyla karışıp, tarifsiz bir uçarılık yansıtıyordu. Beyaz jupe'ün üstüdeki ağır mavi giysisinin drape'ler, modelin sağ elinde tuttuğu trompette, öbür elindeki ağır kitap; arka plandaki Pays-bas haritası, masanın üstünde alçı bir maske, partisyonlar. Tavandan sarkan altın bir lustre. Sanki ressam mekana göre giyinmişti; başındaki bere, çok ilginç bir kostüm de zeminin siyah-beyaz mermer karolarına eşlik ediyordu. Elini dayadığı resim çubuğuna eğilmiş, modelin başındaki tacın royal mavimsi yapraklarının detayına dalmıştı. Eski saflığıma geri dönmek istiyorum, hüzünlü ve esrik bir görselliğe saptanmak, bir KATHARSİS nasıl olursa! Bir HİÇ'ten tekrar başlamak, geç de olsa."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/bir-yanim-anadolu-omer-muz-derinlikler-sanat-merkezi-05-28-mayis-2016/", "text": "Sanatçı, 1957 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı kentte yaptı. 1977 yılından başlayarak çeşitli medya kuruluşlarında grafiker, ressam ve karikatürist olarak yer aldı. Sonraki yıllarda yurt dışındaki çeşitli yayın kuruluşlarının çıkarttığı yayınlara kapak illüstrasyonları ve çizgi romanlar yapmaya başladı. Özellikle 1980'li yıllardan itibaren ülkemizde gösterime giren birçok ünlü filmin afiş çalışmalarını yapmış çocuk dergilerine kapak ve yayına çizgi romanlarla birlikte günlük gazetelere karikatür çalışmaları ile medya da yer almıştır. 90'lı yılların başlarında kısa bir dönem İtalya'da da bulunan sanatçı yurda dönüşünde suluboya çalışmalarına ağırlık verdi. New York, California, Paris ve Viyana'da özel koleksiyonlarda resimleri bulunan sanatçı yapıtlarını güçlü ve sağlam tekniğinin yanı sıra empresyonist bir tavırla belgesel tadında yorumlamaktadır. Çevre gözlemlerine dayanan ustalığını kolay anlaşılabilir bir fırçayla dillendiren sanatçı kendisinden çok önce gelmiş, Türk resim sanatının izlenimci ressamlarından Hoca Ali Rıza Üsküdarlı Cevat, Hikmet Onat gibi ekol olmuş bir kuşağın izini sürmektedir. Ömer Muz'u müzeyi kurarken tanıdım, bize müthiş resimler yapmıştı. O zamandan bu zamana şahsi dost olduk. Yalnız ısmarladığım resimlerden değil, sergilerinden de resimler aldım. Ne var ki tanıdıkça fiyatları arttı tabii o bu fiyatları hak ediyor. Gördüğüm Türk ressamlarından suluboyayı en iyi kullanan sanatkardır. Resimlerinde canlılık, hareket ve şahsiyet vardır. O mütevazı bir geçmişi olan büyük bir sanatkardır. Tablolarının albenisi vardır ve suluboya resimden anlayanları cezbeder. Hele bir de resmini kendi ağzından dinlerseniz ve size izah ederse başka türlü hayran kalırsınız. Sempatik ve cana yakın kişiliği onu resmin ötesine götürmüştür. Şahsiyeti resimlerine aksetmiştir. Kış resimleri dahi sıcak ve insanı çeker. Kendinizi resmin bir parçası sanırsınız. Bu hissi uyandırmak her ressamın harcı değildir. Ömer Muz'un resmini aldığınızda sadece resim satın almazsınız kendisinin de bir parçası beraberinizde gelir. Bu nedenle suluboya tablo sevenlerin koleksiyonlarına bir Ömer Muz imzalı resim almalarını tavsiye ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/desenformasyon-baris-cihanoglu-vis-sanat-04-mayis-04-haziran-2016/", "text": "Sanat dünyasına geçtiğimiz aylarda merhaba diyen Vis Sanat, 4 Mayıs 4 Haziran 2016 tarihleri arasında, Barış Cihanoğlu'nun DESENFORMASYON / DESIGNFORMATION isimli solo resim sergisine ev sahipliği yapıyor. Genç kuşak figüratif ressamlar arasında, ses getiren sergileri ve kendine özgü resim dili ile tanınan Barış Cihanoğlu, Enformasyon Çağında yaşanan yoğun dezenformasyona ironik bir göndemeyle ''Desenformasyon'' ismini verdiği yeni solosunu, tümüyle kağıt üzerine yaptığı işlerden oluşturuyor. ''Desenformasyon'' sergisinde, modelden kara kalem çizimlere, imgesel karalamalara, laviye, sulu boyaya, akriliğe kadar uzanan, gerek teknik gerekse malzeme açısından son derece geniş bir yelpaze dahilinde kotarılmış eserlere tanıklık ediyoruz. Barış Cihanoğlu'nun önceki sergilerinden aşina olduğumuz, dekupe edilmiş figürler ve üst üste binen katmanlar, bu sergisinde kağıt kolajlara dönüşmüş. Özenle oluşturulmuş sıradışı kurguları ve imge-leke ağırlıklı işleri, sanatçının neredeyse tüm dönemlerinden izler taşımakta. Sanat yazarı Özcan Türkmen, sanatçının son sergisi için şunları dile getirmekte: ''Barış, deseni hiç terk etmeyen ender sanatçılardan. Ciddi emek ve sabır isteyen desenin, geleneksel ustalığına ulaşabilmek için canlı modelden çalışma disiplinini aralıksız sürdürdüğü gibi, teknoloji fetişizmine de hiç kapılmadı. Kendisini içinde bulunduğumuz dönemin birçok sanatçısından farklı bir yere taşıyan bu yönelimlerinin, desenformasyon sergisiyle birlikte semeresini vermiş olduğunu görüyoruz. Ben desen ile özgürleştim diyen Barış, tam da kavuştuğu bu özgürlük sayesinde, kendi imge dünyasını izleyiciye güçlü bir biçimde duyumsatmayı başarıyor. Kağıt işlerden oluşan desenformasyon, Barış'ın serbest kalem çizimlerindeki yetkinliğini sergilemekle kalmıyor, bize gelenekselin çağdaşla, tekniğin kurguyla, rastlantının yaratıcılıkla, bir sergi konsepti içinde nasıl harmanlanabileceğini gösteriyor. Barış Cihanoğlu, sanatına sürekli yenilikler katarak, üretkenliği ve yaratıcılığı ile izleyenleri şaşırtmaya devam etmektedir.''Desenformasyon''sergisi, 4 Mayıs- 4 Haziran 2016 tarihleri arasında, Vis Sanat'ta görülebilir. Vis Sanat which has recently opened its doors to the world of art will be hosting the solo paining exhibition by Barış Cihanoğlu entitled DESENFORMASYON / DESIGNFORMATION from May 4th to June 4th. Known among the new generation figurative painters especially because of his attention-grabbing exhibitions and his intrinsic painting language, Barış, with an ironic reference to the disinformation which is densely felt in the Era of Information, has prepared his new solo called 'Designformation'' totally out of works made on paper. When viewing the exhibition ''Designformation, we witness works achieved within an extensively wide range both in terms of technique and material from models to pencil drawing, imaginary scribbling, lavi, water color, acrylic. Decoupage figures and overlapping layers with which we are familiar from previous exhibitions by Barış Cihanoğlu have taken the shape of paper collage with this exhibition. Extraordinary fictions created with great care and works composed of notably image-stain bear traces from almost all eras of the artist. Özcan Türkmen, the art writer, tells the following about the latest exhibition of the artist: ''Barış is one of rare artists who never leaves the pattern. Not only does he continue to work on live models with a view to achieving the traditional mastery of the pattern requiring a great deal of labor and patience but also he has never indulged himself in technology fetishism. We are able to observe that these orientations of his that brought him to a place distinguished from other artists of the present era bear fruits with the exhibition designformation. Barış who says I have freed myself with pattern succeeds in making viewers strongly sense his own world of image thanks to that freedom he has embraced. designformation made of paper works both reveals mastery of Barış in free pencil drawing and shows us how the traditional and the contemporary, the technique and the fiction, the coincidence and the creativity can be blended with one another within an exhibition concept. Barış Cihanoğlu continues to add new things to his art all the time, astonishing viewers with his productivity and creativity. ''Designformation''exhibition may be viewed at Vis Sanat at Levent from 4th of May to 4th of June."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/half-planet-virva-hinnemo-anita-rogers-gallery-may-12-june-18-2016/", "text": "Hinnemo's large paintings on cardboard are a consolidation of her work of the past decade; she fashioned the larger scale of these works by grasping and internalizing a language and then more recently by using her entire body to expand her marks and gestures. Her paintings touch upon some of the most fundamental properties of abstract painting: improvised, grand, uncluttered, and firmly planted in reality. She paints with immediacy and directness but her thick black marks are pinned down by an attentive and purposeful energy. Her smaller works offer a different exploration: they can be quirky, quick, awkward, amusing and almost entirely elusive. They read like sublimated remains that defy their nearly discarded look. We are left experiencing a condensation of means and an assertion of essentials. Born in 1976 in Helsinki, Finland, Hinnemo spent time growing up between Sweden, Finland and Russia. She received her BFA in painting from Parsons School of Design in 2000. Hinnemo has exhibited in New York, Miami, Boston, Provincetown and Stockholm. Her paintings have been reviewed by major publications, including The New York Times, Time Out New York, The New Yorker, and The New York Sun. She currently lives and works in Springs, NY."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/konusan-resimler-edebi-edebi-ebru-ceylan-fulya-sanat-merkezi-05-20-mayis-2016/", "text": "Kimi edebiyatçı, kimi şair, kimi yazar. Kimi sadece Kadın, kimi sadece Erkek. Sanatçı Ebru Ceylan, Suretler ve Man o To den sonra Ebedi- Edebi sergisi ile Cumhuriyet dönemi beş akıma konu olan edebiyatçıların; hayatlarını, kırılma noktalarını, hayallerini, aşklarını plastik sanatlar ve edebiyatı birleştirerek tekrar gün yüzüne çıkartıyor, günümüz kuşağı ile buluşturuyor. İsminde olduğu gibi Edebiyi oluşturuyor. Yağlı boya tablo ve hikayelerden oluşan sergide, Cumhuriyet tarihinin edebi eserlerinin sahipleri, Halide Edip Adıvar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Aziz Nesin, Metin Altıok, Orhan Veli, Rıfat Ilgaz, Turgut Uyar, Özdemir Asaf, Edip Cansever, Can Yücel, Ahmet Telli, Yaşar Kemal dahil birçok yazar ve şairin tabloları ve hikayeleri yer alıyor. Bu hikayeleri aralarında; Alican Yücesoy, Almıla Uluer, Ayçin İnci, Bahtiyar Engin, Can Sözeri, Caner Cindoruk, Cem Davran, Cenk Sözeri, Ceylan Ertem, Demet Evgar, Deniz Çakır, Emre Erkan, Erkan Can, Esra Dermancıoğlu, Ezel Akay, Ezgi Sözeri, Fırat Çelik, Fikret Kuşkan, Görkem Kanpolat, İsmail Demirci, Kerem Atabeyoğlu, Levent Özdilek, Levent Üzümcü, Melih Selçuk, Mehmet Günsur, Mert Fırat, Mert Öner, Murat Akkoyunlu, Onur Saylak, Oktay Kaynarca, Ozan Akbaba, Rana Mamat, Rıza Kocaoğlu, Sanem Çelik, Sarp Akkaya, Saygın Soysal, Selen Öztürk, Selim Bayraktar, Serdal Genç, Serhat Teoman, Serkan Altunorak, Songül Öden, Toprak Sergen, Yekta Kopan, Yiğit Özşener'in de olduğu sanatçılar seslendiriyor. Farklı Fikirlerin, dünden bugüne, bugünden yarına, tuvale yansıyan renkler gibi farklılık ve uyum içinde bir arada yaşamasını hayal eden sanatçı bu sergide farklı fikirleri ile tarihe iz bırakan edebiyatçıları ağırlıyor. 52 eserin yer alacak sergi 05- 20 Mayıs 2016'ya kadar sürecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/koza-mehmet-turgut-galeri-ilayda-15-nisan-15-mayis-2016/", "text": "Galeri İlayda 15 Nisan 15 Mayıs 2016 tarihleri arasında Mehmet Turgut'un ''KOZA'' isimli solo fotoğraf sergisine ev sahipliği yapacak. Sanatçı ''Bir kadının bütün uzuvlarını çekmek istiyorum. Dirseğini, sırtını, kafasını, kollarını, göğüslerini... Parça parça çekmeye başladım. Niye çektiğimi bilmeden basıyordum deklanşöre. Sonra dedim ki, Kafamdaki kadını yaratacağım. Sonunda bir koza çıktı karşıma. Tamamlayamadım kafamdaki kadını, insan formunu veremedim ya da zaten tam değildi kafamdaki kadın.'' yorumunda bulunduğu ''Koza'' eserinden ilham alarak çekimlerini gerçekleştirdiği yeni serisinde, yıllar sonra, ruhundaki kadını ifadelendirme arayışında yeni bir yolculuğa çıkıyor. Mehmet Turgut'un solo fotoğraf sergisi 15 Mayıs 2016'ya kadar Galeri İlayda'da sanatseverlerle buluşacak. Galeri Pazar Pazartesi günleri hariç, her gün 11:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve krşısında otopark mevcuttur. Galeri İlayda 15 Nisan 15 Mayıs 2016 tarihleri arasında Mehmet Turgut'un ''KOZA'' isimli solo fotoğraf sergisine ev sahipliği yapacak. Sanatçı ''Bir kadının bütün uzuvlarını çekmek istiyorum. Dirseğini, sırtını, kafasını, kollarını, göğüslerini... Parça parça çekmeye başladım. Niye çektiğimi bilmeden basıyordum deklanşöre. Sonra dedim ki, Kafamdaki kadını yaratacağım. Sonunda bir koza çıktı karşıma. Tamamlayamadım kafamdaki kadını, insan formunu veremedim ya da zaten tam değildi kafamdaki kadın.'' yorumunda bulunduğu ''Koza'' eserinden ilham alarak çekimlerini gerçekleştirdiği yeni serisinde, yıllar sonra, ruhundaki kadını ifadelendirme arayışında yeni bir yolculuğa çıkıyor. Mehmet Turgut'un solo fotoğraf sergisi 15 Mayıs 2016'ya kadar Galeri İlayda'da sanatseverlerle buluşacak. Galeri Pazar Pazartesi günleri hariç, her gün 11:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve krşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/premiacion-ganadores-de-v-bienal-internacional-de-pintura-museo-luis-noboa-naranjo/", "text": "La noche del pasado jueves 28 de abril, se llevo a cabo la inauguracion y premiacion de la V Bienal Internacional de Pintura de Guayaquil Alvaro Noboa, que este 2016, cuya tematica fue: Tributo a la Mujer. Mas de 200 obras provenientes de 21 paises fueron inscritas. Su fundador, Alvaro Noboa, dio un sentido discurso para luego entregar los premios a los ganadores del certamen, asi como tambien varias menciones de honor. El ecuatoriano Jimmy Lara obtuvo el primer lugar, cuyo premio fue de $10.000 con su obra A ritmo de la historia; el segundo lugar ($6.000) fue para el cubano Orlando Barroso Gonzalez con la obra S/N. Tambien se entrego una Mencion Especial a la Dra. Annabella Azin de Noboa, quien es la mujer del ano y esta trabajando con los damnificados del terremoto, con las brigadas medicas en la provincia de Los Rios y otras provincias mas que va a seguir visitando, indico Noboa."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/tactocontacto-do-gesto-analogico-ao-toque-digital-leituria-21-05-16-06-2016/", "text": "TACTO/CONTACTO consiste na exposiçao de um acervo de obras de mail art dedicadas ao tema da tactilidade e apresentaçao de um projecto de ciberliteratura acompanhada de uma performance poetica criada para a ocasiao. Esta iniciativa parte de uma tentativa de construçao de pontes entre tecnologias analogicas e digitais, por meio de um sentido com a capacidade de aproximar e, ao mesmo tempo, de afastar ambos os universos: o tacto. No contacto entre o gesto analogico que da vida ao circuito de correspondencia artistica por correio e o toque digital que proporciona renovadas experiencias sensoriais expoem-se multiplas tensoes de aproximaçao e afastamento entre dois universos cada vez mais dissociaveis."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/tuketme-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-dart-gallery-12-29-mayis-2016/", "text": "Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi nin ilk adımları 2008 yılında atıldı, 2009 yılında yola çıkıldı. Başlangıçta yola çıkanlara ek olarak yeni sanatçılarla bağını kurmakta ve büyümektedir. Sanatın ve sanatçının göçebe olduğuna inanan ve onaylayan grup; birikimini her durakda yollarının kesiştiği ile paylaşıyor. Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi süreç içinde farklı mekanlarda, yeni sanatçıların ve üretimlerinin sunumlarıyla gelişen uluslararası bir inisiyatifdir. Proje; göç süreci, göçebelik ve değişkenlerinin toplumdaki etkisi üzerine irdeleme yapma arzusundan kaynaklandı. Proje için birlikte olan sanatçılar; göç sürecinin küresel boyutuna değinen yeni işler üretiyor. Göçebe, pek çok sanatçının değişik aşamalarda katkıda bulunduğu bir proje. Bu oluşumun ilgi alanı, toplumun içinde bulunduğu dönüşümü gözlemlemek, anlamak ve sanatçılar aracılığıyla müdahalede bulunmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/06/zerrin-tekindor-2-5-haziran-tarihlerinde-art-stuttgart-sanat-fuarinda/", "text": "Zerrin Tekindor, tuval üzerine yaptığı karışık teknik çalışmaları ile 2 5 Haziran 2016 tarihleri arasında Almanya Art-Stuttgart Sanat Fuarında Galeri Selvin ile birlikte ülkemizi temsil etmeye Stuttgart'a gidiyor. Bir yanda tiyatro kariyerini sürdürürken, 1990-1994 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Resim Bölümü'ne özel öğrenci olarak devam eden sanatçı, Halil Akdeniz Atölyesi'nde öğrenim görmüştür. Bu bölüme eğitmen olarak davet edilen Mehmet Güleryüz ve Bedri Baykam Atölye'lerinde çalışmıştır. Çok sayıda yapıtı özel kolleksiyonlarda bulunan sanatçı, günümüze kadar birçok kişisel sergi açmış ve çok sayıda sanat fuarlarına katılmıştır. Kasım ayında Contex Art Miami Fuarında da eserleriye sanatseverlerin karşısına çıkacak olan Tekindor son dönemde resim çalışmalarına ağırlık veriyor. Art-Stuttgart Sanat Fuarında Galeri Selvin stantında yer alacak diğer sanatçılar:, Bihrat Mavitan, Mahmut Karatoprak, Nejdet Vergili, Cem Sağbil, Neveser Özenbaş ve Buket Aslantepe'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/12/az-oce-bisey-oldu-gokhan-deniz-cagla-cabaoglu-galeri-27-nisan-27-mayis-2016/", "text": "2010 ve 2012 yıllarında Çağla Cabaoğlu Galeri'de solo sergiler gerçekleştiren Gökhan Deniz'in son beş yıldır ürettiği, farklı birçok malzemeyi kullandığı işlerinden oluşan solo sergisi açıldı. Daha önceki işlerinde konu olarak odaklandığı iktidar ve kimlik kavramları yine Gökhan Deniz'in işlerinde başrolü oynuyor. Fakat bu sefer kimlik meselesine doğa da eşlik ediyor. Peyzajlar, dokular ve birbirinden çeşitli malzemeler ile kavramlar farklı şekillerde izleyiciye sunuluyor. Münferit figürler, mütemadi portreler, peyzajlar, kötü adamlar, gözetleyenler, ses çıkarma gibi geçtiğimiz yıllarda ürettiği ve hala devam ettiği serilerden eserlerinin yanı sıra, kağıt, tuval, şeffaf mika malzeme, pileksi ve paslanmaz çelik üzerine resim ve enstalasyon çalışmaları ile Deniz, izleyiciyi bakmaya, işlerle ilişki kurmaya davet ediyor. Sanatçı, hem figürün başrolde olduğu işlerde hem de peyzajlarında gomalak, reçine gibi doğal malzemelerin yanı sıra, matbaa mürekkebi, pigment boya, akrilik boya gibi farklı birçok malzeme ile tarif edilemez yüzeyler, tanımlanamaz dokular sunarken, figürle ilişki kuran izleyiciye bir es vermesi, durup izlemesi için boşluk yaratıyor. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Resim Bölümü Seramik Anasanat Dalı'nda eğitimini tamamlayan Gökhan Deniz, 1997'den yılından buyana birçok kişisel sergi açtı, karma sergilerde yer aldı. Cezaevleri ve akıl ve ruh sağlığı hastanelerinde çeşitli sivil toplum kuruluşları ile atölye çalışmaları gerçekleştirdi. 2010 yılında 'Kötü Adamlar ve Tanıklıklar' ve '2012 yılında 'Hangisi Daha Gerçek?' adlı kişisel sergileriyle Çağla Cabaoğlu Galeri'de izleyiciyle buluştu. Eserlerinde kimlik ve iktidar kavramlarını işleyen sanatçı 'Hangisi Daha Gerçek' adlı sergisinde biçimlendirme şeklini değiştirerek ayna etkisi yaratan paslanmaz çelik tuvaller kullandı. Sanatçı çalışmalarına İstanbul'da devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/12/idil-mirata-tokdemir-sanatta-aciyi-deneyimleme-ve-eylemsel-mutilasyon-2/", "text": "Bu inanç, düşünce ve adetler Batı Kültürüne uzak olmakla birlikte, Sanatçı öğrencilerini eğitirken, onların spiritüel deneyimler yaşayabilmeleri ve performans sanatını uygulamadan önce gerekli gücü toplamayı öğrenmeleri için arınma programları hazırlamış; onlara, günlerce sadece su içerek, zor hava şartlarında, çıplak, korumasız ve konuşmanın yasak olduğu kamplar yaptırmıştır. ABRAMOVİÇ, Marina. Cleaning the House, Academy Editions, Art and Design Monographs, Academy Group, 1995. Tokdemir, İdil. Günümüz Sanatında Mistik Etkileşimler Ve İçseli Bulma, Y. Lisans Tez Raporu, Hacettepe Üniversitesi, G. S. Heykel Bölümü, 2013:64. Tokdemir, İdil. Günümüz Sanatında Mistik Etkileşimler Ve İçseli Bulma, Y. Lisans Tez Raporu, Hacettepe Üniversitesi, G. S. Heykel Bölümü, 2013:64. ABRAMOVİÇ, Marina. Cleaning the House, Academy Editions, Art and Design Monographs, Academy Group, 1995. MANAF, Akif. Yoga Pratyahara Duyu Kontrolü ve Astral Teknikler, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009:291."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/1-psikanaliz-sempozyumu-ask-ve-cinsellik-demonti-otel-21-22-mayis-2016/", "text": "Etkinlik gelirleri Düşünbil ve Libido Dergileri bütçelerine bağış olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle kayıt iptali yapılmamaktadır. Alınan her ödeme dergilerimizin okurlarımıza daha iyi şartlarda ulaşabilmesi için kullanılmaktadır. Etkinlik ücretini yatırırken banka masrafları katılımcıya aittir. Lütfen banka masraflarını hesaplamayı unutmayınız. 0-25 yaş indiriminden yararlanacak katılımcılarımızın kimliklerinin ön yüzünü tarayarak ya da fotoğrafını çekerek dusunbil hotmail. com adresine, konu kısmına I. Psikanaliz Sempozyumu Kimlik yazarak, göndermeleri gerekmektedir. PayPal / Kredi Kartı ödeme için Tıklayınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/2016-euro-expo-art-sanat-fuarinda-neveser-ozenbas-resim-dalinda-birincilik-kazandi/", "text": "Galeri Selvin sanatçılarından Neveser Özenbaş, tuval ve pleksi katmanları üzerine yapmış olduğu çalışmaları ile 18 20 Mart 2016 tarihleri arasında İtalya Vernice Forli'deki Euro Expo Art Sanat Fuarı'nda ülkemizi temsil etti. Uluslararası birçok sanatçının yer aldığı fuarda resim dalında birincilik Neveser Özenbaş'ın oldu. Sanatçı, son serisinde kirli siyaset, kirli savaşlar, çevreci politikaların gelişimi, moda, spor özellikle futbol ve fanatizm, değişen şiddet araçları ve etkileri gibi olgular yer almaktadır. İzleyiciler olarak bizlere düşense, sanatçının ürettiği bu anlam katmanlarını ve işaret sistemlerini çözerek, nasıl bir kente ve nasıl bir insan yaşamına sahip olduğumuzu görmek ve iyisini talep edebilmenin yollarını aramak. 1959 Edirne doğumlu Özenbaş, 1981 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Tekstil Bölümü'nü bitirdi. Mehmet Güleryüz Atölyesi'nde çalıştı. İstanbul'da yaşamakta ve kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/creative-cukurcuma-cagdas-sanat-pratiklerinde-direnis-uzerine-30-mayis-2016/", "text": "Culture of Resistance ile ortak gerçekleştirdiğimiz film gösterimlerinin ardından gelen yoğun talep nedeniyle ikinci kere gösterimini yapacağımız Yaşam Bekliyor: Batı Sahra'da Referandum ve Direniş belgeseli ve gene Iara Lee'nin Direniş Kültürleri ile olan bağı üzerinden bir sanat pratiği olarak direniş konusunu tartışmaya açıyoruz. Birçok ülkede yasaklanan belgeselleri ile farklı coğrafyalardaki direnişleri izleyicilere sunan yönetmenin çalışmaları üzerinden sorduğumuz sorulara Türkiye'den davet ettiğimiz sanatçıların çalışmaları ve sanat pratikleri üzerinden cevaplar arayacağız. 15 yılı aşkın süredir var olan sistemlerin yerine başka hangi sistemler mümkün olabilir? sorusuna yanıt arayan çalışmaları ve projeleri ile adından söz ettiren Extramücadele ile farklı sanat pratikleri üzerinden sanatta eleştiriyi ve direnişi sorgulayacağız. 2000'lerin başındaki dergicilik ortamının etkisiyle sanat pratiğine başlayan genç sanatçı Hasan Özgür Top ile 'Parça Tesirli' adıyla başladığı yolda gerçekleştirmiş olduğu yayın ve fanzin projeleri, bir direniş olarak sanatta sosyal medyanın kullanım amaçları ve bu süreçte üretmiş olduğu videolar hakkında konuşacağız. Extramücadele ve Hasan Özgür Top'un son dönem çalışmaları üzerinden günümüz çağdaş sanat ortamında politik bir direnişin nasıl var olabileceğini tartışacağız. Herkesi bekleriz. Iara Lee'nin belgesel gösterimi İngilizce altyazılı olarak gösterilecektir. Söyleşi ve sanatçı sunumları Türkçe olarak yapılacaktır. Extramücadele ilk olarak 1997'de bir kültür karıştırması/sanatsal müdahale olarak ortaya çıktı. Daha çok birbirinden bağımsız referanslar içeren dışadönük işler üretti. Bu, adına uygun olarak, bir 'mücadele' projesiydi; Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunu oluşturan söylemlere karşı bir söylem mücadelesi. Güncel hegemonik görsellere/görüntülere karşı müdahaleler yürüttü ve onları almaşık bileşmelere dahil etti. İşleri devlet ideolojisiyle ve sıklıkla da kutsal bir tabu olan Kemalizm'le sürekli mücadele halindeydi. Extramücadele, aynı zamanda Kemalizm'in yerine geçmeyi hedefleyen 'Yeni Cumhuriyetçilik' hakkında yorumda bulunan işler üretti. Bu bağlamda, sanatsal müdahalelerini ülkenin tarihi ve güncel gündemi hakkında anlatılar, semboller ve söylemler kullanarak yapan Extramücadele politik ve sanatsal bir icracı oldu. Bütün bunları gerçekleştirirken, onun mesafeli ve gayrı şahsileştirilmiş siyasi bağlantısı, kendi itibarı ve şahsiyetini görünmez kıldı. Ve belki de bu yüzden Extramücadele'nin, sıklıkla ve yanlışlıkla bir 'grup' projesi olduğu zannedilir. Thankstoyourinterest in thedocumentaries of Culture of Resistanceafterourfirstscreening, wearescreeningthedocumentary Life is Waiting: ReferendumandResistance in Western Sahara forthesecond time. Through thedirectorIaraLee'sinterest in cultures of resistance, wewillopenup a platform fordiscussion on resistance as art practices. Through her documentariescensoredandbanned in manydifferentcountriesandraisingawarenessforvariousresistancesacrosstheworld, wewilluseIara'sdocumentariestoanswerthesequestions, makinguse of worksand art practices of artistsfromTurkey. Wewillquestioncriticismandresistance in art, invitingExtrastruggle, tryingtofindanswertothequestion Arethereotherpossiblesystemsthat can replacethealreadyexistingones? fornearlyfifteenyearswith his worksandprojects. Invitingyoung artist Hasan Özgür Top whostarted his own art practice as a result of publicationandfanzinemovement in early 2000s underthenick name parça tesirli, wewill talk about his publicationsandfanzineprojects, usingsocialmedia in art as a way of resistanceand his videos. Through recentworks of Hasan Özgür Top andExtrastruggle, wewilldiscuss how politicalresistance can exist in contemporary art. Pleasecomeandjoin us. IaraLee'sdocumentarywillhave English subtitles. Conversationand artist presentationwill be in Turkish. Fortyyearsafteritspeoplewerepromisedfreedombydeparting Spanish rulers, the Western SahararemainsAfrica'slastcolony. While a UN-brokeredceasefire put an endtoarmedhostilities in theterritory in 1991, theSahrawipeoplehavecontinuedtoliveundertheMoroccanarmedforces' oppressiveoccupation, andwhatpeaceexists in thearea is fragile at best. Tens of thousands of SahrawishavefledtoneighboringAlgeria, whereover 125,000 refugeesstilllive in campsthatwereintendedto be temporary. Inspite of thesedifficulties, a newmovement, withyouth at itscenter, is risingtochallengehumanrightsabusesandtodemandthelong-promisedreferendum on freedom. Today'syounggeneration is deployingcreativenonviolentresistanceforthecause of self-determination. Indoingso, they've had topersevereagainst a torrent of conflictingforces. Whileriskingtortureanddisappearance at thehands of Moroccanauthorities, they'realsopushingbackagainstthosewhohavelostpatiencewiththeinternationalcommunityandarereadytolaunchanotherguerrillawar. This film examinesthesetensions as it chroniclestheeverydayviolence of life underoccupation, givingvoicetotheaspirations of a desertpeopleforwhomcolonialism has neverended. Extrastrugglefirstemerged in 1997 as a movement of culturejamming/artisticintervention. Extrastrugglemostlyproducedextrovertworkswithhighlydistinctreferences. As befitsits name, thiswas a project of 'struggle'; a struggleagainstthediscoursesthatformedtheestablishment of theRepublic of Turkey. He carriedoutinterventionsagainstcurrenthegemonicvisuals/imagesandenteredthemintoalternativecombinations. His workswere in constantstrugglewithstateideology, andoftenwiththeholytaboo of Kemalism. Extrastrugglealsoproducedworksthatcommented on 'New Republicanism', a politicalmovementaimingtotaketheplace of Kemalism. Inthismanner, withartisticinterventionsusingnarratives, symbolsandmyths of thenation'shistoryandcurrentagenda, Extrastrugglebecame a politicalandartisticperformer. Indoingallthis, his detached, depersonalizedpoliticalengagementrendered his ownstatusandpersonainvisible. ThiswasperhapswhyExtrastrugglewasoftenerroneouslythoughtto be a 'group' project. An confrontationwithsocialconsciousnesswhich is nowbeingappliedbyskilledsocialengineers: implementers of modern propaganda techniquespioneeredby Joseph Goebbels; theattempttosabotagethecodestappedintothecollectivesubconsciousness; 'counter-manipulation' againstmanipulation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/dunun-ve-bugunun-gencleri-icin-sanatsal-bir-iletisim-bicimi-olarak-mail-art-bahariye-sanat-galerisi-19-mayis-2016/", "text": "Bahariye Sanat Galerisi, 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı Etkinlikleri kapsamında birbirinden değerli sanatçı ve eleştirmenleri aynı çatı altında buluşturacak. Galerinin bu yıl ikinci defa düzenlediği ve teması Barış olan Posta Sanatı sergisi ile bağlantılı olan etkinlikte sanat tarihçiler Abdülkadir GÜNYAZ ve Ümit GEZGİN, Burak BOYRAZ'ın moderatörlüğünde Dünün ve Bugünün Gençleri İçin Sanatsal Bir İletişim Biçimi Olarak: Mail Art başlıklı bir konuşma gerçekleştirecek. Ayrıca yine etkinlik kapsamında geçtiğimiz aylarda Selanik'te Yılın Genç Sanatçısı ödülünü alan Nebahat KARYAĞDI 'nın yer aldığı bir söyleşiyi takiben, farklı kuşaklardan sanatçılar güzel sanatlar öğrencileri ile birlikte Barış temalı posta sanatı üretimleri hazırlayacak. Sertifika Töreni ile sonlandırılacak etkinliğin başlama saati ise : 11-45. Bahariye Sanat Galerisi, Caferağa Mah. Kadife Sok. Kızıltunç. Apt. No:1/1, Kadıköy / İSTANBUL."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-4-sivastopol/", "text": "Yıl 1855. Çar için savaşa giren bir Rusya. Dini vecizelerle, milli duygularla kandırılmış insanları kendi rahatlığı için ölüme gönderen bir Çar! Savaş koşullarının kolay olduğunu ve basit bir açıyla bakarak 'en fazla ölürüz' diyen bir birey! Savaş koşullarında neler düşünüldüğü, neler yaşandığı, en önemlisi hiç basit olmayan o koşulların neler olduğunu yaşamaktan çok öncesini sorgulamaktan aciz olmasıdır bu sözü söyleten etmen. Her dini inançta ahiret inancı ve vatanı için can vermenin sonucunda cennet ödülü ile ödüllendirileceği inancı var. Peki ya gerçekten de öyle mi? Korkarak çarpışmak, ölmemek için elinden gelen her şeyi yapan Rus ordusu ve Rus komutanlarının psikolojik analizini görmezden gelmek imkansızdır. Sorgulama yetisini devreye sokmanın tüm insanlık için iyi bir sonuç getireceği açıkça ortada. Rus Devleti'nin yönetim aygıtları gerçekten Rus halkının elinde olsaydı, girilen savaş toprak bütünlüğünü savunmak olabilirdi ancak ve ancak. Onun dışında asla ve asla Rus halkının elinden alınan yönetim aygıtlarının Çar'ın çıkarı doğrultusunda şekil almasından kaynaklı girilen savaşa toprak bütünlüğünü savunma adını koyamayız. - Gösteriş ve gösterişin içine dalan, - Gösterişin üstesinden gelemeyen ama gösterişi aşağılık olarak gören, - Gösterişin kölesi olan ve gösterişten etkilenip bu senaryoya hayatı boyunca devam eder..."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/oya-aydogan-yasamini-yitirdi/", "text": "Oya Aydoğan yaşamını yitirdi. Boğazına takılan patatesi çıkartmak isterken aort damarı yırtılan ve kaldırıldığı hastanede 12 saat süren ameliyat geçiren Oya Aydoğan o günden bu yana uyutuluyordu. Aydoğan'ın hayatını kaybetmesi sanat dünyasını yasa boğdu. Hastaneden yapılan açıklamaya göre Oya Aydoğan yapılan tüm müdahalerere rağmen kurtarılamadı. Oya Aydoğan'nı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Oya Aydoğan 10 Şubat 1957 yılında Erzincan'da doğdu. Ortaokulu o dönemde Fransız Kız Ortaokulu olan Sainte-Pulcherie Fransız Lisesi'nde, lise eğitimini ise Saint Michel Fransız Lisesi'nde tamamladı. Yeşilçam'a 1972 yılı yapımı Kabadayılar Kralı filmi başladı. 1976'da Ses Dergisi'nin düzenlediği 8. Sinema Artisti Yarışması'nda birinci oldu. 1978 yılında Ertem Eğilmez yapımı Neşeli Günler adlı filmin oyuncu kadrosuna dahil edildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/undressed-ciplak-antonio-sannino-galeri-selvin-18-mayis-18-haziran-2016/", "text": "Antonio Sannino işlerinde geleneksel İtalyan sanatına ait birçok referans vardır. Italya'daki opera gösterilerini buna kaynak gösterebiliriz; ilk performanslar şehrin sahne arkası gibi göründüğü asillerin saray bahçelerinde gerçekleştirildi daha sonra ise bina içlerinde gerçekleştirilen bu performanslarda yine şehir görüntüsü vardı ama sadece resim olarak. Tuvalin hazırlanma tekniği ve derin ve kalın fırça darbeleri ile desteklenen bu çalışmalarda kullanılan malzeme, renk ve ışık resmi çok çekici hale getirmektedir. İzleyici tanımlanmış tutkunun, aşırı duygusal coşkunun, yansıtılmış yalnızlığın ve günün büyüleyici koşuşturmacasının sembollerini görebilir. Sannino, halen çalışmalarını sürdürdüğü ve yaşadığı Napoli'de doğdu; etrafımızdaki yaşamı tercüme ederken kullandığı görüntülerle de izleyicilerini etkilemeye devam ediyor. Bu projesinde de eski düşünceyi yeni bir şeye dönüştürmekte ve izleyiciyi boyalı alan içine çekmektedir. Sannino, tuvalin iki boyutlu limitlerinin ötesine geçerek izleyicileri kendi Newyork ve Istanbul görüntülerinin içine getirmektedir. Beynin peyazjları içindeki rüya ve hakikat, duygu ve düşünce karışıklığı ve duygusal algı gibi ifadeleri eserleri ile doğrudan ve samimi bir iletişim kurmak için kullanır. Newyork ve Istanbul'un birbirlerine çok uzak fakat çekici olmaları beni çılgınca ve tüm güzelliği içinde yansıtmaya çalıştığım yeni bir dünyaya sürükledi. Istanbul, Napoli ruhuna çok yakın bir şehir olduğu için iletilen tutku ve enerji sizi sarmaktadır. Bu duyguları tuvalime aktarmaya çalıştım. Sergi 18 Mayıs 18 Haziran tarihleri arasında Galeri Selvin'de ziyaret edilebilir. Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/unesco-icinde-yer-alan-ifpc-bolumu-18-30-yas-arasi-genc-sanatcilara-mali-yardim-son-basvuru-31-mayis-2016/", "text": "Are you an artist or creator? An NGO or a non-profit private body or a public body, whose activities contribute to the promotion of culture and artistic creation? If your project is compliant with the criteria indicated in the Operational Guidelines of the International Fund for the Promotion of Culture, you can submit your project application and be considered in order to benefit from the financial support of the Fund. Priority is given to young artists and creators aged 18 to 30 years old. Only a limited number of projects will be approved for funding. Deadline for submission is 31 May 2016 at noon CEST Paris, France time. You must create an account on the online platform in order to start your online application. Once your account has been created, you can access your online application form. You are advised to use Mozilla Firefox or Google Chrome navigators in filling out your online application. You are strongly advised to read the FAQs prior to starting the online application process. While filling the online application form, you may use the 'SAVE button at the end of the application form to save your work before submitting your project proposal. All applications must be completed in English or French. Please note that only one (1) application per applicant/project holder will be considered. Once your application has been submitted you will not be able to make any further changes. Final selection will be made in February 2017. Successful candidates only will be notified no later than two weeks following the date of the selection. Due to the large number of applications we receive, there may be technical issues during the hours close to the deadline. We therefore recommend that you submit your project proposal well in advance of the deadline. Applications which, for technical issues or for issues of any other kind, are not received within the deadline will not be accepted. Unsigned and/or incomplete applications will also not be accepted. If you have any queries related to the call for project proposals you may write to us at: infoifpc@unesco. org."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/16/yuzeydekiler-akademililer-sanat-merkezi-27-mayis-01-temmuz-2016/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi bünyesinde çalışmalarını sürdüren 17 sanatçının natürmort eserlerinden oluşan Yüzeydekiler resim sergisi, farklı tekniklerde ve üsluplarda kompozisyon yorumlarından oluşmaktadır. Natürmort resim, klasikten moderne her sanat döneminde, sanatçının doğaya ve çevresine bakışının en estetik ve karakterli resimsel özetlerinden biridir. Sergide ressamların atölyelerinden yaşam alanlarına, doğa kesitlerinden inorganik kompozisyonlara, keyifli bir seçki sanatseverleri beklemektedir. Yüzeydekiler karma resim sergisi, yüzey üzerinde durağan bir şekilde toplanmış öğelerin, incelikli ve hareket dolu bir kompozisyona dönüşümünü farklı sanatçıların tuvallerinden sanatseverlerle buluşturmaktadır. Sergi 1Temmuz 2016 tarihine kadar Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir. Sergide işleri sergilenen sanatçılar: Songül Canerik, Akın Ekici, Gizem Enuysal, Süleyman Erdal, Serap İskender, Hakan Kalay, H. Emre Karaoğlu, Ayşenur Köksal, Eylül Köksümer, Yasemin Kuşi, Joel Menemşe, Murat Mizrahi, Fatma Mollaoğlu, Vasıf Pehlivanoğlu, Şengül Yağma, Emel Yurdakul, Ayşe Ülgen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/17/5-canakkale-bienaline-dahil-olacak-sanatcilar-belli-oldu/", "text": "Bu sene 24 Eylül ve 6 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirecek 5. Uluslararası Çanakkale Bienali'ne dahil olacak sanatçılar, 13 Mayıs Cuma günü, İstanbul'da düzenlenen basın toplantısında, küratöryel ekip ve Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan'ın katılımıyla duyuruldu. Yerelde örgütlenen sivil bir inisiyatif olan CABININ tarafından hayata geçirilen Uluslararası Çanakkale Bienali, dünya gerçekliğinin ve gündeminin, Çanakkale kentinin özgün bağlamıyla kesişim alanlarına yoğunlaşan bir perspektifle yapılandırılıyor. 24 Eylül 6 Kasım 2016'da gerçekleştirilecek 5. Çanakkale Bienali, göç olgusunu Anavatan kavramı üzerinden çağdaş sanat bağlamında ele almayı; bu gündem etrafında yerel ve küresel ortamlarda sürmekte olan düşünsel ve yaratıcı süreçlere katkı sunmayı amaçlıyor. Beral Madra, Seyhan Boztepe ve Deniz Erbaş'ın küratöryel ekibini oluşturduğu bienalin 5. edisyonunda, Türkiye, Orta Doğu ve Avrupa'dan 30'un üzerinde sanatçının yeni yapıtlarına yer veriliyor. Bu yapıtlar, Çanakkale şehir merkezi, Korfmann Kütüphanesi, Ermeni Kilisesi, Mahal Sanat Merkezi, Güzel Sanatlar Kent Galerisi, Seramik Müzesi ve Arkeoloji Müzesi dahil olmak üzere, kentin önde gelen mekanlarında sergileniyor. Bienal'e dahil olacak sanatçı listesi ve daha fazla bilgi için ekte basın bültenini bulabilirsiniz. Sorunuz olursa yardımcı olmaktan memnun oluruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/17/birlesik-krallik-mimarlar-enstitusu-riba-yeni-uluslararasi-mimarlik-odulu-icin-yarisacak-30-binayi-duyurdu/", "text": "İlk olarak en iyi 20 binanın belirleneceği yarışmada, daha sonra Büyük Jüri tarafından sonbaharda ziyaret edilecek 6 finalist seçilecek. Mimarlık alanında uluslararası başarı standartlarını belirleyen yarışmayı, dünyaca ünlü mimar Lord Richard Rogers liderliğindeki uzman bir panel değerlendirecek. Yüzlerce başvuru arasından seçilen binalar, boyutları ve bütçeleri açısından farklılık gösteriyor. Binalar, büyük kentsel altyapı hizmetlerinden, özel konut projelerine; kültürel yapılardan kentsel projelere, akademik binalardan ibadet yerlerine kadar birçok farklı türü kapsıyor. Ekteki bültende ayrıntılı bilgi ve seçilen 30 binanın listesini bulabilirsiniz. Görsel ve röportaj talepleriniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum. Özellikle internet yayinlari için, seçilen tüm binaların görsellerini galeri seklinde yayinlamak isterseniz yardimci olabilirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/17/brainstormingdegartlab-iz-degartlab-24-30-mayis-2016/", "text": "''Brainstormingdeğartlab / İz'' sergisi 24,05,2016 saat 18:00 den itibaren 30,05,2016 tarihine kadar değartlab da izlenebilir. İnsan anatomisini oluşturan hücreler, dokular, organlar ve sistemler büyüme indeksine bağlı olarak etkileşim içerisinde fiziksel bir yapıyı inşa ederler. Bir dizi birliktelik ve ipucuyla hikaye başlar; hayatımız dolaysız, sınırsız dil ve düşünce evresi ile bütünleşir. Burada akıl, sezgi ve duyularımız hikayemizin devamı için bir öneridir. Bu kavramlar bizleri sınırsız estetik bir dil arayışına doğru yolculuğa çıkarır. Her geri dönüşün, ileriyi düşleyişin bir görüntüsü vardır, bu görüntüler soyut bir düşünce olarak gelip geçse de gerçek kadar yakındır bize. Gerçekleştirebilmek ise imgenin, kavrayışın işidir. Yakalayınca bir köşesinde bırakmamak, onu sergilemeye çalışmak... Bazen anlatmak isteriz, bazen küçük bir parçasını göstermek. Kelimelerin ve görselliğin dilinin yetmediği yerde gizi kullanmak. Ortaya koyanın her baktığında o ana ya da duyguya gidişindeki amacı sizi yönetmek, yönlendirmek, bir izleyici oluşturmak değil; sizinle ortak bir izin peşinde olduğuna dair bir umuttur. Bir izleyici oluşturmak kültür endüstrisinin işidir, bizim işimiz kültür endüstrisini izlemek. İzleyici oluşturmak da değil neden, gözlemciyi yakalamak, gözlemciyi tetiklemek. Yaşanan iyi ve kötü şeyleri düşünecek, hissettiklerini anımsayacak ve bunları tekrar yaşayamayacağını düşündükçe yaşanan şeyler sadece bir anı olmayacaktır artık; gerçeğin yeniden yaratılmış hali olacaktır, bireyin kendisi tarafından. Kendi gerçekliğimizi oluşturmaya başladık, kendi dünyamızı kurmaya... Yapay dünyayı yeniden kurgulayarak kendimize bir köprü kuracağız, bu köprü bizi gerçeğe, yani bize götürecek. Hepimize. Kendimize bu dünyada sürekli yeni benlikler hazırladık ve yaşadık. Her şeyi kendimiz yarattık. Yarattığımız şeylerde boğulduk, biz kaçıyoruz; yarattıklarımızın izlerini taşıyarak kaçıyoruz, kendi yarattıklarımızdan yol yapıyoruz. İzleri yeniden ele alıyoruz. Merak etti insanoğlu, korktu, öğrendi ve yönetti. Kendisinden güçlü olan her şeyi yenmek istedi, kontrol etmek istedi. İzini sürdüğümüz şey işte bu insanoğlu. Yaşamı sorgulayan, merak eden, sınırların ötesine geçmek isteyen, bir ihtimal dahi olsa denemekten vazgeçmeyen birkaç kendini bilmez olarak bir araya geldik. değartlab 3,. deney ine farklı disiplinlerden gelen kişilerle devam ediyor. Bu kez değartlab da brainstorming etkinliği yapılıyor. Beyin fırtınası veya fikir fırtınası, yaratıcı düşünceyi destekleyen, takım çalışanlarını motive ederek kısa sürede çok fazla fikrin üretilmesine ve süreçlerin neden başarısız olduğuna dair çıkarımlar yapılabilmesine olanak sağlayan bir sürekli kalite geliştirme aracı. Bu kavram bir reklamcı olan AlexOsborntarafından geliştirilmiştir. Beyin fırtınası, tek başına veya bir grupla yapılabilir. Fikirlerin, akla gelir gelmez açığa çıkması istenir. Fikirler başta yargılanmaz ve eleştirilmez, hiçbir fikir saçma olarak değerlendirilmez, böylece kişinin tüm fikirlerini çekinmeden, aklına geldiği gibi sunması sağlanmaya çalışılır. Yargılama yapılmadığı için fikirlerin birbirini besleyeceği veevrileceği varsayılır. Bir konuya çözüm getirmek, karar vermek, hayal yoluyla düşünce ve fikir üretmek için kullanılan üretimci bir tekniktir. Bizler, grup olarak belirli günlerde bir araya gelip, birtakım kavramların etrafında beyin fırtınası yapmaya başladık. AMACIMIZ, Ortak bir kavram üzerinden yola çıkarak, hem bireysel hem de topluluk olarak kendimizi sanatsal bir yöntemde ifade etmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/17/v-bienal-internacional-de-pintura-de-guayaquil-alvaro-noboada-deniz-gokduman-mencion-de-honor-odulu-aldi/", "text": "Piramid Sanat sanatçılarından Deniz Gökduman, Amerikalı Yazar Herman Melville'in dünyaca ünlü romanı Moby Dick'ten etkilenerek yaptığı. Moby Dick adlı eseri Ekvator'da düzenlenen V. Bienal Internacional de Pintura de Guayaquil Alvaro Noboa'da ülkemizi temsil etti. Uluslararası birçok sanatçının yer aldığı bienalde Mencion de Honor ödülü aldı. 1976 Balıkesir doğumlu olan Deniz Gökduman Lisans Eğitimini M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Prof. Dr. İsa Başlıoğlu ve Prof. Dr. Ramiz Aydın'ın atölyelerinde, Yüksek Lisansını İTÜ Görsel ve Çevresel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. M. Ü. Eğitim Bilimleri Enst. Resim Öğretmenliği Böl. Doktorasını bitirmiştir. Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Öğretim Görevlisi Dr. olan Deniz Gökduman Ulusal ve Uluslararası birçok sergilerde yer almış olan sanatçının çeşitli koleksiyonlarda ve müzelerde de eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/18/aporiler-friday-exit-gallery-03-18-haziran-2016/", "text": "Sırbistan, Avusturya, Portekiz, Slovakya, İspanya ve Türkiye'den on iki sanatçının Apori kavramını kendi sanatsal pratikleri içinde ifade etmenin yollarını araştırdığı 'Aporias/Aporiler' isimli sergi Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne bağlı bir kolektif tarafından yönetilen Friday Exit sanat galerisinde 3 Haziran 18 Haziran 2016 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Yunanca 'kapatılmış bir geçit' anlamına gelen 'apori' kelimesi, felsefi bir soru karşısında arada kalmışlık, kafa karışıklığı, çözümsüzlük ve kararsızlık içeren durumları işaret eder. Kendi kendileriyle karşıtlık içerisinde olan aporetik kavramlar; bir terimi zıddından ayıran sınırı geçmenin aynı anda hem olanaklı hem de olanaksız olduğunu ispatlar. Varlık/Yokluk, Yaşam/Ölüm, Ben/Öteki, Maddi/Tinsel, Geçici/Kalıcı, Hükmeden/Hükmedilen arasındaki sınırlar bu olanak-lı/sız geçişlerin yaşandığı yerlerdir. Sergi; kimlik inşa eden ayrımların kalıcılığını sorgularken, aporilerin görsel olarak nasıl temsil edilebileceğini araştırıyor. Resim, yerleştirme, dijital baskı, video ve heykel gibi farklı medyumlarla üretilen işler; kültürler arasındaki ayrımların yanı sıra benzerliklerin de altını çiziyor. Kavramsal belirlemeler kavram ve anlamın sınırlarını belirleyen çizgiler, beden ve cinsiyetin sınırları, dilin sınırları, ülkeleri, bölgeleri ayıran sınırlar, çevirinin olanak-lı/sızlığı gibi çeşitli ayrımlarda ortaya çıkan aporiler serginin odak noktasını oluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/18/evire-cevire-berrin-kayman-galeri-selvin-2-18-mayis-05-haziran-2016/", "text": "1975 İzmit doğumlu sanatçı, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde Lisans, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde, Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Halen, Heykeltraş Yunus TONKUŞ ile heykel çalışmalarına devam etmektedir. 2005 yılında Japonya'da, Tokoname şehrinde, Geleneksel Japon seramikçiliğinde, Anagama, Noborigama fırınları ile ilgili inceleme, uygulamalı fırın inşası ve geleneksel pişirim yöntemleri üzerine çalışmalar yaptı. 2009 yılında, Singapur Art Show kapsamında, Singapore Art @ Wessex Estate Art Comunity Open Studio, Joy Clay & Art Studio'da, davetli sanatçı olarak Geleneksel Çanakkale seramikleri üzerine, Seramik demostrasyon gerçekleştirdi. Geleneksel Çanakkale Seramikleri, Sır ve Astar bünyeleri üzerine araştırmalar yapmış olup, Suna İnan KIRAÇ Vakfı Çanakkale Seramikleri Kolokyumu, XIX. Ulusal Kimya Kimya Kongresi, 3. Uluslararası Pişmiş Toprak Sempozyumularında yayınlanmıştır. 1998 Yılında İzmir Rotary Kulübü Altın Testi Seramik yarışmasında BİZİM SINIF adlı eseriyle Özel Ödül, 2000 yılında, T. C. 61. Devlet Resim, Heykel, Özgün Baskı ve Seramik Yarışması Seramik Dalında SU adlı eseriyle, Başarı Ödülü, 30. The Chelsea International Fine Art Competition' da Heykel alanında, Onur Mansiyonu aldı. Üç kişisel, Seramik Heykel sergisi bulunmaktadır. Ulusal ve uluslar arası pek çok karma sergilerde eserleri sergilenmiş olup, Japonya, Singapur, Yunanistan, ABD, Bosna Hersek ve Türkiye'de, kurum ve şahış koleksiyonlarında eserleri bulunmaktadır. Hür Teşebbüs sanat grubu kurucu üyesidir. 2001 yılından beri, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünde, Öğretim Görevlisi olarak çalışmaktadır. Bizimle birlikte yol almak isteyene kendini bulmasını sağlayacak bir çok boyutluluk ile birlikte, çoktan seçmeli, çok sosyal, çok eğlenceli, gerçek.... Sergi 18 Mayıs 5 Haziran tarihleri arasında Galeri Selvin 2'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/18/more-than-82-million-awarded-for-arts-projects-nationwide-includes-15000-awarded-to-the-kansas-city-artists-coalition/", "text": "Kansas City, Missouri National Endowment for the Arts Chairman Jane Chu has approved more than $82 million to fund local arts projects and partnerships in the NEA's second major funding announcement for fiscal year 2016. Included in this announcement is an Art Works award of $15,000 to the Kansas City Artists Coalition for exhibition, video project and book celebrating the organization's 40 year history. The Art Works category supports the creation of work and presentation of both new and existing work, lifelong learning in the arts, and public engagement with the arts through 13 arts disciplines or fields. Many thanks to the NEA for its support of the Kansas City Artists Coalition's 40 year history. This grant acknowledges the hard work and spirit of KCAC's staff, supporters, and artists. I truly believe in this organization, it has a fantastic history, innovative programs, and a limitless future! said Jefferson Blair, KCAC board President. KCAC's NEA grant will be used to support an exhibition, oral history project, and publica tion documenting the Kansas City Artists Coalition's 40th Anniversary. KCAC was incorporated in 2016, the milestone will tie together several events that will help to increase the visibility of our mission and highlight our history. KCAC VOICES Video narratives of KCAC's history from now aging founding artists will be shot and then loaded onto KCAC's website and YouTube channel. KCAC//40 YEARS A full-color book documenting the over 500 exhibitions, events, and publications that have included more than 4,000 artists since KCAC's founding."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/18/performance-at-salt-galata-konjo-feat-alper-maral-salt-galata-floor-1-may-26-20-30/", "text": "Konjo trio is formed by Şevket Akıncı, Orçun Baştürk and Sumru Ağıryürüyen, bringing their experience in diverse musical genres and years of experimentation with various styles and forms to the project. These musicians generate improvised compositions which evolve from the intersection points of many traditions of music from Central Asian melodies to blues, from spoken word and krautrock to the nuances of modal music."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/gecmise-dair-mucella-askin-venus-sanat-galerisi-28-mayis-08-haziran-2016/", "text": "Mücella Aşkan'ın Misketleri ile Geçmişe Dair.... Mücella Aşkan'ın Geçmişe Dair Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. 28 Mayıs Cumartesi günü açılacak sergi 8 Haziran tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide sanatçının 28 adet çalışması yer almaktadır. İstanbul doğumlu olan sanatçının çocukluğunda başlayan resim tutkusu, eğitim ve iş hayatı boyunca devam etmiştir, Temel resim eğitimi aldıktan sonra desen ve resim teknikleri konusunda eğitimini geliştirmiştir.2000 yılından itibaren profesyonel olarak resim çalışmalarına başlamıştır. Sanat felsefesi olarak geçmişteki yaşanmışlıklara dokunmayı amaç edinen sanatçı sürekli yeni teknik ve tarz arayışı içersinde olup kendi atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Sanatçının özel koleksiyonlarda resimleri bulunmaktadır. Mücella Aşkan 19 kişisel sergi gerçekleştirdi ve çok sayıda karma sergiye katıldı. Mücella Aşkan Geçmişe Dair Resim Sergisi ile ilgili olarak ''Misket, bilye yada cicoz çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunları içersindedir. Herkes hayatının bir döneminde misketle oynamıştır. Bende geçmişe bir yolculuk yapıp çocukluk günlerimizi yaşatmak istedim. Bu kısa geçmişe dair serüveni yaratırken; kimi zaman mekanları kimi zaman ise çizgi roman kahramanlarını farklı tarz ve teknik ile kullanarak tuvalime yansıttım. Ben resmederken keyifle çalıştım ve eğlendim. Dilerim bu duygularım sergimi ziyaret edecek sanatseverlere de geçer '' dedi. Açılış kokteyli 28 Mayıs Cumartesi günü saat 14.00'de yapılacak olan sergi her gün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/hicbir-yerden-haberler-luz-blanco-sanatorium-02-06-02-07-2016/", "text": "Luz Blanco bize çoğunlukla matıksal bir birleştirme süreci sunuyor. Görsel hikayelerin parçalanışı, tıpkı ikonik objeler gibi gizemli, ortalığa saçılmış, ufalanmış ve kırılgan anlatılar yaratıyor, kendi kurallarını zorla kabul ettirip hikayeyi bitirmiyor. Sanatçıya göre, fotoğraf yoluyla yaratılmış çizimler bir nevi hatıra filtresi işlevi görüyor. Blanco'nun çizim pratikleri ise, transparan/silik, kurgusal/sahici gibi ikilemleri içinde barındırarak, büyüleyici gerçeklikleri ve boşluklarıyla hatıravari bir his teşkil eden imajları oluşturuyor. Odak noktası parçalanmış anılar olan bu sergi, çizimleri parçalarına ayrılmış ve yeniden inşa edilmiş imgeleri tümleşik bir süreçte biraraya getirip bize sunmayı amaçlıyor. Luz Blanco Paris ve İstanbul arasında çalışan Fransız bir sanatçıdır. Sanatı, çizimleri ve kurguları silinti, hafıza karışıklıkları ve farkında olmama arasında olası bir bağ olduğunu keşfetmiştir. Sanatçının 2015'teki New Delhi ve Paris'teki kişisel sergilerinden sonra Haziran ayında yeni kişisel sergisi SANATORIUM'da görülebilir. Ağırlıklı olarak çizimlerden oluşan son çalışmaları bizi bir çeşit arkeolojik belleğe daldırır. Bu da post dijital estetiğe çok yakındır. Sanatçı uzun bir çizim süreci içinde bazı dijital görüntülerin çerçevelerini, noktalarını ve mekanik aksamlarını uyarlamıştır. Görüntülerin kırılganlığını sorgulamayı amaçlarken yaralanabilirlik kavramını incelemiştir. For her third exhibition in Sanatorium, Luz Blanco proposes a series of artworks which appear like a random circulation through fragmented images: Recovered and separated images from their origin, movie and documentary images, scattered and gathered images that direct themselves as a time of graphic recreation. The title of William Morris' novel News from Nowhere (1890) evokes the idea of wandering in a place that does not exist. Luz Blanco shows us an often dialectical combine process: The fragmentation of the visual tales as well as the iconic material creates ruptures, scattering, tensions and mysterious crumbling narratives. If there is narration, it doesn't impose its own codes and fails to conclude its tales, preferring to capture the instant of the emerging image. For the artist, drawings recreated from photographs are some kinds of memory filter. The notion of filter is ambiguous, both dissimulating screen and revealing window of an opaque event. Her drawing practice has the ambivalence of transparency and erasure, as well as of fictional or real memory. Images constitute some memorial emergences with their blanks and their captivating reality. This exhibition aims to show drawings as a work in progress on several fronts, with fragmented and reconstructed images, like a combinatorial process. It focuses on fragments of memories, exhibited in order to let the visitors reconstruct them through their own vision and language. Luz Blanco is a French artist living and working between Paris and Istanbul. Her works of art, drawings and installations explore a possibility of dialogue between erasure, memory disturbances and oblivion. They invite the viewer to engage with the notion of soft error. After a solo exhibition in New Delhi and another one in Paris in 2015, she presents her new solo exhibition in the SANATORIUM gallery. Her latest work, mainly drawings, plunges us in a kind of archaeology of memory, close to a post-digital aesthetic. Through a long drawing process she transcribes some digital images with their frames, dots and mechanical disruptions, thus exploring the notion of vulnerability in order to question the fragility of images."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/iki-dunya-karsilastiginda-blok-art-space-18-05-2016-28-06-2016/", "text": "İkiDünyaKarşılaştığında sergisiGöksuGülveEbrahimMohammadian'ındoğaüzerineincelemelerindenoluşanortakbirgözlemsürecisonucundaortayaçıkmıştır. İkisanatçının da giderekkoparıldıklarınıveuzaklaştıklarınıhissetikleridoğayageridönüşniteliğindekidesenveresimleri, başkadünya/lar arayışlarınabirgöndermedir. Çoğunluklamikrodetaylarüzerineçalışansanatçılardoğadakigörünmeyencanlılarileolasıyaşamlararasındakiiletişimitartışmaktadırlar. EbrahimMohammadian'ınküçükyüzeylereyağlıboyaileresmettiğidoğa-üstüvarlıklarneyigözlemektedirler? Doğanın yok oluşusadeceinsanlaramızararvermektedir? Yok oluşuniçindebizlerdenkoparılanbaşka ne türdeğerlervardır? Tümbusorularıincelediklerivebirsüredirbirlikteçalıştıklarıeserleriniiletişimesokacakları İkiDünyaKarşılaştığında adlıortaksergi, 18 Mayıs 28 Haziran 2016 tarihleriarasında BLOK art space'degezilebilir. SergisüresinceikisanatçınınsanatpratiklerinideğerlendireceğimizveEbrahimMohammadian'ıneserlerindesıklıklakarşımızaçıkandoğa-üstüvarlıklarhakkındaaraştırıp, tartışacağımızikifarklıkonuşmagünü de düzenlenecektir. When Two Worlds Collide exhibition is the result of GöksuGül and EbrahimMohammadian's joint observation process on investigations of nature. Both artists' patterns and paintings on returning to the nature, which they feel to be detached and distanced from, reference their search for other world. Working mainly on micro details, the artists discuss the interaction between invisible living beings in nature and possible life forms. What do the supra-natural beings oil painted by EbrahimMohammadian on small surfaces observe? Does the annihilation of nature solely affect humans? What other values detached from us exist within this annihilation? Searching answers to these questions and subsequently allowing their works to interact with one another, the artists' joint exhibition When Two Worlds Collide can be visited from May 18 to June 28, 2016 at BLOK art space. During the course of the exhibition, talks will be held on two separate dates to evaluate the art practices of both artists, investigate and discuss supra-natural beings frequently seen in EbrahimMohammadian's works."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/japanese-realist-painting-bernarducci-meisel-gallery-02-june-15-july-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a first look exhibition entitled Japanese Realist Painting featuring works by HIDEO OHYA, TOSHIORO AOKI, and KAZUMASA TAKAHASHI. The exhibition it is an intimate look at six intricate paintings by these prolific Japanese painters. Their work has never before been exhibited in the United States and was first discovered by Frank Bernarducci when he visited the Hoki Collection in Japan. Ohya's portraits of young women like The Day of Spring Finished II (2000) anthropomorphize the fleeting seasons, sounds, or actions in the women's expressions. This painting evokes the end of spring. The sitter is a young Japanese woman and appears to forlornly reminisce the rebirth of nature. We only see her profile from the elbow up. Her hair is pulled back in a bun and her gaze is lowered as she proudly keeps her long neck up. She is wearing a white cotton blouse, the texture of which, the artist so expertly painted. She is in front of an abstract red background. The slight abstractions feature textural variations in color and are a stark contrast to her pale white skin. Red Minor Chord (2003) by Ohya is a painting of another young Japanese woman. Her dark hair frames her face and falls over her shoulders as she turns to the viewer, glancing down at us. There is an abundance of power in her gaze and stance. She is wearing a loose white long sleeved blouse. Her figure is contrasted by an enormous red, black, and yellow wing of a monarch butterfly. The wing may be part of a traditional Japanese mural. The sitter is anthropomorphizing the ominous sounds of a minor chord with her all-knowing glance. Also on view is a still life by Toshiro Aoki entitled Small Bowl of Camellia (2015), a painting of a traditional Japanese porcelain bowl with blue patterns, holding red and white camellia flowers. In Japanese culture, red camellia flowers are symbolic of love and white camellia flowers are symbolic of waiting. Kazumasa Takahashi's Yukata (2011) is a portrait of a young woman smiling and looking past the viewer, over her shoulder. She is wearing a traditional Japanese Summer Kimono called a Yukata. She has an Amaryllis flower in her hair, which in Japanese culture, signifies bashfulness. Like the flower in her hair, the kimono's designs also symbolize aspects of her personality and essence. Ohya was born in Tokyo and received his MFA from the Tokyo University of the Arts. His work has been featured in exhibitions at the Nara Prefectural Museum. He has been awarded the Showa Kai Award and Yasui Award. Aoki was born in Kyoto, Japan and studied at Tokyo Zokei University and the Royal Academy in Ghent. He won the Yasui Award and has exhibited at Yamatane Museum of Art, The Museum of Kyoto, and Suwa City Museum of Art, among others. Takahashi was born in Saitama and studied at Nihon University. He has been awarded the Citizen Award, Onward Gallery Award, and Toho award. His work has been included in Nerima Art Museum, the Hoki Museum, and Shinseido Gallery, among others. For more information contact Marina Press at (212)593-3757 or marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/mixed-media-galerie-23-03-06-30-09-2016/", "text": "Nach fünf Jahren Galerie am Bahndamm wird es Zeit für einen Tapetenwechsel. Die neue Galerie der Lebenshilfe heißt nun GALERIE 23 und ist ab Juni im Seltersweg 55 in Gießen zu finden. Hier erwartet den Besucher ein ganz neues Raumgefühl. Auf 230 m erstreckt sich das neue Kunstdomizil der Lebenshilfe Gießen. Im ersten Raum finden wie gewohnt inklusive Wechselausstellung statt, mit dem Anspruch auch weit über den regionalen Tellerrand zu blicken. Neu ist der zweite große Raum der Galerie. Hier findet der Besucher eine große Auswahl an Kunstwerken aus dem Atelier23 und ebenso viele Werke befreundeter Künstler aus Gießen, Berlin, Rotterdam usw. Der Schwerpunkt dieses Sortiments liegt auf Druckgrafiken, so dass wir für jeden Besucher und jeden Geldbeutel etwas im Angebot haben. Mit der Ausstellung Mixed Media eröffnet die neue Galerie23 am Freitag den 03.06.2016 um 19 Uhr. Zur Eröffnung spricht unter anderem Frau Oberbürgermeisterin Dietlind Grabe-Bolz. Drei Künstler aus Gießen und Berlin prasentieren ihre Werke, in denen sie virtuos mit den klassischen Medien Malerei, Grafik, Fotografie und Skulptur spielen. Jens Bleckmann aus dem Atelier23 der Lebenshilfe Gießen verbindet seine gewohnt architektonischen Zeichnungen mit Fotografien aus Zeitschriften und erlaubt diesen so, auf seine sehr fein vernetzte Linienwelt Einfluss zu nehmen. Das Ergebnis sind Arbeiten mit einer unverkennbaren Handschrift, eine Harmonie aus klarer Grafik und Farbe. Sahin Celiktens Bilderwelt zeigt einen sehr persönlichen Einblick in sein Leben. Mit seiner eigenen Biografie, der aktuellen poltischen Lage und seiner persönlichen Arbeit mit Flüchtlingen rückt auch das Thema von Flucht und Vertreibung zunehmend thematisch in sein Werk. Grundlage seiner Bilder sind Fotografien aus seinem unmittelbaren Umfeld. Portraits von Freunden und Bekannten aber auch Fotografien von Fassaden überarbeitet der Künstler malerisch, unaufdringlich aber vielschichtig. Mit einem beeindruckten Gespür für Farbe und Stimmungen schafft der Gießener Künstler Bilder mit beeindruckender Intensitat. Die gelernte Goldschmiedin und Diplomdesignerin Carolin Koch aus Berlin prasentiert wahre Materialbilder. Durch Reihung und Ordnung unterschiedlichster Fundstücke schafft Sie Installationen, die den verwendeten Objekten eine ganz neue Bedeutung und Asthetik entlocken. Dabei lasst sie mal die reine Wiederholung der Gegenstande wirken oder konstruiert aus verschiedenen Materialien, Objekten und gar Zeichnungen ein dreidimensionales Bildgefüge. Im Anschluss an die Vernissage darf zu viel Musik getanzt werden. Wir wollen das neue Kunstdomizil gebührend mit allen Gasten feiern."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/22/painting-at-age-90-gus-heinze-bernarducci-meisel-gallery-02-june-15-july-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a solo exhibition for Gus Heinze entitled Painting at Age 90. A direct reference to the artist's recent jubilee the exhibition will include over a dozen paintings spanning the career of the accomplished artist. Heinze frames his paintings of city streets, train engines, and carburetors in way that accentuates its natural environment but somewhat abstractly. One recent painting, Truck by Oldsmobile (2013), is of a vintage Oldsmobile truck from the turn of the 20th Century. The shape of the vehicle, small bulbs in the headlights, a cabinet-like door at hood of the car, and wood carriage are characteristics of these contemporaneously groundbreaking vehicles. Heinze crops the view of the truck in way reminiscent of a snapshot. The gradient purple background alludes to the artist's mastering of light. By nature Gus Heinze is a pragmatist but his earnestness comes through in his paintings. The paintings of train engines give an overall sense of power and potential momentum. Yet the view appears serene by virtue of his use of color and contrast, as in Orange Magnito (2001). His calm, orderly approach doesn't crowd his scenes with objects or forms. Nonetheless there is always much to see and absorb in Heinze's paintings. He has focused so intently on the details and machinery that upon first glance, the viewer is left wondering what exactly is depicted. Dexterously controlling the hues of blues, greens, and grays, Heinze uses subdued colors in a very bold way. 57th Street and Madison (2005) depicts a busy intersection in New York City. The square composition is framed with city traffic in the foreground and the IBM building hovering over another building office building in on the background of the painting. The center is an architectural dance of office windows and reflections. Gus Heinze is considered to be a 'soft focus' Photorealist. His edges are blurred almost uniformly although when seen in smaller reproduction, appear quite sharp. He is not bravura with his brushwork he is orderly, discrete, controlled, and consciously 'tasteful'. The simplicity of a Heinze painting is exactly what makes them so intriguing and captivating. He is able to make the sensual appear serene. Heinze was born in Bremen, Germany and lives in Tiburon, California. His paintings are featured in the traveling museum exhibition entitled 50 Years of Hyperrealism that opened in Tübingen, Germany and was on view at the Museo Thyssen-Bornemisza in Madrid, the Museum of Fine Arts in Bilbao, the Birmingham Museum of Art in England, and many other notable institutions. It will be on view at the Musee d'Ixelles in Brussels (29 June 25 September). For more information contact Marina Press at (212) 593-3757 or marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/24/international-mail-art-award-exhibition-at-the-kromberk-castle-12-may-15-september-2016-slovenya/", "text": "Due to a large number of submitted works of superior quality, the jury members have decided to give out three awards of equal value. 120 authors from 26 countries with 232 works responded to the open call. . The opening of the exhibition will be on 12th of May 2016 at the exhibition space of the Museum of Nova Gorica, Kromberk Castle. Clani zirije so se glede na veliko stevilo sodelujocih avtorjev s kvalitetnimi stvaritvami odlocili, da se razpisane nagrade 1x100eu, 2x50eu razdelijo in podelijo v v treh enakovrednih zneskih trem avtorjem. Otvoritev razstave bo 12. maja, 2016, v razstavnih prostorih Goriskega muzeja v gradu Kromberk."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/24/nature-made-massey-lyuben-gallery-may-26-june-25-2016/", "text": "Massey Lyuben Gallery is proud to present NATURE/MADE, a group exhibition featuring works by Ayline Olukman, Stephane Joannes, and Amanda Scuglia. French artist Ayline Olukman graduated from Ecole Superieure des Arts Decoratifs in Strasbourg, France in 2005. Olukman, a young artist, works with silkscreen, oil paint, collage and photography. She frequently creates mixed media pieces using her own photographs taken during her travels combined with old photos, mostly from the 1950s, that she finds while traveling. Olukman's work is largely inspired by her travels worldwide. She lived in Vancouver for six months, three months in San Francisco and has traveled extensively, including trips to Japan, China, Argentina, Canada, Thailand, Cambodia, and Sri Lanka. Of her travels she shares that my favorite experience is to drive and stop wherever I want to, take pictures, visit small, traditionally unattractive cities, stay in motels and live my own private movie. It is this innate, wanderlust freedom, insatiable curiosity and cinematic approach to life that is reflected in her work: each piece is a mixture of autobiography and fiction that emphasizes her fascination with exploration and adventure. Olukman also turns to filmmakers, such as David Lynch, for inspiration; she draws on his saturated colors, glamorous vintage scenes and creative use of unlikely places. Her work is interesting in its juxtaposition of past and present, new and old, dreams and reality; although her work is vibrant and colorful, it captures certain nostalgia. Olukman's bold and colorful works were first on display in well-known French galleries while she was still a student at ESAD; her premiere solo exhibition was in 2005- the same year she graduated. Since 2005, Olukman has shown her work worldwide, including in Shanghai, Glasgow, London, Paris, San Francisco, Istanbul, Basel, and Dubai. Furthermore, she has participated in several prestigious art fairs including Art Shanghai 2008, Scope Basel 2010 and Contemporary Istanbul in 2011 and 2012. In 2012, Olukman published her first book of photography. Currently, she is working on a book in which she blends different modes of expression: a melange of pure photography, collage and narration. She lives and works in Brooklyn. French painter, Stephane Joannes' large oil on canvas paintings depict solitary cargo ships surrounded by the vast sky and water. The traditional subjects are made contemporary by Joannes' clean lines, bold delineations of space and hints of abstraction. His collection, entitled TANKERS, features large horizontal paintings of cargo ships that border on abstraction. Born in 1975 in Besançon, France, the painter studied at L'Ecole Superieure des Arts Decoratifs in Strasbourg, France. His first exhibition in 1997 was mainly black and white figurative paintings representing nudes. However, after a visit to Le Havre, a major European harbor and second largest port authority in France, he became fascinated by the large sea ships he saw there and is now most known for his work on this subject. Joannes' paintings are typically long, horizontal pieces, sometimes diptychs or triptychs over eight feet long. He breaks his paintings up into three distinct sections: the sea, the sky and the sea vessel on the horizon. The air and water seem vast and are often blocked off with a single, bold color. His ships, on the other hand, are incredibly detailed with each drip of rust and weathering carefully articulated. These orange and brown drops reveal not only the ship's past but also the painting's history they are visible evidence of the painter's brushstrokes and artistic process. The busy, overlapping vertical streaks provide an interesting contrast to the otherwise clean, precise lines the artist uses. Amanda Scuglia was born and raised in Pittsburgh, Pennsylvania. She received her BFA from Edinboro University and has worked as a graphic designer, art director, adjunct professor and fabrication artist. She received her MFA in 2013 from the New York Academy of Art, where she was awarded the David Kratz & Gregory Unis scholarship of merit. During her first year at the Academy, she was selected for an artist residency at the Terra Foundation of American Art in Europe located in Giverny, France. Following graduation, she was awarded an artist-in-residence position at Altos de Chavon, Dominican Republic, where she taught an intensive oil painting workshop. In the spring of 2015, she was a visiting artist/teacher for the Eric Fischl Teaching Residency at West Nottingham Academy in Maryland. In between her full time job, she teaches Figure Drawing as an adjunct professor at Long Island University in Brooklyn, NY. She lives and works in New York City. Please join us on Thursday, May 26th from 6pm-8pm for the opening reception. The show will run until June 25th."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/24/yeni-bir-nebahat-karyagdi-galeri-eksen-balat-art-artist-house-26-mayis-12-haziran-2016/", "text": "mesaisine devam eden dünya için büyük bir kaostan söz edebiliriz. isimli sergisinde zıtlıkların birlikteliğine övgü taşıyan imgeleriyle, değerlere övgü ile yaklaşılırken yabancılaşma, tutsaklık, baskı, ışığında yargılıyor ve kendi imgelerini yeni bir dille ortaya koyuyor. ediyor. Sergi 12 Haziran'a kadar Galeri Eksen Balat'ta gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/25/ozdemir-yemenicioglu-devrim-erbil-cagdas-sanatlar-muzesi-23-mayis-2016/", "text": "1948'de Balıkesir'de doğdu. Balıkesir Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü'nde resmi görevinin yanı sıra sanatsal çalışmalar yaptı. 1986 yılında Avusturya hükümetinin verdiği bursla Salzburg Yaz Akademisi'nde Raimund Girke ile çalıştı. 1991 yılında kendi imkanları ile yine Salzburg Yaz Akademisi'nde Jurgen Bötcher Stravalde ile çalışmalar yaptı. Halen Balıkesir'de kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/05/25/ressam-yuksel-diyaroglu-hayata-veda-etti/", "text": "Ressam Yüksel Diyaroğlu hayata veda etti. Yüksel Diyaroğlu'nu rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Yüksel Diyaroğlu'nun Cenazesi 26 Mayıs Perşembe günü ikindi vaktinde Kartal Cemevi'nden kaldırılacaktır. 1985 yılından bu yana sayısız karma ve kişisel sergilere katıldı. 1994 Şile Bezi Kültür ve Sanat Festivali Resim Yarışması 1. lik ödülü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/06/utku-varlik-oxymore-katedral/", "text": "Karanlık ormanlardan, yalnız hışırtılarını duyduğum, göz alabildiğine uzanan buğday tarlalarının yol kesimine çıktığımda, üstüme yağan çiğ, geceyi daha da dayanılmaz hale getirdi. Beni yol kavşağında bırakan kamyon şoförü; birkaç kilometre yürürsem, Köln'nün ışıklarını göreceğimi, söylemişti ama Almanca'dan çok elleriyle konuşmuştu, ne kadar anlamışsam! Birden uzakta beliren bir ışık süzmesi bana bir umut vermeden o hızla kayboldu; aniden arkadan gelen bir kamyonun gürültüsüyle umutlanıp, elimi kaldırmadan ıslak asfalttaki tüm suları üstüme püskürtüp, hızın verdiği soğuk dalgayı bir şamar gibi yüzüme vurdu kamyon. İşte bu kez sırılsıklam, çaresizlik içinde desen ve gravürlerimin olduğu kartona üstümde ne varsa sardım. Belki açlık; içimde bir titreme, çiğerlerimi sökecek, beni alıp o karanlık tarlalara savuracaktı. Yine yürüyorum, o uzaklardan kayıp giden ışıklar da yok oldu; yolun silik çizgisine gözüm alıştı, zaman yitirmemek. Güzel şeyler düşünüp korkumu dağıtmak; örneğin kürt Necati, beni bu halde görse ne yapardı; ne kadar gülerdi, Naile'nin teninin sıcaklığını duyuyorum, Akademide'ki herkes sanki beni izliyor. Bir mucize mi yoksa gözüme bir ışık ilişti, bir pencere gibi bir şey; hız verdim, korkum biraz geçti ama bir köpeğin havlaması da korkuyu yeniledi. Yaklaştım, ne olursa olsun, bir bekçi kulübesi gibi bir şey, köpek galiba bağlı; yoksa beni parçalamıştı bu korku ortamında. Daha yaklaştım; üniformalı biri, gözleme alanının penceresinin içinde şapkası kaymış, masada uyuyor. Köpek daha fazla uluyunca uyandı, camın ardından el lambasını bana yöneltti. Şimdi onun gözünden bakalım: zayıf, sakallı, uzunca boylu, elinde bir resim kartonu ve bir sırt çantalı, yorgun bir fantom! Onu korkuttum kanımca, eliyle bana çek git gibi işaretler yapıyor; ben de kaybolduğumu belirten ve de kulübe civarında uyuyabilir miyim sorusunu içeren pandomimle yanıt veriyorum ama korkuyor galiba yakınında uyursam. Köln nerede diye sorgu işaretleri yaptım, adam ters bir yön gösterdi, o zaman sabahı beklemekten başka çare yoktu. Yağmurdan beni koruyacak bir ağaç arıyorum ama göz gözü görmüyor, sonuçta dibi biraz kuru, ulu bir ağacın altına sırtımı dayadım. Çok erken bir sabahtı, bu çiğ yağan, rutubetli ormanda nasıl uyumuştum? Göğüs kafesim öyle titriyordu ki, kaslarım uyuşmuş, dizlerimin gücü yitik, kalkıp gidecek, biraz ısınacak olanağım yoktu; yine güçlükle doğruldum, bir sigara için neler yapmazdım, kulübeye istemeden yaklaştım, adam aynı pozisyonda uyuyordu, köpek baktı ama havlamadı, gece karanlığında farkına varmadığım bir panoda Almanca bir şeyler yazıyordu ve ormana doğru yön bildiren ok işareti vardı; demek bu kulübenin nedeni buydu, ne olabilir bu ormanda, yasak bir yerde mi uyumuştum? Titreyerek güneşin değdiği açıklığa gittim. Bu kez ters yönde yürüyorum, güneşle beraber gelip geçen arabalardan yardım istemek için bir kartona Köln yazmak isterken bir volkswagen durdu, koşarak gittim; sürücü Türkçe olarak burada ne yaptığımı sordu, sırt çantama taktığım üçgen Türk bayrağından yakalamış Türk olduğumu. Köln'e gitmek istediğimi söylediğimde yanlış yöne gittiğimi anlattı. O yıllar Almanya en kalifiye işçileri almıştı, çoğu İstanbullu, okumuş teknik elemanlardı. Hiç unutmam; bana.. yüzümün soluk, belki hasta; çok kötü bir durumda, yaptığımın da bir delilik olduğunu açıkladı. Önce bir sigara içtik sonra da Köln'e gitmediğini ama benim için yolunu biraz uzatacağını söyledi, geçtiğimiz bir köyden de benim için yiyecek bir şeyler aldı ve beni Köln'ün bir varoşuna bıraktı. Bu erdemi tüm Avrupa yolculuğumda yaşadım; asrın başından bu yana harplerden, kan ve revandan, ölümden sonra dirilişi yaşıyordu Avrupa. Bugün yaptığım bu deliliğin adı bir sanrı dır, daha sonraki yıllarda denediğimde insana güven yine başını alıp, çekip gitmişti, insan bu, çabuk unutuyor! Kentteyim şimdi, yorgunluğum biraz geçti, gecenin kabusu geride kalmıştı. Sokakta fazla dikkati çekmiyorum çünkü o yılların modası; gençliğin bunalımını dışa vuran hippy görünümündeyim kanımca. 60 yıllarında başlayan ve varoluşçuluk adına bir başkaldırıyı içeren bir bunalım, toplu yaşamayı seçen, materyalist, her şeyi dışlayan, kız-erkek, uyuşturucuya bağımlı, contre- culture bir tavır gütmek-2 Dünya Savaşı'nın sonunda toplumların değişimine paralel; tüketim toplumlarının ürünü olarak bir karşı oluş teorisi yaratmak diyebiliriz ama anarşizmin ne işe yaradığını bildiğimiz için de- sonuçta bir moda olarak tarihe geçti.15 gün önce aynı durumda Münih'e vardığımda, yatacak yer ararken, kentin en büyük parkı Englischer Gartenı mekan edinmiş kalabalık bir hippy grubunun içine düşmüştüm. Çok ilginç; topluluk sosyal bir eşitlilikle yönetiliyordu. Gündüz, kızlar büyük mağazalardan yiyecek içecek çalıp yemek sorununu karşılıyorlardı. Akşam Münih'in en şık caddesi Elisabethstr'de yaptığımız resimleri sergiliyorduk, mum ışığında. Bu orijinalite epey para getiriyordu ki ben giderken 50 mark verdiler; kuzeye gidiyorum, diye. Bu parayla Brüksel'de bir uyku tulumu almıştım, kuzey Avrupa'da yaz aylarının ne denli geçtiğini iyice anladıktan sonra. Önce kentin müzelerini keşfe çıktım, sorarak bir tek Wallraf-Richartz Museum'u buldum. Vakit geçti müzeye girmek için ayrıca gücüm de yoktu; yarına bıraktım. Katedral'i kolluyorum, kentin merkezi olduğu için, eski kent -Altstadt- yakınında resim galerileri bulabilirim olasılıkla! Doğru; büyük bir galeri estamp sergiliyordu. Vitrininde gözüme ilişen çok usta bir desen, litografi, dışavurumcu gücüyle beni galeriye soktu. Galeride asılı diğer işleriyle ilk kez Kathe Kollwich'le karşılaşıyordum. Daha sonra resmimde beni çok etkileyecek bu ressam, yaşantısında da resimleri kadar çok etkin, politik tavrı nedeniyle parti tarafından aforoz edilmiş, harpte çocuklarını yitirmiş ve 1945 de savaşın bitimini görmeden ölmüş bir kadındı. İsmini kafama yazdım ve galeriden çıktım ve katedrale doğru yürüdüm. Akşama doğru turuncu bir ışık katedrali başka bir boyuta sokmuştu; zaman aşınımı, özellikle büyük harp de kentin acımasız bombardımanının izleri, bu ışıkta sanki olanları bize unutturmak ya da kurtulmak gibi bir iyimserliği sergiliyordu. Geç olduğu için kimse yoktu ortada, yorgunluk da beni içine çekiyordu, yavaşça büyük kapıdan süzüldüm, iki kapı arasındaki karanlığa alışıp, sesin geldiği katedralin devasa boşluğuna girdim. Bir çığlık nasıl anlatılır sanki havalandım, karanlık, siyah nasıl olabilirse, tekrar çığlık, korkudan kendimi korumak isterken elimi sert bir yere çarptım ve bu acıyla uyandım; olamaz, katedralde sıranın üstündeyim ama elimi bile göremiyorum. Korkuyu yenmem gerekiyor, kendi içime çekilip kollarımla kenetledim bacaklarımı. Çığlık bu kez daha uzaklardan geldi, Prag'da yine doğada uyurken duymuştum; baykuş olabilir ama nasıl? Kendimi telkin edip yatıştırmak istiyorum, beni unutmuşlar mıydı kapıları kapatırken? Yorgunluktan ölmüş de olabilirim; demek ölüm bir karanlığa takılıp kalmak gibi ama elim hala acıyor... Bu kez çığlık bir kanat çırpıntısıyla çok yakınımdan geçti; baykuşlar saldırmasın, hiç belli olmaz, kafamın üstüne desenlerim olduğu kartonu koydum! Hangi yıldı bilmiyorum. Yaşamaya direnenler için bu gece bir sondu Köln'de, acımasız inen yangın bombaları ortalığı cehenneme çevirmişti, uçaklar ne kadar katedrale dokunmuyorlarsa da sıcaklık vitrayları patlatıp eritiyordu. Bir türlü kaçamıyordum, amacım köprüden kendimi atmaktı ama daha yaklaşmadan suyun yandığını gördüm birden; demek cehennem buymuş! Garip bir huyum vardır; uyusam da biri bana bakıyorsa uyanırım, birden uyandım elimden kayan desen kartonu kayarak arkaya düştü, katedraldeyim, belki sabah, bir adam bana hayretle bakıyor! Başımı döndürüp kapıyı gösterdim ve burada uyuduğumu işaretle anlattım. Almanca bir şeyler söyledi, gelmemi istiyordu, polise mi verecek korkusuyla ben de tamam, çıkıyorum misali kapıya yöneldiğimde, gülerek yeme, içmeyi anlatan bir pandomim yaptı. Korkulacak bir şey olmadığını anladım ve katedralin öbür yönündeki küçük bir kapıya doğru yürüdük. Rahiplerin yaşama alanına girmiştik, mütevazı bir yemek odası, masaların birinde kahvaltı yapan orta yaşlı, güler yüzlü, yakasından rahip olduğu anlaşılan biri bizi görünce fazla soru sormadan oturmam için sandalyeyi gösterdi. Oturdum, İngilizce ne içeceğimi sordu ve de yaşlıca bir bayan bana kahvaltı getirdi. Hayat öykümü ve geceyi anlattım, o da bana Katedrali anlattı; baykuş ailesi birkaç kuşak önce, Köln bombardımanında katedrale sığınmışlar ve burayı mekan edinmişler, 1950'deki restorasyondan kalan, tamamen hasar gören vitrayları bir gün onaracaklarını, belki o zaman onlar için biraz zor olacağını da ekledi. Desen kartonumdaki gravür ve litolara baktık; Paris'e bienal için gittiğimi, ilk kez Avrupa'yı ve müzeleri gezdiğimi de ekledim. Yıllar sonra, Stuttgart sergilerimden birinde ressam Prof. Hasso beni kır evine öğle yemeğine davet etmişti; ormana çok yakın evinin bahçesinde bana büyük harbi anlatıyordu, Stalingrad'dan nasıl bir mucizeyle sağ döndüğünü, ölümden ve sonra da veremden nasıl kurtulduğunu, niçin et yemediğini, giderek fantastik bir yaşam öyküsünü. Onu dinlerken sırtımın dönük olduğu ormandan beni izlediklerini hissediyordum; uykuda olduğu gibi! Rahatsızlığımı sezdi ve bana ormana iyice bakmamı söyledi. Döndüm, dikkatle baktığımda gördüm ki; o ulu ağaçlara tünemiş, sayısını bilemeyeceğim, bir sürü iri baykuş grand duc- bize bakıyor. Gündüz baykuş kendini saklar benim bildiğim; gerçekten şaşırmıştım! Yine öykü büyük harbe, bu kez Stuttgart bombardımanına gidiyor; öyle bir kabus ki, ne insan ne hayvan, ne de baykuş unutamamıştı o cehennemi. İşte o gün bu gün baykuşlar pusulayı yitirdiler ama insanlar çabuk unuttular!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/07/estetigin-cagdas-retorikleri-necmi-karkin-ekin-yayinlari-2016/", "text": "Modern yüzyıl Duchamp'ın Kaçınılması gereken en büyük zevk estetik zevktir deyimiyle sanat ve estetik arasındaki yol ayrımını belirleyen bir yüzyıldır. Bu bakımdan Modern yüzyılın belirleyici bir kavşak noktası olması önemlidir. Çağdaş yüzyıl, mantığı ve içeriği öngörülen kavramlar, nesneler, metalar ve enformatik durumlar nedeniyle estetiğin asal değerlerinden uzaklaşıldığı süreçtir. Bu süreçte, estetik bir anlam üretmekten çok, bilgi ve kavramın öne çıktığını göstermekte ve estetik değer yargıların sanatın dışında arandığı gözlenmektedir. Bu nedenle konumuz, estetiğin asal değerlerinin sanatın çağdaş retoriklerinde ifade bulduğunu göstermek gerektiğidir. Bazı çağdaş sanatçıların çalışmalarında yansıyan güzellik, beğeni yargıları ve diğer kültürel formlara yönelik duydukları ilgi ve sonucundaki deneyimler, estetik değerlerin retoriksel olarak yansımasını göstermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/08/bedri-baykamin-kalbe-yolculuk-isimli-eseri-annette-ve-peter-nobel-koleksiyonu-sergisi-ile-luganoda-masi-muzesinde/", "text": "Annette ve Peter Nobel'in geniş press art koleksiyonu 29 Mayıs 2016 tarihinde 'And Now the Good News' başlığıyla Lugano'da Museo d'arte della Svizzera Italiana 'da gösterime sunulacak. Bu geniş kapsamlı uluslararası koleksiyonda yer alan Bedri Baykam'ın 1994 imzalı 'Kalbe Yolculuk' isimli eseri de sergilenecek (Bu yapıt, Atatürk'ün naaşının Istanbul'dan Ankara'ya 1938'deki uğurlanışını tasvir etmektedir). Annette ve Peter Nobel Koleksiyonu Kübizm, Dadaizm ve Sürrealizm'den başlayarak günümüz sanatına kadar geniş bir yelpazede oluşturulmuştur. Braque, Arp, Schwitters, Miro ve Giacometti'den 1960'lı yılların yeni-avangart sanatçıları Warhol, de Kooning, Beuys, Boetti, Christo ve Polke'ye, onlardan da bugüne, Muntadas, Kentrige, Singer ve Muniz'e uzanan bir sanatçı seçimiyle oluşan zengin press art koleksiyonunu 15 Ağustos'a kadar MASI'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/08/didem-yagcinin-self-connection-icsel-temassergisi/", "text": "Self Connection- İçsel Temas adını verdiği ve özellikle Kadın figürünüön plana çıkardığısergisiyle Didem Yağcı'nın eserleri, koleksiyonerlerden, sanatseverlerden büyük ilgi ve beğeni topladı. Sanatçı Didem Yağcı'nın, Self Connection- İçsel Temas adlı sergisi, geçtiğimiz hafta; sanat ve cemiyet dünyasından önemli isimlerin de katılımıyla Galeri İlayda'da açıldı. Koleksiyonerler ve sanatseverlerden büyük beğeni toplayan sergi, 19 Haziran'a kadar açık kalacak. Sergide yer alan eserlerinde kumaşlardan, eski kitapların sayfalarından ve doğal keçeden faydalanan sanatçı, Şems-i Tebrizi'nin Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır. sözünden yola çıkıyor ve kişinin içine yaptığı yolculuğu betimliyor. Özellikle Kadın figürü üzerindeki dramatik etkileşimleri içselleştirerek ön plana çıkaran sanatçı Didem Yağcı, insanın diğer canlı ve cansız nesnelerden farkının; düşünceleri, duyguları, bilinci, korkuları, endişeleri, içgüdüleri ve istekleri olması gerçeğinden yola çıkarak, evrende -insan denen varlığın -ona tahsis edilmiş bir beden aracılığıyla- deneyimlediği hislere vurgu yapıyor. Geliştirmiş olduğu özgün yöntem ile yaptığı çalışmalar yurtdışında FRIEZE London Artfair ile eş zamanlı olarak Londra'da sergilenmeye layık görülen sanatçı, Contemporary Istanbul CI 2015'da MERKÜR Galeri'de sergilediği eserleriyle de büyük beğeni toplamıştı. Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun olduktan sonra, eğitim geçmişi ile sosyal ve kültürel vizyonunu birleştirdiği kariyerinde Pazarlama İletişimi, Reklam ve Marka Yönetimi alanlarında birçok uluslararası marka için başarılı iletişim projeleri ve kampanyaları yönetti. 2009-2011, Avrupa Birliği'nin açmış olduğu Genel Kültür ve Yetenek Sınavlarındaki başarısı ile EU Bursu alarak gittiği Londra'da London College of Fashion'da Çağdaş Sanat ve Tasarım Eğitimi aldı. Tasarım/yaratım süreçleri, printmaking, keçe yapımı, illüstrasyon/çizim, resim, desen, fotoğrafçılık, sanat tarihi ile dijital medya derslerini kapsayan eğitimi sırasında çeşitli deneysel çalışmalar yaptı. 2010 yılındaTasarlamış olduğu Cage Serisi, London College of Fashion Graduate Grup Sergisi'nde sergilenmeye jüri tarafından layık görüldü. Londra'da bulunduğu dönemde çeşitli Artist Residency'lere devam etti. 2015 yılında Assoc. Prof.& Kurator Sn. Marcus Graf'ın değerli katkılarıyla Lucca Art'da This Side Of Paradise Türkiye'deki ilk Solo Sergisini açtı. Bu sergideki yapıtlar, yazar Scott Fitzgerald'ın aynı adlı romanından yola çıkarak, 1920'ler de yaşanan sosyo-kültürel değişimlerin birey/ özellikle Kadın üzerindeki dramatik etkileşimlerini ve psikolojik yansımalarını betimledi. 2015 yılında Galeri MERKÜR'de Grup Sergisine katıldı. Çalışmaları Londra'da LONDON FRIEZE Art Fair ile eş zamanlı Gallery DIFFERENT'ta ve Regent Park Metro İstasyonunda sergilenmeye hak kazandı. Galeri İLAYDA'da Catharsis Grup Sergisinde yer aldı. Contemporary Istanbul CI 2015'da MERKÜR Galeri ile katıldı. 2016, Self-Connection Solo Sergisi Galeri İLAYDA'da sergileniyor. Didem Yağcı çalışmalarında, felsefi ve sanatsal anlamda edindiği farklı bakış açılarını yenilikçi, yaratıcı bir şekilde dönüştürüp yeni formlar meydana getirirken, görsel kompozisyon, farklı malzeme kullanımı ve renk dengesi arasındaki ilişkiye özel bir önem vermektedir. Bu yaklaşımıyla resim sanatının algısının geleneksel yollarını değiştirmeyi amaçlar. Didem Yağcı'nın çalışmaları, insanı diğer canlı ve cansız varlıklardan ayıran tek ve en önemli farklılık olan DUYGU DENEYİMİnin altında yatan nedenlere sorgu yapar. Yapıtlarında varlığımızın evrensel gerçekliğini vurgulamak için, metaforik özne olarak konumlandırdığı izleyiciye kavramsal bir bakış açısı sunar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/08/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-5-kazaklar/", "text": "Köyün girişinin sol tarafında küçük bir dere akıyor ve bu derenin kaynağı girişe gelmeden önceki küçük gölet. Sağ tarafta mezarlık ve mezarlık biter bitmez haneler başlıyor. Hanelerin başladığı yerin tam karşısında bir askeri birlik var. Askeri birliğin komutanı Olenin ve emrinde Lukaşka var. Babasını kaybetmiş olan Lukaşka bu Kazak köyündeki iki odalı mütevazı evinde annesiyle birlikte yaşıyor. Olenin ise Moskova'da köşkü olan, at çiftliğine sahip bir ailenin çocuğu. Köyün çoğunluğu geçimini avcılık ve toplayıcılıkla sağlayan ailelerden oluşsa da köşklerde yaşayan, emrinde çalışanları olan aileler de mevcut. Bireysel çıkarını gözetip kendi rahatlığından başka bir şey düşünmeyen ya da kendi çıkarı için karşı cinsin duygularını kullanmayı aklından geçiren Olenin bu bayağılığa yenik düştüğünün farkında değildir. Eşleşmek ve çocuk yetiştirmek insanlığın kendisi kadar eskidir. Yerleşik tarımsal toplumların yükselişi ile birlikte, yaklaşık 10.000 yıl önce evlilik, belli şartlar altında dünyaya gelen çocukları haklı varisler ilan ederek toprak ve mülk haklarının korunması için bir yol haline gelmiştir. Bu topluluklar büyüdükçe ve karmaşıklaştıkça evlilikler; bireyler ve aileler arası bir mesele olmaktan çıkıp dini ve mülki otoriteler tarafından idare edilen resmi bir kurum haline gelmiştir. Evlilik kurumu, günümüze dek ulaşan en eski yazılı yasalar olan M. Ö. 2100'e ait Mezopotamyalılar, Ur-Nammu Anayasası'nda evliliği idare eden, cinsellikten tutun da köle çocuklarının yasal statülerine kadar kapsayan birçok yasayı ilan etmeden çok daha önce zaten kurulmuş durumdaydı. Birçok antik uygarlık, aynı anda birden fazla eşle yapılan evlilik düzenine izin vermekteydi. Bugün bile dünyanın yüzlerce farklı kültürünün çeyreğinden daha azı bunu yasaklıyor. Fakat bir şeye izin veriliyor olması onun her zaman mümkün olduğu anlamına gelmez. Demokratik gerçekler ve aynı zamanda evlilik ile mal varlığı ilişkisi gösteriyor ki Antik Mezopotamya'da, Mısır'da ve Filistin'de yöneticiler ve elit kesim birden fazla cariyeye ve eşe sahip olsa da sıradan insanların gücünün bir veya iki eşe yettiğini ve bu nedenle pratikte tek eşliliğin olduğunu gösteriyor. Diğer yerlerde iş tersine işliyor. Bir kadın birden fazla erkekle evlenebiliyordu. Himalaya Dağları'nda olduğu gibi, bir ailedeki tüm erkek kardeşler aynı kadın ile evlenerek az miktardaki verimli toprağın sürekli yeni kurulacak aileler arasında bölünmesini engelliyor. Evlilikler sadece dahil olan insan sayısına göre değil, insan tiplerine göre de değişiklik gösterebiliyor. Eşcinsel evliliğin tarihsel gelişimi Antik Mezopotamya'ya kadar dayanır. Bu tip uygulamalar için isimler ve yasalar farklılık göstermiş olsa da toplumca kabul görmüş aynı cinsiyet arası evlilikler, eşleşmeler tarih boyunca çeşitli uygarlıklarda ortaya çıkmıştır. Mezopotamya duaları bu çiftler için kutsamalar içermektedir. Amerikan yerlilerinin çift ruhlu bireyleri her iki cinsle de ilişki kurmuşlardır. Bu uygulamaların yani eşcinseller arasındaki ilişkilerin evlilik olarak adlandırılan ilk örnekleri Antik Roma'da ortaya çıkmıştır. İmparator Nero ve İmparator Elagabalus halka açık seremoniler ile erkeklerle evlenmişlerdir. Bu uygulamalar M. S. 342 tarihinde açıkça yasaklanmıştır. Ancak benzer gelenekler Hıristiyanlık döneminde de sürmüştür, Adelphopoiesis gibi ya da Ortodoks kiliselerindeki kardeşlik yapma gibi. Hatta 1601 yılında İspanya'da küçük bir şapelde iki erkek arasında yapılan gerçek bir evliliğin kaydı tutulmuştur. Ortada bir sorun vardı. Kazaklar, özgürlüğüne düşkün, keyfe, soygunlara ve savaşa aşık bir yaşayan bir halk. Bir Kazak için Rus köylüsü yabani, kaba ve adi bir varlıktır. Yani Olenin bu Kazak köyünde herhangi birine aşık olduğunda kesinlikle hiç şansı yok. Sonu hüsran olacak. Olenin, Kazakların kadına baktığı gibi bakmıyor. Kazaklar kadını kendi rahatını sağlayan bir varlık olarak görüyor, gençliğinden yaşlılığına kadar keyfi için çalıştırıyor, tıpkı Doğu ülkelerinin erkekleri gibi kadının söz dinlemesini isteyip ondan sürekli çalışma bekliyor. Olenin ise bir toplumun yaşadığı toprak parçasının özgürleşmesinin kadına bağlı olduğuna inanıyor ve kadın irade sahibi olmadığı sürece aydın bir geleceğin beklenilmemesi gerektiğini düşünüyordu. Lukaşka'nın Maryana'ya aşık olmasına rağmen Maryana'yı istemeye gitmeye çekinmesinin nedeni hem özel mülkiyet sahipliği yönünden zayıf olması hem de babasını kaybetmiş olmasıdır. Bir insanın sevdiği ile bir gelecek kurmasını bırak hayal kurmasının dahi mülkiyete bağlı olması ne kadar da acı. Kusurları sevme değil de özel mülkiyetin fazlalığı kapatıyor! Özgür bir sevdanın yaşanması için gerekli olan, toplumun mülkiyete göre bakış açısının şekillenmesini ortadan kaldırmaktır. Bunu başarabilmekse mülkiyetin ortadan kaldırılması gerekliliğine dayanıyor. Eğer bu gereklilik gerçekleşmezse hayaller tuz-buz olmakla kalmayıp negatif resimlerden başka bir sonuç doğurmayacak. Ya bu haksızlık silsilesini durdurmak için mülkiyet ortadan kaldırılmalı ya da bu tür pusulara karşı uyanık kalınarak mülkiyeti ortadan kaldırmak için mücadele edilmeli. Mülkiyetin egemen olduğu yaşam şekli asla kabul edilmemeli ki toplumlar tarihinde gerçekleşen rejim değişikliklerinin özü budur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/08/hakan-erol-genc-wertherin-acilari/", "text": "Johann Wolfgang von Goethe 1749 yılında Frankfurt'ta doğmuştur. Alman edebiyatının en önemli ve en ünlü yazarlarındandır. Hukuk eğitimi alan Goethe, doğa bilimleri ve resim ile de uğraşmıştır. Şiir, hikaye ve edebiyat teorisi gibi birçok esere imza atmıştır. Bunun dışında zengin bir içeriğe sahip olan mektup tarzındaki roman türüne de yönelmiştir. Genç Werther'in Acıları''nı bu türde yazmıştır. 25 yaşındayken yazdığı bu kitap onun tanınmasını sağlamıştır. Kitap tüm Avrupa'da büyük bir etki yaratmış ve Goethe, gencecik hayatında sağlam bir üne kavuşmuştur. Faust, Roma Ağıtları ve Genç Werther'in Acıları dışında şiirde de Prometheus adlı yapıtı gibi önemli roman ve şiirleri bulunur... Goethe 83 yıllık yaşamına sayısız eser sığdırmayı başarmıştır. Goethe, Genç Werther'in Acılarını kendi yaşadığı aşk üzerine kurmuş olsa da kimi yerlerde yaptığı değişikliklerle eserine bir kurgu niteliği katmayı başarmıştır. İntiharla son bulan bir hayat ve mektuplardaki yakıcı dil okuyucuda hüzünlü ve derin izler bırakmıştır. Okuyucu, kendini genç Werther'le kıyaslamış ve onun acılarına kendi hayatından da örnekler bularak ortak olmuştur. Bu yüzden dönemin Avrupa'sında imkansız aşk yaşayanların bir kısmı Werther'in yolunu seçmiş ve böylece toplu intihar durumları ortaya çıkmıştır. Werther, evli Lotte'ye vurgundur. Onu adeta mektuplara boğmaktadır. Lotte'de, genç Werther'e karşı ilgisiz değildir ancak ahlaki değerler ve evli oluşu Werther'e karşılık vermesine engeldir. Aynı zamanda Lotte'nin kocası Albert'le de çok sıkı bir dosttur Werther. Albert'in, Werther'in Lotte'ye olan aşkını biliyor olması ve Werther'in her şeyi göze alarak ve tüm içtenliğiyle Lotte'ye yazdığı mektuplar okuru sarsmaya yeter. Okur bu aşkın sonunun olmadığını, bu hayatın sonunun hiç de iyi bitmeyeceğini sezinlese de kitabı elinden bırakamaz ve Werther'in ıstırabına eşlik eder. Bir kitabın insanlar üzerindeki etkisini anlatmak istersek eğer, sanırım bunun en güzel örneğini Genç Werther'in Acıları oluşturur. Kitapta insanüstü bir sabrın, ilk başta yüreğe sonrada akla nasıl acı çektirdiğine şahit oluyoruz... İmkansız bir aşkın derin sularında boğulan Werther, -yani Goethe- tek çıkar yol olarak ölümü seçer. Gerçek ile kurgunun çok iyi bir bileşimidir elimizdeki kitap. Goethe: Yazayım da, hırsım kalemimden çıksın; yoksa kim bilir ne olmaz işlere kalkışacağım... der ve bu cümleyi söylediğinde sadece 18 yaşındadır. Gencecik yaşında ağzından dökülen bu cümleler onun ileride nasıl bir yazar olacağının da habercisiymiş aslında... Bu cümle her Goethe hayranının başucu yazısıdır. Goethe'nin 13 binden fazla el yazısı mektubu vardır. Her yazar acısını yazarak çıkarır. Goethe bunun bilincinde olan yazarlardan... Goethe, Genç Werther'in Acıları'nı yazdıktan sonra çektiği umutsuz sevisinden ve acılarından kurtulur. Not: İş Bankası Kültür Yayınları'ndan çıkan kitap, Almanca aslından Mahmure Kahraman çevirmiştir. Burada bir parantez açmakta fayda var. Türk edebiyatında da Aziz Nesin'in, 50 binden fazla mektubu bulunur. Bunu kendisi şu şekilde anlatır: ''Hiçbir mektubu yanıtsız bırakmam. Haftanın iki günü mektup yazmakla geçiyor. Otuz yaşımdan bu yana günde ortalama dört mektup yazmış olsam ki yazmışımdır- otuz altı yılda, şimdi altmışaltı yaşımda olduğuma göre, 36x360x4= 51,840. Müthiş korkunç bir sayı çıktı yahu... Bugüne dek en azından 50 bin mektup yazmışım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/09/bedri-baykam-muhammed-alinin-beni-aradigi-gun/", "text": "- sahne: Paris'ten Londra'ya gidiyordum hızlı trenle... Yıl 2006. Elimde bir gün önce aldığım kitap: The Soul of a Butterfly... Yazarlar: Muhammed Ali ve kızı Hana Jasmeen Ali. Kendimi hatırladığımdan beri Muhammed Ali, milyonlarca dünya vatandaşının olduğu gibi benim de arkadaşımdır, dayanışma içinde olduğum büyük insandır. Dolayısıyla zaten kitabı tereddüt etmeden almıştım. Ama tren akıl almaz bir hızla Manş denizinin altından yol alırken gözyaşları yanaklarımdan akıp gidiyor. Yanımda, karşımda oturan insanlar ne der diye bir korkum tabii ki yok. Bir tek Sibel'i arayıp bu kitabı döner dönmez sana vereceğim, hemen okuman şart diyebiliyorum ancak. Nutkum tutulmuş vaziyette. - sahne: İstanbul'dayım. Muhammed Ali'nin sitesine giriyorum ve orada ziyaretçi mesajlarına bir not bırakıyorum. Kendisine nasıl 5 yaşından beri hayran olduğumu, Türkiye'de ne kadar sevildiğini, kitabını ağlayarak ve aşık olarak okuduğumu anlattıktan sonra, Ünvan maçında George Foreman'i Kinshasa'da 8. Raunda devirirken -fırsatın olmasına rağmen-ona düşerken son öldürücü yumruğu vurmayacak kadar insancıl olduğunu ve bu kadar sade ama ruh dolu bir kitap görmediğimi anlatıyorum o satırlarda... Yazıyı siteye koyduktan sonra acaip bir his kaplıyor içimi... Ali bu satırları okuyacak ve beni arayacak! Hatta o günden sonra tuvalete giderken bile cep telefonumu yanıma alıyorum. Halbuki sitenin altında şöyle yazıyor çok kibar bir dille: Tahmin edebileceğiniz gibi sitemize günde binlerce mesaj almaktayız. Bütün mesajları Mr. Ali'ye iletiyoruz ama çok azına yanıt verebiliyoruz. Anlayışınız için teşekkür ederiz. - sahne: bir akşamüstü, evdeyiz. Telefon çalıyor, ama ev telefonu. Açıyorum: Bay Baykam? -Evet- Sizi Bay Muhammed Ali'ye bağlıyorum müsaitseniz. Evettt... Sonra o unutulmaz görüşme başlıyor. Ali, Parkinson hastası. Bu nedenle rahatlıkla anlaşılamıyor aslında söyledikleri. Ama biz fazlasıyla anlaşıyoruz. Heyecandan ahizeyi yutacağım. Onu ne kadar sevdiğimizi, ne kadar büyük bir insan olduğunu söylüyorum. O da teşekkür ederek sevgilerini yolluyor. Ben onu o anda İngilizceden çok ses dili, içgüdü, telepati ve beyin frekansından anlıyorum. Karşılıklı her zerremizle birbirimizi anlayarak yapılan büyük bir duygusal konuşma. Ona sarıldığımı söyleyerek kapatıyorum. Sekreteri geri alıyor hattı. Ona The Soul of a Butterfly kitabını Piramid Yayıncılık olarak yayınlamak istediğimizi söyleyip yardımını rica ediyorum. - sahne: Kelebeğin Ruhu Türkçe çıkıyor Piramid'den. Artık elimde orijinal Muhammed Ali imzalı bir kontrat var. İleride müzemin en değerli parçalarından biri olacağını biliyorum. Onlarca kitap ve katalog yayınladım ama belki -babamın ölümünün ardından yayınlanan En Sevdiği Güneşti hariç- hiç bir yayınımla bu kadar övünmedim. Çünkü bu kitap, inanılmaz derecede sade ve derin bir otobiyografive yaşam felsefe kitabı. Ve bu yayın benim çocukluk, gençlik ve olgunluk dahil yaşam üstünden en büyük kahramanlarımdan biri tarafından yazılmış. Bir dünya kahramanı. Hem de sonsuza dek. 53 yıl olmuş Muhammed Ali, yani eski adıyla Cassius Clay yaşamıma gireli. Pasaportu eskitmişiz! Bunu hafta sonu bir daha anladım. Mesela Djokovic Paris'te Şampiyonluk kupasını Adriano Panatta'nın elinden alırken yine daldım gittim. 40 yıl önce o yakışıklı ve aktör havalı İtalyan şampiyon olurken, Roland-Garros stadında o maçı annesive babasıyla izleyen 19 yaşında bir gençtim. Yazının başında sözünü ettiğim Foreman maçını Cihangir'de gecenin köründe radyodan Orhan Ayhan'ın ağzından dinlerken 17 yaşındaymışım. Yıllar akıp gidiyor. İşte elimdeki 650 sayfalık Ali, Tüm Zamanların En Büyüğü başlıklı Taschen kitabı bu açıdan bir şaheser. İyi ki valizimin yarısını kaplama pahasına geçen yıl Paris'ten almışım. Kitapta resmen yok yok! Muhammed Ali zaten tüm yaşamını dokümante ederken, en başından beri en büyük olduğunu bilerek tutuyor her belgeyi, her fotoğrafı. Ama yanlış anlamayın, o yalnız bir egosantrik bir adam filan değil. Bakın kendini nasıl tanımlıyor: Ben ağır siklet şampiyonluğunu kazanan, esprili, herkese dürüstçe ve eşit davranan bir siyahi olarakhatırlanmak isterim. Kendisine hayran olan başka hiçbir insana küçümseyerek bakmayan, elinden geldiği kadar herkese maddi olarak yardım eden, onların özgürlük, adalet ve eşitlik mücadelelerine katkıda bulunan bir insan. Rahat ol sevgili Muhammed Ali, tabii ki öyle hatırlanacaksın. O muhteşem insan, dünyanın en meşhur adamı, tanıştığı her insana aşk ve sevgi dağıtıyor; kin, nefretve kibir değil. Daha dünkü değeri kendinden menkul şarkıcıların imza isteyen gençleri ellerinin tersiyle itebildikleri bir dünyada, Ali bir mücevher. Ali, din olarak yetişkin boksör yıllarının başında Müslümanlığı seçti. 1964'te İslam Milleti 'nin başı Elijah Muhammed tarafından ona Muhammed Ali adı verilmişti. Bu Ali'yi fazlasıyla mutlu etti! Müslüman düşünce önderlerinden Malcolm X, Ali ile kardeş gibiydi. Yedikleri içtikleri ayrı gitmiyordu. Ama bir konu hariç: Ali, tüm beyazlara neden düşman gözüyle bakması gerektiğini anlayamıyor ve kabul edemiyordu. Bu az buz bir fark değildi. Çünkü Ali tüm insanlığın sevgilisi olmak için vardı. Yalnız siyahların değil. Tüm güçsüzlerin, muhtaçların ve onu anlayıp sevenlerin sevgilisi... Coach'u Angelo DundeeAli bir renk körüdür. Fakir, zengin, siyah, beyaz herkesi sever diye tarif ederdi onu... Ali'nin Müslümanlık anlayışı, bugün bu dine en büyük zararı veren malum takımlara kapak olacak nitelikte... Ali'nin parçası olduğu Müslümanlık, fakir ve muhtaçlara yardım, dostluk, barış ve Allah'a sığınma üzerine kuruluydu. Onun kitabında şiddet, kin, kavga, nefret yoktu. Yolsuzluk, dolandırma, uyanıklık yoktu. Ali, her tanıştığı insanı kardeşi gibi görür, resmen taptığı çocuklarının büyürken her anlarını fotoğraflamayı, vazgeçilmez ödevi kabul ederdi. Muhammed Ali'nin dünya için ne ifade ettiğini çözmeye çalıştı sosyologlar, tarihçiler, medyacılar. Yeni kuşak, annelerinin veya büyükannelerinin neden sabahın köründe bir boks maçı izlemeye kalktıklarının hiç bir zaman anlayamadılar. Paul Gibson'a göre o Marlon Brando, Elvis ve JFK'in bir karışımıydı. Bud Schulberg'e göre o çenebaz boks kıyafeti giymiş bir Nureyevdi. Kendisine göre ondan kimsenin çekip alamayacağı bir sıfat vardı: Halkın Şampiyonu. Bugünlerde sağda solda Ali'nin Beatles'la çekilmiş neşeli resimleri dolaşıyor... Halbuki işin gerçeği aklınıza gelen imajdan çok farklıydı. Beatles'lar 1964'de Miami'ye gelmişlerdi. Menajerleri onları Dünya Şampiyonu Sonny Liston'la bir araya getirmek istedi. Ama Listono şaklabanlarla bir araya gelmem diyerek kestirip atınca istikameti şampiyona meydan okumuş gence, Ali'ye çevirdiler. Ali'nin antrenman kampında ise, büyük show-man iki hamlede Beatles'ları hemen kafakola aldı ve onları şekilden şekle, kılıktan kılığa soktu. Beatles'lar oradan çok kızgın ayrılıp, basın danışmanlarıyla da aylarca küstüler. Nereden bilebilirlerdi ki, aradan yarım asır geçtikten sonra, yeni gençlerden bazıları Bu Ali'nin yanındaki komik kıyafetli 4 adam kim? diye sorular soracaklardı! Ben en güzelim, bakın suratımda tek bir çizik yok, ben en kuvvetliyim, en büyüğüm, tarihin en büyüğüyüm! Bu sözlere tepki verenler, bozulanlar bile, içlerinde fırtınalar yaşayarak maçlarına koştular. Belki çoğu zaman en çelişkili duygularla boğuşup için için onu tuttular. Üstelik bildikleri bir nokta daha vardı: Gerçekten de karşılarındaki adam olağanüstü ölçeklerde yakışıklı hatta güzel bir insanoğluydu! Yüz, vücut, vücut dili ve hak edilmiş ün, üst üste biniyordu Ali vakasında!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/10/ekrem-kahraman-cagdas-icin-bir-yol-haritasi-ilahi-komedya-ii/", "text": "- YÜZYIL APOCALYPSE'LERİ: YERYÜZÜ CEHENNEMLERİ Bilindiği üzere Armageddon dini kaynaklarda dünyanın sonu geldiğinde bir biçimde kesinlikle gerçekleşeceğine inanılan ve bin yıl süreceği öne sürülen Apocalypse savaşının adı. Bu, önlenemez savaşta ya Şeytanlar ve Cinler Tanrıları cezalandıracaklar ya da Tanrılar Şeytanları ve Cinleri? İnsanlar mı? Onlar da bu tıpkı Nuh Tufanı'nda olduğu gibi bu büyük savaşla cezalandırılarak yok edilecek asıl taraf. Tarihte Şeytanlar ve Cinler de, iyi/kötü mitolojik Tanrılar da hep oldu. Mitolojik Tanrılar/Tanrıçalar öyle ya da böyle dünyadaki her şeye kesin egemendiler. Günümüzdeyse trajik bir biçimde Şeytanlar ve Cinler egemen görünüyorlar. Tanrıların nereye çekilip kaybolduklarını ise hiç kimseler bilmiyor sanki? Yeni Armageddon Savaşı bir tür Tanrılar/Tanrıçaların ortadan çekilip meydanı Şeytanlar ve Cinlere bıraktıkları bir büyük kıyamet o yüzden de. Kutsal Kitap, daha Armageddon gerçekleşmeden önce olacak muhtemelleri tek tek anlatır. Öncelikle dünya fahişelerinin anası olarak görülen insani, uygar, kültürel büyük Babil cezalandırılıp yok edilecektir. Çünkü kitaba göre büyük kent de, büyük Babil de, fahişe de sonuçta aynı şeydir. Çünkü günahın hem nedeni hem de nesneleridir. Buradaki fahişe kavramı aynı zamanda bu tür dönemlerde bir dinsel sapma olarak ortaya çıkan günahkarlığı da ima etmektedir. Çünkü kitaba göre Babil kökenli bütün sahte dinler tam da Babil Kulesi'nin yapılış zamanlarında ortaya çıkmışlar, insanlığın kurulu uygarlık düzeni de bu nedenle bozulmuştur. Bu yüzden de Armageddon savaşıyla Babil Kulesi'nin yapılışı sırasında peydahlanarak Babil'den göçle bütün dünyaya yayılıp gelişen ve çeşitlenen tüm Babil kökenli dinler yok edilecektir. Bu savaş yalnızca hayali bir Canavar'ı ve Canavar'ın dayattığı düzeni seçen bütün insanları yok etmekle kalmayacak, aynı zamanda hayatta kalacak tarihsel kimlikleri, iyi ve sessiz insanları da Atanmış asıl Krala biat etmeye zorlayarak yeryüzünü -sözde- Cennet'e çevirecekler ve eski dünyanın bütün dertlerinden uzak sonsuz bir yaşama kavuşturmuş olacaktır. Kutsal Kitap'a göre Armageddon savaşıyla eski düzenin yeryüzüne çevre kirliliği, bütün canlı türlerin yok edilmesi, kanlı savaşlar, bölgesel terör ve katliamlar gibi çeşitli biçimlerde tezahür eden her türlü insanlık dışı tahribatları engellemek ve dünya üzerindeki kadim düzeni ve yaşamı insanlar için yaşanabilir kılmak amacıyla yapılan son savaş iddiasındadır. Aradan yaklaşık iki bin beş yüz yıl geçmiş ama başlangıçta bin yıl kadar süreceği öne sürülen kanlı savaşlar hala sürüyor ve günümüzün küresel azgın ulusları insanlığa hala elindeki Cennet havucunu gösterip fakat Cehennem sopasıyla döve döve yeniden yeniden köleye çevirmektedir. Değişen pek bir şey yok aslında. Tarih tarihtir ve azgınlık da azgınlıktır. Tarih daima hep bu tür küresel ideolojik, dinsel yenilik, iyilik, demokrasi, teröre karşı vb. kavramlar üzerinden yürütülen projelerin terennümleri arkasından gelen azgın niyetler, kötülükler, yıkımlar, tıkanıklar, küresel, sözde dinsel terörler sonucu karanlığa gömüldü. Koyu karanlıklarda uyuyup kalmış, uykusunda sürekli sayıklayıp duran ya da aslında uyanıkmış gibi görünse bile yarı uykulu, yarı uyku sersemi karanlık bir akılla korkudan konuşamaz, hakikati savunamaz, bulunduğu pozisyonunu, dinini bile koruyamaz hale getirilen insanlık kendisini hep bir Cehennem'de hissettiği için de çok daha tarihsel derin bir uykuda kaybolmuş durumda. Gılgamış'ın Mezopotamya'sı, coğrafyası, kültürleri ile içerisinde yer aldığı büyük Ortadoğu yeniden ve bir daha yeniden yeniden büyük bir Cehennem artık. Yeniden deyişimin nedeni de Gılgamış'ta yoğun bir karanlık olarak, sonraki dinlerde ve süreçlerde ise Cehennem biçiminde ifade edilen cehennem imgesinin ilk dillendirildiği topraklara geri dönmüş olmasından ötürü. İlahi Komedya için bir tür başlangıç metni olarak okunabilecek Gılgamış Destanı'nda her ne kadar koyu karanlık olarak ifade edilse de ilk cehennem fikri ya da imgesi de zaten bu Tanrılar/Tanrıçalar sistemi ile hemen arkasından gelen insanlaşma sürecinde ortaya çıkmıştı. Bu süreçle birlikte yavaş yavaş dünyevi dinler ortaya çıkmaya başlayacak fakat onlar da esas olarak dünyevilik üzerinden değil de yine öteki dünya gibi bu yarı karanlık, yarı soyutlanmış imgenin içini zamanla dolduracaklardır. Büyük İnsanlık, çağdaş uygarlık yeni bir geleceğin kapısına gelip dayanmış durumda. İnsanlığın tarih boyunca sık sık karşılaştığı o büyük, asıl temel soru bugün yeniden karşımızda. Peki durum gerçekten de yeni bir Apocalypse ise geliyor olan muhtemel, asıl tarihsel iyi gelecek, çağdaş ütopya ne? Gılgamış kendi insani ölümsüzlüğünü aramıştı. Günümüzdeyse topyekun insanlığın ve uygarlığın ölümsüzlüğü aranıyor artık. M. Ö iki binli yıllarda Hz. Yakup sürekli Tanrı tarafından huzura çağrıldığını söyleyip babasından izin istedi. Babasını ikna edemeyince de o da ondan habersiz gizlice tıpkı Gılgamış gibi inatla ve tutkuyla ata toprakları olarak benimsediği Urfa/Harran'a doğru yollara düştü. Yorulunca yolda bir yerde mola verir. Başının altına bir taşı yastık yapıp uykuya dalar. Düşünde, gökyüzüne doğru uzayıp giden ışıktan bir merdiven ile merdivenden aşağı yukarı doğru sürekli inip çıkan melekler görür. En üst basamakta en ışıklı, aydınlık yerde ise Tanrı oturmaktadır. Tanrı oturduğu yerden uyuyan Yakub'a kendi kelamlarını, emirlerini, öğütlerini ve vaatlerini bildirir. Makedonya kralı Büyük İskender M. Ö üç yüzlü yıllarda Mezopotamya'yı fethedip Zerdüşt dinini ve kitabı Avesta'yı yakıp yok eder ve bütün dini öğretilerini yasaklar. Dinlerini unutarak insanlıktan çakmaya başlayan insanlara dini gerçekleri yeniden öğretip benimsetmek amacıyla gizlice toplanan zamanın Zerdüşt'i din adamları aralarından Arda Viraf isimli saygın, güvenilir bir din adamını seçip görevledirerek ruhlar alemi, öteki dünyaya, ahirete gönderirler. Arda Viraf da yolda yedi gün yedi gece sürecek bir ahret uykusuna dalar ve düşünde Tanrı Azer onu ellerinden tutup Araftan geçirir. Zerdüşt'ün göklere yükseldiği Cennet'in katlarını gezdirip meleklerle ve Tanrı ile görüştürür. Yedi gün yedi gece süren bu düşsel yarı Tanrısal geziden sonra da uykusundan uyandırılıp yeniden dünyaya geri gönderilir. Arda Viraf da orada gördüklerini bilge bir katibe anlatıp yazıya geçirtir. Yeni Zerdüşt'i metin Ardavirafname böyle ortaya çıkar. M. Ö beşinci yüzyılda yaşadığı ve yalnızca düşünür olarak değil aynı zamanda yasa oluşturucu, koyucu ve uygulayıcı bir devlet adamı olarak da kabul edilen Antik Çağ düşünürlerinden Elealı Parmanides de bu defa tanrı adına değil bilim adına mutlak hakikatin peşine düşecek ama onun yolu da yine gökte oturan Tanrıça Persefone'nin huzuruna çıkmakla sonuçlanacaktır. Çağ her ne kadar akıl ve aydınlanma çağı olmaya doğru evrilmiş gibi görünse de bilimsel hakikat ve dünyevi doğa hala mutlak Tanrılardan, Tanrıçalardan sorulmaktadır çünkü. Anlatıya göre güneşin kızları kendisini beyaz atların çektiği bir arabaya bindirip öyle herkese açılmayan kutsal kapılardan geçirerek geceden gündüze, karanlıktan aydınlığa çıkarırlar. Tanrıça Persefone, Parmanides'e iltifatlar edip onurlandırarak doğanın ve bilimsel hakikatin bütün sırlarını ve o sırlara ulaşmanın gizli yollarını öğretmek için kendisine söz verir. İslam inancına göre benzer bir gece yolculuğuna da Hz. Muhammed çıkacaktır. Muhammed bir gece Mekke'deki Mescid-i Haram'ın duvarları dibinde tıpkı Yakup gibi derin bir uykuya dalar. Uykudayken Cebrail Aleyhisselam gelip göğsünü yararak açar ve içini, içinin asıl özü kalbini zemzem suyu ile yıkadıktan sonra iman ve hikmet lie doldurup yeniden eski haline getirir. Sonra da bir katırın sırtına bindirip Mescid-i Aksa'ya götürür. Muhammed orada kendinden önceki peygamberler Adem, Yusuf, Yakup, Yahya, İsa, İdris, Harun, İbrahim vd. buluşup onlara iki rekat namaz kıldırır. Namazdan sonra da göğün yedinci katına çıkıp Allah ile baş başa görüşür. Allah'ın kelamlarını, tebliğlerini, hadislerini alıp ilahi huzura kavuştuktan sonra da yine Cebrail tarafından Cennet'e götürülür. İslam dini literatüründe bu Allah'a kavuşma gecesi Miraç Gecesi olarak geçer. Miraç, bir tür gece yolculuğu, göğe yükselme ve Allah'ın katına/huzuruna çıkma merdiveni anlamına da gelmektedir. Kimi İslam düşünürleri bu gece yolculuğunu bir tür, yeni bir gelecek vizyonu kurma olarak değerlendirirlerken, kimileri de Miraç'ın peygamber olmadan önce Muhammed'in Kabe'nin yanında uyurken gördüğü bir düşten ibaret olduğu yorumunu yaparlar. Hz Muhammed'den sonra da yine İspanya Müslümanlarından büyük mutasavvıf İbn-i Arabi de 18 ciltlik Fütuhat-ı Mekkiyye isimli eserinin Mevaki'un Nucum cildinde de benzer bir Allah'a ilahi yolculuk meseli anlatır. Bu yolculuk da yine bir tür Öteki dünyadan Cennet'e doğru seyreden bir ruhsal gidiş öyküsüdür. İbn-i Arabi'nin söz konusu anlatısı belki Muhammed'in ve İslam'ın yorumu, bir tür tekrarı olarak da kabul edilebilir. Ne var ki Arabi'nin bu eserinden etkilenerek Zerdüşt-i, Musevi, Hristiyan, İslam anlayışlarının yorumlarını, uygulamalarını eleştirerek dinsel dogmalara karşı çıkıp akılcılığı öne çıkardığı söylenen Suriyeli Arap düşünür, şair ve yazar Ebu'l Ala el-Maarri de ünlü eseri Risalatü'l-Gufran'da yine öteki dünyaya hayali bir gece yolculuğunu uzun uzun anlatır. Kader bizleri sanki camdanmışız gibi kırıp parçalıyor, Aslında gözleri görmeyen bu Suriyeli büyük şair ve düşünürün öngörüsü günümüz Suriye'si ve Ortadoğu İslam'ı için ibretlik sayılmalı. Evet, bu bir dizi trajik cehennem imgeli sıralamayı sürdürelim. Hatta yeni yeni sıralamalar, ardışık kaos ve cehennem döngüleri kuralım ve kurduklarımızı hep birlikte hesapsızca çoğaltalım. İnsanlık anlamında türdeş olarak kardeş kavgaları, kavmiyet, mezhebiyet, yerel, ulusal, küresel çoğaltmalarla üst üste katlanıp kalınlaştırılmış, duyarsızlaştırılmış Adem'in Çocukları ya da Armageddon mesellerini yeniden yeniden yineleyelim. ABD, İngiltere, Almanya, Fransa, Rusya, Çin, Türkiye, İran, Irak, Mısır, Lübnan, Suriye hikayeleri kurup yazdıklarımızı yeniden okuyalım. Durmayalım, bütün okuduklarımızı yeniden yeniden temize çekelim. Vardığımız yer: Maarri'nin şiirsel imgesiyle artık kırılmış, tuz buz edilmiş camlar çağından camların takılı olduğu evlerimizin yok olduğu yeni ve başka bir çağadır. Çünkü Büyük İnsanlık, yolunu tarihsel olarak yine ve bir daha yeniden koyu bir karanlıkta kaybetmiş durumda. Tarih yavaş yavaş ve aceleyle en uygun ve en keskin bıçaklarını yeniden bileyliyor. Savaş enstrümanlarını gözden geçirip daha yenilerini, daha teknolojik ve yok edici olanlarını hazırlıyor. Artık, Irak'ın işgalinde olduğu gibi Ortadoğu çöllerinde develer, tanklar yerine son model Toyotolar üzerinde son model kötü niyetli, son model katliam silahlarıyla teçhizatlı kara sakallı, kara kafalı, kafaları bağlı, etrafa şeytani, öfkeli, hırslı, saplantılı gülüşler savuran azgın, çağdaş teröristler dolaşıyor. Gılgamış'ın kadim topraklarında pervasızca gezinen bu yeni Armageddon zebanileri yakaladıkları masumları yerlere yatırıp kurban keser gibi insan boğazlıyorlar, acımasızca kafa koparıyorlar. Son çeyrek yüzyıldır, bütün kadim dinlerin ortak toprağı bu örgütlenmiş uluslararası acımasız çöl teröristleri tarafından kan gölüne çevrilmiş. Ortak toprak Mezopotamya ve merkezinde yer aldığı Ortadoğu ülkeleri neoliberal küresel derin hesaplar, projeler, hırslar, hesaplaşmalar, kanlı katliamlar, savaşlar, göçler, mültecilik destanlarıyla tarumar. Başta bazı batılı entelektüeller olmak üzere durumu değerlendirebilenlerce dile getirilen, insanlığın tepesine Yeni Bir Ortaçağın çöktüğü tezi giderek öldürücü bir biçimde gerçeklik kazanıyor. Afganistan-Irak müdahaleleri ile başlayıp Arap Baharı yaygaralarıyla çoğaltılarak sürdürülen, Tunus'u, Mısır'ı, Yemen'i, Libya'yı ve bütün Ortadoğu ve Kuzey Afrika'yı saran uluslararası talan ve tasallut bölgeyi yerinden ve tarihinde etmiş durumda. Milyonlarca cana mal olan, söz konusu bu ülkelerin ulus devlet yapılarıyla birlikte siyasal, sosyal, kültürel ve teknik altyapılarının tümüyle yok edildiği, milyonlarca insanın çil yavruları gibi dağılıp mülteci olmalarına yol açan bu neo-liberal küresel, vahşi, yeni Armageddon saldırısı, geldiği noktada adeta bir bumerang gibi, bu acımasız oyunu kuran ülkelerin, kültürlerin tam merkezlerini de vurma noktasına yükselmiş durumda. Tarihsel uygar Avrupa'nın çocukları, Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından bu yana ilk kez bu kadar tedirgin ve solgun. Dante'nin, kendi kişisel yaşamı ve vatanı İtalya için tahayyül ettiği tarihsel, çağsal yeni Cehennem artık Avrupa'nın karanlık ormanlarında ve toplumsal, kültürel saraylarında, konser salonlarında, stadyumlarında, gezinti güzergahları, etrafa bakınma meydanlarında kurulu. Paris, Londra, Berlin, Roma vd. kentlerin meydanları, sokakları, ruhları yeniden tekinsiz. İnsanlar tıpkı ilk insanlar gibi güvensiz apartmanlarına, AVM mağaralarına, kişisel aile kalelerine sığınmış durumdalar. Ulus devletleri çökertmek için yarım yüzyıldır önce ulus devlet kavramını çökertmeye çalışanlar, şimdi kendi ulus devletlerinin kaderleri üzerinde endişeye kapılmış kara kara düşünüyorlar artık. Başka uluslar için sürekli ölü ütopyalar, ölü ruhlar, planlar, projeler pazarlayıp Ortadoğu gibi kadim topraklara ve kültürlere bölünme, parçalanma yok olma fetvaları salanlar şimdi kendi gelecekleri için yeni yeni fetvalar yazmakla meşguller. Çünkü Ortadoğu'nun başına zebellah ettikleri ölü ruhlar şimdi kendilerine de saldırıyor. Bu Toyoto'lu Cehennem Zebanileri sözde Allah adına Müslümanlığın anlamını, kadim tarihini de, ruhunu ve anlamını da, gelecek vaatlerini ve umutlarını da düşüncesizce, insafsızca öldürüyorlar. Hangi dinden, hangi ulustan, hangi yönetim biçiminden olurlarsa olsunlar ulus devletlerin sınırlarını, bütünlüklerini, geleceklerini bir Armageddon Cehennemine çeviriyorlar. Bütün aklı başında olanlar öyle söylüyorlar: sözüm ona medya çağındayız. Sözde iletişim ve haberleşme -her anlamda- en üst seviyede. Fakat sanki çağlar öncesindeyiz. Sanki insanlık büyük bir karanlıkta birbirinde habersiz yaşayıp gidiyormuşçasına birbirinin varlıklarından, yaşam haklarından habersiz, saygısız. Çünkü bütün bir tarih boyunca bin bir ince emekle kurulmuş aradaki bağlar hoyratça, akılsızca koparılıp atılmış. Aslında ne oluyor, niye oluyor, nasıl oluyor hiç kimseler gerçeğin asıl doğal bilgisine sahip değil. Sanki insanlık bilgi çağında değil de bilgisizlik çağı yeni bir Ortaçağ'da. Büyük bir kaosun, telaşın, ürpertinin, korkunun, tekinsizliğin her yeri sardığı iri ve diri bir karanlık, kanlı, insanlık dışı günahkarlığın her yeri, herkesi, her şeyi tehdit ettiği yeni bir cehennemlik çağına girmiş durumdayız. Savaşlar, iç karışıklıklar, entrikalar, düzenler, tuzaklar, katliamlar, her biri çözülmesi imkansızmış gibi görünen çapraşık sorunlar, tıkanıklıklar coğrafi ve kültürel olarak, üç kadim kıtanın kesiştiği Ortadoğu bölgesi zengin petrol kaynaklarına, ticaret yollarının kesiştiği tarihsel bir konuma, olanağa, bu yolların güvenliğini sağlamak için -aynı zamanda diğer emperyalist devletlerle olası bir savaşta- stratejik bir öneme, önemli kültürel, insani, ticari körfezlere sahip bu bölgenin şansı aynı zamanda kaderi gibi de görünüyor. Görmek ve anlamak, kendi türüyle oturup dertleşmek, konuşmak, komşundan, arkadaşından, dostundan, yarinden, yediğinden, içtiğinden, giydiklerinden, gördüklerinden, düşündüklerinden tat almak, şöyle bir dağın yamacına, bir deniz kıyısına oturup da sessizce uzaklara bakmak, iyilik ve güzellik, para ve sanat, kültür ve bilim, insanlık ve uygarlık, yaşam ve ölüm piyasa aktörlerinin elinde. Akıl, duyarlık, hülya ve umut namussuzların sürekli tacizleri, tecavüzleri altında. Küresel petrol şirketleri ile birlikte organize edilmiş IŞİD merkezli terör örgütleri, zengin petrol kaynaklarına sahip Ortadoğu ülkelerinin tenlerine saplı kara bir bıçak gibi hortumlarıyla küresel tankerlerine sürekli petrol pompalıyorlar. Uluslararası neoliberal küresel emperyalist ekonomi, tıpkı uluslararası bir mafya gibi otomatik küresel silahlarıyla zorla, gayrı meşru yollarla yasal ulus devlet ekonomilerinin bütçelerine tamamıyla el koymuş durumda. Ülkelerin, halkların kültürlerini, belleklerini, nazik tenlerini, ruhlarını, akıllarını vahşice tırtıklayıp duruyorlar. Ulus devletlerin askerlerinin, polislerinin, laik ve uygar masum insanlarının kafalarını kopartıyor, vücutlarını Gılgamış'ın gönüldeşi Enkidu misali parçalara ayırıp yerlere seriyorlar. Ülkelerin yeraltı yerüstü kaynaklarına, petrolüne el koyup karaborsada pazarlıyorlar. Her yer uluslararası kara karaborsa böcekleri ve yılanlarıyla kaplı artık. Masum sivil insanlar, kadınlar, erkekler, çocuklar, bebekler diri diri yakılıp bedenleri çöllere atılıyor. Hayatlarına yeni bir mekan kurmak amacıyla Avrupa'ya geçmek için yollara düşmüş kadınlı erkekli, çocuklu mülteciler lastik botlarla artık bir mülteciler denizine dönüşmüş Ege denizinde heder olmakta, geçebilenler ise Avrupa kapılarında meçhule karışmakta. Avrupa kapılarının günümüzdeki muktedirleri yerinden yurdundan ettikleri bu çaresiz insanların önlerine barikatlar kurmaktan başka bir çare üretemiyorlar. Göz göre bütün inanlığın önünde bebekler, eşler, analar, sevgililer evsiz barksız yalın ayak mültecilik denizlerinin kirli dalgalarında Poseidon'lara kurban ediliyor. Bütün bu yaşananların çok yakınında bir yerde, Akdeniz'in karşı kıyısı Antalya'da paralel zamanlarda toplanan NATO Dışişleri Bakanları, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı Bakanlar Konseyi, G-20 Zirvesi ise bu bu insanlık trajedilerine yenilerini eklemek için yeni kaoslar, askeri, insani dramlar planlayıp kapılarını kapatma teorileri üzerine çalışıyorlar. Türkiye'deki Suriyeli mülteci sayısı çoktan iki buçuk milyonu aşmış durumda. Diğer ülkelere sığınanlarla birlikte 7-8 milyon yerinden yurdundan edilip yersiz yurtsuzlaştırılmış insan Ürdün, Libya, Lübnan, Irak, Ermenistan, Kuzey Irak Kürt bölgelerine vb. savrulmuş tozlar misali duvardan duvara çarpıp dağılmış kalpler, parçalar halinde yollarda. Resmi açıklamalara göre Türkiye'mizin on ilinde mülteci sayısı ile yerel nüfus sayısı birbiriyle yarışır hale gelmiş. IŞİD başta olmak üzere terör örgütlerinin saflarında savaşanların yüzde 70'i savaştıkları, yok ettikleri ülke vatandaşları değil, yabancı kökenli. İddialara göre bunların çoğunluğu Türkiye üzerinden IŞİD'e ya da bir başka çöl katliamcıları örgütüne katılıyor. Kullandıkları bütün silahlar ile temel ihtiyaç maddeleri de yine aynı yollardan kendilerine ulaştırılıyor. Katar ve Suudi Arabistan gibi Körfez ülkeleri de sürekli olarak bu silahların finansmanını sağlayıp mühimmatlarını veriyorlar. Büyük insanlık ideali çağdaş uygarlık sanki yaşamsal, kültürel, ideolojik bir büyük küresel halüsinasyon içerisinde debelenip duruyor. Hangi küresel kültür, hangi küresel proje nerede, ne niyetle, neyi nasıl kurmaya girişmişse sanki orada yeni bir yıkım ve felaket inşa edilir hale getirilmiş durumda. Sanki daha baştan bir kez daha yıkılıyoruz ve bu halimiz çoğalarak yenilenip duruyor. Her yer, her şey, her ideal ve insani, toplumsal, kültürel, siyasal değer bir büyük kaosta. İnsan kalma, ulus kalma, masum kalma ve yaşama hukukları tarumar. İnsanlaşma hakları, hukukları, yerleşme, kentleşme, barınma, giyinme, karnını doyurma, ekmek parası kazanma, mutlu olma, geleceği görebilme, eğlenme, keyif alma, sanat yapma ve kültürlenme hukukları Allah'a kalmış. Düzen düzensizlik, belirginlik belirsizlik, keskinlik fluluk, statüko değişkenlik diyalektikleri; fiziğin, matematiğin, inşanın, şiirin, akşam yemeğinin bir uyurgezer olarak dolaştığı bir koyu karanlıktayız sanki? Geleneksel ne kadar içgüdüsel endişelerimiz, sürekli artıyor gibi görünen ne kadar bilgisel birikimlerimiz, sözde çağdaş kolaylıklarımız varsa tansiyonları aşırı yüksek ve tepemizde sürekli. Ne yapılırsa yapılsın artık bir çözümün ve rahatlamanın belirtisi, umudu olarak değil bir başka sorunun ve dağılmanın işareti olarak belirdiği yeni bir zamandayız. Artık bir aydınlanma, yükselme, insanlaşma yerine uluslararası bir büyük uluslararası ulusal bencillik, birkoyu karanlıkın, kapkara bir gecenin, siyasi entrikanın, her alandaki küresel katliam ve yıkımın, yaşamsal bir felsefi Cehennem'in tam göbeğindeyiz. Cehaletin, arsızlığın, hırsın, hesaplaşmanın, felsefi yaşamsal bir sefaletin ve kaosun küresel kakafonisi her yerimizi sarmış, içimizi, zihnimizi, umutlarımızı ve hayallerimizi tümüyle kurutmak üzere. Sanki maddesi insanlık dışı olan küresel bir distopyanın işgali altındayız. Çağdaşlaşma adına bizlere sadece sürekli planlanan, sürekli yıkılan, sürekli yerine sözde yenisi kurulan, sürekli düşlenen sözüm ona teknik bir cömertlik lütfediliyor sanki? Demokrasinin, özgürlüğün, kardeşliklerin, olabilirliklerin ve çözülmenin yeniden yeniden yenilenen trajedisi sürecindeyiz artık. Yatırım yapılarak kazanılmış zararlar, zararların yan zararları, daha kurulurken yıkık hale getirilmiş alt yapılar, tepelerimize oturtulmuş Armageddon'ik üst yapılar, mal mülk saplantıları, deprem ve cehennem sigortacıları, ekonomisizlik, stres yüklenmiş aşırı mutsuzluk, geleceksizlik kavramları. Artık ne hayal, ne gelecek, ne planlama, ne umut, ne huzur, ne ütopya, ne ülke, ne ulus, ne insan? Artık kimselerin kimsesizliği, artık cömertliğin pintilikleri, artık bilgili bir cehalet, artık görünür bir kötülükler Cehennemi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/10/idil-mirata-tokdemir-sanatta-aciyi-deneyimleme-ve-eylemsel-mutilasyon-3/", "text": "Bedenini sanatı için kullanan bir başka sanatçı, Kıbrıs asıllı Avustralya'lı Stelarc (1947), insan bedeninin 'süresi dolmuş, köhneleşmiş ya da biyolojik olarak yetersiz' olduğu düşüncesi ile kendi bedenini fazlasıyla manipule ve tahrip etmiş, fiziksel sınırların çok ötesine geçmiştir. Stelarc insan bedeninin geliştirilip, iyileştirilebileceğini ve tüm organları çıkartarak, yerine sağlam, insan yapımı organların yerleştirilmesi gerektiğini düşünüyor. Üçüncü bir el veya güçlü, sanal bir bacağın çok iyi olabileceğini söylüyor. Viyana Aktivistleri'nden, Günter Brus (1938), sanatını kendine zarar verme ve sakatlama gösterileri şeklinde sunan Avusturya'lı bir sanatçıdır. Gösterilerinde, izleleyiciyi fiziksel ve zihinsel uçlara taşıyarak onlara acıyı izlettiren ve psikolojik olumsuzluklar yükleyen Brus, bedenini boyayarak, keserek ve acıyı hissederek analiz etmeye ve anlamaya çalışmıştır. (Resim 30-34) Yaptığı çalışmaların tabu olarak değerlendirilmesi 6 ay cezaevinde yatmasını gerektirmiştir. Orlan'ın tabulara meydan okuyan bu insanlık ötesi çalışması patolojik bir durum olarak görülmemiş, ancak hiçbir zaman takdir de edilmemiştir. Sanat çoğu zaman, bilinçaltı baskı ve rahatsızlıklardan özgürleşmek için baş vurulan güçlü bir araç olmuş; sanatçı, sanat aracılığı ile geçmişini veya içinde bulunduğu bunalımları yansıtırken şifa bulduğu deneyimler yaşamıştır. Ancak, izleyici konumunda olan kişiler veya toplumlar, bu tür sanat yapıtları karşısında olumsuz etkiler içine girebilmekte; acı çekmek, kan akıtmak ve vahşete imrenmek gibi şiddet duyguları ile motive edilebilmektedirler. ABRAMOVİÇ, Marina. Cleaning the House, Academy Editions, Art and Design Monographs, Academy Group, 1995. AKARSU, Bedia. Felsefe Terimleri Sözlüğü, İnkılap Kitabevi, İstanbul,1998. ATAKAN, Nancy. Sanatta Alternatif Arayışlar, Karakalem Kitabevi, İzmir, 2008. BATUR, Enis. Gövdem, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2007. CEVİZCİ, Ahmet. Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul, 2011. COLLINS, Judith. Sulpture Today, Phaidon, 2007. ELIADE, Mircae. Şamanizm, İmge Kitabevi, İstanbul, 2006. MANAF, Akif. Yoga Pratyahara Duyu Kontrolü ve Astral Teknikler, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2009. PAK, Şeknaz. Kültür ve Sanat, Milliyet, 2002. PATANJALI, Yoga Sutra, İçsel Özgürlüğün Yolu, İstanbul, 2011. TOKDEMİR, İdil. Günümüz Sanatında Mistik Etkileşimler Ve İçseli Bulma, Y. Lisans Tez Raporu, Hacettepe Üniversitesi, G. S. Heykel Bölümü, 2013:64. COLLINS, Judith. Sulpture Today, Phaidon, 2007."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/12/haluk-oner-cumhuriyet-donemi-turk-siir-poetikalarinin-toplumsallik-boyutu/", "text": "Edebiyatın ürettiği -kurmacalar, duygular, ayrıntılar barındıran- metin gerçekliği ile dış dünya gerçekliği arasındaki uyum, bu uyumun varlığına dair düşünceler, araştırmalar sosyal bilimlerde disiplinlerarası çalışmaların hareket noktalarından biridir. Metin gerçekliği ile sosyolojinin, tarihin, felsefenin metot ve verilerinin uyumluluğu, edebiyatın, bireylerin hayat ve duygularından cemiyetin tecrübe ve düşünme biçimlerine uzanan toplumsallık boyutunun ayrıntılarını da gösterir. En köklü ve tarihsellik serüveni en uzun edebi tür olan şiirin de süreç boyunca toplumsal değişimin estetik kaydını tuttuğu söylenebilir. Şiir, bu kaydı mazmun, benzetme, analoji, imge, söylem, metafor, sözcük ve dizelerin yarattığı şiirsel atmosferin içinde eriterek kısaca yapısına uygun bir biçim ve söylemle tutmuştur. Bu bakımdan duygulardan anlatma biçimlerine; sözcük ve şekil tercihlerinden içeriğe kadar şiire dair her ayrıntının süreç içerisinde toplumsallık boyutuyla da değerlendirilebileceğini unutmamak gerekir. Şiir türünün toplumsallık boyutu öncelikle diğer edebi türlerde olduğu gibi içerik odaklı bir yaklaşımla görülebilir. Ancak içeriğin tek başına şiirin toplumsallık boyutunu göstermeye yetmeyeceği, şiirin doğasına uygun içkinlikle yarattığı bütün çağrışımların, alt metin okumalarının, dizelerin, sözcüklerin de toplumsallık boyutuyla anlam kazandığı söylenebilir. Bilhassa Cumhuriyet sonrası Türk şiir poetikalarına bakıldığında hemen bütün poetik yaklaşımların net tavırlar alarak karşısında yahut yanında durup- şiirin sınırlarını çizerken değindiği 'gelenek' ve 'anlam' meseleleri poetikaların şiiri toplumsallık boyutuyla değerlendirdiğini gösteren işaretlerdir. Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar biçiminde tanımı yapılabilecek gelenek kavramının tarih, sosyoloji, felsefe gibi sosyal bilimler disiplinlerinin ve zihinsel alanların penceresinden 'norm, etik, değer, varoluş, anane' gibi kavramların desteğiyle tanımlandığı, açıklandığı, yapıldığı görülür. Edebiyat bağlamında incelediğimiz zaman tanımın temelde aynı kalsa da nüanslarla değişikliğe uğratılabileceğini söylemek mümkündür. Edebiyatta gelenek kavramının tanımı, önceki nesillerden devralınan değer, biçim, söyleyiş ve içeriğin sonrakilerce de devam ettirilmesi olarak inceltilebilir. Bütün bu tanımlamaların insandan cemiyete yahut bireyle cemiyetin ilişkisi bağlamında yapıldığına; 'toplum' kavramının tarihsellik, 'yenileşme' düşüncelerinin üretme yahut bozma bağlamıyla zemine oturtulduğuna dikkat edilirse 'gelenek' kavramının önemi pekiştirilir. Türk şiirinde özellikle Tanzimat ve Cumhuriyet sonrası dönemlerde 'gelenek' kavramının bir sorunsal olarak gündeme geldiğini söylemek yanlış olmaz. Bunun nedeni gündeme gelmesinin önemli nedeni toplumsal değişimin gerekliliği olarak geleneğin yıkılması bazen de yenilenmesinin şart olduğuna dair geliştirilen düşüncelerin kalıp bir anlayışla yerleşmesidir. Yeni Türk şiirinin süreç içerisinde ne zaman başladığı değilse de ne kadar devam ettiği sorusuna cevap vermek kolay değildir. Cevabı bulmayı zorlaştıran yahut bizi birden fazla cevaba götüren nedense toplumsal değişimin yansıma alanlarından biri olan şiirin bu hızlı değişime verdiği anlık tepkilerdir. Zira mazmunlarını içkinleştiren ve ilhamını dini öğretilerden alan Divan şiiri geleneğini, Batı'dan gelen anlayışlarla eleştiren Tanzimat kuşağı şairlerinin de; Ayşe Fatma edebiyatından bıkıp öz şiire ulaşacaklarına dair ilanlar yayımlayan Yedi Meşalecilerin de; biçimsel olarak dar kalıplara sığamadıkları için bütün şiir kurallarını kaldıran Garipçilerin de, Yeni Türk Şiiri adıyla kitap yayımlayan 80 Kuşağı şairlerinin de yeni Türk şiirinin birer parçası olduğunu unutmamak gerekir. Türk şiirinde yeni kavramının tarihsel ve toplumsal karşılığını bulmak, bu çizgide bir tanımlama yapmak yerine süreç içerisinde güncellenen bir yenileşme ve toplumsallaşma anlayışından bahsedilebilir. Bu tarihin başlangıç noktasına Tanzimat dönemi koyulurken sürecin son halkası olarak günümüz şiiri düşünülebilir. Türk şiirinde yeni ya da yenileşme kavramını geleneğe bakış sorunsalından değerlendirmek, toplumsal değişimin estetik izlerini sürmek anlamına da gelir. Çünkü şiirde yaşanan değişimlerin temelinde bireysel ve toplumsal değişimlerin yarattığı bütünlüklü etkiler vardır. Şiir bu etkilerin estetik yansıma alanlarından biri olarak görülebilir. Edebiyat tarihinde yapılan tasniflerde gelenek kavramına bakış, şiir akımları, topluluk ya da hareketlerinin genel özelliklerini ortaya koymada temel referans noktalarından biri olduğu gibi şiirin toplumsallık boyutuna da işaret eder. Yukarıda bahsettiklerimiz dışında heceyle şiir yazma geleneğini devam ettiren Milli Edebiyatçı ve Beş Hececiler, geleneğe dayanarak modern şiir yaratmış Yahya Kemal ve bu zincirin devamı olarak görülebilecek Ahmet Hamdi Tanpınar, Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz gibi şairler, folkloru şiirin söylem gücünü kıran bir düşman olarak gören İkinci Yeniciler, poetikalarının omurgasını geleneğe dayandırmaya çalışan Hisarcılar gibi edebiyat tarihi tasniflerinde bir edebi hareket ya da akım olarak görülen bütün anlayışların gelenek kavramına bakışı, bu oluşumların toplumsallık meselesine bakışını da gösteren asli unsurdur. Şiirin anlamı üzerinden yürütülen poetikaların hiçbirinde anlam ve anlaşılma eylemleri birbirinden ayrıştırılmaz. Bu aynılaştırma ve algılama biçimi, şiirin ulaştığı 'okur' kimliğinin şiiri anlama boyutuyla metni yeniden inşa etmesi anlamına gelir. Şairler, akımlar, edebiyat iklimleri poetikalarında anlam üzerine fikir yürütürken dolaylı yollardan sanatın toplumsallık boyutuna işaret eden 'okur merkezli' sürecin bir parçası olurlar. Umberto Eco Açık Yapıt adlı eserinde okurun metni anlamak için verdiği uğraşların metni açık bir yapıta dönüştürdüğünü ve metnin bu katkıyla tamamlandığını söyler: ... yapıt kasıtlı olarak izleyicinin tepkisini açıklığa yöneltmektedir. 'Öneren' yapıt, her seferinde izleyicinin hayal gücü ve duyarlılığının katkıları ile kendini gerçekleştirir. Her bir şiir okuyuşumuzda metnin dünyasına bağlılık ruhu ile uyum içinde olmaya eğilimli özel bir dünyamız varsa, öneriye dayandığı tartışmalı olan şiirler, metin izleyicinin özel dünyasını etkileme eğilimindedir. Metafiziksel niyetlerin ya da çökük ruh halinin ötesinde, izleme düzeneği bir çeşit 'açıklık' durumunu açığa vurmaktadır. Bu düşünce genelde edebiyatın özelde şiirin bireyden topluma uzanan yapısal özelliğine de vurgu yapmaktadır. Metnin; farklı düşünceleri, duygulanmaları benimseyen okur profilleri ile buluşması sanatın toplumsallık boyutunu gösterir niteliktedir. Şair, kendi şiirinin anlaşılıp anlaşılmamasına dair düşüncelerini dillendirirken bir yönüyle 'okur'u şiirine paydaş yapıp yapmama konusundaki tercihini de gösterir. Başka bir yönüyle de anlam meselesinde şair edilgen, poetikayı ve şiiri okuyup anlam çıkaran okur etken rol üstlenir. Bu bakımdan şiirde anlam meselesine dair bütün görüşler, şiir anlayışlarının toplum düşüncelerini de gösterir. Anlamdan bahseden poetikalar, nitelikli okur kitlesi yaratma niyetinde midir? Şiirin niteliği konusunda hassasiyet göstermekte midir? Şairin nitelikli okur yaratma uğraşında oluşu, okur perspektifinden bir sınıfsal sorun yaratabileceği için bu düşünce şiiri toplumsallık boyutundan uzaklaştırır mı? Bütün bu sorular bir yana şiirde anlam üzerine yürütülen bütün düşünceler, şiir metninin, içeriğin ötesinde, bir yaklaşımla toplumsallaşma boyutlarından biridir. Türk edebiyatında hemen her şiir anlayışı şiirin anlaşılmasına dair görüşünü beyan etmiştir. Bu beyanlar çoğunlukla 'anlaşılır olma' ile 'kapalı şiir yazma' söylemleri üzerinden temellendirilmiştir. Cumhuriyet dönemi şiir poetikalarında 'gelenek ve anlam' üzerine düşünceler şiirin yapısal-içerik görünümünü ve toplumsallık boyutunu gösteren iki farklı alan olarak ayrışmamış çoğunlukla poetikayı besleyen ve birbirini tamamlayan unsurlar olarak bir arada verilmiştir. Bu nedenle şiir anlayışlarının gelenek ve anlam meselesine bakışını ayrıştırmak bütünlüğü bozan bir yaklaşım olacaktır. Türk şiirinin 'Klasik' ile 'yeni' arasındaki en önemli bağı olarak değerlendirilebilecek Yahya Kemal Beyatlı'nın poetikasında anlam meselesinden önce 'gelenek' anlayışı gelmektedir. Onun geleneğe bakışı tarih, coğrafya, sanat üçgeninin birleştiği yerdedir. Onun tarih anlayışı; coğrafyanın topluma, sanata etkisi ve toplum hassasiyetleri, poetikasının bütününü oluşturan parçalardır. Bu parçaları yoğuran en önemli harç da onun 'gelenek' üzerine düşünceleridir. Yahya Kemal Beyatlı şiirin ve toplumun tarihsellik anlayışından kopmadan yenilenebileceğini düşünür. Bu bağlamda onun şiir anlayışının temelinde gelenekten uzaklaşarak yeni bir söylem yaratmak değil -geçmiş hassasiyetini ihmal etmeden- geleneğin yeniden üretilmesi vardır. Aruz vezninden vazgeçmeyen ve Klasik şiir zevkini şiirinin odağına yerleştiren şair, tarih anlayışını da kopmaya karşı çıkan bu bakışıyla oluşturur. Yahya Kemal Beyatlı'nın bu yaklaşımı yenilik arayışı çabalarının bir 'geçmiş' yaratmasına bağlanabilir: Süreklilik ve gelenekteki her derin kopma, yeni bir başlangıç arama aşamasında, geçmiş oluşmasına yardımcı olur. Yeni başlangıçlar, rönesanslar, restorasyonlar hep geçmişe dönüş, ondan destek alma biçiminde ortaya çıkarlar. Geleceği ürettikleri, yeniden kurdukları, kapsadıkları ölçüde geçmişi keşfederler. Bu bağlamda şairin 'Ne harabi, ne harabatiyim / Kökü mazide olan atiyim!' dizeleri hem poetikasının bir parçası olarak görülebilir hem de şiirinin 'mazi ve ati'den yani toplumsal ve tarihsel arka plandan beslendiğini gösterir. Cumhuriyetin ilk yıllarında millileşme hareketinin devamı olarak görülebilecek Beş Hececiler şiir anlayışlarının toplumsallık boyutunu hem anlam hem gelenek üzerinden inşa ederler. Bu topluluk, anlam üzerinden şiirin toplumsallık boyutunu dil vurgusuyla gösterir. Kullanılan dil, Beş Hececilerin anlaşılır olma konusunda özel bir çaba içinde olduklarını göstermektedir. Bu topluluğun geleneğe bakışı, temelden yaşanan bir toplumsal değişimin de izlerini taşır. Zira bu şairler gelenek kavramını benimsemiş olsalar da Klasik Türk şiirini gelenek olarak benimsemek yerine halk şiiri ve kültürü penceresinden arkaik döneme uzanan bir anlayışı önceler. Faruk Nafiz Çamlıbel'in manzum poetika olarak değerlendirilebilecek 'sanat' şiiri de Beş Hececilerin gelenek anlayışını özetler niteliktedir: Başka sanat bilmeyiz, karşımızda dururken/ Yazılmamış bir destan gibi Anadolu'muz. /Arkadaş, biz bu yolda türküler tuttururken/ Sana uğurlar olsun... Ayrılıyor yolumuz. Halk kültürü ve motiflerini, geleneksel değerleri yaşatmanın öncelikli unsuru olarak Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu da unutmamak gerekir. Bedri Rahmi, folklorik ögelerden beslenip, halk kültürünü şiirinin öncelikli esin kaynağı yapar ve gelenekten beslenen bu yerli çıkış noktasıyla evrensel değerlere ulaşmak ister. Şiirde geleneksel unsurları biçimsel anlamda bir alışkanlık olarak devam ettiren saf şiir akımının şairleri toplumsal hassasiyetlerini bireyin iç dünyasının bir parçası olarak yansıtırlar. Ahmet Hamdi Tanpınar şiirde anlam unsurunu 'kapalılık'tan çok 'derinlik' olarak algılar ve derinliği kültürel perspektifi ihmal etmeden yakalar. Ahmet Hamdi Tanpınar biraz da bu derinliğin parçası olarak görülebilecek 'gelenek' anlayışını da bir ruh olarak gördüğü 'geçmiş'le yaşatır. Onun şiirine rüya, musiki, hayal, zaman ve geçmiş kavramlarıyla girilebilir. Bütün bu kavramların bir duyguya dönüşmesi Tanpınar şiirini bir kültür şiirine dönüştürür ki bu durum 'birikimli, nitelikli okur'u da yaratmış olur. Ahmet Hamdi Tanpınar, şiirin biçimine dair tercihlerini gelenekten yana kullanır: Bunların dışında şiirin yapısı yahut neticeye bizi vardırarak çalışmanın kendisi gelir. Bence şiir bir şekil meselesidir. Şekil her şeyden evvel dilin vezin ve kafiye ve şiire ait diğer kaideler yavaş yavaş bizde şahsi bir teknik haline gelirler. Ve dile bu sayede, evvela kendi sesimiz ve biraz da o yolla ve onunla beraber benliğimiz, iç hayat tecrübelerimiz girer. Şiirde geleneği biçimsel unsurları devam ettirerek yaşatan Tanpınar, şairin 'kendi sesi' ile birleşen geleneğin daha anlamlı olacağını da vurgular. Nazım Hikmet'ten sonra Hasan Hüseyin, Ahmed Arif, Şükran Kurdakul gibi şairlerin toplumcu gerçekçi anlayışı aynı poetik/politik duruşla devam ettirdiğini görürüz. Toplumcu gerçekçiler 'gelenek' kavramını şiirin biçimsel sorunsalı olarak değerlendirmekten öte bir bütün halinde insan hak ve hürriyetlerini kısıtlayan sınırlılıklar olarak görmüş, eskimiş bir zihniyet alanı olması ve toplumsal yaşamda aksayan pratiklerin tarihselliği bağlamında eleştirmişlerdir. İkinci Yeni hareketinin gelenek ve anlam meselesine bakışını yalnızca Cemal Süreya'nın 'Folklor Şiire Düşman' sloganıyla değerlendirmek, farklı çıkış noktalarıyla poetikalarını oluşturan şairlerine haksızlık olacaktır. İkinci Yenicilerin geleneğe bakışında bütünüyle bir ortaklık olmadığı gibi bu anlayışın geleneği bütünüyle reddettiği de söylenemez. İkinci Yenicilerin en mühim eğilimlerinden biri, gelenek dahil bütün geçmişe; aşk dahil her ayrıntısıyla şimdiye özetle şiire dair her unsura ironi, imge ve birey merkezli bakan bir söyleme biçimine sahip oluşlarıdır. Bu bakımdan İkinci Yeni şiirinde geleneğe dair bütün unsurlar, neredeyse çağdaşları olan Garipçilerin anlayışı da dahil, varlığını göstermese de hissettirir. Cevat Akkanat İkinci Yeni ve Gelenek adlı çalışmasında Ramazan Kaplan'ın bu konudaki düşüncelerini aktarır... İkinci Yeniyle Ahmet Haşim'in şiiri arasında -insanın iç dünyasının ele alınışı ve şiir dilinin kullanılışı yönlerinden- önemli bir yakınlık kurulabileceğini, büyük bir yanıyla tepki olduğu Garip şiirindeki nükte ve şaşırtmanın daha değişik bir ele alışla İkinci Yeni'de devam ettiğini, halk şiiri geleneğiyle de bağların iyice koparıldığını, ancak bazı şairlerce halk söyleyişine yer verildiğini belirtmek gerekir. İkinci Yeni şiiri 'birey'in yabancılaşma ve kaçış arzusunun, bölünmüşlüğünün; humour anlayışından ironiye geçişin imge odaklı hikayesidir. Bu anlayışın toplumsallık boyutu tam da humour anlayışını ironiye dönüştürme becerisini, birey'in toplum karşısında duruş biçimini gösterme noktasında başlar. Bütün bunlar geleneği algılama biçimini de fotoğraflar. İmgeyi şiirin öncelikli unsuru haline getirmelerini yalnızca şiir odaklı bir bakışla nedensellendirmek mümkün değildir. İmge kullanımında 'birey olma' arzusu; yaşamı, 'öteki'ni birey penceresinden anlatma ısrarı ve mücadelesi de etkili olmuştur. İmgenin şiirin omurgası haline dönüştürülmesi ile Türk toplumunun modernleşme süreci karşılaştırıldığında İkinci Yeni poetikası daha anlaşılır bir zemine oturtulabilir. Aynı bağlamda İkinci Yeni şiirinin toplumsallık boyutu değerlendirilirken, topluma duyarlılık göstermeme biçiminde değil bu hassasiyetleri şiirin bütün unsurlarında yaptıkları gibi imgenin ardında gizleme anlayışı öne çıkarılmalıdır. Geleneği ve anlamı farklı imajlarla imgenin, yeni bir söyleme biçiminin parçası olarak yeniden üretme konusunda İkinci Yeni şairlerinin ortaklığı vardır. Ancak imgeyi, soyutlamayı, analojiyi kullanarak kurdukları bu ortaklık, şiir üzerine yazdıkları düzyazılarda ve dize işçiliğinde özgünlüğe dönüşür. İlhan Berk gibi şairler anlam-anlaşılma üzerine yoğunlaşırken Sezai Karakoç, Cemal Süreya gibi şairler de gelenek üzerine düşünürler. Poetikasını anlam meselesi üzerinden şekillendiren İlhan Berk, anlamın şiirde tali unsur olduğunu şiiri anlama uğraşı ile 'us'sal metodun karşıtlığı üzerinden verir. Bir şiiri anladığımızı söylemek çok su götürür. Bunu yalnız büyük bir şiir için değil, orta halli bir şiir için bile söylemek zordur. İyi bir şiir anlamla yola çıkmaya her zaman engeldir... Usla yaklaşmak şiiri bütün çıkmaza sokar. Ne denli üstüne gidilirse gidilsin boş bir duvara çarpılacaktır. Us çünkü bir şiiri anlamaya yetmez. Kendi dışında hiçbir şey görmez us. Şiir okurunun 'usçu' yaklaşımlarını eleştirir. Şiirin toplumsallık boyutunu şiir iklimini duygusal ve parçalı soluyabilen modernist ve nitelikli okur düzeyinde arar. 'Bir şiirin kendi gerçeğinden başka bir gerçeği olmadığını' söyleyen İlhan Berk, metin gerçekliği ile nesnel gerçekliği birbirinden ayırır. Tam da bu noktada şiirin anlam üzerinden toplumsallık boyutunu inkar eder boyutlara taşır. Ancak bu yaklaşımın algılanma biçimini düşünmüş olmalıdır ki Artık düğümü atmanın sırasıdır: Şiir bir şey anlatmaz demek, anlamı yoktur demek değildir. Anlamla yola çıkılmaz demektir. sözleriyle bitirdiği poetikasının toplumsallık boyutunun sınırlarını kesinleştirmiş olur. İlhan Berk, şiirde -okuma yazma boyutunda- anlamı önceleyen anlayışın karşısında olduğu için ona göre şiirin toplumsallık boyutu 'birey'in şiiri yazma ve anlama niteliği ile sınırlıdır. Şiirde anlam boyutunu tali unsurlardan biri olarak göstermek isteyen poetikaların alt metninde anlaşılma kaygısını taşımayan bir niyet yattığı kadar okurunu yaratan şair kimliğini ortaya çıkardığını da sezmek gerekir. 1980'li yıllara gelindiğinde anlam tartışmalarının İkinci Yeni anlayışının kurduğu hakimiyetle nispeten zayıfladığı söylenebilir. Bu bakımdan 1980 Kuşağı şairleri poetikalarında anlam üzerine düşüncelerini Tuğrul Tanyol'un 'iyi şiir' tanımında birleştirirler. Onlara göre iyi şiir hangi sözcük tercihleriyle yahut hangi anlam ilişkileriyle kurulursa kurulsun' güzel' olduğu sürece dikkate değerdir. Belki bu yaklaşımın sonucu olarak 1980 kuşağı şairleri 'imgeci, toplumcu gerçekçi, Garipçi vb.' etkileri devam ettiren şairler olarak tasnif edilirler. 1980 kuşağının toplumsallık boyutu, dönemin sosyolojik hareketliliğine bağlı olarak okunabilir. Ancak temsilcilerinin bu hareketliliği şiir anlayışlarına yansıttığını ya da bu hareketin bütünüyle dönem sosyolojisine bir tepki olduğu düşüncesi tartışılabilir niteliktedir. 1980 Kuşağı şiirinde darbe döneminin izlerini kimi şairlerde doğrudan ve açık ifade tercihleriyle kimi şairlerde de imalı, imgeli söyleyişlerde bulmak mümkündür. Bu bakımdan kuşak şiirini gelenek kavramına bakışı üzerinden değerlendirmek hareketin toplumsallık boyutunu göstermenin de ortak paydası olacaktır. Dönem şairlerinin kuşak şairi olarak adlandırılma, edebiyat tarihi içerisinde yapılan tasniflerde bir hareket olmasa da topluluk olarak kabul edilme nedenlerinden biri de onların bireysel özellik gösteren ve tek tek incelenmesi gereken poetikalarından yapılabilen genellemelerdir. Ortak özellikleri olarak da adlandırabileceğimiz bu genellemelerde ilk sırayı kuşak şairlerinin geleneğe bakışı alır. 80 şiirinin genel özelliğini yansıtması bakımından da önemli bir hale gelen gelenek algısını kuşak şirinin diğer özellikleri gibi bireysel boyutta ele alabiliriz. Yanı sıra bu bireyselliklerden çıkaracağımız sonuçlarla genel bir değerlendirmenin içinde de inceleyebiliriz. Kuşak şairlerinin gelenek algısı ve geleneği kullanma biçimleri ayrışma ve sorunsal oluşturmadan farklılık göstermektedir. Gelenek algısı ve geleneği kullanma biçimlerindeki bu farklılıklar şiire bakma ve şiiri oluşturma biçimlerindeki çoğulcu anlayışın da fotoğrafı gibidir. Kuşak şairlerinden Osman Hakan A. izini sürdüğü gelenek çizgisini bir aile olarak düşünür: 1995 yılında Vural Bahadır Bayrıl'la yaptığı söyleşide gelenekle ilişkilendirdiği aile kavramının altını çizer: Aslında ben, farklı yer ve zamanlarda yaşamış, 'Lider'den oluşan, çok özel bir ailenin kültüründen söz etmeye çalışıyorum. İstersen bu liderlerden oluşan gruba bir şiir ailesi diyelim. Hem bu şekilde, yalnızca şiire ait bir kültürün, bir hayat tarzının da yeşerdiği özel bir 'kültür' ortamından söz etmiş oluruz. sözleriyle gelenek kavramının kendi şiirinin temel yapı taşlarından biri olduğunu vurgular. Geleneği, poetikasının temeline yerleştirmeyen, dil içinde yakalamaktan yana olan Tuğrul Tanyol, kendisiyle yapılan bir söyleşide: Benim şiir üzerine yazdığım ilk ciddi yazı 'Şiirde Gelenek Sorunu' idi. 1981'de Yazko Edebiyat'ta yayımlamıştım. O günlerden bugüne yansıyan en moda konu da gelenek oldu. Geleneği bu kuşak keşfetmedi. Her iyi şair bir gün gelir kendi geleneğinden çıkış arar. En modernist için bile geçerlidir bu. Benim geleneğe bilinçli bir bakışım olmadı aslında. Yani, gelenekten nasıl yararlanabilirim diye bir soru sormadım hiç kendime. Eğer benim şiirim geleneğe yaslanıyorsa, bu kendiliğinden oldu sözleriyle ilham, yaratma ya da şiirin oluşum sürecinde geleneğin bir çeşit varoluş biçimiyle yer aldığına vurgu yapar. Haydar Ergülen, gelenek meselesinden yola çıkarak bence yalnız bir büyük şiir geleneği değil, ayrıca insanın kendi geleneği de kişisel geleneği de önemli burada. Daha doğrusu ben içinde yetiştiğim kültürün yani Alevi-Bektaşi kültürünün sesini aldım. Yani oradaki tasavvuf şiiridir, halk şiiridir, nefeslerdir, deyişlerdir, ben onlarla büyüdüm. Kulağımda onlar vardı... o yüzden büyük şiir geleneği, işte bu Divan'dır, büyük halk şiiridir, onun dışında da dediğim gibi yetiştiğim kültürün şiirinden, şarkısından, nefesinden de etkilendim. sözleriyle gelenek kavramına algı sınırlarını genişleterek ve bu algıyı sorunsal olmaktan çıkararak yaklaşır. Metin Celal aynı zamanda kuşak şairi olduğu için önemi artan ve dönem şiirini değerlendirdiği- Yeni Türk Şiiri (1999) kitabında yer alan yazıların tartışma yazıları olduğunu, 80'lerde en çok tartışılan ve şiirin gündeminde olan meseleler arasında gelenek sorunsalının geldiğini söyler. Ve sorunsala bakışını özetler: Öncü olmak, ileri adım atmak, yeni olmak isteyen her şiir anlayışı 600 yılı aşkın şiir geçmişimizin ve binlerce yılı aşkın insan kültürü ve düşüncesinin tüm değerlerini kendinden saymak, benimsemek durumundadır. Türk şiirinin Divan ve Halk edebiyatından başlayarak okunmasını, değerlendirilmesini savunuyoruz. Geçmişte ve günümüzde varolan şiir anlayışlarının, akımlarının ve kuşaklarının en önemli eksiğinin geçmişten ve gelenekten kopuk olmaları olduğunu ısrarla söylüyoruz. Ona göre 80'ler şairinin daha önceki kuşaktan farklı olarak geleneği sahiplenmesi ve gelenekle bağ kurması 60'lı yıllardan itibaren geliştirilen şiir anlayışlarındaki her unsuru reddeden, şiir benle/bizle başlıyor diyen yaklaşımlara tepkidir. Ancak 80'ler şairinin geleneğe sahip çıkarken onu eleştirmekten de geri kalmadığını belirterek en doğru tavrın bu nesnellik olduğunu da ekler. Vural Bahadır Bayrıl, kuşak şairleri arasında gelenekle doğrudan ilişki kuran şairlerdendir. Geleneği içselleştirerek dizelere döken şairin Ruhların ezeli seferi, sürer kadim mısralarda... dizeleri geleneğe bakışını özetler gibidir. Vural Bahadır Bayrıl, Yahya Kemal ve Eliot'ın bu konudaki görüşlerini benimser. Geleneğin 'ideolojik değil 'kodlar' bağlamında anlaşılması gerektiğinin altını çizen Ali Günvar, bu kavramla ilgili değerlendirmelerin Eliot'un düşüncelerini okuduktan sonra değiştiğini belirtir. Aslında gelenek dediğimiz husus, bir anlamıyla da, bir sanat dalının malzemesi ve dilinin en doğru, en güzel ve ifadeli kullanılmasının kodları olsa gerektir. Bütün diğer sanatlarda olduğu gibi, edebiyatta ve özellikle de şiirde sanatın ana malzemesini ve aynı zamanda içinde neşvünema bulduğu ortamı oluşturan dilsel kodların bireysel kullanımında zihinsel veriler ile bu verilerin ifade edilmesi arasında ciddi ve önemi bir mesele vardır. 'Demir leblebi' olarak adlandırdığı gelenek kavramına evrensel ölçütler ve yerel şartları dikkate alarak baktığını söyleyebileceğimiz Ali Günvar'ın şiirinin oluşumunda da geleneğin payı yadsınamaz. 80 kuşağının gelenek kavramını değiştirmese de geleneğe dair bir algı dönüşümü sağladığı söylenebilir. Kuşak şairleri gelenek meselesini sorunsal olmaktan çıkarıp bir şiir kaynağı ya da teması biçimine dönüştürmüştür. 80 kuşağı şairlerinin bir özelliği de -aynı anlayışı devam ettiren bazı şairler hariç- gelenek algısının kalıplaşmış biçimini de değiştirmiş olmalarıdır. Kuşak şairleri, Şeyh Galip, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Behçet Necatigil, Hilmi Yavuz gibi önemli isimlerden oluşan gelenekçi anlayışa İkinci Yenicileri de eklemiştir. Edebiyat tarihi içerisinde kendine yer bulmuş bütün toplulukları ve şairleri de kapsayan bu bütünlüklü anlayış gelenek algısının da genişlemesi anlamına gelir. 80 şiirinin kendinden önceki bütün şiirleri yadsıma refleksi göstermediği aşikardır. Bu nedenle 80 şiiri sözlüğünde gelenek kavramı ve reddetme sözcüklerinin bir aradalığı düşünülemez. Kuşak şairlerinin 80'li yıllarda gelenekle olan ilişkisi irdelendiğinde metinlerarasılık kavramına da değinmek gerekir. Metinlerarasılık kavramı bağlamında şiirlerin -yaratma ve oluşum sürecinde- farklı kaynaklardan ortaya çıkabileceğini göz ardı etmeden, şairin akrabalık veya bağ kurduğu önceki metinlere yönelim tespit edilebilir. Sanatçıların akrabalık ya da bağ kurma biçimleri farklılık da gösterebilir. Kimi zaman Tuğrul Tanyol şiirinde olduğu gibi şairin içsel yolculuğu sırasında -örtüşme, benzerlik, yakınlık kavramlarıyla adlandırabileceğimiz- karşılaştığı duraklardan biri kimi zaman Vural Bahadır Bayrıl'ın şiirlerinde olduğu gibi doğrudan bir bağ kurma biçiminde ya da Haydar Ergülen şiirindeki gibi şairin yetiştiği kültürün modern yansımaları olabilir. Şiirde geleneğin etkisini anlama, algılama ve içselleştirme sürecinde 80 kuşağı şairlerinin sanat anlayışı kadar sanatla diyalektik bir yapı oluşturan sosyolojik etkenleri anlamış olmaları önemlidir. Tuğrul Tanyol'un Ne var ki kültürün bir birikim olduğunu da unutmamak gerekir. Bir toplumsal yapı bir sonrakine eklemlenirken, süreç kültür ve sanatta da yaşanır. Atonal müziğin ardında romantik, klasik ve barok müzik yatar. Ve yine bu birikim sayesinde bugün barok müziğin tüketimi çağdaş insana zevk verebilmektedir. cümleleri edebiyat tarihini bir bütün olarak görebilme, geleneği -tartışmaların ötesinde- sanatın organik bir uzvu olarak kabul edebilme olgunluğunu da beraberinde getirir. Geleneğe olgunca bakışın nedenlerinden biri de dönem sosyolojisinden haberdar olmaması mümkün olmayan şairlerin angaje olmadan sanat yapmalarıdır. Kuşak şairlerinin modernlik algısı bütün bağların koparılması anlamına gelmediği gibi gelenek algısı da tamamen geleneğe yaslanma biçiminde olmamıştır. Gelenek ve anlam, Cumhuriyet döneminde hemen her poetik anlayışın üzerinde durduğu, şiir anlayışlarının sınırlarını belirleyen önemli meselelerden olmuştur. Bir poetik yaklaşımın geleneğe bakışı bir anlamda toplumun değerleriyle, tarihsellikle kurmak istediği temasın da biçimini gösterir. Anlam meselesi de çoğunlukla anlayışın geleneğe bakışını destekleyen yahut tamamlayan bir sorunsal olarak kendine yer bulmuştur. Poetikalardaki gelenek ve anlam düşünceleri, şairlerin toplumsal değişimden etkilenme biçimini gösterdiği kadar toplumsal değişimlerin de şairleri etkileme gücünü gösterir. Her sanat anlayışı ve sanatçı yaşadığı döneminin sanatçısı, ait olduğu toplumun bireyi olduğunu karşıt düşünceden hareket etse de göstermiş olur. Bu bakımdan Cumhuriyet döneminde Beş Hececilerin poetikası ile yeni toplum düzeni, İkinci Yeni şiiri ile Türk toplumunun Modernizm serüveni, 1980 kuşağı şairlerinin anlayışı ile dönemin sosyolojik şartları arasında kopmaz bağlar vardır. Fesleğen, ömrü bir senelik, ılıman bölgelerde yetişen güzel kokulu, beyaz, pembe çiçekli, yeşil renkli gövdesi tabana doğru kırmızılaşan bitkidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/12/utku-varlik-oxymore-gunlukler/", "text": "Harry Gruyaert'e yazmakta olduğum Ostant anı- öyküm için Ostand'ın o göz alabildiğine Baltık denizi kıyısındaki plajının bir görselini ararken rastladım. Oysa adını bilmiyormuşum ama fotoğraflarına iyi bakmışım; sevindim birden tanımladığıma. Bakıp geçemeyeceğiniz bir imaj, önce anlamlı; yani içerik olarak içinde sizin olduğunuz ya da anlatımdaki bir olguyu net ya da soluk paylaştığınız bir fenomenin yani belleğinizin arşivine kaydolmuş bir başka görselle çakışmaktadır. Bir sabah olsa gerek, bilmiyorum hangi kentteyim! Her yeni kente ayak bastığımda içimde bir çarpıntı olur, merak ötesi; duygusal ilintiler, öyküler geçer bu dekorla ilgili. Daha çok erkendir müzelerini, mağazalarını, anıtlarını gezmek için. İşlerine giden insanlar ne kadar kararlı, sanki benden başka boş gezen yok. Işık beni gezdiriyor; sanki bir spot gibi aydınlattığı her detayı yorumluyorum. Biraz yorulduktan sonra bir kafeye oturmak, caddeyi yorumlamayı sürdürmek. Genellikle hava alanlarındaki kalabalığa bakarken içimden gelir; bu koşuşturan insanlar bir süre sonra uçaklarına binip, yaşadıkları dekora peyzaja- dönecekler, ne yaparsak yapalım, nereye gideceksek gidelim; yaşadığımız o peyzajı da beraberimizde götürürüz. İşte şu kadın; kanımca bir 10 saat sonra, taksiye binip, hava alanından biraz uzakça, yıllardır oturduğu evine dönüyor. Tam bir ay olmuştu tatile çıkalı, sanki ev, yalnızlıktan bunalıp, biraz küçülmüştü, garip bir hüzün çöker bu yalnızlıklara. Kadın bunu iyi biliyordu ve bu nedenle kopmak istemezdi yaşadığı rutinden. Bavulunu bıraktı, perdeye rağmen soluk bir ışık sızan pencereyi açtı; işte döndüğü peyzajı karşısındaydı: iki yanı karanlık ormanların ötesinde, uzak bir maviye bürünmüş, eski resme özgü bir ufuk çizgisi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/16/koray-erkaya-hub-art-14-haziran-14-temmuz-2016/", "text": "HUB, Artkolik dergisinin Body dosya konusuna paralel olarak fotoğraf sanatçısı Koray Erkaya'nın kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının, kadın ve vücudu işleyişiyle ortaya çıkardığı etkileyici fotoğrafları, HUB'ın ikinci sergisi olarak 14 Haziran 2016'dan itibaren görülebilecek. Yazar Sibel Baykam kavramsal metninde, HUB'da yer alacak iki seriyi Fotoğraf diliyle aktarmaya çalıştığı imgelerde Koray Erkaya, narsisizm kavramıyla flört eder görüntüsü altında dişil kimliği mi irdeliyor, Self Touches izleyiciye tek gerçek ayna karşısında mı diyor, cinselliği kendine dokunarak mı anlatıyor, çok kimlikliliğe yahut ben'den içeriye mi işaret ediyor, yoksa yanlışlıkla açık unuttuğu mikrofondan sanatçının kendi kendine sohbetine mi tanık oluyoruz? Invacuo'da ise Erkaya, bireysel ve toplumsal uyuşturulmaya karşı çıkarak, belleği dürtmek ve farkındalığı artırmak için dil, din, cins, ırk, yaş, milliyet ayrımları yapmadan herkesi gaza boğuyor! Özel aynalarla hazırladığı labirente tıktığı modellerini gazla imtihan ediyor. Erkaya'nın aynalı labirentine doldurduğu gaz elbette OC, CS ve CN olarak anılan ve hepimizin üstüne yağmışlığı fırlatılmışlığı bulunan biber gazlarından biri değil. şeklinde yorumluyor. Don't Tell Mama başlığını ise Erkaya ''Annelerimiz için ayıp bu işler. Onların bu sanatı anmaları pek mümkün değil. O sebeple serginin adını böyle koydum. olarak açıklıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/16/safak-gunes-gokduman-deniz-gokduman-erhan-benerin-romanlarinda-toplumsal-normlar-baglaminda-suc-ve-suclu-kavrami-1/", "text": "Cumhuriyet döneminin üretken sanatçılarından biri olan Hikmet Erhan Bener, polisiye bir kurguyla cinayeti konu edindiği eserlerinde suç ve suçlu kavramlarını bireyin psikolojisini de göz önüne alarak bireyi suç işlemeye iten nedenleri gözler önüne serecek biçimde işlemeye çalışmıştır. Bener'in bir cinayet etrafında gelişen, polisiye roman kurgusundan yararlansa da asıl amacının suç ve suçlu kavramlarını tartışmak olduğu romanları arasında Elif'in Öyküsü, Sisli Yaz ve Loş Ayna gösterilebilir. Elif'in Öyküsü, aslında bir cinayetin öyküsüdür. Romanın başkahramanı olan Elif bir katildir ve işlediği cinayet nedeniyle tutuklanmıştır. Romanda hem kanunlar hem de toplum nezdinde suçlu olan bir insanın başından geçenler anlatılmıştır. Bener, genç bir kızın, cinayeti işlediği ana kadar geçen süreçte yaşadıklarını yani sıradan bir insanın bir katile dönüşme hikayesini tüm ayrıntılarıyla anlatır romanında. İç içe geçmiş iki ana bölümden oluşan romanda olaylar 1. tekil kişili anlatımla iki ayrı anlatıcı tarafından aktarılır. Elif'in Avukatının Önsözü başlıklı ilk bölümde anlatıcı aynı zamanda bir yazar olan avukattır. Bu bölümde avukatın Elif'in davasını nasıl aldığına ve elimizdeki kitabın oluşumuna dair bilgiler verilmiştir. Avukat anlatıcının anlattıklarından Baro başkanının, avukatı arayarak Elif'in davasını almasını istediğini öğreniriz. Baro başkanının ısrarı sonucu avukat davayı alır, intihar ettiği için hastanede olan Elif'le zor da olsa görüşür. Bir iki kez daha Elif'le görüşen avukat müvekkilini daha iyi anlayabilmek için onun yaşadığı yerleri dolaşır, tanıdıklarıyla konuşur, günlüklerini okur. Ancak Elif suçunu itiraf etmiştir ve kamuoyu önünde de suçludur. Bu nedenle avukat davayı başarıyla sonuçlandıramaz. Baro başkanının aracılığıyla Elif'in kadınlar koğuşuna değil de çocuk koğuşuna alınması elde edilen tek başarıdır. Aradan yıllar geçer. Avukat emekliye ayrılıp başka bir kente yerleşmek üzere evindeki kitap ve dosyaları gözden geçirirken Elif'in tuttuğu defterlerin fotokopilerini bulur. Yaklaşık 150 sayfadan oluşan bu defterler 1960 öncesi bir dönemle, 1960'tan olayın ortaya çıktığı tarihe kadar olan bir süreyi kapsamaktadır. Avukat, Elif'in defterlerini sadece dilbilgisi hatalarını düzelterek temize çeker. Kısaca Elif'in Avukatının Önsözü başlığını ve yazar-anlatıcının, Elif'in günlüklerini temize çekerek oluşturduğu kitabın önsözü niteliğini taşıyan bu bölümle Erhan Bener, romanını üstkurmaca bir romana dönüştürmüştür. Baro başkanına söylettiği bu sözlerle Erhan Bener, bir taraftan hikayenin çekiciliğine vurgu yaparken bir taraftan da romanın içinde roman yazan bir karaktere yer vereceğine yani karakterlerin kurgusallığının vurgulanması tekniğini kullanacağına dikkat çekmeye çalışmıştır. Yazar-anlatıcının kurduğu bu cümleler romanın ikinci bölümünün yani Elif'in Güncesi başlıklı bölümün yazarının Elif olduğunu düşündürmektedir. Oysaki Elif yalnızca bir roman kahramanıdır ve romanın her iki bölümünün yazarı da Erhan Bener'dir. Görüldüğü üzere Bener, anlatıcının metne müdahalesi tekniğini kullanarak kendi metnine yönelik yorumlarla kurgu ve gerçek sınırını belirsizleştirmeye ve okurun dikkatini metne çekmeye çalışmıştır. Bener, suç ve suçlu kavramlarını mercek altına almaya çalıştığı romanında Elif'in başından geçenleri bir taraftan toplumcu gerçekçi bir çizgide anlatırken diğer taraftan üstkurmaca tekniklerini kullanarak romanını sıradanlıktan kurtarmıştır diyebiliriz. Romanın içteki anlatısını oluşturan Elif'in Güncesi başlıklı ikinci bölüm ise Elif'in tuttuğu günlüklerden oluşmaktadır. Anlatıcı avukat, savcının dava için kanıt olarak kullandığı bu defterlerin fotokopisini savcının izniyle almıştır. Romanın ikinci bölümünde anlatıcı avukat aradan çekilir ve okuru Elif'in günlükleriyle baş başa bırakır Erhan Bener. Birinci Defter, İkinci Defter, Üçüncü Defter adlı üç alt bölümden oluşan bu bölümde Elif'in doğumundan cinayetin işlendiği ana kadar yaşadıkları 1. tekil kişili anlatımla Elif'in bakış açısıyla anlatılır. Elif Sivas'ın Karayazı köyünde doğmuştur. Babası Hasan, köyün muhtarıdır. Elif Hasan'ın ikinci karısındandır. Hasan, ilk karısını erkek çocuk doğurmadı diye bırakmıştır. Elif'in annesini de yine erkek çocuğu olduğu halde kız çocuk doğurdu diye dövmüş ve onun ölümüne sebep olmuştur. Annesi öldüğünde beş altı yaşlarında olan Elif, Ankara'ya ablasının yanına gönderilir. Ablası Fatma ve kocası Gazi geçimlerini kapıcılık yaparak sağlamaktadırlar. Kendi kızlarını da zengin bir aileye evlatlık vermişlerdir. Bir süre sonra Elif'i de evlatlık verirler. Elif'in ilk evlatlık verildiği evin sahibi ihtiyar bir kadın ve adamdır. Çocukları yoktur. Kadın, asık suratlıdır. Elif'e de iyi davranmamaktadır. Adam ise kadının aksine güler yüzlü, iyi niyetlidir. Elif'i çok sever. Elif de ihtiyar adamla iyi anlaşır; fakat kadını hiç sevmez. Kadın sürekli Elif'i ezmektedir. Elif, kadının azarlamalarından, dayağından bıkıp evden ayrılır, köyüne döner. Köye döndüğünde annesinin ölmüş olduğunu, babasının yeniden evlendiğini öğrenir. Bu nedenle evden uzaklaşmak için tekrar Ankara'ya gitmek ister. İkinci evde genç bir çiftin çocuklarına bakar. Üç çocukları olan çift Elif'e oldukça iyi davranmaktadır. Elif iki yıl yanlarında kalır, mutludur. Ailenin iş nedeniyle Almanya'ya gitme durumu yüzünden köyüne dönmek zorunda kalır. Elif'in üçüncü olarak, bakıcılık yaptığı evin sahipleri ise yeni evli bir çifttir. Kadın yabancıdır. Ev işleri ile pek ilgilenmez. Evin tüm işi Elif'in omuzlarındadır. Elif, kadını işe yaramaz olarak görür ve zaman içerisinde evin beyine aşık olur. Fakat adam ona bir türlü istediği gibi davranmaz. Bir gün Elif hastalandığında çocuğu onun odasına girince kapıyı kapatmadığı için Elif'i azarlar. Elif bunun üzerine ilaç içerek intihara teşebbüs eder. Durumu anlayan adam Elif'le konuşur ve Elif bunun üzerine tekrar köye döner. Elif'in son kez bakıcılık yaptığı evde de olaylar benzer şekilde gelişir. Elif yine genç bir çiftin yanında çalışmaktadır. Küçük bir bebekleri vardır. Evin beyi mimardır. Oldukça kültürlü ve yakışıklıdır. Elif adama aşık olur. Adamın karısı bunu fark eder ve Elif'i evden uzaklaştırmak ister ancak kadının hastalanması nedeniyle -bebek de Elif'e alışkın olduğundan- Elif'i hemen gönderemezler. Evden uzaklaştırılacağını anlayan Elif çareyi kadını öldürmekte bulur. Bir gün, yaptığı kahvenin içine kadının kullandığı damlayı ölçüsünden fazla sıkıp kadına içirir. Suç işleyenler çoğunlukla 15-25 yaş arasındadır. Elif de 17 yaşındadır ve Baro başkanının yardımıyla çocuklar koğuşuna alınmıştır. Suç işleyenlerin büyük çoğunluğu bekardır. Elif de Anadolu'dan gelen bir kızdır. Ankara'da tek başına bir yaşam mücadelesi vermektedir ve cinayeti işlemesindeki amaç kendi ailesini kurabilmektir. Suç işleyenlerin büyük çoğunluğu göç etmiş veya göç edilen bölgelerde yaşayan kimselerdir. Elif de parasızlık ve babasının ilgisizliği nedeniyle Ankara'da önce evlatlık olarak birkaç ailenin yanında yaşamış sonradan bakıcılık yapmaya başlamıştır. Okullarına düzenli bir şekilde devam eden genç/çocukların suç işleme ihtimali diğerlerine göre daha düşüktür. Elif ise evlatlık verildiği aileler tarafından okula gönderilmemiş hatta ailelerin okula giden çocuklarının hizmetçiliklerini yapmıştır. Akademik veya çalışma hayatı ile ilgili yüksek beklentileri olan genç/çocukların suç işleme ihtimali daha düşüktür. Elif'in ise akademik bir hayatı olmadığından çalışma hayatı ile ilgili yüksek bir beklentisi yoktur. En büyük hayali evinde yaşadığı ailelerin hayatına sahip olmaktır. Bu nedenle farkında olmadan evin eğitimli ve kültürlü erkeklerine aşık olurken yerlerini almaya çalıştığı evin kadınlarından nefret eder. Yakın aile ilişkileri olan genç/çocukların suç işleme ihtimali daha düşüktür. Ancak Elif mutsuz bir ailenin çocuğudur. Annesi babasının ikinci karısıdır. Bir erkek çocuk doğurmuş olmasına rağmen sonraki çocuğunun kız olması sebebiyle babası tarafından dövülerek öldürülmüştür. Annesinin ölümü ve babasının yeniden evlenmesi üzerine ablasının yanına gönderilen Elif, eniştesi tarafından istenmeyince biraz da para kazanmak hırsıyla evlatlık verilmiştir. Annesinin öldüğünü bile aylar sonra öğrenen Elif ailesiyle sevgiye dayalı bir ilişki kuramamıştır. Görüldüğü üzere, kadınların sürekli şiddet gördüğü, erkek çocuk doğurmadığı için öldürüldüğü bir ortamdan çıkmış olması, küçük yaşta annesini kaybetmesi ve sevgi eksikliği Elif'in ruhunda derin yaralar açmıştır. Yaşının küçük olması ve cinselliğini henüz keşfetmeye başladığı yıllarda başında bir ebeveyn bulunmaması içindeki sevgi açlığını yanlış yerlere yönlendirmesine yol açmıştır. Elif Küçük yaşta köyden kente gelmiş olması, herhangi bir eğitim almaması ve ailesinin köyde yaşamaya devam etmesi sebebiyle kent yaşamına tam olarak uyum sağlayamamış köy ve kent kültürü arasında bocalamıştır. Kendisini arada bir gittiği köyde kentli hisseden, kentte ise köylülüğü kendisine hissettirilen Elif, köydeki delikanlıları da yanlarında çalıştığı ailelerdeki eğitimli, kültürlü erkeklerle kıyasladığından sağlıklı bir kadın erkek ilişkisi kuramamıştır. Evlerinde çalıştığı ailelerin mutlu ilişkilerini kıskanmış kendisine talip olan delikanlılarla böyle mutlu bir yuva kuramayacağını düşünmüştür. Evlerinde çalıştığı ailelerin temizlik, çocuk bakımı ve yemek ihtiyaçlarını kendisi karşıladığından ve bu işlerin evin hanımı tarafından yapılması gerektiğini düşündüğünden bir süre sonra kendisi evin hanımı olarak görmeye başlamış ve evin hanımını da işe yaramaz olarak değerlendirmiştir. Bu bakış açısı da doğal olarak Elif'in zihninde evin hanımı yok olduğunda kendisinin evin hanımının yerini alacağı gibi hastalıklı bir fikrin yer etmesine yol açmış ve onu cinayete sürüklemiştir. Görüldüğü üzere Elif'in Öyküsü'nde Erhan Bener, Elif'in hikayesi aracılığıyla bir insanı cinayete sürükleyen sebepleri gözler önüne sermeye çalışmış, bunu yaparken insanı suça iten kişisel ve çevresel faktörleri oldukça ayrıntılı bir biçimde kullanmış böylece hem toplumsal normlar hem de kanunlar önünde suçlu sayılan Elif'in, yani bir katilin cinayet işlemesinin aslında diğer birçok suçun bedelini ödemek olduğunu gözler önüne sermeye çalışmıştır. Romanın başarısı, kuşkusuz okurun cinayeti işleyen kişinin Elif olduğunu bilmesine rağmen kitabın kapağını kapattıktan sonra kendisine sorduğu Suçlu Kim? sorusunda gizlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/18/lutfiye-bozdag-usta-ve-ciraklar-sergisi-uzerine/", "text": "Heykel sanatçısı Füge Demirok, 15 Haziran-15 Temmuz 2016 tarihleri arasında Ceren İnal, Zeynep İnal, Tuğçe Özgen ile birlikte İstanbul Zorlu Center EATALY'da Usta ve Çıraklar Sergisi ile izleyiciyle buluşuyor. Bu izleti, sanatçı Füge Demirok'un 2010-12 dönemi olan Çakıltaşları serisinden bronz döküm rölyef alıntılar ve atölye fg bünyesinden sanat çalışmalarını sürdüren genç sanatçıların son dönem bronz ve cam döküm figüratif formları ve soyutlamalarını içeriyor. Ceren İnal; İkarus 1 & 2 ve Rüzgarın Kızı adını verdiği bronz döküm çalışmasıyla sergide yer alırken Tuğçe Özgen, derin kuyu ve su damlası isimli bronz döküm polisaj işleriyle sergiye katılıyor. Zeynep İnal, İçimdeki Ben, Çoklu Kimlikler adını verdiği, patine edilmiş, bronz döküm çalışmalarıyla, Füge Demirok ise; Gökten 3 Elma Düştü'14, Akdeniz'12, Kapı Üstünde Kapı İçinde Kapı'15 isimli heykelleriyle bu izletide yer alıyor. Füge Demirok, heykel sanatındaki tecrübelerini, kendi üretimlerini de yaptığı atölyesinde öğrencileriyle paylaşıyor. 'Usta ve Çıraklar Sergisi', çağdaş heykel sanatına ilişkin çalışmalar, genç sanatçıların plastik dilin imkanları içinden kendilerini ifade etmelerine olanak vermesi bakımından önemli. Yalın formalarıyla dikkati çeken sergi, insandan ve doğadan yola çıkan soyutlamalarıyla her bir sanatçının kendine özgü estetik kaygısını yansıtıyor. Füge Demirok'un kendi çalışmalarında salt soyut biçimlerle formlarını tasarlamaya öncelik verdiğini ve bu etkinin öğrencilerinde de yankılandığını görmekteyiz. Demirok ve öğrencileri, ağırlıklı olarak bronz döküm çalışmaları üretseler de cam döküm gibi farklı malzeme arayışı içerisinde olduklarını gözlemlemek mümkün. - Hemingway'in sözünden yola çıkan Demirok ve öğrencileri, hiç kimsenin ustalaşamadığı bir sanatta hepimiz çırağız diyorlar. Bu sözü sanatlarının mottosu kabul eden atölye fg ve genç sanatçılar, amatör ruhun kaybedilmemesini, çıraklık dönemindeki araştırmanın, merakın, heyecanın ve tutkunun kendilerine rehberlik ettiğini ve üretimlerinde çok önemli olduğunu vurguluyorlar. Yolları açık olsun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/20/summer-collective-ii-galeri-ilayda-23-haziran-18-eylul-2016/", "text": "Sergide, Ardan Özmenoğlu, Atilla Galip Pınar, Aysel Alver, Barış Cihanoğlu, Caner Şengünalp, Damla Özdemir, Derya Özparlak, Didem Yağcı, Gazi Sansoy, Kerim Yetkin, Mehmet Turgut, Nurdan Likos ve Özcan Uzkur'un işleri izlenebilir. Sizleri yaz boyu devam edecek olan sergimizi ziyarete bekliyoruz. Ardan Özmenoğu, geçtiğimiz aylarda, ilk müze sergisini Almanya, Hagen'deki Osthaus Müzesi'nde Made in Istanbul sergisiyle açan ve hayli ilgi ile karşılanan sanatçımız, Türk Serisi'nden yapıtlarıyla sergide. Alışılmış kalıpların dışında özgün, orijinal fikir ve tekniği ile göz dolduran ender çağdaş sanatçılarımızdan olan Ardan Özmenoğlu, özgün baskı tekniğiyle buluşturduğu post-it notlar ile yarattığı eserleri, cam heykelleri, neon kullanarak ürettiği eserleri ve enstalasyonlarıyla tanınmaktadır. Atilla Galip Pınar, son dönem eserlerinde de, geçmişten günümüze süregelen varoluş karşısında insanın çaresizliğini, yalnızlığını, tedirginliğini, tutsaklığını, doğayla ilişkisini temel alarak yansıtmaya odaklı kavramsal altyapıya sadık kalıyor. Bununla birlikte, eserlerde kullanılan renklerde dengeli bir sadeleşme farkediliyor. Form ve imgelerde ise girift yapı artarak sürerken, doğada yer alan hayvan ve insan figürleriyle birlikte resmedilen düşsel varlıklarla kendini gösteren bir kişiselleşme göze çarpıyor. Aysel Alver, kağıt hamuru ile biçimlendirilip, kolaj tekniği ile son şeklini verdiği bu figürleri, kimlik ve kimliksizlik sınırlarını çoktan geride bırakarak enler içinde var olan bir imge çizerler. Kesintiye uğrayan modernleşme ve aydınlanma sürecini dengesi bozulmuş hümanizm anlayışı ve deforme olmuş ahlaki ve etik değerler üzerinden irdelemektedir. Heykellerinde gerçekleştirdiği psikanalitik bir yaklaşımla ahlaki ve etik değerlerin yitimini izleyiciye deneyimletmek istemektedir. Kerim Yetkin, kullandığı farklı teknikler ile dokuda fırça darbelerinden ziyade, kesikler, yarıklar ve silmeler ile geçişler elderken, kimi zaman yalın, kimi zaman da bütün içindeki grift anlatım şekliyle izleyicinin öze, çok derinlere gitmesini arzuluyor. Bu yansımalar, sanatçının bazen oldukça geniş tuval yüzeylerinde, bazen de parça bütün ilişkisini irdelediği küçük boy onlarca eserden meydana gelen çoklu kompozisyonlarında muhteşem bir armoni içinde karşımıza çıkıyorlar. Mehmet Turgut, 'Koza'' eserinden ilham alarak çekimlerini gerçekleştirdiği yeni serisinde, yıllar sonra, ruhundaki kadını ifadelendirme arayışında yeni bir yolculuğa çıkıyor. Sanatçı serinin çıkışı noktası ile ilgili olarak ''Bir kadının bütün uzuvlarını çekmek istiyorum. Dirseğini, sırtını, kafasını, kollarını, göğüslerini... Parça parça çekmeye başladım. Niye çektiğimi bilmeden basıyordum deklanşöre. Sonra dedim ki, Kafamdaki kadını yaratacağım. Sonunda bir koza çıktı karşıma. Tamamlayamadım kafamdaki kadını, insan formunu veremedim ya da zaten tam değildi kafamdaki kadın.'' yorumunda bulunuyor. Nurdan Likos, Aklımdakiler serisinden bir eseri ile sergide. Sanatçı, bu seride kendi kişisel hikayesinden yola çıkarak kadınlara ait bir dünyanın mahremiyetini, günahlarını konu alır. Renkler ile anlatımlarını güçlendirdiği kompozisyonları yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgiye de işaret etmektedir. Sanatçı sanatsal üretimlerinde kendisinin de yaşadığı çelişkili bir dünyanın tanımlamasını yapmaya çalışır. Özcan Uzkur, oluşturduğu kimliksiz bedenler, birbirine savaş açmış insan bedenlerinden izler sunuyor izleyicilere. Uzkur'un yapıtlarında, lif ve kan öne çıkarak, bir yandan bedeni oluşturmak üzere bir araya gelip bir yandan ondan ayrılıyorlar. Birleştiği anda tekrar dağılmaya başlayan beden, belki de kendi bedenine yabancılaştığını ve hiçbir zaman tam bir bütün olamayacağını ifade ediyor. Galeri İlayda tarafından temsil edilen ve birbirinden özgün işler üreten sanatçıların işleri 18 Eylül 2016 tarihine kadar Galeri İlayda'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/20/uyusturulmus-bedenler-zafer-malkoc-galeri-eksen-balat-art-artist-house-26-haziran-6-temmuz-2016/", "text": "Zafer Malkoç'un Kırmızı Emperyaslistler Serisi'nin devamı niteliğindeki bu sergi onun gibi yapıtlarıyla sert söylemler yaratıp, izleyicide ciddi soru işaretleri yaratan gerçekliğin bambaşka bir yolu. İzleyende farkındalık oluşturacak, kendini, kim olduğunu varlık nedenini sorgulatacak, bugünün dünyasına yepyeni ve apayrı bir gözle baktıracak realist resimler! Kırmızı Emperyalistler serisi 2013 yılında Malkoç'un bir takım fikir ayrılıklarına düşmesi ve kendini istemsiz ve bilinçsizce ama bilinç ötesinin ona kurguladığı yol ile sahte bir realitede bulmuş ve bu seriyi üretmeye başlamıştır. Malkoç'un eserlerinde realist yaklaşımını, farklı kimlikleri, başka başka imgeleri görebilir ve kendinizce bir anlam yaratma çabasına girişebilirsiniz. Bu eserleri gördüğümde bende yarattığı hissi size tarif etmem imkansız. Hepsi bir arada bir Nadire Kabine'si şeklinde duvardayken yarattığı şey tam olarak bir bombardıman hissi. Bembeyaz bir duvar ve kırmızın ayrı ayrı tonları. Kimileri çıplak bedenler ve şuh kahkahalar, kimileriyse derin bir melankoli ve sessizliğe bürünmüş donuk bakışlar. Malkoç, Emperyalizmi şu şekilde tanımlar ve diler getirir. Ona göre;Fransızca 'imperialisme' kelimesinden Türkçeye geçen bir sözcüktür. Bir devletin, diğer devletler aleyhine genişlemesi, onları siyasal ve ekonomik egemenliği altına almasına dayanan yayılmacı politikalar izlemesidir. Günümüzde daha çok söz konusu olan İktisadi Emperyalizm'dir. İktisadi Emperyalizm, sanayi devriminin ortaya çıkarttığı bir sonuçtur. Bir yandan yabancı ülkelerdeki ham madde kaynaklarını, diğer yandan da dış pazarları ele geçirme amacı güder. Böyle bilgiyi öğrendikten sonra, benim için de, çağdaş emperyalizm bukalemun gibi renk değiştirir bir hale gelmiştir. Emperyalizmin fonetiğini ve gramerini kendine tanımlamış ve bu tanımı tuvallerine aktarmıştır. Malkoç'un son dönem eserlerine baktığımızda genellikle içerik ve form açısından akrilik boya ile çalışmakta ve konularında ise çoğunlukla insan ve hayvan figürleri yer almakta, bu yan yana duran figürleri alan derinliğine önem verip kullanarak da asıl meselesi olan bugünün görünür ama söylenmez problematiğini dile getirmektedir. Tuvallerinde realizmin en koyu hali görülen sanatçı aslında sadece kendi gözüyle gördüğü bugünün dünyasından kareleri bize sunmaktadır. İçerik olarak ilk baktığınızda direkt bir dikta rejimi görmeseniz de indirekt olarak bunu göstermektedir. Bugünün kaotik ve eklektik dünyasında hayatta kalmanın yollarından birisi sayılan kapitalizm sanatçının eserlerinde kırmızı rengin yoğunluğu, kadın modeller, teller ve balıklar gibi farklı imgelerle görünür ve realist bir biçimde var olmaktadır. Kırmızı öyle yoğun ki neredeyse kan gibi olmuş magenta. Danışıklı dövüş gibi düşünülmüş kırmızının itici ve çekiciliğini bir arada görebileceğimiz tuvaller! Kırmızı renk alabildiğine sıcak, sıcağın rengi olduğu kadar da ateş. Aynı ateşi, harı emperyalizmde de bulabiliriz. Dolaylı yoldan bir albenili ile düşünülmüş estetik kırmızı renk, aslında cinsellik, özgürlük, baskı, halklar arasındaki kaos, kan, global bir emperyalizm ve uzlaşının olmadığı bir zamandan söz eder. Estetik kaygılar güderek resme baktığınızda, gerek modeller, gerekse renk ve kompozisyon açısından ilginizi çeker ama aslında bilinç ötenize gönderdiği şey farkında olmadan hissettiğiniz rahatsızlık yani 'aslında görmek istemediğiniz gerçekliktir'. Gerçeğin bu derece çekici oluşu sizi büyülerken aynı anda tedirgin bir hisle irkiltmek ister sanatçı sizi, gözü açık seyirciyi yerinden etmeyi başarabilir sadece kırmızın tuvale vurulmuş bir haliyle! Malkoç'un resimlerinde gördüğümüz modellere gelirsek eğer, sanatçı nadiren erkekleri çoğunlukla kadınları model olarak kullanmayı tercih etmiştir. Peki, tamam ama neden kadın modeller? Üstelik bazıları nü ve bazıları çıplak değilken, neden? Sanatçının resimlerinde gördüğümüz kadınlar kapitalizm ve emperyalizm dünyasının en altta yer alan parçaları, sözde güç göstergeleri gibidir. Sözünü ettiğimiz dünyada var olan kadın, o'na ulaşılması için gözünü enva-i çeşit hırs bürümüş insanlar için sadece bir nesneden ibarettir. Çok basit şekilde şöyle bir dünya düzeni düşünün, paranız varsa en güzel arabalar sizin olur, en güzel semtlerde yaşarsınız, çok zengin arkadaşlara sahip 'sahte' bir çevre ve sistemin, sermayenin en güçlü ve ağrı basan tarafı da buradadır ki toplumda yer alan tek tipleşmiş 'en güzel kadınlar' da sizinledir. İşte kapitalizm ve emperyalizm çarkının dişlisi ağır ağır hissettirmeden böyle döner. Malkoç da bu nedenle eleştirisini yaptığı sistemi ele alırken en temele inmiş ve kadın modeller kullanmıştır. Modellerin nü ya da kıyafetli olmaları hiç önemli değildir çünkü onlar sistemin içinde yok olmaya yüz tutmuş objelerden ibaretlerdir sadece. Karakterler karakterler... Aynı yüze ve bedene sığınmış bambaşka kimlikler. Bu eserleri izledikçe geçici bir algı kaybı ve baş dönmesi yaşayabilir ve tam düşecekken yeniden kendi gerçekliğinize dönüp bir halüsinasyonun ve realitenin sorgulamasına girişebilirsiniz. Tuvallere bakarken yaşayabileceğiniz şey işte bu. Sakin, tutunun, düşmeyin ve kendi gerçekliğinizden korkacaksanız izlemeyin! Sanatçı aynı anda birden fazla ruh halini gösterir bize. Çarpık ve sahte ilişkiler, ironik hisler, histerik duruşlar, , sosyopat haller, donuk seksapaliteler, duruşlar, bakışlar, şuh kahkahalar, bağırma ve yakarışlar. Bir kişi aynı anda kaç duyguyu bir hissedebilir? Yaşadığımız çağ bir imge çağı. İmgenin gözünüzü kapatsanız bile zihninizden kaçıramayacağız dönemi. Her gün sistemin içinde o kadar çok görüntüye maruz kalıyoruz ki duygu durumumuzu, kim olduğumuzu, neyi-nasıl yaşadığımızı, hepsinden önemlisi özümüzü unutuyoruz. Yerelliğini ve kendini unutan bir insandan daha ne olur ki? İçi boşaltılmış ve sistemin tep tipleriyle doldurulmuş bir padalya gibi kalır öylece. Önemli imgelerden bir diğeri ise balıktır. Hayvan ve insan etkileşimini resimlerinde yoğunlukla gördüğümüz sanatçı için balık bambaşka bir anlam ifade etmektedir. Ne demektir balık? Neyi ile bilir, hatırlarız onu? Zihin. Yoksun, sıfır, içi boşaltılmış belki de üç saniyeden fazlası hiç olmamış. Bir insan düşünün balık gibi, balık hafızalı yani. Daha da kötüsünü aklınıza bile getirmeyin! Ya bir toplum? Balık bugünün Türkiye'sinin bir sembolüdür. Malkoç'un resimlerinde gördüğümüz kimi göğüs uçlarında, kimi vajinada, kimi gözlerde, kimi ise dudaklarda biten balıklar hep bir durumu simgeler. Cinsel şiddet, fikir çatışmaları ve aktarım sansürleri, oto kontroller, saygı duy mama, yalan beyan tutulmamış sözler, terörizm, din ve siyaset ayrılıkları... Heterojen ve eklektik bir toplumun gelişmişlik seviyesine göre kapitalizm etkisi altında kaldığı durumlarda ortaya çıkan sonuçlar. Çoğulcu kültürler ve kimliklere sahip insanların din, dil, ırk ve cinsiyet ayrımı göstermeksizin huzur içinde yaşayabilmeleri için ne gerekir? Pozitivist bir yaklaşımla aranan tek şey empati kurma yeteneğiyle birlikte bir saygıdan ibarettir. Ancak her gün bu sorunlardan bir yenisi daha yaşadığımız bu ironik toplum içinde ya bu sisteme itaat ederek yaşarsınız ya da onu kabul etmeyerek sisteme karşı direnirken yok olur gidersiniz. Zafer Malkoç yaptığı gerçekçi tuvalleri ile bizi bugüne, sorgulayacağımız eleştirel bir evrene götürüyor. Onun resimlerinde, bugünün dünyasında herkesin gördüğü, farkında olduğu ama dile getirmekten çekindiği bir dünya düzenini görüyoruz. Her bir tablosu bir sorunun başka yönlerini gösterir nitelikte. Emperyalizmin en ağır tarafından ele aldığı eserleri izleyici de bir kayaya çarpma etkisi yaratıyor. En dramatiği de sanatçının etkilendiği en büyük gerçeklik bugünün bilinç ötesindeki karanlık dünyasında aslında bilinmezlikle ortaya çıkan karamsar realite."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/06/26/atilim-sahan-my-name-is-bourne-jason-bourne/", "text": "Bourne filmlerinin meraklıları uzun zamandır önümüzdeki temmuz ayını bekliyorlar. Çünkü en yeni Bourne filmi Jason Bourne temmuz ayının sonunda gösterime girecek. Ajanlı, casuslu seriler arasında meraklıları için Jason Bourne karakterinin yeri ayrıdır. Adetten olduğu üzere gizli servis mensubu, üstün yetenekli insanların anlatıldığı filmler esas oğlanın dünyayı yok etme niyetindeki kötü adamlarla mücadelesine dayanır. İnandırıcılığı düşük, zorlama bir senaryo, hayal gücünü zorlayan teknolojik aparatlar, fizik kurallarını zorlayan aksiyon sahneleri bu filmlerin olmazsa olmazıdır. Robert Ludlum'un romanlarından uyarlanan Bourne serisinde ise durum biraz farklıdır. Kahramanımız elbette uluslararası komploları çökerten diğer ajanlar gibi bazı özel donanımlara sahiptir. Birçok dili akıcı şekilde konuşabilir; silahlardan, teknolojiden anlar; yakın dövüş sanatlarına hakimdir; fakat kendisi bu mümtaz vasıflarının farkında değildir. Daha ilk romanın açılışındaki olayların öncesinde bir yerlerde hafızasını kaybettiği için, herkesi kıskandıran niteliklerini olayların gidişatı içinde bizimle birlikte keşfeder. Bir diğer konu alışılageldiği üzere gizli servisler adına kötü adamlara karşı değil, hayatta kalmak adına kendisini yetiştiren ve görevlendiren gizli servislere karşı savaşır. Bourne'un hikayesi oldukça sürükleyici olmasının yanında, C. I. A. yahut M. I.6 ajanlarının kahramanlıklarına dayanan hamaset yüklü senaryoların aksine gerçeklik duygumuzu incitmeden seyreder. En çok karşılaştırıldığı kurgusal casuslar James Bond ve Jack Ryan gibi Bourne da bir roman karakteri olarak hayat bulmuştur ama Bourne karakteri muadillerinden 30 kadar yıl sonra yaratıldığı için bu türün belli başlı klişelerine karşı bağışıklı doğmuştur. Ian Fleming ve Tom Clancy 1950'li yıllarda, soğuk savaşın en hararetli olduğu yıllarda romanlarını yazdılar. İlki, yani 007 James Bond, Dr. No'nun gösterime girdiği 1962 yılından bu yana 25 filmde, Sean Connery'den, Daniel Craig'e 7 ayrı aktör tarafından canlandırıldı. Sinemanın bu janrına ilgisi olsun olmasın herkes tarafından bilinen bir pop kültür malzemesine dönüştü. Yine 50'li yıllarda best-seller roman serisi ile en azından İngilizce konuşulan ülkelerde iyi tanınan Jack Ryan karakterine ise Alec Baldwin, Harrison Ford, Ben Affleck gibi yıldızlar hayat verdi. Robert Ludlum ise soğuk savaşın artık gerçekten soğumaya başladığı görece geç bir dönem olan 1980'li yıllarda Jason Bourne karakterini yarattı. Hollywood tabii ki seyirci mıknatısı projelerin genelinde olduğu gibi Bourne'un kokusunu almakta gecikmedi. İlk romandan aynı isimle bire bir uyarlanan, Richard Chamberlain'in oynadığı, 1988 yapımı, sıkıcı mı sıkıcı, başarısız televizyon filminden sonra yapımcılarda devam romanlarının uyarlanması için şevk kalmaz. Neredeyse 15 yıl için Bourne gibi bir malzeme Hollywood tarafından unutulur. 2002'de gösterime giren Matt Damon'lı yeni versiyon romandan ve haliyle ilk uyarlamadan hayli bağımsız bu yeniden çevrim - gayet başarılı bulunur. Serinin ikinci romanından uyarlama The Bourne Supremacy'de Doug Liman'ın bıraktığı yönetmen koltuğuna Paul Greengrass oturmasına rağmen teknik ve stilde devamlılık oldukça iyi kotarılmış, ilk filmdeki atmosfer muhafaza edilebilmiştir. Hatta yer yer Greengrass'ın rejisi Liman'ın önüne geçer. Gişe başarısı üçüncü film The Bourne Ultimatum'un yolunu açar. Jason Bourne'u canlandıran Matt Damon dahil aynı oyuncu kadrosu ve senaristler ile çalışıldığından olsa gerek, ilk üç film, ilk üç romanda olduğu gibi kopukluğa, belirsizliğe yer vermeyen, birbirini tamamlayan harika bir üçleme olmuştur. Ludlum'un orijinal üçlemesinden uyarlanan üç izlenesi film. Jason Bourne efsanesi sinema tarihinde yerini almıştır. Bundan sonra işlerin rengi bir nebze değişir. Paul Greengrass Bourne Projesini kafasında sonlandırmışken ve Matt Damon da yeni çekilecek bir Bourne filminde oynamayacağını açıklamışken, ticari kaygılar baskın gelmiş olacak ki The Bourne Legacy'nin çekimlerine başlanacağı duyurulur. Tony Gilroy'un yönettiği film tam bir fiyasko olur. Birincisi, Robert Ludlum'un değil, Eric Van Lustbader'in çakma Bourne serisinin ilk romanından uyarlanmıştır. Artık izleyicinin Jason Bourne olarak bağrına bastığı Matt Damon yeni filmde yoktur. İşin daha ilginç yanı filmin öyküsünde Jason Bourne karakteri de yoktur. Doğal olarak hiçbir Bourne fanı bu Bourne'suz Bourne filmini seriden saymaz. İsminden de anlaşılacağı gibi dördüncü film bir Bourne filmi değil Bourne'un kredisinden gişe hasılatı devşirmeye çalışan bir mirasyedidir. Bourne casusgiller taifesi içinde özel ve seçkin görev adamlarından biridir. Filmin bir sahnesinde belirtildiği üzere C. I. A.'nın eğitimine adam başı 30 milyon dolar harcadığı ve görev için bir robot gibi programladığı insanüstü ölüm makinelerinden mürekkep bir birimin neferidir. Fakat Bourne benzersiz değildir. Dünyanın çeşitli metropollerinde kimliklerini maskeleyip yerleşik yaşayan meslektaşları vardır. The Bourne Identity'de arch villain kontenjanından üç rakip kendini gösterir. Roma ajanı Castel, Barcelona ajanı The Professor ve Hamburg ajanı Eamon. Jason Bourne hikayenin akışı içinde Castel'i ve Professor'ü öldürür. Eamon ise hedef değiştirerek; Bourne yerine Bourne'un peşindeki `Treadstone` isimli C. I. A. departmanının şefi Conklin'i öldürür. Verilmiş sadakası varmış ki Eamon, Bourne ile çarpışmaya girmeyerek hayatta kalır. The Bourne Supremacy'nin asıl tepelenecek oğlanının menşei, C. I. A.'nın Treadstone ya da Blackbriar adındaki gizli departmanların da değil, Rus mafyasının içindedir. Gerçi Jason Bourne, Kirill adındaki bu Rus tetikçiye giden yolda emekliye ayrılmış eski Münih ajanı Jarda'yı da telef eder. Üçüncü film The Bourne Ultimatum'da uğraştırmadan ölmeyen rakip ajanlar iki tanedir. Londra ajanı Paz ve Kuzey Afrika'da görev yaptığını varsaydığımız Desh. Bourne her filmde birer ikişer öldürmeye alıştığı Treadstone veya Blackbriar ajanlarına rağmen serinin en son filminin son sahnesinde bir istisna yaparak, karşı karşıya kaldığı ajan Paz'i katletmez. Tam bu noktada bir anekdot paylaşalım. Paz'i canlandıran Edgar Ramirez'in Çakal namıyla maruf uluslararası terörist Carlos'u anlatan bir mini seride Carlos'u oynamışlığı vardır. Carlos adındaki bu dizi film de orijinal Bourne serisi gibi bir üçlemedir. Olaylar yine Bourne serisindeki gibi Avrupa'nın ve Ortadoğu'nun çeşitli şehirlerinde geçer. Ve Edgar Ramirez'in birden fazla dildeki oyunculuğu ise şahanedir. Carlos ile Bourne bağlantısına gelirsek: serinin ilk kitabında Bourne'un en belalı rakiplerinden biri -sonradan filminde senaryodan çıkarılan- Çakal Carlostur. Bourne ve Paz karşılaşmasından iki ajanın da sağ çıkması daha fazla ölüm istemeyen Bourne için bir nevi jübiledir. Ajanlı filmlerde vurdulu kırdılı sahneler olmazsa olmaz, bilindik hikayedir. Ama şunu da söylemezsek eksik kalır. Bourne bir nevi kültürle adam döver. İlk filmde Castel'i tükenmez kalemle, ikinci filmde Jarda'yı rulo şekline getirdiği magazin dergisiyle, üçüncü filmde ise Desh'i kalın ciltli bir ansiklopedi ile döver. Yeni filmde Bourne'un düşmanları kontenjanından giriş yaptığını tahmin ettiğimiz Fransız aktör Vincent Cassel ile neler yaşanacak bekleyip göreceğiz sanırım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/bicycle-and-tourism-international-mail-art-project-deadline-15-october-2015/", "text": "Technique/Media: Photographs, emails, cartoons, collages, poems, visual poems, paintings, grafiti, prints, digital images, article, story, all visual artwork or literary work. No jury, No fee, No return."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/creative-cukurcuma-ile-yeni-medya-sanatlari-bulusmalari/", "text": "Creative Çukurcuma, sizi yaz aylarında bir araya gelebileceğimiz, Medya Sanatları üzerine beraber okuyup sohbet edebileceğimiz, birbirimizden öğrenerek büyüyebileceğimiz, yeni işbirlikleri geliştirebileceğimiz bir alan/platform yaratmak üzere BLOK art space'e davet ediyor. Programda belirtilen saatler içerisinde BLOK art space'e uğrayarak yastıklar üzerinde soluklanabilir, sanatçıların ya da küratörlerin önerdiği kitaplara göz atabilir ya da ilginizi çeken bir sohbete, film gösterimine katılabilirsiniz. Tüm etkinlikler ücretsizdir, bekleriz! - Yüzyıl fotoğraf ve sinemasında aksayan bedenler, deliren kadınlar EdaSancakdar İstanbul BilgiÜniversitesiSinemaBölümünde GörselKültür ve GörselKültürdeSeçilmişKonular: SuratveBeden derslerinivermektedir. DoktorasınıOsmanlı'dakadın, delilikvefotoğrafilişkisiüzerineyapmaktaolanSancakdar'la 19. yüzyıl fotoğrafvesinemasındahareket-delilik, durağanlık eve ölümilişkisininnasılbedenveteknolojiüzerindenyenidenyazıldığınıvekadınbedenininnedenheptemelanksiyetesebebiolarakgörüldüğünü, sıradışıpratiklervetekinsizgörüntülerüzerindentartışacağız. Gizem Renklidağmoderatörlüğünde Türkiye'de Maker hareketi, son dönem projeleri ve maker hareketinin sanat ile olan ilişkisi üzerine konuşacağız. Naz Cuguoğlu, Mine Kaplangı ve JonathanRattner, Paul Collins küratörlüğünde gerçekleşen, Amerika'dan ve Türkiye'den dörder sanatçının altı ay süresince beraber çalışması sonucunda ortaya çıkacak olan Asimetrik Bağ sergisi, Eylül ayında pop-up bir sergiyle Mixer'de ve Ekim ayı boyunca daSeed Space 'de gerçekleşecek. Performistanbul'un kurucu direktörü Simge Burhanoğlu ileTürkiye'de performans sanatı ve performans sanatının dinamikleriniPerformistanbul sanatçılarının son dönem çalışmaları üzerinden inceleyeceğiz. Creative Çukurcumaikihaftadabirdüzenlediğiokumagrububuluşmalarınasizleri de davetediyor! Makaleyiaşağıdakilinklerdenindirebilirsiniz, lütfengelmedenokuyun, okumametniİngilizce, sohbetlerTürkçeolacaktır. İsmail Eğler, Nil AynalıEğler, ElifTekirveNezihVargeloğlu'ndanoluşan YOĞUNLUK, sanatetkinliğininmekanileilişkisiüzerineodaklanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/ekrem-kahraman-cagdas-icin-bir-yol-haritasi-ilahi-komedya-iii/", "text": "İlahi Komedya hakkındaki bir yazıya neden daha baştan Gılgamış Destanı ve onun ana yurdu Ortadoğu ile kadim Mezopotamya topraklarda doğmuş dinsel insani inanışlarla, o inanışların, kültürlerin, günümüzdeki siyasi türevleri, istismara açık duran saptırılmış değerleri ve güncel Cehennem kargaşalarıyla başladığım ve bu anlatılara neden bu kadar yer ayırmış olmam sanırım anlaşılacaktır? Hani demişler: Bana yol arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Umarım daha başından beri aslında Dante'yi ve İlahi Komedya'sını anlatmaya çalıştığımı herhalde fark etmiş sinizdir? Farkındaysanız şu sayfaya kadar bu ortak insanlık kültürü geleneği üzerinden İlahi Komedya'nın asıl özünü anlatmaya çalıştım kendimce. Kaldı ki bütün bu zincirleme çağsal insani, toplumsal trajediler ile aslında bunların aşılması için tarihsel olarak öne çıkan dinsel öğretileri ve ütopyaları derinden hissetmeden, anlamadan aslında ne Dante'nin kendisinin, ne de İlahi Komedya'sının gerçekten ve yeterince anlaşılamayacağının kabul edilmesi gerekir. Dante'nin yaşadığı geç Ortaçağ'da, İtalya ile bünyesinde görece daha laik ve çağdaş yaşamlara sahip bağımsız önemli kentlerin bulunduğu Toskana bölgesi Avrupa merkezli yeni bir çağ arayışı ile ona karşı direnen Papalık Kurumu'nun iç savaş biçiminde yürüttükleri iç savaş/cehennemi algısı Komedya'nın ana izleğinde durmaktadır. Bu bağlamdan günümüzdeki Ortadoğu Cehennemi ile birçok anlamda benzerlik gösterdiğini hatta neredeyse üst üste çakıştıkları bile söylenebilir. Marx, Cehennem, Araf, Cennet'in son yeniden yazımını gerçekleştiren Dante'yi siyasi bildiri niteliğindeki Monarşi Üzerine kitabından da referansla Ortaçağın Amentüsü olarak tanımlamıştı. Engels de Dante'nin Ortaçağ'ın son, modern zamanların ise ilk şairi, düşünürü olduğu saptamasını yapmıştı. 20. Yüzyılın en önemli ve etkili Fransız entelektüellerinden Sartre da İlahi Komedya'nın ana sorun haline getirmiş olduğu Cehennemi ve onun merkezinde duran yoğun karanlığı aslında insanın kendisi için yine bizzat kendisinin yarattığı tezini öne sürmüştü. Adorno uykuda görülen her düşün aslında daha baştan karanlık olduğunu söylemişti. Ortadoğu'lu bir anne ile Fransız bir babanın besleyip büyüttüğü ve eğittikleri, halen de Ortadoğu konusundaki görüşleri dikkate alınması gereken günümüzün en önemli Marksist düşünürlerinden Samir Amin ise artık sadece yetişkin insanların değil onların geleceği genç kuşakların bile önlerini alabildiğine karanlık gördükleri saptamasını yapıyor. Dante Cehennem imgesinin fazlaca öne çıktığı -öyle hissettirildiği ya da öyle hissedildiği- ünlü yapıtı İlahi Komedya'yı -en azından his, akıl ve aşırı bir geleceksizlik öngörüsü olarak- Ortaçağ'dan Rönesans'a geçiş sürecinde 14. yüzyılın başlarında yazdı. Muhtemel ki Dante'nin Antik Yunan Tiyatrosu kavramlarından aktararak kendi isimlendirmesiyle Komedya, sonradan Giovanni Boccaccio'nun bu ismin önüne İlahi kelimesini eklemesiyle İlahi Komedya, adını alan şiirsel siyasi metin tıpkı kendinden önceki referans dinsel metinler, anlatılar gibi Cehennem, Araf ve Cennet'e Dante'nin düşsel olarak yaptığı var sayılan Ahiret yolculuğunun öyküsüdür. Gılgamış'tan Komedya'ya yaklaşık dört bin küsur yıl geçmiştir. Fakat ne yazık insanlık bu kadar uzun bir süreç ve tecrübeden sonra hala Ortaçağ'ın aşırı koyulaşmış karanlığında kaybolmuş durumdadır. Yani bir bakıma Sartre'ın altını çizdiği bireysel/toplumsal Cehennem büyüyüp genişleyerek insanlığın topyekun ortak Cehennem'ine dönüşmüş olarak sürmektedir. Elbette bu başka bir büyük tartışma konusu. Elbette konumuz bu siyasi kafa karışıklığı değil ama yine de altını çizmeden geçmeyelim. Tıpkı Gılgamış gibi Dante de -aradan onca bin yıl geçtiği halde- kendisini Tanrı/Tanrıça Kral monarşisi ile daha özgür olunacağını hayal ettiği İnsan Kral çatışmasının tam ortasında bulur. Özgür, bağımsız, laik insani aklın ilk önemli, örgütlü direnişi ve kanlı savaşıdır bu. Belki de bugünden bakıldığında krallık günümüz için monarşik ve gerici bir yönetim ya da devlet formu olarak görünse de o dönem her şeyin mutlak kadiri Papalık kurumu karşısında Krallık devrimci bir yeni devlet formu olarak algılanıyordu ve öyleydi de. Artık yeni bir çağa geçiliyordu ve Tanrı/Tanrıça Krallar çağının arkasından gelen ve onların bütün kötü mirasını devralmış yine dinsel, yine yeni yarım İnsan Krallar ile artık tam İnsan Krallar/İmparatorlar çağına geçilmektedir. Yani Ortaçağ'ın köhnemiş eski dinsel imparatorluğu Papalık ile bir tür sözde sivil Krallık / İmparatorluk arasında yaşanan ve Dante'nin de taraflardan birisi olduğu ve arka arkasına kaybettiği kanlı bir savaşın tam ortasında tüm İtalya gibi o da zorunlu seçimini yapmak zorunda kalacak, fakat bu seçiminin bedeli hem kendisi, hem ailesi, hem de Floransa ve İtalya için oldukça ağır olacaktır. 13 ve 14. yüzyılda Dante'nin yaşadığı yıllarda Avrupa'da siyasal toplumsal düzen derin dönüşümler, çağsal sarsıntılar içerisindedir. Yer yer feodal düzenler parçalanıp yıkılmakta, merkezinde başta Papalık kurumu olmak üzere dinsel feodal güçler ile krallık yanlısı yeni feodal güçler arasındaki mücadelenin yer yer feodalitenin parçalanarak yerini yeni krallıklara, prensliklere, senyörlüklere, cumhuriyetlere, komünlere bıraktığı yeni ve karmaşık bir süreçtir bu. İtalya derin bir ideolojik, siyasi kargaşa içerisine düşmüştür. Toplum Aklar, Karalar vb. olmak üzere neredeyse iki karşıt siyasi cepheye bölünmüş gibidir. Pisa, Verona ve Arezzo gibi kentlerde yaşayan egemen Soylu Aileler Cephesi ülke yönetiminin dini Kutsal Roma Cermen İmparatorluğuna bağlanmasını isterlerken başta Dante'nin kenti Floransa olmak üzere Milano, Bologna gibi büyük kentlerde yaşayan Halk Cephesi ise İtalya'daki yerel prenslikler ile yeni cumhuriyet arayışlarını destekleyerek yerel yönetimlerin siyasi özgürlüklerini, bağımsızlıklarını savunmaktadırlar. Bu iki siyasi güç arasında baş gösteren çatışmalar giderek kanlı iç savaşlara yol açacaktır. Bu süreçte İtalya'da ve özellikle de siyasal, sosyal, ekonomik, kültürel yapılanma olarak görece gelişmiş Floransa'da da diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi belli başlı iki parti vardır. Ortaçağ'da, Avrupa'yı ikiye bölüp kanlı iç savaşlara yol açan düşünsel akımlar üzerinden örgütlenmiş bu iki partinin birbiriyle siyasi çatışmaları giderek kanlı iç savaşlara dönüşecektir. O yıllarda İtalya'nın en önemli şehir devletlerinden birisi olan Floransa da tıpkı Gılgamış'ın Uruk şehri krallığı gibi bu iki zıt siyasi niyet, düşünce ve gelecek tasavvuru hareket arasında hızla parçalanacak, bir dizi kanlı iç savaş kişisel ve toplumsal hayatları tümüyle felç edecektir. Dante de daha başından itibaren çağının çağdaşı siyasi bir aydın olarak -her açıdan- bu savaşlarda yerini alarak Papalık kurumuna karşı her açıdan Krallık cephesinde savaşa katılacaktır. Savaşta Floransa bir harabe durumuna gelecek, Dante'nin çoğu mücadele arkadaşı ya savaş sırasında ya da sonradan cezalandırılıp katledilecektir. Kalanlar da zindanlarda süründürüleceklerdir. Tarihin garip cilvesine bakınız ki Dante, 700 küsur yıl sonra ve neredeyse 100 yıldır Türkiye'yi sağa sola savurup duran dünya işleri ile din işlerinin birbirinden ayrılması düşüncesiyle ana yurdu Floransa'nın bağımsızlığı yönünde bir siyasi mücadele yürütmektedir. Ona göre ülkeyi yöneten kral, insanları yeryüzünde mutlu kılmakla, dinsel papalık kurumu da bu insanları öteki dünyadaki sonsuz mutluluklarına hazırlamakla yükümlüydüler. Halk Cephesi bu büyük iç savaşta yenilince çoğu mücadele arkadaşı gibi Dante de düzen karşıtı siyasi görüşleri ve faaliyetleri nedeniyle önce para ve sürgün cezasına çarptırılarak sürgüne gönderilecek, sonra da sürgündeyken gıyabında ölüm cezasıyla cezalandırılacaktır. Sonradan hakkında af çıkarılmasına rağmen şair doğduğu ve çok sevdiği toprağı Floransa'ya bir daha dönmeme kararı verecektir. Çünkü düşmanlarının vaatlerine asla güvenmemektedir. O'nun bu reddiyeci davranışı, egemen siyasi muhataplarınca küstahlık olarak değerlendirilecek, arkasından da hem kendisi hem de ailesi hakkında genişletilerek bir kez daha ve yeniden ölüm cezası verilecektir. O ise dönmeme kararında ısrar edecek, ömrünün son yıllarını Verona ve Ravenna'da geçirecek ve orada ölecektir. Dante'nin Monarşi Üzerine kitabı ise ölümünden sekiz yıl sonra bile Engizisyon Mahkemesinin kararıyla Roma'da halkın önünde yakılıp uzun süre yasak kitaplar listesine konulacaktır. Bazı düşünürler Dante'nin dönemin siyasi saflaşmaları ve mücadelelerinin yanı sıra aynı zamanda Monarşi Üzerine kitabı ile İlahi Komedya'yı birlikte ele alarak bir din imparatorluğu haline gelmiş olan Papalık kurumu karşıtı ama krallık/imparatorluk yanlısı en ciddi Orta Çağ çalışması, bazıları ise Papalık diktatörlüğüne karşı bir diklenme savunması olarak değerlendirirler. Unutmayalım ki İlahi Komedya işte böyle uzun ve meşakkatli bir savaş sonrası kaybedilmiş bir siyasi mücadele, can ve gelecek korkusu ile onarılmaz bir kalp ve hayal kırıklığı zemininde yazılmıştır. O yüzden İlahi Komedya aslında çağının çağdaşı toplumsal, siyasal, kültürel bir tavra sahip devrimci bir şair ve düşünürün, böylesi bir kargaşa ve geçiş çağının destanı sayılmalı. Ana toprağından uzak, arkadaşları ve halkı tarafından ihanete uğradığı yönündeki karamsar ve saplantılı sezgileri ile ölüm korkusu, endişe ve yalnızlık duyguları içerisinde kıvranan, mücadeleci bir insani aklın ve ruhun, toplumsal trajedinin ağıdıdır. Zaten İlahi Komedya'yı bir şiirsel siyasi metin olarak çağları aşırıp çok daha güçlü bir biçimde günümüze kadar getiren öz de bu temel karakterinden gelmektedir. Açıktır ki bu temel siyasi iklimi, alt toplumsal ideolojik zemini, çağsal trajik travmayı açıklıkla saptayıp sonuçlarını hesaba katmadan ne Dante, ne İlahi Komedya, ne Ortaçağ ve Avrupa Uygarlığı, ne de büyük insanlığın güncel çağdaşlık durumunu ve Ortadoğu ile onun tam göbeğinde duran Türkiye'yi anlamak oldukça eksik ve meşakkatli kalacaktır. Yine açıktır ki İlahi Komedya da tıpkı Anti Kapitalist Müslümanlar grubu öncülerinden İhsan Eliaçık'ın Miraç gecesi için değerlendirmesi gibi esas olarak bir gelecek vizyonu denemesidir. Yani aslında ahiret alemine yapıldığı tasavvur edilen yarı dinsel, yarı siyasi, yarı bilge ve edebiyatçı, yarı insani tasavvur edilmiş tarihsel bir seyahati anlatır. Dante, Verona ve Ravenna'da sürgünde ölüm korkusu içinde yaşamak zorunda bırakıldığı sırada anavatanı, halkı ve çağı için korkularının, endişelerinin, umutsuzluğunun iyice yükselip kabardığı bir gece yarısı tıpkı Gılgamış, Arda Viraf, Elealı Parmenides, Troyalı Aeneas, Muhammed vd. gibi gerçek ile düş arası bir yolculuğa çıkar. Bu düşsel ahiret yolculuğu sırasında günahkarlığı imleyen karanlık bir ormanda yolunu kaybeder. Sabaha karşı gün ağarırken bir tepenin eteğinde Antik Çağın simge isimlerinden -hayranı da olduğu- şair Vergilius ile karşılaşır. Vergilius Dante için hem siyasi olarak bir önemli aydınlanma düşünürü, hem de İtalya'da papalığa karşı bir sistem olarak düşündüğü Roma İmparator'luğunun temel değerlerini bünyesinde barındıran epik Aeneas Destanı'nın yazarı ve bilgesidir. Tecrübeli, bilge Vergilius daha ilk görüşte Dante'nin içinde bulunduğu sıkıntılı durumun, çektiği acının farkına vararak ona yardım etmeye karar verir. Bütün kötülüklerden arınması, insanlık ve toplumla ilgili iyiye ve doğru yargılara varmasını kolaylaştırmak için tıpkı yarı tanrı yarı insan Gılgamış gibi kendi merakı, heyecanı, aklı, cesareti ve güçlü ferasetiyle öğrendiği ölümlü olma gerçekliğinin kavranması ve kabulüdür bu gezinti. Vergilius Dante'nin elinden tutarak bu düşsel yolculuğu Cehennem ve Araf boyunca sürdürür. Dante'ye göstermek istediği asıl gerçeklik, insanın ölümlü bir varlık olduğu bu yüzden de önünde sonunda ölümlülerin gidecekleri öteki bir dünyanın varlığını ve kabulünün gerekliliğini öğretmek olacaktır. Her ne kadar ardışık da olsa iki farklı çağa ait bu iki şair koyu karanlık bir ormanda el ele, gönül gönüle ilerlerlerken aşağılara dibine doğru inildikçe daralan derin bir çukur olarak tanımlanan Cehennem'de yarı beline kadar baş aşağı buzlara gömülü olarak baş şeytan Lucifer'e rastlarlar. Lucifer gökten dünyaya düşmüş ve düştüğü yerde büyük ve derin bir çukur açılmıştır. Bu derin çukur Cehennem'den başkası değildir. O çukurdan dışarı taşan toprak ise çevrede geçici, yüksek bir tepe oluşturmuştur. Bu iri tepe Araftır ve Dante'nin tanımlamasına göre yedi katlıdır. En üstteki kat ise şu üzerinde yaşadığımız yeryüzünden başka bir yer değildir. Çukurda, buzlar arasında baş aşağı çakılı duran baş şeytan Lucifer ise buzların arasından bütün yeryüzünü ve insanlığı günümüzde de derinden etkilemeye ve yönetmeye devam etmektedir. Değişen tek şey dinsel Lucifer'lerin artık küresel Luciferler'in enstrümanları haline gelmeleri ve hep birlikte insanlığı adım adım yeniden yeniden çöküşe sürüklemeleridir. Sonuç olarak İlahi Komedya'nın en çarpıcı yanı ve asıl ruhu aslında Ortaçağ'a duyulmuş en edebi, en ideolojik ve siyasi ortak/birleşik insani/toplumsal entelektüel tepki olmasından gelir. Tıpkı kendinden önceki bütün kutsal dinsel ya da edebi destansı metinler gibi. Dante bu şiirsel metni yazdığı süreçte mücadeleci bir insani ruh olarak ne kadar kırık ve umutsuzmuş gibi görünse de Komedya tam aksine yaşanan çağsal trajik duruma şiddetle itiraz eder ve kendi kişisel, çağsal yanılgıları, yanlışları ve günahlarıyla hesaplaşmaya girişerek aslında Cehennem, Araf ve Cennet'ten sonra yeni bir birleşik dünya ile muhtemel insani geleceğin kapısını aralar. Onun ışığını en çok alan göğe gittim / orada yaşayan birinin bile bilemeyeceği, söyleyemeyeceği şeyler gördüm, işittim. Dante'nin insani ruhu dünyada yaşadıklarından aşırı incinmiştir ama bu düşsel yolculukta görüp işittikleri karşısında aklı yeniden ve hala dimdik ayaktadır: haklıdır, öfkelidir ve artık tıpkı Gılgamış gibi ölümlü olduğu halde öngörü ve inanç olarak ölümsüzdür. Nihayet itiraz ettiği, savaştığı ve uğruna ölüm cezasıyla cezalandırıldığı Ortaçağ -geç de olsa- bir süre sonra, üstelik de Dante'nin ülkesi İtalya'da hem de Floransa-Venedik-Roma üçgeninde yıkılıp tarih olacak, tıpkı Gılgamış ve Destanı gibi Dante ile İlahi Komedya'sı da ölümsüzlüklerini sonsuza kadar pekiştireceklerdir. Bir mesel: Yaşlı bir bilge, bir gün yolda giderken farklı türe sahip iki kuşla karşılaşır. Kuşlar, kendi türleriyle birlikte yemlenip uçmayan aksine birlikte yemlenip uçan karga ile leylektir. Bilge bu duruma çok şaşırır ve merak eder ne iş bu böyle diye. Usulca yanlarına yaklaşıp bir süre izleyip inceler kuşları. Fark eder ki her ikisinin de bacakları topaldır. İşte o zaman anlar ki, onları yan yana getiren aslında sahip olduklarından çok bütün çabalarına rağmen bir türlü sahip olamadıklarıdır. Meraklısı için naçizane zorunlu bir de düşünce notu: Konuyla yakından ilgilenen bazı yorumcular sanki mal bulmuş Mağribi gibi sık sık İlahi Komedya'nın Hz. Muhammed'in Miraç gecesi meseli, Vergilius'un Aeneas Destanı ile günümüzün İslamcı terörist örgütlerinden El-Nusra militanlarının Suriye'de bir kültür merkezinin önünde bulunan heykelinin başını kopardıkları Al Maari'nin Risaletü'l-Gufran vd. diğer benzer anlatılardan çalıntı olduğunu iddia ederler. Hele hele Dante'nin İlahi Komedya'yı Hz. Muhammed'in Miraç Gecesi meselinden olduğu gibi kopyaladığı iddiası çok yaygın ve çok kaba. Hatta bazı iddiacılar daha da ileri giderek Dante'nin hırsızlık yaptığına varana kadar kaba bir ifade kullanıyorlar. Gerçekten de kabaca bakıldığında bu iddialar görece olarak doğruymuş gibi kabul edilebilir verilerle desteklenebilir. Ne var ki bu bağlamlardan gidilirse benzer iddialar Muhammed'in kendisinden önceki din adamlarının, büyük peygamberlerin rüyaları ile dinsel metinleri ya da Parmenides'in gece yolculuğunu bilip bilmediği de tartışmaya açılabilir ki bu çok daha kaba bir sonuç olarak ortaya çıkar. O yüzden böylesi iddiaları ciddiye almamak gerekir. Çünkü zaten tarihte birçok benzer efsane, dinsel metin, mitolojik öykü de geleneksel olarak birbirinden etkilenerek oluşturulmuştur. Bunda tuhaf ve yanlış olan bir şey yok. Eğer söz konusu olan kopyacılık ise o zaman Muhammed de Sümer kültürlerinden, Gılgamış'tan, Zerdüşt'ten hatta Antik Yunan düşünürlerinden Elealı Parmenedis'ten etkilenmiş ya da kopyalamış demek gibi bir durum ortaya çıkar ki bu da daha baştan zırvalıktır. Elbette Dante de Doğu Batı demeden kendisinden önceki dinsel metinlerden etkilenmiştir. Çünkü aynı ortak tema üzerinde benzer duygular içerisinde yürümektedir. Yine o önceki dinsel metinler de kendinden öncekilerden etkilenmişlerdir. Ne var ki hepsi de başka bir çağın gerçekleriyle yoğurulmuşlardır. Dante'nin İlahi Komedya'sı da çağının gerçeklerini açığa vurduğu için modern ve çağdaştır zaten. Böylesi farklı zamanlarda ve kültürlerde ortaya çıkmış dinsel metinlerin birbirlerinden etkilenmiş olmalarında kanımca hiç bir sorun yok. Aksine etkilenmemek sorun olurdu. İnsanlık Allah ya da Tanrı kavramı etrafında bir bütün olarak birbirinin tecrübelerinden ve birikimlerinden çağlar boyunca her anlamda ve alanda yararlanıyorlar ki bu da kötü bir şey değil. Üstelik de umut verici insani, toplumsal, kültürel, dinsel bir olanaklılık hali."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/nilgun-yuksel-merkezde-olmak-disarida-kalmak-merkez-yaratmak/", "text": "Uzun zaman İstanbul'da yaşayıp ürettikten sonra, artık birçoğumuzun dile getirdiği gibi, zaman zaman fazlasıyla yorucu bu şehirden uzaklaşmak uzun süredir üzerinde düşündüğüm bir konuyu yeniden önüme getirdi: Merkez dışında sanatsal yapılanmalar, yerel yönetimlerin sanatla kurduğu bağ. Konu üzerine araştırma yaparken İKSV'nin Şubat 2016 tarihli Yerel Yönetimler İçin Kültürel Planlama raporu elime geçti. Aslında uzun zamandır sıkça tekrarladığımız bir bilgiyi özetliyordu bu rapor. Öte yandan bu, sadece günümüz küreselleşen dünyasına özgü bir düşünce şekli değil. Kaynakları daha eskiye dayanıyor. Artık yüz yılı aşmış Venedik Bienali'nin her seferinde daha güçlü bir çekim merkezine dönüşmesi tesadüf değil elbette. Her ne kadara uzunca bir zaman dünyanın sanat merkezi New York olarak anılsa da; ki artık böylesi bir tek merkezden değil, merkezlerden söz ediyoruz; İtalya'nın bu konudaki birikimi, bir kenti günümüz sanatında söz sahibi yapmaya yeterli sanırım. New York'un sözünü etmişken belirtmekte yarar var. Derslerimde, seminerlerimde 2. Dünya Savaşı sonrası sanatın değiştirdiği yönü anlatırken, zaman zaman Serge Guilbaut'nun çalışmasından hareketle New York Modern Sanatı Nasıl Çaldı? konusunu gündeme getiririm. CIA merkezli kapital aktarımının Amerikan kültürü yaratımında oynadığı etkin rol can alıcı bir bilgidir. Ama bunun ötesinde, politik eleştirileri bir yana bıraktığımızda sanatın bir ülkenin gücünü belirlemesindeki payı kavramak açısından incelenmesi gereken bir konudur ki, birkaç yüzyıl öncesi İtalyan Rönesans'ına bakmak bile bu farkındalığı edinmemizi sağlayabilir. Sanat ve kültür yatırımcılarının dünya mirasını iyi okuduklarını kabul etmek gerek! Ülkeler ve merkezle söz konusu olduğunda İngiltere'de Londra'yı, Almanya'da Berlin'i, Türkiye'de İstanbul'u bir çırpıda dile getirebiliriz. Elbette burada salt pazarın döndüğü yerlerden değil, karar verici mekanizmalardan söz ediyoruz. Tam da burada madalyonu tersine çevirelim. Karar verici olmayı belirleyen ne? Büyük sermayelere, devletle işbirliğine girmeyeceğim. Bunun da ötesi merkezin çekici olması baştan bir kabullenmenin olmasından kaynaklanmıyor mu? O yapar, zaten her şey orada. Türkiye ölçeğine gelelim. İstanbul her zaman primadonna oldu. Bununla birlikte, diğer kentleri durduran neydi? Altyapısızlık, yoksulluk, yoksunluk? Buna rağmen Diyarbakır çok uzun zaman sanat aktörlerinin uğrak yeri oldu. Şener Özmen'e bir kez daha saygılarımızla... Bu alanda biraz daha desteklenselerdi çok daha fazlasını yapacak güçleri vardı. Sonra Türkiye'nin, o çok da dönüp bakmadığımız doğusunda Mardin ortaya çıkıverdi. Kente kültürel turlar düzenletecek kadar ciddi bir çekim merkezi oldu Mardin. Uzaktan biliyorduk, kültürel miras olduğunu konuşuyorduk. Ama başka bir yerden söz ediyor gibiydik çoğu zaman. Bienal yakınlaştırdı. Hatırlattı. Bir ara Türkiye'nin başka başka yerlerinden bienal sesleri yükselmeye başlamıştı. Bu konuda sürekliliği ve sürdürebilirliği yakalayan Çanakkale Bienali'ni işaretlemek gerek. Denizhan Özer'le başlayan yolculuğu Seyhan Boztepe ile devam etti. Geçen süre içinde Beral Madra, Deniz Erbaş katılımıyla genişledi. Benim de takip etme şansını bulduğum bienal, merkez dışında olabilirliğin iyi örneklerinden biri. Seyhan Boztepe ile en son görüşmemizde kendisine bienalin ekonomik geri dönüşümünü ve yerel yönetimle ilişkisini sormuştum. Belediyenin bienali zaten baştan beri desteklediğini söyledi. Ekonomik boyutu ise tanırlılıkla bile ölçmek mümkündü. Bienal'den söz eden ulusal ve uluslar arası yayınlar kuşkusuz kentin tanınırlılığını arttırmıştı. İKSV raporunda örnek olarak gösterilen Sinopale'yi özel bir yere koymak gerek sanırım. Melih Görgün, yurtiçi ve yurtdışında üreten kültür aktörlerinin girişimiyle başlayan Sinopale bugün, kendini aşmış bir çalışma olarak karşımızda. Biz Türkiye'de birkaç kentin adını sayarken ve Sinop'u o saydığımız kentlerin içine almazken Sinopale bir kentin çehresini değiştiren bir tavırla çıktı karşımıza. Dışarıdan bakınca görünen manzara hayranlık uyandırıcı. Bir süredir İzmir'deyim ve bu kentte kültür sanat adına yapılan çalışmaları takip ediyorum. O yüzden İzmir'i şimdilik bu yazının içinde anlatmayacağım. Onu ayrı bir yazı konusu olarak saklıyorum. Türkiye'de yerelde çoğu zaman Bu da var! mantığıyla kenar süsü olarak değerlendiren sanat etkinlikleri amatör çabaların ötesine geçemiyor. Belki hobi ile profesyonel olanı ayırmanın zamanı geldi. Hepimizi ilgilendiren bir meseleden belirtelim, ekonominin dördüncü ayağı olarak değerlendirilen bir alanın farkına varılmaması aslında ciddi bir potansiyeli öldürmekle eş anlama geliyor. Altını ısrarla çizmekte yarar var. Türkiye'de yaşayan ve üreten sanatçıların potansiyeli görünenden daha fazla, mesele ne kadar görünür olabildikleri. Yazının başlığı Merkezde Olmak Dışarıda Kalmak Merkez Yaratmak. Bugün böylesi geniş bir coğrafyada, iletişim kanallarının bir tıklık mesafede işlediği bir zamanda, hala birçok sanatçı merkezde olmak adına İstanbul'a gitme zorunluluğu duyuyorsa, İstanbul dışında yaşayanlar kendilerini dışarıda hissediyorsa ortada hala çözülemeyen bir sorun var demektir. Kaldı ki merkez, ışıltılı görüntüsünün ardında hele de yolun başında olan sanat üreticilerine çok şey vaat edemiyor, etmiyor. Belki böylesi bir manzaranın ardından üçüncü seçeneği öne sürmek gerek. Merkez Yaratmak! Bugün bir mucize olarak anılan Glasgow örneği, bu konuda yeterince veri barındırıyor. 1980'li yıllara kadar yoksul, işsizlik ve suç oranı yüksek olan kent, kültürel mirasını kullanarak bir hamle gerçekleştirdi. Glasgow's miles better sloganı ve mutlu adam amblemi ile yola çıkan Glasgow, kültür, sanat alanını kullanarak yaratılabilecek mucizenin canlı örneği. Neredeyse varlığı unutulmuş bu kent, yaklaşık kırk yıllık süre içinde ivmesini giderek arttıran bir güce ulaşıp kendini bir merkez olarak konumlandırdı. Kullandığı ilk slogan sonra Glasgow smiles bettera dönüştü. Yöneticiler ve paydaşlar işe algıyı değiştirmekle başlamışlardı. Bugün kültür endüstrisinde edindikleri yerin gururunu ve keyfini yaşıyorlar. Glasgow'un ekonomik ve sosyal anlamda değişimi için internette Glasgow's miles better sloganı ile araştırma yapmanızı öneririm. Daha fazlası için Justin Lewis'in Art, Culture and Enterprise: The Politics of Art and Cultural Industries kitabına bakmakta yarar var. Dünya'da örnekleri çok. Türkiye'de çoğalıyor. Belki artık daha çok yerel yönetimin dikkatini çekmesinin, fark etmesinin zamanı gelmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/postgraduate-on-sound-creation-sound-art-master-university-of-barcelona/", "text": "The SOUND CREATION POSTGRADUATE MATERIALS AND TOOLS focuses on understanding the ideas and techniques required to articulate an art production proposal in the field of sound art, along with the technology needed to undertake it. It uses reference texts that address new ways of looking at sound, helping students to articulate new ideas fully contextualized within the framework of international contemporary art. -POSTGRADUATE ON SOUND CREATION MATERIALS AND TOOLS (30 credits ECTS, October January) -POSTGRADUATE ON SOUND DESING PROJECTION AND ESPACE (30 credits ECTS, February June) -FINAL MASTER WORK (10 credits ECTS, next October Janu"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/resmin-icinde-yasiyorum-bedri-baykam-art-suites-gallery-bodrum-05-temmuz-04-eylul-2016/", "text": "Resmin İçinde Yaşıyorum sergisi Bedri Baykam'ın 2007 2009 4D döneminden ve 2009 2015 arası ürettiği son dönem çalışmalarının bulunduğu, özel bir seçki olarak sunuluyor. Sanatçının tarihsel bir sürecin devamı olarak karşımıza çıkan eserleri, teknik anlamda farklılık gösteriyor. 2007 2009 yılları asarında ki dönemde, sanatçı 4D teknolojisi ile ürettiği işlerinde 3 boyuta ek olarak zaman faktörünü de ekliyor.25-30 katmanın birbiri üstüne oturtulduğu bu işler, sanatçının favori temaları olan erotizm, İstanbul, sanat tarihi ve pop kültüre göndermeler içeriyor. Çağdaş sanata çok farklı bir bakış açısı ve yeni bir teknik getiren Bedri Baykam'ın bu dönemi, sanatsal süreci içerisinde oldukça önemlidir. Sanatçı son dönemde ürettiği eserlerinde ise, tekrar tual yüzeyine geri dönüyor. Tual üzerine boya dışında, kolajlarla oluşturduğu metaforlar, politik göndermeler, daha önce ki yıllarda ürettiği eserlerin devamı niteliğindedir. Bedri Baykam'ınResmin İçinde Yaşıyorumisimli kişisel sergisi 5 Temmuz 4 Eylül 2016 tarihleri arasında Art Suites GalleryBodrum'da izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/03/trakya-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-2016-2017-ozel-yetenek-sinavlari-ilani/", "text": "2016-2017 Eğitim Öğretim yılında Özel Yetenek Sınavları ile Üniversitemiz Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne 30, Grafik Tasarımı Bölümüne 30 ve Heykel Bölümüne 15 öğrenci alınacaktır. Adaylar sınav başvurularını 15 26 Ağustos 2016 tarihleri arasında http://oys. trakya. edu. tr adresinden online olarak yapacaklardır. a) Türkiye Cumhuriyeti veya K. K. T. C. vatandaşı olmak, b) En az Ortaöğretim diplomasına sahip olmak, c) Ön kayıt yaptırabilmek için aşağıdaki tabloda belirtilen, ÖSYM tarafından o yıl için geçerli kılınan YGS sınavının herhangi bir puan türünden belirtilen puanı almış olmak, c) Sınavlarda başarılı olan adaylar, kesin kayıt için Ortaöğretim kurumundan alınan diplomanın aslını getirmek zorundadırlar. Adaylar sadece tek bir bölüm için tercih yapabilir. Tercih edilen bölümün sınavı iki aşamalı olarak yapılır. Trakya Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Özel Yetenek Sınavları 31 Ağustos 2016 02 Eylül 2016 tarihleri arasında yapılacaktır. Başvuran adayların sayısının fazla olması halinde sınav tarihlerinde ve saatlerinde dekanlıkça değişiklikler yapılabilir. a) 1. Aşamada 100 üzerinden en az 60 puan almış olmaları gerekmektedir. b) 2. Aşamada 100 üzerinden en az 70 puan almış olmaları gerekmektedir. c) Sınav'ın her aşamasında başarısız adaylar elenirler. Siyah Kurşunkalem (HB, 2B, 3B vs.), silgi, kalemtıraş, 50x70 cm boyutunda altlık, kağıdı tutturmak için kıskaç getirmek zorundadır. Dileyen adaylar söz konusu malzemeleri 75 TL karşılığında fakülteden temin edebilirler. 1- Sınavlarda farklı renkte kalem ve farklı renkte resim kağıdı kesinlikle kullanılmayacaktır. Aksi durumda sınav evrakı tespit edilir ve Sınav Yürütme Komisyonunca incelenerek sınav evrakı tutanakla iptal edilir. 2- Sınav kağıdı üzerinde bulunan işaret nitelikli sembol bulunursa sınav evrakı tespit edilir ve Sınav Yürütme Komisyonunca incelenerek sınav evrakı tutanakla iptal edilir. Sınav Sonuçları 02 Eylül 2016 Cuma günü veya en geç 03 Eylül 2016 Cumartesi günü saat 17.00'a kadar Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından, fakülte web sayfasından ilan edilecektir. Sınav sonuçlarına itiraz, sonuçlar açıklandıktan sonra 05-06 Eylül 2016 tarihinde yapılabilir. Bu tarihten sonra yapılan itirazlar geçersiz sayılacaktır. Sınav sonucuna itirazlar için, adayların Fakülte Döner Sermaye banka hesabına 100 TL yatırmaları ve bankadan alacakları dekontları, itiraz dilekçesi ekinde beyan etmeleri gerekmektedir. Bu tür başvurular şahsen Fakülte Sekreterliği'ne yapılmak zorundadır. Posta, elektronik posta, faks ve telefonla yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. İtirazı uygun görülen adaylara, ödedikleri ücret iade edilecektir. Özel Yetenek Sınavları sonuçlarına göre tercih ettiği bölüme girmeye hak kazanan adayların kesin kayıtları 07-09 Eylül 2016 tarihleri arasında Güzel Sanatlar Fakültesi Karaağaç yerleşkesinde yapılacaktır. Verilen sürede kesin kayıt yaptırmayan adaylar bu haklarını kaybederler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/07/utku-varlik-oxymore-ostande/", "text": "Zober anımsadı; göz alabildiğine uzanan bu kumsalda yürüdüğünde, daha önce Ostand'ın adını nasıl duymuştu? Paris'e Bienal'e yetişmek için çıktığı otostop, ona, olmadık simgesel mekanları, görsel sentezleri, açlığı, yorgunluğu öğretirken, kendiliğinden onu ufuk çizgisinin ötesine doğru götürüyordu. Rastgele, şansına; onu arabasına alanların dümen suyunda kuzey Avrupa'da yol alıyordu ve bu coğrafya ona yabancı değildi; sanki o kültürde yoğrulmuştu, öncelikle resim, edebiyat, sinema; aklına ne gelirse! Bir süredir onu etkileyen yazar Knut Hamsun'du, aylaklığın ve gizli yalnızlığın yazarı, nedense kuzey onu bir başka türlü çekiyordu. Yeni yetme yaşlarında John Steinbeck'le başlayan hayal gezilerinde önce Salinas, Kaliforniya'ya gitmişti. Çocukluğunun sıcak, dingin öğle sonraları, açık pencereden, bahçedeki sessizce olgunlaşan Burnukızıl eriklerine kayardı gözü, elindeki kitap düştüğünde, kendini nedense hep Monterey'de bulurdu; yukarı mahallede, otların bürüdüğü bakımsız bahçenin ucundaki ahşap bir evin terasında! Nasıl olur da sanrı bu kadar kaypak olur, kanımca sinemanın da parmağı var bunda; izlediğim her filmin, tüm mekanları, peyzajlar, sanki orada yaşamışım gibi belleğime kazınmıştır. Far west Amerika'da gezinirim düşlerimde; her tepenin, vadinin, color by technicolor renklerin, sinemaskop penceresinden bakardım. Evet yine yaz aylarını düşündüm; abim Mutlu da İngiliz polis romanları yazarı Edgar Wallace hayranıydı. Karşı sedirde, ben Steinbeck'le güneşli Salinas'da dolaşırken, o da Londra'nın sisli, gizemli, karanlık sokaklarında, 13 no. lu odada işlenen cinayetin katilini arardı! Belki bu nedenle bir süre sonra üniversiteyi bırakıp Londra'ya gitti. Evet, bir süredir yürüdüğü bu göz alabildiğine uzanan boşluk Oostende'nin plajıydı ve temmuz ayında serin ve rüzgarlı, gök açık mavi ve seyrek bulutlu. Beni arabasına alan Belçikalı, genç üniversite öğrencisi, kentin deniz kıyısından geçtiğinde, nedense inmek istedim, bu devasa boşluk ve iyot kokusu beni çağırmıştı, inerken belki Bienali göreceğini söyledi, ismimi yazdı defterine, bana başarı diledi. Yürüyorum plajda, güzel boyanmış kabinler o kadar düzenli ve titizce yerleştirilmişti ki durdum, bir süre izledim. Herkes kendi bahçesi gibi, kiraladıkları kabinlerin önünde büyük hasır koltuklarda denize ve rüzgara dönmüşlerdi sırtlarını, bazıları piknik yapıyordu, açlığımı unutmuştum; rüzgarın savurduğu ince kumlar yüzümü kamçılıyordu, niçin onları rahatsız etmiyordu anlamadım. Galiba açlığa alışmıştım, bana bir etki yapmadı içtikleri biralar. Münih'te kazandığım 50 markı Brüksel'e saklıyordum; bir uyku tulumu gerekliydi, yazın serin ve yağmurlu geçtiği kuzey Avrupa'da geceleri başımı sokacağım bir mekan bulup uyumak olanaksızdı. Plajdan denizin kentin içine doğru sokulduğu bölümde, marinaya benzer, teknelerin sığındığı limanda, rastladığım bir bügetin önündeki musluklarda akan suyu içenleri görünce sonuçta açlığı bastıracağımı düşünerek sıraya girdim, oysa hava o kadar sıcak değildi. Su, yumurtanın beyazı tadında bir termal suyuydu, plajda ne işi vardı bu suyun anlamadım! Flamanca bir panonun önünde durdum. Suyun tadından mı bilinmez; anlaşılmaz bir yorgunluk, isteksizlik ve yalnızlık çöktü üstüme, tenha bir bank kolladım ve oturdum. Roby Zober tekrar kendini sorguladı, cebinden çıkardığı güya adres defteri ama içi, rastgele; adres, yol, isim çiziktirilmiş bir sürü kağıt parçasıyla doluydu; bunları temizce deftere geçirmeye ne gücü ne de vakti olmuştu! Birinci sayfaya yazılmış bir kaç önemli adresten bir tanesini yüksek sesle okudu: James Ensor, Vlaanderenstraat 24 Oostende/ Belçika. Önce Akademi kütüphanesinde bulduğu bir Fransız dergisinde rastlamıştı bu ressama; şaşırtıcı, ironik masklar, iskeletler, genellikle figürler hep bir karnavalın bireyleri gibi alaycı ve komik, yaşadığı burjuva ortamını mı eleştiriyor yoksa kendiyle alay mı ediyor? Çevrede kimsenin haberi yoktu bu ressamdan; hocasının bile! Bedri Rahmi'nin bir geleneği vardı: atölyesine ilk gelen öğrenciye bir soru sorardı, ustan kim? ? Zober'de James Ensor diye yanıtlamıştı ama hoca birden şaşırıp.. kim bu reis? diye sorunca, .. Belçikalı bir ressam hocam, bir dergide gördüm, kütüphanede, isterseniz göstereyim. Göstermiştim dergiyi, hoca da hiçbir müzede rastlamamış oysa Ensor, ünlü resmi İsa'nın Brüksel'e Girişini 1888'de yapmıştı! Hiç kimseye benzemiyor, gidip görmek gerekir. dedi hoca! Şans bu ya, yaptığım otostop beni ayağına getirdi Ensor'un. Yine isteksiz kalktım, Ensor'u görmek, sonra da Brüksel'e gitmek için kentin dışına yola çıkmak gerekiyordu; fazla kurcalamadım çünkü yolu düşünmek daha yorucuydu. Kentin merkezi plaja paralel büyük avenu, 1. Albert Promenade kentin gezinti yeriydi. Farkında olmadan bulunduğum noktada adresi sorduğumda, binanın önünde durduğumu şaşkınlıkla öğrendim! Harp sonrası Avrupa'nın görünüşünü şimdi anlatmak güç, kentlerin dışa açılımı daha yıllar sonra olacaktı, nasıl anlatabilirim bu öğleden sonra ortada dolaşan tek yabancı belki bendim. Müzeyi arıyordum ama önünde durduğum büyük burjuva evinin altındaki butik, Ensor'un ailesinin işlettiği, içinde karnaval giysilerinden masklara, eğlenceye dönük aklınıza gelecek her şeyin satıldığı bir mağaza idi ve de Ensor'un merak kabinesi olmuştu. Bu tür mağazalara Farce et Attrape derler Fransızlar. Bir müze beklerken, içine baktığım mağaza boştu ve kapalıydı, kapının üstünde Ensor'la ilgili bir yazı vardı, yanındaki zili çaldım, ikinci kez çaldığımda kapı açıldı, yaşlı bir adam Flamanca bir şey söyleyecekti ama beni görünce vazgeçti, anlamıştı dış görünüşümden, uzak yerlerden geldiğimi, İngilizce: .. hiç bir şey yok evde, mekanı görmek isterseniz çıkın, olan ne varsa Brüksel'e gitti, orada görebilirsiniz! Çıktık, büyük apartman ve bir mezzanin ama öncelikle çok yaşamış bir mekan sanki ölüme soyunmuştu ve de tabloların dışında tüm eşyalar yerlerindeydi, girişten itibaren müzeler için götürülen tüm tabloların izleri, zamanla solmuş duvar bezlerine boyutlarıyla o kadar etkin işlemişti ki sanki bir puzzle gibi belleğinizi işleve geçirecek, belgesel zamanın fotoğraflarıyla tekrar yerlerine koyacakmışsınız; yani bir bellek oyununa çağırıyordu. Dergide gördüğüm ünlü fotoğrafın mekanına girdik, 1937'de çekilmiş bu fotoğrafta, Ensor, harmonium çalıyor, büyük bir avize, üstü yığınla kitap, dergi, kağıt vs. dolu bir yatak, bir koltuk, önde bir masa ve kitaplar. Duvarda ünlü tablosu İsa'nın Brüksel'e Girişi, koltuğun üstünde küçük bir tuval, solunda da iki desen. Bu fotoğrafın çekildiği mekana girdiğimizde beni şaşırtan: resimlerin dışında tüm obje, eşya ve harmoniumun yerli yerinde olmasıydı. Ensor bu büyük boyut tuvali dışarıda, daha büyük bir mekanda yapmıştı, sonra odaya koymak büyük bir sorun olmuş, yandaki balkondan zorla sokmuşlar yerleştikten sonra bir iki yerde sergilemek gerektiğinde, yine büyük bir sorun olmuş. Kim olduğunu çıkaramadığım yaşlı adama, burada biraz kalabilir miyim diye sorduğumda, saatine baktı, gülerek buyurun dedi; harmanium'un ve malum duvarın karşısındaki bir koltuğa oturdum. Mekanların belleğine inandığım için, belki de yorgunluk, belki de yaşamın içini boşaltmış, bir HİÇ alegorisi, geriye kalan pişmanlığa özgü bir mekanı paylaşmak. Yine yıllar sonra aynı sanrıyı, dedemin kapalı evine gittiğimde yaşamıştım. Burada olmam belki bir merak nedeniydi; ama beni asıl ilgilendiren sanatçının oluşumuydu, bir marjinalite nasıl oluşur? O zaman bilmiyordum Ensor'un Einstein'la dost olduğunu, Emile Verhaeren'le çok yakınlığını, özellikle Mallerme, Baudelaire, Rimbaud'nun şiirine uzantısını; müziği çok iyi bildiğini ve işte o Avrupa'nın geleceğini oluşturacak büyük sinerjisinin aktörleriyle beraber olduğunu. Ama bu öğleden sonra kendi mekanında yaşadığım bu aphorisme, bana daha iyi bakmamı, görmemi; daha doğrusu yaptığımın gerçek bir narration olduğunu öğretti. Paris'e, Bienal'e. Fincanı aldım, teşekkür ettim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/10/safak-gunes-gokduman-deniz-gokduman-erhan-benerin-romanlarinda-toplumsal-normlar-baglaminda-suc-ve-suclu-kavrami-2/", "text": "Sisli Yaz, başarılı bir boşanma avukatı olan Aydın'ın hayal kırıklığı ile neticelenen aşk hikayesinin polisiye kurgu eşliğinde anlatıldığı bir romandır. Romanda bir taraftan yaşadığı hayattan bıkmış olan Aydın'ın kendisinden hayli küçük bir kıza olan aşkı anlatılırken bir taraftan da gazete manşetlerinde Bostancı Cinayeti başlığıyla yer alan bir cinayete yer verilir ancak bu cinayet romanın asıl kurgusunu oluşturmaz; aksine Aydın'ın yaşadığı hayatı sorgulamasını sağlayacak bir iç hikayedir. Aydın'ın yaşam biçimi mazbut bir hayat süren annesini de rahatsız etmektedir. Oğluna sürekli evlenmesi konusunda baskı yapar ancak Aydın evliliğe sıcak bakmamaktadır. Sonunda annesi bu konudaki ısrarında başarılı olur. Mahalleden bulduğu Harika adlı kızı Aydın'a gösterir ve Aydın kıza aşık olur. Huriye Hanım'ın Aydın'ı Harika ile evlendirmek istemesinin nedeni kızın çok güzel olması ve yaşının küçük olmasıdır. Ayrıca annesi Şaziye Hanım'ın genç yaşta dul kalmasına rağmen kızını namusuna söz getirmeden büyütmüş olması da Huriye Hanım'ın Harika'yı gelin olarak benimsemesinde önemli rol oynamıştır. Aydın annesinin de etkisiyle Harika'yla evlenmeye hemen karar verir ancak bu kadar hızlı karar vermesine sebep olan şeyin ne olduğunu kendisi de bilmez. Bir gün Buztaş Holding'in gümrük komisyoncusu Cevdet Bey aracılığıyla bir gümrükçü, komşusunun oğlu olduğunu söylediği tamirci bir gencin davası için Aydın'ın bürosuna gelir. Gazetelerde Bostancı Cinayeti olarak geçen bu davada cinayet sanığı olan tamirci genç, kaynanasını hamile kaldığını söyleyerek kendisine şantaj yaptığı için öldürdüğünü itiraf etmiştir. Aydın, Hadi Bey'in bu davayı kendisine göndermesine bir anlam veremez. Arada Hadi Bey olmasına rağmen davayı kabul etmez; ancak gelişmeleri gazeteden takip eder. Aydın'ın davayı almasa da takip etmesinin nedeni cinayet zanlısı olan gençle ortak yanlarının olduğunu düşünmesidir. Evlilik hazırlıkları içerisinde olan Aydın nişanlısından bir türlü ilgi görememekte her şeye genç ve güzel kayınvalidesi karar vermektedir. Önceleri bu durumu nişanlısının gençliğine verse de kayınvalidesinin köşkte beraber yaşamaları konusunda ısrarcı olması ve her konuda Harika'dan önce davranması Aydın'ı giderek tedirgin eder. Roman sonunda Bostancı'da işlenen cinayete kurban giden kadının Selma'nın evinde çalıştığı ve Hadi Bey'in yeğeni Nejat tarafından öldürüldüğü ortaya çıkar. Kadın Nejat'tan hamile kalınca onu amcasıyla birlikte kaçakçılık yaptıklarını polise söylemekle tehdit etmiş, Nejat da kadını öldürmüştür. Suçu kadının damadının üstüne atmışlar, vazgeçmeye kalkınca da onu öldürmüşlerdir. Bu olay polisiye bir kurguya sahip olsa da daha çok Aydın'ın psikolojisini ortaya çıkarmak bakımından önemlidir. Olaylar Aydın'ın korktuğu gibi gelişmese de Aydın'ın istediği şekilde mutlu sonla bitmez. Evlilik hazırlıkları süresince Aydın, kayınvalidesinin köşkünde karşılaştığı ve komşularının oğlu olduğunu öğrendiği Şahap'ın sürekli köşkte bulunmasına bir anlam verememiş ve sonunda komşu Osman Bey'le Şaziye Hanım arasında bir ilişki olduğunu, Şahap'ın Harika'nın kardeşi olabileceğini düşünmüştür. Ancak gerçek bundan çok daha korkunçtur. Düğün gecesi Aydın'la bir araya gelmeyen Harika, düğünün ertesi günü Şahap'a aşık olduğunu ve ondan bir bebek beklediğini belirten bir mektup bırakarak kaçmış, Şaziye Hanım da intihar etmiştir. Bilindiği üzere normlar toplum içinde bireylerin nasıl davranması gerektiğini gösteren ve yaptırım gücü taşıyan kurallar sistemidir ve bu kurallar sistemini formel ve enformel olarak iki ana başlıkta ele almak mümkündür. Formel normlar, yazılı ya da sözlü olarak ifade edilen kurallardır. Daha çok, karmaşıklaşmış toplumsal sistemlerdeki ilişkileri yönetirler. Resmi ve yazılı olarak ifade edilenler yasa olarak nitelendirilir ve sınırları kesin olarak belirlenmiş eylemleri yasaklar. Daha az sayıda bireyler arasında karşılıklı etkileşimden doğan sözlü ya da yazılı biçimde ifade edilmeden, ilişkilerin kendinde bulunan davranış kurallarına da enformel norm denilmektedir. İnsanlar hangi toplumda yaşarsa yaşasın, bu her iki norm sınıfına da uymaya zorlanırlar. Görüldüğü üzere Sisli Yaz romanının kahramanlarının hemen hepsi- avukat Aydın'ın anne ve babası hariç- toplumsal normlar açısından suçludur. Buztaş Holding'in sahibi Hadi Bey'in yeğeni Nejat, birlikte olduğu kadından ayrılmak istemiş ancak kadının amcasıyla birlikte kaçakçılık yaptıklarını polise söylemekle tehdit etmesi üzerine kadını öldürmüş, suçu kadının damadının üzerine atmıştır. Polisin araştırmaları sonucunda suçlu olduğu ortaya çıkınca da kendisine yardım eden Hadi Bey'le birlikte tutuklanmıştır. Selma, para için kendinden oldukça yaşlı bir adamla evlenmiş önceleri pişman olup boşanmayı bile düşünmüş ancak sonrasında kocasıyla yaşayamadığı duygusal ilişkiyi başkalarıyla yaşamaya başlamıştır. Selma'nın evliyken başka erkeklerle ilişki kurması da toplumsal normlar açısından suçtur. Ancak romanın sonunda Selma kocasını polise şikayet ettikten sonra genç sevgilisiyle yaşamaya devam eder. Toplumsal normları dikkate almadan yaşamayı öğrenmiştir. Harika ise yine hukuki normlar açısından olmasa da toplumun gözünde suçludur. Komşularının oğlu ile evlenmeden cinsi münasebette bulunmuştur. Bu durum toplum tarafından geçmiş yıllara göre biraz daha anlayışla karşılansa da romanın 1984'te yazıldığını düşünürsek toplumsal normlara uymamaktadır. Ancak Harika'nın suçu bundan ibaret değildir. Şahap'la ilişkisi olduğu halde Aydın'la nikah masasına oturması, evlendikten sonra Şahap'la kaçması hukuki açıdan boşanma sebebi ve toplum nezdinde daha suçtur. Ancak annesi Şaziye Hanım'ın kendi çıkarları için onu sevmediği bir adamla evlenmeye zorladığı düşünüldüğünde ve yaşının küçüklüğü göz önüne alındığında Harika'nın kendi yaşında bir delikanlıya aşık olması ve kocasını terk edip onunla kaçması suç teşkil etmez. Romanın en çarpıcı kahramanı kuşkusuz Şaziye Hanım'dır. Şaziye Hanım, yirmi yaşlarındayken kendisinden neredeyse otuz yaş büyük, mektupçuluk kaleminde memur olan bir paşa oğluyla evlendirilmiştir. Kocası ölünce genç yaşta dul kalmış ve hiç evlenmemiştir. Şaziye Hanım'ın kocası öldükten sonra hiç evlenmemiş olması toplum tarafından takdir edilen bir davranıştır. Huriye Hanım'ın, onu oğlu Aydın'a Kızını üvey baba elinde büyütmek istememiş. Eski terbiye görmüş. Çerkez terbiyesi görmüş bir kadın. Bakma bizim yanımızdaki serbest tavırlarına, seninle öyle konuşmasına. Seni pek sevmiş. Yoksa çok mazbut bir kadın. O kadar genç yaşta dul kalmış da bugüne kadar adına leke sürdürmemiş, kimseye söz söyletmemiş. sözleriyle anlatması da bu düşünceyi doğrulamaktadır. Aydın, Şaziye Hanım'ın davranışlarından pek hoşlanmasa da annesinin sözleri, Şaziye Hanım'ın mazbut kadın rolü oynaması ve Harika'nın görünüşteki masumiyeti Aydın'ın hislerine kulak vermesini engellemiştir. Romanın sonunda Şaziye Hanım'ın, topluma karşı çizdiği mazbut bir kadın imajını korumak için evlenmediği ortaya çıkar. Toplumun kocası ölen kadından beklentisi yaşı genç de olsa kocasının yasını tutması ve sonraki hayatına sadece anne rolüyle devam etmesidir. Psikolojik olarak toplumun bu beklentisine cevap veremeyecek durumda olan Şaziye Hanım'ın toplumsal normlara uygun davranmak adına bulduğu çözüm hem kanunen hem de toplumsal normlar açısından suçtur. Romanın sonunda Şaziye Hanım'ın, komşusunun çok da normal olmayan oğluyla ergenliğe girişinden itibaren birlikte olduğu ortaya çıkar. Şaziye Hanım'ın kendi yaşıtı biri yerine Şahap'ı tercih etmesi ise Şahap'ın eve girip çıkmasının toplum tarafından olumsuz karşılanmayacağını düşünmesidir. Harika'yı evlendirdikten sonra damadının ve kızının kendisiyle birlikte oturmasını ısrarla istemesinin nedeni de bu ilişkiyi komşuların dikkatini çekmeden sürdürmeye devam edebilmektir. Romanda olaylar, Harika ve Şahap'ın birlikte kaçmasının ardından Şaziye Hanım'ın intihar etmesiyle sona erer. Görüldüğü üzere Erhan Bener, Sisli Yaz'da kadın erkek ilişkilerini mercek altına almış, bireyin özgürlüğüne verdiği önemi vurgulamış ve toplumsal normların bireyin iradesi üzerinde baskı kurduğunu ve bu baskının etkilerinin her zaman olumlu sonuçlar doğurmayacağını gözler önüne sermeye çalışmıştır. Bener'in cinayeti konu edindiği romanlarından bir diğeri de Loş Ayna'dır. Elif'in Öyküsü'nün aksine bu romanda cinayeti kimin işlediği romanın başında belli değildir; ancak olaylar geliştikçe cinayetin nasıl gerçekleştirildiği açığa çıkar. Bu durum okura polisiye bir romanla karşı karşıya kaldığını düşündürse de Loş Ayna'da yazarın amacı okurun ipuçlarını kullanarak katili bulması değildir. Bener, romanında cinayeti, roman kişilerinin psikolojilerini ele almak için bir kurgu yöntemi olarak kullanılmıştır. Romanda toplumla ve birbirleriyle çatışan dört insanın- Mahide, Selçuk, İlhan ve Sahir'in- dramı iç çözümleme, iç monolog ve bilinç akımı tekniklerinden faydalanılarak anlatılırken cinayet, kişilerin psikolojilerini yansıtması bakımından önem taşımaktadır. Mahide'nin kültürlü ve güzelliğiyle erkeklerin dikkatini çeken bir kadın olması bu durumu daha da zorlaştırmaktadır. Mahide hiçbir erkeğin kendisiyle uzun süreli bir birliktelik yaşamak istemeyeceğini düşünmektedir; çünkü yasalar önünde olmasa da toplumsal açıdan suçludur. Nitekim savcı yardımcısı Sahir Bey ona evlilik teklif ettiğinde durumunu açıklar ve kimsenin kendisiyle evlenmek istemeyeceğini söyler. En yakın arkadaşı İlhan'dır. İlhan'ın teyzesi Mahide'ye aşık olan Selçuk, Mahide'nin evlilik teklifini reddetmesi üzerine bir kızgınlık anında Mahide'yi bıçaklar ve sonunda katil olur. İlhan'ın zeki ve kültürlü biri olduğunu düşünen Sahir Bey, İlhan'dan pek hoşlanmaz. Bunun nedenini bilmese de aslında bu durumun nedeni İlhan'ın eşcinsel olmasıdır. Düşünüyor. Selçuk'un bu çocukla arkadaşlık etmesinden hoşnut mu gerçekte? Değil. Aksine bayağı tedirgin. Gerçi çok zeki, okuyan, akıllı, yetenekli, Selçuk'a karsı kusursuz bir dostluk besleyen, özverili bir çocuk. Ne var ki, konuşuşunda, hali tavrında, alışılmadık bir yumuşaklık, belki de bir yapaylık var. Bundan ötürü rahatsızlık duyuyor Sahir, kuşkulara düşüyor. Hatta, itiraf etmek istemiyor ama, çekiniyor bu çocuktan. Ne zaman konuşsalar, kendine karşı bir güvensizlik duyuyor içinde, nedenini tam olarak kestiremiyor. Tuhaf yaradılışlı, tuhaf tabiatlı, biraz kendini beğenmiş, sağlıksız bir çocuk. Selçuk'un Mahide'ye aşık olması abisi Sahir'i de rahatsız etmektedir. Ona göre Mahide, Selçuk için gelip geçici bir maceradır. Kardeşinin peşini bırakması için Mahide'yi ikna etmeye çalışan Sahir Bey, Mahide'ye aşık olur ve evine gittiği gün ona evlenme teklif eder. Mahide kendi durumunu anlatarak bu teklifi reddeder. Sahir Bey, gece geç saatlerde sarhoş bir şekilde evine döner. Ertesi gün sabah saatlerinde Sahir Bey İlhan'dan gelen telefonla Mahide'nin öldüğünü öğrenir. Mahide'nin evine giderek İlhan'dan olay hakkında bilgi alır. İlhan, Mahide'nin mücevherlerinin çalındığını ve cinayetin hırsızlık nedeniyle işlendiğini söylemesine rağmen Sahir Bey buna inanmaz; çünkü cinayet sonrasında İlhan, Mahide'nin evinde bulduğu tek kol düğmesini Sahir Bey'e vermiştir ve Sahir Bey o gün bu kol düğmelerini takmadığından emindir ve olayların akışı bu cinayeti Selçuk'un işlemiş olabileceğini düşündürmektedir. Bu arada Mahide'nin verdiği yüzüğü satmaya çalışırken yakalanan kapıcı, cinayet zanlısı olarak tutuklanmıştır. Sahir Bey, bu adamın suçsuz olduğunu düşünmektedir. Sahir Bey, vicdan azabıyla kapıcıyı kurtarmanın yollarını ararken İlhan, Sahir Bey'e her şeyi itiraf eder ve Selçuk'u bu durumdan kurtarması gerektiğini söyler. Mahide'yi bıçaklayan Selçuk'tur; ama onun ölümüne sebep olan kendisidir. Selçuk evden çıktıktan sonra Mahide'yi yaralı şekilde bulmuş doktor çağıracağını söylemiş ama çağırmamış ve onun kan kaybından ölmesine sebep olmuştur. İlhan'a göre polis suçluyu bulduğuna göre olayı daha fazla kurcalamanın anlamı yoktur. İlhan'ın, arkadaşını korumak adına suç ve suçlu üzerine Sahir Bey'e söylediği cümleler oldukça düşündürücüdür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/27/darbe-girisimi-ve-ohal-hakkinda-upsd-basin-bildirisi/", "text": "savunucusuyuz. Basın özgürlüğüne, demokrasiye, insan hak ve hukukuna, laik ve Cumhuriyet devleti anlayışının savunulmasına, korunmasına, bizleri umutlandırmıştır. Bütün parti liderlerine teşekkür ediyoruz. Ancak olayın sonrasını da düşünerek, hak ve özgürlüklerin, demokratik, partisinden ve Cumhurbaşkanı'ndan beklemek de her vatandaşın hakkı. olacaksa, bunun toplumumuza sağlayacağı iyileştirici bir yarar olmaz. sokağa çıkan kitlelerin içinde, toplumun farklı katmanlarına sataşan, sosyal medyada tehdit-kin yağdıran bir grup ortaya çıkmıştır. Yine bizleri üzen başka bir nokta şudur: Yaşanan elim olaydan sonra, yapılacağını ısrarla anlatması ve yine bizleri tepkiye itercesine, fazla gerginlik ve ayrıştırmaya katlanacak takati yoktur. Bu nedenle, Özellikle bu tavrın, devletin ve Kültür Bakanlığı'nın başta tiyatro, geçen darbe girişimi sonrası dönem tabii ki inandırıcı olmaz. tanıdıkları saygı ve özgürlüğü göstermesi lazımdır. ve yaşamını kaybeden kıymetli TSK mensuplarımızı, polislerimizi, güvenlik güçlerini, her yaştan vatandaşlarımızı, şehitlerimizi sevgi, saygı ve rahmetle anıyor, ailelerine sabır ve metanet diliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/27/utku-varlik-gunlukler-expo-carambolages/", "text": "Paris'te Grand Palais'de gördüğüm bu sergi; sanata yolculuk süresinde, yaratışın kaynaklarına, onu sınırlandırmadan, onun ilişiminin duygu alanlarına giderek insanın görünmeyen yüzünün bir anatomisi, bir iç diyalog yani sanatı yapan içgüdü. Bugün sanat, genellikle paraya dönük bir yatırım piyasasına, anlamsız, bozuntu tekrarlara dönüşmüşse, zaman medyatik şamataya soyunmuş, hava alınıp hava satılıyorsa, bu demek değildir ki düşünce çökmüştür. Hala sanatın gerçek anlamına, onun düşündürücü içeriğine bağımlı sanatçılar var, bunu savunanların belki biraz gölgede olmasının nedeni; kendimize dönüp, varoluşun diyalektiğine ayıracak zamanımızın olmaması. Deviation yani sapmalar la bir durum yaratma, gözü kaydırma, kafa yıkama, dinlerin konumuna girerek olağanüstü bir içeriği; ecce homo, ve de onun moral öğretisi memonto mori, ve de insanın uzak denizlerini melankoliyle düşlemek! Ama tüm bu içerik tanrıyı yüreklendirmek için değil, ben'den içeri olanı, o bilinmezin, acının, ölümün ya da güzelin açmazına bir gönderiydi. Bir içerik gerekiyordu sanata, gizemi anlatacak, sanrıyı yargılayacak, düşlerini yorumlayacak, sembol ve alegori'yi, acıyı dışa vuracak. İşte böyle içini döktü sanat, harikalar yaratarak. O uçarı naiflik sonraki yüzyıllarda banalleşmeye başladı; konsantrasyon tavsadı, insan bir kabuk değiştirdi; sözüm görsel sanatları içeriyor, oysa düşünce, yazı, müzik vs. çok ötelere giderek kendi yapısını korudu. 21. yüzyılda ise, internet'i bulan, evrenin derinliklerini deşifre eden insan, kendi yüzeyinde din savaşlarıyla belki olabilecek en absürt karanlığı yaşıyor. İşte bu sergiyi kurgularken, tematik planda kendimize sorduğumuz: bu insana dair labirente nasıl girdik, bir türlü anlatamadığımız bir iç çöküntüsü var ve kimiz, nereye gidiyoruz? Bilinmeze dair yine o soruyu soran ve de bunu kaynaklarına inerek yanıtlamaya çalışan, bir şifre çözmek gibi dolambaçlı, elimizdeki örneklerden yola çıkarak gerçekleştirilen bir sergideyiz; tümüyle bir merak kabinesiyle karşı karşıyayız. Korku ve metafizik kaçınılmaz! Ölüme dair ama ilkel onu daha uçarı görüyor, yok olmayı yadsıyor; onu saklamaya, doğanın bir gün onu tekrar dirilteceğine inanıyor. Ne olursa olsun, onu kendine bağlamayı, efsunlamayı, büyüyü deniyor. Semboller icat ediyor, yakararak lanetlemeyi; masklar, fetişler, ezgilerle onu uzaklaştırmayı deniyor. Aracılar ortaya çıkıyor; diyorlar ki bize bırakın ölümü, öteki onu çürütüyorsa biz mumyalarız! Sanki bir telepati var ölüme özgü; ne Enka ne Mısır ne de Uygur vs. hiç bir iletişim olmadan, sanki sözleşmiş gibi bu mesajı iletiyorlar: ölümü böyle yargılayacağız, korkuyu şöyle dindireceğiz. Masklar, totemler, anıtlar, semboller, kurbanlar; kan revan... Ölüm yine başucumuzda. İnsan yaralı, bin çeşit ve de bunun bir envanteri yok. Alegorik penturün içeriğindeki insan yaralı, tenin gizeminden albenisine, bir ikona dönüşüyor; analogies visuelle! Yapacak bir şey yok, ona kafa tutmak belki! Ama kilise bu jurisprudence rituellei öyle bir uyguluyor ki gerekirse Engizisyon ya da yeniden ölüm! Memonto Mori öleceğini anımsa, symbole spirituelle her yerde aynı; sonuçta Afrika'dan, Alp'lerde yitmiş bir kanyona kadar VANİTE, güzelliğin geçiciliği ve de sonsuz huzur; metaforik, Tanrı fikrini saptırarak, yine ona başka bir güç ve gizem getirmek; 5. boyut denemesi, demek başarıldı ki onun adına hala savaşılıyor! Sonuç bize huzuru ve dinginliği muştalarken, bir zen bahçesine, söz verilmiş cennete giriyoruz bir tüy gibi hafif! Nasıl olur da ölümün gizemini, çapraşık inançlar, uyduruk din güçlerinin baskısıyla çözebiliriz! Bu korkuyu kullanarak bir toplumlar üstü hegemonyayı yaratanların, çağdaş engizisyonu uygulamak isteğinin yöneticilerinin, tüm zamanlarda kendi psychique duvarlarına kapalı kalmış hastalar olduğunu kabul etmek istemiyoruz. Tüm dinlerin kaynağı Tevrat'tan başlar: bu erken, ilkel insanı korkuya hipnotize etmek, morali kontrol altına almak, yasaklarla onu sınırlandırmak, kadını üretim aracı olarak indirgemek. Nasıl olur bu histerik kanunlar atom çağına dek bir anayasa gibi bizi sınırlar? TANRI bir dokunmazlık kazanıp soyutlanırken, onun temsilcilerinin niçin ölümlü olduklarını bugüne dek anlayamadığımız gibi, 21. yüzyıl dinlerin birbirleriyle sürtüştüğü absürt savaşların çağı olarak başladı. Dinler uyuşturucu mistik misyonlarının ötesinde, dünyayı da politik olarak yönetiyorlarsa, bu moral labirentinin içindeki bir insan nasıl özgür olabilir? Bu din baskısını silkelemiş bir ülke söyleyebilir misiniz, ya da; duyguyla, kültürle, bilinçle yönetilen? Bana bir tek dünya lideri, devlet başkanı, politikacı gösterin; Bosch'un resmini, Rilke'nin şiirini, Kafka'nın dünyasını deşifre edebilsin! Sonuçta yaşadığımız bu carambolage insanın tükendiğinin resmidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/28/8-yunus-emre-siir-yarismasi-son-basvuru-31-agustos-2016/", "text": "Eskişehir Sanat Derneği, Türk şiirinin büyük usta şairi Yunus Emre'nin şiir ortamında anılması, şiirimizin Yunus Emre adına buluşmasını gerçekleştirmek amaçıyla başlattığı ve 7-8 Ekim 2016 tarihlerinde gerçekleştireceği 8. Eskişehir Yunus Emre Şiir Buluşması etkinlikleri çerçevesinde düzenlediği geleneksel şiir yarışmasındır. Yarışmaya 3 adet şiirle katılanacaktır. Şiirler Bilgisayarla 12 punto yazılmış olarak ve her şiirlerinden beşer adet çoğaltılmış olarak gönderecektir. Katılımcı rumuz ile katılacak, üzerinde rumuzu yazılı zarf içersine adı, soyadı, telefonu, adresini ve e-postasını özgeçmişini bir adet fotoğrafıyla Eskişehir Sanat Derneği Cumhuriye Mah. Sakarya1 Cad. No:25/3 Tepebaşı-Eskişehir adresine gönderecek ya da elden teslim edecek. Ödül olarak Birincilik, İkincilik, Üçüncülük ve iki adet Mansiyon'a plaket verilecek. Ödül töreni 8 Ekim 2016 günü yapılacaktır. Şiirlerin sonuçları derneğin www. eskisehirsanatdernegi. org sitesinde 1 Ekim 2016 tarihinde ve şiir sitelerinde duyurulacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/28/do-re-mi-sarki-sozu-yarismasi-son-basvuru-15-aralik-2016/", "text": "1. Yarışmamız uluslararası katılıma açıktır. Her yaş ve meslek kümesinden ilgililer yarışmaya katılabilir. 2. Bu yarışma her tür kanser hastalığı, lösemi, kemik iliği ve kök hücre nakli konularını içeren eğitsel bir şarkı yarışması olarak düzenlemiştir. Şarkı sözlerinin hitap edeceği yaş grubu 4-17 yaş grubu çocuklar ve ergenler olarak planlanmıştır. Yarışmacılar şarkı sözlerini yazarken hem dil hem de içerik açısından bu yaş grubunun düzeyini göz önünde bulundurarak yazmalıdırlar. Şarkı sözleri; konularla alakalı, eğitici, bilgilendirici, açıklayıcı, umut verici, net, anlaşılır, akıcı cümlelerden oluşmalıdır. 3. Yarışmacılar yarışmaya daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış tek bir eser ile başvuru yapabilirler. 4. Yarışmaya son başvuru tarihi 15 Aralık 2016'dır. 5. Eserler yarışmacılara ait olmalı ve başka eserler ile benzer özellikler taşımamalıdır. 6. Şarkı sözü dosyası: Microsoft Office Word 2003 programında A4 kağıdı boyutunda, Times New Roman yazı karakteri kullanılarak 1,5 satır aralığı ile 12 punto yazılmalıdır. Eserler beş kıtayı geçmeyecek şekilde yazılmalıdır. Gönderilecek olan Word dosyasının adı şarkı sözünün adı olmalıdır. 7. Kimlik bilgisi dosyası: yarışmacının adı-soyadı, mesleği, yaşı, cinsiyeti, e-posta adresi, yaşadığı il, telefon numarası bilgilerini içermelidir. 8. Başvuru için şarkı sözü dosyası ve kimlik bilgisi dosyası olmak üzere elektronik ortamda iki dosya doremiilehayat@gmail. com adresine gönderilmelidir. Başvurular sadece elektronik ortamda kabul edilecektir. 10. Aynı dereceye birden fazla yarışmacı uygun görüldüğünde, ödül yarışmacılar arasında eşit olarak paylaştırılacaktır. 11. Yarışmada ilk üçe giren eserler bestelenecektir. 12. Yarışmaya katılan yazarlara telif ücreti veya ücret yerine geçecek herhangi bir karşılık ödenmeyecektir. 13. Yarışmaya katılan şarkı sözleri gerek görüldüğü takdirde, telif hakları Kan ve Kemik İliği Nakli Derneğinde olmak kaydıyla yazarın adıyla yayımlanabilecektir. Yarışmaya katılan yazarlar eserleriyle ilgili basım, yayım, devir, dağıtım vb. her türlü telif haklarını Kan ve Kemik İliği Nakli Derneğine devredeceklerdir. 14. Değerlendirme jürisinde görev alan kişiler, bu kişilerle birinci dereceden kan bağı olanlar ile onların yakınları yarışmaya katılamazlar. 15. Eserlerin yazımında TDK Yazım Kılavuzu'na uyulmalıdır. 16. Eserler milli ve manevi değerlere, genel ve evrensel ahlak ile insanlık ilkelerine uygun olmalıdır. 17. Yarışmaya katılan eserlerin, intihal veya suç unsuru içermesi vb. durumlarda içindeki tüm bilgilerin hukuki ve cezai sorumluluğu yazarlarına aittir. 18. İhtilaf halinde Türkiye Cumhuriyeti Mahkemeleri yetkilidir. 19. Şartnameye uymayan katılımcıların eserleri değerlendirmeye tabi tutulmayacaktır. 20. Sonuçların resmi duyurusu 16-18 Şubat 2017 tarihinde yapılacak olan 2. Kan ve Kemik İliği Nakli Kongresinde ve www. kanvekemikiliginaklidernegi. org adresinde yapılacaktır. 21. Yarışmaya katılanlar yukarıdaki şartları kabul etmiş sayılırlar. 22. Yarışmayla ilgili her türlü duyuru www. kanvekemikiliginaklidernegi. org adresinden ilan edilecektir. 23. Yarışmayla ilgili sorularınız için doremiilehayat@gmail. com adresine e-posta gönderebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/28/kadikoy-belediyesi-tiyatro-oyunu-yarismasi-son-basvuru-06-mart-2017/", "text": "Kadıköy Belediyesi, İstanbul'un kültür ve sanat hayatına katkıda bulunarak desteklemeyi, önemli bir kamusal sorumluluk olarak kabul etmektedir. Bu anlayışla, Kadıköy Belediyesi, kültürel canlandırma etkinlikleri kapsamında planladığı ve sanatçılarımız için yararlı olacağını düşündüğü müzik ve sahne sanatları dallarında değişik ödüllü yarışmalar düzenlemektedir. Toplumun yeni tiyatro oyunlarına her zaman ihtiyacı olmasından hareketle, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan tüm yazar ve edebiyatçılara açık olan Kadıköy Belediyesi Tiyatro Oyunu Yarışması 2017 de bunlardan biridir. Kadıköy Belediyesi, bu yarışma ile, sanatçı ve edebiyatçıları yeni eserler yaratmaya özendirip teşvik etmeyi ve yeni özgün telif eserler ile tiyatro repertuvarının zenginleşmesine katkıda bulunabilmeyi hedeflemektedir. Yarışmanın Seçici Kurul'unda, tiyatromuzun önde gelen isimlerinden Orhan Alkaya, Cevat Çapan, Yücel Erten, Dikmen Gürün ve Nesrin Kazankaya yer almaktadır. Kadıköy Belediyesi, yarışma sonunda bir adet birincilik, iki adet ikincilik ve 3 adet mansiyon ve para ödülü vermenin yanı sıra, Seçici Kurul'un seçtiği oyunları da kitap halinde yayımlayacaktır. Yarışmaya son katılım tarihi, 6 Mart 2017'dir. Ödüller, Mayıs 2017'de, Kadıköy Belediyesi Tarih, Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi'nde düzenlenecek bir törenle açıklanarak sahiplerine verilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/07/28/m-mazhar-alphan-siir-odulu-basvuru-tarihleri-01-30-mart-2017/", "text": "Şiir tutkunlarına katkı koymak, şiirden ve insandan yana aranışları güncellemek ve şiirin önemini vurgulamak çerçevesinde M. Mazhar Alphan Şiir Ödülü düzenlenmiştir. Ödül, daha önce yayımlanmamış, ödül almamış, şiir kitabı bütünlüğü taşıyan bir dosyaya verilecektir. Şairler, kitap bütünlüğüne ulaşmış, yayıma hazır dosyaları ile ödüle katılabilirler. Dosyadaki şiirlerin dergilerde yayımlanmış olması ödüle katılmaya engel değildir. Yaş sınırı yoktur. Ödüle katılacak dosya, en az 35 A4, en çok 55 A4 sayfası olacaktır. Bilgisayarda word belgesi olarak, 12 punto, 1,15 satır aralığı ile yazılacak ve sayfa numarası verilecektir. Yapıt, 6 nüsha olarak çoğaltılarak dosyalanacaktır. 6 nüsha haline getirilen yapıtta ve zarfın üzerinde yazarın kimliğine ilişkin rumuz dışında hiçbir yazı veya işaret bulunmayacaktır. Rumuzu olmayan dosyalar elenecektir. Başka bir zarfa kısa yaşam öykülerini, kimlik bilgilerini, posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgiler eklenerek, zarfın üzerine rumuz yazılacaktır. 01-30 Mart 2017 tarihleri arasında M. Mazhar Alphan, Girne Bulvarı, No: 149/2 Kat:4 Daire:8 Karşıyaka İzmir adresine iadeli taahhütlü posta veya kargo ile göndermeleri gerekmektedir. Elden teslim kabul edilmeyecek ve bu tarihten sonra gelecek yapıtlar değerlendirmeye alınmayacaktır. Yarışma sonucu mayıs ayı içinde duyurulacaktır. 22 Mayıs 2017'de düzenlenecek törenle ödül, sahibine verilecektir. M. Mazhar Alphan tarafından verilecek ödül tutarı 1.000 TL'dır. Ödül tek kişiye verilecektir. Ödülü kazanan şiir dosyası bir yıl içinde Nezih-Er Yayınları'nca yayımlanacaktır. Yarışmaya gönderilen yapıtlar, iade edilmeyecek ve internet yoluyla yapılacak gönderiler kabul edilmeyecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/01/emrah-kazanir-tolstoyun-betimlemeleri-6-hayatin-anlami/", "text": " Bunun sebebi içimizde değil, dışımızdadır. Biz vicdan ve şuurumuzu yönlendiren Allah'ın kanunlarını her şeyden önde tutarız. Biz Allah'ın kanunlarına aykırı olmayan şeyleri yerine getiririz. Kayser'in hakkını Kayser'e veririz, işte insanlar bunun için bizi kovar ya da öldürürler. Simon ve Matryona yoksul bir çift. Simon kunduracılıkla evini geçindirmeye çalışıyor. Bir gün palto almak için gittiğinde çıplak ve yardıma muhtaç olan Mikael'le karşılaşıyor. Mikael'i alıp evine getiriyor. Mikael ise Allah tarafından yeryüzüne gönderilmiş bir insanın canını almakla sorumlu melek karakterinde. Canını almasını istediği insanın canını alamayınca Allah tarafından cezalandırılarak yeryüzüne çıplak bir şekilde atılıyor. Bu durumdan ne Simon'un ne de Matryona'nın haberi vardır, yardıma muhtaç bir yoksul olarak tanırlar Mikael'i. Mikael'in yardıma muhtaç halini gören Simon'un palto almayı unutmasıyla beraber serüven başlar. Palto almadan eve dönen Simon'u gören eşi Matryona, Simon'a ağza alınmayacak sözlerle çıkışır. Simon bu durum karşısında suskunluğunu koruyarak Mikael'i rahat ettirmeye, karnını doyurmaya çalışır. Daha sonra Mikael, Simon ve Matryona'yla yaşamaya başlar. İnançları gereği yoksulların sabretmesi gerektiğine inanan bu çift, yoksulların ödüllerini diğer dünyada alacaklarına inanır. Kısacası her dinde yer alan Kundera felsefesiyle yaşamlarını sürerler. Bu felsefeyi açığa çıkaran etmenleri görmekten önce bu amok halinin temeline inmek daha sağlıklı bir analize yardımcı olacaktır. Dinler, yoksulluğu ortadan kaldırmaz, yardım edilen yoksulluğu üretir. Herhangi bir dine inanan birey yaşadığı toplumun koşulları nedeniyle Tanrı'nın kanunlarının izniyle 'yardımı' kendi vicdanını rahatlatma adına yapar. Allah bu insanı yoksul olarak yaratmış, bunun kaderi budur, düşüncesi, yoksullaştıran nedenleri din ile maskelemeye neden olur. Tabii bu maske durumun ekonomik yönünü perdelemeye yaramaz sadece, kadınları ikincilleştiren bakış açısını da aşılar. Dine inanan kadın ise hesapçılığa doğru yol almış olur. Erkek duygusal bir zekaya sahipken, kadın, inancının getirisi olan baskılamalardan dolayı alttan iş yürütmeye, iç plan yapmaya elverişli hale gelir. Psikolojik olarak değiştiremediği şartlar nedeniyle kendine gard almış olduğunu düşünür. İnancının emrettiği yoksula yardım etme durumunun dahi karşısında yer alan Matryona'nın Simon'a bu denli sert çıkmasının nedeni inancı yüzündendir. İnancının gerekleri nedeniyle kendi olmaktan çıkan Matryona hesapçı bir beyine sahip olmuştur. Buradan çıkacak olan sonuç ise şudur: Çok kullanışlı yapısı nedeniyle dinler her şeyden önce yoksulların yoksulluğunu sorgulamasını engeller, insanlara kendi olma şansını tanımaz ve onları tekdüze hale getirmeyi amaçlar. Din inanan her insanı Amok Koşucusu haline getirir. Tolstoy'un gözlemlediği gerçeklikler bununla eşdeğerdir. Hayatın Anlamı'nda yer alan öyküler dönemin Rusya'sında yaşanan trajedileri, yokluk-varlık, sevgi-sevgisizlik, inanan-inanmayan bağlamında işlenir ve bu işleniş de dinin yarattığı robotları net olarak görmemizi sağlar. Nesnel gerçeklikten uzak, fanatizme neden olan inanç, yapısı nedeniyle psikolojik hastalıklar ortaya çıkıyor. Hangi din olduğu fark etmeksizin sorgulamadan herhangi bir dine inanan bireyde görülen en büyük rahatsızlık Amok Koşuculuğudur. Amok, hep cinnet halinde olma, sonunu asla düşünmeden, hesap etmeden şiddet kullanma durumudur. Psikoloji biliminde ise Amok; bir düşünce döneminin sonrasında gelen şiddet ve bazen cinayetle sonuçlanan atakların görüldüğü dissosiyatif bir tablodur. Erkekler arasında daha yaygındır ki bir hakaret sonrasında başladığı gözlemlenmiştir. Kötülüğe uğradığını ya da kötülüğe uğrayabileceğine dair sanrılar bulundurmaktadır. Kundera Felsefesi günümüzde Sufizm olarak ta bilinir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/01/hakan-erol-sis-ve-gece/", "text": "12 Temmuz 1960 yılında Gaziantep'te doğmuştur Ahmet Ümit. Polisiye türü denildiği zaman, son zamanlarda akla ilk gelen isimlerden biridir. Ahmet Ümit, 1980'lerin sonuna doğru gittiği Moskova'da, Moskova Sosyal Bilimler Akademesi'nde eğitim gördü. Burada şiir yazmaya başladı. Sokağın Zulası adlı şiiri aynı yıl içinde yayımlandı. 1992 yılında ilk öykü kitabı olan Çıplak Ayaklıydı Gece'yi yazdı. Bu kitap ödül de aldı aynı zamanda. Bununla beraber Ümit, yazın hayatında daha fazla yer almaya başladı. Sedat'ın ikiz kız çocuğu vardır. Ayça ve Gökçe... İkisine de olabildiğince şefkatli davranır Sedat. Aşık olduğu kadın Mine, Güzel Sanatlar bölümünde okuyan bir üniversite öğrencisidir. Üst kat komşusu Sevim hanımların kızıdır. Sedat, işte bu kıza aşıktır. Onunla birlikte olur, ancak onun hamile olduğunu çok sonra iş işten geçtiğinde öğrenir. Sık sık Mine için Kurtuluş'a, Mine'nin kaldığı eve gider. Bir süre sonra Mine ortadan kaybolur. Mine'nin alt kat komşusu aynı zamanda ev sahibidir. Madam ve onun zihinsel engelli kızı Maria o evde beraber yaşarlar... Kitabın düğüm noktasını ise bu bölüm oluşturur zaten. Mine'nin kaybolmasıyla, Sedat'a düzenlenen suikast aynı döneme denk gelir. Sedat, suikastten son anda kurtulmuştur. Ona suikast yapan ise bir örgüt üyesi olan Fahri'dir. Sedat, çatışmada Fahri'yi öldürmüştür... Fahri'yle beraber, Sedat'a suikast düzenleyen simitçi ise olayları daha da gizemli kılsa da, bu giz kısa bir süre sonra, büyük hayal kırıklığıyla, çok basit bir şekilde ortadan kalkar. Aynı acemilik simitçinin yakalanmasından sonra da kendini göstermiştir. Simitçi, yani Fahri'nin çok sevdiği bir ağabeyi, dostu olan ama örgüt işlerine hiç bulaşmamış, namus meselesi nedeniyle cezaevinde yatan Cuma'dır. Cuma da sorguya çekilir. Zor bir durumda ve ağzı burnu kan içinde olan Cuma'nın daha ikinci soruda bütün olaylar silsilesini anlatması şaşkınlık vericidir. Hem de Sedat'ın sadece Fahri ölmeden önce bize her şeyi anlattı, bir şey saklama o yüzden yalanıyla... Sanki başı-sonu belli cümleler, olayların yarattığı tahribat göz önüne alınmaksızın bir güzel karakterlere yedirilmiş gibi... Yani bir istihbaratçıya suikast düzenlendikten sonra olayların bu kadar çabuk çözümlenmesi, ağızdaki tadı ekşitmiştir. Fahri'nin bu suikast girişimini örgüt için değil, Mine'yi sevdiği için ve Sedat'ın kendisini ortadan kaldıracağından şüphelenerek yapması, ne derece profesyonelce kurgulanmışsa, bu kurgunun çözümü de o derece basitçe gerçekleştirilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/02/13-uluslararasi-alanya-heykel-sempozyumu-2016-son-basvuru-15-eylul-2016/", "text": "Uluslararası Alanya Heykel Sempozyumu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi ile Alanya Belediyesi tarafından 2004 yılından bu yana gerçekleştirilmektedir. Sempozyumun organizasyonunu MSGSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü ile Alanya Belediyesi yürütmektedir. Sempozyumun amacı Alanya'ya nitelikli çağdaş sanat yapıtları kazandırmaktır. Madde 1. Uluslararası Alanya Heykel Sempozyumu, Alanya'da 1 -30 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleştirilecektir. Madde 2. Sempozyuma katılacak sanatçılar, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden üç ve Alanya Belediyesini temsilen iki üyenin katıldığı jüri tarafından, sanatçıların gönderdikleri başvuru dosyaları esas alınarak saptanacaktır. Sempozyum sonunda her sanatçıya Alanya Belediyesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi tarafından onaylanmış bir katılım belgesi verilecektir. Madde 3. Sempozyuma 10 sanatçı katılacaktır. Katılımcılardan biri, MSGSÜ Heykel Bölümünce görevlendirilmiş öğretim elemanı olacaktır. Jüri gerekli gördüğü takdirde katılımcı sayısı 10 kişiden az olabilir. Sanatçıların beş yıl süresince ikinci kez katılımları kabul edilmeyecektir. Madde 4. Yontu malzemesi olarak yaklaşık 50 cm çapında, 300 cm uzunluğunda sedir ağacı ve yardımcı malzeme olarak demir kullanılacaktır. Demir malzeme sanatçının projesine bağlı olarak profil ya da sac formunda temin edilebilir. Madde 6. Yapıtların mülkiyeti Alanya Belediyesi'ne aittir. Eserlerin müzeye konması veya geçici sergilere katılması amacıyla taşınması Belediye'nin tasarrufundadır. Sanatçı, çalışma sürecinin ve eserlerinin görüntülenmesine izin verir. MSGSÜ ve Alanya Belediyesi tanıtım amacıyla görüntüleri kullanma hakkına sahiptir. Madde 7. Sanatçıların sempozyum süresince gerçekleştirdikleri yapıtlar, Alanya'da hazırlanmakta olan heykel parkına, park tamamlandığında Sempozyum Komitesi ve Alanya Belediyesi tarafından belirlenen yerlere yerleştirilecektir. Madde 8. Sempozyuma katılan sanatçıların, ulaşım, sabah, öğle ve akşam yemekleriyle konaklamaları Alanya Belediyesi tarafından karşılanacaktır. Madde 9. Sempozyuma katılan her sanatçıya sadece bir kişi refakat edebilir. Bu refakatçinin konaklama ve sabah, öğle ve akşam yemekleri karşılanacaktır. Refakatçilerin ulaşım masrafları kendilerine aittir, çalışmaları için de herhangi bir ek ücret ödenmeyecektir. Madde 10. Ulaşım, tüm sanatçılar için ekonomi sınıfı, gidiş-dönüş uçak bileti ve havaalanından karşılamayı kapsar. Her sanatçı uçak biletini kendisi temin edecek ancak Alanya'ya vardığında uçak bilet bedelleri Alanya Belediyesi'nce kendisine ödenecektir. Madde 11. Kendisine tanınan sürede ve mekanda yapıtını gerçekleştiren her sanatçıya, genel harcamalar ve telif hakkı olarak toplam 2000 ödenecektir. Ödeme, sempozyumun ilk beş günü içerisinde net 1000 , sempozyumun son gününde net 1000 nakit ödeme şeklinde yapılacaktır. Madde 12. Sempozyuma katılmaya hak kazandığı halde gelemeyeceğini bildiren sanatçıların ya da sempozyumun başlangıç tarihinden itibaren 5 günlük süre içerisinde herhangi bir mazeret bildirmeksizin sempozyumda hazır bulunmayan sanatçıların katılımları iptal edilecektir. Madde 13. Sanatçılar, çalışma saatleri içerisinde sempozyum alanında bulunmak ve sempozyum takvimine uymakla yükümlüdürler. Gelişebilecek istisnai durumlar Sempozyum Komitesi'nce değerlendirilir. -Başvuru formu. -Sanatçının katıldığı en önemli 10 etkinliği belirttiği bir daktilo sayfasını aşmayan İngilizce veya Türkçe fotoğraflı özgeçmişi. -Sanatçının gerçekleştirdiği beş çalışmayı tanıtan. jpeg formatında görsel doküman. -Sanatçının sempozyumda gerçekleştireceği yapıtı değişik açılardan gösteren çizim, maket fotoğrafları, montaj şeması, varsa heykelde kullanılacak ek malzemeler. Sanatçı gerekli gördüğü takdirde yapıt hakkında İngilizce veya Türkçe kısa açıklama dosyada yer alabilir. -İletişim için e-posta adresi. Madde 2. Yukarıdaki belgeleri içeren ve toplam 1.5 MB aşmayan başvuru dosyası en geç 15 Eylül 2016 Perşembe günü, saat 17.00'ye kadar aşağıdaki adrese e-posta ile iletilmelidir. Sadece e-posta yoluyla yapılan başvurular kabul edilecektir. Eksik başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. Madde 3. Başvuru dosyalarındaki belgeler, basın duyurusu ve daha sonra basılacak olan katalog ve benzeri yayınlarda kullanılabilecektir. Madde 1. Ağaçların büyük kesimleri için hızar, şerit, planya ve marangozhane hizmeti temin edilecektir. Ayrıca ağaçta kullanıma uygun nitelikte bir adet matkap ve montaj işlerinde kullanılmak üzere 25mm çapından az olmayan, 50 cm uzunluğunda matkap ucu temin edilecektir. Madde 2. Tüm sanatçılar zincirli testere dahil kendi aletlerini getirmekle yükümlüdür. Madde 3. Montaj haricindeki ek malzeme kullanımında teknik çözüm ve masraf sanatçıya aittir. Madde 4. Sanatçılara sempozyum alanında 220V elektrik, uzatma kablosu, gölgelik ve ayrıca zincir testerelerinin bakımı için gerekli malzemeler ( benzin, iki zamanlı motor yağı, 30 numara zincir yağı) temin edilecektir. Madde 5. Çalışma alanında güvenliği sağlamak için gündüz ve gece güvenlik görevlileri bulundurulacaktır. Madde 6. Sempozyum süresince katılımcıların, üçüncü kişilerin ve çalışanların uğrayabilecekleri her türlü doğrudan ve dolaylı zarar, ziyan ve iş kazalarından MSGSÜ sorumlu olmayacaktır. Madde 7. Büyük / küçük kesici, delici her türlü aletin bakımı için bir teknisyen sempozyum süresince görevli olacaktır. Madde 8. Sanatçılar kendi kaza sigortalarını yaptırmakla yükümlüdürler. Madde 9. Çalışma açık havada gerçekleştirilecektir. Sanatçıların, ani yağmur ve sıcak gibi mevsime bağlı hava şartlarına hazırlıklı olmaları gerekmektedir. Madde 10. Yapıtların herhangi bir nedenle sempozyum süresi içerisinde gerçekleştirilememesi durumunda, Alanya Belediyesi ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü'nün oluşturduğu Sempozyum Komitesi karar alma hakkına sahiptir. Bu kararlar sonucunda sanatçılarla yaşanabilecek ve dostane çözüm yoluyla giderilmeyen her türlü uyuşmazlığın giderilmesinde yalnızca Alanya Mahkemeleri ve İcra Müdürlükleri yetkili kılınmıştır. 15 Eylül 2016 Sempozyuma son başvuru tarihi. 21 Eylül 2016 Başvuran sanatçılara sonuçların e-posta yoluyla bildirilmesi. 04 Ekim 2016 Sempozyuma katılacak sanatçıların tercih ettikleri geliş-gidiş detaylarını bildirmeleri için son gün. 31 Ekim 2016 Buluşma: Sanatçıların karşılanması, konaklama mekanlarına yerleşmeleri. 1 Kasım 2016 Açılış töreni. Sempozyumun başlangıcı. 30 Kasım 2016 Kapanış töreni. Sanatçıların katılım belgelerinin verilmesi, genel harcamalar ve telif hakkı ödemelerinin yapılması. 1 Aralık 2016 Alanya'dan ayrılış. Sempozyuma katılmak üzere başvuran sanatçılar, sempozyum şartnamesini ve takvimini kabul etmiş sayılırlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/02/international-sculpture-symposium-european-capital-of-culture-pafos2017-legends-and-sculptures-deadline-15th-october-2016/", "text": "The International Sculpture Symposium European Capital of Culture Pafos2017 will be held in Yeroskipou, Cyprus 9th 24th September 2017. contact and acquaintance of Paphos visitors with the art of sculpture. exchange of art knowledge and experiences amongst artists of different cultures. -accommodation 2.500 after completion of the project. complete their project according to the sketches which were accepted to the symposium. In case an artist will not be able to complete his work on time (15 days) he will not be given the aforementioned money award. have their own personal sculpting and finishing tools, and will be in charge of maintaining their equipment. A locked area will be provided for the storage of tools. In addition, the sculptors must have their own safety items necessary to their activity and professional discs for cutting stone, etc. make arrangements for their personal insurance during the period of the Symposium. The organizers accept no responsibility for personal injury or any other accident. The Jury will select 10 sculptors according to their project proposal. Participation in previous symposia is required. All documents should be sent electronically at the following e-mail address foukara_katerina@hotmail. com by 15th of September 2016. For downloading the Participation Form please click here. at least 3 photos of large-scale sculptures from previous sculpture symposia. The results will be announced on 15th October 2016. The symposium will not cover other expenses such as beverages, cell phone charges etc. The sculptures created during the Symposium will be installed at the sculpture park in Yeroskipou and constitute the property of the municipality of Yeroskipou. For more information, please contact Katerina Foukara, curator and coordinator of the Symposium."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/02/the-masters-etching-deadline-monday-12-september/", "text": "The Masters is a series of annual exhibitions established by the Royal Society of Painter-Printmakers focusing on a particular branch of printmaking. Selected works will be exhibited at Bankside Gallery, 48 Hopton Street, London SE1 9JH from 9-20 November 2016. This year's exhibition will be curated by Norman Ackroyd RA RE and will be devoted to works that employ any intaglio printmaking techniques. This includes: etchings, engravings, drypoint, aquatint and mezzotint. Any print that has intaglio printmaking as its primary medium is eligible. - Art Angels Prize £250 plus the possibility of the image being published on an Arts Angels greetings card. - Fenner Paper Prize £250 worth of paper. - Intaglio Printmakers Prize £100 worth of materials. - John Purcell Prize £150 worth of paper - Lawrence's Printmakers Prize £100 worth of materials - Great Art Prize £150 worth of materials from Great Art. - Red Hot Press Prize free studio membership 2017; invitations to take part in their exhibitions. - The Eames Fine Art Prize £250"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/05/2017-miami-university-young-painters-competition-deadline-september-14-2016/", "text": "Young Painters, U. S. residents, ages 25 35 as of competition entry are invited to participate in an annual juried competition for the 2017 $10, 000 William and Dorothy Yeck Award. Entrants should have achieved a significant degree of success as an emerging artist of noteworthy talent. The winner will become part of the Miami University Best Young Painters of the Twenty-First Century Collection. Jed Perl is a regular contributor to The New York Review of Books and has over the years been the art critic for Vogue and The New Republic. A reviewer in the Atlantic, writing about Magicians and Charlatans Perl's most recent collection of essays observed that he may be the finest American critic at work today in any field. And the poet John Ashbery, writing of Perl's criticism, has said that he is an almost solitary, essential voice. Jed Perl's other books include Antoine's Alphabet, Paris Without End, and New Art City, which was a 2005 New York Times Notable Book. He is currently working on the first full-length biography of the sculptor Alexander Calder, to be published by Knopf. Perl is the recipient of awards from the Guggenheim Foundation, the American Academy in Rome, the Leon Levy Biography Center at the City University of New York, and the Ingram-Merrill Foundation. He has appeared on Charlie Rose, the McNeil Lehrer News Hour, CNN, and National Public Radio; he teaches at The New School in New York City, where he lives. - Entry Form and Artist Contract: hard copy please - Submission of Paintings: up to 5 entries; no dimension exceeding 72 , artwork completed within the past three years that demonstrate the scope and depth of your work. All works submitted must be available for the exhibition and purchase award. (Exhibition dates: December 14, 2016 February 10, 2017.) All images submitted should be on CD or thumb-drive, JPG, 5 x 7, 355 dpi, RGB color mode. Please organize the disc/drive with each JPG having last name of artist and entry number, The word document should be titled, Image List, with the following information per entry: Artist name, Title of work, Year of work, Media, Dimensions. - Also Include: - - Your complete resume - Check made payable to Miami University for $25.00 - SASE with correct postage for return of disc/thumbdrive, if needed Finalists chosen by the Juror will be notified in mid-October 2016. Images of the finalists' works will be retained by Miami University. The $10,000 Yeck Purchase Award winner may be invited to visit the University to coincide with the 2018 competition. Participation in the exhibition entry process constitutes an understanding and acceptance of the conditions set forth herein, including the right of Miami University to use submitted images for publicity and educational purposes. All finalists will assume the cost of shipment of artworks to Miami University. Works must be packed in reusable crates/boxes and constructed to withstand the rigors of commercial shipping. Finalists are responsible for the repair of damaged crates before the works are returned. Works may also be hand-delivered. Hand-delivered works must also be picked-up from Miami University. Miami will assume the cost of return shipping of the finalists' paintings. Works will be fully insured while on the premises of Miami University and while being returned to the artist."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/05/wayne-art-center-the-nude-figure-juried-exhibition-deadline-september-9-2016/", "text": "Thank you for your interest in applying to The Nude Figure juried by Paul DuSold and Scott Noel. The exhibition will run from October 16 through November 19,2016 and will be held at the Wayne Art Center, 413 Maplewood Avenue, Wayne, PA, 19087, 610-688-3553, www. wayneart. org. The Nude Figure will present a survey of contemporary responses to the nude to illuminate resonances between traditions of imagining the figure and the artist's personal experience. The theme of mirroring is a metaphor for the persistence of the nude as a theme in art and our shared visual understandings of the body. Entries are being accepted in painting, drawing, printmaking, photography, sculpture, ceramics, fiber, glass and mixed media. Jurors Paul DuSold and Scott Noel, look to assemble a survey of contemporary responses to the nude to illuminate resonances between traditions of imagining the figure and the artist's personal experience. The theme of mirroring is a metaphor for the persistence of the nude as a theme in art and our shared visual understandings of the body. Wayne Art Center is pleased to welcome Paul DuSold and Scott Noel as the jurors for the The Nude Figure exhibition. Paul DuSold lives and maintains a studio in the Mt. Airy section of Philadelphia. He exhibits his work in Philadelphia at the Gross McCleaf gallery. Paul is a graduate of the Pennsylvania Academy of Fine Art. His work is best described as atmospheric representational with subject matter including nudes, portraits and still-life. For many years Paul has taught painting at the Woodmere Museum and the Fleisher Art Memorial. His teaching methodology is to emphasize in teaching that it is always on understanding of fundamental. I believe the students are best served by learning to see with more sensitivity and handle their materials with more awareness and sensitivity. Paul DuSold's artwork is best described as atmospheric representationalism. Still life, figures in landscape and portraits are his preferred subject matter. DuSold's influences are mostly sixteenth and seventeenth century Italian and Spanish painters; he is perhaps most informed by the use of oil paint as an expressive medium by the Venetian artists of the sixteenth century. The primary aspiration of his efforts is to paint pictures whole effect of meaning is achieved through a very acute balance of color, light and shadow and scale of forms. Scott Noel began teaching and exhibiting in Philadelphia in 1980, two years after completing undergraduate study at Washington University in St. Louis. Since that time he has mounted over thirty solo exhibitions at galleries, universities and museums alongside many group shows. Solo shows have appeared at the State Museum in Harrisburg, the University of Virginia, the Bowery Gallery, the Painting Center and fifteen exhibitions at the More Gallery, Mangel, and Gross McCleaf Galleries in Philadelphia. Noel has curated exhibitions for museums, The Evidence of the Senses at the Woodmere Museum in 1990 and Imaginative Affinities: Echoes of Edwin Dickinson in Contemporary Painting at the Pennsylvania Academy in 2002. He has also written catalogue essays for peers and forbears, including Lennart Anderson, Larry Day, Rose Naftulin and Sangram Majumdar. Noel's paintings are included in numerous private, public, and corporate collections. He has received grants from the Bader Foundation, The Pennsylvania Council for the Arts and the Independence Foundation as well as a fellowship to the Cite Internationale des Arts in Paris. His work has been reviewed in Arts and Art in America and he has twice been profiled in American Artist (1997, 2009). Scott teaches figure drawing and painting in the Certificate/BFA and MFA programs and is a critic in the MFA program. 1. Open to all artists working in painting, drawing, printmaking, photography, sculpture, ceramics, fiber, glass and mixed media. 2. Work submitted must be innovative and original in design. 3. Works submitted must have been completed after January 1, 2014. 4. Collaborative work is accepted. Please include all artists' names on the on-line application. 5. Some size restrictions apply. Please contact WAC if you have an excessively large and/or complex installation. 6. No accepted work may be picked up before the closing of the exhibition. 7. Art work must be available for sale during the length of the exhibition. 8. If artwork is sold during the jurying acceptance process, the Wayne Art Center will retain 40% of the retail price. 9. Work damaged in shipping may not be presented based on extent of deterioration. 10. Withdrawal of accepted work by the artist prior to the exhibition will result in exclusion from exhibiting at WAC for the following year (2017). 11. All artwork submitted online must be available for the entire duration of the jurying process and show. If the piece is accepted to both The Nude Figure and a simultaneously running show, the piece must only be exhibited in The Nude Figure. 12. Wayne Art Center reserves the right to reject entries that do not meet the requirements. Shipped work that differs from work accepted from digital submission will be disqualified. All accepted work must have proper identification. Our efforts to cultivate organizations that acknowledge artists in various disciplines are ongoing. We are very pleased to announce $3,000+ in prize awards this year. The jurors, Paul DuSold and Scott Noel will select and announce the award winners on October 16, 2016. Once an artist is accepted into The Nude Figure, additional group and/or solo exhibition opportunities may come available at the Wayne Art Center. 10th 12th the fee will be $65.) An overall image and up to 2 optional detail images of at least 2100 pixels resolution may be submitted per piece. Two pieces total are accepted per one artist application. No slide entries or drop off of artwork will be accepted. Visa, MasterCard, or PayPal, will be accepted for entry fee payment. United States applicants may pay by personal check. Mail check to the WAC mailing address. The application will not be finalized until the entry fee has been paid. The artist contact email provided on the on-line application must remain active during the submission and exhibition process. The artist is responsible for checking their email for acceptance and/or decline and other information regarding the The Nude Figure exhibition. No paperwork or communications will be mailed regarding acceptance and/or declined information. If work is selected for The Nude Figure, the artist is financially responsible for the shipping to Wayne Art Center and return shipping and in-transit insurance both ways of the work. For internationally accepted work, please review the country of origin shipping and custom regulations and the best way for US customs to receive the work. Regulations and rules change frequently and can cause artwork to be held up in customs or be returned to the artist. WAC will not be responsible for loss or damage to work in transit to or from Wayne Art Center. Wayne Art Center will not responsible for loss, theft or damaged work after 30 days from the last day of show, November 19, 2016, due to artist failing to retrieve exhibition work. While every care will be exercised in the handling of all works submitted, the Wayne Art Center cannot assume liability for any loss or damage to artwork in transportation or otherwise. The artist is responsible for insurance while the artwork is in transit to Wayne Art Center as well as when the piece is shipped back following the exhibition. In the event of damage to the artwork during the shipping, the artist will be required to provide documentation confirming the value of the work, the extent of the claim and to settle claims directly with the shipping carrier. Neither the Wayne Art Center nor any agent will be responsible for damage or loss to any work of art submitted. Wayne Art Center provides insurance coverage only while work is on our premises. Other insurance coverage is strongly recommended and is the artist's responsibility. Once the artwork is shipped with the designated carrier, the insurance is the responsibility of the artist and not with WAC. If the artwork installation is overly complex, WAC will contact the artist to request assistance with the installation process. The artist may be required to assume financial responsibility for any alternations that are requested or required by a particular installation. The artist is welcome to install their complex artworks if necessary. Installation requests must be requested in advance and approved by WAC. The Nude Figure artwork must be available for sale. All work must be available for sale during the application process and until October 16, 2016. NFS or POR submissions will not be accepted. There is not a threshold for artwork pricing level. If the piece is sold during the application process or after acceptance into the show, the artist must contactWAC and the piece will be disqualified. Please note that price of artwork entry may not be changed after it is set with the online application. WACwill retain 40% commission of the sale price. All work must be available for sale and therefore insurance will be set at 60% of sale value. All work will be insured while in the Wayne Art Center facility. Accepted work must be for sale in order to be included in this exhibition and a price must be listed on the entry application. Once this price is established with the online application, itCANNOT be revised on inventory sheets, or any communications. Otherwise, price difference will be the responsibility of the artist and not WAC. WAC will retain 40% commission of work sold during the exhibition dates, or on any sale that results from mediation by the WAC staff. Once the online form is started, the applicant cannot go back so please have all information and images ready. Applicants must fill in all requested information. No information is retained on the new application from a previous entry application. Overall and Close-up images of each piece (At least 2100 on the longest side and JPG format only)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/06/acik-studyo-gunleri-open-studio-days-son-basvuru-06-eylul-2016/", "text": "Bu sene üçüncüsü gerçekleştirilecek olan Açık Stüdyo Günleri'nde sanatçılar, kendi atölye, ev ve alanlarında eserlerini meraklı bir ziyaretçi kitlesi ile paylaşma fırsatı buluyor olacak. Deniz Beşer ve Juliane Saupe'nin sponsor desteği olmaksızın koordine ettiği organizasyonda sanatçı başvuruları için son tarih 6 Eylül 2016. ASG 2016 da resim, heykel, seramik, enstalasyon, fotoğraf, video ve performans gibi disiplinler üzerine çalışmalar gerçekleştiren görsel sanatçılar, Taksim, Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye ve Kadıköy bölgelerinde bulunan ev ve atölyelerini ziyaretçilere açıyorlar. 7-9 Ekim 2016 tarihlerinde düzenlenecek etkinlikte ziyaretçiler, harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçıların çalışma ortamlarına misafir olacak. Sanatı sergilemek ve günümüz sanat piyasasının önemli unsurlardan biri olan ağ oluşturma için bağımsız bir yapı mantalitesi güden Açık Stüdyo Günleri, aynı zamanda sanatın herkese erişimine olanak sağlamayı amaçlıyor. Bu bağlamda ASG 2015'de 43 katılımcının 33 atölye ve evi 3 gün boyunca yüzlerce sanatsever tarafından ziyaret edildi. Taksim, Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye ve Kadıköy bölgelerinde ev, atölye ve alanları bulunan resim, heykel, seramik, fotoğraf, enstalasyon, video ve performans gibi disiplinler üzerine çalışmalar gerçekleştiren tüm görsel sanatçı ve bağımsız sanat mekanları başvuru yapabilir. http://openstudiodays. com adresinde bulunan ASG başvuru formunu doldurduktan sonra 5 farklı eser-projenizi ve 3 adet atölye fotoğrafını ekleyerek 6 Eylül 2016 ya dek openstudiodays@gmail. com a göndermeniz yeterli."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/06/alan-denemeleri-ve-tekler-h-avni-oztopcu-mine-sanat-galerisi-yalikavak-palmarina-bodrum-01-20-agustos-august-2016/", "text": "Avni Öztopçu'nun resimlerindeki sürece baktığımızda aynı tavrın çoğalan katmanları üzerinden ilerlediğini ve zaman zaman önceki denemelerini yeniden deneme alanlarına çektiğini görüyoruz. Farklı isimlerde olsa da kendi içinde değişimlerini geçirmiş Tek'leri kendi adlarıyla Tek Dğ ve Tek Bt da (1995) görebiliriz. Tek'lerin öncesi 1985 yılının merkezli resimleridir, bu sergideki resimlerin hazırlayıcılarıdır. Bu çalışmalar yalın ve mutlak biçim üzerinden huzur alanları ararken; yalnızlığa, biricik insana, insanın kendi alanına dokunma isteği güçlüdür. Avni Öztopçu'nun Dönemler sergisi sonrasında Tek'ler ve Korunaklar 2014 yılında açtığı son sergiydi. İki sergide de sanatçı, otuz yıl içinde ele aldığı problematiği, kendi dönemleri içinde oluşan kurgusal değişimleri, bütün içinde görmemize olanak veren bir mekanda bir araya getirmişti. Alan Denemeleri ve Tek'ler sergisinde yeni denemelerin bir bölümüyle karşılaşacağız. Bu denemelerde; karanlık alanın sınırsızlığında, açık-koyu vurgusu ile diğer tarafta ise rengin tüm halleriyle devinimi arttırdığını görürüz. Yer çekiminin güçlendiği, sürekli tetikte olma çabasıyla, dengede kalmayı destekleyen ilişkiler karşısındayız. İki karşıtlık ve vurgu sıralamasını aynı mekan alanında göreceğiz. Karşıtlığın iki halinde de devinimin uçlarda kullanılma isteği yüksektir. Bu çizgisel yapıyı beslemiştir. ... Karşıtlığın uç noktalara açılımı ile açıklık, kesinlik, sağlamlık aramam beni çizgisel bir yapıya yaklaştırmıştır. Biçim uğraşısı çizgisel yapıyı beslemiştir. Biçimi görme yöntemim belirliliğin görevine girmiştir. Bu, mutlaka her biçimin başlı başına belli olması gerektiği demek değildir; sadece her biçimde kendini belirtmek için güçlü bir eğilim vardır. Elemanları tam bir açıklık ve kesinlikle görülebilir hale getirme uğraşısına girişilmiştir. Vurgu, nesnenin sınırları üzerindedir. Çizgisel görüş, nesneleri birbirinden ayırır. Amaç, tek tek nesneleri kalımlı, elle tutulur gerçeklikler olarak kavramaktır. Her biçim, kendisi için en tipik olan yolda görünmeye zorlanmıştır. Tek motifler anlamlı karşıtlıklar halinde geliştirilmiştir. Resimlerimde her parça tüme sıkı sıkıya bağlı olmakla birlikte, daima bir çeşit bağımsızlığa sahip olmaya çalışırlar. Bu, başıboşluk değildir; tekler tüme tabi olmuştur, ama kendi başına var olmaktan çıkmamıştır. Bu, izleyiciyi ekleye ekleye görmeye, bir parçadan ötekine geçe geçe bakmaya zorlar; bağımsız kısımların bileşimiyle birlik uğraşısıdır. ... Resimlerimde belirlilik, biçimlerin görünürlüğünde kalmıştır. Tüm olarak izlendiğinde anlamda bir belirsizlik vardır. Burada söz konusu olan, sadece eninde sonunda gene de çözümlenebilecek bir bilmecenin daha da zorlaştırılması değildir; tersine burada daima belirsiz bir tarafın kalması uğraşısıdır. Bu belirsizlik görevi tek tek biçimlerin görünürlüğüne değil, bileşimin tümdeki anlamına verilmiştir. - Avni Öztopçu'nun resimlerindeki belirlilik belirsizlik halinin dereceleri değişmiş olsa da devam eder. TEK'in ya da TEK'lerin hali, halleridir; his alanıdır; ve Tek'ler tek olarak kalırken aynı zamanda diğer teklerle mesafeli birlik olma çabası vardır. Biricik insana daha fazla dokunabilme ve bulunulan alan üzerinden geniş zamana ulaşma isteği hissedilebilir. (3) 1 Öztopçu, H. Avni: Işık-Mekan-Obje, İstanbul 1986, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı Yüksek Lisans Çalışma Raporu. 2 Öztopçu, H. Avni: Kurgusal Mekan, İstanbul 1989, Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Anasanat Dalı Sanatta Yeterlik Çalışma Raporu. 3 Sumer Biber, Pınar: 2015-2016 H. Avni Öztopçu atolye konuşmalarından notlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/06/group-exhibition-featuring-works-by-carrie-johnson-gordon-moore-and-kazimira-rachfal-anita-rogers-gallery-july-26-september-6-2016/", "text": "Anita Rogers Gallery presents a group exhibition featuring works by Carrie Johnson, Gordon Moore and Kazimira Rachfal. Collectively, the show serves as an exploration of line, of balance and of the stylistic and psychological complexity of seemingly simple spatial forms. The show will be on view from July 26 through September 6, 2016 at 77 Mercer Street, Suite 2N in New York City. This painting is part of a series which evolved from works on paper shown at the Drawing Center in 2001. Open natural form structures in a state of reconfiguring layered in an atmospheric background aim to evoke a feeling of confronting what was left behind and what remains. Gordon Moore's (American, b. 1947) current paintings are informed by the artist's long history and deep understanding of the photographic process. These works begin with black and white photographs, often of found objects or of carefully constructed designs the artist creates himself. Moore then develops the images in the dark room, embracing, and even encouraging, the imperfections inherent in the interactions between the developer chemicals and the paper. Moore uses these developed surfaces, rich with depth and shadow, as the grounds for his oil paintings, which use restricted palettes of bright colors to complement the monochrome backgrounds. Inspired by Picasso and de Kooning's use of line, the resulting pieces are linear, balanced works that challenge the viewer's natural perceptions. The collection of works on view are thoughtful meditations on connections on the intersections between flatness and depth, deliberation and spontaneity, the real world and the painted world and finally, between abstraction and figuration. Originally from Cherokee, IA, Moore received his MFA from Yale University in 1972. He has been the recipient of several awards and grants, including a fellowship from the New York Foundation for the Arts, National Endowment for the Arts-Visual Artists Fellowship and the Louis Comfort Tiffany Foundation Award in Painting. His work is part of many prestigious collections, including the Museum of Fine Arts, Boston, Baltimore Museum of Art, the Block Museum of Art, Chase Manhattan Bank, General Electric Corporation, and Yale University Art Gallery. The artist lives and works in New York. Kazimira Rachfal's deeply resonant oil on paper collages are inspired by Tantra drawings from India. Made by anonymous artists, they first appeared in 17th Century religious treatises that were copied from generation to generation. This new body of work is entitled 'squaring the circle', Series I. The title of the series refers to the alchemy of constructing divine perfection with earthly materials. Rachfal's use of earthly materials is exactly what makes these small, iconic collages so intimate and evocative. Simple in form but not strictly minimalist, these richly colored works, painted on handmade Indian paper, are deeply soulful contemplations on wholeness and unity. Rachfal, born in Poland, lives and works in New York City."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/06/veda-elif-aydogdu-agatekin-galeri-selvin-2-18-agustos-10-eylul-2016/", "text": "Veda, göçün yorduğu insanları, bu insanların kendilerine yeniden kurmak zorunda kaldıkları hayatları, o hayatın içindeki tatları, anıları, yaşanmışlıkları, küçük bir kızın hatıralarında kalan parçalarla anlatmaya çalışan bir sergi. Sergiyi oluşturan serilerin her biri kırık dökük seramik parçalar ve belli belirsiz anıların içinden bir bütüne dönüşmekte ve izleyeni; ayrılmaya, kopmaya, vaz geçmeye, geride bırakmaya bir başka ifadeyle veda etmeye zorlamaktadır. Elif Aydoğdu Ağatekin bu duyguyu eski bir fotoğrafla gidip geliverilen zamanda, yıllarca yemek yenilmiş anneanne tabaklarında, çocukluk resimlerinde, hepsi bu dünyadan göçmüş büyüklerin portrelerinde ve bir daha açılmamak üzere kapatmak zorunda kaldığımız kapılarda aramaktadır. Elif Aydoğdu Ağatekin'in Veda adlı seramik sergisi 18 Ağustos -10 Eylül tarihleri arasında Galeri Selvin 2 İstanbul'da izlenebilir. Elif Aydoğdu Ağatekin 1977'de Ankara'da doğdu. TED Ankara Koleji'nde tamamladığı lise eğitiminin sonuna kadar bu şehirde yaşadı. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü'nden 2000 yılında mezun oldu. Yüksek lisans eğitimini aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Seramik Anasanat dalında 2002 yılında tamamladı. 2012 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Seramik Anasanat Dalında Sanatta Yeterlik Programını Alternatif bir ifade aracı olarak Atık Seramiklerin Seramik Sanatında Kullanımı konulu teziyle tamamladı. Atık seramikleri kullanarak biçimlendirdiği kavramsal ve politik içerikli eserleriyle yurt içinde ve yurt dışında pek çok etkinliğe katıldı. Alanında 5 ödül sahibi olan, farklı müze ve koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, halen Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi Güzel Sanatlar ve Tasarım Fakültesi Seramik ve Cam Bölümünde Yardımcı Doçent olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/08/ressam-tanju-demirci-hayata-veda-etti/", "text": "Ressam Tanju Demirci hayata veda etti. Tanju Demirci'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Kendisini daima yapıcı, yardımsever kimliğiyle, güler yüzü ve dostluğuyla hatırlayacağız. Merhuma Allah'tan rahmet, kederli eşi Songül Demirci'ye ve sevgili oğlu Alperen Demirci'ye ve tüm ailesine sabır ve başsağlığı diliyoruz. Sanat camiasının ve tüm sevenlerinin üzüntülerini paylaşıyoruz. Cenazesi bugün (8 Ağustos 2016), Göztepe Tütüncü Mehmet Efendi Camii'nde okunacak ikindi namazının ardından Karacaahmet mezarlığına defnedilecektir. Bugün Mimar Sinan Üniversitesi'nin önünden saat 16:00'da araç kaldırılacaktır. 1984 Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliğini bitirdi. 1986 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünde Yüksek Lisans yaptı. 1991 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümünde Sanatta Yeterlik yaptı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/11/dokuz-kadin-sanatcimiz-batum-baski-festivalinde/", "text": "Yaşam ve Yerkonsepti ile 17 Ağustos 7 Eylül 2016 tarihleri arasında Batum Çağdaş Sanatlar Müzesi, Batum Çağdaş Sanat Merkezi, TBC Bank Galerisi ve çeşitli yerlerde gerçekleşecek olan festivaleAlmanya, Amerika, Ermenistan, Gürcistan, İngiltere ve Türkiye'den sanatçılar son 2 yıl içinde ürettikleri eserlerle katılıyorlar. 17 Ağustos 7 Eylül 2016 tarihleri arasında I. Batum Baskı Festivali kapsamında Batum Çağdaş Sanat Müzesi'nde gerçekleşecek olan Yaşam ve Yer isimli sergide Türkiye'yi dokuz kadın sanatçımız farklı tekniklerle gerçekleştirdikleri baskı resimleri ile temsil edecekler. Proje direktörlüğü NanaKirmelashvili'ye, baş küratörlüğü NanaZaalishvili'ye, ve Türkiye küratörlüğü Denizhan Özer'e ait olan festivalde Aslıhan Kaplan, Beyza Boynudelik, Desen Halıçınarlı, Gülistan Karagüzel, Mediha Sevinç, Nesli Türk, Oben Yılmaz, Sibel Kırık ve Zeynep Bingöl Çiftçi insana dair izlerin takipçisi oluyor. Bu yıl ilk kez gerçekleştirilecek olan ve Art CaucasusAssociation tarafından organize edilen 1. Batum Baskı Festivali'nde yer alacak olan 9 kadın sanatçımız kendi bakış açıları ve algılarıyla içinde bulunduğumuz zaman diliminde yaşamla olan ilişkimizi insanı merkeze alarak irdelerken bir yandan da hayatın değişkenliğini bizlere göstermektedirler. Sanatın düşünsel ve kurgusal gücü ile hayatımıza dokunan eserler Batum'da sergilendikten sonraEylül ve Ekim aylarında Kutaisi ve Tiflis'de sanat severlerin beğenisine sunulacaktır. Sergi, atölye çalışmaları ve galeri konuşmaları ile baskı resme odaklanmayı teşvik eden proje, Gürcistan Kültür Bakanlığı. British Council, Goethe İnstitute, KoridoorContemporary Art Programs tarafından desteklenmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/13/alamet-i-farika-galeri-eksen-15-agustos-10-eylul-2016/", "text": "Alamet-i Farika bir şeyi diğerlerinden ayıran nitelik / özellik anlamına gelen, Arapça kelimelerden oluşan bir tamlamadır. Etimolojik olarak incelendiğinde Arapça kökenli Alamet; belirti /iz, Farika ise ayıran anlamına gelir. Osmanlı döneminde de sıkça kullanılan bu tamlama, dönemin satışta olan ürünlerinin üzerinde bulunan ve ürünlerin hangi elden ya da kurumdan çıktığını halkın anlamasına yarayan belirli bir isim, renk, çizgi kısacası ürünün imzası niteliğinde olan herhangi bir belirti olabilirdi. Osmanlıdan günümüze kadar gelen bu isim taşıdığı özellikle, bir kurum ya da kişi tarafından ortaya konmuş ürünü taklitlerinden sakınır ve siz ürünün Alamet-i Farikasını gördüğünüz zaman orjinalliğinden emin olabilirsiniz. Bir sanatçı için en çok zaman alan şeydir belki de, sanatçının kendi tarzını oluşturması ve izleyicinin, bir sanatçının eserini görüp artık imzasına bakmadan salt çizgisi, kullandığı renkleri ya da eserine yansıttığı ve aslında sanatçının ismini, imzası olmasa da gizlice belli ettiği tarzından eserin kime ait olduğunun anlaşılır olması. Ve bir sanatçı için bu noktaya gelebilmek artık kendi Alamet-i Farikasını oluşturduğunun güzel bir kanıtıdır. Galeri Eksen bu kez, ağırladığı 30 sanatçı ile güncel sanatın başarılı isimlerinin Alamet-i Farikalarını gün yüzüne çıkarıyor. Sergide yer alan farklı disiplinlerden, çizgilerden, tarzlardan gelen 30 sanatçı bir araya gelerek kendi Alamet-i Farikalarını izleyici ile buluşturuyor. Her biri algıladığı dünyayı kendisine has malzemelerle resim ya da heykel olarak somutlaştıran sanatçılar, eserleriyle karakterize olmuş yönlerini başarılı bir şekilde yansıtıyor. 30 sanatçı... Özünde farklı düşünceleri, hayalleri ve bakış açılarını barındıran 30 farklı insan. Tek bir konu üzerinde düşünmeleri ve bunu bize somut bir şekilde yansıtmaları istense bile ortaya çıkacak 30 farklı yaratı demek bu. Her biri kullandıkları malzeme ve teknik ile birbirinden ayrılıyor ve her bir yapıt sanatçısının karakterini taşıyor. Aslında gerçek Oscar Wilde'ın Dorian Gray'in Portesi adlı kitabında ressam Basil Hallward'ın sözleri kadar net: Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. Bu cümlenin ötesinde, hissedilerek ortaya konulan her sanat eseri yaratıcısından bir parça taşır artık. Sanatçı ve eser bütünleşir ve sanatçı eserini/eserlerini karakterize eder. Ortaya koyduğu yaratı artık sanatçının Alamet-i Farikası olur. Sergide farklı disiplinlerden eserlerini görebileceğiniz sanatçılar; Haydar Akdağ, Mehmet Tuğrul Anday, Şeyma Barut, Beyza Boynudelik, Abdulkerim Bozan, Begüm Canel, Şahin Demir, Ezgi Demirel, Çağdaş Erçelik, Kader Genç, Merve Gürlek, Filiz Hatipoğlu, Filiz Kallenci, Nebahat Karyağdı, Azamat Kuliyev, Zafer Malkoç, Dilara Mataracı, Ali Omarr, Aylin Örücü, Mustafa Özbakır, Zeynep Özdemir, Sevim Özyurt, Tuncay Saydam, Hülya Sözer, Rugül Serbest, Güzin Tangör, Elif Tolun, Ertuğrul Tuna, Melike Uçku ve Ülkü Yılmaz Alamet-i Farika sergisi ile 15 Ağustos'da Galeri Eksen'de izleyicilerini bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/13/dunya-cagdas-sanatindan-ornekler-kasim-ayinda-contemporary-istanbulda/", "text": "ContemporaryIstanbul Kasım ayında yerli-yabancı galeri seçkisi, yeni bölümleri ve VIP programı ile İstanbul'u hareketlendirecek. Sanatın birleştirici gücünden destek alan ContemporaryIstanbul, Türkiye'nin geçtiği süreçte İstanbul'un önemli bir kültür merkezi olarak konumunu pekiştirmeyi hedefliyor. İstanbul'u çağdaş sanatla buluşturan ContemporaryIstanbul 11. yılında da Akbank ana sponsorluğunda çağdaş sanatın örneklerini sunacak. Bölgesel karakterinden aldığı güçle Orta Doğu, Balkanlar, Kafkasya ve Doğu Akdeniz ülkeleri ile beraber Avrupa ve Amerika'ya uzanan ContemporaryIstanbul, tüm dünyaya hitap eden bir çağdaş sanat fuarı konumunda yer alıyor. Bu özelliği ile dünya genelinden sanatçıları ve koleksiyonerleri Türkiye'de ağırlayacak olan ContemporaryIstanbul, aynı zamanda tüm dünyaya Türkiye hakkında da olumlu mesajlar veriyor olacak. Ali Alışır;video, fotoğraf ve kitap enstalasyonları yurt dışında pek çok galeride sergilenen Can Altay; seramik, heykel, video ve fotoğraf çalışmalarıyla yerleşik sanat anlayışını sorgulayan Burçak Bingöl;dünyada çok sayıda müzede eserleri bulunan Şilili sanatçı Victor Castillo; Altın Palmiye ödüllü, yönetmen, film ve fotoğraf sanatçısıNuri Bilge Ceylan;video, fotoğraf, heykel ve çizimleriyle ön plana çıkan genç sanatçı Sibel Diker; 40 yıla yakın sanat hayatının geniş yapıt seçkisi İstanbul Modern'de sergilenmeye devam edenİnci Eviner;eserlerinde resim ve performans sanatını bir araya getiren İspanyol sanatçı YagoHoral;2009 yılında İstanbul Bienali'nde de eserleri gösterilen Filistinli sanatçı WafaHourani; Türkiye'de performans sanatının öncü isimlerindenŞükran Moral; fotoğraf ve çizim estetiğini buluşturan Amerikalı sanatçıIscaGreenfield-Sanders; fotoğraf ve video çalışmalarıyla tanınan İranlı sanatçıMamaliShafahi ve kültürlerarası kimlik meselesine yeni bakış açıları kazandıran İranlı sanatçıFarniyazZaker'in de aralarında yer aldığı 200'ü aşkın uluslararası sanatçınıneserleri izleyiciyle buluşacak. İstanbul'un kültür, sanat ve tarih açısından önemli konumunu korumak için tüm sanatçı ve sanat kurumlarına büyük sorumluluk düştüğünü belirten ContemporaryIstanbul Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli, ContemporaryIstanbul'un 11. yılını şu sözleri ile değerlendirdi. Güreli, ContemporaryIstanbul, 11. yılında da Türk çağdaş sanatının yanı sıra içinde bulunduğu bölgenin sanat üretimini de uluslararası bir platformda sunmaya devam ediyor. ContemporaryIstanbul olarak her zaman çağdaş bir yaşamın destekçisi olduk. 11 yıldır gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında ülkemizin bu yönde gelişimi ve tanıtımı için vargücümüzle çalışıyoruz. İstanbul'un bir kültür merkezi olarak arz ettiği önemden yola çıkarak sanatın birleştirici ve hoşgörülü doğasına bugün her zamankinden daha fazla inanıyoruz. Sanatı destekleyen ve sanata yatırım yapmayı bir tutkuya dönüştüren pek çok sanatsever, özellikle çağdaş sanatın günümüz toplumunu yansıtma gücüne inanıyor. 40'tan fazla sanat galerisi, özel çağdaş sanat koleksiyonları, sanat kurumları ve bienal ile birlikte İstanbul'da oldukça dinamik bir çağdaş sanat ortamı var. Etkili bir sanat piyasası gücünü bölgesel konumundan alır. Ne kadar şanslıyız ki İstanbul da içerisinde bulunduğu bölge bakımından son derece önemli bir merkez konumunda dedi. ContemporaryIstanbul İcra Kurulu Üyesi Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ise 10 yılda gerek Avrupa'daki gerekse ülkemizdeki pek çok ekonomik ve güvenlikle ilgili tehditlere rağmen sanat piyasasının büyüdüğüne dikkat çekti. Kahraman, sanat alanındaki gelişme ve dönüşümün zihniyet dünyasında da gelişme anlamına geldiğini ve zorluklara rağmen yıllardır çizgisini bozmayarak ciddi bir görsel bilinç yaratan ContemporaryIstanbul'un önemini vurguladı. Fuarın bu yıl için hazırlanan yeni projelerinden Collectors' Stories'de Türkiye'nin önde gelen 60 çağdaş sanat koleksiyonundan 120 eseri ilk kez sanatseverlerle buluşacak. Türk koleksiyonerlerin kişisel sanat zevklerini gözler önüne sererek genç koleksiyonerlere ve galerilere ilham verecek olan bu yepyeni projenin yanı sıra fuarda bu yıl tasarıma ayrılan bölümü CI Designveyeni medya sanatının farklı aktörlerine yer verecek olan Plugin de yer alacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/13/saykedelik-ve-siradisi-bir-muzik-yolculugu-wild-flowers-of-anatolia/", "text": "İngiliz müzisyen Nikolai Galen, BaBa ZuLa'dan Murat Ertel ve Gevende'den Gökçe Gürçay'ın birlikte kurdukları Anadolu Blues grubu Eis Ten Polin'in ilk albümü 'Wild Flowers of Anatolia/Anadolu'nun Kır Çiçekleri' çıktı! Müziği Anadolu'dan ilham alarak yaratılan ve sözleri Türkiye'de yaşamaya dair çarpıcı hikayeler anlatan albüm, dinleyicileri saykedelik ve sıradışı bir yolculuğa davet ediyor. Türkiye'de yaşayan İngiliz müzisyen Nikolai Galen'in BaBa ZuLa'dan Murat Ertel ve Gevende'den Gökçe Gürçay ile birlikte 2013 yılında kurduğu Eis Ten Polin'in ilk albümü 'Wild Flowers of Anatolia/Anadolu'nun Kır Çiçekleri' piyasada. Adını Yunanca'da 'şehire doğru' anlamına gelen ve zamanla İstanbul'u da tarif eden eis ten polin sözünden alan grubun albümü, 2 CD'den ve toplamda 22 şarkıdan oluşuyor. Yaptıkları müziği Anadolu Blues olarak tanımlayan grup, hazırlıklarına 2013 yılında başladıkları albümü İstanbul ve Amsterdam'da kaydetti. Vokalde Nikolai Galen'i dinleyeceğimiz albümde, Murat Ertel bağlama, divan saz, cura ve Makedonya tamburunda, Gökçe Gürçay da davul ve perküsyonda yer alıyor. Sözlerinin tümü Galen tarafından yazılan İngilizce albümün kartonetinde şarkı sözleri Emir Uras'ın resimleriyle hayat bulurken, albüm kapağı da Ayşegül Kolivar'ın 'Bahçeye Hanımeli' albümüne saygı duruşu niteliği taşıyor. İstanbul aşığı olarak 2003 yılında İstanbul'a taşınmaya karar verdikten sonra tanıştığı Murat Ertel'le aralarındaki müzik ortaklığından etkilenerek birlikte çalışmaya başladıklarını söyleyen Nikolai Galen, kısa bir süre sonra da proje için doğru davulcu olduğunu düşündükleri Gökçe Gürçay'ı dahil ederek Eis Ten Polin'i kurduklarını söylüyor. Galen, şarkı sözlerini yazarken kiminin doğrudan kiminin de dolaylı olarak Türkiye hakkında olması gerektiği fikrinden yola çıktığını, Türkiye'de yaşarken onu güçlü bir biçimde etkileyen ne varsa onları şarkılarına dökmeye çalıştığını belirtiyor ve şöyle diyor: Bir müzisyen olarak, bu coğrafyanın müziğine dalıp etkilendim; bu müzikten ilham aldım. fRoots yazarı Chris Potts'un 21. yüzyılın avangart-sayko İngilizce sözlü Türk folk-rock üçlüsü olarak tanımladığı grubun, Anadolu Blues kulağa hiç böyle gelmemişti. Kaçırılmaması gereken önemli bir kayıt sözleriyle övdüğü albümü 'Wild Flowers of Anatolia/Anadolu'nun Kır Çiçekleri', iTunes'dan indirebilir, müzik marketlerdensatın alabilir veya Spotify'da dinleyebilirsiniz. Bu albüm bir Voice of Shade yapımıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/14/r2-d2-kenny-baker-hayatini-kaybetti/", "text": "Star Wars filmlerinin en sevilen karakterlerinden biri olan R2-D2'ya hayat veren Oyuncu Kenny Baker, 81 yaşında hayatını kaybetti. 24 Ağustos 1934'te doğan Kenny Baker, geçtiğimiz yıl gösterime giren Episode VII: The Force Awakens hariç tüm Star Wars filmlerinde R2-D2 karakterini canlandırmıştı. Baker, Return of the Jedi'da Imperial speeder bike'ı kaçıran sevimli ewok'u da canlandırmıştı. Kenneth Kenny Baker, en çok Yıldız Savaşları serisinde canlandırdığı R2-D2 rolüyle tanınan Britanyalı cüce aktör ve müzisyendir. 112 cm uzunluğunda olan Baker, sirklerde ve kabarelerde şovmen Jack Purvis ile çalışırken, Yıldız Savaşları filmlerinde R2-D2 adlı karakteri oynaması için George Lucas ile anlaştı. Baker, altı Yıldız Savaşları filminde yer aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/17/utku-varlik-oxymore-ziggurad/", "text": " Ama bir otoyol var; duyusal bir ilintinin sizi, belleğin en ıssız kıyılarına götürüp getiren diye yanıtladım. Evet ama bu dağ başında iki saattir bir araba bekliyorum, beklemek hangi boyutta olursa olsun, tinsel çağrışımlar yaratır! Hep gözüm arkada; Akademi'deki doslarımı düşünüyorum; .. şu saat.. şimdi Şükrü'de demleniyorlardır, Kürt Neco para bekliyordu, sonra Balık Pazarına çıkarlar akşam'a doğru, kızlarla...! Beni Belgrad'dan kamyonuna alan proloter şöför, ne bileyim 50 km. sonra motor garip sesler çıkarınca, kamyonu kenera çekti ve bana yürüyerek devam edersem başka bir yola yani Çekoslavakya doğrulsusunda bir olanak bulabileceğimi tarzanca anlattı ben de iki saat yürüdüm. Anlaşıldığı gibi yıl 1965, ben de Tito Yogoslavya'sındayım. Temmuz ayındayız, gök beni anılarıma götürecek kadar öyle bir mavi, çocukluğum doğasına yakın, kavak ve söğüt ağaçları asfalt yolun tek dekoru, gerisi bir kır, boşluk! Belki ana yolda değilim ama yarım saattir hiç bir araç geçmedi. Biraz dinlenmek için bir biraz ötedeki söğüt ağaçlarının olduğu yere yürüdüm; genellikle bir dere, kaynak, su vardır, söğütü simgeler bu. Ne garip; bir esinti, size gelip dokunan hafif bir serinlik, yolun kenarındaki yaban çiçekleri bana yorgunluğumu unutturdu birden, açlığımı da. Söğüt ağaçlarının dibinde bir su akıyordu, yürüdüm kaynağını buldum: terkedilmiş bir çeşme, kırık künt'den akan su, berrak ve soğuktu. Bir mucize, nasıl olur dağ başında bunu yakalamak; sevindim birden. Su iyi geldi, açlığımı bastırdı, serinletti, aklım başına geldi. Söğüt; bir yaşama sevinci vardır bu ağaçta, sarkan dallarının huzurlu gölgesinde uykuya yattım. Panayırın yapıldığı büyük çayırın tüm çevresini sınırlayan söğüt ağaçlarının dibinde oynardık, bizim mahalle değildi, Karaçayır mahallesiydi; oraya gitmemizin asıl nedeni Çetin'nin söğüt ağacı dallarından kolayca soyduğu kabuklarından yaptığı kaval, flüt, borazan gibi ötülecek erken müzik oyuncaklarıydı. Çetin, büyük bıçağıyla doğada bulduğu her şeyi değerlendirirdi ve sonunda marangoz oldu. Uzaklardan yansıyan bir motör sesiyle uyandım, tüm yaşantımda hep kedi gibi uyudum; bu kez bir araba bulmak bir ölüm kalım sorunu olmuştu; -.. ne yaparım burada, bir gece düşerse kapkaranlık.. ! Acele resim kartonumu ve çantamı toparlayıp, koşarak yola çıktım. Biraz uzakta siyah bir araç bana doğru geliyordu, güzel gideceğim yön, sevindim! Belgrad'da gördüğüm resmi araçlar misali siyah renkli bir Moskvitch nedense zigzaglar çizerek yaklaştı, ben otostop işaretleri yaparak kenara çekildim. Önümden hızla geçen araç, 10 metre sonra ani bir fren yaparak durdu, sevinerek koşmaya başladım Yaklaştığımda arka kapıdan resmi giyinmiş bir adam, çeketini çıkartmaya çalışarak yol kenarına koştu ve kusmaya başladı. Biraz sonra şöför de çıktı, bakıştık, ben başımla selamladım. Belli ki biraz aşağıda bir çeşmenin olduğunu biliyorlardı, şöför adamın çeketini aldı kolundan tutarak indiler. Su iyi gelmişti, serinledikden sonra arabaya doğru çıktılar. Adam ceketini giydi, üstünü başını düzeltti, bir tarak çıkartıp saçını tararken beni gördü, şöförle bir şey konuştular. Ben de hafif gülümsiyerek saygıyla başımı eydim, şöför arabayı gösterdi, öne çekinerek oturdum. Evet resmi bir arabaydı, bilmiyorum belki belediye reisi, parti sorumlusu, müdür diye düşündüm. Arabanın içindeki koku yabancı değildi; erik rakısı; bir kaç kez arabasına bindiğim iyi insanların sunduğu içki! Şöföre bir şeyler söyledi, şöförde yine sırpcadan tercüme eder gibi, nereden gelip nereye gidiyorsun diye sordu. Soruyu bildiğim için hiç çekinmeden kendimi göstererek Slikar-ressam dedim ve uzağı göstererek Pariz diye ekledim. Biliyorum ki merak burada bitmiyordu; arkayı gösterek İstanbul dedim, nedense sevindiler, sanatçı olmak her zaman kurtarıyordu. Şöföre tekrar bir şeyler anlattı, şöförde yine bildiğim bazı sözcüklerle: praznik-ulusal bayram, folklorni narodna musica/ folklor müziği ve dansı ve yeme içmeyi taklit ederek ileriyi gösterdi. Başımla teşekkür ettim, içimden sevindim birden; dediği doğruysa bu günü de kurtarmıştık. Bir saati geçti yolumuz, söfor arkaya dönerek amirini uyardı, galiba yaklaşıyorduk bana anlattığı şenliğe. Uzakta görünen evler kanımca büyük bir kasaba'ya gelmiştik; arkadan şefin verdiği emirlerin ciddiğinden yaklaştığımızı anladım. Daha kasabaya girmeden arabamızı görenlerin saygı duruşuna geçmeleri beni şaşırttı ve korkuttu, içimden -yanlışlıkla Tito'nun arabasına binmiş olmayayım, olacak iş değil, anlatsam kimse inanmaz, kürt Necati'lik bir hikaye bu. Kasaba meydanına yaklaşırken alkışlar ve gürültü beni iyice sindirdi, gözükmemeğe çalışıyorum, arkadaki -belki Tito- onlara yanıt veriyor, şöför de ciddileşti! Şöför tekrar bindi, arabayı bir yere çekecek, adam ezmemeğe çalışarak geriliyoruz; bizim adam da kalabalağın ön sırasındakilerin ellerini sıkıyor. Binanın arkasına giderken şöföre tarzanca patronunun kim olduğunu sordum:binayı göstererek- comminist partija dedi. Ha şimdi anlaşıldı; partinin bir bayramındayız, bizimki de kentten gelip tüm ilçe parti merkezlerindeki bu kutlamayı yönetiyor! Şöför beni daha dışardakilere açılmamış büyük bir salona götürdü, dışa bakan pencerelerin önünde uzun bir büfe kurulmuştu, garsonlara beni göstererek bir şeyler söyledi, hemen beni buyur ettiler ve büfeye yaklaştım. Şöfor garsonun getirdiği içki bardağını bana verdi; erik rakısı daha bardağı almadan kendine özgü kokusuyla beni selamladı. Şoför bardağını kaldırıp Pariz dedi, ben de Pariz diye yanıtladım ve bardağı diktim ve alkol bir asit gibi gırtlağımı delerek aşağıya indiğinde, iki gündür boş midem şaşkınlıkla yanarak rakıja yı selamladı. Garsonlar merakla bakıyorlardı; kim olabilir? Başkanla geldiğine göre önemli bir kominist ama tipi hiç uymuyor; daha neler göreceğiz gibi sorular sorarak tekrar rakija koydular bardağıma. Şoför de bana bir sosis getirdi piyeskavitsa, masayı göstererek slivovitsa-börek dedi. Yemeye başladım ama demek ki daha çok alkolü özlemişşim Pariz'den sonra Tito için tokuşturduk. Dışarıdan müzik sesleri gelmeye başladı yine şoför folklorni dedi, başımla çok güzel diye yanıtladım. Bir yandan girişte bıraktığım resim kartonu ve sırt çantama bakıyorum, kalabalık gelirse unutmayayım diye. Alkol gerekeni yapmıştı, birden nerede olduğumu saptayamadım; nasıl olmuş da buraya gelmiştim, boşluktayım. Eşyalarımı aldım, kapı açılırsa büfeye hücum olacaktı. Bu şaşkınlıkta şoför geldi, yanında genç bir adamla, beni tanıştırdı- Slikar, Pariz! Elini sıktım adamın. Şoför arka çıkışı gösterek direksiyon kullanma pandomimiyle adamın beni götüreceğini muştaladı ve birden sevindim. Biz arka kapıdan çıkarken, ön kapı açıldı, parti başkanı ve önemli kişiler salona doğru yürürken, arkadaki kalabalık büfeye saldırmak için mecburen kendilerini frenlemişti ama fazla uzun sürmedi, saldırıda az kalsın kapıları kıracaklardı, biz acele çıktık. Şoföre teşekkür ettim, iki eliyle dua eder gibi Pariz dedi, ben de Pariz diye tekrarladım, genç adam da bu duygusal vedalaşmaya hayranlıkla bakıyordu, uzaktan şoför el salladı. Kasabanın benzin istasyonunun önündeki kamyona yürüdük. Kimse yoktu ortalıkta, bayıldığım bir düzen, bir ülkenin dinginliği, partinin bayramı olmasa kasabada da kimse olmayacaktı. Genç şöföre kamyonun rus malı olup olmadığını sordum; Zastava dedi, ne yazık konuyu derinleştiremedik, dil önemli bir sorun olmaya başlamıştı. Sirilik alfabe bilmiyorsanız yandınız! Daha sonra öğrendiğime göre Serb'lerin sirilik alfabesi de ötekilerinden değişikmiş. Yol panolarına artık bakmıyorum, anlamadığıma göre! Bir saat ovanın yaz sıcağından kavrulmuş peyzajında yol aldık, soför eliyle bir yönü gösteriyordu -Novi Sad dedi, sırt çantamdan Avrupa haritasını çıkardım ve bu kenti buldum. Bir süre sonra çiş molası verdik, iyi geldi, az kalsın rakija beni uyutacaktı, yine fazla ayık değilim. Saatime baktım, akşama yaklaşıyoruz; ne yapacağımı, nereye gittiğimizi bilmediğim için aynı hüzün içime çöktü, geriye dönmek için de hiç bir gücüm kalmamıştı, Novi Sad da beni bırakacak galiba. Nasıl olsa artık ana yoldayız, başımın çaresine bakarım yarın. İleride küçük bir nehirin kıysındaki köye gözüm takıldı, sanki Flaman resminden çıkmış bir görüntüsü vardı. Şoför benim ilgilendiğimi görünce, parmağıyla köyü gösterdi slikar dedi. Benim içimden geçeni nasıl okumuştu, şaşırdım Bruegel diye yanıtladım, o da şaşırdı, başıyla hayır dedi. Ona Flaman peyzajını nasıl anlatayım derken, bana İgor Zuriç, slikar diye israr etti. Tanımadığımı söyledim; bu köyde bir ressam; anlamadım! Bir süre sonra ana yoldan çıktık, küçük bir yoldan o köye doğru gidiyoruz; parmağımla gösterek -slikar dedim, başıyla yanıtladı. Köy sanki ortaçağ'dan kalmıştı, biraz kıvrıldıktan sonra, nehri öbür kıyısına, sazlıkların ötesindeki bir köy evine geldik. İndik kamyondan, kimse yok, eve yöneldik, kapı açık, bahçedeki kazlar da bizi takip ediyorlardı; merak bu ya! Mısır tarlasında elinde orakla bir adam çıktı, hasır şapkalı, şoforü bağırarak selamladı, kucaklaştılar, beni gösterek- slikar, Turco dedi. Adam çok sevindi, kendini gösterek slikar dedi, elini sıktım. Eve girdik. Biraz loş ama gözün alıştığında yine eski resmin interieur görüntüsünü yadsımıyor bu büyük oda, İgor Zuriç bize rakija çıkartırken, camın yanındaki masanın üstünde boya tüpleri, bir kavonozun içinde fırçalar vardı; duvara dayanmıış planche ın üstüne raptiyeyle tuttulmuş bir tuvali de o loşlukta sezdim. Şaşırdım, bakmak için İgor'a ilginç jesti yaptım, yanıma bir bardak rakıyla geldi ve beni şoföre gösterek na vase zdlavja dedi ve bardakları diktiler, ben de içtim ama rakija bir asit gibi midemi tekrar selamladı, yeniden bardakları dolduruyordu, acale bitirip bardağımı uzattım. Zuriç eliyle sonra bakarız dedi, şoförle sağı solu gösterek bir şeyler konuştular, soför yanıma geldi, saatini gösterip geciktiğini anlattı ve bana da Zuriç'i gösterek burada kalmamı ve uyumamı, yarın da otostop'a, ana yolu gösterek yola yani Prag'a doğru devam edebileceğini anlattı. Anladığım kadar Zuriç yalnız yaşıyordu. Sevindim, bana gösterdikleri bu dostluk şaşırtıcıydı, adres defterimi çıkardım, ismini yazdı, adresi de Zuriç'in adresi olduğunu anlattı. Andrej'le vedalaştık, evin önüne çıktığımızda bir köpek havlayarak yanımıza geldi, kamyonun çevresini sarmış kazlar merakla bize baktılar. Rakija'nın verdiği esrik bir duyarlılıkla akşamın düşüşünü ve şu anda içinde olduğum atmosferi yıllar sonra unutmadım. Zuriç'le kazları bahçenin yanında darabayla çevrilmiş bir bölüme kapattık, köpek bize yardım etti sonra kapının yanındaki kütüklerin üstüne oturduk, güneşin batışını seyrederken, Züriç gökteki renk albenisini eliyle gösterek anlatıyor; bir başka dil konuşuyoruz, anlıyorum. Hava daha da kararmıştı, içeriye girdik, pompalı bir gaz lambası mekanı daha da mistik, gizemsi bir dekora soktu. Boyaları gösterdim; ruski, rus malı boyalarmış, duvara dayalı resimi gösterdimde, bana yakındaki kentten birinin bu malzemeleri getirdiğini ve de yaptığı resimleri de satın aldığını anlattı, bir gözü bir kenara bıraktığım benim resim kartonundaydı, çıkardım gösterdim desen ve gravürlerimi. Dikkatle bakıyor, detayları inceliyor, kendi kendine konuşuyordu. Uyandırmak için Parizi dedim, parmağımla uzağı gösterek, kafasını sallıyarak gitti, bir rüloyla döndü. Açtığı ruloda bitmiş bir resim vardı, ilk kez Zuriç'in bitmiş bir resmini görüyordum; bir peyzaj ya da tarla: kadın erkek köylüler, hayvanlar, günebakan çiçekleri, kenarda bir papağan ve dekorda mavi dağlar, ötede bir ziggurat! Tüm motif ve figürler yöresel, anladım ama zigurrat ve papağanı anlamamıştım, hayal de olsa biraz absürt! Gösterdim tek tek, naif slika dedi. Tekrar gitti, elinde bir takvimle döndü; ocak, şubat mart ay'ının sayfasında bu resimde kullandığı zigurrat'ın 18 yüzyılda yapılmış bir gravürü vardı. Etki kaynağını bulmuştum, içinde değişik illüstrasyonların olduğu bir takvimdi, 1963 yılını içeren! Yogoslav naif resim ekolünü gerçekten duymamıştım, belki kulağıma çalınmıştı ama önemsemiştim. Raftan bir defter çıkarttı, içindekileri anlamam olanaksızdı ama galiba sattığı resimlerin bir dökümüydü. Resmi gösrerek Parizi dedim, kafasını salladı, umutsuzluğunu anlatmak istedi, başıyla masanın üstündeki bir fotoğrafı gösterdi, eskimiş bir fotoğraf; Zuliç ve eşi genç; sarışın güzel bir kadın, yokluğu tüm mekanı sarmış, hüzün yavaşca geceye dönmüştü, sustum. Ekmek ve peynir getirdi, tekrar rakija koydu, tekrar şerefe kaldırdık, Pariza dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/28/sir-arif-turan-galeri-selvin-22-eylul-11-ekim-2016/", "text": "Arılar bir yaşam kaynağı ve doğanın hayatın devamlılığını sağlayan yegane canlı. Mitolojilerden sanatın değişik dallarına, mimarlığa kadar etkili olmasıyla önemini göstermiş bir varlık. Einstein arılar yok olunca hayat biter deyişi onlar doğadaki tüm çiçekli bitkilerin çoğalmasını ve hayatın devamını sağlayan aşk elçileri olduğunun kanıtı. Bunu yapıp oluştururken olup biten her şey bir büyük SIR. Kovandaki üretim yaşam ve yaşam ölüm döngüsü, süreklilik başdöndürücü, büyüleyici ve düşündürücü. Çevre sorunları, ilaçlamalar yüzünden yaralanan bozulan doğa ve petekler, tükenmekte olan arıların yaşamı, mücadeleleri ve sağaltma/şifa arayışları da bir umut. Balı yapan fakat izah edemeyen arı benim için büyük bir mecaz. Sezgilerim aracılığı ile yolculuklar yapabileceğim; resimsel olanakları, varoluş, yaratıcılık, poetika ve dünya görüşüm açısından bir hazine gibi. Bu yolculukta resim serüvenime yeni kapılar açarken bugünün küresel gdo lu üretim ve zihniyeti, algı yönetimiyle tüketim toplumuna da bir tavır ve cevap olarak görüyorum. Bu nedenlerle konularımı seçerken her zaman insan, canlı doğa ilişkisini, yaşam kaynaklarını temel alıyorum. Arif Turan'ın SIR adlı resim sergisi 22 Eylül -11 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin'de izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/28/turk-resim-sanatinin-degerli-ressami-mehmet-uzel-vefat-etti/", "text": "Türk Resim Sanatının değerli Ressamı Mehmet Uzel vefat etti. Mehmet Uzel'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Cenazesi 29 Ağustos 2016 Pazartesi günü Ankara Kocatepe Camii ikindi namazı sonrası Karşıyaka Mezarlığına defnedilecektir. 1927 yılında Sivas'ta doğdu. (1942) Valt Disney Stüdyolarında çalışmaya davet edildi. (1947) Devlet Resim Heykel Sergisine katıldı. (1953) Sivas'ta kişisel sergi, Resim Bölümünü bitirdi, karma sergilere katıldı. (1963-1973) Çalışma ve arayışlarını sürdürdü, portreler yaptı, kendine özgü etkileriyle ilgi gördü, (1973-1974) Devlet Resim Heykel Galerisinde kişisel sergi. (1975) Resim Heykel Müzesine resmi konuldu, (1976) Devlet Sergilerinde resimleri bakanlıklar tarafından satın alındı. Amerika'lı koleksiyoncu Macc Aarons 19 Resmini satın aldı, New York'ta 5. Cadde'deki galerisine uzman sanatçı ve restoratör olarak davet etti. Avrupa ülkelerinde açılan gezici sergilere katıldı, ilgi gördü. Çekoslovakya Cumhurbaşkanı için bir resim satın alındı. Yurt dışı temsilciliklerimizde, büyükelçiliklerde, New York, Los Angeles, Sidney, Münih ve Prag'da özel koleksiyonlarda resimleri var, (1977) Kültür ve Dışişleri bakanlıkları koleksiyonlarına çok sayıda resimleri alındı. Kanadalı koleksiyoncu Mr. Reed adlı resmini aldı. Mr. Richard Avedikyan ve Sami Davis Jr. Koleksiyonunda resimleri var, (1977-1981) Devlet Resim Heykel Sergilerine ve Karma Sergilere katıldı. (1981) Atatürk'ün 100. Yıl Kutlama Yarışmasında ödül aldı, resmi satın alındı. İzmir Füzen Galerisinde kişisel sergi.. (1982) Paris Galeri St. Etien'e davet edildi. Ankara Galeri Artizan'da Fikret Mualla, Avni Arbaş ve bazı sanatçılarla karma sergiye katıldı. Monaco Bienaline katıldı, davet edildi, (1983) Vakko Resim yarışmasında ödül aldı. Ankara Vakko Galerisinde kişisel sergi. Antik kentlerde ve Bodrum Müzesinde resimler yaptı. Marmaris, Ayvalık ve İzmir sokaklarında yaptığı otantik çalışmaları çok ilgi gördü. Vitali Hakko koleksiyonunda ve özel koleksiyonlarda resimleri var. (1984) Ankara Galeri Mige'de kişisel sergi. Bolu resim yarışmasında ödül aldı, resmi Bolu Müzesine konuldu. (1984-1987) Türkiye Petrolleri Resim yarışmalarına katıldı, (1987) Türk Amerikan Derneğinde kişisel sergi ve karma sergiler, (1988) Ankara Şerekbank'ta kişisel sergi. (1989) Ankara Arda Galeri'de karma sergi, (1990-1991) İstanbul Antik A. Ş. Müzayedesinde resimleri satıldı, (1992-1993) Ülkemizdeki antik kentlerin görüntülerini yansıtan çalışmalar yaptı. (1993-1995) Çin vazolarında çiçekler serisini gerçekleştirdi ve portreler yaptı (1995) Galeri Valencia'da kişisel sergi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/29/focus-out-of-focus-deniz-gokduman-bulent-bakan-piramid-sanat-07-28-eylul-2016/", "text": "Piramid Sanat yeni sezonuna Bülent Bakan ve Deniz Gökduman'ın buluştuğu FOCUS/OUT OF FOCUSsergisi ile başlıyor! Sergide, teknik olarak birbirinden çok farklı olsa da, bu dünyaya ait soruları/sorunları benzer iki sanatçı görüyoruz. Harfler, kelimeler ve cümleler, iki sanatçının çalışmalarına da bir izlenim olarak giriyor. Net ve anlaşılır bir düzlemde verilmek yerine, izleyiciyi zorlayıcı bir bilmece haline dönüşüyorlar. FOCUS/OUT OF FOCUS sergisi, aynı zamanda içerikli bir katalog ile birlikte sizlerle buluşuyor. Katalogda bulunan, Ali Şimşek'in Bülent Bakan hakkında, Şeref Akşit'in ise Deniz Gökduman üzerine yazdığı yazıları okurken, sanatçılar hakkında daha derin çözümlemelere ulaşacaksınız. Bir arşivci Bülent Bakan. Kitap kapakları, haritalar, notlar, çiziktirmeler, lekeler.... Üstümüze boca edilen koca bir tarih ve bellek. Tipografi ve rakamların bir tür pentüre dönüştüğü atlaslar boyuyor. Küçük notlar büyük trajedilere gebe kağıt üstünde, defterlerde ve astarın pürtüğünde. İngilizce; dünyanın en yaygın fonetiğini oyuyor Bülent Bakan. El yazısının bilgisayar fontlarına dönüşmesine izin vermeyen bir dokunsallık örüyor her bir cilde ve yüzeye. Olaylar... olaylar ve tarihi dokuyan insan. Acı ve direniş ipliğiyle birbirine bağlanan hayat. FOCUS/OUT OF FOCUS 28 Eylül, Çarşambagününe tarihine dek Piramid Sanat'ta izlenebilir. - +90 (212) 2973121"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/08/29/turk-edebiyati-bugun-tek-basina-kaldi-vedat-turkali-hayatini-kaybetti/", "text": "Türk Edebiyatının çınarı Vedat Türkali vefat etti. Vedat Türkali'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. (d. 13 Mayıs 1919, Samsun ö. 29 Ağustos 2016; Yalova), Türk senarist, şair ve romancı. Samsun Lisesi'nde okuduktan sonra 1942 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun olmuştur. Aynı yıl eşi Merih Pirhasan'la evlenmiştir. Maltepe Askeri Lisesi ve Kuleli Askeri Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra 1951'de siyasi eylemleri sebebiyle tutuklanmış; 9 yıl ceza almış 7 yıl sonunda koşullu olarak serbest kalmıştır. Gar Yayınları'nı Rıfat Ilgaz ile kurduktan sonra, 1960'ta Dolandırıcılar Şahı ile senaristliğe başlamıştır. Senaristliğine devam eden Türkali, 1965'te yönetmenliği denemiştir. Bir Gün Tek Başına ve Mavi Karanlık gibi romanları Türk edebiyatının en büyük eserleri arasına girmiş; daha sonra da Yeşilçam Dedikleri Türkiye ve Tek Kişilik Ölüm romanlarını da yazmıştır. Mihri Belli'nin yakın arkadaşı ve Atıf Yılmaz'ın arkadaşı ve akrabasıdır. TKP'nin eski üyelerindendir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/02/11002/", "text": "2-3-4 Eylül tarihlerinde Balat Atatürk Ormanı'nda düzenlenecek Nilüfer Belediyesi Müzik Festivali için hazırlıklar ara vermeden sürüyor. Bu yıl ikincisi düzenlenecek olan Nilüfer Müzik Festivali, kapılarını 2 Eylül Cuma günü saat 14.00 itibari ile Balat Atatürk Ormanı'nda açacak. Katılımcılarına müzik ve eğlence dolu bir hafta sonu vaad eden festivalin ilk günkü konukları; İlhan Erşahin's Istanbul Sessions, Hey! Douglas ve Kaan Tangöze. Dünyayı sev, geyiği öp, festivale gel sloganıyla geçtiğimiz yıl ilki düzenlenen Nilüfer Belediyesi Müzik Festivali bu yıl Oscar and The Wolf, Athena, Duman, İlhan Erşahin ve Kultur Shock gibi önemli isimleri ağırlayacak. Festival süresince 18 farklı ülkeden 128 sanatçı sahne alacak. İlhan Erşahin's Istanbul Sessions ve Kaan Tangöze ile dolu dolu müzik! 3 gün boyunca, 3 ayrı sahnede 28 canlı performansın sergileneceği Nilüfer Müzik Festivali, 2 Eylül Cuma günü saat 14:00'de Balat Atatürk Ormanı'nda kapılarını açıyor. Nilüfer Müzik Festivali, konser açılışını saat 20:15'de caz, rock ve dans müziğinin öğelerinin bir araya geldiği farklı müziğiyle dikkatleri üstüne toplayan İlhan Erşahin's Istanbul Sessions ile yapıyor. Saat 22.00'de solo performansı ile Kaan Tangöze'nin sahne alacağı festivalin son misafiri ise 70'lerdeki psychedelic, funk ve soul şarkıları disco ritimleri ile birleştirip tekrar düzenleyen Hey! Douglas olacak. Türkiye'de bir kamu kurumunun düzenlediği en büyük müzik festivali olma özelliği taşıyan Nilüfer Belediyesi Müzik Festivali geçtiğimiz yıl 60.000'i aşan katılımı ile bu yıl kapasitesini 90.000e yükselterek, Türkiye'nin ve dünyanın birçok yerinden müzikseveri Bursa'da buluşturmayı hedefliyor. Festival süresince katılımcılara eşsiz bir atmosfer eşliğinde müzik dolu dakikalar vaad eden Nilüfer Belediyesi 200.000 m2 dev festival alanında müzik dışı etkinlikler, sürprizler ve yarışmalar ile katılımcılara unutulmaz bir hafta sonu yaşatacak. Bu yıl bir ilk olacak #süslügeyik Kostüm Yarışması etklinliği ile festivalin en süslü geyiği sosyal medya platformunda #süslügeyik ya da #suslugeyik hashtagleri ile belirlenecek. İster bireysel ister takımlar halinde katılım yapılabilecek yarışma da en beğenilen kombinasyon jüri elemesi sonrası açıklanacak. Kazanan katılımcı ise Nilüfer Belediyesi tarafından belirlenen sürpriz ödülünü alacak. Haftanın yorgunluğunu müzik dolu saatler eşliğinde kamp yaparak geçirmek hayal değil. Bu yıl daha kapsamlı bir proje ile gündeme gelen Nilüfer Belediyesi, toplam 2000 kişinin görev alacağı, üç ayrı sahne, yiyecek- içecek, eğlence, oyun ve 5000 kişi kapasitelik kamp alanlarından oluşan festival alanında; katılımcılar gün boyu etkinliklere katılarak kaliteli müzik ile keyifli vakit geçirecekler. Yemyeşil kamp alanında düzenlenecek yoga aktiviteleri ile katılımcıların yoğun şehir temposundan uzaklaşarak hem stresten arınacağı hem de kaliteli müzik ile keyif dolu anlar geçireceği bambaşka bir festival deneyimi sunacak. İster renkli bir hafta sonu geçirmek isteyenler, ister iş çıkışı haftanın yoğun temposundan kurtulmak isteyenler için biletleri Biletix'ten satışa çıkan Nilüfer Belediyesi Müzik Festivali'ne ulaşım oldukça kolay. Özellikle İstanbul'dan katılım sağlayacaklar için bir vapur mesafesinde olan Bursa'ya varışın ardından, kentin çeşitli buluşma noktalarından Balat Atatürk Ormanı'na ücretsiz servislerle gidilebilecek. Servis lokasyonları ve saatleri ile ilgili detaylı bilgiye www. nilufermuzikfestivali. com adresinden ulaşılabilir. Belçikalı grup Oscar and The Wolf, yayınladığı iki adet EP'nin ardından 2 yıllık turne sonrası ilk uzunçalar albümleri Entity'i geçtiğimiz yıl yayınladı. Florence and the Machine gibi önemli isimlerle çalışan Leo Abrahams'ın da katkıda bulunduğu Entity adlı albümüyle Oscar and The Wolf, Belçika listelerinde zirveye oturdu. Montreux Jazz ve The Great Escape festivallerinde sahne alan Oscar and The Wolf Nilüfer Müzik Festivali'nde hayranları ile buluşacak. Milyonların takip ettiği ünlü rock grubu Duman, Nilüfer Müzik Festivali'nde sevenleri ile buluşuyor. Eğlenceli ve coşkulu sahne performanslarıyla tanınan ve 2000'lerin başından bu yana gençlerin sevgilisi haline gelen grup, 2013 yılında son albümü Darmaduman ile dinleyicileri ile buluşmuştu. Türkiye'nin en popüler müzik topluluklarından biri olan ve ska, punk-rock türünü tanıtan Athena, ilk albümleri Holigan (1998) ile ülke genelinde büyük yankı uyandırdılar. Tam Zamanı Şimdi adlı ikinci albümleri 2000'de yayımlandı. Türkiye Milli Basketbol Takımı için yazdıkları 12 Dev Adam adlı marşla tüm ülkede tanınıp dinleyici kitlelerini iyiden iyiye genişlettiler. Üçüncü albüm, Her Şey Yolunda, 2002'de yayımlandı. H2000 ve Rock'n Coke gibi büyük festivallerde headliner olarak yer aldılar. 2004 yılında katıldıkları Eurovision şarkı yarışmasında For Real adlı şarkıyla dördüncü oldular. Dördüncü albüm Us 2004'te, kendi adlarını taşıyan beşinci albüm 2005'te, IT adlı EP ise 2006'da piyasaya çıktı. Özellikle Almanya'da gerçekleştirdikleri konserlerle yurt dışında da hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi edinen Athena'nın cover parçaları da dikkat çekiyor. Frank Sinatra'nın My Way şarkısını Ben Böyleyim adı ile yorumlamıştı. Ek olarak grup Orhan Gencebay'ın, Bir Araya Gelemeyiz isimli şarkısını kendi tarzında yorumladı. İlhan Erşahin, İstanbul Sessions projesiyle, İstanbul'un eklektik ruhunu kendi tarzında tercüme ederken caz, rock, ve dans müziğinin öğelerini bir araya getiriyor. İlhan Erşahin'nin İstanbul Sessions projesi 2006 yılından bu yana Avrupa'nın en prestijli festivallerinden, Brezilya'ya, İstanbul'daki en büyük festivallerden, New York Summer Stage'e kadar pek çok önemli sahnede yer aldı. 2009'da usta Fransız trompetçi Erik Truffaz'ın konuk olduğu ilk albümlerini yayınlayan İlhan Erşahin ve ekibi, son olarak ikinci albümleri Night Rider 2012'de yayınlandı. İlhan Erşahin's İstanbul Sessions, şu an üçüncü albümleri üzerinde çalışıyor. Seattle'da ikamet eden, iki Bosnalı, iki Bulgar, üç Amerikalı ve bir Japon'dan oluşan Kultur Shock 20. yıl turnesini Nilüfer Müzik Festivali'nde bitiriyor!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/02/utku-varlik-oxymore-kilink/", "text": "Berna'yla sevişiyoruz bir öğle öncesi. Erken içilen beyaz şarap mı, ılık güneşli bir gün mü, karşıdan Ayazma'dan Arnavutköy'ün üstlerine uzanan yeşillik mi, ötede Boğaz'ın tarifsiz maviliği mi; seviştiğimiz arka odaya kadar uzanan bu mutluluğun nedeni? Bazen şaşırtır insanı, peki nedir insanı yaşamaya çağıran bu esrik mutluluk? Tarifsiz bir doğaya açılımıyla, bugün düşünülemeyecek, üç kuruşa tuttuğumuz bu küçük evi birkaç yıl sakladık; yalının trafiğinden kaçıp, kızlarımızla geldiğimiz saklı bir mekandı. Vadinin üstünde, Ayazma'nın karşı yamacındaydı. Daha yukarılara uzanan tek yolun bir aşağısındaydı, yani seviştiğimiz arka odanın tek penceresi arada basık bir duvar olmasa yolun içinde olacaktı. Boğaz tepelerinin işgale uğradığı yıllar! Asker kaçağı olduğumu, tüm Avrupa projelerimin yıkıldığını öğrendiğimden bu yana yaşantım da çığırından çıkmıştı; anlamsız yaptıklarımdan biri de kendime absürt duygu alanları yaratmak, iki yıl yapacağım askerliğin verdiği vertigele Berna'yla nişanlanmaya karar vermiştik. Belki bunun da sarhoşluğu, arka odada sevişirken başka bir his de bana izlenildiğimizi duyurdu, gözüm pencereye gittiğinde, esintiden yer yer dalgalanan tül perdenin ötesinde dıştaki duvara oturmuş dört oğlanla bir kızın, gerçek bir sinema gibi bizi seyrettiğini görüp, bağırarak..- utanmıyorsunuz diye pencereye yöneldiğimde, çocuklar .. KİLİNK... KİLİNK çığlıklar atarak kaçtılar. Şaşırmıştım, hem izlenmekten hem de çocuklardan! Kilink kafama takıldı; daha o yıllar afişini görmüştüm: Kilink İstanbul'da filminin. Bayi'lerde de gözüme çarpan bir de çizgi romanı da çıkmıştı, içine bakmaya gerek yok; Kilink'in gülünç iskelet görünümüne gülüp geçmiştim, kaynağı kanımca İtalyan, o yılların tüm Amerikan taklidi her şey gibi naif. O ilk yıllar, 50 yılları Bolu'da kitap ve dergi satan yerde Amerikan mizah dergisi MAD'ı izlerdim, sözlükle okumaya çalışırdım ve uzun yıllar bu dergileri sakladım ama öncelikle bir Amerika düşüydü bu. Evden çıktığımızda öteki çocukların da katılımıyla, tüm mahallede ismim Kilinke çıkmıştı, unutmadılar bunu. Roby Zober ..50 yılları dedin ama başka bir fenomen i anımsa; Avaramu, Hint filmi, bugün kim düşleyebilir böyle bir histeriyi, sosyoloji bile bu konuyu yerine oturtamaz! Çocukluğumdan bir referans ; gerektiğinde fenomen çekmecelerini açıyorum, tek tek; isterdim o günleri benim gibi yaşamış bir arkadaşımla anlatsaydık gördüklerimizi. Ayhan Abi'nin Şehir Sinemasına gelen film önce bizi şaşırtmıştı, İstanbul'daki süksesinden haberimiz olmuştu ama görmemiz gerekiyordu bir kez. Sinemanın kapısına asılan afiş de orjinaliydi filmin; Awaara Raj Kapoor. Makinist Ali'nin dediğine göre Anadolu'dan o kadar istek olmuş ki, yetiştiremiyorlarmış, Türkçe afiş kalmayınca Bolu'ya orijinalini göndermişler .. Ayhan Abi'yi tanımasalardı bir iki ay sonra bile garanti değildi Bolu'ya gelmesi! Yine konusu Mısır sinemasını aratmayan; zengin kızı Leyla misali, bir Hint filmi ama şarkısını bir kez duyduğunuzda ömür boyu unutmak mümkün değil. Kıza ulaşamayınca kendini dağıtan aşık, ceketi sırtında, basık ayakkabı ve de kalenderin şarkısı! Bir hafta geçmedi tüm kent avare oldu, ciddi sandığımız bazı tipler de sanki bunu bekliyorlarmış. Adam Hintçe söylüyor ama Türkçesi de onu yakaladı, Belediye hoparlöründen Bolu pazarına yayın yapıyor; pazardan kaçan ineği görenlerin lütfen... anonsla kesildiğinde hemen yapışkan bir ses ... avareyim na na na.. Bir tek buna şaşmayan, herkesin kendine benzemeye çalışmasını görerek gurur duyan kentin kabadayısı Çıba'ydı, ondan kurtulmak için Kore harbine zorla gönüllü yazdırılarak gönderilmişti. Sağ sağlim daha da beter döndü ve ismi de Jeep olarak değişti. Onunla gidenlerin çoğu dönmedi, dönenler de ayağı, bacağı, kolu kesik, koltuk değneğiyle dolaşıyorlardı. -Cumhuriyet'le yeni bir insan yaratılmak istenmişti, yazıdan tut, kılık kıyafete kadar yapılan tüm reformlar sanki bir düş'tü; uygulandığında tüm dünya şaşırdı, ben hala şaşırıyorum! Ama! Roby Zober- Bence dün bugündür, peki nereye geldik? 10 yılda Cumhuriyet reformunu uyguladı, fes'i atıp şapkayı koyduğumuz kafanın içini nasıl değiştirebilirdik? İyi niyetli, naif bir ülkeydi bizimkisi; hani 40'lı yıllarda Ankara'yı anımsa: Bauhaus mimariye özgü granit modern yapılar, bulvarlar, üniversiteler, enstitüler, halkevleri, köy enstitüleri, heykeller, parklar! İşte o düştü, gerçek ise fazla uzakta değil; bozkır'ın başladığı yerdeydi, şairi, yazarı ise hapiste, sürgünde! -Ben toplumun nasıl avareleştiğini anlatırken, o naif yıllar yine bir kartpostal duygusallığında, bir yere iliştirdiğimiz, zamanla renkleri sararmış. Ama geleceği yanlış tarif etmiştik, 1950'lerde yönetilmeye başladığımızda, soğuk harp bahane edilerek komünist avlamaya başlandığında, unutulmuş dini de dolaptan çıkardılar. Amerika'da basılmış 16 milyon ufak boyut Kuran Anadolu'ya dağıtıldı, Araplara buna sahip çıkması için verilen ilk taviz; ezanın Arapçaya dönüşüydü ama yine gerektiği gibi değildi. Türkçe öğretilip eğitilen sonra Anadolu'ya salıverilen Barış Gönüllüleri, orduya yardım olarak verilen bir dünya harbi yaşamış köhne silahlar vs. Kimsenin haberi olmadı, ilerideki yıllarda Türkiye'yi yöneteceklerin tümünün Amerika'da eğitildiğinden. 1973 dünya petrol krizi süresinde Suudi Arabistan petrol bakanı Al Yamani, OPEP'de olağanüstü bir uygulama sonucu, ülkesinin petrol/dolar kazancını olağanüstü bir yere getirdi, güzel ama bu parayla ne yapacaklardı? İlk öneri Wahhabitler'den geldi: İslam geçinen ama İslam'ı gerektiği gibi uygulamayan bazı ülkelere ders vermek; örneğin Türkiye'ye. Aramco vasıtasıyla dolar akıtarak İslam'ı yaymak, her 10 metreye bir cami, Kuran okulları, imam yetiştirme ve kuran kursları! İşte Ceza Sömürgesinin kısa tarihi. Roby Zober- ..2016 da artık bir umut yok, öyle gözüküyor ama sen sürekli insan tükenmez diyordun! -Doğru, tüketilmek üzere; düşünce yargılandığında, ondan korkan yargı sistemleri şunu çok iyi bilirler ki yapabilecekleri tek şey, onu yıldırmaktır, yasaklar çıkarıp, otosansürle, kitap toplayarak, sürerek vs. Bunu çok gördük, tavsadı belki! 21 yüzyılda başka bir sistemle inançı ileri sürüp yeni bir engizisyon yaratıldı, korku. Sanki Kafka'nın Duruşması yeniden yazılıyor; kanıtlanmaksızın yargılanmak! Roby Zober- Şeytan azapta gerek belki sizin kuşağın kısa tanımı! Bıkmak nasıl olur? Tarifsiz sıkıntılar, belleğimizden bir türlü süpüremediğimiz takıntıların, silkeleyemediğimiz decadencesın, küllerinden yeniden doğuşu. Nasıl bir idea-fixe bir ömür boyu sürebilir Roby? Arka odaya koyduğumuz hiç bir fenomen dokunamadık, kilitli odalara girmek arzusu, her kez bir başka anımsanmayı getirir; annemin bir gün sandıktan çıkardığı kumaşlar, sararmış giysilerin size sunduğu bir naftalin kokusu bana- ... biz ölmüştük, neyi anımsatmak istiyorsun durup dururken!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/03/serkan-azeri-bahattin-bilginin-soyut-resim-dilinin-dusunsel-temeli-uzerine/", "text": "Bir ressamın içinde yaşadığı zaman sürecindeki tecrübeleri sonucunda şekillenen hayat görüşü, ürettiği resimlerinde geliştirdiği biçimsel dilinde veya o dilin temelini oluşturan düşünce boyutunda kendini gösterir. Soyut resim, modern resmin gelişiminde, görünen dünyadan tamamen kopuşu ifade eden bir üslup olarak yepyeni bir çığır açmıştır. Doğadan bağlarını tamamen koparması özelliğiyle sanatçının bakış açısıyla yarattığı yeni bir dünyadır. Soyut resmin temeli bilgi ve derin araştırma ile şekillenen bir bilinç durumudur. Yeni bir dünya inşa etmekiçin, var olan gerçekliğin ve nesnel görüntülerin çok iyi tanınması, özümsenmesi, nelerin, neden ve niçin değiştirileceğinin bilinmesi bu yolda önemlidir. Soyut resim, bu yönüylezihinsel boyuttaki tasarımın ekseninde, görünen gerçeklikten uzaklaşma ya da yeniden inşa düşüncesinin sınırlarının tamamen sanatçının estetik algısının çerçevesinde geliştiği bir anlayıştır. Ressam Bahattin Bilgin'in resimlerinin şekillenişinin temelindeki anlayışını, yukarıda bahsettiğimiz bakış açısı ile değerlendirmek yerinde bir yaklaşım olacaktır. Bahattin Bilgin, içinde yaşadığı toplumun sorunlarına yabancı kalmamış, 70'li ve 80'li yıllardaki aktif mücadeleci kimliğini korumuş ve günümüze ulaşan süreç içerisinde de bu yönünü devam ettirmiş bir karakterdir. Daha özgür, daha adil, insana önem veren bir dünya anlayışının savunucusudur. Eylem insanı olarak şekillenen kimliğinin ve vermiş olduğu mücadelenin yanı sıra, mevcut dayatılan sistemin tamamen dışında yeni bir dünya yaratma isteği de, özellikle son dönemde ürettiği resimlerinde benimseyip geliştirdiği soyut dilin düşünseldayanağıdır kanımca. Bahattin Bilgin'in ürettiği lekesel soyut resimlerin biçimlenmesinde, kendisinin yeniliğin peşinde kararlı olan kimliğinin etkin olduğunu görmekteyiz. Kalın boya tabakalarıyla şekillenen dokusal etkinin yoğun bir biçimde görüldüğü resimlerindeki renge ve lekeye öncelik veren tavrı, İkinci Dünya Savaşı sonrası özellikle Paris'te gelişen soyut resim etkinliklerinde gözlemlediğimiz araştırmacı bir duruşu ortaya koyuyor. Bu resimlerindeki serbest fırça sürüşleriyle gerçekleştirdiği formlar, tuval yüzeyinde iyice belirginleşen karakterini gözler önüne sererek, görsel boyutuyla hareketle bütünleşen canlı kompozisyonlar oluşturuyor. Bahattin Bilgin'in üretiminde Foça soyutlamaları, özel bir seri olarak karşımıza çıkıyor. Türk ressamları içerisinde Avni Arbaş ve Ferruh Başağa gibi usta isimlerin yaşamlarının son dönemlerini geçirdikleri Foça, Akdeniz ışığının güçlü etkisinin yarattığı enerjisiyle, Bahattin Bilgin'in bu görüntülerden yola çıkarak, estetik bakış açısı ile kendi söyleminde dönüştüreceği renkli görsel sahneler yaratıyor. Foça soyutlamalarında, lekesel soyut anlayıştaki seri resimlerindeki görsellikle bağlantı kurduğumuz oluşumlar dikkatimizi çekiyor. Gökyüzü, denizin sıcaklığı, tekneler ve yapılar tamamen lirik bir söyleme dönüşüyor. Özellikle bu resimlerdeki sahil şeridinde konumlanmış olan yapılar, evler ve sokakların görüntüleri, olağan gerçeklikten tamamen uzaklaşarak, ağırlıkla tuvalin ortasında yoğunlaşan soyut bir dille şekilleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/05/5-uluslararasi-canakkale-bienali24-eylul-6-kasim-2016-iptal-edildi/", "text": "24 Eylül 6 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek olan ve Göç olgusunun Anavatan kavramı üzerinden çağdaş sanat bağlamında ele alınması planlanan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali iptal edildi. Bu sene 24 Eylül 6 Kasım tarihleri arasında düzenlenmesi planlanan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali, ulusal ve uluslararası kamuoyuyla Ocak ayından bu yana paylaşıldığı gibi, dünyanın gündemindeki en önemli konulardan biri olan, bölgemiz ve kentimiz için ise hayati ve insani bir boyut taşıyan Göç olgusunu ele almaktadır. Sadece bugün ve sadece Ortadoğu'da değil, dünyanın her yerinde ve tarihin her evresinde doğduğu toprakları terk etmek zorunda kalmış insanlığın ortaklaştığı Anavatandan kopuş duygusunu, 42 uluslararası sanatçının hassas, sezgili ve sağduyulu üretimleri yoluyla ifade etmek amacındadır. İlk günden bu yana, yerelde yapılanan Çanakkale Bienali İnisiyatifi tarafından düzenlenen Çanakkale Bienali, sivil kimliğiyle, toplumun farklı kesimleriyle diyalog halinde, kamu, özel sektör ve sivil toplumun katkı ve katılımlarıyla hayata geçirilmekte, bu yönüyle özgün ve özerk bir kimlik taşımaktadır. Çanakkale Bienali'nin ana destekçisi Çanakkale Belediyesi'dir; bu desteğin yanı sıra, her bienalde olduğu gibi bu sene de Bienal içeriği yerel, ulusal ve uluslararası ölçekte birçok kurum ve kuruluş ile şeffaf bir iletişim yürütülerek paylaşılmış, katılım ve destekleri alınmıştır. Bu süreçte katkılarını esirgemeyen ana destekçimiz Çanakkale Belediyesi ile özellikle mekan destekleri için başta Çanakkale Valiliği, T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere diğer tüm destekçilerimize bugüne kadar sürdürdükleri katkıları için teşekkürlerimizi sunarız. Bölgemizin son yıllarda yaşadığı savaş ve çatışma ortamı, ülkemizin son dönemde başından geçen elim ve vahim olaylar, herkes gibi bizleri de derinden sarsmış ve üzmüştür. Ülkemizin içinde bulunduğu bu ortamda, sanatın evrensel diliyle, uluslararası saygınlıkta bir etkinliği Çanakkale'de gerçekleştirmek, kentimizin barış kültürünü ve hoşgörüyü içselleştirmiş sosyal dokusunu görünür kılmak önemli bir sorumluluktu. Bu sorumlulukla, partner, bileşen ve destekçilerimizin de katkılarıyla çalışmalarımızı bu güne kadar özveriyle sürdürdük. Gelinen noktada, Çanakkale Bienali'nin açılışına üç haftadan az bir süre kala, odağında sanatın olmadığı bir gündem etrafındaki gelişmelerden büyük üzüntü duyuyoruz. 3. Çanakkale Bienali'nden bu yana genel sanat yönetmenliği ve eş-küratörlük görevini yürütmekte olan Beral Madra, oluşan bu gündem nedeniyle görevinden kendi isteğiyle ayrılmıştır. Çanakkale Bienali İnisiyatifi olarak, 10 yılı aşkın süredir yüzlerce insanın emeğiyle oluşturulan Çanakkale Bienali'ni ve kentimizin kadim değerlerini en saygın şekilde temsil edecek sanatsal çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Fakat içinde sanatın olmadığı gelişmelerin sanatın kendi pratiklerinin önüne geçtiği bu koşullarda, günün gerçekliğinin herkesi kırılganlaştıran atmosferinin de etkisiyle coşkumuzu ve motivasyonumuzu yitirmiş bulunuyoruz. Bu nedenle 24 Eylül tarihinde açılması planlanan 5. Uluslararası Çanakkale Bienali'ni iptal ettiğimizi kamuoyuna üzülerek duyururuz. Sanatçı, katılımcı, paydaş, bileşen ve destekçilerimize şimdiye kadar gösterdikleri güven, destek ve emekleri için teşekkürlerimizi, derin saygı ve sevgilerimizi sunarız. Aylan Kurdi'nin cansız bedeninin sahilimize vurduğu günün birinci yıldönümünde, Çanakkale Bienali'ne katkı veren herkesin emeklerini ve gerçekleşemeyen 5. Çanakkale Bienali'ni vatansız kalmış tüm insanlara ithaf ediyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/05/refugees-in-all-world-ausstellung-in-der-volkshochschule-gelsenkirchen-08-september-15-oktober-2016/", "text": "Horst Tress, Köln, Malte Sonnenfeld Köln, Walter Kraus, München, Bruno Cassaglia, Quiliango, Italy, Joo Eunhy, Korea, Trakya University Faculty of Fine Art: Deniz Gökduman, Seda Taşkın, Gamze Tunç, Sinem Korkut, Tansu Güler, Meltem Dökümci, Bahar Celapkulu, Derya Ekşloğlu, Büsra Güler, Pelin Çopur, Şule Küçükoğlu, Selim Kaşıkçı, Tuğba Demir, Cihan Aticı, Burak Özelmacı, Taylan Sarı, Cansu Akyol, Gülselin Özkan, Şeyma Şahiner, Onur Dede, Caner Takyacı, Seyma Yılmaz, Dorian Ribas Marinho, Balneariono Camboriu, Brasilien, Giovanni und Renata Stra DADA, Ravenna. Italy, Jürgen Völkert-Marten, Gelsenkirchen, Germany, Lars Schumacher, Burgdorf, Stilachus, Windhagen, Alan Turner, Cereddingion, Wales Annette Behlau, Gelsenkirchen, Susanne Schumacher, Burgdorf, Andreas Horn, Bremen, Zahlreiche Flüchtlinge haben in den vergangenen Monaten Deutschland und Gelsenkirchen erreicht. Die Stadt Gelsenkirchen hat sich dieser Aufgabe mit höchstem Engagement angenommen und bietet in Infrastruktur, Bildung und Kultur Angebote, die den Flüchtlingen das Ankommen in der neuen Heimat erleichtern. Das Mail-Art-Projekt Refugees all over the world der Gelsenkirchenerin Annette Behlau zeigt nun im Rahmen einer Ausstellung im Bildungszentrum, was bürgerschaftliches Engagement in diesem Zusammenhang vollbringen kann. In ihrer taglichen Arbeit ist Frau Behlau als Erzieherin mit dem Thema Integration befasst. Die Beschaftigung mit dem Thema brachte sie auf die Idee, ein künstlerisches Projekt über das Internet zu starten. Ihr weltweiter Aufruf erreichte zahlreiche Gleichgesinnte in Südamerika, Asien, Europa und Deutschland bringt so eindrucksvolle Bilder nach Gelsenkirchen. Kleine Drucke, Texten, Aquarelle und Zeichnungen zeigen ein Spektrum von Bildern, die Anlass zur Begegnung sind und zum Austausch anregen. Dabei wird auch nachvollziehbar, wie sich medial gepragte Bilder in ein kollektives Bewusstsein einschreiben. Die Ausstellung wird am 8.9.2016 um 18.00 Uhr im oberen Foyer des Bildungszentrums eröffnet und ist bis zum 15.10.2016 zu den allgemeinen Öffnungszeiten zu besichtigen. Vertreter/innen der Presse sind herzlich zur Berichterstattung eingeladen! Refugees all over the world Willkommen in Gelsenkirchen! Zahlreiche Flüchtlinge haben in den vergangenen Monaten Deutschland und Gelsenkirchen erreicht. Die Stadt Gelsenkirchen hat sich dieser Aufgabe mit höchstem Engagement angenommen und bietet in Infrastruktur, Bildung und Kultur Angebote, die den Flüchtlingen das Ankommen in der neuen Heimat erleichtern. Kultur baut eine Brücke zur Begegnung zwischen Menschen. Die Kraft dieser Begegnung erleben wir taglich in unserer Arbeit im Bereich der Bildung. Wo die Sprache noch keine gefestigten Möglichkeiten zum Austausch bietet, können Bilder, Fotos oder kreatives Handeln Begegnung stiften und erste Schritte aufeinander zu ermöglichen. Durch diese Begegnung entsteht eine neue kulturelle Vielfalt, die wir als Chance begreifen und so zum Gelingen der Willkommenskultur beitragen wollen. Das Mail-Art-Projekt Refugees all over the world der Gelsenkirchenerin Anette Behlau zeigt, was bürgerschaftliches Engagement in diesem Kontext vollbringen kann. In ihrer taglichen Arbeit ist Frau Behlau als Erzieherin mit dem Thema Integration befasst. Die Beschaftigung mit dem Thema brachte sie auf die Idee, ein künstlerisches Projekt über das Internet zu starten. Ihr weltweiter Aufruf erreichte zahlreiche Gleichgesinnte in Südamerika, Asien, Europa und bringt so eindrucksvolle Bilder nach Gelsenkirchen. Das Ergebnis des Aufrufes ist nun im Bildungszentrum Gelsenkirchen in Form einer Ausstellung zu besichtigen. Die hier gezeigten Bilder zeugen von Mut, Kraft und Aufbruchswillen, sie zeigen aber ebenso Verletzlichkeit, Hilflosigkeit und Trauer. Sie beschreiben, wie universell die Erfahrungen und Eindrücke zum Thema Flucht und Vertreibung sind. Medial verbreitete Bilder schreiben sich in das kollektive Gedachtnis ein und pragen eine globale Bildsprache. Sie dokumentieren individuelle Schicksale und sind somit keineswegs zu verallgemeinern. Gleichwohl zeugen sie von globalen politischen Entwicklungen, vor denen niemand seine Augen verschließen kann. Ich wünsche dem Projekt und der Ausstellung eine Vielzahl von Besuchern und hoffe, dass sie Anregung zum Austausch, zur Bewaltigung und vor allem zur Begegnung sind."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/06/aica-turkiyeuluslararasi-sanat-elestirmenleri-dernegi-canakkale-bienaliyle-ilgili-bildiri-yayimladi/", "text": "SAYIN BERAL MADRA ve ÇANAKKALE BİENALİ'NE KARŞI YÜRÜTÜLEN LİNÇ KAMPANYASININ KARŞISINDAYIZ! Bilginin, anlamın, değerlerin ve kimliğin kaynağı olarak kültürlerin sürdürülebilir kalkınmadaki rolü ve işlevi üzerine kültür ve sanatın tarifini yapan UNESCO'ya bağlı olarak faaliyet gösteren Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliği'nin, Türkiye Şubesi 1953 yılında kuruldu, 12 Eylül 1980 darbesiyle kapatıldı, 1992'de tekrar kurulmasına rağmen uzunca bir süre faaliyet gösteremedi. Derneğimiz Onursal Başkanımız Sayın Beral Madra öncülüğünde akademisyenler, küratörler, eleştirmenler; kısaca kültür emekçileri Ali Akay, Serhan Ada, Ahu Antmen, Evrim Altuğ, Esra Aliçavuşoğlu Levent Çalıkoğlu, Haşim Nur Gürel, Cem Erciyes, Burçak Madran'ın kurucu üyeliğiyle tekrar 2003 yılında kuruldu. Böylece AICA Türkiye, Beral Madra'nın çağrısı ve öncülüğünde kurulan yeni yapılanmasıyla tekrar aktif hale gelmişti. UNESCO kültür ve sanat faaliyetleri kapsamında kültürel faaliyetlerin teşvik edilmesinde ifade özgürlüğünü destekleyen ve sanatsal yaratıcılığın her formunu kapsayan bir vurguda bulunmaktadır. Uluslararası ve bölgesel işbirliklerini de içeren bu tanımlama, kültür ve sanat eserlerinin üretilmesinde ve uluslararası bienaller gibi bölgesel/uluslararası kapsamda kültürel ve sanatsal etkinliklerin düzenlenmesini içerir. Beral Madra, İstanbul Bienali dahil Türkiye'de birçok kültürel ve sanatsal oluşumda öncü rol üstlenmiş, ülkenin kültürel yapılanmasına katkı sağlamış, bu alanda üreten, emek harcayan birçok sanatçı ve kültür insanı gibi kimliğinin gerektirdiği sorumluluğu yüklenmiş, ulusal ve uluslararası alanda Türkiye'nin saygınlığının güçlenmesi adına çalışmıştır. Bu yıl 5.'si düzenlenme aşamasında olan Uluslararası Çanakkale Bienali de, başlangıcından bu yana giderek küresel ölçekte ilgi çekmekte ve dünya bienalleri arasında haklı bir konum elde etmektedir. CABININ'in gerçekleştirdiği Çanakkale Bienali, aralarında üyelerimizin de bulunduğu organizasyonuyla, bir çok başarılı ulusal ve uluslararası faaliyete imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası yaşamış olduğu bu kırılma sürecinde Uluslararası Çanakkale Bienali Genel Sanat Yönetmeni Sayın Beral Madra'nın, bir partinin il başkanı tarafından görevinden alınma çağrısının yapılması, sözcüğün tam anlamıyla bir karalama kampanyası ve hedef göstermedir. Sanatın siyasete alet edilmesi sanat tarihinde rahatlıkla görülebileceği gibi her daim başarısız girişimler olarak kalmakla mahkumdur Bu kırılgan süreçte akademisyenlerin, yazarların ve sanatçıların hedef gösterilmesinin ne ulusal ne de uluslararası camiada kabul edilebilecek bir tarafı vardır. AICA Türkiye daima daha fazla demokrasiyi ve daha fazla özgürlüğü vurgulamıştır. Bu bağlamda Beral Madra'nın hedef gösterilmesini kınıyor ve onursal başkanımızın ve Çanakkale Bienali'nin, CABININ ekibinin ve tüm bileşenlerinin yalnız olmadığını kamuoyuna bildiriyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/06/deniz-gokduman-ralph-goingsin-sanati-uzerine-ralph-goingse-veda/", "text": "Pop Art akımının da onun üzerinde olumlu bir etkisi olmuş ve Amerikan kültürünü yansıtan reklam, çizgi roman ve gazetelerden aldığı görüntüleri çalışmalarında kullanmıştır. Ancak bu kullanım biçimi diğer Foto-Gerçekçilerdeki gibi dönüştürülerek gerçekleştirilmiştir. 1967-1968 yılında, California Girls başlıklı bir dizi kadın figürü yapmıştır ancak 1969'da Views of Sacramento adlı bir şova katılması onun asıl ilgisini açığa çıkarmıştır. Bunun sonucunda kendisini bir otoparkta kamyon fotoğrafları çekerken bulur. Böylece kamyon serisi ortaya çıkmaya başlar. Estes'in New York u resmetmesi gibi Ralph Goings de Kaliforniya'nın kentsel peyzajlarını resmetmiştir; ancak onun resimlerinde kamyonetler ön plana çıkar ve genellikle arka planda büyük Kaliforniya otobanındaki kafe, restoran ve mağazalar yer alır. Goings in 1972'ye kadar yaptığı resimlerde pick-up kamyonetlere yer vermiş olmasının nedeni kamyonetlerin Batılı adamların simgesi haline geldiğini ve onlar için önemli olduğunu düşünmesidir. Bir ölçüde onun çalışmaları Amerikan benzin istasyonlarını resimleyen Kaliforniyalı Pop sanatçısı Ed Ruscha'nın çalışmalarıyla benzerlik gösterir. Goings'in dikkatini çeken sadece kamyonlar değil aynı zamanda onların aşınmış yüzeyleridir. Bu, kendi kişisel tarzını işaret eden bir özellik olarak Goings'in resimlerinde yer alır. Zaman zaman, kamyonların arkasındaki ticari binaların kırpılmış cam ve metal yüzeylerinde de bu özellik kendisini gösterir. Bu pickup serisi onun suluboya ve yağlıboya tekniğini geliştirmesini de sağlamıştır. 1974 yılında, Kaliforniya'dan New York'a taşınır. Hayatındaki bu değişimle birlikte sanatçının resimlerinde de değişiklik gözlemlenir. Kaliforniya banliyöleri yerini mağazalar, fast-food restorantlar, lokanta ve kafelere bırakır. Onun yetmişlerin önemli bir ana konusu haline getirdiği restorantlarda, figürler de formika ya da diğer krom öğeler kadar mekanın birer parçasıymış hissi verirler. Konuların arasında bir hiyerarşinin olmadığına inanan Goings, diğer Fotorealistler gibi geleneksel ilgi odağından kaçınma yöntemi olarak fotografik kaynağa tam bağlılık gösterir. Bu restorantların çalışanları ya da patronlarını resmederken onları mekanın bir parçasıymış gibi algılar, resimlerdeki insanlar farklı olsa da anonimdirler. Örneğin Duke Diner'da ileriye doğru bakan üç adam vardır. Kırmızı ceketli adam figürü resmin tam ortasındadır ve profili ilginç bir şekilde kırmızı Coca Cola işaretini kapatmıştır. Blackwell gibi, Goings de gerçek dünyada bulunan, muhteşem, doğal ve kamera tarafından yakalanmış kompozisyonlardan bahseder ve bu resimde de bu adamlar bu tarz bir kompozisyonu temsil ederler. Goings bu iç mekanların alt-serisi tezgahlarda ve masalarda bulunan nesnelere yani ketçap ve hardal şişelerine, peçeteliklere, sütlüklere, şekerliklere, küllüklere ve muhtelif yemek araç gereçlerine yer vermiştir. Klasik Avrupa geleneksel yaşamını hatırlatan peçetelikler, objeler ve gıdaları konu olarak işlemiştir. Ancak onun Andy Warhol ve Wayne Theibaud'nun çalışmalarını anımsatan Vagon restoranların parlak yüzeylerini, dairesel pasta kaplarını konu alan resimleri Thiebaud'un mükemmel ve ayrıntılı biçimde işlenmiş örneklerinin aksine, öylesine bir yemek masasına gündelik görünümü veren pastalarını bulundukları çevreye daha üstünkörü dahil eden bedbin bir art alan yaratır. O, bu resimlerinde özellikle teknik düzeyde gerçekliğe yönelmiş usta fırça darbeleri ve renk oyunları ile oluşmuş parlak bir görüntü elde etmeyi başarmıştır. Richard Estes ve Robert Cottingham gibi Foto-Gerçekçi ressamlarla birlikte Goings de 1970'lerde Modernizmin dokusunu yakalamış ancak onların aksine Goings şehir dışını, Amerikan banliyölerini resmetmiştir. Estes'le kıyaslandığında Goings'in kendinden önceki avangard sanatçılar gibi belirgin özellikleri olmayan, daha sıradan konuları tema olarak seçtiği görülür. Çünkü betimlemeyi, kopyalamayı sevdiğini belirten Goings için önemli olan resmettiği imgenin anlamından çok resmetme sürecidir. Goings de Foto-Gerçekçi sanatçıların çoğunluğu gibi reklam sektöründe kullanılan airbrush tekniğini kullanmıştır. Meisel onun görüş açısının, kompozisyon yeteneğinin ve olağandışı teknik kamera becerisinin onun önde gelen bir Foto-Gerçekçi sanatçılar arasında olmasını sağladığını belirtir. Tarzının açıklığı ve Amerika'ya has, aslında sıradan olan ama görsel öğelerle renklendirilmiş konuları Goings'in Foto-Gerçekçi resmin önemli temsilcileri arasında yer almasını sağlamıştır. Goings ana konu olarak seçtiği şeyi güzel olduğu için değil resmi yapılacak kadar güzel olduğu için seçtiğini belirtir ve Beni asıl etkileyen şey, bu görsellerin normalde es geçtiğimiz ve hatta görsel bir deneyim olarak kabul etmediğimiz günlük şeyler olmalarıdır. diyerek birçok Foto-Gerçekçi sanatçının düşüncesini de dile getirmiş olur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/06/fotorealizmin-temsilcilerinden-ralph-goings-hayata-veda-etti/", "text": "Fotorealist akımın temsilcilerinden olan Ralph Goings 4 Eylül 2016 Pazar günü hayata veda etmiştir. Oğlu Mark Goings'e ve tüm sevenlerine taziyelerimizi sunuyoruz. 9 Mayıs 1928'de Kaliforniya'da doğan Ralph Goings 1953'te, California College of Arts and Crafts'tan mezun olmuştur. Amerikan kültürünü yansıtan reklam, çizgi roman ve gazetelerden aldığı görüntüleri, Kaliforniya banliyölerini, mağazaları, fast-food restorantlarını, lokantaları, kafeleri ve ketçap ve hardal şişeleri, peçetelikler, sütlükler, şekerlikler, küllükler, muhtelif yemek araç gereçleri gibi sıradan nesneleri konu edindiği ve teknik düzeyde gerçekliğe yöneldiği çalışmalarında usta fırça darbeleri ve renk oyunları ile oluşmuş parlak bir görüntü elde etmeyi başarmış olan Ralph Goings, Fotorealist akımın en önemli temsilcileri arasında kabul edilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/11/winsor-newton-instagram-yarismasi-son-basvuru-31-ekim-2016/", "text": "Winsor & Newton 1 Eylül 2016 itibariyle Instagram üzerinden Promarker ve Brush Marker ürünleri için yeni bir yarışma başlattı. 15 yaş üzerinde olan amatör ve profesyonel sanatçılar için açık olan bu yarışmaya Instagram üzerinden #InspiredByProMarker ve #WinsorNewtonChallenge açıklaması ile çizimlerini paylaşarak katılabilecek. Yarışmanın en önemli şartı Winsor&Newton tarafından belirlenmiş şablonun içerisinde markör grubu kalemler ile çizim yapılması. Yarışma birincisine tüm ProMarker serisi (148 renk), ve tüm BrushMarker serisi (72 renk) hediye edilecektir. Yarışma ikincisine tüm ProMarker serisi (148 renk) hediye edilecektir. Yarışma üçüncüsüne tüm BrushMarker (72 renk) hediye edilecektir. Instagram'da en çok beğeni alan eser sahibi kişiye tüm ProMarker serisi (148 renk) hediye edilecektir. Yarışma 31 Ekim 2016 tarihinde sona erecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/12/ali-simsek-bir-arsivi-dokumak/", "text": "Bir arşivci Bülent Bakan. Kitap kapakları, haritalar, notlar, çiziktirmeler, lekeler... Üstümüze boca edilen koca bir tarih ve bellek. Tipografi ve rakamların bir tür pentüre dönüştüğü atlaslar boyuyor. Küçük notlar büyük trajedilere gebe kağıt üstünde, defterlerde ve astarın pürtüğünde. İngilizce; dünyanın en yaygın fonetiğini oyuyor Bülent Bakan. El yazısının bilgisayar fontlarına dönüşmesine izin vermeyen bir dokunsallık örüyor her bir cilde ve yüzeye. Olaylar... olaylar ve tarihi dokuyan insan. Acı ve direniş ipliğiyle bağlanan hayat. Che'nin sırt çantasından Latin Amerika pampalarının tozlu kayalarına uzanan haritalar boyamak. İnsanlığın direniş hatırası öncelikle ilgisini çeken ressamın. Her bir güne, haftaya, aya ve yıllara sinmiş başkaldırının harfleri, ezilenlerin sesi. Anında bir lekesine dönen harflerin uçuşması, deftere hızlıca atılan çizik. Her an büyük paftalara dönüşecek seyir defterleri ressamın. Coğrafyayı evrensel yazgıya bağlayan sözcükler dudaklardan dökülen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/12/seref-aksit-ben-dusunurken-sen-yaparken/", "text": "Deniz Gökduman'ın, Piramid Sanat'ta gerçekleşen FOCUS/OUT OF FOCUS sergisi kapsamında bizlerle buluşan son serisi Ben Düşünürken, Sen Yaparken'de tuval üzerine akrilik çalıştığı resimlerinin figür konturlarında yarattığı zengin etkiyle izleyicide dijital illüzyonu buluşturmaya ve diğer yandan belirgin hatlarıyla hacimlendirdiği figürlerinde kiçleşmekten kaçınan bir ironiyle, Pop Art'tan dem vurmaya devam ediyor. Tercih ettiği renk armonisiyle de kadınların çok renkliliğini ve değişkenliğini duygu-durum unu, mikro anları, makro duyarlıkla büyüterek mercek altına alıyor. Abdülhak Şinası Hisar'ın eserlerindeki Gündelik Hayat izlenimlerinden etkilenen Gökduman'ın çalışmalarında kadınlar; giyinirken, soyunurken, dişlerini fırçalarken, yemek yaparken, çamaşır-bulaşık yıkarken, etrafa bakınırken, çoğunlukla fotogerçekçi ressam bakışıyla 'o anlar' resmediliyor. Bazen de bu fotogerçekçi nesnelliğe yorum eklenerek, yeni bir imge eşliğinde, ironiyle pop art etkileri belirginleşiyor. Ayrıca her biri tuvale dağılmış harflerin egemenliği bazı çalışmalarda heceleri de yanına katarak bulmaca çözer gibi izleyiciyi bir oyuna davet ediyor ve bir tür hafıza oyunu okumalarıyla da izleyiciye rehberliğini sürdürüyor. Ben Düşünürken, Sen Yaparken serisi, erkeklerin gözünden kadınları/nı, kadınların nev-i şahsına münhasır yetenekleriyle anda var oluşlarını, o özel anları kendilerine saklama kabiliyetlerini, her şeyi düşünerek, kurgulayarak yaşayan erkeklerin ise; hayallerini, gündüz düşlerini, çoğu zaman uzun düşüncelere dalıp kadın/lar aracılığıyla anı yakaladıklarını imler. Kanıtlardan ve kayıtlardan ulaşabildiğimiz kadarıyla, en azından son beş bin yıllık insanlık tarihi boyunca erkekler, geçmiş muhasebeleriyle, geçim derdi ve gelecek hayalleriyle, kadınlar ise; geçmişin toplumsal belleğini büyük bir güçle, geleceğin getireceklerini deneyim ve sezgiyle elinde tutarken çoğunlukla, anda/şimdide kalmayı başararak yaşamaya devam ediyor. Sergi konseptinde yapılan işler, erkeklerin kadrajından hayatımızın olmazsa olmazı, pek çok erkeğin çalışma, hatta ve hatta, hayata, yaşamın zorluklarına direnme nedeni olan kadınların günlük yaşamlarını, sıradan işleri sıra dışı, önemli ve özel hale getirmelerini dert ediniyor. Erkeğin gözünde bir sanat eserine dönüştüğünde, kadınların anlık durum ve duruşları silinmez bir hatıra ve düş cennetine dönüyor. Her an/o an /bu an'ı yaşayan her bir resminde arterin basıncı artarak, sondajlardan yeni kan fışkırıyor. Yaşam enerjisi yükseliyor ve geçmiş-gelecek kaygılarından arınabilen izleyicilere, o anda kalabilenlere mavi tonlarda kontrollü, dingin bir enerji yayıyor. Renklerdeki enerji akışını dengelemek için Gökduman, her ne kadar kırmızı rengini kullanmaktan mümkün olduğunca kaçınıp pastel tonlara yoğunlaşarak bunu gizlemeyi başarsa da, resimlerini tek bir renge indirgesek bu renk kırmızı olurdu muhtemelen. Freud'un 'arzu nesnesi' tanımına uyan şuh, cazibeli, sosyal medyada her an rastladığımız, dünyanın en güzel kadınlarından biri diyebileceğimiz ama her nasılsa da her an yalnızmış gibi, ilişkisi yok görünen kadınlara da gönderme yapıyor bu sergi. Figürlerinde düşsel/fantastik ya da model kullanmak yerine foto-realist akım etkisini sürdürerek fotoğraflardan yararlanan Gökduman, bunu imge, kompozisyon ve renkleri kullanış biçimiyle özgün bir esere, resme dönüştürüyor. Resimlerine bazen sekiz kattan on bir kata kadar müdahale edip, ruh derinliğine ayak uyduracak şekilde biçimsel, hacimsel derinlik de kazandırıyor. Gökduman sanatındaki yapı taşları, illüzyon yayarak bir yandan dijital sanata göz kırparken, diğer yandan görsel sanatların A, B, C'siyle çelik konstrüksiyonlu sağlam zemine oturuyor. En önemli özelliklerinden biri, resmin taşıması gereken plastik değerlere sahip bir albeniyle; estetik, matematik, imge ikonografi bağlamındaki bu zor ilişki-denge bütünlüğünü, tuval/yazı/figür ile büyük bir başarıyla kurmasında yatıyor. Figür ve zemin arasındaki renk armonisi, resmin iki boyutlu dünyasına ve '50'li, '60'lı yıllara sadık kalarak vintage etkisi, günümüz dijital dünyada, son teknolojiyi kullanan kadınlarda dahi o modası geçmez etkiyi buluşturuyor. Resimlerde yüzeysellikten içselliğe doğru yöneldiğimizde ise, estetik olarak katmanlardan oluşan, deniz kıyılarındaki dalgaları andıran renk geçişleri bizi karşılıyor. Armoni yoğunluğu izleyiciye biçimsel haz verirken, resmin üzerinde yoğunlaştıkça algımızla birlikte resim de kumlardan, taşlardan derin sulara hem fiziksel olarak, hem de imge, alt metin, edebiyat-resim derinliğiyle okyanusun altındaki serin sularda yaşam yolculuğuna çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/contemporary-istanbul-11-yilinda-3-6-kasim-tarihleri-arasinda-sanatseverleri-bulusturuyor/", "text": "Dünyanın ve Türkiye'nin çağdaş sanat eserlerinden örnekleri sanatseverlerle buluşturan ContemporaryIstanbul, 11. yaşını 3 6 Kasım tarihlerinde kutluyor. İstanbul'u uluslararası çağdaş sanatın merkezi haline getiren ContemporaryIstanbul, 11. yılında pek çok galeriyi, koleksiyoneri, sanatseveri ve sanat profesyonelini İstanbul Kongre Merkezi ile Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda bir araya getirecek. ContemporaryIstanbul, 11. yılında da Akbank ana sponsorluğundaLütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı ve İstanbul Kongre Merkezi'nde,3-6 Kasım tarihleri arasında İstanbul'u çağdaş sanatla buluşturmaya hazırlanıyor.70'e yakın önde gelen galeriyi ağırlayacak olan fuar bu yıl bir ilke imza atarak Collectors' Storiessergisinde Türkiye'nin önde gelen 60 özel çağdaş sanat koleksiyonundan 120 eseri sanatseverlerle bir araya getirecek. ContemporaryIstanbul'a bu yıl İstanbul'dan Dirimart, Zilberman Gallery, Pi Artworks, Öktem & Aykut, Galeri Nevİstanbul, Gaia Gallery, Galeristve Mixer'in yanı sıra yurt dışından C24 Gallery, AnalixForever, GaleriaSenda, Michael Schultz, LICHT FELD Gallery, IsabelCroxatto Gallery, GalerieLelong, Marlborough Gallery, KasiaMichalski Gallery, KönigGalerie, Gallery One, ve Dastan'sBasement 'ında aralarında olduğuçağdaş sanat alanında önde gelen galeriler katılacak. Fuarda ayrıca aralarında Franz Ackermann, FarniyazZaker, YagoHoral, MamaliShafahi, WafaHourani, KatharinaGrosse, Victor Castillo, JochenProehl, IscaGreenfield-Sanders, Burçak Bingöl, Can Altay, Şükran Moral, İnci Eviner, Nuri Bilge Ceylan, Ali Alışır, Yeşim Akdeniz ve Sibel Diker'in yer aldığı önemli sanatçıların eserleri sergilenecek. Fuar ayrıca bu yıl kentsel değişim ve dönüşüm sürecini merkeze alan teması ve mimar Fahrettin Aykut'un bu tema çerçevesinde ContemporaryIstanbul için özel olarak hazırlayacağı tasarımları ile seyirciyi karşılayacak. Sanatçılar Ardan Özmenoğlu ve Volkan Aslan'ın hazırladığı enstalasyonlar da bu yıl fuarın programında yer alacak. ContemporaryIstanbulSolo Shows kapsamında bu yıl aralarında Galeri/Miz'den Mustafa Pancar, Cep Gallery'den Ahmet Sarı, GaleriaSenda'dan Ahmet Ertuğ ve KasiaMichalskiGallery'denAgnieszkaBrzezanska'nın yer aldığı sanatçıların kişisel projelerini sanatseverlerle buluşturacak. Fuar bu yıl için bir ilke imza atarakCollectors' Stories bölümündeTürkiye'nin önde gelen 60 çağdaş sanat koleksiyonundan 120 eseri sanatseverlerle bir araya getirecek. Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinin kendi koleksiyonlarından seçeceği eserlerCI Artistik Danışmanı Marc-OlivierWahler'inküratörlüğündesergilenecek. Koleksiyonerlerin kişisel estetik anlayışlarını sunmalarına olanak sağlayacak sergi, Türkiye'de sanat koleksiyonerliğinin geçirdiği dönemsel değişimleri ve bugününü tartışmaya açacak. Bu bağlamda hazırlanacak olan Collectors' Stories kitabı ise CI Publications'ın ilk yayını olacak ve sergilenen eserlerin tüm dünyaya açılmasını sağlayacak. bu yılki programının yeniliklerinden biri deilk defa sanatseverlerle buluşacak CI Design olacak. 22 Ekim 4 Aralık tarihleri arasında düzenlenen 3. Istanbul Tasarım Bienali ile eş zamanlı olarak fuarda yerini alacak CI Design, bienalin yarattığı sinerji etrafında yoğunlaşacak. Pluginbu yıl da galeriler, mimarlık ve tasarım stüdyoları, yeni medya ile ilgili yaratım atölyeleri, oyun laboratuvarları, dijital sanat kolektifleri ve proje mekanları gibi inisiyatifleri bir araya getirecek. Plugin'in 2016 teması networkedspaces olacak. Plugin fuarda yeni ve daha katılımcı bir düzenlemeyle gerçekleştirilecek. ContemporaryIstanbul kapsamında düzenlenen CI Dialogues bu yıl 3 gün boyunca 50'den fazla sanat profesyonelini, sanatçıyı ve koleksiyoneri çağdaş sanatın durumunun yanı sıra ekonomisinin ve piyasasının güncel niteliklerini değerlendirmek üzere bir araya getirecek. Program dahilinde çağdaş sanat hakkında çeşitli kavramsal çerçevelerin ele alınacağı yuvarlak masa konuşmaları gerçekleşecek. Programda öne çıkanlardan ''Sanat Fuarlarının Gücü'' panelinde dünyanın önde gelen 4 bölgesel fuarı; Art Dubai, Art Brussels, Cosmoscow ve ContemporaryIstanbulyöneticileri İstanbul'da ilk kez bir araya gelerek dünyadaki bölgesel fuarların geleceğini tartışacaklar. CI Dialogues buna ek olarakçağdaş sanat ve bağlamını eleştirel olarak yansıtan ve çağdaş sanat anlayışını, araştırmasını ve aracılığını yürüten fuarın özel bölümleri olan CI Design ve Plugin'i de kapsayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/don-eddy-exhibition-at-nancy-hoffman-gallery-october-27-december-10-2016/", "text": "An exhibition of new works by Don Eddy opens on October 27 and continues through December 10, comprising works of the past three years. Eddy is one of the few early Photorealist painters who has taken his vision into new terrain, and has expanded his unique painting process. In the '70's Eddy painted the California urban landscape, focusing on cars, reflections on cars, bumpers, headlights. The subject came naturally to the son of a car body and fender shop father. The artist moved quickly from cars to storefronts to shelves filled with glassware and toys. For the past several years Eddy has returned to the urban landscape, this time New York is his main subject with the bridges that span Manhattan Island being a focal point. In juxtaposition to the urban are the artist's multi-panel works of nature celebrating light and season in the energy of the ocean a mountain at sunset, a lotus in full bloom. Painted in 20-30 layers of transparent acrylic over an under painting of three colors (the first being circles about a 20th of an inch in diameter of phthalocyanine green, the second being burnt sienna and the third dioxazine purple. With these three colors he separates warm from cool colors, and then begins to add many layers of transparent color to achieve the final palette of each work. On Easter Sunday, maybe 35 years ago, I was given the gift of a tiny house plant, commonly known as a corn plant. A simple present of no particular interest to me, I probably accepted it with poorly disguised contempt. Over time, though, I developed a fondness for the plant and took care to nurture it. In due course it grew from a wee thing into something approaching a small tree (about 190cm). Today, having traveled with it from place to place it sits majestically in my front window. If you were to visit me, sooner or later, it would likely attract your attention. What you would see would not seem all that special, just a fairly large house plant that is clearly thriving. I, on the other hand, would see 35 years of my life. Standing in front of that humble plant I would see my daughter, growing from a small child to a successful adult. I would see a marriage dissolve, and, in time, a new and permanent love take it's place. I would see the winding road of a career in art, the ups and downs, the slow maturation of the work. Simply put, you would perceive the plant. I would experience, in that plant, the flow of my life. But not really. Even you, with no prior experience of this particular plant, would not so much see the plant as experience it through the veil of your hopes, preferences, prejudices, and history. The problem of the corn plant is: How does one deal with the richness of experience as it is embodied in simple things? And how does one communicate that in the context of art? This creates a special difficultly for representation art. It illuminates a substantial weakness when depicting things on a single paneled work of art. If I were to, let's say, paint that corn plant, how would I imbue it with the depth and richness of my experience? I would contend that it cannot be done in the context of a single paneled representational painting. You can affect mood, emotion, and psychology, but not experience. You could attempt to deal with the problem by including many images on a single panel, but that inevitably invokes the burdensome specter of Surrealism with it's attendant psychological issues. Don Eddy was born in Long Beach, California in 1944. He received a B. F. A. in 1967 and an M. F. A. in 1969 from the University of Hawaii. The artist attended the University of California, Santa Barbara, 1969-70, for post-graduate study. Don Eddy's work has been widely shown throughout this country at the Arkansas Arts Center, Little Rock; Bergstrom-Mahler Museum, Neenah, Wisconsin; Boca Raton Museum of Art, Florida; Boise Art Museum, Idaho; The Brooklyn Museum, New York; The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; Carnegie Institute, Pittsburgh; The Cathedral Church of Saint John the Divine; New York; Center for the Arts, Vero Beach, Florida; The Cleveland Museum of Art, Ohio; Columbus Museum of Art, Ohio; Contemporary Arts Center, New Orleans; The Contemporary Museum, Honolulu; Danforth Museum of Art, Framingham, Massachusetts, Duke University Museum of Art, Durham, North Carolina; Flint Institute of Arts, Michigan; Greenville County Museum of Art, South Carolina; Heckscher Museum, Huntington, New York; The Huntington Museum of Art, West Virginia; Indianapolis Museum of Art, Indiana; Mana Art Center, Jersey City, New Jersey; Museum of Art, Fort Lauderdale; The Museum of Modern Art, New York; Nassau County Museum of Art, Roslyn Harbor, New York; The Oakland Museum, California; Oklahoma Art Center, Oklahoma City; Oklahoma City Museum of Art, Oklahoma; Orlando Museum of Art, Florida; Pennsylvania Academy of the Fine Arts, Philadelphia; The Philbrook Museum of Art, Tulsa, Oklahoma; Polk Museum of Art, Lakeland, Florida; San Antonio Museum of Art, Texas; San Francisco Museum of Modern Art, California; Tampa Museum of Art, Florida; Tucson Museum of Art, Arizona; Virginia Beach Center for the Arts, Virginia; Virginia Museum of Fine Arts, Richmond; Whitney Museum of America Art, New York; Wichita Art Museum, Kansas; Jane Voorhees Zimmerli Art Museum at Rutgers, University, New Brunswick, New Jersey; among others, and abroad at Aarhus Kunst Museum, Denmark; Australia National Gallery, Canberra; Birmingham Museum and Art Gallery, United Kingdom; Gl. Holtegaards, Copenhagen; Centro Mostre, Rome; Deutsche Guggenheim, Berlin; The Gulbenkian Museum, Lisbon; in Japan at City Museum of Iwaki; Hokodate Museum of Art, Hokkaido; Kumamoto Prefectural Museum of Art; and Prefectural Museum of Iwate; Kunstverein, Hannover; Kunsthalle, Nuremberg; Musee de Strasbourg: Museed'ArtModerne et Contemporain, Strasbourg, France; Museed'Ixelle, Belgium; El Museo del Arte Thyssen-Bornemisza, Madrid, Spain; MuseuEuropeud'Art Modern, Barcelona, Spain; National Museum in Gdansk, Poland; and Salas de Exposiciones de BellasArtes, Madrid. Art Museum, Idaho; The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; The Cleveland Museum of Art, Ohio; The Contemporary Museum, Honolulu; Danforth Museum of Art, Framingham, Massachusetts; Evansville Museum of Arts, History & Science, Indiana; Flint Institute of Arts, Michigan; Fogg Art Museum, Harvard University, Cambridge, Massachusetts; Haggin Museum, Stockton, California; Harvard University, Massachusetts; Fort Wayne Museum of Art, Indiana; Hofstra University Museum, Hempstead, New York; Honolulu Academy of Arts, Hawaii; The Metropolitan Museum of Art, New York; Mississippi Museum of Art, Jackson; The Museum of Modern Art, New York; Oklahoma City Museum of Art, Oklahoma; Rhode Island School of Design Museum of Art, Providence; Saint Louis Art Museum, Missouri; San Antonio Museum of Art, Texas; Santa Barbara Museum of Art, California; Sheldon Museum of Art, University of Nebraska, Lincoln; Solomon R. Guggenheim Museum, New York; Speed Art Museum, Louisville, Kentucky; Springfield Art Museum, Missouri; Storm King Art Center, Mountainville, New York; The Toledo Museum of Art, Ohio; University Museum of Contemporary Art, University of Massachusetts, Amherst; Whitney Museum of American Art, New York; among others, and in collections abroad: Israel Museum; Jerusalem; MuseeD'ArtModerne de Saint-Etienne Metropole, St. Etienne, France, Museo de Arte Moderno, Bogota; NeueGalerie, Aachen, Germany; Utrecht Museum, The Netherlands. Don Eddy resides in New York."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/ekavdan-25-yilinda-buyuleyici-bir-sergi-mercan-dede-buyulu-carklar-04-ekim-05-kasim-2016/", "text": "EKAV,25. yılında, yarattığı özgün tarzı ve müziğiyle geniş kitleleri peşinden sürükleyenMercan Dede'ninBüyülü Çarklar sergisineev sahipliği yapıyor. Sanatçının Ekavart Gallery'de yer alacak üçüncü kişisel sergisi, 4 Ekim 5Kasım 2016 tarihleri arasındasanatseverlerle buluşacak. Daha çok müzisyen kimliği ile tanınan Mercan Dede, ilk kişisel sergisi Aşıklar Kabilesini 2011 yılında Ekavart Gallery'degerçekleştirdi. Ardından Borusan Müzik Evi'nde Carlito Dalceggio ile birlikte çalıştığı Revolution/Revalation sergisi ile altmış binden fazla sanatseverle buluştu. Yurtdışı sergilerinin yanı sıra, sanatçı, 2014 yılında Ekavart Gallery'de düzenlenen ikinci kişisel sergisi Kadim Zaman Makinesi ile büyük beğeni topladı. Montreal'de kurduğu görsel sanatlar stüdyosundaki 1.5 yıllık yoğun bir çalışma gerçekleştiren sanatçı, bu kez Büyülü Çarklar sergisi ile bizleri yaşam ve yaşam ötesi mistik dünyaların haritaları olan büyülü çarklarla başka boyutlara davet ediyor. Mercan Dede yeni sergisindeki işlerini yaratırken dönüşüm ve devinim kavramlarından esinlendi. Yaşamın dönüşümü, insanın değişimi, semazenlerin dönmesi, karma gibi mefhumları, birbirine bağlı ve etkileşim halinde olan 'büyülü çarklara' benzeten sanatçının bu çalışmaları, bugüne kadar gerçekleştirdiği en gizemli ve sürprizlerle dolu bir sergi olacağa benziyor. Karışık teknik ile ürettiği 22 işin yer alacağı sergi 4 Ekim 5 Kasım tarihleri arasında Ekavart Gallery'de ziyaret edilebilir. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. arttv. com. tr de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/hypochondriac-seckin-pirim-c24-gallery-15-eylul-29-ekim-2016/", "text": "C24 Gallery New York, Seçkin Pirim'in Hypochondriac ismini taşıyan kişisel sergisini sunmaktan mutluluk duyar. Seçkin Pirim'in C24 Gallery'deki ilk sergisinde kağıt ve pleksiglas gibi farklı malzemeleri kullanarak ürettiği işler simetrik ve asimetrik olarak iki bölümden meydana geliyor. Hypochondriac 15 Eylül 29 Ekim 2016 tarihleri arasında C24 Gallery New York'ta görülebilir. Seçkin Pirim minimal çizgileri taşıyan bu sergisi için direkt olarak kendi yaşamından yola çıkıyor. Hastalık hastalığı anlamına gelen hypochondriac ile iki yıldır mücadele eden sanatçı tedavi sürecinde kendisini bu noktaya getiren şeyin dış etkenlerden kaynaklandığını fark edip aslında hasta olanın da doktor olanın da içinde olduğunu keşfediyor. Bir terapi olarak üretim yoluyla arınıyor. Sanatçının önceki çalışmalarında hissedilen takıntılı simetrik, milimetrik ve optik etkinin tam tersi olan spontan ve hesapsız üretimin bir araya gelmesi serginin ana fikrini oluşturuyor. Bozulmuş olanın mı yoksa kusursuz olanın mı hastalıklı olduğunu sorgulayan Pirim herhangi içsel bir eleştiriye uğramadan ikisinin de kendisine ait olduğunu kabul ediyor ve bir anlamda filtresiz olarak ayna karşısına geçiyor. 1977 yılında Ankara'da doğan Seçkin Pirim, 1995 yılında Güzel Sanatlar Lisesi resim bölümünü bitirdikten sonra, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü'ne girmiş, 2000 yılında mezun olduktan sonra Yüksek Lisans eğitimini tamamlamıştır. Heykel ve tasarım sanatçılarından biri olan Seçkin Pirim, sanat hayatına 50'nin üzerinde grup sergi, 14'u Türkiye'de, 3'ü de yurtdışında olmak üzere 17 kişisel sergi sığdırmıştır. Sanatçının eserlerinin yer aldığı sergi ve fuarlar arasında Hypochondriac, C24 Gallery, New York (2016), Glitch, Merkür, İstabul (2014), Retrospective, Plato ArtSpace, İstanbul (2014), Siyah Beyaz Sanat Galerisi, Ankara (2014), Discipline Factory, Saatchi Gallery, Londra (2012), Borusan Art Center, İstanbul (2012), Summertime #2, Galerie Suzanne Tarasieve, Paris (2016), Art Santa Fe, New Mexico (2014), Art Stage, Singapore (2014), TRAIT PAPIER, Yverdon-les-Bains, İsviçre (2013), HOTSPOT ISTANBUL, Museum House Constructive, Zürih, İsviçre (2013), Wonder Works, The Space Gallery, Hong Kong (2013), Swab Barcelona, Barselona, İspanya (2013), Genç Açılım, Pera Müzesi, İstanbul (2005) yer almaktadır. Heykel ve tasarım alanında birçok ödüle sahip olan Pirim'in eserleri National Arts Park, Pekin, Çin; Glory Yeh Museum & Sculpture Park, Tayvan; Çin Ulusal Sanat Müzesi, Pekin, Çin; Robert Bilechki Özel Koleksiyonu, New York, USA; Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu, İstanbul; Eczacıbaşı Vakfı Koleksiyonu, İstanbul; Özyeğin Koleksiyonu, İstanbul; Nezih Barut Koleksiyonu, İstanbul; Öner Kocabeyoğlu Koleksiyonu, İstanbul; Maurizio Meroni Koleksiyonu, İtalya; Kuok Group Collection, Hong Kong gibi yurtiçi ve yurtdışında birçok özel koleksiyonda ve müzelerde yer almaktadır. Seçkin Pirim çalışmalarına İstanbul'daki atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/the-brodsky-sisters-bernarducci-meisel-gallery-8-september-1-october-2016/", "text": "Bernarducci Meisel Gallery is pleased to present a two person exhibition entitled The Brodsky Sisters as part of the BMG First Look series. The exhibition will included works by sisters Dina and Maya Brodsky. Dina Brodsky will present over 150 drawings from her series entitled Secret Life of Trees. Maya Brodsky's contribution to the exhibition, Behind Closed Doors, will include nearly a dozen new paintings of dramatically lit domestic interiors. This will be the first two person exhibition for these sisters in New York City. In a letter dated August 23, 1799 to Dr. Trusler, the British poet and painter William Blake writes; The tree which moves some to tears of joy is in the eyes of others only a green thing that stands in the way. Some see nature all ridicule and deformity... and some scarce see nature at all. But to the eyes of the man of imagination, nature is imagination itself. Over two hundred years later, the statement impacted Dina Brodsky to reach out to her community of friends, family, and acquaintances to submit images of trees and their stories. She aimed to draw one tree per day for the duration of a year. The result is over 150 drawings of trees, some solitary, some in pairs. Some are intricately rendered in ink on paper, some are on handmade paper, and others are even accented by oil paint. Each tree has its own individual story. Tree No. 80 is one of the largest in the series measuring 11 x 8 ½ inches. The branches of this tree are meticulously mapped by the artist using a ballpoint pen. A halo of light blue oil paint depicting skylight permeates behind the branches. The brown color of the paper is ironically the tree bark itself. Brodsky'sTree #83 is Methuselah, a Swedish tree that is rumored to be the oldest in the world as it celebrates its 4,848th birthday. The complex topography, nooks, crannies of birches, pines, elms, oaks, and many other trees are mapped by Brodsky in this series aiming to develop a social symbiosis of combined memory and experiences. Dina Brodsky lives and works in New York, NY. She holds an MFA from the New York Academy of Art and a BFA from University of Massachusetts at Amherst. She has exhibited in notable group and solo exhibitions throughout the United States including Small Worlds at the Peabody Essex Museum and Animal Heart at the Slater Museum. In 2013 she had a solo exhibition at the notorious Micro Museum entitled Desert Places. Maya Brodsky's part of the exhibition entitledBehind Closed Doors includes intimately sized paintings of interiors. Oftentimes the setting is the living room of the artist's apartment. She uses the visual language of 17th Century Dutch painters like Johannes Vermeer and Early Netherlandish painters like Jan Van Eyck to document contemporary moments. In Mirror (2016) the artist is standing in the position of the viewer and her reflection is apparent in the full length mirror on the far wall of the room. There is a narrative that is implied by the objects on her coffee table; an empty mug, a partially full glass, an anchor paperweight, a bowl of yogurt and honey, and an empty bowl. There is also some mail, a coaster, plants in various states of wilting, and a beer bottle. Sunlight dances over these objects in a way only previously mastered by Vermeer. The coffee table, foreshortened, enters the composition from the lower left corner but appears to be in the center of the room. It rests on a blue Persian rug, rendered in detail reminiscent of the Van Eyck's small paintings, opposite a couch with a loose green cover. The wall with the mirror yields to two doors. One opens up into the bedroom, we can only see that the early morning light comes in from the east. We quickly position the artist and viewer on the south, the mirror and the artist's reflection on the north side and the couch on the east side. The light passes through the glass not casting a shadow on the coffee table, but does not pass through the ceramic bowls, casting a shadow from them. In the mirror we see a reflection of the coffee table and that there is sunlight under it as well. Maya Brodsky's palate appears to be confined to grays, blues, and muted tones but is highlighted by her expert mastering of light. Maya Brodsky, like her sister was born in Minsk, Belarus, but lives and works in Cambridge, MA. She holds an MFA from the National Academy of Art and BFA and BA in Philosophy from the University of Massachusetts at Amherst. Her work has been included in many notable group exhibitions and was recently on view in her solo exhibition entitled Awake at the University Of Maine Museum Of Art. For more information contact Marina Press at (212) 593-3757 or marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/14/yazar-yonetmen-cetin-oner-bu-sabah-yasamini-yitirdi/", "text": "Türk Edebiyatının değerli Yazarı Çetin Öner vefat etti. Çetin Öner'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Çetin Öner 1943 yılında doğdu. Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademesi Banka İşletmesi Bölümü'nden mezun olduktan sonra, 1963 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'na girdi. Burada, 40'tan fazla oyunda görev aldı. 3 yıl boyunca Tiyatro İşçileri Sendikası Ankara Şube Başkanlığı görevinde bulundu. 1972-1973 yılları arasında Milliyet Gazetesi'nin Sanat Dergisi Ankara Temsilciliği'ni yürüttü. Olay ve Barış gazetelerinde tiyatro eleştirileri yazdı. 1973 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu'nda sanat yönetmenliği görevinden ayrılarak, TRT'de prodüktör olarak göreve başladı. TRT'nin ilk yerli televizyon dizisi olan, Aziz Nesin'in yazdığı Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamazı yönetti. Birçok televizyon oyununda oynadı. 1972 yılında Yeni A dergisinde ilk öyküsü olan Kekliki yayınladı. 1975 yılında ise Gülibik adlı ilk çocuk kitabı yayınlandı. Gülibik, 1978 yılında Almanca'ya çevrilerek Almanya'da değişik yayınevlerince 5 kez basıldı ve Almanca konuşulan tüm ülkelerde okuma kitabı olarak okullara tavsiye edildi. Ayrıca, Alman Devlet Televizyonu ve TRT ortak yapımı olarak filme çekildi. Gülibik, T. C. Kültür Bakanlığı ve Verlag An Der Ruhr Yayınevi'nce prestij kitabı olarak yeniden basıldı. Ulusal ve uluslararası birçok ödül kazanan Çetin Öner'in Gülibik dışında 3 çocuk kitabı daha ve bir romanı ile bir incelemesi bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/16/turk-sinemasinin-dev-ismi-tarik-akan-sonsuzluga-yurudu/", "text": "Türk Sinemasının dev ismi Tarık Akan sonsuzluğa yürüdü! Tarık Akan'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Sanatçı Tarık Akan'ın cenazesi pazar günü Teşvikiye Camisi'nde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'ndan yapılan açıklamaya göre sanatçı için pazar günü saat 14.00'te Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu'nda tören düzenlenecek. Akan'ın cenazesi, aynı gün Teşvikiye Camisi'nde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından Bakırköy Zuhuratbaba Mezarlığı'nda toprağa verilecek. Tarık Tahsin Üregül ya da sahne adıyla Tarık Akan (13 Aralık 1949, İstanbul 16 Eylül 2016, İstanbul), Türk oyuncu. 1970 yılında Ses dergisinin oyunculuk yarışmasına katılarak birinci olmuştur. 1971 yılında ilk sinema filmi Emine ile oyunculuk kariyeri başlamıştır. Bir anda Yeşilçam'ın en yakışıklı oyuncularından birisi haline gelmiştir. Daha sonra 1972 yılında oynadığı film Suçlu ile 1973 yılında Altın Portakal Film Festivali'nde En İyi Erkek Oyuncu ödülünü alır. 1973 yılında Yeşilçam'ın en iyi duygusal filmlerinden birisi olarak bilinen Canım Kardeşim (1973) adlı filmde Halit Akçatepe ile başrol oynar. 1974 yılında Ertem Eğilmez'in yönettiği Rıfat Ilgaz'ın aynı adlı eserinden uyarlanan Hababam Sınıfı (1975) adlı filmde Damat Ferit adlı karakteri canlandırır, film 1975 yılında vizyona girer ve Türkiye'nin gelmiş geçmiş en iyi filmlerinden birisi olur ve bir klasik haline gelir. Ardından Hababam Sınıfı Sınıfta Kaldı (1976) adlı, serinin ikinci filminde rol alır. Film Akan'ın oynadığı son Hababam Sınıfı filmi olmuştur ve serinin gelmiş geçmiş en çok hasılat yapan filmi olur. Gülşen Bubikoğlu ile oynadığı her filmde büyük başarı elde eden Akan'ın, 1975 yılında Bubikoğlu ile birlikte oynadıkları Ah Nerede adlı romantik-komedi filmi ile büyük başarı elde eder. 1970'li yıllarda oynadığı filmlerle adından sıkça söz ettirmiştir. Boyu, giyinişi ve saç stili ile 70'li yıllara damgasını vurarak Yeşilçam'ın büyük jönleri arasına adını yazdırmıştır. Yeşilçam'ın cici çocuğu olarak bilinen Akan, 1977 yılında Zeki Ökten'in yönetmenliğini üstlendiği başrollerini Melike Demirağ ve Tuncel Kurtiz ile paylaştığı Sürü adlı filmde oynamıştır. 70'li yıllardaki tarzından uzak ve artık genelde bıyıklı olarak film çekmiştir. Sürü adlı film ile çok büyük başarı sağlamıştır. Ardından 1978 yılında Cüneyt Arkın ile beraber başrol oynadığı Maden adlı film ile artık her türlü filmde oynayabileceğini kanıtlamıştır. 1982 yılında Şerif Gören ve Yılmaz Güney'in yönettiği efsane olan Yol filmi ile çok büyük başarı elde etmiş ve dünyaya adını duyurmuştur. Film 1982 yılında Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye ödülünü alan tek film olmuştur ve Akan, En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde aday olmuştur. 1990 yılında başrolünü oynadığı Karartma Geceleri adlı film Yeşilçam'ın klasikleri arasında yer almıştır. Tarık Akan, Altın Portakal Film Festivali adlı ödül yarışmasında yedi ödül alan tek erkek oyuncudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/19/dongu-tulin-onat-arnavutluk-ulusal-sanat-galerisi-14-eylul-02-ekim-2016/", "text": "Tülin Onat'ın son dönem eserlerinin yer aldığı sergi Arnavutluk Ulusal Sanat Galerisi'nde 14 Eylül 2 Ekim 2016 tarihleri arasında sanatseverler ile buluşacak. Bugüne kadar yurt içinde ve yurt dışında 37 kişisel sergi açmış, 200'ün üzerinde grup ve karma sergiye katılmış olan Tülin Onat birçok uluslararası ödüle layık görülmüştür. Özel koleksiyonlarda ve müzelerde eserleri yer alan sanatçı ilk kez Arnavutluk Ulusal Sanat Galerisinde gerçekleştireceği ''Döngü'' sergisi ile Arnavut sanatseverler ile bir araya gelecek. T. C. Tiran Büyükelçiliği himayelerinde, Yunus Emre Enstitüsü ve Tiran Ulusal Sanat Galerisi ev sahipliğinde, İKASD ve Türk Hava Yolları desteği ile küratörlüğü Beste Gürsu tarafından yapılan Tülin Onat Döngü sergisinin açılışı 14 Eylül 2016 saat 19.00'da Arnavutluk Ulusal Sanat Galerisi'nde gerçekleşecektir. Küratör Beste Gürsu; Tülin Onat'ın eserlerindeki soyutlanmış biçimlerin, derinlik ve rengin etkisi ile kuvvetlenen 3 boyutlu çalışmaların, heyecan verici, dokunma arzusu uyandıran, etkileyiciformlardan oluştuğunu ve sanatçının duvarı yalnızca taşıyıcı eleman olarak değil, resmin bir parçası olarak konumlandırdığını belirtmektedir. Sergi, Pazartesi günleri hariç hergün 10.00 / 19.00 arası Arnavutluk Ulusal Sanat Galerisinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/21/bedri-baykam-tarik-akan-olumsuzluge-gecis-yapti/", "text": "Hayat seni en beklemediğin anda arkadan vurur. Ana işidir bu. Kahpeliği sever. Geçen hafta sonu mutlu bir olay için Roma Havaalanı'na yeni iniş yapmıştık. Kuzenimin kızının düğünü için büyük bir aile buluşması vardı. İşte orada geldi o kahrolasıca haber. Tarık'ı kaybetmiştik. Evet, biliyorduk ağırdı durumu... Ama -herhalde inanamamaktan- hepimiz bir mucize bekliyorduk sanki... Veya daha çok vaktimiz var gibi düşünmek istiyorduk. Düğün gecesinin devamında, hiç uyumadan Pazar sabahı 07:10'da bir uçak bulup törene ve cenazeye şükür ki yetişebildim. Sonuçta mikrofon uzatılan herkesin en candan sesleriyle söyleyecek birşeyleri vardı. Zaten Tarık onların arasında işportacılık, taksicilik yapmamış mıydı? Kahvede onlarla tavla oynamamış mıydı? Manavla, bakkalla, kasapla, çiçekçiyle, mahallenin çocuklarıyla, işçilerle ve emeklilerle arkadaş olmamış mıydı? Oynadığı 111 filmde her kalıba girmemiş miydi? Sinemada elde ettiklerigeçici ünü hava atmak, hayranlarına burun çevirmek ve paparazzi dövmek için kullanan renkli skandalların balon starlarına kapak olsun, o efsanenin halkıyla ilişkisi! Efsane dedik de, lütfen herkes bilsin: Kimse boş yere efsane olmaz... Efsane, olmakla kestane olmak arasında ince sanılan ama esasında timsahlı derelerle ayrılmış büyük mesafeler, uçurumlar vardır. Ün vardır, ün vardır. Nasıl ulaşıldığı, nasıl saklandığı, nasıl sürekli hale geldiğinin çok farklı kaynak ve gerekçeleri vardır. Tarık Akan kadar ünlü birkaç aktör sayabiliriz. Ama onun halk kimyasından, halkla bütünleşmesinden çok uzaktalar. Çünkü Tarık'da kibir yoktu. Şöhreti ile çevresi üstünde baskı oluşturma eğilimleri hiç yoktu. Mütevazılık, onun kimliğinin en çarpıcı yansımasıydı. Göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, halkın içinden geldiğini ve onlardan biri olduğunu çok iyi bilen bir insandı. Haa, bir de unutmadan söyleyelim... Bu ülkede en iyi oyuncu kim? diye sorarsanız, herkesin farklı yanıtları olabilir. Biri çıkıp Şener Şen diyebilir, bir diğeri Uğur Yücel, bir başkası da Cüneyt Arkın diyebilir. Amaen yakışıklı aktör kim? diye sorarsanız, kadını da erkeği de, anneleri de, anneanneleri de size ezici üstünlükle neredeyse tek isim verir: Tarık Akan. - CUMHURİYETÇİLERİN VE DÖNEK MARKSİSTLERİN KANDIRAMADIĞI ADAM Nice 2. Cumhuriyetçi, anti-Kemalist ve Marksist solcu, nice bölücü-Kürtçü, Tarık'ı kendi safına çekip onun insancıl, demokrat, özgürlükçü kimliğini deforme etmeninrüyasını gördüler. Tabii bu onlar için bir rüya olarak kaldı. Çünkü Tarık, en sağlam Atatürkçülerden biri olarak, bu çabaların hepsini taca attı, boşa çıkardı. Her biri kendilerini ofsaytta buldu. Onun Cumhuriyetçi ve bağımsız çizgisi, başta Atatürk ve onu takip eden İlhan Selçuk, Atilla İlhan gibi büyük aydınlar, Kuvayı-Milliye destanına imza atan Nazım Hikmet gibi başka devlerden beslenerek oluşmuştu. Medyanın yanar-döner, çıkarcı, oportünist, sahte aydınları onu doğal olarak etkileyemezdi. Her biri beyhude çabalarının ardından aldıkları tarih dersiyle kaldılar. Tarık'ın faşizm düşmanlığı, emperyalizm düşmanlığıyla birleşiyordu. Onlarda olduğu gibi Atatürk düşmanlığının acınası hafifliğinden değil... Emperyalizmin satılık kalemleri veya beynini yıkadığı dönek Marksistler ne Atatürk'ü, ne de Tarık gibi çağdaş Atatürkçüleri anlayamazlardı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/21/doc-dr-ulas-basar-gezginvietnamli-bir-sanatci-chinh-le/", "text": "Bugün Vietnamlı sanatçı Chinh Le'nin karma sergisindeydik. Bu yazıda bu vesileyle sanatçıyı tanıtalım. Evimize misafirliğe ailesiyle birlikte geldiği için, kendisinin heykeltraş ailesini yakından tanıma fırsatı bulduk. Annesi, babası ve eşi de heykeltraş olan sanatçı, 1969 Hanoi doğumlu. 1969, Vietnam-Amerikan Savaşı'nın en hareketli yıllarından biri. O yıllarda Hanoi, sürekli bombardıman altında; gençler trenlere binip güneydeki cephelerde düzenli ordunun bir parçası olarak Güney Vietnam'ın gerillalarıyla birlikte çarpışıyorlar. Hanoi gibi kentlerde ise genç kızlar, topçu olmuş, milis olmuş, kentlerine ölüm yağdıran Amerikan uçaklarını düşürmeye çalışıyor. Çokça düşürüyorlar da. Düşürülen uçaklardan birini eski ABD devlet başkanı adayı John McCain kullanıyor. Bu satırları yazarken bulunduğumuz göle düşürülüyor uçağı ve Vietnam askerleri halkın elinden zor kurtarıyor McCain'i. İşte böyle bir kentte yokluktan da öte savaş içerisinde doğuyor ve büyüyor Chinh Le. Aynı yıl Ho Amca'yı kaybediyoruz. 6 yıl sonra o zamanların deyişiyle 'Ho Amca'nın askerleri' Güney Vietnam'ın kalbi olan Saygon'daki Başkanlık Sarayı'na tankla girerek savaşı sonlandırıyor. O günün ünlü resimlerinden biri, Amerikan büyükelçiliğinin çatısından kalkan son helikoptere binmeye çalışan Amerika yanlısı Güney Vietnamlılar. Dolayısıyla, Chinh Le'lerin kuşağından önceki Vietnamlı sanatçıların çok daha farklı yönelimleri var. Birçoğu, Sovyetlerde eğitim aldığından, sosyalist bloğun resim akımlarından etkileniyor. Savaş sahneleri ve yoksul halk, bu kuşağın en çok işlediği konular. Chinh Le'nin ailesi o 12 yaşındayken, yani 1981'de Saygon'a, artık yeni adıyla Ho Çi Min Kenti'ne göçüyor. Savaş sonrası Saygon, yokluk ve kıtlıkla boğuşup yaralarını sarmaya başlayacakken, yıl 1986'yı gösteriyor ve Sovyetler biz kendimize bile yetemiyoruz diyerek Vietnam'a yardımları kesiyor. Enflasyon % 400'e fırlıyor. Böylece, Vietnam hükümeti, beklenmedik bir karar alıp karma ekonomiye geçiyor. O zamandan beri ülke, özel sektörün her geçen gün daha fazla etkili olduğu, ancak Vietnam Komünist Partisi'nin kontrolü elden bırakmadığı bir coğrafya niteliğinde. 1988'e geliriz sonra, bu yıl, Chinh Le ilk şiir kitabını yayınlar. Daha 19 yaşındadır. Ondan şair olması beklenirken, o bununla yetinmez ve Ho Çi Min Kenti Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne kaydolur; burada resim, heykel ve seramik alanında kendini geliştirir. 1997'de mezun olduğunda ilgisi lake ressamlığı ve ipek işlemeciliği gibi geleneksel sanatlara kayar. Hatta 1998'deki ilk kişisel sergisini lake resmi üstüne gerçekleştirir. Yıllar geçtikçe Chinh Le, Vietnam'daki kişisel sergileri yanında, Japonya, Singapur, ABD, Finlandiya ve Hong Kong gibi ülkelerdeki toplu sergilerde yer alır. Tüm bu geçen yıllarda şiirle bağını koparmaz. Şimdi 15 Eylül'den 10 Ekim 2016'ya kadar sürecek olan sergisinden söz açalım: Sergi, 'Güz Ortası Gecesi' başlığını taşıyor. Vietnam'da Avrupa'nın güneş takvimine ek olarak Çin kökenli ay takvimi de kullanılıyor. Ülkede hem 31 Aralık gecesi yılbaşı kutlanıyor hem de ay takvimine göre Ocak sonu ya da Şubat başı gibi de günlerce yeni yıl kutlamaları yapılıyor ( örneğin bu yılın ilk günü 8 Şubat'tı; 2017'in ilk günü, 28 Ocak olacak). Chinh Le'nin sergisi, adını bu ay takviminden alıyor. Ay takvimine göre güz ortası gecesi, 'Tet' olarak adlandırılan ay yılbaşısından sonraki en önemli gün: 8. ayın 15. günü. Dolunaylı olan bu gün, Vietnam dışında Çin, Tayvan ve Hong Kong gibi ülkelerde de kutlanıyor, hatta resmi tatil. Bu güz ortası gününün kökeninde bereket törenleri var. Günümüzdeyse, fenerlerin yakıldığı, çocukların özel giysiler giyip kaplan dansı yaptıkları bir güne evrilmiş durumda. Çocuklar geleneksel davul eşliğinde ev ev dükkan dükkan dolaşıp içeriye girerek dans ediyorlar; onların eve ya da dükkana gelişinin uğur ve bereket getireceğine inanılıyor. Danstan sonra, görevli bir çocuk, dans karşılığında harçlık beklediği ev ya da dükkan sahibine yelpaze tutuyor; ev/dükkan sahibi dansçı çocukların harçlığını veriyorlar. Böylece dans sona ermiş oluyor. Aynı gece adaklar adanıyor ve 'ayçöreği' olarak adlandırılan yalnız bugüne özgü çörekler satılıyor/yeniyor. Chinh Le'nin sergisinde bu güne atıfla, Çin ve Vietnam kültürünün temellerinden biri olan 12 hayvanlı takvimin ve Zen Budist rahiplerin simgeselleştirildiğini görüyoruz. Yağlı boya çalışmaları ise, dolunay gecelerinin ürünü. Aslında Chinh Le ile ilgili olarak en dikkat çekici iki nokta hem değişik sanat dallarında yetenekli olması hem de hiç de küresel modalardan etkilenmeden kendi ülkesinin topraklarından yeşeren geleneksel sanatlardan beslenmesi. Vietnamlı birçok genç sanatçının tersine, onun benim hedef kitlem yabancılar; kendimi kendi memleketlilerime değil onlara kanıtlamalıyım gibi bir derdi yok. Bu 'dertsizlik' ona alçakgönüllü bir özgüven veriyor. Daha az yetenekli sanatçıların bol bol kendi reklamını yapmasının narsisizmin bir boyutu olarak değil de doğal bir olgu olarak görüldüğü çağımızda Chinh Le gibi sanatçılar olumlu anlamda bir anakronizm örneği olarak karşımıza çıkıyorlar. Sergi ile ilgili daha fazla bilgi almak için bkz. http://www. artvietnamgallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/21/f-2017ye-basvurular-basladi/", "text": "Gelecek yıl 16. sı düzenlenecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'ne başvurular başladı. Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfeden programıyla dikkat çeken ve belgesel sinemanın en iyilerini buluşturan! f İstanbul, 16 Şubat 5 Mart 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. 16-26 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul'da, 2-5 Mart 2017 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali için film başvuruları başladı. 2016-2017 yapımı kurmaca uzun ve belgesel filmlerin kabul edileceği festival için son başvuru tarihi ise15 Aralık Cuma. Türkiye'den başvuracak filmler arasından bir film, Keş! f Uluslararası Yarışma'da jüri önüne çıkacak. ! f İstanbul'un ilk kez 2008'de başlattığı ve dünyadan ve Türkiye'den genç yetenekleri keşfettiği yarışmasına ilk ya da ikinci filmini çekmiş yönetmenler katılabiliyor. Uluslararası jürinin sinemada cesur hikaye anlatımı ve biçimsel arayış kriterlerini gözeterek değerlendirdiği filmlerden birinin yönetmeni festivalin sonunda yılın en ilham verici yönetmeni seçilecek. ! f İstanbul'un bir diğer yarışması Aşk&Başka Bir Dünya Yarışması ise gelecek yıl dördüncü yaşını kutlayacak. Bugüne dek Türkiye jürisi Bejan Matur, Pınar Selek ve Şener Özmen gibi yazar, düşünür ve sanatçılardan oluşan yarışmaya Türkiye'den bir belgesel kabul edilecek vefilmler yılın en yaratıcı müdahalesi seçilmek için yarışacak. Türkiye sinemasındaki yeni bakışları keşfeden programıyla dikkat çeken ve 15 yıl boyunca özellikle genç sinemacıların odak noktası olan! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'ne geçtiğimiz yıl Türkiye'den 500'den fazla film başvurmuştu. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'ne katılmak isteyen Türkiye yapımı filmler için son başvuru tarihi 15 Aralık 2016. Festival'e başvuru formuna festivalin web sitesi www. ifistanbul. com'dan ulaşılabilir. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/acik-studyo-gunleri-open-studio-days-07-09-ekim-2016-istanbul/", "text": "Açık Stüdyo Günleri /// Open Studio Days, kar amacı gütmeyen, sponsorsuz bir organizasyon olarak Juliane Saupe ve Deniz Beşer tarafından koordine edilen 46 sanatçının ve 32 sanat atölyesinin kapılarını ziyaretçilere açtıkları bir etkinliktir. 7-9 Ekim 2016 tarihleri arasında üçüncüsü gerçekleşecek olan Açık Stüdyo Günleri'nde resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, performans ve video gibi disiplinler üzerine çalışmalar gerçekleştiren görsel sanatçılar, sanatçı kolektifleri ve bağımsız sanat alanları Taksim, Cihangir, Kurtuluş, Beyoğlu, Galata, Karaköy, Teşvikiye, Kadıköy ve Büyükada bölgelerinde bulunan ev, atölye ve alanlarını ziyaretçilere açıyorlar. Ziyaretçiler ise harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçıların çalışma ortamlarına misafir olacaktır. Sanatı sergileme ve günümüz sanat dünyasının önemli unsurlardan biri olan ağ oluşturma için bağımsız bir yapı mantalitesi güden Açık Stüdyo Günleri, aynı zamanda herkesin sanata erişimini amaçlıyor. Açık Stüdyo Günleri, geçtiğimiz sene içerisinde rotasına Kadıköy bölgesinide ki atölyeleri eklediği gibi bu sene ilk kez Büyükada bölgesinde ki atölyeleri programına dahil ederek genişliyor. İstanbul'un farklı uluslardan sanatçılar içinde önemli bir merkez olduğunun altını çizen etkinlik, Türkiye dışında İngiltere, Hindistan, Amerika, İran, Fransa ve Bulgaristan gibi ülkelerden sanatçılara ev sahipliği yapıyor. Dünya'nın bir çok yerinde düzenlenen Açık Atölye organizasyonlarına paralel bir yapıda işleyen ASG, İstanbul'un en kapsamlı açık atölye etkinliği olarak ziyaretçilerini sanatçı atölyelerinde ağırlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/bulusma-galeri-fe-06-ekim-12-kasim-2016/", "text": "Galeri FE, yeni sezona girerken her yıl olduğu gibi açılışı, gelenekselleşen BULUŞMA sergi dizisi ile yapıyor. Bu yıl 6. edisyonu gerçekleşecek olan sergi Türkiye sanatının önde gelen usta isimleri ile genç kuşak sanatçılarını bir araya getiriyor. Mustafa Ata // Mustafa Ayaz // Zeynep San Balkanoğlu // Adnan Çoker // Abidin Dino // Bülent Demirağ // Beril Demircioğlu // Nejad Devrim // Devrim Erbil // Hakime Erciyas // Komet // Serap Eyrenci // Simin Öz Gerards // Bayram Gümüş // Dilek Işıksel // Ergin İnan // Gülten İmamoğlu // Mahmut Karatoprak // Işıl Esen Olgunlu // Mübin Orhon // Fikret Otyam // Mustafa Özkan // Mustafa Pilevneli // Nilüfer Satana // Hülya Özcan Sevil // Mustafa Sönmez // Nesrin Takıl Adnan Turani // Şebnem Tuncer // Olca Uzunokur // Didem Ünlü // Şule Üzüm // Evren Yemişen // Demet Yersel gibi usta ve genç kuşak sanatçılarBULUŞMA VI ile 6 Ekim 12 Kasım 2016 tarihleri arasında Galeri FE'de izleyiciyle buluşuyor. Modern Türk sanatından geniş bir yelpazeyi içeren bu sergide, sanat tarihindeki üslupsal farkları, dönemler ve kuşaklar arasındaki değişim ve dönüşümleri, farklı teknik ve malzemeler üzerinden gözlemlemek mümkün olacak. Serginin bir diğer yönü ise, heykel, seramik ve resim gibi sanatın farklı kollarını bir arada sunan bakış açısının altını çizmek... Sürekli yenilenen eser ve sanatçılarla güncelliğini koruyan sergi sık sık ziyaret edilmeyi bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/hayatin-izleri-caner-baser-kozyatagi-kultur-merkezi-30-eylul-23-ekim-2016/", "text": "Sanat365. com'un 2015 yılında başlattığı Solo365 serilerine, bu yıl da güçlü isimlerle devam ediyor. Farklı tarz, bakış açıları ve tekniklere sahip sanatçıların solo sergilerine yer verilen Solo365 serilerine ev sahipliği yapan Kozyatağı Kültür Merkezi A Sergi Salonunda düzenlenecek Hayatın İzleri isimli sergide Caner Başer'in sergiye özel hazırladığı eserleri izleyici ile buluşacak. Fotoğrafa ilgisi 2012 yılında başlayan Caner Başer, ilk iki yıl manzara ağırlıklı fotoğraflar çeken sanatçı, sonraki yıllarda ise daha çok çalışan odaklı olmak üzere; emek ve alın terini barındıran hayatın izlerini fotoğraflıyor. 30 Eylül 23 Ekim tarihleri arasında devam edecek sergi her gün 12:00-22:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/jameel-odulunun-sahibi-ghulam-mohammad-ghulam-mohammad/", "text": "Jameel Ödülü'nün Sahibi Ghulam Mohammad Ghulam Mohammad, kağıt kolajından oluşan İsimsiz (2014) adlı eseri ile 25,000 İngiliz Sterlini değerindeki 4. Jameel Ödülü'nün sahibi oldu. Ghulam Mohammad; 25,000 İngiliz Sterlini değerindeki 4. Jameel Ödülü'nü, beş kolajından oluşan İsimsiz (2014) adlı eseri ile kazandı. Victoria and Albert Müzesi Direktörü Martin Roth ile Dice Kayek markasının kurucuları ve 3. Jameel Ödülü'nün kazananları Ayşe ve Ece Ege, 7 Haziran Salı günü Pera Müzesi'nde gerçekleşen törende Ghulam Mohammad'e ödülünü takdim ettiler. Altın-gümüş varak ve İran mürekkebi ile bezeli, Urdu yazısı yazılı kağıt kupürlerinden yapılmış beş kolajdan oluşan İsimsiz (2014) adlı eseri ile Ghulam Mohammad, sanatının karmaşık yapısını gözler önüne seriyor. Kazananın ve ödüle aday olan diğer 10 sanatçının işlerinden oluşan sergi, 14 Ağustos 2016 tarihine kadar Pera Müzesi'nde görülebilecek. Sanatçılar; David Chalmers Alesworth, Rasheed Araeen, Lara Assouad, Canan, Cevdet Erek, Sahand Hesamiyan, Lucia Koch, Ghulam Mohammad, Shahpour Pouyan, Wael Shawky ve Bahia Shehab'dan oluşuyor. Jameel Ödülü; İslami geleneklerden ilham alan çağdaş sanatçılara ve tasarımcılara verilmek üzere iki yılda bir düzenleniyor. Ödül töreni bu yıl ilk kez farklı bir ülkede düzenlenirken, sergi ise V&A vefarklı mekanlar arasında taşınarak dünyanın birçok yerinde ziyaret edilebilecek. Ödülün kazananı, V&A Müzesi Direktörü Martin Roth başkanlığındaki jüri tarafından belirlendi. Jüride; seramik sanatçısı Alan Caiger-Smith, Dice Kayek moda markasının kurucuları Ece ve Ayşe Ege, küratör, yazar, yayıncı ve yapımcı Rose Issa, Hong Kong Asia Art Archive Araştırma ve Planlama Başkanı, küratör ve yazar Hammad Nasar yer aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/kadikoy-icin-yeni-bir-donem-basliyor-tasra-kabare-aciliyor/", "text": "Kadıköy için yeni bir dönem başlıyor! Kadıköy'ün yeni eğlence ve gösteri merkezi Taşra Kabare, 1 Ekim Cumartesi günü kapılarını açıyor! Taşra Kabare, 200 kişiyi ağırlayacak restoranı ve kabare sahnesiyle İstanbul yemek ve eğlence kültürüne yeni bir soluk getirirken, 120 kişilik blackbox salonu Sofa da tiyatro dünyasının en gözde sahnelerinden birine dönüşecek. Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk'ün 2015 yılında birlikte kurdukları ve arabesk-pop-caz-alaturka bir yapılanmaya sahip kültür sanat yapım merkezi Taşra Kabare, şimdi de Kadıköy'de kendi mekanına kavuşuyor. İki kattan oluşan Taşra Kabare'nin Kabare Katı yemek ve sanatı buluştururken, Sofa Katı ise tiyatro dünyasının en gözde sahnelerinden birine dönüşecek. Yemek ve kabare Taşra Kabare'de buluşuyor! Taşra Kabare'nin 200 kişiyi ağırlayacak Kabare Katı, Alman ve Türk mutfağından özel tatlar içeren menüsüyle Kadıköy yemek kültürüne alternatif olurken, akustik konserlere ve kabare gösterilerine ev sahipliği yapacak kabare sahnesiyle de eğlence dünyasına yeni bir soluk getirecek. Taşra Kabare'de dilerseniz bahçe bölümünde sevdiklerinizle uzun sohbetler edebilecek, dilerseniz de sahne alanında yemeğinizi yiyip içkinizi yudumlayarak gösterileri izleyebileceksiniz. Taşra Kabare'nin Kabare Katı'nın konsepti, 19. yüzyıl Fransa ve İngiltere'sindeki kabare mekanlarından esinlenerek hazırlandı. Bahçesi ve sahne alanıyla 200 kişiyi ağırlayacak Kabare Katı'nda, sürpriz gösterilerin sahnelenmesi ve akustik konserlerin ev rahatlığında izlenebilmesi için her türlü konfor ve teknik detay düşünüldü. İlk dönem kabarelerin ruhunu taşıyan vintage masalar, sandalyeler ve koltuklarla döşeli olan Kabare Katı'nda, canlı performansları keyifle dinleyebilmeniz için son teknoloji ses ve ışık sistemi yaratıldı. Kabare Katı'nın sahnesi haftanın çeşitli günleri akustik ve canlı konserlere, kabare gösterilerine ve alternatif performanslara ev sahipliği yapacak. İstanbul müzik sahnesini şekillendirecek konser programıyla müzik tutkunlarını kendine çekecek olan Kabare Sahne, Taşra Kabare üretimi gösterileriyle eğlence anlayışınıza renk katacak. Taşra Kabare'nin mutfağı ise mekana özel lezzetleriyle yemek tutkunlarına göz kırpıyor. Taşra Kabare, misafirlerine sabah 09:00'dan 21:00'e kadar Alman ve Türk mutfağından özel lezzetler sunarken, 21:00'den sonra Kabare Tabakları ve zengin içki menüsüyle de geceyi uzatmak isteyenlere alternatif olacak. Şef Gülcan Güzel tarafından hazırlanan menü, misafirlerine Alman ve Türk mutfağının İstanbul için özenle seçilmiş örneklerini sunuyor. Çorbalar, Salatalar, Şinitzeller, Köfteler, Balıklar ve Makarnalar başlıklarından oluşan menüde, yalnızca Taşra Kabare'de tadabileceğiniz dana ve hindi şinitzeller, anne köfteleri ve Alman ev makarnası Şipetzle, mekanın en çok konuşulacak yemeklerinin başında gelecek. Tatlı sevenler içinse Kabare Restoran'ın sürprizleri ayrıca heyecan verici! Laz Böreği, Kaiserschmarrn ve Tiramisu'dan oluşan tatlı menüsü, Taşra Kabare'ye uğramanız için tatlı seçenekler olacak. 21:00'den sonra Kabare Restoran, gösteriyi izlerken içkinizin yanına lezzet katacak atıştırmalıklar hazırladı. Rakıdan vazgeçemeyenlere ArabeskTabağı, soğuk biralara eşlik edecek Pop Tabağı, kızarmış balık ve patates çeşitlerinden oluşan Caz Tabağı ve vejetaryenlere özel, bol sebze seçeneğiyle Alaturka Tabağı, eğlencesine devam ederken acıkanların yardımına yetişecek. Çeşitli ve çok seçenekli içki ve şarap menüsüyle de dikkat çeken Taşra Kabare'nin, sunumlarıyla şaşırtan lezzetli kokteyl menüsüyle kendinizi şımartabilir; yemeklerle uyumlu kırmızı, beyaz ve roze şarapların yanı sıra şampanyalarla özel günlerinizi kutlayabilirsiniz. Ayrıca tamamen taze meyvelerle hazırlanan Kabare Soğuk Çayları ve Kabare Limonata'yla da sıcak yaz günlerinde serin anlar yaratabilirsiniz. Taşra Kabare üretimi pek çok oyunun sahneleneceği ve sahne sıkıntısından muzdarip İstanbul tiyatro dünyasına yeni bir soluk getirecek olan Sofa Katı ise 120 kişiyi ağırlayacak. Son teknoloji ses sitemi ve ışıklandırmasıyla göz alan Sofa Katı'nda, sezon boyunca tiyatro oyunlarından film gösterimlerine, özel partilerden performanslara pek çok kültür, sanat ve eğlence etkinliğine tanık olacaksınız. Hem Kabare hem Sofa katındaki etkinliklerinin biletlerini ise hiçbir ek ücret ödemedentasrakabare. com'dan satın alabileceksiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/performistanbul-performans-sanatcilarini-bir-araya-getiyor/", "text": "Performans sanatçılarını bir çatı altında toplamak ve farklı projelerle buluşturmak amacıyla, Simge Burhanoğlu tarafından kurulan uluslararası performans platformu Performistanbul ve sanatçıları hakkında deyatlı bilgi için ekteki bültene bakabilirsiniz. Performans sanatçılarını bir araya getiren ilk platform olan Performistanbul, sanatçının bedenini materyal olarak kullandığı, tekrarı olmayan, sanatla gerçek yaşam arasındaki sınırları kaldıran performans sanatına ve performans sanatçılarına gereken özeni göstermek üzere yola çıktı. Bu doğrultuda platformun en önemli amacı kurumlarla sanatçılar arasındaki iletişimi yürüterek, performans sanatçılarının üretimlerine odaklanmalarını sağlamak ve bu alanda profesyonel bir çalışma ortamı yaratmak. Geçtiğimiz bir sene içinde sanatçılarını Pi Artworks, Alt Sanat Mekanı, Mamut Art Project gibi farklı mekanlarda projelerle buluşturan Performistanbul, yeni sezonda aralarında Art On, Artnivo Project Space ve Zilberman Gallery Projects Space_ISTANBUL'un yer aldığı mekanlarda gerçekleştireceği bir dizi performans ve projelerle performans sanatçılarını sanatseverlerle bir araya getirecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/26/turkiyeden-bir-dernekle-ilk-kez-gerceklestirilen-isbirligi-cercevesinde-the-met-iyilik-icin-sanat-magnum-opus-derneginin-maddi-destegi-ile-turk-modern-v/", "text": "İyilik İçin Sanat / Magnum Opus Derneği, dünyanın en önemli sanat müzelerinden biri olan, yaklaşık2 milyondan fazla sanat eserini bünyesinde barındıran MetropolitanSanat Müzesi ile bir ilke imza attı. Türkiye'den bir dernekle ilk kez gerçekleştirilen işbirliği çerçevesindeThe Met, İyilik İçin Sanat / Magnum Opus Derneğininmaddi desteği ile Türk Modern ve Çağdaş sanatçıların eserlerinden seçtikleri ile Daimi Özel Koleksiyonu'nu oluşturacak. Koleksiyon, ilerleyen zamanda sergi ve başka proje yapabilmek amacıylamüzenin İslam Sanatları Departmanın koleksiyonuna girecek. Sanatı geniş kitlelere sevdirmek iş ve sanat dünyasını birbirine yaklaştırmak amacıyla kurulan Magnum Opus Sanat Platformu'nun tüzel kişiliğini kazanmasıyla kurulan İyilik İçin Sanat / Magnum Opus Derneği, Türkiye'de bir ilki gerçekleştirerek The Metile işbirliğine imza attı. Dünyanın en önemli sanat müzelerinden biri olan, yaklaşık 2 milyondan fazla sanat eserini bünyesinde barındıran The Met, çağdaş Türk sanatından özel koleksiyon çalışması için İyilik İçin Sanat Derneği'ni seçti. Türkiye'den bir dernekle ilk kezTürk Modern ve Çağdaş koleksiyonu geliştiren gerçekleştirilen işbirliği çerçevesindeThe Met, İyilik İçin Sanat-Magnum Opus Derneği'nin maddi desteği ileTürk Modern ve Çağdaşsanatçıların eserlerinden seçtikleri ile Daimi Özel Koleksiyonu'nu oluşturacak. Koleksiyon, ilerleyen zamanda sergi ve başka proje yapa bilmek amacıyla müzenin koleksiyonuna girecek. Sanatı geniş kitlelere sevdirmek, iş ve sanat dünyasını birbirine yaklaştırmak, markaların sanatla ilişki kurmalarını sağlamak hedefiyle Avrupa'da bir Rönesans geleneğinden esinlenerek kurulan Magnum Opus Sanat Platformu, birinci yılında tüzel kişiliğini kazanarak İyilik İçin Sanat / Magnum Opus Derneği oldu. İyilik İçin Sanat Derneği'nce, her hafta düzenli olarakülkemizi uluslararası platformda temsil eden sanatçıların atölyelerinin yanı sıra yurtdışındaki önemli sergi ve sanat buluşmaları ziyaretleri gerçekleştirildi. İyilik İçin Sanat felsefesiyle yola çıkan Dernek, her yıl Güzel Sanatlar Fakültesi resim, heykel ve mimarlık bölümünde eğitim gören ve gelecek vadeden başarılı gençlerin eğitimine katkıda bulunuyor. Bu amaçla Dernek bünyesinde İyilik İçin Sanat Akademisi oluşturuldu. Amerika'da New York City'de Central Park'ın hemen dışında yer alan dünyanın en büyük ve önemli sanat müzelerinden biri olan Metropolitan Müzesi 1870 yılından bu yana toplanmış yaklaşık 2 milyondan fazla sanat eserini bünyesinde barındırarak nadir ve güzel olan objeler hazinesinden bile daha fazlasına ilham kaynağı olmuştur. The Met, dünyanın dört bir tarafından, herkes için tecrübe ve zevk vesilesi olacak 5,000 yılın üzerindeki bir sanatı sunuyor. Müze, New York -Met FifthAvenue, Met Breuer ve Met Cloisters gibi üç ikonik sitede yaşıyor. Milyonlarca insan aynı zamanda The Met'in deneyimine de online olarak iştirak ediyor. 190 bin metrekarelik alana yayılmış olan iki katlı müzede, Eski Mısır, Yunan, Eski Roma, Modern ve Çağdaş Sanat, Ortaçağ Sanatı, Afrika ve Okyanusya kültürü, Silahlar ve Savaş Aletleri, Avrupa Heykel ve Dekoratif Sanatları, Modern Sanat, Kore, Çin, Japon, Güneydoğu Asya, Orta Asya, Kıbrıs ve İslam Eserleri, DrawingsandPrints, EuropeanPaintings ve Müzik Enstrümanları için ayrılmış bölümler bulunuyor. Aynı zamanda müze, birçok başka müzeden toplanan parçalardan oluşan özel sergilere de ev sahipliği yapıyor. Müzede, onlarcaresim galerisi, arkeolojik bölümler, dünya uygarlıkları bölümleri ve dekoratif sanatları içeren 17küratördepartman yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/09/27/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnam-sanatinin-30-yili-1986-2016-sergisi-uzerine/", "text": "Peki neden 1986? Çünkü 1986, Sovyetler'in Vietnam'a yardımı kesmesiyle enflasyonun % 400'ü bulduğu, bunun sonucu olarak karma ekonomiye geçildiği yıl. Bu yılla birlikte özel sektör ve yabancı sermayenin etkisi yıllar geçtikçe daha da arttı. Sanatçılar da bununla bağlantılı olarak, Vietnam sanatının Budizm, savaş, kahraman askerler, köylüler, yoksul halk, doğa, dağlar gibi izleklerinden, toplumsal gerçekçilikten ve geleneksel tekniklerden yavaş yavaş uzaklaştı. 30 yıl aslında 1986'nın çarpıcılığından kaynaklanıyor; ancak bu, yine de, bize ortak bir izlek vermekten uzak; çünkü Vietnam'ın geleneksel izlekleri tümüyle ortadan kalkmış değil; geleneksel sanatlar da öyle. Ancak, savaş dönemini yaşamış kuşakla sonrasında doğan kuşak arasında ciddi farklar olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla, böyle bir retrospektifin kilometre taşının 1986 yerine savaşın son bulduğu 1975'e çekilmesinin daha anlamlı olacağını söylebiliriz; elbette yukarıdaki her yıla bir hafta önerisiyle birlikte. Öte yandan, 1990 yılının Vietnam'da ilk ticari galerinin açıldığı yıl olduğu düşünülürse, bu sergiyi Vietnam sanatının ticarileşmesinin hikayesi olarak okumak da olanaklı; böylece, 1986 yerine 1990'ı bir dönüm noktası olarak görmemiz gerekecek. Şimdi bu kavramsal sorunları unutmadan bir yana koyup 50 sanatçıyı kısaca analım. D S n. 1944 Kuzey Vietnam doğumlu sanatçı, temel olarak Vietnamlı nü kız ve kadın portreleriyle ün yaptı. Kendi deyişiyle, tablolarının Vietnam dışında daha çok alıcısı var. Do Son savaş kuşağı olarak 90'lara kadar daha çok asker tabloları yapıyor; sonradan konusunu değiştiriyor. Nü eserlerinden birinin Beyaz Saray'da sergilendiği söyleniyor. Alıcılarından biri ise, Fas Kralı. Sanatçı, nü eserleriyle ilgili esinini 90'larda bir köydeki ırmakta yıkanan Vietnamlı kadınlardan almış. O zamandan beri halktan insanları çiziyor. Renk kullanımıyla, diğer nü çalışmalardan ayrılıyor. Ressam yılın büyük bölümünü Vietnam'ın kumsallarında geçiriyor; oralardan model seçiyor. Büyük tablo çalışmayı yeğliyor. Sanattan anlamayana tablo satmam diyor. Tüm zamanını resme ayıran sanatçının son zamanlarda boya alerjisi nedeniyle sağlığı bozulmuş durumda. Yine de çalışmaya devam ediyor. (Kimi eserleri için bkz. http://home. Nguy n Thanh Ch ng. 1949 Kuzey Vietnam doğumlu sanatçı, geleneksel bir sanat olan lake üstüne kübist denilebilecek yapıtlarıyla tanındı. Chuong, Güzel Sanatlar Koleji'ni bitirdikten sonra Vietnam-Amerikan Savaşı'na katıldı; Laos ve Orta Vietnam dağlık bölgelerinde çarpıştı. O da diğer kuşak sanatçılarının bir bölümü için geçerli olduğu gibi, resme önce yoksulluk gibi izleklerle başladı, sonra kendi portrelerine ve diğer izleklere yöneldi. Chuong da Vietnam dışında en çok alıcı bulan ressamlardan. Sanatçı, savaş dönemi resminin çoğunlukla propaganda amaçlı olduğunu ve imzasız olarak dağıtıma girdiğini belirtiyor. O dönem kişisel konular geri planda kalıyor. 1990'larla birlikte, turistlere yönelik ürün veren sanatçılar oran olarak artıyor. Bu satışa yönelik yapıtlar, genellikle Vietnam köy yaşamını konu alıyor, çünkü turistler Vietnam'ı böyle görmek istiyorlar. Bu dönem aynı zamanda, Vietnamlı ressamların geçim derdi için nitelik yerine niceliğe önem verdiği bir dönem oluyor. Ressamlar, bir eserleri iyi fiyata alıcı bulursa, bunun onlarca kopyasını yapıp onları da satıyorlar. Chuong da, diğer birçok Vietnamlı ressam gibi bu dönemin özelliklerinden payını alan isimlerden. Ayrıca, Chuong'un adı bir aralar bir sahte tablo iddiasıyla da anıldı, fakat uzun bir konu, burada bırakalım. (Kimi eserleri için bkz. http://www. hanoi-artgallery. Le Anh Van. Sanatçı, Hanoi Güzel Sanatlar Üniversitesi eski rektörü. Kırsal manzara resimleriyle tanınıyor. Nguy n Trung Tin. 1956 Hanoi doğumlu sanatçı, Ho Çi Min Kenti Güzel Sanat Koleji eski rektör vekili. 18 yaşında sergiye girecek eserler veren Tin, hem Kuzey Vietnam'da hem Güney Vietnam'da sanat okumuş nadir Vietnamlılardan. Genellikle sanatçılar ya birinde ya öbüründe ya da Orta Vietnam'da okuyorlar. Tin'in eserleri, izlenimci-soyutlamacı tayfında yer alıyor. Sanat canlıdır diyor Tin, sanatçı sanata yaşam üflemeli. Eşi de ressam olan sanatçı, eşinin kendisi için büyük bir esin kaynağı olduğunu söylüyor. Phan C m Th ng. 1957 Hanoi doğumlu olan sanatçı bu 50 sanatçı içerisinde belki de geleneklere en bağlı olanı. Bir Budist tapınağında yaşayan sanatçı, küçükken bombalanan Hanoi'dan kaçtığı köylerde kaligrafi ve halk resmi gibi geleneksel sanatlarla erken yaşta tanışıyor. Savaşın sonunda 4 yıl askerlik yaptıktan sonra Hanoi'da Sanat Tarihi ve Kuramı okuyan Thuong, sonrasında uzun yıllar aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalıştı. Sanatçının tüm resim çalışmaları geleneksel Vietnam sanatlarına ve Budizm'e dayanıyor. Thuong, resimleri dışında Vietnam sanatı üstüne kitaplarıyla da tanınıyor. (Sanatçının kimi eserleri için bkz. http://www. artvietnamgallery. Ha Tri Hi u. Hoang Hong Cam gibi 1959 Hanoi doğumlu olan sanatçı, yurtdışında birçok alıcı bulan Vietnamlı sanatçılar arasında. Sanatçı, geometri ve renk oyunlarıyla tanınıyor. Çok sayıda manda, inek, köylü kız vb. resmi çizen Ha, bu resimlerde imgeleri uzatıyor, kısaltıyor, kesiyor vb. Hieu da, diğer birçok Vietnamlı kuşakdaş sanatçı gibi, köylerde geçen çocukluk anılarından esinleniyor. (Sanatçının kimi eserleri için bkz. http://www. artvietnamgallery. D ng Xuan Hoa. 1959 Kuzey Vietnam doğumlu sanatçının aynı adı taşıyan bir galerisi var (bkz. http://www. dangxuanhoagallery. Nguy n Qu c H i. 1960 Hanoi doğumlu sanatçı, esin kaynaklarından birinin bombalanan Hanoi ile ilgili çocukluk anıları olduğunu söylüyor. Le Thi t C ng. 1962 Hanoi doğumlu olan sanatçı, minimalist yapıtlarıyla tanınıyor. Resim yanında heykel çalışmaları da bulunuyor. O da birçok kuşakdaşı gibi, bombardıman altındaki Hanoi'dan ailesinin kararıyla köye götürülmüş. Savaş sonrasında askerliğini haritacı olarak yapıyor; askerlikten sonra Film Okulu'ndan canlandırma dalında mezun oluyor. Sonrasında Budizm'in akımlarından biriyle tanışıyor. Eserlerinde tüm bu uğrak noktalarının izleri görülüyor. (Kimi eserleri için bkz. http://www. vietnamartgallery. Hoang Ph ng V . Önceki iki sanatçı gibi 1962 Hanoi doğumlu olan Vy'nin resimlerindeki minimalizm, geleneksel Vietnam halk resimlerini anımsatıyor. Genellikle geleneksel ya da günlük yaşamı işliyor. (Kimi eserleri için bkz. https://theeastgallery. Le Th a Ti n. 1964 Orta Vietnam doğumlu sanatçı, resim eğitimini Hollanda'da, Avustralya'da ve Vietnam'da tamamlıyor. 1990'dan bu yana Orta Vietnam'da resim alanında öğretim üyesi olarak çalışıyor. Resim dışında enstalasyon, heykel ve topluluk temelli sanat çalışmaları var. Sanatçı, kendi ağ sayfasına sahip Vietnamlı sanatçılardan bir diğeri (Kimi resimleri için bkz. http://www. artvietnamgallery. Nguy n H i Nguy n. Nguyen 1965 doğumlu bir heykeltraş. Dinh Y Nhi. 1967 Hanoi doğumlu sanatçı, sergide yer alan 3 kadından biri. Üniversitede estetik dersleri veriyor. Babası ünlü bir sanat profesörü, annesi sinemacı. Kimi çalışmalarında Vietnam kadınını geleneksel olmayan rollerde konu ediniyor. O, çağın ticarileşme eğilimine ve alıcı/ticaret için sanat anlayışına karşı kendi tarzını geliştirdiği için kimilerince övgüye değer bulunuyor. (Kimi resimleri için bkz. http://www. artvietnamgallery. Nguy n Minh Thanh. Dao Quoc Huy gibi 1971 Hanoi doğumlu olan sanatçı, Afrika dışında tüm kıtalarda sergilenmiş ve alıcı bulmuş bir sanatçı. Resim dışında, enstalasyon ve performans çalışmaları var. Özellikle kimlik ve Budizm konularını işlediği -ve kimilerinin narsisistik bulduğu- kendi portreleriyle tanınıyor. Geleneksel kağıt, geleneksel mürekkep, sulu boya ve çok az renk kullanıyor. Sanatçı, Güney Vietnam'da, temiz havası, dağları ve yeşiliyle romantik bir dinlence yeri olarak bilinen Dalat'ta yaşıyor. Vietnamlı tanınan sanatçıların çoğunun ya Hanoi'da ya da Ho Çi Min Kenti'nde yaşadığı düşünülürse, bu bilgi not edilmeye değer. (Sanatçının kimi çalışmaları için bkz. http://www. artvietnamgallery. Le L ng L ng. Le Lang Luong, genç kuşak heykeltraşlardan. (Eserlerinden biri için bkz. http://www. nguyenartgallery. Kh ng D Tuy n. Le Lang Luong gibi Khong Do Tuyen de genç kuşak heykeltraşlardan. (Eserlerinden birkaçı için bkz. http://www. nguyenartgallery. Nguy n Ng c Lam. 1977 Kuzey Vietnam doğumlu olan sanatçı, heykelleriyle tanınıyor. Sanatçıya göre, sanat, düşlerin diline sahip. Lam, Vietnam'da mimetik anlayışın ötesine geçerek çağdaş heykelciliğin en önemli temsilcilerinden biri olarak değerlendiriliyor. Ly Tr n Qu nh Giang. 1978 Hanoi doğumlu olan sanatçı, bu sergideki 3 kadın sanatçıdan biri. (Sanatçının kimi resimleri için bkz. http://home. Thai Nh t Minh. 1984 Kuzey Vietnam doğumlu sanatçı, genç yaşında heykel alanında birçok önemli çalışmaya imza atmış bir isim. Belki de kuşak farkından olacak, 50 sanatçı içinde kendi eserlerini nette en derli toplu sergileyen kişi. Ağ sayfasında çocukluk döneminden günümüze dönem dönem hemen hemen bütün çalışmalarının dökümünü sunuyor. Bir dönem hayvan heykelleriyle tanınan sanatçı, 2016'da Vietnam-Amerikan Savaşı dönemindeki askerler ve asker eşlerine ilişkin heykelleriyle öne çıktı. Sanatçının asker olan dedesi Amerikan Ordusu'nun ormanlara sıktığı kimyasallarla ölüyor ; dedesinin kardeşi ise, kendisinin deyişiyle şehit oluyor. Minh'in, savaş kuşağı sanatçıları savaş ve asker izleklerini çoktan bırakmışken bu işe girişmesi dikkat çekici. Vietnam'da heykel sanatı, resim kadar ticarileşmiş değil. Heykeltraşlar kolay kolay alıcı bulamıyorlar. Minh de bu durumdan etkilenmiş durumda. Bümbüyük heykeller yapmak istediğini söylüyor ama büyük çalışmalar için büyük bir atölyeye ihtiyacı var, bu da daha yüksek kira demek. Bu nedenle, sanatçı, küçük çalışmalara odaklanmak durumunda olduğunu belirtiyor. Alıcıları ise çoğunlukla Vietnamlı. Vietnam Sanatının 30 Yılı Sergisi, Vietnam'ın sanat alanında, özellikle resimde ne kadar çeşitlendiğini ve yükseldiğini gösteriyor. Öte yandan bugün Vietnam sanatının en büyük sorunları, taklitler, ticarileşme ve bununla ilgili olarak, beklenen alıcı kitleye göre sanat yapmak. Eserlerinin taklitlerini satmayanlar, ticarileşmeyenler ve alıcıya göre sanat yapmayanlar, yalnız sanat piyasasına değil hayata tutunmakta da zorluk çekiyor. Çeşitliliği, yaratıcılığı ve dünya çapında tanınırlığı nedeniyle Vietnam sanatının son 30 yılını övgüyle ananlar, bu son derece olumsuz özellikleri de yeterince dikkate almak durumunda. Ne Vietnam eski Vietnam ne sanatı eski sanat; ama eskiye dair herşeyin kötü; yeniye dair herşeyin iyi olduğu görüşü, düz mantıktan öteye gitmiyor. Piyasa ve devlet kısıtlamaları olmadan sanat yapabilen bir sanatçı, aslında en özgür olabilendir. Günümüz küresel kapitalizminde ise, bu, çok az sanatçıya nasip oluyor. Vietnam dünyayla benzeşirken, sanatı da dünya sanatına yaklaşıyor, iyisiyle ve kötüsüyle."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/01/11220/", "text": "Sigara içmeye başlamıştım, sabah erken kaçak olarak kaldığım Kadırga Öğrenci Yurdu'ndan çaktırmadan çıkıp, meydandaki bayiden Birinci sigarasını aldıktan sonra, çınar ağaçlarının gölgelediği Muhtalip'in kahvesinde oturmuş, zorunlu olarak yazıldığım Laleli Yüksek Matematik Fakültesindeki dersin saatini bekliyordum. Askeri darbenin bitmez tükenmez yankıları, askeri marşlar; .. olur mu bu böyle olur mu..! , ne büyük bir ülke olduğumuz ve de demokrasi saptırılmaz, daha neler; çıldırmak üzereyim. O zaman depresyon ve burne-up gibi yıkıntılardan haberimiz yoktu; tam içindeymişim ve çamura saplanmışım, bugün yaptığım analiz sonucu! Üstüne parasızlık da başka bir idea-fixe oluşturmuştu, ne Lambo'ya ne de sahaflara kadar çıkacak param yoktu, açıkça tükenmek üzereyim! Bazen tren yolunu geçip denize bakmak belki dinlendirirdi. Başıbozuk bir deniz kıyısının kendine bırakılmışlığı, kıyı köpekleri, kendi halinde terk edilmiş birkaç tekne ve çöplerin ötesinde sanki denizle gök arasında asılı kalmış tankerler, ışığın oynadığı bir göz yanılsaması yalnız Marmara'ya özgü. Nasıl olabilir; çok uzaklara yolluyorsunuz hayalinizi: Pontus Novus, yeni limana, İmparator Listunus'un limanına iniyorsunuz, solunuzda Sigmar- Bukoleon İmparatorun sarayı, görkemli bir mimari, Hipodroma çıkan kalabalık, mermer basamaklara oturmuş limana dönen tekneleri izleyen kadınlar... Birden kendime geldim, bir köpek sürüsü benim gibi deniz kıyısına iniyordu, aralarında dalaşarak! Akşam çöktüğünde tüm çirkinlikler yok olur ve buranın müdavimi terzi Artin, karısı ve kızıyla evlerindeki büyük transistörlü radyoyu üstünde karısının ördüğü dantelli örtüyle- getirir, otururlar, güneşin batışını bekler, termostan çay içerek, ince saz fasıl heyeti dinleyerek hüzünlenirlerdi. Muhtalip çevrede tanınmış bir kişiydi; eski tulumbacı olarak çevrede çok saygındı ama ben tulumbacı ve efelerde abartmalı bir sıradanlık görürüm nedense, bizim tarihimizin masalcı yanı, bu tür yüceltmelere çok yatkındır; kahramanlık çok ucuza dağıtılan ama çok iyi anlayamadığımız bir şey olduğu için sonuçta kahraman bir ülke olduğumuzu kitaplara yazmıştık ama kimseyi de Efelerin eşkıya, tulumbacıların da mahalle belası olduğuna inandıramadık! Çocukluğumda sürekli baktığım ve de hala sakladığım Salih Erimez'in Tarihten Çizgiler adlı karikatür albümünde Osmanlı toplumunun son yılları, insanın sığlaşması, çağına ters düşmesi absürt bir geri kalmışlık, komik ögesi yörüngesinde sanki yaşadığım bu ortamı anlatıyordu. Kahveyi Muhtalip'in torunları ve akrabaları işletirdi; daha yakın bir sürede Kadırgalı ve semtin futbol takımından yetişmiş Beşiktaşlı Necmi, boş olduğu zaman abilerine yardım ederdi, çok tanındığı için ve de yakışıklılığından kadınların gözünden kaçmazdı ben de gereksiz bir nedenle kıskanırdım! Mahalleli tanınmış başka futbolcular da kahvenin müdavimiydi, Çengel Hüseyin. Büyük Mehmet gibi kulüpten yetişen ünlüler de bu ortamı renklendirirlerdi, o yıllar yabancı oyuncu gibi paraya dönük sorunlar olmadığı için, amatör bir futbol sevgisi, kahvenin devasa Phillips radyosundan maçları dinleyenlerin gürültüsü, takım tartışmaları geç vakitlere kadar sürerdi. Yine o yıl Kadırga'yı ön plana getiren bir olay, Lütfi Akad'ın mahallede çevireceği ve konusu Tulumbacılar olan Yangın Var filmi için Muhtalip'e danışmaya gelmesiydi. Tulumbacı geçinen kim varsa olaya karıştı, sinema ilgi alanımda olduğu için ben de katıldım meraklılara. Muhtalip sandığında ne varsa çıkarttı, eski fotoğraflardan yangın söndürme tulumbası marangoza tarif edilirken, müzede bulunduğu öğrenilip oraya gönderildi. Çekim başlamadan önce film ekibi topluca kahveye geldiler, Ayhan ışık tulumba takımının ağasını oynayacaktı. Geldiğini duyan tüm mahalle kahveyi sardı, yer yerinden oynadı, göründüğü kadarıyla film gişe sorununu halletmişti. Diğer rolleri de o günün tanınmış karakter oyuncuları paylaşmıştı; fenerci, borucu, kökenci vs. Benim tek takıldığım Ayhan Işık bıyığını değiştirecek mi sorusuydu! Ne yazık bu tavizi vermemişti, film çıktıktan sonra tulumba ağası tarifi çok zor, aynı bıyıkla afişte koşuyordu! -Allah'tan Şefik amca sana acıyor; iç çayını git, gözüm görmesin! -Bir şey sorabilir miyim beyefendi? -Buyrun efendim, ben sizi hep görüyorum, belli yukarıda okuyorsunuz Laleli mi, Beyazıt mı? -Laleli efendim, Yüksek Matematik! -Maşallah! -Efendim, anlamadım Cezmi sizin ısmarladığınız çayı o adama verirken, adamı kovdu. Ne yaptı da böyle davranıyor? -Efendim bu adam meşhur Cellat Ali'dir, mahallede de ismi Mazlum'dur, işte! -Cellat Ali bu mu, nasıl olur! Şaşırmıştım, kafamda cellat deyince başka görüntüler var da..-Korktunuz mu yoksa? Hiç cellat görmemiştim, belki sinemada abartıyorlar! -Anlamadığım bu adam devletin görevlendirdiği memur gibi bir şey, yani kendi keyfiyle öldürmüyor... Sonra astığı adamlar da o ölümü hak etmişler, doğru değil mi? Bakışı uzaklarda, dinlemiyor gibi gözüken, iyi giyinmiş olan lafa girdi. -Burada yaşamadığınız belli; Kadırga eskisi gibi değil efendim; buranın ahalisi uçtu gitti, şu gördükleriniz mi eliyle mahalleyi gösterdi -, ben de bilmiyorum nereden geldiklerini, konuştukları dili de! Geldikleri yerlerde pusu kurup, namus temizlerlerdi, şimdi bu zavallıyı taşlıyorlar... -Müdür bey, hepimiz de bir yerlerden gelmedik mi? -Hayır efendim, kimin nereden geldiği 6-7 eylül'de ortaya çıktı, neyse şu ihtilal olmasaydı biz de buradan gitmiştik! Ortalık kızışmaya başlamıştı, özür dileyerek ayrıldım, pişman olmuştum bu konuyu açtığıma. Aklımca müdür bey haklıydı, bu güzel doğanın hakkını veremeyen bu karanlık adamlar nereden gelmişti? Sahaflara çıktım, kafamda hep Cellat Ali; Mazlum! Sahaf Aslan Kaynardağ bana çok yardım etmişti; yolsuz olduğum günlerde babamın kitaplarını satardım, kitap üstüne konuşmak ayrı bir keyifti, bulunmayanların bana listesini verirdi, belki bir yerlerde rastlarım diye. -Elin boş, kitap yok mu? -Yok ama sana bir şey soracağım! Tam gazetecilik konusu, idamı anlatırlar ama kimse bu adamlar başka ne yaparlar diye kafa yormamıştır! -Merak etme, gazetede gördüm: beş yıl sonra Börekçi Ali'yi idama mahkum ettiler, yakında asılacak! Herhalde o asar, baş cellat olduğuna göre! Gitti günü geçmiş gazeteyi aradı, bulamadı. Ama ben de anımsıyorum bu haberi! Sinanpaşa'da galiba, çuval satacağım diye Tahtakale'den çağırdığı iki adamı öldürüp, ceplerinden paralarını alıp, fırınında yakan börekçi Ali Ünver. Fotoğrafını görsen üç gün uyuyamazsın! Ha.. dedim ya merak etme, senin cellat Ali yakında tekrar ününe kavuşur, galiba devlet 40 lira veriyormuş kelle başına! Bu cellatlar üstüne bir kitap bulursan sevinirim! -Reşat Ekrem Koçu bir yerlerde yazmıştı, bir tarih dergisi kanımca, Osmanlıda cellatlar sağır ve ayrıca dilleri kesiliyor; inanmazsın cellatlar önce Hırvatlardan seçiliyordu, sonunda çingeneler alıyor mesleği. Genellikle maske takıyorlarmış. Birden Kadırgalı Ali geldi gözlerimin önüne; maskeli, güldüm. -Size borcu mu var? -Yok canım, ne borcu, tanımıyorum bile; geçen gün adama acımıştım. -Ama kaç kişiyi öldürdü... astı diyecektim! -Öldüren devlet, bu adam asmasa başkasını bulurlar. Her gün kesilen hayvanlar; onlar da canlı değil mi? -Ben horoz bile kesemem abi! İstersen kilisenin arkasında kireççi Mahmut var, Ali onun yanında çalışır, bulursun orada! Kilise'nin arkasına gittim, eski yıkık bir evin bahçesine kazılı kireç kuyusunda kimse yoktu. Devasa bir incir ağacı sanki kuyuyu korurmuş gibi kollarını açmıştı! Yandaki metruk evde yaşama izleri vardı, yıkılmış darabaların üstünden atlayıp geçtim, -Kimse yok mu? -Ne istiyorsun evladım? Arka gelen sese döndüm, yaşlı bir Ermeni bayan, incir ağacı nedeniyle farkına varmamışım. -Merhaba teyze, kireççiyi aramıştım! -Kireççi bir gün var, bir gün yok, kireç mi lazım? -Yok, ben Ali'yi arıyorum! -Adam mı öldürteceksin? -Yok hamfendi, geçen gün kahvede gördüm çok acıdım.. bilmiyordum cellat olduğunu.. -Ben de acırım bu adama, şu yıkık odayı vermiştim uyusun diye, kireçciyle kavga etti artık gelmiyor. -Niye kavga etti? -Bilmiyor musunuz önümüzdeki ay börekçiyi asacak, devlet çağırdı; para da vermişler, ortadan yok oldu. Parayı alınca bana da gözükmedi! Kireççinin dediğine göre, onu da tehdit etmiş. Teşekkür ettim yaşlı bayana, çıktım, yürüdüm, biraz sonra kestirmeden Sultanahmet'e, sonra da tramvayın üçüncü mevkiine binip, yukarıya Beyoğlu'na çıktım. Benim için her dönemde kurtarılmış bölge olan Balıkpazarı Nevizade Sokak'taki Lambo'ya girdim. Bu saatte kimse olmaz orada ama Cahit Irgat bir köşede galiba şiir yazıyor, Lambo, tezgahın arkasında elinde bir kitap, sessizce bir yere çöktüm, bana bakmadılar bile; kimseyle de bir merhabam yoktu, yeniydim orada. Gazetelerden, dergilerden Lambo'nun tüm müdavimlerini tanıyordum; şairler, yazarlar, ressamlar... Bir tek tanıdığım Arslan Kaynardağ'ın tanıştırdığı Akdetron Fikret'ti, o da arada sırada kaybolur, hiç düşünmediğim bir yerde karşıma çıkardı. İdama yakın, Börekçi Ali Ünver gazetelerin diline düştü; Tahtakale'den çuval satacağım diye Sinanpaşa'daki fırınına çağırdığı iki çuval tacirini, kafalarına kürekle vurarak öldürüyor. Ceplerindeki 470 yetmiş lira börekçiyi pişman ediyor ama olan olmuş! 27 Eylül 1955'te semt sakinleri yanık et kokusuyla uyanıyorlar, mahalleye gelen polis fırında yanık et kokusundan başka bir şey bulamıyor ve dükkanı kapatıp, mühürlüyor. Tesadüf aynı gün akşama doğru Beşiktaş'ta deniz kıyısında sahile vurmuş çuvallar içinde bulunan yanık cesetler Börekçiyi ele veriyor. Polis şefi Vedat Sokullu, dört gün süren kovalamacadan sonra Ali Ünver'i Karamürsel'de yakalıyor. Duruşmaya gelinceye kadar börekçi kendini idamdan kurtarmak için elinden geleni yaptı; deliyi oynadı ama adli tıp onaylamadı, avukatı ise bu tip iki kişiyi öldürecek güçte değildir, savını da geçiremedi. Yargıç idamı onayladı ama kalemini kırmadı bu kez yan bu yargıdan hiç pişmanlık duymayacağına işaretti. İhtilal olduğu için Milli Birlik idamı onayladı ve idam günü tespit edildi. 24 Aralık 1960, Eminönü meydanında kurulan darağacında Kadırga'nın ünlü celladı Ali, öbür adıyla Mazlum ve yamağı ipi kontrol ediyorlar, biraz sonra 4.25 de Börekçi Ali yarı baygın önde imam ve yargıçlarla meydana getiriliyor; meydanı dolduran 100.000 kişi donmuş, bir çıt yok, dediklerine göre kadınlar bebekleriyle gelmiş, öyle bir gösteri. -Allah istemiyor, imdat.. ! En önde idamı izleyen polis şefi Vedat Sokullu'nun kanı başına çıktı; ipin koptuğunu görmüştü ama sarhoş cellat ilk kez, koşarak darağacına çıkıp, celladı itip, ilmiği börekçinin boynuna geçiriyor ve bir tekme tabureye. Cellat Ali her şeyini yitirmişti, Mazlum'du ismi şimdi, Kadırga'da kimsenin yüzüne bakacak gücü kalmamıştı ne kadar saklansa görenler dalga geçiyorlardı, kireççi Mahmut onu iki lokma için çalıştırıyordu, karısına dönüş yolu, zaten hiç olmamıştı. Yıllar sonra Kadırga'ya döndüğümde anlattılar: 1965 de parkta ölüsü bulunmuş, bilmiyorum kaç gün sonra, görenler de sesini çıkartmamış, börtü böcek yemiş. Ölümünden sonra karısı parasızlıktan kocasının idam iplerini metresi beş liradan satışa çıkartıyor, sara hastalarını iyeleştirir inancıyla!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/01/tunay-tunc-resim-sergisi-baska-bir-yer-20-09-2016-08-10-2016-galeri-idil/", "text": "Tünay Tunç'un Başka Bir Yer adlı sergisi, 20.09.2016 08.10.2016 tarihleri arasında Galeri İdil'de görülebilir. Galeri İdil pazar günü hariç 11.00-19.00 saatleri arasında açıktır. 2005 Bursa Zeki Müren Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü birincilikle kazandı. 2010 Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Neşe Erdok, Nedret Sekban, Ahmet Umur Deniz Atölyesi'nden mezun oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/03/ressam-cuma-ocakli-hayata-veda-etti/", "text": "Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin Resim Bölümü öğretim üyelerinden Ressam Prof. Dr. Cuma Ocaklı, akciğer rahatsızlığından yaşamını yitirdi. Prof. Dr. Cuma Ocaklı'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Ressam Cuma Ocaklı, akciğer rahatsızlığı nedeniyle geçen 30 Eylül'den beri tedavi gördüğü Dokuz Eylül Üniversitesi Hastanesi'nde dün 69 yaşında hayatını kaybetti. 1947 Yılında Siverek' te doğdu.1968 yılında İstanbul İlköğretmen Okulu Resim Semineri'nden mezun olan, 1971'de Atatürk Eğitim Enstitüsü Resim Bölümü'nü bitiren, 1985'de Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde lisans eğitimini yapan Ocaklı, 1987 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden 'sanatta yeterlilik' aldı. 1989'da aynı kurumda doçent, 1996'da ise profesör oldu. 2002 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Başkanlığı'ndan emekliye ayrıldı. Türkiye'de ve yurtdışında çok sayıda sergi açın, 20'nin üzerinde ödül alan, evli ve üç çocuk babası Ocaklı'nın cenazesi, 4 Ekim Salı günü Urla Merkez Hoca Ali Camii'nde kılınacak öğle namazından sonra Urla İskele Mezarlığı'nda toprağa verilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/bedri-baykam-bir-elestirmenin-olumu-bir-muzenin-dogumu/", "text": "Ünlü eleştirmen Kaya Özsezgin'i, bu yıl 17 Ağustos'ta geçirdiği bir beyin kanaması sonucu kaybettik. Kaya Bey'in mütevaziliğine, beyefendiliğine, güler yüzüne, candanlığına atfen sade vatandaş olduğunu söylüyorum. Yoksa 1938 Diyarbakır doğumlu Kaya Özsezgin, ömrüne sayısız makale, kitap, konferans sığdırmış bir sanat düşünürü. Tek hedefi sanatı yüceltmek, yeni kuşaklara dünün ve bugünün sanatını, derin keyif alarak hissettirmek olan Özsezgin, o kaza sonucu yaşamını kaybetmese, senelere meydan okuyarak daha bir çok projede sanatçılar, halk ve sanat eserleri arasındaki köprü görevini üstlenmeye devam edecekti. Eleştirmen denince akla hemen biraz gıcıklık ve eleştirilecek bir şeyler arayan sinirli uyumsuz biri gelebilir. Her ne kadar bazen bu havayı taşıyan isimler tanımış olsak da, bu önyargıdan kurtulmak lazım. Eleştirmenler ve çoğu zaman onlarla beraber ve paralel anılan sanat tarihçiler, aslında sanatı daha değerli, aranır ve anlaşılır kılmak isteyen toplumsal iletkenler. Eleştiri kelimesi hep negatif bir imaj yüklemesiyle gelir. Halbuki eleştiri çok olumlu da olabilir. Bir eleştirmenin yazısı, bir sanatçıyı dünyanın zirvesine de taşıyabilir. Sanat eleştirmeni, sanatı gündeme taşıyıp kendisi sübjektif bir kişilik olsa da o sanatçıyı objektif olarak değerlendirmeye çalışan kişidir. Bugün Kaya Özsezgin'i Piramid Sanat'ta anmak için bir araya geleceğiz. Kızı Elvan Özsezgin, Ankaralı sanat tarihçi Kıymet Giray, sanatçı Barış Sarıbaş, kültür yayıncısı Zafer Bilgin ve ben 18:00-20:30 arasında Kaya Özsezgin'i kişiliği, anekdotları ve yapıtları ile ele alacağız ve ona içten bir selam yollayacağız. Sizi de bekliyoruz. Bu satırları okuduğunuzda, bugün hemen Taksim'e doğru yola çıkın, Feridiye Cad. No:25'deki Piramid Sanat'e gelin ve bu ortamı şahsen izleme fırsatı bulun. Bir kültür insanının izlerine bakın, kulak verin. Taksim'in, Tarlabaşı'na yakın limitinde ve Talimhane'nin bir sokak altındaki bu sanat merkezini keşfetmek sizi ayrıca da besleyebilir. Bağımsız, siyaset, eleştiri hakkı ve erotizmden korkmayan çağdaş bir ortamda bundan sonra yapılacak benzer tartışma ve buluşmalara da katılma imkanı elde edersiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/denizden-esintiler-deniz-ozmen-ckm-04-13-ekim-2016/", "text": "Zeynep Deniz Özmen'in '' Denizden Esintiler'' adlı resim sergisi CKM 'de sanatseverler ile buluşuyor. 4 Ekim'de açılacak sergi, 13 Ekim tarihine kadar ziyaret edilebilecek. İstanbul doğumlu olan sanatçı öğrenim döneminde bıraktığı resim çalışmalarını emekli olduktan sonra tekrar hayata geçirip Mimar Sinan Üniversitesinde Prof. Kemal İskender'den Resim Okuma ve Sanat Tarihi, Prof. Fuat Acaroğlu'ndan desen dersleri aldı. Yağlıboya çalışmalarını Selçuk Fergökçe, Ziyad Sultanov, Natali Aydar ile Suluboya çalışmalarını ise Hicran Alioğlu, Javid Talatabai ve Ömer Muz ile sürdürdü. Resim yapmak gözün gördüklerini, yüreğin hissettiklerini renklerle harmanlayıp kağıda dökmektir. Kimi zaman Balat'ta bir sokağı, kimi zaman Çanakkale'de karşılaştığınız bir çobanın hayat hikayesini kalemin, fırçanın renklerin özgürlüğü ile kavuşturursunuz. Bu sergideki eserlerin bir kısmı kendi objektifimden çıkan anlardan resme döküldü, bazılarında ise anı yaşamak adına akışa bırakıldı. Sanatçının sergide 50 adet çalışması yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/metobiosis-nalan-turkeri-galatea-art-08-29-ekim-2016/", "text": "Aynı varoluş hikayesinin bir parçası olan ötekiyle yaşanan geçiş ritüelleri. Benlik algısı, sezgisel kontrol, bilinç akışı, unutuş; soyut organik nüanslar halinde hipnogojik boyutlarda hareket eder. Ruhun ve organların içi, bu temasların eşliğinde metabiosis döngüsü belirtileriyle izlenir. Nalan Türkeri' nin içsel yolculuğunun özünü oluşturan keşif yolundan başladı her şey. Tüm hayatı, karşılaştığı dünyaya esir bir uyumsuzun yolculuğunu hatırlamak ve anlamakla geçiyor. Görsel Sanatlar Alanı'nda, bilinçliliğinin sürgün evrelerinde, sezgilerinin kudretiyle gelişen deneyimlenme kendine ait bir dil oluşturmuştur. Bir anlamda yolculuğun zaman izlenimi resim, dijital ve yazı yoluyla kendi kendini üreten bir süreçte eserlerine anlam yüklemiştir. Hayatın kurgu ve gerçeklik arasındaki sürekliliğini sorgulayarak izleyiciye bir fikir vermek ve uyarmak için gerilimi canlı tutmak amacındadır. Her gün evrenin uzak, rahatsız edici, çekici, aynı zamanda dünyayı temsil dışında çalışmanın içinde eserlerinin değişimini sağlar. Malzeme kullanımı ile resmin biçimsel denge arayışını ve bütünlüğünü bir araya getirmeye çalışır. Çalışmalarında içteki ve dünya arasındaki bağlantı kamuflaj gözler, ben ve öteki arasında organizma ve kafa değişimleri, telepatik irtibatlar eşikte geçiş yoluyla kutlanmaktadır. Organlar garip çıkıntılar halinde döngüde bozulmuştur. Soyut formlarının içinde küflenmiş, iç içe geçmiş, kopmuş olan et ve kemik parçaları, ruh duyumu içinde benler, yüzler ve gözlerle kimlik süresi uyarıcı boyutlarıyla morfogenetik alandaki kökleri tanımlamaktadır. Tüm bunlar onun sanatsal anlamda vurguladığı etkilerdir. Eserlerde bir rüya ve soyut grotesklik görüntüleri izlenir. Bu karmaşanın birey üzerinde yarattığı tesirlere karşı ben, terk yolunu kontrolü ele geçirmekte seçer. Feragat etmenin yolu, gerekene direnç göstermekte değil, onunla yüzleşebilmektedir. Çözümleyebilme yetisi irade idrakındadır. Sanatçı, İstanbul' da doğmuştur ve halen İstanbul' da yaşamını sürdürmekte ve çalışmalarına Beyoğlu'ndaki atölyesinde devam etmektedir. Anlatımın gücünü aldığı diğer taraf, yıllardır yazarak ve zamanı algıladığında yüz yüze geldiği yazılarında bulduğu izlerdir. İzleyiciyi de kendi içini dinlemeye çağrıdır cümleleri. Zamanı geldiğinde hangi ben- den feragat etmen gerektiğini öğreneceksin. Yüzünün seyrinde büyüyen itaat benliğin içindedir. Böylece uyumsuzdan düşen parçaların terazisinde birlik oluşturmak gerekir. Kendi kendine tanıklık et ve dönüştürerek bölünüp terk et. ''Bu evrende hiçbir olasılık yoktur ama her şey verilmiştir. Bu evren aşıldımı yıkılış ve hiçlik başlar. O zaman uyumsuz insan böyle bir evrende yaşamaya, bilinçli bir şekilde diğer her şeyi unutup absürd olana bağlanmayı seçer. Ona ayak uydurmayı değil de onu kontrolüne almayı... Burada başlar yol ayrımları. Nefesimize teslim olduğumuz bu dünyada yaptıklarımızdan sorumluyuz. Böylece bilinçlilikle sürgün durumu başlar. Yaratıcı olarak ölümün kendisine hayat verdim. Ölmeden önce yaptığım bu. Zamanımdan ayrılamayacağımı anlayınca onunla birleşmeye karar verdim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/ozgur-demirci-galeri-ark-15-ekim-06-kasim-2016/", "text": "Galeri ARK sezona Özgür Demirci'nin kişisel sergisi ile merhaba diyor. Küratörlüğünü Firdevs Kayhan'ın üstlendiği, Özgür Demirci'nin kimse bilmez isimli resim sergisi 15 Ekim 6 Kasım 2016 tarihleri arasında Galeri ARK'ta gezilebilir. ... bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye kimse bilmez. kimse bilmez.. Kahverengi karanlık düşsel imgeler.. Kimdir böyle haykıran kimse bilmez... Biçim ve boyutu.. İpucu varsa nerede? Demirci bunu resimlerinde saklıyor. Ölçüsüz karanlıkta.. Bulunduğu yeri imgeliyor. Temsil olan beden ve yüzeylerini kaplayan parmaklar bize ipuçları veriyor. İşaret ediyor. Gerileyen ya da ani bir sıçrayışla giden ya da bir duraksamanın ardından yeryüzünün çamurundan ellerini kurtarıyor. Osmanlı minyatürlerindeki zamansızlıktanAntik Mısır'ın Papirüs resimlerine, orta doğunun en eski dini Zerdüştlüğün peygamberi Zerdüşt'e ilham veren Tanrı Ahura Mazdaya kadar uzanan, sonsuzluk gibi en uzakta olan figürler üstten ve her yandan ve her düzeyden eşit uzaklıkta duruyor.. Her şey aynı zamanda hem olup bitmiş hem de olmak üzere yüzeyde duruyor. İmgelerinde az devingenlik, hafiflik, en uygun konumu ararmışçasına az değişkenliği gösteriyor. İzleyiciye bir geçmiş veriyor ve onu kabullenmesini sağlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/urban-works-of-art-new-photographs-tjalf-sparnaay-bernarducci-meisel-gallery-06-29-october-2016/", "text": "New York City, NY Bernarducci. Meisel. Gallery is pleased to the announce Urban Works of Art: New Photographs, artist Tjalf Sparnaay's first photography exhibition in the United States. The exhibition features two dozen photographs, most of which are 16 x 20 inches. While some appear more abstract and others include figures, all of the photographs are representational of the urban landscape of Sparnaay's home country, The Netherlands. In Karl with Wallflower, Sparnaay captures an advertisement that is plastered to a lamp post. In the advertisement is an older man and a young, attractive blonde girl wearing a pink hat and a pink gingham blouse. The photograph looks like a collage but is in fact a real representation of the artist's urban surroundings. Grafittical Archeology X, another photograph in the exhibition, is more abstract, depicting in great detail a decaying wall covered in graffiti. The photograph almost looks like a painting, and the shape in which the wall is peeling resembles a fish swimming in water. Sparnaay so brilliantly draws attention to the art that often blends into the urban landscape. Born in Haarlem, The Netherlands, Tjalf Sparnaay is a completely self-taught photorealist painter and photographer. His works have been exhibited worldwide. Recently Sparnaay exhibited a retrospective of his paintings at the Museum de Fundatie in Zwolle, The Netherlands and was included in the exhibition Photorealism Beginnings to Today: The Walda and Sydney Besthoff Collection at the New Orleans Museum of Art. His paintings are currently included in the traveling museum exhibition 50 Years of Hyperrealism that will be on view at the Osthaus Museum in Hagen, Germany (15 October 2016 8 January 2017), Kunsthal Rotterdam (25 February 4 June 2017), the Parrish Art Museum (Summer 2017), and the Tampa Museum of Art (30 June 8 October 2017). For further information and images of works from the exhibition please contact Marina Press at (212) 593-3757 or marina@meiselgallery. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/07/why-maria-kokkini-galeri-selvin-14-30-ekim-2016/", "text": "Maria Kokkini 1968 yılında Atina'da doğdu. Yunanistan'da yaşamakta ve çalışmalarını orada sürdürmektedir. ... Belirgin ironik bakış açısı ile Maria Kokkini resimleri iyimserlik ile gündelik modern yaşama gönderme yapmaktadır. Resimlerindeki parlak renkler ve geniş çizgiler hem yakınlaşma hem de üstünlük duygularını yansıtmaktadır. Bu özgün işler, sanatı bugün krizler ile savaşırken silah olarak kullanılabileceğini gösteriyor. Modern resmin yanı sıra çizgi roman gibi alternatif sanat formlarından da etkilenerek, tamamen alışılmadık şekiller, boşluklar ve kişiler yaratır. Maria Kokkini resimlerinde, hem iç hem de dış mekan referanslarıyla görüntülerin geometrisi doğa ile modern şehir yaşamı arasındaki etkileşimi gösteriyor. Yoğun renk kontrasları ve objeler içine çerçevelenmiş yüzlerin derin duygusal dokunmalar ile gerçeküstü rezonans ve güçlü sembolleri vardır. Sergi 14-30 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin'de ziyaret edilebilir. Galerimiz Pazar günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/09/doc-dr-ulas-basar-gezgin-olumunun-7-yildonumunde-vietnam-sanati-oncusu-vu-dan-tan/", "text": "Vietnam çağdaş sanatının öncülerinden olan sanatçı ve galerici Vu Dan Tan (1946-2009), başkent Hanoi'daki Goethe Enstitüsü'nde açılan çoklu medya sergisi ile anılıyor. 'Vu Dan Tan ve Müzik' başlığını taşıyan sergide Tan'ın çoklu medya çalışmaları sergileniyor. Sanatseverler sanatçının müzik videoları, besteleri, tabloları, metal keman heykelleri ve belki hepsinden de öte eski plakları ve gramofonları kullanarak ortaya çıkardığı yapıtlarıyla tek bir sergide buluşturuluyor. Sergilenenlerin çoğu ilk kez kamuoyu önüne çıkıyor. Bu durum, serginin önemini bir kez daha arttırıyor. 70'lerde sanat yaşamına yönelen Tan, savaşı bizzat yaşamış kuşaktan. Bu kuşağın belirgin özelliklerinden biri, özgüvenleri. Halkı çifte ejderhanın zulmünden kurtaranların kuşağında, dünya kültürlerine ilgi var ama onları taklit etmek ya da yakından izlemek gibi ne bir eğilim var ne bir kaygı. İşte en özgün Vietnamlı sanatçı kuşağı, savaşı görmüş ve sağ kalmayı başarmış, sonra karma ekonomiye geçişi görmüş ve diğer ülkelerdeki akımları izlerken özgüvenlerini korumuş olan kuşak. Onlardan sonraki kuşaklar çoğunlukla yabancı 'müşteri' için üretim yapma yolunu çizdiler ya geçim derdi nedeniyle ya da ticarileşmeyi kişilikleriyle bağdaştırabildikleri için. Bu açıdan Vu Dan Tan'ın Vietnam sanatındaki konumu çok özel. Buradan devam edelim:Tan, ilk galerici olmakla birlikte, Vietnam sanatının ticarileşmediği bir döneme ait. Eşinden hareketle 'Salon Nataşa' adını verdiği galerisi, daha çok deneysel çalışmalara açıktı. Gençliğinde Vietnam'da ve Küba'da televizyonlar için çizgi filmler hazırlayan usta, daha sonra resme yöneliyor. Bu yönüyle, zaten çoklu medya çalışmalarına en baştan eğilimi olduğu görülüyor. O, bir okullu değil, alaylı; bu da kalıpçılık gibi kimi 'meslek hastalıkları'na bağışık olmasını sağlıyor ve dönemin geçer akçe olan normlarına meydan okumasını kolaylaştırıyor. Bu, sanatçının ölümünden sonraki ilk sergisi değil. Tan, birçok sergisiyle sanki aramızdaymış gibi sanat gündeminde olmayı sürdürüyor. Örneğin, Milano'daki oldukça saygın bir çağdaş sanat akımları sergisinde çalışmalarına yer veriliyor; enstelasyonları ve heykelleri Güney Vietnam'da, taşbaskıları ise bir başka etkinlikte sergileniyor. Sanatçı, sanatla geleneksel zanaatları birleştirdiği birçok çalışmasındaki malzeme seçiminin savaş koşullarından kaynaklandığını söylüyor. Savaş sırasında sanat malzemeleri bulmak zor olduğundan, o da gündelik nesnelerle sanat yapmaya yöneliyor. Tan, yapıtları Vietnam dışında en çok alıcı bulan Vietnamlı sanatçılardan; ancak satabilmek için sanatından milim taviz vermek bile onun kitabında yok. Sanatçının kurduğu Salon Nataşa ise ne yazık ki artık tarihin tozlu raflarına kalkmış durumda. Ustanın aile evi olan salon aynı zamanda kendisinin stüdyosu olarak işlev görüyor ve sanatçıların uğrak noktası oluyordu. Salonun koyduğu hedefler arasında, yalnızca 'ünlü' sanatçıları değil, deneysel çalışmalar yapan genç sanatçıları tanıtmak, kolektif ürünleri desteklemek, Vietnam'la ilintili olan yabancı sanat yapıtlarını tanıtmak, sanatta ticarileşmeye ve piyasanın olumsuz etkilerine direnmek ve sanat üretimine kavramsal ve oyunsal açıdan bakanları ağırlamak vardı. Bunlar bugünkü ticarileşmiş Vietnam'da az bulunur hedefler. Salon Nataşa'nın adresinde bugün ne yazık ki bir giysi dükkanı var. Buranın Vietnam'ın savaş sonrası ilk özel galerisi olduğuna bin şahit ister. Sonunda tarihin işleyen motorunu durduramadı, durduramadık. Direndikleri/direndiğimiz piyasa, sanata galip geldi. Ama hikaye burada bitmiyor elbet, bitmeyecek; çünkü genç kuşakta az sayıda da olsa onun sanata ve hayata bakışını örnek alan sanatçılar yetişiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/09/ready-remade-deniz-sagdic-vis-sanat-04-ekim-13-kasim-2016/", "text": "VİS SANAT, YENİ SEZONUN İLK SERGİSİNDE GENÇ SANATÇI DENİZ SAĞDIÇ'IN Ready-ReMade BAŞLIKLI PROJESİNE YER VERİYOR. IŞIK GENÇOĞLU KÜRATÖRLÜĞÜNDE GERÇEKLEŞEN SERGİ, 4 EKİM 13 KASIM 2016 TARİHLERİ ARASINDA İZLENEBİLİR. Evrensel değerler zemininde, güncel teknolojiyle geleneksel olanı birleştirerek, kültür ve sanatın toplumsal katmanların tümüne yayılmasını sağlama hedefiyle yola çıkan Vis Sanat, sezona Deniz Sağdıç, Ready-ReMade sergisiyle başlıyor. Deniz Sağdıç, Ready-ReMade olarak kavramlaştırdığı yaklaşımında, sanatta biçim ve düşünce düzleminde ortaya konulan ayrıştırmalara odaklanıyor. Sanatçı, günlük kullanım nesnelerini, görece tüketilip, terk edildikleri noktalardan kendi deyimiyle devralarak, bu nesnelere kendisiyle özdeşleşen çizgilerle müdahalelerde bulunuyor. Bu yöntemle, düşünceyi yaratıcı eylemle ilişkilendiren Sağdıç, buluntu nesneyi sanatın doğasında yeniden var etmeyi amaçlıyor. Sağdıç'a göre; hazır yapım ready made nesnenin sanata dahil olmasıyla yaratıcı eylemin yerini düşünceye bıraktığına yönelik kabul edilmiş yaklaşım; sanatı, yalnızca eser üzerinden değerlendiren bir sanat tarihi okumasıdır. Söz konusu yaklaşım, eseri de biçim çerçevesinde incelemektedir. Böylece hazır yapım nesneyle biçim unsurlarından sıyrılan sanatın, sadece düşünceyle, öncül ve saf halini kazandığı ileri sürülmüştür. Deniz Sağdıç, Ready-ReMadede hazır yapım nesneye biçimsel müdahalelerde bulunarak söz konusu yaklaşımla bu bağlamda bir hesaplaşmaya girişir. Sağdıç'ın yürürlükte olan sanat yaklaşımıyla hesaplaşması, kaçınılmaz olarak sanatçı tanımına da yöneliktir. Sağdıç'a göre söz konusu yaklaşım sadece sanatı değil sanatçıyı da eser üzerinden tanımlamakta, sanatçının 'ne'liğinden öte 'kim'liği zemininde temellendirmektedir. Bu şekilde, sanatta hepten beri sanatçısıyla 'var' olan düşüncenin, ilk olarak hazır yapım nesneyle yürürlüğe girdiği yanılsamasına düşülmüştür. Sağdıç'ın Ready-ReMade yaklaşımı, yaşadığı dönem, hayata getirdiği biçim ne olursa olsun sanatçının ilk günden beri düşüncesiyle var olduğuna vurgu yapar. Ready-ReMade kavramıyla oluşturulan çalışmaların her birinde nesneler, kazandıkları yeni biçimlerle birbirlerinden bağımsız içeriklere sahip olurlar. Kimi çalışmada evrensel insan davranışları sorunsallaştırılırken, bir başka çalışma yaşamın güncel pratiklerine yönelik eleştiriler taşımaktadır. Düşün dünyasına ait çeşitli kavramların görünürlük kazanmasına yönelik deneme örneklerinin de yer aldığı sergide, kimi nesneler yalnızca Sağdıç'ın kendilerine atadığı işleve yönelik isimler çerçevesinde farklı bir içeriğe bağlamlanır. Deniz Sağdıç, Ready-ReMade sergisi Işık Gençoğlu küratörlüğünde, 4 Ekim 2016 tarihinden itibaren Vis Sanat'ta izlenebilir. Mersin doğumlu sanatçı, 1999 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakütesi'nde sanat eğitimine başladı. Daha öğrencilik yıllarında çeşitli projelerde yer aldı. 2003 yılında aynı üniversiteden, fakülte birincisi olarak mezun oldu. Mezuniyet başarısının getirdiği akademik davetlere rağmen, sanatını, ülkenin sanat başkentinde sürdürmek üzere İstanbul'da kendi atölyesini kurdu. Genç yaşta olgunlaştırdığı kendine özgü plastik üslubu, kısa zamanda sanatçının imzası haline geldi. Çalışmaları mimari mekan öğesi ve tasarım ürünü olarak, farklı sanatçılar tarafından yeniden üretildi. Video, fotoğraf ve baskı alanında da çalışmalarda bulunan sanatçının, son dönemde çeşitli mekanlara özel ürettiği yerleştirmeleri dikkat çekicidir. Bugüne dek dokuzu kişisel olmak üzere uluslararası ve ulusal birçok projede yer alan genç sanatçı çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde sürdürmektedir. Evrensel değerler zemininde, güncel teknolojiyle geleneksel olanı birleştirerek, kültür ve sanatın toplumsal katmanların tümüne yayılmasını sağlama hedefiyle yola çıkan Vis Sanat, kültürel mirasımıza da sahip çıkmayı amaç edinmiştir. Üretmenin gücüne inanarak destekleyen, toplum belleğini sanat aracılığıyla güçlendiren, merakı tetikleyip araştırmaya özendiren yaklaşımı ile Vis Sanat, zanaat, tasarım ve kopyalanamaz bir değer olan sanatı estetik kalitede sunacak, yaşayan bir yaratım platformunu, İstanbul Levent'teki galeri mekanında sürdürmektedir. Vis Sanat, Vis a Vis atölye+sergi dizileri çalışmalarıyla İstanbul ve Köyceğiz'de olan iki ayrı etkinlik merkezinde, yıl boyu düzenlenecek sergiler ile beraber görsel sanatlar ekseninde geliştirilen proje, eğitim, destek programları, dokümantasyon ve yayın çalışmalarıyla sanatçılarımıza uluslararası görünürlük, kabul ve farkındalık kazanmalarını hedeflemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/09/selection-bodrum-sevket-sabanci-kultur-ve-sanat-merkezi-bodrum-29-ekim-2016-15-ocak-2017/", "text": "Türkiye Cumhuriyeti'nin 93. Kuruluş Yıldönümünde 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Etkinlikleri Çerçevesinde Portakalçiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi 93 Sanatcı ve Eserleriye Bodrum Belediyesi Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi'nde.... Tüm Sanatcı ve Sanatsever Dostlarımızın Açılacak Olan Sergimizi Onurlandırmanızı Dileriz. Sanatcı isimleri alfabetik sıra ile yazılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/nurcan-perdahci-i-mine-sanat-i-11-30-ekim-2016/", "text": "Mine Sanat Galerisi, İstanbul'daki mekanında yeni sezonu Nurcan Perdahcı sergisi ile açıyor. Nurcan Perdahcı çalışmalarında, doğduğu şehrin geleneksel kültüründe önemli bir yer tutan Uşak halılarının, Batı resim sanatı içindeki varoluşunu irdeliyor. Günümüz penceresinden, doğu kültürünün ürünü olan bu halıların, Batı resim sanatında özellikle 16. ve 17 yüzyılın zaman ve mekan olgusu içinde izlediği yolu, çağdaş bir anlayışla ele alıyor. Aile geçmişi ve yaşadığı coğrafyanın tarihi ve kültürüyle ilgili mekansal ve zamansal sorgulamalar yapan sanatçı, yüzyıllar öncesine ait resimlerde nesneleştirilmiş halıları bugün kendi yapıtlarında özneleştirip varlıklarını ön plana çıkarıyor. Güncel ve geleneksel çok farklı teknik ve malzemeleri birarada kullanan sanatçı, Avrupa resim sanatının 16. ve 17. yüzyıllar içerisinde önde gelen örneklerini yapısökümcü bir anlayışta ele alarak gösteren ve gösterilene atıfta bulunuyor. Batı resminde özne ve nesne konumunda olan ögeleri yer değiştiriyor. Nesne konumunda olan Türk halılarını özne konumuna getirerek yapıbozumuna uğratıyor. Halıları, varlık durumlarını, halıları üreten insanları, o halıların bulunduğu resimleri, dolayısıyla onları var eden büyük ustaları ve hepsini var eden kültürleri bazen saydam bazen de geçirgen zamansal ve mekansal katmanlar halinde, güncelleyerek yeni varoluş boyutları oluşturuyor. Perdahcı günümüz penceresinden, doğu kültürünün ürünü olan bu halılara çağdaş eleştirel bir anlayışta yaklaşıyor. Sanatsal üretimlerini bir yolculuk olarak değerlendiren sanatçı, yerelden evrensele varan, Doğudan Batıya, Batıdan günümüze, akış içindeki çağdaş izlenimlerini plastize ediyor. Sanatçı, plastik dilin her türlü imkanını kullanarak kavram ve imge akışını çağdaş müdahaleleriyle yeniden yapılandırdığı eserlerle Mine Sanat Galerisi'nde sanatçı ve sanatseverlerle buluşuyor. Nurcan Perdahcı'nın sergisi Mine Sanat Galerisi'nin İstanbul'daki mekanında 11 30 Ekim 2016 tarihleri arasında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/parcalanmis-bedenler-yorgun-ruhlar-i-filiz-onat-i-galeri-selvin-2-i-14-30-ekim-2016/", "text": "Filiz Onat 1953 Ankara doğumludur. 1975 Ankara Devlet Mimarlık-Mühendislik Akademisi Mimarlık bölümünden mezun olmuştur. 1968 yılından bu yana resim, 1985 yılından itibaren de heykel çalışmaları yapmaktadır. Parçalanmış Bedenler Yorgun Ruhlar isimli heykel sergisini sanatçı şöyle yorumluyor. Ölümü yoğurmak, acıya şekil vermek, sonsuz vedaları ateşle buluşturmak. Elimden gelen tek şey bu şu anda.. Yüreğim yanıyor; ülkem ağlıyor.. Filiz Onat'ın Parçalanmış Bedenler Yorgun Ruhlar isimli heykel sergisi 14 30 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin 2'de izlenebilir. Galerimiz Pazar ve Pazartesi günleri hariç 11:00 19:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/performistanbul-yeni-sezonu-yeni-performanslarla-aciyor/", "text": "Performans sanatçılarını bir araya getiren ilk platform Performistanbul, yeni sezona aralarında Art ON Istanbul, BLOK Art Space ve Artnivo Project Space'in yer aldığı mekanlarda gerçekleştireceği bir dizi performans ile başlıyor. Performanslar, sanatçılar ve Performistanbul ile ilgili gerekli detayları ekteki bültende bulabilirsiniz. Sorularınız ve röportaj talepleriniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum. Görsellere bu linkten ulaşabilirsiniz. Görseleri kullanırken sanatçı ve performans ismini belirterek künye bilgisini verirseniz seviniriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/salt-galatada-performanslar-manuel-pelmus-ve-alexandra-pirici-i-13-ekim-06-kasim-2016/", "text": "Pelmuş ve Pirici'nin, seçili modern sanat eserlerini fiziki olarak canlandırmaya dayalı performatif işi Modern Sanat Kamu Koleksiyonu 13 Ekim'den 6 Kasım'a SALT Galata'da. Performanslar, Türkiye'den üç oyuncu tarafından Türkçe anlatımla gerçekleştirilecek. Manuel Pelmuş ve Alexandra Pirici'nin performatif işi, modernitenin söylemler tarihi ile önemli anları arasında bir diyalog oluşturarak modern sanata özgün bir bakış sunar. Seçili modern sanat eserlerini beden hareketleri ve anlatımlarla canlandırmaya dayalı olan performans, SALT Galata'da Mustafa Karadağ, Buyan Yağmur Memişoğulları ve Müge Olacak tarafından Türkçe olarak gerçekleştirilecek. Modern Sanat Kamu Koleksiyonu (2014), Çarşamba'dan Pazar'a her gün üç saat, SALT Galata'nın birinci katı ile yapının diğer yerlerine yayılacak bir sergi şeklinde hazırlandı. Bu temelde performans, maddi olmayan üretimler ve bunların ekonomisine ilişkin soruları irdelemeyi amaçlar. Ayrıca, tarih yazımına yön veren müzelerin geleneksel açıdan köşe taşı addedilen kalıcı koleksiyonlarının olması ya da -özellikle SALT'ın durumunda- olmamasının ne anlama geldiğini sorgular. Van Abbemuseum'un Confessions of the Imperfect, 1848 1989 Today adlı sergisi için üretilen Modern Sanat Kamu Koleksiyonu, SALT'ın da üyesi olduğu L'internationale müze konfederasyonunun karşılıklı ödünç anlaşması çerçevesinde ve Tek ve Çok sergisi bağlamında sunulmaktadır. Oyuncuların hazırlık süreçlerine eşlik eden Manuel Pelmuş, 13 Ekim Perşembe saat 19.00'da SALT Galata'da, sanat pratiğinin yanı sıra Tek ve Çok'un irdelediği özgün kopyalar kavramıyla performansın nasıl ilişkilendiği üzerine bir konuşma yapacak. Manuel Pelmuş koreografi alanında çalışmalar yaptı; yakın zamanda üretimini görsel sanatlar alanına yoğunlaştırdı. Alexandra Pirici koreografi ve performans alanında çalışmalar yaptı; disiplin dışı bir yaklaşımla film ve müzik gibi çeşitli mecraları bir araya getiren bir pratikte üretimini sürdürmektedir. İşleri uluslararası kurumlarda sunulan sanatçılar, 2013 tarihli projeleri An Immaterial Retrospective of the Venice Biennale ile 55. Venedik Bienali'nde Romanya'yı temsil etmiştir. Manuel Pelmuş'un İstanbul daveti, İstanbul Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi tarafından desteklenmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/superfluous-pinar-yoldas-zilberman-gallery-01-ekim-12-kasim-2016/", "text": "Zilberman Gallery proje alanı 1 Ekim 12 Kasım 2016 tarihleri arasında gerçekleşecek, Pınar Yoldaş'ın Superfluous adlı proje sergisini duyurmaktan mutluluk duyar. Filozof Elizabeth Grosz, Chaos, Territory, Art: Deleuze and the Framing of the Earth (2008) adlı kitabında Charles Darwin'in pek bilinmeyen, cinsiyet üzerinden seleksiyon savını gündeme getirerek ilk feministlerden olduğunu iddia eder; bu sava göre dişiler, erkeklerin cinsiyet özelliklerini belirleyen güçtür. Darwin, örnek olarak erkek kuşları verir. Muhteşem renkleri, süslü vücutları ve etkileyici sesleri ile dişileri çağırırlar. Grosz, güzellik kavramımızın hayvanlardan geldiğini iddia eder. Superfluous sergisindeki yerleştirme ses ile sentetik estetiği bir araya getirerek Grosz'ün estetik, mitoloji ve hayatın geleceği konularındaki teorileri arasında bağ kuruyor. Sentetik biyoloji alanındaki gelişmeler sonucu sentetik estetik alanı da ortaya çıkmış oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/tabu-i-camilo-guevara-march-i-piramid-sanat-i-29-ekim-03-aralik-2016/", "text": "|Kadın bedeninin ve kimliğinin gizemini, fotoğraf ve enstalasyonun işbirliği ile karşımıza çıkaran TABU sergisi, tahmin edilenin ötesinde dikkat çekici bir sunumla karşımıza çıkıyor. Sanatçının yıllardır üstüne çalıştığı TABU projesinin ilk gösterimi Piramid Sanat'ta yapılıyor. İstanbul'da gerçekleşecek ilk sergiden sonra, birçok ülkede de durakları olacak. Sergi sırasında düzenlenecek panelde Camilo Guevara'yı daha yakından tanıma fırsatı bulacaksınız. Arjantinli devrimci Che Guevara'nın oğlu ve beş çocuğundan biri olan Camilo, 1962 yılında Havana'da doğdu. Adını, Küba Devrimi'nin Fidel Castro ve Che Guevara ile beraber, en önemli üç isminden biri olan ve Devrim'in gerçekleştiği 1959 yılında bir uçak kazasında ölen Camilo Cienfuegos'dan aldı. Avukatlık eğitimi alan Camilo Guevara, fotoğrafçılığa artarak özel bir ilgi duydu. Aralarında Avusturya, Arjantin, Dominik Cumhuriyeti, Küba ve İtalya'nın da bulunduğu 7 kişisel sergi açtı; 7 grup sergisine katıldı. Havana'da Che Merkezi'nin önde gelen yöneticilerinden biri. TABU, 3 Aralık Cumartesi gününe kadar Piramid Sanat'ta ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/tension-i-serenay-sahin-i-degartlab-i-11-ekim-2016/", "text": "'Düşleme'den yoksun bir zaman-uzam içinde varlığını sürdürmeye çalışan bizler, yeniden düşü ünlemek için kendimize bir uzam yarattık, düşlemeyi yeniden hatırla mak, düşüncelere yol açmak için... Yol açmak, bize göre, kasmak-gevşetmek, daraltmak-genleştirmek, sıkıştırmak-patlatmaktır. Bu bizim hayatta kalma biçimimiz. Hayalimizde bir Reiman uzamı var. Bu uzam içinde düş lerimizi haritalandırdık. Bunu sonsuzca bir haritalandırma, harita içinde harita olarak düşünüyoruz. Yaratılan her bir harita, içinde diğer bir haritanın dölünü taşır. Her bir döl içinde bir diğer harita katlanmıştır. Bizim Düş-düşünmelerimizin haritaları aslında içinde bir diğerimizin Düş-düşünme haritalarını da barındırır ve o da bir diğerini. Bir başka deyişle sonsuzca birbirlerinin içinde haritalanmışlardır. Bu nedenle Harita-Uzam düş-düşünmelerini haritalandırmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Çünkü biliyoruz ki bizim düş-düşünmelerimiz içinde katlanan diğer düş-düşünmeler var. İki düş- düşünme arasında bir düş-düşünme oluşur. Bu sebeple Harita-Uzam bir süreci işaretler. Sonuçtan ziyade sürecin kendisine odaklanır. En katı anlamıyla veri elde etmekle ilgilenmez, akışın kıvrımlar arasında dolaşmasını, oluşları takip eder. Sürecin kendisi Harita-Uzam'dır. Harita Uzam süreci değartlab da 11 Ekim 2016 saat 18.00 de Serenay Şahin'in '' Tension '' sergisiyle başlayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/11/tereddut-turkiyede-ilk-kez-antalyada/", "text": "Yeşim Ustaoğlu'nun yılın en çok merak edilen yerli yapımlarından birine dönüşen son filmi Tereddüt, Türkiye'de ilk kez Uluslararası Antalya Film Festivali'nde seyirci önüne çıkıyor. Tereddüt, Antalya'nın hem ulusal hem de uluslararası olmak üzere iki yarışmasında birden yarışacak. Yeşim Ustaoğlu'nun dünya galasını yaptığıToronto Uluslararası Film Festivali'nde büyük ilgi gören ve eleştirmenlerin övgüyle karşıladığı son filmi Tereddüt, Türkiye'de ilk kez Uluslararası Antalya Film Festivali'nde gösterilecek. 16-23 Ekim tarihlerinde düzenlenecek festivalin hem ulusal hem de uluslararası olmak üzere iki yarışmasında birden yarışacak olan Tereddüt, bir Anadolu kasabasında yolları kesişen aynı ama farklı iki genç kadının birbirlerine çarpan ve dönüşen hayatlarını konu alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/13/alosname-ali-teoman-germaner-bozlu-art-project-nisantasi-25-ekim-30-kasim-2016/", "text": "Bozlu Art Project Nişantaşı, Ali Teoman Germaner'in 1970'li yıllardan günümüze dek sürdürdüğü Aloşname isimli desen sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının başyapıtı niteliğindeki Aloşnamenin ilk kez bu kadar kapsamlı bir şekilde ele alındığı sergiye Bozlu Sanat Yayınları tarafından hazırlanan, sanat tarihçisi Ahu Antmen'in kaleme aldığı Aloşname: Bir Heykeltıraşın Felsefe Taşı isimli kitap eşlik ediyor. Bozlu Art Project Nişantaşı, modern Türk heykelinin önde gelen sanatçılarından Ali Teoman Germaner'in Aloşname isimli desen sergisine ev sahipliği yapıyor. Aloş'un 1970'li yılların gerilimli toplumsal ortamında üretmeye başladığı ve günümüze dek sürdürdüğü bu desen serisi daha çok heykelleriyle ön plana çıkan bir sanatçının kişisel yolculuğuna dair ipuçları veren görsel bir günce olmasının yanı sıra, Türkiye'nin tarihine dair metaforlarla örülü görsel bir yorum da içeriyor. Sergiye eşlik eden, Ahu Antmen'in kaleme aldığı Aloşname: Bir Heykeltıraşın Felsefe Taşı isimli kitap, bu özgün desenler birikimini ilk kez bu denli zengin bir kapsamda bir araya getirirken, Germaner'in zamana yayılmış bu başyapıtına dair çözümlemenin yanı sıra sanatçıyla yapılan ayrıntılı söyleşi ile Aloşname'nin gizemine pencere açıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/13/italyan-oyun-yazari-dario-fo-yasamini-yitirdi/", "text": "Nobel Ödüllü Oyun Yazarı, Yönetmen ve Oyuncu Dario Fo'nun yaşamını yitirdi. Dario Fo, 24 Mart 1926 tarihinde İtalya, Sangiano'da Felice Fo ve Pina Rota Fo çiftinin oğlu olarak doğdu. Babası lokomotif sürücüsü bir makinist idi. Fulvio adında bir erkek kardeşi vardır. Kız kardeşi Bianca Fo Garambois de bir yazardır. 1940 yılında eğitimi için Milan'a taşındı. Brera güzel sanatlar akademisinde okudu. 1952 yılında Milano'da tiyatro oyunculuğuna başladı. İtalyan oyun yazarı, yönetmen, mim oyuncusu ve tiyatro yöneticisi. Gösterileri güncel sorunlardan kaynaklandığı için tiyatro karikatürcüsü, toplumsal ajitatör ve radikal palyaço olarak da nitelenmiştir. Önceleri küçük kabare ve tiyatrolar için yergili revüler yazımında bir metin yazarına yardım etti. Oyuncu Franca Rame ile evlendikten sonra 1959'da karısıyla birlikte Dario Fo France Rame Topluluğu'nu kurdu. Eşi ile birlikte Canzonissima adlı televizyon programında sundukları komik skeçlerle kısa sürede tanındı. Zamanla siyasal bir ajitprop tiyatrosu geliştirdiler. Çoğu kez küfürlü ve açık saçık da olsa oyunları temelde commedia dell'arte geleneğine dayanıyordu ve Fo'nun deyişiyle resmi olmayan solculukla kaynaşmıştı. Dario Fo ve eşi Franca Rame 1968 yılında İtalyan Komünist Partisi'yle bağları olan Yeni Sahne adlı bir başka topluluk kurdular. 1970 yılında ise Halk Tiyatrosu ile fabrika, park, spor alanı gibi halkın toplu olarak bulunduğu yerleri dolaşmaya başladılar. Morte Accidentale di un anarchico (1974; Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, 1990) ve Non si paga, non si paga! (1974; Ödemiyoruz, Ödeyemeyeceğiz!) gibi oyunları çok tutuldu. Bir oyuncu olarak Fo en çok, tek başına bir yetenek gösterisi yaptığı Mistero Buffo'daki (1973) rolüyle tanındı. Her izleyici topluluğu önünde değişecek kadar güncelliğe dayanan bu yapıt ortaçağ gizem oyunlarının çağdaş bir uyarlamasıdır. 1997 yılında Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü adlı oyunuyla Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. Oyunları çoğu zaman skandal olarak nitelendirildi ve sahnede bile tutuklandı. Dario Fo'nun çalışmaları; Türkiye, Arjantin, İsveç ve Yugoslavya, Şili, İngiltere, Hollanda, Polonya, Romanya, Güney Afrika, Güney Kore, İspanya, Sri Lanka, dahil olmak üzere 30 dile çevirisi yapılmıştır. Dario Fo, 1954 yılında İtalyan tiyatro oyuncusu Franca Rame ile evlendi. 29 Mayıs 2013 tarihinde eşi vefat etti. Jacopo Fo (d.31 Mart 1955) adında bir oğlu vardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/13/yunus-ensari-resim-yarismasi-iii-son-basvuru-13-kasim-2016/", "text": "Platform A Sanat Galerisi ve Taurus AVM'nin birlikte düzenledikleri ve bu sene üçüncüsü gerçekleşecek olan Yunus Ensari Resim Yarışması için hazırlıklar başladı. Yarışmanın son başvuru tarihi 13 Kasım 2016. Başvuruların internet üzerinden alınacağı ve ilk değerlendirmenin jüri üyeleri tarafından bu başvurular üzerinden yapılacağı yarışmada ilk elemeyi geçen eserler, Platform A Sanat Galerisi'nde tekrar aynı jüri üyeleri tarafından değerlendirilecekler. Ödül alan ve sergilenmeye değer görülen eserler, Ocak 2017'de Platform A'da düzenlenecek olan ödül töreni ve sergi ile sanatseverler tarafından izlenebilecek. Gerçekleştirdikleri etkinlikler ve sergiler ile genç sanatçılara destek olmayı hedefleyen Platform A yöneticileri Elif Pehlivanlı ve Selim Özdemir, Taurus AVM'nin desteği ile düzenledikleri ve her sene katılımın daha da arttığı Yunus Ensari Resim Yarışmasının bu hedefte oldukça önemli bir adım olduğuna inanıyorlar. Başvuru formu ve katılım koşulları için www. yunusensariresimyarismasi. com ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/17/arka-planda-kalanlar-aysenur-koksal-akademililer-sanat-merkezi-03-kasim-03-aralik-2016/", "text": "Ayşenur Köksal ARKA PLANDA KALANLAR isimli sergisiyle Akademililer Sanat Merkezinde sanat severlerin karşısına çıkıyor. Arka planda kalan insanların, görülmeyen yada görülmek istenmeyen hikayelerini kendine ait bir figür anlayışıyla anlatan Ayşenur Köksal, eserleriyle hayatın anlamını sorgulamamıza yardım ediyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen sergide, sanatçı figüratif anlatımın klasik biçim ve üsluplarını kullanarak yeni bir görsel dil oluşturmaktadır. Kendisiyle ve yaşadığı zaman dilimiyle olan hesaplaşmasında, belleklerimizin kıyısında köşesinde kalmış yaşanmışlıkların ve düşünceye bağlı kurguların izleriyle hayatı sorguluyor. İzleyiciyi bilinçli olarak içinde bulunduğu zaman ve mekandan koparıp resmin karşısında kendisiyle yalnız bırakan sanatçı, onların kendi geçmiş ve geleceğine karşı duyacağı rahatsızlığı da bir göstergeye dönüştürerek resimlerini bir ifade aracı olarak kullanmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/17/art50-net-ve-galeribudan-profiler-sergisi-01-22-ekim-2016/", "text": "GaleriBU, sezon açılış sergisi için Art50. net sanatçılarını ağırlıyor. 1-22 Ekim tarihleri arasında gerçekleşecek PROFILER adlı sergide, Baysan Yüksel, Eda Emirdağ, Erim Bikkul, Genco Gülan, Karbon, Özge Yağcı, Saliha Yılmaz ve Taşkın Esin'in yapıtları yer alacak. Küratörlüğünü İpek Yeğinsü'nün üstlendiği sergi, PROFILER sözcüğünün farklı anlamlarından yola çıkar. Yazılım mühendisleri dinamik program analizi yaparken birer PROFILER'a dönüşürken, kriminal alanda etkinlik gösteren PROFILER, bir suçun ardındaki potansiyel şüphelinin demografik özelliklerini tahmin eder. Sanatçı da gerek kendi içsel dinamiklerinin, gerek içinde yaşadığı toplumun bir tür PROFILER'ıdır; her bir yapıtında onu çevreleyen gerçekliğe dair ipuçlarının peşine düşer ve bu gerçekliğin evrileceği bir sonraki aşamanın profilini çizer. Sergide Baysan Yüksel özgür iradeyi ve ikilemleri sorgulayan resimleriyle; Eda Emirdağ topluma ayna tutan video ve fotoğraflarıyla; Erim Bikkul kesme kağıt katmanlarıyla inşa ettiği figürlerle; Genco Gülan iktidar kavramına ironiyle yaklaşan heykeliyle; Karbon portre kavramını yaşam/ölüm ikiliği üzerinden yorumladığı mekana özgü yerleştirmesiyle; Özge Yağcı kadınlığa dair toplumsal baskıları ele aldığı asamblajıyla; Saliha Yılmaz farklı kimlikler yaratarak kurguladığı gerçeküstü portreleriyle; Taşkın Esin ise veriler üzerinden olasılık kavramını görselleştiren düzeneğiyle yer alıyor. PROFILER sergisi kapsamında Genco Gülan ve Saliha Yılmaz portre kavramına sundukları ironik yaklaşımı tartışacak; bu eksende ürettikleri diğer yapıtlarla ilgili değerli bilgiler verecek. PROFILER sergisinde karşımıza gerek kendi üretim süreçlerini belgeleyen, gerek toplumun nabzını tutan ve dünyanın yönelimlerini saptayarak onlara cevap vermeye çalışan sanatçılar çıkıyor. Esra Aliçavuşoğluve Derya NuketÖzer' de yaşadığımız toplumsal gelişmelerin ışığında Türkiye'de çağdaş sanat ortamının profilini çıkaracak; aldıkları sinyalleri değerlendirerek sanatın geleceğini tartışmaya açacak. Söyleşi bitiminde Ece Dorsay Akustik performans sergileyecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/17/eric-helvie-massey-lyuben-gallery-october-27-december-3-2016/", "text": "|The smoking pipe appears again in a photorealistic painting of an aircraft carrier inexplicably turned on its side. For Pipe Smoker, Helvie sourced imagery of a WWll battleship from the National Archives' internet database and after painstakingly rendering the image in oils, proceeded to paint over the vessel with a layer of cartoon-like scales, as if the ship itself were being taken down by some giant, hazy, pipe-smoking sea monster. Other works included in the exhibition, such as Nool, Cave Ghost, and Peter, are layered in both visual reference and textured material. Thick oil paint and bubbling scales are veiled by richly pigmented scraps of fleece which were aggressively cut from pink, purple, and green Snuggies. The paintings are rich, striking, and intriguingly cryptic. And that's exactly the point: the works in NOOL are products of intuitive association. During the painting process, Helvie allows abstract shapes to dictate and ultimately determine the piece's own final reference, which this time around has landed in the territory of the Pipe Smokers, Leviathan, the Cyclops, and even Peter Pan and Tinkerbell. Nothing is censored or filtered and judgement is deliberately postponed. The results are wild, specific objects, rich in cultural and political reference, completely autobiographical, and saturated in Internet free-form association."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/17/iki-taraf-cansu-cakar-blok-art-space-23-10-17-12-2016/", "text": "BLOK art space, Çukurcuma'da bulunan ana merkezinin bünyesine farklı sanatsal çalışma, proje ve etkinlikleri destekleyecek yeni bir alan katıyor. 17. Yüzyıl'da Kösem Mahpeyker Valide Sultan'ın Mahmutpaşa'da yaptırdığı, İstanbul'un en büyük hanı olarak bilinen Büyük Valide Han'ın içinde bulunan 210 odadan birini (53 numara) dönemsel güncel sanat projeleri, performanslar, mekana özgü yerleştirme ve araştırmalar, seminer ve sanatçı atölye programları için sanat severlere açıyor. Günümüzde Han'ın odalarında dükkanlar, atölyeler, ofisler bulunmaktadır. Döneminde ticari olduğu kadar siyasi, sosyal ve dini bir merkez olarak da kullanılan Büyük Valide Han bir çok kültüre ve farklı coğrafyaların insanlarına ev sahipliği yapmış ve bu süreç içinde fiziki dokusunda ve mekan kullanımında önemli dönüşümler geçirerek toplumsal ve ekonomik değişimlere de uyum sağlamıştır. Istanbul'un katmanlı ve derin tarihsel dokusunun en iyi örneklerinden biri olan Büyük Valide Han'ın belleğinde bir yer edinme amacıyla yola çıkan BLOK art space aynı zamanda şehrin belirli alanlarında toplanmış olan güncel sanat güzergahını da bu yeni rota ile genişletmeyi hedeflemektedir. BLOK art space Büyük Valide Han açılışı sanatçı Cansu Çakar'ın İki Taraf adlı sergisi ile gerçekleşiyor. 23 Ekim tarihinde açılacak olan sergi 17 Aralık'a kadar haftanın belirli günlerinde ziyaretçilere açık olacak. Sanatçı Cansu Çakar minyatür tekniğini kullanarak geçmiş ile güncel arasında kurduğu bağları bu sefer Büyük Valide Han belleğinden yola çıkarak kuruyor. Han'ın tarihini araştırırken derinlere inen ve Han'da uzun yıllar yer edinmiş İran kültürünün temellerini araştıran sanatçı Mani dinini ve bu din ile günümüz politikaları arasında benzerlik ve farklılıkları ortaya koyarak Han'da yeni bir arşiv ve araştırma sürecinin başlangıcına öncülük ediyor. İranlıların Mader Han dedikleri Büyük Valide Han'ın da tanıklık ettiği gelenek, adet ve ritüellere tekrar bakabilmenin yanısıra nasıl araştırılabileceği sorusunu da vurgulayarak izleyiciyi hanın tarihi ile katmanlaşan hafızası arasında bir yolculuğa çıkarıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/17/lutfiye-bozdag-moderatorlugunde-nurcan-perdahci-sergi-okumasi-ve-soylesi-22-ekim-2016-saat-1400/", "text": "22 EKİM 2016 tarihinde Mine Sanat Galerisi Nişantaşı mekanında saat 14.00 de sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ tarafından Nurcan Perdahcı sergi okuması ve söyleşi gerçekleştirilecektir. Nurcan Perdahcı'nın en son çalışmalarının yer aldığı Mine Sanat Galerisi İstanbul/Nişantaşı mekanında yer alan sergide, bazı yenilikler dikkati çekiyor. Sanatçının çalışmalarında kinetik işlere yer vermesi, yapay ışık kullanarak izleyiciyi yapıta dahil eden interaktif ortam oluşturması, tuval resmine kattığı hareket ve ışık ile eşzamanlılığı gündeme getirmesi serginin önemli özelliklerinden birkaçı. Sanatçının kullandığı yapay ışık ile bakılan her açıdan farklı görünümlerin ortaya çıkması ve eşzamanlılık içinde üçüncü ve dördüncü boyutu algılatan görselliğe ulaşması, serginin en dikkati çekici yanlarından biri. Nurcan Perdahcı çalışmalarında, doğduğu şehrin geleneksel kültüründe önemli bir yer tutan Uşak halılarının, Batı resim sanatı içindeki varoluşunu irdeliyor. Günümüz penceresinden, doğu kültürünün ürünü olan bu halıların, Batı resim sanatında özellikle 16. ve 17 yüzyılın zaman ve mekan olgusu içinde izlediği yolu, çağdaş bir anlayışla ele alıyor. Aile geçmişi ve yaşadığı coğrafyanın tarihi ve kültürüyle ilgili mekansal ve zamansal sorgulamalar yapan sanatçı, yüzyıllar öncesine ait resimlerde nesneleştirilmiş halıları bugün kendi yapıtlarında özneleştirip varlıklarını ön plana çıkarıyor. Nurcan Perdahcı sergisi, 11-30 Ekim 2016 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi İstanbul/Nişantaşı Mekanında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/genc-sanatci-nebahat-karyagdi-carrousel-du-louvre-uluslararasi-sanat-fuarinda/", "text": "Genç Sanatçı Nebahat Karyağdı İtalya'nın seçkin Sanat galerisi ve Kurumu RUSSO galeri ile Art Shopping Carrousel du Louvre Uluslararası Sanat fuarına katılıyor. Dr. Francesco Saverio Russo ve Salvatore Russo'nun küratörlüğünde gerçekleşecek Uluslararası seçkide pek çok Avrupalı sanatçı yer alıyor. Bu yıl 19. yaşını kutlayan fuarda dünyanın pek çok ülkesinden 600 sanatçı ve galeri sanatseverlerle buluşacak. Avrupa'nın en ünlü sanat fuarlarından Art Shopping Carrousel du Louvre Paris Louvre Müzesinde 21 Ekim'de ki VIP açılışn ardından fuar 22-23 Ekim tarihlerinde ziyaret edilebilecek. Nebahat Karyağdı, Cihangir'deki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. www. sanatsalhaber. com adlı sitede düzenli olarak sanat ve kültür yazıları yazmaktadır. Resmi ve Özel koleksiyonlarda çalışmaları bulunmaktadır. 5 kez yılın en iyi genç sanatçısı seçilmiştir. İSTEK Vakfı Acıbadem Okullarında Görsel Sanatlar öğretmenliği yapmaktadır. 1983 yılında Antalya'da doğan Nebahat Karyağdı, 2001'de Antalya Tic. Ve San. Odası Anadolu Güzel Sanatlar Lisesini bitirdi. 2005' de Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümünden mezun oldu. 2006' da Anadolu Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsünde Özel Öğrenci oldu. 2009' da Unesco Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve Güzel Sanatlar Birliği üyesi oldu. 2012' de Unesco Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Yönetim Kurulu Üyesi olmuştur. 2016'da İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat ve Tasarım Fakültesi Plastik Sanatlar Bölümünde Yüksek Lisans Programından mezun oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/lutfiye-bozdag-genc-bir-sanatcinin-arayislari-birim-erol-gaianin-askini-ariyor/", "text": "Birim Erol, Yüksek Lisans derslerim sırasında yeni tanıştığım, sanat üretmekle ile epeyce deneyimleri olan genç bir sanatçı. Yaşı genç olmasına rağmen 10. kişisel sergisini açması deneyiminin bir göstergesi. Resim ve fotoğraf sergilerinin yanı sıra tiyatro yapımları ve senaryo çalışmaları ile sanatın farklı disiplinlerinde de üretimler yapan Birim, bu sergisinde mitolojik konulardan yola çıkarak mitolojik tanrı hikayelerini konu edindiği resimleriyle ''Gaia'nın Aşkı başlığında oluşturduğu çalışmalarını 20 Ekim-29 Kasım 2016 tarihleri arasında İstanbul'unçeşitli mekanlarında izleyicilerle paylaşıyor. Birim'in sergi için yaptığı 6 mitolojik tanrı imgelemini tanrıların karakterlerine uygun mekan özelliklerini gözeterek 6 farklı mekanda sergilemesi İstanbul sanat ortamında sık rastlanmayan bir sergileme tavrı olarak görülebilir. Butik sergi biçiminde 20 Ekim La Boom'da Tanrı Demeter ile ilk açılışı yapılacak sergiyi ikinci mekan ve ikinci açılış 27 Ekim de Any Hades, devamında 3 Kasım Finn Posedion, 10 Kasım No.19 DiningHestia, 17 Kasım Juno Hera'yı sergiliyor ve 24 Kasım kendi stüdyosu olan Stüdyo Dokuz da Tanrı Zeus ile finalini yapıyor. Türkiye sanat ortamında her türlü deneyselliğin önünü açacak sergileri desteklemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Birim Erol, dikkatle izlenmesi gereken genç ve fazlasıyla üretken bir sanatçı. Birim'in sergilerini takip ederek genç bir sanatçının arayışlarını, sanat yolculuğunu izleyebiliriz. Sanat da tıpkı felsefe gibi bir yolda olma hali değil midir? Aslolan hedefe varmak değil o esnada katedilen yoldur. Birim'in kendi yolunu bulma arayışı, kendi estetiğini, sanat anlayışını ortaya koyma çabası beni fazlasıyla heyecanlandırıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/mamut-2017ye-basvurular-basladi/", "text": "Nisan 2017'de Akkök Holding sponsorluğunda beşincisi gerçekleşecek Mamut Art Project'e başvurular başladı! Yılın umut vaat eden sanatçılarının projelerini koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project'in 2017 jürisi ise; Akkök Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve koleksiyoner Ali Raif Dinçkök, sanatçı Sarkis, sanat danışmanı Elif Bayoğlu, küratör Övül Durmuşoğlu ve eleştirmen Murat Alat'tan oluşuyor. Akkök Holding sponsorluğunda 13-16 Nisan 2017 tarihlerinde beşincisi gerçekleşecek Mamut Art Project, güncel sanatta yeni keşiflerin buluşma noktası olmaya devam ediyor. Yılın umut vaat eden sanatçılarının projelerini koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project'e başvurularmamutartproject. com adresinden yapılacak. Başvuruların 2 Aralık'ta sona ereceği Mamut Art Project'in 2017 jürisi yine alanında tanınmış ve usta isimlerden oluşuyor. Akkök HoldingYönetim Kurulu Başkanı ve koleksiyoner Ali Raif Dinçkök, günümüzün en önemli kavramsal sanatçılarından Sarkis, sanat danışmanıElif Bayoğlu, küratör ve yazar Övül Durmuşoğlu ile güncel sanat eleştirmeni Murat Alat'tan oluşan jüri, yılın keşif sanatçılarını ve projelerini seçecek. Ulaşılabilir sanat alternatifi olarak yola çıkan ve her yıl yeni sanatçıların üretimleriyle gelişen Mamut Art Project, seçilen sanatçılara kendi idareleri ile yürütebilecekleri disiplinlerarası bir paylaşım ve sergileme imkanı sağlıyor. Akkök Holding sponsorluğunda düzenlenecek olan Mamut Art Project, 13-16 Nisan 2017 tarihleri arasındamekan ortağı KüçükÇiftlikPark'ta gerçekleşecek. Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinden Ali Raif Dinçkök, 1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1969 yılında Aachen Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu. Çalışma hayatına Aksu İplik ve Dokuma Fabrikası'nda mühendis olarak atılan Ali Raif Dinçkök, 1979 yılında kurulan Akkök Holding'in kurucu ortaklarındandır. Kuruluşundan bu yana Akkök Holding A. Ş.'nin Yönetim Kurulunda bulunan Ali Raif Dinçkök, Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevini sürdürmekte ve çeşitli Akkök Grup Şirketleri'nin Yönetim Kurullarında yer almaktadır. Ali Raif Dinçkök'ün, 35 yılı aşkın süredir emek verdiği ve büyüttüğü koleksiyonu, ülkemizde ve dünya çapında isim yapmış sanatçıların eserlerini bir araya getirmektedir. Belirli bir tür veya akımın içine sıkıştırılamayacak kadar geniş bir skalaya sahip olan koleksiyonda genel olarak heykel, enstalasyon ve karışık teknik ile yapılan resimler yer almaktadır. Ali Raif Dinçkök, eser seçimlerinde yatırım odaklı değil, duygusal bir anlayışla hareket etmektedir. Sanata olan bu yaklaşımından ötürü koleksiyonundaki eserleri yaşam alanlarında sergilemeye özen göstermektedir. Türkiye sınırları içerisinde sanatın gelişimine verdiği katkılarla da adından söz ettiren Ali Raif Dinçkök, Venedik Bienali'nde Türkiye Pavyonu'na destek veren isimler arasında yer almaktadır. Günümüzün önde gelen kavramsal sanatçılarından Sarkis, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim gördü. İlk sergisini 1960 yılında İstanbul Sanat Galerisi'nde açan sanatçı çalışmalarını 1964 yılında gittiği ve atölyesinin de bulunduğu Paris'te sürdürmektedir. Resimle başladığı sanat hayatına heykelin yanı sıra disiplinlerarası enstalasyonlar gibi farklı sanat formları ekleyen sanatçının eserleri, aralarında Louvre Müzesi, MOMAC, Guggenheim Museum, Musee d'Art Contemporain ve Centre Georges Pompidou'nun da bulunduğu birçok sanat merkezi, müze ve galeride sergilenmiştir. Quand les Attitudes deviennent Formes (Kunsthalle Bern, 1969), DOCUMENTA VI (Kassel, 1977) and DOCUMENTA VII (Kassel, 1982) Sarkis'in önemli sergileri arasındadır. Sarkis 1967 Prix de la Peinture a la Biennale de Paris ve 1991 Grand Prix National de Sculpture ödüllerini kazandı. Kasım 2015'te Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu'nda Respiro başlıklı projesi sergilendi. Son dönem kişisel sergileri arasında; Galeri Mana (Türkiye, 2013), Arter (Türkiye, 2013), Museum Boijmans van Beuningen (Hollanda, 2012), MAMCO Cenevre Çağdaş Sanat Müzesi (İsviçre, 2011), Galerie Nathalie Obadia (Fransa, 2011), MAMCO-Cenevre Çağdaş Sanat Müzesi (İsviçre, 2011), Centre Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi (Fransa, 2010), Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat (Istanbul, 2010) ve TANAS (2010) sayılabilir. 1984'te İstanbul'da dünyaya geldi. Üsküdar Amerikan Lisesi'ni bitirdikten sonra Chicago'da Northwestern Üniversitesi'nde Ekonomi ve Sanat Tarihi Bölümü'nde okudu. Üniversite eğitiminin hemen ardından New York'ta Çin sanatı üzerine yoğunlaşan bir galeride çalıştı. Yüksek lisansını Londra'da, Sotheby's Institute of Art'ta Art Business Bölümü'nde yaptı. Mezuniyet tezini Çağdaş Türk Sanatı Pazarı üzerine hazırlayan Bayoğlu, Sotheby's'in Londra'da başlattığı çağdaş Türk sanatı müzayedelerinde uzman olarak çalışmaya başladı. 2009-2012 yılları arasında bu satışlarda çalışırken son iki satışta müzayedelerin başında yer aldı. Aynı süre zarfında Sotheby's'in Londra ve Doha'daki Çağdaş Arap ve İran sanatı müzayedelerinde de direktör uzman olarak çalıştı. 2012'den bu yana Çağdaş Türk Sanatı'nın karma satışlı sergilerinin ve 20. Yüzyıl Orta Doğu ve Türk Sanatı müzayedelerinin yanı sıra Sotheby's'indiğer uluslararası müzayedelerinin tanıtımı ve satışlarındaçalışan Bayoğlu, Nisan 2014'ten beri İstanbul'da yaşamakta ve Sotheby's'in İran, Orta Doğu ve Türkiye Sanat Danışmanı olarak görevine devam etmektedir. Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü'nden mezun oldu. Çalışmalarını Berlin ve İstanbul'da sürdüren Övül Durmuşoğlu'nun sanat yaşamını dil, çeviri, müzik, sinema gibi disiplinler besledi. 2005-2006 döneminde Malmö Art Academy'nin Critical Studies lisans üstü programına katılan Durmuşoğlu o tarihten bu yana serbest yazarlık ve küratörlük yapıyor. Almanya, Türkiye, Avusturya, İtalya, ABD ve Hollanda'da çeşitli kişisel ve kurumsal projelerde yer alan Durmuşoğlu 2007'de Premio Lorenzo Bonaldi Young Curators Award -Lorenzo Bonaldi Genç Küratör Ödülü'ne değer bulundu. dOCUMENTA (13) kapsamındaki halka açık programlara küratöryel katkı sunan ve 13. Uluslararası İstanbul Bienali'nin Sosyal Medya Küratörlüğü'nü yapan Övül Durmuşoğlu halen YAMA'nın sanat yönetmenliğini üstleniyor. En son Artsy tarafından Avrupa'nın en etkili 20 genç küratörü listesinde yer alan Durmuşoğlu en son, sanatçı Gülsün Karamustafa'nın Hamburger Bahnhof Museum, Berlin'de açacağı serginin küratörlüğünü yürüttü. 1983'te İstanbul'da dünyaya geldi. Bilgi Üniversitesi'nde halkla ilişkiler, sinema ve sosyoloji dallarında eğitim gördü. İKSV, SALT, ARTER gibi kurumlarda yöneticilik yaptı. Halen Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe eğitimi gören Alat, aynı zamanda Art Unlimited dergisinde ve Sanatatak. com'da sanat yazıları yazıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/performistanbuldan-sezonun-ilk-performansi-murat-adash-face-time-22-ekim-2016-saat-1800-art-on-istanbul/", "text": "Performistanbul, yeni sezonun ilk performansı olarak, görsel ve performans sanatçısı Murat Adash'ın yeni performansı olan Face Time'ı 22 Ekim Cumartesi günü saat 18.00'de Art On Istanbul'da sunuyor. Performistanbul'un yeni sezondaki ilk performansı olan Face Time, izleyici ile performansçılar arasında yüz yüze bir karşılaşma anı sağlarken, aynı zamanda bedenlerin bir alanda karşı karşıya gelmesiyle birlikte, var oluşu ve bedenlerin neyi yapıp yapamayacağını sorguluyor. Performans sanatçılarını bir araya getiren ilk platform Performistanbul, yeni sezona aralarında Art ON Istanbul, BLOK Art Space ve Artnivo Project Space'in yer aldığı mekanlarda gerçekleştireceği bir dizi performans ile devam edecek. Murat Adash'ın bu hafta sonu gerçekleşecek Face Time performansı ve Performistanbul ile ilgili tüm detayları ekteki bültende bulabilirsiniz. Sorularınız ve röportaj talepleriniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum. Görsellere bu linkten ulaşabilirsiniz. Görseleri kullanırken sanatçı ve performans ismini belirterek künye bilgisini verirseniz seviniriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/territories-of-commitments-berlinartprojects-22-ekim-23-aralik-2016/", "text": "BERLINARTPROJECTS'te sergilenen Territories of Commitments, çağdaş fotoğrafçılık alanında gerçekleştirilen Greetings From Now On serisinin ilk sergisidir. Bu sergi, İstanbul'da yaşayan altı sanatçının, küresel çatışmalar ve göç yol ayrımında bulunan ve hızla genişleyen Türk metropolünün kentsel ve toplumsal bağlamda çatışma içinde ve bölünmüş olması üzerinden geçirdiği son anlamlı değişiklikler başta olmak üzere içinde yaşadıkları ortamı nasıl irdelediklerini ve onunla nasıl etkileşimde bulunduklarını gösteren inceleme çalışmalarını bir araya getiriyor. Aile hatırasına saygı duruşu niteliğinde, coğrafi konuma dayanan bir biriktirme sistemi; boş evler ve arkada bırakılan insanların izleri; kentsel alanda, çağdaş avarelerin krizi tasvir eden görüntüleri; yerel ve küresel sanat piyasasında bireysellik için savaşan bir sanatçının dahiliyetinin işaretleri veya bir çevre sivil toplum örgütünün fotoğraf arşivinin yeniden canlandırılması. Çeşitli sesler, çok yönlü yoğunluklar. Altı sanatçının pratikleri çok çeşitli olsa da, bu sanatçılar sergideki çalışmalara işleyen bir amaç hissiyle, bireysel bir bağlılık duygusuyla birleşiyorlar. Sanatsal duruşları bir şekilde, fiziksel gerçeklik ve bu fiziksel gerçekliğin bileşenlerine dayanıyor ve bunlar tarafından yönlendiriliyor gibi görünüyor; bölge ise araştırma, üretim ve eylem sahası olarak öne çıkıyor1. Altı sanatçı, kimi zaman eleştirel bir yaklaşımla fakat her zaman bireyselliğe, kendi bölge formlarını hayal etmeye ve şekillendirmeye olan bağlılıkla, varoluşsal coğrafyanın en geniş anlamına yaklaşarak, çevrelerine tepki gösteriyor ve onu yorumluyor. Fiziksel ve düşsel mahremiyet alanlarıyla sürekli olarak yenilenen bir şiirde2 özgür düşünürler olarak konumlarını savunmakla uğraşıyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/18/zerrin-tekindor-30-kasim-04-aralik-2016-tarihlerinde-miami-sanat-fuarinda/", "text": "Zerrin Tekindor, tuval üzerine yaptığı karışık teknik çalışmaları ile 30 Kasım- 4 Aralık tarihleri arasında Aqua Art Miami Sanat Fuarına Galeri Selvin ile birlikte ülkemizi temsil etmeye Amerika'ya gidiyor. Bir yanda tiyatro kariyerini sürdürürken, 1990-1994 yılları arasında Bilkent Üniversitesi Resim Bölümü'ne özel öğrenci olarak devam eden sanatçı, Halil Akdeniz Atölyesi'nde öğrenim görmüştür. Bu bölüme eğitmen olarak davet edilen Mehmet Güleryüz ve Bedri Baykam Atölye'lerinde de çalışmıştır. Çok sayıda yapıtı özel koleksiyonlarda bulunan sanatçı, günümüze kadar birçok kişisel sergi açmış ve çok sayıda sanat fuarlarına katılmıştır. Geçtiğimiz Haziran ayında da Stuttgart'ta Sanat Fuarında eserleriye sanatseverlerin karşısına çıkan Tekindor son dönemde resim çalışmalarına ağırlık veriyor. Aqua Art Miami Sanat Fuarında Galeri Selvin stantında yer alacak diğer sanatçılar: Eda Taşlı, Mahmut Karatoprak, Nejdet Vergili ve Neveser Özenbaş olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/19/ders-belgeligi-evangelista-purkyne-universitesi-sanat-ve-tasarim-fakultesi-galerie-h-12-ekim-11-kasim-2016/", "text": "ders BELGELİĞİ Sergisi 12 Ekim 2016 tarihinde Çek Cumhuriyeti Usti nad Labem şehrinde bulunan Jan Evangelista Purkyne Üniversitesi'nin Sanat ve Tasarım Fakültesi binasındaki Galerie H'da açılıyor. Sergi, her yıl bölüm içinde açılan Belgelik Sergilerini diğer eğitim kurumlarına taşıyarak sanat eğitimine katkı üretmeyi hedefleyen ders BELGELİĞİ'nin yurtdışında açılan ilk sergisi olacak. - Avni Öztopçu atölye öğrencilerinin portre çalışmalarından oluşan sergide ders BELGELİĞİ'nin kısa bir tanıtım videosu da yer alacak. Sergi 11 Kasım 2016 tarihine kadar izlenebilecek..."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/19/doc-dr-ulas-basar-gezgin-anlatibilim-acisindan-kurk-mantolu-madonna/", "text": "Sabahattin Ali'nin 'Kürk Mantolu Madonna' adlı yapıtının çokça baskı yapmasını, gençlerin saf aşkı aramasına bağlayanlar var; bir diğer açıklama da, anlatıda okurun bir ölçüde kendini bulması (bkz. http://www. milliyet. com. tr/saf-aska-ozlem/gundem/ydetay/1929951/default. htm ). Bu görüşlerin doğruluk payını değerlendirmeden önce, metni anlatıbilim açısından çözümlemeye çalışalım. Defterdeki öykünün, kitabın birinci bölümündeki Raif Efendi betimlemelerine ve çözümlemelerine göre, daha zayıf ve sıradan olduğu söylenebilir. Ayrıca, kitabın adının defterden verilmesi dikkat çekici. İçinde Raif Efendi'nin geçtiği ya da ona gönderme yapan bir isim daha uygun olacaktı; çünkü Kürk Mantolu Madonna, ana kişiliğimiz değil. İlk bölümdeki anlatıcının işsizlik dönemi dışındaki tüm kişilikler, anlatıda Raif Efendi'yle ilişkili oldukları için yer alıyorlar. Maria, kadın okurların özdeşlik kurabileceği olmasa da, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili olarak kendileriyle karşılaştırabilecekleri bir kişilik. Kitabın, adını kadın kişilikten alması, bu yakınlığa ek bir neden olarak anılabilir. Kitabın adının kitabın yayınlanmasından çok sonra ortaya çıkan Madonna dolayısıyla ikinci bir anlam da kazandığını not edelim. Defterdeki genç Raif, ortalama erkek okur için özdeşleşilebilecek bir kişilik olmaktan uzak, fazlasıyla utangaç ve içedönük. Anlatıda tümüyle olumlu bir kişilik yok. Baştaki anlatıcı, olumlu bir kişilik sayılabilir; ancak o da kendini tümüyle olumlu olarak görmüyor. İlk bölümde, anlatıcı gözüyle 3. tekil kullanıldığı için, Raif Efendi'den çok, yazarla özdeşlik kuruyoruz. Özdeşlik, okuru bir metne çeken tek düzenek değil. Özdeşlik hissetmediğimiz bir kişiliği dışarıdan gözlemenin merakı da, bir etmen olabiliyor. Bunu daha çok 3. tekil anlatımlarda ve/ya da olumsuz özelliklere sahip kişileri konu alan anlatılarda görüyoruz. Okuyucu, olumsuz özelliklere sahip olan kişilerle nadiren özdeşleşebiliyor. 2. bölümle birlikte, Raif Efendi'nin 1. tekiline giriyoruz. Raif'in ilk ayrılık sonucunda, kendini değersiz, boş hissettiğini ve zamanla bunu kanıksadığını görüyoruz (bkz. s.126-127). Ancak, Raif, ilişkiden önce de böyleydi; çocukluk yaşantısında, bunun öncüllerini görmek mümkün. Maria, onun için kişiliğini değiştirebilecek bir seçenekti; O, hayatından çıkınca, Raif de, 'fabrika ayarları'na dönüyor. Raif'in başından ilginç bir olay geçse de, kendisi değişmediği için, anlatı zayıf kalıyor. Oysa, genç Raif, yaşlı Raif'ten çok farklı, dışadönük, hareketli bir insanken, bu aşktan sonra durgunlaşsaydı; anlatı, daha ilgi çekici olacaktı. Şaşırtıcı bir biçimde, değişen, başkişi değil, ikinci kişi: Maria. Bu da, uzun ve ağır hastalığı nedeniyle oluyor. Bu değişimin kalıcı olup olmayacağını anlayamıyoruz. Yazar, geriye dönük öykü içinde öykü tekniği kullanıyor. Oysa bunlar, birbirinden bağımsız iki öykü. İlk bölüm atılsa da olur; nasıl olsa Raif Efendi, değişmiyor. Hatta anlatı, defterle başlayıp bitse çok daha iyi olur. İlk bölüme bakarsak, silik bir kişiliğe sahip olan Raif Efendi'nin her yerde ezilip aşağılandığını görüyoruz. Yazar, bu kişilik betimlemesini yaparak anlatıyı bitirseydi; bu, bir tür klasik Rus öyküsü olacaktı ve bu haliyle güzel olacaktı. 2. bölümde, olay örgüsü kurulmaya başlanıyor. Fakat olay örgüsü de, pek renkli değil; olaylar, çoğunlukla, iki kişilik arasında geçiyor. Daha karmaşık aşk anlatılarında olduğu gibi, üçüncü bir kişilik bile yok. Romandaki kişilikler, toplumsal özneler değiller, hele siyasal özneler hiç değiller. Olmaları gerekmiyor elbette; öte yandan, özellikle Almanya'da yaşadıkları dönem düşünüldüğünde, siyasal atmosfer, pansiyon konuşmalarıyla geçiştirilemeyecek biçimde baskın olarak karşımıza çıkmalıydı. Berlin'de birlikte yürürlerken hiç mi gösteriye, lince vb. tanıklık etmediler?! Maria'nın Yahudi olduğu düşünüldüğünde, hiç mi baskı yoktu o dönemde? Birdenbire mi geldi sonraki yıllarda Nazi iktidarı?! Maria'nın Yahudi olması ve Raif'in ondan yıllarca haber alamaması, onun siyasi bir cinayete kurban gitmesi olasılığını akla getiriyor; oysa yazar toplumsal eleştiri yönü güçlü olabilecek bu olasılığı bile kullanmıyor. Raif, gençlik döneminde üst düzey edebiyat yapıtları okusa da, o kadar apolitik bir insan ki, Yahudilerin başına birşeyler gelmiş olabileceği aklına bile gelmiyor. Yıllar sonra Ankara'dayken, şans eseri olarak, külah olarak kullanılan vb. gazetede, böyle bir katliam haberi görmesini bekliyoruz; ama o da yok. Aslında, bu, Sabahattin Ali'den beklenmeyecek apolitiklikte bir roman. Belki bunu sansüre bağlayabiliriz. Anlatının apolitikliği, anlatının üç temel taşı olan özyapı, olay ve ortam içerisinde, ortama çok az yer ayırmasıyla da yakından ilgili. Birinci bölümde anlatı, işsizlik döneminde dışarıda, arkadaş evlerinde ve iş yerlerinde; memurluk döneminde, iş ortamlarında, sokakta ve Raif Efendi'nin evinde geçiyor. Romanda, kişiliklere ağırlık verilmiş. İkinci bölümün Berlin'de geçmesi dolayısıyla, ortam önem kazanıyor; yine de, anlatıda ortama ağırlık verilmiyor; bu, bir yolculuk anlatısı değil. Oysa, Berlin'e daha fazla yer ayrılsaydı; belki de, roman, politik bir aşk anlatısına dönüşebilecekti. Bu romanı politikleştirmenin bir başka yolu da, Maria'nın günlüğü olabilirdi. Bu günlük Raif Efendi ya da anlatıcı tarafından daha sonra bulunabilirdi. Bunun için, Maria'nın doğum sırasında ölmemesi; bunun yerine, Yahudilere yönelik baskılar dolayısıyla gizlenmesi gibi bir olasılık düşünülebilirdi. Bu durumda, yaşadıklarını Raif Efendi'ye yazdığı mektuplara yansıtmaz; asıl olan bitenleri günlüklerinde anlatırdı. Olasılıklar arttırılabilir. Bu olasılıkları düşününce, Evet, hafif bir kitap Kürk Mantolu Madonna diyebiliriz. Kürk Mantolu Madonna, sağcı bir yazarın da kaleme alabileceği bir anlatı. Söyleyiş güzelliği var; ancak anlatı, ne ilginç ne de toplumsal eleştiri taşıyor. Maria'nın kadın-erkek ilişkilerine ve dine bakışında toplumsal eleştiri var; ama bunlar, tekil ve dar kapsamlı kalıyorlar. Üstelik, romanın tonu, bunları ne olumluyor ne olumlamıyor; onun yerine, olduğu gibi aktarıyor. Oysa, bir başka tablolu anlatı örneği olan Jokond ile Si-Ya-U'da (Nazım Hikmet, 1928) hem aşkı hem isyanı görüyoruz. Anlatının sonunda, Raif Efendi, çocuğun, kızı olduğunu anlıyor; ama onu bulmak için kılını kıpırdatmıyor. Çocuğu bulmaya çalışsaydı, daha ilginç bir anlatı olurdu. Bağdat'a giderdi sonraki trenle, orada iş arardı belki. Böylece, kişilik dönüşümü görecektik. Olasılıklar bol; yazar, çok azını işlemiş. Şimdi yazının başına dönelim: 'Kürk Mantolu Madonna'ya yönelik ilgi, gençlerin saf aşk özlemi ya da okurun anlatıda kendini bulmasına bağlanabilir mi? 1983'ten bu yana 67 baskı yapmış bir romanı gençlere yüklemek için, öncelikle, okurların genç olup olmadığını saptamamız gerekir; elde böyle bir veri olmayınca, yorum da havada kalıyor. Kitaba yönelik ilgi, Sabahattin Ali'ye yönelik genel ilgi, yayınevinin tanıtımları, eleştiri yazıları ve arkadaş önerisi olabilir. Daha az öne çıkan bir neden ise, anlatının bir Türk erkeğinin bir yabancı kadınla ilişkisini konu alması olabilir. Bu tür kültürel karma ilişkilerle ilgili anlatılar, son dönemde daha çok ilgi görüyor. Kitabın ince olması da (yalnızca 165 sayfa), bir başka etmen olabilir; ama hepsinden önce, sol edebiyata yönelik genel ilgiyi dikkate almakta fayda var. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır (s.11). İlk haftalar, kendimi idare edecek kadar lisan öğrenmek ve hayran hayran etrafıma bakınarak şehri dolaşmakla geçti. İlk günlerin şaşkınlığı çok sürmedi. Burası da en nihayet bir şehirdi. Sokakları biraz daha geniş, çok daha temiz, insanları daha sarışın bir şehir. Fakat ortada insanı hayretinden düşüp bayılmaya sevk edecek bir şey de yoktu. Benim hayalimdeki Avrupa'nın nasıl bir şey olduğunu ve şimdi içinde yaşadığım şehrin buna nazaran ne noksanları bulunduğunu kendim de bilmiyordum... Hayatta hiçbir zaman kafamızdaki kadar harikulade şeyler olmayacağını henüz idrak etmemiştim (s.52). Ali, S. (1943/2004). Kürk mantolu Madonna. İstanbul: YKY. Görüşlerini paylaştığı için, sevgili İnan Öner'e teşekkür ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/19/umut-fisildar-atilla-galip-pinar-galeri-ilayda-28-ekim-04-aralik-2016/", "text": "Galeri İlayda, 28 Ekim 4 Aralık tarihleri arasında, Atilla Galip Pınar'ın ''Umut Fısıldar'' adlı 5. kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, eserlerinde, insan ve doğa ilişkisi, varoluş karşısında bireyin durumu, zaman ve mekan gibi kavramları, içsel sorgulamalarla yoğurarak yansıtıyor. Resimlerinde duygusal ve güncel durumların etkisiyle farklılaşan formlar ve renkler, zengin bir dil ile kendini gösteriyor. Sanatçı; cehalet, kin, açgözlülük girdabında hem kendi varlığıyla hem de diğer insanlarla savaşarak yorgun düşmüş insanoğlu için, umut, her şartta ve her zamanda yeşerebilir mi sorusuna, karamsarlığa düşmeden fakat aynı zamanda güncel gerçeklikten de kopmadan yanıt arıyor. Atilla Galip Pınar'ın bir yılı aşkın bir sürede ürettiği eserlerden oluşan 'Umut Fısıldar' adlı sergisi, 28 Ekim 4 Aralık tarihleri arasında Galeri İlayda'da görülebilir. Galeri Pazar Pazartesi günleri hariç, her gün 11:00 ile 19 :00 arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/21/contemporary-istanbul-11-yilinda-19-ulkeden-1000i-askin-eseri-istanbula-getiriyor/", "text": "Türkiye'nin ve bölgenin çağdaş sanat eserlerinin en iyi örneklerini sanatseverlerle buluşturan Contemporary Istanbul, 3 6 Kasım tarihlerinde İstanbul Kongre Merkezi ve Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda Akbank'ın desteğiyle gerçekleşecek. 19 ülkeden 70 galeri ve 520sanatçının1050 eserle katılacağı Contemporary Istanbul yeni bölümleriyle sanatseverlerin karşısına çıkmak için geri sayıma başladı. Bölgenin önde gelen çağdaş sanat fuarı Contemporary Istanbul, 11. yılında da Akbank'ın desteğiyle kapılarını açmaya hazırlanıyor. Özgür ve özgün fikirlerin her alandaki gelişime ilham vereceğine inanan Akbank, Türkiye'nin en kapsamlı uluslararası çağdaş sanat fuarı ContemporaryIstanbul'a 2007 yılından bu yana desteğini sürdürüyor. Sürdürülebilir kurumsal sosyal sorumluluk projeleriyle Türkiye'nin sosyal ve ekonomik gelişimine önemli katkı sağlayan Akbank, ekonomik büyümeyi desteklemenin yanı sıra toplumun kültür ve sanat alanında da gelişimini öncelikli sorumluluğu olarak görüyor. Sanatsever sayısının bütün dünyada ve Türkiye'de arttığını ifade eden Güreli, fuarın son on yıl içerisinde yükselen ziyaretçi sayısının da bu artışı yansıttığına dikkat çekti. Konuşmasında sanatın insanları birbirine yaklaştıran ve insanlara huzur veren bir üretim olduğunu vurgulayan Güreli, fuarın insanlara içerisinden geçtiğimiz zor dönemlerde umut vereceğini söyledi. 2000-2014 yılları arasında açılan müze sayısının önceki iki yüz yıllık dönemden daha fazla olduğunun altını çizen Güreli, müze sayısındaki bu artışının da çağdaş sanat piyasası için oldukça önemli olduğunu ifade etti. Güreli ayrıca müze alımlarının nitelikli sanat üretimi artışına da katkı sağladığını belirtti. Bu yıl küratörlüğünü Marc-OlivierWahler'in yaptığı ve danışmanlığını MarcusGraf'ın üstlendiği Collectors' Stories sergisinin de detaylarını aktaran Güreli, Akbank'ın 10 yıldır ana sponsor olarak desteğinin fuarın geldiği noktaya büyük katkı sağladığını ifade etti. Türkiye'nin önde gelen 60 koleksiyoneri tarafından bizzat seçilen 120 sanat eserinin sergileneceği sergide, 53 Türk ve 49 yabancı sanatçı olmak üzere toplam 102 sanatçının enstalasyon, heykel, video, pentür ve fotoğraf işleri yer alıyor. Türkiye'de ve yurt dışında gayrimenkul ve turizm sektöründe faaliyet gösterenFerko, 25 yıldır modern tasarım ile lüksün hayat tarzına dönüştüğü yaşam alanları inşa ediyor. Deneyimli tasarım ve mühendislik ekibinden aldığı güçle gayrimenkul sektörüne değer katan Ferko, ContemporaryIstanbul'u ortak sponsor olarak desteklemeye devam ediyor. Mutluluğun yolunun sanattan da geçtiğine inanan CI ortak sponsoruYıldız Holding, bu yıl Ülker Çocuk Sanat Atölyesi'ni gerçekleştirecek. Çocukları erken yaşta sanatla buluşturmak, sanatı günlük yaşamlarının bir parçası haline getirmek hedefiyle 2011 yılından bu yana düzenlenen Ülker Çocuk Sanat Atölyesi, 3-6 Kasım tarihlerinde Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda çocukları ağırlayacak. Çocukların hayal güçlerinin ve estetik duygularının gelişimini destekleyecek çalışmaların uygulanacağı atölyede, çocuklar uzman eğitmenlerle birlikte yeteneklerini keşfetme fırsatı bulacak. ContemporaryIstanbul'unen dikkat çeken bölümlerini bu yıl ilk defa sanatseverlerle buluşacak olan Collectors' Stories ve CI Designoluşturuyor. Fuarda bu yıl yeni bölümlerin yanı sıra yeni projeler de dikkat çekiyor. Contemporary Istanbul bu yıl için bir ilke imza atarak, Collectors' Stories bölümündeTürkiye'nin önde gelen 60 çağdaş sanat koleksiyonundan 120 eseri sanatseverlerle buluşturacak. Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinin kendi koleksiyonlarından seçeceği eserler CI Artistik Danışmanı Marc-OlivierWahler'inküratörlüğünde sergilenecek. Koleksiyonerlerin kişisel estetik anlayışlarını sunmalarına olanak sağlayacak sergi, Türkiye'de sanat koleksiyonerliğinin geçirdiği dönemsel değişimleri ve bugününü tartışmaya açacak. Bu bağlamda hazırlanacak olan Collectors' Stories kitabı ise CI Publications'ın ilk yayını olacak ve sergilenen eserlerin tüm dünyaya açılmasını sağlayacak. Sergide yer alan koleksiyoner ve koleksiyonlar arasında Leyla Alaton, Ahmet Aral, Ali Raif Dinçkök, Mehmet Armağan, Mine & Cem Bahadır, Mehmet Ali Bakanay, Berrak & Nezih Barut, Rezzan Benardete, Hanzade& Osman Boyner, Dr. Şükrü Bozluolçay Koleksiyonu, Banu Vargı Tümay Büyük Efes Sanat Koleksiyonu, Ahu Büyükkuşoğlu Serter Büyükkuşoğlu Aile Koleksiyonu, HaroCümbüşyan, Banu & Hakan Çarmıklı, Demet & Cengiz Çetindoğan, Suzan Sabancı Dinçer, Ayşe & Saruhan Doğan, Gülin & Emre Dökmeci, Elif Dürüst, Oya & Bülent Eczacıbaşı, Tansa Mermerci Ekşioğlu, Sevda & Can Elgiz, Nesrin Esirtgen, Özlem & Naim Gençoğlu, Zeynep & Fırat Gönenç, Emine & Selim Gülçelik, Cem Hakko, Can Has, Emin Hitay, Hüma Kabakçı, Ayşegül & Doğan Karadeniz, Hatice & FeritMeriçten, Ari Meşulam, Naim Nihmet, Fazlı Özcan, Önder Öztarhan, Murat Özyeğin, Ayşegül & Ömer Özyürek, Leyla Pekin, Arzu & Ömer Sabancı, Sevil Sabancı, Vuslat Sabancı, Melis & Hakan Salargil, Ali Selçuk, Erol Tabanca, Türkan & Ziya Tacir, Lucette& Mustafa Taviloğlu, Agah Uğur, Ayşe Umur, Freda&İzakUziyel, Murat Ülker, Şebnem & Mahmut Ünlü, Erdinç Varlıbaş, Ergin Varlıbaş, Selim Varol, TonyVentura, Şirin & Neşet Yalçın, Arzuhan& Mehmet Ali Yalçındağ, Zafer Yıldırım ve Cem Yılmaz yer alıyor. ContemporaryIstanbul'un bu yılki programının yeniliklerinden CI Design, 22 Ekim 4 Aralık tarihleri arasında düzenlenen 3. Istanbul Tasarım Bienali ile eş zamanlı olarak fuarda yerini alacak ve bienalin yarattığı sinerji etrafında yoğunlaşacak. Arçelik bu yıl Contemporary Istanbul ile yaptığı işbirliği sayesinde geri dönüşümü sanatla buluşturacak ve 'Cycles' sergisini hayata geçirecek. Bu sergiyle Arçelik'in geri dönüşüm tesislerinden elde edilen malzemeler Türkiye'nin önde gelen sanatçıları ve tasarımcıları tarafından fonksiyonel sanat eserleri ve koleksiyon objelerine dönüştürülecek. 'Cycles' sergisinde; Seçkin Pirim, Sema Topaloğlu ve Ela Cindoruk & Nazan Pak, bu geri dönüştürülmüş materyallere ustalıkla yeni bir hayat kazandıracak. Arçelik, bu sergi ile geri dönüşüm konusunda farkındalık sağlarken, aynı zamanda tasarım konusundaki uzmanlığına da dikkat çekecek. 'Dünyaya Saygılı, Dünyada Saygın' vizyonuna sahip Arçelik, kaynakların verimliliğine odaklanarak 'sürdürülebilirlik' yaklaşımını tüm süreç ve faaliyetlerine entegre ediyor. Bu amaçla, Türkiye'nin en büyük geri dönüşüm hareketini başlatan Arçelik, beyaz eşya üreticisi olup kendi geri dönüşüm tesisini kuran ilk ve tek şirket oldu. Kalküta merkezli Basu Foundation fortheArts tarafından düzenlenen misafir sanatçı programının eski katılımcılarından Thomas Henriot, MiguelAngelGarcia ve Yusuf Sevinçligibi sanatçıların eserleri de bu yıl ContemporaryIstanbul'da sergilenecek. BFA tarafından belirlenen ve fuarda eserleri sergilenen bir Türk sanatçıbir ay süreyle misafir sanatçı programına katılma hakkı elde edecek. Sanatçının eserleri Kalküta'da BFA Gallery'den başlayan bir gezici sergide yer alacak. Mimar Fahrettin Aykut'un Contemporary Istanbul için özel olarak hazırlayacağı iç mekan tasarımlarının yanı sıra Ardan Özmenoğlu tarafından hazırlanan bir enstalasyona yer verecek. Ayrıca bu yıl Türkiye'nin ilk melek yatırım organizasyonlarından GBA, teknolojiyi kullanarak kurulan sanat girişimlerine fuarda kendilerini tanıtabilecekleri bir platform sağlayarak destek olacak. Galata Business Angels, sanat ile dijitali birleştiren İyisahne, Decol, Iconic, Art50, Kültür Limited, Sanatatak, Sanatonline, DarkTownPictures ve LimartOnline gibi girişimlere ev sahipliği yapacak bir sergileme gerçekleştirecek. Solo Shows kapsamında bu yıl aralarında Galeri/Miz'den Mustafa Pancar, Cep Gallery'den Ahmet Sarı, GaleriaSenda'dan Ahmet Ertuğ ve KasiaMichalskiGallery'denAgnieszkaBrzezanska'nın yer aldığı sanatçıların kişisel projelerini sanatseverlerle buluşturacak. Plugin'in 2016 teması ise networkedspaces olacak. Plugin fuarda yeni ve daha katılımcı bir düzenlemeyle gerçekleştirilecek. Contemporary Istanbul kapsamında düzenlenen CI Dialogues, bu yıl 3 gün boyunca 50'den fazla sanat profesyonelini, sanatçıyı ve koleksiyoneri çağdaş sanatın durumunun yanı sıra ekonomisinin ve piyasasının güncel niteliklerini değerlendirmek üzere bir araya getirecek. Program dahilinde çağdaş sanat hakkında çeşitli kavramsal çerçevelerin ele alınacağı yuvarlak masa konuşmaları gerçekleşecek. CI Dialogues buna ek olarak çağdaş sanat ve bağlamını eleştirel olarak yansıtan ve çağdaş sanat anlayışını, araştırmasını ve aracılığını yürüten fuarın özel bölümleri olan CI Design ve Plugin'i de kapsayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/21/iyilik-icin-sanat-akademisi-hayata-geciyor-nedret-sekban-ile-pasajda-bir-yil-son-basvuru-26-ekim-2016/", "text": "Türk sanatının ve Türk sanatçılarının desteklenmesi adına projeler üreten İyilik İçin Sanat Derneği, İyilik İçin Sanat Akademisi projesini hayata geçiriyor. Proje kapsamında üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun olmuş ancak sanat eğitimine devam etmek için imkan bulamayan öğrencilere eğitim imkanı vedünyanın en önemli sanat merkezlerini ziyaret etmeleri için burs verilecek. İyilik İçin Sanat Akademisi projesi ilk yıl için Mimar Sinan Üniversitesi mezunlarının katılımıyla başlarken, önümüzdeki yıldan itibaren Türkiye'nin nın dört bir yanındaki Güzel Sanat Üniversitelerinden mezunları kabul edecek. Türkiye'nin sanat potansiyelini dünyaya tanıtmak, sanatı ve genç sanatçıları desteklemek adına yeni projeler üretmek amacıyla kurulan İyilik İçin Sanat Derneği, Frankie İstanbul'da Ağustos ayında gerçekleştirdiği ilk genel kurul toplantısında Türk sanatının gelişimi için önemli bir projeyi gerçekleştirme kararı aldı. İyilik İçin Sanat Akademisi adı verilen proje, Derneğin kültürel faaliyet programı kapsamında Ressam Nedret Sekban'ın atölyesine gerçekleştiren 62. Sanat Buluşması sırasında gündeme geldi. Proje kapsamında üniversitelerin Güzel Sanatlar Fakültelerinden mezun olmuş ancak eğitimlerini sürdürme imkanı bulamayan başarılı öğrencilere imkan tanınacak. 1 yıllık eğitimin sonunda başarılı öğrencilere dünyanın en önemli sanat merkezlerini ziyaret etmeleri için burs verilecek. Proje, ilk yıl için Mimar Sinan Üniversitesi'nden mezun, aranan şartlara uygun 5 öğrenci ile başlıyor. Mezunlar, Prof. Dr. Nedret Sekban ve Öğretim Görevlisi Aslı Özok yönetiminde koordine edilen 1 yıllık eğitimden geçecek. Projeye önümüzdeki yıldan itibaren Türkiye'nin dört bir yanındaki Güzel Sanat Üniversitelerinden mezunlar kabul edilecek ve öğrenci sayısı 10'a çıkarılacak. İyilik İçin Sanat Akademisi projesinin, genç sanatçı adaylarını destekleyecek ve Türk Sanatının gelişimine katkıda bulunacak kalıcı bir proje olması amaçlanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/22/utku-varlik-fotograf/", "text": "Enstitünün resim bölümü sınavında model, figür olarak bitişikteki alaydan gönderilen bir askerdi, elinde silahla poz verdi; natürmort'a gelince bu kez askerin eline silah yerine bir çiçek buketi iliştirmişlerdi. 12 Eylül dönemi, aylardan nisan, Göztepe Kampüsü. Burası Göztepe Sosyal Hastanesinin yanında, eski yıllarda Sultan dördüncü Murat'ın av sahası, doğa olarak o yıllar daha kentleşmemiş, daha ötelere hayalinizi iletirseniz tepelerin yamacında minyatüre özgü bir doğa coşkunluğu, kendini ne menem yapılmış boş büyük hangarlara, beton binalara bırakır.12 Eylül'de Trakya'dan Kırkbeşinci Piyade Alayı bu boş binalara yerleştirilmişti. Eski Eğitim Enstitüsünün yerinde bir basket sahası. Yemekhaneden geçip okulun atölyelerine gelirsiniz. Enstitü'nün resim bölümünü iyi bir dereceyle başarmıştı; şimdi yaşama zorunlulukları; para sorunları, eğitimin gerektirdiği malzemeyi edinmek, en ucuzundan kantinde yemek içmek, yolsuzluğunu fazla dışa göstermeden kotarmak gerekiyordu. Fotoğraf öğretmeni Ali Candaş onu tekrar uyardı: çektiği fotoğrafları, karanlık odada basmak, kısacası labo ödevi. Ahmet bir tek sen kaldın ödevi getirmeyen! -Hocam benim makinem yok, ötekilerden de isteyemedim! -Ne yaparsan yap, tekrar ara, iyi bir arkadaşın yok mu ödünç verecek, yarım saat? -Hemen hocam! Kendine yakınlık gösteren arkadaşı Gülay'dan alıyor makineyi. Lubitel-166 Rus malı, ucuz ve 6x6 kare çeken, vizörü üstte, bu nedenle kullanışı biraz zor. Kendine güveniyordu fotoğraf konusunda; ortaokul ve liseyi yatılı olarak okumak için Kastamonu'ya gittiğinde, yaşamak için, kentin fotoğrafçısı Foto Rekora küçük makinesiyle lisede çektiği negatifleri götürüp, orada basarak, birkaç kuruş kazanıyordu. Fotoğrafçı bekar, kedisini seven suskun bir adamdı. Labo'dan parmakları kırmızıydı, bunu bilmeyenler çok sigara içtiği kanısına varırlar. O yıllar bu uzak kentlerde bekar olmak bir merak konusu olur, pek iyi bakılmazdı yalnız yaşayanlara; çaktırmadan Ermeni olduğu da konuşulurdu. Makineyi alıp arka alandaki metruk doğaya yürüdü, biraz ilerde dördüncü Murat'ın yıkık köşkünün eski tuğlaları, eski ahşap doğramalar... Nasıl olur da böyle terk edilirdi! Neyse o kadar güzel bir sabahtı ki buna kafayı takmadan, çiçeklere, arılara, güneşle devinen bu şenliğin fotoğrafını çekmek için yaklaşırken, aniden havalan kuşları havada yakalayabilmek için göğe çevirdiği objektif ne gördü bilinmez! Birinci bobin bitti, acele ikincisini takıp labo'ya koşacaktı, amacı şaşırtmaktı ötekileri. Bobini takarken birden farkına vardı, bir subay, iki asker ona doğru geliyorlardı, irkildi. Askerler arkada durdular, binbaşı yaklaşıp makineyi elinden aldı, evirip çevirirken makinenin markasına bakarken; yüzünden bir mutluluk gelip geçti. -Gözünü bağlayıp, atın içeri! -Gel hemşerim! -Tamam, size teslim; alın makineyi düşündüğüm gibi... -... buraya gel lan! Görmediği için bir iki adım attı, mengene gibi bir el ensesinden tuttu, biraz yürüdüler. -... Eğ başını, eğ eğ! -Gel bakayım, gel gel... Kafasına bir silah dayandı, delecek gibi acımasız! -Bandı açarsan ölürsün... Bacaklarını çelip yıkmaya çalıştılar, önce direndi, on yedi yaşının gücüyle itişmeye başladı, düşmemek için. -... anasını ne yaptığımın çocuğu, yıkıl lan! Kafasına inen kum torbasıyla yere düştü, bir iki tekme yiyince ağlamaya başladı. Falakadan sonra konuşursun orospu çocuğu.. -Abi niye vuruyorsunuz, ben bir şey yapmadım! -Abi ben orada okumadım, Kastamonu'da okudum, yatılı okulda. Yarım saat kadar dövdüler, sonra falakayı çıkarıp kaldırdılar; yere su döküp tepindirdiler, şişmesin diye ayakları, düşmesin diye kollarından tutuyorlardı. Bilemedin kırk beş dakika geçmişti; bahçedeki kelebeklerden ayrılalı, böyle bir değişim nasıl olur, düş bile bunu beceremez! Fatsalı olduğunu nasıl öğrenmişlerdi bu kısa sürede, ne zaman araştırdılar? Yüzde yüz birisi onu ispiyonlamıştı. Üzüldü, Gülay'ın makinesi de gitti bu arada! Gözü bağlıyken kollarına girip odadan çıkarttılar, kapı gıcırdayarak kapandı, yürüdüler, daha sonra öğrendiğinde; başını eğ aslında bir taktik, yanıltmak için söyleniyormuş. Belki bu kez bir koğuşa bırakırlar, belki bir yatak ya da ranza; uzanıp hesabını yapmak şu yaşadığının! Tekrar bir mekana girdiler, sesler geldi kulağına, aksıran tıksıran, kapı kapandı. Ortada durdu gözleri bağlı. -Orospu çocukları seni fena dövmüşler! -Bize bir şey olmaz, bir şey söylemedim! Birden kafasına inen yumruk, tekmeler, kollarından tutarak yere düşürmeden dövüyorlardı. -... anasını si. t. evladı, oro. pu çocuğu, demek konuşmadın, daha önünde doksan gün var, bülbül gibi öteceksin. Gözünü açarsan bitiririz seni! Soydular, belki intihar eder diye kayışı, gömleği, pantolonu, ayakkabıları aldılar, don ve atletle kaldı. -Buraya uzanacaksın, şu kartonun üstüne! Fikirtepe'de Mit'in işkence merkezinde olduğunu bilmiyordu, tüm siyasi tutuklular buradan geçiyordu; öyle ki her gün dolup taşıyordu bu devasa koğuşlar; çıplak beton üstüne istif edilen tutuklular, sürekli işkence, dayak, hakaret, aşağılama, tecavüz... Sanki bir ceza sömürgesinde, ne menem bir ülkenin zindanlarında olabilecek engizisyonun bize özgü uygulanışı. Kimse gelip nedenini sormadı, bu on yedi yaşındaki genç öğrencinin kahrının. Betona uzandı, sessizce, acı kendini yeniledi. Yavaş yavaş öteki sesler sanki uzaklaştı, belleği Fatsa'ya' doğru süzüldü. Babası köyün imamıydı. O yıllar din istismar edilmezdi, genellikle gönüllü çalışırlardı imamlar, caminin dışında kendi uğraşıları; tarlada, ormanda, fındık bahçelerinde çalışmak, onları bu mistik ayrıcalıktan uzaklaştırırdı. Yedi kardeştiler; üç kız, dört erkek, yatalak büyük anne, büyük baba. Elektrik olmadığı için, sürekli ocağın başında bir anne, cami dahil tüm aileyi yöneten baba... Yıllar önce komşusunun korudaki kendi ağaçlarını kesmesi nedeniyle çıkan kavgada, komşunun baltası, başını az kalsın ikiye bölüyordu; sağ gözünü yitirdiği bu kazadan sonra yaşaması bir mucizeydi. Başından fötr şapkasını hiç çıkartmazdı bu nedenle. İşte o yıllar olmadık güçlüklerle okutulan yedi çocuk evin devinimine, tarlada, fındıkta, mısırda çalışarak katkıda bulunuyorlardı. Anne ise çocukları okutabilmek amacıyla fındık hasadından önce tefeciden borç para almak için, yağmur çamur içinde kapısında beklerdi, böyle yıllar geçti. Evin devinimine katkıda bulunmanın karşılığı, babanın aldığı İnce Memed romanı her akşam yemekten sonra, büyük abi tarafından yirmi sayfa okunuyordu. Gaz lambasında, abinin çevresinde yere çöküp, İnce Memed'i düşlüyorlardı ve gelecek okuma yarın akşam olacaktı; tarlada iyi çalışmak şartıyla! Bu gözaltıda sürekli gelenlerle ancak kıvrılıp uyuyacak bir alan bile az gelmeye başlamıştı. Konuşmak yasaktı, her iki saatte bir değişen nöbetçi iki asker, tuvalet sorununu yüklenmek istemiyorlardı; üç bakımsız tuvalet gerekeni karşılamaktan öte biraz hava almak için düşleniyordu, genellikle sidik kokusu da bir başka sorundu. -Sen Fatsa'lı mısın hemşerim? -Hemşeriyiz desene, bana.. Ordunun Derelerini söyle! -Bak hemşerim, halimi görüyorsun; benim türkü söyleyecek.... -Söylersin, yoksa kenefi unut! Asker sözünü tuttu, kalkmasına yardım etti, ayaklarını sürüyerek çıktılar. Tuvalet bölümü öbür koridorun ucundaydı, yaklaşınca koku dayanılmaz oldu; asker birinci kapıyı gösterip, üç dakika dedi. Burnunu kapatıp, çişini yapmak istedi, yapamadı, gözündeki bağı kaldırdı, ne olursa olsun! Gözü ışığa alıştığında, pencereden öte ufak bir havalandırma deliğinden, duvarda biten bir incir ağacının yapraklarına dokunan güneşi gördüğünde, nedense içinde tekrar bir umut belirdi. -Ulan senin paran yok mu? -Yok beyfendi! -Gelip gideninde mi yok? -Hayır. -Ben yandaki okulda okuyorum, belki okulun müdürü yardım eder. Onbeş gün sonra iki resmi polis gelip gözlerini açtılar, elleri bağlı. -Müdürden falan isteme, bu adamlar korkarlar. Polisler biraz beklerse ben bulurum! -Oğlum sana n'oldu, bu ne perişanlık? -Sen sus, tamam! Polisler tekrar kelepçeyi takıyorlar, gözleri bağlı, bu kez parayla dönüyorlar. Daha sonra öğreniyor, polisler okula gelip bir soruşturma yapmışlar ve gözaltında olmasının nedeni de Fatsa'lı olması ve Rus malı Lübitel fotoğraf makinesiyle alayın cephaneliğinin fotoğrafını çekmesi Mit'in işkence merkezinden söz edilmiyor! Rus casusu olma şüphesiyle gözaltında tutulduğunu müdüre bildiriyorlar. -Gözünün bağını indir, ulan bana bakma manzaraya bak! -.. Vay puşt oğlu puşt... atın içeri! Nezaret, kusmuk ve sidik kokusundan öte belki yaşantısında bir daha göremeyeceği pis bir sandalyeyi içeriyordu, ayakta duracaktı. -Sen çok perişansın kardeşim, ne yaptılar sana?... -Gel şu bankta yat, sabaha kadar. Şikayetçilerin oturduğu, kırmızı boyalı, Akbank yazıyordu sırtında. Banka uzandı, belleği sürekli aynı fenomenleri irdelemekten yorulmuştu; yıpranmıştı daha doğrusu, uykuya doğru kayarken kendine soruyordu: kimin ahı tutmuştu? Onu bu kuyuya iten kader mi? Çabalıyordu, tutunmak olanaksız! Çocukluğuna doğru geriye saymaya başladı, evet kuşlardı bunu yapan, onların ahı tuttu. Önceleri, hasattan sonra elekle avlardı zavallı kuşları, ökse'yle; bir değneğe bağlı ip, çektin mi elek düşer, içinde kuşlar! On yaşındaydı, iki arkadaşıyla kasabaya indiler, balık alıp köye, bağdaki ev döneceklerdi, kimse yoktu evde; balıkları kızartıp yedikten sonra, gece lambayla bıldırcın toplayacaklardı. Gri, sıcak bir hava; Lodoş bu kuşları Karadeniz kıyılarına zar zor getirir. Ukrayna'da hasat sonrası iyice beslenen bıldırcınlar, kendilerini göçe atarlar, güneye, ama yol uzundur, dayanabilen karayı gördüğünde kendini bırakır, bahçelere, kırlara bıldırcın yağar. Kıyı halkı elinde torbalarla toplar bu kuşları. Terden sırılsıklam, yüreği küt küt atan zavallı kuşun kafasını koparıp, torbalara doldururlar, kuşluk vakti diyebiliriz evlerine döndüklerinde. Sanki büyük bir avdan eli dolu dönmenin gururuyla! Balıkla eve döndüklerinde hava kararmıştı, lüksü yakıp birisi balıkları temizleyecekti, öteki ateşi yakacaktı, kendisi? Kendinde bir elebaşılık seziyordu bu akşam, yönettiğini hissediyordu ve de gece daha başlamamıştı. Öğretmen abisi altı ay önce faşistler tarafından bir otobüste öldürülmüştü Çorum'da, niçin, bilinmiyordu, kim vurduya gitti, ölüm çok ucuzdu o yıllar! -Ekrem lambayı yak.. Kibriti arıyor bulamıyor, çakmak yanmıyor, bu kez sol elinin serçe parmağı ve başparmak kopmuştu, deri tutmasa. Onları Fatsa hastanesine götüren komşunun arabası olmasaydı kader tersine dönecekti. Kurşun kalbinin biraz üstünden geçmişti çocuğun; ne yazık felç oldu vücudunun bu bölümü, daha sonra başka bir nedenle öldü. Onun parmaklarını kurtardılar ama tinsel yara hiç iyileşmedi! Sabah bekçi gelip uyardığında, otuz gündür ilk kez uyumuştu bu kadar güzel. Tekrar nezarete soktular, bütün gün gelen giden kafesteki bir hayvana gösterilen acımayla bakıyorlardı ona. Zavallıya bakın; oğlum ne yaptın buralara düşecek kadar? Ağlamaya başladı, toparlayamıyordu ne yaptığının, ne olacağını! İkinci geceyi de Akbank bankında yatarak geçirdi. Yine geldiler, bu kez Gayrettepe Siyasi Şubeye götürüldü, bir mahzene tıktılar, gözü açık. Bütün gece alttan sesler geldi, dayanılmaz, bilmiyordu ne yapıyorlardı? Kum torbası, falaka filan değil, acıya dönük ne varsa elektro şok, ateş. ne bileyim kerpeten, cop; asıl işkence merkezi burasıydı, gözü kapıda, korkuyla bekledi! Bu kez dokunmadılar, belki gözdağı vermek istemişlerdi. Tekrar alıp karakola getirdiler; bekçi onu tanıyordu artık. Ertesi gün iki polis kamyonetle gelip Selimiye kışlasına, askerlere teslim etti, elleri bağlı olarak. Askeri mahkemeye çıkacaktı, dosyalar da teslim edildi. Tuğla duvar otuz metreye yedi metrelik tonoz kubbeli bir yere tıktılar. İçeride kırk ya da elli kişi bekliyordu, bir çavuş elinde listeyle gelip sırasıyla tutukluları çağırıyor, giden bir daha geri dönmüyordu. Bu kadar adamın içinde yüzleri karanlık üç kişiyle göz göze geldi, yere çömelmişlerdi, ellerinde mühürlü plastik torbalarda suç aletleri vardı. Adi suç işleyenler ellerinde delilleriyle çıkarılıyordu savcının önüne. Niçin kötü bakıyorlardı kendisine, anlayamadı, sırası geldiğinde asker onu tuvalete götürdü. Kabinin boşalmasını beklerken gözü, yerlerde sürünen gazetelerden birindeki fotoğrafa ilişti; şaşırdı, biraz önce ona kötü bakan üç tutuklunun fotoğrafı, birinci sayfada. Üç ülkücü dokuz kişinin ölümüyle suçlandırılmışlardı, 28 Nisan tarihli, yani bir ay önce. Koğuşa döndüğünde bu adamlara iyice baktı; yanılamazdı onlardı gazetedeki yüzler. Listede ismini, daha çok nereli olduğunu görmüşlerdi. Fatsa; sağcılar bu kentten nefret ederlerdi. Bu kent bir direniş göstermişti, Belediye Reisi Fikri Sönmez, Katılımcı Demokrasi sloganıyla önemli eylemler yapmıştı; doğayı kurtarmak, kültür festivalleri yapmak, sosyal eylemler, daha neler! Başbakan Süleyman Demirel ülkesi Kabakistanda böyle sosyalist bir yönetim olamaz diyerek, orduyu Nokta Operasyonu koduyla Fatsa'ya gönderip, karşı çıkanları dağlardan toplayıp, 852 kişiyi devletin Balık Kurumunun soğuk hava depolarına tıkmıştı. Sonunda Fatsa'ya devleti getirdik dedi ama 12 Eylül'de kendisi de gitti. Bu dağa çıkanlara katılarak bir süre eylemin içinde oldu ama kimse o yaşta devlete kafa tutamazdı, annesinin çabalarıyla Ünye'den otobüse binerek Ankara'ya abisinin yanına geliyor. Belki gördüğü bir sanrıydı; bu üç ülkücü karanlık adam yavaş yavaş gelip yanına çömeldiler, bakışları bir hesaplaşmayı içeriyordu, kafasından ne yapsam, bağırsam, askerleri çağırsam derken çavuş geldi, elinde dosyayla, çıktılar. Seni Fikirtepe'ye gönderiyoruz, serbestsin! Koramiral Zahit Atakan kuzey deniz saha kumandanı, İstanbul Sıkı Yönetim vekili, imzalı.. yasalarda suç unsuru, görünürde bulunamadı.. sanığın salıverilmesi vs. Kapının önüne çıktılar, dosyasını verip polise teslim ettiler. Polis: .. bu gizli dosya bakılmaz lan dedi. Dönüşte dosya elini yakıyordu, çaktırmadan şöyle baktı, polis oralı değildi, biraz daha açtı. Şaşırdı, çektiği filmler basılmıştı; boktan gri fotoğraflar; hiç net yok, bir şey görünmüyor, kendine mi acısın bu enayi fotoğraf makinesine mi? İyi ki hocası görmemişti, askeri benzin deposuna geldiklerinde.. tamam serbestsin, dedi polis eline bir kağıt verdi, emanetlerini teslim etti; kalan parası vs. -Hani karakola götürecektiniz beni? Seni korkutmak için söyledi çavuş! Bir yıl sonra çıktığında okuldan da bir yıl gitmişti. 12 Eylül hala sürüyordu, ressam olduğuna karar verdi, Maltepe'de bir dükkanı kiralayarak atölye yaptı, arkadaşlarıyla Maltepe Ressamlarını kurdular. Her şeye rağmen bu su akacaktı, belki Paris'e kadar. Alt yapı işkenceciler emekli olup, tatil köylerinde yaşamlarını sürdürürken, onların yöneticileri üst rütbeler; generaller: örneğin, Kenan Evren, kendini resme adayıp, yaptığı çiçek ve kedi resimleriyle sergiler açtı ve kendi ölümüyle öldü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/26/the-artist-in-residence-programme-selected-residents-2017-nkd/", "text": "The application period for A. I. R. program 2017 is now closed. We have received 1520 applications. Kindly note that only invited artists will be contacted. Thanks to all who have applied to this open call. Next call for applications will be announced in the beginning of 2017. The selection is based on artistic merits and the quality of artistic practice. Applicants from outside the Nordic region are expected to master the English language. The program is not available for students. The residency at the Nordic Artists' Centre includes a monthly grant of 10.000 NOK, living and working space, as well as support of travel expenses up to 6.000 NOK, which will be reimbursed on arrival. Residency periods are 2 or 3 months. The centre has five private residencies of various sizes for the selected artists, and five identical north-lit studios, each 50 m . Artists' houses are fully equipped, and provided with wireless internet access."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/26/trakya-universitesi-1-uluslararasi-posta-sanati-yarismasi-son-basvuru-31-ocak-2017/", "text": "- Uluslararası Posta Sanatı Yarışması 15 yaş ve üzeri herkes katılabilirler. Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Seçici kurul üyelerinden biri veya birileri gelemez ise Trakya Üniversitesin Güzel Sanatlar Fakültesinden Öğretim Elemanı çağrılabilir. Yarışmaya katılacaklar eserler, daha önce hiç sergilenmemiş ve herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır. Yarışmacılar en fazla bir eserle katılabilirler. Eserlerin arka yüzünde imza, adı soyadı, yaşı, E-Mail yazılacaktır. Eserlerinde Irkçılık ve Cinsiyet ayrımcılığı olanlar değerlendirmeye alınmayacaktır. Ödül alan eserlerin her türlü kullanım hakkı Trakya Üniversite'sine aittir. Şartnamede belirtilmeyen konularda seçici kurul kararı geçerlidir. - Yarışmaya katılan eserler İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesine kalacaktır. A4 boyutunda Kağıt üzerine karakalem, kuru kalem, keçeli kalem, pastel, suluboya, akrilik, yağlıboya gibi her tür teknik olabilir. Eserler aynı süre içinde yukarıdaki adrese teslim edilmek koşulu ile posta veya kargo yolu ile de gönderilebilir. Şubat 2017 içersinde http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ adresinden duyurulacaktır. Yarışmaya başvuran eserler, Seçici Kurul tarafından belirlenen 100 eser sergilemeye alınacaktır. 100 eser içinden de 7 ödül verilecektir. Dereceye girmeye hak kazananlara ödülleri, Trakya Üniversitesi'nin düzenleyeceği etkinlikte verilecektir. Dereceye giren ve sergilenmeye değer bulunan eserler belirtilen süre içinde sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/26/yilmaz-koksal-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "1,5 yıldır akciğer kanseri ile mücadele eden ve tedavi gördüğü hastanede 22 Ekim akşamı yaşamını yitiren 76 yaşındaki usta oyuncuYılmaz Köksal, son yolculuğuna uğurlandı. Yeşilçam'ın Usta Oyuncusu Yılmaz Köksal Hayata Veda Etti. Yılmaz Köksal'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Yılmaz Köksal, ( d. 15 Temmuz 1939 Kırşehir, ö. 22 Ekim 2015 İstanbul ) Türk sinema ve dizi oyuncusu. Kırşehir ilinde doğan Köksal, daha sonra ilkokulu bitirerek Osmaniye'den İstanbul'a geldi ve Tophane Sanat Enstitüsünde okudu. Bir süre gemilerde çalışarak Avrupayı dolaştı. Tunç Başaran'ın sinemaya uyarladığı, Orhan Kemal'in Murtaza eserinde Dubara rolünü oynayarak sinema tarihine geçti. Uzun bir süre ikinci derecede rollerde oynadıktan sonra 1970 de Çetin İnanç'ın yönettiği Çeko filminde başrole yükseldi. Filmin başarısıyla halkın beğenisini kazanıp, macera filmlerinin aranan oyuncusu ve sinema tarihinin sevilen oyuncularından biri oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/36th-bradley-international-print-and-drawing-exhibition-deadline-18-01-2017/", "text": "The Bradley International Print and Drawing Exhibition is the second-longest running juried print and drawing competition in the country. Every two years it features the best contemporary graphic artwork from around the globe. This year's exhibition will be held at four prominent Peoria Illinois Galleries, The Contemporary Art Center of Peoria, Studios on Sheridan, Prairie Center of the Arts, and Heuser Art Gallery at Bradley University. The 36th Bradley International will be juried by Kathryn Polk. Polk (born 1952) studied at the Memphis Art Academy and The University of Memphis. She lives and works in Tucson, Arizona where she is the co-owner of L VIS Press, a lithography print studio. Three cash awards will be selected by the Juror. Purchase awards will be made by the University. - 1st Place $3,000 - 2nd Place $1,750 - 3rd Place- $750"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/arafta-bir-mevsim-rasit-altun-platform-a-sanat-galerisi-29-ekim-24-kasim-2016/", "text": "İnsanoğlunun öte dünya tasarımındaki en yeni yerdir belki de Araf. Garip bir adalet duygusundan, iyiliğin ve kötülüğün eşitlendiği ya da hesaba katılmadığı bir 'sıfır' noktasından, karadeliklerdekine benzer bir tekillikten doğar. Kendini büyütür; cennetin ve cehennemin sınırlarına sırnaşır; çağların gaddarlığı, ahmaklığı, sakarlığı koca koca hayatları zaman zaman da kitlesel bir biçimde aramızdan koparırken, kayıp giden onca ruh, en çok da Araf'ın hanesine yazılır. Raşit Altun 1980 yılında İzmir'de doğdu. 2001 yılında Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Görsel Sanatlar Eğitimi Bölümü'nden mezun oldu. Üç kişisel serginin yanı sıra, 2015 Fransa Paris Louvre SNBA Carrousel Salonu Türk Delegasyonu Salon Sergisi, 2015 Polonya'da Torun Museum Okregowe'de Ala Turque Sergisi ve 2012 ABD Miami Art Expo gibi çok sayıda sergide yer almış, ulusal ve uluslararası sempozyumlara katılmıştır. Yunus Emre Resim Yarışması, TJK Anıt Heykel Yarışması, Turgut Pura Vakfı Heykel Yarışması, 2012 yılında Eskişehir Sanat Derneği Yılın Resim Ödülü'nün de aralarında bulunduğu toplam dokuz ödülü olan sanatçının eserleri, resmi ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır. Sanatçı, Eskişehir'de bulunan kişisel atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir ve Alarm-Art Sanat Grubu üyesidir. 29 Ekim 24 Kasım 2016 tarihleri arasında devam edecek olan sergi, Platform A Sanat Galerisi'nde Pazartesi günleri hariç her gün 11:00-19:00 saatleri arasında gezilebilir. Sergide yer alan tüm eserler galerinin web sitesinde ve www. lebriz. com'da yer alan online sergide görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/hof-surface-residency-bangkok-deadline-01-may-2017/", "text": "HOF Art and Surface Arts presents an exciting residency program in the heart of Bangkok's budding art district. Surface Arts and HOF ART bring artists together from around the world to concentrate on using collaborative practice to generate new work and new audiences. We aim to support the production of ideas and art works to develop understanding between cultures. Our space is in the hip Sukhumvit area and is a focal point for both emerging and established artists, providing a space for exhibitions and events with two galleries and a cafe bar. We also have ten studio spaces, along with our resident accommodation, rooftop kitchen and social space. - Proposal/outline of project - Preferred starting date and duration of visit - CV - Visual material"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/mekanin-personasi-pipo-artist-2016-26-uluslararasi-istanbul-sanat-fuari/", "text": "Grup Pipo Refik Doğu Özgün ve Merve Temel ile bu sene ARTIST 2016'da salon 8'de resimlerini sergileyecek. 2012 yılından beri her sene ARTIST bünyesinde yer alan bağımsız sanat grubu bu sene Mekanın Personası başlığı altında fuar izleyicisiyle bir araya geliyor. Fuarın sanatçılarına Umul-madık Topraklar çağrısında bulunmasıyla, kişisel üretimlerini ve temalarını fuar ile bir başlık altında toplamayı hedefleyen Özgün ve Temel, kendilerini birer göçmen, yaratım süreçlerini ise umulmadık topraklar olarak tanımlıyorlar. Varılan veya göç edilen toprakların umulmadık olması, umulmadık bir insana dönüşmeyi doğura-caktır. Kişinin yaşadığı sanrı bittiğinde, gerçeklik umulmadık bir toprak olacaktır. Gerçekliğin ve sez-gilerin aynı anda paylaşıldığı gerilimli bir süreci resmetmekte Pipo Grubu. Kişilerin personası olduğu gibi mekanların da personası vardır söylemi ile yola çıkan sanatçılar, uykudan uyanma hali, uyandı-ğında burası neresi veya ben nerdeyim sorusu -şaşkınlığı- ile ve bir yandan da gerçekliğin sadist doğasına dahil olmama veya ondan zarar görmeme tedbiriyle diğer bir gerçekliğe, zihinin yarattığı tekinsizliğe yöneldiler. Bergman'ın Persona filminde de tüm bu yaratım süreci imlenmektedir. Me-kanların kazandığı kimlik ve onlara verilen görevler, ancak içlerinden çıkıldığı anda farkedilen mas-keler gibi olmuşlardır. Her maske bir insan için yeni bir alan açacaktır ya da yeni mekanlar insanlara farklı maskeler takacaktır. Umulmadık olan; o maskelerin çıkartıldığı an ve yer olacaktır. Umulmadık Topraklar konu başlığı Özgün ve Temel'e göre bir avangard olana çağrı niteliği ta-şımaktadır. Sanatçılarından beklenen bizi şaşırt çağrısı, iştahlı bir beklentidir. Özeleştiri safhalarına neden olan bu çoşkulu çağrı, sanki toplumun dönüşmeye, değişmeye hazır olduğu bir ütopyayı barın-dırıyor. Ne geçmişi ne de geleceği ya da nerede olunduğu ikinci planda olarak ve kim ve nasıl sorula-rına cevap vermeyen, sadece şimdinin ve o yerin umulmadık olduğuna işaret ediyor Grup Pipo. Seyir-ciye maskelerinden kurtulmak için bir farkındalık yaratıyor Mekanın Personası adlı sergi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/photorealist-urban-landscapes-bernarducci-meisel-gallery-03-november-17-december-2016/", "text": "New York City, NY Bernarducci. Meisel. Gallery is pleased to the announce Photorealist Urban Landscapes, the first exhibition to present a historical overview of cityscape paintings by the following artists; Robert Bechtle, Anthony Brunelli, Robert Cottingham, Don Eddy, Richard Estes, Max Ferguson, Robert Gniewek, Gus Heinze, Don Jacot, Charles Jarboe, Cheryl Kelley, Ron Kleemann, Neil MacCormick, Jack Mendenhall, Bertrand Meniel, Robert Neffson, Adam Normandin, John Salt, Raphaella Spence, and Nathan Walsh. This historical survey of the Photorealist urban landscape aims to access and reevaluate the method in which the cityscape has traditionally been painted. The earliest painting in this exhibition is by Ron Kleemann and the most recent painting is by Raphaella Spence. Spence's Roma di Sera (2016), depicts the historical city skyline over a bridge on the Tiber river in Rome. The city's history is mirrored in its architecture that it is meticulously painted in the background and reflected in the river. In contrast, an earlier painting of the Old Police Headquarters (1984) by Richard Estes captures a quintessential cityscape scene. It is the former headquarters of the New York City Police Department. Estes paved the way for artists working today by narrowing his streets to follow the multiple point perspective of his compositions depicted in this painting. Kleemann's Manhattan on the Hudson (1979) is a painting of a yellow helicopter and a yellow maintenance truck at the Heliport in midtown Manhattan on the Hudson River. There is a gray chain link fence serving as a barrier between the viewer and the Heliport. The license plate of the maintenance truck reads NY indicating that the rarely depicted setting is New York City. The only skyscrapers in Weehawken, New Jersey and are visible in the far distance. Approximately two dozen paintings are included in this exhibition. Many of the artists exhibited here are also on view in the traveling museum exhibition 50 Years of Hyperrealism that is currently on view at the Osthaus Museum in Hagen Germany through January 2017. The exhibition has traveled to notable institutions such as the Museo Thyssen Bornemisza in Spain, the Museum of Fine Arts in Bilbao, The Birmingham Gallery of Art and more."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/siir-dunyasi-niluferde-bulusmaya-hazirlaniyor-02-06-kasim-2016/", "text": "Nilüfer Belediyesi tarafından 02 06 Kasım tarihleri arasında düzenlenecek olan Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali için geri sayım başladı. Yerli ve yabancı birçok şairin buluşacağı Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, şiirlerle yaşanacak dolu dolu 5 günün yanı sıra renkli etkinlikleri ile sanatseverlere unutulmaz anlar yaşatmayı hedefliyor. Türkiye'nin en ilgi çekici kültür-sanat etkinliklerine imza atan Nilüfer Belediyesi, Kasım ayında da bu alandaki etkinliklerini ara vermeden sürdürüyor ve şiir dünyası için büyük bir buluşmaya sahne olmaya hazırlanıyor. Şiirin yaşayan önde gelen temsilcilerinin buluşacağı Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, 7'si uluslararası olmak üzere toplam 17 şairi bir araya getirecek festival kapsamında tam 10 farklı noktada etkinlikler ve şiir dinletileri gerçekleştirilecek. Türkiye genelinde tüm sanatseverlerin bir araya gelmesi hedeflenen Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali'nde; Türk ve Dünya şiiri, Bursa'nın sokaklarında ve gözde mekanlarında festival katılımcıları ile buluşmaya hazırlanıyor. Bu yıl ilki düzenlenecek olan Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali'nin konukları; Hans Thill, Ryan Van Winkle, Marc Delouze, Tara Skurtu, Darjia Zilic, Zoe Skoulding, Ahmet Telli, Hüseyin Yuttaş, Orhan Alkaya, Deniz Durukan, Küçük İskender, Karin Karakaşlı, Hilmi Haşal, Ülkü Tamer, Emel İrtem, Zafer Şenocak ve Birhan Keskin. Festivale gelecek yabancı şairlerin kendi dillerinde okuyacakları şiirler ve bu şiirlerin Türkçe çevirilerinin de yer alacağı festivalde tüm ziyaretçilerin şiirle buluşması hedefleniyor. Uluslararası Nilüfer Şiir Festivali, 02 Kasım günü saat 18.00'de BAOB Yerleşkesi'nde sergi açılışı ve kokteyl ile başlayacak. Ardından saat 19:00 da Şiirin Sesi Nilüfer isimli organizasyonla şiiri; ebru, modern minyatür, can üfleme, dans ve grafiti sanat türleri ile bir araya getiren muhteşem bir gösteri ile festival açılış töreni gerçekleşecek. Festivalin diğer günleri; şiir okumalarının yanı sıra çeşitli sahne gösterileri ve eğitim programlarına da ev sahipliği yapacak. Şiiri, edebiyatı ve sanatı seven herkesin ücretsiz olarak katılabileceği festival süresince, tüm meydanlar şiir sesleri ile dolup taşacak. Şiirin yaşayan önde gelen temsilcileri ile masal tadında 5 gün! 02 06 Kasım 2016 tarihleri arasında düzenlenecek festival süresinceşiir ve şair buluşmaları, şiir dinletileri, söyleşiler, sine-film gösterimleri ve geziler ile Nilüfer Belediyesi tüm şiir severlere masal tadında 5 gün yaşatmayı amaçlıyor. Festival bünyesinde 26 Ekim 06 Kasım tarihleri arasında PodyumPark AVM'de açık olacak olan, içerisinde sahaflar, antikacılar ve yayınevlerinin bulunduğu Edebiyat Çarşısı, festivalin 2. gününden itibaren şair buluşmalarına ev sahipliği yapacak. BAOB, Konak Kültürevi, Şahinkaya Koleji, Ted Koleji, 23 Nisan Mahallesi, Gölyazı Mübadele Evi ve Nazım Hikmet Kültürevi Şiir Kütüphanesi ise festivale ev sahipliği yapacak olan diğer mekanlar. Festivalin en önemli izlerinden biri de, Nilüfer Belediyesi'nin şiire ve edebiyata hizmet amacıyla üstlendiği, Nahit Kayabaşı tarafından hazırlanan Cumhuriyet'ten Günümüze Bursa Şiirleri kitabının genişletilmiş yeni basımı katılımcılara armağan edilecek. Festivalin en dikkat çekici organizasyonlarından biri ise sanatının 100. yılında Behçet Necatigil'in de anılacağı etkinlikler olacak. Bu etkinlikler kapsamında Behçet Necatigil'in kızı Ayşe Sarısayın'ın da katılacağı bir söyleşi gerçekleşecek. PTT işbirliği ile festival özel Behçet Necatigil 100. yıl pulu ve Solgun Bir Gül Dokununca şiiri için tasarlanan kent enstalasyonu ile Necatigil anılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/28/the-bright-door-residency-deadline-31-12-2016/", "text": "Bright Door offers a ten-day residency for artists, scholars and community leaders. Located in the Lowcountry of Beaufort, SC, one of the many Sea Islands along the South Carolina coastline, this five-room 1,000 sq. ft. cottage in a racially diverse neighborhood is set within a residential community known as Pigeon Point. This comfortable cottage has a quiet backyard and kind neighbors. It has plenty of natural light, and is equipped with overhead fans in each room, AC and Heating system, and cooking facilities. Founded with the purpose of encouraging the development of creative ideas and projects, the residency allows for private use of the cottage and is geared towards those with the maturity and desire to explore the community and the environment independently. The ten days are intended for retreat, research, and the drafting of creative projects. Artists and researchers particularly interested in environmental studies, plein air painting, landscape art, drawing, composing, writing, research of Gullah culture, The Civil War, Slavery, Reconstruction are great fits for this residency, as are leaders in all fields looking for inspiration in their work. However, the residency is not restricted to those areas, so all are welcome to apply."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/29/kamusal-sanat-laboratuvarindan-3-istanbul-tasarim-bienaline-dair/", "text": "İKSV tarafından ENKA Vakfı, Petkim ve Vitra eş sponsorluğunda düzenlenen 3. İstanbul Tasarım Bienali 22 Ekim'de izleyiciyle buluştu. Küratörlüğünü Beatriz Colomina ve Mark Wigley'in yaptığı konsept danışmanlığını Kamusal Sanat Laboratuvarı üstlendiği bienalde 'Biz insan mıyız?: Türümüzün Tasarımı: 2 saniye, 2 gün, 2 yıl, 200 yıl, 200.000 yıl' başlığıyla, insanın 200 bin yıl boyunca tasarımla kurduğu ilişki birçok farklı alanda inceliyor. Bienalin başlığı ve konsept danışmanlığını Kamusal Sanat Laboratuvarı üstlenmesi kimi çevreler tarafından eleştirildi. Nedeni de Kamusal Sanat Laboratuvarı'nun 13. İstanbul Bienali protestolarında yer almış olmasıydı. Bilindiği gibi Fulya Erdemci'nin küratörlüğünde düzenlenen 13. Uluslararası İstanbul Bienali'nin başlığı Lale Müldür'ün aynı adlı kitabından mülhem Anne Ben Barbar Mıyım? olarak belirlenmişti. Kamusal Sanat Laboratuarı, Kent Hareketleri, Açıkalan Sanat Kolektifi, , ArtHack, Homur Mizah ve Karikatür Grubu, Öğrenci Kolektifleri, Gündoğusu Sanat ve Düşün Topluluğu, Red Fotoğraf, Bağımsız Sanatçılar ve Bağımsız Üniversite Öğrencileri'nden oluşan çeşitli guruplar, Kamusal Direniş Platformu adı altında bir araya gelmişler ve 22 Mart 2013 tarihinde 13. İstanbul Bienali'nin Kamusal Programı'nın Kamusal Simya oturumu protesto edilmişti. Protestoda bir deklarasyonla birlikte Konstantin Kavafis'in Barbarları Beklerken şiiri okunurken, arka planda da Anne Ben İnsan Mıyım? pankartı açılmıştı. İşte bu protestoda yer almaları nedeniyle Kamusal Sanat Laboratuvarı'nın 3. İstanbul Tasarım Bienali'nin konsept danışmanlığı eleştiri konusu oldu. - İstanbul Tasarım Bienali Konsept Danışmanlığını Kamusal Sanat Laboratuvarı olarak üstlenmekten gurur duyarız. - İstanbul Bienali'nin kamusal toplantılarından biri olan Kamuya Hitap Etmek oturumunda, oturuma müdahale ettiğimiz sırada sahnede sergilediğimiz ve onlara sorduğumuz performansın sorusu, bugün 3. İstanbul Tasarım Bienali ekibi tarafından Tasarım bienalinin yeni konsepti olarak tanıtıldı. İKSV 3. Tasarım Bienali'nin ana konseptini, Kamusal Sanat Laboratuvarı olarak Gezi Direnişi sırasında da Gezi Parkı'na taşıdığımız bu performans pankartından esinlendik. Umarız danışmanlığımızdan memnun kalırlar. Bundan sonraki bienaller içinde işbirliğimiz devam edecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/10/31/trakya-university-i-international-mail-art-competition/", "text": "- International Mail Art Competition - The Competition is open to all artists 15 years of age or older. - Selection Committee members can not join the Competition. If a member will not be able to attend, lecturers from Trakya University Faculty of Fine Arts will be called to replace them. - Artworks previously exhibited or which brought a prize can not be submitted. - Competitors can participate with maximum of one piece. - Competitors will write their name and surname, signature, age and e-mail on the back of the works. - Works containing any form of racism or sexism will not be considered for the Competition. - Competitors agree by entering this Competition that the right of use of winning artworks belong to Trakya University. - Any issues unspecified hereby with these rules will be dealt by the Committee. - Artworks will not be sent back. - All the submitted artworks will belong to Ilhan Koman Sculpture and Painting Museum. Charcoal drawing on A4 size paper, crayon, markers, pastels, watercolors, acrylic, can be all kinds of techniques, such as oil. It will be announced in February 2017 within the http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ address. Works admitted to the contest as determined by the Selection Committee will be exhibiting 100 works. 100 will be awarded through 7 at work. The winners qualify to enter the degrees will be awarded at the event organized by the University of Trakya. Contest winners will be exhibited within the specified period and artifacts found worthy of exibition. Works submitted to the contest will be not returned."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/01/bedri-baykam-chenin-oglu-olmayi-tasiyabilen-adam/", "text": "Çok zor ve pahalı olan, benim ise diş söktüren diye tarif edebileceğim bir sergiyi hazırlıyoruz. Yarın (26 Ekim, Çarşamba) açılmış olacak; herhalde çoğunuz duymuştur. Bu serginin sanatçısı, dünya tarihinin en büyük birkaç efsanesinden biri olan Che Guevara'nın büyük oğlu, Camilo Guevara. Yarın, yani ayın 26'sında, bu sergi açılıyor. Paniğe ve kendinizden geçmeye gerek yok, sadece yarınki işlerinizi iptal edip açılışa gelin! Öncelikle şunu söyleyeyim: Sanat merkezimin on yıldır neler yaptığını bilenlerdenseniz, Piramid Sanat'ta hatır sergisi olmayacağını bilirsiniz. Sanat ve sporda torpil olmaz. Olamaz. Yani çarşambadan itibaren İstanbul'da Piramid Sanat'ta izleyeceğiniz TABU başlıklı sergi, sanatçı Che'nin oğlu olduğu için düzenlenmedi. Sanatçı Camilo, gerçekten ilginç, yaratıcı ve soru işaretleri ile dolu bir sergi hazırladığı için açıldı. Bunun ötesinde, 1,5 yıl boyunca bu kadar zor ve sorunlu bir sergiyi uzaktan kumandalı olarak ısrarla takip edip inatla doğurmaya çalışırken, her türlü olumsuzluğu yenmeye uğraşırken, üzerimizdeki Che imgesinin bir gram dahi fonksiyonu olmadı dersek, o zaman da yalan söylemiş oluruz, gerçekçi olmaz. Bilinçaltı da olsa, elbette Che sevgimiz mesafenin yarattığı sorunları aşılabilir kıldı. Peki ben Camilo ile nasıl tanıştım, TABU ile nasıl karşılaştım? Aslında Che'ye dair bir şeyin önüme çıkması, yaşamın bir tesadüfü değildir. Ben yıllardır Küba Devrimi'nin de, Che Guevara'nın da, onun yakınlarının da, sürekli etrafında dönen bir insanım. Daha önce de belirtmiştim: 1999'da Havana Devrim Müzesi'nde açtığım Küba Devrimi'in 40. Yılı ve Che Guevara isimli sergi vesilesiyle, Che'nin kızı Aleida, en yakın arkadaşı, meşhur Motorsiklet Günlükleri günlerinden yoldaşı Alberto Granado ve nice yakın dostu ile tanışmış, röportajlar yapıp Che ve Küba Devrimi üzerine bir kitap da kaleme almıştım. Geçen yıl da hem arşiv çalışması hem de bu kitabı yeni röportajlarla genişletmek üzere tekrar Küba'ya gittim. Orada bu sefer, Froilan Gonzalez gibi bir Che tarihçisi, Pombo gibi Che'nin en yakın silah arkadaşı ve Che'nin kızı Aleida ile tekrar görüşmek dışında, tamamen hayat tesadüfleri ile Che'nin oğlu Camilo ile tanıştım. Nasıl mı? Küba'da yapmak istediğim bir model fotoğraf çekimi için tesadüfen tanıştığım bir Türk, Havanalı bir fotoğrafçı ile buluşmamı sağladı: Luis Gell. Benim geçmişimi öğrenince de Camilo Guevara ile çok yakın dost olduğunu ve onun bir sanatsal projesini beraber götürdüklerini bana aktardı. Sonuçta ciddi bir fikir takibiyle, Centro Che'de Camilo ile tanışıp görüştük. Ardından evinde kendisi bana detaylı bir şekilde TABUyu anlattı. Çünkü TABU, yıllardır üzerinde çalıştığı bir projeden ibaretti. Önümde skeçler, desenler, bilgisayar notları ve orijinal büyük boy basılı halde projenin temeli olan erotik, birbirini okşayan iki kadının fotoğrafları vardı. Öte yandan serginin bütünü, bu tabu konusunun üstüne gidip her türlü engelleme ve hareket ve parçalanma-çözülme yöntemini kullanıp, fotoğrafların rahat algılanmasını bozmak üzerine kuruluydu. İşte bu zor projeyi o günden itibaren geliştirmek için Camilo'nun proje yardımcısı Luis Gell iki kere İstanbul'a davet edildi. Burada başta Piramid'in direktörü Öykü Eras olmak üzere Piramid ekibi bize eklenerek tüm eserlerin üretimi yapıldı. Olay saniye saniye pişen bir sabır kebabı olarak yarınki açılışa kadar gelişti. Camilo İstanbul'a eşi Rosa ile beraber geldi. İlk andan itibaren, benim için şöyle bir his oluştu: Yıllardır, her anını okuduğum için yakın arkadaşım olarak bildiğim Che, bana fotoğrafta kucağında baş parmağını emen oğlunu emanet etmiş, onun Türkiye'ye gelmesine izin vermişti. İşte hep bu özenle Camilo'ya sahip çıkma ihtiyacı hissettim. Bu insan 54 yaşında olsa bile! İnsanlara önceleri yakın yüzünü göstermeyen, onların gerçek derinliklerini keşfetmeyi bekleyen, samimi ve göründüğü gibi olan, olduğu gibi görünen, dünyada hiç kimseye önden açık çek vermeyen bir insan. Bir kere herkesin en çok merak ettiği noktayı başından söyleyeyim: Che Guevara'nın oğlu imajını ve sorumluluğunu çok iyi taşıyor! Hatta ilk algının ardından, özellikle suratının ne kadar Che'ye benzediğini fark edebiliyorsunuz. Kendisi ile fotoğraf çektirmek isteyen insanları, elinden geldiği kadar kırmıyor. Ama asla fotoğrafçıların arzu ettiği anlamda poz vermiyor. Ne yakalarsanız doğal akışta oluyor. Futbol seyretmeyi seviyor. Ama daha çok Almanya ve İngiltere ligine yoğunlaşıyor -bizim lig onu pek sarmadı. Nedeni ise size, bize göre malum! Son derece spor ve sade giyiniyor. Ayağında hep bir sandalet... Rahatlık abidesi. Bu arada Türk çayına aşık oldu, bizler gibi günde 20 bardak içiyor, şimdiden onun adına kara kara düşünüyorum ülkesine dönünce ne yapacak diye! Basınla olan temaslarında, ömründe on bininci kez yanıt verdiği sorulara karşı bile sabırlı olmayı beceriyor. Ancak izin verirseniz, Camilo Guevara'nın basın temaslarının bazı detaylarına inmeden önce, Türk basınının bir acıklı röntgenini size aktarayım: Dünyanın en önemli 3-5 soyadını taşıyan insanlarından biri, hem de bir sergiyle ülkemize gelmiş. Konusu çarpıcı. Babası sonsuza dek dünya yıldızı. Ben Camilo'yu Türkiye'ye davet eden insan olmasam, onunla röportaj yapmak için ölürüm mesela! Halbuki bizim basını ilgilendiren TEK konu, Camilo ile ilk konuşan olmanın komik yarışı! Yani ben nasıl bu adamla çok ilginç bir söyleşi yaparım? sorusu ve meydan okuması akıllarına bile gelmiyor. Olaydaki sığlık, biraz Türkiye'deki bekaret fetişizmini andırıyor! Özgüvenlerine ve bilgilerine, röportaj zekalarına güvenmeyen bu insanların tek kullanmaya çalıştıkları kredi, ilk konuşan olmak! Peki bunu gerçekleştirmek için ne yapıyorlar dersiniz? Arada bana telefon etmek! Tek efor da bu! Peki benim Camilo'yu, bu rüyayı gören her yayına ilk olarak sunmam, mümkün mü? Hayır! Onca örneği size aktarmayayım ama, şunu bilmekle yetinin: Can Dündar'ın tasarladığı evlere şenlik Yeni Cumhuriyet yapısıyla, sudan sebeplerle benim 30 yıllık yazılarıma ve onca başka isme dur diyen, bana iftira atan yetmez ama evetçi yazarlarını bile ısrarla koruyan Cumhuriyet gazetesi dahi, ciddi ciddi benim Camilo'nun ilk röportajını onlara vermemi bekliyormuş, bu olmayınca da görüşmek istemiyoruz diyerek aradan çıkmışlar! Güler misiniz, ağlar mısınız? Neyse, bu ziyaret vesilesiyle, Türk basınının nasıl bir özgüven ve entelektüel seviye kaybı içinde yüzdüğünü bir kere daha anladım demekle yetineyim! İsmail Kahraman'ın, babası hakkında eşkıya demesi ile ilgili olarak Camilo, Cehaletin kol gezdiğini ve bu sözleri sarf eden siyasetçinin kaçınılmaz şekilde kendi seviyesini belli ettiğini, ağır açık verdiğini bilge ve sakin bir üslupla anlatıyor. Babanızın resmi her yerde, o bir pop-ikonu, bu sizi rahatsız ediyor mu? sorusuna da İnsanların onu fotoğraflarından önce düşünceleriyle tanımalarını isterim yanıtını veriyor, doğal olarak. Ben ise bu konuda ondan farklı düşünüyorum. Che'nin görüntüsünün her yerde var olmasını olumlu buluyorum. Çünkü yeni kuşak Che'nin oltasına önce o tişörtlerden ve rozetlerden düşüyor, ardından merakla yaşamına, fikirlerine yönelebiliyorlar. Yoksa dünyada, o simge statüsüne çıkamadan fikirleri dar çevrede kalan onca başka insan var ki! Keşke Camilo hazır tual işler ressamı olsaydı da, İstanbul'u gezecek vakti kalsaydı! Çünkü bu sergiyi hazırlamak tam da filin üzerinde ayakta dengede durmaya çalışırken, ipliği iğne deliğinden geçirmek gibi! Size bu yazıyı ulaştırabilmek için, Piramid Sanat ekibi her zamanki gibi müzeci ciddiyetiyle çalışırken ben de onlarla masa başında ve galeride sabahlıyorum. Okuyucularımla yıllardır buluştuğum Salı gününün sabah 5'ini bulmuşuz bile! Yapıtları tabu konusuna bir yap-boz gibi yaklaşırken, bu komplike eserlerin İstanbul'daki yapım serüvenine girişebilmemizin belki de en önemli nedeni, sadece benim bu projeyi dünyanın diğer ucundan bulup getirmem değil, aynı zamanda Piramid'in Öykü Eras gibi yarı tatlı kaçık bir sanat insanı tarafından yönetiliyor olması sayesinde! Çünkü normal bir insan bu sergiye bulaşıp elini taşın altına sokamaz, tüm yapıtları 10.340 kilometre öteden, bu topraklarda üretmeye kalkışmaz! Kanıtı şu: Camilo bile 10 yıl boyunca bu projeyi ancak teoride bırakmış! Sergiyi ziyaret ederken ortada hala bitirilmeye çalışılan bazı parçalar görüp de homurdandığınızı yakalarsam, vay halinize! TABU zaten henüz tamamlanmamış, önü açık bir proje! Ben bu duruma biraz fazla alıştım galiba. Che'nin sevgili oğlu, -hem de en sevdiği cephe arkadaşı, devrimden 10 ay sonra bir uçak kazasında kaybolan ünlü 3. Comandante Camilo Cienfuegos'un anısına Camilo adını verdiği gözbebeği- burada kah Piramid Cafe'de, kah Beyoğlu sokaklarında bizimle beraber zaman geçiriyor. Bu gerçekten güzel bir onur. Bizler için, ülkemiz için, sanat ve siyaset ortamımız için. Bunun değerini Camilo ayrılınca anlayacağız demiyorum, çünkü bunu her an içimizde hissediyoruz. Evet, doğruyu söylemek gerekirse, Che'nin oğlu olmak zor be kardeşim!. Nazım'dan yardım istiyorum, güzel dizeler yazardı bu konu hakkında! Zaten Camilo da gelir gelmez Nazım'ı sordu, babam ondan alıntılar yapardı dedi gururla. Ama Küba'nın bu çok özel insanı, durumu donanımıyla, bilgisiyle, kültürüyle, bilgeliğiyle rahatça idare etmeyi biliyor! Onunla oluşturduğumuz dostluğun, Guevara ailesinin tarihinde güzel bir yer edineceğine inanıyorum. Camilo'nun 10 yıl boyunca askıya aldığı rüyasının Türkiye'de gerçekleştiğini, eminim torunları da uzun uzun konuşacaklar. Küba dünyanın sürekli ilgi odağı kalmayı başaran bir merkez ada! Dünya merkezi, fazla değil! Adayı bekleyen değişim rüzgarının hafif hafif de olsa başladığını hepimiz biliyoruz. Herkeste gizliden bir telaş var, adaya fazla bozulmadan, Starbucks ve Mc Donald's saldırısına uğramadan gitmek... THY de direkt seferlerine başlamak üzere olduğuna göre, kim tutar sizi!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/01/yenik-dusurulmus-zaman-gulderen-depas-gama-art-galeri-istanbul-09-30-kasim-2016/", "text": "Gama Art Galeri İstanbul, 9-30 Kasım 2016 tarihleri arasında Gülderen Depas'ın son üç yıllık üretimini kapsayan Yenik Düşürülmüş Zaman isimli sergisine yer veriyor. Yetenek, hırs, mücadele, entrika, tutku dolu kadınlar ve onların fırtınalı yaşamlarının ışığında dünyanın kaosunu betimleyen sanatçı; Florence Nightingale, Hannah Höch, Mata Hari, Maria Callas ve Sophie Scholl gibi farklı dönemlerde yaşayıp, inandıkları amaç doğrultusunda mücadele eden kadınların portreleriniled ışıklı panolar içinde oluşturuyor. Yağlıboya çalışılmış bu portrelerin dijital baskıları yine yağlıboya soyut yıkım resimleri ile üst üste geliyor ve bu katmanlaşmanın sonucunda ışıklar yakıldığında altta kalan yıkım ve kaos ön plana çıkıyor. Bu kaos; terörü, savaşı ve insanların doğaya verdiği zararın etkisiyle artan doğal felaketleri de kapsıyor. Kapitalizmin kar uğruna doğayı, huzuru ve yaşamı feda etmesidir söz konusu olan. Işıklar kapalı iken görünen sadece bir portredir. Olan bitenin, tahribatın kimse farkında değildir, ya da görmeyerek akıl sağlığını koruduğunu düşünmektedir, ta ki sıra ona gelene dek. Gülderen Depas'ın son üç yılına bakıldığında üretiminin ana konularının;yıkım, kaos, terör ve savaşın yanısıra, tarihte onu etkileyen mücadeleci, tutkulu iz bırakan sanatçı, politikacı ve bilim kadınları olduğu görülür. Sanatçı Yenik Düşürülmüş Zaman adlı sergisinde çok farklı gibi görünen bu iki konuyu, soyut ve figüratifin birlikteliğinde yeni bir anlatımla led ışıklarla aydınlatıyor. Gülderen Depas'ın, Yenik Düşürülmüş Zaman adlı sergisini 9- 30 Kasım tarihleri arasında Pazar Pazartesi günleri hariç her gün 12:00- 19:00 saatleri arasında ziyaret edebilirsiniz! İzmir'de kendisine ait atölyesinde çalışmalarını sürdüren Gülderen Depas, 1979'da Ege Üniversitesi GSF Mimarlık Bölümü,2010 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. 2015 yılında DEÜ Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Ana sanat dalında, Yüksek Lisans eğitimini tamamladı. Arzunun İtici Gücü IIArzunun İtici Gücü I, Tarihin k Hali'' Kadın Olmadan Barış Asla, Bir Yıkım Güzel Olabilir mi? adını verdiği kişisel sergileri farklı yer ve mekanlarda sanatseverler ile buluştu. Türkiye'nin faklı şehirleri ve ülke dışında eserleri karma sergilerde yer aldı. Gülderen Depas, 3. dalga sanat inisiyatifi kurucu üyesi ve Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/02/ozgen-yildirim-sanat-rastlantisi-rastlantinin-sanati/", "text": "Olasılıklar insan varlığının bilinç düzeyinde meydana gelen tıkanıklığı aşma ve kendine yeni bir yol tahsis etmede vazgeçilmezdir. Bilinç kendisine eşlik eden kalıp yargıların artık işlevselliğini yitirdiği noktada, karar verme- tercih etme eylemleriyle olasılıklar içinden bilinçli seçimler gerçekleştirir. Bu bilinçli seçimler çoğu zaman fiziksel dünyanın algılanması ve yorumlanmasıyla insan varlığına özgü olur. Özgü olma, öznellik, algılanan realitenin düşünce, nesne ya da eylem yoluyla sanata dönüştüğü nokta da kendini sanatçı olarak kimliklendirir dolayısıyla var eder. Sanatçı, yaşam tecrübeleriyle olasılıkların bilinçli bir seçimiyle kimliğini inşa eder. Bu bilinçli seçim sanatın aslında rastlantısal olduğu gerçeğini önümüze koyar. Sanat rastlantısal ise, bilinç düzeyinde cereyan eden bu rastlantısallık, her bir olasılıktan birinin tercih edilmesiyle bilinç dışı bir olguya atfedilemez. Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman bu olguyu, sanattan önceki bilinçle sanat sonrası bilincin aynı olmadığını ifade ederek açıklar;dolayısıyla bilincin artık eskisi gibi olmadığı bu nokta sanatın rastlantısını ifade eder. Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman'ın küratörlüğün de Akbank Sanat'ta Sanat Rastlantısı Rastlantının Sanatı Ardan Özmenoğlu, Burak Eren Güler, Doruk Kumkumoğlu, Eda Soylu, Elif Boyner, Erdal İnci, Fırat Engin, Kıvanç Martaloz, Nurtaç Ulutürk ve Seydi Murat Koç'un sanat çalışmalarının olasılıklar üzerinden anlamlandırıldığı ve yorumlandığı bir sergi olarak karşımıza çıkıyor. Sanatçı Fırat Engin, Sanatın Sultanları (2016) isimli yerleştirmesinde 150 cm uzunluğunda bir kılıcın üzerine sanatın önde gelen isimlerini lazerle yazmıştır. Sanat ve kılıç olgularınıniç içe geçtiği bu çalışma ile Fırat, tarihsel geçmişte savaş/ganimet ve adaletkavramlarınımodern zamanlarda rekabet/piyasa ve adalet kavramlarına transfer ederek, yerleştirmenin kontekstini oldukça genişletir. Mehmet'in Karısı,(2016)isimli duvar yerleştirmesinde sanatçı Elif Boyner, çay tabaklarının orta kısmına konumlandırdığı kadın figürünün geleneksel formlarını kullanır. Tarlada çalışan kadın, kahvehane de oturan erkeğin içtiği çayın tabaklarında, çayın yerinde konumlanır. Boyner, toplumsal cinsiyet rollerini oldukça nüktedan bir şekilde irdelemektedir. Sanatçı Erdal İnci Karaköy'de Bir Gün (2016) isimli fotogrametri çalışmasında, sıkışık, bitişik, metruk ve renkli binaların meydana getirdiği kent dokusunun tek düze görüntüsünü ışık ve gölge detaylarıyla vitalik bir boyuta taşımaktadır. Sergide Burak Eren Güler İsimsiz (2016) ve sanatçı Eda Soylu Twisteryard (2015) isimli interaktif yerleştirmelerle yer almaktadırlar. Sanatçı Güler, mekana yerleştirdiği yaylı platformdagörsel ve eylemsel boyutta ziyaretçilerin üzerine çıkarak çalışmayla ilişkiye geçmelerini ve tecrübe etmelerini sağlar. Aynı şekilde sanatçı Soylu, mekanın tabanına yerleştirdiği renkli yaylara izleyicinin temas etmesiyle birlikte çalışmanın yaratıcılık boyutunun izleyiciyle işbirliği içinde yeniden deneyimlenmesini sağlamaktadır. Sergilenen çalışmaların olasılıkları her bir çalışmada farklı boyutlarda temsil ettikleri olguların, kavramların, düşüncelerin tecrübeyle birlikte her bir bilinçte yeniden var olması, rastlantısallığın içinde estetiği keşfetme serüveninin belleğini oluşturmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/03/alan-wolfsonnew-york-nocturnes-nowember-17-december-17-2016-hollis-taggart-galleriesnew-york/", "text": "This November Hollis Taggart Galleries will present New York Nocturnes, an exhibition of the work of Alan Wolfson, a master of the diorama. The artist explores New York City with all its quotidian vices in intricately detailed scenes of the metropolis. This exhibition will display a range of the artist's miniature urban vignettes, each of which offer an intimate portrait of the city as seen through the grime and grit of its street corners, subway stations, and storefronts. Devoid of figures, Wolfson's scenes are primarily focused on the architecture and design of his chosen urban locations, but most importantly on the leftover evidence of those city dwellers that have been and gone. Trash, cigarette butts, and graffiti all indicate the presence of people and yet the works are left empty, creating a world of possible narratives. As viewers, we become voyeurs peering into the unkept and lonely corners of the city that Wolfson invites us to explore. These elaborate snapshots are the result of months of extensive planning and research, with each detail having been meticulously crafted by the artist himself. Wolfson's final sculptures represent a careful balance of the real and the invented, combining elements from memory, reality, and imagination. Alan Wolfson grew up in Brooklyn where began constructing assemblages and fostered a strong appreciation for art history as a small child. He was awarded his first solo exhibition in 1980 at Los Angeles' Jacqueline Anhalt Gallery, a year after graduating from Humboldt State University. Wolfson has exhibited regularly in both solo and group settings since then, with notable exhibitions at the Museum of Art and Design, New York; the Vero Beach Art Center, Florida; and the Tel Aviv Art Museum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/03/d-gokduman-l-oyluctarhan-s-bakir-ve-t-boztoprak-arttoprak-tuyap-8-salon-12-20-kasim-2016/", "text": "1976 Balıkesir doğumlu olan Deniz Gökduman Lisans Eğitimini M. Ü. Atatürk Eğitim Fakültesi'nde Prof. Dr. İsa Başlıoğlu ve Prof. Dr. Ramiz Aydın'ın atölyelerinde, Yüksek Lisansını İTÜ Görsel ve Çevresel Sanatlar bölümünde tamamlamıştır. Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Öğretim Görevlisi Dr. olan Deniz Gökduman, M. Ü. Eğitim Bilimleri Enst. Resim Öğretmenliği Böl. Doktora Tezini bitirmiştir. 1978'de Adana'da doğdu. Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden 2011 yılında mezun oldu. Çalışmalarına Eskişehir'deki atölyesinde devam etmektedir. 1976 Adana'da doğdu İlk ve orta öğrenimimi Adana'da tamamladı. Uzun yıllar marangozluk zanaatı ile ilgilendi. 28 yaşında heykel sanatına merak saldı ve bu doğrultuda 2004 -2005 öğretim yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünde lisans eğitimi aldı. 2008 yılında mezun oldu. 2012 Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsünde yüksek lisans programına başladı. 2009-2013 yılları arasında Mersin de kendi atölyesinde çalışmaya başladı. 2014 den günümüze istanbul da yaşıyor. Sinema sektöründe özel efekt işler, Müzelere realist silikon heykeller, yapıyor bunun yanı sırada özgün heykel çalışmalarıma devam etmektedir. 1970 Yılında Kars Sarıkamış' ta doğan sanatçı 1999 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. Halen Avcılar Mehmet Baydar Lisesinde Resim Öğretmenliği yapmaktadır. Çalışmalarına kendi atölyesi olan Toprak Resim Atölyesinde devam etmektedir. BPSD kurucu üyelerinden olup, yönetim kurulundadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/03/emrah-kazanir-cumhuriyetin-cicekleri/", "text": "Eğitimciliğine ilk görev yeri olan Elazığ'da başlıyor. Beklediği herhangi bir şey yokken karşılaştıklarını değiştirmek için mücadeleye girişiyor. Koridoru, odası, her yeri soğuk olan enstitü ve soğuktan elleri moraran çocuklar... Hatta soğuktan parmakları şişmiş bir öğrenci... Hademelerin çocuklara bakışını onlar şeher çocuğu değel, dağ ayısı onlar, üşümezler ki sözleriyle özetleyen ve bu bakıştan rahatsız olan öğretmen öncelikle gözlemlemeyi seçiyor. Not ediyor hademeleri kafasının bir kenarına, daha sonra çok iyi hesaplaşacağından emin olarak. Pansiyonlular okula girerken yatılılar abla diye karşıladıklarının paltosunu alıyor, okşar gibi askıya asıyor, çantalarını yükleniyor, sefer taslarını yemekhaneye taşıyorlar. Bazıları elleri koltuğunda büzülmüş, hayran gözlerle gelenleri seyrediyor. Enstitülerde yatılıları küçümseme, köy çocuklarında ise müthiş bir aşağılık duygusu. Yatılı büyük kızlar sabah erkenden kalkmış; bir kısmı odun taşıyor, bir kısmı soba yakıyor, bir kısmı odaları temizliyor. Erkek ve kadın hademeler ise emirler yağdırıyor; fakat her şey çok sessiz gerçekleşiyor. Susmayıp masaya yumruğunu vurmanın, köklü değişikliklere gidilmenin tam zamanı. Öğretmen harekete geçiyor ve müdürle görüşüp ilk değişikliklerine tedbirlerle başlıyor. - Yatılıların saçlarını kesmeyeceğiz. Temizliğini ben üstüme alıyorum. - Çocukları hademe tahakkümünden kurtaracağız. - Yatılıların okul içi temizliği yardımında ıslahat yapacağız. Şimdilik öğretmenlerin işine bakanları bırakacağız çünkü çamaşır yıkama ve ütü usullerini derinlemesine öğreniyorlar. Atölyelerin ve okulun koruyuculuğu ikinci ve üçüncü sınıfların sorumluluğuna verilerek işte de onlara onur sağlanacak. - Aşçı yanına yardımcı öğrenci gönderilmeyecek. - Köfte, kızartılacak börek ve tatlılar yatılı ikinci ve üçüncü sınıfların yemek dersi günlerine rastlatılacak, malzemenin bir kısmı yemek öğretmenlerine verilerek çocuklar tarafından atölyede hazırlanıp pişirilerek öğrenim sağlanacak. - Sebze ayıklamak için öğrenciler etütten alınmayacak. Bu iş iki saatlik birinci etütte, kadın hademeler tarafından boş zamanlarında yapılacak. - Hademeler, öğrenciler yemekten çıktıktan sonra yemek yiyecek. - Giyimde çocukların ihtiyacı düşünülerek ilave yapılacak, hamam havlusu işi çözümlenecek. - Hamam sıkı kontrol altına alınacak. - Enstitüleri yatılı kardeşlerle kaynaştırma, onların eğitimde yatılı kardeşlerine yardımcı olma çareleri aranacak. - Öğrenciye kötü söz söylenilmeyecek, küfür hiç edilmeyecek, hele dayak asla olmayacak. 'Kuyruklu Kürt, Dağ Ayısı' laflarını duyduğumuzu okulda tutmayacağız. - Koridor ve dershaneleri siz temizleyeceksiniz, yalnız atölye temizliğini yatılılara vereceğiz. Onlara siz karışmayacaksınız. Uygunsuz bir şey olursa haber vereceksiniz. - Bütün sobaları siz erkek hademeler yakacak, odun-kömürü de siz taşıyacaksınız. - Öğrenciler çamaşıra, sebze ayıklamaya, mutfak işine karıştırılmayacak. - Hamama giden hademeler evvela küçük öğrencileri yıkayacak, en son kendileri yıkanacak. - Akşamları evlerinize giderken nöbetçi öğretmenin kontrolünden geçerek gideceksiniz. Bunları kabul edenler kalır beraber çalışırız, kabul etmeyenler kendine iş arayıp ay başında gidebilirler. Yetinmiyor. Enstitü'ye daha çok öğrenci almak için 15 tatil ve yaz tatillerinde yollara düşüyor at, katır sırtında. Elazığ'da bisikletiyle dolaşan öğretmene hakim tarafından uyarı geliyor. Enstitüye öğrenci kazandırmaya devam ederken P... isminde bir köye katır sırtında giriyor. Köyde dedikodu yayılıyor. Kızları toplayıp İngiliz'e, Rus'a verecekler, Kürtlerin dölünü bozacaklar. diye. Şafi köyü olan P...'da 30 tane şeyh var. P...'nun çobanı olan 14 yaşındaki kimsesiz kız çocuğu, muayene ettirildiğinde doğum yaptığı anlaşılıyor. Bu da demek oluyor ki 30 şeyhi olan köyde çocuklar istismar ediliyor. Öğretmen, cuma günü her evi tek tek gezse de bir tane bile öğrenci alamıyor. Mezhepten faydalanma düşüncesi aklına geliveriyor. Şafiliğe göre bir kadına dokunmak bile abdesti bozuyor. Cuma namazı vaktinde camiye gidiyor ve caminin kapısında dikiliyor. Başına bir örtü örtüyor. Zorla da olsa kendini dinletmeyi başarıyor. Eli boş dönse de inatçılığı ve kararlığı tüm köylüye ders oluyor. Peşinden bir başka köye at sırtında yola çıkıyor. Köylü, öğretmenin geldiğini öğrenince Enstitüye kız öğrenci vermemek için 12 yaşındaki tüm çocukları evlendiriyor. Kimisinin yarın kimisinin ertesi gün düğünü olacak. Öğretmen, sinirden deliye dönüyor. Muhtarın yanına giderek köylüyü meydana toplamasını, toplamadığı takdirde jandarmaya ihbar edeceğini söylüyor. Muhtar, jandarma korkusuyla tüm köylüyü meydana topluyor. Ve öğretmen o tarihi konuşmayı yapıyor. - Şeyhler, seyitler geri gelecek. Camiler, tekkeler açılacak. Şehir karıları çarşaf giyecek. - Karılar dayralarda çalışmayacak. Kız mektepleri kapatılacak. Erkekler dört karı alacak. Karılara 'boş' dedin mi boş düşecek. Karılar boşanmaya mahkemeye gittin mi hemen sopa yiyecek. Atatürk'ün ölümüyle cesaretlenen, 1945 yılından sonra saldırısını artıran gerici dalga 1948'de CHP'nin İmam Hatip Okulları açmasıyla resmileşiyor. Toprak Reformu 11 Haziran 1945'te '' Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu '' adıyla kabul edildi. Meclisteki toprak ağası milletvekilleri bu kanuna şiddetle karşı çıktılar. Bu reforma karşın toprak ağalarının ilk icraati Demokrat Parti'yi kurmak oldu. Ayrıca Köy Enstitüleri daha 1940 yılında görüşülmeye başlandığında bu yasaya en sert çıkanlardan biridir Emin Sazak. Rus Ordusu'nda subaylık yapan, Moskova'da Harp Akademisini bitiren, daha sonra aşireti ile göç ettiği Van ilinden dört dönem milletvekili seçilen aşiret ağası Kinyas Kartal'ın, Sabri Tığlı ile yaptığı konuşmayı Cumhuriyet gazetesi açığa çıkarmıştır. Köylü uyanırsa feodal ilişkiler biter, her köye okul ve öğretmen sağlanması ağanın eleştirilmesinin önünü açmak demektir. İnsanların kafasının secdeye gömülmesi gerekiyor ağaların topraklarını kaybetmemesi için. Bunu da İmam Hatiplerle sağlamaya başladılar. 1948 CHP Milletvekilleri, Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından imam, hatip, vaiz ve yüksek din okulları açılması için Meclis'e kanun teklifi verdiler. Teklif sonucu imam hatip okulları açılmadı; ancak 10 ay süreli imam hatip kursları açıldı. 1949 Yılbaşında dönemin iktidar partisi CHP hükümeti Ankara ve İstanbul'da iki tane imam hatip kursu açtı. Bir süre sonra kurs sayısı sekize çıkarıldı. CHP'nin önerisiyle de Ankara Üniversitesi bünyesinde ilk ilahiyat fakültesi açıldı. 1950 Demokrat Parti iktidara geldikten sonra mevcut imam hatip kurslarının yetersiz olduğu kanısıyla imam hatip okullarının açılmasını kararlaştırdı. Adana, Ankara, Isparta, Kayseri, Konya, Kahramanmaraş, İstanbul'da ilk imam hatip okulları açıldı. Bu okulların sayısı 1950'de 26'ya, 1969'da 71'e, 1997'deyse 600'e ulaştı. Düzen ne olursa olsun bir eğitimcinin onurlu olması, onuruyla yaşaması gerekliliği. Aydın bir toplum mu yoksa karanlığın bataklığında boğularak yok olan bir toplum mu seçeneğinden birini seçmek her daim eğitimcilerin elindedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/05/sabahattin-sen-sanatta-gencligimiz/", "text": "Bir konuda çıkmazlar söz konusu olunca herkes kendine göre çözüm bulmaya çalışır. Birçok konu kolay çözülebilirken bir bölümünü de çözmek zor olur. Konu sanat olunca bizde durum değişiyor. Çözümsüzlükler çözüm olarak sunuluyor. Özellikle Görsel Sanatlar alanında sorular ve sorunlar çok. Öne sürülen çözümlerin çoğu yanlış. Görsel sanatlar dediğimiz ve daha çok resim üzerinde kafa patlattığımız sorunlar karşısında karşımıza çözümsüz çözümler çıkıyor. Son yıllarda sanatın bu dalında öylesine büyük sorunlar yaşanıyor ki eğrilerle doğrular birbirine karışmış durumda. Bu alanda çalışan ve yaşlanan kesimin günümüz ve yaşadıkları günlerde çağdaş ve evrensel sanattaki gerilikleri, başarısızlıkları ve yetersizlikleri çok iyi anlaşılır bir biçimde ortaya çıktı. Bunları zamanında öylesine gözümüzde büyüttük ki uzun süre küçüklükleri anlaşılmadı. Geçmişte sanatsal uğraşının içine girenler büyük diye şişirilenleri görerek kendilerine yol bulmaya çalıştılar. Onlardan yeterli birikimler edinememeleri nedeniyle çıkmaz sokaklara girdiler. Şişirilenlerin yetersizliği sanatımıza çok şey kazandıramadı. Ülkede sanat karmaşası doğunca kim ne yapacağını da şaşırdı. Herkes kendine göre çıkar yollar aramaya kalkınca birçoğu Batı'dan öykünmelerle kurtuluşu bulmaya çalıştı. Kimileri alıcıların beğenilerine yönelik çalışmalarla sanattan uzaklaşarak geçimlerini resim yoluyla daha kolay sağlayacaklarını düşündü. Böylece sanat da git gide daha kolay yozlaştı. Yozlaşmaya kılıf uydurmalar da yetmeyince sorunlar üst üste yığılarak büyüdü. Kimi galeriler Biz Türk resminden çıktık! demeye başladı. Gözler ve umutlar gençlere yöneldi. Çok geç kaldık. Çıkmazlar ve çözüm için konuşulduğunda çoğu kişi yozlaşma gerçeğini dile getiriyor. Çözüm olarak da şimdiki gençlerin daha atak ve yenilikçi olduğunu öne sürüyor. Özellikle internet ortamında dünyada nelerin yapıldığını izleyebildiklerinden dem vurarak gençlerden umutlu olduklarını öne sürüyorlar. Çözümü böyle yüzeysel bir bakış açısıyla görüyorlar. Enine boyuna ve derinlemesine düşünüldüğünde de çözümdeki umutlar azalıyor. Her genç araştırmalarında yenilik yerine başkalarına öykünerek yarışmalarda ödül alırım düşüncesinde. Böyle yapanlar da çıktı. Kimse anlamaz diye göze batmayan Avrupa ve Amerikalı sanatçıları seçerek çalışmaları kendi özgün işleri olarak yutturmak istediler. Bu durum ilk günler anlaşılamayabiliyorsa da bir süre sonra takke düşüp kel görünüyor. Çıkar yol olmayınca da kimi gençler umutsuzluğa düşerek sanat yapmayı da bırakıyorlar. Onları sanat adına yetiştiren kurumların yetersizliği sanat uğraşı vermek isteyen gençleri bunalıma sürükledi. Genel anlamda gençlerin daha dirençli olduğunu sanatı bırakmamaları gerektiğini ve daha atak olduklarını düşünmemize karşın istenilen sonuçlarla karşılaşamıyoruz. Bu bağlamda neden sanattan uzaklaştıklarına bakmak gerekiyor. Birçok kişinin gençleri kurtarıcı gözüyle görmesinde aksaklıklar yaşanıyor. Gençlerde daha bu genç yaşlarında bıkkınlık ve yorgunluk başlıyor. Gençler umut vermek yerine umutsuzluğa düşüyor. Gençleri kurtarmak adına çözüm üretmeye çalışanlar böyle bir gerçekle karşılaşıp durumu anladığında çözüm de üretemiyor. Bir toplumda gençlerin daha ileri ve daha atak olmaları çok doğal. Gençler konusunda beklentilerimizin iyimser olması da yanlış sayılmaz; çünkü çok sayıdaki Güzel Sanatlar Fakültelerinden çok sayıda genç mezun oluyor. Sanat eğitiminden geçmiş bu gençlerden çok şey bekleme hakkımızın olduğuna inanıyoruz. İşin gerçeğiyse bambaşka... Bizim gençlerin, aldıkları eğitimle Avrupa'da sanat eğitiminden geçmiş gençlerle atbaşı gitmesi hemen, hemen olanaksız. Henüz aradan birkaç kahramanımız çıkmadı. Ne zaman çıkar ki? Çıkma ortamı da yok edildi. Herkes sanat diye başka şeylerin peşinde. İşte okulu bitiren gençler bu gerçeğin karşısında eziliyor ve umutsuzlaşıyor. Dışarıdaki sanat eğitimi çok güçlü ve sanattaki yeri üst düzeyde olan büyük sanatçılar tarafından veriliyor. Beuys, Gerhard Richter, Penk, İmmendorf, Dieter Krieg gibi adların yanında yetişenlerle bizde yetişenler kesinlikle bir olmuyor. Avrupa'da Güzel Sanatlar Akademileri ve sanat yüksek okulları bugün de bu sanatçıları aratmayacak güçte eğitim veriyor. Dünya sanatının tam ortasında sanat uğraşı içindeler. Galeriler, müzeler, sanat kurumları çağdaşlık ve evrensellikten ödün vermiyor. Bizim gençlerse ne derece eksik bir eğitimden geçtiklerinin bilincindeler. Bilincinde olmayanlarınsa işi daha baştan bitmiş demektir. Onlara sanat eğitimi verenlerin, uluslar arası sanat alanında ne adları ne de yerleri var. Geçmişte de, bugün de kelin merhemi olsa başlarına sürerdi, konumundalar. Neyi ne denli öğrettikleri belli değil. Ne denli doğru öğrettikleri de öyle. Öğrenciler sorularına doğru dürüst yanıt da alamıyorlar. Sanatı tartışamıyorlar da... Üniversitelerimizin Güzel Sanatlar Fakültelerinde öylesine yetersiz öğreticiler var ki Avrupa'daki sanat eğitimi gören öğrencilerin yanında neredeyse bir hiçler. Gerçekten iyi bir eğitici konumunda olanların ise bu bozuk düzende neredeyse hiç etkisi olmuyor. Hem sayıları çok az hem de etkili olmalarına olanak vermeyen bir bozuk düzen yaşanıyor. Üniversiteler bilime ve sanata kafa tutmaya çalışıyor. Bu kötü koşullarda yetişen öğrenciler nasıl hiçlikten kurtulabilir ki? Gençlerimize sanatı hakkıyla öğretmek yerine öğretememenin ortaya çıkardığı bunalım yolunu sunuyoruz. Umudumuz olan gençlerin kendilerini umutsuzluğa itmekteyiz. Günümüzde sanat öğreticileri, geçmiştekilere göre daha ileri düzeyde olmaları beklenirken gerekirken daha da geriler. Kaldı ki geçmişin bilgili ve iyi öğretici diye bildiğimiz isimleri de kendi zamanlarında sanatta yer alabilen öğrenciler yetiştiremedi. Onlardan sanatçı yetişmeyince bugünkülerden nasıl yetişecek. Yetişmiyor. Kendi içimize kapanık bir yapılanmayla dünya sanatından uzak çalışmalarla geçimini sağlamaya çalışanlar sanatın dışında dolaşıyor. Her yer bunlarla dolup taşıyor. Eksikler giderilemeyince zayıf ve kolayca yozlaşan bir sanat anlayışı doğuyor. Bizde Ne ekersen onu biçersin. diye bir söz var. Bugün, olumsuzluklar ekmenin olumsuzluklarını biçiyoruz... Gençlerimizi kuru odun durumuna getirerek yaktık diyebiliriz. Sıkıntı bu... Derin duygularını özgün bir anlayışla evrenselleştiremeyen gençlerin çoğu, sanattan koparak uzaklaşıyor. Umutlarımız da onlarla birlikte eriyip gidiyor. Bizler sanattaki geleceğimiz için topu gençlere atmaya çalışıyoruz. Gençlere ne verdik ki onlardan çağdaş ve evrensel değerde çalışmalar bekliyoruz. Ne alıp ne vermediğimiz konusunda bizim gençliğimizde de bu sorunlar ve zorluklar yaşandı. Ülkemizde sanat eğiticiliği açısından çok üstün düzeyde bir öğreticimiz olmasaydı hepimiz yok olup gidecektik. Daha sonra Almanya'ya böylesine donanımlı gitmenin çok büyük yararlarını görmüşlerden biriyim. Ülkemdeyken belirttiğim sanat sorunlarının ne derece ağır olduğunu da yaşayarak öğrenenlerdenim. Güzel Sanatlar Akademisi Avrupa ve dünya sanatından kopuktu. Kendi içinde tutarsızdı. Çağdaş sanatı insanlarımız anlamaz diye sanatı bir alt düzeyden yürütmeye çalışıyorlardı. Avni Lifij'in Akademi aslanı canlı öğretmek yerine ölü aslanı aslan diye öğretiyor. dediği gibi gerçek sanat yerine alt düzeydeki resimler çağdaş sanat diye öğretilip sunuldu. Açıkçası çağdaş değil, çağdaşlıktan uzaktı ve ortada sanat diye bir şey yoktu, olmadı. Çağdaşlık ve evrenselliğin olmadığı bir yerde alt düzey bir sanat anlayışı sanatın dışına düşer. Ülke bu geriliği yaşayınca o zamanlar da genç sanatçı yetiştiremedik. Geçmişimizden beri ne sanat anlayışımız doğruydu ne de gençlerimize sanat konusunda yeterli bilgi verecek düzeydeydik. Bakın, yıl 1988 ve ben kırk yaşına varmışım. Bu kişi konuşmalarda köşeye sıkıştıkça kaçamaklara başvurdu. Kurtuluşu Bundan sonra genç sanatçılarla çalışmak istiyorum. Geleceğimiz gençlerde... demekte buldu. Ben de Bunun için gençlere çok şey verilmesi gerekiyordu. Bunlar yapılmamış ve gençlerden gelecek bekliyorsunuz? Deminden beri öyle çok şey söylemeye kalktınız ki onları sağlam bir yere oturtamadım. Karmaşık ve temelsiz bu sanat anlayışıyla bir yere gidilmez. Bunu ancak şöyle başarabilirdiniz. Siz de boya yutmalıydınız. Boya yutmadığınıza ve yutamadığınıza göre gençlerle de başaramazsınız. dedim. Bunun anlamı şuydu: Sanattan anlamıyorsunuz ve anlamadığınız sürece de başaramazsınız. Böylece o sözlerime ve bana çok bozuldu. O yıldan bu yana da aramız ve sanatla arası düzelmedi. Olan, bizlerden sonra gelecek olan gençlere de oldu. Çünkü bu kişi bir türlü ülke sanatının başından eksik olmadı. Böyleleri günümüzde öylesine türemiş ki hiç sanattan anlamayan, sanat eğitimi yapmamış çok sayıda küratör bulabilirsiniz. Küratörlük ayaklar altına düştü. Ülkede sanatın durumu gerçekten çok korkunçlaştı. Bu durumda gençlik ne yapsın? Gençlik mi bıraktık ki geriye geleceğimiz olsun... Başımızdaki İmam Hatipler de tam bir yıkım. Gençlerimizi, sanat diye diye; bile bile aldattık. Galericisiyle, müzesiyle, eleştirmen diye geçinen yozlarla, akademi ve fakültelerde ders verenlerle birlikte topyekün aldattık. Gerçek aldatılanlar gençlerimiz oldu. Acaba bizler kendimizi de mi aldattık? Kurnazlarımızın sayısı öylesine çok ki, çıkarlar nedeniyle bile bile aldattık da denilebilir. Gençlere geleceği veremezseniz semeresini de alamazsınız. Geçmişten verdiğim örnekle sorunu bir kişiye yüklemek gibi bir düşüncem yok. Gençler diye yola çıkmaya çalışan ve elinde olanakları olduğu halde sanata bakışlarındaki eksikleri ve yetersizlikleri nedeniyle başaramayanlara örnek vermek istedim. Daha sonra buna benzer çok şeyler yapılmak istendi. Galeriler arttı, sanat eğitimi veren kurumlar çoğaldı. Güzel Sanatlar Liseleri açıldı. Küratörlerimiz sürüsüne bereket çoğaldı. Gelin görün ki çağdaş ve evrensel nitelikte genç sanatçılarımız çıkmadı. Çıkmışsa da onu ülkeden kovmuşuzdur. Yapay bir sanat anlayışıyla çıkmaması hiç de şaşırtıcı değil. Tüm bu ve buna benzer sorunların nedenlerinin anlaşılmayışı çok şaşırtıcı. Buna karşın sözde gençleri kurtarıcı olarak gören, çok ciddi bir çözüm bulduklarını sananların akıl vermeleri çok daha şaşırtıcı. Bu yazı nedeniyle buraya konulmuş olan çalışmalar 2016 yılında Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi öğrencilerinin yıllık sergisinden alınmıştır. Ne verilince neyin alındığı anlaşılacaktır sanırım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/canip-taskiran-venus-sanat-galerisi-12-23-kasim-2016/", "text": "Canip TAŞKIRAN Suluboya Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. 12 Kasım Cumartesi günü açılacak sergi, 23 Kasım 2016 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide sanatçının 40 adet suluboya çalışması yer alıyor. Canip Taşkıran;1955 yılında Ardahan'da öğretmen çocuğu olarak dünyaya geldi. İlköğretimini Muş'un Malazgirt kazasında tamamladıktan sonra eğitim fakültesine devam etti ve bu eğitimini de Van ve Gümüşhane'de tamamladı. Yüksek öğrenimine Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi, Yönetim Bilimleri Fakültesi'nde başladı. Ancak içindeki sanat aşkı yüzünden resim eğitimi almaya karar verdi ve buradan ayrılarak, Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi, Resim Bölümü'ne giriş yaptı. Mezuniyetinden bu yana çeşitli okullarda resim öğretmenliği yaptı. 2012 yılında Uluslararası Suluboya Derneği'ni kurdu ve devam eden yıllarda Seferihisar'da Uluslararası Suluboya Festivali'ni düzenledi. Halen, Seferihisar Halk Eğitimi Merkezi'nde yetişkinlere yönelik Temel Sanat Eğitimi ve Resim kursu vermektedir. Her yıl karma ve kişisel resim sergileri açmaktadır. Uluslararası Suluboya Derneği, İstanbul Suluboya Derneği, İzmir Suluboya Ressamları Derneği ve Seferihisar Sanatçılar Derneği üyesidir. Açılış Kokteyli 12 Kasım saat 14.00 de yapılacak olan sergi her gün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/doc-dr-ulas-basar-gezgin-hanoi-film-festivalinden-2-film-tatli-20-yas-ve-yenin-yasami/", "text": "43 ülkeden 146 filmin gösterildiği 4. Hanoi Uluslararası Film Festivali, kendi alanında uluslararası bir gelenek oluşturma çabasında bu yıl da göz doldurdu. Bu yazıda, bu festivalde gösterilen 2 Vietnam filmini ele alıyoruz. Baştan söyleyelim: Bu yazı, tatkaçırıcı/ oyunbozan içermektedir. İlk film, 'Tatlı 20 Yaş' (Sweet 20, Vietnamcası: Em la ba n i c a anh. Film, 70 yaşında bir babaannenin mucizevi bir biçimde 20 yaşına dönme öyküsü. Güldürüyor, güldürürken hayat ve geçen günler üstüne düşündürüyor(1). Babaanne klasik kaynanalık modunda, sürekli olarak geliniyle takışmaktadır. Torunlarına aşırı sevgi göstermekte, bu da anne-babanın disiplin kurallarına aykırı düşmektedir. Kaynana gelinin yemeklerini hiç beğenmez. Ona göre onun yemeklerinin tadı tuzu eksiktir. Babaannenin iki yakın arkadaşı vardır. Biri, aile zengin olduğu yıllarda, 50 yıl önce babaannenin konağında uşak olan dededir. Diğeri de 60 yaşındaki Xuan Teyze'dir. Dai Xuan'la sürekli yarı şaka yarı ciddi takışır. Oğlunun bütün yoksulluğa ve babasızlığa karşın nasıl da Vietnam'ın tanınmış bir profesörü olduğunu hemen hemen her gün konuşmalarına meze eder. Kaynana-gelin çatışması öyle bir noktaya varır ki, gelin kalp krizi geçirir. Babaanneye evin kapısı görünür. Oğul, eşiyle kaynanası arasında kalmıştır ama istemeyerek annesine kapıyı gösterecektir. O gece bir mucize olur ve cenazesi için fotoğraf çektirmeye gittiği fotoğrafçıdan (ki Vietnam'da ölünün güzel, sağlıklı bir fotoğrafının duvara asılması yalnızca kültürel değil dinsel bir gelenektir) 50 yaş gençleşerek ayrılır. Bu kez aile evine torununun 20 yaşındaki arkadaşı olarak girer. Saçma sapan şarkı sözleriyle bir gıdım ilerleyemeyen torununun heavy metal grubunu yola getirir, onlara nostaljik şarkılar çaldırır, kendisi de grubun solisti olur. Öyle ki ülkenin en büyük müzik yarışmasına bile davet edilirler. Bu anlatı, bizi bir yandan güldürürken bir yandan da 50 yıl öncesinden bugüne bakma olanağı veriyor. Örneğin 20 yaş görünümlü babaanneye asılan ve 70 yaşındaki eski uşağın üstüne yürümeye kalkan 20'li yaşlardaki dövmeli ve kaslı gence babaanne yaklaşık olarak şöyle çıkışır: 70 yaşındaki adama el kaldırmaya utanmıyor musun? O senin yaşındayken orduya yazıldı, ölümü göze alıp düşmanla çarpıştı. Sen hiç hayatında bomba gördün mü? Ölüm gördün mü? Onlar olmasaydı sen burada gününü gün edemezdin. O kadar güçlüysen yapılıysan git orduya katıl, vatanı koru, bari bir işe yara. Babaanneye aşık olan olanadır: Televizyon yapımcısı ve sonra kendi torunu! Belki 20 yaş görünümüyle ailesine pek bir faydası olmaz, ama torununa çok büyük etkisi olur. Onu olgunlaştırır, sorumluluk sahibi kılar. Eski yaşına döndüğünde gerçekte babaannenin de olgunlaşmış olduğunu görürüz ve bundan sonra daha uyumlu bir kaynana olacağını tahmin ederiz. Filmde oyunculuklar harika, film müzikleri muhteşem ve görüntü yönetmeni övgüyü hak ediyor. Bu film, ikinci filmle birlikte, Vietnam sinemacılığının büyük aşama kaydettiğini gösteriyor. İkinci film ' geleneklere göre 10 yaşında evlendirilen bir Vietnamlı kızın öyküsü' diye tanıtılmış; ancak bu tanıtım, filme büyük haksızlık. Üstelik, böyle bir gelenek bugün Vietnam'da varmış ve yaygınmış gibi bir yanlış anlamayı da besliyor. Film, aslında, Fransız sömürge döneminden (20'ler, 30'lar ve 40'lar) sosyalist döneme geçişte, Vietnam aile yapısının dönüşümüne dair başarılı bir anlatı (2). Sömürge döneminde kimi aileler eski Çin'den esinlenme gelenekleri sürdürmektedir. Bunlardan biri de 'beşik kertme'nin bir benzeri olarak 'yatak kertme' olarak adlandırılabileceğimiz çocuk yaştaki evliliklerdir. Aileler karar verirler ve geleneklere göre kız çocuğu erkeğin evine taşınır. Ailede baba bir eski zaman alimidir. O zamanlar Vietnamca Çin harfleriyle yazılıyordu ve çok az kişi okuma-yazma biliyordu. Sosyalist dönemden bu yana (1945 ve sonrası) Latin harfleriyle yazılıyor. Hikayemiz Çin harfleri döneminde geçiyor. Baba oğluna okuma-yazma öğretiyor ama gelinine asla. Gelini toplumun dayattığı geleneksel roller içinde kendinden memnun yaşayıp gidiyor, büyüyor, olgunlaşıyor. Alimin öğrencilerinden biri gerilladır; Fransız sömürge yönetimine karşı onu bahçelerinde saklarlar. Sonra yıllar geçer; anlatı bize ne olup bittiğini söylemez ama sezdirir. İşte bu bir anlatı ustalığı. Sosyalist döneme geliriz artık. Anne-baba çoktan ölmüştür. Çocuk yaşta evlendirilen oğlan ve kız, birer yetişkin olmuşlardır. 3 çocukları vardır. Artık tarlalar kamusallaştırılmıştır; kooperatif usulü üretim söz konusudur. Evet sosyalizm vardır ülkede ama kötü insanlar bu düzende bile çıkar sağlayabilmektedir. Başkişimiz, haksız yere, zimmetine para geçirmekle suçlanır. Onu komün toplantısında tek koruyan, genç muhasebeci kız Lanh'dır. Başkişimiz komünden atılmakla kalmaz, zimmetine geçirdiği iddia edilen parayı da geri ödemesi istenir. Hoparlörlerden nasıl bir 'hain' olduğu anlatılır. Artık köyde duramaz hale gelmiştir; borcu ödemesi de olanaksızdır. Üstelik bu borç, ödeyemezse ailesine yıkılacaktır. Köyü terkeder, 'Yeni Ekonomik Bölge' olarak adlandırılan yerde çalışıp para biriktirmeye başlar. Ancak, Lanh da peşinden gelir, karı-koca hayatı yaşamaya başlarlar. Okuması-yazması olmayan baş kadınımız 3 çocuğuyla geçinmeye çalışmaktadır. 'Evin reisi', aileyle bağını tümüyle kesmiştir. Para yollamayı bırakın, haber bile yollamaz. Bu süreçte kadıncağız çocuklarından okuma-yazma öğrenir. Çocukları sosyalizm döneminde okuma-yazma öğrenmiştir; ama geleneksel toplum, kadıncağızı bu temel haktan mahrum bırakmıştır. Kocası da ona okuma-yazma öğretmeye yanaşmamıştır. Yani aslında kocanın sosyalizm döneminde bile geleneksel rolleri koruduğunu görüyoruz. Lanh ise, okur-yazardır, sosyalizmin yeni insanlarından biridir. Dolayısıyla, bu anlatıda, geleneksel Vietnam'ın eski kadını ile sosyalist Vietnam'ın yeni kadını arasındaki toplumsal olmasa da kavramsal bir çatışmaya tanık oluruz. Kadıncağız sonunda okuma-yazma öğrenir. Orağın 'c' gibi olduğunu, kuyununsa kocaman bir 'o' olduğunu hayretle farkeder. Bir tanıdığın kamyonuna atlar, yalınayak ormanlar aşıp kocasını bulur. Biraz konuşurlar, ona kitaplarını verir. Kitapların arasında ona notlar yazmıştır. O sırada Lanh gelir. Başkişimiz çocuklarını özlemeye başlar. Üstelik karısı ona önemli bir haber verir: Kooperatifte ona kumpas kuranların foyası ortaya çıkmış, itibarı iade edilmiş, borcu silinmiştir. Sonunda dönecektir. Bu filmin doğa manzaraları muhteşem. Köylü yaşamı başarılı bir biçimde verilmiş. Aslında filmin açıkça olmasa da hafiften verdiği ileti şu: Kadının özgürleşmesi yine kadının elinde. Az önce belirttiğimiz gibi, bu iki film de, Vietnam sinemacılığının ileri bir noktada olduğuna ikna olmak için yeterli. Vietnam sinemacılığının bir dönemi belgesel tadındaki Vietnam-Amerikan Savaşı filmleriyle geçti. Artık ülke daha sanatlı ve konu genişliği açısından daha çeşitli bir noktada. Görüntü yönetmenliği üst düzeyde, oyunculuklar başarılı, anlatılar ise insanı içine çekiyor. Bu filmlerin ödül almasına şaşmamak gerek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/dramacum-bukres-ve-dunyada-bir-kose-istanbul-sunar-ten-rengi-muzikli-oyun/", "text": "Sulukulelihiphopçu gençleri canlı dinlemek ister misiniz? Peki onların hikayelerinden yola çıkarak yazılmış bir oyun izlemek ister misiniz? Doğru yerdesiniz! Ten Rengi, hayatı boyunca inkar ettiği kimliğini artık kabullenmek isteyen bir baba ile bilinmeyen bir geçmişle tanımlanmayı reddeden kızının öyküsü. Sulukuleli üç genç Gizem Nalbant, İsmail Taşpatlatan ve Emre Önceğiz'inTen Rengi için besteledikleri rap müzik ve oluşturdukları hiphop dans performanslarıyla bezenmiş oyun, Sinan Arslan ve Sanem Öge'ninoyunculuklarıyla bir ailenin jenerasyonlar boyunca Roman kimlikleri üzerinden yaşadığı reddedişler ve kabullenişleri anlatıyor. Oyunu Romanyalı AndreeaValean yönetiyor. Ten Rengi, Dünyada Bir Köşe Sahne Sanatları Festivali kapsamında ilk temsilini 4 Ekim'de yaptıktan sonra Bükreş'te 2 performans gerçekleştirdi. Oyun, ikincikat-karaköy sahnesindesezon boyunca devam edecek temsilleriyle seyircilere eşsiz bir tiyatro deneyimi vaat ediyor. Derya Nüket Özer, Kemal Vural Tarlan, Hacer Foggo, Metin Salih Şentürk, Cem Avcı, Aysun Koca, Erkan Karabulut, Yeşim Özsoy ve Mustafa Karabulut'a teşekkürlerimizle. Tandem Turkey, EuropeanCultural Foundation, MitOst, Anadolu Kültür, StiftungMercator, Administration of theNationalCulturalFundRomania, DimitrieCantemirRomanianCulturalInstitute İstanbul, Roman Hakları Derneği, Yeni Metin Yeni Tiyatro, Yücel Kültür Vakfı'nın desteğiyle. Ten Rengi, Tandem Turkey kapsamında İstanbul'dan Köşe ve Bükreş'ten dramAcum kurumlarının 1 yıllık işbirliği ve araştırma projesi İstanbul-Bükreş Oyun Hattı'nın ürünü. Oyun metni yazılmadan önce araştırma ekibi detaylı bir röportaj süreci gerçekleştirdi. Oyun, Romanya'da Babadağ ve Köstence'den, İstanbul'da Sulukule, Kuştepe ve Balat'taki Roman topluluklarından ve Hatay ve Gaziantep'te yaşayan Dom topluluklarından bireylerle yapılan 40 adet röportaja dayanılarak Romanya'danAlexandruBerceanuve Yeni Metin Yeni Tiyatro yazarlarından Ayşıl Akşehirli tarafından yazıldı. Gizem Nalbant, İsmail Taşpatlatan ve Emre Önceğiz'in oyunda seslendirdikleri ve sözleri tamamen kendilerine ait olan 13 şarkı ile zenginleşti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/ecevityazilari-org-yayinda-bulent-ecevitin-1950den-1961e-tum-gazete-yazilari/", "text": "5 Kasım'da ecevityazilari. org adresinde erişime açılıyor. SALT, Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı'nın iş birliği ve sanat tarihçisi Sarah-Neel Smith'in araştırma direktörlüğünde, Bülent Ecevit'in 1950 ile 1961 yılları arasında başta Ulus olmak üzere çeşitli gazeteler için Türkçe ve İngilizce dillerinde kaleme aldığı yaklaşık 1500 yazıyı bir veri tabanına dönüştürdü. Dört yıl süren proje kapsamında, tüm gazete kupürleri ve ilgili sayfalar fotoğraflandı ve tarandı; SALT Araştırma'da sayısal ortama aktarılan yazılar, ayrıntılı kontrol süreçlerinden geçirildi ve aslına sadık kalınarak yayıma hazırlandı. ecevityazilari. org adresinde, yayım yılları ve konularına göre, gazete sayfalarının görselleri eşliğinde erişime açılan yazılardaki yazım ve dizgi hataları da mevcut şekilde korundu. Ecevit'in 1950'lerdeki pratiği, 1961'de Çalışma Bakanlığı ile başlayan ve 2000'lerin başına kadar süren siyasal yaşamına kıyasla az bilinir. Oysa, söz konusu dönemde olağanüstü bir üretkenlikle kaleme aldığı kültür yazıları, sanat eleştirileri, siyasi analizleri ve gezi yorumları, sivil yaşam ve demokrasi üzerine korunması gereken bir literatür oluşturur. İlerleyen yıllarda geliştireceği fikirlerin ilk nüvelerini taşır ve yaşamında sanatın önemini irdeler. Bu veri tabanı projesi, doktora araştırmaları döneminde SALT'ın konuk ettiği Sarah-Neel Smith'in, İkinci Dünya Savaşı sonrası sanat ve demokrasi konularında yürütülen uluslararası tartışmalara Ecevit'in katılımını irdeleyen çalışmalarıyla ivme kazandı. Proje süresince, Rahşan Ecevit-Bülent Ecevit Bilim Kültür ve Sanat Vakfı'nın kurucu üyesi Emrehan Halıcı ile Rahşan Ecevit ve kardeşi Asude Aral araştırma sürecini kolaylaştırıp eksik belgeleri tamamladı. Koleksiyon görüntülemede kullanılan açık kaynak web-yayın platformu Omeka'nın özelleştirilmesiyle oluşturulan ecevityazilari. org'un yazılım ve tasarımı iç kaynaklarla gerçekleştirilmiştir. Sarah-Neel Smith Maryland Institute College of Art'ın Sanat Tarihi, Teori ve Eleştiri Bölümü'nde öğretim görevlisidir. Modern Orta Doğu'da sanat, küresel ve karşılaştırmalı açıdan modernizm ile müze, sergi ve sergileme tarihi konuları hakkında araştırmalar yürütür. Çalışmalarına devam ettiği kitabı How to Build An Art World: Art & Politics in 1950s Turkey, savaş sonrası dönemde gelişmekte olan modern sanat dünyasında Ecevit'in konumunu inceler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/evren-ve-beden-ritm-rahim-raks-meryem-arican-rh-art-project-28-13-kasim-2016/", "text": "temasını şu sözlerle anlatıyor: Dans... Birisiyle ya da tek başına, birikimimizin eşsiz disipliniyle buluşarak, özgün sonuçlarına gelişti. oluşun göstereni olma rolünü üstlenerek imgeleşir. Aşırı materyalistleşen günümüz yaşantısında insan için sağaltıcı, eksikliği duyulanı tamamlayıcı olan, sanatın doğasıdır. Üreterek,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/heyt-be-fanzinin-yeni-sayisi-cikti/", "text": "Heyt be! Fanzin, bilgisayar kullanılmaksızın tüm mizanpajını kolaj mantığı, dada ve punk estetiği ile çözümleyen, bu bağlamda dijitale karşı analogu savunan bağımsız bir sanat fanzini yayını. Uzay temalı 9. sayısını çıkartan Heyt be! Fanzin'in bu sayısında performanslar, sergiler ve sıradışı projelerle imza atan sanat kolektifi Ha Za Vu Zu ve nowave, garage, post-punk müzik grubu Reptilians From Andromeda ile gerçekleştirilen röportajların yanı sıra Bunlar Dinlenir Çünkü de Elektro Hafız, The Raws, Still Corners ve KZA, Sanat Ortamları +Uyanan Adam çizgiromanları, Haberler Naberler ve Açık Stüdyo Günleri /// Open Studio Days ile ilgili içerikler mevcut. Ayrıca Heyt be! Fanzin'de Uzay kapsamındaki yazılarıyla Semra Doll, Barış Sinsi, Deniz Çamcı, Emre Altundağ, İllüstrasyon ve görsel sanat çalışmalarıyla Zeynep Beler, Rafa Industriasdoc, Hans Hans Hans, Rosie Eisor, Cem Ozturk, Huri Kiriş, Mehmet Akçakoca, Ali Özkul, Sedef Karakaş ve Deniz Beşer yer alıyor. Bunun dışında 32 sayfalık fanzinin 16 sayfası renklı, 16 sayfası siyah beyaz olarak baskıdan raflara geliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/hulya-kupcuoglu-fahri-ozdemir-bu-sehirden-kazandiklarimizi-bu-sehre-vermek-gibi-bir-derdimiz-var/", "text": "İzmir'de yaklaşık 2 sene önce kurulan Folkart Gallery, şu sıralarda Suriyeli şair Adonis ve Türk çağdaş sanatının önemli temsilcilerinden Habip Aydoğdu'yu ağırlıyor. Proje direktörlüğünü Fahri Özdemir'in yaptığı 'Kan Kırmızı' adlı serginin küratörü ise Zeynep Yasa Yaman. Sergide, sanatçıların ortak ürettikleri işler, hem kendi disiplinlerine hem de ortak bir paydaya işaret ediyor. Bu ortak payda, Orta Doğu'nun derin tarihi yanı sıra günümüzde yaşanan savaş dönemine, şiddete, yaşamdan veya topraktan kopuşlara, ayrılıklara işaret ediyor. İçinde yaşadığımız şu günlerde iki farklı disiplinin ve iki farklı kültürün bir aradalığı ortak bir söz söyleme, birleştirme ve barış adına önemli bir rol oynuyor. Sergide, sanatçılar birbirlerinin ürettiklerine müdahaleleri, kaligrafik, imgesel ve çizgisel titreşimlerle tuval ya da kağıt yüzeyinde uyumlu ancak farklı, renkli ama sesli, toplumsal ama bireysel, gerçek ama düşsel, gergin ama çelişkili ilişkiler ve ikilemler üzerinden sözünü söylüyor. 26 Aralık'a kadar izlenebilecek olan 'Kan Kırmızı' adlı serginin proje direktörü ve her iki sanatçıyı bir araya getiren, projenin oluşmasında önemli katkıları olan Fahri Özdemir ile Folkart Gallery'nin kuruluşu, bir galeri olarak izledikleri yol ve projeleri hakkında konuştuk. Fahri Özdemir : Yaklaşık 2 yıl önce bir sergi getirmek istedim İzmir'e ve sponsorlukla ilgili bir başvuruda bulundum 'Folkart'a. O zamanlar istediğimiz 1-2 galeri vardı ama onlar olmamıştı. Folkart Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Mesut Sancak ile görüştüğümüzde, burada bir galeri yapma fikri doğdu. F. Ö.: Sayın Mesut Sancak, galerinin başına geçeceksen yapalım, sonuna kadar da arkanda dururum' dedi. Ben de söz verdim. İşe başlar başlamaz bir danışma kurulu oluşturdum. F. Ö.: Doğan Hızlan, Hüsamettin Koçan, Hanefi Yeter, Çerkez Karadağ, Kemal Tufan, Habip Aydoğdu gibi isimler bulunuyor. Bu kurulla beraber beş yıllık bir program yaptık. F. Ö.: Evet, açılalı 18 ay oldu ve 80 bin kişi sergilerimizi izledi. Bu çok ciddi bir rakam ve çok yoğun çalışıyoruz. Şöyle bir şey yaptık. İstanbul'un getireceği sergileri biz İzmir'e getirdik. Mesela Bir Salgado sergisi gibi... Hedefler büyük olunca, dolayısıyla istediğimiz seyirci ivmesini yakalıyoruz. Tek handikapımız, şehir merkezinde olmamamız, merkez de olsak, bu rakam çok rahat 3 katına çıkabilir. Hoşuma giden şu; Buraya gelen 80 bin insanın bilinçli olarak gelmeleri, geldiklerinde rahatça burada çaylarını kahvelerini içebildikleri gibi sohbet edebilecekleri yerler de mevcut. F. Ö.: Ocak ayının 12'sinde Bedri Rahmi sergisi açıyoruz. Çok kapsamlı bir retrospektif olacak ve bugüne kadar hiç sergilenmemiş, ortaya çıkmamış eserleri sergileyeceğiz. Bazı koleksiyonerlerin elinde bulunup da hiç sergilenmemiş olan eserler de olacak. F. Ö.: Eserlerin çoğu ailesinden ama dediğim gibi bilinmeyen ve daha önce sergilenmemiş eserler olacak sergide. Bazı eserleri de şu an restore ediliyor, onları da koyacağız sergiye. F. Ö.: Biz satışa kapalıyız. Folkart Gallery, Saya Holding'e bağlı Folkart Yapı'nın sosyal sorumluluk projeleri içinde değerlendirilmesi gereken bir kurum. Sanatseverlere karşılıksız hizmet eden bir kurum burası. F. Ö.: Yaz aylarında, Haziran ayından Eylül ayına kadar kapalıyız. Bu süreçte 200 tane öğrenciye burada ücretsiz resim kursları veriyoruz. 5-11 yaş grubuna. Sadece resim de değil, okuma alışkanlıklarını geliştirme gibi başka dersler de veriliyor. Bizim, bu şehirden kazandıklarımızı bu şehre vermek gibi bir derdimiz var. Sanatla şehrimize daha faydalı olacağımızı düşünüyoruz. F. Ö.: 5 yıllık projeleri biz kendimiz yaptık. Dışarıya kapalı değiliz. Ticari amaç olmayan, ciddi bir proje olursa açığız. F. Ö.: Herhangi bir sergi ya da retrospektif sergiler bana çok sıradan geliyor. Burada bir yanlış anlaşılma olmasın. Tabii ki ölmüş olan sanatçılar için başka alternatif yok. Yaşayan sanatçılar için buna karşıyım. Yaşayan sanatçılarla proje bazlı çalışmalar üretmek yanlısıyım. Örneğin şu anda içinde olduğumuz sergi, bu yılın en önemli sergilerinden biri olarak adlandırılıyor. F. Ö.: Adonis de Habip Aydoğdu da benim yakın dostlarım. 2013 yılında Adonis benim konuğum olarak İzmir'e gelmişti. Tesadüf eseri Habip Aydoğdu'nun da burada sergisi vardı. Sergiyi gezmeye gittik ve Adonis çok etkilendi. Bu proje aklımdaydı zaten. Aradan 6-7 ay geçti ve ben bu kurumun başına geçince önce Habip Aydoğdu'yu aradım ve projeden bahsettim. 'Resim ve şiir buluşmasına var mısın?' dedim. 'Varım, ama kim olabilir?' dedi. 'Hemen Adonis'i aradım. Projeden bahsettikten hemen sonra neredeyse haftasında Türkiye'ye geldi ve görüştük. Ankara'da çalıştılar. Ardından İzmir'de çalıştılar. Müthiş bir proje çıktı ortaya."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/07/levent-oyluctarhan-arttoprak-tuyap-8-salon-12-20-kasim-2016/", "text": "2011 yılında mezun oldu. Çalışmalarına Eskişehir'deki atölyesinde devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/08/ii-uluslararasi-selanik-cagdas-sanat-festivali-son-basvuru-tarihi-21-kasim-2016/", "text": "Leonardo da Vinci Bir resim biliminden bahsetmek gerekir demiştir. Leonardo'nun resim biliminden bahsetmek istemesi; bugün Sanatsal Yeti alanları dediğimiz Sanat Eğitimi, Sanat Tarihi, Sanat Felsefesi, Sanat Sosyolojisi, Sanat Psikolojisi, Mitoloji ve İkonografi, Arkeoloji, Antropoloji gibi bilimsel disiplinlerin sanat yapıtlarından bağımsız düşünülemeyeceği ve yeniden üretilemeyeceğine ilişkin öngörüsünün ne denli güçlü olduğunu göstermektedir. Goethe, Türk şaman kültüne hayranlığının bir göstergesi olarak Sujede çok şey vardır, ama nesnede daha çok şey vardır. Hem de ne çok şey! der. Madde dünyasının önemli bir parçası olan insana ve insanın kendine özgü, bilinçli ve yaratıcı eylem ile üretim süreçlerinde madde dünyasına müdahale ederek ortaya koyduğu yapıta, yapıtın kalıcılığına ve önemine vurgu yapar. Rus düşünürü Çernişevski Biz, geçmiş uygarlıklara ait bilgileri onların ürettikleri yapıtlardan öğreniyoruz derken, Leonardo'ya atıfla; yapıtın, gündelik hayatı, evrensel hayatı ve yaşamı bilimsel bağlamlarıyla yorumlayan ve yeniden üretilmesine katkı sağlayan özelliklerini vurgulamaya çalıştığını iddia edebiliriz. Sanat ve Sanat Eğitimi alanlarında yapıt ve yaşantıyı temel alan, gündelik hayatı, evrensel hayatı ve yaşamı inceleyen, yorumlayan ve yeniden üreten anlayışla, Pinelo Gallery tarafından organize edilen MADEBYARTIST 2016 etkinliklerinin ikincisini düzenlemekteyiz. ULUSLARARASI SELANİK ÇAĞDAŞ SANAT FESTİVALİ kapsamında 08-11 Aralık 2016 tarihleri arasında II. ULUSLARARASI SELANİK SANAT ve SANAT EĞİTİMİ SEMPOZYUMU Yunanistan'ın Selanik kentinde gerçekleştirilecektir. Sanat ve Sanat Eğitiminde Yapıt ve Yaşantı konulu bu sempozyum, tüm Sanat ve Sanat Eğitimi disiplinlerine açıktır. Değerli katkılarınızı ve katılımlarınızı bekliyor, iyi çalışmalar diliyoruz. Katılımcılara katılım belgeleri sempozyum sırasında teslim edilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/08/nietzsche-sempozyumu-raymar-otel-ankara-20-kasim-2016/", "text": "Sempozyuma dinleyici olarak katılmak için kayıt yapmanız gerekmektedir. Tüm kayıt işlemleri online olarak gerçekleşmektedir. Sempozyum bitiminde dinleyici olarak katılanlara katılım belgesiverilecektir. Tüm koşullar ve detayları için tıklayın. Etkinlik gelirleri Düşünbil, Libido ve GodFather dergileri bütçelerine bağış olarak aktarılmaktadır. Bu nedenle kayıt iptali yapılmamaktadır. Alınan her ödeme dergilerimizin okurlarımıza daha iyi şartlarda ulaşabilmesi için kullanılmaktadır. Etkinlik ücretini yatırırken banka masrafları katılımcıya aittir. Lütfen banka masraflarını hesaplamayı unutmayınız. 0-25 yaş indiriminden yararlanacak katılımcılarımızın kimliklerinin ön yüzünü tarayarak ya da fotoğrafını çekerek dusunbil hotmail. com adresine, konu kısmına Nietzsche Sempozyumu Kimlik yazarak, göndermeleri gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/08/utku-varlik-niyazi/", "text": "Güzel Sanatlar Akademisi'nde okumak bir şanstı o yıllar. İhtilal sonrası ılık esen özgürlük, kültür ortamını da hemen etkilemişti; yabancı ülkelerin kültür etkinliklerinin yolu Akademi'den geçiyordu. Konserler, sergiler, konkurlar ve de kurduğumuz sinema kulübü, bizi sanatın çekim alanına sokmuştu, kendimizi sanatçı olarak görüyorduk. Unutmayalım bizden önceki kuşakların yaşadığı aynı ortama, aynı hocalara düşmüştük; sonuçta son on yılını yaşadığımız bir biyosfer oldu ve de kimse kopamadı. Bugün bile anılarımızın çakıştığı kutsal bir mekandır Akademi. Öğrencilerin çoğu Anadolu'dan gelirdi; ama o yıllar bugün yaşadığımız parodoks yoktu taşraya özgü. Genellikle Akademi mezunu resim öğretmenleri yönlendirirdi yetenekli gördükleri öğrencilerini, sanata ya da Akademi'ye, yoksa kimin haberi olacak bu okuldan. Nereden gelirse gelsin, kısa bir süre sonra sanat ortamının rahatlığında, sanatçı olmanın kalıplarına uyar, onun kabuğuna girerdi. Ünlü ressamlara özenti, bohem yaşama, kendini biraz dağıtmak, sanatçı olmanın dışa vuruşuydu; adamına göre de değişirdi. Öte yandan İstanbullu, yabancı kolejlerde okumuş, zengin ailelerin bakımlı çocukları, güzel kızları bu kozmopolit ortamın albenisiydi. Sabah atölyede modelden çalıştıktan sonra günün geri kalanı kantinde ya da Çaycı Ahmet'in çevresinde geçer, kütüphaneye giden azdır, okulda yapılan sergi açılışları, konserler, sinema, müzik seansları, Boğaz kıyısında, rıhtımda ya da okulun karşısındaki topluca gittiğimiz, ucuz şarap içtiğimiz Şükrü ve Niyazi! Bazen atölyeden topluca çıkılır ve karşıya Niyazi'ye gidilirdi; Taksim'e çıkan yokuşun başındaki ilk sokakta, Çelebi Hamamı Sokak! Yalnız kuru fasulye ve pilav olan bu lokantada şarap, Niyazi'nin oğlu Nuri'ye para verilip yakındaki bakkaldan alınırdı. Nuri, Niyazi'nin beş çocuğunun en büyüğüydü; çarpık kafası ve dik bakışının ötesinde o günlerde farkında olmadığımız bir otizmin sonucu, kafadan çatlak bir çocuk kimliği yapıştırılmıştı ona. Niyazi'yi ırgalamazdı bu, oğlanın dikliğini; aniden kafaya inen bir şaplakla yanıtlardı ve farkında olmadan.. it oğlu it dediğinde, Nuri yandaki köhne evin bahçesinden, lokantanın bakımsız arka bahçesine kaçardı ve buradan güya ışık alsın diye açılan küçük bir pencereden, Akademi'den gelen kızları gözetler, sürekli otuzbir çekerdi, bazen kendinden geçip kafası pencereye vurduğunda, bunu bilenler, o pis pencerenin çerçevelediği görüntüde cama yapışmış eğri bir kafa ve kırmızı bir surat görürlerdi! Niyazi yaşından önce yaşlı, büyük bir kafa, alnı biraz açık ama dağınık saçlı ve unutulmuş bir sakal, yüzünün en karanlık bölgesi oluyordu. İlk bakışta hemen gözleriyle karşılaşırdınız; sanki yarı uykulu ya da şehvetten hafif süzülmüş bu gözlerle, ocaktaki iki tencerenin arkasında oturup, aralıktan kızların filmini çekerdi. Nuri'nin arka pencerede ne yaptığını görür ama sesini çıkartmazdı; ne de olsa oğlu, o da nasibini alsın. Tanıdığımızdan bu yana, karısı sürekli hamileydi. Belki dünya yüzünde en mutsuz bir kadın diyebilirdiniz, kucağında bebekle Niyazi'ye yardım etmek ister ve de sürekli azarlanırdı; Niyazi istemiyordu yaptığı bu göz banyosunun kendi gerçeği tarafından kesilmesini! Lokantanın üstündeki harabe katta otururlardı, içinin ne halde olduğunu hiç düşünmek bile istemedim. Gerçekte, o civarda çalışan işçilere sattığı iki üç porsiyon kuru fasulye pilavla bu ev nasıl dönüyor bilinmez! Biz oraya yalnız şarap içmek için gidiyorduk; ama yine okuldan gelip burada karnını doyuranlar giderek Niyazi'yi kafakola almışlardı; öncelikle Şener Akmen ama yemek yemek için değil, Niyazi'yle ne dümen çevirirdi meçhul! Şener, İzmir'den gelmişti, liseyi de Akademi'de okuduğu için bizden daha tecrübeliydi. Annesinin ünlü bir kadın terzisi olduğu söylenirdi. Başından silkelemek için İstanbul'a göndermiş! Şener'i tanıdıktan sonra belki annesine hak verirsiniz. Zayıf, sarışın; açık mavi gözleri, keskin sivri burnu ve Asterix Le Gaulois misali, konuşurken durmadan çekiştirdiği bıyıklarıyla, sanki bu çizgi romanın içinden çıkmıştı. Konuşmazdı, tıslardı; bir bela, hem de; geceleri Beyoğlu'nun en karanlık, ücra yerlerinde daha karanlık adamlarla dostluğu, onu dokunulmaz kılmıştı. Çevresinde ismini 50 yıllarının Bill Haley ve Komet'lerinden almış Komet'leriyle dolaşırdı. Örneğin Çorum'dan gelip bir yılda Akademi'de kabak çiçeği gibi açmış Gürkan Coşkun; bunu daha sonra kendine isim edindi. Şener, Niyazi'yi resim karşılığında kuru fasulye ve pilav için doldurmuştu; bunu duyanlar, konkurlarda kazanamadıkları tuvalleri Niyazi'ye getirmeye ve duvarlara asmaya başladılar ama Şener hemen bir jüri kurup, kötü resimleri eledi. Haksız da değildi Şener; yıllar sonra, Niyazi eğer yaşasaydı gerçekten zengin olurdu, duvarlarda asılan resimlerin çoğu bu gün 500 metre ötede İstanbulModern'de. Şener'in ileri görüşleri bununla bitmiyordu; conceptuel sanat daha ortada yokken, Akademi konkurlarında olmadık enstellasyon ve absürt projeler üretirdi; Eyfel Kulesi'ni pembeye boyamak ya da Galata Kulesine bir İngiliz kaput geçirmek gibi... İçinde çöplerin olduğu çöp tenekesini sergilemişti. Yaptığı pentürler de Burhan Uygur, Komet, Mustafa Şener'i vs. etkiledi, ne yazık bu resimler de çöpe atılmıştır kanımca. Şener sanat konusunda da pesimistti. Bir gün salonda yaptığımız sanatın geleceği konusundaki tartışmada sorduğu.. kol böreği mi yoksa sanat mı? sorusu daha sonra çok popüler bir deyim oldu. Bu tartışmanın sonunda sanatçının varoluşu kavramını da YER SE! olarak noktalamıştı. Atölyedeki kız arkadaşlarımızın doğum günleri de Niyazi'de kutlanırdı; bir öğleden sonra rezervasyonu yapmak gerekiyordu Niyazi'ye. Söylemek gereksiz; baba ve oğul için sanki bir bayram muştusuydu! Her türlü gereken içki ve yiyecek alındıktan sonra kızlardan birinin Grundig teyp aygıtı, taşınabilir; o yıllar ses ve müzikle ilgili tüm çalacaklar ve plak piyasada çok az ve pahalıydı. Teype o yılların en gözde popüler müzikleri kaydedilmişti, içkiyle biraz kaydıktan sonra slow dans da programın içindeydi. Bunu duyan Mimarlık Bölümü'ndeki bazı arkadaşlarımız da katılırlardı, onlar kızlara daha güvence sağlardı; ileride serseri olmayıp mimar olacakları için! Herkes duygulu; teypten Gilbert Becaud'nun Nathali şarkısı bizi Cafe Pouchkinee götürürken, Niyazi şarapla Şener'in verdiği zulayı çekiyor, tencerelerin arasından sarışın İzel'i gözleriyle yiyordu, Nuri ise arka pencerede alı al moru mor! Niyazi ne kadar Akademi'de popüler oluyorsa da ekonomik yönden değişen bir şey yoktu, istemeden bistro olmak ona fazla bir kazanç getirmiyordu. İçkiye yatırım yapmak belki ona bir kar sağlayabilirdi ama parayı nereden bulacaktı! Gelen giden, yol gösterenler, tavsiyede bulunanlar; öncelikle dükkana bir dekorasyonun gerekliliğinin altını çiziyorlardı. Mimariden birkaç kişi kağıtlara bir şeyle karalamışlardı, Niyazi gururla bunları gösteriyordu; öncelikle kuru fasulye ve pilavdan çıkmalıydı, gerçek bistronun gerektirdiği kolay yiyecekler, mezeler olacaktı. Bir şarap evi daha da mantıklıydı, birisi de Bozcaada şaraplarının sahibini tanıdığını söylemiş, onun sponsorluk olasılığını da projeye koymuştu! Kürt Necati yatıştırdı Niyazi'yi, tencereler, masalar tekrar içeriye girdi, çevredeki bakkal çakkal olaya el koydu, para topladık ve de bundan sonra kimse dekorasyondan söz etmedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/09/ekavda-gecmiste-bugune-22-11-2016-10-01-2017/", "text": "Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, sanat ortamımızın geleceğini hem sanat öğrencilerine burslar sağlayarak, hem de çeşitli kültür-sanat projelerini hayata geçirerek 25 yıldır destekliyor. Sanata olan bu benzersiz katkı, 2000 yılından beri farklı alanlardan ve kuşaklardan görsel sanatçıların sergilerine ev sahipliği yapan EKAVART GALLERY ile güçleniyor. EKAV'ın kuruluşunun 25. yılı nedeniyle Marcus Graf'ın küratörlüğünü üstelendiği sıra dışı karma sergi 25 / 25, EKAVART GALLERY de kendi çalışmalarını daha önce solo veya karma sergilerde sanatseverlerle buluşturan 25 sanatçıyı bir araya getirerek, vakfın geçmişini ve bugününü yansıtıyor. Klasik beyaz küp estetiğine karşı alternatif olan ve farklı bir konsepti içeren 25 / 25 sergisi, sanat eserlerini ve sanatçıların sözlerini birleştiren çoğulcu ve heterojen sergi tasarımında, dünden bugüne yolu EKAV dan geçen, genç ve orta kuşak sanatçıları ağırlıyor. Böylece, sergi sadece şu anki bizim dünyamızın yapısı ve onun çağdaş sanat durumu ile değil, aynı zamanda EKAV'ın ve galerisinin çok katmanlı yapısıyla da ilişki kuruyor. 1991 yılından beri Sanat geliştirir, sanat iyileştirir, sanat birleştirir sloganı ile çalışmalarını sürdüren EKAV, sanatçıların farklı ritimlerle dile getirdikleri eserlerinden oluşan sergiyi 25. yılında sanata gönül vermiş tüm sanatseverlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyor. Ali Alışır, Ardan Özmenoğlu, Balkan Naci İslimyeli, Belkıs Balpınar, Beyza Boynudelik, Ceyhun Topçu, Dilara Mataracı, Erdal İnci, Gaye Su Akyol, Genco Gülan, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, İlsu Aslan, Lara Kamhi, Leyla Emadi, Mercan Dede, Muzaffer Akyol, Nesren Jake, Nezih Çavuşoğlu, Pınar Yoldaş, Refik Anadol, Server Demirtaş, Sevim Kaya, Seyyit Bozdoğan, Sezer Arıcı, Yalçın Bilgin. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonu www. arttv. com. tr'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/10/lutfiye-bozdag-egosapiens-selin-kandemir-sergisi-derinlikler-sanat-merkezinde/", "text": "Derinlikler Sanat Merkezi, 18 Kasım- 10 Aralık 2016 tarihleri arasında Selin Kandemir'in egosapiens solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Selin Kandemir'in sergisini şöyle değerlendiriyor; Selin resimlerinde İnsanlığa ait kolektif bilinçaltının mitolojik arketiplerinden yararlanıyor. İnsanın evrensel bilince ulaşma isteğiyle sorduğu sorulara yanıt arıyor. Doğa ile doğaüstü, bilinç ile bilinçdışı arasında gezinen insanın kendini arayışı, Selin'de plastik dilin imkanları içinde kendini aramasına eviriliyor. Kapitalist sömürü çağında, üretimin ve tüketimin son sürat devam ettiği, doğanın talan edildiği, değerlerin alaşağı olduğu bir dünyada, absürtlüğün geldiği son noktada Selin, alegori yapmayı seçiyor ve düş dünyasına, hayallerine, insanlığın en eski arketiplerini barındıran mitolojiye başvuruyor. Çıldırmamak için oyunsu olandan, eğlenceli, masalsı ve mitsel olandan bir dil üretiyor. Grafik tasarım, resim ve fotoğraf eğitimi alan sanatçı, Pileksiglas üzerine yaptığı resimlerinde, led ışıklar yardımıyla mitolojinin büyülü dünyasına izleyiciyi dahil ediyor. Işığın büyülü yansımaları, pleksinin geçirgenliğiyle buluştuğunda, renklerin yayılmasıyla fantastik bir çekicilik ve ruhani bir aura yaratıyor. Selin Kandemir'in egosapiens solo sergisi 18 Kasım- 10 Aralık 2016 tarihleri arasında Derinlikler Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/10/tolga-boztoprak-arttoprak-tuyap-8-salon-814-d-12-20-kasim-2016/", "text": "1970 Yılında Kars Sarıkamış' ta doğan sanatçı 1999 yılında Erzurum Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. Halen Avcılar Mehmet Baydar Lisesinde Resim Öğretmenliği yapmaktadır. Çalışmalarına kendi atölyesi olan Toprak Resim Atölyesinde devam etmektedir. BPSD kurucu üyelerinden olup, yönetim kurulundadır. Tolga Boztoprak, hayat içinde akıp giden zamansal süreçlerde, insan gerçekliğinin ve insana dair yaşam modellerinin izini süren bir ressam olarak karşımıza çıkıyor. Figür merkezli biçimlenen resimleri, insan üzerinden yapılacak farklı okumalara açık çalışmalar olarak değerlendirilmelidir. Tolga, şehir hayatının hareketli yapısı içerisinden yakaladığı görüntüleri, hayatın kendisinin sahne olarak şekillendiği, insanın ise bu oyunun baş aktörü olarak ön plana çıktığı ve insan gerçeği boyutundan bakıldığında, günümüz dünyasında toplumun büyük bir kısmının, hayatın çok hızlı akışı ve değişen değer yargıları çerçevesinde yalnız kendi gerçekliklerinin farkında olmaları sebebiyle göremediği, düşünemediği ve bu yüzden de, fazla dikkate almadığı karakterlerin vurgulandığı tiyatral görüntülere dönüştürüyor. Bu bakış açısı, Tolga'nın resimlerinin biçimlenmesindeki en önemli özelliklerden biri. Çünkü hayat içinden, farklı yaşam modellerinden almış olduğu izlenimi, şehir içindeki insan psikolojisinin bıraktığı etkinin bilincinde olarak yaptığı gözlemlerle de bütünleştirerek resimlerinde kendi sahnelerini yaratıyor. Ele aldığı karakterleri, her ne kadar ilk bakışta bir fotoğraf makinesinin kadrajı içinde yer alan, akıp giden yaşam içindeki sıradan insanlar gibi algılansa da, aslında her birinin farklı hikayelerinin olduğunu ve günlük hayat içinde her an karşımıza çıkabilecek insanlar olduğunu kavradığımızda bir gerçekle daha yüzleşiyoruz. Gün içinde karşılaştığımız bu karakterlerinde bir hayatı var. Şartlar ne olursa olsun yaşama tutunmak zorunda olan ve psikolojilerini ifadesel olarak da hissettiğimiz karakterler bunlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/11/deniz-gokduman-arttoprak-tuyap-8-salon-814-d-12-20-kasim-2016/", "text": "1990 1993 Balıkesir Z. Özkardaşlar Lisesinden mezun oldu. 1993 1994 Ressam Özdemir Yemenicioğlu'nun yanında Resim eğitimi aldı. 1994 Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümünü kazandı. 1994 1998 Prof. Dr. İsa Başlıoğlu, Prof. Dr. Nevhiz Tanyeli, Prof. Dr. Ramiz Aydın Resim ve Desen Atölyelerinde çalıştı. Sanat Tarihi derslerini Prof. Dr. Ayla Ersoy ve Prof. Dr. Tayfun Akkaya'dan aldı. Prof. Dr. İsmail Avcı, Prof. Dr. Ali Candaş ve Prof. Dr. Erol Özden'in Fotoğraf, Grafik ve Baskı Resim Atölyelerinde çalıştı. Prof. Dr. Ayşe Özel'den Tekstil Atölyesinde çalıştı. Yrd. Doç. Dr. Yunus Güneş ve Yrd. Doç. Dr. Pesent Doğan'ın Perspektif ve Temel Sanat ve Atölyesinde çalıştı. 1998 Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümünden mezun oldu. 1998 İ. T. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Görsel ve Çevresel Sanatlar Bölümü Yüksek Lisans Programını birincilikle kazandı. 1998 1999 İ. T. Ü. İnkılap Dil Enstitüsünde İngilizce hazırlık okudu. 1999 2002 İ. T. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Görsel ve Çevresel Sanatlar Bölümünde Yrd. Doç. Dr. Teoman Südor, Yrd. Doç. Dr. Ahmet Keskin, Öğr. Gör. Dr. Ferhan Gözgü Çelik Atölyelerinde çalıştı. Prof. Dr. Metin Sözen, Prof. Dr. Afife Batur, Prof. Dr. Ayla Ödekan'dan Sanat Tarihi dersleri aldı. 2002 İ. T. Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü Görsel ve Çevresel Sanatlar Bölümünde Yüksek Lisans tezini Soyutlama ve Kaligrafi olarak Öğr. Gör. Dr. Ferhan Gözgü Çelik Danışmanlığında bölüm birincisi olarak mezun oldu. 2005 Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Resim Öğretmenliği Bölümünde Doktora programını dereceyle kazandı. 2006 Marmara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü Resim Öğretmenliği Bölümünde Doktora programında Prof. Dr. Bünyamin Özgültekin, Prof. Dr. Basri Erdem, Prof. Dr. Erol Bulut atölyelerinde çalıştı. Prof. Dr. Tayfun Akkaya'dan Sanat Tarihi dersleri alarak ders aşamasını bitirdi. 1999 2000 Eyüp Otakçılar Lisesinde Resim Öğretmenliği yaptı. 2000 2002 Eyüp Lisesinde ve Eyüp Otakçılar Lisesinde Resim Öğretmenliği yaptı. 2002 2005 Eyüp Otakçılar Lisesinde ve Eyüp Otakçılar İlköğretim Okulunda Resim ve İş Eğitimi Öğretmenliği yaptı. 2005 2008 Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim Öğretmenliği'nde Öğretim Görevlisi olarak çalıştı. 2008 Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne atanmıştır. 2016 Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Öğretim Görevlisi Dr. olarak çalışmaktadır. 1998 Taranta Babu Kültür Merkezi Kişisel Resim Sergisi, 01 15 Haziran 1998, Beyoğlu, İstanbul. 2002 Yüksek Lisans Mezuniyet Sergisi, Haziran 2002, İTÜ Mimarlık Fak. , Harbiye, İstanbul. 2007 Piramid Sanat Galerisi Kişisel Resim Sergisi, 12 Nisan 7 Mayıs 2007, Beyoğlu, İstanbul. 2011 Ne İçindeyim Zamanın Ne de Büsbütün Dışında adlı Kişisel Resim Sergisi, Piha Kolektif, 01 20 Nisan 2011, Kadıköy, İstanbul. 2013 Yabancı adlı Kişisel Resim Sergisi, Art Suites Gallery, 13 Mart 06 Nisan 2013, Beyoğlu, İstanbul. 2014... Zaten Yoktular. adlı Kişisel Resim Sergisi, Ren Art Gallery, 03 21 Haziran 2014, Nişantaşı, İstanbul. 2016 Focus / Out of Focus adlı Kişisel Resim Sergisi, Piramid Sanat, 07 Eylül 16 Ekim 2016, Beyoğlu, İstanbul. 2007 Marmara Üniversitesi Kütüphanesi Resim Yarışması, İstanbul. 2007 Ege Üniversitesi Bilim Teknoloji Uygulama ve Araştırma Merkezi Hayalimdeki Bilim Adamını Çiz konulu Üniversiteli Öğrenciler Arası, Resim Yarışması, İzmir. 2008 Ümraniye Belediyesi Kent Yaşamı ve Engelli Vatandaşlarımız konulu Geleneksel 4. Resim Yarışması, , İstanbul. 2010 5. Çanakkale Resim Yarışması, , Çanakkale, İstanbul, Ankara. 2010 Silivri Kaymakamlığı, Silivri Belediyesi ve Silivri Kent Konseyi işbirliğinde gerçekleşen Silivri konulu Resim Yarışması, İstanbul. 2010 3. Ankara Barosu, Avukatlık Mesleği ve Adliyeler konulu resim yarışması, , Ankara. 2012 7. Çanakkale Resim Yarışması, , Çanakkale, İstanbul, Ankara. 2013 Ümraniye Belediyesi Zaman Tünelinde İstanbul Evleri ve Yaşam konulu Geleneksel 9. Resim Yarışması, , İstanbul. 2016 V. Bienal Internacional de Pintura de Guayaquil Alvaro Noboa'da Deniz Gökduman Mencion de Honor ödülü aldı. Ekvator. 2010 II. Biennial of Painting LUIS NOBOA NARANJO, 28 Nisan 28 Haziran 2010, Guayaquil, Ekvator. 2011 IX. Bienal Internacional de La Acuarela, 5 Aralık 2010 13 Şubat 2011, Meksiko City, Meksika. 2013 X. Bienal Internacional de La Acuarela, 13 Ocak 2013 17 Şubat 2013, Meksiko City, Meksika. 2015 XI. Bienal Internacional de La Acuarela, 11 Ocak 2015 08 Şubat 2015, Meksiko City, Meksika. - V. Bienal Internacional de Pintura de Guayaquil Alvaro Noboa, 28 Nisan 28 Haziran 2016, Guayaquil, Ekvator. 2008 III. Uluslararası Fabrikartgrup Çağdaş Sanatlar Festivali, 12 22 Temmuz, Uçhisar, Nevşehir. 2011 Odessa, I. Uluslararası Sanat Sempozyumu, Çalıştayı ve Sergisi, 15 Mayıs 25 Mayıs, Odessa, Ukrayna. 2011 7. Uluslararası Resim Sempozyumu 22 30 Ağustos 2011, Patras, Yunanistan. 2012 Art Suites Gallery 2012 Yaz Çalıştayı Bodrum 16 24 Haziran 2012, Bodrum, Muğla. 2013 Art Suites Gallery 2012 Yaz Çalıştayı Bodrum 15 23 Haziran 2013, Bodrum, Muğla. 2013 Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi Uluslararası V. Resim Çalıştayı, 28-30 Haziran, Sapanca, Sakarya. 2014 Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi Uluslararası VI. Resim Çalıştayı, 20 25 Haziran, Sapanca, Sakarya. 2014 12. Uluslararası Art Suites Gallery 2014 Yaz Çalıştayı Bodrum 08 15 Eylül 2014, Bodrum, Muğla. 2015 15. Uluslararası Art Suites Gallery 2015 Yaz Çalıştayı Bodrum 18 25 Mayıs 2015, Bodrum, Muğla. 2015 Küratörlüğünü Gülsen Zengin'in yaptığı Çanakkale Resim Çalıştayı, 12 15 Haziran 2015, 2006 Uluslararası Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim-İş Öğretmenliği Anabilim Dalı Öğretim Elemanları ve Sofya Ulusal Sanat Akademisi Öğretim Elemanları Karma Sergisi, 17 28 Nisan, Devecihan Kültür Merkezi, Edirne. 2006 Uluslararası Trakya Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim-İş Öğretmenliği Anabilim Dalı Öğretim Elemanları Karma Resim Sergisi, Sofya, Bulgaristan. 2007 II. Uluslararası Fabrikartgroup Çağdaş Sanatlar Festivali, 10 17 Temmuz, Mustafapaşa, Nevşehir. 2008 Pippa Bacca Barışın Gelini, İtalyan ve Türk sanatçılarla birlikte sergi, 08 Ekim 07 Kasım, Şişli, İstanbul. 2009 Gelibolu Mail Art Projesi, Konseptini Hülya Küpçüoğlu yaptığı Uluslararası Sergi, UPSD Sanat Galerisi, Şişli, İstanbul. 2009 Yüzde Yüz Mobil Sergisi, Konseptini Yeşim Ağaoğlu'nun yaptığı, koordinasyonu ise Hülya Küpçüoğlu ve Gonca Sezer'in yaptığı Uluslararası Sergi, 06 Haziran 17 Temmuz, Artık Mekan, Karaköy, İstanbul. 2010 Bubbles Konulu Mail Art Sergisi, Starnberg, Almanya. 2010 Mail Art Project Definition. Man = Hidden Tenderness, Janis Rozentals Museum of Art and History, Saldus, Letonya. 2010 Mail Art Projesi, Konu: Punk Ölmedi, http://artinthemailbox2. blogspot. com/, Veszprem, Macaristan. 2010 Jean Genet'nin Doğumunun 100. Yılı anısına düzenlenen Mail Art, Minneapolis, ABD. 2010 KALT LIEBE VERLETZT MENSCH konulu Mail Art projesi, Gallery Plattform 3/3, 17 Aralık 2010 02 Ocak 2011, http://www. plattform33. de/ Friedrichshafen, Constance Gölü Bölge Müdürlüğü, , 06 Nisan 05 Mayıs 2011, Friedrichshafen, Almanya. 2011 17. Dünya Plastik Sanatlar Dernekleri Genel Kurulu Sergisi, Guadajalara, Meksika. 2011 Küratörlüğünü Insert Coin'in yaptığı Videogames konulu Mail Art Projesi, 3 Aralık 2011 10 Ocak 2012. Galleria Nazionale, Cosenza, İtalya. 2012 The Secret Exchange konulu Mail Projesi, 08 Kasım 2011 19 Şubat 2012, Korean National Museum of Contemporary Art. Güney Kore. 2012 Küratörlüğünü Cal Kitson'un yaptığı Seeing the World konulu Mail Art Sergisi, Ocak 2012 William Hall Library, 1825 Broad Street, Cranston, Rhode Island 02905, ABD. 2012 Küratörlüğünü Carlos Botana'nın yaptığı Mermaid konulu Mail Art Projesi. http://artecorreo2009. blogspot. es/i2012-04/, Coruna, İspanya. 2012 Küratörlüğünü Kemal Özyurt'un yaptığı Futureistanbul konulu Mail Art Projesisi http://futuristanbul. blogspot. com/search/label/Deniz%20G%C3%B6kduman İstanbul. 2012 Küratörlüğünü Cristina Blank'ın yaptığı Traces/Spuren konulu Mail Art Projesi, 2012 1. International Mail Art Exhibition, Postal Art Trinidad & Tobaco, Self-Portrait, 20 Nisan 04 Mayıs 2012, Bohemia, 33 Murray St. Woodbrook, Port of Spain, Trinidad & Tobaco. 2012 Mailart-Action and exhibition Beginning Goodbye End Beginning Markdorf, Almanya. 2013 Artist Witout Borders: Yeşil Posta Sanatı Sergisi, 20-22 Mayıs 2013, Kargart, Kadıköy, İstanbul. 2014 Ben Bir Ceviz Ağacıyım adlı Uluslararası Posta Sanatı Sergisi, 03-18 Mayıs 2014, Bakırköy Botanik Parkı, Bakırköy, İstanbul. 2014 Artist Witout Borders: Su Posta Sanatı Sergisi, 26-29 Mayıs 2014, Kargart, Kadıköy, İstanbul. 2014 Küratörlüğünü Aline Corazza'nın yaptığı Universo de Frida Kahlo adlı Mail Art Project, 26 Temmuz 2014, Cafundo Itu, Sao Paulo, Brezilya. 2014-2015 Sanatta Varoluş Existance in Art, 06 Aralık 2014 15 Ocak 2015, MKM Beşiktaş Çağdaş, Beşiktaş, İstanbul. 2015 Utopian Worlds Mail Art Exhibition, 01 Ocak 01 Şubat 2015, Free Oakland Gallery Up, Oakland, A. B. D. 2015 Küratörlüğünü Rebecca Guyver'in yaptığı Sprit of The Forest, Mail Art Exhibition, 11-14 February 2015, The Mercury Theatre, Colchester, England. 2015 Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı, Giyilebilir Sanat: Sanat Moda Oldu adlı Defile ve Sergi, 05-30 Haziran 2015, Summart Sanat Merkezi, İstanbul. 2015 Angels & Demons adlı Uluslararası Mail Art Sergisi, 06 21 Haziran 2015, Atelier 5B, Ammersee, Almanya. 2015 Mail Art Call: Cosmos Alert adlı Posta Sanatı Sergisi, 12-22 Ekim 2015, Çetin Emeç Sergi Salonu, Bakırköy, İstanbul. 2015 2016 1. TRAssshART Exhibition adlı sergi, 14 Kasım 2015 09 Ocak 2016, Karel Doormanstraat, Hollanda. Le Nuvole by Aristofane, Mail Art International Exhibition, 09 17 January 2016, Nevera Hall of Morandi House in Saronno, İtalya. 2016 Balıkesir Seçkisi, Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi, Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi, (09 Nisan 09 Mayıs 2016) Balıkesir. 2016 Üç Sergide Tunca, (14-30 Nisan 2016), Karaağaç Edirne. 2016 Karaağaç Gölgesi, Buzhane, (16 -30 Mayıs 2016) Edirne. 2016 Envoyez-Moi Votre Plus Grande Peur Mail Art Exposition, A la Mediatheque Equinoxe, Chateauroux, (17 28 Mai 2016) Fransa. 2016 TACTO/CONTACTO: do gesto analogico ao toque digital, Leituria, (21.05 16.06.2016) Lizbon, Portekiz. 2016 Küratörlüğünü Mykola Dzhychka'nın yaptığı Inssurrection Of he Dwarfs adlı Posta Sanat Sergisi, 03-12 Haziran 2016, Centre For Contemporary Arts Ivano-Frankivsk, Ukrayna. 2016 Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı Selection Bodrum, Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi Bodrum, (29 Ekim 2016 15 Ocak 2017), Muğla. 1998 Tolga Eti Sanat Evi Yarışma Resim Sergisi, Kadıköy, İstanbul. 1998 Ercüment Kalmık Vakfı Yarışma Resim Sergisi, Beyoğlu, İstanbul. 2001 Devlet Güzel Sanatlar Resim Yarışması Sergisi, Ankara. 2007 Ümraniye Belediyesi Mevlana konulu Geleneksel 3. Resim Yarışması Sergisi, İstanbul. 2007 7. Şefik Bursalı Resim Yarışması, İzmir. 2008 Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı Caddebostan Gönüllüleri 6. Geleneksel Resim Yarışması, İstanbul. 2008 Kahramanmaraş Belediyesi Kurtuluş Savaşı Konulu Resim Yarışması, Kahramanmaraş. 2008 Çorlu Kültür Sanat Derneği Kadın Konulu Resim Yarışması, (2 eser ile), Çorlu, Tekirdağ. 2008 Çekirdek Sanat 6. Çağdaş Sanat Sergisi Bu Gemi Nereye Gider Konulu Resim Yarışması, Piramid Sanat, Beyoğlu, İstanbul. 2008 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı 10. Geleneksel Deniz ve İnsan Konulu Resim Yarışması, Deniz Müzesi Sergi Salonu, Beşiktaş, İstanbul. 2008 V. Uluslararası Diabet konulu resim seramik yarışması, İzmir. 2009 Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü ve Demirer Holding katkılarıyla düzenlen Rüzgar Konulu Resim Yarışması, Çanakkale. 2009 Havran Kaymakamlığının düzenlediği Koca Seyit Konulu Resim Yarışması, Havran, Balıkesir. 2009 Kadıköy Belediyesi Sağlık ve Sosyal Dayanışma Vakfı Caddebostan Gönüllüleri 7. Geleneksel Resim Yarışması, İstanbul. 2009 Fırat Üniversitesi, Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı, Resim ve Grafik Sanatlar Kolu, Resim Yarışması, Elazığ. 2009 4. Çanakkale Resim Yarışması, Çanakkale İstanbul Ankara. 2009 VI. Uluslararası Osteoperoz konulu resim seramik yarışması, İzmir. 2009 2. Ankara Barosu, Avukatlık Mesleği ve Adliyeler konulu resim yarışması, Ankara. 2012 İzmir Üniversitesi, Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Derneği İzmir Şubesi ve İzmir Suluboya Ressamları Derneklerinin ortaklaşa düzenlediği İzmir konulu 3. Ulusal İzmir'in Renkleri Resim ve Suluboya Yarışması, 01 16 Mart 2012, İzmir. 2012 WAD Dünya Sanat Günü Vitrin Sergileri'' 09 20 Nisan 2012, Nişantaşı, İstanbul. 2012 Alaçatı Genç Sanatçıları Kucaklıyor!!! Ulusal Karma Sergi 19 Mayıs 13 Haziran 2012. Alaçatı, Çeşme, İzmir. 2012 2. Küçükçekmece Belediyesi Resim Yarışması, 26 Mayıs 2012. Küçükçekmece, İstanbul. 2012 Deniz Kuvvetleri Komutanlığı 12. Geleneksel Deniz ve İnsan Konulu Resim Yarışması, Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı Hasan Rıza Resim ve Sergi Salonu, Harbiye, İstanbul. 2013 WAD Dünya Sanat Günü Vitrin Sergileri'' 10 23 Nisan 2013, Nişantaşı, İstanbul. 2013 19 Mayıs 2. Alaçatı Sanat Günleri Karma Sergi, 18 Mayıs 02 Haziran 2013, Alaçatı, Çeşme, İzmir. 2013 1. Sada Resim Yarışması, 05 Haziran2013, Nevşehir. 2014 Nord Art, 16 Haziran 12 Ekim 2014, Büdelsdorf, Almanya. 2016 International Mail Art Award, At The Kromberk Castle, (12 May 15 September 2016), Slovenya. 2011 4. Artbosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, 28 Nisan 1 Mayıs, Piramid Sanat ile, Fulya Kongre ve Fuar Merkezi, Beşiktaş, İstanbul. 2012 5. Artbosphorus Çağdaş Sanat Fuarı, 15 18 Mart, Piramid Sanat ile, Haliç Kongre Merkezi, Beyoğlu, İstanbul. 2012 7. Contemporary İstanbul, 22-25 Kasım, Piramid Sanat ile, Lütfi Kırdar Kongre Merkez, Şişli, İstanbul. 2013 8. Contemporary İstanbul, 07-10 Kasım, Piramid Sanat ile, Lütfi Kırdar Kongre Merkez, Şişli, İstanbul. 2013 23. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2013, Portakal Çiçeği Kolonisi Koleksiyonu, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2013 23. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2013, Ali Şimşek Küratörlüğünde Müdahale Var Mı? adlı Sergi, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2014 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2014, 08 16 Kasım 2014, Ali Şimşek Küratörlüğünde Mülksüzleş adlı Sergi, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2014 24. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2014, 08 16 Kasım 2014, Art Toprak adlı İnisiyatif Sergisi, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2014 9. Contemporary İstanbul, 13-16 Kasım, Piramid Sanat ile, Lütfi Kırdar Kongre Merkez, Şişli, İstanbul. 2015 25. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2014, 07 15 Kasım 2015, Art Toprak adlı İnisiyatif Sergisi, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2015 25. Uluslararası İstanbul Sanat Fuarı Artist 2014, 07 15 Kasım 2015, Ali Şimşek Küratörlüğünde Amarcord Hatırlama adlı Sergi,, TÜYAP, Büyükçekmece, İstanbul. 2015 10. Contemporary İstanbul, 12-15 Kasım, Piramid Sanat ile, Lütfi Kırdar Kongre Merkez, Şişli, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/11/halka-sanat-projesi-artist-2016-fuari-tuyap-12-20-kasim-2016/", "text": "Yok olan bir dünyanın, geçmişin ve bugünün acısına omuz vererek bir kaçış, bir başkaldırı, bir yeniden keşif ve binbir arayışa dalanların öyküleri dünya kadar eski. İnsanlığın pek farklı kültürleriyle yoğrulmuş olsak da, içimize sinmiş kadim bilgilerden ya da duyduğumuz masallardan mıdır bilinmez, bir tufandan kaçıp yeni bir başlangıç umudunun peşine düşen kahramanları düşündüğümüzde, aklımıza çoğu kez tüm canlılarıyla Nuhun Gemisi gelir. Öte yandan her öykü ilahi bir gazaptan doğmaz, bazen var eden de yok eden de insan olur; kendini her zaman en zor durumlara sokar, zaman zaman kurtulur, zaman zaman yıkılır gider. Aynı anda hem silah hem ilaç olan doğası, saflığı, acizliği ve gücü beraber barındırır. Bütün uygarlık tarihi, mitoloji, edebiyat ve tüm sanatlar aslında, bu öyküleri anlatır, kaşır, kazır çıkarır, yenilerini yazar. Ben size başka bir öykü anlatacağım: Homeros'un öykülerinden bir parça. Homeros, ünlü destanı Odysseus'ta, Truva savaşından evine dönmeye çalışan Odysseus'un, gemisiyle yaptığı dönüş yolculuğunda başından geçen maceralara yer verir. Odysseus ve gemiciler, bilmedikleri denizlerde bin bir türlü canavarla savaşır ve hayatta kalmaya çalışırlar. Umutları vatanlarına sağ sağlim dönmektir. Öykünün bir yerinde kuzey rüzgarlarının şiddeti onları rotalarından çıkardığında, Efsanevi haritalara göre İtalya'nın güney açıklarında bulunan Lotus Yiyenler Adası'na sürüklenirler. Ada sakinleri hayat çabası ve telaşı olmayan, sadece gizemli lotus bitkisinin meyvesinden yiyerek kayıtsızlığa düşen ve mutlu bir unutuşa teslim olan bir kabiledir. Odysseus bu sahte huzura kapılmamak için adamlarını gemiye zorla bindirir, hatta her birini bağlar ki, bu kör, tasasız adadan sağ çıkıp yurtlarına dönebilsinler. Ya dönecek, kendimizi ait hissettiğimiz bir toprağımız kalmamışsa o zaman ne olacak? Dünya üzerinde milyonlarca insan bu tedirginliği gittikçe artan bir şiddetle iliklerinde hissediyor. Çatışan, ayıran, ayrıştıran, açlığı, yokluğu, her türlü zehri herşeye bulaştıran yeryüzü baronları ve gönüllü neferleri insanın içindeki karanlığın yüzleri olarak etrafı sarıyor ve her yeri lotus yiyenlerin ülkesine dönüştürmeye çalışıyorlar. Hep söylenilen biçimiyle çember daralıyor ve yine de birileri yaşama, kendi dillerince sahip çıkıyorlar. İlahi bir emirle ya da insani bir güçle yaşamak ve olmazsa olmaz bir umuda sarılmak hala kendine yer bulmaya çalışan arsız bir çiçek gibi bitiyor. Bir şiire sarılanla bir toprağa sarılan, haksızlığı yüze vuranla gördüklerine ayna tutan, beraber ve ayrı ayrı, umudu umulmadık topraklara taşıyor. Bu sergide, kendisini lotus yiyenlerin ülkesinde bulanlar, Odysseus'un verdiği ilhamla ve hayata tutunarak, umulanla umulmayanı, unutulmaya yüz tutanla unutturulmaya çalışılanı algıları, yetkinlikleri, direnme ve dönüştürme becerileri ölçüsünde izleyiciye sunmak için bir araya geliyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/11/leonard-cohen-hayatini-kaybetti/", "text": "Dünyaca ünlü Kanadalı yazar, şair, söz yazarı ve şarkıcı Leonard Cohen'in vefatı Sony Müzik Kanada'nın Facebook sayfasından, Efsanevi şair, söz yazarı ve sanatçımızın vefat ettiğini derin üzüntüyle bildiriyoruz. Müziğin en saygın ve üretken bireyini kaybettik sözleriyle duyuruldu ve Cohen için Los Angeles'ta bir anma töreni düzenleneceği bildirildi. Leonard Norman Cohen (d. 21 Eylül 1934; Montreal, Quebec ö. 7 Kasım 2016; Los Angeles, ABD ), Kanadalı yazar, şair, söz yazarı ve müzisyen. İlk şiir kitabını Montreal'de 1956'da, ilk romanını ise 1963'te yayımlayan Cohen'in erken dönem şarkıları müzikal olarak Avrupa pop müziğine dayanır ve çoğunluğu 1967 yılında çıkan Songs of Leonard Cohen albümünde yer alır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/11/ulas-basar-gezgin-leonard-cohen-anisina/", "text": "Evini açtı bize yaşlı bir teyze, Tek bir söz bile söylemedi ölürken. 1978 İstanbul doğumlu Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/13/bernarducci-meisel-gallery-photorealism-at-art-miami-a-historical-overview-29-november-4-december-2016/", "text": "Miami, FL Bernarducci. Meisel. Gallery is pleased to announce Photorealism at Art Miami (Booth D403), a comprehensive overview of historical works by Robert Cottingham, John DeAndrea and Richard Estes that will be complimented with contemporary paintings by Roberto Bernardi, Ester Curini, Park Hyung Jin, Cheryl Kelley, Sharon Moody, Adam Normandin, and Raphaella Spence. Robert Cottingham's painting Hot, 1992 will be featured as an example of his canonical close up representations of neon signs. This painting focuses solely on the three letters and reveals very little background. The neon is unusual in that it is depicted in daylight. All the elements of a great painting are symbolically represented creating a superb exercise in light and form. Cottingham utilizes his formal proficiencies and casts ominous shadows below and adjacent to the sign. The artist believes his work is a search for fragments and details of our environment that say more about man's condition than about man himself. Richard Estes has become known as the grand master of Photorealism. His classic New York City view entitled, Old Police Headquarters (1984) captures a quintessential Estes scene. A solitary street, figureless sidewalks, unmoving cars all add up to a modernized Hopper-esque composition. An Estes painting convinces and engages the sophisticated viewer far beyond what one would normally expect. John Perreault. John DeAndrea's Classical Allusion (1989) is a life size sculpture of a nude woman with long, brown hair leaning thoughtfully on a male torso. The female figure is cast in Polyvinyl and hand painted with oil. The male torso is hand carved marble. The figures are reminiscent of the myth of Pygmalion who fell in love with his lifelike sculpture Galatea. The accuracy of this sculpture gives one an uncanny sensation that she might actually be alive. Her skin and hair appear only too real lacking only a heartbeat and breath. Roberto Bernardi's La Festa del Paese (2014) is as 'hyperrealistic' as it gets. This meticulously detailed painting of lollipops and suckers, glass jars and gum balls scattered on a seamless background measures nearly six feet across. This larger than life still-life is indicative of Bernardi's refined compositions and technical skill. He captures the minutia of each band of colored confection, the reflections in the cellophane wrappers, stainless steel and even in the glass jars themselves. His paintings are metaphors for all that is jubilant in the life of this artist who began the series when his first child was born, six years ago. La Festa was recently on view at the Nassau County Museum of Art, New York. Ester Curini's painting Kenda is the seven foot tall 'portrait' of a frisky doe. Curini's virtuosity not only captures every detail of fur but more importantly, the animal's inquisitive personality. The artist's first encounter with the deer was in a field in upstate New York near the Catskill Animal Sanctuary in Woodstock, a location she has returned to often in her career. Like all of Curini's animal 'portraits' it has a stark, white background with the doe's surroundings rolling fields, tree lined forest and clear blue sky visible only in the reflection of its eye. Her work was recently on view in the exhibition, 'Observation/Reference/Gesture' (October 14 December 2, 2016) at the Ringling College of Art and Design Art Galleries in Sarasota. Cheryl Kelley's Blueberry Hill (2016) is a impeccably detailed painting of a bright blue, Chevrolet Bel Air from the 1950s. It's the artists' largest painting to date. The car is cropped in a way that highlights its impressive back fenders, indicative of car design from this era. It is parked in a lush grass field where every detail of the scene is accounted for. The chrome bumper mirrors the sunlight and its surroundings, generating a noir-like narrative in the reflections. Kelley paints on metal offering a fresh perspective on the sensuality of these sculptural vehicles and Kelley's love for classic car design. Sharon Moody's Drowning Girl (2015) is a trompe l'oeil painting of the November 1962 issue of a Secret Hearts comic book. This iconic image has a history of being reproduced by other painters including Roy Lichtenstein. In her version, Moody attentively renders the original source of this image in a way that is thoughtful and eye-catching. She centrally locates the comic on a background that matches the figures' skin and leaves the honey suckle cologne advertisement subtly exposed. It is a carefully crafted scene of romance and drama that is described sensationally within every considered detail of the artist's distinctive technique. Adam Normandin's painting On the Run (2016) is a unique head on view of two trains 'laid up' in a yard near the artist's studio. The exploratory curves of the graffiti are contrasted by artist's linear composition. The artist becomes familiar with his subjects as he must trespass onto the dangerous tracks during the early morning hours to capture the images he uses to paint from. The smooth light quality unique to Los Angeles is present in many of his paintings. Raphaella Spence is the most well-known female Photorealist working today. Her painting, Roma di Sera (2016), depicts the historical Italian city skyline over a bridge on the Tiber river in Rome. The city's history is mirrored in its architecture that it is meticulously painted in the foreground and reflected in the river. The sky is majestic and surreal, glowing above the warmly lit buildings. It is a uniquely exceptional view of a place that has no shortage of artistic representations. Many of the artists exhibited here are also on view in the traveling museum exhibition 50 Years of Hyperrealism that is currently on view at the Osthaus Museum in Hagen Germany through January 2017. The exhibition has traveled to notable institutions such as the Museo Thyssen Bornemisza in Spain, the Museum of Fine Arts in Bilbao, The Birmingham Gallery of Art and more."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/13/cankurtaran-lifesaving-janet-bellotto-zilberman-projects-istanbul-18-kasim-2016/", "text": "Zilberman Gallery, Janet Bellotto'nun Cankurtaran adlı proje sergisini duyurmaktan mutluluk duyar. Galerinin proje mekanında gerçekleşecek olan sergi, 19 Kasım 31 Aralık 2016 tarihleri arasında izlenebilir. Janet Bellotto'nun çalışmalarında ağırlıklı olarak kendini gösteren su metaforu, su altında kalma ve yansıma gibi durumları yorumlar niteliktedir. Bellotto'nun sanat pratiği, arada kalmış, durmadan değişen halleri yakalamaya odaklanır. Sanatçı, sözel tarih, başlıklar, efsaneler, ve onların günlük hayattaki yansımalarıyla ilgilenir. Boğulan bir dünyayı olası hale getiren Atlantis'in hikayesi ve büyük sel, sanatçının pratiğinin merkezinde yer alır. Su ve kara arasındaki sınırı irdeleyen pratiğinde heykel, fotoğraf, video ve performans gibi birçok mecrayı kullanır. Galerinin proje mekanında gerçekleşen yeni sergisinde ise Bellotto, yakın zamanda gerçekleştirdiği ziyaretten yola çıkarak, Kanada'da yer alan ve kum tepesini andıran Sable Adası hakkındaki tarihi anlatımlardan ilham alıyor. Adanın son sakinlerinin, yüzlerce gemi batığını kurtarmak ve sayısız ölümü engellemek için kurduğu Cankurtaran İstasyonları, Sable Adası'nın tahmin edilemez koşulları ve teknolojik gelişmeler yüzünden başarısız oluyor. Sonuç olarak günümüzde Sable Adası, dünyada insanların işgal edemediği sınırlı yerlerden biri olarak, kente ya da tatil adasına dönüştürülememiş varlığıyla dikkat çekiyor. Ulusal parka dönüştürülen ada, vahşi atlara ve fok balıklarına ev sahipliği yapıyor. Onun, hem hayat veren hem de yok eden Atlantik Okyanusu'ndaki varlığı, günümüzün yeni yerler keşfetme ve yeni başlangıçlar yaratma umuduna işaret ediyor. Bu haliyle Bellotto'nun Atlantik'in Mezarlığı olarak da bilinen Sable Adası bağlamında ürettiği yeni çalışmalar, adaları hem hayaller ülkesi hem de mezarlık olarak yeniden düşünmeye davet ediyor. Bellotto, suyla çevrili küçük kara parçalarının, ütopik düşünceler için bir platform oluşturmasının geçiciliğine dikkat çekiyor. İzole olma, geçicilik, ütopya gibi kavramlarla birlikte suda hayatta kalma gibi fikirler sergide görünür hale geliyor. Janet Bellotto, Kanadalı bir sanatçı, eğitimci, yazar ve küratör. Zayed Üniversitesi 'nde Sanat ve Yaratıcı Girişimler Bölümü'nde doçent olan Bellotto, sanat dalındaki yüksek lisans eğitimini Concordia Üniversitesi'nde, lisans eğitimini OCAD Üniversitesi'nin heykel-yerleştirme bölümünde tamamladı. Çalışmaları, Pekin, New York, Toronto ve Venedik gibi şehirlerde solo ve karma sergilerde gösterildi. Bellotto, Dubai'de gerçekleşen 20. Uluslararası Elektronik Sanat Sempozyomu'nda (ISEA2014) Sanat Direktörü görevini üstlendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/13/doc-dr-ulas-basar-gezgin-leonard-cohen-bir-siyonistin-portresi-ve-bizim-kucuk-buyuk-hastaligimiz/", "text": "Cohen'i kaybettik. Şarkılarını biliyor, seviyorduk ama kendisini yeterince tanıyor muyduk? İşin gerçeği, Cohen bir Siyonist'ti. Elbette, ne beklenirdi; zaten adından da belli, Yahudi değil mi? denebilir hemen; ancak birçok Yahudi var ki onun gibi 1973'te Yom Kippur Savaşı'na İsrail saflarında savaşmak üzere gönüllü olarak yazılmak gibi bir kötülüğü yapmadı, yapmıyor. Aslına bakılırsa, İsrail dışında birçok Yahudi barış yanlısı var ve hatta kimilerinin İsrail dışında yaşamasının nedenlerinden biri de bu. Dahası, Siyonist olmak için Yahudi olmaya da gerek yok; ABD'nin üst yönetim kademelerindeki birçok isim, Yahudi olmayan Siyonistler olarak biliniyor. Haydi şimdi Yom Kippur Savaşı'nı (Arapların deyişiyle 'Ramazan Savaşı' ya da 'Ekim Savaşı'; daha nesnel bir deyişle '1973 Arap-İsrail Savaşı') anımsayalım. Savaş, 1967'deki Altı Gün Savaşı sonucunda İsrail'in işgal ettiği Sina bölgesi ve Golan Tepeleri'ni geri almak amacıyla Arap güçlerinin İsrail'e saldırması sonucu başlıyor. Hani '1948'de Filistin ve 2016'da Filistin' diye haritalar paylaşırız. Kızarız İsrail'e. İşte İsrail'in yayılıp Filistin'i küçük bölgelere mahkum ettiği bugünler tam da bu savaşların ürünüdür. Altı Gün Savaşları sonucunda İsrail, kendisinden yüzölçümü olarak büyük olan Sina Yarımadası'nı ele geçirmiş, Süveyş Kanalı'nı kontrolü altına almıştı. Mısır'ın başını çektiği Arap güçleri, Süveyş'in kontrolünü geri almak istiyordu. Bunun için İsrail'e saldırırlar. Cohen işte bu savaşa katılır. Soykırım refleksi mi? Değil. Çünkü soykırımın üstünden yıllar geçmiş ve İsrail kendi katliamlarına başlamıştı. Mazlum hızla zalime dönüşmüştü. Dönemin devrimcileri bu yıllarda akın akın Filistin'e gitmekte, askeri eğitim alıp Filistin saflarında çarpışmaktadır. 1973 Arap-İsrail Savaşı'ndan birkaç yıl önce Deniz Gezmiş de bu saflarda yer alacaktır. Leonard Cohen'in siyonizme desteği bununla kısıtlı değildir. Pink Floyd başta olmak üzere dünyanın birçok sanatçısı, İsrail'e yönelik kültür boykotu hareketine öyle ya da böyle destek verirken, Cohen bu boykotu kırar. 2004'te Ramallah'ta başlayan hareket, İsrail'i kültürel ve akademik açıdan boykot etmeyi öneriyordu. Boykotu başlatan Filistinli akademisyenler ve sanatçılar, İsrail'in sömürgeci zulmünden dert yanıyor; onu etnik temizlik, katliam ve işgalden sorumlu tutuyordu. Tiananmen'a o kadar duyarlı olan Cohen, açıkça katliam ve işgal olan bir durumu görmezden geliyordu. Bugün İsrail gazeteleri Cohen'i övgüyle anıyor. Netanyahu da Cohen'in Yom Kippur günlerini anan bir tvit atıyor. Kimi gazeteler onun kimi şarkılarını Musevi fıkhı açısından tefsir ediyor. Diğerleri, onu 'İsrail'in en karanlık zamanlarında onunla dayanışma içinde olduğu için' ayrı bir yere koyuyor. Son şarkısı 'You Want It Darker' Yahudi izlekleri taşıyor, hatta sözlerde İbranice ifadeler var. Bunlar elbette kültürel öğeler; tek başına kimseyi Siyonist yapmaz; başta dediğimiz gibi, Siyonist olmayan Yahudiler olduğu gibi Yahudi olmayan Siyonistler de var. Ancak, biz bu şarkıyı nasıl dinliyoruz? Cohen'in son şarkısı olarak. Oysa içeriğiyle ilgili neredeyse hiç bir fikrimiz yok. Kimse Cohen'i ya da Dylan'ı sevmek zorunda değil. Sevilecek olan, yapıtlardır. Sanat yapıtlarına yalnızca sanatçı değildir anlam veren, sanatseverlerdir dolduran boşlukları... Sanatseverin bakışı olmadan bir yapıt yapıt olamaz, olsa bile eksik bir yapıt olur. Şu 'öldükten sonra değer verme' hatasından da dönelim artık, ne dersiniz? Yaşayanlar için hep nisyan hep nisyan demek oluyor bu. Oysa destek olsak sanatını çok daha ileri noktalara taşıyacak nice sanatçı var."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/13/utku-varlik-oxymoresezon/", "text": "Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda müzayede sezonunun açıldığını muştuluyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, neyi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar neyi pazarlayacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi virtüel koleksiyonerlerine emrivaki/fait accompli sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de meçhul Ermeni ressamların nocturn İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar, elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde, biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız! Bu kez Arif Dino'nun bir şiiri geldi aklıma: Döner kebab / dönmez olsun!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/14/made-by-beton-hulya-kupcuoglu-17-kasimnovember-10-aralik-december-2016-pasaj/", "text": "Hülya Küpçüoğlu'nun 17 Kasım'da açılacak olan yeni sergisi 'made by beton' adını taşıyor. Sergi, ironik bir yaklaşımla İstanbul'da, arasında yaşadığımız 'beton'a gönderme yapıyor. Sanatçı, Beton yığınlarının, günümüzde artık bir şehir manzarası haline geldiğini, doğanın ise bu görüntünün içinde neredeyse hiç yer almadığını belirtiyor. Küpçüoğlu, 'Ağaçların Öyküsü' serisine 2012 yılında başladı. Bu seri uzantısında 2015 yılında Danimarka'da katıldığı Hellebaek Artist Residency'de gerçekleştirdiği enstalasyonu, yeni bir versiyon ile izleyicilere sunuyor. Hulya Küpçüoğlu's new exhibition's name is 'made by concrete'. The installation refers to ironic approach to Istanbul's concrete structure. Nowadays, concrete piles have become more of a cityscape; nature is almost out of this image. This work is the continuation of her work in Denmark, Hellebaek Artist Residency 2012 the story of trees. On 2015 she worked on the project and combined with new works and presents them in a form of installation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/16/bir-kucuk-etkinlik-mod-ada-atolyegaleri-19-kasim-09-aralik-2016/", "text": "Sanat yapıtının izleyiciye daha kolay ulaşabilmesi, daha hızlı paylaşılabilmesi ve doğrudan dolaşım sağlayabilmesini amaçlayan Bir Küçük Etkinlik adlı sergi 19 Kasım Cumartesi günü saat 18.30'da Mod-Ada atölye/galeri'de açılıyor. Kadıköy Cemal Süreya Sokak 39'da, açılacak olan sergi 9Aralık tarihine kadar 10.00-20.00 saatleri arasında izlenebilecek. Sanatçı ve sanat eğitimcisi Reşat Başar'ın atölyesinde açılacak sergiye, kendisinin yanında; Atila Aktürk, Safiye Başar, Hülya Düzenli, İclal Erentürk, Saim Erken, Vedat Örs, Adil Salih, Serdar Şencan ve Celalettin Tandoğdu, gibi Türk sanatçılarla; Ukrayna'dan İgor Mosiychuk, Gürcistan'dan Davit Ughrelidze ve İran'dan Ziba Pakzad adlı sanatçılar katılacak. Son yıllarda çekim merkezi haline gelen Kadıköy'deki, Mod-Ada atölye/galeri, sanatçıların ortak zemin arayışı konusunda yeni bir alternatif oluşturuyor. Kişisel bir atölyenin mahremiyetini yok sayma pahasına, kapılarını diğer sanatçılara açan Mod-Ada atölye/galeri, Bir Küçük Etkinlik adlı sergiyle, günümüz sanat ortamındaki merkeziyetçi anlayışın tersine, birlikte olmanın ve paylaşmanın altını çizmeye çabalıyor. Son günlerde ardı ardına gerçekleşen sanat organizasyonlarındaki büyük ve anıtsal işlerin erişilmezliğine, küçük işleriyle sergiye katılan profesyonel sanatçıların karşı duruşunu ve ulaşılabilir sanatı savunmalarını amaçlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/18/kaybolan-uygarlik-yusuf-taktak-rhartproject-gallery-19-kasim-05-aralik-2016/", "text": "Yusuf Taktak sanatını tanımlarken; 1996'daki sergimden beri zaman kavramını deşmeye çalışıyorum aslında. Bir çeşit mührüm olan bisikletin hem form hem de içerik olarak zamanla çok bağlantısı var. diyor. Doç. Dr. Burcu Pelvanoğlu ise Yusuf Taktak'ın sanatıyla ilgili olarak : Yusuf Taktak'ın resimlerinde karşımıza çıkan üçgen, dikilitaş, bisiklet gibi leitmotivler onun yerleştirmeleri, kolajları ve asamblajların da görülür. Onun kolaj, asamblaj ve yerleştirmelerinin ilk denemeleri de sanat tarihimizde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Sanatçının 1984 tarihli bir yerleştirmesi bu anlamda örnek olarak gösterilebilir. Yere serdiği bir tuval üzerine bisikletini yerleştiren Taktak, onlara fon olarak koyduğu tuvalinde de kolaj yöntemiyle bir dikilitaş formuna yer verir. Bu düzenlemenin karşısına yerleştirdiği ışık, mekanı bütünlediği ve yerleştirmeyi bir tiyatro sahnesine çevirdiği gibi, sanatçının resimlerinde kendini açık bir biçimde hissettiren Doğu coğrafyası ışığını da yeniden kurar. demektedir. Yusuf Taktak 1951 Bolvadin'de doğdu. 1969-70 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'ne girdi. 1974 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü, Prof. Adnan Çoker Atölyesi'nden mezun oldu. 1974 Avusturya Salzburg Yaz Akademisi Prof. Mario Deliugiu Atölyesi'nde eğitim aldı. 1976 İstanbul Resim Heykel Müzesi'nde çalışmaya başladı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Prof. Adnan Çoker Atölyesi'nde öğretim görevlisi oldu. 1990 İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nden ayrıldı. 1992 Mimar Sinan Üniversitesi'nden ayrıldı. 1997-98 Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak görev aldı. 2005 Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi nde çalışmaya başladı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/22/alice-yasasin-kesir-kedisi-degartlab-23-kasim-24-aralik-2016/", "text": "Ben deliler arasında ne yapayım? dedi Alice. Bu gitmek istediğin yere bağlı, dedi Kedi. Yeter ki bir yere varayım, diye ekledi. O zaman ne yana gitsen olur, dedi Kedi. Sen çok fukara bir konuşmacısın, dedi Kral. Burada büyümeye hakkın yok, dedi Tarla Faresi. Şey ne güzel bir gün! Kimsede kafa diye bir şey kalmadı. sonra aritmetiğin çeşitli dalları: hoplama, zıbarma, dönme, çarpıtma. Belki de çıkarılacak bir ders yoktur, diyecek oldu Alice. Kraliçe hazretlerinin buyruğuyla kimsede kafa diye bir şey kalmadı, Gittikçe garipleştikçe gittikçe garipleşiyor! diye haykırdı Alice. Gittikçe garipleştikçe gittikçe garipleşiyor! diye haykırdı Alice. Dediklerine bakılırsa gülence ve ağlanca öğretirmiş. Kraliçe'ye göre, bir dakikaya kadar bir sonuca varılmazsa, herkesin kafası kesilecekti. Kral'a göre, kafası olan her şeyin kafası uçurulabilirdi,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/22/fatih-balci-hulya-kupcuoglu-made-by-beton/", "text": "Hülya Küpçüoğlu'nun yeni sergisi 'made by beton' adını taşıyor. Pasaj'da 17-30 Kasım tarihleri gezilebilecek olan sergide Küpçüoğlu, 2012 yılında başladığı 'Ağaçların Öyküsü' serisini ve 2015 yılında Danimarka'da katıldığı Hellebaek Artist Residency sırasında fikir olarak geliştirdiği ve orada gerçekleştirdiği enstalasyonu yeniden ele alıyor. Sergide üç boyutlu hashtag görülüyor. Bu hashtag ağaç dallarından yapılmış ve beyaza boyanmış. Bunun yanı sıra siyah beyaz, üzerinde baskı yöntemiyle aktarılmış yaprak dokularını görebildiğimiz kenttin cadde ve sokaklarını yansıtan bir dizi fotoğraf bulunuyor. Serginin doğrudan çevre sorunlarına ve şehirleşme olgusuna gönderme yaptığı ve bunları ele aldığı çok açık. Çevre sorunlarının dünya genelinde hem bilim adamlarının hem de sanatçıların gittikçe daha fazla dikkatini çektiğini ve üzerinde çalıştıklarını biliyoruz. Bu durumun böyle olması da çok normal çünkü bu konu ivedilikle ele alınması gereken konular arasında. Küpçüoğlu uzun bir süredir günümüz dünyasının, kültür endüstrisinin imajlarını ele almaktadır. Özellikle yerel düzeyde Yeşilçam sinemasının imajlarını ele alan Küpçüoğlu afiş ve dönemsel basılı yayınlardan elde ettiği görüntüleri kendi resminin merkezine koymuştur. Bilindiği gibi genellikle kültür endüstrisinin görüntülerini ele alan sanatçılar bu malzemeyi eleştirel bir düzlemde ve negatif yanını açığa çıkartacak şekilde kullanırlar. Ama Küpçüoğlu çalışmalarının tamamını genelleyemesek bile bunları daha önce yaptığı soyut çalışmalarında ele aldığı gibi pozitif bir tonda ve renkte kullanmaktadır. Bilindiği gibi günümüz sanatçıları sanat eserlerinde çoğunlukla analitik bir yöntem kullanırlar. Bu kurmaktan çok ayrıştırmaya ve anlamaya yönelik tutumdur ve çok yaygındır. Tersi olan tutum ya da tavır ise sentetik olandır. Sentetik olan kurmaya yönelik bir tavırdır ve yeni bir şey oluşturmaya yönelir. Söylenebilirse Küpçüoğlu çalışmalarının genelinde bu tavırdan yana bir tutum takınmaktadır. İster sinema afişleri çıkışlı çalışmaları olsun isterse şimdiki sergisi olsun alttan altta bu tavrın varlığını görebiliriz. Sinema afişleri üzerinden yaptığı resimlerine bakarsak açığa çıkarıp eleştiriye tabi tutmaktan çok geçmişte kaybedilen Türk toplumunun 1980 sonuna kadar olduğunu söyleyebileceğimiz çocuksu yapısına gönderme gibidir. Afişler hala o kurucu ve bağlayıcı yapısını resimler üzerinde taşıma devam eder. Gene bu sergisindeki gördüğümüz hashtag günümüz dijital dünyasının bir üretimidir ama burada da negatif bir yüklemi yoktur. Hastag dijital dünyada kullanıldığı gibi dikkat çekme ve uyarmak amacıyla gerçek dünyaya taşınmıştır. Dijital dünyanın perdeleyici ve her şeyi kapsayıcı özelliği burada gene olumlu ve oluşturucu bir rol üstlenmekte, dijital dünyaya ayarlanmış gözleri gerçek dünyaya taşımaktadır. Aynı şekilde kente ait görüntülerin dijital baskılarının önüne gerçek dünyadan alınan yapraklarının izleri çıkarılarak bu geçiş sağlanmaktadır. Fotoğraflar siyah beyaz olmasına karşın bizde yarattıkları duygusallıklarıyla analitik ve eleştirel olmaktan çok bizim özdeşlik kurmamızı sağlamaktadır. Fotoğraflara bakarken bir tül ardından bir düşü kurar gibiyizdir. Sanal gerçeklik düzleminde yaşadığımız bu zamanda gerçek dünya dijital görüntüler ve ekranlar arkasında geriye itilmiştir. Yaşanılan bu olgu giderek yayılmakta ve her şeyi içine alarak derinleşmektedir. Bu tersine çevrilme zamanında bir şeyin fark edilebilmesi bilinçli bir çaba gerekmektedir. Görüntüler düzlemine taşınmayan şeylerin gerçek kabul edilmediği bir zamanı yaşıyoruz. Görüntü enflasyonuna paralel kayıtsızlık ve duyarsızlık bu süreci takip etmektedir. Algılar ölmekte ya da gittikçe körelmektedir. Böyle bir zamanda sanatçıların bu sanallığın görüntüleriyle uğraşmaları oldukça doğaldır ama bu durum fasit bir daire içine düşme riskini de beraberinde taşımaktadır. Bu dünyanın parçasına dönüşme riski hep vardır. Aşırı analitik bir tavır uyandırmaktan çok algımızın bu duruma uyarlanmasını beraberinde getirebilir. Küpçüoğlu'nun bu sergisi belki de bu güne dek yaptığı en analitik işini barındırmaktadır. Ama Küpçüoğlu ilk dönem soyut resimlerinden, sinema dünyasına ve oradan son dönem çalışmalarına taşıdığı kendine özgü içten ve yalın tavrıyla analitik bakışın bu konumundan uzakta durmakta ve bizi saran ve duygularımızı koruyan tavrını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/22/metropol-ruyalari-hakan-kalay-akademililer-sanat-merkezi-08-aralik-2016-07-ocak-2017/", "text": "Hakan Kalay'ın, 8 Aralık 2016 7 Ocak 2017 tarihleri arasında gerçekleşecek resim sergisi Metropol Rüyaları sinemadan müziğe pek çok sanat dalından referanslarla sanatseverlerin karşına çıkıyor. Kalay'ın bir ressam olarak üretim sürecinde etkin bir biçimde kullandığı çizgi roman karakterleri, fantastik dünya mitleri ve grafikler onun resimlerinin en tanımlayıcı etkenlerindendir. Tommiks, Superman gibi çarpıcı ve sembolik karakterler, ressamın sanat yolculuğu boyunca ona eşlik ederek, sanat vizyonunda ve algısında kendilerine önemli bir yer bulmuşlardır. Sanatçı bu bellek bilgisi ve renkçi, figüratif resim anlayışı ile son derece kişisel ve anlatımcı metropolde insan hikayeleri ile karşımıza çıkmaktadır. Bu sergide, Galata Kulesi'nden, Atatürk Kültür Merkezi'ne pek çok kent sembolü, alışılmadık kahramanların beklediği, büyük şehre dair fantastik rüyaların modern bir biçimde anlatıldığı hikayeler olarak sanatseverler ile buluşuyor. Metropol Rüyaları 8 Aralık 2016 7 Ocak 2017 tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/22/serkan-azeri-halim-celikerin-resimleri-uzerine/", "text": "Araştırma, analiz, kurgu ve bunların sonucunda ifade biçimi olarak sürekli gelişen ve değişen figür odaklı bir eğilim, Halim Çeliker resminin uzun soluklu serüveni içerisinde en temel özellikler olarak karşımıza çıkıyor. Farklı süreçlerde ürettiği seri çalışmalarını incelediğimizde, bu özelliklerin gelişiminde etkili olan uygulamalarının ve arayışlarının belirleyici olarak daima ön planda olduğunu görüyoruz. Halim Çeliker, resimlerindemekan içerisinde figürü ve sürecin akışı ile gerçekleşen bedenin hareketlerini titizce inceleyip tek bir zamansal bakıştan uzaklaştırarak adeta anların birbirine eklemlendiği sürecin algısını yaratacak bir biçimde ele alıyor. Hareketi oluşturan aşamaları ve detayları inceleyen Çeliker, Fütürist ressamlarda gördüğümüz anlık kareleri üst üste getirme anlayışının verdiği hareket izleniminin dinamik etkisini, ele aldığı figürün sadece belirli noktalarında ritim yaratacak şekilde uyguluyor. Figürü olağan gerçekliğinden uzaklaştırarak, gerçekleşen hareketin algısını yaratan aşamaları detaylarda gerek geometrik hacimsel gerekse de, renkçi lekesel uygulamalarla yansıtıyor. Halim Çeliker'in resimlerinde egemen bir konumda olan büyük boyutlu figür düzenlemelerindeki etkiyle bütünlük yaratan geometrik alanlarla birlikte yer yer renk lekeleri ve serbest fırça sürüşleri ile şekillenen arka plan, zaman mekan kavramlarının tekdüze bakıştan uzaklaşmasının görsel anlamda yarattığı düşselliğin de hissedildiği yarı soyut bir anlatım boyutuna ulaşıyor. Bu sahneler, zaman süreçlerinin birbiri içinde eridiği, soyutla somutun iç içe geçtiği ve hacimsel yapıyla da, lekesel boya zevkinin kaynaştığı bir görsellik oluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/22/tasra-kabare-akustik-sahnede-bu-hafta-kuytu-melis-sokmen-peyk/", "text": "Kadıköy'ün yeni eğlence ve sanat merkezi Taşra Kabare'de 21-27 Kasım haftasının oyunları ve konserleri şöyle: Taşra Kabare'nin geçen hafta prömiyerini yaptığı Ölüm Hastalığı, sahnelemesi ve oyunculuklarıyla yılın en çok konuşulacak oyunlarından biri olmaya aday! Füsun Demirel'in İstanbul'da çok az kez sahnelenmiş Dario Fo ve Franca Rame oyunu Aşk Dersleri vekukla ile klasik müziği buluşturan Piyano Evi oyunu Küçük Bir Kukla Süiti, Taşra Kabare'nin Sofa salonunda izlenebilir. İlk albümleri Düş İçime ile sıkı bir başlangıç yakalayan ve Türkçe pop-rock müziğe yeni bir soluk getiren KUYTU, 23 Kasım Çarşamba gecesi Taşra Kabare Akustik Sahne'de. Farklı projelerde birlikte müzik yapan Denizer Özveren, Cem Kurt, Taha Rıza Özmen ve Gökçe Kölüksüz'ün 2012'de bir araya gelerek kurdukları KUYTU, geçtiğimiz yıl yayınladıkları ilk stüdyo albümleri Düş İçime ile eleştirmenlerden tam not aldı. Aralarında Ada başta olmak üzere Yeniden Doğsam, Sarıl Kendine, Sabahlar gibi hitler çıkaran grup, perdesiz gitar, cümbüş gibi renklerle beslenen melodik yapılarıyla Türkçe pop-rock müziğe yeni bir soluk getirdi. KUYTU, sevilen şarkılarının yanı sıra Nükhet Duru'dan Orhan Gencebay'a, Özlem Tekin'den Ajda Pekkan'a uzanan geniş bir Türkçe pop ve arabesk bir Türkçe müzik seçkisini de sahneye taşıyacak. Taşra Kabare'nin Eugene Ionesco'nun 'Kel Şarkıcı' adlı oyununun kabare uyarlaması Kasım ayının her perşembesi Taşra Kabare'nin kabare katında sahneleniyor. Grubun geçen ay prömiyerini yaptığı oyun, tuhaf garsonların, içki ve yemek servis etmek için hazır beklediği ama yüzyıllardır tek müşterinin uğramadığı tekinsiz bir kabarede başlıyor. Dengesiz bir bar patroniçesinin, yıllar önce hazırladığı ve mekandaki sineklere oynatmak istediği bir oyun vardır: Ionesco'dan 'Kel Şarkıcı'. Oyun, orkestra, yemekler, içkiler hazırdır ama ne gelen vardır ne giden... Umutlarının tükendiği o gecelerden birinde, nasıl olduysa, içeri müşteriler doluşur. Müşterileri izleyiciye, sinekleri oyuncuya, içkileri kahkahaya, umutsuzluğu 'oyun'a çeviren bu temaşanın nasıl tamamlanacağını kimse bilmemektedir. Seyirciyi şarkılı ve danslı rengarenk bir eğlencenin içine sokan oyunda, Cemal Toktaş, Mehmet Akif Kızışar, Nergis Öztürk, Onur Dikmen, Onur Mahir, Serpil Göral ve Yeliz Kuvancı rol alıyor. Müzikleri Erkan Karaosman, kostüm ve dekoru Hilal Polat, dansları Muhammet Uzuner, ışığı Utku Kara tarafından tasarlanan 'Kel Şarkıcı', Kasım ayı boyunca Perşembe günleriTaşra Kabare'de izlenebilecek. Gösterinin ardından Kel Şarkıcı orkestrasının sahnede şarkı söylemeye devam edeceğini de not düşelim. Kışkırtıcı yapıtların usta yaratıcısı Marguerite Duras'nın unutulmaz metniÖlüm Hastalığı, Taşra Kabareyorumuyla18 Kasım'dan itibaren sahnede! Kaybedenler Kulübü, Mahmut ile Meryem gibi sinema filmleri ve Kuzey Güney, Analar ve Anneler, Bodrum Masalı gibi televizyon dizileriyle tanıdığımız senarist, yönetmen Mehmet Ada Öztekin'in tiyatrodaki ilk projesi de olan Ölüm Hastalığında Cemal Toktaş ve Nergis Öztürk birlikte oynuyor. Modern edebiyatın en güçlü metinlerinden sayılanÖlüm Hastalığı, bir adamın kendisine sevmeyiöğretmesi için deniz kenarında bir otel odasına para ödeyerek çağırdığı bir kadınla geçen günlerini, konuşmalarını, sessizliklerini konu alıyor ve anı yaşayamamak halini, insanoğlunun en temel dürtüsü üzerinden neredeyse gözle görünür hale büründürüyor. Seyircinin izleme alışkanlıklarını sarsacak güçteki oyun, Duras'nın hayal ettiği gibi seyirciden mutlak biçimde kulak vermesini istiyor. 18 yaşından büyük izleyicilerin izleyebileceği Ölüm Hastalığı, 18 Kasım'da ilk kez seyirci önüne çıkmıştı. Oyunun biletleritasrakabare. com'dan ve Taşra Kabare gişelerinden satın alınabilir. Türkiye'nin en güçlü pop caz vokallerinden Melis Sökmen, 25 Kasım akşamı Taşra Kabare Akustik Sahne'de! 1990'da yayınladığı, ilk Türkçe sözlü pop jazz albümü 'O Zaman' ile dikkatleri çeken, özellikle kendine özgü yorumu ve etkileyici sesiyle dönemin pop müzik ortamında kısa sürede fark yaratan Sökmen, 1992'de Halis Melis, 1995 yılında da Öze Dönelim adlı albümleri ile başarısını sürdürdü. Gemiler, Burçlar, Merhaba Hüzün gibi pek çok kült şarkıya imza atan Sökmen, 1986'da 1. Kuşadası Altın Güvercin Şarkı Yarışması'nda Grup Lokomotif ile 2. lik ve '17' dergisinin Gençlik Başarı Ödülü'nün yanı sıra, 1987'de Eurovision Şarkı Yarışmaları'nda Türkiye birinciliği gibi pek çok müzikal başarı kazandı. Aynı zamanda profesyonel dansçılık da yapan Sökmen, Ne Güzel Şey, Cüneyt Gökçer yönetiminde Zülfiye Zülfü, Volkan Severcan yönetiminde Avenue Q ve Ferhan Şensoy'un Muzır Müzikali gibi pek çok müzikalde sahne aldı. Hüseyin Karadayı'nın 4 albümünün yanı sıra 'Aşık Veysel 110' albümünde de şarkılarıyla yer alan Sökmen, 18 yıl aradan sonra 2014'te yayınlanan Hediyem adlı albümünü tamamladı. Programında kendi şarkılarının yanı sıra Jazz'dan R&B'ye, Latin'den Soul ve Blues'a uzanan pek çok farklı şarkıyı yorumlayan Melis Sökmen, akustik performansıyla müzikseverleri baştan çıkaracak. Yazarların aşkı ve cinselliği ironik bir üslupta anlattığı bu oyunda, size yaşamınızda aşk üzerine eşinizin, sevgilinizin, jinekoloğunuzun, psikoloğunuzun, annenizin, kız kardeşinizin bile söyleyemediği her şeyi bulacaksınız. Füsun Demirelçevirmenliğini yaptığı, geçtiğimiz ay kaybettiğimiz Nobel ödüllü oyun yazarı Dario Fo ve eşi Franca Rame'nin kaleme aldığı Seks? Eh, Hayır Demem! başlıklı oyunu uyarlayarak, kendi çocukluk ve ergenlik anılarından yola çıkıp kişisel tecrübelerini seyirciyle paylaşıyor. Oyuna aynı zamanda Fo ve Rame'nin Tek Kişilik Diyalog, Bant Sistemi ve Tecavüz oyunları da eşlik ediyor. Türkiye'de ve dünyada kadınlık meselesini, kadınların sorunlarını irdelerken erkeklik meselesi de unutulmuyor. Eğer sevmeyi, aşık olmayı, cinselliği anlayarak yaşayamıyorsak sürekli olarak bir yanımızın eksik kaldığını ve bunu yarınlara taşımanın insanda yaratacağı olumsuzlukları hatırlatıyor. Aşk Dersleri, 7 Kasım Pazartesi 20:30'da ve Kasım ayı boyuncaher Cumartesi günü saat 16:00'da Taşra Kabare'de izlenebilir. Gamsız Öküz, Dol Gözüm Dol, Piç, Sobe, Paydos gibi cesur ve özgün sözleriyle dikkat çeken, son yılların en çok ses getiren müzik gruplarından Peyk, 26 Kasım Cumartesi akşamı Taşra Kabare Akustik Sahne'de! 1991 yılında kurulan ve 2006 yılında ekibin son halini alan Peyk, vokalde İrfan Alış, gitarda Serdal Ersoy, davulda Ertan Çalışkan, keman ile klavyede Özgür Ulusoy ve bas gitarda Barış Tokgöz'den oluşuyor. 2007 yılında Suluşaka adlı ilk albümleriyle dikkatleri çeken grup, 2011 yılında yayınladıkları İçimdeki İz ile takipçilerini artırdı. 3 yıl aradan sonra yaptıkları Teslim Olma ile hisli ve hüzünlü şarkılarını söylemeye devam eden Peyk, özellikle orijinal ve yaratıcı video klipleriyle de farklılıklarını sürdürüyor. Reggie ve Blues tınılarını Rock'n Roll'la buluşturan müziğiyle dinleyenleri hüzün ve isyana davet eden Peyk, samimi ve cesur şarkılarını 26 Kasım Cumartesi akşamı Taşra Kabare'de söyleyecek. Piyano Evi'nin klasik müzik tarihine damgasını vurmuş bestecilerin yaşamlarını kukla sahnesine taşıdığı çocuk oyunu Küçük Bir Kukla Süiti, Pazar günleri Taşra Kabare'de! Oyunda, Barok ve Klasik dönemlerin efsanevi bestecileri Vivaldi, Handel, Bach, Mozart ve Beethoven'ın günlük hayatta sıkça karşılaştığımız ezgilerine kuklalar hayat veriyor. Müzik ve kukla birbirine eşlik etmek yerine birbirlerini etkileyip dönüştürerek birlikte hayat buluyor; bestecilerin farklı karakterleri ve yaşadıkları farklı zamanlar siyah ve renkli gölge, masa kuklası, sopalı kukla, ipli kukla gibi farklı kukla teknikleri ile izleyiciye yansıyor. Müzik kurgusu, orkestra, koro, opera ve solo enstrümanlar için yazılmış eserlerin piyano uyarlamalarından oluşan performans, bestecilerin tanınmış eserleriyle karakteristik özelliklerini yansıtan diğer eserlerini birlikte harmanlayarak izleyiciye sunuyor. Kukla Tasarımı'nıÇağrı Yılmaz veArzu Güven'in yaptığı oyunda piyanodaK. Batu Ekmekçi'yi, mezzo soprano olarak daBerna Anıl'ı izliyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/23/utku-varlik-mor-otesi-dostluklar/", "text": "Blog' da daha önce yayınladığım bu yazıyı tekrar güncellemem; belki yaşımın beni götürdüğü bu kıyılarda, varololuşumuzun bir yerde sığlaştığını, farkında olmadığımız bir yalnızlık duygusunu sezdiğimden olacak. Dostluklar her gün beraber olmak değil; onları anımsadığınızda içinizden hızlıca geçen bir mutluluk, bir güvence, eski masalarda unutulmuş güzel anılar! Bu Cuma Maya'da Adnan Çoker'in sergisi açılıyor. Günler önce kapını duvarına reklam asmıştı. Non objektif tablolar gösterecekmiş İstanbul halkına. Üzerinde pelerin gibi pileli pileli bir prezervatif trançkot geçirmiş. Ortalıkta dolaşıyor herif. Tam non objektif kendisi de. .. Gerçi içinde bulunduğumuz genel sıkıntı yalnız sanatçılar için değil. Toplum öyle. Düzensizlikler yaşamamıza etki ediyor. Sen buna bir de içgüdülerimizi ekledin mi... Ne olur bunun sonu? Bir avuç sanatçı birbirlerini yer elbet. İki kişinin gerçekten seviştiği zor görülür elbette. Dedikodu diyemezler. Duymayan kalmadı. Bir ay önceydi galiba. Oktay Rıfat, Melih Cevdet Anday bir perşembe gecesi Bedri'yi bir temiz dövmüşler. Resimleri, tabakları ve galiba, Bedros'un kaburgalarından birini kırmışlar. Tam rezalet!... Ben orada değildim. Dişimi sıktım, sormadım kimseye, uzak kalmaya çalıştım. Kendisi anlatıncaya kadar da böyle bir şeyden habersiz göründüm. Şimdi onu dinledikten sonra anlıyorum ki şaşacak bir şey yok ortada. Elbette boğuşacaklar, elbette en kepaze küfürleri edecekler. İki hafta sonra da Melih Cevdet diğer bir toplantıda Ataç'ı dövüyor. İhtiyar adam, canını zor kurtarmış. Bizler namusuz muşuz! Öyle diyor Prof. Neşet. Sen, ben, o, Peker hep namussuz adamlarmışız. Nedim Günsür'e gelince, o namuslu olduğu için çekip aramızdan almış! Tartışma Adnan Çoker'in sergisinde başladı. Çiçek pasajında bir meyhanede son buldu. Daha doğrusu bir tartışma değil, belirsiz anlamsız bir çekişme idi. Çekişmeye yön veremedim. Çünkü adam zil zurna sarhoştu. Ya da sarhoşluğunu bahane ederek art düşüncesini kustu. Bana kalırsa Bedri hocanın talebelerinden oluşmuş bir bütün var. Az ya da çok bir bütün. Bütünü parçalamak ve bizleri birbirimize düşürmek, kuşkusuz başka nedenler de var. Fakat beni asıl şaşırtan Nedim'in bu olay karşısında nötr kalışı oldu. Öyle ki Prof. Neşet'in koltuğunun altına sıkışmış bir hali vardı. Nitekim sana yuh olsun dedim. Şu hayvan adama karşı bizim namussuz olmadığımızı savunamadın! dedim. Sonra döndüm berikine Sen tam bir yobaz ve boktan bir herifsin dedim Masada A. Çoker ve karısı da vardı. Hayvanın ne istediği belli değil. Gah A. Çoker'e çatıyor, gah dönüyor bana çatıyor. Ulan oğlum, sen istiyorsun? Önce bunu bilelim dedim. Sen niçin yazı yazıyorsun? Adnan için de yazacak mısın? demesin mi! Sonra Çoker'e dönüyor, nedir o yaptıkların? Sergideki işlerinde ne anlatmak istiyorsun? diyor. On gün kadar önce Paris Elçiliği Müsteşarı Celal Çalışlar'ın evinde bir toplantı yapıldı, davet üzerine. Abidin, Selim, Avni, Mübin, Hakkı Anlı dahil 20 küsur ressam, Başkonsolos Talat bey ve ev sahibi Celal bey ne kadar efendi idiyse, bizim güruhun büyük bir kısmı o derece rezaletti, Toplantının sonu Bunnel'in Viridiana sındaki ziyafet sahnesinin aynıydı, espri ve olaylar zinciri olarak, Hasan Kaptan, Bayram, Aloş, Avni, Ferit şimdi hatırlamadığım iki kişi daha zor durdurabildik.... Gece, dövüşler, hizmetçiye saldırmalarla sona erdi. Bu konuda daha detaylı bir yazıyı Blog'umda üç makale olarak 19/22/27-6-2013 tarihlerinde yayınladım. Sevgili Kuzgun'nun hizmetçi olarak anlattığı, Celal Çalışlar'ın diplomat olarak yabancı bir kadınla evlenememesi nedeniyle beraber yaşadığı İspanyol bir hanıma mutfakta yapılan tecavüzdür, o gece bu kavgayı ayıranlar olarak verdiği isimlerden biridir ve de hala yaşıyor! Ölümünden kısa bir süre önce Erdal Alantar'la yaptığım uzun konuşma sonucu, gerçek, yaşanmıştır. Ne yaparsak yapalım dostlukların sahici olması çok güç; galiba ötekine saygı sınırları iyi çizilmiyor. Bu kez açıkça sergim nedeniyle eskiye dönük beraberliklerimizin kırılganlığı üstüne yanıtlar verdim, resimde neyi paylaştığımızı da bir türlü anlayamadığım için olacak. Öbür yandan, gözümü kapayınca bazı güzel insanlar geliyor aklıma ve de özlüyorum onları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/23/yeni-yila-synergie-ile-giriyoruz-ankara-taurus-avm-platform-a-sanat-galerisinde/", "text": "Taurus AVM bünyesinde sergilerine ve sanatsal projelerine devam eden Platform A Sanat Galerisi, 2016'nın sonunda iddialı bir proje sergisine imza atıyor. Alarm-Art Sanat Grubu ile ortaklaşa gerçekleştirilecek sergide, 45 sanatçının, 10x10 cm boyutlarında, 1000'e yakın eseri sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Alarm-Art ekibinin Synergie adlı proje sergisinin Paris ve İzmir ayağından sonra, bu kez de Ankara'da, üstelik de yeni yıl heyecanıyla birleşerek izleyici ile buluşuyor. Platform A yöneticileri Sanatseverleri Türk resminin hemen her kuşağından çok değerli sanatçıların imzalarıyla buluşturmak, ayrıca 10x10 cm gibi bir alan içerisinde ne denli yoğun bir özgül ağırlığın oluşturulabileceğini göstermek bizim için de bir heyecandır. Sanatseverlerin kırk beş sanatçı ve bine yakın eserle karşılaşacağı buluşmayı iple çekiyoruz diye belirtiyor. Alarm Art sanatçıları Burada ölçü hem sanatçı hem de galerici için bir sınavdı. Hepimizin bu sınavın üstesinden geldiğini hissediyoruz diyerek, başarılı bir sergi umudunu yineliyorlar. Sevdiklerine yeni yıl hediyesi olarak sanat eseri almak isteyenlerin mutlaka görmesi gereken sergi, 26 Kasım Cumartesi günü gerçekleştirilecek açılış kokteyli ile Ankaralı izleyicinin beğenisine sunulacak ve Aralık ayı boyunca gezilebilecek. Synergie Sergisi ile ilgili detaylı bilgiye www. platformarmoni. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/27/anafora-direnmek-nuray-kivancli-gumustekin-t-c-kultur-ve-turizm-bakanligi-izmir-resim-heykel-muzesi-ve-galerisi-turgut-pura-sergi-salonu-2-15-aralik-2016/", "text": "Nuray Kıvançlı Gümüştekin, kendi geçmiş evrenini yeniden kuran, düzenleyen ben resim alanındaki farklı tekniklere açık bir sanatçı. Teknikleri de yerine göre harmanlamış, kolajlamıştır. Ayağı hem grafiğe hem resme basıyor. Resimdeki perisi suluboya sevdalısı. Çalışmalarında heyecanlarını, arzularını, tutkularını haykırmadan romantik sevginin suskun ama renkli diliyle ifade ediyor. Soyut ya da figüratif olmuş, onun için fark etmiyor. Grafik ya da resim arasında da bir ayrım yapmıyor. Bu tür kavramların harmanından besleniyor. Hep güzelliğe, dinginliğe, savaşsız bir dünyaya birer davetiye çıkarıyor çalışmalarında. Sanatın diliyle konuşarak. 2 Aralık 2016 tarihinde saat 18.00 da açılacak olan sergi 15 Aralık 2016 tarihine kadar izleyicilerle buluşmaya devam edecektir. 1966 yılında İzmir'de doğdu. 1987 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümünde lisans eğitimini tamamladı. 1991 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı Yüksek Lisans, 2000 yılında da Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Grafik Anasanat Dalı Sanatta Yeterlik derecesini aldı. 1992-2006 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim kurumlarında Resim ve Grafik öğretmeni olarak görev yaptı. 2006 yılından buyana Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyeliği görevini yürütmekte olan Nuray Kıvançlı Gümüştekin, fakültenin kuruluşundan buyana Resim Bölüm Başkanlığı ve Dekan Yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. Ulusal ve uluslararası organizasyonlarda kurul ve dernek üyelikleri, etkinlik katılımları, müzelerde eserleri, ödülleri ile kişisel ve grup sergileri bulunmaktadır. Bugüne kadar beş kişisel serge gerçekleştirmiş olup ulusal ve uluslararası çeşitli gurup sergilerinde yer almıştır. Bildirileri çeçitli ulusal ve uluslararası kongre ve sempozyumlarda sunulmuştur. Makaleleri çeşitli dergilerde yayınlanmıştır. 2015 yılında Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölüm başkanlığı görevine atanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/27/bazaart-basvuru-tarihleri-15-ocak-25-subat-2017/", "text": "- Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAART organizasyonu tarafından belirlenir. - Bazaart sanat etkinliği sadece Güzel Sanatlar Fakultesi öğrencileri ve Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların katılımına açıktır. - Verilecek ödüle ve sergilenecek eserlere Seçici Kurul karar verir. Bu sene ilk 4 öğrenciye 5.000TL'lik ödül verilecek ayrıca Polisanözel ödülü olacak. - Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınabilinir. - Çalışmalar imzalanmış olmalı ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. - Sergilenen eserler satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si tüm vergi ve harçları ile birlikte, Yeniköy Rotary Kulübüne verilecektir. - Eser sahibinin etkinlik için önerdiği eserler için belirleyeceği maksimum fiyat 3.500,00-TL resim için 4.000.00-TL heykel için olacaktır. - Sanatçıya ödeme, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra yapılacaktır. - Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilecektir. 10. Başvuru formu eksiksiz olarak doldurulmalı ve en geç 15 Ocak-25 Şubat 2017 tarihleri arasında önerilen eserlerin fotoğrafları ile birlikte e-mail adresine gönderilmelidir. Eksik bilgi ve belge ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Yeniköy Rotary Kulübü veya Bazaart komitesi tarafından başvurunun kabul edildiğini eser sahibine bildirmesinin ardından her durumda tarihinde işbu başvuru formunun ekinde bulunan SÖZLEŞME ile ıslak imzalı bir şekilde Bazaart Komitesi 'ne eserlerle birlikte teslim edilmelidir. Aksi takdirde sanatçının başvurusu kabul edilmemiş sayılır. Eserler 27 Mart 2017 Pazartesi günü saat 09:00-18:00 arasında The Sofa Hotel'de Yeniköy Rotary Kulübü Sanat Komitesi yetkililerine teslim edilecektir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. Satılmayan eserler 30 Mart 2017 Perşembe günü iade edilecektir. Geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri hasardan Yeniköy Rotary Kulübü ve The Sofa Hotel sorumlu olmayacaktır. Sizde BAZAART'a katılarak eserlerinizin sergilenmesini istiyorsanız aşağıdaki başvuru formunu doldurunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/27/seminer-gormeyi-ogrenmek-gorsel-kultur-ali-simsek-piramid-sanat-20-aralik-2016-17-ocak-2017/", "text": "Görmeyi Öğrenmek semineri, sanat tarihinden, göstergebilime; sinemadan fotoğrafa ve çağdaş sanata, görsel kültürden görsel ideolojiye, imgelerin bizle ilişkisine odaklanıyor. Seminer aynı zamanda kavram ve proje üretmeye odaklı olacaktır. Seminer, ÜCRETLİDİR. Öğrenci biletleri %30 indirimlidir. Kayıt olmak veya detaylı bilgi almak için lütfen Meltem Kocakaplan ile iletişime geçiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/cumhuriyet-sanat-gunleri-18-20-nisan-2017/", "text": "Cumhuriyet Sanat Günleri adıyla düzenlenecek olan uluslararası sempozyumumuzsiz değerli katılımcılarımızın desteği ile 18-20 Nisan 2017 tarihleri arasında Fakültemiz öncülüğünde yapılacaktır. Etkinliğimiz sanatın pek çok dalından katılımcıyı bir araya getirmekle kalmayıp, gerek şehrimize, gerekse üniversitemize büyük bir zenginlik kazandıracaktır. Resim, Heykel, Grafik, Fotoğraf, Sanat Tarihi, Müzik ve Sanat Felsefesi alanlarında yapılacak çalışmalara ev sahipliği yapacağımız bu etkinliğimizde buluşmak ümidiyle tüm sanat severlere saygılarımızı sunar, başarılar dileriz. Sempozyuma bildiri ile katılım ücreti 250 TL olup, bu ücrete sempozyum çantası, katılım belgesi, öğle ve akşam yemekleri, çay-kahve ikramları dahildir. Yol giderleri ve konaklama ücretleri katılımcılar tarafından karşılanacaktır. Aynı yazarın ikinci bir bildiri ile başvurması halinde ikinci başvurudan ücret alınmaz. Aynı yazarın çok isimli diğer başvurularından ise diğer katılımcılar başvuru ücretini öderler. Sempozyuma poster bildiri ile katılım ücreti 200 TL olup, bu ücrete sempozyum çantası, katılım belgesi, öğle ve akşam yemekleri, çay-kahve ikramları dahildir. Yol giderleri ve konaklama ücretleri katılımcılar tarafından karşılanacaktır. Aynı yazarın ikinci bir bildiri ile başvurması halinde ikinci başvurudan ücret alınmaz. Aynı yazarın çok isimli diğer başvurularından ise diğer katılımcılar başvuru ücretini öderler. Sergi katılım ücreti 200 TL dir. Her katılımcı en fazla iki eserle katılabilir. Bu konu ile ilgili detaylı bilgiyi Sempozyuma Başvuru ve Değerlendirme Sürecibölümünden okuyabilirsiniz. Sergiye katılan sanatçılara katılım belgesi ve sergi kataloğu hazırlanıp verilecektir. Sempozyuma konser, work-shop, gösteri gibi etkinliklerle katılım için ücret talep edilmemektedir. Katılımcılara katılım belgesi, sempozyum çantası, öğle ve akşam yemekleri verilecekitr. Yol giderleri ve konaklama ücretleri katılımcılar tarafından karşılanacaktır. Bu konu ile ilgili detaylı bilgiyi Sempozyuma Başvuru ve Değerlendirme Sürecibölümünden okuyabilirsiniz. Sempozyuma gönderilen özetler değerlendirme kurullarımız tarafından dikkatle incelenecektir. Başvurularda konu ile uyumu, özgünlüğü, ifade yeterliliği başvuruların kabul ya da reddine olanak sağlayacaktır. O nedenle hazırlanan bildirilerin özetlerinde bu hususların dikkate alınması önemle hatırlatılır. Kabul edilen ve sunumu yapılacak olan başvuruların aynı zamanda tam metin olarak basılmasını arzu eden katılımcılar, tam metinleri sayfamızda yer alan yazım kurallarını dikkate alarak, sempozyum takviminde yer alan tarihe kadar mail adresimize göndermek zorundadır. Bildiriler, sempozyum sonrası ilgili kurullarımızın çalışmalarını tamamlamalarını müteakip üniversitemiz kütüphanesinden e-kitap olarak yayınlanacaktır. - Özet Gönderimi: Özetler 200 kelimeden az olmamak kaydıyla, anlaşılır, sade, sunulacak olan konu hakkında doyurucu bir içerikte Türkçe ve İngilizce yazılmış olmalıdır. Konuyu anlaşılır bir biçimde ifade eden başlık da Türkçe ve İngilizce olarak özet metninin üzerinde yer almalıdır. Özetin hemen altında beş kelimeden oluşan anahtar kelime yer almalıdır. Örnek özet başvuru formu sayfamızda yer almaktadır. - Sözlü bildiriler:Sunumlar için 15'er dakika, sorular ve tartışma için 5'er dakika süre ayrılacaktır. Sözlü bildiriler, tam metnin kısa özeti şeklinde olmalıdır. Sunumlarda bilgisayar destekli paylaşımlar yapılabilecektir. Salonlarımızda sunuma uygun görüntü ve ses cihazları bulunup, katılımcılarımızın verilerini yedekli bir biçimde bellek veya cd ortamında getirmeleri yeterli olacaktır. Alışılmışın dışında bir program veya desteğe ihtiyaç duyan katılımcılarımızın bizlerle iletişime geçerek bu durum hakkında bilgi vermesi veya talepte bulunması gerekmektedir. Programın aksamaması adına belirtilen süreye uygun bir sunuş hazırlanması önemle rica olunur. Sürenin aşımı durumunda oturum başkanı konuşmayı kesme hakkına sahiptir. - Poster Sunum: Poster sunumlar için sayfamızda yer alan poster sunum başvuru formu nun doldurularak gönderilmesi gerekmektedir. Başvurularda özetin açıklayıcı olmasına özen gösterilmelidir. Başvurusu kabul edilen poster sunumların kargo giderleri katılımcıya ait olmak üzere en geç 15 Nisan 2017 tarihine kadar Cumhuriyet Ünv. GSF Dekanlığı SİVAS adresine göndermesi gerekmektedir. Bildiri yazım kurallarında geçerli olan tüm kurallar poster sunumlar için de geçerlidir. Bu kurallara uymayan başvurular değerlendirmeye alınmayacaktır. - Tam Metin Bildiriler: - Bildiri tam metinleri en az 5, en fazla 20 sayfa olmalıdır. - Bildiri tam metninin ön kısmında yukarıdaki kurallara uygun şekilde hazırlanmış bir özet bölümü yazılmış olmalıdır. - Bildiri tam metni Microsoft Word formatında hazırlanmalıdır. - Bildiri metni, 20 sayfayı geçmeyecek biçimde hazırlanmalıdır. - Her sayfanın yazım alanı soldan, sağdan, yukarıdan ve aşağıdan 3 cm boşluk kalacak biçimde düzenlenmelidir. - Bildiri Times New Roman yazı karakteri kullanılarak sola ve sağa dayalı ve 1 satır aralığıyla yazılmalıdır. - Bildiri Başlığı: 14 Punto, Tüm harfleri büyük, koyu ve ortada - Yazar/Yazarların Adları: 10 punto sağa dayalı. - Yazar/Yazarların Bağlı Olduğu Kurum: 10 punto ve yazar adına yıldızlı dipnotla verilmiş. - Ana Başlıklar: 12 Punto sola dayalı, ilk harfleri büyük ve koyu. - Alt Başlıklar: 12 Punto sola dayalı, ilk harfleri büyük ve koyu. - Metin: 12 punto sol ve sağ kenarlara dayalı 1 satır aralığıyla. - Grafik, Tablo ve Fotoğraf Başlıkları: 12 punto, koyu. - Bildiri metninin paragrafları arasında 6 nk boşluk bırakılmalıdır. - Tablo ve şekillere ait başlıkların ilk harfleri büyük, diğerleri küçük olmalıdır. - Metin ya da notlar içinde yer alacak alıntılar yazar soyadı / soyadları, yayın yılı ve sayfa no olarak parantez içerisinde belirtilmelidir. Örnek: (Karaduman, 2014;32) Kaynaklar bildirinin en son bölümünde yer almalı ve yazar soyadlarına göre alfabetik olarak sıralanmalıdır. Örnek: Karaduman, İ. (2014). Asitan Yayınları, Ankara. - Konser- Workshop- Gösteri: Bu alanlarda sempozyuma iştirak etmek isteyen katılımcılar, gerçekleştirmek istedikleri çalışmalarını dair sayfamızda yer alan formu eksiksiz olarak doldurup göndermek zorundadırlar. Sahne uygulamaları en fazla 45 dakika ile sınırlıdır. - Sergimiz resim, heykel, grafik ve fotoğraf alanlarına açıktır. Katılmak isteyen sanatçılar, uzun kenarı 70 cm. den büyük olmayacakçalışmaları ile katılabileceklerdir. Heykellerde de maksimum ebatlar 50x70 cm dir. Çalışmaların kargo giderleri ve kargolarda yaşanan her türlü olumsuzluk sanatçının sorumluluğundadır. Sergiye başvuracak sanatçılar internet sayfamızda yer alan Sergi Başvuru Formunu eksiksiz doldurup göndermek zorundadır. Bildirimin sempozyum kitapçığında basımının kabul edilmesi durumunda, çalışmanın tüm telif haklarını Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne devrediyorum. Bildirimin tam metninin Cumhuriyet Üniversitesi başlığı altında yayınlanmasını kabul ediyorum. Bildirimin özgün olup daha önce başka bir yerde yayınlanmadığını beyan ediyor, aksi durumda şahsımın sorumlu olduğunu kabul ediyorum. Özgün bildirinin çoğaltılması ve Cumhuriyet Ünivesitesi haricinde kişisel/kurum web sitelerinde yer alması durumunda telif hakkımı muhafaza edeceğimi, fakat Sempozyum formatında yayınlanması için yeniden biçimlendirilmiş versiyonunun birincil ve özel yayın haklarının Cumhuriyet Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne verilmesini beyan ederim. Eğer tam metnim sempozyum kitabında yayınlanmak için seçilmezse, çalışmamın telif hakkının tekrardan tarafıma iadesini kabul ediyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/dave-bown-projects-13th-semiannual-competition-deadline-03-december-2016/", "text": "The initiatives of the privately held U. S. company focus on advancing the field of visual arts by conducting research, buying works of art for the Collection of Dave Bown Projects, and providing unrestricted monetary awards to visual artists. Dave Bown grew up in upstate New York. He received a congressional nomination to the United States Military Academy at West Point by a New York State Congressman. However, he never matriculated. He took a three year hiatus from formal academics to reside predominantly in Cali and Medellin, Colombia. After he conducted research in East Africa, Europe, and Poland, he earned the Bachelor of Fine Arts degree from Brigham Young University. Shortly after graduation, he founded and continues to direct Dave Bown Projects. Helga Christoffersen is Assistant Curator at the New Museum in New York where she was part of the curatorial team for 'The Keeper' (2016), 'Nicole Eisenman: Al-ugh-ries' (2016), the third New Museum Triennial, 'Surround Audience' (2015), and 'Here and Elsewhere' (2014). She has curated solo exhibitions with Cally Spooner (2016), Eva Papamargariti (2016), Leonor Antunes (2015), Lili Reynaud-Dewar (2014), David Horvitz (2014) and Hannah Sawtell (2014). Previously she was Assistant Curator of the 55th Venice Biennale, 'The Encyclopedic Palace' in 2013 and coordinator of the Danish Pavilion at the 54th Venice Biennale in 2011. Kelly Kivland is Associate Curator at Dia Art Foundation. Since 2011, she has curated projects including occasions and other occurrences hosted by Isabel Lewis (2016), Steve Paxton's Selected Works (2014), Lisa Nelson and Steve Paxton's Night Stand (2013); and was assistant curator for Thomas Hirschhorn's Gramsci Monument (2013) and Yvonne Rainer (2011-12). At Dia, she also curates the Artists on Artists Lecture series, and has commissioned Artist Web Projects from Laylah Ali, Daniel Lefcourt and Nick Mauss / Ken Okiishi. She has a Master's Degree from the Center for Curatorial Studies, Bard College. Early entries are encouraged. Previewing will occur on a daily and weekly basis by Dave Bown Projects as submissions are received. We will be happy to answer any questions you may have about your submission. Note: Each juror is listed with the job title and organization they held while serving as a juror for Dave Bown Projects."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/ii-serigrafi-bulusmanin-katilimcilari-belli-oldu/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nün düzenlediği II. Serigrafi Buluşma'nın Bir çok başvuru arasından katılımcılar belli oldu. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/isigin-golgesinde-bir-ressam-cemil-eren/", "text": "Erhan Bener'in Işığın Gölgesi romanına konu olan ve diğer romanlarında da Cemil Eren'den sıkça bahsettiği usta Ressam Cemil Eren, 27 Kasım'da yaşamını yitirdi. Cemil Eren'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1927 yılında Merzifon'da doğan sanatçı, 1933 1939 yılları arasında Merzifon Cumhuriyet ve İrfan ilkokullarında okuduktan sonra, 1939 yılında Erzincan Askeri Ortaokulu'na girdi. Erzincan depremi nedeni ile öğrenimine Konya Kuleli Lisesi'nde devam etmek zorunda kaldı. Okulda müzik ile ilgilenen Eren, ağabeyi Haydar'ın hediye ettiği kemanı çalmaya başladı. 1942 yılında ortaokulu bitirdikten sonra, aynı askeri okulda lise öğrenimine devam etti. Öğretmeni Şemsi Arel'le resim çalışmalarına başlayan sanatçı, müzik çalışmalarını da Maide Arel ile sürdürdü. Şemsi beyin yönlendirmesi ile heykel yapmaya da başladı. 1945 yılında okuldan mezun olan Eren, 1946 yılında Ankara Harp Okulu'na girdi. Okulda resim öğretmeni Ali Rıza Bayazıt'ın yönlendirmesi ile resim ve müzik kurslarına katıldı. Eşref Üren'le tanışması, sanatçının tamamen resme yönelmesine yol açmıştır. Üren'in önerisi ile, Devlet Resim ve Heykel Sergisi'ne gönderdiği iki resmi Leopold Levy'nin dikkatini çekmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/kim-kimi-guverteden-atar-oliver-ressler-salt-galata-23-11-2016-15-01-2017/", "text": "Oliver Ressler'in 2005'te Platform Garanti'deki İdeal Toplum Kendini Yaratır sunumundan bu yana İstanbul'daki ilk sergisi olan Kim Kimi Güverteden Atar? sanatçının son 12 yıldaki üretimlerinden oluşur. Sergi, göç, sınırlar, yurttaşlık, sermaye ve alternatif ekonomileri irdeleyen fotoğraf işleri, duvar yazıları, filmler ve enstalasyonları bir araya getirir. Bu işler, güncel meseleleri devlet politikaları açısından birbiriyle ilişkilendirmek yerine, bunların süregelen bir küresel krizin iç içe geçmiş yüzleri olarak okunabileceğine işaret eder. Serginin kat -1'deki bölümü, sanatçının 2016 yazında İstanbul'da ürettiği filmin etrafında kurgulanır. Ressler, kentte kendi kendine örgütlenen faaliyetler ile mültecilerin durumu üzerine bir araştırma sürecinin ardından, kurumsal Avrupa'dan iltica dilenmeyi reddederek hayatını burada sürdürmeyi seçen Suriyeli bireylere odaklandı. There are no Syrian refugees in Turkey (2016) filmi, Avrupa'nın bu en büyük metropolündeki misafirlik durumunu inceler. Filmde Arapça söyleşileri yer alan mülteciler, İstanbul'da geçinmenin zorlukları ile Avrupa Birliği'nin yalnızca bir avuç mülteciye isteksizce kapılarını açmış olmasından bahseder. Görüşmelerin 15 Temmuz darbe girişimini takip eden haftalarda yapılmasından dolayı, Türkiye'nin istikrar ve yönetimini tehdit eden bir krizin ortasında kendi durumlarının kırılganlığını yoğun bir şekilde hissetmektedirler. Bu anlatımlar temelinde, Batı'daki mülteci tartışmalarının tüm bakış açısını sessizce tersine çeviren film, aynı zamanda, Türkiye ve Avrupa'nın politikalarına dair siyasi bir analiz geliştirir. There are no Syrian refugees in Turkey filminin yanında, Ressler'in 2016 yapımı bir önceki filmi Emergency Turned Upside-Down konumlanır. Sanatçı bu filminde, mültecilerin Avrupa'daki varlığını, zorunlu göçe yol açan savaş, terör ve ekonomik darboğaz tanımlamalarına daha uygun olan acil durum ifadesiyle niteleyen müstehzi ve insanlık dışı söylemi sorgular. Film, milliyetçiliğin dar kafalı hapishanesi ile dayattığı dış, iç ve toplumsal sınırların karşısına, sınırların olmadığı hayali bir dünyanın uçsuz bucaksız potansiyelini yerleştirir. Dış sese siyah-beyaz bir animasyonun eşlik ettiği işte üst üste binen çizgiler, soyut bir örüntü oluşturarak -diğer birçok şeyin yanı sıra- sınırları, göç yollarını, devletlerin ana hatlarını, cankurtaran halatlarını ve insan kalbinin atış hızını çağrıştırır. Türkiye, şimdiye dek tüm Avrupa devletlerinin kabul ettiğinden daha fazla sayıda; yaklaşık üç milyon mülteciye sınırlarını açarken, AB'nin sınır rejimi sonucu Akdeniz'de on binlerce mülteci boğularak hayatını kaybetti. Sergi mekanındaki büyük format bir fotoğraf, kıyıya vuran cansız bedenlere dair görüntülere göndermede bulunur; öte yandan, Stranded (2015) fotoğraf serisindeki erkekler, tıpkı politikacı ve yöneticiler gibi takım elbise giymektedir. Bu fotoğraflar, mevcut ekonomik düzendeki yöneticilerin -şirketlerin kar etmesi ve insanların ölmesi dışında bir alternatif olmadığını iddia edenlerin- önce işten, sonra da güverteden atılmasının olası sonuçlarını irdeler. Aynı seriden diğer işler, SALT Galata yapısının çeşitli yerlerinde sunulur. Stranded işi, bir diğer büyük format dijital baskı olan The economy is wounded let it die! (2016) ile doğrudan bağlantılıdır. Burada, her gün yeni ekolojik ve toplumsal felaketlere yol açan küresel ticarete bağımlı ekonomik düzeni hatırlatır şekilde, batan konteyner gemileri ve diğer deniz taşıtlarıyla dolu bir deniz manzarası görülmektedir. Bu iş -küresel ticaret ve taşımacılığın belirgin şekilde azaltılması dahil olmak üzere- ancak ekonomide sistemik dönüşümün iklim değişikliği ve bununla ilişkili küresel tehditleri önleyebileceğinin kabulüyle başlayan eleştirel tartışmaya katkıda bulunur. Sanatçının Dario Azzellini ile ortak üretimi olan üç kanallı video enstalasyonu Occupy, Resist, Produce (2014/2015) ise, gelecek için daha geçerli sayılabilecek ekonomi modellerine odaklanır. İş, Milano, Roma ve Selanik'te üretimi işçilerin kontrolüne devretme amacıyla gerçekleştirilen üç fabrika işgalini konu edinir. İnisiyatifi ele geçiren işçiler, öncü bir yaklaşımla üretim alanlarında yatay toplumsal ilişkiler kurarak doğrudan demokrasi ve kolektif karar alma mekanizmalarını uygular. Geri kazanılan çalışma alanları yeniden yapılandırılır; bulundukları çevre ve toplumsal hareketlerle bağ kurması sağlanır. SALT Galata'nın birinci katında yer alan, Ressler ile Zanny Begg'in birlikte ürettiği The Right of Passage (2013) filmi, vatandaşlık hakkı kazanmak için verilen mücadeleleri ele alırken vatandaşlık kavramının özü itibariyle ayrıcalıklı doğasını sorgular. Felsefeci ve siyaset teorisyenleri Sandro Mezzadra ve Antonio Negri ile görsel kültür ve fotoğraf teorisyeni Ariella Azoulay ile yapılan söyleşiler, Barselona'da belgesiz yaşayan bir grup kişiyle bir tartışma ortamı yaratır. Yapının çeşitli yerlerinde sergilenen diğer işler arasında, Pierre-Joseph Proudhon'un girişteki mermer duvara uygulanan anarşist sloganı Property is Theft (2014/16) ile kurumsal ırkçılık üzerine Martin Krenn ile ortak üretim bir afiş (2004) yer alır. Emergency Turned Upside-Down işinin zeminde sunulan parçaları, Suriye'nin de içinde bulunduğu savaş bölgesinden mültecilerin AB ülkelerine ulaşmak için kullandığı ana göç yolu olan Balkan hattındaki devletlerin örtüşen sınırlarını gösterir. Serginin açıldığı dönemde İstanbul'un iki ayrı yerindeki büyük reklam panolarında yer alacak olan Too big to fail (2011), ekonomik kriz dönemlerinde politikacıların önemli bankalara değer biçerek bunların kamu kaynaklarıyla kurtarılması gerektiği yönündeki iddialarına dair bir ifadedir. Zira bankalar, düzenin en temel gerekliliklerinden biri olarak kabul edilir ve dolayısıyla verimlerinde bir düşüş olması tüm kapitalist düzeni tehlikeye atabilir. Bu iş SALT Galata'nın dışında sunularak, demokratik bir dönüşüm talep eden küresel hareketin düzen tarafından dikkate alınan, iktidardakilerin artık göz ardı edemediği bir noktaya gelmesine duyulan arzuya işaret eder. Sergi adı fikri için Matthew Hyland'a teşekkürler. Viyana'da yaşayan ve çalışan Oliver Ressler ekonomi, demokrasi, küresel ısınma, direniş biçimleri ve toplumsal alternatifler gibi meseleler üzerine üretim yapar. İşleri yaygın olarak uluslararası kurumlarda sergilenen sanatçının filmleri, 2013'te Centre d'Art Contemporain Geneve'de gösterildi. Finansal kriz konulu gezici sergi It's the Political Economy, Stupid ile 2014'te Viyana'daki Secession'da düzenlenen Utopian Pulse Flares in the Darkroom araştırma projesinin eş küratörü olan Ressler, Prix Thun Sanat ve Etik Ödülü'nün (2016) ilk sahibidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/mamut-2017ye-basvurular-uzatildi-son-basvuru-10-aralik-2016/", "text": "Nisan 2017'de Akkök Holding sponsorluğunda beşincisi gerçekleşecek Mamut Art Project'e başvurular yoğun ilgi üzerine uzatıldı! Yılın umut vaat eden sanatçılarının projelerini koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project'e 10 Aralık'a kadar başvuru yapabilirsiniz. Akkök Holding sponsorluğunda 13-16 Nisan 2017 tarihlerinde beşincisi gerçekleşecek Mamut Art Project'e başvurular yoğun ilgi üzerine 10 Aralık'a kadar uzatıldı. Güncel sanatta yeni keşiflerin buluşma noktası olan ve yılın umut vaat eden sanatçılarının projelerini koleksiyonerler, galeriler, kültür-sanat kurumları ve sanatseverlerle buluşturan Mamut Art Project'e başvurular mamutartproject. com adresinde devam ediyor. Mamut Art Project'in 2017 jürisi yine alanında tanınmış ve usta isimlerden oluşuyor. Akkök HoldingYönetim Kurulu Başkanı ve koleksiyoner Ali Raif Dinçkök, günümüzün en önemli kavramsal sanatçılarından Sarkis, sanat danışmanı Elif Bayoğlu, küratör ve yazar Övül Durmuşoğlu ile güncel sanat eleştirmeni Murat Alat'tan oluşan jüri, yılın keşif sanatçılarını ve projelerini seçecek. Ulaşılabilir sanat alternatifi olarak yola çıkan ve her yıl yeni sanatçıların üretimleriyle gelişen Mamut Art Project, seçilen sanatçılara kendi idareleri ile yürütebilecekleri disiplinlerarası bir paylaşım ve sergileme imkanı sağlıyor. Akkök Holding sponsorluğunda düzenlenecek olan Mamut Art Project, 13-16 Nisan 2017 tarihleri arasında mekan sponsoruKüçükÇiftlik Park'ta gerçekleşecek. Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinden Ali Raif Dinçkök, 1944 yılında İstanbul'da doğdu. 1969 yılında Aachen Üniversitesi Tekstil Mühendisliği Bölümü'nden mezun oldu. Çalışma hayatına Aksu İplik ve Dokuma Fabrikası'nda mühendis olarak atılan Ali Raif Dinçkök, 1979 yılında kurulan Akkök Holding'in kurucu ortaklarındandır. Kuruluşundan bu yana Akkök Holding A. Ş.'nin Yönetim Kurulunda bulunan Ali Raif Dinçkök, Yönetim Kurulu Başkanı olarak görevini sürdürmekte ve çeşitli Akkök Grup Şirketleri'nin Yönetim Kurullarında yer almaktadır. Ali Raif Dinçkök'ün, 35 yılı aşkın süredir emek verdiği ve büyüttüğü koleksiyonu, ülkemizde ve dünya çapında isim yapmış sanatçıların eserlerini bir araya getirmektedir. Belirli bir tür veya akımın içine sıkıştırılamayacak kadar geniş bir skalaya sahip olan koleksiyonda genel olarak heykel, enstalasyon ve karışık teknik ile yapılan resimler yer almaktadır. Ali Raif Dinçkök, eser seçimlerinde yatırım odaklı değil, duygusal bir anlayışla hareket etmektedir. Sanata olan bu yaklaşımından ötürü koleksiyonundaki eserleri yaşam alanlarında sergilemeye özen göstermektedir. Türkiye sınırları içerisinde sanatın gelişimine verdiği katkılarla da adından söz ettiren Ali Raif Dinçkök, Venedik Bienali'nde Türkiye Pavyonu'na destek veren isimler arasında yer almaktadır. Günümüzün önde gelen kavramsal sanatçılarından Sarkis, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrenim gördü. İlk sergisini 1960 yılında İstanbul Sanat Galerisi'nde açan sanatçı çalışmalarını 1964 yılında gittiği ve atölyesinin de bulunduğu Paris'te sürdürmektedir. Resimle başladığı sanat hayatına heykelin yanı sıra disiplinlerarası enstalasyonlar gibi farklı sanat formları ekleyen sanatçının eserleri, aralarında Louvre Müzesi, MOMAC, Guggenheim Museum, Musee d'Art Contemporain ve Centre Georges Pompidou'nun da bulunduğu birçok sanat merkezi, müze ve galeride sergilenmiştir. Quand les Attitudes deviennent Formes (Kunsthalle Bern, 1969), DOCUMENTA VI (Kassel, 1977) and DOCUMENTA VII (Kassel, 1982) Sarkis'in önemli sergileri arasındadır. Sarkis 1967 Prix de la Peinture a la Biennale de Paris ve 1991 Grand Prix National de Sculpture ödüllerini kazandı. Kasım 2015'te Venedik Bienali 56. Uluslararası Sanat Sergisi Türkiye Pavyonu'nda Respiro başlıklı projesi sergilendi. Son dönem kişisel sergileri arasında; Galeri Mana (Türkiye, 2013), Arter (Türkiye, 2013), Museum Boijmans van Beuningen (Hollanda, 2012), MAMCO Cenevre Çağdaş Sanat Müzesi (İsviçre, 2011), Galerie Nathalie Obadia (Fransa, 2011), MAMCO-Cenevre Çağdaş Sanat Müzesi (İsviçre, 2011), Centre Pompidou Çağdaş Sanat Merkezi (Fransa, 2010), Yapı Kredi Kazım Taşkent Sanat (Istanbul, 2010) ve TANAS (2010) sayılabilir. 1984'te İstanbul'da dünyaya geldi. Üsküdar Amerikan Lisesi'ni bitirdikten sonra Chicago'da Northwestern Üniversitesi'nde Ekonomi ve Sanat Tarihi Bölümü'nde okudu. Üniversite eğitiminin hemen ardından New York'ta Çin sanatı üzerine yoğunlaşan bir galeride çalıştı. Yüksek lisansını Londra'da, Sotheby's Institute of Art'ta Art Business Bölümü'nde yaptı. Mezuniyet tezini Çağdaş Türk Sanatı Pazarı üzerine hazırlayan Bayoğlu, Sotheby's'in Londra'da başlattığı çağdaş Türk sanatı müzayedelerinde uzman olarak çalışmaya başladı. 2009-2012 yılları arasında bu satışlarda çalışırken son iki satışta müzayedelerin başında yer aldı. Aynı süre zarfında Sotheby's'in Londra ve Doha'daki Çağdaş Arap ve İran sanatı müzayedelerinde de direktör uzman olarak çalıştı. 2012'den bu yana Çağdaş Türk Sanatı'nın karma satışlı sergilerinin ve 20. Yüzyıl Orta Doğu ve Türk Sanatı müzayedelerinin yanı sıra Sotheby's'in diğer uluslararası müzayedelerinin tanıtımı ve satışlarında çalışan Bayoğlu, Nisan 2014'ten beri İstanbul'da yaşamakta ve Sotheby's'in İran, Orta Doğu ve Türkiye Sanat Danışmanı olarak görevine devam etmektedir. Boğaziçi Üniversitesi Çeviribilim Bölümü'nden mezun oldu. Çalışmalarını Berlin ve İstanbul'da sürdüren Övül Durmuşoğlu'nun sanat yaşamını dil, çeviri, müzik, sinema gibi disiplinler besledi. 2005-2006 döneminde Malmö Art Academy'nin Critical Studies lisans üstü programına katılan Durmuşoğlu o tarihten bu yana serbest yazarlık ve küratörlük yapıyor. Almanya, Türkiye, Avusturya, İtalya, ABD ve Hollanda'da çeşitli kişisel ve kurumsal projelerde yer alan Durmuşoğlu 2007'de Premio Lorenzo Bonaldi Young Curators Award -Lorenzo Bonaldi Genç Küratör Ödülü'ne değer bulundu. dOCUMENTA (13) kapsamındaki halka açık programlara küratöryel katkı sunan ve 13. Uluslararası İstanbul Bienali'nin Sosyal Medya Küratörlüğü'nü yapan Övül Durmuşoğlu halen YAMA'nın sanat yönetmenliğini üstleniyor. En son Artsy tarafından Avrupa'nın en etkili 20 genç küratörü listesinde yer alan Durmuşoğlu en son, sanatçı Gülsün Karamustafa'nın Hamburger Bahnhof Museum, Berlin'de açacağı serginin küratörlüğünü yürüttü. 1983'te İstanbul'da dünyaya geldi. Bilgi Üniversitesi'nde halkla ilişkiler, sinema ve sosyoloji dallarında eğitim gördü. İKSV, SALT, ARTER gibi kurumlarda yöneticilik yaptı. Halen Galatasaray Üniversitesi'nde felsefe eğitimi gören Alat, aynı zamanda Art Unlimited dergisinde ve Sanatatak. com'da sanat yazıları yazıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/ugural-gafuroglu-eserleri-addresistanbulda/", "text": "Yedi tepe, Sarayburnu, Balat, Haliç, Galata, Kız Kulesi ve daha niceleri... Her biri gerdanlığının bir cevheri; büyülüğü güzelliğinin simgesi. Ama biri var ki, bunlardan hiçbiri dolduramıyor onun yerini. Onsuz eksik kalıyor İstanbul'un silueti. Uğural Gafuroğlu, 1980 li yıllardan bugüne gelen resim serüveni içerisinde hep kendi özüne ve kişiliğine dayanan saf, çocuksu ve hümanist heyecanların en iyi anlatımcısı oldu.... Resmin boyaya ve tuvale dayanan geleneksel malzeme zincirine doğadan aldığı yeni malzemeleri ve konuları ekleyerek farklı açılımlara cesaretle yöneldi. İster tuval olsun, isterse taş/çakıl taşları, ahşap veya camaltı resimleri, devamlı araştıran ve üreten kişiliğinin titizliği ve sabrının verdiği güçle yorulmadan üreten, naif anlayışının ürünleri için yeni denemelere imkan sağlamıştır. Uğural Gafuroğlu, 1952 yılında Salihli'de doğdu. TED Ankara Koleji'nden sonra 1976 yılında Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. 1986 yılından bu yana çalışmalarına devam etmektedir. - kişisel sergisini açan Uğural Gafuroğlu'nun eserlerini Esmer Erdem Design Connection Addresistanbul giriş katta yıl sonuna kadar görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/11/30/unlu-oyuncu-erdal-tosun-hayatini-kaybetti/", "text": "Ünlü oyuncu Erdal Tosun korkunç kazada yaşamını yitirdi! Erdal Tosun için ilk tören yarın saat 12.00'de BKM'de gerçekleşecek. Ardından ünlü sanatçı Zincirlikuyu Mezarlığında ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek. Erdal Tosun'u rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Erdal Tosun, 9 Nisan 1963 tarihinde İstanbul'da doğmuştur. Aslen Balıkesir Burhaniyelidir. Erdal Tosun Yeşilçam aktörlerinden Necdet Tosun'un oğludur. Kardeşi Gürdal Tosun da kendisi ve babası gibi bir oyuncuydu. 1980 yılında Beyoğlu Fındıklı Lisesi'nden mezun oldu. 1981 yılında Mine adlı filmle sinemaya başladı. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan mezun oldu. Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı'ndan mezun olduktan sonra Özel Tiyatroyu kurdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/02/bilinc-katmanlari-zuhal-baysar-galeri-soyut-04-19-ocak-2017/", "text": "Zuhal Baysar'ın Bilinç Katmanları adlı kişisel sergisi 4 19 Ocak tarihleri arasında Galeri Soyut'ta izleyicilerle buluşuyor. Sanatçının yeni resimlerinde biçimler, resim plastiğinin doku ve renk olanakları ile iki boyutu zorlayan yanılsamalara sahip. Bu resimlerde üst üste bindirilmiş katmanlar halinde çeşitli yaşamlara ait görüntüler yer alıyor. İnsanın iç dünyasına, ruh durumlarına ait her bir görsel öğe, insanın varoluş durumunu anımsatacak hayvan figürleri de olmak üzere bir arada saydam katmanlar oluşturuyorlar. Sanatçı, önceki resimlerinin olduğu gibi, bu resimlerinin odak noktasının da yine insanın kendisi olduğunu vurguluyor. Resmin konusuna ait alt anlamları çoğaltmak ve aynı zamanda resmin renk ve doku zenginliğini bu üst üste binen görüntülerle pekiştirmek sanatçı için önem taşıyor. Sanatçı, imgeleri önce kendi bağlamlarından ayırıyor, onlara yepyeni anlamlar kazandırarak, fotoğrafik imgeden yeni kompozisyonlara, oradan da boyaya kadar süregelen bir yolculuğa çıkartıyor. Bu resimlerde imge, fragmanlara ayrılmış, üstü üste bindirilmiş, var olan anlamından uzaklaştırılmış bir şekilde, doğada olamayacak halleriyle kompozisyonun ana yapısını oluşturuyor. Zuhal Baysar'ın Bilinç Katmanları adlı sergisi, insanın karmaşık, ikircikli doğasını sorgularken, aynı zamanda 'insan oluş' tan 'toplum oluş' a doğru giderek büyüyen bir önerme de sunuyor. Bilinç Katmanları, en temele bireysel gerçekliği ve iç çatışmaları koyarken, toplumun dinamiklerinin birbiriyle çatışmasına, daha büyük ölçekte toplumların birbiriyle çatışmasına ve genel boyutuyla içi içe olan tüm bu yapıların birbirine etkisine de işaret ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/04/a-whole-lot-of-art-galerie-kunstlerprojekt-lot62-27-november-2016-20-january-2017/", "text": "Alle Karten sind in unserem Blog A Whole Lot of Art zu sehen und vom 27. November 2016 bis 20. Januar 2017 werden die Karten im Künstlerprojekt Lot62 ausgestellt. All entries are published in our Blog A Whole Lot of Art and will be exhibited at Lot62 Kuenstlerprojekt in Munich, from November 27, 2016 to January 20, 2017."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/05/hakan-erol-prometheus-desmotes-zincire-vurulmus-prometheus/", "text": "M. Ö 447'de, Atinalılar, hararetli bir tartışmanın ardından tapınakların inşası için oy kullanmışlardır. Atina halkı, yukarıda saydığımız büyük drama yazarlarını bu şekilde izleme fırsatı buldular. Dönemin bütün tragedya yazarları, belirli bir refah seviyesine ulaşmış olan kişilerdir. Zaten bu refaha ulaşamayanların, bu işlere vakit ayırması mümkün de olmamıştır. Elimize ulaşmış olan Zincire VurulmuşPrometheus'un, Aiskhylos'un olup olmadığı bir tartışma konusudur. Grek uzmanı olan Wilhelm Schmidt, Prometheus'un, Aiskhylos'a ait olmadığını, bir ateistin bu oyunu yazdığını iddia eder. ''Prometheus, Aiskhülos tarafından yazılmadığı gibi o hayattayken yazılmış da değildir.'' der. Oyuna gelecek olursak eğer, Prometheus, Karadeniz sahilinde İskit ülkesinde geçer. Oyun boyunca, başoyuncu gerçek hiçbir harekette bulunmaz. Zincire vurulmuştur. Diğer oyuncular sırayla onu ziyaret eder. Prometheus, Kratos ile Bia'nın zoruyla Hefaistos tarafından kayalığa zincirlenir. Kratos gücü ve kuvveti, Bia ise zorbalık ve şiddeti simgeler. Hefaistos'a ise, Zeus ve Hera'nın oğludur. Ateş Tanrısı olarak bilinir. Prometheus yarı tanrıdır. Bildiği bir giz vardır. Zeus bunu öğrenmek ister. Zeus iktidarın kişileştirilmesi, Prometheus ise aklın kişileştirilmesidir. Prometheus, ateşi Zeus'tan alıp insanlara vermesinden dolayı, Zeus tarafından acımasızca cezalandırılır. Prometheus'u zincire vurur. Kartal onun karaciğerlerini yer. Zeus, Prometheus'a Hermes'i, yani Maia'dan olan oğlunu, gönderir. Tanrıların en hızlısı ve en kurnazı Hermes, Prometheus'tan gizi söylemesini talep eder. Prometheus, bu gizin Zeus'u mehvettiğini bilir. İktidarını kaybedeceğini, tahtın değişmesine neden olacağını belirtir. ''Giz''in kendisini kurtaracağını bildiğinden ötürü, Prometheus bu gizi söylemez. Prometheus, ölümlüleri, ölüm üzüntüsünden kurtardı. Ayrıca onlara ateşi verdi. Böylece onlara tüm sanatları öğretecektir. Zeus, onu bu yüzden cezalandırır. Burada bahsedilen elbette ki gerçek ateş değildir. İnsanoğlu, ateşi bir tesadüf sonucunda bulmuştur. Doğa olayı, yani ağaca yıldırım düşmesinden sonra, ona yaklaşıp, dokunma isteğiyle birlikte yanan insanlar, bir süre sonra bir şeyleri birbirine sürterek kıvılcım çıkarmışlardır. Bu oyunda bahsedilen ateş ise en uzak tahminle bir metafor olabilir ancak. Oyunun sonunda iktidar gücü ile akıl, yani Zeus ile Prometheus uzlaşacaklardır. Aiskhylos'a göre Zeus, akıl ile gücün birliğidir. Prometheus'un kelime anlamı düğümleri çözen demektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/06/piramid-sanat-10-yasinda-15-aralik-2016-5-subat-2017/", "text": "2006'dan bu yana sanatseverleri çarpıcı projelerle buluşturan İstanbul'un en önemli bağımsız sanat kurumu Piramid Sanat, 10. yılını heyecan verici aktivitelerle kutluyor. 29 Ocak'a kadar sürecek sergide, Piramid Sanat'ın 10 yılını özetleyen eserler, bilgiler, fotoğraflar ve belgesel filmin yanı sıra, kurumun kendi geniş koleksiyonunda olan yapıtlardan birseçki de izleyicilerle buluşacak. Sergiye paralel olarak, dönemin sanatsal ve siyasi bilançosunu ele alan çeşitli paneller de düzenlenecek. 10. yıl sergisinde, Piramid Sanat'ın koleksiyonunda bulunan kendi sanatçılarının işlerinin yanı sıra, aynı koleksiyonda yer alan yerli ve yabancı başka yapıtlar da sergilenecek. Türkiye'nin ve dünyanın önde gelen sanatçıları ile genç kuşağı aynı platformda buluşturan Piramid Sanat, tam 10 yıldır yaratıcı beyinlere kendilerini özgürce ifade edebilecekleri bir sergileme alanı sunuyor. Tual, fotoğraf, video, enstalasyon, yazı, müzik gibi farklı disiplinlerden her türlü sanat etkinliğine ev sahipliği yaparak önemli eserlerin sanatseverler ve koleksiyonerlere ulaşmasına aracı oluyor. Yüzlerce izleyicinin katılımıyla, tüm hakların ve Türk çağdaş sanat ortamının sorunları üzerine beyin fırtınalarının gerçekleştiği paneller, sanatçıların sanatseverler tarafından daha yakından tanınmalarına zemin yaratan söyleşiler, sanatsal ya da politik güncel konuların derinlemesine ele alındığı toplantılar... Hepsi konunun uzmanı isimlerce ele alınıp inceleniyor. Bugüne dek Yahşi Baraz, Can Elgiz, Levent Çalıkoğlu, Doğan Paksoy, Tomur Atagök, Bora Gezmiş, Ahmet Şahin, Ali Güreli, Dağhan Özil, Hasan Bülent Kahraman, Olgaç Artam, Emin Çetin Girgin, Ercan Karakaş, Kaya Özsezgin, Altan Öymen, Hasan Fehmi Güneş, Şükran Soner, Cüneyt Akalın, Yusuf Taktak, Bubi, Nedim Gürsel, Beral Madra, Kıymet Giray, Turhan Feyizoğlu, Haşmet Atahan, Gökalp Eren, Uluç Gürkan, Serpil Güvenç, Mehmet Ulusoy, Namık Kemal Boya, Cahit Berkay, Atilla Özdemiroğlu, Sadık Gürbüz, Merdan Aslan, Prof. Eren Omay, Muzaffer Ayhan Kara, Alev Coşkun, Kazım Kolcuoğlu, Numan Esin, Ahmet Güryüz Ketenci, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Eyüp Muhcu, Miriam Subirana, M. İlker Gürkan, Judy Pfaff, Genco Gülan, İsmail Tunalı, Ergin Konuksever, Cezmi Ersöz, Sönmez Targan, Camilo Guevara, Park Byoung, Edward Lucie-Smith, thebest artist Rene, Prof. Dr. Ali Akay, Balkan Naci İslimyeli, Ümit Gezgin, Orhan Karakaplan, Feyyaz Yaman, Robert Kushner, Haşmet Zeybek, Bünyamin Özgültekin, Ekrem Kahraman, Orhan Aydın, Barış Cihanoğlu, Nejat Yavaşoğulları, Semra Germaner, Sevil Dolmacı, Ayşegül Sönmez, Ali Şimşek, Carol Huebner, Zihni Çetiner, Ali Işık, İlker Gürkan, İzzet Öz gibi değerli isimlerin katıldığı sohbetlerle sanatseverleri çok renkli platformlarda buluşturuyor. Haftanın 7 günü açık olan, şaşırtıcı ve çok kültürlü dekora sahip Piramid Sanat'taki Cafe 57 ise, ziyaretçilerin keyif aldıkları bir ortamda bir araya gelip kitaplar ve müzikle buluşmalarını sağlıyor... Bu mekanda aynı zamanda farklı disiplinlerdensanatsal, edebi ve siyasi konularda en yeni yayınlara ulaşmanızı sağlayacak bir de kitabevi bulunuyor. Yılın birçok gününde özel partilere de ev sahipliği yapan Piramid Sanat, çoğu bini aşkın sanatseverin katıldığı açılışların dışında, sıcak ortamlarınbuluşma noktası. Piramid Sanat'ta ana galeride düzenlenen sergilerin yanı sıra, Extra Place alanında, aralarında Suat Akdemir, BozkayaAldaş, Koray Erkaya, Bahri Genç, Deniz Gökduman, Mustafa Karyağdı, Genco Gülan, Bülent Bakan, Barış Sarıbaş, Denizhan Özer, Halim Kulaksız, Çoşar Kulaksız, Dilan Gerede Erkaya, Camilo Guevara March gibi isimler, Piramid'in sürekli sanatçıları olaraken güncel çalışmalarıyla temsil ediliyorlar. 15 Aralık 2016 Perşembe günü 10. yaşını kutlayacak olan Piramid Sanat, bu süreçte gerçekleştirdiği sergileri, panelleri, film gösterimleri ve keyifli partileri içeren arşiv niteliğinde büyük bir katalog da yayınlayacak. Cumhuriyet değerlerine, dostluğa, evrensel barışa ve her şeyin ötesinde insana ve tüm canlılara saygı gösteren bir tavırla 10 yıldır İstanbul'da sanatsal ve sosyo-politik sorumlulukları bir arada üstlenen, birçok demokratik kitle örgütü ve Sanatçılar Girişimi'ne ev sahipliği yapan Piramid Sanat'ın 10. yıl kutlamasında, sanatçılar ve sanatseverler yine bir araya gelecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/aklin-yarattiklari-evren-erol-bozlu-art-project-nisantasi-06-aralik-2016-21-ocak-2017/", "text": "Çalışmalarını değişim, dönüşüm, ret ve kabul bağlamı gibi temel metaforlar üzerinden sürdüren Evren Erol, Aklın Yarat ıkları başlıklı üçüncü kişisel sergisiyle 6 Aralık 21 Ocak tarihleri arasında Bozlu Art Project Nişantaşı'nda. İzleyiciyi günlük hayatta yaşadıkları üzerinden yeniden düşünmeye ve hayal kurmaya çağıran sanatçı sergisinde; ötekileşmiş, yabancılaşmış bir toplumda aklın uykusundan uyanan, kendini yeniden var edecek bireye odaklanıyor. Evren Erol, Aklın Yarat ıkları başlıklı sergisinde geçmiş ile gelecek arasında düğümlenmiş günümüz toplumlarında, bireyin bilinçaltında yaşadığı sevginin ve şiddetin kaynağını, teslimiyet ve direnme kavramları üzerinden sorgulamaya davet ediyor. Evren Erol who continues his studies through basic metaphors such as change, conversion, refusal and approval context will be in Bozlu Art Project Nişantaşı with his third solo exhibition titled as Creations / Creatures of The Mind on between the dates of 6th December 21st January. In his exhibition, the artist who calls the audiences to reconsider and imagine through their daily lives focuses the people who will wake up their sleeps of mind and will recreate themselves in a marginalized, alienated society. oday's communities which are tied between the past and the future through the contexts of submission and resistance."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/ben-im-galatea-art-galeri-15-aralik-2016-08-ocak-2017/", "text": "Sanat her dönemde birleştirici gücünü korumuştur. Farklı çalışmaları birleştiren tek bir çatı altında toplayan sanat, bu birleştirici gücünü yıllardır sürdürmektedir. Her sanat yapıtı sanatçısından bir iz ve duygu taşır. Ortaya çıkan sanat eserini izlerken aslında sanatçının benliğinden kopup gelen duyguyu izlemiş oluruz. Serginin başlığını oluşturan 'Ben-im' ismi sanatçıların farklı zaman ve mekandan kopup gelen duygu ve düşüncelerini yansıtıyor. 19 genç sanatçınıneserlerinin sergileneceği bu sergide sanatçıların mesleğe atılma heyecanlarını birlikte yaşayacağız. 19 genç sanatçının;zamanı ve tarihi olmayan bir yerden kopup gelen ve benliğini oluşturan eserlerini sergilenecegibu sergide, bir rengin, bir çizginin, bir formun bizde uyandırdığı muhteşem anlara uzanacağız. 19 genç kuşak sanatçının eserlerinin yer alacağı 'Ben-im' isimli karma sergi 15 Aralık 2016 08 Ocak 2017 tarihleri arasında Galatea Art Galeri'de sanatseverlerle buluşacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/bir-baska-ulke-ein-anderes-land-vbko-08-12-2016-21-01-2017/", "text": "Merve Akyel, Fatih Aydoğdu, Deniz Beşer, Cansu Berksan, Cana Bilir-Meier, Ahu Dural, İpek Hamzaoğlu, Muzaffer Hasaltay, Betül Seyma Küpeli, Reha Refik Taşcı, Songül Sönmez, Onur Serdar, Nase Zine, Nazim Ünal Yılmaz ve Sezer Dilan Zırhlı. Avusturya Sanatçılar Birliği ve göçmen kültür-sanatını destekleme amacıyla kurulmuş kültür gemma! insiyatifi işbirliğiyle düzenlenen Bir Başka Ülke / Ein Anderes Land sergisi, Viyana'da yaşayan sanatçıların göç, arşiv, Türkiye ve Dünya'daki güncel politik durumu konu alan işlerine yer veriyor. Sergilenen calışmalar; temsiliyet, görünürlük, göç bağlamında hafıza gibi temaları ele alırken, görünürlük ve politik iktidar arasındaki bağı sorguluyor. Konstantin Kavafis'in Şehir şiirine atıfta bulunan Bir Başka Ülke / Ein Anderes Land başlığı, sanatçının parçalanmış coğrafyasını sembolize ediyor. 'bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet. -bir ceset gibi- gömülü kalbim. Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/kadina-ve-cocuga-yonelik-siddet-mahmut-ozturk-seher-becel-sanat-galerisi-03-aralik-2016-04-ocak-2017/", "text": "Ülkemizde 1980 Askeri darbesi ile uygulamaya konan neoliberalist pratikler, gündelik yaşamın tüm alanlarında olduğu gibi sanat ve sanat eğitimi alanlarında da kendisiyle uyumlu postmodernist kavram pratikleri üretmiştir. Özellikle seksenli yıllardaresim dörtgeninin dışına çıkılması gerekçesiyle Resim ve Ressam kavramları aşağılanmış, müzelerin gereksizliği savunularak yıkılması istenmiş, kavramsalcı ve Öncüsanatı- Avantgarde- etkinliklerin paralelinde 'yapıt' kavramı basit bir 'iş' kavramına indirgenmiştir. Neoliberalist pratiklerin en önemli örneklerinden biriside Amerikalı danışmanların direktifleriyle 1996'da uygulamaya konan YÖK-DÜNYABANKASI Projesidir. Bu proje, söze, anlatıma, kavrama ve metinlere dayalı postmodernist kavram pratiği olan Modüler Eğitim Modelinisanat ve sanat eğitimini ortamlarına dayatmış, yapıtı ve üretici atölye uygulama etkinliklerini aşağılamıştır. Üç yıllık Eğitim Enstitülerinde 40-42 saat olan haftalık ders kredisi sayısı dört yıllık Eğitim Fakültelerinde Atölye dersleri azaltılarak 20-22 saate düşürülmüştür. Gazi Mustafa KemalATATÜRK'ün mirası 'Resim-İş' kavramı, Görsel Sanatlar kavramına dönüştürülerek 'göz'ile yapılan 'şey'e indirgenmiştir. Plastik sanatlar alanında gündelik yaşamın ve evrensel hayatın yorumunu ve eleştirisini en etkili gerçekleştiren alan resimdir. Leonardo'nun Bir resim biliminden bahsetmek gerekir sözü, ressamın bir yetenek gösterisi yapan maymun olmadığını vurgularken, Çağdaş Türk kültürünün üretilmesi ve geleceğe kalması için ressama önemli görevler yüklemektedir. Sanat Eğitimcisi ve Ressam Mahmut Öztürk, 1996'dan günümüze değin sanat ve sanat eğitimi ortamlarında, sempozyum, konferans, panel etkinliklerinde, bildiri ve makalelerinde... Resim, Ressam, Resim-İş ve Yapıt kavramlarına özdeksel ve içeriksel bağlamlarıyla sahip çıkarak savunmuştur. Açtığı ve katıldığı ulusal ve uluslararası sergilerdegündelik yaşamın ve evrensel hayatın yorumunu ve eleştirisini resimleriyle somutlaştırmıştır. 2003'de Irak işgalinden bugüne kadına yönelik şiddeti eleştiren resimler yapmaktadır. Ressam Mahmut Öztürk'ün, Türkiye'de yaşanan kadına ve çocuğa yönelik şiddete ve çocuk istismarına dikkat çeken resimleriKadına ve Çocuğa Yönelik Şiddet ViolencetoWomenand ChildResim Sergisi PaintingExhibition- 03 Aralık- December 2016 / 04 Ocak- January 2017 tarihleri arasında SEHER BECEL SANAT GALERİSİ'nde sergilenecektir. 1959 Ankara-Haymana'da doğdu. 1982 -Ankara-Gazi Yüksek Öğretmen Okulu Resim-İş Eğitimi Bölümünden mezun oldu. 1990 Anadolu Üniversitesinde Yüksek Lisans Programını Antik Figürün Resimlerimde Model ve Mankenlerle Yansıtılması başlıklı tezi ile tamamladı. 1994 -Hatay Mustafa Kemal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümüne Öğretim Görevlisi olarak atandı. 1995 -Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Figüratif Lirik Devinim başlıklı Doktora=Sanatta Yeterlik tezini tamamladı. 1996 -Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalına Yardımcı Doçent olarak atandı. 2006-Doçent oldu. 2014-Profesör oldu. Halen aynı bölümde Anabilim Dalı Başkanı olarak görev yapmaktadır. 32' i yurt içinde, 2'si yurtdışında olmak üzere şu ana kadar toplam 34 kişisel sergi açtı. 1990'dan bu yana 200' ün üzerinde ulusal ve uluslararası karma, grup ve yarışmalı sergilere katıldı. Toplam 4 Ödül aldı ve pek çok özel, resmi ve yurtdışı koleksiyonlarda yapıtları bulunmaktadır. Halen aktif olarak, Uluslararası AGESD Kurucu Üyesi, , UPSD, BRHD, GESAM, SEDER ve GÖRSED üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/new-old-massey-lyuben-gallery-december-8-2016-february-4-2017/", "text": "Massey Lyuben Gallery is pleased to present New Old, a group exhibition featuring works by Giulia Dall'Olio, Garrett Klein, and Matthew Larson. Dall'Olio, Klein, and Larson explore the relationship, dependency, and narrative aspects of layering through subject matter and materials. Giulia Dall'Olio, who lives and works in Bologna, Italy, paints mystical utopian landscapes rich with abstraction. Her engraved oil on panel paintings are dense with layered visual material: murky trees are disrupted by meandering carvings and beautiful washes, as if there's a gentle rain veiling the composition. The works are polished but purposefully obscured and draw upon the classical genre of landscape painting. Garrett Klein works primarily with acrylic paint, panel, and plexiglass to create his mixed-media paintings. Klein's physical layering of materials lends an approachable yet mysterious quality to his paintings. The interaction of each layer creates energetic movement: zig-zags and slaloms of color ground the airy plexiglass. In Matthew Larson's textile works, the artist uses hand-dyed yarn to create meticulous weavings. Unlike traditional warp-weft weaving, individual threads of yarn are layered, by hand, into Velcro. The artist's powerful tapestries recall the Minimal painting style common to the Op Art movement of the 60s. Through contemporary weaving techniques, Larson brings a fresh approach to the trajectory of traditional tapestry in art history. The artist lives and works in Brooklyn, New York. Please join us for the opening reception on Thursday, December 8th from 6-8pm. For questions, press inquiries, and work availability, please contactinfo@masseylyuben. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/perde-sevinc-altan-cukurcuma-26-kasim-2016-10-ocak-2017/", "text": "Ahını çiçeklere yüklemiş bu kez, ilmek ilmek işlemiş. Keskin nişancıların gözünden korunmak için sokaklara gerilen perdeler üzerinde açan yara gibi çiçekler görmüş; Ah'ı kırmızı, isyanı siyah olmuş Çukurcuma'da yüksek tavanlı bir binanın katlarına yayılmış. Sergi, Faik Paşa Caddesi 5 No'lu binada 10 Ocak 2017 tarihine kadar görülebilir. Mekan, Pazar pazartesi hariç her gün 11 00- 19 30 arası açık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/simdi-yeniden-cicek-resimleri-yapma-zamani-volker-marz-10-aralik-2016-15-ocak-2017/", "text": "Galeri İlayda, 10 Aralık 2016 15 Ocak 2017 tarihleri arasında, Volker Marz'ın solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Resim, heykel, fotoğraf, video, performans ve yazarlık gibi çeşitli disiplinlerde çalışmalarını sürdüren Alman sanatçı Volker Marz, yıllardır Berlin, Paris, Miami, Amsterdam, Zürich, Madrid, Moskova, Prag, Tel Aviv ve İstanbul olmak üzere dünyanın pek çok yerinde kişisel sergiler gerçekleştirdi. Gurup sergileri ve önemli sanat fuarlarında sergilediği heykeller ile tanınan sanatçı, ironik ve provokatif çalışmalarıyla ön plana çıkıyor. Ayrıca son yıllarda yazı ve resimleri ile birlikte sekiz kitap yayımladı. Marz'in son yıllarda işlediği temalar daha çok edebiyatçılar, düşünürler ve sanatçılar etrafında şekilleniyor. Çalışmalarını Nietzsche, Bruno, Benjamin, Bataille, Sloterdijk, Arendt gibi isimlere adayan sanatçı; Joseph Beuys, Pina Bausch, Franz Kafka gibi birçok önemli figürü alternatif senaryolarla diyaloğa sokuyor. Felsefe ve sanatın ortaklığında, bugünkü insanlık durumunu, geçmişten referans alarak ironik, mizahi ve eğlenceli bir dille eleştirmeye devam ediyor. Eserlerinde görmeye alıştığımız farklı malzeme kullanımı, insan ve hayvan figürleri, hayali karakterler, galeri mekanına yayılan enstalatif düzenlemeler; adaleti, umudu, özgürlüğü oldukça muğlak ve tutarsız bir şekilde temsil ediyor. Belirli jestler içindeki figürler, sabit ve uçar halde ele alınmış. Burada tek tek heykellerden ziyade Marz'ın kendi metinleri ile bir altyapı sağladığı bütünlüklü figür-öyküleri söz konusu. Şimdi yeniden çiçek resimleri yapma zamanı sanatçının son iki yıllık üretiminden bir kesit. Önceleri etkisinde kaldığı olaylara karşı sıklıkla doğrudan politik bir tavır sergileyen sanatçı, son yıllarda giderek daha genel konulara eğiliyor. Dolayısıyla çiçek resimleri yapmanın vakti geldi de geçiyor! Galeri Pazar Pazartesi günleri hariç, her gün 11:00 ile 19 :00 arasında açıktır. Galerimizin altında ve karşısında otopark mevcuttur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/sumi-e-grubu-japon-sanat-merkezi-01-aralik-2016-01-ocak-2017/", "text": "Sumi-e Grubu Atölyesi her yılın sonunda Japon Sanat Merkezi'nde düzenlediği e-tegami sergisinin bu yılki teması Horoz. Japonya'da devam etmekte olan geleneklerden birisi de 12 hayvanlı takvimdir. Her Japon hangi hayvan yılında doğduğunu bilir. Nengajo larda yeni yılın sağlık ve bereket getirmesi için o yılın hayvanı resmedilir. Dosta gönderilen kartpostalın elle yapılması makbuldür. 2017 hayvan takvimine göre Horoz Yılı. Sumi-e Grubu bu yılda geleneğini devam ettirerek bu sergiyle hepinize mutlu bir horoz yılı diliyor. Nengajo-Toridoshi e-tegami sergisini yil sonuna kadar JSM galeride gezebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/09/yeni-mekan-yeni-sergi-anna-laudel-contemporary-when-did-we-stop-playing-sergisiyle-kapilarini-aciyor/", "text": "Anna Laudel Contemporary, Aralık ayından itibaren sanatseverleri Bankalar Caddesi'nde yer alan yeni mekanında ağırlıyor. Galerinin ev sahipliği yapacağı ilk sergi WHEN DID WE STOP PLAYING, 15 Aralık'ta kapılarını açıyor. Dört senedir Erenköy'de bulunan ve Anna Laudel tarafından kurulan Art350 Galeri, güncel sanat alanında Türkiye ve uluslararası sanatçıların çalışmalarına daha kapsamlı destek vermek amacıyla yeniden yapılandırıldı ve Karaköy Bankalar Caddesi'nde tarihi bir binada Anna Laudel Contemporary ismi ile kapılarını açtı. 15 Aralık tarihinde, Berlin'de yer alan Bernheimer Gallery iş birliği ile Isabel Bernheimer küratörlüğünde gerçekleştirilecek WHEN DID WE STOP PLAYING isimli serginin açılışı ile sanatseverlere buluşacak olan Anna Laudel Contemporary, sergi programlarının yanı sıra yerli ve yabancı sanatçıların röprodüksiyonlarının ve sanat yayınlarının yer aldığı Art Shop; güncel sanatçıları desteklemek amacıyla yürütülecek olan uluslararası Misafir Sanatçı Programı ve Danimarka'nın önde gelen mücevher tasarım markası Monies'e ev sahipliği yapıyor. Anna Laudel Contemporary yeni mekanında gerçekleştireceği bu ilk sergisinde, Berlin'de yer alan Bernheimer Contemporary'yi ağırlıyor. Bernheimer Contemporary işbirliğinde gerçekleşecek olan serginin küratörlüğünü Isabel Bernheimer yapıyor. WHEN DID WE STOP PLAYING, 2014 yılında, güncel sanata ve bu alana sanatçıların yetiştirilmesine destek olmak amacıyla Bernheimer Contemporary'i kuran Isabel'in Türkiye'deki ilk sergisi. Bernheimer Contemporary'den, Peter Alasztics, Blue and Joy Daniele Sigalot, Alexander Deubl, Swaantje Güntzel, Felix Höfner, Sebastian Klug, Jan Kuck, Milana Schoeller, Ludovic Thiriez and Johannes Vetter isimli 10 sanatçının işlerinin yer alacağı sergi, çoğunlukla büyük bir oyunu anımsatan dünyaya ve hayatımıza bakışımızı ele alıyor. Sergi, 16 Aralık 2016 ve 12 Şubat 2017 tarihleri arasında Anna Laudel Contemporary'de görülebilir. Anna Laudel Contemporary ve sergi hakkında tüm detayları ve gerekli biyografileri ekteki bültende ve biyografi dökümanında bulabilirsiniz. Soru ve röportaj talepleriniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/13/isik-canaklari-heidi-degenhardt-galeri-selvin-2-21-aralik-2016-11-ocak-2017/", "text": "1958 Almanya Hayingen doğumlu sanatçı 1985 yılından beri Reutlingen'de kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Beyaz altın diye adlandırılan porselen, hassas ama bir o kadar da karakterli ve inatçı olan materyal, yapım aşamasında sorumluluk ve dikkat gerektirir. Porselenin cezbedici transparanlığı, sertliği ve hafifliği, sanatçıyı meydan okumaya yönlendiriyor. Sanatçı bu kaliteli işe dokunmak ve şekillendirmekten büyük bir haz duyuyor. Heidi Degenhardt bu ışık çanaklarında, oyunsal tarafını, keşif merakını ve fizibilite sınırlarını sorguluyor. Yurtiçi ve yurtdışında çok sayıda sergiler açan sanatçının İstanbuldaki ilk kişisel sergisini 21 Aralık 2016 11 Ocak 2017 tarihleri arasında Galeri Selvin 2'de görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/13/mimesisler-ii-hulya-botasun-derinlikler-sanat-merkezi-15-aralik-2016-7-ocak-2017/", "text": "İlk sergisini 1989'da açan Hülya Botasun, 9. Kişisel sergisi olan MimesislerII''isimli sergisini 15 Aralık'ta Teşvikiye'deki Derinlikler Sanat Merkezi'nde açıyor. Hülya Botasun'un 7 Ocak 2017 tarihine kadar görülebilecek sergisinde, insan figürünü andıran ağaç formlarında tuval üzerinde akrilik resimler dikkati çekiyor. Her biri bir insana benzeyen hayvan portreleri, kağıt işler, akrilik ve suluboya çalışmalar da sergide görülebilecek. Mimesis, doğa ve insan davranışının sanat ve edebiyatta taklide dayanan temsilidir. Aristoteles, sanatın rolünün ''doğanın taklidi'' olduğunu ileri sürerken kullanmıştır. Aristoteles, insanda bir taklit yeteneği ve hazzının bulunduğunu sanatçının olayların ve varlıkların özündeki ideali, fikri taklit ettiğini söylemiştir. Sanatçı adeta doğanın eksik bıraktığı şeyleri tamamlar. Sanatçının hayal gücü ve yaratma ilkesi savunulmuştur. Hayal gücü taklitten daha kuvvetlidir. Taklit yapılırken estetikten, estetik hazdan, duygulardan ve hislerden uzak yapılamaz. Mimesis kavramı, Antik Yunan filozoflarıyla başlayıp, Rönesans sanatçılarıyla devam etmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Var olanı resim ve diğer sanat dallarıyla gerçeğe farklı düşüncelerle benzetmektir. Botasun'un ürettiği hayvan resimlerinde, hayvanlar üzerinden mimesisler yapılmıştır. Sanatçı; insanlarda görülen ifade tarzlarını, formlarını, özelliklerini, ruh hallerini, duyguları ve hisleri hayvan portreleri olarak resmetmiştir. İnsanlarda görülebilecek hissiyatı hayvan resimlerine yüklemiştir. Hayvan portrelerini izlerken resimlere insanda var olan ifade tarzlarını ve ruh hallerini düşünerek ve yükleyerek algılamamız gerekir. 1990'da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olan Botasun'un, Türkiye ve Yurt dışında pek çok koleksiyonda eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/13/opus-chroma-summart-sanat-merkezi-12-ocak-11-subat-2017/", "text": "Bağımsız ve kar amacı gütmeyen sanat platformu Summart, 2017 yılının ilk sergisinde dört sanatçının ortak projesi, OPUS Chroma'ya yer veriyor. Latince yapıt, iş anlamına gelen OPUS, akademiden aynı dönem mezunu Oğuz Haşlakoğlu, Pınar Genç, Utku Dervent ve Selçuk Fergökçe'nin sanatsal üretimlerinde birbirleriyle olan etkileşimlerini ifade ederken aynı zamanda isimlerinin ilk harflerinden oluşan bir sembole dönüşüyor. Dört sanatçı ortak üretimden öte sanatsal birlikteliklerini, çalışmalarının ortak unsuru Chroma yani renk değerleri zemininde ifade ediyor. OPUS Chroma'da her bir sanatçı renkle farklı bir ilişki kuruyor. Sergilenen çalışmalarda renk, kimi zaman kromatik titreşimlerin müzikalitesine yönelirken kimi zaman rengin atmosferik etkisini öne alan bir yapıda karşımıza çıkıyor. Kimi çalışmada figüratif ifadeye duygu ve ruhsal çevre kazandıran renk, bir diğerinde biçimle bağımsız bir ilişkide psişik etkiler yaratarak kendini gösteriyor. Dört sanatçı renk meselesini sadece sergilenen eserlerle sınırlandırmadan tanıtıcı görsel unsurları da projeye Chroma bağlamında dahil ediyorlar. Bu kapsamda projenin tüm görsel tanıtıcıları bir başka akademi mezunu sanatçı Cemil Cahit Yavuz tarafından tasarlanıyor. 'Chroma'nın sadece renkle değil müzik gibi sanatın diğer alanlarını da kapsayan özellikleri projeye paralel olarak gerçekleştirilecek performans ve söyleşilerde tartışılacak. Küratörlüğünü Dolunay May'ın üstlendiği OPUS Chroma 12 Ocak 2017 tarihinden itibaren Summart Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/13/ukde-muberra-bulbul-artikare-sanat-merkez-10-23-aralik-2016/", "text": "İstanbul doğumlu sanatçı, Marmara Üniversitesi Resim Öğretmenliği'nden mezun olduktan sonra Grafik Tasarımı Bölümü'nde yüksek lisansını tamamladı. Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Bölümü'nde Doktorasına devam etmektedir. Bu sürede iki kişisel sergi açmış, yurtiçi-yurtdışı birçok karma sergiye katılmış, sempozyum ve workshoplarda yer almıştır. Sanatçı, eserlerinde sembolik bir dil olarak mitolojik karakterleri kullanmaktadır. Geçmişten günümüze süregelen mit efsaneleri, toplumdan topluma değişiklik gösterse de farklı kültürlerde ve inançlarda devam etmektedir. Geçmişle günümüz arasında bir bağ kuran sanatçı bu efsaneleri çeşitli arketiplerle eserlerine yerleştirmiştir. Çalışmalarında genellikle kendi çektiği fotoğraflardan ve çeşitli görsellerden yararlanarak kolaj tekniğini kullanmaktadır. Kolaj tekniğinin üzerine farklı boya malzemeleri ile doku oluşturarak kompozisyonunu tamamlamaktadır. 27 adet tuval üzerine karışık teknikle yaptığı çalışmalarını bir bütünlük oluşturacak şekilde Artıkare Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluşturacaktır. Ukde isimli bu sergi hemen hemen birçoğumuzun içinde kalan bir ukdeyi hatırlamamıza da vesile olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/18/cevirmen-ve-yazar-bertan-onaran-79-yasinda-aramizdan-ayrildi/", "text": "Cervantes, Emile Zola, Stendhal, Albert Camus, Jules Verne gibi yazarların başyapıtlarını dilimize kazandıran çevirmen ve yazar Bertan Onaran, 79 yaşında aramızdan ayrıldı. Bertan Onaran'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Onaran, Cervantes'in başyapıtı Don Quijote'yi ilk kez tam metin olarak Türkçeye çeviren çevirmen olarak tanınıyordu. 1937'de doğan Onaran Haydarpaşa Lisesini, İÜ Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyat Bölümünü bitirdi. İlk çevirilerini 1963 yılında yayımladı. 1964'te Memet Fuat'la tanıştı, eserlerini çevirdiği yazarlar arasına Andre Gide, Jean Paul Sartre, Albert Camus, Mayakovski katıldı. Ardından Saint-Exupery, Marguerite Duras, Albertine Sarrazin, Gilles Martinet'den çeviriler yaptı. Cervantes'in başyapıtı Don Quijote'yi ilk kez tam metin olarak çevirdi. Wilhelm Reich'ın bütün kitaplarını Türkçeleştirdi. Andre Malraux, Emile Zola, Stendhal, Panait Istrati, Eugene Ionesco, Alain Robe Grillet, Nathalie Sarraute'dan çeviriler yapan Bertan Onaran'ın 1972'de Beauvoir'dan aktardığı Konuk Kız'a TDK çeviri ödülü verildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/18/ressam-adnan-turani-hayatini-kaybetti/", "text": "Ressam, sanat tarihçisi ve sanat eğitimcisi Adnan Turani yaşamını yitirdi. Turani'nin cenazesi, 19 Aralık pazartesi günü toprağa verilecek. Adnan Turani'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Türk ressam, sanat tarihçisi ve sanat eğitimcisi Adnan Turani (91), tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetti. Hacettepe Üniversitesinden yapılan yazılı açıklamada, Turani'nin bir süredir tedavi gördüğü Hacettepe Hastanesinde bugün yaşama veda ettiği belirtildi. Turani için 19 Aralık pazartesi günü saat 13.00'te Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi önünde anma töreni düzenleneceği bildirilen açıklamada, cenazenin Kocatepe Camisi'nde ikindi namazına müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Cebeci Asri Mezarlığına defnedileceği bildirildi. 1953 yılında Avrupa'ya burs kazandı. Almanya'nın Münih, Stuttgart ve Hamburg Güzel Sanatlar Akademileri'nde çalışma olanağı buldu. Lisans ve uzmanlık öğrenimi gördü. Adnan Turani'nin yüksek eğitim hocalığı sırasında bilimsel plastik sanatlar estetiği, sanat felsefesi ve sanat tarihi ve üzerinde hazırladığı yayınlanmış eserleri de bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/25/formation-bernarducci-meisel-gallery-12-january-25-february-2017/", "text": "- the action of forming or process of being formed. synonyms: emergence, coming into being, genesis, development, evolution, shaping, origination. - a structure or arrangement of something. Formation, in other words, strongly relates to the principles of conception, the creative process, the birth of in this case something quite sublime. Formation is also a 2016 song by Beyonce. She sings, I dream it, I work hard, I grind 'til I own it... I imagine all the poets and artists participating in this exhibition and its accompanying PoetsArtists issue feel those words to be a truth, a powerful precept to live and work by. my eager artist's eye and recite the poetry aloud with my hungry reader's voice, always in search for grace in form and in word, searching for a deeper truth that touches or shakes me. This body of work presented as a collection of paintings and poems seduces me with its beauty and substance. Allow it to stir you too. Poetry is when an emotion has found its thought and the thought has found words. Poetry appeals to our senses through words and phrases which can be taken literally or figuratively by means of descriptive as well as allegorical language. Like any art form, subjectivity plays a large part in which poems touch and move us, their interpretation invariably linked to our own experiences, often sparked by a flash of recognition and understanding. It's not easy to define poetry, Bob Dylan once said, so who am I to attempt it? However, allow me the pleasure to illuminate this collection of poems and draw you in. These poems are about regret, wistful recollections woven into elegies, mournful grievances about love dying and undying love. Gestures reminding us of youth and awkward growth and hurt and laughter. These poems are conversations and explanations and recognitions, capturing personal histories in a snapshot of heightened awareness of those smallest of details and those awe-inspiring things so much larger than just our tiny selves. These poems are about brutal thoughts and violence. About searching and finding the right words, beckoning, urging us to understand, to know, to please I beg you feel. They speak of accepting the paradox and tension of hopes and deceptions those surprising yet somehow expected dishonesties and betrayals. About the beautiful bravery of rising above the mundane while immersing ourselves in the ordinary minutiae of daily life. These poems are about rape and invasion and injustice and silent screams of frustration. About scars and trauma and disease physical and emotional. About awakening to and recoiling at society's rules of skin, dress, and acceptable behavior. About being shamed, rejected, ignored fearing the dreaded invisibility that comes with longer life. Age, ugly and weak, beautiful and strong. These poems one by one weave stories that unfold in the mind's eye like theater plays. They should, by rights, be heard. I invite you to recite these poems to yourself. Let your voice caress a silent room and allow yourself to feel and see and understand. The human figure is one of the most enduring themes in the visual arts. It draws our eyes, firing up our sensory cortex in an evolutionary response of reading facial expression and body language. When representational artwork retains strong reference to the real world its impact is at its highest. Formal elements and aesthetic properties such as color and values, line and form, shape and texture, scale and perspective play an important role in these paintings. Besides establishing the illusion of dimensionality, there's an emphasis on a narrative that attracts and retains the viewer beyond a first glance. There are no prescriptive formulas for what makes a figure painting successful it is an elusive, intangible property that somehow the best artists know how to unite into a powerful expression that makes us stop and gaze. This collection of paintings offers exactly that. Alas, today's technological world of internet and social media relentlessly bombards us with an astonishing amount and variety of visuals, so the challenge of the figure painter to create an impactful and eye-catching image has increased on many levels far beyond the extent that any pre-digital revolution artist ever faced. The breathless pace of current technology normalizes our strongly reduced attention span, with dire consequences for contemporary realism the non-instant artwork that takes time, skill, and effort. The true lover of art looks at art for a sensory and emotional experience. The art expert focuses on the conceptual nature of an artwork as an expression of an idea. And the artist looks for all of the above as well as the technical facets of conception. We all seem to gravitate towards artwork that drives the entire psyche. Hopefully you find yourself among these three categories. Deserving more than a quick glance I want no, urge you to savor these wonderful paintings in a conscious and deliberate manner and really connect with them. While not every artwork will attract us, those that do often generate sensations that we should honor and question, not only to enjoy that experience but also to know ourselves better. When art captivates us there's an opportunity for awareness on both a tangible and metaphysical level. Besides, it can become much more than just a private personal encounter; we can share our reactions with others creating a social experience by initiating a connection through art. The paintings participating in Formation are curated by Didi Menendez, publisher of PoetsArtists, and are shown in New York City at one of the world's most prestigious art galleries championing contemporary realism. From inspiring portraits to passionate life studies, each of these artist offers their own distinctive style of capturing the human figure. Each piece strikes me as a poetic narrative describing tangible and intangible aspects of life some serious, introspective, or heartrending, others joyful, contemplative, or seductive. Generous are these artists who bravely expose their souls so that our eyes and minds may feast upon their toil. I invite you to spend some quality time with this superb anthology of poems and paintings."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/25/taze-kagit-isler-2-upsd-son-basvuru-10-ocak-2017/", "text": "14-28 Şubat 2017 tarihleri arasında UPSD Galerisi'nde düzenlenecek TAZE KAĞIT İŞLER-2 sergisinin başvuru koşulları aşağıdadır. - Sadece UPSD üyeleri sergi için başvurabilir. - Sergiye tüm disiplinlerde çalışmalarla başvurulabilir - Sanatçılar sergiye en fazla 3 eserle başvurabilirler. - Sergi için önerilen çalışmaların kısa kenarı 100cm uzun kenarı 150cm'den büyük olmamalıdır. - Video, ses enstalasyonu gibi dijital sanat eserleri tek ekranda sergilenebilecek şekilde ve looplu olarak, CD veya USB'ye kayıtlı teslim edilmelidir. - Başvuru dosyasının teslimi en geç 10 Ocak 2017 salı günü, saat 17:00'ye kadar e-mail yoluyla veya posta yoluyla (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği, Maçka Demokrasi Parkı, Sanatçı İşlikleri, 80220 Şişli/İstanbul Şişli Evlendirme Dairesi'nin yanı-) derneğe ulaştırılmalıdır. - Başvuru dosyasında olması gerekenler: -Sanatçı özgeçmişi (100 kelimeyi aşmayacak bir paragraf şekilde) -Eser künyesi -Sanatçı fotoğrafı - Sonuçlar açıklandıktan sonra sergiye dahil olan eserlerin sergilenmeye hazır şekilde teslim edilmesi gereklidir. - Dosyası eksik olan başvurular dikkate alınmayacaktır. - Eserlerin 12 Ocak 2017, Perşembe, saat 17.00'ye kadar UPSD Galerisi'ne teslim edilmeleri gerekmektedir. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir ve kişinin yerine yedek listedeki sanatçılardan eser alınacaktır. - Galeriye teslim ve sergi bitiminde eserlerini geri almaları sanatçıların sorumluluğundadır. Kargo ve tüm nakliye ücretleri sanatçıya aittir. - 3 Mart tarihine kadar geri alınmayan eserlerden UPSD Galerisi sorumlu değildir. - Eserleri sergiye dahil edilen sanatçıların, sergi masrafları için 70 TL katılım payı ödemeleri rica edilir. Katılım bedeli ödemelerinizi eser tesliminde elden veya aşağıda belirtilen ödeme seçenekleri yoluyla yapabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/25/trassshart-deadline-march-1-2017/", "text": "During spring 2017 there will be an exhibition of all the TRAssshART pieces in Citymuseum Doetinchem, housed in a beautiful old postoffice built in the Amsterdamse School' style. From now on you can send some new/old artwork to contribute! Make some ART from leftovers of your artwork. Clean your desktop, unclutter your studio, your sewingroom.... and make some art! Send it by regular mail, as a card, a TRAssshARTcard or in an enveloppe... or the enveloppe is the art.... use your imagination, as long as it fits in my mailbox."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/25/utku-varlik-cy-twombly-anlayanlara/", "text": "Bu tuvale bakan üç bayandan biri söylüyordu, ötekiler de dinlediğimi görüp bana baktılar. Fonda acele boyanmış sarı renk üstüne tüpten çıktığı gibi bir kırmızı sanki fırçayla karalanmış gibi; hiç bir kompleks gütmeden. -Öyle düşünüyorlar; peki sizin görüşünüz önemli değil mi? sorum onları şaşırtmıştı, bir yanıt gelmedi! O desen önemli bir kolleksiyondan geliyor; galiba 4.5 milyon dolar ödemişler o zaman! Gülerek selamladım bayanları. Centre Pompidou'da büyük bir retrospektifle karşımızda. 140 tuval, tüm dönemlerini içeren bu sergiden çıktığınızda, kafanızdaki boşlukla sanki bir aldatılmışlık ya da bir pişmanlık duygusuyla karışık bir can sıkıntısı yaşıyorsanız, demek Cy Twombly yaptığını başarmıştır. Biliyorum ve de söylüyorum: yeni değil ya da tek değil, bir pentürü, deseni beceremeyip modern adına saptırmakla, sanatın yatağını değiştirenler, anlamsızlaştırma adına kendilerine ün sağlayanlar; sanat bir logaritma değil, ne de bir çivi yazısı, eğer Twombly kendini ressam olarak tanıtmış sa, pentürün kanunlarıyla yargılanacaktır. Düzmeceliğin tarihi çok uzaklara gitmez; ama ne yapsak karşımıza orkestra şefi Leo Castelli çıkıyor! Genellikle bu contemporary sirk'inde, baş rolde oynayan kim varsa, Warhol'dan Jeff Koons'a. 2. dünya harbinde CİA ajanı, modern pentürün gelecek soğuk harpte Ruslara karşı kompleks silahı olarak kullanılmasını planlayan, Jackson Pollock, Rothko, De Kooning, Rauchenberg, Jasper Johns, Cy Twombly vs. gibi sanatçıları MoMa'nın ve zengin fondationların katkılarıyla bu dışa vurumcu Abstreyi dünyaya tanıtan bir deha! Harp sonrası, 50 yıllarında bununla kendine ticari bir yol çizip, Newyork Lexington Avenü'de açtığı galeride 20. yüzyıl sanat tarihini yazıyor. Twombly'nin bu galeriyle başlaması ayrı bir konu, burada anlatmak istediğim sanatçının tavrı yani yol haritasını çizen psychique tavrı. Örneğin Soulage ve özellikle Cy Twombly benim ilgi alanımdadır; araştırmazsak bilemeyiz kim olduklarını, nereden geldikleri, başlangıçta ne yaptıkları, pentüre hangi kapıdan girdikleri meçhuldur! Sinik olmak herkesin harcı değildir, kanımca kendiliğinden insana yapışmış bir huydur. Sinik doğar insan! Kendini deşifre etmek ya da anlatmak yasaktır; katiyen dışa dönük beğenini de kimse bilmeyecek senin. Kendini sakladığın bu gizemsi kabukla da, dışın sana hayranlığını, övgüsünü filitre edeceksin. Polemiklere yanıt vermek, katiyen! seni meşhur eden Leo Castelli belki tarihde en büyük sinik. Örneğin yine o yıllarda Castelli, Newyork'dan sonra Paris'de bir galeri açtı. Amacı pentürün merkezini içinde vurmaktı; işte yanlış hesap; Picasso'dan resim almak için Antibe'de şatonun önünde sıraya girmiş Amerika'lı milyonerleri hesaba katmamıştı, ne de Matise'si vs. Avrupa yeni Amerikan pentürüne hazır değildi. Tüm yaşantısında bunu unutmadı Castelli, gerektiği zaman Fransız'ların çağın sanatını anlayamadığını, o günlerden sonra, Fransa'da resim olmadığı söyledi ve bunu başardı. Bir süre sonra Fransız'lar kuyruğa gireceklerdi Castelli'nin sanatçılarını müzelerine koymak için. Fransa'da 1960 yıllarında tanınıyor Twombly. Modern sanatın CIA sayesinde bir silah gibi kullanıldığı yıllar, işte Fransız'ların sanatta kendilerinden şüphe ettikleri yıllar. Modern'nin ne olduğu hala deşifre edilememiş ama hiç kendinden söz etmeyen bu ressamın karşısında filozofundan sanat tarihçisine kadar görülen şaşkınlık; DECRYPTER CY TWOMBLY sanki bir hiyoroglif yazısını çözmek adına! Ama daha önce Twombly, 1950 yıllarında bir aristokrat İtalyan bayanla evlenip, Roma'ya yerleşmiş ve bir Romen sarayda antik arama içinde büyük boy kağıtlara ufak desencikler, anlamsız çizikler, karalamalar, çarpık yazılar ayrıca greffiti'den nefret ediyor. İşte bu sürede hayran olduğu Poussain'nin bir tablosunu da kendi deşifre ediyor! Bu tabloya uzun süre bakanlar, Willem de Kooning'e hayranlığını sezeceklerdir. Tüm Fransız aydınlarını etkilemiş Twombly; örneğin filozof Roland Barthes, Twombly'nin 1979 sergisi için katolog yazısında: Non multa sed multum bu latince başlıkla, ressamın tuvalde yaptığı boşluklardan az ve öz diyerek mesajın böylesine rafine edilmesini, yine boşlukların imalı alanlar olarak anlatımındaki olağanüstü bir gestein yalnız Twombly'ye özgü olduğunu yazarken, kendi yazısının da hayran olduğu ressamın anlatımından daha anlaşılmaz olduğunu burada belirtmekte fayda var. Bizim İnebahtı Deniz Savaşı olarak tarihimize geçen Lepento, Twombly'nin konu olarak aldığı büyük bir seridir. Gerçekte haçlı donanmasına karşı kaybedilen bir deniz savaşı olduğu için bizim tarihçilerimiz es geçmiştir; Osmanlı donanması 142 gemi ve 20 bin askerini yitirirken, imparatorluğun da Akdeniz'de itibarı sekteye uğramıştı. Twombly'nin resimlerinde yaptığı ekonomi, fotoğraflarında flu olarak belirir. Bilerek mi yoksa farkında olmadığı myopie'nin sonucu mu bilmiyoruz ama Gogosian'nın yaptığı bir sergi kataloğunda fotoğraflarında da bir deha olduğu kanıtlanmıştı. Kendi halinde, yaşamış, yorgun bir duvara müdahale edildiğinde, -müdahale edene bağlı, duvar kendini Hauston'daki Fondation Menil'de buluyor; başka bir şans! İşte 2011 yılında Sothep's Newyork'da 70.5 milyon dolara satılan bu resmin adı karatahta, tüm okul yıllarında görmekten bıkmıştık; yine başka bir müdahale! 2007 de Avignon'da Lamberd'de sergilenen triptique: Platon'nun Üç Dialoğu ; ortadaki boş tuvali öpen Sam Rindy adında bir bayan sergi kreatörü tarafından mahkemeye veriliyor. Kırmızı dudak boyasının resme zarar verdiği, sanatçıya hakaret ve de restorasyon vs. suçlarla yargılanan suçlu bayan yaptığı açıklamada: yaptığı bu öpücükle resmin daha da bir anlam kazandığını savunmuştu. Ne yazık o yıllarda hala yaşıyan Twombly buna bir yanıt vermedi. Söyledim cynisme önemli bir karakter! Ne yazık bizdeki ukelalık sözcüğü başka dillerde gereken anlamını bulmuyor. Yazar Philippe Sollers görüşlerini bir katalogda sergilemişti. Ona göre Joyce'dan bu yana epiphame Twombly'de kendini buluyor; Desenlerdeki açık Fragmentlar; Shelley, Keats, Rilke gibi şairlerle aynı kumaş olduğunu, ressamın kıvrak bilek jestlerinin de bilerek acemiliği oynadığını yazıyordu. Ben katılmıyorum bunlara, bence Karalama, Çiziştirme, kirletme, kargacık-burgacık, sürüştürülmüş, akıtma ve de çokca da can sıkıntısı, belki modern adına başka bir dolandırılcılık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/aykiri-galeri-ark-07-ocak-05-subat-2017/", "text": "Galeri Ark, yeni yıla 7 Ocak 5 Şubat 2017 tarihleri arasında gerçekleşecek, soyut söylem de üretim yapan; birbirlerinden farklı üsluplarıyla, kendi dillerini oluşturmuş iki sanatçı Zeynep Dilek Çetiner ve Mehmet Çetiner'in AYKIRI adlı ortak sergileriyle merhaba diyor. Sergi, Türk soyut resim geleneğinde bir kuşağı temsil eden iki sanatçının uzun zamana yayılan birikimlerinin, sanatsal ifadede belirledikleri yolu, birlikte ama farklı dillerle, gösterdikleri son dönem üretimlerini içeren bir özeti niteliğinde."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/botanik-uzerine-blok-art-space-cukurcuma-17-ocak-10-mart-2017/", "text": "Bitkileri araştıran ve inceleyen Dioscorides, 1. yüzyılda Anadolu ve Akdeniz bölgesine ait bitkiler üzerine yazmış olduğu De Materia Medica'yla modern botanik biliminin temellerini atar. Grekçe'den sonra Arapça ve Süryanice'ye çevrilen bu kaynak Anadolu bitkileri ve florası üzerine yazılmış en eski ve kapsamlı çalışmalardan biri olarak bilinir. Dioscorides özellikle tıp bilimi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınsa da, bitkilerin iyileştirici etkileri üzerine odaklandığı araştırmaları sayesinde özellikle günümüz bitki incelemelerinin başlangıcı sayılan temel bir kaynak oluşturmuştur. Dioscorides'in 600 farklı bitki türüyle başlattığı yolculuk, günümüzde bitkilerin niteliksel, niceliksel ve arşivsel araştırmalarının yapıldığı birçok alt dalı da barındıran botanik bilim dalına dönüşmüştür. De Materia Medica'nın bir başka önemli özelliği ise Dioscorides'in ele aldığı her bir bitkiyi en ince detayına kadar tasvir ederken bu bitkiye ait tüm bilinen hikayeleri, mitleri, efsaneleri ve inançları gözlemlediği diğer detaylarla birlikte kaydetmiş olmasıdır. Botanik Üzerine sergisi on sanatçının botanik ve sanat ilişkisini irdeledikleri çalışmalarını bir araya getiriyor; sanatçılar sergi üzerinden bitkibilimine hem arşivsel hem de hikayesel yaklaşarak bitkiler üzerine farklı alanlarda ve coğrafyalarda yapmış oldukları araştırmalarını sunuyor. Bu araştırma sürecinin de bir parçası olan izleyiciler seçili bitki türlerini farklı estetik açılardan inceleme olanağı buluyorlar. Bitkibilimini farklı alanlar üzerinden inceleyen bu on sanatçı botaniğin yan ve alt araştırma dallarından olan bitki biyolojisi, bitki geometrisi, doğa üzerinden yapılan estetik araştırmaları, bitkilerle tedavi yöntemleri, bitkilerin evrimi gibi farklı alanlarda ürettikleri eserleriyle araştırma alanlarıyla ilgili yeni sorular da üretiyor. Dünya-dışı bitkilerin tasvirlerinden, dünyada soyu tükenmek üzere olan bitkilere uzanan bu yolculukta sergi aynı zamanda botanik terminolojisinin de sınırlarını genişletmeyi amaçlıyor. İki ay sürecek olan Botanik Üzerine sergisi ile sanatçıların yanı sıra konuk araştırmacıların da ele aldıkları botanik ve sanat ilişkisine odaklanan konuları BLOK art space Çukurcuma'da farklı günlerde buluşarak tartışmaya açıyoruz. Serginin seminer ve konuşma programı Ocak ayı içerisinde açıklanacaktır. Botanik Üzerine sergisi 17 Ocak 10 Mart 2017 tarihleri arasında BLOK art space Çukurcuma'da gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/doc-dr-ulas-basar-gezgin-2016da-vietnam-2016da-vietnamda-neler-oldu/", "text": "2016'da Vietnam'da çok sürpriz gelişmeler olduğunu söylemek zor. 2015'te hangi sorunlar ve konular gündemi işgal etmişse aynılarını 2016'da da görüyoruz. Trafik sorunları yine gündemdeydi. Özellikle ülkenin ekonomik olarak en büyük kenti olan Ho Çi Min Kenti'nde bu yıl trafik birçok merkezi bölgede kilit olmuş durumda. Bunun bir bölümü altyapı eksikliğinden kaynaklanıyor. Fransız sömürgeciler de, Amerikancı Güney Vietnam hükümeti de, savaş sonrasında iktidara gelen birleşik Vietnam hükümeti de kentin bu kadar büyüyeceğini öngörememiş olmalı. Dolayısıyla, yollar böyle bir büyümeye uygun olacak kadar geniş değil. Ancak asıl sorun, plansız gökdelenleşme. Ho Çi Min Kenti'nde 20 yıl öncesine kadar en yüksek yapılar, Fransız sömürge yapılarıydı, ki onlar da yalnızca birkaç katlıydı. Son 10 yılda kentin kalbinde dikilen gökdelenler, diğer ülkelerdeki durumun tersine, ulaştırma yatırımlarını da yanlarında getirmediği için merkezde trafiğe çıkmak gittikçe zorlaşıyor. Kentin acil olarak metroya ve güçlü bir toplu taşıma ağına ihtiyacı var. Metro yakında açılacak, toplu taşıma için planlar var. Ho Çi Min trafiğinin bir başka sorunu ise, sürekli su baskını. Yine altyapı yetersizliği nedeniyle, muson yağışlarının bir bölümünden sonra kentin merkez caddelerini diz düzeyinde su kaplıyor. Kimi yerlerde daha da yüksek olabiliyor. Ho Çi Min, alçak bir zemine kurulmuş bir kent. Önümüzdeki yıllarda dünyada iklim değişikliğinden en çok etkilenecek kentlerden biri olarak adı geçiyor. Oysa uluslararası şirketler, kentin alçak, tarihte sürekli su bastığı için yerleşime açılmamış bölgelerine gökdelen projeleriyle giriyor. Ho Çi Min Kenti'nin geleceği bu gidişle pek aydınlık olamayacak. Başkent Hanoi'da ise trafik sorunu da gökdelenleşme de daha düşük düzeyde seyrediyor. Ho Çi Min'deki trafiğe kapalı bölge uygulaması, bu yıl Hanoi'da da hayata geçirildi. Bu, kentin yaşam kalitesini on kat arttırdı diyebiliriz. Cuma akşamından başlayarak, haftasonları, Hanoi'a anlamını veren Hoan Kiem Gölü'nün çevresi trafiğe kapatılıyor, çeşit çeşit sokak sanatçısı ortaya çıkıyor. Tapınakların bahçelerinde konserler veriliyor. Çocuklar ve gençler, 'hoverboard'lara binip geziyorlar. Bu arada, bu sözcüğe Türkçe karşılık bulunmamış henüz. 'Kaydırak' sözcüğüne benzer olarak buna 'gezdirek' diyebiliriz. Hanoi'da yeni yılda ülkenin ilk havarayı açılıyor. Bu, önemli bir gelişme. İlerleyen yıllarda hatların uzatılmasıyla trafik durumunda ilerlemeler olabilecek umarız. Hanoi'daki önemli gelişmelerden biri, ülkenin Emek Sineması olarak adlandırabileceğimiz Hanoi Sinematek'in kapatılmasıydı. Bir Amerikalı sinemacının yönettiği sinema, dünyanın dört bir yanından en iyi filmleri cüzi rakamlara gösteriyordu. Vietnam'da bu tür sinemalara çok ihtiyaç var. Festivalleri saymazsak, ortalama bir Vietnamlı'nın sinemada kaliteli film izleme şansı oldukça düşük. Başta Ho Çi Min, Hanoi ve Danang olmak üzere birçok belli başlı kentte AVM'ler açılıyor. Bu AVM'lerin en üst katında genellikle sinema oluyor. Bu sinemalar, çoğunlukla Hollywood'un en ticari yapımlarını gösteriyor. Ülkenin kablolu TV üyeliği sisteminde yabancı film gösteren 4 kanal bulunuyor. Bu 4 kanal çoğunlukla Hollywood filmlerini Vietnamca altyazıyla veriyor. Hanoi Sinematek, ülkenin en büyük şirketinin kiracısı konumundaydı. Sinema, eski bir Fransız sömürge yapısına kurulmuştu. Bu sanatlı yapıyı bu bümbüyük şirket yeni bir AVM yapmak için yıkacak. Bu şirketin Vietnam'ın belli başlı tüm kentlerinde AVM açma planları var. Bunların hepsinde ticari filmler gösterilecek. Dolayısıyla, yaşanan bu olumsuz gelişmelerin hem ekonomik hem de kültürel sonuçları olacak. Ülkenin üçüncü büyük kenti olan Orta Vietnam kenti Danang'ın bu yıl yıldızı daha da parladı, parlayacak. Kent, birçok uluslararası etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Okyanus kıyısında olup ortasından ırmak geçen, köprüleriyle ünlü kentin ırmağının altından bir tünel geçirilmesi tasarısı değerlendiriliyor. Uluslararası havaalanına sahip olan az sayıdaki Vietnam kentinden biri olan Danang, APEC gibi uluslararası etkinlikler dolayısıyla havaalanını genişletiyor. Mart'ta Trump'a evsahipliğe yapacak. Danang'a yönelik dış hat seferleri bu yıl arttı ve uçuş ağına yeni kentler eklendi. Eskiden Danang'dan sözgelimi Bangkok'a gitmek için önce Ho Çi Min'e uçmak gerekirken, artık doğrudan uçuşlar var. Çin ve Japonya kentleri de ağa yeni eklenenler arasında. Danang her yıl milyonlarca turist çekiyor. Bunların çoğunluğu UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde olan Hoi An'a geliyor. Bu yıl Danang, ülkenin 3. güzel sanatlar müzesini açmış oldu. Daha da parlayacak. Geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Vietnam'la Çin arasındaki gerginlik bu yıl da sürdü. İki eski sosyalist ülke arasında kara suları anlaşmazlığı var ve adaları paylaşamıyorlar. Çin bu yıl elinde tuttuğu adalara askeri üsler inşa etti. Bölgenin askerileşmesi, 1970'lerde Çin'in Sovyetlere karşı ABD'ye yakınlaşması gibi, Vietnam'ı da ABD'ye yakınlaştırıyor. Bu bağlamda, Mayıs'ta gerçekleşen Obama ziyareti önemliydi. Bir gurmenin önerisiyle benim mahallemdeki geleneksel bir esnaf lokantasına gelen Obama'nın yedikleri bugün orada 'Obama Combo' adıyla satılıyor. Obama'nın halkla ilişkiler atağı, Vietnam'da etkili oldu. Vietnamlılar Obama'nın kendilerinin yemek yediği sıradan bir lokantada yemek yemesini 'halk adamı' olmasına verip onu sevdiler. Ama elbette gerçek hiç de öyle değil. Nobel Barış Ödülü'nü almış olan Obama'nın zamanında ABD en büyük silahlanma harcamalarını yaptı. Konumuza dönersek, Obama, Vietnam ziyaretinde ABD'nin Vietnam'a yönelik silah ambargosunu kaldırdı. ABD ile Vietnam ilişkileri savaştan 20 yıl sonra, günümüzden 20 yıl önce Bill Clinton zamanında normale dönse de ambargo sürüyordu. Dahası, ABD, Vietnam'dan SSCB'nin ve daha sonra Rusya'nın buna ayırabilecek kaynağımız yok diyerek boşalttığı eski Amerikan üssünü kullanıma açmasını rica etti. Vietnam neyse ki bunu reddetti. Fakat Çin tehlikesi nedeniyle Vietnam'ın ABD'ye yakınlaşması artacak gibi görünüyor. Çin ve Vietnam 1979'da savaşmışlardı. Gerginliğin yeniden sıcak çarpışmaya dönmesinden korkuluyor. Ayrıca, Vietnam, komşu Çin'in nükleer santrallerinden şikayetçi. Bunlar Vietnam'a çok yakınlar, bir sızıntıda Vietnam doğrudan etkilenecek. Ülkede çevre sorunları bu yıl da hız kesmeden sürdü: Okyanusta tonlarca balığın ölümüne neden olan yabancı şirket ülkenin birçok kentinde protesto edildi. Benzer bir biçimde ırmaklara işlenmemiş atıklarını akıtan şirketler sözkonusu. Hanoi'da yabancıların tercih ettiği Batı Göl'de tonlarca balığın ölüp karaya vurması oksijen yokluğuna bağlanıyor. Bir yandan da, alternatif enerji kullanımı yavaş da olsa yaygınlaşıyor. Birçok rüzgar santrali kuruluyor. Bu yıl da rüşvet iddialarıyla çok sayıda devlet görevlisi ve genel müdür tutuklanıp ağır cezalara çarptırıldı. Vietnam'da rüşvetin yaygın olduğu söyleniyor; ancak aslında dünyada yaygın diyebiliriz, fakat farklı biçimlerde. Sözgelimi ABD'de seçim sisteminde seçim kampanyalarını fonlayan şirketler bunu 'babalarının hayırları'na yapmıyor; seçilecek olandan kazanç bekledikleri için yapıyor. Vietnam, Çin gibi değil. Elde kanıt varsa rüşvet konusunda rahatlıkla haber yapılabiliyor ama iftira ve kişisel hakaretler de bir yandan ağır cezalandırılıyor. 2016, köpek yiyenlerle köpek sevenlerin sık sık çatışmasına tanık oldu. Köpek eti yeme, Çin kökenli bir gelenek. Vietnamlılarda yaygın değil. Ülkede köpek sevgisi yaygın. Kimi zaman, köpek hırsızlarının köpek lokantalarına satmak üzere köpek severlerin köpeklerini çalması gibi olaylar oluyor. Bunlardan birinde, köpek sahibi, yakaladığı hırsızı ceza olarak ölü köpekle birlikte kafese kilitleyerek gazetelerde yer almıştı. Bunların dışında diğer gelişmeleri kısa kısa analım: Bu yıl Orta Vietnam'daki sellerde onlarca yurttaş hayatını kaybetti. Vietnam'a gelen turist sayısında rekor artış kaydedildi. Bunda 'Batılı' ülkelere yönelik kısa süreli vize muafiyeti (1-2 haftalık vizeler) etkili olsa gerek. Ayrıca seneye çevrimiçi vize uygulamasının başlatılması önerisi gündemde. Vietnam bu yıl olimpiyatlarda ilk altın madalyasını aldı. Atıcılık alanında altına koşan albay, Vietnam-Amerikan Savaşı'ndaki keskin nişancıları akla getirdi. Yine de, artık, ülkede, savaş, nadiren konuşuluyor. Vietnam geleceğe bakıyor!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/even-though-upsd-sanat-galerisinde-acildi/", "text": "Türk ve Yunan Sanatçıların seçkin eserlerinden oluşan EVEN THOUGH / RAĞMEN adlı karma sergi 24 Aralık 2016 tarihinde Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Maçka Sergi salonunda açıldı. Açılış Konuşmasını Dünya Sanat Örgütleri ve UPSD Başkanı Bedri Baykam yaptı. Katılımcı sanatçılara plaket verilirken ve destek veren üniversite öğrencileri de unutulmadı. Sini Anastasiadi, Murat Berköz, Burak Boyraz, Ali Cantürk, Yavuz Deniz, Murat Havan, Nebahat Karyağdı, Recep Keçeli, Ceylan Mutlu, Emel Örs, Irmak Şahin ve Vaggelis Theodoris gibi birbirinden kıymetli sanatçıların yapıtları 7 Ocak 2017 tarihine kadar UPSD Sanat Galerisi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/parca-butun-renk-aynur-onurmen-galeri-miz-04-ocak-31-ocak-2017/", "text": "Galeri / Miz, 04 Ocak 31 Ocak 2017 tarihleri arasında Aynur Önürmen'nin heykel sergisiyle kapılarını sanat severlere açıyor. Bursa'da doğan sanatçı, 1992-95 yılları arasında Bursa Halk Eğitimi Merkezi'nde El Sanatları öğretmenliği yapmıştır. İstanbul'un sanat ortamına geldikten sonra seramik sanatçısı İlgi Adalan ile seramik çalışmalarına başlayan Aynur Önürmen, seramik sanatçısı Ayten Turanlı ile de üç yıl seramik çalışmıştır. 2007 yılından itibaren de heykel çalışmalarına yönelmiş veheykeltraş Ebru Yılmaz ve heykeltraşKaloshi'den heykel dersleri alarak heykel çalışmaları için temel alt yapısını oluşturmuştur. Sanatçı, yapıtlarını 2011 İstanbul Antrepo 5- Yaz Sergisinde, 2012 yılında 15. Uluslararası Likya/Kaş Kültür ve Sanat Festivalinde, 2014 ve 2016 yıllarında Ortaköy Kültür Merkezi'nde Arada Bir, Bir Arada sergilerinde sergilemiştir. Sanatçının ilk yaptığı çalışmalardan son yaptığı soyut heykellerine kadar yalın bir dil göze çarpar. Baştan beri heykellerini kurgularken form anlayışında parçadan bütüne giden soyut bir dilin egemen olduğu görülür. Bu anlayışı farklı malzemeleri, özellikle süngeri kullandığı son çalışmalarında iyice belirginleşir. Bu sünger formlarıya atık malzemelerden hazır bulduğu haliyle yapıtlarında kullanır ya da keserek yeni formlar elde eder. Bu tavır onu bir yanıyla Atık Sanatı'na yaklaştırır. Özellikle süngeri, çalışmalarının merkezine alacak kadar geliştirmiş, sünger heykellerine renk unsurunu da katarak yeni plastik etkiler yakalamaya çalışmıştır. Ressam İrfan Önürmen ile aynı atölyeyi paylaşan sanatçı bu atölyedeki üretim süreçlerini izlemiş ve farklı malzemelerin sanatsal ifadeye nasıl dönüştüğüne tanıklık etmiştir. Yapıtlarını besleyecek bu deneyimleri kendi dünyasında yoğurmuş ve özgün bir dil oluşturma amacıyla üretimlerine yansıtmıştır. Aynur Önürmen'in yapıtları kendini üretir ve yeni formların doğmasına imkan verir. Bu heykellerin, bizi tatmin eden bir dinamizmiolduğu ve güçlü bir estetik duygusu taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Kübist heykellerden, Minimalizm'e, oradan Dekonstrüktivizm'e kadar modern heykel sanatından etkilenen sanatçının işleri bütüncül bir etkiye sahiptir. Sanatçının 4 Ocak 2017 tarihinde Galeri / Miz' de açılacak olan heykel sergisi 31 Ocak 2017 tarihine kadar gezilebilir. Çağdaş sanat için bir platform olma hedefiyle açılan Galeri/ Miz, 19 Ekim 2011 tarihinde İstanbul Teşvikiye'de açıldı. Çağdaş Türk sanatının yanı sıra uluslararası sanatı da sergilemeyi mekan politikası olarak belirleyen Galeri/Miz, yerleşik sanatçılar için olduğu kadar genç sanatçılar için de bir mekan olma özelliği taşıyor. Çağdaş ve modern sanatı sergilemenin dışında alanlarında seçkin konukların katıldığı söyleşi programları ve güncel sanat konularında hazırladığı seminer programlarıyla İstanbul kültür ortamında yerini alıyor. Galeri/Miz, tüm kültür kurumlarıyla işbirliğine açık olarak sosyal sorumluluk projeleri yapıyor. Sanatçının 4 Ocak 2017 tarihinde Galeri/ Miz' de açılacak olan heykel sergisi 31 Ocak2017 tarihine kadar gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/salt-arastirma-ve-programlarda-gorev-degisimi/", "text": "SALT Araştırma ve Programlar'ın direktörlüğünü Nisan 2017'den itibaren kurumun yöneticilerinden Meriç Öner üstlenecek. SALT Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun, Mart 2017 sonunda görevinden ayrılıyor. Kortun'un görevini, SALT'ın kuruluşundan itibaren Araştırma ve Programlar Yöneticisi olarak çalışan Meriç Öner üstlenecek. Nisan 2017'de SALT'ın Yönetim Kurulu'na katılacak olan Kortun, çalışmalarına yazar, araştırmacı ve danışman olarak devam edecek. SALT, Kortun'un görevde bulunduğu dönemde dünyanın en yenilikçi kültür kurumları arasında yerini aldı. Kurulduğu Nisan 2011'den bu yana, disiplinlerötesi yaklaşım ve içeriğiyle önde gelen uluslararası sanat yayınlarında sıklıkla anıldı; çok sayıda akademik tez ve makaleye konu oldu. Yapılarının yanı sıra çevrimiçi ortamda kurgulanan üretimiyle, araştırma ve kamusallığa verdiği değerle kullanıcıları nezdinde özel bir konuma yerleşti. Nisan 2017'den itibaren SALT Araştırma ve Programlar'ın direktörlük görevini yürütecek olan Meriç Öner, İstanbul Teknik Üniversitesi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde mimarlık eğitimi aldı. Kısa bir dönem, mimarlık alanında araştırma ve tasarım projelerinde çalıştı. Dünya Mimarlık Kongresi (İstanbul, 2005) için sergiler koordinatörlüğü yaparak kültür alanına yöneldi. 2007'de Garanti Galeri'de başlayan çalışmalarına SALT bünyesinde devam ediyor. Yaşadığımız coğrafyanın maddi kültürüne odaklanan, bu kültürün kapsayıcı ve yenilikçi biçimde ele alınmasına itina eden Öner, araştırmalarını basılı ve çevrimiçi yayınlar, sergi ve kamu programları aracılığıyla dolaşıma sokuyor. Öner, GG'ninİstanbullaşmak sergisi (DAM, Frankfurt am Main, 2008) kapsamındaki veritabanının editörlüğünü yaptı. Serginin Türkiye'deki ilk gösterimini 2011'de SALT Beyoğlu'nda; İstanbul üzerine 90 konuşma, sunum, gösterim ve performans programıyla eş zamanlı gerçekleştirdi. Modern Denemeler 4: SALON (SALT Galata, 2012), YAZLIK: Şehirlinin Kolonisi (SALT Beyoğlu, 2014) ile Tek ve Çok (SALT Galata, 2016) araştırma sergilerini yürüttü. Modern Denemeler 5: Aşı (SALT Galata, 2012 ve SALT Ulus, 2013) ile Yerelde Modernler (SALT Galata, 2013) özelinde; yapılı çevre üzerine kritik araştırmaların sergi biçiminde tartışılmasını sağladı. Kurgu ve belgesel filmler aracılığıyla kentlerdeki değişimlerden güncel ve tarihi kesitler sunan Perşembe Sineması'nın programcısı olan Öner, halen çeşitli süreli yayınlar için sergi incelemeleri yazmaktadır. Ayrıca, 2009'da GG tarafından çıkarılan TracingIstanbul ve MappingIstanbul yayınlarının editörlüğünü yapmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/tereddute-hindistandan-2-odul/", "text": "Yeşim Ustaoğlu'nun bugün Türkiye'de gösterime giren son filmi Tereddüt, Hindistan'da düzenlenen Uluslararası Kerala Film Festivali'nden iki ödülle birden döndü. 15 filmin yarıştığı festivalde Tereddüt, Yeşim Ustaoğlu'na En İyi Yönetmen Ödülü'nü, Ecem Uzun'a da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getirdi. Yeşim Ustaoğlu'nun eleştirmenlerden övgüler toplayan son filmi Tereddüt, festival yolculuğundan ödüllerle dönmeye devam ediyor. Film, Hindistan'ın Kerala şehrinde 21. si düzenlenen ve bugün sona eren Uluslararası Kerala Film Festivali'nin yarışmalı bölümünden 2 ödülle birden döndü. 15 filmin yarıştığı festivalde Tereddüt, Yeşim Ustaoğlu'na En İyi Yönetmen Ödülü'nü, Ecem Uzun'a da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü'nü getirdi. Dünya galasını Toronto'da yapan Tereddüt en son, Uluslararası Antalya Film Festivali'nin uluslararası yarışmasında En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu, ulusal yarışmasında ise Film-Yön Derneği En İyi Yönetmen ve En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini toplamış, Uluslararası Hayfa Film Festivali'nden de Jüri Özel Ödülü'nü kazanmıştı. Funda Eryiğit, Ecem Uzun, Mehmet Kurtuluş, Okan Yalabık, Serkan Keskin'in oynadığı ve bir Anadolu kasabasında yolları kesişen aynı ama farklı iki genç kadının birbirlerine çarpan ve dönüşen hayatlarını konu alan Tereddüt, bugün (16 Aralık) Türkiye'de vizyona girdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/ufuk-cizgisinde-akademililer-sanat-merkezi-12-ocak-11-subat-2017/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, 12 Ocak 11 Şubat tarihleri arasında usta ve genç ressamların eserlerinden oluşan Ufuk Çizgisinde isimli grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanat yapıtlarını izlemenin ve üretmenin güç olduğu zamanlarda bile ilham verici eserler ve yaratmanın onarıcılığı her zaman bir ufuk çizgisi olarak önümüzde konumlanır. Gündelik hayat düzleminin kaosu ile monotonluğu arasında akan zamanın içinde, sanat her zaman izleyicisini ileriye davet eden ve sürükleyen bir kavramdır. Hayatın durmaya en yaklaştığı ve zorlayıcı olduğu anlarda dahi, üretme ve üretilmiş olana hayranlık duyma eylemi, insan doğasının normalleşme süreci için vazgeçilmezdir. Bu sebeple insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinde, en çarpıcı ve en güçlü sanat eserlerinin yaratılmış olmasına tanıklık ederiz. Sanat da hayat gibi, durmaz ve devam eder. Resul Aytemür, Sevinç Çiftçi, Yıldız Doyran, Mahir Güven, Kemal İskender, Sinem Kaya, Ayşenur Köksal, Hüsnü Koldaş, Mehmet Mahir, Mustafa Orkun Müftüoğlu, İrfan Okan, Mustafa Özel, Şahin Paksoy, Sabahattin Tuncer ve Cengiz Uğur'un eserlerinden oluşan Ufuk Çizgisinde sergisi, 11 Şubat tarihine kadar sanatseverleri keyifli bir yolculuğa davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2016/12/30/yesim-ustaoglu-tereddutte-otosansur-yok/", "text": "Yeşim Ustaoğlu, Tereddüt üzerine yaratılan sansür ve otosansür tartışmalarını Asu Maro ile konuştu. Dün Milliyet gazetesinde yayımlanan söyleşide Ustaoğlu, Ben otosansürle yıllardır savaşan, hiçbir filminde otosansür uygulamayan bir yönetmenim. 'Tereddüt'te de otosansür yok dedi. Yeşim Ustaoğlu, son filmi Tereddütün vizyon kopyasında otosansür uyguladığı iddialarını Milliyet gazetesinden Asu Maro ile konuştu. Özellikle sosyal medya ve basındaki iddialar ve tartışmalara açıklık getiren Ustaoğlu, filminde sahnelerin kesilmediğini, içeriği korunarak bir iki plan içinde çok incelikli kısaltmaya gidildiğini söyledi. Kavramların doğru tartışılması gerektiğini söyleyen Ustaoğlu, Otosansür, daha yazarken, çekerken, kurgularken 'Bunu yapmamam gerekir' diye kendi kendinize koyduğunuz kettir. Ben otosansürle yıllardır savaşan, hiçbir filminde otosansür uygulamayan bir yönetmenim, 'Güneşe Yolculuk'tan beri bilirsiniz. Burada da aynı mekanizma benim için çok önemliydi. Film bildiğim, istediğim şekilde yazıldı, yönetildi, kurgulandı ve sonuçlandı dedi. Eser işletme belgesi alma aşamasında +18 yaş sınırı aldıklarını belirten Ustaoğlu, Vizyona girmeden önce eser işletme belgesi alımı sırasında +18 yaş sınırı alan film, aynı zamanda Kültür Bakanlığı'ndan yapım desteği almışsa, destek olarak aldığı bütçeyi -ki çoktan filme harcanmış, geri ödenmesi imkansız bir bütçeden bahsediyoruz- geri ödemekle yükümlü. Bunun üzerine bir kez daha başvuruda bulunduk ve ince bir kısaltma yaptık. Bunu çok dikkatli konuşmamız gerekir; bir sahne çıkarmak gibi bir davranışa asla gitmedik. Bir iki plan içinde çok incelikli kısaltmayla, içeriği koruyarak yaş klasifikasyonunu bir nebze aşağıya indirebilecek bir yol izledik açıklamasında bulundu. Şu anda filmin +15 ve +18 olmak üzere iki kopyası olduğunu ve bunun bir emsal olabileceğini anlatan Ustaoğlu, Bu tür bir durumla baş edebilme hali ki, yaptırımlarla mücadele etmek lazım aslında. Bu yönetmelik maddeleri herkesi başından itibaren zaten kıskacı altına alıyor, otosansür uygulamaya itekliyor. Düşünceye daha yapım aşamasında ket vurmaya neden oluyor. 'Tereddüt' için böyle bir durum geçerli değil. Bir diğer önemli olgu belki de, böyle yönetmelikler söz konusu olduğunda başından bunu tartışmak, buna hep birlikte karşı durmak. Yaratım özgür bir şeydir. Bunu bir şekilde zapturapt altına almak yaratımı öldürür, sığlaştırır. Buradan bir kazanç elde edemeyiz dedi. Filmin oyuncularından Funda Eryiğit'in geçtiğimiz hafta sosyal medya hesabından yaptığı Ne yazık ki çektiğimiz haliyle değil, sansürlü haliyle izleyebileceksiniz açıklaması konusunda da Eryiğit'i desteklediğini ve onu çok cesur bulduğunu söyleyen Ustaoğlu, Hep tersi davranışlar beklenebilirken oyuncudan; Aman böyle olmasın, burası görünmesin gibi, tuhaf bir şekilde erkek oyunculardan bunu daha çok görüyoruz, nasıl görünecekleriyle ilgili davranışları çok daha tutucu bana sorarsanız, bu filmde Funda da, Mehmet de, Okan da, tabii diğerleri de; hem Ecem hem Serkan, son derece güven ilişkisi içinde ve kendi rollerine sahip çıkarak davrandılar. Ama burada üzerine Funda'nın oynadığı role sahip çıkmayla ilgili davranışını çok doğru buluyorum. Tabii ki kendine, rolüne sahip çıkma olarak okuyorum bunu ve çok da cesur buluyorum yorumunda bulundu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/01/anatolitalia-feridun-oral-galeri-selvin-11-31-ocak-2017/", "text": "..... Feridun Oral bu sergisinin adını ANATOLITALIA diye düşünmüş. Bu sefer iki farklı kültürden ve yaşamlardan edindiği objeleri, alet edevatları benzer bir teknikle bir araya getirmiş. Günahlar ve Sevaplar, CafeRosso, Fespresso, küçük bir Vespa'nın çektiği ahşap kızağın üzerindeki kahve fincanı, bir cezve ile bir İtalyan kahve makinasının erotik birlikteliği, kahve dünyası dizisi, Tel ve Falı ndaki tellerden oluşan görüntü başlı başına resimsel bir heyecanı taşıyor. İki salkım üzüm yan yana asılmışlar birbirlerine bakıyorlar, Eski bir Atasözü diye isimlendirilmiş. ... Çocuklara, hayvanlara ve doğaya karşı duyduğu derin sevgi ve hayranlığını dile getirmek için çocuk kitapları yazıp çizip boyuyor yıllardır. Kitapları bir çok Avrupa ve Uzak Doğu ülkesinde ve diğer dünya dillerinde yayınlanıyor. Çok önemli bir kedi çizeridir de aynı zamanda. .... Bu sergisinin temel nedenlerinden birisi ise İtalya'yı ikinci vatanı gibi hissetmesindendir. Bu sergi aynı zamanda bir sevgi gösterisidir. Feridun'un yaptıklarını her zaman önemsedim. Çünkü hayatımıza kattığı renkler ve duygularla kendimizi birazcık daha fazla insan hissediyoruz da ondan. 11-31 Ocak tarihleri arasında Feridun Oral'ın Anatolitalia isimli sergisini Galeri Selvin'de görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/01/dervis-ergun-eserin-kamusal-varligi/", "text": "Toplumun ortak kimliğini temsil eden sembol ve şekillerin plastik nesne ifadesiyle, kamusal alanda yer alması, yazılı olmayan kültür tarihinde görsel bir yazılımdır. Şehrin mimari dokusuna eklenen heykel, obje, sembol, şekil veya anıt gibi eserler, sadece bulundukları meydanlara değer katmaz, aynı zamanda o kente bir ayrıcalık da katar. Paris'teki, Eyfel kulesi; biz de çelik endüstrisinde varız manasında, bir kutlama adına inşa edilmişti. Sembol veya plastik açıdan Paris halkı tarafından sevilip, sahip çıkılınca sökülmekten kurtuldu. Şimdi Paris'in sembolü olarak kendisine milyonlarca turist çekiyor. Kentin hafızasını oluşturan mimari yapılar veya sanat eserleri tarih içinde geçmişten geleceğe köprü kuran görsel belgelerdir. Bu belgeler sayesinde toplumlar kendi kültürünü tarif etme fırsatı yakalar. İçlerinde barındırdıkları anlam ve mana o topluma ait heyecan ve duygulardır ve bu nedenle her toplumun sanat eseri kendine benzer, kendini anlatır, buradan evrensele ulaşır. Kültürel zenginlik denilen değer olgusu, eserlerin varlığını garanti altına alan ve onun çoğaltılmasına olanak tanıyan düşünce ikliminde vücut bulur. Eğer sahip çıkılmazsa alıcısı olmayan sanat o yeri terk eder örneğinden hareketle, eser üretmeyen, yani kültür yoksunu bir topluma dönüşmesi kaçınılmazdır. Kaç yüz ton et ve ekmek tüketim belgesini, kültürel zenginliğe hiçbir katkısı olmadığını kavramak zorundayız. Kamusal alanda sergilenen sanat eserinin yaşama şansı kamuoyunun ilgi ve alakasına mı yoksa siyasi geleneğin tavrına göre mi şekillenir. Anıt özelliği taşıyan eserlerin, kamusal alanı işgal etme nedenleri; estetik veya plastik olduğu kadar, bir anlatımı ifade eden tarihi bir olayı ya da onun kahramanını anlatmasıdır. Toplumun ortak belleğini temsil eden bu eserler; içlerinde barındırdıkları derin manayı, zamana karşı her gün yeniden izleyicisine aktarmakla görevlidir. Tapusunu devraldığı kamusal alan, o eser için özel mülkiyet konumundadır ve görsel hafızanın her an canlı kalması için geçmişe tarihlenen zamanı geleceğe taşır. Toplumun tasada ya da sevinçte ortak olduğu moral değerleri, o toplumun karakteristik özelliğinde derin izler oluşturur ve bu değerler bellekte canlı olarak yaşamaya devam eder. Bir anıt eserin konusunu oluşturduğunda görsel, plastik bir dil olarak tekrar izleyicisine döner. Kendi mülkiyetinde toplumun ortak sesini haykırır, bu sesleniş; bazen bir kahramanlık destanı bazen bir aşk öyküsü ya da hüzünlü bir yok oluşu anlatır. Eserler bu özellikleriyle toplumun hissedip anlatamadıkları duygulara tercüman olan görsel hafızanın yaşayan canlı nesneleridir. Bu açıdan On dokuz mayıs zafer anıtı sadece atın üzerinde bir adam figürü değildir. O anıt bir tarihtir; Galata köprüsü üzerinde, beyaz bir ata binmiş Fransız general d'Esperey'in hoş geldiniz diyecek olan! Osmanlı bandosunu, atımı ürkütüyorsun bahanesiyle kamçılamasına... İşgal kuvvetlerinin vatandaşa zulüm etmesi, aşağılaması, kolunu bacağını kırmasına... Ancak biri dur demeli bu dayanılmaz acıya, acaba kim kurtaracak? Sorusuna... Büyük taarruzda kritik bir tepe olan Çiyiltepe'yi söz verdiği zaman diliminde ele geçiremeyen ve bu durumu onursuzluk kabul edip, intihar eden kahraman Reşat albaya... Üzerinde yaralı asker düştüğü halde, hiç oralı olmayan ve Kula'dan, İzmir'e sanki zafere kilitlenmişçesine koşan yağız ata... Alaşehir'de her yer yangın yeri, dumanı tütüyor, yarı çıplak bir kadın kendini parçalıyor, düşman, kızının ırzına geçmiş bir anaya... Yani mazlum bir milletin var oluş zaferini anlatılıyor, anıtın her bir kıvrımında. Bu nedenledir ki; kamuya mal olmuş eserler toplumun ortak değerleri hatta ortak mülküdür. Yaşamaları ya da ölümleri bir kişinin tasarrufuna bağlı kalamaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/01/ogad-21-gonullu-sanatcisiyla-birlikte-duzenledigi-sergiyle-otizm-icin-umut-ekecek-sevgi-buyutecek/", "text": "Otizm Güçlü Aile Derneği, düzenlediği yardım sergisiyle otizm konusunda toplumsal bilinci artırmayı hedefliyor. Sergiden elde edilen gelir, otizmli çocukların ve ailelerinin yararlanacağıAile Danışma ve Eğitim Merkezi'nin kurulması amacıyla kullanılacak. 2013 yılında otizmli çocukları ve ailelerini güçlendirmek ve toplumu otizm konusunda bilinçlendirmek amacıyla kurulan Otizm Güçlü Aile Derneği, otizme dikkat çekmek amacıyla çeşitli etkinlikler düzenlemeye devam ediyor. ABD'de yapılan son araştırmaya göre her 68 çocuktan birine otizm teşhisi konuyor. Geçmişe göre bu oranlar yükseliş eğiliminde. Otizm tanısı almış çocuklar için kanıtlanmış tek tedavi yöntemi ise yoğun eğitimdir. Türkiye'de, 18 yaşın altında 352 bin otizmli çocuk ve genç olmasına rağmen bunların sadece 21 bini eğitim alabiliyor. Bu alandaki boşluğu bir parça doldurmak amacıyla OGAD bir Aile Danışma ve Eğitim Merkezi kurmaya karar verdi. Bu merkezde hem aileler çocuklarının gelişimi için uzmanlardan öneriler ve eğitimler alabilecek hem de otizmli çocuklar ve normal gelişim gösteren kardeşlerinin ve akranlarının kaynaştırma yöntemiyle bir arada çeşitli atölyelere katılarak gelişim sağlayacakları bir ortam yaratılacaktır. Küratörlüğünü Işık Gençoğlu'nun üstlendiği Umut Ek Sevgi Büyüsün sergisi Le Meridien Istanbul Etiler sponsorluğunda 20 Aralık 2016-20 Ocak 2017 tarihleri arasında gerçekleşiyor. Ahu Akkan, Beyza Boynudelik, Cansu Tanpolat, Deniz Sağdıç, Genco Gülan, Hakan Kırdar, Hakan Kürklü, Hatice Gökçe, Hayri Karay, Kerem Sanlıman, Meriç Kara, Murat Germen, Mustafa Seven, Nihal Gündüz, Ömür Tokgöz, Sevgi Karay, Taylan Mintaş, Tina Varon, Ümit Ünal, Varol Topaç, Yılmaz Zenger. OGAD otizmspektrumbozukluğundanetkilenmişçocuklarıveailelerinieğiterekvekoçlukyaparakdesteklemeyi, otizmlebaşedebilmekiçingüçlendirmeyivetoplumuotizmkonusundabilinçlendirmeyihedefleyen bir dernektir. En büyükhayaliiseotizmliçocuklariçin, normal gelişimgösterenakranlarıylabirlikte eğitim görebilecekleri bir okulaçabilmek; ileride de bunu bir yaşamköyünedönüştürebilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/14/hakan-erol-cem-kertisle-yazmak-uzerine-2/", "text": "Cem Kertiş: Salt insan olarak şansız biridir, çünkü Türkiye'de doğmuştur. Yazar olarak soracak olursan oldukça şanslıdır, çünkü Türkiye'de doğmuştur. Acısı, kederi, hüznü, sömürüsü, göçü, zulmü bol ve çeşitli bir ülke. Bir sanatçının üretebilmesi için sızlayabilen bir yüreğinin olması gerekir elbet ve yaşadığı coğrafyanın çelişkilerle dolu olması... Her neyse, bunun dışında Cem Kertiş sıradan biridir; sevdiği kadın terk edince ağlayıp kendini şaraba vuran, talih kuşunun kafasına pisleyeceğine dair hayaller kuran, sudan şeylere huysuzlanabilen, kadınlarla olan ilişkilerinde bir türlü dikiş tutturamamış, kafası bir çocuğunki gibi çalışan biri. C. K.:Yazarken birçok duyguyu yoğun olarak yaşarsınız, elbette hırsım da açığa çıkıyordur. Yazma sebebim bu değil ama. Çok daha basit: İnsanlar beni sevsinler, yazdıklarımı beğensinler, duygularımı, çelişkilerimi görsünler diye yazıyorum. Belki bir de geçip giden zamanları çok özlediğim için, özellikle de çocukluğumu. C. K.:Ne yazık ki, o kitaptaki hiçbir karakteri tanımadım. Keşke tanısaydım. Özellikle Elif'i tanımayı çok isterdim. İnce bir noktayı görmüşsün sevgili Hakan. Sinan'ı örnek almak! Evet, belki de yazar yarattığı karakterden feyzalır, hatta belki de iç dünyasında böyle bir karaktere ihtiyaç duyar ve bu yüzden yaratır onu. Bunu daha önce düşünmemiştim, düşündürdüğün için teşekkür ederim. Okuyucu çoğu zaman metni okurken, yazar, bu anlattıklarını kesin yaşamıştır gibi bir düşünceye kapılır, bu durum yazarı sevindirir aslında, yazdıklarının yapay olmadığını düşünür çünkü. Beni sevindirdiğin için teşekkür ederim. Sorunun cevabına gelirsek; hayır Yüzümdeki Sen'de hayatımdan kesitler yok; ama o romanın ruhu benim ruhumun bir parçasıdır. C. K.:Sinan'ı kurarken nasıl bir karakter oluşturmalıyım diye düşünmedim. Oysa şimdi dönüp salt bir okuyucu olarak metni okuduğumda şunları söyleyebilirim: İnsanın yalnızlığını, hayat karşısındaki çaresizliğini, anlam arayışını, çelişkilerini, zaaflarını, öfkesini ve böyle birçok şeyi Sinan'da göstermek istediğimi anlıyorum. Kısaca Sinan'da insanı ve hayatı anlatmak istediğimi görüyorum. C. K.:Daha önce de bir yerlerde söylemiştim; yazar kişi kendini sanat, bilim ve felsefeyle beslemelidir. Şiir yazan biri sadece şiir kitapları okumakla yetinirse, bir müzisyen sadece müzik dinlerse sanatını gerektiği gibi icra edemez, diye düşünüyorum. Soruna odaklanmam gerekirse; bir gün öykü ve roman kitapları yazacağımı bilerek felsefe eğitimi almadım. Bu eğitimler elimi kolaylaştırdı mı? Evet. C. K.:Elbette düştüm. Yazmak benim açımdan haz veren bir şey değildir. Yazar, hayatın kendi ruhunda açtığı yaralarla yazma eylemi sayesinde yüzleşir. O yaraları tarif eder, sadece okuyucuya değil kendine de anlatır. C. K.:Toplumun büyük kesiminin tiksinerek baktığı eşcinseller, transseksüeller, lezbiyenler, seks işçileri gezi eylemleri sürecine hem aktif olarak katıldılar hem de eylemler yoğunlukla Taksim'de gerçekleştiği için olaylarda yaralananlara evlerini açtılar, onlara sığınak oldular. Faşist ruhlu insanların her daim ötekilere ihtiyacı vardır. Kendi ruhundaki çirkinliği, zavallılığı görmemek için diğer insanları sapkın, kendilerini normal sanırlar. Ve elbette dışlanmış insanlar faşizmin ne demek olduğunu bilirler, bir başkasında yarattığı tahribatı bütün boyutlarıyla hissederler. Bu durumda elbette dayanışırlar, dayanıştılar da. Gezi, bu dayanışmanın belki de en güzeliydi. C. K.:Bir yazar, yönetmen, şair, heykeltıraş hatta bir müzisyen okuyucuyu esere davet eden boşluklar bırakıyorsa okuyucuya saygı duyup güvendiği içindir. Bu boşluklar sonda ya da başta olabilir, yeri önemli değildir. Metni sadece yazar yazmamalı okuyucu da yazmalı, kendi düşlemindeki sonu kendi kurmalıdır. Ayrıca iyi bir metnin sonu yoktur, bitmez. Her zaman yeni okumalara ve hayallere kapısı açıktır. C. K.:Yazmaya devam etmek istiyorum. Yazıyorum da. Nitelikli şeyler yazabilir miyim? Bilemiyorum. Çabalayacağım. C. K.:1. Yazma süreci keyifli bir iş değildir, yazarın kendisiyle, toplumla, inancı ya da inançsızlığıyla, geçmişiyle, anasıyla, babasıyla, aşklarıyla yüzleşmesidir ve bu tahmin edeceğiniz gibi zor bir iştir. Bu gerçeği göğüsleme cesaretiniz yoksa yazma sevdasından vazgeçin. - Yükseklik korkusu olan biri uçurumun kenarında duramaz. Demem o ki özgürlük korkunuz varsa yazmayın. - Esin perisi acılarınızdır, kimselere söyleyemedikleriniz, dert edindikleriniz, kıskançlıklarınız, korkularınız, kabuslarınızdır. Yazmak biraz da, bu çirkin periyle bir odada baş başa kalabilmektir. İronik olan şu ki güzel ve samimi yazabilmeyi o çirkin periye borçlu olacaksınız. - Her şeyi okumayın. Bazı kitaplar bin kitabı içinde barındırır. Bazıları da kitap değeri bile taşımaz. İçi boş olan, kendini satabilmek için dışını parlatır ya işte bu yüzden kapağı cafcaflı, bol reklamlı kitaplardan genellikle kaçının. İyi edebiyat okuru olamazsanız sıradan bir yazar olursunuz. - Yazar, sanatın diğer dallarıyla beslendiği ölçüde metnini renkli ve güçlü kılar. Sinemaya, tiyatroya, resim sergilerine gidin. - Romandan, öyküden ve şiirden insanı atarsanız geriye ne kalır? Bu sorunun yanıtını uzun uzun düşünün. - Yazmak elbette bilinçli bir çabadır; ama yazarken bilinç, besinini en çok da bilinçdışından alır. Aklınıza gelenleri saçma bulup yazmaktan kaçınmayın. Yazma süreci bittikten sonra demleyin yazdıklarınızı. Metne yabancılaştığınızı tam olarak hissettikten sonra dönüp bakın. Fazla ve çirkin olanı çok daha iyi göreceksiniz. - İyi bir metin, yazarını aşan metindir. Sizi aşan bir metin yazmak istiyorsanız her şeyi kontrol etmeye çalışmayın. Kelime ve cümlelerinizi rahat bırakın. Böylece kahramanlarınızı, mekanlarınızı, zamanlarınızı da rahat bırakmış olursunuz. - Yazmak bilinmeyene yapılan yolculuktur. Yazmadan önce yol haritası yaparsan yazdıkların samimi olmaz. Öyle yaz ki sadece okuyucu değil sen de şaşır, büyülen, kork, keşfet... - Yazmak yalnız yapılan bir iş değildir aslında. Yazdığınız yerde koşturan, ağlayan, yazdığınız kağıdı yırtıp parçalayan ya da saatlerce susup sizi izleyen bir çocuk var çünkü. O çocuk, sizin çocukluğunuzdur. - Yazmanın her çeşit öneriyi, kuralı yıkma çabası olduğunu unutmayın. Ezcümle, söylediğim en önemli madde 11. maddedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/14/lutfiye-bozdag-zeynep-ve-mehmet-cetinerin-aykiri-sergisi-uzerine/", "text": "Zeynep ve Mehmet Çetiner, resimlerinde figürasyonun, belirgin, net, değişmezliğine, karşın sanatsal form bakımından soyut, belirsiz, sürekli dönüşen ve kendini algıda her an yeniden var eden bir sanat yapma biçimini plastize ediyorlar. Soyutlamanın belirgin olanı örtmesi, muğlakta bırakması, belirsizleştirmesi imgenin çözümlenmesinde izleyiciye fazlasıyla hak tanıması Ranciere'in sözünü ettiği duyulur olanın paylaşımını daha lezzetli hale getiriyor. İki sanatçının da soyut dışavurumculuğu seçmelerinin nedeni; algıda her an yeniden kendini var eden, bakanın paylaşımına hatta içselleştirmesine olanak tanıyan soyutlamanın sağladığı özgürlük alanın cazibesine kapılmalarıdır. Zeynep'in soyutlamalarında açtığı espas koridorlarında gezinmek, tasarım ögelerinin arasındaki sıçramaları takip etmek, o plastik tadı hissetmek elbette ki son derece keyifli. Mehmet'in konstrüksiyonel soyutlamaları, kendine ait kavram ve algılar oluşturmakta, farklılıkların uyuşmazlığında kendini var etmekte. Yine Rainciere'in dediği gibi sanat uyum değil, aksine uyuşmazlıkların estetiği olarak Çetinerlerin resimlerinde beliriyor. Sergi başlığının aykırı olması iki sanatçının da onay verdiği, soyut sanatın kendine dönük olandan kendi olmayana, türlü olasılıklara aykırı olma imkanına içkin olmasındadır. İmgenin kurgusallığında renklerin, çizgilerin, biçimlerin espas bünyesinde bir araya gelerek yüzeyden kopması, kendini rastlantısal oluşa bırakması belki de bu serginin en keyifli tarafı. Bütün yüzey sanatları, yüzeyi aşmak ister, bunu da resim sanatı dahilinde en iyi sağlayan şey espastır. İki sanatçının çalışmasında da bu nedenle espas kurguyu belirleyen en önemli öge. Espasın kıymetli oluşu, farklılıkların, zıtlıkların birliğine olanak tanımasında yatar. Karşıtlıkların yarattığı gerilimi yumuşatan, düzenleyen yine espas. Karşıt ögelerin arasındaki uçurumu makul kılan da. Çetiner'lerin resimlerinde imgenin çekiciliği, karşıtlıkların rastlantısal ilişkiselliğinde gizli, onu büyülü kılan da bu. Uyum ya da uyumsuzluk rastlantısaldır. Rastlantısallığın tadı, imgenin renk ve biçim korelasyonunda oluşturduğu yeni kurgulara, soyutun yanılsama alanında netleştirilmeyen, ucu açık çağrışımlara teşne olmasındadır. Bu rastlantısallık alımlayıcının algısına ve sezgisine yeni ufuklar açan bir özgürlük alanı sağlar. Sadece alılmayıcı değil, sanatçı da aynı rastlantısallığa kendini bırakır ve aynı özgürlük alanından kurgusunu yapar. Espasın peşine düşen soyutlama düş dünyasının kapılarını aralar. Göstergelerin neredeyse tüm yaşam alanını kuşattığı, derinliğin değil yüzeyselliğin, gelip geçiciliğin hüküm sürdüğü bir ortamda, Çetinerler, tanıklık ettikleri çağın çatışmalarını ve hesaplaşmalarını plastik dilin olanaklarıyla sorguluyorlar. Hayatın içindeki parçalanmaları ve şiddeti, resim yüzeyindeki parçalanmalarla, renklerin karşıtlıklarıyla, yatay dikey, sıcak-soğuk kontrastlığı ile karşılıyorlar. Tasarım ögeleri arsındaki gerilim ve dinamizmi, sanatçıların iç dünyasındaki fırtınaları soyutlayarak dışa vurduğu bir özdeşleyim haline geliyor. Aykırı olmak plastik dil içindeki kaotik etkiyi çözümlerken hayatın kaotikliğiyle özdeşleşmek anlamına geliyor Zeynep ve Mehmet Çetiner için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/14/necmi-karkinin-khoradan-anadoluya-resim-sergisi-20-26-0cak-2017-tarihlerinde-besiktas-akatlar-kultur-merkezinde/", "text": "Necmi Karkın'ın Beşiktaş Akatlar Kültür Merkezi'nde açtığı serginin konsepti Khora'dan Anadolu'ya başlığını taşıyor. Bu sergiyle ilgili sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ; Karkın'ın resimlerini şöyle değerlendiriyor. Grekçe'de şehir dışı, periferi, uzak anlamına gelen Chora kelimesi Karye sözcüğünden türemiş Hıristiyanlık dini ve tarihselliği bakımından önemli bir mekanı işaret ediyor. Khora'dan yola çıkarak zengin bir kültür mirasına sahip Anadolu ve İstanbul coğrafyasında uzaklık ve mekan ilişkisi üzerinden düşünen sanatçı, Anadolu kültüründe birçok dönemde ve kültürde rastladığımız sembolleri yeniden yorumlayarak soyutlamalara varan bir dışavuruma gidiyor. Beşikler, Nazarlıklar, Çömlekler, Bohçalar, Keçi sürülerinin çan sesleri, Şabalama, Halaylar, Bozlak ağıtları gibi kültürel referanslardan yola çıkan sanatçı, çağdaş sanat dahilinde yaşadığı coğrafyanın sembolleri üzerinden, kendi anlamlandırma dünyasının Khora'sını oluşturuyor. Derrida'nın söylediği gibi Khora ne duyumsanabilir ne de kavranabilir olandır; üçüncü bir türe aittir. Sanatçı, bu üçüncü türün ne olduğunu kavramamız için imge dünyasını algıya açarak yorumu izleyiciye bırakıyor. Sergi, Beşiktaş Belediyesi AKATLAR kültür merkezinde 20-26 Ocak 2017 tarihlerinde görülebilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/16/nostalji-ve-guncel-elestiri-emine-ozturk-seher-becel-sanat-galerisi-07-ocak-01-subat-2017/", "text": "İlk kişisel resim sergisini 1989 yılında Ankara İş bankası Sanat Galerisinde açan Ressam Emine ÖZTÜRK, 1990 yılında başladığı OYUNCAKLAR temalı resim sergilerini, kızının iki yaşında iken ABUZİTTİN adını verdiği oyuncak bebeğe, kompozisyonlarının ve Toplumcu Gerçekçi sessiz eleştiri dilinin temel ve yerleşik motifi öncülüğünü vererek sürdürüyor. Ressam Emine Öztürk' ün resimlerinin ve Toplumcu Gerçekçi sessiz eleştiri dilinin temel ve yerleşik motifi olan Abuzittin bebeğin adı, yol gösteren öncü ve davasının öncüsü anlamında ArapçaAbuziddin adındangelmektedir. ... Resimlerin konu ve içerik bağlamları gereği, özel konumum ve tavırlarımla beni ben yaparak günümüz sanat ortamına tanıtan RESSAM EMİNE ÖZTÜRK' ün kompozisyonlarında temel ve yerleşik motif olarak geziyor, dolaşıyor, izleyicilerimle tanışıyor ve sohbet edebiliyorum. Kültür ve Turizm Bakanlığınca düzenlenen Türkiye Resimleniyor Projesi için Ankara Resimleri yapmakla görevlendirilen Ressam Emine Öztürk, havanın güzel olduğu bir gün elimden tutup, Başkent Ankara' nın tarihi mekanlarını ve anıtlarını bana gösterdi. Ankara Kalesine çıkardı. Tarihi mekanların İ. Melih Gökçek tarafından yıktırılıp iş merkezleri yaptırılacağını buruk bir dille anlattı. Çok üzüldüm. Yanımda ki tekir kedi Şerbet' i okşayarak teselli bulmaya çalıştım. Ankara Kaleiçi surlarından Başkent Ankara'nın eski ve yeni çehresini mahzun mahzun izlediğim anda Ressam Emine Öztürk, Ankara manzarasının içinde, benim ve tekir kedi Şerbet' in yer aldığı kompozisyonunu kurguladı. Sonra Ressam Emine Öztürk beni oturduğum içkale mazgalından kaldırıp TBMM eski binası ve cumhuriyet kurumlarının öncü yapılarının bulunduğu, Türk ulusal kurtuluş mücadelesinin kalbi olan Ulus Meydanını gezdirdi. Elimde Türk bayrağı ile Atatürk heykelinin karşısında Atatürk' e saygı, sevgi ve bağlılığımı gösterirken, Ressam Emine Öztürk tarafından ikinci kez resmimin yapıldığını fark ettim. Sayın Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, ne yazık ki, siz beni, bu gezintim esnasında ilk kez görebilme olanağını yakalayabilmişsiniz. Doğal olarak ABUZİTTİN KİM ? diye sorma gereğini ve şanssızlığını duyuyorsunuz... Oysa ki, Ressam Emine Öztürk, beni, on iki yıldan bu yana pek çok tuval üzerinde değişik mekan ve konulara taşıdı. Çoban yardımcısı ÇonaAbuzittin oldum Hıdırlık Tepesinde Ankara Tiftik Keçilerini güttüm. Ankara Tavşanlarıyla oynadım. Ankara Armudu yiyerek yerli malı üretiminin ve tüketiminin önemine, ormanların ve zeytinliklerin yok edilmesine, dostluğun ve kardeşliğin güzelliğine, müziğin ve sanatın coşkusuna... dikkat çeken kompozisyonlarda yer aldım. Cumhuriyet Bayramı gösterilerini, 23 Nisan Çocuk şenliklerini ve 10 Kasım Atatürk'ü Anma etkinliklerini konu edinen kompozisyonların kahramanı olmaya çalıştım. Sanatseverler beni böylesine önemli etkinliklerin düzenlendiği kompozisyonların içinde tanıdılar ve sevdiler. Hatta, resim alanında yetkin kişiler benim sayemde Ressam Emine Öztürk'e iki ödül verdiler. Otuzun üzerinde yarışmalı ve karma sergilerde beni tanıdılar ve en geniş halk kitlelerine tanıttılar. ... Başkalarının elinde oyuncak olan değil, çevresinde olup biten her şeye duyarlı, çağdaş ve Atatürkçü tavır sergileyen, sesi ve soluğu olmayan bir oyuncak bebeğim. Bu tavrımdan dolayı, varlığımın, siz Sayın Kültür ve Turizm Bakanı ErtuğrulGünay' ı rahatsız etmesi umurumda bile değil. Size kendimden bahsederek, bana yabancı kalmamanız ve beni iyi tanımanız için özgeçmişimi yazmak zorunda kaldım. Bundan sonra beni iyi tanıyın ki, Ressam Emine Öztürk' ün resimlerinde, Toplumcu Gerçekçi sessiz eleştiri dilinin temel ve yerleşik motifi olarak yaşamımı sürdürmeye kararlıyım. BU BÖYLE BİLİNE. Çağdaş Türk Kültürünün üretilmesi davasına kendisini adayan öncü motifAbuzittin, Ressam Emine Öztürk'ün kompozisyonlarında yaşantılarını ve Toplumcu Gerçekçi sessiz eleştirel tavrını paylaşmak için Seher Becel Sanat Galerisinde 07 Ocak- January 2017 / 01 Şubat- February2017 tarihleri arasında Nostalji ve Güncel Eleştiri NostalgiaandActualCriticsm temalı Resim Sergisinde İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/16/serkan-azeri-gercek-yasam-sahnesinde-kurgulanmis-sembolist-bir-gosteri/", "text": "Bugünün dünyasında, zaman ilerledikçe insanlar arasındaki ilişkilerin beklenti ve amaçlar doğrultusunda giderek gerçek anlamını kaybetmeye başlayıp sıradanlaştığı, iletişim problemlerinin ise günden güne attığı görülmektedir. Durum böyle olunca psikolojik olarak kendini tüm doğallığı ve gerçekliği ile ifade edemeyen birey, çoğu zaman toplumsal ilişkiler içerisinde yapmacık tavırlar içerisine girebilir. Bir savunma mekanizması gibi oluşturduğu bu yapay karakteri, sanki maske takıp sahnede kendisine verilmiş rolü oynamaya çalışan bir tiyatro oyuncusuna benzetebiliriz. Eski dönemlerin görkemli saraylarında, nasıl ki saray soytarıları ve hokkabazlar, onları himayesi altında tutan krallarına karşı, yaşamlarında zaman zaman farklı psikolojiler içerisinde bulunsalar da, daima iç gerçekliklerini kısa süreliğine bir kenara atıp, güler yüzlerini ve türlü oyunlarını göstermek zorunda oldukları gibi, günümüz dünyasının ilişkilerinde de bireyler, adeta her zaman eğlendirme zorunlulukları olan bu karakterler gibi, çeşitli seviyelerde ilişkiler içerisinde bulundukları ya da yaşamı paylaşmaya mecbur kaldıkları kişiler perspektifinden ne yazık ki sadece nesnel ve eğlendirici işlevleriyle beğeni gören kuklalara dönüşüyor çoğu zaman. Nehir Çetin, insan merkezli bir tavırdan yola çıkarak ürettiği resimlerinde, günümüz ilişkilerindeki yapaylık kavramını ve iletişim problemlerini yansıtmada, simgesel anlamlar yüklediği tiyatral sahneleri bir ifade biçimi olarak benimsiyor. Mekan, tıpkı bir tiyatro sahnesine dönüşüyor resimlerinde. Işık, tiyatral tavırlar içerisinde bulunan karakterlerin ifadelerinin algılanmasında izleyiciyi yönlendiren bir unsur olarak kullanılmıştır. Kompozisyonlarındaki farklı unsurlar ve açık-koyu tonları aracılığı ile yakaladığı ritim de, yine izleyiciyi yüzlerde biçimlenen ifadenin algılanması doğrultusunda yönlendiren bir yapılanma boyutunda karşımıza çıkmaktadır. Genç bir ressam olan Nehir Çetin'in resimlerinde, kurgusunun yanı sıra resim kurallarına bağlılığı da dikkati çekiyor. Mekan içerisinde oluşturduğu tekli ya da çok figürlü kompozisyonlarında, sıcak ve soğuk renk kontrastlarını uyguladığını görüyoruz. Resimlerinin tamamına egemen olan soğuk atmosfer anlayışı ise, insan ilişkilerinde yaşanan problemlerin yarattığı iç gerilimin etkisini görsel boyutta hissettiriyor. Resimlerinde başat olarak karşımıza çıkan figürleri, belirgin konturlarla sınırlanıyor. Bu biçimsel yapılanmanın yanı sıra, mekan içerisinde dağılmış olan masklar, buruşturulup atılmış kağıtlar gibi bazı nesneler ile mekan içerisinde uyguladığı renklere yüklenen simgesel anlamlar bize Paul Gauguin'in resimlerini de düşündürüyor. Gerek tek figürlü kompozisyonlarının birçoğunda, tuvalde resme egemen bir konumda yerleştirdiği karakterlerin, gerekse deçok figürlü kompozisyonlarında figür toplulukları içerisinde bulunan bir veya iki karakterin, sanki içerisinde bulundukları ortamın dışına çıkmak istercesine resimle temas kuran izleyiciye yöneltilmiş bakışları, izleyiciyi bu ifade aracılığıyla resmin içine çekme arzusunun yanı sıra, kavramlar boyutunda düşündürmeye yönlendiren bir bağ kurma isteği olarak da açıklanabilir. Nehir'in açmış olduğu bu ilk kişisel sergisi ile birlikte gerçekleştirdiği çıkış, ona bir genç sanatçı olarak ileri ki süreçte, bu resimleriyle ortaya koyduğu tutarlı tavrının altyapısı üzerine, duruş ve üretim boyutunda zorunlu olarak sürekliliği de koyacağı bir misyonu beraberinde getirmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/16/womens-caucus-for-art-announces-the-2017-awards-recipients/", "text": "The Women's Caucus for Art Announces the 2017 Lifetime Achievement and President's Award for Art & Activism Recipients and plans for the Gala Celebration in New York City. Mary Schmidt Campbell, Audrey Flack, Martha Rosler, and Charlene Teters will receive the2017 WCA Lifetime Achievement Awards. Kat Griefen will receive the 2017 President's Award for Art & Activism. Please join us for the awards celebration on Saturday, February 18, 2017 at the New York Institute or Technology, 1871 Broadway at 61st Street, New York, NY 10023. The celebration opens with a ticketed cocktail reception from 6:00 7:30pm. Guests purchasing reception tickets will be treated to three food stations, butlered hors d'oeuvres, an open bar, and the opportunity to congratulate the honorees. Tickets will be available starting October 10, 2016. Purchase your tickets here. The ceremony will take place from 8:00 9:30pm in the NYIT Auditorium and is free and open to the public. DOWNLOAD THE REGISTRATION FORM if you want to pay via check. Mary Schmidt Campbell, Ph. D., Tenth President, Spelman College, a leading women's college dedicated to the education and global leadership of Black women. Before coming to Spelman, she served for over two decades as Dean of New York University's Tisch School of the Arts. An art historian and former curator, Dr. Campbell began her career in New York as executive director of the Studio Museum in Harlem, the country's first accredited Black fine arts museum and a linchpin in Harlem's redevelopment. She served as commissioner of New York City's Department of Cultural Affairs under two mayors and in 2009, President Barack Obama appointed her vice chair of the President's Committee on the Arts and the Humanities. A graduate of Swarthmore College, Dr. Campbell received her doctorate from Syracuse University and has written and lectured widely about Black artists, cultural policy and arts education. Currently, Dr. Campbell is completing a biography of Romare Bearden for Oxford University Press. Audrey Flack, a pioneer of photorealism and a nationally recognized painter and sculptor, Audrey Flack and Mary Cassat were the first women artists to be included in Janson's History of Art text. Audrey Flack's work is in the collections of major museums around the world, including the Metropolitan Museum of Art, The Museum of Modern Art, the Solomon R. Guggenheim Museum, Whitney Museum of American Art, and the National Museum of Art in Canberra, Australia. She was the first photorealist painter to have work purchased by the Museum of Modern Art. Her public sculpture has been monumental and spearheading a return to representational public art. Her mission is to present women not as mere sex objects gazing up at a general on a horse, but as strong, intelligent, purposeful individuals with a powerful physiognomy and inner and outer beauty. Throughout her career, Flack's work has been featured in numerous traveling museum exhibitions, including Breaking the Rules Audrey Flack a retrospective 1950 1990, published by Abrams, curator and editor Thalia Gouma Peterson with essays by Patricia Hills, Thalia Gouma Peterson, Lawrence Alloway, and Susan Casteras. Most recently in 2015 2016 Heroines: Audrey Flack's Transcendent Drawings and Prints, at The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; The Hyde Museum, Glenns Falls, New York; Williams Center Gallery, Lafayette College, Easton, PA, and in 2015, Audrey Flack, the Abstract Expressionist Years, at Hollis Taggart Galleries, New York, NY, and Transient Beauty: Photographs by Audrey Flack, at Taubman Museum, Roanoke, VA. Martha Rosler works in video, photography, text, installation, and performance. Her work focuses on the public sphere, exploring issues from everyday life and the media to architecture and the built environment, especially as they affect women. Rosler has for many years produced works on war and the national security climate, connecting life at home with the conduct of war abroad, in which her photomontage series played a critical part. She has also published several books of photographs, texts, and commentary on public space, ranging from airports and roads to housing and gentrification. A retrospective of her work has been shown internationally, and her writing is published widely in publications such as Artforum, e-flux journal, and Texte zur Kunst. In 2012, she presented a new series of photographs, taken during her trip to Cuba in January 1981, and in November, she presented the Meta-Monumental Garage Sale at MoMA in New York. In 2013, e-flux and Sternberg Press published her book of essays, Culture Class, which deals with the role of artists in cities and gentrification. Most recently, she produced the exhibition and public project Guide for the Perplexed: How to Succeed in the New Poland at the CCA Ujazdowski Castle in Warsaw, Poland. Rosler lives and works in Brooklyn. Charlene Teters is the Academic Dean of the college at the Institute of American Indian Arts. She is a citizen of the Spokane Nation and well known for her work as an artist, writer, educator, and activist. Teters earned an AFA from IAIA (1986,) a BFA from the College of Santa Fe (1988), and a MFA from the University of Illinois Urbana-Champaign (1994). In addition, she awarded an honorary Doctorate of Fine Arts from Mitchell College, New London, CT. After establishing the Racial Justice Office at the National Congress of American Indians, Charlene Teters returned to IAIA in 1992 as Director of Alumni Relations and Student Retention and later was appointed as a full-time faculty member in the Studio Arts Department. In 2013, she was promoted to the rank of Associate Professor. Additionally, she served as a Visiting Lecturer in the Art Department at the Ohio State University and received a two-year appointment as the Hugh O. LaBounty Endowed Chair at the California Polytechnic State University in Pomona, CA. In 2000, Teters was appointed as the Interim Dean of the Academic Division during IAIA's transition and move from the College of Santa Fe campus to their new campus. Teters has exhibited internationally and maintained an active presence lecturing and delivering keynote speeches and commencement addresses across the United States. She first gained national prominence as a graduate student at the University of Illinois Urbana-Champaign where she led protests against the degrading depictions of American Indian caricatures used as sport teams' mascots and was the subject of the award-winning documentary In Whose Honor by Jay Rosenstein. In 2002, she received a New Mexico Governor's Award for Excellence in the Arts. Kat Griefen is an art dealer and an art historian. From 2006 until 2011 Griefen was the Director of A. I. R. Gallery, which was founded in 1972 as the first non-profit gallery for women artists in the United States. She has been a Senior Lecturer at Rutgers University, New Brunswick for five years and has also taught in the Graduate Program in Liberal Studies at Rutgers University, Camden. Griefen is also a Lecturer at Queensborough Community College in the Art and Design Department with a focus on Gallery and Museum Studies. She has lectured widely at other institutions including New York University, Washington University, The Brooklyn Museum, The Museum of Art and Design, and the National Academy Museum among others. Griefen is a Board Member of the Feminist Art Project. She has a MA in Art History from Hunter College and a BA in Art History and in Women Studies from Purchase College. Since 2011 she has been the co-owner of Accola Griefen which represents and offers work by Modern and Contemporary artists, with a primary focus on American women artists and feminist artists of historical significance.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/16/yeryuzu-dualari-ii-ekrem-kahraman-gt-art-interiors-18-ocak-06-subat-2017/", "text": "Sergide sanatçının geçtiğimiz yıl Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi'nde aynı başlıkla bir bölümü sergilenen YERYÜZÜ DUALARI dizisinin en son işleri yer alıyor. Sanatçının YERYÜZÜ DUALARI dizisi resimlerinin bir bölümü geçtiğimiz yıl İstanbul'da İstanbul Milli Reasürans Sanat Galerisi ve Kültür Üniversitesi Sanat Galerisinde, Ankara'da KAV Sanat Galerisinde ve İzmir'de Selçuk Yaşar Müzesi'nde sergilendi. Usta sanatçı Kahraman ısrarla insanlığın binlerce yıl boyunca doğduğu, yaşadığı ve dönüştürüp değiştirmeye giriştiği dünyayla, hayatla, kötülüklerle, savaş, açlık, felaketlerle ve günümüzde olduğu gibi terör sorunlarıyla uğraştığını, çoğu zaman da bunlar karşısında düştüğü acziyetle sürekli dualar edip durduğunu, bu yüzden de dini duaların yanı sıra farklı malzeme, dil, form, kavram ve farklı ritüellerle dualarını, temennilerini çoğaltığını, sanatın da iyileştirici bir işlevle bu yolların başında geldiğini söylüyor. Özellikle de günümüzde çağdaş sanatın uluslararası en etkin, en insani, en yaygın dua, kültürel yakarış, dilek ve temenni ritüellerinden biri olarak öne çıktığını savunuyor. Sanatçıya göre İnsanlık daha başından beridir yaşadıklarına karşı mücadele veriyor. Kendi varlığını hem kurmaya hem de onu korumaya çalışıyor. Koruma araçlarından biri de Tanrısal ya da yarı Tanrısal DUA'lar. Dua esa aslında bir dilek, arzu ve temenni yakarışı. Bunun da salt dinle değil, aslında dinin de içerisinde yer aldığı dünyevi yaşamla ilintisi söz konusu. Bu bağlamdan bakıldığında sanat da sanatçılar da bu yarı tanrısal aydınlıkta var olup oralardan insanlığa yeni içerikler, formlar öne sürüyorlar. Günümüzde uluslararası neo liberal küresel sermayenin her alanda olduğu gibi düşüncenin, sanatın ve kültürün yönünü ve karakterini de belirlemeye çalıştığını öne sürüyor. Sanatçının İzmir'de sergilenecek olan YERYÜZÜ DUALARI II dizisi resimleri işte bu alabildiğine insani, toplumsal, kültürel, küresel değişmez değerler üzerine kurulu. Sergi 17 Ocak 06 Şubat tarihleri arasında izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/16/yunus-ensari-resim-yarisma-sergisi-platform-a-sanat-galerisi-07-26-ocak-2017/", "text": "Gerçekleştirdikleri projeler ve sergiler ile ülkemizdeki genç sanatçıların sanatsal üretimlerine destek olmayı amaçlayan Platform A Sanat Galerisi ve Taurus Alışveriş Merkezi tarafından bu sene üçüncüsü gerçekleştirilen Yunus Ensari Resim Yarışması sonuçlanmıştır. Bu sene yarışmaya 345 eser katılmıştır. 5 jüri üyesi tarafından ilk eleme online olarak yapılmıştır. Elemeyi geçen 87 eser için jüri üyeleri, Platform A Sanat Galerisi'nde 24 Aralık 2016 tarihinde toplanmışlar ve ikinci değerlendirmelerini yapmışlardır. Bu değerlendirme sonucunda; 1. lik ödülü olan 9.000 TL'yi Onur Karaalioğlu, 2. lik ödülü olan 8.000 TL'yi Sidar Baki, 3. lük ödülü olan 7.000 TL'yi Mustafa Özbakır kazanmıştır. Eda Yıldız ve İrfan Dönmez ise 1.000 TL olan mansiyon ödüllerini almaya hak kazanmışlardır. Yarışmaya katılan 20 eser sergilenmeye layık görülmüştür. Yunus Ensari Resim Yarışması III-2016 ödül töreni ve sergisi, 7 Ocak 2017 tarihinde TaurusAVM'de yer alan Platform A'da gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/18/genc-etkinlik-7-son-basvuru-27-mart-2017-pazartesi/", "text": "Seçici Kurul: UPSD Başkanı Bedri Baykam, Sanatçı Yusuf Taktak, Galerici Sevil Binat, Sanat Yazarı Ali Şimşek, Sanat Yazarı Evrim Altuğ, UNESCO Resmi Partneri International Association of Art, Türkiye Ulusal Komitesi/Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği tarafından Dünya Sanat Günü'17 etkinlikleri kapsamında düzenlenecek olan GENÇ ETKİNLİK 7 için başvurular başladı! İlk olarak 1995 yılında, genç sanatçı meslektaşlarımızla bir buluşma ortamı yaratmak amacıyla yola çıkan Genç Etkinlik sergileri Taner Ceylan, Genco Gülan, Nuri Bilge Ceylan, Temur Köran, Halil Altındere, Yiğit Yazıcı, Vedat Özdemiroğlu, Nesren Jake, Ferhat Özgür, Melis Buyruk, Şener Özmen gibi birçok sanatçının kendini gösterebildiği bir platform oluşturdu. UPSD Başkanı Bedri Baykam, oluşturduğu kavram metninde İnsan kendi geçiciliğini bilinçli bir şekilde anladıktan sonra depresyonlarından veya paranoyalarından ne kadar yoğun ve canlı fanteziler kurabilir? Ölüm bilinçaltımızda yeri doldurulamaz bir takıntı mı yaratıyor? Onunla olan mesafemizi kim belirliyor? Şu aynama takılanlar, benden önce ölecekler değil mi? Hadi, bana rahatlatıcı bir yalan söyle... cümleleriyle, Ayna Ayna Söyle Bana: Biz Gerçekten Ayrı mıyız? başlığını felsefi ve soyut şekilde anlatıyor. Genç sanatçıların kendilerini özgürce ifade edebildikleri kalıcı bir buluşma alanı olan Genç Etkinlik 7'ye katılımınız bizi mutlu edecektir. GENÇ ETKİNLİK 7, 10 Nisan-15 Mayıs tarihleri arasında Beşiktaş Belediyesi'nin desteğiyle Mustafa Kemal Kültür Merkezi, Beşiktaş Çağdaş'ta gerçekleştirilecek. - Adaylar, resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat, video-art gibi çağdaş sanatın her alanında üretilmiş eserleriyle katılabilirler. - Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak yapıtın, büyük olsa da sergilenme aşamasında kapalı bir mekanda yerleştirilebilecek ya da bu mekana uygun olarak düzenlenebilecek boyutlarda olması gerekmektedir. - Sanatçı en fazla 3 çalışmaylabaşvuru yapabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıt sergiye dahil edilecektir. Yapıtlar daha önce sergilenmemiş ve yarışmalara katılmamış olmalıdır. - GENÇ ETKİNLİK 7'ye 15 Nisan 2017 itibariyle 36 yaşını doldurmamış adaylar katılabilir. - UPSDYönetim Kurulu Üyeleri, Yedek Yönetim Kurulu Üyeleri, Seçici Kurul ve 1. dereceden yakın akrabaları başvuru yapamaz. - Sanatçının, eserin sergilenme biçiminde spesifik bir önerisi varsa bunu dosya tesliminde yazılı olarak iletmesi gerekmektedir. Bunun haricinde sergi düzenlemesinde yetkili Denizhan Özer'dir. - Tüm başvurular 27 Mart 2017 Pazartesi günü saat 17.00'a kadar UPSD'ninaşağıda belirtilen adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. - Word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini içeren özgeçmişi - Portre fotoğrafı: JPG formatında en az 5x5 cm, 300 dpi - Adres, telefon, e-mail - 100 kelimeyi aşmayacak şekilde hazırlanmışPARAGRAFşeklinde biyografi - 30 kelime civarında sanat anlayışınızı belirttiğiniz yazı - Eser görselleri: kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte, 300 dpi - Eserlerin tam künyesi - Seçici Kurul, sergi mekanını göz önünde bulundurarak seçimlerini yaptıktan sonra, eserleri sergilenecek genç sanatçılara e-mail yoluyla duyuruları yapılacaktır. Sonuçlar ayrıca web sitemizde yayınlanacaktır. - İsmi açıklanan sanatçıların çalışmalarını en geç 10 Nisan 2017 gününe kadar 13.00-17.00 saatleri arasında UPSD merkezine ulaştırmaları gerekmektedir. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir ve bu kişinin yerine yedek listedeki sanatçılardan eser alınacaktır. - Eserleri UPSD'ye ulaştırma ve sergi bitiminde UPSD veya MKM'den geri almak için kullanılacak kargo ve tüm nakliye ücretleri sanatçının sorumluluğundadır. Eserlerin UPSD'den MKM'ye gidişi ve dönüşü derneğe aittir. - Video art, dijital sanat eserleri tek ekranda sergilenebilecek şekilde ve loop'lu olarak, CD'ye kayıtlı şekilde teslim etmesi gerekmektedir. - Sergiye dahil edilen sanatçılardan eser teslimi sırasında 40 TL katılım bedeli alınacaktır. Katılım bedeli ödemelerinizi elden, aşağıda bilgileri bulunan İş Bankası hesabına veya PTT hesabına yapabilirsiniz. Eserimi aynı gün, 15 Mayıs 2017 tarihinde MKM'den teslim almayı kabul ediyorum. Eserimi 25 Mayıs 2017 tarihine kadar UPSD'den teslim almayı kabul ediyorum. Eserimin ödemeli kargo ile adresime gönderilmesini istiyorum. Yukarıda anılan seçeneklerden birini tercih etmediğimtaktirde UPSD'nin hiçbir sorumluluğu olmadığını kabul ediyorum. Lütfen tercihinizi eser teslim dosyanızda belirtiniz. NOT: Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de yapıtların görebileceği hasarlardan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği veya Beşiktaş Belediyesi hiçbir şekilde sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler. Bunu yaptıkları zaman derneğe sigorta şirketinin adını ve yapıtla ilgili kontratın kopyasını ulaştırmaları gerekmektedir. Serginin tanıtımında ana sorumlu UPSD ve Beşiktaş Belediyesi'dir. UPSD'nin basın bildirisini ve sergi görselini kullanarak her sanatçı, üniversitesi veya galerisi tanıtıma katkı yapabilir. - UPSD üyeliği ve ilk yıl aidatı - Winsor&Newton Sanat Turu:Londra, İngiltere -2 gece 3 gün konaklama ve uçak biletleri Winsor&Newton ve Live Sanat sponsorluğundadır. - UPSD üyeliği ve ilk yıl aidatı - Colorbox Art Materials Store sponsorluğunda 2500 TL tutarında sanatsal malzeme çeki - UPSD üyeliği ve ilk yıl aidatı - Colorbox Art Materials Store sponsorluğunda1250 TL tutarında sanatsal malzeme çeki Dereceye gireneserlerin görsel kullanım hakları, sanatçılarınyanı sıra, ödül sponsorlarıWinsor&Newton, Live, Colorbox'da aittir. Diğer insanlar, ikizim midir, kardeşim midir, yoksa hasmım mı? Rekabet veya çekişme alanım mıdır? Yoksa dayanışma odağım mı? Dünya ile süregelecek olan diyalektik alış verişim, dostlarımdan mı besleniyor, yoksa daha çok düşmanlarımdan mı? Aynaya baktığımda gördüklerim üzerinden haklılığımı mı arıyorum yoksa benim yansımamla itiş kakışa girmek isteyen karşıtlarımla mı boğuşmaya hazırlanıyorum? İç kimliğim dışındaki edinilmiş kimliklerim, cinsiyet, ırk, din, mezhep, benimle göz temasına girmekten korkan bu diğer canlı hayvanlar için neden o kadar önemli? Aramıza bu dikenli telleri kim yerleştirdi? Yoksa ben bunu bir kabusta mı görüyorum? Yoksa dünyada ne kadar insan varsa, o kadar farklı algı mı var? Her şey görecelidir ya! Zaten beynimize yerleşen filtreler, geçmişimizde konumlandırılmış. Onlar da yaşanmış detayların oluşturduğu izlenimlerin sonucu olan önyargılar. Ama onlara sahip çıkmak, artık kimlik savaşımız olmuş. Ben sana itici gelebilirim, ama aynı ben, senin yansımana belki aşık oldum... Hemen havalara girme, yansımana dedim, sana değil! Yoksa senin ne mal olduğunu tahmin edebiliyorum. Şüphe her şeyin kökeni değil mi? İnanmanın da inanmamanın da kökeni... Curiositykilledthecat... Biz ayrıysak, senin kimliğini merak etmem demek ki sağlıksız, ısrar etme, yollarımız burada ayrılıyor. Çünkü ayrılsak da beraberiz... Bir kere menzilime girmiş bulundun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/cik-dediler-sahneye-gamze-tasdan-galeri-apel-21-ocak-18-subat-2017/", "text": "Gamze Taşdan Çık dediler sahneye isimli ikinci kişisel sergisinde günümüz sahne ve eğlence anlayışının temelini oluşturan gazino kültürünü ve görsel dünyasını ele almaktadır.1950'lerde iç göçle başlayan toplumsal ve ekonomik değişim sanat ve eğlence anlayışında da etkili olmuştur. En çok göçü alan İstanbul'da ise geleneksel eğlence ve sanat yapısı kırılmaya başlamış, gazino kültürünün temelleri atılmıştır. Münir Nurettin Selçuk, Müzeyyen Senar, Safiye Ayla gibi ustaları zevk içinde dinleyen kitle yerini 1960'ların sonunda çoğunlukla şatafatı isteyen ve seyreden kitleye bırakmıştır. Böylelikle bugün bildiğimiz gazino kültürü müziğin içine görselliği de katarak halk tarafından benimsenmiştir. Maksim, Çakıl, Lunapark, Göl, Bebek Belediye dönemin başlıca gazinolardır. Gazinolar o dönemde büyük şöhretler yaratmış, şan, şöhret, para, pul ve elbette acılar bu dünyanın en önemli simgesel kodlarını oluşturmuştur. Özellikle 1970'lerde Yeşilçam sineması gazino kültürünü ve bir starın önce yükseliş sonra ise düşüş hikayesini bolca işlemiş, 'yıldız olmak' halk tarafından arzulanan bir yaşam biçimi haline getirilmiştir. Başta Zeki Müren, Emel Sayın, Behiye Aksoy, Neşe Karaböcek gibi isimler şarkıcı olmalarına rağmen bu filmlerde başrolde oynamış, sık sık şarkılarını okumuşlardır. 1980'lerin sonuna gelindiğinde ise gazino kapılarının üzerinde yer alan dev neon ışıklarla yazılan isimler bir bir sönmeye başlamış, evlere giren televizyonun etkisiyle de gazinolarkapanmıştır. 'T' sahne düzenini yaratan, her birini kendi tasarladığı dönemine göre oldukça radikal kostümleriyle Zeki Müren ve assolistlik yarışı içinde, ellerinden mikrofonu hiç bırakmayan kadın şarkıcılar bu serginin ana karakterlerini oluşturmaktadır. Sanatçı 1960'larda başlayıp 1980'lerin sonunda yok olan gazino kültürünün figürlerini kendi imgeleriyle yeniden yaratırken dönemin estetik anlayışını ön plana çıkarmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/fistanbul-2017nin-en-ilham-veren-yonetmeniniariyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde düzenlenecek 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin 10.000 dolar para ödüllü yarışması Keş! f Uluslararası Yarışma'da bu yıl 15 ülkeden 9 film yarışacak. 16 Şubat'ta başlayacak festivalin, Kanadalı yönetmen Richie Mehta, İtalyan yönetmen Pietro Marcello ve Türkiye'den Nesrin Cavadzade'den oluşan Keş! f jürisi, 2017'nin 'en ilham veren yönetmeni'ni seçecek! İş Bankası Maximum Kart anapartnerliğinde 5. kez düzenlenecek 16. ! fİstanbul Filmler Festivali'nin 10. yılını kutlayan uluslararası yarışması Keş! f'te yarışacak filmler belli oldu. İlk ya da ikinci filmini yönetmiş yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Keş! f bölümünde, ABD, Almanya, Arjantin, Birleşik Arap Emirlikleri, Birleşik Krallık, Fransa, Hollanda, İran, İsrail, Kanada, Katar, Mısır, Peru, Polonya, Tayland'dan toplam 9 film, 10.000 dolar değerindeki Keş! fÖdülü için jüri karşısına çıkacak. Bu yılKeş! fJürisi; ilk filmi Amal (2007) ileuluslararasıfestivallerde 30'un üzerindeödülkazananvegeçenyıl! f İstanbul'da gösterilenSiddharth ileEnİyiYabancıDilde Film dalındaAltınKüre'yeaday gösterilen, buyıl da! f programındaBirGündeHindistan filmi de gösterilecek Hint asıllıKanadalıyönetmenRichie Mehta; 2009'da çektiğiThe Mouth of the Wolf ile Berlin, Turin, Cinema du Reel veBAFICI'deçok sayıda ödülkazanan, prömiyeriniLocarno'dayapanvegeçenyıl! f İstanbul'unAşkveBaşka Bi' DünyaYarışması'ndaEnİyi Film seçilenKayıpveGüzelinİtalyan yönetmeniPietro MarcelloveDilber'inSekizGünü, GüzelGünler Göreceğiz, Yangın Var veKuzu filmleriyleçok sayıda ödülkazanmış, TürkiyesinemasınıneniyikadınoyuncularındanNesrinCavadzade'denoluşuyor. Keş! fYarışmasıbuyılkadınyönetmenlerinvarlığıyladikkatçekiyor. AlmanyönetmenNele Wohlatz'ın AFI Fest'tenBüyükJüriÖdülü'nü, Locarno'dan da Enİyiİlk Film Ödülü'nükazananyaratıcıaşk filmi The Future Perfect/Miş'liGelecek Zaman; ilk filmi Mundane History ile 2009 yılındafestivalleringözdesiolanTaylandlıyönetmenAnochaSuwichakornpong'un politikveşiirselbirdünyayarattığıikinciuzunkurmacasıBy the Time It Gets Dark/KaranlıkÇöktüğünde;İsrailliHadas Ben Aroya'nınyazdığı, kurguladığı, yönettiğiveoynadığı, günümüzilişkilerinezekiceveeğlencelibiryorumgetirdiği, eleştirmenlerceİsrail'in Frances Ha'sı olarakişaretedilen filmi People That are Not Me/KimseBenzemez BanavePolonyalıAgnieszka Smoczynsk'inSundance'teJüriÖzelÖdülüalan, Austin Fantastic Fest, Fantasia, Fantasportogibiöndegelenfantastik film festivallerindenödüllerledönen, KüçükDenizKızımasalınıntuhafvekaranlık modern versiyonuylaseyirciyişokeeden filmi The Lure/DenizKızlarınınŞarkısı, seyirciyigeleceğinyaratıcıkadınyönetmenleriyletanıştırıyor. Yarışmadaayrıca; deneyselvideolarıylagüncelsanatdünyasınıntanınmışisimlerindenbiriolmuşLeonor Caraballo'nun Matteo Norziilebirlikteçektiğive 2015'teki ölümündensonratamamlanan filmi Icaros: A Vision/Ikaros, gerçekbirayahuascainzivasısırasındaçekilmişolmasıveseyirciyimeditatifbiryolculuğaçıkarmasıyladikkatçekiyor. MısırlıyönetmenTamer El Said'inBerlin'denCaligariÖdülü'nüalan, birşehrin son günleriniyaşıyorolmasınınağırlığıvederinhüznünügerçekbirdilleanlattığıetkileyici filmi In the Last Days of the City/Şehrin Son Günlerinde; ödüllükısalarıyla Cannes baştaolmaküzerepekçok festivaldengeleceğinkeşif yönetmenlerindenbiriolarak gösterilenDamien Manivel'ın Richard Linklater'ın Before ÜçlemesiylekarşılaştırılanvegünümüzilişkilerininbüyüleyicibirportresiniçizdiğiThe Park/Park; videoları, yerleştirmeleriveperformanslarıçeşitlifestivallerde, müzelerdevesanatgalerilerinde gösterilen, Montreal deneyselsinemasınınönemliyüzlerindenKarl Lemieux'un Venedik, Vancouver, Selanik film festivallerindeövgüylekarşılanan ilk kurmacasıShambles/DarmadumanveİranlıyönetmenRezaDormishian'ın günümüzİranınınmüthişbiralegorikportresiniçizdiği, güçlüoyunculuklarıylaçokkonuşulanikinci filmi Lantouri, Keş! fYarışması'nınmeraklabeklenendiğerfilmleri. Keş! fbölümündekifilmlerayrıca, SinemaYazarlarıDerneği jürisitarafındandeğerlendirmeyealınacakveBarışSaydam, Janet BarışveMurat Tırpan'danoluşanjüri, seçecekleribirfilme SİYAD Ödülü'nüverecek. İşBankasıMaximum Kart'ın 5. kezanapartnerliğindeveMars Cinema Group ortaklığındagerçekleşecek! fİstanbul BağımsızFilmlerFestivali'ninprogramı 26 Ocak'taaçıklanacakvebiletler3-5 Şubattarihlerindeİstanbul için, 17-19 Şubattarihlerinde de Ankara veİzmir için biletix'te % 10 indirimle, İşBankasıMaximum Kart sahiplerine %20 indirimle ön satışaçıkacak. Bu yıl da festival biletleribiletix'tenvesinemagişelerinden satın alınabilecek. FestivaldeİşBankasıMaximum KartsahiplerineözelolarakhazırlananMaximum FilmveMaximumMüzikpaketleriilebiletlerde% 50 indirimayrıcalığısunulacak. İşBankasıMaximum Kartsahipleri, Maximum Filmpaketiyleenaz 4, enfazla 20 adet festival sinemabiletini, MaximumMüzikpaketiyleiseenaz 2, enfazla 6 adetetkinlikbiletini%50 indirimlesatın alabilecekler. PaketalmayıtercihetmeyenİşBankasıMaximum Kartsahipleriiçin de film veetkinlikbiletlerindeön satışta%20 indirimayrıcalığısunulacak. Sosyalmedyadaençoktakipedilen festival olan! fİstanbul ileilgiligüncelbilgilerifestivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarındanizleyebilirsiniz. ! fİstanbul'usosyalmedyada@ifistanbuladresiyletakipedebilir, paylaşımlarınızı#if2017, #ifteizledimve#ifmaximumdaetiketiyleyaparaksohbetekatılabilirsiniz. - ! fİstanbul BağımsızFilmlerFestivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/hulya-kupcuoglu-opus-chroma/", "text": "Summart Sanat Merkezi'nde 12 Ocak'ta açılan 'OPUS Croma' başlıklı sergi Dolunay May küratörlüğünde Oğuz Haşlakoğlu, Pınar Genç, Utku Dervent ve Selçuk Fergökçe'yi bir araya getiriyor. Sergi, sanatçıların sanatsal birlikteliklerini ve 'chroma' üzerinden sorguluyor. 'Chroma'nın sadece plastik sanatlarda değil aynı zamanda müzik ya da edebiyat gibi farklı disiplinlerle olan ilişkisini de projeye dahil ediliyor. Bu kapsamda performans ve söyleşilerin de planlandığı sergi 11 Şubat tarihine kadar sanatseverlerle buluşacak. Dolunay May: Sergimizin ismi 'OPUS Chroma'. Buradaki 'Opus' grubun kendi ismi. 'OPUS', bildiğimiz anlamda, tam da grup ilişkisini sorgulayan bir yapıda. Günümüzde inisiyatifler ya da birlikte üretimin akla geldiği bir oluşum gibi düşünülür ama 'OPUS' grubu daha çok birbirleriyle aynı dönem mezun olan sanatçıların bir arada oldukları, hem sosyal hayatta hem de sanat yaşantısında birbirleriyle etkileşimi söz konusu. Bir araya gelip ortak bir yapıt üretme anlamından öte, sanatçının kendi sanat hayatını etkileyen, sosyal yaşantısı ve etkileşimleriyle ilgili bir grup. 'OPUS' zaten 4 sanatçının isimlerinin baş harflerinden oluşuyor. Serginin benim için önemli tarafı, Türk resminde grup anlayışının eksik olduğunu düşündüğümüz yanına vurgu yapan bir yapısı var. Pınar Genç: Bizler aynı dönemlerde o dönemki adıyla Mimar Sinan Üniversitesi Resim bölümünde okuduk, hepimizin bu ikinci üniversitesi. Oğuz Boğaziçi Felsefe'den, ben İstanbul Teknik Üniversitesi Matematik Mühendisliğinden, Selçuk Karadeniz Teknik Üniversitesi Fizik Bölümünden, Utku ise Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesinden akademiye geldi. Yani akademide eğitime başladığımız zaman üniversite kültüründen zaten bir anlamda haberdardık. Ve aramızdaki diyalog ve etkileşim daha öğrencilik yıllarında başlamıştı; bu da şu an geldiğimiz noktada 30 yıla varan bir süreç demek oluyor. Çoğumuz okul bittikten sonra yüksek lisans ve doktora çalışmalarını sürdürdük. Okul dışı yaşantımızda kimi zaman aynı kurumda ders vererek kimi zaman ortak projelerde yer alarak iletişimimizi koyduk. Sosyal hayatta da irtibatımız hiç kopmadı. Hayatı ve sanatsal görüşü uzun sürelerce paylaşmış bir arkadaş-meslektaş grubu olarak bunun OPUS ismi çatısı altında Chroma teması ile izleyici ile buluşturma kararı aldık. Utku Dervent: Burada ben de bir şey ekleyebilirim. Grubu bir araya getiren faktör, bir kavram veya bir tema olmaktan çok sanatçı olarak mesleki bakış açılarımızın ortak paydasından kaynaklanan bir birliktelik. Hepimiz akademisyeniz ve bu deneyim çerçevesinde görüşlerimiz var ve sürekli paylaşıyoruz. Ve o paylaşma normalde meslektaşlar arasında çok gerçekleşmeyen bir şey. Bunu sağlaya bilmemizin sebebi de bizim, benzer perspektiflerden bakıyor olmamız. Eğitim meselesini sanatçı olarak üretimden ayırmıyor oluşumuzla ilgili. Bu şunu da getiriyor. Bu grup, bu sergideki 'chroma' temasının dışında da birlikte işler yapacak. Belki yine 'OPUS' başlığı altında olacak, hatta bu grupta belki sanatçı sayısı artacak ya da azalacak. İsimlerin baş harflerinden oluşması bir vesile fakat sonuçta isimlerin baş harflerinden bağımsız olarak 'yapıt' anlamına gelen 'OPUS' bir taşıyıcı. O taşıyıcılık çerçevesinde ilerleyeceğiz. O, bizim aracımız aslında. Oğuz Haşlakoğlu: Taşıyıcı ifadesi çok doğru çünkü ben sanatta aynı kavram ya da tema çerçevesinde oluşan akım benzeri yaklaşımlarının 20. yy'la birlikte tükendiğini düşünüyorum ve bu bir yorumdan çok net bir sosyolojik durum. OPUS Chroma, bu anlamda, aslında birlikte düşünmeyi temin eden bir 'değer alanı' oluşturma çabası yalnızca, ancak işte anlamı da burada yatıyor çünkü kavram ya da temadan ziyade sanatsal bir mesele üzerinden sanatın kendi sesini duyuruyor. D. M.: Chroma sergisinin 2 ayağı var. Birincisi 'OPUS' Grubu. 'Chroma' sözcüğü daha çok plastik sanatlarda kullanılmasına rağmen, sanatın bir ve tek olduğunu söyleyen diğer disiplinlerle ortak bir alana işaret ediyor. Sergide 4 tane Plastik sanatçı söz konusu olduğu için, bunu renk üzerinden görünür kılmaya çalıştık. Projenin ilerleyen aşamalarında bunun kuramına yönelik de, sanatın diğer alanlarındaki 'chroma' yı da tartışmaya açacak olan bir platform oluşturacağız sergi sürecinde. Serginin temel meselesi aslında budur. U. D.: Oğuz'un renkle ilgili kurduğu bir cümle var. Onu alıntılayarak ilerleyelim. 'Renksiz resim yoktur, bundan habersiz ressam vardır.' Bu cümle çok önemli. Renk sanki başka sanatçılar tarafından kullanılmıyormuş gibi bir ifadeye dönüşme riski var. Bunu hemen bertaraf edelim. Yine Oğuz'un kitabının alt başlığı; 'Sanat ve Felsefenin Ortak Kökeni Üzerine idi. Biz hepimiz aslında bu anlayıştayız. Sanat ve Felsefenin ayrılmaz olduğu bir alanın var olduğunu düşünüyoruz. Opus kavramı, çoğunlukla müzikte kullanılmasına rağmen, felsefe ve edebiyatta da 'Opus Magnum' kavramı olarak yani başyapıt olarak kullanılmakta. Bu da şunu getiriyor. Aslında sanatla ilgili tüm disiplinlerde 'yapıt' kavramı ortaktır. Bu anlamda yaşadığımız çağda o sınırların yapıt üzerinden erimesi önemli. Tüm disiplinler birbirinden besleniyorlar. Bu beslenme önemli ve bunun yeterli derecede olmadığı noktalarda, yapıtların zayıfladığını da görüyoruz. Hepimiz eğitim kurumlarında çalışıyoruz. Tasarımcı ve sanatçı adayları yetiştiriyoruz. Onların ne zaman sağlam ve güçlü olduklarını sorguladığımızda tüm sanatlarla ilişkilerinin güçlü olduğu noktada bunun gerçekleştiğini görüyoruz. Bu anlamda bizim eğilimimiz ve yönelimimiz bunun üzerine. P. G.: Renk bilimsel temellerle açıklanabilen, aslında gözümüzdeki renk reseptörlerinin algısı sınırlarından ibaret bir alan. Başka canlılarda ise bizimkinden çok daha başka tezahürleri var. Kaldıki renk körlerinin bile gördüğü renkler renk körü olmayanların gördüğünden farklı. Biyolojik anlamda açıklanabilir tanımlanabilir bir alan iken ressamın renk seçiminde gösterdiği davranış biçimi ne renk kuramlarıyla ne de armoni sınırları içerisinde tanımlanamaz. Bir resmi yaparken kullanılan renklerin seçim süreci oldukça fazla değişken içermektedir. Selçuk Fergökçe: Çalışmalarımda düzlemin üzerinde figürün olduğu kompozisyonlar var. Arka planda olduğu gibi bir renk armonisi var. Rengin üzerine figüre koyduğumda, rengin duygusallaştığını görüyorum. Renge duygu veren, figürün içeriye girişidir. U. D.: Güzel bir şey söyledin, çağrışım yaptı. 'Figürü, rengin üzerine koymaktan bahsettin. Aslında diğer yönden yaklaştığımızda rengi figürün üzerine koymaktan da bahsedebilriz. Bir araya gelişimizde, tarzlar yada yaklaşımlar ötesi bir şey var. Bu, aslında sanatçı olarak varolşumuzun ortaklığından kaynaklanıyor. O yüzden sergiye baktığınızda birbirinden farklı işler göreceksiniz. Ama orada aynı zamanda bizim renk üzerinden ortak algımızın da görüleceğini düşünüyorum. O. H.: Renk benim resimsel anlayışımda yapıtın yaşantısına denk. Bu anlamda yapıt biçimsel evrenini ancak renk sayesinde bir yaşantıya dönüştürebiliyor. Burada yaşantı darken kastettiğim yapıtın yapandan biçimsel bağımsızlığı oranında aslında diğer yandan da içerik bakımından ona benzemesi. Renk benim için biçimi karanlıktan ışığa çekerek ona hayat bahşeden tümüyle yaratıcı bir özellik. Ne var ki bununla tam bir renkçi olduğumu da söyleyemem çünkü renk için düşünmüyorum özellikle; renk içinde düşünüyorum sadece resim yaparken. S. F.: Kompozisyonlar içine spontan sürülen renk, orada işi yoğunlaştırıyor. Sonra tekrar başka bir renk geldiğinde iş biraz da politik oluyor. Mesela son kişisel sergimde 'Kırk Yıllık Yalan' diyerek bu anlamdaki yaklaşımları sergiledim. Mesela resmimdeki bir koçbaşının yansıttığı ironi benim ironim. Son dönem çalışmalarımda boyutlar büyük, alanlar geniş, boya sürdüğüm yüzeyler de geniş yer kaplıyor ve rengin ışığı devreye giriyor. Figür orada baskın olmaktan çıkıyor. Ben figüratif bir ressam değilim. S. F.: Evet, kullanıyorum ama figüratif bir ressam değilim. Bu olsa olsa ekspresif ve non-figüratif bir tavırdır. Özellikle de 1995'lerde yaptığım çalışmalar hep alan boyamak üzerine idi. 'Karadeniz Hava' adlı sergimde de bunu yansıtmıştım. Bu geniş renk alanları zamanla parçalandı ve böyle bir buluşma oluştu. Böyle bir dönüşte, özellikle aileme ait kullandığım imajları, rengarenk dahil etmeye başladım. Bunun da yalan olduğunu söylüyorum ben. S. F.: Çünkü bence yalan bir süslemedir. Renklendirmedir. Ama rengin yalan olduğunu söylemiyorum. Onu bir araya getiren etkenlerden bahsediyorum. İster figür olsun, ister tamamen soyut olsun. O, biraraya geldiğinde hem içerisi hem dışarısı etkileniyor. Ben bu etkilenme alanına yalan diyorum. Sanatın Asya ve Avrupa'daki dili sunidir. U. D.: Birşeyler eklemek istiyorum. 'Benim resmim figür resmi değil' dedin. Senin resmine bakan bir izleyici ilk anda figüratif oluğunu düşünür. Şöyle bir şey de var. Grup adına konuşursam, böyle etiketlemelere karşı duruşumuzla da ilgili: Selçuğun resmi figüratif değil, benim resmim de soyut değil. D. M.: Bu dönemde hala rankle ilgili ne söyleyebilirsiniz gibi bir durum ortaya çıkabilir ama aslında Türkiye için tam tersi bir durum söz konusu. Tam biz Batılı resmi yakalamaya çalıştığımız bir dönemde Batı, tam da bizim olduğumuz yere döndü yani ham, primitif veya daha çocuksu bir ifade biçimine. Kilisenin ve aristokrasiye ait olmayan izlerin arandığı bir dönemde biz bu sefer formu yakalamaya başladık. U. D.: Bir parantez daha açmak istiyorum renkle ilgili olarak. Bir dönem üniversitede 'Renk Kültürü' başlığı altında dersler verdim. Akademisyen olarak da bunun altını açmaya çalışırken kendimle yüzleşmeler yaşadım. Şunu gördüm; rengi renk olarak yani nesneye ait bir unsur olarak almanın ötesinde rengin kendi doğası ve doğanın bizim psikolojimiz üzerinden yansımalarına baktığımızda renk, resme duygusallığı yükleyen bir araç. Birçok kültürde renklerin anlamları var. Bazen ortak bazen zıttır. Örneğin matemin rengi Batı kültüründe siyahken, Uzak Doğu kültüründe beyazdır. Renge bu çerçeveden baktığımızda rengin olmaması söz konusu değildir. Gerçekten de 'renksiz resim yoktur'. O. H.: Renk, etki olarak, ölçülebilir olan biçim ve çizgiye oranla rasyonel olanı aşar, o nedenle de rengin ben hem bireysel hem de toplumsal ve kültürel çağrışım ve etkileşimlerini daha çok bilinçdışı yönünden göremeye eğilimliyim. Kültürel kabuller üzerinden oluşan renk sembolizmi elbette var ya da Kandinsky'nin Sanatta Ruhsallık Üzerine'de bahsettiği türden her bir rengin duygusal karşılıklarından söz edilebilir. Ne var ki son çözümlemede renk sizin içinizde gelişen bir ruh halinin eseridir. Bu anlamda ben renge bürünemeyen bir ressamın o rengi gerçek anlamda tuvale sürebileceğini düşünmüyorum. Klee, Tunus gezisinde, seyahatnamesine; Renk ve ben bir ve aynıyız, ben ressamım! diye not düştüğünde yaşadığı aydınlanma bence tam olarak buydu. Bu anlamda, bir ressam olarak resimsel meselemi konu değil içerik üzerinden oluşturduğum için konuyla ilişkimi temsili olarak görürüm ve bu nedenle konu benim resmimde aslında bizatihi mimetik/ontolojik bir fiil olan içeriğe sevk eder. Sevk eder diyorum çünkü resmin konusu Pollock'un da dediği gibi aslında ressamdır. Burada Pollock konuyu içerik olarak anlıyor çünkü sanatta konu her zaman içeriğe tabidir. Ben de diyorum ki bir resmi sanat olmaktan meneden onu bir konunun görselleştirilmesi, temsili olarak düşünmektir. Oysa Kant'ın da dediği gibi, biz bir resme konusu neymiş, neyin resmiymiş diye bakmayız. Konu boyama bir marifet gösterisidir, sanat değil çünkü Picasso'nun dediği sanat bir yalan olsa da sanatçı yine de durmadan yalan söyleyip durmamalıdır. Bu durumda onu sanat yapacak olan dayandığı hakikatin ne olduğu sorulması gereken bir sorudur. Eğer post-modern fikriyatın aklına uyup hakikati kapı dışarı etmeyeceksek o halde tüm tarihsel, toplumsal, ruhsal ve varlıksal belirlenimleriyle birinci tekil şahıs olarak kendisinin farkında bir öznenin kendisini bilinç dışı kökeni itibariyle yapıtta Jung'un ifadesiyle karanlığın bilinci olarak gerçekleştiğini düşünmeliyiz. İşte renk tam olarak burada, karşıtlığın ya da hatta çelişkinin tam ortasında; karanlığın ışığa kavuştuğu yerde, biçimin sınırlı ve ölçülebilir yapısına sınırsız ve ölçülemez bir özellik katarak ortaya çıkar. Ben bu nedenle ben de soyut ve figüratif ayrımlarının sadece birer tasnif etiketi olduğunu düşünenlerdenim. Aynı nedenle de resmimin kimi zaman salt soyut etkide olmasını kimi zaman da dış dünya görüntüleriyle ilişki kurmasını hiç dert etmem; bu anlamda pürist yani safçı yaklaşımlar bana sanatsal değil saplantısal bir tavır gibi görünmüştür. Modern sanatın en büyük keşfi kanımca doğayı görüntülerinde değil kendisi olarak taklit edebileceğimizi keşfetmesidir ve tam olarak bu anlamda ben bir modernist olduğumu söyleyebilirim. Ne var ki bir üst yapı olarak modernizm alt yapısını oluşturan modernitenin tarihsel ve kuramsal suç ve günahlarından ayrı tutulamayacağına göre, Batı kavramını esas alan bir sanatın henüz içine girdiğimiz 21. yy için ne kadar geçerli olabileceği de bence artık hızla kutupsuzlaşan bir dünyada tartışılması gereken bir meseledir. Duchamp'ın ready-made'inden post-modernizmin hand-made'ine sanat belki de post-mortem safhayı çoktan geçti bile. Buna karşın acaba sanat helva yapmaktan başka bir şey olabilir mi diye düşünmenin vakti de gelmiş olabilir. U. D.: Yaptığım işlerde bu tür bir simgesel çözümleme yapmıyorum. Resim yapısal olarak soyut ve geometri kullandığım için çoğunlukla planlanmış görünüyor ve elbette bir takım planlar var. Benim resmimde özellikle geometriyi kullanma amacım yön, yönelim ve diğer biçimlerin birbiriyle ilişkisi ve o ilişkilerin oluşturduğu dinamikler söz konusu. Kullandığınız renklerden bağımsız olarak, renklerin ve biçimlerin birbiriyle ilişkisi kendi doğası ve kendi kimliğini yaratıyor. Burada o karar verme süreci şöyle gerçekleşiyor; Uzun süredir kare tuval kullanıyorum ve bunun kendimce bir gerekçesi var. Resim yapmak benim için bir anlamda satranç oynamak gibi ama kişi kendi kendine satranç oynayamaz. Resmin kare oluşundan dolayı her farklı yöne bakıldığında mevcut kuruluş farklı okumalara kapı açabiliyor. Böyle olunca her yönden farklı bir gerçekliği, farklı bir ifadeyi görüp ona göre sonraki adımı planlamam gerekiyor. Bu da neredeyse benim kendi kendime satranç oynamam gibi bir şey... Bu tarif, tabi ki atölyede gerçekleşen bir oyun. İçeriğin hepsi burada değil. Bunu şu yüzden belirtiyorum: tamamen matematiksel bir kurgu yok, araç olarak onu kullanıyor ama aslında tamamen sezgi ve anlık değişimleri de içine alan duygusal bir yönü de var. S. F.: Yaklaşık 5 tane işin 3 tanesinde yine çok gerilerden gelen, rengin oldukça yoğun kullanıldığı 'kardeşlik' diye toplumun devamlı direttiği ama bir türlü bir araya gelinemediği halkların durumu var. Ben resmin içine girdiğim zaman onu görüyorum. Anneme adadığım ki adını 'Ana Tanrıça' koyduğum oldukça büyük bir resmi var mesela. Sergideki her resimde toplumsal sorunlar var. Rengin kullanımı ile birlikte bir alt başlık ve resmin adı devreye giriyor. Bir yandan üretime, doğuma, doğuşa götüren toplum bir yandan da yok oluşa götürüyor. Sergiye koyacağım resimlerin dil olarak söylemi bu. U. D.: Okulun bize en büyük kazancı belki birbirimizden beslenmemizdi. Bu grubu bir araya getiren ortak atalarımız da var. U. D.: Modern sanatın başlangıç noktalarından birisini oluşturduğu söylenen Cezanne gibi, ardından Picasso ve Braque, Matisse özellikle öğrencilik dönemimizde en çok beslendiğimiz kaynaklarımızdı. Braque'ın bir sözü var. 'Ben bir resme nü olarak başlayabilirim ama resim natürmort olarak bitebilir' diyor. Bu, resmin macerası ile ilgili önemli bir sürecin altını çiziyor. Benim yapıtlarımda sinema ya da müziğe dair izlerin olması, belki de bu saydığım isimler dışında en etkilendiğim alanlar sinema ve müzik oldu. Özellikle müzikte klasiklerden başlayarak caza kadar uzanan bir çizgide ilerledi. Felsefeden de etkilenimler söz konusu. Tüm bunların çerçevesinde referanslar da hep buralarda yatıyor. Bir söyleşide dile getirmiştim; en etkilendiğiniz sanatçılar kimler dediklerinde, Bach'ın Beethoven'in Shostakovich'in isimlerini saymıştım çünkü o dönemde beni etkileyen ve görsel anlamda beni en çok tetikleyen referanslar onlar olmuştu. U. D.: Resim ve müzik birbirine göre iki uçta duran bir yapı ama birbirilerini tamamlayan bir yanları da var. Resim mekanla ilgili, müzik ise benim için tamamen zamanla ilgili. Bir müzik yapıtını kavramanız için baştan sona dinlemeniz lazım. Resim her şeyi bir an'ın içinde sunuyor, bu yüzden zamansızlığı söz konusu. Resmin de mekansızlığı söz konusu. Bu etkilenmeler hep yüksek dozda ve cazip geldi bana. Bir nokta daha var. Resim duvara asılır ama ben resimleri yatay düzlemde gerçekleştiriyorum. Bakarken de o, kurgu olarak benim için üst ve alt ilişkisinde gerçekleşmiyor kurgu olarak. Bir dönem mimariye dönük eğilimlerimin de izi var benim için onlar bir anlamda kuşbakışı gibi. S. F.: Ben bir İstanbul ressamı değilim, İstanbul resmi de yapmıyorum. İstanbul'da yaşayan bir ressamım. Beni tüm besleyen yaşantımı, yıllar sonra, özellikle siyah-beyaz Kurusowa filmlerinde gördüğüm sahneler gündeme getirdi. Aynısı değil tabii, o Japonya'da yaşanan bir hikaye, ben Akdenizliyim. Toprağın da güneşin de oradaki insani sıcaklığının da etkisi var. Bunlar da hem renge hem de şimdilerde koyduğum figür görünümlerine yansıyor. Figür ressamı değilim derken de aslında kast ettiğim buydu. Görüntüde insanın kendisi var ama onun görünme biçimi karpuzun kırmızı oluşu gibi. Kırmızı diye bir karpuz resmi yapmak benim hoşuma gitmiyor. Karpuzun kendisi zaten eser ama karpuzun içinin kırmızılığı, kabuğunun yeşili ve çekirdeklerinin koyuluğu eserlerime yansıyor. Tuval yüzeyindeki akıntıların bile bende etkisi, çocukluğumdan beri denizi seven bir insan olarak, tuval yüzeyinde ince ince katmanlarla oluşturduğum düzlemlerde var. Bu beni bağlıyor ve etkiliyor. İzleyici orada neyi görüyor ben düşünmek de istemiyorum. U. D.: Selçuk'un ardından ben de bir parantez açayım katmanlar konusunda. Nihai bir şey değilse de, yüzeyde renklerin birbirleriyle ilişkisini irdelerken ya da keşfederken arka planında şöyle bir şey vardı. Bir tür zamansallığı o görsel yapının içinde barındırmak ama bunu bir bütün içinde ayrı zaman yapıları ve dinamikleri olarak değil bir bütün halinde görmek. O anlamda şöyle bir düşüncem vardı; Resme karşıdan bakıyoruz. Resmi yan çevirdiğimizi düşünelim, benim onu kurguladığım ya da o kurguyu ördüğüm tüm süreçleri açtık diyelim. Her renk katmanı, özellikle saydamlık kullanıldığı zaman o katmanların ilişkisi daha da kaynaşıyor, tüm renk katmanları, ayrı bir zamanın, ayrı bir olayın, ayrı bir duygunun karşılığı olarak ortaya çıkabiliyor. Bunlar, resme bir anlamda, fiziksel olarak değil ama zihinsel olarak yandan baktığınızda o ilişkilerin nasıl kurulduğunu ve nasıl etkileştiğini görebildiğiniz bir yapı haline dönüşebiliyor. Bu anlamda Selçuk da ben de, şimdi Selçuk'un ifadelerinden anlıyorum ki, benzer bir mantıkla kurguluyoruz. Bu ortaklığı ilk bakışta görmek mümkün değil. Biraz çaba göstermeye ihtiyaç var izleyici açısından. Paul Klee'nin bir sözünü alıntılayım ki verdiği örnek de bir alıntı 'bir resmi anlamak için sandalye gereklidir' Feurbach'a ait bir ifade. Arkasından 'yorgun bacaklar zihni bunaltmasın' diye ekliyor. P. G.: Resim yaşantımızdan çok farklı bir alan değil bana göre, yaşamımızda bizim için önemli olan değerler ve konular yaptığımız her şeyde karşılığını bulur. En basit ya da en karmaşık eylem de olsa onu yapanın kendisi o yapıtta ya da edimde vardır. Bu yemek yapmakta da olabilir, ders vermekte ya da asıl konumuz olan resim yapmakta da böyledir. Seçimlerimiz, kararlarımız, davranışlarımız, büründüğümüz ruh hallerimizin hepsi resmimizde de vardır. Kişilik özelliklerimiz ise çoğu zaman tarzın kendisinde vücut bulur. Figüratif ya da soyut ifade biçimleri aslında kendimizi içinde bulunduğumuz sahnedeki ifade etme biçimi ile benzerlik gösterir. Bu anlamda bakarsak benim resimlerim soyut resim kategorisinde olmakla birlikte içinde figüratif ögeler ya da figüratif resimde olabilecek ışık gölgeyi barındırabilir. Herhangi bir alan veya tarz ile kendimi sınırlı görmek istemem, değişim ve dönüşüme açık bir yapım var bu resimlerimde de böyle. İnsan yaşamı boyunca değişim içinde resimlerde de bunun olması olağan. Bunun yanı sıra bilimsel olan, içinde akıl ve düşünce olan her şey hayatımın her döneminde değişmez bir yer tuttu. Dolayısıyla matematikte resimlerimin bir parçası. Matematiği hayatımın ilk yıllarından beri hep sevdim. Matematiğin içinde bulunduğumuz evren içerisinde vazgeçilmez bir yeri var. Bu kimi zaman altın oran ve logaritmik spiral olarak kimi zaman bir formülün görsel karşılığı olarak kimi zamansa mimari bir yapıdaki geometrik analiz olarak resimlerimde yer alıyor. Renk ise bu sürece paralel olarak kendiliğinden doğuyor. Bu doğuş halinin kendisi salt rasyonel olarak tanımlanabilecek bir süreç değil. Atmosfer gibi düşünüyorum rengi; halet-i ruhiye, deneyimler, durduğumuz nokta, geçmiş-gelecek, kimyasal etkiler, fiziksel yapı.... gibi. Renk seçimi bana göre analiz edilebilecek, açıklanabilir bir alan değil. D. M.: Sanat tarihimize ya da sanat eğitim tarihimize baktığımızda Batının o formlardan kurtulmaya çalıştığı bir dönemde bizim o klasikliği yakalamaya çalışmamız söz konusu. Günümüzde hala devam ediyor. Batı'daki eskizler renkli ya da siyah-beyaz kağıtların üzerinde formlar oluşturulmaya başlanır ki orada anlamaya başlarsınız. Aslında o çizgi ve renk meselesinin birbirinden bağımsız unsurlar olarak ele alınamayacağını. Figüratif veya soyut diye tartıştığımız konuların Batı sanatındaki figüratif ve soyut olarak karşılığının bambaşka şeyler olmasının temel nedeni de bu. Biz formu sınırlandıran çizgileri, çizgi ve rengin birbirinden bağımsız resmin unsurlarıymış gibi ele almaya çalışırız. Bu projenin de vurgu yapmak istediği temel nedenlerden birisi, rengin en azından, o resmin çizgi ya da renk gibi bir unsur olmadığını resmi resim yapan temel meselelerden birisi olduğudur. U. D.: Türkiye'de renk meselesinin bu kadar zayıf kalmasının arkasında Akademik geleneğin de yattığını düşünüyorum. Bir örnek vermek istiyorum. 1950'lerde 'İş ve İhtihsas' diye bir sergi düzenleniyor ve jüri başkanlığı da Herbert Read yapıyor. O yarışmada ödülü Aliye Berger kazanıyor. Yapı Kredi, bundan bir sene önce kazanan ve sergilenmeye layık bulunan resimleri tekrar sergiledi. Salona girdiğimde fark ettiğim şuydu: diğer bütün resimler akademisyenler tarafından yapılmıştı. Resmin var olduğu ve bir kimliği olan tek resim Aliye Berger'indi. Diğer resimlerin hepsi neredeyse karanlık ve kasvetliydi. Salona girdiğim anda, diğerlerinin önünden kaçıp, Aliye Berger'in resminin önüne çekildim. Şu etki de vardı; Aliye Berger'in resmi ilk anda bende referansının Van Gogh olduğunu gösterdi ama yine de kendine özgü kimliğini ortaya koyan bir yaklaşımla resmini yapmıştı Berger. Jürinin kararının nereden kaynaklandığını da orada gördüm. Sergide o dönemde çıkmış yazılar da sergileniyordu ve bir yazıda şöyle deniliyordu 'gönül eğlendirmek için resim yapan bir şahısa ödül verilmesi' eleştiriliyordu. Aslında bu rengin ve sanatçının ne kadar mağdur olduğunu gösteren bir işaret. Akademik eğitimimiz boyunca biz bunun izlerini hep yaşadık. Bunun dışına kaçan birkaç isim vardır ve benim için bunlardan en değerlisi Avni Lifij'dir. Renk duygusunu bana hissettiren, beni resim karşısında heyecanlandıran ender örneklerden birisidir. Uzun yıllardır farklı kurumlarda ders veren bir kişi olarak da şunu söyleyebilirim; müfredat hep sözde kalıyor. Farklı derslerde verilen bilgiler birleştirilemiyor. Aynı şey sanatta da farklı kavramlar olarak ele alınan renk, doku, biçim gibi ögeleri birleştirilemiyor. Bir bütün olarak algılanmıyor. Renk belki de en zor kısmı ve herkes de ondan kaçıyor. Bence bugün renk konusundaki zayıflığın arkasında bunların olduğunu düşünüyorum. S. F.: Daha gerilere gidersek Michaelangelo'nun bir sözü var: Siz kadın gibi resim yapın, ben heykel yapacağım' diye. Renk niye söz almıyor? Bunu niye konuşulmuyorsa uyarlayabiliriz. Ressam görüneni göründüğü gibi yapamaz, gördüğü gibi yapar ve orada da renk devreye giriyor. Bir resmimde 'vita' yağını önce visaya sonra da visa kartına çevirmemin sebebi bu. Ama renkle yapıyorum, bana ne vita kutusunun kendisinden, ben orada gördüğüm gibi değil, kendim gördüğüm gibi sunmaya çalışıyorum. O. H.: Hakkını yemeyelim, Özdemir Altan; Biz ulusça rengi pek sevmeyiz, o yüzden kahverengi siyahtan başka şey giymeyiz derdi. Ancak buna rağmen atölyesinde renk nedir ne değildir en ufak bir bilgi ve pratik yoktu çünkü her şey ustanın ara sıra sarf ettiği 'hikmetinden sual olunmaz' ve içinde bolca espas geçen sözlerinden ibaretti. Oysa renk espası diye bir şey vardır her şeyden önce, özellikle Matisse'le birlikte, hani şu Picasso'nun Ne ciğer var bu adamda dediği ama işte renk hiçbir zaman bu seviyede ele alınmazdı. Yine de Zeki Faik İzer'den kalma bir renk söylemi hayalet de olsa gezer dururdu ortada bunu da söylemek lazım. Bu anlamda ben Özer hocanın bir istisna teşkil ettiğini ve özellikle temel eğitimle ilgili olması bakımından katkısının önemli olduğunu düşünüyorum çünkü örneğin Bonnard'ı ben ondan duymuştum. Yine de renk ve diğer resimsel konularda asıl gözümü açan Klee'dir. Özer hoca sayesinde, diğer o dönem temel eğitim hocamız Kemal İskender'de olduğunu öğrendiğim ve tam anlamıyla Klee'nin beyninin sanatsal açıdan nörolojik haritası sayılması gereken Thinking Eye benim asıl akademim oldu dersem kimse kusura bakmasın. Genel anlamda bakınca da bence burada temel sorun Batı etkisi altında olmanın oldukça olumsal bir sonucu; Batılı anlamda bir Türk Resim Sanatının oluşmasında önemli bir rolü olan D grubu, çoğunluk olarak tipik bir salon ressamı olan ve Kübizm'in akademik bir tarzını benimseyen Andre Lhote atölyesindendir. Şimdi ilginç olan, Lhote dahi kimi resimlerinde rengi ön plana çıkarmaya çalışmıştır ancak D grubu az önce Utku'nun da sözünü ettiği İş ve İstihsal'de olduğu gibi toprak renkleriyle boyanmış tuvalleriyle Analitik Kübizm'in de etkisiyle renkten adeta kaçmışlardır. Ben daha sonra non-figüratif türden bir ekspresyonizme yönelen Zeki Faik İzer'in de gerçek anlamda bir renk ressamı olduğunu düşünmüyorum; resim soyut olunca biçimler ister istemez renk ister ve bu resmi renkli yapsa da bir 'renk resmi' haline getirmez. Aynı şey, asistanı olan atölye hocamız Özdemir Altan için de söz konusudur. Daha öncesindeyse Çallı tipik empresyonizm etkisi kadar renk koyar tuvallerine, yoksa renk kendiliğinden bir değer değildir. Lifij doğrudur belki de özellikle empresyonizm etkisindeki resimlerinde gösterdiği renk hassasiyetiyle neredeyse tek istisna gibi durur tüm bu 'resmigeçit' dışında. Günümüzde ise özellikle genç ressamlar renkten ziyade tüp hassasiyeti içindeler; bir kaç tüpü seçip onunla resim yapıyorlar. Oysa renk sürülmez, olunur ama işte gel de anlat. Bu sergi aslında bu duruma vurgu yapıyor yoksa denildiği gibi kimse rengin piriyiz gibi bir düşüncede değil. Ama madem renk var ve renksiz resim yok, o halde biraz olsun farkına varalım bu durumun çünkü o zaman sanatsal ifade derinleşecek ve daha fazla anlam kazanacak, bütün mesele bu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/john-waters-ve-david-lynch-klasikleri-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart'ın beşinci kez ana partnerliğinde düzenlenecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da sinema tarihinin en sıradışı kült filmlerini sinemaseverlerle buluşturuyor. ! f kült'ün bu yılki hazineleri John Waters'ın Multiple Maniacs/Masmanyaklar ve David Lynch'inTwin Peaks: Fire Walk with Me/İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü filmleri olacak ve her iki klasik yenilenmiş kopyalarıyla Türkiye'de ilk kez gösterilecek. İş Bankası Maximum Kartana partnerliğinde gerçekleştirilecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin sinema tarihinin gizli hazinelerini gün ışığına çıkardığı! f kült bölümünde bu yıl iki klasik gösterilecek. Kayıp film yıllar sonra ilk kez! Bunlardan ilki, John Waters'ın 1970'lerin başında tüm sınırları ihlal eden ve uzunca bir süredir kayıp olan filmi Multiple Maniacs/Masmanyaklar! Variety'nin şiddetin operası olarak tanımladığı ve İnanılmaz bir film, eğlenceli, kepaze ve dehşetengiz sözleriyle övdüğü film, yenilenmiş kopyasıyla Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da seyirci önüne çıkıyor. Erkek arkadaşı tarafından aldatılınca sinirinden kendini bir anda kargaşanın ve cinayetin içinde buluveren Divine'ın hikayesini konu alan Masmanyaklar, John Waters'ın senaryosundan kurgusuna neredeyse tek başına kotardığı ve Pink Flamingos/Pembe Filamingolar, Female Trouble, Polyester, Hairspray, Cry-Baby gibi klasiklerinin de öncüsü sayılan bir başyapıt. Divine başta olmak üzere David Lochary, Mary Vivian Pearce ve Mink Stole gibi fetiş oyuncularını başrole taşıyan Waters, sinema tarihinin en şoke edici filmlerinden birine imza atıyor. ! f kült'ün ikinci filmi ise, Eraserhead, Blue Velvet, Mulholland Drive gibi başyapıtlarınyaratıcısı David Lynch'in 1992 tarihli klasiğiTwin Peaks: Fire Walk with Me/İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü! Lynch'inMark Frost ile birlikte yarattığı, 90'ların başında tüm dünyayı ekranlara kilitleyen kült televizyon dizisi İkiz Tepelerin sinema filmi de olan İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürü, Laura Palmer cinayetinin arkasındaki sırları ve Palmer'ın son yedi gününü odağına alıyor, seyirciyi karanlık ve ürkütücü bir evrene sokuyor. Cannes'daki ilk gösteriminde eleştirmenleri adeta ikiye bölen ama yıllar içinde külte dönüşen film, özellikle tuhaf ve tedirgin edici düş sahnesiyle hafızalara kazınıyor. Hayranları dizinin bu yıl Showtime'da yayınlanacak yeni bölümleri için gün sayarken yenilenmiş kopyasıyla İkiz Tepeler: Ateşte Benimle Yürüyü de Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da izleyecek. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbulile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. ! f İstanbul'u sosyal medyada@ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2017, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/lynchden-abramovice-maya-angeloudan-ve-francaya-sanatin-ikonlari-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart'ın beşinci kez ana partnerliğinde düzenlenecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, David Lynch'ten Marina Abramovic'e, Maya Angelou'dan Franca Sozzani'ye, sanat, edebiyat, moda ve sinema dünyasının ikon isimlerini bir araya getiriyor. 16 Şubat'ta başlayacak festivalinSanat Hayat İçindir! bölümünde gösterilecek filmler, hayran olduğumuz sanatçıların hayatlarına daha yakından bakmak için bulunmaz bir fırsat! İş Bankası Maximum Kart'ın beşinci kezana partnerliğinde gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin seyirciden büyük ilgi gören Sanat Hayat İçindir! bölümü, bu yıl da merakla beklenen sanatçı belgesellerini bir araya getiriyor; David Lynch'ten Marina Abromovic'e, Maya Angelou'dan Franca Sozzani'ye, farklı disiplinlerden sanatçıların hayatlarına daha yakından bakabilme fırsatı sunuyor. Eraserhead, Twin Peaks, Blue Velvet ve 21. yüzyılın en iyi filmi seçilen Mulholland Drive gibi klasiklerin yaratıcısıDavid Lynch'in hayatına dair bugüne dek yapılmış en kapsamlı belgesel olanDavid Lynch: The Art Life/David Lynch: Yaşama Sanatı bölümün en heyecan verici yapımlarının başında geliyor. Dünya galasını Venedik'te yapan ve efsane yönetmenin Amerika'da küçük bir kasabadaki çocukluk yıllarından bugüne dek yayınlanmamış pek çok arşiv görüntüsü içeren film, Lynch'i Lynch'inkendisinden dinlediğimiz etkileyici ve samimi bir yolculuk. Performans sanatının en ünlü isimlerinden Marina Abramovic'in kişisel şifa ve ilham arayışı içinde Brezilya'da kutsal ritüellerin peşine düşmesi ve bu yolculuğun yaratıcı sürecini nasıl da açığa çıkardığını konu alan The Space in Between: Marina Abramovic and Brazil/Marina Abramovic Araf'ta, seyirciyi sanatçının cesur ve samimi portresiyle buluştururken; 3 yıl önce kaybettiğimiz Afroamerikan yazar ve şairMaya Angelou hakkında yapılmış ilk film olan Maya Angelou And Still I Rise/Maya Angelou: Yine de Ayağa Kalkarım da Angelou'nun dansçılığı ve şarkıcılığı gibi az bilinen yönlerinden politik aktivizmi ve yazarlığına uzanan bir hayata içeriden bakıyor. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbulile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. ! f İstanbul'u sosyal medyada@ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2017, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/performistanbul-subat-ayinda-iki-performans-zehirlenmis-prenses-leman-s-daricioglu-ve-sonsuz-tarla-i-ata-dogruel/", "text": "Performistanbul ve Alan İstanbul iş birliği ile Leman S. Darıcıoğlu'nun Zehirlenmiş Prenses isimli performansı 6-15 Şubat tarihleri arasında izleyici ile buluşuyor. 10 gün boyunca devam edecek performans, Tarlabaşı semti ile ALAN İstanbul arasında gerçekleşiyor. Performistanbul'dan sınırları zorlayan bir performans: Türkiye'de ilk defa aralıksız 48 saat süreyle devam edecek bir performansa imza atacak olan İ. Ata Doğruel'in Sonsuz Tarla isimli performansı, 19-21 Şubat tarihlerinde Zilberman Projects Istanbul'da gerçekleşiyor. Zilberman Gallery'nin desteğiyle gerçekleşen performans 19 Şubat tarihinde saat 10.00 itibariyle Zilberman Projects Istanbul'da izleyicilerle buluşacak ve aralıksız olarak 21 Şubat günü saat 10.00'a kadar devam edecek. Galeri, çalışma saatleri (10:00- 19:30) dışında kapalı olsa da izleyiciler, performansı galerinin cam kapısının arkasından 48 saat boyunca aralıksız seyredebilecekler. Görselleri kullanırken sanatçı ve performans ismini belirtmenizi rica ederiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/salt-arastirma-fonlari-2017-basvurulari-basladi-son-basvuru-20-subat-2017/", "text": "Ön başvuru yapmak için son tarih 20 Şubat Pazartesi. SALT'ın 2013 yılında oluşturduğu SALT Araştırma Fonları'nın 2017 başvuruları başladı. SALT Araştırma Fonları, Türkiye'de sosyal ve ekonomik tarih ile 1950'ler sonrasında mimarlık, tasarım ve sanat alanlarında özgün belge edinimi ve araştırmayı hedefleyen projeleri destekler. Bu çerçevede, kurumun bünyesinde var olan veya süreçlendirilen arşiv ve araştırmalara yönelik başvurulara öncelik tanır. 2017'de altı araştırma projesine 10.000 TL değerinde, toplam 60.000 TL'lik fon verilecektir. Fonlardan ikisi sosyal ve ekonomik tarih, ikisi mimarlık ve tasarım, ikisi ise sanat konulu araştırmalara yöneliktir. Başvurular iki aşamalıdır. 20 Şubat Pazartesi saat 18.00'e kadar yapılacak ön başvurular sonucunda konu, dönem ve araştırma alanının uygunluğu belirlenecektir. Araştırma projesinin ön kabulü durumunda, son başvuru tarihi 20 Mart Pazartesi saat 18.00'dir. Sonuçlar 21 Nisan Cuma günü duyurulacaktır. Seçici Kurul, Prof. Dr. Elvan Altan, Doç. Dr. Ahu Antmen, Vasıf Kortun, Prof. Dr. Nadir Özbek ve Lorans Tanatar Baruh'dan oluşmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyılı ve/veya 20. yüzyıl Türkiye'sinin sosyal ve ekonomik tarihine ilişkin özgün araştırmalar ile SALT Araştırma bünyesindeki belgelerin kullanımıyla hazırlanan çalışmalara açıktır. Türkiye'de 1950'ler sonrasında basılı kaynakların dışında kalan konulara ilişkin araştırmalara ve/veya mevcut kaynaklara özgün yaklaşımlar sunan yeni çalışmalara açıktır. Tasarım nesnelerinden yapılı çevrede geniş coğrafyalara kadar her türlü ölçek konu olarak seçilebilir. - yüzyılın ikinci yarısından bugüne bölgesel ve enternasyonal çerçeve ve ilişkiler içerisinde yerel sanat tarihleri yazımlarına, basılı veya bilinir kaynakların ötesinde özgün materyallerin araştırmasına açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/serkan-azeri-murat-irtemin-perspektifinden-bugunun-kentleri/", "text": "O, günümüzün kentlerinin görüntülerini kendine özgü lekesel soyutlama diliyle resmediyor. Gelişen kent kavramının görselliği ile doğru orantılı bir biçimde büyük boyutlu resimler yapıyor. Tuval üzerinde kentin gerçekçi görüntüsünü düşündüren çizgisel ve lekesel boyutta çarpıtmalarla başlayan biçim yoğunlukları resmin orta ve alt bölümlerinde giderek boyanın yoğun olarak kullanıldığı dokusal uygulamalarla devam ediyor. Metropoller, içerisinde yaşadığı dünyayı sorgulayan sanatçının perspektifinde, kurgulanmış kaotik yapılarıyla, giderek renk ve lekelerden oluşan soyut birgörselliğe dönüşüyor. Murat İrtem, çok yönlü bir çalışma disiplini içerinde ürettiği resimlerinde, bugünün dünyası yapaylığı içerisinde kaçınılmaz olarak girmiş olduğu yoğun tempoya bağlı olarak, tıpkı orantısız büyüyerek genişleyen kentlerde olduğu gibi, insanında giderek kendine yabancılaşmasını görsel boyutta erime ve yok oluş gibi kavramlara göndermeler yaparak vurguluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/t2-trainspotting-turkiyede-ilk-kez-f-istanbulda/", "text": "İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde 5. kez düzenlenecek ve 16 Şubat'ta başlayacak! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin kapanış filmi belli oldu. 90'ların kült filmi Trainspottingin devamı olan T2 Trainspotting, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. Danny Boyle'un ilk filmdeki ekibi yeniden bir araya getirdiği film, Berlinale'den hemen sonra İstanbul'da olacak. ! f İstanbul'un! f kült bölümünde ise Trainspotting, yenilenmiş kopyasıyla filmin ve romanın tutkunlarını bekliyor olacak. İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde 5. kez düzenlenecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 16 Şubat'ta başlıyor. 16. sı düzenlenecek ve programın tamamının 26 Ocak Perşembe günü açıklanacağı festivalin Kapanış Filmi ise belli oldu. ! f İstanbul, sinemaseverleri yıllardır merakla bekledikleri ve yılın sinema olaylarından aday bir filmle buluşturacak: T2 Trainspotting! Danny Boyle'un yönettiği, 90'ların kült filmi Trainspottingin devam filmi olan T2 Trainspotting, bizi kahramanımız Mark Renton ile birlikte Edinburgh'a, Spud, Sick Boy ve Begbie'nin 20 yıl sonraki yaşamlarına götürecek. Boyle'un bu kez Welsh'in devam romanından uyarladığı ve oyuncularını korumayı başaran filmde Ewan McGregor, Ewen Bremner, Jonny Lee Miller ve tabii ki Robert Carlyle başrolde. Sinemaseverlerin son 10 yıldır devamının çekileceği haberleriyle heyecanlandığı proje, nihayet bu yıl tamamlandı ve ilk kez Berlin Film Festivali'nin yarışmalı bölümünde seyirci önüne çıkacak. Welsh'in Sanırım orijinalinden daha güçlü bir film izleyeceğiz sözleriyle beklentimizi yükselttiği filmin geçen hafta İngiltere'de basına yapılan özel gösteriminden gelen yorumlar ise hayal kırıklığına uğramayacağımızın kanıtı adeta. Independent'ın 5 yıldız vererek Orijinalinin ruhuna sadık, çok canlı ve eğlenceli sözleriyle övdüğü, The Hollywood Reporter'ın Kendi özgün sesini bulmakta hiç zorlanmıyor, Daily Record'un Boyle uzun ömrün, sadakatin ve arkadaşlığın kusursuz bir masalını yaratmış yorumunu yaptığı film Guardian'dan da 4 yıldız aldı ve İlk filmin aynı enerjisi ve karanlığına sahip sözleriyle onaylandı. Sinemaseverler ayrıca! f kült bölümünde serinin ilk filmini de izleyebilecekler. Danny Boyle'un 1996'da Irvine Welsh'in aynı adlı efsanevi romanından uyarladığı ve kaybedenler, yalancılar, psikopatlar ve bağımlıların dünyasına o güne dek görmediğimiz etkileyicilikte bir bakış getiren Trainspotting, modern sinemanın da başyapıtlarından sayılıyor. Diyalogları, saf İngiliz sosyal gerçekçiliği ve kendine has mizahıyla parıldamaya devam eden ve ardından gelen taklitçilerine rağmen özgünlüğünü hala korumayı başaran film, yenilenmiş kopyasıyla Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle, İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel %20 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix. com'dan ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet etkinlik biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbulile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. ! f İstanbul'u sosyal medyada@ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2017, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/ucuncu-buyuk-efes-sanat-gunleri-basliyor-24-25-subat-2017-saat-1200-1900/", "text": "Swissotel Büyük Efes, bu yıl üçüncüsü düzenlenen Büyük Efes Sanat Günleri ile yine seçkin bir etkinliğe ev sahipliği yapıyor. Swissotel & Büyük Efes Sanat işbirliği ve İzmir Büyük Şehi r Belediyesi ile Konak Belediyesi'nin ana sponsorluğunda 24-25 Şubat tarihleri arasında üçüncüsü düzenlenecek olan Büyük Efes Sanat Günlerinde geri sayım başladı! Birbirinden farklı sanatsal etkinlikleri, panelleri, kısa film gösterimlerini, sanat galerileriyle sanat aktörlerini bir araya getirecek Büyük Efes Sanat Günleri, sezonun en önemli sanat olayları arasında görülüyor. Aynı zamanda Swissotel Büyük Efes'in 800'ü aşkın sanat eserinin yer aldığı sabit sanat koleksiyonu da sanat günleri çerçevesinde sanatseverlerle Swissotel'in bünyesinde yeniden buluşuyor. 24-25 Şubat'ta, 12:00-19:00 saatleri arasında otelin Kordon salonu ve genel alanlarında gerçekleşecek olan bu renkli sanat etkinliği sanat tutkunlarını karşılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/24/yilin-kadinlari-f-istanbulda-bulusuyor/", "text": "arasında gösterilen, Michelle Williams, Kristen Stewart, Laura Dern ve özellikle Lily Gladstone'un muhteşem oyunculuklarıyla da çok konuşulan son filmiCertain Women, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da gösterilecek. İş Bankası Maximum Kartana partnerliğinde gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 16. kez bağımsız film tutkunlarının Türkiye'deki buluşma noktası olacak. 16-26 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul'da, 2-5 Mart 2017 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de düzenlenecek! f İstanbul, yılın merakla beklenen filmlerinin galalarına evsahipliği yapacak. Yılın kadın yönetmenleri ve oyuncuları! f İstanbul'da! - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde gösterilecek filmler arasında dünya sinemasının önde gelen kadın yönetmenlerinin yönettiği ve özellikle kadın oyuncuların performanslarıyla çok konuşulan yapımlar dikkat çekiyor. Belle epine ve Grand Central filmleriyle ödüller toplamış Rebecca Zlotowski'nin Natalie Portman ve Lily-Rose Depp'i buluşturan büyüleyici fantastik filmi Planetariumİstanbul'da ilk kez! f İstanbul'da gösterilirken; Dogma 95 akımıyla başlayan kariyerini An Education/Aşk Dersi, One Day/Bir Gün gibi popüler filmlerle sürdüren Danimarkalı kadın yönetmen Lone Scherfig'in Gemma Arterton ile Sam Claflin'i başrole taşıyan romantik komedisi Their Finest ve! f seyircisinin Wendy and Lucy, Night Moves ile de yakından tanıdığı, bağımsız sinemanın kraliçesi Kelly Reichardt'ın, Michelle Williams, Kristen Stewart, Laura Dern ve özellikle Lily Gladstone'un muhteşem oyunculuklarıyla da çok konuşulan son filmi Certain Women, Türkiye'de ilk kez! f İstanbul'da seyirci önüne çıkacak. İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığındagerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 16. kez bağımsız film tutkunlarının Türkiye'deki buluşma noktası olacak. 16-26 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul'da, 2-5 Mart 2017 tarihlerinde ise Ankara ve İzmir'de düzenlenecek! f İstanbul'un programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbulile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. ! f İstanbul'u sosyal medyada@ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2017ve #ifteizledim etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/25/ephemeral-fani-naz-can-galeri-selvin-03-19-subat-2017/", "text": "Sanatçı, Bombyx Mori'nin yaşamının sırrını taşıyan ham ipek iplikler üzerinden bir masal anlatmaya başlıyor. Bu masalda doğa, umut, özgürlük ve çocukluğun saf sevgileri o ana mühürlenmek istermişcesine, boşlukta uçuşur gibi duran ipek ipliklerle birbirine kenetleniyor. Tırtılın bildiği yegane işi yapmaya devam ettiği gibi, Naz Can da eserlerini içsel bir gereklilikle üretirken aslında varoluşumuzun anlamını sorguluyor. Sezgilerini bilimsel araştırmalarla desteklediği yoğun bir çalışma süreci sonunda, tamamen kendi özgün tekniği ve anlatımıyla ortaya çıkan işlerinde, bizleri de alışkanlık uykusundan uyanmaya ve görünenin ardındaki mucizeleri fark etmeye davet ediyor. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Tekstil Bölümü'nden mezun olan sanatçı, uzun yıllar sektörde tanınmış markalara tasarım yaptı. Işık Üniversitesi ve Ticaret Üniversitesi'nde tasarım ve Moda Tarihi dersleri verdi. Bu sergiyle beş yıllık bir sürecin sonunda ilk defa izleyiciyle buluşuyor. Naz Can'ın ipek iplik üzerine yapmış olduğu çalışmalarının yer aldığı Ephemeral Fani isimli resim sergisini 3-19 Şubat tarihleri arasında Galeri Selvin'de görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/doc-dr-ulas-basar-gezgin-danang-guzel-sanatlar-muzesinde/", "text": "Danang Güzel Sanatlar Müzesi, 2016'nın son günlerinde ziyaretçilere açıldı. Vietnam'ın 3. büyük kenti olan Danang'ın işlek bir caddesinde açılan müzenin yapısı, Vietnam'ın diğer iki güzel sanatlar müzesininkinden farklı. Başkent Hanoi ve Ho Çi Min Kenti'ndeki güzel sanatlar müzeleri Fransız sömürgesi döneminden kalma 'sanatlı' yapılar. Bu müzelerin, daha içeri girmeden, ayrı bir havası olduğunu duyumsuyoruz. Bu fark, Danang'ın Fransız sömürgeciliği döneminde önemsiz bir kent olmasından (daha doğrusu, Saygon, Hanoi ve Vietnam imparatorluğu başkenti Hue kadar önemli olmamasından) kaynaklanabilir. Hanoi ve Ho Çi Min sömürge yapılarıyla dolup taşarken, Danang'da bunların sayısı çok az. Dolayısıyla diyebiliriz ki, Danang Güzel Sanatlar Müzesi yapısı, ayrı bir hava vermiyor; 'sanat'lı bir yapı olduğu söylenemez. Bu, en baştan, beklentilerimizi düşürmemize yol açıyor. Sergi alanının 1,000-2,000 m2 olduğunu, tutarın ise 1.26 milyon Amerikan Doları olduğunu yazıyor gazeteler. 413 yapıt sergileniyor. Sergilenenlerin çoğu, Orta Vietnam ve çevresinden. Müze yapısı göze hoş görünmese de, bu müzenin açılışı önemli. Şu açıdan önemli: Artık Vietnam'ın kültür yaşamının Kuzey'de başkent Hanoi ve Güney'de ülkenin en büyük kenti Ho Çi Min'in ötesine taştığını gösteriyor. Danang, Orta Vietnam'da; büyük oranda bir turizm kenti. Kültür-sanat etkinlikleri zayıf. Belki bu müze, kentin ve genel olarak Orta Vietnam'ın kültür-sanat dünyasını canlandırabilecek. Danang'da 1.26 milyon doların otellere, kasinolara, apartmanlaravb. harcandığı görülmüştür; ancak diğer kültür-sanat yapılarını dışarıda tutarsak, belki de ilk kez kültür-sanat için bu kadar büyük harcama yapılıyor. Oysa işgüzarın biri, bu parayı eline geçirseydi, bu rakam, Danang'da 13 tane lüks apartman dairesi satın almaya yetecekti. Ancak, müzenin bütçelendirildiği 2015 yılında, şu anki yerinde varolan Kültür Mirası İdaresi Merkezi yapısının yenilenerek müze olarak açılması yönünde karar alındığını görüyoruz. Dolayısıyla, müze, sıfırdan yapılmamış. Öyleyse, bütçe neye harcandı acaba... Sergilenen yapıtların büyük bölümü zaten hibe. Müzede sergilenenler arasında, Vu Trong Thuan, Vinh Phoi, Ho Huu Thu, Duong Sen, Ca Le Thang, Ho Minh Quan, Le Thanh Tung, Le Tri Dung ve Nguyen Phu Haugibi Vietnamlı sanatçıların çalışmaları var. Bunlardan Ca Le Thang, kızının bir Türkle evli olması dolayısıyla yakından tanıdığımız bir isim, heykel profesörü. Cephelerde ürettiği resimlerle tanınan Nguyen Duc Hanh müzeye çok sayıda yapıtını bağışlamış durumda. Devrimci ressam, savaşın bitimine doğru, tankla Danang'a girip halkı sömürgecilikten kurtaran askerlerden biri. Müze üç kattan oluşuyor. İlk kat, anlaşılan, özel sergilere ayrılacak. Biz gittiğimizde Orta Vietnamlı çocukların resimlerine yer verilmişti. İkinci kat çağdaş Vietnam sanatına ayrılmış. Bu seçki, savaşın bitiminden günümüze uzanıyor. İçinde devrimci sanat örnekleri de var, klasik burjuva yapıtlar da. Vietnamlı sanatçılar, sanıldığının tersine, artık dünyada çok tanınıyor ve tabloları uçuk rakamlara gidiyor. Bunların içinde lake ve el yapımı kağıt kullanan gelenekçiler, savaş bittikten 40 yıl sonra hala o yıllara ilişkin üretimler yapanlar ve künyesine bakmasanız Vietnamlı bir sanatçıdan çıkmış olabileceğinize inanamayacağınız uluslararası görünümlü sanat yapıtları da var. Üçüncü kat ise, geleneksel halk sanatlarına ayrılmış durumda. Genel kanı, sergide yer alan yapıtların ileri derecede olduğu, fakat müzeciliğin zayıf olduğu yönünde. Dolayısıyla, müzenin küratoryal açıdan geliştirilmesi gerekiyor. Üçüncü kat, oldukça ilginç. Belki Danang Halk Komitesi ileride bir halk sanatları müzesi ya da Hanoi için geçerli olduğu gibi bir etnoloji müzesi açmayı düşünür. Seramik ve porselenler bile tek başına bir müze açmaya yeter. Danang Güzel Sanatlar Müzesi'ne dönersek, sergide, 2. katta, Hoi An manzaralarından esinlenen resimler göze çarpıyor. Vietnam müzelerinin değişmezi olan Ho Amca ve General Vo Nguyen Giap resimleriyle karşılaşıyoruz. Kabartma resimler ve ipek ve lake tablolar da göz dolduruyor. Sömürgecilik döneminden kalma direniş yapıtları da sergilenenler arasında. Klasik sanat yapıtları arasında birden bire Vietkong bayrakları ve tanklarla karşılaşıyoruz. Devrimci dönem çalışmaları arasında, Amerikancı Güney Vietnam hükümetinin Amerikan Savunma Bakanı'na suikast düzenleyecekken yakalayıp kurşuna dizdiği Nguyen Van Troi'u konu alan bir yapıt da görülüyor. Eksiğiyle fazlasıyla, Vietnam'ın ve dünyanın yeni bir güzel sanatlar müzesi var. Uğurlu olsun!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/ebedi-gergefte-ayak-izleri-venus-sanat-galerisi-04-subat-2017/", "text": "Ebedi Gergefte Ayak İzleri Resim Sergisi Venüs Sanat'ta.... Kasım ADIGÜZEL ve Mahmut Kemal ARSLAN Venüs Sanat Galerisi'nde Ebedi Gergefte Ayak İzleri adlı sergide buluştular. Adı üstünde Ebedi Gergefte Ayak İzleri Enheduana' dan Nazım Hikmet'e, Akadlar'dan demokratik cumhuriyete, mezepotamyanın anadolunun uzun sancılı ve muhteşem dönüşümünü işledik Enheduana İnanna ve Ann şiirinden Nazım'ın Gelsene dedi bana şiirine kadar bu coğrafyanın acısını hüznünü sevincini gördük yaşadık şimdi tarihte ilk taş ustasının çekici ile başlayan ve çağdaş sanata dönüşen serüvenin bir parçası ve devamı olduk bu gergefte zaman tüneli hep devam edecek tarihte sanata, estetiğe, insanlığa yön vermiş olaylar şahsiyetler hep anılacak ve alkışlanacaktır. Büyük usta Atilla İlhan Onları ben büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu der. İşte bende bu dumanlı aynanın içinden geçen ve bu Ebedi Gergefe Ayak İzi bırakanları fırçamla resmetmeye çalıştım. Başarabilmişsem ne mutlu bana ve sonsuz saygı onlara. Sanatçıların sergide 40 adet çalışmaları bulunmaktadır. Açılış kokteyli 4 Şubat Cumartesi günü saat 16:30 da yapılacak olan sergi her gün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/f-istanbul-bu-yil-iyilestiren-seyler-diyor/", "text": "İş Bankası Maximum Kart'ın ana partnerliğinde düzenlenecek 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin basın toplantısı bugün Soho House İstanbul'da yapıldı. 34ülkeden 146 yönetmenin toplam126 filminin gösterileceği festivalbu yıl İyileştiren Şeyler temasıyla yola çıkıyor;16-26 Şubattarihlerinde İstanbul'da, 2-5 Mart tarihlerinde de Ankara ve İzmir'de sinemaseverlerle buluşuyor. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kezana partnerliğinde düzenlenecek 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin basın toplantısı bugün Soho House İstanbul'da yapıldı. Festival direktörleri Serra Ciliv ve Pelin Turgut'un! f 2017 programını tanıttıkları toplantıya, ! f İstanbul ana partneri İş Bankası Maximum Kart adına Bireysel Bankacılık Pazarlama Müdürü Burak Sezercan ve! f Yarın sponsoru Samsung adına Samsun Electronics Türkiye Mobil Ürünler Kıdemli Pazarlama MüdürüBurak Desticide konuşmacı olarak katıldı. 16-26 Şubat 2017 tarihlerinde İstanbul'da, 2-5 Mart 2016 tarihleri arasında ise Ankara ve İzmir'de gerçekleşecek. ! f İstanbul bağımsız sinemanın en iyilerini, yılın çok konuşulan ve bol ödüllü filmlerini sinemaseverlerle buluştururken, ! f music filmleri ve etkinlikleriyle müzik tutkunlarının odağı olacak, ! f Yarın ile sanal gerçeklik dünyasının sınırsız dünyasına sürükleyecek, dijital yayın ağı! f ile de 32 farklı kente! f filmlerini götürecek. ! f İstanbul bu yıl İstanbul durağında, Cinemaximum City's Nişantaşı, Cinemaximum Kanyon ve Cinemaximum Budak & CKM salonlarının yanına yeni bir sinema salonu daha ekliyor: Cinemaximum Akasya. Ankara'da Cinemaximum Armada, İzmir'de de Cinemaximum Konak Pier sinemalarındaki gösterimlerine ise devam ediyor. Festivalin etkinlik mekanları ise bomontiada, Babylon ve Alt Sanat Mekanı olacak! - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin biletleri 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle ön satışa çıkacak, İş Bankası Maximum Kart sahiplerine %20 indirimle ön satışa çıkacak.. Bu yıl festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Tüm öğrencilere! f bileti 2 TL! Bu yıl! f İstanbul, genç! f'çilere özel bir indirimle geliyor. Öğrenci kimliğini gösteren! f'çilere hafta içi gündüz seanslarındaki filmler 2 TL'den satışa sunulacak. İş'te Üniversiteli ya da Maximum Kart sahibi öğrenciler ise aynı seansları 1 TL ödeyerek izleyebilecekler. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet etkinlik biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kartana partnerliğindeve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 16 Şubat'ta İstanbul'da başlayacak ve 2 Mart'ta Ankara'ya ve İzmir'e uğrayarak 5 Mart'ta 16. yaş yolculuğunu tamamlayacak. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/hafizalara-kesanli-ali-destanindaki-oyunuyla-kazinan-tiyatrocu-engin-cezzar-82-yasinda-yasamini-yitirdi/", "text": "Geçirdiği felç nedeniyle 7 yıldır yatağa bağımlı yaşayan Engin Cezzar 28 Ocak Cumartesi günü hayatını kaybetti. Engin Cezzar'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Çok sayıda tiyatro oyununda yer alan ve yönetmenlik yapan Cezzar, 1935 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Kolej'de başlayan tiyatro ilgisi üzerine, ABD'de Yale Drama School'da ve Actors Studio'da eğitim alarak tiyatro sanatçısı oldu. Hamlet rolü ile Şehir Tiyatrolarında oyunculuğa başlayan Cezzar, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu ile uzun yıllar oyuncu ve yönetmen olarak çalıştı. Dormen Tiyatrosu, Devekuşu Kabare, İstanbul Devlet Tiyatrosu ve Antalya Devlet Tiyatrosunda çalıştı. Sinema ve dizi filmlerde de rol alan sanatçı, Kaldırım Serçesi adlı filmin yönetmenliğini ve yapımcılığını da üstlendi. Eşi Gülriz Sururi'nin yazdığı Ayşe Operetinin yanı sıra Ağustos Böceği, Güneş de Batar, Biz Kadınlar, Evet, Evet, Evet, Yalan Dünya, Budala, Yedi Kadın, Kadı, Bir Şehnaz Oyun isimli eserleri yönetti. Cezzar, Hamlet, Otello, Canlı Maymun Lokantası, Midas'ın Kulakları, Keşanlı Ali Destanı, Teneke, Ayak Takım Arasında ve Kız Tavlama Sanatı adlı önemli eserlerde rol alırken, Sağır Oda, Abdülhamit Düşerken, Hızır Bey, Kaldırım Serçesi, Keşanlı Ali Destanı ve Bay Alkolü Takdimimdir isimli filmlerde yer aldı.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/oscarlarda-f-istanbul-filmlerine-12-adaylik/", "text": "İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde 5. kez düzenlenecek 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivaliprogramından 4 film, toplam 12 dalda adaylık kazandı. ! f İstanbul'un Açılış Filmi Moonlight/Ay Işığı, Oscar Ödülleri'nde En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil olmak üzere toplam 8 dalda adaylık kazanarak yarışın en güçlü adaylarından biri olurken; Red Turtle/Kırmızı Kaplumbağa en iyi animasyon dalında, A Man Called Ove/Hayata Röveşata Çeken Adam ve Tanna ise Yabancı Dilde En İyi Film dalında adaylık aldı. İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde 5. kez düzenlenecek ve 16 Şubat'ta başlayacak16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programından4 film, 2017 Oscar Ödülleri'nde toplam 12 dalda adaylık kazandı. ! f İstanbul'un Açılış Filmi Moonlight / Ay Işığı, 2017 Akademi Ödülleri'nde toplam 8 dalda adaylık alarak Oscar'ın en güçlü adaylarından biri olduğunu kanıtladı. Barry Jenkins'in yönettiği, bir çocuğun büyüme ve kendini keşfetme hikayesini konu alan Ay Işığı, En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Müzik, En İyi Kurgu ve En İyi Görüntü Yönetimi dallarında adaylık aldı. Yılın merakla beklenen Ghibli yapımı Red Turtle/Kırmızı Kaplumbağaise En İyi Animasyon dalınınöne çıkan filmlerinden. Oscar ödüllü Hollandalı yönetmen Midhael Dudok de Wit'in çektiği bu büyüleyici animasyon, Cannes'ın Belirli Bir Bakışbölümünden Jüri Özel Ödülü'yle dönmüştü. ! f İstanbul kapsamında Türkiye'de ilk kez gösterilecek iki film de Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday oldu. Hannes Holm'ün yazar Frederick Backman'le birlikte, Backman'ın İsveç'te çok satan romanından uyarladığı A Man Called Ove/Hayata Röveşata Çeken Adam, samimi ve insancıl bir yapım. Film aynı zamanda, En İyi Makyaj dalında Star Trek Beyond ve Suicide Squada karşı yarışacak. Oscar'larda Avustralya'yı temsil eden Tanna ise, bir yeryüzü cennetinde yaşanan büyük bir aşkın gerçek hikayesini anlatan büyüleyici ve dokunaklı bir film. Londra, Venedik film festivallerinden ödüller toplayan Tanna aynı zamanda, festivalin İstanbul ayağının son 3 gününde düzenlenecek! f kapsamında 32 şehir ve 42 farklı noktada on binlerce kişiye aynı anda ulaşacak. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle, İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel %20 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix. com'dan ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet etkinlik biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. Sosyal medyada en çok takip edilen festival olan! f İstanbul ile ilgili güncel bilgileri festivalin Facebook, Twitter ve Instagram, Snapchat ve Periscope hesaplarından izleyebilirsiniz. ! f İstanbul'u sosyal medyada @ifistanbul adresiyle takip edebilir, paylaşımlarınızı #if2017, #ifteizledim ve #ifmaximumda etiketiyle yaparak sohbete katılabilirsiniz. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/serkan-azeri-baris-cihanoglunun-guclu-soylemleri-uzerinden-resimsel-analizi/", "text": "Bir sanatçı için üretkenlik ne denli önemliyse, hayat görüşünü de eserlerine yansıtabilmesi o denli önemlidir. Sanatçının bir yaşam örneği olarak bunu ortaya koyması ve devam ettirebilmesi, bu anlayışı günümüz sistemi içerisinde koruyabilmesi, olumlu gelişimi adına ileriye dönük referans alabileceğimiz en önemli kriterlerin başında gelmektedir. Barış Cihanoğlu'nun resimlerindeki anlamı fark edebilmek için, onun hayata bakışını ve yıllar içerisinde kararlılıkla sürdürdüğü dik duruşunu kavramak en doğru yaklaşım olacaktır. Resim Barış Cihanoğlu için düşüncesini ortaya koymak adına hep bir araç oldu. Klasik beğeniler ve piyasa onu hiçbir zaman ilgilendirmedi. Şartlar ne olursa olsun kulaklarını tıkadı. Sadece kendi söylemine, yapacaklarına ve resmi aracılığıyla inşa ettiği kendi yoluna odaklandı. Yeri geldi, yaptığı resimler eleştirildi, yeri geldi açacağı sergi öncesi resimleri reddedildi. Her türlü olumsuzluğa rağmen, bu söylemin enerjisiyle şekillenen resimleri bu tıkanma süreçlerinde kendi yolunu açtılar. Onun resimleri nitelikleri ve anlamlarıyla fark edebilen gözler ve zihinler için her zaman kendilerini'' sundular. Modern Resim tarihi içerisinde yenilik yaratan ressamların başına gelen olumsuz durumları yaşadı Barış Cihanoğlu. Gücünü ve ilhamını hep bu yaşam örneklerinden aldı. Mücadelesini verdiği nitelikli resminin yakın süreçte olmasa biledoğru zamanda mutlaka fark edebileceğinive amacına ulaşacağını düşündü. Barış, neyi amaçladığını çok iyi biliyordu. Böyle bir duruşa sahip olmanın günümüzde karşısına çıkaracağı olumsuz durumları ve karşı mücadelenin zorunluluğunu da çok iyi biliyordu. Bu yüzden güçlü fikirleriyle, inancıyla, kendisini ileri taşıyan bir bilinç oluşturdu. Barış Cihanoğlu'nun daha önce açtığı bir sergisinin ismi ''Kendini bul'' dur, bu sergide kullandığı başlık bile bu yüzleşme ve arayışa gönderme yapmaktadır. Bir insan için en zor olan yüzleşme kendi gerçek iç kimliği ile olan yüzleşmesidir. Kendi içinde var olanı, hatta çoğu zaman kendisine karşı bile açıklayamayıp gizlediği eğilimlerini, zayıflıklarını pervasızca izleyiciye yansıttığı için elbette ilk bakışta hoşa gitmeyecektir bu ayna tutuş. Bu resimler anlam resmidir. İmge resmidir. Anlam derinliği yaşam modelleri üzerinden biçimlenir görsellikte. Karakterler üzerinden okunan bozulmuş sistemin eleştirisi vardır. Bu resimler aynı zamanda birbirinin tekrarı olan resimler değildir. Her dönem yeniliğe açık, takip eden için merak uyandıran güçlü bir söylemin görsel dilini yansıtan yaratımlardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/01/29/yeni-yilda-edebiyatistten-merhaba/", "text": "Bir Yazar Niye Aşk Mektubu Yazar? başlığıyla Mahmut Şenol, Mektuplardan Selam Olsun... diyerek eski dost mektuplarıyla Işık Öğütçü, Nafia Hanıma yazdığı mektupla C. Hakkı Zariç, Edebiyatta Mektup konusunu özetleyen yazısıyla Ramazan Çinko, Şiddet, Ahlak ve Aşk başlığı altında incelemesiyle Pınar Doğu, Anna Ahmatovanın yaşamını, şairliğini duygu diliyle anlatan Sema Güler, Düşünmeden İnananlar İçin adlı ilginç yazısıyla Yurdagül Sayıbaş, Ortodokslular adlı sanat eleştirisi yazısıyla Utku Varlık, Müzikte Pink Floyd grubundan Syd Barrettei Suat Bilgi, Sinemada Paradjanov adlı efsane Ermeni Yönetmeni Sevan Ataoğlu yazdı. Geleneği yeniden gündemde tutan, vefalı, görgülü kuşak şairlerimizden, Tuğrul Tanyol, Lale Müldür, W. Bahadır Bayrıl, Tarık Günersel şiirlerini nezaketle gönderdiler. Tarihle ve tarihin tüm oyuncaklarıyla oynayan şair Oğuzhan Akay'ı, Oya Uysal'ın şiirlerini bu sayımızda yer verdik. Gökhan Arslan, Cihan Oğuz, Ramazan Parladar, Derya Çolpan, Didem Gülçin Erdem, Emel İrtem, Serdar Koçak, Gökçenur Ç., Mustafa Atapay, Betül Tarıman, Gültekin Emre, İlayda Vurdum, Dolunay Aker, B. Bulut Sağlam diğer şairlerimiz. Şiirleriyle EDEBİYATİST için unutulmaz bir sayı yarattılar. Ve bir çeviri şiir; Joseph Haydn / Yaradılış Oratoryosu'nu Almanca aslından Süha K. Ergand siz okurlarımız için dilimize çevirdi. Yeni yılın ilk sayısında değerli öykücülerimizden klişeden uzak, sağlam öyküleriyle varız. Carlos Maria Dominquez'in Kağıt Ev adlı eserini Fatma Nuran Avcı yazdı bu kez, özgün anlatımıyla. Sürprizimiz de Bulmaca. Ersin Tezcan hazırladı. Her işin önüne engeller çıkacaktır. Sorunlar biteceğe benzemiyor. Koşulların ağırlığı altında ezilmeden, iyi edebiyat adına ne yapabiliriz sorusuna verecek cevaplarla meşgul zihnimiz. Tek amacımız sayfalar içinde siz okurlara hayata dair, insana dair ne varsa bir parça bulmanızı sağlamak. Büyük vaatler, büyük tartışmalar ya da büyük hedeflerden çok okuruyla kenetlenmiş, güvenini kazanmış EDEBİYATİST olmak istiyoruz. Sevgili okurlar, yeni EDEBİYATİST ailesi olarak yeni yılınızı kutluyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/03/doc-dr-ulas-basar-gezgin-yildiz-savaslari-guzel-mi-gercekten-68lerden-bir-yanit/", "text": "Biliyorum sevenleri var ama yazıyorum: Bugün Yıldız Savaşları'yla ilgili bir yazı okudum, katılmadığım öyle çok nokta vardı ki bu yazıyı yazmak zorunda kaldım. Bir kere, filmde derin felsefi ve edebi anlamlar arayanlar ya da bulanların çoğunun ne felsefe ne edebiyat okuduklarını görüyorum. O zaman yapıtı neye dayanarak değerlendireceksiniz? Yazıda, Yıldız Savaşları neden başarılı? tarzı sorular ve hazır cevaplar var. Başarı ölçütü, gişe hasılatı oluyor herhalde burada. Benim ölçüm basit: Pazarlama bütçesi. Bu bütçe ne kadar büyük olursa, gişe başarısının filmin özelliklerinden mi yoksa pazarlamadan mı kaynaklandığını anlamak o kadar zor oluyor. Düşünün ki, öyle bir 'gerilla pazarlama' ki bu, filmin reklamı BİM'de bile yapılıyor! Yıldız Savaşları izlekli aksesuarlar vb. satarak. Şimdi soru şu: Bu film, BİM'de pazarlanmasaydı başarılı olabilir miydi? Yanıt vermek zor. Evet, tahmin ettiniz. Ben bir 'Uzay Yolu' hayranıyım ama ilk dizilerinin... Son filmleri ise hiç beğenmedim, sonuna kadar izlemeye bile dayanamıyorum. 'Uzay Yolu'nun ilk yıllarında pazarlama diye bir olay yoktu. Zaten bir film değil de dizinin pazarlanması da çok sonra geldi. Bu filmlerde neyi sevdim? Nadiren efektler ve uzun vurdulu kırdılı sahnelere yer verilir. Uzay Yolu'nda derin felsefi konular ele alınır, kadrosunda 68 kuşağı yazarları vardır. Yıldız Savaşları ise, Uzay Yolu'ndan sonra basit bir taklit gibi görünüyor. İnsanlar önce Uzay Yolu dizilerini izleyip ondan sonra Yıldız Savaşları'nı izleselerdi bence fark kolaylıkla ortaya çıkardı. Uzay Yolu'nda öldürmek, öncelikli değildir; savaş, sonul amaç hiç değildir. Kendimizden daha az gelişmiş olan gezegen halklarını öylece bırakalım mı yoksa gelecekteki saldırılara karşı onlara ileri teknolojileri mi öğretelim? gibi antropolojik sorunlarla uğraşırlar örneğin. Amaçları gerçekten keşiftir. Dünyaya hükmetmek hiç değildir. Evrenin gizlerini çözmeye çalışırlar ve mitolojiye yer yoktur anlatılarında. Olaylara tümüyle bilimsel yaklaşırlar. Uzay Yolu'nun mürettebat dağılımında dönemin ilerici akımlarının bir parçası olarak kadınlar ve çeşitli etnik gruplar yer almaktadır. Uzay Yolu'nun çekiminden daha birkaç on yıl önce ABD'de kadınların seçme ve seçilme hakkı bulunmuyordu. Haklarını 1920'de elde edebildiler. Kadınların işgücüne ve toplumsal yaşama katılımı, önce dünya savaşlarında cephe gerisindeki erkek yokluğu olgusuyla, sonra ise 68 kuşağıyla hız kazandı. Uzay Yolu'nun kurmaca evreninde bunun yansımalarını görürüz. Ayrıca, bir Afrikalı-Amerikalı, bir Japon, bir Rus vb. olmak üzere etnik/ulusal çeşitliliği olan bir mürettabatla karşılaşırız. Oysa Uzay Yolu'ndan daha 20 yıl öncesinde ABD'de Japonlar vatan haini oldukları suçlamasıyla toplama kamplarında tutulmuştu. Bunun en iyi tanığı, Uzay Yolu'ndaki Sulu kişiliğinin arkasındaki Amerikan Japonu değerli sanatçı George Takei. Kendi anlatımına göre, ailesi bu durumu yaşamıştır. Şöyle der Takei: Sadece Pearl Harbor'ı bombalayanlara benzediğimiz için, hiç bir yargılama olmadan tüm Amerika Japonları dikenli tellerle kaplı, silahlı askerlerin nöbet tuttuğu toplama kamplarına götürüldü. Takei, daha sonra ABD'de LGBTİ hareketlerinin de önde gelen sözcülerinden biri olmuştur. 1. Bir filmin bu kadar çok pazarlaması yapılıyorsa kuşkulanın derim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/denize-dogru-bakis-vasif-pehlivanoglu-akademililer-sanat-merkezi-22-subat-25-mart-2017/", "text": "Vasıf Pehlivanoğlu Denize Doğru Bakış isimli sergisiyle Akademililer Sanat Merkezi'nde sanatseverlerin karşısına çıkıyor. İçinde taşıdığı deniz tutkusunu, deniz insanlarını, yaşadığı şehrin denizle olan ilgisini kendine ait bir figür anlayışıyla anlatan Vasıf Pehlivanoğlu, bir yapı söküm mantığı ile yaptığı resimlerde denize bağlı yaşamı yeniden var ederek mekan belleği üzerine bir düşünce sistematiği oluşturmaktadır. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen sergide, sanatçı bir kent mekanı olarak deniz kıyısı, tersaneler, rıhtımlar, balıkçı barınakları, gemiler üzerinden yaşadığı, ürettiği ve üzerinde düşündüğü şehir olarak İstanbul'u sorunsallaştırmış, unuttuğumuz, göremediğimiz yada görmek istemediğimiz yanları ile tuval üzerine aktarmıştır. Gerçekleştirdiği iç derinliğe sahip kurgularla zamanın ruhunu yakalayan sanatçı, moderniteye özgü kültürel unutkanlığa karşı getirdiği eleştiri ile belirsizlik içinde yol alan günümüz insanına sorumluluklar taşıdığını geçmişin izlerini sürerek anlatmaktadır. Güçlü desen yapısıyla oluşan kompozisyonlarda ki deniz insanlarının gerçek hikayeleri ile gelişen resimlerin izleyici ile diyaloğa geçip, gündelik hayattan izler taşımasını sanatçının diyalog arayışı olarak görülebilir. Her türlü özentiden uzak, çevresini tek başına izleyen, gözlem yapan ve karşılaşmalarını içtenlikle görselleştirerek anlamlandıran Vasıf Pehlivanoğlu'nun Denize Doğru Bakış sergisi 22 Şubat 25 Mart 2017 tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde 11.00 19.00 saatleri arasında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/f-yarin-ile-sanal-gerceklik-f-istanbulda/", "text": "! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin Samsung'un ortaklığıyla düzenlediği ve Samsung Gear VR ile sanal gerçeklik deneyimini yaşatacağı! f Yarın, bizleri sanal gerçeklik dünyasının sınırsız dünyasına davet ediyor. ! f Yarın kapsamında sohbetler, atölyeler ve sanal gerçeklik sergisi17-26 Şubat tarihlerinde Alt Sanat Mekanı'nda sanatseverleri ve heyecan arayan! f'çileri bekliyor. Deniz Tortum'un küratörlüğünde gerçekleşecek sergide, Phil adlı androidin gözlerinden geleceğe bakacağımızBen, Philipten Zeki Müren'in hayranlarından gelen mesajları biriktiren telefon hattının hikayesini konu alan Zeki Müren Hattına, son yılların en çok ses getirmiş çalışmaları, ! f İstanbul boyunca ücretsiz deneyimlenebilecek. İş Bankası Maximum Kart ana partnerliğinde5. kez gerçekleşecek ve 16 Şubat'ta başlayacak16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin bu yıl ilkini düzenleyeceği! f Yarın, ! f'çileri sinema başta olmak üzere sanat ve medya alanını derinden etkileyen ve geleceğin sanat dalları arasında anılmaya başlanan sanal gerçekliğin heyecan verici ve başdöndürücü dünyasına davet ediyor. Türkiye'de bir film festivalinde ilk kez geçen yıl! f İstanbul'da gerçekleşen sanal gerçeklik sergisi, bu yıl Samsung'un sunduğu Samsung Gear VR deneyimi ile daha da zenginleşerek ve heyecan verici işlerle çoğalarak! f Yarın kapsamında seyirciyle buluşuyor. Küratörlüğünü yönetmen ve sanal gerçeklik dünyasının yön belirleyici merkezlerinden MIT Media Lab araştırmacılarından Deniz Tortum'unüstlendiği ve bomontiada Alt Sanat Mekanı'nda deneyimlenebilecek Sanal Gerçeklik ve İnteraktif Hikayeler Sergisi'nde son yılların en çok ses getiren 13 işi bir araya geliyor. İzleyiciyi sanal gerçeklik gözlüğüyle bir tecrit hücresine sokan 6X9; Filibeli Ahmed Hilmi'nin 'Amak-ı Hayal' romanının sanal gerçeklik için serbest bir şekilde uyarlanmasıyla ortaya çıkan Annica; Fantasia filminden esinle hazırlanan, izleyicinin de parçası olduğu soyut bir müzik ve dans deneyimi sunanAteşKuşu: Peri; bakma eyleminin anlamının, evrimsel süreç içinde, suda yaşayan canlılardan bilgisayar aracılığıyla kontrol edilen akıllı füzelere kadar nasıl değiştiğini özgün bir farkındalıkla anlatan Bakmanın Kısa Tarihi; 20. yüzyıl boyunca İstanbul'da değişen gündelik hayat akışını çeşitli kurgusal karakterler üzerinden anlatan Ben İstanbul; bilimkurgu yazarı Philip K. Dick'in ölümünün 23. yılı olan 2005'te robotik mühendisi David Hanson'ın yazarın suretini kullanarak yarattığı Phil adlı androidin gözlerinden geleceğe bakacağımızBen, Philip; 6-7 Eylül olaylarına bir fotoğraf stüdyosunun içinden tanıklık etmenizi sağlayan Eylül 1955; Felluce'de çekilmişilk 360 derece VR deneyimlerinden biri olanFelluce Kuşatması; seyirciyi çeşitli göçebe toplulukların yanına misafir ederek bu toplulukların günlük yaşamlarına tanıklık etmesini sağlayan Göçebeler; ormanda yaşayan dört canlı türünün gözünden ormanı keşfe çıkaran In the Eyes of the Animal; geçen yıl! f'in Keş! f Yarışması'nda izlediğimiz ve yılın en iyi filmlerinden biri sayılan Notes on Blindnessın Sanal Gerçeklik deneyimini yaşatan, körlüğün içsel dünyasıyla ilgili eşsiz bir deneyim sunan Körlük Üzerine Notlar: Karanlığa Doğru; 1916 yılında İrlanda'daki Paskalya Ayaklanması'nda yer almışbir gencin, Willie McNeive'in ses kayıtları aracılığıyla seyirciyi ayaklanmanın tam ortasına sokanPaskalya Ayaklanması: İsyancının Sesi ve basit bir telefon hattı ve interaktif web deneyimi aracılığıyla Zeki Müren'e gönderilen yüzlerce mesajı biriktirerek Sanat Güneşi'ne duyulan hayranlığa ve geçmişgünlerin Türkiye'sine karşı hissedilen bir nostaljiye de ayna tutan Zeki Müren Hattı, ! f İstanbul boyunca Alt Sanat Mekanı'nda deneyimlenebilecek. ! f Yarın kapsamında ayrıca atölye çalışmaları ve konuşmalar da gerçekleşecek. 19 Şubat'ta düzenlenecek! f Yarın Forum, sergide işlerini izleyeceğimiz sanatçıların yeni iletişim ve yaratıcılık mecraları hakkındaki deneyimlerini dinleme fırsatı sunarken, Ersin Han Ersin ileErgin Şanalmoderatörlüğünde düzenlenecek Sanal Gerçeklik Deneyimleri Yaratmanın İncelikleri başlıklı atölye ve Nil Tuzcu ileBeyza Boyacıoğlu'nun yürüteceği İnteraktif Bir Dünyada Hikaye Anlatmanın Yolları atölyesi yaratıcıların deneyimlerini paylaşacakları ve katılımcılara yeni anlatım yöntemleri için ilham verecekleri bir buluşma noktası olacak. İş Bankası Maximum Kart'ın 5. kez ana partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında gerçekleşecek! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin programı 26 Ocak'ta açıklanacak ve biletler 3-5 Şubat tarihlerinde İstanbul için, 17-19 Şubat tarihlerinde de Ankara ve İzmir için biletix'te % 10 indirimle, İş Bankası Maximum Kart sahipleri için %20 indirimle ön satışa çıkacak. Bu yıl da festival biletleri biletix'ten ve sinema gişelerinden satın alınabilecek. Festivalde İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan Maximum Film ve Maximum Müzik paketleri ile biletlerde % 50 indirim ayrıcalığı sunulacak. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, Maximum Film paketiyle en az 4, en fazla 20 adet festival sinema biletini, Maximum Müzik paketiyle ise en az 2, en fazla 6 adet etkinlik biletini %50 indirimle satın alabilecekler. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve etkinlik biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunulacak. '6x9', The Guardian tarafından hazırlanan, tecrit ile ilgili bir sanal gerçeklik deneyimi. İzleyiciyi sanal gerçeklik gözlüğüyle bir tecrit hücresine sokan bu çalışma, tecritin sebep olduğu ağır psikolojik hasarları anlatıyor. 'Anicca', Filibeli Ahmed Hilmi'nin 'Amak-ı Hayal' romanının sanal gerçeklik için serbest bir şekilde uyarlanmasıyla ortaya çıkan benzersiz bir iş. Anicca, Budizm'deki geçicilik kavramına verilen ad. Bu bilgi filme dair de çok şeyi açık ediyor. Bir çadırın içinde yarı dervişyarı meczup Aynalı Baba'yla karşılaşıyoruz ve Aynalı Baba'nın rehberliğinde varlık, fanilik ve gerçekliğin sorgulandığı bir deneyime adım atıyoruz. Fantasia filminden esinle hazırlanan 'AteşKuşu: Peri', izleyicinin de parçası olduğu soyut bir müzik ve dans deneyimi sunuyor. Yarattığı büyülü ve uçucu dünya bu mecranın ileride gidebileceği yerlerin taslağını çıkarıyor. Sanal gerçekliğin bir mecra olarak en önemli özelliği bakma eyleminin anlatının bir parçasına dönüşmesi. 'Bakmanın Kısa Tarihi' bakma eyleminin anlamının, evrimsel süreç içinde, suda yaşayan canlılardan bilgisayar aracılığıyla kontrol edilen akıllı füzelere kadar nasıl değiştiğini özgün bir farkındalıkla anlatıyor. Şehrin katmanlarını sanal gerçeklikle deneyimleme fikri kadar heyecan verici ne olabilir? Web tabanlı interaktif bir proje olan 'Ben İstanbul', 20. yüzyıl boyunca İstanbul'da değişen gündelik hayat akışını çeşitli kurgusal karakterler üzerinden anlatıyor. Bu karakterlerin hikayelerinin harita üzerinden izlenebildiği platform, kullanıcılara geçen yüzyılın önemli sosyal, siyasal, ekonomik ve fiziksel değişimlerine tanıklık etme imkanı sunuyor. Bilimkurgu yazarı Philip K. Dick'in ölümünün 23. yılı olan 2005'te robotik mühendisi David Hanson yazarın suretini kullanan Phil adında bir android yaratmış. 'Ben, Philip' izleyiciyi dünyaya bu androidin gözlerinden bakmaya davet ediyor. Philip K. Dick'in ruhuna yaraşır şekilde, androidin hayallerini ve hatıralarını izlerken, insanlık sonrası bir geleceğin düşlerini de kuruyoruz. 'Eylül 1955', İstanbul'un azınlık nüfusuna yönelik bir tahrip ve yağma hareketi olan 6-7 Eylül olaylarını anlatan bir sanal gerçeklik deneyimi sunuyor. Bu interaktif enstelasyonda izleyiciler kendilerini olayların yaşandığı günde, İstanbul'da bir fotoğraf stüdyosunun içerisinde buluyor ve olayları stüdyo fotoğrafçısının gözünden izlemeye başlıyor. Felluce'de çekilmişilk 360 derece VR deneyimlerinden biri olan 'Felluce Kuşatması', yarattığı dil ile yeni bir tip haberciliğin ilk adımlarını atıyor. Felix ve Paul'un 360 derece sanal gerçeklik filmi 'Göçebeler', bizi çeşitli göçebe toplulukların yanına misafir ederek bu toplulukların günlük yaşamlarına tanıklık etmemizi sağlıyor. Ustaca çekilmişstereoskopik görüntüler, mekansal ses kaydı ve sabırlı gözlemciliğiyle Göçebeler etnografik çalışmalar ve belgesel bakışaçısı için sanal gerçeklikte yeni bir alan açıyor. Bir sanal gerçeklik deneyimi olan 'In the Eyes of the Animal', ormanda yaşayan dört canlı türünün gözünden ormanı keşfetmemizi sağlıyor. Farklı canlıların dünyayı nasıl gördüğünü hepimiz hayatımızın bir noktasında merak etmişizdir. Hayvanların kendi ortamlarında nasıl yaşadığına dair özgün bir bakışvar artık elimizde! 1983 yılının yaz ayları yazar John Hull için bir dönüm noktasıdır. Hull kör olmuştur. Hayatındaki bu büyük değişimle başa çıkabilmek için bir kasetçalara sesli günlüklerini kaydetmeye başlar. Bu ses kayıtlarının orijinallerinden hareketle ortaya çıkan 'Körlük Üzerine Notlar: Karanlığa Doğru', belli belirsiz noktalardan oluşan bir dünya tasviri aracılığıyla dünyayı seslere yoğunlaşarak nasıl duyumsayabileceğimizin ipuçlarını veren, körlüğün içsel dünyasıyla ilgili eşsiz bir deneyim. 'Paskalya Ayaklanması: İsyancının Sesi', 1916 yılında İrlanda'daki Paskalya Ayaklanması'nda yer almışbir gencin, Willie McNeive'in ses kayıtları aracılığıyla bizi ayaklanmanın tam ortasına atıyor. Kendine has dijital bir estetik yaratan bu çalışma, izleyicinin bedeniyle dahil olduğu mekansal bir tarih anlatısı sunuyor. 'Zeki Müren Hattı', Zeki Müren'e dair mesajlar biriktiren platformlar arası bir belgesel. Basit bir telefon hattı ve interaktif web deneyimi aracılığıyla, özgün bir toplumsal hafıza alanı inşa ediyor bu proje. Hatta gönderilen yüzlerce mesaj, Müren'e duyulan hayranlığı ve geçmişgünlerin Türkiye'sine karşı hissedilen bir nostaljiye de ayna tutuyor. Telefon hattı halen aktif, isterseniz 0212-988-0208 numarasından erişilebilirsiniz! ! f Yarın'da görebileceğiniz işlerin yaratıcıları, yeni mecralar hakkındaki deneyimlerini bu forumda aktaracak. Bu işler nasıl yaratılıyor? Fikir aşamasından itibaren, yeni mecralarla çalışmanın yöntemleri neler? Hızla değişen bu alanda sanatçılar kendi işleri hakkında neler düşünüyor? Hikaye anlatımına yeni bakışlar getiren bu alanın en ilginçisimlerinden bazılarıyla yapılacak bu sohbeti kaçırmayın. Bu atölye çalışmasında Marshmallow Laser Feast'in yaratıcı yönetmeni Ersin Han Ersin ve görsel efekt sanatçısı Ergin Şanal, sanal gerçeklik deneyimleri yaratma konusundaki tecrübelerini paylaşacaklar. Gerçek dünyanın lazer tarayıcı gibi yeni teknolojilerle dijital bir şekilde kaydedilmesi, izleyicinin vücudunun farklı yöntemlerle deneyimin parçası olması, sanal gerçekliğin henüz tam olarak çözülememişsorunları ve tüm bu koşulların tetiklediği yaratıcılık süreci gibi konular bu heyecan verici alana meraklı pek çok! f'çinin ilgisini cezbedecektir. İnteraktif / Web Anlatı Platformları atölyesi katılımcılara dijital ortamda hikaye anlatma yöntemlerini ve araçlarını tanıtacak. Multimedya uygulamalarından örneklerin gösterileceği çalışmada, kullanıcı arabirimi tasarımı, web ortamında hikaye kurgulama ve veri görselleştirmesi gibi temel konulardan bahsedilecek. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/nefesten-tul-nezihe-bilen-ates-galeri-miz-07-28-subat-2017/", "text": "Galeri / Miz, 07 Şubat 28 Şubat 2017 tarihleri arasında Nezihe Bilen Ateş'in kişisel resim sergisini sanatseverlerle buluşturuyor. Nezihe Bilen Ateş Nefesten Tül başlıklı resim sergisi 7 Şubat'ta Galeri / Miz' de. 1970 Adana doğumlu olan sanatçı Nezihe Bilen Ateş, eserlerinde özneyi gösterirken, foto -realistlerin aksine özneyle birlikte deseni ve pentürü de öne çıkararak, görünenin ötesinde içsel bir durumu da bize duyumsatmaya çalışmaktadır. İmgeyi tekrar etmeden, direkt algıyı kapatarak, farklı algılara açık kapı bırakarak, resmini basit algı kolaylığı tuzağından da uzak tutmalıdır. Bağırıp çağıran gürültülü işler yerine Lirizmi öne çıkartmayı yeğleyen, kendi sessizliği içinde bir şeyler söylemeyi tercih eden bir tavrı tercih etmektedir. Ateş'in eserlerinde bizi, yok olmuş bir mekan duygusu ve tekil figürleri tüm çıplaklığıyla karşılar. Sanatçı eserlerinin üretim sürecinde kendine malzeme konusunda bir sınır koymaz. Çoğunlukla kağıt üzerine gerçekleştirdiği çalışmalarında ekolin, pastel, akrilik ve yağlıboya kullanmaktadır. 1994 yılından itibaren İstanbul ve Adana da bir çok profesyonel sanatçı ile atölye çalışmalarına katılmış ve ortak çalışmalar gerçekleştirmiş olan sanatçı bu süreç içerisinde bir çok sergiye ve etkinliğe katılmış olup, çeşitli koleksiyonlar da resimleri bulunmaktadır. Sanatçı, kendi atölyesinde profesyonel olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Ali Şimşek'in de Ateş hakkında bahsettiği gibi Nezihe Bilen Ateş hep buğulu bir bedeni yorumluyor. Sis ve gövdeye dökülen belirsizlik halleri bunlar. Tam gözün yakaladığı bir an elden kaçacak bir buhar gibi... Kıvrılan beden, göze dönüşe et, yüze dökülen perçem ve üzerimize sökün eden buğu... Nezihe o belirsiz katmanı yayıyor. Zen duyarlılığına göz kırpan bir çini tadında yayılan belirsizlik. Cama üflenen nefes gibi kayıp giden bulutsu tad. Bedenler biçimlendiriyor ressam... Ayağa kalkmaya uğraşan bir kadın Tin'i... Patri yarkaya kafa tutan yorgun bedenler ve gözlerimize süzülen buğu yine... Şiire göz kırpan nefesten bir tül. Uzayan yüzler... Anında kısalacak bakışlar boyuyor ressam. Sanatçının 7 Şubat 2017 tarihinde Galeri / Miz' de açılacak olan resim sergisi 28 Şubat 2017 tarihine kadar gezilebilir. Çağdaş sanat için bir platform olma hedefiyle açılan Galeri/ Miz, 19 Ekim 2011 tarihinde İstanbul Teşvikiye'de açıldı. Çağdaş Türk sanatının yanı sıra uluslararası sanatı da sergilemeyi mekan politikası olarak belirleyen Galeri/Miz, yerleşik sanatçılar için olduğu kadar genç sanatçılar için de bir mekan olma özelliği taşıyor. Çağdaş ve modern sanatı sergilemenin dışında alanlarında seçkin konukların katıldığı söyleşi programları ve güncel sanat konularında hazırladığı seminer programlarıyla İstanbul kültür ortamında yerini alıyor. Galeri/Miz, tüm kültür kurumlarıyla işbirliğine açık olarak sosyal sorumluluk projeleri yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/seni-ne-rehabilite-eder-bude-psikoterapi-merkezi-13-subat-29-nisan-2017/", "text": "Seni ne rehabilite eder ? resim vefotoğraf çalışmalarından oluşan karma sergisi 13 Şubat-29 Nisan 2017 tarihleri arasında BUDE Psikoterapi Merkezi'nde. Sanat ne işe yarar diyenlere söylenecek cevaplardan biri, bu sergi!.. Sanatı bir yönüyle, bizi günlük koşuşturma ve kaygılarımızın ötesine taşıyan, hızlı akan yaşamımızda rahatlatan bir es olarak düşünebiliriz. Sanat rehabilite eder!.. Yaşam alanlarımızda, sanat eserlerine yer vermenin mekana estetik katkıları yanı sıra orada yaşayanların ruhuna da iyi geliyor. 13 Şubat-29 Nisan tarihlerinde gerçekleştirilecek sergi, içmimar Özlem Eres'ın seçkisiyle ve çok değerli sanatçılarımızın katılımıyla özel bir sunuma dönüştü. Eserleriyle katılan sanatçılarımız; Aslıhan Kaplan Bayrak, Birim Aksüyek, Emine Akbucak, Enis Malik Duran, H. Avni Öztopçu, Hayri Ağan ve Öznur Eren. Sizi ne rehabilite eder? sorusuyla bu sergi, sanatın iyileştirici, yenileyici ve geliştirici yönünü hatırlatarak çağrı yapmaktadır. Ve bu sebeple sergi mekanı olarak da içmimar Özlem Eres'in tasarladığı ve dekore etmiş olduğu BUDE Psikoterapi Merkezi seçildi. Resim ve fotoğraf çalışmalarından oluşan sergi, katılan sanatçıların kendi özgün konularıyla çalıştıkları işlerden oluşmaktadır, Seni ne rehabilite eder? sorusu sergilenen işlerin teması değil, mekan ve sanat ilişkisinin insan ruhunu yenileyen ve geliştiren tarafını vurgulayan bir yaklaşımla sanata dikkatleri çekmek için yöneltildi. Bude Psikoterapi Merkezi'nde, 13 ŞubatPazartesi 17:30-20:30 saatlerinde açılış daveti ile başlayacak olan sergi 29 Nisan'a kadar Pazartesi-Cuma haftaiçi günlerde 10:00-20:00saatlerinde izleyiciye açık olacak, ancak merkezle iletişim kurulduktan sonra ziyaret edilmesi öneriliyor. İç mimar ÖZLEM ERES; Kadıköy Kız Lisesi, ardından Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Restorasyon Bölümü'nde okudu. Bir dönem tarihi eser restorasyon projelerinde bulundu yanı sıra iç mimarlık yaptı. On altı yıl kurumsal şirketlerde, iç mimari projelendirme ve sunum alanlarında çalıştı. Son bir yıldır bağımsız olarak kendi İç Mimarlık firmasında çalışmalarına devam ediyor. Mimari projelerin önemli ögelerinden olan sanat üretimlerine verdiği öncelik ve önem onu sanat projeleri gerçekleştirmeye yöneltti. 1958 Bursa doğumlu Aksüyek, yurt içinde 55 kişisel sergi gerçekleştirdi, 20 fuara katıldı. Katıldığı resim yarışmalarında ödüller aldı. 2007 yılından beri İngiltere'de çalışmalarını sürdüren sanatçı, Washington Green Fine Arts, Buckingham Fine Arts ile uzunca bir süre kontratlı olarak çalıştı. Bu galeriler ile İngiltere'de dört sanat fuarına katıldı, çeşitli şehirlerde altısı Londra'da olmak üzere 26 sergi açtı. Bu dönemde Londra Halcyon Contemporary Art Gallery'nin seçilmiş 10 sanatçısından biri olarak ile Harrods Art Gallery'de 3 kişisel sergisi oldu. Tower Bridge Gallery ile bir sergi yaptı.. Fransada yaşayan sanatçı Pariste, Angers'te, Nantes'te 3 sergi açtı. Ayrıca Danimarka Rodby Heaven'da, Yunanistan'da Patras'ta sergileri oldu. Son olarak M1 Fine Art Gallery ile iki yıl boyunca sergiler açtı. Bu Gallery ile kontratı devam etmektedir. Bireysel olarak Londra'da iki sanat fuarına katıldı. Kendine has tarzı ile Atları yorumlayan Aksüyek, sanat yaşamına İngiltere'de devam etmektedir. 2001 yılında Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi, Radyo-TV-Sinema bölümünden mezun oldu. TUR-SAK vakfında sinema, ardından Şahika Tekand Stüdyo Oyuncuları'nda tiyatro eğitimi aldı. 2004 yılından itibaren, sinema çalışmalarına paralel olarak, fotoğrafa ağırlık verdi. İstanbul ve Paris'te yaşıyor ve çalışıyor. Uzun zamandır yaşadığı Paris sokaklarının izlenimlerini oluşturan YANSIMALAR adlı ilk kişisel sergisini 2008 yılında İstanbul'da Signature Art Galeryde açtı. Sanatçının, soyut yaklaşımlarla çektiği fotoğraflarında figüratif öğeler ön plandadır. Var olan nesne ya da görünümlerin sahip olduğu formlardan yola çıkarak farklı bir perspektif ve kadraj kullanımıyla yeni bir form yaratma isteği kendini gösterir. Yansımalar serisi, 5. Dünya Su Forumu kapsamında İstanbul Fransız Kültür Merkezi'nde ayrıca Cemal Reşit Rey Sergi Salonu gibi farklı mekanlarda sergilendi. Emine Akbucak, fotoğraf çalışmalarındaki yeni yaklaşımını 2012 yılında İstanbul'da Galeri Artist Çukurcuma'da açtığı DIOPTRICS adlı sergiyle nesnel gerçekliğin ötesine taşınan, soyut başka bir gerçekliğin daha olabileceği düşüncesi üzerinde yoğunlaşır. Buradan hareketle fotoğraf karelerini, geometri ve renk kompozisyonları yapabileceği ışık ve gölge oyunlarının ayrıcalıklı bir perspektif oluşturduğu mimari yapılar üzerinde arar.2010-2011 yıllarında, fotoğraf sanatçısı olarak Avrupa Sivil Toplum Diyaloğu ve 2010 Avrupa Kültür Başkenti: İstanbul programları kapsamında, EuphoniaRadioGrenouille, Lokomotif Derneği ve Açık Radyo tarafından düzenlenen Sound ShiftCulture On theEdge: Istanbul Marsilya adlı projeye katıldı. SophieCohen ve ChristopheModica'yla birlikte İstanbul'da göçün izleri üzerine Çocuk Var adlı performatif gösteriyi sundu. Emine Akbucak'ın çalışmaları çeşitli sanat dergilerinde yayımlandı. - AVNİ ÖZTOPÇU 1962'de Erzincan'da doğdu.1980-1984 Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-iş Eğitimi Bölümü'nde LİSANS, 1984-1986 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Anasanat Dalında YÜKSEK LİSANS,1987-1989 Mimar Sinan Üniversitesi Resim Anasanat Dalında SANATTA YETERLİK eğitimini tamamladı.1991-91 Son Baskı gazetesinde sanat muhabiri olarak çalıştı.1991 Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-iş Eğitimi Bölümü Resim Eğitimi Anasanat Dalına Araştırma Görevlisi oldu. Aynı kurumda Yardımcı Doçent olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/sivil-toplum-kuruluslari-hayir-dedi/", "text": "Türkiye Cumhuriyeti yüz yıla yaklaşan tarihinde hiçbir zaman olmadığı kadar görülmedik dev bir tehdit karşısındadır. Demokrasi, çoğulcu parlamenter sistem, evrensel insan hakları, laiklikle beraber çağdaş hukuk kuralları ve değerleri, YANİ bütünüyle Türkiye Cumhuriyeti yıkılmak üzeredir. Çocuklarımızın geleceği, kadınlık onuru, emeğe saygı, düşünme ve örgütlenme özgürlükleri, gençliğin mutlu bir yaşam beklentisi, her yaşta her kişinin hakkı olan huzurlu, güvenli, korkusuz bir günlük yaşam umudu gibi tüm yaşamsal değerler diktatörlük heveslilerinin keyfine kalmış bir oyuncağa dönüştürülmektedir. Bu konularda en ufak bir kuşku duymak, duraksamak, vurdumduymazlık ve adam sendecilik yapmak bağışlanamaz bir gaflet değilse eğer, utanç verici bir korkaklık, insan onuruyla bağdaşmayacak bir teslimiyetçilik, vatan değerlerine karşı kabul edilmesi akla bile gelemeyecek bir suçtur, bir işbirlikçiliktir. Türkiye Cumhuriyeti göz göre göre yıkılmak isteniyor! Bu enkazın altında kalmaktan kurtulacaklarını sanan kişi ya da çevreler varsa, yıkıcılar da aralarında olmak üzere, ağır ve geri dönüşü çok zor olan bir yanılgı içindedirler. Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerinin yok edilmesiyle ülkemizin çağdaş ülkeler topluluğunun dışına savrulması hepimizin, herkesin sonu olacaktır. Öyleyse, bir an gecikmeksizin güçlerimizi birleştirelim! Bir an önce demokratik tepki hakkımızı kullanarak, bu ülkenin kadınları, sanatçıları, kitle ve meslek örgütü temsilcileri, emeğin temsilcisi sendikalar da katılarak oluşturacakları güç birliğiyle, bu korkunç gidişata dur diyelim. Aynı tepkileri ödünsüz olarak vermeye kararlı istisnasız tüm muhalefet partilerinin de katılımıyla, kitlesel, dev gösterilerde bir araya gelerek Hayır! haykırışlarımızı ulusal bir koroya, ortak bir haykırışa, bir büyük Türkiye sesine, demokratik bir tavra dönüştürelim! Sevgili yurttaşlar, gençler, kadınlar-erkekler, emekçiler, Cumhuriyet'in koruyucuları, yurtseverler, çağdaş insanlar, gün bu gün, an bu andır!.. Bu Cumhuriyetin ölüm fermanını yırtarak müstahak olduğu yere, tarihin çöplüğüne süpürmekte gecikmeyelim. Hep birlikte! Akılla, inançla, omuz omuza!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/06/zamansiz-timurtas-onan-galeri-ark-11-subat-05-mart-2017/", "text": "Galeri ARK, 11 Şubat 5 Mart 2017 tarihleri arasında ilk kez bir fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sınırlı sayı 10 edisyon olarak, Hahnemuhle Fine Art Baryta koleksiyon kağıdına siyah-beyaz baskılardan oluşan sergi, ziyaretçilerini büyülü bir İstanbul gezintisine çıkarıyor. Timurtaş Onan, her daim yürüdüğümüz yolları, durup bir anlığına baktığımız denizi, martıları, sokakları ve her şeyden öte insanlarımızı, usta bir gözün ürünü fotoğraflarla bizlerle buluşturuyor. Timurtaş Onan'ın fotoğraflarının, 'zamansız' bir yolculuğun somut delilleri olarak zihinlerinizde yer etmeye başlamasının ardından, yaşadığımız şehrin büyüsünün fotoğraf çerçeveleri ile sınırlı olmadığını göreceksiniz. Sergi,11 Şubat 5 Mart 2017 tarihleri arasında Galeri ARK'ta, ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/11/2-10-fulya-sanat-kultur-merkezi-22-subat-07-mart-2017/", "text": "Beşiktaş Belediyesi Fulya Sanat Merkezi'nde 22 Şubat- 7 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek 2/10 isimli karma sergi on sanatçıyı biraraya getiriyor. Resim yapmanın yanı sıra akademik kültürü ve kendi birikimlerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışan, eserlerin düşünsel boyutu ile ilgilenen ressamlar, sanatta izlenebilecek özgün yolların örneklerini, dayanışma içinde karışan renklerin enerjisini sunuyorlar. Ayrıca farklı duruş ve sanat pratiklerinden doğan eserlerin yanında tüm katılımcı sanatçıların hazırlayacakları resimlerden oluşan büyük bir ortak iş, galeri duvarında 13 gün boyunca izleyicileri bekliyor olacak. Ayça Karaca, Ceyda Güler, Deniz Gökduman, Derya Ülker, Ekin Akalın Kurucu, Güliz Baydemir, Mehmet Göktepe, Umut Kayapınar, Veysel Kurucu, Zeynep Bingöl Çiftçi'nin eserleriyle katıldığı 2/10 adlı sergini açılışı 22 Şubat tarihinde yapılacak ve 7 Mart tarihine kadar hafta içi ve sonu her gün saat 10:00-18:00 arasında gezilebilecek. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/12/imago-mundi-luciano-benetton-collection-rotte-mediterranean-cantieri-culturali-alla-zisa-18-febbraio-10-marzo-2017/", "text": "Imago Mundi Luciano Benetton Collection is pleased to invite you to Mediterranean Routes. An unprecedented creative portrait of a sea and its peoples. 3,500 artists and 21 countries: Albania, Algeria, Campania, Croatia, Egypt, France, Greece, Israel, Italy, Lebanon, Libya, Morocco, Montenegro, Palestine, Portugal, Sicily, Syria, Slovenia, Spain, Tunisia and Turkey. The Mediterranean Sea, an ancient crossroads of civilizations, cultures and histories. Dedicated to the peoples of this common space, Mediterranean Routes is an exhibition of Imago Mundi collections from the 21 countries bordering the Mare Nostrum, on display in Palermo from 18th February to 10th March as part of the Biennale Arcipelago Mediterraneo at Zisa, Zona Arti Contemporanee."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/14/doc-dr-ulas-basar-gezgin-safakta-kazandik-zaferi-uzerine/", "text": "'Şafakta Kazandık Zaferi', 1969'da yayınlanmış bir Güney Vietnam direnişi kitabı (Vietnamca adı, Hon D t ). Türkçe'de ilk kez 1977'de yayınlanan kitaba yönelik ilginin 12 Eylül öncesiyle kısıtlı kalmaması ve 1990'larda birkaç baskı yapılması dikkat çekici. Kitabın yazarının adı Türkçe'de yanlış yazılmış, doğrusu 'Anh Duc' olacak. Kitabın Vietnamca adının Türkçesi'yle aynı anlamda olmadığını da buraya not edelim. Kitap, adını Vietnam-Kamboçya sınırı yakınlarındaki deniz kıyısı olan Hon Dat ilçesinden alıyor. Yine de, Türkçe adının daha ilgi çekici olduğunu söyleyebiliriz. Kitap, 1961'de yazılmış; önsözü ise 1965'te. Quyen, partili Nan'ı önce evinin bodrumunda gizler, sonra mezarlıkta. Her gece ona yemek götürür. Annesi Sao, Nan'ı çok sever. Quyen ile Nan nişanlı sayılırlar. Fakat birgün Nan yakalanır, sonra da köy basılır. Köylüler, Nan'ın hain olduğunu, köyü ele verdiğini söylerler. Neyse ki sonradan gerçek ortaya çıkar. Quyen'in ablası olan Su ise, yedi yıldır cephede olan kocasından ilk kez mektup almaktadır. İlerleyen sayfalarda, Nan'ı, Parti'nin bölge sorumluları Tam Çan'la Hay Tep'i ve Sao Ana'yı daha yakından tanırız. 62 yaşındaki Sao Ana'nın kocası kurşuna dizilmiş devrimcilerden. Oğlu da öyle. Kendisi protestolarda ön saflarda. Amerikancı Güney Vietnam askerlerinin bölgedeki temsilcisi olan Teğmen Zam, toprak ağasının oğludur. Katliamları, tecavüzleriyle tanınmaktadır. Annesi Ca Zoy, onu doğurduğuna çok pişmandır, kendisi ve kızı, onun ölmesini istemektedir. Kitapta yer alan kişiliklerin çoğunun ya annesi ya babası ya da her ikisi birden kendini devrim için feda etmiş. Daha sonra Amerikancı güçlerle gerillalar arasındaki çarpışmaya tanık oluruz. Gerillalar mağaraya çekilirler. Çevreleri sarılır ve Amerikancı güçlere denizden de destek gelir. Kitap, 19 kişilik bu küçük gerilla grubunun 1500 kişilik Amerikancı askerlere karşı direnişini anlatır. Sayısal üstünlüğe silah ve mühimmat üstünlüğü de eklenir. Bu açıdan kitap, direnişe bir güzellemedir. Direnişin sonraki günlerinde Su tutsak edilir, pişmanlığı reddettiğinden önce kılıçla boynu kesilir, sonra ağaca asılır. Son sözleri öcümü alın olur. Halk onu ağaçtan alır, askerler izin vermese de cenazeyi zorla alır, annesiyle birlikte gömerler. Cenazesi büyük bir gösteriye dönüşür. Yolu mağara yakınından geçirip gecenin karanlığından faydalanarak mağaraya yiyecek götürürler. Hepsinin devrim yolunda feda olmuş, yaralanmış ya da hapsedilmiş bir akrabası vardır. Su'nun kanı yerde kalmaz. Bu arada, Amerikancı askerlerden yüzbaşı dahil olmak üzere yüzü can vermiştir. Amerikancı komutanların kendi yaralılarını tedavi etmektense okyanusta boğulmaya terk etmesi, birçok askeri etkiler. Bir grup firar eder. Bu süreçte Amerikancı askerler psikolojik savaşa girişirler, ancak bunu yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Mağarayı dumana boğmak ya da ona duvar örmek gibi girişimleri başarısızlıkla sonuçlanır. Okyanusta bulunan asker cesedi, Amerikancıların yaralıları boğulmaya bıraktığını kanıtlamış olur. Bu, orduda büyük bir sivil itaatsizlik hareketine yol açar. Sonunda zafer direnenlerin olacaktır. 'Şafakta Kazandık Zaferi' kitabında en küçük yerleşimlerde bile direnmenin ne kadar önemli olduğunu görürüz. Bu küçük küçük direnişler toplamda Amerikancı Güney Vietnam'a pahalıya patlar; yenilginin ve iki Vietnam'ın birleşmesinin önünü açar. Ayrıca, kitap bir askeri strateji kitabı olarak okunmaya da uygun... Hem bir devrim romanı olarak hem de bir strateji kitabı olarak önerilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/14/kaptanin-resim-defteri-7-erder-dikmen-venus-sanat-galerisi-18-subat-01-mart-2017/", "text": "Ender DİKMEN'in '' Kaptanın Resim Defteri 7 '' adlı Suluboya Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. 18 Şubat Cumartesi günü açılacak sergi, 1 Mart 2017 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide sanatçının 40 adet suluboya çalışması yer alıyor. 1946 yılında İnebolu'da doğdu. İlk resim eğitimini, sanatçı Hikmet ONAT'ın öğrencisi olan babası H. Rıdvan DİKMEN'den aldı. 1962' de Asker,1967'de Subay, 1968'de Pilot, 1977 'de Kurmay Subay oldu. 28 yıllık askerlik yaşamında ABD'de uçuş eğitimi, İngiltere'de akademik eğitim aldı. Belçika'da NATO Türk Daimi Temsilciliği'nde Hava Savunma Temsilcisi görevinde bulundu. 1990 yılında Hv. K. K. lığından emekliye ayrılarak uçuculuk mesleğini Türk Sivil Havacılığında sürdürdü. Sırasıyla Noble Air, Sultan Hava Yolları, Onur Hava Yollarında, belirli bir dönem Doğuş Grubunda sora MNG Hava Yolları, Pegasus Hava Yolları ve son olarak da Sunexpress Hava Yolları'nda kaptan pilot olarak görev yaptı. Tüm yaşamında kopmadığı resim sanatında karakalem, pastel, suluboya, akrilik ve yağlıboya çalışmalar yaptı. Son dönemlerde Işıl ÖZIŞIK, Saim ALTUNCU ve Bulgar Ressam Atanas MATSOUREFF ile suluboya, Mustafa ÖZEL ile yağlıboya çalıştı. 2012 2014 arası kendi atölyeleri DİKMEN SANAT' da eşi ile resim yapan sanatçı, Art-İstanbul Suluboya Topluluğu üyesi olup birçok karma ve kişisel olarak (Goya Sanat Galerisi, Moda Deniz Kulubü, Halit Kurtça Kültür Merkezi, Caddebostan Kültür Merkezi ile Kaptan'ın Resim Defterleri 1-2-3-4-5-6) sergilerine katılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/14/onu-boldum-ve-celiskiye-dustum-hatice-cicek-galeri-bu-18-subat-12-mart-2017/", "text": "Galeri Bu' 18 Şubat -12 Mart Tarihleri arasında Hatice Çiçek'in İlk kişisel sergisi Onu Böldüm ve Çelişkiye Düştüm e ev sahipliği yapıyor. Hatice Çiçek'in çalışmalarında, karmaşık bir zihnin yarattığı formları plastikleştirilmiş bir şekilde görüyoruz. Çiçek Çalışmalarını; Zihnimde karşılaştığım formları yakalamaya çalışıyorum. Karışık bir zihnin içinde tekil olarak dolaşıp, bu karmaşıklığı boşluklar kurarak kompozisyonlar oluşturuyorum. Boş bir düzlem üzerinde birbirine karşıt kavramlardan oluşan kurgularımı organize etmeye çalışıyorum. Oluşan bazı parçalara, yakından bakarken geride kalanlara uzaklaşıyorum. Zihnimdeki kalabalıklığı, bilinçli boşluklar bırakarak dağıtıyorum. Boşluklar yeni oluşacak hikayem için birer ipucu oluşturuyor. Tekil bir figür olarak zihnimde dolandığını hissediyorum şeklinde tanımlıyor. Sergide, sanatçının son 2 Yıl içinde üretmiş olduğu çalışmalardan bir seçki, kompozisyonlarını oluştururken yaratmış olduğu boşluklardan ilham alınarak kurgulanmış bir düzenle sergileniyor. Sanatçının zihinsel yaratı sürecinin, pratiklerinin, kronolojik ve plastik bir dökümü yapılıyor. Çalışmalarının nasıl şekillendiğini, formların zihnindeki makro ve mikro ilişkilerinin hiyerarşik düzenini ve gerçek dünyanın bilindik uyaranlarından tamamen ayrılmış zihin akışı ile oluşturulmuş formlar boşluğun üzerinde sabit yaratılmış sembollerin renkler ve boşluklar ile ortaya çıkardığı hareket hissi çalışmalarda göze çarpıyor. Sergi, 18 Şubat 12 Mart Tarihleri arasında, Pazar ve Pazartesi günleri hariç her gün 11.00 19.00 saatleri arasında Galeri Bu'da izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/14/tek-mi-cok-mu-pemra-saglikova-pilevneli-yavuz-pilevneli-galeri-fe-04-25-mart-2017/", "text": "Galeri FE, 4- 25 Mart 2017 tarihleri arasında Pemra ve Yavuz Pilevneli'nin porselen, seramik ve fotoğraf sergisi : Tek mi? Çok mu ?yu ağırlıyor. Pemra Sağlıkova Pilevneli çalışmalarında, bir birim oluşturarak, birden fazla tekrarla, büyük, küçük, ince, kalın gibi kaygılarla, ritim ve hareket eşliğinde bağlantısal bütünlüğe ulaşmak amacındadır. Sanatçı için bu süreçte doğa : heyecanı, şaşırtıcılığı, sürprizleri ile engin bir malzeme cennetidir. Sanatçı istediği formları oluştururken kullandığı porselen çamuru, plastik özelliği, beyazlığı, sırasında şeffaf olabilmesi ve yüksek derecede pişiriminden dolayı oluşan sağlamlığı ile kendisinin çalışmaktan büyük zevk aldığı bir malzemedir. Her geçen gün daha fazla uzaklaştığımız, yabancılaştığımız doğanın sonsuz nimetlerinden ve zenginliğinden faydalanmak için fırsatlar yaratmamızı ve onu hayatımıza bir şekilde sokmamızı öneren sanatçı, sergideki eserleriyle bunu seyirciye açıkça sunuyor. Plastik sanatların bir çok farklı disiplininde eserler üreten ve yurt içi/yurt dışı koleksiyonlarda eserleri bulunan Yavuz Pilevneli ise bu sergide bazen denizlerden bazen hayvanlar aleminden kısaca, doğadan ve organik yapılardan esinlenerek çeşitli eserlerle izleyicilerin karşısına çıkıyor. Seramik pano ve heykellerin su altı fotoğrafları ile desteklendiği sergiye mozaikler de renk katıyor. Sanatçı aslında özlediğimiz ve hala gizemli kalmış doğayı, kuşlar, yengeçler ve bazen de gergedanlarla eğlenceli bir dille kurgulamış. Renkli, hareketli ve yer yer ritmik dinamiklerden yola çıkan Pilevneli bazı eserlerinde de mizah yapmayı ihmal etmemiş. Bizlere az bildiğimiz bir dünyanın da kapılarını açan sanatçı, bu sergiyi seramik sanatçısı eşi Pemra Sağlıkova Pilevneli ile paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/19/trakya-universitesi-1-uluslararasi-posta-sanati-yarismasi-sonuclandi/", "text": "13 Ülkeden 393 Sanatçının eseri Trakya Üniversitesi 1. Uluslararası Posta Sanatı Yarışma jürisi tarafından 14.02.2017 tarihinde saat 10:00'da toplanarak değerlendirilmiştir. Toplam 100 eserden 9 eser Ödül, 91 eser Sergilemeye layık görülmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/111-necla-yilmaz-seker-degartlab-project-space-28-subat-10-mart-2017/", "text": "H a r i t a U z a m, 'Düşleme'den yoksun bir zaman-uzam içinde varlığını sürdürmeye çalışan bizler, yeniden düşü ünlemek için kendimize bir uzam yarattık, düşlemeyi yeniden hatırla mak, düşüncelere yol açmak için... Yol açmak, bize göre, kasmak-gevşetmek, daraltmak-genleştirmek, sıkıştırmak-patlatmaktır. Bu bizim hayatta kalma biçimimiz. Hayalimizde bir Reiman uzamı var. Bu uzam içinde düş lerimizi haritalandırdık. Bunu sonsuzca bir haritalandırma, harita içinde harita olarak düşünüyoruz. Yaratılan her bir harita, içinde diğer bir haritanın dölünü taşır. Her bir döl içinde bir diğer harita katlanmıştır. Bizim Düş-düşünmelerimizin haritaları aslında içinde bir diğerimizin Düş-düşünme haritalarını da barındırır ve o da bir diğerini. Bir başka deyişle sonsuzca birbirlerinin içinde haritalanmışlardır. Bu nedenle Harita-Uzam düş-düşünmelerini haritalandırmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Çünkü biliyoruz ki bizim düş-düşünmelerimiz içinde katlanan diğer düş-düşünmeler var. İki düş- düşünme arasında bir düş-düşünme oluşur. Bu sebeple Harita-Uzam bir süreci işaretler. Sonuçtan ziyade sürecin kendisine odaklanır. En katı anlamıyla veri elde etmekle ilgilenmez, akışın kıvrımlar arasında dolaşmasını, oluşları takip eder. Sürecin kendisi Harita-Uzam'dır. Harita Uzam projesinin 3. Sergisi Necla Yılmaz Şeker 1+1+1 adlı enstelasyonuyla devam ediyor. 28 Şubat/ 10 Mart 2017 tarihleri arasında değartlab Project space 'de izlenebilir. Katılımcısını duyuları üzerinden uzam içinde hareket etmeye davet eden 1+1+1,.. her katılımcının kendi düşünü kurmasını amaçlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/birhan-keskin-ve-yesim-ustaoglu-f-istanbulda-bulustu/", "text": "İş Bankası Maximum Kart'ın ana partnerliğinde gerçekleşen 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin İyileştiren Şeyler temalı etkinliklerinden Küçük Sohbetlerin bu haftaki konukları şair Birhan Keskin ile senarist, yönetmen ve yapımcı Yeşim Ustaoğlu'ydu. Ustaoğlu, ona ilham veren güdülerden korkularına dek pek çok kişisel konuyu izleyenlerle samimi bir dille paylaşırken; Keskin de şiirinin beslendiği şairleri ve 2002'de şiir yazmayı nasıl bıraktığını anlattı. İş Bankası Maximum Kart'ın ana partnerliğinde gerçekleşen 16. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin geçtiğimiz hafta Cem Yılmaz ve Taner Ceylan'ı ağırlayan, seyirciden de büyük ilgi gören Küçük Sohbetler programının bu seferki konukları şair Birhan Keskin ile senarist, yönetmen ve yapımcı Yeşim Ustaoğlu oldu. Dün (23 Şubat) bomontiada'da gerçekleşen Su ve Heves başlıklı sohbet için bir araya gelen Keskin ve Ustaoğlu, onlara iyi gelen kitapları, filmleri, şiirleri, insanları konuştular; korkularından onları üretmeye iten dürtülere dek pek çok kişisel konuyu da hayranlarıyla samimi bir şekilde paylaştılar. Seyircinin 1,5 saat boyunca adeta hipnotize olmuşçasına dinlediği sohbetin en büyük sürprizi ise, Birhan Keskin'in 9 sene önce kalem aldığı İdealar Dünyasında Oturan Üç Kavram: Aşk, Adalet ve İyilik adlı metni ilk kez! f İstanbul'da bu sohbette seslendirmesi oldu. ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 26 Şubat Pazar günü İstanbul takvimini tamamlıyor ve yolculuğuna 2-5 Mart tarihlerinde Ankara ve İzmir'de devam ediyor. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/burak-boyraz-imge-armonilerinin-izinde-genc-bir-sanatci-nebahat-karyagdi/", "text": "Sanatçıların yapıtlarına yön veren ve kitlesel sanat algısının şekillenmesine ön ayak olan referans noktaları temelde toplumsal hareketlerle yakın ilişki içinde olan olay örgüleridir. Sanat tarihi parantezi içinde açıklamak gerekirse bugün herkesin bildiği gibi milletler arası hukuku küresel ölçekte etkileyen dünya savaşları, sanat akımları çatısı altında gruplanan girişimlerin kitlesel aksiyonlara dönüşmesinde oldukça etkilidir. Yeniden hatırlarsak I. Dünya Savaşı'nın (1914-1918) toplumlar üzerinde yarattığı katı, militarist ve barbar etki çok sayıda sanatçının protest bir tutum sergilemesine sebep olmuş ve Dadacılık gibi sürdürülebilirliğe inanmayan, sosyal felsefe tabanlı sanat hareketlerini doğurmuştur. II. Dünya Savaşı (1939-1945) ise Batı genelindeki sanat anlayışında bambaşka bir döneme girilmesine yol açmıştır. Bu anlamda tarihin en kanlı muharebelerine tanıklık eden savaşın bitmesiyle galerilere başlarda soyut dışavurumcu eserler hakim olmuş, tüketim toplumuna geçiş süreciyle mevcut pentür estetiği, popülizm ve çağdaş sanat kavramı üzerine yeni tartışmalar başlamıştır. Bütün bu yaşananlarla birlikte de John Rajchman'ın ifade ettiği gibi savaş sonrasında eleştiri ve sanat arasındaki ilişkinin sınırları kaymış, yeni temas noktaları keşfedilmiştir (Rajchman, 2013, s.28). Buna ek olarak yine yazarın aktardığı gibi görsel sanatlar ve sanat kurumları 1945'i takip eden yıllarda, başka sanat türlerinde karşılığı olmayan yeni bir rol üstlenirken, güncellenen sanat ortamında artık müzik yerine ses sanatı, şiir yerine dil sanatı, inşa yerine an-arkitektur, tiyatro yerine de performans sanatı kavramları öne çıkmıştır (Rajchman, 2013, s.28). Metnin ana teması olan 1983 Antalya doğumlu Nebahat Karyağdı'nın pentür üretimleri de sosyal olaylardan referanslar alan, yer yer popüler kültür ikonlarına değinen ve sembolik ifadenin yalın gücünü vurgulayan dışavurumcu eserler olma özelliğini taşımaktadır. Bu çerçevede sanatçının çalışmalarını mercek altına aldığımızda karşılaştığımız ilk detay, 20. yy'ın ikinci yarısında kendini baskın bir şekilde hissettiren Yeni Dışavurumculuğun yoğun pentür katmanlarıdır. Zira N. Karyağdı'nın pek çok yapıtında tuş vuruşları tual yüzeyine kalın tabakalar halinde uygulanmış, renkler doğal dokular aracılığıyla resme aktarılmıştır. Fakat bu noktada şunu belirtmek gerekir ki Gerhard Richter ve Anselm Kiefer gibi geçmişle hesaplaşma olgusu üzerinden hareket eden Alman dışavurumcu sanatçıların kalın boya dokuları, N. Karyağdı'da daha lirik bir amaca hizmet etmiştir. Sanatçının 2015 öncesindeki sergilerinde sıklıklıkla karşımıza çıkan Şaman Ağacı serisinde de görülebilecek bu pentür estetiği, son dönem yapıtlarına kadar N. Karyağdı'nın doğayla bütünleşme ve öze duyulan gereksinim konularına gönderme yapmasına yardımcı olmuştur. Buna karşın güncel yapıtlarında Şaman Ağacı serisindeki boya katmanlarını ve renk skalasını yineleyen sanatçı bu defa ölüm temasın ele alarak var olmanın dayanılmaz hafifliğini izleyiciye bir kez daha hatırlatmıştır. Böylelikle tıpkı dadaistler gibi sürdürülebilirlik olgusunu tartışan N. Karyağdı, 2015 yılındaki üretimlerinin dikkate değer bir bölümünde bahsi geçen temayı vurgulaması için İngiliz sanatçı Damien Hirst'in de tercihleri arasında yer alan kurukafa imgelemeni seçmiştir. Popüler kültür ikonları ise pentür estetiğinin ötesine geçtiğimizde kurukafa imgelemi ile birlikte sanatçının güncel yapıtlarında öne çıkan ilk değişimdir. Zira önceki kompozisyonlarında ayakkabılar, balonlar, dışavurumcu figürler ve oyuncak ayılar kullanan N. Karyağdı, bu defa Star Wars filmlerinin kült karakteri Darth Vader'i ele alarak ilerleyen süreçte tema skalasına ikonlaşan imajları da ekleyeceğinin müjdesini vermiştir. Fakat bu noktada bir parantez açarak, sanatçının sinema tarihinde iyiden kötüye evrilme konusunda bir sembol olarak kullanılan Darth Vader imgelemi aracılığıyla insani duyguların değişken doğasına bir gönderme yapma amacı taşıdığının da muhtemel olduğunu belirtmek gerekir. Hatta sanatçının önceki serilerinden olan çocukluk düşlerinin devamı niteliğindeki yapıtlarda da bu türde bir yaklaşımın izlerine rastlamak mümkündür. Ancak metnin birinci paragrafında vurgulanan; toplumsal hareketlerle yakın ilişki içinde olan olay örgüleri olgusu, asıl olarak N. Karyağdı'nın kentleşme ve şehir yaşamının zorluklarını betimlediği bisikletli çalışmalarında vücut bulmaktadır. Çünkü, arka plan olarak bloklaşmış binalara yer verdiği kompozisyonlara bisikletleri ekleyerek günümüz medyasında da sıkça tartışma konusu olan çevresel problemlere gönderme yapan sanatçı bu sayede kitlesel sorunlara da kayıtsız kalmayacağını işaret etmiştir. Sonlandırırsak kavramsal üslup olarak geniş ölçekli bir yelpazeye sahip olan N. Karyağdı, genç yaşına rağmen olgun ve kararlı bir biçimde bilinçli eserler üretmekte, söz konusu eserleri uluslararası platformlarda sergileyerek de kabül edilebilirliğini günden güne arttırmaktadır. Bu çerçevede daha şimdiden çok sayıda önemli koleksiyonda eserleri bulunan sanatçı, yakın dönem çalışmalarıyla üslubunu uzun vadede tekrar tekrar güncelleyebileceğini gösterirken, büyük ölçekli sanat projelerine de hazır olduğununun sinyallerini vermektedir. Rajchman, J. (2013). Çağdaş: yeni bir fikir mi ?, Ali Artun ve Nursu Örge. Çağdaş Sanat Nedir ? (s.19-40). İstanbul: İletişim Yayınları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/cekicin-ruzgarindaki-ezoterik-illuzyonlar-mehmet-aksoy-anna-laudel-contemporary-23-subat-20-nisan-2017/", "text": "Anna Laudel Contemporary, usta heykeltıraş Mehmet Aksoy'un ışık ve renklerle dolu sihirli dünyasına yer vereceği yeni yılın bu ilk sergisinde sanatseverleri eşsiz bir zaman yolculuğuna davet ediyor. Sanatçının, beş sene aradan sonra yeniden benzersiz yapıtlarını sunacağı kişisel sergisi sergisi, ilk defa bu sergide sunulacak olan yeni çalışmalarının yanı sıra, son dönem işlerini kapsayan değerli bir seçki sunuyor. Sergi, 20 Nisan 2017 tarihine kadar Anna Laudel Contemporary'de ziyaret edilebilir. Ekteki bültende sergi ve sanatçı hakkında gerekli tüm bilgileri bulabilirsiniz. Sorunuz veya röportaj talebiniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum. Ekteki görsellerin ve farklı görsellerin yüksek çözünürlüklüleri için bu linke bakabilirsiniz. Görselleri kullanırken künye bilgisi belirtmenizi rica ederiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/degerler-listesi-yucel-kale-galeri-selvin-1-2-23-subat-19-mart-2017/", "text": "Bu bir liste; değerler listesi... Kendine ve kendinden doğan amaca yaklaşmak, yakınlaşmak için yapılması gereken bir muhakeme listesi. Düşük profilli toplum yaratma anlayışına karşı bir farkındalık hali. Önceliklerinden, varlık sebebinden uzaklaşmış bilincin, yeniden ve tam da şimdi gereken sorgulama ve uyumlama süreci. 23 Şubat 19 Mart tarihleri arasında Yücel Kale'nin Değerler Listesi isimli heykel sergisini iki galerimizde de görebilirsiniz. Galerilerimiz Pazar günleri hariç 11:00 18:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/panel-27-yil-300-sayi-300-kapak-1-tasarimci-bulent-erkmen-25-subat-cumartesi-15-00-salt-galata-oditoryum/", "text": "Arredamento tarafından SALT iş birliğiyle gerçekleştirilen 300 Sayı / 27 Yıl / 1 Dergi / Arredamento sergisi paralelinde Bülent Erkmen SALT Galata'da bir konuşma yapacak. 27 yılda 300 sayıya ulaşan Arredamento dergisinin tüm kapaklarını tasarlayan Bülent Erkmen, 25 Şubat Cumartesi günü saat 15.00'de gerçekleşecek konuşmasında, 160 örnek üzerinden kapak çalışmalarına dair yorumlarını paylaşacak; tasarım hikayelerinin yanı sıra aralarındaki ilişki ve ilişkisizlikleri anlatacak. Basın bülteni ve görseli ekte bulabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/red-is-red-ozcan-uskur-galeri-ilayda-03-mart-08-nisan-2017/", "text": "Galeri İlayda, 3 Mart 8 Nisan tarihleri arasında, Özcan Uzkur'un Red Is Red'' isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Uzkur'un üretiminin kaynağı düş gücü ve felsefe olduğu kadar malzemesi, tekniği, belleğiyle tekstil alanıdır da. Tekstil onun yorulmak bilmez araştırmalarının ve coşkulu keşiflerinin mecrasıdır. Uzkur malzemeye güvenir, onu dinler. Kimi zaman çok az müdahale ile formların ve dokuların kendilerini doğurmalarına izin verir. Bu onun bilinmezi, yeniyi, gizemi yaşamına buyur edişidir. Ve asla merhametli bir süreç değildir. Red is Red sergisinde, ısıtılarak, yakılarak, preslenerek elde edilen etkiler sembolik değil maddi olarak şiddet içerir. Sonuç tüm maddiliğiyle malzemenin ateşi ve baskıyı kabul ediş ve ona direniş sürecinin ürünüdür. Sanatın temel malzemesi etiyle kanıyla sanatçının kendisi değil midir? Belki de bu yüzden, iflah olmaz bir merakla kendini içine attığı, akışına bıraktığı, kaybolmayı göze aldığı ya da hiçliğe direndiği parçalanma ve yeniden bir olma oyununda sanatçının ürettiği tüm işler birer otoportredir. Özcan Uzkur'un işleri Goya'nın Savaşın Felaketleri serisinden bu yana gelen acının temsili geleneği içinde düşünülmelidir. Can çekişen bir çağın tanığı olarak sanatçı akıl almaz vahşete isyan ettiğinde yapabileceği tek şey kayıt tutmaktır. İnsanoğlunun kederini, eti delip geçen acının en somut halinde yakalamalıdır. Duyguların kaydını resmi belgeler, rakamlar, haber fotoğrafları tutamaz. Acıyı ancak beden ve sanat hatırlar. Kayıpların yası ancak bedende ve sanatta tutulabilir. Yas tutan bir insan ya da yapıtla karşılaştığınızda o size bakar, sizi saklandığınız yerden çıkarırlar. Size kendi yüzünüzü gösterirler. İşte ordasınız, işte ordayım: Hem kurban hem katil. Acı çeken tüm insanlar kardeştir. Ve onlara yüzyıllardır Habil ve Kabil diye seslenilir. İnsanoğlunun dünyadan geçişi asla bir kahramanlık destanı olarak anlatılmayacak. Bu olsa olsa utanç verici bir barbarlık öyküsü. Yine de asıl yenilgi susmaktır. Duyacak bir kulak olmadığını bilsek bile, tek sözcüğünü dahi değiştirmeden bu kanlı masalı anlatmak. Ette gördüğümüz ne kadar çürük, insan da gördüğümüz ne kadar canavarlık varsa kaydetmek. Sanatta ve hayatta tüm yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu. Kahramanlık değil kefalettir üstelik. Evet yitirdiklerimiz geri gelmeyecek. Ama direnmek, en temelde yani acı çeken tende, ette, o sıcak, akışkan kırmızıda ortaklaştığımızı, ölümde eşitlendiğimizi hatırlamak zorundayız. Bu kadim ve asi düşünce, tarih boyunca kurulmuş tüm hükümdarlıklarda Başları yerinden söküp alan mutlak, kesintisiz, döngüsel bir Hayır olarak çınlar. Baskının olduğu her yerde başkaldırı da mutlaka olacaktır çünkü: Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red is Red. Sanatçının 3 Mart'da açılacak ''Red Is Red'' isimli solo sergisi, 8 Nisan'a kadar Galeri İlayda'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/02/24/sinemacilar-yeni-film-fonunun-gecesinde-bulustu/", "text": "Anadolu Kültür ve! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin ortaklığında gerçekleşenYeni Film Fonu'nun dün gece Cezayir'de düzenlenen gecesi, sinemacılar buluşmasına evsahipliği yaptı. Türkiye'nin ilk bağımsız film fonu olma özelliği de taşıyan Yeni Film Fonu'nun gecesine, Osman Kavala, Richie Mehta, Yeşim Ustaoğlu, Florent Herry, Birhan Keskin, Nesrin Cavadzade gibi sinema ve sanat dünyasından pek çok isim katıldı. Anadolu Kültür ve! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin ortaklığında 2015'te başlayan ve Türkiye'nin ilk bağımsız film fonu olan Yeni Film Fonu, ikinci yılını dün gece (22 Şubat)Cezayir'de düzenlenen bir geceyle kutladı. Yeni Film Fonu'nun gecesine; Osman Kavala, Richie Mehta, Yeşim Ustaoğlu, Florent Herry, Nesrin Cavadzade, Birhan Keskin, Okan Avcı, Tamer El Said, Hadas Ben Aroya, Mohamed Siam, Gürcan Keltek, Emre Akay, Erol Mintaş, Esra Saydam, Taylan Mintaş, Deniz Buga, Zeyno Pekünlü, Çiğdem Mater gibi sinema ve sanat dünyasından pek çok isim katıldı. Açık Toplum Vakfı'nın ana desteği, Atlas Post Production, A. B. D. İstanbul Başkonsolosluğu, Türkiye Fransız Kültür Merkezi ve Mehmet Betil'in desteğiyle sürdürülen Yeni Film Fonu, kendimizle, birbirimizle ve gezegeni paylaştığımız diğer canlılarla barış içinde yaşayabildiğimiz bir dünyanın hayaliyle 2015 yılındaönce kuruldu. Fon, Şubat 2015'teki ilk çağrısını yaptığından beri Türkiye'nin her yerinden aldığı 1000'den fazla film başvurusu ile Türkiye'deki sinemacılar arasında hızla yayılan bir girişim oldu ve iki yıl içindetoplam 39 filme destek verdi. İnsan haklarını ilke edinen belgesel filmlere destek olan Yeni Film Fonu bu yıl ayrıca, ! f İstanbul kapsamında düzenlenen! f Doc Lab ile Türkiye'den ve Ortadoğu'dan belgesel yönetmenlerini İstanbul'da buluşturdu. 2017 başvurularının bugünden itibaren başlayacağı Yeni Film Fonu, bu yıl da 20'den fazla kısa ve uzun belgesel filme maddi destek veya stüdyo hizmeti sağlayacak. Yönetmen Berke Baş, yazar Murat Özyaşar, yönetmen Pelin Esmer, yapımcı Yonca Ertürk ve yönetmen ve sinema yazarı Zeynep Dadak jüriliğinde seçilecek filmlere, proje geliştirme, prodüksiyon ya da post-prodüksiyon aşamalarında destek olacak. - ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/daydreamer-hayalperest-nurhan-altay-galeri-ark-11-mart-4-nisan-2017/", "text": "Nurhan Altay'ın üçüncü kişisel sergisi Daydreamer / Hayalperest 11 Mart 2017 tarihinde Galeri ARK'ta sanatseverlerle buluşuyor. Kusursuz figür anlayışı ve zekice konumlandırdığı detayların ön plana çıktığı hiper realist tarzdaki resim anlayışı ile tanınan Altay, adeta bir film karesini andıran kompozisyonları ile konunun en can alıcı anını izleyiciye sunuyor. Sanatçının yerel bazı imgeler kullanmasına rağmen figürü evrenselleştiren tavrı açıkça göze çarpıyor. İzleyicinin gözünün içine bakan, kendinden emin ve rahat durşları ile çoğu anıtsal özellikler taşıyan figürleri fiziksel ve ruhsal özellikleri ile ön plana çıkıyor. Özellikle kadın figürü üzerine kurulu öyküsel anlatımı ile Altay, sıradan insanların gündelik yaşamlarını ironik bir yaklaşımla betimliyor. Sanatçının çalışmalarında alışılmış mekan anlayışının yanı sıra mekan figür ilişkisine yeni bir boyut getirdiği, son dönem çalışmalarının yer aldığı sergi 11 Mart 4 Nisan tarihleri arasında Galeri ARK'ta görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/gordon-moore-new-work-anita-rogers-gallery-february-15-april-1-2017/", "text": "The collision and/or communion between repetition and randomness in the visual world is a perpetual source of interest for me. Just as what is regarded as standard I think of as being too formally familiar. Dichotomy and conflict create inventive dialectic. There is in this world a ubiquitous visual paradox which is a constant source of creative potential. As Oscar Wilde accurately put it: The true mystery of the world is the VISIBLE not the INVISIBLE. I wish to go there for a language. -Gordon Moore Anita Rogers Gallery is thrilled to present an exhibition of new works on canvas and photo emulsion paper by the American painter, Gordon Moore. The exhibition will be on view February 15 April 1, 2017 at 77 Mercer Street #2N, New York, NY. In this exhibition Moore's current work continues an interest in the dialogue he has developed over the past decade between the spontaneous flow of painterly liquids and the specific structural framework of his abstract configurations. The esoteric nature of abstraction offers an unlimited potential for invention. Using photo-emulsion paper as a ground for drawing, Moore embraces and encourages the imperfections inherent in the interaction between developer and emulsion. This in turn nurtures Moore's large scale works on canvas which explore a similar approach to depth, dimension, balance and asymmetry. Moore's pieces are exercises in asymmetrical equilibrium that challenge the viewers' natural perceptions. The collection of works on view here are thoughtful meditations on connections and alignments on the interaction between flatness and depth, deliberation and spontaneity, the real world and the painted world and finally between abstraction and figuration. Born in Cherokee, IA, Moore received his undergraduate degree from the University of Washington, Seattle in 1970 and then went on to receive his MFA from Yale University in 1972. He has received numerous awards and grants including the National Endowment for the Arts-Visual Artists Fellowship, the Louis Comfort Tiffany Foundation Award in Painting, the Adolph and Ester Gottlieb Foundation Award in Painting, the Academy Award in Art from the American Academy of Arts and Letters, Pollock Krasner Foundation Grant and the New York Foundation for the Arts Fellowship. Moore's work can be seen in the collections of the Museum of Fine Arts, Yale University Art Gallery, Baltimore Museum of Art, General Electric Corporation, the Krannert Art Museum and Kinkead Pavilion. For further information and photographic material, please contact Elizabeth Thompson at Elizabeth. Thompson@AnitaRogersGallery. com or call347.604.2346. The gallery is open Tuesday through Friday 10am-6pm and Saturday 12pm-4pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/gunes-dogarken-sema-culam-galeri-miz-07-mart-29-mart-2017/", "text": "Galeri Miz, 7 29 Mart 2017 tarihleri arasında Sema Çulam'ın Güneş Doğarken isimli sergisiyle sanatseverlerle buluşuyor. Naif resmin Türkiye'deki temsilcilerinden olan, bu alanda uluslararası birçok ödülle yurtdışında ülkemizi de temsil eden Sema Çulam, doğaya, kadına, emeğe dikkat çektiği eserleriyle tanınmaktadır. Güneş Doğarken sergisi sanatçının doğayla birleşmiş figürlerini, ışıkla yıkanmış resimlerini ve insana dair umudu anlatır. Sanat eğitimini yarıda bıraktıktan sonra uzun yıllar soyut ve soyutlamacı bir anlayışla eserler üreten Sema Çulam 2000'li yılların başlarında naif resmi tarz olarak benimsemiş ve resmin merkezine doğayı ve daha çok çalışan, üreten kırsal kesim kadınlarını yerleştirmiştir. Sanatçı yapıtlarıyla kentli insana bildiği ama çoğu zaman görmediği bize ait bir dünyayı anlatır. Fatma Batukan Belge, Sema Çulam'ın bir sergisi üzerine Bence 'naif'sanatı, hala Batı sanatı geleneği içinde değerlendirmek çok sınırlayıcı. Fransa'da 19. yüzyıl sonlarında boş vakitlerini resim yaparak değerlendiren bir grup sanatçıyla başlayan bu tür, artık aynı şekilde tanımlanmıyor. Naifleri, Sunday Painters ya da hobi olarak resim yapanlarla bir tutmamak gerek. Akademik bir sanat eğitimi almış ya da almamış olsun, kendini resme adayan ve bir çocuğun yapmacıksız bakış açısıyla resim yapan herkes naiftir. Son yıllarda naif resim 'safyürek' olarak da adlandırılıyor. Ve bu isim bu türe gerçekten de çok yakışıyor. Değerlendirmesini yapmıştır. Dünya Kadınlar Günü'nden bir gün önce izleyici ile buluşacak olan Sema Çulam'ın Güneş Doğarken sergisi, onun doğaya, emekçi kadınlar vurgusuna da dikkat çeken çalışmalarını anlamlı bir tarihle birleştiriyor. Bu sergide yeşil gezegenin insanları umudu çoğaltarak bir araya geliyor. Sergi 29 Mart 2017 tarihine kadar Galeri Miz'de izlenebilir. Çağdaş sanat için bir platform olma hedefiyle açılan Galeri / Miz, 19 Ekim 2011 tarihinde İstanbul Teşvikiye'de açıldı. Çağdaş Türk sanatının yanı sıra uluslararası sanatı da sergilemeyi mekan politikası olarak belirleyen Galeri / Miz, yerleşik sanatçılar için olduğu kadar genç sanatçılar için de bir mekan olma özelliği taşıyor. Çağdaş ve modern sanatı sergilemenin dışında alanlarında seçkin konukların katıldığı söyleşi programları ve güncel sanat konularında hazırladığı seminer programlarıyla İstanbul kültür ortamında yerini alıyor. Galeri / Miz, tüm kültür kurumlarıyla işbirliğine açık olarak sosyal sorumluluk projeleri yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/hakan-musluoglu-ile-ritim-atolyesi/", "text": "Bu keyif dolu ritim yolculuğunu sizinle paylaşmak isterim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/profil-ayarlari-ferhunde-k-oner-kent-sanat-galeri-10-mart-10-nisan-2017/", "text": "'Profil Ayarları' sergisinde kendi gerçekliğinin sınırsız derinliklerini keşfettiğini zannederek sıradanlaşan insanı sorguluyor. 'Kendi'lik gerçeğine ezbere yarattığı ve çoğunlukla yalnızca kendisinin inandığı pencereden baktığını zannederek sıradanlaşan insanların hüzünlü hallerini resmediyor. İkinci el dünyalarda öznel olduğu kadar aynılaşmış fotoğraflar, bu hüznün en somut görüntüsü sanatçıya göre. Bu nedenle sergisinde bir ucundan kasıtlı olarak gerçekten uzaklaştırdığı portre çalışmaları, şimdinin insanı ile ilgili. Arzum herkesin en azından bir sabah, uyandığında Gregor Samsa'ya dönüşmesidir. diyen sanatçı 'kafka estetiğiyle yerleştirdiği 'umut böcekleri'ni, resimlerinin metaforuna dönüştürüyor. 'Profil Ayarları' insanın kendi gerçekliğini yeniden keşfetmesi için çağrıda bulunuyor. İnsan, kendi gerçeğini bir çocuk masalında, şiir dizesinde, kimsenin dokunamadığı büyülü geçmişinde, aşkta, bir kitapta, dostta, bakışta, yalnızlıkta bulabilir. Ferhunde K. Öner, kendi gerçekliğini şiirin büyülü atmosferinde bulmaya çalışıyor. Mesela bir Baki Ayhan T. şiirini hatırlama mucizesi ile dönülen çocukluğun yarattığı atmosferden, gerçek- hayal- hatırlama arasında sıkışmış estetik duruştan etkilenip çocukluk büyüsünün ahengini cinsellik, masumiyet ve masumiyetin bozulması, aşk, körlük, cehennem, hatırlama ile yoğurup yeniden üretiyor. Edip Cansever, Turgut Uyar gibi pek çok şair onun resimlerinin birer paydaşı oluyor. Şiirin dayandığı imaj ve imge gücünün ancak resmin görsel gücüyle görünür olabileceğini düşünen sanatçı, bir yönüyle kendisinde çok güçlü ve etkili izler bırakan şiirleri resmiyle tamamlıyor, belki de şiirin yaratma sürecine dahil oluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/01/refa-emrali-birinci-derece-tanik/", "text": "İnsan bedeninin -özellikle kadın bedeninin- sanat objesine dönüşüm serüveninin özünde yatan nedenler nelerdir? Beden üzerinden yapılan çalışmaların örnekleri düşünüldüğünde ilk akla gelen kabilelerdir. Dünyanın farklı bölgelerinde halen yaşamakta olan kabile üyelerinin hepsi beden sanatçısı ve bedenleri de birer sanat yapıtıdır. Bedenlerinde oluşturdukları her motif; doğum, evlilik, savaş, cenaze törenlerini kapsayan ritüeller birer sanatsal etkinliktir. Örneğin Aborjin kültüründe her birey yaşamı boyunca kabilesine ait simgeleri özel günlerde hem kendi bedenine hem de başka kabile üyelerinin bedenlerine derin bir saygı ifadesiyle çizer ve boyar. Benzeri oluşumlar Modernizm sonrası sanatta da sıkça kullanılmıştır. Birçok kadın sanatçı konu olarak kendi yaşamlarını, geçmişlerini, kendi bedenleri üzerinde kurgulamışlardır. Yirminci Yüzyılın Avangart Sanat hareketleriyle ve Postmodernizmle birlikte, postyapısalcı, postsöküm imgeleri kadın kavramındaki putlaştırılmış temsil değerlerini yıkar. Postmodern süreçle sanatta odak noktaları değişir, toplumsal konular sanatın merkezinde daha çok yer alır. Kadınlar egemen kültürün oluşturduğu kadın imgelerini içlerinde taşırken, bu egemen kültür tanımlarıyla da mücadele etmek zorunda kalırlar. Jean Paul Sartre ''Bastırılması olanaksız şiddet kendini yeniden yaratan insandan başkası değildir'' der. Beden üzerine çalışan Yoko Ono, Stelarc, Orlan, Marina Abromoviç, Ana Mendiata ilk akla gelen sanatçılardır. Yoko Ono ''Cut Piece'' performansında doğa, toprak, korku, meditasyon gibi insan bedeni ile zihnini farklı biçimlerde uyaran, günlük yaşam içinde akıp giderken görmediğimiz anlara vurgu yapar. İnsan sonrasının sanatı, inorganik, postorganik beden; duyarlılık merkezini organik olan, doğal mineraller dünyasından bir elbiseye, bilgisayara ya da bir cihaza kaydırır. İnorganik cinsellikten; yansız, eril ve dişilin uyumlu, karşıtlığın diyalektik sentezi anlaşılmalıdır. O, eril-dişili yok ederek, başka ayrımlara dayalı bir sonsuz cinsel potansiyellere varlık kazandırır.'' (Perniola, 2015, s.40). İdil Mirata'nın çalışmalarını bugünün postorganik beden bağlamında değerlendirmemek, bugünden geriye bakmak daha doğru olur. Zaten, Postmodernizm varlık nedenini devşirdiği Modernizme yaslanmadan sürdüremez. Postmodernizm, modernizmin aynı anda hem sürdürülmesi hem ortadan kaldırılmasının gerekliliğini savunur. Sanatçının çalışmalarını1990'ların ilgi odağı olan Psikotik Gerçekçilik bağlamında değerlendirmek isabetli olur. Butarihler Marcel Li Roca, Orlan ve Stelarc'ın bedenlerini yeni algılama ve duyumsama biçimlerinin keşfine yönelik kullandığı tarihlerdir. Vücut çalışmalarında öze doğru bir dönüş vardır. Psikolojik açıdan bakıldığında çoğu kez bir duygunun son evresi anlatılmak istenmiştir. Bu nedenle kadının iç dünyası, bedeni, sosyolojik konumu, cinsiyet ayrımcılığı, ben, yaşam, mahremiyet, şiddet gibi kavramlar denenmiştir. Mirata'nın beden parçaları, bedensel kimliğinin nerede bittiğini ve bir başka fiziksel varlığın hayvanlara ait temsili deri, işkembe parçaları- nerede başladığının fark etmeksizin duyumsanan bir şeydir aslında. Sanat ve gerçek ayrımı geleneksel yapı içinde çökmüş, her türden dolayım aracı olmaktan çıkmış, gerçekliğe uzaklık maddeselliğe dönüşmüştür. Bedenin içerisi ve dışarısı arasında kisınır çökmüştür. Aslında, bu tür eylemler yüksek derecede zihinsel yoğunlaşmaları gerektirir. Mirata'nın on dokuz yıllık yoga geçmişi ve yoga eğitmenliği, figür sanatının dokunsal yapıya evrilen yetilerinin uzantısıdır. İşkembe ve derilerin, organiğin cinsel çekiciliği, duyuşu, yarattığı aura, özellikle ölüm, cinsiyet temaları önem kazanır. Mirata'nın Kıbrıs'lı kimliği, savaş tehdidi altında yaşama, kaygı, iticilik, korku ile arzunun, acı ile hazzın, ret ile suç ortaklığının iç içe geçtiği tedirgin edici deneyimler olarak öne çıkmaktadır. Bu yolla bedene nüfuz etmeler, parçalanmalar, teşhirler aracılığıyla bütünlüğünü tehdit edip tehlikeye sokmalar travmatik nesneler haline gelir. Bıçaklar, satırlar, kasapların kullandığı et dövme aletleri, pırlantalarıyla, acı-haz gerilimini taşır. Batı düşüncesi bedeni bir düşman, kişiyi değerli, aşkın işlerden alıkoyan bir baştan çıkarıcı olarak görür. Rasyonel kişi, akıl ile ilişkilendirilen yetilerin ve değerlerin, bedenin temsil ettiği aşağı yetileri denetlediği ve düzene soktuğu kişidir. Zihin ve nesnellikte içkin olarak eril olan, ya da tutkuda ve fiziksellikte içkin olarak dişil olan hiçbir şey yoktur. Yine de filozoflar, açıkça ya da metaforik olarak, tutkuyu ve bedeni dişilik ile, aklı ise erillikle ilişkilendirmişlerdir. Yani beden, dişil bir biyolojik konumla, zihin ise, kadınlara göre erkeklerin ulaşması daha olanaklı olan bir erişilmiş erillik konumuyla ilişkilendirilmelidir. Aristoteles kadınları, bedensel işlevleri edilgen ve duygusal oldukları için, sakat ve eksik kalmış erkeklerden bile aşağıda tanımlar. Erkekler etkin ve akılcı, kadınlar edilgin ve duygusaldırlar. 17. Yüzyılın doğacı filozofları Aristoteles'i eleştirmelerine rağmen, zihni, akılı erkeklere özgü nitelik olarak görür, doğanın fethedilmesinin yanı sıra, bedenin zapt edilmesini hedefler. Akıl çağının düşünürü Descartes, aynen Antik çağın düşünürleri gibi, eril zihni tanrısallık ve ruh ile ilişkilendirir. Özellikle 1970'lerin sonlarında sanatta beden üzerinden kadın sanatçıların çalışmalarının, performanslarının yoğunlaştığı tarihtir- felsefede feminizme ilgi büyük ölçüde artar. Genevie Lloyd, Platon'dan Sartre'a dek, felsefi tutumlarda erkeksi bakışın aslında toplumsal cinsiyet açısından ne denli yanlı ve eril, dolayısıyla da eksik olduğunu kanıtlar. Bu akıl ile kadınlık arasında var olan çatışmaların yalnızca pratik değil, aynı zamanda kavramsal nedenleri olduğu anlamına gelir. Kadınların akıl ile ikircikli ilişkileri, büyük ölçüde, akla ilişkin ideallerin tarihsel olarak dişil olanı dışlamış olmasından ve dişiliğin kendisinin bu türden dışlama süreçleri aracılığıyla kurulmuş olmasından kaynaklanır. Feminist Felsefe binlerce yıldır egemen olan kavramların ve yöntemlerin yenilerinin yaratılması için çabalar. Kendi köklerinin tarihsel olarak ataerkil metinlerde olduğunu, aklın erillikle ilişkilendirilmesinin kasıtlı olduğunu, rastlantısal olmadığını savunur. Feminist bir felsefe özne ile nesne arasındaki ilişkilerin; akıl ile bilginin tarihi, bağlamı ve özgüllüğü içermesine olanak tanıyacak biçimde yeniden kavramsallaştırılması gerektiğini öne sürer. Ataerkil söylemi tersine, farklı konumlardaki öznelerin farklı türde teoriler geliştirebileceklerini ve nesne ile ilişkilerinin farklı olabileceğini kabul eder. Her türlü bilginin cinsiyetle kodlanmış/yapılmış bir konumu vardır. Savaşların, şiddetin adresini ve tarihini ilk olarak Avrupa Ortaçağında aramak öznel ve taraflıdır. Şiddetin tırmanması, şiddet gösterilerinin meta haline gelmesi, yeni değildir. Romalıların Gladyatörleri, Fransız Devriminin giyotinli idamları artık üstün tekniklerle desteklenmektedir. İnsanlık makus tarihini, ilişkileriyle, kurumlarıyla, organik hayattan, teknolojik dijital alana kadar her zerresiyle yaşamaya devam etmektedir. Ölüm tasarlanabilen, internet aracılığıyla izleyicisine ulaşabilen seyirlik bir şeydir artık. Savaş kurbanlarına tanı kolunan anı insan olunan an ile çakıştırabilecek miyiz? Belki de bunun için hem kendi tenimize, hem de başkalarının tenine sanat yoluyla çomak sokmak gerekiyor. Verili olan bir biçim, tamamlanmış bir yapıt hiçbir zaman tükenmez, bir yenisini besler. Şimdiye ait olmayan, geçmişte kalan şey, yitiminden sonra hayatta kalır ve izinin kalıcılığıyla kendini hatırlatır. Bu izlek zinciri, silsilesi Mirata'nın bellek dokusunu geliştirir ve çalışmalarında dil birliğini, akrabalık oluşmasını sağlar. Mirata ilk kişisel sergisinde duyulardan, bellekten ve şimdi yaşanan deneyimlerden, duygusal tepkilerden oluşan benliğini keşfe çıkmıştır. Sanatçı tüm bunları gerçekleştirirken, kendi yapıtının ilk seyircisi, bedeniyle birinci derece tanığıdır. Sanatçı kendi bedenini ödünç almış, yarattığı her form simgeleştirdiği nedenlerle var olmuş, bedenleşmiştir. O nedenle karşısında gizli, kırılgan, itici, tedirgin ettiği seyirci kitlesi vardır. İzleyiciye ihlal unsurlarını eril, dişil-, günümüz toplumlarının ikiyüzlülüğünü, bakanın iktidarı ile bakılanın edilgenliğini, ''kimlik'', ''cinsiyet'' kavramlarını ''ölüm'', ''haz'', ''acı'' kavramlarıyla birlikte sunar. Toplumsal kodlar, semboller ve roller bedenin politik bir alan olarak tarif edilmesidir. Dışarısının, tekil olanın, hayatın sanata dahil edilmesine tanıklık ederiz. Bir canlının tanık olacağı son eylem kendi ölümüdür. Ölüm bizim içimizde, kendimizi yavaş yavaş hazırladığımız sonuçtur. Ölüm gözden uzaktır. Hatta hayvanların öleceklerini hissettiklerinde kendilerini tecri ettikleri, kimsenin görmeyeceği yerlere gittikleri bilinir. Beden; şimdi, artık yüzeydeki derinin altta duran etin dile getirdiği tanığın kendisidir. Bedenin örtüsü kaldırılmış, kadavralaşan beden öznenin rahatsız edici bir şekilde yok oluşuyla karşı karşıya kalmıştır. Derin bir tuhaflık hissi, cerrahi bir müdahalenin artığı olabilecek deri, işkembe, Mirata'nın diş hekimi olan babasının muayenehane ortamına ve aletlerine olan tanışıklığı, aşinalığıdır. Yine 1963-64'te Kıbrıs'ta 'Kanlı Noel'' olarak bilinen katliama çocukluk dönemindeki tanıklığı, sanatçının kullandığı işkembe, deri parçaları, kesici aletler, iğneler, teller vb. tıpkı Nuri Bilge Ceylan'ın ''Bir Zamanlar Anadolu'da'' filminin, birebir gösterilmeyen otopsi sahnelerinin gerilimini, kültürel ve insani karşılaşmalarını izleyiciye tercüme eder. Yüzülmüş deriler ve çıkartılmış organlar güzel bedenler değil, etin kendi katmanlarında gömülü kargaşalarıdır. Kadınlar doğurganlıklarıyla birçok canlı ya da ölü bedenler yaratırlar. Tam, eksiksiz figür dağılır, beden kendini kalıntılara feda eder. Sanat tarihinde başsız olan yapıtlar, başın üstleneceği rolü bedenin tüm uzuvlarına dağıtır. Açılan örtü, içeriden çıkarılan mahrem et, portredeki ifadenin yerini alır. Antik Yunan'dan beri idealize edilen beden, uğruna ölçüler geliştirilen beden, maddi olan figürasyon, deri ve etle soyutlaştırılmış, imgeye dönüştürülmüş, bu olgu bozguna uğratılmıştır. Oldukça mahrem olan beden derisi soyulmuş et beden- paradoksal bir biçimde kendi konturları içinde çözülür. Hiçbir giysi bu seriye uymaz, uyabilecek tek giysi kefendir! Modern Çağın, son yüzyılların insan kavramı, insan bedenine makine olarak yaklaşan disiplinci bir iktidardır. Amaç bedeni ehlileştirmek, yeteneklerini ekonomik değere dönüştürmektir. Bio-iktidar kavramı Foucault'ya göre iktidarın insan bedenini kuşatma biçiminde meydana gelen bu değişikliğin ürünüdür. 18. Yüzyıldan beri süregelen bu gelişme insan bedenine, cinselliğe, aileye, okula, orduya, fabrikalara, vb. yayılan bir iktidar ağları dizisidir. Bunun için gereken itaatkarlık, beden sözünü ettiğimiz yen disiplinci iktidar tarafından kuşatılmasıyla elde edilir. Fiziksel şiddet olmadan bireyin bedeni ele geçirilir. Çağdaş sanat bugün metropollerde şekillenirken; kapitalist / neokapitalist tüketim toplumunun sorunlarına kendine özgü, daha önce denenmemiş bir görsel dili her sanatçı oluşturmaya, geliştirmeye çalışır. Her sanatçının kavramlarını, malzemelerini, tekniklerini seçme yaklaşımı bir üst dil geliştirmesiyle güçlenir. Cinsiyet, acı, ölüm Mirata'nın meydan okumalarıdır. Onun anlam üretimi; gerçeğe eklenen katı ve travmatik unsurlar bazı işlerinde bir şölen gösterisine dönüşür. ''Örneğin günümüz sanatının aşırı gerçekliğinin ulaştığını iddia ettiği şey, tamda Lacan'ın sözünü ettiği objet a'dır. (Perniola,2015, s.27) Onun aracılığıyla, Gerçek artık travma olarak değil, görkem olarak sökün etmektedir. Küpe takılmış et fotoğrafları, parlak taşlar dizilmiş et dövme aleti, bedenin en mahrem yeri göbekte vulva kasılmaları gibi arada kendini gösteren inci tanesi... Beden otopsisinin yapıldığı çalışmalar, otopsi aletleriyle beraber, operasyon masasında -sergi mekanında- herkesi birinci derece tanık olmaya çağırır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/04/utku-varlik-necati/", "text": "Eğer bu ismin başına Kürt koymazsanız ve de ismini Neco olarak kısaltmazsanız; kimse tanımaz Necati'yi. Akademi'ye girdiğimin hemen ilk yılında tanıştık ve yetmiş yılında, benim bursla Paris'e gidişimle yollarımız ayrıldı. Dostluğumuzun süresi diyelim on yıl ama bu on yılın son üç yılında Neco, yine atölye arkadaşımız ve de onunla aynı kentten; Elazığ'dan Akademi'ye gelen Hale ile evlenmiş ve bir kız çocuk yapmışlardı. Bu evlilikle serseriliğinden taviz vermedi Neco, belki daha çok dağıttı kendini. Dört yıllık Avrupa Bursunu, resim bölümünden eli fırça tutan herkes aldı sonunda, neden Neco buna sırt çevirdi o da bilinmez! Genellikle ülkenin dört bir yanından gelen ve de sınavı kazanan öğrenciler Akademi'ye girdikten bir süre sonra, ortamın sihrinden olacak; hızlı bir değişime uğrarlardı, kurtulma diyelim buna. Öteki okullara benzemeyen bir ortam; sanatçı olmak adına en önemlisi, ilgi alanlarına yönlendiren olanaklar; örneğin bir sinema kulübü kurmuştuk: Klüb Sinema 7, kuruculardan yine Elazığ'lı Sami Şekeroğlu, yıllar sonra Devlet Sinema Enstitüsünü gerçekleştirecekti. Bilinmez bir synergie vardı, kültüre özgü yansımalar hiç bir dönemde olmadığı kadar etkindi, belki Avrupa'nın yaşadığı yeniden doğuşun, kültür adına bize yansımasıydı; zeiggeist zamanın ruhu, olasallıkla tesadüfen yaşadığımız bir ışık kırılmasıydı ve sürdü. Bu yıllar parasızlık yönetirdi bizi; okulda herkes bilirdi, alınan bir lira borç geriye dönmezdi, ona tokat denirdi! Resim bölümü ara konkurlarından biraz para gelse de yine yaşamak için tokat gerekliydi ve Neco bilirdi kime yanaşacağız; kantinde bulamazsak, çaycı Ahmet'in ocağının çevresinde flört edenler, çevirmezlerdi bunu. Bedri Rahmi'ye bile tokat atmıştık, beş lira vermişti ama unutmadı; aldığı mozaik siparişlerinden birinde çalıştığımız günün yevmiye sinden kesmişti bu beş lirayı, kanımca eli çok sıkı olan eşi Eren'nin marifetiydi. Resim satılmayan yıllar, bir tek ressamlığıyla yaşayan Bedri Rahmi, 1958 de Brüksel fuarında Türk pavyonu için yaptığı mozaik pano beğenilince ertesi yıl yine Brüksel'e Nato genel merkezi için bir sipariş almıştı ve sonunda İstanbul'da bir kaç yere mozaik, dekoratif duvar işleri alarak, o yılları para kazanan tek ressamı oldu. Niçin ötekiler bunu düşünemediler o da meçhul! Sanki ölüme yatmıştı kent; Tavukuçmaz'dan aşağıya inerken kimse yoktu ortalıkta, ara sokaklara da göz atıyoruz; her yer kapalı, bu Niyazi de adam oldu; pazar günü çalışmıyor diye mırıldandı Neco, can sıkıntısından karısını dövüyordur evde, bizden daha kötü durumda; Niyazi'yi düşündük güldük! Ana yola çıktığımızda, solda resim malzemesi satan kırtasiyeciye bitişik, yalnız sahanda yumurta yapan Abaza kardeşlerin lokantasından titrek bir ışık geliyordu ama cebimizde bir lira bile yoktu; es geçtik! Karşıya geçip Akademi'ye doğru yürürken, uzakta parkta deniz kıyısında, bankta oturan biri vardı; biraz yaklaştık, Mihail'di, beyaz rus, kayıkçı ve de asil. Çok yaşlanmıştı, nedense uzun süredir görünmüyordu, ölmüş diye düşünüyorduk, demek yanlış! Daha da yakına, çaktırmadan yaklaştık; sanki donmuştu, bu kez gerçekten ölmüştü belki. Bir noktaya gözünü dikmiş, bize bakmadan mırıldandı...- istavrit! Makara geriye sarıyor.. takılmayalım, karnım çok aç, sigara otlanacağımız birini bulalım önce.. dedi Neco, Akademi bahçesine doğru yön verdik. Bahçede de kimse yoktu, heykel bölümünün arkasından rıhtıma geçtik, sahile yakın bir kaç tekne balığa çıkmış, martılar çevresinde demek balık vardı ve Mihail haklıydı gözleriyle balık tutarken istavrit demişti! Bu saatte kimse gelmezdi rıhtıma, zaten pazar. Tekrar ön bahçeye doğru geçerken, heykel bölümünün arka kapısı açıldı; İrfan'la bir bekçi kirli bir plastikle örtülü, ıslak, şişmiş aglomerenin üstünde büyükçe çamur bir maketi kapıdan çıkartmaya çalışıyorlardı; Neco eyvah tam üstüne düştük, saklanalım. Maket o kadar ağırdı ki kapıya sıkıştı kaldı, kaldırmak olanaksız, bekçi yardım için adam aramağa gitti, biz de İrfan'a acıdık, saklandığımız yerden çıktık. İrfan bir kolu omuzuna bağlı, uzun asker kaputunun içinde kayboluyor, iyice zayıflamış, telle tutturulmuş gözlüklerini öteki eliyle çıkarttı ve tekrar taktı..- neredesiniz? Şaşırdık, -buradayız dedi Neco! hani bu konkur için başımın etini yediniz; şimdi kimse yok ortada! İrfan kızmıştı. Biraz haklıydı; Ankara'da sergilenecek ve ödüllendirilecek önemli bir Atatürk anıtı konkuruna katılması için İrfan'ı doldurmuştuk, bu ödüller Akademinin heykel bölümü öğretim üyeleri arasında paylaşıldığı için; ödülün önemine göre ötekilere bir sipariş verilir, örneğin okullara ya da parklara konulacak kendi halinde bir büst! Akademi Heykel Bölümü profesörleri, büyük kentleri içeren Atatürk'e özgü ne yapılacaksa onların yönetimini, konkur ya da devletin ön gördüğü projeleri denetler, jüriyi yine kendilerinden seçer, pay önemliyse sırayla paylaşırlardı. Gerçek bir anıt: büyük boyut bir heykel, bir konkur ellerinden kaçtı; belki bilerek verdiler; Gürdal Duyar'ın Uşak kentine yaptığı Atatürk anıtı. Gürdal'ın umurunda değildi ama çevrede herkes onun önemli bir yontucu olduğunu konuşurdu. Dönüp dolaşıp tüm söylentiler onun kulağına gittiğinde, bunu kanıtlamak için daha da fazla alkole verirdi kendisini; yani bohemin geçerli olduğu yıllar. Bir noterin eşiyle, üçüncü sınıf bir otel odasında basıldığında, gazetelerin birinci sayfasında fotoğrafları çıkmıştı ve de Gürdal'ın meşhur sözüyle: .. aramızda yastık vardı! Yılın sözü oldu bu, kendini daha da popüler etti; işte o sırada açılan Uşak kenti Atatürk anıt projesi konkurunu Gürdal'ın alacağı da başından konuşulmaya başlandı, biz de bunu hızlandırdık; slogan. Atatürk kimsenin monopolünde değildir! ; aldı demiyorum, sonunda verdiler. Öğretim üyesi olmadığı için boş bir atölye bulmak yine profesörlerin onayıyla olacaktı, kanımca artık yorulmuşlardı, o da gerçekleşti ve Gürdal çalışmaya başladı. Neco'yla yüreklendiriyoruz, çalışmasını izliyoruz, akşama doğru getirdiğimiz Güzel Marmara şaraplarıyla sulayıp, tartışmayı uzatarak, anıt ve şehircilik giderek bronzun albenisi, daha uzatarak sanatın anlamı; böylece günler geçti. O sıralarda çektiğimiz bir film nedeniyle heykelin son halini izleyemedik; bir gün merakla atölyeye girdiğimizde ne görelim: devasa bir süliet; pelerini havalarda bir Atatürk, ağzımdan çıkan ilk söz.. Hudini oldu. Neco'yla inanamıyoruz; dik bir figür, pelerinini havalarda, kolu bedeninden çıkıp gidecekmiş gibi. Gürdal ortalıkta yok, gittik şarap aldık, konkura ve Gürdal'a inanan bulduğumuz bir kaç kişiyle anıt- heykele iyice bakacağız! Baktıkca heykel daha da absürtleşiyor, havada uçuşan peleriniyle Atatürk'ün dışında her şey olabileceği, ama asıl parodoks; portre, yüz, büst alışagelmiş somut Atatürk, belki Zati Sungur'un mezarına daha da yakışacağı ve de Uşak'lıların bunu nasıl yorumluyacağı? Sonuçta gördüğümüzden ve de yargılarımızdan kimseye söz etmemek üzere çıktık; biliyorum düşlerime girecekti Huduni! Gürdal konkuru kazandı, heykel bronza döküldü. Hikaye çok uzun ama bu lanetli pazar günü sculptur'ün ülkemizdeki kaderini düşündüm Gürdal'ı anımsarken! Herkes işine gitti, biz de kendi gerçeğimize döndük. Sigarasız ve aç, ön bahçede oturduk belki biri düşer diyoruz ama bu kaçıncıydı; birden aynı anıyı anımsadığımızı düşündüm: Rumelihisarı'nda Perili Köşk'e yerleşmek için yaşadığımız absürt günleri. Varislerinin Mısır'da olması nedeniyle vazgeçtiğimiz köşkten sonra, ermeni kilisesinin genç kültürlü papazının bize teklif ettiği Rumelihisar'ın tepesindeki kilise vakfı tarihi taş binaya yerleşleşmiştik. Önce peyzajın albenisi, kimsenin böyle bir görüntüyü yaşayamayacağı kanısındaydı; bahçedeki Malta Eriği çıldırmıştı, nasıl olurda üç kuruşa bu olağanüstü mekanda oturulur? Bir süre sonra farkına vardık ki sabahları duvara astığımız giysiler sırılsıklam! Arka tepeye yaslanan taş duvar öyle bir rutubet geçiriyor ki sanki bir musluk bağlasan akacak; üç ay dayanıp papaza bildirdik, o da gerçeği biliyordu, kabul etti. Ayrılmadan bir kaç gün önce bir sabah, parasız ve sigarasız; kendimizi kurtarmayı düşünürken, tam seçim günü olduğunu, evden çıkmanın yasak olduğunu bekçiden öğrendik; ne yapabiliriz? Zaman geçmiyor, bir idea-fixe bu, alışkanlıklarında taviz vermek, kabus misali sigarasız kalmak; Neco sürekli .. garson önce bir büyük rakı, meze tepsisini getir.. bir Gaulois sigarası yakalım.. tekrar ediyor ve bu engizisyon akşam üstüne dek sürdü, saat 17 de bitmişti, hemen evden çıktık ama Hasan Avcı'ya hesap takmıştık, tekrar gitsek mi? İskeleye doğru inerken papazla karşılaştık, ben de size geliyordum; düşündük bu üç ay ödediğiniz kirayı size iade edeceğiz, rutubete dayandınız, bizim kabahatimiz ve üç aylık parayı bana verdi. Şaşırmıştık, papaz da şaşırdı birden neden sarardık diye, kısaca anlattım geçen günü ve şimdi mucizeye inanıyorum dedim, teşekkür ettim. -Eski mucizeler de kalmadı, artık öğleden sonra buraya kimse düşmez dedi Neco, -peki ne yapalım? Açlık ve sigarasızlık moralimi iyice sarsmıştı, nedense o gün bu gün pazar günleri benim için de bloody sunday dir. Kalktık tekrar parka doğru yürüdük, Mihail yine aynı yerinde; sonuç kötü olacak, dedim Neco'ya; istavrit bulsak da götürsek, ne para var ne de balıkçı bu mahallede.. Birden yine kısıklarını tutarak gülmeye başladı, gel Abaza'larda yumurta yiyelim! Veresiye vermezler bir de dayak yersin, yok.. gel, istersen Mihail'i de götürelim! Anlamadım Neco ne çeviriyor diye, .. sen bilirsin; bir kez yaptığın espriyi anlamadı, nasıl bakmıştı sana, Abaza'lar Akyazı'da ünlüdür, biliyorsun niçin? Daha ilginç o yıllar ben annemin Abaza asıllı olduğunu bilmiyordum! Abaza kardeşlerin yalnız sahanda yumurta veren mekanına lokanta ya da muhallebici demek biraz güçtü, bir ampulle göz gözü görmezdi; üç masa ve katiyen gülmeyen iki kardeş, onlar da mekanları gibi karanlık. Merak ettim Neco ne çevirecek diye! Öğleden sonra yine kimse yok çevrede, kavga çıkarsa kim kurtaracak? Neco girdi dükkana, ben de kapıda bekliyorum; söylemeyi unuttum bu üç masanın dışında büyükçe bir buzdolabı, içinde bir kaç yoğurt, mutfak arkada gözükmüyor ama kapıdan girince üstü camlı büyükçe bir büro, kasa olarak kullanılıyor ama büronun arkasında devasa gerçek bir kasa var. Devamlı müşterileri olmadığımız için Neco'ya dik dik baktı küçük kardeş, Neco kolundaki saati gösterdi, büyük kardeş geldi ve bu arada Neco saati çıkarttı; iki kardeş saati inceliyorlar; Neco başıyla beni çağırdı, güldüğünü göstermemek için ağzını eliyle kapatıp öksürür gibi yapıyor. Büyük abi saati kasaya koydu, biz de bir masaya oturduk; biliyorum Neco içinden gülüyor, bir eliyle de fıtığını bastırıyor. Yumurta karşılığı emanete verdiği saat, o yıllarda satılan Nacer marka, kolda taşımaktan sararmış gerçekten sahanda iki yumurtaya değer miydi? Yumurtaları yedik, Neco onlardan sigara istedi, nasıl olsa saat karşılığı; asık suratla terslediler ve çıktık. Neco -.. nasıl olsa hesap açtırdık, Mihail'i de gönderelim, dedi parka bakalım dedik, Mikail yok olmuş! Bu kez biz oturduk, denize bakıyoruz, benim canım sıkkın ama Neco hala gülüyor içinden, anlamadım ne çeviriyor? Neco .. Gidip saat kaç, bir sorayım! Biraz önce oradaydık ne saati? Gitti, izliyorum tekrar dükkana girdi, kasadakiyle bir şeyler konuştular, çıktı! Ne çeviriyor bu adam? Saat kaç diye sordum, Abaza kendi saatine baktı üçü on geçiyor dedi, ben de benim saatim kaç diye tekrar ettim, adam içinden küfürler ederek kasayı açtı benim saatime baktı: senin saatin üçü sekiz geçiyor, geri kalmış dedi saatimi tekrar kasaya koydu! Biraz daha dolaştık, sigara arıyoruz, baktık eskici dönmüş, İrfan'ı sorduk, vapur iskelesine nasıl gittiğini anlatırken bize sigara verdi, birden beynim tekrar çalışmaya başladı; eskici yavaştan alıyor -.. bu İrfan bey biraz deli olmasın? Neco .. biraz değil zır deli! Bir süre daha dolaştık, Neco tekrar gülüyor... Gidip saati sorayım dedi! Yahu sen delirdin mi, İrfan'dan beter; inan bana bu bıçaklandığının resmidir! Gitti ben de direğin arkasına saklandım eğer bir kavga olursa! İki dakika sonra Neco gülmekten iki büklüm dışarıya çıktı,; ben kavga oluyor diye koştuğumda arkasından çıkan büyük abi, saati olimpiyatlara özgü bir jestle çok uzaklara gönderdi, sonra Neco'a dönüp; -... sikerim. Senin saatini! Akşam yaklaşmıştı Beyoğlu'na doğru yön verdik."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/13/uzun-ince-bir-yoldayim-asik-veysele-selam-pendik-belediyesi-mehmet-akif-ersoy-kultur-merkezi-sergi-salonu-17-30-mart-2017/", "text": "Günümüzde de bir fenomen olarak adı hala anılan Aşık Veysel, fiziksel engeline rağmen ürettiği şiir, beste ve türkülerinin yanı sıra tutkulu yaşamıyla da ilgi odağı olmakta... Yaşamının sonlandığı 1973 yılına dek dönemin gerek önemli müzisyenleri, fotoğraf sanatçıları, ressamları, yazar, şair ve entelektüelleri tarafından sıklıkla ziyaret edilmiş ve yaşamına dair çeşitli çalışmalar yapılmıştı. Bu isimlerden bazıları Fikret Kızılok, Erkin Koray, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Orhan Peker, Ara Güler, Fikret Otyam ve Ümit Yaşar Oğuzcan'dı. Onu yaşadığı dönem ziyaret eden her sanatçı kendi üretim biçimleri ve anlatımları ile kaydettiler... Bu kayıtlar Büyük Halk Ozanı Aşık Veysel'e hak ettiği değeri kazanmasına bir nebze yardımcı olmuştu. Aşık Veysel, bütün Türkiye için bir müzik insanı, bir halk ozanı olmaktan çok daha başka anlamlar ifade eder. Büyük Ozan, altı yaşından itibaren gözleri görmese de aydınlığı ve umudu içinde yeşertmeyi başardı. İnsanlığın, saflığın ve temizliğin, aşkın ve sevginin, onurun ve bilgeliğin, birliğin ve beraberliğin önemli simgelerinden biri olageldi. Erkan DOĞANAY'ın küratörlüğünde bir araya gelen sanatçılar tıpkı Aşık Veysel'in yaşadığı dönem onu çalışmalarına taşıyan sanatçıların üretimlerinin bir devamıya da o üretimlere eklenerek tarihe geçecek yeni işler eklediler. Ozan, ölüm yıldönümünde sanatçıların yeniden yorumlamalarıyla anılıyor. Bu projede yer alan Sanatçılar, Aşık Veysel'in gören gözleri olarak onun yaşamına bakmaya çalıştılar, şiirlerini ve türkülerini yorumlayarak, kendi anlatım dili ve üretim yöntemleriyle Ozan'ı sanat çalışmalarına taşıyorlar. Güneş ACUR, Taner ALAKUŞ, Mustafa ALBAYRAK, Nurhan ALTAY, Zeliha AKÇAOĞLU, Aytaç ARMAĞAN, Seren Ceren ASYALI, Nezihe Bilen ATEŞ, Ragıp BASMAZÖLMEZ, Fırat BİNGÖL, Turan BÜYÜKKAHRAMAN, Adem BAŞPINAR, Cemil ERGÜN, Bedri Rahmi EYÜBOĞLU, Ergun ÇAĞATAY, Etem ÇALIŞKAN, Özgür DEMİRCİ, Bahri GENÇ, Deniz GÖKDUMAN, Işıl GÜLEÇYÜZ, Ara GÜLER, Erkan GÜLER, Füruzan, Medine IRAK, Hüseyin IŞIK, Serdal KESKİN, Naim SÜLEYMAN OMAK, Bahar OGANER, Ozan OGANER, Halil PETÜK, Abdullah SARIŞEN, Cüneyt TEKİN, Funda İYCE TUNCEL, Demet YALÇINKAYA ve Selahattin YILDIRIM yorumladılar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/14/baskalasim-alanlari-joel-menemse-akademililer-sanat-merkezi-05-nisan-06-mayis-2017/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, Joel Menemşe'nin Başkalaşım Alanı isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen sergide sanatçı insanın içine girdiği metamorfozik durumu, hayvanlarla olan duygusal ve mental benzerlikleri, davranış biçimlerini figürü ön plana alarak anlatmaktadır. Kendine özgü dünyası içinde insanlarla hayvanlar arasında ki düşünce yapısının üzerine giderek çözümlemeler üreten Joel Menemşe hareket ve görünümler üzerinden yüzey araştırmalarına girip, bunu yaparken de resimsel bir dil kullanmıştır. Biçimin, rengin simgesel bir estetikle ortaya çıkışı ve bugüne ait zamanı geri plana atışı ya da yok edişi sanatçının kurgusal düşlerinin yeniden düşünsel biçimlere dönüşmesi olarak görülebilir. Varlık ve yokluk ya da insan ve hayvan arasındaki ince çizginin zaman zaman yok olup tekrar ortaya çıkışı üzerinden anlatıma giren Joel Menemşe'nin insanların ve hayvanların belli bir alana sıkışmış olan hayatlarını sorgulaması bilinmezlikler üzerinden zamanın ruhunu yakaladığının ispatı olarak düşünülebilir. İnsan gibi düşünüp, davranan ve insan gibi yaşayan hayvanların yaşamını resimlerine taşıyan Joel Menemşe'nin dönüşüm ve başkalaşım içine giren yeni insanın metamorfozik durumunu irdeleyen sergisi 6 Mayıs tarihine kadar Akademililer Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/14/cinai-muhabbetler-1-mimar-sinan-guzel-sanatlar-universitesi-22-mart-2017/", "text": "Unutulmuş yazarlar, unutulmuş polisiyeler; polisiyede kurmaca ve teknik, polisiye kurguda karakter yaratmak, suç, şehir ve İstanbul gibi konuların gündeme getirileceği sempozyumda Doğan Hızlan, Celil Oker, Ahmet Ümit, Emrah Serbes, Alper Canıgüz, Hesna Onbaşı, Derviş Şentekin, Verda Pars gibi yazarlarla birlikte, Hilmi Tezgör, Abdullah Uçman, Tülin Ural, Didem Ardalı Büyükarman, Seval Şahin, Banu Öztürk, Zeynep Tüfekçioğlu gibi akademisyenler de konuşmalarıyla katkıda bulunacak. Sempozyum, polisiye edebiyatın duayen araştırmacısı Erol Üyepazarcı'ya ithaf ediliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/14/hatice-dogan-kaygan-zaman-ve-bilinc/", "text": "Bubi, İsmet Doğan, Bedri Baykam, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Mehmet Kavukçu, Sibel Erkan ve aynı zamanda serginin küratörlüğünü üstlenen Melik İskender gibi sanatçıların eserlerinin yer aldığı Kaygan başlıklı sergi, 16 Şubat 22 Mart 2017 tarihleri arasında Sainte Pulcherie Lisesi'nin atölye, sergi ve konferans mekanı Od'A-Ouvroir d'Art'ta izleyicileriyle buluşmayı bekliyor. Sergi, temelde, insanı diğer canlı varlıklardan ayıran en önemli özelliği olan bilinç, bilinçlilik ve bilinç dışı gibi kavramları ele alırken bu kavramlarla yaşadığımız ülkenin geçmişten bugüne yansımaları süren şartları ile bağlantı kurmayı ihmal etmiyor. İnsanın yaşadığı ortamı anlamlandırmasının temel şartı olan bilinç ve bilinçlilik, bir anlamda onun ve aynı zamanda belki de dünyanın lanetidir. İnsani bilincin varlığı ile dünya değişmiştir ve hayata hakim olan döngüler kırılmıştır. Bu anlamda sergideki eserlere baktığımızda bilinçli insanın, çevresini, hayatı, ülkesini ve kendisini anlamlandırma, ifade etme arayışının yansımalarını görmekteyiz. Çok çeşitli disiplinlerde eserler üreten ve yeni dışavurumcu akımın ülkemizdeki en önemli temsilcisi olan Bedri Baykam, sergide Pop Art ile bağlantısı kurulabilecek kolajları ile izleyicisiyle buluşuyor. Hem Türkiye hem de dünya siyasi, kültürel ve sanat tarihinden popüler kültür figürlerini dışavurumcu bir boya anlayışıyla kolajladığı eserlerinde sanatçı, insanın dünyadaki varoluşuyla yarattığı kaos ortamını şiddetli fırça darbeleri, aynı şiddette, aceleyle yazılmış yazılar ve tanıdık yüzler eşliğinde sunuyor. Sergideki yer alan eserleri Baykam'ın sanat yaşamındaki değişik dönemlerini bir arada sunarken sanatçı,4D adını verdiği anlayışla zaman olgusunu da resmin içine katarak, izleyiciye dünya ve sanat tarihinin değişik dönemlerini katmanlar halinde aynı anda duyumsama imkanı sağlıyor. Atık malzemelerle ürettiği kafes tuvalleriyle tanınan Bubi'nin sergideki hayat ağacı heykelleri insanlığın ortak kültürel kodlarına odaklanıyor. Birçok değişik kültürün mitolojisinde evrenle, sonsuz hayatla ve hayatın kutsallığı ile ilişkilendirilen hayat ağacı motifi Bubi'nin heykellerinde daha amorf, düzensiz ve yıpranmış bir durumda karşımıza çıkıyor. Genellikle gökyüzüne dağılan dalları ile yeraltında yayılan kökleri bir arada gösterilen hayat ağacı imgesi Bubi'nin heykellerinde köksüz ve belli bir yöne düzensiz biçimde eğilimli olarak gösteriliyor. Bu, bir bozulmuş düzen göstergesi olabileceği gibi insanoğlunun geldiği noktada eskisinden çok daha güvensiz ve kontrolsüz biçimde ilerleyişini ifade ediyor olabilir. Kavramsal sanatın ülkemizdeki önemli isimlerinden olan İsmet Doğan sergiye dış bükey aynalar kullanarak izleyiciye eserle bütünleşme ve eserin perspektifinden kendisine ve resim mekanına bakma imkanı sunuyor. Dışbükey ayna kullanarak gerçeklik ve espas ile oynayan sanatçı ayna üzerine yerleştirdiği kanı hatırlatan biçim ile dış dünya ve beden arasında bağlantı kuruyor. Bedenin içindeki kan ve bedenin dışındaki dünya, bilinçli ve bilinçsiz algı arasındaki zıtlıkla buluşuyor. Eserlerinde sıklıkla harflere ve kelimelere yer veren sanatçı, ölü bir güveyle birlikte moth kelimesini yerleştirdiği eserinde, güvenin bilincimizdeki yiyip bitiren yok eden imajını güve kelimesi ve güvenin kendisi ile birlikte güçlendirerek kültürel değişimlere ve yıkımlara gönderme yapıyor. Benzer olarak, parçalanmış bir kelebeği kullandığı eserinde ve kırık bir sandalyenin parçalarını sağlam bir sandalye fotoğrafıyla kullanarak Joseph Kosuth'un Bir ve Üç Sandalye isimli göstergeler ve gösterdiklerine gönderme yapan kavramsal işiyle bağlantı kuruyor ve yenilenmeyi, değişimi simgeleyen kelebeği ve durağanlığı, dinlenmeyi ve yerinde kalmayı simgeleyen sandalyeyi parçalayarak, aynı yıkıma ve değişime başka bir yönden bakıyor. Benzer şekilde, işlevsizleştirilmiş gündelik nesneleri ile sergide yer alan ülkemizin önde gelen karikatürist sanatçılarından Gürbüz Doğan Ekşioğlu, sürrealist göndermelerle kavramsal işler üretiyor. Sanatçının Biz ayrılamayız başlıklı birbirine bağlı kırmızı sandalyelerine baktığımızda, gündelik işlevinden ayrılmış, yaratılma sebebini meydana getiremeyecek, oturmanın mümkün olmadığı nesneleri görüyoruz. Nesneler birlikte ve dengede olmalarına rağmen ayrıldıklarında aynı parçaları paylaştıkları için yarım kalma tehlikesi ile karşı karşıyalar, ayrılmalarının ya da birlikte olmalarının bir anlamı yok çünkü her iki durumda da işlevlerini ve var oluş sebeplerini yerine getiremeyecek durumdalar. Eser hem insan ilişkileri hem de daha büyük pencereden bakıldığında kültürel ve siyasi ilişkilerle bağlantılı olarak okunabilir. Zamanı öğrenmenin mümkün olmadığı bir saat imgesinin kullanıldığı Geçen Zaman, Kalan Zaman başlıklı eserinde ise insanın bilincinde biriktirdiği ve ellerinden kayıp giden, geçirdiği tüm zamanın üzerinde bıraktığı tortuyu saatin içinde birikmiş sayılarla ifade ettiği düşünülebilir. Sibel Erkan da zaman kavramını ve insan üzerindeki değiştirici, yıkıcı kaygan etkisini soyut bir biçimde tuvallerinde ifade etmektedir. Saat imgesini zamanı sembolize edecek şekilde kullanan sanatçı, renk ve boşluk kullanımı ile zamanın ve zamansızlığın mekanın ve mekansızlığın arasındaki muğlaklığı izleyiciye hissettirmektedir. Boşlukta asılı kalan ve farklı zamanlara ait olduğu hissini uyandıran görüntüleri üst üste bindirdiği dağılan biçimlerle fiziki dünyanın kuralları dışında varlığını sürdüren bilincimizin zamanın kaygan zemininde hareketini hissettirmektedir. İnsanın boşluk korkusu yüzünden başladığı sanat hayatındaki ilk primitif üretimlerini, mağara resimlerini hatırlatan ve yine boşlukta bilinçsizce hareket ediyor gibi görünen figürleri ile Melik İskender, insan bilincinin hayatı ve bulunduğu dünyayı anlamlandırmakta bulduğu yollardan biri olan yazı ile bu anlamı güçlendirir. Eserlerinde rengi genellikle sembolik bir anlam yükleyerek kullanan İskender, resimde dördüncü boyut arayışıyla birlikte, özellikle ölüm temasına vurgu yapmaktadır. Var oluşundan itibaren doğa ile amansız bir mücadeleye mahkum olmuş insanın doğa karşısındaki çaresizliği, ancak zıt olarak onu değiştirme, dönüştürme gücünü bilinci yardımı ile keşfetmesi ve insanın iç ve dış dünyada huzur arayışından ilham alan Mehmet Kavukcu, sergide Fırtına ile Yaşamak başlıklı performans-video eseriyle yer alıyor. Videoda doğanın kendi düzeni içerisinde fırtına etkisiyle hareket eden ağaç görüntüsünün insan müdahalesi ile değişimi gözler önüne seriliyor. Üçleme halindeki performans videosu; Fırtınaya Durmak, Renkli Fırtına ve Fırtına Sessizliği bölümlerinden oluşuyor. İlk videoda yalın halde, fırtına ağaç ve üzerine giydirilen sentetik malzemenin ilişkisi gösterilirken, ikinci bölümde sanatçının boyalarla birlikte bu sade görüntüye müdahalesi söz konusu. Son bölümde ise fırtına dindikten sonra ortaya çıkan doğanın sessizliği ile huzuru arayan sanatçının görüntüsünü izlemekteyiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/14/kissing-the-sun-ayline-olukman-massey-lyuben-gallery-march-17-april-29-2017/", "text": "Massey Lyuben Gallery is pleased to present Kissing The Sun, a solo exhibition of paintings by Ayline Olukman. This is the artist's first solo show with the gallery. The paintings in this exhibit embody a celebration and nostalgia for the ephemerality of summer how fragile, how precious the relationship between what we feel and the elements. The air glitters and time dilates, full of promise, with equal parts anticipation and languor. The sensation of water enveloping the body and the heaviness of the air slide us into a relaxed apathy, an exchange and fusion of elements sating and stoking desire at the same time. During summer, I often have a feeling of melancholy, like I was a spectator of my own life, as if I were watching moments of poetic insouciance from a distance. These works become the perception of time. Kissing the sun: whereby ordinary subjects take on new dimensions at their glimmering apogee, symbolizing a myth of eternal youth. Ayline Olukman was born in Strasbourg, France and graduated with an MFA from L'Ecole des Arts Decoratifs in Strasbourg in 2005. The artist travelled extensively for several years and now works and resides in Brooklyn NY. After graduating from ESAD, Olukman was offered her first solo exhibition at Gallery Bertrand Gillig, Strasbourg. Since then the artist has exhibited her work in Paris, Strasbourg, Istanbul, Miami, and New York. The artist's work has been auctioned numerous times at leading auction houses including Christie's and Sotheby's. Olukman also participated in St'art Art fair, Strasbourg since 2012; Istanbul's CI Art Fair from 2012 to 2015; Scope Art Fair New York, in 2014 and Basel in June 2012; and Art Shanghai through the Licorn Asia, in 2008."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/16/kursat-samil-sahin-basucumda-umut-bocekleri-profil-ayarlari-sergisi/", "text": "Ressamın 'değişim' pratiğini yaşamı boyunca -odağını kaybetmeden- sanatının bir parçası haline getirmesi anlamlıdır. Yol alan yaşam tecrübeleri, toplumsal yapı ve birey dünyasındaki değişimlere içerik-teknik bakımdan ayak uyduran belki de gelişimini bu nedenselliklere bağlı olarak temellendiren resim, ressamın sanatına uyum sağlayan bir karşılama biçimi ile anlam kazanır. Ancak ressamın değişimlere uyum sağlarken odağına yerleştirdiği poetik duruşun sağlamlığı da önemlidir. Bir ressamın değişim hikayesinde ilk resimleri ile son resimleri arasında anlamsal bir bağ ya da bu resimlerin ortaya çıkışında arka planda kalan nedensellikler değişmemişse, olgunlaşma yolunda atılan adımlar olarak okunabilirse 'değişim' pratiğinin, sürecinin sanat tarihine de katkı sunma olasılığı yüksektir. Resim dünyasının içine 1995 yılında akademik eğitim almaya başlayarak giren Ferhunde K. ÖNER'in odağını kaydırmadan sürdürdüğü bir olgunlaşma süreci vardır. Renklerin armonisi, ruhu ve ahengine, kompozisyonların çok anlamlılığına dair pek çok tecrübeyi kazandığı soyut figüratif çalışmalarla başladığı bu serüvenin şimdiki durağı Profil Ayarları sergisidir. Başlangıçtan bugüne uzanan süreç boyunca disiplinlerarası etkileşime daima önem veren sanatçının tuvallerinde müzik, edebiyat, tarih, felsefe geçmiş-şimdi-gelecek düzleminde gezinmiştir.2000'li yılların başından itibaren resimdeki değişime ayak uyduran sanatçının tuvallerinde malzeme zenginliği dikkat çeker. Sanatçı bu malzemeleri disiplinlerarasılığı önemseyen anlamsal arka plana uyumlu olduğu sürece kullanmaktan çekinmez. Edebiyatın, müziğin ve elbette resmin yarattığı çok anlamlılığı destekleyen üç boyutlu malzemeler artık yerleşmiştir, tuvallerine. Sanattan daha güçlü ve kucaklayıcı bir dünya görüşü ya da ideolojinin varlığına inanmayan K. ÖNER'e göre sanatın kendisi kadar güçlü bir dünya görüşü yoktur. Bu yüzden sanatçının başka aidiyetlere ihtiyacı yoktur. Bu nedenle insana ulaşan insani değerlerin altını çizebilen bir sanat anlayışını da şiar edinmiştir. Politize olmadan topluma dair hassasiyetleri renklendiren sanatçı ancak renklerin kattığı anlamlarla savaşa karşı durur; kadının var oluşunu ve var oluşundaki yaraların izlerini gösterir ya da kent insanının kaybettiği değerleri tuvallerinde ona hatırlatır. Profil Ayarları sergisi sanatçının kişisel tarihinde önemli bir yere sahip. Bu sergideki işleriyle kendi değişiminin geldiği noktayı gördüğünü, değişim serüveninde odağını kaydırmadan olgunlaşmaya başladığını düşünüyorum. Belki de bu sergiyle renk armonisinden, çok anlamlılık yaratma isteğinden, müzikten, tarihten koparak resim yapamayacağını ve daima 'heyecanla resim yapmanın dünyayı büyüyle dönüştürmeye'benzediğini düşünmüştür. Serginin sanatçının kişisel tarihindeki yeri kadar izleyici açısından hangi noktaları imlediği de önemlidir. Sergide izleyicisiyle birkaç temel noktada buluşmak isteyen sanatçı, bütün bir kompozisyonun içinde çok katmanlı bir yapılanma sunar. Bu katmanlardan birincisi gerçekliğin keşfindeki aynılaşmanın eleştirisiyken ikincisi bu gerçekliği yeniden keşfetmek için estetik öneriler sunmaktır. Serginin bir diğer katmanı da bu anlamsal yapılanmayı tamamlayan malzeme kullanımının varlığıdır. Resimdeki salt gerçekçi yaklaşımların çok anlamlılığı sekteye uğratabileceğini düşünen sanatçı, bu kırılmayı tuvallerinde yaşamak istemediğinden olsa gerek soyut yaklaşımla gerçeği öznel tarafıyla algılamak gibi iki tercih arasında bir sorumluluk ve zorunluluk hissetmeden rahatça gezinmiştir, hep. Bu gezintileri sonlandıran asıl keşif portreler olmuştur. Portreler, gerçekliğin öznel tarafı ile soyut yaklaşımlarını bir araya getiren bir çekim gücüne sahiptir. Soyut anlayışın kavramsal zemini portreler üzerinden de oturtulabilir. Gerçekçi yaklaşımlara da yine portreler aracılığıyla yakınlaşılabilir. Soyuttan soyutlamaya; gerçekçilikten gerçekliğe giden yolların kesiştiği yerde duran portreler, günümüz insanının sunduğu ezber dökümanlarla -belki de hüzünlü portrelerle- birleşince bu serginin anlamsal altyapısı da ortaya çıkmış olur. Toplumdan bireye ulaşılabileceği gibi bireyden de topluma varılabilir. Bireyin toplumla biat, inkar, aşma, bozma, yorumlama, kendine dön me, uyum sağlama vb. unsurlar üzerinden kurduğu ilişkinin tarihsel boyutu da vardır. Bu tarihselliğin elbette estetik hafızada da önemli bir yeri vardır. Bu bakımdan sanatta ve yaşamda insanın kendine dönme eğilimlerinin tarih boyunca benzer yanları olmuştur. Otoportreler bu eğilimlerin en görünür halleridir. Sanatla yaşam arasındaki sınırların kalkmaya başladığı son dönemlerde birey selfilerle otoportre güncellemesi yapmaktadır, aslında. Selfie çekimlerinin kendine dönme ve öznel gerçekliği bulma yolunda atılan adımlardan biri olduğunu kabullenmek gerek. Ancak bir taraftan fotoğrafın getirdiği öznel olduğu kadar sıradan gerçekçi tavır diğer taraftan selfie çekerek kendini yalnızca'öteki' kadar ve 'öteki' gibi tanıyan birey, gerçekliğe kendisi için yarattığı ve çoğunlukla yalnızca kendisinin inandığı dünyanın penceresinden baktığını zannederek sıradanlaşır. Bu sıradanlık o kadar yaygınlaşmıştır ki bulaşıcı olmasa da bir zamanlar her çocuğun maruz kaldığı hastalıklara benzer. Bu ikinci el yaşam biçimi ve/veya hastalık, insanın büyük bir yanılgının ezberinde sıkışması anlamına gelir. Bireyin kendisine ait bu gerçeklik ezberden ve aynılaşmış görüntüler üzerinden gösterilmeye başlandığı için öznel gerçekliğin sınırları kalkmıştır. Sanatçının 'ekosunu arayan ya da havarilerini yaratmak isteyenlere benzettiği bireyler ve bireylerin ezber tavırları, Profil Ayarları sergisinde önemli bir yere sahiptir. Resmimdeki böcek metaforu da bireylerin bir gün bu aynılaşmanın farkına varıp sıradanlaşamaya, yabancılaşma yaşayarak tepki vereceğine dair beklentimi imler. Öyle bir dünya düzeni var ki yabancılaşma biçiminde dahi farkındalık beklentisine sürüklüyor, insanı. Resmimdeki böcek benim için 'kafka esketki'nin yarattığı bir 'umut' aslında, ters metafor... Benim üç boyutlu hologramlarımın ardına gizlediğim umut böceklerim, insan belki bir gün kendine döner, kendini keşfeder diye gezinir resmimde. Bu nedenle son dönemlerde ısrarla üzerinde durduğum, bir köşesinden kasıtlı olarak gerçekten uzaklaştırdığım selfie-profil çalışmalarım da günümüz insanı ile ilgidir, aslında. Bu sözler sanatçının dünyasına girmek için pek çok ipucunu barındırır: Diğer sanatlardan beslenen, toplumcu hassasiyetleri olan ve bu hassasiyetleri resmin engin dünyasından ve estetiğinden haykırmak isteyen, umutlu bir dünya yaratan K. Öner'in sanatı yine sanattan beslenmektedir. Sanatçı, öznel gerçekliği aramanın 'bir çocuk masalı okumakla, kimsenin dokunamadığı büyülü geçmişi hatırlamakla belki 'şimdi'nin sonsuz ve sınırsız akışına büyülü geçmişi dahil etmeyle aşkla, bir kitapla, dostla, bakışla, yalnızlıkla'mümkün kılınabileceğini vurgulayıp kendi gerçekliğini şiirle bulmaya çalıştığını gösteriyor, sergide. Profil Ayarları insanın kendi gerçekliğini yeniden keşfetmesi için çağrıda bulunuyor. Sergiye ve sanatçısına göre insan, kendi gerçeğini hala bulabilir. Sanatçı kendi gerçekliğini şiirin şimdiyi, geçmişi sonsuzlaştıran büyülü yanıyla arıyor ki bu arayış serginin ikinci katmanını ortaya çıkarıyor. Bu çağrıyı kendi resmine şiirleri ortak ederek, belki de şiirlere resimleriniortak yaparak, başka estet güzellikleri resimlerinde kutsayarak yapıyor... Resimlerimin kavramsal ve duygusal bir ön hazırlık süreci olmuştur, daima. Önce zihnimde yaptığım resimlerimin düşünce tohumları zihnime düştüğü anda yanımda edebiyat ve müzik gibi ortaklarım olur, çoğu zaman. Sergideki bazı resimlerimin ortakları da şiirdir. Örneğin Baki Ayhan T.'nin Erkek Berberi Kadın adlı şiirinde hatırlama mucizesi ile dönülen çocukluğun yarattığı atmosfer ve bu atmosferi algılama biçiminin normları yıkıcı etkisi, gerçek- hayal- hatırlama arasında sıkışmış estetik duruşundan etkilendim. Bu şiirde çocukluğun yarattığı büyülü atmosferin ahengini cinsellik, masumiyet ve masumiyetin bozulması, aşk, körlük, cehennem gibi -benim her birini duygu olarak anlamlandırdığım- pek çok nüans var. Bu nüansları estetize ederken imge ve imajın imalı gücüne dayanmış, Baki Ayhan. Şiirin dayandığı imaj ve imge gücünün ancak resmin görsel gücüyle görünür olabileceğini düşündüm. Bir yönüyle bende çok güçlü ve etkili izler bırakan bu şiiri resmimle tamamladım, belki de şiirin yaratma sürecine dahil oldum. Sözleriyle sergideki resim-şiir ilişkisinin anlamsal derinliğini de açıklamış oluyor. Bu açıklama sergide resmini yaptığı doğrusu şairleriyle yeniden yazdığı şiirlerin varlığı ile bütünleşiyor. Sergide Turgut Uyar'ın Yaralı Olduğunu Sanan Birisinin Hüznüne Gazel, Emel Koşar'ın Rüya Şiir Edip Cansever'in Çağrılmayan Yakup ve Seçemiyordum İyi adlı şiirlerinin de sanatçının dünyasından geçerek yeniden üretildiği görülebilir. Farklı sanat alanlarının yarattığı ortak 'duyuş'u resimlerimde birleştirmeye çalıştığım için farklı malzemeleri kullanmaktan da çekinmedim. diyen sanatçının 2000'li yıllardan itibaren resimlerinde kullandığı malzemeleri zenginleştirerek üç boyutlu ve evrensel temalı tuvalleri tercih etmesinin nedenlerinden biri boyutların altına katmanlı olarak yerleştirmek istediği anlam derinliğini ve çokluğunu sezdirmekse diğeri bu sürecin sosyolojik boyutunu, buna bağlı olarak değişen toplum-değişen sanat ve sanatsal ifade biçimlerini estetik tecrübeye dönüştürme isteğiyle ilgilidir. Bu nedensellikler biraz da günümüz resminde var olan bir gerçekliğin sonucu olarak doğmuştur. Günümüz resim sanatı belki de kavramsal sanata yakınlaşmasının sonucu olarak malzeme kullanımını önemsemektedir. Bu yakınlaşma, kullanılan teknikle kompozisyonun uyumunu bozan, zedeleyen bir kopukluğun da ortaya çıkmasına yol açmaktadır. K. Öner'in kullandığı malzeme ve tercih ettiği teknikler, malzeme-teknik-kompozisyon arasındaki uyumun bozulmasına yol açmaz; aksine bütünleşmesini sağlar. 10 Nisan 2017'ye kadar Ankara'da Kent Sanat Galerisi'nde gezilebilecek sergi, izleyiciyi öznel gerçekliği yeniden keşfetmeye, şiirle resmin eşsiz bütünleşmesine çağırıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/18/utku-varlik-ortodoksluklar-1/", "text": "Blog yazılarımda sürekli değindiğim Sanatın Manupulationnu içeriğini, daha da özetleyerek, yeniden yayına başlayan EDEBİYATİST dergisinin ocak-şubat sayısında, Ordodoksluklar köşemde yazdım. Giderek tavsamaya başlayan ama ekonomik üçkağıttan hiç bir taviz vermeyen Çağdaş Sanata yeniden bir bakış. Sanki Ece Ayhan'ın şiirindeki absürt'ü yaşıyor sanat; ama hangi sanat diye sorarsanız; MODERN sözcüğünün tersyüz ettiği, görsele özgü tüm anlatımı içeren PLASTİK SANATLAR konumuna geliyoruz. 7Önce 19. yüzyıla özgü, insana dair bir can sıkıntısından kaynaklanan bir baş kaldırma diyebiliriz; öteki yüzyıl, iki büyük harbin yıkıntılarından doğmuş bir bunalımın dışa vuruşu! Bugün geldiğimiz yer; insandan çıkan her şey sanat, herkes sanatçı olabilir; sanat anlamsız da olsa ona bir kulp takarız, giderek ekol olur ve bir varoluş kazanır, alınır satılır giderek değer sistemiyle bir yatırım kazanır. İşte günümüze uzanan plastik Sanatların kısa bir kuram ve kuralları! Akademik resim'e karşı tavır ve onu eleştirisi, resmin içeriğinden daha çok tekniği dışlamak adına; bir olguyu tersyüz etmek, figürü silmek, sonuçta abstre ye uzanan başka bir kavga. 1910 yılında Roland Dorgeles adında bir ressam, bir dostunun eşeğinin kuyruğuna fırça bağlayarak, resmi tanıkların kontrolünde yaptırdığı abstre pentür: Adriyatik'de batan güneş, Baroni takma adıyla ünlü bir salonda sergilenip, iyi eleştiriler alarak satılınca; ressamın yazdığı anarşist manifestasyon okunuyor ve eşek ünlü bir ressam oluyor. Manifestasyonda ileriye dönük bazı gerçekler söyleniyor; örneğin bazı etkenlerin sanatı amacından saptırması gibi. Ne yazık bu 21. yüzyılda gerçekleşti! Sanat tarihi, tüm bu muzipliklerden öte, pentürü kendi yolundan saptıran asıl faktörlerin hiç bir zaman farkına varmadı; genellikle sanat tarihçilerin ya da pentür adına uzman geçinenlerin naif liği, sanatı yönetenlerin asıl başkaları olduğu, bu paraya dönük oyunun MODERN etiketiyle müzeler kadar uzanan serüveni; nemene bir pentürü, onun ressamlarını tarihe yazarken, onları yargılamamızın gereksiz olduğunu bu nedenle öğrendik. Örneğin tabudur Picasso; nedense onun dokunulmazlığı yazılmıştır alnımıza! 1. dünya harbinin bunalımında, Şair Tristan Tzara'nın adını koyduğu Dadaizm, biraz dalga geçmek adına, belki de sıkıntının getirdiği bir karşı oluş, sanat tarihinin yolunu değiştirecektir. Çok ilginç; öncelikle şair ve yazarların bir manifestosu olması gerekirken, virus yalnız görsel sanatları etkiledi, uzun süredir ressam olarak ne yapacağını iyi kestiremiyen Marcel Duchamp'ın ready-made tanımınıyla bir objeyi alıp sergilemek: örneğin erkek tuvaletini URİNOİR sanat eseri olarak koyduğunda önce herkes şaşırdı ama bir süre sonra bu obje müzeye girecekti. Dada ile açılan kapı, CONCEPTUEL'e uzanmadan önce pentür'ün kabuk değiştirmesini izledik ve 2. dünya savaşı sonrası Amerika'nın soğuk harpte silah olarak nasıl kullandığından haberimiz yoktu! The Independent gazetesinin açıklamasıyla; emekli bir CIA ajanının deşifre ettiği ABSTRE resmin, nasıl propaganda yoluyla Rusya'ya karşı, soğuk harp süresince kullanıldığıydı. Eski CIA ajanı Donald Jameson' da anlatıyor bunu; harp sonrası Amerikan soyut dışavurumcu ekolünün en önemli isimleri; Jackson Pollock, Robert Motherwell, Willem de Kooning ve Marc Rothko, 20 yıl, soğuk harp boyunca, CIA tarafından büyük sanatçı olarak dünyaya tanıtılmışlardır. Daha doğrusu Amerikan gizli servisi bu ressamlar için harp sonrası 1947'den itibaren Farfield Foundation aracılığıyla Yeni Amerikan Pentürü sergisiyle başlayan promotion giderek İngiltere' de Tate Galllery daha sonra da Museum of Modern Art New York' da müzeleşmiştir ki bu müzenin kurucularından Nelson Rockefeller'in annesinin de CIA ile çok yakın ilişkileri bilinir. Çok ilginç 1972 yılında Londra'da The Times, Michael Sonnabend'in bir CIA ajanı olduğunu iddia etmişti. Öncelikle eşi İleana Schapira 1932 de Leo Castelli'yle evleniyor Bükreş'te, 1940'larda New York'a yerleşiyorlar. İşte bu yıllar açtıkları galeriyle bugün yapılan sanatın projesi çizilmeye başlıyor. 1950 de Castelli'den boşanan İlenea, bu kez ressam John D. Greham'la ikinci evliliğini yapıyor. Greham'ın yakın arkadaşları Pollock, de Kooning, Archile Gorky. O yıllar Castelli Paris'de bir galeri açıyor ve kısa bir süre sonra tekrar New York'a dönüyor çünkü sanat merkezi yukarıdaki anlattığım nedenlerle bu tarafa kaymış durumda. 1959 da İleana üçüncü evliliğini Michael Sonneband 'la yapıyor, uzun süredir birbirlerini tanıyorlardı ve de The Times'ın savını kanıtlayan çok somut deliller var bu evlilikte, Çift kısa bir süre sonra Paris'te bir galeri açıp, yeni isimler tanıtıyorlar; Andy Warhol, Roy Lichtenstein vs. Castelli'iyle birlikte önemli bir üçgen oluşturuyorlar. 20 yüzyıl sanat tarihinin yazılması sürüyor, 1971 de SoHo ve Paris'te yeni açılan galerilerinde conceptuel adına başlayan heppining, instalattion vs. yeni arayışlar, yani 21. yüzyılı yönetecek tüm akımlar sergileniyor. Unutmamak gerekir; Paris'teki galeriyi Sarkis yönetiyordu o yıllar, 1970 yılları, birçok açılışta bulundum, sonuçta o da payını aldı bu Conceptuel'den Ortaya sürülen yeni sanatçılar: Gilbert & George, Jeff Koons, Chiristo, Baselitz, Jannis Kounalis Broadway 'deki galeride pazarlanıyor ve de kısa bir süre sonra bu pazara Charles Saathci katılıyor. 2007 de İleana Sonnabende'in ölümüyle milyarları bulan bir servet ve geriye CIA'nın yardımlarıyla yazılan bir sanat tarihi kalıyor. Geçen gün Sotheby's' de ünlü İngiliz güncel sanatçı Emin Tracy'nin my bed yatağının 2.8 milyon Euro'ya satıldı; ne bileyim, daha önce... bizimle dalga geçiyorlar diye yazmıştım ve de sürekli anlatıyorum tanık olduğum, izlediğim bu Contemporary Sirkini, sanatı yöneten lobilerin hiç bir kompleks gütmeden yaptıkları bu provokasyonlar, uluslararası düzeyde bir histeri! Örneğin Charles Saatchi 1991 yılında 180.000 Euro'ya almış bu yatağı; daha sonra milyarder François Pinot'ya 1,5 milyon'a satmış, Pinot da sahibi olduğu Sotheby's de 2,8 milyon'a satıyor. Emin Tracy ise: ... çok üzgünüm; bilmiyorum nereye gidecek, korkutucu bilememek, kalbimde saklıyorum ve çok seviyorum.. diyerek çiviyi çakıyor. Bu yatağı görmeyenlere kısaca açıklarsak; gerçekten kendi yatağı, aşk yapmaktan yorgun bir yatak, altında üstünde votka şişeleri, İngiliz kaputları, sigara izmaritler, aybaşı bezleri; aklınıza gelebilecek her şey! Belki bilmiyorsunuz batıda, bu satışlardan sanatçı da %3 cebine koyar. İçeriğini kavramak için fazla bilge olmak gerekmediği için ve de fantasmatique objeler, Freude'in konumunda fetişist objelere arzu ki kanımca bir Arap ya da Çin'li milyarderin koleksiyonuna gitmiş olabilir. Bugün sanatı nasıl değerlendirdiğimizi tartışabiliriz ama başlangıçta bu sanatçıya, saygıdeğer Turner'in adı konmuş bir ödülü vermelerini ne yazık anlayamayız! Contemporary güçlerinin sanatın anlamını nasıl tersyüz ettiğinin en somut kanıtıdır bu. Daha sonra yaptığı instalationlar; kendini sergilemenin ya da çözmenin endişelerini, seks'e özgü sapıtansını örneğin içinde yattığı tüm erkeklerin isimlerinin kullanılmış kaputların sergilendiği kamp çadırı: Ne yazık koleksiyonerin evinde çıkan yangında yok olmuş. Erken yıllarda gelip çadırını kurduğu Kaş'da rastladığı ve de giderek uzun yıllar özellikle onun için geldiği bir Türk çobanın anısı da çadırla birlikte sanat tarihinden siliniyor. Artık 50 yaşlarına gelmiş Tracy'nin ilgi alanında değil belki; Baudlaire'in şiiri Sarah da çizdiği; öpüşmekten çarpılmış dudakları, aşk yapmaktan yorgun bedeninde kalan son gücünü, hala üstünden para kazanmayı amaçlayan Charles Saatch'ye satıyor. Gerçekte bunları anlatmaktaki amacım: bir gün paraya dönük bu şamata bittiğinde, önce yataklar sonra da tüm süprüntü, modern müzelerden, koleksiyonlardan çöpe gidecek; Leo Castelli söylemişti bunu. Artık recyclage bile olamayacak çağdaş sanat, bence ileriye dönük bir kurgu olmak üzere. Biriken artık paranın güya yatırıma dönük koleksiyon hırsı ve de depolardan bile taşan birikim, kullanılan malzemenin kendini yok etmesi, devasa boyutların mekandan taşmasıyla yaşanacak bir sunami, işte ileriye dönük karabasanlardan belki en önemsiz olanı, Sosyal- politik bir kaos yaşadığımız şu günlerde bana bir kurgu-filminin senaryosunu anımsatıyor! Harplerden, göçlerden, açlıklardan, politik çıkmazlardan, diktatörlerden vs. değil, çünkü insan daha beterini yaşadı, umut edilgendir, devran değişir hepsi geçer, moral kendini yeniler; başka bilinçli kavgalara hazırlar kendini insan. Bence en büyük sapmaların, o bir türlü tarif edemediğimiz, elimizi kaldıramadığımız başka bir syndromeda sanal bir para gücü; bir yandan karanlık inançları örgütlerken öbür yandan bize olmadık enayilikleri sanat diye yutturuyor. Paralarıyla kompleks gideren, kendilerini odak noktası yapanlara sözüm. Biz dıştan yönetilen bir ülke olduğumuz için, tüm bu batıda yapılanın bize uygulanması, belki ötekilerden daha ciddiye alınmasıdır. Nedeni: yine sanatın efsunu; önemli bankaların, milyarderlerin conceptuel'e açılımı diyebiliriz. Onlar karar veriyor neyin sanat olup olmadığına! Beyoğlu'nda açılan Kavramsal Sanat Merkezlerinin; yapıla yapıla suyu çıkmış, bıktırıcı anlamsızlıklar, hiç bir işe yaramayacak genellikle İngilizce başlıklı ukalalıklar; sokağın sürekli akan amaçsız kalabalığıyla bağdaşmayacak bir anglo-saxon kompleksinin üst düzeyde bir dışa vuruşu, kendini anlayamamanın ışıklı bir vitrini. SALT'ın varoluşuna dönersek; sırtını ünlü bir bankaya dayamış, amaç conceptuel sanatın bir şamatası, derinlemesine bir envanteri, farklı disiplinlerin kesişim noktaları, aralarındaki boşluklardan yeni düşüncelerin oluşması! Ama kime bütün bunlar? Size şunu soruyorum: bu 25 yılda batının kötü taklitlerini, kavramcı sanat etiketiyle bıkmadan, usanmadan gözümüze sokanların, bununla sanata müdahale edenlerin, amaçlarının ne olduğunu merak ediyorum. Sokağın farkında değiller mi? Ama bu kendiliğinden oluşmuyor, bu çöküş, çağların belli dönümlerinde insana dair paradoksal bir moral düşüşüdür. Yalnız plastik sanatlara dokunuyorsa bunu genelleştiremeyiz ama tüm bu çirkinliğin resmi olarak ileriye dönük müzeleşmesi, paraya dönüşmesi, yapıtlaşması, bir öngörü olarak hiç bir perspektife sığmıyor. Ne yazık ona uzanacak elimiz yok; kendini bu kez CONTEMPORARY olarak doğruluyor; sanat nasıl yapılıyorsa öyle, kabulümüz; amaç zengin sınıfını sanata yöneltmek, yeni koleksiyonerler bulmak! Bu tarafta geriye dönük hiç bir dialektik dönüşüm olamaz. Günümüz sanatı modernlik fenomeninin arkasına sığınmış bir kabustur, geçicidir ama geriye kalacaklar daha da önemli bence; geriye bir syndrome kalacak, syndrom BURN OUT."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/21/serap-emmungil-karamanoglu-rahati-kacan-agac/", "text": "1962'de Iğdır'da doğan,2006'dan beri Ankara'da yaşayan ve çalışmalarını burada sürdüren Cebrail Ötgün'ün resim serüveninde, ağaç imgesi, resimlerin neredeyse hiç vazgeçilmeyen temel elemanlarından biridir. Sanatçı, on yıl öncesinden günümüze, resimlerini birkaç başlık altında seriler halinde üretmektedir. Ağaç Olduk, Kaos Ganimetleri ve önceleri Travma Günlükleri olarak başlayıp Kabuk adıyla devam ettirdiği resim serileri, ağaç imgesinin, hem biçim hem anlam bakımından geçirdiği dönüşümleri ve sanatçının resim serüvenini izlemek açısından önemlidir. Ağaç Olduk serisinde yer alan ağaç; herkesçe tanınabilen, kuru, yoksunluğa işaret eden, doğadan alınıp resim yüzeyine aktarılırken mekanından koparılmış etkiye sahip bir imgedir. Kaos Ganimetlerinde ağaç, biçimsel düzen olarak her şeye rağmen bir bütünlük arz eden, daha çok soyutlanmış biçimlerden yola çıkılmışve biçim duygusuyla kotarılmış bir ağaca dönüşür. Her iki serinin ortak yanı ise aynı olmayan ama benzer olan ağaç imgesinin değişik yorumlanışı olmalarıdır. Kabuk serisinde ise ağacı da kapsayan sanatçının kendi ifadesiyle bedensi biçimler; Ağaç Olduk ve Kaos Ganimetleri serilerindeki imgelerin harmanlanışıyla, imgenin parçalanması, mekandan kopması, bulunduğu ortama tutunamaması, yabancılaşması, tek ve çok olarak tüm yüzeye egemen olması ve yayılması şeklindedir. Ötgün, resimlerinde biçime rağmen, biçimle beraber başka bir şeye dikkat çekmek ister. Referansı yeryüzü olan sanatçının ilgisini, daha çok ağacın kökleriyle yere doğru; dallarıyla göğe doğru ve hatta her yöne doğru devingenlik içerisindekihareketi çeker. Bu yanıylaağaç imgesi, toplumsalla bir etkileşim içinde çağında yaşanan durumlarabir karşı duruşu göstermenin ifadesi olarak kullanılır. Toplumun dinamiklerinin ifade aracı olarak ağaç imgesi, yaşanan olayların resimlere anlık yansımalarıyla toplumsal olana dokunur. Melih Cevdet Anday'ın Rahatı Kaçan Ağaç adlı şiirinde şair, ağacın rahatını kaçırmak için ona aşkı öğrenebileceği bir kitap vermeyi önerir. Anday'ın aşktan kastettiği şeyin ne aşkı olduğu yoruma açıktır belki ama tıpkı Anday'ın şiirindeki rahatı kaçan ağaç gibi Cebrail Ötgün'ün ağacının rahatı da özellikle toplumsal travmalar ve buna karşılık gelen tepkisizlik durumundan dolayı kaçmıştır. Varoluşçu felsefeyle temellendirilebilecek olan sanatçının düşüncesinde insan, bir gelecek bilincine sahiptir, kendini yaşarken aynı zamanda kendi özünü yaratır ve bunun sorumluluğunu taşır. Bu sorumluluk sadece kendisine karşı değil bütün insanlara karşıdır. Böylelikle insanın sorumluluğu bütün çağına yayılır. İnsan, bu sorumluluğun bütün yükünü omuzlarında taşımakla insanlaşır. İnsan, değerlerini kendi yaratır. Değer ise insanın seçtiği anlamdır. Duygularımızın başlı başına hiçbir anlamı yoktur, duygularımız ancak hareketlerimizle anlam kazanırlar. Harekete geçmemiş duygu hiçbir şey değildir. Özellikle toplumsal anlamda duyarsızlaştığımızı vurguladığı son resim serisinin konusu olan kabuk, kavram olarak örten ve koruyan anlamlarıyla başlangıçta olumlu çağrışımlar yapar. Bir hayvan için kabuk, güvende hissettiği bir çeşit yuvadır. Bir yara için kabuk, iyileşme sürecine girildiğinin göstergesidir. Yaranın acısını önce hafifletir, etkisini azaltır ve yavaş yavaş yarayı unutturur. Bu yanıyla geçmişi şu andan uzaklaştırır ve unutturur. Geçmişin etkisinin azalması ya da unutulması ise her zaman masum bir sonuç anlamına gelmez. Kabuk, aynı zamanda gerçeğin özünün kavranmasına bir engel oluşturur. Özü göstermez, başka bir gerçekliği gösterir. Öldürücü bir yandır bu. Bu yönüyle kabuk tutmak veya kabuklaşmak deyimleri duyarsızlığa bir gönderme yapar. Bir nevi kabalaşmaya ve ardından duyarsızlaşmaya. Sanatçı, hem gerçek anlamıyla hem de kavramsal olarak kabuğu tasarlarken, doğadaki herhangi bir kabuğun benzerini yapmaya çalışmaz. Biçimi oluştururken, doğa görünümleri ve dış gerçeklikle rastlantısal benzerlikler kurar. Ötgün, resimlerinde kabuk imgesini kum, talaş, saman, kağıt hamuru gibi malzemeleri kullanarak elde ettiği hacimli kalın bir dokuyla gösterirken, geri planı gösteren zeminde ince boya ve karşıt bir renk kullanır. Kabuk imgesinin hacimli yapısını gölge ile güçlendirerek resimlerde bir gerilim yaratır. Yüzeyde yeşil kabuk hakim ise arkasında karşıt bir alan olarak kırmızı yer alır. Karşıtlık aynı zamanda sert ve yumuşak etkileriyle de arttırılır. Resimlerin geri planında kullanılan renkler ve boyanın sürülüş şekli daha çok trajik olanı yansıtmayı amaçlar. Ön planda kullanılan renkler ise canlı ve parlak oluşlarıyla geri planda görülmesi istenmeyen, saklanmak istenen imgeyi örtbas etmek istercesine daha alımlı durmaktadır. Öyküleştirmeyi ya da metaforlaştırmayı çok fazla amaçlamasa da Cebrail Ötgün için Kabuk serisinin metaforu, beden ve ağaç beden arasında gidiş geliş ve alış veriş içesindedir. Sanatçı, çeşitli malzemelerle oluşturduğu her biri birbirinden farklı duruşa sahip bedenlerle, canlı bir bedenin hem masumiyetini hem de hayvansallığını yakalayıp bunu gösterebilmeyi amaçlar. Tek ve bütün olandan, parçalı ve çok olana doğru, bütünden koparak dağılma imgesi ile mekandan kopmaya, parçalanmaya, bulunduğu ortama tutunamamaya, uzaklaşmaya, ait olamamaya ve yabancılaşmaya gönderme yapar. Her ne kadar yaşadığı dönemden bağımsız olması düşünülemese de sanatçıların, yaşadıkları ortamın ya da karşılaştıkları ruhsal durumların etkilerinin tam olarak nasıl olduğu bilinemez. Ancak her sanatçının zihninde yer eden geçmişinin olumlu-olumsuz izleri ve yaşadığı ortam, sanatçı odaklanmış olmasa bile, dolaylı olarak resimlerine yansır. Niyeti, geçmişe gönderme yapmak ya da doğrudan bir olaya işaret etmek olmasa bile, geçmişte ve şu anda yaşanan travmalar, resimlerde bir şekilde imge olarak ortaya çıkar. Çocukluk korkularının izlerini taşıyan karadelik imgesi (Görsel 5), sonsuz yutan bir alan, evreni sömüren, çöküşe, parçalanmaya, tutunamamaya karşılık gelen bir şeydir. Hem ağaç bedenler hem insan bedenler kara deliğe yakalanıp hiçbir yere tutunamamaktadırlar. Çocukluğunu Ağrı Dağı'nı ve çevresini gözlemleyerek geçiren Cebrail Ötgün'ün resimlerinin belirgin bir özelliği olan dokuya, Ağrı Dağı'nın ve çocukluğunun geçtiği bölgenin dört mevsimdeki olağanüstü görüntülerinin dokuları yansır. Geçmişinin izlerinin yanı sıra dünyada artan terör dalgasının, Ortadoğu üzerinde oynanan oyunlar ve bunların ülkemize yansımalarının, faili meçhul cinayetlerle aydınların katledilmesinin, Suruç olayının, 10 Ekim patlamasının ve daha birçok patlamaların yaşandığı günümüz Türkiye'sindeki olayların etkileriyle resimler, yaşadığı ortamın izlerini de taşır. 17-30 Mart 2017 tarihleri arasında Galeri Akdeniz'de izlenebilecek olan Kabuk sergisinde, gerçek biçimdir geleneğini bir tür dayanağı olarak gören sanatçı, biçim kaygısının yanı sıra yaşanan olayların etkisinin bir yansıması olarak toplumsala dokunduğu resimleriyle aynı zamanda varoluşsal sürecini de gösterir. Yapmak, yapıyor olmak, var olmanın, varoluşun ta kendisidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/53-kutuphane-haftasinda-salt-galatada/", "text": "- Kütüphane Haftası'nda SALT Galata'da SALT'ın 53. Kütüphane Haftası paralelinde hazırladığı Kütüphanelerde Dijital İnsanbilimleri programında, dijital insan bilimlerinin araştırmaya katkısı, arşiv ve kütüphane kataloglarının sayısallaştırılması, veritabanı yönetimi ile araştırma verilerinin haritalama ve sosyal ağ gibi yöntemlerle görselleştirilmesi konuları irdelenecek. Orçun Madran'ın moderatörlüğünde yapılacak olan söyleşi, sayısallaştırma, metin analizi ve veri madenciliğine dayalı dijital insanbilimlerinin, kütüphaneler ile araştırma kurumları ve yöntemlerine katkısına odaklanacak. Dijital insanbilimleri ile açık kültür ve çeşitli disiplinler arasındaki ilişkinin inceleneceği söyleşide, veritabanı ve araştırma görselleştirme yöntemleri değerlendirilecek. Bu söyleşi, SALT'ın 53. Kütüphane Haftası paralelinde hazırladığı Kütüphanelerde Dijital İnsanbilimleri programı kapsamında gerçekleştirilmektedir. Almila Akdağ Salah İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü'nde öğretim üyesi. Hollanda Bilimsel Araştırma Kurumu'nun verdiği Veni bursu ile Amsterdam Üniversitesi'nin Yeni Medya Bölümü'nde araştırmacı olarak çalıştı. Ayşegül Koç İstanbul Şehir Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü'nde öğretim üyesi. Artırılmış gerçeklik, teknoloji ve kimlik konulu doktora tezi odağında dijital insanbilimleriyle ilgileniyor. Orçun Madran Hacettepe Üniversitesi Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü'nde öğretim elemanı, Creative Commons Türkiye'nin teknoloji lideri. Alberto Manguel'in Gezgin, Kule ve Kitapkurdu Metafor Olarak Okur kitabının okunacağı atölyede, Çiğdem Odabaşı ve katılımcılar metin odaklı çözümlemeler yapacak. Derinleşme, serüvene atılma, başka diyarlara yol alma gibi, okuma deneyimine dair yaygın betimlemeler, drama tekniği, görsel okuma ve yaratıcı düşünme teknikleriyle işlenecek. Ayrıca, kitabın Ağda Gezinmek başlıklı bölümüyle dijital insanbilimlerinin ilişkisi tartışmaya açılacak. Bu atölye, SALT'ın 53. Kütüphane Haftası paralelinde hazırladığı Kütüphanelerde Dijital İnsanbilimleri programı kapsamında gerçekleştirilmektedir. Atölye dili Türkçe'dir ve katılım 20 kişiyle sınırlıdır. Çiğdem Odabaşı İstanbul Çağdaş Drama Derneği ve Türk Kütüphaneciler Derneği İstanbul Şubesi üyesi. Okuma, kitap ve söyleşi etkinliklerinin yanı sıra, ilköğretimde bilgi okuryazarlığı eğitiminde kaynak çeşitliliği ve etkin kaynak kullanımı gibi konularda yaratıcı drama atölyeleri yürütüyor. İstanbul: YKY, Çeviri: Dilek Şendil, Kasım 2016."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/fanzineist-2017-zine-fest-of-istanbul-acik-cagri-21-22-23-nisan-2017/", "text": "21-22-23 Nisan 2017'de ikincisi gerçekleşecek olan fanzin festivali yurtiçi ve yurtdışından kendin yap kültürünü benimsemiş olan, fanzin yayımlayan herkese açık bir organizasyondur. Fanzineist, ilk kez Nisan 2016'da fanzin standları, söyleşiler, film gösterimleri, konser gibi etkinliklerle 10 farklı ülkeden 80 fanzini ağırlamış ve fanzin meraklılarından oluşan kalabalık bir ziyaretçi kitlesine kapılarını açmıştı. Festivalde fanzin standıyla katılımcı olarak yer almak isteyen ve fanzinlerini posta yoluyla gönderecek katılımcıların www. fanzineist. Festivale bizzat gelemeyen fakat katılım sağlamak isteyen fanzincilerin www. fanzineist. com'da yer alan posta adresine kendi fanzinlerini göndermeleri gerekmektedir. Son gönderim tarihi: 5 Nisan 2017'a dek fanzinlerin belirtilen adrese ulaştırılmış olması gerekmektedir. -FanzineIST Zine Fest of Istanbul, herhangi bir maddi destek olmaksızın, tamamen kendin yap kültürü perspektifiyle Deniz Beşer ve Naci Mert tarafından organize edilmektedir. Fanzin, İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif bir basılı materyeldir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/h-a-r-i-t-a-u-z-a-m-ender-gelgec-degartlab-project-space-16-mart-7-nisan-2017/", "text": "'Düşleme'den yoksun bir zaman-uzam içinde varlığını sürdürmeye çalışan bizler, yeniden düşü ünlemek için kendimize bir uzam yarattık, düşlemeyi yeniden hatırla mak, düşüncelere yol açmak için... Yol açmak, bize göre, kasmak-gevşetmek, daraltmak-genleştirmek, sıkıştırmak-patlatmaktır. Bu bizim hayatta kalma biçimimiz. Hayalimizde bir Reiman uzamı var. Bu uzam içinde düş lerimizi haritalandırdık. Bunu sonsuzca bir haritalandırma, harita içinde harita olarak düşünüyoruz. Yaratılan her bir harita, içinde diğer bir haritanın dölünü taşır. Her bir döl içinde bir diğer harita katlanmıştır. Bizim Düş-düşünmelerimizin haritaları aslında içinde bir diğerimizin Düş-düşünme haritalarını da barındırır ve o da bir diğerini. Bir başka deyişle sonsuzca birbirlerinin içinde haritalanmışlardır. Bu nedenle Harita-Uzam düş-düşünmelerini haritalandırmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Çünkü biliyoruz ki bizim düş-düşünmelerimiz içinde katlanan diğer düş-düşünmeler var. İki düş- düşünme arasında bir düş-düşünme oluşur. Bu sebeple Harita-Uzam bir süreci işaretler. Sonuçtan ziyade sürecin kendisine odaklanır. En katı anlamıyla veri elde etmekle ilgilenmez, akışın kıvrımlar arasında dolaşmasını, oluşları takip eder. Sürecin kendisi Harita-Uzam'dır. Harita Uzam projesinin 4. Sergisi Ender Gelgeç'in kendi- kudretince.. kendi- kıvamında.. oluşuyla 16 Mart / 7 Nisan 2017 tarihleri arasında değartlab Project space 'de izlenebilir. Hoşnudiyemah. Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi, No: 26/ 10 Eskişehir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/koleksiyon-sergisi-galatea-art-30-mart-12-mayis-2017/", "text": "Galeteaart Sanat Galerisi, kendi koleksiyonu, Şahinler ailesi ve Doğan Timurlenk'in koleksiyonlarından oluşan Türk resim tarihinin önemli sanatçılarının ve yabancı ustaların yer alacağı, kapsamlı koleksiyon sergisine ev sahipliği yapacaktır. Osman Hamdi Bey, Fikret Mualla, İbrahim Safi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Kuzgun Acar, Orhan Peker, Naci Kalmıkoğlu, Ömer Adil, Şeref Akdik, Feruh Başağa, Eren Eyüboğlu, Nejdet Kalay, Zeki Faik İzer, Cemal Tollu, Mustafa Ayaz, Mehmet Ali Laga, Berç Toroser, Nevin Gökay, Burhan Uygur, Ahmedov Natik, Mustafa Ayataç, Abidin Dino, Avni Arbaş, Işıl Özışık, Tanju Özışık, Sarkis Günsel, Devrim Erbil, Erdem Uçkan, Ercan Arslan, Eberhard Riegele, Karl Hartmann, Hans Toppers, Selim Turan, Yusuf Katipoğlu, Adil Doğançay, Sami Yetik, Jülide Atılmaz, Muzaffer Akyol, Sarkis Gürsel, Raoul Dufy gibi değerli sanatçıların birbirinden farklı tarzda eserlerini görme şansı yakalayacaklardır. Koleksiyon sergi 30 Mart 12 Mayıs 2017 tarihleri arasında Galatea art sanat galerisinde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/ogrenciler-ve-akademisyenler-icin-almanyada-sanatci-bursu/", "text": "Yaş sınırlaması: yaş sınırlaması yok, 28-30 yaşın aşılmaması tercih sebebidir, basvuru tarihine kadar son mezuniyetin üzerinden 6 yıl geçmemiş olmalı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/salt-2017de-sekiz-arastirma-projesini-destekleyecek/", "text": "SALT Araştırma Fonları bu yıl, Dr. Mehmet Bozdoğan'ın (1922-2015) anısına ikinci kez verilecek iki ek fonla sekiz araştırmacının projesine katkı sağlayacak. Türkiye'nin ilk radyoloji uzmanlarından olan ve çok sayıda öğrencinin eğitimini üstlenen Dr. Bozdoğan'ın kızları Sibel ve Hande Bozdoğan'ın desteğiyle sayısı altıdan sekize çıkarılan projelere toplam 80.000 TL'lik fon verilecek. SALT Araştırma Fonları'na ön başvurular sonucu, bu yıl toplam 205 projeden 155'i kabul aldı. Daha kapsamlı olan ikinci aşama başvurular, 20 Mart Pazartesi saat 18.00'e kadar sürecek. Prof. Dr. Elvan Altan, Doç. Dr. Ahu Antmen, Vasıf Kortun, Prof. Dr. Nadir Özbek ve Lorans Tanatar Baruh'dan oluşan seçici kurulun belirlediği projeler 22 Nisan Cuma günü duyurulacak. SALT Araştırma Fonları, Türkiye'de görsel pratikler, yapılı çevre, sosyal yaşam ve ekonomik tarih alanlarında özgün belge edinimi ve araştırma projelerini destekler. Ayrıca, SALT Araştırma bünyesindeki birikimlerin değerlendirilmesine katkıda bulunur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/salt-galatada-uzun-persembe-vasif-kortun-30-mart-2017-19-30/", "text": "SALT Galata 30 Mart'ta saat 22.00'ye kadar açık. Konuşma dili Türkçe'dir. Program herkesin katılımına açıktır. SALT'ın kurucu Araştırma ve Programlar Direktörü Vasıf Kortun, 31 Mart'ta görevinden ayrılıyor. Kurumun Yönetim Kurulu'na katılan Kortun, çalışmalarına yazar, araştırmacı ve danışman olarak devam edecek. SALT Galata is open until 22.00 on March 30. The talk will be held in Turkish."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/sessizligin-kardesleri/", "text": "Sessizliğin Kardeşleri, yönetmen Taylan Mintaş'ın yıllar sonra gittiği köyünde karşılaştığı kuzenleri Toso (53) ve Çao'nun (38) hikayesini konu alıyor. Kars'ın Susuz İlçesine bağlı küçük bir köyünde yaşayan Toso ve Çao, öfkeleriyle de sevgi gösterileriyle de birbirlerinden farklı iki kardeştir ama onları ortaklaştıran şey sadece, ahraz olmaları değildir; kendilerine özgü işaret dilleridir de. İki kardeşin, bazen insanların kusurlarıyla, bazen yetenekleriyle, bazen de dedelerden kalma lakaplarla yarattıkları bu Kürtçe işaret dili, tüm köy halkı tarafından da bilinmekte ve köyde Kürtçe ve Türkçe dışında 3. bir dil olarak kabul görmektedir. Üç yıl ve dört mevsim boyunca süren ve seyirciyi zor koşullara rağmen direncini kaybetmeyen insanların hayatlarına konuk eden Sessizliğin Kardeşleri, iki kardeşin sessizliğin içinde yarattıkları benzersiz bir dilin yanı sıra, babalar ve oğulların, ve elbette köyün güçlü kadınlarının da hikayesidir. Dış dünyanın sesi, bu iki karakteri harekete geçiren bir motivasyon aracı değildir; yaşamlarını diğer insanlar gibi kendi seyrinde yaşarken, gerçek olan şudur ki bu aslında, derin bir sessizliktir. 'Normal' insanları harekete geçiren ses, inanç ve kültür gibi pek çok etmen olmasına rağmen, bizim karakterlerimizi harekete geçiren şey, bulundukları ortamda duyan ve konuşan insanların yarattıkları atmosfer ve onların yarattıkları sosyal yaşamdır. Diğer insanlar gibi camiye giderler ve onların yaptıklarının aynısını taklit ederler. Ellerini kulaklarına götürürler, eğilirler, çökerler ve kafalarını sağa ve sola çevirirler. Fakat namaz kılmak için hiçbir dua bilmezler ve namazı sadece camide kılarlar. Mesela ev ortamında ibadete dair hiçbir şeye rastlamayız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/28/yansima-kemal-uludag-tunel-sanat-galerisi-20-mart-07-nisan-2017/", "text": "Kemal Uludağ'ın YANSIMA isimli 14. Kişisel Seramik Sergisi 20 Mart 2017 Pazartesi günü Tünel Sanat Galerisinde sanatseverlerle buluşuyor. 7 Nisan 2017 ye kadar açık kalacak sergide, Kemal Uludağ'ın seramik çalışmalarının Üç farklı dönemini örnekleyerek belirleyen 80 eser; YANSIMA, İKON'lar ve TÖRE serilerini kapsamaktadır. Kemal ULUDAĞ; YANSIMA serisi olarak tanımlanan eserlerinde, toplumsal karmaşa yaratan istiflenmeleri ve bunun birey üzerinde yarattığı etkileri ve sonuçları ironik bir yorumla yansıtmaktadır. İKON'lar serisi olan eserlerinde; labirent gibi görülen tasarımlar, aslında tek-yön denebilecek zorunlu bir süreci irdelemekte ve estetik bir yorumla sorgulamaktadır. Bir başka söyleyişle; çağın küreselleşme yönelimiyle, aynı yöne-aynı tipe-aynı kalıba yönelimi ve bu yönelime uyarlı olarak, zor bulunan doğru yola ilişkin gidiş istikametini vurgulamaktadır. TÖRE serisinde ise; töre-gelenek-görenek deyişlerinin yapay, asılsız ve anlamsız savunmasına sığınarak; 21. Yüzyılda insanın- insana, insanın insanlara yaptıklarını kendi seramik diliyle betimleyerek, gözler önüne çıkarıyor. 15 ödül sahibi olan ve yurtiçinde 13 yurtdışında 1 kişisel seramik sergisi açan Kemal ULUDAĞ yurtdışında 22, yurtiçinde ise 300'ün üzerinde karma sergiye katılmıştır. Sanatçının yurtiçinde ve yurtdışındaki müzelerde, kamu ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/doc-dr-ulas-basar-gezgin-papa-hemingway-kubada-uzerine/", "text": "'Papa: Hemingway Küba'da' filmi, adından anlaşılacağı gibi, Ernest Hemingway'in (1899-1961) Küba yıllarını konu alan bir film. Ülke kadar yıl da önemli. Yazar, tam da Küba Devrimi'nin yaklaşmakta olduğu sırada Küba'da. 'Papa: Hemingway Küba'da' gerçek olaylara dayandığını söylüyor. Filmde, yazar, teknesiyle Kübalı devrimcilere el altından silah taşıyor. Gerçekse çok önemli bir bilgi. Yoksa sansasyon için mi konmuş bu sahneler? Hemingway'ın İspanya İç Savaşı'na katılımı düşünülürse bu kaçakçılık şaşırtıcı gelmeyecek. Ama Küba'daki burjuva yaşamı düşünülürse gelebilir. Küba Devrimi'nden sonra tümüyle Küba'da çekilen ilk Hollywood filmi olduğu söylenen 'Papa'da Hemingway 4. eşiyle Küba'da yaşamaktadır. Geçimsiz bir insan olduğu için, evliliklerini ve genel olarak ilişkilerini sürdürmekte zorlanmaktadır. Ancak 4. eşi de geçimli birine benzemez. Sürekli olarak boşanma lafı geçer, fakat sık sık küsüp barışarak evliliklerine devam ederler. Bir kez daha, yazar yaşamlarının öyle ahım şahım olmadığının farkına varırız. Ünlü olmak bile çoğu zaman mutlu olmaya yetmeyecektir. Papa filmi bir depresyon filmi olarak da izlenebilir. Filmde Hemingway'in babasının kendi canına kıydığını öğreniriz. Ailesinde intihar çok yaygındır. Filmde Hemingway'in defalarca intihara kalkıştığını görürüz. Filme çekilen dönemden 18 ay sonra kendi yaşamına son verecektir. Peki Hemingway'i hayatının doruğunda ölüme sürükleyen nedir? Filmde anlatıldığı gibi, yazarın hayatta mutlu olmak için her şeyi vardır. Gepgeniş araziye inşa edilmiş geniş ve güzel bir evi, güzel bir eşi vardır. Maddi sıkıntısı yoktur. Ününün doruğunda olduğu için yazdıklarından iyi bir gelir elde etmektedir. Şehre indiğinde çevresini hayranları sarmaktadır. Peki neyi eksiktir? Filme bakılırsa, onu ölüme sürükleyen neden, artık yazamamasıdır. Yazamama konusunda biraz daha düşünelim. Yaratıcı çalışmalar öngörülemez bir niteliktedirler. Ayrıca usta bir yazar ya da sanatçı, her yapıtında aynı başarıyı gösterecek diye bir kural da yok. Çeşitli müzisyenlerin başarının doruğuna çıktıktan sonra ileri yaşlarda kimi zaman ağır ağır kimi zaman hızlı hızlı bayır aşağı düşüşünün tanığıyız. Kimi sanatçılar için, keşke falanca yapıtından sonra üretmeyi bıraksaydı dediğimiz olmuştur. Hemingway gibi yazarlar ise olaya böyle yaklaşmazlar. Onlar için, işleyen demir ışıldayacaktır. Ne kadar çok yazarlarsa, o kadar çok yaşama sevinci kazanırlar. Oysa filmde anlatılan 59 yaşındaki usta yazar, bundan sonra yazamasa bile, önceki yapıtları onun adını tarihe çoktan yazdırmıştı. Diğer bir deyişle, öyle bir noktaya gelmişti ki yazmasa da olurdu. Onun yanlışı, kendine yönelik aşırı beklentisinden kaynaklanıyordu. Oysa yaratıcılık öngörülebilir bir olgu olmadığına göre, yazamamasını kendine yüklemiyor olmalıydı. Hemingway'in yazamadığı zamanlarda, yazmak dışındaki boş zaman etkinliklerine yönelmesi gerekirdi. Teknesiyle açılabilir; çocuklara yardım edebilir; büyük balıklar tutup ihtiyaç sahiplerine dağıtabilir; bahçecilikle uğraşa bilirdi. Film izleyebilirdi, şarkı söyleyebilirdi, kumsalda yürüyüş yapabilirdi. Kitap okuyabilirdi. Hemingway'in filmde kitap okuduğunu nadiren görüyoruz. Düşünsel yaşamda fazla içine kapanık olmak da iyi değil. Filmde genç gazeteci ile Hemingway arasında baba-oğul ilişkisi kurulduğunu görürüz. Zaten yazar adada 'Papa' olarak anılmaktadır. Fakat bu ilişki, inişli çıkışlı olacaktır. İlişki, yanlış anlamalar dışında Hemingway'in evliliğinin iç çalkantılarından da nasibini alacaktır. Peki Hemingway'in Castro, Che ve yoldaşlarıyla ilişkisi nasıldı? Yakın bir ilişkileri olmadığı anlaşılıyor, fakat bir olumsuzluk da yok. Yazar, devrim olduğunda, bir yazısında devrimi selamlıyor. Castro, Hemingway'le 1960'daki görüşmelerinde, Sierra Maestra'daki gerilla mücadelesindeki esin kaynaklarından biri olarak Hemingway'in 'Çanlar Kimin Çalıyor?' romanını anıyor. Roman İspanya İç Savaşı'nı konu alıyordu, Hemingway onu Küba'da yazmıştı. Castro ve yoldaşlarına ilk gerilla eğitimini veren ise İspanya İç Savaşı'na katılmış olan bir Kübalı'ydı. Hemingway, 1954'te Nobel Ödülü aldığında, bunu Küba halkına armağan etmek istemişti. Fakat Batista rejimine vermemek için, ödül olan altın madalyayı, sergilenmek üzere Küba'daki bir kiliseye bağışlamıştı. Yazarın kendini Kübalı gibi hissettiği söyleniyor. Film bir yazarın iç dünyasını bize yansıtması dolayısıyla benim hoşuma gitti. Hollywood çölünde bir vaha gibi geldi. Daha iyisi çekilebilir mi? Elbette. Aslında açıkçası, filmi değil, türü sevdim. Yazarların yaşam öykülerini konu alan her tür filmi izlerim, iyi olsun kötü olsun. Bir de bu aralar yaşın film beğenileri üstünde ne kadar etkili olduğunu fark ediyorum. Bu filmi 20 yıl önce beğenmeye bilirdim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/emrah-kazanir-bizim-momo/", "text": "Sınırlı saatlerimize sınırlı planlamalar yaparak sınırsız hayaller sığdırıyoruz. Bu sınırsızlıkla sınırlı olanların üstesinden gelmeyi ve arkamızda bırakmayı öğrendik. Sanki yalnızca bunun için yaşıyormuşuz. İnsan, sınırlı saatlerinde yalnızca bir ailenin çocuğu olarak değil, bir toplumun ve yaşadığı dönemin sorumlusu olarak doğmuştur. Burada önümüze upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki insan bunun sonu gelmez sanıyor. O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan. Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun. Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun. Sonunda nefesin kesiliyor ama cadde hala seni upuzun bir şekilde bekliyor. İşte bu caddeyi azınlığa saatlerimizi satarak geçirmek yerine zamanın üzerindeki egemenliğimizi fark etmemiz gerekiyor. Eğer bunun farkında olmazsak duman oluruz. Zengin olmak marifet değil mesela. Mesela her isteyen zengin olabilir. Birazcık zenginlik için saatlerini ve ruhlarını satanlara bir baksanıza. Onlar gibi olmak isteyeceksek saatimizden ve ruhumuzdan vazgeçmek zorundayız. Yani insanı insan yapan en önemli iki unsur; Zaman ve Ruh. Günlük yaşam içinde çok büyük bir sır vardır. Herkesin bunda bir payı bulunur ve herkes onu bilir ama pek az kimse bu konuya kafa yorar. Çoğu kimse onu olduğu gibi benimser ve ona asla şaşırmaz. Bu büyük sır zamandır. Onu ölçmek için saatler ve takvimler yapılmıştır ama bunlar hiçbir şey ifade etmez. Herkes çok iyi bilir ki bazen bir saatlik süre insana ömür kadar uzun gelirken bazen de göz açıp kapayıncaya kadar geçir gider. Zamanın bu garip kısalığı-uzunluğu o saat içinde yaşanan olaylara bağlıdır. Zaman yaşamın ta kendisidir. Zamanın yani yaşamın kendisini bizden alarak zenginleşenler zaman hırsızıdır. Aylık planlamayla yaşayan birey 30 günün (720 saatin) 25 gününü (600 saatini) satmak ZORUNDA! Satmadığı takdirde aç kalacak. Aç kalmamak için satmak zorunda bırakıldı. Her doğan birey, yaşadığı sınırlı saatin hemen-hemen hepsine yakınını düşünmemeye, ailesi varsa ailesini başından savmaya meyilli olduğu için mi zaman hırsızlarına harcıyor zamanını? Kesinlikle HAYIR. Kesinlikle HAYIR çünkü zaman hırsızları çaldıklarının farkına varılmaması için örgütlü çalışmakta. Azınlığın örgütlülüğü! Azınlığın örgütlülüğü işte bu düzeneğin üzerine kurulu. Peki ya biz? Azınlığın bizden aşırdıklarına göz mü yumacağız yoksa çoğunluğun, yani zamanı çalınanların zamanlarını kendilerine geri mi vereceğiz? Kendilerinin olanı kendilerine geri vermek! Saat, gün, hafta, ay, yıl onların olsun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/govdestalk-hale-isik-cibali-cam-fabrikasi-06-30-nisan-2017/", "text": "Hale Işık'ın beş yıllık üretim sürecini kapsayan sergi, sınır kavramının olmadığı bir içsel doğada keşfe çıkıyor. Hale Işık'ın Gövde/Stalk başlıklı yedinci solo sergisi, beş yıllık üretim sürecini kapsıyor. Toprağa yerleşmek, yığınlar-yığınaklar ve korunma mekanizmaları oluşturmak, gücü bir bedende toplamak gibi köklere dayanan ve bedenin tüm algılarını şekillendiren hisler serginin temel hareket noktasını oluşturuyor. Hale Işık'ın Gövde/Stalk serisinde oluşturduğu eserler, insan doğasının kökeninde yerleşik olarak bulunan, tüm algı ve güç oyunlarının ötesinde, her birimizin insanlık ailesini oluşturan o büyük yapının birer parçası olarak, birbirleriyle etkileşim halinde olduğunu ve bizi bir arada tutan akışkan bir bilinç alanının varlığını hissederek oluşturuldu. Serideki işler, doğanın fiziksel materyalleriyle yakın ilişkiler kuran resimler ve heykellerden oluşuyor. GÖVDE/STALK 6 30 Nisan 2017 tarihleri arasında, her gün 10.00 19.00 saatleri arasında, ilk kez bir sergi alanı olarak düzenlenen Cibali Cam Fabrikası'nda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/oyunbaz-deniz-pireci-galeri-ark-08-nisan-06-mayis-2017/", "text": "Deniz Pireci oyun kavramı üzerinden şekillenen son dönem çalışmalarını biraraya getirdiği Oyunbaz adlı sergisiyle 8 Nisan 6 Mayıs 2017 tarihleri arasında Galeri ARK'ta sanat severlerle buluşacak. Hepimizin oyunbazlığa teşvik edildiğimiz 21. Yüzyılda; içinden çıkılamaz durumların saptamasını figürleri aracılığıyla işaret etmeyi seçen sanatçının, bu şekilde oluşturduğu dilinin ince alaycılığı ve ironisi zaman zaman bizi şaşırtıyor. Malzeme ve konu arasındaki ilişkiye önem veren Deniz Pireci; renklerin enerjisi, formların sadeliği ve zıtlıkların uyumu ile, bu sergisinde aslında bizim de ister istemez oyunun bir parçası olduğumuzu hatırlatmak istiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/sir-ve-buyulu-gercek-45-sanat-yili-retrospektifi-aydin-ayan-msgsu-tophane-i-amire-kultur-ve-sanat-merkezi-07-nisan-10-mayis-2017/", "text": "Uzun süredir İstanbul'da sergi açmayan usta ressam Aydın Ayan SIR VE BÜYÜLÜ GERÇEK konulu 45. Sanat Yılı Sergisi 7 Nisan-10 Mayıs 2017 tarihleri arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi Beş Kubbe Salonunda yer alacaktır. Ayan'ın sergisinde, 2007 öncesine ait az sayıda yapıtına ve 2007 sonrası, büyük boyutlu 100'ü aşkın tuval resmine yer verilecektir. Sergi nedeniyle AYDIN AYAN 'SIR VE BÜYÜLÜ GERÇEK' başlıklı kapsamlı bir sergi kitabı da yayınlanacaktır. Sergideki resimler, İnsanın Doğaya Ettiğidir, İnsanın Hayvana Ettiğidir, İnsanın İnsana Ettiğidir ana başlıkları altında toplanabilecek doğa, yaşam, insan merkezli figüratif bir yaklaşımın ürünleridir. Bu temel izleklerde Ayan, bazen gerçeğin peşinden gider, bazen protest nitelikli bir resimle baş kaldırır, bazen bir sır perdesinin arkasından sızan bir ışık gibi simgesel işler yapar, bazen felsefi bir söylemin peşine takılır, bazen en yalın biçimiyle doğaya yönelir, bazen tarih-tarif resimlerinde yaptığı gibi çok katmanlı estetik bir düşünsel yaratış süreci içine girer, Sır ile Büyülü Gerçek arasında tutkuyla dolanır durur. Sanatçıyı, sırtındaki kayayı tepeye taşımaya çalışan bir Sisyphos olarak niteleyen Ayan'ın sanatı için Larousse Büyük Lügat ve Ansiklopedi Resimlerinde gerçekçi bir figür yorumuyla çağdaş ve etkili bir anlatım görüldü, Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi... hemen her resminde insanı ele alır. Bu ele alış her kez doğrudan insanı resmetmek biçiminde olmasa bile anlattığı gene insandır, Time Out, London's Weekly Guide ise Türk sanatçısı Aydın Ayan'ın totaliter rejimlerin baskısını irdeleyen figüratif yağlıboya ve baskı resimleri.. yorumunu yapılır. Aydın Ayan, 1953 yılında doğdu, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nde öğrenim gördü (1972-1977). Bitirdiği Bölümde 1979'da Asistan, 1990'da Doçent, 1998'de Profesör oldu. British Council bursu ile İngiltere'de(1986-1987), Eisenhower Exchange Fellowship ile ABD'de inceleme, araştırma ve sanatsal çalışmalar yaptı. Yurtiçi ve yurtdışında 40'a yakın kişisel sergi açtı ve üçyüzü aşkın karma sergiye katıldı. İlki şiir dalında (1971), sonuncusu Moskova İmparatorluk Sanat Akademisi Onursal Üyelik Sanata Katkı Ödülü(2013) olmak üzere toplam on dokuz ödül sahibidir. Ayan, eğiticilik yaşamı boyunca kurumunda, Resim Bölümü başkanlığı, Rektör Yardımcılığı, MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi müdürlüğü gibi görevler yapmıştır. Ayan'ın sanatına ilişkin yazılmış ve yayımlanmış çeşitli kitapların yanında kendi yazdığı ya da editörlüklerini yaptığı altı kitap bulunmaktadır. Ayan hakkında, metnini Ahmet Oktay'ın yazdığı Aydın Ayan, metnini Kıymet Giray'ın yazmış olduğu Aydın Ayan ve editörlüğünü sanatçının kendisinin yaptığı, çok sayıda sanatçı ve sanat yazarının metinlerinden oluşturulmuş Aydın Ayan 'Sisyphos'un Direnci başlıklı yayınlanmış, kapsamlı kitaplar bulunmaktadır. Ayan MSGSÜ'deki eğiticilik görevinin yanında sanatsal çalışmalarını İstanbul ve Şile'deki atölyelerinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/30/the-dionysiac-jungle-of-the-outsider-mehmet-ozenbas-piramid-sanat-30-mart-06-mayis-2017/", "text": "Dünya sürekli değiştiği halde hiçbir şey hissetmemek, dönüşümün farkına varamamak... Özenbaş'ın eserlerinin birçok ideolojiyi sentezlemiş, sindirmiş olmasının sebebinin altında yaygın olanın tersine tüm sistemin nasıl işlediğinin farkında olması yatıyor. Beyoğlu atölyesinde çalışmalarını sürdüren Özenbaş'ınçevre sorunlarına işaret ettiği yeni serisinde kendinizi içinde kaybedeceğiniz DionysiacJungleve doğal olarak getirdiği kaosu hissedeceksiniz. TheDionysiacJungle Of TheOutsider, 6 Mayıs tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. - +90 (212) 2973121"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/03/31/hababam-sinifinin-guduk-necmisi-halit-akcatepe-hayatini-kaybetti/", "text": "Hababam Sınıfı'nın Güdük Necmisi Halit Akçatepe hayatını kaybetti. Türk sinemasının sevilen oyuncularından Halit Akçatepe 79 yaşında vefat etti. Yeşilçam'ın en değerli isimlerinden biri olan Halit Akçatepe'nin ölümü büyük üzüntü yarattı. 1 Ocak 1938'de Üsküdar'da doğan Akçatepe, ilkokulu Refik Halit Karay Mektebi'nde okur. Babası Sıtkı Akçatepe'dir. Konservatuvar eğitimi hiç almamıştır. Zamanın film yönetmenlerinden birinin, babasına bize bir çocuk oyuncu lazım dediği zaman, babası tülüatçı Sıtkı Bey oğlu Halit'i oynatmıştır. İlk filmini 1943'te 5 yaşındayken çekti. Daha sonra ilkokul sıralarında ders görmeye başladı. Saint Benoit Fransız Lisesi'nden mezun oldu. 1959'da Anıtkabir'de 1,5 yıl askerlik görevini yaptı. 1972'te Tatlı Dillim filmiyle şöhreti yakaladı. 1963'te Yasak, Gündoğarken, Semaya Baktım Seni Gördüm filmlerini çekti. 1975'te Hababam Sınıfı adlı filmindeki Güdük Necmi tiplemesiyle Türk sinemasına adını yazdırmıştır. Usta oyuncunun babası Sıtkı Akçatepe ve annesi Leman Akçatepe de Türk Sineması'nda birçok yapımda rol almış oyunculardır. Özellikle babası Sıtkı Akçatepe, Hababam Sınıfı film serisinde oynadığı Paşa Nuri tiplemesiyle tanınmaktadır. Babası Sıtkı Akçatepe annesi tarafından Osmanlı İmparatorluğu'nun Lale Devri Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa'nın torunudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/01/artturkey-japan-2017-son-basvuru-23-haziran-2017/", "text": "JAPON SANAT MERKEZİ tarafından Türk sanatı ve sanatçılarını Japonya'da tanıtmak üzere ilki 3-8 Mayıs 2016 tarihleri arasında düzenlenerek Japonya'da şimdiye kadar yapılmış en büyük güncel Türk sanatı sergisi olan ArTTurkey JAPAN sergisinin Japon sanatseverlerden gördüğü yoğun ilgi nedeniyle bu yıl ikincisi gerçekleştirilecektir. ArTTurkey JAPAN 2017 ( / NİTTOTEN 7) 26-30 Temmuz 2017 tarihleri arasında yine dünyanın önde gelen sanat müzelerinden Tokyo-Machida City Museum of Graphic Arts'da yapılacaktır. Sergi sırasında ziyaretçilerin oylarıyla seçilecek üç esere NİTTOTEN ÖDÜLÜ verilecektir. Kazananlar sergiyi takiben kamuoyuna duyurulacaktır. Tüm katılımcılara ArtTurkey JAPAN 2017 Katılım Belgesi verilecek ve eserleriyle birlikte Japonca-Türkçe-İngilizce dillerinde hazırlanan online katalogda yer verilecektir. Sergiye eserleriyle katılmak isteyen sanatçıların başvuru formunu doldurarak, katılım ücreti ve tanıtım bilgileri ile birlikte en geç 23 Haziran 2017 tarihine kadar JAPON SANAT MERKEZİ'ne başvurmaları gerekmektedir. Sanatçıların aşağıdaki Katılım Şartlarını okuyarak eserlerinin ebat, malzeme, teknik açılardan katılıma uygun olduğunu kontrol etmelerini ve kabul edilmeleri durumunda takvimde belirtilen son tarihlere kesinlikle uymalarını önemle rica ediyoruz. Şartname ve Başvuru Formuna aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/01/bakista-eyup-aras-galeri-miz-12-nisan-06-mayis-2017/", "text": "Galeri Miz, 12 Nisan 6 Mayıs 2017 tarihleri arasında Eyüp Ataş'ın Bakışta isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Eyüp Ataş, Bakışta isimli sergisinde yeni bir gerçeklik düşüncesinden yola çıkarak, 'yaşadığımız olay veya durumlarla gerçeklik kavramının kırılarak sadece kendimize has yeni bir gerçekliğin ortaya çıktığını' dile getirir. Susan Sontag'ın Başkalarının Acısına Bakmak adlı kitabında Goya'nın Savaşın Felaketleri serisini deşifre ettiği bölüm Eyüp Ataş'ın bu seriyi oluşturmasında ki en önemli çıkış noktasıdır. Ataş, eserlerinde gerçeğin üstünü örten o temassızlık halini yansıtır ve içselleştirmenin, görmezden gelmenin, izlemenin hazzının çelişkili hallerini bizlere sunar. Nilgün Yüksel'in sergi üzerine kaleme aldığı şu cümlelerinde, Ataş, sanat tarihinden Pop'un ve kitsch'in imgelerini devralır. Aslında birbirinden çok da farklı olmayan bu iki kavramı yüzeyde bir araya getirir. Doğadan kopan yeni insan türünün ihtiyacı olmayan eğlence ve yaşam anlayışını yansıtır. Haz, artık ne ağacın gölgesinde ne içtenlikli bir dokunuşta ne de yaşamı hissettiren nefestedir. Haz, daha çok birbirine benzeyen yiyecek tüketim salonlarındaki burgerlerde; asitli, şekerli içeceklerdir. Anlamını yitirmiş, dozu kaçmış bir mutluluk maskesiyle haz, damağa yapışan geçici bir tattan öteye geçememektedir ifadesini kullanmıştır. Sergi 6 Mayıs tarihine kadar Galeri Miz'de izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/01/tilted-space-berlinartprojects-21-nisan-20-mayis-2017/", "text": "BERLINARTPROJECTS Nisan ayında, normalde çok farklı pratikleri olmasına rağmen mekana ve perspektifin sınırlarına ilgi duyan iki sanatçı arasındaki karşılaşmaya ev sahipliği yapıyor. Heykel, bu sergide resimle buluşuyor; Riedel'in geometrik eserleriyle, Emre Meydan'ın zarif iç mekan resimleri diyalog kuruyor. Her iki sanatçının, mekanın temsil edilmesini sorgulama ve perspektifi zekice yanılsamalar ve çarpıtmalarla ele alma konusunda Riedel'in büyük ölçekte, Meydan'ın daha samimi olmak üzere kendine özgü bir dili var. Ancak bu iki yaklaşım, bir diğerini gölgede bırakmadan birbirlerini keşfediyor ve birbirleriyle etkileşime giriyor. Serginin merkezinde, Riedel ve Meydan'ın derinlik, mekansal ilişkiler ve üç boyutluluk konusundaki etkileşiminin ürünü olan bir çalışma yer alıyor. Sergi alanina girer girmez, Riedel'in etkileyici ahşap çalışmaları göze çarpıyor. Daha fazla hacim etkisi yaratan geometrik yapıları ve dalgalı yüzeyleriyle, bu çalışmalar doku ve biçim algısı üzerine ustaca bir deneme. İncelikle hesaplanan ve konstrüksüyon prensiplerine dayanan iç içe geçmiş doğaları, bu büyük ölçekli ancak kontrollü heykellerin karmaşıklığını ortaya koyuyor. İki ve üç boyutluluk arasında gidip gelen Riedel'in minimalist çalışmaları, izleyici farklı bir açıya hareket ettiğinde değişerek bilinçli olarak mekansal farkındalık ile oynuyor. Meydan'ın resimlerindeki yumuşak renk tonları, Riedel'in nötr renk tonlarına uyum sağlıyor. Meydan'ın soyut iç mekanları, derinlikle oynayarak tam anlamıyla üç boyutlu olmadan, sanatçının kendi deyimiyle iki buçuk boyutlu hale geliyor. Tuvalin düz yüzeyi kesilip tekrar dikilerek sergi mekanının duvarlarına tutturulacak şekilde genellikle çerçevenin sınırlarının ötesine uzanıyor. İplik, bir eserde duvar boyunca uzanmak üzere, bölümleri yeniden birleştirmek için kullanılıyor. Meydan'ın bu tablolarda yaptığı şey, derinliği temsil etmenin yeni yollarını bulmak için tuvali, kumaştan ayırarak yapıbozuma uğratması. İki ve üç boyutlu; bu ikisi arasında ince bir akışkanlıkla gidip gelen bu hibrid çalışmalar, kontürlerin görüntüyü silmeye başlayacak derecede iç içe geçtiği beyaz ve pastel renk tonlarında. Bu, sanatçının derinlik yaratma hedefiyle doğrudan çelişerek Meydan'ın pratiğinin merkezindeki gerilimi oluşturmaktadır. Sergi bu iki sanatçının farklı yaklaşımlarının simbiyotik bir birleşme noktası olan ortak bir çalışmayla hareket kazanıyor. Alışılageldik şekilde, Riedel titiz geometrik stiliyle, parçaların çerçevesini, yapısını ve omurgasını oluştururken, Meydan ince dokunuşlarıyla ve sezgisel yorumuyla iç kısımları detaylandırıyor. Heykel ve resim sanatı, mekan ve algı kavramlarıyla yakından ilgilidir. Heykeller üç boyutlu olduklarından, mekanla direkt etkileşim içindedir ve mekanı her açıdan değerlendirir ve algılar. Resimler ise doğası gereği düz yüzey olduğundan, iki boyutlu derinlik yaratmak amacıyla gözü optik illüzyonlarla yanıltır. Tilted Space sergisi özelinde ise, Riedel hacim illüzyonu yaratmak için ahşap eserleri ustalıkla manipüle ederken, Meydan tuvalleriyle, resmin estetik geleneklerini tersine çevirerek üç boyutlu alana uzanır ve iki sanatçı arasındaki karşılıklı etkileşim vurgulanır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/04/genc-etkinlik-7-sergisine-katilmaya-hak-kazananlar/", "text": "- ABDULLAH TORUN YIKIM - AHMET DOKSANOĞLU - AHMET KAVAS - AKIN DEMİRAL - ASLI AKYÜZ - AYLİN TARHAN - AYŞEGÜL DAMLA YÜCEBAŞ - AYTUN ÇETİN - BAHAR KARAMAN GÜVENÇ - BANU YÜCEL - BURAK BOYRAZ - BURCU YETKİN - BUSE TANIL - BÜŞRA AYDOĞAN - CEMİLE ÇOLAK - CEREN CEYLANER - DAMLA SU KAYA - DARİA SHCHERBA - DENİZ YÜNEM - DERYA ŞAHİN - DİDEM GÖZ - DİLAN ALKAN - DİNÇER DÖKÜMCÜ - DOĞAN CAN YILDIRIM - DOĞAN KAYACIK - DORUK PİRECİ - DURMUŞ BAHAR - ECE UĞUR - EDA EMİRDAĞ - EDA GİZEM UĞUR - ELİF ÖLMEZ - ELİF YILMAZ - EMRE AKSU - ERGİN KOÇ - ERHAN CİHANGİROĞLU - ERTUĞRUL AKYÜZ - EYÜP ENSAR AYGÜN - FİLİZ SELVİ - FIRAT KURT - GAMZE SOYKAN - GÖKHAN ESİN - GÖKHAN TÜFEKÇİ - GÜLDEN ATAMAN - HALE FERİHA HENDEKCİOĞLU - HAMZA KIRBAŞ - HANDE CEDİMOĞLU - HATİCE YILMAZTÜRK - IŞIK SUNGURLAR - KEREM İŞCANOĞLU - KERİM OĞUZ KALELİ - MEHMET YOLDAN AKTÜRK - MELİH AYDINCIK - MELİHA GÜNDÜZ - MELTEM BEGİÇ- BAKİ GÜLER - MERVE ÖZKAN ŞAHSIVAR - METE ALİ SARIDOĞAN - MUAZ ÖZDEN - MURAT AÇIŞ - MURAT SEZER - MÜBERRA BÜLBÜL - MÜCAHİT ALTUN - NESLİGÜL CEBESOY - NESREN JAKE - OLCAY ERDİNÇ - OZAN OĞUZHAN ALPAY - ÖZGE UZUN - ÖZGÜR BALLI - RUHAN AKGÖZ AKBABA - SEDA ŞİMŞEK - SEFA ÇATUK - SEVCAN SÖNMEZ - SİBEL ONAY - ŞEHMUZ ATASEVER - ŞEMSİ ALTAŞ - ŞENGÜL ACİL - ŞENOL BORA - ŞEVVAL BAŞALAN - TEVFİK ALTAN DOYRAN - TUBA KINAY GÖR - TUĞBA YAŞAR - TÜLAY ÖZKUL - UĞUR BİŞİRİCİ - UMAY AYDEMİR - ÜMMÜHAN YILMAZ - YELİZ SELVİ - YONCA KARA - YUNUS DEMİR - YUNUS EMRE UZUN - YUNUS KAYA - YUSUF YONAR - YÜKSEL DAL - ZEYNEP BOZTEMİR - ZÜLEYHA YILMAZ SIR"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/06/15-nisan-dunya-sanat-gunu-akademix-sergisi-akademisyen-sanatcilar/", "text": "UPSD'nin düzenlediği 15 Nisan Dünya Sanat Günü 'AKADEMİX' Sergisi,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/06/helezonik-sarmal-galeri-idil-12-nisan-12-mayis-2017/", "text": "İnsan hep bilinmezin peşinden koşmuştur ve yaşamı boyunca önce kendi varoluşunu, sonra da, bununla bağlantılı olarak, içinde bulunduğu sonsuz evreni sorgulamıştır. Bilme çabası, önce bilinmezin tanımıyla başlar, ardından ulaşılmak istenen yerin belirlenmesiyle devam eder ve nihayet sorgulamaya evrilir. Sanat ise bir formla anlatılmaya çalışıldığında, akla gelecek ilk görüntü şüphesiz bir helezonik sarmal olacaktır. Günümüz Türk sanatının 9 önemli isminin geçmişi, günümüzü ve geleceği kendi üsluplarıyla özgün şekilde yorumladığı Helezonik Sarmal sergisi, temelinde bu formun sanatta temsil ettiği, yaşamın her alanındaki çok katmanlı gerçekliği konu ediniyor. Sanatın özündeki farklı okumaları, olasılıkları ve yorumları ustaca barındıran farklı disiplinlerdeki eserler, aynı çağın içinde yetişen, birlikte yol almış, birbirlerinin hayatlarına dokunmuş sanatçıları yeniden bir araya getirirken, sanatın ve kültürün birikimli ilerleyişindeki dönüm noktalarından birini izleyiciyle buluşturuyor. 12 Nisan 12 Mayıs 2017 tarihleri arasında, Nişantaşı Galeri İdil'de sanatseverlerin beğenisine sunulacak Helezonik Sarmal, insanın sanatla olan diyaloğunu zaman, mekan ve uzam eksenlerinde inceleyen, tutkunun forma dönüştüğü anı gözler önüne seren, ezber bozan bir sergi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/06/leonardo-da-vinci-565-yasinda-15-nisan-1452/", "text": "Leonardo da Vinci'nin doğum günü olan 15 Nisan'ın 'Dünya Sanat Günü' olarak kutlanmaya başlanması, 2011 yılında Meksika'da yapılan UNESCO resmi partneri IAA genel kurulunda, Türkiye temsilcisi ve UPSD Başkanı Bedri Baykam'ın yaptığı sunum ve önerisiyle gerçekleşmiştir. 2012'den itibaren birçok ülkede kutlanmaya başlanan WAD Türkiye'de de sayısız etkinliğe konu olmuştur. İstanbul, Nişantaşı, Abdi İpekçi caddesinde yapılan ilk kutlama, beş yıl içinde yaygınlaşarak sanat dünyasının inisiyatifiyle tüm yurt içinde daha geniş çaplı etkinliklere ve kutlamalara dönüşmüştür. Yılın Sanat Kurumu, Yılın Sanat İnsanı, Yılın Onur Ödülü, Yılın Genç Sanatçısı ve Basın Ödülleri olmak üzere, beş dalda verilen prestijli ödüller kurumsallaşmıştır. Dünya Sanat Günü bu yıl da, UPSD Yönetim Kurulu'nun aldığı bir kararla tüm bir haftaya yayılarak kutlanacaktır. 11 Nisan, Salı günü başlayacak etkinlikler referandum gününe kadar sürecektir. Dünya ve Türkiye'deki eğitim ve sanat kurumlarının etkinliklerinin haricinde UPSD'nin İstanbul'daki programı aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. 11 Nisan, Salı sabahı İstek Acıbadem Okulları'nda, UPSD başkanı Bedri Baykam öğrencilerle buluşacak. 12 Nisan, Çarşamba günü Kartal'da başlayacak buluşma, akşam Moda Deniz Kulübü'ndeki serginin açılışıyla devam edecektir. 13 Nisan, Perşembe akşamı Mustafa Kemal Kültür Merkezi, Beşiktaş Çağdaş salonunda, 'Genç Etkinlik 7' sergisinin açılışı yapılacaktır. UPSD'nin 'Dünya Sanat Günü' etkinlikleri kapsamında düzenlediği 'Genç Etkinlik 7' sergisi, 13 Mayıs'a kadar MKM'de izlenebilir. 15 Nisan Cumartesi, saat 18:00-21:00 arası UPSD Galeri'de AKADEMİX sergi açılışı yapılacaktır. İlk kez gerçekleşecek olan bu sergi ile yurt genelindeki 71 üniversitenin güzel sanatlar fakültelerine çağrıda bulunulmuş ve verilen dosyalar üzerinden düzenlenmiştir. Referandum nedeniyle daha önceki yıllarda gerçekleştirdiğimiz 15-16 Nisan sokak etkinlikleri programa alınmamıştır. Ayrıca bu programa eklenecek diğer aktiviteler UPSD web sitemizden takip edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/07/dunden-bugune-universite-tasfiyeleri-akademik-kiyim-sergisi-8-15-nisan-2017-karsi-sanat-calismalari/", "text": "Bugün içinde yaşadığımız Olağanüstü Hal Rejiminde, OHAL KHK'larıyla akademisyenlerin üniversiteden ihraç edildiği yoğun bir tasfiye harekatıyla karşı karşıyayız. 12 Eylül 1980 askeri darbesinin üniversite üzerinde gerçekleştirdiği yıkımın çok daha vahimi, OHAL KHK'larıyla yapılıyor bugün. İhraç edilen akademisyenlerin sadece görevlerine son verilmiyor; pasaportları iptal ediliyor, başka bir iş bulma imkanları engelleniyor, emeklilik haklarıyla ilgili mağduriyetler yaşıyorlar. Yurttaşlık haklarından yoksun bırakılarak sivil ölüme mahkum ediliyorlar adeta. Akademik kıyım yapılıyor. Hiçbir hukuki dayanağı olmayan bu uygulamalar yalnızca akademisyenlere /üniversiteye zarar vermiyor; akademiye yapılan kıyım, toplumsal gelişmişliğe, bilimsel çalışmalara, bilimsel eğitim/öğretim hakkına da telafisi mümkün olmayan zararlar veriyor. İfade özgürlüğü/akademik özgürlüğe darbe vuran bu süreç aynı zamanda, öğrencileri eleştirel, özgür, bilimsel nitelikli öğrenim hakkından yoksun bırakıyor; eleştirel düşüncenin, bilimsel üretimin gerçekleşebileceği koşulları tahrip ediyor. Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği, iktidarların dünden bugüne üniversite üzerinde kurmak istedikleri baskı, yetmezse kıyımı tarihsel akış içinde göstermek, büyük resmi görünür kılmak için Dünden Bugüne Üniversite Tasfiyeleri: Akademik Kıyım başlıklı bir sergi düzenledi. Dökümanter özelliğe sahip bu Sergi, 1933'den bugüne üniversite tasfiyelerini belgeler ve basından derlenen haberler, gazete kupürleri, karikatürler, video gibi çeşitli görsellerle sunuyor. Akademik özgürlük yoksa, üniversite de yoktur! Elveda üniversite... demeyeceğiz. ÜNİVDER olarak akademik özgürlük mücadelemize devam etmeye, barış ve demokrasi mücadelesinde yer almaya kararlıyız. Bu haklı talepleri ifade etme özgürlüğümüzü de bu Sergi ile kamuoyuyla paylaşmak istedik."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/13-nisan-persembe-mehmet-aksoy-ile-cekicin-ruzgarindaki-ezoterik-illuzyonlar-sergi-kitabinin-imza-gunu/", "text": "Küratör Dr. Klaus Wolbert'ın önsözü ve Vahit Tuna'nın tasarımı ile Anna Laudel Contemporary'nin yayınladığı sergi kitabı Çekicin Rüzgarındaki Ezoterik İllüzyonlar'ın değerli sanatçı Mehmet Aksoy'un katılımıyla gerçekleşecek imza günü, 13 Nisan 2017 tarihinde Anna Laudel Contemporary'de düzenleniyor. Mehmet Aksoy'un taş, mermer ve metal kullanarak mistik doğa olaylarını, Şamanizm ve tanrı imgelerinin etkilerini yansıttığı, üretim sürecini ve işlerini yakından görebileceğimiz kitap, sınırlı sayıda Türkçe İngilizce basıldı. Çekicin Rüzgarındaki Ezoterik İllüzyonlar isimli kişisel sergisi ile, beş yıl aradan sonra benzersiz çalışmalarını sunan usta heykeltıraş Mehmet Aksoy, ilk defa bu sergide yer alan yeni heykel ve resim çalışmalarının yanı sıra, son dönem işlerini de kapsayan değerli bir seçki ile geçtiğimiz ay sanatseverlerle buluştu. Sanatçının 55 yıllık sanat birikiminin izlerini takip etmemizi sağlayan sergi 20 Nisan tarihine kadar Anna Laudel Contemporary'de devam edecek. Sergiyle ilgili detaylı bilgi için ekte yer alan bültene bakabilirsiniz. Mehmet Aksoy'un ışık ve renklerle dolu sihirli dünyasına yer verdiği sergisini ve kitabını sizlerle buluşturacağımız etkinlik 13 Nisan Perşembe günü, 15.00-19.00 saatleri arasında, Anna Laudel Contemporary'de gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamin-budist-pagodalari-1/", "text": "Bu yazıda Vietnam'ın belli başlı Budist pagodalarına ilişkin bilgiler veriyoruz. Vietnam'da binlerce onbinlerce tapınak ve pagoda bulunuyor. Burada yalnızca belli başlılarını tanıtıyoruz. Bu yapılarda kırmızı renk öne çıkıyor, çünkü bunun uğur getirdiğine inanılıyor. Bunlarda yaygın kullanılan bir imge nilüfer. Nilüfer, çamurlu sularda güzel güzel açan bir çiçek olduğu için Budizm'de saflığın simgesi olarak görülüyor. Birçok Buda heykeli nilüferli kaideye yerleştiriliyor. Eski tapınak ve pagodalarda Çin harfleri görülüyor. Bunun nedeni, 20. yüzyıla gelene dek Vietnamca'nın Çin alfabesiyle yazılmış olması. Diğer bir deyişle, tapınak ve pagodalarda yazanlar Çince gibi görünse de değil, Çin alfabesiyle yazılmış Vietnamca yazılar. Vietnam'da Çin pagodaları da bulunuyor. Vietnam pagodalarında da Çin pagodalarında da tümüyle Budist öğeler görmüyoruz. Bu yapılarda Budizm'e ek olarak Taocu inançlar ve Budizm öncesi çoktanrılı inançlar da görülebiliyor. Özellikle Güney Vietnam'da, kimi yapılar, Buda'ya ya da Budist bir rahibe adanmanın yanında tanrı ve tanrıçalara adanabiliyor. Ayrıca, Japonya'daki Şinto inancına benzer bir biçimde, ölen yüce ruhların öldükten sonra tanrısallaştığına inanılıyor. Bu nedenle, Budist pagodalara ek olarak, tanrı sayılan atalara adanmış tapınaklar da var. Budist pagodalarında genellikle havuzlu bir bahçe bulunuyor. Bu bahçenin her bir öğesi Budist inançlara gönderme yapıyor. Buda'nın görsel ve heykel biçimlerindeki temsillerinde onun çeşitli el hareketleri yaptığını ve belli tür beden duruşları sergilediğini görürüz. Bunların herbirinin Budizm'de ayrı bir anlamı var. Ayrıca, Buda'nın bir Çinli gibi temsil edildiği yapılar da var Hintli gibi temsil edildiği de. Bu, mezhep farkına işaret eder. Hintli gibi temsiller, Güney Budizmi'nin, Çinli gibi temsiller, Kuzey Budizmi'nin etkilerini yansıtır. Buda, elbette, Çinli değildi. Ancak Kuzey Budizmi, her bireyin aydınlanabileceğine, böylece Buda olabileceğine inanır. Bu nedenle, Buda'nın bir Çinli gibi temsil edilmesi aykırı bir durum değildir. Vietnam'ın başkenti ve ülkenin ikinci kenti olan Hanoy, Vietnam'ın en uzun tarihi olan kentlerinden. Budist tapınaklar ve pagodalara ek olarak kentte çok sayıda Taocu tapınağı bulunuyor. Fransız sömürgeciler tapınaklara ve pagodalara büyük zarar veriyorlar. Örneğin bugün Hanoy'un kartpostal imgelerinden biri olan merkez postaneyi yapmak için, aynı parseldeki Budist pagodasını yıkıyorlar. Can Kuvok Pagodası, Hanoy'un ve Vietnam'ın en eski pagodalarından biri. Batı Göl'ün Cuk Bak Gölü'nün tarafında bulunuyor. Yapı, 6. yüzyılda yakında başka bir yerde inşa edilmiş, ırmak taşkınları nedeniyle 17. yüzyıl başında şu anki yerine taşınmış. Pagoda, bir geçitle karaya bağlanan küçük bir adada inşa edilmiş. Pagodanın bahçesinde Budistlerce kutsal sayılan bir bodhi ağacı var. Bu ağaç, 1959'da Hindistan cumhurbaşkanının Vietnam ziyareti sırasında getirilen daldan büyütülmüş. Bu dalın Buda'nın aydınlığa ulaştığı kutsal bodhi ağacından alındığı söyleniyor. Bu arada, bodhi ağacı bir tür incir ağacı, fakat meyveleri küçük oluyor. Bu pagoda Vietnam ulusal tarihsel anıtlarından biri olarak kabul ediliyor. İ. S. 820'de bir Çinli Budist rahip buraya gelip pagodayı inşa edip burada yaşamaya başlıyor. O dönem Zen Budizmi'nin Vietnam'da yayılmasında etkili oluyor. Tek Sütunlu Pagoda, Vietnam'ın en bilinen tarihsel yapılarından biri. Bir kartpostal imgesi. Yaklaşık bin yıllık bir yapı. Vietnam imparatoru Ly Thai Tong'un (1000-1054) oğlu olmuyormuş. Birgün Budist izlekli bir düş görüyor ve sonrasında bir erkek çocuğu oluyor. Bu olayın anısına bu pagodayı gördüğü düşe benzer bir biçimde, nilüfer imgesinde inşa ettiriyor. Fransız sömürgeciler 1954'te yenilgiyi tadınca, Vietnam'dan ayrılırken bu pagodayı yıkıyorlar. Vietnamlı yurtseverlerce yeniden inşa ediliyor. Kim Lien Pagodası, 12. yüzyılda eski bir sarayın kaidesi üstünde inşa edilmiş. Hanoy'un en eski yazılı taşı bu pagodada. Pagoda, Batı Göl kıyısında, Intercontinental ve Sheraton gibi otellere yürüme uzaklığında. Li Kuvok Şı Tapınağı, dönemin Vietnam imparatorunu iyileştiren bilge-keşiş için 12. yüzyılda inşa edilmiş. Bulunduğu sokak, Hanoy'un en bilinen sokaklarından biri. Kentin merkezinde bulunan Hoan Kiem Gölü'ne yürüme uzaklığında. Non Nık Pagodası, Hanoy'un merkezinden 40 km. uzaklıkta bir dağ başında 110 metre yükselikte 10. yüzyılda inşa edilmiş. Göl manzaralı bir pagoda. Hanoy'un üniversite statüsündeki Budist Akademisi, bu pagoda yakınlarında yine dağ başında yeşiller içinde kurulmuş. Akademinin sayfası şurası: http://www. hvpgvn. edu. vn/ Burada 100-200 civarında rahip ve rahibe eğitim görüyor. 12. yüzyıldan kalma olan pagoda bugün Hanoy'un en işlek ilçelerinden birinde kalmış bir köyde. Kuan Şı Pagodası, Hanoy Tren Garı yakınlarında 15. yüzyıldan kalma bir yapı. Bu pagoda, aynı zamanda, Vietnam Budist Şanghası'nın merkezi. Hıristiyanlık için Vatikan ne ise, burası da Vietnam Budistleri için o. Bu, hukuksal olarak tüm Vietnamlı Budistleri tek bir çatı altında toplamak için kurulmuş bir devlet kuruluşu. Aslında pagodanın adı, 'Büyükelçilik' anlamına geliyor. 15. yüzyılda ülkelerini temsilen Vietnam'a gelen Budist büyükelçilerin kullanımı için inşa edilmiş. Bu pagoda aslında bir tane değil; Hanoy'un merkezine 60 km. uzaklığında bir kireçtaşı dağ üstünde geniş bir alanda inşa edilmiş çok sayıda pagoda, tapınak ve yapı bulunuyor. Bu arada, kireçtaşı bölgelerinin Budizm ve ondan önce gelen dinler için kutsal kabul edildiğini not edelim. Bunun ruhani değil fiziksel bir nedeni var. Bu tür alanlarda, taş oymak kolay olduğundan, oyma yerleşimler, pagodalar ve tapınaklar yaygınlaşmış. Burada her yıl gerçekleşen dinsel bayram hem çok sayıda Budist çekiyor hem de çok sayıda turist. Bayram kutlamaları 2 ay kadar sürüyor. Burası ayrıca Vietnamlı Budistlerin Hac uğraklarından biri olarak biliniyor. Bölgedeki yapılar 15. yüzyıl ve sonrasında yapılmış. Bölgedeki mağaralar da görülmeye değer. Buda'nın buraları ziyaret ettiğine inanılıyor, ancak bunun için elde somut bir kanıt yok. Pagodanın adı, 'ustanın pagodası' anlamına geliyor. Kent merkezine 25-30 km. uzaklıkta olan pagoda, 11. yüzyılda inşa edilmiş. Bu pagoda da, Vietnamlı Budistlerin hac yerlerinden biri. Bir dağın eteğinde, yapay bir göl manzarasına sahip. Bu pagodanın adandığı rahip Vietnam'ın ünlü su kuklası tiyatrosunun öncülerinden sayılıyor. Pagodada her yıl bir kukla şenliği oluyor. Su kuklacıları hünerlerini buradaki gölde sergiliyorlar. Ho Çi Min'in bir şehir olarak tarihi çok kısa: yaklaşık 300 yıl. Bu nedenle, kentteki Budist pagodaları Hanoy'daki kadar eski değil. 1744'te inşa edilmiş pagoda, kentin en eski pagodalarından biri. Pagodanın bahçesindeki bodhi ağacı, 1953'te Sri Lanka'dan getirilmiş. Aynı tarihte, Buda'nın kimi kalıntıları getirilmiş. Bu pagodanın özelliği, Vietnam-Amerikan Savaşı sürerken, 1964'te Kuzey'den gelen rahiplerin inşa ettiği bir pagoda olması. Kuzey ile Güney Budizmi arasında birtakım farklar var. Ayrıca bu pagodanın geleneksel mimariyle birlikte beton malzeme kullanan ilk pagoda olduğu ileri sürüyor. Tarihsel pagodaların çoğu ahşap. Pagodanın ağ sayfası etkin olarak kullanılıyor; Vietnamca yanında İngilizce metinlere de yer veriliyor. 1965'te kurulmuş manastır, keşişlik geleneğinin yeniden başlatıldığı yer. Bu geleneğe göre, rahipler yalınayak dolaşıp dileniyorlar. Bu manastırda çoğunlukla rahibeler var. Burada sergilenen Buda'nın yaşamını anlatan tablolar önemli. Manastır, ardında yatan düşünce gereği sessiz bir ortamda inşa edilir. Ancak kent hızlı büyüdüğü için artık manastırın bulunduğu bölge çok gürültülü. Bu pagoda Vietnam değil Çin Budizmi'ne dayandığı için ayrı bir yere sahip. Kentin Çin mahallesinde bulunuyor. Pagodada kullanılan şeftali imgesi ölümsüzlüğü simgeliyor. Şeftalinin Avrupa dillerindeki adı İran'a gönderme yapsa da, çeşitli araştırmalarda meyvenin anayurdunun Çin olduğu bulunuyor. Bu pagodadaki duvar kabartmaları önemli. Pagodada sık kullanılan bir imge, ejderha. Bu manastır, Zen Budizm'e bağlılığı dolayısıyla diğerlerinden ayrılıyor. Savaşın bitiminden önce Güney Vietnam Budizmi'nin merkezi idi. Bugün hem şangha hem de Vietnam Budist Araştırmaları Merkezi olarak işlev görüyor. Salıy Pagodası, Ho Çi Min Kenti'nin en büyük pagodası. 1956'da inşa edilen yapı, 2500 m2'lik bir alana kurulmuş. Savaş yıllarında çok iyi bilinen bir pagoda, çünkü Vietnam halkını zorla Katolik yapmaya kalkan Amerikancı Güney Vietnam hükümeti, Budizm'le mücadele adına bu pagodaya baskınlar düzenleyip rahip ve rahibelere rastgele ateş açıp ortalığı yakıp yıkıyor. Savaş sırasında hükümeti protesto için kendini yakan rahip Thich Qu ng D c'ın kömürleşmiş kalbi burada saklanıyor. Pagoda, adını, 'kutsal emanet'ten alıyor. Yapı, Buda'nın bir kalıntısına ev sahipliği yapmak üzere inşa edilmiş. Pagodanın duvarlarındaki Buda'nın yaşamını anlatan kabartmalar Vietnam'ın önde gelen sanatçılarından birine ait."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/doga-kadin-ve-anilar-tomur-atagok-rhartprojet-15-nisan-03-mayis-2017/", "text": "15 Nisan 2017 Dünya Sanat Günün'de Tomur Atagök'ün rh+artproject'te açacağı Doğa, Kadın ve Anılar sergisi izleyiciyle buluşuyor. Demirciköy'de doğa ile baş başa, her köşesi huzur dolu malikanesinde ürettiği eserlerinde; yıllarını sanata adamış bir ustanın bilgece kullandığı malzemeyle bir ömrün birikiminin sanatsal sunumu yapılıyor. Bu sergide Tomur Atagök'ün işleri izleyici önünde bir şölene dönüşüyor. 3 Mayıs 2017 tarihine kadar devam edecek olan Tomur Atagök sergisi için hazırlanan katalogda yer alan Dr. Susan Platt'ın 2011'de yazdığı bir yazıdan yapılan alıntı da Tomur Atagök ABD'de çalışan her sanatçıdan daha çok savaşa yakın bir sanatçı olarak savaşa doğrudan tepki gösteriyor. Hem askeri bir aileden hem de anaerkil bir aileden gelen, Amerika Birleşik Devletlerinde eğitim görmüş sanatçı büyük boy Soyut Dışavurumcu bir anlayışla, 1980'lerden bu yana kadını konu olarak ele almıştır. Askere boyun eğmiş, siyahlar giymiş pasif kadınlardan sahne sanatçısı Madonna gibi meşhur ikonlara uzanan resimlerinde hem Türkiye'de hem de uluslararası kültürlerden kadınları toplumsal ve özel bağlamda mercek altına almıştır. Temsil ettiği kadınlar sadece Türkiye Cumhuriyet'in kuruluşundaki erken dönem kadınlarından olmayıp, gününün feminist kadınları hakkındadırdiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/galeri-selvin-12-turk-sanatciyi-art-new-york-fuarinda-temsil-ediyor/", "text": "Galeri Selvin, 50 ülkeden 150 katılımcı galeri ile yaklaşık 1200 sanatçının eserlerinin sergileneceği ART NEW YORK fuarında, 12 Türk Sanatçının çalışmalarını uluslararası sanat camiasından galerilere, koleksiyonerlere ve sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Modern ve çağdaş sanat fuarlarının başlıca organizatörlerinden Art Miami'nin düzenlediği ve Amerika'nın önemli sanat etkinlikleri arasında yer alan Art New York Fuarı, 3 7 Mayıs 2017 tarihleri arasında Pier 94'te gerçekleşiyor. 1985 yılında kurulduğundan bu yana Galeri Selvin sanata ve sanatçılara desteğini büyük özveriyle sürdürmeye devam ediyor. Plastik sanatların her alanında üretim yapan sanatçılarını, gerek galerilerinde açtığı sergilerle, gerekse yurtiçi ve yurtdışında katıldığı fuarlarda 32 yıldır profesyonel olarak temsil ediyor. 2016 yılının Haziran ayında Stuttgart Art Fair'de, Kasım ayında da Art Miami'de yine Türk sanatçıların resim, heykel, özgün baskı, seramik gibi çalışmalarını uluslararası izleyiciyle buluşturdu. 3 7 Mayıs 2017 tarihleri arasında ise ART NEW YORK fuarında Buket Aslantepe, Feridun Oral, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Mahmut Karatoprak, Naz Can, Nejdet Vergili, Neveser Özenbaş, Ozan Ünal, Uğural Gafuroğlu, Yücel Kale, Zerrin Tekindor ve Zeynep Torun gibi Türk Sanatının önemli isimlerinin eserleriyle yer alıyor. Galeri Selvin, bu fuara katılmasına destek veren Özgüven Mimarlık'a sanata verdiği destekten dolayı teşekkür eder. ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/hic-senin-olmamis-yerler-ark-kultur-20-nisan-3-mayis-2017/", "text": "Bu özle yola çıkan Asya Asyalı, Tuna Pektaş ve Zeynep Tetik'in küratörlüğünü üstlendiği, Hiç Senin Olmamış Yerler başlıklı sergi, 20 Nisan 3 Mayıs 2017 tarihleri arasında Ark Kültür'de izleyiciyle buluşuyor. Sergide Duygu Nazlı Akova, Ahmet Çerkez, Sinan Logie, Erman Özbaşaran, Alp Sime, Olgu Ülkenciler ve Begüm Yamanlar'ın çalışmaları yer alıyor. İnsan aklı düşünen insandan bu yana hayatta bir iz bırakma arzusuyla yeni şeyler yaratıyor. Ta ki başka birisi çıkıp da onun yarattığının üzerine yeni bir iz bırakana kadar. Dünya üzerindeki beşeri olan ne varsa bu arzunun üzerinde şekilleniyor. Diller, medeniyetler, sanat eserleri bu diyalektik üzerine gelişim gösteriyor. Doğal bir sürecin içerisinde ilerleyen bu durum günümüz insanının yaşadığı kentin varoluşuna da, insanın psikocoğrafik durumuna da etki ediyor. Kent bir palimpsest gibi eski izlerinin yanında yenilerini de taşıyor. Eski ve yeni arasındaki bu devamlılık ilişkisi, şehir karşısındaki duygularımızı yönlendiriyor. Kentler yüzyıllardır kendi doğal dönüşümlerini yaşarken insanı da şekillendirir. Modern şehirlerin kurulmasıyla birlikte ortaya atılan psikocoğrafya kavramı üzerinden ilerleyen bu sergi, kentlerin organik dönüşümü esnasında bireyin kendini konumlandırdığı yerlerden bir bakış sunuyor. Kentlerin değişim süreçleri insanı koşullandırarak onu kentli bir birey haline getiriyor. Kentlinin kent ile ilişkisini yeniden düşünmenin kapılarını aralıyor. Hiç Senin Olmamış Yerler, anlamını dayatan otoriter bir gücü değil sanatçıların hissettikleri belirsizliği yansıttığı bir atmosfer tasavvuru olarak karşımıza çıkıyor. Söz konusu olan meselemiz ise duyularla düşünme, mekansal metaforlar ve varoluşsal bir arayış."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/kaos-kozmos-metin-celik-merkur-galeri-10-nisan-01-mayis-2017/", "text": "Mayıs tarihleri arasında Merkür'de sanatseverlerin karşısında olacak. Bir düşün izinden gidip başka bir düşe dönüşüyor. Sanatçının son dönem işlerinin yer aldığı Kaos-Kozmos sergisinde, Adres: Mim Kemal Oke Cad. Erenler Apt."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/pelin-esmerin-son-filmi-ilk-kez-turkiyede/", "text": "Pelin Esmer'in merakla beklenen son filmi İşe Yarar Bir Şey, ilk kez yarın Türkiye'de seyirci önüne çıkıyor. Esmer'in senaryosunu Barış Bıçakçı ile yazdığı, başrollerini Başak Köklükaya, Öykü Karayel veYiğit Özşener'in paylaştığı film, 36. İstanbul Film Festivali'nin Altın Lale Ulusal Yarışması'nda yarışıyor. Koleksiyoncu, Oyun, 11'e 10 Kala ve Gözetleme Kulesi filmlerinin ödüllü yönetmeni Pelin Esmer'in 5 yıl aradan sonra çektiği son filmi İşe Yarar Bir Şey, yarın 21:30'da Atlas Sineması'nda seyirciyle buluşuyor. Türkiye, Fransa, Hollanda, Almanya ortak yapımı olan ve Türkiye'de ilk kez gösterilecek olan film, 36. İstanbul Film Festivali'nin Altın Lale Ulusal Yarışması'nda jüri önüne çıkacak ve gösterimin ardından film ekibi seyircilerin sorularını yanıtlayacak. Pelin Esmer'in senaryosunu Bizim Büyük Çaresizliğimiz ve Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra romanlarıyla tanınan Barış Bıçakçı ile yazdığı, görüntü yönetmenliğini Gökhan Tiryaki'nin üstlendiği film, bir gece trende yolları kesişen iki kadının ölmek isteyen bir adama doğru uzanan, gerilim dolu yolculuklarını konu alıyor. Pelin Esmer ve Marsel Kalvo'nun yapımcılığında gerçekleşen İşe Yarar Bir Şeyin başrollerini ise; Hamam, Üçüncü Sayfa, Mustafa Hakkında Her Şey, Küçük Kıyamet, Süt filmleriyle pek çok ödül kazanmış ve 9 yıl aradan sonra ilk kez sinemaya geri dönen Başak Köklükaya, Güzel Şeyler Bizim Tarafta, Katil Joe oyunları ve Kuzey Güney, Muhteşem Yüzyıl Kösem televizyon dizilerinin genç yeteneği Öykü Karayel ile Ezel, Galip Derviş, Cesur ve Güzel dizilerinin yanı sıra, Beş Vakit, Güneşi Gördüm, Aşk Tesadüfleri Sever, Kaybedenler Kulübü, Dedemin İnsanları filmleriyle tanıdığımız Yiğit Özşener paylaşıyor. Türkiye'de ilk kez yarın 36. İstanbul Film Festivali'nde gösterilecek İşe Yarar Bir Şey, 2017 sonbaharında gösterime girecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/tanricalar-havva-marta-gama-art-gallery-08-nisan-06-mayis-2017/", "text": "Her kadın bir TANRIÇA dır, Her tanrıça aynı zamanda bakire, hem kadın hem de annedir! Türkiye'nin en iyi güncel ve aktif sanat galerileri arasında yer alan Gama Art Gallery, Resim sanatçısı Havva Marta'nın ''TANRIÇALAR'' adlı kişisel sergisine 8 Nisan- 6 Mayıs tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Kadın, eski çağlarda bir şekilde tapınmanın ana nesnesi olup günümüzde tamamen görünürlüğünü yitirmese de dişi kutsallığı devam eder. Tarihi seyirde kadının bu özellikleri arka plana itilerek erkek egemen ataerkil düzene geçilmiş olsa da çağlar boyu sanatın en mahrem simgesi olarak göze çarpar. Kutsallık, güzellik, aşk, analık, bereket, doğurganlık ve daha nice özellikleriyle sanatçıların beslendiği figür olarak çalışmalara konu olacaktır. Marta TANRIÇALAR Serisinden Paca Mama, Hathor, Kybele, Willendorf Venüsü, Umay Ana, Lilith, Amaterasu ve İnnanna ' yı sergiliyor. Samsun'da doğdu. 1989 yılında 19 Mayıs Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. UPSD ve GESAM üyesi olan sanatçının eserleri Türkiye'nin birçok şehrinin yanı sıra İran, İtalya ve Yunanistan da sergilendi. Havva Marta, resim çalışmalarını İzmir'deki atölyesinde sürdürmektedir. Küratörlüğünü Şule Altıntaş'ın yaptığı Havva Marta'nın '' TANRIÇALAR ''adlı kişisel sergisini 8 Nisan -6 Mayıs tarihleri arasında Pazar Pazartesi günleri hariç her gün 12:00- 19:00 saatleri arası Gama Art Gallery'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/11/venus-sanat-galerisi-dunya-sanat-gununun-4ncusunu-kutluyor/", "text": "Venüs Sanat Galerisi değerli sanatçıların katılımıyla her yıl olduğu gibi bu yılda 4. ncüsünü düzenlediği resim sergisi ile Dünya Sanat Günü'nü kutluyor. 17 Nisan'da açılacak sergi, 28 Nisan tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Ahmet OĞRAŞ, Arezo BEHRANG, Aynur AKALIN, Bekir ÜSTÜN, Bengisu YILDIRIM, Bülent KILIÇ, Candan ULUĞ, Çoban Ressam Süleyman ŞAHİN, Ercan PAYA, Fikret TUNALI, Hicran ALİOĞLU, Javad SOLEİMANPOUR, Javid TABATABAEİ, Koray DAĞCI, Mehmet NAJAFZADEH, Memik KİBARKAYA, Muhsin KALELİ, Mustafa YÜCE, Natali AYDAR, Nusret TOPUZOĞLU, Osman AKÇA, Saim ALTUNCU, Selçuk FERGÖKÇE, Tanya MÜSEVİTOĞLU, Timur TAŞTEKİN VEFALI, Ümit ERZURUMLU, Vural YILDIRIM, Yusuf Kemal ÇAĞLAYAN, Ziyad SULTANOV, Zohre ARDABİLCHİ. Sanatın değerini ve gücünü tüm dünyanın sanatçı ve sanatseverleri ile aynı zaman diliminde solumak amacıyla düzenlenen sergide bizlere destek olan sanata ve sanatın birleştirici gücüne inanan herkese çok teşekkür ediyoruz. Açılış Kokteyli 17 Nisan Pazartesi günü saat 18.00 de yapılacak olan sergi her gün 10.00 ile 18.00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/12/from-kashmir-to-paisley-excerpts-from-a-textiles-journey-bfa-visual-critical-studies-monday-april-17-at-630-pm/", "text": "Presented by BFA Visual & Critical Studies, this talk will trace the movement of the Paisley motif across the Eurasian continent and through the 19th century, using designs and textiles preserved in The Metropolitan Museum of Art. Curator Melinda Watt has been inspired by the Museum's collections as well as the students, scholars and artists who visit the Met's Antonio Ratti Textile Center, and she will discuss paisley-patterned textiles from elaborate shawls to the modest printed cottons. Melinda Watt is a Curator in the department of European Sculpture and Decorative Arts, and the Supervising Curator of the Antonio Ratti Textile Center. She is responsible for western European textiles and fans, and was a co-curator of Interwoven Globe: the Worldwide Textile Trade, 1550-1800 (2013-14). Previously, she organized English Embroidery from The Metropolitan Museum of Art 1580-1700: 'Twixt Art and Nature at the Bard Graduate Center; the exhibition catalogue was awarded the Textile Society of America's annual book award for 2008. She has also organized a number of smaller textile installations at the Metropolitan Museum, and is currently organizing an exhibition and publication highlighting European textiles in the Museum's collection."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/14/sinan-eren-erk-cagdas-sanatin-sonsuz-yarisi-helezonik-sarmal/", "text": "İnsan hep bilinmezin peşinden koşmuştur ve yaşamı boyunca önce kendi varoluşunu, sonra da, bununla bağlantılı olarak, içinde bulunduğu sonsuz evreni sorgulamıştır. Bilme çabası, önce bilinmezin tanımıyla başlar, ardından ulaşılmak istenen yerin belirlenmesiyle devam eder ve nihayet sorgulamaya evrilir. Her yeni bulgu yeni bir fikre dönüşürken, her yeni fikir bir başka bulgunun kuyruğundan yakalar. Kimi zaman bu kovalamaca çıkmaz sokaklarda biter; o zaman da insan geri dönüp yeniden ve yeniden sorgular fikirleri, bulguları, düşünce sistemini, ta ki aradığına ulaşana kadar. Son ana dek fikirler ile bulgular arasında mekik dokur ve her defasında ya bir adım ileri ya da geri gider. Yani insanın bilinmezi açıklayabileceğine karşılık onu daha da korkunç, daha da karmaşık hale getirme ihtimali de hep vardır. İşte bu yüzden çoğu zaman bilinmezlik kavramı kısır döngüyle özdeşleştirilir ve bilinmezi açıklama tutkusundan uzak durulmaya çalışılır. Oysa sanat, açıklanamayanı anlama ve anlatma pratiğinin en önemli yöntemlerinden biridir. Çünkü sanat, her şeyden önce insanın içsel sorgusunu, onun duygularını, varoluş kaygılarını ve kendini ifade etme çabasını temel alır. Öyleyse sanat, insanın sürekli arayışının sonsuz tutkuyla birleştiği anda kendini gerçekleştirir ve dolayısıyla insan, nesilden nesile aktarımla oluşturduğu kültürün tepesinde, daima yeni bir forma ulaşmaya çalışır. Sanat ise bir formla anlatılmaya çalışıldığında, akla gelecek ilk görüntü şüphesiz bir helezonik sarmal olacaktır. Bu form, her şeyden önce kendi içinde döngüsel bir harekete sahiptir ve döngünün hangi yönde takip edildiği, karşılaşılan sonucu değiştirir; ya yükselir ya da alçalırsınız. Başka bir deyişle, birikimle ilerleyen kültürün baştan sona veya sondan başa okunması sanatla mümkündür. Helezonik sarmal aynı zamanda, sanatın bitimsizliğini, devinimselliğini ve estetiğini de anlatır. Çünkü içinde bulunan dönem ne olursa olsun sanatın sorgusu benzerdir. Bu haliyle sanat, sanki olduğu yerde çemberler çiziyor, kendi içinde karmaşıyor, çözümsüzleşiyor gibi gözükse de aslında tam tersine, gerçekliğin farklı formlarının döngüsel şekilde arandığı demokratik ve sistematik bir özgürlük alanı yaratır. Bu çok değerli özgürlük alanı ise kültürün ve sanatın birikimli gelişiminde hayati bir konumdadır. İşte bu nedenledir ki sarmal form, altın oranın kullanıldığı rönesanstan, Rus yapısalcılığına, Avrupa ve Amerika post-modernizminden, günümüzde çağdaş sanata kadar sayısız sanatsal yönelimde kendine yer edinmiş, bu kavramın anlamını sırtlamıştır. Günümüz Türk sanatının 9 önemli isminin, geçmişi, günümüzü ve geleceği kendi üsluplarıyla özgün şekilde yorumladığı Helezonik Sarmal sergisi, temelinde bu formun sanatta temsil ettiği, yaşamın her alanındaki çok katmanlı gerçekliği konu ediniyor. Sanatın özündeki farklı okumaları, olasılıkları ve yorumları ustaca barındıran farklı disiplinlerdeki eserler, aynı çağın içinde yetişen, birlikte yol almış, birbirlerinin hayatlarına dokunmuş sanatçıları yeniden bir araya getirirken, sanatın ve kültürün birikimli ilerleyişindeki dönüm noktalarından birini izleyiciyle buluşturuyor. Böylelikle, eserlerini çağdaş Türk sanatının varoluş sancılarının çekildiği cumhuriyet tarihinin yakın döneminde yaratan sanatçılar, Tomur Atagök, Bedri Baykam, Bubi, Deniz Gökduman, Mehmet Kavukçu, Bünyamin Özgültekin, Ferit Özşen ve Nurcan Perdahçı, Tülin Onat'ın davetiyle bir araya gelerek, günümüzde sanatın durduğu konumu sorguluyor ve sanat tarihimize hafızalardan kolay kolay silinmeyecek bir not düşüyorlar. Helezonik Sarmal, insanın sanatla olan diyaloğunu zaman, mekan ve uzam eksenlerinde inceleyen, tutkunun forma dönüştüğü anı gözler önüne seren, ezber bozan bir sergi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/bilkent-sanat-festivali-06-14-mayis-2017/", "text": "Sanatı desteklemek için öncelikle sanatı yaşar kılmak önemlidir. Sanat eserleri sadece karanlık galerilerde sergilenemez. Sanat yaşanan ortamda ve ulaşılabilir olduğu zaman değer ve anlam kazanır. Son dönemde tüm Dünya'da olduğu gibi bizde de bilinen resim satış noktaları olan galeriler dışında ve yaşanan mekanlarda galeriler açılması hızla artmaktadır. Bu değişimde AVM, Hotel vb. yerlerde galeri ve sergi açılmasında yaşanan mekanlarda sanatsevere ve sanat eserine kolaylıkla ulaşmanın avantajı da bulunmaktadır. AVM'lerde açılan galeriler ve sergiler ilk dönemde Sanatı ayağa düşürdüler. Tarzı gerekçesiz ve haksız eleştirilere maruz kalırken, bugün hemen hemen büyük AVM'lerin tamamında bir sanat galerisi veya sergi alanı bulunmaktadır. RC Gallery Türkiye'nin AVM'lerdeki ilk sanat sokağı projesini uygulayanlardandır. RC Gallery; Bilkent Center AVM'deki Bilkent Sanat Sokağı'ndan hareketle şu an AVM ve Hotel ağırlıklı olarak beş merkezde galeri ve müzayedecilik hizmeti vermektedir. 6 14 Mayıs 2017 tarihlerinde Bilkent Center AVM'de düzenlenecek festivalin hedefi; AVM'lerde sanat atmosferi oluşturmak, sanatseverlerin sanata ve sanatçıya ulaşabilirliğini artırmak, sanatı ve sanatçıyı sanat izleyicisiyle buluşturmak ve sanatı yaşamın içine çekmektir. Bilkent Center AVM yönetimi festival süresince 1.200 M2 lik alanı festival süresince sanatın hizmetine sunmaktadır. Bu yıl RC gallery tarafından Bilkent Center AVM sponsorluğuyla ilki yapılan Bilkent festivali gelecek yıllarda da sürdürülerek Uluslararası yapıya dönüşmesi hedeflenmektedir. Bu festivale tecrübeli ressam kategorisinde 26 ressam ile 5 heykel sanatçısı, genç kategorisinde 10 ressam ve yabancı kategorisinde 5 ressam katılacaktır. Festivale katılacak tecrübeli ve yabancı sanatçıların her türlü gideri festival komitesi tarafından karşılanacaktır. Genç kategorisinde katılacak sanatçılar için 29 yaş sınırı esas olup, bu genç sanatçıların sanatçılarla festival süresince iletişim sağlaması ve yabancı sanatçılar ile ilerde kuracağı bağlantılar sonucu yurtdışı etkinliklere zemin hazırlanması hedeflenmektedir. Bu festivale katılacak olan Güzel Sanatlar Fakültesi ve Eğitim Fakültesi mezunu gençlerin; festivale katılan diğer tecrübeli sanatçıların bilgi ve tecrübesinden yararlanması sağlanacaktır. Bu katkıyı sağlayacak olan tecrübeli sanatçıların seçiminde farklı sanat disiplinlerinde çalışmaları, yurtiçi ve yurtdışı sanat etkinliklerinin bulunmaları, alanlarında profesyonel olmaları ve eğitimci fonksiyonlarının bulunması özellikle dikkate alınmıştır. Sanatseverler bu festival süresince resim ve heykel çalışmalarını izleyecek ve sanat eseri yapımının süreçlerini doğrudan sanatçısından öğrenecektir. Bir sanat eserinin ortaya konulması kadar sanatseverce beğeniyle satın alınması önemlidir. Sanatseverin beğenisini ortaya koya bilmesi için bilgilendirilmesi esastır. Bu bilgilendirmenin sanatçının yanı sıra akademisyen, sanat yazarı ve eleştirmenleriyle desteklenmesi esastır. Bu festival süresinde düzenlenecek panel ve sohbetlerle karşılıklı bilgi alış-verişi sağlanacaktır. Bilgilerin uygulamaya dönüştürülmesi amacıyla yapılacak sanatçılar tarafından yapılacak canlı performanslarla sanatçılar bir taraftan sanatseverlerle buluşulurken, diğer ressamların tavsiyeleri doğrultusunda resimlerini geliştirme imkanı bulacaktır. Sanatı ulaşılabilir kılmadığınız zaman sanat eserinin de sanatın anlamı da olmaz. Canlı performans esnasında yapılacak resimler her sanatçı için oluşturulacak mini atölye-galeride sergilenerek izleyici ve sanat alıcıları ile anında iletişim kurmaları ve sanatçı sanatsever bütünleşmesi sağlanacaktır. Müzayede denilince akla beş sıfırlı rakamların konuşulduğu müzayedeler gelmesin. Festival süresince küçük meblağlı müzayedelerle sanatseverlere müzayede heyecanı yaşatma hedeflemektedir. Festival süresince biri bağış olmak üzere toplam iki müzayedeyi canlı olarak izleyerek müzayedede alıcı davranış ve tepkileri hakkında bilgi toplayacaklar. Festival süresinde TED Türk Eğitim Derneği ile Blu Brush ve Hobby Brush adlı iki sosyal sorumluluk projesi yürütülecektir. Hobby Brush projesi kapsamında festivale katılan ve ziyarete gelen sanatçıların özel Blue Brush alanında yaptıkları 25X25 cm ebatında eserler sergilenecek ve satışa sunulacaktır. Hobby Brush projesi kapsamında da oluşturulacak özel alanda küçüklerin sembolik bir bedelle resim yapmaları sağlanacaktır. Bu iki sosyal sorumluluk projesi kapsamında elde edilecek gelirlerin tamamı eğime destek amacıyla TED Türk eğitim Derneği'ne devredilecektir. Etkinlik sadece resim sanatıyla sınırlı olmayıp festival alanında çağdaş heykeltıraşların çalışmaları sergilenecek, çeşitli sanat konuların bilgilendirme seminerleri yapılacak, yapılan çalışmalarla sergi ve müzayedeler düzenlenecek, pandomim gösterisi ve mini tiyatro çalışması gerçekleştirilecek, fotoğraf sanatı ile ilgili bilgilendirme yapılacak ve güncel-klasik-halk müziği konusunda canlı performans düzenlenecektir. Bu çalışmalar ile sanatı sanatsever açısından ulaşılabilir kılmak ve genç ressamların bir taraftan bilgi tecrübesini artırırken diğer taraftan bu gençler için sanat hayatlarının başlangıç aşamasında fark edildiklerini, önemsendiklerini ve desteklendiklerini vurgulayarak daha uzun soluklu mücadeleye hazır olmalarını sağlamaktır. Festival komitesi RC Galeri yöneticisi Rahmi ÇÖĞENDEZ başkanlığında, Bilkent Center Yöneticisi Ayhan AYTEKİN, Adil OCAK ve Vecdi UZUN tarafından oluşmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/fernando-botero-anna-laudel-contemporaryde-27-nisan-25-haziran-2017/", "text": "Özgün üslubu ile dünya çapında büyük bir ilgiyle karşılanan, Kolombiyalı ressam ve heykeltıraş Fernando Botero, daha önce Türkiye'de sergilenmemiş çalışmalarından oluşan, Günlük Yaşamın Şiiri Hayattan Sahneler isimli kişisel sergisiyle 27 Nisan 25 Haziran 2017 tarihleri arasında Anna Laudel Contemporary'de. Darmstadt'daki Mathildenhöhe Enstitüsü'nün eski direktörü Dr. Klaus Wolbert küratörlüğünde gerçekleşecek Günlük Yaşamın Şiiri Hayattan Sahneler sergisi, resim; bronz ve mermer heykeller; desen ve çizimler dahil olmak üzere üç bölümden oluşan bir seçki ile sanatseverlere Botero'nun önemli eserlerini yakından görme ayrıcalığını sunuyor. 27 Nisan Perşembe günü Anna Laudel Contemporary'de açılacak olan sergi, 25 Haziran tarihine kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/iv-mitoloji-gunleri-raymar-otel-son-basvuru-10-mayis-2017/", "text": " Başlığın bir alt satırında adınızın, soyadınızın, ünvanınızın ve kurumunuzun yazılmış olduğuna, İletişim bilgilerinizin, adınızı içeren satırın altında, doğru yazıldığına, Bildiri özetini. doc formatında göndermenizi rica ederiz. Bildiri özeti, 12 punt 2 satır aralığı, times new roman yazı tipinde olmalı. -Lisans eğitimini tamamlamış olanlar -Sempozyum konu ve ilgi alanında daha önce araştırma yapmış, dersler vermiş, yayınlar hazırlamış ve konferans/sempozyumlara katılmış olanlar. Sunumlar 40 dk olarak planlanmıştır. Konuşma süresinin devamında (10-15 dk) soru-cevap kısmı olacaktır. Sunumlarınızı 40 dakikayı geçmeyecek şekilde ayarlamanız, katılımcılarımızın sorularını kısıtlamamamızı sağlayacağından önemlidir. Bu nedenle, -örneğin- PowerPoint sunusu kullanacaksanız 30-40 slayt sayfasını aşmamanızı öneririz. İntihalle kesinlikle yer verilmemelidir. Katılımcılar bütün hukuki sorumluluğu üstlenmekle yükümlüdür. Herhangi bir intihalin belirlenmesi halinde, sunum iptal edilecek, sorumlular bağlı bulundukları kuruma bildirileceklerdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/izler-evren-gul-derinlikler-sanat-merkezi-20-nisan-13-mayis-2017/", "text": "Sanatçının sergide yer alacak resimleri yedi yıllık bir süreci kapsıyor. 2008 yılında başlayan bir dönem ilk kırılmasını 2010 yazında gerçekleştirmişti. O sıralar yepyeni bir sanat formasyonuna ve ifade biçimine eriştiği yıllardı. Bu yüzden biçimsel kaygıları daha yoğundu. Daha sonraları yaşadıkça ve okudukça, içerikler de daha belirgin ve zengin olmaya başlamış. Şimdi bulunduğu noktadan toplu olarak baktığında genel olarak tamamının bir yıkım ve kopuş hikayesini oluşturduğu görülüyor. Giderek satıhsallaşanyada bir çökeltiye dönüşen soyut görüntüler, arda kalanlar, edebiyata ilgisi, gönül ilişkileri, toplumsal olaylar, kişisel bütünlük arayışları derken biraz naif ve kendine dönük; öznel bir kesit olduğunu itiraf etsek iyi olacak. Bu yüzden sanatçı için işin her yönüyle asıl şimdi başladığı çok net görülüyor. Gün geçtikçe de her yönden daha da çoğaldığı ve genişlediği fark ediliyor. Sergi, 13 Mayıs 2017 tarihine kadar Derinlikler Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/loop-fair-2017-48-hour-panorama-of-contemporary-video-and-artist-films-may-25-26-2017/", "text": "The selection of videos and films presented in the annual LOOP Fair, May 25 through 26, will include works by Lhola Amira ; Shigeo Arikawa ; Marcos Avila Forero ; Ismail Bahri ; Melanie Bonajo ; Elke Andreas Boon ; Sander Breure and Witte van Hulzen ; Tang Chao ; Ali Cherri ; Hsu Chia-Wei ; Sarah Choo Jing ; Aukje Dekker ; Olivier Dollinger ; Esther Ferrer ; Anne-Charlotte Finel ; Gianfranco Foschino ; Yona Friedman ; Mats Hjelm ; Erdal İnci ; Taro Izumi ; Ali Kazma ; Evangelia Kranioti ; Glenda Leon ; Cristina Lucas ; Lukas Marxt ; Olivia Mihaltianu ; Mohau Modisakeng ; Marina Nunez ; Damir Ocko ; Ferhat Ozgur ; Sasha Pirogova ; Tom Pnini ; Renata Poljak ; Chen Qiulin ; David Raffini and Florian Pugnaire ; Sara Ramo ; Leticia Ramos ; James Rielly ; Rafael Rozendaal ; Tercerunquinto ; Nicoline van Harskamp ; Steina and Woody Vasulka ; and Apichatpong Weerasethakul. The videos and films aptly selected by the fair's committee collectors Jean Conrad and Isabelle Lemaitre, Haro Cumbusyan, Renee Drake, and Marc and Josee Gensollen reinforce the relationship between the concomitant fields of contemporary art and cinema, while proposing a decentralized perspective of these practices with participants from Colombia, Croatia, Greece, Iceland, Israel, Japan, Romania, South Africa, Sweden, Taiwan, Thailand or Turkey, as well as from other significant production centres, such as Amsterdam, Berlin, London, Los Angeles, Mexico City, Paris, or Sao Paulo. The selection will offer an insight on the leading modes of critical thought and research explored by the artists. Simultaneously, this year the LOOP Festival and Talks will revisit early video art, while offering an opportunity to rethink the evolution and role that video took on in the definition of contemporary discourse, up until today. The LOOP Acquisition Award, given to a film that will be acquired and included in the LOOP Collection, and lent to the MACBA; and the LOOP Fair Award, to the best gallery proposal. Ferran Barenblit, Director of the MACBA, will chair the jury. The SELECTED book, which this year will count on an editorial team's contribution. Formed by invited new and experienced curators and researchers, it will compile texts for a contextualized guide of the LOOP Fair. VIDEOCLOOP, the new online showcase of moving image artworks that will be launched to foster the study and promotion of the medium through the videos and films that have participated at LOOP Fair during the last 15 years. LOOP Barcelona is a platform devoted to moving image practices in contemporary art. It organises LOOP Fair, the first art fair devoted exclusively to video art launched in 2003, and an annual festival and professional meeting point. Don't miss out on it: professional accreditation here."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/new-generation-3-ekavart-gallery-25-nisan-3-haziran-2017/", "text": "EKAV / Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, kuruluşunun 25. yılında, üniversitelerin Güzel Sanatlar bölümlerinde okuyan ve farklı disiplinlerde başarı gösteren öğrencilere karşılıksız burslar vererek Türkiye'deki sanat eğitimine destek olmaya devam ediyor. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen EKAV-ARTIST New Generation 3 sergisi Ekavart Gallery'de 25 Nisan 3 Haziran tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Her biri alanında geleceğin önemli birer sanatçısı olma yolunda ilerleyen 25 yeni nesil sanatçının yapıtlarından oluşan serginin küratörlüğünü bu yıl da, fütüristik çalışmalarıyla adından söz ettiren eski bursiyerlerimizden Yalçın Bilgin üstleniyor. Vakfın sosyal sorumluluk projeleri kapsamında düzenlemiş olduğu birçok serginin ve etkinliğin yanı sıra; bursiyerlerimiz ile birlikte resim, heykel, enstalasyon ve video art gibi farklı disiplinler üzerine yoğunlaşan genç sanatçıların yer aldığıEKAV-ARTIST New Generation sergi dizisinin EKAV Vakfı için ayrı bir önemi var. Başarılı çalışmaları ve özgün tarzlarıyla ilgi çeken 25 genç sanatçının katılımıyla gerçekleşecek olan EKAV-ARTIST New Generation 3 sergisinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden; Nurhan Altay, Sezer Arıcı, Yalçın Bilgin, Metin Çelik, Karis Deniz Kara, Çağdaş Erçelik, Sefa Karakuş, Özge Kul, İlke Kutluay, Dilara Mataracı ve Ceyhun Topçu, Harran Üniversitesi'nden; Sevda Alat, Hasan Hüseyin Bozan, Şerife Gül Çakmak, Neşe Karataş, Duygu Özkan, Muhsine Polat ve Hadice Sevdiren, Bilkent Üniversitesi'nden Zeynep Sağır, Yeditepe Üniversitesi'nden Özge Kahraman ve Doruk Paksoy, Anadolu Üniversitesi'nden; Cihan Ersoy, Gazi Üniversitesi'nden; Fatma Avcılar, Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts'dan Gökçe Çelikel, Universite Paris Ouest'ten İmge Turudu'nun çalışmaları yer alıyor. Sergiyi Türkiye'nin ilk online sanat televizyonuwww. arttv. com. tr'de izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/performistanbul-nisan-ayi-programi/", "text": "Pera Müzesi iş birliği ile Nisan ayına başlayan Performistanbul ve sanatçıları, önümüzdeki günlerde İstanbul ve Berlin'de yer alacakları farklı performans ve etkinliklerle performans sanatını sanatseverlerle buluşturmaya devam ediyor. Ekteki bültende performans ve etkinlik detaylarını bulabilirsiniz. Sorunuz veya röportaj talebiniz olursa benimle iletişime geçebilirsiniz. Ayrıca performans ve etkinliklerde sizi aramızda görmekten memnun oluruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/the-vancouver-biennale/", "text": "We tend to think of visual art as a form of decoration, but it is so much more. If an art experience has ever altered your mood or changed your mind, then you have experienced the power of art. The philosopher Alain de Botton has stated, Art is propaganda for what really matters: the way we live rather the way we think we should live. This is a fascinating lens through which to examine public art in Vancouver. If we think about art as propaganda for what really matters, then I would argue it also speaks to the way we could live. For example, public art plays an important role in placemaking, social innovation, and building vibrant neighbourhoods, by creating opportunities for human connection, happiness, and wellbeing. Art is part of the cure for loneliness, one of the biggest social problems in our city. Art is part of the soul of our community. The Knight Foundation, in surveys of 43 American cities over the past few years, asked the question What makes people love where they live and why does it matter? They discovered that people form a strong emotional attachment to their community when it has social offerings, openness, and aesthetics. Love of place is great equalizer and mobilizer. In all my years of doing community practice, I've never seen a more powerful model for moving communities forward and enabling places to optimize who they are instead of trying to be someplace else. It is this message that frees people to love their place, and hearing that their love of place is a powerful resource is not something many residents have properly recognized and leveraged. Dr. Katherine Loflin, Lead Consultant on the Knight Foundation's Soul of the Community study. The findings also showed that cities with the highest levels of attachment had the highest rate of GDP growth. From a corporate perspective, both the art and the culture of a city help attract and keep talent. The Vancouver Biennale through its Open Air Museum and BIG IDEAS educational program has certainly been a catalyst for creating emotional connections to and within our community. Since this not-for-profit arts organization arrived on the scene over ten years ago, we have been treated to installations by world-class artists and emerging artists. Without a doubt the Vancouver Biennale's mandate to use art as a catalyst for learning, dialogue, community engagement, and social action continues to be realized through a multitude of public-art installations that may be accessed freely, 24/7, in sunshine, rain, or snow. Some artworks are so popular they have shaped the identity of our city. Yue Minjun's A-maze-ing Laughter, one of the most beloved public-art installations in Vancouver, continues to inspire endless playful interactions. Locals and tourists have also become equally enamoured with OSGEMEOS's Giants mural on Granville Island. Ai Weiwei's F Grass speaks to human rights, and Jonathan Borofsky's Human Structures Vancouver speaks to issues of our humanity in a digital world. Dennis Oppenheim's Device to Root out Evil provoked significant dialogue and community engagement during the 2005 2007 exhibition. Many Vancouverites are still emotionally attached to this artwork and ask regularly, via social-media platforms, for its return to our city. - Is art propaganda for what really matters? - What aspect of this artwork resonates with you? - How does this art installation make you feel? - Do you think that art in general can be a catalyst for social action? Multiple points of view may arise that may very well surprise you and ultimately enrich your perspective. If you are moved by the aspirations of the Vancouver Biennale and its ongoing contributions to placemaking, urbanism, and social innovation in Metro Vancouver communities, consider making a donation or becoming a member. In conclusion, I believe that public art most certainly can change a community. The Vancouver Biennale is already in preparation mode for the next exhibition. Be prepared to see more change-making, place-making art that facilitates social innovation!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/turkiyenin-en-kapsamli-fanzin-festivali-olan-fanzineist-bu-yil-21-23-nisan-tarihlerinde-yapiliyor/", "text": "21-23 Nisan 2017 tarihleri arasında ikincisi gerçekleşecek olan Fanzineist, yurtiçi ve yurtdışından kendin yap kültürünü benimsemiş olan +135 fanzinin dahil olduğu bir bağımsız yayınlar buluşmasıdır. Tasarım Atölyesi Kadıköy, Tight Aggressive ve Arkaoda gibi farklı mekanlar fanzin masalarına ev sahipliği yapacağı gibi fanzin üzerine söyleşiler, film gösterimleri ve konser gibi etkinliklerde İstanbul'da ki festivalin programı içerisinde. Fanzineist, 3 gün boyunca 15 farklı ülkeden 135'in üzerinde bağımsız yayıncıyı fanzinlerini paylaşmak üzere okuyucularıyla buluşturacak. Ziyaretçilerin çizgiroman, illüstrasyon, müzik, spor, edebiyat ve sanat fanzinleri gibi farklı türde yayınlarla karşılaşabilecekleri festival, Türkiye'nin en kapsamlı fanzin etkinliği olarak biliniyor. Fanzineist Festival programı kapsamında Fransız sanatçı Anelor Robin'in Make it!, Kolaj & Fanzin atölyesi, Tolga Güldallı'nın moderasyonuyla Emek Can Tülüş, Zoban Raftik ile 90'lı Yıllarda Yeraltı Müziği ve Fanzinler üzerine söyleşi, Türkiye, İngiltere ve Amerika'dan fanzin filmleri gösterimi, Efe Elmastaş, Muhammet Aldemir, Serkan Üstündağ, Zeynep Yıldırım'ın katılımıyla gerçekleşecek Fanzin Apartmanı: Ne Yapıyor Bunlar? söyleşisi, Deniz Beşer'in moderasyonuyla sanatçı-akademisyen Gülçin Aksoy ve yine sanatçı-akademisyen olan Aslı Narin ile Sanatçı Kitapları, Fotoğraf Kitapları Ve Fanzinler Ekseninde Yaratım üzerine söyleşi dışında Noise Jam, Company Fuck, Poster-iti ve Reptilians From Andromeda gibi grupların konserleri yer alıyor olacak. Bağımsız bir fanzin festivali olan Fanzineist, herhangi bir maddi destek olmaksızın, tamamen kendin yap kültürü perspektifiyle Deniz Beşer, Naci Mert, Hilal Can ve Dila Naz Nurgör tarafından organize edilmektedir. Fanzin, İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif bir basılı materyeldir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/utku-varlik-siir/", "text": "... NAR dergisinin Temmuz-Ağustos 1996 tarihli sayısında Stephan Mallarme'nin ünlü Brise Marine şiirinin beş ayrı çevirisine yer verilmiş. Kaçsam, kaçsam uzaklara... üstümde mehtap, Her kitap bitti yazık.. ten yavan, sinsi, derin.. Adil Hanlı, Orhan Veli'nin takma adıdır. Ah! Bir kaçsam! Bilirim o mest kuşlara diyar, Oktay Rıfat bir gün bana demişti ki; Türküdeki Hem okudum hemi yazdım / Yalan dünya senden bezdim dizeleri Malerme'nin o dizelerini çok iyi karşılar. Dünya şiirinden Türkçeye çevrilen tüm şairlere saygımız vardı; çevirenlerin gerçekten dil bildiğinden habersiz ve onları yargılamadan kabullenirdik. Bu biraz da çevirenlerin beğenisine kalmıştı. Bizden önceki kuşaklar dahil kültürümüzün oluşumunda yabancı bir dilden yoksun yalnız Türkçeyle yaşayan, çeviri adına ne ulaşırsa onu kalbine sürenleri yönetenler; yayınevleri, dergi kitap tüm media dahil hiç bir sistem, bu kültür devriminin işlevini yapamazdı. Önce klasiklerden başlamak, sanki Borges'in Babil Kitaplığı! Gelin görün ki o güne kadar ilk görünüşte yüzlerce klasik bizim kültür alanımızda yoktu; daha doğrusu başka bir dil bilmeyenler daha çok kulaktan dolma sığlaşmış, düzmece bir bilgiyle yaşıyorlardı. Cumhuriyetle birlikte yeni Türkçeye dönüş, Latin harfleri, dilin arınması vs. kolay olmadı. Genellikle 30 yıllarında dilin değişimi, bu farklaşma daha çok o günlerin ünlü yazarlarını uzun süre olumsuz etkiledi; sanki yeni bir dil öğrenme güçlüğü, Türk Dil Kurumunun yeni uygulama, yazım kuralları, Osmanlıcadan Türkçeye sözlükler zaten hiç bir zaman yeşermemiş bu alana kendiliğinden bir süreç getirdi. Genel kültürün gerektirdiği çeviri sorunu da Ankara'da 1940 yılında hasan Ali Yücel'in kurduğu Tercüme Bürosu Nurullah Ataç'ın başkanlığında; Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney, Melih Cevdet, Orhan Veli, Hasan Ali Ediz, Behcet Necatigil, Bedrettin Tuncel, Nusret Hızır vs. dünya klasiklerini Türkçeye çevirip yayınlamaya başlamıştı. Beni her kez şaşırtmıştır; bu derin bir geç kalmışlık duygusuna rağmen bu ülkede yeniden doğmak isteği; klasikleri baştan okumak; örneğin bir Rus edebiyatını kendi dili keyfinde okuyabilmek. Erol Güney, Hasan Ali Ediz, Nihal Yaluza Taluy vs. çevirileri, şunu diye bilim ki belki öteki dünya dillerinden daha iyi çevrilmiştir; Nobakov'a göre Gogol İngilizceye o kadar kötü çevrilmiş ki, bu da Rus edebiyatı için kötü bir ivme oluşturmuştur. Tercüme bürosu tarafından 1944 yılında çevrilmiş 97 yabancı eserden 13 ü Rus klasiğidir. Yine bir anı: 60 yıllarında sinematek'de Tolstoy'un Harp ve Sulh romanından sinemaya Sergei Bondartchouk tarafından uygulanan filminin gösterisinde, yalnız Rusça, alt yazısız olması nedeniyle Hasan Ali Ediz ön koltuğa oturup, yüksek sesle filmi Türkçeye çevirmişti Şunu da unutmamak gerekir; 1950- 60 yıllarında Tercüme Bürosu dağıtılıp, Rus edebiyatına baskı ve sansür getirilip, Rus kökenli Erol Güney yazdığı bir deneme yazısı nedeniyle İsrail'e sürülmüştü. 1930'larda basında özgürlük gibi başlayan iyi niyet kısa bir süre sonra Nazım Hikmet'in şiirlerini bir sol metafor olarak yargılanmasıyla hiç bir zaman bitmeyecek bir kaos'a girdi; okumak öyle bir kontrole alındı ki dünya klasiklerinde bile sol düşünce arayıp hapse atılmak olağan bir suç oldu. Örneğin 70 sonrası askeri darbelerde evinde yasak kitap saklayanların hapis ve işkenceyle biten kaderleri yine kitabı susturamadı; bilgi belleğe odaklanmışsa, onun için sansürler geçicidir. ... kuzum ne demek istiyor bu adam? Diye sorardı! Her gün kullandığımız bir sözcüğün anatomisi; bu kez hayal gezileri sözlüklerde sürüyor, gerçekten bir sözlüğü açıp, sözcüklerin büyülü anlamlarına ve de bize ulaşan metoforlarına ayıracak zamanımız kaldı mı? Radyoda bir dilbilimci Fransızca mesquin sözcüğünü ve kaynağını anlatırken bu sözcük Fransızcaya Akad'lardan gelmiş; peki Türkçeye nereden dokunuyor? Akad'lar Mezapotamya'da yaşadığına göre bize çok daha yakın ve de Türkçedeki Arapça sözcük sayısını söylemeye gerek yok, Önce mesquinnin anlamı: Türk Dil Kurumu sözlüğünde, cimri, mecazi: soysuz, bayağı. İşte çok yanlış bir çeviri oysa Arapça miskin olarak telafüz edilip, fakir anlamında kullanılıyor. Mosque yani cami'de Akad'ca muskenu/muskenum sözcüğünden gelmiştir. Arapçadan bize gelen miskin sözcüğünün de kaynağı aynı. Şiir çevirisi üstüne söylediğim; .. şiir bir başka dile çevrildiğinde buharlaşır sözü sözcükler için de geçerlidir. Akad'larda bu sözcük mediocre yani espri olarak fazla açılımı olmayan ama bunu saklayan giderek içsel görkemden yoksul olan anlamında kullanılıyor. Sonuç olarak bir sözcükten yola çıkıp, kent kralı Sargon'a geldiğimizde insanın hiç bir çağda değişmediğini mesquinerienin de her çağda var olduğunu görüyoruz. Hiçbir çeviri belasına girmeden, bazen aklıma gelen bir diziyi çevirmeye çalışırım; örneğin Karacaoğlan'dan: YÜRÜDÜM ACIYA ÖZÜMÜ KATTIM ya da Yunus: İNCECİKTEN BİR KAR YAĞAR/ TOZAR ELİF ELİF DİYE, belki: BİR BEN VARDIR/ O DA BENDEN İÇERİ ? Olamaz, bir dilin ekonomik yapısını öteki dillerde bulmak olanaksız ne de müziğini. Buna karşılık yıllardır Cevat Çapan'ın, Cumhuriyet Kitap Eki'nde Şiir Atlası adına yaptığı Dünya Şiirinden çevirilere bir göz atarsanız; karşınız bir tek şair çıkar, o da Cevat Çapan! Ne yazık yıllardır şiirin bir dilden ötekine, öteki dilden Türkçeye çevrildiğinde bir Hiç'e dönüştüğünün farkına varmadı ve şiir çekim alanını yitirdi böylece! ne ben seni tanıdım, ne de sen beni. Bir vapur nasıl kalkar bir limandan. Tren nasıl acı acı öter, öğrendim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/17/yellow-sea-stefano-ianni-galleria-russo-27-april-27-may-2017/", "text": "L'artista aquilano Stefano Ianni inaugura ad Istanbul, presso la Galleria Russo, la personale Yellow Sea. Situata nel cuore della citta turca la galleria esporra, in collaborazione con l'Associazione Culturale NeoArtGallery di Ferdan Yusufi e Giorgio Bertozzi, dal 20 aprile al 20 maggio prossimi l'ultima ricerca del pittore ispirata al mare appunto inteso nelle sue tante accezioni ma soprattutto come flusso continuo, il fluctus latino inteso come onda tutelata dal dio Nettuno poi il colore giallo simbolo di vita e di gioia di vivere, di allegria e di immaginazione. Questi due concetti creano insieme opere intense e di grandissimo impatto realizzate usando tessuto in pile, gommapiuma, pellicole trasparenti e compensato, come avviene nella piu grande per dimensioni (200X360) di esse dal titolo, appunto, Grande Mar Giallo composta da ben 52 pannelli, in cui Ianni immerge completamente l'osservatore in un'installazione verticale che contrasta con il bisogno rassicurante di un mare orizzontale e rafforza il senso di spaesamento dello spettatore. Inizia cosi un vero e proprio viaggio di scoperta guidati da un'onda gialla che ti fa imbattere in indefinite creature marine che hanno il tratto denso e potente che semplifica e cancella i particolari e ne evidenzia la forza e la capacita di attrazione. Sono Mostri Gentili che guidano lo spettatore a non perdere la rotta dell'esperienza visiva e, al tempo stesso, sono elementi che ci riportano alla realta, al nostro ambiente, che sia mare, terra o cielo. Sono queste creature a prenderti per mano e a narrarti la storia di Mar Giallo, a raccontarti l'emozione di un luogo ancestrale fatto di mistero, dominato dalla bellezza e dalla purezza di una forza vitale e positiva. Tutti questi lavori recenti, legati al cambiamento radicale della mia vita dopo il terremoto che ha distrutto la mia citta, tendenzialmente si offrono al pubblico spiega Stefano Ianni Quando ho iniziato ad utilizzare pelliccia sintetica, quando non e messa sottovuoto, volevo che le mie opere fossero toccate, era un modo per far interagire il pubblico con il mio lavoro. Adesso l'elemento dirompente e il giallo. Questo tipo di giallo molto forte ed intenso, molto saturo e carico che suggerisce il massimo della positivita. E' un colore molto vicino alla spiritualita del bianco, allo stesso tempo ha una grande carica di energia fisica, residuo della luce solare. Insieme a questa forza vitale c'e il tema del mare che deriva sia dalle dimensioni del lavoro, perche ho realizzato oltre cinquanta pannelli, sia dagli elementi visivi che dialogano con il giallo. Anche questi sono resti delle mie ricerche precedenti sulla natura morta. Residui di una realta che fanno parte della mia memoria e che possono riaffiorare in ogni momento a volte piu definiti, a volte piu essenziali o indistinti. Sono sempre pero ritorni che diventano elementi narrativi. Come per un maestro quale Mark Rothko, che ha fatto del colore la sublimazione spirituale del suo fare artistico, anche per Stefano Ianni l'opera e un universo che esiste in funzione dell'osservatore, e pensata perche esso ne faccia parte e possa compiervi un'avventura, cosi l' esperienza dell'artista e tesa a predisporre tale avventura. Lo spettatore fruitore e chiamato ad essere in qualche misura comprimario, non della redazione dell'opera, ma di un comune progetto spirituale che coniuga la narrazione con la visione. E in Mar Giallo questo progetto ha il sapore del gioco, dell'allegria che discende dall'invito che ogni pannello o modulo fa allo spettatore chiamato a sperimentare con il tatto e finanche, se si potesse, a scomporre e ricomporre i tanti tasselli secondo la propria sensibilita, scombinando cosi i piani dell'artista. La mostra e accompagnata da un catalogo con i testi dalla giornalista e storica dell'arte Angela Ciano e da Marco Brandizzi, Direttore dell'Accademia di Belle Arti dell'Aquila."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/18/gtz-sanat-lutfi-kirdar-kongre-merkezi-son-basvuru-01-mayis-2017/", "text": "Türkiye'nin 81 İlinden ve 165 Ülkeden seçilmiş 3000 üniversite öğrencisi ve genç profesyonelin katılacağı Genç Türkiye Zirvesi'ni 12-14 Mayıs 2017 tarihleri arasında, İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi'nde 5. kez gerçekleştireceğiz. Zirvenin 5. yılında gençleri sanatla buluşturuyoruz. GTZ SANAT ile resimden heykele çağdaş sanatın farklı disiplinlerinden eserlerin sanatseverlerle buluşacağı etkinlik ile geleceğin mimarı genç sanatçıların yaratıcı düşünce ve üretimleri sergileyerek genç sanatın tanıtılması, yaygınlaşması ve desteklemeyi hedefliyoruz. Genç sanatçıların başvurusuna açık bu etkinlikte herhangi bir konsept veya konu, yaş ve eğitim sınırımız yok. Amacımız tamamen genç sanatçılara eserlerini sergileyebilecekleri bir platform sunmak. Eserler seçici kurul tarafından seçilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/20/hakan-erol-kuslar-yasina-gider/", "text": "Bir insanın başkasına yük olduğunu hissetmesi kadar yoğun ve acı veren başka bir duygu daha yoktur diye düşünürüm her zaman. Bu ister oğul olsun, isterse ana, baba... Aziz Bey işte bunun acısını çekiyor. Her ne kadar eşi son nefesine kadar yanında olsa da, hatta arada bir nefes alıp almadığını kontrol ederek, geceleri ise onunla beraber sabahlayacak noktaya kadar vardırsa ve sevse de eşini, Aziz Bey'in yürek sızısı her durumda hissediliyor, karısına minnet borcunu ise son sayfalara doğru konuşma zorluğu çektiğinde, işaretlerle anlatmaya çalışırken görüyoruz. Toptaş'ın yalın anlatımı ve dilinin kullanımı birkaç nokta dışında- çok üst düzey diyebiliriz. Kalıplaşmış çoğu kelimeden uzak durması, değişik kalıplarla metni oluşturması, edebiyata yeni bir soluk verdiği aşikar. Yaklaşık 250 sayfalık kitabı, hiç durmadan, saatler içinde okuyup tamamlayabiliyorsunuz. Okuyucuyu yormadan, yer yer onu da konuya dahil ederek, kimi zaman yavaşlayıp, bir anda da hızlanmasıyla da okumanın tadını artırıyor Toptaş. Aziz Bey'in hastane hastane dolaşması, günler sonrasına randevuların verilmesi, saatlerce yapılan tahliller, yapılan kontrollerin ertesi gün yine aynı şekilde tekrarlanması ve her defasında Aziz Bey'in biraz daha yıpranması ve güçsüz düşmesi... Türkiye'deki sağlık sisteminin de güzel bir örneğini oluşturuyor aslında kitap... Toptaş, almak isteyene iyi ve yerinde mesajlar gönderiyor. Yukarıda dilin kullanımının birkaç nokta dışında iyi olduğundan, hatta gayet üst düzey olduğunu belirtmiştik. O birkaç noktayı açmakta yarar görüyorum. Beni, okurken kimi zaman rahatsız etmiştir bu dil. Birinci olarak, her eyleme sigara içerek başlayan ve tamamlayan bir anlatım beni rahatsız etti. Kitap sürekli olarak kendini tekrar ediyor; Ankara-kasaba arasındaki yolculuk, yolda bir metafor olarak kullanılan bembeyaz bir at, kasabada sık sık karşımıza çıkan beyaz gömlekli bir çocuk, ki bu çocuğun anlatıcının çocukluğu olma ihtimali çok yüksek, aynı virajlar, aynı koşuşturmacalar... Anlatımın kısmen duraksayıp, hızlandığı dönüm noktaları buraları, beni olay örgüsündeki bu tekrarlar değil, ama yapılan birtakım eylemler sıktı. Bu tekrarlara sigara içmeyi, her defasında balkona çıkarak içilen sigaralar eşlik etti ve bir yerden sonra beni, okurken hayal edememe noktasına getirdi. Görebildiğim kadarıyla otuzdan fazla olmak üzere, anlatıcı sigara eyleminde bulunuyor. Üstelik çoğu sigara içimi, balkonda buz gibi havada içilip, hemen içeri girildiği bir sahneyi oluşturuyor. Yani, Çehov tarzı, sahnede gösterilen silah patlamalı, ama Toptaş, çoğu zaman silahı patlatmamayı tercih ediyor. Ben o silahın patlamasından yanayım. İkinci olarak, sayfa 110'a kadar gayriihtiyari ve alelacele kelimeleri onlarca kez tekrarlanıyor. Aynı şekilde belki de daha kötüsü 250 sayfalık kitapta tam 59 kez bir müddet kelimesi geçiyor. Karakter her defasında duraksama ihtiyacı hissedince bir müddet beklemeyi veya soluklanmayı tercih ediyor. Özel olarak bir hata aramış ya da kendimi sık sık tekrar eden cümleleri bulmaya adamış değildim. Ancak gözüme çarptıkça ve ileri sayfalarda bu daha da bariz olmaya başlayınca not almaya başlayarak okumayı tercih ettim. Ve evet, bir müddet beni bir müddet sonra çileden çıkardı. Üçüncü olarak, sayfa 30'da son paragrafta altı defa dedem kelimesi geçiyor. Aynı şekilde sayfa 140, ikinci uzun paragrafta 4 defa haddizatında kelimesi geçiyor. Toptaş gibi bir kalem, aynı paragraf içinde sık sık bu tekrarlamaya düşmemeli, bu gereği hissetmeden, okuyucuya bunu vermeliydi diye düşünüyorum. Bunlar, beni okurken rahatsız eden durumlar. Bir de yine Toptaş'a yakıştıramadığım tarzda kötü betimlemelere de denk geldim. İyiler tabii ki haliyle çok fazlaydı. Ama birkaç kötü betimlemeyi de atlamamak gerek diye düşünüyorum. Onun dışında bir de anlatım bozukluğu söz konusu. Kötü, daha doğrusu benim zayıf bulduğum betimlemelerden birisi şu şekilde: Ağzımda, sigaranın bıraktığı acılığa benzemeyen tuhaf bir acılık oluştu o sırada. (Sayfa 40) Çok sıradan ve basit bir betimleme. Sigaranın çokça tekrarının cümleye zarar verdiğini düşünüyorum, en azından böyle diyerek bu zayıflığı geçmeyi tercih ediyorum. Zira tekrar ediyorum, sigara içmek eylemi romanda otuz defa geçiyor. Bekir'in rüyasını duyduğundan beri, dedim ben o sırada; annem de şaşkın biraz, kafası çok karışık. (Sayfa 192) Cümlede anlatım bozukluğu bulunuyor. Bu betimlemelerin hepsi çok güzel, tek tek hepsini ele almayıp, topluca yazmanın bu sayfaların yeri açısından daha iyi olduğunu düşündüm. Bu cümlelerin hepsi, kafamdaki Toptaş profiliyle uyumlu, onun edebiyatına yakışan tarzda yazılmış. Bunların sayısı bir hayli fazla... Kitabın en büyük artılarından birisidir bu. Tüm bu olumsuzluklar kitaba gölge düşürüyor mu? Bence hayır, ancak bundan sonra iyi bir Toptaş okuyucusu olacağım içinbelki de bunları da yazmam gerektiğini düşündüm... Eksikler yazılmalı, ama romana bu eksiklikler gözüyle bakılmamalı. Kitap, edebiyatımızın geçtiği böylesi karanlık bir dönemde, barındırdığı özellikler bakımından büyük bir öneme sahip. Ben geç tanıştım bu kitapla, ama hiçbir şey için geç olmadığını düşünenlerdenim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/20/konuya-yeniden-donmek-t-o-kongre-ve-kultur-merkezi-21-30-nisan-2017/", "text": "İnönü Üniversitesi bünyesinde kurulan Kadın sorunları araştırma merkezi çok önemli bir sergi projesi gerçekleştiriyor. 21-30 Nisan tarihleri arasında, Küratörlüğünü Necmi Karkın'ın yaptığı sergiye Adnan Yalım, Ahmet Yeşil, Atilla İlkyaz, Bedri Baykam, Ekrem Kahraman, Ergin İnan, Figen batı, Gülten İmamoğlu, Hüseyin Elmas, Mesut Yaşar, Nancy Carol Atakan, Nazan Azeri, Nazan Erkmen, Necmi Karkın, Tulin Onat, Yüksel Göğebakan, Zahit Büyükişleyen ve Zuhal Arda gibi önemli akademisyen ve sanatçılar katılacaktır. Sanatçıların kendi tarz ve ele aldıkları konular itibarıyla çok zengin bir içeriğe sahip sergi, dünya sanat gününe dikkat çekmek ve kadın sorunları araştırma merkezinin önemli projesi olarak görülmektedir. İnönü Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay ve Kadın sorunları araştırma merkezi müdürü Prof. Dr. Yetkin Gök'ün değerli katkılarıyla İnönü Üniversitesi Kongre kültür merkezinde yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/20/turk-resminin-en-buyuk-isimlerinden-yuksel-arslan-vefat-etti/", "text": "Karl Marx'ın başyapıtı Kapital'e ilişkin serisiyle bilinen Yüksel Arslan, 84 yaşında hayatını kaybetti. Yüksel Arslan'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 27 Temmuz 1933'te Eyüp'te dünyaya geldi. Babası Haliç kıyısındaki bir kontrplak fabrikasında işçiydi. İstanbul Erkek Lisesi'nin ardından İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü'nde okudu. Bölümün Anadolu'ya düzenlediği gezilere katıldı, geleneksel sanatları ve Anadolu uygarlıklarının eserlerini inceledi. İlk sergisini 1955'te henüz 22 yaşındayken Adalet Cimcoz'un yönetmekte olduğu Maya Galerisi'nde İlişki, Davranış, Sıkıntılara Övgü başlığıyla açtı. Jacques Mauduit'nin Modern Sanatın 40.000 Yılı isimli eserinden etkilenen ve tarih önce çağlara ilgi duyan ressam, yapay boya kullanmayı bıraktı. Toprak, bal, yumurta akı, sabun, ot, çay, tütün, kemik iliği, kan ve sidik gibi malzemeler kullanarak ürettiği boyaları kullanarak kendine özgü bir teknik geliştirdi. Bu tekniği ilk olarak İnsanlı Günler isimli serisinde kullandı. 1961'de 15 reserini bir galeride sergilemek üzere Paris'e gitti ve orada yaşamaya başladı. 1967'de Ankara ve İstanbul'da açılan iki sergi için Türkiye'ye döndü. Gerici medya organlarında yer alan, eserlerinin cinsellikle ilgili ve iğrenç imajlar içerdiği şeklindeki yazıların ardından Ankara'da sergilenen eserleri müstehcen oldukları gerekçesiyle savcılık tarafından toplatıldı. 1968'de Fransa'dan başlayarak dünyaya yayılan siyasi ortamda marksizme yakınlaştı. Karl Marx'ın yabancılaşma kavramından yola çıkarak bir seri hazırladı. Ardından Marx'ın başyapıtı Kapital'e ilişkin bir seriye başladı. On yıl sürecek bu çalışma sırasında Marx'ın tüm eserlerini okudu ve 55 'arture'lük bir seri çıkardı. Yüksek Arslan, 1980'de, tarihöncesi çağlardan güncel döneme kadar, kendi üzerinde etkisi olan her şeyi resmettiği Etkiler dizisine başladı. 126 'arture'lük bu seri 1984'te tamamlandı. 1981'de, Sedat Simavi Görsel Sanatlar Ödülü'nü, heykeltıraş İlhan Koman ile paylaştı. 1982'de ise, Fransa'da verilen Humour Noir Grandville kara mizah ödülünü aldı. 1984-86 yılları arasında, kendi hayatından hareketle çizdiği Autoarture serisini çizdi. 1986'da Etkiler dizisi Fransa'da kitap olarak yayımlandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/10-uluslararasi-muammer-caki-seramik-yarismasi-2017-odul-toreni-25-nisan-2017/", "text": "- ULUSLARARASI MUAMMER ÇAKI SERAMİK YARIŞMASI 2017 Anadolu Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümünün genç yaşta yitirdiği öğretim üyesi ve seramik sanatçısı MUAMMER ÇAKI'nın ismini ve sanatını yaşatmak, genç seramik sanatçı adaylarını desteklemek ve Çağdaş Seramik Sanatına yeni eserler kazandırmak amacıyla düzenlediği bu yılki ULUSLARARASI MUAMMER ÇAKI SERAMİK YARIŞMASI 24 Nisan 2017 tarihinde jüri toplanmıştır. Onuncusu gerçekleştirilen yarışmanın Seçici Kurulunda Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Naci Gündoğan, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Emel Şölenay, Seramik Bölüm Başkanı Doç. Kemal ULUDAĞ, Cam Bölüm Başkanı Prof. Mustafa AĞATEKİN, Seramik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Soner GENÇ, Seramik Sanatçısı Prof. Zehra ÇOBANLI, Sakarya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik-Cam Bölüm Başkanı Doç. Buket ACARTÜRK, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölüm Başkanı Prof. Emre FEYZOĞLU ve Öğretim Üyesi Prof. Kim Yong MOON, Sanatçı Yıldız ŞİMA, İspanya- Badalona Üniversitesi Seramik Bölüm Başkanı Prof. Merce TİANA, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Çini Anasanat Dalı Başkanı Prof. Dr. Sitare TURAN BAKIR, Uşak Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölüm Başkanı Prof. İsmail YARDIMCI, Serano Dekor Seramik Ltd. Şti Yönetim Kurulu Başkanı Selami TORUN yer almıştır. - Serbest Seramik Dalında; Hasan Numan SUÇAĞLAR Hacettepe Üniversitesi, Başarı Ödülüne, - Endüstriyel Dalında; Ferda TAZEOĞLU Anadolu Üniversitesi, Başarı Ödülüne, - Torna Dalında; Ümmügülsüm OKÇU Uşak Üniversitesi, Başarı Ödülüne, - Çini Dalında; Tuğba FARSAK Süleyman Demirel Üniversitesi, Başarı Ödülüne, - Cam Dalında; Mustafa KAYA Anadolu Üniversitesi, Başarı Ödülüne değer görülmüştür. Başarı Ödüllü alan öğrencilere ayrıca her birine Elit Sanat Ödülü de verilecektir. - Suna AKTAŞ Sakarya Üniversitesi, Çakı Ailesi Özel Ödülüne, - Özge TAN Anadolu Üniversitesi, İlhan Karaca Özel Ödülüne, - Samet AYGÜN Çanakkale Üniversitesi, Seramik Bölümü Özel Ödülüne, - Rıza Tan Buğra ÖZER Hacettepe Üniversitesi, Cemal Cingi Özel Ödülüne, - Kenan TARHAN Uşak Üniversitesi, Yıldız Şima Özel Ödülüne, - Züleyha YILMAZ SİR Hacettepe Üniversitesi, Nafi Güral Özel Ödülüne, - Ethem Yavuz ÖNCEL Uşak Üniversitesi, Sema Güral Sürmeli Özel Ödülüne, - Melisa ENGİNERİ Dokuz Eylül Üniversitesi, Kütahya Porselen Özel Ödülüne - Güler OĞUZ Dokuz Eylül Üniversitesi, Kütahya Seramik Özel Ödülüne - Oğuz BOZDEMİR Hacettepe Üniversitesi, Ford Trucks Özel Ödülüne - Ecem YILMAZ Anadolu Üniversitesi, Decorium Cam Özel Ödülüne - Mehmet AYDIN Dokuz Eylül Üniversitesi, Hasal Cam Özel Ödülüne - Ecem KÜPELİ Anadolu Üniversitesi, Ali Rıza Öztürk Özel Ödülüne değer görülmüştür. Yarışmaya bu yıl Anadolu, Dokuz Eylül, Uşak, Onsekiz Mart, Kocatepe, Hacettepe, Sakarya, Dumlupınar, Marmara, Süleyman Demirel, Selçuk, Gazi, Erciyes, Akdeniz, Mimar Sinan Güzel Sanatlar, Kocaeli, Çukurova, Mersin, Çankırı Karatekin, Muğla Sıtkı Koçman, Abant İzzet Baysal, Bilecik Şeh Edebali, Kastamonu Üniversitelerinden lisans, yüksek lisans ve sanatta yeterlik öğrencileri katılmıştır. Serbest Dalda 271, Torna Dalında 57, Endüstriyel Dalda 29, Çini Dalında 78, Cam Dalında 41, toplam 476 eser başvurusu olmuştur. Ön elemeyi 129 eser geçmiş olup, ödüller 25 Nisan 2017 Salı günü, saat 17:00'de Anadolu Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesinde gerçekleşecek ödül töreninde sahiplerini bulacaktır. Ardından yarışmanın sergi açılışı gerçekleşecek olup, sergi 10 Mayıs 2017 tarihine kadar ziyarete açık kalacaktır. 10. Uluslararası Muammer ÇAKI Öğrenci Seramik Yarışması ödül töreni ve sergi açılışında siz değerli basın temsilcilerini aramızda görmekten mutluluk duyarız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/12575/", "text": "'Kendimi bir ürün yerleştirmesi gibi hissediyorum' Bu kitaptaki şiirleri okumadan önce böyle değildim ama artık tam olarak böyle. Beni nereye götüreceğini bilmeden tuttum kitabın elini. Kendimi bıraktım satırlara ve Londra sokaklarında, haremde gezindim. Bir şehzadenin ölümünde yanında durup saçını okşadım. Bol bol da pembe milkshake içtim satırlar arasında gezinirken. Ne kadar yalnızım, ne kadar sevebilirim, seni sevsem beni sever misin? Bu soruları sorduruyor Umut Yalım okura. Bunu da kendi bildiğince yapıyor. Hiç bilmediğiniz yerden soruyor gibi yapıyor ama en iyi bildiğiniz ama adını koyamadığınız 'o şeyi' bırakıveriyor avuçlarınıza. Size yabancı gelirse sözleri ya da kelimelerin dağınıklığı durmayın, okumaya devam edin. Zaten kitabın en başta tuttuğunuz eli her satırda biraz daha ısıtıyor size ve buna alışıyorsunuz. Başkasının hayatında gezinirken Zeki Müren de size selamlıyor Elvis de, Mina'dan E Se Domani de çınlıyor kulaklarınızda Müzeyyen'in unutulmaz sesi de."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/anilarim-duslerim-ruyalarim-cengiz-gucuk-galeri-fe-02-20-mayis-2017/", "text": "Galeri FE; 2 20 Mayıs tarihleri arasında, fantastik realist eserler üreten Cengiz Gücük'ün 4 yıl aradan sonra gerçekleşecek ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunu, uzun yıllar Almanya'da yaşayıp üretmiş olan Cengiz Gücük orada kaldığı sürede gerçekleştirdiği bir çok müze ve galeri sergisinin yanında Almanya'nın Baden-Württemberg eyaletinde Genç Ressamlar Ödülüne layık görüldü. 1972'de Avusturyalı Fantastik Gerçekçilik kurucusu Prof. Ernst Fuchs ile çalışmalar yapan sanatçı Türkiye'ye döndükten sonra aralarında Taksim Sanat Galerisi, Tolga Eti Sanat Galerisi, Tatbiki Sanat Galerisi, Vakko Sanat Galerisi, Vakıf Bank Sanat Galerisi, Niş Art Galeri ve en son Cemal Reşit Rey'de gerçekleşen kişisel sergisinden 4 yıl sonra yeniden, Anadolu yakası galerilerinden Galeri FE'de sanatseverlerle buluşuyor. Resimlerindeki sürrealist algılar, hafif şaşırtmacalar ve şakalar ile seyirciyi içine alacak, kullandığı bazı sembol ve simgelerle merak uyandıracak olan Cengiz Gücük'ün çini mürekkebi desenleri ve yağlıboya resimleri, açılış kokteyli 2 Mayıs Salı günü gerçekleşecek olan Anılarım, Düşlerim, Rüyalarım sergisiyle 20 Mayıs'a kadar Galeri FE'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/base-guzel-sanatlar-fakulteleri-mezunlar-sergisi-galata-rum-okulu-14-17-aralik-2017/", "text": "- Türkiye'nin yeni nesil sanatçılarını keşfetme platformu - Türkiye'deki ilk kolekJf Güzel Sanatlar Fakülteleri yeni mezunlar sergisi - Resim, heykel, fotoğraf ve video, gra k tasarım, görsel iletişim tasarımı, baskı sanatları, cam ve seramik bölümleri 2017 yılı mezunlarının çalışmaları BASE'de tek bir çatı altında! - Yeni mezun sanatçı adaylarını kamu, sanat sektörü, yaratıcı endüstriler ve medya ile ilk kez buluşturmayı; - Mezuniyetten profesyonel sanat hayatına geçişlerinde öğrencilere destek olmayı, kariyerlerine bir ivme ve yön kazandırmayı; - Türkiye'nin gelecek sanatçı nesline ışık tutmayı; - Galeri, koleksiyonerler, sanatseverler ve yaratıcı endüstrilerin de genç yetenekler keşfetmesine aracı olmayı amaçlıyor. SERGİ MEKANI: GALATA RUM OKULU - İstanbul Tasarım Bienali dahil pek çok önemli kültür sanat etkinliği ile özdeşleşmiş tarihi ve görkemli bir bina, - Tophane ve Galata Köprüsü arasında önemli ve merkezi konum, - Neo-klasik mimarisi, yüksek tavanları, tarihi ve nostaljik yapısı ile sergi için eşsiz atmosfer, - 6 katta toplam 2.300 metrekarelik geniş sergi alanı. - BASE'DE NELER OLACAK? - Türkiye'den ve dünyadan önemli gözler tarafndan seçilmiş yeni nesil sanatçıların ilk sergisi - Etkinlik boyunca her gün atölye çalışmaları ve sanatçı konuşmaları - BASE Kantin - Basın ve davetlilere özel öngösterim (13 Aralık 2017) - Sanatçı destek ödülleri - SEÇİCİ KURUL - Deborah Harris, The Armory Show, New York Direktörü - Dr. Clare Davies, The Metropolitan Museum of Art, Küratör yardımcısı, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Türkiye, Modern ve Güncel Sanat - Rüdiger Voss, Düsseldorf, Galerie VOSS'un kurucusu - Peter Drake, New York Academy of Art dekanı/Sanatçı - Hera Büyüktaşçıyan, Sanatçı - - Tansa Mermerci Ekşioğlu, Spot Projects kurucusu, koleksiyoner - - Stephan Bundi, Gra k Tasarımcı - - Banu Çarmıklı, Koleksiyoner, Sanat Yazarı - - Ergin İnan, Sanatçı - - Murat Germen, Fotoğraf sanatçısı - Kürasyon, Derya Yücel, Küratör, sanat yazarı, akademisyen ve AICA Türkiye üyesi 2004 yılından bu yana yerel ve uluslararası kişisel/grup sergilerinin küratörlüğünü yapıyor ve basılı/dijital mecralarda sanat üzerine makaleleri yayımlanıyor. - - Her yıl düzenlenecek olması açısında süreklilikNEDEN BASE'TE YER ALMALI? - Türkiye'de ilk kez gerçekleşecek farklı, benzersiz büyük bir sanat etkinliği - Gelecek sanatçı neslimize ışık tutması ve onları desteklemesi açısından sosyal sorumluluk boyutu - Tüm Türkiye'yi kapsayıcı olması - Geniş bir ziyaretçi/katılımcı pro li - Ayrıntılı bilgi için: www. base. ist - Her yıl düzenlenecek olması açısında süreklilikNEDEN BASE'TE YER ALMALI? - Başvuru tarihleri 1 Mayıs 2017 1 Temmuz 2017'dir. Başvuru, yalnızca Türkiye'de faaliyette olan Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin resim, heykel, fotoğraf ve video, grafik tasarım, görsel iletişim tasarımı, baskı sanatları, cam ve seramik bölümlerinden 2017'de mezun olacak öğrencilere açıktır. Adı geçen bu bölümler, başka fakülteler altında olması halinde başvuru yine kabul edilecektir. Farklı yıllarda mezun olmuş veya olacak olan sanatçı/öğrencilerin işleri değerlendirilmeye alınmayacaktır. Adayların mezuniyet durumları konusunda fakülte/bölüm başkanları ile teyitleşilecektir. Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin tekstil, mimarlık, sanat tarihi gibi diğer bölümleri başvuru kapsamında değildir. Başvuru sahipleri 1, 2 veya en fazla 3 işle başvurabilirler. Sergide bir kişinin birden fazla işi yer alabilir. Başvurular, ön bir uygunluk elemesinin ardından 15 kişilik uluslararası jüri tarafından geçer/geçmez oyuyla değerlendirilecektir. Geçer oyu alan işlerin tümü Base'te sergilenmeye hak kazanacaktır. Calısmaların oylaması dijital olarak yapılacağından çalışmayı doğru ve net olarak gösteren fotoğraflarla başvuru yapılması çok önemlidir. Sergiye katılmaya hak kazanan mezunlar, her iki tarafın da haklarını koruyacak, standart sözleşmeyi imzalamalıdır. Sergilenmeye hak kazanan işler 1-31 Ekim tarihleri arasında Base'in depolama partneri Art Factory Istanbul'a ulaştırılması gerekmektedir. Bu noktada özellikle cam, seramik ve heykel gibi işlerin hasar görmemesi için özenli ambalaj son derece önemlidir. Mezunlar, Base sergisinde, başvuru sürecinde sundukları ve sergilenmeye hak kazanan eserlerin bire bir aynısını sergilemek zorundadır. Sergiye sadece orijinal sanat eserleri kabul edilecektir. Eserler satışa açık olacaktır. Base herhangi bir komisyon talep etmeyecektir. Alışveriş sanatçı ile alıcı arasında bağımsız gelişebilir. Başvuru formlarında istenen bilgilerin özenle doldurulması rica edilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/f-senaryo-labin-2017-yetenekleri-belli-oldu/", "text": "! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nin düzenlediği ve genç yeteneklerin projelerine senaryo danışmanlığı fırsatı sunan! f Senaryo Lab'e katılacak projeler belli oldu. 12-16 Mayıs tarihlerinde gerçekleşecek atölyeye, Türkiye'den Melisa Üneri, Pınar Yorgancıoğlu, Emre Kayiş'in, Ortadoğu'dan ise Hadas Ben Aroya, Omar Al Zohairy ve Ihab Jadallah'ın projeleri seçildi.! f İstanbul'un dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance Enstitüsüile ortaklaşa yürüttüğü ve Açık Toplum Vakfı tarafından desteklenen! f Senaryo Lab'in bu yılki danışmanları ise Yeşim Ustaoğlu, Emin Alper, Rose Troche ve Dante Harperoldu! ! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali tarafından düzenlenen ve genç sinemacıların ilk ya da ikinci film senaryolarının geliştirilmesine imkan sağlayan! f Senaryo Lab'in bu yılki projeleri belli oldu. ! f İstanbul'un dünyanın önde gelen bağımsız sinema kurumu Sundance Enstitüsü ile 2011 yılında başlattığı ve bugüne dek aralarında Kaygı, Ana Yurdu, Albüm, Mavi Dalga, Annemin Şarkısının da bulunduğu 25 projeye senaryo desteği veren! f Senaryo Lab'e Türkiye'den 40'ı aşkın başvuru oldu. Başvuru yapan senaryolar arasından seçilen 3 proje ise, Açık Toplum Vakfı'nın desteğiyle 12-16 Mayıs tarihlerinde Büyükada'da yapılacak çalışmaya katılmaya hak kazandı. İlk filmi Babasının Kızı geçen yıl! f İstanbul'da gösterilen, bu yıl da Patates Olmasın adlı kısasıyla! f'e konuk olan Melisa Üneri Yırtık adlı ilk uzun metraj projesiyle Lab'e katılırken; ! f'in Türkiye'den Kısalar Seyirci Ödülü'nün bu yılki birincisi, 36. İstanbul Film Festivali'nden de Mansiyon kazanan Nebile Hanım'ın Solucandeliğinin yönetmeni Pınar Yorgancıoğlu'nun Baharın Gölgeleri, Çevirmen, Kayış gibi ödüllü kısalarıyla tanıdığımız Emre Kayiş'in de Anadolu Leoparı senaryoları Türkiye'den seçilen projeler oldu. Ortadoğu'dan yeni ve sıradışı seslere yer vermek ve bölgeden yönetmenler arasında destek ağı oluşturmak isteyen! f İstanbul, ilk kez Ortadoğu'dan üç projeyi ağırlıyor. Bu yıl! f Keş! f Yarışması'na katılan ilk filmi People That are Not Me/Kimse Benzemez Bana ile seyirciden büyük ilgi gören İsrailli yönetmen Hadas Ben Aroya'nın ikinci uzun metrajı Nymphie, Mısır'dan Omar Al Zohairy'nin Feathers of a Father ve Filistin'den Ihab Jadallah'ın Desert Dogs senaryoları, ! f Senaryo Lab'inOrtadoğu projeleri oldu. Türkiye'den danışmanlık Yeşim Ustaoğlu ve Emin Alper'den! ! f Senaryo Lab'in Türkiye'den danışmanlığını ise, en son Tereddüt filmi ile ulusal ve uluslararası pek çok ödül kazanmış usta yönetmen, senarist ve yapımcı Yeşim Ustaoğluve Tepenin Ardı, Abluka gibi ödüllü filmlerin yazarı ve yönetmeni Emin Alper'in yaparken; atölyenin diğer eğitmenleri arasında, yazıp yönettiği ilk filmi Go Fish ile Berlin'den Teddy başta olmak üzere pek çok ödül toplamış, aralarında Six Feet Under, Ugly Betty, Law & Orderın da olduğu pek çok ünlü televizyon dizisinde yönetmenlik yapmış Rose Troche ve bağımsız belgesellerin yanı sıra, Ridley Scott, Marc Forster, Roland Emmerich gibi yönetmenlerle de çalışmış yapımcı, senarist ve yönetmen Dante Harper bulunuyor. Ünlü oyuncu ve yönetmen Robert Redford tarafından kurulan Sundance Senaryo Lab, yeni yeteneklerin orijinal film projeleri geliştirebilecekleri ve önde gelen yazarlar ve yönetmenlerle çalışabilecekleri bir ortam yaratmak amacıyla 1981 yılında başladı. Quentin Tarantino'dan Darren Aronofsky'ye, Steven Soderbergh'den Shirin Neshat ve Paul Thomas Anderson'a günümüzün önde gelen yönetmen ve senaristlerinin sinema tarihine geçen projelerinin ilk adımlarını attıkları Sundance Senaryo Lab, 2011'den beri de! f İstanbul kapsamında Türkiyeli ve komşu ülkelerden projelere senaryo danışmanlığı imkanı yaratıyor. Yüksek lisans eğitimini London Film School'da tamamladı. Mezuniyet filmi 'Çevirmen', uluslararası prömiyerini gerçekleştirdiği Saraybosna Film Festivali'nde En İyi Kısa Film dalında 28. Avrupa Film Ödülleri'ne aday gösterildi ve Palm Springs, Premier Plans D'Angers, Montreal gibi yüzün üzerinde uluslararası film festivalinde yarışarak 10'u aşkın ödül kazandı. 1985'de Finlandiya'da dünyaya geldi. Yüksek lisansını İngiltere'de Exeter Üniversitesi'nde dramaturji ve uzun metraj üzerine tamamladı. İlk uzun metrajlı yaratıcı belgeseli Babasının Kızı (2015) DOK Leipzig ve Sheffield Doc/Fest gibi önemli festivallerde gösterildi. Son filmi Patates Olmasın adlı kısadır. 1988'de Ankara'da dünyaya geldi. Kısa filmleri Varşova, Antalya, Adana ve Palm Springs gibi film festivallerinde gösterildi. Butik bir yapım şirketi olan Makarna Film'in ortak kurucularındandır. Son kısası Nebile Hanım'ın Solucandeliği! f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali'nde Seyirci Ödülü'nü, İstanbul Film Festivali'nde de Mansiyon kazandı. İstanbul ve New York'ta yaşıyor. 1988 yılında İsrail'de dünyaya geldi. Tel Aviv Üniversitesi'nin Steve Tisch Film Okulu'ndan mezun oldu. Yazıp yönettiği Sex Doll (2013) adlı kısa filmiyle Tel Aviv Uluslararası Öğrenci Film Festivali'nde Altın Panda Ödülü'nü kazandı. İlk uzun filmi Kimse Benzemez Bana (2016) bu yıl! f İstanbul'un Keş! f Yarışması'nda gösterildi. 1980'de Kudüs'te dünyaya geldi. Görsel sanatlar eğitimini CEU San Pablo, İspanya'da tamamladı. Yazıp yönettiği The Shooter (2007), Looking for Zak (2009), The Flower Seller (2010) üçlemesi ve belgeselleri birçok festivalde gösterildi ve ödüller aldı. Üzerinde çalıştığı uzun metraj filmi Desert Dogs, EICTV Film Lab'de AFAC Geliştirme Fonu'ndan destek aldı. 1988'de Kahire'de dünyaya geldi. Mısır Sinema Enstitüsü'nden mezun oldu ve aralarında Yousry Nasrallah'ın da bulunduğu birçok önemli Mısırlı sinemacının projesinde yönetmen asistanı olarak çalıştı. İlk kısası Breathe Out Dubai Film Festivali'nden Jüri Özel Ödülü'yle döndü. İkinci kısası ile Cannes Cinefondation'a seçilen ilk Mısırlı yönetmen oldu. Şu anda üzerine çalıştığı ilk uzun film projesi Feathers of a Father ile Cannes Cinefondation desteği aldı ve Torino Film Lab'e katıldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/hulya-kupcuoglu-tomur-atagok-ile-doga-kadin-ve-anilar-uzerine/", "text": "Tomur Atagök, rh+ Art Project'de 'Doğa', 'Kadın' ve 'Anılar' adlı bir sergi gerçekleştirdi. Sergide sanatçının farklı yıllara konumlanmış eserleri yer alıyor. Gerek tuval üzerine yaptığı gerekse malzeme kullanarak gerçekleştirdiği yapıtlar, sanatçının kendi hayatından izler taşıdığı gibi, doğaya ve doğaya karşı verilen mücadeleye, kadına ve kadının ana tanrıça kültü ile baş tacı edilmesinden, günümüze uzanan macerasına gönderme yapıyor. 3 Mayıs'a kadar izlenebilecek olan sergi, yıllarını sanata adamış bir ustanın, bilgece kurguladığı resimleri ve kullandığı malzemeler ile deneyimlerini sunuyor. Tomur Atagök: Eserlerimin genel olarak bir protest yanı olduğunu söylemek istemem. Asıl amacım, insanlara sanat yoluyla düşünmeye yönlendirerek yaşadığımız ortamın ve insanların bir biriyle ilişkilerinde huzurlu ve anlayışlı bir yaşama yönlenmeleridir. Doğanın korunması ve insanların sevgiyle birbirine davranmaları gerektiği konusunda odaklanıyorum. T. A.: Eserlerimde güçlü kadın simgesi olarak Anadolu tanrıçaları ile Türkiye'nin sanat ve bilim alanlarında tanınmış kadınlarımız güçlü birer simge olarak yer alıyor. 100 x 70 cm. ve daha küçük boyutlarda resimlerdeki kadınlar ise Sıradan kadın dizileri kadının veren, karşılığında kullanılan fakat anlayış ve sevgi alamayanları içeriyor. Bu kullanılan kadınlar zaman zaman tacize uğruyorlar ve onları anlayan ve koruyan sergimdeki Kadınları Koruyan Yine Kadınlarla belirttiğim gibi yine kendi cinsleri oluyor. Özetle sergimde hem örnek almamız gerekenler hem de yaşamlarında kullanılmaya ve şiddete karşı korunması gereken kadınlar bulunuyor. T. A.: Ana Tanrıça Kültüne gereken önemi vermiyoruz, çünkü İslam kültürü kadını erkeğe hizmet veren bir kimlik olarak görüyor. İslamiyet'e kadar kadın ve erkek eşitliği Türk kültüründe yer almışken, dini bir anlayış sosyal yaşamımızı olumsuz etkilemiştir. T. A.: Günceler 90'lı yıllardan itibaren sadece fotoğrafı değil, kullandığım birçok bilet, yiyecek ve içeceğin kağıt atıklarını da içeriyordu. Anılar odasındaki işlerim ise yaşamımda hatırladığım, ama tarihlerini bile anımsamakta zorlandığım önemli sanat ve müzecilik olayları, dostlar ve öğrenciler adına yapılmış işlerdir. Çoğunluk fotoğraflardan oluşan bu işler önemine rağmen geride bıraktığımız günlerin anılarımızda olduğu gibi gidip gelmesi, renkler içinde de hareket halinde olmalarıyla ifade edildiği söylenebilir... Bu işler arasında, aile, Uğur Mumcu'dan çok önem verdiğim bir görüş ve Leonardo da Vinci'den sözler bulunmaktadır. T. A.: Kadın konusu sanatımın her anında sürdü. Doğanın korunması konusu ise da anne olduğum tarihlere gider. İki oğlumu yetiştirirken kağıt ve plastik kullanımıyla ilgili olarak sürekli bilgiler beni doğa konusunda eğitti diyebilirim. Sınırlı bir alanda izleyiciyi etkileyecek işleri seçerken dikkatli bir eleme yaptığım söylenebilir. İzleyiciye hitap ederken onları düşünce ve duyarlılığa yönlendirecek, sorgulamada bile yaşamın olumluluğunu hissettirecek bir sergi oluşturmak istedim. Sergileme benim için tatmin edici oldu. Sergim umarım amacına ulaşmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/salt-arastirma-fonlariyla-desteklenecek-projeler-belirlendi/", "text": "SALT, Dr. Mehmet Bozdoğan Fonu'nun katkısıyla bu yıl, sekiz araştırma projesine toplam 80.000 TL'lik fon desteği sağlıyor. SALT, Türkiye'de sosyal ve ekonomik tarih ile 1950'ler sonrasında mimarlık, tasarım ve sanat alanlarındaki projelere yönelik olarak, her biri 10.000 TL değerinde olan 2017 yılı SALT Araştırma Fonları'nı dağıttı. Türkiye'nin ilk radyoloji uzmanlarından Dr. Mehmet Bozdoğan'ın (1922-2015) anısına, kızları Hande ve Sibel Bozdoğan tarafından sağlanan iki ek fonla bu yıl da sekiz araştırma projesi destekleniyor. Elvan Altan, Ahu Antmen, Vasıf Kortun, Nadir Özbek ve Lorans Tanatar Baruh'tan oluşan seçici kurulun, toplam 137 başvuru arasından seçtiği projelerin bulguları, araştırmacıların Aralık ayında yapacağı sunumlarla tartışmaya açılacak. Sanat hayatını İstanbul ile Paris arasında şekillendiren Tiraje Dikmen'in, 1950'lerde devlet desteği almadan kendi seçim ve olanaklarıyla Paris'e giden ressamlar kuşağındaki yerine odaklı, monografi niteliğinde bir araştırma. Türkiye'de hayvanat bahçelerinin kuruluşu ve toplumsal hafızadaki yerlerini Gülhane, Atatürk Orman Çiftliği, Fuar ve Kültür Park hayvanat bahçeleri özelinde inceleyen bir araştırma. Cinsel arzu, kimlik ve pratikleri dönemlerinin hakim değerleriyle örtüşmeyen kişileri popüler kültür ve toplumsal hafızaya kazandıran Sabiha Rüştü Bozcalı ve Reşad Ekrem Koçu'nun queer özneler için yarattığı alternatif tarihe odaklı bir araştırma. İstanbul'da hayata geçirilen modern plaj yapılarını, kıyıların kullanımı ve 1950 ile 1970 yılları arasındaki modernleşme politikaları bağlamında irdeleyen bir araştırma. İstanbul'da faaliyet gösteren açık hava sinemalarını ve 1950 sonrası Demokrat Parti politikalarıyla hızlanan kentsel dönüşümün sanat mirasına somut etkilerini inceleyen bir araştırma. İzmir'in Göllüce ve Atalan köylerinde, kırsal dönüşüm sürecinde topraksız köylü kadınlar, ağalar, siyasetçiler, devrimciler ve jandarma arasındaki ittifaklar ve çatışma ilişkileri temelinde, kadınların bu güç yapılarını nasıl şekillendirdiğine yönelik bir araştırma. 1950'lerden itibaren Türkiye'de canlı modelliğin gelişimi ve modernleşme süreci ile cinsiyet rejiminde konumunun yanı sıra, bu deneyimde modellerin öznelliği ve çıplaklıkla ilişkilerini tarihsel ve güncel verilerle irdeleyen bir araştırma. İstanbul'daki askeri alanların yerleri, mekansal iz ve kurguları, şehirle olan bağları ve mimarlık ile şehircilik bağlamında konumlarına çeşitli tarihi, toplumsal ve politik olaylar paralelinde odaklanan bir araştırma."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/yani-sira-bitiverir-arasinda-hasan-salih-ay-degartlab-project-space-25-nisan-25-mayis-2017/", "text": "'Düşleme'den yoksun bir zaman-uzam içinde varlığını sürdürmeye çalışan bizler, yeniden düşü ünlemek için kendimize bir uzam yarattık, düşlemeyi yeniden hatırla mak, düşüncelere yol açmak için... Yol açmak, bize göre, kasmak-gevşetmek, daraltmak-genleştirmek, sıkıştırmak-patlatmaktır. Bu bizim hayatta kalma biçimimiz. Hayalimizde bir Reiman uzamı var. Bu uzam içinde düş lerimizi haritalandırdık. Bunu sonsuzca bir haritalandırma, harita içinde harita olarak düşünüyoruz. Yaratılan her bir harita, içinde diğer bir haritanın dölünü taşır. Her bir döl içinde bir diğer harita katlanmıştır. Bizim Düş-düşünmelerimizin haritaları aslında içinde bir diğerimizin Düş-düşünme haritalarını da barındırır ve o da bir diğerini. Bir başka deyişle sonsuzca birbirlerinin içinde haritalanmışlardır. Bu nedenle Harita-Uzam düş-düşünmelerini haritalandırmak isteyen tüm sanatçılara açıktır. Çünkü biliyoruz ki bizim düş-düşünmelerimiz içinde katlanan diğer düş-düşünmeler var. İki düş- düşünme arasında bir düş-düşünme oluşur. Bu sebeple Harita-Uzam bir süreci işaretler. Sonuçtan ziyade sürecin kendisine odaklanır. En katı anlamıyla veri elde etmekle ilgilenmez, akışın kıvrımlar arasında dolaşmasını, oluşları takip eder. Sürecin kendisi Harita-Uzam'dır. Harita Uzam projesinin 5. Sergisi Hasan Salih AY' ın yanı sıra bitiverir arasında 25 Nisan / 25 Mayıs 2017 tarihleri arasında değartlab project space 'de izlenebilir. Hoşnudiyemah. Kızılcıklı Mahmut Pehlivan Caddesi, No:26/ 10 Eskişehir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/25/yesim-ustaoglu-filmleri-avusturyada/", "text": "Avusturya'nın en büyük festivallerinden Crossing Europe'un bu yılki Retrospektif konuğuYeşim Ustaoğlu olacak. Bugün başlayan festivalde Ustaoğlu'nun, Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu ve Araf gibi ödüllü filmlerinin yanı sıra, son filmi Tereddüt de Açılış Filmi olarak gösterilecek. Avusturya'nın en büyük festivallerinden sayılan ve bu yıl 13. sü gerçekleşecek Crossing Europe Film Festivali, Retrospektif Bölümü'nü Türkiye sinemasının auteur'lerinden Yeşim Ustaoğlu'na ayırıyor. Bugün başlayan ve Avusturya'nın Linz kentinde 30 Nisan'a dek sürecek festivalde, Ustaoğlu'nun 5 filmi Avusturyalı sinemaseverlerle buluşacak. Crossing Europe Film Festivali'nin Retrospektif Bölümü'nde, Berlin'de En İyi Avrupa Filmi Ödülü ve Barış Ödülü, İstanbul Film Festivali'nde de En İyi Film, En İyi Yönetmen, FIPRESCI Ödülü ve Seyirci Ödülü'nü kazanmış Güneşe Yolculuk (1999); Haifa'da En İyi Film seçilmiş 2004 yapımı Bulutları Beklerken; San Sebastian Film Festivali'nde En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncubaşta olmak üzere ulusal ve uluslararası pek çok festivalden ödül alan Pandora'nın Kutusu (2008); Abu Dhabi, Split Mediterranean film festivallerinde En İyi Film, Moskova, Tokyo, Pune festivallerinden de En İyi Kadın Oyuncu dallarında ödülleri toplamış Arafve en son İstanbul Film Festivali'nde Ustaoğlu'na En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ve En İyi Müzik ödüllerini getirmiş Tereddüt, gösterilecek. Tereddüt ayrıca, bu akşam festivalin Açılış Filmi olarak Avusturya prömiyerini yapacak. Yeşim Ustaoğlu'nun da özel bir söyleşiye katılacağı Crossing Europe Film Festivali, 30 Nisan'da sona erecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/26/anne-kiz-harikasin-elif-turkolmez-cinar-yayinlari/", "text": "Radikal gazetesindeki söyleşileri ve yazılarıyla tanıdığımız gazeteci Elif Türkölmez'in ilk hikaye kitabı Anne Kız, Harikasın, Çınar Yayınları'ndan çıktı. Kasabalı, şehirli, yoksul, zengin, şişman, sıska, genç, yaşlı, birbirlerinden farklı olsalar da hepsi de mutlu olmak isteyen kadınların hikayelerini bir araya getiren kitap, özellikle 80'ler ve 90'larda aklı kalmış bir kuşağın anılarını uyandırıp, kah gözyaşlarına kah da kahkahalara boğuyor. Radikal gazetesinde büyük ilgi gören söyleşileri ve 46 Derece köşesiyle takipçilerini yaratmış gazeteci Elif Türkölmez'in ilk hikaye kitabı Anne Kız, Harikasın, geçtiğimiz hafta Çınar Yayınları'ndan çıktı. Kasabalı, şehirli, yoksul, zengin, şişman, sıska, genç, yaşlı, birbirinden farklı olsalar da hepsi de mutlu olmak isteyen kadınların hikayelerini bir araya getiren kitap, kızartma kokularının mahalleye taştığı evlere, sigara içilen zamanlardaki otobüs yolculuklarına, TRT karşısında geçirilen cumartesi gecelerine, zeytinyağlı sarmalarla çıkılmış plajlara, Top Pop dergisi okunan gençlik zamanlarına, Zeki Müren filminin gösterildiği açık hava sinemalarına, kuşburnu dondurması yapan pastanelere götürüyor; çok yakından tanıdığımız bu kadınların hüzünlü, kederli ve komik yaşamlarına ortak ediyor. 18 kısa hikayeden oluşan Anne Kız, Harikasın, 80'ler ve 90'larda aklı kalmış bir kuşağın anılarını uyandırıp, kah gözyaşlarına kah da kahkahalara boğuyor. Çok kısa sürede okuyup, yeniden geri dönmek, özellikle bazı hikayelerde takılıp kalmak isteyeceğiniz Anne Kız, Harikasın, kitabevlerinde 10 TL'den satışa sunuldu. 1983'te İstanbul, Kadıköy'de doğdu. Mimar Sinan Üniversitesi'nde Sosyoloji, Galatasaray Üniversitesi'nde İletişim okudu. Radikal Gazetesi'nde çalıştı. Özellikle Radikal Cumartesi ekinde çok beğenilen söyleşileri ve 46 Derece köşesiyle takipçilerini yaratan Türkölmez'in yazıları Hürriyet, Altyazı, GQ, Milliyet Sanat, Hürriyet Kitap Sanat gibi pek çok gazete ve dergide yayımlandı. Son iki yıldır takipçileri gün geçtikçe artan @sefertasimoda adlı instagram hesabında vegan notlar, hikayeler, tarifler paylaşmakta. Anne Kız, Harikasın, Türkölmez'in yayımlanmış ilk kitabı. Elif Türkölmez'in hikayelerinde hayat, kimsenin su vermediği saksılarda kendi kendine büyüyüveren otlar gibi yeşeriyor. Onun öykülerinde insanlar sadece mutlu olmak istiyor. Anne Kız, Harikasında kendinize de rastlayacaksınız, şaşırmayın."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/26/imgenin-refleksi-kadir-akyol-bmw-ozgorkey-otomotiv-28-nisan-05-mayis-2017/", "text": "Kadir Akyol'un, İMGENİN REFLEKSİ isimli 12. kişisel resim sergisi, BMW Özgörkey Otomotiv'in Bornova, İzmir'deki showroomun da Kusursuzun Evrimi isimli 'BMW YENİ Seri 5' otomobilin lansmanı ile aynı anda açılıyor. 28 Nisan 5 Mayıs 2017 tarihleri arasında izlenebilecek serginin açılışı, 28 Nisan 2017 Cuma günü saat 19:00 21:00 saatleri arasında. Portre sanatı deyince akla gelen ilk gelen genç kuşak sanatçılar arasında yer alan Kadir Akyol'un yeni resim çalışmalarında; popüler kültür ikonlarının, sanatçının belleğinden süzülen imgeleri, kendine özgü renk oyunları ve fırça darbeleriyle yeniden hayat buluyor. Şimdiki zamanın yeni koşullarına maruz kalan, o koşulların alışılmadık, şok edici etkilerini deneyimlemeye başlayan bir kişinin, belleğini devreye sokması hali... Sanatçı, kendi sergisi üzerine konuşurken, neo-liberal sistemin tüketim ekonomisinden konu açıyor ve bu dönemin yarattığı popülerleşmeyi gündeme alıyor. Diyor ki: Çalışmalarım, dünyada yeni liberal ekonomiyle birlikte yaygınlaşan popüler kültürün, tüketim kültürünün gündelik yaşamı etkilemeye başladığı yıllardan izler taşıyor. Kadir Akyol, yeni bir sistemin işleyiş mantığını sezdiğinde, doğallıkla alışılmışın dışında bir yaşam akışını fark ediyor. Refleksler zayıflıyor, deneyimler ile o reflekslerin örtüşmesi zorlaşıyor; daha önceden edinilmiş davranış biçimleri, bu ansızın ortaya çıkmış olan koşulları kolayca anlamlandıramıyor, kavrayamıyor ve denetleyemiyor çünkü. Karayip Korsanları'nın Jack Sparrow'u, Yüzüklerin Efendisi'nin Gandalf'ı, Avatar, Kara Şövalye Filminin Batman Joker'i, Kuzuların Sessizliğinde Hannibal Lecter karakteriyle izlediğimiz Anthony Hopkins, Leon olarak Natalie Portman, Game of Thrones'dan Daenerys Targaryen 'Emilia Clarke' ve Scarlett Johansson, Kadir Akyol'un kendine has fırça darbeleri, coşkulu renkleri ve kompozisyon kurgusuyla görsel bir şölen sunuyor. 28 Nisan 5 Mayıs 2017 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, BMW Özgörkeyler Otomotiv'in Bornova, İzmir'deki showroomunda görülebilir. 2004 yılında Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazandı. 2008'de mezun oldu. 2008'de Ankara Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Ana Sanat Dalı Yüksek lisans eğitimine başladı. 2011'de Çağdaş Sanatta Melez Yaklaşımlar isimli tezini bitirip mezun olmuştur. 2011yılında İspanya' da Universidad De Sevilla Faculttad De Bellas Artes' da 2. master eğitimine başlamıştır. 2013 rh+artmagazine 'Yılın Genç Ressamı' Ödülünü kazanmıştır. Bunun yanı sıra birçok ödüle ve sergilenmeye hak kazanmıştır. 11 Kişisel sergisi bulunmaktadır ve 150'den fazla ulusal ve uluslararası bir çok karma, grup, bienal, trienal, sempozyum, fuar, müzayede, projeli etkinlikte; resim başta olmak üzere, video, enstalasyon ve performanslarıyla katılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/04/30/turk-resminin-degerli-ismi-prof-dr-sadan-bezeyis-91-yasinda-aramizdan-ayrildi/", "text": "Türk sanatının değerli ismi Prof. Dr. Şadan Bezeyiş 91 yaşında aramızdan ayrıldı. Şadan Bezeyiş'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Prof. Dr. Şadan Bezeyiş, 1926'da Adapazarı'nda doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nü 1951'de birincilikle bitirdi.1952'de İDGSA tarafından seçilerek, Milli Eğitim Bakanlığı, İTÜ Rektörlüğü ve İtalyan Kültür Ateşeliği ortak kararıyla ihtisas yapmak üzere İtalya'ya, ROMA GÜZEL SANATLAR AKADEMİSİ' ne gönderildi.1954'te Akademinin Mimarlık Sanatları Yüksek Dekorasyon Bölümü'nü birincilikle bitirerek doktora diplomasını aldı ve Lodevole akademik payesiyle ödüllendirildi. Güzel Sanatların hemen her dalında aldığı üstün başarı ödülleriyle 1955'te yurda döndü. Resim ve Heykel çalışmalarına paralel olarak, mimari dekorasyon alanında da Serbest meslek uygulamaları yaptıktan sonra, 1956'da İTÜ Mimarlık Fakültesi'ne asistan olarak atandı. 1958'de Uluslararası Venedik Bienali'nde ve Lugano Uluslar arası Yarışması'nda yapıtlarıyla Türkiye'yi temsil etti.1958-1960 yıllarını doktora üstü çalışmalar yapmak üzere gönderildiği İtalya'da geçirdi. Resim heykel ve mimarlık arasındaki bağlantılar konusunda mesleki incelemeler de bulunan Şadan Bezeyiş 1960' da doktora üstü PERFERZİONAMENTO Akademik Bölümü diplomasıyla birlikte yurda döndü ve İTÜ Mimarlık Fakültesi'nde öğretim üyeliği görevine atandı.1951'den bu yana çok sayıda ulusal sergiye katılan, uluslar arası sergilerde Türkiye'yi temsil eden, sayısız kişisel sergiler, açan, çalışmalarıyla pek çok ödüller kazanan, Prof. Dr. Şadan Bezeyiş ayrıca Ulusal ve Uluslar arası müzeler ve kamu kuruluşlarında eserleri bulunmaktadır. Türkiye İş Bankası'nın 1989'da resim dalında verdiği Sanat Büyük Ödülü nün de sahibidir. İTÜ Rektörlüğü Güzel Sanat Bölümü Başkanlığı ve ayrıca İTÜ Rektörlüğü Soysal Bilimler Enstitüsü Görsel ve Çevresel Sanatlar Dalı Başkanlığı ve diğer Üniversiteler Yüksek öğretim kurumlarında öğretim üyeliğinde bulunmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/02/25-galeri-ilayda-14-nisan-20-mayis-2017/", "text": "Bu yıl 25. yaşını kutlayan Galeri İlayda 14 Nisan 20 Mayıs 2017 tarihleri arasında çağdaş sanat üretiminden bir seçkiyle şekillenen 25 adlı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Değişkenlerin çok sayıda olduğu ve hızlı gelişmelerin yaşandığı yakın dönem sanat ortamımızda 25 yıllık bir çizginin devamcısı olan Galeri İlayda, çeyrek yüzyıla yayılan temsiliyet deneyimini, güncel olana kapılarını açarak selamlıyor. Galeri Ankara'da kurulduğu 1992 yılından bugüne yenilikçi bir anlayışla hep çağdaş olanı temsil etti. 2002'de İstanbul'a taşınmasının ardından aynı yaklaşımı farklı disiplinler ve genç kuşaklarla işbirliği içinde günümüze dek sürdürdü. Sanat tarihsel anlamda kısa ama bir mekanın çizgisinin oluşması ve tutarlı devamı anlamında uzun bu sürede, yoğun bir deneyimin varlığı söz konusu. Bu deneyimin odağında ise kuruluşundan bugüne yola çıktığı sanatçılarla güvene dayalı ve yıllara yayılan uzun soluklu birlikteliğin yer aldığını söyleyebiliriz. Bu açıdan gerek solo gerek grup sergilerinde, temsil edilen sanatçılarda, gerçekleştirilen proje ve yayınlarda, yakın geçmişin iş yapma biçimlerine olduğu kadar üretimlerine de duyarlı bir şekilde gelişen kimlik değişimini okumak mümkün. Zira parametrelerin çok olduğu ve sürekli değiştiği sanatsal alanda, tıpkı sanatçı gibi bir mekanın da kendi kariyerini istikrarlı şekilde yenileyebilmesi önemli. Bu yenilenmenin diğer bir unsuru ise izleyicinin ilgi ve takibi olduğu kadar, galerinin kendi koleksiyonerini yaratan bir stratejiyle, genç kuşak koleksiyonerlere verdiği önemden geçiyor. Galeri İlayda 25. yılını sanatseverlerle paylaşmaktan mutluluk duyuyor. Sergi, 20 Mayıs 2017' ye kadar Galeri İlayda'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/02/atesle-oyun-akim-yildirim-galeri-selvin-16-mayis-10-haziran-2017/", "text": "İnsan bu dünyada pek çok şeye tanıklık ediyor ama sahip olduğu tek şeyin, duyguları olduğunu anlamamakta direniyor. Sanat, insan ruhunun anlamını arayanlar için gerçek anahtardır. Her şeyini kaybetmiş bir mülteciye veya şaşalı bir opera binasında nefis bir eser seyreden birine göre; bir Rubens eseri, çok farklılıklar gösterir. Ama her şartta sığılınacak en güzel limandır sanat. İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarını sürdüren sanatçı, bugüne kadar pek çok kişisel sergi açmış, yurtdışında ve yurtiçinde sanat fuarlarına katılmıştır. Heykellerinin büyük bir kısmında gerçeğe, soyuta, mistik ve gerçeküstüne ulaşan insan ve hayvan dünyasını, onların başkalaşımlarını görselleştirmeye çalışmıştır. SNBA tarafından Louvre Müzesi'nde her yıl düzenlenen ve uluslararası delegasyonların katılımı ile gerçekleşen, Salon Sergilerinde ülkemizi temsil eden sanatçılar arasında yer alan Akın Yıldırım, 2008 yılında ise Jüri Özel ödülünü almıştır. Akın Yıldırım'ın Ateşle Oyun isimli heykel sergisi16 Mayıs'ta Galeri Selvin'de açılıyor. Sergi 10 Haziran'a kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/02/mutfak-beyoglu-kayla-06-mayis-06-haziran-2017/", "text": "Beyoğlu Kayla, 06.05-06.06.2017 tarihleri arasında genç sanatçıların katılımıyla gerçekleşecek olan Mutfak sergisine ev sahipliği yapıyor. Azat Yeman, Doğukan Çiğdem, Hasan Sarıtaş, Kerem Ağralı ve Zafer Malkoç'un karşılaşmasıyla, farklı disiplinlere sahip genç sanatçılar bir araya gelerek Mutfak' ta buluşuyor. Mutfağın geçmişten günümüze toplumları birleştirici bir rolü vardır. Farklı coğrafyaların ve kültürlerin özgünlüğünü sürdürdüğü aynı zamanda harmanlandığı özgür bir alandır. Tuvallerinin şefleri olan bu genç sanatçılar da özgünlüklerini, sanatın kuralsız ve sınırsız alanına, Mutfak' a taşıyorlar. Mutfak, sanat üzerine söylenmiş tüm kalıplara karşı gelerek, sanatın her yerde var olabilirliği ve sürdüre bilirliğine inanarak, düşüncenin sınırsızlığına izleyici davet ediyor. Genç sanatçıları bir araya getiren Mutfak sergisi, açılışını gerçekleştirdiği Kayla'da, 06 Mayıs 2017 tarihinde sanatseverleriyle buluşuyor. Sergi 6 Haziran'a kadar Pazar günleri hariç her gün 12:00 16:00 saatleri arasında gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/02/tekinsiz-bolge-mustafa-akkaya-hub-sanat-mekan-04-27-mayis-2017/", "text": "Mustafa Akkaya'nın HUB Sanat Mekan'da 04 Mayıs 2017 tarihinde açılacak olan Tekinsiz Bölge adlı sergisi, çok sayıda figürün absürt birlikteliğini bir araya getiriyor. Zamanı ve mekanı belli olmayan, hatta toplum içindeki eylem/iş sıfatını çözümlemekte bile ironinin tuhaf ağlarına takılarak, yapaylaşan güncel yaşama eleştirel boyutta bakan her türlü figürün halleri sergi mekanını kaplıyor. Tuhaf, şaşırtıcı, yabancı, biraz tanıdık çoğunlukla uzuvlarının aldığı hallerle uzaklaştıran/yabancılaştıran durumlarıyla izleyeni sınırlılık ve sınırsızlık ikilemindeki bir uzama taşıyor. Genelde sınırlarını aşan her türlü halleriyle figürler oluyor. Sınırlılık sıfatını ne kadar yaşam içinde benimseyerek, kurallı kutulara sıkışıp kaldığını ve klişe sendromuna yakalandığını izleyene hatırlatıyor, gibidirler. Sonuçta tarihin sildiği, hafızanın unutturduğu bir döngüde, böylesi bir tuhaflığın insan yaşamını ne kadar sığ sulara sürüklediğini birisinin çıkıp küçük boyutlu bedenlerden çıkan, büyük konuşma balonlarıyla haykırması gerekmiyor muydu? Çünkü başarısızız! Hem güncele direnmekte, hem de gündemin içinde ayakta kalma olasılığına karşı! Şimdi çıkıp da izleyici bu figürlerin anımsattıklarını yaşamda bulamayız! derse zaten Tekinsiz Bölgenin çekim alanında kalmış olacak. Esası böylesi bir gerçeğin kurgu alandan ve minimum ölçekteki heykellerin değişen uzuvları, uzayan gözdeleri, renk alemi içindeki asıl yabancılaşan ve tuhaflaşan sizlersiniz! diyerek, seyirciyle başlattığı 'absürt oyun' mekanın da katılımıyla gerçek denilen her ne ise, işte onun tarafından serginin atmosferinin ele geçirilmesine sebebiyet veriyor. Mustafa Akkaya'nın Tekinsiz Bölge adlı HUB Art Space'deki sergisinin küratörlüğünü Dilek Karaaziz Şener üstleniyor. Sanatçının iki yıllık çalışma sürecinin ismini koyarken de heykeltıraşın işliğindeki şaşırtıcı süreç deneyimlemelerinin sergiye akisleri üzerinden bir ifadeyi sunma amaçlanıyor. Tekinsiz kelimesinin birebir anlamı üzerinden mekan kurgulanıyor. Yani, güvenilir olmayan kişi/yer artık kendini gösteriyor ve yanına aldığı yabancı ve tuhaf figürlerle, seyirciyle karşılaşma anına tanıklık gerçekleşiyor. Akkaya'nın figürleri karşılaştığınızda mekanın tanıklığında uzama asılı kalacak her kelime ve mimik/jest küratörün yumurtasına eklenecektir. Bundan yana hiç şüpheniz olmasın! Bazı figürlere yakın bazı figürlere uzak hatta küçük portrelerin ışıklı zemindeki bir belirip bir kaybolmalarıyla bireysel belleğinizin size yakınlaşması duygusuyla tanışık olacaksınız. 04 Mayıs 2017 tarihinde, CerModern HUB Sanat Mekan'da, Tekinsiz Bölgeye sizleri davet ediyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/02/vecdi-uzun-ben-bilincli-asosyal-bir-ressamim/", "text": "Ağıt Uğur Uludağ: Yeryüzündeki bütün anneler gibi benim de annem mutfak tezgahını sildikten sonra el bezlerini tezgeha dizerdi. Yapmam gereken şey ona çaktırmadan beyaz renkli olanlardan birini almak ve bir defterin üzerine gerip arkasını sabitlemekti. Bu benim için bir tuvaldi. Ardından renklerin bazılarının çoktan eridiği altılı sulu boyamı alıp televizyon karşısında BOB ROSS'un Resim Sevinci adlı programını beklemek olurdu. Hayatımda rahmetli Bob Ross'un o etkisini hiç bir zaman yakalayamamışımdır. Ne yaparsam yapayım, bezin üzerine dağılan sulu boya oradaki gibi ağaç, dağ yada su görüntüsü oluşturmuyordu. Beni fazlası ile üzen bu başarısızlığımın üzerine annemin hafif sertlikteki tokadını daenseme yemek işin tuzu biberiydi. Tüm bunlar 1989 ve Adana doğumlu olan şahsım için henüz Dört ya da Beş yaşlarında her hafta gerçekleşen bir çeşit ritueldir. Kendimle ilgili hatırladığım en eski şeylerde hep bir yerleri karalamak yada boyamak vardır. Mona Lisa'nın dünyanın en güzel kadını olduğu için her yerde onun resmini gördüğümüzü sandığım yıllar ilkokul yıllarımdır. Bu yıllarda başka bir şehirde yaşayan dayım harika bir mektup arkadaşı ve çalışmalarımın tek sanat izleyicisidir. Hep okuma ve boyama konusunda üzerimde etken olmuştur. Bu sayede 2008'de derece ile kazandığım Mersin Nevid Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar Lisesine kadar hiç resim yapmayı bırakmadım. Ardından artık ne olmak istediğimden zaten emindim. 2008 yılında Anadolu Üniversitesi GSF Resim Bölümü'ne başladım ve bölüm birincisi olarak 2013 yılında mezun oldum. Tüm bu süreç ve şu an içerisinde halen Bob Ross gibi tek vuruşta bir ağaç dalı yapamamaktayım. A. U. U.: Benim için tuval yaşayan bir varlıktır. Kesinlikle sadece çalışma için bir atölye tutuporaya bırakamam kendisini. Bazen tamda yatağımın karşısına koyar, gece uyanıp biraz göz gezdirir ve sabah ilk olarak kendisi ile karşılaşırım. Üzerinde çalıştığım bir resim benim gerçek anlamda can yoldaşımdır. Resmim tamamlayana kadar beni, tamamlandıktan sonra izleyicisini rahatsız etmekle mükelleftir. Çalışmalarımda deneysel bir yol izlemeye çalışıyorum. Buradaki deneysellik Avangard ya da Post Modern anlayıştan öteye konu bakımından çeşitliliktir. 1900 sonrası hayran olduğum Rothko, Van Gogh gibi ustaların etkisini çalışmalarımda görmek söz konusu bile olamaz. Teknik anlamda herhangi bir Tesadüfi leke ve renk çalışmalarımda yer almaz. Bu konuda oldukça dikkatli davranmaya çalışırım. Hiçbir zaman mutluluğun ressamı olamayacağımı sanıyorum. Bu durumdan kaynaklı olarak trajedi, mistisizm, öz yıkım ve yer yer doğa olayları çalışmalarımın genelini oluşturmaktadır. İzleyicilerin çalışmalarıma baktığında görmeleri gereken şey mutluluktan farklı şeyler olmalıdır. İyi bir okuyucu olarak Spinoza, Deleuze, Sartre ve Foucault gibi ustaların zihnimde uyandırdıkları ile kendi kendimi algılama biçimimi bazen bir sis perdesi altında figürlerime yansıtmaktayım. Ne derece başarılı olabileceğime de tarih karar verecek. A. U. U.: Sanat benim için tam da Freud'un özetlediği biçimde bir delilik ürünüdür. Ölümün tarihi kadar eski tarihe sahip sayılı şeylerdendir. Doğada şüphesiz iyi bir tasarımcı ve sanatçıdır. Erken Modernizm olan Romantizmden 1960 sonrası anlayışa kadar yüz yıllara dağılan sanatta yenilikler çok kısa sürede gerçekleşmeye başladı. Avangard'ın açtığı sınırsızlık kapısından pek çok akım türedi, Fluxus'un Happening'in Kavramsal Sanatın gücü işi bir dönem 'Tuval Resmi Bitti' önermesine kadar getirdi. Ancak bitmedi! Şahsi fikrim dünya yavaş yavaş tekrardan geçmişe doğru bir yolculuğa çıkacaktır. Belki de kilise etkisi olmadan Rönesans'ın nasıl olacağını göreceğiz. Güncel sanat olarak nitelendirdiğimiz, ancak özünde sanatçıların bireyselleşmelerine dayanan durum giderek yeni fikirlerin akımlaşmasına dönüşecektir. Sanatta bir fincan çay kadar sıcak samimiyet rüzgarı esecektir. Yaratıcılık fikri, basitleştirilmiş ve 'yorumlama' adı altında özünden uzaklaştırılmış sanata, yeniden hakim olacaktır. A. U. U.: Çağdaş Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana en zorlu sürecinden geçtiğine tanık olmaktayız. Hayatta kalma sorununu aşma içerisindeki toplumumuza bizler yeni nesil olarak neler katacağız? Sanatı yalnızca 'idea' dünyasında tutup kurumsallaştırıp, galerileri herkesin gitmediği yerlerden ibaret mi kılacağız? Çin'de seri üretimden geçmiş baskı tadındaki resimlerle mi toplumumuzu sanatı sevdireceğiz? Ya da sadece bunu dert edinip, sanatın genel var oluş tözünü es mi geçmeliyiz? Ülkemizde sanatın gelişmemesinin nedenlerinden biri sadece, betimlemeciliğe olan yasakların olduğunu düşünmek sığ bir bakış açısıdır. Sorunun temel nedenlerinden birisi Avrupa'daki Mediciler, Lorenzo'lar gibi sanatı, bilimi destekleyerek ve bir şeylerin tohumlarını ekecek derebeylerimizin ve aristokratlarımızın olmamasıdır. Biz genç sanatçılar olarak, ülkemizdeki plastik sanatın tek nefeslik evrimine nasıl bir katkıda bulunabileceğimiz üzerine ciddi ciddi konuşulması gerektiğini düşünüyorum. Şu an genel olarak konuşulan sanatçının bir kopyacı mı, yoksa gelenekselci mi olduğunu irdelemesinden ibarettir. Elbette böyle olmasında yeteri kadar beslenememiş, bir görselde yakaladığı etkinin kendisine ne hissettirdiği üzerine düşünmeden ve onu olduğu gibi kullanma eğiliminin de olanların da büyük payı vardır. 1989 Adana doğumluyum. 2008 yılında Mersin Nevid Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nden mezun oldum. Aynı yıl Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümüne başladım ve 2013 yılında birincilikle bitirdim. Hayatım boyunca yaptığım en iyi şeylerden biri sanattır. Sonrasında yaşamımın kendisi oldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/03/anadoludan-genc-sanat-iii-yeni-ufuklar-2017-son-basvuru-15-mayis-2017/", "text": "Dairesel hareket sistemlerinde yani dönen sistemler için başlangıçta duran bir cisim hareket başladığında dışa doğru kayma eğilimi gösterir; cisim merkezden dışa doğru bir ivme kazanır. Newton'a göre bu cisme ivmenin yönünde bir kuvvet etki ediyor olması gerekir. İşte bu kuvvete merkezkaç kuvveti diyoruz. Sanatın merkezde konumlanma durumuna merkezkaç kuvvetiyle yaklaşırsak sanatın ivme kazandıkça merkezden çevreye doğru kayması gerekiyor. İstanbul önceleri uluslararası arena için bir merkez dışıyken, günümüzden bir merkez olmaya başladı. Böyle olunca da metropoldeki üretim dışarıya taşmaya, manifestolar kabına sığamamaya, yapılan etkinlikler çeper için de birer röper noktası, rol model olmaya başladı. Bizler de böyle bir ortamda, ''Anadolu'da neler oluyor?'' diye merak ederek Anadolu'nun çeşitli kentlerindeki sanat okullarındaki üretimi kendi galerimize taşımak ve bir paylaşım ortamı oluşturmak için 2015 yılında 'Anadolu'dan Genç Sanat' başlıklı sergi serimizi başlattık. Sergilenen genç sanatçılar, 2015 yılında gerçekleşen ilk sergide beş anadolu şehrinden beş akademisyenin önerileriyle kapalı davet olarak belirlendi. 2016 yılındaki ikinici sergide ise Anadolu'nun tüm üniversitelerin güzel sanatlar bölümlerine açık davet gönderilerek katılım tüm sanatçılara açık yapıldı. Siz de işlerinizin Yeni Ufuklar başlığı altında Temmuz-Eylül 2017 arasında İstanbul Maslak'ta bulunan Turkmall Sanat'ta sergilenmesini istiyorsanız hemen başvurun. Başvuruları sanat@turkmall. com mail adresine göndermeniz gerekmektedir. Başvuru dökümanlarını Word veya Pdf, görselleri ise Jpeg formatlarında göndermeniz gerekmektedir. Mail ile iletilemeyecek büyüklükteki dosyalar Wetransfer aracılığıyla gönderilebilir. - Sanatçı bilgileri, özgeçmiş ve eserlerle ilgili görsel materyallerin paylaşılması - Sanatçı özgeçmişinin açık bir dille ve detaylı bir şekilde yazılması gerekmektedir. - Eserlerle ilgili görsel materyallerin net, yüksek çözünürlüklü ve belirgin olması gerekmektedir. - Fotoğrafların dosya isimlerinin eser ismiyle aynı olmasına dikkat edilmelidir. - Sanatçı iletişim bilgilerinin adres, telefon ve e-mail adresi olarak eksiksiz iletilmesi - Eseri açıklayan bir metin de eklenmesini tavsiye ederiz. - Eser künyesinde malzeme, boyut, teknik, üretim yılı gibi bilgiler eksiksiz olmalıdır. - Heykel çalışmaları için kaide ihtiyacı varsa renk ve ebatlarıyla belirtilmelidir. - Başvurular Turkmall Sanat'ın oluşturacağı bir seçici kurul tarafından değerlendirilecek olup, sergiye katılmaya hak kazanan sanatçılar kurul tarafından oylanarak belirlenecektir. - Sanatçılar, Anadolu'dan Genç Sanat III sergisinde başvuru sırasında sunduğu eserlerin birebir aynısını sergilemek zorundadır. - Sergiye sadece orijinal sanat eseri kabul edilecektir. - Sanatçıların eserlerinin galeri alanına nakliyesi sanatçı tarafından karşılanacaktır. - Sergi kurulumu ise Turkmall Sanat tarafından yürütülecektir. Sergi başlangıcından 1 yıl süre ile sergilenecek eserlerin satış hakkı Uniq Gallery'de olacak ve Uniq Gallery ve Turkmall Sanat'ın deposunda duracaktır. Bu süreç bitiminde sanatçılar eserlerini galeriden almakla yükümlüdür. - Başvuru sırasında sanatçı özgeçmişi ve eser künyesi ve eser görsellerinin eksiksiz iletilmesi gerekmektedir. - Sergiye kabul edilecek sanatçıların İstanbul dışı üniversitelerden mezun ya da eğitim görüyor olmaları şartı vardır. - Sergiye seçilecek sanatçılar, Turkmall Sanat'ın standart sözleşmesini imzalamakla yükümlüdür. - Sanatçılar sergilenecek eserlerin sigortalatılmasından kendileri sorumludur. - Turkmall sergi ve kurulum sırasında tüm gerekli önlemleri özenle alacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/06/aesthetic-inquiry-in-new-landscape-nyu-berlin-at-kulturbrauerei-july-24-26-2017/", "text": "A two-day meeting in Berlin will convene a group of artists, writers, and researchers to re-examine landscape as a mode of inquiry in art. Through scientific attempts to further understand space and time, technological progress has enabled us to gather previously unavailable imagery at nearly any scale of time or distance at extreme resolution, across various spectra, remotely, and passively. These methods of gathering, however, remove any context from the act of seeing. In fact, they are designed to avoid human influence. Consequently, there is a reduced point of view and too much distance, offering the viewer a scant connection to reality. In order to fully understand this new information, we turn to the embodied and individual perception of the artist. Although artists have created images from scientific data, the context of the work is generally limited by the research that generated the underlying information. The perspective, or even the image itself, is created without the interaction of the artist. In order to reclaim a context of plein air a direct, personal experience of the physical world the artist must have presence and agency in the process of sensing. This can be addressed by commandeering existing technology, developing independent sensor systems, or by deconstructing existing information to create open data models for the artist to explore. Subjectivity is central to our understanding of the world, and has long been the blueprint for the next wave of understanding and progress. As inaccessible landscapes and hidden dimensions continue to become meaningful frontiers, it is essential to consider the role of art in the interpretive process. Discussion and research sharing among the participants will be structured to inform the development of a book on the subject, formalize the outcomes of the encounter, and set the groundwork for wider dialogue and research on the role of art in environmental perception. Artists and researchers interested in particpating in the meeting should submit the following items to dana. karwas@nyu. edu no later than May 31st, 11:59 EST. A travel stipend will be provided to support participants' travel to Berlin. Gabriel Winer and Dana Karwas have worked as a collaborative since they met at theInteractive Telecommunications Program at Tisch School of the Arts in 2003. Winer and Karwas both teach in the Integrated Digital Media Program in the Department of Technology, Culture and Society at the Tandon School of Engineering at New York University. Alex Zafiris is an art writer and editor who has served as the Senior Art Editor at Guernica Magazine, Editor-in-Chief of Tokion magazine, Editorial Director at Mana Contemporary, and as an editorial consultant at Immaterial, the online platform of the Marina Abramovic Institute. She regularly contributes to Bomb Magazine, T: The New York Times Style Magazine, and The Paris Review Daily."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/06/international-conference-theatre-between-tradition-and-contemporaneity-retzhof-castle-styria-austria-december-16-20-2017/", "text": "Theatre Between Tradition and Contemporaneity is the annual international multidisciplinary conference researching the Bridge between Tradition and Contemporaneity in performing arts. Performing arts in the era of constantly evolving technology traditional forms of performing arts constantly reconsidered and reshaped by contemporary practitioners. Astonishing phenomena of arts appearing on the intersection of cultures, when the borders of countries become conditional getting inspired by the unique connection and stepping beyond usual practices. Traditions as the impulse to search for the universal intercultural language in contemporary performance and artistic expression. Traditions as the inexhaustible source of inspiration for contemporary generation of artists and firm foundation for intercultural dialogue. The conference meeting is highly recommended to performing arts practitioners and researchers from different countries interested in the traditional methods as applied to contemporary performing arts work, searching for international network opportunities and new collaboration partners: performing arts academics, arts educators and teachers, performers of various genres and techniques, theatre directors, dancers and choreographers, arts administrators and producers, musicians, stage designers costume designers, mask makers, multimedia artists, scriptwriters, playwrights, theatre critics and arts journalists. You are welcome to take part as a Presenter/Speaker or a Participant/Observer. - to exchange experience and share ideas in contemporary performing arts education and training, rehearsal process and performance practice; - to demonstrate diverse methods and techniques in contemporary performing arts inspired and formed in the connection with the world traditional heritage; - to meet colleagues from all over the world, establish new contacts and lay the foundation for future networking and collaboration in multicultural and multilingual artistic environment. The conference is a wonderful opportunity for performers, performing arts educators and teachers to demonstrate their methods and techniques. - practical workshop/master class - work in progress/work demonstration - performance fragment not requiring special technical conditions - interactive talk/lecture/discussion - photo/video demonstration - exhibition, installation - research presentation - other way of demonstration proposed by Speaker/Presenter can be considered The official arrival day is Saturday, December 16th from 13:00. The conference opening begins at 19:00. The departure day is Wednesday, December 20th at 9:00. The nearest international airports are located in Graz and Vienna, Austria. Find out more about the venue location and transportation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/09/gtz-sanat-2017-katilimci-sanatcilar-belli-oldu/", "text": "- Ayça SESİGÜR - Aylin TARHAN - Barış DERVENT - Berna AYDIN - Beyza ŞAR - Buse TANIL - Can YÜCEL - Deniz SAĞDIÇ MAY - Duygunur BEL - Ebru BAŞ - Eda BALABAN VAROL - Ezgi Dilan KARATAŞ - Ezgi Ecem OKŞİN - Fulden ARAN KARAER - Gamze YAY - Hamza KIRBAŞ - Hatice ÇİÇEK - Hatice BARBAROS - İrem Beril METİN - Kader AÇIK - Kemal YILDIZ - Kıvanç ŞEN - Mehmet KORKMAZ - Muhammed Sefa ÇAKIR - Murat AÇIŞ - Mustafa KULA - Nagihan GÜMÜŞ - Nuriye BELGEN - Önder CAYMAZ - Özgür BALLI - Pınar IŞIK - Rana BALCA ÜLKER - Rukiye EPLİ DEDE - Sedanur ŞİMŞEK - Sercan BAŞAR - Serdar ACAR - Serhat ÖZERTAN - Sevil Seda ARAPKİRLİ - Seyit Mehmet BUÇUKOĞLU - Şahatay Tirkmen SAVAŞ - Şenol BORA - Tayfun ÇİMEN - Tıfak ARSLAN - Tuğba TARIM - Umay AMAY - Umut ERBAŞ - Yağmur TURAN - Yıldırım İNCE - Zeynep Sena ÇELİKKOL"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/09/soma-ciler-belen-kadikoy-belediyesi-genclik-sanat-merkezi-13-mayis-2017/", "text": "Kadıköy Belediyesi, Gençlik Sanat Merkezi'nde, Çiler Belen'in Soma'da hayatını kaybetmiş maden işçilerine adanmış bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 13 Mayıs 2017 Cumartesi günü, tam da hafızalarda Soma Faciası olarak yerleşmiş bulunan, 301 işçinin ölümüyle sonuçlanan kazanın 3. yıldönümü. 13 Mayıs 2014'te gerçekleşen faciada 800'e yakın işçi o sırada madendeydi ve 301 işçi hayatını kaybetti. Bu olay Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en çok can kaybı ile sonuçlanan iş ve madencilik kazası olarak anılıyor. Bu facia ayrıca dünyada da 21. yüzyılın en büyük faciası olarak litaratüre geçti. Sanat hayatında, doğaya yakından bakarak soyut sanata ve yerleştirme yöntemlerine geçiş yapmış olan ÇilerBelen'in ilgi alanında Taş çok özel bir yer tutmaktadır. İki binli yılların başından bu yana, Taş, Tektaş, Tekrar Taş, olmak üzere üç ayrı sergiyle sanat alanına taşınmış olan işlerin başlangıcında en doğal haliyle ve soyutlamalarıyla 'taş' yer almıştır. Soma sergisini çok özel yapan ise, sanatçının toplumu sarsan bir felaketi, sanatçı duyarlığıyla ele alıp hayatını kaybeden her bir birey için farklı ve ayrı bir kömür parçasını şahsileştirmesi olmuştur. 23x23 cm'lik boyutlara sahip siyah kartonlar üzerine siyahla çalışılmış kömür parçalarının her biri, sol elde modellik yaparken, yapım sürecinde her bir bireye kömürde can verme hissiyle subliminal bir sürece dönüşmüştür. Hayatını kaybetmiş 301 işçiyi temsil eden 301 parça iş, mekan yerleştirmesiyle de hayatlarını kaybettikleri madene, metaforik bir göndermede bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/09/utku-varlik-oxymore-yeni-prens/", "text": "Tarih'te bitmeyen savaşlar, değişen güçler; yıkılan imparatorluklar ama her zaman halklar ve onları yönetenler; krallar, sultanlar, prensler, şehzadeler! Her zaman şaştım; 21 yüzyıldayız ve değişen hiç bir şey yok ama konu tarih değil sanat, resim; geçen gün basında; Thaddeus Ropac, Londra'nın yeni prensi! oysa Paris'teki galerisinde Baselitz'in sergisini görmüştüm, bir kaç gün önce. Daha önce yazmıştım; Nobeli almış bir yazar olarak Orhan Pamuk'u Paris'teki galerisinde bir yemeğe çağıran ve Kiefer'i ona tanıştıran Ropac, işini iyi biliyordu; bu olağanüstü gecede Pamuk onlara: .. aslında yazar değil, benim düşüm ressam olmaktı diyerek davetlileri duygulandırmıştı! Peki kim bu Thaddaus Ropac? Görünüşte ciddi bir Avusturyalı, soğuk, orta yaş; dış kabuklarıyla yargılayamayız insanları ama geçmişine döndüğümüzde, başlangıcını bir tek cümle ile: ..22 yaşında Joseph Beuys'un asistanlarından biri oluyor; Zeitgeist zamanın ruhu- sergisinin Norman Rosenthal tarafından Berlin'de yapıldığında. Beuys açıyor bu kapıyı Ropac'a; New York'da Andy Warhol ve onun sayesinde Leo Castelli'le tanışıyor ve bu karşılaşmalar onu sanatın çekim alanına, Lienz ve Salzbourg'da açtığı galerileriyle giriyor; Jean- Michel Basquiat'nin sergisi ilk olarak sonra Kaith Hering vs. 1989 tüm etkinliklerini Salzbourg'da Villa Kast'da topluyor ve de hala Avusturya'nın en önemli galerisi. 1990 da Paris'de Marais'de ilk galerisini açıyor ve 2012 de Pantin'de 4700 metrekare devasa sanat sitesiyle krallığını ilan ediyor. İlk sergisini de ustası Bauys' a adıyor; Beauys'un Goethe'ye gönderisi İphigenie yaptığı bir performance: Beuys beyaz bir kürkle cymbal çalıyor ve arkada otlayan beyaz bir at! Londra prensliğini, kentin en şık merkezi Mayfair'da açtığı 1600 metrekarelik galerisi yine özel bölümde Basquiat, Warhol, Baselitz, Gormley den oluşan kendi kolleksiyonu. Kolleksiyonerlerin keselerine göre her türlü boyut: XXL mevcut. Tesadüf değil buraya gelişi Ropac'ın; hemen yakında Sotheby's ve Chiristie's, en önemli rakibi Gagosian, Hausser & Wirth, Pace Gallery vs. Dehşetli bir çekişme beklenirken; Ropac, 26 Nisan'da 500 çok önemli davetliyle walking dinner ilk çiviyi çakıyor. Gelenler en önemli müşterileri; prensler ve milyarderler. Sırtını yine Beuys'a dayamış, onun mirasçısı olarak elinde artık bulunamayan işlerini saklıyor. Ekip olarak 110 danışmanı dünyanın önemli merkezlerinde büroları ve sürekli ilişkide bulunduğu önemli küratörler, müze yöneticileri. Daha New York'u düşünmüyor çünkü Amerikalı alıcıları Londra ve Paris'e gelip shoping yapmayı seviyorlarmış ama gerçekte Gogosian'nın saltanatına da dokunmak istemiyor, yoksa eli yanar! Eksperlerin söylediğine göre Ropac, Brexit konusunda yanılmış, böyle olacağını bilseymiş bu belaya girmezmiş; gümrük ve bürokrasinin Avrupa dışına çıkışı olarak. Galerinin Ely House bölümünde dört sergiyle başlamış; Gilbert & George'un Dring Pieces, Video Sculpture 1970 yıllarına uzanan işleri, öbür yanda Amerikan conceptuel ve Minimal Ustaları, Carl Andre, Dan Flavin, Donald Judd, Sol LeWitt, başka galeride Richard Serra ve Amatör Egidio Marzona'nın herkesin düşlediği kolleksiyonu! Mayfair'de bu guruplaşmanın ötesinde başka çıkarlar söz konusu; bu zengin galeriler sanatçılarını pazarlayıp, onların fiyatlarını saptarken ya da yükseltirken, Chiristie's ve Sotbheb's' de bunları başka bir açıdan değerlendiriyor: örneğin Jeff Koons bir Pink Party organize etmiş, 1400 zenginin katılımıyla ama yaptığı Pink Panter Chiristie's de 2 milyon dolara satışa konmuştu; işte bu partiden sonra fiyatını sekize katlamış, panterleri çoğaltarak. Bu tür manupulationları en fazla kullanan yine Warhol fondasyonu: surekli marketing yaparak. Şunu da unutmayalım piyasayı sarsmamak, küçük galerileri oyun dışı bırakmak için tüm yapılanlar, kendi aralarında önemli eksperlerin yönetimiyle oluyor. Bu üçgen Chiristie's, Sotbey's, Artcurial dışında düdük öttüremezsiniz! Konuştuğumuzda kendi içimizi döküyoruz, ne güzel, Baselitz buraya nasıl geldi, o nu da bilmiyoruz! Kendi kabahati değil adına yapılan şamata, kanımca yaptığı bu çamur gibi holocaust figürlerini kendisi de sevmiyor eğer gerçekten Otto Dix'i seviyorsa! Bu resimler büyük fiyatlarda kapışılıyor, her müze bir Baselitz koymak istiyor, kolleksiyonerler daha küçük boyutları. Ropac bu galerilerinde Kiefer'in devasa; çamur, ot, zift, çimento, taş ağır pentürlerini modern müzelere pazarlıyorsa, demek sonuç olarak geldiğimiz yer bu. Londra'daki galerisinin açılışındaki monden kişilerin, milyarderlerin beğenisi bütün bunlar. Çağımızın sanat tarihi şimdiden yazıldı, artık onu saptıramayız!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/14/orhan-kemal-roman-armagani-aciklandi/", "text": "Bu yıl 46.'sı verilen Orhan Kemal Roman Armağanı'nın bu yılki sahibi Gürsel Korat oldu. Gürsel Korat bu ödülü 60 eser arasından seçilen Unutkan Ayna adlı romanıyla kazandı. Turhan Günay, M. Nuri Gültekin, Erendiz Atasü, Çimen Günay Erkol, Handan İnci, Yiğit Bener ve Nazım K. Öğütçü'nün oluşturduğu 46. Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, yaptıkları basın açıklamasında Orhan Kemal Roman Armağanı Seçiciler Kurulu, tutuklu üyemiz Turhan Günay'ın yokluğunun acısını duyarak toplanmış, Turhan Günay'ın bir an önce özgürlüğüne kavuşmasını dileyerek; Gürsel Korat'ın Unutkan Ayna romanını, 1. Dünya Savaşı yıllarının çatışmalı koşullarındaki bir Anadolu kentinde mülk bölüşümü, cinayetler ve yerel halkın siyasi otoriteyle ilişkisi gibi pek çok olayı ustaca bir kurguyla birleştirmesi, bu zor zamanlarda aşk, dostluk ve dayanışma gibi insani duyguları derinlikli bir şekilde işlemesi ve yaşadığımız döneme ilişkin uyarılar taşıması nedeniyle 2017 yılı, 46. Orhan Kemal Roman Armağanı'na değer görmüştür, dedi. Ödül, 02 Haziran 2017 Cuma günü, İstanbul, Beyazıt'ta bulunan Orhan Kemal Kütüphanesi-Konferans Salonu'nda, Saat:10.30 da yapılacak olan Orhan Kemal'i anma töreni sırasında Gürsel Korat'a takdim edilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/16/ahmet-mumtaz-idile-veda/", "text": "Yazılarıyla Kolajart'a destek veren Gazeteci, yazar ve çevirmen Ahmet Mümtaz İdil'in vefatından derin üzüntü duymaktayız. Ahmet Mümtaz İdil'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Ahmet Mümtaz İdil'in cenazesi 17 Mayıs 2017'de Ankara'dan kaldırılacak. Türk edebiyatçı, yazar ve gazeteci Ahmet Mümtaz İdil, 11 Temmuz 1952 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Zonguldak'ta tamamlayan Ahmet Mümtaz İdil, 1974'te Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne misafir öğrenci olarak devam etti. Prof. Dr. Cem Eroğul ve Prof. Dr. Mete Tunçay'ın öğrencisi oldu. Hacettepe Ü. Felsefe Bölümü'nde İoanna Kuçuradi ve Oruç Aruoba'nın öğrencisi oldu. A. Ü. Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi bölümünde iki yıl yüksek lisans eğitimi gördü. Prof. Dr. İnci San ve Prof. Dr. Cahit Kavcar'ın öğrencisi oldu. Ahmet Mümtaz İdili, 1992 yılında Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürlüğünde Genel Müdür Yardımcısı oldu. Bir yıl sonra aynı bölümün Genel Müdürlüğüne geçti ve bir yıl bu görevi yürüttü. Daha sonra yeniden gazeteciliğe döndü. Sırasıyla Siyah Beyaz gazetesinde Yazı İşleri Müdürlüğü, Günaydın Gazetesi'nde Ankara İstihbarat Şefliği, Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yaptı.1998 yılında yeniden Kültür Bakanlığına Basın Müşavirliğini üstlenen Ahmet Mümtaz İdil, aynı yılın sonunda Çorum İl Kültür Müdürülüğüne sürüldü ve 2002 yılında Müsteşar Yardımcısı olarak Ankara'ya döndü, 2003 yılında emekli oldu. 1977 yılında Dönemeç dergisinde edebiyat hayatına atılan Mümtaz İdil'in bugüne kadar Türk Dili, Sanat Olayı, Yarın, Bilim ve Sanat, Dönemeç, Varlık, Gösteri, Cumhuriyet Kitap Eki, Türkiye Yazıları gibi periyodik yayınlarda binden fazla makalesi yayınlandı. Akşam, Günaydın, Siyah Beyaz gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan İdil, Başkent Üniversitesi yayın organı Bütün Dünya dergisinin sürekli yazarları arasında yer alıyor. İdil profesyonel gazeteciliğe 1984 yılında ANKA Ajansı'nda dış politika muhabiri olarak başladı. Daha sonra aynı ajansta Ekonomi bölüm şefliği görevini üstlenen İdil, İngilizce yayınlan Anka Review dergisi editörlüğünü de yaptı. Anka Ekonomik Bültenin editörlüğünü de üstlendi. 2009'dan bu yana yürütmekte olduğu Odatv Ankara temsilciliği görevini sürdüren İdil, aynı zamanda Gaziantep Haberler, Dağarcık gibi gazete ve dergilerin de Ankara temsilciliğini de yürütüyordu. A. Mümtaz İdil, Etkin Yayın evi, Öteki Yayın evi, Ka Kitap gibi yayın kuruluşlarının yönetim kurulunda yer alıyor ve Ankara temsilciliği görevinde bulunuyordu. Mümtaz İdil ayrıca Halkın Dostları adlı internet sitesinin de imtiyaz sahibi ve genel yayın yönetmenliğini sürdürüyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/16/free-speech-zone-damla-ozdemir-galeri-ilayda-26-mayis-23-haziran-2017/", "text": "Bu yıl 25. yaşını kutlayan Galeri İlayda, 26 Mayıs 23 Haziran tarihleri arasında, Damla Özdemir'in Free Speech Zone isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Free Speech Zone genç kuşak sanatçılar içinde, stop motion animasyon ve dijital sanat tekniklerinden beslenerek kendi üslübunda harmanladığı kolaj üretimiyle ön plana çıkan Özdemir'in yeni projesi. Son dönem eserlerinden bir seçki ile şekillenen sergide Özdemir, söz söyleyebilmenin varoluşsal olanaklarına odaklanıyor. Sanatçı yaşantı ve deneyimlerinden hikayelerle kurguladığı eserlerin de, günümüzde birey olarak aidiyet ve özgürlük arasındaki bağlara -veya zıtlıklara- dair sorgulamalarını yansıtıyor. Kimlik, cinsiyet, kültürel kodlar, savaş, uygarlık sorunları bu sorgulamalardan bazıları. Teknik anlamda ise temelinde yan yana gelmeleri ve estetik bir kompozisyon oluşturmaları imkansızmış gibi görünen şeyleri bir araya getiren klasik kolaj tekniği, günümüz dünyasında maruz kaldığımız görsel ve algısal bombardıman altında elbette dijital evrenin getirdiği sınırsız yenilikleri de kullanıyor. Özdemir'in hem gerçek gündeme duyarlı hem de daha derinde varoluşumuzu sorgulatan işleri yer yer distopik bir zamandan yansıyor gibi dursalar da; dijital anlamda kodlar olarak var olanı gerçekliğe taşıyarak yeni bir dilin imkanlarını araştırıyorlar. Daha önce bağlamları içinde anlam bulmuş her şey sanatçının doldurup boşaltarak, kesip yok ederek, birleştirip yeni bağlamlar icad ederek ortaya koyduğu yalın yapılara dönüşüyor. Parçaladığı, farklı açılarla konumladığı, katman katman tasarlayıp birleştirdiği yüzeyler, sonuçta üç boyutlu yapılarıyla üzerinde çalışılmış kurgusal bir üslüba sahipler. Eser olarak tek bir bütüne baksak dahi bu çoklu yapı sanatçıya daha fazla ifade kanalı sunuyor. Ölçekleriyle oynanmış sürreel görünümler, manzara olarak belirgin merkezleri çevreye doğru esnetilmiş şehirler, doğa ve kentleşme, bitkiler ve hayvanlarla birlikte duygusal bağlamı yaratan jestler içinde figürler geçidiyle karşılaşıyoruz. Sanatçının 25 Mayıs'ta açılacak Free Speech Zone isimli solo sergisi, 23 Haziran'a kadar Galeri İlayda'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/16/gaze-irfan-onurmen-aria-gallery-13-mayis-17-haziran-2017/", "text": "C24 Gallery New York ve Aria Gallery Floransa ortak işbirliği ile İrfan Önürmen'in Floransa'daki ilk kişisel sergisi Gaze 13 Mayıs 17 Haziran 2017 tarihleri arasında Aria Gallery'de izleyicilerle buluşuyor. İrfan Önürmen'in psikolojik ve politik okumalara da izin veren Gaze Serisi'ndeki büyük boyutlu portreleri, toplum içinde yer alan kimliksiz ama hepimize tanıdık gelen karakter ve hislere referans vererek dış dünya ve içsel olana göndermeler yapıyor. Sanatçının hafif bulanık katmanlara ayrılmış tülleri, geometrik kesilmiş şekilleri, coşkulu bir parlaklık taşıyan figürleri; ilk bakışta eğlenceli fakat üzerinde düşünmeye iten bir kondisyonla izleyiciye temas ediyor. Önürmen'in pratiği alışık olunan formu tersine çeviriyor, özgün dili ve temsil ettiği içeriği statik yaklaşımın ötesinde yepyeni bir bakışaçısı sunuyor. Sanatçı kendine ait bu özgün dünyasında gerçeği ve hayali, görüneni ve ötesindekini, buğulu ve net olanı sunuyor. İrfan Önürmen 1987 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü'nden mezun olmuştur. Önürmen'in resim, heykel ve kolaj gibi çeşitlilik gösteren eserlerinde insan figürü ön plandadır. Desen ile pentür arasında yer alan çalışmalarında perspektif ve derinlik göz ardı edilir. Bireyin toplumsal açıdan parçalanmışlığını, kent kültürü ve yabancılaşma sanatının temelinde yer alır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/16/journey-halime-yurdakul-hls-gallery-may-20-th-27th-2017/", "text": "Halime Yurdagul, greatest influences of her work come from the renowned explorer and scientist Piri Reis, as well as the great explorer Christopher Columbus. In history, there are scenes tells about the civilisations which have left their mark. She wants to cherish and keep these civilisations alive in memory of the people. She recently was awarded the Talent of the Future Award for her two paintings that were exhibited at the Qube Open Art Show. Additionally, her early works have had numerous success at events organised by the Turkish Radio and Television Agency. The award winning works were exhibitioned across the country in various galleries. Her works were additionally listed at the Turkish Sports Agency competition called Olympics and were exhibited at the event 'Olimpiyat House'. For further information, high resolution visuals and interview requests, please contact us."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/17/doga-kultur-oyun-rhartproject-20-mayis-10-haziran-2017/", "text": "rh+artproject'te açılacak olan 'Doğa, Kültür ve Oyun' adlı sergi, Fatoş Beykal, Zeynep Erdinç ve Hülya Küpçüoğlu'nu bir araya getiriyor. Kültür insanlara ait bir iz, bir edinimdir. İnsan doğa üzerindeki izlerini çok çeşitli oyunlar yoluyla bırakır. Prof. Nazım İrem sergi kapsamında şöyle söylüyor 'Bu sergi, zorunluluk olarak doğa, iz olarak kültür ve serbest yaratı olarak oyunun peşinde olan üç sanatçının çalışmalarını bir araya getiriyor. Bir işaret olarak kültürün doğadaki izlerini yaratan Zeynep Erdinç'in, bir izlenim olarak doğayı kültürleştiren Hülya Küpçüoğlu ve bütün bu eylemlerin oyun olduğunu hatırlatan Fatoş Beykal'ın yollarını kesiştiren de bizzat bu insani mesafelenmenin sorunlarıdır'. Sergi rh+artproject'te 20 Mayıs-10 Haziran tarihleri arasında izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/17/icindekiler-akademililer-sanat-merkezi-25-mayis-23-haziran-2017/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, kendi bünyesinde çalışmalarını sürdüren 20 sanatçının eserlerinden oluşan karma sergiye ev sahipliği yapıyor. Artık gelenekselleşmiş bir izleyiciyle buluşma olanağı olan bu yıl sonu sergisi konsepti sayesinde, sene içinde farklı üsluplarda ve konularda çalışmış olan sanatçılar, son dönem işlerini sanatseverler ile buluşturuyor. Figüratif ağırlıklı, fakat soyut sanata da yer veren sergide resim ve heykel alanında üretilmiş işler, bir kitabın içindekiler sayfası gibi, sanat merkezi hakkında izleyicinin ihtiyaç duyduğu tüm bilgiyi içinde barındırıyor. Bir vazonun içindeki çiçekler natürmordundan, kadının doğasını aktaran figüratif bir tabloya, gökyüzünden dağlara uzanan ekspresif peyzaj yorumlarından, soyut ve kaotik düzenlemelere kadar pek çok farklı ve kişisel eser bir arada izleyiciye sunuluyor. İçindekiler karma sergisi, 25 Mayıs 23 Haziran tarihleri arasında Akademililer Sanat Merkezi'nde sanatseverleri beklemektedir. Sergide eserleri bulunan sanatçılar: Resul Aytemür, Songül Canerik, Sonat Çavuşoğlu, Akın Ekici, Gizem Enuysal, Süleyman Erdal, Serap İskender, Bahar İşlek, Hakan Kalay, Ayşenur Köksal, Eylül Köksümer, Yasemin Kuşi, Joel Menemşe, Ahmet Merey, Murat Mizrahi, Fatma Mollaoğlu, Vasıf Pehlivanoğlu, Ayşe Tanay, Ayşe Tanay Ülgen ve Emel Yurdakul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/17/sule-ozbahar-tevfik-turen-karagozoglu-derinlikler-sanat-merkezi-18-mayis-17-haziran-2017/", "text": "Tevfik Türen Karagözoğlu seramikleri hakkında; Sanatçı, kendi kültürümüzde var olan geleneksel motifleri yeni adına, yeniden modern sanatın ilke ve kavramlarıyla üretmeyi kendisine konu olarak seçmiştir. Seramik heykellerinde modern sanatın anlatım sürecinde var olan sorunları kendisine ait teknik ve üslupla çözmeyi başarmıştır. Sanatçının, geleneksel çizginin modern sanat çizgisine dönüşmesinde gösterdiği yaratıcı tavrı, yeni ve özgünlük adına önemlidir. Çalışmalarında rölyef tadında, iki boyutlu geometrik ve aza indirilmiş detayların daha geniş yüzeylere ve bu yüzeylerde renkli motiflerin canlı tasarımlarını görmekteyiz. İlk bakışta tarihe bir yolculuk imgesi sunan çalışmalar, modern ve özgün, bazen de süprematist kimliğiyle geleceğe de bir göndermede bulunmaktadır. Geleneksel çizginin moderniteyle sonlandığı ve Çin, Japonya, Hindistan, Kore vb. ülkelerde özgün çalışmaların örneklerini gördüğümüz ülkemizde çok az sayıda sanatçının ilgilendiği bu anlayış, Tevfik Türen Karagözoğlu gibi sanatçıların çoğalmasıyla sanat adına ayrıca bir değer kazanacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/bedia-ceylan-guzelcenin-ilk-romani-1473-ingilizcede-ve-britanya-kutuphanesinin-koleksiyonunda/", "text": "Uzun yıllar Habertürk televizyon kanalında kültür-sanat editörülüğü yapan, belgesel film yapımından senaristliğe pek çok alanda üretkenliğiyle tanıdığımız Bedia Ceylan Güzelce'nin ilk romanı 1473, yalnızca Londra'nın değil dünyanın da önde gelen üniversitelerinden sayılan Kingston Üniversitesi tarafından İngilizceye çevirilerek yayımlandı. Kitap böylece üniversitenin, Birleşik Krallık'ın ulusal kütüphanesi olan ve dünyanın en büyük iki kütüphanesinden biri sayılan Britanya Kütüphanesi'nin koleksiyonuna kattığı ilk çeviri eser olma başarısına da erişti. İki kirpinin gözünden, Akkoyunlular ve Osmanlılar arasında 8 gün boyunca süren ve dünyanın en kanlı savaşlarından biri sayılan Otlukbeli Savaşı'nı anlatan kitap, aynı zamanda dokunaklı ve nefes kesen bir aşk hikayesini de konu alıyor. Türkiye'de ilk kez 2011'de yayımlanan ve tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille ustaca anlatan 1473, İngilizce baskısıyla eşzamanlı olarak Türkçede yeni kapak tasarımıyla Çınar Yayınları tarafından basıldı. Sanat ve sosyal bilimler dalında dünyanın en önde gelen üniversitelerinden biri olan ve mezunları arasında Elif Şafak, Paul Bailey, Henry Bond, Eric Clapton, Trevor Eve, Nick Hornby gibi pek çok edebiyatçı ve sanatçıyı da barındıran Kingston Üniversitesi, geçtiğimiz ay mükemmel eğitimi, bölümlerinin kapsamı ve erişilebilirliği için özel övgü alarak Guardian Gazetesi Ödülü'nü kazanmıştı. Bir sabah, çiçekler içine çekiliverdi... Ertesi gün Otlukbeli Savaşı başlayacaktı. Başkent'te bekleyen Osmanlı askerlerinin çevresini yarım bir hilal gibi çevreleyen Akkoyunlu ordusunun heyecanla çarpan kalp seslerini duymak için yarasalar kadar iyi duymanız gerekmiyordu. Bu sesler ağaç gövdelerine çarpıyor, aşağı inip kökleri titretiyordu. Otlukbeli ovasında oyuklar açan her bir top mermisiyle onlarca asker ve bin yıllık ağaçlar devriliyordu. Yeraltı hayvanlarının gizli tünelleri bir bir açığa çıkıyordu. Göğe yükselen sadece askerlerin değil, hayvanların da çığlıklarıydı. Bedia Ceylan Güzelce, Otlukbeli Savaşı'nı iki kirpinin gözünden anlattığı 1473'te, olaylara bir başka gözle bakmamızı istiyor. Tarihin rakamlardan ibaret olmadığını şiirsel bir dille ustaca anlatıyor. Savaşlarda adı bile geçmeyenlerin romanı 1473."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/hulya-kupcuoglu-muhurlu-zamanlar/", "text": "1-27 Haziran tarihleri arasında Yıldanur Ketenci'nin son dönem gerçekleştirdiği heykeller İzmir'de bulunan Galeri A'da izlenebilir. Ketenci farklı malzemelerden oluşturduğu heykellerinde zaman kavramını sorgularken, kendi hayat sürecinden yola çıkıyor. Mühürlediği olayları heykelleri aracılığı ile görselleştiriyor. Dantelden bakıra, telden buluntu malzemelere kadar çeşitlilik içeren heykeller, mühürlendikleri yerde izleyicilerini bekliyor. Y. K.: Geçmiş yıllarda bronz dökümler, terra-cotta, bakır, kağıt ve ahşap kullanarak yaptığım heykeller var. Fakat son senelerde bronz artık çok sık kullandığım bir malzeme değil. Başka bir elin değmesindense, final malzemeyle çalışmayı seviyorum. Yani kendiliğinden olan o anki duygularımla oluşmasını... Elbette öncesinde birçok desen, çizim ve düşünce var. Ama oluşum aşaması o an ki duygularımla ilgili diyebilirim. Bunun yanı sıra kültüre ait, anısı olan malzemeler vazgeçilmezim, yanı sıra genelde kaide olarak kullandıklarımı da doğal malzemelerden seçiyorum. Basın Bülteninde de yazdığım gibi deniz kenarından bir taş, veya yıkılmakta olan bir evin yer döşemesi ve hatta eski bir gardropun bir parçasını kullandığım oldu. Kafes telleri, halatlar, bakır teller, benim düşünceme göre sıcak malzemeler.. Y. K.: Türkiye'de bir çok sanat dalını hele hakkıyla yapmak istiyorsan, kolay dememiz yalan olur. Buna bir de İzmir'de yaşamayı eklersek daha da zor elbette. Zorlukları aşabiliyor muyum? Ya da bunun yöntemi nedir? Artık kafamı yormuyorum. Sadece sevdiğim işi yapıyorum. Üretmekten, kendimi ifade etmekten, kendimce bir dil bulmaktan mutluyum. Amaç farkındalıklar yaratmak, özgün olanı yapabilmek ve yaptığın işi sevmekse, o zorluklarla da bir şekilde baş etmeyi öğreniyorsun. Ben böyle hissediyorum. Y. K.: Son olarak sözlerimi Tarkovski'den bir alıntı ile bitirmek istiyorum.. 'Sanat, bir insanın müktedir olduğu en iyi şeyi, yani umudu, inancı, aşkı, güzelliği ya da istediği ve umduğu en iyi şeyi güçlendirir. Yüzme bilmeyen bir insanın suya atladığında vücudu- kendisi değil-kendini kurtaracak içgüdüsel hareketler yapmaya başlar. İşte sanat da suya atılmış bir insan bedenine benzer, insanlığın manen boğulmasını engelleyecek bir içgüdüdür. Sanatçı, insanlığın manevi içgüdüsünün temsilcisidir'."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/koleksiyon-bilinci-ve-yonetimi-guncel-sanat-vitrinleri-halilhan-dostal-galeri-selvin/", "text": "Otuz yılı aşkın süredir, başta resim ve heykel olmak üzere 'plastik sanatlar' alanında faaliyetlerini sürdüren GALERİ SELVİN, başlıklı, ezber bozan çalışmasıyla yayın hayatına başlıyor. 'Sanat-Hayat İlişkisi', 'Koleksiyonculuk ve Sanat Pazarının Tarihçesi', 'Güncel Sanat Vitrinleri', 'Koleksiyon Bilinci ve Yönetimi' başlıklarını taşıyan ve dört bölümden oluşan çalışma; özellikle son on yılda sanat pazarında yaşanan gelişmeleri, tüm çıplağıyla gözler önüne seriyor. Rehberlik eden ve düşünmeye zorlayan, kaynak bir eser. Yazarın, özellikle sanat pazarını oluşturan birimlere yönelik olarak kaleme aldığı ve 'Güncel Sanat Vitrinleri' başlığını taşıyan, 'manifesto' nitelikli bölüm; eleştirel diliyle, bugüne değin olup bitene bir anlamda 'seyirci kalan' sanat tarihçi ve eleştirmenlere de tarafsızlığın kapısını aralıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/mind-your-wishes-bugra-erol-berlinartprojects-27-mayis-8-temmuz-2017/", "text": "Buğra Erol, BERLINARTPROJECTS'teki ilk solo sergisinde izleyiciyi son çalışmalarından oluşan bir dizi resim ve çizimle, zihinsel ve resimsel dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor. Sanatçının da vurguladığı üzere, o konuyu değil; üzerinde çalışacağı konu onu seçiyor. Bu doğrultuda oluşan kaçınılmaz yaratım süreci, Erol'u yeni solo sergisi Mind Your Wishes için harekete geçirmiş oldu. Erol, kendisiyle yüzleşme gereksinimi duyarak saklı olanın ötesindekini keşfetmek istedi bu durum değerlendirmesi, düşünce süreçlerine görsel bir yol haritası oluşturmasına yardımcı oldu. Yaşadığı içsel keşif yolculuğu, sanatçının İstanbul'dan Adalar'a taşınma sürecine eş zamanlı olarak yansıdı yine bilinmeze doğru, Erol'un kendisini sorgulama süreciyle iç içe geçmiş başka bir yolculuktu bu. Hem içsel hem de dışa dönük olarak yeni bir alanı keşfetme duygusu; içinde yaşadığımız dünyanın, sanatçının bizzat kendisi tarafından algılanan haliyle keskin bir anlatımı olan Residence in Moon ve Meanwhile in Another Reality gibi çalışmalarının isimlerine de ilham kaynağı oldu. 1 Erol'un çalışmaları, sanatçının modern çağda insanoğlunun işlediği suçlara karşı duyduğu eleştirel yaklaşımının bir göstergesi olarak, hem natürel hem de kentsel boyutta birbirimizle ve çevremizle olan sorunlu ilişkimizi keşfe çıkıyor. Eserlerde, çağımızın sosyo-politik sorunlarının hem sebebi hem sonucu olan huzursuzluk ve istikrarsızlık duygusu yoğun olarak hissediliyor. Kingslayer, kafası madalyalarla ve ÖL SAVAŞ yazılı levhalarla dolu bir evden oluşan bir adamı tasvir ederken, The Residents figürlerden birinin açık kafatasının izleyiciye verdiği ipucu üzerine, beyinleri yıkanmış parmak kuklalara benzeyen figürleri resmediyor. Erol'un, doğası gereği çoğu zaman parça parça ve birbirinden bağımsız yarattığı felaket sahneleri, grafiksel ve kolajvari bir hisse sahip; açık bir anlatım çabasına girmeden, odak noktasını anlaşılır ve etkileyici bir görselleştirme ile vurguluyor. Serginin isminden de anlaşılacağı üzere, burada vurgulanan mesaj: ne dilediğine dikkat et. Bu, toplumun tamamına atfedilebilir ve insanlık tarihi boyunca, dilediklerimizi elde etmemizin nasıl defalarca istenmeyen sonuçlara yol açtığının bir göstergesi olarak okunabilir. Bunu daha kişisel bir seviyede değerlendirmek de mümkün; belki de bu süreç, fırtına bulutunun süzülerek uzaklaştığı ve ardında bıraktığı bir gemi enkazını tasvir ettiği Way Back Home çalışmasında olduğu gibi, sanatçının dilediği her şeyi ardında bırakmasının görsel boyuta dönüştürülmesi olarak yorumlanabilir. Buğra Erol (1986); Berlin ve İstanbul arasında çalışmaktadır. Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Bölümü'den 2012 senesinde mezun oldu. Multidisipliner bir sanatçı olan Buğra Erol, ağırlıklı olarak, kendi fantastik gerçekliğine ve aktüalitesine dayanan, düşsel ve bazen komik figürlerden oluşan kurgusal bir evren yaratarak resim ve enstalasyonla çalışır. Çalışmaları; Greetings From Now On: Territories of Commitments, BERLINARTPROJECTS, Berlin ; Beautiful Monuments of Decay, Daire Galeri, Istanbul ; Concrete Utopia, Realismus Club, Berlin ; Merz 3000, Plato Art Space, Istanbul ; 90 Minute Shows, Contemporary Istanbul ; by Marcus Graf, Papko, Istanbul olmak üzere pek çok uluslararası sergide yer almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/sanatta-deneyim-sempozyumu-dedeman-istanbul-26-27-mayis-2017/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/24/tarihsiz-gunlukler-7-ahmet-yesil-f-sanat-galerisi-23-mayis-14-haziran-2017/", "text": "Ahmet Yeşil, Tarihsiz Günlükler 7 isimli kişisel sergisiyle F Sanat Galerisi'nde 23 Mayıs 14 Haziran 2017 tarihleri arasında İstanbullu sanatseverlerle buluşuyor. Son dönem eserlerinin yer alacağı sergide; baharın ve zamanın tüm renklerini görmek ve hissedebilmek mümkün olacak. Açılış kokteyli: 23 Mayıs 2017, Salı, 16:00 20:00 saatleri arasında. Ahmet Yeşil için sanat; her anın, duygunun, sanatçının sezgisiyle, görme biçimiyle, halatın ritmik kıvrımlarıyla, yaşamın ritmi arasındaki ilişkiye göndermelerdir. Palet üzerinde biriken yılların boya kalıntıları arasındaki renk bağlantıları, sanat üretiminin tarihsel olarak belirleyici zamana hapsedilmesi değil, yaşamıntarihsiz günlüklerinüzerine düşen renk, ışık, açık vekoyu değerlerin bize ait olanının yansımalarıdır. Sanatın yarattığı estetik/plastik değerler, dünyaya yansıyan bir atmosfer kurar. Gündelik yaşama kilitlenmiş insanların da, belki hiçilgilenmedikleri bu yansımaların içinden geçmesi kaçınılmazdır. Çünkü görsel olana bakmanın ötesindeki görme biçimi, yaşamı algılayan aklın görsel dokunuşlarıdır. Onları hiç istemese de yakalar, emerek içine soğurur ve beklemediği birileriyle ortak algıya zorlar. Ahmet Yeşil'in resim ve hayat arasındaki ilişki, gerilim, çözüm bulma çabasının tuvale yansıması, toplum ile sanatı arasında bir uçurum yaratmaz. Onun sanatı herkese yakındır, herkes kendinden bir şeyler bulur. Ahmet Yeşil resmindeki ritm, denge, lirizm, ışık, gölge ve yeniden tanışıyormuşçasına öne çıkan canlı renklerin kusursuz uyumu birçok farklı kültürden izleyicinin, hızla resim ile ilişki kurmasını sağlar. Otuz sekiz yıldır aktif olarak sanat yaşamının içinde olan Ahmet Yeşil, bugüne kadar 105 kişisel sergi açtı, 297 karma ve yarışma sergisine katıldı, 24 ödül aldı. Tam anlamıyla 'nev-i şahsına münhasır' olarak tanımlanabilecek bir fırçası vardır. Dünyadaki ve Türkiye'deki moda akımları çok yakından takip etse de o kendi gerçeğinden vazgeçmemiş, yıllar içinde fırça darbeleri ile tuvaline aktardığı özlemleri, tutkuları, heyecanları, duyguları, düşünceleri, acıları, mutlulukları onu nereye götürdüyse, sanatı da o bağlamda gelişmiş, bugünkü gücüne ulaşmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/28/doc-dr-ulas-basar-gezgin-vietnamin-budist-pagodalari-2/", "text": "Hue, 1802-1945 arasında Vietnam'ın imparatorluk başkenti idi. Bunun için kentte birçok tarihsel yapı bulunuyor. Bunların içinde saraylar, kale, mezarlıklar ve pagodalar öne çıkıyor. 400 yaşını aşmış olan pagodanın adı, 'Göksel Hanım' anlamına geliyor. Onunla ilgili bir efsane var. Bu pagodanın 3 tonu aşkın ağırlıktaki çanı ünlü. 10 kilometreden duyulabildiği söylenen çan ve sesi için nice şiirler yazılıp türküler yakılmış. Tienmu Pagodası'nda ve diğer birçok pagodada görülen bir imge olan kaplumbağa uzun ömrü simgeliyor. Bu pagoda, Vietnam-Amerikan Savaşı'nda savaş karşıtı ve Amerikancı Güney Vietnam hükümeti karşıtı hareketin merkezlerinden biriydi. Güney Vietnam hükümetini protesto için kendini yakan Budist rahip Thich Quang Duc'ın arabası burada sergileniyor. Bu pagoda 17. yüzyılda bir Çinli Zen ustası tarafından inşa ediliyor. Burayı inşa eden rahip, Vietnam'ın başka yerlerinde de birkaç pagoda inşa ediyor. Bu pagoda da 17. yüzyılda bir Çinli Zen ustası tarafından inşa ediliyor. Bu pagodanın bahçesinde de Buda'nın altında aydınlandığı bodhi ağacının bir dalından büyüme bir kutsal ağaç var. Tienmu için de geçerli olduğu gibi, Tıdam Pagodası, Vietnam-Amerikan Savaşı'nda Budist direnişin simgelerinden. Burada bir Budist rahibe, hükümeti protesto için kendini yakmış. Buraya yönelik Amerikancı Güney Vietnam hükümeti saldırısında yüzlerce rahip ve Budist öldürülüyor. Bu pagoda da 17. yüzyılda bir Çinli Zen ustası tarafından inşa edilmiş. Burada 1935'ten bu yana rahipler eğitim alıyor. Bu pagoda da Vietnam-Amerikan Savaşı'nda Budist direniş mekanlarından. Amerikancı Güney Vietnam hükümetinin muhalif rahipleri tutuklamaya kalkmasına karşı halk araya giriyor ve pagoda çevresinde canlı kalkan oluyor; taş ve sopayla zırhlı araçlara direniyorlar. 30 gösterici öldürülüyor. Aslında bu, bir pagoda değil, bir Budist külliyesi. Bu, Vietnam'ın en büyük Budist külliyesi. Ninbin'de bir dağda kurulu olan külliye, eski pagoda, yeni pagoda ve çeşitli ek yapılardan oluşuyor. Vietnamlı Budistlerin hac yerlerinden biri. Hoa Lu, Vietnam'ın bin yıl önceki başkenti. Eski kentte çeşitli pagodalar var. - yüzyılda Baknin'de inşa edilen pagoda, Budist sanatın klasik bir örneği olarak değerlendiriliyor. Koruyarak bugüne getirdiği sanat nesneleri, oldukça önemli. Hleng Pagodası, Kamboçya-Vietnam sınırı yakınlarında 16. yüzyılda inşa edilmiş bir Kmer Budist pagodası. Pagoda, daha çok, bölgedeki Kmer azınlığa hizmet veriyor. Vietnamlı değil Kmer yapısı olduğu için, kullanılan imge ve simgelerde farklar var. Örneğin, kötülük simgesi olan yılan ve iyilik simgesi olarak 'garuda' adlı kuş başlı kanatlı insan imgesi kullanılmış. Bu pagoda, Ho Çi Min'lilerin denize girdikleri yarımada olan Vung Tau'da. Pagodanın bir parçası olan dev Buda heykeli çok uzaklardan bile görülebiliyor. Bahçesi için, Buda'nın yaşamında kutsal olan yerlerden toprak getirilmiş. Mekong Deltası'nda bulunan pagoda, farklı mimarisiyle kendini belli ediyor. 19. yüzyılda kurulan yapı, Fransız sömürgecilerin Vietnam'ı işgali sırasında harap oluyor. Yüzyıl sonunda restore ediliyor; fakat bu kez de kasırgada yıkılıyor. Böyle yıkıla yapıla yıkıla yapıla günümüze geliyor. Böylece son halini alıyor. Bu pagoda, Vietnam'ın en eski pagodası. İ. S. 2.-3. yüzyıla tarihleniyor. Çin işgali sırasında yapılmış. İintı Dağı'nda görülmeye değer tapınaklar ve pagodalar var. Burada ayrıca, Vietnam'ın keşiş kralı Tran Nhan Tong'un (1258-1308) anısına yapılmış dev bir heykel var. Köprü Pagodası, Hoi An kentinde eski Japon mahallesiyle eski Çin mahallesini birbirine bağlayan ahşap köprü olarak inşa edilmiş pagoda. Japon mahallesi günümüze dayanamadı, ancak Çin mahallesi duruyor. 300 yıllık olan pagoda Vietnam parasındaki imgelerden biri."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/28/hakan-erol-suphi-varim-ve-simirna-kizili/", "text": "Suphi Varım: 1960 doğumluyum, ekonomi doktoruyum. Çalışma hayatım İzmir'deki meslek kuruluşlarında uzman ve yönetici olarak geçti. Muğla Üniversitesi'nde öğretim üyeliği dönemi de var. Böyle söyleşilerde hobiler den, özel meraklardan, karakter özelliklerinden, burçlardan filan da söz edilir. Bir şey demeyeceğim çünkü kabak tadı verdiğini düşünüyorum. Sanırım bu kadarı yeterli. S. V.: Kırk dokuz yaşında emekli olunca kafama göre bir şeyler yapayım dedim. Çocukluğumdan beri polisiyeyi severim. Üstelik dillendirmek istediğim bazı tarihi, toplumsal konular vardı. Tarihe merakım da çocukluğumdan gelir. Türkiye tarihini belli periyodlar açısından kurgu olarak yansıtmak niyetindeydim. Polisiyenin buna uygun olduğunu düşününce kaleme sarıldım. Özellikle kaleme sarıldım diyorum. Çünkü romanın taslağını, araştırma sonuçlarını, karakterler ve olaylar arasındaki bağlantıları önce deftere yazarım. Bizim Boyun Eğme defterlerine... Aklıma bir şey takılır, onu da deftere not ederim. Bilgisayar başına romanın yazımında otururum. S. V.: Başarılı demeyeyim de sevdiğim yazarlar diyeyim. En çok George Simenon, Dashiell Hammett, Raymond Chandler ve Leo Mallet'yi severim. Yapıtları sadece kurguyla değil, toplumsal sistemin özellikleriyle de sınıf ilişkileriyle de örülmüştür. Toplumsal sistemi kurguya eklemlemek ve olay-karakter-sınıf-suçbağlantısı açısından bana katkıları olmuştur diyebilirim. Yani bir model olarak... Bu arada, Türkiyeli suç yazarlarını ayırt etmeden okurum. Toplumsal dokuyu çok iyi yansıtırlar. Hepsinden bir şeyler öğrenirim. S. V.: Bu konuda genel bir şey söyleyemem. Kendi adıma konuşmak gerekirse, kendimi okutmak için çabalayan bir yazarım. Kendimi tatmin etmek için yazayım da isteyen okur isteyen okumaz diyenlerden değilim. Ne dereceye kadar başarılıyım bilemem. Kitaplarım, biri hariç, ikinci ve üçüncü baskıları yaptı. Kendini okutma becerisinin ölçütü müdür, bu konuda da bir şey söylemem mümkün değil. S. V.: Ben okuyucuyu tasnif etmem. Okuyucuyu sınıflandırarak ona göre yazmak, bana pek uymaz. İkisi arasındaki bağlantıyı da pek gerçekçi bulmuyorum. Ne yani yazar, yazmadan önce piyasa araştırması mı yapsın? Benim okuma konusundaki tek kriterim, eleştirel okumadır. Öyle okurum. Kitaplarımın da öyle okunmasını isterim. S. V.: İyi polisiye, ekonomi politiği yansıtır. Polisiyeyi iyi edebiyat olarak görmeyenler, best- seller polisiye klişeleri gerçek polisiye sananlardır. Ya da hayatlarında bir Conan Doyle, bir de Agatha Christe romanı okumuşlardır, ahkam keserler. Üstelik Doyle de Christie de iyi kalem ustalarıdır. İlk polisiye yapıt sayılan Poe'nun Morgue Sokağı Cinayetleri, gayet iyi bir edebi yapıttır. Kaçış konusuna gelince... Polisiyede kara roman ekolü var. Tamamen gerçekçidir. Toplumsal temaları kullanır, sistemi eleştirir, gerçekleri insanın gözüne sokar. Kaçış aracı değildir. Hele birçok toplumsal sorunu kurguda kullanan Türkiye polisiyesi hiç kaçış aracı filan değildir. Kaçış aracı olsa olsa sabun köpüğü polisiyelerdir. Hani, üç tanesi on beş lira diye marketlerde satıyorlar ya... İyi polisiye okuyucusunun onlarla işi olmaz zaten. S. V.: Kısaca söyleyeyim. İçinde suç ve cinayet olan her eser, polisiye değildir. Nedenlerini sayarsak zaman yetmez. Zola'nın Therese Raquin romanına bakalım. İki sevgilinin adım adım nasıl suça gittiklerini ve cinayet sonrası ruhsal durumlarını yansıtır. Gelgelelim, polisiye sayamayız. Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sı da öyledir. Tarihi şövalye romanlarında, bilim kurgu yapıtlarında, fantastik eserlerde değişik suçlar, cinayetler vardır. Değişik suç işleme yöntemleri, araçları görürüz. Hatta geleneksel polisiyelerde olduğu gibi suçlunun yapıtın sonunda belli olduğu romanlar vardır. Ama onlara polisiye değil, bilim kurgu veya fantastik yazın diyoruz. S. V.: Az önce de söylediğim gibi çok başarılı buluyorum. Batı polisiye edebiyatı genelde tıkanmıştır. Seri katillerden, gizli tarikatlardan, şeytani cinayetlerden, yavan komplo teorilerinden başka şey üretemez haldedir. Artık tadı kaçmış bilinçaltı ve kabus öykülerinden gına geldi. Hep yineleme var. Oysa bizim polisiye edebiyatımızdaki temalar daha zengindir. Eşitsiz gelişmeyi ve toplumsal çürümeyi başarıyla yansıtırlar. Zaten modern polisiyemiz gökten zembille indirilmemiştir. Osmanlı'dan beri polisiye yazılıyor bizde. S. V.: Vallahi ben doğru dürüst kazanamıyorum, ama yazma eylemim de pek hızlı. Malum ters orantı kurulmuş demek. S. V.: Kolay değil tabii. İktisat tarihine ve siyasal tarihe aşina olduğum için araştırma sürecinde pek zorluk çekmiyorum aslında. Mesele, onları kurgunun düş tarafıyla birleştirip gerçekçi bir yapıt yazabilmekte. Uğraşıyorum işte. Bu arada en çok bir romanın sonunu yazarken zorlandığımı belirteyim. S. V.: Son kitap Ankara'da geçiyor. İlkyazımı tamamlandı, şimdi dinleniyor. Olaylar, 1921 Ankara'sında geçiyor. İttihatçıların Milli Mücadele'ye katılma girişimleri ve Kurtuluş Savaşı'ndaki iktidar mücadeleleri üstüne kurulu. Cinayet yok, ceset var. Sergey, Sovyet Büyükelçiliği'nin yakınındaki bir evin niçin yandığını araştırıyor. Daha fazla konuşmayayım da tadı kaçmasın."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/28/hayat-selvihan-kilic-ates-sanatcilar-ve-sanatseverler-vakfi-01-15-haziran-2017/", "text": "Tüm bu yaşamdan kesitlere dikkat çekmeye çalışan Selvihan Kılıç Ateş, lekesel etkilere sahip zeminler üzerine kuşlar, ağaçlar, şehrin simgesi mimari yapılar, sokak lambaları, elektrik direkleri ve telleri siyah, beyaz ve grinin tonlarıyla izleyici ile buluşturmakta, hatta geçmişe doğru yolculuğa çıkarmaktadır. Yaşamın içinde saklı anlar ile bir atmosferyaratan Kılıç Ateş, aynı zemin üzerinde sunduğu yaşamdan detaylarla gözden kaçan an'larda yaşamda yer alanların değiştiğini vurgulamaya çalışmaktadır. İpek baskı ve ağaç baskı tekniklerini bir araya getiren sanatçının eserleri, uzun soluklu bir iş gücü gerektiren özgün baskıların üretim sürecini günümüz koşullarına adapte etmiş, hız ve tüketime dayalı çağın mantığı ile örtüşmektedir. Hayat geçirgendir; olaylar her an herkes için değişebilir. Kuşların havalanması ile başlayan olaylar zinciri insan hayatına paralel bir döngü izler. Balıkesir Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Baskı Sanatları Bölüm Başkanı ve Dekan Yardımcısı olarak görev yapan Yard. Doç. Dr. Selvihan Kılıç Ateş'in Hayat isimli baskıresim sergisi Sanatçılar ve Sanatseverler Vakfı 'da 01-15 Haziran 2017 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/28/zamansiz-fenomen-mihriban-mirap-artgalerim-bebek-23-05-24-06-2017/", "text": "Mihriban Mirap'ın Zamansız Fenomen adını koyduğu sergiye ait düşünce ve üretimlere bakıldığında, ortaya çıkan sosyo/kültürel sorgulama, bir yandan günümüz sosyolojisine;öte taraftan sanatın kültüre bakışı ve kültür üretimine katkısını izleme imkanı sunuyor bizlere. Günümüzün estetiği ve ulaşılabilirliği, ekonominin, teknolojinin ve küreselleşmenin ortamında dolaşıma hızla çıkıyor. Bu hız yalnız tüketime ait bir durum değil. Bununla birlikte üretimde hızlı ve yeni önermeleri sunuyor. Önerilen estetik; moda ve mimarı, teknoloji ve hayat pratikleri, çevre ve merkez arasındaki iletişimi ve kimlikleri de beraberinde sürüklüyor. Bunun sonucunda melez kültür ortaya çıkıyor. Sanatçı yaşam alanında maruz kalınan Estetik ve Yaşam biçimi önermelerinin, hızlı form değişim evrimini, düne ait yaşam pratikleri veya nesneleri de henüz unutmamış belleği, zamanların iç içe geçme halinden aldığı ilhamı, kolajlarında plastikleştirmiştir. Hızla üst üste yığılan, yakın tarih arkeolojisi olarak adlandırabileceğimiz sosyal medya görsel havuzunu üretim sürecine dahil eden sanatçı, zamanını yakalayan ve yaşayan bir gözü bizimle paylaşıyor. Çağdaş mit olan markaların kimlik önerisine bir başka dille yaklaşarak, o aurayı kabullenmiş sosyal medya fenomenlerinin taşıyıcısı olduğu estetiği sanatçı burada değiştirerek kişinin tercihlerine müdahaleyi illüstrasyona başvurarak yeninden inşa ediyor. Öyle ki buradaki sürpriz sadece bununla sınırlı değil. Mekana önemli bir öğe olarak belirgin bir vurgu yapıyor. Dünyanın herhangi bir yerinde yer alan sokak fotoğraflarına, kolaj mantığıyla taşınan fenomenler, öte yandan sanayi üretiminin farklı zamanlarına ait bisikletler, arabalar ile heyecanı izleyici açısından yukarı çekiyor. Figürlerinde çocukluk, gençlik, aidiyet ve mekan/zaman üzerine düşünceleri derinleştirirken bir döneme ait olduğunu bildiğimiz süper kahramanlar farklı yorumlarla tekrar hatırlatılarak çağdaş mitleri, fenomen algısını, üst üste binmiş zamanın izlerini hatırlatıyor. Sanatçının eserlerinde yer verdiği bütün figür, nesne, mekan ve diğer ifadeler bir bellek yoklaması yaparak, Zamansız Fenomen serisiyle gözlemini izleyiciyle paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/05/31/trakya-universitesi-i-uluslararasi-posta-sanati-yarisma-sergisi-t-u-merkez-kutuphanesi-06-13-haziran-2017/", "text": "17 Ülkeden 400'ün üzerinde Sanatçının başvurduğu Trakya Üniversitesi 1. Uluslararası Posta Sanatı Yarışma Toplam 100 eserden 9 eser Ödül, 91 eser Sergilemeye layık görülmüştür. Yarışmanın sergisi ve ödül töreni 06 13 Haziran 2017 tarihleri arasında Saat: 16:00'da Trakya Üniversite Merkez Kütüphanesinde gerçekleşecektir. - Oğuz Kaleli, Adile Parlak, Ali Ertuğrul Küpeli, Arzu Gök, Ayça Karaca, Aylin Beyoğlu, Aysun Cançat, Aytaç Özmutlu, Banu Altunbaş, Bengü Batu, Beyza Purtaş, Burak Gülbağça, Burçin Gürbüz, Buse Kızılırmak, Bülent Bulduk, Büşra Kuruçay, Candan Yaraş, Cennet Yürügül, Ceyda Güler, Christoph Fuhrken Aka Kamelogama, Cüneyt Kurt, E. Murat Yıldız, Elham Shafaei, Elif Ajdarkosh, Emre Aksakarya, Emre İnan, Erhun Şengül, Faruk Kırlı, Ferhunde Küçüksen Öner, Feyza Gürleşen, Filiz Kara Bilgin, Gökçe Aysun kaya, Gülcan Başar, Gülşen Kahraman, Gürkan Kahraman, Hülya Karaçalı Annepçioğlu, İbrahim Serdar Milli, Işıl Dural, Jakabhazi Alexandru, Jesur Jumaev, Juliana Hellmundt, Kemal Özyurt, Keziban Kibar, Kıvanç Şen, Kübra Özalp, Levent Tosun, Leyla Hancı, Lubomyr Tymkiv, Mahpeyker Yönsel, Mehmet Aktürk, Mehmet Ali Büyükparmaksız, Mehtap Kodaman, Mekin Avras, Melek Akyürek, Melek Mercan, Melih Can, Meral Üstkan, Metin İnce, Mustafa Emre Alptekin, Müşgan Esen, Nadide Baysal, Naile Çevik, Neslihan Kalaycı, Neslihan Kıyar, Nicole Clöer, Nurgül Özkeser, Nurhan Yönsel, Özer Çevik, Özgürcan Artan, Perihan Ata, Rezzan Gürsoy, Ryosuke Cohen, Seçil Gürbıyık, Serdar Aydın, Süleyman Özderin, Şemsi Altaş, Tayfun Dilsiz, Tuğba Renkçi Taştan, Yeliz Selvi, Yeşim Savaş, Yıldırım İnce, Yılmaz Güneş, Zeliha Kayahan, Züleyha Öztürk"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/01/sabahattin-sen-sanatta-genc-olmak/", "text": "Birçok konuda gerekli ve gereksiz tartışmaları yapan bir toplumuz. Ne denli tartışırsak tartışalım ne yazık ki bir sonuca da varmayı da başaramayan toplumların önlerinde yer almaktayız. Bu nedenle de tartışılan konularda bir ilerleme sağlanamamakta; büyük bir karmaşanın içine düşülmekte. Kargaşanın yarattığı belirsizlikler yanlışların düzeltilmesine engel olmakta. Yanlış yolda gidenler yanlışlarla gitmeyi sürdürürken doğruların etkili olma gücü yok olmakta. Elbette bunların belli ve açıklanabilir nedenleri var. En belirgin nedeni sanatta genç olmayı başaramamış olmak. Başaramayınca çeşitli yozluklara, öykünmelere, kendini bilmezliklere ve vurdumduymazlıklara başvuruluyor. Bir anlamda sanat adı kullanılarak tecimsel bir duyarsızlık öne çıkıyor. Bu da sanatta ne denli geride olduğumuzun kanıtı... Bu durumda da çelişkili sözlerle karşılaşılması sorunu daha da büyütüyor. Sanatta genç olmayı gençlerin yaptığı sanat çalışmaları olarak değerlendirilmesi hem yanlış hem de yaygın bir durumda... Doğruları anlatabilmek için önce eğrilerin yok edilmesinden başlamak gerekliliği ve zorunluluğu doğuyor. Sanatta başarılı olmayı, çağdaşlaşmayı ve sanatta genç olmayı geciktiren koşullarla zaman yitirilmiş oluyor. Burada belirtilmesi gereken çok önemli bir nokta var. Kendi gençliğine genç sanatı öğretemeyen bir toplumun sanatta geleceği olmaz. Belli sayıdaki genç ve çağdaş sanatı sürdürenler de yok olup gittiğinde toplum sanattan ve çağdaşlıktan gerilere düşecektir. Bu bağlamda genç kuşağın genç olması yetmiyor. Onlara genç sanatı anlayabilecekleri bir eğitim ve öğretimi sunmak gerekiyor. Önlerini açacak olanaklar da sağlamak gerek. Eğer bıkkınlık be bitmişlik duyusu yaratılmak istenmiyorsa gerekenler yapılmalıdır. Sanata ilişkin tartışmalarda sanattan uzak yerlere varıldığında gençlerimiz iyi ve güzel örneklerin yapıcılığı yerine yıkıcı bir yozluğun içine düşerler. Özellikle eğitim ve öğretim alanında onlara verilecek doğru sanat eğitimi çok genç yaşta yaratıcı güçlerini boşa harcamalarını engeller. Sanat çok büyük bir ivme ve ilerleme sağlar. Bizler sanatta Avrupa'nın ne yaptığına bakmayı, burnumuzun dibindeki Avrupa'yı anlamak yerine eleştirip kötülemeyi yeğlediğimiz için gençlerimiz de bundan olumsuz etkilenmekte. Doğruyu nasıl, nereden ve kimden bulacaklarını şaşırmaktalar. Bu demektir ki gençlerimizi sanat ve yenilikler konusunda doğru bilgilerle aydınlatmalıyız. Eğitim veren kurumlarımızın yetersizliğine bakıldığında sorunların çözümsüzlüğü işin tuzu biberi olmakta. Sanat eğitimi aldığını sanan gençler bilmeden bilgiç bir kalıba bürünerek sanatsızlıkta yok olmanın içine düşüyorlar. Başarılı mı başarısız mı olup olmadığını bilmeden bir yığın ipe sapa gelmez kuramların arkasından gidilerek olumsuzluklar savunuluyor. Gençler kişilik açısından ezilmek istemedikleri için yalan ve yanlışlar doğruymuş gibi şiddetli bir biçimde savunuluyor. Her şey altüst oluyor, böylece. Sonuysa elbette bunalım ve sağlıksızlık... Gençlerin de yaratıcı ve devimsel güçleri yanlış bir yolda tükenip yok oluyor. Buna bir çözüm bulalım ki sanatta genç olmayı başaralım. Başkalarının ne yaptığına ilişkin şöyle bir göz atacak olursak Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nde nelerin yapıldığına bakmak yeterli. Almanya'daki her Güzel Sanatlar Akademisi öğrencilerinin bir bölümü daha okulu bitirmeden çok genç birer sanatçı konumuna gelerek günümüzün genç sanatı içinde yer alabiliyorlar. Günümüzün genç sanatı derken sanattaki son gelişmeleri anlamında düşünmek gerekiyor. Gençler kendilerinden yaşça büyük olan sanatçıların sanatta yakaladıkları yeniliklerin içinde yer alarak çok genç yaşta çağdaş sanatın genç sanatçıları olma başarısını göstermekteler. Okulun çevresi ve yakınları nitelikli galerilerle dolu... Genel anlamda Ne Düsseldorf ne de Almanya'da niteliksiz galeri bulamazsınız. Gülerler adama... Genç sanatı yaşlısıyla genciyle, okuluyla, galerileri ve müzeleriyle birlikte sürdürmekteler. Uluslar arası fuar ve sanat etkinlikleri ayrıca ivme kazandırıyor. Sanatın geleceği de bu gençlerin elindeki olanaklarla geleceğe doğru yürürken arkalarından kendilerini izleyecek daha genç sanatçıların ortaya çıkmasına da katkıda bulunacak yüreklendirmenin öncüleri oluyorlar. Böyle bir güç gençlerin çağdaş sanat bilincine yönelik bir sanat eğitimi ve öğretiminden geçmesi zorunlu. Onları yetiştirenlerin bu yetkinlikte öncü olabilme niteliğini taşıyan kişiler olması gerek. Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nin öğretim üyelerinin her biri aynı zamanda günümüzün çağdaş sanatı içinde yer almış sanatçılardan oluşuyor. Öğrenci öğreticisine güveniyor; öğretici de onları nasıl yetiştirmesi gerektiğini biliyor. Bir öğrenci özgürce kendi özgünlüğünün arayışı içinde sanatın doğrularıyla birlikte gidebildiğince gidiyor; kendinden öncekileri de temel açısından örnek alıyor. Hiçbir zaman bir başkasının benzeri olmak gibi bir düşünce taşımıyorlar. Öğrenim yılı ortasında her yıl tüm öğrenciler okulda çalışmalarını sergilerler. Bu sergiye müzelerden, galerilerden izleyiciler gelir. Koleksiyoncular ve kollayıcılar öğrencileri yakın izlemeye alırlar. Sergiyi görmek için uzun kuyruklar oluşur. Böylesine bir ilgi söz konusu olunca bu öğrenciler dünya sanatının içinde bir yer almanın bilinciyle çalışmaktalar. 2017 yılı içerisinde Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nin yıllık sergisinden çok sayıda görüntüler derledim. Bunların bir bölümünün burada izlenerek bilgi edinilmesine olanak vermek istedim. Bu okulun genç öğrencilerinin düzeyini herkesin görmesiyle kendi durumumuzun da değerlendirilmesine yardımcı olacağına inanıyorum. Çalışmaların altında genellikle çalışmaları yapanların adı yoktu. Yapıtlar kendi atölyelerinde sergilendiği için istenildiğinde çalışmayı yapanların kim olduğunu da bulma sorunu yoktu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/07/dejavu-venus-sanat-galerisi-11-22-haziran-2017/", "text": "DEJAVU Karma Resim Sergisi VENÜS Sanat Galerisi'nde sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Açılışı 11 Haziran Pazar günü saat 15.00'de yapılacak olan sergi,22 Haziran 2017 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Küratörlüğünü Ada Su Taylan'ın yaptığı Dejavu sergisi,33 sanatçının katılımıyla 11 Haziran 2017 saat 15.00 de Venüs Sanat Galerisi'nde sanatseverlerle buluşuyor. Katılan sanatçılar; Ada Su Taylan, Bahar İkbal Önal, Fatih Erdeyer, Feriha Gökçen Özsarıkamış, Gülizar Ulutaş, İbrahim Akıncı, Kalender Polat, Kara Şükrü, Kasım Adıgüzel, Mahmut Kemal Arslan, Mehmet Dağdeviren, Mehmet Yoldan Aktürk, Meral Yılmaz, Mustafa Yiğit, Muzaffer Alper, Nebahattin Yasakul, Nebart Say, Nesrin Kaya Çelebi, Neşe Kalınbacak, Nezir Şahin, Özlem Dönmez, Özlem Turan, Pakize Erberber, Rüzgar Fidan, Saliha Karslı Yücel, Sezgin Dinçay, Sinan Şençiçek, Solmaz Geçay Nerat, Süha Semerci, Tuğrul Çalış, Yeşim Aysem, Zekeriya Malkoç, Zerrin Uzun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/07/emrah-kazanir-anti-duhring/", "text": "-lenin bu ne 24 saattir ahbap! ! yoldaş da yoldaş, yoldaş da yoldaş, Ve sen ki en yıkılmazları yıkabilirsin, Lümpenler ve emeği onursuzlaştıranlar ile yaşamı yaratanlar arasındaki kesin ve kalın çizgiyi çizerek, devrimi, bozulmuş, kokuşmuş öğelerin değil, üreten ve yaratan isçilerin eseri olacağını vurgulamaktan asla vazgeçmez. - 1967 sonunda meclisteki tartışma: Nazım Hikmet vatan şairi midir, değil midir? diye soran İşçi Partisi'nin milletvekilleri sağın hücumuna uğrarlar. - Ankara Belediye Başkanı Dalokay, Moskova'da Nazım'ın mezarına yurt toprağı serper. Nazım'ın yurda getirilip gömülmesi düşünülür. - Türkiye'de 1960'lı yıllarda en büyük tirajlarla en çok kitabı basılan ozan Nazım Hikmet. O'nun hakkında yazılan kitaplar arasında 20'li ve 30'lu yıllardaki yargılanmaları ile ilgili gerçekleri, hukuk açısından uğratıldığı büyük haksızlığı, dünyanın en korkunç adli hatasını açıklayanlar önemli bir yer tutuyor. - Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim romanını yayımlayan Gün Yayınevi sahibi Mehmet Ali Ermiş bir kalp krizinden ötürü kaldırıldığı klinikte, doktorun izni olmadığı halde, savcılıkça, gizli polisçe sorgulanır ve ölür. - Cem Yayınevi Nazım Hikmet'in tüm eserlerini yayımlamayı kararlaştırır. En az 30 cilt oluşturacağı umulan bu büyük işi, bilimsel bir yöntem, kapsam ve sistemle gerçekleştirmeyi eleştirmen Asım Bezirci üstlenir. - Türkiye Yazarlar Sendikası'nın Birinci Kongresi'nde ayrıca bir Nazım Hikmet Kurulu oluşturulur. Bu kurul örgüt çerçevesinde çalışmalarla, Nazım'ın mirasını değerlendirecek, anma törenleri örgütleyecek ve bir 'Nazım Hikmet Enstitüsü' oluşturulmasına yönelik hazırlık çalışmaları yapacak. - 1977 yılının Ocak ayında (Nazım'ın doğumunun 75. yılı), Berlin'de konferanslar, şiir resitalleri, işçi korolu müzik programları, resim sergileriyle Akademikerler ve Sanatçılar Derneği'nin örgütlediği bir uluslararası sempozyum ve Türkiye'de de aynı genişlikte bir Nazım Hikmet haftası düzenlenir. Bütün bu olaylar içerisinde gelmesi doğal olan yani sağdan gelen çatlak seslerden daha kötüsü soldan, dost görünenlerden gelir. Zekeriya Sertel'dir bu ses. Ve bu sesi takip edenler çok olur. Yurt içinde ve yurt dışında, açık düşmanlardan başkasını sevindirmeyecek laflar ederler Maocular, sol sekterler, Nazım için. Hala etmeye devam ediyorlar. 70'li yılların sonuna doğru Tercüman gazetesinde yer alan bir acayip Alman profesörü Herbert Melgiz'e ait kasıtlı hücumlarla da bitmiş değil, bitecek gibi de değil. İşçi sınıfının mutlak zafere ulaşacağı konusunda hiçbir şüphesi olmayan ve işçi sınıfının zaferi için örgütlü mücadeleye atılmış olan Nazım, günümüzde kirli ve batak edebiyatın her yanında kullanılmaya çalışılıyor. Örgütlü mücadelesi ve şiirleriyle avaz-avaz bağıran Nazım'ın değişmez en büyük gerçeği işçi sınıfının şairi olmasıdır. Bu ayrımda çok cüretkar olmakla beraber Nazım'ı okumakla anlamak arasındaki farkı da vurgulamak bir görev haline gelmiştir. O'nun şiirlerini ve yazılarını okumak başka, anlamak başkadır. Nazım'ı anlamak için sınıf bilincine sahip olmak bir zorunluluktur. Burada okumakla anlamak arasındaki farkı vurgulamanın yanı sıra Nazım'ın kim olduğunu bildirme, anlamayana anlatma, bilinçli cahillik yaparak duyar kasan birkaç derginin kapağına kendisini koyarak çıkar amacı güdenlere had bildirme amacı da yatmaktadır. ve yabancının roketini yenecek işçi sınıfına selam! Nazım yarım kalmış türküsünün kederinden başka bir şey götürmedi öteye. Bu keder memleket özleminden başka bir şey değildi. Tüm kederi buydu. Enfarktüsün tek nedeni de buydu. - Taylan Kara Sola Yandaş Pazarlama Dergileri: http://www. gercekedebiyat. com/haber-detay/ot-fil-kafa-deve-bavul-sola-yandas-pazarlama-dergileri-taylan-kara/2012 - Hakan Erol Can Çekişen Edebiyat: http://haber. sol. org. tr/blog/serbest-kursu/hakan-erol/can-cekisen-edebiyat-196873"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/07/free-speech-zone-damla-ozdemir-galeri-ilayda-26-mayis-23-haziran-2017-2/", "text": "Bu yıl 25. yaşını kutlayan Galeri İlayda, 26 Mayıs 23 Haziran tarihleri arasında, Damla Özdemir'in Free Speech Zone isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Free Speech Zone genç kuşak sanatçılar içinde, stop motion animasyon ve dijital sanat tekniklerinden beslenerek kendi üslübunda harmanladığı kolaj üretimiyle ön plana çıkan Özdemir'in yeni projesi. Son dönem eserlerinden bir seçki ile şekillenen sergide Özdemir, söz söyleyebilmenin varoluşsal olanaklarına odaklanıyor. Sanatçı yaşantı ve deneyimlerinden hikayelerle kurguladığı eserlerin de, günümüzde birey olarak aidiyet ve özgürlük arasındaki bağlara -veya zıtlıklara- dair sorgulamalarını yansıtıyor. Kimlik, cinsiyet, kültürel kodlar, savaş, uygarlık sorunları bu sorgulamalardan bazıları. Teknik anlamda ise temelinde yan yana gelmeleri ve estetik bir kompozisyon oluşturmaları imkansızmış gibi görünen şeyleri bir araya getiren klasik kolaj tekniği, günümüz dünyasında maruz kaldığımız görsel ve algısal bombardıman altında elbette dijital evrenin getirdiği sınırsız yenilikleri de kullanıyor. Özdemir'in hem gerçek gündeme duyarlı hem de daha derinde varoluşumuzu sorgulatan işleri yer yer distopik bir zamandan yansıyor gibi dursalar da; dijital anlamda kodlar olarak var olanı gerçekliğe taşıyarak yeni bir dilin imkanlarını araştırıyorlar. Daha önce bağlamları içinde anlam bulmuş her şey sanatçının doldurup boşaltarak, kesip yok ederek, birleştirip yeni bağlamlar icad ederek ortaya koyduğu yalın yapılara dönüşüyor. Parçaladığı, farklı açılarla konumladığı, katman katman tasarlayıp birleştirdiği yüzeyler, sonuçta üç boyutlu yapılarıyla üzerinde çalışılmış kurgusal bir üslüba sahipler. Eser olarak tek bir bütüne baksak dahi bu çoklu yapı sanatçıya daha fazla ifade kanalı sunuyor. Ölçekleriyle oynanmış sürreel görünümler, manzara olarak belirgin merkezleri çevreye doğru esnetilmiş şehirler, doğa ve kentleşme, bitkiler ve hayvanlarla birlikte duygusal bağlamı yaratan jestler içinde figürler geçidiyle karşılaşıyoruz. Sanatçının 25 Mayıs'ta açılacak Free Speech Zone isimli solo sergisi, 23 Haziran'a kadar Galeri İlayda'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/07/meltem-cumbul-ve-yesim-ustaogludan-bozcaadada-sinema-dersleri/", "text": "TED Konuşmaları'nın samimiyeti ve uzun soluklu paylaşım imkanını Türkiye'ye taşıyan Curious Community'nin gelecek hafta düzenlenecek Sinema Dersleri'nin konukları Meltem Cumbul ve Yeşim Ustaoğlu olacak. Curious Community'nin zu PR ile ortaklaşa gerçekleştireceği ve 15-18 Haziran tarihleri arasında Pavli Bozcaada'da yapılacak derslerde Meltem Cumbul, Eric Morris Sistemi Atölyesi düzenlerken Yeşim Ustaoğlu da bir gün boyunca sürecek özel bir masterclass verecek. Bu yıl ikincisi düzenlenecek Curious Community, yaz boyunca sinemadan güncel sanata, tiyatrodan dansa, farklı disiplinlerden profesyonelleri bir araya getirmeye devam ediyor. Pavli Bozcaada'da gerçekleşecek Curious Community'nin gelecek programında ise oyuncu Meltem Cumbul ve yönetmen Yeşim Ustaoğlu atölyeleri oyunculuğa ve yönetmenliğe meraklı katılımcıları bekliyor. Curious Community'nin zu PR ile ortaklaşa gerçekleştireceği Sinema Dersleri, 15-18 Haziran tarihleri arasında Bozcaadalı sanatseverlerin yeni buluşma merkezi Pavli'de yapılacak. Türkiye sinemasının en iyi oyuncularından ve Eric Morris Sistemi'nin Türkiye'deki tek temsilcisi olan Meltem Cumbul, Eric Morris Sistemi Atölyesi ile 3 gün boyunca katılımcılara oyunculuğun derinliklerine inme fırsatı sağlarken; geçtiğimiz yılın en çok konuşulan yapımlarından Tereddüt ile ulusal ve uluslararası pek çok ödül toplamış auteur Yeşim Ustaoğlu da bir gün boyunca Curious Community'e özel bir masterclass verecek. Meltem Cumbul'un 16-18 Haziran, Yeşim Ustaoğlu'nun ise 17 Haziran tarihlerinde gerçekleşecek atölyeleri, oyuncu ve yönetmen olmak isteyen sinemaseverler için bulunmaz bir fırsat olacak. Alanında uzman konuşmacıların bilgi ve deneyimlerini sıcak, samimi ve interaktif bir ortamda seyirciye aktardıkları Curious Community, merak etmeyi ve bilgi paylaşımını seven katılımcıları bir araya getirerek alışılagelmiş ders deneyimininin dışına çıkaran bir kültür-sanat buluşması. TED Konuşmaları'nda olduğu gibi konuşmacı ve katılımcıların samimi ve interaktif bir ortamda uzun soluklu bir paylaşımda bulunmalarını sağlayan Curious Community, dünyanın 'dördüncü en güzel adası' seçilen, New York Times'ın 2017 senesinde görülmesi gereken yerler listesine dahil ettiği Bozcaada'da, 55 dönümlük bir çam ormanı içinde bulunan, doğal taşve ahşap kullanılarak inşa edilmişPavli'de gerçekleşiyor. Meltem Cumbul: Oyunculuk kariyerinde, aralarında Altın Ayı Ödüllü Duvara Karşının da bulunduğu 16 uzun metrajlı film, tüm zamanların en yüksek ratingli yerli TV yapımı 'Yılan Hikayesi' dahil 6 televizyon dizisi, müzikaller, tiyatro oyunları ve Palm Springs, Queens, Antalya ve Ankara Film Festivalleri de dahil olmak üzere birçok ulusal ve uluslararası ödül sığdırmıştır. 2005 yılında Los Angeles'ta Eric Morris'le birlikte yaptığı çalışmalar sonucunda öğrendiği metodu, halen Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü'nde öğretmeyi sürdüren Cumbul, D22 tiyatrosu için Bent, Toy İstanbul Tiyatrosu için de Blu isimli tiyatro oyunlarını yönetmiştir. Yeşim Ustaoğlu: Türkiye sinemasının en iyi yönetmenlerinden. İlk filmi İzden başlayarak Güneşe Yolculuk, Bulutları Beklerken, Pandora'nın Kutusu, Araf ve son filmi Tereddüte dek ulusal ve uluslararası pek çok ödülün sahibi. Kadın-erkek ilişkilerinden derinlerimizde yatan tüm sırlara, karanlık ve aydınlık noktalara dokunan filmleriyle bizleri derinden etkilemiş bir auteur. Şimdi de bir gün boyunca sürecek özel bir masterclass için Curious Community kapsamında Pavli Bozcaada'ya geliyor. Ustaoğlu'nun sevdiği filmleri, yönetmenleri konuşuyor, film çekmenin inceliklerini bir senarist, yönetmen ve yapımcı olarak kendisinin ağzından dinliyoruz. Senaryo yazan, film çekmek isteyen ve yapımcılığı düşünenler için bulunmaz bir fırsat yani. 16 Haziran'da toplamda 4 saat sürecek atölye katılım detayları için aşağıdaki iletişim bilgilerinden bize ulaşın. YEŞİM USTAOĞLU: Bir Anı Yakalamak (1984), Magnafantagna (1987), Düet (1990), Otel (1992) gibi ödüllü kısalarının ardından yönettiği ilk uzunu İz (1994) Nurnberg, Moskova ve Göteburg film festivalleri dahil olmak üzere dünyanın çeşitli festivallerinde gösterildi ve İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film seçildi. İkinci uzunu Güneşe Yolculuk (1999) ile Berlin'de En İyi Avrupa Filmi Ödülü ve Barış Ödülü'nün yanı sıra, İstanbul Film Festivali'nde En İyi Film, En İyi Yönetmen, FIPRESCI Ödülü ve Seyirci Ödülü'nü kazandı. Berlin Film Festivali Panorama bölümünde prömiyerini yapan Bulutları Beklerken (2004) Sundance/NHK Uluslararası Film Yapımcıları Ödülü'nü kazanırken, Pandora'nın Kutusu (2008) ile San Sebastian Film Festivali'nde Altın İstiridye ve Gümüş İstiridye başta olmak üzere ulusal ve uluslararası pek çok festivalden ödül aldı. 2012'de yönettiği ve Venedik'te prömiyerini yapan Araf, Abu Dhabi ve Split Mediterranean film festivallerinde En İyi Film seçilirken, Moskova, Tokyo, Pune gibi festivallerden kadın oyuncu dalında ödüller kazandı. Ustaoğlu'nun seyirciden ve eleştirmenlerden büyük ilgi gören son filmi Clair Obscur/Tereddüt ise, Antalya ve İstanbul film festivallerinde En İyi Yönetmen ödülleriyle dönerken, başrolündeki Ecem Uzun da sayısız festivalde En İyi Kadın Oyuncu seçildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/07/utku-varlik-hic-bir-yerde/", "text": "Işığın kırıldığı o çizginin ötesini gösteriyorum, gitmek istediğimi, düşlediğimi, bir kurtuluşu bence; olabilirlilik nasıl tanımlanır? Hani seni çağıran, kulağına fısıldayan, sana gitmen gerekiyor diyen ses! Belki diye yanıt veriyorlar; .. mutlu değil misin? Korku bir yalnızlığın uzantısıdır; ne yalnızlığımı ne de korkumu anlatabilirim; kafamda akıp giden bir nehir var, tüm anılarımı da beraber götüren; belki onlarla beraber. Ariake gibi hani gün ağarırken solup giden ay misali, silinmek bu yalnızlıktan. Antik kentler, yıkık saraylar, yaşanmış parklar; belleğimde gezindiğim o kadar mekan, bana hep ölümü çağrıştırır. Akşam üstüleri o hüzünle buluşma anlarıdır; alkolü özletir nedense, esrik, suskun. Yıllar sonra oraya döndüğümde yağmur yağıyordu. Gri, puslu bu büyük parkta Villa Borghese doğru yürürken Kardinal Scipine Borghese'nin bir ağacın arkasından karşısına çıkacağını, hiç bir mekanın boş olmadığını düşünüyordum. Birden o grinin içinden onlarca yeşil papağan çığlıklar atarak geçince, Ovide'in söyledikleri geldi aklıma; ruhun bir bedenden öbürüne geçişi, insandan hayvana örneğin, düşünürken yolumu yitirdim, seslerin geldiği yöne, epey yürüdükten sonra önüme Giardino Zoologico çıktı, biliyordum bu parkta bir hayvanat bahçesi olduğunu, kader mi beni buraya çağıran? Biraz önce geçen yeşil papağanlar ağaçlara tünemiş, bahçenin içindeki tüm kuşların ve de yine yeşil papağanların olduğu büyük kafese bakıyorlardı, belki oradan kaçmış olabilirlerdi. Düşümde yine aynı kentteyim, bir türlü kaçamıyorum; korkumu ürkütmek için aradığım ışık alanı da beni aldatıyor, bir labirent, çıkmaz sokaklar ama bu bir gerçekti, Floransa'da açlığımın ikinci günü parkta kapalı kaldığım geceyi, karabasanı; çıkamamak adına ama hangi labirent bu, sanki üstüme geliyor, beni kovalıyor mermer yontular; gölgeler daha beter; bir ağaca sığındım, korkudan açlığımı da unutmuştum, yavaş yavaş ışığa alışarak korku silüetlerini tanımladım, ta uzakta tepede Medici'lerin sarayında, en üstteki bir salonun ışıklarını sezdim, peki ne olabilir bu saatte orada, müze bekçisi olabilir, gece yalnız tüm yaşanmışlıkların dirildiği, karanlık uzun koridorların duvarlarında asılı portreler, gözler onu izliyor; müzelerin gece bekçilerine özgü bir korku vardır, tanımlanması güç, Geceye dair çok öyküm var; anlatılacak korkularım bitmez; dedemin evinde uyuduğum gecelerde beni korkutan duvar saati, gece yarısı çalacağını bilerek direnirdim uyumamak için. Bilerek onu sakladım, şimdi atölyemin duvarında, suskun! Düş mü bilmiyorum; kentin siluetinden kaçmıştım, gecenin ışıkları fictif dir, ne kadar uzaklaşırsan o kadar yanılırsın. Bu kez tekrar kendimi bulduğumda, hesaplaşma acımasız oldu. Biliyorum yalnızlığın bir gezisiydi bu, çantam tüm yapamadıklarımla dolu, her gün daha ağır, dönüşü yok biliyorum; uzaklaşmalıyım! Bir tutkuydu beni yönlendiren ama yine içimde bir kuşku var, yol soruyorum ama o uçuk maviliğe doğru yürümemi, bulamazsam bile kurtulmayacağımı söylüyorlardı. Her şey tek tek yiterken bir pişmanlığı götürüyorum bilerek; yaşanmışlıklar biraz uzakta duruyor, sevdiğim bir kadını bırakıyorum uzakta kalan bir yaz denizine."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/09/vecdi-uzun-ertug-goktas-en-sevdigim-seyircilerim-cocuklardir/", "text": "Ertuğ Göktaş: 1979 yılında İstanbul' da doğdum ve çocukluğum da İstanbul'da geçti. Bilkent Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nden 2002 yılında mezun oldum. Aldığım eğitim sonucunda reklam sektöründe çalışmaya başladım ve halen kendi kurduğum tasarım şirketinde reklam sektöründe çalışmaya devam etmekteyim. Genel anlamda sanatla iç içe olan bir aileden geliyorum. Kendimi bildim bileli sanatın her kolu evimizin içindeydi. Hayalimdeki İstanbul konulu bir resim yarışmasında ilkokulda aldığım ödül sonrasında hayatımın geri kalan kısmında genel iletişim platformumun çizgiler ve renkler olması gerektiğine o yaşlarda karar verdim ve geleceğimi bu karar çerçevesinde şekillendirdim. Türkiye'de sanat eğitimi alanlar içerisinde en şanslı olan öğrencilerden olduğumu düşünüyorum. Bilkent Üniversitesi'nde aldığımız eğitimde grafik tasarımın ve diğer birçok güzel sanat dallarının profesyonel prensiplerini dünyanın çeşitli ülkelerinden gelmiş çok farklı dünya görüşü, vizyonu ve profesyonelliği olan değerli sanatçılarından öğrenme şansını yakaladım. Bizi hiç kısıtlamadılar ve hiç bir zaman kalıplar içine hapsetmeye çalışmadılar. Buna karşılık bizi her zaman yaratıcı ve fikir sahibi olmamız için zorladılar. Huzur benim kendimi ve hayat felsefemi tanımlamak için kullanacağım tek kelimedir. Genel hayat felsefem olarak ifade edebileceğim duygu sanırım ancak Huzur olabilir. Hep huzurlu olacağım yerlerde bulunurum, hep huzurlu olacağım canlılarla beraber olurum ve hep huzurlu olacağım işleri yaparım. Benim hayat lüksüm de budur. Huzuru resimlerimde çok rahat görebilirsiniz. E. G.: Resimlerimdeki genel prensibim de aslında huzurdur. Beni strese sokmayan malzemelerle bana huzur veren resimler yaparım. Renk kullanmak da genel olarak beni rahatlatan ve huzur veren bir etkinliktir. Resim yaparken kısıtlanmayı sevmediğim için elimin altında hemen hemen her boya çeşidi ve çok geniş renk skalaları olmasını sağlarım. Genelde büyük boy kanvas üzerine veya küçük boy kağıt üzerine çalışırım. Tüm resimlerim iyi planlanmış katmanlardan oluşur. Resimlerimi X-Ray Floresans analizleri ile incelerseniz veya üzerini kazımaya başlasanız her katmanda kendini ifade edebilecek farklı bir resimle karşılaşırsınız. Bu tarz çalışmayı renkleri ve boya çeşitliliğini sevmem sayesinde rahatlıkla yapabiliyorum. Resimlerimin bu güce ve özgüvene sahip olması bana çok büyük haz veriyor. Resimlerimdeki temalarımı da hep huzur ana başlığı altında doğa, insan, aşk ve iletişim alt başlıkları üzerine kurgularım. Romeo ve Juliet, Hürrem ve Sultan Süleyman, Napolyon ve Josephine, Leyla ve Mecnun gibi bazıları hayal ürünü, bazıları ise gerçek olan aşkları inceliyorum. Aslında iki insan arasına sıkışmış soyut heyecanların bütün dünya tarafından biliniyor hale gelmesi, kitaplarının yazılması, filmlerinin ve şarkılarının yapılması ne kadar büyük bir şey! Herkes tarafından çok bilinmesine rağmen bu hikayelerin sonlarının farklı olması benim dikkatimi çekmektedir. Tüm resimlerimin düşünce ve hazırlık aşamalarımda ve resimlerimde bu hikayelerin sonlarına odaklanmış vaziyetteyim. Herkes için bilinen bu hikayelerin sonlarını ben de kendimce soyut bir dille resmediyorum. Çalışmalarımda soyut resim tercih etmemin nedeni kavramların gücüne ve etkisine inanmamın yanı sıra bunu anlatmanın en iyi dili olarak da soyutlamayla yapılabileceğini düşünmekteyim. Soyut kavramlar ile anlatım beni her zaman etkilemekte ve resimlerimi her zaman bu dil ile anlatmaya çalışmaktayım. Sanatımda birde meditasyon kısmım var. Bu meditasyonu da kağıt üzerine zengin renk ve doku kombinasyonlarına dayalı soyut ekspresyonist resimlerimle yapıyorum. Bu resimler kendi zihin yolculuğumun duraklarıdır. Resimlerin her birini yaparken yüksek konsantrasyon içinde büyük bir boşluk yaşıyorum. Bunlar soyut resimler olmasına rağmen kaynağını doğadan alan ve hayat bulan resimlerdir. Doğadaki detayların hikayeleri resimlerimde gözlenebilir. Tüm dokular doğanın saflığı ve temizliğine sahiptir. Sadece renk resme ihtiyaç duyulan derinliği ve gücü katamaz. Doku renkle birlikte resme derinlik katar ve gücü artırır. E. G.: Genel anlamda üretken olmayı çok severim. Profesyonel iş hayatımda da tercih edilen bir isim olmamın en büyük nedeni korkusuzca ve layığıyla işler ürete bilmemdir. Denemeye çok açık bir insanımdır. Neredeyse bitmiş ve insanların çok beğendiği bir resmimi bile bozup üzerinde yeni şeyler denemeyi çok severim. Bu deneysel yaklaşımlar; çocukken meraktan içini açıp bozduğum oyuncaklar hariç beni hep daha iyi sonuçlara götürmüştür. Bu sonuçları izleyen ve beni bir şekilde takip eden bazı sanatseverler bu zamana kadar sergi açmama fırsat vermeden yaptığım resimlerimin birçoğunu sahiplendiler ve beni desteklediler. Ayrıca günümüzde sanat etkinliklerinin çoğunun sabun köpüğü gibi olduğuna ve amacının sadece sosyalleşmek olduğuna inanmaktayım. Ülkemizde açılan birçok serginin güzel vakit geçirmekten öteye gidemediğini, sanatçının mesajını iletemeyip, tanıtımı yapamadığı ve sadece kataloglarındaki uzayıp giden sanatçının sergileri satırlarından ibaret olduğunu düşünüyorum. Düşünsenize bir ressamın kataloğuna bakıyorsunuz açılan kişisel sergi sayısı elli, karma sergi sayısı yüz. Bu sanatçıyı ülke genelinde bilen var mı? Hayır. Bu çerçevede gerçek paylaşım sinerjisinin oluşmayacağı sergiler açmaktansa gerçekten beni tanımak ya da anlamak için vakit ve enerji harcayan insanlarla tanışmaya ve onlara vakit ayırmaya çalışıyorum. Ülkemizde bu sinerjinin oluştuğu çok güzel ve değerli etkinliklerde oluyor. Ben de bu tarz etkinliklere katılmaya çalışıyorum, ama bu düzeydeki etkinliklere çok az sayıda genç sanatçı katılıp kendini tanıtma şansını bulabiliyor. E. G.: Türkiye her anlamda geliştiği gibi sosyal ve kültürel anlamda da gelişiyor. Bu gelişimle birlikte sanat ve sanatçıya değer de her gün artıyor. Her gün yeni bir galeri açılıyor. Bu galerilerin duvarları resimlerle süsleniyor. Sanata yatırım yapanların, genç sanatçıları takip edenlerin ve sanatçıların hikayelerini merak edenlerin sayısı devamlı artıyor. Ülkemizdeki sanatın geleceğinin sağlamlaşması ve değerinin artması için sanatçıların özgünlüğünü koruması ve dünyadaki gelişmeleri devamlı takip etmesi gerekiyor. Bilgi birikimini ve tecrübesini arttırmak için paylaşmayı amaç edinen, denemekten korkmayan genç ve tecrübeli sanatçılarımızın sayısı arttıkça ülkemizde daha değerli sanat eserlerinin üretiminin ortaya çıkacağını düşünmekteyim. Bu artışın da kişisel yatırımın getirisini almaktan daha çok Ulusal ve Evrensel sonuç yaratacağından eminim. Genç sanatçıların dünyadaki trendleri takip edip kendilerine sanat toplulukları oluşturması gerektiğinin daha doğru olacağını ve sistem içerisinde topluluk olarak kendilerine daha büyük yerler bulabileceklerini düşünüyorum. Bu toplulukların Dünya'da ve ülkemizde çok başarıya ulaşmış örnekleri de bulunmaktadır. E. G.: Bir reklamcı gözüyle, kendi resimlerimde de başarılı bir reklamdan aldığım hazzın aynısını hissedebiliyorum. Çünkü her ikisinin de derinliklerinde seyirciye sürprizler vardır. Sürprizler her zaman etkileyici olup, kötü bir sonu bile iyi gibi gösterme, bu sonu unutulmaz ve akıllardan çıkmayan bir efsane haline dönüştürme yeteneği vardır. E. G.: Resim yapmak benim için hayatımda bulunan her olgudan biraz daha farklıdır. Hayatım her aşamasında hep planlı olmaya çalışırım. Resimle ilgili planlar yapmaktan çok onunla ilgili arzularım bulunmaktadır. Genelde resim yapan insanların amacı sanatının diğer insanlar tarafından algılanması, resimlerinin girebildiği kadar eve girip, asıla bildiği kadar çok sayıda duvarlara asılmasıdır. Ben bu konuda daha farklı şeyler arzuluyorum. Ben evimin yanında bulunan atölyemde yaz ve kış kapı açık olarak resim yapıyorum. Bütün komşularım, onların çocukları, evimizin önünden geçen bütün yabancılar ve hatta mahallemizdeki bütün hayvanlar beni resim yaparken izliyorlar ve resimlerime yorumlar yapıyorlar. Benim için hepsinin fikirleri çok önemli, ama en çok da çocukların düşüncelerini önemserim. Onların inanılmaz hayal güçleri bulunmaktadır. Çocuklar yetişkinlerin aksine resimlerimi objelere benzetmeye çalışmaktansa onları kendi içinde ve kendileri için hayal etmeye ve resimlerimi soyut temalarla ifade etmeye çalışıyorlar. Onlara soğuk, sıcak, üzgün, sevinçli, kızgın gibi isimler veriyorlar. Bir ressam olarak insanların resimlerimi anlamaya çalışmaktansa onlara bakarken özgürce hayal kurup, kendi içlerindekini dışarı çıkartmasını bekliyorum. İzleyicilerimin resmime bakarken bir çocuk kadar safça üzülüp bir çocuk kadar fütursuzca sevmelerini ve kendilerini kalıplara ve objelere hapsetmemesini istiyorum. Bütün dünya algılarını, görsel ve ruhsal prangalarını dışarıda bırakıp başka dünyalara yolculuğa hazırlansınlar. Daha önce hiç olmadıkları kadar özgür olsunlar. E. G.: Kendimize sadece bakmayı değil, görmeyi de öğretmeliyiz. Hayatımız görebildiklerimiz kadar zengindir, ya da göremediklerimiz kadar fakir. Etrafımızdaki güzellikleri görebileceğimiz ve onların keyfine varabileceğimiz bir Dünyada resim yapabilmek ve onları paylaşabilmek en büyük arzum. Umarım resimlerimiz sadece duvarlara asılan renkli ambiyanslar olarak kalmaz, aynı zamanda fikirlerin, değerlerin ve sevginin birer savunucusu olma özelliklerine de sahip olabilir, biz de her zaman alışılmamışın ve yeninin peşinde koşabiliriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/10/sevgisiz-algi-loveless-mentality-merkur-14-haziran-30-temmuz-2017/", "text": "İzleyeni, resim mi, fotoğraf mı? ikileminde düşündüren hiper ve fotorealist ressamlar, Türkiye'de ilk kez bir temada buluşuyor. Sergideki işler, bizi güncel hayatımızın sevgi/sevgi simülasyonu ekseninde düşündürürken, diğer yandan da 'gerçeklik/gerçeklik temsiliyeti' çıkmazlarıyla yüzleşmeye çağırıyor. Fransız düşünür ve çağdaş sanat kuramcısı Stiegler'e bakılırsa İçinde yaşadığımız anın muğlaklığı aynı zamanda bir sevgisizlik çağı olmasından kaynaklanıyor. '70lerden sonra yeniden yükselişe geçen hiper/fotorealist akım, on yılı aşkın bir zamandır sanat dünyamızda yalın gerçekçilikle, etkisi yayılan güçlü imgeler kurmaya devam ediyor. Sanatçılar, yabancılaştırılmış figürleriyle, her an daha da sevgisizleşen dünyaya fotoğraf gerçekçiliğiyle dem vuruyorlar. Foto gerçekçi ressamların işleri en büyük eksiği, yeri doldurulamayan boşluğu bize hatırlatıyor. Küratörlüğünü Şeref Akşit'in yaptığı Sevgisiz Algı sergisinde yer alan sanatçılar; Ali Gümülcine, Azamat Kuliev, Barış Yücebilgen, Fatih Kahya, Hasan Demir, Mehmet Yoldan Aktürk, Meryem Uzunoğlu, Mustafa Yüce, Ömer Aydın, Yahya Bağcı. 14 Haziran-30 Temmuz tarihleri arasında MERKUR'de izlenebilecek sergiye davetlisiniz. MERKUR bayram ve yaz tatili nedeniyle 24 Haziran-17 Temmuz tarihleri arasında kapalı olacaktır. Adres: Mim Kemal Oke Cad. Erenler Apt. Hyper and photorealist painters meet for the first time in Turkey at a common theme. Painters, who create a 'photograph or picture' dilemma for viewers, in their works at the show; suggesting us to think in the axis of love / love simulation of our present life. They are calling us for confrontation with the 'reality / reality representation' impasse. If we look at Stiegler, French philosopher and contemporary art theorist, The ambiguity of the time we live in is caused by the fact that this is a lovelessness era. The hyper / photorealist movement, which has risen again after the 70s, continues to establish strong emanations of influence, with lean realism in our art world for more than a decade. The works of photorealist painters reminds us of the irreplaceable void. The artists who took part in the exhibition of LOVELESS MENTALITY curated by Şeref Akşit; Ali Gümülcine, Azamat Kuliev, Barış Yücebilgen, Fatih Kahya, Hasan Demir, Mehmet Yoldan Aktürk, Meryem Uzunoğlu, Mustafa Yüce, Ömer Aydın, Yahya Bağcı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/11/lutfiye-bozdag-devletin-uzanamadigi-yere-uzanan-sanat-ve-sanatcilar/", "text": "Cumhuriyetin kurulduğu dönemlerde ve hatta 1980'lere kadar Türkiye devleti sanatı desteklemeyi bir tür iane ya da yardım olarak değil, asli bir kamu hizmeti olarak görüyordu. Ancak 1980'lerden itibaren özelleşme ve küreselleşme politikaları ile gelinen son noktada dünyada gelişmiş ülkeler devlet politikası olarak sanatı finanse etmeye devam ederken Türkiye'de devletin sanat ve eğitim alanındaki desteği yok noktasına gelmiştir. Bu durumda yine küreselleşme politikalarının etkisiyle devlet eliyle yapılmayan proje olarak yapılsın, mantığından yola çıkan projelerle sosyal sorumluluk faaliyetleri bu paradoksun bir ayağını oluşturmaktadır. Sosyal devletin yapması gerekeni yapmaktan kaçtığı ve ben artık sosyal devlet değilim dediği konumda projelerin devreye girmesi eleştiri konusudur. Sorunu kökten çözmek yerine parçalı bulutlu çözmeye çalışmak ya da çözer gibi yapmak ama çözmemek bütünü boşver parçayı kurtar, postmodern çağın ruhu zaten. Elbette iyi niyetli yapılan projelere de aynı eleştiriyi yapmalı mıyız sorusuna verilecek cevap tartışılabilir ancak hiç bir şey yapmamaktan bir tek kişiye bile faydası dokunacak bir şey yapmak iyidir mantığı bizi ikna edebilir mi? tartışılır. Çocukları Gülümset Proje Koordinatörü Ufuk Tan Keleş'in ve Ustaların İzinde Proje Koordinatörü Nurdan Lİkos'un samimi çabası ve iyi niyeti elbette devletin uzanamadığı yere uzanan sanat ve sanatçılar çerçevesinde değerlendirildiğinde saygıyı hak ediyor. İlk ve ortaokul düzeyindeki öğrenciler tarafından hazırlanan, tüm geliri Çocukları Gülümset kampanyasına bağışlanacak ve elde edilecek gelir doğrultusunda köy okullarına kütüphaneler kurulacak olan ''Ustaların İzinde Çocukları Gülümset resim sergisi, 11 Haziran 2017 saat 14:00'de Akademililer Sanat Merkezi'nde sanatseverler ile buluşuyor. Bu proje kapsamında usta sanatçıların sanat tarihinde yerini almış 62 eserini Ada Onataslan, Alara İlyaz Özel, Delal Mira Çeşme, Ece Harput, Ece Keskin, Ecrin İnci Kocaman, Egemen Yerlikaya, Ekin Çağlar, Melis Ültanır, Moni Esta Çeşme, Simge Salbaş, Uras Tanrıverdi, Zeynep Avcı, Zeynep Keskin ve Zümra Öztürk yeniden yorumladılar. Sadece bir gün izleyici ile buluşacak olan ''Ustaların İzinde-Çocukları Gülümset'' sergisinin amacı; köy okullarına ulaşan Çocukları Gülümset projesine katkıda bulunmak, köy okullarının şartlarının iyileştirilmesi ve daha bilinçli, donanımlı bireylerin hayata kazandırılabilmek. Bu kapsamda 65 köy okuluna kütüphane yapıldı ve her yıl 20 okula daha ulaşılması hedefleniyor. Sanatçı Nurdan Likos'un öğrencilerinin hedefi, gelirin tamamını proje kapsamındaki köy okullarında kullanılmak üzere ''Çocukları Gülümset'' projesine bağışlamak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/06/30/utku-varlik-yon-gostergeleri/", "text": "Uzun bir süredir gazete, dergi, internet vs. gözüme ilişen, ilginç olmaktan öte beni sinirlendiren ya da gerekliliği adına kafa yorduran tüm etkinlikleri bir kenara yazarım; bazen kendiliğinden buharlaşırlar yani unuturum ama genellikle uzun bir süre sonra bulduğumda aktüalitesi geçmiş olur. Bu kez dergiden kopardığım iki sayfayı tekrar bulduğumda, sürekli kendime sorduğum; gelecek adına ürettiğim düşüncelerin belki en absürt olanı yine ortaya çıktı: Gereksizliği nasıl saklayacağız? Özellikle önemli galeriler, müzeler, retrospektifler, koleksiyonlar, tüm gördüğüm resim, pentür vs. acınacak boyamaların, önemli sanat lobilerinin kanalize ettiği yön göstergeleriyle müzelerde, arşivlerde, depolarda saklanıp ileride bir meta olacağının küçük hesaplarını yapanlar, bir gün belki düşlerinin bir karabasan olduğunu çok geçmeden anlayacaklardır. Modern, çağdaş hoşgörüsü geçerli olmayacaktır beceriksizliğe. Tecim çarkları hala bu bayağılıklar için dönüyorsa, para güçleri ve bunların patronları; gerçek estetler ve yargıcılarsa, bir polaroit fotoğraf, bir kaniş balon, boş bir tuval milyonlarca dolara alınıp satılıyorsa, sanatın ideası çarpıtılmıştır. Çağdaş sanatta düşünseme kuramı diye ortaya atılan ve de yalnızca pandomim misali bununla yetinen, giderek bienallerin vitrini olan konsept, resim vs. adına yapılan fukaralıkların gözünü boyamadır. Unutmayalım bu bienallerde bir zamanlar görsel sanat sergilenirdi! Çağrışımlar bana diyor ki, pentüre dönüş çok acılı olacak! Paris Güzel Sanatlar Akademisi çıkışlı olanlar; Claire Tabouret gibi, bu okulun uzun bir süredir resim dışında her türlü şamataya açık, conceptuel geçinenlerin yönetiminde pentüre sırt çevirdikten sonra tuvale beceriksiz profesörle yeniden dönen bir kuşaktır. Bunların şansı, düştükleri toprak bereketli; genç Fransız resmini düşleyen mesenlerin, François Pinault gibi, resimden ya da sanattan anlamaları gereksiz; en acemi karalamalar: desen, aptalca boyamalar: pentür olursa, sanat giderek bir hava atmak oluyor! Uzun bir süredir tekrar ediyorum; Bizimle dalga geçiyorlar dediğimde, beni yanıtlayan kimseyi görmedim; demek okumak- yazmak bu kadar zor. Resme yaklaşmayı ben resmi okumak adına söylüyorum; eğer saçma sapan akıtılmış akrilik boyalar, çamur gibi boyanmış anlamsız tuvaller, desen olmaktan utanan içi boş, anatomik özürlü figürler çağımız resim sanatını betimliyorsa, ben iki adım geriye çekiliyorum. Bu röportaj belleğime başka bir takıntı getirdi. Geçen yıllarda -Paris'e Cite İnternational des Arts'a bir süre burslu gelen- genç ressam İhsan Oturmak atölyeme gelmişti, tanıştık ve getirdiği işleri, yaptığı resimleri konuşmuştuk. Belleği Doğu Anadolu'nun peyzajı ve yaşadığı ilkokulda kristalleşmiş; karatahta, tebeşir, siyah önlük, beyaz plastik yaka, sınıf, sıra, bahçe vs. İhsan Oturmak'ın şansı iyi gitti; Paris'de Louis Vuitton fondasyonunun bir sergisine katıldı ve de sonra kimliğini çıkartamadığım Karavil Contemporary'nin sanatçısı oldu. İşte Paris'te sergilediği bu tuvallerin çok benzerlerini Claire Tabouret aynen kopyalamış, bence görmemiş olamaz! Conceptuel'in silip süpürdüğü ünlü galeriler artık yok. Bir süre yerini fotoğrafa bırakan, elinde kalan tuvallerle ayakta durmaya çalışan birkaç galeri de, para güçlerinin kendilerine dikte ettirdiği ne menem bir pentürü sergiliyorlar, çünkü onlardan bu aptalca resimleri alan da yine dikte ettirenler! Öncelikle bugün resim sanatını elinde tutan, tröst benzeri hegemonyalar öncelikle dünya modern müzelerini yöneten Gogosian, Ropac vs. gibi galerilerin kendi beğenileri yine aynı kapıya çıkıyor. Burada değinmek istediğim bu büyük lobi değil; bir süredir özellikle Fransa'da moda olan figüratif pentürün analizi. Genelikle boyutlar büyük, bu nedenle içi boyanmış acemi desenin ve pentürün fukaralığı hemen kendini ele veriyor ama Gerard Gauroust öyle düşünmüyor; bilge ve mistik, genellikle şizofren, yalancı; deli olduğunu kanıtlarken öte yandan juif olmak için seçtiği konularda bu inancın övgülerini yapan, ünlü olmak adına medyatik tüm olanakları hesaplayan çok kötü bir ressam. Resim değerlerinin çok uzun bir süredir ters yüz edilmesiyle Gauroust şimdi Fransa'nın en ünlü ressamı ve beraberinde genç kuşağı da pentür adına etkiliyor, örneğin son yıllarda Ronan Barrot'un adı çok duyulmaya başladı. Claude Bernard galerisi bile sergilediğine göre demek ben ayrı düşünüyormuşum! Tekrar sanatın İDEA'sına gelirsek; söylemek istediğim bir hesaplamadan öte, ileriye dönük önemli bir kaygı ve buna düşünerek, sınayarak ve nesnel bir inceleme sonucu varıyorum. Bu tekdüze, pentür diye önümüze sürülen çirkinlikler; 20. yüzyılda pentürün yatağını değiştirerek modern histerisini yaratanlar ve onların mirasçılarının bir sürecinden başka bir şey değildir. Her gün Picasso'nun başka bir marifetini sergileyip, bu milyonları yemekten usanmayan değnekçileri midemi bulandırıyor ama tüm çirkinliklerin kıyılara vuracağı gün uzak değil, yeter ki bir ekonomik kriz olmaya görsün!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/02/fikret-reyhana-moskovadan-en-iyi-yonetmen-odulu/", "text": "Fikret Reyhan'ın yönettiği ve Nisan ayında İstanbul Film Festivali'nden En İyi Film dahil dört ödül birden kazanan Sarı Sıcak, uluslararası prömiyerini yaptığıMoskova Uluslararası Film Festivali'nden En İyi Yönetmen Ödülü'yle döndü. Fikret Reyhan'ın yazıp yönettiğiSarı Sıcak, uluslararası prömiyerini yaptığı39. Moskova Uluslararası Film Festivali'nden ödülle döndü! Dün (29 Haziran) sona eren festivalin ana yarışmasında 13 film arasında yer alan filmin yönetmeni Fikret Reyhan; İranlı yönetmen Reza Mirkarimi'nin başkanlığını yaptığı ve İtalyan oyuncu Ornella Muti, Finlandiyalı yönetmen ve yapımcı Jörn Donner, İspanyol yönetmen Albert Serra veAlman film danışmanıBrigitta Manthey'den oluşan ana jüri tarafından En İyi Yönetmen seçildi. Nisan ayında ilk gösterimini yaptığı 36. İstanbul Film Festivali'nin Ulusal Yarışma'sında Altın Lale En İyi Film dahil olmak üzere En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Görüntü Yönetmeni ve En İyi Kurgu dallarında ödülleri toplayan Sarı Sıcak; kendilerine ait tarlalarında geleneksel yöntemlerde direnip hayata tutunmaya çalışan göçmen bir ailenin, farklı bir gelecek hayalini kuran ve kaderini kendi ellerine almaya çalışan oğulları İbrahim'in sarsıcı hikayesini konu alıyor. Nizamettin Reyhan ve Nuriye Bilici'nin yapımcılığında gerçekleşen Sarı Sıcakın başrollerini ise; ilk sinema filmi Silsile ile Adana'da Umut Veren Genç Erkek Oyuncu seçilen, Sarı Sıcak ile de İstanbul'dan En İyi Erkek Oyuncu Ödülü'nü kazanan Aytaç Uşun ve Kollama, Muhteşem Yüzyıl, Suskunlar, Masum, İçimdeki Fırtına gibi televizyon dizilerinin yanı sıra Tepenin Ardı, Ertuğrul 1890, Abluka filmlerinin usta oyuncusu Mehmet Özgür paylaşıyor. Festival yolculuğuna devam edecek olanSarı Sıcak, sonbaharda Türkiye'de gösterime girecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/02/trakya-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-resim-bolumu-6-serigrafi-bulusmasini-04-08-temmuz-2017/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü 6. Serigrafi Buluşmasını 4-8 Temmuz 2017 tarihleri arasında Hazır Bulunmuş Gelecek konseptiyle gerçekleştirecek. Kerem İşcanoğlu yöneticiliğinde gerçekleştirilen bu etkinlik serigrafi eğitimini ve serigrafi üzerinde sanatçıların beraber üretimlerini temel alıyor. Edirne'de gerçekleştirilen etkinlik ücretsiz ve plastik sanatlarla uğraşmak ve sosyal beceri sahibi olmak ölçütler. Kerem İşcanoğlu konu ile ilgili İlk başladığımızda çevremizde serigrafiyi bir tasarım dili olarak kullanan kimse yoktu bu etkinliği temelde bu perspektifte ürettik. şeklinde konuştu. 6. Serigrafi Buluşması'nda katılımcılar Deniz Gökduman, Seniha Topçu, Fahri Çağdaş, Özgür Tunca, Ayşegül Kalkan, Elçin Topçu, Süreyya Dal olarak belirlenen etkinlik aynı zamanda serigrafi alanında özgün yorumuyla tek etkinlik. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/10/doc-dr-ulas-basar-gezgin-sovyet-turkologlarinin-gozuyle-turk-yazini/", "text": "İlk incelemede, Macar kökenli olup sonradan Müslüman olmuş olan İbrahim Müteferrika'nın görüşleri büyük bir yer tutuyor. Müteferrika yalnızca matbaacı değil, aynı zamanda, bir yenilikçi olarak, şeriatla Batılı yaşayış biçimini harmanlayan bir toplum modelini savunuyor. Bunun dışında Müteferrika birçok noktada Montesquieu ile benzer görüşlere sahip. Devam niteliğindeki incelemeyle birlikte, Namık Kemal'in yapıtlarındaki gerici ve ilerici öğeler çözümleniyor. Bu ve dönemdaşı olan benzeri yapıtlarda sık yer alan bir izlek, sömürgecilik karşıtlığı; ancak Osmanlı sömürgeciliğine karşı çıkılmıyor. Ömer Seyfettin bu incelemede demokratik ulusal kültürün temsilcisi sayılır! (s.59) Seyfettin, Türk olan her şeyi hiçe sayan kozmopolitlere karşı da derin bir düşmanlık besliyordu (s.59). İşin garibi, Sovyet Türkologu bunu yadırgamıyor, olumlu bir şeymiş gibi sunuyor. İlk başlarda hatalarla dolu izlenimi veren Ömer Seyfettin incelemesi, daha sonra doğru bir çizgide ilerleyip onu aşırı milliyetçi ve tarihsel olayların akışını anlamaktan uzak bir isim olarak tarifliyor. Bu durum, iki yazarlı olan incelemenin ilk parçasını bir yazarın, gerisini diğer yazarın yazdığını düşündürüyor. Sabahattin Ali incelemesinden, bu egemen sınıflarca kısa ömür bahşedilmiş yazarın sağlığında bile Sovyetler'de çok iyi tanındığını öğreniyoruz. Bu incelemedeki Sabahattin Ali çözümlemesinden sonra, Türkiye'de yazılmış iki Sabahattin Ali incelemesi eleştiriliyor. Birinci inceleme, Sabahattin Ali romanlarındaki kişilikleri çözümlemek için yazarın iç dünyasına odaklandığı için eleştiriliyor. Oysa toplumsal gerçekçi romanda tiplemelerin kökleri, onlara göre yazarda değil toplumda ve toplumsal koşullarda aranmalıdır. Diğer bir deyişle, kişilikler, yazardan çok, gerçek yaşamdaki tiplere benzerler. Örneğin, gerçek yaşamda kendini şeytana kaptırmış bir tip vardır ve o, bir bakmışız ki Sabahattin Ali romanlarındaki bir kişilik olarak karşımıza çıkar (s.98-99). Kişilikleri yazarın iç dünyasında aramak biçimindeki yanlış varsayım, Türkiyeli eleştirmeni yanlış sonuçlara götürüyor: Örneğin, üç romandaki üç kişiliği aynı kişiliğin üç farklı yansıması gibi almak gibi bir yanlış yapıyor. Dahası, bu karma tek kişiliğin yazarın kendisi olduğunu ileri sürüyor. Oysa Sabahattin Ali çok daha yaratıcı bir romancı. Dahası, yazar, gerçek yaşamda bu üç kişilikten kat kat iyi bir insan. Zorluklara göğüs geriyor. Bu üçlemenin hiçbirine benzemiyor. Kitapta ele alınan diğer Sabahattin Ali incelemesi Asım Bezirci'ye aittir ve bu incelemeden övgüyle söz edilir. Özellikle de Asım Bezirci'nin nesnel dili beğenilir. Yazının sonunda Asım Bezirci'ye bu başarılı incelemesi için selam gönderilir (s.101). Orhan Kemal incelemesi dolayısıyla, onun öykülerinin 1956 gibi erken bir tarihte Sovyetlerde yayınlanmış olduğunu ve birçok Sovyet Cumhuriyeti diline çevrildiğini öğreniyoruz. Bu inceleme, Orhan Kemal'in, 'Grev' (1954) adlı yapıtını anarak, işçileri ve genel olarak emekçileri her zaman edilgen gizli özneler olarak almamasına dikkat çekiyor. Bilinçli işçiyi, işçinin toplumsal olarak yapması gerekeni ele almayan gerçekçi yazın, sonuçta umutsuzluk aşılamış oluyor. Orhan Kemal'den önce rastladıklarımız, çoğunlukla, bu türden edilgen betimlemeler. İncelemede, bir olumsuz tipleme olarak Bekçi Murtaza'dan övgüyle bahsediliyor. Ayrıca, Orhan Kemal'in yazınsal başarısında payı olan iç-monolog kullanmadaki ustalığı not ediliyor. Böylece Sabahattin Ali anlatıcılığının tersine, yazar, anlatıda gizleniyor. Orhan Kemal yazınında betimlemelerin çok az kullanılması da göze çarpıyor. İncelemenin geriye kalan bölümünde Orhan Kemal ile Gorki arasındaki benzerlikler konu ediliyor. Kaynak: Maştakova, Elena, Borolina, İrina, Sonina, İda, Alkayeva, Leyla, Aizenşteyn, Natalya, Gorbatkina, Galina, Uturgauri, Svetlana, Yakovleva, Nelli, Melikov, Tevfik ve Sverçevskaya, Antonina (1980). Sovyet Türkologlarının Türk Edebiyatı İncelemeleri. İstanbul: Cem Yayınları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/13/hakan-erol-swastika-geceleri/", "text": "Sadece Şövalyelerle Hıristiyanlar istedikleri gibi hareket edebilmektedir. Hıristiyanlara hükümet tarafından yardım yapılmaz, üstelik çalışmaları da yasaklanır. Köylerde yaşayıp, yasadışı birtakım işler yaparak geçimlerini karşılasalar da hiçbir maddi güçlük yaşamazlar. Yine sadece ev ve üst aramasından Şövalyeler ve Hıristiyanlar muaftırlar. Şövalyeler saygın bir konumdadır. Hıristiyanlar ise tam tersi... Almanlar, Hıristiyanları o kadar aşağılarlar ki, onların evlerinde arama yaparak asil ellerini o pis eşyalarla kirletmek dahi istemezler. Kitabın yazarı elli yıl boyunca takma isimle gizlenir. En sonunda, yani yazarın ölümünden yirmi küsur yıl sonra, yayınevi yazarın ismini açıklar. Katharine Burdekin'dir bu isim... Burdekin, feministtir, bunu ''Swastika Geceleri''nde alabildiğine yansıtmıştır. 27. yy'da yani kitabın yazıldığı dönemden tam 750 yıl sonrasını kurgulamıştır yazar. Romanda Nazizmin egemenliği altındaki bir Avrupa'yı görürüz. Yazar, faşizmin tehlikelerine dikkat çeker. Hitler, Gök Gürültüsü'nün infilak etmesiyle birlikte ortaya çıkmıştır. İri yarı, sarışın ve asildir. Tipik Alman burjuvazisinin görünümündedir. 750 yıldır insanlara hiçbir şey okutmamışlar, tüm kitaplar 100 yıl içinde toplanıp yasaklatılmıştır. Kimse, bilgiye ulaşamaz. Yazdıklarını ve fotoğraflarını kimse hatırlayamasın diye Hitler'in kitapları bile yasaklanmıştır. Bu yüzden Hitler, tüm heykellerinde iri yarı, sarışın ve asildir. Hitler, Alman imparatorluğunda artık Tanrıdır, kendisine ölümüne tapılır! Hitler'in kadına bakışını yansıtan onlar ırkımızı üreteceklerdir! cümlesi inekten süt sağılması kadar normal karşılanır. İşte bu ülkede, artık tecavüz kurumsallaşmış, yozlaşmış toplumun bir izleği haline gelmiştir. On altı yaşından küçük olmamak kaydıyla, kolunda sahibi olduğuna dair bir bez parçasının işareti olmayan her kadın tecavüz edilmeye açıktır. Yasalar kadınlara karşıdır, tecavüze ise sınırsız tolerans vardır. Kadınlar Bölgesi, bir cezaevinden farksızdır. Şövalyenin yatağında olmayan tüm kadınlar burada tutulurlar ve izin almadan buradan çıkamazlar, günde bir defa yemek yerler. Bu binada kadınlar istedikleri her şeyi yapabilirler, dolaşmak dışında yapacakları bir şey olmasa da. Ayda bir defa bu kafesten çıkarılarak başka bir kafese, yani kiliseye giderler ve ibadetlerini; ağlayarak, oğullarına feryat ederek gerçekleştirirler. Kadınların kulak hizasından fazla saç uzatmaları ise yasaktır. İmparatorlukta hiç kimse evlilik kurumunu hatırlamaz. Evlilik, bir insana bağlanma onlar için artık çok yabancı kavramlardır. Kadınların toplumsal hayattaki rollerinin ise lafı bile edilmez. Kadınlar, erkek çocuk doğuracak ve Alman ırkını yaşatacaklardır! Swastika Geceleri'nin eksikleri de var elbette. Şövalye Von Hess'in kurduğu Ruhsuzlaştık. Tam olarak barbar değiliz; teknik bilgi ve becerimiz var, doğadan korkmuyoruz, açlık çekmiyoruz.''cümlesinde olduğu gibi faşizmi salt kadın sorunu, Yahudi sorunu ve Hıristiyan değerler üzerinden ele alan Burdekin, bir şeyi atlıyor aslında; faşizm, sınıfsaldır! Kimliklere gömülen feminizm, sınıfsallığın üzerinden atlıyor. Durum böyle olunca da kitapta faşizmin kadınları bir hayvana çevirmesini, Hıristiyanları ve Yahudileri bitirme noktasına geldiğini görüyoruz, ancak faşizmin tavan yaptığı bu ülkede kimse açlık çekmiyor, hatta faşist devlet belli başlı noktalarda halkına 'destek' çıkıyor, birçok kesime istihkak bile veriyor. Hitler faşizmini, arkasındaki büyük sermaye desteğinden ayrı gösteremezsiniz. Hitler Paris'e girdiğinde, Paris burjuvazisinin, Alman burjuvazisine silah sattığını unutmamak gerekiyor. O yüzden, faşizm dibine kadar sınıfsaldır. Ve kitabın en büyük eksiği de sınıfsal çelişkilere değinmemesi, bunu kitaba yansıtmamasıdır. Faşizm elbette kadınları da yok edecektir, ama bu, sınıf mücadelesinden bağımsız bir durum değildir. Bir diğer eksik ise içerikte göze çarpıyor. Kitap, neredeyse her sayfada uzun diyaloglar barındırıyor. En az üç bölüm Şövalye Von Hess, Hermann ve Alfred'in konuşmalarına odaklanıyoruz. Bu diyalogların bazılarında da sıkıntı oluşturabilecek durumlarla karşılaşıyoruz. Mesela, İngiltere'nin bir imparatorluk olduğunu bile bilmedikleri ve unuttukları geçerken bir konuşmada, diğer bir diyalogda Mısır, Babil ve Roma'ya kadar uzanıp birkaç söz edebiliyorlar... Bunu Von Hess'in elindeki gizli kitaptan öğrenmeleri ise imkansız durmaktadır. Von Hess'in, neredeyse hiç tanımadığı Alfred'e, bir anda güvenmesi ve çok önemli sırrı, yani onunla ''insanlığı kurtaracak'' bilgiyi paylaşması da göze batıyor ve gerçekçi de durmuyor. Distopyada elbette gerçekçilik aranmaz, ama bazı noktaların okuyucuda soru işareti bırakmaması gerekir. Son bölümde ise beş Nazi askerinin 'tesadüf' eseri gizli sığınağı tespit etmesi, kitabın bir an önce sonunu getirme kaygısını akla getiriyor. Son olarak, kitapta pratik olarak Hitler faşizmi daha iyi anlatılabilecekken, son bölüm haricinde, Nazilerle hiçbir doğru dürüst ''kavga-gürültü'' yaşanmıyor. Aksine, birkaç noktada gurur kırıcı söylemler dışında Naziler, hiç tiranlık kurmamış gibi yansıyor okuyucuya. Bach, Beethoven, Mozart ve daha birçok isim geçiyor kitapta. Tüm bunların, Alman müziğindeki önemine değiniliyor. Fransız, İtalyan, İspanyol ve Rus bestecilerin bile Alman olarak adlandırılması diyaloglarda veriliyor. Çaykovski, bu konuşmalar arasında ''büyük Rus besteci'' olarak anılıyor. Bu konuşmalar, okumayı çeşitlendirmiş ve ona güzel bir de tat katmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/19/dalga-avangard-2/", "text": "Uzun zaman önce Kolaj Art'a Merkez Olmak Dışarıda Kalmak Merkez Yaratmak başlıklı bir yazı yazmıştım. Bu yazı özellikle sanatın merkezi olarak anılan kentlerin dışında merkez yaratabilmenin olanakları üzerineydi. Merkezileşme fikri, aslında çoğu zaman tekelleşme fikrini de beraberinde getiriyor. Tekel kelimesi her ne kadar nahoş bir anlam içeriyor olsa da bugün düzenlenen büyük sergilere, fuarlara, müzayedeler bakıp sanat ve piyasa kavramını masaya yatırdığınızda o nahoş kelime size oradan göz kırpıyor. 10 13 Haziran tarihleri arasında Kadıköy Bahane Kültür Merkezi'nde izlediğim DaLGA Avangard İnisiyatif sergisi ve animasyon seçkisi beni bunları bir kez daha düşünmeye yöneltti. DaLGa avant garde inisiyatifi, kendini avant garde sanat üzerine uluslararası bir sanatçı işbirliği olarak tanımlıyor. DaLGa sanatçıları resim, illüstrasyon, animasyon ve sinema alanlarında çalışmalar gerçekleştiriyorlar. Serginin düzenleyicisi Tunç Gençer, bu etkinlik için açık çağrı yapmak yerine tek tek sanatçılara mail atmış ve çağrıya cevap verenlerle etkinlik ortaya çıkmış. Uluslararası bir işbirliği ve kolektif olmayı hedefleyen İnisiyatif bu eylemiyle hedefine ulaşmış görünüyor üstelik. Farklı coğrafyalardan sanatçıların farklı disiplinleri barındıran işleriyle yüz yüze gelmek, birçok inisiyatif gibi ezber bozan söylemleri görmek, sanatın uçarılığına, zamansız ve mekansızlığına dair bir hatırlatma niteliğindeydi. Etkinliğe dahil olan Duygu Demir ve Kaan Bıyıkoğlu'nun video ve animasyonlar eşliğinde viyolonsel ve piyano ile yaptıkları deneysel müzik, ses ve görüntünün birlikteliğinde tam da sanatsal deneyim tanımlamasının karşılığını veriyordu. Bu arada etkinlik mekanını da hatırlatmak gerek. Bahane Kültür Merkezi Kadıköy'de bir bar. İçeride sanat, edebiyat dergilerinin olduğu sürpriz mekanlardan biri. Ayrıca mekan, zaman zaman tasarım işlerine de yer veriyor. Öylesine dinlenmek için girip tasarımcıların çalışmalarıyla karşılaşabiliyorsunuz. İnisiyatifler çoğu zaman bizi hazırlıksız yakaladıkları, her an her şeyin olabileceğini hatırlattıkları için önemli ve değerliler. Hazır önümüzde bienal ve fuar varken şehre gelenler belki gözlerini başka yerlere de çevirmeyi denerler. Ana eksenlerin dışında başka yaşamlar var. Etkinlikte yer alan sanatçılar: EMİN ALPER, SÜLEYMAN ÇAĞLAYAN, GÜLER AŞIK, ALEX BOYA, ONUR ÇAKALOZ, SERKAN ÇATAR, MUSTAFA DELİOĞLU, TAN TOLGA DEMİRCİ, JANEANN DILL, NEZAKET EKİCİ, LEVENT ELPEN, DAMON ANDREW EMBRY, İLHAMI TUNÇ GENCER, GİZEM GÜVENDAĞ, MURAT KILIÇ, YİĞİT KÜÇÜKKİBAR, BRUCE LABRUCE, SUSU LAROCHE, NICK LEDONNE, RIK LINA, KRISTINA PIRKOVIC, RODRİGO PLA, MITCHELL PLUTO, MUTLU POLAT, STAS SANTİMOV, BELKIZ SERİM, MELTEM ŞAHİN, SARAH TOUSSAINT, EKİN URCAN, ENGİN ÜMER, VELJKO VALJAREVIC, SONER YURTSEVEN."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/19/doc-dr-ulas-basar-gezgin-istanbul-oykuleri-uzerine/", "text": "Semih Gümüş'ün derlediği İstanbul öyküleri kitabında çeşitli yazarların İstanbul'a ilişkin öyküleri biraraya getirilmiş. Hüseyin Rahmi (1864-1944), 'İstanbul'da Bir Frenk' adlı öyküsünde İstanbul'a ziyarete gelen bir Batılı turistin yanlış anlamaları dolayısıyla Eminönü çevresindeki pazarı birbirine katmasını mizah dolu bir dille anlatıyor. Bugün de yaşanabilecek, olay ağırlıklı bir güldürü. Ömer Seyfettin (1884-1920), 'Aşk Dalgası' adlı öyküsünde yüz yıl önceki İstanbul'da kadın-erkek rollerine ilişkin gelenekleri eleştiriyor. Öykü, çoğunlukla bir eleştirel monologdan oluşuyor. Bu, kurmaca açısından başarılı bir monolog. Sait Faik'in (1906-1954) 'Kınalıada'da Bir Ev' öyküsü, merak üstüne kurgulanmış bir aşk anlatısı. 'Alemdağ'da Var Bir Yılan', belli bir olay örgüsü olmayan, yazarın iç dünyasına yönelen, denemeye yakın, lirik anlatımlı bir öykü. 'Dolapdere' öyküsünde, Sait Faik, Dolapdere'nin en karanlık sokaklarına bile ulaşıp yeraltı yazını tadı veriyor. 'Yüksek Kaldırım'da ise, sokak satıcılarını, atıcıları, fok göstericilerini vb. betimliyor. Son olarak, 'Balıkçısını Bulan Olta', oltacılığı konu alan kısa bir öykü. Refik Halid Karay (1888-1965), kitapta İstanbul'a çöl sıcağı sürgünlerden bakan bir öyküyle ve yine İstanbul'a uzaktan, bir kasabadan bakan 'Garaz' adlı öyküyle yer alıyor. Birinci öyküdekinin tersine, ikinci öykünün başkişisi İstanbul'a gider; ancak bir şehirli olma çabası boşunadır. Ola ola sonradan görme olur. Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun (1889-1974) 'Döşeli Oda' adlı öyküsü, bir İstanbul öykü seçkisine en az uyan öykülerden biri. Öyküde, bir öğrenci ile o yokken haftanın iki günü onun odasını gizli aşkları için kullanan aşıkları görüyoruz; ancak burada İstanbul yok. Nahid Sırrı Örik (1894-1960) 'Bir Gün Annemle Babam Konuştular' başlıklı öyküsünde, İstanbul'un çeşitli ilçe ve semtlerinde geçen çocukluk ve ilk gençlik anılarına yer veriyor. Ziya Osman Saba (1910-1957), 'Bıraktığım İstanbul' adlı öyküsünde İstanbul'daki yaşantısını anı biçimselliğinde aktarıyor. Satırlarından müthiş bir İstanbul sevgisi akıyor. Anlattıklarını elbette başka bir kentte yapması olanaksız. Ancak, onun betimlediği çokkültürlü İstanbul'un başka kültürlerle yer değiştirerek bambaşka bir duruma geldiğini de not etmeli. Dolayısıyla, Saba'nın İstanbul'u tarih olduğu için artık erişilmez; ancak yazında yaşayabilir ya da ansiklopedilerde... 'Yaz Gezintileri' ve 'Kış Gezintileri' öykülerinde Örik'inki gibi, İstanbullu çocukluk anılarını görüyoruz. Peki İstanbul'u anlatmak için çocukluğa gitmek neden? Çünkü İstanbul, o zamanlarda da bugün de hızla değişiyor. Yazarlar İstanbul'un çocukluk hallerini yetişkinlik hallerine yeğliyorlar. Orhan Kemal (1914-1970), 'Yandan Çarklı' adlı öyküsünde İstanbul'un bol çocuklu yoksul kiracılarını konu alıyor. Haldun Taner (1915-1987), 'Sebati Bey'in İstanbul Seferi' adlı öyküsünde, Maltepe'de yaşayan bir çiçeksever olan Sebati Bey'in tohum almak üzere Saraçhanebaşı'na gidişini anlatıyor. 'Dürbün' öyküsü asıl konuya giriş biçimiyle ilgili uyandırıyor. Öyküde dürbünün Moda çevresindeki özel yaşama etkilerini görüyoruz. Sabahattin Kudret Aksal (1920-1993), 'Ev ve Ölü' adlı öyküsünde, daha önce andığımız yazarlar gibi, İstanbul'u çocukluk anıları üstünden anlatıyor. Zeyyat Selimoğlu'nun (1922-2000) 'Denizlerin, İstanbul!' adlı öyküsü, 3. tekil kişiden anlatım dolayısıyla, önceki öykülerin çoğundan ayrılıyor. Öykü, İstanbul'un kumsallarını karşılaştırıyor. Kimi zaman gerçeküstüleşen, söz oyunları ve esprilerle dolu kendine özgü biçemiyle öne çıkan bir öykü. Sait Faik öykücülüğündeki gibi denemeye yaklaşıyor, yer yer onunla kesişiyor. Oktay Akbal'ın (1923-2015), 'Güneşli Günleri Özleyerek', 'Köprü Üstü', 'Son Vapur', 'Hey Vapurlar, Trenler', 'Kavaklara Hiç Gittiniz mi?' ve 'Köprünün Orta Yeri' öyküleri, olay örgüsü belli belirsiz olan, denemeye yaklaşan kısa metinler. Oktay Akbal da aşırı göç nedeniyle İstanbul'un bozulduğunu düşünen eski İstanbullulardan. Bilge Karasu (1930-1995), 'Beyoğlu Üzerine Metin' adlı öyküsünde, evleri ve kadınları konu alıyor; İstanbul, öyküsünde geri planda kalıyor. Dolayısıyla adı dışında seçki için uygun bir öykü olmayabilir. Füruzan'ın 'İskele Parkları'nda adlı öyküsü bir anne-kız ilişkisi anlatısı. Onat Kutlar'ın (1936-1995) 'Ustaların Düşüşü' öyküsü eski zamanlara bir özlem, hızla unutulmaya bir isyan niteliğinde. Tezer Özlü (1943-1986) 'Cafe Boulevard'da Cihangir'deki bir kafeyi ve ziyaretçilerini konu alıyor. Mustafa Balel'in (1945) 'Bir Avuç İstanbul' öyküsü, çocukluk anılarına dayanan anlatılardan. Erendiz Atasü (1947), 'Toz' adlı öyküsünde İstanbul'un taşını duvarını konuşturuyor; Beyoğlu'ndaki ticari dönüşümü konu alıyor. Bugün onun beğenmediği Beyoğlu'nun kat kat daha kötüsü var. Öte yandan, öykünün satır aralarında sanki yabancı düşmanlığı seziliyor. Feyza Hepçilingirler'in (1948) 'Haydarpaşa 19:35' adlı öyküsünde bir Bekçi Murtaza tadı var, fakat bu Murtaza'nın duygusal paleti daha geniş. Işıl Özgentürk (1948), 'Çınaraltı Değişti mi?' adlı öyküsünde İstanbul Üniversitesi'ndeki siyasi öğrencilik yıllarına gidiyor; okuru Çınaraltı'na götürüyor. Hulki Aktunç'un (1949-2011) 'Beyoğlu'nun Kirli Tarihi' öyküsü, denemeye yaklaşan bir bilinç akışı çalışması. Semra Aktunç, 'Ortaköy' adlı öyküsünde eski bir aşk anısına yer veriyor. 'Dön Florya Kuşu'nda ise, bir kuşu arıyor, ona sesleniyor. İçten, coşumcu bir anlatım. Nedim Gürsel'in (1951) 'Sevgilim İstanbul'u, İstanbul'a hitaben yazılmış bir mektup niteliğinde. Feride Çiçekoğlu (1951), 'Son Bir Kişi' adlı öyküsü boyunca bilinmeyen bir kişiliğe yönelik olarak siz dili kullanıyor. Çocukluk anılarıyla başlayan öykü, yazarın dolmuş sürücüsüyle sohbetleriyle sürüyor. 'Son İstanbul' öyküsünde ise, eski İstanbul'a özlem var. Bu öyküde de çoğunlukla siz dili kullanılmış. Bunların dışında kitapta 3 öykü daha var. Kitaptaki öykülerin önemli bir bölümü birincil tekil kişiden yazılmış anılara dayanıyor. Daha kurmacasal öykülerle kitap daha da çeşitlenecekti. Böyle bir çeşitlilikte, anlatının üç ögesi düşünülürse, üç tür İstanbul öyküsünden söz edebilecekti: İstanbul'u betimleyen öyküler; İstanbul'da geçen olayları anlatan öyküler ve İstanbullu kişilikleri konu alan öyküler. Cihat Burak ve Zeyyat Selimoğlu'nun öyküleri, birinci türe; çocukluk anılara dayanan öykülerin çoğu ikinci türe; Onat Kutlar'ın İstanbullu tiplemeleri ise üçüncü türe örnek olabilir. Gümüş, Semih (2000). Öykülerle İstanbul. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/21/emrah-kazanir-kiyi/", "text": "Sovyet yazarı Yuri Bondarev savaşta ve barışta insanı, onun çaresizlikler karşısındaki tutumunu, savaşa ve barışa olan aşkı, en ince ayrıntılarına kadar inceliyor. Dolaştığı Batı Almanya'yı sosyalist görüşle, ilginç olaylarla eleştiriyor. Yuri Bondarev'in Kıyı romanı, insanların savaşta bile insanlığını kaybetmeyebileceğini belirleyen bir yapıttır. 1951 yılında Gorki Edebiyat Enstitüsünü bitirdi. Volgagrad milletvekilidir. Sinemayla da ilgisi devam eden Yuri Bondarev, gerek Sıcak Karlar gerekse Kıyı filmleri için Sovyetler Birliği Devlet Ödülü, kitaplarından dolayı da Lenin Ödülü almıştır. Samsonov, gereksiz süslemelerden nefret eden, direnilmez, gürültücü bir kavgacı. Edebiyatı bilmeyen, alkolle ya da tükenmişlik sendromuyla duygusal cümleler üretme çabasında olanları acımasızca eleştiren bir adam. Kasım akşamlarında Hamburg caddelerinin ışınları Nikitin'de öylesine üşütücü ıslaklık sanısı uyandırdı ki arabada içi titreyerek sıcak bir otel odasının sükunetini, temizliğini ve mis gibi yatak takımlarını özledi birden. Tıraş olmayı her geziden sonra yaptığı gibi giysilerini değiştirmeyi, sonra restorana inip sıcak bir kahve içerken fırsattan yararlanıp Bayan Herbert'e konukluk programının ayrıntılarını sormayı istedi canı... Yurtdışında ne zaman Rus ve Rusya adlarını söylese akşam saatlerinde Moskova'da işçi mahallesinin sokaklarını aydınlatan lambaları anımsar, sonra günlük kaygı ve görevleri düşünür, içinde bir tür vicdan acısı duyar, masasında el sürülmemiş kağıtlara özlemi uyanır, yurda dönüş anının o tatlı heyecanıyla titrerdi Nikitin. Samsonov'la birlikte yıllar sonra Almanya'ya giden Nikitin, Hitler'e karşı savaşan 21 yaşındaki Sovyet komutanı idi. Savaş yıllarında Emma isminde bir kadın Nikitin'e aşık olduğunu itiraf etmiştir. Aralarında yaşanan bu akımın yıllar sonra karşılaşmalarıyla çözümlenişini yazmıştır Yuri.. Burada net olarak ilkeli yaşamanın ne demek olduğuna tanık olan Emma, Nikitin'in kendisine neden farklı geldiğini itiraf ediyor. Gereksiz süslemelerden nefret eden Samsonov, Emma'nın arkadaşlarına kapitalizmi tariflerken Nikitin, en az Samsonov kadar sert olarak destekliyor Samsonov'u. 1945'te Hitler faşizmini Berlin'e kadar kovalayan komutanın yaşadıklarını ancak ve ancak edebiyat dile getirebilir. Yaşadığı ülkede Nikitin'in hiç örneğinin olmaması, Hitler'in kirli siyasetiyle toplumunu kirli bireylerden oluşturması Nikitin'i farklı kılıyor gözünde. İçsel olarak 'ölmemek ve kapitalizmi tanımak için' Nikitin'le görüşmeyi sürdürmeye çalışıyor. Nikitin, Sovyetlerin kaderinin elinde olduğunun farkında olarak örgütlülüğünden taviz vermeyerek Emma'yla iletişime geçmemeye çalışıyor. Bu örgütlülüğü bozucu herhangi bir davranışı bir toplumun ve sosyalizmin yıkılışına neden olur. Bunun farkındadır. Emma kapitalist bir kadın olmasından dolayı bu tarihi savaşın farkında değil ve yer yer girdiler yaparak Nikitin'in aklını bulandırma derdinde. Savaşı bırakmasını teklif etmesede savaştan sonra kendisiyle kalmasını istemeyi deneyecektir. SSCB'nin savaşı kazanması üzerine ülkesine dönen Nikitin, yıllar sonra edebiyat yazarı olarak geldiği Almanya'da Emma ile 1945'in muhasebesini yapar. Kapitalist bir toplumda yaşayan ve kapitalizmin pisliğinden kendini korumayan birey, akılla değil hormonla hareket eder. Emma bunun bir örneğidir sadece. Nikitin'in Emma'ya farklı gelmesinin diğer bir yanı da budur. Nikitin mantıklıdır ve hormonlarının üzerinde aklıyla egemenlik kurmuştur. Hormonlarının egemenliğine aklını teslim eden birey, Evet, şimdi arabasında önüme oturmuş bir restorana götürüyor bizleri Bayan Herbert. Gerçek bu. Bir zamanlar Konigsdorf'daki o güzel Mayıs günlerinde gençtik biz, savaş bile engelleyemezdi bizi. Yıllar sonra tümüyle ayrı evrende, geçmiş yaşamlarıyla Hamburg'da buluşacağımızı düşte görsek hayra yormazdık. İnanılmaz bir şey ama gerçek. Kardeşi Kurt'u ölümden kurtardığını, savaş esirlerinin öldürülmekten başka bir seçeneği olmadığını düşünen Emma, Nikitin'in bir komünist olduğunu unutarak Nikitin'den 'etkilenmek' için bir başka neden daha bulmuştur. Minnettarlık! Hesaplaşmanın özünde duran ve sağlam bir zemine oturtularak tartışılması gerektiğini çekinmeden ifade eden Nikitin eğer yıllar önce Emma'nın itkisi ile hayatını şekillendirseydi bugün büyük bir yalanla karşı karşıya olduğunu anladığında çok geç olacaktı. Bu ağırlığa birlikte değilken bile zor dayanan Nikitin birlikteliğinin sonucunda böyle bir yalanla karşılaşsaydı yıllar sonra edebiyat yazarı olarak savaştığı topraklara gelmesini engelleyecekti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/21/vecdi-uzun-veli-aras-yalcinkaya-cizgiler/", "text": "Resimlerimdeki çizgileri; düzlem üzerinde birbirinden güç alan, Her çocuğun resim yaptığı kadar gerçek olan sanırım hala resim yaptığımdır. Ressam mıyım? , resim yapınca ressam mı olunuyor? ya da adını ressam koymazsak ne değişir ki; yeterince demode hale getirildi. İlerde sadece para kazanmak için mi resim yaparım? Yoksa toplum olarak resim yapmanın çocukluğumuzda olduğu gibi bir ihtiyaç olduğunu mu anlarız? Bunları bugünden kestirmek çok zordur. Belki de kolay, ama anlamsız görünüyor. Bununla birlikte çocukluğumun oyuncakları, MEB'in okullarda kullandığı materyallerin geometrik formlara olan yatkınlığımda önemli bir rol oynadığını söyleyebilirim. Eğitim sürecinde ise resme dair teknik birçok meseleyi deneye yanıla öğreniyorsunuz. Ankara'nın sunduğu kültürel çevre içinde olanaklardan faydalanarak bütün bunların gelişim sürecime önemli katkılar sunduğunu söyleyebilirim. Tuval üzerine resim yapmaya başladığım dört yıl içinde önemli bir mesafe kat ettiğim söylenebilir. Belki bu yüzden bir noktaya kadar resme nasıl başladığımız, nasıl resim yaptığımızdan ya da ölçüt olarak yetenekten bahsedebiliriz. Hatta sürecin ayaklarını buraya oturtabiliriz, ancak asıl önemli olanın ciddi bir yönlendirme ile neden resim yaptığımızın farkına vararak kendimiz ve dışındakileri anlamlandırmaya çalışmanın derece daha önemli olduğunu düşüyorum. V. A. Y.: Aklıma Adnan Turani'nin sanatçı eğer duruk bir kişilikse resim yapamaz yapsa bile ölü olur sözü geldi. Tartışılır tabi ama ben katılıyorum. Katılmaya da bilirdim. Anormal olalım daha çabuk tanınırız demek değil bu. Belki bundan on yıl sonra heyecansız ve kızamayan hatta sinirlenemeyen, ama kibarlığına verdiğimiz insanlar şimdi olduğu gibi sanatçı olarak anılacaklar. Toplumla hiçbir derdi olmayan, dertli olup özgür olamadığından yakınan, başkalarının yarattıkları üzerinden yaratamadıklarını güzel renklendirebilen sanatçılar! Derneklerde buluşan bunu da herkes resim yapmalı sözüyle süsleyerek yanlışı meşrulaştıran sanatçılar! Karın tokluğuna Çalıştay adı altında topluma sanatı taşıyan sanatçılar! Çalmayı esinlenme ile karıştırıp sanat tarihi referansıyla önümüze getiren sanatçılar! Belki de dönemin ruhu dediğimiz şey bizi ölü olanlar arasından bir seçim yapmaya zorlamaktadır. V. A. Y.: Sosyal medya üzerinden çalışmalarımı paylaşmak, yorum, eleştiri ve beğeni almak kadar normal olduğunu düşünüyorum. Buna ihtiyaç duyduğumuz kadar beğenilmesi- beğenilmemesi de bir gerçek. On iki yarışmada sergileme ödülü, üç yarışmada başarı ve bir mansiyon ödülü aldım. İstikrarlı olduğum söylenemez, ama bu tablo karşısında hiç ödül almamayı yeğlerdim. İlk defa 2013 yılında katıldığım yarışmadan bugüne kadar belki yarışmalar nasıl resim yapmam konusunda belirleyici olmadı, ama dolaylı bir etkisi olduğundan bahsedebilirim. Öncelikle yarışmaların gençlerin üretimlerinin sürekliliği anlamında motive edici olduğunu düşünüyorum. Belki her şey demek değil, ama hiçbir şey de değil. Ayrıca devamlı aynı kişilerin aynı resimlerinin dışında birçok farklı resmi görebileceğimiz dinamik yapıda sergilerin yarışma adı altında oluşmasının önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. Mutlaka tüm yarışmalar için aynı şeyden bahsedemeyiz. Yarışmaların sürekliliği, organizasyonların bütünlüğü ve hangi amaçla düzenlendiği gibi birçok ayrıntının önemli olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden ilk defa katılma fırsatı bulduğum 17. Şefik Bursalı resim yarışmasında ödül almak mutluluk verici. Nuri Bilge'nin filmlerini tanıyanlar aslında bunun bir rastlantı sineması olmadığını bilirler. Genelde oyuncuların senaryoyu okuduktan sonra bir hazırlık süreçleri olur, ancak film çekim aşamasına gelince bir sahne o kadar çok tekrarlanır ki; bir süre sonra oyuncular hazırlıklarını unutur ve akla ilk gelen tüm malzemeler kenara atılır ve kendi içlerine yaptıkları yolculukta o rolü yaşamaları sağlanır. Her çalışmam gibi bu resmimin de tam olarak böyle bir şey olduğunu söyleyebilirim. Çokça tekrardan oluşan, ezber bozarak öğrendiklerimi unutmaya çalıştığım ve konusunu kimseye söyleyemediğim çalışmalarımdandır. 160x130 boyutlarında tuval üzerine akrilik teknik ile oluşturduğum resmimin günde 10-12 saatlik bir çalışma ile yaklaşık kırk gün sürdüğünü söyleyebilirim. Her resme başlamadan önce bu resimde de aklımda bir şeyler tasarlıyor, birbirini tekrar eden çizgiler ile resmi bir nevi bulamaç haline getiriyorum. Burada tekrarın nedeni kendimi bezdirdiğim bir an yaratmaya çalışmakla ilgilidir. Son olarak bu resmin ezberin bozulduğu ve aklımın karıştığı bir alandan aldıklarımla oluştuğunu söyleyebilirim. V. A. Y.: Almış olduğum sanat eğitimi süresince ne yaptığını bilmemek ile kavramsal sanatı bilmek arasında kalmış lisans-lisansüstü öğrencilerinin yılsonu sergilerini anımsayarak gözün dolaşması, odak nokta, üslup vb. gibi nereden çıktığı belli olmayan kurallar ile sona eren bir eğitim süreci, günümüz Türkiye'sinin sanata bakış açısıyla karşılık bulmaktadır. Aynı şekilde bu bakış açısı içinde bugünün genç ressamları sadece güzel resim yapabildikleri için yarının meşhur sanatçıları olarak anılabileceklerdir. Öneri olarak öncelikle genç ressamların bütünlüklü bir estetik bakış açısıyla gündelik yaşamı, çevreyi ve sistemi sorgulaması gerekmektedir. Aynı zamanda sanatın egemen algının dışında sistemin kendisine de tersten bakarak yapı bozumuna uğratarak eleştirmesi gerekiyor. Bu noktada görev olarak üretenlerin emeğini tüketen bir sanat algısı içinde kendilerine çıkış yolu aramak yerine çok yönlü bir değişimin zorlayıcısı olunmalıdır. V. A. Y.: Zamanında Hacettepe Üniversitesinde yüksek lisans mülakatında yaptığım resimlere ilişkin sanat anlayışım sorulmuştu. Eğer orta sınıf bir aileden gelmiyor ve aileniz sizin güzel sanatlar eğitimi almanız konusunda hevesli, ya da yönlendirebilir değilse böyle bir soruya cevap vermenin oldukça zor olduğunu düşünüyorum. Sonuçta cevap olarak bunun bir süreç olduğu ve ilerde resim yapmama ihtimalimi de hesaba kattığımızda bu resimler üzerine konuşmak için erken olduğu cevabını vermiştim. Çünkü bugün de bunun eksikliğini hissederek çok söz söyleyerek şöyle resimler yapıyorum demek bir noktaya kadar sağlıklı. Burada önemli olanın birikimli bir gözün ne gördüğü ve ne ölçüde eleştirebildiğidir. Kısacası Hacettepe Üniversitesine kabul edilmedim, ama şu an üç yıl önce yaptığım resimleri de yapmıyorum. Dahası ve en önemlisi resim yapmaya ve araştırmaya devam ediyorum. Bu aralar uzun süre çalıştığım kağıt bantların tuval üzerinde yarattığı etkiyi ayrışmalar, birleşmeler, dağılımlar ile bir bütünü oluşturan akışkanlıkla ele almakta olup, düzlem üzerinde birbirinden güç alan, odak nokta olarak hareketin merkezinden kaçışan, birbirini itip çeken bir form grafiği ile sunduğumu söyleyebilirim. Son olarak yaptığım resimlerin bazılarının kaç liraya kime satılabileceğinden bağımsız ciddi bir şekilde incelenmesini çok isterdim. En azından günde on-on iki saat çalışarak yaklaşık bir ayda tamamladığım resimlerin 3-5 dakikaya sıkıştırılmayıp üzerinde düşündüğüm kadar düşünülmesi halinde asıl değerinin anlaşılacağını düşünüyorum. V. A. Y.: Öncelikle sanatın boş zamanlarımızı değerlendirdiğimiz bir uğraş ya da sermayenin desteğini alan küratörler eliyle seçkinlik göstergesi ve yatırım aracı olmadığını, sanatın bir anlatım biçimi olduğunu belirtmem gerekiyor. Küreselleşmenin bir sonucu olarak her şeyin insanlık dışı bir gücün egemenliği adı altında olmasının sanatsal karşılığı olarak yaratıcılığın ve karmaşıklığın yansıtılması gibi olguları geride bıraktığımız ve aslında tüm biçemlerin defalarca yinelendiği, taklit edildiği; özgün olanınsa basitleştirildiği bir dönemi esinlenme, öğrenme ya da daha da abartıp sanat tarihi-sanat felsefesi referansıyla galeriler, sergiler ve yarışmalar eliyle meşrulaştırmaktayız. Şunu anlıyorum; esinlenilebilir, kopyalanabilir ve bunu boş zamanları değerlendirmek adı altında toplayabiliriz, ancak bu durumun bir anlatım biçimi olarak yapılanını sanat, yapanının da sanatçı olarak önümüze getirilmesi sanat üzerinden yaratılan pazar ekonomisiyle ilgilidir. Söyleyecek sözümüz yoksa ve konuşmamız isteniyorsa esinlenme adı altında kopyacılık mantıksız gelmiyor. Korkarım bunu çok defa tekrar ettiğimizde sonucunda suçlunun yaratıcılıktan ve özgün olmaktan ağzını açanlar olacağıdır. V. A. Y.: Bu soru Ece Temelkuran'ın Oysa ben hikayesini ilk kez anlatırken dikkate alınmayan insanların aniden ölebileceğinden korkarım. sözünü hatırlattı. Aslında yapılan bu ve buna benzer röportajları bu hikayelere, bu hikayeleri de resim yapmaya benzetiyorum. Sanat eğitimi aldığımız sürecin toplamından fazla söz hakkı tanınarak yapılmış böylesi röportajların birilerinin düşündükleri, ya da daha geniş bir pazar arayışından fazlasını ifade ettiği düşünülerek değerlendirilmesi gerektiği inancındayım. V. A. Y.: 1987 Tekman doğumludur. Gazi Ün. Resim-İş Öğretmenliği mezunu ve Gazi Ün. Eğitim Bilimleri Yüksek lisans öğrencisidir. İlk kişisel sergisini 2013 yılında açan genç ressam birçok yarışmada ödül almış olup, Kültür ve Turizm Bakanlığı 17. Şefik Bursalı Resim Yarışması'nda Başarı Ödülü kazanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/27/15-istanbul-bienaline-katilacak-sanatcilar-aciklandi/", "text": "15. İstanbul Bienali'nde yer alacak sanatçılar açıklandı. Sanatçı ikilisi Elmgreen & Dragset'in küratörlüğünde 16 Eylül-12 Kasım 2017 tarihleri arasında ücretsiz olarak düzenlenecek olan iyi bir komşu başlıklı bienalde, 32 ülkeden 55 sanatçının ev, mahalle ve aidiyet kavramlarını tartışmaya açan işleri sergilenecek. - İstanbul Bienali, İstanbul Modern, Galata Özel Rum İlköğretim Okulu, Pera Müzesi ve Küçük Mustafa Paşa Hamamı gibi daha önce de İstanbul Bienallerine ev sahipliği yapan mekanların yanı sıra Cihangir'deki ARK Kültür ile Asmalımescit'te yer alan Yoğunluk Sanatçı Atölyesi gibi konut özelliği taşıyan mekanlara yayılacak. Türkiye'den 10 sanatçının işlerinin yer alacağı bienal için 30 sanatçı yeni iş üretecek. - İstanbul Bienali Kamusal Programı İki ay boyunca Koç Holding'in desteğiyle ücretsiz olarak gezilebilecek 15. İstanbul Bienali kapsamında, birbirine komşu mekanlarda yer alacak serginin yanı sıra bienal süresince farklı alanlardan isimlerin katılımıyla gerçekleştirilecek ücretsiz etkinliklerle iyi bir komşu başlığı tartışılmaya devam edecek. Sanatçı Zeyno Pekünlü'nün koordinatörlüğünü üstlendiği 15. İstanbul Bienali Kamusal Programı kapsamında açılış ve kapanış haftalarında uluslararası konuşmacıların katılımıyla düzenlenecek sempozyumlara ek olarak, Seçilmiş Aileler ve Müşterek Kader başlıklı iki ayrı hat üzerine oturan tartışmalar, gösterimler, atölye çalışmaları ve katılımcıların birlikte yemek pişireceği, okuyacağı, müzik yapacağı etkinlikler yer alacak. Seçilmiş Aileler, bir kurum olarak ailenin ötesine geçen aidiyet arayışlarına, Müşterek Kader ise kent ekolojisine odaklanan tartışmaları bienale taşıyacak. - İstanbul Bienali Kamusal Programı katılımcıları arasında savaş ve yerinden edilmenin kadınlar üzerindeki etkisi araştırmalarıyla tanınan Shahrzad Mojab, liberal çok kültürcülüğe yönelik eleştirileriyle bilinen Joseph Massad, siyasal ekonomi profesörü Massimo de Angelis ve mekan pratikleri üzerine pek çok çalışması bulunan Yunan mimar ve akademisyen Stavros Stavrides gibi isimler de yer alacak. - İstanbul Bienali Kamusal Programı'nın ayrıntılı programı bienal. iksv. org adresi üzerinden takip edilebilir. - İstanbul Bienali bu yıl birçok uluslararası kültür kurumunun işbirliğiyle çok özel bir projeyi de hayata geçiriyor. Şubat ayında başlatılan billboard projesi kapsamında iyi bir komşu'ya dair farklı sorular, dünyanın birçok farklı kentindeki billboard'lar aracılığıyla tartışmaya açılıyor. 2017 yılının sonuna kadar Havana'dan Sidney'e dünyanın pek çok farklı kentinde devam edecek billboard projesiyle, sanatçı Lukas Wassmann'ın beklenmedik karşılaşmaları yakaladığı fotoğraf işleri, İyi bir komşu korkmadığınız bir yabancı mıdır? veya İyi bir komşu sizinle aynı gazeteyi mi okur? gibi sorularla eşleşiyor. - İstanbul Bienali: iyi bir komşu İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding sponsorluğunda düzenlenen 15. İstanbul Bienali, iyi bir komşu başlığıyla Elmgreen & Dragset küratörlüğünde 16 Eylül-12 Kasım 2017 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Çok sayıda kurum, kuruluş, uluslararası fon sağlayıcı ve fon kuruluşlarının da destek verdiği bienal iki ay boyunca ücretsiz olarak ziyaret edilebilecek. 15. İstanbul Bienali'nin basın önizleme günleri 12-15 Eylül 2017 tarihlerinde gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/27/photorealism-50-years-of-hyperrealistic-painting-july-13-october-22-2017/", "text": "Photorealism: 50 years of Hyperrealistic Painting traces the evolution of Photorealism from 1960 to today. The exhibition presents the work of some 30 artists known for their hyperrealistic depictions of ordinary objects and scenes of everyday life such as American diners, chrome features on cars and motorcycles, as well as meticulous portraits. Art dealer and author Louis K. Meisel coined the term photorealism in the late 1960s to describe large-scale paintings created to look photographic. Photorealism: 50 years of Hyperrealistic Painting features three generations of photorealist painters, including John Baeder, Robert Bechtle, Chuck Close, Richard Estes, Audry Flack, Ralph Goings, Yigal Ozeri, Raphaella Spence, and others. The Tampa Museum of Art is the only American venue on the international tour of Photorealism: 50 years of Hyperrealistic Painting, organized by the Institut für Kulturaustausch in Tübingen, Germany. Ralph Goings's painting Collins Diner, from the Tampa Museum of Art permanent collection, is among the most important artworks in the exhibition. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/27/riba-uluslararasi-mimarlik-odulu-2018-icin-basvurular-basladi-birlesik-krallik-mimarlar-enstitusu/", "text": "Architects), dünyanın en iyi yeni binalarını değerlendiren, bu alandaki en prestijli ödüllerden biri olarak kabul edilen RIBA Uluslarlarası Mimarlık Ödülü'nün ikincisini geçtiğimiz hafta duyurdu. 4 Temmuz 2017 tarihi itibariyle başvuruları kabul etmeye başlayan RIBA Uluslararası Mimarlık Ödülü, tasarım olarak mükemmelliği ve mimari hırsı yansıtan ve ayrıca çevresine sağladığı olumlu katkı ile ön plana çıkan binaya verilecek. Yarışmaya katılacak projeler büyüklük, tür ve bütçelerinden bağımsız olarak değerlendirilecek. RIBA Uluslarlarası Mimarlık Ödülü 17 Ekim 2017 tarihine kadar, tüm dünyadaki kalifiye mimarların başvurularına açık. Ekteki bültende yarışma ve jüri üyeleriyle ilgili detaylı bilgiyi bulabilirsiniz. Ekte ayrıca görsel olarak kullanmanız için geçen sene gerçekleşen yarışmanın kazanan projesini bulabilirsiniz. Yarışmayı duyurmamıza yardımcı olursanız seviniriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/07/27/utku-varlik-ih-lamour/", "text": "26 Nisan 1294 ( 1878 ) Memlukunuz Mithat. Şimdi gayet yorgun bir halde buraya geldim. Mürsel tezkirenizi verdi. Hemen açıp okudum. Reviş-i ifadesi o kadar metin ve kat'i bir şey ki adeta titredim. Artık mektup yazmamayı kurdum demek benim için zihni perişan edecek bir hal demektir; ... Gelelim suret-i mülakata: bizim matbaanın önünde bu müyesser olamaz, zira bir çift lakırdı edecek bile vakit bulamayız. Yarın yahut sair tensib edeceğiniz bir gün sizi bir araba Taksim önünde benim tembih edeceğim bir yerde beklese yahut Küçük Çiftlik veya Ihlamur daha yakındır. Evet, efendimiz, yakınlığı hesabıyla Ihlamur her yerden daha münasiptir. Yarın saat onda lütfen havuzun başında intizarda bulununuz. Yekdeğerimize kolayca mülaki oluruz ümidindeyim. ...... Mithat'ım ah, sen sevilmez misin hiç? Bu yazdıkların nedir Allah aşkına? Katherine'e söylettiğin gibi diyeyim bari : bunlar söz mü dür, sen mi söylüyorsun? Yoksa dehen-i manevi-i uluhiyetten mi dökülüyorlar? Bitirdin beni artık. Ben benliğimden tamamiyle tecerrüt ettim.... Ihlamur'a ben niçin giderim inanır mısınız? Ben bu yakınlarda Ihlamur'a ilk olarak sizin için gittim, gördüm... Mithat'ım ne kadirdan bir yarsın? Benim o bir tel saçımı hala saklıyorsun öyle mi? Ah işte bu hallerin değil mi insanı sana meftun ettiriyor. Yarın, öbür gün geçecek gene mülakata bir hayli var. Ancak salı akşamına mümkün olacak. Adiyö, beni unutmazsınız değil mi? Saçının dolaştığı yeri çok çok öper senin Fitnat'ın. 1948'de Hakkı Tarık Us' un derlediği bu küçük kitapçık : Ahmet Mithat Efendi ile Şair Fitnat Hanım. Babamın kitaplığında bulmuştum, düş kurduran bir aşk ama nasıl bir toplum ki giderek hayal bile yasak! Acaba yasaklar mı bir sevgiyi yücelten yoksa aşk bir sanrı mı? Ahmet Mithat daha sonra bu mektup paketini oğluna verirken şöyle açıklıyor: ... ha bunlar mı? Hayat-i içtimaiyemiz bugün Avrupa'dakinin aynı olsaydı bu mektupların neşredilmesinde bir beis görmezdim... al bunları sakla; elbette neşri kabil olacak bir zaman gelecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/01/imgenin-refleksi-kadir-akyol-frankie-istanbul-25-temmuz-04-eylul-2017/", "text": "İstanbul Nişantaşı'nda The Sofa Oteli'nin çatı katında bulunan Frankie İstanbul, Türkiye'nin sanat potansiyelini dünyaya tanıtmak, sanatı ve genç sanatçıları desteklemek adına yeni projeler üretmek amacıyla kurulan İyilik İçin Sanat Derneği ile sergiler düzenlemeye devam ediyor. Kasım 2016'da başlayan işbirliği kapsamında Frankie İstanbul mekanı sanatla buluştururken, genç sanatçıların eğitimine de destek sağlıyor. Frankie İstanbul, 25 Temmuz 4 Eylül 2017 tarihleri arasında portre sanatı deyince akla ilk gelen genç kuşak sanatçılar arasında yer alan Kadir Akyol'un İmgenin Refleksi isimli 13. kişisel resim sergisine ev sahipliği yapıyor. 25 Temmuz 2017 Salı günü saat 17.00'de Frankie İstanbul'da açılışı gerçekleştirilecek olan İmgenin Refleksi isimli sergide siz değerli basın mensuplarını aramızda görmekten mutluluk duyacağız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/01/rooms-walls-anna-laudel-contemporary-07-temmuz-25-agustos-2017/", "text": "Anna Laudel Contemporary, yerli ve yabancı sanatçılarının işlerinden oluşan bir seçki ile yaz döneminde yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor. 7 Temmuz Cuma günü açılışı gerçekleşecek olan Rooms & Walls isimli karma sergide resim, heykel, enstelasyon, fotoğraf ve kolaj dahil olmak üzere, farklı teknikler kullanarak çalışan dokuz sanatçının işleri yer alıyor. 7 Temmuz Cuma günü saat 18.00-20.30 arasında Anna Laudel Contemporary'de gerçekleşecek açılışta sizi aramızda görmekten memnuniyet duyarız. Sergide yer alan sanatçılar: Almanya'dan Detlef Waschkau; Hollanda'dan Brigitte Spiegeler ve Türkiye'den, Arzu Başaran, Ramazan Can, Tuğçe Diri, Bilal Hakan Karakaya, Ekin Su Koç, Gazi Sansoy ve Serpil Yeter. Rooms & Walls, 25 Ağustos tarihine kadar Anna Laudel Contemporary'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/04/edremit-kitap-fuari-basliyor-4-13-agustos-2017/", "text": "Edremit Belediyesi tarafından bu yıl ilk kez düzenlenen Edremit Kitap Fuarı için geri sayım başladı. tarihleri arasında Ölmez Ağacın Gölgesinde Kitap sloganıyla yapılan Edremit Kitap Fuarı'nda onlarca yayınevi ve yazar Edremitlilerle buluşmaya hazırlanıyor. 4 Ağustos Cuma günü saat 20.00'deZeytinli Altınkum Meydanı'nda kapılarını kitapseverlere açacak fuara 60'ın üzerinde yazar, gazeteci, milletvekili ve belediye başkanının yanı sıra Balıkesir ve Körfez'den de 30'a yakın yazar ve şair katılacak. Çok sayıda söyleşi, panel, dinleti ve imza gününün olacağı Edremit Kitap Fuarı'na Ahmet Yavuz, Ali Semih Çetin, Ali Türkşen, Ali Yıldırım, Prof. Anıl Çeçen, Aslı Erdoğan, Ataol Behramoğlu, Ayşe Sucu, Barbaros Şansal, Can Ataklı, Engin Ayça, Enver Aysever, Erdoğan Aydın, Ergün Poyraz, Ezgi Çataltepe, Feyza Hepçilingirler, Filiz Ali, Gülsen Tuncer, Hanifi Avcı, İbrahim Kaboğlu, İhsan Eliaçık, İnci Aral, Kemal Akkurt, Prof. Kemal Kocabaş, Mehmet Ali Çelebi, Mehmet Özgür Ersan, Merdan Yanardağ, Mustafa Önsel, Mustafa Tanju Bal, Necdet Saraç, Nuray Sayarı, Onur Behramoğlu, Öner Yağcı, Sabih Kanadoğlu, Saygı Öztürk, Seray Şahiner, Sinan Meydan, Şaban Sevinç, Şahika Çağlar, Şükrü Erbaş, Yaşar Seyman, Zübeyr Kındıra gibi önemli isimler kitap dostları ile buluşacak. Demokrasi, insan hakları ve yerel yönetimler gibi önemli konuların da panel ve söyleşilerle gündeme taşınacağı fuarda ayrıca eski Abdüllatif Şener, Ahmet Akın, Akif Hamza Çebi, Alper Taş, Arzu Çerkezoğlu, Barış Karadeniz, Bülent Tanık, Fikri Sağlar, Gürsel Tekin, Haluk Pekşen, Mehmet Fatih Maçoğlu, Mehmet Tüm, Muharrem İnce, Murat Karayalçın, Namık Havutça, Orhan Sarıbal, Zeynep Altıok gibi önemli isimlerde vatandaşlarla bir araya gelecek. Diğer yandan Edremit Kitap Fuarı çok sayıda Balıkesirli yazar ve şaire de ev sahipliği yapacak. Ayla İzgi, Behiç İstanbulluoğlu, Beyza Özkan, Cevat Turan, Doğan Soydan, Ersin Hoşgenç, Gönül Tekin, Hakan Atalay, Hüseyin Haydar, Hüseyin Kara, İbrahim Oluklu, Metin Savaş, Muzaffer Özdemir, Niyazi Özkan, Serkan Uçar, Sevil Kar, Soner Ongun, Şahizar Nur Öztuna, Şinasi Tekin, Tarkan Kaynar, Tarkan Uçar, Zeki Köseler, Fatih Altınbeyaz gibi isimler fuara katılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/08/acik-studyo-gunleri-open-studio-days-son-basvuru-06-eylul-2017/", "text": "Bu sene dördüncüsü gerçekleştirilecek olan Açık Stüdyo Günleri'nde sanatçılar, kendi atölye, ev ve alanlarında eserlerini meraklı bir ziyaretçi kitlesi ile paylaşma fırsatı buluyor olacak. Deniz Beşer ve Juliane Saupe'nin sponsor desteği olmaksızın koordine ettiği organizasyonda sanatçı başvuruları için son tarih 6 Eylül 2017. ASG 2017 da resim, heykel, seramik, enstalasyon, fotoğraf, video ve performans gibi disiplinler üzerine çalışmalar gerçekleştiren görsel sanatçılar, Taksim, Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye, Balat, Büyükada ve Kadıköy bölgelerinde bulunan ev ve atölyelerini ziyaretçilere açıyorlar. 6-8 Ekim 2017 tarihlerinde düzenlenecek etkinlikte ziyaretçiler, harita aracılığıyla bir atölyeden diğerine ulaşarak normalde ziyarete açık olmayan, sanatçıların çalışma ortamlarına misafir olacak. Sanatı sergilemek ve günümüz sanat piyasasının önemli unsurlardan biri olan ağ oluşturma için bağımsız bir yapı mantalitesi güden Açık Stüdyo Günleri, aynı zamanda sanatın herkese erişimine olanak sağlamayı amaçlıyor. Bu bağlamda ASG 2016'da 48 katılımcının 32 atölye ve evi 3 gün boyunca birçok sanatsever tarafından ziyaret edildi. Taksim, Beyoğlu, Cihangir, Galata, Karaköy, Tophane, Teşvikiye, Balat, Büyükada ve Kadıköy bölgelerinde ev, atölye ve alanları bulunan resim, heykel, seramik, fotoğraf, enstalasyon, video ve performans gibi disiplinler üzerine çalışmalar gerçekleştiren tüm görsel sanatçı ve bağımsız sanat mekanları başvuru yapabilir. http://openstudiodays. com adresinde bulunan ASG başvuru formunu doldurduktan sonra 5 farklı eser-projenizi ve 3 adet atölye fotoğrafını ekleyerek 6 Eylül 2017 ya dek openstudiodays@gmail. com a göndermeniz yeterli."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/10/aica-turkiye-telif-haklarina-dikkat-cekiyor/", "text": "Ülkemizde sanat yazarları, eleştirmenler ve küratörlerin meslekleri ile ilgili en büyük sorunlarından biri telif haklarının sağlıklı bir şekilde gözetilmemesi. Telif haklarının giderek daha büyük bir soruna dönüşmeye başlaması bu konuda kamuoyunu bilgilendirmek ve telif haklarına dikkat çekmek gereğini doğurmuştur. Türkiye'nin kültürel alanda gelişiminde başat rol oynayan, kültürel hayatın önemli aktörleri olarak ülke belleğini inşa eden kültür emekçilerinin böylesine hayati bir meselede görmezlikten gelindiğini gözlemlemekte, ötesi bu alanın emekçileri olarak günümüz şartlarına uymayan, değerleri göz ardı eden anlayışları deneyimlemek zorunda kalmaktayız. Kültür sanat alanı bu alanda yetkin emekçilerin üretimleri ile var olur. Bir ülkenin vizyonunun, değerlerinin oluşması, sürdürülebilir üretimin sağlanması ancak bu alanda üreten yazar, eleştirmen, sanatçı ve küratörlerin etik değerlere bağlı, güvenilir, sağlıklı bir ortamda çalışması ile mümkündür. AICA Türkiye yönetim kuruluna konu ile ilgili gelen talepler üzerine telif haklarına dikkat çekmek, bu konunun Türkiye'de yerleşik etik bir değere dönüşmesini sağlamak adına gerekli adımları atmış bulunmaktayız. AICA Türkiye bundan sonra da telif haklarını takipçisi olacak, konuyla ilgili çalışmalarına devam edecek ve sadece üyelerimize değil bu alandaki tüm meslektaşlarımıza bu konuda gerekli desteği verecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/10/british-council-culture-and-arts-writing-workshop/", "text": "British Council, görsel sanatlara odaklanan yazarlar için Kültür ve Sanat Yazarlığı Atölyesi düzenliyor. Açık çağrı başvuruları için son tarih 10 Ağustos 2017. Mixer'in katkılarıyla hazırlanan bu atölye; Türkiye'deki sanat yazarlarına, mesleki becerilerini geliştirmelerinde ve görsel sanatlarla ilgili çalışmalarını daha çok sayıda yerel ve uluslararası izleyiciye ulaştırmaları konusunda yardımcı olmayı amaçlıyor. Atölye; The White Review, art-agenda ve documenta 14'ün editörü, Londralı sanat eleştirmeni Ben Eastham'ın liderliğinde gerçekleşecek. Her bir katılımcıyla bireysel olarak ilgilenerek rehberlik edecek olan Eastham, katılımcıların yazdıkları yazıların düzenlemesini yapacak ve katılımcılara geri bildirimde bulunacak. Katılımcıların Türkiye'de ikamet ediyor olması ve çevrimiçi ve/veya çevrimdışı platformlarda yayınlanmış en az üç makale kaleme almış olması gerekiyor. British Council, katılımcıların 11-16 Eylül tarihleri arasında İstanbul'da düzenlenecek atölye ve yemek giderlerini üstlenecektir. Ulaşım ve konaklama ücretleri katılımcılar tarafından karşılanacaktır. Atölye çalışmasının sonunda, yayına hazır durumdaki yazılardan oluşan bir seçki de Mixer tarafından yayınlanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/10/komsuda-piser-bize-de-duser-sanatci-kolektifleri-sergisi-14-eylul-14-ekim-2017-halka-sanat-projesi/", "text": "Komşuda Pişer Bize de Düşer Sanatçı Kolektifleri Sergisi 14 Eylül Perşembe günü saat 18.00'de halka sanat projesi'nde açılıyor. Işıl Eğrikavuk küratörlüğünde ve Jozef E. Amado koordinatörlüğünde gerçekleşecek sergide, sanatçı kolektifleri dadans, HAH ve Pelesiyer, bu sergi için ürettikleri yeni işlerini sergileyecek. Aynı zamanda, video kolektifi artıkişler; sanat ve ekolojiyi bir araya getiren birbuçuk ve İstanbul Permakültür Kolektifi sergi kapsamında paralel etkinlikler düzenleyecek. Birleşik Krallık Sanat ve Beşeri Bilimler Araştırma Konseyi'nin verdiği bursla fonu sağlanan sergi, Brighton Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi arasında düzenlenen, ortak bir akademik çalışma kapsamında gerçekleştiriliyor. Kolektif üretime odaklanan sergi, sanatsal anlamda bireyselliği bırakıp ortak bir isim altında üretmeye, ekolojik anlamda birlikte yeşertmeye ve gastronomik anlamda birlikte yemek yapma ve tüketmeye yer veriyor. Bu kapsamda sanat kolektiflerinin üreteceği işlere, atölye çalışmaları, video gösterimi ve söyleşilerin dahil olduğu etkinlik programı eşlik edecek. Ayrıca, dadans kolektifi, 14 Eylül Perşembe akşamı gerçekleşecek açılışa özel bir performans sunacak. Ekteki bültende sergi ve paralel etkinlikler hakkında detayları bulabilirsiniz. Sorunuz veya röportaj talebiniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/10/vecdi-uzun-madam-p-ile-sanat-uzerine/", "text": "Madam P.:1975 Kopenhag doğumluyum. Üniversiteyi kısmen Almanya'da ve Çanakkale'de tamamladım. Madam P renkleri kendine sözcük edinmiş bir sanatçıdır. Altı dil biliyor olmama rağmen, kendimi en iyi sanatın dili ile ifade edebiliyorum. Resimle kuracağım cümleyi düşünmek zorunda değilim. İmla kuralları yok. Sadece olduğu gibi, çıktığı gibi... Benim resmim içten içe bir iletişim aracıdır, tamamıyla evrenseldir ve benim için lirik bir dünyadır. Tuvalimle göz göze geldiğimde şiir gibi bir hayat başlar. Resmimdeki bu şiirselliğin yanında; sözlerim çoğu zaman protest ve bir o kadar da naiftir. Resimlerimdeki sessiz anlatımlarımı kimseye hakaret etmeden ve üzmeden aktarırım. M. P.: Anlatımlarımı genellikle İzmir'deki atölyemde, bazen de evimde gerçekleştiririm. Aslında nerede olduğumun önemi yok. Önemli olan anlatacak bir şeylerinizin olmasıdır. Anlatacak bir şeyiniz yoksa yirmi dört saat atölyede kalsanız bile sonuçta ortaya anlatım çıkmaz. Ben herkes gibiyim. Halkım yani herkesim. Dolayısıyla hepimizim. Çalışmalarımla çocukluğumdan beri biriktirdiklerimi anlatırım. Herkes gibi, durduramadığım her şeye ben de karşıyım. Kötülükleri ortadan kaldırmaya gücüm yetmez; ama savaşlara, çocuk ölümlerine, açlığa ve kadın cinayetlerine sadece dikkat çekebilirim. Ben de öyle yapıyorum. Olayları yaşandığı gibi resmedebilirsem yani acıyı resmedebilirsem ve karşı tarafa aktarmayı başarırsam birçok olayın yaşandı bitti olmadığını anlatabilirim. Bu anlamda bir misyonum var. Benim hedefim Mutluğun Resmi değildir. Bana ne ? dediğimiz sürece sorunlar tarih boyu devam eder. Tersine modern dilde empati denir. Birbirimizi anlarsak bir sinerji oluşur, ancak ben empatinin düşüncede kalmasının yetersiz olduğunu düşünüyorum. İnsan çoğu zaman unutur. Unutmadığımız tek şey duygulardır. Hissedersek anlarız. Anlarsak çoğalırız. M. P.: Doğru, artık sadece soyut resimler yapıyorum. Çünkü figür ve desenle anlatılabileceklerin her zaman kısıtlı olduğunu düşünüyorum. Bana göre figür ve desenle anlatım dili artık çok yüzeyseldir. Oysa ben daha içten, daha derin ve katman katman olanı anlatma gayreti içerisindeyim. Bu nedenle salt görüneni anlatmak yeterli gelmiyor. Sadece görünenin hikayesi bende yoğun duygular uyandırmaz. Benim yolculuğum görülenlerden öteye doğru olup, tek duygu ya da düşünceye yönelik olmamalı, hem geçmiş hem geleceği sarmalı ve çoklu dönemlere hitap etmelidir. Resmimin her noktasında büyük bir cesaretin yansıması olmalıdır. Renklerim de öyle olmak zorundadır. Resmim bana ait olmalıdır. M. P.: Ya Esaret, Ya Cesaret yani Encouge Or Bondage beni etkilediği gibi özellikle Londra'dada çok ilgi gördü. Hikayesi bir bağımsızlık mücadelesidir. Bunu kişisel de alabilirsiniz ülkeniz için de düşünebilirsiniz. Aslında arasında pek bir fark yok. Bağımsızlık bir bütündür her zaman. Hem içten hem dıştan olursa bir anlamı vardır. Dediğiniz gibi soyut anlatımlar yapıyorum, ama aslında yaptığım şey renklerin dilini kullanmak. Renkler gözler gibidir, asla yalan söylemez. Bu sebeple resimlerim samimi bulunur. M. P.: Sanat, benim için bir dildir. Bu dil içten olduğu sürece geliştirilebilir. Sanat toplumların gelişimi için zorunlu bir anlatım biçimidir. Her şeyi sadece bağıra bağıra söyleyemeyiz, ama sanat her ses tonunda kimi zaman bağırır, kimi zaman fısıldar ve kendini ifade eder. Sanat yoluyla her şeyi çok daha geniş kitlelerin çok daha yüksek sesle duymaları sağlanır. Biz şu an sanatın önemi hakkında çok da bilgi sahibi değiliz. Toplum olarak sanatın önemini anlayabildiğimiz zaman birçok soruna daha akılcı yaklaşabileceğiz. Dünyada durum bizden biraz daha farklı. Sadece bizde eksik olan sanata ilgiden değil, aslında bizde eksik olan sanata saygıdan da bahsediyorum. Bence ilgi zaman içinde gelip geçici olsa da, saygı daha kalıcı olduğu için bu eksikliği anlamamış olmamız çok daha önemli olumsuzluklar yaratmaktadır. Sanatla uğraşan insanlar geleceğe iz bırakan kişiler. Onların çalışmaları yüzlerce yıl sonra bugünler hakkında bilgi verecektir. Tabii gerçekleri yansıtıyorsa, diyebilirsiniz. Sanatın bir başka özelliği ise yalanının olmamasıdır. Kendinizi anlattığınız için sanatta yalan söylemeniz mümkün değildir. Sonuçta anlattığınız da kendinize ait yalanlardır. Tam buraya kopya çalışmadığınız sürece şartını koymakta yarar var. Çünkü kopya bir başkasının düşüncesi ve duygusudur. Bu zaten baştan sona yalanın kendisi demektir. M. P.: Ben çok umutluyum. 1989 da resim yapmaya başladım. O zaman daha deli işiydi. Şimdi daha iyi durumda. Hiç olmazsa resim yapana deli muamelesi yapmıyorlar. Fakat bu defa sanatla uğraşanlarca şimdi de sanatın sadece belli bir sınıfa has bir olguymuş gibi lanse edilmesinden rahatsızım. Sanat sadece bir topluluğa yönelik değildir. Toplum olarak sanatı sevelim ve sevdirelim dedik, ama sahip olma duygumuzu yenemediğimiz için ortasını bulamadık. Sanatı doğru anlayabilmek için hangi ihtiyaçlardan doğduğuna bakmamız gerekiyor. Sanat ile toplumun ne zaman birbirinden ayrıldığı sorusuna yanıt verebildiğimiz gün bu sorunu çözeriz. Oysa çıkış noktası neydi? Neyi anlatıyordu sanat bir zamanlar. Bu konuda kitap yayınlamış çok sayıda sanat yazarlarımız var. Bu konuda çok üretken olanlar da bulunmaktadır. Bunların ne kadar çok kitap yazdığını parmaklarımla göstermek isterdim, ama o kadar parmağım yok. Demek ki hikaye uzun bir hikaye. Fakat okuyan yok ya da yeterli değil. Yoksa bugün bunları anlatıyor olmazdım. Sanatı kendine dert edinenlerin öncelikle oturup uzun uzun inceleme ve araştırma yapması gerekiyor. Ama her katmanı dahil olmalı. O yüzden öncelikle neyi doğru, neyi yanlış yaptığımızı sorgulamamız gerekir ki sanat bizde öyle el alemin kaftanı gibi durmasın. Yeni olanın yerleşmesinin uzun sürdüğünü biliyorum ama aynı hataları devam ettirmeye devam edersek kendi dalımızı kesmiş oluruz. Sanat üretimlerinde en önemli nokta bağımsızlıktır. Üniversite eğitimlerinde bağımsızlık konusunda ciddi sıkıntılar var. Öğrenciler belli bir zaman sonra kendi hocalarının, daha sonra da beğendiği sanatçının kopyası olmak durumunda kalıyor. Sanatta kendimiz olmadığımız sürece aslına kopyacı olarak zincirlerle bağlı esir oluruz. Sanat eserleri imzadan farklı değildir. Sanat eğitiminde öğrenci bir başkasının imzasını atılmaya zorlanmamalıdır. Bu döngü böyle devam ederse çok sayıda GSF mezunumuz olur, ancak bırakın sanatçı olmayı içlerinden sanatçı ruhlu kimse çıkmaz. Ressam demedim. Resim sanatçısı ve ressamların kapsamları çok farklıdır. Yaklaşık otuz yıldır sanatla uğraşan biri olarak öncelikle çocuklarımızın kendi bağımsızlıklarını kazanmalarını gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bağımsızlık verilen değil, alınan bir şeydir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/12/bir-sergi-bir-konser-corvin-satosu-sovalyeler-salonu-17-agustos-2017/", "text": "İstanbul'da yaşayan ressam Özlem Kalkan Erenus, müzisyen Ali Erenus ve on yaşındaki kızları Buse Erenus, 16 Ağustos 2017 günü, Transilvanya'nın büyüleyici mekanlarından Hunedoara'daki Corvin Şatosu'nda düzenlenecek bir sergi ve konserle sanatseverleri selamlayacak. Corvin Şatosu Müzesi ve Inter-Art Sanat Vakfı tarafından, Hunedoara Belediyesi, Aiud Belediyesi Yerel Konseyi ve Liviu Rebreanu Kültür Merkezi'nin katkılarıyla düzenlenen etkinlikte; Özlem Kalkan Erenus'un MEMORIA adlı 20. kişisel sergisi, müze bünyesinde yer alan sergi salonunda 16 Ağustos, saat 17:00'de, Inter-Art Sanat Vakfı'nın Sanat Yönetmeni Ioan Hadarig'in sunumuyla açılacak. Erenus'un bireysel ve toplumsal boyutlarıyla insanı ele aldığı yapıtlar, 28 Ağustos'a kadar izlenimde kalacak. Ali Erenus'un Buse Erenus'la birlikte saat 17:30'da Corvin Şatosu Şövalyeler Salonu'nda gerçekleştireceği konser ise, sanatseverleri müziğin evrenine taşıyacak. Buse Erenus dünya çocuk şarkılarından örnekler sunarken, Ali Erenus bu konser için hazırladığı özel repertuvarıyla, Türk ve dünya şarkılarının ortak ezgilerini davetlilere hatırlatacak. Corvin Şatosu'nu çevreleyen kale, Romanya'nın ikinci büyük kalesi olup, 15. yüzyılda Hunyadi Yanoş tarafından yaptırılmış, gotik mimarinin izlerini Rönesans etkileriyle buluşturan büyüleyici bir yapı. Kalenin içinde yer alan zindanlarda esir tutulmuş Türk tutsakların dokunaklı hikayeleri günümüze kadar anlatılmakta. Erenus'ların konseriyle, Türk ezgileri 600 yıl sonra şatonun geçit vermeyen taş duvarlarında yeniden yankılanacak. Buse ve Ali Erenus 17 Ağustos 2017 akşamı, ikinci bir konserde, Inter-Art Sanat Vakfı merkezinin yer aldığı Aiud şehrinde, Emilia & Marius Moga ve Silvan Stancel'in performanslarının ardından, bir kez daha sahne alacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/agizdan-agiza-sergisi-son-haftasinda-sergi-paralelinde-bir-konusma-nicholas-kontovas/", "text": "Araştırmalarında eşcinsel erkek ve trans kadın seks işçilerinin jargonunu inceleyen Nicholas Kontovas, Osmanlı'nın klasik döneminde yazılmış muhtelif ammamname ve dellakname metinlerindeki Arapça ve Farsça kelimeleri, bugün Lubunca olarak bilinen kuir jargonundan Romanca kökenli unsurlarla kıyaslar. Tanzimat reformlarıyla İstanbul yönetiminin eşcinselliğe bakışının gitgide muhafazakarlaştığını belirten Kontovas'a göre, hamamlarda yarı resmi olarak seks işçiliği yapan erkekler bu dönemden itibaren sokaklarda çalışmak zorunda kalmıştır. Benzer şekilde, Osmanlı'nın son dönemleri ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında gayrimüslim kadın seks işçileri de, devletin getirdiği kısıtlamalara tepki olarak gayriresmi genelevlerde çalışmayı tercih eder. Kontovas, ancak 1990'larda görünürlük kazanan Lubunca'ya odaklı konuşmasında, jargonun etnik dilsel azınlıklara bağlı gelişimini eşcinsel erkek, gayrimüslim kadın ve trans kadın seks işçilerinin ilişkileri bağlamında tarihi ve toplumsal bir yaklaşımla irdeleyecek. Herkesin katılımına açık olan bu konuşma, Slavs and Tatars'ın SALT Galata'daki Ağızdan Ağıza sergisi paralelinde gerçekleştirilmektedir. Konuşma dili Türkçe'dir. Nicholas Kontovas Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde akademisyen. Toplumsal ve tarihi dilbilim alanları ile Türki ve İrani diller üzerine çalışmalar yapmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/anatolian-whisper-international-gallery-17-agustos-2017/", "text": "17 Ağustos 2017 'de Amerika Birleşik Devletleri'nin New Jersey kentinde Art Factory bünyesinde bulunan International Gallery'de açılacak olan Anatolian Wisper başlıklı resim sergisi Mersin'den katılan sekiz sanatçının seçilmiş çalışmalarından oluşuyor. Gerek Mersinli, gerekse Anadolu'nun değişik yörelerinden meslekleri gereği çalışmak üzere Mersin'de yerleşmiş; Tansel Alp, Aliye Altunbilek, Beşir Bayar, Orçun Çadırcı, Nesibe Güneş, Bengisu Muazzez Kurtuluş, Nihal Şahin Göl ve Mazlum Cabir Uluyol'dan oluşan bu topluluk, aslında birbirinden bağımsız sanatçılardan müteşekkildir. Her biri, Anadolu'nun farklı kültürel coğrafyalarının ve elbette kendi mecralarının temsilcisi olarak önem arz etmektedirler. Bu sanatçıların çoğu aynı zamanda sanat eğitimcisi olarak da görev yapmaktadırlar. Bir Akdeniz kıyı kenti olan Mersin'den Amerika'ya uzanan bir etkinlik olması açısından önem arz eden bu sergi; başlığı itibariyle her bir sanatçının her bir yapıtında gerek kendi, gerekse içinde yaşanılmakta olan sosyo-kültürel ortamın gerçekliklerini görünür kılan yapıtlarda oluşmaktadır. Resmin üst ve beynelmilel bir ifade aracı olma olanağını, hem varlık alanını genişletme, hem de dünyanın diğer ucunda bulunan ve muhtemelen buradaki hayattan bihaber sanat izleyicilerine bu toprakların, bu kültürün ve bu dönemin sanatçıları olarak, süregiden gerçekliğe dair izleri küçük bir fısıltıyla iletme çabasına girişmişlerdir. Tüm maliyet ve masrafların katılımcı sanatçılar tarafından imece usulü karşılanması; arkalarında sponsor vb. bir oluşum yahut kurumun bulunmaması, özellikle günümüzde bir takım kurum ve kuruluşların, yahut devletin sağladığı çeşitli fonlar aracılığıyla ilişkiler üzerinden kurulan bağlantıların dışında olması da dikkat çekici ve takdir edilesi bir çabanın göstergesidir. Anatolian Whisper başlıklı bu sergi 17 27 Ağustos 2017 tarihleri arasında Manhattan'a 19 km. uzaklıkta bulunan Art Factory bünyesindeki üç büyük sanat galerisinden biri olan International Gallery'de izleyiciye açık bulunacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/endless-art-taksim-20-eylul-tarihinde-kimlik-barinilan-yer-projesiyle-kapilarini-aciyor/", "text": "Endless Art Taksim, 8000 yıllık geçmişiyle yaşayan açık hava müzesi İstanbul'un kalbi Taksim'de sanatın farklı alanlarının aynı anda deneyimleneceği, sanatseverlerin günün sonunda konaklayabilecekleri farklı bir 'Sanat Ev'ini kente kazandırıyor. Görsel sanatlardan tiyatroya, konserlerden beden atölyelerine sanatın farklı disiplinlerine özel alanlar sunan Endless Art Taksim, 15. İstanbul Bienali, Komşu Etkinlikler kapsamında gerçekleştirilecek Kim'lik: Barınılan Yer başlıklı projeyle kapılarını sanatseverlere açıyor. Konaklama hizmetlerinin de verildiği bir 'Sanat Ev'i yaklaşımıyla alışılmışın dışında bir sanat merkezi deneyimi sunan Endless Art Taksim'in ilk konukları 15. İstanbul Bienali'nin Türkiye dışından katılımcı sanatçıları oldu. Endless Art Taksim aynı dönemde gerçekleştireceği komşu etkinliklerin yanı sıra 15. İstanbul Bienali'ne konaklama hizmetleriyle de destek veriyor. Endless Art Taksim Kim'lik: Barınılan Yer başlıklı açılış sergisinde sanatçının kendi varoluşuyla aynı zamanda coğrafyanın kültürel kim'liğini de var edişini görünürleştirmeyi amaçlıyor. Kendi varlığını inşa etmeye yönelik her yaratımın isteyerek ya da farkında olmaksızın toplumun kültürel yaşantısını şekillendiren taşlardan oluşunun izleri sürülüyor. Öte yandan sanat kurumu kim'liğinin görünme, görünürleşme bağlamında sanatçının kim'liğine olan etkileri, aynı çatı altında bir araya geliş biçiminde yapıtın kurum kim'liğini inşa etmekteki işlevi karşılıklı var oluş ilişkisi içinde ele alınıyor. Tüm bu var oluş döngüsü, özellikle günümüzde toplumun kültürel kim'liğinin sanat bağlamında dolaysız bir belirleyicisi haline geliyor. Kim'liğin siyasi ya da coğrafi sınırlamalardan bağımsız biçimde, ethos kavramı çerçevesinde ele alındığı projede, ethos kelimesinin Yunanca karşılığı olan barınılan yer bağlamı, aynı zamanda Endless Art Taksim'in konaklanabilen Sanat Ev'i özelliğine de gönderimde bulunuyor. Ahu Akkan, Ali Alışır, Ali Kotan, Arzu Başaran, Aslı Torcu, Bahri Genç, Balkan Naci İslimyeli, Barış Cihanoğlu, Bedri Baykam, Bubi, Deniz Sağdıç, Ergin İnan, Genco Gülan, Gülşah Bayraktar, Hanefi Yeter, Horasan, İhsan Oturmak, Kadriye İnal, Koray Ariş, Mahmut Aydın, Şahin Domin, Şinasi Göktürkler, Yusuf Taktak kim'liği esas alan çalışmalarıyla yer alırken Pınar Derin Gencer, Between Waves isimli performansını açılış günü ve sergi süresince duyurulacak farklı zamanlarda gerçekleştirecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/galeri-binyil-uluslararasi-contemporary-istanbul-cagdas-sanat-fuarinda/", "text": "Galeri Binyıl bu yıl, Uluslararası Contemporary Çağdaş Sanat Fuarında Türkiye, İspanya ve Yunanistan'dan resim, heykel sanatçılarının karma sergi ile sunumunu yapacaktır. Sanatçılar; kendi ülkelerinde sanat eğitimlerini tamamlamış, kariyerlerini ve sanat görüşlerini çağdaş çizgide, özgün üslupları ile üretimlerini yapmaktadırlar. Galeri Binyıl 1999'da İlknur Şanal tarafından kurulmuştur. 18 yıldır ulusal/uluslararası Fuar ve Sanat piyasasında ustaların yanı sıra genç sanatçılara da yer vererek gerektiğinde sanat adına risk almaktan kaçınmamıştır. Türkiye'den sanatçıları yurt dışında ki fuarlarda tanıtımını üstlenirken; Yurt dışında ki farklı ülkelerden sanatçıları da Türkiye'ye getirerek sanatçıların eserlerinin tanıtımına olanak sağlamıştır. Türkiye'de ilk defa Genç Sanat Galerisini 2003'de Tophane'de kuran Şanal, Sanatın sadece beyaz küp galerilerden bağımsız, sergi karakterine göre mekanlarda da sergileneceğine inanmış bu bağlamda sergiler ve farklı projelerde de yer almaya ve bu etkinlikleri 18 yıldır katalog ile desteklemeye devam etmektedir. 7. kez Contemporary İstanbul'a katılan Galeri Binyıl, 5 yıldır yılda 2-3 ayrı Uluslararası fuarlara katılmaktadır. Art Athina, Scope Basel, Art Thessaloniki 'ye katılmakta ve Miami Scope Art Show, Art Dubai gelecekte devam etmeyi planladığı fuarlardır. Şu ana kadar bir çok koleksiyonere, özel kurumlara sanat danışmanlığı yapan Galerisit Şanal, MSGSÜ sanat eğitiminin devamında çağdaş çizgideki çalıştığı uluslararası sanatçıların eserlerini de koleksiyonerlere sevgiyle ve sanat inancıyla ulaştırmaya devam etmektedir. Ayrıca; uluslararası art marketinde ve sanat tarihinde önemli yer edinmiş modern ve çağdaş tanınan sanatçılara ait eserleri talep edildiği takdirde koleksiyonerlere sanat danışmanlığı yaparak eserlerini sanat alıcıları ile buluşturmaya devam etmektedir. İlk günden bu güne Web sitesi www. galeribinyil. com. tr tanıtımıyla daha geniş kitlelere ulaşarak; sanata/sanatçıya/sanat ilgilisine ve dolayısı ile daha iyi bir dünyada yaşayabilmek adına İNSAN'a hizmetlerine devam etmektedir. Sanatla bezenmiş kıymetli sayfalarınızda yer almak, elele olmak bizleri gelecek adına, umutlu ve daha güçlü kılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-itu-taskisla-18-eylul-20-ekim-2017/", "text": "18 Eylül'de İTÜ/Taşkışla Kampüsü'nde açılacak olan Taşı-n-ma adlı sergi; Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi tarafından, İTÜ Güzel Sanatlar Bölümü işbirliği ile gerçekleştiriliyor. 15. İstanbul Bienali komşu etkinliklerinden biri olarak hazırlanan sergi, Taşı-n-ma başlığı altında, 'Portatif' teması üzerine veya üzerinden bir okuma ile farklı disiplinlerden sanatçıları bir araya getiriyor. Portatif, birinci anlam olarak, kolay taşınabilen, katlanarak taşınabilir duruma getirilebilen, seyyardır. İkinci anlam olarak ise, sökülüp başka yerde kurulma imkanı bulunan. Leonardo, ünlü Mona Lisa tablosunu 10 yıldan fazla süre yanında taşımış ve ölene kadar da üzerinde çalışmıştı. Bunu kolay taşınabilen kategorisinde değerlendirip, portatif sanatın ilk örneği sayabiliriz. Sergi çerçevesinde sanatçılar göçebe ruhuyla hareket etmekte, zamana ve mekana göre esnek davranmaktadırlar. Böylelikle Portatif Sanat tanımı ortaya çıkmakta ve sanatçılara yeni bir yol açmaktadır. Zorunlulukların doğurduğu bu yapı yeni düşüncelerle desteklenirken, değişik sorunları da beraberinde getirmektedir. Sergiye; Aynur Karakaş, Başak Avcı, Çetin Pireci, Deniz Pireci, Dinçer Güngörür, Ferhan Gözgü Çelik, Fethi Çelik, Füruzan Şimşek, Gazi Sansoy, Hülya Küpçüoğlu, Hüseyin Rüstemoğlu, Maria Sezer & Nil İlkbaşaran, Nazan Azeri, Nermin Ülker, Oğuz Haşlakoğlu, Pınar Genç, Rubi Asa & Oya Araç, Serra Mübeccel Gültürk ve Tan Taşpolatoğlu katılıyor. Sergi 18 Eylül-20 Ekim tarihleri arasında İTÜ/Taşkışla/Mimarlık Fakültesi giriş katında gerçekleştiriliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/17/vecdi-uzun-anadoluda-genc-ressam-olmak/", "text": "Resmimizin gelişmesi için gençlerin desteklenmesine inanmaktayım. Gençlere destek için çabalayanların öncelikle durum tespiti yapmasında yarar olduğu ve karşılıklı bilgi paylaşımı yapması gerektiği düşüncesindeyim. Genç ressamların son on beş yılda son derece yüksek ilgi görmesi resmimiz için önemli bir gelişme sürecinin başlangıcı olarak görülse de; bu süreçten yararlı sonuçlar alınabilmesi için Genç Ressamlar konusuna daha geniş bir çerçeveden ve yukarıdan bakma zamanının geldiğini düşünüyorum. Sanatta henüz yeterlilik ve gereken tecrübe yaşına ulaşamayan gençlerin özellikleri ve çalışmalarına yönelik detaylı bilgi sahibi olmadan bazı çevrelerce sadece Genç olmalarından hareketle iyi niyetle bile olsa yapılan bir takım yüzeysel değerlendirmelerin önemli kısmının da tüm gençleri yansıtmaktan uzak olduğu gibi, araştırmadan yapılan çeşitli bilgilendirme ve yorumlar gençlere yarardan daha çok zarar verebilmektedir. Bu eksik, yetersiz bilgilendirme ve esen rüzgarın etkisiyle Hamdım, Piştim, Yandım. deme ihtiyacını bile hissetmeyen ve iletişim kanalları aracılığıyla cazibe merkezi haline getirilen genç ressamlar bazı galerilerce süresi geçince kullanıp atılan bir meta haline getirilmektedir. Genç ressamlarla yoğun olarak ilgilenmemin başlangıcında ben de az bilgiyle çok hata yaptım, ama zaman içinde elde ettiğim bilgilerin çok yarar sağladığını, onları tanımaya başladığımı ve gençler konusunda daha az yanılgıya düştüğümü gördüm. Genç ressamların yaş sınırının 35-38-40 olduğu konusunda çeşitli tartışmalar bulunmaktadır. Bilim ve teknolojinin gelişmesi sonucunda insan ömrü giderek artmaktadır. Gençler arasında lisans sonrası eğitime devam etme arzusu, yaşam koşullarında düzelme ve artan yaşam süresi dikkate alarak genç yaş sınırının 38 olarak kabul etmekteyim. On yıldır genç ressamları yakinen takip ederek, onların tanıtımına katkı sağlamaya gayret ediyorum. Projeyi sistematik hale getirmek ve kayıt altına almak amacıyla son yedi yılda bağlantı kurduğum gençleri GRBF-Genç Ressam Bilgi Formu ile arşivledim ve daha sonra büyük kısmı ile email, sms veya telefon ile bağlantı kurarak bilgileri güncellemeye ve teyit etmeye çalıştım. Gençlerden GRBF alınması başlangıçta hızlı iletişim için rehber oluşturmak amacıyken, zamanla bu gençleri bazı özellikleri ile çok kolay ayırt etme ve büyük pencereden bakarak gençleri tanıyıp yorum yapma imkanı sağladı. Zaman içinde bu formların sayısı artınca Genç Ressam Potansiyelinin varlığını ve yapısal özelliklerini daha net fark etmeye başladım. Gençlerin bir kısmi ile de yüz yüze bağlantı kurarak onlardan doğrudan bilgi aldım. Bu gençlere sergi imkanı sağlamak için gençlerle oluşturduğum ve gönüllülük esasıyla çalışan Yeni Nesil genç ressamlar topluluğu ile katıldıkları sergi, fuar, festival vb. etkinliklerinde bizzat yanlarında durarak genç ressamları doğrudan gözledim. Şu an arşivlediğim gençler iki ana gruptan oluşmaktadır. - Haziran/2017 tarihi itibariyle 38 yaşı aşmayan gençler - GRBF alındığı tarihte 38 yaşı aşmayan, ama daha sonra yaş sınırını aşanlar Bunların toplamı olan 3.128 gence ait GRBF bilgileri üzerinden yaptığım değerlendirmeyi genç ressam potansiyelimizin tanınmasına yardımcı olmak için paylaşmaktayım. Bu konuda detaylı akademik çalışma yapabileceklerle de bu bilgileri birlikte değerlendirebilmeye de açığım. Başlangıçta tüm Türkiye'deki gençleri tanımaya yönelik çalışırken, zaman içinde bağlantım ağırlıklı olarak Anadolu'da yaşayan/sanat yapan/mezun olan gençlere yoğunlaştığı için (Arşivde sadece %7 oranında İstanbul'da yaşayan genç ressam bulunmaktadır.) arşiv incelemelerinden Anadolu'daki Genç Ressamlar Yorumları na ulaşmaya başladım. Genç ressamların daha iyi anlaşılabilmesi için öncelikle yaptığım bu çalışmanın yöntemi hakkında bilgi vermemde yarar var. Bu çalışma sadece GRBF'ları üzerinden, bir şekilde daha önce başka kişilerce açıklanan bilgilerden veya elde olan resmi rakamlardan yararlanılarak yapılmamıştır. Bu bilgiler sadece gözlem de olmayıp, gençlerin bu konuda beyanlarına dayanmaktadır. Bu yollarla alınamayan bilgiler ise zaman zaman onların hemen yanında olarak, karşılıklı samimi ve güven içinde geçen sohbet ortamında bilgi alarak ve dışarıdan gözleyerek objektiflikten uzaklaşmayarak tamamlanmıştır. Hiçbir ortamda gençlerin bilgilerini değiştirmek veya etkilemek amacıyla tutum sergilememiştir. - Anadolu'daki genç ressamların varlıkları ve yarattığı etkilerinin sosyolojik sonuçlarının sanata etkisine ulaşılmaya çalışılmıştır. - Bu çalışmada sanat eğitimi almış gençlere odaklanılmıştır. - Genç ressam seçiminde belirtilen parametreler dışında kendilerine ulaşılabilirlik düzeylerinden başka unsur bulunmamaktadır. Bu yolla alınan GRBF'larının tamamı tesadüfü örneklemede olduğu için sonuçları değiştirecek sapmalar yaratmamaktadır. - Başlangıçta sadece benim tarafımdan temas kurulan gençlerden talep edilen GRBF belirli aşamadan sonra gençlerden kendiliğinden gelmeye başlayınca Türkiye genel ortalamasını daha sağlıklı yansıtmaya başlamıştır. - Gençlerin özelliklerinden olan Kadın/Erkek, Okul, Eğitim Düzey, Yaş, Tecrübe durumları, Eğitim Merkezinin bulunduğu coğrafya ve gençlerin doğduğu, yetiştiği ve yaşadığı yerler gibi unsurlar da tesadüfü örnekleme kuralına titizlikle uyulmuştur. - Bu çalışma esnasında en az lisan öğrencisi /mezunu olma şartı bulunmaktadır. Lisans öğrencisi / mezunu olmayan yetenekli ve başarılı 23 genç ressam değerlendirme dışında tutulmaktadır. - Bu çalışma daha çok Anadolu'daki genç ressamlar yorumlayan niteliktedir. Değerlendirme içinde bulunan İstanbul'da yaşayan ve %7'lik grubu oluşturan 218 genç ressamın 173'ü de Anadolu'dan İstanbul'a sanat için taşındığı için genel değerlendirme sonuçlarını etkilememektedir. - Değerlendirme esnasında 38 yaşını aşan ressamların durumları kendi içinde değerlendirilerek toplam değerlendirmeye dahil edilmiş ve sonucunda genel değerlendirme sonucu da değişmediği görülmüştür. - Anadolu'da şu an sanat eğitimi veren okulların %80'lık kısmına ait en az 9 öğrencisi ile bağlantı kurulduğu için okulların öğrenci profilleri hakkında da sağlıklı bilgilere ulaşılmaktadır. - Değerlendirme sonuçlarının kolay anlaşılması için %'lik dilimlerle sonuçlar ortaya konulmaktadır. Bu oranlar. 50'nin üstünde olanlar tama artırılarak ve az olanlar ise eksiltilerek kullanılmaktadır. - Yaş Cinsiyet: - Gençlerin yaş dilimleri; 21-26 yaş % 31, 26-30 yaş % 30, 31-35 yaş % 10, 36-38 yaş % 7 ve şu an için yaşı 38 yaşı aşan % 22 - Gençlerin %84'u erkek, sadece %16'ı kadındır. Türkiye'de sanat eğitim ve öğrenim aşamasında kadın/erkek ortalaması %40/60 dağılımında iken kadın oranın %16'ya düşmesi kadınların önemli kısmının sanattan koptuğu veya piyasada yer almadaki sıkıntıları nedeniyle pasif konuma geçtiği gözlenmektedir. - Medeni Hal: Gençlerin evlilik oranı kadınlarda daha yüksek olup, genelde yaş ilerledikçe evlilik artmaktadır. Öğretmenlik veya kadrolu akademisyenlik sağlanmadan evlilikten kaçılmaktadır. Serbest çalışan atölye sahibi gençlerin %85'lik kısmı bekardır. Genç bekar erkek ressamlar yaşlarının özelliği nedeniyle hayatlarındaki önemli değişimlerde risk alabilmektedir. - Eğitimin İçeriği ve Düzeyi: - Gençlerin % 72'i Eğitim Fakültesi, %26'lik kısmı Güzel Sanatlar Fakültesi ve sadece %2'lik kısmı İletişim- Tasarım fakültesi mezunudur. - Gençlerin %83'ü Lisans öğrencisi-mezunu, % 15'i yüksek lisans öğrencisi-mezunu, %1'i doktora öğrencisi-mezunu, % 1'i akademik kadrolarda Görevlidir. - Gençlerin %98'i Devlet Üniversitelerinde, sadece %2'si de Vakıf Üniversiteleri öğrencisi ve mezunudur. - Gençlerin % 42'lik kısmı süresinde, %31'lik kısmı birinci dönemde, %21'lik kısmı 2 dönem sonra ve %3'lik kısmı 3 dönem sonra ve %2'lik kısmı daha sonraki dönemde eğitimi tamamlamaktadır. - Lise Eğitimlerinin Kaynağı: Lisans eğitimi yapan gençlerin %72'lik kısmı Güzel Sanatlar Lisesi mezunudur. Köklü Fen eğitimi veren Anadolu Liseleri ve kolejlerden mezun genç bulunmadığı gibi, %15'lik kısmında klasik lise ve kalan %13'lük bölümde Endüstri meslek, Ticaret, Tarım vb. olmak üzere tüm liselerden gelen gençler oluşturmaktadır. Gençlerin % 30'luk kısmı orta ve %70'lik kısmı ise orta altı gelir düzeyi ailelerden gelmektedir. Örnekleme olarak seçilen öğrencilerden hareketle gençlerin ebeveynlerinin % 4'lük kısmının Eğitim Fakültesi ve % 0,6 'lık kısmının ise GSF mezunu olduğu ve sadece %0,4'lük kısmının bağımsız ve profesyonel olarak sanattan geçindiği anlaşılmıştır. Gençlerin okul öncesi ikametlerinin değerlendirildiğinde %12'lik kısmının 50.000 kişilik ilçeler ve %50'lık kısmının 100.000 kişilik şehirler olması dikkat çekmektedir. Buradan hareketle gençlerin orta ve orta altı gelir grubu, sanattan uzak ailelerden ve ağırlıklı taşradan gelmeleri onlar sanatın özünü kavramaları için ciddi sorun oluşturduğunu düşünmekteyim. Yıllardır Trabzon'da bir genç ressam varlığı bilinmekte iken son zamanda Şanlıurfa, Diyarbakır, Mardin gibi şehirlerden gelen ve adlarını duyuran gençlerin varlığı da dikkat çekicidir. - Eğitim Sistemi hakkındaki Düşünceleri: Gençlerin % 69'luk kısmı aldıkları eğitimin yeterli olmadığını ve akademik kadronun da bu konudan çok uzak olduğunu açıkça ifade ederken, Güzel Sanatlar Lisesi çıkışlı gençlerin % 76'lık kısmını da Lisans düzeyinde verilen eğitim ile lise eğitimi arasında çarpıcı fark olmadığını açıklamaktadır. Gençlerin %92'lik kısmı bu yetersizlikleri nedeniyle kendi karşılıklarının Batı'da olmadığını ve bunda da yetersiz eğitimin önemli etkisinin olduğu düşünmektedir. - Öğrencilerin Şehirlere/Okullara Göre Dağılımı: Anadolu'nun dört cephesinden sanat eğitimi veren yükseköğrenim kuruluşlarının %80'lık kısmına ulaştım ve buralardan GRBF aldım. Bir eğitim kurumlarından alınan GRBF en az 9 olduğu için ortalamayı yansıtmaktadır. Gençlerin tamamına yakını ilk etapta lisans eğitimini Mimar Sinan, Marmara, Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri Güzel Sanatlar Fakültelerinde yapmayı hedeflerken, sınavları geçememeleri ve sosyo-ekonomik şartların daha ağır basması nedeniyle Anadolu'daki eğitim merkezlerine yönelmektedir. Eğitim fakülteleri temel amaçları olan sanat eğitimcisi yetiştirilmek üzere açılmıştır. Güzel Sanatlar Fakülteleri ise başka bir amaçla eğitim vermektedir. İlk psikolojik kırılma gençte bu aşamada yaşanmaktadır. Bazı gençler ise başlangıçta kazanabileceği bir taşra eğitim fakültesini seçmekte ve zaman içinde hem öğretmenlik ile sanatı birlikte başarı içinde yürütebileceğini düşünmektedir. Hemen hemen her şehirde sanat eğitimi veren fakültelerinin olması nedeniyle doğduğu veya yaşadığı yerde yükseköğrenime başlayan genç ressam kültür düzeyini de geliştiremediği gibi ders/sınıf geçme mantığıyla hareket ettiği için eksik bile olsa kendine verilen eğitimi içselleştirilememektedir. Doğduğu yerde, memleketinde veya küçük bir şehirdeki taşra üniversitende mahalli yaşayan gençlerce sanatın yaratıcılık olduğu yeterince anlaşılmamaktadır. Anadolu'daki eğitim kadrosunun önemli kısmının yukarıda da açıkladığım Mimar Sinan, Marmara, Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri GSF veya Eğitim Fakülteleri'nden mezun kurucu kadrolarca oluşturulmasına rağmen hala istenilen düzeye gelememesi düşündürücüdür. Genç ressamların %69'luk kısmı okullardaki akademik kadroların yetersizliğini açıklaması ciddi bir sorunun varlığını ifade etmektedir. Anadolu'nun bazı şehirlerinde başarılı gelişmelerin olmasının temeli önder kavramıyla doğru orantılıdır. - Selçuk Üniversitesi/Konya'da başta GSF eski Dekanı Prof. Dr. Hüseyin Elmas başta olmak üzere tüm akademik kadronun ve Necmettin Erbakan Üniversitesi/Konya'da Doç. Dr. İsa Eliri'nin gençleri organize ederek onlara önderlik yaratması Konya'ya çok ciddi katkısı bulunmaktadır. - Alarm-Art topluluğunun önderi olan Hakan Esmer'in varlığı Eskişehir'den başlayarak giderek gelişen büyük bir genç topluluğu yaratmaktadır. Hakan Esmer ve Alarm Art topluluğunun organizasyon yeteneğinin akademik düzeyde incelenmesinin Türkiye'ye ve sanat piyasasına ciddi yarar sağlayacağı düşüncesindeyim. - Edirne, Kayseri ve Samsun dikkat çekici şehirlerdir. - Özellikle Ankara gibi çok sayıda şehirlerde yeterli genç ressam potansiyeli yaratılmamış olması son derece düşündürücü olup, bu konunun incelenmesinde yarar olduğu kanaatindeyim. - Trabzon'nun hala duraklamayı aşamamaktadır. Birkaç istisna dışında Akademi ile gençler arasında ilişkinin kopmuş olduğu gözlenmektedir. Bu şehrin gençlerinin sadece aşırı özgüvenleri, kendilerini sadece bölge ölçeğinde değerlendirmesi ve dışarıya açılamamalı da onlar için ciddi olumsuzluk yaratmaktadır. Bu şehirden çıkacak birkaç Ağabey Ressam gençlerin ufkunu değiştirerek onlara ciddi katkı sağlayabilir. - Gençlerin Portfolyo Hazırlama Bilgisi: Lisans mezunu olmuş 21-25 yaş grubu 43 genç ressamların bir kısmından tesadüfü seçimle ve çalışmaları olumlu bulunan bir kısmından da detaylı inceleme yapmak amacıyla portfolyolerinin bir ay içinde gönderilmesi talep edildi. Gençlerin %3'lik kısmı anında, %4'lük kısmı 15 gün içinde, %12'lik kısmı 1 ay içinde portfolyolarını email olarak iletti. %16'lik kısmı ise tekrar tekrar hatırlatma sonucu üç ay içinde iletti. Kalan % 65'lik kısmına konu tekrar hatırlatılınca bu gençlerin %50'sinin (Toplamın da %32,5'luk kısmı) beyanlarından portfolyolarının olmadığı ve hazırlamayı da bilmediği ortaya çıkmıştır. Sanat eğitimi veren okulların kendilerini sorgulaması gerekmektedir. - Gençlerin Sanat Faaliyetlerine İlgisi: ArtAnkara Fuarı son 3 yıldır Anadolu için son derece önemli etkinlik haline gelmektedir. Ulaşım kolaylıkları dikkate alındığında Ankara çevresindeki sanat eğitimi veren ve gün içinde gidip gelinebilecek şehirlerdeki okullarda eğitim gören gençlerin yüzde kaçı fuarı ziyaret etmiştir? Fuar biletli öğrenci ziyaretçi sayısı ile bu illerdeki öğrenci sayısı da bellidir. Sorun öğrencilerin ilgisizliğidir. Bir genç sanat öğrencisi için önemli fırsat olduğunun bile farkına varamayanların sayısı çoktur. Yabancı dil konusundaki düzeylerini öğrenmek amacıyla tesadüfü olarak iletişime geçtiğim gençlerin %90'ı yabancı dil bilmediğini açıkça beyan etmiştir. Yabancı dil bildiğini beyan eden %10 oranındaki gençlere bu konudaki yetkinliği incelendiğinde gençlerin sadece % 9'lik kısmının yabancı dil bildiği ve toplamda da sonucuna gençlerin sadece % 0,9'unun yabancı dil bildiği sonucuna ulaşılmaktadır. Bu gençlerin önemli kısmının da vakıf üniversitelerinden Lisans mezunu veya öğrencisi ve doktora mezunu veya öğrencisi olduğu göz önüne alındığında Lisans düzeyinde yabancı dil sorunu olduğu sonucuna ulaşılmaktadır. - Türkçe'ye Hakimiyetleri: GRBF aracılığıyla gençlere yöneltilen Sanata Bakışı ve Resminin anlatılması hakkındaki sorulara verilen serbest metin tarzı kısa cevapları üzerinden Türkçe ve yazım kuralları bilgi düzeyi incelenmiştir. Gençlerin sadece %24'lük kısmının yazım kurallarına hakim olduğu anlaşılmaktadır. Genç ressamlarla çeşitli dergiler için yapılan söyleşi için sorulara alınan uzun cevaplardan ulaşılan sonuç ise daha da acıdır. Genç ressamlardan söyleşi sorularına alınan cevaplar veren gençlerin sadece % 7'lik kısmının metini Türkçe yazılım kural ve anlam bütünlüğü ile gönderilmiştir. %32'lik kısmının hem cümlelerinde hem de yazının bütünlüğünde anlam tutarsızlığı gözlenip düzeltilmiştir. Gençlerin %72'lik kısmının metinlerinde en az 250 yazım hatası bulunmuştur. Toplam metinin 900-1.200 sözcükten oluştuğu düşünülürse gençlerin yazı kurallarını bilmediği anlaşılmaktadır. Gençler Yüksek Lisans ve Doktora eğitiminde ilerlerken hem yabancı dil, hem Türkçe ve yazı kurallarındaki yetkinliğinde büyük artış gözlenmektedir. - Kültürel Birikim: Gençlerin okumadığı yeterli Türkçe ve dil bilgisine sahip olmamasından kolaylıkla anlaşılmakla birlikte, yakın temas kurulan gençlere dolaylı olarak ilgilendiği edebiyat dalı ve okuduğu kitaplar sorulduğunda sadece %5'lik kısmından tutarlı cevap alınmaktadır. Büyük kısmı kitap okumayı resim eğitimi ve sanat tarihi ile sınırlı olarak değerlendirmektedir. Felsefe ile ilgili sadece 9 gence rastlayabildim. Gençler okumadığı için kültür düzeyi çok düşüktür. Gençlerin Kültürel birikim eksikliğinin çevrelerinde örnek-rol model insanların bulunmaması ve geldikleri aile yapılarının önemli etken olduğunu düşünmekteyim. - Kopyacılık-Esinlenme-Aşırma: - %30'luk kısmında etkin esinlenme belirtileri açıkça görülmektedir. - 178 gencin çalışmalarında açık açık kopya özellikleri anlaşılmaktadır. 37 gencin kopya niteliğinde çalışması ile sergi düzenlendiği, bu kopya çalışmaların da galericilerce yeterli inceleme yapılmadığı için sergilendiği, özgün eser olarak sanatsevere sunulduğu ve bir kısmının da satıldığı anlaşılmaktadır. Galerilerin bu gençleri incelemeden sergi planına almaları ve sergilenen çalışmaları da incelememesi sonucunda denetlenemeyen genç ressam büyük bir öz güven patlaması yaşamaktadır. Bazı galerilerin bu konuda görevlerini yerine getirmediğini düşünüyorum. Gençlerle oluşturduğum Yeni Nesil genç ressamlar topluluğunun katıldığı sergi, fuar, festival vb. etkinlikleri için genç ressamlardan gelen çalışmalar sergilenmeden önce titizlikle incelenmeye çalışılmıştır. Bu incelemede 1 gence ait 2 çalışmanın kopya olması ve 1 gence ait 5 çalışmanın da baştan savma ve resim niteliği taşımaması anlaşılınca sergilenme dışında bırakılmıştır. Bir gence kendisi için sergi imkanı verilmesine rağmen, bu sergiye kopya veya niteliksiz eser sunması ve bunların fark edilmeyeceğini sanmasını anlamak mümkün değildir. Bunun aşırı güveni de aşan dürüstlük dışı ve etik olmayan ahlak dışı bir davranış olduğunun gençlerce fark edememesi de ayrı bir sorundur. Gençlerin en büyük hedefi İstanbul'da etkin galerilerde kişisel sergi açmak, Tüyap ve Istanbul Contempary'e katılmaktır. Gençlerin önemli kısmı Anadolu'da yaşadıkları için ilk hedefleri coğrafi yakınlık nedeniyle Ankara veya İzmir'de sergi açmaktır. Yaşları sergi sayısıyla doğru orantılıdır. 35 yaşını aşmış gençlerin tamamı İstanbul ve Ankara'da kişisel sergi açmıştır. Sergi açılan galerilerin sanat piyasasındaki etkinliği ve lokalizasyonu açısından incelenirse durumun pek de iç açıcı olmadığı görülmektedir. Sanat galerilerini kendi içinde piyasadaki etkinlikleri, kalıcılığı ve tutarlı çalışma sistemi açısından A, B, C, gibi sınıflandırırsak A sınıfı önemli galerilerde kişisel sergi açabilen genç ressamların oranı sadece %3 olup, bu gençlerin yaşı da 35-38 arasıdır. Bu sonucun gayet doğal olduğunu da düşünmekteyim. Ankara'da karma sergilere katılmanın avantajı gençlere ağırlık veren bazı galerilerde çok sık açılan genç ressam karma sergileri olup, gençler bu yolla tanıtım sağlamakta ve tecrübelerini artırmaktadır. Gençlerin fuara katılma oranı da yaşa bağlı olup, 21-30 yaş arası %1, 31-35 yaş arası %4 ve 36-38 yaş arası % 7'dir. Bu katılımların önemli kısmı da genç ressamlara ağırlık veren az sayıda galeriler ile genç ressam toplulukların organizasyonu ile gerçekleşmesi gençlere sergi desteğinin sınırlı ve çok az olduğunun göstergesidir. Yurt dışında kişisel sergi açan genç ressam sayısı 7 olup, bunun da tamamı Türkiye Cumhuriyeti sponsorluğuyla elçiliklerde açılan sergilerdir. Yurt dışında A sınıfı galerilerden gelen davetle sergi açmış genç ressam bulunmamaktadır. - Gelir Kaynakları: Eğitim fakültesi mezunu gençlerin hedefi; atanmasının gerçekleşmesi ve uygun bir ilde öğretmen olarak göreve başlamaktır. Bu bekleme süresinde işsiz gençlerin yüksek lisans yapmaları onlara işsizliklerini unuttururken, orta halli ve altı gelir grubundan olan ailelerine yük olmaları devam etmektedir. Özel okullarda sadece bir yıllık iş bulabilen gençlerin gelirleri de asgari ücretten biraz fazladır. Bu gençler dışında kalanlar çok düşük paralar karşılığında çeşitli kurslarda iş garantisi ve sosyal güvenlikleri olmadan sanat eğitimciliği yapmaktadır. GSF mezunları bu konuda pek de şanslı değildir. Başlangıçtaki hırsları azalan birçok genç geçim için sanat dışında işlere girip sanattan uzaklaşmaktadır. Gençlerin çalışmalarının da satışının yavaş olması nedeniyle sanattan da geçinmelerinde sıkıntı vardır. Gençler iş bulamadıkları için zamanı yüksek lisansla durdurmayı denemektedir. Erkekler için yüksek lisans aynı zaman da askerlikten kaçış demektir. Orta ve orta altı gelir ailelerden gelen genç ressamlar sanat dışı geçici işler yaparak ayakta kalmaya çalışırken sanattan da uzak kalmaktadır. Gençler bir şekilde fakültelerde akademisyen olarak yer alarak ekonomik sıkıntıdan uzaklaşmak istemektedir. Sanatta kendini yetiştirme zamanında olan bu grup gençler başta yabancı dil olmak üzere sınav geçme için gerekli olan bilgileri ezberlemeye zaman ayırmaktadır. Akademisyenler de zaman içinde sanat çalışmalarından uzaklaştığı için yok olup gitmektedir. - Eğitim Sonrası Sosyal Güvenlik Sorunu: Genç ressamların en büyük sorunlardan birisi de sosyal güvenlik sorunudur. Bu sorun eğitim fakültesi mezunu öğretmenlik yapanlar ile akademik kadrolarda bulunmaz iken, bu imkanı yakalamayanlar büyük grup ile kendi iradesiyle serbest çalışması seçen küçük bir grupta geçtiğimiz yıl aylık 213.- TL ve bugün için ise 53.- TL olan Genel Sağlık Sigortası Primi'ni ödemekte sıkıntı yaşanmaktadır. Kişisel konu olduğu için gençleri yaralamamak için bu konu hakkında inceleme yapılmaktan kaçınılmıştır. Bireysel serzenişlerde bu konuyu kendiliğinden açıklayan genç ressam sayısı 27'dir. 27 rakamı ile kıyas yapılarak buradan bir sonuca ulaşması mümkün olmamakla birlikte genele çektiğimizde oranın yüksek olduğunu düşünüyorum. - Bağımsız Atölye Sahibi Olmaları: Gençlerin bağımsız atölye sahibi olmaları; devam eden eğitimleri, medeni halleri, yaşları, düzenli işleri olmaları ve satış kabiliyetleri ile doğru orantılıdır. Gençlerin büyük çoğunluğunun atölye dediği yer yaşam alanının bir odasıdır. Örnekleme yoluyla her yaş grubundan alınan geri bildirimler sonucunda bağımsız ve sadece resim çalışılan atölye sahibi oranının % 4 olduğu ve bu oranında 30 yaş sonrasında bulunduğu gözlenmektedir. Toplumsal olay ve olguları inceleyerek toplum hakkında bilimsel bilgilere ulaşan, farklı toplumlarda görülen toplumsal olayların benzer yanlarını, ortak özelliklerini ve ilkelerini araştıran ve bu bilgilerden yola çıkarak toplumlar hakkında genellemelere yapan bilim dalı olan sosyolojinin sanatın topluma yansıması ve sonuçlarından uzak kalması mümkün değildir. Toplumun genç ressam bir kesimindeki sosyolojik olayı esas alan çalışmam başka bir gözle değerlendirmeye muhtaç olup, ortaya çıkacak sonuçlar genç ressamlar için daha da yararlı olacaktır. Kısa bir süre sonra genç ressamlara daha detaylı bir anket formu ileterek yeni bir değerlendirme yapmayı ve sonuçlarının tekrar teyidini planlamaktayım. Genç ressamlar hakkında diğer kişilerce yapılacak araştırmalara da destek olmaya hazırım. Maddeler halinde açıkladığım değerlendirme yorumlarım aşağıdadır. - Gençlerin Anadolu'nun orta ve orta altı gelir grubundan ve sanattan uzak ailelerden gelmesinin sanata bakışında yetersizlik ve ciddi olumsuzluk yarattığı düşüncesindeyim. Anadolu'da genç ressamlar orta ve orta altı gelir grubu, sanattan uzak ve taşra kökenli genç ressamlardan oluşmaktadır. Cümlesi olması gerekenin olmadığını değil, bu genç topluluğun başka bir yapısından olsaydı sonucun daha başka olacağını ortaya koymak içindir. Bu ailelerden gelen gençlere bakınca Anadolu'da sanat yapılmaya çalışan gençlerin sorunların temeline ulaşmak mümkündür. - Son dönemde taşradaki akademik kadroların da önemli kısmının kendi okulundan ve bu toplumsal yapıdan gelmesi başka bir kısır döngü yaratmaktadır. - Gençlerin taşrada aldıkları sanat eğitiminin yetersizliği ve karşılıklarının Batı'da olmadığı açıkça söyleyebilmeleri son derece düşündürücüdür. Buradan hareketle; bu gençlerin eksikliklerini kapatmak için çaba sarf etmesi gerekirken, çok azı eksikliklerini gidermeye çalışmaktadır. Bu konuda çaba sarf eden gençler de zaman içinde öne çıkıp dikkat çekmektedir. Mezun olduğu okuldan portfolyo hazırlamayı öğrenmeden ayrılan gencin sorumluluğu okulda olduğu gibi kendisindedir. - Sanatın, yaratıcılığın ve yeniliğin ne olduğu ve bu yolda nasıl ilerleneceği yeterince öğretilmeyen gençler bir oraya, bir buraya savrulmaktadır. Başta Türkçe olmak üzere yabancı dil ve eksikliğinin onlar için sorun olduğunu anlayanların sayısı çok azdır. - Gençlerin önemli kısmı Dünya'yı bilmediği gibi anlamaya da çalışmamaktadır. - Gençlerin önemli kısmı sanatçı olmanın bir yaşam tarzı olduğunu anlayamadığı gibi, sanatçılığı iyi resim yapmakla sınırlı sanmaktadır. - Gençler genç olmanın avantajı ve gereklerinin farkında bile olmadan şöhreti yakalamak için yan yollara sapmak dahil kopyacılığın kenarında gezinmekten kaçınamamaktadır. Kopya konusunda bu kadar eleştiri yapılmasına, kopyacılarla sistematik mücadele eden toplulukların varlığına ve internet nedeniyle yakalanma ihtimalinin yüksekliğine rağmen gençlerin kopyaya sapmasına anlam verememekteyim. Yaratıcılığa yönelmesi gereken gençliğin kopyacılığa ve kolay yola sapmasında bazı galerilerin önemli etkisi bulunmaktadır. - Gençler Anadolu'da önce fark edilmek, sonra kendi varlıklarını ortaya koymak ve hızla sergi yapmak ve çok sayıda çalışma satmak istemektedir. Satış korkusu ile resim yapma ve bazı galeri ve ressamların resimlerine müdahalesinin en büyük düşmanları olduğunu anlayan çok az genç olup, bu kavrayıp direnenler zaman içinde başarılı olmaktadır. - Anadolu'daki gençlerin gereken donanımında eksik olduğu için sanatta genç olmayı becerememekte ve genç ressamlara olan yoğun ilgi nedeniyle bu eksikliklerinin de farkına varamamaktadır. Bu aşırı ilgiden pay almak ve gelir sağlamak amacıyla donanım ve yöntem eksikliklerinin farkına varamayan gençler önce masum olarak esinlenmeyle başlayan, daha sonra biraz oradan-biraz buradan alarak kopyacılığa uzanan yola koyularak ticari resim tuzağına düşmektedir. - Sanat eğitiminde sanatın yanında sanatta genç olmanın ve genç kalabilmenin de sistematik olarak öğretilememesi nedeniyle gençlerin büyük kısmı yaratıcılığın anlamını bilememekte ve gençler yaratıcı değil kopya resim sınırında gezinmektedir. Kötüleri eleyemezsek iyilerin hakkını nasıl teslim edeceğiz? Ciddi fedakarlık gerektiren ve zor şartlarda yaşayan çok az sayıdaki gerçek anlamda genç ressam da yok olup giderse sistem çökecektir. Sanatımız adına en kısa sürede ciddi adımlar atılmazsa genç ressamlar diye bir olgunun yakın gelecekte sadece belirli bir kesimin tekelinde olacağını acı bir şekilde izleyeceğiz. Gençler yeterli sanat eğitiminden uzaksa, eğitimleriyle sorunluysa, Okuma ve yazmaya ilgisizse, hemen sergi yapıp para kazanmak ana amaç olmuşsa, içinde bulundukları şartlar nedeniyle sanatçı geri plana atılarak karın doyurmak ilk amaç olmuşsa bunun tek suçu gençlerde değildir. Bu bir bozuk sistem sorunudur. - Genç ressamların bir kısmı bu saydığım olumsuzlukların kendilerinde bulunmadığını, başarılı olduklarını ve bu çalışmanın da gerçeği yansıtmadığını, - Bir kısmı da benim eğitimcilikle ilgili eğitim almadan sanat gibi özel bir konu ve sanat eğitimi konusunda bilgi ortaya koyamayacağımı, Eğitim Fakültelerinin öğretmen yetiştirmek üzerine yapılandığı düşünülürse hem bu eğitim ve eğitim kadrosu, hem de bu yapıdan gelme gençlerle arzu edilene ulaşmanın zor olacağını düşünüyorum. Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu yaratıcı sanatı ortaya koyanlar bu Eğitim Fakülteleri modelinden çıkmaz. İyi niyet tek başına yeterli değildir. Anadolu'daki Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin mevcut yapıları da yaratıcı sanatçı eğitmek için yeterli olmayıp, birkaç önemli metropoldeki güzel sanatlar fakülteleri hariç bu fakültelerin bir kısmı kapatılmalı ve bir kısmı da eğitim fakültelerine dönüştürülmelidir. Sanatçı eğitimi için sayının değil kalitenin önemli olduğu merkezlere önem verilmelidir. Bu ülkenin şu an için öncelikle ressama veya resim öğretmenine değil, her alanda acil yaratıcı sanatı ortaya çıkaracak ve yaratıcı sanatçıları eğitebilecek düzeyde eğitimcilere ihtiyacı vardır. Pek hoşlanılmayacağını bilsem de söylemeden geçemeyeceğim. Sanat özellikle yaratıcı sanat bir elit işidir.. Bu elit zihin sorunu toplumumuzun en büyük sıkıntısı olup, seçici ve yetkin olma eğitim ve toplum ilişkilerine doğrudan bağlı ilken bizim ülkede ters bir yoldadır. Genel etik ve ahlak sorunumuz çok büyük olduğu için bir sanatçıda olması şart olan ahlakın eksikliği sanat kesiminde çok rahat görülebilmektedir. Literatür takip etme sıkıntısı nedeniyle Dünya'dan kopuk, belirli kaynak ve kalıplara sıkışmış ve sadece resim yapma tekniği üzerine verilen bir eğitimle de yaratıcı sanat oluşamaz. Bir çemberde sıkışan bu sistem kırılmadan ve yeniden inşa olmadan genç ressamların sayısını artırarak bir yere ulaşmak çok zordur. Anadolu'daki sanat eğitim kurumundan mezun olanların durumu sosyolojik bir olay olup, sadece sanat cephesinden bakmamak gerekir. Genç ressamların sorunu sadece onların sorunu olmayıp, konunun ortak ve büyük bir akılla geniş bir pencereden incelenmesi gerekir. Konuyla ilgili tüm paydaşların bir masa etrafında toplanıp bıkmadan usanmadan çözüm üretmesi ve uygulaması gereklidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/21/anamed-nazli-gurlekin-bir-performansina-ev-sahipligi-yapiyor-23-eylul-cumartesi/", "text": "Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi ve Performistanbul iş birliğiyle, Nazlı Gürlek imzalı BİR isimli performans projesi, 23 Eylül Cumartesi günü 17.00-20.00 saatleri arasında ANAMED'de gerçekleşecek. Performans, Çatalhöyük Araştırma Projesi'nin 25. yılını kutlamak amacıyla düzenlenen, 9 bin yıllık tarihe sahip yerleşmede sürdürülen arkeolojik çalışmaların bilinmeyen yanlarını sunan Bir Kazı Hikayesi: Çatalhöyük Sergi isimli sergi kapsamında gerçekleştirilecek. ANAMED'de düzenlenecek performans, Çatalhöyük'teki Bina 80'de ortaya çıkarılmış, MÖ 6500 yılı civarında, ritüel amaçlı yapıldığı düşünülen bir duvar resmini canlandırıyor. Ekteki bültende performans hakkında detayları bulabilirsiniz. Sorunuz veya röportaj talebiniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/21/batinin-izdusumleri-istanbul-timur-kerim-incedayi-irem-incedayi-ekavart-gallery-12-eylul-13-ekim-2017/", "text": "Salı, Saat: 18:00EKAV/ Eğitim, Kültür ve Araştırma Vakfı, 15. İstanbul Bienali ile eş zamanlı olarak, Metropolismo akımının Türk öncüsü, dünyaca ünlü ressamlarımızdan Timur Kerim İncedayı ve kızıİrem İncedayı'nın Batının İzdüşümleri: İstanbul başlıklı ortak sergisine 12 Eylül 13 Ekim tarihleri arasında Ekavart Gallery' de ev sahipliği yapıyor. Aynı atölyeden ve aileden, farklı kuşaktan ve disiplinden gelen iki sanatçının, kendilerine özgü dil ve tekniklerle oluşturdukları son dönem yapıtlarıyla gerçekleştirdikleri Batının İzdüşümleri: İstanbulsergisi Doğu ile Batı arasında, büyük bir geçmişin çok daha büyük bir gelecekle karşı karşıya geldiği bir köprü olan şehrin görkemine saygı duruşudur. Doğu ile Batı'yı efsanevi ideal bir güzellikle harmanlayan bu sergiyle,50 yılı aşkın süredir İtalya'da yaşayan Timur Kerim İncedayı, Osmanlı İmparatorluğu'nun içine işleyen sanat ve kültürle Bizans'ı, Konstantinopolis'i, İstanbul'u Boğaz'ın buğulu ihtişamında anlatıyor. İrem İncedayı'nın büyük tuvallerinde ise majolikalar, Padişahların cami ve saraylarının izdüşümlerini günümüz İstanbul'unu yansıtan ışık oyunları ve kontrastlarla gözler önüne seriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/21/koman-heykeli-bagis-kampanyasiyla-kentte-yeniden-kazandirilacak/", "text": "Seğmenler Parkı'nda ansızın kaybolan İlhan Koman Heykeli'nin kente yeniden kazandırılması için sanatçıların desteğiyle kampanya başlatıldı. Kaybolan değerlerimizi yeniden inşa etme sürecinin ilk adımı olan kampanya İlhan Koman heykelinin sökülüp çalınmasından sonra Başkent Dayanışması bünyesinde gerçekleşen kamuoyu yaratma sürecinin hemen ardından hayata geçirildi. Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifi, İlhan Koman Vakfı ve TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi 2016 Mayıs ayında yıllardır durduğu Ankara Seğmenler Parkı'ndaki kaidesinden sökülerek çalınan bu heykelin yeniden dökümünün yapılarak kente kazandırılması için kolları sıvadı. Heykelin bulunmasına ilişkin Mimarlar Odası Ankara Şubesi ve Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifinin arama çalışmaları ve hukuki süreç devam ederken bir yandan da heykelin İtalya'da üretilen modelinin duruyor olması ihtimali üzerinden gidildi. Galeri Nev ve Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifinin çabalarıyla heykelin orijinal alçı kalıbına ulaşılır ve bu modelden tekrar bronz heykelin üretilmesine karar verildi. Bu karar ile birlikte heykelin yeniden üretimi ve Seğmenler Parkı'nda bulunan kaidesine tekrar yerleştirilmesi için bir bağış kampanyası başlatıldı. Bağışlar, Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin İlhan Koman heykeli için bağış ibaresi ile TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi İş Bankası Meşrutiyet Şubesi IBAN: TR 59 000 64 000001 4213 0602054 hesabına gönderilecek. Bağış için gerekli miktarı olan 30.000 TL'ye ulaştığında hesap kapanacak. Toplanan bağışlar kamuya ve katılımcılara açıklanarak heykelin giderleri için harcanacak. Kampanya süresi 2 aydır. 1 Ağustos 2017 tarihinde başlayan bağış kampanyası 1 Ekim 2017 tarihinde sonlanacak ve heykelin üretiminden sonra 2017 yılının son günü Ankaralılar'a yeni yıl armağanı olarak Seğmenler Parkı'na yerleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/21/oyun-bitti-bir-gezi-tanikligi-tulin-onat-piramid-sanat-12-eylul-29-ekim-2017/", "text": "Gezi Direnişi başladığı ilk günden itibaren milyonlarca insanın hayatı sonsuza dek değiştirdi. Taksim Gezi Parkı'nda başlayarak tüm ülkeye yayılan ve izleri günümüzde hala devam eden direniş, yakın Türkiye tarihinin en önemli olaylarından biri olmasının yanı sıra, dünya tarihinde de eşine az rastlanır bir kitlesel protesto olma özelliğini taşıyor. Protestolar sırasında Gezi'de ve meydanda bizzat bulunmuş isimlerden biri olan Tülin Onat, 2013 yılından itibaren yaşadıklarını ve o dönemdeki tanıklığını OYUN BİTTİ! Bir Gezi Tanıklığı sergisi ile izleyiciyle buluşturuyor. Küratörlüğünü Sinan Eren Erk'in üstlendiği sergi, Tülin Onat'ın gözünden öncesi ve sonrasıyla, sürece dair yeni bir okumaya imkan veriyor. Onat'ın, hem içerik, hem de teknik olarak seneler üzerinden oluşturduğu resimlerinden çok farklı ve yeni bir çıkışını göreceğiniz sergi, 29 Ekim tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/23/1932-1965-kusagindan-secki-mine-sanat-galerisi-16-agustos-5-eylul-2017-palmarina-bodrum/", "text": "Bu yıl 32. yılını dolduran Mine Sanat Galerisi, 2014 yılında 1940-1975 Kuşağından Seçki isimli sergiyle başlattığı kuşak sergilerinin ikincisini 1932-1965 Kuşağından Seçki başlığı altında 16 Ağustos 5 Eylül 2017 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Palmarina Bodrum mekanında izleyici ile buluşturuyor. Galeri, Türk Çağdaş Sanatı'nda yer etmiş önemli sanatçılardan oluşturduğu bir seçkiyi ile sezona devam ediyor. 1932 ve 1965 yılları arasında doğan sanatçılardan oluşan bu seçki, Türk Çağdaş Sanatı'na geniş bir perspektiften bakış sunuyor. Resim, fotoğraf, karışık teknik, kolaj, enstalasyon, litografi, müdehaleli baskı örneklerinin yer aldığı sergide, ayrıca Koray Ariş kösele, Meriç Hızal mermer ve Bülent Çınar da demir heykelleriyle yer alacak. 1932-1965 Kuşağından Seçki sergisi 16 Ağustos 5 Eylül 2017 tarihleri arasında Mine Sanat Galerisi Yalıkavak Palmarina Bodrum mekanında izlenebilir. Açılış kokteyli 16 Ağustos 2017, Cumartesi Günü, Saat: 19:00'da, Mine Sanat Galerisi Palmarina Bodrum mekanında yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/23/british-council-misafir-kurator-programi-18-icin-basvurular-basladi/", "text": "British Council Misafir Küratör Programı '18 için Başvurular Başladı. British Council, Türkiye'den küratörlerlere, Birleşik Krallık'ta misafir küratör programına katılıp binlerce parçalık koleksiyonunda yer alan eserleri kullanarak online sergi yaratma imkanı sunuyor. İkincisi düzenlenen Misafir Küratör Programı'na son başvuru tarihi 13 Eylül 2017. Kasım ayı başında Birleşik Krallık'ta düzenlenecek programda katılımcılardan British Council Koleksiyonu'nda yer alan eserleri kullanarak Eşitlik, Çeşitlilik ve Kapsayıcılık gibi değerlerin temasını oluşturacağı bir sergi oluşturması bekleniyor. Başvuruların ücretsiz olduğu programa katılacak adaylarda görsel sanatlar alanında en az üç yıl deneyime sahip orta kademe müze veya galeri profesyoneli olma, İngilizceyi iyi derecede konuşup yazabilme, topluluk önünde konuşma yapabilme, takım ve çeşitli grup çalışmalarına yatkın ve yeni tecrübelere açık olma gibi birtakım şartları aranmaktadır. British Council Koleksiyonu hakkında http://visualarts. britishcouncil. org/collection adresinden bilgi alabilir, British Council'ın Eşitlik, Çeşitlilik ve Kapsayıcılık yaklaşımını ise bu web sitesinden öğrenebilirsiniz:https://www. britishcouncil. org/organisation/how-we-work/equality-diversity-inclusion. Her türlü sorunuz için arts. info@britishcouncil. org. tr adresinden bizimle iletişime geçebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/23/cite-des-arts-sanatcilari-aylaklar-sergisinde-bulusuyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından 2009'da Paris'in en köklü sanat kurumlarından Cite Internationale des Arts'da 20 yıllığına kiralanan Türkiye Atölyesi'ndeki misafir sanatçı programına katılmış beş farklı sanatçı Aylaklar sergisinde bir araya geliyor. 13 Eylül'de Fransız Kültür Merkezi'nde açılacak ve 3 Kasım'a kadar devam edecek serginin küratörlüğünü İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer üstleniyor. Koordinasyonunu İKSV'nin üstlendiği Paris Cite des Arts'daki Türkiye Atölyesi'nde farklı zamanlarda çalışan beş kadın sanatçının işlerinden oluşan Aylaklar sergisinde Aslı Çavuşoğlu, İnci Furni, Güneş Terkol, Yasemin Özcan ile İz Öztat & Zişan'ın aylaklıktan yola çıkarak yarattığı işleri yer alacak. Sergiye katılan sanatçıların, içinde yaşadıkları stüdyonun yanı sıra kentle kurdukları etkileşimlerden yola çıkarak oluşturdukları sergide yürümek eylemi belirleyici bir rol oynuyor. Yürümeyi, felsefi, coğrafi, manevi, toplumsal, siyasi ve edebi anlamda sorgulayan sanatçılar, şehrin farklı köşelerini, sokaklarını arşınlamayı sıradışı bir deneyime dönüştürerek, aylakların karşılarına çıkan beklenmedik durumlara tanıklık etmelerini sağlıyor ve yürüyüş güzergahını bir belleğe dönüştürüyor. Yürüme üzerine farklı kuşaklardan ve coğrafyalardan oluşan zengin bir literatürden hareketle gelişen Aylaklar sergisinin asıl odak noktası 19. yüzyılda Paris'te Fransız edebi kültürünün önemli bir figürü olarak ortaya çıkan ve daha sonraki yıllarda da zamanüstü ve evrensel bir karaktere bürünen aylak figürü. Aylaklar sergisi için İnci Furni mekana özgü bir yerleştirmeyle binanın avlusunda kuşlar için bir ev yaratacak. Uzun zamandır kuş evleriyle çalışan Furni, bu işinde Fransız Kültür Merkezi binasının bir biriminin aynısını küçülterek yapının mimarisini tekrar eden ve onunla bütünlük sağlayan bir kuş evi yapacak. İnci Furni'nin kuş evi desenleri de sergide yer alacak. Güneş Terkol ise Fransız Kültür Merkezi'nin İstiklal Caddesi'ne bakan dış cephesinde yeni ürettiği Güzel Günler başlıklı işini sergileyecek. Farklı sebeplerle İstanbul'a göç etmiş kadınların deneyimleri, travmaları, hayalleri üzerine birlikte konuşarak bir atölye çalışması düzenleyen Terkol, katılımcıların kağıt, kalem, kumaş gibi malzemeler kullanarak göçmen olma ve şehirde kadın olarak hareket etme halleri, yaşam ve nefes alma alanlarıyla ilgili hislerini ve hayallerini kolektif bir sanat çalışmasına taşıyacak. Çeşitli malzemelerle ve farklı alanlarda çalışma pratiği olan Aslı Çavuşoğlu da Muthoscapes ve Teslim6 adını taşıyan, farklı dönemlerden iki işi ile sergiye katılacak. Çavuşoğlu, Muthoscapes ile bir kez daha efsanelerin peşinden giderek farklı tarih ve hikaye yazımlarına işaret ederken, Teslim6'da ise aylaklığın edebiyatla kurduğu derin ilişkiye gönderme yapıyor. Sergide Limonata Gibi Hava başlıklı bir sanatçı kitabı ile yer alacak Yasemin Özcan, usta dili ve güçlü mizah duygusuyla şekillendirdiği anekdotlarla ziyaretçileri kamusal alanda kadın/erkek, bakan/bakılan, görünür/görünmez olma ilişkileri üzerine tekrarlayan bağlantılar kurmaya teşvik edecek. İz Öztat ise sergiye Tö adlı yerleştirmesi için tarihi bir figür ve alter egosu olarak gördüğü Zişan'la işbirliği yaparak katılıyor 1930'lar Paris'inde yaşanan bir avangard deney olan Acephale ile Zişan'ın kesişmesinden yola çıkan bu yerleştirme, farklı medyumlarla bu sergi için yeni üretilen işlerden oluşuyor. Aylaklar sergisinin açılış gecesinde, saat 19:30'da, Yasemin Özcan 'Flanöz'ün Kalbi' isimli bir sunum performans gerçekleştirecek. Oğuz Erdin, Güçlü Öztekin ve Güneş Terkol'un yeni grubu GuGuOu da açılış programına aynı gece saat 20.15'de sergileyecekleri, şehirde yürüme, kaybolma ve aylaklık üzerine geliştirdikleri performansla katılacak. Serginin Özge Güven tasarımıyla hazırlanan kitabında Bige Örer'in sergiyle ilgili yazdığı giriş metni ve Fatih Özgüven'in Türkçede yazan kadın edebiyatçıların aylaklık deneyimleri hakkında yazdığı metne ek olarak Özge Ejder'in sanatçılar ve küratör Bige Örer ile birlikte gerçekleştirdiği bir söyleşi metni de yer alıyor. İKSV tarafından 2009'da Paris'in en köklü sanat kurumlarından Cite Internationale des Arts'da 20 yıllığına kiralanan Türkiye Atölyesi, farklı disiplinlerde çalışan sanatçılara 3'er aylık dönemlerde Paris'te yaşama ve çalışma imkanı sunuyor. 2009 yılından bu yana Türkiye'den 31 sanatçıyı misafir eden Cite des Arts, aynı anda ev sahipliği yaptığı 350 sanatçıya, tahsis ettiği kişisel atölyelerde iki aydan bir yıla kadar süreyle konaklama imkanı sağlıyor. Bünyesindeki sergi salonları, prova odaları, konser ve gösteri alanlarının yanı sıra, çeşitli atölyelerle sanatçılara kendilerini geliştirme ve aktif üretim fırsatı sunuyor. Çeşitli coğrafya ve disiplinlerden sanatçıları ağırlayan kurumda Almanya'nın 20, İsviçre'nin 17, Çin'in 16, Japonya'nın 14, İran'ın 4 atölyesi bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/23/xenoglossophobia-hasan-baskirkan-galeri-selvin-2-15-30-eylul-2017/", "text": "- Xenoglossophobia, yabancı dil korkusu demektir. Yabancı dil, ister sanatçı olunsun, ister iş adamı, öğrenci, mühendis, doktor ya da akademisyen, hayatın her köşesinde mevcuttur... İcra edilen meslek ne olursa olsun, hayatlarımız için yabancı dil, bir başka değerlidir. Lakin bu değer bazen üzerimizde olumsuz korkular yaratabilmektedir. Elbette ki bunun pek çok sebebi olması muhtemeldir. Bu sebeplerden biri olan dayatma bu korkuya zemin hazırlamaktadır. Bu fobiye sahip insanlar, bilinçli ya da bilinçsiz olarak yabancı dil konusunun geçtiği ortamlardan olabildiğince uzak durmaya çalışırlar. Üniversitede akademisyen olmak için de gereklidir en az bir yabancı dil bilmek, hatta bu bir zorunluluktur. Pek çok akademisyen dil barajına takılır, akademik unvan alamaz. Sanat alanları da maruz kalır bu dayatmaya... Sanatçı tarafından oluşturulmuş kufi yazı biçiminde, olumlu ve olumsuz anlamlara sahip İngilizce kelimelerden oluşan ve seramik malzemenin kullanıldığı sergi, bu duruma uzun yıllar maruz kalmış ve bunu bir fobiye dönüştürmüş olan birinin bir çığlığı olarak Xenoglossophobia isminde vücut buluyor ve somut nesnelerle fobinin üstesinden gelinmeye çalışılıyor. Hasan Başkırkan'ın Xenoglossophobia adlı sergisi 15-30 Eylül tarihleri arasında Galeri Selvin 2 İstanbul'da izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/23/yakin-uzak-akademililer-sanat-merkezi-19-eylul-14-ekim-2017/", "text": "Akademililer Sanat Merkezi, yeni sanat sezonunu 15 sanatçının eserlerinden oluşan Yakın Uzak isimli karma sergisi ile 19 Eylül tarihinde açıyor. İnsan ilişkilerini bireysel ve toplumsal olarak değerlendiren sergide, farklı üslupların sanatsal bakışları altında mesafe kavramının nesnelliği sorgulanıyor. İki kişi ya da iki toplum arasında, oldukça yakın görünen ve bu doğrultuda bir tepki beklentisi bulunan bir durumun, olabilecek en uzak mesafeye dönüşmesi, değişkenliğe uğramış bir algılamanın kaçınılmaz bir sonucudur. Yanyana duran iki zihin, birbirine ulaşılamaz bir uzaklıkta konumlanabildiği gibi; katedilemez bir mesafede bulunan halklar arasında da yüksek bir empati ve anlayış bulunabilir. Yakınlık ile uzaklık kavramları, tamamen bilincimizde oluşturduğumuz bağlantıların sonucunda ortaya çıkar. İnsanlık olarak empatiden doğacak bir yakınlık kavramına ne kadar ihtiyaç duyduğumuzun ortada olduğu günümüz dünyasında, sanatçıların bu konuya dair üretmeleri ve sanatsal bir anlatımla görüşlerini ortaya koymaları kaçınılmazdır. Sanatın uzak olanı yakına getirmede ve ihtiyaç duyulan empatiyi bilinçte yaratmadaki yüksek gücü eşliğinde, seyirciyi insanlığa dair farklı açılardan pek çok farklı bakış beklemektedir. Resul Aytemür, Ahmet Umur Deniz, Gizem Enuysal, Veysel Günay, Kemal İskender, Sinem Kaya, Ayşenur Köksal, Hüsnü Koldaş, Sema Maşkılı, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Mustafa Özel, Şahin Paksoy, Aka Gündüz Temur, Cengiz Uğur ve Özlem Üner'in eserlerinden oluşan Yakın Uzak sergisi, 14 Ekim tarihine kadar sanatseverleri keyifli bir yolculuğa davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/25/prof-dr-ayla-ersoy-sanat-ve-baris/", "text": "Birey olan insanın kökeni toplumdur. Aristotales İnsan toplumsal bir canlıdır. Der Bu düşüncenin ışığı altında insanı toplumsal bir varlık olarak belirlersek, insanın yaşamını da toplumsal yaşamdan soyutlamak mümkün olmaz. İnsanı insan yapan değerlerin başında sanat gelir. İnsan toplumsal bir varlık olduğuna göre onun ürettiği sanat yapıtı da toplumsal bir ürün olacaktır. Sanat bireysel olarak insan bilincinde aracısız bir şekilde doğar anlam kazanır. İnsanın emeğinin bir ürünüdür. Ancak herhangi bir ürün değildir. Başkasının yapmadığını yapmaktır. Hatta var olma sebebi yaratma ve dışa vurmadır. Düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan bir eylemdir. Somut kavramlara soyut anlamlar yüklemektir. Sanat salt insanı anlatmaz, o insan, hangi toplum içinde yaşıyorsa, o toplumun kültürüne, tarihine katılması gerekir. Sanatın estetik özünü toplumsal olaylar, insanların toplumla olan çok yönlü ilişkisi oluşturur. İnsanın bilincini belirleyen onun toplumsal varlığıdır. Estetik yansıtmanın konusu da her zaman insandır. Tek bireyden hareket ederek insanın doğa ve toplum karşısındaki duygu ve düşüncelerini çizgi, renk, biçim ses ve söz aracılığıyla ifade etme çabası olarak sanat, insanın sonlu yaşamından evrenin sonsuz yaşamına bıraktığı bir gerçekliktir. Burada insan görülmeyen ve duyulmayanı ifade edebilmek ve diğer insanların algılamaları için gereken, görülen ve duyulan özellikleri biçimleme eylemine başvurur. Düşlediği ve hissettiğini başkalarına düşlettirmek ve hissettirmek isteğiyle gerçek alanla bir bağ oluşturarak geçmişle gelecek arasında bitmeyen sürekli bir iletişim sağlar. İnsanların ve onların içinde yaşadığı toplumların inanç, düşünce ve insan yapısını kültürel, tarihsel, siyasal ve dinsel özellikler oluşturmaktadır. Sanat da insanların düşüncelerini birbirlerine ulaştırmak için yarattıkları bir araçtır. Sanatı toplumdan ve gerçeklerden soyutlayıp her türlü mücadelenin dışında algılamak, yaşamdan ayrı daha yukarıda tek bir yere koymak mümkün değildir. Sanatçının ruh, zeka, duygu birlikteliği ile dışarı yansıttıkları onun özgürlüğü ve özgünlüğünün bir göstergesi olarak sanat yapıtına yansırken, dolaylı bir şekilde o sanatla ilgilenenlerin eğitimine, öğretimine katkı yaptığı gibi, eleştirir ve değişimini de sağlar. Kuşkusuz sanatın amacı tüm bunlar değildir ama sanatın olduğu yerde bütün bunlar da kaçınılmaz olarak ortaya çıkar. Belki insanları da dünyayı da top yekun değiştiremez ama az da olsa bazı insanları değiştirir. Dünyası değişen insanlar da yaşadıkları toplumu giderek de dünyayı değiştirirler. Sanatın önce kurtarıcı bir işlevi vardır. Sanatçının kişiliğinde ve yaşamında bunu görebiliriz. Aynı kurtarıcı etkiyi toplum üzerinde de görmek olası. Sanat insanları birbirine bağlar, zevklerdeki birlik ruhlardaki birliğe dönüşür. Bu etki de ulusal sınıfları aşarak genelleşir ve evrenselleşir. Sanatın etkilerinden birisi de töreleri yumuşatması ve arıtmasıdır. Sanat insana kendini göstererek eğilimlerinin ve tutkularının şiddetini azaltır, düşüncesini ve duygusunu bir ülküye, ideal bir düşünceye bağlayarak yaşam deneyimini çoğaltır. Yaşamın gerçekleri doğumu, ölümü, savaşı, barışı daha derinlemesine irdeleyerek bize önderlik eder. Yaşantı çeşitlerini gösterir ve kişinin kendi yaşamı ile herhangi bir olay arasında ilişki kurabilmesini sağlar. İnsanı geçmişe ve geleceğe götürür. Sanat insanların birbirini daha iyi tanımasını, anlamasını ve hoşgörülü olmasına yardım eder. Daha sıcak ve yakın iletişim kurmalarına yardımcı olur. Bu bakımdan yaşamın vazgeçilmezidir. Mustafa Kemal Atatürk sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri yoktur tanımlamasıyla bu düşünceye vurgu yapmaktadır. İnsani duyarlık gelecek nesillere kalacak olan her çeşit üretilmiş sanatsal ürünlerle, yaşamsal değeri olan her şeyin korunabilmesi için savaşa karşı barıştan yana olunması gerektiğini gösterir. Barışı savunmak geleceği savunmaktır. Barış sömürünün, açlığın, zulmün ortadan kalktığı bir dünyaya duyulan özlemin bir ifadesidir. Şiddeti yaratan ekonomik ve sosyal nedenler irdelenmeden, çözümlenmeden, demokratik hak ve özgürlükler gerçekleştirilmeden barışı sağlayabilmek çok zor, neredeyse imkansız. Sanat ve barış kavramları insanın evrimleşme sürecinin en önemli aşamalarıdır. Bu bağlamda barışa taraftar olmak sanatçı kimliğinin sorumluluk alanına girer. Bu sorumluluk her türlü önyargı ve koşullandırmanın karşısındadır. Sanat hoşgörüyü, paylaşmayı, fikirlere saygılı olmayı zevk ve duyguları geliştirmeyi ilke olarak benimsediği gibi, zararlı ve kötü alışkanlıklardan uzaklaşmayı, zamanı olumlu bir şekilde değerlendirmeyi de içerir. Dünyayı politika, ekonomi veya sanat hiç birisi tek başına değiştiremez. O bir bütün olarak tüm bu ögelerin uyumudur. O uyumun sağlanmasında bazen bir tek sanat yapıtının, bir şiirin, romanın, tek bir tablonun veya bir müzik parçasının önemi vardır. Sanat özü gereği barışçıdır. Çünkü her zaman insanı ve insanla ilgili olanla ilgilenmiştir. Yaşamı düzenlemenin, yönetip yönlendirmenin, geliştirme ve değiştirme veya dönüştürmenin temel aracı bilgi, bilinç ve eylemdir. Bir bakıma değişim ve dönüşüm yaratıcıdır. Sanatçının yaratıcı gücünü oluşturan onun özgünlüğünü ortaya koyan sanatsal içerik de bilgi bilinç ve eylemle donatılmıştır. Öyleyse barışı sağlamak için ne yapmak gerekir? Sanat insanlar arasında barışı sağlamak için tek araçtır. Ulusal, uluslar arası karışıklıklar için barış yapıcı çalışmalarda sanattan yararlanmak gerekir. Karışıklık içindeki insanlara kendilerini ifade etme alanı yaratmak, stratejik yollar bulmak gerekir. Bunun için sanatın toplumlar üzerindeki etkisinden yararlanılabilir. Çocuklar, gençler, yetişkinler müzikle, resimle, heykelle, tiyatro ile yaşadıkları travmalardan kurtulmaları için bir iyileştirme yolu olarak yararlanılabilir. Tiyatro projeleri ortaya konarak diyalog sağlanabilir, gelir düzeyi düşük gençlerle kurulan bir orkestra onların sosyal yaşama katılımını ve özsaygı kazanmalarını sağlayabilir. Ya da sanatçılar performanslarıyla barış konseptini irdeleyerek farklı din ve kültürden olan halkların yan yana var olma fikrini güçlendirebilir. Tabii ki sanat barış alanın da marjinal kalır. Çünkü sanat olaylara yumuşak bir yaklaşım sağlar. Sanatçılar yapıtlarında sosyo politik ve sosyokültürel açıdan doğrudan açıklama ya gereksinim duymazlar ama sanatın kendini ifade etme doğasını açığa çıkarır şekilde her teşebbüs onu az veya çok politik yapar. Sanatın iletişim ve değişim işlevi insanlar arasında ulusal veya global karışıklıklarda dinamikleri değiştirebilir. Sanat yoluyla kendi kendini iyileştirip düzelterek uzlaşma ortamı sağlayabilir. Barış için sanatı kullanmanın farklı stratejileri vardır. 1-Şiddet içermeyen mücadele: karışıklıkların olduğu yerlerde güç dengesizdir ve çok az insan bunun farkındadır. Çoğu zaman karışıklık yaratanlarla uzlaşmak da çok zordur. Böyle durumlarda şiddetsiz mücadele stratejisi önemli olabilir. Stratejik olarak şiddet içermeden doğrudan karışıklığı açığa çıkaran şekilde söz ederek o konuya karşı ilgiyi artırmak ve farkındalığı çoğaltmak mümkündür. Böylece barış yaklaşımı içinde konuya dikkat çekilerek gerekli olan şartların olgunlaştırılması sağlanabilir. Sanatçılar şiddet içermeyen karışıklıklarla mücadelede çok yüksek ve provakatif sanatsal platformlar yaratarak güç dengesini sağlayabilirler. Sanatçılar sosyal yargı farkındalığı çoğaltabilir, bölgesel konular ve karışıklıklar hakkında özel sanatsal etkinliklerle tiyatro, film yapımı, duvar resmi, enstelasyon veya müzikle doğrudan karışıklık yaratan konulara dikkat çekebilirler. Örneğin: Meksika duvar resimleri sosyal, politik ve ekonomik yapıya, karşı fikirli iletişim sağlayan şiddet içermeyen mücadelenin uzun bir tarihine sahiptir. Diego Rivera ve Jose Clemente Orozco gibi sanatçılar ekonomik yapıya meydan okuyarak işçi sınıfının devrimci mücadelesini duvar resimlerinde elit tabakaya karşı işleyerek sosyal yargıyı ifade etme yöntemi olarak ün kazanmışlardır. Orozco'nun resimleri işçi, asker ve köylüler arasındaki sosyal dinamiklerin iletişimidir. Bir ayna gibi karışıklıklara karşı halkın farkındalığını gösterir. Rivera gibi dünyanın diğer ülkelerindeki sanatçılar da toplumların sosyal, politik, endüstriyel ve bilimsel değişimlerini öngören sembolize edilmiş çalışmalar yapmışlardır. Hip-Hop müzik, başka güzel bir örnektir. Bütün dünyada Özellikle Afrika'da sanatçılar ve aktivistler gençlik organizasyonlarında bir platform olarak Hip-Hop etkinlikler kullanarak sosyal ve politik değişimleri başlatmakta, farkındalığı artırmaktalar. Globalleşme, kadın hakları, yoksulluk, AİDS, yargı, çocuk istismarları, tecavüz gibi konularda aydınlanmayı ve fikirlerin olgunlaşmasını sağlamaktadır. 2-Doğrudan Şiddetin azaltılması: amacı suç işlemeyi azaltmak, engellemek, şiddete uğramış kurbanları kurtarmak ve barış için güvenli bir alan yaratmaktır. Sanatçılar görsel, edebi, performans ve sanatsal formlar aracılığıyla duyusal, ruhsal, fiziksel ve psikolojik çemberi kesintiye uğratarak barışı güçlendirirler. Sanatın değiştirici gücü yardımıyla şiddeti kesebilirler. Sanatı kullanarak şiddeti azaltmak veya yok etmek kolay bir iş değildir. Sanatın önleyici gücü vardır. Müzik ve dans binlerce insanı şiddetten uzaklaştıran en güçlü sanat dallarından birisidir. 3- İlişkilerin Dönüşümü: Dönüşüm barış sağlayıcı bütün programların temel anahtarıdır. Sanatçılar sanatsal araçları kullanarak kişisel veya toplumsal travmaları bütün negatif enerjileri pozitife dönüştürülmesi için kullanırlar. Görsel sanat terapi, drama terapi, hareket terapi, müzik terapi, tiyatro, ritüel ve imgesel tiyatro bu alanda faydalı olabilir. Yaratıcı eğitim için özellikle çocuklara uygulanabilir.1989-1995 yılları arasında Bosna'da savaş yıllarındaki acılar sanat projeleriyle açık açık konuşularak gelecek için olumlu dönüşüm sağlanmaya çalışılmıştır. 4-Yapma kapasitesi: Barış sağlayıcı geniş bir kavram olarak yapma kapasitesi var olan kapasitelerin geliştirilmesini hedefler. Bu hedef eğitim ve deneyim, gelişme araştırma ve değerlendirmeyi kapsar. Barış güçlendirilebilir. Kültürü destekleyen yapıyı inşa etmeyi amaçlar. Şiddet ve karışıklığı bitirmenin ötesinde, barış yapıcı kültür ve barış için kapasite yaratmayı arar. Bu, uzun vadeli düşünme ve planlama gerektirir. Yapısal ilişki örnekleri halkla çevre arasındaki insan kaynakları ve yetenekleri denetler. Böylece insan ihtiyaçları karşılandığı gibi kendine güven ve kendini ifade etmeyi de inşa eder. İnteraktif tiyatro forumları düzenlemek yapı kapasitesi girişimleri içindedir. Son söz olarak: sanat temelli barış yapıcı yaklaşım bir stratejidir. Tüm güzel sanatlar, medya ve eğitim sistemi insanlığın kullandığı barış yapıcı araçlardır. Bu araçlar yapıcı veya yıkıcı amaçlı da olabilir. Düşmanlık ve bölücülüğe ilham verebildiği gibi dostluğa ve barışa da yardımcı olabilen çok güçlü araçlardır. Çok geniş olarak şiddete başvurmadan barış için kullanılması dileğiyle. Demirer Temel, devrimci Sanat barış İçin Savaşır. http/ adhk. de/p5775. 09.03.2016."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/08/29/usta-yazar-muzaffer-izgu-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "İzmir'de önceki gün vefat eden, çocuk kitaplarının usta yazarı Muzaffer İzgü'nün cenazesi, düzenlenen törenin ardından defnedildi. İzgü'nün tabutunun önüne konulan fotoğrafının altında, kendi sözleri olan Doğdum, okudum, düş kurdum, yazdım, gidiyorum. Unutmayın, çocuk okuru olmayanın yetişkin okuru da olmaz. ifadeleri yer aldı. Tabutun üzerine konulan Bana okumayı sevdiren Özgü'ye yazılı bir mektup da dikkati çekti. 29 Ekim 1933 günü Adana'da doğdu. Babası, Elazığ'ın Dişidi mahallesinden çalışmak üzere Adana'ya gelen ve Adana Kız Lisesi'nde hademelik yapan Şam doğumlu Ahmet İzgü, annesi Antakya'dan Adana'ya gelmiş olan Havva İzgü'dür. Yoksul bir çocukluk geçirdi. İzgü'nün ifadesine göre babası Adana'da ilk gecekonduyu yapan kişidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/brian-keith-stephens-hugo-galerie-04-september-01-october-2017/", "text": "How to capture the past, present and future at the same time; this is at the center of my work as an artist and as a father, son, friend and lover. As we navigating our daily lives, we must face thoughts, anxieties, joys and emotions from all three of these tenses, and often at the same time. Seemingly opposite emotions lust, hatred, desire, love, pride, inhibition exists simultaneously between these moments in time. For some of us, some emotions out weigh others, grabbing our attention and transfixing our minds, sometimes taking over the way we live and breath. For myself, the emotions that occupy my mind and capture my energy are that of love, desire, and the fear of hurt or disappointment. And so, at the center of my work are these forceful emotions they guide my hand to paint and my heart and mind to live. My work explores the emotions that guide us, that pull us and push us and ultimately define who we are, in relation to others and to ourselves. Lately, what I have been most interested in capturing is how alternative perceptions of ones identity can affect these daily emotions. My work speaks to this in two mediums: oil paintings and collage/installation. With the first medium, I do this primarily through mystical imagery juxtaposed with figurative technique. I am using oil paints to create this mystical alter-reality where the human is the animal and the animal is the human. I am captivated by the power of my own emotions, the playful desires and the sometimes dangerous energy that is the essence of the human spirit. We love, we hurt, we laugh and we cry it's this fantastic and sometimes frightful spectrum. The 'contemporary soldier', a motif represented in my work through oil on canvas, is my own conception of this power we have to love and to hurt, to build and to break. For me the contemporary soldier is child freed from the gaze of the parent or society, it is the spirit, freed. But also faced with the challenge of the future, even as it moves freely from its past. At the center of my work and life are these fascinations with myth, the spectrum of human passion, our kinship to the spirit of the wild animal, and challenge of balancing the real with the fanciful. We must balance all of this while also navigating the spectrum of time, the web of past, present and future. My art has been and continues to be my outlet for exploring these themes and conjuring up new ones."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/eric-helvie-massey-lyuben-gallery-september-8-october-7-2017/", "text": "Massey Lyuben Gallery is proud to present O, the second solo exhibition of paintings by Eric Helvie. Helvie's newest paintings capture loading Instagram images initially taken as screen captures from the artist's personal feed and then painstakingly rendered in oils. The seven new works seamlessly move between abstraction and photorealism, presenting a foggy and filtered reality where all subjects are equally obscured. These purposefully unclear compositions, still loading, present a peaceful limbo. The image will never become clear and we are left contemplating an indistinct, albeit richly painted middle ground. The result is a body of work that simultaneously elicits tension and reflection. In contrast to the immediacy of social media and the digital age, Helvie's paintings offer an inherent slowness: in order to really see the image, they demand patience, submission and meditative appreciation. By isolating the image from its context, captions, and comments, the artist removes any narration and offers viewers the pure essence of the image. Choosing to only present the loading circle centered and floating in a cloudy square, Helvie nods towards a timelessness outside of our specific reality. Born in Portland, Oregon and raised in South Africa, Eric Helvie lives and works in NYC. His work has been reviewed in ArtFuse, The Creators Project, and featured on PBS and in The Daily Beast. His paintings are included in numerous private collections."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/free-flow-festival-turkiyedeki-ilk-uluslararasi-hip-hop-kulturu-bulusmalarina-hazirlaniyor/", "text": "Hip Hop müziğin dünyaca ünlü ustaları ile Türkiye'deki temsilcileri ve Hip Hop severler, 30 Eylül 2017'de İstanbul KüçükÇiftlik Park'ta, Türkiye'nin ilk Uluslararası Hip Hop Kültürü festivali olan Free Flow Festival'de buluşmaya hazırlanıyor. 30 Eylül'de, gündüzden geceye uzanan festivalde, Hip Hop müziğinin önde gelen Türk ve Amerikalı isimleri sahne alacak. İyi müziğin kaliteli temsilcilerine, sahneleriyle yeteneklerini sergileyecek olanBreak Dansçılar ve Graffiti sanatçıları eşlik edecek. Hip hop'un en yetenekli ve otorite sanatçılarından biri olarak kabul edilen Big Daddy Kane. Beyaz Saray'da hip hop yapan ilk kadın sanatçı, söz yazarı, solist, DJ, tüm zamanların en üretken ve en saygın kadın Hip Hop sanatçılarından MC Lyte. Hızlı flowları ve üzeri örtülü argolar barındıran duygusal bilinç akışı tekniğiyle yaptığı anlatımları ile ünlü Wu-Tang Clan üyesi Amerikalı rapçi Ghostface Killah. Altı Grammy ödüllü sanatçı, şair, söz yazarı ve yapımcı Malik Yusef. Metaforlar içeren yoğun manevi şarkı sözleri ile tanınan Wu-Tang Clan üyesi Amerikalı rapçi Killah Priest. Türk Hip Hop sanatçısı, söz yazarı ve yapımcı Ege Çubukçu. Kadıköy Acil isimli hip hop topluluğu çıkışlı, Türkçe rap müziğin önemli isimlerinden Sayedar ve Önder Şahin. Son zamanların hızlı çıkış yapan Türkçe rap grubu Tahribad-ı İsyan ve ilerleyen günlerde açıklayacağımız sürpriz isimler KüçükÇiftlik Park sahnesinde olacak! Ayrıca Türk DJ'lerin performansları festivalin ritmini tutacak. Free Flow Festival'de, müziğin yanı sıra Hip Hop kültürünün sokakta gelişen sanat ve eğlence biçimlerine de yer verilecek: 30 Eylül Cumartesi günü saat 14.00'te kapılarını açacak olan Free Flow Festival'de, Turbo ismiyle anılan ünlü graffiti sanatçısı Tunç Dindaş ve altı sanatçı arkadaşı graffiti performansları ile festivale renk katacaklar. Sokakta doğan ve tüm dünyaya yayılan break dans gösterileri, alanında yetenekli ve başarılı break dans sanatçıları tarafından festival katılımcılarına görsel bir şölen yaşatacak. Hip Hop severler Free Flow Festival'de büyük buluşmaya hazırlanırken Mikrofon Sende yarışmasıyla heyecan ikiye katlandı. Yarışma kapsamında, katılımcılardan yaratıcılıklarını ortaya koyarak Free Flow Festival'e özel bir rap şarkısı yazmalarını isteniyor. Festivali en yaratıcı ve en güzel şekilde tanımlayan bir kişi, Free Flow Festival'in line-up'ından seçeceği sanatçıyla bire bir görüşme ve sohbet etme fırsatını yakalayacak. Bu yarışmayla aynı zamanda kişiye kendini gösterme imkanı da sunuluyor. Kazanan video, Free Flow Festival'in tanıtımlarında kullanılacak ve festival alanındaki ekranlarda yayınlanacak. Yarışmaya katılmak isteyenlerin tek yapması gereken hazırladıkları şarkı videosunu, 11 Eylül'e kadar Facebook üzerinden #SesimiziYükseltiyoruz etiketinde @FreeFlowFestival. TR sayfasını da etiketleyerek paylaşmaları. Detaylı bilgilere www. freeflowfest. com adresinden ulaşabilirler ve gelişmeleri takip edebilirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/guzel-sanatlar-birligi-uyelerinden-bir-kesit-sanatca-datca-09-15-eylul-2917/", "text": "Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği üyesi sekiz sanatçı, Ressam Selçuk UÇKU'nun düzenlediği SANATÇA, DATÇA başlıklı resim sergisinde sanatın coşkusunu ve barışcıl sesini Datçalı sanatseverlerle birlikte, Datça Belediyesi Liman Sanat Galerisi'nden duyuracak. Datça Belediyesi'nin katkılarıyla düzenlenen serginin açılışı 9 Eylül 2017 Cumartesi günü saat 19:00'da, sergide yer alan sanatçıların katılımıyla gerçekleştirilecek. 1909 yılında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti adıyla kurulan ve yüz yılı aşkın bir süredir etkinliğini sürdüren Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği, ülkemizin en eski ve köklü sanat kurumları arasında yer almaktadır. Güzel Sanatlar Birliği Resim Derneği, Türk Sanat Tarihi'nin gelişimi içinde sahip olduğu saygın konumun getirdiği sorumluluk bilinciyle, güncel yorumlarıyla geleneksel Türk Resmi'ne sahip çıkarken; aynı zamanda plastik sanatlar alanındaki çağdaş yaklaşımları da desteklemekte; İstanbul, Ankara, İzmir gibi sanatsal etkinliklerin yoğun olarak gerçekleştiği merkezlerin yanı sıra Anadolu'nun çeşitli illerinde de sergiler düzenleyerek, plastik sanatlar kültürünün yaygınlaşmasını öncelikli hedefleri arasında görmektedir. Nazan Akpınar, Ayşegül Bayraktar, Özlem Kalkan Erenus, Nihal Güres, Salime Kaman, Öznur Kepçe, Verjin Şabcı ve Selçuk Uçku'nun farklı tekniklerdeki yapıtlarından oluşan SANATÇA, DATÇA Resim Sergisi, Datça Belediyesi Liman Sanat Galerisi'nde 09-15 Eylül 2017 tarihleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/hans-neleman-anita-rogers-gallery-september-6-october-7-2017/", "text": "Anita Rogers Gallery is thrilled to present Is Embracing Was, an exhibition of mixed media assemblages by Dutch-born artist, Hans Neleman. The exhibition will be on view September 6 October 7, 2017 at the gallery's new location at 15 Greene Street, Ground Floor, New York, New York. There will be a reception with the artist on Thursday, September 21, 6-8pm. This collection of recent assemblages includes both steel-framed portraits and abstractions. Neleman's distinctive works inhabit the space between abstraction and representation. The playful yet dark portraits pull together found objects and fragmented images while the abstractions are composed using raw paper and fabric, cut, torn and reconnected with metal, canvas and wood. Both series are ripe with rich eroticism, spirituality and texture; with a nod to history, Neleman creates contemporary objects that feel at once living in the past, present and future. Neleman (b. 1960) studied fine art at Goldsmiths University in London, England. He holds a Bachelor degree in Film and Photography, and a Master of Arts from New York University. Early in his career, Neleman was known as one of New York City's leading still life art photographers; for this work, he earned numerous awards, including Kodak Photographer of the Year and the World Image Award for Still Life Photography. Ken Johnson of The New York Times reviewed his photographs as stunning, powerfully theatrical and visually lush. Over the last three years, Neleman has made an artistic shift into painting and assemblage art. These mixed media works are discerning interpretations of taboos, morbid beauty and human sexuality. His work can be found in the permanent collections of the National Gallery of Australia, The Peabody Museum in Massachusetts and The Museum of Contemporary Art in Lyon, France."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/komsu-galaksiler-galeri-bu-15-eylul-15-ekim-2017/", "text": "Galeri Bu, yeni sezonu Merve Şendil, Sümer Sayın ve Şafak Çatalbaş'ın Komşu Galaksiler grup sergisiyle karşılıyor. Küratörlüğünü İpek Yeğinsü'nün üstlendiği sergi, galaksilerin birbirleriyle olan ilişkilerine yön veren ve sosyopolitik evrenimizin dinamikleriyle ilginç bir paralellik gösteren kozmik yasalardan yola çıkıyor. Sanatçıların her biri, bu yasalara asi birer galaksi gibi meydan okuyor. Hem kendi merkezinde kalarak, hem de diğer sanatçı/galaksilerin alanlarıyla temas ederek, çarpışıp yok olmadan etkileşimin mümkün olduğu alternatif bir kozmos inşa ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/lunar-elgiz-muzesi-15-09-15-11-2017/", "text": "Elgiz Müzesi 15. İstanbul Bienali komşu etkinlikler kapsamında, Huma Kabakcı küratörlüğünde sanatçı SARP'ın Lunar projesine ev sahipliği yapıyor. Değişik boyutlardaki üç tül tekstilden oluşan 2,5 metre uzunluğundaki enstalasyon bienal süreci boyunca müzenin asmakat sergi alanında görülebilecek. Enstalasyonun bir parçası olarak, 1960'larda NASA tarafından çekilmiş ve asmakat zeminine kaplanmış devasa Ay yüzeyi görüntüleri, müze alanını harekete geçirirken ziyaretçileri müzenin merdivenlerini çıkmaya ve Ay'a ayak basmaya davet edecek. LUNAR başlıklı bu son projesinde SARP, Maşallah serisinde kullanmaya başladığı ve sanat eleştirmenlerinin beğenisini kazanan ışık yansıtma tekniğini de geliştiriyor. Arkadan aydınlatılmış, bir perde gibi serbestçe uçuşan asılı tüller sayesinde maddesellik ve hareketlilik de Lunar'a önemli bir rol katıyor. Sergi 15 Kasım tarihine dek Elgiz Müzesi asmakatta görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/majaz-blok-art-space-buyuk-valide-han-sahand-hesamiyan-busra-tunc-mekana-ozgu-yerlestirme-13-eylul-30-kasim-2017/", "text": "BLOK art space İranlı sanatçı Sahand Hesamiyan'ın İstanbul'daki ilk proje sergisine ev sahipliği yapmaktan mutluluk duyar. MAJAZ adlı sergi ile İranlı sanatçı Sahand Hesamiyan, BLOK art space'in Büyük Valide Han'da bulunan 53 numaralı proje alanı için sanatçı Buşra Tunç ile ortak bir çalışma gerçekleştirerek mekana özgü bir yerleştirme yapıyor. Majaz sergisinin bir ayağını oluşturan bu yerleşmenin oluşum süreci, detayları ve planlarından ilhamla üretilen sanatçının diğer eserleri ise BLOK art space'in Çukurcuma mekanında eş zamanlı olarak sergilenecek. İki mekanı birbirine bağlayan İranlı sanatçı mecazi anlamına gelen farsça kelime majaz ile bilinmeyen ve metaforik olanlar ile görülen ve deneyimlenebilen arasında bir denge kurmayı amaçlıyor. Çalışmalarında özellikle İslam mimarisinin geometrik özelliklerine vurgu yapan sanatçı, Büyük Valide Han mimarisinin zaman içerisinde geçirdiği değişimi ışık üzerinden yorumlayarak izleyicilere bir deneyim alanı da yaratmaya çalışacak. Işığın İslam mimarisinde bir süsleme tekniği olmasına da vurgu yapan sanatçı, mukarnas adı verilen geleneksel geometrik mimari işçiliğini temsilen üreteceği yerleştirmenin özellikle gölge, ışık ve form detaylarında sanatçı Buşra Tunç ile ortak bir araştırma ve çalışma sürecine girecek. Majaz proje sergisi 13 Eylül 30 Kasım tarihleri arasında BLOK art space Büyük Valide Han ve BLOK art space Çukurcuma mekanlarında gezilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/onum-arkam-sagim-solum-sakir-gokcebag-adas-11-eylul-21ekim-2017/", "text": "Adas, eylül ayında 15. Istanbul Bienali ile eşzamanlı olarak, uzun yıllardır Hamburg' da yaşayan ve çalışan Türk sanatçı Şakir Gökçebağ'ı isimli solo sergisiyle ağırlıyor. Şakir Gökçebağ son bir kaç yıldır ürettiği eserlerinden derlediği sergisinde tam da kendinden beklenildiği gibi, hepimizin bildiği basit günlük kullanım eşyalarının potansiyel yaratıcılıklarını sorgulayarak, onları alışmadığımız türde sanatsal ve görsel bir şölene dönüştürüyor. Hepimizin çevresinde hergün beraber olduğumuz hazır nesneleri kendince bir süzgeçten geçirip, bilmediğimiz yeni bir dünya öneriyor. Elbette bu sınırsız bir dünya... Nesnelerin yeteneklerini bilirsek, onlara saygı duyarız; onlar göründüklerinden daha yaratıcı ve değerlidir diyor Gökçebağ. Alışılmış görüntülerden rahatsızlık duyan sanatçı, normal olmayan tanıdık nesnelerin hayatı daha yaratıcı, sorgulayıcı, hoşgörülü ve dayanılır kıldığında inanıyor. 2016 yılında Almanya' nın en prestijli sanat ödüllerinden Leo Breuer ödülüne layık görülen Gökçebağ, sergi ile eşzamanlı olarak Alman Distanz yayınevi tarafından basılan kişisel kitabını da bu sergi sırasında izleyicilerine tanıtacak. adas welcomes Turkish artist Sakir Gökçebağ, who has been living and working in Hamburg for many years, with his solo exhibition Önüm Arkam Sağım Solum in parallel with the 15th Istanbul Biennial in September. ŞakirGökçebağ compiles a series of works from his practice over the last few years and delivers an artistic and visual feast to the audience as expected from him by using daily objects that surround us by questioning their potential creativity. He filters daily objects that are known to all of us in his own unique way, thus offering audience a vision by creating a new world. Of course there is no limit to creativity... If we know the abilities of objects, we respect them; they are more creative and valuable than they seem to besays Gökçebağ. Uncomfortable with conventional images, the artist believes that unusual forms of familiar objects make life more creative, inquisitive, tolerant, and enduring. Gökçebağ, who was awarded Leo Breuer prize, one of Germany's most prestigious art award in 2016, will also present his monographic book, published by the German Distanz publishing house, to the audience in conjuction with his solo exhibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/tasinma-gocebe-bagimsiz-sanatci-inisiyatifi-i-t-u-taskisla-18-eylul-20-ekim/", "text": "Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi nin ilk adımları 2008 yılında atıldı, 2009 yılında yola çıkıldı. Başlangıçta yola çıkanlara ek olarak yeni sanatçılarla bağını kurmakta ve büyümektedir. Sanatın ve sanatçının göçebe olduğuna inanan ve onaylayan grup; birikimini her durakda yollarının kesiştiği ile paylaşıyor. Göçebe Bağımsız Sanatçı İnisiyatifi süreç içinde farklı mekanlarda, yeni sanatçıların ve üretimlerinin sunumlarıyla gelişen uluslararası bir inisiyatifidir. Proje; göç süreci, göçebelik ve değişkenlerinin toplumdaki etkisi üzerine irdeleme yapma arzusundan kaynaklandı. Proje için birlikte olan sanatçılar; göç sürecinin küresel boyutuna değinen yeni işler üretiyor. Göçebe, pek çok sanatçının değişik aşamalarda katkıda bulunduğu bir proje. Bu oluşumun ilgi alanı, toplumun içinde bulunduğu dönüşümü gözlemlemek, anlamak ve sanatçılar aracılığıyla müdahalede bulunmaktır. Thefirststeps of IndependentImmigrantsArtistsInitiativehavebeentaken in 2008; in 2009 theInitiavive is reallytakingoff. Today it is bondingandexpandingwithnewartistsaddedtoitsfirstcrew. As a groupwhichbelievesandapprovesthat art andartistsareimmigrants, itsharesitsexperienceswiththepeople it comesacrosswith, at each stop. IndependentImmigrantsArtistsInitiative is an internationalinitiativewhichgrowsbythepresentations of newartistsandtheirproductions, at differentplaces, throughtheprocess. Thisproject is theresult of a passiontoscrutinizetheprocess of immigraiton, being an immigrantandtheeffects of itsvariables on societies. Theartistswhoare a part of thisprojectareproducingworkswhichrefertotheglobalside of immigraitonprocess. Immigrant is a projectwhichmanyartistscontribute at itsdifferentstages. Theformation'sfield of interest is toobserveandunderstandthetransformation in thesocietyandgetinvolvedbymeans of artists. Anlam 1: Kolay taşınabilen, katlanarak taşınabilir duruma getirilebilen, seyyar. Anlam 2: Sökülüp başka yerde kurulma imkanı bulunan. Leonardo, ünlü Mona Lisa tablosunu 10 yıldan fazla süre yanında taşımış ve ölene kadar da üzerinde çalışmıştı. Bunu kolay taşınabilen kategorisinde değerlendirip, portatif sanatın ilk örneği sayabiliriz. Göçebe sanatçıları da sürekli yeni yerlere doğru hareket ettikleri için işlerinin portatif olması gerekmektedir. Kimi katlanabilen, kimi sökülüp takılabilen, kimi de seyyar işler yapmakta; hatta malzemesini yanında götürüp ya da gittiği yerden temin edip, mekana göre işini oluşturmaktadır. İnisiyatif sanatçıları göçebe ruhuyla hareket etmekte, zamana ve mekana göre esnek davranmaktadırlar. Böylelikle Portatif Sanat tanımı ortaya çıkmakta ve sanatçılara yeni bir yol açmaktadır. Zorunlulukların doğurduğu bu yapı yeni düşüncelerle desteklenirken, değişik sorunları da beraberinde getirmektedir. Sorun kümelerini birlikte fikir üreterek aşan grup, yeni ve denenmemiş çözümlere ulaşmaktadır. Bu da farklı açılımları beraberinde getirmekte, yeni ve farklı malzemelerin değişik formatlarda kullanılmasına yol açmaktadır. Definition 1: Somethingthat can be pickedupandcarriedfromonelocationtoanother. Definition 2: Easilyorconveniently can be transportedandusedelsewhere. Leonardo had carried his famous Mona Lisa withhimfor ten yearsand had worked on it duringthis time. This can be consideredto fit in theseconddefinition, Easilyorconveniently can be transportedandusedelsewhere and can be regarded as thefirstexample of portable art. Since theimmigrantartistsmovetonewplaces, theirworkshaveto be portable. Some do thingsthat can be folded, some do thingsthat can be mantledanddismanteled, some do thingsthat can be mobile orsome of themeventakethesupplieswith her/himorobtainthesesupplies at where s/he goesandprovides a worksutiabletothatplace. Theartists of theinititiaveactwiththespirit of an immigrant; theyare, timewiseandplacewise, flexible. Andhence, they define theterms of Protable Art andopen a newpathfortheartists. Whilethisnewstructurecausedbyabsolutenecessity is beingsupportedbynewideas, it bringsforwardnewproblems of itsown. Thegroup, sortingoutthesebundle of problemsbybrainstorming, achievesbrandnewand yet not experiencedresults. Andthisprovidesnewexpansions, leadstonewanddifferentmaterialsto be used in differentformats."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/yapay-cehennemler-kemal-ozen-sanatorium-10-eylul-14-ekim-2017/", "text": "SANATORIUM, 10 Eylül 14 Ekim 2017 tarihleri arasında Kemal Özen'in Yapay Cehennemler adlı sergisine, yeni mekanı olan Kemankeş Mah. Mumhane Cad. Laroz Han No:67 Karaköy İstanbul adresinde, ev sahipliği yapacak. Sanatçının tuval üzerine çalıştığı yağlı boya ve akrilik resimlerinin, karakalem desenleriyle birlikte daha önceki sergilerinde görmediğimiz heykel ve yerleştirme gibi yeni medyum ve denemeleri ile karşımıza çıktığı sergi, aynı zamanda SANATORIUM'un yeni mekanının açılış sergisi de olacak. 1984, Samsun doğumlu Özen, Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi A. B. D. Resim Bölümü'nden mezun olduktan sonra yüksek lisansını Samsun Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Bilimleri A. B. D. Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü'nde tamamladı. 2010'da GALERIST'te Soğuk Yemek, 2013'te SANATORIUM'da İyi Çocuk Ol Acınla Büyü adlı solo sergilerinin yanında, 2011'de Depo'da Ateşin Düştüğü Yer, 2014'te SANATORIUM'da Yüce, 2015'te Blok Art Space'te Nerdeen Nereye, Kare Sanat'ta Kötülüğün Şeffaflığı ya da Ötekine Bakmak, 2016'da ArtSümer'de Bağımsız Çizgi ve CerModern'de Genç Güncel Proje adlı grup sergilerinde yer almıştır. SANATORIUM'un sanatçısı olarak Contemporary İstanbul ve ArtParis fuarlarına katılmıştır. Opening Reception: September 10, 2017 Sunday, 16.00 pm. The exhibition will also be the opening exhibition of SANATORIUM's new space, where the artist will meet the audience with his oil and acrylic paintings on canvas together with his charcoal drawings as well as new media and trials such as sculpture and installation that have not appeared in his previous exhibitions. Born in 1984 in Samsun, Özen graduated from the Samsun Ondokuz Mayıs University Fine Arts Faculty Painting Department and took his master's degree from the Fine Arts Education Department at the same university. Besides his solos exhibitions Cold Meal at GALERIST in 2010 and Be a Good Boy, Blossom with Your Pain at SANATORIUM in 2013, he took part in the following group exhibitions: Where Fire Has Struck, Depo, 2014; Sublime, SANATORIUM, 2014; Nerdeen Nereye, Blok Art Space, 2015; Transparency of Evil or Looking to the Other, Kare Sanat, 2015; Indie-Line, ArtSümer, 2016; Contemporary Art Project Competition For Youth Exhibition, CerModern, 2016. He participated in Contemporary Istanbul and ArtParis fairs as SANATORIUM's artist."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/yeni-nesil-sezonu-acti-09-25-eylul-2017/", "text": "Yazarlarımızdan Vecdi UZUN'un kurucusu olduğu ve Anadolu'daki genç ressamlardan oluşan Yeni Nesil Ressamlar Topluluğu; 9 25 Eylül 2017 tarihleri arasında Mehmet Babat, Feyzi çelikten, Hakan Ada, Demet Yazıcı ve Banu Aydoğan Taşkent'in katıldığı karma sergiyle GaleriM'de sezonu açıyor. SanatseverlerYeni Nesil karma sergisi 9 Eylül 2017 Cumartesi günü saat 19.00 'da açılışa davetlidir. Anadolu'nun her tarafından oluşan yetmiş beş kişilik temel kadroya sahip olan Yeni Nesil Ressamlar Topluluğu sanat eğitimi almış gençlerden ve genç akademisyenlerden oluşmaktadır. Vecdi UZUN'un da dahil olduğu bir icra komitesi tarafından yönetilen Yeni Nesil topluluğu; tamamen gönüllülük esasıyla çalışmakta olup, Ekim/2016 ayında yaptıkları ilk Raff'taki Gençler Sergisinden bu yana kısa sürede çok sayıda önemli sergi, fuar, festival ve çalıştaya katılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/08/yersiz-yersizlik-sinasi-gokturkler-trump-art-gallery-06-eylul-06-ekim-2017/", "text": "Resimlerindeki simetrik imajlar ile dikkat çeken sanatçı Şinasi Göktürkler'in Yersiz Yersizlik adlı 4'üncü kişisel sergisi Trump Art Gallery'de sanatseverlerle buluşuyor. Sanatı sanatseverlerle buluşturan Trump Art Gallery, 6 Eylül 6 Ekim tarihleri arasında Şinasi Göktürkler'in Yersiz Yersizlik adlı sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü Kenan Bahadır Derre'nin yaptığı sergi, Şinasi Göktürkler'in son iki yıl içinde karşılaştığı göçmen çocuklar ve çocuk işçiler ile şekilleniyor. Sanatçı; tuval, kumaş ve kağıt üzerine resmettiği her imge ile izleyiciyi ayrı bir hikayenin içine davet ediyor. Lisans eğitimini Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Bileşik Sanatlar Bölümü'nde tamamlayan Şinasi Göktürkler, eserlerinde kullandığı figürleri ikizliyor ya da bölüp parçalayarak kendinden başka bir şeye dönüştürüyor. Yersiz Yersizlik sergisi, 6 Ekim 2017 tarihine kadar Trump Alışveriş Merkezi B3 Katında bulunan Trump Art Gallery'deziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/13/istanbul-bienali-ve-koc-holding-istanbula-kalici-bir-eser-armagan-ediyor/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Koç Holding sponsorluğunda 16 Eylül-12 Kasım tarihleri arasında düzenlenen 15. İstanbul Bienali, Koç Holding desteğiyle şehre bir armağan bırakmaya hazırlanıyor. Bu sene 30. yaşını kutlayan bienal kapsamında dünyaca ünlü sanatçı Ugo Rondinone'nin 1999 yılında Taksim Meydanı'nda sergilenen gökkuşağı heykeli, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü yakınındaki Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nde İstanbullularla buluşuyor. İstanbul Bienali ile 2007 -2026 Bienal Sponsoru Koç Holding arasında yapılan yeni bir anlaşma çerçevesinde bu yıldan itibaren her bienalde İstanbul'a kalıcı bir eser bırakılacak. Bu projenin ilk sürprizi, 15. İstanbul Bienali'ne Gökkuşağı Şiirleri (1997 2017) serisinden 'Buradan Nereye Gidiyoruz?' adlı neon heykeliyle katılan sanat dünyasının en renkli ve üretken isimlerinden Ugo Rondinone oldu. Ugo Rondinone'nin on sekiz sene önce, 6. İstanbul Bienali (1999) için ürettiği neon ışıklardan oluşan gökkuşağı heykeli Taksim Meydanı'nda sergilenmişti. İşin yeni bir düzenlemesi, bienalin otuzuncu yılında, 2004'ten beri İstanbul'un önemli kültür mekanlarından olan, Fatih Sultan Mehmet Köprüsü Avrupa yakası girişi yakınındaki Mustafa Kemal Kültür Merkezi'nin çatısına yerleştirildi. Rondinone'nin ikonik eseri 'Buradan Nereye Gidiyoruz?', Koç Holding'in desteğiyle İstanbul'da kalıcı olarak sergilenecek. Her gün Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nden geçen yüzbinlerce kişinin göreceği bu neon heykel ile İstanbul da Rondinone eserlerinin kamusal alanda sergilendiği dünya şehirleri arasında yerini alacak. Ugo Rondinone eserini Niyetim, gece vakti ortaya çıkan bir gökkuşağının çelişkisiyle, kamusal alana şairane bir dokunuş getirmek sözleriyle anlatıyor. Eser sorduğu 'Buradan Nereye Gidiyoruz?' sorusuyla yoldan geçenlere geleceklerini ve umutlarını düşündürmeyi hedefliyor. Karanlığın içinde beliren renkler olumlu bir mesajı veya bir umut habercisini temsil ediyor. Rondinone aynı zamanda kariyerinin başında İstanbul Bienali'nde sergilenen eserini tam 18 yıl sonra tekrar yerleştirerek bienalin ve şehrin belleğine de referans veriyor. Ugo Rondinone, 1964 yılında İsviçre'de doğdu. 1990 yılında Viyana Uygulamalı Sanatlar Üniversite'sinden mezun oldu. Kariyeri boyunca birçok ödüle layık görülen sanatçının işleri arzu, hasret ve algı gibi temalara yoğunlaşıyor. Aralarında resim, video, çizim, yerleştirme ve heykelin de bulunduğu bir dizi alanda üretimlerine New York'taki stüdyosunda devam ediyor. Birçok çalışmasında insan yaşamının monotonluğunu, gündelik hayatın sıradanlığını vurgulayan sanatçı gerçekliği olduğu gibi iletmektense onu şairane bir üslupla biçimlendirmeyi tercih ediyor. Sanatçının eserlerinin sergilendiği sanat kurumları arasında; The Garage, Moskova; Place Vendome, Paris; Palais de Tokyo, Paris; Rockbund Art Museum, Şangay; Museum of Contemporary Art, Sidney, Avustralya sayılabilir. Rondinone, 2015 yılında Bomb Benefit Gala tarafından Onur Ödülü'ne layık görülmüştür. Rondinone, kamusal alanda sanat deyince ilk akla gelen sanatçılar arasındadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/13/komsuda-piser-bize-de-duser-sanatci-kolektifleri-sergisi-14-eylul-14-ekim-2017halka-sanat-projesi/", "text": "Işıl Eğrikavuk küratörlüğünde ve Jozef E. Amado koordinatörlüğünde gerçekleşen sergide, sanatçı kolektifleri dadans, HAH ve Pelesiyer, bu sergi için ürettikleri yeni işlerini sergileyecek. Aynı zamanda, video kolektifi artıkişler; sanat ve ekolojiyi bir araya getiren birbuçuk ve İstanbul Permakültür Kolektifi sergi kapsamında paralel etkinlikler düzenleyecek. Birleşik Krallık Sanat ve Beşeri Bilimler Araştırma Konseyi'nin verdiği bursla fonu sağlanan sergi, Brighton Üniversitesi ve Bilgi Üniversitesi arasında düzenlenen, ortak bir akademik çalışma kapsamında gerçekleştiriliyor. Protesto estetikleri konulu çalışma, sanatsal üretim ve politik protesto hareketlerinin kesişim noktalarını araştırıyor. Bu doğrultuda sergi, ortak üretim, dayanışma, pişirme, yeşertme ve dolayısıyla komşuluk fikirleri, sessiz görünseler de protesto biçimleri olarak görülebilir mi sorusunu soruyor. Kolektif üretime odaklanan sergi, sanatsal anlamda bireyselliği bırakıp ortak bir isim altında üretmeye, ekolojik anlamda birlikte yeşertmeye ve gastronomik anlamda birlikte yemek yapma ve tüketmeye yer veriyor. Bu kapsamda sanat kolektiflerinin üreteceği işlere, atölye çalışmaları, video gösterimi ve söyleşilerin dahil olduğu etkinlik programı eşlik edecek. Ayrıca, dadans kolektifi, 14 Eylül Perşembe akşamı gerçekleşecek açılışa özel bir performans sunacak. Komşuda Pişer, Bize de Düşer sözü iki anlamlı; birincisi etrafımızdaki insanların iyi hallerinin ve kısmetlerinin bizim için de geçerli olması, diğeri ise bu iyi halden faydalanma, fırsat çıkarma haline işaret ediyor. Geleneksel anlamda dayanışma ve birbirini gözetmeyi barındıran komşuluk kavramını, dayanışma ve ortaklığın dinamiklerini sorgulayan sergi 14 Ekim tarihine kadar Kadıköy, Moda'da yer alan halka sanat projesi'nde görülebilir. dadans'ın sergi açılışı kapsamında düzenleyeceği performans, kurgusal bir yaşam alanında beraber yaşama pratiklerini, alışkanlıkları ve ritüelleri bir oyun biçiminde yeniden yorumluyor. Dila Yumurtacı, Melek Nur Dudu ve Merve Uzunosman'ın performanslarıyla gerçekleşecek Evcilik, günlük hayatta birbirine yakın yaşayan bireyler arasındaki etkileşime yüklenen kültürel anlamları araştırıyor. Sergi süresinde düzenlenecek tüm etkinlik ve atölye çalışmaları ücretsiz olarak halka sanat projesi'nde gerçekleşecek. Katılım içim rezervasyon gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/17/denizli-yasamin-izleri-seyrusefer-tesvikiye-sanatta-7-eylul-7-ekim-2017/", "text": "Gerçekleştirdiği sayısız sergide Türk resminin klasiklerini ve onların az görülmüş eserlerini izleyici ile buluşturmuş olan Teşvikiye Sanat, 7 Eylül 7 Ekim 2017 tarihleri arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden Cumhuriyet'in ilk dönemine uzanan çok özel bir resimsel ilgiye odaklanıyor. Deniz resimleri ve bu deniz resimlerinde açığa çıkan gemileri, kadırgaları, vapurları ve kayıkları gün yüzüne çıkaran Seyrüsefer adlı sergi, sanat tarihimizin belgesel değerdeki eserlerini görme fırsatı veriyor. Beyrutlu Ali Cemal, Fahri Kaptan, Halil Paşa, Hüseyin Zekai Paşa, Bahriyeli İsmail Hakkı Bey, Salih Münir, Şamlı Cemal, Seyfettin Soysalan, Diyarbakırlı Tahsin, Mehmet Seyfi vb. gibi sanatçıların resimlerinin yer aldığı sergi, bir yandan Osmanlı modernleşmesine ışık tutuyor, diğer yandan Cumhuriyet'in ilk yıllarını nadir bir bağlamda anlamamızı sağlıyor; ayrıca İstanbul'un deniz kültürüne hem günlük yaşam hem de ulaşım tekniği ekseninde tanık olma fırsatı veriyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e İstanbullu ressamlar için deniz daima kentin muazzam bir imgesi olmuştur. Boğaz'ın rengi, Marmara açıklarının dalgaları, denizden kıyıya uzanan görünümler ve deniz araçları bu ressamların eserlerinde İstanbul'a dair önemli ipuçları sunar. Osmanlı'da 18. yüzyılda belirginleşen, orduyu modernleştirme hareketi kapsamında, denizcilik alanında asker yetiştiren Mühendisane-i Bahri Hümayun öğrencilerinin Batılı anlamda resim tekniklerine yönlendirilmesinin de kuşkusuz bunda önemli bir yeri vardır. Denize çıkmak teknik içerikli bir dünya ise denize bakmak fevkalade aşkınlık içeren bir konudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/bulusma-vii-galeri-fe-21-eylul-28-ekim-2017/", "text": "Galeri FE yeni sezonu Çağdaş Türk sanatınıın önde gelen isimleri ile açıyor. Galeri FE, yeni sezona girerken her yıl olduğu gibi açılışı, gelenekselleşen BULUŞMA sergi dizisi ile yapıyor. Bu yıl 7. edisyonu gerçekleşecek olan sergi Çağdaş Türk sanatının başarılı isimlerini bir araya getiriyor. Alev Araslı, Aydın Ayan, Seyit Mehmet Buçukoğlu, Bülent Demirağ, Gökhan Deniz, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Devrim Erbil, Bayram Gümüş, Dilek Işıksel, Ergin İnan, Gülten İmamoğlu, Fevzi Karakoç, Mahmut Karatoprak, Sevda Özdemir Çalışkan, Mehmet Pesen, Mustafa Pilevneli, PemraSağlıkovaPilevneli, Yavuz Pilevneli, Sema Ilgaz Temel, Adnan Turani, Olca Uzunokur, Didem Ünlü, Hanefi Yeter, Serpil Yeter gibi farklı kuşak ve farklı üslüplardan sanatçılar BULUŞMA VII ile 21 Eylül 28 Ekim 2017 tarihleri arasında Galeri FE'de izleyiciyle buluşuyor. Çağdaş Türk sanatından geniş bir yelpazeyi içeren bu sergide, sanat tarihindeki üslupsal farkları, dönemler ve kuşaklar arasındaki değişim ve dönüşümleri, farklı teknik ve malzemeler üzerinden gözlemlemek mümkün olacak. Sürekli yenilenen eser ve sanatçılarla güncelliğini koruyacak olan sergi sık sık ziyaret edilmeyi bekliyor. Sergi Pazar Pazartesi hariç her gün 11.00 19.00 arası izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/ekin-deveci-derin-isimli-solo-sergisi-ile-28-eylul-21-ekim-2017-tarihleri-arasinda-derinlikler-sanat-merkezinde/", "text": "Derinlikler Sanat Merkezi sezonun ilk sergisine Ekin Deveci ile başlıyor. Sanatçının daha evvelki insan bedenini konu alan resimlerinden ziyade bu sergisinde en derinde yaşayan deniz canlılarını göreceğiz. İnsan ve hayvan vücudundaki yaşamsal bağlar birbirlerine çok kuvvetli bir şekilde tutunmuşlardır. Bu bağların her biri birbiri ile sonsuz bir döngü ve uzantılarla bağlıdır. Aralarında hiçbir kopukluk yoktur. Bazen damarlar, lifler, sinir bağları bazen hücresel dokular sanatçının eserlerinde bizi kendine bağlar. Mavinin derin algısında görünmeye başlayan bağlar sanatçının resimlerinde yaşamın kaynağı gibi dokularda ortaya çıkmaya başlar. Dairesel formlarda kemik ve hücresel yapılar temsil ettiği varoluş ile toplumsal yaşamda ki kopukluklara bir tepkidir aslında. Birbirine sımsıkı bağlı dokular, mavi bir dışa vurumun sessiz ve soğuk bir çığlıklarıdır. 1980 yılında Karaman'da doğdu. 2003'de Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Resim-İş Öğretmenliği'nden mezun oldu. 2007'de Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Güzel Sanatlar Eğitimi Resim Öğretmenliği'nde yüksek lisansını, 2013'te doktorasını tamamladı. 2010 yılında Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümüne Öğretim görevlisi olarak atandı. Erciyes Üniversitesi Ulusal Resim Yarışması Mansiyon Ödülü, 3. International BalatonSzalon Resim Yarışması Jüri Özel Ödülü ve 5. International BalatonSzalon Resim Yarışması Birincilik Ödülü olmak üzere 3 ödül kazanmıştır. Sanatçının birçok koleksiyonda eseri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/hatice-dogan-mehmet-kavukcunun-performanslarinda-doga-insan-iliskisi-ve-siddet/", "text": "Doğal süreçleri kullanarak gerçekleştirdiği enstalasyonlarına 2011yılında Kristalleşen Sanat Nesnesi başlıklı enstalasyonuyla başlayan Mehmet Kavukcu, yaşadığı iklimin dezavantajlarını sanatsal yaratım sürecine bir çeşit teknik olarak katmayı başarmış bir sanatçıdır. Bu anlamda ürettiği enstalasyonlarında suyun buza dönüşüm sürecini izleyiciye yepyeni mekanlar deneyimleme imkanı sunmada araç olarak kullandı. Doğa ile ilişkili performanslarına, oluşturduğu büyük boyutlu buzdan mekanları çeşitli açılardan izleyerek ve farklı açılardan onlara müdahale ederek başladı. Son yıllarda gerçekleştirdiği Şiddeti Düşünmek, Tabut, Yatak gibi performanslarında, insanın doğa ile olan yıkıcı ilişkisine olduğu kadar dünyada ve ülkemizde son yıllarda gittikçe artan özellikle terör kaynaklı şiddet ortamına ve bu ortamın sonucu olarak büyüyen mülteci sorununa tepki göstermektedir. Kavukcu'nun doğa içinde ürettiği enstalasyonlarıyla bütünleştirdiği performanslarında insanın doğayla giriştiği mücadelenin yansımaları izlenebilir. Dünyanın sonsuz ve korkutucu boşluğunda yalnız bırakılmış insanın kendisini çevreleyen dünyayla olan, yaşatan- öldüren, güvenli- tekinsiz, koruyucu- zarar verici gibi zıtlıklar içeren ilişkisine göndermeler içermektedir. Bu ilişkide, insan zamanla korkan ve korunmak isteyen taraf olmaktan çıkarak zarar veren durumuna geçmiştir. İnsanoğlunun dünya üzerindeki yıkıcı hareketliliğine genellikle durağan bir fon oluşturan doğa, Kavukcu'nun performanslarında da, sanatçının çarpıcı renklerdeki boyalarla ve beden hareketleriyle ortaya koyduğu dinamizme sessiz ve soğuk renkleriyle karşılık verir. Bu durumu, Fırtınayı Yaşamak başlıklı performans üçlemesinde kendi doğal süreci içerisinde hareket eden, sanatçının yaptığı sentetik müdahalelere karşılık varoluşunu boyalar ve naylonlar içerisinde duyurmaya çalışan ağacın rolü de göstermektedir. Şiddeti Düşünmek III performansında ise Kavukcu, insanoğlunun dünyada yarattığı yıkım ve şiddet ortamını, yine doğa içinde oluşturduğu, şiddeti akla getiren bir ortamla yeniden canlandırarak akla getirmektedir. Sanatçı, İnsanoğlunun kendi türüne uyguladığı terör ve şiddetin yanı sıra doğada sebep olduğu olumsuz değişimi sembolize eden, derisi soyularak bir anlamda dönüştürülmüş, savunmasız bırakılmış, şiddete uğramış ve nesneleştirilmiş öküz başlarını önce yıkayıp arındırmaya çalışarak daha sonra da boya ile müdahale ederek, şiddeti önlemede etkisiz kalan günümüz dünyası politikalarını eleştirmektedir. Daha önce de oluşturduğu konstrüksiyon içerisinde sergilediği öküz başlarını dondurduğu Şiddeti Düşünmek ve Şiddeti Düşünmek II performanslarında da sanatçı kendi halinde işlemeye devam eden tabiat kurallarını dıştan etkilerle başkalaştıran ve sekteye uğratan insanın durumunu eleştirmişti. Akla insan bilincinin varoluşunun erken dönemlerindeki yalnızlığına karşılık hafifliğini getiren, buz tutmuş, yalnız ama beyaz bir boşluğun doldurduğu doğada, sırtında ölüm simgesi tabutu taşıyan bir insan imgesini vücuda getirdiği 2016 tarihli Tabut performansında ise Kavukcu, insan ruhunun en eski korkusu ve mücadelesi olan ölüm gerçeğine karşılık hayatta kalma arzusunu tekrar canlandırıyor. Tabutu sırtında taşıyan, içine giren Kavukcu, bir anlamda, ölümle ve ölüm korkusuyla birlikte yaşamak zorunda olan insanın trajik durumunu göstermektedir. Bu arzunun bir başka ifadesi de insanın kendini doğa şartlarından korumak için inşa ettiği mekanlardır. İnsanoğlu varoluşundan beri, korunma, bir yere ait olma ihtiyacının sonucu olarak mekanlar, şehirler inşa etmiş, onları vatan olarak nitelendirmiş ve onlarla varoluşuna anlam yüklemeye çalışmıştır. Kavukcu'nun yine ıssız bir doğada yatak, yorgan, yastık gibi malzemelerle yaptığı Yatak performansında insanoğlunun kendini güvende hissettiği yuvayı temsil eden yatağın artık sıcak tutan bir yer olmaktan çıkışı ve insanın oradan koparılması, yurtsuz bırakılması yani mülteci durumuna düşmesi ifade ediliyor. İnsanın hayat mücadelesi, varoluşunun ilk dönemlerinde kendi bedeninin ölümlülüğünden ileri gelen ihtiyaçları kadar doğa ile olan mücadelesinden de kaynaklanmaktaydı. Bilinç seviyesinin artmasıyla bu mücadelede galip gelmeye yaklaştığı kabul edilebilir. Ancak, Bu galibiyet duygusu ile birlikte insan, tarih boyunca, kendi türüyle, kendi yarattığı kavramlar çerçevesinde bir tür çatışma ortamı yaratmıştır. Bu durum, insanın ait olduğu canlı sistematiğinin temel kurallarına aykırı olsa da yaşadığımız çağda en derin ve çarpıcı haline ulaşmış bir gerçekliktir. Bu; geride bırakılmış toplumların kendi hayatlarında terör, açlık, korunamadıkları doğal afetler vasıtasıyla tecrübe ettikleri, daha ileri yaşam seviyesindeki toplumların ise medyadan takip ettikleri diğer her şey gibi etkisi belli bir süre ve ölçü ile sınırlı kalan bir gerçeklik halindedir. Kavukcu, performanslarında günümüzde artık görmezden gelip korunamayacağımız bir seviyeye gelen, günlük hayatımızın bir parçası halinde olan bu gerçekliğe sanatıyla yeni bir bakış açısı getirmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/ozdilek-vakfi-yilmaz-buyukersen-unluler-balmumu-heykel-muzesi-artik-istanbulda/", "text": "Türkiye'nin en büyük balmumu heykel müzesi olarak nitelendirilen 'Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi' artık İstanbul'da. Özdilek Vakfı tarafından ÖzdilekPark İstanbul AVM'desanatseverlerle buluşan müze, 100'ü aşkın heykele ev sahipliği yapıyor. Eskişehir'de açıldığı günden bu yana 1 milyonu aşkın kişinin ziyaret ettiği Yılmaz Büyükerşen Balmumu Heykeller Müzesi, farklı bir konseptle İstanbul'da kapılarını sanatseverlere açtı. Özdilek Vakfı tarafından 22 Eylül Cuma Günü ÖzdilekPark İstanbul AVM'dekapılarını açan müzenin açılışında; Özdilek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Özdilek, Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen, Beşiktaş Belediye Başkanı Murat Hazinedar, Şişli Belediye Başkanı Hayri İnönü'nün yanı sıra Metin Akpınar, Bedri Baykam, Berna Laçin, Prof. Dr. Bingür Sönmez, Güneri Civaoğlu, TuluhanTekelioğlu, Pınar Türençgibi eserleri sergilenen birçok isim katıldı. Açılışta basına açıklamada bulunan Özdilek Holding Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Özdilek, Yılmaz Büyükerşen ile öğrencisi olduğu yıllardan beri tanıştığını fakat Büyükerşen'in bilim insanı olmasının ötesinde sanat aşkıyla böylesine önemli projelerin altına imza atmasının çok değerli olduğunu söyledi. Büyükerşen'in Eskişehir'de açtığı balmumu heykel müzesinin İstanbul'a taşımaktan Özdilek Vakfı olarak çok mutlu olduklarını söyleyen Özdilek, Özdilek Holding olarak, sanata ve sanatçıya verdiğimiz değeri her platformda dile getiriyor, insanlık tarihinin en eski sanat dallarından biri olan heykel sanatını desteklemekten gurur duyuyoruz. Bu kapsamda ülkemizde balmumu heykel sanatının yükselip gelişmesi ve uluslararası alanda tanıtımında büyük katkıları bulunan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen ile ortak bir projeye imza atmaktan oldukça mutluyuz. Sanatın toplumun her kesiminde değer görmesi için böylesine projeler önemli. Umarım bizim yaktığımız bu ateş, diğer AVM'lerede sıçrar ve tüm Türkiye sanat kokar dedi. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen ise müzenin Türkiye'nin ilk balmumu heykeller müzesi olduğunu ve ilkinin Eskişehir'de açıldığını söyledi. Eskişehir'deki heykellerin uluslararası karakterlerden oluştuğunu fakat İstanbul'daki müzenin Türk siyasetçileri, devlet adamları, sanat, bilim, medya ve iş dünyasının önde gelen isimlerinden oluştuğunun altını çizen Büyükerşen, 100'ü aşkın heykele ev sahipliği yapan müzenin en önemli eserinin Mustafa Kemal Atatürk olduğunu belirtti. İstanbul'un sanatın kalbi olduğunu anımsatan Büyükerşen, AVM'lerin kültür ve sanat eserlerini halka ulaştıracak en önemli alanlardan biri olarak görüyorum. Bu kapsamda Sayın Özdilek ile bu konuyu konuştuk ve öncü bir işin altına imza atmaktan dolayı mutluluklarını dile getirdi. Ve akabinde çalışmalarımız başladı. Çünkü AVM'lerde şimdiye kadar en önemli kültürel faaliyetimiz sinemalardı. Biz ÖzdilekPark İstanbul AVM'de bu durumun geçerli olmadığını kanıtlamak istedik ve bunu başarmış olmaktan oldukça mutuyuz dedi. En çok Atatürk'ün balmumu heykelini yaparken zorlandığını söyleyen Büyükerşen, Atatürk'ü yapmanın değil karizmasını heykele yansıtmanın zor olduğunu belirtti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/prof-dr-ulas-basar-gezgin-bangkok-cennet-mi-cehennem-mi/", "text": "Bu yazı, bir ölçüde günce tadında olacak: Asya'daki ilk işim 2003'te Tayland'da bir köyde bilim öğretmenliğiydi. O zamandan beri ara ara gelir giderim Tayland'a. Bu yazıda, bir ölçüde, son gelişimdeki izlenimlerimi paylaşıyorum. Bugün çamaşırları almaya gittim. Baktım çamaşırcı kadın, tertemiz hazırlamış giysileri. Esnaf mekanı olduğundan, ne fiş var ne fatura... O yüzden biraz temkinliydim, neyse ki, korktuğum başıma gelmedi. Asıl konu, bundan sonra başlıyor. Baktım, çamaşırcı, çat pat İngilizce konuşuyor; ben de 14 yıl önceden kaldığı kadarıyla Tayca sözcükler anımsıyorum. Yarı İngilizce yarı Tayca başladık muhabbete... Gururla duvardaki resmi gösterdi. Biri 20 öteki 21 yaşında iki kızı varmış. Kızlarını okutmuş; biri, Kuzey'de memleketindeymiş, Loei'da. Diğer kızı Bangkok'ta bir hastanede çalışıyormuş. Eşiyle yıllar önce ayrılmışlar, kızlarına tek başına o bakmış. Öyle gururluydu ki... Onun bu gururunu görüp çok mutlu oldum. Ama bütün sokak, seks işçileriyle dolu, evinin-dükkanının bulunduğu sokak sonu dışında... Tayland'ı ve özellikle Bangkok'u seksten ibaret görenler için öteki Bangkok adına bir örnek... Ayrıca, Bangkok dışına çıkıldığında çok daha farklı bir Tayland tablosu ortaya çıkıyor; tutucular aslında. Bangkok'ta seks işçiliği sektörü dışındaki ortalama bir Tay genci, cinselliği baskılayan bir toplum yapısı içerisinde olmadığından, zaten sevişmek için para vermiyor. Gençlerin çoğunun evlenmeden önce çokça ilişkisi oluyor. Evlilik yaşı, birçok toplumda olduğu gibi ileri atılmaya başladı. İçki nedeniyle boşanmalar olduğunu da yıllardır duyarım. Ülke, LGBTİ'ler için en rahat ülkelerden biri. LGBTİ'leri toplumun hemen hemen her kesiminde görebilirsiniz. Seks işçiliğine mahkum edilmiş değiller; ancak Bangkok'ta seks işçiliğinde de onları çokça görürsünüz. Ülkede kimse LGBTİ'leri yadırgamaz, kimse onlarla dalga geçmez. Bir birey kendini nasıl hissediyorsa, toplumun onu öyle tariflemesini ister, toplum da öyle yapar. Bunun en önemli yollarından biri, Tayca'daki kadın-erkek ayrımını belirten ifadelerdir. Örneğin, merhaba ya da teşekkür ifadelerinin sonunda erkekler 'kap' der, kadınlar 'ka' . Bir birey erkek görünümündeyse ve 'kap' yerine 'ka' diyorsa, toplum onun kendini erkek bedeninde bir kadın olarak hissettiğini anlar ve ona göre davranır. Öte yandan, tuvaletlerde 3. cins için ayrı bir kategori bulunmuyor. Bir birey kendini nasıl hissediyorsa, oraya gidiyor. Tayland, en fazla cinsiyet değiştirme operasyonlarının yapıldığı ülkelerden biri. Üst tarafları yaptırmak, alt tarafları yaptırmayla karşılaştırıldığında daha pahalı olduğundan olsa gerek, çok çekici memeleri olan, ancak alt tarafı operasyon geçirmemiş çokça kıtıy ile karşılaşabilirsiniz. Ayrıca, Bangkok, en çok Afrikalı seks işçisinin bulunduğu ülkelerden biri olarak dikkat çeker. Akşam ve gece saatlerinde sokaklarda seks pazarlığı yapıldığını, tezgahlarında dildolar başta olmak üzere seks oyuncaklarının ve Viagra başta olmak üzere çeşitli seks ilaçlarının satıldığını görürsünüz. Bütün bunlar düşünüldüğünde, bir yandan, toplumun cinsel konulardaki açıklığını olumlu bir özellik olarak görebilirsiniz, ancak öte yandan seksin kapitalizmin eliyle ticarileştirilmesi ve meta haline getirilmesi, herhalde övgüye değer bir özellik olmasa gerek. Ortalama bir Batılı, Tayland'ı barışçıl, huzur içinde, evet efendim sepet efendim bir yer sanıyor. Oysa kazın ayağı öyle değil. Tayland'ın tarihinde çok sayıda askeri darbe, ayaklanma ve katliam var. İnsanlar, adaletsizliklere karşı sessiz değil. Demokrasi Anıtı, bunun bir kanıtı. Ülkede şu an bile fiili askeri darbe olması, sokakta bunun hiç bir etkisi hissedilmiyor olsa da, aslında Tayland'ın cennet gibi bir yer olmadığı biçimindeki görüşe bir destek sunmuş oluyor. Hem düşünün, dinsel anlamda olsun laik anlamda olsun Cennnet nasıl bir yer olabilir ki?.. Bir yerin Cennet olabilmesi için sınıfsız bir toplum kurulmuş olması gerekir. Özel mülkiyetin kalktığı, kimsenin bir diğerinin çalışanı, kölesi, kiracısı vb. olmaması gerekli... Oysa Bangkok'ta başta Myanmarlılar olmak üzere önemli oranda yerli ve göçmen nüfus ya kölelik koşullarında ya da köleliğe yakın koşullarda yaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/sessizlik-silence-metin-kalkizoglu-platform-a-sanat-galerisi-23-eylul-12-ekim-2017/", "text": "Platform A Sanat Galerisi, yeni sezona genç sanatçı Metin Kalkızoğlu'nun Sessizlik isimli kişisel sergisi ile merhaba diyor. Sanatçının son dönem çalışmalarının yer alacağı sergi, 23 Eylül 12 Ekim 2017 tarihleri arasında TaurusAVM'deyeralan Platform A'da görülebilir. Galeri, Salı-Cumartesi 11.00-19.00, Pazar 12.00-19.00 saatleri arasında gezilebilir. Soğuğun ve sessizliğin hüküm sürdüğü donmuş bir diyar. Hipergerçekçi portrelerinin yanı sıra minimalist peyzajlar çalışan Metin Kalkızoğlu, Sessizlik adını verdiği kişisel sergisinde kağıt üzerine akrilik boya tekniğiyle çalıştığı figür içeren peyzajlara yer veriyor. 1986'da Eskişehir'de doğdu. 2014 yılında Anadolu Güzel Sanatlar Resim Bölümü'nden mezun oldu. Birçok özel ve devlet koleksiyonunda eserleri bulunmaktadır. Çalışmalarına Eskişehir'deki atölyesinde devam etmektedir. İstanbul, Ankara, Paris, Barcelona, Kişinev, Taipei dahil birçok şehirde karma sergilerde yer almıştır. 2012'de Müstesna ve 2015'te 'Olağan Sessizlik isminde iki kişisel sergisi vardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/turkiyeden-iki-sanat-manifestosu-uluslararasi-tarih-kitabina-girdi-bedri-baykamin-san-francisco-manifestosu-ve-peyami-safanin-d-grubu-manifestosu-londrada-cikan/", "text": "Londra'da Penguin Books'un Modern Classics serisi kapsamında yayınlanan Why Are We Artists? başlıklı kitap, dünya sanatına yön vermiş, 1909 ve 2012 yılları arasında yazılmış 100 manifestoyu bir araya getiriyor. İkinci manifesto ise, Bedri Baykam'ın 1984'te ABD'de yayınladığı San Francisco Manifestosu. Batılı büyük ülkelerin tüm önemli sanat sergileri ve kitaplarını tek yönlü olarak üretmeleri ve modern sanat tarihini batının bir oldu-bittisi haline getirmelerini 30 haziran ve 1 Temmuz 1984 günlerinde San Francisco Modern Sanat Müzesi'nin önünde ve ertesi gün panelde yaptığı eylemlerle protesto eden Baykam'ın çıkışı, birçok dergide yayınlanmış, en önemli sanat tarihçiler, tavır değiştirerek bakış açılarını genişletmişlerdi. Baykam'ın manifestosu bilindiği gibi daha sonra geliştirilmiş haliyle bir sanat tarihi kitabı olarak Maymunların Resim Yapma Hakkı adıyla 1994'te yayınlanmıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/23/way-way-way-sanat-yolculugu-projesi/", "text": "16 Ağustos 2017 tarihinde Ordu ilinden başlayan way way way ismini verdikleri sanat yolculuğu 30 Ağustos tarihinde tamamlandı. Ressamlar Orhan Zafer ve Mümin Candaş yolculuk boyunca 5261 km yol yaparak güzergah üzerinde bulunan tarihi, kültürel ve doğal güzelikleri inceleyip resimlerini yaptılar. Toplam 21 il de 52 farklı yer gezi programında yer aldı. Ordu Yason Burnundan başlayan sanat yolculuğu 15 gün sonra tekrar Ordu da sonuçlandı. Sosyal medya paylaşımlarından gün gün takip edilen proje sanat camiasının ilgi odağı oldu. Proje kapsamında özellikle uğranılan şehirlerdeki müze, tarihi ve turustik yerler, antik şehirler, sanatçı atölyeleri ziyaret edildi ve anlık gözlemlere dayalı resim-eskiz çalışmaları yapıldı. Sanat yolculuğu uğrak noktalarında ziyaret edilen önemli uğrak noktalarından bazıları; Sinop Kalesi ve Cezaevi, Sinop Müzesi, Taşköprü, Fatih Sultan Mehmet'in fethettiğinde Çeşm-i Cihan yani Dünyanın Gözü diye nitelendirdiği Amasra şehri ve Müzesi, 1994 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi'ne alınan Safranbolu şehri, Bursa'nın tarihi merkezi İznik şehri gölü ve tarihi yapılarından ve Mimar Sinan'ın ince ruhunu ve estetik algısını en iyi gösteren Orhan Cami ve Ayasofya Kilisesi, 8500 yıllık tarihi ile Bergama Antik Kenti ve yüzlerce önemli tarihi eseri barındıran Bergama Müzesi, İzmir ve Foça'da sanatçı atölyesi ziyaretleri, Aydın merkezde bulunan ve Apollonios ve Tauriskos isimli iki büyük heykel ustasını ve Ayasofya'ın mimarlarından Anthemios'u da yetiştiren Trallies Antik Kenti kalıntıları, yine İzmir ili Selçuk ilçesinde bulunan Efes Antik Şehri, içinde Dünyanın 7 harikasından biri olan Efes Artemis Tapınağı, bu tanrıça adına yapılmış Efes Artemis heykeli, Priapos heykeli, mermer Artemis heykeli, Mısırlı rahip heykeli, İsis heykeli, çeşitli mitolojik tanrı heykelleri ve Sokrates başı bulunan ünlü Efes Müzesi, Yine Selçuk ilçesinde Heykeltıraş Mehmet Aksoy tarafından yapılan Kurtuluş Yolu Anıtı her yıl 26 Ağustos'ta güneşle buluştuğu anda Atatürk siluetine dönüşen muhteşem eserini o tarihte gördükten sonra Aydın Söke yolu üzerinde Güllübahçe kasanbasında bulunan Mykale Dağı'nın eteklerinde M. Ö 1200 lerde kurulmuş içinde dünyanın yedi harikasından birinin mimarı Pytheos'un inşa ettiği ünlü Athena Polias Tapınağı yer alan Priene Antik Kenti, yine Selçuk ilçesindeki Hz. İsa'nın oniki havarisinden biri ve İncil'in yazarı St. Jean adına yapılmış Bazilika ve Kilisesi, Aydın ili, Germencik ilçesi, Ortaklar beldesinde bulunan Menderes Magnesiası olarak bilinen antik kentte kazı çalışmaları sürdüren Prof. Dr. Orhan Bingöl ve ekibinin çalışmalarını yerinde izledikten sonra Didim'de bulunan filozofların şehri olarak bilinen Milotos şehri sonrası ilginç mimarisi ve ressam Bedri Baykam'ın adı verilen sokaktaki köy kahvesinde çay molası projenin ara finali yapılacağı Bodrum Gümüşlük'te way way way projesi sanat danışmanlığını yapan Çetin Uyan organize ettiği Gümüşlük Forum Atölye'de worksop ve izleyicilerle yolculuğun izleri söyleşisi gerçekleştirildi. Bodrum Kalesi ve Sualtı Arkeoloji Müzesi incelemeleri sonrası Fethiye Kelebekler Vadisi dönüş yolunun son duğaı oldu. Proje Çorum'un Alaca ilçesinde yer alan Hititlerin Başşehri Hattuşa, Yazılıkaya, Alacahöyük antik kalıntıları ve Müzesi gezisi ile Mümin Candaş ve Orhan Zafer'in 15 gün süren way way way ismli sanat yolculuğu projesi 30 Ağustos 2017 tarihinde tamamlandı. Yolculuğun durak noktalarında bizlere atölyelerinde güleryüzle misafir eden sanatçı dostlarımız; Şükrü-Ülkü Kara, Turhan KA, Ali İlikler, Saldıran Özmen, Fevzi Yavuz, Sali Turan, Yusuf Zafer'e Gümüşlük Akademi'nin organizasyonunda yaptığımız workshop'a bizlerle katılan Mine Arasan ve projenin sanat danışmanlığını yapan Çetin Uyan'a Mümin Candaş ve Orhan Zafer olarak teşekkür ederiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/24/bedri-baykam-yogun-sanat-haftasinin-transit-raporu/", "text": "Hafta başını ağır sol bacak ve boğaz ağrılarıyla geçirince, size yazımın ulaşması cumartesi gününü buldu. Ben de sizi sanat ortamımıza davet etmeye karar verdim! Geçen hafta, İstanbul sanat ile yatıp kalktı. Bu, içinde bulunduğumuz haftanın savaş gündeminden daha renkli bir tabloydu! Contemporary İstanbul ve İstanbul Bienali'nin peş peşe açılması nedeniyle, rekabetten uzak durmak istemeyen galeriler ve sanat merkezleri de mecburen aynı günlerde art arda açıldı. Sonuç aslında tam bir kimin eli kimin cebinde durum yarattı. Neredeyse, hiç kimse, insanlara verdiği katılım sözünü tutamadı. Contemporary İstanbul sabahtan akşama adeta dolup taşıyordu. İnsanlar Türkiye'nin ve dünyanın önemli sanatçılarının işlerini görebilmek için kuyruğa girip, maratona çıkmış gibi sabah akşam koşar adımlarla bütün katları ve tüm bölümleri baştan aşağı ziyaret ediyorlardı. Türk ve yabancı galericilerin sergiledikleri binlerce sanat eseri, bu yapıtları anlasa da anlamasa da onların arasında gezinmekten keyif alan on binlerin meraklı gözlerine teslim edilmişti. Piramid Sanat'ın fuar standında sergilenen 1987 yapımlı Demokrasinin Kutusu, her gün üst üste yeni ziyaretçi rekorlarını kırdı. Fuar açıldığı andan itibaren başlayan kuyruklar kapanışa kadar devam etti. Dış duvarlarında yer alan 1987 kupürleri, bugünkü yobaz gidişatın, nasıl davul çala çala geldiğinin kanıtı olarak açıkta duruyordu. Kutunun içerisine girenler, bu kavramsal-pop yapıtta bir telefon kulübesi, tuvalet, porno gözetim noktası arasında gidip geldiğini gördüler. En derin anlamıyla bir metrekare özgürlük olan Demokrasinin Kutusu, Türkiye'de adına daha sonra biraz yapay bir etiketle güncel sanat adı verilen her adımın ilk başlangıç taşı, bu iş oldu. Aynı hafta, aynı anda İstanbul Bienali'nin de açılması ve tüm programların üst üste gelip kesişmesi, aslında belki apayrı bir sanat yazısında irdelenmesi gereken gizli bir kriz yarattı. Yaşanan krizi şöyle özetleyelim: size Büyükada'da evlenen bir arkadaşınız harika bir hafta sonu daveti öneriyor; ama aynı hafta sonu sizin en yakın renktaşlarınız sizi Antalya'da yapılacak bir Kupa Finaline çağırıyorlar! Bu arada 12 yaşındaki oğlunuzun hem cumartesi, hem pazar kendi basket takımıyla Tuzla'da dört grup maçı var ve çocuk yalvarıyor Baba nolur gel izlee diye... Siz şimdi Bu hafta sonu çok güzel olaylar var diye sevinebilir misiniz? Seçim yapamamaktan belki sinirle basıp Paris'e kaçıp, uzun bir Seine Nehri gezintisine bile çıkabilirsiniz! Sinerji adı altında Contemporary İstanbul'u İstanbul Bienali ile aynı haftaya denk getirenler, böyle bir eş zamanlı ve çoklu krizler dizisine neden oldular! Üstelik İKSV'den bazı insanlar da bu durumdan bir o kadar şikayetçiyken, bunun adı nasıl sinerji oldu, pek anlaşılamadı! Tüm açılış ve davetler üst üste kesişti ve işin profesyonelleri, en hafif deyimi kullanırsak, gerçekten mağdur oldular! Fuar nasıl geçti? sorusunu soracağınız hiçbir galerici kötü geçti demez. Ama gerçekte nasıl geçtiğini bir tek Allah bilir tam olarak! 12 Eylül sonrası dönem tüm hızıyla sürerken gençler gözaltında kaybolup işkence odalarında erirken, partiler, demokratik kitle örgütleri, sendikalar, bir bir kapatılırken morali yerlerde gezinmeye başlayan ve ifade özgürlüğünü kaybeden halk kitleleri kendilerini sanata vermişti. Bu dönem mizah dergileri ve sanat dergilerinin tirajı tavan yapıyor, halk özgürce izleyemeyeceği siyasal tartışmaların acısını sanatsal metinlerden fotoğraflardan karikatürlerden heykellerden resimlerden çıkarıyordu. Önce Milliyet Sanat ardından Hürriyet Gösteri herkesi başka bir düzleme çekerken karikatür dergileri en hinoğluhin başlıklarla derinden ve çaktırmadan toplumu sarsıyordu. Şimdi Contemporary İstanbul'un ve Bienal'in gördüğü büyük ilgi bana kaçınılmaz şekilde bunu hatırlattı: Bundan 38 yıl önce, ben bağımsız bir sanatçı olarak yalnız çağdaş sanat yaparak yaşama kararı aldığımda, bana inanan annem babam dışında ailede kimse yoktu. Türkiye'de böyle bir piyasa değil, böyle bir konu bile yoktu. Dört-beş koleksiyoner, izlenimci, klasik veya oryantalist resim toplar, modern resim, Picasso veya Miro gibi bir imza taşımıyorsa, çerçöp sayılırdı. İşin ticaretini başlatan, daha önce açıp kapanan Maya gibi galerileri bir köşeye koyarsak, Yahşi Baraz oldu. Çağdaş resim deyimi henüz literatürde pek yoktu. 1983 yılında AKM'de açılan kişisel sergim, belki yıllardır görülen en büyük ve taze işlerle oluşmuş sergiydi kent için... Daha doğrusu öyle bir örnek yoktu, görülmemişti. Bu ortamda artık resmi satılanlar arasında Doğançay, Akyavaş ve ben vardık. Sonra oluşmaya başlayan bu küçücük piyasaya Kemal Önsoy, İsmet Doğan, Balkan Naci gibi önemli yeni kuşak isimler girmeye başladı. Bir Akademi'ye bağlı olmadan uluslararası bağımsız sanatçı olarak yaşama fikrim, herkese göre uçuk kaçık bir projeydi. Böyle bir örnek yoktu ülkemizden... Yola çıktıktan sonrada geri dönüşü yoktu, bir şekilde başarmaya mecburdum. Çünkü ya iyi örnek olacaktım ya da kötü bir örnek. Çıkılmaması gereken, riskler ve cehennem taşları dolu yolun kötü örneği... NASA'nın dediği gibi, Başarısızlık bir alternatif değildir denilen bölgeydi bu... Detayları geçelim, arzu edenler otobiyografimin ikinci cildi Sonsuz Okyanusta her şeyi fazlasıyla öğrenebilirler. Ama en azından şunu bilin ki öyle iki ay iki kursa katıldım diye aşırı havadan patlayacak kadar uçmuş bilgiç insanlar ortalarda böyle fink atmıyordu. İnsanların geneli ise daha mütevazı ama sanata belki daha saygılıydı. İşin hem yurtdışındaki hem de yurtiçindeki zorluklarını aşmak zorundaydık. Sizi aşırı şematik bir özet yapacağım mecburen: yurtdışında Amerika ve dört-beş büyük batı ülkesi dışında neredeyse büyük sergilerde adı geçen hiçbir şey yoktu. Büyük Batı, modern sanatın tüm kökenlerini güney ve doğu ülkelerinden almış olduğunu unutarak kendini bir ticaret seline kaptırmış, pupa yelken gidiyordu! Bu akıl almaz derecede önyargılı ve kültürel emperyalist gidişata dur demek için 30 Haziran 1984'te San Francisco Modern Sanat Müzesi önünde bir manifesto dağıttım. Öğrenci vizesi bitmiş cebinde belki 20-30 dolar olan genç bir adam, milyar dolarlık prestijli uluslararası batı sanat dünyasının akışına çomak sokuyordu. Ama içimde en küçük bir tereddüt yoktu, çünkü haklı olduğumu biliyordum. Bu yıl İstanbul fuarının açılışından önceki hafta da, beni mutlu eden önemli bir kitap elime geldi: Londra'da Penguin Books tarafından yayınlanan bu yeni yapıtta, Jessica Lack'in derlemesiyle Why are we artists? başlığıyla, sanat tarihine yön veren 100 manifesto bir araya getirilmişti. Aralarında 1933 yılından Peyami Safa'nın kaleme aldığı d grubu Manifestosu ve benim 1984 San Francisco Manifestom vardı Türkiye adına. İşin en güzel tarafı, kitabı derleyenlerin bu bilgilere, kimsenin yönlendirmesi olmadan kendi araştırmalarıyla ulaşmış olmalarıydı. 1984'te bir manifesto yazıp dağıttım ve bazı eleştirmenlerin bakış açısını değiştirdim diye dünyanın bir anda değişmeyeceğini fazlasıyla biliyordum! Bir resmimin üzerinde belirttiğim gibi bu çok uzun bir savaş olacaktı. Şimdi, 33 yıl sonra batının kendi tarih kitaplarında bunu kabul edip dile getirmesi, çok güzel ve heyecan verici bir adım ama inanın bu büyük ve uzun savaş devam ediyor; bunun kazanılması için de öncelikle kendi insanlarımızın beyninin yıkanması ve neyin mücadelesini verdiğimizi anlamaları lazım! Sanatı yalnız bir yatırım veya hava atma yöntemi olarak görenlerin bu işe katkıları yok denecek kadar az. Hiçbir zaman tekrarlamaktan usanmayacağım. Dünyanın her ülkesinde kültür bakanlıkları, belediyeler ve vakıflar, sanata ve sanatçıya katkı yapabilmek için adeta birbirleriyle yarışırlar. Türkiye'de ise bu devlet ve onu yöneten hükümetler, Atatürk ve İnönü döneminden sonra, hiçbir müze açmamışlar, ülkeyi modern veya çağdaş devlet müzesi olmayan tek devlet haline getirmişlerdir. Sakın yalnız AKP'den söz ettiğimi sanmayın. Adalet Partisi, Ecevit'in CHP'si, Milliyetçi Cephe koalisyonları, ANAP, Erbakan-Çiller ya da Mesut Yılmaz Hükümetleri, AKP'den önceki tüm hükümetler için de geçerlidir bu. Bu ayıp bir ülkeye bin yıl yeter! Türkiye, Metropolitan'ını da, MoMA'sını da, Centre Pompidou'sunu da, Tate'ini de, Royal Academy'sini de, üretememiştir! Yüzleşmemiz gereken acı gerçek budur. Bugün dahi, ülkenin 100.000'i aşkın camisine ek olarak biri Çamlıca tepesinde, diğeri Taksim'de iki kocaman cami daha inşaat halindedir. Ülkede ayrıca özel veya devlete ait, on binlerce spor tesisi vardır. Ama devlet bir adet çağdaş sanat müzesi üretememiştir! Bu vahim bir kararlılıktır ve siyaset adamlarımızın, Atatürk'ün kültür devriminden hiç mi hiç anlamadıkları bu şekilde kanıtlanmış ve kabak gibi ortaya çıkmıştır. Gerçekçi olarak da bu durumun bugünün Türkiye'sinde değişeceğine dair hiçbir emare yoktur. Tam tersine sanatçılarla alay eden, onları aşağılayan veya tehdit eden bir yapı egemendir. Bugün Türkiye'de sanat, devlete rağmen, Müslüman mahallesinde salyangoz satanlar tarafından yapılmakta ve ancak özel sektör ve koleksiyonerlerin desteği ve merakıyla ayakta durabilmektedir. Onların da birkaç tehlikeli ve hiçbir sanatsal geçmişi olmayan, çıkar peşinde koşan, eğitimsiz ve sahte bilgiçlik taslayarak kendini kabul ettirmeye çalışan sanat tacirinin entrika dolu tuzaklarına düşmeye hevesli olmaları, bu ortamı daha da dramatik hale getirmektedir. Söz veriyorum, burada bir kaç satıra sığdırmaya çalıştığım bu konuyu ileride ilk fırsatta ele alacağım. Şöyle özetleyebiliriz: Maalesef Türk çağdaş sanat dünyasının tüm yükü, İstanbul dukalığının üzerine yıkılmıştır. Amerika'da da New York, tabii ki sanatın merkezidir. Ama Kuzey Amerika kıtasında, New York dışında, Los Angeles, San Francisco, Miami, Boston, Chicago, Seattle ve onca başka bir şehirde de sanat çok ciddi fiyatlara, yat-kat fiyatlarına satılmaktadır. Belki kimse sağlıklı olarak yüzdeleri bilemez ama kesin olan bir tek şey vardır: İstanbul Türkiye'de satılan çağdaş sanatın % 94 civarını kapsıyorsa, (+-%3 hata payı ile) böyle bir oran normal hiçbir ülkede olamaz! Adanalılar, Antalyalılar, Bursalılar, Eskişehirliler veya Trabzonluların, hiçbir zaman yeterince çağdaş sanata ulaşamama gibi bir dertleri yoktur. Güzel Anadolu'nun insanları, zenginliği doktorları, mühendisleri holding sahipleri nefis evler yaptırırlar, harika arabalar alırlar, çocuklarına Londra'da veya New York'ta ev döşerler, havuz yaptırırlar, ama kesinlikle ciddi bir çağdaş sanat eserine para kaptırmazlar! Konu paraları olmaması değildir. Maalesef sanatın neden değerli ve yeri doldurulmaz, uluslararası dünya prestij göstergesi ve en önemli bir yatırım olduğunu bilmezler. Bunu öğrenmemişlerdir ve şu aşamada pek öğrenecekleri de yoktur. Yalan söylemeyelim Anadolu'dan koleksiyoner adaylar tek tük çıkabilir. Gaziantepli dostum Enver gibi, İzmirli dostum Hüseyin Bey gibi... Ama onlar istisnadır. Geneli, mesela duvar kağıdının metrekaresine 300$ vermeyi kabul edebilirler! Ama duvarlarında hala aynalar, alakasız afişler veya çiçek-böcek resimleri vardır. Yani Anadolu'dan hiçbir doktor, hiçbir bankacı, hiçbir toprak ağası kalkıp büyük bir galeriyi arayıp ya, rahatsız ettim. Bizim kız evleniyor da, harika bir villa aldık kendisine, ama beş büyük duvar için sanat eserine ihtiyacımız var dememiştir! Yani o ilk telefon, ciddi koleksiyonerler platformundan hala gelmemiştir. Ne kadar tesadüf demek istesek de bunun öyle olmadığını çok iyi biliyoruz. İnanın bunun gerekçeleri arasında mahalle baskısı da vardır. Çünkü komşuları ya sen deli misin kafayı mı yedin, bir resme bu kadar para verilir mi? demeye hazırdırlar! Kendisine, çocuklarına, iş yerine çağdaş sanat eserlerinin en ucuzunu değil, en iyisini almak için telefonunu eline alan bir vatandaşımız, henüz görülememiştir! Yeniden düzenlenen eğitim müfredatının hedefleri göz önüne alınırsa, daha da 2349 yılına kadar bu gidişle böyle bir telefon zaten çalmaz. Hem sanat aşkına, hem inadına sanat diyoruz işte bu nedenlerle!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/24/hulya-kupcuoglu-sanatci-uzerinde-rant-elde-etmeden-calismak-en-onemli-kuralim/", "text": "Telga Südor Mendi tarafından kurulan Galeri Diani, geçtiğimiz yıl Yeldeğirmeni'nden Tophane'ye taşındı. Südor tarafından özel bir anlama sahip olan 'Diani' kelimesini, Galerisinin adı yapan Telga Südor Mendi ile Galeri hakkında bir söyleşi yaptık. Telga Südor: Galeri Diani 2013 yılında kuruldu ama elbette çok uzun bir hazırlık dönemi oldu desem yalan olmaz. Sanatçı bir ailenin çocuğuve sanat okumuş biri olarak hayatım boyunca bu dünyanın içinde oldum. Sıkıntılarını ve güzelliklerini çocukluğumdan beri yaşadım. Hep hayalimde kendi doğru bildiğim biçimde yönetebilecek bir galeri vardı. Yeldeğirmeni'nde dolaşırken büyükannemin Türkiye'ye geldiğinde yaşadığı evin boş ve satılık olduğunu görünce galeriyi burada kurmaya ve büyükannemin bir daha hiç görmediği ailesinin soyadını galeriye vererek O'nun anısını yaşatmaya ve bir aile geleneği olarak sanata bu yoldan devam etmeye karar verdim. T. S.: Doğrusunu söylemek gerekirse Yeldeğirmeni ne geldiğimde ilk ve tek galeri olarak işe başladım. Henüz yoktu ve birçok sanatçı atölyesi vardı. Ayrıca Kadıköy Belediyesi sanatla ilgili birçok projesini burada gerçekleştirmeye başladı. Ve bence oldukça önemli bir merkez olmaya başladı. Ancak 2015 yılına gelindiğinde ibre genelde kafelerden yana dönmeye başladı. Benden sonra açan galeriler kapandı hemen hemen hepsi kafe oldu. Yine de bazılarında hem sanat hem de edebiyat konusunda çalışmalar da yapılmaya devam ediliyor. Sanatçı atölyelerinde de artış var ancak sanat piyasası tam anlamıyla oluşacakken oluşamadı bunun nedenini de semt insanının rant isteğine bağlıyorum. Ne yazık kibu kadar çok sanatçının olduğu ve belediyenin bu kadar çok desteklediği böyle bir semt daha olmamasına rağmen semt insanı mülkünü illaki bir kafe işletmesine kiraya vermek istemekte ve ellerinde ki değerin farkına varamamaktadırlar. Galeriyi işlerimin iyi gitmesi ve memnun olmama rağmen niye taşıdım derseniz işte tam bu noktada tek olmaktan dolayı taşıdım. Çoğu insan tek olmanın iyi olduğunu düşünür ama ben ise hayatım boyunca bunun tersine inandım hep ekip olmanın birlikte olmanın gücüne inandım. Sanatta bilginin sürekli saklandığı bir ortamda tam tersine inanmak elbette güç ama doğrusu galericilerin ve sanatçıların ekip olarak çalışabilmesi elbette. Yeldeğirmeni'nin de tek olarak kalıp kısa vadede daha çok kazanç elde etmek yerine rekabetle birlikteliğin sanatta önemli bir güç olacağına inanarak semtten ayrıldım. T. S.: Evet, Tophane de birçok galeri kapandı ancak birçoğu da ayakta... Esasında her yerde galeriler kapanıyor desek daha doğru olur. İşte tam bu noktada benim bakış açma göre en doğrusu galerilerin azaldığı bir yerde açıp bölgeyi ayakta tutmaya çalışmak ve bir tür direniş göstermek. Kaldı ki bu ekonomik koşullarda galerilerin kapanması da bana çok anormal gelmiyor. Ayrıca Türkiye de dönem dönem bazı işler moda olur daha çok kazandırır. Her şeydeolduğu gibi... Sadece bu yüzden kapanan galeriler bile var. Bu işten sıkılıp başka işlere geçenler var. Ve ya bu ortamdan kazanacağı parayı kazanıp başka iş kollarında devam eden birçok işinsanı var. Olayı böyle görmek gerektiğini düşünüyorum. Şu anda kalabilenler bu işe gönülden bağlı olup sanat işine gerçekten bulaşmış olanlar. H. K.: Son yıllarda galericilerin ve sanat tacirlerinin çoğu, resim satamamaktan şikayetçi. Böyle bir süreçte aslında bir galeri işletme cesaretini göstermek dikkat çekici. T. S.: Sorunuzda sanat taciri diyorsunuz. İşte tam bu noktada şunu diyebilirim: sanat taciri değilim. Yani sadece sanat ticaretiyle ilgilenmiyorum. Bir sanat tacirine kıyasla azla yetiniyorum. Sanatçı üzerinde rant elde etmeden çalışmak en önemli kuralım. Veher şeyden önce amacım gerçek sanat eserlerinin herkes tarafından ulaşılır olabilmesinisağlamak. Örneğinyeni ev kuran genç bir insanın, bir ev dekorasyonu mağazasından büyük ve dijital baskı bir tual satın alması yerine aynı paraya çok küçük ama gerçek bir sanatçıya ait bir özgün baskı satın almasına ikna etmek gerçek amacım. Kısacası büyük kazançlar yerine kalıcı bir galeri olmayı önemsediğimden piyasanın şu an ki halini önemsemeden güven vererek ve sağlayarak başarabileceğimi düşündüm ve sizin değiminizle cesaret gösterdim. T. S.: Bu konuda şöyle diyebilirim şu anda bulunduğumuz ekonomik şartları düşünürsek hedeflerimin üstüne çıktım. Güvenilir olmak ve gerçek fiyatlar üzerinden satış yapmanın önemini işte tam bu noktada anlaşılır oldu. Hayali rakamları bir yana bırakmak ve gerçek sanatseverleri etrafınızda toplayabilip rant yerine sanatseverlere her koşulda sanat eseri sağlayabilir olmaya ve her şeyden önce sanatçıyı madden ve manen mutlu edebilmeye özen göstermek çok önemli. Bu iş kolunda sanatçı, galerici ve sanatsever alıcı üçgenini hep birlikte değerlendirebilmek esas olandır ki elimden geldiğince bu üçlüyü dengelemeye çalışarak ilerlemeye çalışıyorum. T. S.: Her şeyden önce sanata gönül vermiş olmaları ve tutkuyla bağlı olmalarını. Kısa vadede çok kazanç getirecek niteliksiz sergiler yerine nitelikli sergiler açmalarını. Eserlere spekülatif fiyatlar yerine gerçek fiyatlar koymalarını. Güvenilir olduklarını her fırsatta etik davranarak ispatlamalarını. Sanatçılara çok değer vermelerini ve onların haklarını korudukları zaman kendi haklarını koruyabildiklerini özellikle söylemek isterim. Ve elbette cesur olmaları gerektiğini söyleyebilirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/24/utku-varlik-kaotik-gunler/", "text": "Anlamıyorum, gelinen bir yer var; sanat adına tasarımlar: contemporary etiketiyle sunuluyor; örneğin Avignon Festivalinde, Çağdaş Tiyatro, Modern Dans; öbür taraftan Modern Müze, modern resim, Contemporary fuarlar, Modern'i etiket etmiş bienaller vs. Biliyorum amaç bir farklılığın ötesinde ortaya yeni bir şey koymak, ama nasıl anlatabilirim: önce bir müzik bulup sonra bunun eşliğinde sahnede takla atıp, bir takım garip hareketler yapmak modern dans oluyorsa; birden Bejart'ın Bolero balesini anımsadım ya da nedense her yıl Avignon Festivalinde ve de dayanamamın en üst düzeyinde yine çağdaş a adanan tiyatro denemeleri tekrar ediliyorsa, Bienaller kurmaca sloganları ötesinde bir gösterişe soyunmuş sa iyi komşu/kötü komşu!- , işte orada ben yokum! Belki farkında değildik, sanatın ideasını ters yüz edildiğinin! Gözümüzün önünde, çocukça bir duyguyla zorla elimizden alınmış bir oyuncak misali, sanatın hayal perdesini çekip alıyorlar ve kısır döngülerindeki kabızlığı Modern adına empoze ediyorlar ve de buna inanıyoruz! Tamam anladık ama görselleri izlediğimizde artık suyu çıkmış enstalasyon'lar, enayice kurgular Anlamıyorum bir özentidir gidiyor, bizi tarih de perişan edenlerin, bu emperyalist ülkelerin dümen sularından bir türlü çıkamıyoruz, biliyorum kültür daha beyaz yıkıyor çünkü sanat adına bizi yönetenler biliyorlar ki kültür önemli bir silahtır. 50 yıllarında soğuk harple başlayan etkinliğin radiationu bugün çok daha etkin; sanatı çağdaş markasıyla sığlaştıranlar, etkinliklerini medyatik sistemin yörüngesine oturtmuşlardır. Bu ipleri ellerinde tutanların amacı, sanatın kendine özgü akışı ve ya kalıtım süreci değildir; onu kışkırtarak hızlandırma, anlama, görmekten öte yargıya fırsat vermeden bulandırma, kompleks alanları yaratarak monopol, lobi güçleriyle çekim alanları oluşturmak ve de tek merkezden yönetmek. Nedir bunlar: MoMa New York, Tate Londra, Fransa ve öteki zengin ülkelerde bu iki gücün uyduları oluşturulmuştur; milyarderlerin özel koleksiyonlarını içeren vakıflar, modern müzeler, uluslararası pazarlama markaları Sothbe's, Christi's vs. bunların sahipleri de yine sözünü ettiğim milyarderdir. Konu kültür olduğuna göre büyük ülkelerin kültür programlarını da yine bu büyük lobi yönetir. Eğer Tate Modern size kendi Twitter sayfalarında buna benzer beğeni önerileri sunuyorsa, bizim gibi yönetilen sanat sömürgelerinde hemen etkin olup, benzerlerini zengin otel sahiplerinin, alış-veriş merkezlerinin patronlarının, önemli bankaların himayesinde açılan Contemporary Fuarlarında satışa sunulur ve biz de Contemporary Fuarının pırıltılı vitrinlerinde bize empoze edileni satışa sunarız. Öyle bir kompleks ki çıkmak için düş de olduğu gibi uyanmak gerekir bu kabustan!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/25/trakya-universitesi-serigrafi-egitimi-1-gerceklesti/", "text": "Etkinliğe katılan on isim şu şekildedir: İsmail Akyıldız, Nihal Sarı, Figen Şahan, Gizem Nur Sözer, Nida İşbaş, Hasret Yürük, Seda Şimşek, Dilara Garip, Yağmur Savaş, Melisa Arslan, Şahika Ezgi Çay."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/26/buket-aslantepe-ucu-k-acik-resim-ve-seramik-sergisi-18-ekim-12-kasim-2017-galeri-selvin/", "text": "Buket Aslantepe'nin Uçu K açık isimli resim ve seramik sergisi 18 Ekim'de Galeri Selvin'de açılıyor. Sergi 12 Kasım'a kadar izlenebilir. Eserlerinde ki ana figür, gerçek ile hayal dünyası arasında gidip gelen, provokatif ama bir o kadarda ürkek ve duygusal ruhunun ucuna birazda erotizm dokundurarak, içindeki karmaşayı dışa yansıtan kadın dır. Resim ne vakit kendine has bir resim olur? Başka resimlerden zorlanmadan ayrıldığı vakit elbette. Sanatçının eserlerindeki figürler, geçmiş ile bugün arasında gidip gelirken, kimi zaman yalın ifade edilmiş, kimi zaman da gerçeküstü üslubu ile her figüre ayrı bir karakter katılmıştır. Buket Aslantepe, 1971 yılında Bilecik'te doğdu. 1991-1995 yılları arasında Ankara Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Zahit Büyükişleyen Atölyesi'nde yüksek öğrenimini tamamladı. 1996 yılında Almanya'ya yerleşti ve halen çalışmalarını Stuttgart'ta sürdürüyor. Galerilerimiz Pazar günleri hariç 11:00 18:00 saatleri arasında açıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/27/lutfiye-bozdag-nuri-battalin-heykelleri/", "text": "Son derece basit, sıradan bir malzemeyi alıp sanatın öznesi yapmak pop art'tan itibaren sanatta yer bulan bir yaklaşım. Buradan bakıldığında Nuri Battal'ın çividen heykelleri, pop art tavrında ele aldığı söylenebilir. Malzemesini gündelik nesnelerden alan, hayatı bir anlamda hammadde gibi işleyen Pop Art, popüler olanın sanata dönüşmesini ifade ediyor. Andy Warhol, 1960'larda tüketimi çekici hale getirmek için popüler olanı gösteren reklamlardan ve renkli afişlerden yararlanarak Amerikan tüketim alışkanlıklarını, popüler kültürü konu edinmişti. Campbell çorba konserveleri, Coca Cola şişeleri, Marilyn Monroe fotoğrafları gibi kitle kültürüne ait objelerin tüketim çılgınlığıyla nasıl ambalajlanıp sunulduğunu gösteriyordu. Nuri Battal ise heykellerinde çivi kullanarak tam aksi popüler kültür nesnesini değil, kullanılıp atılmış, çakılırken eğrilmiş, işe yaramayan eğri büğrü çivileri özneleştiriyor. Onları 2 metre boyunda yaparken atıl olanı canlı, parlak renklere boyayarak rekonstrükte ederek yeni bir kavramsal zemine taşıyor. Bu üretimler hem pop art hem de postmodern bir anlayışa göndermesi olan çalışmalar. Çivi formları, parlak, canlı ve seri üretimden nesneleri olarak bir yanıyla pop arta referans verirken, diğer yanıyla pop olanı ve olmayanı, eklektik olanı ve olmayanı, her şeyi bünyesinde barındıran kuralsızlığıyla postmodernizme dahil oluyor. Battal'ın ürettiği formlar, postmodernin kaygan zeminine çakılan çiviler olarak sorgulamalar üretmemize neden oluyor. Sanatçı, heykellerinde günlük hayatın içinden, sıradan bir nesneyi alıp bir sanat ögesine dönüştürüyor. İnsan figürlerini çivi imgesine indirgeyen buminimalist tavır, yalın bir dil üzerinden kurgulanan kendine özgü bir plastize etme biçimi olarak beliriyor. Sanatçının heykellerinde arılaşmış bu biçimsel kavrayış onun sanatının en karakteristik özelliği olarak ortaya çıkıyor. Nuri Battal'ın heykellerinde çivinin metaforik bir anlamı olmalı. Çivi nasıl bir metafor olabilir sorusuna hem felsefi anlamda, hem plastik anlamda yaklaşırsak, çivi formunun kendi içinde plastik ve kurgusal değişimlerle algıya açılması oldukça çarpıcı. Çivi'nin yamulan hali sanatçının düzgün olmayan formların, kullanılıp atık ve atılan bırakılanlar üzerinden okunursa; çakılırken eğrilmiş, işe yaramayan eğri büğrü, yamulmuş çivi imgesini dışarıda bırakılan kavramıyla algıya açan bir çeşitliliğe eviriliyor. Eğri büğrü bu çiviler, modernizmin yeni, parlak gösterişi karşısında bir pürüz olarak postmodernin içinde yer buluyorlar. Nuri Battal'ın heykellerini görene kadar çivi'ye hiç alıcı gözüyle bakmamışım. Metafor olmasının yanında doğrudan insan figürünü anımsatan çivi formu, sembolik bir dil anlatımını da beraberinde getiriyor. Battal'ın resimlerinde rastladığımız düşünsel yalınlık, heykellerinde de olanca gücüyle kendini hissettiriyor. Çivilerle farklı bir özgünlük yakalayan sanatçı, son derece yalın ve minimalist bir tavırla kendi özgün dilinde üretmeye devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/09/28/ressam-murat-celik-hayatini-kaybetti/", "text": "Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim görevlisi, Çorumlu sanatçı Murat Çelik 51 yaşında yaşamını yitirdi. Murat Çelik'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Liseyi bitirdikten sonra bir dönem 1985 yılında kurulan Çorum Kültür ve Sanatevi'nde kültürel çalışmalar içerisinde yer alan Murat Çelik, 1991'de Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü'nü bitirdi. 1993'de de Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde Yüksek Lisans eğitimini tamamlayan Çelik, 1995 yılında beri Mersin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yapıyordu.1993-2003 yılları arasında 6 kez kişisel sergi açan Murat Çelik, birçok seçilmiş karma sergi açılışında yer alırken, 1993 yılında Devlet Resim Heykel Yarışmasında mansiyon, 2001 Çevre Vakfı Resim Yarışması'nda da ikincilik ödülü almıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/05/yeni-hikayeler-istanbul-concept-gallery/", "text": "- Istanbul Concept Gallery, küratör Işık Gençoğlu'nun geliştirdiği 10x10 Sergi Serisi'nin ilki Yeni Hikayeler ile 12 Eylül 2017 Salı günü kapılarını açıyor. - Sergide, 10 sanatçının toplam 100 eseri yer alıyor. Projeleriyle kültür, sanat ve tasarım dünyasını bir araya getiren Istanbul Concept, kuruluşunun 10. yılında kendi özgün ve bağımsız mekanı olarak tanımladığı Istanbul Concept Gallery'de küratörlüğünüIşık Gençoğlu'nun yaptığı Yeni Hikayeler ile kapılarını açıyor. Istanbul Concept Gallery, bu ilk sergisinde Her hayat ayrı bir hikaye ve her hikaye çok ama çok özel söylemi ile sanat dünyasınayeni mekanında giriş yaparken, sergide yer alan sanatçıların eserleri aracılığıyla izleyici farklı yaşamların içine dalıyor. Yeni Hikayeler, yılda üç defa gerçekleştirilecek 10x10 Sergi Serisi'nin ilki. 10x10 Sergi Serisi'nde, 10 sanatçının 10'ar eserinden oluşan, her bir sanatçının kendi yorumu ile ortaya çıkardığı toplamda 100 eser, 10 ayrı kişisel sergi zenginliği ve tadında sunuluyor. Grafik tasarımı Recep Yılmaz tarafından yapılan sergide;Beyza Boynudelik, Fulden Adatürk, Gabrielle Reeves, Güneş Acur, Işıl Gönen, Olga Alexopoulou, Özlem Tekdemir, Sadi Tekin, Sıdıka Rodop ve Tuğrul Selçuk'un çalışmaları yer alıyor. Aynı zamanda Istanbul Concept Gallery'nin direktörü de olan Işık Gençoğlu, sadece kendini sanatsever olarak tanımlayanları değil, yaşama dair ilgisi ve merakı olan herkesi galeriye davet ediyor. - 12 Ekim tarihine kadar sürecek Sergi, Pazar ve Pazartesi hariç haftanın her günü 12.00-19.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. - Galeri farklı saatlerde grup rezervasyonuna açıktır. - İzleyenler, sergi hakkındaki paylaşımlarını #10x10YeniHikayeler etiketi ile yapabilirler. Istanbul Concept Gallery, sosyal mesaj içerikli sergiler düzenleyen, sanatın herkes tarafından erişilebilir ve anlaşılabilir olması konusunda çalışmalar yapan küratör Işık Gençoğlu'nun direktörlüğünde kuruldu. Galeri, daimi ve gönüllü yaratıcı ekibi ile birlikte yaratıcı endüstrileri bir araya getiren projeleri hayata geçirmeyi ve yakaladığı sürdürülebilir başarıyı 10 yıldır devam ettiren Istanbul Concept'in bilgi birikiminden destek almayı amaçlıyor. Aynı zamanda sergi alanını özel etkinliklere açacak, kiralayacak ya da kurumsal firmalarla paylaşacak alt yapıyı da sunan Istanbul Concept Gallery, haftanın altı 6 günü, günde 10 saat kapılarını izleyenlere açabilecek bir randevu sistemi ile çalışacak şekilde yapılandı. Galeri, gündüz ve akşam saatleri için ayrı programlanmış etkinlik takvimi, farklı disiplinlerden alanının yetkin temsilcilerinin katkıları ile hazırlanacak atölye ve seminer programları, sürekli artacak ürün gamını barındıran mağazası, süreli sergileri ve özel projeleri ile yerli ve yabancı misafirlerine hizmet verecek. Istanbul Concept Gallery hayata geçireceği tüm çalışmalar ile uzun vadede sanat tarihine nitelikli bir arşiv oluşturmayı hedefliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/08/emrah-kazanir-zeynep-suda-ile-buyuk-savasin-hafiza-mekanlari-uzerine/", "text": "Zeynep Suda: Çanakkale doğumluyum, ailem orada yaşadı, yaşıyor. Konuya olan ilgim böyle başladı. Orada büyüdüm, üniversitede Sosyoloji okudum, sonra Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler'le devam ettim. Bu arada İngiliz Dili ve Edebiyatı da okudum. Çocukluğum denizde, Çanakkale Boğazı'nda ve Gelibolu Yarımadası'nda geçti, tüm tatillerimizi oralarda geçirdik. Bu coğrafya bende büyük bir iz bıraktı. Giderek buralarda yaşanan savaşlar ve izleri hakkında bir izlenim edindim, daha sonra bilgi, tarihe ve diğer konulara ilgi geldi. Z. S.: Bu çalışma öncesinde Gelibolu Yarımadası'ndaki hafıza mekanları hakkında çalışma yapmıştım. Hafıza mekanı kavramı çok yeni bir buluş değil, yıllar öncesinden beri kullanılmış, geçen yüzyıl başlarından itibaren teorileştirilmiş bir kavram. Ama günümüzde daha sık duyuyoruz. Toplumsal hafızayı oluşturan mekanlar var, bunlar doğal, coğrafi alanlar olabildiği gibi kentsel alanlar, kent ve manzara silüetleri, anıtlar olabiliyor. 2015-16 ders yılında Strasbourg Üniversitesi'nde bu konuda bir araştırma yaptım, orada kaldım ve bölgeyi dolaştım. Orada yaşanan savaşı, savaş sonrası ortaya çıkan toplumsal hafızayı, hafıza mekanlarını öğrenme fırsatım oldu. Dönüşümde bu konuyla ilgili çalışmalarımı bir kitaba dönüştürdüm. Z. S.: Kolektif hafıza bireysel hafızaların bir toplamından ibaret değildir. Tek tek kişiler geçmişlerine dair belirli şeyleri, olayları, anları, dönüş noktalarını, izleri hatırlarlar. Ama bunun ötesinde aynı dönemde yaşayan, benzer şeyleri paylaşan insanların oluşturduğu bir kolektif deneyim olarak hafıza sonradan yeniden inşa edilen bir şeydir. Her şeyi hatırlayamayız. Toplum da her şeyi bir yere not etmez, her şeyi hatırlayamaz. Ama bazı izler üzerinden, geçmiş deneyimleri, geçmişi yeniden inşa ederiz. Buna kolektif hafıza denilir. Biz geçmişte yaşanmış olayları, bunlara dair bırakılmış izler üzerinden biliriz, hatırlarız. Bu izler notlar, arşivler, tarih kitapları, müzeler, romanlar ya da kitapta söz edildiği gibi anıtlar, mezarlıklar olabilir. Kolektif hafıza kavramının vurguladığı önemli noktalardan biri, hafızanın kendiliğinden işlemediği, inşa edilmiş bir şey olduğudur. Z. S.: Zorunlu mudur bilmem, ama maddi dünyanın, yaşamımızın, hayatta kalmak için verdiğimiz mücadelenin, hayatımızı kazanmak için harcadığımız maddi ve zihinsel emeğin izleri bilincimizin genel çerçevesini, kim olduğumuzu belirler. Bunu söylemek düşüncelerimizi oluşturan faktörler arasında kültürü, ideolojiyi, teoriyi ihmal etmek demek değildir. Bilincimizi eğitim, kurumlar, devlet ve siyaset de etkiler. Elbette bilincimiz de yaşamımızı nasıl kurduğumuzu etkiler. Bu ikisi karşılıklı olarak etkileşim içinde oluşur. Z. S.: Avrupa uluslarının, eski imparatorlukların dünyayı paylaşmak için girdikleri büyük savaşlar tüm dünyada köklü dönüşümlere neden oldu. Büyük Savaşın sonucunda büyük imparatorluklar ortadan kalktı. Bunlardan biri de Çarlık Rusyası'ydı. Ekim Devrimi ile Çarlık Rusyası'ndan köklü dönüşümlerin yaşandığı, yepyeni bir yapı ortaya çıktı. Eski dünyadan bu köklü kopuş büyük mücadelelere neden oldu. Bu radikal dönüşümden etkilenen Avrupa'nın, Batı dünyasının eski büyük güçleri Kuzey Amerika sermayesinden yardım istediler. Ama diğerinin de bu kavgaya karışmak için pek çok nedeni vardı. Böylece kıta Avrupasını kurtaran ABD imajı ortaya çıktı. Amerika, Avrupa'nın ve dünyanın işlerine, dünya siyasetine bir büyük güç, bir yeni emperyal güç olarak dahil oldu. Z. S.: Bu konuyla ilgili geçtiğimiz yıllarda, Çanakkale savaşının 100. yıldönümünde yaptığımız bir derleme çalışmasında bir arkadaşımız çok değerli bir yazı yazdı. ( Neslişah Başaran 1. Dünya Savaşı ) Onu referans gösterebiliriz. Konu çok boyutlu, burada yapamayacağımız kadar uzun bir tartışmayı gerektiriyor. Ancak iktidarda kim olursa olsun, gerilemiş, dağılmakta olan bir imparatorluğun savaş dışında kalma şansı yoktu. Ne ekonomik ve ne de siyasi olarak kendini ayakta tutmaya gücü kalmamış Osmanlı Devleti savaşa sanıldığının aksine bir komplo ya da büyük güçlerin bir oyunu sonucu değil, maddi koşulların sonucu olarak koşar adım girdi. Z. S.: Bu iki savaş din savaşı değildir. Örgütlü dinler, dini cemaatler toplumsal alanın pek çok yönünü etkilemiştir. Tarihte din savaşları olmuştur. Ancak bu iki büyük savaş din faktörüyle açıklanamaz. Bu iki savaş daha çok emperyalist paylaşım savaşları olarak görülmelidir. Z. S.: Çanakkale Savaşı, savaşın başlangıcında İstanbul'u, başkenti korumak için, umutsuz ama bir o kadar da can havliyle verilmiş bir kavgadır. Savaşın burada yaşanmış olması bir tesadüf değil, büyük güçler boğazları geçerek İmparatorluğun başkentini esir almak istemişler, o nedenle donanmayla, deniz yolu üzerinden Boğaz'a yönelmişlerdir. Burada korunmak istenen vatan toprağıdır. Ama savaş devam edip Osmanlı Devleti yenilince, işgale uğrayıp merkezi yapı çökünce yerini yeni bir siyasi arayış ve Cumhuriyet almıştır. Z. S.: Yarımada dünyanın birçok yerindeki savaş alanı, savaş mezarlıkları gibi bir hafıza mekanına dönüşmüş durumdadır. Bir ziyaret yeri, giderek dini bir mekan halini almıştır. Pek çok ziyaretçi çeken bu alana ilişkin birçok ticari projeden söz edilebilir. Opet gibi kuruluşlar ve birçok başka küçüklü-büyüklü işletme alanın turizm potansiyelinden yararlanmak amacıyla çalışma yapmaktadır. Hediyelik eşya ticaretinden tutun da turizm işletmeciliğine uzanan geniş bir yelpazede kar getiren bir faaliyetten söz ediyoruz. Ayrıca milli park olma özelliği ortadan kalktığı için çevrede arazi satışları artmış durumdadır. Yakın gelecekte buraya yapılan siteler, turistik oteller görürsek, şaşırmayalım. Bütün bunlar alanın tarihi dokusunu bozmakta, burayı bir tür postmodern oyun alanı, tema parkına dönüştürmektedir. Z. S.: Bu ünlü bir şarkıdır. Kuzey Fransa'da Büyük Savaş sırasında Alman ordusu ile Fransız ordusu arasında birçok cephede şiddetli çarpışmalar yaşanmış, çok sayıda genç insan yaşamını yitirmiştir. Sözü edilen cephede Fransız askeri birbiri ardından sıcak çatışmanın yaşandığı alana, ölüme gönderilmiş, arkadan gelen yedek kuvvetler, öleceklerini bile bile savaşa sürülmüştür. Şarkı bunun anısını canlandırır. Siperlerde ve çamurlu yollarda geçen, hasta ve yorgun insanların ölüme gitmelerini, buradaki acıyı anlatır. Bu şarkı savaş karşıtı bir şarkı olarak halk arasında yayılmış, çok dinlenmiş ve söylenmiştir. Şarkının sonunda eğer savaş yapmak istiyorsanız, kendi kanınızla yapın, der. Sekiz gün siper, sekiz gün acı, Madem biz sefillerde bir şey yok, Bu bayların malı kalsın diye yerinde. Değil mi ki onlar için geberiyoruz burada."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/08/vecdi-uzun-sanat-statukoya-karsi-cikistir-ertugrul-berberoglu/", "text": "Çalışmalarımla; sanatı estetik bir savaş olmaktan çıkarıp pazarda alınıp satılan bir araç haline getiren sanat tacirlerine ve sanat anlayışlarına, daha güzel bir dünyada yaşamak umuduyla, var olan sistemin bize sunduğu tüm öğreti ve dayatmalara karşı savaş açıyorum. Bu anlayıştan yola çıkarak izleyicileri, gördüklerini sandıkları gerçeklikle tekrar yüzyüze getirip, göremediklerinin gördükleri olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ertuğrul Berberoğlu: Sanatın farklı boyutlarını ve yönlerini belirli ölçülerde ifade eden sanata ilişkin sayısız farklı sanat tanımı yaklaşımı mevcuttur. Sanatın bütün yönlerini kucaklayabilen ve sanatın karmaşıklığını anlatabilen tek bir tanım yapmak da kolay değildir. Konuya başlangıç yapabilmek amacıyla Marmara Üniversitesi'nden hocam Prof. Dr. Tayfun Akkaya'nın sanat tanımını paylaşmak istiyorum. Sanat; hayatı tanımak, anlamak, yorumlamak ve yaşanılır kılmak amacıyla hayal gücünün yaratıcı kullanımını içeren, insan bilincinin sırlarına ve gelişmesine ışık tutan hayati bir etkinliktir. Bu tanımdan hareketle daha öznel bir tanım daha yapacak olursak sanat; gerçekliğin görünmeyen, algılanmayan boyutunu görünür kılmak, algılanır hale getirmek ve bunu yaparken de estetiğin kendine özgü dilini, anlatım yöntemlerini kullanmaktır. Diğer sanat dallarında olduğu gibi plastik sanatlarda da her gün defalarca bakıp izlediğiniz olaylar ve nesneler hayatın hareketinden arındırılmış bir biçimde sanatçı tarafından yeniden var edilir. Söz konusu nesne ve olaylar durağan bir hal alır. Böylece görünenin ardındaki gerçekliği ya da gerçekliğin kesitlerini algılamaya başlarız. Burada adı geçen nesne ve olaylar sadece somut olanları değil, aynı zamanda soyut olanları da kapsar. Düşünceler, duygular, sorular, sorgulamalar ve maddi olarak algılanabilir herhangi bir şekil ve kütlesi olmayan varlıklar da sanat aracılığıyla birer beden kazanır. İnsanın sanatsal yaratıcılığının evrimsel süreç aşamasındaki gelişiminin eşik noktası da bu soyutluğun kavranabilir, düşünülebilir ve uygulanabilir hale gelmesidir. Bu nedenle insanın sanatla birlikteliği onun ilk ortaya çıkışına kadar geri götürülebilir. Bizi herhangi bir hayvandan ayıran temel niteliklerimizden biri olan sanat; insanın İnsanlaşmasının belki de en önemli kaynağıdır. Bir toplumda sanatın durumu o toplumun gelişmişlik düzeyi hakkındaki en önemli göstergelerden biridir. Atatürk'ün Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir sözü öylesine söylenmiş bir söz olmayıp, çok güçlü bir hakikati ifade etmektedir. Sanatın bu tanımından yola çıkarak sanatçının ne olduğu, ya da olması gerektiğine dair de bir yanıt vermek gerekiyor. Her yaratım etkinliği gibi sanat da mevcut gerçekliğe bir müdahalede bulunduğu için sanatçının bu gerçeklikle gerilim ve savaş içinde olması beklenir. Sanatçının bir derdi olmalıdır. Sanatçı Dünya ile gerilim içinde olmalı, huzursuz olmalı... Kafası rahat insanın yaratıcılığı da derinliksiz olur. Sanat bu rahatsızlığın yarattığı sarsıntıların ve titreşimlerin dışa vurumudur. Bu şekilde bakınca aynı zamanda mevcut duruma ve statükoya bir karşı çıkış niteliği taşır. Sanat özü itibariyle devrimcidir ve yıkıcıdır. Kurumuş, çürümüş, insanlığın sırtında yük haline gelmiş olan yapı ve düşünceleri yıkıp yepyeni özgürlük alanları inşa etmek ve perdeleri kaldırıp gerçeği ortaya saçmak ister. Yüzeysel olanı parçalayıp, derinlerde gizleneni, gizlenmek isteneni görünür kılmak ister. Bu betimlemenin kısa ifadesi şudur; Sanat estetik bir savaştır. Sanatı estetik bir savaş olmaktan çıkarıp pazarda alınıp satılan bir araç haline getiren bazı çağdaş sanat anlayışları, sanatın esas olarak bu devrimci niteliğini kötürüm etmektedir. Bu düşünce sanatı yalnızca toplumun küçük ve seçkin bir kesiminin şımarık bir zevki haline dönüştürmektedir. Geniş toplum kesimlerine ise sanatın gereksiz, boş bir uğraş olduğu, sanatçıların ise halkın dertlerinden kopuk züppeler olduğunu telkin etmektedir. Bu tahripkar tavır daha da artarak bilimle, sanatla, yani insanlığın en gelişkin uğraşlarıyla meşgul olanlara ve aydınlara karşı bir düşmanlık yaratmaktadır. Bu sistemli tahripkar çabalar devrimci niteliğini dumura uğratmaya ve bunları küçük bir alana sıkıştırıp yalnızca piyasaya hizmet ettikleri ölçüde yaşayabilir kılmaya çalışılmaktadır. Kapitalizmin sanata yaklaşımındaki bu sakatlığa karşın sanatın içinden doğan bir güç merkezi bulunmaktadır. Kapitalist yaşamın dayattığı kısırlaşmaya, tekdüzeleşmeye, aynılaşmaya ve anlamın yitimine karşı en büyük silah yine sanatın yaratıcılığı ve doğurganlığıdır. Sanat insanlığın insanca yaşama mücadelesinin en hayati unsurlarından biridir. Sanatçının bu misyonun bilincinde olması zorunludur ve buna uygun davrandığı sürece bulunduğu çağın sınırlarını aşma olanağına kavuşabilir. E. B.: Çocukluğumu Bartın'ın, Anadolu köylerine egemen olan içe kapanık geleneksel kültürüne sahip bir köyünde geçirdim. Geçim sıkıntılarının hat safhada olduğu koşullarda ailelerin Dünya'ya getirdikleri çocuklarıyla ilgili gelecek planları takdir edersiniz ki sadece temel ihtiyaçlarını gidermek odaklı oluyor. Benim için de faklı olmadı. Henüz okul öncesi dönemimde köy hayatını ve sosyal durumu gözlemleyerek çıkarımlar yapardım. Sistemi yargılıyor olduğumu bilmeden sistemi inceliyor, eleştiriyor ve elbette kudretimin yetersiz kalmasıyla payıma içsel yıkımlar ve üzüntüler alıyordum. Bir ebeveyn yönlendirmesinin olmadığı gibi kültürel temasa geçebileceğim hiçbir atmosferi deneyimleme şansım bile olmamasına rağmen, bugün düşündüğümde anlayabildiğim plastik sanatlara yatkınlığımı ve heyecanımı keşfettim. Hayatımın dönüm noktasının bu süreçle başladığına inanıyorum. O zamana kadar ihtiyaç duyduğum tek şey dışavurum için bir araçtı ve buna artık sahiptim. Dışavurum yapabiliyor, yergileri, övgüleri, duyguları ve olayları içimde yaşamak mahkumiyetinden kurtuluyordum. İmkanlarımın yettiğince doğal malzemelerle resim-heykel yapmaya başladım. Hatta ilk eserlerim yerlere dökülen betona gelen mala izleriyle yitip gitti. Bunu sanat hayatıma aldığım ilk darbe diye gülümseyerek düşünüyorum. Ortaöğretim dönemimde bugün minnetle kendisini andığım resim öğretmenim Gülten Kılıçoğlu'nun öğretim ve yönlendirmesiyle Güzel Sanatlar Lisesi'ne girdim. Bu bir kırılma noktasıydı. Sanatın yaşam biçimi olduğu gerçekliğiyle kucaklaşıp müthiş bir açlıkla eğitimimi tamamladım ve Marmara Üniversitesi A. E. F. Resim-İş Öğretmenliği bölümüne girdim. Akademik eğitimimin bana katkısı insanlığın sanatın varlığına olan elzem ihtiyacını kavramış ve bu ihtiyaçla taşımış olduğum öznel sorumluluğun bilincine varmış olmamdır. Kendime bir kimlik bulma arayışına girdim. Bu kimlik arayışının sonrasında aradığımın geçmişten günümüze gelen hiçbir anlayışa uymadığının farkındalığına vardım. Hepsine aittim ama aynı zamanda hiç birine ait değildim. Sonra birçok akımı harmanlayıp ortaya yeni bir anlayış çıkardım. Bu anlayışa gelecekte kurmak istediğim Dev-Art grubunun ismini koyabiliriz. E. B.: Üzerinde değerlendirmelerimin devam ettiği bir süreç içindeyim. Ardından uygulamaya yönelik yol haritamızı oluşturacağız. Bu nedenle bu aşamada içeriği hakkında çok fazla bilgi vermek istemiyorum, ancak ipucu vermem gerekirse isminden yola çıkabilirsiniz. E. B.: Tavaf isimli eserimde kör inancın insanları birey olmaktan çıkarıp sürüleştirdiği ve özne olmaktan çıkarıp nesneleştirdiğini anlatmaya çalışıyorum. Gözümüze ilk çarpan siyah renkli biçim; bir kara delik gibi etrafındaki her şeyi içine çekip yutmaktadır. Kara deliklerin özelliği ışık dahil bütün kütleleri içine çekmesi ve hiçbir renk ve ışığı yansıtmamasıdır. Kara delik metaforunun buradaki işlevi aydınlığın bu kör inancın kuyusunda boğulduğunu imgelemesidir. Elbette gerçek kara deliklerden farklı olarak bizim kara deliğimizin çekim gücünü yaratan insanların kendisidir. Sanatın olduğu gibi dinsel inanç da kapitalizmin pençesine düşmekten kurtulamamıştır. Öte dünya tasavvuru, kar zarar hesabıyla planlanan bir yatırım olarak görülmeye başlanmıştır. İnsanlar bir yandan hipnotize olmuş bir halde kapitalizmin tüketim merkezlerine taparken, bir yandan da dini bir tüketim malzemesine dönüştürmektedir. Çalışmam kapitalizmle dinin bu karanlık buluşmasının insanları düşürdüğü durumu anlatmaktadır. Peki, bu buluşmanın insanlara nasıl bir etkisi olur? Kapitalizmin sürekli artan nüfusa gereksinimi vardır. Ancak bu artan nüfusun içinde düşünen, sorgulayan ve var olan sistemle savaşan beyinlere tahammülü yoktur ve bir şekilde bu grubu yok etmek ister. Yok etmenin mümkün olmadığı hallerde de insanların yoksul kaderlerine rağmen motive olabileceği mitlerle yaşam direncini sağlar. İnsanları inandır, gönüllü itaat sağla ve kontrolü ele geçir. Tavaf mitlerle altı doldurulmuş bu illüzyonu izleyicinin gözleri önüne sermektedir. E. B.: İronik olmasına rağmen beni umutlu kılan şey şimdilerde sanatın gerçek gücü anlaşılmış olacak ki; sanat bunca sansürleme, baskılama ve yasaklamalarla saldırı altındadır. Sanat yaşadığımız coğrafyada bilimsel gelişim, özgür gazetecilik, mücadeleci siyasi kimlikler kadar tehlikeli görülmemekteydi. Bugün görüyorum ki; bu farkındalık artık tamamlanmış ve sanatın bir silahsız mücadele direnişi olmasıyla toplumu ne denli etkileyebileceği gerçeğiyle yüzleşmiştir. İronik olmasının can alıcı noktası da budur. Sanatın önemi kabul görmüş, ancak yok edilme tehlikesi altına girmiştir. Mevcutta bir saldırı varsa ardından direniş doğar ve benim insanlarımıza bu konuda inancım tamdır. Bu saldırılara öğrenim çağlarında henüz gelişmekte olan muhteşem hayal gücüne ve yaratıcı dehaya sahip çocuklarımızın maruz kalması saldırıların beni en üzen boyutudur. Sanatçılarımızın aldığı en büyük darbenin ise yine sanatın atmosferi içinde var olan ve sanat lisanıyla konuşan, ancak sanatçısına satış oranlarıyla değer kıymet biçen galeriler, sanat fuarları ve bienallerin olduğunu düşünüyorum. Üzülerek söyleyebilirim ki; kapital üstünlük kullanarak nitelikli bir PR yapma şansı yakalayamayan ve bireysel olarak da sosyal ağ kuramamış nice sanatçılar yok olup gidiyor. Daha açık bir dille ifade etmek gerekirse; galeriler-fuarlar-bienaller sanatı ve sanatçıyı bir pazar haline getirmiştir. Bu sanat tacirleri zenginlerin evlerini, holdingleri vb. yerleri dekore etmekte, sanatçıları ve eserlerini koleksiyonerlere hapsetmekte ve hatta kara para aklamak isteyen kurumlara hizmet bile etmektedir. Son olarak sanatçı kimliğini onaylama derdine mahkum edilmiş ve belki bu kaygıyla esas amacı olan sanat kaygısından uzaklaşmakta olan sanatçı arkadaşlarıma da bu yanılsamanın bir parçası olmamaları gerektiği çağrısını yapmaktayım. E. B.: Öncelikli olarak esinlenme ve kopyalama arasında bulunan önemli farkın altını çizmek gerekir. Bunu açıklamak gerekirse geçmişten bu güne esinlenmeden gelişen hiç bir gelişim gösterilemez. Bilimden teknolojiye, felsefeden sanata kadar hepsinin düşünürlerinin ve yaratıcılarının kendinden öncekilerin bıraktıklarının çağrışımlarıyla, üstüne yaratıcı bir duygu, düşünce ekleyerek ilerleyebildiğini görürüz. Bu son derece olağan, olması gereken mevcut durum sanatçının gelişiminde bebeklik dönemi sayılabilecek bir süreçtir. Gelişme dönemindeyse, özgün yaratıcılığını ana sermayesi yaparak bir anlatım biçimi ve konusu geliştirmesi zorunludur. Aksi durumda ortaya çıkan kopya olmaktadır ve kopya yaratıcılıktan nasiplenemeyen bir olgudur. Tanımı itibariyle zaten bu da sanata dahil edilemez. Eser sahibi de sanatçı tanımına dahil edilemez. Gerçek sanatçı ve kopyacı kimliklerin yol ayrımı da burasıdır. Türkiye'deki sanat galerilerini, sanat fuarlarını ve bienalleri gezdiğimizde görüyoruz ki bizlere sanat eseri olarak sundukları işlerin çoğu birbirlerine benzemekte hatta tek elden çıktığı izlenimini vermektedir. Bu demek oluyor ki sanat eseri olarak sunulan çalışmaların çoğu yaratıcılıktan ve özgünlükten yoksundur. Bu da bizlere kopyacılığın yaygın bir sorun olduğu izlenimini vermektedir. Resim sanatında sanatçı ve sanatçı adaylarının düşmüş olduğu tanınma kaygısı, kendilerine ve sanata karşı dürüst olmamaları, eğitim sisteminin yetersiz kalmasının da büyük etkisiyle beraber sanat eğitimi, sanat felsefesi ve sanat psikolojisi konularında gelişim sağlayamamaları, bu sürecin gelişimindeki önemli hususlardır. Ayrıca ülkemizde sanat eleştirmenlerinin az olması, yeterli eğitim alamaması ve var olanların da dürüst olmaması etkendir. Bu etkenlerden en önemli olansa sanat-kapitalizm buluşmasıdır. Yani sanatın muhalif kimliğinden uzaklaşmasıdır. 1989 Bartın doğumludur. Marmara Üniversitesi A. E. F. Resim-İş Öğretmenliği bölümü mezunudur. Resim sanatı yanı sıra heykel ve performans sanatları üzerinde çalışmaktadır. İstanbul Ümraniye'deki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir ve aynı zamanda bir özel eğitim kurumunda resim-heykel eğitimi vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/10/trakya-universitesi-ii-uluslararasi-posta-sanati-yarismasi-son-basvuru-02-mart-2018/", "text": " 15 yaş ve üzeri herkes katılabilirler. - Yarışmacılar en fazla bir eserle katılabilirler. - Yarışmaya katılacaklar eserler, daha önce hiç sergilenmemiş ve herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır. - Irkçılık ve Cinsiyet ayrımcılığı yapıldığı tespit edilen çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır. - Eserlerin arka yüzünde ad-soyad, yaş, imza ve e-mail adresi bulunmalıdır. - Ödül alan eserlerin her türlü kullanım hakkı Trakya Üniversite'sine aittir. - Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Seçici kurul üyelerinden biri veya birileri gelemez ise yerine Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Öğretim Elemanı çağrılabilir. - Yarışmaya katılan eserlerin tümü İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesine kalacaktır. Eserler iade edilmeyecektir. - Şartnamede belirtilmeyen konularda seçici kurul kararı geçerlidir. - Çalışmalar A4 boyutunda kağıt üzerine yapılmalıdır. - Çalışmalarda karakalem, kuru kalem, keçeli kalem, pastel, akrilik, yağlı boya, sulu boya ve dijital baskı hariç- Linol, Serigrafi, Gravür gibi her tür teknik kullanılabilir. - Eserlerin üzerine pul yapıştırma zorunluluğu yoktur. - Zarfı boyama zorunluluğu yoktur. Yarışmaya başvuran çalışmalar içinden sadece 100 çalışma sergilenecektir. 100 çalışma içinden 9'una ödül verilecektir. Dereceye girmeye hak kazananlara ödülleri, Trakya Üniversitesi'nin düzenleyeceği etkinlikte verilecektir. Dereceye giren ve sergilenmeye değer bulunan eserler belirtilen süre içinde sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/13/trakya-university-ii-international-mail-art-competition-deadline-02-march-2018/", "text": "- The Competition is open to all artists 15 years of age or older. - Selection Committee members can not join the Competition. If a member will not be able to attend, lecturers from Trakya University Faculty of Fine Arts will be called to replace them. - Artworks previously exhibited or which brought a prize can not be submitted. - Competitors can participate with maximum of one piece. - Competitors will write their name and surname, signature, age and e-mail on the back of the works. - Works containing any form of racism or sexism will not be considered for the Competition. - Competitors agree by entering this Competition that the right of use of winning artworks belong to Trakya University. - Any issues unspecified hereby with these rules will be dealt by the Committee. - Artworks will not be sent back. - All the submitted artworks will belong to Ilhan Koman Sculpture and Painting Museum. It will be announced in March 2018 within the http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ address. Only 100 works will be exhibited within the works that are submitted to the competition. 9 awards will be awarded from 100 works. The winners qualify to enter the degrees will be awarded at the event organized by the University of Trakya. Contest winners will be exhibited within the specified period and artifacts found worthy of exibition."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/16/aile-portresi-ufuk-boy-galeri-selvin-2-18-ekim-12-kasim-2017/", "text": "Son sekiz yıldır hayvanların temsili çalışmalarının önemli bir parçası olmuş sanatçı; çalışmalarının ilk zamanlarında sadece genel bir hayranlık duygusunun ön planda olduğunu ve temsili olarak ''özgürlük'' düşüncesi ile onları izlemekte olduğunu belirtmektedir. Ufuk Boy, zamanla bu eğilimindeki farkındalığın arttığını ve bu doğrultuda artık izlemenin de ötesinde hayvanları form olarak temsil etmesinin bir ihtiyaç halini aldığını söyler. Bu sürecin devamı da bu söylemini doğrulayacak şekilde eserlerinin sadece hayvan biçimlerinin üremesi ile sınırlı tutmayıp doğa ve onunla olan ilişkisini de kavrayabilme biçimlerinin ifadesi haline dönüştürdüğü görülür. Ufuk Boy, insanoğlunun yaşadığı gezegen üzerindeki tutumunu ''meydan okumak'' olarak değerlendirir ve bu meydan okumanın tam da yaşamın diğer biçimlerine saygı duyma ihtiyacını vurgular nitelikte önem kazandığını söyler. Bu söylemini de tutumuyla aynı doğrultuda hayvanlara dikkat çekerek, kendisini merkeze koyarak onları temsil etmesiyle destekler. Çünkü sanatçı için: ''Yaşamın diğer biçimlerine saygı duyma, kendime de anlam ve saygı verme biçimidir.'' Sanatçı yaşadığımız bu gezegeni paylaştığımız diğer formlarla birlikte ailenin bir parçası olarak ''animalia'' sergisinde, serbest ve sınırsız göçmen kuşları, ölü hayvanları, insan şartlandırmasının kurbanlarını temsil etmektedir. Ufuk Boy'un Aile Portresi isimli heykel sergisi 18 Ekim'de Galeri Selvin 2'de açılıyor. Sergi 12 Kasım'a kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/16/prof-nazan-erkmeni-vefat-etti/", "text": "Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dekanı Prof. Nazan Erkmen'in vefat haberi, sanat camiasında derin üzüntü yarattı. Nazan Erkmen için 17 Ekim Salı günü saat 11:00'de, Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde bir tören düzenlenecek. Erkmen'in cenazesi, aynı gün Bebek Camii'nde ikindi namazını müteakip kılınacak cenaze namazının ardından Bebek Aşiyan Mezarlığı'na defnedilecek. Nazan Erkmen'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Prof. Nazan Erkmen, 1945'de Balıkesir'de doğdu. Lisans, yüksek lisans, doktora eğitimini Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde tamamladı. 1994 de doçent ve 1996 da profesör oldu. 2006-2012 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde seçimle gelen ilk kadın dekan olarak görev yaptı. Daha sonra, 2011-2014 yılları arasında Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nde dekanlık yaptı. 2017 yılında tekrar Doğuş Üniversitesi'nde dekan olarak görev aldı. Çocuklar ve büyükler için 100'ün üstünde kitap resimledi. Resimlediği önemli kitaplar arasında Gılgamış Efsanesi, Dede Korkut Öyküleri, Ömer Hayyam Şiirleri, Bir Bennu'dur İstanbul bulunmakta. Karıncanın Anıları, Kör Kedi ve Sevdalı Fare, İstanbul Efsaneleri, Mim. Cengiz Bektaş'ın yazdığı Kuşun Kanadında kitapları yayımlandı. Bunların yanı sıra sayısız kitap kapağı, afiş, şiir ve öykü resimlemeleri, aktüel ve kültürel dergilerde illüstrasyonları yayımlandı. 1998 ve 2000 de Japonya ve Bratislava Selected World Illustrators Biennal 'ne seçildi. Posta Genel Müdürlüğü tarafından Uluslararası Intercept Pullar-Masalllar ve Efsaneler Serisi, Atatürk, 23 Nisan başlığı altında pulları basıldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/23/utku-varlik-the-square/", "text": "Dilim kurudu, .. sizinle dalga geçiyorlar; MODERN, CONTEMPORARY şamatası yaparak vs. Bizim en önemli özelliğimiz; bize gönderilen her şeyi.. demek batı'dan geldi, doğrudur, biz de yapalım adına geldiğimiz yer yalnız saf oyunlar değil, altında önemli ekonomik çıkarlar ve de kafa yıkama! Önemli bankaların, vakıfların ve onları müzelerinin, zengin snop milyarderlerin gösteri alanındaki bu özenmenin elbet bir gün suyu çıkacaktı ve çıktı. Kimsenin okumaya vakti olmadığı için, bu çağdaş ekonomik histeriyi eleştirenler, gazete, dergi ve de İnternet yine bunu okuyan ve de aldırmayanların ilgi alanındaydı! Bu şamatayı çökertecek belki ekonomik bir kriz olabilirdi ve de oldu da; ne yazık on yıl sonra daha beter, bu kez Arapları da bu oyuna sokarak; keriz silkelemek sistemiyle 21 yüzyıl sanat tarihini daha kapsamlı yazmayı sürdürüyorlar. Dün gördüğüm film: THE SQUARE İsveç sineması yapımı, yönetmeni Ruben Östlund daha önce yaptığı SNOW THERAPY filmiyle yine ülkesinin ve Avrupa Birliğinin önemli bir sorunu olan göç konusunu işlemişti; Göteborg'daki Afrikalı çocuklara yapılan şantaj içeriğiyle. Bu kez yönetmen önemli bir duvara çarpıyor arabasını; konu kimsenin şimdiye dek dalga geçemediği contemporary sanat yani önemli bir lobi'nin, modern müzelerin ve de onların zengin mesenlerinin nasıl manupule edildiğini, bir modern müzeyi yönetenlerin varoluşlarındaki sapmaları, saflık ve naiflik adına komik bir şekilde sunarken, İsveç'in geldiği ekonomik güç adına oluşan zengin ve yaşlı bir sınıfa karşılık bu ülkeye göçen ve de İsveçlilerin saflığını istismar eden, yalnız dilencilik ve hırsızlıkla yaşayan malum ülkelerden gelenlerin bir panoraması! Bir modern müze yöneticisinin yeni bir sergi aşamasında yaşadığı üç kaotik günü anlatırken geri planda bu müzenin sergi salonlarında absürt bir gezintiye çağırıyor bizi. Örneğin bir salondaki enstalasyonda sanatçı önemli oranda çakıl yığmış, tepecikler hesaplı, santimetre şaşmayacak! Biraz alıcı gözle bakarsak, bu çakıl yığınlarını izleyen kameraların kontrolü ve de bütün gün bunu dikkatle bekleyen bir bayan, müze bekçisi. Kaza geliyorum demez; temizlik yapan kadının dikkatsizliği bu çakıl tepeçiklerinden birine dokunuyor bu bir santimetrelik oynamayı eğer sanatçı duyarsa; eserine yapılan bir saldırı olarak alacak ve sigorta müzeden saygısızlık adına sanatçıya bir kaç milyon ödeme isteyecek vs. Virtüel değil bu filmdeki pasaj; örneğin geçen yıllarda buna benzer gerçek problemler yaşandı. Dortmund Müzesi'ndeki Martin Kippenberger'in eseri.. ne zaman tavan akmaya başlamışsa yani eser, içine su damlayan bir kova, müzede temizlikçi kadın yer biraz ıslanmış diye kovayı bir kaç cm. oynatınca, sanatçı tarafında müzeye açılan dava 800.000 Euro olarak sonuçlandı. Yine Joseph Buys'un Düsseldorf müzesindeki enstalasyondaki tereyağının erimesi ve de niceleri. Filmde müze arka planda, sandalye yığınlarının olduğu bir yerleştirme, sandalyelerin yıkılması dolby audio'yla seslendirilmiş. Her kez müze gezilerimde dikkatimi çeken; bu anlamsızlıkları bekleyen, kontrol eden kişilerin varoluşlarındaki monotonluk, sıkıcılık, rutin. Çaktırmadan bakarım; yalnız modern müze değil örneğin Louvre, çok önemli tuvallerin olduğu bir salon da olsa belli bir sabırın ötesinde çoğu kez fazla gezen olmadığında uyuyan müze gözlemcilerinin, bu kısa kestirmelerdeki ürkek düşlerini! Avrupa'nın zengin ülkeleri bugün göçün çekim alanında. Yaşadığımız tüm gerçeklerin; harplerin kayganlaştırdığı büyük sapmaların dışında Avrupa birliğinin kendi içindeki göç sonucu yaşanan absürtü ne yazık gören çok ama kavrayan az! Bazı ülkeler örneğin Romanya ve Bulgaristan, ülkelerindeki istenmeyen azınlık ve etnik olan önemli bir bölüme pasaport vererek başından silkelemiş, bunlar da bir Avrupa vatandaşı olarak önemli kentlere gelerek daha önceki yaşamlarından katiyen taviz vermeden ve hiç bir kompleks gütmeden yaşantılarını sürdürüyorlar. Dilencilik ortaçağda bile bu kadar popüler olmamıştı, yankesicilik ve hırsızlık da bu folklorun bir parçası. Filmde İsveçlilerin hümanist duygularla bu yabancılara yaklaşımı katiyen abartma değil, istismar edildiklerini düşünemeyecek kadar naif bir toplum bu İsveç! Biz değil miyiz; Avrupa'nın verdiği üç beş kuruşla dört milyon Suriyeliyi, sosyal yapılaşma düşünmeden alıkoyan! Şu bir gerçek, Ruben Östlund bunun da farkında, göçlerin insanın gelişimi ya da değişimine hiç bir etkisi olmadığının. Modern bir toplumun bu insanlara ucuz konforu dışında inanç ve kültür adına olumlu hiç bir şey vermediğini yarım asırdır izledik. Fransa'ya Cezayir harbi sonucu gelen Magrepliler kendi ilkel varoluşlarında hiç bir taviz vermediler, asimile olmak adına. Almanya'daki Türkler de öyle; Berlin'de mi yaşıyor yoksa Artvin'de mi? Filmin bir başka öğretisi de sponsor ya da mesena adına paranın akacağı kaynakların, sanat adına nasıl kullanıldığı. Genellikle zenginlik büyük aşamalarda paranın, topluma iyileştireceği sosyal sorunlara değil de sünepe, kompleks giderici loby oyunlarına, örneğin bir modern müzenin donateurü -bağış yapan- olmak, müzenin snop gösterileri, yemekli açılışlar ve bunun sağladığı medyatik şamatada baş rolde, komik olduğunu farkında olamamak adına! Katiyen hayali değil bu; bir kaç gün önce Fondation Louis Vuitton'da açılan Modern Olmak, MoMa Whitney Müzesi vs. koleksiyonlarından gelen Çağdaş Amerika Sanatı sergisi nedeniyle Milyarder Bernard Arnault'nun verdiği yemek. Daha snop, daha komik bir seremoni düşünülemez; MoMa'nın direktörü Glen D. Lowry'nin özellikle katıldığı bu gece, filmdeki yemek sahnesini aratmıyor. Birden aklıma geldi; Basel Sanat fuarı nedeniyle bir Türk Bankasının, Basel'in önemli bir otelinin fuayesini kiralayarak, bu fuar için gelen Türk müşterilerine sunduğu VİP ikramı! Komik değil mi? Performans sanatçıları da dersini alıyor bu filmde; Arjantinli performans sanatçısının gerçekleşmek istediği 'kafamızdaki küçük alan, büyük emekler harcayarak yapılmak istenen bir gösteri ve bir concept: exposion / non exposotion! Bu filmi görürseniz, belki uzun bir süredir ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/26/vecdi-uzun-banu-taskent-evrendeki-buyuk-denge-ve-geometri/", "text": "Banu Taşkent: İlkokuldan itibaren bütün defterlerimin boş kısımları çizimlerle doluydu. O yıllarda öğretmenlerim her ne kadar ''Defter dediğin düzenli olmalı '' dese de benim düzenim buydu. Israrla çizmeye devam ettim. İlkokul bitene kadar kitaplarımın dahil boş kısımlarında en ufak boşluk yoktu. Yaşıtlarımın çiçek, böcek çizmesine karşın, ben oyun karakterleri ve oynadığım oyunlardan mekanlar çizerdim. Özellikle ''Tomb Raider'' ve oyun içi mekanları, çizmeyi en sevdiğim yaratı lardı. O yaşlarda her çocuk ilgisine göre yönlendirilmeli, gerekli kurslara gönderilmelidir. Lise dönemime geçtiğimde ise ders defterlerine kitaplarına değil, özel olarak edindiğim defterlere eskizler çizmeye başladım. Çiziyordum, fakat kimseye bunu gösterme ihtiyacım olmamıştı. Defterim, çizimlerim ve ben sürekli buluşup yanımıza bir dördüncü istemedik uzun yıllarca. Bu dönemde geometriye olan ilgim çizimlerime yansıdı. Lise bittiğinde ''Çevre Düzenleme ve Tasarım'' bölümünü kazanmıştım. Fakat istediğim şeyin tam olarak bu olmadığına karar verip bir dershaneye kayıt oldum. Bu sürede çok değerli bir hocam beni uzaktan izlemiş ve ''Sürekli bir şeyler karalıyorsun, daha yakından bakabilir miyim?'' sorusuyla isteklerimin ve yapabildiklerimin farkına varmamı sağladı. O yıl Hacettepe Üniversitesi Resim Bölümü' nü kazandım (2009). Okul; hayal gücümün ve becerilerimin kendi benliğimin dışına çıkmadan sanatımı ve sanat anlayışımı geliştirdiğim bir kapı oldu. Beni ben olarak kabul edip, sanata bakışımı değiştirmeye çalışmadan, üzerine daha çok ekleyen ve gerçekten bizler için hep iyisini isteyen Sayın Hüsnü Dokak ve Sayın İsmail Ateş hocalarıma teşekkürü bir borç bilirim. Bu dönemde birçok karma sergiye katıldım. Saraybosna' da ''Dört Kuşak Çağdaş Türk Sanatı'' adı altında Adnan Turani, Turan Erol, Burhan Doğançay, Zafer Gençaydın, Hayati Misman, M. Zahit Büyükişliyen gibi bir çok sanatçıyla aynı sergide yer aldım. Lisans dönemini şeref öğrencisi olarak bitirdim. Ardından 2015 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Bölümü Yüksek Lisans programını kazandım. Burada resimlerime ''Yığın'' projemi ekleyerek devam ettim. Bu proje demir yığınlarının geometrik formlar ve renklendirmeyle şu ankinden daha akılda kalıcı, görselliği bozmak yerine destekleyici olmasıdır. Tez konumu ise ' Geometrik formların Konstrüktif Yapılanması' adı altında sürdürmekteyim. Gerçekten istenilen, değer verilen ve peşinden koşulan her hayali gerçekleştirmemiz mümkün. Sadece fazlasıyla çalışmak, hedefler belirlemek ve bu hedefler doğrultusunda her türlü bilgiye aç olmak gerekir. B. T.: Nesnelerin şehrin gri, yığın ve soğuk görüntüsünden uzaklaştırılıp, renklendirilmesi aynı zamanda geometrinin keskin çizgileri sayesinde yeniden hayat bulmasıdır. Şehir görselliği açısından bu durumun nesnenin kendi yüzeyinde de uygulanması gerektiğini düşünmekteyim. B. T.: Geometrik dilin sözlüğe çevrilerek kendi dünyamın ve hikayelerimin yaratımıdır. Uyguladığım 3 katmanın kendi içlerinde bağlantıları olup, renk, şekil ve renk geçişleriyle kendi dünyamı anlatmaktayım. Farkı ise; bir elektrik direği resmederken onu olduğu renklerle değil olması gereken renklerle boyamamı veya direğin arkasındaki ilk katmanda geometrik şekillerin, renklerin ve hatta boyama tarzının bir anlamı ve kurgulayarak sadece kendimde gizlediğim olayları örnek gösterebilirim. Ulaşmak istediğim hedef ise; herhangi bir maddeden yapılmış, ne olduğu önemli olmayan her yığının bir sanat eserine dönüştürülebileceği ve böylelikle sokağa çıktığımızda müzeler, galeriler dışında sokakta da sanatı yaşayabileceğimiz alanlar oluşturmaktır. B. T.: Sanat gözle görülenin dışında çoğu kişinin hayal bile edemediği düşüncelerin, mekanla birleşerek tek formdan koşarak kaçma çabasıdır. Geometriyi harf harf kurgulayarak çağdaş çizgiyi yakalamadaki çabam, bir ''J. R. R. Tolkien'' kadar olmasa bile bir nebze geometrinin resimlerimde uyguladığım hikayelerimin yeni bir dil, yeni bir dünya, sözlük niteliğinde kurgularımı yazmamı sağlamıştır. Aynı zamanda sanatın fotografik düzeyde olmaması gerektiğini düşünüyorum. Ayrı kulvarlardaki iki atı aynı düzlemde nasıl yarıştırabilirsiniz ki! Sanatçı kendi iç dünyasını dışa aktarmalıdır. Sadece gözünün gördüğünü resmetmek, kopya etmenin bir faklı versiyonu olduğunu düşünmekteyim. Bu yüzden gerçek bir sanat eserinin, sanatçısının iş dünyasıyla da bağlantılı olması gerekir. B. T.: Yedi yıl önce bu soruyla karşılaşsam durumun vahim olduğundan bol bol bahsedebilirdim. Fakat son yıllarda genç sanatçılara destek veren, bir kaç sanat aşığı insan var. Bu insanlar olduğu sürece Türkiye' de sanatın gelişerek devam edeceğini düşünüyorum. Dezavantaj olarak ise; bu gün ışığı insanlara destek olmak yerine kendi çıkarları için köstek olmaya çalışanlardır. Sanatçı camiasının büyümemesini isteyenler, 'para bizde kalsın' düşüncesiyle genç sanatçıların yolunu kapatmaya çalışan kişiler mevcut. Sanat; sanatçının bencilliğinden sıyrıldığında ortaya çıkar. Ne yazık ki bencil insanların fazla olduğunu düşünüyorum. Ama bahsettiğim gün ışığı insanlar var oldukça biz de varız. B. T.: Bir insanın kendine ressam diyebilmesi için özgün eserler üretmesi gerekir. Özgünlük olmayan bir yerde ressam olmaktan bahsedilemez. En başta resim yapabilmek için hayal gücü, analitik düşünebilme ve bir çift gözün çok daha fazlasını görebilme kabiliyeti gerekir. Taklit işler ya da esinlenmenin bir adım ötesine geçen sanat hırsızlığı, genç ressamların sadece genç olarak kalmasını sağlar. Bu yüzden başkasının beynine ortak olunacağına, kendi aklıyla çizdiği bir çizgi dahi onu özgün kılacaktır. B. T.: Kendi yorumum olarak ''Düzensizliğin düzenini'' yaratan ressam Adem Genç beni her zaman etkilemiştir. Sonrasında Haluk Özden ve sevgili hocam İsmail Ateş renk geçişleri ve kusursuz net çizgileriyle eserleri başında uzun zaman geçirmemi sağlamıştır. B. T.: Resim satıp satamamanın sanatımı yönlendirme ya da resim yapmaktan vazgeçme gibi bir olasılığının olmadığını düşünüyorum. Daha çok hayal edebildiğimi beyaz bir beze geçirmek beni mutlu edip, rahatlatıyor. Ben çizmesem, boyamasam, elim ve zihnim sürekli çizip boyamakta. Dünyaya on kez daha gelsem yine de resim yapacağımı kesin bir şekilde biliyorum. Bu duygular paha biçilemezdir. Bundan dolayı resim satmanın beni yüceltemeyeceği gibi satmamamın da küçülteceğini sanmıyorum. B. T.: Bir ressam ne kadar ''iyi'' olsa da adı duyulmadıkça ikinci sınıf ressam gibi davranılmasıdır. ''İyi'' ressam kime göre iyi, neye göre iyi ayrımı yapılmasına karşıyım. Ressamın iyisi kötüsü olmaz. Sadece çalışıp hak eden, çalışmayıp hak etmeyen vardır. Öyle ki; günümüzde çalışan ressamlar, bazı galerilerin işleyiş sistemi nedeniyle ışığı yanmadan söndürülmektedir. 18 Şubat 1989 Ankara'da doğdu. İlk ve Orta öğretiminin ardından, 2010 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Resim Bölümünü kazandı. 2014 yılında şeref öğrencisi olarak diplomasını aldı.2016 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Bölümü Lisansüstü Eğitimine başladı. Birçok karma sergi ve çalıştaya katılan ressam, çalışmalarına Ankara'da devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/aiap-upsd-intihal-duyurusu/", "text": "Son dönemde, bazı Facebook sayfalarından ve bloglar üzerinden başlayarak yayılmaya çalışılan iddialar dizisi, sanat ortamımızda kimi ciddi rahatsızlıklar yaratmaya başlamıştır. Sürekli olarak Bir sanat eserinin, hangi diğer eserin taklidi olduğunu iddia ederek ilgi çekmeye çalışan bu kişiler, tanınan ve satılan her yerli eser sahteymiş gibi bir izlenim oluşturmaktadır. Özellikle toplumun modern ve çağdaş sanatı az biliyor olması, bu iddiaların hızla yayılmasına neden olmakta, halk arasından bu iddialara maruz kalan sanatsever vatandaşlarımız, Demek bizim bütün sanatçılarımız çalıntı eser yapıyormuş kuşkusuna düşmektedirler. Birincisi, gerçekten de başka sanatçılardan birebir eser kopya eden, referans vermeyen ve kendini çok kurnaz zanneden, etik anlayıştan yoksun kişiler vardır. Bu yadsınamaz. Ezelden beri süre gelen bir gerçektir ve özgün, gerçek, yaratıcı sanatçıların haklarını gasp eden entelektüel bir dolandırıcılık söz konusudur. İkincisi, sanat eleştirisinde nasıl övgüye yer varsa, yergiye de yer olacaktır. Eleştiri olmazsa, çağdaş sanatta iddialı ve özgün arayış içeren yenilikçi anlayış ne gelişebilir, ne de kendini kabul ettirebilir. Hiç kimsenin bir diğerine Şu ya da bu sanatçıyı eleştirme veya entelektüel-görsel telif haklarına veya manevi sanatsal haklara tecavüz görürsen, görmezden gel, ağzını açma, yazma, konuşma deme hakkı yoktur. Zaten bunu demek insan haklarına ve düşünceyi ifade özgürlüğü haklarına bir saldırı olur. Burada işin kritik bir noktası var ki, UPSD olarak bu net farkı ortaya koymaya mecbur olduğumuza inanıyoruz. Çalıntı veya açıkça kopya eser üretmekle, aynı sanatsal ifade alanı bölgesinde paralel çalışmalar yapmak çok farklı konulardır. Örneğin dünyada var olan çeşitli sanatsal gruplar arasında gerek boyasal, figüratif fırça darbeli hat üzerinden, gerek geometrik sanat hattı üzerinden, gerek fotoğraf deformasyonu- kaydırması-varyantları hattı üzerinden, gerek hazır-yapım mantığını kullanan hat üzerinden birbirine paralel işler çıkaran sayısız sanatçı vardır. Dolayısıyla gerek malzeme, gerek detay ince fikir kullanımı, gerek ebat-kavram-ilk izlenim hatları üzerinde açıkça intihal kokan işlerle; genel hatlar üzerinde birbirini andırabilecek işler yapan sanatçılar, çok farklı iki algı konusudur. Bunlar arasından ilk grubun kopyacılığını ortaya çıkarmak ne kadar etik bir görev ise, diğerine kopya diye saldırmak, bir o kadar bu sanatçıları haksız yere töhmet altında bırakan ve sanatseverler arasında neredeyse Türk sanatına yönelik bir aşağılama ve panik yaratan bir negatif duyarlılığa neden olabilmektedir. Üstelik bu verilerle haksız yere bazı Türk sanatçılara saldıran ve kime ait olduğu bilinmeyen hesapların sözde temiz sanat meraklıları, ilginç şekilde kimin yapıtının neden farklı olabileceğini, kimin o tarz işlere zaten daha önceden girmiş olduklarını bile düşünmeden, inanılmaz bir batı kompleksi içinde Türk sanatçı yaptıysa kesin batılıdan çalmıştır önyargısıyla, temelsiz bir batı hayranlığı ve hatta teslimiyetçiliğine mağlup olmuşlardır. Örneğin, bir eleştirmenimiz kopya olduğunu iddia ettiği Türk sanatçıdan çok daha sonra bu konu ve stile başlayan bir yabancıyı ön plana çıkarıp, Türk sanatçıyı intihalle suçlayabilmiştir Bunun kabul edilebilir bir yanı yoktur ve kabul edilemez bir tavırdır. Söz konusu eleştirmen bu acelecilikle yaptığı gaflarla kendi saygınlığını ve güvenilirliğini yok etmekte olduğunu bile fark edememiştir. Çünkü zaten gerek kopyacılık ve intihal, gerek benzer bölgede iş üretmek global bir sorunsal olmakla birlikte ülke bayraklarından bağımsızdır. Sanatın böylesine temel ve evrensel bir sorununu, sanki yalnız Türkiye'ye, Türk sanatçılara ve Türk sanat ortamına özgü bir konu olarak Türkiye'de kitleler arasında lanse etmek, son derece yanlış, üzücü ve özellikle yanıltıcıdır. Bu konulara merak duyan ve kendini ifade etmek isteyen yetkileri kendinden menkul insanların da, magazinsel bir sataşma ve düşük kaliteli bir üslup kullanma eğilimleri, ayrıca son derece düşündürücüdür. Sanatsal eleştiri, ancak farklı bir üslupla, sanat tarihsel referanslarla ve ayrı bir disiplin ve ciddiyetle yapılabilir. Bu konular hakkında kendini ifade etmek isteyen her yazarın bu ikazlara dikkat etmesinde, Türk sanatının sağlıklı geleceğini koruma açısından büyük yararı olduğu ortadadır. Sanat ortamımıza saygıyla duyururuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/al-gozum-seyreyle-bedri-rahmi-eyuboglu-retrospektif-sergisi-14-aralika-kadar-cennet-kultur-ve-sanat-merkezinde-kucukcekmece/", "text": "Küçükçekmece Belediyesi oldukça kapsamlı bir çalışma ile 2017-2018 kültür sanat sezonu açılışını gerçekleştirecek. Türk sanatının tartışmasız en önemli isimlerinden biri olan Bedri Rahmi EYÜBOĞLU sergisi, konseri ve sanatçının İstanbul'da kamusal alanda bulunan mozaiklerinin gezilebileceği, Bedri Rahmi'nin İstanbul Haritası ile Küçükçekmece'de kültür sezonu başlamış olacak. Türk sanatının en önemli isimleri arasında yer alan Bedri Rahmi Eyüboğlu Ressam, Şair, Akademisyen, Eğitimci, Yazar kimliği ile sayısız çalışmaya imza atmış ve Türk sanatına pek çok isim kazandırmıştır. Al Gözüm Seyreyle başlıklı bu sergi Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun bir şiir imgesinden yola çıkılarak sanatçının ilk dönem çalışmalarından son dönemine kadar olan bütün yıllarından retrospektif bir sunumun niteliğinde. Serginin en önemli özelliklerinden birisi ise bugüne dek ilk kez sanatseverlerin karşısına çıkacak eserlerin bu sergide görülebilecek olması. Sergide ayrıca sanatçının mektupları, fotoğrafları, özel eşyaları, farklı disiplinlerde yaptığı eserlerine yer verilmekte. Küratörlüğünü Erkan Doğanay'ın yapmış olduğu sergi aynı zamanda Küçükçekmece Belediyesinin yeni kültür sanat sezonu açılış programını oluşturuyor. Eyüboğlu Ailesinden alınan yaklaşık yüz eser sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Sergi kapsamında ayrıca Bedri Rahmi'nin İstanbul'da kamusal alanda bugün yerlerinde mevcudiyetlerini koruyan mozaiklerine geziler düzenlenecektir. Sanatçının mozaik uygulamalarında asistanlığını da yapmış olan Teoman Südor eşliğinde rehberli gezi düzenlenecek. Sergi açılışından sonra Hakan AYSEV, Derya TÜRKAN ve Hüseyin KÖROĞLU'nun yorumlarıyla Bedri Rahmi EYÜBOĞLU şiirleri orkestra eşliğinde yorumlanacak. Bedri Rahmi'nin bestelenmiş şiirleri, dinlemekten kendisini alamadığı Halk Türküleri ve artık hemen herkesin bildiği şiirleri seslendirilecek. Giresun Görele'de doğmuş, 21 Eylül 1975'te İstanbul'da vefat etmiştir. 1927'de Trabzon Lisesi'nde okurken, bu okula resim öğretmeni olarak atanan Zeki Kocamemi'nin öğrencisi olmuş, onun derslerinin etkisi ve okul müdürünün özendirmesiyle 1929'da İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmiştir. Burada Nazmi Ziya ve İbrahim Çallı'nın derslerine katılmıştır. 1932 yılında Paris'e, ağabeyi Sabahattin Eyüboğlu'nun yanına giderek 1 ay süreyle AndreLhote'un atölyesinde resim çalışmıştır. Daha sonra evleneceği Rumen asıllı eşi Eren Eyüboğlu ile de burada tanışmıştır. Bu tarihlerde Matisse, Brague ve Chagall'ın resimleri ile Türk geleneksel sanatlarını incelemiştir. Bedri Rahmi, 1934 yılında, Yeni Adam dergisinde ressam olarak çalışmaya başlamış ve bu dönemde şiirleri de edebiyat dergilerinde yayımlanmaya başlamıştır. Akademi Diploma yarışmasında Yol İnşaatı konulu resmi ile üçüncü olan Bedri Rahmi, bu sonuçtan memnun kalmayarak yeniden yarışmaya hazırlanmak için mezun olmamayı göze almıştır. 1934 yılında 30 resim ile D Grubu Sergisi ne katılmıştır. 1935 yılında ise ilk kişisel sergisini Bükreş'te açmıştır. 1936'daki diploma yarışmasında Hamam adlı kompozisyonuyla birinci olmuştur. Cumhuriyet devrinin ilk yurt dışı sergisi olan ve Moskova'da gerçekleştirilen Türk Resim ve Heykel Sergisi ne üç resim ile katılmıştır. 1937'de Cemal Tollu'yla birlikte Akademi'nin Resim Bölümü Şefi Leopold Levy'nin asistanı olan Bedri Rahmi, birçok ressamın katıldığı CHP'nin kültür programı çerçevesinde Yurt Gezileri kapsamında resim yapmak için 1938'de Edirne'ye gitmiştir. Bu dönem resimlerinde köy manzaraları, köy kahveleri, faytonlu yollar, iğde dalı takmış gelinler gibi Anadolu'ya özgü görünümler egemendir. 1939 yılında Birinci Devlet Resim ve Heykel Yarışması'nda Figür adlı yapıtı ile üçüncülüğü Arif Kaptan ile paylaşmıştır. 1941 yılında 'Yaradana Mektuplar' adlı ilk şiir kitabını yayımlamıştır. 1940'lardan sonra duvar resimlerine yönelen Eyüboğlu, 1941'de de yine 'Yurt Gezileri' ile Çorum'a ve İskilip'e gitmiştir. İskilip gezisi onun resim anlayışı üzerinde derin etkiler bırakmıştır. Resimlerinde han avluları, halay çekenler, çocuk emziren kadınlar, saz çalan aşıklar gibi temaları işlemeye başlamıştır. 31 Ekim1942 tarihinde Dördüncü Devlet Resim ve Heykel Yarışması'nda ikincilik ödülünü kazanmıştır. İlk duvar resmini 1943'te İstanbul'da, Ortaköy'deki Lido Yüzme Havuzu için yapmıştır. 1947 yılında '10'lar' grubunun kurucularından biri olarak Bedri Rahmi, 1950 yılında Ankara'da 'retrospektif' bir sergi düzenlemiş ve büyük ilgi görmüştür. Bedri Rahmi aynı yıl Paris'te bulunan İnsan Müzesi'nde ilkel kavimlerin sanatını incelemiştir. Bu incelemeleri, onu güzelin aynı zamanda yararlı da olabileceği, yararlı olmanın güzelin gücünü eksiltmeyeceği düşüncesine ulaştırmış ve sanatını bu felsefe yönlendirmeye başlamıştır. Mozaik çalışmalarına 1950'lerde başlayan sanatçı, 1958'de Uluslararası Brüksel Sergisi için 272 m 'lik bir mozaik pano gerçekleştirmiş ve bu yapıtıyla serginin büyük ödülü olan altın madalyayı kazanmıştır. Bundan bir yıl sonra Paris'teki NATO yapısı için, şimdi Brüksel'de bulunan, 50 m 'lik bir mozaik pano hazırlamıştır. 1960 ve 1961'de ABD'ye gitmiştir. 1969'da Sao Paolo Bienali'nde Onur Madalyası kazanmıştır. 1940'ta 2. Devlet Resim ve Heykel Yarışması'nda resim dalında üçüncülük, 1943'te aynı yarışmanın 4'üncüsünde ikincilik ve 1972'de de 33. yarışmada birincilik ödülünü alan Bedri Rahmi; ölümünden sonra 1976'da Ankara'da Yaşayan Bedri Rahmi adıyla ve İstanbul'da da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde adına düzenlenen bir sergiyle anılmıştır. 1984'te İstanbul'da Bedri Rahmi-Her Dönemden adlı bir toplu sergisi açılmıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Akademi'deki ilk yıllarından sonra temel bilgilerini Paris'te AndreLhote'un akademisinde edinmesine karşın onun kübist ve yapımcı yaklaşımını benimsememiş, Dufy ve Matisse'i kendine daha yakın bulmuştur. Paris'ten döndükten sonra Anadolu ve Trakya gezilerinde yaptığı resimlerde, İstanbul görünümlerinde Dufy'nin renk ve çizgi anlayışının etkileri görülür. Zamanla bu etkiden sıyrılan Bedri Rahmi, halk sanatını sağlam bir kaynak olarak görmeye başlamıştır. Halk sanatından yola çıkarak yeni anlatım biçimleri aramış, minyatürlerden de esinlenmiştir. Anadolu kilimlerinin geometrik, soyut biçimleri; çini, cicim, heybe, yazma ve çorapların bezeme düzeni ve renk uyumlarını kaynak olarak kullanmış, motifin ağırlık kazandığı süslemeci bir tutumla resimler yapmıştır. Ancak yalnızca motifleri resme uygulamakla yetinmemiş, renk ve malzeme araştırmalarına da girmiştir. Çeşitli teknikleri deneyerek gravür, mozaik, heykel ve seramik alanlarında birçok ürün vermiştir. Yine bir halk sanatı olan yazmacılığa da yönelmiş, kumaş üstüne baskılar yapmış, bu çalışmalarını öğrencileriyle birlikte de yürütmüştür. İki yıl kadar süren ABD gezisinden sonra değişik malzemelerden yararlanarak soyut resimler ve renk düzenlemelerine yönelmişse de, yaşamının son yıllarında yeniden eski konularına dönmüştür. Kemençeciler, gecekondular, hanlar, kendi portreleri, balıklar ve kahvelerle, yeni renk ve doku deneyimlerinden de yararlanarak, doğaya eğilişin ustaca ve yetkin örneklerini vermiştir. Çağdaş resim öğelerini de içeren bu çalışmalarında, konu soyuta yaklaştığı oranda, resmin de bir tür nakışa dönüştüğü izlenir. Bedri Rahmi Eyüboğlu, 1927'de başladığı resim öğretmenliğini ölümüne değin sürdürmüş, Akademi'deki atölyesinde sayısız öğrenci yetiştirerek, çağdaş Türk resmi için bu açıdan da etkili ve yararlı olmuştur. Bedri Rahmi'nin edebiyatçı yönü de onu önemli kılmaktadır. 1928'de daha lise öğrencisiyken şiir yazmaya başlamıştır. Şiirlerine, 1933'ten sonra Yeditepe, Ses, Güney, İnsan, İnkılapçı Gençlik ve Varlık dergilerinde yer verilmiştir. 1941'den başlayarak çeşitli şiir kitapları yayımlamıştır. Halk edebiyatının masal, şiir, deyiş gibi birçok türüne duyduğu hayranlık, şiirlerine de yansımıştır. Halk dilinden ve şiirinden aldığı öğeleri, kendine özgü bir biçimde kullanarak, şiir dilini halk diline yaklaştırma çabasını sonuna dek götürmüştür. Bu nitelikleriyle şiirleri, resimleriyle büyük bir benzerlik gösterir. Akıcı, rahat bir dille kaleme aldığı gezi ve deneme yazılarında ise sürekli gündeminde olan halk kültürü, halk sanatı konularındaki görüşlerini sergilemeyi sürdürmüştür. Şiirlerinde masallardan, söylencelerden, türkülerden yararlanan Eyüboğlu, insan ve doğa sevgisi, yaşama sevinci, toplumsal sorunları ele almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/denizhan-ozerin-bilinmeyen-hikayeleri-tiflis-artisterium-2017de-04-14-kasim-2017/", "text": "Çeşitli nedenlerle yerlerini, yurtlarını terk etmek zorunda kalan insanların hayatlarını konu edinen Denizhan Özer, Bilinmeyen Hikayeler serisinden yapıtlarını ARTISTERIUM 10. Tiflis Yıllık Uluslararası Çağdaş Sanat Sergisi ve Sanat Etkinlikleri kapsamında Tiflis Edebiyat Müzesi'nde sergiliyor. Göç, kimlik, aidiyet eksenli, gerçek hayat hikayelerinden yola çıkarak 25 yıldır topladığı belge, fotoğraf ve malzemelerle yapıtlarını gerçekleştiren sanatçı, öykülerini birebir takip ettiği mültecilerin bilinmeyen hikayelerini içeriden bir bakış açısıyla görünür hale getiriyor. Çalışmalarını Londra ve İstanbul'da sürdüren Denizhan Özer'in sanatı, yasa dışı ile legal olan arasındaki ince tutarsızlıktan besleniyor. Politik ya da ekonomik nedenlerle memleketlerini terk edip başka ülkelere giden ve gittiği yerde yaşama tutunmaya çalışan ötekilerin hikayelerini estetik bir dille anlatan sanatçı, özne ve iktidar arasında tartışma konusu olan sosyal adalet kavramını tartışılır hale getirerek günümüz dünyasının görmezden geldiği göç sorununa dikkat çekmektedir. Magda Guruli küratörlüğünde gerçekleşecek olan sergi 4-14 Kasım 2017 tarihleri arasında Tiflis Edebiyat Müzesi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/mudahale-edilmis-sanat-29-aralika-kadar-karbon-galleryde/", "text": "Karbon Gallery yeni sezona Sanatsal Müdahaleler başlıklı sergiyle 'merhaba' diyor. 11 Ekim 29 Aralık tarihlerinde gerçekleşecek sergide Balkan Naci İslimyeli'den Bedri Baykam'a, Tülin Onat'tan Devrim Erbil'e, Türkiye sanat dünyasının 15 usta ismi Bubi'nin projesinde bir araya geliyor ve sanatçıların kromojenik baskıyla ürettikleri ve bizzat müdahale ettikleri işler sanatseverlerle buluşuyor. 2016 yılından beri Windowist Tower'daki mekanında İstanbullu sanatseverler için yeni bir nefes alanı yaratan Karbon Gallery, sezona Sanatsal Müdahaleler başlıklı sergiyle 'merhaba' diyor. Sanatçı Bubi tarafından önerilen bir fikirden yola çıkarak hazırlanan ve 11 Ekim 29 Aralık 2017 tarihlerinde gerçekleşecek Sanatsal Müdahaleler sergisi, sanatın özgünlük ve biriciklik halini vurguluyor. Adem Genç, Balkan Naci İslimyeli, Bedri Baykam, Bubi, Devrim Erbil, Ergin İnan, Güngör Taner, Halil Akdeniz, Meriç Hızal, Nur Koçak, Özdemir Altan, Tomur Atagök, Tülin Onat, Yusuf Taktak ve Yücel Dönmez'in işlerinin görülebileceği sergi, sanatçıların kendi özgün çalışmalarının kromojenik baskıları üzerine, bizzat kendileri tarafından yapılmış 'sanatsal müdahaleler'i bir araya getiriyor. Sergiye katılan sanatçıların, istenilen renk ve dokuları ortaya çıkaran, müze kalitesinde ve uzun ömürlü olarak basılmasını sağlayan kromojenik baskı tekniğiyle hazırladıkları ve 'müdahale ettikleri' işler, son aşamada yine sanatçı tarafından onaylanıp, numaralandırılarak ve imzalanarak sunuluyor. 11 Ekim 29 Aralık tarihleri arasında Karbon Gallery'de izlenebileceksergi, hafta içi her gün 10.00 18.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. 2016 yılından beri Windowist Tower'daki mekanında İstanbullu sanatseverler için yeni bir nefes alanı yaratan Karbon Gallery, çağdaş sanatı gündelik hayatla buluşturuyor. Adını, yaşamın yapı taşı olan karbon elementinden alan, sanatın da yaşamın yapı taşlarından biri olduğu inancıyla yola çıkan Karbon Gallery, karbon elementinin diğer elementlerle birleşerek oluşturduğu bileşikler gibi çağdaş sanatın en yeni bileşiklerini bünyesinde buluşturuyor ve sanatseverlere iş dünyasının stresinden uzaklaşıp, sanatla buluşabilecekleri bir alan yaratmayı hedefliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/polifonik-komsuluklar-sergisi-f-sanat-galeride/", "text": "F Sanat Galeri, 13 Ekim 3 Kasım 2017 tarihleri arasında POLİFONİK KOMŞULUKLAR isimli grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide; Ahmet Yeşil, Asil Efe Işın, Atiye Güner, Beşir Bayar, Buse Kızılırmak, Hasan Basri İnan, Maide Bulak, Mehmet Aydın Avcı, Muazzez Bengisu Kurtuluş, Reşat Ceylan ve Tuğba Sönmez'in eserleri yer alıyor. Çok seslilik... Farklı görme biçimleri... Birbirimize tahammül edebilmenin gereği olmalı belki de insanca yaşayabilmenin gereği... Karşı tepeyi gördüğümüzü kabul edersek o tepeden görüldüğümüzü de kabul etmeliyiz der John Berger. Karşılıklı görme ve görülme ilişkilerinde çoksesliliği de kabullenebilmeliyiz bu dünyanın ortak paylaşanları olarak... Sanat ve sanatçıya düşen de çoksesliliği tekrar tekrar göstermek olmalı. POLİFONİK KOMŞULUKLAR, F Sanat Galeri mekanındaki sergi düzenlemesinde, eserleri yan yana, karşılıklı, çapraz ya da arka arkaya duran, farklı sanatsal anlayıştaki sanatçıların 'polifonik ' komşuluk ilişkileri; çoğulculuğu, çağdaş demokrasinin çok sesliliğini, fikir özgürlüğünü, etnik köken, dil, din, inanış, cinsiyet gibi tüm farklılıklarımıza rağmen birlikte barış içinde yaşamanın erdemini sanatsal ifadenin gücüyle ortaya koymayı amaçlıyor. Sergide yer alan 11 sanatçının resim, heykel, seramik gibi farklı disiplinlerde ürettikleri eserlerinin komşuluk bağları üzerinden; sanatın yaratıcılığı ve birleştirici gücünün, bireylere ve topluma kazandırdığı beraber yaşama kültürünü nasıl zenginleştirdiğini ve renklendirdiğini bir kez daha vurguluyor. F Sanat Galeri'de yer alacak POLİFONİK KOMŞULUKLAR sergisi, 15. İstanbul Bienali'nin iyi bir komşu başlığına gönderme yaparken; Türkiye'nin farklı şehirlerinden bu sergi için bir araya gelen 11 sanatçının kişisel üretimlerini alternatif bir grup sergisiyle izleyicilere sunuyor. POLİFONİK KOMŞULUKLAR sergisi, 03 Kasım 2017 tarihine kadar F Sanat Galeri'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/27/retrace-memory-and-scenery-sitki-kosemen-berlinartproject-15-aralika-kadar/", "text": "BERLINARTPROJECTS sonbahar sezonunu ünlü Türk fotoğraf sanatçısı Sıtkı Kösemen'in işlerinin yer aldığı Retrace: Memory and Scenery sergisiyle açmaktan mutluluk duyar. Bu sergi, galerinin fotoğraf sanatıyla bağını güçlendirirken, Berlin izleyicisini kişisel anı ve manzaraları yansıtan görsel bir gezintiye çıkararak kendi yolunu çizmeye davet ediyor. Boş alanlar, duvarlardaki eskimiş gazete kupürleri, insan figürleri, işaret ve izlerle dolu ufuk çizgisi benzeri görüntüler bir çeşit deja vu hissi yaratarak serginin çerçevesini belirliyor. Sıtkı Kösemen, İstanbul, Ortaköy'de yer alan ve daha önce gitme ihtimalimizin oldukça az olduğu, eski Musevi Lisesi'ne atıfta bulunduğu bir dizi çalışmasıyla kolektif hafızamızı uyandırarak, kültürel bir üretim olarak manzaraya dair önyargılarımızla oynuyor. En derin ihtiyaçlarımızdan biri kimlik ve aidiyet algısıdır. Bunların ortak paydası da, insanlığın manzaraya olan bağlılığı ve uzam ile manzara içerisinde nasıl kimlik bulduğumuzdur. Dolayısıyla manzara sadece ne gördüğümüz değil, bir görme biçimidir. sözleriyle fotoğrafik yaklaşımını açıklayan Kösemen, aynı zamanda bu terk edilmiş okulu ilk keşfettiği 2012 yılından izlenimlerini çağrıştırıyor. Erkekler yurdunun duvarlarını kaplayan, 70-80'lerden kalma Pazar gazetesi ilavesinde görebileceğimiz pin-up kadın figürleri sanatçıyı bir anda kendi okul yıllarına götürüyor. Proust'un Madlen Kekinin bıraktığı etki gibi anılar, kişinin kendi belleğinin, önceden edindiği bilginin ve süreç içinde ya da kısa sürede topladığı görsel parçaların incelikli bir biçimde bir araya getirilmesiyle harekete geçiyor. Bu durum, hafızayı ve kimliği güçlendiren yeni bir vizyon yaratıyor. Büyüdüğümüz, geliştiğimiz ve geçip gittiğimiz yerler dışında bizi gerçekte ne tanımlıyor? Ev, aidiyet ve kimlik kavramları son yıllarda farklı anlamlar kazanıp yeniden tanımlanmış olabilir. Yalnızca aşırı kentsel büyüme, göçler, hızlı iletişim, bilişim ve teknoloji çağı değil; küresel çatışmalar, totaliter rejimlerin bölgeyi farklı şekillerde kullanması da çevre kavramını ve mekan algımızı dönüştürüp şekillendiriyor. Kapsamlı ve değişmez görünen bir manzara, barınak oluşturmada sınırlarını ve kırılganlığını ortaya koyabiliyor. Sanatçı geride kalan izler yoluyla, hafızasının parçaları arasından belirli bir mekanda ortaya çıkan hatırlama olgusu ve aidiyet duygusunu, bireysel ve kolektif kimlik oluşumunun bir parçası olarak inceliyor. Bu kavramlarla ilgilenirken, araştırmasının merkezine belirli bir jeopolitik bağlamda ele alınan insan figürünü yerleştiriyor. Kösemen, 2014 yılında Invisible serisiyle kadının Türk toplumundaki yeri ve algısını ele almıştı. Burada, Retrace: Memory and Scenery sergisiyle kendi vizyonu ve ortak kültürel tarihimiz arasında ustaca dengelenmiş buğulu, şiirsel ve özgün bir atmosfer yaratıyor; seyirciyi sergilenen manzaranın merkezine koyarak onun kendi hafıza ve kimliğinin izini sürmesine olanak sağlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/artankara-cagdas-sanat-fuari-4-kez-kapilarini-acmaya-hazirlaniyor/", "text": "Kente, bölgeye, ülkemize, komşu çevre ülkelere yönelik sanat ortamlarına, piyasalarına bir ivme kazandırmak üzere kurgulanan ARTANKARA ilk yıl 17 bin, 2016'da 32 bin, 2017'de ise 39.650 sanatseverin ortak buluşma noktası oldu, sanat piyasasını hareketlendirdi. Resim, heykel, seramik, özgün baskı, fotoğraf, enstalasyon ve kavramsal sanat eserlerinin sergilendiği ARTANKARA'da bu sene 108 galeri, sanatla ilgili kurum, kuruluş, müze ve sanat inisiyatifleri yer aldı. Fuarda, Türkiye galerileri yanısıraGüney Kore, İsviçre, İtalya, İngiltere, Avusturya, Fransa, İran, Çek Cumhuriyeti, Yunanistan, Ukrayna, Kırgızistan, Bulgaristan, Macaristan, Rusya, Filipinler, Makedonya, Macaristan, Kazakistan, Lihtenştayn, Almanya ve Gürcistan'dan toplam20 ülkeden çağdaş sanatın en iyi ve yeni örneklerinden 2 bin eser sanatseverlerle buluştu. Ankara'nın tek ve en büyük Çağdaş Sanat FuarıARTANKARA, üç yıl içinde gösterdiği çaba ile uluslararası düzeyde katılımcı ve ziyaretçilerinin desteği ile kulvarında önemli ve değerli bir platform haline geldi. 15-18 Mart 2018 tarihlerinde ARTANKARA Çağdaş Sanat Fuarı Atis Fuarcılık A. Ş. tarafından ATO Congresium'da 4. kez kapılarını sanatseverlerin beğenisine açmaya hazırlanıyor. Uluslararası sanat arenasında yer edinmeye çalışan ARTANKARA, seneye de kapsamı daha da genişleterek Türk sanatçıların yanısıra yurtdışından ünlü sanatçıları sanatseverler ile bir araya getirecek. İş dünyası ve sanatçı buluşmasının önemli ve anlamlı bir sinerjiye dönüşecek ve derinden etkileyecek sonuçlar yaratacağı inancıyla ARTANKARA 2017'de hayata geçirilen İşe Giden Sanat / ''İş'te Sanat'' fuarın alt teması 2018 yılında da olmaya devam edecek. Bu sene İşe Giden Sanat konsepti doğrultusunda Asaş Sanat ve Farplas katılımcı firmalar tesislerinde ürettikleri alüminyum ve atık malzemelerden yapılan sanat eserlerini standların da sergilemiştir. Ayrıca Soma'da yaşanan maden faciasını ve zor şartlarda çalışan madencileri konu alan, duyarlılık ve farkındalık yaratmayı hedefleyen Soyunuyoruz başlıklı sergi madencilerin soyunma odalarından esinlenerek düzenlenmiş olup 19 genç sanatçının eserleri fuarda yer almıştır. ARTANKARA 2017 yılı Sanatçı Onur Ödülünü geçen yıl kaybettiğimiz Adnan TURANİ'ye, Sanata Katkı Onur ÖdülünüisePortakal Çiçeği Uluslararası PlastikSanatlar Kolonisine vererek sanata yapılan katkılardan dolayı verilmiştir. ARTANKARA 2017'de olduğu gibi 2018'de deSanatçı Onur Ödülü ve Sanata Katkı Onur Ödülü verilecektir. Fuar kapsamında Türk çağdaş sanatının önemli isimlerinin katılacağı söyleşi, konferans, çalıştay ve çocuklara yönelik sosyal sorumluluk projeleri gibi paralel etkinlikler de sanatseverler tarafından takip edilebilecek. Fuar katılım başvuruları alınmaya devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/bela-tarr-istanbula-geliyor/", "text": "Bu yıl 5. yaşını kutlamaya hazırlanan Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, 17 Kasım'da başlıyor! Türkiye ve dünya sinemasının en yeni örneklerini İstanbullu sinemaseverlerle buluşturacak festivalin bu yılki onur konuğu ise, yaşayan en önemli yönetmenlerden Macar ustaBela Tarrolacak. 17-26 Kasım 2017 tarihleri arasında düzenlenecek festivalin adına özel bir retrospektifle ağırlayacağı Tarr ayrıca, festivale özel bir masterclass da verecek. Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneğiile İstanbul Medya Akademisi tarafından ve T. C. Kültür ve Turizm BakanlığıSinema Genel Müdürlüğü'nün katkılarıyla düzenlenen Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, bu yıl 5. yaşını kutlamaya hazırlanıyor. 17-26 Kasım 2017 tarihleri arasındagerçekleşecek ve Türkiye ve dünya sinemasının en yeni örneklerini İstanbullu sinemaseverlerle buluşturacak festivalin onur konuğu ise, Macar sinemacıBela Tarrolacak. 1979'da yönettiği Csaladi tüzfeszek / Family Nestten başlayarak Karhozat / Damnation (1988), bir çok sahnesini gerçek zamanlı çektiği, yedi buçuk saat süren Satantango (1994), Werckmeister harmoniak / Werckmeister Harmonies (2000), A londoni ferfi / The Man from London (2007) ve sinemaya veda filmi A torinoi lo / The Turin Horsea (2011) dek onlarca başyapıt üretmiş Bela Tarr, hiçlik, var oluş, yok oluş temalarından vazgeçmeyen sinemasıyla yaşayan en önemli yönetmenler arasında yer alıyor. Uzun plan sekansları, Laszlo Krasznahorkai elinden çıkma senaryoları, Mihaly Vig imzalı eşsiz müzikleri, Erika Bok, Janos Derzsi gibi fetiş oyuncuları ve neredeyse her filminde kendisi ile birlikte yönetmen koltuğuna oturan eşi Agnes Hranitzky'den aldığı destekle çektiği her film eleştirmenlerce başyapıt sayılan Tarr, yapıtları ve yaklaşımıyla Gus Van Sant'tan Jim Jarmusch'a, pek çok çağdaş bağımsız sinemacıyı da etkilemiş bir yönetmen. Bu yıl Uluslararası Boğaziçi Film Festivali'nin bir retrospektifle ağırlayacağı Bela Tarr, festival tarihlerinde İstanbul'da olacak ve festivale özel bir masterclass verecek. Bosphorus Film Lab başvurular devam ediyor! - Uluslararası Boğaziçi Film Festivali'nin TRT'nin kurumsal iş ortaklığı ile hayata geçireceği Bosphorus Film Lab'e başvurular ise bogazicifilmfestivali. com adresinde devamediyor. Türkiye sinemasında filmlerin gelişmesine katkısağlamak, genç yapımcı ve yönetmenlerin yeni filmler üretmesine maddi ve manevi destekoluşturmak amacıyla yola çıkan Bosphorus Film Lab, ortak yapım, pitching ve finansal plan hazırlama konularında yerli film projeleri için yeni bir buluşma noktası yaratacak. Uluslararası Boğaziçi Sinema Derneği ve İstanbul Medya Akademisi tarafından düzenlenen 5. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali, bu yıl 17-26 Kasımtarihleri arasında İstanbul'dagerçekleşecek ve gösterimler Atlas, Beyoğlu ve Kadıköy sinemalarında yapılacak. Programın 2 Kasım'da açıklanacağı festivalin biletleri ise aynı gün mobilet. com'da satışa sunulacak. - Uluslararası Boğaziçi Film Festivali"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/ben-im-845-x-66-f-sanat-galeri-08-kasim-02-aralik-2017/", "text": "F SANAT GALERİ, 8 Kasım 2 Aralık 2017 tarihleri arasında BEN / I'M 84,5x66 isimli sergiye yer veriyor. Yurt içi ve yurt dışından sergiye katılan 21 sanatçı, ünlü ressam Rembrandt'ın, National Gallery of Art, Washington koleksiyonunda bulunan, Bereli Oto portre isimli, 84.5x66 cm. boyutlarındaki yağlıboya oto portresine atıf yaparken, onun penceresinden bakarak, kendi oto portre çalışmalarıyla iç sorgulamalarını tuvale aktarıyorlar. Rembrandt van Rijn, yaşamı boyunca ruhunda ve bedeninde büyük bir iç dönüşüm yaşayan yaratıcının ta kendisidir. Vincent Van Gogh, Frida Kahlo gibi birkaç istisna sanatçı dışında sanat tarihinde genellikle sanatçının yaşamı ve yaşadığı iç mücadele pek öne çıkarılmamıştır. Sonsuzluk arayışındaki sanatçı, birey olarak eserinin gerisinde kalarak etkisini yitirmiştir. Rembrandt, özellikle Rönesans'la birlikte, bağımsızlığını ilan etmiş, yaşamı boyunca kendi ile uğraşmış; Ben kimim, varlık sebebim ne?... gibi soruları hep kendine sormuş, sürekli bir iç hesaplaşmayı yaşamıştır. Bazen özgün kompozisyonlarda, ama çoğu zaman oto portre çalışmalarında bu arayış kendini göstermiştir. Büyük usta Rembrandt van Rijn, yaşamı boyunca ruh halinin bedenine yansıdığı çok sayıda oto portre yapmıştır. BEN / I'M 84,5x66 Sergisi, Rembrandt'ın bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin Washington şehrindeki National Gallery of Art koleksiyonunda bulunan, 1659 yılına tarihlenen ve 84,5x66 cm. boyutlarındaki, tuval üzerine yağlıboya oto portresine atıf yaparken, sergiye katılan sanatçılar onun penceresinden bakarak kendi iç sorgulamalarını dile getiriyorlar. Küratörlüğünü ressam Ahmet Özel'in yaptığı sergiye yurt içi ve yurt dışından 21 sanatçı katılıyor. Sergiye katılan sanatçılar: Figen Batı, Hülya Botasun, Poonam Chandrika Tyagi, Doreteo Charitonos, Artin Demirci, Yücel Dönmez, Hülya Düzenli, Bahri Genç, Murat İrtem, Müfit İşler, Aramis Kalay, Azad Karim, Şükrü Karakuş, Bahar Kocaman, Anka Krasna, Erhan Lampir, Hayde Nakhizade, Mehtap Özdemir, Ahmet Özel, Celalettin Tandoğdu, Ruşen Eşref Yılmaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/evim-kalbimdir-gunes-terkol-krank-art-gallery-02-18-kasim-2017/", "text": "KRANK Art Gallery, 'Evim Kalbimdir' ile Güneş Terkol'u konuk ediyor. Terkol'un Art Night Londra için hazırladığı ve Türkiye'de ilk defa sergilenecek pankart projesi ve projenin dokümantasyonu 18 Kasım Cumartesi gününe kadar galeride görülebilecek. Ayrıca Bige Örer, proje kapsamında belirlenecek bir tarihte Güneş Terkol ile bir sanatçı konuşması gerçekleştirecek. Londra'da yılda bir kez gerçekleştirilen çağdaş sanat festivali Art Night, her yıl önde gelen kültürel kurumlardan biri ve beraberinde bir küratörü Londra'nın sıra dışı bir bölgesine davet ederek, o bölgenin tarihi, kültürü ve mimarisini inceleyen bir proje başlatıyor. Bu yıl 1 Temmuz'da Doğu Londra'da gerçekleştirilen Art Night, Fatoş Üstek küratörlüğünde Whitechapel Gallery işbirliği ile gerçekleştirildi. Türkiye'den projeye davet edilen Güneş Terkol'a Londra'da katıldığı bir aylık sanatçı konuk programının ardından Art Night için yeni bir çalışma siparişi verildi. Terkol'un sosyal bir angajmanın pratiği şeklinde gelişen 7. Pankart projesi olan Evim Kalbimdir için farklı gruplardan katılımcılar sanatçıyla işbirliği içine girdiler. Terkol, Middlesex Street Estate sakini bir grupla çalıştı. Londra'da göçmenlere tahsis edilmiş iki konuttan biri olan Middlesex Street Estate 1965- 1970 yılları arasında Londra Mimarlar Birliği tarafından inşa edilen, içinde oyun alanları ve garaj bulunan ve konut sakinlerinin katkısıyla da peyzajı gerçekleşmiş bir avlunun etrafını çevreleyen 23 katlı bir bloktan oluşuyor. 270 adet mülk barındıran binanın %70'i farklı azınlıklar tarafından birkaç jenerasyondur sosyal konut olarak kullanılıyor. Katılımcılar gerçekleştirdikleri bir seri dikiş atölyesi sonucu 200 x 300 cm ölçülerinde Home is My Heart / Evim Kalbimdir isimli büyük ölçekli bir pankart ürettiler. Güneş Terkol'un tasarladığı zeminin üzerine işlenen pankart, her bir sahnesiyle semt sakinlerinin ümitlerinin, düşlerinin, bulundukları çevre ve komşuları ile olan ilişkilerinin duygu ve emek dolu şiirsel anlatımını gözler önüne seriyor. Ortaya çıkan çalışma Londra Metropolitan Üniversitesi'nin altı okulundan biri olan Sir John Cass School of Art, Architecture and Design binasının camında sergilendi. Proje kapsamında bir de görsel-işitsel performans gerçekleştirildi. Bölge sakinlerinin katılımıyla oluşturulan ve 'Kuş Bandosu' ismi verilen gezici koro; kuş düdükleri çalarak pankart ile beraber şehirde dolaştı. Projenin bir diğer heyecan verici yanı da pankartın City of London Cooperation'ın katkılarıyla 4 m x 12 m ölçülerinde büyütülerek Middlesex Street Estate'in dış duvarında kalıcı bir duvar resmi haline getirilmesi oldu. Proje kapsamında ayrıca Terkol'un 2010 yılında yarattığı 'Arzu Yalayıp Geçti Bandosu' serisi sergilendi. Birbirinden farklı ve çeşitli sosyal sınıflara mensup 27 kurgusal karakteri canlandırdığı gerçek boyutlu seride yer alan her karakter, toplum içinden bir bireyi temsil ederken, yan yana gelmeleriyle sahip oldukları toplumsal kimlik vurgulanıyordu. Arzu Yalayıp Geçti Bandosunun Evim Kalbimdir ile beraber Art Night kapsamında The Cass binasının camlarında sergilenmesi toplumsal bir aradalığın ahengini farklı zamanlarda yaratılmış iki ayrı bandoyla vurgulamıştı. Benim için pankart önemli bir kavram çünkü insanlar bir olayı protesto etmeye başlamadan önce toplanıp pankartlarını yaratırlar çünkü bu süreç onlara bir yandan da düşüncelerini, politikalarını tartışma olanağı sunar diyen Güneş Terkol'un bulunduk materyallerle, özellikle yumuşak dokulu malzemelerle gerçekleştirdiği işleri sanatçının kişisel tarihi, çevresi, ilişkileri ve karşı karşıya geldiği toplumsal koşullarla şekillenir. Kullandığı müphem karakterler, başı sonu belirsiz, anlatıcısı olmayan bir hikayenin kahramanlarıdır. Bu hikayeler dikişli eserlerinde, skeçlerinde, kimi zaman da müzikal performanslarında karşımıza çıkar. Güneş Terkol'un Evim Kalbimdir ile beraber yedi pankart projesi bulunuyor. Çin'den Antakya'ya; İstanbul'dan Berlin'e kadar farklı coğrafyalarda düzenlediği atölye çalışmalarının sonucu ortaya çıkan pankartlar bu farklı coğrafyalarda yaşayan kadınlar, göçmenler, gençler, vb. kesimlerin hayalleri, korkuları, gelecek kaygıları, güncel durumlarını bir anlamda resmediyor. Kollektif üretimin, ortaklaşa çalışmaların ve ortak bir amaçla bir araya gelişlerin de çok önemli olduğuna inanan sanatçı 2005 yılından beri bireysel çalışmalarının yanı sıra Ha Za Vu Zu sanat kolektifi ile de üretimler yaptı. Ha Za Vu Zu üyesi 3 sanatçı: Oğuz Erdin, Güçlü Öztekin, Güneş Terkol yeni grupları GuGuOu ile performanslarına devam ediyor. Halen Paris'te Cite des Arts'ta sanatçı programında olan Terkol'un işleri son olarak 32. Sao Paulo Bienali'nde ve Manhattan Loft Gallery Londra'da All Fun and Games Until Someone Gets Burnt... grup sergisinde görüldü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/gercek-4-0-sergisi-22-kasim-tarihinden-itibaren-endless-art-taksimde/", "text": "20 Eylül tarihinde kapılarını açan Endless Art Taksim, ikinci sergisi Gerçek 4.0 gerçek olanı sorguluyor. İnsan için tarihle yaşıt ben neyim? sorusu, bilinç varlığı olan insan için kendi dışında kalan şeylerin ne olduğu ile ilintilidir. İnsanın kendi dışındakiler aynı zamanda bir dünya tasavvuru anlamını taşır. Böylece ben ve ben olmayan arasında ortaya çıkan ara alan; insan olmanın anlamının bir soru işareti haline geldiği sonsuz, sınırları belirsiz bir derinlik kazanır. Söz konusu ara alanda meydana gelen tüm tanımlamalar aynı zamanda gerçek ile hakikat ayrımına neden olur. Gerçek olanın ne olduğunu sorgulayan, dolayısıyla hakikat olana sürekli önermelerde bulunan yegane insan sanatçıdır. Eserde hayat bulan her imge, hakikate yönelik yeni bir önerme sunarken gerçek olarak bilinenin yeniden sorgulanmasına yol açar. Endless Art Taksim ikinci sergisinde, sanatın alışılagelmiş yaklaşımlarıyla soyut başlığı altında teknik düzleme indirgenmiş gerçeklik sorgulamalarının üzerinde yeniden düşünmeyi amaçlıyor. Hakikate yönelik ya da gerçek olanı sorgulayan çalışmalarıyla tanınan sanatçılar Gerçek 4.0 başlığı altında bir araya geliyor. Endless Art Hall başta olmak üzere tüm sergileme alanlarını kapsayan sergide; Adem Genç, Adnan Çoker, Asım İşler, Bahar Kocaman, Berkay Buğdanoğlu, Bubi, Burhan Doğançay, Erman Özbaşaran, Gülten İmamoğlu, Güngör Taner, Hasan Pehlevan, Hayal İncedoğan, İsmet Doğan, Jale Çelik, Koray Ariş, Mehmet Gün, Meriç Hızal, Mithat Şen, Murat Germen, Reşat Bayraktar, Seçil Erel, Tuna Üner, Yusuf Taktak, Zekai Ormancı gerçekin ne olduğuna yönelik çalışmalarıyla yer alıyor. Gerçek 4.0 sergi açılış kokteyli 22 Kasım 2017, Çarşamba günü, Saat: 19:00'da Endless Art Taksim'de."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/muzeler-konusuyor-konugumuz-almanya-7-kasim-2017/", "text": "İstanbul Modern'in başlattığı Müzeler Konuşuyor, başlıca uluslararası müze profesyonellerini Türkiye'deki meslektaşlarının yanı sıra müze ziyaretçileriyle, hatta internet üzerinden küresel izleyicilerle buluşturan bir söyleşi platformu. 2012-2014 yıllarında düzenlenen Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Amerika ile 2014-2015'teki Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Birleşik Krallık serisinin ardından program Goethe-Institut İstanbul işbirliğiyle Almanya'ya odaklanıyor. Küratörlerin ve müze direktörlerinin davetli olduğu Müzeler Konuşuyor: Konuğumuz Almanya kapsamında, Almanya'daki sanat kurumu modelleri ele alınıyor. Kültürel alanda demokratik bir öz temsil imkanı sunan Kunsthalle ve Kunstverein gibi çeşitli oluşumlara sahip bu ülkenin, sanat kurumu anlayışına ve müzecilik alanına getirdiği özgün katkılar değerlendiriliyor. Sanat mekanlarını farklı bir açıdan tekrar düşünmeye ve yeniden şekillendirmeye hizmet eden konuşmalar, Türkiye'deki ziyaretçileri, güçlü bir müzecilik ağına sahip olduğu halde yeterince tanınmayan Almanya'dan profesyonellerle bir araya getiriyor. Konuşmalar; müze ve ziyaretçileri, müze mimarisi ve genişleme projeleri, koleksiyon yapan ve yapmayan kurum modelleri, küratöryel pratikler ile programlama ve müze yönetiminde yeni yaklaşımlar gibi ana konulara odaklanıyor. Biri köklü bir kent müzesi diğeri ise 30 yıllık bir sergi mekanı olan, Frankfurt merkezli iki sanat kurumu, geniş bir izleyici yelpazesine hitap ediyor. Farklı kurumsal yapılarına rağmen Stadel Museum'un da Schirn Kunsthalle Frankfurt'un da direktörlüğünü aynı kişi yapıyor ve her iki kurum da uluslararası ölçekte büyük itibara sahip. Schirn'de sergiler herhangi bir koleksiyondan bağımsız şekilde hazırlanıyor ve böylece sergi programları hayata geçirilirken daha fazla serbestlik ve yaratıcılık olanağı doğuyor. Stadel Museum'daki sergiler ise sürekli olarak Avrupa sanatının yedi yüz yıllık geçmişini kuşatan seçkin kurum koleksiyonunu temel alıyor. Sanat kurumları toplumdaki büyük değişimlerden de etkilendiğinden hem Schirn hem de Stadel farklı farklı kitlelerle etkileşim kurmanın yanı sıra bilgi, eğitim ve kültüre dair yeni yaklaşımlara da karşılık veriyor. Inka Drögemüller, konuşmasında söz konusu kurumların, geniş bir yelpazedeki kitleleriyle etkileşim kurarken benimsedikleri farklı yaklaşımlardan bahsedecek. Konuşma, hem sahaya özgü deneyimleri hem de müzelerin dijital mecralara yayılışını konu alacak. Berlin'deki University of the Arts'da Toplum ve İş Dünyasında İletişim eğitimi alan Inka Drögemüller, Berlin ve New York'ta galerici ve danışman olarak çalıştı. 2001 yılında, Schirn Kunsthalle Frankfurt'taki pazarlama ve sponsorluk bölümlerinin geliştirilmesi için görevlendirilen Drögemüller, 2006'dan bu yana, Stadel Museum, Schirn Kunsthalle ve Liebieghaus Skulpturensammlung kurumları bünyesindeki uluslararası sergi iş birliklerinden sorumludur. 2016'da Schirn Kunsthalle'nin yardımcı direktörü olarak görevlendirilen Drögemüller, Stadel Dijital Koleksiyonu ya da Lüneburg'daki Leuphana Üniversitesi'yle birlikte çevrimiçi olarak sunulan modern sanat dersi gibi dijital uygulamalar çerçevesinde, Stadel Museum'un çeşitli şirket ve araştırma kurumlarıyla gerçekleştirdiği içerik işbirliklerini de koordine ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/turkiyede-bir-ilk-cmyk-serigrafi-calistayi-trakya-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-bir-ilke-daha-imza-atti/", "text": "Türkiye'de bir ilk! CMYK Serigrafi Çalıştayı, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi bir ilke daha imza attı. Ofset baskı sisteminde kullanılan tram ve CMYK renk katman uygulaması ile serigrafi baskı sisteminde kullanılarak denemeler gerçekleştirildi. Yapılan baskılarda ofset teknolojisine yakın sonuçlar alınmıştır bu konuların sonraki süreçlerde çeşitli yayınlarında anlatılacağı ön görülmektedir. CMYK, serigrafi tekniğinde ilk defa ulusal çapta bir etkinlik gerçekleştirildi. Sonuçlar oldukça umut vadetmektetdir. Eğitimde de gerçeğe yakın baskılar için bu yöntemin kullanılması düşünülüyor. Bölüm Başkanı Kerem İşcanoğlu'nun koordinatörlüğünde gerçekleştirilen etkinliğe Ulusal Çapta çeşitli kurumlardan 5 Akademisyen ağırlandı. Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümünden Fatih Kurtcu, Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesinden İrem Kurt, Çankırı Karatekin Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Ali Gümilcine Ve Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Kerem İşcanoğlu ve Zerrin Pehlivan. Kerem İşcanoğlu konu ile ilgili Her geçen gün ilerliyoruz ve bu buluşmalarda bilgi üretme gücümüz artıyor. Üniversitemize bu konudaki desteği dolayısıyla teşekkür eden konuklarımız var. Bu durum etkinliğin sadece bizler için değerli olmadığını gösteriyor. Bilgi oluşturmadan üretemeyiz ve üretmeden de kalkınamayız. dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/uc-solo-sergiyi-bir-araya-getiren-storyteller-9-kasim-27-aralik-tarihleri-arasinda/", "text": "9 Kasım 27 Aralık 2017 tarihleri arasında Anna Laudel Contemporary'de gerçekleşecek Storyteller isimli sergi, farklı tekniklerle çalışan üç sanatçının güncel temalar üzerinden sundukları görsel hikayeleri sanatseverlerle buluşturuyor. Sergide, Almanya'dan Ruth Biller VisaVis ve Jan Kuck History is Now ve Türkiye'den Serkan Küçüközcü Daydreaming başlığı altında üç farklı anlatıyı bir araya getiriyor. Yer değiştirme ve karşılaşmalar; toplumsal, tarihsel referanslar ve ironi; iç dünya ve kişisel tarih anlatılarını bir çatı altında buluşturan Storyteller, sanatçıların içinde yaşadıkları toplum ve koşullarda kendi görsel alanlarını nasıl inşa ettikleri ve nasıl bir hikaye bütününün parçaları olduklarını izleyicilerle paylaşıyor. Sanatçı Ruth Biller, VisaVis temasıyla, Neden buradayım? sorusundan yola çıkarak, dijitalleşen, bir yerden bir yere sürekli göçlere sahne olan, hızlanan dünyamızda yaşam alanları arasındaki yer değiştirmeye odaklanır. Sanatçı, VisaVis ifadesi ile bu hızlı değişim içindeki karşılaşmaların hayatlarımızda yarattığı etkileri sorgular ve resimlerindeki doğa temalarını kaçış noktaları, hatta sosyal ilişkilerin de ötesinde, insan ve mekan arasındaki hassas sistemlerin sembolleri olarak kullanır. Visa kelimesi ile günümüzde ülkeler arası diyalogların vize prosedürü üzerinden gerçekleşmesine de ironiyle dokunan sanatçı, gerek doğa gerek yer değiştirme üzerinden yaratılan mekansal komşuluklara da değinerek, - İstanbul Bienali'nin İyi Bir Komşu temasına eş zamanlı bir gönderme yapar. Sanatçı Jan Kuck ise, History is Now başlığı altında topladığı işlerinde çimento, ayna, neon ışıklar, tahta, cam gibi farklı malzemeler kullanarak estetik olarak ilgi çekici ve kusursuz işler üretmeye çalışır. Estetik boyutunun yanı sıra, sanatçı için asıl önemli olan, işlerin felsefi anlamlarıdır; güncel durumların hem akılcı, hem de trajik taraflarından ele alındığı eserler, genellikle tarihsel ve güncel referanslarla birlikte kültürel ve toplumsal göndermeler yapar. Kimi zaman değerli taşlarla bezeli ve altın bıçakla kesilen bir ekmek çıkar karşımıza, kimi zaman da usta ressamlara referans yapan ışıklı figürler. Sanatçının işlerinde, genellikle zıtlık üzerinden yansıyan bir ironi hakimdir. Kuck, geleneksel bir halıyı alıp modern ışıklarla bezeyerek, hem kadınların tekstil işinde tarih boyunca karşılaştıkları eşitsizliklere, emek sömürüsüne ve ağır çalışma koşullarına odaklanır, hem de günümüzde üretimin ve bilgi aktarımlarının ışık hızında gerçekleştiğine dair mesajlar verir. Sanatçı, çağdaş dünyanın hızla değişen temalarını günümüze bağlar ve şimdi üzerinden geçmişi de hikayeleştirir. Daydreaming temasıyla hikaye anlatımına dahil olan sanatçı Serkan Küçüközcü'nün resimlerine baktığımızda ise, aslında günlük yaşamımızda aşina olduğumuz nesneleri devasa büyüklükte, ıssız ve bilinmeyen mekanlara yerleştirilmiş şekilde görürüz. Bu canlı renklerin dünyası, alıştığımız bazı biçimleri tanıdık olmayan sahnelerde sunarak mekan ve nesne algımızla oynar. İnsandan yoksun bırakılmış bu gerçeküstü ama bir yandan tanıdık gelen görseller, kişinin tarih boyunca aradığı aidiyet duygusunu sorgular; sanatçının, belli bir zamana, insana ve mekana ait olmaktan kurtardığı, bağımsızlaşan nesnelerle, insanın çocukluğu çalınmıştır, oyuncakları çalınmıştır, elma şekeri, lolipopu, atlı karıncası çalınmış ve doğaya teslim edilmiştir. Rengarenk ama donuk nesnelerin hem ıssız, yersiz- yurtsuz hissettirdiği, hem de bir düş mekanı kurguladığı görüntüler, hayal gücümüzle devam ettirebileceğimiz ve hep yeniden üretebileceğimiz hikayeler yaratır. Stroyteller 9 Kasım-27 Aralık 2017 tarihleri arasında Anna Laudel Contemporary'de görülebilir. 1959 yılında Singen, Almanya'da doğan Ruth Biller, 1981 yılında Abitur Lisesi'nden mezun olduktan sonra eğitimini 1983- 1989 yılları arasında Stuttgart Devlet Görsel Sanatlar Akademisi'nde sürdürmüştür. Yüksek lisans eğitimini de Görsel Sanatlar alanında tamamlayan sanatçı, Almanya'da yaşamakta ve çalışmaktadır. Biller, resimlerinde insan vücudunu, doğayı, zengin renkleri kullanır ve mekan olgusu üzerinde durur. Sanatçı, Türkiye, Almanya, İtalya gibi ülkelerde farklı kişisel ve karma sergilere katılmıştır. 1978 yılında Hannover, Almanya'da doğan Jan Kuck, lisans eğitimine hukuk alanında başlamış, daha sonra yüksek lisans derecesini de aldığı Tarih ve Felsefe alanında devam etmiştir. Sanatçı, 1999 yılından beri obje tasarımıyla ve kavramsal sanatla ilgilenmekte ve 2004 yılından bu yana Berlin'de yaşayıp çalışmaktadır. Kuck, işlerinde çimento, tahta, neon, cam gibi farklı malzemeleri kullanarak eserlerinin hem güçlü felsefi temelleri olmasına, hem de estetik olarak mükemmel olmalarına özen göstermektedir. 1980 yılında Eskişehir'de doğan Serkan Küçüközcü, 2005 yılında başladığı Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde, eğitimini Baskı Sanatları alanında tamamlamıştır. Yurt içi ve yurt dışında pek çok karma sergi ve çalıştaya katılan sanatçı, 2013 yılında Galeri Linart'ta ve 2014 yılında Aysel Gözübüyük Sanat Galerisi'nde olmak üzere iki kişisel sergi gerçekleştirmiştir. Küçüközcü resimlerinde, günlük hayatımızda alışık olduğumuz nesneleri, doğal ortamlarından çıkararak şaşırtıcı ve düşsel bir ortamda sunmaktadır. Karaköy Bankalar Caddesi'nde tarihi bir binada, Aralık 2016'da kapılarını açan Anna Laudel Contemporary, mekanında bugüne kadar Fernando Botero ve Mehmet Aksoy'un kişisel sergileri ve yerli, yabancı sanatçıların yer aldığı karma sergiler dahil olmak üzere beş sergiye ev sahipliği yaptı. Aynı anda solo ve grup sergileri ve etkinlikler düzenlemeye olanak sağlayan beş katlı tarihi binada yer alan galerinin direktörlüğünü Ferhat Yeter yapıyor. Galerinin kurucusu Anna Laudel, Düsseldorf'tan Türkiye'ye 20 sene önce tekstil alanında iş kurmak için geldi. Kendisi aldığı eğitim ve içinde büyüdüğü güncel sanat ortamının etkisiyle Türkiye'de galeri açarak bu alanda çalışan yerli ve yabancı sanatçılara destek olmayı amaçlıyor. Anna Laudel Contemporary, üretken sergi ve etkinlik programıyla İstanbul'un önde gelen dinamik güncel sanat merkezlerinden biri haline gelerek, uluslararası sanatçıları ağırlamanın yanı sıra, Türkiye'den sanatçıları uluslararası platformlarda temsil etmeyi hedefliyor. Galeri, sergi programlarının yanı sıra yerli ve yabancı sanatçıların röprodüksiyonları, resim, fotoğraf, heykel ve seramik çalışmaları ve sanat yayınlarının yer aldığı Art Shop ve Danimarka'nın önde gelen mücevher tasarım markası Monies'in koleksiyonlarına, Türkiye'deki temsilcisi olarak ev sahipliği yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/10/31/yikim-demolitionsemih-zeki-bozlu-art-project-31-ekim-05-aralik-2017/", "text": "Resimlerinde uzun zamandır kentte süreklileşen değişimin hafıza ve anlam üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanan Semih Zeki, Yıkım / Demolition isimli yeni sergisinde brüt katmanların üzerine eklenen, ağaçları, çayırları ve gökyüzüyle tanıdık, ama parçalanacak olanı imleyen kesik çizgiler gibi odaklarıyla tedirgin edici doğa parçalarına yer veriyor. Sergi 31 Ekim-5 Aralık tarihleri arasında Bozlu Art Project'te izlenebilir. Semih Zeki, who has focused on demolishing effect of continuous change in the city on memory and sense for a long while in his paintings, has been including disturbing nature particles with the focuses as dashed lines which are added upon gross phases, familiar with trees, meadows and sky, but marking the ones to be shivered in his new exhibition named Demolition. The audiences may view the exhibition in Bozlu Art Project between the dates 31st October 5th December."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/01/vecdi-uzun-kurator-kurator-mudur/", "text": "Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Kıymet Giray'ın küratörlüğünü yaptığı ve Beşiktaş Belediyesi'nin desteğiyle Beşiktaş MKM Çağdaş Sanatlar Galerisi'nde 25 Kasım 2017'de açılan Türk Modernizmi Seçkiler İstanbul sergisi Türkiye'deki küratörlüğün durumunu ortaya koydu. Açılış öncesi sergi küratörü tarafından serginin gerçekleşmesinde koleksiyoner Ahmet Şahin himayesindeki Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi'nin katkısı olduğu belirtilmiş ve kendisine sosyal medya aracılığıyla teşekkür edilmişti. Ahmet Şahin'in resim sanatına gösterdiği katkıyı son derece anlamlı bulmaktayım. Sergi küratörü tarafından verilenler bilgiler ise sıradan sergi açıklamalarıdır ancak sergi öncesi sergi hakkında bilgi alan bir sanatsever Türk Modernizmi Seçkiler İstanbul gibi iddialı bir isimle karşılaştığında serginin hazırlanmasında gereken titizliğin gösterildiğini düşünür. Sergi küratörü olarak Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Kıymet Giray'ın adını gördüğünde ise sergiden beklentileri daha da yukarıya çıkar. Bir sanatsever olarak biz de adı büyük olan bu sergiye aynı titizliği göstermeye çalıştık, ama isimden daha çok sergi içeriğini oluşturan resimlere odaklanmayı tercih edenlerden olduk. Bu sergideki resimlerin büyük kısmı serginin adından beklenen etkiyi yaratacak güçte çalışmalar olmadığı gibi serginin de küratörün TCMB Sanat Koleksiyonu'ndan Başyapıtlar Sergisi adı altındaki sergisiyle kıyaslandığında Türk Modernizmi Seçkiler İstanbul başlığıyla uyumlu olmadığı görülür. Sadece Ekrem Yalçındağ resmi üzerinden yapılan eleştiri bile küratörün sergiye gereken titizliği göstermediğini ortaya koymaktadır. Ekrem Yalçındağ'ın bu sergide bulunan ve benzeri resimleri hakkında iki yıl önce Clean Art-Temiz Sanat topluluğunca etkilenme ve benzeşmeyi de aşan benzerlik olduğu iddia edildiği ve bu iddianın sosyal medya aracılığıyla medyaya yayıldığı sanat çevrelerince bilinmektedir. Bu serginin görselleri medyaya yansıyınca Ekrem Yalçındağ'ın bu resmi tekrar sanatseverlerin gündemine geldi ve bu konu sosyal medyada yeniden tartışılmaya başlanıldı. Küratör Denizhan Özer bu sergi ile bazı fotoğrafları yansıtınca konu başka bir boyuta oturdu. Özellikle Denizhan Özer'in söz konusu resmin önünde dua ederken çektirdiği, ironi yüklü ve derin mesajlar içeren fotoğrafı önce kafa karışıklığı yaratsa da konuyla ilgili olarak yapılan karşılıklı bilgilendirmeler sonucunda konu açığa kavuştu. Denizhan Özer bu durumu Ben bu sanatçının birebir kopya yaptığını her yerde söylüyorum ve bu fotoğrafla da bu durumu bir kez daha gündeme getirdim. Bana göre bu sanatçının Türk Modernizmi ile ilgili bir seçkide yeri yoktu ama sergi küratörü Kıymet hoca seçti ve sergiye koydu. Bazı kimseler de sanki ben sergi küratörüymüşüm ya da o sanatçıyı övüyormuşum gibi yorumlar yapınca durumu izah etmeye çalıştım. Durum bundan ibarettir. Hayatım boyunca yalancıların, intihalcilerin, hırsızların karşısında oldum ve olmaya da devam edeceğim. sözleriyle açıkladı ve sergide yer alan resimle ilgili görüşlerini Bu resme ne bu dünyada nede ahirette yer olacağını düşünmüyorum. sözleriyle ifade etti. Bir sanatsever olarak konu hakkında sergi küratörü Prof. Dr. Kıymet Giray'dan bilgilendirilme talebinde bulunduk ancak talebimize cevap alamadık. Sayın Kıymet Giray'ın Bu sergi hakkındaki eleştirilerini sosyal medya aracılığıyla dile getiren resim sanatçıları Haluk Özen ve Ali Raşit Karakılıç'a tatmin edici bir cevap vermek yerine sayfalarını bloke etmeyi ve erişime engellemeyi tercih etmesi de düşündürücüdür. Bu serginin küratörü olan ve serginin tek hakimi olan Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Kıymet Giray'ın bu sergide ortaya koyduğu başarı düzeyi ve tavrı ciddi olarak tartışmalıdır. - Bir sergide serginin adı ile içeriği arasındaki uyum önemlidir ve sergideki yer alan çalışmalar sergi adı ve içeriğine uygun nitelikte olmalıdır. Küratörün, belirlediği sergi adı ile sergi içeriği arasındaki uyumsuzluğu daha önceki sergisinde de görmek mümkündür: Başyapıtlar, Türk Modernizmi Seçkiler... - Resimlerindeki tartışma ortada iken ismi Ressam Ekrem Yalçındağ'ın Türk Modernizmi Seçkiler İstanbul gibi iddialı bir başlığa sahip bir sergiye alınması hatayı da aşan bir özgüven patlamasının yansıması olmamalıydı. - Sayın Kıymet Giray'ın, sergi esnasında eleştiri yapanların sosyal medyadaki hesaplarından arkadaşlık bağlantısını engellemesi ve eleştirilere olumlu ya da olumsuz cevap vermemesi bulunduğu küratörlük konuma uygun düşmemektedir. Ortada sanat adına yapılan bir etkinlik varsa eleştiriden kaçmak veya eleştiriyi yok saymak çözüm değildir. - Küratör bir sergi için yapması gerekenleri yapmıyorsa ona küratör denmeli midir? Her küratör küratör müdür? Netice olarak sanatçı ve izleyici arasında bir köprü görevi gören küratörün serginin tek hakimi olduğu ve sergiye dahil ettiği sanatçıyı ve çalışmasını detaylı olarak bildiği düşünülür. Bana göre Sanat Tarihçisi Prof. Dr. Kıymet Giray bu sergide küratörlük görevini yapmamıştır. Denizhan Özer'in Serginin küratörü değilim. Bazı şeyleri açıkça yazmaktansa böyle bir yöntem izledim. şeklindeki açıklamalarını ve ironi yüklü fotoğraflarını yayınlatırken bu konuyla ilgili net açıklamalar yapmamasını da anlamsız buluyorum. Sonuç olarak bu sergiyi inceleyen sanatseverler açıktan Kral Çıplak dediler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/02/hulya-kupcuoglu-sukru-karakusla-bereket-sergisi-uzerine/", "text": "Şükrü Karakuş Galeri Diani'de açtığı 'Bereket' adlı sergisinde, bereket tanrıçası 'Kibele'yi ön plana alarak şekillenen eserler yer alıyor. İspanya ve Türkiye'de yaşayan sanatçı, yaşadığı coğrafyalarla, kültürle, geleneksel sanatla, çağdaş sanatla, yerel ve evrensel olanla kurduğu bağları, eserleri aracılığı ile sanatseverlerle paylaşıyor. Şükrü Karakuş: İlhama fazla önem vermeyen sanatçılar birçok konuda kökleri yıllar öncesine dayanan fikir, bilgi ve belge biriktirirler. Bu veriler günü geldiğinde yaşayan, taze, anlık duyumlarla birleşip renge ve biçime bürünmeye başlar, daha sonra olgunlaşıp tuval yüzeyinde ortaya çıkarlar. Bereket sergisi de böyle oluştu. Birkaç yıldır bu temelde çalışmalar yapmıştım, sergi fikri gelince bazı yeni çalışmalar da ekledim ve bu sergi ortaya çıktı. Ş. K.:Bereket birçok şeyi simgeleyebilir... Bu sergide simge olarak analığı, dişiliği ve doğurganlığı temsil eden bereket tanrıçası Kibele'yi merkeze yerleştirdim. Merkezden dışarıya doğru açılan halkalar farklı alanlarla kesişti, bu kesişmeler sergiye hem plastik hem de anlam olarak zenginlik kattılar. Ş. K.: Bu sergide bilinen boya tekniklerinin yanı sıra tekstil, kağıt ve birçok farklı malzeme kullandım. Çalışırken teknik olarak kendimi sınırlamam, yapıt neyi gerektiriyorsa o malzemeye ve tekniğe yönelirim. Sorun, yapıtla sanatçı arasındaki diyalogun doğru kurulması ile ilgilidir. Bazen sanatçının, bazen de yapıtın egemenliği altında saatler, günler hatta haftalar sürebilen bu diyalogun anlaşma ile sonuçlanması zorunludur, aksi halde çalışma bitmez. Her iki tarafın da esnek olması gerekir. Ş. K.: Çalışmalarımın Neo Pop içinde görülmesini doğru bulmam. Bu tanımı Katalan eleştirmen Anna Adel bir yazısında küçük bir değerlendirme olarak öngörmüştü. Oradaki genel değerlendirme içinde fazla dikkat çekmiyordu. Tek başına ele alınca yerine oturmuyor. Kendi görüşüdür, saygıyla karşılarım, ayrıca dikkate değer bulduğumu da belirtmek isterim. Bana göre benim çalışmalarım bütün akımların sonuna geldiğimiz; post minimalist, post ekpresyonist, post modernist, post kavramsal bu dönem neye denk düşüyorsa oraya yerleştirilmelidir. Ş. K.: Çoğul olanı sade bir dille anlatmayı başarabildimse mutlu sayarım kendimi. Sanat yapıtını dekoratif bir eşyadan ayıran temel özelliktir bu. Farklı görsel elemanları bir araya getirip onlar arasında bağlar aramayı seviyorum. Sürprizlere açık bu arayış, çalışma sürecini zevkli hale getirir. Ş. K.: Önemli bir konu... Üzerinde çokça konuştuğum bir durum var: Günümüz çağdaş sanatı bir kırılma yaşıyor. Daha doğrusu 1980'li yıllardan bu yana açık olarak hissettiğimiz; modernizmi sorgulayan post modern dalga merkezin dışında kalan ülkelerin sanatçıları için yeni yaratım olanakları yarattı. Kırılma bu andan itibaren yerel olanın öneminin artıp, anlam kazandığı bir onarım ve yenilenme dönemine girdi, diyebiliriz. Buradan baktığınızda tek merkezli, dayatmacı modernizme alternatif olarak yerel, daha yumuşak, coğrafya temelli bir çağdaş sanat anlayışı baş gösterdi. Bunu doğru okuyamayan sanatçılar çıkış yolu bulmakta zorlanıyorlar. Bu anlamda çağdaşlık, yerellik ve evrensellik ekseninde daha okunur ve gözle görünür bir şekle büründü. Benim için her iki Akdeniz ülkesi de kültürel olarak çok zengin. İspanya'da yerleşik bir plastik sanatlar geleneği var. Türkiye'nin önümüzdeki on yıllarda çağdaş sanat anlamında büyük hamleler yapacağına inanıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/05/utku-varlik-kaotik-gunler-2/", "text": "19. yüzyıl Alman kökenli bir sözcük KİTSCH; süslü, zevksiz, beğeninin belki en bayağısı gibi karşılıkları sözlükten çıkarak güncel sanatın estetik kapsamına girdi. Güncel sanat üstüne bir anlam yüklemek güç, pentürü eleyerek bir sirk misali aklımıza gelebilecek her türlü gösteriyi düzmece medyatik çekim alanları yaratarak; örneğin Modern Müzeler, fondationlar, bienaller, fuarlar vs. meta olarak işleve sokularak birkaç milyarderin uluslararası satış evleriyle yönetiliyor. Bidon isimler yaratıp, onları pazarlamak için Versaille Sarayı'ndan tutun Louvre'a kadar en dokunulmaz mekanlarda show yaptırıyorlar. Takashi Murakami, Joana Vasconcelos, Jeff Koons vs. ki tümüyle kitschle yıkanıyorsunuz. Kimse ağzını açmıyor, bilmiyorum belki sanat eleştirisi öldü ama Fransa'da bir tek düşünür Luc Ferry acımasız eleştiriyor ama kim dinler! Tekrar bunları yazmak beni yoruyor ama konuya girmek için yine dışarıdan bakmak gerekiyor. Gözüme ilişen Beyaz Müzayede'nin güncel satışının kataloğunda yine malum isimler ama kataloğun kapağında bir portre: yani satışın göz bebeği; imza Fahrelnisa Zeid, 500.000- 750.000 YTL. açılış fiyatı, kanımca milyona gidecek. Eğer sanat adına, resmin kuralları adına, tekniği adına, boya olarak, anatomik, estetik, içerik, mesaj vs. benzer çirkinlikte bir tablo, turistik mekanların kaldırımlarında 15 euro'ya satılıyorsa, belki Prenses'in hatırına biçilmiştir bu fiyat. Katiyen hiç bir hesaplaşmam yok bunları yazarken; oysa oğlu Nejat Devrim annesine karşı daha da acımasızdı: onu canı sıkılan pazar ressamı bir prenses olarak tanımlardı ve de dargın öldü. Sonuçta yine kitsche dönersek, ne yazık bir zevksizlik de olsa bir kalite içerir kitsch; o zaman kitsch bile değil. Soyut süslemelerini eleştiremeyiz çünkü sanatçı böyle soyutluyor dünyayı dediklerinde, ona bir yanıt vermek güç ama durup dururken portre yapmak nereden çıktı? Yazının devamında, Blog'larımda daha önce bu konuda yazdıklarımda da görüldüğü gibi bir sataşma değil benim tavrım; bu çevrede kimse yüzüne eleştirmez, tekrar ediyorum 30 ressamla her ay 10 müzayede dünyanın hiç bir yerinde yok; köreltiyorlar pentürü kimse farkında değil! Tanınmış bir müzayede evi, verdiği ilanda müzayede sezonunun açıldığını muştalıyordu; oysa aynı günlerde Contemporary İstanbul fuarı da bitmek üzereydi. Şaşırdım, ne akıl almaz bir iştah, neyi göstermek istiyorsunuz, tekrar tekrar neyi pazarlayacaksınız? Varoluşlarında iğreti duranlar, lüks kataloglarında, pırıltılı internet sayfalarında, bu sezon piyasaya sürecekleri başeserleri kendi virtuel kolleksiyonerlerine emri-vaki/fait accompli sunarken, yine aynı ressamlar öteki müzayede evlerinin satışlarında, çok değişik değerlendirmelerle; ibrikler, sürahiler, el yazması panolar, tesbihlerle karışık, oryantalist suluboyalar ve de meçhul Ermeni ressamların nocturn İstanbul peyzajlarıyla bu oyunun içindeler. Daha dün bir sergiden aldığını bir müzayedeye koyup, o sanatçıya ve galeriye saygı duymayanlar, elden ele dolaşıp, ipi pazara çıkan tablolar, ressamlar! Unutmayalım yaşamak için müzayedelere ısmarlama resim yapanlar da çoğunlukta; yaşamak kolay değil! Bilemediniz otuz ressamı bile kapsamayan bir rutin. Bize özgü bir köpürme ama çoktan bir geriye dönüş başladı bilesiniz! Çöken bir ekonomi, resmi hani o başladığımız yılların kıyılarına getirdiğinde biliyorum ki siz daha önce çekip gitmiş olacaksınız! Ülkemizdeki bitmek tükenmek bilmeyen, resmin gizemini, hayalini meta adına pazara çıkaran, değnekçileri sanat yargıcı yapan MÜZAYEDE histerisine karşı yapacak hiçbir şey yok, sanatın albenisi; bakan ama göremeyen gözlerin, yargılayamayan beyinlerin eline düşmüştür. Sanatı yöneten ülkelerde, uluslararası ünlü satış evleri bu pazarı değer adına bir borsa niteliğinde korurlar, çünkü değer bu yatırımın garantisidir ve de her gün müzayede yapılmaz! Eğer konumuz parayı veren düdüğü çalar ise sayın iş adamı Zafer Yıldırım Dubai'den alır resmi evine asar. Ama iş bununla bitmiyor; mega alışveriş merkezlerinin sahibi, derici, Kasımpaşa Spor Kulübü başkanı çaktırmadan Türk Resim Tarihini de yazıyor: Christe's'in verdiği demeç elbet bunun hamasi bir nedenle yapıldığı; Raffi Portakal'ın telefonla gerçekleştirdiği satın alma operasyonu; 5 milyon ödeyerek Cumhuriyet'in 90. yıl dönümünde bu tablonun ülkesine dönmesi! Ben çok korktum bir yabancı alır diye ama korkulacak bir şey yok; bu İngilizler çok iyi bilirler keriz silkelemesini! Noel'den sonra kardeşim, ailesi ve kocam, Lech'e hareket ettiler. Hem Ürdün veliahtı Prens Hasan'la buluşacaklar, hem de kayak yapacaklardı. Ben anneme bakmak için Viyana'da kaldım, biraz iyileşirse yılbaşını onlarla Lech'te geçirmeyi umuyordum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/06/celenk-bafra-ile-irmak-canevizeren-goktan-sergi-konusmasi9-aralik-2017-krank-art-gallery/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/06/mucella-balyemez-istanbulum-suluboya-resim-sergisi-venus-sanat-galerisi-9-20-aralik-2017/", "text": "ISTANBULum Vazgeçilmezim diyen Mücella Balyemez İstanbul suluboyalarını sanatseverlerle buluşturuyor. ''Kızkulesi, Galata kulesi, martı deniz ve vapurların şehri İstanbul Hayattır Tarihi dokusu, doğası, iki kıta arasındaki coğrafi konumu ile eşsiz bir şehir olan İstanbul günün koşuşturmacası içinde ne kadar kızsak da sevmekten vazgeçemeyeceğimiz bir şehir. Hayatımızın solmayan rengi İstanbul aşkına yazılan, çizilenleri ileherkesin farklı bir İstanbul'u var... Herkes farklı anlatıyor İstanbul'u kimi neşesinden kimi hüznünden bahsederken ben İstanbul'un geçmişteki yaşanmışlıklarına bir fırça dokunuşu ile katkıda bulunmak istedim.''dedi. Sanatçının sergide 60 adet çalışması yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/belmin-pilevneliasik-misin-areyou-in-love-galerimiz-19-aralik-2017-17-ocak-2018/", "text": "Galeri/Miz, genç kuşak sanatçılarından olan Belmin Pilevneli'nin sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçının aşk ve mahremiyeti yansıtan işleri, şiirler ile ilerliyor. Gofraj baskı, gravür, suluboya, lazer kesim, vektör çizim, kurşun ve kuru boya gibi teknikler kullanan Pilevneli'nin esas malzemesi kağıttır. Gofrajile sadece kağıda boyut vererek yaptığı işler saflığı ve mesafeyi temsil eder. Serginin temasını oluşturan aşk bir noktada aslında varoluş sebebimizdir. Yüzyıllardır insanlığın sahip olduğu ortak bir histir. Herkesin farklı bir şekilde deneyimlediği ama eninde sonunda aynı hisleri bir şekilde yaşattıran, ağlatan, ama güldüren, hatta heyecanlandıran tuhaf bir duygudur. Bu soyut kavram, sanatçı Belmin Pilevneli'ninAşık mısın? başlıklı ilk solo sergisinde kendi perspektifinden mısralara ve görsellere dönüşür. Sanatçı, zaman zaman geçmişte yaşanmış, şiirlere dönüşmüş aşklara 2017 yılında yaşamakta olan bir insan bakış açısı ile gönderme yaparken, onların günümüzdeki 'aşk'tan, ne kadar farklı ifade edildiğini, ama bir o kadar da benzerliklerin bulunduğuna dikkat çekerek izleyiciye empati kurdurmayı amaçlar. Kullandığı klasik tekniklerle teknolojinin bizlere sunduğu çağdaş method ve teknikleri harmanlayarak aşkı yaşama ve ifade etme biçimlerinin her geçen gün değiştiğini, hatta hissedilen bazı duygular aynı kalsa da, sanki onların bile dijitalleşip hızlı tüketilen oyunlara dönüştüğünü vurgulamak ister, sessizce. 19 Aralık 2017 17 Ocak 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek sergi, Galeri/Miz'de görülebilir. Belmin Pilevneli 1990, İstanbul doğumludur. Sabancı Üniversitesi Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim Tasarım ve LondonCollege of Communication, yüksek lisans, İlüstrasyon ve Görsel Medya mezunudur. Londra'daki eğitiminden önce, bir süre İstanbul'da grafik tasarımcı olarak çalışmıştır. Kariyerine biraz farklı bir yön verdiği bu yeni şehirde Made in ArtsLondon, Creative Debuts, Chrom-Art gibi sanat kurumları tarafından 'LondonIllustrationFair 2016', 'First Thursdays UAL Takeover, 2017 ', 'Tribe 17 International Art Fest' gibi fuar ve sergilerde temsil edilmiştir. Yakın dönemde gönüllü olarak çalıştığı House of Illustration ve UCLH (UniversityCollegeLondonHospital işbirliği ile gerçekleştirilen 'LostandFound' sergisinde işlerini sergilenmiştir. Sergilerin dışında bir çok ödül alan ve İskoçya, Dundee'de 'DareTo Be Digital 2016' Yarışması'nda finalist olan 'Tacenda' isimli bir oyunun resimlerini yapmıştır. 2017'de Aleksandra Mir'inModern Art Oxford'da 'Space Tapestry: Earth Observation& Human Spaceflight' ve Tate Liverpool'da 'Space Tapestry: FarawayMissions' sergileri için ona asistanlık yapmıştır. Istanbul'da da bazı grup sergilerine katılmıştır. 2002 'de Erol Eti Sanat Galerisi'nde ailesi ile 'Pilevneliler', 2009'da Basın Müzesi, 2014'de FASS Art Gallery'de 'Sparks, Sofa Hotel HallArts'da 'Mindscapes' ve artnivo. com'un 'InTransition' isimli online sergisinde, 2017 yılında ise PG Art Gallery ile FMV Galeri Işık'da 'Ah!' sergisinde işleri yer almıştır. Çağdaş sanat için bir platform olma hedefiyle açılan Galeri / Miz, 19 Ekim 2011 tarihinde İstanbul Teşvikiye'de açıldı. Çağdaş Türk sanatının yanı sıra uluslararası sanatı da sergilemeyi mekan politikası olarak belirleyen Galeri / Miz, yerleşik sanatçılar için olduğu kadar genç sanatçılar için de bir mekan olma özelliği taşıyor. Çağdaş ve modern sanatı sergilemenin dışında alanlarında seçkin konukların katıldığı söyleşi programları ve güncel sanat konularında hazırladığı seminer programlarıyla İstanbul kültür ortamında yerini alıyor. Galeri / Miz, tüm kültür kurumlarıyla işbirliğine açık olarak sosyal sorumluluk projeleri yapıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/cebrail-otgun-sergisi-agsanat-galerisinde/", "text": "Agsanat Galerisinde 7 26 Aralık 2017 tarihleri arasında Cebrail ÖTGÜN'ün rapata _ repete _ irepete _ irefete _ irefte _ refık başlıklı sergisi yer alıyor. ÖTGÜN, uzun yıllardır sürdürdüğü malzeme deneyimini, bu kez bir nesne etrafında imgeleştirdiği yeni yapıtlarında bir araya getiriyor. Sergi, başlığını özellikle doğu ve güneydoğu bölgelerinde tandıra ekmek yapıştırmak için kullanılan bir nesnenin biçim ve isim değişiminden alıyor. Yanı sıra bu nesne ÖTGÜN'ün zihnini meşgul eden, anılarında özel bir yeri olan çocukluk ve gençlik döneminin nostaljik bir nesnesidir. ÖTGÜN'ün doğduğu bölgede kasnak halinde adı şete, tamamlandığında irefete olarak bilinen, her bölgede adı ve biçimi doğal ve işlevsel özelliği ile dönüşen bu nesne, zamanla kültürel boyutlar da kazanmıştır. ÖTGÜN bu sergide merkeze aldığı nesnenin biçiminden ve geçirdiği değişimlerden yola çıkarak dönüştürdüğü simgesel ve psikolojik içerikleriyle öne çıkan yapıtlar sergiliyor. İnsan bedeninin omuz ve bel aralığının biçimsel yanını andıran bu nesnenin düz ve baş aşağı kullanımları ile çağrıştırdığı çoklu simge durumları sergininin ana temasını oluşturuyor. Sergi, nesnenin kasnak hali, kağıt hamuru, keçe gibi malzemelerle düzenlenen üçboyutlu ve rölyef biçimlerle birlikte toplu halde bakıldığında tek bir yapıt özelliği de kazanıyor. Cebrail ÖTGÜN's exhibition called rapata _ repete _ irepete _ irefete _ irefte _ refık takes place between 7th and 26th December 2017 in AGART Gallery. ÖTGÜN, this time brings together his experience of material, which he carries on for many years, in his new art works which he imaged around an object. The exhibition takes its title from changing the form and the name of an object which is used in east and southeast regions to fixate the bread to the tandoori. In addition this object is a nostalgic object of his childhood and his youth periods which occupies his mind and has a special place in his memories. In ÖTGÜN's province of birth, when it is in the shape of pulley it is calling şete, when it is completed it is known irefete, transforming its name and its shape in every region with its natural and fucntional property this object have also gained cultural dimensions over time. In this exhibition ÖTGÜN displays art works featured with their symbolic and psycologic contents which he transforms starting from the form of the object, which he put in the center, and from the metamorphosis of the object. By the use of plain and upside down this object, which resembles the formal side of the human body's shoulder and dorsi, and by recalling multiple symbol situations create the main theme of the exhibition. Considering the exhibition indiscrete together with the three dimensioned and the relief form, which organised with the materials as the pulley shape of the object, paper-mache and felt, the exhibition also gains a single work feature."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/gonca-sagnak-tutunanlar-resim-sergisi-07-aralik-2017-persembe-konak-belediyesi-selahattin-akcicek-kultur-merkezi/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/kerem-arsan-benim-dunyam-07-13-aralik-2017art212-nisantasi/", "text": "2016 yılında gerçekleştirdiği Biraz Hayal Biraz Gerçek adlı kişisel sergisinin ardından Benim Dünyam adlı sergisi, benim asıl dünyam hayal diyen sanatçının Hayal başlığının ağırlıkta olduğu ilk sergisi olma özelliğini taşıyor. Sergi 7- 13 Aralık 2017 tarihleri arasında Art212 Nişantaşı'nda görülebilir. gücünün resmedilen öge ve renklerin uyumunda gizli olduğunu savunuyor. Almanya'da dünyaya gelen Arsan, Galatasaray Lisesi'nin ardından, Fransa'da Orleans Devlet Üniversitesi'nde Fizik (1996), ve Türkiye'de Endüstri Mühendisliği (1999) bölümlerinden mezun oldu. On beş yıllık mühendislik iş hayatına son verip, 2014 Eylül ayından itibaren resim yapmaya başladı ve böylece resim kariyeri başladı. 70'li yılların sonundan beri resim yapan sanatçı, yaklaşık 120 tuval boyamıştır. 2015 yılında, Los Angeles Art Association'a yaptığı başvurunun kabulunun ardından, sekiz ay boyunca Los Angeles'ta resim yapmıştır. Bu süre içinde dört resmi Santa Monica'da Çağdaş Sanat Galerisi'nde sergilendi. Kerem Arsan, resim çalışmalarına İstanbul ve Los Angeles'ta devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/synergie-platform-a-sanat-galerisi-9-aralik-2017-5-ocak-2018/", "text": "Paris, İzmir ve İstanbul'dan sonra Synergie sergisi, bir kez daha Platform A Sanat Galerisi'nde açılıyor. Ankara'da sergilerine ve sanatsal projelerine devam eden Platform A Sanat Galerisi, sene sonunda iddialı bir proje sergisine imza atıyor. Alarm-Art Sanat Grubu ile ortaklaşa gerçekleştirilecek sergide, 52 sanatçının, 10x10 cm boyutlarında, 600'e yakın eseri sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Alarm-Art ekibinin Synergie adlı proje sergisi, Paris, İzmir ve İstanbul ayağından sonra, bir kez daha Ankara'da, üstelik de yeni yıl heyecanıyla birleşerek izleyici ile buluşuyor. Platform A Sanat Galerisi yöneticilerinden Selim Özdemir, Sanatseverleri Türk resminin hemen her kuşağından çok değerli sanatçıların imzalarıyla buluşturmak, ayrıca 10x10 cm gibi bir alan içerisinde ne denli yoğun bir özgül ağırlığın oluşturulabileceğini göstermek bizim için de bir heyecandır. İzleyicilerin elli üç sanatçı ve altıyüze yakın eserle karşılaşacağı buluşmayı iple çekiyoruz diye belirtiyor. Sevdiklerine yeni yıl hediyesi olarak sanat eseri almak isteyenler için güzel bir alternatif olacak sergi, 9 Aralık Cumartesi günü gerçekleştirilecek açılış kokteyli ile sanatseverlerin beğenisine sunulacak ve 5 Ocak 2018 tarihine kadar Platform A Sanat Galerisi'nde gezilebilecek. Synergie Sergisi ile ilgili detaylı bilgiye www. platformarmoni. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/trakya-universitesi-i-uluslararasi-kucuk-ozgun-baskiresim-yarismasi/", "text": "- Yarışma tüm uluslardan 18 yaşından büyük bütün sanatçılara açıktır. - Her sanatçı, yarışmaya iki adet farklı orijinal işle katılabilir. Yarışmaya katılan sanatçılar, sergi için seçilen yapıtlarını Trakya Üniversitesi İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi'ne bağışlamış sayılırlar. - Yarışmaya katılım ücretsizdir. Gönderilecek her iş iki adet olarak basılmış olmalıdır. Bunlardan birisi Trakya Üniversitesi İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi koleksiyonuna alınacak, diğeri ise sergi amaçlı kullanılacaktır. Yarışmaya katılan eserler geri gönderilmeyecektir. - Gönderilecek işler; gravür, ağaç, linol, serigrafi ve litografi tekniğinde olmalıdır. Bu tekniklerin birarada kullanımında da açıktır. - Kullanılacak kağıt ebadı A4 boyutunda (29x21cm) olmalıdır. Gönderilecek işler, sert bir malzemenin içinde, çerçevelenmemiş, paspartusuz olmalıdır. Yukarıda belirtilen ölçülere uymayan işler kesinlikle değerlendirmeye alınmayacaktır. - Her baskı muhakkak imzalanmalı ve numaralandırılmalıdır. Her işin arka yüzünde kurşun kalemle sanatçının adı-soyadı, işin künyesi, sanatçının e-mail adresi, telefonu ve posta adresi yazılmalıdır. - Sanatçılar, hazırladıkları işleri 23.02.2018 tarihine kadar Yrd. Doç. Kerem İşcanoğlu, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü 22050 Karaağaç EDİRNE adresine teslim ederler. İşlerini posta ile gönderecek olanlar, belirtilen adrese en geç 27.02.2018 akşamı elimize ulaşacak şekilde posta veya kargo ile göndermelidir. Geç başvurular kabul edilmeyecektir. Posta sırasında oluşacak kayıp veya zarardan üniversite sorumluluk kabul etmez. - İşlerin postalanma masrafları sanatçı tarafından karşılanır. - Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Üyelerinden bir veya birkaçı elemelere katılamazsa jüriye Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden Öğretim Elemanı çağrılabilir. - Sergilemeye hak kazanan eserler için sanatçılara katılım belgesi gönderilecektir. - Şartnamede belirtilmeyen konularda seçici kurul kararı geçerlidir. - Yarışmaya katılanlar yukarıdaki koşulları kabul etmiş sayılırlar. Yarışmaya başvuran eserler arasından 40 eser sergilenmeye alınacak ve içerisinden ilk üç belirlenecektir. Dereceye girmeye hak kazananların ödülleri Trakya Üniversitesi tarafından düzenlenecek olan sergi açılışında verilecektir. Yarışma sonuçları Mart 2018'de http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ adresinden duyurulacaktır. - International Miniprint Contest - The competition is open to all artists over 18 years old all over the world. - Each artist should send no more than 2 different works. The ownership of the works that will be selected or awarded for the exhibition, will pass to the Trakya University İlhan Koman Heykel ve Resim Museum. - There is no participation fee. Two copies of each work submitted must be sent, of which one will be incorporated into museum collection and one will be used for exhibition purposes. The works sent to the competition will not be sent back. - The competition is open to engraving, woodcut, linonıum, silkscreen and lithography tecniques. It is possible to use them together. - Paper size must be A4 (29x21cm). The works should be under rigid cover, unframed, unrolled and without mount, bearing the declaration on no commercial value. The works smaller or bigger than the size above shall not be judged. - Each print must be signed and editioned by the artist and must bear legibly on the back in pencil the artist's full name, the technique used and the year of creation, e-mail address, telephone and postal address. If the artist has not used Latin alphabet in the printed inscription, he or she is required to write a translation into english on the back of the print. - Deadline for the arrival of registered mail to the address below is 27.02.2018. Works should sent to that address: Trakya Universitesi Guzel Sanatlar Fakultesi Resim Bölümü 22050 Karaagaç Edirne/TURKEY. Late entries will not be accepted. The safety of submissions during posting and delivery should be ensured by registered cargo or mail. University won't be responssible for the damages that could occur during the transportion. - The costs of posting are covered by the artist. - Jury members cannot participate to the contest. If one or more of the members of the jury does not attend the elemination, the jury can call the collegues from the Faculty of Fine Arts of Trakya University. - Certifications will be post by the organisation to the artists of selected works. - Matters not mentioned in the specification are decided by the jury. - Participation implies the full acceptance of its regulation. Jury Members: Prof. Ali Muhammet Bayraktaroglu, Ph. D., Prof. Velislav Minekov, Prof. Deniz Bayav, Ph. D., Asst. Prof. Kerem Iscanoglu, Lect. Deniz Gokduman, Ph. D. 40 works will be taken to the exhibition and the first three prizes will be determined among them. The rewards of those who qualify will be given at the opening of the exhibition that will be organized by Trakya University. The results of the competition will be announced at http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ in March 2018."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/tulay-baybag-umudu-ararkenturkan-saylan-kultur-merkezi-24-31-aralik-2017/", "text": "Tülay Baybağ'ın yeni sergisi, sanatçının son dönemde yaptığı işlerden oluşuyor. Baybağ hayata bakışını, insanoğluna dair gözlemlerini doğa ve doğaötesi ögelerle ile ilintileyerek sorgularken, serginin merkezinde 'umut' temasının olduğunu belirtiyor. İnsanların her zaman evrene hakim olmayı istediklerinin altını çizen Baybağ; Bilim ve büyünün yolu da sanat ile burada kesişiyor. Hem bilimsel hem de doğaüstü yollarla bilinmezi bilinir kılmak ve dileklerimize ulaşabilmek için akıl almaz bir enerji harcıyoruz. Semboller, tılsımlar veya ritüellerle bu enerjinin ortaya konulmasını oldukça göz alıcı buluyorum. diyerek sergisinin temel motiflerine dair de göndermeler yapıyor. Karışık teknik ve malzemelerle çalışan sanatçı, bu sergisini İşlerimde doğadan ve doğal malzemelerden faydalandım. Umudu, iyi niyeti ve insani arzuları doğal dokuların ve tılsımların içinde arayıp görselleştirmeye çalıştım. sözleriyle tanımlıyor. Sergi 24 Aralık 31 Aralık 2017 tarihleri arasında Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/07/yucel-donmez-sergisi-turker-art-galeri-7-aralik-2017-7-ocak-2018/", "text": "Türker Art Galeri'deki sergide, Dönmez'in heykel çalışmaları da yer alıyor. Sanat çalışmalarını Amerika'nın Chicago kenti ve İstanbul'da yapan Yücel Dönmez, yeni sergisinde özel çalışmalarını ve ilk kez görsel sanatlarda bir ilk sayılan, poliüretan heykellerini sergiliyor. Poliüretan levhalar üzerine yaptığı resimlerini daha sonra heykel formunda çalışan sanatçı, resmini heykele çeviren bir sanatçı olarak ta anılacak. Dönmez, İstanbul metro istasyonları ile Anadolu Adalet sarayına koyduğu büyük çalışmaları ile de biliniyor. Dünyada kar üzerine resim yapan ilk sanatçı olarak tanınan Yücel Dönmez, resim çalışmalarını da kendi geliştirmiş olduğu teknik ve üslubu ile gerçekleştirmektedir. Prof. İsmail Tunalı'nın, Ulusal ressamımız diye nitelendirdiği sanatçı, görsel sanatlar dünyasında birçok ilkleri ile bilinmektedir. 9 Kasım 2017 tarihinde Londra'da 508 Kıngs Road galeride açılan 3 kişilik sergide, çalışmalarım İngiltere'nin ünlü sanat uzmanlarınca ilginç bulundu ve bundan sonra Londra sanat piyasasında da bana yardımcı olacaklarını belirttiler. Londra yapılanmam ile, Chicago, London, İstanbul üçgeninden dünya sanat platformuna mesajlarımı vereceğim. dedi. Teşvikiye'de Türker Art galeride açılacak olan sergi, 7 Aralık 2017- 7 Ocak 2018 tarihleri arasında ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/08/galeri-selvin-aqua-art-miami-yolcusu/", "text": "Çağdaş sanat günümüz dünyasında yaşamın orta yerinde oturuyor. Geçmiş yüzyıllarda var olan dahi sanatçılar, bugün algıladığımız çağdaş sanatın oturduğu temelin mimarlarıdır. Halen de bayrak tutanları olarak çağımız sanatçılarına katkısız ilham oluyorlar. Bu ilhamla hareket etmiş, onlarca farklı sanatçı ile daha önce farklı coğrafyalarda gerçekleştirdiğim sergilerle çağdaş sanatın paylaşılmasına ve yayılmasına katkı vermekten hep büyük gurur ve mutluluk duydum. Bu yıl da öenmli kültürel oluşumlardan biri olan ve küresel bir sanat çekim merkezine dönüşmüş Aqua Art Miami'de keşfedilmeyi arzu ettiğim birçok sanatçı dostumla yeniden orada olabilmek beni müthiş heyecanlandırıyor. Kuruluşumuzda kendimce koymuş olduğum hedeflere yaklaştığımı görüyorum. Dünyanın önde gelen sanat etkinlikleri arasında yer alma amacımıza ulaşırken, günümüz Türkiye'sinde sanat ile ayakta kalmaya çalışıyor ve bunu sanat sever dostlarımla birlikte gerçekleştirebiliyor olmak beni en çok tatmin eden şey."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/08/sema-ilgaz-temel-zamanin-kiyisinda-yurumek-galeri-fe-23-kasim-21-aralik-2017/", "text": "Galeri FE; Çağdaş Türk resim ve baskı sanatının önemli isimlerinden Sema Ilgaz Temel'in solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Grafik bölümü mezunu, Avusturya'nın sağlamış olduğu bursla Salzburg'da çalışmış ve üretmiş, halen daha Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü'nde profesör olarak öğretim görevi ve bölüm başkanlığına devam eden, birçok ödüle sahip Sema Ilgaz Temel'in Zamanın Kıyısında Yürümek isimli solo sergisi 23 Kasım 21 Aralık tarihleri arasında Galeri FE izleyicisiyle buluşuyor. Resim yapmak, gerçeği yansıtmaktır. Kendi öznel gerçeğimizi düşünceleri görünür kılarken aynı zamanda bilinçaltının keşfine yönelik metaforik izlerin peşinden gitmektir. Anlatmaktan çok anlamaya yönelik izdüşümleri barındırır içinde... Hem kendisi olmak, hem kendine dışardan bakmaktır. Bazen içinde, bazen dışında olmaktır zamanın. Yabancılaştığımız hayatın içindeki serüven ve yalnızlık duygusuna direnmektir. Renkleri biçimleri, yüzleri, düşünceleri saklayan belleğin gelgitleri içinde kaybolmaktır. İnsandan ve görünürlükten yola çıkarak zamanın kıyısında yürümektir. Herkesin ve hiç kimsenindir. sözleriyle tanımladığı sanat serüveninde Ilgaz Temel; çarpıcı portreler, figürler ve kullanmış olduğu etkileyici renk paletiyle sanatçı özgün baskı ve resim çalışmalarıyla kendi dünyasını sanatseverlere açıyor. Açılış kokteyli 23 Kasım Perşembe günü gerçekleşecek olan Sema Ilgaz Temel'in Zamanın Kıyısında Yürümek isimli solo sergisi 21 Aralık'a kadar izlenebilecek. Sergi Pazar Pazartesi hariç her gün 11.00 19.00 saatleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/14/utku-varlik-sanatta-asama-megalomani-ve-mekan/", "text": "Artık insanın hayal kutusunu sanki düşen bir uçağın kara kutusu misali arayacağız; düş bozgunu gibi modern hinlik başını almış gidiyor. Bir sanrının kendi şok boyutunda gerçekleşmesi hayal olmaktan çıktı. 3D üçüncü boyut- çoktan aşıldı; CAO bilgisayarın yönetiminde lazer sistemiyle baskı, MJM modelage -, SLA stereolithographieApparatus vs. Bir kartpostal boyutundan kitaba; kitaptan tuvale, bir imgenin makul bir boyuta ulaşması bizim bakış açımızla orantılıdır. Oysa büyük tuvalleri boyamak, devasa objeleri kurgulamak için yine sanatçının devasa mekanlara ve bunun siparişini verecek güçlü bir sponsora kendisini destekleyecek global bir medya ya gereksinimi var. İşte bu açılım içinde bir star sistem oluştu. Tüfeğin bulunması sonucu bozulan mertlik gibi, günümüz sanatçıları giderek belki bu boyuta girerek; tuvaliyle cebelleşen mütevazı ressamı tarihe gömdüler. Bizde bile asistanlarıyla çalışan, belki sözünü ettiğim tekniklerin boyutunda değil ama el değmeden üretilen, sipariş vererek gerçekleştirdiği yapıtını contemporary fuarlarında satışa sunan, modernlik fenomeniyle kafasındaki virtueli pazarlayanlar; tekdüze bir görücü prototip yarattılar: bakan ama görmeyen, yargılamadan -daha doğrusu anlamadan satın alan, koleksiyoner olduğuna ikna edilen. Özellikle de ülkemizde müzayedecilerin dümen suyunda bu sanat oyununun geleceğinden şüpheliyim! Bu oyunun global açılımında, yöneten ülkelerin sanatı bir propaganda olarak empoze etmek adına yaptıklarına sanat savaşları diyebiliriz. Geçen yıl Paris, Fondation Cartier'de Cai Guo-Qiang gösterisi, sanki çocukluğum naif panayırlarının asrımıza uygulanması gibi bizi şaşırtmak amaçlı ama izlediğim kadar artık kimse şaşırmıyor; anlamıyorum; gözlerdeki doymuşluk nedense bana bir şeyin sonunu geldiğini fısıldıyor: .. artık şaşırtamayacaksın!. Önceleri Japonya'da pyrotechnique havai fişek- ve barut üstüne araştırmalar yapan sanatçı, daha sonra bu öğrendiklerini sanatla kesiştirerek, gösteri anlamında -daha çok şov benzeri gösteriler- ancak hayalin erişebileceği boyutlarda entalasyon'larla sürdürüyor. Kısa bir süre sonra Venedik Bienali'nin ona getirdiği sükseyle, Pekin Olimpiyatları'nın havai fişek gösterisiyle, modern müzelere; Mass Moca, Guggenheim, Fukuoka, Cartier Paris vs... Olağanüstü boyuttaki enstalasyonlar, megalomanin sınırlarını zorluyor. Bu sanatçının hayal gücüyle, hayalin büyük boyutlarda gerçekleşmesine yine günümüzün bir mucizesi diyebiliriz. 3D tekniği ile yaratılan aslını aratmayan objeler, enstalasyon olarak müzelerin büyük mekanlarında elbet şaşırtıcı işlevlerini yapacaktır. Ne yazık sanatın anlamı yalnız şaşırtmak değil, onun öğreticiliği ve gizeme kucak açan olağanüstülüğü. Artık sirkler nasıl çocukların albenisinde değilse, müzelerde yapılan bu tür şamatadan da bıkacağız. Cai -Guo'nun Japonya'da öğrendiği havai fişek uzmanlığı; barutu babasının malı gibi kullanma yeteneğini ve ona ünlü müzelerin kapısını açıp, şov yapma olanağını tanıyor. Büyük boyut tuvalleri yere serip, içi sıvı boya dolu baloncukları barutla patlatarak, rastgele oluşan leke, lavi, beneklerin yarattığı tablolar elbette bir anlam, bir tat, ve boya kalitesi içeriyorlar. Büyük boyut tuvaller şasilere gerilip sergilendiğinde, şovu görmeyenleri şaşırtıyor ama! Evet bir ayrıcalık bu; canı sıkılan müze yöneticilerinin kapılarını bu tür şamataya açmalarını anlamıyorum! Madrid Prado müzesi de Cai-Guo'nun önlenemez keşfinin tuzağına düşmüş; güya sanatçının Buen Retiro sarayına harp ve sulh içeriğinde yaptığı gönderi şov bile, bu mekanlara duyduğum saygıyı silemiyor. Tekrar müzeye girip, gizlice Zurbaran'ın tuvalinin önünde eski çağların çekim alanına giriyorum! Genellikle iklim değişiklerinin doğayı altüst etmesi sonucu kentlerde bile yaşadığımız köklerinden sökülmüş bu ağacı böyle bir mekana; bilmiyorum hangi olanaklarla sokup, kavramlaştırmak biraz gülünç. Ai Weiwei gibi Çinlilerin bize bu denli moral öğretisi biraz absürt! Cai Guo'nun asıl uğraşısının havai fişek olduğundan söz etmiştim. Bunu sanata uygulayıp, ephemer bir şovla plastik sanatlara yeni bir bağlantı yapıyor. On dakika sonra onun renkli bulutları yok olacak, geriye kalan görseller ona gelecek olimpiyat oyunlarında, daha başka açılımlar getirecek! Şimdi bende kalan izlenim, virtüel sınırları zorlayan bir filmin etkisine özgü kısa bir bellek, tını ve de aklımda kalan ona benzer bir merak, daha çok bunları gerçekleştiren atölyeler, teknik elemanlar, ortada dönen para ve de sanatçının payı. 21 yüzyılın başında yaşanan bu histeri kısa bir süre sonra tüketilecek, conceptuelin son günleri bence. Tüm bu sorunlar giderek accumulation, gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen kaostan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız sanat eserleri, kendi kendilerini yok etmeden kanımca çöp olarak kaderlerini bulacaktır. Örneğin: Louvre Müzesini Fransa'nın kuzeyinde Lans kentinde de açtılar ama gereken sükseyi bulmadı, belki de Arapların para boyutlarına ulaşamadığı için. Konu müzenin açılımı değil; Paris Louvre Müzesi, asırlardır depolarında biriken 230 bin tuval, obje, heykel, tüm aklınıza gelebilecek sanat eserini yine Lans kentinde özel olarak kurulan yeraltı bunker lerine taşıyor. Seine nehrinin daha önce taşma tehlikeleri bu eserlerin çoğunu rutubet nedeniyle yıpratmış. Görünenin yani çağdaş adına bugün yapılanların, kullanılan malzemenin, devasa boyutların geleceğini hayal etmek zordur. Paranın ve uluslar üstü sanat lobilerinin yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/16/8-bazaart-sergisi-basvurulari-basliyor-basvuru-tarihleri-15-ocak-27-subat-2018/", "text": "tarihinde The St. Regis Otel, Nişantaşı'nda gerçekleşecektir. Başvurunuzu değerlendirmeye alabilmemiz için sitemizde yer alan katılım şartlarını okumanız ve başvuru formunu doldurarakbazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine göndermeniz gerekmektedir. Not: Başvuru yapacak kişinin öğrenci veya mezuniyetinden en fazla iki yıl geçmesi gerekmektedir. - Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAARTorganizasyonu tarafından belirlenir. - Bazaart sanat etkinliği sadece Güzel Sanatlar Fakultesi öğrencileri ve Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların (en fazla 2 yıllık mezunların) katılımına açıktır. - Verilecek ödüle ve sergilenecek eserlere Seçici Kurul karar verir. Bu sene ilk 6 öğrenciye5.000,00-TL'lik ödül verilecek ayrıca Polisan özel ödülü olacak. - Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınabilinir. - Çalışmalar imzalanmış olmalı ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. - Sergilenen eserler satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si tüm vergi ve harçları ile birlikte, Yeniköy Rotary Kulübüne verilecektir. - Eser sahibinin etkinlik için önerdiği eserler için belirleyeceği maksimum fiyat 3.500,00-TL resim için4.000.00-TL heykel için olacaktır. - Sanatçıya ödeme, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra yapılacaktır. - Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilecektir. 10. Başvuru formu eksiksiz olarak doldurulmalı ve en geç 15 Ocak-27 Şubat 2018 tarihleri arasında önerilen eserlerin fotoğrafları ile birlikte e-mail adresine gönderilmelidir. Eksik bilgi ve belge ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Yeniköy Rotary Kulübü veya Bazaart komitesi tarafından başvurunun kabul edildiğini eser sahibine bildirmesinin ardından her durumda tarihinde işbu başvuru formunun ekinde bulunan SÖZLEŞME ile ıslak imzalı bir şekilde Bazaart Komitesi 'ne eserlerle birlikte teslim edilmelidir. Aksi takdirde sanatçının başvurusu kabul edilmemiş sayılır. Eserler 26 Mart 2018 Salı günü saat 09:00-18:00 arasında The St. Regis Hotel'de Yeniköy Rotary Kulübü Sanat Komitesi yetkililerine teslim edilecektir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. Satılmayan eserler 29 Mart 2018 Cuma günü iade edilecektir. Geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri hasardan Yeniköy Rotary Kulübü ve The St. Regis Hotel sorumlu olmayacaktır. Sizde BAZAART'a katılarak eserlerinizin sergilenmesini istiyorsanız aşağıdaki başvuru formunu doldurunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/elgiz-koleksiyonundan-yeni-bir-secki-aslinda/", "text": "Elgiz Müzesi süreli sergi alanında Aslında isimli yeni koleksiyon seçkisine yer veriyor! Temsil ve atıf olgularını irdeleyen; atfedilen üzerinden varlığın ifadesi ve temsiliyet modellerini sorgulayan sergide farklı mecralardan eserler yer alıyor. Bir önceki Venedik Bienali'nde Japonya Pavyonu'nu temsil eden sanatçı Chiharu Shiota'nın Olma Hali isimli içi boş elbisesi sadece var olduğunu bildiğimiz ama tanımlanamaz bir gerçekliği sarmalarken; Tracey Emin'in fotoğrafı bir olguya yüklenen anlamları ve bunun ağırlığını, bedelini sorguluyor. Bir yanda Gavin Turk, yaratıcısı üzerinden anlamlanan mavi dev bir halıyla tanım sıralamamızı bozuyor; diğer yanda İhsan Oturmak dayatılmış tanımların sınırlarını irdeliyor. Bir kimliği tutma anı ve ifade edilebilme arzusu Bengü Karaduman'ın Yeni Bir Beden için Eskiz isimli işinde süregelen ama tamamlanamayan bir oluş halini betimlerken, Volkan Kızıltunç'un videosu, poz verme ve 'poz' olgusunu irdeliyor. Appropriation ve kurmaca tekniğinin en önemli temsilcilerinden Cindy Sherman'ın benimsediği ve sanat pratiği boyunca çeşitli kılıklar değiştirerek, farklı kimliklere bürünerek kendi kimliğini ve atfedilen gerçekliği sorguladığı eserleri, Hale Tenger'in Oto-portresini selamlıyor. Özlem Günyol'un Bugün ne var? isimli eseri, toplumsal temsil konusunu maruz kaldığımız gerçeklikler üzerinden yeniden düşündürüyor. Tanımlanma ve bilinenlik çıkmazında işaretler, imler ve imgelerle yol alırken, nesneler ne olmadıkları üzerinden anlamlandırılıyor. Sergideki eserlerin tamamı katmanlı bir anlam ve referans yolculuğu yaratırken, oldukları değil işaret ettikleri unsurlar üzerinden yeni bir okuma sağlıyorlar. Simulacra ve mal etme tekniklerinin çağdaş sanatta bir mecraya dönüştüğü 80lerden beri irdelenen temsil kavramını günümüz gerçekliğinde yeniden sorgulamayı ve gündeme getirmeyi hedefleyen sergide 17 eser yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/izler-ii-derinlikler-sanat-merkezi-21-aralik-2017-13-ocak-2018/", "text": "Bu sergideki çalışmaların birçoğu tamamlanıp tamamlanmadığından emin olamadığım işlerden oluşuyor yada belki bitiremediğim ama artık durması gerektiğine karar verdiğim... Bu durumu serginin ismi ile de uyumlu buluyorum İzler; devamlılığı olan ve süregelen bir yaşantının izleri gibi. Bunlar, yaşananlar için özellikle paylaşmak, izleyici ile diyaloğunu kurmak istediğim şeyler oldu. Bundan dolayı resimlerin önemli bir kısmını anı yada günce olarak da nitelendiriyorum. Burada ki resimler, bir önceki sergimde bulunan çalışmalarla aynı dönemlere ait; konular ve plastik yaklaşım itibarıyla pek bir farkları yok. Yine edebiyata olan ilgim, kişisel yaşantılar, okuduklarım, toplumsal olaylardan izler ve ardakalanlardan oluşuyorlar. Bundan dolayı İzIer II için bir devam sergisi de denilebilir. Ben, bu uğraş ile kendi kendime uzun yıllar geçirdim. Bu yüzden bu dönemlerin izleri, anıları, katmanları ve çeşitli yansımaları bir arada. Eserlerin gruplamalarla birbirinden ayrı ama birbirinden de izler taşıyan farklılıkları bu yüzden. Çalışmalarımda herhangi bir akademik tutum, ideolojik tasarı veya üsluplaşma yok. Buna rağmen belli bir dil arayışım da yok. Sadece sanat istencimi çok güçlü hissediyorum ve yaratıcılığa açığım. Çağdaş sanatsal ifade karakterinin de bu yönde seyretme eğiliminin daha yüksek olduğunu da görüyoruz. Bu yüzden, bu sergide bir araya gelen çalışmalar benim çağın sanat ruhu ile yaptığım hesaplaşmaları da içeriyor. Sergi açmak pek öyle olsun diye olmuyor. Bir sürecin sonunda, kendi zamanında gerçekleşen bir paylaşma imkanı olarak vuku buluyor. Bu olduğunda da insanın yaptıklarıyla arasında bir mesafe oluşuyor. Ben geri çekildiğimde temalarımın kişisel konular ve iç süreçlerimden daha evrensel konulara evrildiğini görüyorum. Belki de bitmemiş işler koymamın bir boyutu da buydu; giderek artan bir hızla belli bir dönemi geri de bırakıyorum... Yeni gelenler bütün güncellikleriyle, bana adeta akıyor desem yeridir. Sergi, 13 Ocak 2018 tarihine kadar Derinlikler Sanat Merkezi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/lokasyon-cep-gallery-20-aralik-2017-20-ocak-2018/", "text": "Kişinin kendi yaşam süresi içinde, nerede/nasıl/ne zaman/niçin ve kimle konumlandığı ve tarihin o zaman diliminde ortaya koyduğu eylemler, aynı zamanda onun tarih sahnesindeki 'konumunu da belirler. Şeyma Yerlikaya'nın küratörlüğünü üstlendiği Cep Gallery'de 20 Aralık 2017 20 Ocak 2018 tarihleri arasında görülebilecek Losyon Sergisi bu bağlamda birbirinden farklı ve bağımsız altı sanatçının işlerini; var olan, yok olmuş veya hiç olmamış mekan ve alanlara tanıklık etme, etkilenme, etkileme ve yaratım süreçlerinin dışavurumlarını ve deneyimlerini gözler önüne seriyor. Mekan; değişim, ayrım ve biçim vermenin odağıdır. Ölü, durağan ve devinimsiz değildir. O nedenle sanatçı mekanı algılar, tasarlar ve yaşanan bir yer haline getirir. Mekanı sanatçı kurgular fakat mekan salt fiziksel bir çevreye veya fonksiyonalist cambazlıkların beceriyle sergilendiği bir 'sirk'e de indirgenemez. Mekanların tarihselliği, öznelliği ve biricikliklerinin yanında bir de yeniye açılan birer liman olma özellikler vardır. Yeni olanın bir 'kimliği' vardır çünkü o anın benzersizliğini yansıtır ve bu sayede diğerlerinden rahatlıkla ayırt edilebilir. Tüm bu nedenlerden ötürü, Merve Yılmaz'ın bu sergideki işlerinebakıldığında tıpkı mimar ZahaHadid'in ilk dönem eserlerinden itibaren görülen, sivri/keskin çizgilerin bütün içinde gelişimine/evrilmesine benzer bir paralellik taşıdığı görülür. Mekanlar farklılaştıkça, mekanları şekillendiren ve mekanların şekillendirdiği insanlar da farklılaşır. Asıl olan, bu farklılaşmanın içinde barındırdığı özgürlük potansiyellerinin ayırdına varabilmek ve bunları deneyimleyebilmektir. Kimi zaman mekanlardaki bu özgürlük potansiyelleri, sanatçıyı yaşamak istediği ütopik şehri kurgulaması noktasına kadar getirebilir. Ahmet Duru'nun Lokasyon bağlamında sergilediği işlerde de, ana caddelerden sokaklara, somuttan soyuta giden bir dizgede kurguladığı şehrin kuşbakışı çizimi bizlere LarsvonTrier'inDogville filmini anımsatır. Kahramanın ilk adımını atışı ve sonrasında deneyimledikleri gibi Duru'nun şehri de ilk bir bakışta 'ütopik bir özgürlük alanı' olarak belirir, akabinde ilerledikçe paradokslar barındıran bu şehrin, aynı zamanda nasıl bir kıstırılmışlık/sınırlılıklar alanı olduğu hissini duyumsamamıza neden olur. Oscar Wilde boşuna dememiştir, Her insan öldürür gene de sevdiğini diye... Modern yaşamın sarmalında kurgulanan ütopyalar dahi geçmiştekilerden farklıdır ve daima kendi zıtlıklarını da barındırmaktadırlar. Mekanlar, kentler belki tasarlanabilir ancak işin içinde insan faktörü olduğu için nereye/nasıl/ne şekilde evrileceği hiçbir zaman için tam olarak kestirilemez. Kestirilemeyen, gizemli olan daima insanın ilgisini çekmiştir. Bir taraftan çarpık yapılaşmadan, gökdelenlerden, gecekondulardan mustarip olup, diğer yandan göstermelik ve sahte bir muhafazakarlık kisvesi altında kitsch bir şekilde korunan yapıların olduğu Kent, o nedenle Setenay Alpsoy'un ilgisini çekiyor ve bu sergideki tüm işlerinde yansımasını buluyor. Sanatçının daha önceki çalışmalarındaki kasvetli, adeta eski Doğu Bloku ülkeleri mimarisini çağrıştıran hava, bu sergideki işlerinde-genel konsept ile de paralellik göstererek- ışık ile buluşuyor. İşlere bakınca, Alfred Hitchcock'un Arka Pencere filmindeki ana karakter fotoğrafçı Jeff'in odasından fotoğrafladığı mekanlar, kişiler, olaylar, ayrıntılarla olan paralellikler özellikle dikkat çekiyor.'Öteki'nin varlığını algılamak, sonra ise onu anlamak ve farklılıklarını kabullenmek öncelikli olarak sanatçının görevi gibi gözükse de, aslında yeryüzündeki tüm bireylere farklı kaliteler kazandıracak yaşamsal bir çaba olduğu gerçeği de asla gözden kaçırılmamalıdır. İnsanoğlunun evriminde doğayı denetim altına alma ilk başlarda çok önemli ve yaşamsal bir araçtı. Bir süre sonra, bu araç bir amaç haline geldi. İnsan doğadan uzaklaştı ancak bir şekilde de doğayla yapay ve mesafeli bağını koruma zorunluluğunu hep devam ettirdi. Vahşi kapitalizmin güler yüzü olan tüketim toplumu virüsünün en hızlı yayıldığı yerler olan büyük kentlerde, insanlar sözde doğayla iç içe yaşayabilmek adına; suni ormanlık alanları olan sitelerde yaşıyor, buralara egzotik balıkların hapsedildiği dev akvaryumlar, korkudan tünemiş kuşların olduğu kafesler, milyon lira değerinde natürmort tabloların olduğu çerçevelerle dolduruyorlar. Oysa ki tıpkı büyük usta Nazım Hikmet'in dizelerinde belirttiği gibi Yaşadım diyebilmek için... öncelikle sevgiye gereksinim var ki sevgi için de şefkat, ilgi ve sadakat gerekli. Meriç Kara tam da bu noktada devreye giriyor vesaksılardan oluşan işleriyle yeşile hayat veriyor. İç mekanlar için tasarlanan Saksılar Serisi bitkileri sadece bir süs eşyası veya durağan birer obje olarak tanımlamaktan çok; onları nefes alıp veren, sevgiyi/ilgiyi hisseden birer organizma olarak görmesiyle ve bitkileri-son derece işlevsel ve nüktedan bir şekilde- bilfiil evsel yaşamın içine dahil etmesiyle de oldukça farklı bir çalışmalar bütünü olarak Lokasyonun içinde yer alıyor. 1917'de Ekim Devrimi'nin ardından sadece Sovyetler Birliği'nin değil dünyanın da ilk kadın bakanı, ardından da ilk kadın büyükelçisi olan AleksandraKollontay, sadece fikirleriyle değil eylemleriyle de yaşadığı döneme damgasını vurdu. Kadın hakları, aile kurumu, evlilik, çocuk hakları, çocukların eğitimi, çocuk işçiler ve daha pekçok konuda hem kalem oynatan hem de somut olarak eylemler ortaya koyan Kollantay önderliğinde SSCB'de atılana benzer ve fakat daha burjuva adımlar; 1923'de kurulan Cumhuriyet ile Türkiye'de de yeşertilmeye çalışıldı ancak tüm bu eğitim ve aydınlanma adımlarının içinin yavaş yavaş boşaltılmasından son tahlilde en çok kadın ve çocuklar mustarip oldu. İstatiksel olarak daha fazla kadının çalışma hayatına katılması veya yeni açılan sözde 'okul'ların öğrencilerle dolup taşması, ne eğitimin ne de öğretimin kalitesini arttırdı. Tektipleşen, muhafazakarlaşan ve ironik bir hal alan eğitim, Şeyda Özdamar'ın işleri genelinde ve Lokasyonsergisi özelinde sergilenen Öğrenci kompozisyonlarında vurucu bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Kentte yaşayan eski-kentli olsun, kente göç etmiş yeni-kentli olsun çocuklardan beklenti hep aynı: Derslerde/Okulda Başarı! Peki ya hayat? Şeyda Özdamar, sadece bir dönemin sözde eşitlik ama özde tektipleştirme sembolü olan 'siyah önlüğü' eleştirmekle kalmıyor; aynı zamanda teknolojik özgürlük imparatorluğu cenderesinde sıkışıp kalmış, düşünemeyen, üretemeyen, hissedemeyen, her yaş ve cinsiyetten günümüzün 'vasat insan'ını da mercek altına alıyor. Tıpkı Kollontay gibi sınır tanımaksızın, yediden yetmişe herkesin dönüp kendini bir kere daha içtenlikle sorgulamasına olanak tanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/londra-sanat-fuari-17-21-ocak-2018/", "text": "Londra Sanat Fuarı, 30. Yıldönümünü Kutlayacağı 2018 Edisyonunu Duyurdu. 17 21 Ocak 2018 (Önizleme 16 Ocak) Londra Sanat Fuarı, 17-21 Ocak tarihleri arasında gerçekleşecek 2018 edisyonunda 30. yıldönümünü kutlayacak. Dünyanın önde gelen galerinin sergileyeceği modern ve güncel sanatın etkileyici örneklerinin yanı sıra, fuar aynı zamanda sürekli gelişmeye devam eden uluslararası sanat piyasası hakkında ziyaretçilerine fikir vermek amacıyla geliştirdiği Art Projects ve Photo50 bölümleriyle güncel sanat ve fotoğraf sanatı alanındaki yenilikçi akımlara yer vermeye devam edecek. Londra Sanat Fuarı 2018, koleksiyonerleri ve ziyaretçileri, 20. yüzyıldan günümüze, modern sanat ustalarından heyecan verici yeni yeteneklere kadar uzanan geniş bir yelpazede sunacağı sanat eserlerini keşfetmeye davet ediyor. Fuar aynı zamanda, 30. yıldönümü şerefine Art UK ile iş birliğinde gerçekleştireceği bir sergiye ev sahipliği yapacak. Art of the Nation: Five Artists Choose isimli sergi Britanya'nın kamuya ait sanat koleksiyonundan 30 işi sergileyecek. Özellikle güncel sanat alanında artarak devam eden dijital platformların kullanımına dikkat çekmek amacıyla, galeriler dışında online hizmet veren sanat kurumlarına da yer verecek olan fuarda, tüm dünyadan işler görebileceğimiz 132 stand bulunacak. Fuarda 2018'de ilk defa yer alacak galeriler: Artco Gallery ; Galeria Miquel Alzueta ; La Lanta Fine Art ve YIRI Arts. Fuar, ilk defa bu edisyonda online hizmet veren, ART GLOBALE ve The Drawing Works'e de yer veriyor. Fuarda ayrıca, Andy Warhol, Joan Miro, Pablo Picasso, Frank Auerbach, Banksy ve Damien Hirst gibi dünyaca ünlü sanatçıların işleri sergilenecek. 2018 edisyonunda yer alacak standların listesini aşağıda bulabilirsiniz. Londra Sanat Fuar'ı devam ettiği 30 yılda, içeriğini dünyada değişmekte olan güncel sanat pratiklerini dikkate alarak geliştirdi ve bu doğrultuda beğeni ile karşılanan Art Projects ve Photo50 bölümlerini oluşturdu. 2005 yılında kurulan Art Projects, fuara yeni sanatçılar ve farklı sanat pratikleri getirmeyi amaçlayan bir platform. Bu edisyonda Art Projects kapsamında yer alacak 33 stand kişisel ve grup sergileri sunacak. Art Projects'in en dikkat çeken bölümü, yaratıcı ve yeni iş birliklerini teşvik etmek amacıyla, galeri ve sanatçıları bir araya getirerek ortak bir seçki hazırlamalarını isteyen Dialogues. 2018 edisyonunda, küratörlüğünü Artspace NZ'nin eski direktörü Misal Adnan Yıldız'ın üstlendiği Dialogues kapsamında bu sene, kadınların temsil edilme biçimleri ve işlenişi üzerine odaklanan 24 kadın sanatçının çalışmaları sergilenecek. Yıldız'ın kavramsal yaklaşımıyla Dialogues, farklı ülkelerde, farklı kültürel kimliklerle yetişmiş kadınların, bakış açılarının çeşitliliğini ve karmaşıklığını inceleyebilmek için bir platform sunuyor. Bu bölümde yer alacak galeri ve sanatçılar arasında Türkiye'den de isimler bulunuyor. Ankara'dan Galeri Nev, annesiyle ilişkisini sanatçının bedeni üzerinden anlattığı, Berlin'de yaşayan sanatçı Mehtap Baydu'nin işlerini bir araya getirecek. Almanya'dan Tanja Wagner Galeri ise Nilbar Güreş'in kadınların kültürel kodları ve queer tecrübelerini ele alan çalışmalarını sunuyor. Seçki kapsamında yer alan çalışmalar Yeni Zelanda'dan Pakistan'a; Avusturya'dan Samoa'ya ve Portekiz'den Angola'ya kadar uzanan geniş bir coğrafi bölgeyi kapsıyor. 2007'den beri fuarın bir parçası olan Photo50, güncel fotoğraf pratiği üzerine inceleme ve değerlendirme yapmayı teşvik ediyor. 2018 edisyonunda bu bölüm altında, Hemera kolektifinin küratörlüğünde gerçekleşecek serginin adı Resolution is not the point. olarak belirlendi. ground-less ve Foundland kolektifleri dahil olmak üzere, bir çok farklı kolektifin ve Larry Achiampong ve David Birkin gibi dünyaca bilinen sanatçıların işlerinin yer alacağı sergi, fotoğrafın disiplinler arası konumu ve kolektif eylem olarak nasıl kullanıldığını araştırıyor. Londra Sanat Fuarı 1989 yılında, Islington İş ve Tasarım Merkezi'nin bir inisiyatifi olarak kuruldu ve o günden beri fuar bu merkezde gerçekleştiriliyor. İlk kurulduğunda Art'89 ismiyle bilinen fuar, ilk edisyonunda 36 galeriye ev sahipliği yapmıştı. Kurulduğu günden bu yana fuar, sonradan dünya çapında ünlü olan bir çok sanatçının kariyerlerinin ilk dönemlerinde önemli rol oynadı. Londra Sanat Fuarı 2018 bu amaçla, yeni nesil sanatçıları özellikle küratörler eşliğinde gerçekleşen bölümlerinde desteklemeye devam edecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/metal-tuvaller-bihrat-mavitan-galeri-selvin-20-aralik-2017-10-ocak-2018/", "text": "Bihrat Mavitan bir süre heykellerinin resimlerini, bir süre de resimlerinin heykellerini yaptı. Bir sergisinde de arkada resim önde heykeli olarak uyguladı. Bu son sergisinde heykellerini resimliyor. METAL TUVALLER diye isimlendirdiği bu sergi Galeri Selvin'de 20 Aralık 2017 10 Ocak 2018 tarihleri arası sergilenecektir. Günde en az 100 m çizgi çizmeden uyuyamam diyen sanatçı bu sergisinde desen defterlerini de izleyiciye sunacaktır. Aynı tarihlerde oğlu Tan Mavitan'ında, sergisi Galeri Selvin 2'de açılacak ve MAVİTAN ÇETESİ işleri olarak izlenebilecekler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/mistik-yuzeyler-galeri-fe-23-aralik-2017-20-ocak-2018/", "text": "Galeri FE, 23 Aralık 2017 20 Ocak 2018 tarihleri arasında Seyit Mehmet Buçukoğlu'nun Mistik Yüzeyler adını taşıyan kişisel sergisini sanatseverler ile buluşturmaya hazırlanıyor. Önceki serilerinde olduğu gibi, temeli yazı kavramına dayanan yeni eserler, sanatçının mistik bir yaklaşım ile yüzey resmindeki lirik duyumsamalarında şekilleniyor. Yüzeylerin mistik algısında genel atmosferi oluşturan soyut leke katmanları arasına gizlenen, beyaz transparan alanlarla çoğu kez üzeri örtülerek geri plana atılan, hangi dilde yazıldığı bilinemeyen veya okunması imkansız gibi görünen resimsel-soyut yazılar, eserlerin plastik dilini oluşturuyor. Bu nedenle, eserlerde yazının dili değil, yazının resmi ve izi öne çıkıyor. Açılış kokteyli 23 Aralık Cumartesi günü 16.00 19.00 saatleri arasında gerçekleşecek olan Mistik Yüzeyler sergisi 20 Ocak tarihlerine kadar Pazar ve Pazartesi günleri hariç her gün 11:00 19:00 saatleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/ozgun-baskida-teknik-guncellemeler-devrim-erbil-pusula-sanat-galerisi-23-aralik-2017-04-ocak-2018/", "text": "Devrim Erbil, Türk Resmi ' nde üretken, sanatla sürekliliği yaşayan ve iç içe bir yaşam dinamiği ile haşır neşir bir sanatçıdır. Tuval resminin dışında bir çok teknik ve görsel sunumlarda, ve yüzeylerdeki uygulamalarla günümüz teknolojik imkanlarını kullanıp bir bakıma teknik güncellemeler e yeni denemelere girişmiştir. Böylece çok değişik, çeşitli sonuçlar almış, almaktadır. farklı denemeler ve sonuçlar ile çok çeşitli eserler üretmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/riba-uluslararasi-mimarlik-odulu-2018-ilk-elemeyi-gecen-projeler-aciklandi/", "text": "Birleşik Krallık Mimarlar Enstitüsü Uluslararası Mimarlık Ödülü 2018, ilk elemeyi geçen projelerin yer aldığı listeyi açıkladı. Listede Türkiye'den EAA - Emre Arolat Mimarlık'ın Sancaklar Camii ve Tabanlıoğlu Mimarlık'ın Beyazıt Devlet Kütüphanesi projeleri de yer alıyor. : Mulan Weichang Visitor Centre, HDD; Vertical Forest, Boeri Studio with Studio Emanuela Borio ve Laura Gatti; King Fahad National Library, Gerber Architekten. Birleşik Krallık Mimarlar Enstitüsü, dünyanın en iyi yeni binalarını değerlendiren, bu alandaki en prestijli ödüllerden biri olarak kabul edilen RIBA Uluslarlarası Mimarlık Ödülü 2018 'e yapılan başvurular arasından değerlendirmeye alınacak projelerin listesini açıkladı. Kazanan proje bu listeden seçilecek ve Aralık 2018'de açıklanacak. Etrafı ormanla çevrili, sade küçük bir şapelden, cesur bir tasarımla, güncel sanat müzesine dönüştürülen tahıl fabrikasına ; UNESCO Dünya Mirası Liste'sinde yer alan bir yapıdan, deprem sonrası yeniden yapılanma projesine, 28 farklı ülkeden 62 yapının değerlendirildiği listede seçilen projeler arasında Türkiye'den EAA - Emre Arolat Mimarlık'ın Sancaklar Camii ve Tabanlıoğlu Mimarlık'ın Beyazıt Devlet Kütüphanesi projeleri de yer alıyor. İki yılda bir gerçekleştirilen, RIBA Uluslararası Mimarlık Ödülü mimari başarıda dünya standartlarını belirlemeyi amaçlıyor. Ödülün kazanan ismi yarışmanın bu ilk elemesini geçerek belirlenen liste içinden seçilecek. Seçimi yapmak üzere bir araya gelen ve Elizabeth Diller tarafından yönetilen jüride ayrıca Hong Kong'ta yer alan araştırma ve tasarım alanının önde gelen kurumlarından Rural Urban Framework'ün kurucu ortağı ve geçene sene gerçekleşen yarışmada En İyi Öne Çıkan Proje ödülünü alan Joshua Bolchover ve tanınmış koreograf Wayne McGregor CBE yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/trakya-university-i-international-miniprint-contest-deadline-23-02-2018/", "text": "- The competition is open to all artists over 18 years old all over the world. - Each artist should send no more than 2 different works. The ownership of the works that will be selected or awarded for the exhibition, will pass to the Trakya University İlhanKomanHeykelveResim Museum. - There is no participation fee. Two copies of each work submitted must be sent, of which one will be incorporated into museum collection and one will be used for exhibition purposes. The works sent to the competition will not be sent back. - The competition is open to engraving, woodcut, linonıum, silkscreen and lithographytecniques. It is possible to use them together. - Paper size must be A4 (29x21cm). The works should be under rigid cover, unframed, unrolled and without mount, bearing the declaration on no commercial value. The works smaller or bigger than the size above shall not be judged. - Each print must be signed and editioned by the artist and must bear legibly on the back in pencil the artist's full name, the technique used and the year of creation, e-mail address, telephone and postal address. If the artist has not used Latin alphabet in the printed inscription, he or she is required to write a translation into english on the back of the print. - Deadline for the arrival of registered mail to the address below is 23.02.2018. Works should sent to that address: Trakya Universitesi Guzel Sanatlar Fakultesi 22050 Karaagaç Edirne/TURKEY. Late entries will not be accepted. The safety of submissions during posting and delivery should be ensured by registered cargo or mail. University won't be responssible for the damages that could occur during the transportion. - The costs of posting are covered by the artist. - Jury members cannot participate to the contest. If one or more of the members of the jury does not attend the elemination, the jury can call the collegues from the Faculty of Fine Arts of Trakya University. - Certifications will be post by the organisation to the artists of selected works. - Matters not mentioned in the specification are decided by the jury. - Participation implies the full acceptance of its regulation. Jury Members: Prof. Ali MuhammetBayraktaroglu, Ph. D., Prof. VelislavMinekov, Prof. DenizBayav, Ph. D., Asst. Prof. KeremIscanoglu, Lect. DenizGokduman, Ph. D. 40 works will be taken to the exhibition and the first three prizes will be determined among them. The rewards of those who qualify will be given at the opening of the exhibition that will be organized by Trakya University. The results of the competition will be announced at http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ in June 2017."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/ulas-basar-gezgin-guneydogu-asyaya-gelecekler-icin-yolculuk-onerilerim/", "text": "Bangkok'tan başlayıp otobüsle Kamboçya'ya, oradan yine otobüsle Güney Vietnam'a geçebilirsiniz. Güney'den otobüsle ya da uçakla Orta ve Kuzey yaparsınız, Kuzey Vietnam'dan uçakla Bangkok'a dönersiniz. Tayland içinde otobüsle, Bangkok'tan kuzeyde Chiang Mai'ye güneyde Pattaya, Hua Hin ve Phuket gibi kumsal kentlerine gidebilirsiniz. Kuzey'e giderseniz, Laos, Kuzey Tayland'ın çok yakınında. Bangkok'tan sınıra ve diğer kuzey kentlerine trenle gidebilirsiniz. Oradan Laos'a geçebilirsiniz. Tayland bize vize uygulamıyor, Laos ise uyguluyor. Laos'a gitmeden Bangkok'taki Laos büyükelçiliğinden vize almalısınız. Tayland ve Kamboçya turu bittikten sonra Bangkok'tan otobüsle Kamboçya'ya giriş yapabilirsiniz. Kamboçya'da başkent Phnom Penh'de bir cacık yok. Kuzeyde Angkor Wat ile ünlü Siem Reap var, oraya mutlaka gitmelisiniz. Göl üzerinden tekneyle ya da otobüsle gidebilirsiniz. Başkentin güneyinde ise Sihanoukville var, bir kumsal kenti. Kamboçya turunu bitirdikten sonra Phnom Penh'de Vietnam vizesine başvurmalısınız ama alamamama olasılığınız da var; onu hesap etmelisiniz. Alamazsanız oradan Malezya'ya uçabilirsiniz, Malezya vize uygulamıyor. Vietnam vizesini alırsanız, Phnom Penh'den Ho Çi Min'e gelmek için otobüse binebilirsiniz. Ho Çi Min'de mutlaka müzeleri görmelisiniz, ayrıca gerilla tünellerini. Oradan otobüsle Dalat'a geçebilirsiniz. Dalat küçük ve şirin bir dağ kenti. Yeşili, doğası güzeldir. Öneririm. Dalat'tan kumsal kenti Nha Trang'a gidebilirsiniz. Nha Trang'dan orobüsle Hoi An'a gelebilirsiniz. Ben buradayım. Burada 1 hafta geçirebilirsiniz. Kumsal da var tarih de. Yapılacak birçok etkinlik var. Hoi An'dan 25-30 km. uzaklıktaki Danang'a geçebilirsiniz; Danang'da da kumsallar iyidir ve birkaç müze var görülecek. Danang'dan eski imparatorluk başkenti Hue'ye geçebilirsiniz. Hue'de saray, tapınaklar ve diğer tarihsel yerleri görebilirsiniz. Hue'den otobüsle, trenle ya da uçakla, başkent Hanoi'a geçebilirsiniz. Burada müzeleri ve Ho Amca'nın anıtkabrini görebilirsiniz. Hanoi'dan zaman durumuna bağlı olarak Sapa'ya geçebilirsiniz. Sapa azınlık halklarıyla ünlü bir dağ kenti. Dalat ve Danang için mont bulundurmalısınız, serin oluyor. Gerisinde tişört yeterli. Kimi yerlerde havalandırmayı çok açtıkları için, insan, hasta olabiliyor. O nedenle, tişört üstüne gerekirse giymelik birkaç uzun kollu ince gömlek olsa iyi olur ve elbette güneş için şapka. Boynu serin durumlarda sarmalık ince boyun atkısı da fena olmaz. Ondan sonra Hanoi'a dönüş, Hanoi'dan Bangkok ve Türkiye. Yok eğer Vietnam vizesi alamazsanız, Malezya'ya geçersiniz. Malezya bize vize uygulamıyor. Malezya'da başkent Kuala Lumpur, rahat ve ucuz bir yerdir. Müzeleri görülmeye değer. Piknik yapmaya gidebilirsiniz. Buradan isterseniz başka kentlere geçebilirsiniz. Hazır gelmişken bir ülke daha göreyim derseniz güneyde kalan Singapur'a otobüsle ya da uçakla gidebilirsiniz. Bir tane daha olsun derseniz Endonezya'ya uçabilirsiniz. En son Bangkok'a döneceksiniz. Ayrıca, bu planlamalar beni yorar derseniz, turla da gelebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/23/vecdi-uzun-37-dyo-resim-yarismasinin-ardindan/", "text": "Sanatatak tarafından ortaya atılan iddiayla bir sanatsever olarak ilgilenmeye başladım. Bana da gelen ve medyada paylaşılan bilgilerden sonra iddiaların tam merkezinde olan ressam Filiz Piyale ile temas kurarak kendisinden bazı bilgiler aldım. Kamuoyunda yapılan çok fazla ve kopuk kopuk bilgilendirmeler konuyu merkezinden uzaklaştırdığını hissettiğim için bende olan bilgiler ışığında ortaya atılan iddiaları değerlendirerek kamuoyuyla paylaşmayı tercih ettim. Bu iddialara ait olduğu ileri sürülen belge, fotoğraf ve bilgiler daha sonra kimliği belirsiz emailler ve postalar aracılığıyla ben dahil çok sayıda kişiye ulaştırılmıştır. - 1-19 Nisan 2016 tarihlerinde Yeditepe Üniversitesi G. S. F. Kat Sergi Salonu'nda Filiz Piyale'nin GÖÇ adlı çalışmasının sergilendiği iddia edilmektedir. - 6-28 Şubat 2017 tarihlerinde Maltepe Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Sergi Salonu İki Kuşak Bir arada sergisinde Filiz Piyale'nin GÖÇ adlı çalışmasının sergilendiği iddia edilmektedir. - Mimar Sinan Üniversitesinde öğretim görevlisi Yrd. Doç. Osman ERDEN' bahsi geçen çalışmanın yarışmanın başka bir kuralı daha ihlal ettiği illeri sürdü. Sanatçının aynı eser ile DYO Sanat Ödülleri öncesinde 2016 yılında YUNUS ENSARİ RESİM YARIŞMASIına katılmış, hatta eser ön ellemeyi kazandığı ifade edilmektedir. Konu ile ilgili link aşağıdadır. Affetmeyen Sanat da bu iddialara yer vermiştir. Bu iddiaları ortaya atanlar şunu demektedir. Bir üniversitenin Bölüm Başkanı, Bölüm Başkan Yardımcısı, Bölüm Sekreterleri, Öğretim Görevlileri, Öğrenci asistanları ve Öğrencileri kendi inisiyatiflerinde sayısız organizasyon üretip, sayısız sergi açabilir ve çoğunlukla tercihlerini aynı kişiden yana kullanabilirler. Bunun olumlu yönleri de vardır. Bahsi geçen konu hariç hiçbirinin hukuki ve etik bir sorunu yoktur. Ancak tarafsız olması gereken bir jüri üyesi çalıştığı üniversitenin kendi bölümünün asistanının çalışmalarını her fırsatta sergiletip, bir önceki sergideki çalışmayı sonra jürileri olduğu yarışmada görüyorlar ise, Şaibe Var diyebiliriz. Ve üstelik tek problem bu da değil. derken Yunus Ensari Resim Yarışması'na katılmasına da vurgu yapılmaktadır. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı: Yaşar Holding tarafından desteklenen ve DYO Sanat Ödülleri adı altında geçen DYO Resim Yarışması'nı yapan kuruluştur. Bu yarışmada gereken tüm işlemleri yapmak/yaptırmak vakıf yönetiminin sorumluluğundadır. Başka bir deyimle yarışmanın patronajı vakıftır. Ve İhsan Yılmaz'dan oluşmaktadır. Görevleri bu yarışma için ödülü hak edecek çalışmayı seçmektir. Bu seçici kurulun bu görev dışında başka fonksiyonu yoktur. Filiz Piyale: 2015 yılında Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Bölümü'nden mezun olarak lisans eğitimini tamamladı. Lisans eğitimi boyunca aynı okulda öğretim görevlileri olan Plastik Sanatlar Bölüm Başkanı Zahit BÜYÜKİŞLEYEN ve Gülveli KAYA'dan resim dersleri aldı. Aynı yıl aynı üniversite bünyesinde yüksek lisans eğitimine olarak başladı.2016 yılı başlarında olarak üniversitenin plastik sanatlar Bölümü'nde çalışmaya başladı. Bu süreçte pek çok sergiye katıldı. Çalışmaları önemli lokasyonlarda sergileme hakkı kazandı. Bir kısmı bağımsız olan bu jürilerin dışında Filiz Piyale'nin çalışmalarının yer aldığı sergilerin önemli bir çoğunluğunda kendi çalışmalarının dışında üniversite hocalarının da çalışmaları vardı. Prof. Dr. Zahit Büyükişleyen: Halen Yeditepe G. S. F. Öğretim Üyesidir. 37. DYO Resim Yarışması seçici kurul üyesidir. İddiaları Kaynağındaki GÖÇ Adlı Çalışma: Filiz Piyale Göç isimli çalışmasının künyesi kişisel web sitesinde https://www. filizpiyale. com/paintings?lightbox=dataItem-ik5siu9d Göç, 2 150X150 cm Karışık Teknik, 2015 olarak açıklanmaktadır. - Konu Sanat Atak tarafından ortaya atılınca http://www. sanatatak. com/view/37-dyo-resim-yarismasina-saibe-golgesi-dustu 10 Aralık 2017 günü sosyal medyada paylaşarak Konuyu Sayın Filiz Piyale'ye email aracılığıyla sordum. Bakalım ne diyecek? yorumumla da Filiz Piyale'nin bilgisine başvurduğumu açıkladım. - Filiz Piyale'den gelen 11 Aralık 2018 tarihli e-mailde; özetle haber doğru olmadığı, kötü niyetli bir şahsın karalama kampanyası olduğu, bahsi geçen sergi kurulduktan sonra çekilen videonun mevcut olduğu ve videoda resmin sergilenmemiş olduğu açıkça görüldüğü açıklanmıştır. İletişime geçtiğinim için bana da teşekkür edip, muhataplarından teyit alınmadan yapılan bu tip haberler sanatçılar için yıpratıcı olabilmekle birlikte bu tür anonim kaynaklı haberleri dikkate almamakta fayda olduğu tavsiyesinde de bulunmuştur. - Bana gelen emaili doğrudan kendine yöneterek beni bu konuda bilgilendirmemi rica ettim. Gelen cevapta Filiz Piyale'nin Resmin boyutu düzenlenmiş, üzerine müdahaleler yapılmış, son haline ulaştırılıp imza atıldıktan sonra yarışmaya yollanmıştır. Sözü geçen eser 150x150 cm olmakla birlikte yarışmaya yollanan eser 145x145cm ölçüsündedir. Ölçü, yarışmayı düzenleyen kurum tarafından da ölçülerek teyit edilmiştir. Resimlerimi minimal bir yaklaşımla çalışıyor olmamdan dolayı resme sürdüğüm bir renk bile onu başka bir noktaya götürmektedir. Ekte iki resmin farklılıklarını görebilirsiniz. açılamaları dikkatimi çekmiştir. Açıklamanın diğer bölümlerinde ise iddiaları kabul etmeyerek; gerekli dokümanların yarışmayı düzenleyen kuruma iletildiğini, Kurum ve kendisi tarafımdan hukuki boyutları takip edildiğini açıklamış ve bunun dışında kaynağı belirsiz iddialara karşı kişisel haklarının saklı olduğunu belirtmiştir. - DYO Resim Yarışmasından sonra bana iletilen bilgi, görsel ve belgeler ile medyaya intikal eden bilgileri değerlendirmem neticesinde aşağıdaki huşulara ulaştım. - Bu yarışmaların seçici kurulunun yıllardır sürdüklerini iddia ettikleri çalışma şeklinden rahatsız genç ressam grubu var. - DYO Resim Yarışması sonucu bu gençlere göre yanlı ve gereken incelemeler yapılmadan ilen edilmektedir. - Filiz Piyale'ni resmi daha önce sergilendiği ve yarışmalara girdiği için kural ihlali yapılmaktadır. - Filiz Piyale 37. DYO Resim Yarışması'na katıldığı ve yarışma kataloğunda belirten 150X150 ebatlı resim daha önce sergilenmemişse; - 1-19 Nisan 2016 tarihlerinde Yeditepe Üniversitesi G. S. F. Kat Sergi Salonu'nda Filiz Piyale'nin GÖÇ adlı çalışmasının sergilendiği iddia edilen, - 6-28 Şubat 2017 tarihlerinde Maltepe Belediyesi Prof. Dr. Türkan Saylan Sergi Salonu İki Kuşak Bir arada sergisinde Filiz Piyale'nin GÖÇ adlı çalışmasının sergilendiği iddia edilen - Mimar Sinan Üniversitesinde öğretim görevlisi Yrd. Doç. Osman ERDEN' bahsi geçen çalışmanın yarışmanın başka bir kuralı daha ihlal ettiği ileri sürdü. Sanatçının aynı eser ile DYO Sanat Ödülleri öncesinde 2016 yılında YUNUS ENSARİ RESİM YARIŞMASIına katılmış, hatta eser ön eleme'yi kazandığı ifade edilen, Resimlerden farklıysa o zaman 150X150 cm ebatlarında başka en az bir göç serisinden resim olması gerekir. Filiz Piyale gibi bir kişinin bu resmi imha etmeyeceğine göre bu resim ya bir koleksiyonerdedir, ya da kendi deposunda muhafaza edilmektedir. Bu resmin kamuoyuyla paylaşılması halinde Filiz Piyale'nin iddialarını güçlendirir. - Filiz Piyale Göç resmini temel alan GÖÇ serili resimler yapmışsa bu resimler nerededir? Bunlar da 150X150 ebatında mıdır? Filiz Piyale 37. DYO Resim Yarışması'nda ödül alan resim dışında bu ebatta başka resmi varsa güncel bir fotoğrafla yayınlaması hakkındaki iddiaları çürütebilir. - Filiz Piyale'nin bana gönderdiği Resmin boyutu düzenlenmiş, üzerine müdahaleler yapılmış, son haline ulaştırılıp imza atıldıktan sonra yarışmaya yollanmıştır. Sözü geçen eser 150x150 cm olmakla birlikte yarışmaya yollanan eser 145x145cm ölçüsündedir. Ölçü, yarışmayı düzenleyen kurum tarafından da ölçülerek teyit edilmiştir. Resimlerimi minimal bir yaklaşımla çalışıyor olmamdan dolayı resme sürdüğüm bir renk bile onu başka bir noktaya götürmektedir. Ekte iki resmin farklılıklarını görebilirsiniz. açılamaları dikkatimi çekmiştir. - Ebadında değişiklik, - Üzerine müdahale yaparak, Bu sergilenen eski resimlerden birini 145X145 ebadında yarışmaya gönderdi mi? DYO Kataloğu ise bu resmin 150X150 cm ebatlarında olduğunu gösteriyor. Bunu açıklayacak olan Yaşar Vakfı ve Filiz Piyale'dir. En kısa sürede bu resmin ebadını kendim ölçmeye çalışıp sanatseverlerle paylaşacağım. - Filiz Piyale'nin Prof. Dr. Zahit Büyükişleyen ile aynı okulda olması, doktora öğrencisi olması ve okulda bir odasının bulunması, hocası ile adı geçen resim ile sergiye katılması, bu sergi kataloglarının bulunması dikkate alınınca Prof. Dr. Zahit Büyükişleyen'in 37. DYO Resim Yarışmasına Seçici Kurul üyesi olarak oturduğu an Filiz Piyale'nin yarışmaya katılan 150X150 ebatlı Göç isimli resmini tanımış olması beklenir. Yarışma seçici kurul üyesi olarak bu fonksiyon Prof. Dr. Zahit Büyükişleyen tarafından yerine getirilmemişse onun açıklamasını da Prof. Dr. Zahit Büyükişleyen sanat camiasına yapmalıdır. - Yaşar Vakfı'nın uzun süre sanat camiasında konuşulan konunun değerlendirmesini tekrar yaparak bir açıklama yapması bu camiaya saygı açısından önemlidir. Felsefenin başta üç ana temel olan Varlık, Bilgi, Değer olmak üzere çalıştığını, Estetik ve Etik in de Değer kavramı içinde çok önemli yer aldığını özellikle vurgularım. Sanatın da çok büyük ve köklü bir felsefe çalışması tabanına oturduğunu ve sanatın Estetik ve Etik ile birlikte oluştuğunun hiçbir zaman unutulmaması gerektiğini özellikle vurguluyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/27/azat-yeman-cul-de-sac-cihangir-art-project-28-12-2017-10-01-2018/", "text": "Cihangir Art Project, sanatçı Azat Yeman'ın Cu-de-sac isimli sergisini Nişantaşı Art212'de 28 Aralık'ta sanatseverler ile buluşturuyor. Sergi, sanatçının 2014 2017 yılları arasında ürettiği eserlerden oluşmaktadır. Sanatçının son dört yılına tanıklık edeceğiniz bu sergi ismini, Daha fazla ilerlemenin mümkün olmadığı nokta anlamına gelen Cul-de-sac kelimesinden alıyor. Gözümü önümdekilerden ayırıp orada, o sokakta geçmekte olan herkesin üzerinde dolaştırıyor, hepsinin, peşinden gittiğim o bilinçsiz insanın sırtının bana verdiği soğuk ve saçma sevgiyle hepsini kucaklıyorum. Hepsi aynı bunların; atölyeden söz eden genç kızlar, işleriyle dalga eden delikanlılar, ellerinde sepetlerle alışverişten dönen iri memeli hizmetçi kadınlar, bıyığı henüz terlemiş, getir götür işleri yapan çocuklar, hepsi aynı bilinçsizliğin farklı beden ve yüzlerdeki tezahürleri, aynı görünmez varlığın elinde toplanmış iplerle hareket eden kuklalardan farkları yok. Bilince işaret eden bütün tavırları sergiliyorlar, ama hiçbir şeyin farkında değiller. Çünkü bir bilince sahip olduklarının farkında değiller. Kimileri akıllı, kimileri akılsız aslında hepsinde aynı akılsızlık. Kimileri daha yaşlı, kimileri daha genç aslında hepsi aynı yaşta. Kimileri kadın, kimileri erkek aslında hepsinin cinsiyeti aynı; varolmayan bir cinsiyet bu. Fernando Pessoa'nın Huzursuzluğun Kitabı'ndaki karakter gibi Azat Yeman da gözünü fırçasını insanlardan ayıramıyor. Onların farkında olmadıklarını bilinçsizliklerini fırçasıyla okumaya çalışıp rüyasını izleyiciye aktarıyor. Aslında Yeman ve izleyicinin bilinçaltı, bir çatışma içerisine girerek hissedilen ve duyulanlar her iki tarafı başka yönlere sürüklüyor. Görünenden ve bilinenden yola çıkarak görünmeze işaret eden Azat Yeman, görün mez gerçekliği çölleşen hayatımızda yeşertmeye çalışıyor. Kimliklerimizi kaybedip içine düştüğümüz çukurdan bizi fırçası ile çıkartmaya çalışıp kulağımıza da: Ve ben ölü geçmişimin içinden geçerek kendimi yeniden eritiyor, kendi içimde kayboluyor, kendimi dünya işleriyle henüz kirlenmediğim, her gizeme, her geleceğe açık olduğum o uzak gecelerde unutuyorum. diye fısıldıyor. Sergi 10 Ocak 2018 tarihine kadar pazar günleri hariç Nişantaşı Art212'de gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/27/emrah-kazanir-ilker-belekle-dinin-toplumsal-kokenleri-uzerine/", "text": "soL Haber Portalı ve Dinin Toplumsal Kökenleri kitabının yazarı İlker Belek'le Dinin Toplumsal Kökenleri adlı kitabından yola çıkarak insanın insan olma serüvenini konuştuk. İlker Belek: İnsan biyolojik, sosyal ve siyasal canlıdır. Günümüzden yaklaşık 4 milyar yıl önce başlayan evrimsel sürecin ürünüdür. Daha yakın tarihe geldiğimizde bundan yaklaşık beş milyon yıl öncesine kadar, yaklaşık beş milyon yıllık süre boyunca şempanzelerle birlikte aynı ortak atayı paylaştığımızı görürüz. Sonrasında bu primat türünden ayrılarak yolumuza tek başımıza devam ettik. Bu uzun yolculukta Afrika'nın savanlarında yaşamaya alıştık ve iki ayağımız üzerine dikilerek, serbestleşen kol ve ellerimizi kullanmayı, el becerilerimizi geliştirerek alet üretmeyi öğrendik. Hayatta kalabilmek için birlikte toplamak zorundaydık. İşte bu zorunluluk bizim sosyal varlıklar olarak gelişmemizi sağladı. Toplayıcılık, avcılık, hayvancılık ve tarım derken sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilerimiz gelişerek karmaşıklaştı. Sonuç olarak, çok kısaca ve kabaca tanımlayacak olursak insan alet üreten canlıdır. Kendisinden önceki üst primat türleri de alet kullanabilirler. Ancak sistematik, bilinçli, amaca uygun alet üretimi insanı önceki canlılardan ayırt eden temel özelliktir. İnsanın tüm bilişsel yetenekleri üretim faaliyetiyle gelişmiştir. Dilin, kültürün gelişimi alet üretimine bağlıdır. İlker Belek: Australapithecus günümüzden yaklaşık 3 milyon önce ortaya çıktı. Günümüz modern insanı olarak bilinen homo türünden önceki atamızdır. Pelvis-alt ekstremite kompleksinin yapısından ayakta dikilmeyi başardığını, dolayısıyla elin ve alet üretiminin ortaya çıkacağı evrimsel basamağı atlamaya çalıştığını biliyoruz. Beyin/vücut oranı bakımından şempanzelerden üstündü ve insana yakındı. Yüksek beyinsel fonksiyonlara sahipti. Elin kullanımıyla kesinlikle alakalı olduğu bilinen konuşma yeteneği vardı. Duygusal fonksiyonlarının gelişmişliğini gösterir şekilde beyninin frontal bölgesi büyümüştü. Gebelik süresi uzamıştı. Bu da çocuk bakımı için gerekli olan sosyal bir takım ilişkileri geliştirdiğini ima eder. Bütün bu özellikleri bakımından değerlendirildiğinde Australopithecus'un insanla akrabalığının her bakımdan oldukça yakın olduğu anlaşılır. İlker Belek: Homo Habilis alet üreten ilk canlı olarak bilinir. Ortaya çıkışı günümüzden yaklaşık 2-2.5 milyon yıl öncesine denk gelir. Esas olarak toplayıcılıkla geçinir. Yapabildiği ve kullandığı aletler meyveleri dallarından düşürmeye, karıncaları ve küçük böcekleri avlamaya yarar. Yaklaşık 20-30 kişilik gruplar halinde yaşar. Toplayıcılık nedeniyle grup sürekli seyahat halindedir. Ancak belli bir alana da bağlıdır. Bu alan, toplayıcılıkla yağmalandıktan sonra başka bir bölgeyi talan etmek üzere göç eder. Emek verimliliğinin düşüklüğü nedeniyle toplayıcılık hep birlikte gerçekleştirilir. Çevresel tehditlerden korunmak bakımından da birlikte toplamak önemlidir. Toplananlar geceleri konaklanılan mekanda yine birlikte tüketilir. Bu kesinlikle dayanışmacı bir yapıdır. Bu nedenle Homo Habilis toplumsallığı İlkel Komünal Toplum ya da İlkel Sürü olarak isimlendirilir. Birlikte toplarken tehditlere karşı savunma zorunluluğu dilin gelişmesine neden olur. Grup üyeleri toplarken sağ salim olduklarını diğerlerine haber vermek bakımından anlamlı sesler çıkarmaya, ses tellerini bu şekilde geliştirmeye başlarlar. İlkel sürünün en önemli sorunu nüfus dar boğazıdır. Bu kavram ortalama yaşam süresinin kısalığını en iyi ihtimalle 20-25 yıl kadar olduğu tahmin ediliyor bu nedenle de üremenin ki yaşamın kısalığı nedeniyle üreme de sorunludur ve çocuk bakımının ki vahşi yırtıcılar ve doğanın kendisi hep büyük bir tehdittir çok büyük önem taşıdığını, grubun temel kaygısının hep birlikte hayatta kalmak olduğunu ifade eder. İlker Belek: Kültür insanın bilinçli üretim faaliyetidir. İnsan üretimle kültürlendi. Yaşam tarzını üretimle değiştirdi. Doğanın giderek daha büyük bir kısmını daha kapsayıcı biçimde kontrolü altına aldı. Kültürlenmeyle yeni üretim araçları ve teknikler geliştirdi. Dolayısıyla kültür insan yaşamının tam kendisidir. Çevremizde gördüğümüz ve insan tarafından üretilmiş her şey insan kültürünün bir ürünüdür. Çoğu zaman yalnızca edebi, sanatsal eserler kültür olarak kabul edilirler. Oysa benim tanımıma göre kültür, bunlarla birlikte insanın yarattığı bütün emek ürünlerini kapsar. Örneğin imambayıldı da bizim toplumumuzun çok estetik bir kültürel öğesidir. Bu yemekteki lezzeti ortaya çıkarmak, yemeği pişirmek için kullanılan gıdaları bir senteze tabi tutmak tam anlamıyla bilinçli insan faaliyetidir. Bu faaliyetle insan hem yeniden üretmesi için gereken diyeti sağlamış hem de bu işi bir estetik ortaya koyarak gerçekleştirmiştir. İlker Belek: Bilim sürekli olarak gelişiyor. Bilim de insanın bilinçli faaliyetinin bir ürünü. Ayna nöronlar çok yakın zaman önce yeni bir görüntüleme tekniği olan PET aracılığıyla keşfedildi. Ayna nöronlar üst primatların ve Homo Sapiens'lerin beyinlerinde, konuşma alanı olarak bilinen broca alanında bulunan nöronlardır. Bu nöronlar insan bir nesneye doğru uzandığında ya da eliyle bir cismi kavradığında aktif olur. Dolayısıyla konuşmayla, yani iletişimle insanın fiziksel aktivitelerinin yakın derecede ilişkili olduğunu, daha da ötesinde konuşma ile elin kavrama yeteneğinin birlikte gelişmiş olduğunu gösteren bir kanıt olarak kabul edilirler. Ayna nöronların keşfi, konuşmayla elin kullanımının eş zamanlı olarak geliştiğini savlayan antropolojik hipotezlere biyolojik bir kanıt sağlamış oldu. İlker Belek: Az önce ifade ettiğim gibi insanı tanımlayan, insanı önceki üst primat türlerinden ayırt eden temel özellik alet üretebilmesidir. Üretim ise insanın bilinçli emek faaliyetidir. Marksizm insanı bu zeminde tanımlar. Engels Doğanın Diyalektiği isimli dev eserinde bunu ortaya koymuş ve insanlaşmaya doğru ilerleyen antropolojik sürecin hem nasıl doğayla karşılıklı etkileşimin bir sonucu olduğunu hem de bir canlının organizmasındaki değişimin de organizmanın değişik parçaları arasındaki karşılıklı etkileşimle belirlendiğini yazmıştı. Marksizm bunun ötesinde ayrıca insan toplumlarının gelişmesini de üretim araçları ve üretim biçimlerinin oluşturduğu diyalektik birliğin değişimi çerçevesinde inceler. Buradan hareketle de ilkel komünal, köleci, feodal ve kapitalist üretim tarzlarını tanımlar. Dolayısıyla Marks ve Engels'in tüm eserleri insanı ve toplumu anlamak bakımından emek faaliyetini temel olarak alırlar. Toplumların sınıflaşmasına giden süreci de üretim ilişkilerinin değişim süreci içinde saptarlar. Sınıflaşma ise toplum içinde siyasal ilişkilerin geliştiği anlamına gelir. Dolayısıyla emeğe, üretime yapılan vurgu siyaset düzlemini de kapsamış olur. İlker Belek: İnsan ilk kez tarım aşamasında büyük miktarda artı ürün elde etmeyi başardı. Bu iş önce Dicle ve Fırat nehirleri çevresinde gerçekleştirilen büyük sulama tarımıyla başarıldı. Artı ürün komünal toplumsal ilişkileri tamamen parçaladı. Eski hayvancı toplumun şefleri, krallara; hayvancıların yaşamlarını sürdürdükleri küçük köyler kentlere; kabileler ise tarımcı toplumlara dönüştü. Hayvancıların şefleri, hayvancı üretim ilişkilerini organize etmek, göç yollarında kabilenin güvenliği sağlamak üzere kabilenin bu işler için en yetenekli erkekleri arasından ortak bir kararla seçiliyordu. Dolayısıyla hayvancı toplumlarda esas olarak toplayıcı ve avcı ilkel sürüleri karakterize eden dayanışmacı sosyallik varlığını sürdürüyordu. Tarımın ortadan kaldırdığı yapı bu oldu. Artı ürün eşitliği yok etti, sınıfları yarattı. Matematik, astronomi gibi temel bilimler artı ürünün hesabını tutmak, uygun sulama mevsimini belirlemek üzere gök cisimlerinin hareketlerinin incelemesi vb. amaçlarla ortaya çıktılar. Kral tapınaklara depoladığı artı ürünü korumak için ordu kurdu. Ama aynı kral ordusuyla kendi devletini diğer kent devletlerine karşı da koruyor, zaferleriyle hakimiyet alanını genişletirken halkını onurlandırıyordu. Kısacası siyaset artı ürünün paylaşımını egemen sınıf adına garanti altına almak üzere gelişen sömürücü bir ilişki biçimi olarak gelişti. İlker Belek: Neandertal insanın günümüzden 250 bin ile 15 bin yıl önce yaşadığı biliniyor. Dolaştığı mekan ağırlıklı olarak Avrupa kıtasıydı. Avcılıkla uğraşıyor ve bunun için de dilgi taş aletler yapıyordu. Bu teknoloji kaba ve büyük bir kaya parçasının yontulup, şekillendirilmesiyle elde edilmiş vurmaya, kesmeye yarayan aletleri tanımlar. Dolayısıyla Neandertaller çevrelerindeki büyük ve yavaş hareketli hayvanların avcılığında uzmanlaşmışlardı. Yaptıkları üretim faaliyeti avcılık olduğu için ve yaşadıkları iklimsel koşullar da dikkate alındığında Neandertal döneminde artı ürünün henüz ortaya çıkmamış olduğunu söylememiz gerekir. Dolayısıyla Neanderthal'in ölülerini gömüş biçimini özel mülkiyetle ilişkilendirmek doğru olmaz. Öte yandan Neanderthal insan ateşi kullanabiliyordu ve kimi yazarlar insan yiyici olduğunu da ileri sürerler, hatta ölülerini gömmeden önce kafalarını keserek beyinlerini yediklerini tahmin ederler. Bütün bunlar bana kalırsa Neandertal'in bilinç yapısıyla alakalı. Avcılık döneminde kontrol edilen ateş insanın bilincinde farklı gelişmelere yol açtı. Hayaller, öykülemeler, yani kısacası ileri düzeyli soyutlama faaliyeti ilk kez o aşamada gelişmeye başladı. Öte yandan insan için ölüm hep bir muamma oldu. Ölen insan nereye gidiyor, başına neler geliyordu? Dinlerin bu muammayı kullanarak cennet ve cehennem kavramsallaştırmalarını ürettikleri kesin. Denilebilir ki Neandertal insanın ölülerini özel bir işlemden sonra gömmesi, ölenlerin beyinlerini yemesi muhtemelen ölenden ayrılmak istememek, onunla bütünleşmek, her nereye gidiyorsa gittiği yerde yaşamını sürdürmesini garanti etmek, onu gittiği yerde anne karnındaki gibi güvene almak gibi soyutlamalardan kaynaklanıyordu. İlker Belek: Bu çok önemli bir soru. Bana kalırsa bu kontrol işini iki boyuta ayırmak gerekir. İnsan canlılar içinde gebelik süresi en uzun olan, doğumda en zayıf biyolojik kapasiteye sahip ve doğumdan sonra da en fazla derecede anne, babasının bakımına muhtaç canlılardan birisidir. Bütün bunlar bizim beyin kapasitemizle ilişkili. Beyin kapasitemiz çok gelişkin, ancak bu potansiyeli ortaya çıkarabilmek, garantiye alabilmek için uzun bir bakım dönemi gerekiyor. İşte bu bakım dönemi içinde öncelikle aile ve tabii ki sonra da toplum kendi değerlerini, bakışını çocuğa aktarıyor. Çocuk eğitimiyle alakalı bu bağımlılık ve kontrol durumlarını olağan karşılamak gerekir, tabii ki insanı insan yapan, dayanışma, paylaşım, yaratıcılık, kültürlenme gibi unsurları desteklediği sürece. Öte yandan kontrol olgusunun bir diğer boyutu daha var: O da insanın sınıflı toplum yapısı içinde, o sınıflı toplumun siyasası tarafından denetlenmesi. Bu ortam insanı sınıflı toplumun yapısını benimser hale getirmek üzere uygulanan ideolojik, dini ve siyasi şiddeti içeriyor. İşte burası insanın temel karakterlerine aykırı olan kontrol düzlemidir. Eğer yaratıcı ve kolektif bir canlı olarak insan bu bombardıman altında edilgen konumdaysa özgür değildir. Özgürlüğünü sömürüye dayalı sınıfsal ilişkilerin ortadan kaldırılması için mücadele ediyorsa kazanabilir ancak. İlker Belek: Hammurabi yasaları Mezopotamya'da günümüzden yaklaşık 5-6 bin yıl önce ortaya çıkmaya başlamış bulunan ilk kent devletlerinin yasalarıdır. Dediğim gibi o dönem toplumsal sınıflaşmaya karşılık gelir. Sınıflaşma sınıflar arasındaki ve sınıflar içindeki her tür ilişkinin tanımlanmasını ve kurallaştırılmasını gerektirir. Örneğin Hammurabi yasalarında hekimlerin yapmakta olduğu değişik cerrahi işlemlerin fiyatları bile belirlenmiştir. Daha da ilginci aynı cerrahi işlemin farklı sınıflara mensup bireylere uygulanması durumunda fiyatının da değişeceği kurala bağlanmıştır. Hukuk sınıflı toplumun ilişki biçimidir. Sınıflar var olduğu sürece de sınıfsal güç ilişkilerini yansıtacak biçimde hukuk ve yasalar da var olacak. İlker Belek: Toplayıcılık ve avcılık aşamalarında ve hatta hayvancılıkta, insan hep birlikte üretiyor, birlikte tüketiyordu. Birey toplum, toplum da birey demekti. Eğer toplumsal ilişkiler böylesi bir dayanışma zemini üzerine kurulmuşsa yabancılaşma söz konusu değildir. Yabancılaşma sınıflaşmayla birlikte ortaya çıktı, Mezopotamya kent devletlerinde, büyük sulama tarımı döneminde. İnsan o zamandan beri her şeye yabancılaşmış durumda. Emek ürününe egemen el koyar, birey emeğine yabancılaşır. Siyasetten, toplumsal yaşamın belirlenmesi sürecine katılımdan dışlanır, siyasete yabancılaşır. Yani siyasi yabancılaşma sınıfsal konumu nedeniyle ekonomik olarak yabancılaşmış, dezavantajlı konuma itilmiş olmasıyla ilişkilidir. Egemen sınıfın yürüttüğü ağır bir ideolojik ve siyasal bombardıman altındadır, düşüncesi, inançları egemenler tarafından belirlenir, bilincine yabancılaşmıştır. Sınıflı toplumlarda yabancılaşma insana dair bütün düzlemleri içerir. Din bilinçsel yabancılaşmanın neticesi olarak ortaya çıktı. İlk kez büyük sulama tarımı yapan Mezopotamya kent devletlerinde, krallar, üretici yığınları kontrol altında tutabilmek, onların sorgusuz biçimde üretmelerini, çoğalmalarını, savaşmalarını, ölmelerini sağlayabilmek için boyun eğdirecek, kadere inandıracak, tevekkül içinde yaşatacak bir araca ihtiyaç duydular. Din böylece devreye sokuldu. Din aracılığıyla insanın yaratıcı bilinç yapısının yerine öte dünya ve yaratan inançları egemen kılındı. Böyle baktığımızda dinin en başından itibaren ideolojik ve siyasal işlevler yüklenmiş bir işlevle gündeme sokulduğunu görürüz. Dolayısıyla din bireysel bir inanç sistemi değil, toplumsal ölçekli, egemenlerin kontrolünde, egemenler için çalışan yabancılaştırıcı bir sistemdir. İlker Belek: Ölüm ve ölümden sonra ne olacağı soruları gibi yaşamın nasıl oluştuğu sorusu da insanın aklını hep meşgul etti. Bilişsel kapasitesi gelişkin her toplumun, o kapasiteye denk gelecek şekilde evrenin, dünyanın ve yaşamın nasıl başladığına dair bir anlatısı vardır. Çevremizde gördüğümüz, içinde yaşadığımız, bize yaşam olanağı veren üç öğe, toprak, hava ve su bu anlatının içeriğini oluşturur. Bu, bütün ilkel topluluklar ve ilkel bilinç formasyonları için geçerlidir. Bu tür toplumsal yapıların tümünde ortak olan yan hemen hemen şudur: Önce bir kaos hakimdi. Sonra bir yaratıcı güç bu kaosa şekil vererek kaosu ikiye ayırdı ve böylece yerleri ve gökleri ortaya çıkardı. Öyküleme böylece devam eder. Öyle ki ayrıntılar bile neredeyse aynıdır. Bu mitos tek tanrıcı dinlere önceki bilinç formasyonlarından geliyor. Tek tanrıcı dinlerin kattıkları neredeyse hiçbir yenilik yok. Sümer mitoslarında insanın yaratılışına dair anlatıyla Tevrat, İncil ve Kuran'daki anlatı tıpa tıp aynıdır. İnsanın çamurdan yaratıldığı, topraktan geldiği söylenir hepsinde. Ben Din, Toplum, İktidar isimli kitabımda konunun bu yönünü ayrıntılı olarak inceliyorum. Bugün artık hayatın denizlerde, termal baca diye isimlendirilen okyanus dibi yapıların çevresinde ortaya çıkmış bulunduğu biliyoruz. Ama tabii tek tanrıcı dinlerin ve daha önceki mitosların iddia ettiği gibi altı gün içinde ve bir yaratıcı gücün kontrolünde değil tam 3 milyar yıllık maddesel bir evrim sürecinin sonucunda ve canlının evrimi izleyen 4 milyar yıldır da devam etmekte. İlker Belek: Biraz önce değindiğim gibi, din Mezopotamya kent devletlerinin kral ve yönetici sınıflarının iktidarlarını sürdürebilmeleri için ortaya çıktı. O dönemde kral yöneticiydi, bütün gücü elinde tutuyor, toplumun devamlılığını sağlıyor, topluma hayat veriyordu. Dolayısıyla yalnızca siyasi yetkilerle donammış bir kral değil, aynı zamanda tanrıydı. Mezopotamya kent devletlerinin kralları tanrıydı. Sömürülenler de bunu böyle görüyordu. Sömürülenler kendi varlıkları için bilimi, tarımı, toplumsal hayatı organize eden ve devleti diğer krallara karşı koruyan kralı doğallıkla tanrı olarak görüyorlardı. Din işte bu toplumsal ilişki diyalektiğinin de bir sonucu olarak ortaya çıktı. Krala toplumu yönetmek için yasallık sunarken, topluma da zor yaşam koşulları içinde ihtiyaç hissettiği güveni telkin etti, anlamı sundu. Ama kent devletleri birbirleriyle savaşıyorlar, bu arada kralların bir kısmı da kaybediyordu. İşte bu dünyevi zayıflık zaman içinde kralı tanrı pozisyonundan indirdi ve onu tanrının temsilcisi konumuna soktu. Böylece kral-tanrının yerini tanrı-kral aldı. Ama toplum açısından değişen bir şey olmadı. Sonuçta kral yine tanrıydı ve hayat onun sayesinde anlam ve güven buluyordu. Görüldüğü gibi din ilk ortaya çıktığı andan itibaren tarımı üreten, yani sömürülen bireye bu dünyadan vazgeçmeyi, bu dünyaya, acılara, sömürüye yabancılaşmayı, esas olanın öbür taraf olduğunu vaaz eder. Acı çekilecektir ki cennete girilebilsin. Bu anlamda din sömürüyü ve sömürüden dolayımlanan her tür dünyevi sorunu kutsar. Acı çekmek cennete girmenin garantisi olarak sunulur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/27/hulya-kupcuoglu-umudu-aramak/", "text": "Tülay Baybağ, 'Umudu Ararken' adlı yeni sergisini Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde açtı. Sergi umut teması çevresinde sanatçının farklı malzemeleri bir araya getirerek ürettiği eserlerden oluşuyor. Umut, sanatçı için hayatın en kuvvetli duygusu. Bilim ve inanç ise ona ulaşabilmek için kullandığımız araçlar. Tülay Baybağ: Bu serginin oluşumu benim için çok özeldi. Her ne kadar daha önce yaklaşık 20 adet karma ya da kişisel sergiye iştirak etmiş olsam da bu, koleksiyonundan temasına; afişinden davetiyelerine; cateringinden müziklerine kadar organize ettiğim ilk sergi. Biraz yorucu olmuş olsa da çok fazla şey öğrendim. Bu işi çok seviyorum ve her adımında yapılması gerekenleri büyük bir heyecanla öğrenerek yerine getirdim. Elbette öncelikle bana kapılarını açan Türkan Saylan Kültür Merkezi'ne bu nadide fırsat için teşekkür ederim. Açıkçası serginin oluşum süreci ruhumda çok güzel bir tat bıraktı. Umarım ziyaretçiler de benzeri güzel hisler deneyimlerler. T. B.: Umut hayatın her alanında var. Günlük hayatta bile pek çok ritüelle bunu dışa vuruyoruz. Maçlarda totem yapıyor, olmamasını istediğimiz bir şey söylediğimizde tahtaya vuruyor, uğurlu olduğuna inandığımız nesneleri yanımızda taşıyoruz. Bunları çoğu zaman düşünmeden yapıyoruz. Bu sergide umudu temsil eden pek çok farklı motif görmek mümkün. Türkiye ve yurt dışından bine yakın insanın umudunu yazıp da tuvale işlediğim modern bir dilek tuvalinnden değişim ve gelişimi simgeleyen kelebek motiflerine; gizliden açığa sıyrılan Pinhan işlerimden umut dolu bir yaşamı simgeleyen ve üzerinde gelinliklerden toplanmış kumaş ve materyalleri bulunduran işlerime kadar umut bu projenin pek çok yerinde gizli. T. B.: Benim de kendi totemlerim var. Belki işlerimde de bunları gözlemleyebilirsiniz. Ancak bunları söylememeyi tercih ediyorum, hem ziyaretçilerin hayal güçlerini özgür bırakmak hem de umutlarımın mahrem kalmasından hoşlandığım için. T. B.: Kesinlikle. Her gün durumlarından şikayetçi olan ve iyileşmeyi uman insanları dinliyor ve onların dertlerine deva bulmaya çalışıyorum. Umudu o insanların gözlerinde görüyorum. Tıp ve sanat belki içinde en çok umut barındıran iki meslek. Hatta daha öteye gideyim. Ben iyi bir hekimin aynı zamanda iyi bir sanatçı olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu düşünen ilk kişi de ben değilim, hatta bu görüşüm belki de hiç orjinal değil. Bunu ilk dile getiren kişi tıbbın babası olarak kabul edilen Hipokrat'tı. Kısaca tıp da karşıdaki insanı gerçekten görmeyi ve gözlemlemeyi belki de gizlide kalmış sıkıntılarını açığa çıkartıp ona kendini iyi hissettirmeyi umut ediyor, tıpkı sanat gibi. T. B.: Bu çok yerinde bir gözlem. İşlerimde doğal malzemeleri kullanarak ağaç veya görsel olarak ağacı anımsatan yaprak formlarına sıkça yer veriyorum. Bunun elbette bir nedeni var. Ağaç benim için hem doğayı ve doğal olanı hem yaşamı hem inanışı hem de kişisel geçmişi, simgeliyor. Bunun ötesinde işlerimde rastgeleliğe de dikkat ediyorum, bir nevi keşif yolculuğu gibi. Önce bu doğal malzemelere tuval üstünde kendilerini ifade etme fırsatı veriyor, sonra da onları istediğim gibi hem kendi estetik anlayışımla hem de ortaya dökmek istediğim duygularım doğrultusunda şekillendiriyorum. T. B.: Çoğunlukla dilek ağaçları ve binbir dilek serileri yer alıyor. Bunun yanı sıra tanıdık umut sembolleri var. Örneğin Bereket, Nazar, Fatma eli gibi... Kelebekler ise sevinç, değişim ve etkileşimi simgeliyorlar. Bir de gizli olanlar var. Bunlar son işlerim ve onlara Pinhan serisi ismini verdim. Bu işlerdeki semboller kendilerini sanki tuvali yırtarak açığa çıkartıyor gibiler. Bir nevi herkesin kendine ait tılsımları... Buna benzer tılsımları kimse bilemez. Ama bu bilinmezliğin gizemi ve görsel olarak ifade edilişinin estetiği ise kendi içinde bir sembol, bir ritüel. T. B.: Sanat tarihinde her dönemde olduğu gibi bilim sanattan ilham alıyor. Bilim de sanat da hayal ile başlar. İnsan hayal eder ki hayallerini gerçekleştirebilsin. Sanat ve bilim birbirlerini hem fikir hem hayal hem de malzeme olarak destekler. Yağlı boyanın bulunuşu, matbaanın bulunuşu sanatı daha da geniş kitlelere taşıdı. Sanat bilim sayesinde yepyeni fikirler ve malzemeler edinir, bilim ise sanat sayesinde ufkunu olabildiğince genişletir. Leonardo da Vinci'yi düşünsenize, belki tarihin en popüler sanatçısı olan Da Vinci zamanının çok büyük bir bölümünü icatlara ve bilime ayırmıştı. Öte yandan bilimin bize sunduğu imkanlar her dönemde sanatı yönlendirmedi mi? Sanat hep en modern bilimsel buluşlardan faydalandı. Newton'un ışık tayfından camera obscura'a, hatta şu anki dijital görsellere... Şu anda bir uzay teleskobu olan Hubble'ın sunduğu görseller dahi saniyesinde sanata aktarılabiliyor. Bu alışveriş hep vardı ve tarih boyu da sürecek. Bu yüzden sanatla bilimin iletişimini son derece ilham verici buluyor ve fırsat buldukça da bilinçli bir şekilde gözlemliyorum. T. B.: Bugünlerde doğadan kopan insanoğlu bilimin çaresiz kaldığı durumlarda yine umudu doğada ve kadim sembollerde arıyor, arayacak. Sanat insanın içini görür, insanı insan yapar. Başka hiçbir canlı sanat yapmıyor. Bu gurur verici özelliğimizi olabildiğince tecrübe etmeli ve paylaşmalıyız. Şayet ziyaretçilerimin Umudu Arayışını bir şekilde kendim ve işlerim üzerinden temsil edebildiysem ne mutlu bana. İşte bu beni çok sevindirir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2017/12/27/vecdi-uzun-genc-ressamlarin-felsefe-birikimleri/", "text": "- Sahip olması gereken entelektüel ve felsefi birikimi, - Bu birikimi sağlama yolları, - Sağlanan bu birikimin güncelliği, geçerliliği ve yeterliliği, - Özellikle Lisans ve Yüksek Lisans eğitimi sırasında bu konuda aldıkları eğitimler ve bu eğitimlerin kalitesi ile genç ressamlara yansıması, - Genç ressamların bu eğitimi algılama biçimleri, - Entelektüel ve felsefi birikimi sağlamakla birlikte sürekliliğine inanarak ömür boyu öğrenme yoluyla geliştirme kapasiteleri, Konularına ışık tutulmak istenilmektedir. Bu çalışma öncelikle ankete katılan genç ressamların, daha sonra ise tüm genç ressamların incelemesine sunulacaktır. Akademik düzeyde bu çalışmanın incelenmesi için gelecek taleplere ve çalışmaya katkı yapılabilecek eleştirilere de açık olduğumu belirtirim. Bu çalışma için 100 Anket formu 50 Öğrenci (10 Son sınıf Lisans, 40 Lisans) ve 50 Mezun (25 Lisans ve 25 Lisans) olmak üzere iki ana ve bu ana grupların iki alt grubuna iletildi. Anket topluluğu oluşturulurken Anadolu'da Genç Ressam Olmak (http://kolajart. com/wp/2017/08/17/vecdi-uzun-anadoluda-genc-ressam-olmak/) başlıklı çalışmaya da esas olan 3.128 genç ressam arasından yapılan seçimdeki ana özellikler göz önüne alınmış olup, yaygınlığın yanında genç ressamdan anket için bilgi alınabilirlik de esas tutulmuştur. Bu çalışmada da Anadolu'da Genç Ressam Olmak çalışması gibi ağırlıklı olarak Anadolu hedef alınmıştır. Gönderilen 100 anket formuna karşılık 40 öğrenci ve 32 mezundan cevaplanmış formlar geri gelmiştir. Cevap göndermeyen 10 genç (2 genç Lisans ve 8 genç Y. Lisans öğrencisi) zamansızlık ileri sürse de hocaları tarafından bu ankete katılmaktan dolayı alacakları tepkiden çekindikleri gözlenmiştir. Diğer cevap göndermeyen 18 mezunda ise kitap, yazar, ders adlarını hatırlayamamaları etken olmuştur. Daha sonra kendiliğinden 23 genç ressam formu da iletilmiştir. Son haliyle 93 genç ressam ile ankete başlanmıştır. Genç ressamların dağılımı olan 93 kişi; 45 öğrenci ve 48 mezun şekline dönüşmüştür. - Lisans öğrencilerinin tamamı son sınıf öğrencisidir. - Mezunların tamamı da mezun olduğu tarih 7 yılı aşmamaktadır. Bu şekilde anket ile aranan bilgilere sahip kitle oluşmuştur. Gençlerin % 70'i olan 61 genç erkek ve % 30'u olan 32 genç de kadındır. Gençlerin okullara göre dağılımında % 30 Güzel Sanatlar Fakültesi ve % 70 Eğitim Fakültesi öğrenci/mezunluğu esas alınmıştır. Ankete katılan gençlerle ilgili diğer değerler Anadolu'da Genç Ressam çalışmasında belirtilen değerlere yakın seyretmiştir. Buradan da bu anketin mevcut 3.218 kişilik grup değerleriyle uyumlu olduğu sonucunu ortaya koymuştur. Genç ressamlara yöneltilen sorulara kontrol ve teyit amaçlı sorular da eklenerek ankete katılanların standart sapma içinde cevapların doğruluğu sağlanmaya çalışılmıştır. Diğer taraftan 14 genç ressam ile doğal ve samimi bir ortamda yapılan sohbet esnasında sağlanan bilgilerle gelen anket sonuçlarının değerlendirilmesi sağlanmıştır. Anket grubunun gönderdiği bilgilerin geçerliliği, doğruluğu ve güvenliğinin kontrolü sağlandıktan sonra değerlendirmeye başlanılmıştır. - Eğitim Fakültesi öğrencilerinin % 92'lik kısmı Sanat Tarihi ile Felsefenin aynı dal olduğunu, % 72'lik kısmı ise Sanat Tarihinin üst ana dal, Felsefenin ise alt dal olduğunu düşünmektedir. Eğitim Fakültesi öğrencilerinin % 86'lık kısmı felsefe kavramı denilince Estetik, Sanat Felsefesi, Sanat Psikolojisi, Sanat Sosyolojisi ve Sanat Tarihi kavramlarını bildiğini ifade etmektedir. Üst ana çatı olan geniş felsefe kavramının varlığına varabilenlerin oranı sadece % 6 olup, bu dersleri almasına rağmen felsefenin varlık ve önemini kavrayamamışların oranı % 2'dir. Eğitim Fakülteleri'ne verilen eğitimlerde üst çatı olan Felsefe kavramının içeriği ve öğrenciye aktarımında ciddi eksiklik ve yetersizlikler olduğu anlaşılmaktadır. Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin Sanat Tarihi ve Felsefe farklılığını anlama oranı genelde % 61 olup, bu oran büyük şehirlerdeki köklü üniversitelere doğru gidildikçe % 93'e kadar yükselmektedir. Bu oranın artışında en önemli etki okulların köklü olmasının yanında bu derslerin konunun uzmanlarınca verilmiş olması etkendir. Bu her iki farklı fakültede temel felsefe dersinin verilmemiş olması kavramları yerine oturtamama sorununu yaratmaktadır. Kontrol amacıyla sorulan Varlık nedir? sorusuna verilen cevapların % 37'si Varlığa İnanmıyorum. Ve % 29'ü Varlık yaratıcı Tanrıdır. Olması öğrencilerce felsefenin ilk adımı olan Varlık kavramı hakkında hatalı ve eksik bilgi sahibi olduklarını ortaya koymaktadır. Öğrencilerin %33'lük kısmının bu soruya internet kaynaklarından Kes / Kopyala / Yapıştır tarzı cevap vermesi bilgi yetersizliği yanında ihtiyaçsızlığı ve tembelliğini ortaya koymaktadır. Genç ressamların felsefeyi tanımlaması istenmiş; % 19'ü cevap vermemiş. % 67'i Google'dan kes/kopya/yapıştır yapmış ve sadece % 14'ü kendince tanımlamaya çalışmıştır. Bunlarında % 81'i Y. Lisans ve Doktora öğrencisidir. Bu da genç ressamlar eğitimi içinde felsefe eğitiminin yetersizliğini ortaya koymaktadır. Öğrencilere felsefe ve sanat tarihi derslerinden hangisini tercih edersiniz sorusuna % 72'i sanat tarihi, % 12'i felsefe ve % 16'lık kısmı da her iki ders olarak cevap vermiştir. Her iki dersi tercih edenlerin % 93'ü Güzel Sanatlar Fakülteleri öğrenci/mezunu ve bunların da % 76'ı 2 büyük şehirde toplanıyor. - Eğitim Fakülteleri ile Güzel Sanatlar Fakülteleri öğrencilerinin Sanat Tarihi ve Felsefe alanlarındaki seviye farklılıklarında müfredat farklılığının yanında Öğretim Üyesi/Öğretim Görevlisi kadrolarının yetkinliği esastır. Bu derslerin çoğunlukla dersin içeriğine göre uzmanlığı Sanat Tarihi ve Felsefe olmayan ve temel eğitimi sadece Resim olan, uzmanlıktan uzak sadece tecrübe/gözleme esasıyla ve salt aktarıma dayalı şekilde sağlanan bilgilerle ders veren hocalarla sağlandığı görülmektedir. Diğer taraftan; dersi veren akademisyenin uzmanlık alanının sanat tarihi konusunda uzman olmaması nedeniyle kaynak olarak kullanılan sanat tarihi kitaplarının yazarlarının önemli kısmının mimari tarih üzerinden hareket etmesi ve burada yoğunlaşması öğrenciler tarafından eleştirilmektedir. - Genç ressamlara okudukları ve hocalarının tavsiye ettikleri kitaplar sorulunca aşağıdaki listeler oluştur. Gençlerden alınan cevaplardaki Kitap ve yazar adları ÖZELLİKLE düzeltmeden iletilmektedir. - Öğrencilerden ısrarla kitapları sanat tarihi ve felsefe olarak yazmaları istenilmesine rağmen 9 öğrenci hariç tamamı karışık şekilde yazmışlardır. Bu da felsefe ve sanat tarihinin içerikleri ve farklılıkları hakkında yeterli bilgi sahibi olmadıkları ve konuyu önemsemediklerini ortaya koyabilir. - 93 genç ressamın 32'i kitap adı yazmamış, 3 genç ressam da başka bir yerden kopyaladığı kitap listesi görüntüsünü cevap kısmına yapıştırmıştır. Sadece 58 genç ressamın bu kitapları okuduğunu veya ona tavsiye edildiğini kabul edersek güzel sanatlar eğitimi alan gençlerin sadece % 62'lik kısmı okumayla ilgili olduğunu iddia etmektedir. - Okuduğunu iddia ettiği yazarın kitap adını yazmayan/yazamayan ve sadece yazar adıyla yetinen genç ressam sayısı da 8 kişidir. - Felsefe konusunda öğrencilerce yetersiz kitap adı sayısının verilmesi felsefenin eğitim sisteminde olmamasının yanında felsefenin sanat için varlığının kavranılmamış olduğunu ortaya koymaktadır. - Felsefe temeline sahip olmayan bir genç ressamın okuduklarını iddia ettikleri listedeki felsefe kitaplarını okumuş olsa bile anlayabilmesi bana göre zordur. - Felsefe okuduğunu belirten genç ressamlara okuduklarını iddia ettikleri Michael Facoult, Nietzsche, Jan Paul Satre, Arthur Shopenauer'e ait kitaplar hakkında sohbetler esnasında üstü kapalı sorular sordum ve bazı hatalı bilgiler yönlendirdim. 22 genç üzerinde yapılan gözlem sonucunda 10 öğrencinin kitabı okuduğunu, diğerlerinin kitapları sadece adlarından bildiğini gözlemledim. Bu okuduğunu ileten kişilerin tamamı da Y. Lisans ve Doktora öğrencisidir. - Felsefe ideoloji midir? Sorumuza ankete katılan genç ressamların 83'ü cevap vermiş. 38 genç ressam felsefenin ideoloji olmadığını, bunlardan sadece 14'ü neden felsefenin ideoloji olmadığını yazmıştır. Bu gençlerin açıklamalarını da felsefenin üst bilgi ve bu bilgiyi kullanma, ama ideolojinin de toplumsal durum ve taleplerle ilgili olduğunu bunun da siyaset felsefesinin alt konu ile bağlantı halinde olduğunu iletmiştir. Sorulmadığı halde 39 genç sanatın ideoloji olduğunu belirterek ardında 27 genç bunu politika olarak ve baskıya direniş için sanatçının politik olması gerektiğini anlatmıştır. 12 öğrenci ise Sanatın ideoloji olmasının onun da kendine has yol ve yöntemleri olduğunu açıklamıştır. Bu genç ressamlar da Y. Lisans Ve Doktora öğrencileridir. - Yaratıcılık ve felsefe bağlantısı sorulmuş; ankete katılanların % 63'lük kısmı cevap vermiş. Bu cevap verenlerin de % 73'lük kısmı kes/kopyala/yapıştır yöntemiyle kendinden olmayan cevapları vermiş. Kalan % 27'lik kısmın % 9'lık kısmı sadece cevabını soruyu tasdik eder anlamında iyidir, gereklidir, zorunludur... vb.) şekilde cevaplamıştır. Kalan %18'lik kısmın da % 11 'lik kısmı Y. Lisans ve Doktora mezun / Öğrencisidir. - Ankete katılanların % 70'lık kısmı aldığı genel sanat eğitimiyle ilgili olarak cevap vermiş. Toplam ankete katılıp cevap verenlerin halen öğrencilerin % 62'lik kısmı aldığı eğitimden memnun ilen % 38'lık kısmı ise memnun değildir. Mezun veya Y. Lisans / Doktora öğrencileri lisan eğitimleri ile ilgili olarak % 82'i memnun değil iken sadece % 18'i memnun olduğunu açıklamıştır. Memnuniyet oranı Y. Lisans / Doktorada sadece % 29'a ulaşmaktadır. Gençlerin sanat eğitimi yanında özellikle felsefe eğitiminin eksikliğini kavrayabilmeleri Y. Lisans / Doktora eğitiminde fark edilebilmektedir. - Öğrenciler öncelikle İstanbul ve daha sonra Ankara'daki köklü diye sınıfladıkları güzel sanatlar fakültelerinde okumak istediklerini önceki anket gibi burada da iletmektedir. - Öğrencilere yöneltilen Şu an hangi ülkedeki bir sanat okulunda eğitim almak istediniz? sorusuna; % 61'i Fransa, % 24'ü İtalya, % 7'i Rusya, % 5'i Amerika ve % 1'i Hollanda ve % 1'i Japonya'da sanat eğitimi almak istediğini bildirdi. Netice olarak; birkaç köklü üniversite dışında güzel sanatlar fakültelerinde özellikle felsefe eğitimi ve sanat tarihi eğitimi uzman eğiticiler yerine resim eğitiminden gelen akademisyenlerce yürütülmesinin sanat eğitiminde ciddi eksiklik yarattığı düşüncesindeyim. Öğrencilerin önemli kısmı felsefeyi sanat tarihinin içinde bir dal olarak değerlendirilmesinde temel etkenin; eğitim sisteminin yanı sıra resim eğitiminden gelen akademisyenlerin bu derslere de girmiş olması ile daha çok resim yapma üzerine bir eğitim sisteminin olduğu sonucuna ulaşmaktayım. Felsefenin varlığı ve önemine ancak Y. Lisans döneminde varabilmeleri ve doktorada pekiştirebilmesi sanat eğitiminde felsefe konularında ciddi sorunlar olduğunu ortaya koymaktadır. Yaratıcılık kavramı için durum tespiti yapıp içe dönüp tekamül etme gereğinin de farkına varmayan felsefenin temelini oluşturan Varlık, Bilgi, Değer kavramlarından uzak oldukları için eksikliklerini tamamlama yolunu seçmemektedir. Diğer taraftan; yapılarında yaratıcılık mekanizması olmadığı için sanat tarihindeki sürecin bir felsefe birikiminin ürünü olduğunu da anlayamamaktadır. Düşük kalite ve seviyede bir eğitim alan öğrencilerin önünde de hakiki idollerinin yetersiz sayıda olması gençleri sadece konum koruyup resim yapmaya itmektedir. Bu eğitim sistemi ve akademik düzey devam ettikçe bir sonuç almak mümkün değildir. Sanat eğitim sistemimizin yaratıcılık temeline oturmadıkça ortaya çıkacak başarıların temelindeki sadece tesadüf fonksiyonuna bakmak gerekir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/01/03/oyun-zamani-play-time-addressistanbul-09-ocak-2018/", "text": "Addres İstanbul Ev Dekorasyon Merkezi ve Esmer Erdem Art & Design'ın Şişli'de bulunan merkezlerinde genç kuşaktan sanatçıları Elif Baş, Göksu Yangın ve Su Aktan'ın seçkisiyle bir araya getiriyor. İnsan, içinde yaşadığı dünyaya gözünü açtığı andan itibaren onu anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmaktadır. Bilgi arayışıyla başlayan bu süreçte çevresini, dünyayı tanır ve keşfeder. Sonsuz hayal dünyasının kurgularını, sınırsız düşlerini, olmasını istediği gerçek ve gerçek dışı olgular ve yeni keşifler için harekete geçirir. Tüm bu yaşamsal arayışın başlangıcında oyun vardır ve bu oyun yaşamının her anında ve her döneminde varlık gösteren bir durum olarak varlığını sürdürür. Oyun, zekanın, becerinin, arayışın rol oynadığı; çeşitli kriterlere göre risk oranı değişen, üretkenliğin ve sosyal rekabetin varlık gösterdiği kurallar bütünüdür. Başka bir anlatım biçimiyle hayatın kendisi bir oyundur. Bu nedenle oyun bir ihtiyaçtır ve yeni duygularla tanışmayı, iletişim kurmayı insanlara öğreten davranış biçimi olarak tüm hayatımız boyunca bir biri ardına devam eder, değişir, gelişir ve yaşantımıza anlam katar. Deniz Gökduman, Aycan Aksakal, Gülden Ataman, Şehmus Atasever, Burak Boyraz, Gizem Candan, Erhan Cihangiroğlu, Murat Havan, Nebahat Karyağdı, Bahar Oskay, Baturman Önsen, Stephanie Stout, İbrahim Yüzlü, Dinçer Dökümcü, Serdal Kesgin, Joel Menemşe, Seren Ceren Asyalı, Gülden Ataman, Hülya Sözer, Yağmur Yılan, Oben Yılmaz, Demet Yalçınkaya, Eda Çığırlı'nın yer aldığı sergide, sanatçıların en güzel oyunlarına tanıklık edeceğiz. Onları iç dünyalarını, düşüncelerini, kendilerini aktardıkları eserleriyle AddresIstanbul Ev Dekorasyon Merkezi ve Art &Design'da ağırlıyoruz. Sergi, 03 Şubat tarihine kadar Addres İstanbul Ev Dekorasyon Merkezi ve Art &Design'da izlenebilir. - +90 542 554 71 82 Elif Baş - +90 539 765 23 52 Su Aktan"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/01/08/hulya-kupcuoglu-kadinlik-halleri/", "text": "Çiler Süyev, Ulus Özel Musevi Okulu Sanat Galerisi'nde açtığı 'Kadın-ım' adlı sergisinde kadının farklı halleri üzerinden bir okuma ile bir taraftan kadını kutsallaştırırken bir taraftan da kadının yaşam içindeki rollerine de gönderme yapıyor. İsyan-kabulleniş; olgunluk ve çocuksuluk gibi olguları ele aldığı çalışmalarında Süyev, kadının anne, arkadaş ve kardeş olarak toplumsal statüdeki konumuna da atıfta bulunuyor. Çiler Süyev'in 19 Ocak'a kadar görülebilecek olan çalışmaları, dingin kurguları ile derinden gelen bir sessizliği izleyiciye sunuyor. Çiler Süyev: Her şeyden önce ben de kadınım. Yüzyıllardır hemcins atalarımızdan genlerimize aktarılan ağır bir karmik geçmişimiz var. Tarihte kadınlar, özellikle dinsel istismar ile aşağılanmış, nesneleştirilmiş ve duyguları, yaşamları hiçe sayılmıştır. Bu durum modern dünya aldatmacasında da hala tüm zulmüyle devam etmektedir. Bunlar bilinen ama görmezden gelinen ve insanlığın az gelişmişliğinin göstergesi olan gerçeklerdir. Kadın erkek yan yana olmadıkça da bu düzen böyle devam edecektir. Duygusal zekası gelişmiş bir varlık olarak kadın tüm bu döngü içinde, iç dünyasının değerli ama anlaşılamayan hislerini kendine saklamayı yeğ tutmuştur. Ben de resimlerimde bu kadınların dile getiremediklerini ama veryansın halde içten içe paylaşmak istediklerini, tuvalim aracılığı ile tercüme etmeye gönüllü oldum. Başladığım bir resmin bittiğini, kadına özgü o ifadeyi yakaladığımda anlıyorum. Ç. S.: Kadın-ım derken; yaşamın hüzünlerine, aldatmacılarına, yalnızlığına, adaletsizliğine, dayatmalarına, hayal kırıklıklarına, söyleyecek sözünün hep boğazında takılı kalmasına rağmen kadınlığıyla barışık olan güçlü insanları kastediyorum. Ayrıca Kadın-ım; ben de tüm bu cümleye dahilim demek istiyorum. Ç. S.: Kadın halleri çoğuldur. Gün içinde bile birkaç karaktere bürünebiliriz. Kadının gizemli, anlaşılamaz hali de bu özgün yapısındandır. Resimlerimde kadının kutsal, değerli yalnızlığına, hemcinsiyle olan güven bağına, gücünün daima farkında olmasına, gözlerindeki derin manaya gönderme yapmayı önemsiyorum. Ç. S.: Resimlerimdeki her bir kadın, ruha ve kimliğe sahip boyutsal varlıklarına rağmen, imgenin tabiatındaki değişkenlik gibi, isyan ile kabulleniş, olgunluk ile çocuksuluk, bekleyiş ile kendiyle tam olma gibi karşıtlıklarla kendini belli eder. Ç. S.: Popüler kültürün o güzel kadın dayatmasına inat, resimlerimdeki kadınlar, özgün zerafetleriyle izleyenlerle yüzleşebilir ve onlara bakanlar da empati geliştirebilirler. Kendimce ruh üflediğim figürlerim popüler kültürün kendi ticari dilince tanımladığı güzellik anlayışına uymaz. Tüm saf halleri ve eşsizlikleri ile karşımızdadırlar. Ç. S.: Benim için resimde duygusal bağ kurabileceğimiz figürler önemlidir. Dikkatin gereksizce etrafta dolaşmasına gerek yoktur. Atölyemde çalışırken de mutlak sessizlik ortamı isterim. Mekanda boşluk diye adlandırdığımız espas ise aslında uzaydaki kara enerji gibi var olana biçimini verendir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/01/18/heray3gun-kargart-21-22-23-ocak-2018/", "text": "2014 Yılında kurulan HerAy3Gün sanatçı inisiyatifi öncelikle sanatçı atölyeleri olmak üzere farklı alanlarda sergiler gerçekleştiren, bağımsız olarak etkinliklerine devam eden farklı disiplinlerde üretilen sanat eserlerini bir araya getirerek kısa süreli sergi ve etkinlikler düzenleyen bir oluşumdur. 2018 yılının ilk sergisini kargART salonunda gerçekleştirecek olan oluşum, her sergisinde farklı sanatçıları bir araya getirmeye ve sanatçılar arası iletişim ve paylaşımı arttırmaya özen göstermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/01/22/asli-gibidir-ferhunde-k-oner-fulya-sanat-30-ocak-2018/", "text": "Fulya Sanat, yeni sezonu Ferhunde K. ÖNER'inASLI GİBİDİR! isimlisergisiyle karşılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/01/22/kimse-yesim-savas-fulya-sanat-30-ocak-2018/", "text": "Fulya Sanat, yeni sezonu Yeşim Savaş'ın KİMSEadlısergileriyle karşılıyor. Geçtiğimiz yüzyılda portrelerin resim sanatına getirdiği yenilikler herkesçe bilinir. Yaşadığımız yüzyılın bir öncekinden farkı da değişen insanı resmetmenin en geçerli akçesi olan portrelere bütün güzel sanatların metot ve malzemesini ortak etmesidir. Fotoğraf ve resmin kesişme anını sanatının kaynağına dönüştüren Yeşim Savaş da, 'portre'nin bu birleşimi yansıtan büyüsünü keşfetmiş bir sanatçı. Suretler'i anlattığıfotoğraf sergisinden sonra Kimseadını verdiği resim sergisinde izleyicisiyle buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/edirne-gorunumleri-13-20-subat-2018-t-u-balkan-kongre-merkezi-sergi-salonu/", "text": "90 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapmış, Osmanlı mimarisini doruk noktasına taşıyan görkemli dini yapıları ve sivil mimarlık örnekleri ile ön plana çıkmış olan Edirne, tarihi ve kültürel varlıkların birikimi ile Türkiye'nin en önemli kentleri arasında yer alır. Aynı zamanda coğrafi konumu nedeniyle Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı niteliğindedir. Uzun yıllardır Edirne'de yaşayan ve çalışan Deniz Gökduman, Türkiye'nin en önemli kentlerinden biri olan Edirne'ye bir de sanatçıların gözüyle bakmak düşüncesinden yola çıkarak Edirne Görünümleri başlıklı bu sergiyi düzenlemiştir. Edirne Görünümleri sergisi Ali Gümülcine, Ayfer Uz, Caner Karavit, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Kerem İşcanoğlu, Mahpeyker Yönsel, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Tolga Boztoprak ve Veysel Kurucu'nun birer çalışmasından oluşmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/lutfiye-bozdag-hayri-esmer-ile-bosluk-ve-sinir-sergisi-uzerine/", "text": "Hayri Esmer: Bu tercihim, daha çok kendi doğama ve amaçlarıma en uygun anlatım dili olmasıyla ilgili bir şey. Lisans eğitimi süresince figüratif ağırlıklı kurgular ile uğraşmıştım. Daha sonra zaman geçtikçe soyut düşüncelere, duyular dünyasına ve ruha temas eden düşünüşlerin benim düşünme şeklime daha uygun olduğunu düşünmeye başladım. Bunun da dili soyut/soyutlamaekseninde idi. Zaman zaman sembol, simge, işaret ve günlük yaşama atıf yapan imgeler de kullanıyorum elbette. Yani klasik ve kronik bir üslupçuluğum yok elbette. Ancak yine de doğa biçimlerine karşı bir yakınlık hissetmiyorum. Bunun yerine geniş boşlukların, çizgi istiflerinin, yalın ve anlam çağrışımlarından uzak biçimleri daha güçlü buluyorum. Rengin yoğun etkisini ya da ruhsal dünyamızın derinliğini nesneler dünyasıylaanlatmanın çok olanaklı olmadığını düşünüyorum. Bu nedenle bu dili tercih ediyorum. Ancak bu şekilde, insan doğasının derinden keşfine olanak sağlayan, duyarlığı, lirizmi en saf şekliyle ifade edebilirim diye düşünüyorum. H. E.: Mimariyi, özgürlüğü ve tutsaklığı bir arada sunan en önemli alan olarak görüyorum. Aynı anda her iki durumu da yaşayabildiğimiz paradoksal bir durum söz konusu yani. Dolayısıyla hem sınırlandırılmış bir alan, hem de duruma göre kendimizi en özgür hissettiğimiz bir alan. Bu, çok etkileyici ve çok anlamlı bir şey. Her şeyden önemlisi mekan, yaşamın hissedildiği, duyumsandığı, yeniden var edildiğiyani yaşandığı bir yer. Hangi açıdan bakarsak bakalım, mekan karakteri itibarıyla düşünme şeklimize yaşam tarzımıza ait kodları üzerinde barındıran ve zengin anlam katmanlarını içeren bir şey. Tüm bunlarla birlikte ben, daha çok onun birbirine eklemlenen, eklemlendikçe büyüyen büyüdükçe sonsuzlaşan ve sınırlar oluşturan yönüyle ilgiliyim. Resmimde, özellikle labirentler ile onun, bitimsizlik düşüncesi ile birlikte, oluşturduğu sınırlar ile anlam bulduğunu düşünüyorum. Süreğen olma hali hakim, sonsuza dek devam edecekmiş gibi, dönüşerek devam eden bir yapı söz konusu. Kendi kendine çoğalan, çoğaldıkça da kendini var eden bir yapı var. Resmimi bu tasavvurun bir kesiti gibi düşünüyorum. Bu haliyle mekan, boşluğun sınırlandırıldığı yer olabildiği gibi, boşluğun anlamlandırıldığı yer de olabilmektedir. H. E.: Renk günümüzün kültürel yapısıyla ilgili bir tercih. Daha önce sadece siyah ve beyazı kullandığım resimler de yapmıştım. Zaman zaman siyahın yoğun olduğu resimler yapıyorum hala. Yani aslında siyah ve grileri daha çok seviyorum. Ancakson dönem resimlerimde, yaşadığımız hayatın göstergeleri neler olabilir sorusunun beni yönlendirdiğibir tercih bu. Tüketim kültürünün yeniden inşasında renk, en önemli faktör gibi duruyor. Gerçek ile olan ilişkimizi değiştiren, bizi ikna eden, baştan çıkaran ve sadık birer tüketici hale getiren kapitalizmin kullandığı en önemli unsur. Renk hayatımızın heryerinde... En güçlü ve en etkili haliyle kullanılarak bizi kuşatmakta. Tüketim toplumunun en ikna edici araçlarından birisi. Bu anlamda renk, önemli bir manipülasyon aracı aynı zamanda, gerçek ile ilişkimizi koparıp, tüketim arzumuzu uyandıran ve istendik davranışları sergilememizi sağlayan bir araç. Rengin günümüzdeki bu etkin rolünü hatırlatmak, üzerinde düşünmek ve tartışmak istedim aslında. H. E.: İçinden geçiyor olduğumuz zamana... Bu zamanın ürettiği çözümsüzlüklere, belirsizliklere ve tükenmiş bir yaşam tasavvuruna atıf yapmaktadır diyebilirim. Son zamanlarda hayatımızın, özellikle kültürel açıdan epeyce kan kaybettiği ve yoksullaştığı ortada. Sorunların birikerek içinden çıkılmaz hale dönüşmesi, ufuk açıcı çözümlerin üretilememesi, geleceğe ilişkin umutlu olabileceğimiz nedenleri de ortadan kaldırmaktadır. Bir öncelik hiyerarşisi oluşturularak, özgürlüklerin kısıtlandığı, farklılıkların yokedildiği, tarihsel birikim ve deneyimlerimizin anidenanlamsızlaştırılabildiği ve kullanılamaz hale getirildiği bir dönemden geçiyoruz. Farklı düşüncelerin biraradalığına dayanan bir iklim yok artık. Gelecekte olabileceğinden de emin değiliz. Bir boşluk hali adeta... Belirsizlik, çaresizlik ve umutsuzluk hali topluma sinmiş gibi duruyor. Koşullanmalarla tektipleşmenin bir 'değer' olarak yüceltildiği bir atmosfer var. En kötüsü de bu belirsizliğe ve ne yapacağını bilememe haline alışıyor olmak ve bunu kanıksayarak normalleştirmek olmalı herhalde. Dolayısıyla tüm bu olayları yaşayanlar olarak,'dışarıdan' bakarak onları çözme şansımızın da giderek yok olduğu bir atmosferiçerisine sürükleniyoruz. Çünkü böyle ortamlar, kendilerini haklı kılacak gerekçeleri sürekli üreterek ortamı meşrulaştırır. Bu kısır döngüyü, ben labirente benzetiyorum. Çünkü labirent de ne içinde yaşamak istediğimiz ne de dışına çıkabildiğimiz bir yerdir. H. E.: Evet genel bir bakış, bu tür riskleri hiç kuşku yok ki içinde barındırır. Özellikle dil soyut ise, doğrudan bir anlatım söz konusu değilse kavram muğlaklığı kaçınılmaz olabilir. Dilin bu risklerini dikkate alarak sanatımın, birey olarak kendime, yaşadığım coğrafyaya ve yaşadığım zamana ait olması noktasında özen göstermeye çalışıyorum. Sözgelimi labirent böyle birşey benim için. Öte taraftan 90'lı yıllarda şiddet kavramıyla ilgilenmiştim. O dönemde farklı alanlarda şiddet gerek ülkemizde gerek dünyada tırmanışa geçmişti. Şimdi bakıyorum da bugünkü şiddetin yanında o, bir 'hiçmiş' aslında, epeyce 'masummuş' yani. Yine 2000'de körfez savaşına atıf yapan 'Bağdat'a Ağıt' serisi, 'Pencereler', 'Parçalı Olma Hali' gibi ve diğerleri. Tüm bu çalışmalara baktığımızda zamanı ile ilişkisini gözardı edemeyeceğimiz, dönemi ile birlikte anlam kazanan çalışmalar. H. E.: Aslında özgür kılmaktan öte, daha gizemli geliyor bana. Örtük olmak, kapalı olmak kendi doğamla bütünleşen bir şey. Doğrudan anlatımdan, nedeni üzerinde çok düşünmememle birlikte hep uzak durdum, sempati duymadım. Daha dolaylı bir anlatımın, dilin olanaklarını anlatıma daha fazla dahil ettiğini, deneyimlemeyi, hissetmeyi ve duyumsamayı daha etkili şekilde ortaya koyduğunu düşünüyorum. Resmim soyut kavramlar, tasavvurlar, düşünceler ve bunların ilişkilerinden oluşuyor çoğu zaman. Bu nedenle yapıtın çağrışımsal özelliklere sahip olması, daha az tanımlanabilir olması, anlam açısında muğlak olması onu daha fazla deneyimlememizi ve duyumsamamızı sağlamakta. Ondaki şiirselliğe, ruhsallığa odaklanmamızı sağlamakta. Kısaca bir resmin hissedilmesini, insanların dünyasına girebilmesini, anlaşılmasından daha değerli görüyorum. Bunun da izleyici üzerinde güçlü ikna edici etkisi olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/sabahattin-sen-picassosuz-olmuyor/", "text": "Dünyada adında en çok söz edilen, adına en çok kitap basılan sanatçıdır Picasso. Onun yarattığı şaşkınlığı da pek kimse yaratamadı. Kübizmle başlattığı şaşkınlık sürekli değişimlerle sürdürüldü. Geçmişin en çok ses getiren ve dünyayı şaşkına çeviren sanatçısı olan Picasso günümüzde de bu değerinden hiç bir şey yitirmedi. Gelecekte de yitirmeyecek. Önümüzdeki yüzyıllar içerisinde bu güçte bu denli ünü olacak başka bir sanatçı gelir mi, bilinmez. Bir gün belki... Ama kaç yüz yıl sonra. Kolay değil... Altı bini aşkın özgün resimler, yirmi bini aşkın baskı resimleri... Doksan iki yıllık bir ömre aralıksız çalışma ve aralıksız ataklıklar... Dünyanın birçok ülkesine, sanatseverlerine dağılmış resimlerinin bir araya toplanması olanaksız. İnsanlar, zaman, zaman onun adına düzenlenmiş sergilerle özlemlerini ve eksikliklerini gidermeye çalışıyor. Köln kenti bu açıdan kendini mutlu duyumsamalıdır. Köln'ün en büyük ve dünyanın da sayılı büyük müzelerinden biri olan Ludwig Müzesi'nde 27.02 1993 ile 16.05 1993 tarihleri arasında Picasso sergisi düzenlendi. Bu serginin birinci özelliği, Ludwig Müzesi'ne adını veren Peter Ludwig'in Picasso'dan derlediği varsıl bir biriktiriminin olması... İkincisi, bu derlemenin gelişi güzel yapılmayıp Picasso'nun her dönemini içeren resimlerin bu nokta göz önüne alınarak seçilmiş olması. En eski tarih 1889 dan başlıyor. O yaşlarda Picasso babasının küçük bir portresini yapmış. 16.05.1972 tarihli bir resimle de ölümünden bir yıl öncesine dek olan çalışmalarını da görüyoruz. Bu sergi Picasso'nun çalışmalarındaki evreleri aksatmadan iletiyor. Ancak Picasso'yla ilgili kapsamlı bir bilgi edinmek için Barcelona'daki ve Paris'deki müzelerin yerini tutmuyor. Ama bu üçlünün birbirlerine çok önemli katkısı var. Bu bağlamda Köln'deki serginin görülmemiş olması gerçek anlamda bir eksiklik. Her şeyden önce bölük pörçük bir sergi değil. Doksan iki yıllık ömründe dinçliğin, diriliğin ve canlılığının sürekliğini izleyebiliyorsunuz. Sanatçının birbirini izleyen dönemlerini gördükçe doksan iki yıllık yaşamın ona kısa geldiğini kolayca anlayabiliyorsunuz. Dönemler arasında karşılaştırma yapabilme olanağı bulabiliyorsunuz. Picasso'nun 1971 yılında doksan yaşındayken çizdiği desenlerdeki çizgilerin canlı, diri ve titremesizliğini görünce şaşmamak elde değil. Yirmi beş yaşındayken ne derece gençse doksanında da öyle. Sergilenen az sayıdaki yontulara karşılık baskı çalışmalarından oluşan baskı resimler için özel bir bölüm oluşturulmuş. Bir yandan seramik çalışmaları, bir yandan kalıplarıyla birlikte sergilenmiş baskı çalışmaları, yağlı boya, sulu boya, karışık teknik, kurşun kalemle mürekkeple desenler, lavi çalışmaları sergiyi varsıllaştıran güzel yönlerden başlıcaları. Kimilerine Picasso'nun ünü abartılmış gelebilir. Kimilerine anlamak zor gelebilir. Kimileri onu daldan dala atlamış gibi de görebilir. Ben aramıyorum; buluyorum diyen sanatçının yaptıklarını anlayabilmek ve sindirmek kolay değil. Hızına ayak uydurmak anlaşılmasında büyük sorunlar yaratıyordu. İnsanları yıldırım çarpmışa döndüren Kübizm Picasso'nun ünlü olmasına ve ününü korumasına yeterdi. O, durağanlığın insanı olmadığından sanatla olan hesaplaşmasını sürdürdü. Ne o, ne de sanat yerinde duracak yapıda değildi. Picasso'yla ilgili bunca söylenen ve yazılanlardan sonra yeni şeylerin söylenmesi söylenenleri onaylatmak çok zor... Buna karşın bilinen birkaç noktayı belirterek kısa bir yineleme ve anımsatma yapabilirim. Bunların başında ölümü üzerinden yirmi yıl geçmesine karşın Picasso'suz bir sanat etkiliğinin boşlukta kalacağıdır. Onun çalışmalarının bizlere gösterdiği sanat yolları bugünkü sanatın can damarlarını oluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/safak-gunes-gokduman-edirne-gorunumleri/", "text": "90 yıla yakın bir süre Osmanlı İmparatorluğu'na başkentlik yapmış, Osmanlı mimarisini doruk noktasına taşıyan görkemli dini yapıları ve sivil mimarlık örnekleri ile ön plana çıkmış olan Edirne, tarihi ve kültürel varlıkların birikimi ile Türkiye'nin en önemli kentleri arasında yer alır. Aynı zamanda coğrafi konumu nedeniyle Türkiye'nin Avrupa'ya açılan kapısı niteliğindedir. Uzun yıllardır Edirne'de yaşayan ve çalışan Deniz Gökduman, Türkiye'nin en önemli kentlerinden biri olan Edirne'ye bir de sanatçıların gözüyle bakmak düşüncesinden yola çıkarak Edirne Görünümleri başlıklı bu sergiyi düzenlemiştir. Edirne Görünümleri sergisi Ali Gümülcine, Ayfer Uz, Caner Karavit, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Kerem İşcanoğlu, Mahpeyker Yönsel, Mustafa Orkun Müftüoğlu, Tolga Boztoprak ve Veysel Kurucu'nun birer çalışmasından oluşmaktadır. Sanatçıların çalışmalarına tek tek ele alacak olursak son dönemlerde Fotorealist akıma ilgi duyan ve çalışmalarında fotorealizm tekniğini kullanan Ali Gümülcine'nin Edirne'de tatil düşüncesinden yola çıkarak realist bir üslupla yaptığı Enez'de Bir Yaz adlı çalışmasında sol ön köşeye yerleştirdiği kola kutusuyla da Fotorealizme göz kırparak tüketim toplumuna eleştirel bir gönderme yapmayı da ihmal etmediğini söyleyebiliriz. Ayfer Uz ise kolaj izlenimi veren Keşan adlı çalışmasında, bir araya getirilmiş imgeler aracılığıyla Edirne'nin tarihsel geçmişine ve doğal güzelliklerine masalsı bir atmosferle vurgu yapmıştır. Uzun zaman özgün baskı ve ahşap oyma sanatıyla ilgilenen, yaklaşık on yıldır da geleneksel Çin resmi üzerine araştırmalar yapan Caner Karavit'in sergideki çalışmasının adı Ayşe Kadınlı Deli Sabri'dir. Karavit, öznel bir bakış açısıyla ve karışık teknik kullanarak yaptığı bu çalışmada Ayşe Kadınlı Deli Sabri'nin hikayesinden yola çıkarak Edirne'ye anılarının penceresinden bakar ve izleyiciyi belleğinden alınmış bir sahneyle Edirne'nin yakın geçmişine götürür. İnsanın doğasını anlatmanın en iyi yolu büyük dramatik resim kurguları yaratmak bu kurgulara sembolik göndermeler eklemek değil, tüm halleri ile özne'yi tanımaktan geçer diyen Deniz Bayav'ı odak noktasında figürlerin yer aldığı ve modern dünyanın karmaşıklığı karşısında kendisini çaresiz ve yalnız hisseden bireyin yaşadığı hayal kırıklıklarını, sıkıntıları izleyicilerin tamamlayacağı bir hikaye anlatırcasına tuvale aktardığı çalışmalarında zaman da önemli bir unsurdur. Sanatçı, Yansımalar adlı çalışmasında da Selimiye Camisi'nin suya akseden görüntüsüyle dünü ve bugünü bir arada yaşayan Edirne kentinin tarihsel önemini vurgulamıştır. Çalışmaları politik ve günlük hayat izlenimleri olarak iki ana başlıkta değerlendirilebilecek olan Deniz Gökduman'ın, politik eserlerinin çerçevesini genellikle gündeme yönelik eleştiriler ve önemli simaların portreleri oluştururken, günlük hayattan esinlendiği çalışmalarının merkezinde ise çoğu kez kadın figürü yer alır. Son dönem çalışmalarında kent görünümlerine de yer veren Deniz Gökduman, Hangi Kapıyı Aralasak adlı çalışmasında Edirne'nin sınır şehri olarak önemine dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Kerem İşcanoğlu, ise Lalapaşa adlı çalışmasında ise Edirne'nin doğal güzellikleri yerine kentleşmenin getirdiği göç olgusuna dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Sanatçı, kullandığı kontrast renklerle göçün getirdiği terk edilmişlik ve yalnızlık duygusunu izleyiciye geçirmeyi başarmıştır. Kimi zaman otoportre çalışmaları yaparak kimi zaman da insanı günlük yaşamdaki halleriyle resmederek yaşamdan edindiği izlenimleri tuvale aktaran Mahpeyker Yönsel, sergide Süloğlu Barajı adlı çalışmasıyla yer almıştır. Eserlerinde insanın varoluşunu ve insana ait duyguları konu edinen ve bunları kimi zaman portreler aracılığıyla realist bir biçimde kimi zaman da mitolojiden yola çıkarak fantastik biçimde görselleştiren Mustafa Orkun Müftüoğlu ise Uzunköprü'den İzlenim adlı çalışmasında II. Murat döneminde, Mimar Muslihiddin tarafından, 1427-1443 yılları arasında inşa edilen ve dünyanın günümüze ulaşan en uzun taş köprüsü olma özelliğine sahip Uzunköprü'yü konu edinerek Edirne'nin tarihi yönüne vurgu yapmayı tercih etmiştir. Kimi zaman evsizleri, mültecileri, kimi zaman da şehrin kalabalığı içerisinde kaybolmuş bir şekilde bir şeylere yetişme telaşı içerisindeki insanları konu edinen çalışmalarıyla sıradan insanın varoluş mücadelesini toplumcu gerçekçi bir bakış açısıyla tuvale yansıtan Tolga Boztoprak son dönem çalışmalarında ise doğaya yönelmiştir. Boztoprak'ın sergide yer alan Meriç adlı çalışması ise Atölyemde gökyüzünden bir perspektif oluşturarak, Anadolu'nun farklı noktalarını tuvallerime yansıtıyorum. diyen sanatçının köyden kente göçe ve bunun sonucunda yalnız bırakılan topraklara dikkat çekmek amacıyla figüre yer vermediği son dönem çalışmalarıyla kullanılan renkler ve anlatım dili bakımından bütünlük oluşturmaktadır. Son dönem çalışmalarında hızla değişen ve dönüşen dünyada insanın konumu ve insan ilişkilerini anamorfik perspektif yöntemlerini kullanarak resmetmeye çalışan Veysel Kurucu, Havsa Manzarası adlı çalışmasında ise ilk dönem çalışmalarında olduğu gibi realist bir bakış açısını tercih etmiştir. Sergideki çalışmalara genel olarak bakıldığında Deniz Bayav'ın Yansımalar; Mahpeyker Yönsel'in Süloğlu Barajı, Mustafa Orkun Müftüoğlu'nun Uzunköprü'den İzlenim; Veysel Kurucu'nun Havsa Manzarası adlı çalışmalarında Edirne peyzajlarını realist bir yaklaşımla ele aldıkları görülürken Ali Gümülcine'nin Enez'de Bir Yaz, Ayfer Uz'un Keşan, Caner Karavit'in Ayşe Kadınlı Deli Sabri, Deniz Gökduman'ın Hangi Kapıyı Aralasak ve Kerem İşcanoğlu'nun Lalapaşa adlı eserlerinde Edirne'nin kendilerinde bıraktıkları izlenimleri yorumladıkları söylenebilir. Sergiyle ilgili önemli bir nokta da sergide çalışmaları yer alan sanatçıların çoğunun yolunun bir şekilde Edirne'den geçmiş olmasıdır. Bu da sergiyi, kentin sanatçılar üzerinde bıraktığı tesirin eserlere yansıması noktasından bakıldığında daha da anlamlı kılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/siz-hangi-portrede-sakli-kaldiniz-ali-rasit-karakilic-galeri-selvin-2-lotus-art-shop-7-subat-4-mart-2018/", "text": "Ali Raşit Karakılıç'ın İstanbul'daki yeni sergisi Arnavutköy'de, Galeri Selvin 2 ve Lotus Art Shop işbirliği ile gerçekleşecek. Galeri Selvin 2'de hurda klima radyatörleri ile yapmış olduğu heykelleri, Lotus Art Shop'ta ise kendine özgü bir teknik ve üslupla betimlediği portre resimleri izleyici karşısına çıkıyor. Sanatçı, iki galeride de farklı malzemelerle oluşturduğu yeni ve son çalışmalarını sergileyecek. Karakılıç, Geçmiş, yaşanmışlık ve anıların toplandığı büyük bir yüzey olarak tanımladığı nice portreyi, temel malzeme olarak kullandığı hurda klima radyatörleri üzerine işlemiş. Levhaları eğerek, bükerek yeniden şekillendirmiş. İzleyiciler, sanatçının kendine özgü bir teknik ve üslupla betimlediği bu portrelerde kendileri ile yüzleşecek, ruh hallerinin nasıl vurgulandığını gözlemleyerek, 'Siz Hangi Portrede Saklı Kaldınız?' sorusunu cevaplayacaklar. Sanatçının betimlediği portrelerin farklı duyguları ve içlerindeki tarifsiz enerji, kanallar arasında gezinerek 'soğuyor'. Bu zamanının tanığı suretler bir bakışta demir parmaklıklar ardında tutsak, bir bakışta parmaklıklarını ardında bırakıp izleyicisinin yanı başında dikiliveriyor. 'Portre', kelimenin kökeni itibariyle 'yeniden üretmek' demek. Sanatçının deyişiyle, Geçmiş, yaşanmışlık ve anıların toplandığı büyük bir yüzey. Ali Raşit Karakılıç'ın Siz Hangi Portrede Ssaklı Kaldınız? başlıklı sergisi, sanatçının malzeme, estetik ve kurgu özellikleri ile de ayrı bir önem taşıyor. Arnavutköy'de Galeri Selvin 2 ve Lotus Art Shop'da aynı tarihlerde açılacak olan sergi 04 Mart 2018 tarihine kadar açık kalacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/utku-varlik-santiye-phyllida-barlow/", "text": "Geçen Venedik Bienali'nden İngiliz pavyonuyla ilgili bir fotoğrafta; pavyon daha kuruluş anında çekildiği izlenimini veriyordu. Bu şantiye görünümü için... biraz bekleselerdi belki! Diye düşünmüştüm; Açıkça bu bayanın ismi dışında ne yaptığından haberim yoktu. Uzun bir süredir tekrar ediyorum; merak alanlarımın uzaktan değil de yerinde ve zamanında görmek, izlemek adına geldiğim bu vahşi batıda son izlediklerim, bilincimi yavaş yavaş kaydırmaya başladı. Yaşadığımız bu çağ, paradoksal bir düş misali, şaşırtıcı bir ikilemi sürdürüyor; bilim ve teknik adına en uç noktalarda gezinirken, bize ulaşan ve de aklımızı çelen tüm gereçlerin, araçların minimal boyutlarda güzelin ve estetiğin tasarıma yansımasını ne hayallerimiz ne de düşlerimizde bile göremeyeceğimiz bir KATARSİS; öbür yandan güncel sanat adına müzeleri, koleksiyonları, sanat galerilerini dolduran çirkinliklerin ikilemini yaşıyoruz! Geçen yazımda sentetik malzeme ve de autodestruction içeren bu devasa boyutları ileriye, gelecek asırlara ulaşması sorusunu bu kez tekrar soruyorum size: sanattan öte günlük yaşantımızda ayağımıza takılan, gözümüzü yoran, yaşantımızı aksatan şantiye misali fazlalıklardan nasıl kurtulacağız? Sanatı dibe çeken gereksizliği en şık galerilere yönlendirenlerin amacı ne? Papier mache, alçı, ahşap, metal, bez, boru, akrilik boyanın zamana dayanıklılığını hiç'e sayıyorsak, bu zevksizliğin Tate Modern'de işi ne? Beni şöyle yanıtlayabilirsiniz: İngilizler sana donunu ters giydirirler sonra güncel sanat olur. Bu sergide renkli bezlerle örtülü küplerin beton olmasında ısrar etmiş sanatçı, ne yazık taşınması güç; daha hafif bir malzeme de aynı işi görür diyerek vazgeçmiş! Belki absürt; bir kanalizasyon şantiyesini Tate Modern'de gerçekleştirmek bu kadar olabilir! Dikkat sanatçının yerleşiminin üstüne 1 cm. oynamaması gerekiyor. Tüm uğraşıma rağmen hiç bir çözüm getiremedim bu yapıtta Prens Charles sanatçıyla ne konuşuyor; bilgimiz dışında! Belki Venedik Biennali adına kutluyordur, o da bilinmez. Ama şu bir gerçek ki conceptuel sanatla ilgisi ancak görevi dolayısıyla istemeden, annesini temsil ettiğini tahmin edebiliriz. Bu sanatı bulandıran kaos sun, çirkinliklerin modasının geçtiği söylenemez; içeriğin tükendiği, yapılabilecek her türlü şamatanın yapıldığı varsayımı da bir yerde onlara duygusal mesajlar verenlerin daha çok bienaller olduğu bir gerçek. Sosyal içerikli manifestolara dönüşen bienal kurgusu, uzun bir süredir pentürü dışlamıştı. Ütopik tezlere yönelirken mimariyi de kapsayan mekanlarda yapılan sergilemelerin odak noktası kavramsalın psikanalitik tiyatrosu ve de bıkmadan usanmada buna fikir üreten modern kaçkınları! Bir kere olan olmuş, sanat tarihi şimdiden yazılmış, Barlow rahatça dedesini yanına gidebilir; onun kadar olması bile ünlü!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/01/vecdi-uzun-37-dyo-resim-yarismasi-odulu-alan-filiz-piyalenin-odulu-iptal-edildi/", "text": "Sonuçları ilan edildikten sonra çok tartışılan 37. DYO Resim Yarışması ödülleri İzmir Sergisi'nde Filiz PİYALE resmi sergi ve sergi kataloğunda yer almadı ve sergi kataloğunda bulunduğu sayfa üzerine beyaz sayfa yapıştırılmış olup, sergi açılışına katılanlarca bu durum gözlenmiştir. Eskişehir Ödül töreninde ise bu durum söz konusu değildi. Ne değişti? Buradan şu sonucu mu çıkaralım? 37. DYO RESİM YARIŞMASI'NDA ödül alan Filiz PİYALE'nin ödülü iptal oldu! Konuya tarafların sabırla susması karşısında ısrarla adı geçenlere tek tek soralım. Netice olarak; gençler; susmayın, konuşun, eleştirin ve hakkınızı savunun. Belgeli ve saygılı olarak haksızlıklara karşı gelin. Bu yarışma sürecindeki tüm bilgileri bana genç ressamlar iletti ve birlikte takip ettik. Gençlerin bu çabalarının şikayet edilen birçoğun değişmesine başlangıç olmasını umuyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/19/13709/", "text": "Gazi Sansoy: Açıkçası genel olarak okulla aram iyi olmamıştı. Özellikle lise birde kadın hocadan dayak yiyince okul ve eğitim korkum oluştu. Okula ara vermek zorunda kaldım. O dönem çizime kapandım. Beş altı yaşımdan beri rahmetli babamın yurt dışından getirdiği müze kitaplarına, kataloglarına tutkuyla bağlıydım. Sürekli eskizler yaptım, onlar üzerine çalıştım. 1979'da erkek öğrenci de almaya başladılar diye Kadıköy Kız Meslek Lisesi'ne kaydoldum, hayatımın en mutlu yılıydı! G. S.: El üstünde tutuluyorduk tabii, sonuçta dört erkek vardı koca okulda. 1980'de de darbe geldi, okullar kapatıldı. Yine ara verdim. Neyse, liseyi de geçelim, asıl 1994'te Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümüne girince kendime geldim. Bana benzeyen, benim gibi yaşayan, sanat soluyan insanlarla tanışınca her şey yoluna girdi, sanki uzun yıllardır eksikliğini duyduğum şey tamamlanmıştı. Sonunda okul da ilk defa çok iyi oldu ve ilk defa resim, desen derslerinden yüz almaya başladım. İlk gördüğümde çok şaşırmıştım, sınav sonuçları açıklanmış, yüz alan bir kişi var, hayal edemiyorum bile, altmış, yetmiş rakamları arasında kendimi aradım, bulamadım. Yüz aldığımı görünce, Vay be olabiliyormuş, dedim. Sonra hep de öyle sürüp gitti. Sürekli çizim yapıyorduk ve akşamları saat 11 oldu mu bekçi zorla gönderiyordu bizi, kapatıyoruz artık köpekleri salacağım haydi toparlanalım, diyerek. Lisans ve yüksek lisans hayatım çok başarılı gitti yani, keşke bizim zamanımızda güzel sanatlar lisesi olsaydı, o zaman muhtemelen lise hayatım da çok huzurlu ve mutlu geçerdi. Ş. A.: Ütopya Platform Sanat Galerisi'nden bahsedelim biraz da. Bağımsız sanat mekanında yüzlerce sergi yaptınız, hem kendi sergilerinizi hem değerli bulduğunuz sanatçıların sergilerini yaptınız. G. S.: Evet çok yorucu süreçti, insanlara laf anlatmak çok zor malum, epey zorlandık. Sergileri yaparken insanlarla anlaşmak, taleplere cevap vermek zor tabii, amme hizmeti yaptık deyim yerindeyse. Halimizden anlayan, empati kuran çok az sanatçı çıktı. Ama malum bizim iş biraz da akıntıya karşı kürek çekmek, elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince sürdürdük. G. S.: Çok renklilik... Anadolu toprakları o kadar karmaşık ki zaten her şey iç içe. Aslında şöyle özetleyebilirim belki, çoğunlukla geçmişte yaşıyorum: tarihsel geçmiş, aile, anılar, yakın çağ tarihi... Kendimi geçmişe daha yakın hissediyorum. Geçmişle şimdi arasında köprü kurduğumuzda da zaten resimlerimde bahsedilen absürt ögeler ortaya çıkıyor, benim kompozisyonu oluşturmam yeterli oluyor. Bunu da çok büyük bir bilinçle yapmıyorum, hatta sanatçının her şeyi bilmesi, her şeyi kontrol altında tutması gereken bir varlık olduğunu düşünmüyorum. Tam tersine kendini bırakmalı, koyvermeli resmine, resmin tekniğini, ikonografik açıklamaları, göndermeleri, metaforları sanat tarihçileri, eleştirmenler açıklamalı, sanatçı değil! Ş. A.: Sanatta bilinçdışı da rastlantısallık ve tesadüfler de önemli diyen sanatçılardansınız yani. G. S.: Evet. Teknikler bazen tesadüf... Mesela Yüzsüzler serisinde Rubens'in bir resmini croplamıştım, figürü taşırken geride bıraktığı boşluk dikkatimi çekti. Sonra o boşluğu renklendirsem nasıl olur diye düşündüm ve bu sergi ortaya çıktı. Minyatürler serisinde de Levni'nin çalışmalarını gördüğümde çarpıldım ve kendime yakın bir şey yakaladım. Eski minyatürleri kendi döneminde çağdaş yorumla elden geçirirdi. G. S.: Atölyede film izlemem, evde izlerim. G. S.: Her gün gelirim, çizim yapmasam da araştırma yapıyorum, minyatür çalışmaları da sürüyor. Bazen uzun uzun düşünürüm, bazen planlarımı yaparım, o anlamda yazarım, çizerim. Asıl buraya gelmediğim zaman mutsuz oluyorum, en sevmediğim zamanlar evde geçirdiğim hasta olduğum zamanlar. G. S.: Benim bu yaşımda öğrendiğim en önemli şey, her şey zamanında oluyor, olmuyorsa da olmuyor. Zamanı geldiğinde altın tepsiyle bu sana sunuluyor. Ş. A.: Resimleriniz geçmişle iç içe, paralel evren gibi. Geçmiş/şimdi/gelecek aynı anda, zaman algısı muğlak, Doğu/Batı iç içe. Resimleriniz ilk bakışta şaşkınlık uyandırıyor, klasik olacak ama, bu absürtlük zaman zaman güldürürken zaman zaman da düşündürüyor. G. S.: Aslında bana göre o kadar da şaşırtıcı değil, çok renkli olsunlar ya da çok absürt, komik, kışkırtıcı olsunlar diye onları yan yana koymuyorum zihnim zaten böyle çalışıyor. Yalnızca onları gelişi güzel yerleştiriyorum, sonra ne olduklarına bakıyorum. Sanatçı, bir bilim insanı gibi her deneyini açıklamak, her attığı adımı bilmek zorunda değil. G. S.: Tabii oluyor ama filmlerde belirgin bir etkiden söz edilemez. Yaptığım okumalar açıkça etkili. Daha sonra düşünebileceğim Katli Vaciptir sergisi Osmanlı araştırması sayesinde çıktı. Fermanlar ve başı kesilen dönemin devlet büyükleri hakkında bir sergi olacak, malum sadrazamların bile amiyane tabirle kellesi gitti. G. S.: Belli bir kişi ya da kuruluşu değil de daha geneli eleştirdiğimizde sanat daha iyi ortaya çıkıyor. -Gülüşmeler... Ş. A.: Levni etkileri de minyatür sanatı kapsamında pop minyatürler serisinde etkili. Tabi diğer yandan aldığınız baskı, grafik sanat eğitimi de etkisini göstermiş ki trans baskıları, kendi çalışmalarınız olan başka dijital işleri tuvale ve hatta yağlı boya resme 2007'lerden beri tematik sergiler eşliğinde uygulayabiliyorsunuz. G. S.: Eskiden beri bu disiplinleri iç içe kullandığım için belli bir sırayla veya formülle yapmıyorum. Levni keşfi de tesadüf oldu biraz, sanat dergisini karıştırırken gördüm, etkilendim, mutlaka bununla ilgili bir çalışma yapmalıyım dedim, tema, zamanla kendisi belirdi. Ş. A. Sanat üretiminde bilinç-bilinç dışı uyumu sanırım böyle ortaya çıkıyor. G. S.: Bir resmi yaparken tam anlamıyla bilinçli olamam. Leonardo da Mona Lisa'yı yaparken gülümseyen yüz mü/ kederli yüz mü? diye düşünmemiştir herhalde. Ş. A.: Peki, yıllarca bağımsız bir sanatçı olarak hem diğer bağımsız sanatçılara destek oldunuz hem de bu kulvarda ilerlediniz. Mainstreem diyebileceğimiz Anna Laudel gibi bir galeriyle anlaşma nasıl oldu? Nirvana hikayesi gibi bir şey mi yoksa? İlk albümleri Bleach'i arkadaşlarıyla kendi aralarında topladıkları parayla çıkartıyorlar. İkinci albümlerini dünyanın en büyük müzik şirketlerinden biri olan Geffen'la imzalayıp bütün dünyayı kasıp kavuruyorlar. Kurt Cobain'e sorulduğunda Biz onlara gitmedik ki onlar bize geldi ve bütün şartlarımızı kabul ettiler, biz hayatımızdan taviz vermedik. diyordu. G. S.: Benzeri bir şey oldu. Arkadaşlık vardı zaten, Anna Laudel galeriye davet edildiğimde çok memnun kaldım, galeriyi benimsedim. Sergi açmayı istedim yani, içimden geçirdim. Yaklaşık 3 ay sonra buraya, atölyeme teşrif ettiler. Akşam 6'da geldiler 12'de çıktılar. Contemporary İstanbul, karma sergi, kişisel sergi ve sonrası... Her şey konuşuldu ve anlaşmış olduk. G. S.: Evet gayet memnun kaldım, mutlu oldum, güzel bir sergi oldu, tanıtımı da iyi yapıldı. Balamir Nazlıca'yla da bu sergi kapsamında tanışmış olduk, beraber belgesel video çektik, o da çok beğenildi. Çok mutlu oldum. G. S.: Başarı, inandığın şeye istikrarla, azimle sarılmak ve elinden geldiğince çalışmaktır. Gerisi gelir, birisi bir sebepten sizi bulur. Mevzubahis olan ticari başarıysa ilerleyen yaşlarda da denk gelebilir. İşin içinde manipülasyon olsa da Ferruh Başağa, 80 yaşındayken resim yarışmasında sadece sergileme alıyor. Amerikalı jüri, Ahmet Kabakçı'ya Çok iyi soyut yapıyor. Mutlaka beş, altı tane resmini al diyor, o da alıyor... Sonra bunu duyan Sabancı ailesi vb. derken yaşlı ressamımız bir anda beğeniliyor, kendini ispatlıyor. G. S.: Henüz çalışıyorum, iki konu arasında karar vereceğim. Muhtemelen, Dün, bugün, gelecek... olacak, bunlardan ikisi sergilendi. Ve de biraz bahsettiğim gibi henüz yeni çalıştığım Katli vaciptir. Ş. A.: İlginç ve iddialı bir proje olacağa benziyor, merakla bekliyoruz. NOT: Bir atölye günlüğünün daha sonuna gelirken Gazi Sansoy'u daha yakından tanımış olmanın keyfi ve sefası içindeyim. Vakur, kendinden emin, ama alçak gönüllü, rahat tavrı dikkatimi çekti. Aslında konu/tema/uygulama olarak ülkemizdeki en özgün, bir o kadar da bu topraklardan beslenen ressamlardan birinde kendine veya sanatına dair hiçbir övücü ya da yüceltici ima, tasvir, gizli sözcük görmemem beni olumlu anlamda şaşırttı. Gazi Sansoy, ne sanatıyla ne de diliyle ajitasyon yapmayan, kibirden, rekabetten, ego savaşından uzak bir sanatçı. Belki deneyimle belki sezgileriyle, doğru dengeyi yakalamış bir ressam. On- on üç yıl önce yaptığı minyatür uygulamaları sanatımızda yeni denemeler vaat ederken, ileriki yıllarda klasikleşmiş resimler olacak gibi görünüyor. Ve yazarını klasikleşmiş deyimlere, benzetmelere yani, aslında adabımuaşerete neva makamından bir ney taksimiyle kibarca, usulca sufleyle çağırıyor sanki: Geçmişten geleceğe, Doğudan Batıya, formdan sezgiye, matematikten içselliğe, çığlıktan sükunete, akustikten elektroniğe, baştan sona, Anadolu'dan Avrupa'ya bağlıyor, kültürel ve tarihsel boğaz köprüsünü sanatla kuruyor. Batılı sazlarla türkü söyleyen bir müzisyen ya da Mercan Dede gibi alaturka makamda türküleri neyle üflerken Batılı elektronik müzikler eşliğinde çalan, bu toprakların imgelerini Batılı enstrümanlarla boyayarak anlatan ressam Gazi Sansoy. Kendisinin de dediği gibi, her malzeme aynı zamanda bir teknolojidir: fırça, boya, kağıt, bilgisayar, photoshop... Hiçbirine karşı değil bununla birlikte yalnızca birinin yanında hiç değil! Resimleri zaman zaman Flaman Ressamı Jan Van Eyck gibi lirik, Pieter Bruegel gibi düşsel, sürreal veya Levni'nin minyatürlerinden, karikatür çizimlerine yaklaşsa, çok çeşitlilik gösterse de izleyiciyi tarihselliğin şaşmaz bekçiliği gözetiminde sergi turuna çıkarmış tematik bir realist sergi gibi. İstanbul'un son beyefendilerinden Gazi Sansoy'a konuk olduk. Yaklaşık üç yıldır yapmayı planladığımız atölye söyleşisini de gerçekleştirmiş olmanın huzuruyla bir dahaki ayın ortasında görüşmek üzere."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/20/fetus-fazilet-kendirci-akademililer-sanat-merkezi-22-subat-17-mart-2018/", "text": "22 Şubat 17 Mart 2018 tarihleri arasında Fazilet Kendirci'nin Fetüs isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide sanatçının ilk kez görülecek tuval resimlerinin yanı sıra, daha önceki yıllarda gerçekleştirmiş olduğu katmanlar, plastikler, çekirdek-tohum serisinden bir seçki de yer alacak. Kendirci, düşünsel temelleri olan, bilgiye dayalı sanat hareketini gerçekleştiriyor. Sanatın ve sanatçının sosyal sorumluluk taşıması tezini savunuyor ve bu anlamda onun sanatı tüm enerjisini yaşamın merkezinden alıyor. Doğduğu ve yaşadığı coğrafyanın kültürel zenginliğinin farkındalığı ile yakın tarihte tamamladığı Anadolu tarihini, Medeniyetleri ve Etnik Kimlikleri araştırarak yaptığı eserden sonra şimdi de insanın kişisel arkeolojisi ile ilgileniyor. Coğrafyanın tarihçesi ile insanın kişisel tarihçesi arasında ki paralellikleri sorgulayarak, bireyin kendi yaşam tarihine bakabilmesi için Fetüs'e kadar geriye giderek; insanı çözümleyebilmek adına, insana-fetüse ev sahipliği yapan, fetüsü dünyaya getiren kadına bakıyor ve eserlerinde bu meseleyi oldukça geniş perspektiften karşılaştırmalı olarak sorguluyor-vurguluyor. Anne karnındaki son 6 aylık süreçte, son masumiyetini yaşayan insan nasıl oluyor da dünyaya gelince hızla kirlenmeyi başarıyor? Kadının bu süreçte oldukça yüklü payı olduğunu düşünüyor. Erkek Egemen toplumu söyleminin-savununun realitesine şüphe ile yaklaşıyor. Değerli sanatçımız Sn. Tomur Atagök'ün, Kendirci'nin sanatı hakkında düşüncelerinden alıntı... Genel olarak sanat ortamına bakıldığında, kadın sanatçının sayıca düşük olduğu görülür. Bir başka dikkati çeken durum, kadın sanatçıların toplumsal sorunlar üzerinde yeterince odaklanmadığıdır. Aile ve toplumsal ortam nedeniyle kadın daha geride kalmayı tercih etmesinin yanı sıra sanatını estetik anlayışıyla sınırladığı sürece toplumsal bir birlikteliğe katkıda bulunmayacaktır. Sayın Fazilet Kendirci, insan ilişkileri ve kültürel öğelerden yola çıkarak izleyiciyi sorgulamaya, düşünmeye ve hissetmeye neden olacak eserleriyle dikkatleri çeken değerli bir sanatçımızdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/20/t-r-i-a-t-galeri-fe-22-subat-10-mart-2018/", "text": "Galeri FE 22 Şubat 10 Mart 2018 tarihleri arasında TRİAT adını taşıyan sergisiyle, üç sanatçıyı bir araya getirmeye hazırlanıyor. Didem Ünlü, Füruzan Şimşek ve Nezihe Bilen Ateş'in oluşturduğu bu grubun resimleri gerek dil ve biçim, gerekse konu bağlamında birbirine uzak gibi görünse de, üçünü bir araya getiren ve ortaklaştıran şey; hayata ve insani bakışlarındaki psikolojik derinliği irdeleyen figüratif kompozisyonlar boyuyor olmalarıdır. Resminin odağına çocuk ve kadını yerleştiren Didem Ünlü, şehir yaşamının içinde sıkışmış insanı, sanki bir oyun duygusuyla yalnızlığını, hüznünü ve masumiyetini, geniş doğa görüntüleri içerisinde sabitleyerek karşımıza çıkarıyor. Şehir hayatından bunalan insanın kaçışını imleyen sanatı, solmuş aile albümleri ile izleyicisine ince bir nostalji yaşatıyor. Daha çok şehir insanını kendi alanları içerisinde resmeden Füruzan Şimşek'in gerek figürleri gerekse portreleri, bedeninden ve hapsedildiği alandan dışarı taşma eğilimini taşıyor. Son dönem de yaptığı doğa resimlerinde de aynı izleği sürdüren Şimşek, her ne kadar mekan oluşturmaya çalışsa da nesneleri alanındaki rahatsızlığı yansıtıyor. Gerçeği bozarak yeniden oluşturmaya çalışan Nezihe Bilen Ateş, alışılmış kanıksadığımız görüntüler üzerinden bize yeni bir gerçeklik sunuyor. Oynadığı imgenin büyüsüne kapılmadan, yap-boz mantığı ile çalışan sanatçı, bize çıplak yalın ve iddiasız bir gerçekliği, duygu durumunu samimiyetle anlatıyor. Açılış kokteyli 22 Şubat Perşembe günü gerçekleşecek olan TRİAT isimli grup sergisi 10 Mart'a kadar izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/25/demirden-halkalar-gokyuzunde-eridi-elgiz-muzesi-01-03-18-28-04-18/", "text": "Elgiz Müzesi, Mart-Nisan aylarında Ferhat Özgür küratörlüğünde gerçekleşecek yeni bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Sergi, adını Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanında ara ara tekrar edilen bir cümleden alıyor: Demirden Halkalar Gökyüzünde Eridi. Karakterler arasında bir bağ oluşturmak amacıyla simgeler kullanan Woolf'un söz konusu romanında yer alan Demirden Halkalar Gökyüzünde Eridi ifadesi, roman içinde zamanla tekrar ederek, farklı karakterleri ve bakış açılarını birbirine bağlamaya yardım eden bir aracı işlevi görüyor. Giderek romanın ana motifine dönüşen bu cümle, sergide de benzer bir işlev görerek her katılımcının kişisel sloganına karşılık geliyor. Böylece romandaki geçiş cümlesi sergide; resimden, obje tabanlı yerleştirmeye, videodan fotoğrafa kadar uzanan bir malzeme çeşitliliğine de vurgu yaparken, içinden geçmekte olduğumuz siyasi ve kültürel dönüşümlere coğrafyalar arası bir bakış açısından yaklaşıyor. Avusturya Kültür Ofisi iş birliği ile düzenlenen sergi mezzanine alanımızda 1 Mart'tan itibaren ziyaret edilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/25/dervis-ergun-estetik-akil/", "text": "Eğer aklın iktidarına, ortakçı bir akıl çıkıyor ve gövdeyi istediği gibi yönetir duruma geliyorsa akıl tutulması denilen ağır bir sorunla karşı karşıya kalmışız demektir. O nedenle ben aklı başta ikiye ayırıyorum. Birisi oyma akıl diğeri koyma akıl, demek ki birisi; şırayı küpe doldurur gibi başa koyulan akıl. Diğeri ise oyma akıl; bir heykeltıraşın taşı oyar gibi bilgiye, tecrübeye, yeteneğe, sezgiye, içindeki var etme duygusu ve saf sevgiye göre biçimlenen akıldır. Alt gruba dahil edebileceğimiz birçok akıldan söz edebiliriz ancak onlardan en sık görüleni ve de en tehlikeli olanı uydum akıldır. Halk dilinde aklıma yattı bu iş türünden eylem öncesi ikna olmuş akıllardan çok söz edilir. İşte bu akıl uydum akıldır. Demek ki karar vericinin aklına yatan bir fikir en güzel eylem olabilir. Georg Simmel akıl, en güvenilmez organımızdır diyor böyle durumlarda. Eğer işler yolunda gitmezse vay benim akılsız başım demek genellikle çare olmaz. Hele bazı hayati öneme sahip kararlarda bu tür akıl sürümleri ölümcül olabilir. Yeri gelmişken Türk halkının pek okuma alışkanlığı olmasa da sözlü kültür aktarımına sahip derin bir tarihi geçmişi vardır. Bu nedenle mirastan edinme kolaycılığını bırakamaz ve çoğunlukla aklını nadasa bırakır. Ancak mili davalarda arif bir toplum olduğumuzu ispatlarcasına ben aklımı peynir ekmekle yemedim demekten de geri durmaz. Hoyrat akıldan hiç söz etmeyeceğim. Pratik aklın sevaplarını başka bir yazıya bıraktım. Akıl oyunlarıyla zaman kaybetmeye gerek yok. Kant'ın sezgisel akla yüklediği anlam, akıl tarafından idrak edilenle, hissedilen ancak aklın karar veremediği aralığa dikkat çeker. Bu kavrayış, aklın aşkın hali Yunus Emre'de zaten vücut bulmuştu. Mevlana, kim olursan ol gel kavramıyla aklın ve ruhun tinde birleştiği aşkınlık halinin insana ait olduğunu bize anlatır. Benim kafam basmaz bu tür ağır mevzulara sayıklamaları, pış pış aklın ürünüdür. Bilgiye ve aklın suyu hürmetine, kesin doğru olana şaşı bakmak, cehalet değilse, aklın idrak sorunu hiç değildir. Bir güruhun alan hakimiyeti kurma macerasının akılsız tezahürüdür. Bu aynı zamanda ahlak sorunudur ve acilen giderilmelidir. Spinoza, bilgilenmek etik bir sorundur diyor bilgi teorisinde. Aklı başında, oturup kalkmasını bilen, terbiyesi yerinde olana okumuş adamın hali başkadır diyoruz. Denizli türküsünde ne güzel dile getirilir bu kavrayış; Evlerinin önü bulgur kazanı, herkes sever okuyanı yazanı. Zevzek aklın idrak edemeyeceği konulardır bunlar. Kökü dışarıda olan neo-liberal dayatmalar, aklını kullan oğlum zihniyetini aşıladı bu cenaha. Bu sloganın özeti, tut ipin ucundan dön köşeyi demektir. Haksız kazancın maymun hazzı aklımı seveyim öykünmesinde ifade bulur. Aslında bu durum aklın körleşmesidir ve hiçbir güzelliği göremeyecek kadar dünyası kararmıştır. Çünkü deveyi öldüren hars virüsü girmiştir aklına. Ben aklın en estetik halini, başöğretmenimiz Atatürk'te gördüm. Aklın olgunluğunu, aklın derinliğini, keskin kavrayışı, sezgisel doğruluğu ve her şeyden önemlisi aklın sevgisini ben ulu önderimiz Atatürk'te gördüm. O hep okudu, her zaman, her yerde, Çanakkale'de bile. Savaşı yönettiği küçük kulübesinde; tahta bir iskemle, masa, puslu bir lamba, savaşa ait birkaç evrak ve sedirden başka bir şeyi yoktu. Fakat en çok sevdiği kitapları ve ateş adında köpeği vardı. Ateş, en çok top seslerinde korkardı, her top atılışında Atatürk'ü bırakıp kulübeye kaçardı. İşte bu estetik akıl, savaş alanlarında son şeklini aldı. Aklın duygusu; tifo, dizanteri, verem ve koleradan inleyen insanımızın çaresizliğinde hislendi. Aklın derinliği acı ve gözyaşıyla kazıldı. Hıyaneti gözleriyle gördü ve yaşadı. Can pazarında, ateşin, siperlerin yirmi metre önünde, emperyalizme karşı verdiği savaşta her gün doğdu, her gün öldü Atatürk, cesareti böylece kemikleşti incelmiş yüreğinde, işte bu anı kavrayamıyor aklı kıt zevat. Ya istiklal ya ölüm parolasını yavrukurt marşı sanıyor. Atatürk, Selanik'te henüz Manastır'a gitmeden askeri lisede okurken Cumhurbaşkanı olacağım diyor. Aynı masada oturan Salih Bozok'a dönerek, sen yaverim olacaksın, Tevfik seni de dış işleri bakanı yapacağım sözleriyle yüreklerini tazelerken, bu şakaların birahane geyiği olmadığını bizler yaşadık ve gördük. Tarihte bir zaman vardır bir de an. Zaman, bildiğimiz, işimizi gördüğümüz saat, gün, ay, yıldır. An ise tarihi bir akıştır, bir sonsuzdan bir sonsuza evrilen tarihin kırılma noktasıdır. İşte Atatürk o anın mimarıdır, Fatih, Sultan Süleyman, Hz. Muhammet gibi. Bilgi, sevgi ve inancın, aklın iktidarında bir mucizenin nasıl gerçekleştiğini, sadece on beş yıl içinde tüm dünya gördü. Bu bir tarihi andır, donmuş zaman hiç değildir. O anı görmek demek o anı bilmek, hissetmek, aklın derinliğinde sezmek, idrak etmek demektir. Yoksa idrak yoksulu akıldan cehaletten başka bir şey çıkmaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/25/harmonie-derinlikler-sanat-merkezi-10-mart-2018-tarihine-kadar-gorebilirsiniz/", "text": "Sergi, ismini ''uyum, düzen, ahenk'' anlamına gelen, kökeni Fransızca olan ''Harmonie'' kelimesinden almaktadır. Sergide; Sefa Çatuk, Elifko, Özge Kahraman, Ayşe Kapusuz, Sefa Karakuş, Hüseyin Kavas, Tansu Köse, Özge Kul, Zafer Malkoç, Çağla Sel, Hülya Sözer, Şerif Sümer, Fatih Şimşek, Merve Turan, Azat Yeman ve Ecem Yılmaz'ın işleri yer almaktadır. Serginin küratörlüğünü üstlenen Mert Yüksel sergide yer alacak isimleri belirlerken son 10 yıl içerisinde ön plana çıkan, dikkat çeken ve gelecekte dikkat çekebilecek genç sanatçılardan bazılarının isimleri üzerinde durmuştur. Sergide yer alan sanatçıların ortak noktaları, aynı çağdaş sanat ortamında işler üretmeleri ve aynı çağdaş sanat ortamından beslenmeleridir. Kısacası sanatçılar çağlarının ve kendilerinin tanıklarıdır. Sergide; resim, heykel, seramik, cam ve fine art baskı gibi farklı teknikler bir arada kullanılmıştır. Farklı disiplinlerden sanatçıların, farklı malzeme ve tekniklerle oluşturdukları işler 10 Mart 2018 tarihine kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/25/sabahattin-sen-picassoyu-elestirmek-derken/", "text": "Bundan önce yayınlanan Picasso'suz Olmuyor yazım bu yazıya ilişkin ön bir yazıydı. Özkan Eroğlu'nun Picasso'yla Matisse'i niteliksel açıdan karşılaştıran yazısındaki tutarsızlıkların ortaya koyduğu sanat yıkımına yanıt vermek gerekiyordu. Çünkü ülkemizde sanat henüz evrensel ve çağdaş anlamda bir yere oturamadı. Yanlış ellerle de yozlaştırılarak önü kesildi. Hele son zamanlarda ülkedeki her alandaki çöküşle birlikte sanat da yozluğun içinde daha da yozlaştırıldı. Sanatta ayağımız bir türlü yere basmadı ve gerilere doğru hızla kaymakta. Bu kaymayı hızlandıran Picasso ve Matisse karşılaştırması sanatı çok acı bir duruma sürükledi. Sanatı arayan insanımız bu tür yazılarla sanat yerine kokuşmuşluğun çukuruna düşürülmekte. Ben de buna karşı tepkimi ortaya koyuyorum. Özkan Eroğlu'nun Bir Picasso Eleştirisi adı altındaki yazısında Picasso eleştirisiyle değil, Picasso'yu alçaltmaya yönelik bir yaklaşımla karşılaşıyoruz. Bir anlamda Picasso'yla yaratılmış büyük bir sanat devrimi dengesizleştirmeye kalkışılmıştır. Picasso'nun sanatta yarattığı olağanüstü düzeydeki bir sanat dünyasının arkasından günümüz sanatçılarında da Picasso'dan bir parça vardır. Ortalığı şaşkına çeviren Kavramsal Sanat temelini Picasso'dan alır. Picasso'yu alçaltmaya kalkanlar ve sanatta başarılı olamayan, sanatı anlayamayan da olmuştur. Psikologlar da Picasso'ya kendi psikolojik dengesizlikleriyle saldırmaya kalkışmışlardır. Picasso, sanatın dengeleri içindeki özel konumdaki büyüklüğüyle yerini korumuştur. Özkan Eroğlu, Picasso'yu geçmişte eleştirenlerin, alçaltıp küçültmeye kalkanların ne olduğuna şöyle bir baksaydı hepsinin yerin yedi kat dibinde olduklarını görürdü. İtler ürüdü; Picasso yürüdü ve büyüdü. Kendini çok önemli psikolog düzeyinde görenler siliklikten kurtulup kendilerini öne çıkarma hastalığıyla Picasso'yu psikolojik hasta yaptılar. Şimdi onlar kim ve neredeler? Bilen yok... Çünkü hasta olan kendileriydi. Alman psikolog Alfred Adler der ki: Eğer ruhsal hastalığı olan herkesin başına birer beyaz bere giydirilseydi dünya pamuk tarlasına dönerdi. Almanların çok sık kullandığı bir söz var: Herkeste bir kaçıklık vardır. Sanatçılar en iyi kaçıklardır, Almanlara göre... Bu bağlamda Picasso'yu eleştireceğim diyerek çirkinleştirmeye kalkanların içlerindeki çirkinlikleri örtmeye kalkışma çabası olarak görmenin gerçeklik yanının olduğu düşünülse iyi olur. Picasso'yu böyle dolaylı yoldan eleştirmeye kalkışarak dünyanın devrimci ve eşsiz sanatçısını yerlerde sürükleyecek nitelemelerle alçaltmaya kalkışmak ne sanat tarihçisinin ne de sanattan anlamayıp kendini sanat eleştirmeni yerine koyanların işidir. Bunu meydanı boş bulmak, Abdurrahman Çelebi'liktir. Bunu da tinsel sorunlar açısından değerlendirmek gerek. Sanattan anlayanları bir yana bırakıyorum; gerçek sanat eğitimi alan ve henüz bir yıl eğitimini sürdürmüş olan bir sanat öğrencisi sanatçıları koç toslaştırmak gibi niteliksel bir karşılaştırma yapmaz. Onlara sanatı öğreten, dünya sanatında yer almış Richter, Lüpertz, Tony Cragg, Beuys, Krieg, Immendorff, Hödick, Penck, Uecker gibi Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nin öğreticilerinden hiç biri Picasso'ya böylesine saldırmamışlardır. Almanya'nın diğer akademilerinde de durum değişmez. Paris ve Fransa'da da... Böylesine düzeysiz bir eleştiriyle Kütleşmiş ve mitleşmiş isimleri eleştirmeden yola devam etmek çok zor. YENİDEN İNŞA diyerek sanatın temellerini yok etmeye kalkışmak akla zarar. Özkan Eroğlu sanat için bu sözlerle yola çıkıyor. Oysa böyle bir yol yok. Tanrım beni baştan yarat! diye kullandığımız bu sözü Tanrım sanatı ve evrenselliği baştan yarat! denilecek bir yere taşımaya kalkışmak aklı başında olanların işi değildir. Sanatta YENİDEN İNŞA olmaz. Yapılanların tümünü yık ve yeniden sanat temeli oluştur, diye bir sanat yolu henüz var olmadı. Olamaz da... Sanat on binlerce yıllık temelleri üzerinde yükselmektedir. Her yenilik ve atılım o temeller üzerinde kurulan yapıyı yükseltir. Yeni bir yapı yoktur. Yeni bir yapı arayanların da sanatta yeri yoktur. Picasso'yu sevmeyebilirsiniz. Yapıtları size sert ya da anlaşılmaz gelebilir. Bu kişinin kendi kararı... Ancak onun yapıtlarını beğenmedim, diyemezsiniz. Kişiye uyar, uymaz; söz konusu sanattır. Bu noktada durmak gerek. İster ünlü isterse ünsüz olsun her sanatçı en yüksekteki sanat düzlemi üzerindedir. O düzlemde hiç kimse, bir başka sanatçının üzerinde değildir. Herkesin kendine göre özgün bir yeri vardır. Dünya sanatının evrensel değerleri içindeki düzlemde yer almış olan sanatçılar niteliksel açıdan karşılaştırılamaz. Düzey karşılaştırması da yapılamaz. Niteliksel açıdan evrenseldir, yaşadığı dönemde çağdaş ve özgündür. Yapılacak olan her sanatçının birbirinden farklı olan sanatsal özgünlüğünü ve özelliklerinin değerlendirmesini yapmaktır. Bir sanat tarihçi ve eleştirmen bunu yapmalıdır. Çünkü bunlar buz dağının ancak üstünü görebilirler. Altına doğru inmeye kalktıkça da saçmalamalar başlar. Bu yazıdaki saçmalıklara bakacak olursak yazan kişi buz dağının üstünü de görememiş. Picasso'yu eritip yok etmiş. Biz buna kişinin kendini yok etmesi diyebiliriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/02/25/su-ve-hayat-konulu-resim-yarismasi-son-basvuru-19-mart-2018/", "text": "22 Mart Dünya Su Günü nedeniyle Su ve Hayat konulu resim yarışması ile konunun öneminin Anasınıfı, İlkokul ve Ortaokullardaki öğrencilere benimsetilmesi ve genç nesillerin bilgi düzeyinin artırılmasına yönelik hususların sağlamak, ayrıca dereceye girecek eserlerin Trakya Üniversitesi'nin ve Doğa Koleji' nin katılacağı tüm sergi ve fuarlarda, eser sahibinin izni olmak kaydıyla sergilenerek su bilincinin öğrencilere ve vatandaşlara aktarılması amacıyla düzenlenmiştir. Başvuru 19 Mart 2018tarihinde sona erecektir. Bu tarihten sonra başvuru kabul edilmeyecektir.20 Mart 2018 tarihinde dereceye giren öğrenciler Lüleburgaz Doğa Koleji sosyal medya hesabında açıklanacaktır. - Anasınıfı, İlkokulların 1. 2.3. ve 4. Sınıflarındaki öğrenciler ile Ortaokul 5. 6. 7. ve 8. Sınıflardaki öğrenciler bu yarışmaya katılabileceklerdir. - Resimler, 35 cm x 50cm resim kağıdına serbest boyama tekniği ile yapılacaktır. Bunların haricindeki, ölçü ve tekniklerle yapılacak olan çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır. - Resimlerin arka yüzüne, öğrenci ve resim öğretmeninin adı soyadı, okulu, sınıfı, numarası, ulaşılabilecek okul adresi ve okul telefonu mutlaka yazılacaktır. - Resim, paspartu ve çerçeve yapılmadan, sertleştirilmiş ambalajlarda paketlenerek gönderilmeli, ücretleri yarışmacılar tarafından ödenecek olan posta ya da kargo ile gönderim sırasında doğabilecek zararlardan ve gecikmelerden Trakya Üniversitesi ve Doğa Koleji sorumlu olmayacaktır. - Okul İdaresi, öğrenciler tarafından hazırlanan resimleri 19.03.2018 tarihine kadar Doğa Koleji Lüleburgaz Kampüsüne gönderecektir. - Okul İdarelerince gönderilen resimler; Trakya Üniversitesi ve Doğa Koleji tarafından oluşturulacak Seçici Kurul değerlendirilecek, Türkiye genelindeki yarışma sonucunda Anasınıfı, İlkokul ve Ortaokul kademelerinde ayrı ayrı birinci, ikinci ve üçüncü olarak seçilecektir. - Ödülü: Bisiklet, 2. Ödülü: Sanatsal Malzeme, 3. Ödülü: Sanatsal Malzeme - Ödülü: Tablet, 2. Ödülü: Kindle, 3. Ödülü: Kindle - Ödülü: Tablet, 2. Ödülü: Kindle, 3. Ödülü: Kindle"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/13776/", "text": "Mehmet Yılmaz'ın çarpıcı yeni serisinden oluşan Heymimres isimli sergisi, 12 Mart Pazartesi günü Piramid Sanat'ta açılıyor! Bir yanda sanatsal türler ve bunların nelikleri, diğer yanda bireysel ve toplumsal kimliklerimiz. Farklı kategoriler de olsa keyfi, tesadüfi ve kasıtlı olarak yan yana gelebiliyorlar. Heykel, mimari ve resmin bileşimi olarak Heymimres dizisi bu ilişkiyi kurcalıyor. Yılmaz'ın sağlam ve durağan olmaktan çok, değişken olarak değerlendirdiği eserlerinden oluşan Heymimres, 29 Nisan'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. Mehmet Yılmaz's striking new series the Heymimres opens at Piramid Sanat on Monday, March 12! On one side different artistic disciplines and their whatness, on the other side our individual and social identities. Even though they are from different categories, they may come together arbitrarily, intentionally and accidentally. Heymimres series, as a combination of sculpture, architecture and painting/picture is about these relationships. You can visit the exhibition at Piramid Sanat until April 29."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/hayata-dair-tulin-yurddas-mihriban-sanivar-necla-erdem-3-14-mart-2018venus-sanat-galerisi/", "text": "Hayata Dair Resim Sergisi resme gönül vermiş Tülin Yurddaş, Mihriban Sanıvar, Necla Erdem isimli üç kadının yollarının, bir noktada kesişmesinden doğan bir sergidir. Mimar Sinan Üniversitesi Bedri Rahmi Atölyesinden mezun olmuş, uzun yıllar resim öğretmenliği görevini başarıyla sürdürmüş, birçok öğrenci yetiştirmiştir. Bugün hala gönüllü olarak hizmet vermektedir. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Coğrafya Bölümünden mezun olmuş uzun yıllar Devlet Sektöründe görev yapmıştır. Emeklilik döneminde hobi olarak başladığı resim serüveninde 2000 yılında Tülin Yurddaş ile tanışmıştır. Doğuş Üniversitesinde 4 yıl sosyal sorumluluk projesinde eğitim almıştır. Birçok karma resim sergisine katılmış 4 kişisel sergi açmıştır. Halen çalışmalarını kendi ortamında sürdürmektedir. Etibank'tan emekli olmuş. Bir arkadaşının senin lise yıllarında resmin çok iyiydi demesi üzerine çocukluğundan beri hayran olduğu suluboya resim çalışmaya karar vermiş. 2012 yılında Doğuş Üniversitesi'nde sosyal sorumluluk projesi kapsamında açılan suluboya resim kursuna yazılmış ve 2015 yılı sonuna kadar devam etmiştir. 2016-2017 yılları arasında 4 aylık bir dönemde Venüs Sanat Galerisinde ders almış, çeşitli karma sergilere katılmıştır. Açılış kokteyli 3 Mart Cumartesi günü saat 15.00'de yapılacak olan sergi, 14 Mart 2018 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Sergide sanatçıların 60 adet çalışması yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/kadikoyde-atolye-alti-sergisi-2-8-mart-2018-mecrakadikoyde/", "text": "2015 yılında ortak bir alanda sanatsal üretim ve sanat teorileri tartışmaları gerçekleştirme amacıyla bir grup sanatçının bir araya gelerek kurduğu Atölye Altı, sanat-hayat birlikteliğine dair 2010'ların bu politik konjonktüründe nasıl bir edim gerçekleştirilebilir sorusu ekseninde bir araya geldi. İmgeleri örgütlemek olarak isimlendirdikleri bir yapıda, sanatı sadece kurumsallık üzerinden değil, dayanışma, işbirliği, kolektivite kavramları üzerinden ele alan grup, kurulduğu günden bu yana başka bir sanatın nasıl mümkün olabileceğinin araştırmasını yapıyor. İşte bu teorik ve pratik zeminden harekete Atölye Altı Kolektifi, Emrah Önal, Ferhat Yüksekbağ, Hüseyin Çubuk, Serhat Yüksekbağ ve Roxy Sapan'ın katılımıyla bir grup sergisi gerçekleştiriyor. Sanatçıların resim ve heykel üretimlerinin yer alacağı 2-8 Mart tarihleri arasında Mecra/Kadıköy'de. Öte yandan şimdiye kadar Ahmet Telli, Özcan Yaman, Ezgi Bakçay, Sungur Savran, Sadık Usta, Osman Erden, Mustafa Kemal Coşkun gibi şiir, sosyoloji, siyaset, felsefe ve sanat tarihi gibi birçok alandan teorisyenin konuşmalarını organize eden grup, bu sergi ekseninde Feyyaz Yaman ve Fırat Arapoğlu'nun katılacağı bir söyleşiye de ev sahipliği yapacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/kotulugu-gordum-nevhiz-kitap-tanitimi-ve-sergi-acilisi/", "text": "Sadece Sanat! iddiasıyla yola çıkan Corpus, çağdaş resmimizde seçkin bir yere sahip olan ancak sessizce ilerleyen sanatçı ve akademisyen Nevhiz'in sanatıyla ilgili üç ayrı kitap hazırladı. Metni sanat yazarı Mehmet Ergüven tarafından kaleme alınan ilk Nevhiz kitabının tanıtımı ve sanatçıyla ilgili hazırlanan yarı resrospektif Nevhiz sergisi 02 Mart -13 Nisan 2018 tarihleri arasında Corpus Galeri'de düzenleniyor. diyor meczup şair.. / kendime bir sünger / gibi emdim kendimi.. bana beni kör kılacak bir ışık! Günümüz sanatında insani trajedilerin, toplumsal cinsiyet rollerinin, bedenin, göçün, ölümün, yersiz yurtsuzlaşmanın, itiraz etmenin ve başkaldırının biyolojik ve politik ifadeleri üzerinden çizgisel dilsel dışavurumcu anlamlar kuran sanatçının hayatından belgesel kesitler ile eski yeni farklı çalışmaları bir buçuk ay boyunca Corpus G'de izlenebilecek, galeri mekanında sanatçıyla ilgili bir dizi söyleşi gerçekleştirilecek. Böylece Nevhiz'in kendi benliğinin farkında olduğu andan itibaren peşine düştüğü özgün dil ve görsel, belgesel serüven sergi süresince hem sanatçı hem sanat entelektüelleri hem de izleyici tarafından konuşulup sorgulanacak. Sanatçıyla ilgili Kötülüğü Gördüm! isimli ikinci kitap nesne kitap olarak Nevhiz'e ait baskılar ile şair Celal Soycan'ın aynı başlıklı şiiri üzerinden Savaş Çekiç'in tasarımıyla yayımlandı. Mümtaz Sağlam, Evrim Altuğ, Elif Dastarlı ve Murat Alat. Tasarımı halen sürdürülen yeni kitap ise sergi süresinde yayınlanmış olacak ve tanıtımı ayrıca yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/maide-bulak-herakles-sergisi-f-sanat-galeri7-31-mart-2018/", "text": "Soyut Ekspresyonist akımın önde gelengenç kuşak temsilcilerinden MAİDE BULAK, HERAKLESisimli sergisiyle; 7-31 Mart 2018 tarihleri arasında Nişantaşı F SANAT GALERİ'de sanatseverlerle buluşuyor. Maide Bulak sergisinde, mitolojinin en popüler kahramanlarından biri olan Herakles ya da Herkül'ün 12 görevi -ya da dayatılan emirler- üzerinden, M. Ö. 2000'li yıllardan günümüze güç, iktidar, kahramanlık, öfke, şiddet kavramlarının toplumsal, kültürel ve siyasi psikoloji açısından çok da değişiklik göstermediğini bir kez daha resim ve heykeller aracılığıyla plastize ediyor. Herakles, mitolojide önemli bir karakterdir. Gücü, cesareti, kurnazlığı ve yarı-tanrı kimliğiyle tanınır. Aslında, Tanrıça Hera yüzünden cinnet geçirir ve karısı ve çocukları uyurken, onları ani gelişen bir canilik ve öfke sonucunda öldürür. Bunlardan pişman olan Herakles, Zeus'tan onu affetmesini ister. Zeus Herakles'i Kral Eurystheus'un emirlerini yerine getirmek şartıyla bağışlayacağını söyler. Yani Herakles Eurystheus'un hizmetine girer ve onun isteklerini yerine getirmeye çalışır. Böylece Eurystheus, Herakles'e o çok meşhur olan 12 görevi verir. Bu mitte Herakles, verilen emirler üzerinden bir kahramanlık hikayesi yaratmıştır çünkü 12 görevi de başarıyla gerçekleştirmeyi başarmıştır. Nemea Aslanı, LerneEjderhası, Erymanthos Yabandomuzu, Keryneia Geyiği, StymphalosGölü Kuşları, Kral Augeias'ın Ahırları, Girit Boğası, Kraliçe Hippolyte'nin Kemeri, Geryoneus'un Sığırları, Diomedes'in Kısrakları, Kerberos, Hesperidler'in Altın Elması başlıkları altında toplanan bu emirleri, Maide Bulakbu sergisinde kendi sanatsal tekniğiyle, günümüzün sosyal değerleri üzerinden yorumluyor. Son yıllarda tüm dünyada emir-komuta zincirinin giderek adaletten uzaklaşmasına, demokratik değerlerin yitirilmesine, şahsi cinnet vakaları sonucu kadınların gördüğü şiddete, çocukların öldürülmesine kendi sanatsal ifadesiyle dikkat çekmeye çalışıyor. Soyut Figüratif Ekspresyonist akımın önemli temsilcilerinden Maide Bulak, kendi geliştirdiği teknikle çalışmalarını fotoğraf kağıdı üzerine gerçekleştiriyor. Resmin genelinde elde ettiği monokrom bir dilin üstünden ilerliyor. Fotoğraf kağıdının üzerinde yarattığı tonajlarla, kompozisyonlarında bir bütünsellik elde ediyor. Siyahın ve grinin onlarca tonunu elde ettiği zemin üzerine, figür ya da nesnelerin organik bir şekilde yer almalarını sağlayıp, renklerle ilişkiye geçirip, organik dokular elde ediyor. Maide Bulak'ın 7-31 Mart 2018 tarihleri arasında Nişantaşı F Sanat Galeri'de yer alan HERAKLES sergisinde, 13 adet resim çalışmasının yanı sıra bu seri için özel olarak tasarladığı Altın Boynuz, Altın Kayıkve Hesperidler'in Altın Elması isimli üç adet heykel çalışması da görülebilir. Valikonağı Caddesi, Akkavak Sokak, Polat Apt. 1994'ten 2018'e kadar 40'tan fazla grup sergisi, sempozyum ve etkinliğe katıldı. 2005 yılında, Tevfik İhtiyar Sanat Galerisi Yılın Genç RessamıYarışma Finalisti oldu. 1998 yılında ise, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nınDeniz konulu yarışmada Birincilik Ödülü aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/orcun-cadirci-besir-bayarin-izler_kent-sergisi-uzerine/", "text": "Yaşayan bir organizma olarak kent, kültürel, politik, cinsel, tarihsel, sosyal vb. gibi verilerle sürekli yeniden kurulan, devingen bir yapı arz eder. Bu yapının analizi üzerine kurulu olan İzler_ken/t başlıklı bu sergi, bir yandan kent, gündelik yaşam, birey ve bunların ilişkilerine odaklanırken bir yandan da izlenim ve iz mefhumlarının ortaya çıkardığı duygu-durum titreşimlerinin resim karşılıklarını sunmaktadır. Serginin odağında yer alan kent ve etkileri meselesi; bir tür göze seslenen öyküleme, yani sanatçının yapıtları aracılığıyla görselleştirdiği anlatı olarak, görünen dünya ile duyumsanan gerçekliğin çatışkısı üzerine kuruludur. Bir sentezin sanatsal ifadesi olan bu çatışkı ise kent yaşamına dair sanatçı anlağında ortaya çıkan tespitlerden oluşan, akıl ile duyunun bireşimidir. Beşir Bayar, gerek içine doğduğu kültürel coğrafyayı, gerekse dönem dönem yaşadığı ya da ziyaret ettiği kentleri ve bunların önüne çıkardığı değişkenleri sanatına konu edinir. Sanatçı yaşadığı kenti ve içinde süregiden gündelik hayatı, kazıp anlamaya çalışan bir arkeolog gibi davranır. Bu bağlamda Bayar'ın eserlerinde karşı karşıya kalınan çok katmanlı yapı resim içinde resim olma durumu arz eder. Her resmin öyküsünü bahsi geçen örüntünün içine iliştirdiği göstergeye bağlar sanatçı. Öyle ki Beşir Bayar'ın resimlerinde rastlanılan elektrikli soba, varil, kazan, sandalye, tavla zarı, mukavva kutu, çekiç, piknik tüp, briket, gözlük, TV vb. gibi detaylar, gizil bir evrenin, insanı kuşatan ve ona roller dağıtan bir sistemin varlığını fısıldayan ayrıntılardır. Öte yandan deniz fenerine dönüşen fabrika bacası, meydan anıtları ve/veya kuleleri gibi dikey formlar, büyüdükçe görünmez olup kent dokusu içinde kaybolan unsurlar olarak kendi vazifeleri dışında bir gerçekliğe tutunurlar. Sonuç olarak özetleyecek olursak; dil ve söylem yöntemini bir tür ayrıştırma ve birleştirme edimi üzerine kurmuş olan Bayar, olayı ve zamanı sabite uğrattığı tuvallerinde, anlatıyı resim yüzeyine eklediği imlere ve simgelere yükler. Bu işaretçiler çok kültürlülüğü ve çok katmanlılığı da bünyesinde barındıran, anlamı neredeyse yüzeyden taşan, o an'ın yönetimini deşifre etmek adına resmi medyuma dönüştüren göstergelerdir. Yukarıda bazılarına değinilen görsel imgeler, kültürel aidiyet meselesinin minör bir yansımasına dönüştüğü oranda yapıtın anlam yelpazesini genişleterek üzerine söylenebilecek olanları çeşitlendirir. Sentez mekan kavrayışı üzerine inşa edilen bu resimler, Sartre'ın bahsettiği mekanın insan bilicinde zaman mefhumunun önüne geçtiği bir değişime benzer olarak kentin bellekte bıraktığı güçlü izleri işaret eder. Bu izlerin sanatçının resimlerine konu teşkil etmesi ve onunla hesaplaşma dürtüsünün ortaya çıkması anlaşılır durmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/sevtap-yilmaz-tukenis-13-31-mart-2018-adahan-otel-istanbul/", "text": "Ressam Sevtap Yılmaz Tükeniş adlı ikinci kişisel sergisinde, hızla tükettiğimiz çevremize, insani değerlerimize, insana ve doğaya dair güzelliklerimize dikkati çekmiş, çevremizde ve içimizdeki renkleri ve bu renklerin çiçeklerdeki yansımalarını ve birbiriyle uyumunu resmetmiştir. Sanatçı, eserlerinde yaşadığımız toplumdaki farklı kültürlerin, düşüncelerin toplumumuzun zenginliği olduğu, hoşgörü ve sevginin insanları yaklaştıran yaşadığımız hayattan zevk almamızı sağlayan en önemli ögelerden olduğunu vurgulamak istemiş, binlerce yıldır bu topraklarda var olmuş uygarlıkların bize miras bıraktığı güzellikleri bizimde arttırarak gelecek nesillere bırakmamız gerektiğini düşünmektedir. Kabuğumuza çekilmeye zorlanışımıza, bizi kendimize ve çevremize yabancılaştıran, farklı renklere ve kültürlere uzaklaşmamızı dayatan, yozlaşmış ve samimiyetsiz bireylere dönüştüren yaklaşımlara inat; özlemini duyduğu çeşitliği, renkliliği ve içimizde var olan insan ruhunun güzelliğini, bizde her zaman güzel duygular uyandıran çiçekler ve çiçeklerin birbiriyle renkli bütünlüğü halinde tuvallerine aksettirmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/04/v-zihin-sempozyumu17-18-mart-2018-ankara/", "text": "Her yıl heyecanla beklenen Zihin Sempozyumu'nun beşincisi, bu yıl Ankara'da gerçekleşecek. Türkiye'de zihin felsefesi, psikoloji, psikanaliz ve kunatum alanlarında çalışan önemli akademisyen, yazar, psikolog ve psikiyatristlerin bir araya geleceği bu sempozyum 17-18 Mart 2018 tarihlerinde Ankara'da gerçekleşecek. Zihin felsefesi, insanlık tarihi boyunca merak uyandıran ve çokça tartışılan önemli bir alan. Sempozyumda bilinç, bilinç-dışı, cogito, algı ve zihin-beden sorunu gibi pek çok konu ele alınacak. Zihnin karanlık dünyasına yolculuk olarak başladığımız Zihin Sempozyumu'nda, bu karanlık dünyayı biraz daha keşfedeceğiz. V. Zihin Sempozyumu'na bu yıl, Prof. Dr. Cengiz Güleç, Prof. Dr. Zekiye Kutlusoy, Doç. Dr. C. İskender Özkan, Doç. Dr. Emine Funda Serin, Doç. Dr. Mehmet Kasım Özgen, Doç. Dr. Nurten Birlik, Yrd. Doç. Dr. Ayhan Dereko, Dr. Levent Tokuçoğlu, Dr. Mutluhan İzmir, Dr. Necmi Buğdaycı, ve Dr. Tahir Özakkaş konuşmacı olarak katılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/06/seremoni-galeri-idil-10-21-mart-2018/", "text": "çeşitli tekniklerde yapılan resimlerin seçkin örnekleri yer alıyor. Kadir ABLAK, İsmail ACAR, Mustafa ALBAYRAK, Mustafa AYATAÇ, Alp BARTU, Adem BAŞPINAR, Faruk CİMOK, Soner ÇAKMAK, Hikmet ÇETİNKAYA, Koray DAĞCI, Fazilet BÜYÜKDEĞİRMENCİ, Sinem DEMİRCİ, Erol DERAN, Yücel DÖNMEZ, Tolga ERTEM, Rukiye GARİP, Deniz GÖKDUMAN, Abit GÜNER, Zerrin KARAGÖZ, Yavuz KILIÇER, Zeki KIRAL, Erdinç MALKOÇ, Letafat MEMEDOVA, Hasan MUTLU, Asuman SALTUK, Hayrettin SÖNMEZ, Şerif SÜMER, Uğur Mine TAMAY, Ayhan TÜRKER, Harika UYAROĞLU."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/08/lutfiye-bozdag-hayri-esmerin-resimlerinde-etkiyi-onceleyen-yalin-ve-minimalist-bir-kurgu/", "text": "Hayri Esmer'in Boşluk ve Sınır başlıklı solo sergisinde, biçimsel arayışların yol açtığı değişimi sanatsal anlayışının bir gereği olarak ele aldığını görüyoruz. Resim çalışmalarının yanı sıra zaman zaman gravür çalışmalarını da sürdüren sanatçı, şiddet konseptli kurgularla yola çıktığı ilk sergisinde tereddüt ve gerilim referanslı işler yapmış, akabinde bu sergiyi; yüzeyler, bölünme ve parçalanmalardan oluşan pencereler serisi izlemiştir. Son dönem çalışmalarında ise daha çok mekan algısına odaklanan sanatçı, konstrüktiv bir anlayışla yoluna devam ediyor. Bu dönem çalışmalarının en karakteristik özelliği de etkiyi önceleyen yalın ve minimalist bir kurguyu öne çıkarmasıdır. Resmim etkiyi önceleyen bir karaktere sahip. Tüm bunların da etkiye odaklanan bir resim için vazgeçilmez olduğunu söylemek gerek. Bundan dolayı da resmin izleyiciyi kuşatmasını, onunla diyaloğa açık olmasını ve onu ikna etmesini istiyorum. İşte bu kaygılar değişimi kaçınılmaz kılarak, yeni bir kimliğe dönüştü. Kendi ifadesinde belirttiği üzere sanatçının daha önceki çalışmalarında dikkati çeken tema vurgusundan sıyrıldığını ve etki odaklılığa evrilen yeni bir döneme girdiğini söyleyebiliriz. Bu yeni dönemde sanatçı, teknolojinin getirdiği yaygın dijital, canlı, parlak ve renkli diyagramları, çağın değişkenliğine ve görünürlüğüne referans olarak kullanıyor. Renklerin pentür tadından ziyade daha grafiksel bir tatta çizgilerden oluşan satıhlar olarak birbirini kesen, zikzaklar çizen, yer yer tüm yüzeyi örten ve boşlukları öne çıkaran haliyle bir yandan konstrüktiv yapıya hizmet ettiğini diğer yandan kurgunun içinde çarpıcı bir keskinlik sağlayarak resmin tansiyonunu belirlemede başat bir rol oynadığını söyleyebiliriz. Boşlukta devinen bu renkli geometrik diyagramlar, sınırlarla boşluk arasında gidip gelen derinlik, espas hissiyle aynı zamanda boşluk ya da sonsuzluk gibi kavramları sorgulamaya imkan veriyor. Boşluk, sonsuzluk gibi kavramlar bir dönem üretimlerine nüfuz edecek kadar sanatçının zihnini meşgul etmektedir. Piranesi'nin öncü romantik resimleri olarak bilinen Hayali Hapishaneler/Carcerid'lnvenzione serisinde yer alan devasa perspektifin göz aldatıcı etkisinden, düş gücünden ve iç içe geçmiş, bitimsiz mimarisinden hayli etkilenen sanatçı, boşluk ve sınır sergisiyle bu etkilenmenin kendi plastiğinde ortaya çıkan anlayışını paylaşıyor. Boşluk ve sınır, mekan olarak dünya, yaşam- olarak ölümle sınırlı olan insanın bir paradoksu aslında. Piranesi'nin dikkati çektiği bu paradoksa Hayri Esmer, labirent gibi bilindik bir metafordan yola çıkarak kendi dil ve üslup anlayışı içinde plastik dilini kurarak cevap veriyor. Tıpkı yaşamla ölümün, boşlukla sınırın kesişmesi gibi sanatçı da sınırlar ve boşluklarla kesişen labirentler içinde, iç içe geçmiş, düzensiz, olabildiğince rastlantısal kurgulanmış bir kompozisyonda gezinmemize vesile oluyor. Postmodernizmin kaygan zemininde her şeyin değiştiği, sahici olmayan, istikrarsız, tekinsiz ortamında her şeyin birbirine karıştığı, değerlerin yerini değersizliklere bıraktığı, yozlaşmış, çürümüş kaotik bir belirsizliğin, parçalanmışlığın Hayri Esmer resimlerinde labirentler üzerinden metaforik ifadesi olarak karşımıza çıkması çağın sorunlarını sanatçının içselleştirdiğini ve plastize ettiğini gösteriyor. Sanatçının resimlerinde bu parçalanma zamansal ve mekansal karakterler üzerinden sonsuzluk ve sınırlılık paradoksu olarak da okunabilir. Ancak Hayri Esmer'in labirentleri çıkışsız ve çözümsüz değil, sınırları ve özgürlüğü birbirine dönüşebilen ve çıkışı olan konstrüktivler olarak algıya açılıyor ve alımlayıcının düşünsel müdahalesine olanak tanıyor. Alımlayıcı labirente girdiğinde oyun başlıyor, içinde dolaştığı hissiyle sergiyi geziyor. Dinamik ve dingin ikilemler üzerinden giden gerilimin dozu zaman zaman keskinleşirken, geometriden konstrüktive doğru yol alırken alımlayıcıya düşünsel olanın koridorlarında gezinmenin keyfi, değişimin, keşiflerin ve deneyselliğin, tanımlanamayan arayışların tadı kalıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/10/disaridan-galeri-deniz-artankara-cagdas-sanat-fuari-15-18-mart-2018/", "text": "İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır. Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine 'Dışarıdan' estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. 'Dışarıdan grubunun sanatçıları bireysel girişimler ya da oluşumun ortak etkinliklerinde izleyici ile buluşma anlarını 'izleyen ve sanatçı' açısından bir fırsat olarak görür. Grubun sanatçıları Deniz GÖKDUMAN, Deniz BAYAV, Kerem İŞCANOĞLU, Ferhunde K. ÖNER, Zerrin PEHLİVAN'dan oluşmaktadır. Sanatı sonsuz ve sınırsız 'şimdi'nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir, Sanatındoğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait çıplakla yaşamı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzeşen; ancak insanı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir. Sanatın merkezinde yer alanlarlaaynı sanat iklimi soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar, Sanatçıların varmak istediği yer dışardan merkeze ulaşmak değil merkezle dışarıyı uzlaştırmaktır. İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilir. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı kenti, kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışardan gelen bütün duyu ve sanatları, eserlerine daima ortak ederler. Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının her türlü ayrıntı ile yapıtlara yerleşmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki 'kendi olma' özelliğine sahiptir. İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilen ve bu birikime bağlı olarak anlam kazanır. Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçının bir birey olarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır. İnsanın mekan ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır. Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekandan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır. bir sanat eserinin 'açık yapıt'a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir. 21. Yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden sanatın içinde olduğu kadar dışında bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan 'Dışarıdan' grubu ARTANKARA Çağdaş Sanat Fuarını nitelikli ve yüzyılın ger eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir. 'Dışarıdan' gelenler için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin; sanatçının sanatıyla kurduğu bağın yalnızca izleyiciyle tamamlanabildiğini bilen bu oluşumun bir parçası olabilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/10/nese-ikbal-sen-ve-ahmet-gunestekin-davasinin-sonucu/", "text": "Tepe Müzayede tarafından konunun UPSD Uluslararası Plastik Sanatçılar Derneğine intikalinden sonra UPSD Yönetim Kurulu cevabında;... Hiç kimsenin.... Şu eser ya da bu sanatçı, şuna ya da buna benziyor, bu nedenle bunu sergileyemezsin, satmazsın, müzayedeye koyamazsın şeklinde başka kişi ve kurumlara baskı yapma hakkı olmadığıdır. Zaten ortada aşırı bir etkileneme veya benzeri aşırı paralellikler varsa, bunlar kendiliğinden ortaya çıkar ve sanat ortamında zaman içinde dengeleri bulur, gerçekler ortaya çıkar. En azından şunu söyleyebiliriz ki; Türk veya Uluslararası sanat ortamlarında birbirlerine şaşılacak derecede benzeyen birçok sanatçı örneği vardır. Bu sanatçılar kariyerlerine birbirinden ayrı olarak devam etmişler ve bu tartışmalar her zaman belirli oranlarda ola gelmiştir. Dolayısıyla UPSD olarak, hiçbir sanatçının eserinin sahte veya çalıntı veya sanatçının rızası dışında olmamak kaydıyla, bir yerde sergilenmesi veya satışa konmayla ilgili benzerlik, veya olası etkilenmişlik kavramları üzerinden bir kısıtlama, bir baskı, bir engellemeye götürülemeyeceğini ifade ederiz. Bize aktardığınız konuyla ilgili süreci izliyor olacağız. şeklinde açıklamalarda bulunulmuştur. Buradan anlaşılacağı üzere muhtemelen Tepe Müzayede'ye bir kaynaktan Neşe İkbal Şen'in eserlerinin müzayededen çıkarılması konusunda baskı içeren bir talepte bulunulmuştur. Söz konusu resimlerin bir kısmının görselleri ile dava dilekçesini de inceledikten sonra her iki ressamın resimlerini izleyen bir sanatsever olarak davanın ret edileceği kanaatine kısa sürede ulaştım. Devam eden bir dava hakkında görüş beyan edilemeyeceği için hukuka saygılı bir kişi olarak susup sonucu beklemekten başka yolumuz yoktu. Davanın Yargıtay süreci sonunda bana iletilen dava dosyasının fotokopilerini inceledim. Aşağıdaki bilgilerin tamamı dava dosyasındaki belgelerden aynen alınmış ve dava seyri hakkında yorum yapmadan sanatseverler bilgilendirilmeye çalışılmıştır. Ahmet Güneştekin avukatı aracılığıyla 17.01.2013 tarihinde Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesi Başkanlığı'na başvurarak; kendisine ait özgün eser, tasarım, motif ve benzeri unsurların Neşe İkbal Şen tarafından izinsiz kullanıldığı nedeniyle Neşe İkbal Şen'e ait eserler hakkında öncelikle ve ivedilikle Fikir ve sanat Eserleri Kanunu'nun 77. Maddesi uyarınca ihtiyati tedbir kararı verilmesi ve FESK Md. 66 ve devamı maddeleri gereğince tecavüzün ref'i talebinde bulunmuştur. Önce tek kişilik ressam bilirkişi, daha sonra ise ressam ve hukukçudan oluşan iki kişilik bilirkişi heyeti raporu mahkemece incelendikten sonra davacının resimleri ile davalının resimleri arasında bir intihalin söz konusu olmadığı sonucuna mahkemece karar verilmiştir. Konu Ahmet Güneştekin tarafından Yargıtay'a taşınmış, yapılan inceleme sonucunda Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 26.11. 2015 tarihinde davacının karar düzeltme talebinin ret edilmesine ve 26.10.2017 tarihinde de davacının karar düzeltme isteğinin REDDİNE karar vermiştir. Ahmet Güneştekin; Neşe İkbal Şen hakkındaki intihal suçu ile ilgili davada gelinen bu aşamada tüm hukuk yollarını geçerek sonuca ulaşmamıştır. Bu dava sonucunda Neşe İkbal Şen ; Ahmet Güneştekin hakkında hangi yolu izleyeceğini zaman içinde göreceğiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/10/trakya-universitesi-ii-uluslararasi-posta-sanati-yarisma-sonuclari/", "text": "16 Ülkeden 325 Sanatçının eseri Trakya Üniversitesi II. Uluslararası Posta Sanatı Yarışma jürisi Prof. Dr. Ali Muhammet Bayraktaroğlu başkanlığında Yrd. Doç. Dr. Ayfer Uz, Yrd. Doç. Kerem İşcanoğlu, Yrd. Doç. Dr. Ersan Sarıkahya, Öğr. Gör. Dr. Deniz Gökduman, Öğr. Gör. Şahin Memmedov, Dr. Şafak Güneş Gökduman 09.03.2018 tarihinde T. Ü. G. S. F. Resim Bölümü Temel Sanat Atölyesinde saat 14:00'de toplanarak değerlendirme yapmıştır. Toplam 107 eserden 10 eser Ödül, 97 eser Sergilemeye layık görülmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/17/hulya-kupcuoglu-ozetle-mehmet-ve-zeynep-dilek-cetiner/", "text": "Çağdaş soyut sanatın önemli isimlerinden Zeynep Dilek Çetiner ve Mehmet Çetiner; Galeri Diani'de 'Özet' adını verdikleri yeni bir sergi açtılar. Sergi, sanatçıların önceki yıllarda yaptıkları farklı dönem ve süreçlerinden bir seçkiyi barındırıyor. Sanatçı bir çift olarak kendi süreçlerinin bir 'Özeti' niteliğindeki sergide, eserlerinin salt soyut olduğunu, soyutlama olmadığını belirtiyorlar. Mehmet Çetiner: Genel olarak bakıldığında; sergi, son yirmi yıl içinde üretilmiş büyük-küçük çalışmalardan oluşturuldu. Bunlara teknik olarak, malzeme olarak ve sanatsal veri olarak bakıldığında çok çeşitlilik ve eğlenceli anlatımlar görürüz. Çünkü çok büyük boyutlu sonraki tuval çalışmalarımda bu türden yola çıkışlar oluşturuldu fakat malzeme ve teknik bu sevimlilikte rahatlıkta kullanılmadı. Ayrıca her eser tektir ama bu serginin eserleri peş-peşe üretilmiş eserler serisi benim kolaj gibi yeniden kullanım yada atık malzemesi çalışmalarım gibi çoğaltılmış ve aynı düşünce sistematiğinde üretilemiyecek eserlerden kendiliğinden seçilerek meydana getirildi. Bir kere sergilerimiz; her zaman sergi yapılacak galeri mekanları ile tek bir esermiş gibi örtüşüp bütünleşsin istiyoruz. Eser ölçüleri mekan ölçüleriyle dengelensin istiyoruz. Bu yönüyle Galeri Diani mekanı özet'e özet olarak karşılık verebildi. Ve toplamda altmış-yetmiş çalışmayı rahatlıkla sunabildik. Çeşitlilik gözalıcı bir sunumu da peşinden getirdi diyebilirim. Zeynep Dilek Çetiner: Mesela 2001 yılı OYUN serisinden örnekler dahil ettik Galeri Diani ÖZET Sergimize. 2002 Ocak da Atatürk Kültür Merkezindeki büyük sergim ve BİLİM Sanat Galerisi yayınlarından çıkan kitabımın tanıtımı gerçekleşirken bir başka galeride, paralel olarak bir uydu sergim daha oldu, OYUN Sergisi. Yaklaşık 60 adet olan kağıt üzeri akrilik bu seri; oğlumun 2,5 yaş karalama döneminden etkilenerek hatta onunla birlikte resim yaparken oyun oynuyormuşçasına doğaçlamalar halinde Köyceğiz'deki tatilimiz sırasında oluşmuştur. Bu dönem benim için önemlidir. Sonra 2004 yılında yine belli sayıda üretilmiş OYUNA DEVAM serisinden çalışmalar koyduk sergimize. Küçük boyutta, koyu, içinde renkli boyalı desenlerden oluşuyor. Kağıt üzerine kısa anlar da bir çocuk karalamaları kadar saf ve içten bir samimiyet taşıyan lekeci denemeler diyebiliriz. Bu iki seri de beni tuvallerimde rafine olduğum bir döneme taşıdı sanırım. Yani daha çok ayıkladığım/ayıklandığım bir sürece... Tuvallerim renkten arınmaya başladı ve monokrom tuvaller çıktı. 2007'de tamamıyla renkten arınmış SİYAH-BEYAZ seriyi ürettim. Siyah-Beyaz seri; zıt tüm kavramları sorgulayan siyah-beyaz, iyi-kötü, güzel-çirkin gibi ne varsa kısaca yin-yang felsefesi ışığında, farklı kutupların karşıtlığının; birbirlerine dönüşebilmesi, birbirini içermesi kısaca BİR olma hallerini irdeleyen bir temeldeydi. ÖZET sergimiz de tek bir örnek Siyah-Beyaz Seri'den tuval dahil ettik. 2009 yılına ait ENGEL serim ise, gri-metalik boyayla tel örgüleri çağrıştıran form ve alanların içinde, monokrom, ritimli jestlerin oluşturduğu kompozisyonlardan oluşuyor. Bu seri insanın kendi kendine koyduğu engeller üzerine içimizdeki İDi yani vahşiyi zaman zaman salıversek mi, kavramını sorguluyordu. ÖZET sergimizde ENGEL serisinden de örnekleri görebilir izleyenler. 2013 yılında ürettiğim AKİS serisi, kağıt ve japon kağıdı üzerine, karışık teknik, boya ve malzemeyle oluşturduğum kolaj ve tuval boya ile gerçekleşen toplam 12 adet resimdir. Doğrudan 'üretenin aksidir eseri' düşüncesinin altını çizer. ÖZET sergisini izleyenler bu seriden de örnekleri görebilecekler. 2017 AYKIRI seride yer alan işlerim ise, yeniden rengi çağırdı ve tek bir kolaj çalışmamdan türedi. Farklı tuvallerde yüzey üzerinde yer değiştiren parçalardan oluşuyorlar. Özet sergimizde 3 tuval örneği ile yer alıyor. Ve son çalışmaları referanslayan 2018 tarihli iki tuval de yer alıyor Özet sergimizde. M. Ç: Sanırım az öncede söylediğim gibi bir terim öykünme, diğer terim ise tarif edilemeyeni kompoze edebilmek olmasına rağmen algı her iki kavramı da aynı yanıltıcı noktada birleştiriyor. Ki yanlış görsel bilgi, akıl oyununda doğru bilgiye çoktan ekleniyor diye düşünüyorum. Ülkemizde bu iş böyle algılanıyor, böyle seviliyor herhalde! Z. D. Ç: Muhatap kaldığım tüm ŞEY'lerimi kapsıyor. Sanatçı eseri üzerinden kendini ifade ediyor. Ve bu durum dünyayı algılayışı ile yakından ilgili doğal olarak, aynı zaman da Neden sanat, Niye bu yolu seçtiniz sorusunu da kapsıyor sanırım. Kendinizi ne zaman sorgulamaya başladınız, zorunuz nedir gibi sorularla da genişletebiliriz bu dizgiyi. Sanatçının dünyada var olma süreci ve eserinin yaratım süreci bir bütünün parçalarını tanımlıyor. Tüm varoluşa ilişkin sorgulamalar, yaşama ait neyim, kimim, nerdeyim gibi bilindik sorular, çevrenizde yaşanan savaşlar ve şiddet, kadın ve çocuklara yapılan zulüm, hayalleriniz, ütopyanız, doğa, estetik... Tümü- hepsi içselleştirdiğim her şey, toplamı benim yaratım sürecimin birer argümanı. Tam da yaşamın kendisi. 'soyut'ta hikaye yoktur, kendisi varsıldır. Hissedilecek bir şeydir. Anlamak için değil hissetmek içindir. Ben içsel enerjime inanıyorum Ve tüm yaşamımı buna adadım. Spiritüellik, kendimle yüzleşmek, merhamet, depresyon, pişmanlık, coşku, özgürlük ve kontrol gibi psikolojik anlarıma ayna tutuyor. Resim bir illüzyondur. İki boyut üzerinde plastik yaratıyı arıyoruz. Çalışırken tuval üzerinde artistik yaratım isteği ile form ve duygu arayışları peşindeyim. Deforme etmek, yüzeysel deneysellik, denge-ritm kaygısı, kendiliğindenlik- doğaçlama ve rastlantısallığa olabildiğince izin vererek jestlerle kompoze ediyorum kendimi ve tuvalimi. Z. D. Ç: Soyut sanat değerlendirmesinden önce, 1985 sonrası için kısmen ve bizzat tanığı da olduğum genel sanat ortamını hatırlatmak isterim. Çünkü sanatın hangi şartlarda oluştuğu da belirleyici sanırım. Bildiğiniz gibi yaklaşık 80'li yıllar Türk sanat ortamının profesyonelleştiği, sanatçının, sanatsever ve koleksiyonerle buluşabileceği zeminlerin- galerilerin çoğaldığı oluştuğu bir dönem diyebiliriz. Tabii tüm dünyadaki değişimler mesela Berlin duvarının yıkılışı, soğuk savaşın bitmesi gibi... Ve ülkemizde de 80 darbesi, feminist yankılar ve sonrasında liberal, ekonomik siyasi gelişimler sürecinin etkilerini de unutmadan, ülkemizdeki sanat ortamı da sektörleşme yolunda gelişmeye başladı. Akademik olmayan ve devlet kurumlarından bağımsız özel sektör de kapılarını sanata araladı. Sanatçılar üretebildiler ve sergileyebildiler. Yeni Eğilimler, Resim Heykel Müzeleri Derneğinin düzenlediği Günümüz Sanatçıları gibi yarışmalar -ki akademik çalışmaların dışında özellikle genç sanatçıların avangart-modern; soyut-kavramsal çalışmalarını destekleyen bir anlayış ile- ayrıca yine özel kurumların düzenlediği Yarışmalı sergiler ve banka galerilerinin genç sanatçılara sergi açma imkanı sağlaması da dönemin dinamiklerini çeşitlendirdi. Dolayısı ile ülkemizde 1950'li yıllarda açılan ilk soyut sanat sergisinden yaklaşık 25-30 sene sonra yeni denemelerin kabul gördüğü alanları çoğalttı diyebiliriz en genel şekliyle 80-90'lı yıllar için. Sonrasında Plastik Sanatlar Derneği'nin kurulması, sanat fuarlarının başlaması, sanat dergilerinin çıkması, gelişen teknoloji, iletişim ve bilişimin açtığı yeni dünya düzenine tanıklık, tüm sanatçı ve sanat ortamının aktörlerini global sanat üretimi ve piyasası ile de etkileşime soktu zaman içinde. Özellikle son 10-15 senede sanatçılar dünya müzelerini gezebiliyorlar, uluslararası fuarları izleyebiliyorlar, bilgisayar ve telefonlarının bir tık uzağın da her şey. Sonsuz malzeme seçenekleri var, zenginleşti ve çeşitlendi olanaklar, hatta sanayileşti bile. Mesela tuval boyutları büyüdü, her şey malzeme olarak eser içine girdi, dijitalleşti vs. Sadece soyut sanat üretimine yansımadı bu değişim, tabii ki her üsluptaki sanat üretimleri için de geçerli oldu. M. Ç: Sergimiz Özet, 31 Mart 2018 tarihinde sona erecek. Sanatçı bir ailenin oluşturduğu GALERİ DIANI sanki serginin ismi gibi küçücük bir özet, sevimli sanat mekanı. Bu sergi; iyice daraltılmış kişisel retrospektif bir sunuma dönüştü. Bu türden bir aktarım bizim için de sonuçları itibarıyla neşeli ve coşkulu oldu. Tüm sanatsever dostlara ve sana teşekkürlerimizi sunuyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/ahmet-yesil-new-york-art-expo-fuarinda-turkiyeyi-temsil-ediyor/", "text": "AHMET YEŞİL, 19-22 Nisan 2018 tarihleri arasında PIER 94'de düzenlenecek NEW YORK ART EXPO fuarında 706 nolu stantta, kişisel sergisiyle Türkiye'yi temsil ediyor. Bugüne kadar yurtdışında gerçekleştirdiği kişisel ve karma sergiler, katıldığı sempozyum ve bienaller ile ülkemizi yurtdışında en çok temsil eden sanatçılar arasında yer alan Ahmet Yeşil, son dönem çalışmalarından oluşan bir seçkiyle, görsel bir şölen sunacak. Ahmet Yeşil ayrıca, 30 Mart 21 Nisan 2018 tarihleri arasında Ankara Galeri Soyut'ta kişisel bir sergi de açıyor. 25-27 Mayıs 2018 tarihleri arasında ise Musee du Louvre Carrousel Artshopping'de karma bir etkinlikte yer alıyor. Ahmet Yeşil'in tuvalinde, sözlük anlamının ötesinde plastik bir imge olarak yerleşen ip ve halat, maddi dünyadaki bağlayıcı rolünü tamamen kaybeder ve resim düzlemine yepyeni açılımlar sunar. İzleyiciler, ritmik bir akış yüklenen bu imgelere bırakır kendini ve sanatçının kendine has mavi, yeşil, mor ya da kırmızı renklerle tuval yüzeyinde yaratığı şiirsel kompozisyonların içine dalıverir. Denizin altında, dalgaların üzerinde, ıssız bir ormanda, bazen de yeşile gebe mavinin içinde buluverir kendini. Sanatçının istediği tam da budur: İzleyiciyi ve resimsel imge derin bir diyalog içindedir. Ahmet Yeşil'in çalışmalarında; resim ve hayat arasındaki ilişki, gerilim, çözüm bulma çabasının tuvale yansıması, toplum ile sanatı arasında bir uçurum yaratmaz. Onun sanatı herkese yakındır, herkes kendinden bir şeyler bulur. Ahmet Yeşil resmindeki ritm, denge, lirizm, ışık, gölge ve yeniden tanışıyormuşçasına öne çıkan canlı renklerin kusursuz uyumu birçok farklı kültürden izleyicinin, hızla resim ile ilişki kurmasını sağlar. Otuz yedi yıldır aktif olarak sanat yaşamının içinde olan Ahmet Yeşil, bugüne kadar 105 kişisel sergi açtı, 297 karma ve yarışma sergisine katıldı, 24 ödül aldı. Tam anlamıyla 'nev-i şahsına münhasır' olarak tanımlanabilecek bir fırçası vardır. Dünyadaki ve Türkiye'deki moda akımları çok yakından takip etse de o kendi gerçeğinden vazgeçmemiş, yıllar içinde fırça darbeleri ile tuvaline aktardığı özlemleri, tutkuları, heyecanları, duyguları, düşünceleri, acıları, mutlulukları onu nereye götürdüyse, sanatı da o bağlamda gelişmiş, bugünkü gücüne ulaşmıştır. Özellikle ve ısrarla belirtilmesi gereken nokta ise, dünyadaki hiçbir sanatçıyla karşılaştırılamayacak ve Ahmet Yeşil tarzı olarak anılan görsel bir dil yaratmış olmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/dokuma-ma-belkis-balpinar-anna-laudel-contemporary-26-nisan-10-haziran-2018/", "text": "Türkiye'de ilk defa geleneksel kilim dokuma tekniğini güncel sanata taşıyarak özgün işler üreten Belkıs Balpınar'ın tasarımlarında derinlik, uzay ve uzam kavramları dikkat çeker. Özellikle fizik ve astronomi alanında okuduğu kitapların işlerine yansıdığını belirten sanatçı, görünen dünyayı algılama/algılayamama, algılamanın çeşitliliği, bakış açıları ve perspektif gibi konularla hem biçimsel hem teorik olarak ilgilenmektedir. Kilim dokusu üzerinde yarattığı biçimleri, uzamdaki hareketlerin bir yansıması olarak ele alan sanatçı, düz kilim çözgüleri üzerine motifler katarak derinlik vermektedir. Balpınar'ın çalışmalarında, işlerine boyut katan gölgelerin sınırsızlıkla ilişkisi görülürken aynı zamanda evrendeki farklı uzamsal düzlemler ve mikrokozmos makrokozmoz, kuantum fiziği ve galaksiler gibi temalar ön plana çıkar. Albert Einstein'ın, insanın henüz algılayamadığı dördüncü boyutu zaman ve hız olarak bir uzam üzerinde göstermesinin kendisini ve işlerini etkilediğini belirten Balpınar, bilimsel çalışmaların ve filozofların, sanatçılara ve kültür-sanat dünyasına katkılarını kanıtlar nitelikte üretimler gerçekleştirir. Belkıs Balpınar, güncel sanatın genel olarak dünyadaki kargaşa ve olaylara yoğunlaştığını, kendisinin ise çalışmalarında daha evrensel bir noktada durarak varlığın özüne odaklandığını belirtir; İnsanın kendi yarattığı dünya çok karmaşık. Milyarlarca galaksi ve onların içinde milyarlarca yıldız olan evrende ise bizim zaman algılamamıza göre bir düzen görülüyor. Pek çok sanatçı dünya üzerindeki bu kaosun içinden bir şeyleri yansıtmaya çalışıyor. Bense bizim zaman anlayışımıza göre daha düzenli görünen makro evrendeki galaksi ve gezegenlerin ya da mikro evrendeki parçacıkların devinimlerinin oluşturduğu uzamları ima eden görüntüler yakalamaya çalışıyorum. Günümüzde dokuma geleneği olmayan toplumlar dahil, birçok ülkede uluslararası üne sahip tekstil sanatçıları bulunmaktadır. Türkiye ise, tekstil dokuma sanatının ortaya çıkıp geliştiği bir bölge olmasına; halı ve kilim üretiminin en önemli merkezlerinden sayılmasına rağmen, söz konusu tekniklerin çağdaş sanata yansıdığını göremeyiz. Bu açıdan bakıldığında Balpınar, tekstil-dokuma alanında farklı uygulamalar kullanan ve bunları geliştirerek güncel sanata taşıyan önemli isimlerin başında gelir. Yıllar içinde yeni bir dokuma, hatta kendi deyimiyle, dokumama tekniğini uygulamaya başlayan sanatçı, dokuma sırasında arka planın dokunmadan bırakılmasıyla, boşlukta yer alan formların daha iyi ifade edildiğini keşfeder. Adını bu teknikten alan Dokuma-ma sergisi, Balpınar'ın uzun yıllardır fizik ve astronomiyi dokuma sanatıyla buluşturarak ürettiği sıra dışı işlerini kapsayan seçkiyi bir araya getiriyor. Belkıs Balpınar'ın 26 Nisan Perşembe günü açılışı gerçekleşecek olan DOKUMA-MA sergisi 10 Haziran 2018 tarihine kadar Anna Laudel Contemporary'de görülebilir. Belkıs Balpınar, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Tekstil Bölümü'nden mezun olduktan sonra, Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nin Halı Bölümü'nde küratör ve İstanbul Vakıflar Halı ve Kilim Müzesi'nde kurucu müdür olarak çalışmıştır. 1986'dan bu yana geleneksel kilim dokusunu kullanarak art kilim denilen sanat dalına öncülük eden sanatçının, tasarımlarında evrendeki farklı uzamsal düzlemlerden ve mikrokozmostan esinlendiği bilinmektedir. Araştırmacı ve yazar olarak kilim ve halılar hakkında kitap ve makaleler yazan sanatçı, ayrıca yurt içi ve yurt dışında bu konuda konferanslar vermektedir. Washington D. C.' de bulunan World Bank Binası ve Suudi Arabistan Zahran'da bulunan Aramco Center'a giriş duvarları için art kilim parçaları tasarlayan Balpınar, İstanbul, Ankara, New York, Princeton, Washignton D. C., Stockholm, Caracas, Milano, Tokyo, Ljubljana, Moskova ve Bahreyn'de sergiler düzenlemiştir. Aynı zamanda grup sergilerine de katılan sanatçının bazı parçaları New York'ta bulunan Modernist Sergisi'nde ve Art Basel Miami'de Galleria Nilufar tarafından düzenlenen sergide gösterilmiştir. Sanatçının işlerinin yer aldığı özel koleksiyonlar arasında; Miuccia Prada, Milano; World Bank, Washington D. C.; Bernard Chappard, New York, Caracas; Lary Sanitzky, Los Angeles; Economy Bank, Istanbul; Nilufar Gallery, Milano; Marmara Manhattan Hotel, New York; Ignazio Vok, Padova; Al Gore, Nashville bulunmaktadır. Belkıs Balpınar, 2006 yılından beri Bodrum'da yaşamakta ve çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/haluk-oner-disaridan/", "text": "İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır. Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine 'Dışarıdan' estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. 'Dışarıdan grubunun sanatçıları bireysel girişimler ya da oluşumun ortak etkinliklerinde izleyici ile buluşma anlarını 'izleyen ve sanatçı' açısından bir fırsat olarak görür. Grubun sanatçıları, Deniz GÖKDUMAN, Deniz BAYAV, Kerem İŞCANOĞLU, Ferhunde K. ÖNER, Zerrin PEHLİVAN'dan oluşmaktadır. Sanatı sonsuz ve sınırsız 'şimdi'nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir, Sanatındoğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait çıplakla yaşamı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzeşen; ancak insanı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir. Sanatın merkezinde yer alanlarlaaynı sanat iklimi soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar, Sanatçıların varmak istediği yer dışardan merkeze ulaşmak değil merkezle dışarıyı uzlaştırmaktır. İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilir. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı kenti, kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışardan gelen bütün duyu ve sanatları, eserlerine daima ortak ederler. Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının her türlü ayrıntı ile yapıtlara yerleşmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki 'kendi olma' özelliğine sahiptir. İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilen ve bu birikime bağlı olarak anlam kazanır. Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçının bir birey olarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır. İnsanın mekan ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır. Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekandan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır. bir sanat eserinin 'açık yapıt'a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir. 21. Yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden sanatın içinde olduğu kadar dışında bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan 'Dışarıdan' grubu ARTANKARA Çağdaş Sanat Fuarını nitelikli ve yüzyılın ger eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir. 'Dışarıdan' gelenler için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin; sanatçının sanatıyla kurduğu bağın yalnızca izleyiciyle tamamlanabildiğini bilen bu oluşumun bir parçası olabilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/hasar-katsayisi-damage-multiple-ozge-enginoz-krank-art-gallery-29-mart-2018-05-mayis-2018/", "text": "KRANK Art Gallery, Özge Enginöz'ünHasar Katsayısı / DamageMultiple adlı solo projesine ev sahipliği yapıyor. Sergi, günümüzün temel problemlerinden hasar kavramına, sanatçının çeşitli ilişki biçimlerini irdeleyen interdisipliner çalışmalarıyla odaklanıyor. En genel tanımıyla doğanın veya doğal olmayan olayların yol açtığı bir durum olan hasar, belirli ilişki biçimlerinde de karşımıza çıkan bir kavram. Özellikle insan ilişkileri ve kaynaklara olana bağımlılığımızda yüksek etkili sonuçlara yol açan bir özelliğe sahip. Kavram, Özge Enginöz'ünçalışmalarına interdisipliner üretim anlayışıyla ve çoklu doğasıyla yansıyor. Projenin çekirdeğini Enginöz'ün sanatçı BernhardCella tarafından düzenlenen Matbu Bir Mekan Olarak Kitap atölyesinde ürettiği eser oluşturuyor. Aşk, Hasar, Kusur'' adlı olan eser, rastgele seçilmiş İbn-i Sina'nın Aşkın Mahiyeti Hakkında Risalesinde geçenZarif ve yiğit kimselerin güzel yüzlere karşı duydukları aşkın anlatılması alıntısıyla ve sahaflardan toplanmış buluntu fotoğraflarla şekilleniyor. İç bölümde yer alan hasar grafiği ise güçlü ve basit bir unsur olan ateşle bağlantılı. Kitaba eşlik eden videoyla kitabın ateşlenme anına tanıklık ediliyor. Sergide büyük boyutlu tuval yorumları veya gerçek malzeme kullanımıyla Doğanın minör sembolleri olarak karşımıza çıkan ağaç imgeleri, modern dünyanın kaynaklarla zarar görme katsayısı yüksek ilişkilerine göndermeler taşıyor. Simbiyotik döngülerde okunabilecek bu karşılıklı yapılar iseEnginöz'ün özellikle kav mantarları ile yaptığı işinde somutlaşıyor. Üstünde yaşadığı ağaca çürüme yoluyla zarar verse de onların ölümünden sonra bile yaşamaya devam eden kav mantarları uygarlık tarihinde, içinde kor taşınabilen ve tıptakanama durdurucu olarak kullanılan önemli bir bitki. Sanatçı mantarların içinde kor taşınabilmesi özelliğine odaklanarak yaptığı yerleştirmesinde, doğal malzemeyi doğal olmayan beton bloklarla sunarak yaşam biçimlerimizin çevremizde yol açtığı tahribatı görselleştiriyor. Öte yandan aşkın kendisi de yaşam için gerekli fakat öteki ne duyulan şiddetiyle yakıcı olarak yani çifte doğasıyla var olabilen bir ilişki biçimi. Böylece karşılıklı etkileşimi aşk içinde de gözlemlenebilen hasar bir tür ortak yaşantı referansını kazanıyorken, sonuçta yıkıcı olduğu kadar yapıcı bir işlevde üstlenebiliyor. Hasar Katsayısı / DamageMultiple05 Mayıs'a kadar Krank Art Gallery'de görülebilir. Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Bileşik Sanatlar bölümünü 2010 yılında tamamlayan Özge Enginöz aynı yıl Almanya'da ValentinHertweck ve IrenePaetzug'un atölyelerine katıldı ve İstanbul'daYaşıyorÇalışıyor projesi kapsamında Remo Salvadori'nin yürüttüğü çalıştaya seçilen isimler arasında yer aldı. 2009'da Avusturya KunstvereinParadigma'da ve Kunstuniversitat Linz'de düzenlenen iki ayrı karma sergide işleri sergilendi. 2011 yılında Edisyon Galeri'de gerçekleşen kişisel sergisi Replikin ardından 2012-13 yıllarında Borusan Art Center programına katıldı. 2013 yılında Mixer'deki Sanıldığı Gibi Değil adlı kişisel sergisini, 2016'da Artnivo'da Huzursuz Ruhlar İçin ve Blok Art Space'teLOOP? Dönen Dünya Fragmanlar ve Sorular izledi. 2017'de Arter'de, BernhardCella tarafından düzenlenenThe Book as Printed Space Concept and PrintedWorkBookmakingWorkshopunda yer aldı. Kariyerinde çok sayıda grup sergisine de katılan Enginöz, çalışmalarına İstanbul'da devam etmektedir. OlcayÖzmen OlmanınKaderinde ve HasarBurcundaBirŞair: BirhanKeskin, BirhanKeskinŞiiri ve Ba, s.81, Metis, 2008."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/kesisen-yazgilar-calvinoya-saygi-bilsart-05-nisan-02-mayis-2018/", "text": "Bilsart, 5 Nisan 2 Mayıs tarihleri arasında Kesişen Yazgılar: Calvino'ya Saygı adlı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Küratörlüğünü İpek Yeğinsü'nün üstlendiği sergi Özcan Saraç, Bengü Karaduman, Lara Kamhi ve Uygar Demoğlu'nun eserlerini içeriyor. Kesişen Yazgılar Şatosu (1973), yazar Italo Calvino'nun romandakurguya getirdiği deneysel yaklaşımın en iyi örneklerinden biri. Tarot kartlarının sembolizminden yola çıkan ve 'semiyotik roman' olarak da tanımlayabileceğimiz yapıt, Kesişen Yazgılar Şatosuve Kesişen Yazgılar Meynanesi olmak üzere, her birinde sekiz farklı öykünün yer aldığı iki bölümden oluşur. Her iki mekanda, bir masanın etrafında toplanmış ve yaşadıkları olayları sözcüklere dökemeyen bir grup insan, öykülerinikartlardaki görsel imgeler üzerinden anlatır. Kartlar sıralandıkça ortaya çıkan kafese benzer strüktür, okuyucuyu da oyuna dahil eden bir arketipler ağı oluşturur. Öyküler yer yer birbirinin içine girer; bazı kartlar farklı anlamlara bürünerek tekrarlanırken, bazıları birden fazla anlatıcının öyküsü içinelzem hale gelir. Böylece Calvino'nun tanımıyla ortaya, her kağıdın anlamının, ondan önce gelen ve onu izleyen kağıtlar dizisindeki yerine bağlı olduğu sıradışı bir örüntü çıkar. Yapıttaki öyküler ağını oluşturan imge dizileri, sinematik anlatı ve montaj kavramlarını da gündeme getirir; kartların sıralanışınınbir nevi 'Kuleşov Etkisi' yarattığını söylemek mümkün. Genel olarak hareketli imge için geçerli sayabileceğimiz bu etki, sergi kurgusunun temelini oluşturuyor. Dört haftaya yayılan serginin ilk yarısı kitabın Kesişen Yazgılar Şatosu, ikinci yarısı ise Kesişen Yazgılar Meyhanesi adlı bölümüyle analojik bir ilişki kuruyor. Her bir bölüm de kendi içinde, iki sanatçının sergi için ürettiği işleri art arda, birer hafta boyunca gösterecek şekilde kurgulandı. Amaç, her bir sanatçının sergi teması öznelinde geliştirdiği önermelerin yanı sıra, yapıtların sergi süreci içindeki diziliminin yarattığı kurgusal etki üzerine düşünmek. Calvino'nun açtığı semiyotik deney alanını, video sanatı bağlamında 'yazgıları kesişen' iki ayrı sanatçı ikilisi üzerinden yeniden ziyaret etmek. Küratöryel süreç sırasında, aynı mekanın birkaç ay önce ağırladığı Ergin Çavuşoğlu'nun Desire Lines / Tarot & Chess (2016) adlı işinin de aynı metne dayandığı bilgisinin keşfi, bu anlam katmanlarına heyecan verici bir yenisini daha ekledi; sergi mekanının, art arda sunduğu görsel imgeye dayalı etkinlikler üzerinden inşa olan kendi öyküsü. Özcan Saraç, Essex Üniversitesi'ndeki Ekonomi eğitiminin son yıllarında sanat çalışmalarına ağırlık verdi. 2012-2016 yılları arasında Parsons Paris Sanat Üniversitesi'nde multidisipliner bir eğitimin ardından Zürih Sanat Üniversitesi'nde yeni medya odaklı bir eğitim aldı. İnsanın evrensel sistem ile olan ilişkisini, mantıksallığını ve politik mekanizmalarını sorgulamak adına bilimsel ve teknolojik yapılar kullanarak kavramsal araştırma alanları oluşturuyor. İşleri Londra, Paris, New York, Istanbul, Zürih, Cenevre, Basel ve Milano'da sergilendi. Bengü Karaduman, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeSahne ve Kostüm Tasarımı eğitiminin ardından Hochschule der Bildenden Künste Saar'da Yeni Artistik Medya eğitimi aldı. Kendiliğin inşası ve bilinçaltı gibi kavramlara odaklanan sanat pratiğinde video, animasyon, enstalasyon, desen ve ses gibi öğeler kullanan sanatçı, aralarında İstanbul Modern, Borusan Contemporary, Maçka Sanat Galerisi, Milli Reasürans Sanat Galerisi, Outlet, Heidelberger Kunstverein, Künstlerhaus Wien ve Galerie Maerz'in yer aldığı kurumlarda sergiler açtı. Lara Kamhi, görsel anlatı, ses, ışık ve yerleştirmenin sınırlarını aşan işlerinde görüntü-gerçeklik çatışmasını irdeliyor. University Sorbonne Nouvelle Paris-III'te Tiyatro Çalışmaları, American University of Paris'te Film Çalışmaları ve İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon eğitimi alan Kamhi, yüksek öğrenimini Slade School of Fine Art'ta tamamladı. Kurucu-ortaklığını üstlendiği bağımsız sanat insiyatifi Prizmaspace'te dokuz serginin küratörlüğünü üstlendi. İşleri Istanbul, Londra, Berlin, New York, Brüksel, Beyrut, Kudüs, Gyeonggi ve Tenerife'de sergilendi. Uygar Demoğlu, Lisans eğitimini Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde tamamladı. 2002 yılından bu yana belgesel film, fotoğraf ve video alanlarında çalışan Demoğlu, amacını yaşadığımız dünyanın diyalektiğini merkeze alarak, gerçekliği yeniden kurgulamak olarak tanımlıyor. Yapıtları Sharjah Bienali, Sinopale, Borusan Contemporary, Mamut Art, REM Art Space ve Mixer gibi kurum ve etkinliklerde gösterildi. Calvino, I. (1973). Sunuş. Kesişen Yazgılar Şatosu, s. 8. İstanbul: Can Yayınları. Sovyet Montaj Okulu'nun en önemli figürlerinden Lev Kuleşov'a göre, bir filmin algılanış biçimini onu oluşturan tek tek karelerdeki içeriğin toplamı değil, karelerin birbirlerine göre sıralanışı belirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/maide-bulak-herakles-sergisiyle-f-sanat-galeride/", "text": "Soyut Ekspresyonist akımın önde gelen genç kuşak temsilcilerinden MAİDE BULAK, HERAKLES isimli sergisiyle; 7-31 Mart 2018 tarihleri arasında Nişantaşı F SANAT GALERİ'de sanatseverlerle buluşuyor. Maide Bulak sergisinde, mitolojinin en popüler kahramanlarından biri olan Herakles ya da Herkül'ün 12 görevi -ya da dayatılan emirler- üzerinden, M. Ö. 2000'li yıllardan günümüze güç, iktidar, kahramanlık, öfke, şiddet kavramlarının toplumsal, kültürel ve siyasi psikoloji açısından çok da değişiklik göstermediğini bir kez daha resim ve heykeller aracılığıyla plastize ediyor. Herakles, mitolojide önemli bir karakterdir. Gücü, cesareti, kurnazlığı ve yarı-tanrı kimliğiyle tanınır. Aslında, Tanrıça Hera yüzünden cinnet geçirir ve karısı ve çocukları uyurken, onları ani gelişen bir canilik ve öfke sonucunda öldürür. Bunlardan pişman olan Herakles, Zeus'tan onu affetmesini ister. Zeus Herakles'i Kral Eurystheus'un emirlerini yerine getirmek şartıyla bağışlayacağını söyler. Yani Herakles Eurystheus'un hizmetine girer ve onun isteklerini yerine getirmeye çalışır. Böylece Eurystheus, Herakles'e o çok meşhur olan 12 görevi verir. Bu mitte Herakles, verilen emirler üzerinden bir kahramanlık hikayesi yaratmıştır çünkü 12 görevi de başarıyla gerçekleştirmeyi başarmıştır. Nemea Aslanı, Lerne Ejderhası, Erymanthos Yabandomuzu, Keryneia Geyiği, Stymphalos Gölü Kuşları, Kral Augeias'ın Ahırları, Girit Boğası, Kraliçe Hippolyte'nin Kemeri, Geryoneus'un Sığırları, Diomedes'in Kısrakları, Kerberos, Hesperidler'in Altın Elması başlıkları altında toplanan bu emirleri, Maide Bulak bu sergisinde kendi sanatsal tekniğiyle, günümüzün sosyal değerleri üzerinden yorumluyor. Son yıllarda tüm dünyada emir-komuta zincirinin giderek adaletten uzaklaşmasına, demokratik değerlerin yitirilmesine, şahsi cinnet vakaları sonucu kadınların gördüğü şiddete, çocukların öldürülmesine kendi sanatsal ifadesiyle dikkat çekmeye çalışıyor. Soyut Figüratif Ekspresyonist akımın önemli temsilcilerinden Maide Bulak, kendi geliştirdiği teknikle çalışmalarını fotoğraf kağıdı üzerine gerçekleştiriyor. Resmin genelinde elde ettiği monokrom bir dilin üstünden ilerliyor. Fotoğraf kağıdının üzerinde yarattığı tonajlarla, kompozisyonlarında bir bütünsellik elde ediyor. Siyahın ve grinin onlarca tonunu elde ettiği zemin üzerine, figür ya da nesnelerin organik bir şekilde yer almalarını sağlayıp, renklerle ilişkiye geçirip, organik dokular elde ediyor. Maide Bulak'ın 7-31 Mart 2018 tarihleri arasında Nişantaşı F Sanat Galeri'de yer alan HERAKLES sergisinde, 13 adet resim çalışmasının yanı sıra bu seri için özel olarak tasarladığı Altın Boynuz, Altın Kayık ve Hesperidler'in Altın Elması isimli üç adet heykel çalışması da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/organik-alev-arasli-galeri-fe-15-mart-7-nisan-2018/", "text": "20 yıllık sanat serüveninde; yurt içi ve yurtdışı sergilere, festivallere, bienallere ve sempozyumlara katılan, ödüllü sanatçı Alev Araslı'nın ORGANİK adlı üçüncü kişisel sergisi 15 Mart 7 Nisan 2018 tarihleri arasında Galeri FE'de sanatseverlerle buluşuyor. Araslı sergisinde, porselenin narin ama güçlü yapısını; ışık ve ahşap dışında bakır, altın ve platin gibi değerli metallerle birleştiriyor. Bone China'nın ışık geçirgenliğini kullanarak tasarladığı lightbox'ların herbirinde ayrı bir hikaye anlatıyor. Kendini tabiattan soyutlamış metropol insanı farkına varmadan ruhunun derinliklerinde; ormanın yeşilini, toprağın kahverengisini, kumun sarısını, denizin ve gökyüzünün mavisini arar. Geceleri gökdelenlerden ve şehir ışıklarından göremediği yıldızlara hasret duyar. Doğadaki canlı ve cansız tüm varlıkların ruhu olduğuna inanan Animizim felsefesine göre, insan ruhu ağaçların, dağların ve denizin ruhuna kavuşmak ister. Yaşam alanlarındaki yapay havuzlarla, yol kenarındaki çiçek düzenlemeleriyle ve balkonlarında yetiştirdikleri bitkilerle yetiremeyen bu naif ruhlar kendilerine doğanın bir parçası olduklarını hatırlatan organik bir umudun peşine düşerler. diyerek sergisini anlatan ve eserleri koleksiyonlarda bulunan Alev Araslı, halen çalışmalarını Beyoğlu Tünel'de bulunan atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/25/trakya-universitesi-uluslararasi-kucuk-ozgun-baskiresim-yarisma-sonuclari/", "text": "21 Ülkeden 368 Sanatçının eseri Trakya Üniversitesi Uluslararası Küçük Özgün Baskıresim Yarışma jürisi 22.03.2018 tarihinde T. Ü. G. S. F. Resim Bölümü Temel Sanat Atölyesinde saat 11:30'da toplanarak değerlendirme yapmıştır. Toplam 368 eserden 185 eser Sergilemeye, 6 eser ise Ödüle layık görülmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/27/istanbul-bienalinin-30-yasina-ozel-proje-limited-editions/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı'nın düzenlediği İstanbul Bienali, 30 yılını özel bir projeyle kutluyor. İstanbul'un ve İstanbulluların sanatla nefes alan otuz yılına bir saygı duruşu niteliği taşıyan çalışmada, 1987'den bu yana düzenlenen her bienalden birer sanatçının bu proje için özel olarak hazırladığı eserlerin sınırlı sayıda üretilen baskıları özel bir sette bir araya getiriliyor. Uluslararası güncel sanat alanının heyecanla takip edilen etkinliklerinden İstanbul Bienali'nin Limited Editions sınırlı üretim edisyon projesi, Türkiye ve dünyadan günümüz sanatının en merak uyandıran isimlerini bir araya getiriyor. Limited Editions projesine eserleriyle katkıda bulunan sanatçılar ise Nevin Aladağ, Halil Altındere, Francis Alys, Taner Ceylan, Mark Dion, Elmgreen & Dragset, Ayşe Erkmen, İnci Eviner, Gülsün Karamustafa, Füsun Onur, Michael Rakowitz, Wael Shawky, Adrian Villar Rojas, Lawrence Weiner ve Akram Zaatari. Sınırlı sayıda ve özel olarak üretilen baskıları sanatseverler için bir araya getirecek İstanbul Bienali Limited Editions projesinden elde edilecek gelir, 2019 yılında düzenlenecek 16. İstanbul Bienali'nde dünya prömiyerini yapacak yeni eser üretimine destek amaçlı kullanılacak. Her biri 35x50 cm boyutunda 15 farklı, özel edisyon içeren İstanbul Bienali Limited Editions setleri, projeye katkıda bulunan sanatseverlere hediye edilecek. İstanbul Bienali Limited Editions setinin tanıtımı için 23 Mart Cuma akşamı Venedik Sarayı'nda özel bir gece düzenlendi. İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı ev sahipliğinde gerçekleştirilen geceye, İKSV Genel Müdürü Görgün Taner, İstanbul Bienali Direktörü Bige Örer, sanat ve iş dünyasının tanınan isimleri ve projeye katkıda bulunan Halil Altındere, Taner Ceylan ve İnci Eviner gibi sanatçılar da katıldı. Orhan Pamuk'un konuşmasının ardından Türkiye güncel sanat alanının önemli isimlerinden Merve Çağlar, Levent Çalıkoğlu, Esra Sarıgedik, Selin Sancaktar, Başak Doğa Temür ve bienal ekibi eserleri tanıttı. Konuşmaların ardından performatif bir sunum gerçekleştirildi. - İstanbul Bienali (1987) Füsun Onur, Füsun Onur 2017 - İstanbul Bienali (1989) Ayşe Erkmen, Komşu Boşluklar - İstanbul Bienali (1992) Gülsün Karamustafa, Etiket - İstanbul Bienali (1995) Lawrence Weiner, Yetecek Kadar - İstanbul Bienali (1997) Halil Altındere, Köfte Airlines - İstanbul Bienali (1999) Francis Alys, Ani'nin Sessizliği filmi için afiş - İstanbul Bienali (2001) Elmgreen & Dragset, Oto-Portre - İstanbul Bienali (2003) Taner Ceylan, Ingres - İstanbul Bienali (2005) Wael Shawky, Kabare Seferleri Kerbela'nın Sırları - İstanbul Bienali (2007) Michael Rakowitz, Düşman Mutfağı: Kubba Bamia - İstanbul Bienali (2009) Nevin Aladağ, Barış/Zafer - İstanbul Bienali (2011) Akram Zaatari, Pozlama - İstanbul Bienali (2013) İnci Eviner, Osmanlıları Çağırmak - İstanbul Bienali (2015) Adrian Villar Rojas, Tüm Annelerin En Güzeli serisinden - İstanbul Bienali (2017) Mark Dion, İstanbul'un Dirençli Sualtı Yaşamı İstanbul Bienali Limited Editions setleriyle ilgili bilgi almak için (212) 334 07 53 numaralı telefondan Bengisu Çağlayan'a ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/03/28/zeliha-demirel-heymimres-nelik-ve-kimligin-diyalektigi-uzerine-mehmet-yilmaz-ile-soylesi/", "text": "Mehmet Yılmaz, HEYMİMRES / Nelik ve Kimliğin Diyalektiği başlıklı Piramid Sanat'ta açtığı sergisinde (12 Mart 2018) hem gerçeklik ve anlık, hem ideal ve süreklilik arasında ilerleyen estetik pratik estetik teori ile birlikte gitmeli midir? sorusunun cevabını da arayacağımız biçimiyle heykel, mimari ve resim ilişkisini sorguluyor. Mehmet Yılmaz: Yeni Dünya Düzeninden Görüntüler, Belleğimdeki Parçalar ve Bir yanım İçerde gibi erken dönem çalışmalarım, evet, politikayla ilgiliydi. Doğrudan okunabiliyordu işler. Onların ardından, oğlum Düşan doğduktan sonra özel yaşantımla ilgili, adına Cin. s. el Şeyler dediğim bir dizi iş yaptım. Aslında sanatçılar hangi konuda iş yaparsa yapsınlar, eşzamanlı olarak sanatın neliği hakkında da düşünürler. Cinsiyet, özel yaşantı, siyaset ve kimlik gibi konular, aslında, görece sanat dışı sayılırlar. Özdeki mesele her zaman sanatın neliğiymiş gibi geliyor bana. Bu sürecin arkasındaki ruh durumumu soruyorsunuz, fakat bunu yanıtlamak olanaksız. Keşke günlük tutsaydım, ama geçmiş olsun! Bazı çözümlerin rüyamda geldiği ifadesiyse, beynimizin düşünmeye ara vermediğine işaret ediyor. Sezgi hakkında ise, itiraf edeyim, çok fazla düşünmedim desem yeridir. Sezgiler, bilinçli ve bilinçsiz arayışlar, tesadüfler, karşılaşmalar bunların hepsi iç içedir. Benim sanatımla bağlantılı olarak ise, en önemli şey pratiktir. Yani yeni düşünceler genelde bizzat iş üstündeyken geliyor aklıma. M. Y.: Bir iki yazı yazıp, bir iki sergi organize edip de adının altına eleştirmen, yazar, küratör vs diyenleri ti'ye almak için sıralamıştım o sıfatları. Gerçek küratörlük önemli bir meslek; sanat ortamını oluşturan önemli oyunculardan. Bu serginin sanatçısı, metin yazarı ve neyin nereye konulacağına karar veren benim. Ancak, gerek yapıtların gerek metnin oluşmasında ve sergi düzeninde çevremdeki dostların düşüncelerinden yeri geldiğinde yararlandım tabii. Özellikle sergi kurulumu aşamasında Ayşe Nahide Yılmaz, Öykü Eras ve Denizhan Özer'in katkıları oldu. Sergideki bazı işlerin arka planını gösteren belgesel videoyu da Özüm-Deniz Koşar ikilisi ve Erdal Hunter'la ortaklaşa hazırladık. M. Y.: Elbette. Sergi yerleştirimi, nihayetinde, mekan içinde alt mekanlar yaratma eylemidir. Bu sergideki işlerin biçimleri buna çok uygun. Örneğin, girişteki salonda işler duvara yaslanmış ya da asılmış değil. Mekanda yan yana dikiliyorlar. Duvarla işler arasında koridor bıraktım. Koridor da muğlak alanlardan biri. İnsanlar genelde işlerin ön yüzüyle ilgilendiklerinden, arka taraflarındaki macerayı kaçırıyorlar. M. Y.: Sanatın bir yanı ustalıktır, maharettir, beceridir; bir yanı da buluştur, icattır, yaratıcılıktır. Hiçbir zihinsel buluş içermeyen, örneğin, hassas bir el becerisiyle yapılmış, çok ikna edici fotogerçekçi bir portreye ya da alışıldık ustalıkla iyi kotarılmış soyut işlere birçok insan hayran olabilir. Öte yandan, Manzoni'nin bizzat kendi elinden çıkmasına gerek olmayan, örneğin, Dünyanın Kaidesi de hayranlık uyandırıcı bir çalışmadır. Bir buluş ürünüdür o çalışma. O halde, durum şu gibi görünüyor: Öyle de olur, böyle de. Önemli olan, ikna edici bir sonuçtur. M. Y.: Resim, heykel ve mimari arasında kesin sınırlar var mı? Öyle durumlar var ki, ne nedir, sınır nerededir, bilemiyorsunuz. Sıkışmışlıktan ziyade özgürlük duygusu veriyor bu muğlaklık. Örneğin, menteşeyle birbirine tutturduğum tuvaller duvara asılınca resim; ortasından 90 derece kırılarak mekanın köşesine ya da orta yerine dikilince de heykel oluyorlar; ayrıca mimari bir mekan parçası duygusu veriyorlar. Z. D.: Camdan Bakanlar aynı zamanda insana dair çeşitli duygu ve içgüdüleri de izleyicinin yüzüne fırlatmakta. Örneğin dış dünyaya ve içeride olmaya duyulan korku, izleme izlenme, gözetleme, gözetlenme, doğum, yaşam, ölüm, embriyo... Ayrıca, üç boyutlu olanı iki boyutlu yüzeye indirme, hem nesnelerde fotoğraf resim ilişkisinde hem de camdan bakanların yassılaşmış el ve yüzlerinde öncelikle göze çarpıyor. M. Y.: Cama yaslanmış et kütlelerinin düzleşmesi, yassılaşması çok ilginç geliyor bana. Resim yapılan düzlem ile bir benzerlik kuruyorum organların yassılaşmış kısımlarıyla. Yani, bu bir heymimres durumu: İnsanlar üç boyutlu, yani bir çeşit heykel. Cam ve çerçeveyse, mimari unsur. Yassılaşan yüzeyler de resim gibi, düzlemsel. Bunlar sanatsal türlerin nelikleriyle, doğalarıyla ilgili şeyler. Korku, izleme izlenme, gözetleme, gözetlenme, doğum, yaşam, ölüm ve embriyo ise, sanatın dışında konumlanan, ama sanatçının konu olarak ele aldığı şeylerdir. Dış ve iç, sanatsal olmayan ve sanatsal şeyler ve madde ve anlam diyalektiği diyelim bu ilişkilere. M. Y.: Sanatın içsel sorunlarıyla ilgilenirken, demek ki eşzamanlı olarak etnisite ve inanç üzerinde yürütülen saçma sapan kimlik siyaseti meşgul ediyormuş zihnimi. Tamamen keyfi, kasıtlı ve tesadüfi bir isimlendirme bu. Bir Türk ve Bir Kürt yerine Bir Rus ve Bir Alman da diyebilirdim. Yanıtımdan tatmin olmadığınızı tahmin ediyorum ama elimde daha iyi bir açıklama yok maalesef. M. Y.: Fakültenin hurdalığına bırakılmış iki cam kapıyı görünce kafamda bir şimşek çaktı. Duchamp'ın Büyük Cam'ı geldi aklıma. Diğer işlerim gibi, o cam kapıları menteşeyle birbirine tutturdum; anında bir iş gibi durdular. Ama o bulunmuş nesneleri kendime ait kılmak için bir şeyler ekleme ihtiyacı hissediyordum. Büyük Cam'ın konusu cinselliktir, biliyorsunuz. Oradan ilerledim. Sağdaki parçaya rahim, soldakine de sperm imgeleri kondurdum. Tıpkı Duchamp'ın işinde, bekarlar ile gelinin ayrı ayrı, kendi mekanlarına hapsolmaları gibi, benimkinde de spermler asla rahime ulaşamayacaklar. Her ikimizin yapıtında da cinsel birleşmenin olamayacağına dair bir söylem var. Bir diğer ortaklık, her iki işin de duvara asılmayıp, heykel olarak mekana dikey vaziyette yerleştirilmiş olmalarıdır. Yine, bir yandan bakarken diğer taraftaki varlıkları görebiliyorsunuz; yani yapıt dışındaki şeyler de yapıta dahil oluyor. Bu arada, Duchamp'ın işine dokunmak yasak iken, benimkine dokunmak, hatta yaslanmak serbest. Aynı şey, Heymimres-4 adlı yapıt için de sözkonusu. Açılışta en hareketli bölge orasıydı. M. Y.: Maket Sergi, heymimresleri nasıl sergilemem gerektiğini düşünürken tesadüfen devreye girdi. O da bir başka iş oldu. Tabii, Piramid Sanat'ın galeri planı çok farklı olduğundan bambaşka bir yerleştirme düzeni ortaya çıktı. Bir başka mekan olsaydı, yine farklı bir düzen kurulurdu. Video ve holograma gelince: Bu sergide Heymimres-9 adlı işte zaten bir video var. Öyle ki, videolu pencereden izleyiciye bakan figürü galerinin köpeklerinden Leo gerçek insan sanıp durmadan havlıyor! Hatta, izleyicilerden biri de öyle sanmış. Yine, insanlar bu işin bize göre sağ/arka tarafına geçerek telli pencereden bakabiliyor; işin parçası haline geliyorlar, imgeleşiyorlar. Böylece, gerçek insan ile videodaki insan yan yana garip bir durum oluşturuyor. Bu sergiden önce, video ile başka işler gerçekleştirdim; hatta yalnızca videodan oluşan bir kişisel sergi açtım Ankara'da Duchamp ve Düşan adıyla. Gerçeklik ve yanılsama konusunda hologram da çok ilginç bir yerde duruyor. Holoresimler, holoheykeller yapıyor sanatçılar. Çok ilginç buluyorum. Bu teknolojiyi henüz bilmiyorum; ayrıca çok pahalı. Ama fırsatını bulursam denemek isterim tabii. M. Y.: İnsan iyileşemezmiş gibi geliyor. İnsanı insan yapan ne? Düşünmesi ve alet yapması. Alet ne? En başta silah. Uygarlık sürecinin merkezinde baştan itibaren silah yapımı var. Öte yandan, 'insani' kavramı bile, insanın iki yüzlülüğünü gösterir. 'İnsani' sözcüğü insanın olumlu yanlarını vurgular. Peki, olumsuz yanları? Silah yapımı, sömürü, şiddet, siyaset, yalancılık, kurnazlık... Bunlar 'insana özgü' değil mi? 'İnsani', 'insana özgü' demek. Ayrıca, güya hayvanları seviyoruz ama büyük bir iştahla et yiyoruz! Sevimli kuzu ve dana resimleri paylaşanların hepsi vejetaryen mı yani? Kötülüklerimize türlü bahane ve kılıflar uydurup sonra da bunlara gerçekten inanıyoruz! Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey demiş Sait Faik Abasıyanık. Keşke bu kadar iyimser olabilseydim! Bütün silahlarımız çok güzel, çok estetik. Arabalarımız ve diğer eşyalarımız da öyle. Ayrıca, kozmetiğe, güzellik ürünlerine ve sanata ayrılan para akıl alır gibi değil. Bunlardan vaz geçsek dünyada evsiz ve aç insan kalmaz. Bu kadar basit ama başaramıyoruz işte. Öf, neden açtınız ki bu 'sanat dışı' konuyu? Söyleşimizi sanatın 'özerk ' sorunlarıyla sınırlasaydık, içimiz bir ölçüde daha rahat olurdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/02/drops-pinelo-gallery-30-mart-28-nisan-2018/", "text": "Uluslararası sanat kolektifleriyle hazırladığı sergiler ve yurtdışı sempozyumları ile adını duyuran Pinelo Art Gallery de 30 Mart Cuma günü Türk, Bulgar ve Yunan sanatçıların resim ve heykel çalışmalarından oluşan Drops isimli uluslararası sergi açılıyor. Aralarında; Ali Cantürk, Aygül Aykut, Burak Boyraz, Emel Örs, Engin Ümer, Hüseyin Rüstemoğlu, Irmak Şahin, İrem Çalışıcı Pala, Mahpeyker Yönsel, Nebahat Karyağdı, Nevin Engin, Nurdan Koç, Nurgül Gün Güney, Rahşan Akarsu, Tzeny Leontiadou, Valeri Chakalov, Vaggelis Theodoridis, Yaşar Keleş, Yavuz Fırıldak gibi isimlerin bulunduğu, küratörlüğünü Cem Aggelos Üstüner'in üstlendiği Drops isimli resim heykel sergisi 30 Mart 28 Nisan 2018tarihleri arasında galerinin Şişli'de yer alan mekanında sanatseverlerin beğenisine sunulacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/02/muglak-alan-kadikoy-belediyesi-ckm-19-nisan-10-mayis-2018/", "text": "Kadıköy Belediyesi Caddebostan Kültür Merkezi Sanat Galerisi'nde 19 Nisan 10 Mayıs 2018 tarihleri arasında küratörlüğünü Nilgün Yüksel'in yaptığı Muğlak Alan sergisi yer alacak. Sanat- tasarım arasındaki muğlak ilişkinin sorgulandığı sergiye bu alanlarda üretim yapan 35 sanatçı ve tasarımcı çalışmalarıyla katkı sağladı. Farklı malzemeler, üretimler ve disiplinlerin buluştuğu ortak bir paydayı temsil eden sergileme, aynı zamanda disiplinlerarasılık, paydaşlaşma ve sınırların erimesi üzerine bir gönderme."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/02/nilgun-yuksel-muglak-alan/", "text": "Disiplinlerarasılık! Yaşamdaki kullanımını bir yana bırakırsak özellikle postmodernite tartışmalarında gittikçe daha çok karşımıza çıkan bir kavram. Aynı zamanda üzerine sıkça yazılan, konuşulan, tartışılan, yeniden üretilen; merkeze konduğu bu süreç içinde üretim pratiğinde gittikçe muğlaklaşan bir alan. İsim verme ya da tanımlama; önce kafamızın karışıklığını gidermek için yaptığımız, sonrasında aklımızı karıştıran; kendimizi, benliğimizi, yaşamı, değişimi anlamlandırabilmek adına iyice çetrefilli bir hal alan iki basit eylem. Ortaçağ'da Gotik bir kilisenin ön cephesine heykel yontan taş ustasına büyük bir sanatçı/yaratıcı olduğu söylense yaşayacağı şey dehşet duygusu olurdu sanırım. Yaratının sadece ilahi olanla özdeşleştiği bir düşünce sisteminde heykeltraş henüz bir sanatçı olduğunun farkında değildi ve bu bilmemezlik hali aklını pek de karıştırmıyordu. Sanatın özerkliği ilan edilip yaratı yüceltildiğinde ve modernist ilkeler bütün dünyada kabul edildiğinde yaratının büyüklüğü modern beyaz adamın ellerine bırakıldı ve bir süre boyunca iç rahatlığıyla modernist estetik üzerine tartışmalar sürdürüldü. Bu arada 20. yüzyılın baş döndürücü hızında tasarım, yaşantıların yeni kahramanı olmak için yüzyılın kendisi gibi büyük bir hızla hazırlık yapıyordu. Yaratının ilkelerinin belirlenmiş estetik kavrayışın dışına çıkışı, yüce ve büyük kavramının sessizce tahtından inişi ile ellerimizde tuttuğumuz o katı yargılar ansızın buharlaşıp havaya karışmaya başladı. Tasarımcı sanata ve sanatçıya atfedileni kullanmaya başlamış, sanatçı küçük adımlarlarla tasarımın kapısını aralamıştı. Bu arada teklik, biriciklik, orijinallik fikirleri buzlu camların ardına gizlenmişti. Artık yaratıcı zihinler, ortaklaşmış bir alanda buluşuyor ama bu alan da gittikçe muğlaklaşıyordu. Yüzyıllar öncesinde alanlar henüz tanımlanmamış, sınırları henüz çizilmemişti. Yeninin bilinmesi için yapılan adlandırmalar ve tanımlar bir süre sonra bilginin keskinliğini de iptal etti. Sınırların eridiği yerde belki de yapılması gereken tek şey kabullenmekti. Aslında sınır ihlalleri, ihlallerin yaşamlarımıza ve zihnimize kattıkları tartışmaları arasında ortak paydalar da sessizce kabullenildi. Sadece birkaç kelimeyle sanat tarihinin sokaklarında dolaşmak bu kabulleniş sürecine ve yaratı anlayışının dönüşümüne ilişkin pek çok bilgi verir. Örneğin, Dadacılar'ın nihilist bir tavırla sanatı yaşamla eşdeğer tutan başkaldırı hareketlerinden Bauhaus'un sanattan tasarıma uzanan tavrı, sanat gibi yaşamdan yaşam tasarımına evrilen söylemlerin tamamı salt bu iki kelimenin birlikteliğine gittikçe daha çok dikkat çeker. Bu yüzden sanatçı ve tasarımcıların birbirlerinin alanlarında dolaşmaları, ortak üretimlerle tekil tasarımların sanatsal estetik içinde değerlendirilmesi, tasarım nesnesinin sanat nesnesinin malzemesine dönüşmesi çok uzun zamandır şaşırtıcı değil. Muğlak Alan sergisi bu iki alanda sınırların eridiği yere dikkat çekmeyi ve sorular sormayı / sordurtmayı amaçlıyor. Belki bu sorulara Hal Foster'dan bir alıntıyla cevap verilebilir. Hal Foster, Tasarım ve Suç kitabında 2000'li yılların başında tasarımın geldiği noktayı önce eleştirel bir dille ele alır sonra saptama ve önerme ile devam eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/02/vecdi-uzun-ankara-anafartalar-carsisinda-ihmal-edilen-sanat-eserleri/", "text": "Türk plastik sanatlarının en nadide örneklerini barındıran seramik eserler ve duvar resimlerini sağlıksız ve yetersiz koşullarında sergilemesine rağmen Ankara'nın en eski alışveriş merkezi olan Ulus'taki Anafartalar Çarşısı; Çağdaş Türk Plastik Sanatları'nın ilk dönemlerine ışık tutmakta ve yetersiz ziyaretçisiyle adeta saklı bir müze özelliğindedir. Ankara Büyükşehir Belediyesi'nce Tarihi Kent Merkezi projesi adı altında Ulus'taki tarihi yeniden ortaya çıkarmayı hedefleyen projesi uygulamaya konulursa; proje kapsamında kamuya ait Ulus ve Anafartalar İş Merkezi ile Ulus Hali gibi tarihsel değeri olan mimari yapıları trampa usulü ile alıp yıkarak yerlerine tarihi dokuya uygun olacağını iddia ettiği bir meydan planlamaktadır. Ankara, Ulus Bölgesi, Atatürk Heykeli Arkasında, Hisarönü Caddesi üzerinde bulunan Anafartalar Çarşısı; 1967'de açılan ödüllü bir yarışmada kazanan Ferzan Baydar, Affan Kırımlı ve Tayfur Şahbaz'ın kazandığı proje ile yapılan yapı bütünü Ankara'nın ilk gelişim bölgesinde ve ilk alışveriş yapısı olma özelliğindedir. Kübik tarzı, cephe niteliği, ilk yürüyen merdiveni, içinde alışveriş yapılan mağazaların olduğu uzun koridorları, o koridorlarda soyuttan gerçeküstüne uzanan ve zaman zaman folklorik değerlere ağırlık veren anlatım içinde sanat eserleri barındıran bir tasarım olması itibariyle birçok ilke sahip bir modernizm denemesi olup, mimari özelliği ve içindeki sanat eserleriyle Anafartalar Çarşısı geçmişin anılarıyla ve bugünün karmaşasıyla başka bir halde ayakta durmaya çalışmaktadır. Ankara'nın ilk modern alışveriş merkezi olan çarşı duvarlarında kendi alanında usta sanatçılardan Cevdet Altuğ, Attila Galatalı, Füreya Koral, Arif Kaptan, Nuri İyem ve Adnan Turani'ye ait 1960 ve 1970'li yıllarında yapılmış modern plastik sanat eserleri yer alıyor. Her biri kendi içinde özgün ve binanın ayrılmaz bir parçası olan eserlerin bir sanat eserine yakışmayan şartlarda sergilenmesi sanat adına üzüntü vericidir. Binanın mimari özelliği ve barındırdığı eserlerle birlikte düşünüldüğünde küçük bir revizyonla sanat galerisinin ve sanat atölyelerinin bulunduğu Modern Sanatlar Müzesi olabilecek bir yapıda olduğu çok rahat gözlenebilmektedir. Ankara'nın müzelerin yoğun olduğu bir bölgede bulunan Anafartalar Çarşısı'nın bir müze haline getirilmesi şehre kültürel bir canlılık getirecektir. Usta sanatçılar Seniye Fenmen 'in sekiz, Cevdet Altuğ'un dokuz, Attila Galatalı'nın iki, Füreya Koral'ın dokuz, Arif Kaptan'ın, Nuri İyem'in ve Adnan Turani'nin 1960 ve 1970'li yılların modern plastik sanat eserleri bulunduğu çarşıyı günlük 30-40 kişinin sadece bu eserleri görmek için geldiği çarşıyı ziyaret esnasında da gözlenmiş ve çarşı çalışanlarınca da teyit edilmiştir. Geçtiğimiz aylarda yerel bir gazetede yapılan detaylı haber konuyu gündeme taşımış ve bu haberle birlikte sanatsever ziyaretçi sayısında önemli bir unsur olduğu tahmin edilmektedir. Türk seramik tarihini incelediğimizde 1960 yıllarında Türkiye'de ve özellikle İstanbul'da seramik üretim ve satışının patladığı ve bu dönemde yaşayan birçok seramik sanatçısının önemli çalışmalar ile Türk seramik sanatına yön verdiği müthiş bir dönem kabul edilir. Seramiklerin bu çarşı duvarında yer almasında Müstakil Ressamlar ve Heykeltıraşlar Birliği'nin de kurucularından olan İsmail Hakkı Oygar'ın önemli çabaları bulunmaktadır. Anafartalar Çarşısı'nın Ulus Çarşısı'na bakan kapısında Attila Galatalı'nın büyük seramik panosu çarşıya girenleri karşılarken, ikinci giriş kapısında Füreya Koral'ın çamur sanatı temeline dayanan eseri yer almaktadır. Diğer katlarda Füreya Koral'ın daha küçük boyutlu ikişer seramik panosunu, bir başka usta kadın seramik sanatçısı Seniye Fenmen'in ise ikişer çalışması bulunuyor. Arif Kaptan, Nuri İyem ve Cevdet Altuğ'un yapıtlarını ise çarşının birinci, ikinci ve üçüncü katlarındaki kolon ve duvarlarda sergileniyor. Yürüyen merdivenin yanındaki duvarlarda ise üç katı da kaplayan Cevdet Altuğ'un duvar rölyefi bulunmaktadır. Eserlerin önünde esnafın sattığı malların, boş kutuların bulunduğu ve izlenim açısından yetersizliğine rağmen bu çarşı ve duvarlardaki eserler kent belleğine ve kentin kültürel mirasına katkı sağlamaya devam etmektedir. Anafartalar Çarşısı içinde Ellibeş yıllık seramik duvar panoları ve duvar resimleri bulunmaktadır. Bu panoları yapmış olan sanatçılar Türkiye'de çağdaş seramik sanatının önde gelen isimlerinden Füreya Koral, Seniye Fenmen, Cevdet Altuğ ve Attila Galatalı'dır. Akrilik duvar resimleri ise Türkiye'de çağdaş resim sanatının önde gelen sanatçılarından Nuri İyem ve Arif Kaptan, sgraffitto duvar resmi ise Adnan Turani tarafından yapılmıştır. Eserlerin sanatsal özellikleri yanında sayısının çokluğu, yoğunluğu ve ebatları düşünüldüğünde rahatlıkla Anafartalar Çarşısı yaşayan bir müzedir diyebiliriz. Anafartalar Çarşısı ile kamusal sanat eserleri Türkiye'de 1960'lı yılların çağdaş sanatının gelişim sürecinin önemli parçalarıdır ve çağdaş sanatın gelişim araştırmalarında temel kaynak niteliği taşımaktadırlar. Cumhuriyet Dönemi'yle başlayan modernleşme süreciyle başlayan çağdaş sanat ve modern mimarlık birlikteliğini sergilemesi bakımından da binanın özel bir yeri vardır. Günümüzde kamusal sanat adı altında kente yerleştirilen çirkin nesnelerle kıyaslandığında çarşıdaki eserler kendileriyle etkileşime girebilen kentliye o mekanda sanatın varlığını vurgulamakta, bu eserler aracılığıyla insanlık değerleriyle ilişkilendirmeye çalışmakta, bu ilişkilenme kentli olma bilincini artırmakta ve kentin mekan kullanım değerini de oldukça zenginleştirmektedir. Çarşı içindeki koridorların duvarlarında sergilenen eserlerin önünde ise esnafın satılmayı bekleyen ürünleri yer almaktadır. Çağdaş Türk Plastik Sanatı'nın ilkleri olarak kabul edilen eserlerin bazıları esnafın rafı haline gelmiş durumdadır. Ayakkabı ve giysilerin kapattığı Füreya Koral'ın eserleri yanına eşofman altı 10 TL şeklinde yazılan etiketlerin yer alması durumu tüm gerçekliği ile ortaya koymaktadır. İçinde bulundurduğu eserlerle bir plastik sanatlar müzesini andıran Anafartalar Çarşısı bu özelliği ile İstanbul'daki İMÇ-İstanbul Manifaturacılar Çarşısı ile benzerlikler içermektedir. Çarşı esnafı ile yaptığımız görüşmede eserlerden daha çok çarşının yıkılıp yıkılmayacağı ve işlerinin devamı konusu ile ilgilenmekte olduğu anlaşılmaktadır. Sohbet esnasında çarşıda eseri bulunan sanatçıların kim olduğu konusunda on altı esnaf veya çalışana yöneltilen sorumuza tek bir doğru cevap bile alınmazken sadece şu an açık öğretim de okuyan yirmi iki yaşında bir genç çalıştığı kattaki sanat eserlerinin sanatçılarının adını bilerek ve tam olarak cevap vermiştir. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanının değişimi nedeniyle Tarihi Ulus Değişim Projesi beklemeye alındığı için bir sonraki seçime kadar dondurulmuştur. Konuya Devletin çok üst düzeyinde bir yetkilinin müdahale etmemesi halinde bu yıkım kaçınılmazdır. Yıkım öncesi sadece duvar seramiklerinin uzmanlarca yerinden alınarak başka bir yere nakli mümkündür. Nuri İyem, Arif Kaptan ve Adnan Turani'nin duvar resimlerinin kurtarılması mümkün değildir. Bu aşamada konuyu gündemde tutarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın konuya müdahale etmesini sağlamaktan başka bir yol bulunmamaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/02/venus-sanat-resim-yarismasi-kazananlari-odullerini-aldi/", "text": "Venüs Sanat Resim Yarışması 2018 sonuçlandı. Yarışma kapsamında gelen resimler görsel sanatlar alanında uzman seçici kurul Ali CANDAŞ, Burhan ÖZER, Javad SOLEIMANPOUR, Selçuk FERGÖKÇE ve Ümit ERZURUMLU tarafından değerlendirildi. Derece alan ve sergilenmeye hak kazanan eserler Venüs Sanat Galerisi'nde 31 Mart tarihinde düzenlenen sergiyle sanatseverlerin beğenisine sunuldu. Yarışmanın Birincisi Rahim YAZDANİ 2.000 TL karşılığı, İkincisi Turan VARDAR 1.500 TL karşılığı, Üçüncüsü Suna ATALI ER 1.000 TL karşılığı ve Jüri Özel Ödülü olarak Ezgi KINALI 500 TL. karşılığı COLORBOX dan alışveriş çeki kazandılar. Yarışmada ödül alan ve sergilenmeye değer görülen eserler 11 Nisan tarihine kadar Venüs Sanat Galerisinde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/16/baris-cihanoglu-hisli-madde14-nisan-5-mayis-d-design-gallery/", "text": "Çağdaşları arasında kendine özgü figüratif resimleri ile tanınan Barış Cihanoğlu, 14 Nisan'da yeni sergisini açmaya hazırlanıyor. Son bir yıllık çalışma sonucunda ortaya çıkan eserlerin gösterileceği sergide, desen omurgası üzerinde kurulmuş ve yoğun boya katmanları ile boyanmış, resimler yer alacak. Sanatçı yeni sergisinde, bilinen tüm dönemlerinden izler taşıyan resimler üretmiş. Bu sergisinde de ana meselesi olan zaman kavramını ve zamanın etkisindeki insanı merkeze alıyor. Resimsel kurgularında insana ve yaşama dair olan tüm meselelere tanık oluyoruz. Sanatçının yeni sergisi için ürettiği resimlerinde, düşsel bir atmosferde var olan aileler, yalnızlaşan bireyler ve arada kalmış insanları görüyoruz. Cihanoğlu, üretkenliği ve yaratıcılığı ile izleyenleri şaşırtmaya devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/16/nilgun-yuksel-yeryuzu-cennetinde-hisli-madde/", "text": "Varlık ve hiçliğin tam ortasında! Yaşamın kudretini elinde tuttuğunu sanan, yaşamın içinde savrulan, yiten, kendine yenik düşen; yaşamla akan, benliğini onaran, ruhuna sahip çıkan, üreten, devinen, yaratan, dönüştüren, büyüten, çoğaltan insan. Ve madde. Statik, durgun, kendinden başka bir şey olmayan madde. Kadim kültürlerde evrenin huzur veren, iyileştiren, koruyan, güvende hissettiren sesindensöz edilir. Taşın, toprağın, ağacın, dağların ve suların ruhundan. Duru, akıcı, kendi gibi olan, saygın, her barışçıl ortamda ve sessizlikte dingin; fırtınada, karmaşada öfkeli, gücünü hatırlatan, sert bir bilgedir o ses ve sesin sonsuza dek uzayan ruhları. Ve insan tüm bunlara dairdir. Onlarla devinir, uyumlanmanın öğretisiyle büyür. Zamanın her şeyden ayrılmış, yalıtılmış, sonsuza kadar ele geçirmiş yanılgısındaki insan bazen durup hatırlar. Olmadık bir tesadüfte, kısa bir haberde, bazen bir sanat eserinde hatırlar. Zihninin, bilinçaltının çok uzak köşelerinde saklanmış varlık bilgisi yüzeye çıkıp hiçliğin karşısına dikilir. Oluşa, tamamlanışa giden ilk ve son adımdır bu. Ardında düşünceyi, duyguyu barındıran her görüntü sessizce anlatır. Dilin dışında, göstererek, bazen zorlayarak, bazen gülümseyerek anlatır. Ve her sanat eseri maddesel varlığından sıyrıldığında zihne asılı kalan bir görüntüye dönüşür. Sonra dönüşmeye, dönüştürmeye başlar. Barış Cihanoğlu'nun Hisli Madde başlığıyla yaptığı eserler, öğretilmiş mantığın ilk çağrışımında bir çelişkiyi barındırır. Hiç de yan yana gelmeyecek iki kelime bir serginin adına dönüşmüştür ve ilk gelgiti burada yaratır. İsim eser ile örtüştüğünde yeni çağrışımları, sorgulamaları getirir. Yarattığı tüm bu sistemde insan maddeleşir ama aynı zamanda zaten maddi bir varlıktır. Onu canlı kılan nefes alıp vermesi ve bir türlü tam anlamlandırıp açıklayamadığı ruhu, duygularıdır. Öte yandan bir sanat eseri salt bir madde değildir. Onu milyarlarca görüntüden ayıran, sıradanlaşmış nesne olmasının ötesine geçiren gösterdiğinin ötesindekilerdir. Barış Cihanoğlu'nun eserlerinin merkezinde insan vardır. Uzun yıllar süren üretiminde insanı ve insanlık hallerini, tabuları, öfkeyi, anı, geçmiş ve bugün arasındaki dönüşümü gösterir. Apaçık olan her şey önce bulanıklaşır, sonra biçimler yer değiştirir ve renkler berraklaşır. Popun büyüsüne kapılan renkler ani bir kararla dokularla flörtleşir. İnsanın maddeleştiği, maddenin ruha karıştığı resimsel dil, bir kez daha okumaya açılır. Cihanoğlu'nun resimsel dilinde temelleri sağlam atılmış bir desen anlayışı vardır. Sanatçı kurguyu bu desen üzerine inşa eder. Renk, kurgunun bir parçasıdır. Süreçte üzerinde kafa yorduğu sorguladığı problemler, rengin, dokunun, kurgunun yeniden şekillenmesini sağlar. Bu tavır, her seferinde yenilenmeyi de getirir. Onun çalışmalarını bir eleştirmen için böylesine çekici kılan da sürprizlere açık olmalarıdır. Barış Cihanoğlu resim yapmanın bir adım ötesine geçer bu tavrıyla. Resmini gösterirken zihnini açık eder. Birbirlerine eklemlenen eserleri ile süreci yaratır. Sinemasal bir dile yaklaşır. Her iki anlamıyla hem zamanı içinde barındıran bir sinema dili hem öyküleyici, masalsı bir dil. Belki burada durup masalın arkeolojisine de bakmak gerekir. Adı anıldığında çocuk zihni ve hayali anlamını barındıran masallar hiç de göründükleri gibi değildir. Birçoğu insanlığın uzun deneyimleriyle oluşup büyümüş, yeniden şekillenmiş simgesel anlatımlardır. Sakın tek başına çıkma yoksa seni kurt kapar, meseli de değildirler. Belki ruhun ihtiraslarıdır ormanda kaybolan ve eğitici, vahşi, içinden bilge ihtiyarı çıkarıp görevini bitirmenin dinginliğiyle sahneden ayrılan yanıdır kurt. Günlük olan, sıradan, rutin görünen de çok şey barındırır içinde. Barış Cihanoğlu eserlerinde bazen ev, aile, gündelik etrafında dolaşır. Ama bir adım sonrasında hep insan vardır. Evreni oluşturan atomları içinde barındıran bir madde; devinen, yol alan bir canlı; düşünen, yaratan, hisseden bir varlık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/16/yavas-yavas-yasama-doner-gibi-genc-sanatcilar-upsd-galeride18-04-19-05-2018-upsd-galeri/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/21/bayrak-ve-cocuk-fotograf-sergisi21-23-nisan-2018-margi-edirne/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/25/simurg-vacit-arman-tesk-25-31-mayis-2018/", "text": "Kuşlar hayatın yoğunluğu ve sorunları içinden yeniden doğuşum oldu. Doğa ile baş başa kalınca özellikle kuşlar sayesinde rahatladığımı hissettim. Doğa-Kuş-Fotoğraf üçlüsü kendi iç sesimi dinlememe ve hayatın koşuşturmasından uzaklaşmama zemin hazırladı. Bu noktadan yola çıkarak zaman zaman kendimi tekrar gözden geçirmeyi ilke edindim. Sergilerimde yeniden doğuşu anlatan isimleri kullanmamın temel nedeni de yeniliğe ve dönüşüme açık olmamdandır. Kuşlarla ilgili bu sergimdede yeniden doğuşu, bilgeliğe gidişi ve kuşları anlatan bir isim ararken Kuşların en ulusu Zümrüdü Anka Kuşu bana ilhamkaynağı oldu. Zümrüdü Anka kuşu ile ilgili olarak pek çok efsane bilinmektedir. En çok bilinen efsaneyegöre Anka kuşu bilgi ağacında yaşamaktadır. Çok bilgin ve kültürlü bir kuş olarak herkes tarafından saygı görmektedir. Özellikle kuşların Dünyasında ters giden, her şeyin çözümünüAnka Kuşu bilirmiş. Günün birinde Anka Kuşu ortalıktan kaybolur. Bunun üzerine tüm kuşlar onu aramak için yollara düşer. Anka Kuşu'nun Kaf Dağı'nın ardında olduğunu duyarlar. Kaf dağına ulaşmak için çok sayıda zorlu vadiyi geçmek gerekiyormuş. Bu vadiler;İstek vadisi, Aşk vadisi, Marifet vadisi, Hayret vadisi, Tevhit vadisi ve Yokluk vadisi olarak ifade edilmektedir. Kuşlar bu vadileri aşmakta zorlanır ve birer, birer dökülerek ZümrüdüAnka'ya ulaşmaktan vazgeçerler. Fakat bu kuşların içerisinde, yalnızca 30 tane kuş Kaf dağına ulaşabilmişler. Oraya vardıklarında anlamışlarki; Esas Zümrüdü Anka kendileriymiş. Farsçada Sİ 0tuz ve MURG kuş demektir. Sonuçta Zümrüdü Anka Kaf Dağına ulaşan 30 Kuşun ta kendisiymiş. Yani SİMURG' muş. SİMURG; geçmiş dönemde diriliş ve yeniden var oluş gibi anlamlar içermiştir. Küllerinden doğan Zümrüdü Anka kuşu temelde kendi şansını yaratmaktır. İnsanlar Kuşları tanıdıkça dünyaları değişir ve kendi Zümrüdü Anka'larını arar. Sabreden ve emek veren herkes inanışa göre kendi Zümrüdü Anka'sını yaratabilmektedir. Bunun için sabırlı olmak, çaba sarf etmek gerekir. Aramaktan vazgeçmeyenlerkendinin de bir SİMURG olduğunu mutlaka öğreneceklerdir. Benim için her biri SİMURG kadar değerli Kuşları benim gözümden seyretmeniz beni mutlu edecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/25/sinan-eren-erk-yavas-yavas-yasama-doner-gibi-upsd-galeri-18-nisan-19-mayis-2018/", "text": "Yavaş Yavaş Yaşama Döner Gibi sergisi, Dünya Sanat Günü etkinlikleri çerçevesinde, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği ve Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği desteği ile gerçekleştiriliyor. Yaşama dönüş kavramını 19 sanatçının gözünden pratik ve düşünsel boyutlarda ele alan sergi Sinan Eren Erk küratörlüğünde 18 Nisan Çarşamba günü, UPSD Galeri'de açıldı. Temelini Beethoven'ın 110 opus numaralı 31. piyano sonatında yazdığı bir nottan alan sergiyi küratör Sinan Eren Erk Çağdaş sanat kavramı ise günümüzde tartışılmaya ve üzerinde çalışılmaya devam eden bir alan yaratmaktadır. Fakat sanatın ontolojik temellerinden olan özgür düşünceye dayalı deneysellik, sorgulama ve yeri geldiğinde ardılını yeri geldiğinde karşıtını kendi içinden çıkartabilme durumu, ne yazık ki çeşitli nedenlerle kısıtlanmaktadır. Bu durumun önüne geçmenin ve yurt içindeki çağdaş sanata dair umudun halen var olduğunu anlatmaya başlamanın yolunun, genç sanatçıların kısıtlardan bağımsız şekilde, hatta sınırlara karşı çıktıkları büyük bir bulutsuzluk özlemiş içinde, özgürce ortaya çıkardıkları eserlerin sergileneceği, onların kendi umutlarını ifade ederken, içgüdülerinden ve iç seslerinden başka bir şeye odaklanmamalarını sağlayacak bir alan yaratmaktan geçtiğine inanıyorum. Serginin temeli de sanatın hiçbir sınıra sığamadığı ve yaşamın her defasında yepyeni bir biçimde ortaya çıkacağı gerçeğine dayanıyor. Sergideki tüm sanatçılar kendi evrenlerinin, sergi alanına açılan kapılarını aralık bırakarak, izleyiciyi mekanı yaşam, insan, sonsuzluk ve kaostan oluşan bir döngüde sessizce bekliyorlar. şeklinde ifade ediyor. 18 Nisan'da açılan sergi 19 Mayıs 2018 tarihine kadar UPSD Galeri'de gezilebilir. Sergiye katılan sanatçılar: Gülden Ataman, Melis Coşkun Başay, Enes Erduğan, Buse Kızılırmak, Zafer Malkoç, Aslıhan Mumcu, Serdar Oruç, Emrah Önal, Mustafa Sönmez, Selin Yağmur Sönmez, İpek Şenel, Nagehan Tabak, Merve Turan, Nilüfer Üstüner, Berkay Yaşar, Aras Yazıcı, Merve Yılmaz, Mahpeyker Yönsel, İbrahim Yüzlü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/25/yeni-nesil-ressamlar-karekod-sergisi-arda-sanat-galerisi-3-mayis-3-haziran-2018/", "text": "Her şey önce bir hayalden başlar, devamı olan düşüncede büyür ve gelişir. Tutarlı ve gerçekçi düşüncelerin zamanla kavram haline dönüşmesi, uygulanabilmesi ve sürekliliğinin sağlanması halinde hayaller başarıya doğru yol almaya başlar. Türkiye'de başta sanat olmak üzere ihtiyaç duyulan tüm değişimleri yapacak olan gençlerdir. Şu an çok güçlü bir genç ressam grubunun bulunduğunu ve bu genç ressam potansiyelinin kontrollü olarak sanat camiası ile buluşturulması gereğini gözlemlemekteyiz. Anadolu coğrafyasında birikerek bugünlere gelen muhteşem zenginliği ortaya koymanın gerekliliğine ve Türk resminin ihtiyaç duyduğu değişimi de bu genç ressamların yapacağına da inanmaktayız. Bu hayalden hareketle dört yıl önce Yeni Nesil ressamlar topluluğunu oluşturduk. Sesini-rengini-varlığını duyurmaya çalışan ve görüp de görmemezlikten gelinen Yeni Nesil Genç Ressamları anlatmaya ve bunu birlikte eyleme dönüştürmeye çalışıyoruz. Yeni Nesil Ressamlar ile içimizdeki fili ayağa kaldırmaya çalışmaktayız. Topluluğun en temel özelliği; tamamının güzel sanatlar eğitimi almış kişilerden oluşması, gönüllük esasıyla ve sonuç odaklı çalışılması, hiçbir galeriyle doğrudan bağlantısı olmadığı için bağımsız çalışılması, Anadolu'ya yaygın olması, genç yaş kuralına uyulması ve her yıl bir usta ressamın danışmanlığına başvurulmasıdır. Yeni Nesil ressamlar topluluğu denilince akla Bir genç ressam fidanlığının gelmesine ve Bu fidanlıkta yetişenlerin dikkate alınmasına ve çalışmalarının izlenmesine özel çaba göstermekteyiz. Ulaşabileceğimiz diğer yeni nesil gençleri de fidanlığa alarak zaman içinde sanatseverlerle buluşturacağız. Dijital teknoloji hızla hayatımızın her tarafına hızla yayılmaktadır. Karekod; bir çalışmanın son aşamasında tüm bilgileri içerecek şekilde sunumu için gereken detaylı tanımlamada zorunlu emek ve zaman sarfiyatını en aza indirmek maksadıyla verilerin kare şeklindeki tek bir simgeye ortaya konmasıdır. Bu simge bir okuyucu yardımıyla yorumlanıp içerdiği verilerin elektronik ortama aktarılmasıyla emekten ve zamandan tasarruf edilir. Karekod sergimizle; her biri yaşadığı, yetiştiği dönemim özel yansıması ve simgesi olan Yeni Nesil Ressamları ayrı ayrı karekod ile tanımladık, kayıt altına aldık ve ressamların çalışmalarının da bu karekodlar ile sanatseverlerce izlenilmesi amacıyla bu dönemim ruhu ve gereklilikleri ile bir simgesel anlatımla sanatseverlerle buluşturduk. Karekod sergimizle Yeni Nesili dijital teknoloji ile buluşturarak geleceğe hazır olduğumuzu ortaya koymak istedik. Yeni Nesil Ressamı Karekod sergisinde toplayarak Yeni nesil Ressamlara destek olan Arda Sanat Galerisi'ne teşekkürlerimizi sunarız. Gerek bu serginin tüm aşamalarında Yeni Nesil'e doğrudan destek olan, gerekse kuruluşundan itibaren Yeni Nesil Ressamlar Topluluğu'na özel bir önem gösteren, bizle bilgi ve tecrübelerini paylaşarak öndelik ve 2018 yılında gönüllü olarak danışmanlık yapan Resim Sanatçısı Kadir Ablak'a da tüm genç ressamlar adına teşekkürlerimi iletirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/27/base-2018e-basvurular-1-mayis-2018de-baslayacak/", "text": "Başvuru tarihleri 1 Mayıs 2018 1 Temmuz 2018'dir. Başvuru, yalnızca Türkiye'de faaliyette olan Güzel Sanatlar Fakülteleri'nin resim, heykel, fotoğraf ve video, grafik tasarım, geleneksel türk sanatları, görsel iletişim tasarımı, baskı sanatları, resim-iş öğretmenliği, cam ve seramik bölümlerinden 2018'de mezun olacak lisans ve lisans üstü öğrencilerine açıktır. Adı geçen bu bölümler, başka fakülteler altında olması halinde başvuru yine kabul edilecektir. Farklı yıllarda mezun olmuş veya olacak olan sanatçı/öğrencilerin işleri değerlendirilmeye alınmayacaktır. Adayların mezuniyet durumları konusunda fakülte/bölüm başkanları ile teyitleşilecektir. Başvuru sahipleri 1, 2 veya en fazla 3 işle başvurabilirler. Sergide bir kişinin birden fazla işi yer alabilir. Başvurular 15 kişilik uluslararası jüri tarafından geçer/geçmez oyuyla değerlendirilecektir. Geçer oyu alan işlerin tümü Base'te sergilenmeye hak kazanacaktır. Calısmaların oylaması dijital olarak yapılacağından çalışmayı doğru ve net olarak gösterenfotoğraflarla başvuru yapılması çok önemlidir. Sergiye katılmaya hak kazanan mezunlar, her iki tarafın da haklarını koruyacak, standart sözleşmeyi imzalamalıdır. İstanbul dışından yapılacak eser gönderimlerinde kargo desteği verilecektir. Mezunlar, BASE sergisinde, başvuru sürecinde sundukları ve sergilenmeye hak kazanan eserlerin bire bir aynısını sergilemek zorundadır. Sergiye sadece orijinal sanat eserleri kabul edilecektir. Başvuru formlarında istenen bilgilerin özenle doldurulması rica edilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/04/27/zero-hipotez-utku-varlik-bozlu-art-project-27-nisan-2-haziran-2018/", "text": "Türkiye'de 1968 Kuşağı sanatçılarının önemli temsilcilerinden olan ve yaklaşık elli yıldır Paris'te yaşayan Utku Varlık'ın Bozlu Art Project'te gerçekleşecek Zero Hipotez isimli sergisi Yeniden boyamak, bir tuvali tekrar kurgulamak; değişen zamanı sorgulamak istiyorum. diyen sanatçının alternatif bir varsayım önerisi. Varlık, 27 Nisan-2 Haziran 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek sergiyle eş zamanlı olarak yayımlanan Zero Hipotez: Fragmanlar isimli kitabında yaşamında iz bırakan kişileri, olayları ve en çok da korkularını bizimle paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/02/1968-yarim-asirlik-genc-piramid-sanat-10-mayis-31-temmuz-2018/", "text": "Piramid Sanat, 1968 Kuşağı'nın 50. yılı vesilesiyle bir sergi ve etkinlikler dizisini izleyicilerle buluşturuyor. 1968: Yarım Asırlık Genç sergisi farklı kuşaklardan 20 sanatçıyı bir araya getiriyor. 68'liler Birliği Vakfı'nın da katkılarıyla sergiye paralel olarak 68 Kuşağı'nın rüzgarını siyasal, sosyal ve sanatsal yönleriyle ele alan 8 kapsamlı panel ve film gösterimleri düzenlenecek. Serginin küratörlüğünü daha önce 68 Kuşağı hakkında yayınlanmış 3 kitabı, 1997 (68'li Yıllar) ve 2008'de düzenlediği iki sergi bulunan Bedri Baykam üstleniyor. Sergiye paralel hazırlanan yayın, 68 Kuşağı'na dair arşivsel belgeleri, görselleri ve aralarında Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Ertuğrul Özkök, Soner Yalçın, Emin Çetin Girgin, Hasan Bülent Kahraman, Ayşe Mesçi, Ümit Zileli, Küçük İskender'in de bulunduğu yazarları bir araya getiriliyor. 1968: Yarım Asırlık Genç sergisi, 31 Temmuz'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/02/cansu-boguslu-uzaklar-baslikli-fotograf-sergisi/", "text": "Polonya'daki Lodz Sinema Okulu'nda beş yıl sinema eğitimi aldıktan sonra 2016'da Türkiye'ye dönen, görüntü yönetmeni ve yönetmen olarak! f İstanbul Film Festivali tanıtım filmi gibi projelerde başarılı işlere imza atan ve bilhassa görüntü yönetimindeki kendine has tarzıyla dikkat çeken Cansu Boğuşlu şimdi, Milano ve Paris gibi şehirlerde çekilen fotoğraflarından oluşan Uzaklar başlıklı fotoğraf sergisiyle karşımızda. Uzaklar fotoğraf sergisi İstanbul Bebek'te Hidden Coffee Houseda 7 Mayıs'a dek izlenebilecek. Doğa ve müziğin sanatını beslediğini belirten sanatçı, 'Uzaklar' başlığını, sergi, hatıra ve hafızada da uzak yerlerde çekilmiş fotoğraflardan oluştuğu için seçmiş. Sanatçı ayrıca 'uzaklar' temasını gökyüzü ve bulutlar gibi andan uzaklaştıran ve iyi hissettiren öğeler üzerinden de ele almış. Boğuşlu, sergideki fotoğraflarda sergi temasıyla da ilişkili olarak yakınları uzaklaştıran ve 'sinematik' bulduğu Tele 85 mm lens kullanmış. Sanatçı, Hidden Coffee Houseun her odasındaki farklı dekor ve ışıklandırmaya uygun olarak sergi fotoğraflarını farklı odalara yerleştirmiş. Boğuşlu, yakında bir kadın hikayesini anlatan bir uzun metrajlı filmin görüntü yönetmenliğini üstlenecek ve bu film sonrasında da kendi uzun metrajlı filmini çekmeye hazırlanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/03/100-hundred-ovidius-universitesi-kostence-07-12-mayis-2018/", "text": "Günümüz 100 ressamın katılımıyla resim tarihimizin önemli ressamlarının portreleri Köstence'de olacak. Serginin 07-12 Mayıs 2018 tarihleri arasında açık kalması planlanıyor. Küratörleri Deniz Gökduman ve Kerem İşcanoğlu'nun olduğu sergiyi, Trakya Üniversitesi ve Ovidius Üniversitesi işbirliği ile gerçekleşmektedir. Adem Başpınar, Ağıt Uğur Uludağ, Ahmet Kiracı, Akın Demiral, Alev Huzur, Ali Gümülcine, Asiye Çiftçi, Ayça Karaca, Ayfer Uz, Aylin Beyoğlu, Aylin Yelkenli, Aysel Barış, Ayşe Kapusuz, Ayşe Selcan Yücelen, Ayşegül Kalkan, Birol Özer, Berna Sağlam, Burçak Cansu, Buse Kızılırmak, Can Özal, Cansu Sönmez, Ceyda Güler, Çiler Süyev, Demet Deniz Dülger, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Doğan Keskin, Döne Arısoy, Ekin Kurucu, Emine Babatürk, Emine Şenses, Emrah Nallar, Erkan Doğanay, Erol Murat Yıldız, Esma Taşdemir, Esra Engin, Eylül Köksümer, Ezgi Yemenicioğlu Negir, Fahri Çağdaş, Ferhunde K. Öner, Figen Girgin, Filiz Kara Bilgin, Firuzan Şimşek, Gamze Tunç, Gizem Altun, Gizem Burcu Gerçek, Gizem Enuysal, Gözde Baykara, Gülcan Başar, Gülçin Karaca, Güliz Baydemir, Gülşah Kalkan, Güneş Acur, H. Fırat Uysal, Hakan Cingöz, Hakan Güven, Harun Tekdal, Haydar Taşçılar, Hüda Sayın Yücel, Hülya Küpçüoğlu, İsmail Eyüpoğlu, Işıl Duran, Kader Akçay, Kamber Koç, Kerem Gürman, Kerem İşcanoğlu, Levent Tosun, Mahpeyker Yönsel, Mehmet Göktepe, Mehtap Kodaman, Murat Havan, Murat Sarı, Mustafa Albayrak, Mustafa Özbakır, Nebahat Karyağdı, Nesli Türk, Neslihan Kıyar, Nezihe Bilen Ateş, Nur Sultan Yıldırım, Nurcan Perdahçı, Nurdan Likos, Nurhayat Güneş, Nurullah Atalay, Orhan Karakaplan, Özer Çevik, Özlem Üner, Pınar Partanaz, Rugül Serbest, Sabahattin Şen, Sema Öcal, Semih Zeki, Sercan Başar, Serdal Keskin, Seren Ceren Asyalı, Serpil Kapar, Sevtap Kanat, Sinem Korkut, Soner Tuna, Süreyya Genç, Şahin Memmedov, Şehmus Atasever, Şenay Kazalova, Şerif Kino, Şevket Sönmez, Şuayyip Yücel, Tolga Akalın, Tolga Boztoprak, Turan Büyükkahraman, Turan Muradlı, Veysel Kurucu, Zafer Malkoç, Zehra Başaran, Zerrin Pehlivan, Zeynep Özdemir, Zeynep Serdar,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/25/dervis-ergun-kice-giden-her-yol-mubahtir/", "text": "Bilmenin hazzını yaşayan cahilin güdük kalan bilgilenme tecrübesi, bilme kaygısının giderilmesinden ziyade, bilgide kendi düşüncesini tamamlayan genel doğrunun sahiplenilmesiyle alakalıdır. İzlediği filmde, okuduğu kitapta kendi hayat hikayesinin anlatıldığını düşünür, özdeşliği kişi odaklıdır. Ben merkezli bilgilenmede özne kendisidir ve ancak onun kavrayışında bilgi doğru yöne evrilir ya da yok sayılır. Eksik yanları olmasına rağmen tüketime sunulan bilginin meşrutiyetini sorgulamadan benimsemenin altında da aynı düşünce yatar. İspat edilene kadar tezin tüm bileşenleri yok hükmündedir, sırası geldiğinde tarihi belge düzmecedir, kavramlar ve olgular ters yüz edilir, sonuç olarak aklın düzeni karışıktır. Bu tür akıl sayıklamaları postmodernizmin ev sahipliğinde kurumsal kimlik kazanmıştır. Pratik hayat içinde aşağılanan figürün bilgisiz karşı çıkışları değil, bilme edinimi ve ya estetik rejim karşısında kendini geliştiremeyen yoz, bayağı, kaba anlayışa mahkum olmuş figürasyondan bahsediyoruz. Sanat nesnesinin kuruluşunda estetik veya sanat ilkelerini bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde göz ardı eden ya da kapasite yetersizliğinden kiçi oluşturmaktan sorumlu tuttuğumuz öznenin otokratik özelliğini deşifre ediyoruz. Simülasyonla sağlanan sahte gerçeklik, tüketimin asli unsuru olarak pazarlanır, doğru ve iyi olan kavram bütünlüğünden kopartılır ve kendine göre tekrar üretilir. Sahtenin aslından daha kıymetli görünmesi, bir illüzyondur, arzu nesnesinin kışkırtılması ve ardından gelen hazzın yönetilmesi işlemine dayanır. Postmodernizm; değer olgusunu, fayda temelinde bir fırsat olarak görür ve bu konuda yapılacak her türlü simülasyona açıktır. Kant'ın vurguladığı gibi insan aklına rağmen inanmak zorundadır saptaması, simülasyonla yönlendirilen öznenin olayları açık bir zihin gücüyle değerlendirmeyecek noktaya gelmesidir. Simülasyon, bu noktada neoliberal teorinin vurguladığı yeni toplum projesinde görev üstlenen önemli bir araçsal değer halindedir. Lyotard, postmodernizmi emperyalizmin kültürel aklı olarak niteler. İnsanlığın tüm kazanımları, postmodernizmin laboratuvarında kesilen, biçilen, eklenen, kenara atılan, ilave edilen yeniden yaratılan üzerinde çalışılan birer kadavradır. Bu operasyon yüce değerler adına sosyal yapı ve sanata karşı yapılmakta ve kiç olanla bir sorun yaşanmamaktadır. David Harvey, bu durumu; neoliberal pratiklerin ürettiği yabancılaşma, kuralsızlık, dışlama, marjinalleştirme olarak görür. Çevresel bozulmalara karşı halihazırda devinim halinde olan, genel ahlaki tiksinmeye yol açan bir rejim olarak özetler. Gerçekle yer değiştiren sahtenin en büyük tahribatı, bireyin kendine yabancılaşmasını derinleştirmek ve onu giderek organik yaşamdan koparmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/25/zeliha-demirel-kaos-estetigi-izleri-hakan-bayer/", "text": "Hakan Bayer UPSD Sanat Galerisi'nde açtığı Kaos Estetiği İzleri başlıklı sergisinde formların oylumsallığını renk patlamaları ve geometrik biçimlerle ifade ederken, renkleri tüpten çıktığı halleriyle uyum içerisinde bir araya getirerek renge renk ile karşılık verdiğini izliyoruz. İçinden geçtiğimiz çağda yine modern insanın yok ettiği doğa ve yine doğanın kendi dili ile kendinden çalınanı geri alması Hakan Bayer'in yalın anlatımıyla resimlerinin ana eksenini oluşturuyor. Modern şehir yaşamının değerlerine yönelik karışık, alt üst olmuş, kırılgan, kararsız ve absürt ve kaotik bir yaklaşım, son derece canlı, etkili ama huzursuz edici renk armonileri ve geometrik keskinlikler, içsel rahatsızlık, gerginlik, yabancılaşma ve belirsizlik duygularını anlatan iki boyutlu tavır aynı zamanda insanı içinde bulunduğu ikilemde çıkmaza sokuyor. Yeryüzü şekilleri topografik haritaların izleri, yok edilen, çalınan, katledilen doğa, sözde insanın şekillendirdiği yeni kentsel alanlardan yer yer renk ve siyah beyaz çizgi patlamalarıyla ortaya çıkıyor, doğa kendi zamansal evriminde, akışında, içeriden bir yerlerden insana sesleniyor, dur diyor, yeter diyor... Bu seslenişte; insanın modern dünya ile kurduğu yüzeyler arasındaki yüzeysel ilişkilerin, fiziksel ilişki boyutunu aşarak algısal bir bilinçlilik düzeyini devreye sokuyor. Oluşturduğu yüzeylerde müdahale edilmiş yeryüzü kesitlerini, matematiksel bir düşünce ile yeniden kurgulayan sanatçı, resimlerinde normlara bağlı kalarak yeni soyutlama biçimlerine girdiğini gözlemliyoruz. Tuvallerinde keskin çizgilerin sınırladığı alanlarda iç içe geçen ve bazen net bir şekilde ayrılan blok renklerin yarattığı görsellik, resimlerin etkisini arttırarak farklı bir kaos estetiği ortaya çıkarıyor. Güçlü bir renk armonisinin var ettiği bu durum, sanatçının özgün dili olarak görülebilir. Modern toplumun anlamlılık açısından yoksun oluşu, sanatçıyı varoluşunun anlamını kendisinin yaratması zorunluluğu ile karşı karşıya koyduğundan, kendine ait estetik bir anlatım biçimi oluşturan sanatçının belki de izleyiciyi etkileyen yanı da bu durumdur ve onun yaşamla olan bağını, dolaysızca tartışmaya açar. Gökyüzüne uzayan ve büyüyen kentler, doldurulan denizler, yok edilen yeşil alanlar, kirletilen toprak, taşıyabileceğinden fazla nüfusa ev sahipliği yapan yerleşim alanları, tüketim kaynaklı çevre kirliliğinin hükmettiği bu zaman diliminde insanların bu olumsuzluğu kabullenecek denli duyarsızlaşırken dünya içinden çıkılmaz sorunlarla boğuşan kaotik bir yapıya dönüşmüştür. Sanatçı içeriden bir duyarlıkla insanın bu çıkmazını durum tespiti haliyle bize aktarır. Mehmet Demir küratörlüğünde gerçekleşen sergi bize büyük büyük yankısıyla sesleniyor: Yaratılan bu ütopik sanal dünyanın neresindeyiz! Farklı bir estetik arayışın göstergeleri niteliğinde olan sergi 3 Haziran 2018'e kadar Pazartesi günü haricinde her gün 12.00 18.00 saatleri arasında UPSD Sanat Galerisi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/26/anatolia-tolga-boztoprak-platform-a-26-mayis-26-haziran-2018/", "text": "1970 yılında Kars'ta doğdu. 1999 yılında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. Sosyal gerçekçiliği ile öne çıkan sanatçı, genellikle mekansızları ele almakta ve sıkıştırılmış sosyal çöküş manzaralarını, kültürel bölünmeleri, farklı yaşam biçimlerini, figürler üzerinden gözlemleyerek tuvallerine yansıtmaktadır. Son dönem çalışmaları peyzajlar üzerinde yoğunluk kazanmıştır. Sanatçı 15 kişisel sergi açmış, çok sayıda karma sergiye, workshoplara ve sanat fuarlarına katılmıştır. Ümraniye Belediyesi Resim Yarışması ve Bakırköy Belediyesi Resim Yarışması başta olmak üzere ulusal çaptaki yarışmalarda 4 ödül kazanmıştır. Sanatçı, Avcılar'da bulunan Toprak Resim Atölyesi'nde çalışmalarını devam ettirmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/30/ali-simsek-dagilana-bakmak/", "text": "Lekeye bakmak... Dağılana ve de doğaçlamanın lezzetine. Zemine dağılan şeffaflık, zemine el veren zenginlik. Her rengin dağılması lirik bir duyarlılığa uç veriveriyor. İstisnasız resmin şiire en çok yaklaştığı anlardır, boyanın, lekenin beyaz zemindeki dağılışı. Dağılmayı izlemek bütün çıkarsızlığı ile. Bedeni sarmalayan, aynı yapan, duyumsatan lirik uçuş. Doğaçlamak. Bir caz melodisinin hızı ve sıçramalarıyla. Kuralsızlığın kuralı olarak işleyen bir varoluş aynı zamanda. 1830 sonrası gerilimli ve bir o kadar da verimli modernizmin en büyük kazanımlarından birini doğaçlama ve lekenin gücü olarak nitelendirmek mümkün. Durgun ve kurallı formları eriten, yaratıcıya bedensel bir katılım veren o büyük potansiyel diyelim. Art Brüt... İşte modernizmin bize bıraktığı diğer büyük miras... Çocuk resimlerinden, yabanıl coğrafyalara uzanan bambaşka bir kıta... Nedir kalan elimizde? İşte insanlığın mağra resimlerinden günümüze, Dubuffet'in vahşi imgelemine uzanan başka evren. Jale İris Gökçe'nin lekelerine koşut bir yabanıl imgelemi de beraber duyumsuyoruz. Doğaçlamaya eşlik eden bir ilkel ruh duruyor yanıbaşımızda işte. Yüzler... Totemler. Sancılı uygarlığımıza göz gezdiren, bazen tedirgin eden ortak vicdan belki. Ve gri... Pastoral renklere, lirik yayılmaya ev sahipliği yapan o büyük soğuma. Gri bütün renleri birbirine bağlayan büyük arabulucu. Soğuma ve sakinleşmenin okyanusu. Bel ki de sancılı modernliğimizin dili oluyor. Jale İris Gökçe bunu düşündürüyoruz bize... Dağılan renkler, bozulan formlar, açılan gözler ve de uzayan yüzler belki de sonsuz bir dili arzuluyorlar. Şunu biliyoruz: doğaçlama bitmez! Renkler de."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/05/31/trakya-universitesi-ii-uluslararasi-posta-sanati-yarisma-sergisi-04-11-haziran-2018/", "text": "Trakya Üniversitesi II. Uluslararası Posta Sanatı Yarışma Sergisi ve Ödül Töreni 04-11 Haziran 2018 tarihleri arasında saat: 16:30'da Trakya Üniversitesi Balkan Kongre Merkezinde gerçekleşecektir. 16 Ülkeden 325 Sanatçının başvurduğu Trakya Üniversitesi II. Uluslararası Posta Sanatı Yarışmasında 107 eser bulunmaktadır. 10 eser ödül almış, 97 eser ise sergilemeye layık görülmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/06/12/didem-elif-golge-ruh/", "text": "Ben. Bir kadın. Gelin olmuş, iniyorum birer birer merdivenleri. Beyazlar içinde, karanlığın içine doğru yol alıyorum. Her adımda ruhum büklüm büklüm kıvrılıyor. İnmeden önce yok olmayı göze aldım. Kendimi yeni baştan yaratmak için gereken bu. Masum bir gelinlikle girdiğim bu yerde, yırtıcı bir ejderhaya dönüşeceğimi bile bile indim tüm merdivenleri. Ejderhalar sık acıkır. Mutfaktayım işte. İçimdeki ejderhayı doyuracağım yerdeyim. Gönül rahatlığıyla alfabenin bütün harflerini yiyebilirim. Böylece bir yandan bu dünya için fasulye ayıklayabilir, çiğ eti liğme liğme doğraya bilirim. Nefesimdeki ateş daktilomdan fütursuzca dökülürken; fırının ateşini, ben kendim kontrol edebilirim. Bazen düzen içinde bir seramik parçası, bazen de düzensizlik içinde pekala var olabilirim. Ne görüyorsam oyum neticede. Gördüğüm her şeyi yansıtabilirim. Müzik sesi çekiştiriyor beni salona doğru. Çocukların oyuncakları ayağıma dolanıyor. Oyuncaklara dolanmış ayaklarımı, rafların arasındaki kitaplarda dinlendiriyorum. Ayaklarım dinlendikçe, midemdeki harfler ayaklanıyor. Tekrar mutfağa gitmem lazım. Ayaklarım burada kalsa da olur, kollarımla yolu bulabilirim. Elime sinen et kokusu çıkmadı nasılsa hala. Çocuk mu ağlıyor? Olsun. Çocuk bu, ağlar bazen. Harfler atıyorum cebime, çocuğun ağlamasını ve benim açlığımı susturmak için. Sonuçta bu evin içindeki bütün canlıları kollamam gerek. Yoksa her tarafa dağılmış parçalarımı kim birleştirecek. Bir oyun bu. Bütün olma oyunu. Bu oyun olmasa nasıl duyacağım kitabın sesini? Dolayısıyla bütün parçaları birleştirmek için iyice dinliyorum. Oysa çok iyi biliyorum ki, çocuk odasında filizlenen her oyun, salonda yeşerecek. Duvarlara sinen hikayeler her zaman bizimle yaşasın diye. Böylece kalıplara hapsedilmiş bedenlerimiz, bütün geçmiş acılarına rağmen rahat nefes alacak. Yoruldum. Üzerime iliştirilmiş şu giysiden kurtulup, yatağıma uzanmak istiyorum. Ama önce bir duş alıp rahatlamalı. Yalnızlığıma sadece banyoda izin var. Yine de kendime bir türlü ulaşamıyorum. Defalarca denedim oysa. O yüzden rüyalarımda zamana ihtiyacım olacak. Uyurken dolaştığım her yerin beni kendime dönüştürmesini istiyorum çünkü. Bu da zaman alır. Benim acelem yok. Bütün kirlerimden arınacak kadar banyoda vaktim olsun bana yeter. Biriktirdiğim acılarla evimin ardiyesinde haddinden fazla bile oyalandım. Gittiğim her yere taşıdım onları bir yük gibi. Ev. Bir mekan. Bizi bu dünyaya bağlayan yuvamız. Peki her şeyin birbirine dönüştüğü bu evde kimler var? Nur Gürel, Ayşecan Kurtay, Ayşegül Sağbaş, Beyza Boynudelik, Didem Ünlü, Füruzan Şimşek, Saadet Türköz. Bu Ursula K. Le Guin'in hikayesi mi? Belki de her birinin ya da hepimizin. Gerçekte kim kimi anlatıyor? Ursula mı onları, onlar mı Ursula'yı? Yoksa ben mi anlattım az önce her birini, belki de hepimizi, ya da Ursula'yı. Anlatamam ki. Yetmez ki. . ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/06/12/sabahattin-sen-yasama-sanatla-gulumseyebilmek/", "text": "Sanat yaşama gülümseyebilmektir. Yaşama gülümseyebilmek de sanattır. Bunları birbirinden ayıramayız. İnsanın sanatsal yaratıcı gücü en güzel duyguları en üst derecede ortaya koyabilmektir. Kendi değerlerimizi böylesine ortaya koyabilmek mutluluğun da kendisidir. İnsanın yarattığı sanattan daha üstün bir değer olmadığına göre sanat bizim için yaşamın güzellik duygusunun en zor koşullarda bile bize gülümsemesidir. Ne olursa olsun insan kendi içindeki güzellikleri her an her yerde duyumsar. Dünyanın çok korkunç olan iki büyük dünya savaşında kendi insanlık değerlerimizi duyumsayarak daha da güçlendiği gerçeğini unutmamalı. Ölüm korkusuna karşı içimizdeki sanatsal duygular her zaman koruyucu olmuştur. O anlarda sanat bize sürekli gülümser ve biz de ister istemez can simidi gibi ona acılar ve umarsızlıklar içinde gülümseriz. Var olduğumuzun, yaşamın değerini en üst düzeyde algılamaktır. Bir hiç olmadığımızın kanıtıdır. İşte böylece sanatla kendimizin ve yaşamın güzellikleriyle birlikte mutluluğunu yakalayabiliriz. Sanat diye yozluklarla yol aldığınızda ne sanat size gerçekten gülümser ne de sizin gülümsemeniz sanata gider. Sanatla barışık olmak ve sanatın gerçek diliyle konuşabilmeyi başarmanız gerekir. Yolunuz yapay gülücüklere, sanattan uzak anlatımlara düşmesin. Sanatın kendisi için yol aldığınızda sanata ulaşır ve birbirinizi anlayan gülücüklerin mutlu insanı olursunuz. Yaşamında çok zor günler geçiren, çok büyük sıkıntılar ve yıkımlar yaşayan sanatçıların başında Van Gogh gelir. Çoğumuz onu kulağını kesen dengesiz bir ressam olarak biliriz. Böylesine sorunlar yaşayan bir sanatçının sanatını anladığımızda yaşama, duygularıyla nasıl gülümsediğini de anlarız. Onu ayakta tutan sanatın verdiği bu iç huzur ve mutluluğun yaşama gülümsemesidir. O gülümsemeyi bir an yitiren Van Gogh ne yazık ki canına kıymıştır. Bedensel sağlıksızlığına konulan ya da konulmaya çalışılan tanılar yanlıştı. Bedensel sorunları ruhsal bir hastalığı olduğu tanısına dek gitti. Buna göre sağaltımlar yapılmak istenirken toplum içinde de bir deli olduğu anlayışı yaygınlaştı. Ne yazık ki onun yaşama gülümsemesi bu nedenle engellendi ve canından bezdi. Bu denli etkilenmeyip yaşama gülmesi engellenmemiş olsaydı bize bıraktığı yaşama gülümseyen çalışmalarının sayısı çoğalacaktı. Bedensel sağlıksızlığına aldırmadan yaşama gülümsemesini sağlayan sanatla mutlu ve gülümseyen bir ruhla karşılayacaktı ölümü. Her şeye karşın bize ondan sanatla gülümseyen resimleri kaldı. Savaş ve zor günlerde sanatla yaşama gülümseyenlerin sayısı hiç de az değildir. Öldürüleceğini bile, bile yaşadığı son noktaya dek o güzelliğin mutluğuyla canlı kalmışlardır. Birçoğumuz anımsar mı anımsamaz mı bilemem, 1973 de Şili'deki Pinoche'nin askeri darbesinde yüz binlerce insan işkence gördü ve sayısı bilinmeyecek sayıda Şilililer öldürüldü. Onbinlercesi bir futbol stadyumuna toplandı. Bunlar arasında Victor Jara adındaki ünlü gitarist de vardı. Müzikteki başarıları geleceği de aydınlatacak güzellikteydi. Ölmeseydi onun çok sayıdaki yapıtlarıyla daha çok gülümseyecektik yaşama. Cuntadan yana olsaydı yaşardı ama o böylesi bir uzlaşmayla artık ne sanatla gülümseyebilirdi ne de sanat ona... Yapılanlara karşı çıktı o stadyumda. Elinde gitarıyla insanların onurlu bir insan olarak yaşama gülümsemeleri için çalıyordu. Parmaklarını kestiler, dövdüler ama o gülümseyerek bu kez şarkılar söylemeye başladı. Stadyumdakiler de onunla birlikte söyleyerek yaşama gülümsüyorlardı hep bir ağızdan. Victor Jara bunu yaparken öldürüleceğini de biliyordu. 41 yaşındaydı. Ölmeden önce son bir kez daha yaşama sanatla gülümsüyordu ve gülümserken öldürüldü. Bizlere ondan kalan yapıtların gülümsemesinden çok ölürken ki gülümsemeleri çınlayan kahkahalara dönüşmüş olarak kaldı. Picasso'yu ölüm döşeğinde de sanat yapmaya iten güç, sanatın gülümsemesiyle yaşama da bırakmak istediği gülümsemedir. Binbir sıkıntılar, hastalıklar ve sorunlar yaşamasına karşın insan dünyaya yapabileceği en güzel şeyleri yapmak için gelmiştir. İnsanda var olan özellikler bunu başarmaya yeterli donanımlarla yüklüdür. İnsan iyi ve güzel şeyler yapabileceği gücünü istediğinde kötüye de kullanabilmeye çevirebilmektedir. Oysa o donanım kötülük yapması için değil kendini zor durumlarda koruma altına almak içindir. Çeşitli doğal yıkımlardan kurtulmak, kendini korumak için geliştirebileceği çok sayıda yöntemler vardır. Bunlar ne yazık ki aynı zamanda kötülük yapmak için de kullanılabilir. Kızılderililer bizonları gereksinimleri sayısında öldürürlerdi. Öldürmek elbette güzel değildi ama yaşam için zorunluluk olunca belli yöntemlere başvurmak zorunluluğu doğuyordu. Şurası kesin ki Kızılderililer bir hayvanı istemeyerek öldürdüklerinin bilincindeydiler. Bu nedenle gereksinimlerinden fazlasına kıymazlardı. Oysa beyazlar geldiğinde bizonları sürüsüyle öldürdüler. Doğayı da kirlettiler. Birbirlerini de öldürdüler. Savaşlarla daha çok öldürme planları yaptılar. Yaşama sanatla gülümseyenlerin hiç biri ne savaş ister ne de savaşmak. Kızılderililerin iç dünyalarındaki doğa ve insen sevgisi onları sanatsal bir duyarlılık düzeyine yükseltmişti. Yaşamın ve doğanın gülümsemesini kendilerinde derin bir felsefeyi, sanatsal duyarlılığı büyüttü. Bu nedenle beyaz adamların yaptıklarını anlayamadılar. Hangi sanatçı bugüne dek savaş için karar verip insanları savaşa sürüklemiştir? Bir tek örneği bile yok. Bizler de yaşama sanatla gülümseyerek dünyaya güzel şeyler yapmak için var olduğumuz düşüncesinin aydınlık yolundan ayrılmamalıyız. Böylece insan olma görevimizi sürdürerek bizden sonrakilere de yaşamlarını yaşama gülümsemeyle sürdürmeyi bırakabiliriz. Kendini koruma duygusuyla insanlar ucuna taş bağlı sopalardan başlayarak mızrak, ok gibi silahlar yapmak zorunda kalmışlardır. Avlanmalarını da kolaylaştırdığı için beslenme gereksinimlerine de katkısı olmuştur. Ev bark yapmak için de kesici gereçlere gereksinim duyulmuştur. Mutfak bıçağı yemek yapma işinde kullanılmak için yapılsa da mutfak bıçağıyla çok sayıda insan da öldürülmüştür. Günümüze dek koruma için düşünülen silahlar atom bombasıyla insan öldürmeye dek gelişme göstermiştir. İnsanın kendini koruma ve avlanma güdüsüyle başlayan araç, gereç ve silah yapımı bugün salt insan öldürmeye yönelik ölüm gereçleri durumundadır. Artık insana yardımcı olan konumunu yitirmiştir. Tam anlamıyla en kolay insan nasıl öldürülüp yok etmeye yaramaktadır. Bu noktadan bakınca ne sanatın, ne sanatçının, ne bilimin, ne kültürlerin ne de insanın önemi ve değeri kalmamıştır. Sağlık alanına baktığımızda bunun karşı konumu ortaya çıkmaktadır. Sağlık kurum ve kuruluşları: Sağlık alanında görev alanları yaşama, sanata gülümsemeye en yakın olanlar olarak bakmak gerek. Sağlık görevi, insanı sağlıksızlığın sorunlarından kurtarmayı amaçlar. Yapılan ilaçlar da iyileştirmeye yöneliktir. Kimi yerde de ilaç ve sağaltım yoluyla insanları sömürme yolunu gidilmiştir. Bunlar konunun dışındadır. Toplu ölümler için ilaç yapılmaz. Adı üstünde: İlaç... İyileştirme için kullanılan bileşimlerdir. Öldürücü özelliği olanlar olsa buna neden olmaması için özen gösterilir, kullanma süresi, miktarı ayarlanır. Doktorlar ve sağlık görevlileri ilacın insana zarar vermesini de engellemeyle yükümlü ve sorumludurlar. Onlar bu görevlerini insan canının kurtarılması için kullanırlar. Öldürmek için değil. Sağlıklı insanlarla sağlıklı bir toplumsal yaşamda insanlar daha yaratıcı ve daha mutlu olacaklarının bilincindedirler. Acılar gülümsemeye dönüşsün isterler. İnsanların bedensel sağaltımı için çok büyük çabalar ve verdiğimiz uğraşlar içsel bir dengeyle desteklenmedikçe sorunlar bitmez. İnsanların sanata, sanatın da insanlara gülümsemesini sağlamak gerekiyor. Sanat da insanın ruhsal sağlığındaki acıları gülümsemeye çeviren en önemli etmendir. Sağlık ve sanatın bu ortak yönünü hiçbir zaman unutmamalıyız. Sanatla yaşama gülümseyebilme sağlığını kazanan toplumlar uygarlaşan toplumlardır. İnsanlarsa daha üst düzeyde insanlaşabilenlerdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/06/12/utku-varlik-heykel-ve-anitin-sefaleti/", "text": "1- Atatürk heykel ve anıt trafiğinden daha önce söz etmiştim ama son yıllarda park, bahçe, meydan vs. kentin tüm alanlarına konan Türk Büyüklerini içeren büst ve başlar, kanımca simitçilerin bile başın çeviremeyecek sıra dışı, bronzdan öte boyanmış büstler! Anıt konumunda bir gönderi söz konusudur, genellikle önemli askerlerin, savaşları kazananların, vs. adına yapılan anıtlardaki abartma ve görkemli olmak isteği; genellikle at üstünde, alışagelmiş motif ve aksesuarları kullanarak, ona saygıyı ve hayranlığımızı, hayal isteklerimizi daha da abartır. Niçin böyle bir gereklilik duyulur bilmiyorum ama Avrupa kentlerinde eski asırlarda yapılmış birçok anıt, heykel ve bronz işçiliğinin baş eserlerini vermiştir, benim merak müzelerime girer. 2- Politika adına önemli iz bırakanların anıtları ise genellikle fazla kalıcı olamamıştır, rejim değişiklikleri, politik sapmalar sonucu her dönemde silinmek kaderini paylaşmıştır. Son yıllarda yaşadığımız politik sallantılar sonucu devrilen diktatörlerin yıkılan anıtlarındaki gülünçlük: bu işin çoktan bittiğinin bir resmidir. Daha derin bir analizini yapmak gereksiz ama 70 yıllarıyla başlayan toplumumuzun geçirdiği her sallantı, terör envanteri, anıt ve heykele dönüştüğünde çıkan sonuçlar gerçekten yürekler acısıdır. Harbiye'deki Şişli- Nişantaşı yol ayırımı üstündeki bu Uğur Mumcu anıtını ben çözemedim; sanatçının ne anlatmak istediğini, birbirine yapışık büstlerin kimi tanımladığını ya da portrenin kasketli ve kasketsiz hali mi kestirmek güç! Zavallı bir kaidenin üstüne hiç bir oran-orantı endişesi gütmeden oturtulan bu kafalar, işte geldiğimiz zavallılığın gerçek dışavurumu! Bilmiyorum sevgili Gürdal'ın alelacele alçı ve çamurdan yaptığı, tepsi içinde sunulan Abdi İpekci anıtı, kendi kendini yok ediyor; dökülen kısmında ne vardı iyi anımsayamıyorum. Gerçekten yerine güzel bir ağaç dikin, göreceksiniz ileriye kalacak! Ataol yaşıyor ve de bu komik heykelin farkında değil. Üstelik benzemiyor; gömlek, kayış ve pantolon; yine tekrar ediyorum tahammül edilmez, sanki kalaycının elinden çıkmış gibi şu parlak kararmış altın rengi. Şiir mi okuyorsun Ataol Behramoğlu; unutmamak için avucuna yazmışsın şiirini! Bu sekiz büstü, bahçenin derinliklerinde tek tek saklayabilirlerdi, ne yazık müzenin girişinde önemli bir yerde! Örneğin Kapoor'a ne düşündüğünü sorsalardı! Kimse darılmasın, belki gördüğüm en çirkin heykel: niçin mi? Bir gönderi söz konusu ise; bu obez kadın figürünü, bilge, örnek bir kadına yakıştırmanın nedenini öğrenmek istiyorum. Sanatın amacı güzeldir ve de sanat onun çekim alanındadır. Peki hayal ne işe yarar, sembol nedir, estetiğin kanunlarında oran-orantı ne işe yarar? Eğer ona et ve kemik olarak yaklaşamıyorsak niçin stilize edemiyoruz? Nedir elinde tuttuğu çiçeğin gerekliliği eğer çiçeğe benziyorsa ve de bronz başka bir renkle müdahale etmek, bu nereden çıktı! Onat Kutlar da ötekilerin kaderine uğramış; şimdi daha iyi yargılıyorum; kanımca heykelin kafasını yapanla, gövdeyi gerçekleştiren aynı kişi değil kanımca, omuzlar giderek daralmış, kayışın sıktığı pantolona dikkat. Oysa böyle giyinmezdi Onat! Bu kez şairin başı küçük, gerisi devasa bir gövde; daha kötü giydirilemez! Heykelin üstündeki meteora benzeyen kütleyi de anlayamadım galiba bir yüz seçiyorum. Eğer gerçekten Namık Denizhan'nın heykeli ise benzemiyor. Değilse, o zaman Namık yaptı. Lütfen heykelin kafasını, yine omuzlarıyla kıyaslayarak oran-orantıdaki zavallılığı görün. Bu kez kirlenmiş altın ve de tahammülün çok ötelerinde! İlk cumhuriyet yıllarında, genellikle Avusturyalı sanatçıların yaptıklarına biraz baksaydık belki altın ölçüyü, anatomiyi, oran-orantı, tekniği ve bronz'u öğrenirdik, bir anıt içeriğindeki öğreti belki bugünkü kadar gülünç olmazdı yaptıklarımız! Bu genç sanatçı genellikle animalist çalışıyor; bu dünyanın içine bir figür bu kadar güzel konabilir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/14/about-women-2018-in-germany-21-juli-12-august-2018/", "text": "La instalacion de Arte Postal ABOUT WOMEN volvera a presentar su coleccion completa esta vez en la ciudad germanica de Karlsruhe. El centro artistico Gedok acoge una de las muestras mas extensas de mail art del mundo sobre el tema de la mujer. Mas de 2000 postales enviadas por correo ordinario a la creadora del proyecto, la artista peruana Katia Munoz. El objetivo de este proyecto es itinerar la exhibicion y generar dialogo y reflexion sobre los temas aun pendientes con el tema de genero, la lucha por la igualdad y al mismo tiempo visibilizar la obra de tantos artistas, hombres y mujeres, artistas o no, creativos todos que tienen algo que decir. Son con todas estas obras que se ha creado este muro femenino, que por partes susurra, por partes grita... pero sin duda siempre nos dice algo y no deja indiferente. La embajadora del proyecto en Alemania es Gloria Keller, artista participante que ha sido la mediadora y coordinadora de la exposicion con el centro Gedok, para ella nuestro mayor agradecimiento. ABOUT WOMEN se ha exhibido en diferentes galerias, museos y centros de arte de diversas ciudades de Europa como Amsterdam, Lugo, Barcelona, Madrid y de Colombia en Sudamerica. The installation of Mail Art ABOUT WOMEN will once again present its complete collection this time in the Germanic city of Karlsruhe. The Gedok art center hosts one of the most extensive examples of mail art in the world on the subject of women. More than 2000 postcards sent by ordinary mail to the creator of the project, the Peruvian artist Katia Munoz. The ambassador of the project in Germany is Gloria Keller, participant artist who has been the mediator and coordinator of the exhibition with the Gedok center, for her our greatest gratitude. ABOUT WOMEN has been exhibited in different galleries, museums and art centers in various European cities such as Amsterdam, Lugo, Barcelona, Monzon, Madrid and Colombia in South America."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/14/balaban-97-yasinda-balaban-baski-resimleri-sergisi-corpus-galeri-18-temmuz-18-agustos-2018/", "text": "Balaban'a uzun ömürler ve saygılar sergisi! ASTORİA AVM'de yer alan CORPUS Galeri'de 18 Temmuz çarşamba günü açılıyor! Balaban, 1921 yılında Bursa Osmangazi'ye bağlı Seçköy'de doğdu. Daha 16 yaşındayken hapse düştü ve üç yıl Bursa Cezaevi'nde hapis yattı. Cezasını çekip hapisten çıktıktan sonra aradan çok geçmeden babasının öldürülmesi üzerine başlayan kan davası nedeniyle hasmını öldürür ve yeniden ikinci kez Bursa Cezaevi'ne girer ve on yıl cezaevinde kalır. Balaban, cezaevinde kendisi gibi mahkum olan ve sonradan ustam diyeceği ünlü şairimiz Nazım Hikmet ile tanışır ve onunla birlikte yoğun olarak resim çalışmaya başlar. Ondan resim, sanat, sanat tarihi, felsefe ve tarih dersleri alır. Cezaevinden tahliye olduktan sonra köyüne döner ve bir daha da resmi asla bırakmaz, onun hayatının merkezine koyar. Ustası Nazım'la baba oğul, usta çırak ilişkisi içerisinde çalışmalarını sürdürür ve uluslararası sergiler açan büyük bir sanatçı olarak ismini sanat tarihine kazır. Orhan Kemal, Sinan Korle, Nazım'ın annesi Celile hanım, Celal Esat Arseven, Abidin Dino, şair Hasan Hüseyin Korkmazgil, gazeteci Mehmet Kemal, Melih Cevdet Anday, YaşarKemal, Elif Naci, Sabahattin Eyüboğlu, Sezer Tansuğ, Fakir Baykurt, Azra Erhat, Çetin Altan, Rus yazar Radi Fish, Ahmet Köksal, Kaya Özsezgin vd. birçok yazar, şair, sanatçı, sanat yazarı ve tarihçi ile tanışarak onların desteklerini kazanır. Onlar da Balaban'ın sanatı hakkında çok sayıda yazı yazarlar. Sanatıyla ilgili birçok kitap ve katalog yayımlanır. Ayrıca Balaban'ın yayımlanmış birçokkitabıbulunuyor. BirkitabıHaldun Çubukçutarafından oyunlaştırılıp Ankara Devlet tiyatrosu'nda Ayşe Emel Mesci tarafından sahneye konuldu. Tekirdağ Süleymanpaşa Belediyesi tarafından Tekirdağ'da, içerisinde sanatçının resimlerinin de yer aldığı İbrahim Balaban Müzesi açılma hazırlıkları halen sürmektedir. Ayrıca CORPUS yayınlarınca, içerisinde Emre Zeytinoğlu, Barış Acar, Orçun Çadırcı ve Övünç Demiray'ın yazılarının yer aldığı BALABAN sanatçı kitabının Savaş Çekiç tarafından yürütülen tasarım çalışmaları da halen devam etmektedir. BALABAN, CORPUS Galeri'de 18 Temmuz çarşamba günü açılacak olan BALABAN BASKI RESİMLERİ SERGİSİ kokteylinde hazır bulunacaktır!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/14/summertime-sadness-rosalind-breen-tony-toscani-massey-klein-gallery-july-27-august-26-2018/", "text": "Toscani is a contemporary, figurative painter. His compositions reference work by master painters, Picasso, Leger, Matisse, and Botero, while his use of vibrant blues, crisp greens, and contemporary settings bring each painting into the present. Toscani's work provides an intimate look at mortality, spirituality and poetically expresses scenes of everyday life. His figures draw us in to contemplate a scene whose narrative is at once familiar but also eludes us. Toscani received his MFA from The School of Visual Arts in New York City. Rosalind Breen's work explores themes of femininity, nostalgia, mythology, desire, and fantasy. The artist's most recent series, a collection of purely abstract works, focus on the sensual nature of paint as a medium. Body, color, texture, and tone forge intricate forms that deepen her language and engagement with the idea of narrative. Breen received her MFA from the Rhode Island School of Design in Providence, Rhode Island."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/14/untitled-sanatorium-07-27-temmuz-2018/", "text": "SANATORIUM, 07 27 Temmuz 2018 tarihleri arasında, yeni sezon öncesi, temsil ettiği tüm sanatçılarının işlerinden örneklerin yer alacağı bir seçki sunuyor. Galeride bugüne kadar açılmış sergilerden seçilmiş; Kerem Ozan Bayraktar, Ludovic Bernhardt, Luz Blanco, Orhan Cem Çetin, Mehmet Dere, Yunus Emre Erdoğan, Erol Eskici, Stephan Kaluza, Çağla Köseoğulları, Ali İbrahim Öcal, Yağız Özgen, Zeyno Pekünlü, Farid Rasulov, Sergen Şehitoğlu, Merve Şendil, Berkay Tuncay'a ait eserler, eski sergilere ait hafızamızı tazelermişcesine yeniden izleyici ile buluşuyor. SANATORIUM presents between July 07 27, 2018, before the new season, a selection that will include examples of works from all the artists represented by the gallery. Works by Kerem Ozan Bayraktar, Ludovic Bernhardt, Luz Blanco, Orhan Cem Çetin, Mehmet Dere, Yunus Emre Erdoğan, Erol Eskici, Stephan Kaluza, Çağla Köseoğulları, Ali İbrahim Öcal, Yağız Özgen, Zeyno Pekünlü, Farid Rasulov, Sergen Şehitoğlu, Merve Şendil and Berkay Tuncay, selected from the exhibitions held at the gallery up to the present, meet the audience once again in order to refreshen our memory regarding past exhibitions."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/15/2018-2020-vancouver-biennale-presents-alfredo-jaar-a-logo-for-america/", "text": "VANCOUVER, CANADA, 10 July 2018 The 2018 2020 Vancouver Biennale, titled re-IMAGE-n, is pleased to present the Canadian debut of Chilean artist Alfredo Jaar's A Logo For America (1987/2018), on view at the corner of Robson and Granville streets through August 26. Organized by the Vancouver Biennale's American curator Jeffrey Uslip, Jaar's A Logo For America (1987/2018) articulates the Biennale's commitment to re-IMAGE-n a progressive social framework that supports free speech, reconciliation and the rights of First Nations, LGBTQ rights, artistic freedom, gender, racial and sexual equality, ecological awareness, religious freedom, and the ethics of biotechnology. Jaar's A Logo For America (1987/2018) is the first in a series of projects Uslip will curate for the Vancouver Biennale, each exploring various cultural, social and political pressures placed on individuals, the environment and aesthetics in our current cultural climate. In concert with the Biennale's recently unveiled sculpture Paradise Has Many Gates (2015-2018) by Saudi artist Ajlan Gharem in Vanier Park, Alfredo Jaar's digital sculpture continues the Biennale's pursuit to affirm Vancouver as a site for inclusivity and a space for cultural, social and religious freedom. Situated among international brands and markers of global economy in the heart of Vancouver's growing commercial centre at Robson and Granville Streets, Jaar's piece invites the passers-by to question how their identities fit within the city, and how Vancouver situates its own identity. A Logo For America (1987/2018) encourages viewers to focus on the qualities that make societies robust: free speech, inclusivity, empathy, and gender, racial and sexuality equality. Originally screened in New York City in 1987, Alfredo Jaar's A Logo For America was conceived as an electric billboard situated among the numerous other advertising displays in Times Square. At that time, visual information was blaring and Times Square was bustling with activity: passers-by were rushing to and from work, shopping, and hastily en route to their next meeting. Yet, Jaar's artwork stopped pedestrians in their tracks: images of AMERICA suddenly appeared and disappeared, gradually becoming larger and more ominous. Diagrammatic illustrations were deconstructed and superimposed over the larger map of the Americas, and then the words THIS IS NOT AMERICA caused the public to come to a complete halt. America's national identity was profoundly questioned, confronting viewers with the notion that: THIS IS NOT AMERICA'S FLAG. Jaar's poignant and timely critique of America's self-imposed global patriarchy arrived at the height of Ronald Reagan's presidency when American capitalism and the AIDS epidemic were rampant and the Iran-Contra Affair signaled national deceit to the world. At this critical time in our shared global imaginary, the Vancouver Biennale is honoured to exhibit Alfredo Jaar's profound artwork with a renewed message: in order to tackle the prevailing shared issues of our time, we must re-IMAGE-n a celebration of our commonalities and reject isolationism and ethnocentrism."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/15/bilinmeyen-uzuvlar-limbs-unknownbaysan-yuksel-buyukdere35-kultur-sanat-platformu-26-eylul-10-kasim-2018/", "text": "Büyükdere35 Kültür Sanat Platformu 2018-2019 sezonunu Baysan Yüksel'in Bilinmeyen Uzuvlar adlı kişisel sergisi ile açıyor. Sanatçının son dönem işlerinden oluşan sergi 26 Eylül 10 Kasım tarihleri arasında Büyükdere35 Kültür Sanat Platformu'nda ziyaret edilebilir. Zamanın nasıl akıp gittiğini anlamakta zorlandığımız bu dünyada aniden içimize doğan sıkıntılar, hayatta yer bulma çabalarının tetiklediği dehşet duygusu ile büyüttüğümüz kaygılar ''Bilinmeyen Uzuvlar'' adlı sergide ele alınıyor. Baysan Yüksel tarafından Evrimsel süreçte geliştirdiğimiz hayatta kalma mekanizmaları tuhaf anlarda tetiklenip bizi kendi kendimizin düşmanı haline getirebiliyor. içgörüsüyle serginin genel çerçevesini oluşturuyor. Karanlık masalların sekanslarını andıran pentürler, bireysel ve toplumsal yüzleşmelerin iz düşümü. Duyguları insana en uzak türlerden biri olan ahtapot ile betimliyor. Ahtapotun esnek ve çok uzuvlu anatomisini değişken ve bilinmez hislerle bağdaştıran sanatçı, gelip geçen hissiyatları rüzgar, kırılgan durumları su ile benzeştiriyor. Bilinmeyen Uzuvlar'da kaygılar sonucu oluşan donakalma anını vurguluyor. Bilinmeyen, izi sürülemeyen bir kaygı tetiklendiğinde oluşan duygu yükünün hissedildiği mikro saniyelik anları dondurarak izleyiciye yeniden hatırlatmaya ve hissettirmeye odaklanıyor. Baysal Yüksel'in ''Bilinmeyen Uzuvlar'' kişisel sergisi 10 Kasım'a kadar Büyükdere35 Kültür Sanat Platformu'nda ziyaretçilere açık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/15/memories-of-light-raffaele-minotto-liquid-art-system-16-19th-july-2018/", "text": "Liquid art system is glad to present the exhibition Memories of light by Raffaele Minotto. The opening will be on the 19th July at 6:30 pm at Liquid art system Positano 16. Looking at paintings by Raffaele Minotto means thinking and asking about something has just happened. The title Memories of light stress an important point in artworks by Minotto, focused on the representation of light, which is at the same time detail and main character of his artistic research. In his rooms, something happened and the viewer can imagine it. The warm atmosphere suggest a familiar feeling, as it could be possible being part of that moment. A break during a lunch, a never ended conversation, a lonely reading of a newspaper, a passage through the house. The out of focus technique refers to a way of perception that will never be complete: artworks by Raffaele Minotto represent a dreamlike moment, suspended into a space that evocates an uncertain dimension. Light is filtered by windows, tents, but also by a little presence of dust. It seems possible to feel the smell of the rooms of these ancient houses and be part of that dream reality."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/15/missing-nature-christian-verginer-liquid-art-system-12th-july-2018/", "text": "Missing nature is the title of the latest exhibition by Christian Verginer at Liquid art system Anacapri. The opening, on 12th of July 2018, will be at 6.30pm. Missing nature seem to underline the lost of a past quiet moment, where humans and nature were two parts of a one divine and idyllic reality. Wooden sculptures by Verginer, with their young characters, seem to have a predestination to fail the relation with the world of Nature: in philosophy, some theories support the idea that men become corrupted by progress society and evolution, and they only act under their egoistic aim to survive. So, a sick and tired nature tries to hold on besides all the troubles caused by man. But the missing nature that Christian Verginer wants to represent is not only the one of the outside world. There is another one, at risk, of the human being, regarding the purity of our feelings and our thoughts. The only way is trying to preserve the little child that lives inside each one of us. As in the Verginer's style, some important details are enphasised by the use of color, the green one. In this way, the artist express the symbology of his sculptures and the connection between the human figures and the nature."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/07/15/presences-peter-demetz-liquid-art-system-26-18th-july-2018/", "text": "The opening will be on the 18th July at 6:30 pm at Liquid art system Positano 26. Woodworking is a fundamental part of the culture of the Northern Italy region where Peter Demetz comes from, Trentino Alto Adige: Ortisei, his hometown, proudly represents a great tradition of wooden sculpture. Peter Demetz easily found a way to combine this ancient tradition with a contemporary formal language. Artworks by Demetz are lightbox, simple and clean, that play with background's colors to better showing up the characters inside them. With a three-dimensional point of view, subjects get caught in everyday life, with very natural poses and acts, and the viewer seem to have a reserved seat to spy on the intimacy of people. In each lightbox, the artist press the pause buttom in different times of life: details are perfect, sculpted in every single particular, as they come from a specific moment. Time has not the same significance, it doesn't exist, not at the same way. It seems to stop and then starting again when the observer ins't able to look at the artworks. Artworks by Peter Demetz leave in their wake a strong memory of their characters presences, so that it's almost possible to imagine how their world could keep going on after looking at them."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/2-muzaffer-izgu-gulmece-oyku-yarismasi/", "text": "Geçtiğimiz yıl bu yarışmanın ilkini düzenlediğimizde Muzaffer İzgü de aramızdaydı. Muzaffer İzgü, geçmişte Nasreddin Hoca'ya, Keloğlan'a kadar uzanan mizah geleneğimizin edebiyatımızdaki devamı niteliğinde olan Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz çizgisinin son temsilcisiydi. Şimdi ikincisini düzenlediğimiz bu yarışmayla hem bu alanda yeni eserlerin ortaya çıkmasını, hem de bu çizgiyi devam ettirecek yeni yazarların kazanılmasını amaçlıyoruz. Geçen yıl yoğun ilgi gören yarışmamıza 242 yazar katıldı. Birinciliği Semra Bülgin kazandı. Semra Bülgin'in yarışmaya katıldığı öykülerinin yer aldığı Bozma kızın Moralini isimli kitabı 2018 yılı İzmir Kitap Fuarı'nda okurlarla buluştu ve aynı zamanda fuar kapsamında düzenlenen, İzgü ailesinin de katıldığı Muzaffer İzgü İle Gülümsemek etkinliğinde ödül töreni yapıldı. - Yarışma seçici kurul üyeleri dışında tüm yazarlara açıktır. - Yazarlar yarışmaya en az üç öyküden oluşan bir öykü dosyasıyla katılabilir. - Öykülerde konu kısıtlaması olmamakla birlikte gülmece alanında yazılmış olmasına ve Muzaffer İzgü çizgisine uygunluğuna bakılacaktır. - Öyküler daha önce bir yarışmaya katılmamış, basılı veya dijital ortamda yayımlanmamış olmalıdır. - Birinci olacak dosyanın yayın hakkı Bilgi Yayınevi'ne ait olup basıldığı durumda telif ödemesi yapılmayacaktır. - Öyküler Word dosyasında, 12 font büyüklüğünde ve Times New Roman yazı karakteri ile yazılmalıdır. - Öyküler dijital ortamda e-postaya ekli bir dosya olarak gönderilmelidir. Gönderilen öykü dosyasının adında ve içinde yazarla ilgili hiçbir bilgi olmamalıdır. - E-postaya ekli diğer bir dosyanın içinde yazarın açık adı, kısa özgeçmişi, açık adresi ve telefon numarası ayrıca varsa web sitesi adresi bulunmalıdır. Bu dosyaya yazarın adı verilmelidir. - Yazarların yarışmaya gerçek ad ve soyadlarıyla katılmaları gerekmektedir. Birincilik ödülü: 3.000,00 TL olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/5-kamera-elinde-gelecegin-cebinde-kisa-film-yarismasi/", "text": "Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği'nin Türkiye'ye tasarruf bilinci aşılamak ve toplumu yatırıma yönlendirmek amacıyla her yıl farklı temalarla düzenlediği Kamera Elinde Geleceğin Cebinde yarışması bu sene beşinci kez en iyi kısa film projelerini ödüllendiriyor. Birikim yapmak, geleceğimizi inşa etmenin, kendimizi ve sevdiklerimizi teminat altına almanın en güvenli yolu. Paramızı biriktirmek kadar önemli olan ve yarını güvence altına alan önemli bir yöntem daha var: birikimlerimizi yatırıma dönüştürmek. Daha güvenli bir gelecek fikrinden yola çıkan TSPB, her yıl olduğu gibi bu yıl da tasarruf ve yatırımın gücünü en iyi yansıtan kısa filmleri 5. Kamera Elinde Geleceğin Cebinde yarışmasına davet ediyor. Bireylerin bilinçli finansal kararlar almalarına yol göstermeyi hedefleyen ve bu sene beşincisi düzenlenecek olan kısa film yarışmasında dereceye girenleri 12 bin 500 TL'ye varan ödüllerbekliyor. Ayrıca, ilk 10'a giren yarışmacılar, TSPB tarafından düzenlenen bir günlük eğitimlerden birine ücretsiz katılma imkanı ve 1 yıl süreli İKSV Kırmızı Lale Kart Üyeliği kazanacak. Geçen yılların aksine, bu seneki yarışma Bulmacalı Senaryo konseptiyle düzenleniyor. Yarışmaya katılmak isteyenlerin, aşağıda yer alan 20 kelimeden en az 10 tanesini kullanarak çektikleri 3 dakikayı aşmayan filmlerini 14 Eylül 2018 tarihine kadarwww. kameraelindegelecegincebinde. com sitesi üzerinden doldurdukları formla birlikte elden, iadeli taahhütlü posta yoluyla veya kurye/kargo aracılığıyla teslim etmesi yeterli."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/ab-insan-haklari-kisa-film-yarismasi-filmlerinizi-bekliyor/", "text": "Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu tarafından düzenlenen 2018 AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması filmlerinizi bekliyor. AB Türkiye Delegasyonu tarafından düzenlenen 2018 AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması, amatör ve profesyonel sinemacıları, bu yıl özellikle İnsan Hakları Savuncuları odaklı yaptıkları insan hakları temalı özgün bir kısa filmle yarışmaya davet ediyor. 2018 AB Kısa Film Yarışması, katılımcılara, insan hakları sorunları hakkında bilinç oluşturmak, insanları bu konular üzerinde düşünmeye teşvik etmek ve İnsan Hakları Savunucularının çalışmalarını onurlandırmak için bir fırsat yaratmayı amaçlamaktadır. AB İnsan Hakları Kısa Film Yarışması, katılımcılara insan hakları sorunlarına sinematik bir bakış açısından bakabilme şansı sağlayarak onlara filmlerini gösterebilecekleri bir platform sunmaktadır. Finale kalan filmler, 2018'in Aralık ayında düzenlenecek 8. Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri kapsamında gerçekleşecek olan ve ödül sahiplerinin de açıklanacağı gala gecesinde izlenebilecektir. Yarışmanın kazananlarına, yakında açıklanacak olan ödüller dağıtılacaktır. Yarışmaya son katılım tarihi 8 Kasım 2018, saat 18:00'dir. Finale kalan 10 film İnsan Hakları Filmleri kategorisinde, 5 film ise İnsan Hakları Savunucu Portresi dalında önceden belirlenecektir. Sinema sektörü çalışanları, akademisyenler ve sivil toplum çalışanlarından oluşan ana yarışma jürisi, İnsan Hakları Film kategorisinde 3, İnsan Hakları Savuncu Portresi kategorisinde de 1 galip belirleyecektir. Başvuruyla ilgili tüm bilgileri, aşağıdaki linkten indirebileceğiniz başvuru paketinde bulabilirsiniz. Başvuru formunu indirmek için lütfen alttaki linke tıklayınız. - -"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/beactive-fotograf-ve-video-yarismasina-katilin/", "text": "Avrupa Spor Haftası, Avrupa'da spor ve fiziksel aktiviteyi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Bu hafta sporcu ve sporcu olmayan herkes içindir. Bu hafta Avrupalılara ilham vermeyi amaçlıyor düzenli olarak harekete geçin ve insanların günlük yaşamlarında daha fazla egzersiz yapmaları için fırsatlar yaratın. Yarışma; Avrupa çapında 23-30 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek 2018 Avrupa Spor Haftası çerçevesinde Avrupa Komisyonu tarafından düzenlenmektedir. 2018 yılında; 23-30 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek olan Avrupa Spor Haftası'nda sosyal medyada #BeActive hashtag'i ile fotoğraf ve video paylaşımı yarışması 5 kategori olarak belirlenmiştir. Katılımcıların aşağıda yer alan kategorileri #BeActive hashtag'i ile Twitter veya Instagram üzerinden aşağıda yer alan tarihler aralığında paylaşmaları beklenmektedir. - The Haka, 2-26 Ağustos 2018, Ekip olarak gerçekleştireceğiniz Haka dansına ait bir fotoğraf ya da video'yu paylaşabilirsiniz. - The Fruit Lift, 9-26 Ağustos 2018, Ağırlık ile spor yaparken fotoğraf/video paylaşabilirsiniz. Ancak bu kez ağırlıkları kullanmak yerine meyve kullanabilirsiniz. - The Race, 16-26 Ağustos 2018, Arkadaşlarınız ile masa, sandalye bulunan bir ortamda yaptığınız bir yarışmanın fotoğraf ya da videosunu paylaşabilirsiniz. - The Selftree, 23-26 Ağustos 2018, Yürürken ya da koşarken bulabileceğiniz en güzel ağaç ile bir selfie çekebilir ve paylaşabilirsiniz. - The Green Shot, 1-26 Ağustos 2018, Bir çöp kutusuna çöp atarken fotoğraf/video paylaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/dicle-kogacioglu-makale-odulu/", "text": "Dicle Koğacıoğlu Makale Ödülü, 2009 yılında aramızdan ayrılan meslektaşımız, arkadaşımız, sosyolog Dicle Koğacıoğlu anısına Sabancı Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nin desteğiyle SU Gender tarafından verilen bir makale ödülüdür. 2010 yılından bu yana verilen ödülün amacı, Türkiye üzerine toplumsal cinsiyet odaklı araştırmaları desteklemek ve genç araştırmacıları teşvik etmektir. Ödül, yüksek lisans ve doktora öğrencileri ile yüksek lisans derecesini son iki yıl içerisinde almış araştırmacılara açıktır. Gönderilen makaleler anonim olarak, üniversitelerarası bir seçici kurul tarafından değerlendirilir. Ödüller her yılın Aralık ayında düzenlenen bir konferans ve törenle kamuoyuna duyurulur. 2018 yılında verilecek olan Dicle Koğacıoğlu Makale Ödülü miktarı Ağustos ayı itibariyle açıklanacaktır. Yarışmaya katılacak makaleler daha önce yayımlanmamış, toplumsal cinsiyet odaklı, yeni ve özgün olmalıdır. Makaleler, başlık, dipnotlar ve referanslar dahil 6000 kelimeyi aşmamalı, dipnotlar sayfa altına değil makale sonuna eklenmeli, APA alıntı sistemi kullanılmalıdır. Makaleye ek olarak 500 kelimelik bir özet ve başvuru sahibinin özgeçmişi ayrıca sunulmalıdır. Makale veya özette ad, soyad, kurum belirtilmemeli; anonim dosya olarak gönderilmelidir. Başvuru sahibinin adı, soyadı, kurumu, yazışma ve e-posta adresiyle diğer iletişim bilgileri açıkça ayrı bir dosyada belirtilmelidir. Makale, özet, özgeçmiş ve iletişim bilgileri ayrı Word dosyaları olarak gönderilmelidir. Daha önce ödül alan kişilerin başvuruları değerlendirmeye alınmayacaktır. Son başvuru tarihi 1 Ekim 2018'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/engellilik-calismalari-lisansustu-tez-odulu/", "text": "2018 yılı itibariyle Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu ve Raoul Wallenberg Enstitüsü, Türkiye'de engellilik alanında tamamlanan lisansüstü tez çalışmalarından bilim kurulu tarafından seçilecek tezlere Engellilik Çalışmaları Lisansüstü Tez Ödülü verecektir. Bu ödül üniversitelerde sosyal bilimlerin farklı alanlarında engellilik alanında insan hakları yaklaşımını temel alan lisansüstü düzeyinde araştırmalar yapılmasını özendirmeyi amaçlamaktadır. Ödül 2018 yılından itibaren 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü'nde bir tören ile sahiplerine verilecektir. Ödül tutarı yüksek lisans için 5,000TL, doktora için 10,000TL'dir. Değer görüldüğü takdirde yüksek lisans ve doktora alanlarından her biri için birer kişiye olmak üzere mansiyon ödülü verilebilir. Değerlendirme sürecinde jüri tarafından hiçbir tez çalışması ödül veya mansiyona layık görülmezse, o yıl için ödüller verilmeyebilir. - Dikmen Bezmez - Hande Sart - İdil Işıl Gül - Müjde Koca Atabey - Resa Aydın - Volkan Yılmaz Ödüle aday gösterilecek tezlerin başvuru tarihinden önceki iki yıl içinde tamamlanmış ve kabul edilmiş bir doktora ya da yüksek lisans tezi olması beklenmektedir. Tezin dili Türkçeveya İngilizce olmalıdır. Tezin daha önce hiçbir yarışmaya katılmamış olması ve ödül almamış olması gerekmektedir. - Adayın onaylanmış ve YÖK'e teslim edilmiş tez çalışması - Adayın özgeçmişi - Adayın ödüle başvuru gerekçesi (1000 kelime) - Mezuniyet belgesi Başvuru belgelerinin eksiksiz bir biçimde ve en geç yukarıda belirtilen tarihe kadar PDFformatında spf@boun. edu. tr adresine, e-mail konusuna Lisansüstü Tez Ödülü Ad Soyad yazılarak gönderilmesi gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/insansiz-otonom-kara-araclari-gelistirme-yarismasi/", "text": "Savunma Sanayii Başkanlığı tarafından düzenlenecek olan ROBOİK 2018 Yarışmaları kapsamında; İnsansız / Otonom Kara Araçları Geliştirme Yarışması gerçekleştirilecektir. İnsansız ve Otonom Kara Araçları Geliştirme Yarışması, tam otonom kara araçlarının kavramsal ve prototip tasarımını hedefleyen yarışmadır. İnsansız ve Otonom Kara Araçları Geliştirme Yarışması, 4 farklı kategoride şartnamede belirtilen senaryolar dahilinde gerçekleştirilecektir. Her bir katılımcı/takım kendi geliştirdikleri prototip ile ilgili yarışma kategorisine katılabilecektir. - - Öğrenciler ve Bağımsız Katılımcılar Kategorisi - Küçük İşletmeler Kategorisi - Serbest Kategori Yarışma, Ön Eleme Aşaması ve Final Aşaması olmak üzere 2 aşamadan oluşmaktadır. Yarışma sonrasında belirlenen sıralamada ilk üç sırayı alan başarılı takımlara aşağıdaki ödüller verilecektir. - Yarışma Birincisi : 30.000 TL - Yarışma İkincisi : 20.000 TL - Yarışma Üçüncüsü : 10.000 TL - Yarışma Birincisi : 30.000 TL - Yarışma İkincisi : 20.000 TL - Yarışma Üçüncüsü : 10.000 TL Bu kategoriye herhangi bir ödül verilmeyecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/kamu-binalari-tasarim-yarismasi-icin-basvurun/", "text": "Kamu binalarında sürdürülebilirliği esas alan ve bu doğrultuda çevreye duyarlı, enerji verimliliğini ön planda tutan, yerel mimari anlayışına uygun, yöresel malzemeleri kullanmaya teşvik eden, yakın çevresi ile ilişkilendirilmiş, erişilebilir, ekonomik ve yenilikçi tasarımların elde edilmesi amaçlanmaktadır. - Yarışmanın İlanı : 11 Haziran 2018 - Sorular için son gün : 2 Temmuz 2018 - Cevapların İlanı : 9 Temmuz 2018 - Proje Teslim Tarihi : 10 Eylül 2018 - Jüri Toplanma Tarihi : 20 Eylül 2018 - Sonuçların Açıklanma Tarihi : 25 Eylül 2018 - Kolokyum ve Sergi Tarihi : Yarışmanın web sitesinde ilan edilecektir. - Yarışmacılar, seçtikleri ildeki arsa verilerini kullanarak o il için belirtilen işlevlere yönelik yapılar tasarlayacaklardır. Yarışmacılardan, bu işlevleri o ile özgü kültürel ve sosyal ihtiyaçlar doğrultusunda kurgulamaları beklenmektedir. - Yarışmacılar tasarlayacakları yapılar için verilen bilgiler doğrultusunda ihtiyaç programlarını o ilin gereksinimlerini de gözeterek kendileri oluşturacaktır. - Yarışmacılar, seçtikleri ilin özgün coğrafi, sosyo-kültürel, tarihsel ve ekonomik yapısını referans alarak kavramsal / tematik tasarım modeli önerilerini; - Kamusal ihtiyaçlar doğrultusunda kurgulanan idari, kültürel ve sosyal işlevlere yönelik senaryoları ve aktivite örüntülerini, - Yapı mekan doku tipolojilerini, Tasarım kod ve ilkeleri üzerinden geliştirmelidir. - Yukarıdaki çerçevede kavramsal şema, eskiz, üç boyutlu çizim, siluet vb. görsellerle desteklenen bir çalışma sunulacaktır. - Yarışmada yer görme zorunluluğu yoktur. - Yarışmaya katılmak isteyenler 10 Eylül 2018 tarihine kadar yarışmaya katılım için gerekli olan bilgi ve belgeler ile başvuruda bulunabilecektir. - Yarışmaya mimarlar katılabilir. Yarışmaya ekip olarak katılım sağlanması durumunda ekip başının mimar olması şartıyla, ilgili meslek gruplarından bir ekip oluşturulabilir. Öğrenciler ekipte yardımcı olarak yarışmaya katılabilirler. - Konunun niteliğine bağlı olarak diğer meslek gruplarından danışmanlık hizmeti alınabilir. Yarışmacıların her biri idareye karşı bireysel ve ekip olarak sorumludur. Yarışmaya katılacaklarda aranacak koşullar; - Jüri üyelerini ve raportörleri belirleyen ve atayanlar arasında olmamak, - Jüri üyeleri ve raportörlerle bunların birinci dereceden akrabaları, ortakları, yardımcıları ve çalışanı olmamak, - Yarışmayı açan idare adına hareket eden danışmanlar ile bunların çalışanları arasında olmamak, - Jüri çalışmalarının herhangi bir bölümüne katılmamış olmak, - Yarışmayı açan idarede yarışmayla ilgili her türlü işlemleri hazırlamak, yürütmek, sonuçlandırmak ve onaylamakla görevli olmamak, - Başvuruda bulunmak ve şartnameyi edinmiş olmak, Bu şartlara uymayanlar yarışmaya katılmış olsalar dahi, tasarımları yarışmaya katılmamış sayılacak ve yarışmaya kabul edilmeme gerekçeleri ile kendilerine bildirilecektir. - 1. lik ödülü : 100.000-TL - 2. lik ödülü : 80.000-TL - 3. lük ödülü : 60.000-TL - 3 Adet Mansiyon : 20.000-TL - Ödül alamayan projelerden uygun görülenler satın alınabilir. Satın alınacak her proje için 6.000-TL ödenecektir. - Jüri değerlendirme sonuçlarının ilanından sonra, yukarıda yazılı ödül tutarları, 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu'nun 29. maddesine göre, yarışmacılara net olarak en geç 30 gün içinde ödenecektir. Ödemeler, banka hesabına yapılacaktır. - Web Adresi: www. kamubinalaritasarimi. com - Elektronik Posta Adresi: info@kamubinalaritasarimi. com"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/orman-ve-sifali-bitkiler-temali-ulusal-fotograf-yarismasi-basliyor/", "text": "Türkiye Ormanları Yarışma Dizisinin dördüncüsü olan Orman ve Şifalı Bitkiler temalı ulusal fotoğraf yarışması başlıyor. Orman Genel Müdürlüğü tarafından, Küresel Çevre Fonu finansal desteğiyle, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı işbirliğinde yürütülmekte olan, Akdeniz Ormanları Entegre Yönetim Projesi kapsamında, Türkiye Ormanları Yarışma Dizisinin dördüncüsü olan Orman ve Şifalı Bitkiler temalı ulusal fotoğraf yarışması başlıyor. Türkiye Fotoğraf Sanatı Federasyonu onaylı bu yarışma ile Türkiye'nin zengin orman varlığı ve bu orman varlığı içindeki tıbbi aromatik bitki çeşitliğini ortaya koymak hedefleniyor. Son başvuru tarihi 31 Ekim 2018 olan yarışmada birinciyi 5.000 TL, ikinciyi 3.000 TL üçüncüyü ise 2.000 TL ödül bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/paroda-uluslararasi-tasarim-yarismasi-basvurulari-basladi/", "text": "Yarışma Amacı: 2017'de küçük masalar üzerine yapılan yarışma bu sene çalışma masası ve makyaj masası üzerine kurgulanmıştır. Yarışmacılardan Porada'nın değerlerini ve kimliğini yorumlayan orjinal tasarımlar yapmaları beklenmektedir. Buna ek beklentiler; üretim teknolojileri ve ahşap işleme süreçlerinin kullanımını ve katı ahşapların tipik olarak bitirilişleri geliştirmek, ve mevcut güvenlik standartlarıyla, ergonomik özelliklerle, hem çevresel hem de sürdürülebilir tasarım özelliklerine sahip belirli bir işlevselliğe de uygun olmasıdır. Katılımcıların projelerinde kullanacakları ahşap, ister doğal kaplama olsun tercihen şirket tarafından yaygın olarak kullanılan kaplamalar- isterse boyalı olsun metal, ayna, kristal, deri, post veya kumaşla kombine edilebilir. Ayrıca, özgünlük, inovasyon derecesi ve tipik olarak masif ahşap için kullanılan süreçlerle ilgili yeni tasarım çözümlerinin takibi, malzeme ve yüzey bitirme deneyleri, tanımlanacak ve öngörülen projelerin kapasitesi jüri için önemli bir kriterken; ahşap mobilyaların ve çağdaş mobilyaların kullanımında, tipolojik, teknolojik ve morfolojik kararlarla ilgili olarak, kullanım ve yenilikçi konsept senaryoları da dikkat edilmesi gerek noktalardır. - Son başvuru tarihi: 9 Kasım 2018 - Jüri değerlendirmesi: 1 Aralık 2018 - Ödül töreni: Duyurulacaktır - ADI temsilcisi: Associazione per il Disegno Industriale - POLI. design temsilcisi - 3 Profesyonel mimar/tasarımcı - 3 Sektörel basın temsilcisi - 2 Porada şirket temsilcisi - Bireysel ya da grup olarak katılım sağlanabilir. - Yarışma, tasarımcılara, profesyoneller veya profesyonel olmayanlara, çalışanlar veya öğrenci olanlara açıktır. - Yaratıcılığına ve tasarım zekasına güvenenler yarışmaya katılabilir. - http://www. porada-design-award. polidesign. net/ adresinden yarışmaya başvurabilirsiniz. - Yarışma Şartnamesinde istenen formatta teslim yapılmalıdır. - 1. Ödül: 3.000 - 2. Ödül: 2.000 - 3. Ödül: 1.000 - 1. Ödül: 2.000 - 2. Ödül: 1.200 - 3. Ödül: 800 İletişim ve Ayrıntılı Bilgi için Tıklayınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/sabanci-vakfi-3-kisa-film-yarismasina-basvurular-basladi/", "text": "Bu yıl Ayrımcılık temasıyla düzenlenen Sabancı Vakfı 3. Kısa Film Yarışması'na başvurular başladı. Konuya ilişkin yapılan açıklamaya göre, yarışmanın birincisine 15 bin, ikincisine 10 bin, üçüncüsüne ise 5 bin TL ödül verilecek. Açıklamada görüşlerine yer verilen Sabancı Vakfı Başkan Yardımcısı Zerrin Koyunsağan, genç sinemacıları ayrımcılığa dair tanık oldukları tüm hikayeleri sinema perdesine taşımaya çağırdıklarını kaydetti. Yarışmayla her yıl farklı bir toplumsal sorunu gündeme taşımayı hedeflediklerini belirten Koyunsağan, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin ikinci maddesi herkesin, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin bütün hak ve özgürlüklerden yararlanabileceğini belirtir. 2018 yılı, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin kabulünün 70. yılı ve maalesef ayrımcılık hala önemli bir toplumsal sorun. ifadelerini kullandı. İlk yılında Mülteci Kadınlar temasıyla düzenlenen ve 126 kısa filmin başvurduğu yarışma, Çocuk İşçiler temalı ikinci yılında Türkiye'nin 51 farklı ilinden ve yurt dışından 395 başvuru aldı. Toplumsal sorunlara sanat aracılığıyla dikkati çekmek amacıyla Sabancı Vakfı tarafından düzenlenen yarışmaya www. kisafilmuzunetki. org adresinden başvuruda bulunulabiliyor. Bir kişinin birden fazla eser ile katılabileceği yarışmaya son başvuru tarihi 16 Kasım olarak belirlendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/sevgi-soysal-oyku-odulu-basvurulari-basladi/", "text": "Nilüfer Belediyesi'nin Yılın Yazarı etkinlikleri kapsamında, o yılın adandığı yazar adına düzenlediği Öykü Ödülü başvuru süreci başlıyor. Bu yıl Sevgi Soysal anısına verilen ödüle başvurular 18 Haziran-24 Ağustos tarihleri arasında olacak. 2018 yılını kısa yaşam yolculuğunda ürettiği onlarca eserle edebiyatımıza derin bir iz bırakan Sevgi Soysal'a adayan Nilüfer Belediyesi, Sevgi Soysal'ın edebiyatımıza kazandırdıklarının etkisinde, yazmayı kendine uğraş edinenleri Yılın Yazarı Öykü Ödülüne katılmaya davet ediyor. İnsana, topluma dair yeni bir bakış ve yorumla yazmaya yönelenlerin öykü çalışmalarını değerlendirmeyi amaçlayan yarışmanın Seçici Kurul'unu Müge İplikçi, Nahit Kayabaşı, Seval Şahin, Figen Şakacı ve Şafak Pala oluşturuyor. Yarışmada büyük ödül 3.000 TL olacak, ayrıca beş kişiye de mansiyon ödülü verilecek. Yarışma ile ilgili ayrıntılı bilgi almak isteyenler Nilüfer Kütüphane'nin sosyal medya sayfalarını takip edebilir veya 02244941954 numaralı telefondan kütüphaneye ulaşabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/sirin-tekeli-arastirma-odulu/", "text": "Demokrasi, akademik özgürlük, toplumsal cinsiyet eşitliği ve feminizm alanlarında öncü çalışmalar yapmış olan Şirin Tekeli'nin bıraktığı zengin miras, bugüne kadar birçok araştırmacının, akademisyenin ve aktivistin yoluna ışık tuttu. Bu mirasın yaşaması, paylaşılması ve çeşitlenmesine katkıda bulunmak amacıyla hayata geçirilen Şirin Tekeli Araştırma Ödülü, Türkiye'de toplumsal cinsiyet odaklı araştırmaları desteklemeyi ve teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Şirin Tekeli Araştırma Ödülü, doktora öğrencileri ile doktora derecesini tamamlamasının üzerinden en fazla 15 yıl geçmiş tüm araştırmacılara açıktır. Gönderilen araştırma önerileri, üniversiteler arası bir seçici kurul tarafından uluslararası akademik kriterler temel alınarak değerlendirilir. 2018 Seçici Kurulu Yeşim Arat, Fatmagül Berktay, Sibel Irzık, Deniz Kandiyoti ve Ayşe Öncü'den oluşacaktır. Başvurular elektronik olarak sirintekeliodulu@sabanciuniv. edu adresine iletilmelidir. Önerilecek olan araştırma konusu Türkiye'de toplumsal cinsiyet odaklı ve özgün olmalıdır. Araştırma önerisinde araştırmanın içeriği ve önemi, teorik çerçevesi, kullanılacak metodoloji ile var olan akademik yazına katkısı açıkça tartışılmalıdır. Araştırma önerisi başlık, dipnotlar ve kaynakça hariç (12 punto ve çift satır aralıklı) 10 sayfayı aşmamalı; dipnotlar ve kaynakça sayfa altına değil başvuru sonuna eklenmeli, APA alıntı sistemi kullanılmalıdır. Araştırma önerisine ek olarak 500 kelimelik bir özet ve başvuru sahibinin özgeçmişi ayrıca sunulmalıdır. Özgeçmişte başvuru sahibinin adı, soyadı, kurumu, telefon, yazışma ve e-posta adresini içeren iletişim bilgileri ile sunulan araştırmaya başka kaynaklardan alınmış olan destek ve ödüller açıkça belirtilmelidir. Ayrıntılı bütçe dökümüne ihtiyaç yoktur. Ödül ortak araştırma projelerine açıktır; ancak bir araştırmacı tek bir araştırma önerisiyle başvurabilir. Birden fazla araştırmacı içeren bir proje ile başvuran kişi, diğer araştırmacı dan başvurunun uygunluğuna dair yazı almalıdır. Öneri, özet ve özgeçmiş ayrı Word dosyaları olarak gönderilmelidir. Başvuruyu destekleyecek iki adet referans mektubu, son başvuru tarihinden önce referansı yazan kişiler tarafından e-posta ile sirintekeliodulu@sabanciuniv. edu adresine başvuru sahibinin ismi açıkça belirtilerek iletilmelidir. Ödülün verilmesinden bir yıl sonra düzenlenecek çalıştayda ödül alan araştırmacılardan projelerinin çıktılarına dair sunum yapmaları beklenecektir. Son başvuru tarihi 3 Eylül 2018'dir. Sonuçlar Aralık 2018'de düzenlenecek çalıştayda duyurulacaktır. Haziran 2017'de aramızdan ayrılan Şirin Tekeli, arkasında çok zengin bir miras bıraktı. 1978 yılında alanında bir ilk olarak İstanbul Üniversitesi'nde yazdığı doçentlik tezi Kadınlar ve Siyasal-Toplumsal Hayat(İletişim, 1982) ve Türkiye'de feminist kadın çalışmalarının ilk disiplinlerarası derlemelerinden olan 80'ler Türkiye'sinde Kadın Bakış Açısından Kadınlar (İletişim, 1990) kitaplarının yanı sıra, 1980'lerin başında Somut gazetesinde yazdığı ilk feminist yazılar, Fransızca ve İngilizce'den çevirdiği 20'den fazla kadın ve demokrasi odaklı kitap ve uluslararası akademik dergi ve derlemelere yazdığı makalelerle Şirin Tekeli, kadın ve toplumsal cinsiyet çalışmalarının Türkiye'de ve Türkçe'de kurulmasına ve yerleşmesine öncülük etti. Şirin Tekeli aynı zamanda sivil toplumun, feminist hareketin ve toplumsal cinsiyet eşitliği politikalarının kurumsallaşması ve güçlenmesi yolunda atılan pek çok adımın öncüsü ve itici gücü oldu. 1985-1990 arasında Kadınlara Karşı Her Türlü Ayırımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi'nin uygulanmasını talep eden dilekçe kampanyası, Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü, Kariye Şenliği, Mor İğne Kampanyası ve Medeni Kanun reform çalışmalarında aktif rol oynadı. 1986'da İnsan Hakları Derneği'nin, 1989'da İstanbul Kadın Eserleri Kütüphanesi ve Bilgi Merkezi Vakfı'nın, 1990'da Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı'nın, 1993'te Türkiye Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin, 1997'de Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği'nin ve Winpeace Türkve Yunan Kadınları Barış Girişimi'nin kurucuları arasında yer aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/toplumsal-cinsiyet-esitligine-katki-sunan-universiteler-odulu/", "text": "Koç Üniversitesi UNESCO Toplumsal Cinsiyet Eşitliği ve Sürdürülebilir Kalkınma Kürsüsü, Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi ve Dünya Gazetesi işbirliği ile üniversitelerde cinsiyetçi kalıplarla mücadelede öne çıkan çalışmalara yönelik bir ödül programı oluşturulmuştur. Dünya Gazetesi Kadın Girişimciler Ödülleri kapsamında alt bir kategori olarak düzenlenen bu ödül, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ndeki tüm üniversitelerin toplumsal cinsiyet ve kadın çalışmalarına odaklanan merkezlerine, bölüm ya da anabilim dallarına, platformlarına, işbirliklerine, öğrenci kulüpleri ya da gruplarına ve uygulama projelerine açıktır. etkinlikleri kapsamak üzere geniş biçimde anlaşılmaktadır. etkinlikleri kapsamak üzere geniş biçimde anlaşılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/15/trakya-universitesi-edirne-gorunumleri-resim-yarismasi-son-basvuru-15-mart-2019/", "text": " 18 yaş ve üzeri herkes katılabilir. - Yarışmacılar en fazla bir eserle katılabilirler. Yarışmaya katılacaklar eserler, daha önce hiç sergilenmemiş ve herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır. - Yarışma konusu Edirne'dir. 8 ilçesi de resmedilebilir. - Eserlerin arka yüzünde adı-soyadı, eser adı, teknik, boyut, adres, telefon ve e-mail adresi bulunmalıdır. - Eserlerin ön yüzünde sanatçı imzası kesinlikle bulunmalıdır. - Ödül alan eserlerin her türlü kullanım hakkı Trakya Üniversite'sine aittir. Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Seçici kurul üyelerinden biri veya birileri gelemez ise yerine Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Öğretim Elemanı çağrılabilir. - Dereceye giren eserler T. Ü. İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesine kalacaktır. - Şartnamede belirtilmeyen konularda seçici kurul kararı geçerlidir. - Eserlerin kargodan kaynaklanan hasar olduğu durumlarda Trakya Üniversitesi sorumlu değildir. Eserlerin kısa kenarı 50 cm. uzun kenarı 100 cm. geçmemelidir. - Eserler tuval üzerine akrilik, yağlı boya ve karışık teknikte olabilir. - Gönderilen eserlerin kargo ücreti göndericiye aittir. - Sergilemeye giren eserler Trakya Üniversitesinde sergilendikten sonra karşı ödemeli olarak PTT kargo ile eser sahiplerine gönderilecektir. Teslim Süresi Uzatıldı : Eserler en geç 15 Mart 2019 Cuma günü saat: 17:30'e kadar aşağıdaki adreste olacak şekilde şahsen teslim edilmeli ya da posta veya kargo Yarışmaya başvuran eserler arasından beğenilen çalışmalar Trakya Üniversitesi Balkan Kongre Merkezinde sergilenecektir. Beğenilen çalışmalar arasında 7 ödül verilecektir. Dereceye girmeye hak kazananlara ödülleri, Trakya Üniversitesi'nin düzenleyeceği etkinlikte verilecektir. Dereceye giren ve sergilenmeye değer bulunan eserler belirtilen süre içinde sergilenecektir. - Profesyonel Ahşap kutulu yağlıboya seti & Profesyonel 24'lü Suluboya seti & Başarı Belgesi - Profesyonel Ahşap kutulu yağlıboya seti & Başarı Belgesi - Jüri Teşvik Ödülü 13'lü yağlıboya set"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/19/gallery-25n-drawing-2018-call-for-exhibit-grant-opportunity/", "text": "Twenty artists will be selected for this new online group exhibit Dreams 2018 at Gallery 25N. The exhibit and its participating artists will be extensively marketed worldwide to over 26,000 people, including art buyers, gallery owners, curators, and collectors. One artist will be selected to receive the Christopher E. Burke Fine Art Grant of $500.00. This artist's creation will become the exhibition image and will be used on the invitation, video title screen, and all online marketing pertaining to the exhibit. In addition, the winning grant recipient will have a dedicated marketing campaign about their art and accomplishments sent to over 26,000 recipients worldwide. The artist will also be featured in the Art Market Newsletter. Drawing 2018 Competition curators are looking for drawings of any subject that are created traditionally, classically, or experimentally. Drawings present original art and the myriad languages of humankind universal communication conduits. A drawing can be formal and refined, expressive and energetic, limitless and timeless; it can capture our thoughts with doodling, marks, lines, or shaded areas expressing our external world and our individual perceptions. It is a record of humanity and our valuable connections to each other. The drawings submitted may be expressed in terms of representational, expressionistic, surrealistic, or abstraction genres. This competition helps support the free drawing and painting lessons website DrawingAndPaintingLessons. This competition is open to all artists/photographers 18 years of age or older. Entries must be drawings in any medium, including digital and experimental mediums. - Submission Deadline: August 27, 2018 (12:00 Midnight EST) - Curator Selection: August 31, 2018 - Artist Notification: September 5, 2018 - Grant Announcement: September 5, 2018 - Exhibit Opens: September 14, 2016 Entry Fee: $25 for up to 3 entries $5 for each additional image. Participating artists can submit as many works of art as they wish for the curators' consideration. Payments: All credit and debit cards are accepted through PayPal."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/19/gulseren-kayali-cunda-ayvalik-resim-sergisi-20-eylul-8-ekim-2018-galeri-selvin/", "text": "Gülseren Kayalı'nın Cunda Ayvalık ismini verdiği resim sergisi 20 Eylül 8 Ekim tarihleri arasında Galeri Selvin'de izlenebilir. Gülseren Kayalı, 1977 de, İstanbul DGSA, Yüksek Resim Bölümü, Devrim Erbil Resim Atölyesi ve Sabri Berkel Gravür Atölyesini bitirdi. 1972 de; UESYO, Uygulamalı Endüstriyel Sanatlar Yüksek Okulu/Tekstil Bölümü/Dokuma Atölyesinden mezun oldu. 1975 yılında Inter Continental / The Taksim Marmara Oteli / Gravür Ödülünü, 1979 de; Birinci Altın Palet Ödülünü, 1980 de; İkinci Altın Palet Ödülünü kazandı. 1981 de; Fransa'da, Clermont-Ferrand kentinde yapılan, UFACSI XIII, Uluslararası Kadın Sanatçılar Derneği, Çağdaş Sanat Sergisinde, Türk Grubu Özel Jüri Ödülünü paylaştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/19/kazim-karakaya-karsilasma-6-eylul-13-ekim-2018-bozlu-art-project/", "text": "6 Eylül 13 Ekim 2018Türkiye'de heykel sanatının önemli isimlerinden olan Kazım Karakaya, 2014 yılında Bozlu Art Project'te açtığı Dönüşüm isimli sergisinden sonra 6 Eylül 13 Ekim 2018 tarihleri arasında Karşılaşma isimli yeni sergisiyle Bozlu Art Project Nişantaşı'nda. Sergisinde insan ve hayvan hallerinden, onların karşılaşmalarından, iki farklı unsurun bir araya gelmesi gibi olgulardan hareket eden Karakaya, metal ve taş malzemeyi bir arada kullandığı heykelleriyle adeta bu düşüncesini somutluyor. 6 Eylül 13 Ekim 2018Türkiye'de heykel sanatının önemli isimlerinden olan Kazım Karakaya, 2014 yılında Bozlu Art Project'te açtığı Dönüşüm isimli sergisinden sonra 6 Eylül 13 Ekim 2018 tarihleri arasında Karşılaşma isimli yeni sergisiyle Bozlu Art Project Nişantaşı'nda. Sergisinde insan ve hayvan hallerinden, onların karşılaşmalarından, iki farklı unsurun bir araya gelmesi gibi olgulardan hareket eden Karakaya, metal ve taş malzemeyi bir arada kullandığı heykelleriyle adeta bu düşüncesini somutluyor. Kazım Karakaya, karşılaşmanın doğası gereği birbirini etkileyen, yön veren ve dönüştüren yapısını yansıtan, karşılaşma ile ortaya çıkan yeni biçim ve anlamlar örgüsüne gönderme yapan heykelleriyle Bozlu Art Project Nişantaşı'nda. Tek olmak ile birden fazla olmanın, karşı karşıya durmanın, karşı karşıya gelmenin ve bu bir araya gelişin her iki tarafta yarattığı etkiyi ve enerjiyi sorgulamanın peşinden giden bir sergi Karşılaşma. A leading figure in Turkey's sculpture scene, Kazım Karakaya, whose exhibition titled Transformation was shown at Bozlu Art Project in 2014, shall once again be on view at Bozlu Art Project Nişantaşı with his new exhibit Encounter between the 6th of September and 13th of October 2018. Taking human and animal states, their encounters, and notions such as the meeting of two different elements as a point of departure for his exhibition, Karakaya offers a concrete embodiment of this conception of his through his sculptures in which he brings together metal and stone materials. Kazım Karakaya is on display at Bozlu Art Project Nişantaşı with his sculptures that both allude to the threads of new form and meaning unfolding upon an encounter, and reflect the configuration of an encounter, which by its very nature entails affecting, giving direction to and transforming one another. Encounter is thus an exhibit that pursues lines of thought such being one or more, standing vis-a-vis one another, coming against each other, as well as the impact and energy enacted on both parties by such an engagement."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/08/19/performistanbul-banglades-portekiz-tayvan-ve-turkiyede/", "text": "Uluslararası Performans Sanatı Platformu Performistanbul'un sanatçıları yeni sezona, Bangladeş, Portekiz, Tayvan ve Türkiye dahil olmak üzere beş farklı ülkede giriyor. Performistanbul, Türkiye'de yürüttüğü çalışmalarının yanı sıra uluslararası alanda iş birlikleri kurarak, sanatçılarının üretimlerini desteklemek ve yurt dışındaki izleyicilere ulaşmak üzere çalışmalarına devam ediyor. Performistanbul sanatçılarından Batu Bozoğlu, Gülhatun Yıldırım ve Leman S. Darıcıoğlu, yeni sezonda Bodrum, Dhaka, İzmir, Lizbon ve Taipei'de yer alacakları performans, misafir sanatçı programı ve atölye çalışmaları ile pratiklerini Türkiye ve dünya ile buluşturuyor. Mekan: Zai Bodrum, Çırkan Mah. Halide Edip Adıvar Cad. No:7 Bodrum / Muğla The Art Department desteği ile. Taipei Performing Art Center, Tayvan Performistanbul sanatçılarından Batu Bozoğlu, Taipei Performans Sanatları Merkezi'nin her sene düzenlediği ADAM'ın bu seneki edisyonunda gerçekleşecek Artist Lab'e katılacak. Bu kapsamda düzenlenen iki haftalık misafir sanatçı programında yer alacak olan Bozoğlu, katılımcı 16 sanatçı ile birlikte 15 Ağustos 2 Eylül tarihleri arasında Taipei'de misafir edilecek. Program, Asya bölgesindeki farklı ülkelerden gelen sanatçıların yaratıcı fikirlerini paylaşarak iş birliği yapmalarına olanak sağlamayı hedefliyor. Artist Lab kapsamında Bozoğlu, Project: Muska isimli, tüm sanatçıları katılımcı olmaya davet eden interaktif performans çalışmasını sunacak. Sanatçının projesi, kaosun ortasında, özerkliğin kaybolduğu bir ortamda, batıl inançların ve büyünün ortaya çıkış noktasına vurgu yaparak kişisel ve spiritüel bir deneyim yaratma ihtimalini keşfetmeyi amaçlıyor. ADAM2 dahilinde gerçekleşen Assembly bölümünde ise, bu alanda çalışan isteyen herkesin internet üzerinden başvurarak kayıt olabileceği, aralarında Asya ve Avustralya'dan, M+ Müzesi, Hong Kong; Ming Çağdaş Sanatları Müzesi, Şangay; Taipei Güzel Sanatlar Müzesi ve Kanazawa Müzesi gibi önemli kurumların yer alacağı Speed Networking adı altında bir tanışma etkinliği ve ayrıca bir dizi söyleşi, konferans, atölye çalışması ve gösterim düzenlenecek. Bozoğlu'nun da katılacağı Assembly, performans ve güncel sanat alanında farklı ülkelerden gelen sanatçı, küratör ve kurumların deneyimlerini, sanatsal fikir ve görüşlerini paylaşmalarına imkan sağlayan bir platform sunuyor. Bodrum Performistanbul sanatçılarından Gülhatun Yıldırım'ın Su isimli performansı The Art Department desteği ile 1 Eylül 2018 tarihinde yeni nesil kütüphane olan Zai Bodrum'da tekrar izleyiciyle buluşuyor. Daha önce 2016 yılında, İstanbul Pi Artworks'te Simge Burhanoğlu küratörlüğünde gerçekleşen Su performansı yeni nesil kütüphanenin dokusuna göre uyarlanarak, iki sene sonra tekrar sunulacak ve Performistanbul'un, ikinci kez gerçekleştireceği ilk performans olacak. John Everett Millais'ın Ophelia adlı tablosundaki figürün kendini suya bıraktığı anda yüzünde oluşan ifadeyle bağ kuran performansta, ölüm, uyku öncesi ve bilinçdışı halleri bir otoportre oluşturuyor. Su kapsamında ayrıca performans ile eş zamanlı olarak performans fotoğrafları sergilenecek. Performistanbul sanatçılarından Leman S. Darıcıoğlu, 1 Eylül 30 Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek ve bu yıl programında ilk kez performans sanatına yer veren 18. Asya Sanat Bienali Bangladeş'e, 1 7 Eylül tarihleri arasında sunacağı Calculus of mouth isimli yeni performansı ile katılacak. Bienalin performans sanatı bölümünde Darıcıoğlu, Calculus of mouth adlı seyirci ile ilk kez buluşacak olan performansında, basit eylemlerin aşırı tekrar edilmesi yoluyla yeni fiziksel ve duygusal bilgi ve tecrübe yaratmanın yollarını araştırıyor. Çiğneme, emme ve yalama gibi oral eylemleri esas aldığı bu performansta sanatçı, tarih, hafıza ve sessizlikle karanlıkta kalmış olanlar üzerine, taşları kullanarak, bedensel ve duygusal sınırlarımızı zorluyor. Darıcıoğlu, taşları, medeni toplumumuzun unsuru ve birer tanık öznesi olarak travma biriktiriciler olan bizleri simgeleyen bir metafor olarak kullanıyor. 6 saat boyunca taşlarla etkileşim halinde kalarak, kendi bedenini bir gözlem alanına dönüştürüyor. Aynı zamanda yine bienal kapsamında 6-7 Eylül tarihlerinde düzenlenecek olan performans atölyesinde katılımcı olarak yer alacak. 1981 yılından beri düzenlenen Asya Sanat Bienali, Asya'nın ilk bienali olma özelliğini taşıyor. Bugüne kadar Nepal, İran, Çin, Tayland, Kore, Mısır, Romanya, İtalya, Türkiye gibi birçok farklı ülkelerden sanatçıların işlerinin sergilendiği bienalde, bu yıl, kürasyonu Mahbubur Rahman tarafından gerçekleşen performans sanatı bölümü Asya ve ötesindeki performans sanatını farklı yönleriyle ele alırken 20 yerli, 10 uluslararası performans sanatçısını ağırlıyor. Sanatçı, İzmir'de Darağaç adı verilen, bölgedeki sanatçı ve mahalleliler tarafında birlikte geliştirilen platform tarafından düzenlenen, bölge dışından sanatçıların da davet edildiği sergiye, 5 Ekim'de, 2018 yılında Warehouse9'daki misafir sanatçı programı sürecinde ürettiği Bekleyiş performansının ikincisi olma özelliği taşıyan, Bekleyiş II: Darağaç ile 24 saatliğine dahil oluyor. Performans sanatı için bir buluşma, çalışma ve üretme yeri olan Forum Dança'nın, bu yıl 12 25 Kasım arası Lizbon'da, Sezen Tonguz küratörlüğünde düzenlenecek olan misafir sanatçı programına davet edilen Darıcıoğlu, bedeni ve duyuları açma amacıyla uyguladığı kendi çalışma tekniklerinden egzersizler sunacağı bir atölye düzenlerken aynı zamanda bu süreçte yeni ve uzun süreli performansı üzerine çalışıyor olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/04/gama-art-gallery-yeni-sezonu-can-saricobanin-deranged-adli-sergisiyle-aciyor-30-agustos-13-eylul/", "text": "Ev sahipliği yaptığı birbirinden farklı sergilerle alanında markalaşan Türkiye'nin önde gelen çağdaş sanat galerisi Gama Art Gallery, 2018-2019 sergi sezonunu Ünlü fotoğraf sanatçısı Can Sarıçoban'ın objektifinden yansıyan eserlerin yer aldığı '' DERANGED''adlı sergisiyle açıyor! Can Sarıçoban'ın 5. solo sergisi olan 'Deranged' karmaşayı, karışmışlığı, dengesizliği, stabil olmamayı, bozukluğu ve hatta deliliği ifade ediyor. Sanatçı, alışılmış işlerinin aksine ilk kez uzun pozlama-ışık ile boyama tekniğini kullanarak parlak, neon renkli, hareketli, uyarıcı ve keskinlikten uzak imgeler elde ederken bunu Sakinliğin ve melankolinin sessizliğini bozan bir tür tepki; hatta bir tür cinnet hali olarak dile getiriyor. Modernizm, modernizm sonrası toplum, postmodern toplum, bilgi toplumu, risk toplumu. Aslında hepsinin iç içe geçtiği ve aralardaki sınırların tam olarak belirlenemediği bir dönemde olabiliriz. Herkes kendi dönemini ya da dönemlerini kendi alanında yaşar. Alan; bu alana ait genel davranış şekillerini yani habitus'u, habitus ise alanı şekillendirir. Ontolojik olarak bu kavramlar büyük ölçüde birbirini besler. Bordieu'nun deyişiyle her bireyin kendi toplumsallaşma süreci boyunca kendi bedeninde içselleştirdiği nesnel varoluş koşulları, o birey için kalıcı ve aktarılabilir habitus'u oluşturur. Toplumsal dönemlerin iç içe geçtiği bu yeni dönemde alan ve habitus kavramlarının da belirgin sınırları kalmamış her bireyin farklı alanlarının olabildiği ve her alana dair farklı habituslar oluşturabildiği gözlemlenmektedir. Peki bu farklı alanlardaki farklı kişilikleri bireyin varoluşunu nasıl etkiler? Yaşayış biçiminin temelinde sağlam dayanakları olan ve kendini gerçekleştirmiş bir birey olmak ne kadar mümkündür? Bu şartlar altında; aslında kendini gerçekleştiremeyen bireyin, 'kendini gerçekleştirdiği ve onaylandığı' illüzyonuna kapılması onun için en kolay çıkış noktası olacaktır. Günümüzde sosyal mecralar bu illüzyonun en kolay sağlanabildiği alanlardan biridir. Yeni toplumun bu geçici onaylanma ve anlık tatmin arzusunun, ilişkilerdeki ve cinsellikteki karşılığı da ortaya çıkmıştır. Cinsellik de artık daha kolay erişilebilen fakat kişiye tamamlanmış olma gerçekliğini getiremeyen bir kaçış durumuna gelmiş olabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/04/iiii0-celik-gulersoy-kultur-merkezi-15-30-eylul-2018/", "text": "Adalar Kent Konseyi Çelik Gülersoy Kültür Merkezi'nde 15 30 Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek 3/10 isimli karma sergi on sanatçıyı biraraya getiriyor. Resim yapmanın yanı sıra akademik kültürü ve kendi birikimlerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışan, eserlerin düşünsel boyutu ile ilgilenen ressamlar, sanatta izlenebilecek özgün yolların örneklerini, dayanışma içinde karışan renklerin enerjisini sunuyorlar. Ayrıca farklı duruş ve sanat pratiklerinden doğan eserlerin yanında tüm katılımcı sanatçıların hazırlayacakları resimlerden oluşan büyük bir ortak iş, galeri duvarında 15 gün boyunca izleyicileri bekliyor olacak. Ayça Karaca, Ceyda Güler, Deniz Gökduman, Derya Ülker, Ekin Akalın Kurucu, Güliz Baydemir, Mehmet Göktepe, Umut Kayapınar, Veysel Kurucu, Zeynep Bingöl Çiftçi'nin eserleriyle katıldığı 3/10 adlı sergini açılışı 15 Eylül tarihinde yapılacak ve 30 Eylül tarihine kadar hafta içi ve sonu her gün saat 10:00-18:00 arasında gezilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/04/seylerin-ufku-yunus-emre-erdogan-sanatorium-11-09-14-10-2018/", "text": "SANATORIUM, 11 Eylül 14 Ekim 2018 tarihleri arasında Yunus Emre Erdoğan'nın Şeylerin Ufkuisimli kişisel sergisine ev sahipliği yapacak. Sergi, hazır nesne ve füzen resimlerden oluşan bir yerleştirmeden oluşuyor. Sanatçı, sergisinde çeşitli nesneler ve mekanların imlediği potansiyel uzamların imkanlarını araştırıyor. Son dönem çalışmalarında nesneler ve mekanın ontolojik kırılmasını kayıt altına alan sanatçı; bunlar üzerinden boşluğa dair bir deneyimi hedefliyor. Nesnelere karşı hayaletimsi bir bakış geliştiren sanatçı; nesnelerin uzamda bıraktığı işitilmez sesler, görülmez izlerden yola çıkarak metafiziksel bir anlam arayışının peşine düşüyor. Sanatçının bakışımızı, iç mekana ve nesnelere yönelttiği bu çalışmalar, mekanı nesnelerin düzenlendiği fiziksel bir kurgu alanından çok, soyut, meditatif bir deneyim alanına dönüştürüyor. 1988 doğumlu sanatçı, lisans eğitimini Dokuz Eylül Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde tamamladı (2011). Üniversitenin aynı bölümünde Yüksek Lisans Programına devam etmektedir. Sanatçı, İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. Gizliden Sesler adlı ilk kişisel sergisini 2015'te, SANATORIUM'da açan sanatçının, yakın zamanda katıldığı sergi ve etkinlikler arasında Tatlı Küçük Yalanlar, Plato Sanat, İstanbul, 2018, Yeni Bir Dünya, ODTÜ, Ankara, 2018, Umutsuz Boşluk, SANATORIUM, İstanbul, 2018, Ev, Müze Evliyagil, Ankara 2017-2018, Çizim Bugün, O'Art Galeri, İstanbul, 2017, bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/04/vice-versa-matthew-larson-massey-klein-september-5-october-7-2018/", "text": "Larson's most recent body of work continues his decade-long exploration with fiber. His practice, a highly unique variation on weaving, uses mass-produced and commonly available materials such as acrylic and wool fiber, and velcro. Following a labor-intensive process developed by the artist, Larson embeds individual strands of fiber into velcro mounted on linen, which he then stretches over a panel. Through controlled use of line, he achieves precise patterns and striations of color and texture. Larson's process defies categorization, transitioning between drawing, painting, sculpture, and weaving. In Vice Versa, Larson navigates two compositional structures: linear geometry and organic form. Typical of Larson's geometric approach, the artist establishes the border of the panel as a constraint to drive the overall composition. As the work progresses, variations of color and thickness mimic the vertical and horizontal architecture of weaving. Optically, these works appear to follow a traditional warp and weft structure, but are built on a single plane. Larson's organically composed work is the result of a departure from his symmetry-based technique. Larson builds upon a curvilinear composition consisting of irregular swoops and turns. The change in direction of each strand allows the piece to transform. Depending on the angle at which it is viewed, contrasting highlights and shadows emerge. This transitory effect of light lends itself even further to the organic nature of the composition. The exhibition's organization places linear works across from their organic counterparts. Reverse Structure, Double Fiction, and Soft Axis, all geometric in nature, hang opposite the large curvilinear piece, Signal. This comparison of form and design emphasizes the power of color and pattern. The gallery's back room is devoted to smaller, framed work but continues to follow the juxtaposition of form and composition. Three linear works, Outline 1-3, mirror three organic configurations, Inward 1-3, of the same color and size, allowing the viewer to meditate on the subtle differences between groupings."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/04/what-is-happening-melih-kocali-ddesign-gallery-13-09-02-10-2018/", "text": "Melih Koçali, Soyut Dışavurumculuk'tan Pop Art'a değin büyük bir mirası devralarak başka bir coğrafyada, başka bir zamanda kendi dilinin olanaklarıyla çalışmalarını dönüştürüyor. Sanatçı, Soyut Dışavurumcuların renklerin patlamasıyla tinin ortaklığında bir araya gelen evrensel dili yakalama çabalarından Pop Art'ın Rauschenberg gibi aykırı, asi, kuralların dışına çıkan, eleştirel diline kadar birçok kavram ve plastik biçimlendirmeyi bir araya getiriyor. Koçali'nin tekniğin ve malzemenin dışında çağa ilişkin duyduğu tedirginliğin, sokağın ritminin, duvarların sesinin yapıtlarına yansıdığını görmek olası. Ayrıntılarda çoğalan ve kaosun bütünselliğini yansıtan bu çalışmalar aynı zamanda hissetmenin değişmezliğine, çağın döngüsüne ilişkin cesaret veren patlamalara dönüşüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/06/1-yanimiz-2-bengisu-muazzez-kurtulus-korart-galeri-07-17-eylul-2018/", "text": "Dile dair görsel işaretlerin kullanıldığı bir tür iletişim aracı olan yazı, prensipte düşüncelerin değil dilin bir temsilidir. Çeşitli yapısal katmanlardan meydana gelen dil bunların birisi gibi algılansa da, özde tam bir sentezdir ve bu, muhakkak düşünce içre gerçekleşir. Bu anlamda yazı zihinsel olanın bireşimsel çıktısıdır. Kendisine sahibinden muaf bir varlık alanı bulamayacak olan bu bileşik, kağıt üzerine aktarıldığı anda tüm anlam içeriğiyle beraber çıktığı kişiyi; onun duygu ve düş/ünce/lerini; hayallerini, arzularını, yahut basit bir olayı ifadeye soyunur ki burada ilk elden akla gelen yazılama formu olan mektuptur. Mektup ise köklü bir geleneğin göstergesidir. Muazzez Kurtuluş'un yapıtlarında, temsil ettiği mirasın ve işlevinin haricinde başka bir elemana evrilen mektup, yazılı kağıt olmaktan çok yaşanmışlığın belgeleri olmak suretiyle zamana da atıf yapan bir tür imgeye dönüşür. Tam da bu sebeple, bu resimlerde gördüğümüz tuval yüzeyine değişik yöntemlerle aktarılmış olan mektuplarda yazıyı, gerek yazarının, gerekse yazılan kişinin portresini destekleyen bir ifade aracına ve yanı sıra resmin plastik örüntüsünün taşıyıcı elemanına dönüştürür sanatçı. Burada izleyiciye düşen görev ziyadesiyle meşakkatlidir. Zira sözlerin uçuculuğuna inat yüzeye tutunan, anlamı kendinde gizli olmasına rağmen okunaksızlığa sığınan; satır aralarına serpiştirilmiş resimsel imgelerin ritmi sabote eden kıvrımlarına meydan okuyan, Muazzez Kurtuluş resminin neredeyse olmazsa olmazı olmaya soyunan yazı, sözlerin kağıda dökülmesi olmaktan sıyrılıp, yapıtı sade bir resimleme olmaktan kurtararak yazılama olmaya değin genişleyen bir yelpazeye yayarak izleyicinin tartışma alanını zoraki bir entelektüel düzeye mahkum etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/06/4-istanbul-tasarim-bienaline-geri-sayim-basladi/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından VitrA sponsorluğunda düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali, 22 Eylül'de kapılarını açıyor. Okullar Okulu ana başlığıyla, Jan Boelen küratörlüğünde düzenlenen bienal, altı hafta boyunca altı mekana yayılan ücretsiz sergilerin yanı sıra yoğun bir atölye, panel ve film programına ev sahipliği yapacak. Tasarım, mimari, biyoloji, sosyoloji, gastronomi, pedagoji, ekoloji, teknoloji ve ekonomi gibi pek çok farklı alandan, 6 kıtadan 100'ün üzerinde katılımcının projelerinin yer alacağı 4. İstanbul Tasarım Bienali, Okullar Okulu başlığıyla, öğrenmenin ne anlama geldiği, nasıl tasarlandığı ve tasarlanması gerektiği konularını tartışmaya açacak. Tasarım eğitimi nasıl farklı olabilir, eskiden ve yeniden neler öğrenebiliriz, geleneksel olanı teknoloji ile nasıl bir araya getirebiliriz, farklı ağlar içinde nasıl farklı üretebilir ve nasıl alternatifler yaratabiliriz gibi soruları merkezine alan 4. İstanbul Tasarım Bienali'nde bu sene, haritalardan yiyeceklere, ölçüm birimlerinden zamana, el sanatlarından yapay zekaya, resimden uzay istasyonuna kadar tasarımı ve öğrenme biçimlerimizi farklı açılardan ele alan projeler yer alacak. Okullar Okulu, ücretsiz sergilerin yanı sıra sunacağı zengin etkinlik programıyla farklı öğrenme biçimlerini araştıracak, sorular soracak, deneyler yapacak, yeni olasılıklar ortaya çıkaracak, işbirlikleri yaratacak, deneysel bir laboratuvar rolü üstlenecek ve eğitimi okulun ötesine taşıyarak şehre yayacak. - İstanbul Tasarım Bienali sergileri ve etkinlikleri bu sene Akbank Sanat, Yapı Kredi Kültür Sanat, Pera Müzesi, Arter, SALT Galata ve Studio-X Istanbul olmak üzere Beyoğlu bölgesindeki altı mekanda yer alacak. Her bir mekan, tasarımla etkileşim halindeki alanlardan birine odaklanan ayrı bir okula ev sahipliği yapacak. Akbank Sanat'ta yer alan Bozum Okulu, yeni yapılar oluşturmak için öncelikle var olanı bozarken, onun işlevini değiştirerek yeniden tasarlayan işlere ev sahipliği yapacak. Şehirle kurduğumuz ilişkileri farklı bir açıdan ele almamızı sağlayacak projelerle gündelik hayatın gizli tasarımlarını da algılamamızı sağlayacak. Yapı Kredi Kültür Sanat'ta yer alan Akışlar Okulu, suyun, kültürün, objelerin ve bilginin hem fiziki hem de dijital dünyada nasıl hareket ettiğini, etkileşime dayalı bir ağ oluşturmak için nasıl bir araya geldiğini inceleyecek. Pera Müzesi'nde yer alan Ölçekler Okulu, değer bildiren her türlü kurumsallaşmış normu sorgulayarak yeniden tasarlayacak, standartların ve değerlerin değişkenliğini araştıracak. Arter'de yer alan Dünya Okulu, hayatta kalma ve göç gibi olgulara, doğal felaketlerin ardından yaşanan ani çevresel dönüşümlere ve bu felaketlerin yeni kimlik ve topluluk oluşumlarını nasıl tetiklediğine bakacak. SALT Galata'da yer alacak Zaman Okulu dijital ve analog dünyanın aynı saat döngüsüne tabi olup olmadığını sorgulayacak, hayatımızı yeniden tasarlayan teknolojinin bizi nasıl zamanın kendisinden kopardığının hikayesini anlatacak. Studio-X Istanbul'da yer alan Sindirim Okulu ise yemek kültürü ve geleneklerini, gıda tedarik zincirindeki farklı aktörler arasındaki ilişkileri ve çevresel etkileri sorgulayacak. 4. İstanbul Tasarım Bienali'nde sergiler dışında da ziyaretçileri yoğun bir program bekliyor. Bienalin ücretsiz etkinlikleriyle katılımcılar altı hafta boyunca birlikte öğrenecek, düşünecek, tartışacak, kitap okuyacak, yemek pişirecek. Bienal mekanlarında Okullar Okulu ve altı alt okul temasını farklı açılardan ele alan, tasarımcılarla sohbetlerden yürüyüşlere, özel kitap okumalarından yemek atölyelerine, yüz yogasından haritalamalara, blockchain atölyesinden performanslara pek çok etkinlik düzenlenecek. Bienal süresince sergi mekanları, bienal katılımcılarıyla tanışmak ve sohbet etmek isteyenler için Tasarım Sohbetleri'ne de ev sahipliği yapacak ve öğrenme biçimi olarak tasarım ve tasarım biçimi olarak öğrenmeyi ele alan tartışmalara sahne olacak. Pera Film tarafından hazırlanan film programı kapsamında da bienal süresince eğitim ve öğrenme kavramlarını irdeleyen 20'den fazla kurmaca ve belgesel film izleyicilerle buluşacak. Bienalin genç ziyaretçileri ise 4. İstanbul Tasarım Bienali ve Pera Öğrenme Programları ekibinin Juliette Pepin ve Mark Henning işbirliğiyle hazırladığı bir programla bienalin birer parçası olacak. Farklı yaş gruplarına özel programıyla bienal ziyaretçileri, Ölçekler Okulu'nda yer alacak değişik ölçü birimleri ve normlar üzerine sorular sorup tartışmalar yürütme ve kendi tasarımlarını üretme imkanı yakalayacak. 4. İstanbul Tasarım bienali kapsamındaki Öğrenme Programı, Hollanda'nın Genç Kültür programı tarafından destekleniyor. Bir diyalog ve üretim mekanı olarak tasarlanan 4. İstanbul Tasarım Bienali, daha önceki yıllarda olduğu gibi bu yıl da Türkiye'nin farklı kentlerinden ve yurtdışından birçok üniversiteyi bir araya getiren özel bir etkinlik serisi düzenliyor. Bienal süresince devam edecek Okullar Okulu: Akademi Günleri etkinlikleri aracılığıyla Türkiye çapında 20'den fazla üniversite, bienal teması etrafında gerçekleştirilen projelerini katılımcılarla paylaşacak. Bienale katkıda bulunan üniversitelerle de sergi mekanlarında ve okul kampüslerinde özel etkinlikler gerçekleştirilecek. Arter'de yer alan Dünya Okulu'nun tema sponsoru İstanbul Kültür Üniversitesi'yle yapılan işbirliği çerçevesinde, bienal mekanında ve okulun kampüsünde açılacak sergilerin yanı sıra göç kültürü üzerine konferans ve çeşitli atölyeler düzenlenecek. Pera Müzesi'nde yer alan Ölçekler Okulu'nun tema sponsoru Yeditepe Üniversitesi, bienal süresince bienal mekanında ve üniversitenin kampüsünde çeşitli paneller, atölyeler ve söyleşilerden oluşan bir program sunacak. Bienale katkı sağlayan kuruluşlar arasında yer alan İstanbul Bilgi Üniversitesi ise, 4. İstanbul Tasarım Bienali'yle birlikte çeşitli paneller gerçekleştirecek ve bienal kapsamında yer alan mimari fotoğraf atölyesine ev sahipliği yapacak. Akademi Günleri programının ayrıntılarını http://aschoolofschools. iksv. org/tr adresinden takip edebilirsiniz. 4. İstanbul Tasarım Bienali'ne bu sene üç ayrı kitap eşlik ediyor. Bienal kapsamında, Okullar Okulu ana başlığına temas eden makaleler, bienal katılımcılarıyla yapılan röportajlar ve Naho Kubota'nın Türkiye'deki beş farklı mimarlık fakültesinde çektiği fotoğrafların yer aldığı Öğrenme Biçimi Olarak Tasarım: Okullar Okulu Okumaları ve Okullar Okulu katılımcıları ve projeleriyle ilgili bilgilere yer veren, bienal etkinliklerini gerçek bir ajanda formatında listeleyen Okullar Okulu Ajandası yayımlanıyor. Bienale eşlik edecek bir başka yayın da Bernard Van Leer Vakfı'nın desteğiyle, Yekta Kopan'ın yazıp Burcu Ural Kopan'la birlikte tasarladığı ve illüstrasyonları Ada Tuncer tarafından hazırlanan UZUN, KOCAMAN, ÇOK! adlı çocuk kitabı olacak. 4. İstanbul Tasarım Bienali'nin ön izleme günleri, 20 21 Eylül tarihlerinde Okullar Okulu: Oryantasyon adıyla gerçekleştiriliyor. İki gün boyunca Türkiye ve yurtdışından uygulamacılar, eğitimciler ve düşünürler, İstanbul'da bir araya geliyor. 21 Eylül Cuma günü Yapı Kredi Kültür Sanat'ta düzenlenecek İstisna Mekanları adlı konferans programında, Türkiye'den ve yurtdışından pek çok katılımcı bir araya gelerek kurumların, okulların, eğitimcilerin ve yayıncıların eğitim ile kesişim noktalarını kendi pratikleri üzerinden izleyicilerle paylaşacak. 4. İstanbul Tasarım Bienali ekibi ve katılımcılarıyla bienal hazırlıkları ve bienal süresince yapılan özel röportajları http://aschoolofschools. iksv. org/tr/#section-journallink adresinden takip edebilirsiniz. İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından VitrA sponsorluğunda düzenlenen 4. İstanbul Tasarım Bienali, Okullar Okulu ana başlığıyla, Jan Boelen küratörlüğünde, 22 Eylül 4 Kasım 2018 tarihlerinde ücretsiz olarak gerçekleştiriliyor. Belçika'nın Hasselt kentindeki Z33 Güncel Sanat Evi ve Fransa'nın Arles kentindeki deneysel tasarım laboratuvarı atelier LUMA'nın sanat direktörlüğünün yanı sıra Eindhoven Tasarım Okulu'nun Sosyal Tasarım yüksek lisans programının yönetimini de yürüten Jan Boelen'in küratörlüğünde düzenlenen bienalde, Vera Sacchetti yardımcı küratör, Nadine Botha asistan küratör olarak görev alıyor. Bienalde Yapı Kredi Akışlar Okulu, İstanbul Kültür Üniversitesi Dünya Okulu, Panerai Zaman Okulu, Metro Türkiye Sindirim Okulu ve Yeditepe Üniversitesi Ölçekler Okulu'nun tema sponsoru olurken, Edding bienalin atölye sponsorluğunu, VitrA panel programını, Mavi ise Tasarım Rotaları programının sponsorluğunu üstleniyor. Omnia Su Paşabahçe Mağazaları özel proje sponsoru olarak bienale destek verirken, Katkı sağlayan kuruluşlar arasında Türk Tuborg A. Ş., Arçelik, 3Dörtgen, Borusan Holding, Ersa, Fibrobeton Yapı Elemanları San. İnş. Tic. A. Ş., İstanbul Bilgi Üniversitesi, Kartek Technologies, KUKA AG, MEF Üniversitesi, Metal Yapı İnşaat Taahhüt San. Dış Tic. A. Ş., QNB Finansbank, Q-artz, Sotheby's, Tempo, The Stay Otelleri, Türk Ekonomi Bankası, YazıcıLegal yer alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/06/hayal-et-tulin-kaynak-eva-sanat-galerisi-22-eylul-04-ekim-2018/", "text": "22 Eylül 04 Ekim 2018 tarihleri arasında Eva Sanat galerisi'nde Tülin Kaynak'ın Hayal Et başlıklı sergisi yer alıyor. Soyut çalışmalarıyla tanıdığımız sanatçı, bu sergisinde son dönem işlerinden bir seçkiyle izleyicisiyle buluşuyor. Eleştirmen Nilgün Yüksel sanatçı için hazırlanan katalogda şu cümleleri kaleme almış. Dünyayı salt gerçek olarak değerlendirdiğimiz verilerin görüntülerinden soyar. Zihninin kapılarını açar. Düşlediklerini, görüntünün ardında gördüklerini tuvale aktarır. Sonra onun yapıtlarını çağrıştıran, anlatan kelimeler ortaya çıkar. Renk, doku, leke, ışık ve müzik. Tülin Kaynak'ın eserlerini dikkatle izlediğinizde onun sanatına ilişkin verileri, dolaştığı alanları, kendi dili ve anlatımı üzerinden yaptığı araştırmaları görmek olasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/06/terra-huri-kiris-tophane-i-amire-k-s-m-11-ekim-7-kasim-2018/", "text": "Çağdaş Türk resminin önemli temsilcilerinden Huri Kiriş'in Terra başlıklı solo sergisi 11 Ekim'de izleyiciyle buluşuyor. Kiriş'in son dönem işlerini göreceğimiz bu serginin odağında insanın dünyayla/toprakla kurduğu mülkiyet ilişkisi, bu çarpık ilişkinin başlattığı ve insanlığı artık topyekün bir yıkımın eşiğine getirmiş olan şiddet döngüsünden çıkma arzusu var. Dünyanın evrendeki yerinden insanın dünyadaki yerine bakan, ancak bu makro ölçekten bakıldığında saçma sapanlığını ele veren insanlık durumunu güncel yıkım imgeleri üzerinden yeniden ve çarpıcı bir boyutta gösteren sergide, kentsel yaşam alanları, bu alanları insanlarla paylaşan hayvanlar, hayvanların kendi yaşam alanlarını yaratıcı biçimlerde dönüştürme ve şiddet döngüsünden çıkma becerisi de dokunaklı bir karşıt-imge olarak yer alıyor. Hayvan ve insanın dünyaya ve toprağa yaşamsal bağımlılığına, bu köklü ihtiyaç ilişkisinin hayvan ve insanın dünyaya bağlanışında ne kadar farklı biçimler alabildiğine, yalnızca bu farkı idrak etmenin bile insanlık için hayati önem taşıdığına bu oldukça karanlık eşikten bakan resimlerde topyekün yıkım yine de insanlık için kaçınılmaz bir son değil, insanca bilemeyişlerden ve doyumsuzluktan beslenen bir tehlike. Tam da bu nedenle Huri Kiriş'in resimlerine bakmak karamsarlık değil farkındalık ve değişim vaat eden bir deneyim. Sergi 11 Ekim-7 Kasım tarihleri arasında Tophane-i Amire, Tek Kubbe Salonu'nda. Pazartesi hariç her gün 10.00 17.00 arasında ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/12/turkiyenin-ilk-profesyonel-veganizm-temali-sergi-tanrilar-divani-emrah-emir-galeri-soyut-28-09-2018/", "text": "Dünyada yaşanan her acıya sessiz kalmak sessiz kalanı tüketir. Her canlı kendisini yaratan tanrıya bağlıdır. Ondan bir parçadır. Derler ki, tanrılar kusursuzdur bu yüzden kanları süt beyazdır. Dünyada yaşanan her acı sessiz kaldıkları sürece tanrıların kanını kirletir, lekeler. 1987 Çukurova doğumlu ressam, yazar, eleştirmen ve sanat kuramcıdır. Üniversiteye kadar tüm eğitimini Çukurova'da tamamladı. 2009'da Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinde sanat eğitimine başladı. 2012'de Karanlık Sanatlar adını verdiği kuram üzerinde çalışmaya başladı. 2013'te edebiyat alanında ilk romanı yayımlandı. 2014'te lisans eğitimini tamamladı. 2015'ten itibaren Galeri Soyut bünyesinde karma sergilere katılmaya başladı ve Karanlık Sanat kuramı üzerine yaptığı eserleri sergiledi. 2016'da Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim anasanat dalında master eğitimine başladı. 2017'de Kan ve Çikolata isimli ilk kişisel sergisini açtı. Eserleri Galeri Soyut bünyesinde birçok karma sergide ve Uluslararası Sanat Fuarlarında sergilendi. Eylül/2018'de gerçekleştireceği Tanrılar Divanı isimli ikinci kişisel sergisi Türkiye'deki veganizm temalı ilk profesyonel sergidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/09/24/28-uluslararasi-workshop-sergisi-art-suites-gallery-10-16-eylul-2018/", "text": "7 yıldır Mayıs, Haziran ve Eylül aylarında konuk sanatçı programı ile Bodrum Yalıkavak'taki mekan ve imkanlarını Sanatçı Atölyeleri olarak kullanıma açan Art Suites Gallery'nin 10-16 Eylül 2018 tarihleri arasında düzenlediği etkinliğin katılımcıları Barış Cihanoğlu, Bengisu Bayrak, Deniz Gökduman, Emel Ülüş, Ergin İnan, Erol Eti, Feczi Karakoç, Gizem Enuysal, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Hasan Mirza, Işık Gör, Mahir Güven, M. Ali Çakır, Murat İrtem, Mustafa Duymaz, Mustafa Karyağdı, Nesli Türk, Nezihe Bilen Ateş, Özge Kul, Pınar Kuseyri, Resul Aytemur, Sefa Karakuş, Selahattin Yıldırım, Teymur Rzayev, Yalçın Gökçebağ ve Zahit Büyükişliyen'di. Usta ve genç ressamların birbirlerini tanıma, çalışmalarını yakından izleme ve kimi zaman fikir alışverişi yapma olanağı bulduğu workshopta ortaya çıkan işler 16 Eylül 2018 tarihinde Art Suites Galeri'de sergilendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/08/evrim-altugdan-tevfik-ihtiyarin-konustuklarimiz-kitabi-uzerine/", "text": "Akademik sanat tarihi yazımında, ortaya konulan tezlerde referans alınan en değerli kaynaklar, sanatçıların bizzat bu konuda günü gününe tarih yazan kalemlerle periyodik yayınlar aracılığıyla kurdukları doğrudan ilişkiler oluyor. Gazeteler, dergiler arasında, çeyrek asrı geride bıraktığı sanat gazeteciliği ve eleştirisinde Tevfik İhtiyar da, röportajlarında Türkiye sanat tarihinin erken Cumhuriyet, geç modern, çağdaş, güncel, başına ne getirirseniz getirin, bu tarihi yazan aktör ve aktrisleriyle oturup, bir şeyleri anlamaya, açıklık getirmeye ve onlarla dertleşmeye çalışıyor. İhtiyar, elinizdeki bu dokümanda mütevazı bir tavırla kendileriyle çoğu kez atölyelerinde, evlerinde tüm sırdaşlığı, doğallıyla 'konuştukları'nı elle dokunur, gelecekte de başvurulur bir güvenilir kaynak haline getirmeye niyetleniyor. Tevfik İhtiyar'ın konuştuğu kişiler, kendi kendilerince hayattan topladıkları binlerce renk ve biçim ile bu kitabı bir arı kovanına dönüştürüyor. Buradan çıkan, Türkiye sanat tarihi kavanozundaki balın organik lezzeti de burada. Anlamayana vızıltı gibi gelebilecek bir çok önemli tartışmalı cümle, saptama, yargı, eleştiri, bu kitaptaki onlarca sanatçının, arının bizzat ağzından, yer yer tüm iğneli dobralığıyla dökülüyor; bu kovandaki balın, kolektif belleğin oluşumuna kesin katkı sağlıyor. Söyleşilerin bir aradalığı, peşinde hep koşula gelen doğrunun ne olduğu ve olmadığı konusuna da hizmet ediyor. Ara Güler'den Kristin Saleri'ye, Ömer Uluç'tan Yüksel Arslan'a, Mithat Şen'den Şükran Moral'a, Neş'e Erdok'tan Komet'e, Ferruh Başağa'dan Özdemir Altan'a, Nur Koçak'tan Yusuf Taktak ve Şenol Yorozlu ile Kezban Arca Batıbeki'ye, oradan Bedri Baykam'dan, Adnan Çoker ve Mehmet Güleryüz'e kadar bir çok isim var bu sayfalarda. Sanatçılar büyük bir susamışlıkla, galericilik, müzecilik, müzayedecilik ve sanatta ekol gibi eskimemiş, pek de eskiyeceği benzemeyecek bir çok tartışmaya, bu kitapla, İhtiyar'ın soruları karşılığında, verimli bir tavırla dahil oluyor. Normalde bir araya çok zor gelebilecek, birbirlerine herhangi bir tartışma platformunda güç tahammül edebilecek bu çalışkan arılar, kitabın ürettiği sınırsız lezzetli kovan bereketinde buluşarak, çok büyük bir vızıltıyı, son derece değerli bir sese dönüştürüyor. Zaten bundandır ki, İhtiyar'ın alanındaki yeni nesillere teşvik yüklü genç kalemiyle oluşturulmuş bu kitap, ülkemiz sanat tarihi yazımında sorulara da, yanıtlara da, eşit seviyede tahammül edebilmenin bir delili olarak gösterile bilmeyi hak ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/08/ressam-tulay-tura-bortecene-vefat-etti/", "text": "Soyut resmin usta sanatçılarından Tülay Tura Börtecene'nin vefat haberi, sanat camiasında derin üzüntü yaratmıştır. Tülay Tura Börtecene'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1936 yılında doğdu. 1955-1959 yılları arasında, İDGSA Resim Bölümünde, Halil Dikmen ve Bedri Rahmi Atölyelerinde öğrenim gördü. Daha sonra Amerika'ya giderek Wisconsin Üniversitesinde, resim ve seramik dallarında master çalışması yaptı. İlk kişisel sergisini 1959'da, İstanbul'da açtı. Amerika, Fransa, İtalya'da karma sergilere katıldı. 1966'da İran bienaline katıldı. Düş ve bilinçaltında tortulaşmış imgeleri, renklerin yoğun etkileriyle dışa vurmayı amaçlayan bir teknik düzeyinde yansıttığı resimlerinde, nebula halindeki renk tonları, birbiri içinde eriyip dağılır. İlk dönem çalışmalarında yüzler, anlamı iletmekte bir ara-form olduğu halde, daha sonraki soyut resimlerinde bu ara-form ortadan kalkar, doğrudan doğruya renksel form, resmin ağırlıklı işlevini üstlenir. Soyut dışavurum, bağımsız bir teknik düzeyine yükselir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/16/hulya-kupcuogluduygu-sabancilar-ile-kismen-otobiyografi-uzerine/", "text": "Duygu Sabancılar'ın 'Kısmen Otobiyografi' adını taşıyan sergisi, geçtiğimiz günlerde SASAV'da açıldı. Sergi, sanatçının 80'li ve 90'lı yıllardaki hatıralarına odaklanıyor. Duygu Sabancılar geçmişten günümüze yetişkinlerin ideolojileri ile şekillenen çocuk dünyasına, manipülasyona uğradığı mekanlara, nesnelere ve kişilere, kimlik ve kimliksizleşme kavramları üzerinden bakıyor. Duygu Sabancılar:Kısmen otobiyografi, aslında sürekli hatırlamamdan, hatırladıklarımı anlatmamdan ve yazmamdan oluştu, diyebilirim. Ancak esas şekillenme süreci sanatta yeterlik tez çalışmamla birlikte ortaya çıktı. Evet hatırlıyordum, anlatıyordum, yazıyordum ve aynı zamanda görsel olarak da üretiyordum. Ancak hatırladıklarımın ne kadarının bana ait olduğunu düşünmeye başladığımda bireyselden toplumsala uzanan karşılaşmalar ve bağlantılarla yüzleştim. Tüm bunları tez çalışmamda nasıl bir araya getirebilirim diye düşündüğümde de otobiyografi kavramını kendime bahane ettim. Sonrasında otobiyografi kavramıyla beraber yazdım, çizdim, boyadım, kestim, yapıştırdım, belgeledim, fotoğraf çektim, internetten indirdim... Bireyselden toplumsala, toplumsaldan bireysele uzanan; hatırladıklarımla, hatırlanması gerekenlerle, hatırlanması gerektirilenlerle, yanlış hatırladıklarımla, hatırlamadıklarımla, unuttuklarımla, unutturulanlarla birlikte hafızanın hem sahibi hem kurbanı olan Duygu'nun hayat hikayesini anlattım. Peki anlatılanların ne kadarı Duygu'ydu, ne kadarı Duygu'ya aitti? İşte o noktada Kısmen Otobiyografi kavramı oluştu ve bu serginin başlığı da içeriği de bu sürecin bir devamı olarak ortaya çıktı. D. S.: Doğduğum günden başlayabilirim... 8 Kasım 1982 doğumluyum, yani 7 Kasım 1982 anayasa referandumunun bir gün sonrası. Doğduğum günün gazete manşetleri ise şu şekilde: Anayasa Kabul Edildi. Kenan Evren Cumhurbaşkanı, Yeni Anayasa İle Yeni Bir Dönem. Evren Cumhurbaşkanı Anayasa Ezici Bir Çoğunlukla Kabul Edildi. Evet o gün bir kız çocuğu dünyaya geldi ama ne yaşadığı ülkeden ne de yaşadığı coğrafyadan bağımsız. Duygu doğdu, büyüdü ve okula gidecek yaşa geldi. İşte tam da o zaman, tüm okul hayatı boyunca, yaşadığı ülkeyle yüz yüze geldi. Peki ya bu yüzleşme sadece okul da mı yaşandı? Hayır, hayır... Yaşadığım mahallenin adından oturduğum sokağa, gezdiğim şehirlerden izlediğim televizyona, oynadığım oyunlardan çektirdiğim fotoğraflara dek hemen hemen her yerde o yüzleşmeler yaşandı. D. S.: Ev, oda, sokak, okul, sınıf, bahçe, meydan ilk hissedilenler olabilir. Hafızanın mekanlarla birlikte oluştuğunu ve şekillendiğini düşünürsek hafızanın en çok şekillendirilmek istendiği yere okul a bakmamız gerekiyor, hem içerisine hem dışarısına. Binasına, sınıflarına, panolarına, bahçesine ve hatta tüm bunların renklerine... Sonra adına, müfredatına, önemli günlerine, törenlerine, törenlerdeki süslemelerine... İşte Öğrenci Duygu, Öğrenci A veya Öğrenci B siyah önlükleriyle oradalar. Sınıfta, okulda, okulun bahçesinde, şehrin ya da kasabanın meydanında. O meydandaki resmi tören alanında. Çocuk Duygu, Çocuk A, Çocuk B o önlükleri giydikleri için, öğrenci oldukları için protokolle de karşı karşıyalar. D. S.: Kurallar ve kalıplar... Ailenin ötesinde ülkenin, devletin hatta ve hatta hükümetlerin ideolojik yaklaşımları doğrultusunda kalıba sokulan çocuklar. Sanırım bunu, bu sergide yer almayan Ne Dergi Ne Sergi Sadece Vergi (2014) adlı işimin bir parçası olan on yaşındayken yaptığım bir resim üzerinden açıklayabilirim. İlkokul dördüncü sınıf öğrencisi olduğum 1992 yılında, Maliye Bakanlığı'nın düzenlediği vergi konulu resim yarışmasına katılmış ve Kırklareli il birincisi olmuştum. Maliye bakanlığı vergi ile ilgili düzenlediği çeşitli yarışmalarda gelecekte önemli işler başaracağına inandığı gençlerin iyi vatandaş olma idealine, vergi bilincinin geliştirilmesi yoluyla katkıda bulunacağını düşünmekte, toplumda vergi bilincini geliştirmesi konusunda vatandaşı çekirdekten yetiştirmek istemektedir. Bunun için 1992-1996 yılları arasında düzenlediği yarışmalardaki eserleri bir katalogda toplar. İl plaka numarasına göre düzenlenen bu kataloğun 136'ıncı sayfasında dereceye giren resmim yer almaktadır. Resimde vergi ile kalkınan bir Türkiye profili vardır. Barajları, fabrikaları, hastaneleri, okulları, köprüleri ve otoyollarıyla kalkınan bir Türkiye. Benim bu resmim, tıpkı cumhuriyetin ilk yıllarında Dahiliye Vekaleti'nde yayımlanan propaganda posterlerinde ya da Turgut Özal'ın televizyonda yayınlattığı İcraatın İçinden adlı tanıtım filmindeki görüntüler gibidir. Kısacası amaca ulaşılmıştır. Bir çocuk daha şekillendirilmiştir. D. S.:Bir dünyalı olarak, uydurulmuş tüm kimliklere dahil olmamı ya da olamamamı nasıl açıklarım bilemiyorum, ancak bu durumu anlamaya çalışıyorum. O yüzden bana ait ya da bana aitmiş gibi gözüken kimliklerim üzerinden yola çıkarak hem kendimi hem de benimle bir noktada buluşan herkesin kimliğini anlatmaya çalışıyorum. Benim anılarım var, sizinkilerle bir değil. Benim anılarım var ve neredeyse sizinkilerle birebir. İşte bu ikili durumda anılarda aranan, bulunan ya da açığa çıkan kimlikler, öte yandan da tüm bunların bir sonucu olarak kimliksizleşme var. , Duygu Sabancılar, Bireysel Ve Toplumsal Hafıza Bağlamında Otobiyografik Sanat Yapıtı, 2016."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/24/fuge-demirokun-pestemalim-25-ekim-17-kasim-2018-nurol-sanat-galerisi-ankara/", "text": "Füge Demirok'un Peştemalım adlı tuval resimleri ve bronz heykel sergisi 25 Ekim-17 Kasım 2018 tarihleri arasında Nurol Sanat Galerisi, Ankara'da gerçekleşecektir. Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Demirok'un resimleri için şu değerlendirmede bulunmuştur. Sanatçı bu sergisinde, özellikle organik ve geometrik dengesi üzerine düşüncelerini yansıtan, minimalist, kavramsal açıdan doygunluğu olan soyut plastik görüşünü Karadeniz bölgesi kültürünün geleneksel motifleri ile bağlarken, Ordu'dan, çocukluğumun anılarından bende kalan en belirgin renk peştemalların rengidir. Köylerden şehir pazarını dolduran, meyveleri, sebzeleri, yemişleri ile rengarenk tezgahlar kuran, yaşam sevinçleri ile her işe sarılan, fındık zamanı bahçelerde salınan Karadeniz kadınlarıdır demektedir. Sergi 25 Ekim 17 Kasım 2018 tarihleri arasında Nurol Sanat Galerisi'nde izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/24/lutfiye-bozdag-fuge-demirokun-resimlerinde-asimetrinin-estetigi-pestemalim/", "text": "Füge Demirok, aile köklerinin uzandığı coğrafyanın geleneksel motiflerini son dönem resimlerine konu ediyor. Karadeniz bölgesinin peştamal desenleri ve renkleri, asimetrinin estetiği olarak karşımıza çıkıyor. Demirok resimlerinde, daire, kare, üçgen gibi geometrinin sabit biçimlerini kullanmasına rağmen, aynı zamanda bilinçdışı bir etkiyle, belleğinin dışavurumu olarak asimetrinin egemen olduğu bir soyutlama içinden plastiğini kuruyor. Asimetri, Füge'nin resimlerinin en temel yapısı olarak, tuvalden üç boyutlu forma geçildiğinde heykellerinde de karşımıza çıkıyor. Sanatçının heykellerindeki asimetrik biçim arayışlarına paralel olarak, tuval resminde renk üzerine yaptığı araştırmalar ve denemeler, bu sergide, öne çıkıyor. Demirok'un resimleri; plastik tadın matematik görsellikte vuku bulması, bir yandan Selçuklu tezyin sanatının geometrik biçimlerini hatırlatırken diğer yandan çağdaş sanatın, geometrik soyutlamaları içindeki çeşitli varyasyonları olarak okunabilir. Füge sadece Karadeniz peştamallarından değil aynı zamanda bu coğrafyanın, Selçuklu sanatının yalın, minimal sonsuzluk düşüncesinden de etkilenmiş, saf bir estetik anlayışa yöneliyor. Bu arayışın içinde sadece plastik ögeler değil, onların yanı sıra sezgisel boyutu da ağır basan, kültürel ve felsefi bir düşünsel arka planın da olduğunu görüyoruz. Selçuklu tezyinat sanatı ve bu sanatın temellendiği geometrik biçimlerin kurgusu Selçukludan Osmanlıya İslam estetiğindeki matematiksel geometriye denk düşüyor. Geometrik tezyinin İslam'daki sonsuzluk kavramıyla ortaya çıkan düşüncenin plastiği olarak Füge'nin resimlerinde kullandığı altın yaldız ve varak karıştırılmış renk kullanımı Anadolu uygarlıklarının ve çok kültürlü İstanbul kentinin sanatçının belleğinde oluşturduğu kültürel bilinçdışının açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Bu çok kültürlülüğün içinde, eski İstanbul'un ikonografik geçmişi ve aynı zamanda metafizik ve kozmik bir dünya tasavvurunun izlerini de taşıdığı görülmektedir. Asimetrik düzenlemelerin egemen olduğu tuvaliyle Demirok, modern fiziğin belirsizliğine ve rastlantısal oluşumlara bırakıyor kendini. Bu rastlantısal varoluş çizginin ve rengin etkisiyle metafizik ve tinsel bir Aura, zamansızlık ve sonsuzluk duygusu uyandırıyor. Sanatçı, geometrik çizgi ve desenlerin ritmi ile oluşan kompozisyonlarının içine asimetriyi eklediğinde düzensizliğin düzenine ulaşıyor. Kusur sözcüğünün aslında kusurluluktan ziyade gereklilikten geldiğini vurgulayan Demirok, asimetrinin aslında kendisi için neredeyse mutlak simetri anlamına geldiğini ifade ediyor. Düzenin aslında düzensizlik içinde bir varoluş olduğunu vurgulayan sanatçı İngiliz şair Robert Herrick'in (1591-1674) Delight in Disorder şiirini referans vererek, düzensizliğin verdiği hazzın kendi içindeki ahenkli ve dengeli şiirselliğinin ifade edildiği dizelerin kendisini çok etkilediğini belirtiyor ve bu anlayışın etkisiyle tuval resimlerinde Anadolu'da kadınların olmazsa olmazı peştamalın asimetrik estetiğini plastik dil üzerinden yorumluyor. Not: Sanatçının resim ve heykelleri 25 Ekim -17 Kasım 2018 tarihleri arasında Ankara'da Nurol Sanat Galerisi'nde görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/31/baris-cihanoglusore-22-11-2018-29-12-2018-labirent-sanat/", "text": "Labirent Sanat 22 Kasım 29 Aralık 2018 tarihleri arasında, Barış Cihanoğlu'nun Sore isimli kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, sanatçının günlük yaşamında organik bağ kurduğu malzemeden ürettiği çalışmalarıyla genel çerçevede varoluş meselesine, özelde ise Sore kavramı üzerine odaklanıyor. Sanatçı Sore başlıklı sergisinde pentürden, heykele ve enstalasyona kadar farklı disiplinlerde ürettiği işleriyle izleyenleri şaşırtmaya devam ediyor. Cihanoğlu'nun tüm sanatsal yaratım sürecini besleyen ve bu sergisinde etkisi güçlenen Yara / Sore kavramı, onun için sadece fiziksel bir travmanın ötesinde bir anlam taşıyor ve yara'nın psikolojik etkileri üzerine daha çok kafa yoruyor. Üretimleri insanın doğum anında ana rahminden kopuşuyla başlayan süreçte yaşadığımız yalnızlık hissi, parçalanmışlık ve ikilem gibi duygulanımların içimizde yarattığı manevi acı ve bu acıya karşı gösterdiğimiz direncin ifadesi olarak okunabilir. Sore sergisinde, hayatın akışında bazen hiç fark etmediğimiz, görmezden geldiğimiz ya da yanından geçip gittiğimiz nesneler, Cihanoğlu'nun tutkuları, özlemleri, fantezileri, ihtirasları ile biçimlenip birer arzu nesnesine dönüşüyor. Kolektif bilinçaltımızın derinliklerinde saklı tutkulardan özlemlere, fetişten, fantezilere, çocukluk anılarımıza kadar yaşamın içinde insanı doğrudan ilgilendiren hemen tüm meselelerin yansıması, Cihanoğlu'nun sanatsal yorumuyla ifade buluyor. Cihanoğlu'nun insana, varoluşa ve yaşama dair başat tüm meseleleri ele aldığı yeni çalışmaları 22 Kasım 29 Aralık 2018 tarihleri arasında Labirent Sanat'ta görülebilir. Barış CİHANOĞLU Sanatçı 1975 yılında Ankara'da doğdu, 1999 yılında Hacettepe üniversitesi resim bölümünden başarı ödülü alarak mezun oldu. 1997 yılında henüz öğrenciyken kendi atölyesini kurdu ve halen bağımsız olarak o atölyede çalışmaktadır. 1999 yılından sonra yurt içi ve yurt dışı birçok organizasyon ve sergide eserleri yer alan sanatçı, bugüne kadar içinde 2 kez Nuri İyem resim ödülü olmak üzere toplam 9 adet ödül sahibidir. Uluslararası pek çok projeye eserleri ile katılan Cihanoğlu, sanat yolculuğunda 9 kişisel sergi ve sayısız karma sergide yer almıştır. 2009 Contemporary İstanbul fuarında yakaladığı başarı ile birlikte ülkemizin en seçkin koleksiyonlarda çalışmaları yer almıştır. Uluslararası birçok koleksiyonda eserleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/31/reflection-09-11-2018-by-mojo-art-gallery/", "text": "Yeni Nesil Sanat olarak çalışmalarımızda var olanlar değerleri esas kabul edip, bu değerlerden hareketle gelişimi ve değişime açık olarak kısa bir dönem sonra ortaya çıkması muhtemel olan yeniliğe bugünden ulaşmayı hedeflemekteyiz. Bu düşünce ışığında gerek yaş, gerekse yeni bir kuşağın insanı olan bizler bir araya gelerek Yeni Nesil Ressamlar Topluluğu adı altında iki yıl önce ilk sergimiz olan Raff'taki gençler ile gençleri sırasıyla raftan indirip, sanatseverlerle buluşturmaya başladık. Prestige, Barkod, Karekod ve Merkezden Kaçış başta olmak üzere tüm sergilerimizde bir kavram ile izleyicilerin önüne çıktık. Bu defa görsel sanatların tüm disiplinlerini hedefleyen bir yaklaşım temelinde Yeni Nesil Sanat adı altında yeniden yapılanarak Reflection sergimiz ile Yeni Nesil Sanatın sanattaki yansımanın ivmesinden hareket ile geldiği aşamayı ortaya koymaya çalışmaktayız. Kaynağından çıkan homojen ve doğrusal hareket eden ışınların yansıtıcı özelliği olan bir yüzeye çarpıp geri dönmesi veya başka yönde hareket etmesine yansıma denir. Yansımada yansıtan yüzey ve hareket ettiği ortam; ışığın hızı, enerjisi, frekansı, rengi ve hareket yönünü değiştirir. Yansıma sonunda ışık aldığı yeni yapı ile kaynağından çıkıştaki durumundan farklıdır. Sahip olduğu potansiyelin farkında olarak zekası ile kendini sürekli geliştirerek ileri seviyelere taşıyan, zaman içinde yaratıcılığını uygulamayla ortaya koyabilen ve sürdürülebilirliği temel olan sanat topluluğu olma ilkemizden vazgeçmeyeceğiz. Bizi çevreleyen Dünya'ya ilişkin düşüncelerimiz bu Dünya'nın kendisiyle nasıl bir ilişki içindedir? Bu temel soruya verilen yanıtta saptanan düşünme ile varlığın ilişkisinin mantıksal yapısı, kesin bir biçimde ayna ile yansıtılanın durumu kapsar. Aynadaki görüntü her zaman aynanın konumunca tanımlanır. Objenin bütünü yansıtılmaz, aksine sadece aynaya dönük tarafı görünür. Aynadaki görüntünün göstermediği arka plan; fiziken var olsa bile aynada görüntü olarak mevcut değildir. Aynanın yarattığı görüntünün temsili zorunlu olarak noksandır, aynı şekilde aynanın çevreden gösterdiği kesit de tek yanlı ve o aynanın yüzeyinin sınırına bağlıdır. Bir ayna yansıtılana paralel olarak yerleştirilmiş değil, eğimli durabilir Bu durumda da yansıtılanı kaydırılmış veya aynanın yüzeyi bombelidir ve nesneyi çarpık gösterir. Kısacası; ayna bu durumda nesnenin kendisinin bir görüntüsünü sağlamakta, ancak bunu aynanın perspektifinden yapmaktadır. Aynaya yansıyan surete adeta örgütleyici bir faktör olarak, sureti çıkartanın perspektifi dahil olur. Fakat bu sürekli ve sadece sureti çıkartılanın nesnel olarak önce gelmesi ve ön koşul olmasıyla gerçekleşir. Ayna metaforu bunu ifade etmektedir. Biz ışığın çıkışından başlayarak yansımanın değişen koşul ve bu değişimlerini esas alan bir sanat yaklaşımını esas almaktayız. Mojo Aydınlatma Grubu bir sanayici olmanın yanında sanata destek adına açtığı BY MOJO ART GALLERY ile sanatçının sanatseverlere ulaşmasına çalışmaktadır. BY MOJO ART GALLERY'nin ilk sergisini Yeni Nesil Sanat topluluğu ile yapması gençlerin kendilerini yansıtmasına destek olduğunu ortaya koymaktadır. By Mojo Aydınlatma Grubu Yöneticileri ve sanatın içinden gelen bir kişi olan By Mojo Sanat Gallery Yöneticisi Sayın Senem Yaşar'a Yeni Nesil Sanat olan tüm genç sanatçılar adına teşekkürlerimizi sunarız. Işığımızı artırmaya ve kesilmeden yansıtmak için sürekli çalışmaya devam edeceğiz. Her şey önce bir hayalden başlar, devamı olan düşüncede büyür ve gelişir. Tutarlı ve gerçekçi düşüncelerin zamanla kavram haline dönüşmesi, uygulanabilmesi ve sürekliliğinin sağlanması halinde hayaller başarıya doğru yol almaya başlar. Türkiye'de başta sanat olmak üzere ihtiyaç duyulan tüm değişimleri yapacak olan gençlerdir. Şu an çok güçlü bir genç ressam grubunun bulunduğunu ve bu genç ressam potansiyelinin kontrollü olarak sanat camiası ile buluşturulması gereğini gözlemlemekteyiz. Anadolu coğrafyasında birikerek bugünlere gelen muhteşem zenginliği ortaya koymanın gerekliliğine ve Türk resminin ihtiyaç duyduğu değişimi de bu genç ressamların yapacağına da inanmaktayız. Bu hayalden hareketle dört yıl önce Yeni Nesil ressamlar topluluğunu oluşturduk. Sesini-rengini-varlığını duyurmaya çalışan ve görüp de görmemezlikten gelinen Yeni Nesil Genç Ressamları anlatmaya ve bunu birlikte eyleme dönüştürmeye çalışıyoruz. Yeni Nesil Ressamlar ile içimizdeki fili ayağa kaldırmaya çalışmaktayız. Topluluğun en temel özelliği; tamamının güzel sanatlar eğitimi almış kişilerden oluşması, gönüllük esasıyla ve sonuç odaklı çalışılması, hiçbir galeriyle doğrudan bağlantısı olmadığı için bağımsız çalışılması, Anadolu'ya yaygın olması, genç yaş kuralına uyulması ve her yıl bir usta ressamın danışmanlığına başvurulmasıdır. Yeni Nesil ressamlar topluluğu denilince akla Bir genç ressam fidanlığının gelmesine ve Bu fidanlıkta yetişenlerin dikkate alınmasına ve çalışmalarının izlenmesine özel çaba göstermekteyiz. Ulaşabileceğimiz diğer yeni nesil gençleri de fidanlığa alarak zaman içinde sanatseverlerle buluşturacağız. Dijital teknoloji hızla hayatımızın her tarafına hızla yayılmaktadır. Karekod ; bir çalışmanın son aşamasında tüm bilgileri içerecek şekilde sunumu için gereken detaylı tanımlamada zorunlu emek ve zaman sarfiyatını en aza indirmek maksadıyla verilerin kare şeklindeki tek bir simgeye ortaya konmasıdır. Bu simge bir okuyucu yardımıyla yorumlanıp içerdiği verilerin elektronik ortama aktarılmasıyla emekten ve zamandan tasarruf edilir. Karekod sergimizle; her biri yaşadığı, yetiştiği dönemim özel yansıması ve simgesi olan Yeni Nesil Ressamları ayrı ayrı karekod ile tanımladık, kayıt altına aldık ve ressamların çalışmalarının da bu karekodlar ile sanatseverlerce izlenilmesi amacıyla bu dönemim ruhu ve gereklilikleri ile bir simgesel anlatımla sanatseverlerle buluşturduk. Karekod sergimizle Yeni Nesili dijital teknoloji ile buluşturarak geleceğe hazır olduğumuzu ortaya koymak istedik. Yeni Nesil Ressamı Karedod sergisinde toplayarak Yeni nesil Ressamlara destek olan Arda Sanat Galerisi'ne teşekkürlerimizi sunarız. Gerek bu serginin tüm aşamalarında Yeni Nesil'e doğrudan destek olan, gerekse kuruluşundan itibaren Yeni Nesil Ressamlar Topluluğu'na özel bir önem gösteren, bizle bilgi ve tecrübelerini paylaşarak öndelik ve 2018 yılında gönüllü olarak danışmanlık yapan Resim Sanatçısı Kadir Ablak'a da tüm genç ressamlar adına teşekkürlerimi iletirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/10/31/soylesiruyalarda-akil-yurutmenin-sinirlari-konusmacilar-merve-sendil-ozgul-kilincarslan-burak-erdeniz-3-kasim-2018-sanatorium/", "text": "SANATORIUM'da, 02 Aralık 2018 tarihine kadar devam edecek Merve Şendil'in kişisel sergisi Dream Logic kapsamında, 3 Kasım Cumartesi günü, saat 13:00'te, sanatçı Merve Şendil, küratör Özgül Kılınçarslan ve İzmir Ekonomi Üniversitesi, Psikoloji Bölümü'nden Doktor Öğretim Üyesi Burak Erdeniz'in katılımıyla, sergi üzerine bir sunum ve söyleşi düzenlenecektir. Rüyalar, uykunun belirli aşamalarında ortaya çıkan rastlantısal imgeler olarak gözükse de tarih boyunca farklı bilim insanlarına, sanatçılara, düşünürlere ilham kaynağı olmuştur. Dream Logic rüya mantığı söyleminden hareketle rüya kavramının irdeleneceği söyleşide, uyku halinin biyolojisi, evrimsel kökenleri ve rüyalar ile ilişkisini içeren farklı bilimsel bakış açıları paylaşılacaktır. Ayrıca rüyalara eşlik eden farklı bilinç durumları ve bu bilinç durumlarının anlayışımızı nasıl etkilediği tartışılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/03/upsdden-sanat-kamuoyuna-acil-duyuru-epiveron/", "text": "UPSD olarak, sanat dünyasında yer alan herkesi ilgilendiren ve maalesef büyük bir sorun haline gelmiş olan bir konuyu ele aldık ve ortaya EPİVERON adını verdiğimiz belge çıktı. EPİVERON yani Eser Piyasaya Verilme Onayı, sanat dünyamızda her kesimi çok farklı açılardan koruyacak bir formülün kağıda dökülmüş halidir. Aşağıda göreceğiniz gibi EPİVERON, sanat eserinin pasaportu niteliğindedir. İster kalıcı, ister geçici bir süreliğine olsun, bir sanat eseri yurtiçi veya yurtdışında yer veya el değiştiriyorsa, EPİVERON onun her türlü güvencesini sağlayacak olan belgedir. Eserin ilk elden çıkış anından itibaren, eserin çalıntı veya sahte olmadığını kanıtlayan, eser her el değiştirdiğinde kaydını üzerine geçiren, eser bir yere gittiğinde kimin sorumlu olduğunu ve ne zaman sahibine döneceğinin kaydını tutan, eserin satış veya telif hakları ayrıysa, bunları netleştiren ve sonuç olarak sanat dünyamıza, sanat piyasamıza bir nebze belirlilik, açıklık ve güvenilirlik kazandırma amacı taşıyan bir girişimdir. EPİVERON, yasal bir zorunluluk değil ama bir gereklilik. Sanat ortamında kontrolsüzce el değiştiren, takibi yapılamayan sanat eserleri özelinde bir düzenleme ve kontrol mekanizması sağlayacak olan bu belge ile, sadece sanatçı veya galerici değil, koleksiyoner ve özellikle müzayede evleri de sorumluluk sahibi olacaktır. Ancak sanatçılar, galericiler, koleksiyonerler, aracılar, müzayedeciler bunu sürekli olarak uygularsa ve EPİVERON'u olmayan sanat eserlerini satın veya ödünç almamak konusunda ortak bir bilinç gösterilirse, ortaya çok farklı ve sağlıklı bir sanat ortamı çıkacak. Bu belge ile birlikte: Sahte eser mi aldım? diyenlerin oranı giderek azalacak. Çalıntı/sahte eser satanlara karşı caydırıcı bir önlem alacak ve bunların sayısı giderek azalacak. Sanatçısından veya kaynağından ihtilaflı veya tartışma yaratabilecek eser alma ihtimali yok olacak. Eser yuvasından çıkarak herhangi bir sergiye, müzayedeye gidip gelirken, gerek taban değeri, güvenlik/sigorta bedeli ve eserin somut sorumlusu belli olacak. Sanatçıların ve galericilerin yıllardır müzayedeler tarafından mağdur edilmesi son bulacak. DİKKAT: Burada özellikle koleksiyonerlere önemli bir görev düşüyor. Lütfen artık EPİVERON'u olmayan hiçbir sanat eserini almayın, itibar etmeyin, kesinlikle koleksiyonunuza katmayın. Sahte, çalıntı veya eserin sanatçısının tüm haklarını mağdur ederek gerçek değeriyle alakası olmayan bir bedelle satışa sunulmuş olan hiçbir eser, gerçek anlamda sanatsever bir koleksiyonerin elinde olan eserler arasında bulunmaz, bulunmayı hak etmez! EPİVERON'un sanat ortamımızda uygulanması ve gerçek anlamda sanat eserinin pasaportu haline gelmesi tamamen size bağlı. Bu nedenlerle, EPİVERON'u olmayan hiçbir eseri ne galeriden, ne sanatçıdan ne de müzayede evinden almamanızı rica ediyoruz. EPİVERON'u olmayan bir sanat eseri almakla, karaborsa alış-veriş yapmak, sigortasız işçi çalıştırmak arasında fark yoktur. Elinizdeki eserin, değerinin onda bir değerine satılmasını da engelleyin, sanatçının tüm haklarının bu yolla çiğnenmesine de mani olun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/05/gilgamisin-yapraklari-ekrem-kahraman-galeri-a-08-30-kasim-2018/", "text": "Bu alıntı günümüzden 5000 6000 yıl önce yaşandığı söylenen Mezopotamya'da kurulu Sümer kent devletlerinden Uruk kralı Gılgamış'ın, öldükten ancak 1000 yıl kadar sonra yazının keşfedilmesi sonucu kulak kulaktan kulağa yayılarak gelen trajik destanı sayılan Gılgamış Destanı'ın hemen girişinde yer alıyor. Bilindiği üzere destan, bir canlı olarak güçlü insan cinsinin tipik temsilcilerinin ilklerinden sayılan Gılgamış'ın kadim Ölüm'e karşı Sonsuz Yaşam arayışının binlerce yıl öncesine dayalı tarihin en eski yazılı metni olarak kabul ediliyor. Ekrem Kahraman, Gılgamış Destanı'yla ilk kez, 1970 yılı başlarında henüz öğrenciyken Devlet Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinden Belkis Mutlu'ya ait Efsanelerin İzinde kitabıyla tanıştı ve bir daha da hayatından hiç çıkarmadı. Sanatçı, 2015 yılında kendisinden bir dergi için istenen Dante ve onun İlahi Komedya'sıyla ilgili bir yazı üzerine çalışırken İlahi Komedya'nın izleri onu önce büyük İslam düşünürlerinden Ebu'l Ala el-Maarri'ye, sonra da daha derin bir etkiyle Gılgamış Destanı'na götürecektir. Kahraman, bu yoğun etki ve duyumlarla başladığı Gılgamış'ın Yaprakları dizisi resimlerine aynı süreçte başladı ve tıpkı çivi yazısı tekniğiyle sürdürdüğü resim dizisi çalışmalarını 2016 yılında İstanbul'da RENART Sanat Galerisinde sergiledi. Sadece yazı ve sergiyle de yetinmedi; ünlü Asur kralı Asurbanipal'ın isteği üzerine Gılgamış Destanı'nın elimizdeki biçimiyle ilk yazarı olarak kabul gören ve M. Ö. 1300-1000 yılları arasında Asurlu ya da Akadlı olduğu söylenen Şeytan Kovucu ünlü şair Sin-leqi-unninni'den 3000 yıl sonra ikinci yeniden yazımını gerçekleştirdi ve adını da Gılgamışın Yaprakları olarak koyup yepyeni çağdaş bir destan olarak sergisiyle birlikte bir kitap olarak yayımladı. Sanatçı orada da durmadı: Doğu ve Batı mitolojileriyle ilgili bir dizi yazı kaleme aldı ve çeşitli dergilerde yayımladı. İçine çekildiği bu entelektüel / insani duyumsal girdaplarının içerisindeyken de Gılgamışın Yapraklarıyla bağlantılı olarak Hatırlama ve Söyleme Zamanları başlıklı yeni bir destansı büyük bir şiire ve resim dizine başladı. Sanatçı İzmir'de Galeri A'daki bu yeni sergisinde birbirine bağlı bu iki dizinin resimlerinden bir seçkiyi sergiliyor. Sanatçının sergisi sırasında konuya ilgilenen izleyici ve okuyucularına Gılgamışın Yaprakları kitabına da ayrıca sunulacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/05/haluk-oner-disaridan-2/", "text": "İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır. Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine 'Dışarıdan' estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. 'Dışarıdan' grubunun sanatçıları bireysel girişimlerle ya da oluşumun ortak etkinlikleriyle yakalanan izleyici ile buluşma anlarını 'izleyen ve sanatçı' açısından bir fırsat olarak görür. 2017 yılında temellerini atan grubun 2018 yapılanmasına katılan sanatçıları Deniz BAYAV, Deniz GÖKDUMAN, Ferhunde K. ÖNER, Kerem İŞCANOĞLU, Tolga BOZTOPRAK,, Zerrin PEHLİVAN'dan oluşmaktadır. Sanatı sonsuz ve sınırsız 'şimdi'nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir, Sanatın doğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait bütün çıplaklığı ortaya koyan yaşamı, yani doğallığın insanla kurduğu bağı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzer; ancak insanı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir. Sanatın merkezinde yer alanlarla aynı sanat iklimini soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar. İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilirler. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı, kenti kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışarıdan gelen bütün duyuları ve estetik bakışları, eserlerine ortak kabul ederler. Sanatçıların varmak istediği yer dışarıdan merkeze ulaşmak değil merkezle dışarıyı uzlaştırmaktır. Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının titizlikle yapıtlara yerleştirmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki 'kendi olma' özelliğine sahiptir. İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilir ve bu birikime bağlı olarak anlam kazanır. Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçının salt insan olarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır. Yapıtlar, insanın mekan ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır. Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekandan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır. bir sanat eserinin 'açık yapıt'a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir. 21. yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden ve sanatın içinde yer aldığı kadar dışında kalan bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan 'Dışarıdan' grubu, 15-18 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Artankara Çağdaş Sanat Fuarı'na aynı grup adıyla Galeri Deniz çatısı altında katılmıştır ve 10-18 Kasım 2018 tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan ARTİST 2018 / 28. İstanbul Sanat Fuarı'nı nitelikli ve yüzyılın ger eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir. 'Dışarıdan' için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin bir parçası olabilmek ve sanatçının sanatıyla kurduğu bağın izleyiciyle tamamlanabildiğini vurgulayabilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/05/trakya-universitesi-ii-uluslararasi-ozgun-baskiresim-yarismasi/", "text": "- ULUSLARARASI ÖZGÜN BASKIRESİM YARIŞMASI - 18 yaş altı ve üzeri bütün katılımcılara açıktır. - Yarışmacılar bir esere ait iki kopya ile olmak üzere en fazla iki eserle katılabilirler - Yarışmaya katılacaklar eserler, daha önce hiç sergilenmemiş ve herhangi bir yarışmada ödül almamış olmalıdır. - Yarışma konusu - Eserlerin arka yüzünde ad-soyad, yaş, adres ve e-mail adresi bulunmalıdır. - Eserlerin ön yüzünde sanatçı imzası kesinlikle - Ödül alan eserlerin her türlü kullanım hakkı Trakya Üniversite'sine - Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Seçici kurul üyelerinden biri veya birileri gelemez ise yerine Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesinden Öğretim Elemanı çağrılabilir. - Dereceye giren eserler bir örneği Ü. İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesine kalacaktır. - Katılım Belgeleri sergilenme hakkı kazanan sanatçılara digital olarak istedikleri takdirde digital ortamda gönderilecektir. Basılı olarak katılım belgesi elden alınabilir. - Eserlerin kargodan kaynaklanan hasar olduğu durumlarda Trakya Üniversitesi sorumlu değildir. - Sergilemeye giren eserler geri Sergilemeye giremeyen eserler ise elden alıcı tarafından elden geri alınabilir. - Çalışmalar en büyük 100x70 cm. boyutunda olabilir. Bunun dışında boyut sınırlaması - Gönderilen eserler Gravür, Litografi, Ahşap Baskı, Serigrafi, Tipo Baskı... Baskı tekniklerinde yapılabilir. - Gönderilen eserlerin kargo ücreti göndericiye Eserler en geç 29 mart 2019 Cuma günü saat: 17:30'e kadar aşağıdaki adreste olacak şekilde şahsen teslim edilmeli ya da posta veya kargo ile gönderilmelidir. adreslerinden ve bazı sosyal medya mecraları üzerinden duyurulacaktır. Dereceye girmeye hak kazananlara ödülleri, Trakya Üniversitesi'nin düzenleyeceği etkinlikte elden verilecektir. Ödül ve sergi açılış günü alınmayan ödüller üç ay içerisinde elden alınabilir. Alınmayan ödüller öğrencilerin kullanımına veilecektir. Dereceye giren ve sergilenmeye değer bulunan eserler belirtilen süre içinde sergilenecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/05/vecdi-uzun-ozgun-sanat-eseri-ve-ozgur-sanatci/", "text": "Özgün sanat eseri üretebilmek için sanat tarihinin ve felsefenin engin doruklarını bilmek ve bu dorukları aşabilmek için de gerekli bilgi ve yaratıcılık donanımına sahip olmak ön koşuldur. Burada şu soruyu kendinize sormanız gerekir: Doruk neresidir? Doruktakiler kim? Sanatın doruklarının tespitinde salt kişisel beğeniler değil, genel kabul görmüş evrensel hale gelmiş doruklar ve zirveler esas alınmalıdır. Doruktakilerin izlediği yolu izleyip incelemeden, o ana kadar ulaşılamayan yeni doruklardaki kendi zirveni oluştururken yolunu nasıl seçeceksin? Doruklar nasıl aşılır ve yeni zirveler bulunur? Ortaya konulan sanat çalışmasının özgünlüğü; bu üretim sürecinde sanatçısının bu dorukları aşabilecek bir yapı ve donanıma sahip olması yanında, bu donanımı kullanacak zeka, yaratıcılık ve sezgi gücüne de dayanır. Bu tarz sanat eseri üretenin hayatı ; olmuş bitmiş değil, ileriye doğru henüz olmamış, ama olması istenilenlerin peşinde koşmayı gerektirecek hayat felsefesi temelinde oturması gerekir. Sanatçı bu felsefenin farkında olur, onu zamanla içselleştir ve eserinde ortaya koyar. Tüm bunları yapabilmenin tek yolu öncelikle sanat eseri üretenin aklını özgür bırakmasıdır. Yaşadığı ortamda özgürlüklere saldırı ne kadar yoğun olsa da kendi içinde özgür olamayan, henüz sormadığı soruları bulmaya çalışmayanın sanatın doruklarını aşıp yeni zirvelere ulaşması mümkün değildir. Sanatçı adayı gençlere sorularım: Size göre sanatın dorukları nedir? Sizin bu dorukları aşıp hedeflediğiniz zirve neresidir? Bunu yapabilmek için gereken donanıma sahip misiniz? Kendi içinizde özgür olma yolunda çabanız hangi aşamadadır. Bakınca çevrenizde bu doruklardan görüyor musunuz? Sanatın doruklarını fakültedeki bir hocanız veya medya yoluyla popüler olmuş bir ressamla sınırlıyorsanız işiniz çok zor. Umarım bu soruları tekrar düşünüp kendi çıkış yollarını sağlamak için cevap ararlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/evrenin-dusu-da-sanat-mi-sabahat-cikintas-mine-sanat-antonino-sanat-galerisi-13-kasim-14-aralik-2018/", "text": "Sabahat Çıkıntaş, sanat kavramını, fırça ya da kalemin kendilerine özgü tarzlarını kullanmak yerine daha nesnel materyaller kullanarak vurgulamayı tercih eden bir sanatçıdır. Doğa ve evrendeki değişim olgusunu varoluşsal bir izlekten hareketle sorgulama alanına dahil eden sanatçı, daha çok semiyotik bir tabiatın öğeleriyle ortaya çıkan çok çeşitli sanatsal çalışma ve etkinliklere imza atmış, çizgi dışı ve yenilikçi ifade olasılıklarını çalışmalarında bir araya getirmiştir. Çıkıntaş, ilk aşamada, tesadüf ve doğaçlama olarak ortaya çıkan spontane dışavurumlarla soyut formlar çizmeye başlamış, daha sonraki aşamalardaysa ele geçirdiği atık nesne fragmanlarını sezgisel kolaj uygulamaları biçiminde bir takım düzenlemeler yaparak oluşturmuştur. Sanatçının sonuçta görsel bir sunum haline getirdiği bu atölye çalışmalarının çok geniş bir alana yayılması her şeyi parçalayıp işlevsel bağlamlarından koparılmış soyut veya geometrik yapılara dönüştürme girişimi hakkında söylenebilecek hususlar ister istemez öznel bir yaklaşım ve okuma problematiğini de zorunlu kılmaktadır. Daha farklı bir anlatımla, Çıkıntaş'ın bu biçimde bir örtük anlam ya da süblime mesaj çalışmaları, Yeni Dada formalizmi, Duchamp'ın Hazır Nesne bağlamındaki işleri veya güncel sanatta sıkça karşımıza çıkan kimlik, tinsellik ve mahremiyet gibi kavramsal oluşumlarla benzerlik gösterir ve bu tarz bir sanatsal öneri; her türlü çağdaş sanat yorumu, yaklaşımı ya da çözümlemesi, her şeyden önce tek başına tartışmalı bir süreç ortaya koymaktadır. Çıkıntaş sanatının temel ilkeleri, kendi ruhsal titreşimlerinin ifadesi olarak somut değil, soyutlanmış formlar biçiminde kendisini gösterir. İlginç bir şekilde sanat nesnesine başka anlamlar vererek onu yeniden dönüştüren Çıkıntaş, görüsü ve teknik becerisi ile kendi başına hiçbir anlamı olmayan biçimleri, belirli bir amaca yönelik fikir ve kavramlarla doldurur. Bu durum, sanatsal biçeminin kavramsal karakterini açıkça ortaya koyar. Çıkıntaş estetiği aslen, geleneksel estetik ve entelektüel sanat felsefesinden ziyade, bir ruh durumu ya da duyarlılık tarzı olarak karşımıza çıkmaktadır. Soyut sanatın öncüsü Vassily Kandinsky'nin mistik bir yapıda birleşen formları nasıl bir içkin gereklilikten güdülendiyse, Çıkıntaş formları da, ezoterik bir yapıda birleşen yapıları ve ruhani iç dinamikleri ile aynı içsel gerekliliğin nihai ürünleri olarak değerlendirilebilir. Gerçekte, gazetelerden kesilmiş ya da gündelik hayattan imgeler taşıyan grafik parçalarının ya da sözcüklerin yapıtlara katılması, biçimsel açıdan Kübistlerin ve sonrasında Dadacıların kullandıkları teknikleri anımsatır. Geçen yüzyılda yaşamış Dadacılarla aynı kaygıları taşımıyor olsa da, kendine özgü görüş, duyuş, anlayış ve anlatış üslubu bakımından öznel bir fikri, karşıt bir fikirle sorgulayarak yeni bir anlayışla sunmaktadır. Tıpkı Hegel'in diyalektik mantık anlayışında olduğu gibi: Önce tez, sonra anti tez ve sentez... Hegel'e göre sanat, maddeye sokulan ve maddeyi kendine benzeten sanatçının ruhudur. Çıkıntaş'ın kolaj ve asamblaj düzenlemelerinin yanı sıra diğer sanatsal pratikleri, tamamen kendi içsel duygulanımlarının sanatına yansıyan görüntüleri olarak Hegel öğretisine yakın görünür. Örneğin; solo sergi açılışlarında giydiği tasarım kostümler, bu gerçeği doğrular gibidir. Çıkıntaş estetiği, doğanın dirimini ve düzenini, giyilebilir bir sanat nesnesinden hareketle, bu kez sanatçının kendi bedeni üzerinden göstermiştir. Eski ve işlevselliğini yitirmiş bir eşya üzerine kurguladığı kolaj düzenlemelerini kostüm olarak giyerek sanatının aynası olan sanatçı, sergi sunumuna da böylece dahil olur. Ayrıca üzerine giydiği sanat yapıtından parça parça bölümlerin, elinde tuttuğu boş tuval şasesinden göründüğü ilginç bir sanatsal pratik, sergide izleyici ile buluşturulur. Diğer taraftan böylesi bir performans, hayatın sanatsallığına bir işaret gibi de yorumlanabilir. Çıkıntaş'ın neredeyse her sergisinde bir gelenek haline getirdiği kostüm performanslarında olduğu gibi kendine özgü sanatsal bakış açısı ve Dionysos'cu cesur girişimleri, sıra dışılığıyla gerçekten de övgüyü hak eder. Çıkıntaş yapıtlarının, denge-dengesizlik/düzen-düzensizlik gibi statik durumlarının içinde meydana getirdiği devinimle, sadeleştirilmiş renk varyasyonlarının yaydığı titreşimle ve hali hazırda içinde bulunduğu mekan ile birlikte okunması gerekir. Öte yandan, bir kısmının farklı ve genelde işlenmiş alçakgönüllü malzemeler kullanılarak oluşturulan çalışmalar olduğu düşünüldüğünde, ciddi anlamda geleneksel beklentilerle kuşatılan bir sanat biçeminin kırılması bağlamında, sanat formlarının, kendilerini sınırlayan geleneklerden kurtarılmasına yardımcı olması bakımından önemli olduğunu düşünüyorum. Bu tarz alternatif teknik ve yenilikçi bir sanat anlayışını, tekdüzeliğe düşmeyerek sanatı canlandırmaya aracı girişimler olarak değerlendirmek gerekiyor. 13 Kasım-14 Aralık 2018 tarihleri arasında Harbiye Kenter Tiyatrosu'nun üzerinde yer alan Antonino Sanat Galerisi'nde sanatçının bir solo sergisi düzenleniyor. Evrenin Duşu da Sanat mı? başlıklı sergi, sanatçının yapıtlarından seçilmiş örnekleri görmek için iyi bir fırsat! Kandinsky, V. (2009) Sanatta Zihinsellik Üstüne, s. 64. Çeviri: Tevfik Turan. Hayalbaz Kitabevi: İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/gurol-sozen-tulinin-gezegeni/", "text": "Sonsuz doğa bir sanatçı için büyük öğreti: Çizgisi, rengi, sesi, sessizliği, müziği, devingenliği ve direnci ile... Vazgeçilmez bir bilge de denebilir doğa için. İnsanoğlunun en soylu tanığı. Yaratıcılığın da kaynağı; tabii ki bakmasını bilenler için. Hayata dair her koşulda sığınacağımız bir liman da diyebiliriz; sevinç ve kederde de... Aydınlanan gün ona ait, karanlıklar da. Ama zifiri karanlıklarını her daim kuşanan insanları saymıyorum. Yeraltı tanrısı da hiç hoşlanmaz onlardan. Düşünün artık siz gerisini; bilge Homeros, yeraltı tanrısı Hades için, Tanrıların bile tiksindiği çirkef dolu bir ülkesi var, diyor! Çağımız Hades'i pek seviyor!... Sanatçının ikilemi de burada. Ama unutmayalım: Bataklıklar da bile çiçeğine duran ve bir toz zerresi üzerine konduğu zaman taç yapraklarını hemen kapatıveren Lotus çiçeğine benzer sanatçı. Doğanın görkemli derinliğini şiirin, öykünün, masalın, destanın, şarkının, resmin, heykelin ve güzellik adına aklınıza ne geliyorsa görkemli sahnesinde hem de on iki bin yıldan beri bu topraklarda inatla sunabilen sanatçı, bugün öksüz! Doğanın gümüş tepside armağan ettiği yaşamın güzelliğini, keyfini, damak tadını almak istemiyor kimse. Bakıyorlar ama görmüyorlar; sonsuz güzellikleri. Shakespeare, Parlayan her şey altın değildir, dese de akçeye tapıyor günümüz. Oysa mitoloji dünyasında para tanrısı yok! Parlayan, yeşeren, en büyük öğreti, görkemli doğa. Kin, kan, yalan dolan ve yok etmenin bencil ve küstah dünyasını seviyor insanoğlu. Güneşin aydınlığına, gökyüzüne, sulara, bulutlara, yağmura, yıldızlara, kuşlara ve yeşeren, çiçeklenen her şeye ve bilgelerine nasıl umarsız, nasıl düşman olabilir insan? Yunus, Bana rahmet yerden yağar, dese de inanmıyor kimse. Asıl trajedi burada. Oysa sanatçı Zümrüdüanka kuşu gibi küllerinden doğuyor. Sözü uzatmamın tek nedeni, kadim dostum Tülin'in resmettikleridir. O da ustalığı ile aynı potada eriyor; yangın yerinde Zümrüdüanka kuşu gibi kendi küllerinden doğanın derinliğinde geziniyor. Bir masal ustası gibi sonsuz doğanın gizemini, sonsuzluğunu resmediyor. Yani kendi resmini yapıyor: Her dem gülümsemesine karşın çizgisinden, renkçiliğinden, dramatik coşkusu ve hüzünlerinden ödün vermeden resmediyor. - Wilde, Bir şarabın yılını ve kalitesini anlamak için bir fıçı şarap içmek gerekmez, demiş. Tülin'in soyutlamaları ve resmettikleri bir damak tadı. Her resim ya da sanat eseri hayata yolculuktur. Ve bu uzun yolculukta heybemizde kendimizi taşırız. Tülin'in gezegeni ise resmettikleridir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/just-visiting-this-planet-takayoshi-sakabe-cep-contemporary-exhibition-platform-22-kasim-22-aralik-2018/", "text": "Art Basel, Art Miami, Fiac, Art Paris gibi uluslararası sanat fuarlarında yer alan sanatçının yapıtları aynı zamanda ; National Museum of Modern Art in Paris/France, Ville de La Celle-Saint-Cloud/France, Ville de Saint-Maur-des-Fosses/France, Museum K. Mishima/Japan, Museum of Numazu/Japan, Tokyo Opera City Museum, Is Bank, Turkey gibi müze ve kurum koleksiyonlarında bulunmaktadır.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/kaynak-olarak-utopya-resource-utopiaelgiz-muzesi-14-kasim-2018-12-ocak-2019/", "text": "Elgiz Müzesi Alman Filozof Ernst Bloch'un Ütopya fikirlerinin peşinde gerçekleşen uzun dönem fotoğraf ve video projesi Kaynak Olarak Ütopya ya ev sahipliği yapıyor. Goethe Institut İstanbul'un organize ettiği, Pavlov's Dog Berlin ve NOKS Bağımsız Sanat Alanı'nın proje ortağı olduğu Kaynak Olarak Ütopya projesi kapsamında fotoğraf ve video alanlarında iş üreten, Türkiye'de yaşayan 40 yaşın altındaki 8 sanatçı, 8 ay süren atölyelerin ardından ürettikleri işlerini 14 Kasım 2018 12 Ocak 2019 arasında Andreas Rost, Volkan Kızıltunç ve Michael Biedowicz küratörlüğünde Elgiz Müzesi'nde sergileyecekler. Projeye açık çağrı yoluyla başvuran sanatçılar arasından seçilen Altay Tuz, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Cansu Yıldıran, Egemen Tuncer, Müge Yıldız, Serhat Kır ve Sevinj Yusifova, ütopyayı hem bir ilham kaynağı hem de bir temel olarak aldılar ve gerçekliği meta seviyesinde aydınlatan, yaşanan deneyimleri yansıtan ve gelecekteki olayların metaforları haline gelebilen görsel hikayeler yaratmayı amaçladılar. Elgiz Museum proudly presents a photography and video exhibition in pursuit of ideas for other utopias entitled Resource Utopia, in collaboration with Goethe Institut Istanbul, Pavlov's Dog Gallery Berlin and NOKS Independent Art Space. Following a period of workshops, 8 artists from Turkey under the age of 40 will exhibit their photography and video works between 14 November 2018 12 January 2019. Inspired by the German philosopher Ernst Bloch's 'Principle of Hope', the exhibition consists of the outcomes of three workshops that lasted for 8 months. Artists Altay Tuz, Beril Ece Güler, Burak Dikilitaş, Cansu Yıldıran, Egemen Tuncer, Müge Yıldız, Serhat Kır and Sevinj Yusifova were selected by Michael Biedowicz, Andreas Rost and artist Volkan Kızıltunç. The artists are invited to interpret utopia both as a source of inspiration and as a basis that intends to illuminate meta-realities that consist of visual stories, reflecting experiences that may become metaphors of future realities. Exploring the generated visual realities, the exhibition focuses on the present rather than the future, as it consists of mainly photography and video works. Almost like an expression tool, time-based mediums act as an analogy for the present moment with a possibility to be analyzed in the future."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/mehmet-sagbas-barbar-yeni-dunya/", "text": "Ustalıkla işlenmiş bilinç akışı ağırlıklı psikolojik tahlillerle aksiyon ögelerin iç içe geçtiği Barbar Yeni Dünya; dinamik kurgusu ve yolculuk motifini içsel ve nesnel açılardan işleyen çarpıcı olay örgüsüyle distopya edebiyatına yeni ve farklı bir soluk getiriyor. Rahiplerin yönetiminde kendilerine özgü kuralları olan topluluğa ait, geçmişi sırlarla yüklü savaşçı kadın Şana'nın yolu, günün birinde Prens Kian ile kesişir. İkisi de paylarına düşen hikayelerini yaşayıp kaderleriyle yüzleşirken kendilerini bu kez ortak özneli yeni bir hikayede bulurlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/07/secilen-tulin-onat-terakki-sanat-11-ekim-24-kasim-2018/", "text": "Terakki Sanat, 11 Ekim-24 Kasım 2018 tarihleri arasında, Tülin Onat'ın 'seçilen' sergisiyle mevsimini açıyor. 1971yılında DGSA Mimar Sinan Üniversitesi Yüksek Resim Bölümü'nü bitiren Onat, 1973 yılında Avusturya Hükümet Bursuyla Salzburg Yaz Akademisine gitti. 1987'de Hasan Yelmen ile kurdukları Derimod Kültür Merkezi'ni açmış ve önemli sergilerin tasarımını üstlenmiştir. Kitap ve kataloglarını hazırlayıp, retrospektif sergiler yapmıştır. Resim bir sezgi ve ifade biçimidir düşüncesinden hareketle ürettiği yapıtları, tek bir biçimin tekrarlanması ve bu tekrarlardan doğan ritim hareket noktası olmuştur. Görünmeyenin görünmesi tuvalin içine girme, tuvalin arkasına geçme ve öne gelme gibi problemleriyle sanatındaki derinlik kavramını, çağın teknikleriyle dile getirmektedir. Önemli konsept sergilerine imza atan Onat'ın, yurt içi ve yurt dışında katıldığı onlarca sergisi çok ses getirmiş ve koleksiyonlarda yer almıştır. 2017'de, açtığı 99 resimlik 'konulu' sergi' ile sanatına yeni bir enerji getirmiştir. Bu sergisinde göreceğimiz işleri çeşitli zamanların bir seçkisidir. Hayatında ve sanatında hiç ödün vermeden devam etmesinin gereğine inanan ve bu yolda çalışmalarını sürdüren Onat, İstanbul'da yaşamakta ve çalışmalarını özel atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/14/balikesirli-sanatcilar-cagdas-sanatlar-sergisi-cankaya-belediyesi-cagdas-sanatlar-merkezi-16-30-kasim-2018/", "text": "Türkiye'nin değişik yerlerine dağılmış ama Balıkesirli heyecanı devam eden, bir araya getirmenin mutluluğuyla sanatseverlerin izlemelerine sunuluyor. çabasındaki Ankara Balıkesirliler Derneği'nin bu nadide sergisi, sanata ilginin yeterince olmadığı, dernekçiliğin, hele hemşehri dernekçiliğinin basit kulvarlarda seyrettiği günümüzde örnek teşkil edecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/14/safak-gunes-gokduman-b12/", "text": "Zafer Malkoç'un çalışmalarının temelinde insan yer alır. İnsanı, geçmişi, geleceği, bastırılmış duyguları ve korkularıyla ele alan Zafer Malkoç'un çalışmaları bu yönden bir bütünlük taşır. Kullanılan teknik, renk, konu ya da figür ne kadar farklı olursa olsun o, insanı kendisiyle ve korkularıyla yüzleştirmeyi amaçladığından B12 serisini diğer çalışmalarıyla birlikte değerlendirmek gerekir. Malkoç'un ilk serisi Modern İnsanlardır. Sanatçı bu seride İstanbul sokaklarından edindiği izlenimleri tuvale aktarır. Kendi çektiği fotoğraflardan yararlanarak oluşturduğu bu seride metropolde yaşayan insanların kalabalık içerisindeki yalnızlığına vurgu yapar. Çalışmalarda figürler hareket halinde olsa da izleyiciyi etkisi altına alan bir durağanlık söz konusudur. Bu durağanlık büyük şehirde yaşayan insanın kendisiyle baş başa kalamamasının, kendisi olamamasının ve sürekli yinelenen koşuşturmanın yarattığı tekdüzeliği çağrıştırır. Figürlerde ayrıntıya inilse de mekanda ayrıntıya inilmez. Figürlerdeki renkler karakter ve sosyal statü gibi farklılıklara işaret edercesine belirgin olmasına karşın mekanda daha soluk renkler kullanılmıştır. Buna rağmen mekan insanın hapsolmuşluğunu vurgularcasına öne çıkar. Barok resimleri çağrıştıran ve kadın figürlerini merkeze aldığı Piece of Meat serisinde ise sanatçı kadının metalaştırılmasını konu edinir. Kadına uygulanan fizyolojik ve psikolojik şiddeti tellerle sembolleştirerek eleştirel bir gözle tuvale aktarır. Bu çalışmalarda insan üzerindeki baskının nedeni olan mekan, yerini tellere bırakmıştır. Uyuşturulmuş Bedenler ve Kırmızı Emperyalistler'de ise koyu arka plan yerini boşluğa bırakır ve kırmızının hakimiyeti belirginleşir. Mekan ise artık yok olmuş ve boşluğa dönüşmüştür. Hareketin ön planda olduğu bu çalışmalarda parçalanmışlık söz konusudur. Anton Giulio Bragaglia'nın siyah veya koyu renkli fon önünde yer alan tek bir figürün hareketini farklı aşamalarla ve düzensiz aralıklarla gösterdiği Fotodinamik Portreler adını verdiği fotoğraflarını çağrıştıran ve tanınmış simaların portelerine de yer verilen Kırmızı Emperyalistler serisi, bireyin geçmişiyle, geleceğiyle, gerçekle ve korkularıyla yüzleşmesinin çoğaltılmış ve parçalanmış imgeler biçiminde yansıtılmasıdır. Çoğu, divizyonist teknikle oluşturulmuş bu çalışmalarda figürlerin hareketleri, bakışları ve bireyi her yandan kuşatan teller, kasvetli bir atmosfer yaratsa da tuval üzerine rastgele serpiştirilmiş rengarenk balıklar umuda dair bir işaret taşır. B 12 serisinde ise bireyin toplumla ilişkisi daha geniş bir çerçevede ele alınır. Bilindiği gibi B12 vitamini eksikliği bellek kaybına ve birçok psikolojik ve fizyolojik rahatsızlığa neden olmaktadır. Zafer Malkoç, B 12 adını verdiği serisinde bu noktadan hareketle bireyin toplum ve otoriteyle ilişkisini, bu ilişki sürecinde ekonomik ve sosyolojik nedenlerle yalnızlığa itilmesini, unutkanlığa zorlanmasını, toplumsal hafızanın otorite tarafından tahrip edilmesini ele alır. Bu çalışmalarda siyah arka plan toplumsal hafızanın karartılmasına işaret ederken, gaz maskeleri nefes almaya duyulan ihtiyacın ifadesidir. Bu kez umudun sembolü olan balıkların yerini çarpıcı renklerdeki kaligrafik çizgiler almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/14/sinan-eren-erk-secilen-uzerine-birkac-cumle/", "text": "İnsan merkezli tarihte sorulmuş en önemli soru belki de insanın zamanın neresinde olduğudur. İçinde mi, dışında mı, kenarında mı, kıyısında mı? Yoksa zaman ve insan bir türlü o sokağın köşesinde tesadüfen birbirine çarpıp aşık olamayacak iki umutsuz muydu? Belki kimilerimiz için böyleydi ama peki ya diğerlerimiz nasıl oluyor da onları bir araya getirebiliyorlardı? Her şey bir insanı sevmekle başlayabiliyorsa -ki sevmek besbelli bir seçimdi- zamanla olan ilişkimiz de hayatla olan ilişkimiz de seçimlerden ibarettir. Hayat potansiyel ile gerçekleşenler arasında geçen bir deneye benziyor. Sonucu her insanda farklı ancak bir o kadar özel bu soyut deney, bir yanıyla insanın en büyük yanılgılarla da karşı karşıya bırakacak ölçüde paradoksal. Çünkü deneyimlediğimiz kadarıyla yalnızca ileriye doğru işleyen bir süreç olsa da zaman aklımızda geriye de akabiliyor ve insan bu düşünsel geriye sıçrayışlar ile fiziksel -aynı zamanda üzücü şekilde kaçınılmaz- ilerleyiş arasında nerede olduğunu seçmek zorunda kalıyor. Özgürlük de bir seçim meselesi. Kendi adına bir ontoloji sorunu seçmek. Çünkü bir şeyi seçmek bir diğerini yok etmek demek olabiliyor çoğu zaman. Kuantum fiziği her ne kadar bir elektronun aynı anda iki farklı yerde olabileceğini kanıtlasa da biz elektronlardan oluşan bir ordu, biz evrenin en kudretlisi ve yenilmezi, ancak yolun bir tarafında olabiliyoruz. O halde hangi tarafta olduğumuzun önemi artıyor. Dolayısıyla seçimlerin de. Hayatı sürdürürken seçtiğimiz yollar işte bu şekilde, doğarken evrenin tüm potansiyelini göğsüne doldurmuş bizleri zamanla sadeleştiriyor, arıtıyor, kendimizden damıtarak daha yoğun ve daha olgun hale getiriyor. Geçmişimizdeki kimi kararlarımızın ileride hata olduğunu anlamamız da onların doğruluğuyla gurur duymamız da seçimlerimizin bir sonucu. Seçme eylemi, Tülin Onat ile yıllar boyunca farklı zamalarda defalarca üzerinde konuştuğumuz bir konu oldu. Ancak her defasında yeni fikirlere çıksak -ve bu fikirler kimi zaman sergilere dönüşecek kadar kapsamlı olsalar- dahi değişmeyen tek şey, bu eylemin onu da beni büyülediği kadar büyülemesiydi. Onun yaşadığı, gerçeğin organik kurgulanmasıyla oluşturulan ve kimi zaman gerçekten bile gerçek hale gelen eserleri ortaya çıkarabilme yetisinin ancak bir sanatçıda bulunabilecek sezgisel kavrayışıydı. Ben ise bir yandan onun bu yönünü anlamaya çalışırken, onun aslında içgüdüsel olarak çözdüğü tüm meseleleri eleştirel bir mantıkla aşmakla uğraşıyordum. Onun seçimleri ile benimkiler her ne kadar tarihin terazisinde türdeş sayılacak olsa da Onat'ın hayata karanlıkta sadece sezgilerini kullanarak yolunu rahatlıkla bulabilen biri gibi yaklaşması ve onunla bir olarak akması beni hep etkiledi. Seçilen, Tülin Onat'ın seçimler üzerinden yaşam ile arasında geliştirdiği organik senkronun izlerini, bir saatin iki boyutlu düzleminde akmakta olan zamana yerleştiriyor gibi görünse de gerçekte zamanın ötesine geçmeyi başarmış nadir bir diyalektiği işliyor. Bu nedenle her eser kendi gerçekliğini çevresine yayarken, onun bugün kim olduğunu belirleyen seçimlerinin, Onat'ın yaşamındaki rolünü soyutla yoğrulmuş, naif ve narin bir üslup ile anlamayı başarıyor. -Sahrayıcedit, Ekim 2018 Ahmet Hamdi Tanpınar, Ne İçindeyim Zamanın şiirinden."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/28/baris-cihanoglu-sore-22-kasim-29-aralik-2018labirent-sanat/", "text": "Barış Cihanoğlu'nun sanatsal yaratım sürecini besleyen ve bu sergisinde etkisi güçlenen Yara/Sore kavramı, onun için fiziksel travmanın ötesinde bir anlam taşıyor ve daha çok ''yara'nın'' psikolojik etkileri üzerine odaklanıyor. Derimizin üzerinde açılan yaranın izi kalsa bile, acısı geçicidir. Yara acımızın somut göstereni, çektiğimiz ızdırabın bedenimizdeki tezahürüdür. Oysa ruhsal yaraların acısı tecrübe edenin mahremiyetinde ve çoğunlukla kalıcıdır. Cihanoğlu'nun son dönem ürettiği işleri, insanın doğum anında ana rahminden kopuşuyla başlayan süreçte yaşadığımız yalnızlık hissi, parçalanmışlık ve ikilem gibi duygulanımların içimizde yarattığı manevi acı ve bu acıya karşı gösterdiğimiz direncin ve içsel dışavurumun ifadesi olarak okunabilir. Acı, insanı kendisinden koparması ve sınırlarıyla yüz yüze getirmesi anlamında kutsal bir yara'dır. Acı, moral bir denetim altında tutulduğu ya da aşıldığı takdirde insanın bakışını genişletir, yaşamın bedelini, geçip gitmekte olan anın tadının çıkarılması gerekliliğini hatırlatır. Her şey insanın ona yüklediği anlama bağlıdır. Vurduğunda yaşama zevki diye bir şey bırakmaz, tersine, uzaklaştığında da bu zevki yeniden harekete geçirir. Yaşama coşkusunu hatırlatır. O aynı zamanda insanın eksikliğini hatırlatan ve o'nu varoluşsal esas ile yüzleştiren bir memento mori'dir. Sore sergisinde, hayatın akışında bazen hiç fark etmediğimiz, görmezden geldiğimiz ya da yanından geçip gittiğimiz sıradan nesneler, Barış'ın tutkuları, özlemleri, fantezileri, ihtirasları ile biçimlenip birer arzu nesnesine dönüşüyor. Barış'ın duyum alanına giren hemen her nesne, bizim algıladığımız işlevinden farklı, sınırlarının ötesine genişleyerek, yeni anlamlara ve biçimlere evriliyor. Kolektif bilinçaltımızın derinliklerinde saklı tutkulardan, özlemlere, fetişten, fantezilere, çocukluk anılarımıza kadar yaşamın içinde insanı doğrudan ilgilendiren hemen tüm meselelerin yansıması, Barış'ın sanatsal yorumuyla ifade buluyor. Sergi, sanatçının günlük yaşamında organik bağ kurduğu farklı malzemelerden ürettiği çalışmalarıyla, genel çerçevede varoluş meselesine, özelde ise Yara kavramı üzerine odaklanıyor. Barış'ın sanatsal ifade yöntemlerinde dönemsel çeşitlenmeler yaşansa da, özünde klasik temelli diyebileceğimiz figüratif anlayışının güçlü etkileri hissedilirken, Sore sergisiyle var olan bu anlayışın köklü bir değişime girdiğine de tanık oluyoruz. Sanatçı Sore başlığı altında topladığı sergiyi, kendi içinde de birkaç farklı kategoriye ayırmış. Resimsel anlayışının omurgasını oluşturan desen üzerine boyanmış pentür resimlerden, ahşaptan yontulduktan sonra renklendirilmiş heykellere, rölyef etkili asamblajlardan, kolajlara ve hazır nesneler üzerinde yaptığı müdahaleler ile kurgulanmış enstalasyonlara kadar, birçok farklı disiplinde ürettiği işleriyle, izleyenleri kendi dünyasına ortak olmaya davet ediyor. Cihanoğlu'nun insana, varoluşa ve yaşama dair başat tüm meseleleri ele aldığı yeni çalışmaları 22 Kasım 29 Aralık 2018 tarihleri arasında Labirent Sanat'ta görülebilir. David le Breton, Acının Antropolojisi, Çev. İsmail Yerguz, Sel Yayıncılık, İstanbul, 2010, s. 16."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/11/28/vecdi-uzun-berrin-ilhanla-soylesi/", "text": "Berrin İLHAN: Hacettepe Üniversitesi Grafik Ana Sanat Dalından mezun olduktan sonra hayatıma giren Baskı Resim ve Resim Sanatçısı, eşim İsmail İlhan ile evlendikten kısa bir süre sonra ciddi olarak resim yapma sürecim başlamış oldu. Önceki dönemde de sanatın içinde aktif olma yönündeki arzuma rağmen evliliğin getirdiği sorumluluklar ve iş hayatım nedeniyle zaman zaman ertelemek zorunda kaldım. Evlilikte kadının üzerinde daha fazla sorumluluk olması, sanat alanında bir kadının ve özellikle annenin daha erken yol almasına ve sanatın içinde aktif bulunmasına engel olmaktadır. B. İ.: Daha önce de bahsettiğim gibi esasen çocuklukta başladı, ancak onca birikimi ciddi anlamda ortaya koymaya yetişkin yıllarımda fırsat bulabildim. Ayrıca İstanbul'dan uzak olmam bir handikap, zira sanat çevresinde sürekli olmak gerekiyor. Bu da büyük şehirlerin tuhaf bir içine dönük tutkusu ya da tutuculuğu gibidir. Öğrencilik yıllarımda her hafta sonu sergi, müze, konser, tiyatro ve sinemaya giderdim hatta arkadaşlarıma da öncülük ederdim. Okuduğumuz sanat kitaplarının yanı sıra felsefe ve psikoloji ağırlıklıydı. Değerli hocam rahmetli Sıtkı Erinç gibi bir dehadan sanatta cesareti öğrendim. Bu birikimler deneyimler, okunan kitaplar, izlenen üstatlar, yaşanan yanılgılarımız ve doğrularımız ile oluşan ve yaşam ilerledikçe kendi içimizde koca bir kütüphane oluşturuyoruz. Bu oluşan kütüphane Farkındalıktır. B. İ.: Sanatçının bir ideası ve filozofisi olmalıdır. Benim de sanata bakış açım, bu çerçevede içselleştirdiğim duruşum ve üretim sürecim bulunmaktadır. Resim bu içsel benlik ile ortaya çıkarak, sergilendikten sonra üretim aşamasındaki sıradan bir madde olan tual ve boyadan başka bir varlık formuna gelir ve nesnellikten çıkarak soyut bir kavram haline gelmiş bir sanat eseri olarak sanat dünyası ile iletişim haline geçer. Bu noktadan sonra sanatçı ile eser arasındaki benim tanımladığım ve esere aktardığım gizli mesaj bende kalır. Bu mesajı çalışmalarımda görmek isteyenlerin çaba göstererek kendisinin arayarak bulması ve görmesi gerektiğini düşünürüm. Sanatseverlerin de kendi içsel algılarını resim üzerinde görebilmeleri gerektiği fikrindeyim, sonuçta sanat kendim için olan olsa da, hayat felsefemi içeren mesajlarımın, resmin kendi var oluş sürecinde, özgün bir dille çalışmalarıma yansıttığımı düşünüyorum. Bu uzun yoldaki çabamı sürekli geliştirerek, farklı materyaller olmak üzere, başka alternatif yöntemler ve tekniklerle ifade ederek hedefimden ayrılmamaya çalışmaktayım. Sanat çok yönlü ve geniş bir alan olup, resim sanatı da artık sadece tuval ve boyadan ibaret değildir. Yeni olanla kendi filozofimi kaynaştırarak bunu yansıtmak için araştırmacı ve yenilikçi bir ruhla sanatta yol almak gerekir. Bugün karga veya kuzgun resimlerimde öne çıkan bir eleman, anlamı benim için özel ve ancak dediğim gibi izleyicide ise bambaşka mesajlar yaratabilmektedir. Yaşadığım sevinçler, acılar, kafamda yer almış hatıralar ve deneyimler, ilk dönem resimlerimle bugünkü resimlerim arasındaki bir yolculuktur. İlk dönem de soyutlamalar ile hayatımın o dönemini yansıtmaktaydım. Elbette yaşanan acılar etkili olmuştu ve belki de renklerimde yaşam sevinci, biçimlerimde ise netlik, geometrik formlar kaçınılmaz olanı yansıtıyordu. Kendim de yaşamın sorunları içinde sıkışmış bir kadındım, anneydim. Eşimin vefatı sonrasında, yaptığım resimlerimde başka bir yol bulma ya da geçiş yapma gereği duydum. Bu yalnız kalmayı çaresizlik olarak değil de, başa çıkma olarak gördüm ve daha serbest dokunuşlarla figüratif soyutlamalar kompozisyonlarımın içine girdi. Olayların gerilimi içinde kolaj alt yapılı ilk resimlerimin yerine artık bu çalışmalarımda eskize bağlı kalmadan özgür, ama hüzünlü ve yalnız bir kadının izlerini keşfetmek vardı. Bu aşamadan sonra çalışmalarımda özgün buluşmalar olmalı, ögeler arasındaki yabancılıklar ya da yakınlıklar kendi rastlantısal özgün dilini yüzeyde dile getirmeli ve resim artık kendi mantığını ortaya koymalıydı. Anlam yüklemeyi zaten hiç tercih etmedim. B. İ.: Sosyal medyayı kullanma amacım fikirlerimi, dünya görüşümü ve resimlerimi sunmak amaçlıdır. Sosyal medyanın sanatta etkisi; yurt dışına çıkamayanlar, imkanı olamayanlar için dünyaya açılan bir kapı görevi yapmakta olup, sanat tarihine yön veren eserleri, özellikle yeni, çağdaş olanları izlemek incelemek için bulunmaz bir nimettir. Çağımız sanatı nedir? Nereye gidiyor? Neler olup bitiyor? bilmek gerekir. Özellikle, yaptığım Land-Art uygulamalarımda yapılmış olanı yapmamak adına oldukça iyi bir kaynaktır. Teknolojiyi özellikle dijital resimlerimde çok iyi kullanıyorum, ancak onları henüz tuvale manipüle etmedim. İlerde kullanabileceğim dijitallerim de özgün ve bana aittir. Bu sürecin benim için de enteresan olacağı fikrindeyim. Bir sosyal medya arkadaşım Amerika'da Cemal Süreya'nın bir kitabını İngilizce ve Türkçe olarak çıkaracağız. Resimlerini çok beğendik. Editöre göstermek istiyorum diye bir teklifle gelince Tabii dedim. Başka ressamların resimlerini de incelemişler. Benim bir resmimin Üvercinka'ya çok uygun olduğunu düşünmüşler. O dönemde sık kullandığım kadın figürlerinden biriydi ve kapak oldu. B. İ.: Henüz oldukça yeni bir oluşum, teknolojinin ve bilimin sınırları inanılmaz. A'dan Z'ye tüm hatıra ve deneyimlerimle bir ben olacaksa, kendimi izlerken kendimle yarışmak gibi bir durum ve varılacak enteresan bir nokta. Neden olmasın? Belki de başka bizlerle farklı bir ilham kaynağı olacak, çağın getireceklerinden yeni yollar ve yeni deneyimler için ürkmüyorum. B. İ.: Çocukluğumda farkındalığımın yeşermiş olması, bakış açımın ve sorgulayıcı yapımın farkına varmış olmamdır. İnsanın kendini en iyi ifade biçimi de sanattır ve bana inanılmaz bir güç vermiştir. B. İ.: Öncelikle eşim İsmail İlhan, Ergin İnan'ın ilk dönem resimleri ve sonrasında hocam Özdemir Altan ürettikleriyle beni çok etkilemiştir. Yabancı sanatçılardan Robert Kushner, Rauschenberg, Gustav Klimt ve Egon Schiele'yi söyleyebilirim. Resimlerimi etkilemiş midir? Bilemiyorum, ama mümkündür, zira bilinçaltım bir noktada yansıtmış olabilir. B. İ.: Esinlenme ile abartılı esinlenme yani taklide varan benzerlik başka şeyler. Esinlenmek şöyle ki ; kompozisyonun oluşumu, biçimlerin bir araya gelişi, espas kaygıları ve teknik özellikler kişi de esin kaynağı olabilir. Ancak bu sadece resmin aynı dilde olmamasına dikkat gerektirir. Yoksa aynı formlarla farklı renk kullanarak biraz eksiltip, biraz da arttırarak benzeşimlerin yoğunluğu kişinin kendisini değil de taklit edileni fazlasıyla çağrıştırıyorsa bu taklittir. Örnekleyecek olursam; günümüzde ne yazık ki Odd Nerdrum taklitçileri inanılmaz boyuta vardı ve ünlü galeriler de bu duruma çanak tutuyor. Nerdrumun figürleri; Norveç in atmosferi ve o coğrafyanın soğuk havası ile ellerinde çatal değnekler olan uzun flütlü kızları ve elbiselerin göğüsten aşağı modellerinden tutunda saç örgülerinin, yani beliklerinin şekline kadar, Norveç halkına ait tarihsel bu motiflerin kullanılması ve hatta figürlerdeki Nerdrum gibi kompoze etme şekline kadar uzanabiliyor. Norveç'e dahi gitmemiş bu ressamların aymazlıkları artık gülünç geliyor. Kendi ülkemizin belikli kızlarına ne oldu diyesim geliyor, bir de resimlerini savunuyorlar. Hatta birisi Odd Nerdrum benim üstadım. diyor ve sadece gülüyorum. Ne zaman çalıştınız aynı atölyede ? diye sorduğumda ise Hiç diyor. Bir diğeri de bizim oduncu kızlarımız diye anlatıyor, oysa ki bizim köylü kızlarımız Norveçliler gibi giyinmez. Bu denli benzeyince inanın beş yaşındaki çocuk bile ''Bunlar aynı ''der. En son Contemporary İstanbul'da devasa alüminyum işlerde de bir başka yabancı sanatçının kopyası olduğu görülmüştü. B. İ.: Bol bol okuyorum, araştırıyorum, her gün muhakkak çalışıyorum, farklı alanlarda kendimi ifade etme yollarına yöneliyorum, sanatta çok sesliliği uyumlamaya çalışıyorum, hayatımı da aynı düzlemde yaşamaya gayret ediyorum. Yaptıklarımla yaşadıklarımın tutarlılığı en önemli etkendir. Planlamalarımı elbette uygulayabiliyorum, sanatsal faaliyetlerimle her sene sanat gündemimde yer alıyor, ayrıca kendi şehrimde de pek çok etkinlik düzenliyorum. Çalıştaylara, workshoplara, fuar ve sergilere katılıyorum. İngiltere'deki bir bağlantım aracılığıyla portrelerim ilgi çekmektedir. Bu da beni daha çok motive etmekte ve orada ilerde bir sergi planlıyoruz. B. İ.: Şu an önemli bir proje içindeyim. Sadece sergileyebileceğim mekan ve konseptin kabulü benim için çok mühim. Bugün bu proje için uğraşıyorum, yarın başka bir proje olacak muhakkak, sanat sonsuz bir yol gibidir. Çalışmaya ve üretmeye ara vermemek şarttır. B. İ.: Antalya da kısır bir sanat alt yapısı var, gerçek yaratıcı sanatçı kimliklere rastlamak oldukça güç, yalnız kalıyorsunuz bir çeşit. Bu hayat bunca sıkıntıyı çekmeye değer; çünkü üreten kişi için bu bir sıkıntı değil yaşam biçimidir. Yoksa bitkisel hayata benzer ve asıl sıkıntı bu olurdu. B. İ.: Günlük olanı ve çağı kaçırmamak gerekir. Farkındalığın hem toplumsal, hem siyasi hem inanç, hem bilim ve teknoloji alanlarında gelişmesi şart olup, durağan olan sinek yapar fikrindeyim. Bu duruş varsa zaten esere yansıyacaktır. Sonuçta, resimde tıkanma ve tekrara düşer sanatçı. B. İ.: Benim kendimi koyduğum bir yer var, ama sanat tarihi bunu daha iyi belirleyecektir. Bu noktada alçakgönüllü olmayı tercih ediyorum. Yoksa gelişimim ve ilerleyişim bir kısır döngüye girer ve sonlanır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/04/utku-varlik-duyarsizliklar/", "text": "Çetin Altan'nın dedesi, Franz Von Liman Paşa'nın yaveri ve çevirmeniymiş. Çanakkale Savaşları süresinde, Liman Paşa ve Alman sağlık uzmanlarının askerlerimizin tuvaletlerini kontrol ederken gördükleri küçük bir anıt projesi boyutunda lüle lüle bir dışkı onları şaşırtır. Uzun süre incelerler ve bir eşantiyon alınıp Berlin'e gönderilir! Gelen raporda bu boyutta bir dışkının ancak hiç bir protein almadan yalnız tahılla beslenen, fakir ülkelerin insanlarına özgü olduğunun altını çizmişlerdir! Bunun kanı pıhtılaştırarak, beynin işlevini azalttığı bugün bir gerçek. O gün bu gün değişen bir şey yok; sonuçta Çetin Altan da geri-kalmışlığımızın nedenlerinden biri olarak bunun altını çiziyordu. Peki niçin bunu anlatıyorum: Geçenlerde taksiyle geçerken, Maçka Oteli'nin önünde Tony Cragg'ın bir yapıtını gördüm, bu aklıma geldi! Bu sanatçı ülkemizde zengin koleksiyonelerin gözdesi, yanılmıyorsam bir müzede de büyük bir sergisi yapıldı. Sabancı Müzesinin bahçesinde, aile büstlerinin yanında bir başka işini görmüştüm; blog'da yazdığım Türkiye'de anıtın ve heykelin sefaleti yine büst konusundaki beceriksizliğin örneklerinden en önemlisiydi Sabancı ailesinin büstleri! Tony Cragg'e gelince, bilgisayarda sonsuza dek yapılan sanal formlar yaratma ve de yeni tekniklerle gerçekleştirme ve çoğaltma. Eğer biraz bilginiz varsa, başlangıçta 30 yıllarında Arp'dan başlayarak Etienne Beoty'e kadar abstraction-creation ekolüyle çok başarılı örnekleri bugün müzelerde. Zorla bir heykeli giydirmek, ama nasıl? Daha önemlisi Akademi'de Heykel Bölümü'nde okutulması gereken birinci ders: Bir heykele nasıl can verilir? Sonra da bronzu sarartmak, cilalı gibi parlatmak, teknik olarak bize özgü! Geçen mayıs ayında, Jeff Koons yaptığı önemli bir medyatik duyuruda; Paris kentinin yaşadığı terörizme bir gönderi olarak yaptığı bir anıt-heykelini -kentin önemli bir alanına koymak şartıyla- hediye ettiğini açıkladı! Önce bir sessizlik, sonra yine medyatik uyanma; basında yankı ve de 50 önemli entelektüel ismin imzalarıyla Le Monde gazetesinde bir sayfa ilan: Jeff Koons kim oluyor da bize böyle bir bağışta bulunuyor? Bu anıt-heykel: Almanya'da ünlü bir atölyede 33 ton bronz+ paslanmaz çelik+ aliminyumla dökülmüş ve renklendirilmiş! Güya 1886'da Fransa'nın Amerika'ya hediye ettiği, Auguste Bartholdi 'nin Özgürlük Anıtı'na bir gönderme! Gerçekten olabilecek kadar kitsch. Ve hemen basında art niyetli bir hediye ya da zehirli bir hediye olarak protesto edildi. Fakat kimse oynanan oyunun farkına varmadı: bunun arkasında ünlü mesen ve koleksiyoner Francois Pinault'nun olduğuna; bu güçle Amerikan büyük elçisi Jean D. Adley doğruca o günkü Kültür Bakanı Françoise Nyssen'e bunu muştalıyor, Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo, köşeye sıkışmış durumda. Bağlı olduğum Maison des Artist bir anket yayınlayarak; ne düşündüğümüzü sordu, sonuç: yüzde yetmiş olumsuzdu. Sonuçta bu hediye geri çevrildi! Eğer buna inanıyorsak gerçekten bu karşı oluşun ne kadar naif bir tepki olduğunu kabul etmemiz gerekir; Jeff Koons'a Beaubourg'da iki retrospektif yaptıran, Versailles Sarayının kapılarını açan, milyarder, Sotheby's'in, Christie's'in sahibi Francois Pinault'nun bu yenilgiyi kabullendiğine! Geçen ay, Paris Belediyesi Kültür Ataşesi Christophe Girard, sonuçta bu anıt-heykele bir yer bulunduğunu; Koons'un her ne kadar bir polemik sanatçı olsa da çağdaş sanatın önemli bir ismi olduğunun altını çizerek, bulunan mekanın Petit Palais olduğunu açıkladı! Sonra da Belediye'nin bir açıklamasında bunun sanattan öte, önce diplomatik bir sorun olduğu belirtildi. Her zaman söylüyorum: Çağdaş Sanat uluslarüstü bir lobi, kendi çıkarlarına sanatı ters-yüz ettikleri gibi, size donunuzu ters giydirirler! Paris'e ilk geldiğim yıl, kentin kuzey banliyösü Pantin'de ufak bir stüdyo bulmuştum, belediyesi komünist, fabrikaları, devasa bir mezarlığıyla, bir asır öncesi görüntüsünü hala anımsarım. Yıllar sonra kentin açılımı, Pantin'i de burjuvanın çekim alanına aldı; işte eski fabrikaların devasa sanat galerilerine dönüşmesinde en önemli isim Galerie Thaddaeus Ropac'da Amerika'dan gelen büyük bir sergi: MONUMENTAL MINIMAL! Büyük mekanda Dan Flavin'in renkli soğuk neon ışıkları, Sol Lewit'in on üç boş küpü, giderek Flavin, Judd, Carl Andre, Mangold vs. formu daha da azaltma ve yok etme adına acımasız bir CONCEPTUELLE! Alman mimar Mies van der Rohe'nin dediği gibi, Less is more! Galeriden çıktıktan sonra hemen yandaki kanala kendimi atmamak için zor durdum!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/06/ressam-behcet-safa-vefat-etti/", "text": "Yıllar önce Türkiye'yi terk ederek İtalya'nın Elbe Adası'nda bohem bir hayatı tercih eden Peyami Safa'nın yeğeni ressam Behçet Safa 84 yaşında yaşamını yitirdi. Behçet Safa'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 45 yıldır İtalya'nın Elbe Adası'nda hayatını sürdüren ressam Behçet Safa 84 yaşında hayatını kaybetti. 1957'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olan Safa 1959 yılında Paris'e yerleşti. İlk yıllarında L' Atelier di Patrice ve L' Atelier di Pors litografi gibi atölyelerde çalıştı. . Ardından önce Roma'ya sonra da Toskana'da Elba adasına yerleşti. ). 1959 ile 1964 yılları arasında İstanbul, Stockholm ve Paris gibi şehirlerde sergiler açtı. 1989 yılında düzenlenen İstanbul Bienali'ne Şeytan Üçlemesi adlı çalışmaları ile katıldı. Aynı yıl Ankara'da 'Yılın Sanatçısı' seçildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/06/ressam-ve-akademisyen-oya-kinikli-vefat-etti/", "text": "Üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yapmış, sanat eğitimcisi kimliğinin yanı sıra sanatçı olarak da Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Oya KINIKLI Öğretmenimizin vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Oya Kınıklı'yı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Oya Kınıklı İzmir'de doğdu. 1962'de İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisini bitirdi. 1973-1988 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretim üyeliği yaptı. 1984'de TPAO resim yarışmasında 1. lik ödülü, 1985'de yunus emre resim yarışması ve Devlet Resim ve Heykel sergisi başarı, 1986 Devlet Resim ve Heykel sergisi başarı, 1990 Yunus Emre Resim Yarışması başarı ödülleri aldığı ödüllerden bir bölümüdür. Sanatçı Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliğinden emekli olmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/07/hulya-kupcuoglu-agaclarin-oykusu-sergisi-co11de-13-aralik-27-aralik-2018/", "text": "Hülya Küpçüoğlu'nun Ağaçların Öyküsü Adını Taşıyan Yeni Sergisi CO11'de 13 Aralık'ta Açılıyor. Sergide sanatçının uzun yıllardır üzerinde çalıştığı 'doğa' teması ön plana çıkıyor. Doğaya karşı yapılan yıkımları, doğanın güzellikleri üzerinden sunan sanatçı, kaybettiklerimizi anımsatıp, doğaya karşı farkındalık oluşturmaya çalışıyor. Doğa hakkında okudukları, gördükleri ve edindiği izlenimleri kendi üslubu doğrultusunda resimler ve üç boyutlu çalışmalar aracılığı ile paylaşıyor. CO11'de 13 Aralık'ta açılacak olan sergi 27 Aralık'a kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/07/ressam-ve-akademisyen-erol-ozden-vefat-etti/", "text": "Üniversitelerde öğretim üyesi olarak görev yapmış, sanat eğitimcisi kimliğinin yanı sıra sanatçı olarak da Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Prof. Dr. Erol Özden öğretmenimizin vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Erol Özden'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Prof. Dr. Erol ÖZDEN,1943 Samsun, Havza'da doğdu. 1960 İstanbul Çapa İlköğretmen Okulu Resim Müzik Seminerini bitirdi. 1964 Ankara Gazi Üniversitesi Resim İş Bölümü'nden mezun oldu. Aynı yıl Devlet Resim ve Heykel Sergisine iki eserle katıldı. 1977 yılına kadar yurdumuzun çeşitli il ve ilçelerindeki ortaöğretim kurumlarında Resim İş Öğretmeni olarak çalıştı. 1978 İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü'ne ve ardından, 1980 İstanbul Atatürk Yüksek Öğretmen Okulu Resim İş Bölümü öğretmenliğine atandı. 1982'de Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Eğitimi Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1998 yılında Grafik Tasarım alanında Profesör unvanı aldı. 1998 2010 yıllarında Abant İzzet Baysal Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim İş Eğitimi Anasanat/Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Anabilim Dalı, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanlığı ve AİBÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanlığı görevlerinde bulundu. 2010 2012 yılları arasında İstanbul Özel Yeni Yüzyıl Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kurucu kadrosunda iki yıl çalıştı. Yurtiçinde birçok kişisel sergi açtı ve karma sergilere katıldı ve ödüllere layık görüldü. Erol Özden, sanatsal çalışmalarına Bolu'da bulunan özel atölyesinde devam etmekteydi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/08/vecdi-uzun-ali-zulfikar-ile-soylesi/", "text": "Almanya'da yaşayan Ali Zülfikar'ı Türkiye'de çok sayıda insan sadece son zamandaki resimleri ve yaptığı farklı protestolar ile biliyor. Daha doğrusu bu protestolar sonrasında sadece Almanya'da böyle bir ressam varmış diyebiliyor, ama bir çoğumuz uzun yıllardır Almaya'da yaşayan Ali Zülfikar'a sanatçı oluşu cephesinden bakmadık. Bu protesto tartışmalarını bugün için bir tarafa bırakarak Ali Zülfikar ile sanat yaşamı ve sanatı odaklı söyleşi yapmamızda ; Türk halkı ve özellikle sanat dünyasının onu öncelikle sanatıyla tanımasını istememizin, bizden biri olmasına rağmen dışarıdan bir gözle Türkiye'deki sanata ve sanatçıya bakılınca neler görüldüğünü tecrübe etmesinin, uzun süredir yaşadığı Avrupa'daki tecrübelerinin dışarıya açılmaya çalışanlara ve özellikle gençlere katkı sağlayacağını düşünmemizinönemli etken olduğunu vurgularım. Kendisiyle sonraki dönemde daha geniş bir söyleşi yapmak konusunda mutabık kalarak söyleşiye başladık. Ali ZÜLFİKAR: Kariyerimin çocukluk yıllarımdaki yaşadıklarımın izlerinde olduğunu görebiliyorum. Yaşadığım süreç içindeki dönemeçlerimin yapı taşlarında bu gizemli güç kendini tekrardan yarattı. Beynim hep bu tarihi mağara resimleri ve mezar taşlarındaki tabletleri bezeli zenginliklerle meşguldu. Çelik-çomak oynayarak yetiştiğim bu geçmişteki hayatımı sürekli rüyamda görüyor ve daha sonra kendi kendime yorumlayarak bunlardaki sanatsal ve esas motifleri anlamaya çalışıyordum. O zamanlar bu motifleri anlayacak ne bir sanat öğretmenimiz ne de bir sanatsal donanıma sahip kurumlarımız mevcuttu. Tarihsel dokusu ve kökleri bu kadar zengin bir ülke olmamıza ve sanat alanında geriledikçe gerilememize rağmen kalan varlıklarıyla beni etkileyen çocukluğumdaki rüyalarım ile içimdeki o duyguyu hiç unutmadım. İlkokul yıllarımda resme ilgimi sevgili öğretmenim Esat Soydemir fark etti. Daha sonra ortaokulu Yavuzeli'nde okuduğum dönemlerde Murat Aydın Doma hocamızın öncülüğünde katıldığım yarışma sonucunda birincilik ödülü Güneş de doğar isimli çalışmama verildi. Liseyi Gaziantep Şehit Şahin Lisesi'nde okuduktan sonra Elazığ Fırat Üniversitesi'ni kazandım. Cemal Aslan ve Memduh Kuzay hocamızın atölyesinde sanat eğitimimi aldım. 1993 yılında hocalarımın referansı ile Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümüne başvurdum. Giriş sınavı için iki ay boyunca Prof. Dr. Gökhan Anlağan hocamızın Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'daki özel derslerine katıldım ve eleme sınavlarını geçerek 300 kişilik listede yer aldım. Tek tercihim olan Resim Bölümü listesinde adımı bulamayınca çok öfkelendim. Kaybedenler listesinde de adımı göremeyince hakkımı aramak için sayın Celal Doğan vasıtasıyla sevgili Prof. Dr. Haluk Tezonar hocamız ile Kadıköy'deki bürosunda buluştum. Sevgili hocamız Onlarla uğraşamazsın. Seni Marmara Güzel Sanatlara alalım deyince vazgeçtim. Kendisi beni sınavlara hazırlanmak için Gaziantep'e sayın Yılmaz Kale hocamıza gönderdi. Gaziantep'te sınavı hazırlanırken sevgili şair arkadaşım Bülent Özcan`ın Yeşilsu Otobüs Durağı'ndaki sergi önerisi benim hayatımı tamamen değiştirdi. Bu sergi yüzünden üç gün Emniyet Müdürlüğü'nde kaldım, bu sergi yerel basında büyük yankı uyandırdı, ancak Haluk hocamız bu sergiden sonra bir daha benimle konuşmadı. Haklı olarak bana kızmıştı. Olanlara rağmen sınavlarına girdim. Elemeler sonucu yedinci sırada yer bulmuştum. Bu kez de mülakat sınavında ikinci bir üniversitede okuduğum gerekçe gösterildiğinden bir anda kırk birinci sıraya düştüm. Yedekler arasında birinci sırada olmama rağmen bir daha aranmadım. Bu yaşadıklarım bende büyük bir deprem etkisi yaratmıştı. Benim ardımdan Önder Aydın ve Yaşar Tümen arkadaşlarım da mülakat sınavlarında elenmişti. Sanat akademisinde okuma hayallerim tükenmiş ve göz göre göre hakkımı yemişlerdi. Fırat Üniversitesi'ne geri dönmek zorunda kaldım. 1995 yılında politik sorunlarımdan dolayı Fırat Üniversitesi'ni terk ederek önce İstanbul'a gittim, sonrasında 1997 yılında yurtdışına çıkmak zorunda bırakıldım. 1999 yılında itibaren Avrupa'da Uluslararası sanat müzeleri, sanat galerileri ve sanat fuarları olmak üzere 170 sergide yer aldım. 2002 yılında kök boyasıyla resimler yapmaya başladım. 2004 yılından 2014 yılına kadar Köln şehrinde Galerie Zeugma'nın Sanat Müdürü olarak farklı bir sanat deneyimi kazandım. 2013 yılında renkli çalışmalarım bana daha çok dekoratif gelmeye başladı. İŞİD in Suriye'deki savaşı beni derinden yaraladı. Bu savaş ve etkilerini anlatmak bu buluşumla birleşti. İyi bir sanatçı en basit olanla en etkili olanı birleştirmeli diyerek bir başkaldırı başlattım ve kurşun kalemi tuval üzerine işleme kararı aldım. A. Z.: Sanatsal olarak en güçlü anlatım dilim renkler olmasına rağmen, öğrenim yıllarımdaki portrelerim aklıma takıldı. Bu renklerin bir alt yapısı ve yıllara dayanan bir hikayesi olduğunu fark ettim. Bazı olaylara karşı tavrınız sizin renginizi belirliyor. 2013 yılına geldiğimde renkli çalışmalara doymuştum ve yaptığım çalışmalar beni ne kadar anlatsa da farklı değildi. Her yaptığım eser alıcı buluyordu. İŞİD'in Suriye'de yaptığı korkunç katliamlar beni derinden sarsmıştı. Bu savaşın etkilerini anlatmak için bu buluşumun iyi bir fırsat olduğunu gördüm ve bu projem bunun sonucunda ortaya çıktı. Sanatta kalıcı olan En basit olanı en etkili ve anlaşılır kılmaktır. diyerek kendi dünyamda bir başkaldırı başlattım. Kurşun kalemi tuval üzerine işleme kararı aldım. Artık bu benim kendimi yorumlama gücümdü. Bütün boyalarımı bir kenara bırakarak Monokron / Tek renk eserler çıkarmayı hedefledim. Projemin ilk aşamasında savaş kurbanları olan yaşlı ve çocukları tercih ettim. İkinci aşamasındaysa bu yaşanan savaşa Avrupa'nın tepkilerini ekledim. Bütün projeyi beynimde kurgusal olarak farklı bir yeni boyutta tamamladım. Çalışmaların fotoğraflarını yandan çektiğinizde heykel gibi görünüyor. Sanat dünyası bir anda bu durumu anlamaya çalıştı. Çünkü teknik olarak tuvalin dokuları sert olduğundan kurşunkalem tutmaz ve zamanla döküldüğü için bu riski hiçbir sanatçı göze alamazdı. Kendime özgü olan bir konsept geliştirerek kurşunkalemin tuval üzerinde kalmasının reçetesini de buldum. Bugüne kadar süreç içinde farklı keşiflerimi derinleştirdim. İlk dönemde sanat dünyası resimlerimdeki mesajlardan çok tekniğim üzerine soru ve riskleri üzerine konuştu. Oysa resim sanatında çizgilerinizi okuyanlar rahatlıkla bu mesajlara ulaşabiliyorlar. Kendinizi ifade ederken kimliğiniz de kendilğinden oluşuyor. Bu kimliğiniz her geçen gün genişliyor ve karşınıza vizyon olarak çıkıyor. Sanatsal bilgi ve birikimim duygusal zekamla bütünleştirince kendi farklılığımı ortaya koymaya başladım. Sanat sadece kendini ifade etmek değil, aynı zamanda kendine özgü bir duruş oluşturabilme kabiliyetidir. Yeri geldiğinde, çizgilerimdeki gibi sert ve eleştirel yaklaşarak Estetik Pazar kaygılarımı kırmaya başladım. Sanatın asıl ağırlığı; toplumsal ve eleştirel olarak sanatın ve toplumun sessizliğini bozan eleştirel motiflerdedir. Ben işlerimi ticari kaygılarla, eserimi alsınlar diye yapmıyorum. Tam aksine yaptığım her eseri alıyorlar. Zaten sanatçının farkı da burada ortaya çıkıyor. Yaptığım eserler kimsenin evine asmaya cesaret edemeyeceği kadar korkutucu olmasına rağmen kendi içimizdeki insanların resme yansıyan yakınlığından etkileniyorlar. Ürkütücü de olsa içimizdeki duygu yoğunlaşmasını resimlerimde görüyorlar. Bunlar güzel kadın motifleri olmadığı gibi dekorasyon amaçlı kişilikler de değil. Bu ihtiyacın sebebini sanatsal bakış açıma bağlıyorum. Benim için sanat; insanların ruhundaki derinlikleri ve yüzlerinde gizli olan duygusal kırılmaları ifade edebilme biçimidir. Onların yaşadıkları tüm zaman evrelerini işleyerek kendi içlerinde ve birlikte zamana yolculuk yapmamızı sağlıyorum. Dolayısıyla insanın kendisiyle barışık yaşamasının farkına varmasını irdeliyorum. Süreç içinde yaşadıkları sevinçlerin bıraktığı renkleri görebilmeli, acılarının izlerini okuyabilmeli ve mimiklerini saran çizgilerde de duygularını yorumlayabilmeliyim. Hatta gözlerinde bir okyanus gibi derinleşen bilgeliği ve kendine olan güveni görüp gösterebilmeliyim. Kısacası; ak düşen saçlarını tel tel sayabilecek hissiyatı sanatsevere verebilmek, her yaşın oluşan doğal güzelliğini bir zenginlik olarak algılayabilmek ve bir saygınlık abidesini cesurca anlatabilmek... Sanatseverleri yaşamış olduğum karelerin içine çekerek, bir zaman tünelinde sonsuz bir yolculuğa sürüklüyorum. A. Z.: Sanatsal donanımınız anatomi bilginizle birleşince farklı bir algılama ve yorumlama gücünüz oluşuyor. Kullandığınız teknik ne kadar risk taşısa da, bu kendi içinde avantaja dönüşüyor. Başka bir ifadeyle; parmaklarınızın anatomik kıvraklığı sanatsal ve sosyal bilgi birikiminizi kendi yeteneğinizle birleştirir. Bunları bir araya getirdiğinizde karşınıza gerçek sanat eserleri çıkar ve sizi diğer sanatçı arkadaşlarınızdan farklılaştıran bir çizgiye taşır. Benden önce hiçbir sanatçı arkadaşım tuval üzerine kurşun kalem yöntemiyle ürünler çıkarmamıştı. Bu benim için farklı bir yorum gücüydü. Böyle bir tekniği sanatımın merkezine koyarak başladım. Tuval üzerindeki ana motifimi detaylandırarak bütün gizemli ton geçişlerini işlemeye başladım. Anlatım gücü ve kalem rutuşlarım belirginleşti. Resimlerimi detaylı izleyenler gerçek realist tarzdan uzaklaştığımı fark ederler. Ben çalışmalarıma daha çok Emotional Realizm deniliyor. Hiper Realist anlatım tarzında sanatçılar; fotoğrafların bile gözden kaçırdığı ayrıntıları işleyerek, kendi derinliklerini ve eklenti doku farklılıklarını irdeleyerek form ve renk değerlerini işler, daha da ileri giderek yeni renk değerleri ekler. Hiper gerçekçi sanatçılarımızla benim aramdaki farklıkların başında renk tercihi gelir. Ben bir rengin tonlarını vuruşlarımla veriyorum. Elimle lekeleme veyahut bir silgi ile tonlamaya girmiyorum. Bunu kirlenme ve zayıflık olarak görüyorum. Tonlama ve geçişleri doğrudan kalem vuruşlarımla dengeliyorum. Kendime özgü olan kök boya tekniğinde zaten bir renk deryası içinde yüzüyordum. Bir sonraki evremde tamamen sadeleşmeye ve daha yalın bir dilin kullanılması gerektiğine inandım. Eğer elinizdeki malzemeyi farklılık yaratarak yorumlayabiliyorsanız çıtayı aşmışsınız ve kendi kaynağınızı keşfetmişsiniz demektir. Benimki daha çok kendimle olan muhasebemdir. Elimde duran küçük bir kurşunkalemden daha etkili bir eser yaratabilir miyim? Kendi içinde devamlı bir derinlik yaratan, kendini yenileyen bir dönüşümü yakalayınca kendi kaynağınız derinleşir, sanatsal evreniz genişler, derinlik ve farklılık yaratan bir çığır açarsınız. Sanatın özü zaten farklılaşmaktır. Bu da delilerin işidir. Benimkisi Buyur sana kurşunkalem ve tuval diye bir meydan okumadır. Belki de haksızlıklara ugradığım dönemlere meydan okumadır. Belki de sanatta Ben biliyorum diyenlere meydan okumadır. Bu işi benim gibi yaparsanız belki kimse evine dekor olarak sizin eserlerinizi koyamayacak, ama insanlık tarihine hatırı sayılır bir miras bırakmış olacaksınız. Ben bu bilinçle hareket ettim. Belki de emeğimi çalan sanat akademilerinin negatif tutumu farkına varmadan beni motive etti. Daha iyi olmak için daha çok çalışmak gerekiyordu. Benim bu tarzdaki çalışmalarım bir isyanın sonucudur. Umarım yeni nesillerimizin önünü açarız. A. Z.: Bendeki teknik kurşunkalem, renkler ise kurşunkalemin tonlarıdır. Malzeme olarak tuval, bolca kurşun kalem ve kendi hazırladığım koruyucu tabakayı kullanıyorum. Bu malzemelerimi hazırladıktan sonra kafamda belirlediğim kompozisyon için önce tuvali gereken gerginlikte geriyorum. Hiçbir astar ve koruyucu kullanmadan taslağımı kabaca tuvalime yayıyorum. İlk aşamayı tamamlayınca derinlik ve renk derecelendirmelerimi sadece kurşun kalemimin vuruş derecesi ve sertliğiyle dengeliyorum. Yumuşaktan daha derin bir ortama geçişleri böylece kurşun kalemimin tonlarıyla yaratıyorum. Elimdeki motifi aşama aşama tasarlıyorum. Önceden aklımda belirlediğim motifim tuvalimde belirginleşmeye başlıyor. Kompozisyonun ön tasarımını tamamladıktan sonra aşama aşama kurşun kalemle sert bir şekilde çalışıyorum. Motifimin gözbebeklerine yansıyan ışık, derinlik ve doku farklılığı motife canlı bir yaratıcılık katıyor. Yüzlerindeki yaşam izleri, doku farklılığı tek bir kurşun kalemin tonlarıyla oluşuyor. Farklı hareketli perspektiflerin oluşması için çalışma aşamasında boyutsal ışınlar görecek şekilde belirli köşe taşlarını beynimde belirliyorum. Resmi daha önceden beynimde belirlediğim için ışığın hangi yönlerden geldiğini de görünce çalışma bitmiş oluyor. Yüzündeki çizgileri, kılcal damarı ve tüylerinin ışık karşısındaki farklı kırılmalarını kendi boyutlarıma indirgiyorum. Bazen başka renk katarak çalışıp farklı bir ahenge ulaşıyorum. Burada renkleri daha çok tercih ediyorum. Kurşun kalem tekniğinin en önemli özelliklerinden birisi de hatayı direk yüzünüze vurmasıdır. Bütün çizgilerin yerine oturması gerekiyor. Eğer silgi kullanırsanız eserin üzerindeki izler leke olarak karşınıza çıkar. Hatalı çalışmayı hemen çöpe atmanız en doğru olanıdır. Silgi kullanılmadığında hiçbir hatalı çizginin oluşmaması sonucunda karşınıza bir sanat eseri çıkar. Diğer önemli bir nokta ise yaratmış olduğunuz eserin yıllarca korunmasını sağlamanızdır. Bunun için kendi hazırladığım koruyucu tabakayı fırçayla tuvale yediriyorum. En son aşamada bir kez daha tuvali korumaya alıyorum. A. Z.: Eserlerimin çoğu Suriye'deki savaş sonrasında oluşan tepkilerin sonucu olarak ortaya çıktı. Yaşanılan acılar son bulsun diyerek yola çıktım. Motiflerimin çoğunu özellikle savaşı birebir yaşamış olan insanlardan seçmiştim. Bazılarını ise sanat fuarlarında tanıdım. Sohbet ederek karakterlerini anlamaya ve mimiklerini izleyerek ruhlarının derinliklerine inmeye çalıştım. Kimisinin yüzünde korkunun, kimisinin yüzünde acının, kimisininkinde sevincin bir anlık halini gördüm ve bunları karşılaştırdım. Bu yolla çalışmalarımda zamanı durdurdum. Onların yüzlerindeki abartılı ifadeleri yansıtarak sanatseverleri bir zaman tüneline çekmeyi başardığımı fark ettim. Kendi farkımı bana hissettirdiler. Eserlerimden etkilenen sanatseverlerin yüzlerindeki şaşkınlığı gizlemeden ve ardı arkası kesilmeyen Bunları nasıl yapıyorsunuz, kurşunkalemden sanat eseri yaratmak nerden aklınıza geldi? gibi sorularla karşılaşmamın sebebi budur. Avrupa'daki sergilerimde çalışmalarımın karşılığını aldım. Her katıldığım sergide yeni sergi teklifleriyle karşılaştım. Genelde bireysel sergi tekliflerini değerlendirmeye alıyorum. Karma sergilere bazı sebeplerden dolayı katılmıyorum. Her katıldığım bireysel sergim basında ve kamuoyunda bir karşılık buluyor. A. Z.: Avrupa'da sanatçı olmak için sanat akademisi okumanız bir şey ifade etse de, mesleğinizi icraa etmek için yeterli değildir. Burada binlerce arkadaşımız maalesef devletin verdiği işsizlik yardımına muhtaç ya da başka bir iş alanında çalışarak yaşamını idame etmek zorunda. Benim gibi sadece sanatından yaşayan sanatçı arkadaşlarımın sayısı maalesef fazla değil. Ben sanatçıyım deyince burada bütün kapılar açılmıyor. Bağlantı sağladığınız bütün ilişkilerinizde insanca davranmalısınız ki ilişkinizde bir devamlılık yaratabilesiniz. Benim gelişim evrelerimde insani yanımın ve samimiyetimin de büyük etkisi oldu. Prof. Dr. Hajou Klein, Prof. Dr. Frank Günther Zehnder, Dr. Winfried Gellner, Dr. Steffanie Eckhardt, Prof. Dr. Eberhard Linke gibi önemli sanat eğitmenleri ve nice güzel sanatçı arkadaşlarımla birlikte çalışma imkanı yakaladığımda bu insani yanımı da ön plana çıkardım. Ben farklıyım diye ukalalık yapmadım. Onların tenkitlerine kulağımı kapamadım. Sonuçta bu durum sanatım adına bana çok şey kattı. Lütfen; galeri sahibi ile ilişkilerinizde bırakın ticareti o yapsın, siz de sanatınızı yapmaya devam edin. Galeri sahibinden izinsiz koleksiyoncuya asla eser satmayınız. Bunu yaptığınızda kendi önünüzü kendiniz kapatmış olursunuz. A. Z.: Bulunduğunuz ortam içinde kendinizi geliştirmelisiniz. Hiç vazgeçmeden devam etmelerini ve kendilerine aşmalarını tavsiye ederim. İyi işler er ya da geç fark edilir. Sanatınızın tüm evreleri gizlidir. O enerjiyi ve motivasyonunuzu kendi dünyanızda oluşturun. Ne hissediyorsanız, onları yaşayın. Kendi sanatınızla nefes alıp, güne öyle başlayın. Önce kendi kendinize yeteneğinizi kabul ettireceksiniz. Her gün disiplinli çalışmanız lazım. Sanat çiçek gibidir, suyunu vermezseniz kurur. Zaman zaman aç kalabilirsiniz, açlık da çekebilirsiniz. Ben aç da kaldım, açlık da çektim ama asla vazgeçmedim. Ne sanatım beni aldattı ne de ben sanatımı aldattım. Sanatımdan başka iş yapmadım, yapmayı da düşünmedim. Avrupa'nın önemli sanat insanlarıyla ve galerileriyle çalışma olanakları yakaladım. En önemli sanatsal birikimlerimi de Avrupa sanat arenasında kendimi geliştirdikçe edindim. Yaşam felsefemde ancak ama keşke gibi terimlere yer vermemem gerektiğini öğrendim. Kendi yörüngemin içinde dönen enerjimi bir bütün olarak yapılacak projelerim üzerinde birbirinin içine geçecek şekilde iç içe sarmalamadım. Duygusal kırılmalar yaşasam da bu negatif enerjinin nerden ve nasıl geldiğini bildiğimden dolayı aldırmadan yoluma devam ettim. Dolayısıyla her sergim benim için bir dönüm noktası oldu. Avrupa'da ya sanatçısınız ya da değilsiniz. Ortası olmaz. Bu işten yaşamını idame eden, geceli gündüzlü yaşayanlardır. Bu tarz sanatçıların birlikte çalıştığı sanat galerileri vardır. Sanatçı ile galerist birbirini tamamlar. Sanatçı eserlerini üretir, galerist ise pazarlamasından tutalım, bütün organize işlerine bakar. Avrupa'daki sanatın köklü bir tarihsel tecrübesi olup, devlet erki olarak güçlü bir gelişim evresi ile destek oluşturuyor ve sanat özgür kalıyor. Akıbetinde sanatın farklı ve üretken boyutu başka bir ivme kazanıyor. Almanya'nın Köln kentinde çok canlı bir sanat dünyası var. Bu şehirde resim sanatına ilişkin yedi müze bulunuyor ve dördü şehir yönetimi tarafından desteklenen on ikiye yakın sanat derneği var. İlginç olan ise şu: Bu derneklere kayıtlı ressam sayısı 2 bin. Yaklaşık 800 ressam çalışmalarını özel atölyelerinde sürdürüyor. Gelinen aşamada günümüz modern sanatın temelini oluşturan 'küreselleşme' projesi sanatçılar ve entelektüelleşmeyle eşanlamlı bir deyim olarak insanlara aktarıldı, kapital, sanata hükmetmeye başladı ve sanat özgürlüğü üzerindeki en önemli tehlike haline geldi. Andy Warhol gibi ressamlar Amerikan kültürünün Dünya'ya sunduğu nesneleri, topluma mal olmuş simgesel insanları, sabun kutularını, kola kutularını, sigara paketlerini biraz da alaycı ve ironik bir biçimde işlemiştir. Toplumun tabularına saldırdığı gibi idolleriyle dalga geçmiştir. Bu akımdan etkilenen ülkemiz sanatçıları da ülkemizin içindeki sorunların dışında kalarak toplumun sembolleşmiş isimlerini resmedip zaman aşırı kompozisyonlar gibi çalışmalarla farklı bir hayal dünyası sunmuştu. Aslında bir toplumun sanatsal dokularında koleksiyoncuların da payı vardır. Bu ivmeyle sanatçı nefes alır, verir. Bu ivmeyle sanatçıların nabzını da ölçebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/14/9-bazaart-sergisi-basvurulari-basliyor-basvuru-tarihleri-14-ocak-28-subat-2019/", "text": "9. BAZAART SERGİSİ 25-28 Mart 2019 tarihinde The St. Regis Otel, Nişantaşı'nda gerçekleşecektir. Online başvurularınızı 14 Ocak 28 Şubat 2019 tarihleri arasında yapabilirsiniz. - Bu etkinlikle ilgili koşullar, BAZAARTorganizasyonu tarafından belirlenir. - Bazaart sanat etkinliği sadece Güzel Sanatlar Fakultesi öğrencileri ve Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların (en fazla 2 yıllık mezunların) katılımına açıktır. - Verilecek ödüle ve sergilenecek eserlere Seçici Kurul karar verir. Bu sene Jüri Özel Heykel Ödülü 2 kişi 2.000'er TL, Jüri Özel Fotoğraf Ödülü 2.000 TL, Polisan; Kadına Şiddet Konulu Özel Ödülü 5.000 TL, Levent Sağol Anısına Özel Ödül 2 kişi 2.000'er TL ödül verilecektir. - Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınabilinir. - Çalışmalar imzalanmış olmalı ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. - Sergilenen eserler satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si tüm vergi ve harçları ile birlikte, Yeniköy Rotary Kulübüne verilecektir. - Eser sahibinin etkinlik için önerdiği eserler için belirleyeceği maksimum fiyat 3.500,00-TL resim için4.000.00-TL heykel için olacaktır. - Sanatçıya ödeme, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra yapılacaktır. - Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilecektir. 10. Başvuru formu eksiksiz olarak doldurulmalı ve en geç 14 Ocak-28 Şubat 2019 tarihleri arasında önerilen eserlerin fotoğrafları ile birlikte e-mail adresine gönderilmelidir. Eksik bilgi ve belge ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Yeniköy Rotary Kulübü veya Bazaart komitesi tarafından başvurunun kabul edildiğini eser sahibine bildirmesinin ardından her durumda tarihinde işbu başvuru formunun ekinde bulunan SÖZLEŞME ile ıslak imzalı bir şekilde Bazaart Komitesi 'ne eserlerle birlikte teslim edilmelidir. Aksi takdirde sanatçının başvurusu kabul edilmemiş sayılır. Eserler 25 Mart 2018 Pazartesi günü saat 09:00-18:00 arasında The St. Regis Hotel'de Yeniköy Rotary Kulübü Sanat Komitesi yetkililerine teslim edilecektir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. Satılmayan eserler 28 Mart 2018 Perşembe günü iade edilecektir. Geri alınmayan eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri hasardan Yeniköy Rotary Kulübü ve The St. Regis Hotel sorumlu olmayacaktır. Sizde BAZAART'a katılarak eserlerinizin sergilenmesini istiyorsanız aşağıdaki başvuru formunu doldurunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/15/ilk-gunah-mahpeyker-yonsel-girne-trafo-sanat-galerisi-17-23-aralik-2018/", "text": "Mahpeyker Yönsel'in ''İlk Günah'' adlı sergisi Girne'de açılıyor. Sanatçı, Adem ve Havva'yı kutsal kitaplarda betimlenen hallerinin tam tersine, bugüne ait insan tiplemeleri ile sanat tarihindeki figürleri alıp yeniden yorumlamıştır. Resimlerinde ilk günah mitini kendi sanat anlayışı düzeyinde geliştirerek, ona yaratıcı kişiliğiyle farklı bakış açıları getirmektedir. Konuyu özgün yaklaşımıyla incelediği figürlerinde, kişisel gözlemiyle içinde bulunduğu çağın insan figürlerini kullanıp günümüz insanının günahını ele almaktan geri kalmaz. Şenol Özdevrim'in küratörlüğünü yaptığı sergi 17-23 Aralık tarihleri arasında Girne Trafo Sanat Galerisi'nde gezilebilecek. Tüm sanatseverler davetlidir. 1985 yılında Adapazarı'da doğdu. 2003 yılında Eskişehir Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi'nden mezun oldu. 2007 yılında Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü Resim Ana Sanat Dalında Lisans Eğitimini, 2010 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde Yüksek Lisans Eğitimini tamamladı. 2017 yılında da Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Sanatta Yeterlik eğitimini tamamladı. Yurtiçi ve yurtdışında pek çok sergi ve sanat çalıştayına katıldı. Toplam 16 ödül aldı. Eserleri özel ve resmi koleksiyonlarda bulunmaktadır. Halen Namık Kemal Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Resim Bölümünde Dr. Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/22/hulya-kupcuoglu-gunes-oktay-ile-disariya-bakmak/", "text": "Güneş Oktay'ın yeni sergisi 'Dışarı' adını taşıyor. Sanatçı kendisinden yola çıkarak oluşturduğu çalışmalarında, maskelenerek örtülen veya içeride biriken ve gizlenen görünmeyene odaklanıyor. Balıkesir'deki Blogspot'ta izlenebilecek olan sergide Oktay, farklı katmanları yazı ögesi ile birlikte yorumluyor. Güneş Oktay: İşlerimi genel olarak anlık duygularımı katarak ve onlardan yararlanarak oluşturuyorum. Dolayısıyla üretim pratiğim aynı zamanda kendimi ve duygularımı ifade ediş yöntemim denebilir. İşlerimi üretirken malzemeleri de anlık oluşan ve değişen duygu durumuma paralel olarak ve bunu en iyi yansıtabilecek şekilde seçmeye özen gösteriyorum. G. O.: Serginin 'Dışarı' başlığı 'dışarıda tutmak'tan ziyade 'dışarıya atmak' anlamını simgeliyor. Çevremde bir şekilde etkilendiğim olaylar, sözler, duyduklarım, düşündüklerim ya da duymak isteyip duyamadıklarım, görmek isteyip göremediklerim, yapmak isteyip yapamadıklarım kısacası etkilendiğim ve içimde yer edenlerin, birikenlerin dışarı atılması. G. O.: 'Dışarı atmak' sanat pratiğim açısından dışavurumun bir parçası olduğu için onları, birikenleri ya da bir şekilde paylaşamadıklarımı kendi yöntemimle dışarı atmak beni hem kişisel olarak rahatlatıyor hem de üretimimde de bundan yararlanmış oluyorum. İşleri oluşturduktan sonra sırada neyi anlattığımın önemi olmuyor. Dolayısıyla benim için içimde birikenleri dışarı atmanın üretimim için amaçtan öte araç olduğunu söyleyebilirim. G. O.: İşlerimi üretirken genellikle farklı yöntemlerden yararlansam da son zamanlarda pentüre daha ağırlık verdiğimi söyleyebilirim. Önemli olan seçtiğim malzemenin anlık değişen duygu durumuma paralel olması ve ona uygun en doğru malzemeyi seçebilmek. Son zamanlarda kağıdın pratikliğinden çokça yararlandığımı söyleyebilirim. G. O.: İşlerimde kullandığım yazılar aslında resimlere okunmaz olarak dahil oluyorlar. Her ne kadar işleri üretirken yazılarla bahsettiğim belli somut konular olsa da işi bitirdikten sonra ne anlattığımın çok önemi olmuyor. Hatta yazıları okunmaz olarak yazmamdaki amaç izleyiciyi konu olarak yönlendirmemek, yazıları kendi bağlamından uzaklaştırarak resme plastik bir dil olarak dahil etmek. Böylece izleyici, yazının yol göstericiliği olmaksızın resim ile bireysel bir iletişim kurabilmiş oluyor. Yani aslında işlerimi oluştururken bir anlamda günlüklerde de olduğu gibi kelimelerden yararlanarak anlattıklarım, işi bitirdikten sonra önemini yitirmiş oluyor. Önemli olan kelimeler ve onların anlamlarıyla kattığım ifade değil işin plastik olarak kendi ifadesi oluyor. G. O.: Resimlerde aktarmak istediklerime paralel olarak belli renk ve figürlerden yararlansam da genele baktığımızda işlerimde ve işlerimin okunabilmesinde sembollerden ziyade dışavurumun daha ön plana olduğunu ve söyleyebilirim. G. O.: Bazen çok duymak, çok görmek, konuşmaları gürültü, olayları sorun ya da probleme dönüştürebiliyor. İşlerimde üst üste binen katmanlar hem bu gürültüyü, sıkıntıyı görünür kılarken aynı zamanda onlardan kurtulmama olanak sağlıyor. Bu aslında bir paradoks çünkü hem bundan şikayet ediyorum hem de bundan yararlanıyorum. Aynı zamanda içimde birikenleri dışarı atarak da yenilerine de yer açmış oluyorum. G. O.: Duygu Sabancılar'a İstanbul merkezli Türkiye sanat piyasasının sınırlarını genişletme çabasıyla Balıkesir'de açtığı mekan Blogspot için çok teşekkür etmek isterim. Türkiye'de eksikliğini fazlasıyla hissettiğimiz alternatif fikirlere ve alternatif mekanlara çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2018/12/28/nilgun-yuksel-girdap-ve-ceyrek-asir/", "text": "Sanat üzerinden konuşmaya başladığımızda çoğu zaman algılarımızı önce yapıtın kendisine çeviririz. Kamuyla buluşan sanat yapıtı artık yeniden değerlendirilmek, yorumlanmak, duyularımızın sınırlarını keşfetmek için tüm çıplaklığıyla karşımızdadır. Belki de bu yüzden sanat yapıtının tek fiziksel varlığı dışında izleyen, okuyan, dinleyen göz kadar sanat yapıtı vardır. Başka bir deyişle yapıtın görünür varlığı ortadan kalktığında zihnimizde kendini üretmeye devam eder. Aynı yapıtı değişken zamanlarda yeniden dinlemek, izlemek, okumak her seferinde yeni bir anlamı çağırır. Son noktada bir sanat yapıtından söz ettiğimizde çoğu zaman tek bir sanat yapıtından değil sanat nesnesinin sonsuz çağrışımlarından söz ediyoruzdur aslında. Sanatçının zihninin karmaşasından ya da berraklığından çıkmış yaratının sonsuz halinden. Serginin adı sergide aynı adla yer alacak İlhami Tunç Gencer'in video çalışmasından alıntı. Bununla birlikte bu isim sanat nesnesine ve bizzat sanat nesnesinin yaratıcılarına da bir gönderme. Ayrıca bunu çok uzun zamandır gündemden düşmeyen sanatçı mı, yapıt mı? ikileminin bir parçası olarak da düşünmek mümkün. Kişilik, kimlik ve yapıtın değişen değeri üzerine sorgulamaları bir yana bırakırsak elbette ki bir yapıt eğer anonim değilse yaratıcısından bağımsız değildir, anonim bir yapıtın kendi zamanı ve mekanından çok da bağımsız olamayacağı gibi. Girdap ve Çeyrek Asır, yapıtın ve sanat üretiminin ardında olanlara dair. Bireyin yetişkinliğe geçiş süreci çeyrek asır sürer. Bir an önünden bakıp geçtiğimiz, bir süreliğine izlediğimiz sanat yapıtının ortaya çıkışı ise zamanı aşar. Üretim süreci, salt eserle baş başa geçirilen zamanları kapsamaz. Üretim süreci büyümenin, olgunlaşmanın, büyük sancıların, coşkuların, gelgitlerin, girdaba kapılmaların, açık denizlerden kıyıya çıkışların tümünü içerir. Üretimlerine tanıklık edilen dört sanatçı; Hüsnü İyidoğan, Güler Aşık, İlhami Tunç Gencer ve Metin Özgör farklı deneyimleri, anlayışları, üretim biçimleri ile sanatsal kimliklerini eserlerine geçiren, kaygılarını, birikimlerini sanat nesnesinde somutlaştıran, bir adım ötesinde bu ülkede birbirlerinden haberdar olarak ya da olmayarak yapıtlarıyla iletişime geçen sanatçılar. Güler Aşık'ın malzeme kullanımından aykırı olanın gösterimine uzanan eserleri İlhami Tunç Gencer'in farklı medyumlarla bir araya getirdiği çalışmaları bir kuşağın kaygılarını ve dünyaya bakışını yansıtır. Çizimlerinde birbirlerine gönderme yapan dilleri, anlatım araçları farklılaştıkça birbirlerinden uzaklaşan bir yapıya bürünür. Metin Özgör'ün çalışmaları doğuma, seçimlere, farklı yaşayış şekillerine odaklanırken Hüsnü İyidoğan kendinden yola çıkan içselleştirilmiş bir yol izler. Baktıkları yerler, yaşayışları, ilgileri birbirinden farklı olan bu iki sanatçı, insana dair makro ve mikro olanı anlatır. Dört sanatçının eserleri bir araya geldiğinde yükselip alçalan bir ritmi beraberlerinde taşır. Yaşamın oluş halinden karmaşaya, temposu yüksek aykırı anlatımdan dinginliğe geçen yapıtlar, zamanın bir diliminde rastlantısallıkla bir araya gelmiş kimliklerin oluş, olma halini yansıtırlar. Üretim süreci çoğu zaman bir girdaptır ve büyümek çeyrek asır sürer. İzleyici kendisiyle ve yapıtlarla kurduğu ilişkide, özellikle içselleştirdiği, içselleştirebildiği bir alanda bütün bunların eşlikçisine dönüşür. Dikkatle bakmak, o sonu gelmeyen ve içinde bildiğimiz ve bilmediklerimizi barındıran girdaba girmenin bir yoludur. Daha çok bakmak ise çeyrek asırla başlayan ve yaşam boyu devam eden erginleşmenin bir durağı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/bilsart-ocak-2019-sergi-programi-okay-ozkan-mehmet-ogut/", "text": "Bilsart 03 Ocak 15 Ocak tarihleri arasında Okay Özkan'ın 'Taşlar' isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Okay Özkan'ın video yerleştirme çalışmasından alıyor. Taşlar, ilk olarak 2014 yılında Den Haag Kraliyet Akademisi'nde yaptığım ve halen devam eden bir çalışma. Den Haag'a gittiğimde genel olarak İstanbul sokaklarına kıyasla steril sokaklarla karşılaştım. Bu steril ve düzenli şehirde karşınıza nadiren çıkacak düzene ait olmayan birçok şey size ilginç gelebiliyor. Şehirde dolaşırken karşıma çıkan üç tane taşı alıp üzerlerine düşünmeye başlamam Taşlar isimli çalışmanın başlangıcı oldu. Taşları avucumda tutarken daha iyi nasıl kavranacağını düşündüm; örnek vermek gerekirse yerden atmak için bir taş aldığımızda farkında olmadan, milisaniyeler içinde, onu daha iyi kavrayacak bir nokta ararız. Buradan yola çıkarak kavramak anahtar kelimesi ve daha iyi nasıl tutarım sorusu bu çalışmayı şekillendirdi. Taşlar çalışmasındaki videolarda, taşları avucumda daha iyi kavrayabilmek için döndürüp duruyorum. Ayrıca videodaki taşlar da kaide üzerinde sergileniyor; tabi her taş alındığı yere dair anlamları beraberinde getiriyor. Örnek vermek gerekirse Okmeydanı'ından ya da Şanzelize Caddesi'nden alınan taşların kodlarını birbirinden farklı okuruz. Bilsart 17 Ocak 29 Ocak tarihleri arasında Mehmet Öğüt'ün 'Grejuva' isimli solo sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, ismini Mehmet Öğüt'ün video yerleştirme çalışmasından alıyor. Grejuva, suyun üzerinde yanan, sönmeyen ateş anlamına gelmektedir. Rum ateşi olarakta bilinir. Çalışma temelinde ateş yer almaktadır. Antik Yunan Felsefesinde Herakleitos'un, tüm bu unsurlar temelinde arkhe'yi ateş olarak tariflediği ve ona göre, ateşin varlığın ilk temeli ve içinde bütün karşıtlıkları eriten bir birlik olduğu görülür. Ateş 400.000 yıl kadar önce, Homo Sapiens öncesinde insanlık tarafından kontrol altına alınmaya başlanmıştır. Yaşam, daimi bir akıştır; Herakleitos Panta Rhei demiştir. Hegel de, her şeyin daimi bir akış halinde olduğunu belirterek Mücadelenin her şeyin atasıdır sözü ile bu daimi akışı diyalektik düşünce yapısını temellendirmek için örneklendirmiştir. Henri Bergson da evrimin daimi bir akış ve değişim süreci olduğunu belirtirken, bu öncüllerden hareket ediyordu. Grejuva, bu temeller üzerinden, insanın doğayla çatışma halinde oluşunu görselleştiriyor. Suyu ateşi söndüren element olarak kabul ederken, doğa kendi kuralları çerçevesinde tam tersini yapabiliyor. Neft, sülfür ve zift karışımı ile elde edildiği düşünülen bu kimyasal tepkime doğayı kontrol ettiğini düşünen bizlere, doğanın karşısında aslında ne kadar aciz olduğumuzu hatırlatır niteliktedir. Doğa izlerini kendi normlarıyla oluşturur, çalışma bir müdahale etme halinden ziyade, bir tanıklık duruşuna sahiptir. Bilsar, yıllardır güncel sanat alanında destek verdiği projelere bir yenisini ekledi. Sanatçılara video işlerini sergilemek için yeni bir alan yaratmak ve sanatseverleri bir araya getirmek amacıyla, ofis binasının garajını kar amacı gütmeyen ve video sanatına odaklanan bir sanat mekanına dönüştürdü. Ocak 2018 itibariyle video sanatının güncel örneklerini, 15 günde bir değişen bir programla sunan Bilsart, yine bu alana odaklanan bir kütüphaneyi de kullanıma açtı. Bu dinamik sergi programı dahilinde koleksiyoner seçkilerine, küratöryel projelere, workshop ve panellere yer verecek olan Bilsart, aynı zamanda sanatçı, küratör ve koleksiyoner konuşmalarına da ev sahipliği yapıyor olacak. Bilsart'ın kar amacı gütmeyen bu sanat mekanının ajandasında yer alan bir diğer önemli etkinlik ise genç sanatçılara görünürlük sağlayabilmek adına yapacağı açık çağrılar. Sergi programları ve etkinliklerimizden haberdar olmak için bizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmeyi ve bültenimize abone olmayı unutmayın! Bilsart | Bilsar'ın kar amacı gözetmeyen bir sanat girişimidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/birsen-salahi-resim-sergisi-16-ocak-9-subat-2019-galeri-selvin-1/", "text": "Kıbrıs doğumlu olan Birsen Salahi, orta ve lise öğrenimini Viktorya Kız Lisesinde tamamladıktan sonra 1965 yılında kazandığı sınavla İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. İlk yıl Prof. Adnan Çoker'le çalıştı. 1970 yılında Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesinde Resim Bölümü Yüksek Lisans Diploması alarak mezun oldu. İki yıllık Resim-Sanat Tarihi öğretmenliğinden sonra Devlet Tiyatrolarının açtığı sanat sınavlarını kazanarak kuruma baş realizatör olarak atandı. Yaklaşık olarak 2500 tiyatro oyununun dekor ve kostüm realizasyonunda çalışan Birsen Salahi yurt dışında kostüm ödülüne layık görülmüştür. 200'ü aşkın karma sergiye katılmış grup ve fuar sergilerinde resimleri sergilenmiştir. 1990 yılında Atatürk Büyük Ödülü'nü alan sanatçı, Devlet Tiyatrolarında hizmet ödülü, plaket ve onur belgeleri sahibidir. Devlet tiyatrolarındaki hizmetini dolduran sanatçı atölyesinde resim çalışmalarına devam etmektedir. Attığım her fırça darbesinin, her çizginin, kullandığım her rengin bir nedeni vardır. Çalıştığınız resmi heran düşünmezseniz sizi terk eder. Renk ve doku resimlerimde ön plandadır. Resmimin her santimetre karesinden ben sorumluyum. Hocamız Bedri Rahmi Eyüboğlu derdi ki: Resimlerinizin bir santimetrekaresini büyüttüğünüz zaman size pentür tadı veriyorsa o resim oldu demektir. İkonalar, ortaçağ sanatı, İtalya'nın ortaçağ ve Flaman rönesansı, Freskolar etkilendiğim akım ve tekniklerdir. Kendi yönümü bulmamamı sağlamışlardır. Bir resme başladığım zaman önce onunla yaşamaya başlıyorum. Beni sarıp yaşamımın heranında olması ile kendimi ifade ediyorum. Ben resimlerimi önce yazıyorum. Küçük kağıtların üzerinde desenler çiziyorum. Renklerin nasıl olacağını yazıyorum. Yani resmi bu küçücük notlarla kafamda bitiriyorum. Benimle yaşayan bu eskizler birleştiği zaman tuvale başlıyorum. Son sergimdeki kadınlarım annemdir. Bu resimlere bakanlar neşeyi, hüznü, coşkuyu ve tedirginliği yaşayacaklar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/cemal-sureyayi-sevmek-galeri-modda-09-24-ocak-2019/", "text": "Kadıköy Cemal Süreya Sokak'ta yeniden Cemal Süreya'yı anmak için şairin evinin önünde toplanıyoruz. İkinci Yeni'nin güçlü şairlerinden olan Cemal Süreya ölümünün yirmi dokuzuncu yılında, adının yaşatıldığı sokakta, Galeri Mod'da yeni bir etkinlikle anılıyor. Cemal Süreya, geçtiğimiz yıl düzenlenen Hayat Kısa Kuşlar Uçuyor başlıklı sergiden sonra bu yıl da, Cemal Süreya'yı Sevmek başlıklı ve yeni bir sanatçı topluluğuyla gerçekleştirilecek sergiyle anılacak. Cemal Süreya'nın Kadıköy'de yaşamış olduğu evin bitişiğinde bulunan Galeri Mod'da, şaire ithafen yapılan çalışmalardan oluşan serginin yanı sıra, Babazula'nın kurucusu Murat Ertel ile Esma Ertel ve tiyatro santçısı Orhan Alkaya, Cemal Süreya'nın şiirlerinden oluşan bir performans gerçekleştirecekler. Ayrıca, etkinlik açılışını izleyen ilk haftasonu 12 Ocak Cumartesi günü, şair ve psikiyatrist Yusuf Alper Psikodinamik açıdan Cemal Süreya ve Şiiri üzerine bir söyleşi gerçekleştirecek ve aynı adlı kitabını imzalayacak. Cemal Süreya'yı anma etkinliğine katılan sanatçılar kendi anlatım dilleri ile üretmiş oldukları çalışmalarda şairin kimliğine, kişiliğine ve sanatçılığına vurguda bulundular. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz fotoğrafın efsane ismi Ara Güler'in çekmiş olduğu Cemal Süreya Portresi'ne, heykel, seramik, resim, video ile kavramsal işler eşlik edecek. Yaşamı boyunca disiplinlerarası bir bilinçle edebiyat çalışmalarını üreten Cemal Süreya, kendine özgü bir şiir anlayışı geliştirmiştir ve Türk Şiiri için çok önemli bir şairdir. Yaşadığı dönemde edebiyat dergileri yayıncılığı, yayınevi danışmanlığı, ansiklopedi redaktörlüğü ve çevirmenlik yapan Cemal Süreya, çarpıcı, yoğun imgelerle, bilgi birikimini sentezleyerek başarılı çalışmalara imza atmış bir edebiyat ve sanat insanıydı. Şiir anayasaya aykırıdır diyerek ironik bir bakış açısıyla şiirin hiçbir mantık ve düzene uymayacağını dile getiren şair, İkinci Yeni anlayışına katılmasına rağmen geleneğe karşı olmamış, şiirlerinde geleneğin değerlerinden geniş ölçüde yararlanmıştır. İlk şiiri 8 Ocak 1958'de Mülkiye dergisinde yayınlanan şair, 9 Ocak 1990'da İstanbul'da yaşamını yitirmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/doganin-ritmi-devrim-erbil-retrospektifi/", "text": "Kazlıçeşme Sanat Galerisi büyük bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Doğanın Ritmi / Devrim Erbil Retrospektifi başlıklı bir seçki ile sanatçının altmış yıllık sanat serüveni sanatseverlerin beğenisine sunuluyor. Devrim Erbil, klasik batı sanatı ile doğu sanatını sentezleyerek, özellikle minyatür ve hat gibi alanlardan etkilenerek kendine has yeni bir anlatım dili geliştirmiş oldukça önemli sanatçılarımızdandır. Bu coğrafyaya özgü bir sanat anlayışı ortaya koyarak çalışmalarını üretti ve bugün bu çalışmaları bütün dünyada kabul gördü. Çizgi ve lekelerle oluşturmuş olduğu kompozisyonları incelediğimiz vakit, Nakkaş Osman'ın El Fatihnamesi, Matrakçı Nasuh'un çizimlerini, Evliya Çelebi'nin betimlemelerini, Türk İslam Eserleri Müzesi'nde sergilenen eserlerin izlerini görürsünüz. Devrim Erbil, bu toprakların anlatımlarını çalışmalarında merkeze alırken, bu coğrafyanın kültür katmanlarını da inşa ettiğine tanık oluruz. Sanatçının ayrıca ele aldığı İstanbul çalışmalarına ise yaşadığımız bu şehrin şiirsel yorumları olarak bakabiliriz. Türk Resmi'nin yaşayan en önemli isimlerinden Devrim Erbil Retrospektifinde, sanatçının ilk dönem çalışmalarına son yıllarda üretmiş olduğu iki bakışlar çalışmalarından bir seçkide eşlik edecek. Sergide sanatçının çalışma aşamaları ve üretim yöntemleri çeşitli malzeme teknikleri kullanarak üretmiş olduğu bölümler üzerinden incelenebilecek. Devrim Erbil'in hayatı ve sanatının anlatılacağı sergide sanatçıyı yakından tanımak isteyenler için bir belgesel hazırlandı ve o belgesel sergi süresince gösterilecek. Özgün Baskı, Halı, Vitray, Seramik, Marküteri, Batik ve Resimlerinden oluşan bölümler açıklayıcı bilgiler eşliğinde sanatçının gerek sanatçılığı gerekse akademisyenliğine ayrı bir perspektiften bakılmasını sağlayacak. Zeytinburnu Kazlıçeşme Sanat Galerisi'nde, 25 Şubat tarihine kadar Türk Sanatı'nda bir kilometre taşı olan Devrim Erbil'in yaşamı ve sanatından izler görülebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/epiveron-basin-toplantisi/", "text": "UPSD Yönetim Kurulu olarak, uzun zamandır hukuk danışmanlarımız ve avukatlarımıza da danışarak üstüne çalıştığımız EPİVERON belgesini hazırladık. EPİVERON, sanatçıların uzun zamandır kanayan birçok yarasına derman olabilecek nitelikte, sanatçıyı, sanat eserini elbette sanat severleri de koruma altına alabilecek, deyim yerindeyse sanat eserinin adeta pasaportu olabilecek bir belge. EPİVERON'u, Piramid Sanat'ta 12 Ocak 2019 Cumartesi günü, 14.30-17.00 saatleri arasında sanat dünyasını oluşturan tüm değerli kesimlerden dostları davet ederek kamuoyuyla paylaşacağız. Bu buluşmada hedefimiz, Türk sanat ortamında birçok kereler tartışma konusu olan sahte eser, çalıntı eser, sanatçıları ve galericileri ağır şekilde mağdur eden -başta müzayede sunum fiyatları olmak üzere- her potansiyel gerginlik konusunu ele alarak, EPİVERON'un doğru uygulanmasıyla nasıl bunların ortadan kaldırılabileceğini göstermek. Sizlerin o gün değerli fikirleriyle aramızda olması, bizler için çok önemli. Türk sanat ortamını daha çağdaş daha nitelikli bir çizgiye getirmek adına mücadelemize göstereceğiniz ilgi ve katılımınız için şimdiden çok teşekkür ediyoruz. Ekte, EPİVERON belgesini ve sunum metnini ilgi ve bilgilerinize sunuyoruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/gorundugu-gibi-degil-labirent-sanat-10-ocak-16-subat/", "text": "Ethem Onur Parlar'ın işlerinde kışkırtıcı olanın, geleneksel motiflerin alt birimlerini oluşturan görsel bir arka plana dönüşerek biçimsel ve düşünsel anlamda yeniden üretilerek, izleyene sunulduğu ironik bir karşılaşma anına tanık oluyoruz. Bedenden dekupe edilip soyutlanan, belirsizleştirilen detayların biraraya getirilmesiyle oluşturulan ara formlar, yatayda ve ön arka ilişkisi içinde tüm resim yüzeyini kaplayan ornamentler ile oluşturulan şaşırtıcı ve sürpriz niteliğindeki birleştirmeler, güncel olanın hapsedilip izleyiciye yeniden sunulduğu yeni bir biçim algısı oluşturuyor. Şinasi Göktürkler'in Muhtelif Muhtemeller olarak tanımladığı sergide yer alan serisinde, yarattığı imgeler üstünden id, benlik ve üst benlik konularını ele almaktadır. İçimizdeki doyumsuz tarafı tanımlayan id, kendisini yalnızca ihtiyaçlara göre ayarlayan, eleştiri kabul etmeyen, güdüsel, durdurulamayan yanımızdır. Bilincin orta aşaması olarak, Freud'un izah ettiği Ben'lik, doğa ya da çevre ile id arasında bir denge unsuru, eleştiri yapan ve güdüleri durdurma ile ilgili bölümdür. Üst ben'lik, kural ve değerler bütünlüğü içinde insana yön veren vicdan bölümüdür daha çok emir ve yasaklara göre bir yol belirler. Ethem Onur Parlar'ın işlerinde tekinsiz olan, iki boyutlu düzlem içinde toplumun kabul ettiği geleneksel formlara dönüşüp çeperlere dağılıp belirsizleştirilirken, Şinasi Göktürkler'in işlerinde güncel ve müstehcen olmayan formların merkezine açılan bir yarık, muhtemel karşılaşmalara zemin hazırlıyor. Aynı meselenin iki farklı yaklaşımla ve teknik olanaklarla ele alındığı sergideki çalışmalar, beden, toplumsal cinsiyet, cinsellik gibi toplumsal bazı konuların alternatif bakış açılarıyla yeniden sorgulanabilme ihtimalini hatırlatıyor. Ethem Onur Parlar ve Şinasi Göktürkler'in farklı medyumlardan ürettikleri işlerinin yer aldığı Göründüğü gibi değil! isimli sergisini 10 Ocak-16 Şubat 2019 tarihleri arasında Labirent Sanat'ta görebilirsiniz. Açılış 10 Ocak Perşembe günü 19.00 21.00 arası gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/hulya-kupcuoglu-berkiz-berksoyla-troya-dugumu-uzerine/", "text": "'Troya Düğümü' sergisi farklı disiplinlerden yedi sanatçıyı bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Dr. Berkiz Berksoy'un yaptığı sergi, Tarık Günersel, Serap Gümüşoğlu, Malik Bulut, Feyza Zeybek, Güngör Güner, Benan Bulut ve Berkiz Berksoy'u ağırlıyor. Önümüzdeki aylarda Anadolu yakasında da izlenebilecek olan sergi hakkında Berksoy'la konuştuk. Berkiz Berksoy : Edebiyat, Görsel Şiir ve Plastik Sanatlardan yedi özerk sanatçının kolektif çalışması olan Troya Düğümü bir sanatçı dayanışması. Barış gibi hassas bir kavramı Troya'nın yanına, savaşın yerine koyuyor. Barış başından beri odak noktamız. Anadolu'dan, bugünden bakarak gördüğümüz Troya için bir anlatı. Feyza Zeybek İlyada'daki kültürel göstergeleri, özellikleri, Anadolu'da karşılaştırmalı araştırmış, konferanslar vermişti. 2016 sonbaharında yaptığı bir öneri üzerine bu çalışmaya girdik. Şahsen 2015'te Paris Creteil Üniversitesinde yapılan uluslararası çalıştaya Galatasaray Üniversitesinden Modern Türk Edebiyatında ve Düşüncesinde Troya Savaşı adlı bildiriyle katılmıştım. Sonra Mart 2017'de France Culture radyosundan röportaj için geldiler. Tarık Günersel'in zihninde de uzun zamandır gelişmekte olan bir Troya destanı vardı. Benan Bulut, 2015'te Londra'da Troya ve Çanakkale coğrafyalarından ve Churchill'in Cambridge Üniversitesi'nde arşivlenmiş savaş mektuplarından hareketle gerçekleştirdiği eserlerini sergilemişti. Serap Gümüşoğlu, 2017 İstanbul Biennali'ne Homeros'un metnindeki bir dizeden yola çıkarak gerçekleştirdiği eserle katıldı. Güngör Güner'in seramik heykelleri insanlığın sorunsallarına son derece etkileyici bir yaklaşımda. Kısacası entelektüel ve kültürel bağlamlarda armoni içinde buluştuk, çalıştık. 'Troya Düğümünün uzun soluklu bir oluşum süreci var; birkaç kez format değiştirdiği oldu. B. Berksoy : Alışılmış, bilinen küratörlük modelini bu sergide aramamak gerekir. Sanatçılar seçilip onlara bir çalışma konusu veya teması verilmedi, işler ısmarlanmadı. Her birimizin içselleştirmiş olduğu konu Troya'nın bugünkü söyleminin ne olabileceğiydi. Birbirimizden, işlerimizden her zaman haberdar bir grubuz. UNESCO'nun 2018'i Troya Yılı ilan etmiş olması elbette bizleri çok mutlu kıldı. Ayrıca çoktan başlamış, uzun ve yorucu bir süreci Troya Yılı gibi bir uluslar ası şemsiye altında kapatmamıza vesile oldu. Sözlerimizi, duygularımızı geniş bir etkileşim dilimi içinde ortaya koymuş olduk. B. Berksoy : Çanakkale'ye ve Troya ören yerine yaptığımız grup gezisi bir özel girişim tarafından desteklendi. PIXUS Stüdyo, Video Art çalışmamız için sanata duyarlı kalan bir ücret talep etti. Son derece disiplinli, donanımlı, yaratıcı bir ekiple birlikte çalışarak gerçekleştirdik. Malik ve Benan Bulut sergi için Nişantaşı'ndaki mekanlarını açtılar. Basına ve genele açılış masraflarını aramızda paylaştık. B. Berksoy : Tarık Günersel Troya /lar adlı görsel şiirini İlyada ve bağlantılı yapıtlardan hareketle yazdı. 'Destan kalıntıları' biçiminde bir bütün. Macerasever okurlar için. Serap Gümüşoğlu, Troyalı kadınların yaktığı ağıtları, savaşın acımasızlığını, sınırsız tutkuların bedelini, hayatın bilinmezlikleri karşısında insanın güçsüzlüğünü akrilik boya resim Tutkuda ve granit taş eser Skaia Kapısında anlattı. Malik Bulut, içinde düşmanlığı, kötülüğü taşıyan, savaş aracı olan at yerine insana yakın, barış adına karnından kuşlar çıkaran iki metrelik mermer Troya Barış Atıyla katıldı. Feyza Zeybek 'Helene ve bütün malı' deyişinin ısrarlı bir istenç, bir savaş bahanesi söylemi olduğunu; istilacılar için bir 'güzel sebep' olarak tarihe İlyada destanıyla kaydedildiğini belirtir. Helene ve Bütün Malı adlı kadın manken büst üzerine Priamos'un sarayındaki kadınların köleleştirilmesini, zorla yurtlarından sökülüp götürülmelerini işledi. Anadolu kadınına atfetti. Güngör Güner bir seramiğin sanat yapıtı olabilmesinin teknik mükemmelliğinin yanı sıra duygu ya da duyarlılıkların ya da her ikisinin o parça üzerindeki yoğunluğuna bağlı olduğunu belirtir. Çözümü Zor Bir Durum adlı seramik heykelde ifade etmek istediği çözülen bir şeyin olmadığını simgelemek. Benan Bulut Troya ve Troya'nın Yası adlı altından elde örülmek üzere tasarladığı başlık ile turkuaz taşlı bilezikte Troya coğrafyasına, tarihine, mitolojisine, kalıntılara bir silsile olarak yer veriyor. Kasandra'nın gözünden yas tutan bir çalışma. Benimki Kayıp Troya Barışı Antlaşması; bir deneysel sanat çalışması. O dönemden kalma, Kral Priamos'un hazırlattığı ancak kayıplara karışmış bir metin. Barış olgusunu gerçekleştirmenin zorluklarını vurgulamak niyetiyle bilinmeyen göstergeler olarak Sinhala alfabesini kullandım. Sri Lankalı sanatçı Madara Jayasena çevirileri İngilizceden yaptı. Keçi derisi üzerine, Kral Priamos'un ailesine ait adlarla Troas coğrafyasından adları ve İlyada'dan dizeleri havyayla yakarak yazdım. B. Berksoy : Güncel sanatın iki önemli özelliğini, potansiyel etkileşimini ve aktarılabilirliğini, kullanarak sanatsal yaklaşımıyla 2018 Troya Yılı etkinliklerinden ayrılan bir iş ortaya koymak istedik. Videomuz renk ve kompozisyon, ifade, anlatı yapısı gibi belirli efektlerle bilgisayar otomasyonuna dayanıyor. Karmaşık bir olgu olan barışı olabildiğince yalın anlatıyor. Senaryoyu Serap Gümüşoğlu yazdı. Dijital ortamın sınırları ve kapasiteleri arasındaki önemli dengeyi kurdu. Hazırlanan dijital içerikle sanatsal içeriği aktardık. Fotoğrafik görüntüler farklı görüntülere dönüştürüldü. Yaptığımız kombinler ve birleştirmeler, düşüncelerimiz ve deneyimlerimiz üzerine bir yeniden düşünme; söz, ses, resimle kurgulanan, zaman ve mekan sınırlarının kalktığı bir hikaye. Eserlerimiz yedi küçük ekranda çeşitli boyutlarda ve oryantasyonlarda tekrarlanıyor. Böylece yedi ekranda yedi eser her farklı geçişte birbiriyle farklı bağlamlanarak barışın sorgulanışına dikkat çekiyor. O düğüm ne kopar, ne çözülürdü, 'Troya Düğümü' Troya'nın hakkını savunan sözlerdir. Ana değerleri çevresinde yüzü barışa dönük bir kaynak olmasını, bu anlayışıyla evreni aydınlatmasını, dünyada nice verimlere yol açmasını arzuluyoruz. - (A. Erhat-A. Kadir, Sander Kitabevi,1967, İlyada, On Üçüncü Bölüm, 359-362)"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/istanbul-her-seye-ragmen-timurtas-onan/", "text": "Fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan'ın, 80'lerden bugüne İstanbul'un gündelik yaşamına dair görsel hikayelerle yüklü yeni fotoğraf kitabı İstanbul Her Şeye Rağmen ekim ayında fotoğraf severlerle buluşuyor! Bugüne dek ulusal ve uluslararası pek çok proje ve sergiye imza atan İstanbullu fotoğrafçı Timurtaş Onan'ın 80'lerden bugüne İstanbul fotoğraflarından oluşan İstanbul Her Şeye Rağmen kitabı fotoğraf severlerle buluşacak. Kitap, 80'lerden bu yana İstanbul'un geçirdiği kültürel, ekonomik, demografik ve mimari değişimlere detaylı olmasının yanı sıra panoramik bir bakış da sunuyor. Kitapda ağırlığı analog 120 adet siyah beyaz fotoğraf yer almaktadır. Fotoğraf çekmeye başladığı 80'li yıllardan bu yana İstanbul'u sayısız defa kadrajına almış olan Timurtaş Onan, yeni kitabıyla bu kadim kentin hafıza kutusuna yeni bir andaç bırakıyor. İstanbul'un simgesi olan tarihi yapılar, dar sokaklarıyla güngörmüş Suriçi; çarşılar, pazarlar, camiler, meydanlar, gecekondu mahalleleri; martılar, balıkçılar, hamallar, Çingeneler, sokak çocukları, evsizler, yaşlılar; vapurlar, takalar, simit tablaları, oltalar ve banklar, kendilerine özgü hikayeleriyle birbirlerini bütünleyerek fotoğraftaki yerini alıyor. Onan'ın fotoğrafları, anda kendini gösteren hesapsız ve kurgusuz gerçeğin; sersemleten, büyüleyen, değiştiren, dönüştüren ve her şeye rağmen kendini var eden olagelişini belgeliyor. Timurtaş Onan, İstanbul Her Şeye Rağmen kitabıyla dışarıdan ne kadar müdahale edilirse edilsin; hayatın ve şehrin her şeyden azade kendine özgü bir akışı olduğunu ve bu akışı hiçbir şeyin değiştiremeyeceğini ortaya koyuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/kundura-sinema-ocak-ayi-programi-kundura-sinema-yeni-film-seckisi-ve-ozel-gosterimler-ile-ocak-ayinda-izleyicilerini-bekliyor/", "text": "Kundura Sinema Ocak ayı programını açıkladı. Sinemaseverleri Miami'den Helsinki'ye, Paris'ten Dakar'ın uçsuz bucaksız sokaklarına doğru bir yolculuğa çıkarmaya hazırlanan Kundura Sinema, bu ayki seçkisinde Aki Kaurasmaki, Friedrich Wilhelm Murnau, Lucrecia Martel, Agnes Varda ve daha birçok kült yönetmenin filmlerini izleyicilerle buluşturacak. Kundura Sinema Ocak ayında bir de özel gösterime ev sahipliği yapıyor. Billy Wilder'in restorasyonu yeni tamamlanmış kült filmi Bazıları Sıcak Sever, Türkiye'deki izleyicileri ile ilk defa 25 Ocak Cuma akşamı Kundura Sinema'da buluşacak. Detaylar için ekte basın bülteni mevcut. Ocak 2019 film programını burada bulabilirsiniz. Görsellere bu linkten ulaşabilirsiniz. Lütfen künye bilgisi vermeye özen gösterelim. Yeni film programına yayınlarınızda yer verirseniz seviniriz. Ayrıca Kundura Sinema özelinde ve Beykoz Kundura'nın dönüşümü ile ilgili olarak daha kapsamlı haber ya da röportaj talebiniz olursa yardımcı olmaktan memnun olurum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/nurcan-perdahci-resim-sergisi-10-ocak-10-subat-2019-vehbi-koc-vakfi-ford-otosan-golcuk-kultur-ve-sanat-merkezi/", "text": "Nurcan Perdahcı, tuval üzerine yaptığı çalışmalarının bir bölümünü 10 Ocak-10 Şubat 2019 tarihleri arasında Vehbi Koç Vakfı Ford Otosan Gölcük Kültür ve Sanat Merkezinde sergiliyor. Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Perdahcı'nın resimlerini eurocentrism, orientalism ve postyapısalcı kavramlar üzerinden okuyor. Bozdağ, sanatçının resimleriyle ilgili düşüncelerini şöyle açıklıyor; Perdahcı, Avrupa'nın eurocentrik bakışını eleştiren Edward Said'in izleğinden giderek çağdaş sanatın perspektifinden Avrupa resmine bakıyor. Sanatçı, özellikle 15. ve 16. yüzyıl resimlerinde yer alan merkezi yapıyı ters yüz eden bir tavırla Avrupa resimlerini ele alıyor. Bu yapıyı ters yüz ederek yapısökümüne uğratan Perdahcı'nın resimleri, yeni sorgulamalarla başka bir bakış açısını gündeme getiriyor. Sanatçı resimlerinde gösteren ile gösterilenin yerini değiştirerek yapıyı bozuyor, eurocentrism'i tersine çevirerek yeni bir estetik anlayışa varıyor. Yarı şeffaf bir tabaka ile Batı resminin üstünü örttüğü, gizlediği, atıl saydığını, canlandırarak, merkeze alarak özneleştiriyor. Plastik tadın zengin lezzetleriyle donatılmış bu ilginç sergi, Perdahcı estetiğinin görsel şöleniyle sizleri bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/salt-arastirma-fonlari-2019-basvurulari-basliyor/", "text": "İmparatorluktan cumhuriyete Türkiye'nin iki yüzyıllık sosyal-ekonomik tarihi ve 1950'ler sonrası mimarlık, tasarım ve sanat üretimleri hakkında özgün belge edinimi ve araştırmayı teşvik eden SALT Araştırma Fonları'nın 2019 başvuruları başladı. 2019'da altı araştırma projesi 15.000 TL değerinde, toplam 90.000 TL'lik fonla desteklenecek. SALT Araştırma Fonları, 2013'ten bu yana toplam 42 projeye destek sağladı. Fon başvuruları iki aşamalıdır ve SALT Araştırma'nın odaklandığı alanlar temel alarak hazırlanmalıdır. 11 Şubat Pazartesi saat 18.00'e kadar süren ön başvurular, konu ve dönem bakımından içeriğin uygunluğunu değerlendirmeye yöneliktir. Bu aşamayı geçen aday projeler için son başvuru tarihi 18 Mart Pazartesi; sonuçların duyuru tarihiyse 19 Nisan Cuma'dır. Seçilen projelerin çıktıları, Aralık ayında yapılacak bir sunum programında kamunun yorum ve katkılarına açılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/05/sub-yayin-yeni-yil-ve-3-yeni-kitap/", "text": "Allen Ginsberg, Paris İnceleme, 37 (Kış, 1966), 52-53 ile röportaj. Timothy Leary ve psikedelik araştırma ekibi, çok geçmeden keşfetti ki, genişletmek kanuna aykırıdır. Beyin, cinsel organların yerini alarak, Hakları Beyannamesi'nde bilimsel özgürlüğü koruyan hiçbir şey yokken, din özgürlüğünü koruyan Birinci Yasa Değişikliği mevcut. Harol Norse şiirleri ilk kez bir bütün olarak Türkçede. -Harold Norse yazdıkları hakikatin ta kendisidir, yaşanmıştır, yazılmıştır. Sahiciliklerinin en sarsıcı yanı tam da burasıdır: İnandırıcılık. Yeryüzü kızılderilidir. Bütün etnik unsurların ortak sesi oldu,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/15/utku-varlik-ottugum-duduk/", "text": "Giriş: Belki duymadınız, Nikos Kazancakis'in mezar taşında ne yazdığını: Hiç bir umudum, hiç bir korkum yok; ben özgür bir insanım. Ne güzel, kaç kişi bugün ben özgürüm diyebilir; giderek bunu anlatmamın nedeni: şimdiye dek Blog'umda ve Kolajart'ta yayınlanan yazılarımın bir başka dergide de yayınlanmasına belki daha çok izleyici bulması arzusuyla karar vermiştim. Bilmiyordum bu derginin sırtını bir bankaya dayadığını! Sözcüğün tam anlamıyla snop ve de Batı'ya özgü bir özenti sezinlediğimde, zaten işin başındaydık. Internet sitelerinde yayımladıkları yazım Dediğim Dedikle yollarımız ayrıldı. Elbette bu yazılar contemporary'e değiniyordu. Performans ve şamataya dönük bu absürt, lüks dergilere, modern galerilere, bu birikim sonucu oluşan hayalet müzeler'e dönüştükten sonra Far West misali Dolapdere'ye kapağı atar. Ama çevrede Orta Çağa özgü sokaklar, karanlık insanlar, başı boş köpekler bile onları ırgalamaz; ne alınır ne satılır o da meçhuldur! LES FRAC 1981'de Sosyalist Partisinin yönetime geçişi sonucu, Kültür Bakanı Jacques Lang'ın önerisiyle, Fransa'nın tüm bölgelerinde kurulan Modern sanat merkezlerinin ismidir. Bunların görevi ; günümüz ve çağımız contemporain sanatını toplamak yani sistemli bir şekilde satın alıp tüm Fransa'da sergilemek, sonra depolamak yani gelecek kuşaklara iletmek. Giderek devletin yönetiminde, Kültür Bakanlığının bir misyonu, çağdaş sanatı ve sanatçıyı desteklemek amaçlı. İçinde para olan her şey gibi hızlı bir şekilde amacından saptırılıp, müze teknotlarını yöneten büyük galeriler, onların da bağımlı olduğu zengin koleksiyonerler, uluslararası lobilerin dümen suyuna girerek amacından uzaklaştı! Her müzenin sahip olması gereken empoze, büyük isimler: hiç tartışmasız vardıkları fiyatların üstünde alınıp, gösteriye geçerken, arka planda, isim olmayanlara da bir göz dağı vermek amaçlı satın alma komisyonları, pazarlık ederek toplamaya devam ediyor! Mutlak bir gözlemden uzak, bit pazarı anlayışında 5700 sanatçıdan toplanan 30.000 obje ki contemporary'nin içeriğinde her şey sanat olabilir mantığıyla, ileriye dönük hiç bir kaygı gütmeden yapılmaktadır. Bu acınacak, perişan görünümün bilançosu her yıl gazetelere konu olur. Geçen yıllarda Fransa'nın en popüler haftalık mizah gazetesi Le Canard enchene, gizli bir raporu açıklamıştı; depolarda toplanan eserlerin auto-destructionunu. Kullanılan malzemelerin zamanla eriyip, dağılıp, solup, birbirine yapışarak yanındaki işleri de beraberinde yok olmaya doğru götürme nedenlerinin başında, sanatçıların kullandığı malzeme listesinde görülen, çoğunlukla aklınızın almayacağı şey'ler: şeker, yağ, un, video filmleri yanıcı özelliği çok fazla- sentetik yapıştırıcılar, basit malzemeler; plastik, bez, moloz, kum, taş; tüm zamana aykırı olarak düşünebileceğimiz en absürt kurgu araçları! Resim sanatında bile; yanlış hazırlanmış bir satıh, tuval adına kolaya kaçarak, tuval bezi üstüne gesso yapılmadan; herhangi bir bez üstüne çalışıldığında, yağlıboyanın, altındaki satıh üstüne zamanla bir asit dönüşümü yapabileceği Rotko'nun ve Bacon'nun yapıtlarında izlendi. Bu sanatçılar renkli bezler kullanarak resimlerinde arka plan, fon problemlerini basitçe çözmüşlerdi. Zamanla kulandıkları mediumun beze yaptığı asit etkisi, boyayı yıpratıp, sarartma ve dökülme sorunlarına yol açmıştı ve şimdi çoğunlukla cam altı ve ısı kontrolu yapılarak güçlükle sergileniyor. Boyanın ve her türlü malzemenin düşmanı güneş ışığı ve ısı dır. Örneğin yaşantısında çok cimri olan Picasso'nun kullandığı boyalar, LeFrancın ikinci kalite boyalarıymış ki bu kalite boyayı yapan pigment'in kalitesiyle ölçülür yani en kaliteli boya 4 yıldızsa Picasso 2 yıldızın ucuzluğunun kurbanı olmuştur. Boyanın hızlı kuruması için de palet olarak medium yağını emici satıh yani gazete katmanlarının üstüne boyayı sıkarak kullandığında; boyayı tuval satıhına yapıştıran mediumun işlevi kalmıyor! Genellikle özel kasalarda saklanan tuvallerin geleceği de meçhul! Yine contemporary'ye dönersek: basın ve tüm medyatik eleştirilere rağmen sanatın dokunulmazlığı adına FRAC yoluna devam ediyor. Eserlerin kendilerini yıpratması sürerken, asıl sorun depolama ve arşiv iken, %80 güncel konumlarda satın alınıp, hiç sergilenme şansı olmayanları daha ne kadar elinde tutabilecek ya da devasa boyutta, taşınamayacak ağırlıkta olanları! Hemen aklıma bu konuda en tanınmış plasticien Jean Pierre Raynaud geliyor: yıllar önce gördüğümde çok şaşırdığım ve de FRAC'ın kolleksiyonunda olduğunu duyunca daha beter.. Evet, sanatçı çocukluğunun geçtiği ev satılıp yıkıldığında, 40 tane kovaya moloz; beton, alçı toz toprak koyarak bunu bienallerde, modern müzelerde sergiliyor. Biliyorum bu konuda karşıt düşünce üretmek bir tabu ama anılarla dolu bir mekanın kavramının anlatıma dönüşümü molozu göstererek olmaz, niye sözcükleri ya da sinemayı seçmiyor sanatçı. Aynı yoldan giden, ne yaparsam bu bir mesajdır diyen Anselm Kiefer, Kültür Bakanlığının, seçtiği önemli sanatçılara verdiği Grand Plais MONUMENTA'da tonlarca yıkık beton duvar sergilemişti, bilmiyorum şu anda hangi koleksiyondadır. Ünlü düşünür Jean Clair, aynı mekanda Chiristian Boltanski'nin yine tonlarca giysi, şifon yığınını vs. görünce ilk kez.: ... çöpleri şatolarımıza, müzelerimize boşaltıp sonra adını SANAT koyuyorlar demek cüretinde bulunmuştu. Kimin haddine eleştirmek; kavram elle tutulur, gözle görülür bir şey değil ki, bir polemik oluşabilsin! Bu skandal Damien Hirst'in formal'e yatırdığı köpek balığının kokuşmasıyla başlamış. Danielle Spoerri'nin Macar Sofrası bir plato üstüne yapıştırılmış yemek masası, tabak, bardak, örtü vs. zamanla yıpranma çürüme! Niki de Saint Phalle'nin; şifon, gazete kağıtları, birtakım plastik oyuncakların, çiçeklerin vs. yapıştırıldığıvenüs heykeli; 1964'te yapılmış, tüm malzemenin zamana dayanamaması.... 2007'de BNP bankasının ön-ayak olduğu ve 35.000 euro'ya yaptırdığı birinci restorasyondan sonra bu kez daha beter bir durumda. Ayrıca sanatçının diğer işleri de benzer yıpranış içindeymiş! Dieter Roth'un çikolatayla yaptığı iş erimiş, Joseph Buys'un hayvan yağı kullandığı iş kokuşmuş ve erimiş. Altını çizelim Frac'ın depolarındaki bu çürüme, böcek ve bakteri ürettiği için, genelde çok fragile olanları dondurmak önerisinde bulunanlar da var. En zor durumda bulunanlar: organik malzemeyle yapılanlar, örneğin Michel Blazy'nin Danette'yle yaptığı pentür, granüle patates'le yapılan heykel, köpek bisküvisiyle yapılan objeler! Bu konuda sanatçı: .. bana göre, tüm eserlerin kaderi bir gün yok olmak, ben buna vanite diyorum, benim ilgi alanım sanatta ephemere, onların yok oluşu başka bir enerjiye yol açacaktır. diyor. Koleksiyonerlerin ilgisine: binlerce dolar ödedikleri sanat eserleri bir gün küflenirse şaşırmasınlar!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/16/utku-varlik-operada-rezalet/", "text": "Bugün okuduğum contemporary adına yeni bir skandal bu konuda en hoşgörülü Fransız'ları bile sinirlendirdi; Paris'in tarihi operası Palais Garnierin 350. yaşgününü kutlaması, Fransız çağdaş sanatçısı Claude Leveque'in operanın ünlü merdivenine, pırıltılı iki devasa traktör lastiği asarak yaptığı enstalasyon Saturnale Diademe Kültür Bakanlığının bir FRAC adına bir siparişi! Biliyorum bu dangalak dışa vuruşlar, sanatı buraya kadar getiren çağa özgü bir can sıkıntısı ve de can çekişmekte. Sanatın öğrenimine özgü hiç bir bilgi gerektirmediği için ve de onu yargılamaya dönük bir argüman olmadığı için biennaller olarak kolayca export edilerek ülkemizi bile bu oyuna soktular! Bizim bu oyuna girişimiz yine bize özgü bir kompleks; İstanbul Bienali olarak hala sürüyor. Unutmayalım bu enstalasyona özgü benzerleri Ayasofya müzesi, Aya İrina Kilisesi, Yerebatan Sarayı vs. yapıldı, kimse de ağzını açamadı!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/17/hulya-kupcuoglu-basak-avci-ve-relego/", "text": "Başak Avcı, Derinlikler Sanat Merkezi'nde açmış olduğu 'Relego' adlı sergisinde kendi geçmişine odaklanıyor ve 2001 yılında yapmış olduğu resimleri, yeniden bir sunumla, izleyicilerle paylaşıyor. Desen ve Tuval çalışmalarının görülebileceği sergi hakkında Avcı ile konuştuk. Başak Avcı: Her eser, sanatçısı tarafından tasarlanır ve ancak bu şekilde kendisi olmak bakımından bir varlık kazanır. Bir eseri anlamak ve değerlendirmek için sanatçının yaklaşımını, vermek istediği mesajını, bir içeriğe dönüştürürken uyguladığı plastik öğeler ve temel ilkelerini anlamak gerekir. Eserin bu biçimsel kurgusu; tarihi, coğrafi kısacası kültürel değerini de ortaya çıkarır diyebiliriz. Bu nedenle bir sanatın biçimlenişindeki bu organik bütünlük, estetik değerini de oluşturur. Şimdiki adıyla MSGSÜ'nün kuruluşunda ve tarihsel sürecindeen önemli yeri tutan Resim Anasanat Dalı/Resim Programındaki eğitimim, sanatımdaki plastik kurgu için gerekli olan temel bilgileri edinmemi sağladı. Sanırım o yıllarda soyut dışavurumcu dili model olarak alan bir atölyenin öğrencisi olmam, özellikle Amerikan Sanatına olan ilgimle beraber kendimi bu anlamda geliştirebilmem çok heyecan vericiydi. Ayrıca 90lı yıllar biterken yaptığım bu atölye çalışmalarım sırasında, bakış açımı genişletmek ve sanatı yerel ve küresel olarak gözlemlemek amacıyla New York ve Londra'ya gittim. Bu yolculuklarımda müzeleri ziyaret etme ve çok sayıda sanat eserini daha yakından görme fırsatım oldu. Bu arada, tüm dünyada disiplinlerarası çalışmalara yönelen Çağdaş Sanat'ın etrafındaki tartışmalar ve Kavramsal Sanat ile kurduğum ilişki, bir aday sanatçı olarak yeni araştırmalar yapmamı sağlıyordu. Özetle, bu eğitim sistemi içindeki mesleki sorumluluğumla şekillenen entelektüel yolculuğum ve öğrenme çabam en önemli hareket noktamdı. Başak Avcı: Relego yeniden gözden geçirmek demek. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelerin değişimi hızlandırdığı bir çağda yaşıyoruz, modern hayatı gelişmeler doğrultusunda tanımlamak için yeni bir dil geliştiriyoruz. Gökbilimciler, yıldızların etrafında milyarlarca adet dünyaya benzer gezegen olabileceğini, her galaktik çarpışmanın aşamalı bir şekilde Evren'i şekillendirdiğini gözlemlediler. Bütün bu kozmik çarpışmalar yeni doğumlar anlamına geliyor. Tarihle bağlantılı olarak kimlik ve kültür, insan ve evrenin bağlantısı, evren ve çoklu-evren kavramları, yaşam döngüsü ve zamanla oluşan değişimleri ve karşılaşmaları keşfetmekle ilgiliyim. Bu karşılaşma düşüncesi bana geçmişin çıplak varlığını görmemde ve dünyaya olduğu gibi odaklanmamda yardımcı oluyor. Latince kökenli bu başlık, sembolik olarak her türlü diyaloğu gözden geçirme gibi bu resimlerimin de mekana yönelik kurulum sürecinin esnekliğini içeren açık uçlu bir bağlantılılıkla ilgilidir. Diğer bir açıdan bunlara ek olarak, günümüzde ülkelerin sınırlarını duvarlar örülerek belirlediği yeni bir döneme şahit oluyoruz. Bugün olaylar ve tarih gündemi belirlediğinde, bunlara katılmaya, araştırmaya istekli olmalısınız, çünkü bugün bir sanatçı sadece farkında olmalıdır ve hazır bir şekilde yanıt vermeniz gerekir. Başak Avcı: Batı Sanat Tarihi açısından kısaca kronolojik bir sıralama yaparsak, bildiğimiz gibi özellikle resim sanatı kendi özerkliğini kazanana kadar bazı evrelerden geçmiştir. Sanatsal üretim, Orta Çağ'ın karanlığına ışık tutarak Rönesans'tan itibaren kilise, devlet, aristokrasi gibi kurumlara hizmet etmiş ve uygarlaşma sürecinde de bir rol oynamıştır. Yirminci yüzyıl sanatı aslında kişisel özgürlük kavramıyla ilgiliydi, 50li yılların başından itibaren dönemin Rus realist resim anlayışına karşıt olarak doğan Soyut Dışavurumculuk, 'Yeni Amerikan Resmi' sergisiyle, artık sanatçıların öznel iç dünyalarının anlatımı olarak görülen üslup özellikleri ve özgün tavırlarıyla dönemin anlayışını değiştirmiş ve sanatın yeniden yorumlanmasına yol açmıştır. Soruna geri dönecek olursak, bu ilerici tutumun ardından Minimalizm 60lı yıllarda, biçim geleneğinin daha ileri taşınamayacağını, basit geometrik formların metaforik çağrışımları ve izleyici ile yapıtın etkileşimi üzerine kurulu olduğunu öne sürer. Aslında bu yaklaşım heykel veya enstalasyon alanında daha belirgin hale gelmiştir. Şimdi hatırlıyorum da, öğrencilik yıllarımda yaptığım ABD seyahatimde, gittiğim ilk serginin ve göreceğim ilk çalışmaların, Minimalist sanatçılar olan Donald Judd, Tony Smith, Carl Andre ve Dan Flavin olmasının, sonraki yıllarda sanatımda bu kadar etkili olmuş olması belki de sadece bir tesadüf değildi. Hakikaten o tarihte gördüğüm New York kenti içine yerleştirilmiş devasa boyuttaki bu heykeller benim için hala aynı derecede etkileyiciliğini koruyor. Tabii artık daha iyi anlamlandırabiliyorum, muhtemelen mimariye, yapısalcı yaklaşıma olan ilgim bu form kurgusuyla beni buluşturmuş olmalı. Çalışmalarım açısından Post-Minimalizmin mekana özgü tasarımlanması ve algının geçiciliğine yaptığı vurgu, bu resimlerimin belirleyici ilkeleri olarak değerlendirilebilir. Başak Avcı: Bu sergideki resim serimde, birleşik parçaların birbirleriyle olan ilişki biçimine ve aralarındaki boşluk ile diyaloğa odaklanarak yeni alanlar yaratıyorum. Tuval yüzeyinde oluşan bu yeni mekanlar, bir metamorfoz sahnesine dönüşüyor ve yeni bir değişim imgesi oluşturmama yardımcı oluyor. Bazı küçük birimler bir düzenlemeyle yüzeyde tekrarlanıyor ve renkli aksanlar, soyut yüzeyler ve derin tonal değerli son rötuşlarla ikincil temsilleri oluşturuyor. Başak Avcı: Batı Sanatı'nda Rönesans'tan bu yana 'desen', yaratıcı sürecin alışılmış bir parçası olmuştur. Geleneksel olarak baskı ustaları, ressamlar ve heykeltıraşlar 'desen'i, eskiz defterlerinde fikir oluşturmak ve düzenlemek ya da biçimlendirmek, taslaklar oluşturmak için, bu hızlı karalama yöntemini bir yol olarak kullanmışlardır. Takip edenler bilirler, artık Güncel Sanatın uygulama alanları, materyalleri ve biçimleri genişlerken 'desen', önemli ve kendine yeten bağımsız bir uygulama olarak varlığını kanıtladı. Ben de diğer sanatçılar gibi, yeni fikirleri keşfetmek, beyin fırtınası yapmak ve deneyimlemek için 'desen'i bir sanatsal ifade olarak kullanıyorum. Uzun yıllardır 'desen' dersleri veriyorum. Heyecanımı sizle de paylaşabilirim, yakın gelecekte gerçekleştirmeyi planladığım bir sergi ve üzerinde çalışmayı sürdürdüğüm, makalelerimden oluşacak bir kitap projem de var. Başak Avcı: Geçtiğimiz ekim ayında iki farklı açık artırma satışı tarihte ilk defa gerçekleşmiş oldu. Başak Avcı: Sanat söz konusu olduğunda hiçbir zaman bir sondan bahsedemeyiz, çünkü aslında sürecin kendisidir ve sanat bilmediğimiz şeyleri ortaya çıkarır. Bazı detaylar henüz keşfedilmemiş bir gerçekliğe anlam açarlar bu sebeple bütün parçalar önemlidir. Çünkü varlığımızın özünü hatırlatır ve biri diğeri olmadan var olamaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/17/nilgun-yuksel-shin-ge-bis-kuzey-ruzgarini-nasil-kandirdi/", "text": "Serginin adı Shin-Ge-Bis adlı bir balıkçıyla her yeri buza çevirmek isteyen Kuzey Rüzgarı'nın karşılaşmasını anlatan bir Kızılderili masalından alıntı. Cesaret, zeka, gerekli bir inat, sabır ve farkındalık üzerine bir masal bu. Öfke ve kibirle bilgelik ve neşe arasındaki gelgitin, bilgeliğin ve neşenin zaferinin masalı. İnsanlığın doğayla iletişimine gönderme yapan, fantezi ve gerçeküstünü gerçekliğe çeviren, duyguların katmanlarını metaforlarla aktaran tam da sanatın kaynaklarını anlatırken öze dönüşü betimleyen kısacık bir anlatı. Başka bir deyişle üzerine çokça düşünülesi bir hatırlatma ya da anlatıcının, özne olarak sanatçının gizlerini açık eden bir gösterge. Bazen masal bu, diye başlar ironiler, sonra dinleyen, izleyen, alımlayan akılda dönüşürler. Aslında dünyayı tanımanın, benliği oluşturmanın, ortak bilinçaltı yaratmanın yollarından biridir onlar. Tıpkı sanatların her dalında olduğu gibi. Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı'nı Nasıl Kandırdı? masal başlığında bir araya gelen dört sanatçı, Oral Ünlü, Emine Bıyıklı, Eda Çığırlı ve Özkan Işık, imgenin aracılığıyla sanatın kaynaklarına, olasılıklarına dikkat çekerken bakış açılarımızı bir kez daha gözden geçirmeye davet ediyorlar. Oral Ünlü, bir bütün olarak doğanın ve ona dair ayrıntıların, ağaçların, dalların, kozalakların, taşların büyüleyiciliğinden yola çıkıp soyutlama mantığıyla oluşturduğu eserlerin yanı sıra malzemenin dönüşümüne beden, cinsellik, varlık, yokluk ilişkilerine değin olabildiğince geniş bir perspektifte yoğuruyor çalışmalarını. Beslendiği kaynakları bizzat esere ya da eserin malzemesine dönüştürerek aslında her an birlikte devindiğimiz tüm o görsel imgelerin olasılıklarını da araştırıyor. Çoğu zaman üzerinde düşündüğü mesele malzemesini belirlediği için onun yapıtlarını tek bir mecrada belirlemek de olası olamıyor. Boyadan, buluntu malzemeye, icat ettiği tekniklerden videoya kadar disiplinlerin ve materyalin geçişliliği üzerinden kurguluyor düşüncelerini Oral Ünlü. Bir başka açıdan yaşamsal olanın, yaşama dair kaygıların griftliğinden seçtiklerini anda damıtarak getiriyor izleyicinin karşısına. Özkan Işık'ın çalışmalarını belirleyen ana eksen ise cinsiyet ve toplumsal cinsiyet rolleri. Sergide yer alan Mahrem Dedikodu adlı yerleştirmesinde tabu ve kabulleniş üzerinden yarattığı ikilemle bakış açımızı zorlayıp yüzleşmeye davet ediyor bizi. Dantel, tül, tülbent, saten, kot ve ardına ekleyebileceğiniz kumaşlar üzerinden yaratılan kadın tanımlamasını tek bir cinsiyet, cinsellik imgesine indirgeyerek toplumun ikiyüzlülüğüne dair bir anımsatma kurguluyor. Işık'ın çalışmaları feminist teori üzerinden okunabilir. Bununla birlikte Toplumsal Cinsiyet Belası üzerinden Judith Butler'a bir saygı duruşu gönderip yapıtı doğrudan Queer teorinin verileriyle de değerlendirebiliriz. Kimlik kategorileri beni her zaman rahatsız eden bir çerçeve olmuştur; ben kimlik kategorilerini değişmez ayak bağları sayar ve onları ortaya çıkması kaçınılmaz dert yuvaları olarak kavrar, hatta öyle lanse ederim. der Butler tam adı dipnotlarda yer alan çalışmasında. Işık'ın çalışmaları Butler'ın bu görüşünü özetler nitelikte. Sanatçı, kimlik kategorilerinin rahatsız ediciliğini tam da bizzat bizim yaptığımız kimlik kategorilerini göstererek ifşa ediyor. Gelelim Kızılderili masalındaki Shin-Ge-Bis Kuzey Rüzgarı'nı Nasıl Kandırdı? sorusuna. Bilgelik, cesaret, ateş ve neşe ile. Ama en çok gerçeğin kendisiyle. Kendisini kandıran Kuzey Rüzgarı'nı ateşle karşılaştırıp yanılsamayı geri çevirdiğinde. Çünkü çoğu zaman sanat, ayrıntılarla, benzerleri dönüştürerek, çok yakından ve çok uzaktan bakarak gerçeğin yanılsamasını geri çevirir. Ve somut sanat nesnesi, çoğu zaman göründüğünden daha çok şey anlatır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/22/upsd-sanat-eserinin-pasaportu-niteliginde-olan-epiveronu-basina-tanitti/", "text": "Biz, aşağıda imzası bulunan sanatçılar, sanat ortamımıza dürüstlük, şeffaflık ve denge getireceğine inandığımız, EPİVERON'un hayata geçmesini destekliyoruz. EPİVERON, UPSD tarafından düzenlenmiş, sanat dünyamızda her kesimini çok farklı açılardan koruyacak bir formülün kağıda dökülmüş halidir; sanat eserinin pasaportu niteliğindedir. İster kalıcı, ister geçici bir süreliğine olsun, bir sanat eseri yurtiçi veya yurtdışında yer veya el değiştiriyorsa, EPİVERON onun her türlü güvencesini sağlayacak olan belgedir. Eserin ilk elden çıkış anından itibaren, eserin çalıntı veya sahte olmadığını kanıtlayan, eser her el değiştirdiğinde kaydını üzerine geçiren, eser bir yere gittiğinde kimin sorumlu olduğunu ve ne zaman sahibine döneceğinin kaydını tutan, eserin satış veya telif hakları ayrıysa, bunları netleştiren ve sonuç olarak sanat dünyamıza, sanat piyasamıza bir nebze belirlilik, açıklık ve güvenilirlik kazandırma amacı taşıyan bir girişimdir. Koleksiyonerler EPİVERON'u olmayan bir sanat eseri almakla, kendilerini sahte veya çalıntı bir eser, veya sanatçının rızası dışında sirkülasyonda veya satışta olan bir sanat eseri alma riskinin ortasında bulmaktadırlar. EPİVERON ayrıca müzayedelerde satışa sunulan eserlerin, piyasaya ilk sunuluş fiyatlarının, sanatçı veya varislerine veya temsilcisine sorulmadan keyfi olarak tek yönlü dayatmayla düzenlenmesini reddeden bir belgedir. Sanatçının tüm haklarının çiğnenmesine mani olmak, sanat piyasasındaki trafiği kontrol altına almak ve eser dolaşımındaki tedirginliği ortadan kaldırmak için EPİVERON'u olmayan bir eserimin sergilenmek/satılmak üzere atölyemden çıkışının talep edilmesini kabul etmiyorum. Ayrıca, sanatçıya saygısı olan tüm koleksiyonerlerden, bundan böyle galerilerden veya müzayede evlerinden veya sanatçılardan EPİVERON'u olmayan sanat eseri almamalarını, hiçbir şekilde sanatçıyı bugün veya yarın mağdur edebilecek, gerçek fiyatlarını hiçe sayan rayiçlerden bir alış veriş yapmamaları konusunda uyarıyoruz ve onların da sanatçı haklarına ve Türk sanat ortamının sağlıklı gelişimine saygılı birer insan olarak bunu kabul edeceklerine inanıyoruz. Çünkü EPİVERON, en başta koleksiyonerleri koruyacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/22/vecdi-uzun-bizi-oyunun-icinde-tutan-sey-nedir-sinanim/", "text": "Sinan, çalışmalarının ve renklerinin büyüsünde değil; gündelik sohbetlerinin içinde bile sizi şaşırtacak şeyler saklayan bir hayalperesttir. İster ondan paha biçilmez bir şey olduğu için çay ve bir dilim ekmeğe dönüşen yaşlı adamın hikayesini dinleyin, ister Kafka'ya yakın karamsarlığın gölgesindeki çalışmalarından bir parça sunsun. Onda sıradan adamın kendine has haykırışlarını duyarsınız. Onun gösterdiği tarz duyarlılık, insanın doğası için bir icattır. SİNAN DAĞ: Resim yapmaya klasik anlayışların ve tekniklerin hepsini öğrenmekle başladım ve bunu daha sonra yeni materyaller ve yüzeylerle birleştirmeyle devam ettirdim. İş hayatımın benim gelişimimde büyük katkısı olmuştur. Çok fazla sanatsal projede görev almam ve saha çalışmalarında bulunmam malzemelerin kimyaları ve özelliklerini tanımama yol açtı. Şu an yapmış olduğum resimlerde ve çeşitli projelerimde malzemeye daha bilinçli şekilde yön verebiliyorum. Fikir-malzeme, kavram-malzeme birlikteliğini daha da geliştirdiğimi söyleyebilirim. Malzeme ne kadar değişirse değişsin, zaman isterse çok hızlı aksın fark etmiyor, benim karakterlerim malzeme ve zamanla yarışmıyorlar daha sakin bir evrim geçirmekteler. Doğanın mantığı gereği insan gibi yavaş yavaş olgunlaşıyorlar ve seyircinin karşısına hazırlanmış bir şekilde çıkıyorlar diyebilirim. SİNAN DAĞ: Öncelikle İstanbul'a yerleştiğimi söylemek isterim. Ankara İstanbul arasındaki gidip gelmeler yaşamımı ve üretimimi fazlasıyla beslese de yeni bir düzen kurmanın da zamanı gelmişti. Ben Ankaralıyım ve bu şehri çok iyi bildiğimi söylemek isterim. Bu şehirlerde sanata bakış açısı aslında aynı değişen tek bir husus var ki nitelikli iş üretme ve sürdürülebilirlik. Ankara'da bunu yapmak ekonomik açıdan daha kolay, ama sanatseverlere ve alıcılara ulaşmak, görünürlüğü kılmak için epey bir mücadele vermek gerekiyor, İstanbul'da ise ufak tefek farklılıklarla tam tersi olduğunu söyleyebilirim. Orada her işin bir alıcısı var ve bir şekilde görünürlüğü sağlamak için doğru bağlantıları kurmak yeterli olabiliyor. Sanatseverlerin, izleyicilerin, koleksiyonerlerin büyük bir kısmının İstanbul'da olduğunu görmekteyiz. Bu şehirde sergilere ve sosyal etkinliklere katılım daha fazla ve sergilerde genç sanatçıların işlerinin satıldığını da görmekteyiz. Bu da sanatçıyı üretmeye daha fazla teşvik ediyor diyebiliriz. Ayrıca bir günde açılışına yetişemeyeceğiniz kadar çok sergi açılıyor desem yalan olmaz, alternatif çok fakat kalite konusunda seçici davranmak zorunda kalıyorsunuz. SİNAN DAĞ: Benim resimlerimde yüzlerce farklı karakterin hikayeleri yer almaktadır. Her hikayede kendimden küçük bir not iliştirdiğim bu portreler serisi benim uzun yıllar boyu yaptığım serüvenlerin bir yansımasıdır. Resimlerimde çizdiğim karakterler popüler kültürden uzak, sade ve basit yaşam tarzını benimsemiş, temel ihtiyaçlarını karşılayan tiplemelerdir. Evet! Onların da bir hikayeleri var. Ben sadece bu karakterleri en mahrem yer olan anılarından ve anılarımdan alıp farklı yüzeylerle buluşturdum. Karakterlerimde kim zaman hüzünlü bir ifade görürken kimi zamanda bir yakarış, serzeniş, isyan hatta başkaldırıyı da görebilirsiniz. Çünkü bu insanlar sıradan ve hayatımızın her noktasında karşılaşabileceğimiz tiplemelerdir. Çalışmaktan üretmekten ve hayatını idame ettirmek için verdiği mücadeleden zaman kalmıyor ki maske takıp kendilerine biçtikleri rolleri oynasınlar. Onlar bir şekilde kendileriyle barışık ve yaşamaya çalışan insanlar, dertlerini anlatış biçimleri bile sıradan ya gözlerini kaçırırlar ya da susarlar en fazla donuk bir ifadeyle bize bakarken buluruz yapmış olduğum resimlerde bu tiplemeleri. Bazı resimlerimde birden fazla karakteri bir araya getirip resmetmeye çalışıyorum. Zaman ve mekan kavramının göreceliliğini burada küçük tatlı enstantaneler eşliğinde birleştirip farklı yaşamlarında çakışması ve karşılaşmasını sağlıyorum. Nedeni ise çok basit, gerçek zaman diliminde bu karakterlerin ortak noktası olmam onların da birbirleri ile etkileşime geçmelerini sağlıyor ve yeni bir yaşam süreci başlıyor demektir. Ben sadece doğanın bana ve tüm insanlığa biçmiş olduğu görevimi tamamlıyorum. Resimlerini yaparak da tarihteki yerlerini belgelemekten başka bir şey yaptığımı söyleyemem. Bu dünyada benimle beraber nefes alan ve benimle etkileşime geçen herkesi koca bir tuvalde anılarımla ve anılarıyla tarihe not düşüyorum kısacası. SİNAN DAĞ: Resimlerimde kullandığım kavramlar ile ilgili çalışmalar yaparken çok fazla düşünmem ve malzemeyle oynamam gerekiyor. Bu yüzden seri resim yapmayı tercih ediyorum. Son dönem işlerimden Silence serisine gelecek olursak burada da birbirinden farklı figürler ve yaşamlar görmekteyiz. Bu seri bir katalogun sayfaları üzerine resmedilmemiştir. Sessizlik henüz gün yüzüne çıkmamış bir başka sanatçıya ithafen yapılmış bir seri olma özelliği taşımaktadır. İki sanatçının da aynı zaman diliminde farklı mekanlarda olgunlaşma sürecinin bir sonucudur sessizlik serisi. İki insanın birbirini tamamlaması ne kadar uzun sürer ya da tamamlayabilirler mi, bu hepimiz için muallak bir soru olarak kalacaktır. Farklı iki insanı temsil eden çizim tekniğinin kullanıldığı bu seride bir bekleyiş ve yalnızlık dikkat çekmektedir. Yeniden doğuşu simgeleyen bir sessizlik temasının kullanıldığı bu çizimlerde tipler donuk ve hüzünlü bir şekilde bakmaktadırlar. Bu hüznün altında gözlere net bir şekilde baktığımızda insanın içine işleyen umudu ve seslenişi aktarmaktadır. Çizgilere ve lekelere baktığımızda ise ithaf edilen sanatçının kafa karışıklıklarını ve arada kalmışlığını görmekteyiz. İki sanatçının da aynı yeryüzünde ayrı mekanlarda olmasını ise resimlerdeki mekan algısını yıkarak izleyiciye aktarmaya çalıştım diyebiliriz. Sadece akışa müdahale edilemeyen bu resimlerde olay-figür örgüsü birden fazla karakteri sürece dahil etmiş ve yaşamın kaotik bir şekilde kontrol edilemeyeceğini göstermiştir. Cinsiyetleri olmayan fakat çeşitli sembolleri ve işaretleri olan bu figürler ilişki yumağında önemli rol oynayan ana karakterleri temsil etmektedir. Figürlerde kullanılan siyah, beyaz ve gri tonları dikkat çekmekte ve insan düşüncelerini temsil etmektedir. Düşüncelerin ne şekilde aktarıldığından ziyade ne anlaşıldığına vurgu yapan bu tiplemelerin konuşabilecekleri tek organları gözleridir. İnsanlar ne düşündüğüne değil, ağzından çıkan kelimelere bakarlar sözünden yola çıkarak figürleri susturmayı başardım diyebiliriz. SİNAN DAĞ: Atölyecilik geleneğinden geldiğim için farklı malzemeler ile tanışmam ve bunları resimlerimde ya da ürettiğim çeşitli kavramsal işlerimde kullanmam üniversite yıllarımda farklı bir gelişim göstermeme yol açtı. Malzemeler ve resimler eş zamanlı gelişim gösterdi ve tuval üzerinde klasik malzemelerle başladığım çalışmalarıma yeni materyal ve malzemeler ekleyerek farklı bir yorum katmaya çalıştım. Hayatımı kazanmam için para kazandıracak işler yapmam gerekiyordu. Bu da yeni malzemeler ve yeni yüzeyler demekti. Aslında ufkumun açılması sanırım aktif olarak çalışma hayatında kullandığım malzemelerle başladı. Resimlerime katkısı ise okuduklarımın ve malzemelerin bir araya gelmesiydi. Resmin sadece çerçevesi çizilmiş alanlar ve malzemeler içinde kalmaması gerektiği düşüncesi elbette yeni keşfedilmedi ama denemek için ekonomik bir güç gerektiği de ortadaydı. İş yaparken işi öğrendim ve bunu sanatıma çeşitli yüzeylerde yansıtmaya çalıştım. Bu yaklaşımım sayesinde deneme fırsatı buldum fakat yadsınamaz gerçekten yani sanat eseri ve eserin kalıcılığı konusundan çok uzaklaştığımı söyleyemem. Sanat eserinin kalıcılığı konusuna gelecek olursak koleksiyonerler ve galerilerin burada savunduğu iki düşünce var. İlki kalıcılık mutlaka olmalı eserin satışı ve düzgün muhafaza edilmesi için bunu da geleneksel yöntemlerle sağlıyorlar. İkincisine gelecek olursak yenilikçi yaklaşım sergilenebilir ve alt metni olan eserler bu Eserleri üretmek kolay satmak zor. Bu iki durumda da sanatçı olarak aslında bir şekilde sübliminal mesajlara maruz kalıyoruz. Profesyonel olarak yaşamını buradan sağlayan bir sanatçı tuvalden bir şekilde kopamıyor. Ayrıca sanatın, sanat eserinin ve sanatçının günümüzde tanım ve kavram olarak değişime uğradığını düşünecek olursak kalıcılık ve nitelik konusu tartışılması gereken bir problem olarak ilk sırada karşımıza çıkmaktadır. Ne kadar modern hatta postmodern yaklaşımlar beğenilse de koleksiyonerlerin dünyada hala tuval resmi, heykel ve çeşitli eserleri öncelikle topladığını hatta sanat piyasasında el değiştirdiğini biliyoruz. Denemekten korkmayan bir sanatçının maddi gücü elinde bulundurma zorunluluğu vardır. Ya da öldükten sonra bir ara kıymeti bilinir. SİNAN DAĞ: Genç bir ressamdan ziyade insan olarak yaşamanın, nefes almanın, düşünmenin zor olduğu bir çağda hayatta kalmak için mücadele veriyoruz. Üretmek için geçici bile olsa benliğini yok sayması bir sanatçı ya da sanatçı adayı için en büyük sıkıntıdır. Malzemelerin pahalı olmasından ve galerilerin iletişime kapalı olmasından etkilendiğim gibi, zaten sanat dünyasının en büyük sıkıntısı olan sanatın birilerinin tekelinde olmasından ben de payımı alıyorum. Son dönemde karşılaştığım en büyük sıkıntı ise insanların artık iletişim kurmaması ve üretim konusunun neredeyse özgünlüğünü kaybetmiş görünmesidir. Bu da teknolojinin yanlış kullanılması ve aranan bilginin üstün körü geçilip istenilen noktaya çekilmesinden kaynaklıdır. Üretilen eserlerin plastik anlamda doygunluğu konusu tabii ki tartışılır fakat eserin alt metinle uyuşmaması ya da sonradan yazılan metinlerle karşılaşmamız bunun en büyük göstergesidir. Eksperlerin ve sanat tarihçilerinin bu duruma artık müdahil olmaması ya da dışarıda bırakılmaları söz konusu olabilir. Büyük ustaların ekol yetiştirmekten uzaklaştığını herkesin bir şekilde kabuğuna çekildiğini görüyoruz. Bu durum da kolektif üretimlerin azalmasına ve başka bahçelerde etkileşime geçmemeye yol açtı. Sanırım büyük şehirlerdeki en büyük problem -genç yaşlı fark etmez- sanatçıların birbirleriyle olan iletişim problemidir. Dünyadaki çağdaşlarımın yeni bir şey üretmek için günde en az 10 dakika kafa yorduklarını düşünecek olursak sıfır etkileşimle üretimin ne denli çok ama kısır olduğunu görebiliriz. Bir başka sıkıntıya gelecek olursak sanat dünyasının içinde doğmak ile dışından içine girmeye çalışmak gibi kocaman bir problem var. Niteliği etkilediği herkes tarafından biliniyordu fakat son zamanlarda niceliği de fazlasıyla etkilemeye başladığı görülmektedir. Ayrıca İstanbul için ve galeriler için şöyle bir sıkıntı var konuşulan şeyi kağıda dökmemek size aksi bir şekilde dönüş yapabiliyor. Sanat kabul görmeyebilir, sanatçı değer görmeyebilir, anlaşılmayabilir, ressam aç kalabilir, fakat bu üç kavram insanı işaret ediyor. İnsan olmazsa bu kavramların hiçbir önemi yok. O zaman insanın kıymetini bilmeliyiz, ona değer vermeliyiz ve herkesin bu dünyada tek olduğunu unutmamalıyız. Yapmamız gereken tek şey iyi bir insan olmaktır. Bunun dışındaki tüm kavram, unvan ve yargılar zaman ve çalışmanın ürünüdür. Özgünlük konusunda benim elimde tek bir materyal var, o da BENİM ve sonuna kadar kullanacağım. Bende vücut bulmayan bir iş üretmemin ne bana ne de dünyaya hiçbir faydası yok. Özgünlüğün yolu bilgiden geçmektedir. Felsefe, sosyoloji, antropoloji, sanat tarihi, şiir okumayan biri nasıl sanat eseri üretebilir ki? İnsanı incelemeyen, anlamayan birinin yaptığı işin özgünlüğü tartışılmaz mı? Hiç aşık olmamış birinden aşkı tarif etmesini istememiz yanlış değil mi? Örneğin bulut resmi yapmak isteyen bir sanatçı bulut hakkında okumalı, bulutları seyretmeli ve bulutlar hakkında yazmalı, belki de bulutları yakalamaya çalışmalıdır. Kimin ne yaptığından ziyade senin ne yaptığın önemlidir. Bence insanların kabuğuna bu kadar çekildiği ve sadece kendi pencerelerinden baktıkları bu evrende özgünlükten bahsetmek artık doğru değildir. Sanatın artık bir ayağı aksak, bir gözü kör ve dili lal olmuş durumda. Bu söylediklerim ümitsizlik değil, fakat üzerine çalışılması gereken noktalar. Hastanın iyileşmesi için öncelikle bu bölgelere pansuman yapmak gerekir. Van Gogh, Egon Schiele, Ivan Ayvazovski, Caspar David Friedrich, Georg Baselitz, Hüseyin Avni Lifij, Zafer Gençaydın, Marcel Duchamp, İhap Hulusi Görey, Francesco Hayez vs. Şu an aklıma gelmeyen birçok ressam ve sanatçı var. Dostoyevski, Tolstoy, Hermann Hesse, Irvin D. Yalom, Gogol, Goethe, Yaşar Kemal, Edip Cansever ve aklıma gelmeyen sayılı yazar, şair ve roman yazarı var. Bu sezon için yurt içi ve yurt dışı sergilerimle alakalı görüşmelerim devam ediyor ve tarihler netleşince sizlerle paylaşacağım, fakat bir süre önce dahil olduğum YENİ NESİL SANAT topluluğu ile bir süredir sergiler açmaktayım. Bu güzel topluluğun çeşitli sergilerinde yer almaya devam edeceğim ve güzel projelerle karşınıza çıkacağım. 1989 yılında Ankara'da doğan Sinan DAĞ, 2103 yılında Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim-iş Öğretmenliği Programı'ndan mezun oldu. 2008 yılında kurucu üyesi olduğu Nedensanat Atölyesi dahilinde başlayan sanat hayatına, resim başta olmak üzere disiplinler arası plastik sanatlar alanında verdiği eserler ile devam etmektedir. Eserleri pek çok kişisel ve karma sergide yer almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/27/nilgun-yuksel-ile-semboller-ve-anlamlar-eva-sanat-galerisi-30-01-2019/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/01/27/vecdi-uzun-her-muze-muze-midir/", "text": "Son dönemde özellikle belediye, üniversite ve kişilerce açıldığı iddia edilen müze sayısında ciddi bir artıştan hareketle konunun incelemesinde yarar vardır. Bugüne kadar bu konuda ciddi bir araştırma yapılmamış olması düşündürücüdür. Konunun birçok paydaşı bulunduğu için bu konuda bir araştırma yapılması ve sonucun ortaya konulması halinde bu durumdan çok kişinin etkileneceği hususunda çekince olması muhtemeldir. Sorun Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki kamu müzeler i haricindeki özel ve kamu niteliğindeki müze unvanıyla hareket eden sergi yerlerinden kaynaklanmaktadır. Müze nedir? Hangi yapılar müze kapsamı içine girer, hangisi girmez? Bunu belirleyebilmek için müzenin tanımını yapmakta yarar var. Müzeler; bilimsel, kültürel, sanatsal ve tarihi özelliği ve önemi olan eser ve objeleri toplayan, muhafaza ederek koruyan, yorumlayan, bir disiplin içinde sürekli ya da geçici sergilerle halkın hizmetine sunan özel veya kamu kurumlardır. Müzelerin, halkın geneli yanında çeşitli araştırmacıların ve farklı uzmanların ihtiyaçlarına da cevap vermek gibi değişen misyon ve amaçları vardır. Müze kavramının; halk, kamu oyu, müze çalışanları, müze ziyaretçileri, bilim adamları, tarihçiler, öğrenciler, eğiticiler, yerel, merkezi kamu ve özel müze yöneticileri gibi konuya ilgileri açısından farklı bakış açılı paydaşlar tarafından tanımlanması mümkündür. Bazıları müzelerin misyonunu bilginin yaygınlaştırılarak artırılmasıyla toplumun eğitilmesi ve entelektüel kapasitesine katkı sağlamak olarak değerlendirirken, bazıları ise müzeleri özellikle entelektüeller için bir eğlence ve zaman geçirme mekanı olarak görmektedir. Bir başka kesim ise müzeleri zamanın sabitlediği birer nokta ve bu noktadan hareket ederek yapılan çalışmalar için araştırma merkezleri olarak değerlendirmektedir. Uluslararası Müzeler Komitesince 2007 yılında müze Toplumun ve gelişiminin hizmetinde olan, halka açık, insana ve yaşadığı çevreye dair tanıklık eden malzemelerin üzerinde araştırma yapan, bu malzemeleri toplayan, koruyan, bilgiyi paylaşan ve sonunda inceleme, eğitim ve zevk alma doğrultusunda sergileyen, kar düşüncesinden bağımsız, sürekliliği olan bir kurum olarak tanımlanmıştır. Sonuçta ülkemizde müze tanımı altında bir faaliyet sürdürmek isteyen kurumlar yürürlükteki mevzuata uymak zorundadır. Dünyadaki müzelerin ülkelere ve yaklaşıma göre çeşitliliği ve farklı amaçlara hizmet ettiği düşünülürse kamu ve özel müze kurucu ve yönetim yapılarının öncelikle bu mevzuata uyması, bu mevzuat çerçevesinde gerekli yasal ve etik hesapları vermesi gerekir. Bu mevzuatın eksikliği ile bu mevzuatı tanımadan müzecilik yapmak ayrı tutumlardır. Müzeciliğimizin arkeoloji müzecilik mantığından kurtulamadığı ve müzecilik mevzuatında çok ciddi eksiklikler olduğu gibi çok sayıda eleştiri yapılabilir. Bunların hiç biri müze mevzuatı ortada iken müze adı altında müze belgesi sağlanmadan müze açmanın haklı gerekçesi olamaz. Mevzuat gereği müze açmanın gerektirdiği bina ve donanım yanında özel müzeler için en büyük engel eserlerin müzelerinin kamuya ait olma sorunudur. Müzecilik bir kamu faaliyeti iken, bir taraftan müze olmanın psikolojik şemsiyesine girme bir taraftan özel mülkiyeti kamuya devretmeme en büyük çelişkidir. Diğer taraftan müze kurulduktan sonra işletmeciliği için gerekli fonların sağlanamaması ayrı bir sorundur. Birçok müze türü bulunmaktadır. Müzeler; bilim, sanat, folklor ve antikalar gibi farklı konularda toplanmış eserleri sunabileceği gibi doğa tarihi, etnografya ve havacılık gibi tek konuyu veya temayı içeren eserleri de sergilerler. Sınıflandırma detaya inildikçe artırılabilir. Başlıca müze türleri şunlardır. Arkeologların yapmış oldukları kazılardan sonra ortaya çıkarılan eserlerin sergilendiği müzelerdir. Eski uygarlıklara ait gelenek, görenek, giysi veya hayatla ilgili eserlerin sergilendiği müzelerdir. Bir ülkenin, toplumun veya bir kişinin tarihsel gelişimini düzenli bir biçimde inceleyen ve açıklayan müzelerdir. Bu müzelerde yazılı ve görsel belgeler toplanır ve ziyaretçilerle birlikte araştırmacıların hizmetine sunulur. Resim, müzik veya heykel gibi güzel sanatlara ait eserlerin sergilendiği müzelerdir. Tiyatro, arena gibi kapalı yerlerde sergilenemeyecek yapıtların sergilendiği yerlerdir. Özellikle kent tarihi ve kültürünü anlatmak amacıyla kurulmaktadır. Bilim ve teknolojilerin tarihi bu müzelerde sergilenmektedir. Değişik zamanlara ait olan askeri malzeme ve silahların sergilendiği müzelerdir. Bir kişi yada kuruluş tarafından, değişik konularda toplanmış eserlerin sergilendiği müzelerdir. Kültür ve Turizm Bakanlığı listesindeki müzelerin varlığı üzerinden hareketle adı müze olan, ama özel müzeler listesinde adı bulunmayan çok sayıdaki bu tarz yapılara e-mailler yoluyla Müze Belgesinin olup/olmadığı konusunda sorular sordum. Bazılarına da bilgi edinme yasası kapsamında sorularımı ilettim. Bazılarından da CİMER aracılığıyla cevap almak istedim. Bunu yapınca müze olmadan müze olduğunu iddia eden bazı çevrelerce sanata engel olduğum konusunda da açıktan eleştiriler aldım. Müze belgesi olanlar ise müze belgelerini bana ilettiler. Hangisi özel müze değil? sorusunun cevabı ise Bakanlıkça belirtilen listenin dışındakiler müze değildir oldu. Çok az sayıda kişi de konunun detaylarını ileterek yaşanan sıkıntıları dile getirdiler ve konuyu detayları ile tartışmakta yarar olduğunu ilettiler. Gelen ve gelmeyen bilgiler çerçevesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Özel Müzeler kapsamına alınan listede yer almayan, ama kendini müze tanımlaması içine alan çok sayıda kamu, üniversite, belediye, özel kurum ve kişilerin olduğu ortaya çıkmaktadır. - Bazı üniversite ve belediyelerin e-maillerime cevap vermemesi ise düşündürücüdür. - Bazı güzel sanatlar fakültelerinin müze belgesi olmadan müze adı altında müzecilik yapmış olması akademik ortamdaki hiçbir etik kurala sığmaz. - Bir belediye başkanı yaklaşan seçimlerde çok sayıda müze açtığını ifade ediyor. Nedense bu müzelerin birkaçının belgesi varken ve diğerleri sadece sergi yerleri kapsamında olmasına rağmen seçim afişlerinde müze adıyla anılmaktadır. - Nüfusu sadece birkaç bin olan ve her geçen gün düşen bir küçük yerleşim yerinde sanatı halka tanıtmak için zaman sıkıştırılmış hızlı çalıştaylarla eser toplayıp, müze değilken müze adını kullanmak bir çeşit halkı kandırmak değil midir? Çalışma üretenler Neyi? , Kime? teslim ettiklerini bilmemektedir. Sanatçıların orada bulunmaları nasıl açıklanabilir? Özgeçmişlerinde müzede eseri olduğu bilgisinin yer alması bu ressamlara ne kazandırır? - Sergi veya biriktirme faaliyetini devam ettirmek isteyene hiçbir yasal engel olmamakta iken, bu mevzuat dışı faaliyetleri MÜZE adı altında sürdürmek hiçbir yapıya uygun değildir. Eser toplayıp sergilemesinde hiçbir yasal engel yoktur. Müze adı neden kullanılır? Müze prestijini haksız yere kullanmak bir çeşit yalancılık değil mi? - Bazı ressamların öncülüğünde Anadolu'nun her tarafında yapılan çalıştaylar sonucunda toplanan veya bağış yoluyla sağlanan çalışmalarla açıldığı iddia edilen müzelerin önemli kısmı da müze belgesine sahip değildir. Büyük çoğunluğu kent müzesi olma niteliğindeki bu yerlerin sanata hizmet etmek amacıyla birer cazibe merkezi olduğu, burada gördüğü bir tablonun özellikle öğrencilerin sanata bakışında olumlu etki sağladığı iddia edilmektedir. Bunu yapmak için müze olmadan müze gibi davranmaya gerek yoktur. İyi planlanmış bir galeri bu hizmeti sağlayabilir. Buraya bağışlanan eserler cami avlusuna bırakılmış bir bebekten farklı değildir. Sanatına ve eserine son derece önem verdiği iddia eden bir topluluğun bu tarz davranmasını anlamak mümkün değildir. Birkaç yıl sonra bu çalışmaların büyük çoğunluğu çöpe ve başka ellere geçmektedir. - İş o kadar büyüdü ki; bazı şahıslar her yıl müze açacağını iddia ederek çalıştaylar yapmakta, ressamlardan çalışmalar toplamakta ve ortada müze bulunmamaktadır. Müze bir üst çıta ise, bu çıtalar çok rahat aşağıya indirilerek sanata hizmet etmenin arkasında sadece mevzuatın arkasından dolaşmak yatmamaktadır. Müze gibi büyük kavramların arkasına saklanıp, imajlar ön plana çıkartılmakta ve sanatsever vasata razı edilmeye çalışılsa da, çoğunda ortada vasat bile bulunmamaktadır. Konunun tüm paydaşları bir araya gelerek sorunu bir masaya yatırmalı ve buradan çıkan sonuçları kamuoyuyla paylaştıktan sonra ilgili kurumla görüşmeleri başlatmalıdır. Bu yazı da kamuoyunda bu konuyu tartışmaya açmak için bir başlangıç olarak hazırlanmıştır. Bu kötü gidişata sanat camiası ve kamu tarafından dur denilmezse; bir kısmı belgeli ve ilkeli çalışanlar istisna sayılırsa, kısa bir süre sonra gerçek özel müze kavramının sadece sözlüklerde kalacağını görebilmekteyim. Müzeye önce müze olduğu, daha sonra sergiledikleri kültürel değerler için gidilir. Müze olmanın kuralları ortada iken, kural dışı davranarak sanata hizmet edildiği görüntüsü vermek etik değildir. Her şeyin tek adam üstünde döndüğü yerde belge bile olsa müze havası solunamaz. Müze adında faaliyette bulunan sergi yerlerinde kapıdan girer girmez ilk iş olarak müze belgesinin varlığını soruşturunuz. O belge yoksa müze izleyicisi mantığıyla ziyaret etmeyiniz. Müze nedir? Her müze gerçekten müze midir? Bunu düşünmenin zamanı geldi. 2. Bu sınırlar içinde çalışarak özel müze belgesi almış müzeler aşağıdadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/05/art-writing-turkey-elestirel-okuma-atolyesi-9-subat-2019-saat-1300-14-00-yer-mixer/", "text": "ArtWriting etkinlikleri Rana Kelleci ve Özgenur Geris moderatörlğünde Yeşil Küf sergisiyle eş zamanlı düzenlenen bir atölyeyle devam ediyor. Sergiye de ilham veren Dr. Emre Zeytinoğlu'nun Sanatta Yeni Popülerleşme adlı makalesinin okuması yapılarak gerçekleşecek atölyede sanat eleştirisinin alabileceği formlar üzerine düşünülecek ve tartışılacaktır. Sanat eleştirisinin tanımına dair algılarımızı genişletmek, sanat üzerine düşünmek ve fikir beyan etmenin yollarını tanımak için bir araç olacak atölye tek oturumdan oluşacaktır. Herhangi bir ön bilgi ya da koşul gerekmeyen atölyeye katılım 20 kişi ile sınırlı olacaktır. Atölye ile bireylerin okuma eylemi sırasında ve sonrasında zihinsel anlamda daha etkin olması; okumanın sona ermesiyle bitmeyen bir araştırma ve inceleme yöntemleri ele alınacaktır. Atölye sonunda okurken sistemli sorgulama alışkanlığı kazandırmak amaçlanmıştır. Katılımcıların atölyeye gelirken metni okumuş ve incelemiş olarak gelmeleri beklenmektedir. Özgenur Geris: İstanbul Kültür Üniversitesi Sanat Yönetimi Bölümü'nden mezun olan Geris, aynı üniversitede İletişim Sanatları Bölümü'nde Çift Anadal Programı'nda son sınıf öğrencisidir. 4. Ural Bienali kapsamında düzenlenen FuturePast sergisi, 2017 İstanbul Bienali paralel etkinlik programında Carpet Like A Russian ve 2017 yılında Rem Art Space'de gerçekleşen Heterotopya gibi sergilerin eş küratörlüğünü yapmış, küratöryel alandaki çalışmalarına İstanbul'da devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/05/panel-turkiyede-sanat-egitimi-ve-genc-sanatcilarin-beklentileri7-subat-2019galata-rum-okulu/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/07/utku-varlik-dus-yorungesi/", "text": "İşte kendime sorular sorarken, bir not defteri misali; bir sürü meteor bu tuvalin üstüne düştü, garip! Tüm yaşantımda geceleri çıkıp dolaştığım peysajlar, o erken yıllarda beni etkileyen ressamların düş kentleri ve de nocturn dür. Yine büyücü ay ışığıdır, silüetlerin ve bizi çağıran hiç gidilmeyen denizlerin ufuk çizgisi; kaçmak, çekip gitmek, kurtulmak, bilmiyorum beni çağıran o fısıltı bugün bile kulağımda. Ne yazık dilimizde bazı sözcükler öteki dillerden çeviride anlamsız kalıyor; contemplation: bir şeyi hayranlıkla izlemek, oturup ona uzun bakmak vs. olsa da, sözcüğün tinsel anlamını veremiyor. Bu sözcük Victor Hugo'nun 1856 da 158 şiirini içeren kitabı Les Contemplation un adıdır. Kitabın çekim alanı, şiirin aşk ve genellikle ölümü çağrıştıran yanı; Hugo'nun Sen Nehri'nde boğulan kızı Leopoldine Hugo'ya yazdığı bir ağıttır. Bu tarifsiz acı yaşantısının yörüngesi oldu giderek. Ama niye geceye dair bu hesaplaşma, bu solgun ay ışığında, dalgın baktığım bu karanlık nehir, Hugo'nun karabasanıydı, kızını alıp götüren. Tin kendi dekorunu buluyor, şiirinin ortamı ve de 'düş'ün çekim alanı; tam zamanıdır geceyi dinlemenin. Başka bir dekor, bizi çağıran kozmik boşluklar, derinlikler ve perspektif. Mekanlar daha aydınlık, büyük saraylar, göz alabildiğine dek uzanan rıhtım. Sanki her şey öylece donmuş kalmış, yaşadığımız içsel alegori, kendini o yavan gerçekten arıtarak kristalleşmiş. Sanki dingin bir boşluktayız tüm endişelerimizle. Kozmik ve uçuk. Niçin hayal denizlerimiz suyunu çekti? Hiç görmediğimiz kıtalar, akıl bile edemediğimiz doğalar, farkında olmadığımız renkler, sesler! Bugün başka gezegenleri düşlüyoruz ama bir contemplation eksik, şiir bile başını almış gitmiş!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/07/utku-varlik-velvet-buzzsaw-oldurmek-sanati/", "text": "Yakında ölümü beklenen ART CONTEMPORAINE üstüne Pierre Lamalattie'nin yazdığı çok ilginç bir roman L'ART DES INTERSTICES kanımca Türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir tsunami misali örneğin Paris'te ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation'larında her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya undergraund markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum'un, Washington National Gallery'de Andy Warhol'un 30 tablosunu, Campbell Domates Çorbasını sergilemesiyle başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Anselm Kiefer sökülmüş beton bloklarıyla vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise... Tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu conceptuelin akıl hocası Documenta Kasselin 2017'de 17 milyon euro borçla çöküşü çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak! The Squar filminden sonra L'art Contemporantnı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa'da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti'ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş'a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini Avrupa'da bile zor göreceğimiz bu Amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey sansüel, seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich'in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin koleksiyonlarını manipule ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki! Böyle bir filmin ticari bir işleve girebilmesi sinema pazarının kanunlarına göre, bu belgesele mecburen bir entrika koymak zorundaydı, yoksa malum. İkinci planda bu ünlü galeride çalışan bir sekreter, yaşadığı binadaki komşusunun intiharına şahit oluyor. Hiç dışarıya çıkmayan yaşlı ve gizemli bu adam, aslında eserlerini de gün ışığına çıkartmamış çok ilginç bir ressam. Genç ve güzel sekreter ressamın atölyesinde yüzlerce pentür, desen vs. bulduğunda bunları değerlendirmek için, kendisiyle flört eden biseksüel ünlü eleştirmene gösteriyor. Resimler figüratif, dışavurumcu, -art brut ve violant, psychique yaralar içeriği yönetiyor. Ressamın özgeçmişini araştırıyorlar; görüyorlar ki resimlerindeki dram bir hayalden öte, ressamı yönetmiş bir karabasan. Genç ve güzel sekreterin yardımına sığındığı ünlü eleştirmenle bir altın madenini bulduklarının farkına vardıklarında, galerinin de bunu fark etmesi olayı dışa duyuruyor. Galeride sergilenen resimlerin yarattığı sensation, medyatik bir bomba misali öteki galeriler, müzeler, kolleksiyonerler yani altına hücum. Bu detay bence negatif değil çünkü contemporary adına ters-yüz edilen ve de yatağı değiştirilen gerçek pentüre bir özlem, düşünün önünüzde Contemporary İstanbul diyerek ithal edilen bu fuarda gördükleriniz; işin kolayına kaçıp, ne üretirsek o kadar satarız ve de göz boyama! Sonuçta filmin ticari boyuta girmesi adına yönetmenin yaptığı en önemli hata: bu lanetli ressamın, tüm resimlerini gün ışığına çıkaranlardan öç alması, ilenme biraz abartılarak da olsa bu tür galerilere bence meheldir. Kendi kendilerine yapay bir piyasa yaratıp, sanatın varoluşunu bir promotion gibi kolay para kazanma, her ay onlarca müzayede yapanları da unutmayalım. Sonuçta moral: özenmenin tehlikesi; sanatı bir sirk niteliğinde kapitalizmin kanunlarıyla dünyaya export edenler bugün yine aynı güçte bizi yıkamaya devam ediyorlar. Ekonomik olarak çöküşe geçmiş ülkemizde bu Miami misali galericiliği Dolapdere'de oynamak isteyenler, bankalara sırtını dayayıp lüks dergilerle conceptuel biosphere'de ukalalık yapanlar, karanlık paralarla fantome müzeler kurarak kompleks giderenleredir sözüm. Yakında ölümü beklenen ART CONTEMPORAINE üstüne Pierre Lamalattie'nin yazdığı çok ilginç bir roman L'ART DES INTERSTICES kanımca Türkçeye çevrilmedi; bence çevrilmesin çünkü biliyorum kimleri rahatsız edeceğini. Dünyada da öyle, bir moda: parasını nereye transfer edeceğini bilmeyen milyarderler, parasını aklamak isteyen bankerler ve de komplekslerine yatırım arayan snop bir sınıfın, öncelikle kültürü politikanın rayına oturtup, modern müzeler, galeriler, tarihi mekanları babalarının malı gibi bu anlamsızlığa açıp, çağımızın sanatı yapmışlar. Bir tsunami misali örneğin Paris'te ünlü pentür galerilerini de götürdükten sonra yalnız milyarderlerin fondation'larında her şey sanat olabilir; bununla kafamızı yormayalım sloganıyla sanatı yönetiyor. Sanat cıvımaya undergraund markasıyla 60 yıllarında, bir galerici İrving Blum'un, Washington National Gallery'de Andy Warhol'un 30 tablosunu, Campbell Domates Çorbasını sergilemesiyle başlamıştı. Ne zaman Louvre tapınağına, örneğin Wim Delvoye, dövmeli domuzlarıyla, bok makinesiyle, Anselm Kiefer sökülmüş beton bloklarıyla vs. girdiğinde şunu gördük: Fransız Kültür Bakanı bu lobiye teslim olmuştur. Sonunda Versaille Sarayı, Grande Palaise... Tüm zevzeklikleri daha önce yazdık söyledik. Şimdi bunlar 21 yüzyıl sanat tarihine maloldu, geriye dönüş yok! Öyle düşünüyorduk diyelim ama, tüm bu conceptuelin akıl hocası Documenta Kasselin 2017'de 17 milyon euro borçla çöküşü çok garip, hiç konuşulmadı ve unutulup gitti!-, bu şamatanın sonunun geldiğinin birinci sahnesiydi ama biliyorum bu can çekişme kolay olmayacak; sanki kitabın başlığı gibi: ışık ne yapıp yine bir aralıktan sızacak! The Squar filminden sonra L'art Contemporantnı konu alan bence çok ilginç bir film. Fransa'da sinema eleştirmenleri çağdaş sanatı ti'ye alan filmleri fazla sevmiyorlar; normal, çünkü bağımlı olduğu dergi ya da gazete patronlarının çağdaş'a olan beğenilerine dokunabilir! Dan Gilroy genç bir sinemacı konu ve senaryo da kendisinin. Art Basel-Miami fuarında başlıyor; gidenler, görenler bilir ne denli bir züppeliktir bu fuarlar, üstelik zengin ve şımarık, böylesini Avrupa'da bile zor göreceğimiz bu Amerikan galerilerinin patronlarından, sekreterlerine kadar, aynanın içine giriyoruz. Ünlü olmak bir an işi, para kazanmak ta öyle, tesadüfler, bir galeriden ötekine transfer edilen sanatçılar ve de onları parmağında oynatan sanat eleştirmenleri. Dekor alabildiğine lüks, her şey sansüel, seks bir silah ama duyusal bir ilinti, unsur yok, galerilerle ilişkinin odak noktası bu! Film gerçekten bir belgesel tadında başlıyor, portreler çok ilginç: örneğin John Malkovich'in oynadığı, hayal gücünü yitirmiş o çevrede ünlü bir ressam, ne yazık devasa bir atölyede kendini yitirmekte ve gözden düşme tehlikesiyle başbaşa. Başka bir açıdan filmin yine belgesel bir yanı bu galerilerin müzelere olan inanılmaz otoritesi; galeriler, besledikleri sanat eleştirmenleri ve düşünürleriyle baskı yapıp müzelerin koleksiyonlarını manipule ediyorlar. Dünyanın her yerinde böyle ama burada sanki içindeyiz! Filmin bize sunduğu başka bir moral: sanat eseri ikinci planda: vernisajlarda eserlerden çok moda, giyim, sansüalite ön planda. Bir tablo içeriğinden önce bir matah, hemen alınıp satılan; sanatçı da öyle, standart bir dekorun içinde, bir obje sanki!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/bedri-baykam-sansli-hayvanlar-ve-kalpsiz-insanlar/", "text": "Doğru yerde doğru zamanda olmak önemlidir. Şans, bazen yardım eder. Benim için iyi kalpli ve sağlam Atatürkçü bir ailede doğmuş olmak, doğru yer ve doğru zamandır. Anneme, babama ve tüm aileme bana gösterdikleri özen ve sevgi için minnettarım. Ben dürüstlüğü, aile bağlarını, yardımseverliği onlardan öğrendim. 35 yıldır yazdığım her satırdan, verdiğim konferanstan sorumlu olmamdaki tutarlılığı, bu sağlam mayaya borçluyum. Bunun dışında, ömrümde genel olarak hiç doğru yerde, doğru zamanda olmadım. Ne uçakta, ne sinemada yanıma Museum of Modern Art'ın direktörü, ne Hollywood'un en büyük yapımcısı, ne Picasso, ne de dünyanın en açık vizyonlu koleksiyoncusu düştü. Hiçbir askerlik arkadaşım ne kültür bakanı oldu, ne de banka sahibi... Ömrümde hiç hazıra konmadım. Paranın kendisine veya mala mülke önem verdiğimden değil, ama sanatçılık, hele uluslararası düzeyde, her açıdan çok pahalı bir meslek. Bazen de doğru yerde doğru zamanda bulunurlar. Cumartesi günü çok keyifliydi. Sevgili Uğur Dündar, beni ve Piramid Sanat'ı ziyaret etmeye geldi. O ayrıldıktan sonra bizim ekipten Sedef, Piramid'in önünde 2-3 aylık bir yavru kedi bulmuş. İtiraf edeyim, hastası olduğum tüylü bir tekir tipolojisine sahip kendileri! Arapları korkutuyordu, aldım getirdim dedi. O anda kediyi transfer ettim! 2 dakika önce vızır vızır arabaların tehdidi altında canlı kalma savaşı veren bu kedicik, Baykam ailesinin bir ferdi oluverdi. Onu Piramid'deki diğer iki kedi ve iki köpeğimin yanına değil, eve aldım. Çünkü oğlum da aylardır bir kedi istiyordu! Aynı gece Suphi ile aşılarını yaptırdık ve o andan itibaren evin yeni maskotu oldu. Şimdi her saniyesini bizimle paylaşarak mutluluk saçıyor etrafa! Yalnız kedi değildi doğru yerde doğru zamanda olan, esas bizler ona erişen şanslılardık! Bakın Luka'nın fotoğrafına! Hayvan dostu insanlarla beraber yaşamak benim için büyük bir keyif ve kaçınılmaz bir durum. Çünkü hayvanlarla arası soğuk birine anlayış göstersem bile, sürekli bir ilişkiye giremezdim. Hem sevgili eşim, oğlum, hem tüm Piramid ve UPSD ekibi hayvan aşıklarıyla dolu. Emin olun, insanın nasıl bir geçmiş sonucu bunları düşünebildiğini bilmiyorum. Bu dünyanın yalnız biz insanlar için var olduğunu kim anlattı sizlere? Yüz milyarlarca galaksi veya bir o kadar yıldız arasında dünya isimli gezegende, yaşam hakkının yalnız biz insan canlısına ait bir hak olduğunu sanmak nasıl bir mantık-zeka-evrensel ve ilahi hukuk anlayışının sonucudur? Ormanları, denizi, suyu, ezcümle doğayı kirletiyor oluşumuz maalesef artık normalleşti. Daha zeki ve saldırgan olmamız diğer canlılara karşı Nazivari davranma haklar vermiyor. Bu anlayış, benim gözümde affedilmez canilik ve doğaya, insanlığa, evrene karşı işlenmiş ağır bir suçtur. Ama bu da onları ne ilahi adalet, ne evrensel hukuk önünde koruyamaz. Türkiye'nin belediye itlaf ekipleri, Danimarka'nın balina katilleri, Uzakdoğu'nun canavar mutfakları, -her biri büyük ihtimalle ailelerinden kaynaklanan ağır defolu bir geçmişten gelen- herkes eşit derecede veya birbirinden ağır suçlu insanlardır. Bizim toplumumuz merhametlidir. Ama şunu da belirtmem lazım, aşırı travmatik ve medyatik bir mevzu olduğunda birkaç günlüğüne kenetlenmekten ziyade her gün acı çeken ve imkansızlıklardan dolayı can veren dostlarımız için sürekli bir duyarlılık gerekiyor. Ormanlarda dağlarda dolaşarak, ömrünü buna adamış arkadaşlarımız var. Onlara destek olalım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/daric-gill-dogru-sanat-galerisi-secmek-ne-tur-galeriler-mevcut-cev-ipek-uzun/", "text": "Doğru galeriyi seçmek ilişki için partner seçmek gibidir. Sizin isteklerinizi karşılayabilecek bir eşleşme hayati öneme sahiptir. Hayatta olduğu gibi ilişkilerde de her şeye cevap veren tek bir tip bulunmaz. Her sanatçının kendi ihtiyaçları vardır. Bu makale kuşkusuz galeri türlerinin geniş bir genellemesi olsa da, yıllarca kişisel deneyim, profesyonel yorumlamalar ve en yaygın galeri türleriyle ilgili kabul görmüş terimler kullanıyorum. Bu makalenin amacı, fiziksel galeri modellerinin ana türlerine biraz açıklık getirmek isteyenler için bir dalış noktası sağlamaktır. Bu aynı zamanda eşlik eden 2 bölümlük bir makalede birinci bölüm olarak da ortaya çıkıyor. Yaklaşan Galeri Önerileri adlı kardeş makale de burada bulunabilir ya da daha fazla bilgiyi aşağıda da bulabilirsiniz. Bugünlerde, sanatçıların işlerini satışa sunabilecekleri birçok platformu var. Bu makalede galeri türleri arasındaki temel farklılıkları ana hatlarıyla açıklayacağım, ayrıca her seçeneğin bazı artılarını ve eksilerini de belirteceğim. Sanat dünyasının çoğunda olduğu gibi, tamamen katı bir şekilde çerçevelemek çok zordur. Gerçek dünyadaki birçok galeri türü arasında çok fazla çakışma olmasını beklemelisiniz. Umarım aşağıdaki açıklama ve veri grafiği, daha zor tanımların bir kısmının daha rahat anlaşılmasına yardımcı olacaktır. Elbette her ikimiz de bu terimlerin doğal akıcılığını kabul etmeliyiz. Yalnızca sanat eserleri sergileme ve satışından elde edilen gelirle profesyonelce işletilen bir işletmedir. Yeni yetme, kariyerinin ortasında olan ve kariyerinin sonunda olan sanatçılarından çeşitli sanatçılara yöneliktir. Genellikle, bu tür galeri, sanatçılar konusunda oldukça seçicidir. Çoğunlukla sanatçılar ve sanatçıların eserlerinin dikkatle pazarlandığı ve koleksiyonerlere sunulduğu galeriler arasında ortaklık kurulur. Sanatçı temsili olarak adlandırılan bu anlaşma, sanatçının eserlerinin yalnızca galeride değil aynı zamanda şehir çapında, eyalet çapında veya belirlenmiş bir bölgede de tanıtılmasını gerektirebilir. Geçmişte Ticari Galeri sadece bir avuç istikrarlı sanatçıyı dikkatle seçiyordu. Bu strateji internetten eserlerin satılma potansiyelinin artmasıyla birlikte azalmıştır. Genellikle, müşterileri takip etmeye ve güvenceye almaya, kaliteli sergi alanlarında gösterileri teşvik etmeye, sanatçının çalışmaları hakkında bilgi sahibi olma, tutarlı sergiler yapma, satış uygulamalarında eğitim alma, galeri sigortası taşıma ve sanat / para alışverişi yapma konularında bilgi sahibi olan acentelere sahiptirler. Bu hizmetler için galerinin komisyon oranı satış fiyatının 20%-60%'ı olabilir. Saygın bir galerinin 50% komisyon oranına sahip olması nadir değildir. - Sınıf Galeri Sınırlı sayıda veya tarihsel öneme sahip sanatçıların eserlerinin tekrar satıldığı çok yüksek kaliteli bir ticari galeri veya müzedir. Komisyon oranları, satış fiyatları, müşteri listeleri, sergi ortaklıkları, misafir sorumluları ve kurum içi sanatçılar bu 1. sınıfı yansıtmaktadır. Kısmi yeniden yapılandırma ile pek çok sanatçının çalışmalarının perakende satışlarından gelir elde eden galerinin bir parçasıdır. Yüksek ticari seviyeli bir galeri bir avuç sanatçıdan oluşurken, konsinye galerisi pek çok sanatçıdan oluşur. Örneğin; çerçeve dükkanı/galerisi, döner sergiler veya davetli sergiler, birçok şirket içi sanatçılar içeren veya baskı, mücevher ve/veya seramik gibi büyük sanat eserleri satan galeriler. Galerilerin büyük bir kısmı bu kategoride bulunmaktadır. Bir galeriyi içeriden yönetmeye, sergilemeye, ve işletmeye yardımcı olan sanatçı grubu. Çoğu zaman bu galeriler toplumsal atölyeler ve galeriyle birlikte stüdyo kiralarlar. Genellikle üyelik ücreti, stüdyo kiralama bedeli ve / veya komisyon ücreti vardır. Sanatçılar galerinin ortak gelişimine katkıda bulunurlar. Bir kooperatif gibi, bu da galeri mekanlarının kurulmasına yardımcı olmak için sanatçıların içten desteği olan bir galeridir. Başlıca fark, kiralık galerilerin mekanlarında sergileyebilecekleri bir süre için kiralama ücreti talep edebilecekleri bir yerdir ancak burada sanat yapılmak zorunda değildir. Galeri sanatçı adına satış işlemlerini yürütebilir, fakat sanatçı mekanının kurulumundan ve içeriğinden sorumludur. Kira oranları ve satış komisyon oranları uygulanabilir. Bu galeri, geleneksel bir ticari galeriyle aynı prestije sahip değildir, ancak halk üzerinde aynı izlenime sahip olabilir. En öndeki ücretler düşünülesidir. Kira bedelleri satış bedellerine göre pahalıdır. Bu durum yeni sanatçılar için riskli bir macera olabilir. Sosyete Galerileri, galeri çeşitlerinin en karşıt grubu ve kooperatif galerilerinin bir türevidir. Sanatçılardan üyelik ücreti alınması, kiralanan yer bedeli, bulundurma ücreti ve diğer satışla ilgili ücretlerin alınması normaldir. Bu galerilerden bazıları sadece giriş ücretlerinden kar elde etmektedir. Diğerleri sadece kendi alanlarında var olmak için birkaç bin dolar alıyorlar ve genellikle önden ödeme talep ediyorlar. Turistlerin yoğun olduğu bölgelerde bulunan Sosyetik Galeriler, ünlü bir yerde gösterilme umuduyla şehir dışından yeni gelen sanatçıların doğmasını sağlar. Kooperatif galerisinin aksine, sanatçılar genellikle kendi galeri mekanlarının kullanımına yatırım yapmazlar ve bu nedenle iş alanlarında çok az söz sahibi olurlar. Ayrıca tipik bir ticari galeriden ayrılan Sosyetik Galeri zaten sanatçıdan faydalanmıştır. Galeri ve müşteri arasındaki sürekli ilişkileri Ticari Galeriler'deki kadar yoğun olmayabilir. Bence, gelecekteki satışlar için çok az teşvikle öne çıkan karlı sanatçıları sömürdükleri için bu yerlerden kaçınmak akıllıca olur. Eğer ihtiyaçlarınızı karşılayacaklarsa katılabilirsiniz. Ana gelirlerini sanat eseri olmayan bir şeyden yapan bir sergi alanıdır. Örneğin; Restoranları, kafeler, perakende satış mağazaları, şehir merkezi, sanat merkezi toplulukları, hava limanları, oteller vs. Genelde, çalışmalarınız, ana gelir kaynakları ile aynı alanı paylaşan bir alanda sergilenir. Bu, gelişmekte olan sanatçı için en erişilebilir alandır, çünkü genellikle bir önceki sergi kaydına ve sanatçı sözleşmelerine çok fazla güvenmezler. Esnek bir alan olduğu için, sanatçının aylık çalışmalarını sık sık döndürür ve bölgesel temsilde bir kısıtlama gerektirmemelidir. Doğal olarak, asıl işleri temel gelir kaynaklarıdır ve bu nedenle de sanatçıya ihtiyaçlarından daha az önem vermektedirler. Ayrıca, resminizi satmak için özel olarak eğitilmiş çalışanlara sahip olmayabilecekleri de anlaşılmalıdır. Sonuç olarak, mekanı, yayınlanan iletişim bilgileri aracılığıyla sanatçıyı satışlarını kişisel olarak takip etmeye cesaretlendirmesi alışılmadık bir durum değildir. Komisyon oranlarına sahip olabilirler veya olmayabilirler. Aklınızda tutun: Genelde bu yerler en verimli yerlerdir. Ancak, asıl gelirlerini başka yollarla yaparlar, sanatınızı kapsayan sigorta yaptırmazlar, mutlaka eğitimli sanat satış temsilcilerine sahip olmazlar ve sanatı satmak / dağıtmak için size güvenebilirler. Komisyon oranı varsa, bu ihtiyaçları yansıtıp yansıtmadığını düşünün. Çoğu zaman bu tür yerler sanata aç değildirler bu sebepler Ticari Galeri modelini takip edin. Bu modelin inceliklerini tam olarak anlayamayabilirler. Kendinizi eğitmek için bu fırsattan yararlanın ve bir sarsıntı olmadan yapamazsanız, görüşmeler sırasında mekan sahiplerini bilgilendirmeye çalışın. Sadece ticaret ve sergi için yapılmamış çok amaçlı yerlerdir. Bazı sanatlar beyaz duvarlı galeriler için uygun değildir. Günümüz estetiğinin çoğu, yapıtlara çevresel ve durumsal yönleri dahil ediyor. Aynı zamanda, bir sanatçının kişisel olarak ticari kazanç sağlamak için olan veya olmayan işleri yapma isteğine de bağlıdır. Örneğin: Sahaya veya kuruma özel sanat eserleri, toprak heykelleri, dış mekan/kamu işleri, geçici eserler ve gerilla temelli sanat eserleri. Genellikler bu alanlar, ticaretten daha çok yapıtlara uygunluğu için seçilirler. Ticari galeriler, sanat organizasyonları veya şehir / eyalet / ulusal sanat konseyleri genellikle ortak kullanım alanları için hibe veya proje ödülleri sunar. Doğal olarak, yardımcı sergi alanı ayrıca ticari kazanç veya kayıp olmadan da kullanılabilir. Ayrıca, yüksek profilli veya bürokratik prosedürleri içermeyen birçok fırsat vardır. Bu alanlar potansiyel olarak zengindir ancak hava durumu veya sergiye gelen kişilerden kaynaklanan fiziksel zararlara karşı da çok fazla risk altındadırlar. Aynı şekilde onlar da mutlaka sigorta ile gelmeyeceklerdir. Daha önce de belirttiğim gibi, bu ideal bir kişinin kendi ihtiyaçları hakkında daha fazla bilgi edinmek için kullanabileceği temel bir kılavuzdur. Sizinle ilgili olan kısımları kullanmaktan çekinmeyin. Ve daima hatırlayın, sanat dünyası sürekli değişiyor... ve bu iyi bir şeydir. Not: Bu yazı Daric Gill'in Choosing The Right Art Gallery: What Kinds Of Galleries Are There? adlı makalesinden çevrilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/dunya-sanat-gunu-genc-etkinlik-8-homo-historicus-homo-projectus-20-nisan-20-mayis-2019/", "text": "UNESCO Resmi Partneri International Association of Art, GENÇ ETKİNLİK 8 için başvurular başladı! İlk olarak 1995 yılında, genç sanatçı meslektaşlarımızla bir buluşma ortamı yaratmak amacıyla yola çıkan Genç Etkinlik sergileri Taner Ceylan, Genco Gülan, Nuri Bilge Ceylan, Temur Köran, Halil Altındere, Yiğit Yazıcı, Vedat Özdemiroğlu, Nesren Jake, Ferhat Özgür, Melis Buyruk, Şener Özmen, Ertuğrul Akyüz gibi birçok sanatçının kendini gösterebildiği bir platform oluşturdu. UPSD Başkanı Bedri Baykam, GENÇ ETKİNLİK 8 için yazdığı kavram metnindeki İnsanların ölümlülüğü, onları zaman dilimleri içerisine her şeyi yerleştirme ve bunları kayda geçirme yarışına sokar. Zaman bitmez, insan biter cümleleriyle, bu senenin sergi başlığı HOMO HISTORICUS HOMO PROJECTUS'u açıklıyor. Genç sanatçıların kendilerini özgürce ifade edebildikleri kalıcı bir buluşma alanı olan Genç Etkinlik 8'e katılımınız bizi mutlu edecektir. GENÇ ETKİNLİK 8, 20 Nisan-20 Mayıs tarihleri arasında Beşiktaş Belediyesi'nin desteğiyle Mustafa Kemal Kültür Merkezi, Beşiktaş Çağdaş'ta gerçekleştirilecek. Zaman, insan icadından başka birşey değildir. Zaman, tüm hızıyla akıp gidiyor. Ezelden beri. İnsanların ölümlülüğü, onları zaman dilimleri içerisine her şeyi yerleştirme ve bunları kayda geçirme yarışına sokar. Zaman bitmez, insan biter. Siyasi tarih, sanat tarihi, bilim tarihi birbirini etkileyerek ilerler. Soyağacı ilişkileri dizisi olarak kolektif bellek ve toplumsal bilinç, ülkenin, coğrafyanın da tarihini etkileyen, hatta belirleyen yoldur. Modernizmin ideolojik çerçevesi de bu yöntemlerle saptanır. Hem de konunun göreceliliğine rağmen! Kim, kimler için, hangi kriterlerle tarih yazar? Objektif tarih yazımı diye bir kavram var mıdır? Keza bizler de kendi tercihlerimizle ve seçkilerimizle, yorumlarımızla, bu tarihin aktarımında sorumlu odaklardan biri haline geliyoruz. Sanatçılar ise, bu birikimlere bir de kişisel sanat tarihçelerinin dökümünü eklemek durumundadır. Her birinin dönemleri, malzeme tercihleri, özel hayat etkilenmeleri, felsefi alt yapıları, hayatı nasıl algıladıkları ve kendi sanatsal geleceklerini etkileyen geçmiş üretimleri bu tarihçenin oluşumuna etki eder. Sanat üretecek, yaratım sürecine girecek beyin, katmanlı düşünceleri, algı soyutlamalarını, diyalektik sentezleri kendi içinde çözüme ulaştırarak ilerlemeyi doğal akışında başaran bir merkezdir. Hepsinden önemlisi, ne mutlu bize ki, bu günümüzde hala yapay değil, doğal bir karar alıcıdır! İnsana evrende en büyük anlamı katan, onun hayal gücü ve geleceği kurgulayabilme, tasarlayabilme özelliğidir. Farkındalığında boğularak yaşadığımız zaman faktörüne, onu bir de belirsiz bir potansiyel yapılandırmaya doğru çekiştirip uzatan, soyut rüyalar veya somut hedefler eşliğinde şekillendirmeye çalışan da bizleriz. Kimi zaman yaşamda kendimizi işkence odalarında tutsak hissetsek de, canlı kalmanın ekmek kavgasına kendimiz kaptırsak da, kader-kısmet ikilisinin acımasız teslimiyetçiliği bizi içine çekmeye çalışsa da, özgürce geleceğe doğru hamleler yapabilmek için yaşama anlam katacak varoluşçu duruşlarımızı umutla aramaya devam ediyoruz. Bizler, bu büyük beyinlerin açtıkları yollardan geçerken, kendi yarattığımız piramidal seçkilerin ve sentezlerin içerisinde, kah sonsuzluğunu düşünerek Samanyolu'nun gölgesinde, kah kendimizi kaptırdığımız acımasız sarmalların içinde, gözlerimizin önünde kum saati gibi akan zamana karşı giriştiğimiz yarışa anlam katmaya çalışan basit fanileriz. Sanatımızın geleceğini şekillendirecek olan genç sanatçılarımızdan beklentimiz, bu geniş ve zorlu perspektifin üzerinde, algılarını açarak, onları etkileyen kapsama alanlarını belirleyerek, özgürce, bu uçsuz bucaksız yaşanmışlıkların kendilerinde uyandırdığı düşüncelerin içinden, evrene hediye etmek isteyecekleri herhangi bir sanat yapıtını yaşama geçirmeleri. İki aya yakın bir süreniz var... Okuyarak mı başlarsınız, yoksa atölyenizde bir skeç kağıdına uzanarak mı, o sizin bileceğiniz iş. Genç ustanın bileceği iş. Kolay gelsin! - Adaylar, resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat, video-art gibi çağdaş sanatın her alanında üretilmiş eserleriyle katılabilirler. - Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme dosya üzerinden yapılacaktır. Ancak yapıtın, büyük olsa da sergilenme aşamasında kapalı bir mekanda yerleştirilebilecek ya da bu mekana uygun olarak düzenlenebilecek boyutlarda olması gerekmektedir. - Sanatçı en fazla 3 çalışmayla başvuru yapabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıt sergiye dahil edilecektir. Yapıtlar daha önce sergilenmemiş ve yarışmalara katılmamış olmalıdır. - GENÇ ETKİNLİK 8'e 15 Nisan 2019 itibariyle 36 yaşını doldurmamış adaylar katılabilir. - UPSD Yönetim Kurulu Üyeleri, Yedek Yönetim Kurulu Üyeleri, Seçici Kurul ve 1. dereceden yakın akrabaları başvuru yapamaz. - Sanatçının, eserin sergilenme biçiminde spesifik bir önerisi varsa bunu dosya tesliminde yazılı olarak iletmesi gerekmektedir. - Tüm başvurular 4 Nisan 2019 Perşembe günü saat 17.00'a kadar UPSD'nin aşağıda belirtilen adresine teslim edilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. - Word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini içeren özgeçmişi - Portre fotoğrafı: JPG formatında en az 5x5 cm, 300 dpi - Adres, telefon, e-mail - 100 kelimeyi aşmayacak şekilde hazırlanmış PARAGRAFşeklinde biyografi - 30 kelime civarında sanat anlayışınızı belirttiğiniz yazı - Eser görselleri: kısa kenarı 2000 piksel çözünürlükte, 300 dpi - Eserlerin tam künyesi - Seçici Kurul, sergi mekanını göz önünde bulundurarak seçimlerini yaptıktan sonra, eserleri sergilenecek genç sanatçılara e-mail yoluyla duyuruları yapılacaktır. Sonuçlar ayrıca 6 Nisan, Cumartesi web sitemizde yayınlanacaktır. - İsmi açıklanan sanatçıların çalışmalarını en geç 12 Nisan 2019 gününe kadar 13.00-17.00 saatleri arasında UPSD merkezine ulaştırmaları gerekmektedir. Bu tarihten sonra yapılacak teslimatlar kabul edilmeyecektir ve bu kişinin yerine yedek listedeki sanatçılardan eser alınacaktır. - Eserleri UPSD'ye ulaştırma ve sergi bitiminde UPSD veya MKM'den geri almak için kullanılacak kargo ve tüm nakliye ücretleri sanatçının sorumluluğundadır. Eserlerin UPSD'den MKM'ye gidişi ve dönüşü derneğe aittir. - Video art, dijital sanat eserleri tek ekranda sergilenebilecek şekilde ve loop'lu olarak, CD'ye kayıtlı şekilde teslim etmesi gerekmektedir. - Sergiye dahil edilen sanatçılardan eser teslimi sırasında 50 TL katılım bedeli alınacaktır. Katılım bedeli ödemelerinizi elden, aşağıda bilgileri bulunan İş Bankası hesabına veya PTT hesabına yapabilirsiniz. Eserimi aynı gün, 20 Mayıs 2019 tarihinde MKM'den teslim almayı kabul ediyorum. Eserimi 5 Haziran 2019 tarihine kadar UPSD'den teslim almayı kabul ediyorum. Eserimin ödemeli kargo ile adresime gönderilmesini istiyorum. Yukarıda anılan seçeneklerden birini tercih etmediğim taktirde UPSD'nin hiçbir sorumluluğu olmadığını kabul ediyorum. Lütfen tercihinizi eser teslim dosyanızda belirtiniz. NOT: Yapıtların sergilenmesi ve taşınması sırasında gereken özen gösterilecekse de yapıtların görebileceği hasarlardan Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği veya Beşiktaş Belediyesi hiçbir şekilde sorumlu değildir. Arzu edenler, eserlerinin değer bedeli üzerinden özel sigorta şirketine sigorta ettirebilirler. Bunu yaptıkları zaman derneğe sigorta şirketinin adını ve yapıtla ilgili kontratın kopyasını ulaştırmaları gerekmektedir. Serginin tanıtımında ana sorumlu UPSD ve Beşiktaş Belediyesi'dir. UPSD'nin basın bildirisini ve sergi görselini kullanarak her sanatçı, üniversitesi veya galerisi tanıtıma katkı yapabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/is-work-zeyno-pekunlu-sanatorium-28-subat-31-mart-2019/", "text": "Zeyno Pekünlü, 28 Şubat 31 Mart 2019 tarihleri arasında SANATORIUM'da gerçekleşecek dördüncü kişisel sergisinde işine odaklanıyor. Sanat işinin üretiminin güncel koşullarıyla çalışma deneyiminin kendisini eş zamanlı ele alarak işin sınırlarının muğlaklığına, geçirgenliğine işaret ediyor. Yakın zamanlı çalışmalarında gözünü çevirdiği YouTuber'ların kadrajını ödünç alıp bu defa kamerayı kendisine döndürüyor. Kişisel verilerin toplanmasının bir endişe kaynağı haline geldiği, elimizin altındaki teknolojinin aslında düşmanımız olabileceğine dair kaygıların ayyuka çıktığı bir zamanda, bizi bilgisayar başındaki tüm aktivitesini izlemeye davet ediyor. YouTuber'ların parlatılmış gerçek hayat anlatılarının karşısına aslına sadık bir gerçek hayat anlatısı iddiasıyla çıkıyor. Sanatçının bilgisayar başında çalıştığı her anı kayıt altına aldıktan sonra, olağan bir iş gününün temsili olarak kurguladığı dokuz saatlik video, günlük meşguliyetin ve üretim sürecinin sıradanlığını ifşa ediyor: ardı ardına dizilen emailler; hem sosyalleşme aracı, hem ücretli işin hızlı görülmesi, hem de kapalı kapının ardında sürüp giden ev işlerinin organizasyonu için kullanılan Whatsapp mesajları; gündemi takip etmek, küçük molalar vermek ya da insanları gizlice izlemek için sosyal medya platformlarında atılan turlar ve İşin kendisi birbirine karışıyor. İşin hemen arkasındaki küçük oyuktan ise, eski filmlerin üzerindeki deformasyon izlerinden oluşan kolaj Yıpranan Yer bize göz kırpıyor. Gözümüze teknik bir hata olarak görünen bu izler, aslında filmlerin zaman içinde gösterim ve dolaşım sıklığından kaynaklanan yıpranmanın kayıtları. Bu kolaj, sırtını dayadığı İşle birlikte düşünüldüğünde, ilk bakışta fazla çalışmaktan kaynaklanan tükenmişliği akla getirse de, filmin kolektif üretim ve seyri sırasında mekanlara, yollara, objelere, makinalara, insanlara temasıyla topladığı izlere sahip çıkıyor. Tekil olarak görünen her işin seyrinin ya da kullanımının yarattığı değeri açığa vuruyor. Zeyno Pekünlü (1980, İzmir) Barselona Üniversitesi'nde Sanatsal Araştırma ve Üretim Master programını tamamladıktan sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden sanatta yeterliğini aldı. İstiklal Marşı'ndan Yeşilçam melodramlarına, Nutuk'tan kadına yönelik şiddet haberlerine uzanarak farklı tahakküm biçimlerinin kamusal ve özel tezahürlerini kat ediyor, iktidar teknolojilerini sorunsallaştırıyor. Önemli sergileri arasında; 2016-2017 Institute for New Feeling, Artist Film International/White Chappel Gallery /Hammer Museum / MAAT / Istanbul Modern Museum, 2016 Zeyno Pekünlü, SALT Ulus, 2015 Istanbul: Passion, Joy, Fury, MAXXI Museum/ Tuzlu Su, 14. Istanbul Bienali/ Neither Back Nor Forward: Acting in the Present, Jakarta Biennale/ Her Tercih Diğer İhtimaller İçin Bir Dışlamadır, SALT Beyoğlu, Sights and Sounds: Turkey, Jewish Museum, New York sayılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/luleburgaz-kampusunde-22-mart-dunya-su-gunu-odullu-resim-yarismasi/", "text": "Doğa Koleji Lüleburgaz Kampüsü ve Trakya Üniversitesi iş birliği ile küresel sorunlarımızın farkındalığını arttırmak adına Türkiye çapında düzenlenen Dünya Su Günü ödüllü resim yarışması başladı. Uluslararası Dünya Su Günü, her yıl 22 Mart'ta tatlı su kaynaklarının önemine dikkat çekmek ve tatlı su kaynaklarının sürdürülebilir yönetimine odaklanılmasını sağlamak amacıyla kutlanmaktadır. Her yıl farklı temalar ile işlenmekte olan Dünya Su Günü'nde, 2019 yılında Kimseyi Geride Bırakmamak olarak belirlenmiştir. Doğa Koleji Lüleburgaz Kampüsü'nün, farkındalık yaratmak amacıyla bu yıl 2. sini düzenlediği Hayatımızda Suyun Önemi konulu resim yarışmasının başvuruları başladı. Yarışmaya son katılım tarihi 15 Mart 2019! Ana sınıfı, İlkokulların 1. 2. 3. ve 4. sınıflarındaki öğrenciler ile ortaokul 5. 6. 7. ve 8. sınıflardaki öğrenciler bu yarışmaya katılabileceklerdir. Resimler, 35 cm x 50 cm resim kağıdına serbest boyama tekniği ile yapılacaktır. Bunların haricindeki, ölçü ve tekniklerle yapılacak olan çalışmalar değerlendirmeye alınmayacaktır. Resimlerin arka yüzüne, öğrenci ve resim öğretmeninin adı soyadı, okulu, sınıfı, numarası, ulaşılabilecek okul adresi ve okul telefonu mutlaka yazılacaktır. Resim, paspartu ve çerçeve yapılmadan, sertleştirilmiş ambalajlarda paketlenerek Doğa Koleji Lüleburgaz Kampüsüne gönderilmesi gerekmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/makbul-tarihin-tutsaklari-naeem-mohaiemen-salt-beyoglu-23-ocak-28-nisan-2019/", "text": "Naeem Mohaiemen'in sergisi 23 Ocak'tan itibaren SALT Beyoğlu'nda. Sanatçı ve tarihçi Naeem Mohaiemen'in film, enstalasyon ve yazıları, üçüncü dünya enternasyonalizminin oluşumu ve çöküşünü, Bangladeş'in sömürge sonrası tarihindeki üç büyük kırılmayla inceler: 1905'te Britanya Hindistanı sınırlarındaki Bengal'in doğu ve batı olarak ikiye ayrılışı, 1947'de Britanya Hindistanı'nın bölünmesiyle Hindistan ile Pakistan'ın kuruluşu ve 1971'deki Hindistan-Pakistan Savaşı'yla Doğu ve Batı Pakistan'ın Bangladeş ve Pakistan'a dönüşümü. Bu sarsıntılı olaylar, 1970'lerde dünyanın diğer bölgelerinde sol hareketlerin yükselişinden bağımsız değildir. Haber görüntüleri ve buluntu fotoğrafların yanı sıra yeniden canlandırmalara başvuran Mohaiemen, sömürgecilikten kurtulan ulusların sosyalizm ütopyasının yerini neden zamanla yüksek sermaye hedefleri ve muhafazakar politikalara bıraktığını sorgular. Sözlü tarih, popüler kültür ve mitolojiden ögeler içeren işlerinde 1950'lerden 1970'lere uzanan anonim ve bir o kadar tanıdık anlatıcılarla resmi ve gayriresmi tarihte belleğin güvenilmezliğine işaret eder. Mohaiemen'in kültür kurumlarını ulus ötesi bir tarih kitabının sayfaları gibi kurgulama fikrine dayanan Makbul Tarihin Tutsakları, Bengalce'de makbul tarih anlamına gelen shothik itihash teriminden adını alır. Sanatçı, kayıp bir film kutusu, yanlış konumlanan bir adam, sansürlenmiş bir belge gibi ilgisiz görünen birtakım detayları birbirine örerek geleceğe umutlu ve siyaseten ihtiyatlı bir bakışla toplumsal kayıp ve hüsran hikayeleri anlatır. Bu yolla izleyiciyi, hikayelerdeki karakterlerin devlet kontrolündeki tarih yazımının yöneticileri mi, yoksa tutsakları mı olduğunu sorgulamaya çağırır. SALT Beyoğlu'nun üçüncü katında başlayan sergi, ikinci kattan Tripoli Cancelled (2017) video işinin belirli tarihlerde gösterileceği Açık Sinema'ya uzanır. Sanatçının sırasıyla 2011 ve 2012'de ürettiği United Red Army filmi ve beraberindeki United Red Army: Timeline (1968-1977) , Japon Kızıl Ordusu'nun Filistin davasıyla ilişkisi üzerinden üçüncü dünya idealini irdeler. You Will Roam Like a Madwoman (2014) enstalasyonu, 1970'ler Bangladeş'inde yeşeren vatan sevgisiyle dönemin devrim ruhunu ve tüketime aracı bir feminist yaklaşımı harmanlayan popüler bir dergiye odaklanır. 2008 ve 2009'dan fotoğraf serileri My Mobile Weighs A Ton ile Live True Life or Die Trying, ülkede süregelen öğrenci protestoları bağlamında fotoğraf, yeni teknolojiler ve şifreli iletişimin günlük hayattaki yerini tartışır. Mohaiemen'in ikinci katta sunulan ve Filistin Kurtuluş Örgütü'ne Bangladeş'ten gönüllü katılanları gösteren ikonik Magnum fotoğrafına ilişkin Abu Ammar is Coming (2016) video işiyle The Year 1973 Created Many Problems for the Imperialists fotoğraf serisi muhtelif arşiv kaynaklarını temel alır. Sanatçı 2013 tarihli bu seride, Two Meetings and a Funeral (2017) video işinde de irdelediği, emperyalistlerin artık çok ileri gittiği ve nihayet yenilgiyle yüzleşeceği kanısını değerlendirir. Bir diğer fotoğraf serisi Rankin Street 1953, Blueprints (2013), şehir tarihi ve kalabalık aile yaşantısını yok eden sermaye güçlerinin mülkiyetine girmiş bir aile evini yeniden yapılandırır. Bangladeş'in milli şairi olup Hindistan ve Pakistan'ın pullarında da yer alan tek isim Kazi Nazrul İslam'a dair Kazi in Nomansland (2008) enstalasyonuysa, Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları'nda geçen üç ülkenin tarihinin Britanya Hindistanı'nın bölünmesinin ardından nasıl ortaklaşıp çatıştığını anlatır. SALT'tan Farah Aksoy tarafından programlanan Makbul Tarihin Tutsakları, Mohaiemen'in 2014'te Kunsthalle Basel'de gerçekleştirilen sergisinin devamı niteliğindedir. 1969, Londra doğumlu Naeem Mohaiemen, Dakka ve New York'ta üretim yapıyor. 2018 Turner Ödülü için aday gösterildi. Sergileri arasında Solidarity Must Be Defended (Mahmoud Darwish Museum, Ramallah, 2017); There Is No Last Man (MoMA PS1, New York, 2017); Prisoners of Shothik Itihash (Kunsthalle Basel, 2014); The Young Man Was (Experimenter, Kalküta, 2011); Live True Life or Die Trying (Cue Art Foundation, New York, 2009) ve My Mobile Weighs A Ton (Gallery Chitrak, Dakka, 2008) bulunuyor. İşleri documenta 14, EVA International ve İskandinav güncel sanat bienali MOMENTUM ile Venedik, Lahor, Şarika ve Marakeş bienallerinde gösterildi. ICA Bağımsız Film Konseyi üyesi olan sanatçı, 2014'te film-video alanında Guggenheim Fellow seçildi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/sabahattin-sen-sanatta-deger-bilirlik/", "text": "Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğrencilerin her yıl topluca açmış olduğu RUNDGANG adlı sergi günlerine denk gelen günde açılan bu sergi önemli bir odak noktası oldu. Bu koşutluk Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'yle ilgili ve bağlantılıydı. Kuzey Ren Westfalya Eyaleti Sanat Koleksiyon Müzesi bu serginin düzenleyicisi. İnsanların kafalarında oluşan bir soruya da yanıt verecek güzellikte bir serginin düşünülmesi bir diğer anlamda sanatta bir değer bilirliği de yansıtıyor. Birçok okul gibi Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'ni çok sayıda öğrenci bitiriyor. Akademinin diğer okullara göre ayrıcalıklı bir yanı var. Özellikle her yıl tüm öğrencilerin topluca açtığı RUNDGANG adındaki sergi 1975 yılından bu yana düzenli olarak açılır. Tüm dünyanın sanat açısından ilgisini çeker. Dünyanın her tarafından galericiler, müze yetkilileri, sanat eleştirmenleri, koleksiyoncular ve sanatseverler gelir. Çok başarılı bir sanat etkinliğidir. Öğrenci sergisi diye düşünsek de çağdaş sanatla başarılı biçimde başa baş niteliğe odaklanan başarılı çalışmalarla doludur. Ünü de buradan gelir. Genç sanatçılar daha öğrenciyken kendilerini tanıtma olanağı bulur. Öğrenciler dünya sanatı içinde büyük bir sanat yarışmacı konumundadır. Sanat eğitiminin ve eğiticilerinin onlara kazandırdığı böyle bir güç var. Yeteneklerini tüm güçleriyle kullanarak öğrenim yıllarını boşa geçirmezler. Nasıl bir eğitimdir ki sanat niteliğinden ödün vermeyen çok başarılı öğrenciler yetişmekte. Doğrudan insan ve insanlığın özünü ilgilendiren evrensel bir alanda görev yüklenmiş bir okul. Sanatın özelliği ve önemi burada yatıyor. Bu yıl Planet 58 adı altında kafalardaki sorulara yanıt oluşturacak bir sanat etkinliği düzenlendi. Daha okuldayken sanatta çok iyi bir düzeyi yakalayan öğrencilerin okulu bitirdikten sonraki durumu beni de çok düşündürmüştür. Bunca başarılı bir eğitim ve nitelikli sanat gücü nereye gidiyor? Öğrenciyken galerilerce beğenilenlerin sanat dünyasına erken kazandırıldıklarını biliyoruz. Diğerlerine ne oluyor ve sanatla olan kazanımları nereye gidiyor, sorusuna az da olsa açıklık getiren sağlam bir yanıt bulmak kolay değil. Yıllarca öğrenci yetişir ve bu akademiyi bitirenlerin sayısı çoktur. Akademiyi bitiren çok sayıdaki sanatçı adayları okulu bitirdikten sonra sanatta neler yaptıkları, neleri başarıp başaramadıkları çoğu kişiyi düşündürse de istenilen yanıtı bulmak zor. Bunların kaçı sanat çalışmalarını sürdürüyor, kaçı başarılı oluyor, düşüncesi boşlukta kalıyor. Bir bakıma sanat adına okulu bitiren bunca öğrencinin daha sonra ne derece başarılı oldukları, bu oranın ne olduğunun yanıtı gerektiği oranda saptanamıyor. Okuldan sonra herkes bir yere dağılıyor. İnsanlar kendi bölgelerinde olup bitenle, karşılaştıkları öğrencilerin başarılarıyla sınırlı kalıyorlar. Okuldaki onca emeğin ve okul için yapılan onca harcamanın ne derece boşa gidip gitmediği çok iyi bilinmiyor. Yine de çok sayıdaki başarılara da tanık olanlar oluyor. Bu bağlamda çok sayıda sanatçının yetiştiği, sanatı sürdürdükleri biliniyor. Her başarılı olanın arkasında her şeyden önce bir sanat yüksek okulu ve bir akademinin yattığı da biliniyor. Sanattaki başarı bir bakıma göreceli gibi görünse de gerçek bir durumun da varlığı söz konusu. Sanat eğitimi alanların daha sonra sanatı sürdüremediği göreceli bir düşünce kapsamında olmasına karşın durum gerçekten ne derece göreceli? Sanatta başarının en önemli özelliği özgün bir yeteneğe bağlı... Yetenek de yetmiyor. Gerekli çabayı, çalışmayı gösterme zorunluluğunun yanında doğru yönlendiren bilgilerin de kazanılmış olması gerek. Sanat yarışı bam başka bir yarış. Dünyaca ünlü sanatçıların elinde yetişen bu gençlere ne oluyor? Topluma yeterince yansıyan, toplumun sanatla ilgisini arttıran kazanımlar ne durumda? Herkes çok şeyin olabildiğini düşünse de etkileyici bir durumun gücünü bilmiyor. Almanya'da birçok lise, okulu bitiren öğrencilerini on yıl sonra bir araya toplamaya çalışır. Öğrenciler öğretmenleriyle yeniden karşılaşırlar. Kimin on yıl içinde neler yaptığını öğrenirler. Benim oğlum da böyle bir toplantıya katılmıştı. Okulda çok yaramaz ve ders çalışmaz olarak bilinen oğlumun üniversiteyi bitirip doktorasını üstün bir dereceyle yaptığını öğrenen öğretmenleri çok şaşırmışlardı. Bunun ötesinde o denli mutlu olmuşlardı ki başarının içinde kendi öğreticiliklerinin payının olması çok güzel bir coşkuydu. Karşılarında onlardan çok şey öğrendiği gerçeğini söyleyen başarılı bir delikanlı vardı. Verilen emeklerin, çabaların semeresini görebiliyorlardı. Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki durumu anlamaya çalışmak bir sorumluluğu gözden geçirme yürekliliğini de göstermekti. Bu sergiyi düzenleyenler on yıl gibi uzağa gitmeye gerek görmemişler. Bir bakıma en zor olan yolu seçmişler. 2018 yılında Düsseldorf'daki akademi ve yüksek okulu bitirenlere ulaşmışlar. Daha bir yıl dolmadan onlarla bir sergi düzenlemeye kalkmışlar. Ciddi bir elemeden geçirerek tam altmış katılımcı seçmişler. Salt Düsseldorf'da olup biten bir görünüm. Okulu bitirenler hiç hız kesmeden sanat dünyasında başarılı bir biçimde yer almışlar. Sayı da gerçekten dudak uçurtucu... Bir yıla ilişkin okul bitirenlerin başarı sayısı gerçekten çok yüksek. İnsana bu sayı abartılı gibi gelebilir. Daha bir yılları dolmadan sanattaki durum saptaması yapmak akla aykırı gelebilecek bir girişim gibi görülebilir. Başarıyı yükseltmek için aralarına sıradan işler yapanları da ekleye bilirlerdi. İşte o zaman pirincin taşını ayıklamak etkinliği yapanların başını yakardı. İzleyicilerin bilinçli olduğu ve kimilerinin de sanat konusunda oldukça uzman olduğu, nitelikli eleştirmenler düşünüldüğünde sergiyi düzenleyenlerin ne denli bir tehlikeyi göze aldıkları da ortada. Şöyle üç, beş yıl sonrasını derleyip toparlamak daha güvenli olabilirdi. Bu, değer bilirliğin çok ince nitelikteki bir duyarlılığıydı. Sergiye katılanlarla ilgili sayının bu denli çok olabileceğini düşünmemiştim. Akademinin durumunu ve niteliğini çok iyi biliyordum. Sayının bu denli yüksek olabileceğini tahmin edemezdim. Sergideki yapıtların sanat açısından nitelikli olması, sayının nicelikli olmadığını kanıtlıyor. Bana, ister istemez şöyle korkunç bir gerçeği de düşündürdü: 1883 yılında kurulan İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi bugüne dek neden doğrudan bir sanatçı çıkarabilme başarısını göstermedi? Aradaki farkı düşünmek bile istemiyorum. Bunun boşboğazlıkla olamayacağını neden öğrenemedik? Bize doğruları ve gerçekleri anlatmaya çalışanlara karşı neden kabalaşıp saldırganlaştık? Sanatın insan inceliğinin en üst noktası olduğunu neden görmezlikten geldik? Daha işin başlarındayken yürüdüğümüz yolun yanlış olduğunu neden bile, bile yürüdük?... Yetenekli öğrencilerin yeteneklerini yok edip dünya sanatında yer almalarını engellemek için kafalarına neyle vurup ezdik? Bu okulun bir yıl, on yıl, yüz yıl sonrası değil 136 yıl sonrasında dünya sanatına kattığı bir sanatçı olmaz mı? Pabuç gibi uzayan dillerden kaç ayakkabı fabrikası çıkar kim bilir ama, sanatçı çıkmadı. Daha bir yıl dolmadan altmış sanatçı çıkaran okullar varken bu başarı karşısında Avrupa'da sanat öldü... kulpunu takmaya kalkmanın ne anlama geldiğini düşünmek bile istemiyorum. Bizim yapamadığımızı başkaları diye bildiğimiz burası yapıyor. Bu sergide bizden de bir sanatçı var. Adı Meral Alma. Daha önceleri de buradan sanatçılarımız çıktı. Biz uyurken elin adamı uyumuyor; uyutmuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/saltin-istanbul-ansiklopedisi-istasyon-programlarinda-23-subat-9-mart-30-mart/", "text": "nun şehre dair 30 yıllık benzersiz araştırması 16 Haziran'a dek çeşitli programlarla yorumlanırken dileyen katılımcılar mekanda yer alan çıktıları tarayarak basılı ciltlerdeki maddelerin künye oluşturma çalışmalarına katkı sunabilir. İstasyon Programları'nda 23 Şubat'ta arkeolog, müzeci ve yazar Erdem Yücel, Koçu'nun çalışma yöntemleri ve yayının oluşumuna dair tanıklıklarını anlatacak. 9 Mart programında ise Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesi ve College de France'ta Uluslararası Türk ve Osmanlı Tarihi Kürsüsü sahibi Edhem Eldem, son fasikülünün basılmasının üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmiş olan bu garip, eksik, inişli çıkışlı ve kendine özgü yayının, popüler ve anekdotik anlatımların ötesinde ne denli güvenilir ve faydalı bir kaynak oluşturduğunu irdeleyecek. Suraiya Faroqhi, 30 Mart'taki programda bugüne dek kapsamlı bir biyografisi yazılmamış Koçu'nun profesyonel tarihçilerle geliştirdiği ilişkiler üzerine konuşacak; profesyonel olmayan tarihçilerin çalışmalarına ilginin artmasının nedenlerini tartışmaya açacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/tac-mesafesi-crown-shyness-labirent-sanat-21-02-2019-30-03-2019/", "text": "Taç Mesafesi literatürde, bazı ağaç türlerinin en tepedeki dallarının kendi türünü korumak adına bıraktığı boşlukları tanımlamak için kullanılıyor. Boşlukların nedeni zararlı organizmaların bir ağaçtan diğerine geçmesini ve rüzgarda birbirlerine çarpmaları sonucu meydana gelebilecek zararları engellemek, ortak bir alan paylaştıkları için büyümelerini belli bir derecede sınırlandırmak ve fotosentez için kullanacakları ışığı maksimize etmek olarak açıklanan Taç Mesafesi tanımı, birlikte yaşamanın dinamiklerine dair bizi düşünmeye teşvik eden, doğada kendini ve dolaylı olarak diğer türleri korumak adına oluşan bir sistemin en anlamlı mesajlarından biri olarak yorumlanabilir. İnsan doğada yaşam bulan, yaşamını doğa içindeki koşulların etkisiyle şekillendirip sürdüren, fiziksel ve ruhsal anlamda doğadan beslenip, ilişkiler ağı kuran, orada kültür ve medeniyetini inşa eden bir varlıktır. Doğa, uygarlıkların üzerinde yükseldiği fiziksel bir yapı olarak toplumların kendilerini gerçekleştirdiği, ruhsal olarak beslendiği ve imkanlarından yararlandığı bütünün kendisidir. Doğa, tüm canlıların birlikte var olduğu yaşam kaynağıdır. Bu çerçevede insan, kendini diğer yaşam formlarıyla birlikte daha büyük bir bütünün parçası olarak görmelidir. Labirent Sanat'ta 21 Şubat'tan itibaren görülebilecek Taç Mesafesi sergisi, aynı coğrafyanın kültürel çeşitliliğinden ve kaynaklarından beslenip, eş zaman diliminde sanatsal üretimlerini sürdüren sanatçıların, güncel meseleleri faklı düşünce yapılarıyla ve medyumlarla ele aldıkları işlerine, doğa-insan diyalekti üzerinden bir bakış olanağı sunuyor. Taç Mesafesi sergisinde yer alan işlerde genel anlamıyla doğa, var olanın bire bir sunumundan çok doğum, yaşam, ölüm, ekoloji, kimlik, yanılsama, gerçeklik ve uzam gibi kavramların açıklanması için metafor olarak ele alınıyor. Sergide sanatçıların güncel sanat pratikleri içinde doğadan yola çıkarak oluşturdukları metaforlar, işleri izleyiciler tarafından, farklı bakış açılarıyla yeniden ele almaya, yorumlamaya hatta fikirsel üretime katkıda bulunmaya davet ederken, anlamı derinlik kazanıyor. Küratörlüğünü Hande Özdilim'in yaptığı; Ayşe Demirci, Hüseyin Aksoy, Murat Kosif, Serdar Oruç ve Sinan Orakçı'nın son dönem işlerinin yer aldığı Taç Mesafesi başlıklı grup sergisini 30 Mart 2019'a kadar Labirent Sanat'ta izleyebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/transisyon-transition-fotograf-sergisi-galeri-binyil-26-subat-24-mart-2019/", "text": "'İnsandan arda kalan her iz, zaman ile etkileşim halindedir ve bu durum aslında sonsuz kere yeniden şekillendirme sürecidir. Gözlemcinin bu süreçlerden en az birinde edindiği izlenimler, sonsuzluktan koparılan ince kesitlerden ibaret olan anlara referans verir. Prof. Ozan Bilgiseren küratörlüğünde MSGSÜ Fotoğraf Bölümünden katılımcı sanatçılar kendi fotoğrafik malzeme ve dilleriyle konuya işaret etmeye çalışıyor. 26 Şubat'ta GALERİ BİNYIL, HAMAM ARTS HUB binasında, Kuruçeşme cad. No:41 Beşiktaş adresinde eserlerini sanatseverler ile buluşturacaklar. Ülkemizin gelişen şartlarında bu değerli birlikteliğin, topluluğun ve enerjinin sanat ortamımıza yeni bir bakış açısı kazandıracağını düşünüyoruz. Tüm dünyadan sanatseverler, sanatçılar ile yeni bir sergi, etkinlik, organizasyon açılışımızda bir arada olabilmeyi hedefliyoruz. Siz değerli basın çalışanlarının çalışmamıza destek olmasını ve sizlere ayrılan mecralarda haberimizin kamu ile paylaşılmasını arzu ederiz. Yardımlarınız ve ilginize teşekkür ederiz. Hamamartshub'da sizler ile görüşmek dileği ile.. Çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz. - Arif Erdem 0532 401 1505"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/tuhaf-seyler-ormani-gamze-tasdan-bozlu-art-project-mongeri-binasi-29-ocak-09-mart-2019/", "text": "Toplumsal cinsiyet, geleneksel ve popüler kültür başlıkları altında ortaya koyduğu yapıtları ile dikkat çeken Gamze Taşdan Tuhaf Şeyler Ormanı başlıklı kişisel sergisi ile 29 Ocak-9 Mart 2019 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda. Sergisinde Cumhuriyet tarihinin en önemli kurumlarından biri olan Sümerbank'ın toplumsal hayattaki rolü ve kumaşlarında kullanılan desenlerinden yola çıkan sanatçı, tekrarlanan imgelerden oluşan sahneleriyle kadınlık halleri ve toplumsal belleğe göndermeler yapıyor. Günümüz modern dünyası ile geleneksel olanı, nostaljik ögeleri bir arada görebileceğimiz çalışmalarıyla dünü ve bugünü birlikte sunan Gamze Taşdan, Mongeri Binası'ndaki yeni sergisinde uzun zamandır tarihini araştırdığı bir kurumun sosyal hayattaki yansımalarından ve ortak hafızamızdaki yerinden ilham aldığını söylüyor. Cumhuriyet döneminde Atatürk tarafından düzenlenen istihdam politikaları ile yalnız ekonomik alanda değil, sosyal alanda da dünyada örnek alınacak bir yapı haline dönüşen Sümerbank'ın gerek çalışanlarına sağladığı sosyal imkanlar, gerek kadınların üretimin her alanında çalışmasına imkan veren demokratik yapısı gerekse sanat ve zanaatı birleştiren tasarımlarının orta sınıfın da şık, güzel ve ucuz giyinmesine olanak veren yönüyle dikkatini çektiğini belirten Taşdan, kolektif belleğimizde yer eden kumaş desenlerinin de tıpkı kurumun kendisi gibi değişen zamanın etkisinden nasibini aldığını vurguluyor. Dünyada değişen moda akımları, ekonomik gelişmeler, popüler kültür gibi etkiler bu desenlerde yerini alırken 50'lerde çiçek desenleri, 60'larda puantiye ve çizgiler, 70'lerde hippi ve geometrik formlar ön plana çıkıyor, 80'lerde ise Özal politikaları doğrultusunda dışa açılan ekonomik gelişmelerin etkisi bu kumaşlara yüzyıllardır Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir toplumun içinde yaşadığı çelişkilerin tezahürü olarak Noel baba, içki kokteyli, yat, lüks araba gibi somut nesnelerle yansıyor. Gamze Taşdan'ın zaman ve mekandan arındırılmış, desen ve renk duygusunun ön planda olduğu resimleri bir yandan toplumun ortak hafızasında yer eden kavramsal okumalar sunarken bir yandan da desenlerin tekrar eden yapısı ve soyut biçimleriyle dekoratif ve geleneksel olana gönderme yapıyor. Yeşilçam'da çok kullanılan çizgili erkek pijaması, hala varlığını koruyan basma elbise, siyah okul önlükleri, büyük çiçek desenli perdeler ortak belleğimizde yer eden ve sanatçıya ilham veren imajlardan bazıları. Sanatçının özellikle toplumsal cinsiyet kavramı üzerinden ele aldığı kadın figürleri, bu desenler arasında yerini alırken, sürekli tekrar eden ve bir türlü çözülemeyen günümüz kadın-erkek politikalarına dikkat çekiyor. Ataerkil toplumların geleneksel öğretileri ve toplumsal cinsiyet normları yüzünden kadınların belli kalıplar içine yerleştirilmesini ironik bir dille eleştiren Taşdan'ın yapıtlarındaki birbirini tekrar eden imajlar bu sorunların yıllardır süregelmesini, kadınların geçmişte de günümüzde de aynı sorunları yaşamasını ve sonsuz bir döngü içerisinde yaşamaya devam edecek olmasını sorguluyor. Sanatçının bu seriye ait ilk resmi ile aynı adı taşıyan Tuhaf Şeyler Ormanı isimli sergisi, Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda 29 Ocak-9 Mart 2019 tarihleri arasında izlenebilir. 1986'da İstanbul'da doğan Gamze Taşdan, 2011 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi, Bileşik Sanatlar Anasanat Dalı'ndan mezun olur. Aynı yıl başladığı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Resim Anasanat dalındaki yüksek lisans eğitimini 2015 yılında tamamlar ve ertesi yıl aynı bölümde Sanatta Yeterlik Programına başlar. Sanatçı 2014 yılında Mesele Yok! isimli ilk kişisel sergisini Galeri Apel'de açar. Çık dediler sahneye isimli ikinci kişisel sergisinde günümüz sahne ve eğlence anlayışının temelini oluşturan gazino kültürünü ve görsel dünyasını ele alır. 2012 Siemens Sınırlar-Yörüngeler, 2013 Akbank Günümüz Sanatçıları Ödülü Sergisi, 2015 Hollanda Concordia Museum, Avusturya ESSL Awards gibi önemli sergilere katılan sanatçının resim ve yerleştirmelerinin çıkış noktasını geleneksel ve popüler kültür, toplumsal cinsiyet ve Türk sinemasındaki kadınlık halleri oluşturmaktadır. İşlerinde zaman zaman kendi yüzünü ve bedenini de birer imge olarak kullanan sanatçı, yapıtlarındaki ironik dille dikkat çekmektedir. Sanatçı, yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/vecdi-uzun-hamid-alioglu-ile-soylesi/", "text": "1980 yılında Salyan şehrinde doğdum. Azerbaycan kayıtlarında adım Hamid Maharramov olsa da, burada aileden gelen soyadımı kullanmaktayım. Sanatçı ailede doğup büyüdüm ve babam ressam olduğu için onun ürettiği resimlerinin karşısında terbiye aldım. Çocukluk dönemlerinde başlayan sanata olan tutkum sonucunda sürekli resim çizdim. Bu resimlerim bana çok mutluluk ve huzur veriyordu. Doğaya bakarak yaptığım suluboya resimler ile ortaokul sergilerine katılıyordum. Sanata karşı olan sevgim sonucunda sanatçı olmayı amaç edindim. 1995 senesinde Güzel Sanatlar Kolejini kazandıktan sonra 1997 yılında zor şartlarda henüz kolej öğrencisi iken kendi atölyemi kurup çalışmaya başladım. Üstelik öğrenci için bu atölyeyi açmam çok zor oldu. 1999 yılında mezun olduktan sonra Azerbaycan Devlet Güzel Sanatlar Akademisinin Resim bölümünü kazandım. Eğitim sürecinde profesör ressamlardan Azerbaycan'ın halk ressamı Böyükağa Mirzazade ve Emektar ressam Farman Qulamovun atölyesinde eğitimimi devam ettirdim. 2004 yılında Mezun olduktan sonra tam profesyonel olarak sanat hayatına atıldım. İyi sanatçı olmadan büyük sanatçı olamazsın. İfadesi ben dahil birçok sanatçıyı etkilemiştir. Sanat aleminde yaratıcı bir uğraşla meşgul olan herkes ilk işe kopyalamakla başlar, taklit ederek öğrenirler. Bu bir çıraklık işi gibidir. Öykünmeden önce kopyalaman gerekir. O yüzden ressamlar kariyerlerinin erken dönemlerini müzelerdeki başyapıtları kopyalayarak geçirir. İyi sanatçı olmadan büyük sanatçı olamazsın. ifadesi bu kelimeleri kanıtlamaktadır. Temelleri iyi sağlayabilmek için bu dönem bir geçiş dönemidir. Biz de bu geçişleri yaptık ve bu yollardan geçtik. Bir şeyi iyi bilmen için iyi algılaman gerekir. Hatta Apple'nin kurucusu Steve Jobs İyi bir sanatçı kopyalar diye ifade eder. Heykeltıraş Henry Moore da Biz Apple'den büyük fikirleri çalmadan asla çekinmeyiz demiştir. Genç ressam için çalmak tümüyle başka bir mesele, ama büyük bir yükün altına girip, ona sahip olup nereye kadar taşıyabileceği işin asılıdır. Önemli olan bildiğin değildir, bildiklerini nereye kadar yürütebileceğindir. Daha iyi yaşamak, ya da hayata bakış tarzını değişmek için başka bir memlekete yerleşirsiniz. Bunu yapabilmek için değişikliğe ve bu değişikliğin yaratacağı tüm zorluklara hazır olmanız gerekir. Memleket değiştirme için şartların hepsinin mükemmel olmasına bakmayarak başka memlekete yerleşmek hiç de kolay bir iş değildir. Her şeyi tekrar sıfırdan başlamak ve yeni bir hayat kurmak için büyük cesaret veya ideal sahibi olmak gerekir. Özellikle değişiklik yapma arzusu bir sanatçı için çok önemlidir. Türkiye ve Azerbaycan Türkleri bir millet iki devlet olsak da; temelde bir, ama detaylarda iki ayrı kültüre sahip bu coğrafyada evrensel kültürü birlikte paylaşıyoruz. Memleket değişikliğinde bu husus büyük etken olmuştur. Türkiye'de sanat çevresi büyük olduğu için sanatçılar galerilerde kolaylıkla eserlerini sergileyebiliyor. Bu bir sanatçı için çok iyi bir fırsattır. Türkiye'nin bize göre bu farklılığı için çok sevindim. Türkiye bize göre sanat konusu başta olmak üzere birçok alanda çok gelişmiş bir ülke olduğunu yıllar öncesi sezdim. Türkiye'ye taşınma fikrim yıllar öncesinden vardı, ama o zamanki şartlar uygun değildir. 2001 yıldan başlayarak sergilere ve etkinliklere katıldığım için Türkiye'ye sık sık gelip gidiyordum. O zaman İstanbul'a taşınmayı düşünürken, daha düzenli bir şehir ve başkent olması nedeniyle tanıyınca Ankara'ya taşınmaya karar verdim. Bir sanatçının yeni şeyler üretebilmesi için yeni şeyler görmesi, yaşaması ve düşünmesi şartıdır. Yeni bilmeyen yeni şeyler üretemez. Yenilenme çizgimi sürekli okuyarak ve araştırarak diri tutmaya devam edeceğim. Sanatseverlerin karşısına sıradan ve bilinen çalışmalarla değil, sanat değeri güçlü eserler ile çıkmak ve sanatseverlerin bu eserleri anlamak için biraz düşünceye sevk etmeyi ilke edindiğim için bu doğrultuda çalışmaktayım. Sanat evrensel olduğundan için dünya sanat piyasasında yer almayı düşünüyorum. Bunun için çok iddialıyım ve başarabileceğimden eminim. Çünkü çalışmalarımın her birinin arkasında cesaret vardır. Sanat sürekli olarak sanatçıdan cesaret talep eder. Eğer cesaretin yoksa yaratabileceğin bir iş de yoktur. Türkiye'de yapacağımız proje sergisi üzerine bir grup oluşturacağız ve buradaki sanatçılarla modern sanat eserleri, enstalasyonlar, video artlar vb. eserler sergileyeceğiz. Proje sergileri kavramlar altında ve her sergi bir kavram çerçevesinde düzenlenecektir. Farklı kültüre sahip olan ve dünyayı farklı şekilde kavramasını bilen sanatçılar sergide yer alacaklar. Şu an bazı Uluslararası sergilere bireysel olarak katılmam için teklifler aldım. Bunların içerisinde Paris de vardır. Bu teklifi değerlendirdikten sonra hazırlıklara başlayacağım. Dünya tarihinde birçok sanat kavram ve akımı ortaya çıkmıştır. Bu akımların bir kısmı dönemize kadar gelmiş, bazıları da yok olmuştur. Son iki asırlık dönemde ortaya çıkan ve bugüne ulaşan kavramlardan biri de soyut sanat kavramıdır. Dünya sanat piyasasında ÖZ sözünü söylemiştir. Öz olan soyutu kavramını temsil eden sanatçılar artık dünya sanat tarihinde kendi isimlerini yazdırmıştır. Su an öyle bir döneme geldik ki; insanlar birçok şeyleri kavramaya ve kavramlar üzerinden anlatmaya başladılar. Teknoloji geliştikçe insanlar her konuyla ilgilenmeye başladılar. Hareket varsa, hareket verici de vardır Teknolojiler insan zihninin üretimidir. Zamanı yakalayabilmek için çok hızlı düşünmek ve üretmek gerekir. Sanat basit olmadığı için bazı insanlar kavramakta zorluk çekmektedir. Hayat somut ve materyalist olup, soyut kavramını kavramı anlamak çok zor daha fazla düşünmek gerekmektedir. Yeterli sanat ve felsefe bilgisine sahip olmayanlar soyut sanat kavramını anlamakta güçlük çektiği için pek kolay sevemez. Bir sanatçının yeni şeyler üretebilmesi için yeni şeyler görmesi şarttır. Yeni şeyleri görmeyi bilmeyen yeni şeyler gösteremez. Gelecek dönemde evrensel sanat dünyasında ve dünya sanat piyasasında yer alabilmek için dünya sanatını araştırıyor ve kendime özgün bir stil yaratıp, dünya müze ve müzayedelerinde eserlerimi sergilemeyi planlıyorum. Sanat her şeyi söyleyebilme, her şeyi yeniden yaratma ve yalnız kendinin olan bir sitil yaratabilme özgünlüğüdür. Bunları gerçekleştirebilmek için Türkiye benim için iyi bir başlangıçtır. Rusların büyük sanat okulu ve eğitim sistemi vardır. Sankt Peterburgda İ. E. Repin isimli Ressamlık Heykeltıraşlık Akademisi. Bu okuldan sanat tarihine imza atmış çok kişi yetişmiştir. Bu okulu bitiren çok güzel resimler üretebilen çok sayıda yeni nesil gençler var. Azerbaycan ressamlardan da o okulu çok sayıda bitirenler olmuştur. Bazıları Azerbaycan'ın ünlü isimlerindendir. - yüzyılda Azerbaycan'da şimdiki dil ile ifade etsek Yüksek meslek okulu vardı ki, bu yüksek meslek okulunu bitiren tam profesyonel sanata atanırdı. Bu okuldan Başkent olan Baküde Ezim Ezimzade isimli Ressamlık Yüksek Meslek okulu mezun olan öğrenciler Rusya'nın en büyük sanat akademilerini kazanırdılar. Bu Sovyet mektebi dönemimize kadar gelmektedir. Rusya'da eğitim alan sanatçı ressamlar memleketlerine döndüklerinde, kendilerine bir tarz yarattılar. Temeli Sovyet ressamlığı olsa da, 20. yüzyılın başlangıcında Azerbaycan'da yeni bir Abşeron mektebi yarattılar. Bizdeki birçok sanatçı Abşeron mektebinden yetişmiştir. - yüzyıldan dönemimize kadar gelmekte olan Azerbaycan'da Ressamlar İttifakı denilen bir sanatçılar kurumu vardır. O zamanlar bu kuruma üye olmak hiç de kolay değildi. Üç bin üyesi olan bu kurum halen faaliyetini sürdürmektedir. Bu dönemde Azerbaycan'da sanatçı tavrı çok değişti. Sanata ilgi azaldı. İnsanlar artık sergileri eskisi gibi çok gitmiyorlar, sergiye gidenler de yalnız sanatçılar oluyor. Alışveriş merkezlerinde veya kafeteryalarda gördüğün kadar insanları sergilerde göremezsin. Bakü'de galeri sayısı çok azdır ve toplamı 4-5 galeri vardır. Bunlarında sanat adına bir iş yaptıklarını i göremezsin. Bu galerilerin sadece oturdukları yerde uyuduklarını ve sanat adına bir şey yapmadıklarını düşününüz. Bunları hem kendi ülkem adına, hem de bir sanatçı olarak sanat adına çok üzülerek söylüyorum. Türkiye'de eğitim çok iyi durumda olup, sanat, kültür hangi konuda farklılığın sorarsanız, ben Türkiye'yi çok beğeniyor ve çok takdir ediyorum. Türkiye'nin bu konuda gelişimi takdire şayandır. İlk önce sanatçının hayata bakış şekli değişmelidir. Ne zaman dünyanı farklı şekilde kavrarsan, farklı şekilde bir üslup yaratmış olursun. Çünkü farklılık bir tarz ve bir özgünlüktür. Özgünlüğü bir yaşam tarzı olarak da düşünmek gerekir. Yaşam tarzı, hayat tarzı, dünyayı kavramak tarzı sanatçı için en önemli üsluplardan biridir. Bunlar sanat eserlerinde insan ruhunun yansımasıdır. Aslında sanatçı tablolarında kendini yansıtır. İnsan kendini bilmelidir ki; bunu tablosuna yansıtsın. Ey insan; Sen küçük değilsin sen büyüksün, ne kadar küçük olsan da, manaca büyüksün. ifadesi eserlerimdeki özgün düşünce tarzının yansımasıdır. Ben kamil insan olmak için değil, eserlerim kamilleşsin diyerek eserler üretiyorum. Küçük insanlar için dünya büyük, büyük insanlar için dünya küçüktür kavramı altında sanata bakış tarzım ve çalışmalarımdaki yansıtma tarzımda budur. Resimlerimde kendimi ifade edebilmek için, arxetipime başvuruyorum. Arxetip kendi kendini tasvir edemez, o şuurda kendisinin sonucu olarak obraz ve idea şeklindedir. Benim ifade etmekte olduğum gölge arxetipi; insan hayatının karanlık tarafı ile eşittir. Nasıl yürüdüğümüzde gölgemiz bizi izliyorsa, kendi içimizdeki karanlık gölgemiz de daima bizi izlemektedir. S. Freud'in da ifade ettiği gibi orta cins o anlayışa uygun gelir. Resimlerimde kullanmakta olduğum bu uygulamalar onların bir parçasıdır. Bu uygulamalarda en önemli olan dünyanın görünüşünü bilerek benden sonra arkada eser bırakmaktır. Eserlerimdeki mesajların cevabını kendi içimde biliyorum. Bu da onun görünüşü değil, görsel saf kurallara uyarak bunun bir deneyimin içinde olduğunu kanıtlamaktır. - yüzyıl dönemine kadar olan birçok ressamlar tam figüratif resimler yapsa da, aralarında soyut çalışan çok az sayıda önemli ressamlar da vardır. Bir süre sonra zamanın ruhu değişti ve bu değişme sanata da yansıdı. Zaman bu aşamayı geçerek soyut kavramları daha çok konuşur hale gelince sanata da yansıdır. Gerçekçi sanat uygulamaları soyut sanata rakip olmayıp, tam tersi onun gelişimine zemin hazırlamıştır. Eğer bunlar bir birlerine rakip olsalardı, o zaman Soyut kavramı ortaya çıkmazdı. Soyut sanat; tarih içinde birçok aşamalardan geçip, dünya gerçeklerini arkada bırakıp ÖZ sözünü söylemiş bir tarzdır. 1914-1918 yılları arasında arka arkaya birçok büyük akım ortaya çıksa da, Birinci Dünya Savaşı bu gelişmenin önünü keserek ressamlar nispeten dağılmasına yol açmıştır. 1920 yılları ve ve 20. yüzyılın başında Avrupa'nın birçok ülkesinde farklı ressamların başlattığı Absıre sözcükleriyle de ifade edilen soyut sanat kavramı yaratılmıştır. Bu günün ifadesiyle söylersek; soyut sanat resminin önemli ressamı Rus ressamı Vasiliy Kandinskiy 1910 senesinde ilk sulu boya resmini yapmıştır. Ortaya çıkmakta olan bu yeni kavramlar daha sonra hem sanatçıları hem sanatseverleri etkilemeye başlamıştır. Zaman sanat kavramı ve buna bağlı olarak felsefe, mantık ve estetik değerlerde sürekli değişiklik yapabilir. Soyut kavramı; her şeyden evvel zihinsel bir olay olup, tabiatın taklidinden uzaktır. Bu akım içinde olan sanatçılar doğanın taklit edilmesi düşüncesini reddetmiştir. Amaçları eserlerinde estetik duygu ve heyecanı ortaya çıkarmaktır. Bir resmin soyut olabilmesi için doğa gerçeğiyle tüm ilişkilerini kesmiş olması şarttır. İzlenimciler resim yaparken doğaya bakarlardı, soyut resim yapan sanatçı ise kendi içine bakmaktadır. Bu durumda soyut sanatın başlangıcı doğadan geldiği halde sonu ise doğadan tamamen uzaklaşmıştır. Hiç bir zaman soyut sanat doğayı ortadan kaldıramaz, sadece doğayı başka türlü anlatır ve doğada yer almayan şekil ve farklı renklerin bir uyum içinde bir araya getirilmesiyle oluşturulmuştur. Bunun bir deney olduğunu kanıtlarlar. Soyut sanat kavramında sanat felsefesinin ne demek olduğunu Maddesel dünyada değil de maddesel olmayan dünyada yasıyoruz. mantığını anlarsak soyut sanatın gerçekçi olduğunu anlaya biliriz. Bir resimde günlük gerçek görülmüyorsa artık o resim soyuttur. Genel anlamıyla doğada var olan gerçek nesneleri betimlemek yerine, biçimler ve renklerin, temsili olmayan veya öznel kullanımı ile yapılan sanata soyut sanat denir. Bu durumda işlenen nesneler aslında nesne de değildir. Sanatçının amacı çizgi ve renkleri düzenli bir biçimlerle bedii estetik ve duygusal heyecanını yüzey üzerine yerleştirerek kompozisyonlar elde etmeye amaç edinir ve resimde saf kompozisyon ve renk elemanlarından yararlanılmaktadır. Artık beş aydır Ankara'dayım. Burada yeni olduğum için bazı sıkıntılarım olabilir. Bunlar beni hiç bir zaman endişelendirmiyor. Ben mücadeleci insan olduğum için zamanın her şeyi yakında yoluna koyacağından çok eminim. İlk önce özgürlük anlayışını iyi bilmek lazımdır. Bir Sanatçı kendisi özgür olursa o zaman sanatçının yaşamı da özgün olabilir. İşte bu anlamda özgünlüğü bir yaşam tarzı olarak düşünmek de mümkündür. Eğer bir sanatçı yeni bir tarz getirmişse, onun eserlerindeki farklılık tarzı hemen akla geliyorsa o sanatçı özgün bir üslup yaratmıştır demektir. Onun için sanatta özgün olmak en olağanüstü bir şeydir. Çünkü sanat eserleri insan ruhunun yansımasıdır. Dahiler Sanat düşünebilen, gerçeği görebilen, toplumu anlayabilen insanların işidir. Demiştir. Bu da toplumların gelişmişlik düzeyiyle alakalı bir durumdur. Bir toplum sanatta ne kadar gelişme gösterirse kendine o kadar geniş gelişme ortamı sağlamış olur. Çünkü sanat olgusu içinde bulunduğu toplum sayesinde şekillenir. Sanatçı düşünen bir insan sanatkar mıdır? diye, kendimize sual edersek buna cevabım hayır olacaktır. Çünkü her yaratıcı düşünce e sanat olmadığı gibi, her yaratıcı düşünen de, sanatçı değildir. Sanat için zaman ve ortam da önemlidir. Çünkü her sanatkarın farklı bir anlatım gücü vardır. Hepsi farklı kaynaklardan beslenir, ancak bu farklılıkları onların yollarını da farklı olduğunu gösteremez. Onlar aynı özgürlük yolunda farklı adımlarla yürüyen bir özgür savaşçılardır. Türkiye'de dikkatimi çeken ressamlar Fikret Mualla, Ferruh Başağa, Halil Dikmen, Bedri Rahmi'dir. İlk önce önümüzdeki dönemde yurtiçinde Çağdaş Sanatlar konseptine uyum sağlayan bir yurt içi ve Yurt dışı sergi planlıyorum. Bunların içerisinde Paris de vardır. İlk önce bir şeyi arz etmek istiyorum ki; Gençler her zaman önemsenmelidir. Türkiye'de sanatın gelişmesi için çaba gösteren sanatseverlere, gençlerin her zaman arkasında olanlara, onların sanatına değer veren sanatseverlere saygı ve şükranlarımı sunuyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/17/yildiz-teknik-universitesi-sanat-ve-tasarim-fakultesinde-ogrenci-resimlerine-rektor-mudahalesi/", "text": "Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrenci resimlerine rektör müdahalesi! Sanat tarihinin ünlü ressamları Rafael ve Courbet'nin tanınmış bazı çalışmalarını tekrar resmeden Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi öğrencilerinin bu işleri, Akit Gazetesi'nin hedef göstermesi sebebiyle, üniversite rektörlüğü tarafından kaldırtılmıştır. Aydınlanmacı ve ilerici görüşün karşısında yer alan Akit Gazetesi, 13 Şubat 2019 tarihinde Yıldız Teknik Üniversitesi'nde sanat adı altında rezalet! Kadın ve çocuk bedeni teşhir edildi manşetini atmıştır. Bunun üzerine sanatın, bilimin yanında olması gereken bir üniversitenin, gerici bir tepki aldığı anda kendi öğrencilerinin arkasında durmaması hem sanat hem de bu eğitim kurumu açısından son derece üzücü ve düşündürücüdür. Üniversitenin sergilemesi gereken tavır, öğrencilerinin ve sanatın yanında yer almak olmalıyken, rektörlük bu resimleri kazıtarak imha ettirme yolunu seçmiştir. Bu tavrın affedilebilir hiçbir yanı yoktur. Sanatçı adayı olan öğrencilerin, henüz daha yolun en başındayken bu şekilde bir yara almamaları, cesaretlerinin kırılmaması, o üniversiteden alacakları her hangi bir dersten/bilgiden çok daha önemlidir ki yeniden üzerine çalışmalar yaptıkları bu resimler, zaten o üniversitenin sıralarında öğrendiklerinin bir yansımasıdır. Yıldız Teknik Üniversitesi rektörlüğü, Akit Gazetesi'nden de ileri giderek, sanatın karşısında durmuş ve öğrencilerini destekleyeceğine eserlerini tahrip ederek onları hiçe saymıştır. Çağdaş bir ülkede, Kültür Bakanlığı'nın ve YÖK'ün böyle ağır bir hata karşısında, derhal sanatın korunması ve özgürlüklerin yanında yer alması, bu yüz kızartıcı sansür ve sanat katliamına dur demesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde, bu yobaz baskılar karşısında yarın müzelerimizdeki nü resim veya heykeller de aynı mantıksızlığın tehdidi karşısında kalır. Bu, özgür sanat ve özgür insana karşı, ve bunun ötesinde sanat tarihine karşı kabul edilemez bir saldırıdır. UPSD olarak bu vahim gelişmeyi kınıyor, bir daha hiçbir gerekçeyle bunun tekrarlanmaması için daima düşünceyi ifade özgürlüğünü ve sanatsal özgürlükleri savunan bir dernek olarak konunun takipçisi olacağımızı kamuoyuna ve tüm sanat öğrencilerine, akademisyenlere ve sanatla ilgili her derneğe duyurmayı görev biliriz. Bu kabul edilemez tavrı, laik ve demokratik bir hukuk devletinde hiç kimsenin küçümseme hakkı yoktur. Bu ve bunun gibi olaylar göz ardı edildikçe, Musul Müzesi'nin başına gelen saldırı olaylarının benzerlerinin yaşanmasının da önü açılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/02/24/utku-varlik-cagdas-sanati-anlamak-seminerleri-1/", "text": "FRAC Fransız Kültür Bakanlığına bağlı 23 bölgenin Çağdaş Sanat müzeleri ve fonu; şimdiye dek 5700 sanatçıdan satın alınan 30.000 eser, her yıl 500 sergi, 1300 aksiyon, tartışma ve şamata benim deyişimle! Blog'da Öttüğüm Düdük te Frac'ı anlatmıştım; hiçbir ön yargı gütmeden satın alınan contemporary eserler depolarda autodestruction la eriyip, yapışıp yok olurken; medyatik anlamda kimsenin bunu eleştirememesi, .. ben anlamam dediklerine göre çağımızın sanatıymış... gibi saptamalar sonucunda, ortada dönen paradan kimse hesap sormaması, buna aracılık eden galeriler, müze danışmanları, küratörler ve tüm değnekçilere yıllardır önemli bir rant sağlamıştır! İşte yukarıda, ağzımızı bozmadan Türkçeye çevirdiğimizde: ... canınızı sıkmak için elimden geleni yapıyorum! diyen sanatçı: ressam Philippe Mayaux, işlerini Frac'a bolca satan bence hiç önemsiz biri, biliyorum ki onu buraya oturtan galerici Herve Loevenbruck, sistemi iyi biliyor ki Frac yargılamadan onları yaşatıyor. Özellikle bunu anlatmamın nedeni şu: Fransa'da geçen gün önemli bir gazetede kendisiyle yapılan bir röportajda sanatçı, kendini dolapçı, aşağılık bir sanatçı olarak tarif ederken, burjuva düşüncenin de karşıtı olduğunun altını çiziyor! Bu 58 yaşındaki gösterişsizliği oynayan Mayaux 2006 yılında çok önemli olarak kabul edilen Duchamp ödülünü kazanmış ama atölyesindeki bu konuşmada sehpanın üstündeki hala çalışmakta olduğu işini gösterirken işinin bir rezalet olduğunu da belirtiyor. Peki, neyi anlamak; durmadan örnek verdiğim düzmece 'contemporary'yi mi, çürümekte ve yok olmaktaki anlamsızlığı mı? Bu müzeleri dolduran, gadget objeler, tekdüze resimler, bit pazarına özgü birikim mi anlatılmak istenen? Anlatım ne kadar sıradışı ise, onu bir bilince oturtmak endişeleri yani ŞEYi sanat yapmak çabaları o kadar gülünçtür. Blog'umda sanata özgü güncel sürtüşmeler, farkında olamadığımız yanlış öğretiler, bizi manipule edenler ya da albenisiyle bizi şaşırtanlar, yol gösterenler vs. konuları kendi görüş açımla yazarken, o güne dek farkında olmadığım conceptuel markalı Art Unlimited lüks bir dergi ve Internet sitesi içeren bu yayınların yönetmeninden gelen teklife önce şaşırmadım; Blog yazılarımı ilginç bulduklarını, gerekirse onları yayınlayabilmek isteğini içeren bu dostça yaklaşım, biraz da ön yargılarımı ters çevirdi! Internet'te dergiyi izlediğimde, grafik tasarımından baskısına dek çok lüks bir yayın organı ancak Türkiye'de olabilir; şaşırt beni. Sordum soruşturdum arkasında hani Basel'de lüks bir otelde VİP salonunda fuara gelen Türk müşterileri ağırlayan, satın almaları için onlara kredi veren bir banka var ya işte o banka çıktı; ayrıca bunun uzantısında yine conceptueli kendine bayrak edinen bir galeri de var. İlk yazımı -Dediğim Dedik- gönderirken uyardım: Yazılarımı yayınlamak isteğinize saygım var ama kuzuların olduğu bir ahıra 'kurt'u da davet etmek sizin için bir risk olmaz mı? Hayır, görüşlerimiz her düşünceye açıktır. diye yine dostça yanıtladılar. Ben bu lüks dergide yazımı beklerken, Internet sitelerinde karmaşık bir cümbüş içine yayınlanan yazımı kanımca kimse okumadı. Birinci yazımın devamı Öttüğüm Düdük çekmecede unutuldu, benim alın yazım: zorla güzellik olmaz bir kez daha haklı çıktı. Kendi Blog'umun dışında Kolajartta da paralel yayınlanan yazılarımı daha da başka çevrelere okutmaktı amacım, biliyorum ki bu konular bir tabudur, sesini çıkaranın parmaklarına inecek cetvelin korkusudur bunların kanunu, çıkarları olanlar özellikle ama nice güvendiğim kişiler: Ali Şimşek dışında ağızlarını bile açmadılar. İşte Dolapdere'de oynan kavramsal oyunun birinci partisi. Şimdi Art Unlimited dergisine beleş Internet'den bakıyorum ve de beni eğlendiriyor; sayfa sayfa açıldığında lüks ilanlarla yaşadığınız boyut birden değişiyor: örneğin, Life is Outside giderek saatinizi değiştirmek isteği: Engineered for men, Who Leave Footsteps in the Sky, başka bir espace size Less is More diyor ve inanıyorsunuz. Grafiğinden içeriğine her şey sterilize edilmiş, kişiler sanki fictif, sanat ortamı Dolapdere değil; pencereden baktığınızda Newyork'ta Soho'da ultra modern snop bir sanat ortamında, örneğin bir vernissage'dasınız ; sizi kale almıyorlar, içkinizi içerek onlara bakıyorsunuz gibi bir duygu kaplıyor ; farkında olmadan Velvet Buzzsaw filminin çekim alanındalar, İstanbul değil Miami'desiniz! Sayfaları açtıkça başka bir kompleks kapınızı çalıyor; sanki sizden banka hesabınızı soracaklar gibi! Bu dergide söz konusu sanat değil, uzaktan yönetme, çaktırmadan ukalalık, üstten bakma ama daha çok özendirme; 'boş'u ve 'şey'i pazarlama, biliyorum ki durmadan mekan değiştiren bir galerinin dergisi gibi gözükse de bir bankanın vitrini olmak kolay değil. Şimdi daha iyi anladım dergideki Kavramsalı Kavramak denemesini alıcı gözle okuduğunuzda, galerinin ve ona bağımlı olan derginin sanatsal tutumunu, anlaşılması zor da olsa biraz çıkartabiliyorsunuz. Örneğin: .. Bir manzara resminin aksine, kavramsal sanatın huzur vermek gibi bir amacı olmadı pek. yazarını bulamadım ama sanki Pessoa'dan -Huzursuzluğun Kitabı'ndan- hareketle yazılmış gibi! Benim yanıtıma gelirsek şeytan azapta gerek diyorum ama daha sonra huzursuzluk, Duchamp'ın Pisuvarı ve de Manzoni'nin boku nun analitik açıdan ele alınmasıyla İstanbul Bienaline geliyoruz: .. Türkiye'den ve yakın geçmişten örnek verecek olursak Ali Elmacı'nın 2. Contemporary İstanbul'da sergilenen 2016 tarihli metaforik düzeyde konuşabilen hayli kavramsal işi Ben Senin Duygularına Karşılık Veremem Osman, Manzoni'ninkine benzer bir önermeyle, sanat toplayıcısına beni alma dedi. Bir başka yazıda Evrim Altuğ, Güncel İstisnalar Kaideyi Bozuyor: daha önce İstanbul Bienali'nden ve Salt'a yaptığı projelerinden tanıdığı bir performans sanatçısı Michael Rakowitz'in, İşid'in yok ettiği antik Asur heykeli Lamassu'ya hurma şerbeti ambalaj malzemeleri üzerinden geri dönüşümlü kültürel bir gönderme vs... Tüm bunlar sanatı saptırmadan öte gereksiz detaylar ama biliyorum petro-dolar'ın kokusuna uyanıyorlar bizim çağdaş galeriler, daha doğrusu Galerist. Bu kısa gezintiden sonra başladığım konuyu bitireyim: Çağdaş Sanat adına -müze, koleksiyon vs. adına -biriken tüm artıklar bir gün başımıza bela olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/02/future-unforgettable-krassimir-terzievkuratorfirat-arapoglu7-mart-13-2019versus-art-project/", "text": "Versus Art Project olarak 7 Mart 13 Nisan 2019 tarihleri arasında Fırat Arapoğlu küratörlüğünde, Future Unforgettable isimli sergisiyle Bulgar sanatçı Krassimir Terziev'i ağırlıyoruz. Türkiye'de daha önce SALT, Antrepo İstanbul, BİLSART, 3. Mardin Bienali, 6. Çanakkale Bienali, Gaia Gallery, Evin Sanat gibi farklı müze, galeri ve bienallerde eserleri sergilenen Krassimir Terziev'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisine ev sahipliğini yapmaktan mutluluk duyuyoruz. Londra TATE Modern, Antwerp Museum of Contemporary Art, Budapeşte Kunsthalle Mucsarnok, Berlin Akademie der Kunste, Sofya Institute of Contemporary Art, The National Gallery, Amsterdam Stedelijk Museum ve Ljubljana Moderna Galerija; sanatçının eserlerinin sergilendiği dünya çapında müze ve sanat kurumlarından bazıları. Paris Centre Pompidou, Arteast 2000+, Moderna Galerija Ljubljana, Sofia City Art Gallery, Kunstsammlung Hypovereinsbank ise Krassimir'in eserlerinin yer aldığı özel koleksiyonların başında geliyor. Bulgaristan'da 1990'lı yıllarda klasik medyadan dijitale geçen ilk sanatçılardan olan Terziev, bu platformu hem aygıtı hem konusu hem de sonucunda üretmek istediği eserin kendisi olarak kullanıyor. Video/film, fotoğraf, resim/desen gibi teknik ve ifade araçlarını bir arada kullanarak zaman ve mekan arasındaki ilişkiyi şeffaflaştırıp, yeni bir geçici-hakikat üretiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/03/utku-varlik-herkesin-kendi-muzesi/", "text": "Bir süredir Arte Tv. de pazar günleri izlediğim ilginç bir belgesel seri Büyük Müzelerin Sihiri, ilginç çünkü alışılmışın dışında. Önce seçilen dünyaca ünlü bir müze, bu müzenin en albenisi olan eseri, bu eseri algılayacak bir davetli; örneğin uğraşımında önemli bir isim, arka planda bu eseri kendilerince yorumlayan yine uluslararası ünlü sanatçılar: Norman Foster, Olafur Eliasson, Marina Abrahamovic bilinmez, nasıl bir notoriete dir bu hanım?- Üstelik botox yaptırarak gençleşmek umutları, yüzünü silmiş, kanımca performans yapamaz bu maske ile! vs. Çok gizemsi bir merkezden yine bir sanat tarihçi Matt Lother, örneğin tabloyu ve yorumcuları sihirli cam kürelerden izliyor ve onları yönetiyor. Matt Lother'in kendisi de görülmeye değer: görebildiğimizce her yanı döğmeli, olabilecek kadar kalın siyah gözlüğü ve yüzündeki deliklerle -percing cheek- içinde olduğu mekandan daha gizemsi, garip bir kişilik! Guggenheim 1916'da dünyadaki ilk non-figürativ müzeyi koleksiyoner olarak başladıktan sonra açmış ve müzenin yönetimini 1937 yılında yine İsviçre kökenli ressam Hilla Rebay'a vermişti. Yeni müzenin projesi 1943'te mimar Frank Lloyd Wright'a ısmarlanıyor ve müze 1959'da açılıyor. Tüm bu süre içinde Hilla Rebay'ın özel kontrolüyle Avrupa'yı dolaşarak aldıkları çok zengin bir koleksiyonla ve de 40 yıllarının Amerikan pentürüyle, özellikle Jackson Pollock'la, 20 yüzyılın sanat tarihini yazıyor. Yüzyıllardır sanat tarihi ekonomik güçlerin yönetiminde oluşmuştu ama onu yöneten mesenanın kültürel farklılığı günümüzdeki milyarderlerle, örneğin Medicis'ler. Onları sanata yönlendiren faktörlerin değişik olmasıdır. Solomon Guggenheim, değerli madenlerin sahibiyken kazandığı servetle, içinde sakladığı bir hobi onu sanata yöneltmişti, hiçbir özel beğenisi ve müze yönetecek kültürü yoktu. Onun sanat kurgusu her zaman Hilla Rebay'ın elindeydi. Daha sonra amcasının izinde bu işe soyunan Peggy Guggenheim, karşısında kendisinden nefret eden Hilla Rebay'ı buldu, kendini bir koleksiyoner olarak kanıtlamasının katiyen Newyork'taki müzeyle bir ilgisi yoktur. Ama ne gariptir ki o da kendi adına bu çağın sanat tarihini yazan ikinci Guggenheim'dir. Yine filme dönersek: müzenin koleksiyonunda Kandinsky'nin 37 işi var, yani müzenin gözdesi. Filmin içeriğini yapan Composition 8. Bu kez tabloyu yorumlayacak davetli kadın ressam Julie Mehretu, Amerika'da gözde bir sanatçı, rastlantı sonucu çağrılmamış. Kandinsky ve özellikle bu tablo onu hep yönlendirmiş, o bu müzenin de gözdesi! Kökeni Etiyopya ve Amerikan, 50 yaşlarında ve eş cinsel. Atölyesini paylaştığı bayan da çok ünlü bir ressam: Jessica Rankin. Şimdi gelmek istediğim ya da kendime sorduğum: Arte'nin bu ilginç serisinden öte, çağdaş sanat ve conceptuel bir yana; sanatın çekim alanları, beğeni ve onu yöneten güçlerin kararlı yargıları: işte resim budur, bu bir başeserdir, büyük sanatçı diyor ve o ilahi kapıdan giriyorsunuz sonsuza dek! Çünkü bu bayan. 2005'te McArthur büyük ödülünü alıyor, 500.000 dolar. MoMa koleksiyonunda, Goldman Sachs Bankası giriş holüne 25 metrelik bir fresk yapmış ve de tüm koleksiyonlar ve önemli galerilerde..! Körle yatan şaşı kalkar sevdiğim bir sözdür, 2005 yılında yapılan bu 25 metrelik fresk -teknik olarak fresk değil- sanki Kandisky'nin bir analizi! Bunu da geçelim, söz döndü dolaştı sanatçının şu günlerde ne yaptığı sorusuna geldi, San Francisco Museum of Modern Art -SFMOMA- nın siparişi iki tuval üstüne çalışıyorum. derken gayet mütevazı, omuzlarını silkti! Amacım hesaplaşma değil, bir tuval karalansa, çiziktirilse, kirletilse de -onu yapan sanatçıya bizim yargımız değil- o tuvalin değerini, bu işi meslek edinmiş milyarderler, onların çekim alanındaki tüm zengin ülkelerin kültür sektörleri, onlara bağımlı teknokratlar, uluslararası alım satım sistemleri, fantomatique müzeler, ünlü galeriler, onların eksperleri, küratörler -Türkiye'de ise müzayedeciler- belirlerler; bunu açıklamak güç, anlatmakla çıkamayız bu labirentten! Bir virtualite yaşamıyoruz, pentür tekniğini, deseni, kalem ve fırça tutmanın öğreti ustalığını okullardan, akademilerden silen, kafası modern'le yıkanmış bu zavallılık bize durmadan öğretide bulunuyor, varoluşlarında iğreti duranlar bize pentürü öğretiyorlar, kendi beğenilerini artık paralarıyla açtıkları müzelere koyuyorlar; resim tarihi kendiliğinden yazılıyor, o zaten alnımıza yazılmış; bir diktatörün anıtı gibi yıkamazsın çünkü tinseldir! Kayseri'de açılacak bu müzenin içeriği kanımca kendisi, Arap ülkelerine özgü müze sevgisinden esinlenmiş olabilir! Kanımca Gül'ün Cumhurbaşkanlığı süresince eşinin de Mehmet Gün koleksiyonu yaptığını duymuştum! Çözemiyorum, neyi kanıtlamak, nasıl bir duygu, kendini nasıl bir aynada görmek- belki egosantrik... Hangi sinerji Devrim Erbil'i böyle aktif kılan? Başka müzeleri de var! Müzenin adından nemene bir müze olduğunu tasarlamak güç, sanatçı da o denli meçhul! Baktım ne yaptığına, boş fonlarda bizon silütleri vs. Servetini Türkmenistan'da kazanmış ismi kadar karizmatik Erol Tabanca'nın Eskişehir'de ünlü Japon mimarlarına projesini yaptırdığı bu müzenin küratörü Haldun Dostoğlu. Erol Tabanca'nın sanata nasıl baktığı, koleksiyonunun ne olduğu, seçtiği küratörden açıkça belli ama Eskişehirliler'in başka bir müze olmayan kentlerinde, bu beğeninin öğretisiyle kafaları yıkanacaktır. Ankara'da açılan bu müze, yine bir koleksiyonun müzeye dönüşümü; hangi boyutta bir koleksiyon bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla, bu müzeler yollarını arayan küratörlere ya da bir kenara itilen bir iş olanağı sağlıyor kanımca! Aynı mekanda mimar Renzo Piano'ya projesini yaptırdığı müzenin inşaatı sürüyor. Tasarımcı Kirsten Lees'e projesi verilen bu müze Dolapdere'de yapılıyor. Mimar Zaha Hadid'in projesini yaptığı bu müze de Haliç Sütlüce'de açılacak. 60 yıllarına dönersek, İstanbul'daki iki galeri: önce Beyoğlu Şehir Galerisi ve Alman Kültür Derneği Sanat Galerisi. Bizim kuşağın öncesinde ve sonrasında bu galerilerde sergilemeyen yoktur, ben 1970 de yeni açılan Taksim Şehir Galerisi'nde sergilemiştim; bu galeri de fazla yaşamadı. Belediye her sergileyenden bir resim alsaydı, bugün en önemli koleksiyona sahip olacaktı ama o yıllar resim satılmazdı, 70'lere kadar! Akademi rıhtımından Karaköy'e uzanan eski gümrük limanının müzelere dönüşmesini eski yıllarda düşleyemezdik. İnşaatı sürmekte olan bu müze, İstanbul Modern'le yan yana. Beşiktaş'daki tarihi müzede yıllardır rutubet ve nem -ısı- sorunlarıyla yaşayan pentür ve kağıt işlerin sağlığını merak etmemek elde değil! Bursa'da da önemli bir müze açılmak üzereymiş; Paris'te yaşayan Ömer Kaleşi bu müzeye 30 tuvalini hediye etmiş! Daha önce açılan müzeler: Sakıp Sapancı Müzesi, Borusan Contemporary, Salt Galata, Elgiz Müzesi, Doğançay Müzesi, Hüsamettin Koçan Baksı Müzesi, Marmara Üniversitesi Cumhuriyet Müzesi ve Sanat Galerisi, CerModern, Arter, Pera Müzesi, Mustafa Ayaz Vakfı Plastik Sanatlar Müzesi vs. Yine müze konusuna gelirsek, bir kaç yıl önce Paris'te açılan Pinacotheque'i önce Münih'teki bir uzantısı olarak düşünmüştüm; sonra bir göz boyama özel bir müze ortaya çıktı, amaç para kazanmak! Tematik sergiler yapmaya başladılar, kaynak tümüyle özel koleksiyonların kiraladıkları sergilerden oluşuyordu, bu da bir sistem, örneğin nasıl müzeler kendi aralarında anlaşmalı koleksiyonlarını dolaştırıyorlarsa, bir takım organizatörler de daha küçük çapta bunu yapıyorlar ama sergilenecek olanlar güncel sanat değil; eski resim ya da çağımızın önemli isimleri. Kaynak tükenmeye başladığında dümen çevirmeye başladılar, örneği Büyük bir Afiş Munch Pinacotheque'te. Bu müzeye girişin pahalı olduğunu da söylemeyi unuttum; ama gerçekte belki Munch'un bir iki tuvali, gerisi aynı çağı içeren ama toplama bir sergi. Sonuçta iflas ederek kapılarını kapattı. İşte gerçek, müzecilik kolay değil, bir müzenin eklektik olabilmesi; koleksiyon sahibinin beğenisi, onu yönetenlerin kurgularından öte özellikle sanat kültürüdür. Türkiye'de belki en kaygan alan, bize özgü özenme, Batı'da pırıldayan her şeye atlama, yargılamadan... Bienal, conceptuel, contemporant, modern, performans, intallation, küratör dilimize girmişse kültürümüze de girmiştir!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/08/nilgun-yuksel-eda-cigirli-ile-yeni-bir-mekan-arayisi/", "text": "Eda Çığırlı, uzun zamandır yakından takip ettiğim sanatçılardan. Öylesine yakından ki, sanrım bundan on yıl sonra yaptığı her eser zihnime kazınmış olacak ve geriye dönüp baktığımızda kendiliğinde yazılmış bir tarih ortaya çıkacak. Öncelikli izleyici rolü de sanat tarihçisinin yazgısı olmalı. Neyse ki locadan izlemek gibi bir konforumuz var. Çoğu zaman üretim döngüsü arayış ve deneyimi çağrıştırır. Sonuç ise yapıtın kendisidir. Gerçekten öyle mi? Çok sanmıyorum. Arayış ve deneyim dediğimiz her şey bizzat sonuç olsa gerek, çünkü onlardan doğan yapıt ortaya çıktığı anda yeni bir arayışı ve deneyimi çağırır. Biz de sonuçlar dizgesinin yarattığı deneyimi yaşamaya başlarız. EÇ: Deneyselliği seviyorum. Resimlerim üzerinde deneysel arayış aslında kendi varlığıma dair. Kendimi arıyorum. Kendimle olan ilişkim her zaman doğrudan resimlerime yansıdı. Her ne kadar sanatın tarihi sürecinden beslensem de hikayemin, varoluşuma dair sorgulamalarımın ve duygusal iniş çıkışlarımın üretim sürecimi etkilediğini söyleyebilirim. Bu arayışım sanıyorum ki sonsuz olacak ve duygularım ve zihnim sadeleşene kadar yüzeyler üzerindeki materyaller ve resmin temel öğeleri arasında bir denge arayışı içinde olacağım. İnanıyorum bir gün durduğum bir yer olacak. EÇ: Sanat, psikoloji ve felsefenin birbirinden bağımsız olduğunu düşünmüyorum. Birbirini besleyerek ilerleyen değerli alanlar. Özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası sanat ve psikoloji alanlarının birbirine yakınlaşmasıyla beraber modern sanat farklı noktalara ulaştı. Bu üç alan da ben kimim, nereden geldim, nereye gidiyorum ve nereye aitim? soruları içinde insan ruhunu irdeliyor. Sanat ise bu soruların yanı sıra duyguları bir forma dönüştürerek güç elde ediyor. Bu ortak kaygılar beni kendi içimde bir temele oturtuyor. Araştırmacı ve çok yönlü bir yapıya sahibim ve sanat, psikoloji, felsefe beni tatmin ediyor. Hayatı, kendimi, insanları, olayları algılamamda objektif bir göz oluyor. Profesyonel sanat yaşamımın yanı sıra on yıldır psikolojiyle haşır neşirim. Psikoloji alanı içinde farklı ekollerden gelen uzmanlarla tanıştım, sohbetler ettim, konferanslara ve sempozyumlara katıldım. Kitaplara yoğunlaştım ve sanatla aralarındaki ortaklıkları irdeledim. Bu süreç doğrultusunda gelen ben kimim? ve yaşamımda rahatsızlık duyduğum konuların kaynağını oluşturan etki alanlarını aradım. Duygusal ihtiyaçlarımı bilgiyle karşılıyorum ve bu sürecim hala devam ediyor. Psikoloji sanatımı etkiliyor mu? bu, henüz bende soru işareti ama şuna eminim gelecekte etkileyecek çünkü sanat üretimlerimizin altında bilinçaltı unsurlar her zaman vardır. Benim açımdan sanat eserleri duygusal taşıyıcıdır. Bu taşıyıcılığın kontrolsüz akışkanlığını disipline edebilmek gerekiyor. Bunun için de zaman gerekli. Uzun zamandır besleniyorum ve arayışlarım, öğrenmelerim, yorumlamalarım kendi içimde ikna olmam zaman alıyor, sancılı bir süreçle yol alıyorum. Hem içerden hem dışarıdan gözlemciyim demek daha doğru olur. EÇ: Kaybolmuştum, dünyaya dair mutsuz ve aidiyetsizdim. Kendimi ait hissettiğim tek şey resim yapmaktı. Ancak üretimlerim beni tatmin etmiyordu. Eksiklik hissindeki boşluk büyüktü. Üretim alanı içinde yalnızlık çekiyordum. Böyle bir süreç içindeyken cezaevinde resim öğretmeni olarak işe başladım ve 9 ay boyunca tutuklu ve hükümlü kadınlara resim dersi verdim. Aldığım psikoloji eğitimi orada pratik kazandı, insana ve insanlığımıza dair pek çok şey öğrendim. Kadınların tutsak olarak kaldıkları yerden ben özgürleşerek yaşama dahil oldum. Bu iş deneyimim sonrası Işık Üniversitesi yüksek lisans bursuna başvurdum ve kazandım. Cezaevindeki sanatla gerçekleşen yaşam tecrübesi bana Işık Üniversitesi'nin bursunu sundu. Böylelikle kadınların cezaevinde yapmış oldukları resimlerden Dr. Öğr. Üyesi Didem Kara Sarıoğlu danışmanlığında Resim Kursunun Cezaevindeki Tutuklu ve Hükümlü Kadınlar Üzerindeki Etkisi: Bakırköy Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu başlıklı tezi yazdım. Tezim jüri tarafından çok başarılı bulundu. Böylelikle cezaevinde karşılaştığım her bir bireye yaşamıma kattıkları zenginlik için teşekkür edebilmiş oldum. Cezaevinin deneyimi bana, kendime saygı, bir başkasına saygı; kendime sevgi, bir başkasına sevgi beslemeyi öğretti. Kendime özgü eğitim metotları geliştirmemde kaynak oldu. Bu yüzden yaşama teşekkürüm sonsuzdur. Bir toplumla karşı karşıya kaldım ve bu toplumun neresindeydim? Bu toplumun ahlak yapısı insanları nasıl sahiplenmişti? İnsanların, toplumun ahlak yapısına nasıl gizli aidiyetleri vardı? Artık bunları biliyordum. Sanatımda nasıl biçimlenecek bunu henüz ben de bilmiyorum. Bu konuya dair sabırlı olmam gerekiyor. Ara sıra endişelenip sabırsızlansam de tedirginliğim fazla uzun sürmüyor. Bir süzgeçten geçiyorum. EÇ: Dünyada ortak kaygılarımız var. Bu ortak kaygılar ve duygular sayesinde insanlar birbirleriyle ilişkilenirler. Bazen bireylerin yaşamında negatif ilerleyiş yoğun olur ve kişi kendisini Yaşam bana ağır geliyor, üzerimde büyük bir kaya var ve ben bu kayanın altından kalkamıyorum şeklinde tanımlayabilir, bu oldukça soyut bir tanımdır. Bu duruma karşı içinde kelimelere dökemediği bir yeri hayal eder. Bu durumla cezaevinde çok karşılaştım. Her kadının bilinçaltında kendisini ödüllendirdiği bir yer vardı ve o yer insanlara yaşamda kalma gücü veriyordu. Somut sevgilerin ve insanların haricinde sadece kendisiyle paylaştığı o yerin gizemi, gücü, rüyalara yansıması, beni çok etkiliyordu. Bu durumu dışardaki insanlarda da gözlemledim. İnsan dünya karşısında bilinmez bir yerde duruyor ve bu bilinmezlik karşısında her insan kendisine özgü stratejiler geliştiriyor. Kaygı ve tehdidin olmadığı bir mekan arayışı içindeyiz. Savaşın, suçun, huzursuzluğun olmadığı bir dünya isteği içinde olsak da kırıldığımızda, haksızlığa uğradığımızı hissettiğimizde insanlara, dünyaya öfkelenip cezalandırma isteğiyle karşılaşıyoruz. Bu çelişik hal karşısında da çaresiz kalabiliyoruz. O zamanlarda Yeni Dünya formları zihnimizde uçuşmaya başlıyor. Ben de bu gözlemler doğrultusunda kendi yeni dünyamı oluşturmaya çalıştım. İlk seri uzaysal bir mekana sahip ve üçgen formların üç boyutlu hareketliliğine odaklandım. Yeni Dünya Evrim serisinde de olabildiğince tanıdık ve her insanın algısına kolaylıkla ulaşan hayvanları çizdim. Hayvanlar, insanlara ihtiyaçları olan güveni, sevgiyi, huzuru ve dostluğu sunar. İnsan bir başkasına açığa çıkaramadığı saklı duygularını hayvanları severken açığa çıkartır. Hayvanla insan arasındaki ilişki aslında insanın yine kendisidir. Çizmiş olduğum hayvanlar, insanların oluşturmuş olduğu güven ve sevgi alanın simgesel temsilcileridir. EÇ: Farklı malzemelerle çalışmak kendi sınırlarımı zorluyor. Algımı, alışkanlıklarımı, beklentilerimi değiştirmem gerektiğini söylüyor. Bozmaktan korkmamak gerekiyor, başarısız olmaktan, plastik değerlerin dışında en sıradan olanı üretmekten korkmamak gerekiyor. Kendi içgüdüsel tehdit alanlarımı ancak bu şekilde aşabiliyorum. Bir başkasıyla değil kendi duygularımla rekabet içindeyim. Duygularımıza etki eden sosyal yapı ve ekonomiyi de göz ardı etmemek gerekiyor. Böyle süreçlerde sanırım deneysellik etkileyici çözümler geliştirebilir. Atık malzemeler yeni kapılar açıyor, gidebildiğim yere kadar gitme isteği ve merakı doğuruyor. Bu hazdan hoşlanıyorum. Farklı malzemelerle çalışmaya tekrar başlayacağım. Şu an yeni çalışmalarım için ekonomik ve mekansal şartlarımı iyileştirmeye çalışıyorum. EÇ: Bu dünyada başıma gelen en güzel şey, resim yapabiliyor olmak oldu. Mesleğime özel bir tutkuyla bağlıyım. Kendi eğitimimi sunabildiğim bir atölye kurmak istiyorum. Toplumun her kesiminden insanlarla grup çalışmaları gerçekleştirmek anlamlı olacaktır. Mesleğime duyduğum vazgeçilmez tutku, beni nereye doğru götürür bilmiyorum. Her an kontrol edilebilen bir yaşama sahip değilim. Doğruluğuna inandığım seçimler yapmaya çalışıyorum. Tarihin etkileyici kadın sanatçıları: Sofonisba Anguissola, Artemisia Gentileschi, Rachel Ruysch, Bugün etkilendiğim sanatçılar: Vik Muniz, El Anatsui."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/08/prof-dr-ayla-ersoy-kadin-sanatcilar/", "text": "Ortaçağ'da kadının konumuna ait bilgiler, bulunan el yazmaları ve tezhiplerden elde edilmiştir. Bu kaynaklar, kadınları süt sağmak gibi günlük olağan işlerini gerçekleştirirken göstermektedir. Bilindiği gibi, Ortaçağ'da Hiristiyan Kilisesi'nin başat bir gücü vardır ve bu güç tüm toplumsal yaşamı şekillendirir. Kilise'deki hiyerarşik organizasyon toplumda da sınıf ayrımlarını oluşturmuş ve onun patriarkal dogma'sı kadının doğal kabul edilen ve antik çağlara dek uzanan aşağılık niteliğinin altını çizer. Böylece kadının sosyal konumu, Kilise ve süre giden feodal yapı tarafından belirlenmiştir. Kadınların, her ne kadar böyle bir statüde bulunsalar da, aile mülkünün yönetiminde, genel ekonomik yaşamda ve ayrıca el yazması yapmak gibi kültürel üretimlerde önemli roller üstlendikleri bilinmektedir. (1) Bu dönemde yapılan sanatın çoğunluğu manastırlarda gerçekleşmiştir. Kadınların sanatsal ve entelektüel eğitim alması soylu bir aileden gelmesine bağlıdır. Öğretmenlik yapması da yasaktır, çünkü kadınlar ancak bir dinleyici olabilir. Sanatçıların bir birey olarak ortaya çıkışları, anonimlikten kurtulup kendi isimleriyle tasarım oluşturmalarının Rönesans dönemiyle başladığı kabul edilir. Bu dönemde sanatçının; bilen kişi, bir sanat yapıtı vücuda getirebilecek ödüllendirilmiş birey olarak ortaya çıkmasına, ilk olarak Leon Battista Alberti'nin On Painting isimli metninde rastlanır. Metinde, bu yeni ideal sanatçı tipi erkek olarak tarif edilir. Bu tarihten başlayarak, erkeklerin yaptıkları sanatı yüceltip, kadınlarınkini ise aşağı görerek devam eden sanat tarihi bugüne kadar uzanmış, hatta bugün bile değer yargılarımızı etkilemiştir. Bir kadın sanatçının yaptığı eserin tekniği olmasa bile parasal değeri erkeğin eserine nazaran daha ucuz kabul edilebilmektedir. Kadın sanatçının toplum ve sanat içindeki yerini daha iyi anlayabilmek için sanat tarihinin başlarına, 16. yy.'a uzanmakta fayda var. Marietta Robusti 16. yy.'da yaşamış olan bir kadın sanatçıdır. Kendisi Tintoretto'nun en büyük kızıdır. Robusti, Tintoretto'nun atölyesinde on beş sene boyunca babası ve kendisinden küçük üç erkek kardeşiyle beraber çalışmıştır. O dönemde aile gelenek ve zanaatlarını devam ettiren aile atölyeleri oldukça fazladır ve önemli kabul edilmektedir. Yine o tarihlerde, Bellini, Veronese ve Pollaiuolo gibi diğer önemli sanatçıların da bu tip atölyeleri vardır. Bu atölyelerde yetişen sanatçılar, genel olarak ustalarının yöntem ve çizgilerine sahip olup, kendi tekniklerini geliştirme imkanı bulamamışlardır. Robusti'nin de çalışmaları tıpkı babasınınki gibidir, ama Robusti'nin işleri kendi içinde Tintoretto'nunkinden ayrılır ve dikkat çeker. O kadar dikkat çeker ki, Robusti'nin portreleri çok ün kazanmış, zamanın Avusturya ve İspanya sarayları tarafından istenmiştir. Fakat Tintoretto, Robusti'nin bu seyahatlere gitmesine izin vermez ve onu evlendirir. Dört sene sonra da Robusti, çocuk doğururken ölür. Görüldüğü üzere, Robusti'nin işleri her ne kadar ün kazanmış ve Tintoretto'nun işleriyle günümüzde bile karıştırılacak kadar başarılı kabul edilse de, mevcut olan hiyerarşi ve erkek üstünlüğü Robusti'ye sahip olduğu farklılığı ortaya çıkartıp kendini geliştirme şansı tanımamış, onu özerk bir birey, hatta bir birey yapmaktan alıkoymuştur. Robusti'nin bu şekilde resmedilen dönüşümü, üretim yapan, özerklik kazanmak isteyen kadın sanatçıyı temsili bir özne formuna dönüştürmüştür. Sanatçılar, Robusti'yi bu şekilde resmederek, özne ve nesneyi şaşırtarak bireysel kadın sanatçıyı genelleştirmiş, onu, özellikle bir esin perisi olarak tasvir ederek, üretici konumundan kopartıp erkek yaratıcılığı için bir işaret durumuna getirmişlerdir. Sanatçılar hakkında hazırlanan ilk döküman ise, Vasari'ye ait olan 1550 tarihli Le Vite Piu Eccellenti dei Pittori, Scultori e Architettori isimli metinde toplanmıştır. 1550 tarihli ilk baskısında anlatılan sanatçılar arasında hiç kadın sanatçı bulunmazken, metnin 1568 tarihli genişletilmiş ikinci baskısında en azından on üç kadın sanatçıya yer verilmiştir. Vasari, bu kitapta, dönemini şekillendiren klasik geçmişin değer ve fikirlerinin yeniden doğuşunu kutlayan sanatın, 13. yy.'dan 16. yy. a kadar olan gelişimini, sanatçıların yaşam ve eserlerini anlatarak altını çizmiştir. Vasari'nin bu eseri, bize Rönesans'ta yaşayan ve ilk kez toplum tarafından kabul gören kadın sanatçıları tanıma imkanı vermiştir. Ama Vasari, kadın sanatçılara, yaratıcılık ya da birikimleri bakımından değil, özen ve duyarlığı açısından değerlendirmiştir. Vasari'ye göre, erkek sanatçılar, sanatlarıyla soyluluğu birleştirirken, kadınlar sadece soylu oldukları/doğdukları için sanat yapabilirler. Ama eğer, kadınlar bir Rönesans yaşadılarsa, bu, Rönesans'ın doğduğu yer kabul edilen Floransa ya da Roma'da değil, Bolonya'da olmuştur. Bu şehirden çıkan ve Vasari'nin de 1568 tarihli metninde belirttiği on üç sanatçıdan dördü olan Properzia de' Rossi, Lavinia Fontana, Elisabetta Sirani ve Artemisia Gentileschi'dir. Bu minyatürcüler arasında kadın sanatçılar da bulunmaktadır. Bolonyalı Sanatçıların Yaşamları, 1769 isimli metninde 16. ve 17. yüzyıllarda Bolonya'da aktif olarak üretim yapan yirmi üç kadın sanatçıdan bahsedilmektedir. Bunlardan ikisi, Lavinia Fontana ve Elisabetta Sirani uluslararası itibar kazanmıştır. Bolonya'lı kadın sanatçıların, Bolonya'nın kültürel yaşamına daha çok entegre oldukları, zaman ve mekanın hakim sosyal ve sanatsal ideolojileriyle daha iyi bir etkileşimde bulunduğu görülmektedir. Bolonya'lı kadın sanatçılar çağdaş erkek sanatçılarına nispeten daha başarılıdırlar. 18. yy. da, Angelica Kaufmann ise, tüm resim tarihinin akademideki erkeklerin tekelinde oluşuna meydan okuyan ilk kadın sanatçı olarak kabul edilir. Bu konudaki hırsının bir kanıtı olarak yaptığı büyük ölçekli çalışmalarda resim tarihinin temeli sayılan canlı nü modelden çalışmayı reddetmesi sayılabilir. (1864-1943 )yılları arasında yaşamış olan Fransız heykeltıraş Camille Claudel, Academie Colarassi'de heykeltıraş Alfred Boucher ile çalışmıştır. O dönemde heykel açısından önemli bir okul olan Ecole des Beaux-Arts'a kadınların kabul edilmediği bir zaman diliminde, Camille heykeltraş olmakta ısrar eder. 1882'de bir grup kadınla birlikte bir atölye kiralar. Atölyeyi oluşturan kadınların çoğu İngilizdir. Bunlardan birisi ünlü İngiliz kadın heykeltıraşlardan Jessie Lipscomb'dur. 1883 yılında Camille, ünlü Fransız heykeltıraş Auguste Rodin ile tanışır. Rodinle tanışması onun akıl hastanesinde son bulan yaşamının dönüm noktası olmuştur. Rodin'in atölyesinde onunla beraber çalıştığı dönemde, üstün yeteneği ve etkileyici kişiliği, onu diğer öğrencilerden farklı kılmış; bu nedenle Rodin'in ilgisini çekmiş, Birlikte çalışmışlardır. Camille, Rodin için yeni bir esin kaynağı olmuştur. Rodin'in modeli, sevgilisi ve iş arkadaşı olan Camılle, Rodin'in pek çok işine önemli katkıda bulunmuş olmasına rağmen hep onun ününün gölgesinde kalmış, Camille ait pek çok eser Rodin tarafından sahiplenilerek, yaratıcılığı ve emeği sömürülmüştür. Yine 19. yy. da, Amerika Birleşik Devletleri'nde düzenlenen Philadelphia Centennial Exposition (1876) kadınların kültürel hayatta toplumsal görünürlük elde edebilmek için sarf ettikleri çabaları sergileyen bir dönüm noktası olmuştur. Bu serginin düzenleme kurulu, bağış toplayarak sadece kadınlara vakfedilecek bir yapı kurmayı planlamıştır. Ama başkaları, böyle bir binanın varlığının, kadın üretimini erkeklerinkinden ayrıştırarak kurumlaştırılması durumuna getireceğini düşüncesiyle radikal feministler başta olmak üzere bir çok kişi bu plana katılmayı reddetmiştir. Bu yapının, gerçek bir kadın sergisi oluşturmadığını, çünkü buradaki eserlerin erkeklerin sahip olduğu fabrikalarda iş üreten kadınların olmadığı söylenmiş. Yine de bu oluşum eşit haklar için, kadın hareketinin ve kadınların ayrık statüsünün en görünür işareti olarak yerini almıştır. Aynı dönemlerde Fransa'da ise, Mary Cassatt önemli bir isim olarak göze çarpmaktadır. Louisa May Alcott'un o zamanki yorumları günümüzde de yüzleşilen sorunlara ışık tutmaktadır. Alcott, kadınların evlilik ve kariyer arasında seçim yapmak zorunda bırakılmalarının erkeklere imtiyaz tanıyan seksüel farklılık ideolojisinden bahsetmiştir. Alcott, yazdığı metinlerde (ör: Diana and Persis, 1879) sanat, politika, evlenmemiş kadın ve kadın toplulukları arasındaki ilişkiyi incelemiştir. 1870'lerin Fransa'sında kendilerini daha sonradan Empresyonistler olarak adlandıracak olan sanatçılar ki bunların arasında Mary Cassatt da sayılır- toplumsal ve özel alanları yeniden inşa eden ve özne merkezli sanatsal yenilikleriyle yeni bir modernite anlayışı üretmiş. Bazı kadınlar ciddi olarak Empresyonizm'e sürüklenmiştir. Çünkü bu yeni resim anlayışı kadınlar hakkında bilgi sahibi oldukları ev içi ve sosyal hayatın öznesini meşrulaştırmaktadır. Empresyonist sanatçılar arasında olan Cassatt ve Berte Morisot diğer erkek sanatçılarla toplantılara katılır ve resim hakkında fikir alışverişinde bulunurlardı. Cassat ve Morisot'nun eserlerinde genel olarak, içinde bulundukları sınıfın ve cinsiyetin sınırları işlenmiştir. Genel anlamıyla Empresyonizm'in de, burjuva ailesinin hızlı kentleşme ve endüstrileşmeye karşı bir tepkisi olduğu söylenebilir. 19. yy.'ın son çeyreğinde ise, toplumsal ve özel alan sorunları, amatör ve profesyonel üretim, tasarım alanlarını yeniden şekillendirdi. Bu yıllarda, İngiltere ve Amerika'da dekoratif sanatların reformunun merkezi orta sınıf evi ve kendine yeterli dünya kavramları oldu. Bu noktada, kadınlar da önemli bir rol üstlenmiş. 1860'ların sonlarında, kadınlar için kurulan kurumlaşmış sanat eğitiminin bir sonucu olarak, tasarım alanında daha çok kadın çalışmıştır. Bu dönemde, 1872'de kadınlar için kurulan Royal School of Art Needlework önemli okullardan biri sayılır. Bu okulun ilk büyük sergisi, Philadelphia Centennial Exposition'da olmuş ve büyük ses getirmiştir. Bu dönemde, İngiltere ve Amerika'da, mekanik üretimin üretici ve ürün üzerindeki olumsuz etkilerini ilk kez dile getiren ve bu üretim şeklini reddeden John Ruskin ve William Morris'in söylemlerine dayanan Arts and Crafts hareketi ortaya çıkmıştır. Morris, bu hareketle bireyleri zanaatlarından soğutmayan, sanatı herkesin elde edebileceği şekle sokan ve sanatçıları, tasarımcıları ve zanaat işçilerini zanaatkarlık etrafında birleştirmeyi amaçlayan sosyalist bir ütopya hayal etmiştir. Morris, zanaatta ve sanatta cinsel ayrımın yok olacağı ve ev yaşamının eşit bir şekilde cinsiyetler arasında paylaşılacağı bir günün geleceğini söylüyordu. Morris, ülke çapında ölmüş olan zanaatları canlandıracak organizasyon ve atölye çalışmaları düzenlemiş, nakış ve seramik dersleri gibi, yine de feminen kabul edilen, dersler vermiştir. Bu seramik ve nakış işleri Philadelphia Centennial Exposition'da sergilenmiştir. Bu işlerin Amerika'lı kadın sanatçılar üzerinde çok büyük bir etkisi olduğu söylenebilir. Amerika'daki Arts and Crafts hareketi ise, ideolojik olmaktan çok stilistik alanda kalmış, yine de birçok orta sınıf kadını sanatsal üretimleri bağlamında sosyal ortamda saygı gösterilen bir konuma getirmiştir. Zaman içinde 1893 yılında Chicago'da düzenlenen Dünya Fuarı'yla kadınlar, yeni bir kimlik bulma hissine kapılmışlardır. Feministler arasında birçok farklı ve çeşitli amaçlar bulunmakla birlikte, hala bu çalışmalara katılmayan kadınlar vardır. Ama tüm bu grupların temsilcileri bir araya gelmiş ve kadınların başarılarının erkeklerinkiyle eşit olduğunu göstermek amacıyla bir yapı kurmaya karar vermişlerdir. Kadınlar o dönemde, eğitim, sanat eğitim ve sosyal organizasyonlarda ilerleme kaydetmişlerdi, ama hala oy kullanma hakları yoktu. Hala annelik ve kariyer arasında kalıyor, hala onları kadınlıklarının sosyal kategorisiyle çevreleyen sınırlarla savaşıyor, hala eserleri erkeklerinkiyle karşılaştırıldığında saçma bulunuyor ve öteki olmaktan kurtulamıyorlardı. Son söz olarak durumun bu günde çok fazla değiştiğini söylemek pek de mümkün görünmüyor. 1,2,3 Chadwick, Whitney, Women, Art and Society, Thames and Hudson, Singapur, 1994. Chadwick, Whitney, Women, Art and Society, Thames and Hudson, Singapur, 1994. Smith, Preserved, Rönesans ve Reform Çağı, Türkiye İş bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2001. -., Women Artists In The 20th and 21st Century, Ed:Uta Grosenick, Taschen, İtalya, 2001. Şafak, Elif, Gorilla Kızlar, Radikal İki, Radikal Gazetesi Pazar Eki, Doğan Medya Center, İstanbul, Sayı:322, 8 Aralık 2002, s. 7."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/10/habip-aydogdunun-7676-adli-sergisi-izmirde-12-subat-6-nisan-2019selcuk-yasar-sanat-galerisi-izmir/", "text": "1974 yılında Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'ndan mezun olan Aydoğdu, yaşamla resim arasındaki gizli bağı koparmadan, resim dilini sürekli zenginleştirdi. 1970'li yıllarda dönemin çalkantılı toplumsal yapısı resimlerine yansıdı. 80'li yıllara doğru yerini simgesel anlatımlara bıraktı. Düşlere dair imgeleri öne çıkardı. Sanatında baştan beri gerçeği kendi süzgecinden geçirerek soyutlamaya önem veren sanatçının resimleri bu dönemde öyküsel olandan giderek daha da uzaklaştı. 1990'lı yıllardan sonra çizgi kadar rengin lekesel etkilerini de öne çıkardı. Zengin çağrışımlarla yüklü dışavurumcu soyut bir anlatımı benimseyen sanatçı, tuval resminin ötesinde farklı araç ve gereçleri de anlatım malzemesi olarak kullanmaya başladı. Müzik ve bale gibi görsel işitsel sanatların etkileşimini sunan performanslar da gerçekleştirdi. Sanatçı eserlerinde, yaşamla resim arasındaki gizli bağı koparmadan zenginleştirdiği resim dilini yansıtıyor. Türkiye ve çeşitli ülkelerde 70'i aşkın kişisel sergi açan, hakkında sekiz kitap yazılmış, önemli ödüller almış Aydoğdu'nun eserleri, müzelerde ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/10/vecdi-uzun-habip-aydogdu-resmindeki-soyut-kavramlara-ve-bu-kavramlarin-icerigine-ulasmak-icin-gereken-cabalar/", "text": "Ressam Habip Aydoğdu, 76. kişisel sergisini son dönem resimlerinden oluşan bir seçkiyle 12 Şubat 2019 tarihinde İzmir Selçuk Yaşar Resim Müzesi ve Sanat Galerisi'nde açtı. Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı, sanatçı Habip Aydoğdu'nun ilk kişisel sergisini açtığı 1976 yılından bu güne 76. kez sanatseverlerle buluşması fikrinden hareketle, Aydoğdu'nun 76/76... olarak adlandırdığı sergisinde, sanatı ve sanatçıyı bir kez daha bir araya getiriyor. Bu sergide izleyici ile buluşan resimlerin -Resimli Notlar Serisi hariç -Monolog, Arayış, Kör Dövüşü vb. birer kavram ile isimlendirilmiş olması bu serginin kavram üzerinden bir anlatım dili seçmesi ile dikkat çekmektedir. Habip Aydoğdu gibi soyut çalışan bir sanatçının bir soyut çalışmasını incelemek ve oradan da bir sonuca ulaşmak her sanat izleyicisinin çok kolay başarabileceği bir süreç değildir. Sözel, yazılı, görsel veya plastik sanatlar dahil bir sistematik sanatsal yapıyı anlamaya çalışırken kavramlara, kavramların içeriğine, önemine, birliktelik ile karşıtlığına sahip olmamız; içselleştirerek uygulamaya koyabilmemizle doğrudan ilgilidir. Soyutlama fonksiyonunu bilirseniz; kavramların içeriğine kolaylıkla ulaşabilirsiniz. Örneğin; İnsan hakkı ile kul hakkının içeriği farklıdır. Sakat, Özürlü ve Engelli kavramlarının aynı olduğu sanılsa da, tarihsel süreçte etken ve edilgen olan tarafa bakıldığında farklılık bulunduğu görülmektedir. Habip Aydoğdu resimlerini incelerken Okuma- Okuduğunu Anlama-Düşünme-Analiz Etme-Düşünce Oluşturma-Düşünceyi Ortaya koyma aşamalarını geçmek için sadece fayda/yarar üzerine değil, tamamen değer üzerine ve üç yüz altmış derece ve holistik açıdan bakabilen bir düşünme gerçekleştirmemiz gerekir. Resimlerinde boya ve fırça ile anlık hareketler sonucunda oluşan, ilk bakışta figür etkisi yaratan yüzey üzerindeki hareketlenmelerden zaman zaman çıktığı ifade edilen mitolojik ve metafizik havadan etkilenmemek için öncelikle soyut kavramlara başvurmak gereklidir. Habip Aydoğdu resimlerini anlamaya çalışırken; soyut ve somut varlıklara aracılık eden kavramların epistemoloji temelinde farklı olduğunu, soyut varlıklara ait kavramların somut varlıklara ait kavramlardan daha açık ve seçik olmadığını unutmamak ve bu ayrımı da çok iyi bilmek gerekir. Bu resimleri anlayabilmemiz için de kavramların kaplam ve içlemi, açık-seçikliği, birlikteliği, karşıtlığı-farklılığı ve önemine dikkat etmemiz gerekmektedir. Kavramın açıklığı olan kavramın içeriğinin değişmesi; var olanın bilgisini elde eden insan tabiatında aranırsa, insanın bilme gücü ve bilmeye yönelik tarzı bu değişikliğin ana sebeplerindendir. Kavramın seçikliği ise; onu başka kavramlardan ayıran niteliklerin belirginliği ve kavramın temsil ettiği var olanın çerçevesinin ifadesidir. Özgürlük kavramını içselleştirebilmek için esaretten özgürlüğe ulaşılan yolun detayını bilmek gerekir. Manalar, anlamlarda gizli olup anlamların farklı algılarda değişkenlik göstermesi ve kavramların içeriğinin tam olarak anlaşılmaması sonucunda gerçeklik kişiye göre değişir ve buradan da anlamdan manaya, manadan da tek olan hakikate ulaşılması için gereken doğru zincir kurulamaz. Burada anlatılan hakikate ulaşma mistik olmayıp insanın iç dünyasını ortaya koyması sonucu akılla değer yaratma ve bu çabaların sonucunu insanlık yararına koyma çabasıdır. İnsan biyolojik ve yaşam ihtiyaçlarını giderirken somut, diğer varlıklarda olmayıp sadece kendisinde olan düşünsel yönü ile de simgeleri ve sembolleri çözerek kendi varlığını inşa ederken soyut bir varlıktır. İnsan için en üst düzey ve geniş düşünme biçimi olan soyut düşünme; somuttan başlar ve yine ona döner. Örnek olarak din de önce somuttan soyuta, daha sonra soyuttan somuta indirilmiş yaşam biçimi ve kültürdür. İnsan zihninin bilgi edinmesinde gerekli olan soyutlama, maddi olan bir nesnenin duyusal bilgisinin kavramsal hale getirilmesi ya da doğrudan kavramsal olarak düşünülmesidir. Her iki durumda da soyut düşünme; ussal, kavramsal, kuramsal, tümel ve simgesel düşünmedir. İnsanın bilişsel yapısının gelişmesinde soyut düşünme önemli bir işleve sahiptir. Bilincimizin ilk adımı algıdır ve algıda daha henüz düşünme dediğimiz soyutlama ve simgeleştirme edimi yoktur. Algı; bilincin dikkati ve ilgi alanına girdiği andan itibaren artık özneden, algılanan nesneye doğru işleyen yönde bir hareket ortaya çıkar. Algı ya da duyum daha sonraki adımda duyguya dönüştüğü andan itibaren algı; saf algı durumunu kaybeder ve bilincin yani öznenin ona yüklediği yüklemler ile şekillenir, bir hikaye kazanmaya ve duygu ifade etmeye başlar. Bu aşamada soyutlama edimi devreye girer. Kullandığı dil tümüyle soyut ve simgesel olan insan; bu somut olan dünyadan kendisini çıkarmış, dil ve düşünme ile şu an içinde yaşadığı tümüyle soyut bir dünya yaratmıştır. Düşünce eyleminin sonunda ortaya çıkan ham ve saf düşüncenin sunumu için mutlaka dikkatli ve derinlikli düşünceler haline getirilmesi esastır. Düşüncenin bir sanat eseri aracılığıyla özellikle kavramsal birikime sahip topluluklar önünde sunulmasında detaylandırma, kavramsal açıklamalar, bağlantılar, karşılaştırmalar yapma ve kavramlar arası ilişkisini ortaya koyma esastır. Düşünceye derinlik verme aşamasında çok dikkatli olunmazsa saf düşünce gereken etkiyi sağlayamadığı için resim içinde kısa bir süre içinde kaybolur. Habip Aydoğdu resimlerinde kavramların yerleştirilmesi ve kalıcılığını sağlamak için gereken sanatçı dikkati ve sabrı görülebilmektedir. Habip Aydoğdu çalışmalarının amacı; kavramların gücü ve etki alanına ulaşma çabasındandır. İzleyici olarak resimleri kavramların içinde olduğu anektodal, alegorik, betimletici, hikayeci ve işaret edici yanından kurtarırsak, o kavram artık kendi yüklemlerinden sıyrılır ve sadece kendisini göstermeye başlar. Plastik sanatlar başta olmak üzere tüm sanat dallarında önemli ve uzun bir süreç olan soyutlama, soyut sanat gibi kavramların hepsi de bu işlemden başka hiç bir şey değildir. Felsefe içerikli bir makaleyi, soyut bir resmi veya heykeli anlayamıyorsanız; henüz soyut kavramları, bu kavramların içeriği ve diğer kavramlarla ilişkisini kavrayamamış olmanızdandır. Soyutlama; konunun özetini yapmak veya detaylarını ortadan kaldırıp sadece ana hatlarına çekmek olmayıp daha önce bir sembole veya kavrama aktardığı üzerinden anlatım yapmaktır. Soyutlama; kendi içeriklerinden soyutlayarak sonunda artık soyutlanamayacak noktaya taşır ve orada kavramın ilkesi ortaya çıkmış olur. Sembol ise; böyle bir ilke aramak yerine bir parçanın bütünü araması şeklindedir. Soyutlama ve soyut; bir analiz işlemi iken, sembol ise tam tersine bir sentez işlemidir. Sembol çoklu anlamların birbirinin üstüne eklendiği bir şeydir. Burada görünür unsur ile görünür olmayan unsurun birlikteliği söz konusu olup, sembol tamamen soyutlamadan farklılığıyla görünür unsurun görünmez unsuru işaret edenidir. Habip Aydoğdu resimlerini incelerken resim yüzeyinde oluşmuş hareketlerden birer simge yaratmak değil, bu hareketlerden bir soyut kavrama doğru yol almak önemlidir. İzleyici bunu gerçekleştiremediği zaman aklında imge olarak yarattığı simgesel resim etrafında dönecek ve soyut kavramlara ulaşamayacaktır. Habip Aydoğdu resimlerinde belirgin olmayan figürlerden yola çıkılarak imgeler yaratılabilir, ancak salt imgeler üzerinden de felsefe yapılamaz. İmgeleri mutlaka simgeye dönüştürmeniz gerekir ki ortaya anlam çıkabilsin. İnsan imgeleri sadece birer iz olarak bırakmaz, onları simgeye dönüştürerek sonra da onlar üzerinden kendine yansıtmalar yaparak bir ben bilinci oluşturur. İmgeyi olduğu gibi bırakmayarak, onu bir yazıma çevirerek o imgeyi imgenin salt kendi varlığını göstermesinden sıyırır ve böylece bir imge artık kendini değil de kendi olmayanını gösteren çoklu anlamlar denizine doğru açıldığı zaman artık onun adı imge değil simgedir. Soyutlamanın çıktığı yer burasıdır. Yani bir soyutlama yetisi... Habip Aydoğdu sahip olduğu soyutlama yetisi ve sanat birikimiyle izleyicisi adına soyut kavramları çalışmalarında anlatma çabasındadır. Psikolojik olarak uzak nesneler soyut, daha yakın olanlar somut algılanmaktadır. Psikolojik uzaklık; zamansal olarak uzak, gelecek veya geçmiş duygusu yaratacaktır. Uzağın soyut, yakının ise somut algılanmasının sebebi, uzağın tahayyülünde zamandan ve mekandan bağımsız, değişmeyen, sabit unsurların ön plana çıkarılmasının gerekmesidir. Habip Aydoğdu resmindeki derinlik ve uzaklık hissinin temeli, yaratılan soyut kavramların varlığı yanında kırmızı ve siyah renklerin yarattığı histir. Ressam Habip Aydoğdu'nun yıllardır uyguladığı yaklaşım gibi bu sergi ile de her bir çalışmasını bir çemberin üzerine ve izleyicisini de çemberin merkezine yerleştirerek oluşturduğu bir daire, onun anlatım dilinin başka bir ifadesidir. İzleyici sergi esnasında dairenin merkezinden çemberin çevresine sık sık giderek/gelerek bir şeyler almalı/vermeli, mutlaka kendi içindeki kavramsal daireyi büyütüp güçlendirecek yeni bir şeyleri de merkeze bırakabilmeli ve düşünsel yarar sağlamalıdır. Akıl ve zihin işletimin sistemin yapısı doğrultusunda; bu çemberin çapının genişliği ve çemberde yer alan sanatseverin bilgisi, gücü ve direnci artacaktır. Kavramların önemine yapılan bu açıklamalardan sonra Habip Aydoğdu'nun sergisi bir kavramsal yığını veya kavramlardan oluşan tek bir metinmiş gibi düşünülmemelidir ve anlama süreci de buradan başlatılabilir. Bu kavrayışı edindikten sonra da Hermeneutik Döngü'nün içinde ormanını kaybetmiş bir ağaç gibi dönüp durmayı göze almak oldukça önemlidir, çünkü ne kadar metinler arası bir okuma yapılırsa yapılsın, döngüsel süreçte anlamın neresinde durduğumuzun keşfi pek de mümkün değildir. Dilimin sınırı dünyamın sınırıdır. 'dan dan hareketle; Okuma- Okuduğunu Anlama-Düşünme-Analiz Etme-Düşünce Oluşturma-Düşünceyi Ortaya koyma zincirinin de sağlanması için Habip Aydoğdu resimlerinde mevcut kavram zenginliğini yakalayabilecek Güncel Dil Birikimi ve Dil Felsefesine sahip olmak gerekir. Her biri bizim için açık ve Açık Yapıt olan çok katmanlı resimleri, yüzey yapı/derin yapı ilişkisi ile çoğul okumaya müsait anlam düzlemleri oluşturur. Yüzey yapı gösterenlerinin derin yapıdaki karşılıkları okuyucuya kendi birikimine göre bir anlam boyutu açar. Metaforik dokulu bu tip metinlerin tüm katmanlarıyla çözümlenebilmesi sanatsever ile Habip Aydoğdu resimleri arasında kültürel ittifakın var olmasına bağlıdır. Resimlerdeki ana fikrin bulunmasında düşünce akışının hangi yöne doğru olduğunu bulmak çok önemli bir kuraldır. Anlatım tekniği olarak düşünce akışının genelden özele gittiği paragraflarda tümdengelim tekniğiyle yazılmış yazılarda ana fikir net olarak ortadadır. Tümevarımda, düşünce akışının özelden genele gittiği parçalarda ise ana fikir detaylarda gizlidir. Az renk ve figür ile yaratılan Habip Aydoğdu resimlerinde, soyut kavramlarına sahip sanatseverlere tümden gelim yoluyla anlatım dili kullanmaktadır. Gerek sergi, gerekse her resim için yapılan açıklamalar izleyicinin yolunu ve ulaşabileceği hedefini ortaya koymaya yardımcı olmaktadır. Netice olarak; kavramların öğreniminde; kavramların içerik öğelerinin açıklanması etkili bir öğrenme için önemlidir. Tam ve eksiksiz öğrenilen kavramlar, öğrenme niteliğini artırmaktadır. Yanlış ve eksik öğrenilen kavramlarla; ya aşırı ve dar genellemelere, ya da yanlış kavramsallaştırmalara ulaşılır. Kavramlar arasındaki ilişkileri görmek, farklı bakış açılarıyla bir kavramı tanımak ve doğrusal olmayan bir içerikle kavramları öğrenmek, bilişsel esnekliklerinin gelişmesine yardımcı olmaktadır. Kavramların içerik öğelerinin açıklanması; kavramların tam ve eksiksiz öğrenilmesine ve bilişsel esnekliğin gelişmesine katkıda bulunarak sanatın, bilimin ve felsefenin daha nitelikli öğrenmesine yardımcı olacaktır. Habip Aydoğdu; daha önceki sergilerinde olduğu gibi bu sergisinde de sert mesajlarla aklımıza doğrudan temas ederek düşünmemizi sağlamaya çalışmaktadır. Sanatseverlere düşen görev ise öncelikle sanat çalışmalarındaki kavramları anlama çabası içinde olmaktır. Habip Aydoğdu, 1952'de Konya'da doğdu. 1974'te, bugünkü adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulunu tamamladı. 1988 yılında TRT Haber Merkezindeki grafikerlik görevinden ayrılan Aydoğdu, tüm zamanını sanata adadı. Şu ana kadar yurt içi ve dışında 76 kişisel sergi gerçekleştirdi. Habip Aydoğdu ve sanatı hakkında çok sayıda kitap yayınlandı. 2016 yılında Çağdaş Arap Edebiyatı'nın dünyaca en büyük şairi kabul edilen Adonis ile İzmir Folkart Gallery'de Kan Kırmızı adlı sergisiyle izleyicileriyle buluşan Aydoğdu, 2018 yılında ise Bodrum Şevket Sabancı Kültür ve Sanat Merkezi'nde Kırmızı Yolculuk adlı sergisini gerçekleştirdi. Sanat alanında çeşitli ödüllerinden bazıları; 1987 yılında 4. Yunus Emre Resim Yarışması Başarı Ödülü, Uluslararası Bandırma Kuş Cenneti Kültür ve Sanat Festivali Resim Yarışması Başarı Ödülü, 21. DYO Resim Yarışması Resim Ödülü, 48. Devlet Resim ve Heykel Sergisi Resim Ödülü, 1997 yılında 8. Asya Sanat Bienali Onur Ödülü, 2009 yılında ise Artforum Ankara 5. Sanat Fuarı Sanatçı Onur Ödülü'dür. Aydoğdu'nun yapıtları; Ankara Resim ve Heykel Müzesi, İzmir Selçuk Yaşar Resim Müzesi, İzmir Resim Heykel Müzesi, Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu, İş Bankası Sanat Koleksiyonu, Eskişehir Anadolu Üniversitesi Çağdaş Sanatlar Müzesi, Hacettepe Sanat Müzesi, Gazi Üniversitesi Sanat Müzesi ve Proje 4L-Elgiz Güncel Sanat Müzesi'nde bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/11/firat-arapogluunutulamayan-gelecek/", "text": "Bu son iki on yıl boyunca yoğun bir zaman-mekan sıkışması evresi yaşamakta olduğumuzu, bunun politik-ekonomik uygulamalar, sınıf güç dengeleri ve kültürel ve toplumal yaşam üzerinde, insana yönünü şaşırtan, sarsıcı bir etki yaptığını ileri sürmek istiyorum. ABD Başkanı John F. Kennedy'nin Rice Üniversitesi'nde Ay'a seyahat programını açıkladığı anı hayal edin ve bugünü; yani içinde bulunduğumuz Mars'a Yolculuk dönemini. Kendimize şunu soralım: Dünya yıllar içerisinde nasıl hızlı bir değişime uğradı? Ya da gerçekten değişmekte mi? Krassimir Terziev, Unutulamayan Gelecek sergisinde, bize yaklaşık yarım yüzyıllık bir geçmişi, kendi lensleri üzerinden gösteriyor ve şu soruları gündeme getiriyor: Sahiden, biz bu dönemi geride bıraktık mı? İçinde bulunduğumuz zeitgeist'a dair neler söyleyebiliriz? Sanatçının çalışmaları, bizlere siyasal olgular, otoriteryen tutumlar ve özgürlükler konusunda zamanın belirli bir mesafesinden mesaj verirken, bu kavramların hem geçmişin hem de günümüzün gerçeklikleri olduğunu iletiyor. O halde, bu serginin geçmiş ve gelecek arasında salınan bir boşlukla ilgili olduğunu ve çözümlerin/yorumların bu boşluktan çıkacağını varsayabiliriz. David Harvey'in belirttiği gibi, mekan ve zamanın nesnel niteliklerinde öylesine devrimci değişikler olur ki, dünyayı görüş tarzımızı, bazen çok köklü biçimlerde, değiştirmek zorunda kalırız. Terziev'in yaklaşımında, tarihin bilişsel göreliliği ve tarihteki her şeyin karşılaştırılabilir olma olgusu, bu zaman-mekan sıkışması önermesi ışığında okunabiliyor. İmgeler çağındayız ve bu imgeler kavramsal, deneysel ve belgesel-yönelimli olarak gruplandırılır ve bu imgeleri, akademik ve analitik bir biçimde ele almak ve üzerlerine görsel-sessel bir biçimde eleştirel yaklaşımlar geliştirmek oldukça önemli. Ancak böyle bir eleştirel yaklaşımla günümüzde sanat, medya ve teknoloji arasındaki etkileşim tam anlamıyla kavranabilir ve Krassimir Terziev, sanatın günümüzdeki farklı ifade olasılıklarını kullanarak, bizleri bir tür zaman yolculuğuna çıkartıyor ve sergi, sanatçının geçmiş ve gelecek arasındaki ilişkiye dair stratejik yaklaşımlarını ve bu ilişki arasındaki konumunu görünür kılıyor. Terziev'in zaman-mekan ve birey arasındaki ilişkilere dair gözlemlerine tanık oluyoruz ve çalışmalarındaki görsel kayıtlar, sinematik dil ve yeni anlatılar yaratma arasındaki sınırlarda salınmakta. Geçmişin imgeleri ve günümüzdeki yansımasıyla, bizleri büyük anlatılar döneminin ütopyalarında bir yolculuğa çıkartan Terziev, görülmeyen ama hayal edilebilen bir paradigmayla, insanlığın dünya-dışı gezegenlerde yerleşme ütopyasını işlerinde bize anımsatıyor. Terziev'in kozmik ütopyaları, hayvanların insanlardan önce uzaya seyahatlerine de referans vererek, bizi efsanelerle birleştiren bir düşsel dünyaya götürüyor. Diğer bir olgu ise, teknolojik aygıtlar ve kullanıcı arasındaki ilişkiye dair. Artık çalışır halde olmayan tablet ve televizyonlar gibi yüzeylerinde kullanıcılarının imajlarını taşıyan aletlerle, zamanın donduğu an'ın kalıcılaşmasını temsil ediyor. Öte yandan, NASA'nın Mavi Bilye olarak adlandırılan, binlerce kilometre mesafeden çekilen yörünge fotoğrafı üzerine, dünyaya içkin egzotik bir palmiye ağacı siluetini ekleyerek, farklı ilişkilere dair okumalar geliştirilebilecek bir manzara resmini de izleyicisine sunuyor. Yeri gelmişken bu yörünge konusu Terziev'in çalışmaları için oldukça önemli. Yerküredeki kıtaların bir karmaşa içerisinde görüldüğü, ama aslında kültürel iletişimin günümüzdeki halinin ustaca görsel-veri haline geldiği işleriyle, son kertede, çağımızın ürettiği görsel dil ön plana çıkıyor. Böylece, totalde, teknolojinin bağımsızlığının geleceği mercek altına alınırken, artık insana gerek kalmayan imge üretimi ve değişen perspektifler sorgulanıyor, çünkü artık çizgisel değil, dikey bir perspektif çağındayız, hepimiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/11/prof-dr-ulas-basar-gezgin-edebi-bir-yapit-nasil-birakilir/", "text": "Bu tür, bırakması en kolay olanlardandır; çünkü gazete ya da bir site için yazılır. Bunlar, özellikle birinciler, yazardan belli bir sözcük sınırını aşmamalarını isterler. Böyle olunca, yazı belli bir sözcüğe gelince, o noktada, metin üzerinde son düzeltmeler yapılır ve teslim edilir. Bu türün diğer özelliği ise, birşeyler anlatmak yerine birşeyler hissettirmenin amaçlanmasıdır; bu nedenle, anlatısal bir bütünlük gibi bir yük söz konusu değildir. Bundan sonra, en kolay bırakılan türlerden biri anı olabilir. Bu türde, başımızdan geçeni anlatmak gibi bir niyetimiz olduğu için, bu hedefe ulaştığımızda dururuz. Günceler de benzer kolaylıktadır; çünkü bir gün boyu yapılanlar anlatılır. Başı ve sonu bellidir. Gezi yazıları da kolay bırakılır. Fakat bugün yazılan gezi yazılarının çok azı edebi sayılır. Eskiden edebiyatçılar gittikleri ülkeleri sanatlı bir dille anlatırlardı. Bu türün soyu tükenmek üzere. Yine gezilerin bir başı ve sonu kolaylıkla yerli yerine oturtulabileceğinden, bu türü bırakması daha kolaydır. Masallar da, özellikle çocuklara yazılıyorsa, görece kolaydır. Zaten basit ve kısa tutulması gerekir ve çoğunlukla sade bir dili ve düz bir anlatı yapısı vardır. Kişiler tanıtılır, başlarından geçen olaylar aktarılır ve son... Bundan sonra deneme gelir. Deneme türü Türkçe'de öldü ya da farklı anlamlar kazanarak düzyazıyla eşdeğer görülmeye başladı. Deneme, düşüncelere ağırlık verilen, fakat edebi bir dil kullanılan bir türdü. Bunun eskiden ustaları vardı. Şimdi bu da yavanlaştı. Sonraki tür, kısa öykü. Az ve öz bir anlatı türü. Bu tür, dergilere yönelik olarak yazılıyorsa, dergilerin belli bir uzunluk/kısalık beklentisi olacaktır. Kısa öyküye dönüp dönüp onda değişiklik yapmak pek yaygın bir durum değildir. Uzun öyküde değişiklik beklentisi artar ve bu tür, görece daha zor bırakılır. En zoru ise, romandır. Hem uzunluğu hem de kurgu hakimiyeti gibi temel zorunluluğu nedeniyle, en çok dönüp dönüp bakılan tür, roman olmaktadır. Gerçi artık, yayınevlerinden editör desteği alınabiliyor. İkinci bir gözün bakması fark yaratıyor. Fakat içine sinme anlamında, en zor bırakılan, sık sık roman oluyor. Öte yandan, kimi edebiyatçılara göre, daha da zoru var: Şiir. Şiir de roman gibi, en çok dönüp dönüp değişiklik yapılan türlerin başında gelir. Kimi şairler, şiirleri deneme tahtasında bekletir gibi bekletir. Düzeltmeler yıllara yayılabilir. Fazıl Hüsnü Dağlarca gibi kimi şairler ise, kimi şiir kitaplarını adeta yeniden yazmışlardır; eski baskılara artık ulaşılamaz. Dağlarca, ilerleyen yaşlarında arı dil yanlısı olmuş, ilk şiir kitaplarındaki eski sözcükleri ayıklamıştır; ancak bunları yaparken, kimi durumlarda neredeyse yeni şiirler yazmıştır. Zaten diğer türlerdeki durumun tersine, şiir için tek bir sözcük bile önemlidir. Bırakma zorluğu da buradan kaynaklanıyor. Bu nedenlerle, bırakması en zor türlerin, roman ve şiir olduğunu düşünüyoruz. Bu türlerin kitaplaşmasında ise, çok uç bir durum olmadığı sürece içeriğe dokunulmaması yeğlenir. Temel olarak 4 tür uç durum olabilir, bunlar değişiklik gerektirebilir: Birincisi, kişisel bir sorun olabilir: Kitabın girişinde bir arkadaşınıza teşekkür ediyorsunuzdur, ama kitaplaşma aşamasında aranız açılmıştır. Buna ikili ilişkiler de girer. Kitabın içeriğinde de benzer bir sorun olabilir. Bir öyküde kendinize yakın birinden bahsediyorsunuzdur, ama artık yakın değilsinizdir. Bir kızı/erkeği sevmişsinizdir, şiir yazmışsınızdır; kitaplarda yer alacaktır bu şiirler; fakat sonra o ilişki hayal kırıklığıyla sonuçlanır vb. İkinci tür bir sorun, teknik bir sorun olabilir. Yazım hataları ve sayfa düzeniyle ilgili sıkıntılar söz konusu olabilir. Üçüncü tür bir sorun, yapısal bir sorun olabilir. Örneğin, bir roman ya da öykü yazmışsınızdır, ama yapısal bir sorun vardır. Kişilerin adları yanlış olabilir, bu nedenle olay örgüsünde eşleşme olamamıştır ya da olaylarda bir tutarsızlık vardır. Örneğin, kişilerden birinin falanca tarihlerde filanca şehirde yaşadığını yazmışsınızdır, ama başka bir paragrafta ya da bölümde bununla çelişen bir bilgi vardır. Böyle bir durumda kurguya müdahale etmek gerekebilir. Dördüncü tür bir sorun, toplumsal boyutlarla ilişkili olabilir. Örneğin, ilerici demokrat, kadın duyarlılığıyla dolu diye bilinen ünlü bir şairin ilk kitabı, ırkçılık ve ayrımcılıkla doludur. Bu durumda şairin önünde üç seçenek vardır: Ya arşiv değeri var diyerek bu şiirleri olduğu gibi yayınlatır ya utanç duyarak hiç yayınlatmaz ya da düzeltmelerle yayınlanmasına izin verir. Fakat ırkçı ifadeler tek tük değil de metnin genelinde varsa ki bu şair için durum buydu- o zaman bu seçenek geçersiz olacaktır. Benzer bir biçimde, metinde daha önce doğru bulduğunuz fakat artık katılmadığınız birtakım görüşler olabilir. Yine bu üç seçenek ortaya çıkar. Buna bir örnek daha verebiliriz: Sabahattin Ali, Nazi karşıtı sosyalist bir yazardır. Fakat 2. Paylaşım Savaşı öncesinde yazdığı bir yazıda, daha sonra Nazi yanlısı olacak Knut Hamsun'u över. Hamsun'un faşistliği sonradan ortaya çıkar. Sabahattin Ali'nin bunu öngörme olanağı bulunmamaktadır. Bu yazı, arşiv değeri olduğu için yayınlanmıştır, fakat artık, yazarın düşünsel dünyasını yansıtmaktan uzaktır. Bu yazıya katkıları için Alper Yaman'a teşekkür ederim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/14/iaa-dunya-baskani-bedri-baykama-azerbaycandan-vatan-evladi-nisani/", "text": "2015 yılından bu yana UNESCO resmi partneri International Association of Art Dünya Başkanlığı görevini sürdüren ve aynı zamanda UPSD Başkanı olan sanatçı Bedri Baykam, Azerbaycan'ın değerli Vatan Evladı nişanına layık görüldü. Azerbaycan Dede Korkut Uluslararası Vakfı Başkanı ve Azerbaycan Dünyası Dergisi genel yayın yönetmeni Eldar Ismayilov, Bedri Baykam'ın dünyada çağdaş sanatın ve kültürün gelişiminde büyük emeği olduğunu söyledi. Sanatçı, Azerbaycan ve Türkiye arasındaki kültürel bağı ve dostluk ilişkilerini güçlendirmek için yaptığı hizmetlerden ötürü Azerbaycan Dede Korkut Uluslararası Vakfı ve Azerbaycan Dünyası Dergisi tarafından tesis edilen Vatan Evladı nişanı ile ödüllendirildi. Türk dünyasının bu yüksek ödülü, İstanbul'da yapılacak bir törenle Dede Korkut Vakfı Başkanı Eld r Ismayilov tarafından Bedri Baykam'a Dünya Sanat Günü Haftası'nda takdim edilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/14/nesli-turk-corpus-magnum-11-mart-1-nisan-2019-merkur-galeri/", "text": "Bedenin Hafızası (2011) ve Kara Duyu (2015) sergileriyle hesaplaştığı duyumsamayı Corpus Magnum serisiyle başka bir plastiğe taşıyor. Hep beden, sıvılar, kıvrımlar ve saçılma ile derdi olmuştur Nesli Türk'ün. Bedenin saçıldığı büyüklüğü boyamak... Ötesi, dünyevi ve sonsuz! Nesli'nin güçlü desenine ve boya sürüşüne eşlik eden bu yaklaşım, Corpus Magnum ile eskizin hafifliğine dönüşerek sökün ediyor gözlerimize. İnsanın, anima ya da arzunun dolayımsız akışı... Tanıdık olan; Nesli'nin tuvallerinde Büyük Bedenin ya da kadın oluşun gözüne dönüşüyor. Genç kuşağın güçlü fırçalarından Nesli Türk Corpus Magnum resimleriyle bu bakışı sorgulamaya çalışıyor bıkmadan. Büyük bir bedeniz aslında hepimiz! 1983 yılında, İzmir'de doğdu. 2002 yılında Yeditepe Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Bölümü'ne kaydoldu ve üç dönem boyunca mesleki İngilizce görerek üniversitenin hazırlık sınıfında okudu. 2003 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Resim Bölümü'nde lisans öğrenimine başladı. 2009 yılında lisans öğrenimini tamamladı. Aynı yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Resim Bölümü, yüksek lisans programına girmeye hak kazandı. 2010 senesinde yüksek lisans öğrenimine devam ettiği sırada, Erasmus öğrenci değişim programı ile Almanya'da Halle, Burg Giebichenstein Hochschule für Kunst und Design/Burg Giebichenstein, Sanat ve Tasarım Üniversitesi'nde öğrenim gördü. 2011 yılında Akademililer Sanat Galerisi'nde Bedenin Hafızası isimli ilk kişisel sergisini açtı. 2013 yılında yüksek lisans programından 20. yy Resminde Ekspresif Beden İmgesi isimli eser metni çalışması ile mezun oldu. Aynı yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Resim Bölümü sanatta yeterlik programına girmeye hak kazandı. 2017 yılında Resim Sanatında Ekspresif Bedenin Melankoli Kavramı İle İlişkilendirilmesi isimli eser metni çalışması ile mezun oldu. 2015 yılında, KARŞI Sanat Çalışmaları'nda, Kara Duyu isimli ikinci kişisel sergisini açtı. Yurt içinde ve yurt dışında pek çok karma sergiye katılmış olan sanatçı, İstanbul'daki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir. Ayrıca çeviri çalışmaları yapmış olan Nesli Türk'ün Türkçe'ye kazandırdığı eserler arasında Paul Virilio'nun Sanat Kazası isimli kitabı bulunmaktadır. Corpus Magnum 11 Mart-1 Nisan 2019 tarihleri arasında MERKUR'de izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/20/hulya-kupcuoglu-colleen-obrienla-isiga-dogru/", "text": "Halka Sanat Projesi'nin düzenlediği konuk sanatçı programlarının Şubat ayı konuğu Kanada'dan Colleen O'Brien'dı. Sanatçı kaldığı 1 aylık süreçte İstanbul üzerinden edindiği izlenimler üzerine resimler yaptı. İlham kaynağını kimi zaman insan kimi zamansa İstanbul manzaraları oluşturdu. Sanatçı çalışmalarını, 'Işığa Doğru' adı altında geçtiğimiz günlerde izleyicilerle paylaştı. Colleen O'Brien:Tanıştığım ve sokakta rastladığım insanlar kibar, yardımsever ve iyi izlenim veren kişiler oldu hep. Halka sanat projesi gelmek için tam doğru yermiş; bana hem kenti tanımak, deneyimlemek için ihtiyaç duyacağım alanı tanıdılar hem de her ihtiyacım olduğunda yardım ettiler. Böylesi unutulmaz bir kentte vaktini resim yapmaya ve bu kente dair resim yapmaya adayabilmek bulunmaz bir nimet. Colleen O'Brien: En çok zamanı anıtsal nitelikteki tarihi yapılarda, camilerde ve İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde geçirdim. Taş yontan, seramik yapan eski sanatçılar muazzam ürünler vermişler ve bu çağlar boyu süren bir gelenek olmuş. Ayrıca modern Türk zanaatkarlarına ve kumaşla, metalle, mücevherle, deriyle çalışan sanatçıların üretimlerine de hayran oldum. Colleen O'Brien: Çok hızlı akan modern dünyada ben de çevreme ilişkin hızlı bir izlenim edinmeye gayret ediyorum ve bunu resme dönüştürüyorum. Bunu yaparken de hızlı kuruyan bir malzemeyi, akrilik boyayı tercih ediyorum. İlk izlenim benim için çok önemli, özellikle burada bir ay geçireceğimi bildiğim için. Belki burada yaşayan sizler için bu kente ilişkin vizyonum günlük ya da sıradan ama benim için her şey yeni: gemiler, kuşlar, çiçek satıcıları, eski dar sokaklar ve birbirini öpen binalar... Gördüğüm bazı yüzler bana Sanat Tarihi eğitimimi hatırlattı ve onları tarihsel, kültürel ve sosyal bağlama yerleştirdim. Colleen O'Brien: Bundan yüz yıl önce Group of Seven Kanada'nın bilinmeyen köşelerine yolculuk yaptı. Bu yerlere ulaşmak için kanoyla yola çıktılar, dağ yürüyüşleri yaptılar. Yanlarında yağlı boya ve küçük tuvaller vardı. Ne ülke içinde ne de uluslararası ölçekte keşfedilmiş Kanada'nın doğal hazinelerine ait çalışmalar yaptılar. Doğaya verdikleri yanıt aniydi. Bu tavır Kanadalıların kendi manzaralarını algılayış biçimini değiştirdi. Colleen O'Brien: Işığa ve karanlığa verdiğim güçlü yanıt, tüm bu küçük tuvallerin içerdiği hareket ve ilk izlenimler kendi içlerinde birer küçük hazineye dönüşüyor. Küçük eskizlerim atölyeme döndüğümde daha büyük tuvallere geçip daha bitmiş hale bürünüyorlar. Yediler Grubu da yolculuklarının sonunda ortaya çıkan çalışmaları daha büyük resimlere dönüştürürdü. Colleen O'Brien: İzlenimcilik sanat dünyasında çok büyük bir kırılma idi. Öyle güçlü yayıldı ki bugün hala modern ressamları etkiliyor. Colleen O'Brien İstanbul'un tarihi, coğrafyası ve içindeki kültür katmanları ile sanatsal üretim beni iki biçimde etkiliyor: Bir yandan sanatçı olduğum için gurur duyuyorum, diğer yandan ise böylesi bir büyüklüğün karşısında insanı aciz hissettiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/20/prof-dr-ulas-basar-gezgin-eril-karikaturler-ve-feminist-karikaturler-bir-puanlama-sistemi-denemesi/", "text": "Sosyal medyada çokça karikatür paylaşılıyor. Bu karikatürlerin çoğunluğu küfürlü, dikkate değer bir bölümü ise cinsiyet ayrımcısı. Whatsapp gibi ortamlarda, erkeklerin kendi aralarında paylaştıkları karikatürlerle kadınlarla paylaştıkları arasında büyük fark var. Kadınların paylaştığı hemen hemen hiç bir karikatür erkeklerde bir sorun yaratmıyor, ancak tam tersi geçerli değil. Burada 'tüm' yerine 'hemen hemen hiç bir' dememizin nedeni, ataerkiyi sorgulayan kimi karikatürleri erkeklerin hoş karşılamaması. 1:) Küfür: Küfürleri ayrımcı ve kalıplaşmış olarak ikiye ayırabiliriz. Kimi küfürler, kadınlara, eşcinsellere, etnik gruplara, uluslara, ülkelere vb. yönelik ayrımcı yargılar içeriyor. Kalıplaşmış küfürler ise, Türkçe'de artık İngilizce'de 'fuck' gibi günlük dilin bir parçası olmuş durumda. Örneğin, erkek yazışmalarında sık sık 'aq' kısaltmasını görüyoruz. Yarı-şaka yarı-ciddi olarak paylaşılan bir mahkeme savunmasında, davalı, 'amk' ifadesini davacıya yönelik bir küfür olarak kullanmadığını, bunun günlük dilin bir parçası haline geldiğini belirtiyor ve ekliyor: 'AMK' küfür olsaydı bir gazetenin ismi olamazdı. Aslında kategorik olarak bütün küfürleri eril sayıyor, onları feminist karikatürlerin dışında tutuyoruz, fakat bu küfürlerin de kadın düşmanı olma derecelerinden söz edebiliyoruz. Bir karikatürde kadın kişilikler olmasa bile, bu küfürler kadına ilişkin olabilir. Fakat olmadıkları durumlar da çok var. Argo, bir dilin zenginliğinin bir parçasıdır. Yaratıcı olan küfürler de öyle; fakat yaygın küfürlerin çoğu, yaratıcı değil, sıradan ayrımcılık öğeleri taşıyorlar. Bir de şu var: Kadınlar küfür etmez mi? Edenler de var etmeyenler de. Kadınlar küfür etmez gibi bir varsayım, belki de bir yandan kadınları makbulleştirme gibi bir düşüncenin ürünü olabilir. Böylelikle, hiç istenmemesine karşın, geleneksel kadın rolleri de olumlanmış olur. Bu konuda daha fazla düşünmek gerekiyor. 2:) Hakaret ve Aşağılama: Erkekler arasında kadınları aşağılayan karikatürler paylaşılabiliyor. Bunlar, küfürlü değil, ama yine de kadınlar için rahatsız edici oluyor. Bu tür karikatürler, küfürlerin daha yumuşak hallerini içerebiliyor; fakat yine de içerikleri dolayısıyla tepki uyandırıyor. Bunların hafif olanları da var, ağır olanları da. Örneğin, eskiden kimi karikatürlerde tecavüz sıradan bir 'olay' gibi gösterilirdi. Şimdi tepkiler nedeniyle öyle karikatürler pek çizilemiyor. Benzer bir biçimde, çok değerli bir mizahçı olan Aziz Nesin'in kimi gençlik ve orta yaş öykülerinde, tecavüzün mizah konusu yapıldığını görürüz; bugün artık bu, yapılmıyor. Aynı biçimde, mizah dalında olmasa da, Vedat Türkali anlatılarında, üstelik de kadını savunmak üzere, tecavüzün uzun uzun gösterilmesi; olay olduktan sonra anlatılması yerine ayrıntılarıyla yer verilmesi, tam tersi etki etmekte, tecavüzü olumlamaktadır. Bu nedenle, 'Fatmagül'ün Suçu Ne?' dizisi üzerinde dönen tartışmalar, rastlantısal değildir. 3:) Temsiller: Bununla ilişkili olarak, karikatürlerde kadınların temsil edilme biçimleri önem kazanıyor. Aslı Alpar, yukarıdaki söyleşide, kadınların daha çok eş, anne ve sevgili olarak çizildiğini söylüyor. Çok doğru. Bunlara ek olarak, kadınlar, birtakım tipik davranışlarla ilişkilendiriliyor. Örneğin, makyaj, yürüme biçimi vb. 4:) Espri Konusu: Kadınların birtakım özellikleri olumsuz bir biçimde espri konusu yapılıyor mu? Kimi karikatürler, küfür ya da hakaret içermiyor ama kadınların kimi özellikleriyle erkek bakış açısından alay ediliyor. Puanlama Cetveli: Bu 5 nokta yardımıyla, bir karikatürün erilliğini 100 üzerinden değerlendirebiliriz. Tersi de bize dişilliğini verecektir. Her bir noktayı 20 üzerinden değerlendirebiliriz. Küfür, içeriğine göre, 10 ila 20 puan arası alır. Hakaret de aynı biçimde. Kadınların olmadığı, yalnızca erkeklerin olduğu karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır. Espri konusu, kadınları olumsuz gösterip erkekleri yüceltiyorsa 10 ila 20 puan arası alır. Espriyi erkeklerin yaptığı ve çizimde kadınların yer almadığı karikatürler, 10 ila 20 puan arası alır. Ekler bölümünde çeşitli örnekler veriyoruz. Bu ölçütler, 5'in üstüne elbette çıkabilir. Önerdiğimiz puanlama sistemi geliştirilmeye açık. Ayrıca 'Bayır Gülü' bandı ile 'Bayan Yanı' karikatürleri incelenerek, erillik yerine dişillik üzerinden daha bütüncül bir model oluşturulabilir. Aslında, bu, bu ikilinin çizerleri ve yayıncıları başta olmak üzere feminist karikatürlere kafa yoranlar için bir çağrı olsun. Feminist karikatür arşivlerini internette kamuya açık duruma getirirlerse, bu konudaki araştırmalar artar ve Türkiye'de mizahın ve karikatürün toplumsal cinsiyet temelli dönüşümüne daha fazla destek sağlanmış olur. Peki böyle bir puanlama çabası ne işe yarar? Amaç sansür mü? Amaç sansür değil; ama karikatürseverler eril, ben ne yapayım diyerek eril karikatürler çizen erkek ve kadın çizerlere başka türlü bir mizahın ve karikatürün olanaklı olduğunu ve bunların da sevenlerinin olduğunu göstermek. Bir kere, nüfusun neredeyse yarısı, küfürlü eril karikatürlere gülmüyor. Ama karikatürü dönüştürecek nitelikte bir güç değiller. Amaç, onların daha güçlü olmasını sağlamak... Bu ya da daha geliştirilmiş bir puanlama sistemine dayanarak, Altın Bamya Ödülleri örneğinde olduğu gibi, karikatürler için de haftalık, aylık ve yıllık olarak, en eril karikatürler belirlenip bunların çizerleri utandırılabilir. Umarız bu yazı, eril karikatürler konusunda eleştirilerin ötesine geçip pratik adımlar atmak isteyenler için yardımcı olabilir. |Bu karikatürde, iki erkek kişilik yerine iki kadın yer alabilirdi. Sonuçta, erkekliğe özgü bir karikatür değil. Ama belki o zaman da, ataerkil karikatür alımlayıcısı, bunu kadınlara özgü bir durum gibi yorumlayacaktı. |Tipik bir cinsiyetçi karikatür. Tek olumlu yanı, küfür içermemesi. |Kadınların yaşadığı zorluklara dikkat çeken az ve öz karikatür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/20/sekans-film-elestirisifilm-cozumlemesi-yarismasi-2019-son-basvuru31-mayis-2019/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/24/15061/", "text": "Dubai'ye gidecek işlerinden bir tanesi de bu, ben çıkartamadım ne olduğunu, kanımca artık bizim sorunumuz değil, yargıyı Araplara bırakalım! Ramazan Can 2016 yaptığı bir söyleşide konusunun Şamanizm olduğunu söylüyor ve konuşmasında, ... bulunduğumuz yüzyıl ve bundan önceki yüzyıllarda bu topraklar üzerinde hüküm sürmüş imparatorluğun izlediği politikalar neticesinde Anadolu halkının ümmetçiliğe ve Araplaşmaya doğru itilmesine gönderme yapmak için kullanabilecek en iyi dilin bu olduğunu düşünüyorum! diyor. Ne yazık bir sanatçı ileride ne yapacağını bilemez ama Araplara tere satmak için Dubai'ye gitmek, eski ön yargılarından vazgeçtiğini kanıtlar. İngiliz contemporary lobisinin sıkı yönetiminde, onların Dubai'de açtığı galerilerin dümen suyunda organize edilen bu tür fuarların tek amacı para kazanmaktır; tanıdığım bir İngiliz avukat: .. sistemin ne kadar güçlü olduğunu, sanata yatırımın, tamamen küresel bir oyun olduğunu, ama bir türlü Araplara koleksiyonculuğu öğretemediklerini, yine zorla da olsa onlara modern sanat müzelerinin turist çekmek adına önemini yavaş yavaş öğrettiklerini söylemişti! Ne olursa olsun paranın olağanüstü birikimi, dekora birkaç koleksiyoner ismini koyarak, genellikle Arap ve de birkaç Müslüman ülkeden topladıklarını çağdaş Arap sanatı olarak dışa tanıtmalarıyla, kendilerine bir kabuk edinmek ve Batı müzelerine girmek arzusu kanımca gerçekleşecek. Bu koleksiyonların en önemlisi Sharjah Emirate Arabian-Barjeel Art Foundation, Sultan Al-Qassemi'nin! İstanbul'dan malum birkaç galerinin Eldorado gibi gördüğü ama deneyleri sonucu umduklarını bulamadığı bu tür Araplara özgü fuarların göz boyama olduğunu anlatamadım! Daha önce Çin'lilerin Shanghai Contemporary Fuarını Paris FİACa karşı açtıklarından bir süre sonra amaçlarının yabancı sanatçıları satın almak değil, kendi sanatçılarını pazarlamak olduğunu ve bu fuarın balon gibi söndüğünü 2015'te izledim! İngiliz lobisi fuarın ciddiyetini yitirip arabesk bir şamataya dönüşmesinden şikayetçi, sanatın açıkça bir kültür olduğunu, Emira'nın milyarderlerine pentürü öğretmenin deveye hendek atlatmak olduğunu çok iyi biliyorlar. Dubai'nin bu kahrı çekmesinin arkasında turizm olduğu bir gerçek; belki her şey bir SHOPİNG! Onları ayaklandırırak Osmanlı İmparatorluğunu düşüren ve petrole el koyan İngiliz Empire'nin asırlardır manipüle ettiği bu ülkeler, genel kültürü dışlayıp, art contemporary ve futbola yatırım yaptılar; kanımca bunları kavramak için bir bilgi gerekmiyor! Kısaca anlattıklarım çağımızda artık absürt ün giderek gerçek ve normale dönüştüğünü ve de artık yargılarımızı da ona göre yapmamızın bir çevirisidir. Jeopolitik bakışla bu ülkelerin petrolle aşırı zenginleşmelerini izleyen bundan payını alan, danışmanlığını yapan yine başında bu ülkelere bağımlı özgürlüklerini veren İngiltere, onlara sanatın gerekliliğini nasıl oldu da empose etti, bilinmez! Transcontinentales dergisinde Ami Moghadam bunu bu ülkelere Batı sanat eserlerini sokarken, ne-mene bir alış-verişten kimsenin haberi yoktu, bir süre sonra sanatın önemli bir para yatırımı olduğunu öğrendiklerinde, kendi expert'lerinin de olması için Londra'ya burs verdiler. 2002 de William Lawrie Dubai uluslararası yatırım merkezine Christie's yi açıyor, beraberinde on galeri de buraya yerleşiyor. İngilizler şunu çok iyi biliyorlar ki contemporary bir sirktir; kültür gerekmez lüks bir araba alırken, kendi geleneklerinde misyonerlik ya da sömürgecilik deneyimlerinden gelen birikimle, bu insanları kendi komplekslerinden arındırıp ama deveyi terk etmeden modern sanatın çekim alanına sokabilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/24/hulya-kupcuoglu-nesli-turkun-buyuk-bedenleri/", "text": "Nesli Türk'ün Merkür Sanat Galerisi'nde açtığı yeni sergisi 'Corpus Magnum' adını taşıyor. 'Corpus' sadece beden anlamına gelmiyor, aynı zamanda ölü veya hareketsiz olarak da tanımlanıyor. Sanatçı bu isimle, ortadan kalkmış olduğuna inandığı ruh ve beden ikiliğine işaret ederken, bedenin yüceltilmesini ve maddiliğini vurguluyor. Sergi ayrıca, sanatçının önceki yıllarda gerçekleştirdiği 'Bedenin Hafızası' ve 'Kara Duyu' sergilerine atıfla, daha çizgisel ve lekesel bir plastiğe de bürünüyor. Çizgi, sanatçının eserlerinde hareketli, akışkan ve belli bir ritimde izlenmekte. Çizgilerin iç içe geçen devinimi, takibi zor kaotik bir yapıyı gündeme getiriyor. Sanatçı, duygularını ve düşüncelerini yüzeye aktarmak istiyor ve çizgiler giderek büyüyor, yayılıyor, tanımlanıyor ya da tanımlanamıyor ve plastik olarak resimlerin en vurgulu ögesi konumuna ulaşıyor. Bu yapı, Nesli Türk'ün resimlerinde ön plana çıkarmak istediği psikolojik etkinin güçlendirilmesi ile bağlantılıdır ve kadına dair simgesel anlamlar da taşımaktadır. Bu anlamlar, Türk'ün resimlerinde görmeye alışkın olduğumuz sıvılar, kıvrımlar ve saçılmalarla ilintilidir ve yinelemelerle karşıt ögeleri anımsatmaktadır. Nesli Türk, kadını ve kadın bedenini sorun etmektedir. Resimlerin bir kısmında görülen otoportreler elbette otobiyografik etkileri de içeri almakta ve bu noktada derin psikolojik analizleri de gündeme getirmektedir. Ancak sıklıkla etrafındaki insanlardan, fotoğraflardan veya kendisinden yola çıkarak resmettiği kadınlar, belli bir kişiden ziyade tüm kadınlara atıfta bulunmaktadır. Resimdeki kadın, herhangi biridir. Ancak seyirlik nesne haline getirilmiş çekici bir kadın da değildir. Kadın, tuval yüzeyinde kapladığı büyük bedeniyle, sanatçı için yegane var oluşunun bir göstergesidir. Yok olacağının bilinciyle yaşayan kadın, büyük bedeniyle varoluş alanını genişletmek isterken, bir yandan da 'corpus'un Latince diğer bir anlamına, 'ceset'e gönderme yaparak yok oluşa ve melankoliğe de gönderme yapmaktadır. Sanatçının deyişiyle resimlerdeki kadınlar 'Spinoza ve sonrasında Nietzsche ve nihayet Deleuze ile bedenin ruh ile birleştiği, tüm cinselliği ile yaşayan, salgılayan, şiddet ve cinsellik dolu bir beden'dir. Nesli Türk'ün temastan kaçınmayacağını hissettiren bedenleri aynı zamanda grotesk bir bedendir. Ancak çoğunlukla bedenin tasvirinden çok içerdiği sıvıları, yumuşak ve yağlı dokusuyla bu etkiyi bize hissettirmektedir. Melankolik kadınlar, heyecansız ve hareketsizdirler. Genellikle gözlerini bir noktaya dikmiş sanki kendisini bekleyen nihai sona odaklanmış gibidirler. Tuval yüzeyindeki sıkıntılı ortam ve mutsuzluk, kullanılan griler ve sarılar melankolik etkiyi kuvvetlendirmektedir. Portrelerdeki durgun yüz ifadesi, aza indirgenmiş renkler ile iç içe geçerken, hareketli çizgilerle karşıt bir anlamı tetikler. Hareket ve durağanlık resimlerin hem içeriğinde hem de plastik ögelerinde birbirinden ayrılamaz iki karşıt yapıdır. Önceki işlerinden aşina olduğumuz yoğun boya kullanımları yer yer yeni resimlerde de kendisini göstermektedir. Ancak daha yalın ve arınmış bir durum söz konudur. Bu, figüre dair detayların arındırılmasından başlayarak, çizgi ile daha ekspresif bir yolun uzantısında, kimi ince ve bazen neredeyse monokrom kullanılan boya tabakalarında kendisini gösterir. Tüm bu anlatım, resimlerdeki melankolik ifadeyi güçlendirir. Vurgu, zaman zaman sanatçının detaylı yaklaşımıyla yapılmış bir kumaş etüdünde, kimi zaman kolaj öğesinde toplanır ve resimden resme değişken bir etkide sunulur. Kadın bedeni, mevsimler gibi dönemleri, geçişleri olan bir yapı. Tüm bu dönemler sıvıların çoğalması veya azalması ile ilintili. Kadın sıvılarla var olan veya yok olan bir figür. Nesli Türk'ün yeni sergisindeki kadın bedenleri tüm bu süreçlere gönderme yapıyor ve zaten tüm bu sıvılarla melankoliğe oldukça yatkın olan 'kadın'ı serginin kavramı haline getiriyor. Önceki sergilerinden farkı, daha bireysel ve yalnız bir kadın olmasıdır. Tuvallerdeki 'tek başınalık' özgürleşmeyi akla getiriyor. Kim bilir belki özgürleşmek için, önce içe kapanmak lazım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/25/edirne-gorunumleri-resim-yarismasi-sonuclari-aciklandi/", "text": "Edirne Görünümleri Resim Yarışma jürisi, Prof. Caner Karavit başkanlığında Prof. Mustafa Orkun Müftüoğlu, Prof. Dr. Deniz Bayav, Doç. Kerem İşcanoğlu, Öğr. Gör. Veysel Kurucu, Öğr. Gör. Dr. Deniz Gökduman, Dr. Şafak Güneş Gökduman, ile 24.03.2019 tarihinde T. Ü. G. S. F. Resim Bölümü Temel Sanat Atölyesinde saat 14:00'de toplanarak değerlendirme yapmıştır. 16 farklı şehirden, 50 eser arasından, 7 eser Ödüle, 29 eser sergilemeye layık görülmüştür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/03/27/nilgun-yuksel-bir-koleksiyoner-portresi-yaman-tunaoglu/", "text": "Koleksiyon yapmak, koleksiyoner olmak salt entelektüel bir arayışın peşinde olmakla değil, bir sürece bizzat dahil olmakla ilgili. Biz bugün sanat tarihinin önemli bir kısmını büyük koleksiyonerlerin koleksiyonundan, onların oluşturdukları müzelerden ya da müzelere yaptıkları bağışlardan izliyoruz. Zaman zaman koleksiyonerlerle yaptığım röportajlar elbette ki mesleki bir meraktan kaynaklanıyor. Onların seçimleri ve bu seçimlerden yapılacak çıkarımlar biz sanat tarihçileri için önemli. Yaman Tunaoğlu ile bir Ankara ziyaretim sırasında görüştük. Koleksiyon yapmaktan ve bu uzun yolculuktan söz ettik. Tunaoğlu: Ben resme meraklıydım. Okul zamanlarımda resim derslerim iyiydi. Zaten anne babamız da mimar. Ankara'da sergileri gezerdim. Birkaç eser de almıştım. Sonra müzayedeleri takip etmeye ve genellikle de o mecralardan eser almaya başladım. 2005 yılında da koleksiyon yapmaya başladım ve elbette daha seçici oldum. Çünkü sonuçta bir değer alıyoruz. İleride bu benim çocuklarıma kalacak ve elbette değerini korumasını isterim koleksiyonun. Öte yandan onların görsel eğitimi için de çok önemli buluyorum koleksiyonu. Y. T.: Benim eşim de sanatla ilgili. O da seramikle uğraşıyor. Hatta şu sıralar sergi olanaklarını araştırmaya başladı. Dolayısıyla eser edinmek onun da keyif aldığı bir şey. Bu her ikimiz için de önemli bir motivasyon. Örneğin Fikret Muallalar'ı ikimiz de çok seviyoruz. Elbette ki koleksiyon içinde benim ya da onun daha çok sevdiği eserler var ama koleksiyonun çoğu ortak beğenimizi yansıtıyor. Onun dışında eve gelen arkadaşlarımız da beğeniyor eserleri. Bu da keyif verici ama destek dediğinizde eşimi ayrıcalıklı bir yere koyduğumu söylemem gerek. Onun sanatla iç içe olması en önemli destek. Sonuçta bu resimleri evimize asıyoruz ve onun keyif alması değerli. Y. T.: Özellikle Ankara'daki sergileri takip ediyoruz. Resimlerine sahip olduğumuz ya da eserlerine ilgi duyduğumuz sanatçıların sergilerini özellikle kaçırmamaya çalışıyoruz ama iş yoğunluğundan dolayı İstanbul'u çok takip edemiyoruz. Yine internet üzerinden takip etme olanağımız var. Ben gidemesem bile en azından sanat sitelerinden takip etmeye çalışıyorum. Bir süredir eser almıyorum ama bu takiple oradaki sergilerden eser aldığım da oldu. Y. T.: Zor bir soru. Ben artık resim topluyorum dediğim noktada aldığım ilk eser bir Nuri İyem resmiydi. Y. T.: Ben müzayedelere hep telefonla katıldım. Alacağım resmi ekrandan seçtim. Bu bir yandan benim için heyecan verici bir şey. Çünkü orijinalini görmeden seçiyorum işi. Sonra o paketlenip eve geliyor. Paketi açıyoruz ve çoğu zaman doğru seçim yapmanın keyfini yaşıyoruz. Y. T.: Dolaylı bir katkısı olmuştur. Sanatla ilgilenmek insanı rahatlatan, insana yeni bir boyut katan, huzur ve mutluluk veren bir süreç. Onun dışında işe ilişkin sosyalleşmede bir katkısı olmadı tabii. Y. T.: Müzayede bazında oldu tabii. Müzayedeye katılırken çoğu zaman bu eseri alacağım diye girdim ve çoğunlukla da aldım. Bazen fiyat artırımında anlamsız noktalara gelindiği de oldu. Belli bir estetik yaklaşımınız varsa seçiyorsunuz elbette. Bu, otorite iddiası anlamında değil, aynı düzeyde birçok eserin içinden daha çok sevdikleriniz ya da hiç beğenmedikleriniz olabilir, bir noktadan sonra biraz kişisel seçime bağlı. Ben müzayedeye belli bir eseri beğenerek ve kesinlikle almak duygusuyla katılıyorum. Benim istediğim çalışmayı başkaları da çok beğenmişse o eser üzerinde bir grup oluşuyor ve esere ulaşmak her zaman mümkün olmuyor. Y. T.: Onu düşündüm açıkçası. Benim koleksiyonum sayı itibariyle müze oluşturabilecek bir koleksiyon değil ama sergiyi düşündüm açıkçası. Ama çok yorucu bir şey sergileme de. Resimlerin bir kısmı çok büyük. Onların evden çıkması, taşınması zorlayıcı bir süreç. İleride eşim kendi sergilerini açmaya başladığında onun seramiklerini de koleksiyona katarak büyük bir gösterim yapmayı isterim. Yalnız Ankara bu konuda henüz biraz daha kapalı, İstanbul gibi büyük hareketlere sık rastlamıyoruz. Örneğin Evin Hanım, İstanbul'da büyük bir Nuri İyem sergisi yapmıştı ve benim koleksiyonumdan da eser istemişti. O zaman birkaç aylığına eser göndermiştim. Tüm resimlerin sergilenmesi çok kolay bir şey değil ama sanırım önemli. N. Y.: Evet. Örneğin şu anda İstanbul'da Öner Kocabeyoğlu'nun koleksiyonundan bir seçki sergisi yer alıyor. Ankara Sanat Fuarı'nda Ali ve Sezer Er koleksiyonundan baretler sergisini izledim. Sanatçılar onların gönderdikleri baretleri dönüştürmüşlerdi ve onların yaratımlarını bir de o gözden izledik. Cer Modern'de büyük bir Eren Eyüboğlu sergisi vardı ve onun çalışmalarını toplu görme fırsatı sunuyordu. Özellikle sanat tarihçileri için bu gösterimlerin önemli olduğunu düşünüyorum. Müze oluşumlarında işin henüz çok başında olduğumuz için eserlere erişim fırsatını yakalayabildiğimiz sergiler bunlar. Y. T.: Bu konuda haklısınız yurt dışında müzelerde sanat tarihini izleyebiliyorsunuz. Örneğin yurt dışı gezilerinde Van Gogh'un orijinal işlerini görmek, Rembrandt, Picasso ile karşılaşmak benim için heyecan verici olmuştu. Y. T.: Öncelikle bir şeyin altını çizelim. Biz bazı şeylere geç başladık ama çok acele ediyoruz. Örneğin koleksiyon yapmaya başlayanlar bir an önce birçok esere ulaşmaya çalışıyorlar. Sanırım bakın ben koleksiyon yapıyorum, diye başka bir duyguya geçiyorlar. Diğer yandan hiç kişisel sergi açmamış kişilerin eserleri müzayedeye çıkıyor, bazen anlamsız fiyatlar dönüyor ve bu kafa karıştırıcı olabiliyor. Koleksiyon yapmaya bireysel olarak bakmamak gerek aslında burada bir gruptan söz ediyoruz. Koleksiyonerin bilinci, bilinçli seçimleri bu alanın gelişiminde önemli çünkü koleksiyoner üretimi finanse ediyor. Özellikle yaşayan sanatçıların eserlerini alıp onlara bir değer kazandırmak onların üretimlerinin de önünü açıyor. Bu yüzden bu işin gerçekçi olması lazım. İşin ekonomik boyutuna baktığımızda da farklı bir algıyla karşılaşıyoruz. Örneğin belli bir isim yapmış sanatçının her işi onaylanıyor ve bazen gerçekten gereğinden yüksek fiyatlara gidiyor. Bu konuda makul yaklaşımlar olması gerek ki iyi üreten yetenekli sanatçıların önü daha çok açılabilsin. Bu bilinci sağlayacak olan da koleksiyonerler. Sanırım büyük holdingler ya da büyük koleksiyon yapan kişiler sizin gibi kişilerden danışmanlık anlamında yararlanıyorlardır. Çünkü bir işin sanatsal ve ekonomik değerini doğru belirlemek ilerisi için önemli."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/02/15105/", "text": "Kendi kendisinin varlık nedeni olan 'Bilinç kavramı', insanda farkındalığın, duygunun, algının ve bilginin, merkezi olarak kabul edilmektedir. Zihnin kendi içeriklerinin farkında oluşu, içebakış yoluyla kavranan duyumları ve algıları anılarıyla harmanlamaktadır. Bu insanoğlunun görülemeyen ancak ruhunu şekillendiren bir varlık biçimidir. Bilinç-dışı duygulanım ise insanın güdüsel ve dürtüsel olarak farkında olmadan gündelik yaşamla olan temasındaki davranışlarıdır. Zihnindeki gizli iktidarlarla savaşımında insan, kendisinden ve bilinç dışı duygularından kaçamamaktadır. Kendi kendisinin varlığından şüphe duymayan bilinç, bu savaşımında öncelikle varlığının gerçekliğini sorgulamaktadır. Descartes'in 'Düşünüyorum Öyleyse Varım' söylemi bu duruma işaret etmektedir. O halde kendi kendisinin farkında olan bilinç, farkında olmadığı bilinç dışı duygularının toplamıyla bir birey olabilmektedir. İnsanoğlunun kendi zihninde yaşadığı savaş ile dış dünyadaki konumu öngürülebilir bir yapaylık sunmakta, sonucunda psikolojik bozukluklara neden olmaktadır. Freudcu bakış açısına göre bunun nedeni insanoğlunun hayvani güdüleridir. Bilinç-dışı duygulanım insanın hayvani güdülerinin, insani duygularıyla ömür boyu sürecek bir savaşının nedenidir. Kendi kendisinden kaçamayan insan, henüz doğmamış rüyalarının, sancılı uykularında yaşam mücadelesi vermektedir. Doyumsuz, mutsuz ve hayatta kalmak için başkalarının, mutsuzluğunda boğulan bilincin kaçış yolu olanaksızdır. İnsanoğlu ebedi olarak kısa süreli mutluluklarından ibarettir. Bundan dolayı dünya tarihinde bilincin varlığı, kumsala vuran dalgaların oluşturduğu köpük kadardır. 22 Temmuz 1989 Osmaniye doğumlu. 2004 yılında Mersin Nevid Kodallı Anadolu Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümünde, sanat eğitimine başladı. 2008 yılında başarı ile mezun olduktan sonra, aynı yıl Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünü kazanarak akademik eğitime başladı. Fakülteden 2013 yılında Bölüm Birincisi olarak mezun oldu. Akademik eğitim süresince çeşitli resim sergilerine katılmaya başladı. 2017 yılında OsmanGazi Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesinde Yüksek Lisans eğitimine başladı. Akademik eğitimden günümüze kadar atmıştan fazla sergiye, pek çok çalıştay ve fuara katılmış ve 3 kişisel sergi açmıştır. Ayrıca iyi bir okuyucu olarak, sanat eserlerinin incelemesini gerçekleştirip, çeşitli sosyal haber platformlarında okuyucu ile paylaşmaktadır. Yazıları toplamda 3 milyon defa okunma ve 700 bin defa çeşitli sosyal ağlarda paylaşılma oranını yakalamıştır. Sanatçı Eskişehir'de ev atölyesinde üretimlerine devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/02/nilgun-yuksel-bir-koleksiyoner-portresi-izi-morhayim/", "text": "Bir an bir koku etkiler bizi. Küçük bir görüntü, ansızın kulağımıza çalınan bir ezgi. Bazen anlamlandıramadığımız, o kadar çok şey içinden neden sadece onu böylesine çekici bulduğumuz sorusuna yanıt veremediğimiz anlardır bunlar. Bazen unuttuğumuz bazen hep yanımızda taşıdığımız ama çoğunlukla güzel bir anıya, mutluluğa, yaşama karşılık gelen duyumlardır oysa hissettiğimiz. Her koleksiyoncunun kendine özel bir öyküsü vardır. Onu eser almaya iten böylesi bir başlangıç. Büyük bir evde doğar İzi Morhayim. Salonda o zaman kime ait olduğunu bilmediği resimler vardır. Resimlerin kime ait olduğunu bilmez ama onların kendisinde yarattığı mutluluk hep belleğindedir. Tam da o duygu onun koleksiyoner olmasının ilk adımıdır aynı zamanda. 2000 yılında aldığı ilk eserle de bugün mutluluk ve huzur diye tanımlayacağı koleksiyonunu oluşturmaya başlar. İzi Morhayim: Bir gün eşimin apartman arkadaşı olan Hüseyin Kocabaş'ın galerisini ziyarete gittik. Antika da satıyordu kendisi. Sohbet ederken çocukluğumdaki o resim sevgisi yeniden ortaya çıktı. Onunla sohbetimiz ilerledi. Ondan sonra resim almaya başladık. Elbette ki birden 10.000 TL verip bir resim almıyorsunuz, çünkü ne olduğunu bilmiyorsunuz, kafanızda bir değer tespiti yok. Sadece beğeniyorsunuz. Önce küçük fiyatlarla, küçük resimlerle başladık. Daha sonra Artium müzayede evi ve Rüştü Sungur ile tanıştık. Orası yeni başlayanları alıştıran bir müzayede evi. Yeni sanatçıların eserlerini oldukça uygun fiyata alabiliyorsunuz. O yüzden ben Rüştü Bey'i çok takdir ederim. Bizim için çok uygun bir ortamdı. Hem keyifli sohbetler yapıp hem de alabileceğimiz resimlere ulaşabiliyorduk. Tabii, olay 200 TL.'den başlayıp gidiyor, sonra eserlere daha çok para yatırmaya başlıyorsunuz. Neden? İçine giriyorsunuz, araştırıyorsunuz, araştırdıkça keşfediyorsunuz. Sonra keşiflerle düşünceler uyum sağlamaya başlıyor. Bir de ben sanatı ve sanatçıları çok seviyorum çünkü onlar yaratıcı insanlar ve her gün bir şey yaratıyorlar. Örneğin ben de iş hayatımda değişik şeyler yapmayı seviyorum. İş hayatımda kimsenin yapmadığı şeyleri yapmaya çalıştım ama onlar her gün yapıyor. O yüzden benim gözümde ayrı bir değerleri var. İ. M.: Benim için en önemlisi huzur bulmaya başlamak oldu. Resme bakınca, sanatçıyla konuşunca huzur buluyorum. Çünkü çok dolu insanlar, geniş dünyaları var. Çok fazla para pulla işleri yok, sanat yapmaya çalışıyorlar. İş hayatında parayla o kadar çok uğraşıyoruz ki yoruluyoruz zaman zaman. Bu yüzden sanatın içinde, sanatçıyla iletişim halinde olmak benim için bir mutluluk kaynağına da dönüştü. Çok sıkıntılı günlerimde de sanatçılar sayesinde çok rahatladığımı hatırlıyorum. Ağabeyimi kaybettiğimde onlarla yaptığım sohbetler acımı hafifletti, dikkatimi dağıtmamı, kendimi iyi hissetmemi sağladı. Barış Sarıbaş'a, Yiğit Yazıcı'ya gidip sohbet ediyordum o dönemde. İ. M.: Çoğu zaman hayal ediyorum. Örneğin Nazmi Ziya geldi aklıma onu kafamın içinde izliyorum. Bir Yiğit Yazıcı'ya bakarken aslında onun diğer eserlerini de görüyorum. Bazen insanlar Ne yapacaksın bu kadar eseri? diye soruyorlar. Ben o eserleri hep izliyorum. Her zaman hepsinin duvarımda asılı olması gerekmiyor. İ. M.: Eserin peşinden koşmadım ama bazen bir sanatçı şöyle bir eser yapsa ne güzel olur, dersiniz. Ben sanatçının yapmasını istediğim bir eseri, yaşama geçirmesi için sanatçının peşinden koştum. Örneğin ofisimdeki Yiğit Yazıcı çalışması bunlardan biri. Yiğit Yazıcı böyle bir eser yapsa ortaya muhteşem çizgiler çıkar, diye hayal kuruyordum ve bunu yapması için Yazıcı'nın peşinden bir buçuk yıl koştum. İ. M.: İlk yıllarda kriterim ucuz fakat beni etkileyen resimlerdi. Şimdi de önce eseri sevmem gerektiğini düşünüyorum. Sonra sanatçısına bakıyorum. Tanıyorsam ne ala, tanımıyorsam hakkında araştırma yapıyorum. Kim bu sanatçı? Bu işe ne kadar emek vermiş? Kişiliği, eğitimi, özgünlüğü, sergileri, müzelerdeki varlığı, piyasa değeri... Bunun dışında renkli bir sanatçı mı? Mesela tarz değiştirmiş mi? Yoksa bir yere takılıp yaşamı boyunca benzer işler mi üretmiş? Bütün soruları sorup ona göre yapıyorum değerlendirmemi. Tabii, daha sonra resme bakarken daha mutlu oluyorum. Çünkü dolu bir eser görüyorum karşımda. Özgün olması da önemli benim için. Tabii özgünlük ne kadar, nereye kadar, bu tartışılabilir ama en azından bu ülkenin şartlarında olabildiği kadar. Bir de sanat piyasası geliştikçe sanatçılar da gelişiyor. Neden? Gelir elde edebiliyorlar dolayısıyla ayakta kalıp kendilerini işlerine verebiliyorlar. İ. M.: Hayır. Ben sadece giderim koltuğuma otururum ve eseri izlerim. Ama çok özen gösteririm onlara. Örneğin şimdi ofisimi düzenliyorum. Buraya getireceğim, izleyeceğim eserler şimdiden aklımda. Sadece bunu yapmak, nereye ne koyacağımı düşünmek, aklımdan bir sanatçıyı, eseri geçirmek bile beni mutlu ediyor. İ. M.: Önce hisleriyle baksınlar. Gerçekten sevsinler bu işi. Bir sanatçıyı öğrenip başkalarında olduğu için bende de olsun duygusuna kapılmasınlar. Bir koleksiyonerin Sabri Berkel ile böylesi bir anısı var. Kendisi Berkel'in atölyesine gidip bir fiyat önererek bütün eserlerini almak istemiş. Böyle yapıt toplarsanız, evet büyük bir koleksiyonunuz olur ama haz alamazsınız. Bu işi yaparken haz almak çok önemli. Üç resmi olsun ama sevsin onları. İ. M.: Benim böyle bir hayalim yok ama bu koleksiyonun bir aile mirası olarak kalması, nesilden nesile büyüyerek devam etmesi gibi bir hayalim var. Bir de sanatçılarla ilgili hayallerim var. Örneğin Bubi benim çok takdir ettiğim bir sanatçı. Örneğin bir gün İstanbul'daki büyük bir binanın cephesini Bubi'ye verseler, o cephe onun çalışması olsa ve insanlar da başka başka yerlerden bunu görmeye gelseler ne güzel olur. İşleri de buna çok yatkın. Böyle bir şey olsa parayla yapamayacağınız reklamı yaparsınız İstanbul için. İ. M.: Kesinlikle. Bir Picasso'yu, Dali'yi düşünün. İnsanlar sırf onların eserlerini görebilmek için İspanya'ya gidiyor. Dali'nin yaşadığı yeri görmek istiyorsunuz örneğin. Örneğin ben onu görmek için bayağı kilometre yol yapmıştım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/cihat-burak-dostun-cekmecesinden-mengu-ertel-koleksiyonu-from-a-friends-drawer-mengu-ertel-collection09-04-2019-31-08-19-bozlu-art-project-mongeri-binasi/", "text": "Bozlu Art Project, 9 Nisan-31 Ağustos tarihleri arasında Türk resminin en özgün ve sıra dışı karakterlerinden biri olan Cihat Burak'ın ilk kez gün yüzüne çıkan desenlerini sergiliyor. Sanatçılarla olan dostlukları, grafik çalışmalarından, afiş tasarımlarına ve tiyatro dekorlarına kadar farklı alanlardaki başarılı eserleriyle tanınan Mengü Ertel'in adeta müzeye benzeyen evindeki bir çekmecede ortaya çıkan bu desenler, bugün her ikisi de hayatta olmayan iki sanatçının ve dönemin samimi, çıkarsız, dostane ilişkilerinin de nişanesi niteliğinde. Küratörlüğünü Esma Ertel ve Oğuz Erten'in üstlendiği sergide, resim, edebiyat, müzik, sinema gibi farklı sanat dallarındaki disiplinlerarası ilişkinin önemi vurgulanmaya çalışılırken, sergi dolayısıyla hazırlanan kitabın yazarlığını ise Oğuz Erten yapıyor. Cihat Burak'ın seksene yakın yapıtının yer aldığı sergiye videolar, Cihat Burak'ın öykülerinden alıntılar ve Mengü Ertel'in oğlu BaBa ZuLa'nın kurucusu Murat Ertel ile eşi Esma Ertel'in birlikte hazırladığı ses enstalasyonları eşlik ediyor. Açılış akşamı ise sanatseverleri sürpriz bir müzik dinletisi bekliyor olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/dilara-koz-istanbula-bakis-26-nisan-2-mayis-2019-caddebostan-kultur-merkezi/", "text": "derecesi ile mezun oldu. 2015 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim-İş Öğretmenliği Yüksek Lisansa başladı. Halen aynı kurumda yüksek lisansa devam etmektedir. 2009-2019 yılları arasında birçok karma sergide yer almıştır. Resim çalışmalarını atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/genc-sanatcilar-icin-alfa-19-acik-cagri-basvurular-basladi/", "text": "bir güç olabilmek adına, her sene değişmek koşuluyla bir sanatçı, bir koleksiyoner, bir küratör ve bir akademisyenin oluşturduğu jürinin vereceği karar doğrultusunda, daha önce kişisel sergi açmamış bir genç sanatçının ilk sergisini gerçekleştirmeyi hedefliyor. Yalnızca Ankara'da bulunan üniversitelerin resim, heykel, seramik, fotoğraf, video, grafik tasarım bölümlerinin lisans, yüksek lisans veya doktora programlarına devam eden veya bu programların birinde öğrenimlerini tamamlamış kişilerin başvurularına açık olan Alfa 2019 için son başvuru tarihi 28 Nisan 2018 Pazar günü, gerçekleşecek olan serginin ise açılış tarih ve saati 25 Mayıs Cumartesi saat 18.00 olarak belirlendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/mimar-sinan-genim-koleksiyonundan-yeryuzu-suretleri-kurator-erkan-doganay-12-27-nisan-2019-pendik-belediyesi-mehmet-akif-ersoy-kultur-merkezi-sergi-salonu/", "text": "Mimar Sinan Genim, ortaokul sıralarında başlayan harita tutkusunu ilerleyen yıllarında oldukça ciddi bir koleksiyona dönüştürdü. Koleksiyonunda Roma, Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet sonrası çok sayıda ve farklı baskılarda örnekler yer aldı. Özellikle de İstanbul harita ve gravürlerinin ağırlıkta olduğu koleksiyon şimdi Pendik Belediyesi tarafından yapılan bir seçki ile izleyicilerin ve araştırmacıların beğeni ve ilgisine sunuluyor. Serginin Küratörlüğünü üstlenen Erkan Doğanay; Günümüz teknolojisi ile donatılmış cep telefonlarındaki harita ya da navigasyon uygulamasından oldukça uzun yıllar önce Osmanlı Devleti'nde ya da daha öncesi dönemlerde bir denizci ya da kara yolunu kullanan bir tüccar yolunu ancak bu belgeler aracılığı ile bulabiliyordu. Keşifler ya da savaşların vazgeçilmez temel unsuru günümüzde koleksiyonlarda ve müzelerde görebildiğimiz bu haritalardı. Koleksiyon ve arşivinden seçki yaparak bir harita sergisi yaptığımız asıl mesleği mimarlık olan Sinan Genim'de bu kıymetli çizimler aracılığı ile yeryüzü topografyasını, mimarisini, kentlerini ve yaşamını okuyan bir kartograf aslında. Sinan Genim koleksiyonundaki haritalardan yapmış olduğu araştırmaları daha önce pekçok yayında ve makalesinin alt yapısında kullandı. Bu sergi ile ilk kez izleyiciye sunulacak olan harita ve gravürler -ki büyük çoğunluğunu İstanbul haritaları oluşturmaktadır- Bizans döneminden Osmanlıya bir kentin gelişimini ve değişimini gözler önüne sermektedir. Sinan Genim, ayrıca daha önce Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayınlanan Konstantiniyye'den İstanbul'a, XIX. Yüzyıl Ortalarından XX. Yüzyıla Boğaziçi'nin Rumeli Yakası Fotoğrafları albümü ile fotoğraf ve haritalar üzerinden İstanbul araştırmalarını ilgililerle paylaşmıştı. Cümleleri ile serginin önemine dikkat çekiyor. M. Sinan Genim Koleksiyonundan Yeryüzü Suretleri başlıklı bu sergide yetmiş dört adet harita ve gravüre yer verildi. Seçkide ki bu rakamın özel bir anlamı var, Sinan Genim'in yaşına ithafen bu sayı belirlendi.12 Nisan'da açılışı yapılacak olan sergi 27 Nisan tarihine dek izlenebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/nadide-akdeniz-zamansiz-imgeler-04-04-2019-04-05-2019-labirent-sanat/", "text": "Nadide Akdeniz 4 Nisan 4 Mayıs 2019 tarihleri arasında Labirent Sanat'ta Zamansız İmgeler başlıklı 26. kişisel sergisi ile 25 yılı kapsayan yönelimlerinden, farklı dönem ve tekniklerde ürettiği işleriyle izleyici karşısına çıkıyor. Nadide Akdeniz'in Zamansız İmgeler sergisindeki resimleri, ilk bakışta doğal olanın estetik bir aktarımı gibi algılansa da kullandığı imgelerle izleyeni zamansız bir aralığa çekerek, düşünmeye sevk ediyor. Issız, kusursuz bir doğa görüntüsünün içine gizlenmiş, günlük yaşamda sıklıkla kullanılan ya da gelişen teknolojiye yenik düşmüş, işlevini yitirmiş sıradan nesneler bizi resmin içine alarak, bireysel deneyimlerimizle anlamı çoğaltıyor. Duraksamayı, sistemi tehdit eden bir bozukluk olarak gören yaşadığımız çağda, yenilik zorlamasıyla sürekli değişime maruz kalan çevremiz, kullandığımız eşyalar, alışkanlıklarımız hatta bedenimizle birlikte, benliğimizi kuran anılar ve hafızamız da zamanın yakalanamayan bu hızı içinde kayboluyor. Nadide Akdeniz'in resimlerinde doğal olanla kurgu, geçmiş ile aktüel, yaşamla ölüm, eski ile yeni gibi kavramlar geçmiş-şimdi-gelecek diyalekti üzerinden büyük bir titizlikle izleyiciye aktarılıyor. Akdeniz'in resimlerindeki imgeler, yalnızca edimsel olarak içinde var olduğu şimdiyle sınırlı kalmadan, aksine hem geçmişe hem de geleceğe doğru uzanarak var oluyor. Nadide Akdeniz'in son 25 yıllık işlerinden bir seçkinin yer aldığı, Zamansız İmgeler başlıklı kişisel sergisini, 4 Nisan 4 Mayıs 2019 tarihleri arasında Labirent Sanat'ta görebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/08/sinan-demirtas-tahterevalli-7-mayis-15-haziran-2019bozlu-art-project-mongeri-binasi/", "text": "Sinan Demirtaş gerçekliğin bir yanılmasa olduğunu anlattığı resimleri ile 7 Mayıs-15 Haziran 2019 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda. Fotoğrafı resimsel gerçekliği araştırmanın önemli bir aracı olarak gören sanatçı yapıtlarında yanılsamadan uzaklaşarak kendi dünyasını yansıtıyor. Sinan Demirtaş'a göre gerçeklik bir yanılsamadır ve asıl olan kişiyi ne kadar içine aldığıyla ilgilidir. Resimdeki gerçeklik onun izleyeni içine çekebilmek için kullandığı unsurlardan sadece biridir. Çizgi, ton, ışık ve gölge gibi ögeler ise bu yanılsamanın diğer enstrümanlarıdır. Bütün renkleri içinde barındıran beyaz, O'nun resimlerinin zamandan arındırılmış soyut mekanlarıdır. Mekan soyut olunca ona istediği yerden bakabilir artık. Tek bir yön ya da açı ile yetinmez, farklı ufuklardan da bakar, dokunur. Bu, Demirtaş için bir oyun gibidir, zamanı kandırmaca oyunu! Bir şey, baktığın yerden görebildiğin kadardır ama onu daha iyi tanımak için birçok açıdan bakmak, dokunmak, temas etmek gerekir. Sinan Demirtaş shall be on view at the Bozlu Art Project Mongeri Building from the 7th of May to 15th of June 2019 with his images demonstrating that reality is, in fact, an illusion. Considering photography an important means of exploring pictorial reality, the artist distances himself from illusion in his artworks, reflecting his own world. According to Sinan Demirtaş, reality is an illusion, and all that truly matters is how much it 'takes you in'. Realism is just one of the elements an image uses to draw its viewers in. Lines, tones, light and shadow are other instruments of this illusion. White, made up of all colours, constitutes the abstract settings of his paintings devoid of time. When space itself is rendered abstract, it is open to being regarded from whichever viewpoint one wishes. He does not make do with a single direction or angle either, he discovers different horizons to look and touch from. This is like a game for Demirtaş, a game of tricking time! What anything is, after all, is what you can see from where you're standing, but in order to get to know it better you must look, touch and come in contact with it from a multiplicity of angles."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/10/turk-ressamlarindan-100-portre-kartal-belediyesi-fuaye-sergi-salonu-14-18-nisan-2019-acilis-16-nisan-2019-saat-13-00-1730/", "text": "Günümüz 100 ressamın katılımıyla resim tarihimizin önemli ressamlarının portreleri Romanya'nın Köstence kentinden sonra Dünya Sanat Günü kapsamında Kartal Belediyesi, İstanbul Kartal Kültür Sanat Derneği ve UPSD yönetim kurulu üyesi ressam Murat Havan'ın desteği ile İstanbul'un Kartal ilçesinde sergilenecek. İstanbul kartal kültür sanat derneği Sergi Kartal Belediyesi Fuaye Sergi Salonu'nda 14-18 Nisan 2019 tarihleri arasında açık kalması planlanıyor. Serginin açılışı farklı bir tarihte olacak 16 Nisan 2019 tarihinde saat: 13:00 17:30 açılacak. Adem Başpınar, Ağıt Uğur Uludağ, Ahmet Kiracı, Akın Demiral, Alev Huzur, Ali Gümülcine, Asena Sarcan, Ayça Karaca, Ayfer Uz, Aylin Beyoğlu, Aysel Barış, Ayşe Deniz Almadık, Ayşe Kapusuz, Ayşegül Kalkan, Berna Sağlam, Birol Özer, Burçak Cansu, Cansu Sönmez, Ceyda Güler, Çiler Süyev, Damla Bozkurt, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Dilara Koz, Doğan Keskin, Ecem Aydın, Ekin Akalın Kurucu, Elçin Topçu, Emine Babatürk, Emrah Nallar, Erkan Doğanay, Esma Taşdemir, Esra Engin, Esra Yıldırım, Eylül Köksümer, Ezgi Yemenicioğlu Negir, Fahri Çağdaş, Ferhunde K. Öner, Figen Girgin, Firuzan Şimşek, Gamze Tunç, Gizem Altun, Gözde Aytaç, Gözde Baykara, Gülcan Başar, Güliz Baydemir, Gülşah Kalkan, Hakan Cingöz, Haydar Taşçılar, Hüda Sayın Yücel, Hülya Küpçüoğlu, Işıl Dural, İsmail Eyüpoğlu, Kader Akçay, Kamber Koç, Kerem İşcanoğlu, Kübra Yıldız, Levent Tosun, Mahpeyker Yönsel, Mehmet Göktepe, Murat Havan, Mustafa Albayrak, Mustafa Özbakır, Nebahat Karyağdı, Nesli Türk, Neslihan Kıyar, Nezihe Bilen Ateş, Nur Sultan Yıldırım, Nurcan Perdahçı, Nurdan Likos, Nurhayat Güneş, Nurullah Atalay, Orhan Karakaplan, Özer Çevik, Özlem Özkan, Özlem Üner, Pınar Partanaz, Rugül Serbest, Sema Öcal, Semih Zeki, Sercan Başar, Serdal Keskin, Serpil Kapar, Sinem Korkut, Soner Tuna, Süreyya Genç, Şehmus Atasever, Şenay Kazalova, Şerif Kino, Şevket Sönmez, Şuayyip Yücel, Tolga Boztoprak, Turan Büyükkahraman, Veysel Kurucu, Volkan Karabağ, Zafer Malkoç, Zehra Başaran, Zerrin Pehlivan, Zeynep Özdemir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/17/18-usta-18-basyapit-upsd-sanat-galerisi-13-nisan-05-mayis-2019/", "text": "Türk sanatçılarının 1989'da önayak olarak kurdukları UPSD bu yıl 30. yılında! UPSD kendi 30. yılını kutlarken, ESAS ŞIMDI SANAT ZAMANI sloganı ile başlattığımız, Dünya Sanat Günü etkinliklerinden, UPSD galerimizde 13 Nisan & 05 Mayıs 2019 tarihleri arasında düzenleyeceğimiz 18 USTA 18 BAŞYAPIT sergisine sizi davet etmekten onur duyuyoruz. Türk sanatçılarının usta isimlerinin biraraya geldiği bu önemli sergide, değerli duayen sanatçılarımızın başyapıtlarını birarada görebileceğimiz için çok şanslı ve heyecanlıyız. Ülkemizde bu konuda en önemli ekspertize sahip SERGİ-KUR bu sergimizin sponsoru olarak, eserlerin ulaşımını özenle üstleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/17/forum-genc-sanatcilarin-cikmazlari-nasil-asilir-piramid-sanat-19-nisan-2019-cuma-saat-1730-1930/", "text": "Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin Dünya Sanat Günü kutlamaları çerçevesinde Piramid Sanat'ta genç sanatçıların ve sanatçı adaylarının içinde bulundukları zorlukları, çıkmazları tartışmaya açılıyor. Forumda genç sanatçılar ve sanatçı adayları, Türkiye'de sanat eğitiminin ne kadar yeterli olduğu, ekonomik durumun yarattığı etki, sanat ortamına karşı duyulan güvensizlik, mezun olduktan sonra sanatçı olarak karşılaştıkları zorlukları irdeleyecekler. Küratör Denizhan Özer moderatörlüğünde gerçekleşecek olan forumda genç sanatçılar ve sanatçı adaylarının yanı sıra sanat eleştirmeni ve yazar Ali Şimşek akademisyen ve sanatçı Melik İskender ve Deniz Gökduman, genç sanatın bugün içinde bulunduğu durum ile ilgili yapacakları yorumlarla foruma katkıda bulunacaklar. Piramid Sanat'ta gerçekleşecek olan forum, UPSD tarafından kayıt altına alınarak ayrıca rapor haline getirilecek. Özellikle genç sanatçılar başta olmak üzere konuya ilgi duyan herkesi bekliyoruz. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/17/panel-epiveron-sanat-ve-koleksiyoner-haklari-pera-muzesi-17-nisan-2019-carsamba-saat-1800-2000/", "text": "Dünya Sanat Günü etkinliklerimizden, bir diğeri de, PANEL / 17 Nisan çarşamba günü EPİVERON hakkında herşey konuşulacak. Ajandanıza not alın lütfen. İstanbul'da iseniz PERA MÜZESİ'ne zisi de bekliyoruz. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/18/utku-varlik-goz-boyama/", "text": "Dengemiz nasıl bozuldu, bilmiyorum ama gün geçmiyor Paris'te sanatın üst yüzeyinde bizi yıkamak adına contemporary mafyasının yaptığı etkinlikleri izlemeye kalkarsanız yorulursunuz! Eskiden sanatı yönetenler genellikle meydanı başkalarına bırakırlardı; kültür bakanları, müze yöneticileri, küratörler, ünlü galeriler ve de basın. Dada'yı, Kübistleri, Picasso'yu, moderni vs. giderek 20. yüzyıl sanat tarihini alnımıza yazanlar pentüre değer biçenler ve pazarlayanlar genellikle tablo satıcıları ve de onlarla çalışan ünlü eleştirmenler, sanat tarihçileriydi; koleksiyonerleri görmezdik çünkü zenginlik, para bugünkü gibi sergilenmezdi, genellikle Musevilerin ilgi alanında olan sanat ticareti, İkinci Dünya Savaşı'yla el değiştirdi; onların koleksiyon ve sanatsal tüm varlıkları önce Almanlar tarafından talan edilirken, çok önemli para ve beyin göçü sanatın çekim alanını Amerika'ya yönlendirdi. Bu aşırı zenginlik, Amerika'nın özellikle pentürde kendi hegemonyasını dünyaya empose ederken, merkezi Avrupa olan sanatı da Amerikan müze ve koleksiyonlarına kaydırdı- ilk kez müze ve koleksiyon adına yeni konseptler yaratarak, örneğin Houston Menil koleksiyonu, Guggenheim Müzesi vs.- Bu kısa geçmişten sonra bugüne doğru yol aldığımızda, Contemporary markalı günümüz sanatını yöneten akıl hocaları, sanatı yine aynı merkezden yönetilen ama daha küresel bir biçimde paylaşılmasının daha geçerli olduğunu, parası olan her ülkenin de kendi sanatçıları, modern müzeleri, koleksiyonerleri ve de bienallerinin çok daha atraktif ve onlar adına kazançlı olacağına karar verdiler: Türkiye buna çok iyi bir örnektir! Örneğin bu lobinin en önemli markası Saatchi, bir adım geri çekilip, topu iki Fransız milyardere verdi: Bernard Arnault Fondation Vuitton -ve François Pinault. Malum sanatın alım-satım merkezi Sotheby's ve Christie's'in patronu kendi fondationu da Venedik'tedir. Ulusal Modern Sanat müzeleri de tümüyle onların kontrolü altındadır. Danışmanları eski kültür bakanları, modern müze yöneticileri ve teknotratlar aynı zamanda Fransız Kültür Bakanlığının sanat fonu FRAC'ın da satın alma sektöründe de söz sahibidir. Bu günlerde Paris Modern Sanat Müzesinde Thomas Houseago'nun ilk kez bir retrospektif sergisi açıldı, bu İngiliz asıllı ressam ve yontucu 72 doğumlu ve Los Angeles'ta yaşıyor. Sanat çizgisi malzeme olarak ağaç, alçı, metal ve bronz kullanıyor genellikle; Henry Moore ve Baselitz'in çizgisinde olduğunu da katalogda yazmışlar! Koleksiyonerlerin gözdesiymiş; Tate Modern'den Gogosian'a sonra da Venedik François Pinault Fondation'ına otoyol misali ulaşım onun aynı zamanda medyatik ününün de, yakın dostu aktör Brad Pitt'den kaynaklandığı; aktör onun atölyesinde saatlerce therapeutique ivmede bakarak ve çalışarak sanatı öğrenmeye çalışıyor ve de koleksiyoner olarak işlerini alıyor, yaptığı sergilere katılıyor. İşte bu Paris Le Musee d'Art Moderne retrospektifine François Pinault ile katılan aktör, serginin albenisini basında ikiye katladı! Sergide müze koleksiyonlarından gelen devasa işler var, dört salonu dolduran işleri değişik malzemeler ve boyutlar içeriyor, müzenin havuzuna kadar ama ilk kez kendilerine sanatçıyı abartma görevi verilen katalog yazarları bu beğeniye katılmakta zorluk çekmişler; zor durumda bazı sözcükler kullanmışlar, okuyan anlamasın ve de baksın gitsin, demek buraya kadar getirmişlerse Brad Pitt'in hayran olduğu, koleksiyonunu yaptığı bu adam önemli bir sanatçıdır! Sözcükler ve cümleler: yontu ve dökümlerin yapımındaki grotex abartma, Hulk, sculptures anthropomorphes, gigantisme et a la noirceur! Türkçe naif bir step dili olarak günümüzde kullanılan birçok terimine yanıt vermiyor ama bu gereksiz çirkinliği güncel sanat olarak yutturmak isteyenlere bize özgü sözcükler yok değil! Yontu atölyelerinde ahşap ve metal structure'a alçı sıvıyarak bir form vermek isteyen ama bir türlü figüre dair bir estetik oluşturamayan, yarım bırakıp atölyeden çıkan izlenimini veriyor. Gördüğünüz gibi abartmıyorum, ama ona bu ünü yakıştıranlar; yani satıcıları için büyük sanatçı yakıştırması, örneğin Picasso'nun son devresi, Kübist, primitif vs. Aynı sürede Paris'te başka bir yontucunun, Alman Thomas Schütte'ün işleri Monnaie de Pariste sergileniyor. Yine François Pinot'nun sahneye koyduğu, bilinçli olarak ötekine paralel bir gösteri. Bu iki sanatçıyı müzeler ve koleksiyonerler paylaşamıyormuş! Gerhard Richter'in öğrencisi, 2005'te Venedik Bienali Lion d'Or, en ünlü müzeler: Stockholm vs., Fondation Beyeler, Bale, Centre Pompidou... Yontu'yu yeniden keşfetti diyerek bize öğretide bulunuyorlar, güya yaşadığımız toplumu eleştiren yapıtları insana başka bir boyut getiriyormuş! Uzun süre önce gördüğüm ama çirkinliğinden ötürü dışladığım, belki anlatılamayacak kadar naif ve çarpık bu işin Schütte tarafından yapıldığını yeniden gördüğümde sevindim, birini al ötekine vur!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/20/nilgun-yuksel-hareket-kerim-zapsu/", "text": "Kerim Zapsu'nun çalışmalarıyla, küratörlüğünü aynı zamanda galerinin kurucusu Ulaş Parkan'ın yaptığı Ambidexter Sanat Galerisi'ndeki 7,680,000,000 isimli kişisel sergisinde tanıştım. Söyleşinin başlığı da Zapsu'nun sanatsal eğilimlerinden yola çıkarak onun işlerini tanımlamak için kullanıldı. Zapsu'nun sanatsal yolculuğunda kinetik heykel, bir adım ötesinde hareket kavramı baş konumda. Üstelik kişisel sergisinde sadece bir tane kinetik çalışması olmasına karşın hareket hem tek tek işlerde hem de serginin bütününde kendisini fazlasıyla ortaya koymuştu. Kerim Zapsu: 21 yaşıma gelene kadar aklımda sanat yoktu. Kentsel planlamaya ilgi duyuyordum ve Parsons'a kabul edildim. Parsons'ın hazırlık senesi kısa sürede pek çok farklı beceriler öğrenerek geçti; ilk defa ellerimi kullanarak bir şeyler üretmeye başlamıştım. Burda ayrıca harika öğretmenlerle çalışma ve kavramsal fikirler keşfetme fırsatım oldu. Bu yolda tanıştığım insanlar ve yaptığımız projeler kentsel tasarımdan güzel sanatlara geçiş yapmamda etkili oldu. Parsons'ın güzel sanatlar bölümü farklı araçlar deneme esnekliğini sunuyordu; video ve performansı kapsayan 2D, 3D ve 4D dersleri zorunluydu. Bu süre boyunca her şeyi denedim ve görsel kompozisyonda kullanacağım araçları seçme sırası bana geldiğinde heykel, enstalasyon ve videoya yöneldim. K. Z.: Kinetik heykel, içgüdüsel anlar oluşturmak için hareketi kullanma fikri ile beni cezbetti. Örneğin, neredeyse kaza yapmak üzere olan bir arabaya verilen tepki çoğu zaman aynıdır: Nutkun tutulması ile aniden nefesi içe çekme. Benim için bu süngerden damlayan bir su damlası veya kendi kendine işleyen bir tahterevalli bile olabilir. Bu aralar ayrıca insanların hem eseri nasıl gördüğü, hem de konseptle beraber onun mekaniğini de düşünmek zorunda oldukları ve bu sayede nasıl beyinlerini tamamen iki farklı şekilde kullanmak zorunda kaldıkları bir durum geliştiği üzerine düşünüyorum. Fakat en temel cezbedici nedenlerden birisi de kişi eseri sevmese bile sadece hareket döngüsünü tamamlamak adına bakacaktır. K. Z.: New York'ta 5 yıl yaşadıktan sonra şehrin yaratıcılık anlamında sunduğu şeyleri tükettiğimi hissettim. Şehir, farklı etkinlikleri ve kalabalık bir sanatçı topluluğu sunması ile yaratıcılığınızı her daim besliyor. Ancak bir balon içinde yaşıyormuşum hissine alışamadım, bir yabancı için New York, bir sanatçının Disneyland'i gibidir. En iyi müzeler, en iyi galeriler, en iyi konserler... Aslında bu, yaratıcılığa dalmak için harika bir ortam sunuyor ama bir şeylerin eksik olduğunu ve yer değiştirerek daha fazla şey elde edebileceğimi hissettim. Bir Müslüman veya bir Türk olduğumu görmezden gelemeyen insan tipleriyle de problemim vardı. Soyut ve insanlıkla ilgili olduğunu düşündüğüm işler üretiyordum, ancak onlar daima eserlerime politik anlamlar yüklüyordu. Sanat vasıtasıyla şikayet etme düşüncesinden gerçekten hoşlanmıyorum, onlar ise daima haberlerde izledikleri hikayeleri eserlerimde duymak istiyorlardı. Öğretmenlere mağdur olmadığımı ve böyle hissetmek istemediğimi söylemek zorunda kalıyordum. İlk solo sergim için Bogota'ya gittiğimde taşınma kararım kesinleşti. Burası bana 1980'lerin İstanbul'unu anımsattı. Üretim ve sanatın etrafındaki tutum ve sohbetler çok farklıydı, kendimi daha çok evimde gibi hissettim. Ama tabii ki en önemli şey yemek! K. Z.: Basitçe anlatıyorum çünkü işlerdeki boşlukları zorla doldurmak istemiyorum; bu boşluklar burada olmalı ve izleyici ve ben tarafından yorumlanmalı. Bazı filmler vardır, tam anlamı ile her noktasını çözemezsiniz ve yer eder, hatta izledikten aylar sonra aklınıza gelebilir. Kalıcı bir his ve karmaşıklık bırakan eserleri daha anlamlı buluyorum; böylece o boşlukları kabul etmek ve geriye kalan soruları tek başınıza cevaplamak durumunda kalıyorsunuz. Görsel bir eserin cevaplarını vermeyi sevmiyorum çünkü ben de halen o soruları çözüyorum. Malzemeyi seçtiğimde veya malzeme bir projeyle ilişkilendirildiğinde, kendi dilimi yaratmak için uğraşırım. Bir şeyi üretme sürecinde elimde bulunan olanakları değerlendirmeyi seviyorum, bayrakları da uzun süredir evimde dekorasyon olarak kullanıyorum. Untitled 2018 adlı eserimdeki gülen suratı yaratmak için bayraklar ile oynamaya başladım ve ardından bu başka bayraklar ile yeni işler doğurdu. Bir malzeme kullanmamamın tek nedeni, onunla yeni bir dil oluşturmam olabilir. K. Z.: Evet, bireyleri temsil ediyor. Sonuç olarak bayraklar insanları sınıflandırmanın bir yolu ve bu sayı, bu kadar çok insanı gruplara sınıflandırırken doğabilecek sorunların bir hatırlatıcısı gibi aslında. Kişi ile bayrak arasındaki bağlar oldukça kişiseldir. İnsanlar bir bayraktan dolayı rahatsız veya mutlu hissedebilir veya bir bayraktaki güzelliği görebilir, fakat tüm bunlar o kişiye bağlıdır. Bireyler ve bayraklar vasıtasıyla aklımıza gelen büyük fikirler arasında bağlantı kurmak adına bu başlığı istedim. K. Z.: Bayrakların duygusal çağrışımları vardır. Çoğunluk için bir Suudi Arabistan bayrağı, bir Brezilya bayrağı kadar samimi ve sıcak duygular hissettirmeyebilir. Bunun nedeni ilginçtir, Suudi bayrağı siyasi anlamda yargılanırken Brezilya bayrağı futbol, güzellik, sahiller ve Caipirinha ile özdeşleşmiştir. Ama dürüst olalım; Suudi petrolünü herkes sever ve Amazon ormanları Brezilya hükumeti altında paramparça ediliyor. K. Z.: Senin de altını çizdiğin gibi bu malzemenin iki taraflılığı çok ilginç. Bu, insanların nasıl hiç yoktan da bir anlam çıkarabildiklerini gösteren iyi bir örnek. İlginç çünkü biz de soyut resimlerde aynı şeyi yapıyoruz. Pollock'un bir boya damlasının yarattığı o etkiyi, ülkenizin bayrağı yükselirken de hissedebilirsiniz. Ben görsel çağrışımlar, malzeme ve onların temsil ettiği politik duygular arasındaki fikirler ile oynuyorum. Dot, Spray ve Untitledda bilinen sembollerin duygularını değiştirmek ve Puf I, Puf II ve Scrollda sembolleri çıkararak soyut bir duvar eseri yaratmak istedim. Malzemelerin sadeliği sembollerden çıkardığımız anlamları çözmede farklı yollar keşfetmemi sağladı. K. Z.: Bir eser yapma fikri nereden geliyor gerçekten bilmiyorum ve her zaman araştırma yapmıyorum. Bayraklar zaten kendiliğinden bir çok farklı duygu oluşturur ve bu yüzden bu eserler özelinde araştırma ihtiyacı hissetmedim fakat salonuma dizdiğim bayraklara olan tepkileri gözlemledim. Aklımda kalan bir an var; bir arkadaşım evime geldi ve duvarda asılı olan bayrağı görünce memnuniyetsiz bir şekilde neden kendi ülkesinin de sembolü olan Türk bayrağını duvarıma astığımı sordu. Bu ülkesini desteklemediğinden veya iyiliğini istemediğinden değil, bayrak ve bayrağın üzerinden yapılan politik savaş ile bir arkadaş ortamında yüzleşmek istememesinden. İşlerimi yaparken tabii ki çevremden ve o sıralar araştırdığım konulardan etkileniyorum; yani örneğin eski medeniyetler hakkında bir Graham Hancock kitabı okuryorsam bu ister istemez eserlerime direk yansıyor. K. Z.: Bayrak kumaşlarını kullanmaya devam ettim fakat daha abstrakt işlere yöneldim ve onları sadece renkleri ve şekilleri için kullanmaya başladım. Bunları Nisan sonuna doğru Step sanat fuarında Ambidexter galeri ile sunacağım. Veksillojiyi yaparken çok keyif aldım; 17 aydır üzerinde çalıştığım ilk kinetik heykelimdi ve yarattığım bu dili ilerletmek istiyordum. Halka açık yerler için heykeller üretme konusunda bazı planlarım var. Belki Eylül'e doğru sokaklarda bir eserime rastlayabilirsiniz. Instagram hesabım @kerimslefthand, gelecek projelerim hakkında bilgi almak için beni buradan takip edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/26/nilgun-yuksel-bir-parca-sanat/", "text": "Günsu Saraçoğlu ve Dilşad Atasoy ile bir sanat projesi yürüttükleri sırada tanıştım. Aynı zamanda bugün hala devam ettikleri Beyaz Tuval başlıklı sanat söyleşi programını yapıyorlardı. Çalıştıkları bir başka alan ise, sanatsal alanı, sanatsal olanı daha görünür kılmak adına kurumlar, sanatçılar ve sergiler için basın danışmanlığı, özel tanıtım çalışmaları yapıyorlardı. Sonra Piece of Art News sanat gazetesi geldi. Vernice Art Sanat Fuarı ve Art Ankara'nın basın sponsorluğunu üstlendiler. Her yerde ve herkes için sanat mottosuyla özel ve kamusal alanların sanat eserleri ile buluşması için çalışmalar yapmaya başladılar. Son görüşmemizde Demsa işbirliği ile Sanat Vitrinde projesi ile çıktılar karşıma. Bazı insanlarla yollarınız kesişir. Aradan zaman geçer yine kesişir. Başka yerlerde, başka zamanlarda ve başka fikirlerde karşılaştık Günsu Saraçoğlu ve Dilşad Atasoy ile. Sonunda artık söyleşelim, dedim. Yaptıkları iş, işler ve yaşam üzerine söyleştik. GÜNSU- Müzik, tiyatro, sinema gibi sanat dalları daha geniş kitlelere hitap ederken, plastik sanatlar sınırlı bir elit kitleye hitap ediyor. Bunu değiştirmek için biz ne yapabiliriz diye düşünüyoruz uzun zamandır. Elbette ki bu o kadar kolay bir olay değil. Birçok dinamik var bunu yaratan. Ama biz bir ucundan tutup küçük bir katkı sağlayabilir miyiz düşüncesiyle yola çıktık. Bu amaçla Vesaire Sanat Galerisi'yle birlikte hazırladığımız bir projeyi hayata geçirmek istedik. DİLŞAD- Her yerde sanat, herkes için sanat... O zaman sanatı galerilerin dışına çıkarmalıyız diye düşündük. AVM'ler, mağaza vitrinleri herkesin mutlaka baktığı yerler. Bunu bir projeye dönüştürme fikriyle Demsa Group'la görüştük. Onların da ilgisini çeken bir proje oldu. Tam da ilkbahar sezonu için yeni vitrin düzenlemeleri yaklaşıyordu. Ona yetiştirmek için hızlıca başladık işe. Sanatçı ve eser seçimlerini yapmak, eserleri toplamak ve onların vitrinlere yerleştirilmesi süreci bizim için de yeni bir deneyim oldu. Demsa Group gibi Türkiye'ye dünyanın en önemli markalarını getiren bir firmayla işbirliği ayrıca çok kıymetli ve keyifliydi bizim için. Emar AVM de La Fayette, Kanyon'da Harvey Nichols ve Nişantaşı'nda Brandroom mağazalarının vitrinlerinde projeyi izlemek mümkün. İnsanlar sevdikleri markaların yeni sezon ürünlerini sanat eserleriyle birlikte görüyorlar, bu bence çok değerli. GÜNSU- Evet, bu da bizim önemsediğimiz başka bir projemiz. Mimarlardan oluşan ekiple birlikte çalışıyoruz. Evlerin tasarımı ve düzenlenmesi mimarlar tarafından bitirilip teslim edilme noktasına gelince biz devreye giriyoruz. Her şeyi bitmiş mekanın duvarlarındaki eksiklik sanat eserleriyle tamamlanıyor. Evle ilgili görseller bize gönderildikten sonra eser seçimi yapıyoruz. Tabii önce ev sahiplerinin ne tür resimlerle ilgilendiğini bilmemiz gerekiyor. Her mekan için, farklı sanatçıların farklı eserlerinden oluşan seçenekler sunuyoruz. Biz, mimarlar ve ev sahipleri hep birlikte, fikir alışverişi içinde yapıyoruz bu seçimleri, yerleştiriyoruz ve bırakıyoruz. Ev sahipleri bir müddet o eserlerle yaşıyor. Belli bir sürenin sonunda seçimini yapıyor. Değiştirmek istediği olursa değiştiriyor, almak istemediğini bırakıyor ya da tümünü alıyor. DİLŞAD- Özellikle galerilere gitme, sanatı takip etme şansı olmayan ya da bu işe vakit bulamayan insanlar için, sanatla onları buluşturmak açısından etkili bir yol oldu. Günümüzde büyük şehirlerde yaşayan, yoğun çalışan insanlar her şeyi bir telefonla ya da internet üzerinden siparişle evine getirmek istiyor ya, biz de bunu sanat için yapıyoruz bir anlamda. O eserlerle bir müddet yaşayan insan zaten onlardan vazgeçemiyor. Orijinal bir eserin olmadığı ev ne kadar modern ve özel döşenirse döşensin, eksiktir bize göre. DİLŞAD- İkimiz de resim yapan insanlarız. Yıllardır sanat camiasının içindeyiz ve sanatçıların yaşadığı zorlukları biliyoruz. Heyecanla, emekle hazırlanıp bir sergi açarsınız, açılış günü bir kalabalık davetli grubunun ardından ilgilenen kişi sayısı giderek azalır. Hele bir de basında yer almadı ya da katalog hazırlanmadıysa serginiz hızla unutulur gider. Geçmişte açılmış çok önemli bazı sergilere ait hiç belge bulamıyoruz. O dönemi yaşamış o sergiye katılmış insanların anılarından dinleyebiliyoruz ancak. İşte bu nedenle dedik ki sanatçının yaptığı işle ilgili bir tanıtıma ihtiyacı var. GÜNSU: Türkiye'de hepimizin şikayet ettiği bir sorun var, belleksizlik... İşte sanat alanında bellek oluşturmaya da bir katkı sağlamış oluyoruz böylece. Bir çok sanatçının basın ve tanıtım çalışmalarını profesyonel olarak yürütüyoruz. Ayrıca sergi tanıtımları, ulusal ve uluslararası fuarların ve sanat galerilerinin basın ve tanıtım çalışmalarını yapıyoruz. Bizden bu konuda profesyonel destek alan sanatçı ve galeriler hem sergilerini daha geniş kitlelere duyuruyor hem de kendileriyle ilgili kalıcı belge ve bilgilere katkı sağlamış oluyorlar. GÜNSU- Çok proje yaptık geçmişte, burada hepsinden söz etmek mümkün değil elbette... Ama şunu kesin olarak söyleyebiliriz ki; çok emek harcadık ama iyi ki de yaptık dediğimiz ve bizi mutlu eden projelerdi hepsi de... Geleceğe dair hayallerimiz o kadar çok ki şimdi üzerinde düşündüğümüz projeleri anlatmaya başlasak zaman yetmez. Kimi uygulanabilir, kimi çok ütopik, kimi çok yatırım isteyen projeler. Hepsini yavaş yavaş olgunlaştırmaya ve hayata geçirmeye çalışıyoruz. Büyük yatırım yaptığımız, çok emek verdiğimiz ve bizi en mutlu eden işlerimizden birisi Piece of Art News'i kurmak oldu, o kesin. DİLŞAD: Evet çok emek harcadık hala da harcıyoruz ve çok önemsiyoruz. Piece of Art News bir sanat gazetesi, içinde sanata dair çok şey bulmak mümkün. Sanat haberleri, sergi duyuruları, sanat yazıları sanatçılarla söyleşiler ve Beyaz Tuval/ Kısa Metraj gibi sanatseverlerin direkt sanatçıyı izleyebilecekleri sohbetler var. Bu gazete güncel sanat haberlerinin yanında aynı zamanda geniş bir sanat arşivi bizim için. Kalıcı olmasını, yaşamasını istiyoruz, bunun için çabalıyoruz. NİLGÜN YÜKSEL: Geçmiş, gelecek; arşiv, bellek üzerinde durmak istiyorum bir kez daha. Beyaz tuval programı bunun üzerine çünkü. Sanatın aktörleri ile televizyon üzerinden söyleşilerle bir arşiv oluşturuyorsunuz. Bu hem belleği tazeleyip, canlı tutmak hem de geleceğe dair yatırım yapmak sanırım. GÜNSU- Beyaz Tuval deyince bize güvenen destekleyen sponsorumuz Art Boya ve medya partnerimiz Ogün Tv'den söz etmeden ve onlara teşekkür etmeden olmaz, çünkü onların desteği ve işbirliğinin, bu programın uzun soluklu olmasında rolü büyük. DİLŞAD- Beyaz Tuval vakit ayırıp izlenmesi gereken bir sanat programı, çünkü ortalama bir saat sürüyor. Fakat Kısa Metraj, bir sanatçıya dair kısa bir çekim. Bu çekim, sanatçının bir resmiyle ilgili olabilir, bir sergisini anlatabilir, genel olarak kendisini ve resimlerini tanımaya dair olabilir ya da sanat hakkında görüşlerini içerebilir. Kısa kısa, hızla izlenebilecek, özellikle günümüzde İnstagram gibi herkesin takip ettiği bir sosyal medya alanına uygun çekimlerden oluşuyor. Beyaz Tuval'de de Kısa Metraj'da da izlenme oranlarımız çok yüksek, onu söylemeden geçmeyelim. NİLGÜN YÜKSEL: Aynı zamanda sanat üretiyorsunuz. Bütün bu çalışmalar arasında işin mutfağını da bildiğiniz anlamına geliyor bu. Projelere yaklaşımınızda kuşkusuz bunun ayrıcalıklı bir tarafı var. GÜNSU- Tabii aslında bu bizim çok yönlü bakmamızı sağlıyor. Hem sanatçı, hem basın, hem organizasyon tarafını biliyoruz. Böylece hem daha adil, daha tarafsız kalabiliyoruz hem de her tarafın sorunlarını, eksiklerini, gereksinimlerini bildiğimizden işimize hakimiyetimiz artıyor. DİLŞAD- Ben eğitimciyim, yıllarca öğretmenlik yaptım ama öğretmenlik yaparken de hep resim yaptım. Resim yapmak yaşama biçimi benim için. Bu kadar yoğunluğun arasında resim yapmadığım, boyaya fırçaya dokunmadığım bir gün yok. Kendim için resim yapıyorum, bana iyi geliyor, yorgunluğumu resim yaparak gideriyorum. Resim yapmak, kendimi ifade etme, motivasyon ve deşarj olma yolu benim için. Tüm bu projelerde her sanatçı, onlarla yaptığım her sohbet, onlardan aldığım her bilgi, gördüğüm atölyeler, eserler, hepsi bir okul niteliğinde... Düzenli bir okuyucuyum, okumayı, araştırmayı, incelemeyi, yazmayı da çok severim. Okuduklarımla, tüm bu edindiklerim birleşince gerçekten özel bir sanat eğitimi almış gibi hissediyorum kendimi. GÜNSU- Ben de teknik resim ve sosyoloji eğimi aldım. Yıllarca proje çizimleri yaptım. Fakat resim yapmayı hiç bırakmadım. Tüm çalışma tempomun içinde, yaptığım onca işte sadece sanat düşündüğümü ve sanat dışında hiçbir şeyin beni mutlu edemediğini fark ettiğim gün her şeyden vazgeçip bu alana yöneldim. Sanat projeleri, sanat gazetesi, sanat programları derken gerçekten akademi eğitimi almış kadar oldum nerdeyse. O kadar değerli hocalarla, o kadar güzel sohbetlerimiz oldu ki, kendimi çok şanslı sayıyorum. DİLŞAD- Benim var kesinlikle, hayalim Ayvalık'a yerleşmek ve sadece resim yapmak. Günsu için biraz uzak tabii bu hayal, onun çocukları küçük daha. Zamanı yönetmek konusuna gelince çok zor olduğunu söylemeliyim. Fakat aramızda çok güzel bir işbölümü var herkes kendi işiyle ilgili sorumluluğu taşıyınca kolaylaşıyor. Paylaşmak, dayanışma ve güven çok önemli burada. GÜNSU- Birlikte başarmanın mutluluğunu yaşıyoruz biz. Ben biliyorum ki, Dilşad'ın yapacağı bir iş varsa benim onu düşünmem gerekmiyor, o en iyi şekilde yapılır. Aynı şey onun için de geçerli bana ait olan işleri de o düşünmez. Aramızda tam bir güven var. Bu çok kıymetli bizim için. Birbirimize danışmadan karar almayız. Bir karar almışsak bedeli ne olursa olsun onu en iyi şekilde yapmaya çalışırız. Bir de sanat camiasında ciddi bir güven sorunu var, bu konuya özen gösteriyoruz. Hiç kimsenin güvenini kıracak bir şeyi yapmamalıyız ki şimdiye kadar aksini söyleyecek biri olduğunu da sanmıyorum gerçekten, dürüst ve çalıştığımız insanların haklarını koruyan bir çalışma anlayışımız var. DİLŞAD- Ne güzel olur, çok yorulduk bu yıl gerçekten çok ihtiyacımız var."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/alfa-2019a-basvurular-5-mayisa-kadar-uzatildi/", "text": "bir güç olabilmek adına, her sene değişmek koşuluyla bir sanatçı, bir koleksiyoner, bir küratör ve bir akademisyenin oluşturduğu jürinin vereceği karar doğrultusunda, daha önce kişisel sergi açmamış bir genç sanatçının ilk sergisini gerçekleştirmeyi hedefliyor. ve saati 25 Mayıs Cumartesi saat 18.00 olarak belirlendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/edirne-gorunumleri-resim-yarismasi-t-u-guzel-sanatlar-fakultesi-fuaye-sergi-salonu-16-23-mayis-2019-acilis-1600/", "text": "Edirne Görünümleri Resim Yarışması Sergisi, Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fuaye Sergi Salonu, açılış ise 16 Mayıs 2019 Perşembe günü saat 16:00'da gerçekleşecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/ellerim-taniktir-zamana-on-retrospektif-yusuf-taktak-piramid-sanat-02-23-mayis-2019/", "text": "Yusuf Taktak'ın Akademi yıllarından günümüze kadar olan seçili eserlerini görebileceğiniz sergide, aynı zamanda hayatına dair hazırlanan kronolojik akış ile keyifli bir yolculuk sizi bekliyor. Ortaokulda tanıştığı resim öğretmeninin teşviki sayesinde Akademi'ye gitmeyi kendisine hedef olarak seçen Taktak, Adnan Çoker atölyesinden mezun olduktan sonra sadece sanatını üretmek yerine, aynı zamanda Türk sanatının belleğini oluşturmak için ciddi çalışmalar yaptı. 80'lerde büyük bir ivme kazanan Türk sanatının baş rollerinden biri olan sanatçı, Akademi'deki ve İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ndeki pozisyonunun da sayesinde teoride ve pratikte değerli sergilere imza attı. Küratörlüğünü Öykü Eras'ın üstlendiği Ellerim Tanıktır Zamana... başlıklı sergi, 23 Mayıs 2019 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nden 1974 yılında mezun oldu. Eğitimini Avusturya Salzburg Yaz Akademisi'nde sürdürdü. 1976-1992 İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Arşiv bölümünde ve İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1999 Yeditepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 2005-2018 yılları arasında Yıldız Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi'nde öğretim görevlisi olarak görev yaptı. İstanbul'da yaşamakta ve çalışmalarını Asmalı Mescid'deki atölyesinde sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/prof-dr-ulas-basar-gezgin-asya-sinemasinda-kadin-ve-kurtulusu-ataerkiden-eserkiye-patriarkadan-ekiarkaya/", "text": "Bu yazıda Afganistan, Çin, İran ve Türkiye'den toplam 6 film üzerinden ataerki ve kadının kurtuluşu temsillerine ilişkin olarak düşünce üretiyoruz. Asya'da 48 ülke var; dolayısıyla 4 ülkeden seçmelerin Asya'nın bütününe genellenemeyeceğini önden belirtelim. Bu, yazının kısıtlılıklarından biridir. Ayrıca, her bir ülkede çekilmiş olan binlerce film içinden 1-2 film seçmek de, bir ülke sinemasının bütününü temsil eder nitelikte olmayacaktır. Bu da yazının ikinci kısıtlılığı. Afganistan sinemasından 'Usama' adlı film, kadınların yaşadığı korkunç baskı koşullarını konu edindiği için yazının kapsamına giriyor. Filmde Taliban döneminde kadınlar toplumsal yaşamdan yalıtılmış, evlere hapsedilmiştir. Kadınlara ve çocuklara bakma görevi erkeklerindir. Peki ama dul ve yetimler ne yapacaktır? Onlara bu düzende düşen, açlıktır. Bir çözüm bulunur: Evin 12 yaşındaki kızı, erkek gibi giyinip erkek gibi görünmeye çalışır. Böylelikle, babasının bir arkadaşı olup hallerine acıyan bir fırıncının yanında iş bulur. Taliban toplumunda bile her erkek eşit oranda ataerkil değildir. Fırıncı, durumu bilir, ama ses çıkarmaz. Ancak, Taliban'ın derdi yalnızca kadınlar değildir, çocuklar da hedef tahtasındadır. Taliban, çocukluğu adeta silmeye çalışmaktadır, her Afgan, mücahit doğar misali... Erkek çocuklar kampa alınıp yavru-kötüler olarak yetiştirilecektir. Kız çocuğu da erkek bilindiği/sanıldığı için, fırından zorla eğitime alınır. Elbette, erkek olmadığı kısa sürede anlaşılır. Burada yine de onu korumaya çalışan bir yaşıtı erkek vardır; daha az ataerkildir, ölümü ve zulmü göze alır. Kız, dolandırıcılıktan idam edilecekken yaşlı bir şeyh onu cariye olarak almayı kabul eder, böylece affedilir. Mandela'nın afla ilgili bir sözüyle başlar film. Kadının kurtuluşu nerededir? Bu düzende kurtuluş için küçücük bir umut bile yoktur. Çin sinemasından 'Mulan' filminde yaklaşık 1,500 yıl önce yaşadığı düşünülen bir kadın generalin yaşamı anlatılır. Hunlara karşı savaş için Çin ordusu, erkekleri askere almaktadır. Mulan'ın ailesindeki tek erkek, hasta olan gazi babasıdır. Bir daha savaşa giderse, bozuk sağlığı nedeniyle ölmesi kesin gibidir. Bu nedenle, Mulan, erkek kılığına bürünür ve hasta yatağındaki babasının yerine orduya katılır. Savaşta başarılar göstererek generalliğe kadar yükselir. Bu filmde kadının kurtuluşu, erkeklerden daha erkek olmaktır. Yine de Mulan'da sevecenlik eksik olmaz. Babası için kendisini feda etmesi söz konusudur. Çin sinemasından bir diğer film olan ve kadın dostu bir başyapıt olarak değerlendirebileceğimiz, gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan 'Kadın Şövalye'de 1881 doğumlu Çinli bir devrimci kadının yaşamı konu edilir. Filmde, başkişinin, yalnızca kadın hareketi liderliğine değil Cumhuriyet devrimi önderliğine yükselişinin çocukluğundan belli olduğu hissettirilir. İlerici bir ailede büyür; babası, ataerkil normların dışındadır. O kadar geri bir dönemde, kızının cinsiyet ayrımcısı geleneklere karşı isyanını destekler. Ona, bir baba olarak, bir erkek çocuğa ne verebilecekse aynısını verir: Dövüş sporları ve düşünsel olarak ileri düzeyde bir eğitim. Başkişinin evlendiği erkek de, ataerkil normlara tümüyle uymaz. Öte yandan, ataerkinin ondan bekledikleri nedeniyle, kendini rezil olmuş hisseder ve bir 'erkeklik krizi'ne girer. Bu kriz, başkişinin evi terk edip Japonya'ya gitmesine, orada öğrencilik yapıp uluslararası kadın hareketleri ve Çinli devrimcilerle bütünleşmesine; hatta onların da öncülüğünü yapmasına yol açacaktır. Memleketine döndüğünde, onu seven bir eş ve yabancılaşmış çocuklarla karşılaşır. Sonrasında, devrim ateşini iki anlamda da Çin'e taşıyacaktır: Hem ülkenin hem kadınların kurtuluşu için kendini gözünü kırpmadan feda edecektir. 'Kadın Şövalye'de kadının kurtuluşu, erkek gibi olmanın ötesine geçer: Eşitlik talep edilir ve erkeklik, değişmez, biyolojik bir özellik değil, değişime açık toplumsal bir ideoloji olarak yeniden anlamlandırılır. Kadının kurtuluşu, yalnızca kadınlarla olmayacaktır; bu yolda, erkekliğin dönüşümü zorunludur. İran sinemasından 'Süreyya'yı Taşlamak' adlı filmde, bir İran köyünde bir kadına yapılan haksız 'zina' suçlaması ve insanlıkdışı cezalandırma anlatılır. Kimi kadınlar, buna tanık olur, ama kendi sonlarının da aynı olacağını düşünerek korkar, ses çıkarmazlar. Kimileri ise ataerkildir, kadının hak ettiğini düşünürler; ataerkil ideolojiyi içselleştirmişlerdir. Filmde yine de daha az ataerkil olan erkekler vardır. Fakat bu kurtlar sofrasında onların sesi her zaman cılız çıkar. Kadının kurtuluşu, bu filmde, köyden kaçmaktadır. Fakat başka köylerde de kurtuluş olmadığı için, asıl çözüm, ülkeden kaçmak olarak belirir; çünkü ülkenin düzelmesinin herhangi bir yolu bulunuyor gibi görünmemektedir. İran ve Afganistan kaynaklı kadın dostu filmlerin bir sıkıntısı da, yapılan kötülüklerin izleyiciyi iyice öfkelendirerek filmin gerisini izlememeye yol açması olasılığıdır. Kötülükler öyle bir biçimde ve dozda verilmelidir ki, film yine de kendini izletebilsin. Tartışmamıza, Türkiye sinemasından 'Tersine Dünya'yı ve 'Mavi Gece'yi katıyoruz. 'Tersine Dünya', bir Orhan Kemal yapıtından uyarlama. Anlatıda kadın-erkek rolleri tersine çevriliyor. Dünyayı kadınlar yönetir; güçlü olan taraf, kadınlardır. Erkekler kadınları değil kadınlar erkekleri taciz eder. Filmde, bu rollerin değişmezliği reddedilerek, kadınlık ve erkekliğin aslında biyolojik değil toplumsal olduğu vurgulanmış olur. 'Mavi Gece'de ise, ataerkinin kitlesel eleştirisinin ötesine geçilerek toplumsal cinsiyet, kişiselleştirilir ve psikolojikleştirilir: Ataerkil erkek ve kadın doktor, bir trafik kazası sonucunda beden değiştirir. Kadın bedeninde bir maço vardır; erkek bedeninde ise ayrıcalıklı, üst sınıftan bir kadın. İki film de güldürürken düşündürür. Toplumun beklentileri, bedene göredir; oysa birey, kendini başka bir cinste hissedebilir. Böylelikle, kimi hastalıklar için geçerli olduğu gibi, beden, kişinin hapishanesi olur. Kazayla beden değiştirirler, en umutsuz anlarında, artık bir çözümün olmadığına iyice inanmaya başladıklarında, yine kazayla bedenlerine geri dönerler. Ataerkil erkek ile eşitlikçi kadını bütünleyen ataerkil bir kadın ve eşitlikçi bir erkek vardır. Cinsellik biyolojik olsa da, erkeklik ve kadınlık, filmde bir ideoloji olarak kodlanır. Peki kadının kurtuluşu filme göre nerededir? Erkeklerin kadınlarla empati yaparak dönüşmesindedir. Ayrıca filmde, sınıfsal yön öne çıkar. Eşitlikçi kadın doktorla ataerkil temizlikçi kadın arasındaki sınıf farkı, onların toplumsal cinsiyet ideolojisiyle iç içe geçer. Ataerkil erkekten toplumsal cinsiyet konusunda eşitlikçi olması beklenirken, doktor kadından sınıfsal olarak eşitlikçi olması istenir. Böylelikle film, sınıfla toplumsal cinsiyetin iç içe geçmişliğine dikkat çeker. 'Mavi Gece', bu nedenlerle, konuyla ilgili bir tartışma yürütmek için önerilebilecek bir film. Hayat yalnızca çıkarlardan oluşmuyor; insanlar ideolojik kararlar da alıyorlar. ABD'de köleliğin kaldırılması buna bir örnektir: Kölelik hem siyahların mücadelesi hem de köleliği dinsel ya da ideolojik nedenlerle reddeden beyazların desteğiyle kaldırılmıştır. Kimi beyazlar, kölelikten çıkar sağlamalarına karşın, çıkarlarına aykırı hareket edip köleliğin kaldırılmasına emek harcamıştır. ABD'de, 1960'larda, siyahların yurttaşlık hakları eylemlerinde de yanı başlarında beyaz destekçileri görürüz. Kadının kurtuluşu da, benzer biçimde, biyoloji üstünden başkalarını dışlayıcı değil, ideolojik olarak başkalarını davet edici, yan yana getirici olmalıdır. Başka bir konu da, eşitlikçi bir toplumda evliliğin konumu. Eşitlikçilik evliliğe engel midir, yoksa evlilik dönüştürülebilir mi? Bu soruya bireylerin kendi kişisel deneyimlerine göre farklı yanıtlar verdiğini görüyoruz. Eşitlikçi evlilikler de var; bunların olanaksız olduğunu ileri sürenler de... Aynı biçimde, eşitlikçi bir toplumda küfür olacak mıdır? gibi bir soru akla geliyor. Kimi kadınlar da küfür ediyor. Eşitlik, küfürde eşitlik anlamına mı gelecektir yoksa küfürün kalması mı? Küfürlerin büyük bölümü cinsiyetçidir; ama cinsiyetçi olmayan küfürler de vardır. Cinsiyetçi küfürler kalkıp bu küfürler mi kalacaktır? Bu soruları akla getiren nedenlerden biri, feminist psikolojinin kurucularından olan Naomi Weisstein'in anmasındaki '. uck you' korosu konseridir. Bu, Amerikan kültürüne mi özgüdür, bu da düşünülmelidir. Gerçekte, ataerki, yalnız kadınları değil erkekleri de belli normlara kilitliyor. 'Kadın işi' sayılan ev işlerini yapanlar, 'kılıbık' denerek aşağılanıyor. Eşitlikçi erkeklerin kadın dinlenirken bulaşık yıkaması gibi durumları gören ataerkiller dalgasını geçmektedir. Yalnızca kadınları değil erkekleri de belli bir kalıba sokan bu normların değişmesi gerekir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/tahterevalli-sinan-demirtas-bozlu-art-project-07-mayis-15-haziran-2019/", "text": "Sinan Demirtaş gerçekliğin bir yanılmasa olduğunu anlattığı resimleri ile 7 Mayıs-15 Haziran 2019 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda. Fotoğrafı resimsel gerçekliği araştırmanın önemli bir aracı olarak gören sanatçı yapıtlarında yanılsamadan uzaklaşarak kendi dünyasını yansıtıyor. Sinan Demirtaş'a göre gerçeklik bir yanılsamadır ve asıl olan kişiyi ne kadar içine aldığıyla ilgilidir. Resimdeki gerçeklik onun izleyeni içine çekebilmek için kullandığı unsurlardan sadece biridir. Çizgi, ton, ışık ve gölge gibi ögeler ise bu yanılsamanın diğer enstrümanlarıdır. Bütün renkleri içinde barındıran beyaz, O'nun resimlerinin zamandan arındırılmış soyut mekanlarıdır. Mekan soyut olunca ona istediği yerden bakabilir artık. Tek bir yön ya da açı ile yetinmez, farklı ufuklardan da bakar, dokunur. Bu, Demirtaş için bir oyun gibidir, zamanı kandırmaca oyunu! Bir şey, baktığın yerden görebildiğin kadardır ama onu daha iyi tanımak için birçok açıdan bakmak, dokunmak, temas etmek gerekir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/upsd-bursali-sanatcilarimiz-ayfer-demircioglu-ve-huseyin-avniyamanerin-bursa-tayyare-kultur-merkezindeki-sergilerine-uygulanan-nu-sansuru-kabul-edilemez/", "text": "Bursa Güzel Sanatlar Birliği Derneği Başkanı Ayfer Demircioğlu ve Hüseyin Avni Yamaner'in, Bursa Tayyare Kültür Merkezi'nde açtıkları Nü başlıklı sergi, 17 Nisan 2019 Çarşamba günü müstehcenlik gerekçesiyle kapatılmıştır. AKP'nin kalesinde böyle şeyler yapamazsınız denilerek, sanatçılarımıza hiçbir açıklama yapma hakkı tanınmadan kapatılan sergi, galeriye ulaşan bir telefondan gelen bir talimat ile gerçekleşmiş olması AKP iktidarına bağlı yerel yönetimlerin sanat düşmanlığını maalesef bir kez daha ortaya koymuştur. Son yılda kamusal alan heykellerinden, okullardaki anatomi çalışmalarına, sergilerden dizilere, tiyatrolardan filmlere gazetelerden sosyal medyaya süren sansür furyası bu sefer de Bursa'da Tayyare Kültür Merkezi'ndeki, gayet olağan ve normal olan bir soyutlama-nü sergiyi seçmiştir. Çağdaş Türkiye'nin ifade ve sanatsal yaratım özgürlüğü sanki laik-demokratik bir hukuk devletinde yurttaşların anayasal hakları askıya alınmışçasına ortadan kaldırılabilmektedir. Olay artık en sade insan bedeni tasvirlerini kapsayacak kadar çığırından çıkmış, Türkiye en gerici ülkelerde görülebilecek çağdışı yorum ve bunu takip eden uygulamaların bahtsız bir merkezi haline gelmiştir. Sayın Kültür ve Turizm Bakanı'nı, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı'nı konuya acilen müdahale etmeye ve kapatılan sergiyi tekrar açmaya davet ediyoruz. Sözde evrensel standartlarda AB demokrasi kriterleri peşinde koşan bir ülkede, böylesine traji-komik olayların yaşanabilmesi, düşündürücü olmaktan öte dehşet vericidir. Sansüre konu olan resimlerin yurt dışında görülmesi, Türkiye'yi kaçınılmaz şekilde alay konusu yapar, kimse bu resimlerin sansürünü talep eden bir zihniyetin bu çağda varlığına inanamaz! Toplumun ve medyanın bu uygulamalara alışması ve kabullenmesi Türkiye'nin geleceği adına bizi bekleyen en büyük tehlikelerden biridir. UPSD olarak laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti'nin değerlerini savunmaya devam edeceğimizi, kültür ve sanat alanında yapılan baskılara, dayatmalara karşı dayanışma içinde olacağımızı, özgürce üretme ve sergileme hakkımızı sonuna kadar savunacağımızı sanatçılarımız Ayfer Demircioğlu ve Hüseyin Avni Yamaner'in yanında olduğumuzu basınımıza ve kamuoyuna saygıyla duyururuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/04/30/vecdi-uzun-ender-guzey-ile/", "text": "Türkiye'de sanatın sorunları ve çözüm yollarını konuşmaya çalışacağız. Ender Güzey: Sanatım yaşamım, yaşamım sanatımdır. Kendimi çok farklı tekniklerle ifade ediyorum. Bu heyecan verici bir macera ve risk; Tanınmamışlarda yol almak. Gelmiş geçmiş medeniyetler ve doğadan besleniyorum. Bir şaman gibi keşfe çıkıyorum, bilinçaltı ve gerçek üstü ile iletişim kuruyorum. Eserlerim bir nevi meditasyon sonunda vücut buluyor. Kendimi evrenin bir pazl parçası olarak görüyorum. Hem çok önemli hem de çok önemsiz bir bütünün mikroskobik bir parçası. Gesamt Kunstwerk = Bütünsel Sanatı temsil eden bir sanatçıyım. Farklı tekniklerle kendimi ifade ediyorum; Resim, Heykel, Obje, Fotoğraf, Performans, Land Art, Environment benim vizyonlarımın dış dünyamla iletişimin. İzleyiciyi vizyonlarımın içine çekerek, buluşturarak yaşatmak bana heyecan veriyor. E. G.: Susayanın suya ihtiyacı olduğu gibi, suyun da susayana ihtiyacı vardır Bu anlayışla Sanata Susayanlarla buluşmak istiyorum. Diğerleri bana fuzuli gibi geliyor. Bir insanın kendini biraz zahmet vererek bir adım geliştirmiş olması gerekiyor ki; sanatla buluşabilsin. ARThill / Sanat Tepesi bu buluşmalar için çok doğru bir yer oldu. Sanat emek ister, sanatla buluşmak da emek ister. ARThill' in en değerli misafirleri benim için çocuklar oluyor. Çevredeki okullardan öğretmenleri ile birlikte ilk ve ortaokul çocukları gelince onlarla Düşler Seyahati yapıyoruz. Anlayacağınız burada insanlardan uzak değilim. Doğru insanlara odaklanma şansına sahibim. E. G.: Hiç olmaz mı? ARThill'in konumu çok özel. Karşımdaki tepe Leleglerin ilk yerleşim yerlerinden biri, önümden geçen yol Leleg yolu. O dönemler de Tanrıçalar Geçidi / Ana Tanrıça'ya giden yol olarak anılmış. Daha ne olsun? Sanat tepesinin enerjisi o kadar yüksek ki; bunu her gelen hissediyor, adeta büyüleniyor. Bu olumlu enerji henüz çok tanıtım yapılmamasına rağmen yurt dışından birçok insanı çekiyor. Dünyanın her köşesinden Sanat severler galericiler koleksiyoncular geliyorlar. Önümüzdeki hafta Florida dan çok önemli bir galeri sahibi ve bir koleksiyoncu özellikle benim eserlerimi ve ARThill' i görmek üzere ilk defa Bodrum a gelecekler. Eserlerimdeki bir çok motif Anadolu medeniyetlerinden esinlenmiştir. Mitoloji ve arkeoloji beni çok etkiliyor ve ilham veriyor. Tanrılar ve tanrıçalar resimlerime hep konu olmuştur. Zeus benim iyi bir dostumdur. Onunla çok güzel sohbetlerimiz oluyor; muzurluklarına bayılıyorum. Birçok performansıma ve resimlerime konu olmuştur efsaneleri. E. G.: Nedense bizde bazı kavramlar yanlış anlaşılıyor gibime geliyor. Örneğin: Amatör ruhla resim yapıyorum demek bana o kişinin mesleğinin yanı sıra hobi olarak resim yaptığını ifade ediyor! Yani bu kişinin yaşamının bir özü değil. Resimle vakit geçiriyor ve kendini sanata adamış değil. Hayatını ciddi bir şekilde sanata endekslemiş değil. Sanat seni tamamen eline aldıysa, gecen gündüzün sanatsa, sevişirken, müzik dinlerken, seyahat ederken, yemek yerken ve düşlerin harekete geçip vizyonlara dönüşüp eserlerle kendini ifade ediyorsan sanatçısındır. Buna amatör ruh/hobi diyemezsin, eğer böyle bir yaklaşımla çalışıyorsan yapıtlarında sanat eseri olmaktan çok uzakta kalıyor. Örneklerini de bildiğiniz gibi çok görüyoruz. E. G.: Bu sorunuz çok kapsamlı ve tam bir makale konusu. Kısaca cevap vermek gerekirse; Bir ülkenin politik kimliği ve ülke profili kültürlü bir toplumu işaret ediyor ve sanata değer veren bir ortam sergiliyorsa dünyada farklı bir prestije sahip olur. Böylelikle o ülkenin sanatçısı ve sanatı baştan bir bonusla algılanır. Örneğin Rönesans yaşamış İtalya ve sanatçısı gibi. Eğer ki; Sanat bir ülkede genel olarak değer görmüyorsa, devletin dünya çapında müzeleri ve koleksiyonları ve ciddiye alınacak bir sanat piyasası yoksa yapılan hiçbir şey değerlide olsa algılanmaz ve ciddiye alınmaz. Bir ülke düşünün ki; kendi tanıtımlarında hala geçmişte kalan el sanatlarıyla ve folklor gösterileriyle dünya fuarlarında tanıtım yapıyor ve hiçbir şekilde çağdaş sanatıyla ortaya çıkmıyorsa, sanatçısı da uluslararası bir seviyede tanınmaz. Bu açıdan Devlet desteği daha doğrusu kimliği çok önemlidir. Demek istediğim konuyu çok daha global ele almak gerekir. Tabi ki; birebir destek de önemlidir. Örneğin; Hollanda ülkesindeki her profesyonel ressama eserler karşılığında belli bir katkıda bulunuyor. Sonunda bu satın aldıkları eserlerin bir kısmı önemsiz ve değersiz de kalsa da önemli bir koleksiyona sahip oluyor. Ama mesele birebir maddi destek değil, ülkenin kültür seviyesinin yüksek olmasıdır. Bundan doğal olarak yalnız Devlet değil o ülkenin bireylerinin de çok önemli bir rolü vardır. Çoğu zaman sergilerde ve fuarlarda karşılaşılan tavır Ben pazarlıksız ve indirimsiz resim almam yaklaşımı veya atölyelere gelen sanat toptancılarına Amatör ruhlu sanatçılarımızın kendilerini temsil eden galerileri devre dışı bırakarak aşırı indirimlerle resim satmaları toplumumuzun ve sanat piyasasının nasıl bir seviyede olduğunun göstergesidir. E. G.: Müze konusunda bizde en önemli sorun, müze koleksiyonu oluştururken çarpık ve amatörce bir anlayışın gelişmiş olmasıdır. Ciddiye alınacak bir müze koleksiyonunun çoğunluğunu sanatçıların bağışlamış olduğu eserler ile kuramaz. Bu tavır tesadüfi ve inişli çıkışlı kalitede eserlerden oluşan bir koleksiyonu beraberinde getirir. Müzenin alımları için bir bütçeye sahip olması kurulacak müzenin olmazsa olmazı vazgeçilmez temelidir. Sanatçıların egolarından faydalanarak oluşturulan Toplantı Eserler bir müzeye yakışmaz ve o müzeyi değerli kılmaz. Sanat tarihi açısından da topluma bir katkı sağlamaz. - Müzelerin öncelikle eser alımı için ciddiye alınacak bir sermayesi olması gerekir. - Misyonunun belirlenmesi önem arz eder: Ulusal / Uluslararası / Çağdaş / Klasik / Antik vs. gibi hedeflerin konulması önem taşır. - Koleksiyoncu Müzesi veya Sanatçı Müzesi de ayrı kurallara sahiptir - Bu farklı kuruluş ve hedeflerin de kendilerine ait resmi mevzuatları olmalıdır: Arkeolojik eserler koleksiyon kuralları her bir müzeye uygulanamaz. Örneğin yaşayan bir sanatçının kendi eserleriyle kurduğu müze devletin mevcut eski eserlere uyguladığı yaptırım ve kısıtlamalarıyla ölü doğmuş bir projedir. Sanatçı müzesi bir nevi sanat platformu gibi değişken yaşayarak aktif ve enerjik olmalıdır. Burada devlet destekleri gerçekten önemlidir. Özellikle sanatçıya köstek değil destek olmalıdır. E. G.: Örneğin; Anadolu medeniyetleri müzesi tam bir hayal kırıklığı. Dünyada eşi benzeri olmayan müthiş bir koleksiyona sahip olan bu müzenin alanları ve sergi binası son derece kısıtlı. Bu eserlerin sergileneceği alan en az on misli büyüklükte olmalıdır. Çağdaş mimarisi olan bir müze düşlüyorum. Mevcut müzenin sunum vitrinleri çağımızın imkanlarına hiçbir şekilde sahip değil. Bugün dünyada müzecilik ve sunumları teknik açıdan o kadar gelişmiş durumda ki; Bu muhteşem eserlerin çağdaş teknik ve aydınlatma imkanlarıyla sergilenmesi gerekir. İnanılacak gibi değil! Bu eserlerin değerlerini algılamamak nasıl bir zihniyettir? İşte kendi ülkesinin, tarihinin ve sanatının değerini bilmeyen kişiler bunların nasıl bir katma değer olduğunun da farkında değiller. Eğer Bütçe meselesi deniyorsa? Ben de zihniyet meselesi derim. Neye öncelik verdiğiniz sizin elinizde! Artık ülkemizde müzecilik eğitimi veren üniversiteler de var ve bu Fakültelerden mezun olan gençlerimiz bu işi başarabilirler. Onlara güvenmek ve bir şans tanımak gerekir. E. G.: Eğitim başlı başına bir sorun. İçi doldurulmamış özel üniversiteler ticari para makinelerine dönüştürülmüş durumda. Yurtdışında özel üniversitede eğitim aldığınız takdirde size en yüksek seviyede eğitim verilir. Burada aynısı iddia edilemez. Ayrıca eğitim devletin sorumluluğudur. Bu kadar özel üniversiteye ihtiyaç olmadan devlet en üst düzey eğitim olanakları sağlamak durumundadır. E. G.: Gördüğüm kadarıyla ülkemizde sanat eğitimi anlayışı artık çok basit bir seviyeye indirgendi. Ayrıca toplumsal kültür seviyesi, müzeler vs. eğitimi besleyen faktörlerdir. Dünya çapında koleksiyonu içeren müzelerin olmadığı bir ortamda görgü ve kültür gelişemez. Sanat eğitimi alan öğrencilerden defalarca duyduğum eğitmenlerinin sergi gezmeyin etkilenirsiniz tavsiyeleri beni şok etti! Doğru olmadığını içtenlikle diliyorum. Çıplak model ile desen çalışmaları çoğu fakültelerden kaldırılmış. Halbuki anatomi plastik sanatlarda temel eğitimdir. Sansürlenen sergiler, baskına uğrayan sanat galerileri, açık alanda tahrip edilen sanat eserleri tabi ki olumlu bir ortam yaratmıyor. Buna rağmen dinamik gençlerimizin üretmeye ve başarılı işler çıkartmaları bir mucizedir. Bir de önlerinin açık olduğunu düşünün. Endüstri tasarımı bölümlerinden mezun olmuş, müthiş cin fikirli gençlerimiz iş bulamıyorlar. Halbuki üretici bir endüstrimiz olsa ürünler ham madde olarak değil, tasarım ürünleri olarak dünyaya ihraç edilerek katma değer elde edilir. Tüm bunlar zihniyet ve kültür meselesidir. E. G.: Bence temelde bir etik sorun var! Toplum değerleri basitleştikçe gençlerin tercihleri de etkilenir. Bu etkileşimde her şey rol oynar: TV'lerin Prime Time'da yayınladıkları şiddet içeren dizilerden, sinemalar da devlet desteği ile yapılmış konuları basit, şivesi bozuk sözde komedi filmlerden tutun da taklit üreten endüstrimize kadar. Ekonomik sorunlar tabi ki bir rol oynar, ancak mesleki haysiyet, dürüstlük, sorumluluk dik duruş karakterdir. Bu da genetik olmasıyla beraber aile içinde görgü ve ebeveynlerin örnek tavırlarıyla gelişir. Bu eksiklerden her birey kendi sorumludur. Gençler satış kaygılarını ön plana çıkarırsa o gençlere başka bir meslek seçmelerini tavsiye ederim. İdealleri çok para kazanmaksa o doğrultuda kafa çalıştırıp ona göre bir iş seçsinler. Gönlünü sanata adamış bir genç aç kalmayı da bilecek. Gençlere soruyorum..! El Greco, Van Gogh ve birçok değerli sanatçı para kazanmak için mi resim yaptı? Picasso ısınmak için eskizlerini sobada yaktı! Giacometti'nin, Caspar David Fiedrich'in hayatlarını hiç mi okumadınız? Max Ernst ve sürrealist arkadaşları Elli yaşlarını aştıktan sonra tek tük resim satmaya başladılar. Gençler biraz sanat tarihi okuyun lütfen. E. G.: Bu sene sergilenen eserlerin kalitesinin geçen seneye nazaran kısmen daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Ancak yine de arada bazı galeriler toplama amatörleri sergilemişlerdi, bu da fuarın kalitesini çok olumsuz etkiliyordu. Fuar yönetiminin ciddi bir seçim yapması ve bu galerileri kabul etmemeleri gerekiyor. Portakal Çiçeği Sanat Kolonisi üst katta gayet kaliteli bir sunum yapmıştı. Bazı gençleri de umut verici ve başarılı gördüm. E. G.: Öyle bir soru sordunuz ki; yine bir makale yazmam gerekirdi. Daha iyi bir eğitim ve genel kültürün gelişmesi için ilkokuldan başlamak gerekir. Eğitimde herhalde dünya standartlarının sonlarına doğru hızlı adım ilerliyoruz. Amerika'yı yeniden keşfetmemize gerek yok. Dünya da başarılı eğitim modelleri var; İsveç'i örnek almak yeter. Çocuklar deney tahtası değildir, her biri değerli bir cevherdir. Biz çocukları okullarda eğitmiyoruz Eğriltiyoruz. Kendi hallerine bile bıraksak çok daha düzgün bireyler olabilirler. Mevcut eğitim tarzı yalancılığa, şiddete, bencilliğe, materyalist bir zihniyete sahip olmalarını teşvik ediyor. Eğer eğitimi sıfırdan düzeltmeyi başarırsak birkaç kuşak sonra toplum olarak etik açıdan yüksek bir seviyeye gelebiliriz. - Cesaretle Sanat yaparak! - Her şeye rağmen dürüst ve sorumlulukla üreterek. - Aç kalsan da inandığını yaparak! Muhafazakar değildir, bu işin tabiatına terstir! İleri görüşlüdür risk alır aykırı davranma hürriyetine sahiptir. Maddiyat için yalakalık yapmaz, cesur ve dürüsttür. E. G.: Yabancı dil; her medeni toplumun bireyleri için olmazsa olmazıdır! Öncelikle dünya insanı olmayı her alanda bilgilenmeyi sağladığı gibi iletişimin temelidir. Her bir yabancı dil önemli bir artıdır. Kültür ve kimlik göstergesidir: Kültürsüz bir sanatçı düşünemiyorum. Eskiden Her bir lisan bir insandır derlerdi. Ne yazık ki artık ülkemizde bir yabancı dil bile bilmeyen üniversite mezunları ve akademisyenler var. E. G.: Kendi kültürünü ve değerlerini tanımamak ve kestirmeden kopyacılıkla para kazanmak hırsı. Bir de tabi ki; özeleştiriden uzak megaloman bir Ego. E. G.: İyi bir koleksiyon bir kuşakta gelişmez. Bu bir aile kültürüdür. Anne ve babadan çocuklara geçen bir merakla sevgiyle doğar. İlle de sanatla başlamayabilir; koleksiyonculuk ruhu sevilen nesneleri toplamakla başlayabilir. İlle de büyük paralara bağlı değildir. En önemlisi tutku dur ve iyi bir koleksiyonun vazgeçilmezi sevgidir. Aşık olmak gibi. Onsuz yapamamak sevdiğine kavuşmaktır. Bunun için aşırı bir maddi güce sahip olmak gerekmez, keşfetmek gerekir. Gönlünüzün ve ruhunuzun açık olması gerekir. Bir koleksiyon birden bire oluşmaz, adım adım gelişir ve zamanla eğitilirsiniz, Bakmaya değil, daha hassas görmeye başlarsınız. Keyif alırsınız ve keşif ruhunuz coşar. Ressam isimleri değil yapıtları sizi ilgilendirir. Zamanla sözde uzmanların söyledikleri tavsiye ettikleri sizi ilgilendirmez. Kendi hislerinize güvenmeye başlarsınız. Kim ne demiş umursamazsınız. Sevdiğinizle buluşursunuz ve yakınınızda olmasını istersiniz. Bakarsınız ki; bu bir öğrenci işidir ve ruhunuza hitap etmiştir. Coşarsınız ve çok uygun bir fiyatla kavuşabilirsiniz. Belki de size derinden dokunan bu resmi yapmış olan öğrencinin ilk satışı olmuştur. Onun da özgüveni artmış önündeki aydaki geçim sıkıntısına merhem olmuştur. Bir zaman sonra ömrünün çoğunu sanatında kendini keşfetmeye adamış ve hala tüm zorluklara hayal kırıklıklarına üzüntülere rağmen tutkuyla sevgiyle sanatının zirvesine ulaşmaya çalışan gerçek bir duayen ustanın eseriyle karşılaşırsınız. Bu eser sizin maddi imkanlarınızı ciddi şekilde aşar. Fakat hiç düşünmeden bir teklifte bulunursunuz ustaya; Ben bu eserinize kavuşmak istiyorum, ancak şu an imkanlarım elverişli değil ve alabileceğim zamana kadar bana bu eserinizi benim için ayırabilir misiniz? Usta gülümseyerek olumlu bir şekilde size gözleriyle cevap verir. Mutluluktan uçar gibi olursunuz. Birkaç sene para biriktirdikten sonra büyük bir heyecanla ustaya gider sizi büyüleyen esere kavuşursunuz. Belki de bu buluşma sizin yeni bir eser almanızı uzun bir süre ertelemiş veya engellemiş olabilir, fakat mutlusunuzdur. İşte koleksiyonculuk böyle bir şeydir. Önemli olan koleksiyonunuzun adedi değil sevgiyle buluştuğunuz bir eserdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/02/isil-dunya-dural-resim-sergisi-don-kisot-sanat-cafe-04-25-mayis-2019/", "text": "1959'da Ankara'da doğdu. Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Resim Bölümünü bitirdi. Maltepe Anadolu Meslek Lisesi'nde resim öğretmenliği yaptı. Yeditepe Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu'nda Grafik Bölümü'nde Öğretim görevlisi olarak çalıştı. Kasım Koçak atölyesine devam etti. On kişisel sergi ve çok sayıda karma sergiye katıldı. 10. Şefik Bursalı Resim Yarışması, Türkiye Jokey Kulübü Resim Yarışması ve Trakya Üniversitesi Posta Sanatı Yarışması'nda sergileme aldı. Çok sayıda çalıştay ve sempozyuma katıldı. Ayrıca Türkan Saylan Kültür Merkezinde BGİ Birinci Yıl Büyük Sergi'sinde ve Formların Diyaloğu Adahan Galeri karma sergisinde yer aldı. Halen İstanbul Maltepe'deki atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği üyesidir. 1985'te İstanbul'da doğdu. Kocaeli Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Sanat tarihi ve Bizans sanatı üzerine çalışmalar yaptı. Düş Yolcusu Sanat Durağı'nda galeri yöneticisi olarak çalıştı. Arkeolog Ufuk Baş Arığ ile Arkeoloji atölyesinde Megalitik Kültürler konusunda çalışmalar yaptı. Heyyamola Yayınları Roman Kahramanları dergisinde editörlük yaptı. Fatma Savaş Güzel Sanatlar Atölyesinde, Bahar Kılıç-Can Tekeli Atölyesinde resim çalışmalarına devam etti. 2017'de 3. Kapadokya Asker ve Akademisyenler Sanat Çalıştayı, İda Sanat Terasları Çalıştayı ve 29 Ekim Kartal Çalıştayı'na katıldı. Trajedi ya da Hiçlik adlı ilk kişisel sergisini 2018'de Kadıköy Galeria Mavist'te açtı. Pusula Sanat Evi, Neta Art ve Galeria Mavist'te çok sayıda karma sergiye katıldı. Türkan Saylan Kültür Merkezi'nde, Bir Grup İnsan Birinci Yıl Büyük Sergisi'ne ve Pusula Sanat Evi'nde Genç Etki karma sergisine katıldı. Maltepe'deki Atölyesinde çalışmalarını sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/10/15911/", "text": "Sezer ve Ali Ak ile bir akşam yemeğinde buluştuk bu söyleşiyi yapmak için. Söyleşinin bir yerinde Sezer Ak, sadece koleksiyon yapmadıklarını yeni dostluklar oluşturduklarından, sanatın mutfağına tanıklık ettiklerinden ve eserlerin ardındaki hikayelerden söz etti. Bir esere bakmanın, onunla yaşamanın başka bir şekliydi sözünü ettiği. Üstelik öyle kısacık hikayeler de değildi bunlar. Röportajı çözerken bir novella olmalı bu koleksiyon, dedim. Anlatıların birbirine bağlandığı bir novella. Yaşayan, dönüşen, uzun soluklu bir romana doğru evrilen bir novella. Ali Ak: Ben 2001 2002 yıllarını Bakü'de geçirdim. Oradaki çevremiz sergilere gider, antikayla ilgilenirdi. Ben de arkadaşlarımla sergileri, atölyeleri dolaşırken 6-7 tane resim aldım. Daha sonra bundan 10 yıl kadar önce burada da sergilere gitmeye başladık. Özellikle bizim yönetim kurulu başkanımız eşiyle sergilere katılır, bizi de davet ederdi. O sergilere giderken o faydalı bakteri bize de bulaştı. Eşimle giderek daha çok ilgi duymaya başladık bu alana. Ben bu konuda çok da okuma yapıyorum. Anlamaya çalışıyorum. Ali Ak: Daha çok galerilerden yapıyoruz. Müzayedelere hiç katılmadık, çünkü biz sanatçıyla tanışmayı seviyoruz. Sanatçıyla tanışıp eserini almayı seviyoruz. Ali Ak: Herkes gibi, aldığımız eserler eve sığmamaya başlayınca kendimizi koleksiyoner olarak tanımlamaya başladık. Ben koleksiyonerlerin röportajlarını çok okurum. Koleksiyonerliğe ne zaman başladığınız sorusuna çoğunlukla Aman, koleksiyoner demeyelim, sanatsever ya da toplayıcı diyelim, gibi cevaplar verdiklerini görüyorum. Bu biraz aşırı bir tevazu gibi geliyor bana. Zaten koleksiyonerin kelime anlamı toplayıcı demek. Diyelim ki, pul koleksiyonu yapıyorsunuz Ben pulseverim, ya da para koleksiyonu yapıyorsunuz, Paraseverim, demiyorsunuz. Koleksiyonerlik, sanat eseri almaya başlayınca başlayan sonra da sürüp giden bir şey. Çoğu zaman, maddi olarak şartlarınız el verdiği sürece Ben artık almayayım, burada keseyim, diyemiyorsunuz. Ali Ak: Sanatçılarla konuşurken zaten bir şeyler öğreniyoruz onun dışında bir danışman kullanmadık. Çevremizdeki az sayıda koleksiyoner dostumuz, sanatçılar ve galericilerle yürüyoruz. Sezer Ak: Sedef Yılmabaşar. Ankara'da bir sergiden küçük bir Sedef Yılmabaşar eseri almıştık. O eser hala benim çalışma odamda duruyor. Ali Ak: Sonra, her Ankaralı gibi, Ayaz, Turani, Balaban ile devam ettik. Ali Ak: Elbette. Takip ettiğimiz bazı sanatçıların eserlerini sergi öncesi görmek istiyoruz. Galericiler görsel gönderiyor. Serginin en güzel eserini almaya çalışıyoruz bu yüzden öncelikle seçmeye çalışıyoruz. Sezer Ak: Ben sosyal medyayı çok kullanırım. Geç yattığım zamanlar bir instagram ya da facebook taraması yaparım. Hatta gecenin bir yarısı eşimi uyandırıp, Çabuk bu esere biz talip olalım, yoksa sabaha satılır, dediğim, sonra da habercilikte haber atlatılır ya, onun gibi galeriye ya da sanatçıya mesaj atıp işi bağladığım oldu. Çünkü bizim camiada aynı işin peşine düşen insanlar vardır. Hatta bir keresinde sabah düşündüğüm kişiler aynı eseri almak için galeriye telefon etmişler, galerici de gece satıldı, demiş. Ali Ak: Böyle durumlar oldu ama özellikle almak için peşine düştüğümüz bir eser olmadı. Sadece var olanlar arasından en iyisini seçmeye çalışıyoruz. Ali Ak: Hayır. Eklektik bir koleksiyon. Çoğu zaman koleksiyon için bir konsept belirlenmesi gerektiği fikrini duyuyor ya da okuyoruz. İleride konsept bir müze açacaksanız bu olabilir ya da yatırım için alıyorsanız daha dar kapsamlı bir toplama yapılabilir. Biz tamamen keyif için yapıyoruz bu işi. Çünkü kendinizi bir konuyla sınırladığınız zaman diğer eserleri dışlamış oluyorsunuz. Eserini aldığımız sanatçıların çoğu yaşayan sanatçılar. Ve çoğu da bizden genç. Ali Ak: Evet, üstelik özellikle takip ediyoruz. Bu çok heyecan verici bizim için. Çünkü genç bir sanatçıdan iş alıyorsunuz ve on sene sonra kim bilir nerede olacak, sorusunu soruyorsunuz. Bir serüvene eşlik ediyorsunuz. Öte yandan ekonomik olarak da daha uygun. Bu seçim genç sanatçı için de heyecan verici. Sezer Ak: Kesinlikle. Ayrıca bir şeklide desteklemiş oluyoruz o sanatçıyı yeni üretimleri için. Ali Ak: Bizim sadece desteklemek amacıyla yaptığımız alımlar da vardır o yüzden. Ali Ak: Yayınlardan Artam ve İstanbul Art News'ı takip ediyorum. Artam dergisinin görsel tasarımını beğeniyorum. Art News'ı da bir ödev gibi okuyorum. Üç tane gazete, her biri otuz küsur sayfa. İnternetten de yabancı yayınları takip ediyordum ama son zamanlarda daha az takip etmeye başladım, çünkü arada farklı kitaplar okumak istiyorum. Ali Ak: Evet, etmeye çalışıyoruz. Bizim bütün yurtdışı seyahatlerimiz müze ağırlıklı. Sezer Ak: Yurtdışı gezilerimizi bile müze, sergi, fuar etkinlikleri çevresinde planlıyoruz. Türk halkının yurtdışında alışveriş zamanı vardır ya, biz onu zamanımız varsa havaalanındaki free-shoplarda değerlendiriyoruz. Onun dışında kentlerde sanat ağırlıklı geziyoruz. Zaten bir süre sonra gezmeyince bir boşluk hissi doğuyor. Ali Ak: Geçenlerdebirkaç günlüğüne Berlin'e sonra da bir günlüğüne Münih'e gittik. O bir günlük gezide de dört müze gezdik. Ali Ak: Şu anda sergileyecek kadar yeterli görmüyorum koleksiyonu. Bunun dışında koleksiyondan parçaları sergilenmek üzere ödünç verdiğimiz oldu tabii. Sezer Ak: Sergi teklifi aldığımız oldu ama sayıca biraz daha artmanın iyi olacağını düşünüyoruz. Bu arada hiç hesapta olmayan baret koleksiyonu çıktı ortaya. Onu sergilediler. Duvardakilerden önce onları sergiledik böylece. Ali Ak: Elimizde 160 kadar eser var ve evet arşiv tutuyoruz. Her aldığımız eseri fotoğraflıyoruz, nereden, hangi yıl ve ne kadara aldığımızı not ediyoruz, sanatçıyla mutlaka fotoğraf çektirip dosyalamaya çalışıyoruz. Bu önemsediğimiz bir şey. Ali Ak: Alarmart grubundanHakan Esmer ile Erhan Lanpir çok eskiden beri tanıdığım arkadaşlarımızdır. Ankara'da bulundukları bir tarihte beni ofisimde ziyarete geldiler. Ofis binamızı gezdirirken, yönetim kurulu başkanımızın odasında ona hediye edilmiş bir baret gördüler. Baretin üzeri kolaj tekniği ile kaplanmıştı. Hakan Esmer, Bundan çok güzel koleksiyon olur, dedi. Gerçekten iyi fikirdi. Bir akşam yemeğinde dostumuz ressam Funda İyce Tuncel ile paylaştık bu fikri. O hemen Yalçın Gökçebağ'ı aradı, sonra başka sanatçılar arandı ve proje hızlı bir şekilde başladı. Biz de tanıdığımız sanatçı ve galerici arkadaşlara Ostim'den aldığımız çuval çuval baretleri dağıttık. Toplam on ay içinde de bu koleksiyon oluştu. Sezer Ak: Yaşayan koleksiyon adını verdik biz bu baretlere. Yeni sanatçılar ve eserlerle büyümeye devam edecek. Sezer Ak: Bana da baretlerle ilgili çok mesaj geliyor, özellikle instagram üzerinden, bu arada oradan da katılmak isteyen ya da şartları soranlar oluyor. Hepsine karşılık vermemiz mümkün değil tabii ki. Çünkü, nasıl ilerleyeceğiz, nereye kadar yaşayan bir koleksiyon olacak çok kestiremiyoruz şimdilik. Bazı sanatçılara baret vermeye devam ettik ama çalışmalarına çok vakıf olamadığımız sanatçılara da şimdilik olumlu bir cevap veremedik. Ali Ak: Bazen hiç beklemediğiniz şekilde çok genç bir sanatçı şaşırtıcı derecede yaratıcı bir iş çıkarabiliyor. Bu sürprizli sonuçlar karşısında kimseyi de dışlamamaya özen gösteriyoruz. Nilgün Yüksel: Malzeme sanatçı için başlı başına yaratım olanaklarını zorlayan kafa açıcı bir şeye dönüşebilir. Bu anlamda bu kollektif çalışma deneysel bir içerik de taşıyor. Sezer Ak: Oldukça deneyimli sanatçılar bile zorlandıklarını söylediler çalışma sürecinde. Dışbükey bir malzeme. Bize gelen işlerde bazen boya dökülmeleri oldu. Sonra Funda Hanım ilk çalışmayı yaptığı için diğer sanatçılara teknik ile ilgili bilgi verdi ama zor malzeme adı kondu baretlere. Nilgün Yüksel: Deus Ex Machina(1) başlığıyla sergilediniz fuarda baretleri. Biz işleri görmek yanında nefis bir metin okuma fırsatını da bulduk. Sezer Ak: Umarım bundan sonra da olmaz. Ali Ak: Ben uzun yıllardır petrol endüstrisinde çalışıyorum ve meslek hayatım boyunca hep bilimle uğraştım. Koleksiyon bizim için farklı bir alana açılmaktı. Bilim, doğrular ve yanlışlarla uğraşır. Yeni bir bilgi ortaya çıktığında eskisi bırakılır ve daha doğru olan üzerinden devam edilir. Sanat eserinde böyle bir kavram yok. Bu da başka bir açılım. Sezer Ak: Bir de işin alışveriş kısmı var. Bedel ödüyorsunuz ve karşılığında bir şey alıyorsunuz ama bunun yanında sanat alanına girmekle biz çok güzel dostluklar kazandık. Bizim için koleksiyon oluşturmak sadece sanat eseri almakla kalmadı. Sanat dünyasından insanlarla çocuklarımızın düğünlerinde bir araya gelmeye, beraber seyahatlere çıkmaya başladık. Örneğin şurada bir Ahmet Güneştekin eseri var. Ben o esere baktığımda sadece eseri değil anıları da görüyorum. Kahvaltı etmemizi, kızlarını, asistanlarını, Monako, Barselona sergilerine katılmamızı. Her sanat eserinde hem sanatçıyı hem ailesini tanıyoruz. Aslında hepsinin bir hikayesi var. Hakan Esmer'in ilk eserini aldığımızda kızı üç yaşındaydı, babasının yanında, elinde ıhlamur bardağıyla dolaşıyordu, şimdi üniversiteye hazırlanıyor. Aslında biz sanatın mutfağına da tanıklık ediyoruz ve bu, çok keyif veren bir şey. (1) Klasik Yunan ve Roma tragedyalarında oyunun sonunda sorunlar örgüsünü mucizevi bir şekilde çözmek üzere ilkel bir vinçle sahneye indirilen tanrı kılığına girmiş aktör. İnsanın güçsüzlüğü karşısında erdemi sunan bir yöntem."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/17/kurtulusa-giden-yolun-100-yilinda-100-sanatci-100-portre-kucukcekmece-belediyesi-cennet-kultur-ve-sanat-merkezi-19-mayis-2019-acilis-1900/", "text": "Her biri Türk sanat tarihinin kilometre taşlarından olan 100 ressamın portresi günümüz yaşayan 100 genç ressamı tarafından çalışıldı. Her sanatçı kendi üslubunca Türk sanat tarihinden seçmiş olduğu bir ismin portresini yaptı. Türkiye genelinden güzel sanatlar fakülteleri akademisyenleri ve serbest çalışan sanatçıların yer aldığı proje ile sanat tarihine bir yolculuk deneyimi yaşatılacak. Aralarında Osman Hamdi Bey, Hüseyin Avni Lifij, Celile Hikmet, Fahrelnissa Zeyd, İbrahim Çallı, Avni Memedoğlu, Burhan Doğançay, Mehmet Güleryüz, Ramiz Aydın, Komet, Bedri Baykam ve daha pek çok ismin portrelerinin görülebileceği sergi 19 Mayıs günü Küçükçekmece Belediyesi Cennet Kültür ve Sanat Merkezinde açılacaktır. Adem Başpınar, Ağıt Uğur Uludağ, Ahmet Kiracı, Alev Huzur, Ali Gümülcine, Ayça Karaca, Ayfer Uz, Aylin Beyoğlu, Aysel Barış, Ayşe Deniz Almadık, Ayşe Kapusuz, Ayşegül Kalkan, Berna Sağlam, Birol Özer, Burçak Cansu, Cansu Sönmez, Ceyda Güler, Cihan Atıcı, Çiler Süyev, Damla Bozkurt, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Dilara Koz, Doğan Keskin, Ecem Aydın, Ekin Akalın Kurucu, Elçin Topçu, Emine Babatürk, Emrah Nallar, Emre Karaoğlu, Erkan Doğanay, Esma Taşdemir, Esra Engin, Esra Yıldırım, Eylül Köksümer, Ezgi Yemenicioğlu Negir, Fahri Çağdaş, Ferhunde K. Öner, Figen Girgin, Firuzan Şimşek, Gizem Altun, Gözde Baykara, Gülcan Başar, Güliz Baydemir, Hakan Cingöz, Halil Şentürk, Halime Türkyılmaz, Haydar Taşçılar, Hüda Sayın Yücel, Hülya Küpçüoğlu, Işıl Dural, İsmail Eyüpoğlu, Kaan Sarı, Kader Akçay, Kamber Koç, Kerem İşcanoğlu, Kübra Yıldız, Levent Tosun, Mahpeyker Yönsel, Mehmet Göktepe, Murat Havan, Mustafa Albayrak, Mustafa Özbakır, Nebahat Karyağdı, Nesli Türk, Neslihan Kıyar, Nezihe Bilen Ateş, Nur Sultan Yıldırım, Nurcan Perdahçı, Nurdan Likos, Nurhayat Güneş, Oğulcan Öz, Orhan Karakaplan, Özer Çevik, Özlem Üner, Pınar Partanaz, Raife Tokyürek, Rugül Serbest, Sema Öcal, Semih Zeki, Sercan Başar, Serdal Keskin, Serpil Kapar, Sinem Korkut, Soner Tuna, Süreyya Genç, Şehmus Atasever, Şenay Kazalova, Şevket Sönmez, Şuayyip Yücel, Taylan Sarı, Tolga Boztoprak, Turan Büyükkahraman, Veysel Kurucu, Zafer Malkoç, Zehra Başaran, Zerrin Pehlivan, Zeynep Özdemir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/25/prof-dr-ulas-basar-gezgin-dogum-gunun-kutlu-olmasin-varolus-gunun-kutlu-olsun/", "text": "25 Mayıs, benim doğum günüm. Ne sen benim doğum günümü bilirsin ne ben senin... Bu nedenle, bugünü senin doğum günün olarak kutlamaya karar verdim. Doğum günün kutlu olsun! En son ne zaman bir yakınınıza iyi ki varsın dediniz örneğin? Doğum günleri de, en başta, adında bile yanıltıcı. O gün doğum değil, var oluş günü. O nedenle, iyi ki doğdun değil, iyi ki varsın demek daha doğru... Doğmuş oluşumuzu değil, var oluşumuzu kutluyor olmalıyız. Üstelik, hayata anlam vererek kendimizi her gün her gün var ederiz; bu hayata bir kez doğarız ama kendimizi nice kez var ederiz... Doğumdan öte, bu hayatta tüm zorluklara karşın ayakta kalmamız, direnmemiz... Asıl kutlanması gereken budur. Gelenekler zaten sıkıntılı. Düğün adına insanları yıllarca ödeyemeyecekleri borçlara sokup böylelikle sisteme bağlıyorlar. Böylelikle, iş kaybetme korkusuyla her tür haksızlığı sineye çeken bir toplum yaratılıyor. Doğum günü, bu kadar masraflı değil neyse ki, ama onun için de benzer türden bir itaat bekleniyor. Kimi aileler, düğünün ne kadar pahalı olduğuyla (5 yıldızlı otelde yapılmış vb.) övünürken, doğum gününü masraflı bir biçimde kutlamak da tüketim toplumuyla bütünleşik bir biçimde çocuk yaşlarda özendiriliyor. Ben geçtiğimiz yıllarda, aile içi küçük kutlamalarda törensel öğeleri değiştirmiştim. O gün, sevdiğimiz tatlılardan alıp onları yiyorduk, elbette harika bir yemekten sonra. Ama her gün varoluşunuzu ve yakınlarınızın varoluşunu kutluyor olacaksanız, böyle özel bir güne bile gerek yok. İlla olsun diyorsanız, küçük de olsa bağış yapabilirsiniz. Daha iyi olmaz mı? Artık aramızda olmayan yakınlarımız için yapsak bu bağışları, çok daha iyi olmaz mı? Ama bağıştan onlarca yüzlerce gevşek para politikası yanlısı fotoğraf çıkmaz öyle değil mi... Bu birörnek kutlamaların altında yatan bir neden daha... Fotoğraflanabilir olmayan ya da daha az fotoğraflanabilir olan kutlama biçimleri ve yaşam deneyimleri geri plana itiliyor. Bugün 25 Mayıs. İyi ki varsın sevgili okur, sevgili düşünsever, sanatsever, Varoluş günün kutlu olsun! İyi ki varoldun! Benden mutlu bir hayat dileği sana! Bu kez mumları değil de horoz çiçeğini üfle! Prof. Dr. Ulas Basar Gezgin is a journalist, a social science researcher and an academic with 19 years of teaching experience in various institutions in Turkey, Vietnam, Thailand and Malaysia, and research experience in New Zealand, Australia and Latin America. He holds degrees in education, psychology, cognitive science and urban planning. 1978 İstanbul doğumlu Gezgin, Türkiye, Vietnam, Tayland ve Malezya'da 19 yıl ders verme deneyimine ve Yeni Zelanda, Avustralya ve Latin Amerika'da araştırma deneyimine sahip bir akademisyen-yazardır. Eğitimini Darüşşafaka (1989-1996), Boğaziçi Üniversitesi (Eğitim Bilimleri, lisans, 2000; Sosyal Psikoloji, yüksek lisans 2002), ODTÜ (Bilişsel Bilimler, doktora, 2006) ve yurtdışında (2009, üniversite düzeyinde ders verme yetkisi, Avustralya; Darmstadt Teknik Üniversitesi, Şehir Plancılığı, yüksek lisans, 2011) tamamlayan Gezgin'in toplam 100 kitabı bulunmaktadır. Akademik çalışmalar dışında, çeşitli dergi ve gazetelere köşe yazıları yazmakta; şiir, şarkı sözü, şarkı, deneme, yazınsal inceleme, öykü, film öyküsü, film çözümlemesi, tiyatro oyunu, masal ve roman türlerinde yapıtlar vermekte ve çeşitli ülkelerden şairleri ve şarkıcıları Türkçe'ye kazandırmaktadır. Ayrıca henüz gün yüzü görmemiş 100'ü aşkın bestesi bulunmaktadır. Çeşitli çalışmaları 12 dile çevrilmiştir. - Gezgin, U. B. (2018). Cultural Studies & Politics: From Buddhism to Anthropo-Gerontology. - Gezgin, U. B. (2018). Studies in Psychology: From Marxist Psychology to Critical Peace Psychology. - Gezgin, U. B. (2018). Futurology & Critical Sciences: Trend Analyses & Thought - Experiments. 4. Gezgin, U. B. (2018). Media Studies and Cognitive Science: From Creative Industry to Media - Literacy. 5. Gezgin, U. B. (2018). From Captain Narratives to Life Wisdom: Coauthored Works. - Gezgin, U. B. (2018). Marxist Psychology A Short Introduction. - Gezgin, U. B. (2017). Connecting Social Science Research with Human Communication Practices: Politics, Education and Psychology of Social Media, Media and Culture - Gezgin, U. B. (2017). From Political Psychology To Teaching Economics: Essays On Psychology, Economics And Politics. - Gezgin, U. B. (2017). When the Dragon Reigns the World: On Asian Society, Politics and Education. - Gezgin, U. B. (2017). Cognition and Art: Essays on Cognitive Science and Art Narratives. - Gezgin, U. B. (2016). Economic Psychology & Child Development. Germany: Lambert. - Gezgin, U. B., Inal, K., Hill, D. . (2014). The Gezi Revolt. People's Revolutionary Resistance against Neoliberal Capitalism in Turkey. Brighton: the Institute for Education Policy Studies. - Gezgin, U. B. (2012). Psychology of You 2.0: Psychology of Social Media. Germany:Lambert Publishing. - Gezgin, U. B. (2011). Economics, Environment & Society: Planning Cities at the Center of Mass/mess of the Sustainability Triangle. Germany: Lambert Publishing. - Gezgin, U. B. (2011). An Economic Psychological Experiment: Individualism-collectivism, Perspective Taking, and Real and Hypothetical Endowment Effects. Germany: Lambert - Gezgin, U. B. (2011/2017). Catalogue, Location, Use and History of French Colonial Buildings in Ho Chi Minh City. - Gezgin, U. B. (2009). Silent Movies, Cognition and Personality. Almanya: VDM Verlag. - Gezgin, U. B. (2009). Vietnam & Asia in flux, 2008: Economy, Tourism, Corruption Education and ASEAN Regional Integration in Vietnam and Asia. Darmstadt: H@vuz Publications. - Gezgin, U. B. (2017). Yağmur Sonrası/ After Rain / / Diğer Dillerdeki Gezgin Şiirleri: Rusça, İngilizce, Tayca, Azerbaycan Dili, Vietnamca, İspanyolca ve Japonca. - Gezgin, U. B. (2017). You, I and Our Son Poems of Peace, Longing and Love from Vietnam - Gezgin, U. B. (2017). For Those Who Will Sail Across The Oceans: An Explorer's Vietnam Poems. - Gezgin, U. B. (2007). On a Tablet English Poems by Ulas Basar Gezgin. Lulu. 1. Gezgin, U. B. (2017). Savaş Ne Zaman Biter? Barış Üzerine Psiko-kültürel Denemeler. 2. Gezgin, U. B. (2017). İletişim Psikolojisi, Sosyal Medya Çalışmaları ve Siyasal İletişim. 3. Gezgin, U. B. (2017). Psikolojiden Sanata Doğru: Sanat Psikolojisi ve Sanat Yazıları Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin. 4. Gezgin, U. B. (2017). Eleştirel Psikolojide Bir Yolculuk: Marksist Psikolojiden Politik Psikolojiye ve Ötesine Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin. 5. Gezgin, U. B. (2017). Eleştirel Bilim: İnsan ve Toplum Bilimlerine Yönelik Eleştirel Yazılar. 6. Gezgin, U. B. (2017). Efsaneye Dokunmak: İlk Ekonomik Psikoloji ve Bilişsel Bilim Çalışmaları, İlk Psikoloji Yazıları (1998-2006) . 7. Gezgin, U. B. (2014). Bilişsel Bilimler Elkitabı, İstanbul: İstanbul Gelişim Üniversitesi. 8. Gezgin, U. B. (2013). Dünyayı Sarsan 40 Gün: Gezi Direnişi'nin Psikolojisi ve Sosyolojisi. 1. Gezgin, U. B. (2018). Edebiyat Defteri: Film Öykülerinden Tiyatro Oyunlarına. 1. Gezgin, U. B. (2017). Nasıl Olup da Gerçeklere İnanabiliyorsunuz? Anlatılar Kitabı (2012- 2017): Öyküler, Masallar, Film Öyküleri ve Kısa Film Senaryoları. 2. Gezgin, U. B. (2015). Yağmur'un Bahçe Güncesi / Yagmur's Garden Diary / Nh t Ky Trong V n C a Yagmur. 3. Gezgin, U. B. (2015). İsmi Saklı. 4. Gezgin, U. B. (2009). Barbar Türkler, İMF'ye Karşı. Ho Çi Min Kenti, Vietnam, 2009. 5. Gezgin, U. B. (2008). Gezgin Öyküleri (2001-2007) . Ho Çi Min Kenti, Vietnam, Mart 2008. 6. Gezgin, U. B. (2007). Cana ve Hubli Purana Opera Librettosu. İstanbul: Çekirdek Sanat. 7. Süer, A, Gezgin, U. B., Kızgın, S., Dinç, O. ve Ünsal, P. (2000). Öyküler- Gençlik Kitabevi Gençlik Ödülleri 2000. İstanbul: Gençlik Kitabevi. 8. Gezgin, U. B. (2017). İlk Anlatılar: 90'lardan Kısa Romanlar ve Öyküler. 1. Gezgin, U. B. (2018). Çin Araştırmalarından Vietnam'a: Dirlik Düzenlik ve Çatışma. 2. Gezgin, U. B. (2017). Çifte Ejderhanın Diyarında: Çin ve Vietnam Üzerine Cilt 1: Çin Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin. 3. Gezgin, U. B. (2017). Çifte Ejderhanın Diyarında: Çin ve Vietnam Üzerine Cilt 2: Vietnam Prof. Dr. Ulaş Başar Gezgin. 4. Gezgin, U. B. (2017). Asya'da 15 Yıl: Yükselen Bir Coğrafyanın İzinde. 5. Gezgin, U. B. (2011). Asya-Pasifik Hattı'nda: Seçme Yazılar. Ho Çi Min Kenti, Vietnam, 2011. 6. Gezgin, U. B. (2007). Asya Yazıları. İzmir: Ara-lık Yayınevi. 1. Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Film Psikolojisi ve Film Çözümlemeleri. 2. Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000- 2017) . 3. Gezgin, U. B. (2017). Ben Bütün Karanlıkları Bunlarla Yendim Şiir Eleştirileri (2000- 2017) . 4. Gezgin, U. B. (2017). Anlatıda Kavuşanlar: Film, Opera ve Bale Yazıları (2000-2017) . 1. Gezgin, U. B. (2017). Ötekiler Açısından Tarih. 2. Gezgin, U. B. (2017). Küresel Dünya, İç Siyaset ve İstanbul Üstüne Notlar. Cilt 1: Dünyada Savaş. . 3. Gezgin, U. B. (2017). Küresel Dünya, İç Siyaset ve İstanbul Üstüne Notlar. Cilt 2: Yurtta Savaş. . 4. Gezgin, U. B. (2015). İnsan Hakları, Demokratik Okul ve Anadilinde Öğretim için Çokkültürlü Eğitim. Ankara: Ütopya. 1. Gezgin, U. B. (2018). Gelirken Türkiye'den Ne İstersin?: Defterlerde Kalan Şiirler (2000- 2017) . 2. Gezgin, U. B. (2018). Güldeste (1990-2017) 27 Şiir Yılı 175 Seçme Gezgin Şiiri. 3. Gezgin, U. B. (2018). Bizim Üstümüzden Yükseliyor Bu Dünya Bu Şehir. 4. Gezgin, U. B. (2017). Öyküleriyle Gittiler Yine: Seçme Şiirler (2012-2017) . 5. Gezgin, U. B. (2017). Eskisi Gibi Bir Ülke: Şiirler 2014-2017 ve Şarkılar 2008-2017. 6. Gezgin, U. B. (2017). Haiyan Tayfunu: Şiirler 2013. 7. Gezgin, U. B. (2017). Gümüş Bir Kolye: Şiirler 2012. 8. Gezgin, U. B. (2017). Ucuz Olmasın: Şiirler 2011. 9. Gezgin, U. B. (2017). Yapıcılarla Yıkıcılar: Şiirler 2010. 10. Gezgin, U. B. (2017). Okyanusa Açılacaklar İçin: Şiirler 2009. 11. Gezgin, U. B. (2017). Vietnam, Aşkın Sırrı Ve Dünya: Şiirler 2008. 12. Gezgin, U. B. (2017). Zemfira: Kitaplara Girmeyen Şiirler (2001-2006) . 13. Gezgin, U. B. (2017). Bir Yanım Deniz Bir Yanımda Kum: Kitaplara Girmeyen Şiirler ve Şarkılar (1990-2000) . 14. Gezgin, U. B. (2008). Vietnam Şiirleri (2007-2008) . Ho Çi Min Kenti, Vietnam, Mart 2008. 15. Gezgin, U. B. (2008). Gezgin Şiirleri (2005-2007) . Ho Çi Min Kenti, Vietnam, Mart 2008. 16. Gezgin, U. B. (2007). Gezgin Şiirleri (2000-2005) . Lulu. 17. Gezgin, U. B. (2007). Doğu Sazları İçin Bir Ahesta Opera. Lulu. 18. Gezgin, U. B. (2007). Milan Kundera Atlası. Lulu. 20. Gezgin, U. B. (2017). Macar Raksları: Defterlerde Kalan Şiirler (1995-2005). 1. Gezgin, U. B. (2017). Mısır Devrimi Gibiymiş Aşkımız: Kişisel Yazılar ve Anlatılar. 2. Gezgin, U. B. (2017). Vietnam Güncesi. 3. Gezgin, U. B. (2012). Latin Amerika'da Bir Gezgin: Brezilya, Arjantin ve Şili. Santiago, Şili, 2012. 4. Gezgin, U. B. (2012). Küba'da Bir Gezgin: Küba Güncesi. Havana, Küba, 2012. 1. Gezgin, U. B. . Mektuplar Sarıgelin'e Aşk Mektupları (1997-2007) Ulaş Başar Gezgin. 2. Gezgin, U. B. Tayland Güncesi. 3. Gezgin, U. B. . Sür-Günlük: Defterlerde Kalan Yazılar 1993-2018. Ulaş Başar Gezgin. 4. Gezgin, U. B. (2018). Ergenlik Ürünleri-1 Kalemimden Çıkanlar (1992-1993, 14-15 Yaş) Öykü, Anı, Deneme, Gezi ve Günceler. 5. Gezgin, U. B. (2018). Ergenlik Ürünleri-2 Cönkler İlk Defterlerde Kalan Şiirler ve Şarkılar (12 Yaş ve Sonrası, 1990-1997) . 6. Gezgin, U. B. (2018). Ergenlik Ürünleri-3 Şarkılar, Besteler, Şarkı Sözleri, Uyarlamalar. 1. Gezgin, U. B. (2018). Hasan Basri Gezgin'den Kalanlar. 2. Gezgin, U. B. (2017). Dünyayı Şiirle Dolaşmak: 2000'den 2017'ye Dünya Şiiri Çevirileri. 5. Gezgin, U. B. (2017). Şarkılarla Dünya Turu: Latin Amerika'dan Afrika'ya Protesto Şarkıları ve Türküler Şarkı Sözü Çevirileri (1999-2017) . 6. Gezgin, U. B. (2017). Hollanda'dan Tayvan'a Şiir Çevirileri: Diğer Kitaplara Giren Çeviriler Çeviren: Ulaş Başar Gezgin. 7. Gezgin, U. B. (2017). Yanardağlar Patladığında / Bilimsel ve Yazınsal Çeviriler (1999-2017)- Çeviren: Ulaş Başar Gezgin. 8. Kincheloe, J. L. (2017). Eleştirel Pedagoji. Ankara: Yeni İnsan Yayınevi. 9. Parker, I. (2017). Psikolojide Devrim. Ankara: Ütopya Yayınevi. 10. Parker, I. ve Spears, R. (2017). Psikoloji ve Toplum: Radikal Teori ve Pratik. Ankara: Ütopya Yayınevi. 11. Kemal, İ. (2017). Çocuk Hakları ve Siyaset. İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi. 12. İnal, K., Sancar, N. ve Gezgin, U. B. (2015). Marka, Takva, Tuğra. AKP Döneminde Kültür ve Politika. İstanbul: Evrensel Kültür Basım Yayın. 13. Adnan, Etel (2007). Arap Kıyameti. Lulu. 14. Baramidze A. G., Gamezardaşvili, D. M. (2007). Gürcü Yazını. Lulu. 15. Gezgin, U. B. (2007). Devletler ve marşları. Lulu. 16. Jimenez, J. R. (2007). 50 İspanyol şiiri. Lulu. 17. Paz, O. (2000). Kartal mı Güneş mi? . İstanbul: Virtüel Yayınevi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/28/15960/", "text": "Galeri Soyut, 19 Mayıs'a özel, Hasan Çağlayan'ın 19 adet eserinden oluşan Samsun'dan Doğan Güneş isimli sanal sergisini izleyicilerle buluşturuyor. Sanal Sergiyi web sitemizden izleyebilirsiniz. Sergide yer alan eserleri bu adresten izleyebilirsiniz. Gallery Soyut presents virtual exhibition called The Rising Sun From Samsun, which was prepared specially for May 19 by Hasan Çağlayan. You can watch the virtual exhibition on our website. Hasan Çağlayan 1959 yılında Çanakkale'de doğdu. Uludağ Üniversitesi Eğitim Enstitüsü'nden 1979'da mezun oldu. Çağlayan'ın 27 yıllık sanat yaşamında 12 kişisel sergi ve 4 ödül bulunmaktadır. Çağlayan Sanat adına daha çok şeyin yapılması gerektiğini belirterek sanatsal çalışmalarının yanında, tekniğini dekorasyonla birleştirip dekoratif uygulama ve çalışmalara yöneldi. Eskişehir Albatros Hoteli, Bölge İdare Mahkemesi Binası, Eti Arkeoloji Müzesi duvar resimlerini, Çırağan Salonu'nun tavan süslemelerini yaptı. Birçok kişi ve kuruluşların özel koleksiyonlarında ve yaşam alanlarında çok sayıda eseri ve uygulama çalışmaları bulunan H. Çağlayan çalışmalarını Çanakkale'deki Atölyesi'nde sürdürmektedir. 2006 Eskişehir Eti Arkeoloji Müzesi Restorasyonu Tasarım Ödülü. 2000 Bilecik Valiliği Şeyh Edebali Türbesi Düzenlemesi Heykelleri, Özel Ödülü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/28/bedri-baykamin-29-kitabi-olan-sistem-elestirileri29-mayista-piramid-sanatta-okuyucularla-bulusuyor/", "text": "Bedri Baykam'ın 29. kitabı olan Sistem Eleştirileri, 29 Mayıs'ta Piramid Sanat'ta düzenlenecek tanıtım gecesiyle okuyucularla buluşuyor. Güzel magazin fotoğraflarının ve kahkahalı açılışların arka yüzlerinde hangi yoğun polemiklerin saklandığını merak ediyorsanız, Sistem Eleştirileri sizin için en doğru kaynak! 29 Mayıs, Çarşamba günü tanıtım gecesinde aynı zamanda ilk defa satışa sunulacak olan Sistem Eleştirileri, Baykam'ınson 20 yıla yayılan eleştirel bakış açısını kapsıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/28/dum-spiro-spero-nefes-aldigim-surece-umudumu-yitirmeyecegim29-mayis-15-haziran-2019-arti-atolye/", "text": "Artı Atölye, Dum Spiro Spero / Nefes Aldığım Sürece Umudumu Yitirmeyeceğim adlı resim ve heykel sergisine ev sahipliği yapacak. Teşvikiye'de Artı Atölye çatısı altında düzenlenecek olan etkinlikte beş sanatçı yer alacak. Burak Boyraz, Nebahat Karyağdı, Recep Keçeli, Emel Örs ve Irmak Şahin'den oluşan grup, figüratif yaklaşımdan soyut üsluba uzanan ve tamamı yakın zamanlı üretimlerden oluşan bir resim & heykel seçkisi sunacak. Burak BOYRAZ: 1986, İstanbul doğumlu. Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Plastik Sanatlar Bölümü mezunu. Yurt içi ve yurt dışında karma sergilere katıldı. Halen Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat ve Tasarım Fakültesi, Sanat Bölümü'nde görev yapmakta. Nebahat KARYAĞDI: 1983, Antalya doğumlu. Anadolu Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü mezunu. Altınbaş Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümü'nde Yüksek Lisans diplomasını aldı. İSTEK ACIBADEM okullarında görsel sanatlar öğretmeni. IAA UPSD yönetim kurulu üyesi. Recep KEÇELİ: 1979, İstanbul doğumlu. Marmara Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü mezunu. Yurt içi ve yurt dışında pek çok sergiye katıldı. Emel ÖRS: 1963, İstanbul doğumlu. Ramuş İpek atölyesinde resim çalışmaları üzerine eğitim aldı. Yurt içi ve yurt dışında 50'den fazla sergi ve sanat etkinliğe dahil oldu. Sanatsal çalışmalarını İstanbul'daki atölyesinde (Atölye 7) sürdürmekte. Irmak ŞAHİN: 1988, İstanbul doğumlu. Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi, Heykel Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi çatısı altında yüksek lisans eğitimine devam etmekte. BİLFEN Okulları'nda görsel sanatlar öğretmeni olarak görev yapmakta. Dum Spiro Spero, 29 Mayıs ve 15 Haziran 2019 tarihleri arasında görülebilir. Sergi 30 Mayıs, Bayram tatili ve pazar günü kapalıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/28/spoiler-25-mayis-14-haziran-2019-donkisot-sanat-cafe/", "text": "İstanbul'da Donkişot Sanat Cafe, günümüzün önemli isimlerinden; Aliye ALTUNBİLEK, Onur ARIKAN, Deniz Ulaş ATLI, Mehmet BABAT, Zehra BAŞARAN, Beşir BAYAR, Orçun ÇADIRCI, Onur ÇETİN, Şener ÇEVGEN, Savaş Kurtuluş ÇEVİK, BurçakGüner GÖLGELİ, Nazlı IŞIK, Ali İRGİN, Ayşe KAPUSUZ, Müslüm TEKE, Şerif KİNO, Ömer KOÇAĞ, Bengisu Muazzez KURTULUŞ, Tuğba KÜÇÜKBAHAR, Murat ÖZBAKIR, Mahmut ÖZDEMİR, Sait TOPRAK, Taner TUNGA, Veli Aras YALÇINKAYA ve Serdar YÖRÜK' ün eserlerinden oluşan SPOİLER adlı sergiyi sanatseverlerle buluşturuyor. Sanatçılar, kendi dünyalarına ait sembol, kavram ve biçimler ile öyküleştirdikleri eserler, sanatçılar hakkında spoilerler vermektedir. Sanatçıların düşün dünyasının bu ipuçlarına Donkişot Sanat Cafe ev sahipliği edecektir. Sergi, 25 Mayıs-14 Haziran 2019 tarihleri arasında Donkişot Sanat Cafe bünyesinde bulunan galeride izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/05/30/vecdi-uzun-yucel-donmezle-biraz-sanattan-biraz-hayattan/", "text": "Sanat benim için ilkokul birinci sınıfın ilk gününde başlayan bir merak olarak kendini gösterdi. Alfabedeki at resmini çizerek başladım. Yeteneğimin annemden geldiğini sanıyorum; çünkü annem koca turşu küplerinin içini doldurmadan kara sakız denilen asfalt malzeme ile üzerine rölyef çiçekler yapar ve rengarenk boyardı. Ortaokuldayken resim öğretmenimiz bana sen Güzel Sanatlara gidebilirsin demişti ve ben o günden sonra Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okuluna girmeyi hayal ederek yılları geçirdim. Ortaokuldan sonra Yapı Enstitüsüne yazdırdı babam; çünkü kısa yoldan ya inşaatçı olmamı veya yükseğini de okuyarak mühendis olmamı düşünüyordu. Ayrıca ben Yapı Enstitüsüne girdiğim zaman okul 2 yıllıktı ve üniversite yolu kapalıydı. Fakat ben okula girdikten sonra okul 3 yıla çıkarıldı ve üniversite yolu açıldı. Sevinmiştim fakat öğretmenlerimiz benden hiç de memnun değildi. Sanat okumayı düşündüğüm için dersleri asıyordum ve öğretmenlerde bana hayal görüyorsun diyerek beni sınıfta bırakıyorlardı. Böylece orta öğretimde 6 yıl kayıp yaşadıktan sonra, Tatbiki Güzel Sanatlara birincilikle girerek bana hayal gördüğümü söyleyerek yıllarımı yiyen öğretmenlere de bir ders vermiş oldum. Tatbiki, 4 yıllık üniversite düzeyinde bir okuldu ve sanat eğitimi Almanların ünlü Bauhaus ekolüyle yapılıyordu. Yani o zaman gördüğümüz sanat eğitimi bugün yapılanlardan çok daha önemliydi ve temel sanatı kavrayarak yetiştik. Hiç unutmam; okulu kazandığım zaman şunu söylemiştim kendi kendime: Ey Tatbiki! Beni almakla tarihindeki en önemli işlerden birini yaptın. Sonra sanat eğitimi için orta öğrenimde bana kaybettirilen yıllarımı düşünerek, acı acı gülümsedim. Tatbiki yıllarımda Kuzgun Acar ile Genç Sinema kuruluşunda birlikte çalıştım. Mehmet Ulusoy, Ali Özgentürk gibi isimler ile tiyatro yaparak Türkiye'nin ilk sokak tiyatrosunu gerçekleştirdik. Sanatın içinde sürekli yenilikleri kovalıyordum ve Bir şey yapacaksam birilerinden örnek alarak değil, kendim yapmalıyım. diye düşünürdüm. Bu nedenle resim sanatında kendi teknik ve üslubumu geliştirdim. 1987 yılında Chicago'daki Art Enstitü müzesinde de tescil edilmiş oldu. Şimdilerde yüzbinlerce sanatçı dünyanın çeşitli yerlerinde benden yayılmış olan Kontrollü Akıtma Tekniğini geliştirmekle uğraşıyorlar ve epey de yol aldılar. Amerika'nın 3 çağdaş müzesi Metropolitan, Chicago Art Enstitü ve Washinton, Ulusal Galeridir dünya çapında birer değerdir. Chicago'da 1987 Temmuz ayında, Muhteşem Süleyman sergisi sırasında bir ay Junior müzede sergi yaptım ve 12 gün boyunca müzeyi gezenler performanslarımı izlediler. Performanslarımı önce yapmak istemedim, fakat müze yetkilileri, dünyanın önemli bir müzesinde teknik ve üslubunu tescil ettirmiş olacaksın ve ne kadar yayılırsa o kadar kredisi sana gelir dediler ve ben de kabul ettim. Müze sergim sırasında WGN ulusal televizyonu da müzede röportaj yaptı ve 2 gün ana haberlerde 2 dakika 30 saniye yayınladı. Müze yayımladığı hakkımdaki metinde, benim dünya görsel sanatlarına yeni bir teknik getirdiğimi de vurguladı ve televizyonda da konu aynıydı. Şimdilerde Chicago'daki avukatım müze ile temasa geçerek bu konunun tekrar gündeme getirilmesini isteyecek. Müze sergisinden sonra Illinois eyaleti çevresinde ve Chicago'da birçok okulda 11 yıl 70 bin öğrenci ve 20 bin veli ile workshoplar yaparak görsel sanatlara kazandırdığım kontrollü akıtma tekniğinin çeşitli versiyonlarını öğretmeye çalıştım. Ortaya koyduğum teknik Çağdaş Ebru. Teknik; görsel sanatlarda sanat açısından bence çok önemli değil. Önemli olan ortaya koyduğunun felsefesi ve mesajıdır. Benim resimlerimde verdiğim mesaj; sanatçının kendi coğrafyasından, kültüründen, göreneklerinden ve geçmişinden faydalanması gerektiği üzerinedir ve bunu yapacak sanatçıların ancak evrensel olarak değere ulaşabileceğini vurguluyorum. Felsefem ise; insanoğlunun renkler ile olan bağı üzerinedir. Sanatçının özgürce renkleri kullanmasını, yüzeydeki lekelerin dengesizlik içinde denge yaratabildiğini ortaya koyarken, yan yana gelen renklerin insan psikolojisi üzerindeki etkilerini de sorguluyorum. Resimlerim doğadaki bitkilerin evrimi gibidir. Önceden eskiz çizmem, doğaçlama iç güdüsüyle çalışır kollarım, gözlerim sürekli bir tartı aleti gibi hassas dengeyi kurar ve çalışmamın sonunda tuval veya malzeme üzerine attığım ilk lekenin, koca bir bitki, canli veya dağ gibi karşımda büyümüş olduğunu görürüm. O zaman resim bitmiştir. Eserlerim ortaya çıktıkları zamandaki ruh halimi yansıtır. Eğer çok neşeli bir durumda yapmışsam eserimi cıvıl cıvıldır. Çok neşesiz zamanımda yaptığım eserlerimde mutlaka bir karamsarlık belirir, fakat o durumda da lekeler, denge belli bir özellik gösterir. Resimlerimde ebru, hat, kaligrafi, tuğra, süsleme sanatı ve Bizans'tan etkiler görülür. Eserlerimin temeli geleneksel sanatlarımızdan yola çıkarak çağdaş anlamda geliştirmiş olduğum sentezlerdir. Eğer bir görsel sanatçı gelenekten günümüze çağdaş sentezler ortaya koyabiliyorsa bu önemlidir. Resimlerimde kendi geliştirdiğim teknik ve üslubu kullandığım için, herhangi bir ustadan alıntı yaptığım iddia edilemez ve de bugüne kadar da böyle bir konu olmadı. Oysa benden etkilenen ustalar da var ve bunlar medyada da zaman zaman yer aldı. Görsel sanatlarda sanatçının arkasında mutlaka ülkesinin bulunması gerekiyor ki uluslararası platformlarda ülkemizin sanat açısından önü açılsın. Bugüne kadar bu konuyu göz ardı ettiğimiz için dünya sanat piyasasında ülkemizin adı pek geçmiyor. Sanata meraklı birçok zengin insanımız sanat piyasasını yanlış yönlendiren müzayede şirketlerinin kurbanı olarak, sanata yatırım yapmaktan vazgeçtiler ve yabancı sanatçılara yatırım yapmaya başladılar... Üç beş kişi ceplerini doldurma pahasına, görsel sanatlarımızı linç ettiler. Bugün sanatçılar zor durumda ve atölyesinin kirasını ödemekte zorluk çekenleri duyuyoruz. Birçok sanatçı resim yapmaktan uzaklaştı. Sanatın durumu böyleyken Güzel Sanatlar Fakültelerinin sayıları da gün geçtikçe artıyor. Elbette bu da güzel bir şey -fakat bu fakültelerden mezun olanların çoğu bir üniversite bitirmiş olmaktan başka bir şey kazanmış olmuyorlar- çünkü sanatçı, bir kuşak oluşturma açısından önemlidir. Çünkü sanatçı kuşağı olan ülkelerin ekonomileri de daha iyi oluyor. Ülkemizdeki zengin insanlar ülkemizin ve çocuklarının geleceğini düşünüyorlarsa mutlaka sanata destek olmalıdırlar ki ülkemizde sanatçı bir kuşak oluşturabilelim ve bu devam etsin. Genç sanatçı adaylarına tavsiyem; köklü araştırmalar yaparak kendi üsluplarını geliştirme yoluna gitmeleridir. Birilerinin yaptıklarından esinlenilerek de sanat yapılır, fakat önemli olan kendi coğrafyamızdan yola çıkarak çağdaşı etkileyecek çalışmalar yapabilmektir. Güzel sanatlar fakültelerinde öğrenciler ile kendi yollarını bulma açısından önemli çalışmaların yapılmadığını görüyoruz. Eğer yapılmış olsaydı sürekli benzer işler görmezdik. Ne yazık ki; Türkiye'de müze anlamında açılmış olan kurumların koleksiyonlarında benzer işleri gördüğümüz gibi, bir müzede yer alamayacak derecede işler de görebiliyoruz. Bir sanatçının müzeye girebilmesi için mutlaka bulunduğu ülkenin sanatına yeni bir şeyler katmış olması veya dünya görsel sanatlarında bir yenilik yapmış olması gerekir. Oysa bizdeki müzelerde bu konu göz ardı edildiği için çoğu müzemiz sadece birer gezi yeri olarak önem kazandı. Yani sanatsal önemden çok insanların çeşitli sanat eserleri görebilmek ve vakit geçirmek için gittikleri bir yer olarak akıllara kazındı. Bunun arkasında da müze kurulurken müzenin belli bir kritere dayandırılmamış olması yatmaktadır. Oysa müzelerin belli kriterleri vardır ve o kriterleri tutturmuş olan sanatçılar ve eserleri müzenin ana kısmında sergilenirken, diğer bölümlerde ülkedeki çeşitli sanatlardan seçilmiş örneklere yer verilir ki Türkiye gibi görsel sanatlar açısından dünya sanat platformunda ağırlık kazanmamış ülkelerde sanatın önü açılmış olsun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/01/15999/", "text": "Bu hafta 29. kitabım çıktı, Sistem Eleştirileri. İlk kitabım Boyanın Beyni 1990'da gün yüzü görmüştü. Şimdi baktığımda, çağdaş Türk sanatının kuruluş tüzüğü ve dünyaya açılma senedi gibi bir belge görüyorum. Dışarıdan görülen, ışıltılı fotoğraflar, kalabalık açılışlar, kahkahalar eşliğinde boşalan kadehler ve büyük fiyatlara satılan birbirinden çarpıcı eserlerin yarışıdır. Müzayedeciler, Türk sanatının geleceğini umursamaz şekilde yok edercesine, sanatçıları resmen onursuzlaştırarak intihara sürüklemek ister gibi bir tutumdalar. Sanat eseri satmayı, sanatçıların varlığını ve tüm kariyerlerini yok sayarak sürdürdükleri bir aktivite haline getirmeye çalışmaları ve onlara gönüllü olarak kanan sözde koleksiyonerler, beni her zaman dehşete düşürdü. Sistem Eleştirilerini tüm sabotajlara rağmen yoluna kararlılıkla devam eden Türk çağdaş sanatçılarına ve onları destekleyen sanat insanlarına ve gerçek koleksiyonerlere ithaf ettim. Kanser gibi sanat ortamımızı adım adım kuşatan bu amansız hastalığın yok olması ise, basit bir kaideye riayet etmekten geçiyor: UPSD'nin bu yılın başında çıkardığı Epiveron Belgesi olmayan hiçbir sanat eserini satın almamak. Ama bu ancak onurlu koleksiyonerlerin kararlılığıyla gerçekleşebilir. Gerçek koleksiyoner, ister müzayede, ister galeri veya atölyeden olsun, Epiveron'u olmayan hiçbir sanat eseri almaz. Sözde koleksiyoner ise ucuz malların teşhir edildiği müzayedelere akın eder, bozuk düzenden nasibini almak üzere hamlesini hazırlar. Gerçek koleksiyoner, müzayede rayiçlerinin sanat yaşamının gerçekleriyle hiçbir şekilde örtüşmediğini bilir, bunu gündeme getirmeyi aklından bile geçirmez. Sözde koleksiyoner ise durmadan bu noktaya dönüş yapar, bel altı vurarak kendine pazarlıkta avantaj sağlamaya çalışır, küçüldükçe küçülür. Gerçek koleksiyoner, bir sanat eserini almadan önce bu sanatçının fikirlerini, geçmişini, dönemlerini, bulabildiği her şeyi araştırır, sergisine ve atölyesine gider. Sözde koleksiyoner, müzayedelere gitmeden önce, bol bol dedikodu dinler, kim neyi nerden kaça almış, kaça satmış, salt bu rakamlarla ilgilenir. Sanatı bir borsa oyunu gibi görür. Gerçek koleksiyoner, sanat eserini milletin önünde, kumar oynar gibi para yarıştırma keyfi için almaz. Kendi zevkine, ruhuna hitap eden ve inandığı bir sanatçının eserlerini alır. Hem genel sanat tarihini, hem yaşadığı ülkenin sanatçılarının tarihini öğrenmek için emek harcar, gezer, kitap okur. Gösteriş budalası sözde koleksiyoner, müzayedelerde kalkan ellere bakıp bunların ve çevresindeki dedikodu eksperi tacirlerin çıkarcı yönlendirmeleriyle karlı mal almaya bakar. Gerçek koleksiyoner, kendi gözüne zevkine, düşüncelerine güvenir. Bir eseri çok sevdiği veya yapılış nedenini anladığı veya sanatçısını desteklediği için alır. Sözde koleksiyonerler gibi, zoraki ithal fikirlerin yönlendirmeleriyle kazanan ata oynamaya çalışırlar. Ana hedefleri sanat üstünden üstün iş adamı vasıflarını sağa sola kanıtlamaktır. Gerçek koleksiyoner, bir sanatçının, bir dönemin en önemli kilit işlerini almaya gayret eder, bir dönemin başyapıtlarını bulmaya gayret eder. En beğendiği eseri almak için konuşurken makul ölçüde pazarlık yaparak o resmi koleksiyonuna katar. Sözde koleksiyoner, uyduruk danışmanların yönlendirmesiyle, piyasadan-müzayedelerden ünlü ressamların ucuz işlerini toplamaya çalışır, çoğunlukla 3. sınıf koleksiyonlara ulaşır. Gerçek koleksiyoner, resim satmak için koleksiyon yapmaz. Çocuklarına, torunlarına veya kentine muhteşem bir koleksiyon bırakmak için bu zahmetli işe girişir. Desturu Allah sattırmasın cümlesidir. Sözde koleksiyonerin kafasında yalnız rakamlar vardır. Herkesten daha kurnazca bu yatırımı nasıl değerlendirdiğini etrafa anlatarak kimliğini kanıtlama yoluna girişir. Gerçek koleksiyoner, ne kadar parası olursa olsun, bundan bin yıl sonra karşısında duran o ressamın toplumlar tarafından hatırlanma şansının olduğunu bilerek, düğmesini ilikler, güven ve dostluğunu kazanmaya çalışır. Aldığı eserlerin fiyatından kimseye söz etmez. Sözde koleksiyoner, parasıyla şımarmış bir hava atma yarışçısıdır. Sanatçıyı ezmeye çalışıp fiyatını nereye kadar düşürebileceğini görmeye çalışır. Çevresine de yaşayan sanatçılara ödediği paraların azlığı veya vefat etmiş olanlara çokluğunu sızdırarak el altından reklam yapar. Gerçek koleksiyoner, bir sanatçı veya galerici ile el sıkıştığı andan itibaren, vade ne olursa olsun, artık o paranın kendisine ait olmadığını bilir. Aynen sanatçının da artık o resimlerin kendisine ait olmadığını bildiği gibi. Gerçek koleksiyoner için bitmiş bir satış, onur üstünden bir sözleşmedir. O noktadan sonra ölmek var, dönmek yoktur. Sözde koleksiyoner için ise, el sıkışmalarının veya sözlerin bir anlamı yoktur. Sanatçılara bin bir zarar verme pahasına şeref kelimesi unutularak sözlerden dönülür, anlaşmalar çöpe atılır. Gerçek koleksiyoner olmayacaksanız, resim işine pek girmeyin. Çek-senet-borsa-arsa işlerine takılın. Gerçek koleksiyonerler ve sanatçılar ise, bu listeyi istedikleri kadar genişletebilirler... Hepinize iyi bayramlar!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/01/safak-gunes-gokduman-turk-edebiyatinda-yozlasma-ve-zumrut-apartmani/", "text": "Kendimden utanmalı mıyım bilmiyorum ama Zümrüt Apartmanı kitabını okumadım hatta birkaç güne kadar adını bile duymamıştım. Fakat malum olaydan bir arkadaşım vasıtasıyla haberdar oldum. Sözü edilen kitaptan alınmış bir sayfanın ancak birkaç satırını okumaya tahammül edebildim. Bu satırlar, tahammül sınırımın dışında olsa da söz konusu kişinin ve yayınevi sahibinin iddia ettiği gibi ortada edebi bir eser var da ben eski kafalı olduğum için mi göremiyorum diyerek şiir de yazmış olduğunu öğrendiğim Abdullah Şevki'nin şiirlerine bir göz attım. Evet birkaç güzel şiiri var denebilir. Ancak birkaç şiiri de var ki söz konusu olan romandaki satırların tesadüfi ya da yazarın tabiriyle kirli roman akımına dahil olmadığını ya da ben bilmiyorsam eğer kirli şiirakımı diye bir de şiir akımı olduğunu düşündürüyor. Şiir konusunda uzman olduğumu düşünmesem de şiirin tamamen duygu işi olmadığını bilirim. Fakat Abdullah Şevki'nin şiirlerine baktığınızda özellikle birkaç şiirinin oldukça yoğun bir duygu ifade ettiğini görmezden gelmenin mümkün olmayacağını düşünüyorum. Abdullah Şevki'nin şiirlerini incelediğimde özellikle Dans Edemeyen Fallus, At Kıçı ve Ekşi Cam, Sacide Hanım ve Dolmalar, Tecavüz, ve WC(1) adlı şiirlerinin genelde sapkın bir cinsellik teması etrafında geliştiğini ve cinayet, insana ve hayvana tecavüz, pedofili ve nekrofiliden bahsettiğini söyleyebilirim. Söz konusu şiirler çeşitli internet sitelerinde yayımlanmış. Öğrencim Hakan Erol'un, Kimse kusura bakmasın... Pedofili skandalı Türk edebiyatının utancıdır(2) başlıklı yazısında da belirttiği gibi Türk edebiyatının önemli dergileri de -umarım bu şiirleri yayımlama gafletine düşmemiştir -Abdullah Şevki'nin şiirlerine yer vermiş, onca genç, nitelikli şair ve yazar adayı tek bir şiir ya da öyküsünün yayımlanmasını hayal ederken ve edebiyat çevresindeki zat-ı muhteremleri tanımadıklarından yayımlatamazken. Demek ki Türk Edebiyatı Cenap Şahabettin, Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Nazım Hikmet, Cemal Süreya, Ahmet Arif, Hasan Hüseyin, Sezai Karaçok vs. den sonra bize Abdullah Şevki'yi layık görmüş. Bu vesileyle umarım edebiyat ve sanat çevreleri de durup biraz kendilerine bakarlar ve en azından yarışmalara jüri üyesi belirlerken kendi cemaat ve cemiyetlerinin dışına çıkıp birbirleriyle iyi anlaşamayan kişileri seçerler de sonuç gerçekten edebiyat ya da sanat lehine olur. Gelelim romana... Elbette ki roman gibi kurguya dayalı bir edebi türde her cümlenin yazarın kendi düşünceleri olduğunu düşünmek doğru değildir, fakat her eserde yazarından veya yazarın yaşadığı dönemden izler bulabilmek ve en az üç kitabını okuduğunuzda bir yazarın hangi temalar etrafında dolaştığı veya kurgusunu nasıl oluşturduğu hakkında bir fikir edinmek mümkündür. Elbette ki bir insan düşündüğü kötü bir şeyi eyleme dökmedikçe suçlu kabul edilemez ve Zümrüt Apartmanı adlı romanda pedofilinin bu kadar yoğun biçimde işlenmesi yazarın kurgusu kabul edilebilir, belki de insanları bu derece rahatsız edebileceğini düşünememiştir denilebilir. Fakat sadece bir internet sitesindeki yirmi şiirden altı tanesinde cinayet, insana ve hayvana tecavüz, pedofili ve nekrofiliden söz ediliyorsa bu düşündürücüdür ve okuyan kitlenin teşviki manasını da içermektedir. Kısacası evet, tacizi, tecavüzü sokakta durduramıyorsak bari kitapta durduralım. (1)Şiirlerden alıntılanması gereken dizelere özellikle yer verilmemiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/01/vecdi-uzun-cankiri-tuz-magarasinda-bir-genc-sanatci-sefer-oruc-ve-tuzdan-heykeller/", "text": "Günümüzde çağdaş sanat, geleneksel sanatlar ve hayat bağlamında nesne, malzeme, form ve mekan önemli bir unsurdur. Üslup, imgeleri yapıta uygun teknikte uygulayarak yapıt ortaya çıkmaktadır. Açık Yapıt'' adlı eserinde, sanat, dünyayı tanımaktan çok var olanlara eklenerek özgül yasalarını ve özel yaşamlarını çıkararak bağımsız biçimleri ve tümleyenlerini yaratmaktır.''der Umberto Eco. Sanatçı doğaya sıradan bir göze göründüğü biçimiyle bakmaz, düşünce güncesiyle alt kavramlara inmek ve uygulamak ister. Eserlerinde görüntünün ötesine çıkarak kavramsal bir anlatım yönüne gider. Çağımızın getirdiği teknolojik konfor ve insanların büyük çoğunluğunun şehirlerde yaşaması, şehir hayatının getirdiği hızlı yaşam insanları doğadan uzaklaştırmıştır. Eserlerimi üretirken genel anlamıyla doğal malzemeleri kullanarak sanat tüketicisine içerik ve biçim dışında malzemeyle de mesaj vermek istemekteyim. Sanat üretimin ilk aşaması ve sanatsal hayatımda önemli yer tutan; keçiboynuzundan balıklar metamorfoz serisi, ayçiçeklerinden yapmış olduğum ayyüzler serisi, bitki köklerinden figürler, eski kırsal yaşamda kullanılan doğal eşyalardan yapmış olduğum enstalasyonlar serisi ve son olarak da şimdi görev yerim olan Çankırı Kaya Tuz Mağarasında kaya tuzu üzerinde çalışmalarımı sürdürmekteyim. Kaya tuzu, yataklarının, 256 milyon yıl öncesi, Tetis Denizinin çökelmesi ve o devirlerden itibaren denizlerin ya da kapalı havzaların kurumasıyla oluşmuştur. Bu eksende ironik düzeyde denizin, günümüzde bozkır olarak yer alması sanat manifestoma destek olmaktadır. Evet, genel olarak balık ve deniz teması üzerinde çalışmaktayım. Bozkır coğrafyası ve kültürü içerisinde yetişmiş biri olarak çocukluk dönemimden itibaren deniz yaşamını ve kültürünü merak ederim ve bunu sanatsal biçimde ifade etmek istiyorum. Eserlerimi düşünce alt yapısında kavramsal anlam ve ifadeler kullanarak üretmekteyim. Özellikle coğrafik yapın getirdiği şartlar ve etnik sosyal yapının özelliklerini de sentezleyerek anlamsal yorumlar elde etmek istiyorum. Bu bağlamda, çalışmalarımda sanatsal açıdan da çeşitli disiplinler üzerinden bahsi geçen konuyu tartışmaya açarak çalışmalarımın izleyiciye soru sordurmasını ve izleyicinin de eserleri sorgulamasını hedeflemekteyim. Eserlerimi kullanılmış ya da kullanılmakta olan bir gerek organik gerekse inorganik nesnelerle üretmekteyim. Örneğin Anakronik''adlı eserim iki bölümden oluşmakta ve alt bölümde gerçek yaşamda bulan kedi, balık ironisi konu aldım; üst bölümde ise küresel ısınmayı. Ağaç dalları üzerine balık kılçıklarını yerleştirerek küresel ısınmaya sürrealist bir dille dikkat çekmek istedim. Nem adlı çalışmamda ise malzeme olarak atık bir çekmeceyi kullandım. Çekmeceler insanların gizli nesneleri korumak için kullandıkları materyallerdir. Bu amaçla, çekmeceye deniz yaşamına yer verilmiş bir resim yerleştirerek ve kurutulmuş balıkları asarak düşünce alt yapımda bulanan deniz yaşamına atıfta bulundum. Evet, Metamorfoz-Balık serisinde keçiboynuzlarını başkalaşıma uğratarak balığa çevirerek organik nesneyi kavramsal biçim de yorumladım. Bence sanatı farklı ve özel kılan etmenlerden biri de nesnenin formundan, dokusundan faydalanarak ve ona farklı bakış açısı getirerek sanat tüketicisine mesaj vermektir. Boynuzun gücü ve sağlamlığı, balığın yumuşak hareketli dokusu ve kültürlerde de bereketi temsil etmesi düşüncemi geliştirmişti. Boynuzu balığa çevirerek boynuzun sağlamlığıyla balığın hareketliliğini ve bereketliliğini sembolize şekilde eserlerime aktardım. Sanki suyun içinde ahenkle yüzerken bir anda bulundukları dünyadan, hava ve toprakla temasa geçtiklerinde ürperdiklerini, katılaştıklarını, adeta kaskatı kesildiklerini düşündüm. Gerçek yaşam döngüsünde balık, hikaye ve kitaplara atıfla denizcilik konuları üzerine de çalışmalarımı sürdürmekteyim. Bellek'', isimli çalışmamda ise elinde balık tutan bir el figürü yer almaktadır. Çalışmada malzemelerin sert yapısının dokusal olarak yumuşak dokuya dönüştüğünü izlemekteyiz. İki organik yapının anı yaşatır etkisi dikkat çekmektedir. Balığın gerçek hayatta göstereceği etki anlık olarak sezdirilmeye çalışılmıştır. Halikarnas Balıkçısı, ismindeki çalışmada ise fırtınaya karşı kendisi savunmaya çalışan figürle birlikte doğal afetlere dikkat çekmeye çalıştım. Metafor'', ismindeki çalışmada ise negatif biçimde fosil balık işlenmiştir. Üst kısımda eklenen parçayla dikey kompozisyon dengelenmiştir. Kaya tuzunun denizin çökelmesi sonucu oluşmasıyla, balığa ve denize yapılan atıfla malzemenin de birleşimi kavramsal tanıma yardımcı olmaktadır. Sanatsal gelişim ve deneyim açısından önemli bir yer ve çalışma kapsamında Türkiye'de Tuz Mağarasın da sanat atölyesi bulunması ilklerden birisidir. Yer altında yerin 150 ila 200 metre altında Çankırı Belediyesi bünyesinde heykeltıraş olarak görev yapmaktayım. İlk etapta Çankırı ilini temsil eden çalışmalar ürettim. Çankırı Belediyesi Tuz Mağarasını turizme açma kapsamında çalışmalar devam etmektedir. İlk etapta Çankırı'nın isminin eski dönemlerde Gangaris olması ve bu ismin keçisi bol ülke anlamına gelmesi nedeniyle duvara bir keçi rölyefi işledim. Heykel kısmında Hititleri temsilen bir çalışma yaptım. 8 buçuk milyon yıl önce Çankırı yaşayan hayvan türü olması ve Çankırı Yapraklı yolu üzerinde Prof. Dr. Ayla Sevim EROL başkanlığında yürütülen kazıda, Çorak Yerler kazı alanında 8 cm dişi bulunan bir kaplan fosilinin ilk defa Çankırı bulunması ve eczacılığın da simgesi olması nedeniyle Anadolu kaplanını işledim. Anadolu'daki ilk Dar-ul Hadis olan eser halk tarafından Taş Mescit olarak isimlendirilmektedir. Biri yapı üzerinde, diğeri heykel görünümünde olan iki adet figürlü taş eserde birbirine dolanmış iki yılanın tasvir edildiği ve günümüzde Tıp Sembolü olarak kullanılan birinci parça yapı üzerinde bulunmaktadır. Çankırı Müzesinde sergilenen ikinci parçada ise günümüzde Eczacılık Sembolü olarak kullanılan kupaya dolanmış yılan figürü bulunmaktadır. Buna binaen kupaya dolanmış yılan sembolünün replikasını yaptım. Anadolu Selçuklular döneminde 21 Eylül 1281 tarihinde Çankırı da Şeyh Hacı Bahaeddin tarafından Kuşhane Vakfiyesi kurulmuştur. Yazdığı Vakfiye Anadolu'nun en eski ve orijinal belgesidir. Kuşhaneyi temsilen heykel çalışması da yapmış bulunmaktayım. Şu an çalışmalar sergilenir konumda ve ziyaretçilerini bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/12/100-portre-basad-muhsin-kut-sanat-galerisi-15-30-haziran-2019/", "text": "Her biri Türk sanat tarihinin kilometre taşlarından olan 100 ressamın portresi günümüz yaşayan 100 genç ressamı tarafından çalışıldı. Her sanatçı kendi üslubunca Türk sanat tarihinden seçmiş olduğu bir ismin portresini yaptı. Türkiye genelinden güzel sanatlar fakülteleri akademisyenleri ve serbest çalışan sanatçıların yer aldığı proje ile sanat tarihine bir yolculuk deneyimi yaşatılacak. Aralarında Osman Hamdi Bey, Hüseyin Avni Lifij, Celile Hikmet, Fahrelnissa Zeyd, İbrahim Çallı, İbrahim Balaban, Avni Memedoğlu, Burhan Doğançay, Mehmet Güleryüz, Ramiz Aydın, Komet, Muhsin Kut, Bedri Baykam ve daha pek çok ismin portrelerinin görülebileceği sergi 15 Haziran, Cumartesi günü Bakırköy Kültür ve Sanat Derneği Muhsin Kut Sanat Galerisi'nde açılacaktır. Adem Başpınar, Ağıt Uğur Uludağ, Ahmet Kiracı, Alev Huzur, Ali Gümülcine, Ayça Karaca, Ayfer Uz, Aylin Beyoğlu, Aysel Barış, Ayşe Deniz Almadık, Ayşe Kapusuz, Ayşegül Kalkan, Berna Sağlam, Birol Özer, Burçak Cansu, Cansu Sönmez, Ceyda Güler, Çiler Süyev, Damla Bozkurt, Deniz Bayav, Dilara Koz, Doğan Keskin, Ecem Aydın, Ekin Akalın Kurucu, Elçin Topçu, Emine Babatürk, Emrah Nallar, Emre Karaoğlu, Erkan Doğanay, Esma Taşdemir, Esra Engin, Esra Yıldırım, Eylül Köksümer, Ezgi Yemenicioğlu Negir, Fahri Çağdaş, Fatma Akyüz, Ferhunde K. Öner, Figen Girgin, Füruzan Şimşek, Gizem Altun, Gözde Baykara, Gülcan Başar, Güliz Baydemir, Hakan Cingöz, Halis Karakurt, Halil Şentürk, Halime Türkyılmaz, Haydar Taşçılar, Hüda Sayın Yücel, Hülya Küpçüoğlu, Işıl Dural, İsmail Eyüpoğlu, Kaan Sarı, Kader Akçay, Kamber Koç, Kerem İşcanoğlu, Kübra Yıldız, Levent Tosun, Mahpeyker Yönsel, Mehmet Göktepe, Murat Havan, Mustafa Albayrak, Mustafa Özbakır, Nebahat Karyağdı, Nesli Türk, Neslihan Kıyar, Nezihe Bilen Ateş, Nur Sultan Yıldırım, Nurcan Perdahçı, Nurdan Likos, Nurhayat Güneş, Oğulcan Öz, Orhan Karakaplan, Özer Çevik, Özlem Üner, Pınar Partanaz, Raife Tokyürek, Rugül Serbest, Sema Öcal, Semih Zeki, Sercan Başar, Serdal Keskin, Serpil Kapar, Sinem Korkut, Soner Tuna, Süreyya Genç, Şehmus Atasever, Şenay Kazalova, Şevket Sönmez, Şuayyip Yücel, Taylan Sarı, Tolga Boztoprak, Turan Büyükkahraman, Veysel Kurucu, Zafer Malkoç, Zehra Başaran, Zerrin Pehlivan, Zeynep Özdemir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/12/turkiyenin-en-buyuk-ressami-balaban-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "İstanbul'da yaşamını yitiren ünlü ressam İbrahim Balaban için Şişli Camii'nde cenaze töreni düzenlendi. Törene İbrahim Balaban'ın oğlu Hasan Nazım Balaban ve yakınlarının yanı sıra Şişli Belediye Başkanı Muammer Keskin, Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, CHP Milletvekili Kani Beko, Ressam Bedri Baykam, Sanatçı Rutkay Aziz ve Nebil Özgentürk'ün de aralarında bulunduğu çok sayıda isim katıldı. 1921'de Bursa-Seçköy, Osmangazi'de dünyaya geldi. Doğduğu köyün 3 yıllık okulunda eğitim gördü. 1937 yılının son günlerinde, henüz 16 yaşındayken hint keneviri yetiştirmek suçundan cezaevine girdi. Cezaevinde kendini avutmak için resim çizmeye başladı. Resimlerini zeytinyağına batırdığı renkli kalemlerle yapıyordu. Altı ay hapis ve 16 bin lira da para cezasına çarptırılmıştı; ancak para cezasını ödeyemeyince, para cezası üç yıl mahkumiyete çevrildi. Cezasının bitmesine çok az bir zaman kala dört mahkumun saldırısına uğrayan Balaban, cezaevinden çıktıktan sonra evlendiği gün düğün evini basan hasmını öldürdü ve yeniden cezaevine girdi. 1942 ile 1944 ve 1947 ile 1950 yılları arasını Bursa Cezaevi'nde geçirdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/16/genc-sanatci-devrim-omer-ada-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "2005 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun olan sanatçı, Almanya'da Bauhaus ekolünde üstün yetenekli öğrencilere verilen ünvana hak kazanarak Burg Giebichenstein University of Art and Design Halle'de resim ve tekstil üzerine doktorasını tamamladı. İki ay önce Orta Amerika gezisinden dönen Devrim Ömer Ada, Almanya, Meksika, Kostarika, İspanya, Nikaragua gibi birçok ülkede sanat üretimine devam etti ve enstalasyon, kinetik heykel, video art, illüstrasyon, resim gibi çeşitli disiplinlerde birçok eser üretti. 2000 yılında kurucuları arasında yer aldığı ve sözcüsü olduğu Çorba Kasesi Sanat grubu ile 4 karma sergi düzenledi. 2015-2016 yılları arasında Muğla Büyükşehir Belediyesinde Sanat Yönetmeni olarak çalıştı. 2016-2017 yılları arasında Muğla'da kendi atölyesinde canlı heykeller üzerine çalıştı. 2017-2019 yılları arasında Orta Amerika gezisi sürecinde çocuk dergilerine, Adnan Özyalçıner'in Uzayda Yaz Tatili ve Cemile Özyakan'ın Dikkat Kedi Var adlı çocuk kitaplarına illüstrasyonlar yaptı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/16/sanatci-umut-devrim-can-sonsuzluga-ugurlandi/", "text": "Umut Devrim Can, 1973 yılında Aksaray' da doğdu. 1995 yılında Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümünden mezun oldu. Bu güne değin iki kişisel sergi açan sanatçı bir çok karma sergi ve sanat fuarına katıldı. Ayrıca yurdun değişik yerlerinde yapımı gerçekleştirilen çok sayıda anıt sanatçının imzasını taşıyor. Sanatçı halen kendi atölyesinde heykel çalışmalarını sürdürmekteydi. - Kişisel Sergiler - 2004 Tara Sanat Galerisi, Ankara - 2008 Galeri Soyut, Ankara - Karma Sergiler - 1994 55. Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Ankara - 1996 57. Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Ankara - 1997 Sanat Kurumu Galerisi, Ankara - 1998 59. Devlet Resim ve Heykel Sergisi, Ankara - 2003 Kalkınma Bankası Galerisi, Ankara - 2004 15. uluslararası 2004 Hacı Bektaş Veli Anma Törenleri ve Kültür Sanat Etkinliği - 2004 Galeri Sans, Ankara - 2004 Grape Art Gallery, Ankara - 2004 Emima Sanat Galerisi, Ankara - 2005 Tara Sanat Galerisi, Ankara - 2005 Akyaka Nail Çakırhan Kültür ve Sanat Evi, Marmaris - 2007- BRHD 37. yıl sergisi, Ankara - 2007 G&G Sanat Galerisi Ankara - Sanat Fuarları - 2004 10. Ankara Sanat ve El Sanatları Fuarı, Ankara - 2004 14. Artist İstanbul Sanat Fuarı , İstanbul - 2005 15. Artist İstanbul Sanat Fuarı , İstanbul - 2006 6. Ankara Sanat Fuarı Ankart Ares Sanat Galerisi, Ankara - 2006 Artforum 2006 Ankara Galeri Soyut, Ankara - 2007 Artİstanbul , İstanbul - 2008 Contemporary İstanbul 08 Art&Life, İstanbul - Sanatçının Ülkemizin çeşitli il ve ilçelerindeki Atatürk büst ve heykel çalışmalarının yanı sıra; - Konya Kulu, Göç Anıtı - Ankara, Hacı Bektaş-ı Veli Kültür Vakfı Anıt Heykelleri - İstanbul, Harp Akademileri Komutanlığı Kurtuluş Savaşı Rölyefi - Manisa Kırkağaç, Jandarma Er Eğitim Tugayı Şehitlik Anıtı - Tarsus, Kuva-i Milliye Anıtı - Balıkesir, Şehitlik Anıtı - İstanbul Küçükyalı, Levazım ve Maliye Okul Komutanlığı Rölyefleri - Çanakkale Bolayır, Gazi Süleyman Paşa Anıtı - Bartın, Yöresel Enstrümanlar Anıtı - Ankara, Askeri Yargıtay Anıtı - Çanakkale Eceabat Kilye Ana Tanıtım Merkezi, Çanakkale Cephesinde Savaşan Birliklerin Türk Komutanları Rölyefleri bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/17/19-mayis-100-yil-19-haziran-30-agustos-2019-piramid-sanat/", "text": "Piramid Sanat, 19 Mayıs, 100. Yıl başlıklı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Bedri Baykam ve Öykü Eras'ın beraber hazırladığı bu önemli buluşma, tarihimizin en değerli anlarına sanatçı yorumları ile yaklaşıyor. 13 sanatçının katılımıyla gerçekleşen grup sergisine, aynı zamanda Alev Coşkun, Uğur Dündar, Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Emin Çetin Girgin, Ekrem Kahraman, Mahmut Nüvit Doksatlı da yazılarıyla destek oluyor. Sanatçılar, özgün eserleriyle konuyu kendi bakış açılarına göre irdelerken, yazarlar da genç Mustafa Kemal'in ilk adımıyla başlayan ve en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonuçlanan sürecini ve bu aydınlanma hareketinin dününü-bugününü ele alıyorlar. 19 Mayıs, 100. Yıl sergisi 30 Ağustos'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. Piramid Sanat, 19 Mayıs, 100. Yıl başlıklı grup sergisine ev sahipliği yapıyor. Bedri Baykam ve Öykü Eras'ın beraber hazırladığı bu önemli buluşma, tarihimizin en değerli anlarına sanatçı yorumları ile yaklaşıyor. 13 sanatçının katılımıyla gerçekleşen grup sergisine, aynı zamanda Alev Coşkun, Uğur Dündar, Ataol Behramoğlu, Orhan Aydın, Emin Çetin Girgin, Ekrem Kahraman, Mahmut Nüvit Doksatlı da yazılarıyla destek oluyor. Sanatçılar, özgün eserleriyle konuyu kendi bakış açılarına göre irdelerken, yazarlar da genç Mustafa Kemal'in ilk adımıyla başlayan ve en büyük eserim dediği Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla sonuçlanan sürecini ve bu aydınlanma hareketinin dününü-bugününü ele alıyorlar. 19 Mayıs, 100. Yıl sergisi 30 Ağustos'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. - +90 (212) 2973121 m. +90 (537) 8166449"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/17/kirke-ilk-kitabini-iftiharla-sunar-nilgun-yuksel-sunga21-haziran-2019-anahit-sahnebeyoglu/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/17/nesnelerin-gizli-yasami-22-haziran-cumartesi-1400-muze-evliyagil/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/11-teras-sergisi-dunyada-hayat-var-mi-elgiz-muzesinde-ziyarete-acildi-21-haziran-3-kasim-2019/", "text": "Elgiz Müzesi, bu sene 11.'sini düzenlediği teras sergisinde, çağdaş sanat heykellerini, kirlilik ve Dünya'nın kaynaklarının tüketilmesini sorgulayan çevreci eleştiri ekseninde buluşturuyor. Müzenin açık hava terasında konumlanmış olan büyük ölçekli heykeller yaz boyunca ziyaret edilebilir. 2012 yılında beri Teras Sergileri büyük ölçekli heykellerin sergilendiği özgün bir çağdaş sanat platformudur. Heykel sanatçılarını desteklemeyi ve çağdaş heykel sanatının sürdürülebilirliğini sağlamayı amaçlayan Teras Sergileri, her sene gökdelenlerin ortasında yerlerini alan eserleri sanatseverlerle buluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/bu-benim-fotografim-this-is-a-photograph-of-me-03-temmuz-18-agustos-2019-halka-sanat-projesi-istanbul/", "text": "Bu Benim Fotoğrafım | This is a Photograph of Me halka sanat projesi ile Kanadalı sanat inisiyatifi Arts Assembly'nin iki yıllık küratöyal değişim projesi COMMON GROUND | UYUŞMA TEMELİ'nin ikinci yıl sergisidir. Küratörlüğünü İpek Çankaya'nın yaptığı sergi önce, 13 30 Haziran 2019'da Vancouver'da, ardından, 03 Temmuz 18 Ağustos tarihleri arasında halka sanat projesi'nde izleyiciye sunulmaktadır. Kanada merkezli sanatçılar Tanya P. Johnson ve Terriann Walling'in işlerini gösteren İstanbul ayağı, projenin her iki yılına ait belge, yazı ve görselleri de içeren bir dokümantasyondan oluşur. Sergi başlığı Kanadalı şair ve yazar Margaret Atwood'un aynı adlı şiirinden esinlenilmiştir. Bu Benim Fotoğrafım | This is a Photograph of Me kişinin yaşam, ölüm, yoksunluk, savunmasızlık, direnç ve dönüşüm gibi bireysel deneyimleri nasıl karşıladığını ve bu durumlar kısıtlayıcı engeller haline geldiğinde onlarla mücadele ya da barışma yollarını sorgular. Diğer bir deyişle sergi, insanlık durumu olarak kabul edilen ve kişinin kimliğinin oluşmasına etki eden, ya da kendini tam olarak gerçekleştirmesinin önünde beliren engelleri, bunlara verdiği tepkileri ve her türlü kısıtlı erişimin ne anlama geldiğini araştırır. Kısıtlı erişim birbiriyle ilişkili durum, mekan ve ilişkilerde deneyimlenir. Serginin iki sanatçısı Tanya P. Johnson ve Terriann Walling'in görsel ve metinsel işleri, duyulmamış ya da yanlış anlaşılmış bireysel sesleri ve kişinin kendisi ve kökleriyle yeniden bağ kurma arayışını tartışmaya açar. Serginin kavramsal çerçevesi iki eksen üzerine oturmaktadır. Bu eksenlerden ilki 2017 sonunda COMMON GROUND | UYUŞMA TEMELİ projesi ilk ortaya çıktığında araştırma zemini olarak belirlenen üç kavramdır. Bu kavramlar insanlık durumu, kısıtlı erişim ve denge ya da denge yitimidir. Projenin birinci yılında Lara Ögel ile Merve Ünsal'ın işlerini gösteren Tutma | Hold adlı sergi bu kavramları fiziksel mekanda varoluş ve prekarite anlamında incelerken, ikinci yıl sergisi ilk yıla cevap olarak onları farklı bir bağlama oturtur. Bu bağlam, kendini ifade etmenin sınırlanışı ve bireysel kimliktir. Böylece ortak kavramlardan yola çıkan ama kendi özgün yollarını oluşturan iki sergi, iki odak noktası ve bir alışveriş belirmiş olur. Kavramsal çerçevenin ikinci kurucu ekseni ise Margaret Atwood'un sergiye adını veren şiiridir. Güçlü bir kadın sesi tarafından kaleme alınan, derin bir kırılma, görünmezlik ve ölümle yüzleşme anlatısı kadar, şiirin ifade dili ve tonu da serginin rengini belirlemeye öncülük eder. Johnson ve Walling'in işleri derin ve duyarlı düşünceyle yaratıcılığın özgün ve incelikli ifadeleri olarak Atwood'un yüksek sesle bağırmayan ancak büyük bir ustalıkla okuru derinden etkileyerek avucunun içine alan, özü dolu tonuna yanıt niteliği taşır. Bu Benim Fotoğrafım | This is a Photograph of Me is the second year exhibition of COMMON GROUND | UYUŞMA TEMELİ, the two-year curatorial exchange project between halka sanat projesi and ARTS ASSEMBLY Vancouver. Curated by İpek Çankaya, Bu Benim Fotoğrafım | This is a Photograph of Me take places at halka sanat projesi between 03 July 18 August 2019, after its debut in June 2019 in Vancouver. The exhibition shows works by Canada based artists Tanya P. Johnson and Terriann Walling as well as documentation from both years of the project. Exhibition title is inspired by Margaret Atwood's poem of the same title. Bu Benim Fotoğrafım | This is a Photograph of Me questions ways of facing experiences of loss, longing, vulnerability, resilience and transformation in life and how one reacts under these circumstances when they become restrictions in their life. In other words, the exhibition explores the meaning of a restricted access in relation to what is considered a human condition. It investigates the setbacks against a satisfying self-realization and its effects on one's personality. Forms of any emotionally restricted access and human responses to it are under the radar of the exhibition. Restricted access is experienced in conditions, places and encounters that are in relation to one and other. Tanya P. Johnson's and Terriann Walling's visual works, poems and concentric stories open a discussion on the unheard or the misplaced in an attempt to uncover individual voices and experiences to reconnect with oneself and one's roots. The conceptual framework of the exhibition is based on two axes. Three concepts has come to the surface when the project COMMON GROUND | UYUŞMA TEMELİ is initially conceived in late 2017. These are: The human condition, restricted access and instability. In the first year of the project, the exhibition Tutma | Hold that has featured works by Lara Ögel and Merve Ünsal investigates these concepts in the sense of occupation and precarity of physical space. As a response, the second year exhibition places them into a different context which is the restriction of expressing oneself and personal identity. Hence, comes forward an exchange between two exhibitions having their distinct voices with different focuses based on the same concepts. The second founding axe of the conceptual framework is the poem by Margaret Atwood that gives the exhibition its title. Written by a powerful female voice, its expressive language and tone pioneer in determining the colour of the exhibition as much as its narrative dealing with a deep break down and facing with death does. As expressions of a deep and sensible comprehension combined with an intrinsic and authentic creativity, works by Johnson and Walling respond to Atwood's tone that holds the breath of her reader in her palm with an essence that profoundly moves without shouting loud."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/buyuk-efes-sanattan-2-ulusal-fotograf-yarismasi-sehrin-kalbinde-buyuk-efes/", "text": "Sergileri ve düzenlediği Büyük Efes Sanat Günleri ile İzmir sanat hayatının tam merkezinde yer alan Büyük Efes Sanat 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması'na imza atıyor. İlkinin 2013 yılında gerçekleştirildiği Zaman Tünelinde Büyük Efes isimli 1. Ulusal Fotoğraf Yarışması'nda, Büyük Efes Oteli'nin 50 yılı kapsayan süreç içerisinde yaşanmışlıklarını fotoğraf arşivlerinden ve güncel çekimlerden gün yüzüne çıkarmak hedeflenmişti. Birinciliği Mutlu Kurtbaş, ikinciliği İsmet Danyeli, üçüncülüğü Hakan Kuyumcu, mansiyon ödülünü de Murat Varol paylaşmıştı. Şehrin Kalbinde Büyük Efes ismini taşıyan Büyük Efes Sanat'ın 2. Ulusal Fotoğraf Yarışması ise; Büyük Efes Oteli'nin ve şimdiki adıyla Swissotel Büyük Efes İzmir'in yaşanmışlıklarını ve güncelliğini Sanat ve İzmiri de içerisine alan çekimler ile yeniden yorumlamak ve sergilemek için başlatılıyor. Fotoğraf Sanatçısı&Yazar Merih Akoğul, Fotoğraf Sanatçısı İsa Çelik, Bahçeşehir Üniversitesi Öğretim Görevlisi&Fotoğrafçı Orhan Cem Çetin, Fotoğrafçı&Sanatçı Murat Germen, Fotoğrafçı&Yazar Çerkes Karadağ, TFSF Temsilcisi Selahattin Nemlioğlu; Ulusal Fotoğraf Yarışması Şehrin Kalbinde Büyük Efesin jüri üyeleri olarak karşımıza çıkıyor. Yarışmaya katılmak için yarisma@buyukefessanat. com adresine başvuruda bulunabilirsiniz. Son başvuru tarihi 30 Eylül 2019."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/galeri-bu-pavilion-15-06-2019-15-07-2019-tarihleri-arasinda-art50-net-is-birligi-ile-all-in-one01-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor/", "text": "Galeri Bu Pavilion ve online çağdaş sanat platformu Art50. net'in farklı disiplinlerden 42 sanatçısını bir araya getiren sergi, güncel sanat pratiklerinin ve anlatım biçimlerinin bir arada olduğu zengin bir dile sahip. Sanat piyasası içinde dolaşımı olan birçok ismin yanı sıra, yeni alternatif isim ve yaklaşımların yer aldığı sergide resim, heykel, fotoğraf, video, yerleştirme, illüstrasyon gibi birçok alandan çalışmalar yer alıyor. Galeri Bu Pavillion, sanat piyasasından çözüm ortakları, girişimciler ve farklı kurumlarla iş birliği halinde önümüzdeki süreçlerde periyodik olarak devam ettireceği ''All in One'' seçkileri ile yeni bir keşif alanı yaratmayı amaçlıyor. Galata Serdar-ı Ekrem Caddesi'nde bulunan Galeri Bu binasının girişinde Nisan 2019'da bir proje mekanı olarak faaliyete başlayan Galeri Bu Pavilion, sanat alanından alternatif yaklaşımlar, tasarımcılar ve sektörün tüm aktörleri ile etkileşim içinde olup, yeni projeler geliştiren, sürekli güncellenen ve gelişen sektörel dinamiklerin oluşturduğu melez yaklaşımlar üzerinde duruyor. Çağdaş sanatı yeni kitlelere ulaştırmak ve herkes için sanat dolu bir yaşama aracı olmak amacıyla 5 yıl önce hayata geçen Art50. net, genç ve yükselen sanatçıların ulaşılabilir eserlerine dünya çapında ulaşım ve tanıtım imkanı sağlarken, zamandan ve mekandan bağımsız 7/24 işleyen online bir platform olarak Türkiye sanat piyasası için tamamlayıcı ve destekleyici bir model oluşturuyor. Bu bağlamda ulaşılabilir sanatın öncüsü Art50. net ve Galeri Bu Pavilion işbirliği ile iki kurumun birlikte oluşturduğu sanatçı seçkisinden oluşan All in One sergisi, sanatçıların farklı dönemlerde yaptıkları çalışmalar, deneysel yaklaşımlar ve yeni arayışlarını ortaya koyarken sanat piyasasında son dönemlerde dikkat çeken ulaşılabilir sanat olgusunun farklı yaklaşımları üzerinde duruyor. All in One'01 sergisi 15 Haziran 15 Temmuz 2019 tarihleri arasında Pazar ve Pazartesi günleri hariç her gün 12.00 19.00 arası Galeri Bu Pavillion'da ziyarete açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/gama-art-gallery-kapadokyada-bir-ilke-imza-atti-sevginin-gozu/", "text": "Hiç bir Şey 'Nazar boncuğu' kadar Türk kültürünü temsil etmiyor! Uluslar Arası Çağdaş Sanat Galerisi Gama, Şule Claire Altıntaş'ın projelendirdiği'' Sevginin Gözü'' adlı sanat etkinliğiyle Anadolu'nun büyülü kenti Kapadokya'da bir ilk'e imza attı. Amacı, Türkiye ve Dünya'nın her yerinden ziyaretçi akışı sağlayarak Kapadokya'nın kültürel ve doğal zenginliklerinin büyük bir değer olduğunu dünyaya göstererek sanatsal açıdan prestij katmak olan Şule Claire Altıntaş, Kapadokya turizminde pozitif etki yaratarak Türkiye değerlerini Dünya'ya sevgi mesajı vererek tanıtıyor. Amerikalı sanatçı Bianca nazar boncuğundan esinlenip lanetli olan hikayesini kutsamaya çevirerek arazi sanatıyla buluşturdu. Sanatçının, göreme bölgesinde uçan balonlarla rahatlıkla izlenebilecek şekilde Kanvas'dan oluşan 44 metre çapındaki çalışmasının üzerinde en büyüğü 14, en küçüğü 7 metre genişliğinde nazar boncuğunun simgesi gözler yer alıyor. Projeye adını veren ''Sevginin Gözü'', dünyadaki tüm insanları birbirlerine sevgiyle bakmayı ve şefkat göstermeye davet ediyor. İç kalbimizle bakmanın simgesi olarak, eserin üzerindeki gözler Mekke'ye doğru bakıyor. Eser, Göreme Belediyesi sponsorluğu'nda 2019 yaz ayları boyunca Göreme Milli Parkında sergilenmeye devam edecek. Etkinliğin açılışı dünyaca ünlü Fransız sanatçı Chris Calvet'in kaligrafi, resim, fotoğraf ve performans gibi farklı sanat dallarını birleştirerek dünyada eşi benzeri olmayan bir sanatsal olgudan oluşan canlı manken üzerinden büyük fırçalarla yapılan eşsiz Kaligrafi performansı ile yapıldı. Gama Gallery'nin tanınmış sanatçıları, Hassan Massoudy, Chris Calvet, Youngko Kang, Alex Timmermans, Funda Tokalı'nın eserleri 30 Eylül tarihine kadar Les Maisons de Cappadoce Otel'de sergilenecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/james-scott-david-hockney-anita-rogers-gallery-june-19-july-27-2019/", "text": "This summer, Anita Rogers Gallery will present an exhibition of David Hockney's 1966 series, Illustrations for Fourteen Poems from C. P. Cavafy, along with daily screenings of James Scott's Love's Presentation (1966), a short film documenting Hockney as he works on the Cavafy etchings. The gallery will also host select screenings of other art films by James Scott, including Every Picture Tells a Story (1984) about his father William Scott, The Great Ice Cream Robbery (1971) and Richard Hamilton (1969). Showtimes, including weekend and evening screenings, are available on the gallery website. The answer is simple and straightforward. My dream as a young filmmaker was to tell stories and use actors to do this. I believed the great films of all time were human stories full of emotion and drama. Although brought up in a family of artists, my ambition was to become a film director not a painter or sculptor. However as a young filmmaker with a family to support, I began to see that there might be a viable future in making films about living artists that could both inform and entertain. And so was born the first of my 'art' films a film on the young David Hockney. With an almost non-existent budget, I realized that I could make a black and white film using minimal lighting and no sound or music that followed David while working on this project. Effectively this was a story about the meaning of work itself, and how looking at the craft of an artist could reveal not only the artist's magic but also the underlying emotion that drives the creative moment. Besides showing in detail the process of making an etching, the film would also express something about the character of David himself. I was less interested in the 'personality' of the artist, the bleached hair and the gold lame jacket, but more in the human being. In choosing to illustrate these particular poems of Cavafy, David was also choosing the theme of homosexual love, which at the time was still a highly controversial subject. This film presented the possibility of following the intertwining paths that an artist follows, on one side, his craft and on the other, his own personal story. As Hockney says in the opening sequence, I know more about love than I do about history. Poetry and drama combined within what is ostensibly a 'how-to' film. Having followed the intricacies and techniques behind the making of an etching, the film ends with a sequence showing the fruits of his labour. As Hockney recites some of Cavafy's poems in conjunction with his own illustrations, we become aware of the magic and beauty of Love's Presentation, the title of the film. For me, this is the epitome of my practise; to bring the experience of the actual work into direct relationship with viewing the film, a time-based medium. I learned through making this super low-budget art documentary that drama could be found on any level. I had discovered some of the most intensely emotional and dramatic films were often the ones that were the quietest and the least strident; for example, the films of Yasujiro Ozu and Robert Bresson, and the plays of Harold Pinter. More than fifty years after Love's Presentation was made, I came across some old boxes of magnetic tape in a forgotten cupboard. It turned out that these were some of the original recordings that I made with David reciting the Cavafy poems. Now, for the first time in the US, it will be possible to see the original etchings while simultaneously hearing David's voice; a unique opportunity to gain insight into this great artist's creative process."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/okullar-kapandi-yaz-atolyeleri-basladi/", "text": "Panora AVM'de faaliyete başlayan ZEKİcee Yaratıcı Etkinlikler Atölyeleri, okulların kapanması ile birlikte çocukların yaz dönemlerini daha verimli geçirmeleri amacıyla yaz atölyeleri programlarına başlıyor. Üretim odaklı, ''çıktısı olan'' yaratıcı etkinlikler temasıyla 17 Haziran tarihinde başlayan ve belli periyodlar halinde yaz boyunca devam edecek olan atölyelerle çocukları telefon, bilgisayar ve internetten uzakta, keşfetmeye ve üretmeye teşvik etmek amaçlanıyor. Yaz atölyeleri hakkında bilgi veren ZEKİcee eğitmenlerinden Funda Atıcı ''ZEKİcee atölyelerimiz çocukların yetenek, ilgi alanı, beceri kazandırma, nitelikli zaman geçirerek öğrenme gibi kazanımların yanında üretken olmalarını da sağlıyor. Çocuklarımıza farklı alanlarda onların becerilerini ortaya çıkaracak fırsatlar sunuyoruz. Yaz atölyesi programlarıyla da bu tatili dolu dolu geçirmelerini sağlıyoruz'' diye konuştu. Atölyelerin sabah saat 08.00'dan akşam saat 18.00'a kadar devam edeceğini söyleyen Funda Atıcı ''Çocuklarımız için 4 yaştan 12 yaşa kadar farklı gruplar oluşturduk. Sabah tesisimize gelen çocuklar güne sporla başlayacak; bahçede yoga, jimnastik, zumba, pilates, step derslerimiz olacak. Sonrasında çocuklarımız kahvaltılarını ve öğle yemeklerini uzmanlar eşliğinde kendileri hazırlayacak. Burada çocuklarımızın emek vermelerini, bunu yaparken de el becerilerini ve ince motor kaslarını geliştirmeyi hedefliyoruz. Haftanın 5 günü için farklı program konseptleri hazırladık. Çocuklar program dahilinde bahçeye girecek; kendisi ekip biçecek. Drama Mutfağı'nda kendini ifade etmeyi öğrenecek. Ritimce atölyemizde müzik kulağını geliştirirken, ritim eğitimi sayısal zekaya katkısı olduğu için analitik düşünme, problem çözebilme gibi becerilerini de pekiştirecek. Modern danstan fotoğraf atölyesine, tasarım atölyesinden seramik atölyesine kadar 13 farklı alanda atölyelerimiz mevcut; çocuklarımızın yaz tatilini boşa geçirmemesini, eğlenirken öğrenmesini ve kendini keşfetmesini amaçlıyoruz'' diye konuştu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/sagalassos-icin-acilis-20-haziran-persembe-1800-mongeri-binasi/", "text": "Anadolu'nun en geç keşfedilen antik kentlerinden biri olan Sagalassos, çağdaş Türk sanatının önemli isimlerinin ziyareti ile yeni bir keşfe hazırlanıyor. 20 Haziran-31 Ağustos tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda gerçekleşecek olan Sagalassos İçin başlıklı sergi bir sosyal sorumluluk projesi olmanın yanında sanat dünyasının ilgisini bu antik kente çekmeyi de planlıyor. Bozlu Art Project, her yıl geleneksel hale getirdiği temalı yaz sergilerinde bu yıl Sagalassos'u konu ediniyor. Tarihi antik çağlara kadar uzanan, Büyük İskender'in geçtiği, Anadolu aydınlanmasının yeşerdiği topraklara bir kez daha bakıp günümüzün koşulları ile yeni ilhamlar yaratmanın yanında, Sagalassos Roma Hamamı'nın ayağa kaldırılması için yedi sanatçı bir araya gelerek Sagalassos Vakfı'nın yönlendirmesi ile geçmişe ışık tutmanın yollarını arıyor. 20 Haziran 31 Ağustos tarihleri arasında Murat Germen, Selma Gürbüz, Kazım Karakaya, Murat Morova, Seyhun Topuz, Utku Varlık ve Semih Zeki'nin yer aldığı bu sosyal sorumluluk projesi, Sagalassos Vakfı'nın desteği ile antik kenti ziyaret eden sanatçıların Sagalassos'tan etkilenerek ürettikleri yeni yapıtları veya bu sergide yer almasını arzu ettikleri yapıtlardan oluşuyor. Sergide yer alan yapıtların satışından elde edilecek gelir Sagalassos Vakfı'nın aracılığı ile antik kentin Roma hamamının ayağa kaldırılması için kullanılacak. Tarihin günümüze armağan ettiği Sagalassos'u yeni fikirler ve dünyalar ile buluşturarak geleceğe taşımayı amaçlayan sergiyi 31 Ağustos 2019 tarihine kadar Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda görebilmek mümkün."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/salt-galatada-haus-of-dragons-kisa-film-gosterim-programi-29-haziran/", "text": "29 Haziran Cumartesi günü SALT Galata Oditoryum'da, Danimarkalı görsel sanatçı Lotte Nielsen'in Kopenhag ve İstanbul'daki kuir gençlerin ifade biçimlerine dair üç kısa filmi gösterilecek. Programın sonunda sanatçı katılımcılarla söyleşecek. Gösterimler ve söyleşi herkesin katılımına açık ve ücretsizdir. Her iki dilde duyuru metnini ve eşlikçi görseli ekte bulabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/seytan-tuyu-luck-of-the-devil-richard-bartle-halka-sanat-projesi-13-06-21-07-2019/", "text": "İngiliz sanatçı Richard Bartle halka sanat projesi'nde gerçekleşen yeni sergisi Şeytan Tüyü | Luck of the Devil'de bir kez daha 14. Yüzyıl minyatür ressamı ve hikaye anlatıcısı Mehmet Siyah Kalem'in çalışmalarından yola çıkıyor. Şeytan Tüyü | Luck of the Devil, Bartle'ın ilk kez 2005'te Londra'da Royal Academy'de açılan Turks sergisinde Siyah Kalem'in yapıtlarıyla karşılaşmasının ardından geçen on dört yılın ve bu sürede sanatçının Türkiye üzerine yaptığı dilsel, tarihsel ve kültürel araştırmalarının sonucunu işaret ediyor. Geçen yıl halka sanat projesi'inde gerçekleştirdiği ilk sanat rezidansı sırasında Bartle, Siyah Kalem'in toplumsal gözlemler olarak yorumladığı çalışmalarına eğilmiş, bu sürecin sonucunda bir dizi heykel ve asamblajdan oluşan sergi, Bir Göçebe Masalı | A Nomad's Tale ortaya çıkmıştı. Sanatçının işlerinde çıkış noktası olan Siyah Kalem, İslam sanatına dair yapıt üreten diğer sanatçılara kıyasla adeta antropolojik çalışmalar olarak değerlendirilebilecek üretimleri ile ayrıksı bir yere sahiptir. Özgün fırçası ve mürekkeple aktardığı gözlemlerinde Orta Asya ve İpek Yolu üzerindeki Türkleri, göçebe yaşamı, gelenekleri, karakterleri ve toplumsal karşılaşmaları nüktedan bir anlatıya dönüştürür. Şeytan Tüyü | Luck of the Devil, Siyah Kalem'in demonlar olarak adlandırılan hayali, güzel şeytanlarına ilişkin çizimlerini merkeze alır. Bartle, kaynak olarak YKY tarafından yayınlanan, Mazhar Şevket İpşiroğlu'nun kaleme aldığı Bozkır Rüzgarı: Siyah Kalem adlı kitaba başvurmuştur. Sanatçıya esin veren bu kitapta, demonlara ait farklı sahneleri içeren grotesk ama sevimli bir dizi illüstrasyon, içinden ahlak dersleri çıkarılacak masalsı sahneler halinde karşımıza çıkar. Şeytan Tüyü | Luck of the Devil bu demonları konu edinen on beş resmiyle iki heykelinden oluşur. Demonlar, Bartle tarafından bir dizi toplumsal gözlemin aracı olarak kullanılmıştır. Resimler konu itibariyle bugün için de anlamlı bir dizi durumu ele alır. Bartle, Siyah Kalem'in demonlarını tuvalinde orijinallerinden daha büyük bir ölçeğe taşır; içlerini boşaltır ve kendi imgelemiyle doldurur. Ortaya çıkan işler, siyasi yorumlarla sosyal gözlemlerin oyuncu ve renkli bir karması ve sanatçının kendi demonlarını dışa vurduğu resimler olur. Tuval üzerine resim formundaki yapıtlar günümüz İstanbul'unun dokusu ve anlatısıyla Siyah Kalem'in original paleti ve tekniğini harmanlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/sofonisba-portraits-of-the-soul-chiara-montani/", "text": "Set in 16th century Europe, this is the story of a brave, passionate and truly modern woman, in love with art and life itself. This is where the journey starts as events unfold in the adventurous life of Sofonisba Anguissola, the first female artist to challenge the conventions of the time and achieve international fame in a struggle to assert her role and her identity. Sofonisba's travels take her from the town where she was born, Cremona, in Lombardy, at that time dominated by the Spaniards, to the oppressive atmosphere of the court in Madrid under Felipe II, then to Sicily under the viceroys, in a fascinating mix of artists' colours with a backdrop of history, drama, intrigue, adventure and romance. The fresco is painted through Sofonisba's sensitive gaze, capable of capturing the human soul and possessing freedom of thought, inevitably destined to clash with the prejudices of her time. History, art, beauty and emotion run through the pages of this historical novel which traces the unforgettable figure of a fascinating heroine who, like Artemisia Gentileschi, was destined to occupy a place of honour among the great women in art history. Chiara Montani studied Architecture at the Polytechnic University in Milan. She has worked in design, graphics and art, exploring a variety of techniques and materials and taking part in exhibitions in Italy and elsewhere. Specialized in art therapy, she has held workshops for a number of years on the therapeutic potential of the creative process. Her long experience in the artistic field merges with her passion for literature to produce narratives where art intertwines closely with the plot, while descriptions of paintings become tools to explore characters, relationships and moods. One day, an artist friend dedicated these words to her: The more you paint, the more a narrative fabric of words emerges; the more you produce narration, the denser and more fluid become the images."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/through-june-15-morgan-ohara-time-studies-letterpress-silverpoint/", "text": "ANITA ROGERS GALLERY presents an exhibition of work by Morgan O'Hara from three distinct series: TIME STUDIES, LETTERPRESS EDITIONS and SILVERPOINT. An attempt at understanding the meaning of life yielded a process begun by observing closely and making a visual and color-coded accounting of how personal time was spent. TIME STUDIES yielded daily reports, monthly summaries, ends of the year reports, etc. The large body of work was carefully studied at the end of 10 years. Since the conceptual base for the work was strong, there seemed to be only two alternatives: end the process and identify it as a 10-year work, or make a lifetime commitment to it. I chose the latter and the process is now in its 47th year. Daily statistical recording continues in small notebooks. Color coded recordings, beyond the statistics, are done during circumscribed periods of time, i. e. a two-month residency, a clearly defined segment of time. I made my first letterpress piece in 1978 in French: Le desordre est une forme d'art while teaching in the French-American bilingual school in San Francisco. Over the years I have done letterpress work in Polish, Czech, Italian, Hungarian and English, most often for an installation or performance. In 2016, thanks to residencies at the Emily Harvey foundation in Venice, I have done special editions in Italian. The most elaborate editions are PERDUTO E TROVATO A VENEZIA and ITSELF using 100 year old handcarved wooden letters, printed at La Bottega del Tintoretto in Canareggio with master printer Roberto Mazzetto and with the collaboration of Pier Paolo Pregnolato of Damocle Editions. Editions of 12 with detailed colophon pages, signed and numbered. I was asked to make drawings with silverpoint for an exhibition. I painted white watercolor paper with black gesso and drew silver points on the black ground, each one pointing in a different direction, image and concept becoming one and the same. O'Hara received the Lee Krasner Award for Lifetime Achievement as an artist in October 2018 and her work is in the permanent collections of The Metropolitan Museum of Art in New York, The National Gallery in Washington D. C., and The British Museum in London among many other institutions worldwide."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/willie-greens-press-play-massey-klein-gallery-june-21st-july-21st-2019/", "text": "|Massey Klein Gallery is pleased to announce, Press Play, a musical and visual exhibition curated and produced by Willie Green. The exhibition will be on view from June 21st through July 21st with an artist's reception on Friday, June 21st from 6-8pm. Producer Willie Green's latest project uses a unique software process that converts an image into sound, effectively allowing him to sample select artwork from the gallery's roster of artists. After importing images of each painting, print, or drawing, visual qualities of the art are translated into complex audio waveforms that are then manipulated into distinct instrumental sounds, including drums, synths, and more. Armed with only these avant-garde tones, Green has composed an original album, Press Play, that has been directly created from each work of art and is also a sonic expression of his own interpretation of each piece. During the exhibition reception on June 21st, the album will be played in its entirety throughout the gallery. During the remainder of the exhibition, visitors to the gallery will be encouraged to listen to each of the 10 tracks composed in response to the artwork. Curation of the exhibition will follow the album's track development, starting with Song 1 in the front gallery. Near each painting, there will be headphones installed to experience the musical compositions. Visual artists whose work will be included in the exhibition are Giulia Dall'Olio, Michael Holman, Stephane Joannes, Martine Johanna, Garrett Klein, Matthew Larson, Wouter Nijland, and Laura Sallade. View the artwork included in the exhibition: here. Watch a documentary following Green's album process on the Gallery's website. Paul Willie Green Womack is a Brooklyn-based record producer and audio engineer, and a mainstay of the independent Hip-Hop scene. One of the sonic architects of the sub-genre known as Art-Rap, Green challenges conventions with his dense sonic landscapes, pounding drums, and innovative sampling techniques. A drummer from a young age and a graduate of Berklee College of Music, Green brings a diverse musical background including jazz, classical, and soul to the dusty looped world of Hip-Hop. As a member of the Audio Engineering Society, Green also strongly promotes audio education, serving as Hip-Hop and R&B Chair of the Convention Committee and a member of the Diversity and Inclusion Committee. Willie Green and Massey Klein Gallery would like to extend special thanks to each visual artist involved in Press Play and to AKG and Harman for their generous support in providing headphones for the exhibition. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002. Gallery hours are Wednesday through Saturday 11:00 AM 6:00PM and Sunday 1:00PM 6:00PM."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/21/xavier-rodes-linstant-solo-exhibition-hugo-galerie-29-june-21-july-2019/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present L'Instant, a solo exhibition featuring the harbors and industrial spaces of Xavier Rodes. The artist takes these traditionally boisterous environments and captures them in idle moments, causing their peace to be all the more palpable and powerful. These pristine scenes of respite are not without life, however. They are alive with light caught at the moment, the instant, when the sun is angled just right and the shadows are cast just so. Brilliant reflections dance across the water, ripples radiate in a spectrum of color, and dented cars appear to glow. Even somber shadows seem to glide across the canvas along the sun's path. Rodes' ability to inspire tranquility and bring to bear the beauty of an industrial space at rest is masterful. The artist's talent shines brightest in the juxtapositions he presents: a work site devoid of humans, a bustling industry in repose, a devotional calm palpitating with life, a still painting full of activity. A moment is scientifically only 2 ¼ seconds long, but in Rodes' hands it can last a lifetime. Because for Rodes, the moments he captures are not units of time but of place; each instant is the culmination of when everything the industry, the vehicles, the sun and its shadows, the perpetually ticking clock, and especially the viewer has found serenity in the perfect place. HUGO GALERIE is a fine art gallery in New York City specializing in contemporary figurative painting and sculpture. The gallery represents an international roster of artists working in a variety of media and range of genres. Please direct inquiries to info@hugogalerie. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/22/bedri-baykam-simdi-sira-bu-coskuyu-iktidara-tasimaya-geldi/", "text": "İçimiz umut dolu... Demokrasinin, seçme-seçilme hakkımızın uğradığı saldırı ve Ekrem İmamoğlu'nun yaşadığı haksızlığa karşı, bu sefer tartışılamaz bir farkla sandıktan çıkmak için haftalardır süren çalışmanın semeresini almamıza 4-5 gün kaldı... CHP ve İYİ Parti'nin öncülük ettiği, diğer partilerin de destek verdiği Ekrem İmamoğlu, var gücüyle İstanbul halkıyla buluşmaya devam ediyor. Mitinglerde, halk unuttuğu hayallerini, coşkusunu, Cumhuriyetçi kökenlerini buluyor tekrar. Refah Partisi'nin kazandığı 1994 seçimlerinde, solun büyük partisi SHP, oylara sahip çıkma konusunda o kadar yokları oynamıştı ki... Akıl almaz ve mantıksız bir özgüvenle, kimsenin sandığa sahip çıkmadığı korkunç bir seçimdi. Merkez sağ ve merkez solun sözde devlet adamı, ihtiras dolu liderlerinin hiçbir ikazı dinlemeden birbirlerini kayıkçı kavgasıyla denize dökmeleri, o tarihte Tayyip Erdoğan efsanesini böylece birden siyaset sahnesine sürmüştü. O tarihten beri bu gaflet, ülkeye nelere mal oldu tabii ki hepiniz biliyorsunuz. Ama artık demokrasimiz o kadar ağır yaralar aldı ki, halkımızın en apolitik kesimleri bile uyandı! Genç iş insanları, TÜSİAD, futbol seyircileri, demokratik kitle örgütleri, her biri taraf olmayan bertaraf olur sözünü biraz zorla da olsa anlamış durumda. Bu nedenle İmamoğlu ısrarla Artık herkes konuşacak, iş insanları da konuşacak sanatçılar da konuşacak herkes konuşacak diyor! 2002'den beri, yani CHP, SHP, DYP ve ANAP'ın RTE dönemini beraberce ve sorumsuzca ürettiklerinden beri, liderler arası canlı yayında tartışma izleyemedi sevgili ülkemiz. Erdoğan-Baykal kapışmasının üzerinden 17 yıl geçtikten sonra nihayet ilk defa lütfettiler de, Türkiye futbol maçlarından daha çok ilgi çeken bir tartışma yaşayabildik! Yıldırım ve İmamoğlu arasında 2 değil, 3 saat süren açık tartışma, milyonları ekranlara kilitledi. Bence, AKP bu açık oturumunu niye kabul etti biliyor musunuz? Çünkü zaten İmamoğlu'nun kazanmakta olduğunu gördükleri için karşı karşıya gelsinler bakalım belki bir gaf yapar oylar kayar, zaten kaybediyoruz daha kötü ne olabilir ki? dediler! Bu arada ellerindeki tek sözde koz olan Ordu Valisi'ne hakaret iddiasını neresinden şişireceklerini bilemediler. Söz konusu kasette net bir hakaret olsa, herhalde troller sosyal medyada hepimize bunu ezberletirlerdi. Son dört günde bu münazara ile ilgili sayısız yorum dinledik. Vallahi Binali Bey'in söylediği şeylerin neredeyse hiçbirini anlayamadım! Dört pusula varken nasıl yalnız biri nasıl yanlış olur? cümlesi hakkında da hiçbir gerekçe göstermeden orta yere anlaşılmaz yorumlar bıraktı. Her şey elinizde iken İBB'de yapmadığınız indirimleri İmamoğlu yaşamımıza soktuktan sonra mı programınıza aldınız?sorusu da aynen havada kaldı. Gönül belediyeciliği kazandıafişleri hakkında Yıldırım yine ikna edici olamadı, çünkü o afişlerde kazanan ilçe başkanlarının değil, kendi fotoğrafı yer alıyordu! Binali Bey İBB'de kişisel verilerin neden kopyalandığısorusunu İmamoğlu'na sordu. Halbuki bu verilerin tamamı kamuyu ilgilendiren halka açık verilerdi. Kim neden gocunuyor bu kopyalamalar nedeniyle ben anlayamadım. İBB'nin ihale ve diğer ticari faaliyetleri, devlet sırrı veya ticari sır olabilir mi? Neyse geçti artık, sayfayı çevirelim, o gün sarf edilen sözler arasında, şaşırtıcı, anlamsız yersiz bulduğum başka yorumlar da vardı ama artık Pazar'a odaklanalım. Tartışmasız en ilginç demeci veren yine Cumhurbaşkanı oldu! Bu sefer de evvelsi gün, kendisinden şunu öğrendik: İmamoğlu şayet Ordu Valisi'nden özür dilemezse, yine mazbata alamazmış. Bunu da her an kılık değiştirebilen yasalarımız, çehresi değiştirilen demokrasimiz açısından bir hayli ilginç buldum. Bizi yöneten yasalar ve teamülleri hiç kimse çok iyi bildiğini iddia edemez çünkü bunlar dışavurumcu bir ressamın içten gelen spontan hamleleri gibi her an her saniye yeniden yazılabiliyor! Artık ne kadar günlük değişken şartlara adapte olabilen esnek ve ileri bir bakış açısıyla yönetiliyoruz, ne mutlu bize! mi diyeceksiniz, yoksa Fesuphanallah diyerek gözlerinizi dik dik duvara mı çevireceksiniz, o sizin bileceğiniz bir şey! Bildiğim tek şey var: Bu keyfi ve yaratıcı uygulamalara tepkili olan her gerçek demokrat vatandaş, bu hafta sonu için organize oldu, akın akın İstanbul'a geliyorlar. Artık geleceklerine sahip çıkmak için ellerinden gelen her şeyi kararlılıkla ortaya koyacaklar. Üstelik artık bunun mümkün olduğunu gördüler, yaşadılar, kendi kaderlerinin sıkı sıkı ellerinde tuttukları bu dayanışma inancına ve zincirine bağlı olduğunu gördüler. Dün, Taksim'deki Piramid Sanat'ta ebedi önderimiz Mustafa Kemal Atatürk'ün Samsun'a ayak basışının, yani 19 Mayıs'ın 100. yılı hakkında düzenlediğimiz sergi, 12 sanatçının yapıtları ve 7 yazarımızın yorumları ile açıldı. Bundan 100 yıl evvel, 16 Mayıs'ta Samsun'a doğru yola çıkarken, genç Mustafa Kemal'in yaşadığı heyecanları, hedeflerini gözünde canlandırırken sorumluluklarının ağırlığını nasıl omuzlarında hissettiğini anlamak için gözlerimizi kapayıp kendimizi onun yerine koymayı denememiz lazım. Lütfen bu sergiyi gezin, çocuklarınıza, ailenize gezdirin. 30 Ağustos'a kadar açık kalacak olan bu büyük buluşmaya benim davet ettiğim şu sanatçılar katılıyor:Ertuğrul Akyüz, Bedri Baykam, Bahri Genç, Deniz Gökduman, Genco Gülan, Murat Havan, Ekrem Kahraman, Fazilet Kendirci,"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/06/22/v-exposicion-internacional-de-arte-postal-en-aviles-iv-international-aviles-mail-art-exhibition/", "text": "El Ayuntamiento de Aviles y CORREOS se complacen en invitarle a participar en la inauguracion de la IV Exposicion Internacional de Arte Postal en Aviles, que con el lema el agua , tendra lugar el proximo lunes, 17 de junio, a las 12:30 h, en el Palacio de Valdecarzana (Calle del Sol, 1 Aviles). Al cierre de la convocatoria fueron mas de 400 obras postales las que llegaron a Aviles, franqueadas en ciudades de 32 paises: Alemania, Argentina, Austria, Belgica, Brasil, California, Canada, Carolina del Sur, Chile, Dinamarca, Ecuador, Espana, Finlandia, Francia, Hungria, India, Inglaterra, Italia, Japon, Mexico, Noruega, Nueva Jersey, Ohio, Paises Bajos, Polonia, Portugal, Rumania, Rusia, Suecia, Turquia, Uruguay, Washington. Nos gustaria poder contar con todos vosotros este dia, por ello os animamos a que os acerqueis a la inauguracion para disfrutar de un trabajo extraordinario como son todas las obras postales que cuelgan de las paredes de la sala de exposiciones de este noble edificio. Quienes no podais asistir por la lejania geografica o por otros motivos, estareis igualmente presentes. Quiero daros las gracias por haber participado de manera tan creativa y generosa en este proyecto y por haberlo hecho posible entre todos ¡¡¡¡¡¡Gracias!!!!!!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/02/ica-incentive-award-for-young-art-critics-deadline-23rd-august-2019/", "text": "AICA Incentive Award for Young Art Critics recognizes emerging voices in art criticism around the world. In 2019, the International Association of Art Critics and its Awards Committee, with the support of the AICA German section, launches the seventh edition of AICA Incentive Award for Young Art Critics. AICA invites young art critics from all over the globe to submit an article or a review on a subject related to the theme of the congress: Art Criticism in Times of Nationalism and Populism. Critics have to be 35 years old or younger on August, 23rd. 2019. The award is open to AICA members and non-members. The text (up to 2.500 words) must be written in English. The author can send an additional copy in his/her native language, if wanted. AICA will this year be celebrating the 70th anniversary of its foundation under the auspices of UNESCO, in 1948-49. To mark the occasion, we have decided to launch a call for contributions from all parts of the world to a new on-line publication of AICA's little-known local or regional histories. These hidden histories, from past and existing Sections, are intended to fill a gap left by the official accounts AICA's international activities, so far. We seek fresh accounts of activities in the National Sections, which may not have come to the attention of a wider audience, but which stand out for their quality, interest or historical significance. They may be short accounts of 1.000-1,500 words of an individual event or achievement; or they may provide a more extensive commentary of 3,000-4,000 words on the history of a Section, or a significant episode in that history, such as an international Congress or outstanding achievement of an individual member within a wider social and intellectual context. All submissions will ideally combine an element of critical reflection with straightforward historical narrative, in order to bring out the wider significance of the Association's activities. Receipt of all submissions will be acknowledged. The editors may exercise their right to omit, cut or otherwise alter submissions, though only after duly consulting the authors."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/10/acik-cagri-daire-konuk-sanatci-programi-katilimcilarini-ariyor/", "text": "K2 Çağdaş Sanat Derneği koordinatörlüğünde yürütülen, Avrupa Birliği ve Türkiye Cumhuriyeti tarafından finanse edilen Konuk Sanatçı Programı Aracılığıyla STK'lar ve Kamu Kurumları Arasında Ağ Oluşturmak başlıklı proje kapsamında, katılımcı konuk sanatçıların belirlenmesi için 8 Temmuz tarihinde açık çağrı yapıldı. daire kısa adı verilen proje, Türkiye'den Göçebe Akıl Tasarım ve Sanat Uygulamaları Derneği, Troya Kültür Derneği ile Hatay Büyükşehir Belediyesi'nin ve Slovenya'dan SCCA Ljubljana Çağdaş Sanat Merkezi'nin ortaklığında hayata geçiriliyor. Proje çerçevesinde, Çanakkale, Diyarbakır, Hatay, İstanbul, İzmir, Mardin, Mersin, Nevşehir ve Sinop olmak üzere Türkiye'nin 9 pilot ilinde farklı tarihlerde 7'şer günlük konuk sanatçı programları düzenlenecek. Her il için belirlenmiş program yürütücüsü konuk sanatçının rehberliğinde gerçekleştirilecek programlara katılacak 3'er konuk sanatçı, ulusal açık çağrı ile belirlenecek. Çalışmaların odağını, güncel sanat alanında araştırma ve üretim oluşturacak. Konuk sanatçı programlarını yürütecek sanatçılar Ali M. Demirel, Aydın Teker, Ferhat Özgür, Gülçin Aksoy, İnci Eviner, Murat Germen, Nezaket Ekici, Tomislav Brajnovic ve Zeynep Günsür Yüceil olarak belirlendi. Programda katılımcı konuk sanatçı olarak yer almak için başvurular 19 Ağustos 2019 tarihine kadar www. daire. org. tr adresinden yapılabilecek. Konuk Sanatçı Programı uygulamaları, tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de giderek yaygınlaşıyor. Bu yöntemle sanatçıların, mevcut yaşama ve çalışma ortamlarının dışında bir yerde konuk olarak belirli bir süreliğine yaşayıp üretim yapmalarına olanak sağlanıyor. Katılımcı sanatçıların konuk oldukları illerle ekolojik, kültürel ve sosyolojik etkileşim içine girmesi üretim süreçlerine yansıyor. Programlar, alanda çalışan kişi ve kurumlar arasında sosyal ağ kurulması bakımından da önem taşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/10/adatepe-tasmektep-30-haziran-15-eylul-2019-tarihleri-arasinda-sergen-sehitoglunun-denemeler-fonksiyon-uzerine-adli-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor/", "text": "Şehitoğlu'nun çalışmaları fonksiyon kavramına yönelik incelemelerini veri görselleştirmeleri yoluyla sunuyor. Şehitoğlu çalışmalarında, bir sistemi oluşturan girdiler ile çıktılar arasındaki bağıntıların soyut yapısını, matematik alanına özgü simgeler üzerinden inceliyor. Sanatçı bir simgeler dizisinin soyut yapısını, başka bir simgeler dizisinin soyut yapısıyla karşılaştırarak, görünüşte birbirlerinden farklı olan simgelerin aynı anlamı gösterebilmesinin koşullarına yönelik araştırmalarını veri görselleştirmeleriyle sunuyor. Sergi 15 Eylül 2019 tarihine kadar Adatepe Taşmektep'te ziyaret edilebilir. 1980 İstanbul doğumlu Sergen Şehitoğlu, Saint-Joseph Lisesi'nin ardından Y. T. Ü'de Mühendislik okudu. Eğitimini Marmara Üniversitesi Fotoğraf Yüksek Lisansıyla sürdüren Şehitoğlu,2010'da İ. F. M Leica Galeri'de açtığı ilk kişisel sergisinden sonra, eserleri İstanbul, Berlin, Bruksel, Amsterdam, Londra, İzmir, Ankara, Bursa, Basel, Paris ve Viyana'da çeşitli galeri ve fuarlarda sergilendi. Son dönemde post-internet alanında üretimler yapan sanatçı, veri görselleştirmelerini fotografik ürünler olarak sunmaktadır. 2013 yılında 0 dB, 2016 yılında Kill Memories adlı fotoğraf kitaplarını yayınlayan Şehitoğlu, bir fotoğraf inisiyatifi olan GFİ'nin kurucu üyelerinden olup; halen İstanbul'da yaşamakta ve çalışmaktadır. Sergen Şehitoğlu, SANATORIUM tarafından temsil edilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/10/genc-mimarlar-seckisi-sergisi-icin-acik-cagri-basvurulari-16-temmuzda-sona-eriyor/", "text": "Türkiye'nin yaratıcı genç mimarlarının katılımı için The Circle tarafından düzenlenen GEMSS Genç Mimarlar Seçkisi & Sergisi için açık çağrı başvuruları 16 Temmuz'da sona eriyor. Çağdaş mimarlık ortamında 40 yaş ve altındaki genç mimarlar tarafından üretilen yenilikçi fikir ve projeleri kayıt altına almayı ve geniş kitlelerle buluşturmayı hedefleyen seçki, The Circle'dan sonra, 1-30 Haziran 2020 tarihleri arasında Londra Mimarlık Festivali kapsamında RIBA'da sergilenecek. The Circle'ın Türkiye'nin yaratıcı genç mimarlarına yönelik olarak düzenlenen Genç Mimarlar Seçkisi & Sergisi için yaptığı açık çağrı başvuruları 16 Temmuz Salı günü sona eriyor. 40 yaş ve altındaki genç mimarları ön plana çıkartarak, ulusal ve uluslararası ölçekte seslerini duyurabilmelerini sağlayan bir platform olma misyonuyla yola çıkan GEMSS'in 2019 seçkisi ve sergisi Sait Ali Köknar küratörlüğünde düzenlenecek. Seçki 5 Eylül 12 Ekim tarihleri arasında The Circle'dan sonra, 1-30 Haziran 2020 tarihleri arasında Londra Mimarlık Festivali kapsamında RIBA'da sergilenecek. GEMSS Genç Mimarlar Seçkisi & Sergisi'nin multidisipliner seçici kurulu, mimarların yanı sıra mimarlık kültürüne katkıda bulunmuş sanatçılar, akademisyenler ve sektör temsilcilerinden oluşuyor. GEMSS'in 2019 seçkisi, Hafriyat Grubu kurucularından Ressam Antonio Cosentino, CM Mimarlık Kurucusu Mimar Cem Sorguç, M+D Mimarlık Kurucu Ortağı Mimar Dürrin Süer, İTÜ Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Hüseyin Kahvecioğlu, Tabanlıoğlu Architects Ortağı Mimar Murat Tabanlıoğlu, Hill International Başkan Yardımcısı Serdar Güçar ve İstanbul Bilgi Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Zuhal Ulusoy'dan oluşan seçici kurul tarafından belirlenecek. Seçilen işlerdeki düşünsel ve kavramsal odak noktalarının kaydını tutarak, mimariye dair çok boyutlu bir arşiv oluşturacak olan seçki, Türkiye'nin mimarlık kültürüne hizmet eden etkinliklerden biri olmayı hedefliyor. GEMSS, seçkide yer alan genç pratiklerin projelerini ve mimari yaklaşımlarını kamuyla paylaşmak ve etkileşime açmak üzere bir sergi ile tamamlanacak. Mimari eser ve yaklaşımların küratoryal bir düzlemde sanatsal öğelerle bütünleşik olarak yer alacağı sergi, seminer, panel ve konuşmalar ile desteklenecek. Kalıcı bir arşiv oluşturmayı amaçlayan GEMSS, seçki kitabıyla da mimari literatüre katkıda bulunacak. GEMSS için son başvuru tarihi 16 Temmuz. GEMSS'in ilk edisyonunda yer almak için www. thecircle-o. com/gemss adresini ziyaret edebilirsiniz. The Circle mimari odaklı bir kültür, sanat, araştırma ve üretim platformudur. Mimarlık tasarım bilgisini ve pratiğini derinleştirmek ve paylaşıma açmak için projeler geliştirir ve etkinliklere ev sahipliği yapar. Mimarlık kültürünü çok yönlü bir bakışla ele alan ve mimarlığı diğer akademik ve sanatsal disiplinlerle bir bütün olarak değerlendiren The Circle, mimari araştırma projelerinin yanı sıra kültür-sanat ve mimarinin iç içe geçtiği proje, sergi ve etkinlikler için açık bir platform olmayı hedefler. Mimarinin disiplinler arası etkileşimlerini araştırmayı ve pratiğe dökmeyi hedefleyen The Circle bünyesinde bu amaçla sergiler, paneller, konuşmalar, seminerler, akademik dersler, çeşitli atölyeler ve sahne performansları düzenlenir. The Circle, 2018 yılında Avcı Architects öncülüğünde Selçuk Avcı, Sanja Jurca Avcı, Markus Lehto, Eda Çarmıklı, Yüksel Demir, Kemal Seyhan, Nurgül Türker, Dilara Tekin Gezginti, Ece Çakır Aidan ve Yunus Tonkuş tarafından kuruldu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/10/pi-artworks-istanbul-yaz-doneminde-nejat-satinin-sanat-ve-doga-kesisiminde-yer-alan-solo-sergisi-wild-flowersi-agirliyor/", "text": "Pi Artworks Istanbul, 10 Temmuz 10 Ağustos 2019 tarihlerinde Nejat Satı'nın sanat ve doğa kesişiminde konumlanarak yabani çiçekleri renk açısından ele aldığı kişisel sergisi Wild Flowers'a ev sahipliği yapıyor. Soyut yaklaşımdaki çalışmalardan oluşan ve sergiye ismini veren eser serisini ilk defa ve beraber sunan Wild Flowers, ziyaretçileri galeride soyut bir florayı deneyimlemeye davet ediyor. Uzun bir süreden sonra Nejat Satı'nın hem toplumsal hem de estetik nedenlerden kaynaklı olarak kullandığı siyahtan (Karanlıktaki Işık, 2017), renklere geri döndüğü haberini veren sergide, sanatçının son dönem çalışmalarına ait eserler ilhamlarını doğrudan doğadaki yabani çiçeklerden alıyor. Çöl, orman ve benzeri zor koşullara uyum sağlayabilen bu bitkiler, varoluşları için insana hiçbir ihtiyaç duymayan türlerden oluşuyor. Aynı nedenlerden vahşi ya da yabani olarak nitelendirilen bu bitkilerin renklerini incelerken ise, sanatçı doğada konumlanan atölyesinin çevresinde gerçekleştirdiği gözlemlerden ve tesadüfen karşılaştığı eski bir botanik kitabından yola çıkıyor. Nejat Satı sanat, bilim ve sihrin birbirlerinden ayrılmadığı deneyimleri çağrıştıran bir çalışma yöntemiyle, petallerin çiçeğin bedeniyle birleştiği bölgelerden bitkinin Latince ismini koruduğu bir renk örneği ayırıyor. Bu küçük renk örnekleri; Satı'nın düşleminden, estetik, fikri ve spiritüel sorgulamalarından geçerek tuvale aktarılıyor; bu süreçte önceki soyut serilerinin de tanıklık ettiği gibi (Nefs, 2014 ; Strüktür, 2012) sanatçının eserlerine özgü bir hareket ve boyut hissi kazanıyor ve parçası oldukları daha büyük bir imgeyi yansıtmaya, hatta sızdırmaya başlıyorlar. Yabani çiçeklerin doğada zamana ve koşullara meydan okuyarak hayatta kalmaları, hem insanları hem de hayvanları kendilerine hipnotize edici bir izlenimle çekerek türlerinin devamını sağlamaları, sanatçının söz konusu renklere -soyut resim tarihindeki bağımsız renk anlayışından farklı olarak- bir varoluş koşulu olarak yaklaşmasında rol oynuyor. Bitkilerin sundukları, kendi içlerinde bir zaman akışına, açmaya ve solmaya, yaşam ve ölüm döngüsüne sahip, doğada görünen hatta belki tezahür eden bu renk skalalarında, sanatçı varoluşun özüne dair olası bir işaretin peşine düşüyor. Nejat Satı, d.1982, İzmir. Önemli sergileri arasında; Karanlıktaki Işık, Pi Artworks Istanbul (2017); Formun Gücü, Plato Sanat, İstanbul (2016); Nefs, Pi Artworks Istanbul, Turkey (2014); Istanbul Art Scene, Yallay Gallery, Hong Kong (2014); Hot Spot Istanbul, Haus Konstruktiv, Zürih, İsviçre (2013); Halet-i Ruhiye, Pi Artworks Istanbul (2012); Encounters, Turkish Contemporary Art in Korea, Araart, Seoul, Güney Kore (2012); Doğa Cennetse, Kent Cehennemdir, CerModern, Ankara (2011) ve Fikirler Suça Dönüşünce, Depo, İstanbul (2010). Çalışmalarının yer aldığı önemli koleksiyonlar arasında; Avidon Art & Design Collection, Düseldorf, Almanya; Kuna & Co Collection, Frankfurt, Almanya; Bissan Gallery Collection, Doha, Qatar; John Quinn Collection, Los Angeles, CA, USA; Urquhart Collection, Los Angeles, CA, USA; Allianz Collection, İstanbul; Papko Collection, Istanbul; Vehbi Koç Foundation, İstanbul and Yıldız Holding, İstanbul bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/10/senaryo-yazarliginin-temelleri-21-28-temmuz-2019-halka-sanat-projesi/", "text": "halka sanat projesi senarist ve sanat yönetmeni Abdulcebbar Avcı eğitmenliğinde Senaryo Yazarlığının Temelleri atölyesine ev sahipliği yapıyor. Atölye 21 ve 28 Temmuz Pazar günleri, saat 15.00-19.00 arasında gerçekleşen atölyenin kontenjanı 12 kişi ile sınırlı olduğundan kayıt gerekmektedir. Senaryo, estetik ve teknik örgütlenmesiyle, bir sinema filminin iskeletidir. Sinema sanatında soyutlama ve somutlama sürecidir. Dolayısıyla, doğadan bir konu çekip almak, bir mekan parçası üzerine düşünmek, film fikrini oluşturmak, sahne ayrımlamaya adım atmak, filmin estetik öğelerinin bir aradalığını sağlamak ve bunu sinema kolektifine aktarmak demektir. Atölyenin amacı da sanat nesnesine, bir filme uzanan süreci takip etmek ve bu doğrultuda senaryo yazımı için zemin oluşturmaktır. Soyutlama süreci üzerinde durulacak/tartışılacak ve ertesinde, sinopsis, tretman, sahne ayrımlama/senaryo yazım teknikleri uygulamalı olarak aktarılacaktır. Yazın türleri ve sen-aryo, tarihsel arka planı doğrultusunda irdelenecektir. - Hafta, Senaryo Estetiği ve Tekniği Üzerine Tartışma: - Hafta, Yazım Teknikleri ve Bir Film Sahnesi Üzerinden Somutlama ve Tartışma: Katılım ücreti 150TL / 100TL olarak belirlenmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/12/avci-architects-al-khobar-mixed-use-projesiyle-architizer-a-awardsta-popular-choice-odulunu-kazandi/", "text": "Sürdürülebilir mimarlığın Türkiye'deki öncü temsilcilerinden Avcı Architects tarafından Suudi Arabistan'ın en büyük metropolitan bölgesinin Basra Körfezi kıyısında tasarlanan Al Khobar Mixed Use projesi, dünyanın en prestijli ödüllerinden biri olan Architizer A+ Awards'ta Popular Choice ödülünün kazananı oldu. Yeni kentsel topluluk modelinin önerildiği Al Khobar kenti, Suudi Arabistan kültürünün benimsediği mahremiyet odaklı, dışa kapalı yerleşimi sorgulayarak daha özgür bir gelecek hedefliyor. Suudi Arabistan'ın en büyük metropolitan bölgesi olan Dammam ve Dhahran şehirlerinin birbirleriyle kurduğu ekonomik ağın bir parçası olan Al Khobar'da ulusal ve uluslararası birçok kuruluşun merkez ofisi bulunuyor. Ticari birimlerin yanı sıra sahip olduğu fonksiyonlar ve nüfus nedeniyle daha fazla konut alanına ihtiyaç duyulan Al Khobar'da, aynı zamanda değişen iş yapım şekillerine cevap verecek nitelikte çağdaş ofis alanlarına da gereksinim duyuluyor. Halihazırda 'ABT Group' merkez ofisinin bulunduğu parselin yeniden işlevlendirilmesiyle hayata geçirilen Al Khobar Mixed Use projesinde 38.000 m konut, 11.500 m ofis, 6.000 m otel ve 3.500 m ticari fonksiyonun yanı sıra 200 m 'lik bir de cami bulunuyor. Toplamda 60.000 m 'lik inşaat alanına sahip olan karma kullanım projesi Al Khobar'da yeni bir çalışma-yaşam formu elde edebilmek amacıyla Avcı Architects tasarımıyla ele alınıyor. Avcı Architects, tasarımın analiz sürecinde, Suudi Arabistan'ın sahip olduğu iklim ve kültür özellikleri ile spesifik konumun, mimari açıdan uygun çözümler sunulduğunda tasarımı geliştiren ve benzersiz yaklaşımların uygulanmasına olanak sağlayan faktörler içerdiğini gözlemlemiş. Yerel mimarinin sunduğu pasif tasarım stratejileri ile geliştirilmiş bu tasarım yaklaşımı, bina sakinlerinin proje alanında yaratılan çeşitli karşılaşma noktalarında etkileşim kurmalarını sağlayan ve sosyal topluluk anlayışının oturmuş olduğu tarihi İslam şehir yapılarını andıran yapı ve cephe detayları yaratmak üzerine yoğunlaşmış. Kütle tasarımında, Suudi Arabistan'ın kültürel dokusundaki kamusal alandan mahremiyete doğru oluşan hiyerarşiyi temsil eden masif taş cephe ile ahşap elemanların oluşturduğu cephe katmanlaşması yer verilmiş. Projenin kamusal ve özel kullanım alanlarının veya farklı işlevlere sahip unsurların birbirine yaklaştığı durumlarda, konut işlevinin mahremiyetini korumak amacıyla bazı tasarım önlemleri de alınmış. Mahremiyet sağlamak için ofis birimlerinin güney cephesindeki pencere açıklıkları sınırlandırılarak, konut birimlerine doğrudan bakmayacak şekilde doğu ve batı istikametlerine yönlendirilmiş. Zemin veya ara katlardaki konut alanlarının yukarıdan görülebilecek dış mekanlarında ise görüş alanını kısıtlamak için pergola veya mashrabiya kullanılmış. Bu sayede aynı zamanda doğrudan güneşe bakan alanlarda gölge yaratılarak ısının birikmesi önlenmiş. Böylece mimaride sürdürülebilir tasarımın en önemli ilkelerinden biri olan yapı kabuğunda ısı birikimini en aza indirmek amacıyla cephedeki şeffaf açıklıkların doğrudan güneşle teması önlenirken aynı zamanda konut birimlerinin dış alanlarında da mahremiyet sağlanmış. Avcı Architects, İngiltere'nin yanı sıra İtalya, Macaristan, Suudi Arabistan, Gana, Sırbistan, Çek Cumhuriyeti, Slovenya, Türkiye ve yakın zamanda da Congo'da projeler tasarladı. Şu andaki aktif olan projeleri ticari ve kurumsal ofisler, perakende merkezleri, özel konut imarları, sergiler ve müzeler de dahil olmak üzere eğitim ve kültür binalarını içermektedir. Avcı Architects'in Londra, İstanbul ve Ljubljana'da stüdyoları bulunmaktadır. 1961 yılında doğan Selçuk Avcı, Londra ve İstanbul'da yerleşik olan Avcı Architects'in, Urbanista'nın ve mimarlık, sanat ve tasarım odaklı ortak çalışma platformu The Circle'ın kurucusudur. 1989 yılında kendisine ait ilk özel şirketi Londra'da Avcı Jurca Architects adı altında kurdu ve sonrasında Londra, İstanbul, Budapeşte ve Belgrad'da yerleşik olan multidisipliner bir tasarım öncüsü stüdyoya dönüştürdü. Konut sektörü, ticari sektör, ofisler, perakende, sanat, spor, hava alanı tasarımı, sağlık hizmetleri ve yüksek eğitim kurumları alanlarına yönelik çok çeşitli programların tasarım ve idaresinde birçok kişisel deneyime sahip olan Avcı ekolojik tasarım ve enerji tasarrufunu ön planda tutan mimari anlayışıyla bir çok projeye imza attı. Londra'da Architectural Association'da, Delft'de TU'da, Ljubljana'da Fakulteta za Arhitekturo'da mimarlık dersleri veren Avcı, İstanbul'da Bilgi Üniversitesi Mimarlık Bölümünde stüdyo yürüttü ve ITÜ'de stüdyo dersleri verdi. Halen ekolojik tasarım üzerine zaman zaman atölye dersleri ve konferanslar vermektedir. Yürüttüğü projeleri ve uygulanan yapıtları ulusal ve uluslararası sayısız ödül kazandı ve çalışmaları birçok dergide yayınlandı. Bunlardan en dikkate değer olanı, şirketi Avcı Architects'in İngiltere'nin 50 En İyi Genç Şirketi Rehberinde yer almasıdır. Avcı'nın tasarım direktörü olarak 1989 yılında Avrupa Birliği Enerji Tasarruflu Mimari Yarışmasında ilk birincilik ödülünü kazandı ve Londra'da Energy Conscious Design Architects tasarım direktörü iken yaptığı projelerle 1998 yılında RIBA Bölgesel Ödülü'nü aldı. Avcı tarafından projelendirilen Ankara'daki Türkiye Müteahhitler Birliği Binası Londra'da Building Magazine tarafından En İyi Uluslararası Proje, 2014 Sign of the City Ödülleri'nde ise En İyi Mimari Proje seçildi. Türkiye Müteahhitler Birliği Binası aynı zamanda 11. Türk Serbest Mimarlar Derneği Mimarlık Ödülleri'nde Yapı Ödülü ve sürdürülebilirlik nitelikleriyle de LEED Platinum Sertifikası almaya hak kazandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/12/gdgai-newsletter-spring-2019/", "text": "This collaborative exhibition between the JSMA and the George D. Green Art Institute celebrated recent work by forty-five artists who began their creative careers in Oregon during the 1960s and '70s. This exhibition showcased how this generation of artists continued to represent the highest levels of artistic statement and creative accomplishment while maintaining commitments to personalized styles. Sixty years after their careers started in this state in many cases, as students of the University of Oregon's M. F. A. Program, at Oregon State University, or at Portland's Museum Art School these artists continued to create art that inspires and expands this state's artistic landscape. While the exhibition ran, from mid-January to early May, featured artists took part in gallery talks that gave the viewing public a chance to understand how different artists approached their expression in color and technique. Particularly interesting was the Curator's lecture, where Danielle Knapp elaborated on how artists were chosen to be a part of Visual Magic and to expand on their education and activities in the 1960s and '70s."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/07/12/vecdi-uzun-melih-polat-yarattigim-formlarin-temelinde-renklerin-absurtlugu-ve-karakterlerin-icinde-yasadigi-ortamin-formatinin-baska-diyarlara-ait-sahnelenmesi-var/", "text": "Melih Polat: 1993 Eskişehir doğumluyum. Resimle tanışmam kalem tutma kabiliyetini kazanmamla başladı sanırım. İki- üç yaşlarında iken kuyruğundan başlayarak tek çizgide bitirdiğim hayvan figürleri her aile meclisinde dikkati üzerine topladığı an sanatçı olacağıma karar verilmişti. Fakat resim eğitimi almaya başlamam Eskişehir Anadolu G. S. L. yetenek sınavında tam puan alarak ilk sıradan girmemle oldu. Lisans yıllarımı da Eskişehir Anadolu Üniversitesi G. S. F. Baskı Sanatları bölümünde tamamladım. Lisans eğitimimin ortalarında tablolarıma ağırlık vermemle gerçek üstü çalışmalarım ortaya çıktı. Yurtdışındaki eski bir galericinin bana ulaşmasıyla bu resimler alıcı buldu ve üretimimin devamlılığına kaynak sağladı. Lisans eğitimimi tamamladıktan sonra çalışmalarıma devam ederken ek olarak 2018 yılında Plastik Sanatlar Formasyonu aldım. Yine aynı yıl içinde başladığım Anadolu Üniversitesi Baskı Sanatları Yüksek Lisansımın tez aşamasındayım. Doğduğum büyüdüğüm şehir olan Eskişehir'de atölye çalışmalarıma devam etmekteyim. M. P.: Şehrimizi medyadan takip ettiğim üzere yeni bir modern sanat müzesi kazanıyor. Eskişehir'deki bu girişimlerden heyecan duymakla birlikte genç sanatçılara farkındalığın artmasını temenni ediyorum. Zira bu tarz projelerde yer alanların aynı yüzler olduğunu görüyoruz. Yetişen gençler; başarıyı kazanmış ve tanınmış sanatçılara tehdit değildir. Yani bu gelişmeler sadece belli kitlelere yarıyormuş gibi kağıt üstünde, tüm bunlar tabi ki; kişisel fikrim. Bunun sebebi çok sayıda başarılı sayılabilecek mezun ya da öğrenci arkadaşımızın projelerde nasıl yer alabileceğini kestirememesi ve belli bir konuma erişmiş kişiler tarafından kabul görmemesi olabilir. Eskişehirli sanatçılarımız ve akademisyenlerimizin gençlerle daha güçlü bir iletişim ağı kurması gerektiği kanısındayım. Bu konuda taraflılığımın farkında olarak fikrimi dile getirme fırsatını kaçırmak istemedim. M. P.: Öncelikle belirtmek isterim ki; sanat benim için küçük yaşlarda hayalimdeki karakterlere denk oyun arkadaşları, araçları edinemediğim anlarda bu karakterleri üç boyutlu olarak ya da kağıt üzerinde çizerek var etmeye çalıştığım, eğlenme ihtiyacımı karşılama isteğimle hayatıma girdi. Eğlenceli temalar bu sebeple sanatıma hala büyük ölçüde tesir etmekte; ister gerçek üstü, isterse son dönemde farklılaşan resimlerimde gerçekle ilintili veya absürt hikayeli kompozisyonlar görmek mümkündür. Yarattığım formların temelinde; çocukluğumdan gelen çizim tarzımı sanat eğitimi süzgecinden geçirerek, yetişkin deneyimlerimle tekrar uyarladığım, renklerin absürtlüğü ve karakterlerin içinde yaşadığı ortamın formatının başka diyarlara ait sahnelenmesi var. Ben mesajlarımı kendi adıma iletebildiğime inansam da, aksini düşünen mutlaka olacaktır. Sorunun son kısmına gelecek olursak; Vereceğim ipuçları keşfedildiğinde tekrar görmezden gelinemeyeceği için resimlerime bakan her çift gözün kendi kurduğu bağlantı ya da hissettiklerinin benim yönlendirmemle tekdüzeleşmesini tercih etmiyorum. Sanatseverlerin farklı ve öznel yorumlamalarının resimlerimle kurdukları bağı zenginleştirdiğine inanıyorum. Gerçek üstü resimlerimi yaptığım dönem figüratif ağırlıklı olup, anatomilerin deformasyonunun gerçeklikten çok fazla kopmadan, sanki o şekliyle var olmuşcasına resmettiğim bir anlayış vardı. Önce formları kavrayıp daha sonra deformasyonlara ve soyutlamaya evrilen bir basitleştirme stratejisi denebilir. Pek çok sanatçının da izlediği yol bu şekilde olmakla birlikte, en sağlıklı yolun bu olduğu düşüncesindeyim. Ben de bu yolu izleyerek son dönem resimlerime ulaştım. Direkt olarak formları kavramadan soyutlamalar, deformasyonlara varan bir başlangıç yolu çizilirse bunun temelinin sağlam olmayacağı kanısındayım. Resimlerim genellikle imgeseldir. Hayalimde sürekli kompozisyon türetirim, daha sonra da birkaç eskizle onu güçlendirip hayata geçiririm. Bazen direkt tuvale başladığım istisnai zamanlar da olabiliyor. Hayatımda tanık olduğum, etkilendiğim bazı olayları kendi kompozisyon anlayışımla tekrar var ediyorum. Sahnelerin içine, olayın kilit noktalarını açan ve ya sebep olan nesneleri, ifade güçlülüğünü arttırmayı hedeflediğim organlarla tamamen ilişik bir şekilde konumlandırıyorum. Resimlerimde mekanı ve figürleri tamamen iç içe geçmiş bir halde sıklıkla sunarım, ön arka ilişkisini çoğunlukla yok sayarım, bu da mekanın gerçeklik algısını tamamen öldürebiliyor. Sadece ifade gücünü ön plana çıkaran organların üzerinde şiddetli bir şekilde duruyorum. Son dönem çalışmalarım ilk algılanış sürecinde geometrik, kübik formlara yakınmış gibi gözükse de, biçimin arkasını göstermeyi hedefleyen bir yol izlemiyorum. Kübik sınıfına sokmak bu sebeple tam karşılığını zaten dolduramaz. Zaman zaman çok sert çizgilerle biçimlenen bir sahne yer yer fazla esnek çizgilerle de buluşuyor. Kararlı ve net çizgilerin ifade güçlülüğünü beslediğini düşünüyorum. Zaten oldum olası imgelerimi tek çizgide dışavuruyorum. Bu resimde cinayete kurban gitmek üzere olan evli bir kadını görüyoruz. Resimde silah tutan figür ailenin dışından biri olduğunun vurgusunu yapmak için kapı arkasında konumlandırılmıştır. Mekan açık şekilde resmedilmiş. Resmin sağ tarafında hiç bir olumsuz gönderme bulunmamakla birlikte, erkeğin kapıdaki kadının kim olduğunun farkında fakat arkası dönük olduğundan niyetini bilmediği yüz ifadesinden açıkça belli oluyor. Sol tarafta çiftin kullandığı yatak, resimde gerilimin temelindeki cinselliği de temsil ederek içindeki ev sahibesini canlanıp yutuverecekmiş gibi görünmekte. Burada figürün huzurlu ve dinlenmiş hissetmeyi umduğu yer olan yatak nesnesinin sizi yok etmeye çalıştığını düşünün. Evli kadının yansıttığı duyguları ve ifadeyi şiddetli şekilde vurgulamak hedeflendiğinden el, göz, ağız gibi organlar öne çıkarılarak konumlandırılmıştır. Her organ etkisi altında bulunduğu duruma göre farklı tepkiler yansıtmaktadır. Kadının sol gözünde hissettiği burukluk ve üzüntü yardım istermişçesine telefona bakmaktadır. Telefon; cansız olmasına rağmen sanatçının zaman zaman gerçeklikten kopan bakış açısından ruha kavuşup kendisine muhtaç olan kadının haline kayıtsız kalamadığından acılı ağlayan bir göz simgesi taşımakta. Kadının elindeki tek taş yüzük ve ya cinayeti işlemek isteyen kişinin başındaki hizmetkar aksesuarı gibi olay örgüsü ile ilintili küçük ipuçları hikayenin geldiği noktanın başlangıcına dair ihtimaller hakkında seyircide merak uyandırmayı hedefler. Erkeğin konumlandırıldığı yer ve ikilemi onun durumunu anlatırken, en sağdaki figür aşkıyla arasında duran engelden kurtulduğunda elde edeceklerinin hayaliyle histerik; yataktaki kadın ise dehşet içinde hayatta kalıp kalamayacağını merak ederken yüzünün, bedeninin aktardığı ifade ile uzanmaktadır. Resimde tansiyonun yükseldiği anlar çarpıcı renklerle kalın konturların buluştuğu bölgelere dikkat edilerek fark edilebilir. İzleyici bu büyük boyutlu resimdeki ipuçlarının arayışındayken kurgudaki sahneye bir anlığına tanık olur. Resmin ortaya çıkmasında etkili olan faktörler arasında ülkemizde tırmanan şiddetin yanı sıra temelinde sevgi, aşk gibi pozitif olması gereken duyguların yer aldığı iddia edilerek işlenen suçlar vardır. M. P.: Sanatımı okuma konusunda kıyaslama yapamam. Türkiye'deki sanatseverlerle henüz buluşmamı sağlayacak doğru organizasyon ya da kişilerle tanışma fırsatım olmadı, ama bir kaç alışveriş neticesinde şöyle bir kıyaslama yapabilirim; Türkiye'de sanat eserinin başarısından ziyade ekonomik konular öne çıkıyor. Eğer pazarlık kısmı, ya da sanatçının popülerliği yatırım bazında alıcıyı tatmin etmiyorsa eser tek başına kendini savunamıyor. Elbette kişisel birkaç deneyim gerçek sanat tutkunlarını zan altında bırakmamalıdır. Yurtdışında ise alıcılarım uzun yıllar koleksiyon yapan ve koleksiyonlarında Kandinsky, Kazimir Malevich gibi ressamların bulunduğu kişilerden de olduğu ve henüz beni yolun başında bir ressam olarak destekledikleri için onlara minnettarım. Aramızda geçen konuşmalar çoğunlukla resmimle kurdukları bağ ve sanatıma beğenileri çerçevesinde devam etti. Uzun süredir bunların üzerinde yükselen karşılıklı güven ve memnuniyet resimlerimi beğenerek koleksiyonlarına ekleyenlerin tavsiyeleri ile farklı ülkelerden yeni sanatseverlerle buluşmama yardım etti. Türkiye'de herhangi bir galerinin bünyesinde bulunmadığım için resimlerime sosyal medya üzerinden gelen talepleri profesyonel anlamda yetersiz kalacağımı düşündüğüm için cevapsız bırakıyorum. Fakat yakın zamanda Eskişehir'deki ortak sanatsever dostlarımız vasıtasıyla fiziksel olarak bana ulaşan ve bir seri soyutlamamı satın alarak koleksiyona başlayan yeni dostlar da kazandım. M. P.: Sanat; benim için klasik anlamda kabul gören tanımda duygularımızı, düşüncelerimizi ifade etmemizi sağlayan güçlü bir iletişim aracıdır. Özellikle kendi adıma sanat yolculuğum boyunca yaptığım resimler kelimelerim oldu. Gelişen teknoloji sanatta araç olarak kullanılmalıdır. Sanatı belli kalıplara hapsetmeyi doğru bulmamakla birlikte teknolojinin araç olmanın ötesine henüz geçtiğini düşünmüyorum. Klasik teknik ve çeşitliliğin sanatı günümüzdeki deryaya dönüştürdüğünü unutmamalı, ama sanatçılar olarak da ön yargılarımızı meslektaşlarımıza dayatmamalıyız. M. P.: Özgünlüğe; kısaca kendine özgü nitelikleri olan ve benzerleri içinde farklılaşan diyebiliriz, fakat bence her tanımlama biraz eksiktir. Yapıt direkt olarak kişiyle entegre olabilmişse, sonradan gelen kazanımlarını yapıta zorla sokmaya çalışmamışsa ve bu eğreti durmuyorsa sanırım buradan özgün olup olmadığı anlaşılabilir. Nasıl kültürlerine uzak isek ve farklı ırktan bir toplumu tamamen benzer zannede bilme gafletine düşüyorsak, ne yazık ki; bakan gözler de bu zihniyeti sanata taşıdığında birçok farklı tarzdan ya da sanatçıdan doğan eserleri aşırı benzer bulabiliyor. Bu eserler eğitimsiz gözler tarafından fütursuzca yargılanırken gerçek otoritelerin kimler olduğu son derece tartışmalıdır. Ben belirli kalıplara sığmayı sevmiyorum. Yaptığım bu çalışmaları illaki bir akımın içine dahil etmek gibi bir derdim olmadı olmayacak da. İnsan olarak sürekli duygu durum değişikliği içindeyiz ve farklı dönemlerde farklı yapıtlarla bu kendini gösteriyor. Sunduklarım sürekli değişim gösteriyor çünkü ben değişiyorum, hayat değişiyor. Ben kendime belli bir kalıbı dayatırsam, bir zaman kapsülünün içine hapsolmuş ve yakaladığım bu üslubu tüketene kadar her şekliyle oynamış ama tatminsiz üretmiş olurum. Sanatımın daha özgür evirilmesi için ve iç benliğimdeki yolculuktan kopmaması için bu benim tercihim. M. P.: Hieronymus Bosch'un eserlerini ilk gördüğümde derinden etkilendim. Çünkü yaşadığı zaman diliminde çok özel bir sanatçı olduğunu düşündüm. Günümüzde takip ettiğim pek çok sanatçı var. Sosyal medya sayesinde hepsinin günlük yaşantısına da tanık oluyoruz, bu gerçekten çok hoş. Çok geç tanıdığım, ama kendimle özdeşleştirdiğim yapıt üretme şekline bayıldığım George Condo'ya sempati duyuyorum. M. P.: Bence edindiğim bilgi ve tecrübeleri rahatlıkla paylaşabileceğim konumda olmak, sanatçı arkadaşlarımızın eserlerini ücretsiz şekilde geniş kitlelere ulaştırmasına imkan sağlayacak nitelikli mekan yaratmak, ülkemizde sanatın çeşitlenmesi ve gelişmesi açısından her disiplinden her yaşta sanatçının eserlerini fiziksel ortamlarda sergileme imkanına daha kolay ulaşması önemlidir. Yeterince sansasyonel bağlantıları olamadığı için veyahut organizasyonlarda bir standa, karma sergilerde değeri metraj üzerinden ölçülen duvarlara büyük meblağlar ödeyemediği için eserlerini topluma ulaştırmakta zorlanan sanatçılara yardım edebilmek için bu hedefi gerçekleştirmek istiyorum. Yaptığım tuval resimlerini, içindeki figürlerle birlikte üç boyutlu mekanlara dönüştürme hayalim var diyelim şimdilik. M. P.: Bu sorunun benim yanıtlamak istediğim kısmı; her geçen gün önemini hissettiğimiz ifade özgürlüğüne dokunan tarafıdır. Sanatçı bu devamlılığını sürdüren süreçlerde alması gereken yeri ve duruşu kestirse de eserlerine bunu yansıtma aşamasına geldiğinde kısıtlamalardan özgür bırakılmalıdır. Toplumumuzu derinden etkileyen sorunlara ayna olarak fayda sağlamaya çalışırken bir takım grup ya da kişilerin baskısı altında ezilmemelidir. Fakat bu özgürlük yakın zamanda sanat adı altında bize yutturulmaya çalışılan yozlaşmış ruhların fantezilerine alet edilemez."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/01/brian-keith-stephens-pool-party-hugo-galerie-27-july/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present Pool Party, a solo exhibition featuring the ebullient imagination ofBrian Keith Stephens. With this exhibition, the artist takes his audience to a place where it's always holiday. So grab your sunglasses and join us on this midsummer sojourn! Sunbathers and beach cruisers mingle with elephants, tigers, and zebras. Penguins are easily mistaken for pool floats and alligators are offered ice cream. Laundry wafts on the line while sharks and pigs alike shimmer in the summer sun. Welcome to Stephens' exhilarating world. Of course lions enjoy pineapple. He muses, through these works I want you to experience my sunny summertime affair, the romance of time, where we can enjoy free spirited wonders, time to play and dream with no distractions from dull reality. And he succeeds. The artist's unrepentant glee is a welcome respite from the usual, gritty grind. His canvases effervesce with a contagious joy. Stephens taps into emotions that might be described as childlike if they weren't so perceptively aware of what taking yourself too seriously ultimately sacrifices: happiness. A short vacation to Stephens' world, a glimpse through his rose-tinted sunglasses, is an exuberant reminder to delight in our own. HUGO GALERIE is a fine art gallery in New York City specializing in contemporary figurative painting and sculpture. The gallery represents an international roster of artists working in a variety of media and range of genres. Please direct inquiries to info@hugogalerie. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/01/gereksizler-kutusu-ve-provalar-halka-sanat-projesi-26-06-04-08-2019/", "text": "Filtre Platform'un, iki uçtaki yaratım süreçlerini sorgulayan projeleri Gereksizler Kutusu: atsan atılmazın Envanteri ve Provalar, Halka Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği'nin katkılarıyla, 26 Temmuz 04 Ağustos 2019 tarihleri arasında halka sanat projesi'nde gerçekleşiyor. Gereksizler Kutusu: atsan atılmazın Envanteri ile kitle için seri üretimin sonuçları ortaya konuyor. Evlerde bulunan eşyalar üzerinden kitsch, seri üretim, eşyalar ile kurulan psikolojik bağ ve gereksizlerin üzerimizde yarattığı etkiler tartışılıyor. halka sanat projesi'nde 2 ay boyunca yürütülen Provalar atölyesinde ortaya çıkmış çalışmalardan oluşan sergide ise, özgün yaratım yöntemlerini gramer ve bozunum temaları zemininde araştıran katılımcıların farklı disiplinlerdeki özgün tasarım araştırmaları sergileniyor. Sergide görecekleriniz, yabancı diyarlarda bulunmadı; evlerimizden çıktı! Bu yabancılaşmış sızıntı nesneler evimize -mahremimizin mabedine- kendimize yabancılaştığımız bir dönemde veya sahte bir gaza geliş anında yerleşmişler. Bizi temsil etmiyorlar ama bir nedenle çöpe de gidemiyorlar veya satılamıyorlar. İşte Nursel ve Tolgay, evlerinden atamadıkları gereksiz nesneleri kutulara koyarak belirli zamanlarda bir törenle takas ettiler. Nesnelerin çoğu kitsch, bazıları kaybolmuş bir bütünün parçası, bazıları da kullanımdan kalkmış eşyalar idi. Ancak tüm nesnelerin ortak değer teşkil edeceği yer belliydi: bir sergi! Serginin ana bölümü sürekli sergilenecek nesnelerden oluşuyor. Bir bölüm ise ziyaretçilere ayrıldı! Eğer evinizde Gereksizler Kutusu'na layık nesneleriniz varsa, onları da sergideki haklı yerlerine yerleştirebilirsiniz. Bir şekilde hayatınızda olmasını istediğiniz bu bölümdeki bir nesneyi de alabilirsiniz. Geliştirdikleri fikirlerin, bu serginin etkileşimli kısmına verdiği cesaret için Bahar Ahu Sağın ve Emre Seymenoğlu'na teşekkür ederiz. halka sanat projesi'nde aylık olarak düzenlenen iki atölyenin katılımcıları, özgün yaratım yöntemlerini gramer ve bozunum temaları zemininde istedikleri tekniği kullanarak araştırdılar. Tolgay Keskin'in yürütücülüğünde, yaratıcılığın kişinin iç dünyasından seyirciye kadar uzanan aşamalarındaki özellikleri hakkında bilgilendiler ve atölye temaları üzerine sohbet ettiler. Sanat yazarı/küratör Sinan Eren Erk, Dramaturg Can Özdemir ve Sanat Yönetmeni/Küratör Bahar Güneş'in konuşmacı olarak katılımlarıyla tıkanma, taklit, mimesis, abartı, aşırı tasarım, sansür, sunum ve sergi düzeni üzerine konuştular. Farklı disiplinlerden gelen katılımcılar; resim, heykel, edebiyat, mimarlık ve dans gibi çok farklı alanlarda çalıştılar. Emre Yorgancıgil'e atölyenin teknik yapısının düzenlenmesindeki desteği için teşekkür ederiz. Yaratıcı potansiyeli keşfetmeyi amaçlayarak alternatif ve yenilikçi yöntemler ile sanat/tasarım etkinliği organizasyonu, kürasyon ve danışmanlık hizmeti veren mobil bir yaratıcı platformdur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/01/guzel-sanatlar-fakultesi-2019-2020-egitim-ogretim-yili-ozel-yetenek-sinavlari-ilani/", "text": "2019-2020 Eğitim Öğretim yılında Özel Yetenek Sınavları ile Üniversitemiz Güzel Sanatlar Fakültesine öğrenci alınacaktır. Bölüm kontenjanları tabloda gösterilmiştir. Adaylar sınav başvurularını 01 Ağustos 2019 21 Ağustos 2019 tarihleri arasında http://adayogrenci. trakya. edu. tradresinden online olarak yapacaklardır. a) Türkiye Cumhuriyeti veya K. K. T. C. vatandaşı olmak, b) En az Ortaöğretim diplomasına sahip olmak, c) Ön kayıt yaptırabilmek için ÖSYM tarafından yapılan TYT sınavından aşağıda tabloda belirtilen taban puanı ve üzerinde puan almış olmak, d) 2018 TYT Puanı 200 ve üzeri olanlar 2019 YKS'ye başvuru yapmak şartı ile 2018 TYT Puanıyla başvuru yapabilecektir. e) Engelli adaylar durumlarını engelli sağlık kurulu raporu ile belgelemeleri kaydıyla ilgili yıldaki TYT sınavından veya 2018 TYT sınavından 100 ve üzerinde puanı olanlar özel yetenek sınavlarına kabul edileceklerdir. Not: Sınavlarda başarılı olan adaylar, kesin kayıt için Ortaöğretim kurumundan alınan diplomanın aslını getirmek zorundadırlar. Adaylar en fazla iki bölüme başvuru yapabilir. Sınavlar iki aşamada yapılır. İlk aşama tüm bölümler için ortaktır. İkinci aşama bölüm sınavlarıdır. Trakya Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Özel Yetenek Sınavları 26-27 Ağustos 2019 tarihleri arasında yapılacaktır. Başvuran adayların sayısının fazla olması halinde sınav tarihlerinde ve saatlerinde dekanlıkça değişiklikler yapılabilir. a) 1. Aşamada 100 üzerinden en az 60 puan almış olmaları gerekmektedir. b) 2. Aşamada 100 üzerinden en az 70 puan almış olmaları gerekmektedir. c) Sınav'ın her aşamasında başarısız adaylar elenirler. Siyah Kurşunkalem (HB, 2B, 3B vs.), silgi, kalemtıraş, 50x70 cm boyutunda altlık, kağıdı tutturmak için kıskaç getirmek zorundadır. Dileyen adaylar söz konusu malzemeleri 75 TL karşılığında fakülteden temin edebilirler. 1- Sınavlarda farklı renkte kalem kesinlikle kullanılmayacaktır. Aksi durumda sınav evrakı tespit edilir ve Sınav Yürütme Komisyonunca incelenerek sınav evrakı tutanakla iptal edilir. 2- Sınav kağıdı üzerinde bulunan işaret nitelikli sembol bulunursa sınav evrakı tespit edilir ve Sınav Yürütme Komisyonunca incelenerek sınav evrakı tutanakla iptal edilir. Sınav Sonuçları en geç 29 Ağustos 2019 Perşembe günü saat 17.00'a kadar Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından, fakülte web sayfasından ilan edilecektir. Sınav sonuçlarına itiraz, sonuçlar açıklandıktan sonra 2-3-4 Eylül 2019 tarihlerinde yapılabilir. Bu tarihten sonra yapılan itirazlar geçersiz sayılacaktır. Sınav sonucuna itirazlar için, adayların Fakülte Döner Sermaye banka hesabına 100 TL yatırmaları ve bankadan alacakları dekontları, itiraz dilekçesi ekinde beyan etmeleri gerekmektedir. Bu tür başvurular şahsen Fakülte Sekreterliği'ne yapılmak zorundadır. Posta, elektronik posta, faks ve telefonla yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. İtirazı uygun görülen adaylara, ödedikleri ücret iade edilecektir. Özel Yetenek Sınavları sonuçlarına göre tercih ettiği bölüme girmeye hak kazanan adayların kesin kayıtları 9-13 Eylül 2019tarihleri arasında Güzel Sanatlar Fakültesi Karaağaç yerleşkesinde yapılacaktır. Verilen sürede kesin kayıt yaptırmayan adaylar bu haklarını kaybederler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/01/isil-savaser-avangard-sanat-hareketleri-ve-dadaizm/", "text": "Avangard sanat hareketleri üzerine geniş araştırmaları ile bilinen Peter Bürger, ünlü kitabı 'Avangard Kuram' da açıkladığı üzere, avangard askeri bir terim olup, ordunun öncü kolu anlamına gelmektedir. 1830-1840'ların ütopyalar döneminde siyaset diline girmiştir ve köklü dönüşümlerin önderleri anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Avangard sanatçılar da öncü olmalı ve gelişmeyi teşvik etmeliydiler. Dolayısıyla avangard nosyonu, modern sanat tarihinin önemli bir parçası olup daima ileriye yönelik hareket olmuştur. 'Avangard' terimi sanata verilen öncü rolü ifade etmek için ilk defa Saint-Simon tarafından kullanılmıştır. Peter Bürger'e göre avangard sanatın kurumlaşmasına karşı bir tavırdır. Yirminci yüzyıla girerken Batı Avrupa'daki genç sanatçı ve yazarlar yeni yüzyılın gelişini büyük heyecanla karşılamışlardır. Teknolojide ve demokraside ilerlemenin insan hayatında ekonomik ve sosyal gelişmenin de kaynağı olacağı yeni bir çağ başlamıştır. Birbiri ardı sıra gelen yeni üslupların ve teknik icatların zenginliği sanatı ve sanat ortamını kökten değiştirmiş ve ifade özgürlüğü sağlamıştır. Avangard, 1848 öncesinde romantizmin isyanı ile başlamıştır. Sanat, sanat erbabı tarafından yüceltilerek bir kült haline dönüşmüştür. Bu durum 1848'de Paris'teki şiddet olaylarının ardından sona ermiştir ki bu kırılmanın ardından yükselen sanatın özerkleşmesine koşut olarak modernist bir içerik almıştır. Avangard, modernizm ile ortak bir evrime girmiş ve onunla özdeşleşmiştir. Avangard ve modernizm, sanatçının kendine ve topluma yabancılaşmasıyla burjuva zihniyeti karşısında tavır almışlardır, aynı ruhu ve bilinci taşıdıklarından dolayı aralarında temel olarak bir ayrım bulunmamaktadır. Modernizm gelişerek avangard'a evrilir ve avangard modernizmin en son, en aykırı ifadesi, tarzı olarak anlaşılagelmiştir. Peter Bürger, 'avangard' kuramda modernizm ile avangardın birliğini bozmuştur, dolayısıyla bu terimlere ilişkin muğlaklığa son vermiştir. Bürger'in düşüncesine göre, avangard, modernizmin öngördüğü özerkleşmeye, kurumlaşma çizgisine karşı çıkmaktadır. Avangardın ömrü, iki dünya savaşı arası dönemle sınırlanmıştır. Sonunda avangard hedeflerini gerçekleştirmeyi başaramamıştır, mücadele ettiği kurumlara yenik düşmüştür. Avangard sanatçıların çalışmaları müzelerde, sergilerde onların istemedikleri bir şekilde piyasaya sürülmüştür. Özgürlük peşindeki çalışmalar sanat yönetimlerinin emrine girmiştir. Bürger'in Dada ve Sürrealizm ile sınırladığı 'tarihsel avangard', çok daha etkin olarak 1940'lı yılların sonunda Amerikan sanatında ele alınmıştır. New York, 1940'lardan itibaren sadece modernizmi değil, Hitler ve Stalin'in Avrupa'dan kovmuş olduğu avangardı da tarihine almıştır. Amerikan soyut ekspresyonizmi, Greenberg modernizmi, 1960'larda ortaya çıkan Pop-Art ve Post-Modernizm avangard işlevi görmüştür. Zürih, I. Dünya Savaşı'nda yıkımın, açlığın, yoksulluğun, savaşın getirdiği korku ve umutsuzluğun hüküm sürdüğü Avrupa'da sürgündeki aydın sığınmacıların sığındığı bir kent olmuştu. Zürih'e sığınan bir grup sanatçı ve edebiyatçı Spiegel Gasse'de Cabaret Voltaire yi 5 Şubat 1916'da kurmuşlardır. 1916'da Alman şair ve düşünür Hugo Ball'ın (1886-1927), Zürih'in arka mahallesinde açtığı Cabaret Voltaire, Dada'nın başladığı yer olmuştur. Dada, Hugo Ball'ın Dada sanatçılarından Richard Hülsenbeck ile birlikte Almanca-Fransızca bir sözlükten rastgele seçtikleri bir isim olmuştur. Fütürizm ile Dada arasındaki en belirgin fark ise, fütürizm, optimistik, Dada ise pesimistik bir dünya görüşüne sahiptir. Dada hareketinin kesin bir hedefi olmuştur; ahlaksal, kültürel, sanatsal değerleri yıkmak ve dönemin geçerli olan değerlerine başkaldırmaktır. Sanata, o günlerde dikkat çeken akımlara karşı durmuş, akademizmi de dışlamışlardır. Dada, I. Dünya Savaşı'nın bir sonucudur. Savaşın insan ve insanlığa verdiği zararı görmüş olan Dadaist sanatçılar, bu farkındalığının sonucunda Dada tavrını ortaya koymuş, savaş kaosunu açımlamak ve olumluya çevirmek için çabalamışlardır. 1918'de yayımlanan ilk Dada manifestosu, Dadacılık'ın 'yeni bir gerçeklik' olduğunu iddia etmiş ve dışavurumcuları zamana karşı duygusal bir direnç göstermekle suçlamıştı. Dada tavrının önemli bir avangardlığı söz konusuydu, 20. yüzyılın ilk avangard tavrı ve ilk radikal hareketiydi. Tristan Tzara'ya göre; Dada bir prostestodur, mantığın reddedilmesidir, yıkıcı bir eylemdir ve özgürlüktür. I. Dünya Savaşı'nı burjuva değerlerinin uzantısı ve başka bir deyişle burjuva yolsuzluğu olarak gören Dadacıların söylemleri ve sanata yaklaşımları da bu muhalefeti yansıtmıştır. Tzara'ya göre daha önceki onur, ahlak, din, aile, sanat, özgürlük gibi kavramlar isanların gereksinimlerini karşılayabiliyordu, ancak artık bu değerler içleri boşalmış ve anlamsız görüldüğünden, Dadacılar sanatı bu konulardaki tepkilerin gösterilebileceği bir özgürlük alanı olarak görmüşlerdi. Dada'nın Amerika'ya açılması meselenin boyutunu da farklı bir noktaya getirmiştir, bunu sağlayanlar Marcel Duchamp ile Picabia olmuştur. Bu iki sanatçının çabaları kendi sınıfında ilk örnekler olmuştur. Dadacı kimliklerin bir başka özelliği de ortaya koydukları eserlerin sanat değerini düşürmek için gündelik deyimlerden yararlanmış olmalarıdır. Bu özellik Dada'nın Pop Art'ı etkileyen özelliklerinden biridir, daha sonra gündelik deyimler düşüncesinden, sıradan gündelik nesneler düşüncesine, tam anlamıyla Pop Art'a geçilecektir. Dada kurulduğu ilk günden itibaren en temel noktada heterojen bir tutum sergilemiştir. Bunun en önemli göstergelerinden biri meydana getirdikleri 'şiir' lerin özellikleridir. Buna en iyi örnek olarak Hugo Ball'ın fonetik şiir olgusunu verebiliriz. Bu şiir soyuttur. Dadacının amacı, bu soyutluk içinden kendi somutluk veya yine kendi soyutluğunu üretmek olmuştur. Dadacı algı şiir dışında dans gösterilerine de yer vermiş, performanslara ve kolaja ulaşmıştır. Dadacı sanatçılar kolaj ve asamblaj gibi teknikler kullanmış, ifadede rastlantısallığa önem vermiş, batı dışındaki kültürlerin 'primitif' özelliklerine ilgi duymuşlardır. Kolajı kübizmle, doğaçlama performansları fütürizmle, doğrudan ifadeyi de dışavurumculukla ilişkilendirmek mümkündür, ancak bu akımların hiçbirinde Dada'nın radikal sanat karşıtı olan tavrı olmamıştır. Dadacılara göre sanat; hizmet edecekse insanlığa hizmet etmelidir. Dadacılık 1920'lerde yerini Sürrealizm'e bırakmıştır. Dada ve sanat tarihi ilişkisine bakıldığında 1936'da New York Moma'da Algred Bahr tarafından düzenlenen Fantastik Sanat, Dada ve Gerçeküstücülük sergisinde Dada'nın ilk kez ciddi biçimde irdelendiği görülmüştür. 1968'de yine Moma'da William Rubin tarafından düzenlenen Dada ve Gerçeküstücü Sanat isimli yayın dikkat çekmiştir. 1978'de Dada, Dada ve Gerçeküstücülüğün Yeniden İncelenmesi başlığıyla yeniden bilimsel bir değerlendirmeye Londra Hayward Galeri'de tabi tutulmuştur. En özgün ve kapsamlı sergilerden biri de Zurich, Berlin, Hannover, Cologne, New York ve Paris DADA olup Ekim 2005 ile Ocak 2006 arasında Paris Centre Pompidou'da açılan sergi olmuştur. En önemli avangard sanatçılardan ve 20. yüzyılın modern sanatının en etkili yol göstericilerinden biri olmuştur. Empresyonist bir başlangıcın ardından 1910 dolaylarında Futurist Moment akımı ile birleştirdiği kübizmi keşfetmiştir. 1913'te ilk hazır yapım nesneyi, yani bir sanatçı tarafından sanat yapıtı olarak seçilmiş endüstriyel nesneyi üretmiştir, bu yapıtı buluntu sanatının gelişiminde başlangıç noktası olmuştur. Kendisinin sanatta kavramsal sorgulamalara, karşı sanatın araştırmasına adamıştır. Duchamp 1917'de fountain-çeşme adlı yapıtının bir seri üretim nesnesini imzalayıp sanat sergilerine göndererek geleneksel tuval resmine, yaratıcı sanatçı kimliğine karşı çıkmıştır. Duchamp, pisuarı yatırarak bir kaidenin üstüne koymuş böylece onu işlevsiz kılmıştır. R. Mutt şeklinde imzalamıştır. Pisuarın bir sanat çalışması haline gelmesini sağlayan özelliği de onun Alfred Stiglitz tarafından bir sanat eseriymişçesine fotoğraflanmış olmasıdır. Çeşme modern sanatın en bilinen çalışmalarından biri olmuştur. Duchamp, sanat eserlerini yargılamamızın ve etiketlememizin aracı olan tanımların, standartların, sanatın yanında ikincil olduğunu kanıtlamaya çalışmıştır. Eserlerinden birine örnek olarak, Çocuk Karbüratör adlı çalışmasını verebiliriz. Bir yarış otomobilinin karbüratör şemasına dayanan bu eser, düşünmeden makine gibi işleyen, içinde çocukların akılsızca, mekanik cinsel eylemlerle yaratıldığı dünyayı akla getirmektedir. Eleştirel, politik çizimleri, resimleri ve dadacı fotomontajları burjuva kültürünü, kapitalizmi, egemen sınıfı hedefine alan alaycı bir aşağılama içermektedir. Nazi Almanya'sından ABD'ye gitmesinin ardından yaptığı çalışmalarda savaşı ve diktatörlüğü sergilemiştir. Objeleri rastlantı yasalarına göre düzene koyarak muhtelif renkli kağıtları birbirine yapıştırarak yapıtlarını oluşturmaktaydı. Paris'in ilk sürrealistleri arasında yer alan Alman sanatçı modern çağın en yenilikçi ressamlarındandır. 1919'da Köln'deki dadacı grubunun kurucularındandır. Dadacı kolajlarını birbiriyle uyumsuz olan şeyleri fantastik ve şaşırtıcı, kafa karıştırıcı yaratıklar halinde çalışmaktaydı. Yeni dada akımının önde gelen temsilcilerindendir. Amerikalı ressam, 1950'lerde soyut ekspresyonizmin köktenci özelliğine tepki olarak ortaya çıkan Pop Art'ın öncüsü olmuştur. Duchamp'ın ready-made'leri Rauschenberg'i etkilemiştir. Çalışmalarında temel olarak gazeteler, text ve fotoğrafları resim yüzeyinde post-modern bir algı ile kullanmıştır. Rauschenberg'in 1955'teki bed-yatak adlı çalışmasında günlük kullanım nesnesi olan yatağı tuvale eklemiştir, böylelikle asemblaj dönemini başlatmıştır. Bu yeni dönem Yeni Dada ruhu olarak tanımlanmaktadır. Merz; Schwitters'in tramvay biletleri, pullar ve paket sargıları, ambalajlar gibi günlük yaşamın ürünü olan nesneleri birleştirerek kendine has yöntemine vermiş olduğu isimdir. Toplumun geleneksel sanatın dikte ettiği kuralların dışında kendine özgü bir yaratıcı model geliştirmiştir. 1920 ve 1930'lu yıllarda Merz asemblajlarını yapmış, Dada akımının önde gelen temsilcisi olmuştur. 1919'da Hannover'de Merz adını verdiği Dada'nın önemli bir etkin biçimini meydana getirmiştir. Almanca Commerz kelimesinden türetilen Merz adını vermiş olup bu kelimeyi tesadüfen seçmemiştir. Kolajları orta sınıf kültürünü ve kar peşinde koşmayı eşit oranda eleştirmiştir. Enkaz parçalarını, yaşadığı zamanın nesnelerinin kalıntı parçalarını birbirine yapıştırmıştır ve bunlar karmaşık ve kendiliğindenmiş gibi görünseler de gerçekte son derece bilinçli olarak yapısal bir çerçevede sıkıştırılmış ve genellikle de sözcüklerle adlandırılmış yapıtlar olmuştur. - Bürger Peter, Avangard Kuramı, Editor-Sunuş: Ali Artun, 2017, İletişim Yayınları, İstanbul - Antmen Ahu, 20. yy Batı Sanatında Akımlar, 2013, Sel Yayıncılık, İstanbul - Eroğlu Özkan, Sanatın Tarihi, 2014, Tekhne Yayınları, İstanbul - Tunalı İsmail, Modern Resim, 2008, Remzi Kitabevi, İstanbul - gorselsanatlar. org>cagdassanat"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/01/matthew-larson-reviewed-by-joyce-beckenstein-in-surface-design-journal/", "text": "... Matthew Larson weaves his own ambiguities with fiber works that loop in and out of two and three-dimensional space while challenging essential premises of twentieth-century Minimal and Op Art movements. Minimal painters favored unemotional works on canvas: hard edges, limited palettes and geometric shapes stripped to their essentials. Op artists explored the nature of perception by creating optical illusions with striking black/white and color contrasts. Larson confounds their scripts with a unique process that he discovered quite accidentally. One unassuming day, Larson noticed pocket lint adhered to his Velcro keychain and wondered, Can you make art from lint and Velcro? He began by cutting clothing patterns from Velcro sheets and painting them with lint salvaged from the dryer. He then began to replicate, without the fluidity of pigment, the visual color effects that Josef Albers achieved in his iconic Homage to the Square, a 25 year long painting series. The astonishing tapestries Larson exhibited in his 2018 solo exhibition, Vice Versa at Massey Klein Gallery in New York, replaced loom, warp and weft with strips of store-bought yarn inserted within Velcro sheets stretched over board. Stack, consisting of two isosceles triangles connected to form an asymmetrical hourglass-like shape, optically shifts before the viewer's eyes. It began with a geometric drawing on Velcro and the soaking of half a section of blue yarn in bleach. Larson painstakingly manipulated continuous strands of this bleached and unbleached yarn to paint in the light-colored triangles afloat on a soft heather-blue ground. Mesh combines solid-color and marled yarn to create the illusion of lines moving up, down, and across the surface simultaneously. A sharp diagonal cuts across these multiple trajectories, keeping the viewer's eyes jumping to pulsing rhythms that vary according to light and the angle from which one views the work. Larson's illusionist effects break rank with art-historical models. He replaces loomed warp and weft with Velcro's single plane; Minimalism's flat spare forms with sensuous, tactile, sculptural surfaces; Op Art's bold contrasts with ethereal variegated hues. And, where Minimalism disdained the artist's hand, Larson's tapestries their fringes functioning as frames nurture and restore today's craving for the hand-made object."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/26/iv-i0-balat-kultur-evi-14-20-eylul-2018/", "text": "Balat Kültür Evi 14-20 Eylül 2018 tarihleri arasında gerçekleşecek 4/10 isimli karma sergi on sanatçıyı biraraya getiriyor. Resim yapmanın yanı sıra akademik kültürü ve kendi birikimlerini gelecek kuşaklara aktarmaya çalışan, eserlerin düşünsel boyutu ile ilgilenen ressamlar, sanatta izlenebilecek özgün yolların örneklerini, dayanışma içinde karışan renklerin enerjisini sunuyorlar. Ayrıca farklı duruş ve sanat pratiklerinden doğan eserlerin yanında tüm katılımcı sanatçıların hazırlayacakları resimlerden oluşan büyük bir ortak iş, galeri duvarında 7 gün boyunca izleyicileri bekliyor olacak. Ali Gümülcine, Ayça Karaca, Ceyda Güler, Deniz Gökduman, Derya Ülker, Ekin Akalın Kurucu, Mehmet Göktepe, Umut Kayapınar, Veysel Kurucu, Zeynep Bingöl Çiftçi'nin eserleriyle katıldığı 4/10 adlı sergini açılışı 14 Eylül tarihinde yapılacak ve 20 Eylül tarihine kadar hafta içi ve sonu her gün gezilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/31/erdil-yasaroglu-oyun-3-eylul-3-kasim-2019yapi-kredi-bomontiada/", "text": "tarihleri arasında Yapı Kredi bomontiada'da düzenleniyor. Mekanın açık ve kapalı alanlarına yerleşen heykellerinde Yaşaroğlu'nun karikatür çizerken geliştirdiği form, estetik, espri ve hayata bakışı, üç boyutlu eserlerde yepyeni bir dil olarak karşımıza çıkıyor. Karikatürist kimliğiyle tanınan ve bu alanda sayısız yayına imza atmış olan sanatçı için heykel yeni bir alan değil. Lisans eğitimini Mimar Sinan Üniversitesi, Güzel sanatlar Fakültesi Heykel bölümünde tamamlayan Yaşaroğlu, eğitim sonrası yıllarda da izleyici karşısına çıkartmadan heykel üretimine devam etti. Son yıllarda ise sanatçının geçmişte aldığı eğitim ve karikatüralanındaki tecrübesinin bir arada görüldüğü heykellere odaklanarak bu sergiyi ortaya çıkarttı. anlatmıyor, formları, kütleleri ve renkleri ile Yapı Kredi bomontiada'nın genel ziyaretçi kitlesine evsahipliği yapıyorlar. eğlencesinden, hayvanların ilginç dünyalarına kadar her şey bu Oyun'a katılıyor. AICA kurucu üyesi Evrim Altuğ tarafından kaleme alınan sergi metninde Ama, her oyun gibi, kuralları ciddi bir oyun bu: Her nevi dogmatik ritüel, totaliter rejimler ve hatta biz insanlarınbencilliğinden ötürü, kendi kendine hapsedilen, asık suratlı, taşlaşmış, göz korkutucu, mülkleştirilmiş nice ölgün biçime, heykelin ta kendisine, özgürleştirici biçim ve renklerarmağan etmenin derdinde... ifadelerine yer veriliyor. 'Oyun' sergisi 3 Kasım 2019 tarihine kadar Yapı Kredi bomontiada'da ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/31/erdogan-zumrutoglu-tuz-zamani-10-eylul-27-ekim-2019-pilevneli-mecidiyekoy/", "text": "PİLEVNELİ Mecidiyeköy, 10 Eylül 27 Ekim 2019 tarihleri arasında Erdoğan Zümrütoğlu'nun son dönem işlerinden oluşan Tuz Zamanı isimli yeni sergisine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Zümrütoğlu'nun son dönem işlerinin izleyiciyle buluşacağı bu sergide aynı zamanda sanatçının heykeltıraş bakış açısını belgeleyen kilden yapılmış özel bir enstalasyon da bulunuyor. Erdoğan Zümrütoğlu's latest exhibition Time for The Salt will be on view at PİLEVNELİ Mecidiyeköy in Istanbul between September 10 October 27, 2019. The exhibition, while introducing new artworks, will also document the artist's point of view as a sculptor with a special installation made with clay."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/31/guncel-sanatin-bulanik-sularinda-2/", "text": "Yine eleştirmen Ali Şimşek'in diken. comdan bulup altını çizdiği, Gülben Çapan'ın 14'üncü Contemporary İstanbul Sanat Fuarının yeni yönetici küratörü Anissa Touati'yle yapığı konuşma. Kendini Fransız küratör olarak tanıtan bu bayan Meksika'lı, güya ülkesi Meksika'yı çağdaş sanatın dümen suyuna katmakla övünüyor ama çağdaş sanat kör döğüşü gibi, içinde Arapların da olduğu açıkça paraya dönük uluslararası bir şamata! Bu arada kendisini üç yıl için bu makama getiren Uluslararası Komite CI Başkanının da Ali Güreli olduğunu öğreniyoruz! Bu büyük lobi, dünyada söz konusu zengin ülkelerde uluslararası satelit komiteler kurmuş, örneğin: İsviçre'de Luma Vakfı küratörlerinden Julie Boukobza, Tel Aviv Contemporary Art Center direktörü Nicola Trezzi bu bayanla aynı komitede. Tüm bu açıklamalardan anlaşıldığı gibi böyle uluslararası küratörü oynamak çok zor ve de şimdi anlıyorum, tüm hayatında bienalleri düşleyip de sonunda Ankara'da mütevazı özel bir müzede küratörlük yapan bir bayan aklıma geldi! Şunu da belirteyim 13 yıldır bu işlerin sponsorluğunu yapan da Akbank; hani Bazel Fuarlarında Türkiye'den gelen müşterilerini lüks bir otelin VİP salonunda fuar süresince ağırlayan banka. Bu konuda küratörlük hoş bir meslek. .. Paris'te yaşayan Touati, bir yıldır her ay İstanbul'a gelip sokak sokak gezdi. Sadece İstanbul'u değil başka kentleri de gezdi. Türkiye hakkında kitaplar okudu. Giderek Türkiye'nin yurt dışındaki kötü imajını silmek adına sanat dünyasındaki bazı önemli isimleri de istanbul'a getirip bazı sanatçı atölyeleri gezilmiş. Belleği biraz zayıf olan küratör isim değil de sanatçıları yaptıkları işleriyle tarif etmiş, bana biraz komik geldi, conceptuel yapıtların tarifi kanımca biraz güç! Konuşmanın burasına kadar sakin olan Anissa Touati birden görevini anımsıyor: ... Çok iyi sanatçılarınız da var, kötü sanatçılar da var. İyileri doğru dürüst pazarlayamıyorsunuz! İyi sanatçılarınız Güneş Terkol, Argun Okumuşoğlu, Leyla Gediz, Deniz Gül, Gülsün Karamustafaoğlu, Tarık Töre, Ebru Döşekçi ve Serkan Apaydın! Merakla bekledim kötü sanatçıların listesini, ne yazık kendine saklamış. Bana sorarsanız bu bayanın yaptığı üç yıllık kontrat fazla sürmez, kötü sanatçılar bunu kaldıramaz, fuarda hesaplaşma olur. Dikkatimi çeken Gülsün Karamustafaoğlu görmeyeli epey yol almış, tüm listelerde başarılı öğrenciyi oynuyor! Küratör'ün bu konuda son mesajı: .. DIRDIRI, KISKANÇLIĞI, DEDİKODUYU BIRAKIP ÇALIŞSINLAR mesaj anlaşıldı mı bilmiyorum ama ben yine kötü sanatçılar listesinde ısrarlıyım! CI'de bir yenilik de Artist Residency programı. Program kapsamında İsviçreli Gowen Galeri ile işbirliği yapılarak Pakistanlı ressam Waseem Ahmed ve Malta'dan Alexandra Pace konuk edilecek. Elsa Sahal'in, Paris'teki FIAC'da Tuileries bahçesinde sergilenen çeşme işi bu kez Boğaz'a bakacak! Fuarın terasındaki heykel parkının yanı sıra fuar alanında heykeller konumlandırılacak. Bunların arasında Gülay Semercioğlu'na ait iş ve Renee Levi'nin işleri sergilenecek. Türk galerileri ile sorun varmış, fuara katılmayacaklarmış ama bu beni korkutmuyor diyor küratör; HER ŞEYİN ALTERNATİFİ OLMALI bu yılki fuara Romanya, Gürcistan, Avusturya, Filistin, Tayvan, Arjantin ve Fransa'dan gelecek galeriler katılacak. Fuar alanında metrekare hesabının dolarla olması da onu ilgilendirmiyor, giriş ücretinin 75 liradan daha fazla olmasının daha iyi olacağını vurgulayan küratör.. böylece fotoğraf çekmek için gelenler azalır! diyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/31/kerem-ozan-bayraktarkayalar-ve-ruzgarlar-mikroplar-ve-kelimeler-sanatorium-05-09-2019-20-10-2019/", "text": "Kerem Ozan Bayraktar'ın kişisel sergisi, Kayalar ve Rüzgarlar, Mikroplar ve Kelimeler yeryüzünde yaşamı düşünmekle ilgileniyor. Kerem'in son dönemde üzerinde çalıştığı Büyük Oksidasyon Vakası (2019) ile varyasyon ve çeşitliliğe dair sorulardan yola çıkan sergi, 5 Eylül'de SANATORIUM'da açılacak. Serginin küratörlüğünü Kevser Güler üstleniyor. Yaşama dair akışların, ilişkilerin materyalist bir şekilde temellendirilmesinin imkanlarıyla ilgilenen sanatçı, çeşitlilik, varyasyon ve karmaşıklık ile bunları mümkün kılan hareket, dönüşüm ve akış fikirlerine dair imgelerden hareket ediyor. Sergide, Kerem'in Büyük Oksidasyon Vakasını illüstrasyonlar, görseller, infografikler, metinler ve simgelerle incelediği baskı çalışması ile bir videosu; canlılık ve hareket ilişkisine baktığı bitki, hayvan ve nesne portreleri, ve inorganik bir maddenin dönüşümünü irdeleyen heykel yerleştirmesi bulunuyor. Aynı zamanda sanatçının varyasyon ve çeşitlilik üzerine yapıtlarından minyatür ambulans çalışmaları ile gan çizim yöntemiyle ürettiği olası beden imajları sergileniyor. Sergi, yeryüzünde yaşamsal ilişkilerin dönüşüm ve zamansallığına bakarken, diğer yandan imgenin dönüşüm imkanlarına ve güncel dijital imge kavrayışına dair sorulara davet ediyor. Hareket ve hareketsizlik, canlı ve cansız, doğal ve yapay, temsil sorusuyla beraber dijital imge, veri ve bilgi de serginin temel meselelerinden bazıları. Kayalar ve Rüzgarlar, Mikroplar ve Kelimeler adını Manuel de Landa'ın Çizgisel Olmayan Tarih isimli kitabındaki bir cümleden alıyor. Kerem'in ilham verici bulduğu Çizgisel Olmayan Tarih bugün, maddeyi etkin bir fail olarak tanımlayan, doğa ile kültür ilişkisini öncelikle bu ikiliği bertaraf etmekle başlayarak düşünmeyi öneren, insan-merkezci ontolojileri sorunsallaştıran güçlü çalışmalardan biri. Sergi ile beraber bir de kitap üretiliyor. Kerem Ozan Bayraktar'ın resimleri, serginin küratörü Kevser Güler'in, felsefeci Gaye Çankaya Eksen'in, sanatçı Sergen Şehitoğlu'nun metinsel çalışmaları ile şair Asuman Susam'ın bir şiirini kapsayan kitap, Dilara Sezgin tarafından tasarlanıyor. Kayalar ve Rüzgarlar, Mikroplar ve Kelimeler 5 Eylül 20 Ekim, 2019 tarihleri arasında, SANATORIUM'da izlenebilir. Kerem Ozan Bayraktar (1984) İstanbul'da yaşıyor ve çalışıyor. Genelde animasyonlar, 3D bilgisayar görselleştirmeleri, ölçekli modeller ve metinler kullanıyor, değişim, mutasyon, çeşitlilik ve kopyalama konularına odaklanan araştırmalar ve işler yapıyor. Yapay ve doğal sistemler arasındaki sınırları, döngüleri ve etkileşimleri, gezegen morfolojilerinden şehir bitkilerine uzanan geniş bir araştırma alanı kapsamında yeniden üretiyor ve betimliyor. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü'nde yüksek lisans ve sanatta yeterlik eğitimini Dijital İmge ve Sistem Teorisi üzerine çalışarak tamamlayan Bayraktar'ın beş kişisel sergisi bulunmaktadır. Sanatçının çalışmaları yerli ve yabancı yayınlarda, video gösterimlerinde ve koleksiyonlarda yer almaktadır. Bayraktar Temmuz Aralık 2019 tarihlerinde süregelen Berlin Senatosu Misafir Sanatçı Programı'nda yer almaktadır. Kevser Güler'in ekiplerinde olduğu sergi ve projelerin bazıları: etten, kemikten, ikinci sergi, Bilsart, İstanbul, 2019; Patates Yetiştiricileri, Kitap ve Araştırma, İstanbul, Nevşehir ve Rotterdam, 2019; etten, kemikten, birinci sergi, Operation Room, İstanbul, 2019; Ekolojinin Geleceği, Corridor Project Space, Amsterdam, 2018; Koloni, Kaos GL 2. Çağdaş Sanat Sergisi, Istanbul, 2017; Dünyadan Çıkış Yolları, Cappadox, Nevşehir, 2017; Gelin Bahçemizi Ekelim, Cappadox, Nevşehir, 2016; Canlı/Madde : İçinde ve İçinden, Proto5533, Istanbul, 2016; Kapadokya Çarpması, Cappadox, Nevşehir, 2015. Kevser Güler, Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği'nde lisans ve Galataray Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yüksek lisans öğrenimi gördü. 2007-2014 yılları arasında İstanbul Bienali ekibinde görev alan Kevser, 2014 yılından bu yana Arter koleksiyonu üzerine araştırma yapıyor ve aynı zamanda küratörlük çalışmalarına devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/08/31/tobias-rehberger-bazen-hic-olmadigindan-daha-iyi-olur-pilevneli-dolapdere-9-eylul-2-kasim-2019/", "text": "Tobias Rehberger'in son dönem işlerinden ve daha önce sergilenmiş beş heykelinden oluşan yeni sergisi Bazen Hiç Olmadığından Daha İyi Olur, 9 Eylül 2 Kasım 2019 tarihleri arasında PİLEVNELİ Dolapdere'de yer alacak. Sergide, Rehberger'in Enfeksiyonlar, Portre Heykelleri, Yumurta Vazo Heykelleri, Ret adlı çalışmalarının yanı sıra suluboyaları ve neon işleri yer alacak. Almanya'nın önemli çağdaş sanatçılarından biri olan Tobias Rehberger, mimari ve tasarım alanlarında çalışarak iki disiplinin kesişiminin güzel sanatlarla ilişkisini keşfediyor. Rehberger sokaktaki neon levhalar, cırtbant ile yapılmış lambalar, vazo heykeller gibi eserleriyle sanatını yeni ve 'kutsanmamış' bağlamlardan yaratarak seyircisini bir deneyimin parçası olmaya davet ediyor. Sanatçı interaktif mimari enstalasyonlarının yeni bir örneğini PİLEVNELİ Dolapdere'ye kurmaya hazırlanıyor. Sergisi süresince ve sonrasında galerinin teras katında yer alacak bu enstalasyon, yemek yenilebilecek, kahve içilebilecek, vakit geçirilebilecek bir sosyal platform görevi üstlenerek ziyaretçilerin deneyimine katkıda bulunacak. The exhibition titled Sometimes It's Better Than Ever consisting of new body of works by Tobias Rehberger, as well as five previously shown sculptures, will be on view at PİLEVNELİ Dolapdere in Istanbul between September 9 November 2, 2019. The show will include works by Rehberger such as the 'Infections', 'Portrait Sculptures', 'Egg Vase Sculptures', and 'Refuse', along with the artist's watercolors and neon works. Among Germany's leading contemporary artists, Tobias Rehberger works within the realms of architecture and design to explore the two disciplines' possible relations to fine art. Rehberger invites his viewers to take part in an experience by creating art from new, less sanctified contexts: neon signs seen on the streets, lamps made of velcro, vase sculptures. The artist is preparing to show a new example of Rehberger's interactive architectural installations on the terrace floor of the gallery during and after the show, to serve as a social platform which contributes to the visitor's experience, as a space where people can eat, drink and spend time."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/01/iz-oztat-askida-pi-artworks-istanbul-i-6-eylul-2-kasim-2019/", "text": "Pi Artworks Istanbul, 6 Eylül 2 Kasım 2019 tarihleri arasında sanatçı İz Öztat'ın özne ve iktidar ilişkisini ele aldığı Askıda isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Pi Artworks Istanbul, yeni sezon açılışını 6 Eylül 2 Kasım 2019 tarihleri arasında İz Öztat'ın Askıda isimli kişisel sergisi ile gerçekleştiriyor. Askıda sergisinde sanatçı, kamusal alandaki eylemliliğin engellendiği, başka bir deyişle askıya alındığı güncel bağlamı özne ve iktidar ilişkisi ekseninde tartışmaya sunuyor. İz Öztat'ın pratiği, araştırdığı konuların belirlediği farklı mecralara yayılıyor. Üzerinde çalıştığı konular arasında bastırılmış geçmişin bugüne musallat oluşu, yitirilenin izini sürme ve resmi anlatıların kurmacanın olanaklarıyla müzakeresi bulunuyor. 2010 yılından bu yana bir hayalet ve öteki ben olarak kendisine görünen Zişan (1894- 1970) ile iş birliği içinde çalışan sanatçının pratiğinde, kolektif süreçler de önemli bir yer tutuyor. Sergiye adını veren Askıda adlı video, İz Öztat ve Ann Antidote iş birliğinde üretilen, bir askıya alınma sahnesine yer veriyor. Öztat, kamusal alandaki ifade özgürlüğünün askıya alınması ile deneyimlediği iradesiz bir beden olma halini, bizzat kendi performansı üzerinden araştırıyor. Rızaya dayalı bir sözleşme ile müzakere edilen sahnede, gündelik hayatta deneyimlenen iktidar ilişkileri sorgulanıyor. İtaat edenin bedeni, hükmeden tarafından kundak ve kefeni çağrıştıran beyaz bir parşömene sarılarak bağlanıyor ve askıya alınıyor. İplerden fetus pozisyonunda sarkan bedenin görüntüsü ile ilişkilenen Taşınabilir Zindan: Meyilli adlı heykel, üç ayaklı askıdan sarkan yatay borularla iktidarını yitirmekte olan bir yapıyı çağrıştırıyor. Eşik adlı yapıtında ise sanatçı, İstanbul sokaklarında sık karşılaşılan ve kamusal alandaki hareketi engelleyen güvenlik bariyerlerinin içini boşaltıyor. Sanatçının, yaşanan gerçeklikliğin yüküyle baş etmenin imkansız olduğunu hissettiği dönemde geometrik soyutlamaya sığınarak oluşturduğu ifade dili, 2016'da Heidelberger Kunstverein'da gerçekleştirdiği Sonra adlı işini takiben bu sergide tekrar ele alınıyor. İçlerinde siyah kare barındıran kırmızı üçgenler galerinin duvarlarına yayılıyor. Bu yüzeyde yer alan işler, söylenemeyenlerin yerine geçen kodlanmış dili anlamlandıracak çağrışımları davet ederken; Zişan'ın 1923 yılında yaptığı Felaket adlı siyah kare yas tutmaya izin vermeyen bir ortamda yaşanan kayıpların yükünü taşıyor. İz Öztat'ın sergideki diğer işleri de bu bağlamda kayıp duygusunu arzu, acı ve hazla dönüştürmeye çalışıyor. İz Öztat. 1981, İstanbul. Seçilmiş sergileri arasında Tamawuj, Sharjah Biennial 13, Birleşik Arap Emirlikleri (2017); Land without Land, Heidelberger Kunstverein, Almanya (2016); Tuzlu Su: Düşünce Biçimleri Üzerine Bir Teori, 14. İstanbul Bienali (2015); Conducted in Depth and Projected at Length, Heidelberger Kunstverein, Almanya (2014); Rendez-vous 13, Institut d'art Contemporain, Lyon, Fransa (2013) ve Here Together Now, Matadero Madrid, İspanya (2013) bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/01/sefa-cakirbutunlesme-cozulme-5-eylul-19-ekim-2019-labirent-sanat/", "text": "Labirent Sanat, küratörlüğünü Gülben Çapan'ın üstlendiği Sefa Çakır'ın Bütünleşme Çözülme isimli ilk kişisel sergisine 5 Eylül 19 Ekim 2019 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Sefa Çakır bu ilk kişisel sergisinde kağıt üzerine marker tekniğiyle ürettiği bebek ve çocuk portreleriyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Sanatçının zamansız ve mekansız işlerini teknik açıdan hem resim hem çizim, hem soyutlama hem de figüratif olarak tanımlamak mümkün. Portrelerde figürlerin deri, beden ve yüz ifadelerindeki çizgisel kopukluk, bedensel bütünlüğün bozulduğunu ifade ediyor. Sergi, ismini Winnicott'un bütünleşme çözülme evresinden alıyor. Bireyin iç dünyasına ilişkin deneyimlerinin çok erken bebeklik dönemleriyle ilgili olduğunu söyleyen Winnicott'a göre bebek dünyaya geldikten sonra erken dönem endişeleri çerçevesinde bütünleşme çözülme evresini deneyimler. Bütünleşme; çocuğun sıcak tutulması, kucağa alınması, sallanması, yıkanması, doyurulması gibi bebek bakım ihtiyaçlarının ve çocuğun içgüdüsel deneyimlerinin birleşmesiyle oluşur. Bakım teknikleri yetersiz olduğunda, bu evre sağlıklı ilerlemediğinde ya da bakım verenin yokluğunda ısıran ağız, kesici gözler, emici boğaz gibi kendilik parçalarının içinde boğulmasına yol açar ve bebek çözülmeye gider. Bebek, kendi bedenine yerleşemez. Yetişkin dönemlerine geldiğinde, dünyanın gerçek olmadığına yönelik bir duyguya girer ve psikoz gelişir. İnsanda parçalanmak, beden ile ilişkiyi koparmak, yönünü kaybetmek, bütünleşmenin bozulduğunun kanıtıdır. Sefa Çakır, kırık bir aynaya bakar gibi kırık benliğe bakıyor ve parçaları birleştirme çabasıyla çözülmeye karşı direniyor. Bireyin psikanalitik sürecini sorgulayan sanatçı, bütünlüğün yitirilişiyle yaşanan çöküşü gözle görülür bir şekilde bedene taşıyor. Sefa Çakır'ın ilk kişisel sergisi Bütünleşme Çözülme 5 Eylül 19 Ekim 2019 tarihleri arasındaLabirent Sanat'ta görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/04/bilincsizligin-hafizasi-valentin-popov-drew-altizer-victor-sydorenkopiramid-sanat10-17-eylul-2019/", "text": "Valentin Popov ve Victor Sydorenko'nun ortak sanat projesi olan Bilinçsizliğin Hafızası, 10-17 Eylül tarihleri arasında Piramid Sanat'ta sanat severlerle buluşuyor. Bilinçsizliğin Hafızası, Ukraynalı ve Amerikalı iki sanatçının kültürel işbirliği ile ortaya çıktı. Totaliter rejimin baskısı altında büyümüş son kuşaktan olan sanatçılar, realizmden yeni avangarda geçişte en özgür üretimlerini gerçekleştirdi. Zaman, hafıza ve geçmiş etrafında şekillenen Bilinçsizliğin Hafızası, yapısal ve görsel dilin farklı yorumlarını irdeliyor. Sanatçılar, Bilinçsizliğin Hafızası sergisiyle birlikte, çağdaş ve bir o kadar da karmaşık hayatımızın bize getirdiği, hatıraların değersizleştirilmesi, totaliter rejimin kalıntıları, kimlik problemleri ve küreselleşen dünyamızda yeniden yapılan var olma kaygıları gibi güncel olarak hayatımıza yansıyan gerçeklikleri bizlere sunuyor. Bunun da ötesinde, sanatçılar yeni üretim biçimlerinin her deneyimi üzerine çalışarak, bilinçli bir şekilde kültürel mirasımıza yeni yaklaşım modelleri oluşturuyor. Valentin Popov, fotoğrafçı Drew Altizer ile işbirliği yaparak oluşturduğu SELF serisi ile, malzemeleri dönüştürme arayışında kendi yüzünü kullanıyor. İyimserlikle umutsuzluğu, geleneksellikle köktenciliği, maddeyle fikri yüzleştirerek görsel bir bellek oluşturan Popov, okuduklarımız ve düşündüklerimizin zihnimizde/beynimizde olan etkisiyle, gördüklerimizin ve hislerimizin görsel baştan çıkarıcılığını karşılaştırıyor. Victor Sydorenko sergide Zaman Kapsülü adı altında, üç ayrı dönemden fotoğraf çalışmalarını sergiliyor: Zamanın Değirmentaşları, Doğrulama, Kimliksizleştirme. Victor Sydorenko yeni bir seviyede sosyal iletişim başarabilmek için, totaliter bakış açısından kurtulabilmek amacını denemek üzere, zaman ve bellek başlıklı temalara değiniyor. Bilinçsizliğin Hafızası, 17 Eylül tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. Memory of Unconsciousness art project of Valentin Popov and Victor Sydorenko opens on Tuesday, September 10 at Piramid Sanat. The project Memory of Unconsciousness is an example of prolific cultural cooperation between artists from Ukraine and the United States of America. The example of the transition from the realism to the Neo-avant-garde is first of all their tribute to the possibility of free creativity of the latest generation that grew up and worked under the totalitarian regime. Time, Memory and History are central ideas of their project Memory of Unconsciousness that extrapolate their polyvariance and different interpretations into the language of visual images and structures. The artists embrace specific realities of our time into his creative scope in the art-project: the problems of remembrance, legacy of totalitarian vestiges, issues of personal identification in the contemporary ever more complicated world and the perspectives of existence in the new globalized model of living. Furthermore, using deliberately de-ideologized approach to cultural heritage, the artists applying the whole means of new media. In the series of works SELF by Valentin Popov in collaboration with photographer Drew Altizer- the artists uses his face as a research material on transformations. This project is the visual record of his continuing confrontation between optimism versus hopelessness, tradition versus radicalism, and object versus idea. In taking in the totality of Popov's conception, the visual seduction of what one sees and feels confronts the cerebral issues of what one reads and thinks. Victor Sydorenko represents on the exhibition photo-works from three cycles: Millstones of Time, Authentification and Depersonalization under one name Time Capsule. Victor Sydorenko addresses important themes of memory and time, reconsiders attempts to get rid of totalitarian world-view to achieve a new level of social communication. Memory of Unconsciousness can be seen at Piramid Sanat until September 17."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/05/belgin-balanoglu-alagoz-yansitmaci-sanattan-kavramsal-sanata-gecis/", "text": "Romantizmin aşırı duygusallığına tepki olarak doğan Realizm Fransa'da doğmuş olsa da Fransa dışında rağbet görmüştür. Sanatta Gerçekçilik tohumunu eken XIX. Yüzyıl yazarları sonrasında Zola, Balzac, Dostoyevski bu olguyu doruğa eriştirmiştir. 1857 yılında Gustave Flaubert'in Madame Bovary adlı romanıyla, realizmin, romantizm karşısında üstünlük sağladığı kabul edilmektedir. Ancak çok kısa zaman sonra Endüstri Çağının bilinçlenen toplumu, Sanatta Yansıtıcılığın gereksizliğini kavrayacak ve gerçeğe yön verici bir tavır içine gireceklerdir. Yeni bir çağa girerken yeni bir düşünce anlayışı gelişmektedir. Toplumsal sorunları yönlendirici, düşüncede oluşturulan kavramsal sanatın yaşama karışan ve onu biçimlendiren yapısını benimseyecektir. Endüstri Çağında Evrensel İnsanlık anlayışının, Hümanizmanın, Toplumsal Yaşam Hakkının geliştirildiği bir dönem başlatılmıştır. Bu çağ insanının kavuştuğu tüm haklar ve yaratılan yeni kültür anlayışına paralel gelişen düşünce yapısı, Rönesans'tan bu çağa kadar süren değerler dünyasını altüst etmiştir. Bireyin düşüncelerini uygulayabildiği toplumsal düzende, birey yine topluma karşı duyduğu sorumluluk duygusunu toplumdan alır. Düşünce oluşturucu ve yapıcı boyutunun gelişimi ile bu çağ insanının düş gücü, yaratıcılığı, olası dünyalar tasarlayıp bunları gerçekleştirmesini de sağlamıştır. Hayal gücü ve yeni oluşumlar yaratma etkinliği düşüncede geliştirdiği uyguladığı iki önemli kıstas olmuştur. Endüstri Çağında gelişen teknik oluşum, insanın doğadan kopmasını da beraberinde getirir. Bununla birlikte artık insan, bireyselden toplumsala dönüşen, dünyasal bir yaşam oluşumunu tasarlayan, biçimlendiren, düşünen, konuşan, haklarının bilincine varmış bir anlayışla hareket eder. Burada en önemli edim, sanatçıların sanat anlayışlarını dönüştürmeleri ile olmuştur. Artık XIX. yüzyılın başına buyruk sanatçısının yerini, toplumsal sorunlara çözüm getirmek, çözüm üretmek için sanatsal dili harekete geçiren kolektif bir yaratıcılık almıştır. Çünkü Endüstri Çağı, yalnızca bölge tarihini değil insanlık tarihinin yeni bir başlangıcı olmuştur. Bu durum ise sanatsal bir devrim özelliği taşır. 1919 yılında Almanya'da Bauhaus'un kurulması sanatta yeni bir eğitim sürecini başlatır. Okulun kurucu W. Gropius'un gerçekleştirmek istediği ideal, büyük yapı diye tanımladığı geleceğin Endüstri Çağı çekirdeğini oluşturmaktır. Bu okulda her meslekten insanın kolektif çalışma içine girerek ortak bir yapı oluşturması söz konusudur. Ancak, kolektivizm bireyi yok etmeyi değil, tam aksine sanatçının bireysellikteki dar sınırları aşarak yaratıcı özgürlüğe ulaşmasını amaçlamaktadır. Paul Klee, 1921-1923 yılları arasında verdiği derslerde Olası Dünyalar kavramını geliştirmek için, öğrencilerine gördükleri her bir nesneyi yeni biçimlerle yinelemelerini öğretiyordu. Kısacası XX. Yüzyıl sanatı, insan görüngüsüne yeni bir düşünce sistemi aşılıyordu. 20 yüzyıl sanatını biçimlendiği yıllar 1910-1930 arası dönemdir. Bu kısa süreçte sanat çok hızlı ve yoğun bir etkinlik yaratmıştır. Bu oluşuma, Piccaso, Le Corbusier, Mondrian, Gropius vb. sanatçılar öncülük etmişlerdir. Kübizm bu çağ sanatına dönüm noktası olmuştur ve Natüralist Sanat yerini Soyut Sanat Dönemine bırakmıştır. Soyut Sanat, yaratma özgürlüğü ile biçim kazanırken Paul Klee şöyle diyordu; Bu Sanat görüneni vermiyor, düşünceyi görselleştiriyor. Soyut Sanat üslubunu uygulayan sanatçılar, 'Evrensel İnsanlık Kavramına', 'Toplumsal' bir boyut kazandırarak gelecek kuşaklara öncülük ediyordu. Bu durum, Endüstri Çağı insanının yaşam üslubunu da belirleyen bir işlevsellik rolünü beraberinde getirmiştir. Sanat artık yaşama karışmıştı ve De Stijl Grubunun varlığını netleştirmiştir. Konstrüktivistlerin, Bauhaus sanatçılarının ve Dadaistlerin bu yeni yaşama üslubuna katkı sağlayan büyük hareketler oluşturmasında etkin gücü vardır. De Stijl, 1917 yılında Hollanda'da ortaya çıkmış olan Modernist bir akımdır. O yıllarda De Stijl dergisi çıkartılmış, Piet Mondrian ve Theo Van Doesburg tarafından 1919 yılında ilk, 1928 yılında ise son sayısını yayımlamıştır. Bu akımın öncü sanatçılardan Piet Mondrian Natüralizm, Empresyonizm ve Sürrealizm akımlarını inceledikten sonra Kübizmi çözümlemiştir. Bunların sonucunda Neoplastisizm akımının üslubu ve renk olarak kabul edilmeyen siyah, beyaz ve grinin yanında ana renkler olan kırmızı, mavi ve sarı kullanıldığı soyut bir geometrik dili benimsemiştir. Piet Mondrian, Theo van Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi önemli sanatçı, tasarımcı ve mimarlar bulunduran; Doesburg, Gerrit Rietveld, Bart van Der Leck gibi sanatçıların sanat dili olan bu akım XX. Yüzyılın bitiminde yaşamımızda seyreden tüm olgular yine XX. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulan sanatsal hareketlerin sonucudur. Ancak, Endüstri Çağının gelişimi beraberinde pek çok kaygı ve sorgulamayı da beraberinde getirmiştir. Tekniğin, teknolojinin, sanayinin gelişimi insanlara uygar, konforlu ve iletişim yönünden yakınlaştıran/uzaklaştıran bir yaşam öngörürken yarınlarda yaşayacak insanları, duygu iletişimleri ve tekniğin getirdiği makineleşen bir yapıyı nasıl insanca kurgulayarak nasıl insanca yaşayacakları sorgusunu da beraberinde getirmektedir. Bu dönem içine giren sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik durumlar ve sanatın diğer disiplinleri olan edebiyat, mimari, sinema, müzik eş zamanlı olarak plastik sanatlar gibi tüm bu değişim ve dönüşümlerin birer unsuru olmuştur. Sanatın reddedilemez gerçeği olan geçmiş sanat disiplinlerinin geleceğe uzanan dili, aynen tüm ülkelerin toplumsal oluşumundaki siyasal, sosyolojik ve felsefi gelişmelerden etkilenerek geleceğe evrilmektedir. Yani kısacası modasal bir durum gibi geçmişin değiştirilerek, eklenip çıkartılarak yeniden yaratılmasıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/05/fethiyede-tarihin-izinde-bir-gun/", "text": "- Kayaköy - Gemile Adası - Afkule Manastırı Ülkemizin en önemli tatil beldelerinden olan Fethiye, doğal güzellikleriyle de görenleri kendine hayran bırakıyor. Kadim kültürlerin izlerini taşıyan Fethiye, birden çok tarihi alanı da bünyesinde barındırıyor. Rumlar döneminden kalma Kayaköy, Ölüdeniz'in hatta Akdeniz'in önemli adalarından biri olan St. Nicholas Adası diğer adıyla Gemile Adası ve Afkule Manastırı'na ev sahipliği yapan Fethiye, geçmişin izlerine tanık olmak isteyenleri kendine çağırıyor. Tarihi ve doğal güzellikleriyle Türkiye'nin yanı sıra dünyanın birçok ülkesinden ziyaretçi akınına uğrayan Fethiye, kadim kültürüyle de herkesi kendine hayran bırakıyor. Fethiye, bölgenin birden çok tarihi alanı bünyesinde barındırıyor. Rumlar döneminden kalma Kayaköy, Ölüdeniz'in hatta Akdeniz'in önemli adalarından biri olan St. Nicholas Adası ve Afkule Manastırı gezilmesi gereken yerlerden. Bir tepenin yamacına kurulmuş Rumlar döneminden kalma Kayaköy, 1923 yılındaki mübadele ile birlikte terkedilmiş ve burada Türkler yaşamaya başlamış. Türklerin de bir dönem sonra köyü terk etmesinden ve 1957 Fethiye Depremi ile köyün hasar görmesinden sonra köyde bir daha yaşam kurulmamış. Kayaköy'de yaklaşık 500 hane bulunuyor. Her biri 50 m2 büyüklüğünde, iki katlı, birbirlerinin manzarasını kapatmayacak şekilde inşa edilen köy, 2 Yunan Ortodoks Kilisesi ile birlikte koruma altına alınmış durumda. Peki, bu tarihe köye nasıl gidilir derseniz; Kayaköy, Ölüdeniz Tabiat Parkı'nın kuzeyinde kalan Kayaköy isimli mahalle. Kayaköy'e Ölüdeniz Hisarönü'nden kalkan minibüslerle gidilebilir. Hisarönü'nden 4,5km uzaklıkta, yaklaşık 7dk sürüyor. Gemiler Adası diğer adıyla St Nicholas Adası ise Fethiye deyince akla ilk gelen önemli adalardan biri. Ada, Ölüdeniz' yaklaşık 7km, Gemiler Plajına ise yaklaşık 1 km uzaklıkta. Ölüdeniz'in batısındaki Gemiler koyunun içinde yer alan, M. S 5 ile 13 yüzyıllar arasında Bizans ve Roma dönemlerinde yapılan St Nicholas Kilisesi'nde su sarnıçları, evler ve günlük hayatı idame ettirmek için gerekli ev, depo, tünel gibi yaşam alanları yer alıyor. Tünel büyük kilise olan St Nicholas kilisesi ile diğer küçük kiliseyi 500 metrenin sonunda birbirine bağlıyor. Deprem sonucu bazı yerleşim yerleri sular altında kalan Ada da hala ayakta duran yerler var. Turistik geziye açık olan adaya Ölüdeniz'den ve Gemiler plajından kalkan teknelerle gitmek mümkün. Afkule Manastırı da denizden yaklaşık 400 metre yükseklikte dik bir yamacın üzerine konuşlanmış durumda. Hagios Elefterios denilen bir keşiş tarafından kayaların oyulmasıyla yapılan Afkule Manastırı, keşişi kimsenin rahatsız etmemesi ve tehlikelerden korunmak için bu kadar yüksek noktaya inşa edilmiş durumda. Manzarasıyla da herkesi kendine hayran bırakan Afkule Manastırı, gezginleri kendine çağırıyor. Geçmişin izlerine tanık olmak isteyenlerin tüm bu destinasyonları gezebileceği gibi Fethiye'de, farklı birçok konaklama imkanı bulunuyor. Fethiye Otelciler Birliği Yönetim Kurulu Üyesi Tolga Doğan, Tatilciler, deniz, doğa ve kültür tatili açısından cezbedici ve seçenekleriyle sınır tanımayan yerlerden biri olan Fethiye'yi son dönemde oldukça fazla tercih etmeye başladı. Maceraperestler Fethiye'de keşfe çıkacakları güzellikler doğrultusunda farklı bölgelerde konumlanan konaklama olanaklarını seçerek rotalarını belirleyebilirler dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/05/serpil-kapar-resim-sergisi-bozcaada-sanat-galerisi-06-18-eylul-2019/", "text": "1974 Münih doğumlu sanatçı Lisans öğrenimini, Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, Resim-İş Eğitimi Bölümü'nde; Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik Programını, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Anasanat Dalı' nda tamamlamıştır. 1996 -2006 yılları arasında MEB bağlı okullarda Resim öğretmenliği yapmıştır. 2009 itibariyle de Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü, Resim-İş Eğitimi Anabilim Dalı'nda öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Ankara, İstanbul ve İzmir'de olmak üzere onbeş kişisel sergi açmıştır. Çanakkale'de ilk kez gereçekleşecek, onaltıncı kişisel sergisini açacak olan Serpil Kapar; Çanakkale'den çok değerli bilgi ve tecrübeler edindim, gerçekleştirdiğim sergi benim kendi okumalarımı yapabilmem açısından çok değerli. Bozcaada estetik beğenisi yüksek bir lokasyon bu sebeple adada olmaktan mutluluk duyuyorum diyerek sergisi ile ilgili duygu ve düşüncelerini dile getirmiştir. UPSD üyesi olan sanatçı yurtiçi ve yurt dışında bir çok workshop ve sergiye katılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/05/tony-toscani-daydreamers-massey-klein-gallery-september-6th-through-october-13th-2019/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to announce, Daydreamers, a solo exhibition of new works by Tony Toscani. The exhibition will be on view from September 6th through October 13th, with an opening reception on Friday, September 6th, from 6-8pm. This is the artist's first solo show with the gallery. Toscani's paintings capture the zeitgeist of the millennial generation. In his latest body of work, Daydreamers, Toscani continues to capture the contemporary condition. Daydreamers features a collection of new paintings and drawings that deepen the artist's engagement with his figures who grapple with social anxiety, disillusionment, boredom, and vanity. His work continues to sensitively express mortality and spirituality while poetically portraying scenes of everyday life. Each figure and moment is as recognizable as they are poignant. Portraits of weary and disenchanted individuals caught during mundane, pedestrian moments, checking one's phone, or staring at a screen, reveal the isolating tendencies associated with technology. Melancholic expressions saturate the compositions in the most sensitive and alluring ways. Lumbering giants with pin heads take selfies or slump at tables while sipping coffee. While it remains unclear what the figure may be thinking, Toscani paints moments that we can all relate to and identify with; a portrait of society. Toscani received his MFA from the School of Visual Arts in New York City and lives and works in Brooklyn, New York. The artist has exhibited throughout the United States including shows in New York, Miami, and Pennsylvania. This is his first solo exhibition with Massey Klein Gallery. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/06/ali-alisir-2009-2019-kitap-tanitimi-ve-yapitlardan-bir-secki-24-eylul-26-ekim-2019/", "text": "Ali Alışır'ın sanatsal pratiğininin dönemlere ayrılarak irdelendiği kitapta, sanatçının 2009-2019 yılları arasında ürettiği Melez Ruhlar (2017), Kozmos (2016), Sanal Manzaralar (2014), Sanal Savaşlar (2012), Sanal Mekanlar (2011), Sanal Bedenler (2009) serileri, bedenin var edilmesi, bedenin mekanla özdeşleşmesi, bedenin mekanı terk edip başka bedenlerle savaşma sürecine girmesi, savaşmayı bırakıp doğaya, manzaralara kendini bırakması, dünyadan evrene yönelerek kozmosu keşfetmesi, evrenden kendi içsel ve spirütüel varoluş arayışına uzanan bir izlek sunarken, Ali Alışır'ın bireysel uygarlık anlatısının görsel- imgesel serüvenini ortaya seriyor. Ali Alışır'ın on yıllık sanat serüveninin ele alındığı kitapla paralel düzenlenen sergi ise sanatseverlere kitabın görsel sağlamasını yapma imkanı sunuyor. Ali Alışır, Bozlu Sanat Yayınları'ndan çıkan, Derya Yücel'in kaleme aldığı Ali Alışır 2009-2019 isimli kitabının tanıtımı ve kitapla paralel olacak şekilde tüm dönemlerinden yapıtlarını içeren seçkiyle Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/06/ali-rasit-karakilic-gama-galeri-ile-art-weeks-akaretlerde-03-22-eylul-2019/", "text": "Bir sanatçı için olgunluk çağı ne zaman başlar? Çeşitli kıstaslardan söz edebiliriz buna yanıt vermek için. Ancak Ali Raşit Karakılıç'ın ister olgunluk çağı olarak tanımlansın isterse arayış; gerek malzeme gerek estetik, gerek kurgu, gerekse biçem olarak yepyeni ve bir o kadar heyecan verici bir dönemin kapılarını araladığını söylemek yanlış olmaz. Dönüşüm / Transformation sergilerinde de hurdalıklarda, eskicilerde yakaladığı 'anları' tuvale ve tuvalden başka pek çok farklı zemine aktarıyor, bunları kesip biçerek tekrar tekrar dönüştürüyor ve yepyeni bir bütün oluşturuyordu. Tüm bunları yaparken de yapı bozumcu bir anlayışla öze kavuştuğunu, 'sıradan' anları yapıtlarına taşısa da rastlantısal olana mesafeli durduğunu söylemek mümkün. Oysa bu yeni işleriyle Karakılıç, yepyeni bir hikaye anlatmaya başladığını, hikayesini anlatabilmek için 'tüm'den gelen her veriye açık olduğunu gösteriyor. Sıkça dolaştığı hurdalıklarda yeni serüvenleri için esin kaynağını bulmaya devam ediyor Karakılıç. Bu kimi zaman retinasından içeri sızan bir kadraj, kimi zaman ise ömrünü çoktan tamamladığı düşünülerek bir kenara atılmış bir hurda parçası. Ancak rastlantısal olanla ilişkisi daha samimi ve 'buyur etmek'ten hiç çekinmiyor. Yeni işlerinin temel malzemesi olan klima radyatörleri de böylesi bir berrak zihnin algısı sayesinde giriyor Karakılıç'ın bu dönemine. Anadolu'nun ana tanrıça kültünden ikonalara, Göbeklitepe'nin sırları ve muhteşemlikle bezeli öyküsüne göz kırpan bir sergiyle karşı karşıyayız. Farklı formlardaki bu yeni yapıtlarının fark edilmeyi bekleyen detaylarında malzemenin kendine ait dilini, öyküsünü bir an bile yadsımıyor sanatçı. Tam aksine bu dili kendisininkiyle bütünleştirerek üslubunu ve anlatımını kuvvetlendirirken izleyicisiyle bunu paylaşmakta bir an için bile tereddüt etmiyor. Sanatçı, bu dünyanın halet-i ruhiyesini dışlamadan, inadına umutla; suretleri, duyguları, bütün bunlara tanıklık edenleri ve bu suretlerin etrafındaki fısıltıları işliyor hurda klima radyatörlerine. İncecik levhaları ışığın dokunuşunu hesaplayarak kıvırıyor, eğip büküyor. Bu bükülmelerle yeniden hayatın tarifini yapıyor. Dünyanın anlam çoğulluğuna en kişisel, en mahrem, en özverili dokunuşlarıyla katkıda bulunuyor. Bu yapıtlarda usta desen anlayışı ve ışık bilgisiyle birlikte bir zanaatkar yan var. Sanatçı malzemesini çok iyi tanıyor ve 'dinliyor'. Çevresindeki gündelik hayatı yakından inceliyor, sonra gördüklerini alegori ve mitos malzemesi olarak kullanıyor. Seçtiği sıra dışı malzeme sadece formuyla sanatçının diline katkıda bulunmuyor aynı zamanda gerçek işlevi de sanat diline, biçime ve öze sessizce sızıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/06/bedri-baykam-sanat-ortamimizin-atesle-imtihani/", "text": "Türkiye'de yalnız yaşayıp, pencerelerinden mahallede oynayan çocukları izleyen teyzeler bile, bir kaleci çok yakışıklı olsa da, bunun onun en iyi kaleci olduğunun işareti sayılamayacağını bilirler. Türkiye'deki sanat koleksiyonerlerinin önemli bir kısmı, bu teyzelerin futboldan anladığı kadar sanat ortamının alfabesini bilmiyorlar. Sanat alıcısının hiç bilmediği noktalardan biri de, bir eserin yapıldığı yılın, o resmin en önemli verisi olduğudur. Sanat tarihi, her şeyden önce yapıtların doğum tarihleri ile ilgilidir. Bu hafta Akaretler ArtWeek'de karşıma Elvira Bach resimleri çıktı. Bizim kuşağın Yeni Dışavurumcu ekolünün Berlin hattından gelen bir sanatçıydı. 40 yıl önceki sergilerden bildiğim, dostum Fetting veya Salome ile çeşitli sergilere katılmış, kariyer yapmış bir sanatçı. Evet, belki kendi çizgisinde devrimlere imza atmamış ama yeni dışavurumcu hattın içinde yerini korumuş bir isim... O yapıtlara bakan Türk alıcısının benzer bol renkli figüratif işler yapan genç sanatçılarla nasıl haksız yere eşdeğer bakabildiğini düşündüm. Ne yani bu resimler on kere daha pahalı, sanki çok daha mı güzeller? kıyaslaması, Türkiye'nin en eski müzesinin yalnız 15 yaşında olması ile ilgili bir eğitim sorunudur. Hangi sanatsal devrimi kimin yaptığı ve tarihe kalma ihtimalinin çok daha fazla olup olmadığı gibi temel konuların Türk piyasasında bir karşılığı yoktur. Ünlü eleştirmenlerin veya küratörlerin analizlerinin bir önemi yoktur. İki kaş göz ile birbirini yönlendiren paralı cehaletin ukalalığı, sanat tüccarlarının ellerindeki kurtulmaya çalıştıkları eserleri zorla yönlendirmeleri, sanatın gerçek tüm kriterlerini yok etmek konusunda adeta birbirleriyle yarış içindedirler. Bir eserin ucuzluğu, burada öncülük veya yeni parlayan yıldız adayı gibi temel verileri geçerek, ana kriter haline gelir! Bir başyapıtın veya en çok aşık olacağı bir eserin arayışı yok hükmündedir. Ne? Sen hala Türk sanatçılardan mı iş alıyorsun! Yatırım değeri yok ki! krizleri eşliğinde, şımarıklıklarını doruğa taşıyarak bir toplumun, kendi çağdaş kültürünü yok etme peşinde koşanların, acil olarak Çin'e, Kore'ye, Japonya'ya, Hindistan'a giderek, o ülkelerin koleksiyonerlerinin nasıl tam tersine sanatçılarını dünya haritasını yerleştirebilmek için hangi pazarlıkları ve fedakarlıkları yaptıklarını analiz etmeleri lazım. Bugün toplu ayin yaparcasına kendisini bütün fuarları ve bienalleri gezmeye adeta mecbur hisseden yeni koleksiyoner tipolojimizin ve kapitalimizin, aynı yabancı isimleri veya daha da pahalısını alarak birbiriyle hava atma yarışına girişmeleri Türk çağdaş sanatına neye mal olduğunu hissedemeyecek kadar ülke nabzından kopmuşlardır. Bu hafta üst üste açılacak Contemporary İstanbul'la, İstanbul Bienali ile, Arter'le, Odunpazarı Müzesi ile ve daha sayısız paralel aktivitelerle toplumumuz bir anlamda sanata doyacak. Ama bu selin içerisinde sürüklenen sanatseverlerin, önlerine konulan her şeyi sorgusuz sualsiz hazmetmemek gibi bir ev ödevinden başarıyla çıkmaları gerekecek. Bu bağlamda geliştirilmesi gereken seçicilik Türk sanatının geleceğini belirleyecek... Keyifli bir sanat haftası dileğiyle! Bu arada Ukraynalı Valentin Popov ve Victor Sydorenko'nun çalışmalarının yer aldığı sergi de, 10 Eylül Salı günü Piramid'de açılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/06/kuzguncukta-sanat-basliyor-21-eylul-17-ekim-2019/", "text": "Kuzguncuk'ta yeni bir sanat alanı olarak açılacak olan Kuzguncuk Art Project, Türk resminin değerli sanatçılarından oluşan bir koleksiyon sergisi ile 21 Eylül'de açılıyor. Sergi, mahallenin eski adı olan Hrisokeramos | Altın Kiremit'ten adını alıyor. Bu adın, II. Iustinos (565-578) tarafından yaptırılmış olan, çatısı altın yaldızlı kiremitlerle kaplı bir kiliseden geldiği rivayet edilir. Sergi de Kuzguncuk'ta yaşamış sanatçıların dışında Can Yücel tarafından imzalanmış olan Burhan Uygur'un bir eskizi de yer alıyor. Sergide elde edilen gelirin bir kısmıylada Kuzguncuk'ta yaşayan sokak hayvanlarının yiyecek ihtiyaçlarının giderilmesi planlanıyor. Sergide eserleri yer alan sanatçılar: Adnan Turani, Alaettin Aksoy, Ali Demir, Artin Demirci, Avni Arbaş, Avni Memedoğlu, Azat Yeman, Bedri Rahmi, Bubi, Burhan Doğançay, Burhan Uygur, Cansen Ercan, Çağdaş Erçelik, Devrim Erbil, Erdal Alantar, Ergin İnan, Fikret Mualla, Füreyya Koral, Hakkı Anlı, Hamit Görele, İbrahim Balaban, İsmet Doğan, Mehmet Gün, Mithat Şen, Muhsin Kut, Mustafa Ayaz, Namık Denizhan, Neşe Erdok, Nuri İyem, Özdemir Altan, Rafet Ekiz, Sadi Diren, Süleyman Saim Tekcan, Şadan Bezeyiş, Tanju Demirci, Yusuf Katipoğlu. Sergi, 21 Eylül 17 Ekim tarihleri arasında İstanbul'un tarihi mahallesi Kuzguncuk'ta gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/06/summer-collective-ii-hugo-galerie-03-september-29-september-2019/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present Summer Collective II, a group exhibition of paintings, sculptures, and drawings. The Summer Collective II features works of art by HUGO GALERIE artists Beth Carter, Marc Chalme, Marc Dailly, Jernej Forbici, Federico Infante, Joseph Paxton, Eric Roux-Fontaine, Brian Keith Stephens, and Benoit Trimborn. We are exhibiting new collections and pieces never-before-seen in New York City, with an introduction to the paintings of French artist Guillaume Chansarel. HUGO GALERIE is a fine art gallery in New York City specializing in contemporary figurative painting and sculpture. The gallery represents an international roster of artists working in a variety of media and range of genres. Please direct inquiries to info@hugogalerie. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/08/utku-varlik-arterin-arka-kapisi/", "text": "Bir kaç yıl önce Tunca Sanat Galerisi'nin bir sergi açılışına davetliydim, Tepebaşı'ndan bir taksiye bindim, adresi söyledim: Bülbül, Paşabakkal sok. -Eskidji İş Merkezi Dolapdere; bana göre çok yakındı ama şoför Tarlabaşı'dan aşağıya inmek istemedi, Kasımpaşa'dan dolaşacaktı! Anlamadım, açılışa geç kaldığımı vs. anlatırken, şöför, ... burada yaşamadığınız belli, bu sokaklara girmek istemiyorum, bir gece öldüreceklerdi, zor kaçtım! Peki kimler bunlar..? Adam: Madem meraklısınız, gidelim. dedi ve aşağıya inen sokaklardan birine girdik. Sanki birden düşte olduğu gibi paradoksal bir mekan değiştirdik, sokağın pisliği, kararmış duvarlar giderek o denli karanlık insanlar; sefalet, sanki hiç yıkanmamış, çul giysiler içinde bir sürü çocuk arabanın camlarına vuruyor, kadınlar kapıların önünde perişan, karanlık adamlar ötelerden topladıkları çöpleri yığmışlar, zorla geçtik, çöp arabalarını özellikle rahatsız etmek için sokağı daraltmışlardı. Sonunda aşağıya indiğimizde tarifsiz, büyükçe depo görünümünde, ön cephesinde ESKİDJİ yazan yeni bir yapının önüne geldik. Şöföre, Söyledikleriniz doğruymuş, peki kim bu insanlar, nasıl olur İstanbul'un merkezinde bu sefalet? dediğimde bana yanıtı, Buralar boştu uzun yıllar, Rumlar gittikten sonra; geçmezdik buralardan ama bu adamlar nereden geldi, Belediye nasıl göz yumdu, gördünüz karanlığı! Teşekkür ettim. Ona Tarlabaşı'nın tarihini, 6 7 Eylül'ü anlatacak vaktim yoktu; binaya girdim, galerinin olduğu kata çıkan devasa asansörü gösterdi birisi; ne bileyim; nedir bu bina diye soracaktım, vazgeçtim, sokağın şokunu atamamıştım! Asansörden çıkınca galerinin uğultusunun olduğu açık büyük kapıdan girdiğimde, kalabalık ve dört genç ve güzel kızın yaptığı oda müziği... Garsonun getirdiği içkiyi içerken beni buraya çağıran Mimar Mehmet gülerek geldi! Arter yeni binasında yeniden açılırken, günümüzün sanatını tüm boyutlarıyla geniş kitlelerle buluşturmayı misyon ediyoruz diyor Arter Başküratörü Emre Baykal, İstiklal caddesinde sanatseverlerle buluştukları 10 yıl içinde yaklaşık 1300 eseri kapsayan koleksiyon derlediklerini söylüyor. Emre Baykal 1300 eseri kapsayan bir koleksiyondan söz etmişti, bu eserlerin ne olduğu, hangi malzemelerle yapıldığı, zamana dayanıklılığı, yanıcı, kendi kendini yok eden kimyasal kökeni meçhul boyalar, yapışkanlar, plastikler, karton vs. Bu Contemporary'de oynayanlar üç boyutlu gözlükler taktıkları için, dıştaki yalnız parlayan devinimleri görüyorlar, onlara benzeme isteği ve de özellikle snop, distiller, prizmatik yani onlara akıl verenlerin dümen suyunda olmak. Bu konudaki ÇAĞDAŞ SANATI ANLAMAK SEMİNERLERİ 1 22 Şubat 2019 blog yazımda, sürekli Fransız basınında skandal olarak ya da alay edilerek manşet olan, Kültür Bakanlığının FRACS Çağdaş Sanat Ulusal Koleksiyonu nun tüm Fransa'da 12 Çağdaş Sanat Müzelerine düzenli devlet tarafından satın alınan 30 bin sanat eseri nin depolarda auto-detruiction çürüdüğünün bilançolarının da gözaltı edildiğinin belgelerini arşivimde saklıyorum. Fransa'nın Çontemporary adına söz sahibi isimlerin Fracs'ı kafa-kola alıp, onu geçim kaynağı ettiklerinin altını çiziyorum; internette koleksiyona bir göz atın, gördüklerinize inanamayacaksınız, bu sanatçılar eski eşyalarını çöpe atmıyorlar yerleştirme adına projelerde buz dolabı, eski halılar ve giderek sokaktan buldukları ne varsa... İsim vermiyorum, çünkü tanıdık biri de çıkabilir! Arter yöneticilerinin bundan haberi olduğunu zannetmiyorum; olsa da Koç Holding'e söylerler mi, o da meçhul! İşte Dolapdere, Kasımpaşa semtlerinin günümüz sanatına ulaşmaları için experimantale içeren performans önerileri; söz verdiler: mahalleye sırtlarını dönmeyecekler!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/13/erkan-doganay-contemporary-istanbul-uzerine/", "text": "Sanırım Artistik Direktör Touati hanımefendinin fuara en büyük katkısı yeterince bayatlamış ve bugünün şartlarında içi tamamen boşaltılmış AKDENİZLİLİK kavramını başlık olarak kullanması, giriş ücretlerini düzenlemesi ve ayrıca Baraz Galeriyi kapı dışarı etmesi olmuş. Geçtiğimiz yıl ve bir önceki yıllara göre katılım oranında düşüş yaşayan fuara bu sene 66 galeri katılmış, bu galerilerin 32 tanesi Türkiye'den 1'i ABD'den, 5'i İspanya'dan ve Gürcistan, Fransa, İran, Avusturya, Almanya, Portekiz, Güney Afrika gibi ülkelerden katılıyorlar. Bir kısmı fuar yönetiminin geliştirmiş olduğu farklı sponsorluk modeli ile fuar destekçileri veya ilgili ülke kurum, şirket ya da kuruluşların galeri destek programları ile katılmış galeriler. Oysa Sayın Güreli'nin atladığı iki önemli ayrıntı var; müze dediğiniz şeyin ancak ve ancak büyük bir birikimle, koleksiyonla, arşivle ve eğitimle var olabileceği gibi hafıza oluşturması da gerekiyor. 2005 yılından beri büyük çaplı açılmadığı gibi ne açılan ne de açılacak olan müzelere Contemporary Istanbul'un katkısı var mıdır? Ne orandadır ayrıca incelemek gerekir. Her yıl müze açılamayacağı gibi de açılışını müjdelikleri İstanbul Resim Heykel Müzesi 150 yıllık bir birikimin sonucu olarak Türkiye sanat tarihinin hafızasını oluşturmaktadır. Hafıza demişken Çamlıca Camisi'nin altında açılacak olan İstanbul İslam Medeniyetleri Müzesi'ne Topkapı Sarayı ve Türk İslam Eserleri Müzesi'nden taşınacak eserlerin seçkisini yapan, Aksanat Direktörü ya da küratörü, CI Yönetim Kurulu Üyesi fuarda Recent Acquisitions ve Collector's Stories sergilerinin küratörü Hasan Bülent Kahraman'ın da unuttuğu bir şey sanırım hafıza."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/14/fusionproject-i-14-eylul-3-ekim-kuytu-artline/", "text": "FUSIONproject/I, 14 Eylül-3 Ekim 2019 tarihleri arasında Kuytu Artline'da izlenebilir. Doç. Dr. Neslihan Kıyar, sergi ile ilgili görüşlerini FUSIONproject/I'in temeli bir atölye dersinde attıldı. Bu projeyi tasarlamaya başlarken, bitirmenin de büyük kısmını gerçekleştirmiş olduk. Mimarları bizlerdik ama öğrencilerimin düşüncelerini paylaştığım, mekanımızı sağlayan değerli arkadaşım Zehra Başaran sayesinde belirginleşmeye başlayan projemizin, 14 Eylül 2019 cumartesi günü 18:00'da Kuytu Artline'da izleyicileriyle buluşacak olması bizleri oldukça heyecanlandırıyor. Bizim de öğrencisi olmaktan her zaman gurur duyduğumuz Prof. Dr. Hüseyin Elmas, Doç. Dr. Ekin Deveci ve benim atölyemden 2019'da mezun olan 21 başarılı sanatçının çalışmalarını izleyici ile buluşturmanın sevinci içindeyim. Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezun öğrencilerini biraraya getirmeyi hedefleyen FUSIONproject/I'in ilerleyen zaman zarfında daha farklı projelerle devamının gelmesi umuduyla... diyerek ifade ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/14/isil-savaser-sanatta-cinsiyet-ve-feminist-elestiri/", "text": "Sanat alanında kadın cinsiyetinin erkek egemen bir sanat anlayışına ve üstünlüğüne karşı vermiş olduğu mücadele ve bu bağlamda yapılan çeşitli sanat hareketleri önemli yer tutmuştur. Erkek egemen bakış açısıyla sanat eserlerinde kadın bedeninin bir arzu nesnesine indirgenmesine karşı çıkan feminist akım, sanat üretiminde ve kullanılan ölçütlerde kadının sadece eş ya da anne gibi toplumsal rollerde yüceltildiğini ortaya koyarak, kadını ve kadına bakışı yüceltmenin önemini vurgulamaktadır. Yakın bir geçmişe kadar sanat tarihi kitapları ve müze koleksiyonları incelendiğinde kadın sanatçıların az olduğu vurgulanmaktaydı. ABD'de 1985'te bir grup kadın sanatçının, sanat dünyasının alışılagelmiş kalıplarını yıkmak için oluşturduğu Gerilla Kızlar kuramla pratiğin iç içe geçtiği bir alanda gerçekleştirdikleri eylemleriyle sanat tarihinde cinsiyet ayrımcı yaklaşımların yıkılması amacıyla feminizmi bir araç olarak kullanmışlardır. Bu eylemlerin temel noktası, erkek egemen kültürün yarattığı toplum düzeni içinde sanatın ideolojik olarak ele alınması ve sanat alanındaki ayrımcılığın geçmişten günümüze uzanan süreçte gözler önüne serilmesidir. Nochlin'e göre sanat üretiminin kendi içinde tutarlı bir dil gerektirmesi önemlidir. Bunun uzun süren eğitim ve deneyimlerle öğrenilmiş olması gerekir, eğitim, üretim ortamları toplumsal bağlamdan soyutlanabilecek bir olgu değildir. Nochlin'in iddialarına en aşırı tepki, Cindy Nemser'den gelmiştir. (1975) Burada deha kavramına atfettirilen anlam, kadınlar da başarır iddiası, kadınlarla erkekleri karşı karşıya getirmiştir. Sanat üretimini kadın ya da erkek olarak ayırdığımızda kadınların üretimini özellikle görünür kılmaya gayret ettiğimizde o nesnelerde kadına özgü olanı aramaya başlarsak, kadınları farkında olarak ya da olmaksızın ötekileştiririz. Sanatta feminist hareketler 1960'lı yılların sonunda kısa bir süre öncesindeki feminist hareketin ve siyasi aktivizmin etkisiyle başlamıştır. ABD'nin batısındaki sanatçılarla doğusundaki sanatçıların ön plana çıkardığı konular farklı olmuştur. New York sanatçıları kurumsal cinsiyet ayrımcılığını eleştirmişler, ekonomik eşitliği ve sergilerdeki eşit temsil hakkını hedeflemişlerdir; batıdaki sanatçılar ise estetiğe ve kadın bilincine yer vermişlerdir. Batı yakasında Miriam Schapiro 1979'da diğer sanatçılarla beraber varlığını bugün de sürdürmekte olan Feminisit Sanat Enstitüsü'nü kurmuştur. 1972'de sanatın tüm alanlarındaki kadınları bir araya getirmek amacıyla Kadın Sanat Komitesi oluşturulmuştur. 1975'te Women Artist Newsletter kurulmuştur. (1978'den beri Women Artist News adıyla yayınlanmaktadır.) Bugün yayınlanan en önemli dergilerden Heresies, sanatın ve politikanın feminist bir perspektifle irdelenmesini ilke edinmiş bir fikir dergisidir. Geleneksel sanat eleştirisi birinci kuşak feminist sanatın sorunları ve idealleri için elverişli olmadığından feminist eleştirmenler alternatif arayışlara girmişlerdir. Lucy Lippard, ayrılıkçı sanat eleştirisinin erken döneminin en önemli figürüdür. Lippard, feminist bir sanat eleştirisi oluşturmaya çalışan ilk yazar olmuştur. Düşünce tarzında radikal değişiklikler gerçekleştirmiş ve feminist sanatı desteklediğini belirtmiş olduğundan daha geleneksel sanat dünyasındaki ününü tehlikeye atmıştır. Feminist sanat hareketleri, 1970'lerin ilk yıllarında ABD'nin dışında İngiltere'de de aynı sıralarda doğmuştur. İngiltere'deki feminist hareketin ilk evresinde ABD feminizmi, özelikle Lucy Lippard'ın, Linda Nochlin'in çalışmaları ve feminist Art Journal etkili olur. Almanya, İsveç ve Danimarka'daki feminist etkinlikler de 1970'lerin ilk yıllarında başlamıştır. Miriam Shapiro, Joyce Kozloff ve Harmony Hammond, güzel sanatlar dan zanaata doğru inen yanlış hiyerarşiyi bozmayı hedeflemişlerdir. Kadın deneyimini içeren geleneksel kadın yaratıcılığı ürünlerinin büyük bölümü sanat eseri sayılmamış ve niteliksel olarak yüksek ve düşük ayrımına dayalı estetik hiyerarşisi oluşturularak ürünler zanaat kategorisine havale edilmiştir. Broude'nin Miriam Schapiro hakkındaki makalesinde açıklığa kavuşturduğu gibi, yakın zamana kadar dekoratif sanat ve dekoratif saikler erkek sanatçılar için özgürleştirici katalizör işlevi görürken, kadınların yarattıkları geleneksel dekoratif sanat kadın işi olarak kabul edilmektedir. Çünkü fayda boyutunu aşamamıştır. Psikoloji, edebiyat, sanat, müzik, sosyoloji ve eğitim alanlarında yakın geçmişte yapılan araştırmalar kadının, şu veya bu şekilde gerçekliği erkeğe göre farklı algıladığını dolayısıyla insanın deneyimine ait farklı beklentiler geliştirip, farklı tepkiler ortaya koyduğunu vurgulamıştır. Post-modernist sanatçılar ve yazarlar, toplumdaki kadın-erkek farklılığının kökeninde temsil olgusunun yattığına inanmışlardır. John Berger, kadının sanatta erkek korkularının ve arzularının cisimleşmesi olarak var olmasını kesin bir dille ele almaktadır. Berger, Vanity kişiselleştirilmesini erkeklerin kadın nü aracılığıyla ahlak dersi vermelerinin örneği olarak kullanır. Örneğin; çıplak kadın resmi yapılıyordu, çünkü çıplak kadına bakmaktan zevk duyuluyordu; kadının eline bir ayna veriliyor ve resme kendine hayranlık deniyordu. Böylece çıplaklığı zevk için resme geçirilen kadın ahlak açısından suçlanıyordu. Berger bu pasajda kadının çıplaklığının erkek merkezli bir toplumda riyakar bir ahlakçılığın malzemesi olduğunu erkek sanatçının çıplaklığı resmetmekten, erkek müşterinin de çıplaklığına sahip olmaktan zevk aldığı, kadının ahlaki açıdan yargılandığı ve kadını seyirlik bir şey olarak kendi nesneleştirilmesine suç ortağı etmek için aynanın kullanıldığını gözlemlemiştir. Carol Duncan, kadın imgelerinin analizi için farklı bir yaklaşım geliştirmiştir. Duncan sanatçıların tablolarındaki çoğunlukla yüzleri resmedilmemiş kadın nü'lerin güçsüz imgelerinin ve edilgen, hazır beden lerinin sanatçının cinsel gücünün kanıtı olduğu sonucuna varır. Feminist eleştiri sanat tarihi boyunca toplumsal rollerin dışında bir bedene indirgenen kadın kimliğinin arzu nesnesi konumundan kurtuluşu için mücadele etmiştir. Erkek ressamlarla her fırsatta kıyaslanarak kadınların niçin büyük sanatçı olmadığını, her türlü engele rağmen kadın sanatçıların sanata getirdikleri farklı bakış açışı ile irdelemiş ve sanat tarihi kanonuna uzun süre önce eklenmesi gereken kadın sanatçıların eserlerinin değerini ortaya koymuştur. - PETERSON Thalia Gouma MATHEWS Patricia, 2008, Sanat Cinsiyet, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008 - BERGER, John 1986, Görme Biçimleri, İstanbul, Metis Yayınları, 1986 - ANTMEN, Ahu, Kimlikli Bedenler- Sanat, Kimlik, Cinsiyet, Sel Yayıncılık, 2013"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/09/27/utku-varlik-bienallerin-sonu/", "text": "Contemporary İstanbul fuarıyla ilgili yazımın başlığı Çağdaş Sanatın Bulanık Sularında 2, belki çağrışım yaptı, çağdaş histerinin en uç, en anlamsız bienallerinden biri olan 15. Lyon Bienali de kendine bir içerik olarak Bulanık Sularda Geziler/ Voyage En Eaux Troubles koymuş ama başından bu yana kendini soyutlayan, bir kimlik ararken asıl amacını yitiren bir panayır görünümündeki bu bienalin çok yakında bu bulanık sularda batacağının bir sezgisidir kanımca! Öteki bienallere göre daha geç başlamış ama bütçesini ve açılımını bu zengin Lyon kentinden sağlayan, Kültür Bakanlığının da yardımıyla da uluslararası bir düzeyi düşleyen ne yazık başaramayan bir Contemporary'nin bence ilk kurbanlarından biri olacak! Ne zaman plastik sanatlar içeriğinde geleneksel sanat: pentür, sculpture, estamp vs. sınır dışı edildi, sanatçı kabuk değiştirip plasticiene dönüştü, önce şamataya dönük her şey; enstalasyon, video- audiovisuel, grafiti, performans vs. giderek gösterecek bir şey kalmayınca: art sociologique, urbanism, küresel sorunlar olarak yön değiştirip, bienal kavramı kendi kendini yok etmeye başladı. Başlangıcında dört önemli bienalden hareketle küresel 32 uluslararası bienale dönüşünce, bunları yöneten lobilerin yönetimi, bilgi ve küratör dağıtımı ve de kontrolü önemli bir sorun olmaya başlamıştı! Sonuçta akıl hocası Kassel Documenta'nın 60 milyon dolar borçla çöküşü, Venedik dışında ötekileri de tsunami misali beraberinde götürdü. Şimdiye dek bir envanteri yapılmadı bu tür etkinliklerin, örneğin Bienal'in tanıtma yazısında 25 ülkeden 56 sanatçı, yalnız sekizi Türkiyeli ve bunların ürettiği 220 iş... Bu konuların içinde değilseniz bilemezsiniz bir sergi yapmanın ne bela bir iş olduğunu, altını çizeyim bu 220 iş, genellikle enstalasyon, malzemeyle yapılan kurgular, devasa boyutlar vs. Bu yabancı sanatçıların geliş gidiş kalış masrafı diyelim misafirlik ama getirilen tüm malzemenin transportu ve de sanatçılara ödenen nedir? Böyle bir bienalin ederi ve de giderek amacı; sanat, kültür ve de moral ise bu vizyonun ulaştığı insanın anatomisini tartıştık mı!? Benim önerim: bu bienali yöneten yabancı küratöre; hangi ülkeye ayak bastığını bilmesi için önce iki Türk gazetesini başından sonuna, ilanlarına kadar çevirip okuturum, televizyonu da izlemek şartıyla! Kendisine Türk basınında pırıltılı bir geçmiş, ışıklı bir gelecek çizilmiş küratör Nicolas Bourriaud kimdir? Bence epey karizmatik ve de çok ihtiraslı, kartvizitinde olabilecek her şey yazılı bu kişilik, her yerde var olmak için; önce politika sosyalist partisinin dümen suyunda, Arnaud Montebourg'un yakın dostu, giderek onların açtığı yolda Palais de Tokyo ve Tate Britain, daha ilginç gömlek değiştirip Sarkozy'nin eşi Carla Bruni'nin torpiliyle Academie de Beux-Arts Paris'nin direktörlüğüne, daha sonra Montpellier Contemporain'in yöneticiliğine kadar..! Belki inanmayacaksınız ama gerçekten Paris'te eğlenmek istiyorsanız, gidin görün; işte Bourriaud gibi lafla geçinenlerin sırtının dayadığı, yeni modernite ve altermodern sapmalarının komikliğini! Güzel Sanatlar Akademisi bizim yaşadığımız 70 yılların sonunda, Paris'in tüm pentür galerilerini yok eden conceptuel virüsüyle yolunu değiştirmişti ama Bourriaud'un gelişiyle tamamen ters-yüz oldu, bu gün Palais de Tokyo'da gösterilmek istenen ne menem şarlatanlık bu akademinin öğretisi oldu! Bununla yetinmeyip yeni sanat teorilerine... Örneğin Postmodernizm'in sonunu ilan ederek kendi yarattığı akım Altermoderni yani başka bir modernizm'i, çağımıza uygun bir değişimi Tate Britain de Triennial d'Art Modern sergisini 28 uluslararası plasticienle gerçekleştirdi: Peki yeni olarak ne yapılabilir; ağzınla kuş mu tutacaksın! Yine aynı enstalasyonlar, video, neon tüpleriyle yazılar! Bu bienalde tezi, günümüzün en aktüel konusundan almış göz göre göre yitirdiğimiz planet, geleceğin şüpheli oluşu ve de plastik artıkların oluşturduğu yedinci kıta, güzel, belki haberiniz olmadı ama Venedik Bienali de aynı konuyu içerdi, bir absürt olarak bu bienallere özgü! İsterim ki herkes gitsin görsün, basında, bankaların beslediği lüks sanat dergilerinde ve de onların galerilerinde, snop kokteylerinde konuşulanların gerçek olmadığını, ilgisiz yerlerdeki enayice enstalasyonları, minimalist komik happiningleri, lüzumsuz söylevleri! Yaşadığım bir anı: hangisi olduğunu unuttum, yine Venedik, bizim pavyonda büyükçe bir baraka Yüksel Arslan sergisi; önce resimler minüskül ve de kötü asılmış, kanımca büyük etki yapacağını düşlemişler, ben gezdim ve biraz uzun kalmıştım, çıkarken görevli bana Çok ilgilendiniz Bienal bitmek üzere ve de siz dokuzuncu görücüsünüz! demişti. Kim, niçin gönderdi bilmiyorum, belki yirmi yıl öncesi gerçekten pentür sergilenen bienallerde kalmıştı akılları! Bu cılız ve komik enstalasyon bienale bizim gönderimiz. İnci Eviner istediğini yapsın ama onu sürekli bu bienale gönderenlerin onun işlerinden aldığı hazzı gerçekten öğrenmek isterim!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/02/prof-dr-ulas-basar-gezgin-le-cong-thanh-1932-2019-vietnamli-kadinlarin-heykeltrasinin-ardindan/", "text": "Vietnam'ın üçüncü büyük şehri Danang'da doğmuş olan, kadın heykelleri ve resimleri ile tanınan Le Cong Thanh, dünya değiştirmesinin ardından çeşitli etkinliklerle anılıyor. Thanh, Danang'ın en çok tanınan sanatçısı ; birçok heykeli Danang kumsallarını ve parklarını güzelleştirmeye devam ediyor. Heykellerinde, kadın bedeninden ama yalnızca fiziksel olarak değil sevecenlik anlamında da minimalist bir tipoloji çıkarma peşindedir. Kadını kadın yapan maddi ve manevi biçimsellikler üstüne düşünmüş ve üretmiştir. Üstad, 1931'de ya da 1932'de Danang'ın merkez ilçesinde doğar. Danang, sömürgeciliğin son döneminde, Amerikancı Güney Vietnam tarafında kalmıştı. Oysa sanatçı, bütün o savaş yıllarında, eğitimini Güney'de değil Kuzey'de alır. Zaten ölümü de başkentte olur. Devrimci bir aileden gelen sanatçı, 18 yaşında gönüllü olarak askere gider; Fransa'ya karşı Vietnam zaferine dek, kurtuluş ordusunun gazetesinde yazar ve çizer olarak çalışır. Dien Bien Phu Zaferi'nden sonra direniş okulunda sanat eğitimi alır. Uzun yıllar Hanoi'daki çeşitli üniversitelerde resim dersi veren sanatçı, savaş yıllarında sanatını geliştirmek üzere devlet bursuyla Sovyetler Birliği'ne gönderilir. 40'lı yaşlarında akademiden temelli ayrılır ve 40 yılı aşkın bir süre kendi atölyesinde çalışır. Savaş döneminde, direnen Vietnam halkı, gerillalar ve kurtuluş ordusuna ilişkin yapıtları dolayısıyla 'Amerikan Saldırganlığına Karşı Vietnam Direniş Savaşı Madalyası'na layık görülür. Daha sonraki yapıtları ise, ona Vietnam'da saygın bir ödül olan 'Emek Madalyası'nı getirecektir. Sanatçının eşi de ressam. Üniversitede tanışır, 1965'te evlenirler. Ölene dek de ayrılmazlar. 50 yılı aşkın bir süre birlikte üretirler. Yapıtları dünyanın dört bir yanındaki çeşitli kişisel koleksiyonlar dışında, güzel sanatlar müzelerinde de kendine yer buluyor. Uzun yıllar Vietnam Güzel Sanatlar Derneği'ne de katkı sunacaktır. Bill Clinton'ın Vietnam ziyareti sırasında bir heykelini satın alması, ustanın iyice tanınmasını sağlayacaktır. Bu heykeli daha sonra evinde saklamak üzere yeniden yapacaktır. Sanatçıya göre Doğu-Batı ayrımı uydurmadır. Sanatın evrensel ilkeleri vardır. Kendini ne Doğulu ne Batılı olarak tarifler. Onun yapıtlarının kentte açık havada sergileniyor olması, Vietnam'ın sanat anlayışını ileriye taşımakta etkili olmuştur diyebiliriz. Usta, Vietnam'daki ve yurtdışındaki alıcıların beğenilerine göre, hangisi iyi satar? düşüncesiyle 'yapıt' üreten ya da Vietnam hükümetinin takdir ettiği anlayışa göre sanat yapan ya da Batılı'dan daha Batılı bir sanat üretip Vietnam ve Asya halk kültürlerinden beslenmeyen sanatçılardan keskin bir biçimde ayrılır. Öte yandan, heykellerinin resimlerine göre daha özgün, daha sanat dolu olduğunu söyleyebiliriz. Atölyesi, ziyaretçileri tarafından, çok sayıdaki nü yapıtı dolayısıyla, küçük çaplı bir güzel sanatlar müzesi olarak adlandırılır. Üstadın ilk öne çıkan açık alan heykeli, daha doğrusu anıtı, 26 Mayıs 1965'te, bölgeye kurulmuş olan Amerikan üssüne büyük çaplı bir saldırıyla kayıplar verdirmiş olan hemşerileri ile Vietnam askerlerini anmak üzere ürettiği 1985-1987 tarihli Nui Thanh ZaferAnıtı'dır. Anıtı, Nui Thanh Saldırısı'nın 20., savaşın bitiminin 10. yılı anısına hazırlar. Bu, bölgedeki ilk büyük çaplı saldırıdır ve başka bölgelerdeki isyancı köylüler için de bir esin kaynağı olacaktır. Bu yapıt, sanatçının savaşa ilişkin ve eski türden toplumsal gerçekçi son çalışmalarından biri olacaktır. Bundan önceki en bilinen yapıtları ise, Kadın Gerilla Heykeli (1969) , Ho Amca ve Torunları Heykeli (1972) , Ho Amca Anıtı (1987) vb. idi. Thanh Dağı Zafer Anıtı biter; ancak sanatçı, yapıtı üretirken, anlatıldığına göre 20-30 metre yükseklikten düşer, yaralı kurtulur ve önce komada kalır, daha sonra aylarca hasta yatar. Aldığı beyin ve sinir sistemi hasarından ve uzun süre kapalı ortamda ve yatakta olmasından kaynaklı olarak psikolojisi bozulur. Psikotik durumlar yaşar, kafasının içinde sesler duymaktadır ve derin bir depresyona girer. İyileştikten, ayağa kalktıktan sonra bile, evden pek dışarı çıkmaz ve pek kimseyle de konuşmaz. Fakat sonunda birgün bir bara gider, bira içerken, kadın garsonlar ona yeni sanat düşünceleri esinler. Kadınların, bir sanatçı olarak doğanın sanat eserleri olduğu sonucuna varır, büyük bir heyecan duyar. Böylelikle, 50'li yaşlarıyla birlikte, yuvarlak kadın beden hatlarını ve sevecenliğini konu alan yapıtlarıyla öne çıkmaya başlar. Kadınların yalnızca bedenleri değil zihinleri de sanat eseri diyecektir. Bu dönem, Vietnam'ın Sovyetlerin yardımı kesmesi sonucu % 400 enflasyon yaşaması dolayısıyla, dış yatırıma açıldığı ve karma ekonomiye geçtiği yıllara karşılık gelir. Ustanın estetiğindeki değişim tam da böyle bir kırılma noktasına denk gelecektir. Fakat geçmiş sanatını da reddedecek değildir. Yalnızca, artık tıkandığını hissetmiş, bir arayışa yönelmiştir. Birçok sanatçının ve yazarın yaşamında olduğu gibi, karanlık bir döneme girmiş, buradan kadınların uzattığı eli tutarak çıkmıştır. Dikkat çekici bir nokta, kadın-erkek figürlerini karışık olarak çok sık kullanmamasıdır. Bir ilişki sanatçısı değildir o; karışık yapıtlarında bile kadınlar ön plandadır. Bu yönüyle, üstad, insanlığın anaerkil döneminin Venüs heykellerinin ve bereket tanrıçalarının, eskil Vietnam halk inanışındaki tanrıça tapıncının ve Danang'ın yerli halkı olan Çam halkının geleneksel sanatlarındaki bereket simgesi olarak kadın memesinin izini süren sanatçıların yolunda gidiyor gibidir. Sanki tüm o eski, isimsiz sanatçılar, ustada dirilip ete kemiğe bürünmüştür. Bir söyleşide, esin kaynakları arasında anaerkil öğeler taşıyan Çam halk sanatı olduğunu zaten kendisi de söyler. Başka bir söyleşide, Ben çıplak kadın resimleri/heykelleri yapan bir sanatçı değilim; ben bir kadını resimlerken/heykellerken ona dönüşüyorum; çünkü kadınlar sayesinde gerçekten sanatçı oldum. der. Sanatçı, dünya değiştirdiğinde, hakkında en uzun anı yazılarını yayınlayanlar, sanat siteleri olduğu kadar kadın gazeteleri de olur. Sanatçıları, artık uzaklara gitmiştir. O gazetelerde, Vietnamlı kadın sanatçılara ayrılan sevgi ve saygı, üstada da yönelir; o, kadınları konu alan yapıtlarıyla 'bizden' biri sayılır. Sanatının son 30 yılında heykel için birçok farklı malzemeyle deneyler yapar. Açık hava yapıtları çoğunlukla mermer olmakla birlikte, müzelerdeki ve galerilerdeki yapıtlarında kartondan, bakıra, demire ve plastere farklı arayışlar görülür. Bu teknik arayışlarla ilişkili olarak, sanatında birçok ötegönderim kullanır. Son yıllarında ise, sanatçı eşiyle birlikte ortak bir sergi açarak sanatseverler arasında büyük ilgi uyandırır. Sergide eşinin 20 resmi, kendisinin 10 heykeli bulunur. Eşinin yapıtları, onunkinden farklı olarak Asya resim geleneğini izler. Zaten geleneksel resim eğitimi almış olan Nguyen Kim Thai, yağlıboya, lake ve ipek kullanır. Vietnam'ın çeşitli kentlerinde üstadın heykelleri sergilenir; fakat sanata özel ilgi duymayanlar, onun bir Le Cong Thanh eseri olduğunu bilmezler. Oysa, üslubu çok kendine özgüdür; kendini hemen belli eder. Le Cong Thanh'ın bir diğer ilgi çekici özelliği, heykellerinin isimlerini baştan açıklamamasıdır. O, yapıtlarını açık alanda sergiler ve sonradan halkın heykelini nasıl adlandırdığını insanlardan öğrenir. Danang kumsalındaki 'Au Co Ana' olarak adlandırdığı heykelin adını halk bilmez, onun yerine, 'yumurta kabuklu kadın' derler. Kadın heykellerinin kimilerinde yumurta figürü bulunması, Vietnam doğuş mitine göndermedir. Buna göre, Vietnamlılar, 'Au Co' adındaki ölümsüz bir peri ile bir ejderha kralın aşkından doğmuştur. Au Co Ana, bir peri-kuştur, 100 yumurta dünyaya getirir ve doğan yavrular ilk Vietnamlılar, dolayısıyla bugünkü Vietnamlıların ataları olurlar. Daha neyi başaracaktın ki güzel usta... Heykelini yapmamıza ne gerek var güzel usta... Sen Vietnam sokaklarında yaşıyorsun, sen Vietnamlıların, Vietnamlı kadınların kalbinde yaşıyorsun, sen kadınların bedeninin ve zihninin güzelliğinde yaşıyorsun. Çok yaşa demiyoruz bu nedenle sana; çünkü zaten yaşıyorsun!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/04/utku-varlik-boyle-buyurdu-pinot/", "text": "Biliyorum çağımız bir sürü Zerdüşt dolu; varoluşlarında iğreti duranların paranın gücüyle sanata müdahale etmeleri, kendi kanunlarıyla müzeler açıp yine o beğeninin anıtlarını dikmeleri kimseyi şaşırtmıyor! Fransa'da geçen yıldan bu yana epey gürültü koparan olay: Amerika'lı artist Jeff Koons'un Paris kentine yaptığı bir gönderi; Kasım 2015 de Paris'te yaşanan terörizme duyusal bir ilinti taşıyan anıtını zorla hediye etmek etmek istemesi! Jeff Koons projeyi ve maketi yetkili kişilere, Paris Belediye Başkanı Anne Hidalgo ve Kültür Bakanlığından önemli isimlere, sunmak için yapılan yapılan protokole yanında uluslararası çağdaş sanatı yöneten milyarder François Pinot ve Amerikan Büyük Elçisi'yle geldi, yaptığı söylevde Paris'e olan büyük sevgisini de söylemeyi unutmadı, bu anıtın onun kendi ününden öte, demokrasinin bir sembolü, bu terörde yitenlere saygı, Paris''in kültürel sinerjisine bir katkı olarak nitelenmesini istedi! O sürede yapımı Almanyada gerçekleştiriliyordu bu dev anıtın: 12 metre yüksekliğinde, 8 metre genişliğinde, paslanmaz çelikten yapılmış, 30 ton! Bir lale buketini tutan eli simgeyen bu anıtın haberi duyulduğunda, fotoğrafları basında yayınlanınca- beklenmeyen bir gürültü koptu! Daha önce Fransız kamu oyunda, antipatik, şarlatan ve de yapıtlarının tümünün kitsch olduğu, yine Pinot'nun seçimiyle Versaille Sarayı'nda yaptığı enstalasyonla bir polemik yarattığının eleştirisi daha unutulmamıştı! Unutmayalım Versaille Sarayı'nı parlak, ışıldayan kaniş balonlarla donatmıştı! Fransızlar tarihlerinde ne kadar tutucu olsalar da yapılan kuru gürültüye yetkilliler kulak asmadı, Fransız Kültür Bakanlığı direkt olarak milyarderlerin contemporary lobisine bağımlıydı, Versaille'dan sonra giderek Louvre Müzesini de contemporary'e açtılar. Geçenlerde Newyork'ta Christie's'de 91.1 milyon dolara satılan bu sculpture, Jeff Koons'un David Hocney'le birlikte, yaşayan ve eserlerini en pahalıya satan bir sanatçı olarak onaylanmasını sağladı. Satın alanın kim olduğu bilinmiyor ama yakında kendi müzesine koyacakmış. Art Price'ın direktörü Thierry Ehrmann: Her yıl dünyada 700 yeni müze açılıyor, genellikle Orta Doğu ve Asya'da; kanımca bu tavşanı çok yakında bu müzelerin birinde bulacaksınız! Çok kısa bir sürede Türkiye'de açılan müzeleri düşündüğünüzde katiyen abartmıyor Art Price! Anıt için Trocadero Meydanı'nı seçmişlerdi, ilk proje 60 tonluk daha büyük bir projeydi ve o sürede Donald Trump'un seçimi kazanmasıyla, Amerika'da Koons'un art niyeti söz konusu oldu; terörizmden öte kendi reklamını yapmak kaygıları. Fransa'daki karşıtlar ilk önce Liberation gazetesinde bir sayfa sanatçı, entellektüel vs. 50 kadar tanınmış imzalarıyl Jeff Koons'un hediyesine HAYIR bildirisi yayımlandı. Benim de kayıtlı olduğum Maison des Artistes -Sanatçılar Evi- bir anket yaparak ne düşündüğümüzü sordu; benim yanıtım: -bu şarlatana hayır olmuştu ve de %70 sanatçı bunu onaylamadı. Amerika'nın da söz konusu olduğu bu projeyi kimse anında silkeleyemezdi, .. bir düşünelim dendiğinde ve fırtına dindikten sonra konuşuruz gibi ileriye dönük geçiştirme sadece bir oyundu. Arkada François Pinot bu polemiğe karışmadı, bekledi; yalnız Trocadero bu seçim için güçtü; İnsanlık Müzesi, biraz ötede Paris Modern Müzesi ve de Palais de Tokyo! Bir ay önce proje yeniden yüzeye çıktı, Amerika'yı terslemek bize yakışmaz, Jeff Koons tartışılır ama bugün eserlerini en yüksek fiyatlara satıyorsa, tesadüf değil vs. Ve de bugün biraz sönük bir törenle anıt açıldı. İşte bizim 70 yıllarında büyük hayallerle geldiğimiz Fransa değişiyor; kültürüyle, sanatıyla, sinemasıyla, 'chanson'uyla bizi çağıran havasıyla; iyi ki yaşadık diyorum kendi kendime!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/05/eda-cigirli-sadan-hanim-ve-diger-hikayeler-sergisi-uzerine/", "text": "Bir hikayenin başka hikayelerle olan ortaklığı oldukça şaşırtıcıdır. Yalnız olduğumuzu ne kadar iddia edebiliriz? Gün içinde pek çok kez yalnız olduğumuzu hissetsek, düşünsek de dünyada dert ortaklarımızın oldukça fazla olduğunu tecrübe ettiğimiz kıymetli anlar vardır. Toplum içinde sosyal varlığımızı tehdit eden, davranışlarımızın, algılarımızın sınırlanmasına neden olan, baskı altına alan pek çok neden bulunmaktadır. Bu nedenlerin başında hastalıklar, kabul etmekte zorlandığımız yaşanmışlıklar ve travma kavramının tam karşılığı olan benliğin bölünmesi- reddedilmesi gelir ve bütün bunlar günlük hayat akışımızı olumsuz etkiler. Kelimeler ile asla ifade edilemeyen acılar, unutulamayan yaslar, kayıplar, cinsiyet ayrımcılığı, toplumsal tabular, kültürel çatışmalar ve yok saydığımız daha pek çok şey bu sıralamanın içinde yer alabilir. Duygusal taşıyıcılığımızın karşılığını ararken aidiyetsiz ve yersiz yurtsuz kelimelerine yakınlık hissederek ortaklık geliştirebiliriz. Zamana karşı aidiyetsiz, kendimize karşı, aileye karşı, en yakınımıza karşı, sevgiliye karşı, ebeveynlere karşı derken unutmak istediğimiz şeylere karşı aidiyetsiz, hissiz olabiliriz. Hissizleşme ve bellekten uzaklaşma isteği modern çağın hastalığı haline gelmiş durumdayken bu noktada sağaltıcı gücü ile sanat ve sanat eserleri devreye girer. Tecrübe ettiğimiz bu dünyaya ve kendimize dair öğrendiklerimizi, hissettiklerimizi, düşündüklerimizi, duyumsadıklarımızı, kaygılarımızı ve utançlarımızı kimi zaman bilinçli kimi zaman ise bilinçsiz olarak belleğimizden uzaklaştırsak da bilinçdışı bizim yaşamımızı kontrol altına alabilir. Bu sefer öz yaşam hikayelerimize dert ortağı Sadan Hanım ve Diğer Hikayeler Sergisi. Alzheimer hastalığına vurgu yapan sergi, güncel sorunumuzu ele alıyor. Türkiye Alzheimer Derneği'nin açıklamış olduğu bilimsel verilere göre Türkiye bu hastalıkta en çok artış görülmesi beklenen ülkeler arasında. Proje koordinatörü Göksel Gülensoy, sergi küratörü Denizhan Özer, Sadan Hanım'ın kızı Neptün Hanım ve serginin ana konusunu öz yaşamı ile derinleştiren Sadan Ünüvar, konuyu yapıtlarıyla onurlandıran sanatçılar bir araya gelerek algılarımızı zorlayan bir ortaklık yarattılar. Birleştirici büyük bir gücün bir araya getirdiği insanlardan ve o insanların ortaya koyduğu daha büyük ve etkileyici bir güçten söz edeceğiz. Alzheimer'ın renkler ile nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu derin konu neden resim sergisiyle topluma sunuldu? Bu soruların cevabı, proje koordinatörü Göksel Gülensoy'un annesinin hastalık evresindeki gözlemlerinin onu renkler ile buluşturmasına dayanır. Göksel Bey bu hastalığı yaşayan insanların renklere karşı hassasiyetleri olduğunu keşfeder. Ve pek çok hasta bakıcının da ortak gözlemi olan bu konu, bilimsel bir açıklığa kavuşur. Kırmızının renkler içinde Alzheimer hastaları için unutulmaz olan tek ışık sinyali olduğu söylenebilmektedirler. Sadan Hanım'ın doktoru Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Topçular, renklerin neden hastalar üzerinde etkili olduğuna bilimsel bir açıklık sunmaktadır. Renklerin bu gücü, Alzheimer'a dikkat çekmek ve sosyal farkındalığı arttırmak için başlayan belgesel film projesini aynı zamanda bir sergisiye dönüştürür. Proje, Göksel Gülensoy tarafından etkileyici bir sergiye dönüşebilmesi için Denizhan Özer'e sunulur. Bu karşılaşma aslında tesadüf değildir. Dünya düzleminde henüz açıklık kazanmamış olan ortak çekim alanlarımızın birleşimi şaşkınlık yaratmaktadır. Var olan sistemde insanların birbiriyle olan bağları ve bağlardan doğan duygu ortaklıkları toplumsal yalnızlığın olmadığını bize bu seferde göstermektedir. Denizhan Özer'e sunulan proje onu derinden etkiler. Çünkü yakın zamanda o da annesini Alzheimer'dan kaybetmiştir. Bu sergiye dahil olan usta isimler arasında da hastalığa yakından tanıklık eden sanatçılar vardır. Onlar da projeye tesadüfi biçimde dahil olmuşlardır. Böylelikle çemberin genişlediğini söyleyebiliriz. Mesleki alanda başarılarımız, toplum tarafından onaylanmış olmamız ve uluslararası tanınırlığa sahip olanlarımızı da göz önünde bulundurduğumuzda, profesyonel ve mantık çerçevesinde devam ettirdiğimiz hayatımıza karşı acı çekme ve yas tutma hakkı tanıyabilmiş miydik? Kurguladığımız dünyayı ve sorumluluklarımızı entelektüel donanımlarla katmanlarken hayata hangi bölünmüş parçamızla temas ettiğimizi kestiremiyoruz. Ya da kendi derinliğinde saklı olan yas sürecimizi mesleğimizden uzaklaştırmadan yaşayabilmiş miydik? Bu gerçeklikler içinde sanatın dışavurumcu yapısı birer fırsattı ve yapılması gerekenin en iyisini proje koordinatörü, proje küratörü ve sanatçılar bir arada yapacaklardı. Yaşamı kolektif vicdan bütünü olarak da değerlendirebilir miyiz? Toplumsal reddedişlerimiz ve bireysel yok sayışlarımızın bir başka özne ve nesnede vücut bulması ile ruhumuzda izi kalmış hayatların tekrarlandığını söyleyebiliriz. İnsan kimi zaman kendine kimlik kazandırırken kimi zaman da varlığını bu dünyada kimliksiz bırakabilmektedir. Kimi zaman büyük anlamlar yüklerken aynı anlamı yüklediği yeri yok etmek de isteyebilir. Tarihi süreçlere baktığımızda yaşanmış olan pek çok toplumsal travma sonrasında iz bırakan yaşanmışlıklar, sanata sığınarak ifade gücü bulmuştur. Bu haliyle de toplumsal ve bireysel sağaltımı gerçekleştirerek yaratıcı üretimlerde bulunulmuştur. Bu bağlamda aidiyet, düzen ve dengeye sahip olmaya çalışırız. Peki, her dönemde renkler toplumlar tarafından eşit oranda sahiplenilmiş midir? Renklerin Alzheimer hastaların üzerindeki etkisini açıklayan Nörolog Prof. Dr. Barış Topçular kırmızı ve mavi renge vurguda bulunmuştu. Mavi ve kırmızının eşit oranda sahiplenilmesi ise dikkat çekici. Toplumsal ve bireysel reddedişlerin yalnızca günümüze ait olgular olmadığını biliyoruz. Konu renklerin insan ruhundaki güçlü etkisine gelince şunu da eklemeliyiz ki renklerin toplumsal, sanatsal ve dinsel kullanımlarındaki reddedilişlerini inceleyerek günümüze kadar ulaşan etkisine ve bu hastalığın anatomisindeki yerine değinmek anlamlı olur. Üst Paleolitik Çağda mavi renge hiç yer verilmemiştir. Kırmızı, siyah ve kahverenginin tonları hakimdir. Bir süre beyaz da hiçbir yere sahip olmamıştır. Neolitik Çağda da mavi renk dışlanmıştır. Doğaya hakim olan bu renk özellikle Roma ve Yunanlılar tarafından 11. yy. sonlarına kadar hiç kabullenilmemiş fakat kırmızı önemli bir yere sahip olmuştur. Renklerin kabulü ve reddi kültürler arası değişkenlik gösteriyor olsa da mavi rengin reddi kırmızı rengin ise hiç reddedilmeden günümüze kadar aktarımı gizemli bir durumdur. Mavi rengin reddedilmesi yalnızca görsellikle sınırlı değildir. Ona sözcük dağarcığında da yer verilmeyerek doğaya ve renklere karşı körlük oluşturulmuştur. Peki toplumların sahiplendikleri kırmızı ve reddettikleri mavi neyi temsil ediyordu? Bu toplumsal reddediş bir travma olabilir miydi? Neyi görmek istemiyorlardı? Vakti zamanında renkleri görmek ve kabul etmek istemeyen toplumlar yüzleşmeler yaşayarak günümüze tam tersi biçimde renkleri aktardılar. Kırmızı rengin hiç reddedilmeden her dönemde sahiplenilmesi, mavi rengin reddedilişinin 11. yy. sonunda sonlanmasıyla denklik kazandı. Mavinin kabulüyle tüm renkleri ilgilendiren bu değişim sanat eserlerine de yansımıştır. Hatta 12. yüzyılda mavi, kırmızı rengin önüne geçmiş bile olabilir. Öyle ki Batı resminde mavi renk bakire Meryem'in giysisinde kendisini farklı tonlarla göstermiştir. Böylelikle algıdaki körlük toplumlar içinde son bulmuş diyebiliriz. Vakti zamanında reddedilen mavi renk şimdi kırmızıyla eşit oranda değer görerek Alzheimer hastalığında pozitif etkisi olduğu söylenebilmektedir. Elbette diğer renklerin de dalga boyları insan beyninde algıda seçiciliği ön plana çıkartmakla birlikte, insanların yaşamla olan bağlarını güçlendirir. Tarihi süreç içinde toplumlar algı travmasını çözebilmiş ve yeni renk düzenleri oluşturabilmişlerdir. Şu an ise modern yaşama katkı sağlayan renkler pozitif psikolojiyi destekleyerek sağlıklı bir çözülme içinde gelişme göstermektedir. Belleğin nefes borusu haline gelen renkler işlevselliğini Sadan Hanım ve Diğer Hikayeler adlı sergide gösterirken 20 sanatçı kendilerine özgü algıları, renkleri ve teknikleriyle hastalığı yorumladılar. Belleğimizden uzaklaşıp gitmek isteyen asıl şey neydi? Neyi görmek istemiyoruz? Toplumun kanayan yarası haline gelen bu hastalık bu topraklara neyi öğretmek istiyor? Hayatın hafızası insanın kaderi mi oluyor? Sanat eserlerinin sorgusu içinde olan bu sorular modern bir anlatım içinde bizlere yeni kapılar açıyor. Açılan ve kapanan kapılardan söz etmişken Bert Hellinger Kişi, kaderin önünde saygıyla eğildiğinde, sakinleşir, mütevazi olur. Ve geçmişi arkasında bırakarak önüne bakabilir. Hastalandığınızda, iyileştirilecek bir beden yoktur. Affedilecek bir hatıra, teşekkür edilecek bir geçmiş, temizlenecek bir zihin vardır. der. Böyle değerli bir projede usta isimlerin arasında genç bir ressam olarak yer aldığım için öncelikle Denizhan Özer'e, Göksel Gülensoy'a, Neptün Gülensoy'a ve usta sanatçılara sonsuz teşekkürler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/07/isil-savaser-turk-resim-sanatinda-soyutluk-algisi/", "text": "Türkiye'de 1950'den itibaren yaşanan gelişmelere bakacak olursak, II. Dünya Savaşı'nın sona erdiği, çok partili dönemin başladığı ve çeşitli toplumsal, siyasal değişimlerin yaşandığı 1950'ler Türkiye'sinde toplumsal gerçekçilik anlayışını benimseyen ve soyut resimler yapan ressamların varlığı görülmektedir. 1950'li yıllar, soyut resmin Türkiye'ye girdiği yıllardır. 1930'lardan 1955'e kadar yapılan çalışmalarda renkten çok biçim bozmaları egemendi. 1950'li yıllarda, özgürlükçü demokrasinin ülkenin sanat yaşamına Batı'daki sanatsal akım ve yeniliklerle birlikte çok yönlü eğilimler getirdiği görülmektedir. Türkiye'de ilk soyut girişimler geometrik, non-figüratif çerçeve içinde olmuştur. Renk soyutlaması mantığı ise ilk defa Müstakiller ve D Grubu'nda görülmeye başlanmıştır. Türkiye'de modern sanat gelişimin çıkışları 1950-1990 yılları arasında, Batı sanat anlayışı çerçevesinde Cumhuriyet döneminde gerçekleştirilmiştir. Modern sanattan söz ederken de Batı'da olduğu gibi birbirini izleyen, boyasal ya da zihinsel akımların sürekliliğinden değil de çıkış gücünü 20. yy'da Almanya ve Fransa'dan alan kendi özgün çalışmalarını ortaya koymasıyla oluşmuştur. 1940'lı yıllarda toplumsal içerikli resim yapan sanatçıların 1950'li yıllarda soyut sanata yönelmelerinde ve sanatın gelişimde ünlü sanat yazarlarının, eleştirmenlerin katkısı büyüktür. 1950'lerde başlayan modern sanatın gelişmesinde deneyim ve birikimleriyle katkısı olan Nurullah Berk, Cemal Tollu, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Zeki Faik İzer, Sabri Berkel, Zühtü Müridoğlu gibi sanatçılardır. 1950'li yıllar ve onu izleyen dönem Türkiye'de soyutçu eğilimlerin satışsızlık riskine rağmen tutunma uğraşı verdiği çabalarla geçmiştir. Birer yeni çıkış olarak yorumlanması gereken soyutçu eğilimlerin devreye girdiği yıllarda Türkiye'de resim anlayışları genel anlamda kübist biçimlendirme yöntemlerine ve fovist görüşe yakın bir yol izlemekteydi. 1950'li ve 1970'li yıllarda ise modern sanatta soyutluğu araştıran ve bunu İslam kaligrafisi ve yerel motiflerle işlemeye çalışan sanatçılar; Şemsi Arel, Cemal Bingöl, Abidin Elderoğlu, Ferruh Başağa, Adnan Turani ve Nuri İyem'dir. Adnan Turani, soyut sanat eğilimlerinin yaygınlaşma nedenlerini incelemiş ve Türkiye'de soyut sanatçıların, geometrik soyutlama yönündeki çalışmalarını akademideki geometrik konstrüktif biçim eğilimiyle, eski hat düzeni geleneklerine bağlamıştır. Adnan Turani, soyut non-figüratif alanda, sanatçıların eğilimlerini geometrik ve lirik olarak iki kısma ayırmıştır. 1950-1975 yılları arasında kişiye dönük arayışalar artmaya başlamış, soyut resim çabaları yoğunlaşmıştır. Soyut resim 1960'lı yıllarda gelişme kaydetmiştir. Figüratif resimsel biçimleme soyut resimdeki biçimleme mantığı ile zıttır. Soyut resmin yapısında doğa izlenimi yoktur. Soyut sanat yeni bir resim düzeni, yeni bir boya gerçeği ve değerlendirmesini ortaya koymuştur. Diğer bir sorun da işleminin soyut resimde değerini yitirmesidir. Figür resminde modle işlemi doğa biçiminin üç boyutlu görüntüsünü kesinlikle saptamak için bulunmuştur. Ancak soyut sanatın nesnenin görüntüsü ve inşası ile ilgilenmemesi modle işleminin anlamsızlığını ortaya çıkarmıştır. Bir diğer ayrılık da, soyut resmin yüzeyindeki düzenleme mantığıdır. Soyut resim, doğa görüntülerinin mekan içinde sıralanmasına dayanan derinlik yaratma işlevine gereksinim duymaz. Figür resmin mekansal kuruluş mantığı soyut resimde önemini yitirmektedir. Nesnelerin sıralanmasına ilişkin perspektifin ortadan kalkması ile bir sonsuzluk oluşmuştur. Böylece yeni bir hacim anlayışı biçimlenmiştir. Soyut resimdeki bir diğer özellik de açık kompozisyondan uzaklaşan tamamen resimsel gerçeklerden oluşan bağlantılarla inşa edilen bir kompozisyon kurulmasıdır. Türkiye'deki soyut resim sınıflandırmasını; geometrik, lirik, geometrik non-figüratif, lirik non-figüratif soyutlamacılar olarak özetleyebiliriz. 1946 yılında çok partili dönem ile birlikte, Türkiye'de sanatın gündemine non-figüratif soyut resim kavramları girmiştir. Non-figüratif çalışan sanatçıların başında Cemal Bingöl gelmektedir. Sanatçı çalışmalarına kolajla başlamıştır. Cemal Bingöl, çalışmalarını geometrik biçimlerin yüzey bölüntülerinin ve çizgi ile ortaya çıkan düz renkli geometrik yüzeylerin, yatay dikey doğrularla oluşan dengesinde yapmıştır. Refik Epikman'ın soyutlamasında, eski figüratif, geometrik inşalı resminden birçok eleman vardır. İsmi soyutla özdeşleşen Sabri Berkel geometrik-non figüratif bir üslup içinde Türk resim tarihinde modernleşmenin öncülerinden sayılmaktadır. Sanatçı, geometrik soyut yapıtlarında ve lekeci çalışmalarında kurgulama anlayışını ön plana çıkarmıştır. Aşk adını taşıyan soyut çalışmalarıyla Devlet Resim ve Heykel Sergisi'nde birincilik ödülü alan Ferruh Başağa'nın soyut resimleri organik kavramlar üzerine temellenmiştir. Başağa çalışmalarında geometriden faydalanmaktan ziyade geometri düşüncesinden hareketle çalışmalarını sürdürmüştür. Sanatçı bu yaklaşımını Geometri bir problemdir, ben problem dışına çıkarak geometrinin estetiğini aradım sözleriyle özetlemiştir. Sanatçının resimlerinde, mozaiklerindeki küçük parçaların titreşiminden kaynaklanan etki görülmektedir. Başağa çalışmalarında sınırsızlık, süreklilik izlenimi vererek gizemli bir durum yaratmaya çalışmıştır. Adnan Çoker, önce inşacı sonra serbest ve action painting'e dönük, daha sonraları ise geometrik kristalize biçim unsurlarını kompoze eden bir gelişme göstermiştir. Selçuklu ve Osmanlı mimarisinden esinlendiği kubbe, sütun, kemer gibi mimari ögelerle koyu fon üzerinde biçim ve renk dengesinde ulaştığı yalınlığı, günümüze kadar geliştirerek minimalist bir anlayışa yönelmiştir. Şemsi Arel ise, tek rengin tonlamalarıyla geometrik yüzey bölüntülerinin üzerine uyguladığı yazısal eğrilerle, yüzey-çizgi karşıtlığında biçimleri dengeli olarak yerleştirmiştir. Adem Genç, Tasarım Gerçekliği olarak tanımlanan anlayışını soyut-somut imgeler taşıyan yüzeylerde simgeledi. Çalışmalarında soyut geometrik uzaysal boşluk ve somut dinamik lekeler karşıtlık oluştururken, simgesel görüntüler de ön plana çıkmıştır. Zeki Faik İzer'in 1937'de lirik soyut anlayışının ilk örneği olarak çalıştığı Sultan Ahmet Camii'nin Camları adlı eseri 1961'de New York Guggenheim Müzesi'nde Türkiye birincisi olarak sergilenmiştir. 1976-80 döneminde, ritmik çizgiler, coşkulu fırça darbeleri ve saydam renklerle lirik-soyut anlayışını ortaya koymuştur. Ercüment Kalmık Marinada Yelkenliler adlı eserinde manzara resmine ilgisi ve doğa sevgisini soyutlamıştır. Bedri Rahmi Eyüboğlu lirik non-figüratif çalışmalar yapmıştır. Özdemir Altan 1966 ile 1975 yılları arasında soyutlamaya yönelik çalışmalar yapmıştır. 1975'ten sonra figüre dayalı pop etkilerinin görüldüğü lirik soyutlamalar görülmektedir. 1965-66 yılları sanatçının Kral ve Kraliçeler adını verdiği dönemdir. İmgesel olarak insan figürünün kendisini gösterdiği çalışmalardır, insan imgesinin farklı metamorfik yapılanmalarını çalışmıştır. Modern Türk resminin lirik soyut geleneğinin önde gelen isimlerinden olan Zekai Ormancı, kompozisyonlarında ışığı ve rengi eserlerinin dışa vurumcu ifadesinde önemli bir etken olarak kullanmıştır. Devrim Erbil 1962'den sonra lirik soyutlama çalışmalarında kendi tarzının arayışına girmiştir. Grafik etkisi veren yazısal tuşlarla, kuş bakışı İstanbul planını soyutlamaktadır. 1945'te Melih Nejat Devrim ve Selim Turan soyut resme yönelen bizdeki ilk lirik non-figüratif sanatçılar olduğu bilinmektedir. Abidin Elderoğlu, İslam kaligrafisi ve yerel motifleri işleyerek yarı kübist bir anlatım benimsemiştir. Sanatçının çalışmaları Doğu sanatından gelen etkinliklerin Batılı resim anlayışı ile karışımıdır. Erol Akyavaş, modern çağdaş resmimizle geleneksel sanatlarımız arasındaki en kuvvetli bağları evrensel boyutta kurmuş olan yegane sanatçıdır. Bu durum sanatçının önemli bir modern zihinsellik içerisine yerleşmesini de sağlar. (Eroğlu, 2015:129). - Eroğlu. Ö., Türkiye'de Resim Sanatı, Tekhne Yayınları, 2015 - http://www. turkresmi. com/klasorler/geometrik-lirik/index. html - Tansuğ. S., Çağdaş Türk Sanatı, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2012 - Kültür ve Turizm Bakanlığı Bilgi Sistemleri Daire Başkanlığı, http://ekitap. kulturturizm. gov. tr/TR,80258/geometrik-soyut-sanat-egilimi. html - Gergedan Kültür ve Sanat Dergisi, Eylül 2018, Türk Resim Sanatı Özel Sayısı - http://abidinelderoglu. kimdirkimdir. com - Sanat Dünyamız Dergisi, Avant-garde, 1945-1995, Yapı Kredi Yayınları, 1996"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/07/orhan-taylandan-satasma-resimleri-kiziltoprak-sanat-galerisi-02-27-kasim-2019/", "text": "İşte böyle düşünerek, belki biraz da haddimin sınırlarını zorlayarak, büyük ustaların başeserlerine sataşmayı denedim. Başeserler olmaları, yani herkesçe bilinen resimler olmaları önemliydi. Çünkü bu, yapmak istediklerimin kolay anlaşılmasını sağlayacaktı. Peynir ekmek yemezler, onu öyle demezler. SATAŞMALAR, 2 27 Kasım 2019 tarihlerinde Pazar, Pazartesi günleri hariç, 12 00-19 00 saatleri arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/adnan-alahmad-ertugrul-berberoglu-ve-tavaf/", "text": "Tavafın büyüyen özenli bir çemberi vardır. Bir karesi vardır ve bu karenin sınırları aşılamaz. Çünkü böyle bir durum temellerinde mekan ve zaman sınırlarının yok olduğu dairenin yörüngesi ile mistik sıkı etkileşimli/tasavvufi ilişkisini ortadan kaldırır. İşte bu güçlü tasavvufi mistik denklemin içinden Türk sanatçı Ertuğrul Berberoğlu'na özgü görsel Tavaf projesi ortaya çıkmıştır. Sanatçı; sert bir tasavvufi eğilim sergilediği tablosunda sadece kendisi ile malzeme arasındaki buluşma olayı ortaya çıkarmakla kalmıyor, aynı zamanda malzemeler ile bu malzemelerin özü arasındaki buluşmayı da ortaya koyuyor. Böylece dışsal hareketler ile içsel hareketler arasındaki buluşma da gerçekleşmiş oluyor. Bu buluşma hedef kitlenin hayal gücünü harekete geçirerek gözlerini çeşitli ihtimallere; olması mümkünmüş ya da mümkün değilmiş gibi görünen olasılıklara doğru açabilecek bir buluşmadır. Sanatçı Ertuğrul Berberoğlu diyor ki Bu ayeti okurken: 'İnsanlar içinde haccı ilan et... Gerek yaya olarak gerekse her bir uzak yoldan yorgun develer üstünde gelsinler sana...' isimler ağızdan dökülüverir. Nihayet algılarım hislerime açıldığında ayeti görebiliyorum. Düzen ve tekrarda inancı anlamaya yönelik bir ortam, bir aralık var. Nesnelere dokunduğumda da bunu anlayabiliyorum. Mekanlar içinde dile dokunup hissediyorum, karşıma somut bir alan olarak çıkıyor. Barış kelimesini özetlemek üzere genişleyen daha kapsamlı bir perspektife doğru zamanı aşmaya çalışıyorum. Birbiri ardına gelen zamanlar boyunca tecelli eden bir gerçekten yola çıktığımızda görürüz ki tavaf haccın bir parçasıdır. O, olağandışı bir yolculuk olarak tavaf eden müridi alıp zamanın da mekanın da olağandışı olduğu olağandışı bir yöne yöneltmektedir. Hac, muazzam bir gayedir ve bu onu diğer yolculuklardan ayırarak bir yolculuk olmaktan çıkarır. Rızık, keyif ya da iktidar arayışı gibi genel dünyevi gayelerden ya da genel olarak bir gaye olmaktan da çıkarır. O, aydınlanacak bir şekilde uyanıp bilinçlenme yönünde gafletten çıkma yolculuğudur. Dolayısıyla yolunu kaybedip şaşırdıktan sonra yönü doğrultma sürecidir. Böylece özlerin özü, başlangıçların başlangıcı, azami manalar ve hedeflerin sonuna doğru en büyük gaye yolculuğu başlamış olur. O, insanın iletişim, ağma, iştiyak ve ilahi aşk zamanına girişidir. İnsanın kendi öz gerçeğini yeniden kazanma uğraşıdır. Bu, özün hile, kuruntu ve çöküş zehirlerinden arındırılmasıdır. O, yeniden doğumdur, bu doğum bütün cerihaları ile aynı zamanda onlara rağmen tavaf yoluna giren herkesin varlığını sarsar. Sanatçı Ertuğrul Berberoğlu'nun Tavaf projesi çerçevesinde sergilenen tablolarında çoğu kimsenin çelişkiler listesine koyduğu kavramları bir araya getirmek üzere tavafın geniş ve derin anlamından yola çıkılıyor. Böylece sanatçı, bunları tümleşik, iç içe ve çelişki kavramından tamamen uzak kavramlar olarak ortaya koyuyor. Buluşmayı bazılarının uzaklaşma olarak gördüğü şeyde bulan bu vizyonunu, sanatçı kendisinin kökleri ile derinden iletişim içinde olan bir insan oluşuna, ancak aynı zamanda dünyaya açık, bilgiye götüren yolların çeşitlilik arz etiği anlayışına açık oluşuna ve insanın bugün eskiden hiç olmadığı kadar çok ihtiyaç duyduğu azami bir mesaj olarak barışın anlamını yüceltmesine bağlıyor. Sanatçı aynı şekilde sanatta tek taraflı bir mantıktan çıkılması gerektiğini de kabul ediyor. Çünkü sanat, yapısının bir gereği olarak çeşitli ve yenilenen bir şeydir. Dolayısıyla özel bir bakışı olmalı ve sırf yıkmak için yıkıcı olmayan ve sırf tanınmak için muhalefet etmeyen türde farklı bir okuma yapmalıdır. Bu tabloyu ve sanatçının birçok tablosunu ilk kez görmenin üzerinden bir süre geçtikten sonra bakan kişi deyim yerindeyse doğrudan görülen imgeden sıyrılarak simgelediği ve işaret ettiği şeye yönelir. Bu, aynı anda tavaf edenler ile görüntüye/tabloya bakanların ortak olduğu etkin enerjinin yanı sıra görüntünün herkesi aynı şeklide etki altına almak üzere dönüşüp gelişme aşamalarıyla kendinden geçen hava zerrelerinin içten oluşturduğu dehşet halidir. Ancak sanatçı nasıl yapıyor bunu? Belki de yaratıcılığının temelinde kare ile daire arasındaki diyalektik ilişkiyi devreye sokma sanatsallığı ve yaratıcılığıdır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/atilim-sahan-hicbirimiz-daha-iyisini-yapamayiz-altamiradan-sonra-hersey-dekadanstir/", "text": "Bu çizimler Fransa'nın güneyindeki Chauvet mağarasında 1994 yılında keşfedildi. Radyokarbon testleri milattan önce 32.000 yılında yani günümüzden 34.000 yıl önce resmedildiğini gösteriyor. Düşünün İsa peygamber 2.000 yıl önce yaşadı, Piramitler 4.000 yıl önce inşa edildi, yazı yaklaşık 5.200 yıl önce icad edildi. Bu resimler ise 34.000 yıl önce yapılmış. Resim yapılırken buzul çağındayız. Henüz Dünya üzerinde devletler, sınırlar, milletler yok. İnsan toplulukları tarımı, evcil hayvanı, mülkiyeti bilmiyorlar. Daha mamutların, Avrupa bizonlarının soyu tükenmemiş. Avcı toplayıcı mağara insanlarının çağı. Picasso yine bir mağara adamları sanatı barındıran Altamira mağarasındaki figürlere bakıp Hiçbirimiz daha iyisini yapamayız. Altamira'dan sonra herşey dekadanstır demiş. Bu ayı resmi Altamira mağara resimlerinin iki katı yaşında. Aslında Chauvet'deki diğer aslan, mamut, gergedan çizimleriyle beraber insanlık tarihinin bilinen en eski sanat eserlerinden. Harika. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/belgin-balanoglu-alagoz-kulaklarini-tika-cagdas-insan/", "text": "Modernliğin, insanlığı evrensel boyuta ulaştırdığını savunan düşüncelerle ve gerek Modernliğin ülkeler, halklar içine yayıldığı savından yola çıkan düşünce sistemi oluşturarak bu konuda yeni teoriler üretenler, gerekse Modernizmin, Postmodernizme devşirildiğini savunan düşüncelerin olduğu bir çağda, yaşamaktayız. Aydınlanma çağının batıya bakışımızdaki iyimserliği ve 'Batıcılık' kavramının başlamasına temel oluşturması yadsınamaz bir gerçeklik olmalı sanırım. Tüm bu Batı ya da Çağdaş/Modern gibi kavramlar, büyük güçler tarafından ülkelere bölüştürülmeye başlarken, özkültür, gelenekçilik gibi ülkelerin kendilerine ait varoluş süreçlerinde de dış ve iç çatışmalar yaratabilmektedir. Evrensel olarak kabul edip benimseyeceğimiz pek çok değeri, kavramı, insansal duyarlıkları yadsımak mümkün değilse de küreselleşmenin dayattığı birçok güvensizlik, risk unsuru taşıyan ontolojik kaygı, zaman/uzam/kültürlerden hoşnutsuz olmayan halklar için kabul veya ret unsuru taşımaktadır hala. Bir de buna zaten toplumun iç dinamiklerinde varolan, Süreklilik İlkesi ve Değişim İlkesini de ekleyince istenen kargaşa elbette ki istenen sonuca daha hızla ulaşmayı sağlamaktadır. Modernliğin getirdiği unsurlardan biri özgürlük kavramı iken, bu kavram yalnızca güç odaklı ülkelerin kendi ülke halkının kullanma hakkı haline getirilmiştir. Tüm bu siyasi modeller gelişirken, geçmişte yaşanan 'Barbar Sömürü' olgusu da Modernleşmiş ve çeşitli stratejilerle beslenerek 'Emperyalizm' kılıfına bürünmüştür. Modernliği, kendi kültürlerine uyarlayarak gelişim süreçleri yaşamak, insanlık tarihinde ilkel insandan bu yana başlamış bir süreçken, şimdilerde modernlik ile başlayan ve aslında siyasi bir tavra dönüşen 'Popülizm', Emperyalist ülkelerin en sık kullandığı bir strateji durumundadır artık. Kapitalizm: Rekabetçi emek, ürün piyasaları bağlamında sermaye birikimi, ekonominin siyasetten yalıtılması halidir. Gözetleme: Yükselen modernlikte başlayan örgütlenmenin, tarihsel gelişiminde kapitalizm ile içiçe geçen Ulus-Devletin gözetimini ve dolayısı ile denetimini sağlayan bir rol üstlenir. Askeri İktidar: Ülke bütünde sivil öncelik ile göreceli bir uzaklıkta destek içindir. Askeri güç, teorik olarak 'Dış Devletlere' karşı ülkeyi koruma amacıyla durur. Endüstriyalizm: Askeri güç ile doğrudan ilişkilidir. Örneğin: Savaş Endüstrisi; Endüstrileri gelişmiş ülkelerin kendi varlıklarını koruma amaçlı kullandıkları strateji, Endüstriyalizm ile Kapitalizm ilişkisinden söz etmek olanaklıdır. Belki de en önemlisi; Endüstriyalizm, insanın doğasından kopuşunun da başlangıcıdır. Ve aynı zamanda, doğanın çeşitli kaprislerini çekmek zorunluluğunun da sonudur. Endüstriyalizm, yapay çevre gelişimi olgusunu başlatmıştır ve dolayı ile 'yaratılmış' bir çevrede yaşar durumundadır halk. Bu şöyle bir sonuç yaratır; Toplumlar, belirlenmiş, koşullanmış zaman dilimleri içinde, belirlenmiş, koşullanmış yaşam biçimleri yaşar hale getirilmek gibi bir sonuç içine girerler. Kendi alt ve üst kültürlerini yaşamadan hızlı bir devim içine girmek demektir bu! Bunları kısaca şöyle özetleyebiliriz: Toplumsal davranışlar, konuşma, yazma, yeme-içme alışkanlıkları, görsel zevk, haz anlayışı, iletişim, ilişkiler, kurumsal işleyişler, müzik, sanat, yaşam biçimleri, eğlence anlayışı, ananelere bağlı birçok olgu, kendini, dünyayı algılama biçimindeki hızlı değişim... Tüm bunlar, toplumların yaşantılarının yaşanmışlığı sonunda kabul ve redde bağlı yığılan ve süzülen ortak kabul formlarıdır. Toplumların, kendilerine özgü hayat 'Hayat Modelleri' vardır. Bu birçok etken sonucunda ortaya çıkar, her toplumun, coğrafya, iklim, genetik, duygulanım gibi fiziksel Antropoloji alanına giren her bir farklılığımız, uygulanmaya çalışılan şablon yaşam biçimlerine uyum sorununu da beraberinde getirmektedir. Devletlerin, tarihsel gelişim sürecinde var ettikleri kimlikleri vardır. Ulusların kendi sınırlarındaki tarihsel gelişimde, inançları, soyut değerleri, algıları ile besledikleri kendi kültürleri vardır. Kültürler, biyolojik kalıtımlarla değil, dil aracılığı ile öğrenilir ve yaşatılır. Kaldı ki, aynı toplumun paylaştığı kültür ve gelenekler birbirinden uzak bölgeler ve yörelerde, ufak farklar dışında aynılık içindedirler. Kültür, toplumların birbirlerini anlamalarını, o kültüre ait davranış biçimlerini belirleyen ortak bir dildir. Kültür, toplumların kendi varlıklarını korumalarını sağlar ve sosyal gruplar bu oluşumu sağlamlaştırır. İnsanın, toplumların tümü ile aynılaşmış kültürlerde yaşama olasılığı yoktur. Alt bilinç ve genler bu yapıyı reddeder. Buna bir örnek vermek gerekirse; arılar ve karıncaların sosyal örgütlenmesi gösterilebilir. Bu düzen bozulduğunda, sonuçları ne olur sorgusu, insanlık için de geçerlidir. Dünya güçleri, bir yandan tekelleşmeye çalışırken, diğer yandan yasalara ve adalete dayalı 'Demokrasi' gibi bir düzenin öncülüğünü yapar görünerek, ikiyüzlü tavırlarıyla geri bıraktırılmış ülkeler üzerinden oyunlar oynamaktadırlar. Sonuç olarak, ülkelerin kültürlerini, 'Kültür Emperyalizmi' sistematiği ile mutasyona uğratmaktadırlar. Bu, yeniçağın, doğru sistemi olarak kabul edilemez. Kültürel ve sosyal dinamikleri bozuntuya uğrayan ulusal ve yerel toplumda olaylar ve biçimler esner. Küreselleşme, tam da bu esnemeyi taban alır. Kendi kültürüne yabancılaşmayı sağlayan popüler kültür, yine bu noktada işlevine başlar ve yer kürede biçimlendirilmiş kültürlerle birlikte şebekeleştirilir. Küreselleşmedeki nihai sonuç, Ulusçuluğu törpülemektir. Küreselleşmenin toplumlar üzerinde çatışma ve ayrım gibi bir rolü vardır ve büyük güçler bu süreçte yanyanalık içindedirler. Ulusların yüzyıllarca oluşturdukları kültürler, neden bugün iğreti, bayağı, yoz, düzensiz, beğeniden uzak bir yapıya dönüştüğünü sorgulamak gerekir. Halk Kültürünün neden bağnazlaştırılıp, aşındırılmaya, yok olmaya doğru yol aldığını sorgulamak gerekir. Kabul gören; Uygarlığın Antik Yunandan başlayıp, Batı ile yaşadığını kabul etmek doğru bir sav olmamalı. Çağdaş Uygarlık formuna erişmek, kendi öz kültürünle, gelenekleriyle gerçekleşebilir. Ne ki, uygulanması gerekenler; Yöntemler sorununa çözümler üretmektir. Toplumların yapısı, insana, doğaya, ülke gelişiminin sağlanmasında temel olan eğitim, sanayi, siyaset, soyut/somut kuramlar gibi birçok etkenin diyalektik ilişkisini doğru yapılandırmak ve yaşama geçirmekle korunur. Zira her insanın ait olduğu kültürel yapı, genler aracılığı ile değil dil aracılığı ile kuşaktan kuşağa yayılır. Sosyal devinim, Marx söyleminde, 'değişme-gelişme, değişme-gerilme' gibi etkenlerin sürekliliği ile üretim ekonomisine dayanır. Toplumsal yapının varlığı ve yaşam biçimi yine üretim biçimi ile ilgilidir. Tüm bu birbirine bağlı, sıkı sıkıya gelişen toplumsal biçim, düşünce, anlayış, beğeni, zevk, inanç, dünyayı algılama, öz kimlik vs... gibi kişi kavramında varolan değerleri oluşturur. Kabuller ve tepkiler; ırk, tarih, fiziki ortam, inanç miraslarında biriken sosyokültürel verilerden beslenir. İşte bu noktada sanatın rolü başlar ve sanatçı, yaşadığı izlediği durumlar karşısında geliştirdiği düşünceleri sanat dili ile yine kendine ait özgün bir sanat ifadesine dönüştürür ve tepki olarak kendi sosyal akımını başlatır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/disaridan-artist-2019-29-istanbul-sanat-fuari-salon-8-812-a-02-10-kasim-2019/", "text": "İnsanın yaşadığı yüzyılda toplumla temas kurma biçimleri ve kendi olma sürecini dışarıdaki nesne, oluşum ve insanlarla tamamlamaya çalışması, onun sanata olan ihtiyacını artırırken sanat da bu gerçekliği kendine malzeme yaparak çoklu ortamlarda gösterme fırsatını yakalar. Bu nedenle bireylerin sanatla -doğal bağlarını koparmadan- münasebet kurduğu ortamlar, sanatın varlığını pekiştiren ve varoluşunu tamamlayan atmosferin önemli bir parçasıdır. Oluşumumuz izleyicinin kendi olma sürecine 'Dışarıdan' estet bir destek vermeyi amaçladığı için geniş bir izleyici topluluğu ile buluşan sanat etkinliklerini önemsemektedir. 'Dışarıdan' grubunun sanatçıları bireysel girişimlerle ya da oluşumun ortak etkinlikleriyle yakalanan izleyici ile buluşma anlarını 'izleyen ve sanatçı' açısından bir fırsat olarak görür. 2017 yılında temellerini atan grubun 2018 yapılanmasına katılan sanatçıları Deniz BAYAV, Deniz GÖKDUMAN, Ferhunde K. ÖNER, Kerem İŞCANOĞLU, Tolga BOZTOPRAK,, Zerrin PEHLİVAN'dan oluşmaktadır. Sanatı sonsuz ve sınırsız 'şimdi'nin bütün olanaklarıyla bütünleştirebildiği için yenilikçidir, Sanatın doğuşundan itibaren başat konusu olan figürden yola çıkarak insan ve doğaya ait bütün çıplaklığı ortaya koyan yaşamı, yani doğallığın insanla kurduğu bağı anlatırken tek bir sanat yapıtı ortaya koyabilecekmiş gibi benzer; ancak insanı anlatırken kendi anlatımlarında, özgün teknikleri ve onu mercek altına aldığı yönler itibariyle birbirinden özgünleşerek ayrıştığı için polifoniktir. Sanatın merkezinde yer alanlarlaaynı sanat iklimini soludukları için yapısal bakımdan merkeze yakın olduğu kadar fiilen sanatın merkezi olan çevrelerin dışındadırlar. İnsanın kendi gerçeğini bir masalda, kimsenin dokunamadığı yalnızlığında, kitapta, bir dostta bulabileceğini bilirler. Bu nedenle şiiri, yalnızlığı, bir bakışı, müziği, zamanı, kenti kendi sanatının ortağı olarak görür ve dışarıdan gelen bütün duyuları ve estetik bakışları, eserlerine ortak kabul ederler. Sanatçıların varmak istediği yer dışarıdan merkeze ulaşmak değil merkezle dışarıyı uzlaştırmaktır. Farklı malzeme kullanımı, bu malzemelerin kompozisyonu tamamlaması; insana dair her ayrıntının titizlikle yapıtlara yerleştirmesi bakımından sanatçının sanatıyla var olma biçimindeki 'kendi olma' özelliğine sahiptir. İzleyici ile buluştuğunda izleyicinin birikimiyle yeniden üretilir ve bu birikime bağlı olarak anlam kazanır. Yapıtların kompozisyonlarında yer alan dokular, sanatçınınsalt insanolarak biriktirdiği kendi tecrübeleri kadar sanatın kendisinin geçirdiği tecrübelerin de yansımasıdır. Yapıtlar, insanın mekan ve zamanla kurduğu ilişkinin nesnel boyutları kadar duygusal ve psikolojik yanlarını da anlatır. Yapıtlarda insanı ve yaşamı anlama biçiminden hareketle ortaya çıkan kompozisyonların arka planında zamandan zemine; mekandan insana dair her unsur bütünlüklü bir sanat perspektifiyle anlatılmıştır. bir sanat eserinin 'açık yapıt'a dönüşebilmesi için izleyicisiyle-okuruyla buluşması, onlarla anlamını ve estetiğini tamamlaması gerekir. 21. yüzyıl, sanat eserinin izleyici-okurla buluşma biçimlerini çoklu ortamlara taşımıştır. Yüzyılın sunduğu bu olanakların sanatın var olma biçimine uyup uymadığı, izleyicinin sanatı dolaylı yollardan takip edip edemeyeceğine dair tartışma sürüp gitmektedir. Bu tartışma, sanatın -doğasına uygun içkinliğiyle- güncelliği içinde yoğrulup giden ve sanatın içinde yer aldığı kadar dışında kalan bir sorunsaldır. Sanatın yüzyılın değişim hızına ayak uydurabilmesini sağlayan ve sanat eserini sayısız izleyici ile sayısız biçimlerde açık yapıta dönüştüren ortamların varlığını anlamlı bulan 'Dışarıdan' grubu, 15-18 Mart 2018 tarihleri arasında gerçekleştirilen 4. Uluslararası Artankara Çağdaş Sanat Fuarı'na aynı grup adıyla Galeri Deniz çatısı altında katılmıştır ve 10-18 Kasım 2018 tarihleri arasında Tüyap Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek olan ARTİST 2018 / 28. İstanbul Sanat Fuarı'nınitelikli ve yüzyılın ger eklerini karşılayan bir alan olarak görmektedir. 'Dışarıdan'için önemli olan şenlik havasında ve eşit düzlemde gerçekleşecek büyülü atmosferin bir parçası olabilmek vesanatçının sanatıyla kurduğu bağın izleyiciyle tamamlanabildiğini vurgulayabilmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/ertugrul-berberoglutavaf-12-ekim-12-kasim-2019-kelimat-sanat-galerisi/", "text": "1989 Bartın doğumludur. 2007 Bartın Anadolu Güzel Sanatlar Lisesini bitirmiştir. Marmara Üniversitesi A. E. F. Resim-İş Öğretmenliği bölümü mezunudur. Resim sanatı yanı sıra heykel ve performans sanatları üzerinde çalışmaktadır. İstanbul Ümraniye'deki atölyesinde çalışmalarına devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/mehmet-gazioglu-donusum-12-kasim-7-aralik-2019-galerimiz/", "text": "GaleriMiz, 12 Kasım 7 Aralık 2019 tarihleri arasında Mehmet Gazioğlu'nun Dönüşüm adlı kişisel sergisiyle izleyici ile buluşuyor. Mehmet Gazioğlu'nun metal malzeme ile ortaya koyduğu, hazır nesne, rastlantısallık, kurgu, ifade ve soyutlama kavramlarını sorguladığı bu sergi, izleyiciyi birçok olgunun kesiştiği noktada sorgulayan, yeniden bakmayı öneren sanatsal bir deneyime davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/09/nilgun-yuksel-mehmet-gazioglu-ile-donusum-uzerine/", "text": "Bu yılın Eylül ayı birçoğumuz için kaotik, hızlı, baş döndürücü geçmiş olmalı. Sanat etkinlikleri, daha önce hayata geçenlere eklemlenen yeni müzeler, sanatsal etkinliklerin devasa organizasyonlara dönüştüğü biteviye genişleyen bir sistem. Dışarıdan bakıldığında sonsuz bir üretim hali. Olan biten her şey, her seferinde bakışımızı değiştiriyor, yeniliyor. Bu geniş ağa elbette ki galeriler de yeni üretimler, yeni seslerle karşılık veriyor. GaleriMiz'de 12 Kasım 7 Aralık tarihleri arasında yer alan Mehmet Gazioğlu'nun Dönüşüm adlı sergisi, görsel sanatların üzerinde çokça uğraştığı malzeme konusundan yola çıkarak görünen ve görünmeyen üzerine yeni cümleler üretiyor. Sergisini de bahane ederek, Mehmet Gazioğlu'nun koleksiyonerlikten sanat üretimine uzanan yolculuğunu konuştuk. Mehmet Gazioğlu: Böyle bir koleksiyona sahip olmak güç ve birikim istiyor elbette ama bir o kadar da heyecan verici. Ben her sanat eserinin sesi ve nefesi olduğunu düşünüyorum. Sanatsal dilin aktarımında renklerin uyumu ve zıtlığı, değişik formlardaki yaşamın varlığını hatırlatıyor, ona farklı bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Daha da ötesi beni hayal edebileceğim bir yere çekiyor, özgürleştiriyor. Koleksiyon yapmak benim hayata ve sanata karşı açık fikirli olmamı sağladı. M. G.: Film şirketim MGBeyond'u 2013 yılında kurdum. O dönemde aile işime ara vermiştim ve sektörü tanımak için film ithalatı yaptım. Bana, para kaybedeceksin demelerine rağmen agresif bir şekilde 2 3 yıl devam ettim. Belli bir zararım oldu ama vazgeçmedim. Şirketimi şu anda yeniden yapılandırıyorum ve uluslararası film şirketlerine servis vermeye ve stüdyolar kurmaya hazırlanıyorum. Pineworks gibi takip ettiğim film stüdyoları var. M. G.: Fotoğrafik imge ile yaşam arasında sürrealist bir bağ var. Fotoğrafları olduğundan farklı bir şekilde manipüle etmek ve yeni bir şeyler yaratmak beni mutlu ediyor. Farklı olmayı ve insanları düşündürmeyi seviyorum. Herhangi bir şekilde imge ile bağlantı kuruyorsanız sinemayı da takip etmeniz kaçınılmaz. Sinema sanatı, fotoğraf, resim ve diğer görsel oluşumların toplamı. Ses ve kompozisyonla büyüyen bir disiplin. İçinde o kadar çok şey barındırıyor ki hem ana dair hem zamana dair veriler toplayabiliyorsunuz oradan. M. G.: Aslında çocukluğumdan beri tutku benim için fotoğraf çekmek. Ancak o zamanlar bu döneme göre daha sınırlıydı. Benim hikayem cep telefonu ile oynarken instagramda kendi kendime bir şeyler üretirken başladı ve iki yıl boyunca devam etti. Çektiğim tüm fotoğraflarda manipüle etmeyi ve şaşırtmayı seviyorum. Daha sonra dijital sanatla ilgilenmeye başladım. Sonra da metal heykeller üretmeye başladım. Aslında bir sıralama yoktu. Kafamda gelişiverdi. Her geçen gün benim için farklı. Kendime sürekli bir şeyler katıyorum. Metal heykeller çocukluğumdan beri içinde olduğum dünyanın renkleri oldu. M. G.: Bir yerden başlamam gerekiyordu. Çelik fabrikasında çalışıp metali ele almamak da olmazdı sanırım. Ben sadece çeliğin yapısını kullandım. Bu süreç on ay sürdü ve ilk çalışmalar kontrolsüz bir şekilde ortaya çıktı. Metalin davranış özellikleri mikro ve makro yapıları ilişkilendirme yeteneğine bağlıdır. Mikro yapılar geometrik düzeni olan farklı fazlardır. Metal modeli kristalografik yönlerdeki hızlı değişimin özelliğini gösterir. Her bir tanecik birbirinden farklıdır. Aslında izleyicilerin mikroskop kullanmadan mikro yapıları keşfetmelerini sağlıyorum. Üzerinde farklı kolajlar yaparak yaratıcı bir boyut çerçevesinde garip, modern figürler ortaya çıkarıyorum. Aslında işlerim kabul edilmeyen görüntüleri yansıtıyorlar. Malzeme çok sert ve güçlü. Derinliği oluşturmak için kontrollü oksijen ile birleştiriyorum. Modern ve Pop kültürün cesur renklerini, grafik çizgileri kullanarak metalin karmaşık bir o kadar da canlı dokusundaki uyumu ortaya çıkarıyorum. M. G.: Hayır, kolaylaştırmadı aslında. Sadece malzemeyi tanımam belli kuralları, özellikleri bilmemi sağladı. Çok sert, ağır ve güçlü bir malzeme. Çalışması meşakkatli. Bu yüzden bazen tek başıma değil bir ekiple çalışıyorum. M. G.: En büyük motivasyonum özgürlüğüm. Ancak deadlinelar benim için ayrı bir motivasyon oluyor. Çalışma saatlerim artıyor. Özellikle o andaki işimi bitirene kadar durmadan çalışıyorum. Bu zorlayıcı olduğu kadar keyifli bir süreç benim için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/12/atilim-sahan-buyuk-dalga/", "text": "1600 lü yılların hemen başında Japonya'da askeri diktatörler yani şogunlar imparatorun iktidarını aşındırıp militarist ve otoriter bir rejim tesis ettiler. Yaklaşık 250 yıl süren bu periyoda Tokugawalar dönemi denir. Aynı yüzyıl Avrupalı güçlerin Dünyayı dolu dizgin sömürgeleştirdikleri bir çağdı. Yabancıların adalarını işgal edeceğinden kaygıya kapılan üçüncü Tokugawa şogunu İemitsu tarafından 1633 yılında dışa kapanma ilan edildi. Bu tam bir izolasyondu. Japonların ülkeden çıkması yasaklandı, o tarihte yurtdışında olan Japonlar bile tekrar ülkeye giremediler. Tüm yabancı tüccarlar, misyonerler, diplomatlar kapı dışarı edildi. Batıyla olan ticaret sınırlandırıldı. Tüm ülkelerle diplomatik, siyasi ilişkiler kesildi. İstisna olarak sadece komşulardan Çin ve Avrupalı güçlerden Hollanda'ya imtiyaz tanındı. Onlara da Nagasaki'deki Dejima adasından başka toprak parçasına ayak basmamaları şartıyla. Bu izolasyon politikası 200 yüzyıldan uzun sürdü. Japoncada bu döneme sakoku denir. Kilitli ülke. 1853 Yılında A. b. d. savaş gemileri Japonya limanlarına demirleyip ülkeyi serbest ticarete zorladılar ve böylece büyük izolasyon sona erdi. Katsushika Hokusai, Büyük Dalga isimli resmini işte bu bahsedilen sakoku döneminin sonlarına doğru, Japonya Dünyaya açılmadan hemen önce resmetti. Resim Avrupa'da çok beğenildi. Whistler, Van Gogh, Monet gibi ressamlar tarafından keşfedildi. Hollandalı ressam Van Gogh'un Yıldızlı Gece isimli tablosunda Hokusai'den esinlenmeler vardır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/12/prof-dr-ulas-basar-gezgin-xuan-quynh-vietnamin-en-sevecen-kadin-sairinin-ardindan/", "text": "Bugün 6 Ekim. Google Vietnam sayfası, kullanıcılara Vietnam'ın en sevilen, en tanınan, en sevecen kadın şairinin, Xuan Qu nh'in (Vietnamca'da 'Suan Kuin' okunuyor) doğum gününü anımsatıyor. 1942 doğumlu şair, 1988'de bir trafik kazasında eşi ve 12 yaşındaki oğluyla dünya değiştirdiğinde Vietnam'ı yasa boğmuştu. Şairin annesi erken ölür; babası ise evden uzakta çalışır. Onu ninesi büyütecektir. Vietnam'ın bağımsızlık ilan ettiği 1945 yılından hemen önce doğmuştur. Bağımsızlığı kabul etmeyen Fransa, 2. Paylaşım Savaşı sonrasında sömürgeciliğini kaldığı yerden sürdürmek ister; ordusunu gönderir. Vietnam'ın Fransa'ya karşı sonul zaferi 1954'te gelecektir. 1945'ten 1954'e kadar büyük bir halk direnişi gösterilir. Bu dönem, şairin çocukluk yıllarına denk gelecektir. Vietnam'ın 1954'teki sonul zaferinin, kısa sürede gerçek bir sonul zafer olmadığı ortaya çıkacaktır. Büyük devletlerin kendi aralarındaki pazarlıkla birlikte, Vietnam, ikiye bölünür; bu da, kısa sürede, Vietnam-Amerikan Savaşı'nın fitilini ateşleyecektir. Şair, tam da bu dönemde, ortaokul yıllarında dansa ilgi duyar, bununla ilgili eğitim alır ve Kuzey Vietnamlı bir genç olarak, başka ülkelerde, çeşitli performanslarla ülkesini temsil eder. 20'li yaşlarında ise, yazarlık eğitimi başlayacaktır. Vietnam-Amerikan Savaşı'nın en zorlu dönemlerinde, Vietnam Kadın Gazetesi'nde çalışır. Özel yaşamına gelirsek, önce bir müzisyenle evlenir, kısa sürede boşanır. Oyun yazarı ve şair olan Luu Quang Vu'yla 1973'te, 30'lu yaşlarının başında yaptığı evlilik ise, o uğursuz trafik kazasına kadar sürecektir. Yaşarken, 7 şiir kitabı yayınlanır. Ölümünden sonra şiir kitapları birleştirilip çeşitli baskılarda yeniden ve yeniden yayınlanacaktır. Şair, ayrıca, çocuklar için edebiyat ürünleri de verir; çocuk şiirleri ve çocuk öyküleri kitapları yayınlanır. 21 yaşında yayınlanan ilk şiir kitabı, onun yazınsal yönelimlerinde ve hayatını anlamlandırmada belirleyici olacaktır. Oysa o da ne: Çok uzaktaymış deniz, çok ama çok ötede. Genç bir kız gibiymiş deniz öylece. Kayığın her yanına çarpan dalgalar ile. (Çünkü değil mi ki, sonsuz aşkta bile, Beyaz başını kaldırırdı o, yasla dolu. Binbir parça olurdu kalbi, acıyla dolu. Bırakıp gidecek olsa idi deniz, kayığı, Ancak güçlü dalgaları ve rüzgarları kalacaktı. İşte senden uzakta kalırsam böyle uzun süre, Nice fırtınalar kasırgalar esip gürleyecek içimde. Ve meraktayım nereden gelir bu dalgalar. Uyumaz dalgalar, ne gündüz ne gece, Nefret ediyorum sıcaktan, öyle sıcak ki, Savaş kesmemiş, bir de birahanede dövüştüler. Yükselecek gibi görünmede azgın taşkını suyun. Dönecek yeşil yeniden, sanki ekinler hiç yitmemişmiş gibi. Ve severler insanlar, kayıkçı şarkıları söylemeyi. Hadi uyu tıpış tıpış birtanem, kapatıyorum kapıyı, Yakmışmış Vin Fu halkı birçok tepeyi. Hadi uyu tıpış tıpış birtanem, uyu birtanem! Pirinç bulunmuyor hiçbiryerde, ne var ki elde avuçta. Geç oldu, canım benim, uyu hadi, uyu sen! Hadi canım, uykuya dön, uykuya, uykuya hadi, Sesi mi sordun; oğlumuz, kabus görmüş, hepsi bu. Haykırıyor yüksek sesli, Kurtuluş Ordusu askeri gibi. Şair bu şiiri yazdığında Amerikan Savaşı tümüyle bitmemişti. Vietnamlı savaşçılar, zafer için 1 yıl daha mücadele edeceklerdi. O nedenle, bu şiirde arkaplanda, savaş olduğu sezilmekte."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/13/soner-tuna-aramizdan-ayrildi/", "text": "Çizgileriyle Rosa Luxemburg, Nazım Hikmet, Nicola Tesla ve İskenderiyeli Hypatia'ya yeniden hayat veren, mutevazı kişiliğiyle hem dostlarının hem de öğrencilerinin saygı ve sevgisini kazanmış olan Soner Tuna'nın zamansız vedası sanat camiasını derinden yaralamıştır. Soner Tuna'nın cenazesi 14.10.2019 tarihinde öğle namazını müteakiben Edirne Fatih Cami'nden kaldırılacaktır. 1966 yılında Kocaeli'nde doğan Soner Tuna, 1988 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümünden mezun oldu. Deli, RR, Dinozor, Aydınlık, Bilim ve Ütopya, Yeni Yüzyıl, Ateş, Akrebin Gölgesi, HBR, Resimli Roman, Küstah gibi çeşitli dergi ve gazetelerde çizgi roman ve illüstrasyon çalışmaları yapan sanatçı aynı zamanda Trakya Üniversitesi Grafik Programında öğretim görevlisi olarak çalışmaktaydı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/14/29-ekimde-ankara-cumhuriyet-sergisi-ile-ustalari-portart-galleryde-agirlayacak/", "text": "Kurulduğu günden bugüne kadar çeşitli sanat projeleri düzenleyen, sanatı ve sanatçıyı destekleyen kuruluşlardan biri olan Portakal Çiçeği Uluslararası Plastik Sanatlar Kolonisi, artık gelenekleşen Cumhuriyet sergisini Ankaralı sanatseverlerin beğenisine sunuyor. Ahmet Şahin tarafından 2008 yılında kurulan koloni, bugüne kadar yüzlerce ülkeden bine yakın sanatçıyı ağırladı. Hem sanata ve sanatçıya destek verip, hem de sanat yoluyla sosyal sorumluluk projelerini hiç bir ticari bir kaygı gütmeden sürdürdü. Portakal Çiçeği Uluslararası Sanat Kolonisi'nin, Berlin'de başlayan ve yıllardır farklı illerde devam eden Cumhuriyet Sergilerinden biri de bu yıl Başkent PortArt Gallery'de açılıyor. 29 Ekim'de açılacak sergide, farklı disiplinlerden usta, orta ve genç kuşak sanatçıların yaklaşık 150 eseri sanatseverlerle buluşacak. Koloninin CEO'su Hakan Körpi, Cumhuriyetimizin 96. yılı için bir sanat şöleni hazırlıyoruz. Bu sergi için özellikle Cumhuriyetimizin kurulduğu il olan başkent Ankara'yı tercih ettik. Cumhuriyete ve sanata gönül veren tüm dostları bekliyoruz. Cumhuriyet için, sanat için birlikte olalım bu özel günde diyerek tüm sanatseverleri sergide buluşmaya çağırdı. 29 Ekim 2019 açılışı gerçekleştirilecek sergi 12 Kasım 2019 tarihleri arasında PortArt Gallery'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/14/dostlarimiz-2-karma-resim-sergisi-venus-sanat-galerisinde-acildi/", "text": "Hayvan dostlarımız adına düzenlediğimiz bu sergi ile bir parça olsun sokak hayvanlarına katkımız olsun istedik. Sergide eserleri yer alan sanatçılar katılım şartı olarak kedi ya da köpek maması getirmişlerdir. Toplanan kedi mamaları Selamiçeşme Özgürlük Parkı sahipsiz kedilerin sesi olan hayvan severlere, köpek mamaları ise Ankara Gölbaşı'nda bulunan Patiliköy'e ulaştırılacaktır. 23 Ekim tarihine kadar ziyaret edilebilecek sergi farklı disiplinlerde çalışılmış hayvan temalı resimleri içermektedir. Sergide eserleri yer alan sanatçılar; Ayla YEŞİLMEN, Ayşe YURDALAN, Ercan GÜNAY, Esen ALTINDİŞ, Funda ÖNER, Hülya AKŞEHİRLİOĞLU, Hülya MERCAN, İhya ODAMAN, Mücella BALYEMEZ, Natali AYDAR, Nesrin ARAS, Neşe ALPARSLAN, Saliha GÜMÜŞ, Sevgi TEZCANLI, Songül AYDOĞAN, Şenay SEYMEN, Şenim ERKAN ve Tanya MÜSEVİTOĞLU'dur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/14/nurcan-perdahci-resim-ve-heykelleri-corvo-art-galleryde16-ekim-04-kasim-2019/", "text": "Corvo Art Gallery 16 Ekim/04 Kasım 2019 tarihleri arasında Anadolu coğrafyasının kültür imlerini yansıttığı çalışmalarıyla sanatçı Nurcan Perdahcı'yı ağırlıyor. Sanatçı resim ve heykellerinde ele aldığı konseptle Anadolu'nun iki ayrı dönemini ve iki ayrı kültürünü biraraya getiriyor. Perdahçı, metal heykellerinde Anadolu'da sıkça rastladığımız Antik Çağlarda İyon Uygarlığı antik Yunan dönemine ait iyon sütun başlarından esinlenerek 1997-2006 yılları arasında ürettiği soyut geometrik formlarını sergiliyor. Resim çalışmalarında ise, doğduğu şehrin geleneksel kültüründe önemli bir yer tutan Uşak halılarının, Batı resim sanatı içindeki varoluşunu irdeliyor. Sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ, Perdahcı'nın resimleri üzerine yazdığı kritiklerde yapısökümüne dikkati çekmekte, Perdahcı'nın resimlerini eurocentrism, orientalism ve postyapısalcı kavramlar üzerinden okumak gerektiğini vurgulamaktadır. Sanatçı, aile geçmişi ve yaşadığı coğrafyanın kültürüyle ilgili mekansal ve zamansal sorgulamalar yapmakta, 15. ve 16. yy. Avrupa resimlerinde nesneleştirilmiş halıları bugünün çağdaş sanat anlayışıyla yeniden ele almakta ve kendi plastiği içinde estetize ederek öne çıkarmaktadır. Nurcan Perdahcı sergisi, 16 Ekim/04 Kasım 2019 tarihleri arasında Corvo Art Galery'de görülebilir. Sergi kapsamında Nilgün Yüksel'in moderatörlüğünde sanat eleştirmeni Lütfiye Bozdağ ve sanatçı Nurcan Perdahcı'nın katılımıyla 19 Ekim Cumartesi günü saat 14:00'te bir sergi okuması gerçekleştirecek ve Nurcan Perdahcı'nın çalışmalarında yer alan 15. ve 16. yy'da Avrupa Resimlerinde Görülen Anadolu Halılarının İncelenmesi üzerinden eser okuması yapılacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/16/utku-varlik-kopek-boku-ve-melekler/", "text": "Yine tekrar ediyorum: bu Çağdaş Sanat Histerisi belki düşünülemez boyutlarda, sanata, onun varoluşuna, içeriğine, tekniğine, anlamına dair hiç bir endişe gütmeden sanata dair yapılan bir orgie! Sanki Sadom ve Gomore'nin son günleri, belki Brexit'le bu fuarlar da yok olur, taxe ve ekonomik sınırlamalar gelir endişesiyle. Ama beklenilmedik bir mucize; Güney Afrika'nın önemli galerisi Goodman Gallery bu fuarda en büyük mekanı kaplıyordu, yöneticisi Lisa Essers: .. şu günlerde ülkemizde önemli br ekonomik kriz var, Frieze Fuarı bizim her zaman bir kurtuluşumuz oldu, standımızda 20 sanatçı var, genellikle Güney Afrika'nın en önemli sanatçıları, örneğin William Kentridge, Yinka Shonibare... Fiyatlar 30 bin 1.4 milyon dollar! Bu Çağdaş Sanat pazarı o kadar iyi işliyor ki, Frieze Londra ve Frieze Masters olarak iki fuar şu anda işlevde ama Tate Modern'in desteklediği buna özgü etkinlikleri de göz önüne alırsak şunu görürüz, yine bu Contemporary'nin lokomotifi İngiltere; zengin arap ülkelerini bile, deve ve hurma içeriğinden çıkarıp bu fuara özgü galeriler ve müzeler açarak contemporary liderliğini elinde tutuyor! Türkiye'de bunlara özenenlerin belki bilmedikleri: katiyen bu pazarın içinde olmadıkları; her şey dolarla ölçüldüğü sürece de olamayacakları! Sözüm sanat diye yapılanlar değil, modern diye sürülen bir içgüdünün kendi gerçeğiyle bağdaşamayacağı! Örneğin bu Amerika'lı genç sanatçı Eddie Martinez'in işleri Galeri Timothy Taylor'da fuarın açılışında ilk saatlerde kapışılmış; çünkü fiyatları 26 bin'le, 82 bin euro! Şimdi bu görsellerin içeriğindeki gerçek; hayır contemporary pentürü dışlamıyor diyorlar ama sanatın içeriğindeki pentür bu değil ki! Can sıkıntılarını boyayla tuvale döksek bile bu kadar karalama ve yalama olamaz! Belki bu çağ insanı bazı konularda yalama yapıyor; niçin yazı, sinema varoluşunu kurtardı, çünkü kimseye zorla bir kitap okutamazsınız ya da bir filmi izletemezsiniz. Bir olguyu kavramak arkasında bir kültürü içerir ve bir zaman söz konusudur kavrama adına ama bir milyarderin yönettiği uluslararası müzayede salonunda boş bir tuvale bir baş eserdir diyerek onu üst düzeyde sınıflandırıp size yediriyorlarsa bunu kavramak yerine kabul etmek çok daha kolay; demek böyle, ne yazık bu çağdaş sanattan anlamıyorum son söz oluyor, ama yargıcı onlar! Plastik sanatlara gelince: bir olguyu ters-yüz etmek o kadar zor değil, çünkü bu olguları sınıflandırmışız: figüratif, abstre, conceptuel, installation, grafiti, performans vs. Ne yazık haramilerin bize her şeyi empose ettiği 20. yüzyıl; çok az iyinin yanında bizi bu günlere getiren ne mene binlerce müzeyi, koleksiyonları dolduran çirkinlik! Pentürün yaşadığı bu dışlanma bence bir iconoclasme geçicidir; çizememek, boyayamamak, tekniği boş vermek pentürü bir kenara itmişse, Güncel Sanat müzeleriyle, sanat merkezleriyle fuarları ve galerileriyle, milyarder lobileriyle, ülkelerin kültür bakanlıklarıyla, lüks dergi ve yayınlarıyla gerçek kültürü dışlamışsa bunda ileriye dönük hiç bir umut ışığı bulamıyorum; çöktüğünde Leo Castelli'nin dediği gibi binlerce çöp bidonu bırakacaklardır! O kadar ki şu gösterdiğim zavalılıklar bir yana, Soulages'ın siyah diye katran sürdüğü tuvallerinden Jeff Koons'un kaniş balonlarına dek! Bu Çağdaş Sanatın sonunun yaklaştığının resmidir! Kafasını beneklerle bozmuş, bu garip plastisyen bugün contemporary'nin bir yıldızı, Fiac da ona göre davranmış! Tüm kentin alanlarını, bulvarlarını, müze ve galerilerini kapsayan etkinlikler bu kez ekonomik olarak öteki yıllardan daha güçlü olduğunu gösteriyor. Çok ilginç, bu Fiac etkinliklerine çok az da olsa bir kaç Türk galerisi katılırdı ve de İstanbul'dan tanıdık simalar gelirdi ama bu yüzlerce dünya galerisi içinde bizimkileri bulamadım, biliyorum katılmak çok pahalı ama İstanbul'da bu contemporary'nin davulunu çalıyorlar; dolar mı yükseldi yoksa çaktırmadan!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/21/fiac-ya-da-prizmatik-bakis/", "text": "Şu anda Paris, Art Contemporant adına dünyanın 10 en ünlü galerisini kendine çekmiş durumda. İngiltere'nin çok yakında Brexit'in uygulanışıyla gümrük ve taxe bu pazarı biraz da olsa yitireceğini hesaplayanlar dışa açılımı faydalı görüyorlar. Alman galericinin bir beğeni problemi yok, sanat olmayan her şeyi en pahalı şekilde dünya müzelerine sokuyor. Öncelikle bu fuarların çekim alanı medyatik bir bombardıman ve de oto kontrol, radyo, televizyon ve basının ağzı ve gözü bağlanmış, arkada ekonomik bir eldorado ve buna ters yaklaşan yanar. Örneğin Contemporary İstanbul ve Bienal'e karşı, bir eleştiri göremedim; görüşlerine saygı duyduğum kişiler bile suskunluğu seçtiler, bilmiyorum bu çevreden ne bekliyorlardı! Öteki yazılarımda anlattığım perişanlığı tekrar etmeyeceğim ama şunu çok iyi bilin: ileriye dönük merak alanlarım, beni olabilecek sanat diye satılan bu zevksizliğin global yıkıntısını izlemeye itiyor, yatırımlarının boşa çıktığını, çöpe bile gidemeyeceğini öğrendiklerindeki şaşkınlığı kendi gözlerimle görmek anını yaşamak! Bu büyük fuarların medyatik sloganları sanattan öte yatırım ve değer prensibiyle hesaplanmış, örneğin cebinizde 10 bin Euro var ve heyecanla FIAC'a geldiniz, ama çevreniz ve basın sizi daha önce yıkamış; sonuçta sen de koleksiyoner olacaksın, evinde öğünerek: ... FIAC'dan aldım, göreceksiniz bu Afrikalı sanatçı yakında dünya müzelerinde. Geçenlerde bir işi 25 bin Paunt'a Londra'da satıldı! vs. Yine siz birine danışsanız daha iyi olacak; hemen size bir Art Advisors yani danışman ya da değnekçilik en geçerli, hızlı para kazanmanın bir yolu; bu konuda eksper Philippe Lamy'nin herkese tavsiye ettiği Polonyalı bir plastisyen Alicja Kwade. Açıkça bu danışmanlar satıştan %10 alırken galerilerin de buna katkıda bulunduğu bir gerçek. Geçende İstanbul'da ünlü bir göz doktoru yapılan röportajda yaptığı çağdaş sanat koleksiyonun art advisorünün Hasan Bülent Kahraman olduğunu söylüyordu; şimdi üstadın cep harçlığının kaynağı ortaya çıktı! 27 ülkeden 195 galerinin katıldığı bu uluslararası devasa fuarda Çin'den gelen galeriler çoğunlukta, ayrıca bu fuarda ilk kez 18 yabancı ve 57 Fransız galerisi var, dış olarak değişik mekanlarda yapılanları da sayarsak yalnız girişin 38 Euro olduğu ve de geçen yıl 75 bin görücünün izlediği bir para makinesine dönüştüğü bir gerçek, Bunun moral bölümüne daha sonra gireceğiz! -Fransa'da tarihi eski, bir porsiyon peynir markası. Daniel sevdiği pamuk şekeri makinelerinin daha büyüklerini yapıyor. Bu 57 yaşındaki Alman plastisyen bir boyalı yıkıntıyı sergilerken... Gogosian'nın bunu hangi müzeye sattığını düşündüm, sizi tekrar düşünmeye zorlayacağım: bu esere müzelerinizde bir yer arayın! İngiltere'de çok ünlü bu artist, ülkesiyle ve herkesle dalga geçerken, vernissagge'larında da travesti olarak Clair adıyla şov yapıyor! Victoria Miro Gallery bu işten çok karlı çıkmış durumda, vazo 100 bin Euro'ya hemen kapışıldı. 1995'te ölen Alberto Burri Fransa'da pek tanınmıyor ama Guggenhaim 2015'te bir retrospektif yapmış New York'ta! Tuvalin ederi 2.5 milyon Euro! Eserin adı Çatlak. Daha önce yazmıştım. Turner adına yapılan bu şamatayı, ben olsaydım hiç olmazsa masada oturan kadının baktığı duvara bir Turner asardım! Paris Academie de Beaux Arts bizim yaşadığımız 70 yılların sonunda kabuk değiştirmeye başlamıştı, öğretim üyelikleri çaktırmadan conceptuel eğilimli ve de piyasada medyatik plastisyne kişilere dağıtılmaya başlamıştı, sonuç malum, Othoniel, Boltanski vs. öğretimi ele aldılar. Sanki bir otoyol misali bu sanatçı yeşil ışıkta: Villa Medicis, Collection Peggy Guggenhaim, Fondation Cartier yoluyla Louvre'da enstalasyona kadar geldi. Ne yapıyor diye sorarsanız kolye yapıyor, derim. Yine bir Fransız plastisyen, bu kez Tuileries parkına büyükçe bir zar atmış! Tüm bunların müzelerin koleksiyonuna girdiğini unutmayalım! Unutmadan geçen hafta Christie's de Nicolas de Stael'in bir tuvali 20 milyon Euro'ya satıldı. Geniş spatülle çektiği kalın boyalı abstreler, intiharından bir süre önce figüre dönmek istiyorum, olmuyor diye günlüğünde yazmıştı ve de Park de Prince isimli son tablosu figüratifti; poz vermiş 11 futbolcu! İntihar ettiği güney Fransa'daki deniz fenerinde, daha sona bir süre Abidin Dino oturmuştu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/10/21/sonbahar-alegorisi-trakya-universitesi-guzel-sanatlar-fakultesi-fuaye-sergi-salonu-04-10-kasim-2019-saat-1500/", "text": "Alegori, Grekçe bir kelime olup iki ayrı kelimenin birleşiminden oluşmaktadır: öteki/diğer anlamına gelen allos ve toplulukta konuşmak anlamına gelen agoreuein. John Whitman'a göre bu iki kelime birleştiklerinde hem gizlice söylenen hem de halk için uygun olmayan anlamlarının yanı sıra 'başka türlü konuşmak', 'başka şeyler söylemek', 'kastedilenden başka bir şey söylemek' gibi anlamlar kazanmaktadır. Alegoriyle ilgili en yaygın tanım ise bir şey söylerken başka bir şey kast etmektir. TDK sözlüğünde ise Bir görüntü, bir yaşantı veya bir davranışın daha iyi kavranmasını sağlamak için göz önünde canlandırıp dile getirme, yerine koyma ve Bir sanat eserindeki ögelerin gerçek hayattan bir şeyleri temsil etmesi durumu. şeklinde tanımlanmıştır. Projemizin çıkış noktası bu ikinci tanımın karşılayan yani sanatta bir anlatım türü olan alegoridir. Divan edebiyatında anlatımı canlandırmak, süslemek amacıyla sıkça başvurulan bir anlatım türü olarak alegori Antik Çağdan günümüze kadar yalnız yazın alanında değil müzik ve görsel sanatlar alanında da etkin olmuş, Ortaçağ duvar resimlerinden kitap resimlerine; kilise resimlerinden soyut dışavurumculara kadar resim alanında kullanılmıştır. Bu projede amaç hem resim tarihi boyunca kullanılan bir anlatım biçimi olan alegori kavramına dikkat çekmek hem de Trakya Efsaneleri'ni tuvale yansıtarak onlara yeniden görünürlük kazandırmaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/03/karanlik-doga-resim-heykel-sergisi-04-08-kasim-2019ytu/", "text": "Kendi içinde süreklilikle yenilenme kabiliyetine sahip olan doğa canlıları olduğu kadar cansızları da kucaklar. Yaşam döngüsüne işaret eden bu özellik doğayı, insanoğlu gözünde şefkatli olduğu kadar karanlık bir kişiliğe de büründürür. Karanlık Doğa isimli sergi Burak Boyraz, Nebahat Karyağdı, Recep Keçeli, Emel Örs ve Ü. Irmak Şahin'den oluşan grubun doğanın söz konusu kişiliğini betimleme serüvenini ifade eden resim ve heykel yapıtlarından oluşmaktadır. Sergi 04-08 Kasım 2019 tarihleri arasında, Yıldız Teknik Üniversitesi, Yıldız Yerleşkesi içindeki Oditoryum Fuaye Alanı'nda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/03/vecdi-uzun-kadir-arslanla-var-olabilmek-uzerine/", "text": "Sanat dışındaki her eylem bana gelir geçer bir şey olarak görünür. Sanatın ise kökü binlerce yıl önceye dayanan, yolu sonsuza kadar süren mükemmel bir özgürlük alanı ve ifade yöntemidir. Kadir Arslan: Henüz okuma yazma bilmediğim zamanları hatırlıyorum. Sekiz çocuklu bir annenin en küçük çocuğuydum. O zamanlar ortaokula giden, fakat şimdi hayatta olmayan abimin defterlerinde çizmiş olduğu resimleri görürdüm. Bende derin bir hayranlık uyandırdığını çok net hatırlıyorum. Onu taklit etmeye çalışırdım. İlkokul birinci sınıfa başladığımız ilk haftalarda öğretmen bir şeyler anlatırken sürekli bütün defterlerime ve kitaplarıma resimler çizerdim. Ailemiz ve çevremizde sözlü edebiyat güçlüydü, fakat nedense görsel sanatlara pek önem verilmezdi. Bu yüzden ne yazık ki o günlerden bugüne kalan ne abimin yaptığı ne de benim yaptığım bir şey var. Bu konudaki asıl maceram ise sanırım ortaokul yıllarında başladı. Sınıf öğretmenim çizdiğim bir resimden etkilenip bana güzel sanatlar lisesi sınavına katılmam için öneride bulundu. Ben de kazandım. Sanat birikimi olan bir aileden gelmediğim için sanatın ne olduğunu anlamak zordu. Sanatın matematik ya da fizik gibi yasaları yoktu. Zaman içinde sanatın mekanik bir ezberden uzak ve inanılmaz bir özgürlük alanı olduğunu fark ettim. Sanatta yine de her şeye bir kulp bulunması bana tuhaf gelirdi. Böylece sanatın ruhani bir durum olduğuna lise hazırlık sınıfındayken kanaat getirdim. Böylece öğrenmeyi bırakıp hep hissetmeye yöneldim. İlham bağımlılık yapan müthiş bir duygu. Benim için köşe taşı belki de bu dürtüdür. Kadir Arslan: Resimlerim güncel gelişmelere göndermeler içerir. Halihazırda ağır bir doğum sancısı çeken Ortadoğu'nun yarattığı devinim dünyadaki en ilkel kabileden tutun da en çağdaş medeniyete kadar zincirleme bir şekilde etki ediyor. İzleyicilerin resimlerime bakarken bu devinimin ritmini dinler gibi hissetmelerini istiyorum. Feminizmden demokrasiye, kapitalist modernizmden popüleriteye ve sosyalizme kadar insan etrafında örülü illüzyonun çözüldüğüne şahit olan her bir kişi resimlerimin de dilini çözebilir. Konularım yaşamın ta kendisidir. Nasıl ki bir fotoğrafçı önüne gelen her şeyi fotoğraflamıyorsa, ben de konu seçerken oldukça dikkatli bir ön hazırlıktan geçiyorum. Hayat sürprizlerle dolu, her gün bir sürü farklı şeyle karşılaşıyor olsam da önüme gelen her şeyi hemen işlemiyorum. Benim için bir konunun işlenmeye değer olması için bir hikayesinin olması gerekiyor. İnsana ve ekolojiye dokunan bir hikaye. Öğrencilik yıllarımda bildiğim her konuya dair bir iş üretmeye çalışırdım. Üniversite yıllarında bu hataya çok düştüm. Fikirlerim oturmuş olsa da anlatım dilimdeki ve seçtiğim konulardaki farklılıklar, hepsi birbirinden çok uzaktı. Buna arayış içindeydim'' gibi saçma bir bahane uydurmak istemiyorum, aslında olan şey bir arayış değil, akademi ortamının insanı hissedebiliyor olmaktan soyutlamasıydı. Hissedebiliyor olmak gerçekten de çok önemli. Bilmek genelde sizi kısıtlar, cesaretinizi kırar, sonucunu önceden biliyor olmak ya da en azından kestirebiliyor olmak kişiyi tamamen bir Oblomov yapar. Bu bilgiyi reddettiğim anlamına gelmiyor, sadece hislerime daha çok güveniyorum. Resimlerimdeki mesaja gelince; şöyle bir resim çizeyim de izleyici bu mesajı anlasın demem. Kısacası resimlerimde olup bitenleri fark edebilmek için benimle aynı duyguları paylaşmalısınız ya da dışa dönük iyi bir gözlemci olmalısınız. Sadece resmi tek başına ele almak da yetmez. Resme verilen isim, yapıldığı tarih, üzerine sarf edilen açıklamalar gibi bütünleyici olarak nitelediğim olgularla birlikte resmi ele almalısınız. Yine de mücadelemin öncelikli arzusu ortaya üretilmeye değer bir iş çıkarabilmektir. Teknik olarak işçiliğe ve özgünlüğe önem veririm. Bazen resimlerimi on katmanlı bir yapıyla üst üste ekleyerek yaparım ve bazen de değişik ve alakasız malzemeler kullanmaya çok meraklı olurum, bu durum bazen saatlerime hatta günlerime mal olabiliyor. Hatta direkt resmime mal olabiliyor, ama yine de meraklı olmak güzel. Tabii ki bazen de olabildiğince ikna edici sonuçlar elde ediyorum. Sade resimler yapmak beni ikna etmiyor, ama bu tamamen benim resim yaparken ikna sürecimdir. Örneğin P. Mondrian'ın resimlerini çok beğenirim. Kadir Arslan: John LOCKE insan doğuştan boş bir levhadır der. Ben de herkes gibi içinde yaşadığım ortama göre şekillendim ve mayalandım. Söylenceler, eskatolojik anlatılar, büyüye dair gizemler, peygamberlerin hayatları ve daha nice konu. En büyük kaynağım içinde yetiştiğim Kürt sözlü edebiyatıdır. Malum sebeplerden ötürü eskiden yazılı kaynağa fazla rastlayamıyorduk, ama inanılmaz zengin bir sözlü edebiyat var. Hemen hemen her yerde bir ozana rastlayabiliyorsunuz ve o ozandan binlerce yıllık geçmişi olan hikayeler bile duyabilirsiniz. Tabi 2000'li yılların başlarından itibaren gelişen interaktif ortam zamanla tamamlayıcı kaynaklara da ulaşmama olanak sağladı. İngilizce kaynaklardan ve çeşitli dillerden Türkçeye çevrilmiş eserler okudum. Dinlerin kutsal kitaplarına daha derinlemesine yaklaştım. Carl Gustav JUNG'un İNSAN VE SEMBOLLERİ'' kitabını okuduğumda çok etkilenmiştim. İnsanın ilkel güdüsünden doğan kutsallara yer vermiş. Sigmund FREUD, Albert CAMUS, Umberto ECO, Renas JIYAN beni etkileyen yazarlardır. Siyaset ve tarih konularına gelince; Ortadoğu'da diyalektik bir okuma henüz çok zor olsa da en azından kendini yetiştirmiş biri için bu mümkündür. Beş bin yıl boyunca imparatorlukla yönetilmiş bir coğrafyada son birkaç yüzyıldır derin krizler yaşanıyor. İmparatorlukların mutlak gücü altında ezilen insanların ardılları olarak bizlerin tam olarak nasıl bir nokta inşa edeceğimize iyi karar vermemiz gerekiyor. İlk kişisel sergimin ismi ''BABİL''. Babil; Sami dillerinde tanrının kapısı anlamına gelir. Babil benim için de bir giriş kapısıdır. Bundan bir arkadaşıma ilk bahsettiğimde benim Mezopotamya mimarisine uygun peyzajlar çizeceğimi zannetmişti. Oysa resimlerimdeki ana vurgu portreler üzerindedir. Hatta bazıları çok tanıdık figürlerdir, fakat ben Babil'i bir kavram olarak ele aldım. Babil'in ilginç bir mirası var. Kendisinden pek az şey kalmış olsa da yok oluşundan binlerce yıl sonra bile etkisini tüm dünyada hala hissettirebiliyor. Sergiye ismini veren resim 120x120cm büyüklüğünde akrilik boyayla resmedilmiş bir kadın portresidir. Kafasında bir parti şapkası, derisinin altındaki et ve kanda büyümüş sarı bir çiçek, gözbebekleri ise yılanlarda olduğu gibi dikine, arka fonda ise eski Mezopotamya mimarisi ve kozmos algısına gönderme ve bir puhu ve ayrıca kadının yüzünde alaycı bir gülümseme var. Yılan yaradılış, puhu ise bilgeliktir; resmi anlatmaya devam edebilirim tabii ama bunu istemiyorum. Çünkü böyle anlatırken kendimi tuhaf hissediyorum. Ben sanat eleştirmeni değilim bir sanatçıyım. Sergi 13 Kasım'da F Sanat Galeri'de. Kadir Arslan: Sanat ürünü ortaya çıkarmayı bir ifade yolu olarak tanımlıyorum, ama iş sanatı tanımlamaya geldiğinde bunun yapılamayacağını, hatta yapanların sürekli saçmaladığını hissetmişimdir. Gizemler içeren bir kavramdır sanat. Sanatın ne olduğundan ziyade, ne olmadığını konuşmak daha doğru olur diye düşünüyorum. Ezber değildir mesela. Bir öğretmenden teknik dersler alan ve öğrendiği teknikleri bir şeyler anlatacağım diye kavramlara boğan çok kişi var. Düşünsenize ne kadar sıkıcı? Belki bunu plastik sanatlar nedir? gibi daha dar bir çerçevede soracak olursak o zaman bir tanımlama yapmak mümkün olabilir. Hatta bunun cevabını plastik sanatlara dair ders kitabı niteliğindeki piyasadaki birçok kitaptan öğrenmek bile mümkün. Boyayı zemine doğru uygulamak, pentür bilgisi, malzemelerin kullanımı vesaire. Sanatın yönüne gelince; buna da sanatçı üzerinden değinmek gerekir. Sanat ürünü ve sanatçının her ne kadar halktan kopuk olmaması gerektiğini düşünsem de özellikle tarihi eser ve kültür miraslarının yağmalanıp tahrip edildiğine şahit olmak bende halka dair çekincelere yol açtı. Buna rağmen sanatçı halktan kesinlikle kopuk olmamalı ve toplumun içinde topluma rağmen bile olsa diri kalmalı, sanatını bir şekilde insanlara ulaştırabilmelidir diye düşünüyorum. Aksi takdirde ''Ulaşılmaz bir dağın zirvesinde izole duran soğuk bir kaya''dan farkı kalmaz. Kadir Arslan: Eğer sanatçı daha önce yapılmamış bir teknikle ortaya çıkıyorsa ve izleyici o sanatçının resimlerini tekniğinden tanıyorsa özgündür gibi temel bir yargı var. Yanlış bir tanımlama değil ama hissettikleriyle yola çıkan sanatçılar bu duruma pek aldırış etmezler. Van GOGH'un birçok resmi Fransız ressam Milet'in yeniden yorumlamasıdır ama aynı Van GOGH ekspresyonist sanatçıların da çıkış noktasıdır. Sanat tarihi bu örneklerle doludur. Picasso'nun Georges BRAQUE'tan ne kadar aldığını herkes bilir. Benim de etkilendiklerim var tabii ama illaki sanatçılar bariz noktalarda birbirinden ayrışır ve kendi öznelliğini yaşar. Ayrıca sunum ve ifade boyutu vardır. Bu da galerici, küratör ve diğer paydaşların işidir. Diğer soruya gelince ebru sanatını örnek vermek istiyorum, bütün ebru işleri birbirinin kopyası gibi görünse de aslında değildir. Ebru sanatçıları Her bir işten dünyada sadece bir tane var. derler. Resimlerimi bir defa gören tanıyor. Resimlerimi özgün yapan da herhalde budur. Ayrıca şunu da belirtmek istiyorum; çok fazla ressam tanımıyorum, çalışmalarına hayranlıkla baktığım sanatçılar var tabii ama biraz kenarda durmayı sağlıklı buluyorum. 21. yüzyıl interaktif bir yüzyıl, dolayısıyla bilgi insanın yetişebileceği hızdan çok daha hızlı yayılıyor ve türüyor. Bir şeyi henüz öğrenmişken, o şeyden onlarca şey türeyebildiğini ve öğrenmiş olduğunuz bilginin modasının geçmiş olduğunu görebiliyoruz. Bu kafa karıştırıcı bir durum. Kenarda durmak benim için iyi. Kadir Arslan: El Greco ve Chaim Soutine favorilerimdir. Tarih öncesi mağara resimleri, antik Mezopotamya mimarisi; Lucian Freud, Caravaggio, Vincent van Gogh, Goya... Çok fazla isim ve yapıt var aslında. Yapıtlarını izlemekten büyük keyif alırım. Her gün saatlerce resim incelerim ve yeniden baktığım çok sayıda resim var. Bazen amatör işlerden de çok hoş işler çıkar ve satın alıyorum. Sonuçta sanat bir şekilde bazen hiç beklenmedik ellerde kendini var edebiliyor. Tıpkı canlı bir organizma gibi! Kadir Arslan: Bazen aklıma takılır; aynı miktarda efor ve zaman harcayarak başka işlerle ilgilenseydim ne olurdu acaba? Ticaret ya da maddi anlamda daha garantili herhangi bir iş. Demek istediğim şu ki birçok iş yapılabilir olmasına rağmen ''kültür üretmenin'' baskın bir bağımlılık etkisi var. İlginç bir inat duygusu. Üretim esnasında bir transa dönüşen hayatı tecrübe etmek bu bağımlılığın temel etkisi olabilir. Nasıl ve nerde oluştuğunu bilmiyorum ama sanata dair Allah vergisi olduğu söylenir ki bu noktada evet diyebiliyorum buna. Tanrı bir seçim yapsınlar diye insanları özgür iradeleriyle dünyaya gönderiyor ama sanki sanatçı olacak kişiyi kaderiyle birlikte yaratıp yolluyor, başka yola sapmasın diye. Neden sanatçı olmayı tercih ettiğime dair ufacık bile bir fikrim yok. Bu sohbetin başında da belirttiğim gibi çalışmalarımda işleyeceğim konular konusunda çok seçiciyim. Öncelikle ifade örüntüsü kafamda şekilleniyor, ilham ediliyor da denebilir. Ben de onu olabildiğince estetik bir yolla işlemeye başlıyorum. 1986 Mardin doğumlu olan Kadir ARSLAN eşiyle birlikte İstanbul'da yaşıyor ve kendi atölyesinde üretiyor.2005 yılında Mersin Nevit Kodallı Güzel Sanatlar Lisesi Resim Bölümü'nden mezun olan Kadir Arslan 2009 yılında Adana Çukurova Üniversitesi Resim bölümünden mezun oldu. 2009 yılında kendine ait ilk atölyesini açan sanatçı bir dönem siparişler alarak resimler yaptı. 2010 yılında geçirdiği bir trafik kazasından sonra yaşadığı sağlık problemlerinden dolayı, her ne kadar ara ara çalışmalar üretse de genel anlamda 5 yıl boyunca resme ara vermek zorunda kaldı. 2015 yılının sonlarında kendi atölyesini yeniden açan sanatçı o dönemden bu yana kolektif sanatçı gruplarıyla karma sergilere ve Art Ankara, Tüyap gibi fuarlara katıldı. 2018 yılından itibaren gazetesanat. com online gazetede yazıları yayımlanmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/04/isil-savaser-fransiz-ihtilali-ve-eugene-delacroix/", "text": "Tarihin derinliklerinde üretilmiş bir betim, insanoğlunun kafasını hep meşgul etmiştir. Bir sanat yapıtı onu izleyen-gören her insanın psikolojisini de etkileyerek yola çıkar. Sanatın bir psikolojik hareketlenmesi mevcutsa, o zaman işin bir sanatçı tarafı, bir de izleyici tarafı ver demektir. Sonuçta aynı sosyolojik gelişmelerden etkilenmişlerdir. Sanat yapıtı yorumlaması bütünsel bir kültürü gerekli kılar. Çünkü bir sanat yapıtı meydana getirildiği ve getirildikten sonraki dönemlerde farklı farklı algılanır. Belli bir döneme ait sanat yapıtı incelenecek ve yorumu yapılacaksa söz konusu dönemin gerisindeki dönem de incelenmelidir. Gerideki dönemin toplumsal statüleri, dinsel etkinlikleri vs. diğer özellikleri gözden geçirilmelidir. Bir sanat eserinin yorumlayıcısının sosyoloji, estetik, felsefe, psikoloji hatta antropoloji ve teoloji alanlarına da inanç göstermesi gerekir. Tarih öncesi ve sonrası ortaya çıkmış sanatla ilgili olanları sağlıklı yoruma götürmede etkilidir. Bu alanların sınırları belli, ancak birbirleriyle iletişim halinde ve birbirlerini etkilemişlerdir. 18. yüzyılın birinci yarısını etkisi altına alan Rokoko'da saraylardaki ihtişamın, gösterişin, 17. yy'da da Rubens, Velasquez gibi ressamlarla imlenen yanının daha da ileri bir düzeyde devam ettiği görülmektedir. Yüzyılın ikinci yarısını ise, 1789'da patlak veren Fransız İhtilali çok etkilemiştir. Bu ihtilal, milletlerin özgürlük temsilcisi olmuş, ihtilal sonrasında modern atılımlar gerçekleşmeye başlamıştır. Kısaca bu devrim sanat yapıtlarını yorumlayabilmek, söz konusu ihtilalin nedenlerini, gelişmelerini ve sonucunu incelemekten geçmektedir. Avrupa'da da özellikle bu devrimin Romantizm ve Realizm gibi sanat akımlarının ateşleyicisi olduğunu söyleyebiliriz. 18. yüzyılın son çeyreği, birçok Yeni Klasik, romantik ve gerçekçi sanatçıların dünyaya geldiği zaman olarak görülebilir. 19. yüzyıl ile ilgili olan her şeyin başlangıcı 1830 yılı olmuştur. Bu yüzyılda ortaya çıkan Stendhal ve Balzac, meydana getirdikleri yapıtlarla adeta bu yüzyıl toplumlarının krokisini çizmişlerdir. 1789'larda Fransız İhtilali ile başlayan toplumun siyasallaşması süreci 1830'larda doruğa ulaşmıştır. Bu yüzyıl, unutulmaması gerekir ki bir sanayi devrimine tanıklık etmiştir. Aslında 17. yy sonrası ve 20. yy öncesinde sanatın yorumlanabilmesi demek, birçok toplumsal gelişmelerden haberdar olarak, söz konusu gelişmeleri değerlendirmek demektir. 18. yüzyıldan itibaren bu yüzyıl dahil, toplumsal olayların daha bir çoğul dil kazanması, özellikle toplumsal sınıfların bilinçlenmesiyle işlerin değişmesi, sanatın boyutunu da ona göre farklılaştırmıştır. Empresyonizm kentleşmenin beraberinde getirdiği bir sanat akımıdır. Sanatçının bedeni burada doğaya tutsaktır, ona bağlıdır. Bu noktadan hareketle gerek ekspresyonist, gerekse fovist duyarlılıklarda ise sanatçının bedeni, yine kendi ruhuna emanettir. Burada kastedilen ruh kavramı birçok olayla yıkandıktan sonra karşımıza ruhsallık olgusu olarak çıkmaktadır. Örneğin; I. Dünya Savaşı'nda yenik düşen ülke toplumlarının üzerindeki olumsuz etkiyi düşünebiliriz. Alman Ekspresyonist sanatçılar yapıtlarında çokça işlemişlerdir. Yine bu noktada da karşımıza sosyoloji çıkmaktadır. 18. yy'dan itibaren sanatın üzerinde sosyoloji kavramının etkisi büyük olmuştur. Avrupa, 1789'dan 1815'e kadar savaş içindedir. Yakın çağ 1789 Fransız İhtilali ile başlar ve 20. yy'ı da içine alır. Bu noktada ihtilal sonrasında yerleşmeye başlayan milliyetçi düşünceler ve sıkı bir demokratikleşmeye doğru yönelme, beraberinde birçok sanat akımını getirmiştir. Bu akımların ilkini Romantizm oluşturur. Fransız İhtilali (1789 1799) Fransa'daki mutlak monarşinin devrilip, yerine cumhuriyetin kurulması ve Roma Katolik Kilisesinin ciddi reformlara gitmeye zorlanmasıdır. Avrupa ve Batı dünya tarihinde bir dönüm noktasıdır. Aydınlanma düşünceleri ile birlikte Descartes, aklın ve özgür düşüncenin varlığına atıfta bulunmuş, Montesquieu ise halkın yönetiminde vekiller aracılığıyla temsil edilmesi gerektiğini düşünmüştür. Aynı zamanda güçler ayrılığı fikrinin benimsendiği bir yönetime geçilmesi fikrini topluma aşılamaya çalışmıştır. Fransız İhtilali'nde çok farklı kesimler bulunmuştur. Bunlardan yoksul halkı temsil eden grup kendilerine Enrage adını vermişlerdir. Devrimi bir halk hareketinden çok, toplumsal bir ilerleme olarak gören ayrıcalıklı kesim Jakobenler ve Jirondenler olarak iki sınıfa ayrılmışlardır. Fransa'da meydana gelen bu özgürlükçü ve eşitlikçi düşünce yapısı zamanla bütün monarşilerin yıkılmasına neden olmuştur ve Fransız Devrimi zamanla tüm dünyayı etkisini altına almıştır. Fransız Devrimi'nin özgürlükçü ve eşitliği savunan düşünce yapısı Kıta Avrupa'sına ve diğer devletlere yayılmaya başlamıştır. Yeni Çağ kapanmış ve Yakın Çağ başlamıştır. Fransızların yayınladığı İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi dünya çapında benimsenmiştir. 1789 Fransız İhtilali'nden sonra 1830 yılında 1830 İhtilali meydana gelmiştir ve tüm Avrupa'yı etkilemiştir. İhtilalin çıkmasında, Avrupa'da bulunan liberal kesimin Viyana Kongresi kararlarına tepki göstermesi ve Fransa'da iş başına geçen X. Charles'ın mutlak rejimi getirmek için parlamentoyu dağıtmak istemesi etkili oldu. X. Charles'ın Fransa'da mutlakiyet kurmak istemesi üzerine gazeteciler, işçiler, halk, üniversite öğrencileri isyan etmişlerdir, X. Charles'ı krallıktan çekilmek zorunda kalmıştır. Delacroix'in 1830'da yaptığı Halka Yol Gösteren Özgürlük isimli eseri, müthiş bir romantik yükü ortaya koyarken, izleyicinin birtakım gerçeklerin de farkına varmasını sağlamıştır. Sanatçı, kimi zaman içinde bulunduğu topluma bağlı kalarak dinin, kimi zaman dünya toplumlarının büyük kesimlerini etkileyen savaşların, kimi zaman doğal felaketlerin, bilimin, kimi zaman psikolojik ve daha kişisel güdümlerin etkisinde kalarak üretmiştir. Fransız İhtilalini çağrıştıran bu eser aslında bildiğimiz 1789 tarihli ihtilalin çok sonrasında 1830 yılındaki Temmuz Devrimi'ni konu almaktadır. 1830'da ayaklanan Paris halkı Fransız kralı X. Charles'ı devirip yerine kuzeni Louis Philippe'nin çıkmasını sağlamıştır. Eserin odak noktasında ışıklı ve en dikkat çekici figür olan özgürlük güçlü, gürbüz bir kadın olarak temsil edilmiştir. Elinde yer alan üç renkli Fransız bayrağı, Fransız Devrimi'nin klasik simgesidir ve özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını temsil etmektedir. Diğer elinde yer alan tüfek ise direnişin en klasik sembollerinden biridir. Özgürlük, üzerindeki sarı renkli klasik Yunan dönemi giysilerini andıran kıyafetle bir tanrıça gibi eserin ortasında yükselmektedir. Alegorik bir figür olmasına rağmen elindeki tüfek ve bayrakla tam da savaşın ortasında yer alır ve soyut kimliğinden sıyrılıp seyircinin gözünde diğer figürlerle tek bedene bürünür. Özgürlük'ün üzerinde yükseldiği taş moloz ve ölüler yığını eserin ön planında yer alır. Bu piramidal yığının hemen iki kenarında yer alan ölülerden soldaki yarı çıplak beden özgürlük ve sosyal eşitliğin korunması adına veda edilenleri simgelerken, sağ kenardaki ölü asker ise yenik düşen despot X. Charles'ın hükümdarlığını temsil etmektedir. Her ikisinin de üzerinde kırmızı, beyaz ve mavi renklerin yer aldığını görebiliriz. Soldaki figürde ayaktaki çorabının mavisi, gömleğin beyazı ve üzerindeki kanın kırmızısının yine üç renk bayrağı yansıttığı öne sürülmektedir. Aynı üç rengin sergilenmesi yığının üzerinde doğrulup Özgürlük'e bakan figürde de görülebilir. Resimde yer alan diğer figürler halkın farklı sınıflarını simgeler. En soldaki beyaz gömlekli figür tipik bir fabrika işçisi görüntüsündedir. Beresi, elindeki süvari kılıcı, üzerindeki önlük ve denizci pantolonu sınıfının belirgin simgeleridir. Onun hemen yanında yer alan silindir şapkalı figür, burjuvaziden bir katılımdır. Üzerindeki geniş pantolonu, ceketi, kırmızı renkli flanel kemeri ile şehirli bir görünüm çizmektedir. Bu figürü Delacroix'in kendisini model alarak oluşturduğu düşünülmektedir. Özgürlük'ün hemen sağında görünen genç, asi üniversiteli öğrencileri temsil etmektedir. Başındaki siyah kadife beresi öğrenciler tarafından giyilen başkaldırı simgesidir. Üzerinde açık renk bir fişeklik taşımakta ve elindeki silah ile ateş ederek savaş alanına atılmaktadır. Bu genç figürün Victor Hugo'nun Sefiller eserindeki Gavroche karakterinden esinlenerek oluşturulduğu bilinmektedir. Bu şekilde halkın farklı sınıflarından figürleri eserde birleştiren Delacroix, halkın büyük kesiminin devrimi desteklediğini ve sınıf ayrımı göz edilmediğini göstermektedir. Fransız Devrimi'nin sonu ile birlikte Aydınlanma Çağı da sonlanmakta ve Romantizm dönemi başlamaktadır. Romantik dönemin en büyük ressamlarından olan Delacroix da bu eseri ile Romantizmin yükselişine işaret eder. Özellikle Özgürlük figürü olmak üzere klasik betimlemeden çok uzak bir biçim içeren eser, döneminde eleştirmenler tarafından beğenilmemiş ve alevlendirici politik mesajı sebebiyle görücüye çıkmasını takiben uzun süre sergilenmemek üzere bir kenara kaldırılmıştır. Resim, o dönemin cesur haberciliğini akıllıca ve anıtsal bir yoldan birleştirmektedir. Yer ve zaman gayet açıktır, uzaklarda Notre Dame görünmektedir. Kalabalıkla, ölen askerlerle çevrili Özgürlük, resimde ön plana çıkarılmıştır, çıplak göğüsleri yeni cumhuriyetin özgürlüğünü temsil etmiştir. New York'taki Özgürlük Anıtı, Delacroix tablosundaki kadın örnek alınarak yapılmıştır. Fransa tarafından ABD'ye hediye edilmiştir. Ancak ABD'li yetkililer, kadının yarı çıplak vaziyette olmasını uygun bulmadıklarından, heykelde değişiklik yaparak kadının açıkta kalan göğsünü kapatmışlardır. Otuz üç yıl sonra sergilenmeye başlanan ve ancak 1874'te Louvre Müzesi'ne alınan eser günümüzde en önemli devrim ve savaş ikonlarından birine dönüşmüş ve insanların belleklerinde Fransız Devrimi'ne dair en belirgin imge haline gelmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/06/hulya-kupcuoglu-murat-havan-ile-sanat-uzerine/", "text": "Çağdaş sanatçılarımızdan Murat Havan, önümüzdeki günlerde açılacak olan 'Şiir Şiddeti Yener' adlı karma serginin küratörlüğünü yapıyor. 2-8 Kasım tarihleri arasında görülebilecek olan sergi, bu yıl 4. kez gerçekleştirilen şiir festivali Feminİstanbul kapsamında gerçekleştiriliyor. Festivalin bu yılki konusu 'Şiir Şiddeti Yener'. Murat Havan ile hem sergi hem de kuruluşunda da yer aldığı Kartal Belediyesi Sanat Akademisi hakkında konuştuk. Murat Havan: Feminİstanbul Uluslararası Kadın Şiiri Festivali konsepti olarak Türkiye'de dördüncü kez düzenleniyor. İlk ikisi yine İstanbul'da Ataşehir Belediyesi ile birlikte projelendirilmiş daha sonra da Kartal Belediyesi programları kapsamına alınmış önemli ve çağdaş bir festival. Uluslararası Feminİstanbul; WPM, WCF, Kadın Hakları Şiir Hareketi ), WFP, yazarlardan, aydınlardan, uluslararası sivil toplum kuruluşlarından oluşan sosyal ve çağdaş bir örgütlenme... Kartal Belediyesi ikinci kez Feminİstanbul Festivali'ne ev sahipliği yapıyor. Öncelikle buradan Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel'e ve Kartal Belediyesi Müdürlüğü personellerine böyle bir oluşuma destek verdikleri için sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum. Yine Kartal'ımızın şairlerinden Dilruba Erenler ve Hilal Karahan'a bu projeyi bizlerle buluşturdukları için, İstanbul Kartal Kültür ve Sanat Derneği yönetimi ve üyeleri adına teşekkürlerimizi sunuyoruz. Murat Havan: İstanbul Kartal Kültür ve Sanat Derneği yaşamın her alanında halka ve üyelerine, sanat projeleriyle, aktivitelerle paylaşım alanları hedeflemiştir. Yönetim kurulumuz ve üyelerimiz, yazarlar, sanat tarihçileri, müzisyenler, plastik sanatların birçok dalından sanatçılar ve tiyatro oyuncularından oluşmaktadır. Yine derneğimizin yönetim kurulu üyelerinden sevgili dostum yazar İsmail Biçer ve Dilruba Erenler bu projeyi İKKSD'ne sunduklarında çok sevindim ve hep birlikte bu sergiyi oluşturmak için harekete geçtik. Murat Havan: Kadın ve şiddet! İnsanın doğduğu andan ölümüne dek süren yolculuğunda olması gereken; erdem sahibi olma hissiyatının eksikliği, duygusal hissetme ve empati eksikliği ile tabii ki olarak üç ana maddede değerlendiriyorum. Bir insanının, yaşam sürecinde bunların üstüne kendini sorgulamadığında; sadece kadına değil, hiçbir canlıya ve yaşama saygısı olmayacağı gibi kendisine de birey olabilme hakkı tanımadığını düşünüyorum. Murat Havan: Öncelikle hedefimiz insan ve yaşamın her alanına ve karesine sanatla dokunmaktı. Yazar dostlarımız böyle anlamlı bir festival düzenliyorsa, biz de buna, resimlerimizle destek vermeliydik. İKKSD üyeleri, yeni mezun genç sanatçı arkadaşlarımız ile Plastik Sanatlar Derneği üyelerinden sanatçı arkadaşlarımızla bir karma yaparak bu sergiyi oluşturduk. Bize bu serginin oluşumunda destek veren sanatçı arkadaşlarımıza buradan çok teşekkür ediyorum. Murat Havan: Her zaman kullandığım bir sloganım var: HAYAL ET VE YAŞAT. 2006 çocukluğumun geçtiği kente tekrar dönmemle filizlenen ve zaman içinde hedeflediğim ve gerçekleşen projelerden biridir, Yavru Kartallar ve Kartal Belediyesi Sanat Akademisi Resim Bölümü... 90'larda -benim sanat fakültelerine hazırlandığım yıllarda- Kartal'da akademik anlamda hazırlık dersi veren hiçbir kişi ve kurumun olmaması, bizlerin bilgiye ulaşmak için Kadıköy ve Taksim'de ciddi eğitim veren yerleri arayıp bulmamız yola çıkma hikayemizin içindedir aslında... Sanat eğitimi almam, yüksek lisans ve birçok sanatsal platformda bulunmam, özellikle de Türkiye'deki Unesco bağlantılı UPSD yönetiminde görev almam vb. neticesinde sanata dair tüm öğretilerimi ve deneyimlerimi çocuklar ve gençlerle paylaşmak, onlara yetenekleriyle neler yapabilecekleri konusunda rehberlik sunmak ve onları sanatla iç içe bir geleceğe hazırlamak istedim. Tabii ki, bizlerin bu hayallerini gerçeğe dönüştürebilmek için, ileri görüşlü, çağdaş yaşama inanan yönetici ve idarecilere ihtiyacımız vardı. Kartal Belediyesi'nde bu hedefleri birlikte yakalayabildik. 2019 Şubat ayında eski belediye başkanımız Op. Dr. Altınok Öz ile hizmete açtığımız okulumuz, şimdi Türkiye'nin en genç belediye başkanı Gökhan Yüksel ile yeni ve dinamik projelere ev sahipliği yapmakta. Projelerimizle çocuklarımıza sanatla yön verirken onları, Kartal'da duvar resimleri, sosyal sorumluluk projeleri, sanat yarışmaları, fuarlar ve festivallere dahil ederek kentin renkleri olan yavru kartallarımızı hep daha ileriye taşımayı hedefliyoruz. Murat Havan: Organik Pazar ve okulumuzun bahçe duvarlarının resimlendirilmesi, Masal Müzesi, Sunay Akın ve Yavru Kartallar, 30 Ağustos Zafer Bayramı, Kartallı Kazım Parkı duvar resimleri ve Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin de katılımıyla da 96. Yıl Cumhuriyet'in Renkleri Sokak Resim Çalıştayı'nı gerçekleştirdik. Murat Havan: Şu an hazırladığımız İzindeyiz. 10 Kasım Atamıza saygı ve bağlılık sergimiz için tüm sanatseverlerimizi Hasan Ali Yücel Kültür ve Sanat Merkezi'ne bekliyoruz. Murat Havan: Özel yetenek sınavını kazanan ve Kartal'da ikamet eden ile 9-16 yaş grubundaki tüm öğrenciler faydalanabiliyor. Kazanan öğrenciler imzaladıkları sözleşmelerle 3 yıl eğitim alacaklarını belgeliyorlar. Şu an 31 öğrencimiz eğitim almaktadır. Üç farklı yaş grubunda, onar kişilik sınıflarımızda atölye eğitimlerimiz sürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/10/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-1/", "text": "Tüm dünya toplumları XX. yy.'ın ilk yarısında Endüstri Çağı gelişim süreci içine girmiştir. Türkiye'nin ise çağdaş yeniliklere açılma başlangıcı Osmanlı saltanatının yıkılıp, Atatürk'ün Cumhuriyet ve Laik Devlet anlayışını kurması ile devamlılık kazanmıştır. Devamlılıkta vurgulamak istediğim Osmanlı'da bazı padişahların batılılaşma hareketleri içinde bulunması ve ancak bağnaz çevrelerin girişimleri ile sonuçsuz kalmış olması gibi bir durum hep yaşanmıştır. İşte Atatürk Cumhuriyeti'nin Halkçılık İlkesi; halkla devleti kaynaştıran bir yapı öngörmektedir. Sanat böyle bir oluşum içinde saray kapılarından çıkıp halktan insanların katılabildiği bir alan olmuştur. Elbette bu oluşumu bir iki cümle ile özetlemek yeterli değildir. Derin incelemeler ve araştırma sonuçlarını sosyal, kültürel, siyasal etkenleri ile belgelemek söz konusu olmalıdır ve kitaplaştırmak gerekir. Tüm dünyada da durum böyle değişmiştir. Yaratıcı ve gelişimci toplum düzeneğinin oluşması, sanatın halk katmanına ulaşmasının kısaca ön gelişimine bakacak olursak, aşağıda aktaracağım bilgiler sanatın gelişim tablosundaki güçlükleri konusunda sizleri biraz olsun aydınlatabilir. Fransız İhtilali'nin gerçekleşmesi de uzun süreçte yığılan ve yayılan düşünce gelişimlerinin sonucudur. XVIII. yy'da yetişen filozoflar, ekonomi kuramcıları insan hakları konusunda yeni ve farklı düşünceler oluşturmuş, halkı sorgulatıcı bir süreç içine sokmuşlardır. Yüzyıllardan beri sürmekte olan düzen ile ilgili şüphe tohumları ulusların uyanmasına neden olmuştur. Bu filozoflar J. J Rousseau (1712-1778) ve Voltaire (1694-1779)'dir. Tutucu kilise ve Aristokrasi ancak 1793'te yerini Burjuvaziye bırakmıştır. Buhar ve elektriğin keşfi endüstriyel bir teknik ve ekonomik gelişim süreci başlatmış olup tüm toplumu kapsayan bir yapı da beraberinde ortaya çıkmıştır. Tıp ise (1800) sağlık alanında devrim yaparak 150 yıl içinde Avrupa'nın 187,7 milyon olan nüfusunu üç kat artırmıştır. XX. yy.'ın başlarında mimari üslupla birlikte tüm akademik ve dogmatik eğitimler terk edilmeye başlanmıştır. Tarım kültürlerinin Monarşik yapısı zamanı dolan sistemler haline gelirken bu dönemin sanatsal kültürü de kendini tekrar ederek gelmiştir. Batıda da sanat geniş kitlelere yayılmayan, yansıtılmayan üst tabaka lüksü olarak yaşamıştır yıllarca. Batıdaki birçok saray ressamının bu dönemde halk arasına katılmaya başladıklarını halkın yaşamındaki dramatizeleri yansıtan resimler yaptıklarını sanat tarihi verilerinden öğrenmekteyiz. Batıda, Fransız İhtilali'ne kadar yaşanan süreçte (1789) sanatçılar doğrudan ya da dolaylı etki altına alınarak aristokrat ve dini kesimin hizmetinde tutulmuşlardır. Fransız İhtilali ile halkoyuna dayalı parlamenter sistemin oluşması ve yönetimi halkın belirlemesi ile güzel sanatlar orta sınıf halk yapısının içine girebilmiştir. Bu dönemde Romantizme kayış gözlenir. Romantizm akımı; insanların durumunu, gerçeklerini acı bir dille, içinde gerilim, çatışma vb. olaylar bulunan, coşku veren, duyguları kamçılayan dille yorumlar ve psikolojik veriler gönderir. Sanatçılar konularını tarihi figürler ve olaylarla betimler çoğu kez. Napolyon'un dünyaya egemen olmak istemesindeki milliyetçilik duygularını kışkırtması romantik duygu ve anlatımların ortaya çıkmasında etkili olmuştur. Romantizm etkisinde çalışan ressamlar; Amerikalı Benjamin West (1738-1820) Quebec Meydan Savaşında General Wolfe'un ölümü, İsviçreli Alfred Rethel (1816-1859) tarih ve halkla ilgili resimler aracılığı ile milli heyecan yaratacak konular üzerine çalışmalar yapmışlardır. Alman Adolph Menzel ağaç baskılarından pitoreks bir anlatımla halkta hisli duygular uyandırmaya yönelik etkileme yaratmıştır. Ayrıca Gustaf Wappers, Edouard de Biefve gibi birçok sanatçı halkın merhamet hislerine, heyecan duygusuna ve ahlak değerlerine ithaf ediyordu. Romantizm Döneminin değerini yitirmesi idealizm filozoflarının yaydığı etki ile olmuştur. Hegel, Goethe, Ludwig Feuerbach, Karl Max yeni felsefi oluşumlarla dünya siyasetindeki yerlerini almışlardı. Bununla birlikte toplumlar farklı bir anlayışa yöneliyordu. Bu dönem Auguste Comte metafiziği reddediyor, yalnız akli olarak kavranabilen şeyleri ve doğa bilimleri ile yöntemlerini öneriyordu. Tüm bu siyasal, sosyal, felsefi, psikolojik ve endüstriyel gelişim; sanatçıların ürünlerine Konstrüktivist bir yapılanma getirmiştir. Bu akım en çok resim ve heykelde ürünler vermiştir. Bu anlayışta çalışan sanatçıların en ünlüleri; A. Pevsner, N. Gabo, Malevich, L. Moholy-Nagy... Ayrıca bu sanat akımı modern mimarlığın gelişiminde de etkili olmuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/17/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-2/", "text": "Bu duruma tarihsel dönem içinde göz atacak olursak Türkiye'nin Osmanlı Döneminde de Batı hareketlerini izlemeye çalıştığını görürüz. Daha önceki çağlardan edinilen bilgilerden söz etmek gerekirse Türklerin XII. yy'da Anadolu topraklarına ve daha sonra Rumeli'ye geçişi ile göçebe-yerleşik düzeni, sosyal ve ekonomik anlamda kentleşme ve merkezi devlet mekanizmasına dönüştürmedeki başarılarından söz etmek olanaklıdır. Türkler yerleştikleri toprakların kültürü ve IX. yy'dan beri benimsedikleri İslam dini inançlarını birlikte sentezleyip kendi ifade boyutuna ulaşmışlardır. Bununla birlikte yerleştikleri topraklarda Antik Yunan, Bizans ve diğer var olan yerel kültürleri özümsemeleri Türklerin Batı dünyasının yaşam ve kültürüne ilgilerinin başlama nedeni sayılabilir. Türk Sanatının başlangıcı etnik kökenli olup, Orta Asya ve Uzak Doğu tarihi ile ilintilidir. Özellikle toka, silah süslemeciliği savaşçı kabile sanatları ile eş tutulabilir. Türkler süreç içinde taş oymacılığı, mimari, hat, teşbih, minyatür, çiftçilik sanatlarında olağanüstü ustalığa ulaşmışlardır. Cami, medrese, han, hamam, kervansaraylar ile de mimari ve dekoratif sanatların doruğuna ulaşmışlardır. Viyana Üniversitesi, Sanat Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof. Joseph Strzygowski, Avrupa Hristiyan sanatının kaynağını araştırırken bu sanatın Helen sanatı ile birlikte Türk İslam sanatının etkisi altında kaldığını, bu nedenle Türklerin ana yurtlarında geliştirdikleri sanatlarının da incelenmesi gerektiğini önemle belirtmiştir. Strzygowski Türklerin, Kuzey göçebe sanat tarzını İslam düşüncesi ile de güçlendirerek zamanımıza kadar korudukları ve bu sanatın hümanistlerin sandıkları gibi ilkel ve barbar bir düşünce ürünü olmayıp aksine Akdeniz sanat dairesinden içerik olarak tamamen ayrı bir sanat olduğunu kaydetmiştir. Alman-Avusturya savaş bilgi dökümlerinden, Uzakdoğu ve Orta Asya sanatlarının özellikle Türklerin Dünya Sanatlarına katkılarının incelendiği programlar Josef Strzygowski tarafından Viyana'da kurulan bir enstitüde incelenip yaygınlaşmaya başlamıştır. Strzygowski 1917 yılında Türk Sanatı kavramını yazması sanat tarihçiliğimizin temelidir. Zaten Sanat Tarihinin bir dal haline gelişi Avrupa'da başlamıştır hatta İstanbul'daki eski camilerin anlatıldığı eserlere karşılık Osmanlıda böyle bir sanat tarihçiliği yoktur. Ancak XIX. yy. da Avrupa'daki bazı sanat tarihi eserleri Türkçeye çevrilmiştir. Türkiye'de sanat tarihi yazıları Cumhuriyet Dönemi'nde başlamıştır ve ilk sanat tarihçiliğimizin kurucuları arasında C. Esat Arseven'i sayabiliriz. Daha sonra İstanbul Üniversitesi ve Ankara Üniversitelerinde Sanat Tarihi bölümleri kurulmuştur. İslam öncesi Türk toplulukları insan figürlerinden çok ağaç ve maden süsleme işçiliği ile geometrik, spiral düzenlemeleri, hayvan biçimlendirmede de soyut üslupları duyarlılıkla işlemişlerdir Türk Sanatında bir başka veri ise yerleşik düzen kuran Uygur Devleti, Budist, döneminden kalmış olan mimarlık, resim, heykel ve küçük el sanatlarıdır. Zaman içinde Anadolu Selçuklularının ve Osmanlı İmparatorluğunun sanatsal yapılarının Uygur Sanatı ile bağlantılı olup olmadığı araştırma konusu olup, bağlantılar kurulmaya çalışılmıştır. Dolaylı bazı yaklaşımlar ise Orta Asya Türk Sanatının Batı resim sanatını etkilediğini öne sürer. Bu savlar, çağdaş dönemde Türk sanatını etki alanı içine alan Avrupa sanatının, daha öncesinde Avrupa sanatının Türk sanatının etkisi altında kalmış olduğunu belirtmek amacına yöneliktir. Türkler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde mimari yapılarını özgün olarak geliştirmişlerdir. Bu dönemlerin geçiş süreçleri içinde kentleşme olgusu hızlanmıştır. Kervansaraylar, çarşılar, camiler, saraylar, sanayi yapılarını barındıran yapılar yaşama alanına katılmıştır. Selçuklularda mimari yapıların iç ve dış yüzeylerinde görülen insan, hayvan figürlerinden oluşan çini ve kabartmalara Osmanlı Döneminde rastlanmaz. XIII. yy. Anadolu'sunda fresk niteliğinde resimlerin var olduğu, portre ve figürlerin gerçekliği yansıtma eğiliminde olduğu, doğaya karşı nesnel bir ilginin uyanmış olduğu gözlenmiştir. Camilerde insan figürleri kullanılmamasına karşın erken dönem Anadolu tekkelerinde dinsel içerikli resimlerin olduğu anlaşılmıştır. Bu dinsel resim anlayışının Orta Anadolu-Kapadokya Bizans mağara resimleri ile ilintili olduğu ve dönemsel etkileşim içinde olduğu varsayılır. XIII. ve XIV yüzyıllarda görülen resim, heykel alanındaki geniş uygulamaların XV. yüzyılda yavaş yavaş ortadan kalktığı görülür. Az sayıda saptanan XIV. yüzyıl resim sanatı örnekleri nakış-resim olarak değerlendirilir. Selçuklularda başlayan sanatsal özgünleşme, Osmanlı'da keskinleşmiş ve Doğu'ya ait eski kalıplar aşılmış, İslam dünyasında Türklere ait bir dinamizm var olmuştur. Bu dönem Türklerin soyut nakış zevklerinde nesnel bir görüş ve yaklaşımın doğduğu ve yeni birtakım düzenlere mal edici yapılanma içine girildiği saptanmıştır. Bu durum ise sanatta eş zamanlılık ilkesine uygundur ve buna bağlı olarak kabul edildiği söylenir. Ancak Batı'da araştırmacılar, ısrarla Türk Sanatındaki eş zamanlılık durumunu İran İslam verilerine dayandırmak gibi zorlayıcı bir çaba içine girerler. Oysa Türk Sanatındaki pano düzenlemeleri mekan, etkin ifade üslubu, güncel yaşamın nesnelleştirilmesinde kullanılan biçimlerin sert geometrik nitelikteki soyutlamaları, XIX. yüzyılda uygulanmaya başlayan şövale resimleriyle eşzamanlı düşünceyle oluşturulmuştur. Tarihsel süreçte Türk resmi gerçekçi, belgeci, nesnel, güncel yaşama dönük, değişimci ve gelişimci bir yapı içinde oluşmuştur. Ancak ilerleyen zamanlarda Türk Sanatı İslami inancın farklı yorumlara uğraması ve sosyal, kültürel, ekonomik düzende farklılaşan düşünce yapısı ile belirginleşen ayrımlar uzantısında modern sanata geçiş süreci içine girmiştir. Fatih Sultan Mehmet döneminde, Venedik'ten gelen sanatçıların padişah resimleri yapmasına karşın Nakkaş Sinan Bey'in Venedik'te Osmanlı sanatını yansıtan etkilere aracılık etmesi de yaşanan durumlardandır. Aynı zamanda Nakkaş Sinan Bey, Fatih Sultan Mehmet'in resmini, nakış-resme yabancı bir teknik ve gölgeleme ile modle ederek çalışmış olması Batı resim anlayışını benimsemeye yönelik bir çalışmayı belgeler nitelikte sayılmaktadır. Buna karşılık Latin ressamlar, renk ögesini kullanmaktaki başarıyı İslam dünyasının zengin renk nakışçılığından edinmişlerdir. Bu durum bir anlamda Osmanlı sanatının XV. yüzyılla başlayan Batı'ya paralel gidişine gösterge sayılabilir. Ancak kendi iç dinamikleri ile beslenen Osmanlı Sanatı, biçimsel dilini yeni oluşumlara yöneltirken kendi iradesi ve zamanını belirlemesi yönünden iradeyi hep elinde tutmuştur. Heykel sanatının mezar taşları ile aynı plastik nitelikte olduğu görülür. Bu eserler şematik, figüratif ve soyut geometrik formlardan oluşturulmuştur. Figürsüz ve alçak kabartmaların hakimiyetindeki sanatsal ürünler, güncel yaşama ilişkin durumları duyumsatmayı amaçlayan bir yapıdadır. Mezar taşlarındaki belirlemeler ölülerin kimliklerini yansıtan yapılanma içindedir. Karakteristik nitelik taşır. Taşlar üzerinde ölünün kimliği, mensup olduğu sosyal yapı, çeşitli yazı ve işaretlerle belirtilir. Çeşitli meslek ve tarikatlar; kavuk, yeniçeri külahı, fes gibi başa giyilen serpuşlar, ölünün cinsiyetini de belirler aynı zamanda. Mezar taşlarında kaligrafinin çok yaygın kullanıldığı görülür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/17/melis-erdemli-bizi-bizdekilerle-bize-yansitan-sanatci-cins/", "text": "Sokak sanatı ve grafiti alanının önemli sanatçılarından, 1984 yılında Ankara'da doğan ve Türkiye'de 2016 yılında oluşan sanatçı kolektifi Krüw'ün üyelerinden olan Cins ile birlikteydik. Eserlerinde büyük yeri olan et ve kemik gibi insana ait organik figürlerle, kişinin iç dünyası ile toplumsal sorunları bir araya getiren sanatçı, aynı zamanda bu iki odağın birleşimiyle kişileri bazen soyut bazen de sürreal bir yolculuğa çıkarıyor. Bu bağlamda kendisiyle geçmişinin eserleri üzerindeki etkilerinden, grafitinin Türkiye'deki geleceğine kadar olan bir yelpazede konuşma fırsatı bulduk. Ayrıca 2 Ekim- 8 Aralık 2019 tarihleri arasında görülebilecek olan Atonal 9 Solo kapsamındaki Metruk Etraf isimli kişisel sergisinde ele aldığı konulardan ve hedeflerinden bahsettik. CİNS: Çalışmalarımın özünü oluşturan, buna organik dememizi sağlayan, formların yuvarlak ve kendi içinde hareketli, yaşayan formlar olması. Diğer yandan da resimlerimde yer yer bunun zıttı olarak küpler-prizmalar gibi tam tersi etkide donuk yapılar da kullanıyorum. Bunlar aslında hem görsel açıdan hem de kavramsal olarak bir kontrast yaratmak için kullandığım öğeler. Tabii bu bahsettiğim görsellerin oluşması, bir araya gelmesi uzun süreli çalışmaların sonunda gerçekleşti. Bir plan veya hedef doğrultusunda gitmekten öte, daha doğal ve kendiliğinden gelişen bir süreç oldu. Aslında halen bu süreç yaptığım çalışmaların kendi içinde evirilmesiyle de devam etmekte. CİNS: İşlerimde sembolik göndermeler aslında direkt olarak pek yok. Ama hissettiğin duyguyu bazı resimlerimde vermeyi amaçlıyorum. Eski motifler, totemler, masklar dini veya daha geniş bir tabirle eski medeniyetlerde kullanılan görseller ilgimi çekiyor. Ama zaten benim yarattığım dünya bizim yaşadığımız dünya değil ve yarattığım dünyanın da pek teknolojik bir yanı yok. Daha yalın ve belki de daha ilkel bir çıplaklıkta karşımıza çıkıyorlar. Bu yüzden bu hissiyata sahip olmak gayet doğal. CİNS: Her bulunduğum etkinlik, sergi farklı bir deneyim katıyor. Hepsinin hissiyatı ve benim pratiğim üzerinde farklı deneyimler barındırıyor. Bunların arasında tabii benim için ilk olan deneyimleri unutmak pek mümkün değil. Özellikle yaptığım büyük murallerin hep farklı bir yeri oluyor. Ve hepsinin yapım sürecinde ve sonrasında birçok anı hikaye karşıma çıkıyor. Birini ayırıp özellikle bahsetmek benim için zor. CİNS: Metruk etraf sergimde bir süredir de üzerinde çalıştığım, mekanlar ve benim görsellerimi bir araya getirdiğim çalışmalarıma devam ettim. Sergi, mekanın durumu ve yapısı gereğiyle bir zamandır düşündüğüm ve görsel olarak ürettiğim çalışmalarla çok uyumlu gitti. Ben çalışmalarımda biraz daha görsel açıdan ilerliyorum. Çoğu zaman bir konu belirleyip ilerlemektense, biraz daha bilinçaltından ilerleyip sonradan onu bir çerçeve içine alıyorum. Pratiği öncelikli tutan birisiyim. Yaptığım çalışmaları severek ve samimi bir şekilde üretmeye çalışıyorum. Ele aldığım konular ve hisler de bu şekilde ilerliyor. Bahsettiğin gibi içe dönüklük, dışarı içeri ilişkisi, organik inorganik zıtlıkları zaten birçok işimde de karşılaşılabilecek, bu şekilde yorumlanabilecek temalar. Sergide ise özellikle formlarımı ve bazı mimari dış etmenleri fazlasıyla görmek mümkün. Aynı zamanda, mekan içindeki uyumunun bir sebebi de çok net bir şekilde belli olmasada resimlerimde mekandan çektiğim fotoğrafları fazlasıyla kullanmış olmam. Yani aslında tamamen oraya ait olan işler ortaya çıktı, sergi ismi de bu şekilde oluştu. Daha önceden belirlediğim bir konsepti alıp oraya koymaktansa, o alana uygun bir sergi kurgulamaya çalıştım. CİNS: Her iki yönde de değişimler olabilir, net bir şey söylemem pek mümkün değil. Özellikle orta çapta da bazı değişiklikler ve yenilikler yapma düşüncesindeyim. Mesela bu sene ilk defa seramik heykeller yapmaya başladım ve bu beni çok heyecanlandıran bir yenilik oldu. Evet biraz çizgimi ve tarzımı devam ettirmeyi, tekrarlamayı seviyorum ama yapılacak değişikliklerin de her zaman bizi yenileyen önemli adımlar olduğunu düşünüyorum. Tabii bu değişikliklerin çok radikal olacağı konusunda net bir şey söylemem mümkün olmayabilir, sonuçta yarattığım bir dil var ve bunun üzerinden iletişim kuruyorum ama dediğim gibi bu noktaya gelirken de birçok evreden geçti. Bunu yaşayıp, üretip görmek lazım. CİNS: Artık tamamıyla global bir dünyada yaşıyoruz. Bu bahsettiğin yöresel durumları benim çalışmalarımda da görmek pek mümkün değil sanırım. Belki de öyledir ama ben fark edemiyor olabilirim. Graffiti ve sokak sanatı da bu noktada duruyor sanırım. Hiçbir yere ait değil gibi. Ama yine bazı çalışmaları görünce Latin Amerika mı yoksa Kuzey Avrupa'da mı yapılmış olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bu zaten uzun soluklu bir görsel kültürün getirdiği bir durum. Ülkemiz için bunu söylemek şu an için pek doğru olmaz sanırım. Tabii bizim de motiflerimiz, rengimiz ve anlayışımız var ama mutlaka bu yönde gitmesini beklemek ne kadar doğru bilemiyorum. Bu biraz da sanatçının kişisel ve sanatsal kaygıları ile alakalı. Türkiye'de sokak sanatı hala yeni yeni kendini göstermekte. Bizden sonraki kuşaklar daha ilgili ve konuya daha hakimler. Etraftaki insanların da ilgisi ve bilgisi artmaya başladı. Bu sokak sanatı için gayet olumlu bir durum. Çalışmaların niceliği arttığı gibi, niteliği de artmaya başladığını söyleyebilirim. M. E.: Zaman ayırdığın için çok teşekkürler!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/17/utku-varlik-yalnizligin-arka-odalari/", "text": "Yaşantımdaki insan manzaraları içinde çok ayrıcalık taşıyan, en yakınlarımı bile unuturken, onun imajı sanki albümdeki tek fotoğraf gibi belleğimde silinmemişti: İlhan Şevket! 60 yılları, Arnavutköy'den dolmuşla Taksim'e geldiğimizde Aziz Çalışlar, susamış, takılmadan gidelim diyor ama mümkün değil. Nedense ilk gruplaşma Fransız Kültür Merkezi civarında olurdu, ters yönden gelenlerle olan karşılaşma epey bir süre alırdı, ne bileyim demek anlatacak o kadar şey vardı! O süre içinde karşılaşmasanız bile biraz ötelerden sesler, kahkahalar gelirdi. Özellikle Celal Sılay'ın bariton sesi ve onu tamamlayan kahkahası! Cemal Süreyya ağır, siyah çantasını konuşurken bile elinden bırakmıyor, onunla gelen Muzaffer Buyrukçu, biliyorum Günel Altıntaş'a matrak bir şey anlattırıyor ve de eve döndüğünde satır satır yazacak. Çok ilginç Patriyot Hayati ile söz vermiş gibi hep orada karşılaşırdık, yukardan bizi biri çağırıyor, biliyoruz kim, Bertan Onaran, Eptalofos'un terasından bizi çağırıyor; orada oturup çeviri yapardı ve de Geceleri Ruhi Su'nun türkü söylediği Sıraselvi'lerde bir kulübe giderlerdi Fethi Naci filan. Aziz ona bu saatte çay içilmez diyor, yürüyoruz ve sonunda büyük bir kalabalık oluşturup, Asmalımescit Refik'e gideceğiz ama... Biraz daha ilerlediğimizde -Galatasaray'a daha gelmedik-Atlas Sineması'nın önü, Kulis'ten çıkanlar Kulis Bar genellikle müdavimleri tiyatrocular olan Atlas Sineması girişinde Mösyo Corc'un George çok ünlü bir barıydı, arada sırada uğrardık İsmet Ay'ı dinlemek için : bu saatte erken içkisini almış Ömer Uluç'un Kahkahası Celal Sılay'ı bile bastırdı, onlar Bebek'e Nazmi'ye gidiyorlar ama gecenin bir saatinde yine bir yerlerde karşılaşacağız. Bu barikatı da aştıktan sonra Galatasaray Lisesi önünde Atilla Tokatlı yine elinde ağır bir çanta biriyle konuşuyor, bu portreyi hep görüyoruz ama çok az tanıyoruz: çok titiz giyimli, her zaman yüzünde aşılması olanaksız bir ciddiyet, çok entelektüel dışa vuruş, dik duruşlu elinde meşin bir kitap kabı... Kanımca her zaman üç yabancı kitap, çaktırmadan baktığımda hepsi Fransızca. Giyim çok kaliteli, pantolon jilet gibi gömlekle asorti kalınca bağlanmış kravat ve de onu tamamlayan hafif bir yelek; onu bir kez İngiliz pardösüyle görmüştüm. Biz selamlayıp yanlarından geçerken Atilla Tokatlı'nın haberi olmadı ama İlhan Şevket gözleriyle bizi selamladı. Onun bu gizemli varoluşunu bana kimse açıklayamamıştı, genellikle kulaktan kulağa eski bir solcu dendiğinde Selahattin Hilav buna karşı çıkardı ama belki tanıyor ama anlatmıyordu. Onun kültür aşamasına kimsenin itirazı yoktu; daha önce konuştuklarımız ve de İlhan Şevket anatomisinde bize ulaşanlar bu kadardı. Galatasaray'dan sonra biz takılmadık ve Refik'in bizim takım için özel yaptırdığı, 25 kişinin oturup içebileceği ve de herkesin birbirini görebileceği yuvarlak masaya çöktük. Önce Edip Cansever biraz sonra da Atilla Tokatlı geldi ben zaten bekliyordum. İlhan Şevket'le ne konuşuyordu? Daha sorumu yöneltmeden masa dolmaya başladı, Cağaloğlu'dan gelenlerle masa doldu! Genellikle daha sonra gelenler sandalye çekip yanaşırlardı ama bu pekiyi karşılanmazdı; Mehmet Ulusoy gibi masadan otlanıp hesaba katılmadan önce çıkıp gidenler için Hayalet Oğuz sokak tiyatrocuları derdi; her yerde oynayabilirler! Bu büyük hengamede Atilla Tokatlı'ya sorumu ilettim, kimdi İlhan Şevket? Bana önemli bir sözlük yazdığını, dört dil bildiğini, şair olduğunu ve de kendisine bir yayınevi için çeviriler önerdiğini ama İlhan Şevket'in fazla inandırıcı olmayan nedenlerle bunu geri çevirdiğini anlatırken Edip'e baktı o saat Edip Cansever'in geceyi noktalayacağı kritik bir saatidir; erken içilen içkiler bunda önemli bir rol oynardı- neyse Edip kötü bir şey söylemedi, ... demek Baudelaire'i kendi dilinden okuyor! demekle yetindi. Açıkçası İlhan Şevket dış bir kabukla kendini saklıyordu, ama sığındığı no men's land bana yalnız ve meçhul bir gezegeni anımsatıyordu ama o günlerde onun varoluşuna dair edindiğim kıt bilgilerle bir exoplanete imajıyla Paris'e gittim. Kasım 2019, bu kez İstanbul'a gelişim bana başka bir sürpriz hazırlamıştı: dostum Sezgin Çevik bana imzalanmış bir kitabı uzattığında kapaktaki Kılıç Artığı Gizlenen Bir Şairin Portresi başlığı unuttuğum bir gezegen'e tekrar inişi başlattı, bu kitabı Zeki Coşkun hazırlamış ve de Yapı Kredi Yayınları'ndan 2000 yılında çıkmıştı. Çıkışıyla hemen tükenmiş bu kitaptan hiç haberim olmadı, zaten bu büyük yayınevleri ilginç kitaplarını tüketince yeni baskıları yerine hava basmak için gereksiz yeni yazar izindeler; kendi adıma konuşuyorum, bana genç bir roman, öykü yazarı söyleyin beni şaşırtsın, yok! Zeki Coşkun'un araştırmasının zengin içeriği, kitap yayınlandıktan sonra sanki İlhan Şevket'in labirentine yakışır bir gizemlilikte daha zenginleşiyor, yazar bir dostuna bu son bulguları anlattığında yanıt: bu kadar da olamaz, işte kitabın tekrar yayınlanması için bir neden ve de buna paralel -kim olduğunu çıkaramadım- internette ortaikidenterk. blogspot. com da yine İlhan Şevket'in otopsisi, çok ilginç bir yazı: İlhan Şevket Aykut'un Kendine Gizlenişi. Kanımca İlhan Şevket'in yine en büyük yalnızlık ustası Fernando Pessoa'yı tanıdığını sanmıyorum, 1935 de alkolden ölen Pessoa'nın Fransızca'ya çevrilmesi bile geç. Ülkemizde ise yaptığım bir sergi nedeniyle Neriman Samurçay'la konuşmamızda Pessoa'dan söz ettiğimden bir yıl sonra ilk kitabı çevrildi. 80 yıllarında Lizbon'da Pessoa'nın yaşadığı eve gittiğimde şaşırmıştım; nasıl olur bir hayat üstteki katla alttaki kahvede geçer, geride devasa bir şair bırakarak. Hiçbir şeye ait değilim, hiçbir şeyi arzulamıyorum ya da olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir BOŞLUĞUM! Benim bu yalnızlıkların arka odalarında gezinmem belki tekdüze yaşamanın, kendinle hesaplaşmanın, KENDİ ISSIZLIĞININ USTASI olmanın ya da olamamanın gel-gitindeki nedenin genellikle ekonomik yoksulluklarla daha da somutlandığını, parasızlığın gerçek bir pranga olduğunu kanıtlamamdır. Bunun en güzel örneği Macar şairi Atilla Jozsef'in kısa yaşamındaki negatif, acaba kişi mitolojik bir lanetle mi doğuyor? Çocukluğundan başlayıp 27 yaşında trenin altına atarak ölümüne kadar süregelen bu negatif acaba bir alınyazısı mı? Yıllar önce onun şiiri üstüne çok ilginç bir yazının başlığı: BİR YALNIZLIĞI VARDI, ONDAN DA VAZGEÇTİ!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/18/selin-kandemir-turkiyede-1980-sonrasi-cinsiyet-ve-3-feminist-dalga/", "text": "Cumhuriyet'in ülkemize kattığı en büyük değerlerinden biri, kadının toplum içinde daha özgür ve erkeklerle eşit haklara sahip olmasının önünü açmasıdır. Tomur Atagök, Nur Koçak, Canan Beykal, Gülsün Karamustafa, Şükran Moral siyasal duruşları, kadın oluşları ve eserleriyle öne çıkan başarılı kadın sanatçılardır. Erkek egemen iktidar yaklaşımlarına karşı kendi kimlikleri ve eleştirel görüşleriyle sanatın içeriğine yeni bir soluk getirmişlerdir. Tomur Atagök, 1980'li yıllarda ülkenin ve özellikle kadınların yaşadığı sorunları görmezden gelmemiş, büyük boy tuval ve metal levhalara kadın figürünü işlemiştir. Figürler aile içindeki, toplumdaki kadınların birer yansımalarıdır. Kadının karşılaştığı şiddeti, itilmişliği, toplumdaki yerini bir kadın olarak önemsemiş, farkındalık yaratmak, eleştirmek, düzeltmek için resimlerinin okunmasını istemiştir. Nur Koçak, 1970'ler itibari ile resimlerini aşırı foto-gerçekçi olarak yapmaya başlamıştır. Resim, fotoğraf değildir gibi birçok eleştiri alsa da bu tarzından vazgeçmemiştir. Gazete, dergi, medya ve benzeri mecralarda gördüğü kadınların ne kadar gerçek olduğunu, kurmacadan ne kadar uzak olduğunu yaptığı işlerle sorgulamak istemiştir. Gülsün Karamustafa ise siyasal baskının etkisini derinden yaşayan kadın sanatçılardandır. Kendisi ve eşi tutuklanmış ve 1970'li yıllarda hapis yatmışlardır. Yaptığı eserlerde figüratif anlatım kullanan sanatçı durumu olduğu gibi resmetmiş ve okumasını izleyiciye bırakmıştır. 1980'li yıllarda yeni bir hayat kurmak ve ekonomik sıkıntılardan kurtulmak umuduyla köyden kente gelen insanların kapıldığı arabesk furyasındaki nesneleri konu olarak seçmiştir. Hale Tenger kendisini disiplinlerarası donatmış bir sanatçıdır. Bilgisayar Programcılığı ve seramik eğitimi almıştır. Çeşitli hazır malzemeler denemiş, kaynak yapmayı ve bronz tekniğini öğrenmiştir. 1990 yılı itibari ile kimlik kavramına, cinsiyetçiliğe, kültürel çelişkilere dayalı konuları işlemiştir. İçinde mizah, ironi ve kurgu taşıyan eserleri sesizliğe ses olma ideolojisini içinde barındırmıştır. Gündelik yaşamdan etkilenen sanatçının eserlerine verdiği isimler, eserin doğru okunması için birer dipnot niteliğinde olmuştur. 'Si. imden Aşşa Kasımpaşa' adlı çalışması da ismini bu nedenden dolayı almıştır. Sanatçı din, ahlak, şiddet çatışmasıyla iç içe yaşayan Türkiye'de nasıl olur da bu yaşam biçimi kabul edilebilir sorularına cevap aramıştır. Hale Tenger 'Aşağı Yukarı' çalışmasıyla Türkiye'deki Kürt sorununa değinen ilk sanatçılardan biri olmuştur (Yılmaz; 2015: 375). Sanatın tek bir işlevi olmadığını düşünen sanatçı Şükran Moral, sanat hayatına soyut resimler yaparak, heykel ve yerleştirme sanatı üreterek başlamıştır. Sonraları insanları derinden sarsmak, onların ruhlarına işlemek, uykularından uyandırmak amacıyla iç görüsü çarpıcı performanslar sergilemeye başlamıştır. Türkiye'deki performans sanatının en öncü isimlerinden biri olan Şükran Moral, yaptığı gösterilerde bedenini ve yüzünü kullanmaktan çekinmemiştir. Büyüdüğü geleneksel yapı ve bu yapıdan oldukça uzakta olan zihin yapısının çarpışması onun sanatının alacağı yolu şekillendirmiştir. Kadın, cinsiyet ve iktidar kavramlarını kurcalamak ve erkek egemen kültüre baş kaldırmak istemiştir. 1994 yılında gerçekleştirdiği Sanatçı Öz Portresi adlı eseri tartışmalara yol açmıştır. Müslüman bir kadının hem çıplak hem de Hz. İsa figüründeki gibi çarmıha gerilmiş gibi durması eleştirilmiştir. Sanatçının 1996 yılında İtalya'da gerçekleştirdiği Jinekoloji Masası adıyla bilinen gösterisi sansüre takılmış, İtalya'da ikinci kez sergilenmemiştir. 1997 yılında İstanbul Bienali'nde gösteriyi gerçekleştiren Şükran Moral'ın bu işi siyah bir perdenin arkasına konumlandırılmış ve üzerine 18 yaşının altındaki kişiler için sakıncalıdır. ibaresi yerleştirilmiştir. Şükran Moral'ın 1997 yılında Karaköy Yüksek Kaldırım'da bir genelevde gerçekleştirdiği gösteri ise ülke sanatında cesaret, eleştiri, ironiksel güç adına bir ilk sayılabilir. Genelevin kapısına Modern Sanatlar Müzesi adlı bir kağıt asılmış, sanatçı elinde zaman zaman da Satılık ibaresinin bulunduğu bir kağıt tutmuştur. Sanat eserleri gibi kadının da bir meta olarak görülmesini, alınıp satılmasını eleştirmiş ve kadın üzerindeki baskılara, kadın cinayetlerine, kadının uğradığı haksızlıklara karşı bir söz olmak istemiştir. Aktivist feminist bir sanatçı olan Canan&Canan'ın sanatı genel olarak politik sanat olarak değerlendirilmiştir. Kadının toplum içinde, aile içinde, iktidar gölgesinde ve din temelli yaşadığı zorluk ve baskıları yaptığı işlerde eleştirmiş, protesto etmiştir. Canan&Canan'ın yapıtları izlediği, gördüğü, bizzat yaşadığı deneyimlere tanıklık etmiştir. Yapıtlarında kendi bedenini kullanmaktan çekinmeyen sanatçı, kişilerin hikayelerinden de yola çıkarak bellekli eserler üretmiştir. Sanat ve dünya tarihi boyunca kadının seyrediliyor olmasına eleştirel bir bakış açısıyla cevap vermek isteyen sanatçı, şeffaf bir küpün içine çeşitli açılardan kadın bedenleri yerleştirmiştir. Mahremiyeti kırmak ve kadını görünür kılmak istemiştir (Özdemir; 2016: 52). Canan&Canan'ın 2000 yılında eşinin ve kendisinin işlettiği bir internet kafenin tabelasına uyguladığı 'Nihayet İçimdesin' cümlesi, çevresi ve belediye tarafından büyük tepkiler çekmiştir. Sanatçının hamilelik döneminde ürettiği bu iş belediye tarafından kaldırılmıştır. Sanatçı bu yapıtıyla iktidarın, kişinin özel olan şeyine bile nasıl müstehcen bakabileceğini ortaya koymuştur (Üner; 2010: 129). 1960 yılında İstanbul'da doğan sanatçı Selma Gürbüz, sanat eğitimine 1980 yılında İngiltere'de Exeter College of Art Design'da başlamış, 1984 yılında ise Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim bölümünden mezun olmuştur. Doğu kültüründen beslenen bir bakış açısı ve primitive bir temayla kedi, kadın, erkek figürlerini kendine has çizgilerle resimleyen sanatçı; heykel, dokuma, gravür gibi eserler de üretmiştir. Türkiye ve dünyanın en önemli müzelerinde eserleri olan sanatçının kendi dünyasındaki büyünün büyük bir başarıya dönüştüğü görülmüştür (Okucu; 2012). Yılmaz, Ayşe N. (2015) 1980 Sonrası Türkiye'de Sanat ve Siyaset, Ütopya Yayınevi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/11/25/hulya-kupcuoglu-fatih-balci-ile-ben-mi-yoksa-dunya-mi-deli/", "text": "Fatih Balcı : Çalışmalar üzerinde tek tek konuşmak gerekir ve bu uzun bir iş. Bienaller de buna dahil olmak üzere genel olarak günümüz sanatsal üretimleir için söyleyebileceğim şey etkisizlikleridir. Bu ne demek, tabii epey izaha muhtaç bir söz söylediğimi fakındayım. Yani kısaca bizi sarıp sarmalayan, etkileyen çok fazla çalışma bulamadığımızı söyleyebilirim. Genel olarak sanatsal üretimlerin enerji düşüşü yaşadığını düşünüyorum. Belki çok fazla üretimden bahsedebiliriz ama buna karşın izleyicide etki bırakıp onu dönüştüren fazla bir şeyle karşılaşmıyoruz. Benim 2005 yılında tespit edip üzerine Güncel Sanat ve Karikatür İlişkisi adlı bir makale yazdığım mesele halen gündemdedir. Merak eden internette bulabilir. Bunun başka sebepleri de vardır elbette. İlk elden benim söyleyebileceğim, kurumsal bir yapı olarak sanatsal alanın gerçek şeyler üretemediğidir. Belki de bu sadece benim bir kuruntumdur. Fatih Balcı: Ben İstanbul Bienali'ne yönelik bağımsız çalışmalar ya da performanslar üretmeyi bir sanatsal üretim biçimi haline getirdim. Bu yıl bu çalışmaları başka alanlara ve uluslar arası etkinliklere kaydırma kararı aldık. İstanbul Bienali'nin 2019 yılı tema ya da kavramını okur okumaz bu fikir aklımda belirdi. Performansın ana fikri İzmir'de çocukken gördüğüm bir delinin taklidini yapmaktan ibaretti. Bu deli vücuduna bağladığı iplere, bulduğu tüm naylon poşetleri sıkıştırarak gezerdi. Kentin sokaklarında adeta koca bir naylon adam olarak dolaşan bu deli çocukluğumda oldukça dikkatimi çekmiştir. O zamanlar bir gariplik olarak görünen bu delinin durumu bana günümüz dünyasının anlamlı bir yansıması gibi göründü. Bienalin kavramsal çerçevesiyle de uyumlu görünüyordu. Oldukça etkili ve anlamlı bir iş olacağına karar vererek bu performansı gerçekleştirmeye karar verdim. Fatih Balcı: Performansın adını Ben mi Yoksa Dünya mı Deli olarak belirledik. Performansı artık bizim için sanki bir başlangıç noktası haline gelmiş olan Tophane Parkı'nda başlattık. Burada yanımızda bulunan iplerle ve naylonlarla deli görünümüne büründük. Yanımda eski öğrencilerimden ve sanatçı arkadaşlarımdan beş kişi bulunuyordu. Bir yandan ipleri ve naylonları bağlarken bir yandan da fotoğraf ve video çekimi gerçekleşiyordu. Yanımızda aynı zamanda performansımızı anlatan İngilizce Türkçe bir el ilanını taşıyorduk. Tüm hazırlıklar bitince hemen yanımızda bulunan Bienal ana mekanlarından MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'ne yöneldik. Fatih Balcı: Tabii biz ana kapıya gelip giriş yapmak isteyince orda dananın kuyruğu koptu. Önce bir şaşkınlık ve ne yapacağını bilememezlik hali yaşandı. Elbette biz içeri girmek için tüm gereklilikleri yerine getirmiştik. Yani işte kare kod alınması ve benzerleri gibi giriş için tüm hazırlıklarımızı yapmıştık. Bizim içerde bulunmamızı engelleyecek hiçbir neden bulunmuyordu. Bu yüzden içeri girdik ve dolaşmaya başladık. Ben işlere bakarak gezmeye başladım, yanımda bulunanlar da benim fotoğraf ve videolarımı çekmeye başladılar. Ancak bir süre sonra yönetici pozisyonunda bulunan kişiler yanımızda bittiler ve bu şekilde orada bulunamayacağımızı, gezemeyeceğimizi söylemeye başladılar. Ben de bu şekilde orada bulunmam açısından herhangi bir sakınca ya da engelin bulunmadığını söyledim. Bu elbette sanatsal ve ahlaki bir testti. Ama bizi takip eden yetkili arkadaşımız sürekli olarak dışarı çıkmamız gerektiğini söylemeye devam ediyordu. Gerekçeleri de vardı elbette. Bu şekilde gezmemiz halinde Bienal'in sanatçısı olarak görülebileceğimizi söylüyorlardı. Buna benim yanıtım ise bunun izleyiciyi ilgilendiren bir mesele olduğuydu. Yetkili arkadaş ama siz Bienal'in sanatçısı değilsiniz deyince ben de eğer isterseniz Bienal sanatçısı olabilirim dedim. Bunun bir ironi olduğunu söylememe gerek var mıdır, bilemedim şimdi. Kendimi değişen pozisyonlarda konumlandırmıştım. Bir açıdan bakarsanız bir sanat eseri gibiydim. Diğer açıdan bakarsanız kendine has şeyler giymiş bir izleyiciydim. Konumum stabil ve belirgin değildi. Sürekli bir gelgitin yaşandığı ve gören her kişide başka ilgiler kurulabilecek bir pozisyondaydım. Aslında kendime ilişkin algım da bu yöndeydi. Görevli arkadaşımız dışarı çıkmamız yönündeki telkinlerini sürdürüyordu. Bu aşamada zorla dışarı çıkarmak isteyip istemediklerini sormak zorunda kaldım. Kısa bir tereddütle hayır dedi. Bu arada yönetim odasından görevli arkadaşımıza dışarı çıkarılmamız yönünde telefonlar gelmeye başladı. Bu telefonlara ekipten Gökhan Keleş bakıyordu. Ben hem gezmeye hem de görevli arkadaşla konuşmaya odaklandığımdan telefonla ilgilenememiştim. Sonunda telefondaki konuşmanın hararetlendiğini görünce telefonu alıp konuşmak zorunda kaldım. Telefondaki ses de aynı şeyleri tekrar ediyordu. İşi daha fazla uzatmamak için dışarı çıkabileceğimizi ama burada yaşadığımız her şeyi yazılı hale getirip bastıracağımızı söyledim. Bu söz sanki sihirli bir etki yaptı. Her şey birden sakinleşti. Telefondaki ses tereddütlü bir şekilde yazacak mısınız, dedi. Evet, dedim ne eksik ne fazla tamı tamına yazacağım. Telefonda bir boşluk olduğunu fark edince sordum: Ne yapıyoruz, gezebiliyor muyum yoksa çıkmalı mıyım? Telefondaki ses gezebilirisiniz, dedi. Tamam, dedim burayı geziyorum, ama burası bitince Pera'ya da çıkacağım, lütfen arkadaşları arayıp haber verin orada da aynı sorunla karşılaşmayalım. Telefondaki ses tamam, dedi. Biz rahat bir şekilde müzeyi gezdik, fotoğraf ve videolarımızı da çektik. Az bir dinlenmeyle Pera'ya çıkmak için taksi bakarken Bienal arabalarından biri bize yanaşıp kendilerinin bizi çıkaracaklarını söylediler. Daha sonra Pera önünde bizi karşılayan yetkili arkadaşımızla tüm Pera'yı dolaştık. Pera'dan yine MSGSÜ Müzesine kadar yürüyerek performansımızı bitirdik. Fatih Balcı: Öncelikli olarak Bienal mekanlarına yönelik böyle bir performansın daha önce yapılmadığını fark ettim. Bunu yetkili arkadaşlara da sormuştum. Onlar da böyle bir şeyin daha önce yaşanmadığını söylediler. Önümüzdeki Bienallerde bunun tedbirleri alınacaktır. Ama ben yine orada başka bir çalışmayla olacağım. Bunu şimdiden söyleyeyim. Sanatsal ana yapı için sanatsal üretimlerden çok kendi yapısı, kontrol gücü, ilişkilerinin su sızdırmazlığı gibi olguların çok daha önemli olduğu bir kez daha görülmüştür. Bu açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Bu performansın Bienal yönetimini ve organizasyonunu oldukça tedirgin ettiğini söyleyebilirim. Çünkü orada büyük bir maddi güç, uluslararası küratöryal bir ekip, sanatsal bir yapı ve bu yapıya angaje olmuş sanatçılar, sanat dergileri ve eleştirmenlerden oluşan büyük bir organizasyon var. Bu yapı, çevre belli sistemik kurallar ve kontrol noktalarıyla donatılmış. Burada yer almak, bulunmak herkesin harcı değil. Birçok kapıdan geçmek, birçok yerden de vize almak zorundasınız. Ancak böylece sanatsal anlamda onay aldığınız gibi görünür olabiliyorsunuz. Birini gelip bu oluşmuş yapıya destursuz dalması kabul edilebilir bir şey değil. Böyle bir performans, bu sanatsal yapının karizmasını çizdirmesi ya da otoritesinin hiçe sayılması anlamına gelebilir. Bu kolay kabul edilebilecek bir şey değil. Ben yıllardır bu sisteme bilinçli gedikler açıyorum. Bu gedikleri, yaptığım yaratıcı sanatsal üretimler ile gerçekleştiriyorum. Hatırlıyorsun ilki sadece iletişim organlarında oluşan olmayan sergim Hacet çalışmasıydı. Bu noktadan sonra bu gedikleri daha etkili ve büyük açacağımı söyleyeyim. Bir başka tespitim de bana olan destekle ilgilidir. Bienalde yer alan çalışma ekipleri kurumsal olarak bizi kabul edemeseler bile çalışmamızı sevip desteklediler. Birçok sanatçı arkadaşımın desteğini aldığımı söyleyebilirim. Buradan hepsine teşekkür ediyorum. Bu destek genel olarak bu yapı tarafından görmezden gelinen sanatçılardan geldi. Sanatçıların bu kadar baskın bir sanatsal yapı karşısında kendilerini genel olarak çaresiz hissettiklerini düşünüyorum. Birçok kişinin bu nedenle sanat yapmaktan vazgeçtiğini görüyorum. Bu, çaresizlik duygusundan kaynaklanıyor. Bana gelen desteğin, bu sanatsal yapının baskınlığının sanatçı ve sanat çevresinde yaratmış olduğu rahatsızlığın bir yansıması olduğunu düşünüyorum. Söylenebilirse bu sanatsal yapı ya da sistem bir içerde tutma ve dışarıda bırakma mekanizması olarak çalışmaktadır. Kendi otoritesini kurmuştur. Gerçek sanatsal enerjinin bu kontrol mekanizması ve oto kontrol tarafından baskılandığını düşünüyorum. Ama buna bağlı başka bir tespit de şudur: Bu performansın da gösterdiği gibi sanatsal üretimlerin engellenmesi mümkün değildir. Gerçek yaratıcı sanatsal enerji her zaman bir yol bulur. Sanatsal olarak zaman içinde şekillenip oluşan bu yapının gücünün bir kısmı da aslında sanatçıların ona yükledikleri güç algısından kaynaklanmaktadır. Asıl gücün sanatçıya ait olduğu hatırlanmalıdır. Buradan sanatçılara da bir eleştiri çıkar, sanatçılar üretimlerine ve bir araya gelmeye odaklanmalıdırlar. Bugünün iletişim olanakları içinde çok şey mümkündür. Fatih Balcı: Ben hiçbir çalışmamda Bienal ekibiyle temas kurmam ve önceden haber vermem. Ortaya çıkan çalışma tamamen bir sürpriz olarak ortaya çıkmalıdır. Fatih Balcı: Pera ve MSGSÜ Müzesi arasında yollarda yürüyerek performansımızın bir kısmı gerçekleştirdik. Belki bizim gezdiğimiz güzergahın da bir sonucu olarak genelde olumlu ve sempati dolu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. Elbette çok kişinin ilgisini çekti. Fatih Balcı: Benim kafamda tasarladığım etkiler ve tepkilerin büyük kısmı oluştu. Kendi adıma istediğim sonucu aldığımı söyleyebilirim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/10/9-bazaart-2020-basvuru-tarihleri-13-ocak-25-subat-2020/", "text": "- Bazaart Projesi ilgili hüküm ve koşullar, BAZAART komitesi tarafından belirlenir. - Bazaart Projesi sadece Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin, Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların (en fazla 2 yıllık mezunların), yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımına açıktır. Bu koşula ek olarak; katılımcının 30 yaşından büyük olmaması gerekmektedir. - Sergilenecek eserlerin hangileri olacağının ve hangilerinin ödüllendirileceği Seçici Kurul tarafından karar verilir. - Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınır. - Eser tekniği ve konusu serbesttir. Ödüller arasında Kadına Şiddet konulu Özel Ödül mevcut olup, eser sahipleri bu konu özelinde de eserlerini gönderebilir. - Eser sahipleri başvuru da bulunacağı resim, fotoğraf ve yerleştirme sanatı kategorisindeki eserleri için maksimum 3.500,00-TL'e kadar, heykel ve cam kategorisindeki eserleri için ise maksimum 4.000,00-TL'e kadar fiyatlandırma yapmaları gerekmektedir. Eser bedelini çok yüksek bildiren eser sahipleri, Bazaart Komitesi tarafından uyarılır ve bedelin düşürülmesi talep edilir. - Sergilenmeye hak kazanan eserler; proje kapsamında satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si, Yeniköy Rotary Kulübü'ne Bazaart Projesi'ne verilecektir. - Eser sahiplerine ödemeler, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra 7. maddesinde belirtilen kesinti yapıldıktan sonra ödenecektir. - Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilmektedir. - Başvurular; 13 Ocak 2020 saat 09:00'da başlayacak olup, 25 Şubat 2020 saat: 18:00 da sona erecektir. - Başvurular aşağıda yer alan 'online başvuru' üzerinden gerçekleştirilmelidir. Başvuru sırasıyla; tüm alanlar doldurulduktan Kaydınız başarı ile alınmıştır. Ön seçim sonrasında size geri dönüş yapılacaktır. mesajını görüldüğünde tamamlanmış sayılacaktır. - Başvuru'nun kabulü, eserinizin sergilenmek ve yarışma için kabul edildiği anlamına gelmemektedir. Eserlerinizin veya hangi eserinizin sergilenmeye hak kazandığı veya bu sene için eserlerinizin sergilenmeye hak kazanmadığı hususundaki bilgilendirme başvurular sona erdikten sonra Seçici Kurul'un kararı sonrasında 2 hafta içerisinde sizlere bildirilecektir. Bu süre uzayabilir. 2 hafta içinde bilgi almamanız halinde eserinizin durumu ile ilgili bilgiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle edinebilirsiniz. - E-posta vb. yollar ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. - Eseri sergilenmeye hak kazanan eser sahipleri eserlerini 21-22 Mart 2020 tarihinde saat 09:00 18.00 aralığında organizasyonun yapıldığı The St. Regis Hotel'de Bazaart Komitesi'ne teslim etmelidir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. - Eserler imzalanmış ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. - Eser teslimi sırasında, eserlerle beraber Eser sahiplerine gönderilen sözleşme de her sayfası imzalanmak suretiyle ıslak imzalı biçimde Bazaart Komitesi'ne teslim edilmelidir. Sözleşmesi veya teslim ve katılım koşullarında eksiklik olan eserler sergilenmeyeceklerdir. - Eser sahibi kendi eserini bizzat teslim etmeli ve teslim almalıdır. Kargo yolu ile eser teslimi kabul edilmemektedir. Eğer eser sahibinin bir mazereti varsa adına eserini teslim edecek kişiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle bildirmelidir. - Başvurunuzun sorunsuz tamamlanabilmesi için lütfen tarayıcı olarak Chrome veya Firefox kullanın. Eser görsellerini jpeg veya pdf formatında yükleyiniz. Yükleyeceğiniz dosya boyutu 1 mb'tı geçmemelidir. - Bazaart 2020 ödülleri şöyledir:Birincilik Ödülü 4.000-TLİkincilik Ödülü 3.000-TLÜçüncülük Ödülü 2.000-TLJüri Özel Heykel Ödülü (2 kişi) 2.000'er TLJüri Özel Fotoğraf Ödülü 2.000-TLTema: Kadına Şiddet Konulu Özel Ödül 5.000-TLLevent Sağol Anısına Özel Ödül (2 kişi) 2.500'er TLYeniköy Rotary Kulübü 10. Yıl Özel Ödülü 5.000-TL - Satışı gerçekleşmemiş eserler, eser sahiplerine 26 Mart 2020'de teslim edilecektir. - Eser sahiplerine, eserlerinin satılıp satılmadığı yönündeki bilgilendirme; eser sahiplerinin başvuru da bildirdikleri iletişim bilgileri baz alınarak e-posta veya sms yoluyla 25 Mart 2020 tarihinde saat 19:00-22:00 saatleri arasında yapılacaktır. Bu sebeple, Eser Sahiplerinin e-posta ve telefonlarını doğru bildirmeleri, aksi takdirde ulaşmayan bilgilendirmeden dolayı Yeniköy Rotary Kulübü, Bazaart Komitesi'nin sorumlu olmayacaktır. - Eser sahiplerinin mutlaka 25 Mart 2020 günü saat 19:00- 22:00 arasında e-posta ve smslerini kontrol etmeleri gerekmektedir. - Satışı gerçekleşmemiş eserler, 26 Mart 2020 Perşembe günü 09:00-18:00 saatleri arasında The St. Regis Hotel'de Yeniköy Rotary Kulübü Bazaart Komitesi yetkilileri tarafından eser sahiplerine iade edilecektir. Eserlerini almaya gelmeyen eser sahipleri, eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri zarar ve hasardan dolayı Yeniköy Rotary Kulübü'nü ve The St. Regis Hotel'i sorumlu tutamazlar. Bu hususta sorumluluk Eser sahibine aittir. - Eserler bizzat eser sahiplerine iade edilecektir. Eğer eser sahibinin bir mazereti varsa adına eserini teslim alacak kişiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle bildirmelidir. Kargo yolu ile eserler iade edilmemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/10/akikat-elli-turan-buyukkahraman-piramid-sanat-19-aralik-2019-16-ocak-2020/", "text": "Yeni serisinde, renklerin canlılar üstündeki etkisine ve sembolizmdeki derinliğine vurgu yapan sanatçı, insan yaşamının evrelerini de yine bu dinamikten yola çıkarak inceliyor. HAKİKAT EL'Lİ, 16 Ocak 2020 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. 1990-1996 yılları arasında Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü'nü bitirmiş, 2006'da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yüksek lisansını tamamlamıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/10/hayal-melodileri-resim-yarismasi-basvuru-tarihleri-15-ocak-03-subat-2020/", "text": "Hayal Melodileri Resim Yarışması, opera sanatına olan ilgiyi arttırmak, sanat eğitimi alan öğrencilerin sanatsal üretimlerine destek vermek ve ülkenin sanat ve kültür hayatına çeşitlilik getirerek katkıda bulunmak amacıyla düzenlenir. Bu amaç çerçevesinde katılımcılardan, belirlenen bir operayı dinlemeleri, operanın kendisini ya da içinde geçen bir bölümü, şarkıyı veya melodiyi resimsel bir anlatım dili ile ifade etmeleri ve bu eseri oluşturma sürecinde yaşadıkları duygu ve düşünceleri özetleyen bir metin yazmaları beklenmektedir. Başvurular 15.01.2020 03.02.2020 tarihleri arasında şahsen elden veya posta/kargo yoluyla Mers Yapı San. Tic. A. Ş. / Hayal Melodileri Resim Yarışması: Barbaros Mh. Uphil Court Towers A-129 / 34746 Ataşehir- Istanbul adresine teslim edilmelidir. www.3nokta. com web sitesinde bulunan Katılım formu eksiksiz doldurulmalıdır. Islak imzalı katılım formu ve bir adet öğrenciliği gösterir belge eserle birlikte teslim edilmelidir. Yarışmaya sadece Türkiye'deki üniversitelerin sanat eğitimi veren fakültelerinin sanat eğitimi veren bölümlerinde veya Eğitim Fakülteleri'nin Resim-İş Öğretmenliği Bölümü'nde eğitimini sürdüren lisans öğrencileri ve tüm bu bölümlerin lisansüstü programlarında eğitim gören lisansüstü öğrenciler katılabilir. Yarışmanın Teması: Hayal Melodileri Resim Yarışması'nın temel amacı opera sanatına olan ilgiyi arttırmak, sanat eğitimi alan öğrencilerin sanatsal üretimlerine destek vermek ve ülkenin sanat ve kültür hayatına çeşitlilik getirerek katkıda bulunmaktır. Bu amaç çerçevesinde katılımcının operanın kendisini ya da opera içinde geçen bir bölümü, bir melodiyi veya aryayı, resimsel ifadeye dönüştürmesi beklenir. Bu yıl ilki düzenlenecek yarışmada konu Mozart'ın Sihirli Flüt operasıdır. Katılımcılardan, Mozart'ın meşhur operası Sihirli Flüt operasının kendisini ya da operada yer alan herhangi bir bölümü, şarkıyı veya melodiyi resimsel ifadeye dönüştürmesi beklenir. Mozart'ın Sihirli Flüt operasına ait bilgiler www.3nokta. com ve Hayal Melodileri isimli kitapta bulunabilir. Katılımcı, eseri hazırlarken dinlediği opera bölümünü belirterek, eseri oluştururken yaşadığı duygu ve düşüncelerinin yer aldığı eseri açıklayıcı kısa metni, resim ile birlikte yarışma kuruluna teslim etmelidir. Bu metin en az 50 kelime en fazla 150 kelime olmalıdır. Açıklayıcı kısa metin göndermeyen eserler değerlendirmeye tabii tutulmazlar. Açıklayıcı kısa metin örnekleri Hayal Melodileri isimli kitapta bulunabilir. Her aday, yarışmaya daha önce ödül almamış ve sergilenmemiş en fazla 1 adet eser ile katılabilir. Adaylar, daha önce yayınlanmış, başka yarışmalara gönderilmiş ve üçüncü şahısların haklarını ihlal eden eserlerle yarışmaya katılamaz. Bu nitelikteki ve yarışmanın Hayal Melodileri temasına uygun olmayan eserler değerlendirmeye alınmaz. Adaylar, yarışmaya gönderdiği resimlerin kendisine ait ve özgün bir eser olduğunu kabul, beyan ve taahhüt etmiş sayılır. Eseri ödül alan veya sergilemeye değer bulunan adaylardan, bu beyan ve kabulleri dışında hareket ettiği anlaşılanlardan bu yarışma ile elde ettikleri ödül, unvan ve her türlü kazanımları geri alınır. Yarışmaya tuval veya sıkıştırılmış ahşap malzemeler üzerine yağlıboya, akrilik veya karışık teknikle yapılmış eserler ile katılım mümkündür. Kağıt üzerine yapılmış veya cam ile çerçevelenmiş eserler kabul edilmeyecektir. Yarışmaya katılacak eserlerin kısa kenarı 50 cm'den küçük, uzun kenarı 120cm'den büyük olmamalıdır. Eserlerin ön yüzünde, adayın kimliğini belirten ad, imza vb. işaretler bulunmamalıdır. Eserlerin arka yüzünde, katılımcının adının, soyadının, eserin adının, tekniğinin ve boyutlarının yazılı olduğu bir etiket bulunmalıdır. Eserler en geç.03.02.2020. günü mesai saati sonuna kadar Hayal Melodileri resim yarışmasının aşağıda belirtilen adresteki merkezi idare ofisine elden veya posta/kargo yoluyla teslim edilmelidir. Postada geciken eserlerden dolayı www.3nokta. com sorumluluk kabul etmeyecektir. Ödül almayan ve sergilenmeyecek eserler, ödül almayan ancak sergilenmeye hak kazanan eserler, sergileme süresinin bitiminde 13.03.2020-23.03.2020 tarihleri arasında sanatçılara iade edilecektir. Posta ve kargo ile yollanan eserler, üzerinde yer alan adrese aynı şekilde iade edilecektir. Elden teslim edilen eserler ise belirtilen süre zarfında yine elden iade edilecektir. Bu süre zarfında geri alınmayan eserlerden ve oluşacak her türlü zarardan www.3nokta. com hiçbir şekilde sorumlu değildir. Tüm katılımcılar bu husustaki taleplerinden ekte yer alan Katılım Formuna imza attıkları anda peşinen feragat etmiş sayılacaklardır. Ödül alacak ve sergilenecek eserlere belirlenen Seçici Kurul karar verir. Ödüller Seçici Kurul tarafından belirlenecek şart ve koşullarda verilecektir ve Seçici Kurul ödüllerin tamamını ya da bir kısmını dağıtıp dağıtmamak konusunda bağımsızdır. Seçici Kurul'un kararları kesindir ve itiraza açık değildir. Seçici Kurul tarafından ödül almaya layık görülen 1. esere 10.000 Türk Lirası ve ödül belgesi, 2. esere 7.000 Türk Lirası ve ödül belgesi, 3. esere 5.000 Türk Lirası ve ödül belgesi verilecektir. Jüri Özel Ödülünü almaya layık görülen esere resim malzemeleri (2500 Türk Lirası değerinde) ve ödül belgesi verilecektir. Halk Jürisi Ödülü ismi altında, www. patreon. com/dreammelodies internet sitesi üstünden yapılan oylamada en fazla oy alan esere, Migros Hediye Çeki (1000 Türk Lirası değerinde), Ceres Yayınları Hediyesi (30 adetlik kitap seti) ve ödül belgesi verilecektir. Bir eser birden fazla ödüle layık görülürse, daha yüksek kıymetli ödül verilir. Yarışmanın ödül töreni ve serginin açılışı 4 Mart 2020 Çarşamba günü saat 19.00'da İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsünde yapılacaktır. Sergi bir hafta boyunca ziyaretçilere açık olacaktır. Yarışma sonunda ödül alan eserler, bütün telif haklarıyla www.3nokta. com tarafından satın alınmış gibi işlem görür. www.3nokta. com; ödül alan ve sergilenmeye değer bulunan eserleri, etkinliklerinde, eğitim faaliyetlerinde, afiş, katalog, broşür vb. her türlü tanıtım malzemelerinde kullanma ve gösterme, medyada yayınlama hakkı da dahil olmak üzere 5486 sayılı Yasadan doğan tüm telif haklarına herhangi bir bedel ödemeksizin sahip olacaktır. Katılımcı herhangi bir katılım koşulunu ihlal etmesi durumunda diskalifiye edilir ve kazandığı ödülden feragat etmiş kabul edilir. Katılımcı, teslim ettiği eserlerinin tüm sigorta yaptırma sorumluluğunun kendisine ait olduğunu kabul, beyan ve taahhüt eder. Katılımcı, eserlerin teslim edildiği andan sergi sonrası teslim alındığı ana kadar zarar görmesi halinde www.3nokta. com'un kusuru olsa dahi maddi veya manevi hiçbir sorumluluğu bulunmadığını kabul, beyan ve taahhüt eder. Başvurusunu tamamlayan her aday, yukarıda belirtilen yarışmaya katılım şartlarını kabul etmiş sayılır. Yarışmada verilecek ödüller için, ilgili mevzuat uyarınca diğer kurum ve kuruluşlardan izin alınması gerekmemektedir. Ödül üzerinden ortaya çıkacak vergiler yarışmaya kazanan kişiye aittir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/10/salt-beyoglunda-soylesi-nur-kocak-ve-taner-ceylan-ile-fotogercekcilik-uzerine-12-aralik-persembe-19-00-salt-beyoglu-acik-sinema/", "text": "Mutluluk Resimlerimiz sergisinin eş küratörlerinden Ahu Antmen'in moderatörlüğünü yapacağı program 12 Aralık'ta Açık Sinema'da. Mutluluk Resimlerimiz sergisi paralelindeki programlar, fotogerçekçilik akımının ayrı kuşaklardan temsilcisi sanatçılar Nur Koçak ve Taner Ceylan'ın söyleşisiyle devam ediyor. Serginin eş küratörü Ahu Antmen'in moderatörlüğünde gerçekleştirilecek söyleşide, Türkiye resim tarihinde fotogerçekçiliğin yeri değerlendirilecek. Sanatçılar, güzel sanatlar öğrencisi oldukları dönemde akademide egemen eğitim anlayışından bahsederek 25 yıl arayla bu akımla ne tür bir öznel ilişki kurduklarını anlatacak. Herkese açık programın dili Türkçe'dir. Mutluluk Resimlerimiz sergisi, 29 Aralık'a kadar SALT Beyoğlu ve SALT Galata'da görülebilir. Sanatçının Yeni Boyut Plastik Sanatlar Dergisi'nin Haziran 1982 sayısında yayımlanmış söyleşisinden alıntı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/11/soner-tire-alt-ust-resim-sergisi13-22-aralik-2019-adana-ressamlar-dernegi-sanat-galerisi/", "text": "Üst kavramının Alt kavramına gereksinimi olmadığı durumlarda, herşey 'Altüst' olabilir. Darmadağın bir karmaşıklığın göstergesi olarak görülebilir. Karışmak, birbirine geçmek, yıkılmak, düzgün işleyen ne varsa bozulmaktır, düzende başarısızlıktır. Alt ve Üst bir hiyerarşi belirtgeci gibi görünse de içerdiğinin nasıl olduğu daha da önem kazanır. Kontrastlığın dengesi gibi görünse de birbirlerinin dengesini bozduklarında, bir diğeri kendi sorunsallığıyla öne çıkar. Eğitimde, ekonomide, siyasette, statüde, nesnel görünümlerde, psikolojide, sosyolojik alanlarda kendi anlamlarını oluştururken, sanatta daha farklı bağlamları çağrıştırır. Sanatçının temel çıkış kaynağı da 'insan' ve o'nu bağlayan teknolojiyle içiçe geçmiş bir yaşam ve 'doğa' üzerinden konu, tema ya da kavramlarla biçimlenir. Bu düşünsel biçim, sanat yapıtına dönüşürken, kendi alt kavramlarına uzanarak izleyiciyi insansal ve yaşamsal farkındalık oluşturacak üst paylaşıma sürükler. Kimi izleyici de ise, görmeye alışkın oldukları sanat biçimlerinin dışında bazen sıradışı sayılabilecek sanat ürünleriyle karşılaşmak, yapıttaki şaşırtıcılık ve etkileyicilikle bu algı, altüst olma durumunu oluşturabilir ve izleyicide yeni farkındalıkların kapısını aralayabilir. Farkındalıklar, bilinçli programlı anlam katmanlarını oluştururken; sanatta tesadüfün olmadığını, tesadüfleri kullananın sanatçı olduğunun anlamlandırmalarını ve göstergelerini sanatçının yaratımlarında algılayabilmekteyiz. Sanatçı Soner TİRE, sanatsal üretim ve yaratımlarıyla, Türkiye'de Dijital teknolojinin sanattaki teknolojik varlığı ve etkisiyle; ele aldığı duyarlılık içeren kavramsallıkla, çağdaş sanatın değerli ve önemli bir bölümünde yer almaktadır. Dijital sanat anlayışının değerli bir sanatçısı olarak, planlı bir teknolojik uğraş içinde oluşturduğu yapıtların dijital-pentür veya dijital-resim oluşumunda ülkemiz sanatçılarının en iyi temsilcilerinden bir olarak öne çıkmaktadır. 1960 sonrası gelişen çağdaş sanat uygulamalarıyla birlikte, dijital sanat da bilgisayar teknolojisiyle dijital görüntülerin dijital resim anlayışına dönüştürülüp kullanılmasıyla, günümüzde kendine özgü görsel bir dil, sanatsal plastik bir dil özelliği oluşturmuştur. Sanatçı Soner Tire, bilim, sanat ve teknolojinin gelişim hızı içerisinde; kültürel değişim ve dönüşümü, dijital resim olgusuyla kendine özgü bir dille sanat nesnesine ustaca dönüştürerek, yeni bir sanatsal farkındalık kültürünü, ele aldığı kavramlarla irdelemektedir. Çevresel duyarlılığını evrensel üst boyuta kavramsal düzeyde taşıyarak, olup bitenlerin hangi duyarlılık seviyesinde kaldığının alt katmanlardaki düşünme biçimini sorgulayarak, izleyicinin algısında altüst olma durumunu yaratmaya çalıştığını görebilmekteyiz. İzleyicinin-insanlığının üst kültürel belleğini zorlayarak, altta ezilen doğa ve insan sevgisinin unutulmadan yaşanması konusunda ele aldığı teknolojinin bir yaratım biçimi olan dijital resim tekniği, sanatçı Soner Tire'nin elinde teknolojinin olanaklarının çok ustaca kullanıldığı bir yaratım aracı olarak, düşsel kavram, gözlem, imge ve gerçekliğin kendi içindeki sorgulamalarıyla, betimlemeleriyle, nasıl bir yaratım nesnesine dönüştüğüyle karşı karşıya kalırız. Alt anlaşılmadan, üst çözümlenemeyeceğine göre; uygar olmanın tepe noktasındaki anlama kavramını altüst olmadan canlı tutmamız gerektiğinin bir kez daha ayırdında olmamız gerekir. Kişisel Sergisinin kavramsal başlığını Alt Üst olarak adlandıran ve bu sergideki eserlerini bu kavram başlığıyla anlamlandıran sanatçı Soner TİRE, 1969 Ankara doğumludur. Birleşmiş Ressamlar Ve Heykeltraşlar Derneği -Ankara üyesi olup, ulusal ve uluslar arası iki (2) sanat ödülü bulunmaktadır. Bienal, Çalıştay, Ulusal ve Uluslararası birçok sanat etkinliklerine, sempozyumlara, kongrelere ve sanatsal jüri üyeliklerine katılmıştır. İlk kişisel sergisini 2009 da Galeri Altan- Adana, ikinci kişisel sergisini ise 2019 da Korart Galeri- Adana'da gerçekleştirmiş, yurtiçi ve yurtdışında yarışmalı, karma, grup ve dernek sergilerinde yer almıştır. Halen Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü Resim İş Eğitimi Anabilim Dalında, Doktora karşılığı Sanatta Yeterliğini yapmış ve Öğretim Görevlisi olan sanatçı Soner TİRE, sanatsal çalışmalarını Adana Çukurova Üniversitesindeki atölyesinde sürdürmektedir. Soner TİRE ALT ÜST Resim Sergisi, Kurtuluş Mah. 64012 Sok. Sacide Apt. No: 13 Seyhan, Adana adresinde bulunan Adana Ressamlar Derneği Sanat Galerisi'nde 13 22 Aralık 2019 tarihleri arasında resmi tatil günleri hariç 10.00 18.00 saatleri arasında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/16/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-3/", "text": "16. yy.'ın en ünlü el yazmaları Nakkaş Osman Atölyesinde basılmıştır. III. Murat Surnamesi, Hünername Minyatürleri ile tanınmışlardır. Bu eserlerdeki temalar, güncel, kronikçi (1) ve gerçekçi bir anlayışla ele alınmıştır. Nakkaş Osman'ın diğer eserleri: sanata ve tarihe çok düşkün olan III. Murat (1574-1595) emriyle hazırlanmış olan Şemailname-i Al-i Osman yazmasında ilk Osmanlı padişahının portreleri sıralanmıştır. Bu eser (1579), Osmanlı padişahlarının özelliklerini anlatan ilk tarihi el yazma kitap olarak kabul görmektedir. Portrelerde karakteristik çehre ve ifade zenginliği gözlenmekte olup, giyim kuşam ve yaşam hakkında bilgiler edinilebilir. Eserler Topkapı Sarayında TSMK H1563'de kayıtlı bulunmaktadır. ''Hazreti Muhammet'in yaşamını, gazalarını, ana baba ceddini ve gelmiş geçmiş peygamberlerin hayatını ilk kez 14. yy. da Mısır Sultanları için hazırlayan Nakkaş Mustafa Darir ama olduğu için anlattıklarını bir başka kişi kaleme almıştır. 1380-1388 yılları arasında Siyer-i Nebi'yi yazıp bitirmiş ve Peygamberi destansı bir şekilde ve Türk halk diliyle tasvir ettiği bu kitabı Memlük Sultanı Berkuk'a takdim etmiştir. Yavuz Sultan Selim'in Mısır seferinde Memlük Sarayı'ndan toplanan bu eser İstanbul'a getirilmiştir. Osmanlı Padişahları tarafından daha değerli tutulmuş, III. Murat zamanında Hazine-i Hümayun için içeriğindeki özgünlük korunarak minyatürlerle bezenmiş ve bir nüsha daha çoğaltılmıştır. Bu nüsha da sarayın baş nakkaşı Nakkaş Osman ve sarayın şehnamecisi Seyit Lokman ve ekibi tarafından mükemmel bir şekilde hazırlanmıştır. Nakkaşbaşı Osman, II. Selim ve III. Murat döneminde sanata değer veren padişahlar sayesinde minyatür sanatına yüzlerce eser kazandırmıştır (600'ün üstünde). Nakkaş Osman Firdevsi'nin Şehnamesini Türkçeye çevirmiştir. Şahname-i Selim Han, Şehinşahname, Zafername önemli yapıtlarındandır. Sultan III. Murat'ın oğlu Şehzade Mehmet'in sünnet düğününü eş zamanlı olarak 250 minyatürle betimlediği Surname çağın en önemli eseri olarak addedilmiştir. 16. yy.'da yazılıp Nakkaş Osman Atölyesinde basılan padişah çocuklarının sünnet düğünlerini konu alan III. Murat Surnamesi, 52 gün süren bir şöleni nakış-resim tekniği ile 400'ü aşkın bir dizi ile eş zamanlı olarak kompoze eden bir örnektir. Burada aynı resim iç ögelerinin değişimi ile defalarca tekrarlanmıştır. Bu eserin isim kaynağının eski Bizans hipodromunun spinası üzerindeki Obeliks kaidesinin Sünnet Töreni'' kabartmaları olduğu uzun bir süre sonra anlaşılmıştır. 18. yy.'da Nakkaş Levi'nin III. Ahmet Sürnamesi'nde, konu yine güncel olaylardan alınmıştır. Bu el yazmalarının minyatürleri, geçmiş dönemlerdeki minyatürlerden aşkın bir yapı kazanmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun tarihi ve güncel olaylarını bir anlamda belgeleyen el yazması/nakış resimler peygamber yaşamlarını mistik anlatımlarla da ele almıştır. Ancak bu resimler, dinsel kitapların dışında görülmez. Yine İslam dünyasının içinde yalnızca Osmanlıda gelişen figürsüz manzara resimleri, Kanuni Sultan Süleyman'ın (16. yy.) sefer yolları menzillerini belgeleyen birer bulgudur. Bunlar, Bağdat ve Belgrat seferlerinde ordu mensubu olan Matrakçı Nasuh tarafından yazılıp resimlenmiştir. Büyük Selçuklu Devleti ve Osmanlı İmparatorluğunun Bizans resim sanatından etkilendiği söylenir. İstanbul'un fethinden sonra, ikon atölyelerinde sürdürülen Post-Bizanten gelenek ( 2), Osmanlı resim sanatı ile karmaşık ilintilerin karmaşıklığını gösterir. Aynı zamanda saray nakışhanelerinde minyatür yapan bazı sanatçıların gayrimüslim kişiler olduğu ileri sürülse de Osmanlıda güçlü bir Türk Müslüman kimliği içinde gelişen ve azınlıkları eritip sentezleyen bir kültür yaratılmıştır. Osmanlı İmparatorluğunun mimarisini biçimleyen Mimar Sinan (Koca Sinan, 16. yy), tek başına Bizans'ın İstanbul üzerinde yarattığı üslubu değiştirmiştir. Bizans silüetini silmiş, bugünkü Osmanlı-Türk panoramasını, unutulmazlığını tüm zarafeti ile yapılandırmıştır. Mimar Sinan'ın uzun ömrü, birçok padişah dönemini de etkilemiştir: II. Beyazıt (1476-1512), Yavuz Sultan Selim (1512-1520), Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566), III. Selim (1566-1574)ve III. Murat (1574-1595). Özellikle Kanuni Sultan Süleyman döneminde Dünya İmparatorluğu'' haline gelen Osmanlının sınırları; Bağdat'a, Kafkaslara, Kırım, Polonya, Viyana üzerinden Balkanlar ve Sırbistan'a, güneyde Arabistan Yarımadası'ndan Afrika içlerine Sudan ve bütün Afrika kıyılarını içlerine alarak Atlas Okyanusu'na kadar uzanmıştır. Bu geniş topraklarda var olan tüm kültürler Osmanlı tarafından ezilmeden yaşatılmıştır. Bu ülkelerde dinsel ve yapısal baskılar kurulmamış olsa da kuvvetli bir yönetim kurulmuştur. Bu süreçte azınlıkların çocukları alınarak, İstanbul ve Edirne saraylarında eğitime tabii tutulmuşlardır. Askeri ve sanat alanında yetişen gençlere Osmanlı kültürü yapısı olan Türkçe okuma-yazma, İslamiyet ve din bilgileri, Türk örf, adet ve gelenekleri konusunda bilgiler verilmiştir. Eğitim alan azınlık çocuklarına 'devşirme oğlanları'; Enderun'dan mezun olanlara ise 'Kapudan Çıkma' denilmiştir. Mimar Sinan'ın da 1520'de Enderun'dan çıktığı anlaşılmıştır. Bu dönemlerde saraylarda çağın önemli filozofları, ozanları, bilginler, nakış-ressamları, hattatları da yaşıyordu. Seçkin çocuklarının yetiştirilip yönetim içine alınması bir strateji olarak uygulanmaktaydı. Bu strateji, Osmanlı devletinin uzun yıllar boyu ayakta kalmasını sağlamıştır. 18. yy.-19. yy. da ecnebi ve levantenlerin, gayrimüslimlerin Osmanlı'ya uyumlu yaşadığı göz ardı edilmemiş, önemli görevlere getirilmişlerdir. Neo-klasik Ulusal Mimari örneklere ulaşmada özellikle Ermeni vatandaşlar rol oynamış ve alafranga-alaturka ikileminin ortaya çıkışı, kültür sanatta ve sosyal yaşamda hareketlilik sağlayan özellikler göstermeleri ile de bu sentezde önemli roller üstlenmişlerdir. Klasik Osmanlı Mimarisinin son eserleri olan Sultan Ahmet Camii (1605-1616) Mimar Mehmet Ağa; Yeni Camii (1597-1663) ise Davut Ağa tarafından icra edilmiştir. Bu dönem sonrası (1718) Lale Devri'nde, kasırlar, köşkler, özellikle Kağıthane Kasrı Patrona Halil isyanı sırasında yakılarak yok edilmiş ve önemli sivil mimarilerin örneklerinden bugünlere bir şey kalmamıştır. Bu dönemden sonra ulusal kimlikten çok Batı hayranlığı başlamış ve yapılan tüm eserler alıntılarla özellikle Fransa Barok etkisiyle ithal bir görünüm içine girmiştir. Artık mimaride ciddi, ağırbaşlı, ritmik unsurlar düzeni kullanılmaz olmuştur. Bunun yerini ampir usulü Rokoko bozması süslemeler ve farklı birçok etkinin aynı eserde kullanıldığı geleneksel mimariyi yadsıyan yapılar alır. Ortaköy, Dolmabahçe Camii ve Dolmabahçe Sarayı azınlıkların mimari anlayışı ile oluşturulmuştur. 18. ve 19. yüzyıllarda ülkemize macera amaçlı birçok ressam gelmiştir. Bu sanatçıların Doğu ilgisini, bir anlamda Avrupa'nın dünya ekonomi ve kültürüne egemen olma isteği ile açıklamak mümkündür. Hatta Ortadoğu'ya gelmeyen ressamların bile hayali, gerçeği yansıtmayan Oryantal resim çalışmaları olmuştur. Bunlardan en önemlisi Fragonard'dır. 19. yy. da Türk milliyetçiliğinin benimsenmesi, 1789 Fransız İhtilali'ne denk düşmesi bir esinlenme olgusu olarak geçer tarihi metinlerde. Ama Türk aydınlarının bilinçli programları, bu olgunun Batı düşmanlığına dönüşmesini önlediği gibi Batı'nın uzmanlık ve deneyimlerinden yararlanma gerekliliğini de kavratmıştır. 1- Olayların birbiri ardınca sıra ile yazıldığı tarih, vakayiname. 2- İkona sanatı: Bizans üslubu, Bizans'a ait, Bizans'a mensup anlamındadır. Bizans Sanatının esin kaynağı olan Hristiyan dini, resim sanatın ''Görsel Teoloji'' olarak kabul edilen dinsel resim sanatı olarak tanımlanır. Politeist bir dünyadan Monoteizmin yürürlüğe gireceği bir dünyaya giriştir ve insan düşünce sistemini harekete geçiren, kafasını değiştiren bir devrim sayılır. Fresk, mozaik, minyatür ve taşınabilir ikonlarla kendini ortaya koymuştur. Osmanlının İstanbul'u fethinden sonra uygulamalar sekteye uğramış olsa da Tanzimat ve Islahat Fermanları ile özellikle İstanbul'daki kiliselerde yenilenme çalışmaları başlatılmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/16/standard-profile-production-sergisi-23-30-aralik-2019-duzce-universitesi-sanat-tasarim-ve-mimarlik-fakultesi-sergi-salonu/", "text": "Çılgınca üretim yapan fabrikalar, oldukça ağır şartlarda çalıştırdıkları birkaç mavi yakalıyı işaret ederek istihdam sağladıklarını ya da parasal döngüleri sebebiyle ilerlemenin bir parçası olduklarını öne sürüp kendilerini kutsallaştırırlar. Böylelikle varlıklarını idame ettirebilen, yarattıkları yıkıma meşruluk kazandırabilen ve bir bakıma dokunulmazlık halesiyle korunan tapınaklara dönüşmüş olurlar. Kısır olan bu döngünün zamansızlaşmış sarmalında, hiç durmadan, seri halde üretim yapan bir makine gibi hareket ederek araçsallaşmak; sinsi, alıştıran ve şuursuzlaştıran metal soğukluğunu hissedebilmenin ya da hissettirebilmenin elde kalan tek yolu gibi görünmektedir. Fabrika üretim ideolojisi odağa alınıp, gerçek anlamda meta üretimi yaparak galeri mekanının bir imalathaneye dönüştürüldüğü Standard Profile: Production sergisinde; gerçekleşmekte olan bir kıyametin zorunlu tüketicisi haline getirilen ve ortak bir kaderin paylaşılmasına zorlanarak, birbirine benzeştirilen kitleler için aralıksız olarak tek bedenlik gaz maskeleri, yani standart profiller üretilmektedir. Bu üretim süreci, somut bir eleştiri içermiyor ya da fiziki bir gönderme yapmıyor gibi görünse de, pasif bir direniş halidir. Bu perspektiften bakıldığında da, yaratılmakta olan bir felaketle ya da biçilen bir kaderle yaşamanın normalleştirilmesini, karşı bir duruşla değil, -yüze sıkılan biber gazını rüzgar okşuyor gibi buyur ederek- misafirperver bir kabulle karşılayıp daha da normalleştirmeye çalışmanın, ruhsuz çarkları fazladan ivmelendirerek ısıtacağı ve hiç şüphesiz aşındıracağı aşikardır. Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Sergi Salonu'nu bir imalathaneye dönüştürerek izleyenleriyle karşılamayı bekleyen Standard Profile: Production sergisi, 23-30 Aralık 2019 tarihleri arasında görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/18/hulya-kupcuoglunun-kaleminden-cagdas-sanat-soylesileri/", "text": "Çağdaş Sanat Söyleşileri Hülya Küpçüoğlu'nun, 2009-2014 yılları arasında haber Türk gazetesinde yaptığı, resimden heykele, fotoğraftan enstalasyona, sanatın çeşitli dallarından sanatçılar yanı sıra küratörler, koleksiyonerler ve müzayedecilerle gerçekleştirdiği elli söyleşiden oluşuyor. Çağdaş Sanat Söyleşileri dönemin sanatına, sergilere, sanatçılara ve onların sanat yaklaşımlarına bütünlüklü bir bakış olanağı sunuyor. 1969'da Adapazarı'nda doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu (1993), aynı bölümde doktorasını tamamladı (2015). 1993-2007 yılları arasında konstrüktivist resimler, kolajlar ve üç boyutlu çalışmalar yaptı. 2000'ler sürecinde video art ve posta sanatı projelerine katıldı, ulusal ve uluslararası video art, posta sanatı projeleri düzenledi. Popüler kültürle ilgilenmeye başladığı 2007'den itibaren bu konularda resimler üretti. Yeşilçam dönemi Türk filmlerinde rol alan sanatçı portre-lerinin, film karelerinin yanı sıra güncel olaylarla ilgili resimler yaptı. Popüler kültür imgeleri ve güncel olaylarla ilgili sanatsal çalışmalarını sürdürüyor. İlk kişisel sergisini 2000'de açtı. Yirmi kişisel sergi açmanın yanı sıra çok sayıda ulusal ve uluslararası karma sergiye katıldı. Sanat üzerine yazıları, söyleşileri Haber Türk ve Evrensel gazetelerinde, Bosphorus Sanat Gazetesi'nde; Art and Life, RH+ Sanat, Artist, Hürriyet Gösteri, Sanat Çevresi, Bahariye Sanat dergileri ile Ek Dergi, Kolaj Art gibi sanal mecralarda yayımlandı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (1996'dan beri) ile AICA/Uluslar-arası Sanat Eleştirmenleri Derneği (2011'den beri) üyesi. İstanbul'da yaşıyor, Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölümünde ders veriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/18/lutfiye-bozdag-cuneyt-gok-ile-karisik-isler-sergisi-uzerine/", "text": "CG: Karışık İşler deki bir işimi 30 yıl önce engelliler ile ilgili bir sergi için üretmiştim ama sergi gerçekleşmemişti. O günden sonra ara ara üretimlere devam ettim. Ancak bu yıl tam anlamıyla yoğunlaştığım üretimlerim, kullandığım farklı malzeme ve teknikler; kolaj, asamblaj, enstalasyon, obje düzenlemeleri ile şekillenen sergi için bu isimde karar kıldım. CG: 30 yıldır toplayıcılık yapıyorum. Hep bir gün ilişkilendiririm diye topladığım onca şeyi bir şeylere dönüştürmeyi istemişimdir. Zaman zaman öğrencilerime bu objeler üzerinden doğaçlama hikayeler oluşturmaları için workshoplar düzenliyorum. Her eşya, her nesne kullanıldıkça daha fazla hikaye biriktirir. Herkes yaşamı boyunca işlevselliği, taşıdığı maddi- manevi değerlerle sürekli bir ilişki içindedir nesneyle... Arzulanır, elde edilmek, sahip olunmak istenir ama başka arzuların nesnesi olduğu için... Kimisi iş gücüne katkı sağlar, kimisi hayatını kolaylaştırır, kimisi zevklerini temsil eder, kimisi gücünü simgeler insanın, varlık ve yokluk kavramları onun üzerinden şekillenir. Sahip olununca değerini kaybeder çarçabuk. Gerçekliğin bütünü, özne ve nesne arasındaki bütün ilişkilerin toplamıdır. Çocukluğumda ailemin sahip olduğu o eşyalara, objelere sahip çıkamamıştım. Sonrasında, eskicilerden, bit pazarlarından geçmişi yeniden yaşatacak, anılarımı canlı tutacak benzer objeleri toplamaya başladım. İşe gidip gelirken yoldan topladığım her buluntu parça beni heyecanlandırıyor. Başkasının değer vermediği paslı bir somun, kırık bir fermuar bile... Onu nerede, nasıl kullanacağımı düşünür ve tasarlarken bambaşka dünyalara gidiyorum. CG: Fluxus'ta sanatçılar birçok sanat disiplinini kullanarak eserler üretirler. Fluxus akımı içinde sanatçılar, atık malzemelerle akışa ve süreç içinde rastlantıya bağlı bir biçimde bir araya getirdikleri malzemelerle kavramsal bir yapıt ortaya koyarlar. Ağaç, ahşap, kemik, taş, tüy gibi doğal malzemeler ile birlikte paslı metaller, makine parçaları, vidalar, somunlar, fermuarlar, zincirler, anahtar ve kilitler gibi benzer küçük insan üretimi buluntu ve hazır malzemeleri, fotoğrafları, fotokopileri, gazeteler gibi kağıt malzemeleri ve farklı teknikleri bu tavırda kullandığım doğrudur. Diğer taraftan özgür kılan bir yanı da var. Kendimi ve ortaya çıkacakları akışa bırakıyorum. CG: Toplumsal yaşamı oluşturan tüm oluşumlar, yapılar ve değerler ile sanat yoğun bir ilişki ve etkileşim içerisinde... İfade biçimleri farklı olsa da beslendikleri kaynak aynı olan sanat dallarının birbirinden etkilenmemesi pek mümkün değil... Sanat alanları birbirlerini etkileyip zenginleştir. Sanatın amacı duyu, algı ve heyecanlarımızı başkalarına aktarmaktır. Örneğin Andy Warhol gibi sinemada önemli yapımlara imza atmış sanatçıların plastik sanatlarla ilişkili olduğunu görüyoruz. Warhol, 1960'lı yılların başında sinema ile ilgilenmiş ve bu alandan birçok sanatçı ile birlikte çalışmalar yapmıştır. Sinemada ışığın ve mekanın ilişkisi; plastik sanatlarda, grafik sanatlarında ulaşılamayacak anlam yaratma olanakları sunar, atmosfer yaratma ve hacimsel duyguya ilişkin sonsuz seçenekler, sinemanın kendine özgü resimsel olanaklarıyla yaratılabilir. Resim ve sinemanın ortak temeli görüntüdür. Görüntüler, dünyayı erişilebilir ve insan tarafından düşlenebilir kılar. Tüm plastik ve sahne sanatlarını hatta müziği bünyesinde toplayabilmenin avantajlarını kullanan sinema, sosyal ve estetik değerleri de derinden etkileyen, değiştiren ve hatta yeniden biçimlendiren bir güce sahip. Ben de sinema alanındaki üretimlerimde diğer sanatlardan fazlasıyla beslendiğimi söyleyebilirim. Diğer taraftan sergideki işlerimin bazılarında sinemanın ünlü yüzlerini kullanarak sinemaya gönderme yapmak istedim. CG: Kimlik, çok boyutlu ve çeşitli bir kavramdır. İnsanlar birden fazla kimliğe sahip olabilirler. Kimlikte esas olan dışa karşı yansıtılan bir cephe, topluma dönük sosyal bir yön, bir yüzdür. Modern dönem sonrasında küreselleşme süreciyle kimlik algısında da birtakım değişimler yaşandı, kolektif kimlikler yerine alt kimlik, üst kimlik ya da çok kültürlülük gibi farklı kavramlar alarak farklılıkların bir aradalığı öne çıktı. Postmodern kimlik inşasının temel öğeleri imaj ve görünüştür. Artık yaşam stilleri ve kimlik yapıları tüketim odaklı inşa edilmekte, kimlikler değişken, bir çırpıda içselleştirilecek ve kolayca terk edilebilecek şekilde biçimlenmektedir. İletişim teknolojilerinin hızlı gelişimi ve internetin sağladığı olanaklar sanal kimlik kavramı oluşturmuştur. Kimlik artık parçalı yapısı ve online görünmezliğiyle istediği şekle bürünür biçimde akışkan ve her an değişebilir, yeniden inşa edilebilir hale gelmiştir. Yabancılaşma öznelerin nesneleştirilmesidir. Özneler nesneye dönüştürülürken, aynı zamanda öznelerin ürettikleri nesne, sermaye, toplumsal özneye dönüştürülmektedir. Bu gerçeği yadsıyamayız; yüzden hala sorgulanması gerektiğini düşünüyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2019/12/28/hulya-kupcuoglu-oguz-haslakogluyla-retro-inspective-sergisi-baglaminda-roportaj/", "text": "Oğuz Haşlakoğlu'nun İTÜ Rektörlük Sanat Galerisi'nde açtığı sergi 'Retro-İnspective' adını taşıyor. Sergide sanatçı; farklı dönemlerde, farklı teknikler veya malzemelerle yaptığı resimlerden bir seçki sunuyor. 1990'lardan günümüze iç içe geçmişliklerle varlık-yokluk kavramını vurguluyor. Mekanda iç içe iki sergi kurgulayan sanatçı, kullandığı teknik ve içerikle zıtlıklara da dikkat çekiyor. O. H.: Sergi sanatsal olarak yaşadığım 1990'ların ortalarından itibaren günümüze dek sanatsal kimlik oluşturma ve bu kimliğin geçirdiği değişimlerin bir serimi ve bu anlamda da hem benim hem de ümit ederim sanatseverler için hem geride kalmış hem de içinde bulunduğum dönemleri ve eserleri daha yakından tanıma, gözden geçirme ve bir bütün olarak temaşa etme vesilesi. Bu anlamda retro'nun geriye dönük oluşu inscpection ile inceleme ve araştırma boyutu kazanarak geleceğe uzanıyor ve orada da sergi içinde sergi olarak sayısal sanatın çıktılarını içeren Sayısal Suretler sergisi ortaya çıkıyor, bir sürprizi olarak. O. H.: Sayısal Suretler sergi içinde sergi düşüncesiyle tümüyle elektronik, sayısal ortamda hazırlanmış bir hack aslında. Mekanın özelliklerini de kullanarak geleneksel tuval resminin ortasında yeni medyaya has teknik ve malzeme kullanımıyla geçmişi ortasında gelecek ufku açıyor. Bu anlamda biri görsel ve işitsel olanın birliğine diğeri ise karşılıklı uyumuna bağlı iki video art yapıtı doğrudan Sayısal Suretlerin zamanı da içine katan hareketli yönünü oluşturuyorlar. O. H.: Renk için anlam bana göre önce ressamda belirmek koşuluyla mümkün görünüyor. Rengin resim sanatında ne kadar akıl dışı bir eleman olduğunu biliyoruz; çizgi ve biçimin ölçülebilir oluşuna karşın renk çevresiyle ve alan büyüklüğüyle oldukça değişken özellikler gösterebiliyor. Bu anlamda renk resmin ruhsal atmosferini veren bütünleştirici bir role sahip. Renk sayesinde resim bir yaşantıya kavuşuyor, ruhsal bir anlam kazanıyor. Benim resimlerim için madde ve enerjinin birbirine dönüşmeye her an hazır karşılıklı etkileşimlerinin bir mekan açma eylemi olarak ifadesi denilebilir. Bu anlamda mekan açmayı hem nesne hem de mekan özelliklerine birlikte sahip olan temel geometrik biçimler üzerinden matematik nesnelere hayat vermesi, onları salt birer biçim oluştan başlı başına bireysel bir canlı varlık haline getirmesi anlamında ancak renk sayesinde gerçekleştirebilmeyi umuyorum. O. H.: Tümüyle kişisel bir mesele olarak, marifetin ötesinde bizatihi anlama odaklanma arzusu beni felsefe ve resim arasında, üniversiteden başlayarak, Boğaziçi ve Akademi arasında geçen bir tür iç içe dokuma pratiğine yönlendirdi diyebilirim. O nedenle de ortaya çıkan örgü elbette benim hayatımdır; dolayısıyla da hayata dair her şey gibi olumlu ve olumsuz özelliklere sahiptir. Sanırım en temel olanı ne ressam ne de felsefe camiasıyla yeterince ve gereğince içli dışlı olamamamdır, çünkü bir alanın anlamı bana ancak diğerinden göründüğü için, aralarındaki, birinin diğerine dönüştüğü sınır, benim yaratım ve düşünce çadırımı kurduğum yurtsuz yurdum haline gelmiştir diyebilirim. Yalnızlığın ne büyük bir hediye olduğunu anlatamam ancak işte hayattaki her şey gibi hüznünü de neşesinin içinde taşır kaçınılmaz olarak. O. H.: Duchamp, ilk kez Kübizmin Cezanne'dan mirasla oluşturduğu kavramsal espas fikrinden hareketle Dada'nın karşı-sanat ilkelerini doğrudan sanat yapıtının varlığını sorgulayan radikal bir sürece uyguladı. Sonuç kaçınılmaz biçimde sanatı olabilirlik sınırlarına taşıdı. Böylece de sanat her şey olma imkanında hiçbir şey olmayı da göze almış oldu. O gün bu gündür sanat bu 'aporia'yı bünyesinde taşır; her şey olarak hiçbir şey. Duchamp'ın sanatla ilgili eleştirel yaklaşımının en değerli kısmı aslında onun bir alışkanlığa dönüşmesine karşı oluşudur. Buna karşı durabilmesi ise ancak bir düşünüre dönüşerek mümkün olabilirdi. Günümüz sanatının temel sorunu sanatın üst düzey bir eğlence haline gelmiş olmasıdır. Sanat artık ağırlıkla tekno-kültürel kodlar üzerinden ve düşünce derinliğinden yoksun biçimci bir estetik anlayışıyla tümüyle kabullenilmiş bir dünya tasvirine hizmet etmektedir ve bilinir ki kültürel olan her şey esasen birer alışkanlıktan ibarettir. Kültüralizmin sanat için özellikle özerklik ve özgürlük bağlamında ciddi bir tehdit oluşturduğunu düşünüyorum. Eğer bir yapıt üzerine oturduğu temel dünya görüşü başka bir dünya mümkün ümidini örtük/açık bir biçimde kendisinde taşımıyorsa ben onun sanat olma imkanın da bulunmadığını düşünüyorum çünkü sanat benim gözümde bizzat gerçekliği düşlemek değilse zaten hiçbir anlama gelmiyor. O. H.: Taklitle takip arasında kalmışlığın ağır maliyeti bizde ithal kavramlarla yapılan kavramsal soslu küratör etkinlikleriyle sanki artık bunu ben de yaparım amatörlüğünün bak işte oldumuna dönüşen bir neden olmasıncılığın jölesinde yüzme taklidi yapılmasına dönüşüyor. Sanatın kendini en kötü ifadesinde dahi tersyüz etmek olduğunu bu hevesli amatörlere birilerinin söylemesi lazım. Bununla elbette seçkincilik yapmıyorum; sanat eğer yapılacaksa önce 'olma'dan başlamak gerekir demeye çalışıyorum. Sanat hala bir yapma olarak anlaşıldığı için kim daha iyi yapıyor rekabeti günümüz sanatçılarının adeta eldeki yegane fukara avuntusuna dönüşmüş durumda. O. H.: Elde var sıfır olarak, ancak işte asıl kıymetli olan da o, çünkü ısrarla bilimin bizi kuantum kuramının olağanüstü başarısına rağmen hala içinde tutmaya çalıştığı 'deterministik evren' paradigması tıpkı Berlin Duvarı gibi yıkılacakmış gibi görünüyor. Karşımızda artık bir olasılıklar evreni olduğu düşüncesine kendimizi alıştırsak iyi olacak sanki. Öyle olunca da böyle bir evrende/dünyada ayakta kalmak giderek insandan daha fazla yaratıcılık talep eder görünüyor. Bence bu yüzyılın sanatçısı bu duvarın yıkılmasına birinci elden katkıda bulunmalı ve sonrasında da tavşan deliğinden düşerek kendisini içinde bulduğu harikalar diyarında tıpkı Alice gibi böyle bir evrende nasıl yaşayabileceğine dair de doğrudan sanatı herkes için bir model olarak sunmalı. Bu anlamda patafiziğin kurucusu olan Kral Übünün yazarı Alfred Jarry'i burada özellikle anmak isterim. Kuantum evreni, diğer yandan karşıtlıklardan beslenen bir önceden belirlenmiş evren anlayışının insan için geçerliliğini yitireceği anlamına da gelebilir. İşte bir gelecek öngörüsü: 21. yüzyılın sanatçısı yel değirmenini miğfer olarak başında taşıyan bir Don Kişot olduğunu anladığında trajedi ve komedinin birliğini fark edecek ve bunun dönüştürücü gücünü sanatının temel motivasyonlarından biri haline getirecek. O. H.: Tarif ile tanım arasındaki farkın ortadan kalkarak bilginin tümüyle bir yorum keyfiyetine dönüştürüldüğünü düşünüyorum. Oysa ancak tanımdan hareketle sanatın tanımının da aslında ancak yapıtla mümkün bir olgu olduğu anlaşılabilir/anlatılabilir. Sanatın bilgisi biliminkinden farklı olarak özne ve nesne ayrımından hareket etmez. Sanatta 'ben' her zaman bir başkasıdır; insan kendisine bir başka yüzde olduğu gibi bir kül tablasında ya da bir sokak köpeğinde de rastlayabilir. Bu nedenle de sanatın bilgisi onun kronolojik kültürel biçim ve tarzlarının tasnif ve tarifine indirgenemez; o her zaman bir iç içe geçme olarak insan olma tecrübesini tüm boyutlarıyla anlamaya çalışır. O. H.: Konuyla ilgili daha önce hakemli hakemsiz dergilerde ve sempozyum kitapçıklarında yayınlanmış özgün bilimsel makalelerin bir derlemesi olarak başlayan, ancak doğrudan özellikle kuram bölümünün tümüyle yeniden yazılmasıyla sonuçlanan, Sanat Felsefesi ve Estetik Yazıları adıyla çıkacak olan ve tümüyle kendi kendisini oluşturan bir kitaptan söz ediyoruz aslında. 'Kuram', 'eleştiri' ve 'düşünce notları'ndan oluşan üç bölümüyle kitap kuramsal bir çerçeveyi eleştirel bir uygulama bağlamına taşıyor ve sonunda da tefekkürün sınırlarına doğru biçimsel denemeleri de içeren radikal denilebilecek bir düşünce yolculuğuna çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/05/hayat-kisa-kuslar-ucuyor-atakent-kultur-ve-sanat-merkezi-sergi-salonu-08-ocak-09-subat-2020-saat1900/", "text": "Bir inisiyatif olarak, gönüllü başlatmış olduğumuz Cemal Süreya anma etkinliğimiz devam ediyor. Sanatçılar: Ara GÜLER, Bahar OGANER, Cemil ERGÜN, Çağdaş ERÇELİK, Deniz GÖKDUMAN, Devabil KARA, Devrim ERBİL, Fırat BİNGÖL, Fırat NEZİROĞLU, Görkem DİKEL, Güneş ACUR, Halime TÜRKYILMAZ, Hülya SÖZER, Hüseyin RÜSTEMOĞLU, İpek ŞENEL, Mehmet KAVUKÇU, Nazan AZERİ, Nezihe BİLEN ATEŞ, Reşat BAŞAR, Selahattin YILDIRIM, Zafer ERKAN, Ragıp BASMAZÖLMEZ, Balkan Naci İSLİMYELİ, Turgay KANTÜRK, Serdal KESGİN, Raziye KUBAT, Şevket SÖNMEZ, Nevhiz TANYELİ, İpek TEKİL, metin üstündağ, Cemal Süreya'nın evinin yanı başında Galeri MOD için ise yeni bir liste ile sergimiz devam edecek. 9 Ocak günü Şairin evine Aile ile birlikte Cemal Süreya Burada Yaşadı tabelasını asacağız ve ardından sergi açılışına geçeceğiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/06/prof-dr-ayla-ersoy-globallesen-dunyada-sanatin-ozerkligi/", "text": "Sanatın özerkliği konusu günümüzde yaygın olarak kullanıldığı haliyle sanatçıya ve genel olarak da sanata, sanat dışı herhangi bir alandan müdahale edilmemesi anlamı taşır. Yani sanatın kendi yasaları olduğu veya olması gerektiği varsayımına dayanan bir tavır olarak nitelendirilir. Özerklik konusuna girmeden önce sanat nedir sorusuna cevap bulmak gerekir. Sanatla ilgili pek çok tanım yapılmıştır. Ancak özellikle günümüzde kesin bir tanım yapabilmek gittikçe zorlaşmaktadır. Sanatın toplumsal olarak belirlenişi, onun her hangi bir toplumun çıkarları ile bağımlı olduğunu gösterir. Sanat sosyal bir yaşamın ürünüdür. Bu bakımdan toplumu ilgilendiren her şey onu da ilgilendirir. Toplumsal evrimin yüzyıllardır süren birikimini yansıtır. Sanat da kendi dışındaki her şeyin bütünlüğünü, insanlığın yaşantısını ona göstererek gerçeklerin değiştirilip, denetlenebileceğini işaret eder. Sanatın işlevlerinden birisi de insanlar arasındaki iletişimi sağlamaktır. Bu iletişim insanlığın ilk dönemlerinden bu yana zorunlu vazgeçilmez olarak günümüze kadar gelmiştir. Bu iletişim için gerekli duygu, düşünce ve özlemlerin esasını insanların birbirleriyle olan bağlayıcı ilişkileri oluşturur. Duygu ve düşünceleri paylaşma yeteneğini yansıtır. İnsanla yaşadığı çevre arasında sanat aracılığı ile bir denge sağlanır. Toplumların gereksinimleri ve düşünceleri değiştikçe sanatın da işlevi değişecek, yeni görevler yüklenecektir. Sanat nedir sorusunu sorarak belki de özerkliğin aslında ne anlama geldiğini anlamaya çalışıyoruz. M. Ö. 4. ve 5. Yüzyıllardan başlayarak sanat düşüncesini tarihsel süreç içinde özerklik bağlamında irdelemekle başlayabiliriz; Sanat-toplum ve devlet arasındaki ilişkiyi, yani sanatın sosyal işlevini ilk ortaya atan düşünür Platon olmuştur. Platon'a göre: Salt bir idea olarak düşünülebilecek bir akıl devleti ile düzen sağlanabilir. Böyle bir akıl ve ahlak devletinde sanatçıların yeri ne olacak sorusuna, devletin düzenleyicisi akıldır, sanatın yaratıcısı ise duygu ve heyecanlardır. Akıl ile duygu arasındaki çatışma devlet ile sanat arasında da görülür. Aklın olduğu yerde düzen, duygunun olduğu yerde kargaşa vardır. Duygu ve heyecan bir devlette aklın yerini alınca orada bozulma başlar, devlet düzenli ve ahlaklı olma özelliğini kaybeder. Platon için gerçek sanat toplumsal sanattır ve yararlıdır. Duyguları harekete geçiren sanat ise toplumu gevşetici ve zayıflatıcıdır. Toplumların inanç, düşünce ve insan yapısını o toplumun kültürel, tarihsel, siyasal ve dinsel özellikleri oluşturmaktadır. Sanat da insan ve topluma hizmet ederken, toplumlar arasındaki farklılaşmanın güçlülüğünü duymuş ve hangi toplumda olursa olsun bütün insanlığın kullandığı ortak bir sanat dili kullanarak, insanları bir tek toplum gibi aynı amaca yöneltmek istemiştir. Antik Yunan sanatının merkezinde evren düşüncesi vardır. Sanat da doğanın güzelliğini doğa kurallarına bağlı kalarak yansıtır. Ortaçağ'da iki büyük dinin koyduğu inançlar ve yasaklar toplumların bütün yaşamında olduğu gibi sanatı da etkilemiştir. Sanatın algılanması ve üretimi bu dönemde ayrı bir alan olarak görülür ve onu farklılaştıran unsurlar belirlenir Örneğin; İslam sanatının mimari sanatı olarak gelişme göstermesi, resim ve heykel sanatının üretiminin yasaklanmasına karşın Hıristiyan dininin bütün güzel sanatlara izin vererek onu kendi dinsel amaçları için yönlendirmesi gibi. 15. yüzyıldan 18. Yüzyıla kadar olan zaman diliminde sosyo-ekonomik ve siyasal dönüşümlerin üretim sürecine etkisi ve bunların sanat üzerindeki yansımaları sanatı değişime uğratır. Ortaçağ boyunca ölüm korkusu içinde karamsar ve ürkek olan toplum Rönesans'ın hümanist düşüncesiyle birlikte değişime uğrar. Ortaçağ boyunca yaşamın merkezine yerleşen Din yerini İnsana bırakır. Sanatta konular hala dinsel olmasına rağmen, biçim daha gerçekçi bir şekil almıştır. Zengin halk kesimi ve aristokratlar kilisenin yerine sanatı himaye ve teşvik etmişlerdir. Burjuva devrimlerinden önce sanatın özerkliği başka anlamlar ve çağrışımları olan bir şeydir. O aristokrasinin dokunulmazlığıdır. Bir sınıfsal tercihtir. İnce zevklerle uğraşanların işidir. (Gürsal, K., 2010, s.2) Ortaçağ'da koruyuculuğunu kilisenin yaptığı sanatın, Rönesans döneminde koruyucuları zenginlerdir. Siparişi onlar verir, beğeniyi onlar belirler. Loncaların hükmettiği kendi iç kuralları olan ama siparişle çalışılan bir alandır sanat. O güne dek zanaatkar olarak görülen sanatçının da statüsü değişmiş ve özel yeteneklere sahip olan üstad konumuna yükselerek saygı görmeye başlamıştır. Sanat ürünleri zengin ve nüfuslu insanların zevk ve gururunu okşayacak türdendir. 17. yüzyılda Avrupa'nın zenginleşmesiyle özellikle Hollanda gibi kuzey ülkelerinde güçlenen burjuva sınıfı sanatta da kendi zevklerini ve beğenilerini yansıtmaya başlamıştır. Artık sipariş verenler aristokratlar değil burjuvalardır. Biraz da aristokratlara özenerek portrelerini yaptırmaya başlamışlar, doğa görüntülerine insan figürü kadar değer vererek sanata sokulmasını sağlamışlardır. 17. yüzyılda değişik tabakaları birbirinden ayırt edilmeyen bir orta sınıf doğmuş, bu sınıfın kaba kesimi kültürden anladıkları iddiasındadır. Orta sınıf yaşam standardı üstüne kurulu, sanatsal ve düşünsel eğilimleri orta sınıf dili ile ortaya konan, 16. Yüzyılın entelektüel sanatçılarını yetiştiren sanat ve kültür atmosferinden iz bile kalmamıştır. Para ekonomisinin gelişimi, kentlerin giderek zenginleşmesi ve derebeyliğin çökmesiyle saygınlık ve servet kazanan orta sınıflar, büyük çabalar sonucu parasal güçlerini kullanarak daha geniş kesimlerin denetimini ellerine geçirmişlerdir. 1789 Fransız devriminden sonra Avrupa yeni bir dünya görüşü, ahlak ve yaşam biçimine sahip olmuştur. 18. Yüzyıl çelişkilerle dolu bir dönemdir. Düşünce biçimi akılcılık ve akla aykırılık arasında gidip gelirken, sanat alanında da birbirine karşıt iki akım hakim olmuş, sanat kimi zaman koyu bir klasizme yaklaşırken, kimi zamanda kendi başına buyruk duyguların ön plana çıktığı bir üsluba kaymıştır. Klasisizm tutuculuğa yatkın ve otorite sahiplerinin ideolojilerini temsil etmeye elverişli bir sanat akımı olmakla beraber, akılcı düşünceyi benimsemiş, aşırılıktan kaçan ve disipline alışık olan orta sınıf genellikle klasisizmin sade, açık ve karmaşık olmayan biçimlerini yeğlemiş ve aristokratların kaprisli, imgesel sanatlarından hoşlanmamışlar, doğanın biçimden yoksun rastgele taklitlerinden de kaçınmışlardır. 18. Yüzyılda Fransa'da burjuva devrimi ile liberalizm için savaşmanın aynı türden eşdeğer hareketler olduğu ileri sürülse de, gerçekte orta sınıf aristokratlara, köylülere ve emekçi sınıfına karşı çizdiği bir sınırın gerisinde birleşmiş ve bu sınıfın içinde ayrıcalıkları olanlar ayrıcalıklarını daha aşağı tabakalara ulaştırmaktan kaçınarak, her türlü yeniliğe karşı çıkmıştır. Orta sınıfın tüm istediği siyasal demokrasinin yerleşmesidir. Fakat devrim ekonomik eşitliğe önem verince, birlikte savaştığı insanları yüzüstü bırakmış, bu yüzden toplum çelişkili ve gerilimli bir dönem yaşamıştır. Krallık ise kimi zaman burjuvaların, kimi zaman da soyluların çıkarlarını temsil etmek zorunda kalmış, sonunda her ikisi de ona karşı cephe almışlardır. Orta sınıf ise aşağı sınıfla işbirliği yapıp devrimini zaferle sonuçlandırdıktan sonra, işbirliği yaptığı kitleyi terk edip daha önce düşman olduğu topluluğun yanında yer almıştır. Bu süre 18. Yüzyılın ortalarına dek uzanan sanat kültür için de bir geçiş dönemi olmuş, zaman zaman uzlaşı sağlanmış olsa da çelişkili bir dönem olarak kalmıştır. Gelenek ve özgürlük, formalizm ve kendiliğindenlik bir arada yaşanmıştır. (Althauser. A, 1984, s.25) Artık sanatta saray üslubunun çöküşü, disiplin ve din bağlarının gevşemesi, kendi başına buyruk bireysel davranışlara sebep olur. Sanattaki klasik idealin yerini, daha erişilebilir, daha insancıl, alçakgönüllü, duygusal bir anlayış almış, sanat üstün kişilerin konusu olmaktan çıkarak yücelik, güçlülük yerine yaşamın güzellikleri ve hoşluğunu ifade etmiş, büyüleyip hoşa gitme amacı gütmüştür. Sanatçılar da koruyucularının beğenisine göre üslup değiştirerek eserler üretmişlerdir. Hafifmeşrep kadınlar, nazik erkekler, gizli sevgililer, tiyatro ve müzik sahneleri, pastoral görüntüler, erotik nüler. vs. 18. yüzyılda daha önceleri olduğu gibi sanat amaçlara ulaşmak için kullanılmıştır. Devrimden sonra politik inançların açıklanmasında sanattan yararlanılmıştır. Bir vakit geçirme aracı veya duyuları uyarmaya yarayan bir araç. Zenginlerin malı olmaktan çıkmış, öğretici ve eğitici bir görev yüklenmiştir. Sanat toplumun mutluluğuna katkıda bulunmalı, bütün ulusun malı haline gelmelidir. Devrimin asıl amacı kültür ayrıcalığından yararlanamayan tabakaların sanattan haz almalarını sağlamak değil, toplumu değiştirmek, devrimin getirdiklerini topluma iyice öğretebilmektir. Artık sanatı korumak ve geliştirmek yalnızca devletin görevidir ve devletin önemsediği işlere gösterilen ilgiyi yansıtmalıdır. Devrim döneminde sanatın yalnızca konuları ve düşünceleri devrimci nitelikler taşımış, biçim ve üslup bakımından ise devrimci sayılamayacağı da vurgulanmalıdır. Devrimin yolunu hazırladığı Romantizm yeni bir yaşam ve dünya görüşünü yansıtır. Yepyeni bir sanat özgürlüğü kavramı yaratır. Bu özgürlük her yetenekli kişinin doğuştan gelen bir hakkıdır. Bireysel ifadelerin her biri diğerinden farklıdır ve birbirine benzemez, her birinin kendi kuralları vardır. Bu görüş sanat için büyük bir devrimdir. Romantizm akımı böylece akademilere, kiliseye, saray çevrelerine olduğu kadar, koruyucularına, eleştirmenler ile ustalara, geleneğe, otoriteye ve sanatın kurallarının temel ilkelerine karşı açılmış bir özgürlük savaşına dönüşür. Modern sanatın tümü özgürlük için verilen bu savaşın ürünüdür. Ancak devrimin sağladığı yeni kavramların yarattığı entelektüel ortam olmasaydı böyle bir değişimin olamayacağını da vurgulamak gerekir. Sanatta bireysel özgürlüğü sağlayan Romantizm hareketi sanatçının aynı türden bir topluma ve otoritesini kabul ettiği bir gruba seslendiği bir çağın sonudur. Bundan sonra sanatçı toplumun isteklerine karşı gelmeye başlamış, beğeni ve isteklere boyun eğmeyerek kendi duygularını, özlemlerini, düşüncelerini sanata taşımıştır. Bu ortamda sanatın bireylerle kurduğu iletişim biçimi hikayeler üzerinden değil, algıya yönelik bir değişime uğrar. Bütün modern sanat ürünleri inceliklerini ve çeşitliliklerini Romantizmin doğurduğu duyarlığa borçludur. 19. yüzyıldan itibaren bilimsel çalışmaların yoğunluk kazanması ve bilim dallarının birbirinden ayrılması sonucunda, sanatçıların bu çalışmalardan etkilenmesiyle modern sanat akımlarının ilki olan Empresyonizm akımı ortaya çıkar. Bu akım bilimsel buluşların sanatla kanıtlanmasıdır. Müspet bilimler bir taraftan felsefeye yol gösterirken, diğer taraftan Pozitivizme bağlı olarak sanatlar da doğanın gerçeğine ve gözlem yapmaya itilmiş, Doğaüstü veya insanüstülüğünü yücelten metafizik düşünce biçimi itibarını kaybetmiştir, İmgeler yoluyla değil, doğrudan doğa halleriyle üretilen yapıtlarla iletişim gerçekleştirilmiştir. Böylece alışılmış olandan bambaşka bir ifade biçimi yaratılmıştır. Sanatçı artık koruyucusuz kalmış, sanat ürünü de metalaşmıştır. Sanatçı da bu metayı pazara çıkaran bir kişi konumuna gelir. Sanatçının geçim olanakları azalmakla birlikte özgürlükleri çoğalmıştır. Modernizm sanatı bilim ve ahlaktan ayırarak, onu endüstrileşme ve makineleşmenin yaratacağı tahribattan korur. 19. Yüzyılın başında Kant ve Alman romantiklerinin tanımladığı gibi sanat bir ihtiyacı karşılamaz, yarar ve çıkar da sağlamaz. Amacı ve işlevi yoktur. Akıl karşısında hayal gücünü, gerçeklik karşısında düşü, bilincin karşısında bilinçaltını, tasarım karşısında yaratıyı, iş karşısında oyunu temsil eder. (Artun. A. 2015, s.71) Her sanat eseri tektir ve kendine özgü bir dil oluşturur. Sanat bu dönemde hayata teslim olmaz ve her şeye direnir. Sanat özerk ve özgün olmak zorundadır. Belki de tüm tarihsel süreç içinde sanatın en özerk ve en özgür olduğu dönem bu dönemdir. 20. yüzyıl başındaki Avangart hareketler Dada, Kübizm ve Sürrealizm sanatın özerkliğini kazandığı dönemlerdir Artık sanatçı Aristokratlara karşı da kayıtsız kalabilmektedir. Bu dönemde dünya siyasal ve ekonomik dönüşümler gibi sanatsal dönüşümleri de destekler. Kitleler siyaset dışında bırakılmadığı gibi ilk kez sanat talep etmektedirler. Bu özgürleşme isteğinin toplumun her alanını sardığı bir dönemdir. Toplumlar sanatta, siyasette ve ekonomide dönüşüm istemektedir. Bu yüzden Avangart sanat politik söylemle anlam kazanır, Aristokrasiye hizmet eden sanata karşı çıkar. 20. yüzyılın başındaki Avangart sanat, sanatın kurumsallaşmasına karşı eleştirel bir temele dayansa da 1960 sonrası Avangart sanat hareketlerinin birçoğunun, sistemi eleştirmek yerine giderek sanat pazarını yönlendiren patronların isteklerine uygun hareket etmeye başladıkları görülür. Sanat bundan böyle kurumlarca yaratılan ekonomik bir döngüde hareket etmeye başlar. 2. Dünya savaşından önce sanatın yaşama yabancılaşması ve giderek kurumsal zırhlara bürünen Avrupa merkezli Avangardist yönelimler üretim biçimlerinin, ekonomik alt yapıların belirlediği yabancılaşma ve kuşatılmışlıkla baş etme kaygısındaydı. Savaş sonrası Post-Avangardistler ise müze ve galeriler gibi kurumlarla, devlet ve sermaye çevreleriyle uyumlu yeni bir sanatçı tipi yaratır. Modern uygarlığın zirvesinde doğal olarak Batı vardır. Kültürel olaylarında sadece Batı uygarlığında evrensel bir önemi ve değeri vardır. İki kutuplu dünyanın giderek kapitalist-liberal bir dünya egemenliğine boyun eğişinin ardından kültürel mücadeleler de daha akılcı bir yol izlemeye başladı. 20. yüzyılla başlayan bu yeni sömürü biçiminin adı KÜRESELLEŞMEdir. Eşitlik, özgürlük ve ekonomik refah söylemleriyle yola çıkan bu görüş, öteki uluslara kültürel kimliklerini değiştirme karşılığında yeni seçeneklerle refah sözü vermektedir. Küreselleşmede egemen gücün dışında başka bir değere tahammül yoktur. Klasiğe karşı bir duruş olarak sunulan Modernizm olgusu da kendi değerleriyle hesaplaşma, klasiği arındırma evresiydi. Post-Modernlik kavramı önceleri evrensel paylaşıma olanak sağlayan bir anlayışmış gibi görülebilir. Post-Modernizmde öncelikle Modernizmin tamamlanmış olması gerekir. Yani Modernizm yaşam tarzı olarak özümsenmiş olmalıdır. Asıl önemli yenilik Post-Modernizmle sanatsal özerklik düşüncesinin yıkılmasıdır. 20. Yüzyılda sanatın yalıtılmışlığına karşı çıkan sanat hareketleri özerkliği sanattan çıkardığı gibi, eskimiş kabul eder. Çünkü kültür endüstrisi sanata kucak açmış, sanatı ve onun kurumlarını bağrına basmıştır. Sanatın özerkliğiyle birlikte, estetiğin mutlakiyetçiliği de çökmüştür. 21. yüzyılın başına gelindiğinde sanat türleri, üslupları ve hedefleri ile kitleler arasındaki hiyerarşi kalmadı. (Artun. A., 2011. s.190) bu Post-Modernizm adı altında toplanan bir kültürel değişimdir. Sanat ve siyaset ilişkisinde 21. Yüzyılın başlarında bir şeyler değişmiştir. Bu değişikliklere sadece sanat açısından bakmamak gerekir. Artık siyaseti de dikkate almak zorunluluğu vardır. Çünkü çeşitli sanat hareketleri değerlendirilirken beğeni ölçütü yerine politik ölçütler geçmiştir. Kimileri bu süreci üçüncü büyük devrim olarak değerlendirerek, siyasal, ekonomik ve kültürel açıdan üç boyutta değerlendirmektedirler. Sosyal olarak dünyadaki ulus devletler yerine para ve sermayeye dayalı yeni bir devlet düzeninin kurulmasından yanadırlar. Küreselleşmeyi en çok savunanlar da küresel çapta faaliyet gösteren şirketlerdir. Küreselleşmenin kültürel boyutunun bu uluslararası sermaye ile ilişkisi vardır. Güçlü sermayenin egemen anlayışı az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkili olarak, kültürleriyle uzaktan bile ilgisi olmayan ürünlerle toplumların hızlı, dengesiz ve kontrolsüz değişimlerine sebep olmaktadır. İletişim teknolojileri ve zenginlikleriyle toplumların etik değerleri, örf ve adetleri yanı sıra siyasi, ekonomik, ekolojik, sosyal ve hatta coğrafik ve kültürel değerleri de değişmektedir. Küreselleşmenin kültürel boyutunu ifade eden Post-Modernizm, kültürlerin parçalanıp çoklu ve çatışmalı kimliklerin oluşmasını, geçmişin reddini ön plana çıkarmaktadır. Öte yandan politik-ideolojik eğilimi ve toplumları karşılıklı bağlarla oluşturduğu ağlar içinde bir dünya toplumu gibi sosyolojik bir oluşumu da şekillendirmeye çalışmaktadır. Bu bağlamda kimlik sorunu ile karşı karşıya kalınır. Kimlik farklılığın vurgulanması olarak bireysel kültürle bağlantılı iken, ulus kimliğinde ve kültürel kimlikler de küreselleşme olgusu içinde şekillenmekte ve ulusal kültürün zayıflaması sosyal yapının bütünlüğünü ve dayanma gücünü azaltmaktadır. Küreselleşme içinde kültürel unsurlar kimlik sorununa dönüşerek, ulusların kültürel birliğini de bozmaktadır. Çünkü kültürel gelişim ekonomik gelişmişlikle paralel olarak var olmaktadır. Kültür ve sanatta değişim kaçınılmazdır. Günümüzde kitle iletişim araçları toplumların kültür ve sanat ortamlarına çok hızlı bir şekilde ulaşmakta ve etkilemektedir Ancak güçlü ve bilinçli toplumlar başka toplumlarda yaşanan etkileşimi doğrudan yönlendirebilirler. Bu bakımdan Küreselleşmenin tarafsız bir şekilde geliştiği ve olumlu sonuçlar doğuran bir olgu olduğu da düşünülemez. Sonuç Olarak; Küreselleşme olgusunun kültür ve sanat ortamını etkilemesi kitle iletişim araçları, küreselleşmeyi savunanlar yerel ve ulusal olanı dışlamakta, hakim gücün istekleri doğrultusunda sanatın şekillenmesini istemektedir. ABD ve Batı kültürlerinde üretilen sanat ürünlerinin yansıması ve yönlendirmesi gelişmekte olan ülkeler üzerinde etkili olarak küresel kültür ve sanatın yaratılmasında ABD ve Batı dünyasına hizmet etmektedir. Sanatsal pazarlama etkinlikleri içinde sanatın sanatsal değeri yerini marka değeri ne bırakır, sanata ait olmayan pazarlama stratejileri açısından değerlendirildiği görülmektedir. Bu durum sanatsal ortamda henüz varlığını ispatlayamayan genç sanatçıları reddettiği alanın kurallarını tanımaya zorlamakta, günümüz sanatçısını estetik değerlerle bağdaşmayan seçimler yapmak zorunda bırakmaktadır. Paranın ve sermayenin göz kamaştırıcı ve vazgeçilmez hakimiyeti karşısında kurumlar ve sanatçılar ister istemez küresel bir var oluş peşinde koşmaktadırlar. Buna boyun eğmeyen sanatçılar ise yeni bir çıkış yolu bulmak amacıyla yine sanata sığınmaktalar. Ali Artun, Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi, İstanbuli2015, iletişim yay. Ali Artun, Sanat Siyaset, İstanbul 2014, İletişim. Yay. Ali Artun, Çağdaş Sanat ve Kültüralizm, İstanbul 2015, İletişim yay. Ayla Ersoy, Sanat Kavramlarına Giriş, İstanbul 2016, Hayalperest Yay. Cahid Kınay, Sanat Tarihi, Ankara 1993 Kültür Bakanlığı yay."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/25/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-4/", "text": "16, 17 ve 18. yüzyıllarda Batı'nın sanatsal gelişimiyle birlikte Osmanlı'dan başlayan sanatsal gelişimimizi aynı paralellikte sunmaya çalışıyorum. Bu yazı dizisinin; sanatta çağdaşlaşmaya giden sürecini eş zamanlı bir dizgede aktarırken, sanat tarihine ilişkin karşılaştırmalı bilgilerde varmak istediğim sonuç şudur: Türk ve Batı Sanatının gelişiminde, Türk Sanatının 1950'li yıllardan sonra hızlı ve üretken yapısı ile Batı'yı yakalayıp, Amerika ve Batı'da kendini kabul ettirmesidir. Açıklamak isterim ki bu yazı dizisi Sanat Tarihinin incelenmesi ve anlatılması bağlamında daraltılmış bir yazıdır. Bu dönem içine giren sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel durumlar ve sanatın tüm boyutu; edebiyat, mimarlık ve diğer sanatlar çok az işlenerek geçilmiştir. Resim sanatında ise adı geçen sanatçılar ve oluşumlar, sanat içinde ilk başlangıçları belirleyen bir yapıdan kaynaklı olarak incelemeye girerler. Sanatta gerçeklik tohumunu eken 19. yüzyıl yazarları sonrasında Zola, Balzac, Dostoyevski bu olguyu doruğa eriştirmiştir. Ancak Endüstri Çağının bilinçlenen toplumu sanatta 'yansıtıcılığın' gereksizliğini kavrayacak, geleceğe yön verici bir tavır içine gireceklerdir. Bununla birlikte toplumsal sorunları yönlendirici düşüncede oluşturulan Kavramsal Sanatın yaşamı oluşturan ve onu biçimlendiren yapısını benimseyeceklerdir. Soyut sanat bu süreçte en üretken başlangıcını birçok sanatçının birlikte ürettiği yapıtlarla kendini kabul görür duruma getirecektir. Daha sonrasında somut sanata geçiş başlar. Endüstri Çağında evrensel insanlık anlayışının, Hümanizma'nın, toplumsal yaşam hakkının geliştirildiği bir dönem başlamıştır. Bu çağ insanının kavuştuğu tüm haklar ve yaratılan kültür anlayışına paralel gelişen düşünce yapısı Rönesans'tan bu çağa kadar süren değerler dünyasını alt üst etmiştir. Fransız İhtilali'nden sonra bireyin düşüncelerini uygulayabildiği toplumsal düzende yine birey topluma karşı duyduğu sorumluluk duygusunu toplumdan alır. Aynı tavrı sanatçılar sanat dili ve yapıtları ile eylemsel bir tavır olarak toplum katmanları ile buluşturur. Düşünce; oluşturucu ve yapıcı boyutunun gelişimi ile bu çağ insanın düş gücünü, yaratıcılığını, olası dünyalar tasarlayıp gerçekleşmesini sağlar. Hayal gücü ve yeni oluşumlar yaratma etkinliği, çağın düşüncede geliştirip uyguladığı iki önemli kıstas olmuştur. Endüstri Çağı'nda gelişen teknik oluşum, insanın doğadan kopmasını da beraberinde getirir. Bununla birlikte artık insan, bireyselden toplumsala dönüşen, dünyasal bir yaşam üslubunu tasarlayan, biçimlendiren, düşünen, konuşan, haklarının bilincine varmış bir anlayışla hareket eder. Burada en önemli edim, sanatçıların sanat anlayışlarını dönüştürmeleri olmuştur. Artık 19. yüzyılın başına buyruk sanatçısının yerini toplumsal sorunlara çözüm getirmek için sanat dili harekete geçiren kolektif bir yaratıcılık almıştır. Çünkü Endüstri Çağı, yalnızca bölge kültür tarihinde değil insanlık tarihinde de yeni bir sürecin başlangıcı olmuştur. Bu durum ise sanatsal bir devrim boyutu taşır. 1919'da Bauhaus'un kurulması, sanatta yeni bir eğitim sürecinin de başlangıcı olmuştur. Okulun kurucusu W. Gropius'un gerçekleştirmek istediği ideal, Büyük Yapı Der Grosse Bau'' diye tanımladığı kurgusal tasarımların geleceğin endüstri çekirdeğini oluşturacağına inancıdır. Bu okulda her meslekten insanın, kolektif çalışma içine girerek ortak bir yapı oluşturması söz konusudur. Ancak kolektivizm, bireyi yok etmeyi değil tam aksine sanatçının bireyselliğindeki dar sınırları aşarak yaratıcı özgürlüğe ulaşmasını amaçlamaktadır. Paul Klee 1921-23 yılları içinde verdiği derslerde Olası Dünyalar'' kavramını geliştirmek için, gördükleri her bir nesneyi yeni biçimlerle yinelemelerini öğretiyordu öğrencilerine. Soyut Sanat üslubunu uygulayan sanatçılar, evrensel insanlık kavramına toplumsal bir boyut kazandırarak gelecek kuşaklara öncülük etmişlerdir. Bu durum Endüstri Çağı insanının yaşam biçimini de belirleyen bir işlevsellik rolünü beraberinde getirmiştir. Sanat artık yaşama karışmıştır ve DE Stijil Grubu'nun, Dadaist'lerin, Bauhaus sanatçılarının, Konstrüktivistlerin bu yeni yaşama biçimine katkı sağlayan büyük hareketler oluşturmasında etkin gücü olmuştur. 20. yüzyılın bitiminde yaşamımızda seyreden tüm olgular, yine 20. yüzyılın ilk çeyreğinde oluşturulan sanatsal hareketlerin sonucudur. Ancak Endüstri Çağının teknik gelişimi pek çok sorgulamayı da beraberinde getirmiştir. Tekniğin gelişimi, insanlara uygar, konforlu ve iletişim yönünden yakınlaştıran, uzaklaştıran bir yaşam öngörürken; yarınlarda yaşayacak insanların duygu iletişimi ve tekniğin getirdiği makineleşen bir yapıyı nasıl kurgulayıp insanca yaşayacakları sorgusunu da beraberinde getirmektedir. 21. yüzyıl tüm kavramların değişimine ve dönüşümüne açık bir yüzyıl olmasıyla yüzleşmiştir zaten 20. yüzyıl sonunda. Bu bağlamda yaşam biçimleri, ülkelerin sosyokültürel yapısı, düşünce felsefesi, ekonomi gibi sanatsal ve insansal tüm edimlerinin de farklılaşması olanaklıdır artık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/25/selin-kandemir-sanat-siyaset-ve-sinirlar/", "text": "Taksim Yayalaştırma Projesi dahilinde imar izni olmadan parka Topçu Kışlası inşa edilmek istenmiş, iş makinalarının Gezi Parkı'nın duvarını yıkıp içeriye girmesiyle Taksim Platformu Taksim için ayağa kalk sloganıyla sosyal medyada duyuru yapmıştır. Ağaçların kesilmesini ve parkın yok edilmesini engellemek isteyenlerin sayısı gün geçtikçe çoğalmış, sade vatandaşların, sanatçıların, milletvekillerinin, şehir dışından bu eyleme gelenlerin çoğalmasıyla Gezi Parkı Türkiye'nin meselesi olmuştur. Genç ve duyarlı insanların başlattığı bu barışçıl eylem polisin sert yanıtıyla karşılaşmış, eylem bu sert davranışlar sonucu dağılmak yerine ulusal bir büyüyüş göstermiştir. Polisin orantısız güç kullanması, kadınların maruz kaldığı sert tutumlar, bu eylemin dünya basınında da geniş yer tutmasını beraberinde getirmiştir. Başbakan Erdoğan'ın inşaatın yapılmasına devam demesi, bu söyleminde ısrarcı olması eylemin hükümete karşı tepki olarak büyümesine neden olmuştur. Vatandaşlar, daha önce de Türkiye tarihinde yaşadıkları korkulara kapılmaya başlamışlardır. Bireysel ve toplumsal özgürlüklerinin tehlike altında olduğunu, din temelli yapılan baskıların birikimini ve getirdiği sıkıntıları Gezi Parkı Eylemi başlığı altında dile getirmişlerdir. 1 Haziran'da güvenlik güçleri parktan çekilmiştir. 15 Haziran'da ise polisin çok sert müdahalesi ile Gezi Parkı eylemcileri dağıtılmıştır. Bu eylemi diğer tüm eylemlerden farklı kılan ise, her görüşten, her inançtan, her sınıftan ve her yaştan insan tarafından 79 ilde desteklenmesi olmuştur. Eylem sırasında hayatını kaybeden vatandaşlar ve binlerce yaralı olmuştur. Gezi Parkı eylemi hükümeti sarsmış fakat yıkmaya yetmemiştir. Gezi Parkı eylemi sanat, siyaset ve insan arasındaki tüm sınırları kaldırmıştır. Canı yanan halkın zekice, mizah dolu yaklaşımları sanat için ciddi bir sergi alanına dönüşmüştür. Fotoğraftan videoya; resimden performans sanatına disiplinlerarası bir şekilde sanat bu eylemin içinde, hatta tam merkezinde yer almıştır. Yıllardır hüküm süren hükümetin sert söylemleri ve tavrı halkı kendini ifade etmeye itmiş ve Gezi Parkı sürecinde yapılan bu eylem birlik, beraberlik, barış içinde farklı görüşlere sahip binlerce insanın aynı noktada birleşmesine neden olmuştur. Sanatın özgür yapıya bürünebilecek bir direniş siyaseti olduğunu görebildiğimiz Gezi Parkı eylemlerinde sanat ve kültür bir direniş harekatı olarak en üst seviyede kullanılmıştır. Gezi Parkı kendi başına adeta bir bienal olmuş, direnen ve yardımlaşan insanlar ise bu bienalin sanatçılarına dönüşmüştür. Türkiye'nin daha önce hiç görmediği klasik kalıplardan çok uzak olan bu eylem anlayışında dijital gençlik analog iktidara direnmiştir. Bu eylemdeki sanat belli mekan ve isimlerin kapsamında olmadan bizzat halk tarafından üretilerek doğaçlama bir şekilde ülkenin şehirlerini donatmıştır. Demokrasi kavramının sadece arada bir seçim düzenlemek olmadığını iktidara göstermek isteyen halk, bu eylem aracılığı ile hangi düşünceden ve ülkenin neresinde olursa olsun insanların kendi kendilerini yönetebilme hakkına sahip olduğunu; eşitlik, özgürlük ve adalet gibi kavramların öncelikli olduğunu ülkenin dört bir yanında birlik olarak dile getirmişlerdir. İnsanlar elinden ne geliyorsa adalet arayışlarına o yöntemlerle destek vermişlerdir. Kimileri evlerinin pencerelerinden tencere tava çalarak, kimileri her gün düzenli işlerine gitmeyip meydanlarda mesai yaparak, kimileri resim çizerek, şarkı söyleyerek, kimileri yazarak mevcut hükümetin baskılarına karşı hakkaniyet arayışına ortak olmuşlardır. Mevcut hükümetin tehditkar ses tonu ve sonu ne olursa olsun benimsediği kazanma hırsı ülkenin bazı kesimlerine kendisini dışlanmış hissettirmiştir. Ağaçların kesilmesine verilen tepkiye orantısız bir güçle polis karşılık verdiğinde haksızlık ve baskı altında olduğunu iyice hisseden halk bu haksızlığa karşı doğaçlama olarak birleşmiştir. Birçok medya kuruluşunun, gazetelerin, televizyon ve radyoların bu direniş haberlerini paylaşmamalarına karşın eylem milyonlarca insana ulaşmayı başarmıştır. Orantısız güce rağmen halkın; mizahi, demokratik, sanat ve kültürel yönle direnmesi tüm dünya medyasına bir güzellik olarak yansımıştır. Performans sanatçısı ve dansçı Erdem Gündüz, yaşanan olayları, kullanılan orantısız gücü, iktidar baskısını protesto etmek amacıyla Taksim meydanında AKM'ye karşı durma eylemi başlatmıştır. Çantasında bir adet bisküvi ve su olan Erdem Gündüz'e Duran Adam ismi takılmış ve bir süre sonra onun eylemini desteklemek amacıyla çok sayıda vatandaş, AKM binasına karşı durmaya başlamıştır. Bu eylemle birlikte İstanbul'un ve ülkenin çeşitli noktalarında duran insanlar görülmüştür. Ankara'da Yonca isimli bir kadın Ethem Sarısülük'ün vurulduğu noktada durma eylemine başlamış ve eylemi yaklaşık 30 saat sürmüştür. Eyleme Twitter aracılığıyla ulaşılan Ethem Sarısülük'ün ağabeyi ve eşi de katılmıştır (Verstraete; 2013: 2). Duran Adam eylemi ülke çapında gittikçe yayılmış ve insanlar medya kuruluşlarının, AVM'lerin, büyükelçiliklerin önlerinde gaz maskeleri, ellerinde kitapları, bayrakları ile durmaya başlamışlardır. Bu eylemle birlikte Türkiye ve dünya sosyal medyanın ne kadar önemli olduğunu, Taksim Meydanı'nın bir basın merkezi olduğunu görmüştür. İktidar, Gezi Parkı eylemleri sırasında internete ulaşmayı zorlaştırıcı girişimlerde bulunmuş ama eylem ve olayların bu hızlı sesini dünyanın duymasını engelleyememiştir. Başbakan Erdoğan'ın Gezi Parkı eylemlerine katılan vatandaşları çapulcular olarak nitelemesine karşılık Gill Scott Hero'nun 70'li yıllarda yazdığı bir şarkıdan ilham alınarak yazılan Devrim televizyonlardan yayınlanmayacak, tweet edilecek sloganı hem sosyal medyada hem de T-shirtlerde yerini alarak Türk medyasının Gezi Parkı eylemlerini görmezden gelmesini eleştirmiş ve sosyal medyanın gücü bir kez daha gösterilmiştir. Amerikan yayın kuruluşu NBC tarafından yüzyılın en önemli üç protesto fotoğraflarından biri seçilen 'Kırmızılı Kadın' fotoğrafı Gezi Parkı eylemlerinin en önemli simgelerinden biri olmuştur. Bir polis memurunun çok yakın mesafeden karşısındaki kadına biber gazı sıkması ve kadının hiçbir şey olmamış gibi yerinde durmasını ve biber gazının etkisiyle savrulan saçlarındaki hareketliliği muhabir Osman Örsal fotoğraf makinesiyle ölümsüzleştirmiştir (Adanalı; 2013). Kırmızılı kadının duruşundaki sadelik, topuksuz olan ayakkabıları, omuzuna astığı bez çantası, rahat günlük kırmızı elbisesi Gezi estetiğinin aslında şiddetten uzak, sade, eğitimli, çağdaş, mütevazı kimliğinin de bir yüzü olmuştur. Gezi Direnişi'nin ikonlarından biri haline gelen Sen de Gel hareketini Gaz Maskeli Derviş olarak bilinen Ziya Azazi ve fotoğraf sanatçısı Deniz Akgündüz başlatmışlardır. Gezi Parkı'ndaki eylemleri sırasında Başbakan Tayyip Erdoğan'ın ötekileştirici tavrını eleştirmek için parkın içindeki bu yazıya birileri Tayyip Sen Gelme cümlesini not düşmüştür. 1999 yılından itibaren Sufizm'in mirası olan dönüş danslarını yapan sanatçı Ziya Azazi, Gezi Parkı olaylarını Halk TV'den takip etmiş ve fotoğraf sanatçısı arkadaşı Deniz Akgündüz ile İstanbul'a gelip bu eyleme dönüşüm dansıyla destek vermek istemiştir. Politik bir duruş sergilememiş, Gezi ruhuna uygun olarak insani değerlerin önemli olduğunu yaptığı dansla ifade etmek istemiştir (Acar; 2013). Bu hasret bizim (Hikmet Ran; 1976). Nazım Hikmet'in bu şiirinde dediği gibi bir ağaç gibi tek ve hür hissetmek için halk, zekası ile iktidarı Türkiye tarihinde görülmemiş bir biçimde eleştirmiştir. 12 Eylül 1980'den itibaren çeşitli ekonomik sıkıntılar, kısıtlamalar, dayatmalar içerisinde kalan halk bu eylem ile suskunluğunu bozarak yıllardır içinde bulunduğu sisteme karşı durmuştur. Para; Taksim'de kurulan komün hayatta kullanılmamıştır. Evlerde yemekler yapılmış ve eylem süresince dağıtılmıştır. Farklı görüş ve kültürden bir araya gelen insanlar birbirleriyle aynı dili konuşmuşlardır. Aileler; çocuklarının bu eyleme katılmasından korkmamış, bilakis destek vermişlerdir. Kadınlar bu eylem içinde aktif rol almışlardır. Devlet korkusuyla baş edilmiştir. Gezi Parkı eyleminin sanat olup olmadığı birçok çevre tarafından tartışılmış fakat 2013 yılında düzenlenen İstanbul Bienali'nin Gezi direnişinin gölgesinde kaldığı açıkça görülmüştür. Doğaçlama olarak doğan, büyüyen ve yayılan bu direniş toplumsal bir isyan kimliğine bürünmüş, bununla birlikte kendi içinde kendi estetiğini yaratmıştır. Bu direniş açıkça iktidar kim olursa olsun, sanata kendi dayatmalarını yüklememesi gerektiğini, sanatın özgür olması gerektiğini göstermiştir. Hikmet Ran, N. (1976). Bu Memleket Bizim/Şiirleri 1. Bilgi Yayınevi, Ankara. Kolektif. (2013). Devrim Taksim'de Göz Kırptı, Bu Maya Tutacak. Kaldıraç Yayınevi. Verstraete, P. (2013). Duran Adam Etkisi, İstanbul Politikalar Merkezi Sabancı Üniversitesi, İPM Mercator Politika Notu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/25/serkan-azeri-ozu-hatirlamak-uzerine/", "text": "Bugünün dünyasında insan, giderek doğadan ve kendi değerlerinden uzaklaşmaktadır. Bu kaotik sistemin içinde, insanın yeniden kendini hatırlaması ve parçası olduğu doğa ile özünde bütünleşebilmesi yeni bir bilinçlenme sürecini beraberinde getirir. İnsanın özünü ve köklerini hatırlaması, farkındalığını da yükseltir. Kent ve insanı merkezine alarak daha önceki resimlerinde yaşanmışlıklar üzerinden ifadeci yaklaşımıyla, kendine özgü bir görselliğe ulaşan Merih Yıldız, karşımıza çıkardığı yeni seri resimlerinde, gittikçe bozulan kent yapısının yarattığı görüntüsel ve psikolojik tahribat karşısında, öz kimliğinden uzaklaşıp giderek mekanikleşen çağımız insanlarına eleştirel bir gönderme yaparak, insanın özünde sahip olduğu saf potansiyeli ve ait olduğu doğanın yapısı ile bağlantı kurduran imgelerin yarattığı anlamların üzerine düşündürüyor. Korkuluklar serisi resimlerinde doğa bir metafora dönüşür ve başlı başına simgesel niteliğiyle ön plana çıkar. Saf insanın arzu ettiği yaşamı ve ait hissettiği renkli enerjiyi ifade eden düşsel, her türlü kirlilikten arınmış bir yaşam alanı boyutuna ulaşır. Kendini yeniden keşfeden insanın idealini yansıtan iç yolculukların ulaşmayı hedeflediği simgesel anlamlarla ilişkilendirilmiş bir görsellik oluşturur. Resim sanatının gelişimini tarihsel süreç içinde incelediğimizde, izlediği yolculuğun etkileşimlerle ve farklı üsluplarla bu geniş zaman diliminde bir zincir oluşturduğunu düşünebiliriz. Bu süreç içinde, yaratılan zincirin halkaları olan usta ressamların başyapıtları, Merih'in belleğinde her zaman güncelliğini koruyan zamansız imgeler olarak anlam bulur. Bu zengin bellekten seçtiği ünlü kompozisyonları, kendi bakış açısıyla yeniden yorumladığı resimleri de, korkuluklar serisi içerisinde dikkatimizi çeken örnekler olarak öne çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/01/30/hulya-kupcuoglu-zaman-gecisleri-1-13-subat-2020-galeri-mod/", "text": "Hülya Küpçüoğlu'nun Zaman Geçişleri isimli kişisel sergisi, 1 ile 13 Şubat 2020 tarihleri arasında Galeri Mod'ta sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Sanatçının 2012 ile 2019 arasındaki süreçte ürettiği ve daha önce sergilenmemiş eserlerinden oluşan sergi, Küpçüoğlu'nun son dönem eserlerine dair önemli ipuçları veriyor. Farklı temalardan oluşan ve zamanın izinin sürüldüğü bu sergi aynı zamanda sanatçının sanata ve çevresine bakışını yansıtıyor. Resimler, sanatçı da iz bırakan güncel ya da kişisel olaylara, farklı fikir ve temalara gönderme yapıyor. Küpçüoğlu, zihninde yer etmiş olaylarla ilgili bu süreci, bir zaman geçişi olarak tanımlıyor. Geçmiş ve şu an, geleceğe dair atıflarla bütünsel bir yaklaşım sunuyor. Hülya Küpçüoğlu, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezunudur. Yüksek Lisans eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi Görsel ve Çevresel Sanatlar Bölümü'nde Konstrüktivizm konulu tezini sunarak tamamlayan Hülya Küpçüoğlu, sanatta yeterliğini Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nde tamamlamıştır. Kişisel sergilerinin yanı sıra pek çok karma sergiye de katılan Hülya Küpçüoğlu, resimlerinin yanı sıra yazıları ve röportajları ile de sanat dünyasına katkı sağlamaktadır. Hülya Küpçüoğlu'nun Çağdaş Sanat Söyleşileri başlığını taşıyan kitabı Anima Yayınları'ndan çıkmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/11/artholeun-sen-diye-bir-sey-kalmasin-adli-sergisi-13-subatta-avlu-bebekte-aciliyor/", "text": "Sanat ve tasarım platformu Arthole, kurucusu Çiğdem Sungur küratörlüğünde, şehrin sıra dışı etkinlik mekanlarından Avlu Bebek'te üç sanatçıdan oluşan bir grup sergisi gerçekleştiriyor. Başta Berlin olmak üzere, İstanbul ile dünyadaki diğer sanat ve tasarım merkezlerini buluşturmayı amaçlayan Arthole, Sen Diye Bir Şey Kalmasın temasıyla katılımcı sanatçıların bu fikirdeki birliğini vurgulayarak izleyiciyi kendi olarak gördüğü imgeyi sorgulamaya davet ediyor. Sergiye özel, sanatçılar Aylin Yavuz, Deniz Gökduman ve Görkem Dikel'in de katılımlarıyla düzenlenecek açılış etkinliği 13 Şubat Perşembe akşamı gerçekleşecek. Kendinizi bir kenara bırakıp, aradan çıkmaya hazırsanız, bu çok samimi buluşmayı kaçırmayın. AYLİN YAVUZ: Çünkü güncel güzellik anlayışını yok ederek genel estetik kriterlerinin dışındakileri de algılayabilme potansiyelini gösteriyor. Her zaman öyle görünmese de, aslında evrende her şeyin birbiriyle bağlı olduğu fikri, seyirciye bir çok figürden oluşan ve kitle içersinde soyut ağ görevini üstlenen bir örgü ile belirtiliyor Aylin Yavuz işlerinde abartı ve üst üste çizimlerle, daimi bir döngü içersinde ne bir sona ne de görünüşte bir mükemmelliğe izin veren, somutsallıktan soyutsallığa varan ebedi bir ağ oluşturuyor. (Deniz Gökduman 1976 Balıkesir'de doğdu ve M. Ü. Eğitim Bilimleri Enstitüsü, Resim Öğretmenliği Bölümü'nde Doktorasını bitirmiştir. Şu an Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde Doç. Dr. Olarak çalışmakta aynı zamanda 2007'den beri Bedri Baykam'in kurucusu oldugu Piramid Sanat'ın sanatçıları arasındadır). GÖRKEM DİKEL: Çünkü sanatçının resimleri varlığın sonsuz kaynağına erişme yolunda ego, zihin, düşünce gibi elle tutulur gözle görülür her engelin ortadan kaldırılarak, izleyiciyi direkt olarak bu kaynağa bağlamayı amaçlayan işlerdir. (Görkem Dikel 1988 yılında Çanakkale'de doğdu. 2010'da İspanya'nın prestijli Fundacion Antonio Gala'nın sanatçı bursuna Türkiye'den layık görülen ilk sanatçı oldu. Yüksek lisans eğitimini de 2019 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nde tamamladı. Dikel,'in eserleri Amerika, Avustralya, İngiltere, Almanya, İtalya ve Türkiye'de özel koleksiyonlarda yer alırken, sanatçı Saatchi Art'ta 2014'ün En İyileri seçkisine girdi). Tasarım her şeydir felsefesinden yola çıkan Arthole 2019 yılında Çiğdem Sungur tarafindan kurulmuş olup, ağırlıklı İstanbul ve Berlin cıkışlı olmak üzere, farklı ülkelerdeki sanat, tasarım ve mimari alanlarda yaratıcılarla işbirliği yaparak projeler oluşturan bir platformdur. Avlu Bebek ise yeni nesil bir kreatif 'space'. Botanik, tasarım ve sanatı aynı çatı altında topluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/11/turkiyeden-cagdas-sanat-17-subat-2020-tarihinde-kievde-aciliyor/", "text": "Kiev'de yer alan Modern Art Research Institute of the National Academy of Arts of Ukraine'in sergi mekanında, 17 Şubat 15 Mart 2020 tarihleri arasında düzenlenecek sergi ile adeta Türk çağdaş sanatının bir Ukrayna çıkartması yaşanacak. 26 sanatçının yer aldığı serginin küratörlüğünü üstlenen Bedri Baykam, aynı zamanda 2018'den beri Ukrayna Güzel Sanatlar Akademisinin resmi üyesi. Sergi 1951 ve 1988 yılları arasında doğan ve üç jenerasyonu kapsayan Türk sanatçıların eserlerini içeriyor. Bağımsız olarak üretilmiş bu çalışmalar, Türk çağdaş sanatının 1980 sonrasında gelişen zengin teknik ve farklı stil varyasyonlarını gözler önüne seriyor. Direktörlüğünü Victor Sydorenko'nun yaptığı Modern Art Research Institute of the National Academy of Arts of Ukraine ve Kiev'deki National Academy of Arts of Ukraine ile Bedri Baykam/Piramid Sanat arasında süregelen karşılıklı sergi anlaşmaları doğrultusunda, Baykam'ın National Academy of Arts of Ukraine'de Mart 2018'de açtığı Son 10 Yılda Bedri Baykam sergisinin ardından, Valentin Popov/Drew Altizer ve Victor Sydorenko'nun İstanbul Bienali'ne paralel olarak açtıkları Bilinçsizliğin Hafızası sergisi Eylül 2019'da Piramid Sanat'ta yer aldı. Piramid Sanat'ın 1,5 yılık çalışması ve hazırlığının ardından, sıra önümüzdeki hafta Kiev'de açılacak olan Türkiye'den Çağdaş Sanat sergisine geldi. Bu serginin ardından da sıra önümüzdeki süreçte Piramid Sanat'ta açılması beklenen Ukrayna'dan Çağdaş Sanat sergisi bulunuyor. Sergi için yayınlanacak olan 144 sayfalık katalog, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, Modern Art Research Institute of the National Academy of Ukraine'in direktörü Victor Sydorenko, sanat eleştirmeni/akademisyen Prof. Dr. Hasan Bülent Kahraman ve serginin küratörü Bedri Baykam'ın sunuş yazılarını içeriyor. Türkiye'den 30 kadar sanatçı, gazeteci ve organizasyon ekibinin bizzat katılacağı sergi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Hitay Vakfı, Piramid Sanat, Nart ve Godiva'nın destekleriyle 15 Mart tarihine kadar görülebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/12/uluslararasi-bas-bulus-2020-ozgun-baskiresim-sergisi-12-22-subat-2020-1530/", "text": "Ahmet Şinasi İŞLER, Ali DOĞAN, Aslıhan Kaplan BAYRAK, Atilla ATAR, Ayşe Selcen YÜCELEN, Ayşegül KALKAN, Ayşen ERTE, Basri ERDEM, Belgin ONAR, Bige GÜRSES, Can AYTEKİN, Dalila ÖZBAY, Denitsa YANEVA, Devabil KARA, Deniz BAYAV, Devrim ERBİL, Dilara Oktar GÜRSES, Döne ARISOY, Eda TEKCAN, Ekaterina IVANOVA, Emrah GÜNAY, Enis Malik DURAN, Ercan GÜLEN, Erhun ŞENGÜL, Erkin KESKİN, Ersan SARIKAHYA, Ezgi YEMENİCİOĞLU, Fernando SANTİAGO, Fevzi TÜFEKÇİ, Füsun SÜNNETÇİOĞLU, Gülderen Görenek BEYAZ, Güler AKALAN, Gülistan KARAGÜZEL, Hasan PEKMEZCİ, Hatice BENGİSU, Hayati MİSMAN, Hayri ESMER, Hristo KERİN, Hristo TSATSİNOV, Hülya YALÇIN, Julian JORDANOV, Kerem İŞCANOĞLU, Konur KOLDAŞ, Kübra YILDIZ, Leyla HANCI, Luigi CASALİNO, Lütfü KAPLANOĞLU, M. Sadık ALTINOK, Maria BÖLÖNİ, Melihat TÜZÜN, Milen ALAGENSKİ, Milen DZHANOVSKİ, Moutushi CHAKRABORTY, Musa KÖKSAL, Mustafa ASLIER, Mustafa KÜÇÜKÖNER, Nikolina DZHANOVSKA, Nükhet ATAR, Olesya DZHURAYEVA, Ovidiu CROİTORU, Özlem COŞKUN, Radko SPASSOV, Rajesh PULLARWAR, Rumen RAYKOV, Saime Hakan DÖNMEZER, Samet UĞUR, Savaş Kurtuluş ÇEVİK, Selvihan Kılıç ATEŞ, Sema BOYANCI, Serdar DARTAR, Sezin Türk KAYA, Suna Özgür KARAALAN, Süleyman Saim TEKCAN, Svetoslav KOSEV, Şükrü ERTÜRK, Taylan GÜVENİLİR, Teresa PEDROSO, Tezcan BAHAR, Todor OVCHAROV, Tsvetan KAZANDJİEV, Umut GERMEÇ, Zühdü MÜRİDOĞLU."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/16/12-teras-sergisi-acik-cagri/", "text": "Teras Sergileri, genç heykel sanatçılarını desteklemek ve heykel sanatına yeni bir sergileme alanı kazandırmak amacıyla 2012 yılında Elgiz Müzesi'nin 1500 metrekarelik açık hava sergi alanında başlatılmış ve daha sonraki yıllarda sergi kapsamı genişletilerek tüm ifade yöntemlerini içine alan 11 sergi ile günümüze kadar kesintisiz devam etmiştir. Elgiz Müzesi, 2020 yılı için Teras Sergisi'nin kavramsal çerçevesini, geleceğe dair umuda ve yaşama hakkına çağrı yapmak üzere barış olarak belirlemiş ve insanın, çevrenin, yaşamın savunulması ekseniyle Teras'ı buluşturmayı amaçlamıştır. ''Her şeye rağmen'' başlığı altında açılacak olan sergide, dünyada şiddetin sıradanlaştırıldığı bir zamanda, mekanın ve belleğin hasarlar aldığı bu cinnet haline alternatif olarak barışa, umuda ve yaşama sevincine çağrı yapan yapıtların sergilenmesi hedeflenmektedir. Sergi, sanatın insan ve toplumların yaşamı üzerindeki iyileştirici ve onarıcı etkilerini, evrensel değerlerle ilişkisini izleyiciyle buluşturmayı hedeflemektedir. Yaşama ve geleceğe aydınlık bir bakış açısıyla bakmanın dönüştürücü gücünü ele alan yapıtlarla kurulacak olan sergide hep birlikte barışı ve özgürlüğü düşlemek amaçlanmaktadır. Elgiz Müzesi 2020 yazında, sanatçıları umuda ve barışa çağrı yapmak üzere yaşamı savunan yapıtlarla Teras'a davet ediyor. 2020 Haziran ayında açılacak olan sergi için Seyhun Topuz, Rahmi Aksungur, Nilüfer Ergin, Haşim Nur Gürel ve Can Elgiz'den oluşan Danışma Kurulu başvuru yapan sanatçıların dosyaları üzerinden bir değerlendirme yaparak sergiyi oluşturacaktır. Sergilenecek yapıtların sanatçıları, bir diğer değerlendirme sürecinden geçecek ve aralarından bir kişi Peru/Lima'da rezidans programına katılmaya hak kazanacaktır. Sergiye katılmak isteyen sanatçılar; basılı olarak hazırladıkları başvuru dosyalarına, müzenin web sitesinde yer alan özgeçmiş ve başvuru formlarını ekleyerek yapıtı tanıtan çeşitli açılardan çekilmiş görselleri ya da yapıt eğer yapım aşamasında ise detaylı maket fotoğraflarını koyacaklardır. Sergiye son iki yılda üretilmiş yapıtlar kabul edilecektir. Sanatçılar sergiye birden fazla proje ile başvurabilirler. Her projenin teknik özelliklerine ve tematik çerçeveye ilişkin sanatçı görüşlerine dosyada yer verilmelidir. Başvuru dosyasında ayrıca sanatçının daha önce gerçekleştirmiş olduğu yapıtlardan en az 5 tanesinin fotoğrafı ve teknik bilgisi yer alacaktır. Sanatçılardan, müzenin bulunduğu bölgenin sert doğa koşullarını ve serginin yaklaşık dört ay açık kalacağını dikkate alarak, açık hava koşullarına uygun boyut ve dayanıklılıkta, bu koşullardan zarar görmeyecek malzemelerden üretilmiş ve kendi ağırlığı ile ayakta durabilecek yapıtlar önermesi istenmektedir. Teras yüzeyine montaj yapılamamaktadır. Yapıtların nakliyesi sanatçı denetiminde müze tarafından, mekana yerleştirilmesi ise Danışma Kurulu denetiminde sanatçı tarafından gerçekleştirilecektir. Sergi hazırlanacak bir katalogla belgelenecek ve kamuoyuna tanıtılacaktır. Sergi sürecinde çeşitli kurumlarla işbirliği ve yan etkinlikler yapılabilir, sanatçının izni dahilinde sergi sonrasında kamusal veya farklı alanlarda yapıtlar sergilenebilir. Sergi alanının görsellerine http://www. elgizmuseum. org adresinden ulaşılabilmektedir. Alanı görmek isteyen sanatçılar müze yönetimine başvurarak alanı görebilirler. Sergiye son başvuru tarihi 15 Mart 2020'dir. Sanatçılar, başvuru dosyalarını bu tarihe kadar hem basılı olarak Elgiz Müzesi, Beybi Giz Plaza, 34398 Maslak İstanbul adresine elden ya da posta yoluyla ulaştırmalı hem de e-posta yoluyla info@elgizmuseumistanbul. org adresine göndermelidir. Sergiye başvuran sanatçıların başvuru dosyaları sanatçılara iade edilmeyecek, Elgiz Müzesi Açık Arşiv Odası'nda koruma altına alınacak ve uzmanların incelemesine açık tutulacaktır. Sergilenmek üzere belirlenen yapıtlardan herhangi birinin başka bir yapıtla benzerlik taşıması ya da çağrışımlar içermesi halinde yapıt sergiden çıkarılacaktır. Bu durum nedeniyle doğacak ihtilaflardan müze ve danışma kurulu sorumlu değildir, sanatçı hukuki olarak yapıtından sorumlu olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/16/dervis-ergun-begeni-estetigi/", "text": "Küresel sermayenin 1960'lı yıllarda geliştirdiği yeni sosyal ve ekonomik program küreselleşme adı altında katışıksız bir liberalleşmeyi içeriyordu. Kapitalizmin iflastan kurtulması, bu programın tüm dünya sathında hayata geçirilmesine bağlıydı. İlk denemeler 1970'li yıllarda Latin Amerika'da başlatıldı, görüldü ki sonuç alınıyor, program 80'li yıllarda Margaret Thatcher ve Ronald Reagan'ın aralarında yaptıkları bir anlaşmayla tüm dünyaya dayatıldı. Yeni sisteme bazı ülkeler gönüllü katıldılar, bazı ülkelerin eli bükülerek bazıları ise globalleşme rüzgarıyla işin içine dahil oldular. Programın gayesi ve özü; paranın serbest dolaşım hakkının yerel devletler tarafından küresel sermayeye devredilmesidir. Niçin? Çünkü sermaye hareketlerini kendisinin kontrol etmesi gerekir ki; söz konusu pazar ekonomisi sağlıklı işleyebilsin. Kurucu ortaklardan başlamak üzere merkez ülkeler ve dış halkada yer alan yerel hükümetler kendilerine dayatılan düzenlemeleri ivedilikle tamamlayarak yeni sisteme uyumlu hale geldiler. Yeni neo liberal düzen kendisinden önceki kapitalist düzeni; kaynakları verimli kullanmadı, gerekli istihdam ve refahı yaratamadı, bu nedenle halk fakir ve mutsuz oldu diyerek eleştirir. Yani neo kapitalist sistem sözde klasik kapitalist sisteme muhalefet ediyor. Aslında dünyayı yine ben kurtarırım her türlü demokrasiyi ben korurum, benden başkası insanlığı kurtaramaz havasındadır. Bu söylemleri yerel ekonomilere yöneliktir; liberal piyasa koşullarına daha dayanıklı olmaları, sözde uluslar arası rekabet etme kabiliyetlerini artırmaları, daha verimli bir üretim, vb. gibi cesaret verici telkinlerdir. Yeni nesil sömürü düzeninde, bir kenarda bekletilen para hem bir silah hem de bol kazanç demektir. Krediler açılacak, gelişmekte olan ülkelerin çarkı dönecek, böylece tüketime dayalı ekonomiler canlanacak ve refah gelecektir. Bu sistemin yürütülmesinin en kötü tarafı devamlı taze krediye ihtiyaç duyulmasıdır..! İşin en ilginç yanı dünyada bu proje için seçilen on denek ülkesinden birisiyiz. Bu şansı yakalamak için liboş tayfa az mı emek çekti, halkı kandırmak için az mı dil döktü..! 'Verimlilik' numarasıyla öz sermayesi kendimize ait olan işletmelerin hasat mezat bedava elden çıkarılmasıyla, liberal üretimin önü açılacaktı ancak tam tersi oldu neo liberal ekonominin önü açıldı, biz şimdilik bekçilik görevini üstlenmiş durumdayız. Sistemin kalıcı olabilmesi için politik ve ekonomik yaptırımlardan daha acil sosyokültürel dönüşümün sağlanması gerekir. Yerelden merkeze tüm dünya ülkeleri, asıl yürütücü kapitalist ülkelerin rehberliğinde postmodern kültür etrafında toplanarak melezleşmelidir, asıl o zaman yeni sistem tam anlamıyla hayata geçirilecek ve güven sağlanmış olacaktır. Tüketime bağlı bir toplum düzeni yaratmak, kişilerin daima tüketici konumda kalmasıyla orantılıdır. Bireyin algısı, haz duygusuyla kışkırtılmalı, para talebi karşılamalıdır fakat hangi para Arzın arkasındaki itici güç öznenin, kendini kontrol edemediği, kuvvetli istek ve tatmin duygusunu sadece yönetmektir ve arkası çorap söküğü gibi gelmektedir. Baş edilemeyen haz duygusu, çürütülmüş anlam, ezberlenmiş post modern sanat, nesneleşmiş kültür insanı, melezleşen yeni bir sınıf en yaratıcı kıvamda yürümektedir. Sözü edilen sınıfın Marks'ın altını çizdiği üretimden payını almak isteyen emekçi sınıfla alakası yoktur. Bu melez yapının bazı karakteristik özellikleri; kendi gölgesine yabancı, davranışlarında hayran olduğu Batı tipi insan kalıbını taklit etmek, paraya değişim değeri değil, güç olarak bakmak, değer üretmektense kendini değerli görmek, nesne insan olarak paha biçilemez olmak, en iyi mekanlara, en güzeline layık olmak, popüler olmak, herkesin imrendiği konumda olmak... vs. saydıklarımız veya sayamadıklarımızı sağlayanın kölesi olmak. Küresel oyun dört perdeliktir, şu ana kadar ilk iki perdesini iştahla ve hevesle içimize çektik. Son iki perde için yeni aktörlerin yerlerini alması bekleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/02/22/16979/", "text": "Kandinsky, teorileri ve uygulamalarıyla 20. yy'da etkin rol oynayan önemli bir kuramcı ve ressamdır. Avrupa'da soyut sanatın öncülüğünü yapmıştır. 1866 yılında Moskova'da doğan sanatçı önce ekonomi ve hukuk eğitimleri görmüştür. Sanatçı erken dönemlerde izlenimci, sonraları fovist eğilimli peyzaj çalışmaları yapmış, 1908'den itibaren ikona sanatından etkilenerek desen ve suluboya çalışmalarıyla figüratif sanattan uzaklaşmıştır. 1909'da Murnau manzaralarını ve ilk improvisation çalışmalarını yapmıştır. 1910'da ise ilk abstre suluboya çalışmalarını ve ilk üç kompozisyon denemelerini oluşturmuştur. 1911'de Franz Marc ile birlikte Der Blaue Reiter'i kurmuştur. 20. yy sanatının en önemli gruplarından biri olan Der Blaue Reiter, Kandinsy'nin 1903'te yaptığı bir resminin adı olmuştur. Kandinsky, Der Blaue Reiter adının Marc ve kendisinin mavi rengi, Marc'ın atları, kendisinin de binicileri sevdiğinden dolayı verilmiş olduğunu açıklamıştır. Der Blaue Reiter'in ilk sergisi 18 Aralık 1911'de açılmıştır. Kandinsky bu sergiye üç çalışmasıyla, üç kategoride katılmıştır: Impression Moskova, Improvisation 22 ve Composition V dir. Sergiye katılan diğer sanatçılar; Marc, Macke, Münter, Henri Rousseau, Robert Delaunay, Vlamidir Burljuk, Jean Bloe Niestle, Eugen von Kahler'dir. Der Blaue Reiter I. Dünya Savaşın'ın çıkmasıyla dağılır. Büyük bir çağ başlıyor, hatta başladı bile; ruhsal/tinsel uyanış ve dengeyi yeniden bulmak amacıyla doğmakta olan eğilim, ruhsal/tinsel alanda yeni ürünler vermenin kaçınılmaz bir zorunluluğudur. Böylece ilk çiçekler açar, insanlığın bugüne dek gördüğü en büyük çağlardan birinin eşiğindeyiz: Büyük Tinsellik Çağı (Eroğlu,2014:39). 1911 yılında, sanatın ruhsallık/tinsellik bağlamlı yanlarını ortaya koyduğu metinlerini bir arada topladığı Über das Geistige in der Kunst isimli kitabıyla yüzyılın teorik yapısına katkıda bulunmuştur. Kandinsky bedeniyle algıladığı dünyaya aittir, ruhuyla kendi iç dünyasını kurmuş, tiniyle de bu ikisinin üzerinde bir dünya oluşturmuştur. Sanatçı Rudolf Stiner'dan etkilenmiştir ve akıl devre dışı bırakılmamış, tersine derin hisli yaklaşımları da algılamıştır. Kandinsky gerçeğinde şu unsurlar öne çıkmaktadır: Ahlaki güç, içsel sağlamlık ve gözlem gücünün arttırılması. Önemli olan diğer nokta ise, hayal ile ruhsal gerçeklik konularının birbirine karıştırılmamasıdır. Kandinsky Geist sözcüğünü ruhsallık ve tinselliği açıklamak için kullanmış ve Rudolf Steiner'ın duyular üstü algısından etkilenmiştir. Sanatçıya göre algılanan ruhsallık sadece sanatı içine alan bir ruhsallık değil, tüm algı dünyasını da açıklayan bir ruhsallık/tinselliktir. Kandinsky'nin Sanatta Tinsellik Üzerine metninin özü içsel ihtiyaç ilkesidir. Biçimin arandığı yer nesneler dünyası değil, insanın iç dünyası olmuştur. Tinsel/ruhsal olana yönelim, çağdaş psikolojinin bilimselliğine uygun düşmektedir. Kandinsky'e göre psikanalizin Fraud tarafından bilim dalı olarak kurulmuş olması, sanatın insanın iç dünyasına girmesine etkili olmuştur. Croce felsefesi, özellikle ifade-expression kavramına dayanmaktadır. İfade kavramında 'ben'in objeye, iç dünyanın dış dünyaya olan üstünlüğü anlaşılmaktadır. Bu durumda görünen dünya, duyusal olarak algılanan değil, tinsel olarak 'ben'in ifadesi olan dünya olmuştur. 'İfade' ve 'soyut' birbirleriyle örtüşerek yeni bir evren tablosu oluşturmaktadırlar. Çağdaş düşün, duyusal-doğal obje dünyasından uzaklaşarak, soyut-düşünsel obje dünyası kurmaya yönelmiştir. Kandinsky'nin yazılarında dile getirdiği şey, sanatın objesinin duygu yoluyla kavranan gerçeklik olmadığı, tersine duyularla kavranamayan tinsel varlık, tinsellik olduğu düşüncesi olmuştur. Kandinsky'nin sanatında belirgin eğilim de mistisizm olmuş, sanatın gündelik yaşamın dışında, sonsuz bir 'tin'in, evrensel bir ruhun algısı ve ifadesi olduğu inancı ağırlık kazanmıştır. Mistisizme olan eğilimiyle yüzyılın başında sanat ortamında etkili olan Hristiyanlık inancıyla Uzakdoğu inançlarını birleştiren Teozoti akımına yöneltmiştir. Bu akımın temel düşüncesi; madde ile tin karşıtlık değil, aynı ilkenin değişik aşamalarıdır. Kandinsky'e göre sanatçı ince duygularını uyandırarak, yapıtları hissetme yeteneği olan izleyicilere, yüce duygular verebilmelidir. Sanatçı, yapıt ve izleyici üçgeninde temel unsur sanatçının içsel değerleri ve ruhsallığıdır. Bu yüzdendir ki yapıtların ruhsuzluğu, izleyiciye aktarılacak duygu ve düşünceleri zayıflatabilecek nitelikte olabilmektedir. Kandinsky'nin resimlerine vermek istediği şey içsel ve özsel olandır. Nesnel/görünenin resmedilmesinin geçmişte kalmış olduğunu savunmuştur. Ruhsal, zihinsel, düşünsel olanın ise yükselmiş ruhun, incelmiş duyguların bir ifadesi olduğunu vurgulamıştır. Kandinsky'e göre, doğadaki her şey insan doğasıyla ilişkili bir ritim içerisindedir. Her renk ve çizginin çağrıştırdığı bir duyarlık biçimi mevcuttur. Renk ve formların arasında kurmuş olduğu ilişkiler soyut geometrik resmin temellerini oluşturmuştur. Kandinsky'e göre özellikle bilim, din, maneviyat sarsıldığı zaman insan dışsallıktan içsel olana dönmüştür. Böyle bir kırılma edebşyat, sanat ve müzik alanında hissedilmiştir. Modern müzisyenler ses ve tin arasındaki ilişkiyi aramışlar, resim sanatçıları ise yaratılış amacına yönelik pür çalışmalar oluşturmuşlardır. - İzlenimler : Burada besteye ulaşmak için sadece renk ve biçim ikilisi yeterli olmaktadır. Kandinsky'e göre her biçimin içsel olan bir içeriği bulunmaktadır. Böyle bir durumda biçimin söz konusu içsel içeriğin bir dışa vurumu olduğuna dikkat çekmektedir. - Doğaçlama : Bir biçimin ideal tınısı, başka biçimlerle bir araya geldiğinde değişime uğramaktadır. - Kompozisyonlardır ki Kandinsky için 'anıtsal sanatı' temsil etmektedirler. Kompozisyonlar hem müzikal bir hareketi hem de resim hareketini barındırırlar. Müzik en soyut sanattır, dolaysız olarak ruha ulaşır, sesler bir içsel imge oluşturmaktadır. Kandinsky bu oluşum durumunu resimlerinde dile getirmiştir. Ruhsal titreşimler yaratan çizgi ve renklerden oluşan çalışmaları izleyicilerde derin duygular, içsel bir tını oluşturmuştur. Kandinsky resmin kompozisyonunu müziğin bestesi gibi ele almıştır. Kompozisyonu oluşturmak için iki önemli öğeye ihtiyaç duymuştur: Renk ve Form. Form, kendi başına bir nesneyi temsil ederek espas yüzeyini sınırlandırmaktadır. Kandinsky'e göre renk, formun belirginleşmesini sağlamakta en önemli öğedir. Biçim bütünüyle soyut ya da geometrik olsa da içsel sesini içeriğinde barındırmaktadır. Bu içsel ses sayesinde tinsel varlık haline ulaşmaktadır. Bu bağlamda bir üçgen bu şekilde bir tinsel varlıktır, başka tinsel varlıklarla ilişkide olup etkilenmiş olsa bile özünü yitirmez. Kandinsky'nin anlatmak istediği şey, nesnel kılıf içindeki özel madde durumu dur. Üçgen, daire veya kare vs. benzer haller içinde olanlar değişik etkiler vermektedir ancak farklı ruhsal durumlara sahiptir. Form, renk yüzeylerini ayıran çizgidir ve bu onun dışsal anlamıdır, ancka farklı yoğunluklar barındıran içsel bir anlamı da vardır, form böyle bir içsel anlamın dışsal ifadesi olmaktadır. Kandinsky, nokta, çizgi, planda düzlem nosyonunu çevrelemek için resimsel dilin en basit elementlerinin uygulamalarının yapmıştır. Tabandaki en küçük birim; nokta, sessizlik ile sözün nihai birliği... Nokta, tek başına olduğunda 'ben' in istiflendiği temel terimdir. Çizgi, noktanın gerilimi olacaktır. Noktanın üzerinde etkili olan yeni gücün zorladığı istikamet de aynı kalır. İtilen nokta çizgidir. Çizgi, Kandinsky'de harekettir, Mondrian'da ise tam tersine hareketsizliğin özüdür. Çizgi, bir duygulanım ile bir biçimin ortak varlığı olmuştur. Çizgisel bir biçimin olası varyasyonlarından biri de onun kalınlığıdır ve bu durum Kandinsky'e nokta konusunda daha önce karşılaştığı sınır sorununa götürmektedir. Çizginin kalınlığı, ona yüzey görünümü vermektedir, şüphesiz küçük bir yüzeydir, uzunlamasına incelendiğinde kendine has dinamizmiyle bir çizgi olarak devam etmektedir. Sanatçı, yatay-dikey ve yanal çizgiyi birbirinden ayırarak düzlemlerini oluşturmaktadır. Kandinsky'e göre yatay çizgi, insanın üzerinde durduğu zemindir ve varoluşun temel boyutudur. Dikey çizgi ise sonsuzluğun özlü biçimidir. Yatay çizgi, insanın üzerinde durduğu zemin olup her yöne sürülebilen soğuk bir dayanak temeli, soğuk hareketlerin sonsuz olasılığının en özlü şeklidir. Dikeylik ise, bunun karşıtı olarak sıcak hareketlerin en özlü biçimidir. İkisinin karışımı olan yan çizgiden geçen Kandinsky düzlemi, yatay ve dikey birliğinden oluşmuş üçgen olarak tanımlanmıştır. Kandinsky'nin sivri üçgeninde yukarıya doğru ruh ve zihin eşliğinde 'tinsel' bir bakış gelişmiştir. Üçgendeki her yükseliş yukarıya doğru yöneldikçe karmaşalı durumu hissettirmektedir. Kandinsky, bir sivri üçgenin eşit olmayan parçalara bölünmüş olduğunu algılamamızı istemektedir, burada asıl ilişkilendirmek istediği durum teofizik bakışın da öngördüğüdür. Yukarıya doğru, ruh ve zihin eşliğinde tekleşmeye kadar varan tinsel bakış gelişmesi. Kandinsky'nin söz konusu ettiği 'tinsel bakış gelişmesi'nin gerçekleştiği üçgen hareketinde en altta olanlar madde yanlısı olanlardır. Ancak en alt kısımda olanlar, çeşitlilik göstermektedirler. Kandinsky bunlara Musevi, Katolik, Protestan gibi isimler verilmiş olduğunu düşünmüştür. Politik açıdan ise bu insanlar Cumhuriyetçi ve Demokratlardır. Kandinsky'e göre en altta bulunan çeşitler, kendilerinden daha üst bölümde bulunanların gayretleri sayesinde varlıklarını sürdürebilmişler ve zaman zaman da yukarı çekilmişlerdir. Üçgenin yüksek kısımlarında yine de bir kendine güvensizlik hali mevcuttur ki bu tamamen eksik kültür yapısıyla ilgilidir. Çünkü her alandan gerçek tin insanının ortaya çıkmasının koşulu salam bir kültüre sahip olmaktan geçmektedir. Üçgendeki her yükseliş söz konusu kaygılı durumu arttırmaktadır, hareket daha yukarıya yöneldikçe karmaşa ve kaos kendisini hissettirmektedir. 1920'ler, Kandinsky'nin yapıtlarında geometrik formları çalıştığı yıllardır. Bu dönem yapıtlarında Münih döneminde yaptığı resimlerindeki soyutlama anlayışından eser yoktur. Moskova'da gerçekleştirdiği yapıtlarında, dikdörtgen, daire gibi tanımlanabilir geometrik formlar, benekler, noktalar kendi repertuarındaki formlarla kaynaştırılmışlardır. Kandinsky, bu dönem yapıtlarında sık olarak kullandığı daireyi; büyük karşıtlıkların sentezi olarak kabul etmektedir. İlginç ve ortak merkezli güçleri dengelemektedir. Piramid ise derinliği yakalamış göğe uzanan bir biçimdir. Renk, ruhu direkt olarak etkileyen bir güçtür. Renk, kendine özgü bir dizi olanak sağlamaktadır ve bu olanaklar formla birleşince zenginleşmektedir. Bunlar, içsel ihtiyacın ifadeleridir. Resim sanatındaki çeşitli sorunların temelinde içsel ihtiyaç yatmaktadır. Rengin, duyarlılık açısından pek gelişmemiş bir ruh üzerindeki etkisi anlı ve yüzeyseldir. Açık ve duru renkler gözü kendilerine çeker, hem duru hem de sıcak renklerin cazibesi daha fazla olup, her rengin kendine özgü bir ruhsal titreşimi vardır. Açık ve koyu renkler hareketi vurgulamaktadır. Gri, hareketsiz bir renktir. Sarı dünyevi bir renk olup, mavi göksel ve derin bir anlam gücüne sahiptir. Mavi koyulaştıkça içsel etkisi güçlenir, ilahi bir renktir, siyaha yaklaştıkça insana keder hissi verir. Kandinsky'e göre rengin psikolojik etkileri: Müzikte açık mavi flüte, koyu mavi kontrbasa, en koyu mavi de orga tesadüf etmektedir. Yeşil en huzurlu renk olup içindeki mavi ya da sarının baskınlığına bağlı olarak içsel etkiyi değiştirmektedir. Müzikte de kemanın ara sesleriyle karşılık bulmaktadır. Beyaz, tüm renklerini yitirmiş olan dünyanın simgesidir. Siyah ise tamamen ölü bir sessizliğe sahiptir. Müzikte 'es' lere tekabül etmektedir. Beyaz neşe ve saflığın simgesi olmasına karşılık, siyah acı ve ölümün simgesi olarak kabul edilmektedir. Kırmızı da sarıya benzeyen güç, zafer hislerini verir. Müzikteki karşılığı trompet sesidir. Sanatçı kendi ben dünyasında sahip olduğu şeyi ifade etmektedir, dolayısıyla sanatın objesi dış dünyadan insanın iç dünyasına 'ben' dünyasına kaymaktadır. Bu durum soyut sanatın en temel niteliğidir. Bu niteliklerle sanatçı doğadan ve doğa biçimlerinden kurtulur ve kendi ben dünyasında kendine özgü bir biçim dünyası kurmaktadır. Bu biçim dünyası da estetik-sanatsal bir varlık dünyasını oluşturmaktadır. Soyut sanat, ifadenin yeni bir biçim verme sanatıdır. Bu biçim dünyasında 'ifadenin objesi' iç dünya, yani ben dünyasıdır ve dış dünya yani görünüş dünyasıyla ilgisi olmayacaktır. - Bonfand Alain, Soyut Resim, Çev. Işık Ergüden, Pelin Ofset, 1994, Ankara - Kandinsky, Wassily, Sanatta Ruhsallık Üzerine, Altıkırkbeş Yayınevi, 2013, İstanbul - Worringer, Wilhelm, Soyutlama ve Özdeşleyim, Hayalperest Yayınevi, 2017, İstanbul - Read Herbert, Sanatın Anlamı, Hayalperest Yayınevi, 2014, İstanbul - Ersoy Ayla, Sanat Kavramlarına Giriş, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul - Tunalı İsmail, Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul - Antmen Ahu, 20. yy Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık, 2013, İstanbul - Erden E. Osman, Modern Sanatın Kısa Tarihi, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul - Eroğlu Özkan, Wassily Kandinsky, Tekhne Yayınları, 2017, İstanbul - Eroğlu Özkan, Sanatta Tinsellik Üzerine Wassily Kandinsky, Tekhne Yayınları, 2017, İstanbul - Shiner Larry, Sanatın İcadı, Ayrıntı Yayınları, 2017, İstanbul - Gombrich E. H, Sanatın Öyküsü, Remzi Kitabevi, 2006, İstanbul - Özturan Mahmut, Soyut ve Sanat Üzerine bir İrdeleme, https://www. cafrande. org/vassily-kandinsky-soyut-ve-sanat-uzerine-bir-irdeleme-mahmut-ozturan/"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/03/03/utku-varlik-sanri-3-mart-8-nisan-2020-bozlu-art-project-mongeri-binasi/", "text": "Sanrı, benim yaptığım resmi oluşturan bir fenomen; tüm yaşantımda yaptığım tinsel gezilerin bir anlatımcısı; insanın gizemine dair birçok anlam gibi. diyen Varlık izleyicileri şiirden, düzyazıya, sinemaya kadar çeşitli alanlardan beslendiği sanrı bahçesine davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/03/09/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-5/", "text": "Modern Çağa ait gelişmeler ve sanat anlayışı olan Teknoloji Çağı ve Aydınlanma felsefesinin toplumları etkilemesi ve kabul görmesi bir hayli zaman almıştır. Alışılmış sanat ve eski eserlerin estetiği, somut görüntülerde direnme, eskiye bağlılık, gelenekselcilik, yeniliği kabul etmeyen insanlarca korunmaya çalışılmıştır. Modern Sanata sıcak bakmayan ülkeler; Hitler Almanyası, Sovyet Rusya ve bu ülkelerin denetimde tuttuğu Doğu Bloku ülkelerdir. Buralarda yaşayan sanatçılar ülkelerinden atılmışlar ya da sanatsal etkinliklerine yasaklar konulmuştur. Bu rejimler için sanat, devlet için propaganda yapan bir unsur özelliği taşır. Asla insanların içsel ifadesi olamaz; çünkü orada bireysellik yoktur. Modern Sanata yakıştırılan tanımlamalar ise; dini devletten uzaklaştırarak laik anlayıştan dinsizliğe geçiş, anlaşılmayan, manasız, çirkin, tahrip edici, barbarca, karmaşık, formsuz, bununla birlikte biçimci, çocukça, hasta, sıkıcı, hümanizma karşıtı gibi söylemlerdir. Jugendstil(1), Kübizm ve Mondrian Neo-Plastizmi mimarlık ve iç mimarlıkta etkin bir yapı yaratmıştır. 20. yy dünya toplumlarının insansal, kavramsal tüm değerlerini yeniden biçimlendirmiştir. Endüstriyel gelişim dünya görüşünün, insan yaşamının, dünya politikalarının değişmesini sağlamıştır. Birbirlerine paralel gelişen tüm bu dönüşmüş ya da yeni oluşumlar sanatçıların çalışmalarına da yansımıştır. Bilim dünyasında atomun parçalanma problemi yaşanırken, plastik sanatlarda da objeyi parçalama eğilimi içine girilmiştir. Bu çağda sanatçının toplumsal olgulardan etkilenmesi, yüzyılın ekonomik savaşları, krizler, sosyal sarsıntılar ve bunun sonucunda Materyalizme olan güven duygusunun azalması olarak görmek ortak bir karardır. Bu hızlı değişim ve dönüşümler insanları iç huzursuzluğuna sürüklemiş, kişilikleri tehdit eden durum da ortaya çıkmıştır. Materyalizmin neden olduğu huzursuzluk ve endişe duygusu, belirsizleşen yaşam dizgesi sanatçıların tepkiselliği ile bütünleşip sanat ürünlerine yansımıştır. Objeler resim düzleminde parçalanıp yok edilmiştir. Bozulmamış doğa ve endüstrinin bozamadığı insanı arayan Gauguin'in Tahiti'ye gidip resim yapması bu tepkiye örnek olarak gösterilebilir. Kübistler ve Empresyonistler, objenin gerçek formunu reddeden soyutlamaları ile Materyalizme tepkilerini kendi oluşturdukları sanat dilleri ile ifade etmişlerdir. Endüstri çağı köklü bir gelişimi sağlarken ümitsiz yarınları, gereksinimlerle biçimlendirilmiş kentleri ve otomat yapıdaki insanları da yaşamın içine katmıştır. Bundandır ki endüstri çağı insanı yılgın ve yorgundur ve bu düzende kişilikten yoksunlaşmış, birbirinin benzeri insanlar yapılandırılmıştır. Bu çağ üretimlerini sosyolojik yapıya zıtlaşım içinde oluşturmuştur. Eşyalar ne kadar parlak ve kusursuz ise sanatçının yaptığı eser bir o kadar ilkel, kaba, insan elinin izlerini taşır. Karışık kent yaşamına karşın mimari sade, ayrıntısız, huzur vericidir. Karışıklık içinde yaşayan insanın dekorasyonu gürültüyü, kafa karmaşasını önleyen dinlendirici, sade, sakin renklerle dekore edilerek biçimlendirilir. İnsanlar artık tatillerde uygarlıktan uzak, ilkel yörelerin keşfine yönelirler. Bu kendileri ile baş başa kalmaya doğru bir kaçıştır belki de! Belki de 'yalnızlaşan insanın' başlangıç noktasıdır. Çünkü artık kişisel zevkler ve seçimlerin kalmadığı bu çağda, aynı anda tüm insanlar bir olguya takılıp, onu kabullenip aynı anda ondan uzaklaşan bir yapı içine girmişlerdir. Artık tüm davranışlar aynılaşmıştır ve otomasyon başlamıştır. Ortak edinimlerin bu kadar kabul görüp reddedilmesi hiçbir çağda görülmemiştir. Sanatçı duyarlılığı bu oluşuma tepkilidir ve kendi içinde oluşturduğu kendi dünyasında yaşar. Gerçekliği ve gerçek rengi terk etmesi, kendine ait biçim ve renk dünyasını araması bu belirsizleşen ve kayganlaşan yine kendi duyarlığına göre muğlak çağ ile denk gidiştedir. Ancak bu çağ sanatı, tüm oluşum ve değerleri hızla tüketen insanlara ve onların sıkça yaşamak istedikleri farklı heyecanlara cevap verir boyuttadır da aynı zamanda! Endüstri çağının sanat akımlarına bir göz atmamız gerekirse; Empresyonizm, Ekspresyonizm, Kübizm, Orfizm, Nabiler, Fütüristler, Sürrealistler, Konstrüktivistler... Hızla değişen ve gelişen bu sanatsal süreçte sanatçıları bir sanat akımına, bir gruba ait düşünmek mümkün değildir. Çünkü bu dönemin değişim gösteren tüm sanatçıları bir anlayıştan diğerine geçebiliyor ya da birkaç sanat dilini, anlayışını bir arada yürütebiliyorlardı. Örneğin, Picasso; Ekspresyonizm, Kübizm, Neo Realizm, Sürrealizm gibi dönemler yaşamıştır. Sanatsal hareketlilik, çağın hızlı değişiminden etkilenen sanatçının kendisine bir yol saptama çabası olarak görülebilir. Denilebilir ki, sanatta modernleşme serüvenlerle doludur. Modernleşme sürecini başlatan ve sürdüren sanatçıların birçoğu; toplumsal hayatın sosyolojik, siyasi, felsefi, ekonomik yapısı ile iç içe yaşamışlardır. Bu sanatçılar; Jean Arp, Pablo Picasso, Georges Braque, Henri Matisse, Fernand Leger, Piet Mondrian, Vasiliy Kandinsky, Paul Klee, Salvador Dali, Kazimir Maleviç, Claude Monet... Uzun yaşamları boyunca süregiden etkinlikleri ile sanata açılımlar sunmuşlardır. Bilinçaltının karanlık dünyasını açan Yves Tanguy, Mark Ernst, Salvador Dali, Giorgio de Chirico, Rene Magritte, ve Philip Guston; resimlerini psikanalist yaklaşımlarla, gerilim içinde yaşayan çağ insanının yaşadığı bunalımları yansıtıcı bir yapıda odaklamışlardır. Mondrian'ın en belirgin sanat dili oran ve denge üzerine kuruludur. Bu anlayış; içeriksiz ve salt biçimsel denemeler olarak algılanmamalıdır. Sanatçı özgün yapıda, kendi kimliğine özdeş bir yapıyı resimlerinde dener. Renk ve biçimle kurduğu denge düşünsel ve etik değerlerle özdeşleşir, biçim ve rengin arasında uyum yaratma çabası ile birleşir. Buradaki arayışlar güven, barış, açıklık ve sadeliğin istemidir. Ayrıca evrensel hümanizmanın da istemidir aynı zamanda. Bu çalışmalarda amaçlanan insanı kendi dar dünyasından uzaklaştırma, korku ve kader ögelerini reddedip aşkın bir yapıda evrensele ulaşmaktır. Görüldüğü gibi Süprematizm çağı, nesnelerden uzaklaşıp yokluk ve hiçliğin göz ardı edilmediği bir anlayışla kalıplardan uzaklaşarak özgürleşmeye erişmektir. Bu felsefe ve tepkilerle çalışan sanatçıların evrene ve evrensele açılma, bağımsızlaşma, kendini belirleme dönemidir bu dönem. Bu dönemin sanatçılarından 20. yy bitimine kadar süregelen anlayışların yeni bir yüzyılda nasıl bir tanımlama ile sanat tarihine geçeceği tüm tarihsel dönüşümlerde olduğu gibi 21. yüzyıl sonlarında belirlenecek olabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/03/09/don-eddy-at-nancy-hoffman-gallery-march-19-april-30-2020/", "text": "On March 19 an exhibition of new work by Don Eddy opens at Nancy Hoffman Gallery and continues through April 30. Eddy is one of the few early Photorealist painters who has taken his vision into new terrain, and has expanded his unique painting process. In the '70s Eddy painted the California urban landscape, focusing on cars, reflections on cars, bumpers, headlights. The subject came naturally to the son of a car body and fender shop father. The artist moved quickly from cars to storefronts to shelves filled with glassware and toys. Eddy's work of the past four years takes him deeper into the exploration of nature, perception and life's mysteries. His multi-panel paintings take on a quiet spiritual aura in their contemplative examination of earth's riches; as well as the magic of the night in the cities he visits. The artist's subject is as much light as is the manifest content; he paints, as catalogue author David C. Graves writes, images that he has meticulously crafted out of the substance of his life's experiences. He manipulates those images, as if distilling them them so as to capture naught but their very essence. He universalizes those substances, so as to make them rich enough for poetry and accessible enough for us to engage. Some of his new paintings are triptychs with three sections, others are polyptychs with four or five wooden panels. For the past several years Eddy has returned to the urban landscape, this time New York; as well as his experiences in nature, celebrating light and season in the energy of the ocean, a mountain at sunset, a lotus in full bloom. Painted in 20-30 layers of transparent acrylic over an under painting of three colors (the first being circles about a 20th of an inch in diameter of phthalocyanine green, the second being burnt sienna and the third dioxazine purple). With these three colors he separates warm from cool colors, and then begins to add many layers of transparent color to achieve the final palette of each work. Eddy writes of his use of multi-panels: From 1990, a distinguishing feature of my work has been the format of the work itself. A single painting is made up of two or more panels. There are diptychs, triptychs, and even polyptychs. Freely derived from Medieval altarpieces, the whole is a product of several images. When introduced, this work was greeted with a mixture of puzzlement and resistance. Over time, I sensed a grudging acceptance of the format even though it was not fully understood. But the questions persisted: Why was it necessary? What function did it perform? and What did it mean? Though unusual in contemporary representational art, there is much to recommend a multi- paneled format. I could write a small book on the many advantages of deploying this format, but I will limit myself to a discussion of one issue: the tension between perception and experience. To address this issue I will introduce you to the problem of the corn plant. On Easter Sunday, maybe 35 years ago, I was given the gift of a tiny house plant, commonly known as a corn plant. A simple present of no particular interest to me, I probably accepted it with poorly disguised contempt. Over time, though, I developed a fondness for the plant and took care to nurture it. In due course it grew from a wee thing into something approaching a small tree (about 190cm). Today, having traveled with it from place to place it sits majestically in my front window. Don Eddy was born in Long Beach, California in 1944. He received a B. F. A. in 1967 and an M. F. A. in 1969 from the University of Hawaii. The artist attended the University of California, Santa Barbara, 1969-70, for post-graduate study. Don Eddy's work has been widely shown throughout this country at the Arkansas Arts Center, Little Rock; Bergstrom-Mahler Museum, Neenah, Wisconsin; Boca Raton Museum of Art, Florida; Boise Art Museum, Idaho; The Brooklyn Museum, New York; The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; Carnegie Institute, Pittsburgh; The Cathedral Church of Saint John the Divine; New York; Center for the Arts, Vero Beach, Florida; The Cleveland Museum of Art, Ohio; Columbus Museum of Art, Ohio; Contemporary Arts Center, New Orleans; The Contemporary Museum, Honolulu; Danforth Museum of Art, Framingham, Massachusetts, Duke University Museum of Art, Durham, North Carolina; Flint Institute of Arts, Michigan; Greenville County Museum of Art, South Carolina; Heckscher Museum, Huntington, New York; The Huntington Museum of Art, West Virginia; Indianapolis Museum of Art, Indiana; Mana Art Center, Jersey City, New Jersey; Museum of Art, Fort Lauderdale; The Museum of Modern Art, New York; Nassau County Museum of Art, Roslyn Harbor, New York; The Oakland Museum, California; Oklahoma Art Center, Oklahoma City; Oklahoma City Museum of Art, Oklahoma; Orlando Museum of Art, Florida; Palm Springs Art Museum, Palm Desert, California; Pennsylvania Academy of the Fine Arts, Philadelphia; The Philbrook Museum of Art, Tulsa, Oklahoma; Polk Museum of Art, Lakeland, Florida; San Antonio Museum of Art, Texas; San Francisco Museum of Modern Art, California; Tampa Museum of Art, Florida; Tucson Museum of Art, Arizona; Virginia Beach Center for the Arts, Virginia; Virginia Museum of Fine Arts, Richmond; Whitney Museum of America Art, New York; Wichita Art Museum, Kansas; Jane Voorhees Zimmerli Art Museum at Rutgers, University, New Brunswick, New Jersey; among others, and abroad at Aarhus Kunst Museum, Denmark; Australia National Gallery, Canberra; Birmingham Museum and Art Gallery, United Kingdom; Gl. Holtegaards, Copenhagen; Centro Mostre, Rome; Deutsche Guggenheim, Berlin; The Gulbenkian Museum, Lisbon; in Japan at City Museum of Iwaki; Hokodate Museum of Art, Hokkaido; Kumamoto Prefectural Museum of Art; and Prefectural Museum of Iwate; Kunstverein, Hannover; Kunsthalle, Nuremberg; Musee de Strasbourg: Mus ee d'Art Moderne et Contemporain, Strasbourg, France; Mus ee d'Ixelle, Belgium; El Museo del Arte Thyssen-Bornemisza, Madrid, Spain; Museu Europeu d'Art Modern, Barcelona, Spain; National Museum in Gdansk, Poland; and Salas de Exposiciones de Bellas Artes, Madrid. The artist's work is represented in the collections of Akron Art Museum, Ohio; Boise Art Museum, Idaho; The Butler Institute of American Art, Youngstown, Ohio; The Cleveland Museum of Art, Ohio; The Contemporary Museum, Honolulu; Danforth Museum of Art, Framingham, Massachusetts; Evansville Museum of Arts, History & Science, Indiana; Flint Institute of Arts, Michigan; Fogg Art Museum, Harvard University, Cambridge, Massachusetts; Fort Wayne Museum of Art, Indiana; Galleries of the Claremont Colleges, California; Haggin Museum, Stockton, California; Hofstra University Museum, Hempstead, New York; Honolulu Academy of Arts, Hawaii; The Metropolitan Museum of Art, New York; Mississippi Museum of Art, Jackson; The Museum of Modern Art, New York; Oklahoma City Museum of Art, Oklahoma; Rhode Island School of Design Museum of Art, Providence; Saint Louis Art Museum, Missouri; San Antonio Museum of Art, Texas; Santa Barbara Museum of Art, California; Sheldon Museum of Art, University of Nebraska, Lincoln; Solomon R. Guggenheim Museum, New York; Speed Art Museum, Louisville, Kentucky; Springfield Art Museum, Missouri; Storm King Art Center, Mountainville, New York; The Toledo Museum of Art, Ohio; U. S. Embassy Jakarta, Art in Embassies Program, U. S. Department of State; University Museum of Contemporary Art, University of Massachusetts, Amherst; Whitney Museum of American Art, New York; Williams College Museum of Art, Williamstown, Massachusetts; among others, and in collections abroad: Israel Museum, Jerusalem; Musee D'Art Moderne de Saint-Etienne Metropole, St. Etienne, France; Museo de Arte Moderno, Bogota, Colombia; Museu Europeu d'Art Modern, Barcelona, Spain; Neue Galerie, Aachen, Germany; Utrecht Museum, The Netherlands. Don Eddy resides in New York."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/03/24/isil-savaser-willem-de-kooningin-sanati-1904-1997/", "text": "Sanatçı 1904'te Hollanda'nın Rotterdam kentinde dünyaya gelmiştir. 1916'da bir reklam şirketinde levha boyayarak, vitrin dekorları yaparak geçimini sağlamıştır. İşlerinin yanı sıra 1924 yılına kadar Rotterdam Sanat Akademisinde sanat eğitimi almıştır. Akademi eğitimi sırasında De Stijl prensiplerine yönelmiştir. De Stijl Grubu, 1917'de Leiden'de mimar P. Oud ve ressam T. Van Doesburg'un yayınladıkları De Stijl dergisi etrafında bir araya gelmiş ve çağdaş resim sanatı ve mimarlık alanında etkili olmuş bir grubun adıdır. Bu grup, resimde yeni plastisizm ismiyle bilinen bir akımın savunuculuğunu yaparak, prensiplerini mimarlık ve öteki alanlara da uyarlamayı hedeflemiştir. Yeni plastikçilik'in hedefi doğadan ayrı, bağımsız düzenlemelerle, doğanın rastlantısal biçimlerinin karşısına işlevsel, düzenli, geometrik yalınlığa sahip biçimler yaratmaktır. Mondrian'ın kübizm felsefesini geliştiren yapıtları, bu akımın önemli örnekleri arasındadır. 1924 yılında bir yıl Belçika'da kalan Kooning, orada flemenk ekspresyonistlerin eserlerini incelemiştir. Hollanda'da ressamlıkla hayatını kazanamayacağını anlayan De Kooning, 1926 yılında İngiliz bandıralı bir yük gemisi olan SS Shelley'de kaçak olarak yolculuk yaparak, Virginia'daki New Port limanına ulaşmıştır. 1935'ten sonra tamamen resme yoğunlaşan sanatçının 1935'ten 1937'ye kadar ABD hükümetinin finanse etmiş olduğu Federal Sanat Projesi'nde çalışmış olması, ona tüm enerjisini resim ve desen yapması için olanak sağlamıştır. Federal Sanat Projesi'nin desteğiyle yaptığı çalışmalarında Picasso ve kübizmin etkileri görülmüştür. Ancak, Amerikan uyruklu olmadığı için bu projeden vazgeçmek durumunda kalmıştır. 1930'lu yılların sonunda işçileri canlandırdığı bir dizi figüratif erkek resmi çalışmıştır. 1950'lerin sonlarında manzara resimlerine ilgi duyan sanatçı bir dizi soyut pastoral peyzajlar çalıştı. Newyork'taki en önemli iki sanat eleştirmeni olan Harold Rosenberg ve Clement Greenberg sanatçıya destek vermişlerdi. 1962'de ABD vatandaşı olan sanatçıya 1964'te Cumhurbaşkanlığı Özgürlük Madalyası layık görülmüştür. 1969'da İtalya'ya yapmış olduğu gezide heykeltıraş arkadaşı olan Herzl Emmanuel'den etkilenerek on üç küçük heykel figür üretmiştir. 1970'li yılların başında resim çalışmalarının yanında taş baskı ve grafik unsurlar taşıyan çalışmalar üretmiştir. 1980'lerdeki parlak tonlardaki büyük ebatlı soyut çalışmaları takdirle karşılanmıştır. 1997 yılında East Hampton, New York'ta Alzheimer hastalığı sebebiyle yaşamına veda etmiştir. Kooning de, soyut ekspresyonizm akımının öncülüğünü yapan Pollock gibi, Avrupa'yla bağları olan bir sanatçıydı. 1948'de siyah-beyazdan oluşan sergisini New York'ta açmış ve New York sanat dünyasını etkisi altına almıştır. Sanat eleştirmenleri, yapıtlarındaki ateşli görünümden etkilenmişlerdi, fırça darbelerindeki özgürlük ve kararlılık etkileyiciydi. Kooning, 1953'te anıtsal kadın konusunu işleyerek reddetme ve sevme imgelerinin tezat oluşturduğu bir dizi çalışmadan oluşan sergisini açmıştır. Bu çalışmalar adeta Avignonlu Kızlar'a benzemekteydi. Sanatçının daha önce yapmış olduğu resimlerindeki yönelimin ipuçlarını taşımaktaydı; 1948 ve 1949 yılları arasında yaptığı soyut siyah-beyaz resimler insan anatomisine dayanan çalışmalardı. Kooning'in fırça kullanmasındaki ustalığı, onu Yeni Amerikan Resminin öncüsü kabul edilmesinde etkili olmuştur. 1940'ların ikinci yarısında soyut önem kazanırken, iki resimsel üslup dikkat çekmiştir. Bu üsluplardan biri Kooning'in Kadın I resminde çalıştığı gibi fırça darbelerinin dışavurumsal etkilerini vurgulaması olmuştur. Kadın I, Kooning'in 1950-1955 yılları arasında çalıştığı vahşi görünümlü ve her bir resmi hızlı staccato tarzında fırça darbeleriyle ürettiği altı resminden biridir. Aksiyon ressamları, sanatçının bilinçdışındaki gerçekleri ortaya çıkarmayı hedeflemiş ve sürrealizmin doğaçlamalarından, psişik otomatizminde esinlenmişlerdir. Bilinçdışı gerçeklerin ancak kararlı ve hareketli fırça darbeleriyle dışa vurulabileceğine inanmışlardı. 1936 yılında AAA grubu kurulmuştur. Gerçeküstücülüğü, izlenimciliği, dışavurumculuğu reddeden bu grup, neoplastisizmden etkilenmiştir. Grup, II. Dünya Savaşı'ndan sonra işlevsiz hale gelmiştir. Soyut dışavurumcu sanatçılar AAA'ya katılmazken, nesnel olmamayla sınırlanmayı da reddetmişlerdir. AAA'nın muhalifleri arasında Hans Hofmann, Gorky, De Kooning, Rothko, Davit Smith, Gotlieb ve Stuart Davis gibi sanatçılar bulunmaktaydı. Rothko ve Gotlieb'in kurmuş olduğu onlar ; Hans Hofmann'ın grubu ve Davis, Gorky ve De Kooning'in kurduğu gruptur. Onlar grubunun amacı, sanatı propaganda ve biçimcilikten kurtarmak, toplumsal içeriği soyut ve dışavurumcu anlamda uzlaştırmaya çalışmaktı. İlk sergisini 1948'de Newyork'ta gerçekleştiren Kooning'in eserleri, 1951'de Newyork Museum of Modern Art'ta, Amerika'da Soyut Resim ve Heykel sergisinde yer almıştır. 1952'de Paris'te Galerie de France'da Amerikan Resmi Üzerine Bakışlar sergilenmiştir. De Kooning, 1950'li yılların sonlarında Amerika'daki Soyut Ekspresyonizmin önemli sanatçısı olarak kabul görmüştür. Öyle ki, soyut ekspresyonizmin action painting olarak değerlendirilen branşındaki ressamın bilindiği üzere Pollock değil de Kooning olduğu görülmektedir. De Kooning'in resimleri ve sonraları yaptığı heykelleri öncelikle, bir gelişim süreci sonunda ortaya çıkan yapıtlardır. İster bilinçle, ister bilinçsizce yapılmış olsunlar, tuallerde biçim izlenimi oluşturan işaretler, boşluk izlenimi oluşturan biçimlerle karşılaşır; biçimler, boşluklar ve hatta renkler belli bir görünüş oluşturur ve aynı ruhsal durumu açıklarlar (Lynton, 2015:234). Pollock'un, Carl Gustav Jung'dan özümsediği bilgiler izleyiciyi resimlerdeki ilk mitleri benimsetmişti. Fakat De Kooning'in etkileyici ve ezici korkunç görünümlü kadın resimleri için aynı benimseme söz konusu olmamıştı. İzleyici içten, saf olan şeyleri hoşgörüyle karşılayabilir ve gerçek ifadeye varabilmek için gösterilen emeğin karşılığı olarak şiddeti, zorbalığı bile kabullenebilirdi. İzleyiciyi kabalığı kabul edip benimsemeye hazır görünmüyordu. Kooning, daha sonra yaptığı resimlerdeki kadınların aslında komik olduklarını ancak kimsenin bunu fark edemediğini ifade etmiştir. Bu arada soyut ekspresyonizmin kara mizah bakış açısıyla sürrealist düzlemde bile komik bulunması olanaksızdı. De Kooning ilk kadın resimlerini 1950 yılında çalışmaya başlamıştı. Sonunda yaptığı çalışmaların değersiz olduğu kanısına varmıştı. Sanat tarihçisi Meyer Schapiro ise Kooning'i yeniden çalışmalarına devam etmesi konusunda ikna etmişti. Kooning'in altı adet kadın resmi, 1953'te sergilenmiştir. Kadın isimlerini verdiği resimleri ve daha önceki soyut çalışmaları sanatçının bu çalışmalarında vermek istediği mesajı aydınlığa kavuşturmuştur. Kooning'in fırça darbeleri, göğüsler, ağızlar, bacaklar ve kalçaların biçimini gösterme eğilimi içerisindeydi. Kooning'e göre fırça darbelerinin eğilimi, figürü kabullenmek, özgürleştirici ve dürüst bir yaklaşım olarak kabul ediliyordu. Kooning'in usta fırça darbelerine dayanan biçimlemeleri, Pollock'un sıçratma tekniğiyle yapılan çalışmalarıyla birlikte action painting olarak isimlendirilmiştir ve Pollock ve Kooning action painting'in öncüleri olarak kabul edilmişlerdir. De Kooning'in resimlerindeki kadın figürlerinin esin kaynakları irdelendiğinde sanatçının tarihsel kökenli iki kaynaktan etkilendiği ortaya çıkmaktadır; Paleolitik Çağ Willendorf Venüsü ve Antik Sümer heykelleri sanatçıya ilham kaynağı olmuştur. Kooning'in kadın resimlerinin gövdelerine ilham kaynağı Ana Tanrıça figürüdür. Ana tanrıça figürü yalnızca anatomik benzerliğiyle kalmayıp, bu anatomik parçalar arasındaki oran-orantı ilişkileri yönünden de çok önem kazanmaktadır. Antik Sümer heykelleri figürlerin baş bölümlerine model olarak alınmıştır ve göz yapılarında büyük benzerlikler taşımaktadır. Kadın resimlerini oluşturmadan önce Kooning, Metropolitan müzesinde Sümer figürlerini incelemiştir. Antik kaynaklar, sanatçının çalışmalarındaki biçimselliğe model olmaktadır, ancak Kooning bu biçimselliği anti-estetik boyuta götürmüştür. Bu özellik tüm kadın serisinin ortak bir yönüdür. Kadın figürlerinin grotesk ve kaba görüntüsü altında psikolojik öğeler ağırlık kazanmaktadır, parçalara ayrılan anatomik unsurlar ve bu parçalar arasındaki oran-orantı bağlantıları ile sanatçının bir anti-estetik arayış halinde olduğu gözlemlenmiştir. De Kooning'in resimlerinde ele aldığı kadınlar kabul edilmesi zor, alışık olmadığımız bedenlere, yüzlere, davranışlara ve mimiklere sahiptirler. Fakat hem ezici, hem etkileyici olan bu korkunç kadınlar saf ve yüce gönüllü olan herhangi bir şeyi hoşnutlukla benimsemeye ve hakiki ifadeye ulaşabilmek için harcanan çabanın kanıtı olarak şiddeti, hatta zorbalığı kabullenmeye hazırdılar (Lynton, 1991:239). Figürleri ileri derecede çarpıklığıyla tartışmalara neden olmuştur. Kadın resimler serisi 1950-1955 yılları arasında yapılmış olan altı kadın resminden oluşmaktadır. İngiliz sanat eleştirmeni Ruskin grotesk sanatı korkutucu ve absürd olarak tanımlamıştır. Kooning kadın resimlerini üretirken Picasso'nun kadın resimlerinden ve mitolojide portrelenmiş kadın çalışmalarından etkilenmiştir. Ancak bu çalışmalar yüzünden feministler, soyut dışavurumcular, konservatiflere kadar pek çok kesimin eleştirisi ile kalmıştır. Kadınları gerçekçi görünmeleri nedeniyle soyut dışavurumcular sanatçıyı gerçek amaçlarına uymamakla suçlamışlardır. Feministler, klasik güzellik anlayışının dışında kaldığı için kadınlar serisini aşağılayıcı olarak nitelendirmişlerdir. Konservatifler de Kooning'in sanatının insanları korkuttuklarına inanmışlardır. De Kooning kadınlar serisinde görüldüğü gibi somut objelerde soyutluluğu gözler önüne sermiştir. O, resimlerinde güçlü jestsel tarzda hareketlerle sürrealizm, kübizm, ekspresyonizmin bir arada kaynaştığı radikal soyut bir resim tarzı yaratmıştır. De Kooning, 1950 yılında ülkesini Venedik Bienali'nde temsil etmiştir. Burada eserleri arasında anahtar bir yapıt olan Excavation (1950) isimli resmi de sergilenmiştir. Bu resimde soyutlama yoluyla figürlerin ve manzaranın çağrıştırılması bir denge oluşturmaktadır. Kooning resimlerini doğadan bağımsız, özgür, lirik, biçim bozmacı anlatımları ve coşkulu fırça darbeleriyle meydana getirmiştir. Sanatçının eserleri formun, mekanın ve figürlerin kaynaştığı, renklerin, biçimlerin bütünleştiği duygularını veren figüratif ve soyut çalışmalardır. Sanatçı kendine has biçimler yaratarak, bilinçaltındaki mesajlarını da direkt ve abartılı olarak eserlerine yansıtmış ve her zaman insan ögesini temel öge olarak değerlendirmiştir. Figüratif etkilerle dolu olan Hafriyat böyle bir yapıttır; buradaki çalışmasında havada uçuşan bedensel uzuvlar bir karmaşalık yaratmıştır. Ressam bir söyleşisinde, tuvale koyduğu her işaretin figüral bir önemi olduğunu ifade etmiştir. Bu gerçek onu endişelendirmekten ziyade heyecanlandırmış ve enerjisini arttırmış gibi görünmektedir. Hafriyat, ince ince işlenmiş bir resimdir. Kalın bir katman halinde uygulanmış, opak, beyaz yağlı boya ile resme yabani bir canlılık ve yassı rölyef havası katan Ripolin marka emaye boyası bir arada kullanılmıştır (Thompson, 2014:230). De Kooning, İtalya'dayken izlediği Acı Pirinç adlı filmde Po nehri kenarındaki çamurlu bir pirinç tarlasında pirinç toplamak için mücadele veren bir kadının yaşamı onu çok etkilemiştir. Hafriyat isimli yapıtını da bu film ile bağdaştırmıştır. Hafriyat'ta, bedenlerin parçalandığı görülmektedir ve uzuvlar, bütünün görünüp kaybolan parçaları izlenimini vermektedir. Resmin önemli bir yapısal özelliği formların resmin merkezine doğru itiliyormuş hissini uyandırması, resmin kenarlarındaki formların ise peş peşe dizilip toplanıyormuş gibi gözlemlenmesidir. Burada Kooning'in analitik kübizme olan ilgisini görmekteyiz, aynı zamanda Alman dışavurumcu ressam Max Beckmann'ın en büyük ölçekli çalışmalarından etkilendiğini de anlamaktayız. Hafriyat, De Kooning'in sıradışı tasarım yeteneğini tüm başarısıyla gözler önüne sermiştir. Çizgiyi temel alan bir çalışmadır, resimdeki çizgisel unsurlar resmin bütünlüğünü sağlamakla birlikte, bir içsel gerilim oluşturmakta, resim yüzeyinde hareket edip yayılmaktadır. De Kooning'in çalışmaları, soyut dışavurumculuk akımı ile değerlendirilse de bir tek akıma dahil edilemeyeceği görülmektedir. De Kooning, sanatında figürden hiçbir zaman uzaklaşmayı düşünmemiştir. Soyut resimlerindeki anatomik özellikler ve figürden uzak durmamış olması sebebiyle diğer dışavurumcu sanatçılar arasında yalnız kalmıştır. Sanatçının en çok bilinen resimleri Kadın isimli yapmış olduğu bir dizi eseridir. Kadın figürlerini defalarca işlemesine rağmen, özellikle 1950-1955 yılları arasında yaptığı kadın resimleri, figürü ele alış stiliyle soyut dışavurumcu akımın önemli sanatçıları arasına girmiştir. De Kooning, eski ustaların resmiyle derinden angajmanını her zaman ifade etmiş ve Mondrian, Kandinsky ya da diğer sürrealistlerden daha fazla Titian ve Rembrandt'a yakınlık duymuştur. De Kooning, özel olarak, neredeyse her zaman eş anlamlı ve biri diğeriyle bağlantılı olarak hem soyut, hem de figüratif tarzda çalışmıştır (Fineberg, 2014:79-80). De Kooning'in erkek figürü çalışmalarına örnek olarak 1938'de yapmış olduğu Ayakta Duran İki Adam resmini verebiliriz. Ayakta Duran İki Adam eseri sanatçının erken dönemlerde yapmış olduğu bir çalışmadır. Resmin merkezinde seyirciye dönerek ayakta durmakta olan iki erkek figürü görülmektedir. Sol tarafta duran erkek figür sert yüz ifadesine sahip olup, ellerini birbirine bağlayarak izleyiciye dönmüştür. Vücut kısmında ışık üst gövdede hakim olup bacaklar, çizgisel soyutlamacı bir üslupla gölgede kalmıştır. Sanatçı, soldaki adamın elleriyle ilgili çeşitli çizimler oluşturmuştur. Bu çizgiler huzursuzluğu yansıtır. Kısaltılmış olan sağ kolun duruşu, önceki çizgilerden alıntılar yapılmış gibi görünmektedir. Sanatçı sağdaki figüre de sert ifadeyi uygulamıştır. Figürün gövde bölümünde anatomik ayrıntılar göze çarpmaktadır. Bacaklarında belirsizlik gözlenmektedir, pantolon kıvrımlarında sert çizgiler uygulanmıştır. Çıplak göğüslü adam belli belirsiz çizilmiş saçı ve beyaz renkte vücudu saran bale giysisi ile, diğer yandan da bir kadını çağrıştırmaktadır. Ayaklar boşlukta bırakılıp mekan ile bütünlük sağlanmıştır. Resmin sol arka tarafında gözü yanıltıcı bir ışık oyunu oluşturulmuş ve sanatçı düz bir biçimde boyalı dikdörtgen formları açık ve koyu olarak yan yana yerleştirmiş, alt kısma kat kat elbise parçası koymuştur. Hem geometriyi hem de drapeyi delen çizgiler şeklindeki ışık demetlerinin oluşturduğu çalışma, eşine az rastlanır, başarılı eserlerinden biri olmuştur. Sanatçının bu eserinde Gorki'nin etkileri görülmektedir. Antik çağlardan başlayarak günümüze kadar toplum hayatında, sanatta önemli olan kadın figürüne tarihsel süreç boyunca birtakım geleneksel yükümlülükler eklenmiştir. 20. yy sanatının en önemli sanatçılarından biri olan De Kooning, antik çağlardan beri sanatta güzelleştirilen, yüceleştirilen kadın figürlerini alışılanın aksine kaba ve estetikten uzak bir tarzda ele almıştır. Batı sanatında gördüğümüz yüksek estetik ve güzellik anlayışına sahip kadınlar, De Kooning'in patlak gözlü, yamuk dişli ve kocaman ağızlı ideal vücut tiplerinin dışında olan kadınlarıyla büyük bir çelişki oluşturmaktadır. De Kooning'in özgür fırça darbeleriyle ürettiği kadın resimlerinde, öncelikle estetik ve güzellik algısını hedeflediği dikkat çekmektedir. İlkel ve anti-estetik biçimde çalıştığı kadınlar, psikolojik, sosyolojik ve felsefi olarak kendi aralarında bir dil oluşturmaktadır. Sanatında figürden tam olarak uzaklaşmayı hiç düşünmemiş olan Willem De Kooning, Soyut Dışavurumcu sanatçılarla hareket ettiği zamanlarda da kendi soyut resimlerindeki anatomik çağrışımlar, bu grubun üyeleri tarafından genel olarak desteklenen, objektif olmayan stilden ayrılmaktadır (Yard, 1997:8). 1940-1946 yılları arasındaki kadın resimlerinde, daha sonraki çalışmalarına kıyasla perspektif, figürün yerleştirilişinde ve mekanda gözlenmektedir. Bu dönem çalışmalarında figürün kim olduğu ya da kompozisyonda ne yaptığından ziyade nasıl resmedildiği konusu ön planda olmuştur. 1940'ların sonlarına doğru, Picasso'nun eserlerini hatırlatan birden fazla kadın figürü içeren çalışmalar yapan sanatçı, diğer taraftan da tek bir kadın figürünü kullandığı çalışmalarına da yeniden başlamıştır. De Kooning'in bazı çalışmaları ilk bakışta figürleri oluşturma biçimleri ve soyutlama yöntemi ile kübizmin ve bilhassa da Picasso'nun yöntemlerine benzemektedir. Sanatçının resmi figürde espas zorlama olmadan temellendirilmektedir, yüzey gerilim ise tuvalin yüzeyinde bütün olarak sağlanmaktadır ve çeşitli imler belli imgeleri çağrıştırmaktadır. Tüm bu özellikler kübizm ile ilişkiye girmesine engel olmamıştır. De Kooning'in kadınlarının güzellik ve estetik analizlerini yorumlarken, Erinç'e göre estetik kavramı şu şekilde ifade edilmektedir. Estetik aslında güzelle eş anlamlı olarak tanımlanır ve güzellik bilimi olarak açıklanır. Fakat güzelle estetik arasında çok önemli hatta hayati bir fark vardır denilebilir. Eğer bir obje, bir tutum ya da davranış güzel değilse çirkindir. Yani güzelin karşıtı çirkindir. Oysa estetik güzeldir, ama estetik olmayan çirkin demek değildir (Erinç, 2013:115). De Kooning, 1940'larda soyutlamaya doğru figürasyonda önemli yol katetmiştir. İkinci Dünya Savaşı'nın şiddetini Pembe Melekler resminde göstermiştir. Pembe Melekler de çizimler, üst üste getirilen çok sayıda saydam parçalar ile sürekli bir deneme-yanılma sürecini oluşturmaktadır. Resimdeki biçimler figüratif bir referansa ipucu olmuştur. Pembe Melekler resminde sanatçı, şeffaf kopya kağıdı kullanmış, bu çizimleri üst üste ekleyerek üstteki karmaşık çizgiler üzerinde çalışarak, bir kısmını yırtarak ters çevirmiş ve bir tür kolaj tekniği ile bu resmi oluşturmuştur. 1940'lı yıllardaki soyutlama resimleri yanında kadın çalışmalarına da devam eden Kooning'in bazı eskizleri Picasso'nun figür çalışmalarını hatırlatan özellikler taşımaktadır. Bu tamamlanmamış eskizlerde Picasso'nun Avignonlu Kızlar resmindeki gibi ürkütücü kadın hayaletleri ile Guernica'da olduğu gibi ağıt yakan kadın figürleri olduğu gözlenmektedir. Fakat bu çalışma yöntemi, resmin rastlantısal bir şekilde oluştuğu izlenimini vermemektedir. De Kooning'in çalışmalarında rastlantısallık, sanatçının kontrolünde kullanılmıştır. De Kooning'in grotesk etkiler taşıyan kadın resimleri, kadınları metalaştıran algıyı kırmış ve bir anlamda onlara çirkin olabilme hakkını vermiştir. Yard'a göre kadın imgelerinin kullanılması duygularını göstermeyen erkekler canlı, neşeli, çağdaşlarının yanında sönük kaldığı için De Kooning'in eserlerinde açığa vurulan duyguların ifadesi dişi formuna bağlıdır (Yard,1997:8). De Kooning, sanat tarihçisi Meyer Schapiro'nun destek olmasıyla bitirdiği 1950'li yıllardaki kadın çalışmalarıyla 1953'te Sydney Janis Gallery'de Kadın Teması Üzerine adlı bir sergi açmıştır. Sergide Kadın IV e kadar olan Kadın serisini ve diğer varyasyonları sergilemiştir. Ancak, resimlerdeki kadın figürlerinin görünümleri soyutlamayı savunanların tepkisini çekmiştir. Kadın 1948 ve Kadın 1949 resimleri, 1950'lerin Kooning'in en önemli ve bilinen çalışmaları olan Kadın serisinin yaklaştığını göstermektedir. Kadın 1948 resminde figür, sağ üst tarafta çizgi filmlerde görülen patlamalara benzeyen bir şekilde oluşturulmuştur. Sağ alt tarafta, ayak tabanında siyah bir boya tabakası, solda ise yüzün üzerinde keskin bir kesik görülmektedir. Kadın 1949 adlı resimde de siyah çizgilerin varlığı belirginlik kazanmıştır. Siyah çizgiler, yüzde sert ifadeler oluşturmuşlardır. Sanatçı, resimlerde bedenleri yoğun bir biçimde çarpıtmış, gerçeklikten daha da uzaklaşmıştır. Dergilerdeki çeşitli ağız resimlerini keserek kullanan sanatçı, bu parçaları tuvaline yapıştırmış ve resmin gerçekliği ile oynamıştır. Kooning gibi 'aksiyon' ressamları, sürrealizm doğaçlamalarından ve psişik otomatizminden ilham alıyorlar, sanatçının bilinç dışındaki temel gerçekleri ortaya çıkarmanın yollarını arıyorlardı. Bu bilinç dışı gerçeklerin bilinçli karar verme süreçleriyle açığa çıkarılamayacağına ancak kapsayıcı ve hareketli fırça darbeleri ile dışa vurabileceklerine inanıyorlardı (Farthing, 2014:452-453). De Kooning, pek çok soyut eser yaratmasına rağmen en önemli eserleri özgür, agresif fırça darbeleriyle ürettiği, imge olarak kadını kullandığı Kadın serisidir. De Kooning, 1950-1955 yılları arasında çalıştığı Kadın serisinde, alışılmış olan kalıpsal güzellik anlayışını yıkmış, kadınları kaba, komik, alaycı bir şekilde çalışarak kendi algı dünyasındaki kadınları yaratmıştır. Sanatın güzellik, estetik kaygılarını geri plana atmış, kendisi için hayatın kendisinin ve gerçeğin önemli olduğunu ifade etmiştir. Sanatçı, Kadın serisiyle o zamana kadar betimlenen, bilinen kadın figürü anlayışını değiştirmiştir. De Kooning'in New York Modern Sanatlar Müzesi'nde yer alan Kadın I eserinde figürün beden parçalarının abartılı bir biçimde betimlendiği gözlenmektedir. Bu kadınlar bize neolitik çağlara ait bereket heykelciklerini anımsatmaktadır. De Kooning'in resimlerinde kadın bedeni doğurganlığın simgesi olarak göğüs ve kalçaların abartılı bir şekilde betimlenmiş olduğu düşünülmektedir. De Kooning, Kadın serisinde üretmiş olduğu kadınları, Willendorf Venüsü ya da bereket heykelcikleri gibi mitolojik heykellerde görülen, kadınlardaki toplumsal sorumlulukların dışa vurumu olarak, özellikle cinsiyet faktörünü ön plana çıkarmıştır. Ayrıntılarda dikkati çeken büyük ağız ve dişler patlak görünen gözlerin betimlemeleri günümüz estetik anlayışından uzak bir görünüm sergilemektedir. Kadın serisinin ilk resmi olan Kadın I in bitirilmesi iki yıl sürmüştür ve büyük kısmı fotoğraflanmış olan bu süreç boyunca yapıt, dramatik dönüşümlere uğramıştır. Sözü edilen fotoğraflar eserin zaman süresince yaşadığı dönüşümleri ve değişimini değil, çalışılan imgenin kendi bütünselliği içerisinde yapılandırılmasını ortaya koymuştur. De Kooning, aciliyet hissini tuvale yansıtmayı başarmaya çalışmıştır. Kadın I'i tamamlama süresinin uzunluğu konusundaki sorular karşısında; resmin bir defada tamamlanıp ve yeni yapılmış gibi göründüğü sürece geçmiş olan zamanın önemli olmadığını vurgulamıştır. Sanatçı o dönemlerde reklamcılık imgelerinden, klasik mitolojik imgelere kadar geniş bir kültürel referansa sahip olmuştur. Kadın I'i çalışırken, kendisine ilham kaynağı olan Kibele imgesi yanında, tanrıça büyücü ve yaşlı bir kadın- bir taraftan canavarsı öte yandan komik ve aynı zamanda bereketli Toprak Ana imgeleri aklında olmuştur. De Kooning'in Kadın serisindeki kadın figürlerinde zarafetten uzak bir dürüstlük algılanmıştır. Kadın imgeleri bir taraftan erkeklerin en derin cinsel korkularını istismar eden kadın görüntüleri sergilemekte diğer yandan kadınları her şeyi gören ilkel hayli değişken dişi arketiplere indirgenmiş olarak algılamıştır. Güzellik bana zarar veriyor. Groteski severim. Daha neşeli (https://www. moma. org/learn/moma-learning/willem-de-kooning-woman-i-1950-52-2/). deyişiyle ile sanatçının Kadın I resminde iddialı olduğu görülmektedir. Sanatçının Kadın I çalışmasına başladığı dönemler Amerika'da soyutlamanın etkin olduğu dönemlerdi. Eleştirmenler ve sanatçılar insan figürünü modası geçmiş bir gelenek olarak geri gidiş şeklinde görmüşlerdir. Kadın I resmi tek kadın figüründen oluşan, altı resimden ilk yapılan çalışma olup en önemlisi olmuştur. Kadın I resmi De Kooning'in grotesk sevmesi ve groteski neşeli bulması ve güzellik anlayışına karşı tutumunu sergilediği ilk çalışması olduğu söylenebilir. Sanatçı 1950 yılında Hafriyat ı bitirdikten bir süre sonra Kadın serisini üretmeye başlamıştır. Bu çalışmaları Sidney Janis Gallery'de sergilendiğinde New York'ta sanat eleştirmenlerinin hedefi haline gelmiştir. Klasik sanatın ideal güzellik anlayışına ulaşma isteği modernizmle beraber yıkılmış, kökte değişimlere uğramıştır. De Kooning'in Kadın I resmi ideal güzellik anlayışının daha çok sarsıldığı ve bilinç altında açığa çıkmış olduğu an resmidir. Kadını ve onu çağrıştıran her şeyi alt üst edip, yıkma arzusunun sanatçının çocukluğundan gelen travmatik geçmişinde saklı olduğu gözlenmektedir. Dolayısıyla Kadın I resminde sanatçının betimlediği kadın her defasında yeniden inşa etmiş olduğu endişe ve korkunun yarattığı melodramatik vücut, onun düzeltemediği geçmişi olarak izah edilebilir. Diğer taraftan resimlerinde temsil ettiği beden, estetik olarak değerlendirildiğinde ideal olan güzelliğin ilkel, kaba ve ürkütücü bir versiyonu olduğu düşünülebilir. Sanatçı bir çeşit Kibele yaratmış, ancak diğer taraftan da figüre ölüm kavramını da eklemlemiştir. Doğurgan, üretken fakat ölümlü olan bir Toprak Ana yaratmıştır. Kadın I resmine ilk bakıldığı zaman resmin merkezinde oturan bir kadın figürü görülmektedir. Figürün baş ve gövde kısımları izleyiciye dönük bacak ve ayaklar ise hafifçe sola doğru yerleşmiş olduğu gözlenmektedir. Portrede saçlar bir bantla toplanmış hissi yaratılmıştır. Gözle, yüzün oranına göre oldukça büyüktür. Dişlerdeki abartılı görüntü ve burun delikleri bakışları portreye odaklamıştır. Geniş omuzlar ve kollarla birlikte bacaklara inen bedende, eller fırça darbelerinin hareketleri ve sıklığıyla erimiş olup tam olarak gözlenememektedir. Göğüsler öne doğru çıkarak dikkati çekmektedir. Figürün üzerindeki kıyafetin göğüs kısmını açığa çıkaran askılı bir elbise veya bir büstiyer ve etek olduğu düşünülebilir. Aşağılara alt bacağın orta kısımlarına kadar inen kıyafeti ayaklarında yeşil renkli bir terlik tamamlamaktadır. Kadın figürünün tanımlanamayan bir nesne üzerinde oturmuş olduğu düşünülmektedir, ancak figürün hareketi onun oturmuş olduğunu tanımlamamıza yardımcı olmaktadır. Arka plandaki soyut lekeler figürün yüzeyde yerleşmiş olduğu hissini vermektedir. Kadın figürü üst üste sürülen boya yoğunlukları ile farklı kısımlarda beliren konturlarla oluşturulmuştur ve arka plandaki derinliksiz mekan içinde yer almıştır. Sanatçının tuval yüzeyine uyguladığı serbest fırça vuruşları, kadın figürlerinin konturlarını aşmış, bu yüzden figür derinliği olmayan bir mekanda yer alıyormuş gibi hissedilmektedir. Gri tonlarının genellikle figürün etek kısmı ile mekanda yoğun olarak uygulandığı dikkat çekmektedir. Portre ile göğüs bölgesinde ise beyaz, siyah ve gri renkler kullanılmıştır. Başın arkasında yer yer portrede, etek ucunda, figürün ayaklarında ve sol kolundan itibaren karın kısmına doğru ise pembe renk kullanılmıştır. Pembe rengin sarı renk ile dengelendiği gözlenmektedir. Resmin tamamında etkin olarak yeşil rengin tonları uygulanmıştır. Resimde fırça vuruşları yoğun olarak hissedilmektedir, çok çeşitli yönlerde oluşan hareket ve enerji kadın figürünün oturmuş halini dengeye getirmiştir. Resim enerjisini kendiliğinden ve kaba olarak iletmektedir. Enerjinin duraksadığı bölgeler olan beyaz ve grilerin fazla kullanılmış olduğu omuzlar ve göğüsler dikkati çeken genişliktedir, figürün büyük, iri siyah göz bebekleri izleyicinin diğer bir duraksadığı bölgedir. Kadın I resminde genel olarak karmaşık çizgisel bir düzen, bir ağ içerisinde tüm yüzeye yayılmaktadır. Resimdeki hareketi ve enerjiyi çizgi yoğunluğu ile beraber renkli lekeler de vurgulamakta ve arttırmaktadır. Bazı bölgelerde boya akıtmaları da uygulanmıştır, ancak boya eyleminin kendiliğinden oluşmadığı gözlenmektedir. De Kooning'in çalışmalarındaki soyutlamaların sıralı duran imge düzenleri yerine, birbirlerine zıt akışkan ilişki içinde oldukları düşünülmüştür. De Kooning'in temsili açık, anlaşılır imgeler kullanarak şematik bir yapı içinde ifade etmekte olup, nesneyi olağanüstü görüntüsüyle değil, temel belirleyici unsurlarına göre tasvirlediği gözlenmektedir. Resmin merkezinde yer alan ürkütücü kadın figürü ile De Kooning, o dönemdeki soyut geleneğe karşı bir duruş göstermektedir. Resimdeki kadın figürü alışılmadık görüntüsü ve bakışları ile rahatsız edici bir durum sergilemektedir. Figürün gözleri abartılı çizimiyle izleyiciye bakar gibi görünmüş olsa da boşluğa bakıyor izlenimi vermektedir. Sanatçı figürün dişlerini izleyiciye gösterirken, yüzüne zoraki bir ifade kazandırmaya çalışarak abartılı bir sırıtma duygusu oluşturmuştur. Sırıtan ağızın dergilerdeki fotoğraflarda bulunan ağızları kesme ve kendi çalışmasına yapıştırma alışkanlığından geldiği düşünülür (Hodge, 2013:194). De Kooning Kadın I resmini oluştururken, yaklaşık iki yıl boyunca üzerinde çalıştığı tuval, kimi zaman delininceye kadar sert fırça darbelerine maruz kalmıştır. Resim durdurulmuş anın resmidir, bununla beraber figür ve mekan yaşamaya devam etmekteymiş gibi görünmektedir. Resmin yaratmış olduğu etki, bitmemiş bir kadın resmi görüntüsünü vermektedir. De Kooning'in çocukluk dönemlerindeki zor ve travmalı yaşamı düşünülecek olduğunda; bitmesini istemediği ya da çözmeye uğraştığı temel figürün anne imgesi olabileceği düşünülmektedir. De Kooning'in annesi Cornelia'nın çocukluğunda sanatçıya baskı yapan, azarlayan, döven ve çok sert bir kadın olduğu belirtilmektedir. Sanatçı sonraki yıllarda annesinin ölümünden bir süre önce annesinin dünyada en çok korktuğu kişi olduğunu ifade etmiştir, Kadın figürlerini boyarken dikkati çeken sanatçının kadın figürleri travmatik yaşamının göstergesi olarak düşünülmüştür. Genç ve güzel kızları resmedebileceğimi düşünüyorum ama resim bittiğinde tabloda kızları değil annelerini görüyorum (Thompson,2014:234). Resimdeki kadın gerçek olan anne figürü olarak düşünüldüğü takdirde, resimdeki fırça darbeleri ve tuvale zarar verme durumu da anlam kazanmaktadır. Kadın I resminde figürün güçlü bir görünümde konumlandırılışı, onun anne figürü olarak baskın bir karakter sergilemiş olduğunu göstermektedir. Figürün baş kısmında bulunan bant, sargı bezi olarak düşünüldüğünde figürün hastalıklı bir zihniyete sahip olduğu da düşünülmektedir. Figürün ağız kısmının abartılı çalışılması, sanatçıya uygulanan şiddetin bir yansıması olarak tanımlanabilmektedir. De Kooning'in resimlerinde kullandığı pembe renk sanatçı için büyük önem taşımaktadır. Resimdeki şiddet, saldırganlık durumlarını anımsatan diğer öğelerin dışında, pembe rengin sevgiyi, tutkuyu, aşkı temsil ettiği ifade edilmektedir. Sanatçının pembe rengi kullanmasındaki amacı, Matisse'nin mavisi gibi kendisinin de güçlü bir renginin olması düşüncesi taşımış olmasıdır. De Kooning, Matisse'den sonra en iyi renkçi sanatçı olarak kabul edilmiştir. De Kooning'in resimlerinde pembe renk, bir tür kod olarak düşünülmektedir. De Kooning'in kadın serisi sanatçının utancını, nefretini, sevgisini, geçmişini doğal olarak tümünü içinde barındıran çalışmalardır. Sanatçının resimlerinde izleyiciye sunmuş olduğu imgeler, biyografisi gibi okunmasını sağlamakta ve onları aynı zamanda gizemli kılmaktadır. Resimlerindeki tezatlıklar, renkler, biçimler daha önce karşılaşılmayan imgelerle birlikte soyut-somut ve gerçeklik düzlemleri yoluyla izleyiciye aktarılmıştır. De Kooning, geleneksel kadın tasvirlerinin geçmiş tarihini tersine çevirerek yeni bir kadın profili, idolü yaratmış ve sanat tarihinde önemli bir yer edinmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/03/30/hulya-kupcuoglu-100-portre-100-sanatci-sergisi-uzerine/", "text": "Sanatçı Deniz Gökduman ve Kerem İşcanoğlu'nun birlikte gerçekleştirdikleri ortak proje olan 100 sanatçı 100 portre sergisi, konsepti ve kapsamı ile oldukça dikkat çekiyor. Gökduman ve İşcanoğlu, bu projeyi hayata geçirirken, öncelikle resimleriyle öne çıkmış, belki de isimleri sanatla çok ilgili olmayan kişilerin bile hafızasında bir şekilde yer etmiş sanatçılara, sanatçıların gözüyle bakmayı ve sanat öznesi olarak görünürlük kazandırmayı amaçlamışlar. Bu doğrultuda öncelikle Deniz Gökduman ve Kerem İşcanoğlu, portresi yapılacak sanatçıları belirlemişler. Portresi yapılacak ressamlar belirlendikten sonra farklı şehirlerde yaşayan ressamlarla bağlantıya geçilerek ressamların da tercihleri dikkate alınarak hangi sanatçının hangi ressamın portresini yapacağı belirlenmiş. Resmi yapılanlar Türk resim sanatı tarihinin önemli isimleri. Aralarında Eren Eyüboğlu'ndan Tomur Atagök'e; Neşet Günal'dan Aydın Ayan'a kadar pek çok isim bulunuyor. Resimleri yapanlar da günümüz sanatçıları ve aralarında Murat Havan'dan Nurcan Perdahçı'ya; Semih Zeki'den Füruzan Şimşek'e kadar farklı birçok ressam yer alıyor. Resimler için istenen A4 ölçüsü, biraz da ilk serginin Romanya/Köstence'de olmasından ötürü taşıma zorluğu nedeniyle belirlenmiş. Sergi, Köstence Ovidius Üniversitesinden sonra, 2019 Dünya Sanat Günü kapsamında Kartal Belediyesi Kültür Sanat Merkezinde, ardından Küçükçekmece Belediyesi Sanat Galerisinde, Bakırköy'de BASAD'da, Taksim Sanat Galerisinde, Beykoz Üniversitesi Lisans Yerleşkesi Sanat Galerisinde ve son olarak da 2020 ArtAnkara'da izleyicilere sunuldu. İlk sergi ile son sergi arasında katılımcı listesinde bazı değişiklikler olsa da sergi yoluna 104 sanatçı ve 104 portre'yle devam ediyor. Portre geçmiş yüzyıllarda bir belgeleme yöntemiydi. Geçmiş otorite figürlerinin veya gündelik yaşamdan insanların nasıl göründüğüne dair bilgiyi portre üzerinden ediniriz. Portre, geçmişten günümüze önemini kaybetmemiştir. Ancak elbette sanatın gelişimine paralel ilerleyerek, artık eskisi gibi yaygın bir belgeleme işlevi olmasa bile yine de devam ettiği görülmektedir. Güncel malzemeler veya yorumlarla çağdaş kurgular içerisinde de portre sanatı karşılığını bulmuş ve çağdaş sanatın başlıca uygulamalarından birisi olmuştur. Portre resim sanatının en önemli uygulamalarından birisidir. Portre ile kişinin duygularını, hissedebilir ya da karakterine dair ipuçları toplayabiliriz. Görülmeyeni göstermek amacıyla yapılan portrelerdeki bakış, duruş ve ifadelerdeki gizem; geçmişten günümüze kişiyi ölümsüzleştirmesi bakımından büyük önem taşımıştır. (Ernur, 2012, s: iv) Portre, Rönesanstan günümüze farklılıklarla taşınmıştır. Fotoğraf makinesinin bulunması sanatı çok başka yollara sürüklemiştir. Fotoğrafın sanat dalı olarak kabulünün dışında modern akım sürecinde pek çok sanat eserinde fotoğrafın bir araç olarak kullanılması önemlidir. İpek baskı yöntemiyle fotoğrafları tuvale geçiren Andy Warhol ve Robert Rauschenberg'in işleri örnek olarak verilebilir. (Şan Aslan, 2019, s:58) Portrede bakışlar özellikle etkili ve dikkat çekicidir. Pınar Partanaz yüksek lisans tezinde Portrede önden, izleyiciye bakan bakışları ele aldığımızda, bir mutlakiyetten, bir odaklanmadan bahsedebiliriz. Portre gözlerini dikmiş bize bakıyordur. Bu durumda kontrolümüz sınırları içerisinde aktif ya da pasif duruma düşebiliriz. Yani bu mutlak durumu kendi lehimize çevirip, portrenin içindeki çeşitli nüansları yakalayarak onun zenginliğini, engin dünyasını yakaladığımız zaman bizim bakışımız da sanatçınınki gibi özgürleşmiş olur. Kolaylıkla anlaşılamayan sanatçının bakışını yakalarız. (Partanaz, 2007, s:8) diyor. Çeşitli kültürel ve tarihsel olayların yanı sıra medya, toplumların belleklerini biçimlendirir ve bir bilinç oluşturur. Sanatçılar eserlerinde, bu olaylardan dolaylı veya dolaysız olarak yararlanarak, belleğin genişlemesine katkıda bulunurlar. 100 Sanatçı 100 Portre sergisi günümüzde adından çok söz edilmese de toplumsal hafızada yer edinmiş sanatçıları tekrar gündeme getirerek veya gündemde olan sanatçıları konu edinerek 21. yüzyıl içinden yorumlarla, yeni bir hafıza oluşturmayı deniyor. 100 Portre 100 Sanatçı sergisi, figüratif resimler, kolaj mantığından faydalanan resimler, kolaj ve asamblaj tekniklerinden faydalananlar, dijital yaklaşımı ve daha pek çok farklı teknik ve yapış biçimi olan sanatçıların bir aradalığı ile oluşuyor. Portre, hepimizin önemsediği, bir insanla ilk temas ettiğimiz yerdir. 100 Sanatçı 100 Portre sergisi toplam 200 sanatçıyı bir araya getiriyor. Gezdiği mekanlarda farklı izleyicilerle bir araya gelerek farklı izler bırakıyor. Sergi, sanatçının sanatçıya bakışı anlamında bir farkındalık yaratmanın yanı sıra geleceğe, belki bu sergi dışında hiçbir zaman bir araya gelmemiş sanatçıların birlikteliği ile farklı bir toplumsal bellek bırakıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/05/sertac-dincer-68-kusagi-sanatcilari-utku-varlik-ve-sanri-sergisi/", "text": "1960'lı yıllar tüm dünyada genç neslin sesini yükseltmeye başladığı yıllardır. Eşitlik, özgürlük, barış ve değişim talebine dayanan bu hareket, 68 Hareketi olarak anılmaktadır. Genç nesil, 2. Dünya Savaşı'nı yaşamış bir önceki neslin hatalarını yapmamaya kararlıdır. 68 Kuşağı değişim talep eder. İkinci Dünya Savaşı sonrası tüketim canavarına dönüşen ve Vietnam ile savaşan ABD'de, çiçek çocuklar, doğaya saygı ve savaş karşıtı politika talep eder. Fransa'da Charles de Gaulle hükümetinin otoriter tavrına karşılık öğrenciler özgürlük talep eder. Türkiye'de ise düşünce ve ifade özgürlüğünü genişleten 1961 Anayasası'nın etkisiyle gençler, seslerini daha rahat duyurmaya başlarlar. 68 gençliği, protestolar ve eylemlerle otoriteyi eleştirir. Sendikal hakların tanınması, yürüyüş hakkının güvenceye alınması, TİP'in TBMM'ye girmesi gibi gelişmeler bu dönemin başlıca değişimleri arasındadır. Ülkedeki değişim rüzgarı, o dönemki adıyla İstanbul Güzel Sanatlar Akademisinde de esmektedir. İlk olarak Prof. Dr. Semra Germaner (1944-2015) tarafından 1968 Kuşağı sanatçıları olarak adlandırılan bu öğrenciler, hocaları olan d Grubu sanatçılarının biçime yönelik eğitim, yerleşik sanat anlayışı ve sanat kurumlarına en açık başkaldırıyı gösteren nesildir. Aman resminiz edebi olmasın denen bir eğitim ortamında, figüratif resme biçimsel kaygılarla değil, felsefe, edebiyat, psikoloji gibi alanlarla ilişki kurarak yaklaşmışlardır. Hiciv, ironi, eleştiri, insanın bilinç ötesi konumu, görünen tarafının yanı sıra görünmeyen içsel özellikleri sanat üretimlerinin temelini oluşturur. Utku Varlık (1942), Komet (1941), Mehmet Güleryüz (1938), Alaattin Aksoy (1942), Burhan Uygur (1940-1992) ve daha farklı bir sanatsal kimlik sergilemekle birlikte Neş'e Erdok (1940), bu kuşak sanatçılar arasında değerlendirilir. Bu sanatçılar, resme salt plastik özelliklerinden öte anlatım olgusunun öne çıktığı bir anlayışla yaklaşmışlardır. Sadece birbirleri ile değil, farklı sanat ve düşünce dallarıyla da sıkı ilişkiler kurarlar: Komet şiir yazar, Güleryüz Asaf Çiğiltepe'nin Arena tiyatrosunda sahne ve dekor tasarımı yapar, oyunculukla ilgilenir, Burhan Uygur resimlerine küçük dizeler iliştirir, Can Yücel ile de sıkı dosttur. Bir diğer farklı görsel disiplin olan sinemanın dili, sanatçılar için önemli bir kaynaktır. Neş'e Erdok, Yılmaz Güney filmleriyle Fransız Sinematek'inde tanışır, Utku Varlık, fetüsten yola çıkarak kısa bir film çeker. yıl süresince kabul edildikleri atölyelerde boya ve renk kullanıma yönelen bir eğitim anlayışı üzerine kuruludur. Sanatçı, Galeri'deki ilk yılında Sabri Berkel ile çalışır. Atölye seçimini, herkes öğrenci, o sanatçı yetiştirirdi diye anılan Bedri Rahmi Eyüboğlu'ndan (1911-1975) yana kullanır. 1970 yılında sanat eğitimi almak amacıyla devlet bursu ile Paris'e gider. Aynı kuşaktan sanatçı arkadaşlarıyla birlikte Paris'te bulundukları sırada Varoluşçuluk akımı ile yakından ilgilenirler. Sanatçı, bursu bitmesine rağmen Türkiye'ye dönmek istemez. Paris sanat ortamının Akademi'den yeni mezun bir sanatçıya sunabileceği imkanlar düşünüldüğünde bu karar oldukça yerinde görünmektedir. Arkadaşları Türkiye'ye döndüklerinde 1971 muhtırasının gençlik üzerindeki baskısının şaşkınlığı içindedirler. Sanatçı, ülkede olmasa da gelişmeleri takip eder ve ülkedeki olumsuz havanın etkisini yakinen hisseder. Varlık, öğrencilik yılları olan 1960'lı yıllardan 1970'lerin ikinci yarısına kadar olan süreçte dışavurumcu teknikte resimler yapmıştır. 1971 tarihli Metro ve 1972 tarihli Otoportre isimli litografi çalışmaları buna örnek gösterilebilir. Resimlerde, o dönem Akademi'de görülen Goya hayranlığının etkileri net biçimde hissedilmektedir. Sanatçının, Metro isimli çalışmasında bizi, Paris metrosunun balık istifine dönmüş insan manzarası karşılar. Gösterilen bir metro panoraması olmakla birlikte anlatılmak istenenin insanoğlunun bir yerlere yetişme telaşı olduğu anlaşılmaktadır. Resimde acelecilik umarsızlığa karışmıştır. Böylesi kalabalık bir mekan, bireyin ilgisizlikten doğan yalnızlığını gölgelemez, karşıt bir anlatımı güçlendiren unsur olarak göze çarpar. Şehrin en kalabalık yerlerinden biri olmasına rağmen, insanların bir yerden bir yere gitmek için umarsızca amaçlarına odaklanmış olmaları yalnızlığı iyiden iyiye hissettirmektedir. Varlık için anlatım, sanatının ilk yıllarından itibaren figüre olan yaklaşımını belirleyen başat unsur olmuştur. Metro isimli çalışmasında mekan ve zamana dair kesin veriler sunan sanatçı, 1970'lerin ikinci yarısından itibaren kurgusal bir mekan ve zamanı içeren kompozisyonlara yönelmeye başlar. Zaman ve mekan iyice belirsizleşir, imgeler loş ve zayıf bir ışık ve sis bulutu ile gölgelenir. Sanatçı, anlatımındaki ilgisini, düşsel gerçeklik ile görünenin yanı sıra görünmeyene ancak çağrışım ve duyumsama yolu ile hissedilebilene yönlendirmiştir. Düşsel görünümler resmin anlatımsal imkanlarını zenginleştirir. Tuval yüzeyinde duyumsanan gerçeklik, resmin kendi gerçekliğini yaratır. Çağdaş anlamıyla resim, salt gösterileni yani mimesisi aşmalıdır. Figüratif resmin özü insan ise, bu insan, sadece form, teknik ve plastik yönleriyle değil, tüm yönleriyle ele alınması gereken insan olmalıdır. Tek bir kavram veya gerçek üzerinden şekillendiremeyeceğimiz, korkuları, hırsları, açgözlülüğü, hayalleri, sevinç ve umutları ile salt görünen fizik dünyanın ötesinde metafizik açılımları olan bir dünyaya işaret etmektedir. Bu dünyanın içerisinde bilinç ve bilinçdışı, gerçek ve hayal, algılama ve duyumsama, kesinlik ve muğlaklık iç içe geçer. Varlık'ın Nişantaşı'ndaki Mongeri binasında bulunan Bozlu Art Project'teki son sergisinin ismi ise yine tüm insan açılımlarına işaret eden bir kavram, Sanrı. Sanmak sözcüğünden türetilen sanrı kelimesi, içinde yaşadığımız dünya, evren ve evrendeki konumumuz gibi sorunsalların, akıl ve duygunun, gerçek ile düş ayrımının net olmayan belirsiz halini akıllara getiriyor. Sanrı, psikolojik bir terim olarak gerçek ile duyumsananın birbiriyle örtüşmediği, var olmayanın gerçek sanıldığı ruhsal bir bozukluğa işaret etmekle beraber, patolojik bir durumu nitelemekten çok, var olandan hareketle var olamayana, görünenin içinden çıkan gerçek ile düş ayrımını neyin belirlediği sorusuna dikkat çekmekte. Zira sanrı, insana ait tüm olguların kaynak oluşturduğu bir resim anlayışında, hem sanatçının hem de izleyicinin çelişkili düşlerine referans veriyor. Sanatçı, acaba evren bu beynin bir sanrı bahçesi mi? sorusundan hareketle gerçeğe ulaşmada çözülemeyen fakat içsel olarak duyumsanan bir gerçekliğin kapılarını aralıyor. Sanatçının, 1970'lerin ikinci yarısından bu yana imge dağarcığındaki düşsel olana duyduğu ilgi, bu kavramın aslında sadece bu sergi için değil, tüm sanat yaşamı boyunca ürettikleriyle özdeş kavramlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Varlık, saydam, derinden ama güçlü bir ışık huzmesi arasından tuval yüzeyine geçirdiği imgelerle aslında düş ve hayalin gerçeğin bir parçası olduğuna işaret ediyor. Kaynağını insan ve evren gerçeğinden alan bu tinsel yolculuğa, duyumsananın, algılananla, bilinenin bilinmeyenle bütünleştiği imgesel bir diyalog aracılığıyla izleyiciyi de davet ediyor. Bozlu Art Project, 3 Mart 8 Nisan 2020 tarihleri arasında gösterilmesi planlanan sergiye, korona virüs salgını nedeniyle ne yazık ki ara vermek zorunda kaldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/09/melihat-tuzun-nefes-alsanal-sergi-pinelo-art-gallery-nisan-2020/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Profesör Melihat Tüzün, çalışmalarını Pinelo Artgaleri'deki online sergiyle sanatseverlerin beğenisiyle sunuyor. Sanatçı eserlerinde; insanın doğa ile olan etkileşimine ayna tuttuğu ve gittikçe yoğunlaşan biçimde 'çevre' sorunlarına odaklandığı, doğa ile ilişkimizi irdelediği ve bu konuda özeleştiri yapmaya davet ettiği görülmektedir. In artist works; It is seen that it mirrors human interaction with nature and focuses increasingly on 'environmental' problems, examines our relationship with nature and invites them to self-criticize in this regard. The number of people affected by the corona virus that had to struggle in which the world and Turkey and is growing with each passing day. In this exhibition, the artist draws attention to the importance of breathing and breathing fresh air. The artist invites you to Breathe Deep by looking at the nature landscape paintings he made recently."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/12/deniz-gokduman-foto-gercekci-ressam-tom-blackwellin-ardindan/", "text": "1938'de Chicago'da doğmuştur (Meisel, 1989. s.83). Kariyerine soyut ressam olarak başlayan ve ilk dönem çalışmalarında Pop Art akımından etkilenen Tom Blackwell ilk Foto-gerçekçilerden olmamasına rağmen Foto-Gerçekçi resmin önde gelen isimleri arasında yer almış ve bu alanda otomotiv araba, kamyonet, motosiklet- resimleriyle tanınmıştır (Meisel, 1989.). Hepimiz, kopyalamanın aldatmak olduğuna inandırılarak büyütüldük. Zamanımı, aldatmaktan uzak olarak kopyalamakla geçirmemde bir ironi var, ben fotoğraftan imgeyi elde etmenin en yoğun disiplini gerektirdiğini ve kendini ifade etmenin alanını sınırlamanın aynı zamanda bu ifadeyi değiştirdiğini fark ettim. Fotoğrafla çalışmak yeni bir keşif gerektirir, bu keşif biçimden ziyade anlamın keşfidir. Fotoğraf benim sıradanlıkları dondurmama yarayan bir araçtır. Ben, basmakalıplığın içinde betimlenemeyeni yakalamayı olası kılan gerçekliğe ulaşmama yardımcı olacakların peşindeyim. Kesin olan anı çivilemek görsel bir olayı en iyi özetleyen en uygun anı yakalamak ve sonra da onu yapabildiğim en iyi şekilde en yüksek anlatım düzeyine ulaştırmak, işte bu resimler hep bunlarla ilgili şeyler. diyen sanatçı bu tarz resimler yapmaya 1960'ların sonlarında başlamıştır. İlk Foto-Gerçekçi resimlerinin konusunu dergi fotoğraflarından alınmış bisikletler oluşturmuştur. Blackwell ilk olarak dikkatini parıltılı yüzeyli makinelere, uçaklardaki ve motosikletlerdeki metal ve cam gibi geniş ölçekli çalışmalara verse de motosiklet üzerine daha yoğun çalışmıştır (Meisel, 1989. s.83). Motosiklet resmine bakarken çeşitli boruların, dişlilerin ve çubukların, vb. karmaşıklığın kendisine soyut bir resmi çağrıştırdığını, ışığın krom yüzeyler üzerindeki oyunlarının kendisini büyülediğini ve bir yandan da ışığı, şekilleri ve metali algılayışını değiştirdiğini ifade eden Blackwell bir süre sonra dergi resimlerinin ihtiyaçlarını karşılamadığını fark ettiğini söylemiştir. Ve gerçek kromlar görmek için birçok bisiklet ve arabanın sergilendiği New York Coliseum'da Rod and Cycle Show'a gitmiş ve saatlerce fotoğraf çekmiştir. Sonra uçakların fotoğrafını çekmeye başlamıştır. Blackwell çoğunlukla motosiklet resimleriyle tanınsa da 70'lerin sonunda başka bir imgeyi mağaza vitrinlerini keşfetmeye başlamıştır. Bu konuya 1973'te Maint Street 1974'te Takashimaya ve 1975'te GM Showroom ile değinmesine rağmen vitrin mankenlerini içeren ilk resmini yani Bendel's'i 1980'lerde yapmıştır. Bendel's ile Blackwell hem vitrin mankenlerini içeren hem de sokaktaki insanları yansıtan vitrin serilerine başlamıştır (Meisel, 1993. s.77). 80 ve 90'larda mağaza vitrinleri üzerine çalışmalar yapan sanatçı 2000'lerde mağaza vitrinleriyle beraber motosikletlere de dönüş yapar. Motosikletler, araba ve kamyonlar Blackwell tarafından sadece Amerikan manzaralarında her yerde bulunabilme özelliklerinden dolayı değil aynı zamanda sahip oldukları parlak boyalar ve krom yüzeyler nedeniyle de ana konu olarak kullanılmıştır (Chase, 1975. s.9). Blackwell aynı zamanda fotografik ışık kırılmasını resme dökme sorunuyla da ilgilenmiştir (Chase, 1975.). Her türlü parlak krom yüzeyi, çelik, plastik, düz cam ışığı değişik şekilde yansıtır. Bu değişiklik, yansıyan ışık türü ve çevresi sayesinde renk ve değerde de çeşitlilik gösterir. Fotoğraf makinesi, bu yansımaları zamanın donmuş bir anı olarak kaydeder, onu kendi kanunlarına göre yorumlar. Blackwell de resminde ışık ve onun filme çevirisiyle uğraştığını ifade etmektedir. O sadece içinde yaşadığımız dünyayla değil, kaydetme yöntemi ve onu algılamakla, yani fotoğrafın kendisiyle ilgilenir.: Fotografik imgeler, filmler, tv, gazeteler asıl fenomen kadar önemlidir. Bunlar bizim asıl fenomeni algılayışımızı etkilerler. diyen Blackwell'in (Meisel & Chase, 2002. s.16) resimlerinin birçoğu araba penceresinden çekilmiş fotoğraflara dayanmaktadır. Bu kompozisyonlar hem filmin hem de aracın gerçeği çerçevelemesiyle belirlenmiştir. Bu resimlerdeki illüzyon şekillerden ve gözlerimiz bu tür kırpmayı anında algılamak için eğitilmedikçe 'okunabilir' olmayan formlardan yapılmıştır. Ona göre resim ne kadar çok fotoğrafik olursa her ne kadar fotoğrafın kendisi gerçek olmasa da- o kadar gerçek görünmektedir. Blackwell için hiçbir imge anlamsız değildir, bir motosiklet, bir mağaza vitrini, bir yarış arabası ya da bir uçak resmi bir bakıma gayrişahsi olsa da onları resmetme deneyimi oldukça kişiseldir. Çünkü ona göre bir objektif aracılığıyla elde edilen bilgi tuvale aktarıldığında kendi gerçekliğini kazanır, bu gerçeklik üç ayrı gerçekliğin birleşimidir: orijinal nesne, onun fotoğrafı ve ressamın bakışı. Foto-Gerçekçi çalışmasındaki amacın, gerçek dünya hakkında bir şeyler ortaya çıkarmaktan ve bizim fotoğrafla ilgili algılarımızı keşfetmekten oluştuğunu söyleyen Blackwell yoruma açık çalışmalarında gerçekçilik, konu nesnesi ve sanat/hayat dikotomileriyle ilgili modernist ve post-modernist beklentilere de meydan okumak için yapısal elemanlar ve gerçek nesnelerle harmanlanmış; yan yana, üst üste binişik ve birbirine yapışık imgeler kullandığını ifade eder. Amacı, geçmiş ve simdi arasında bir diyalog yaratarak tarihle diyalogumuza katkıda bulunmaktır. NOT: Bu makale Deniz Gökduman'ın Keskin Odak Gerçekçiliği kitabından alınmıştır. Blackwell, T., Philosophy. Image as Metaphor. www. tomblackwell. com. 27 Nisan 2010, Salı, 21.00'de alınmıştır. Gökduman, D., (2014) Keskin Odak Gerçekçiliği, İstanbul: Paradigma Akademi Yayınları. Meisel, L. K., (1989). Photorealism, Yugoslavya: Abradale Press. Meisel, L. K. & Chase L., (2002). Photorealism at the Millennium, s. 7. Hong Kong: Harry N. Abrams."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/12/foto-realizmin-onemli-temsilcilerinden-ressam-tom-blackwell-vefat-etti/", "text": "Ressam Tom Blackwell 07 Nisan 2020 tarihinde Covid-19 komplikasyonları nedeniyle vefat ettiğini üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Foto-Gerçekçi resme çok değerli katkılarda bulunmuş Tom Blackwell'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. (1). Photo-realism by Louis K. Meisel. Harry N. Abrams, New York, NY (1980)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/14/dunya-sanat-gunu-15-nisan-2020de-ilk-defa-uluslararasi-unesco-gunu-olarak-kutlaniyor/", "text": "2011 yılında Meksika'nın Guadalajara kentinde düzenlenen 17. Dünya Sanat Birlikleri Genel Kurulu'nda Türkiye temsilcisi olarak UPSD Başkanı Bedri Baykam tarafından önerilen Leonardo da Vinci'nin doğum günü 15 Nisan, Dünya Sanat Günü olarak belirlenmişti. 2012'den bu yana Los Angeles'tan Haiti'ye, Meksika'dan Türkiye'ye, Paris'ten Hindistan'a dünyanın her yerinde hem toplum hem de önde gelen müze ve galeriler tarafından kutlanan Dünya Sanat Günü, IAA Dünya Başkanı Bedri Baykam'ın girişimi, 15 ay boyunca süren görüşmeler ve UNESCO toplantıları sonucunda 2019 Kasımı'nda UNESCO Genel Konferansı'nda resmi olarak Uluslararası UNESCO Günleri'nden biri ilan edildi. Birbirimize mesafe olarak uzak olduğumuz günleri sabırla atlatmaya çalışırken, sanatın keyfi ve enerjisi bizi bir araya getiriyor. Sanat, tarih boyunca her zor durumda ayakta kalmaya devam etti, bugün de aynı misyonla yoluna devam edecek. UPSD bu yıl ilk resmi kutlama için, 6 dakikalık bir Dünya Sanat Günü mini-belgeseli hazırlayarak dünya ile paylaşıyor. 'Dünya Sanat Günü/Wallace Hartley Onur Ödülleri' bu sene canlı yayında! Dünya Sanat Günü, 2012'den beri dünyada sayısız ülkede artarak kutlanırken, UPSD'de bu kutlamalara, yaptığı etkinliklerin yanı sıra, her sene verdiği Dünya Sanat Günü Ödülleri ile de katılıyor. Gelenekselleşen ödüller, 2012 yılında Komet ve Adnan Çoker'e, 2013'te Özdemir Altan'a, 2014'te Kayıhan Keskinok ve Prof. Dr. İsmail Tunalı'ya, 2015 yılında Tomur Atagök, Orhan Taylan, Prof. Dr. Şahin Yenişehirlioğlu, Beral Madra, Hayati Asılyazıcı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı'na, 2016'da Ekrem Kahraman, Jale Erzen, Hami Çağdaş, Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi/Can Elgiz, ve Ceren Selmanpakoğlu'na, 2017'de Devrim Erbil, Zeynep Oral, Zafer Bilgin, Ahmet Şahin, Furkan 'Nuka' Birgün'e, 2018 yılında ise Şükran Moral, Yahşi Baraz, İnci Aksoy, Refik Anadol ve AKM'ye verilmişti. 2019 yılında ise, Yılın Sanatçısı Meriç Hızal, Sanat İnsanı Onur Ödülü Hasan Bülent Kahraman, Basın Onur Ödülü Abdülkadir Günyaz, Yılın Sanat Kurumu Ödülü Pera Müzesi, Yılın Genç Sanatçısı Ayşe Bezenmiş olmak üzere yine 5 dalda sahiplerini buldu. Bu sene, Dünya Sanat Günü Onur Ödülleri'ni Wallace Hartley ve Grubu'na adıyoruz. Wallace Hartley ve Grubu, 1912 tarihinde trajik bir şekilde batarak 1514 kişinin ölümüyle sonuçlanan Titanik faciasında, dev gemi sulara gömülene kadar vazgeçmeden çalmaya devam etmiş, bu olay korkunç dramın en unutulmaz anekdotu olarak tarihteki yerini almıştı. Sanata olan tutkuyu ve inancı dünyaya kanıtlayan Wallace Hartley ve Grubu, artık her yıl, Dünya Sanat Günü Ödülleri'ne adını vererek, the show must go on sloganının en çarpıcı örneği olarak bize ışık tutuyor; yolumuzu aydınlatırken, her şartta, ne olursa olsun sanatçıların bir kırılma yaşamadan insanlığa eser sunmaya devam edeceklerinin bir kanıtı olarak tarihteki yerini alıyor. Wallace Hartley ve Grubu'nun ödüllere adını vermesinin ilginç ve önemli bir nedeni daha var: Titanic'in battığı, Wallace Hartley ve arkadaşlarının da öldükleri tarih... 15 Nisan! Ne kadar zor günlerden geçersek geçelim, sanat her zaman bizimle olacak. Dünya Sanat Günü 'Wallace Hartley' Onur Ödülleri, 15 Nisan 2020 Çarşamba günü, saat 20.00'den itibaren Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği Başkanı Bedri Baykam'ın resmi Instagram hesabı @bedribaykam'dan canlı yayınla sizlerle buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/15/safak-gunes-gokduman-george-d-green-and-abstract-illusionism/", "text": "George D. Green: Abstract Illusionism is the combining of trompe l'oeil with abstract painting. It first emerged in the New York art world in the mid-'70's. The art world at this time and since back in the '50's had closely followed the ridiculous and confining ideas of the critic, Clement Greenberg. He, among other things, fiercely advocated for absolute flatness in painting. The idea of introducing trompe l'oeil to abstract painting was, at this time, revolutionary. The primary characteristic of Abstract Illusionist painting is that despite the complete absence of subject matter, an absolutely believable space is achieved. G. D. G.: Peter is correct in identifying these characteristics. The use of the cast shadow is of particular interest. All space we see in nature occurs in the brain and is a consequence of the memory and experience of past visual and tactile interactions. The perception of space beyond a few inches is a function of stereoscopic vision. Close one eye and the world flattens. The space is gone but the memory remains and all the attendant clues remain to remind us of space. This is the sense of space we see in realistic painting. Perception of space on the small scale does not depend on stereoscopic vision. This shallow space is almost entirely the consequence of cast shadows. These shadows occur nearly always when one shape overlaps another. The skillful, illusionistic replication of this phenomenon is nearly identical to that which exists in nature. This device has been used in paintings for centuries but never before in abstract painting. This phenomenon of the cast shadow was so effective in the Abstract Illusionist paintings of the '70's and '80's that it eventually came to be used in commercial illustration. It is now a ubiquitous illustration device in computer design programs. It's interesting to remember that something, now so commonplace in the computer world, originated 36 years ago with the Abstract Illusionists. The painterly quality of my work in the '80's and '90's was extreme and very real. The aggressive and expressionistic brush strokes were actually super thick paint, sometimes rising as much as a full inch above picture plane. This stood in sharp contrast to the absolutely flat, yet magically believable trompe l'oeil space. The lack of reference to the real world increases the effectiveness of trompe l'oeil space. A super real painting of a bowl of fruit sitting on a table, illuminated by golden light may seem real enough to touch, but no matter how real it is painted, we always know it's a painting and not a real bowl of fruit. An Abstract Illusionist picture has no such governor there is no object/subject dichotomy these paintings become their own reality they are believable in themselves. In my most recent work, even though there is a reference to representational subject matter they are paintings of pictures of seascapes in trompe l'oeil and extremely believable, until touched frames. The abstract, gold, filigreed arabesques float ahead of the entire picture and add a magical, musical component. Paradoxical visual situations for me, are essential, visual energy-creating devices. They also assist in establishing the self-referencial structure necessary for magical illusion. I realize this little poem may not translate well into Turkish. G. D. G.: Op Art and Abstract Illusionism are similar in that they are compelling, visual and assessable pictures without need of recourse to expert instruction. Op Art, while interesting, still largely, if loosely conformed to the prevailing Greenbergian orthodoxy of pictorial flatness. In contrast, Abstract Illusionism was truly revolutionary. And, though it is just now beginning to be properly historicalized some 36 years, after the fact, we here in the USA still have some university art departments churning out students steeped in Greenbergian faux, avant-garde orthodoxy. It's of great fascination to me that considerable interest is being generated and interjected into the New York art world by scholars from other countries. G. D. G.: The first three years of my life were spent with my grandfather. My grandfather, being both an amateur prize fighter and political cartoonist) believed that all people, to be properly prepared for life, needed to know how to box and how to draw. The lessons began almost immediately. G. D. G.: I have been influenced by hundreds of artists from the ancient world to the present. Influence comes in many forms and when authentic and useful, does not reflect imitation. My first influence, and an important one, was my grandfather. His constant advice from my early years to the time of his death was always this, and I now quote, Buck! Draw big! And put some action in it! This was my grandfather's nickname for me. He never ever, ever, ever called me by my real name. In 1982, during a residency at the Cite Fleure, I made a series of giant, charcoal drawings (6' x 7'). These drawings contained enough action to set a large room in whirling motion. These were the embodiment of a lifetime of my grandfather's advice. The next season, my longtime friend and dealer, Louis K. Meisel exhibited them at his Soho gallery. And true to expectation, none of the work sold during the show. Louis had presented the show as a favor to me and because he believed in the work. That was back in 1983. Now, most of these drawings are in museum collections (you never know when you are having good luck. G. D. G.: My method for evolving paintings over time is largely stream of consciousness and intuitive. This is a process in which mistakes and accidents play a positive role in that they are used as opportunities for eccentric invention. The paintings may appear to be thought up, but they are in reality, the result of an intuitive process. What appears to be planned has instead, evolved. This is particularly true of my most recent paintings (2010). The gold, filigreed arabesques are so precise that they seem to be carefully planned out. They are not. Despite the considerable time necessary to paint them, these gold arabesques are entirely intuitive and every bit as improvisational as any action painting, just way slower. G. D. G.: What I mean by this is that my work grows/changes by an evolutionary process rather than by thinking up ideas. The particular model of evolutionary theory termed punctuated equilibria states that there may be many, tiny mutations often below the threshold of notice, punctuated from time to time by large, conspicuous changes. G. D. G.: Yes, in a very general sense. And, congratulations to you for noticing the prominent shape, bright color evolving dominance. This is a clear difference I had not noticed before. G. D. G.: Yes very much so. He has been my dealer and friend for over 35 years. He has seen all of my work practically as soon as it occurred. Sculpture can also be about illusion but sculpture begins in the realm of something-ness , to which some alteration has occurred. The anticipated ontological state of wonder is absent. Sculpture has always been something, just something else. In contrast, painting originates from a ground of magical nothingness pretty much like the universe. Before a painting happens, it's nothing. Paintings are one of our culturally available forms of mysticism a direct experience of reality the cherished anachronism of a hand-made object. This all stands stoutly in opposition to the current institutionally sheltered double helping of fashion driven sociopolitical, recycled art from the early 70's. Happily, the long needed art world reformation is underway. As far back as 1972, when asked about performance art, the late LA critic and painter, Walter Gabrielson, replied, it needs to be at least as entertaining as the Mary Tyler Moore show. Most current work on offer today routinely fails to meet this standard. G. D. G.: I will refer you back to previous answer and add that each picture must present an overwhelming experience of visual magic. And in collective essence, be unlike anything ever before seen. G. D. G.: Yes, you are correct, I use no technology when making my pictures. My technique is simply old fashioned, hand-eye coordination actually, a very boring process entirely dependent on whatever limited skills I possess. G. D. G.: I will be having two exhibitions in New York City this year one opening on November 20 at the Louis K. Meisel Gallery and the other, opening December 2 at the Bernarducci Meisel. Gallery. Not: Bu röportaj daha önce rh+ artmagazine, No: 77 January 2011 tarihinde yayımlanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/15/soyut-illuzyonist-ressam-george-d-green-vefat-etti/", "text": "Ressam George D. Green 14 Nisan 2020 tarihinde vefat ettiğini üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Soyut-İllüzyonist resme çok değerli katkılarda bulunmuş George D. Green'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. I am a painter recently returned to the Northwest after a 35-year tenure in New York City. Before moving into the city I was an art professor at the University of Texas, Austin, then at the State University of New York, Potsdam. My work is represented in 71 museum collections including the Guggenheim Museum, NYC; the LA County Museum of Art, LA; the Chicago Art Institute, Chicago, and the Portland, Oregon Art Museum, Portland, Oregon."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/17/utku-varlik-21-yuzyil-sanat-tarihi-yazilmistir/", "text": "Bir narrator ya da meraklı da olabilirim ama ilgi alanlarım bunların çok ötesinde, çünkü sanata saygım; erken yıllarda ve de her zaman yani o günden bu yana çok az şey değişti ülkemizde kültürün bir lüks olması nedeniyle, ona varabilmek ve gününde izleyebilmek için onun oluştuğu mekanlarda olmak; bir kitabın ne zaman çevrilecek ya da aktüel bir ivedilik bize ne zaman gelecek diye beklemektense onu okumak, görmek; ona tanıklık etmekti, çıkıp gitmekteki amacım; işte anlatacağım bu masala özgü tanıklık, uzun süredir blogumda isim vererek anlattığım uluslararası sanat lobisini yöneten iki Fransız milyarderinin yeniden çok detaylı bir anatomisini çizen bir kitabın anlattıklarıdır. Sanat Milyarderlerinin Gizli Savaşı, Yeni Medicisler yerine başlık olarak Sanat Bir Manipülasyondur vs. konulabilirdi! İşte bu kitapta daha iyi öğrendiğim: Sanatın dokunulmazlığı, ayrıcalığı ve de yaratma edimlerinin ekonomik güçler tarafından yönetilmesi! Bilgiyle yargılamanın yok oluşu, estetik değerleri boşa verip, paranın yönettiği komplo teorileriyle her zevksizliğin de sanat olabileceğini ve de bu KİTSCHi en ünlü mimarların yaptığı lüks yapılarda, Venedik'te düşünü bile göremeyeceğiniz saraylarda, Paris'in tarihi mekanlarında sergileyerek dışta yarattıkları kompleks, kendi egolarından öte, sanat adına kurumsal bir illüzyon yaratmak isteğinden başka bir şey değildir! Benim dileğim bir gün yargılanmaları; ekonomik güçlerini kullanarak kendilerine sahte bir kimlik yaratmak, kültür dağarcıklarında olmayanı satın alarak; sanatın yatağını değiştirmek ve bunu kendi sistemlerinde Christie's, Sotheby's ve Philip's vs. ile evolue ve empose etmek suçundan! Ama biliyorum ki onlar yalnız değil, yargılanacak çok kişi var; benimki belki bir düş! François Pinault, kökeni Breton, babası mütevazı bir çiftçi; okulu kolejden öte değil ve okuldan ayrılıp işe atılıyor. Önce ağaç işleyen bir atölyeyle başlayan profesyonel hayat, giderek ağacın günümüzdeki önemi gereği bunun farkına varan ilk kişi olarak genleşiyor ve çok kısa zamanda önce Fransa, daha sonra bu sektörün önemli ülkelerinin kapitallerini de kendi tröstüne katıyor. Sonuç olarak bu expantion onun yatırımlarını diğer sektörlere yönlendiriyor. Bugün Ponant, Kering, Artemis gibi uluslararası holdingleriyle Bernard Arnault'dan sonra ikinci fortune dir Fransa'da. Bernard Arnault'nun özgeçmişi ise biraz değişiktir: önemli bir tekstil endüstrisi olan kuzey Fransa'da Roubaix'de bir burjuva aileden. Önceleri piyanist olmayı arzularken daha sonra L'Ecole Polytechnique gibi çok önemli bir okulu bitirdikten sonra ailenin çizgisinde kendi şirketleriyle başlayan ticaret hayatı... Banque Lazard, Boussac Grubu, Chistian Dior, Bon Marche, Conforoma, LRMH, Şampanya, Şarap, Kozmetik, Lüks, Gucci, Carrefour vs. 1980 yılları Pinault' nun sanatla ilgilenmeye başladığı yıllardır, daha çok zengin değildir; New York'ta galerileri gezer, ilgilenir onu daha çok şaşırtan bu piyasanın, başka bir ticaretle ilgili olmayıp yalnız duygu istismarı yapması, değerler betonlaştıktan sonra da modasının geçmesi gibi bir sorununun olmamasıdır. Birgün, yarı galeri yarı espas, International With Monument', doğu NewYork'ta gördüğü bir entalasyon, Duchamp'ın ready madeini anımsatır ona, oysa courtier olarak Wall Street'de çalışan Jeff Koons'un yaptığı bir enstalasyondur. Genç bir sanatçı Koons; galerinin livre d'or unda önemli bir eleştirmen de onun için işte gerçek bir sanatçı diye yazmış deftere! Pinault 500 dolara satın alır ve bu tesadüf, future koleksiyonerle Jeff Koons arasındaki ilk asansördür. 2000 yılında François Pinault, Çağdaş Sanat Koleksiyonunun, 10 yıl önce Renault otomobil fabrikalarından alınıp bir kültür adasına dönüştürülecek ünlü L'ile Seguin de açılacağını ilan etti, Paris'in güneyinde, Seine Nehri'nin üstünde ve de Paris'in içindeki bu adaya yerleşmek kişisel bir projeyi oraya uygulamak önemli bir marifetti; Pinault gereken parayı koleksiyonundan bir Kline ve de bir Rothko satarak güçlendirmiş ve de mimar olarak da Japon Tadao Ando'yu seçmişti! Eski Kültür Bakanı ve daha sonra Beaubourg Modern Sanat Müzesi yöneticisi Jean Jacgues Aillagon'u da bu işle görevlendirmişti! Her şey yolunda giderken 2004 de rüzgar ters yönden esti; günün politik güçleri buna karşı çıktılar, belki bir hesaplaşma vardı ortada, bu olamamazlığa çok alındı ve anında Paris'i terk ettiğini ve koleksiyonunu Venedik'te Palazzo Grassi'ye götüreceğini açıkladı. Çok yankı yaptı olay, oysa bu arada Paris Belediyesi, Pinault'un hasmı Arnault'a fondation kurmak için Boulogne park ve ormanlarında çok büyük bir alanı çok uzun bir süre için vermişti; ikinci kez yara alan Pinault bu kez Venedik'deki fondation'una ekleyeceği, Punta della Doganayı da satın alarak hayal kırıklığını onarmak istedi! Venedik gibi bir kent, o kadar kolay işgal edilebilecek, mekan edilebilecek bir yer değildi; elbette orada politik güçler, bürokratik engeller de olmadı değil, sorunlar vardı ama yine kapıyı açan para! Venedik'de Gougenheim fondation'uyla çekişti, Bilboa'dan sonra Avrupa'ya yaklaşmak isteyen bu fondation malum yine başka nedenlerle Marsilya'yı satın alamamıştı! Venedik'teki öbür müze Pegy Guggenheim'le ilgisi yoktur. Yine Mimar Tadao Ando'nun restorasyonunu yaptığı bu tarihi mekanlarda ilk açılış krallara özgü büyük bir şamatayla yapıldı, daha önemlisi 2017 mayıs Venedik Bienali'yle paralel yapılanı; Monastery St. Giorgio'da yüzlerce limon ağacının çevrelediği yoldan geçen dünyanın en sayılı sanatı yöneten ve satın alanlar medyatik sinema, kültür hegemonyasını çekmişti. Damien Hirst'in İNANILMAZ sergisi: batan bir geminin hazinesi, bu sahte hazine objeleri üçer adet çoğaltılıp, 600 bin 14 milyon'a satıldı; Hirst'in tabiriyle bu devasa show henourm Pinault'u bir günlük kral yaptı; zafer kazanılmıştı. Elinde 5 bini aşkın topladığı sürekli olarak kendi satış evlerinde satışa çıkıp, orada gösterildikten sonra, bunların içinde ilgi görenlere Venedikte bir sergi yapıyor; belki şaşıracaksınız ama bu sergilerin tümünü sergi sürecinde satıyor. Buradan sağladığı devinimi, daha üst düzeyde adını betonlaştırmış olanlara yatıran gerçek bir tacir, belki bir sanat gurusu! Öbür yandan adversaire Arnault, bu çevrede adıyla Loup en cachemire 2017 de Louvre'un Pei Pramidini kiraladı, dünyanın en önemli 200 kişisini, devletten özel izinle Galleri Apollo'da Mona Lisa'nın önünde ağırladı, konu Jeff Koons' un Sanat Çantalarıydı. Basının insolite ve çok kitsch olarak yorumladığı Gucci markasıyla büyük paralara satıldı. Daha önce bu lüks çanta projesini, Stephane Spouse, Yayoi Kusama ve Takashi Murakami ile yapılmıştı; bu kez Jeff Koons, büyük dostu Pinault'yu yitireceğini görerek geriye dönüş yaptı; anımsayacaksınız, Paris'e anıt projesini tüm karşı oluşlara rağmen, Pinault'un gücüyle gerçekleştirdi, şimdi onun baş sanatçısı! Dünyanın en zengin adamı olarak Bernard Arnault'nun LVMH markası, Paris Boulogne parkında Frank Gehry'nin mimarisini gerçekleştirdiği fondation Louis Vuitton, dünya lüksünü yönetiyor, aynı zamanda sanat yatırımlarını yine orada sistematik sergilerle sürdürüyor: Arnault kendi beğenisini: Paris Arts Modern'in eski yöneticisi Suzanne Page'nin küratörlüğünde, Gerhard Richter, Robert Ryman, Bernard Lavier, Soulages, Charlie Rey, Basquiat, Warhol vs. olarak yaparken, fondation gelmiş geçmiş tarihi büyük koleksiyonerlerin retrospektifini yapıyor örneğin: Frere Morozov, Chtchoukine vs. 2005 yılında Louisiana'da USA Basil Henry babasının ölümünden sonra evdeki zamanla çok kararmış, koyu kahverengi bir vernikle kaplı bir tabloyu ekspertiz ettiriyor. Tablo biraz temizlenince ortaya çıkan bir christ portresi ki benzeri çok, 1175 dolara bir antikacıya satıyor. Yeniden yapılan bir restorasyonda tablo tümüyle kendini ele veriyor; şüpheye rağmen 80 milyona Metropolitan Müzesi alıyor; müzenin kendi restoratörü, bunun bir Vinci olabileceğini söyleyince-müze hala kararsız, polemiğe girmek istemiyor -Sotheby's de satışa çıkarıyor. Bu kez ünlü İsviçreli koleksiyoner Dmitri Rybolovlev 127.5 milyona satın alıyor. Tablo üstüne yapılan güçlü bir belgesel ve de National Galeri de bu tablonun gerçek bir Vinci olduğunu onaylıyor. Bu kez elindeki belgelerle Ryboliev Christie's de 400 milyon dolara yeniden bir satış sağlıyor ve Suudi Prens Muhammet bin Salman 400+50 milyona Abou Dabi Müzesi için satın alıyor. Sonuç çok ilginç; böyle büyük bir paraya alınan tablonun kaderinin Arap saçına dönmesi! Louvre Abou Dabi için alınan bu tablonun müzede sergilenmesi beklenirken ortadan yok olması dünya basınına yansıyor; yanıt yok. Gerçek ise: İslamı yöneten Kahire El-Ezher Üniversitesi ulemalarının aldığı karar: bir İslam ülkesinin müzesinde Christ'e özgü hiç bir imaj sergilenemez! Başka bir moral ise: Pinault bu satıştan iki kez yararlanıyor, +50 milyon ve de Christie's'in patronu olduğu için satış evinin aldığı yüzde. Paris'e yerleşmek arzularının gerçekleşmesi çok hızlı oldu; artık evrensel Contemporary'yi yöneten bu iki mesene açılan yollarla kavganın bitişi ve de koleksiyonlarının Paris'in en tarihi mekanlarda sergileneceği duyurulduktan sonra açılışlar virüs nedeniyle ertelendi. François Pinault için Haller'e bitişik eski Ticaret Borsası yine Japon Mimar Tadao Ando tarafından restorasyonu yapıldı ve de koleksiyon açılışı bekliyor. Moral olarak: artık düşünceler üreten bir sanat yok olmuştur, bu şekilde bizim önümüze sürüleni de görmezlikten gelemeyiz; kabullenelim mi? Ayrıca yatağını değiştiren sanat da, başka bir hayat önermez, kişisel beğenilerle zaten ayrı düşmüştük; o zaman herkes kendi yoluna ama helyumla şişirilen bir kaniş balon 90 milyon dolara bu evrensel koleksiyonlarda tarihe yazılıyorsa, ressam tuvalini alır sahneden çıkar!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/04/23/ressam-ozdemir-yemenicioglu-vefat-etti/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Özdemir Yemenicioğlu'nun vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Özdemir Yemenicioğlu'nu rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1948'de Balıkesir'de doğdu. Balıkesir Devlet Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü'nde resmi görevinin yanı sıra sanatsal çalışmalar yaptı. 1986 yılında Avusturya hükümetinin verdiği bursla Salzburg Yaz Akademisi'nde Raimund Girke ile çalıştı. 1991 yılında kendi imkanları ile yine Salzburg Yaz Akademisi'nde Jurgen Bötcher Stravalde ile çalışmalar yaptı. Sonrasında Balıkesir'de kendi atölyesinde çalışmalarını sürdürmekteydi ve bir çok sanatçının yetişmesinde katkısı büyüktür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/05/dervis-ergun-tohum/", "text": "Başka bir temel konu da tohum meselesi, sanat yapmak kadar önemli, sanat sadece kendini aşmak için var değildir, insan içinden çıktığı için vardır. Bu nedenle insan uzaya gider, bir metre gider gitmez döner gelir kendi içine girer. Sanat da insandan insana, doğadan insana, insandan doğaya gider gelir, eğer değilse değişim değerinde kar sarmalında dolaşan bir emtiadır. Aklın ve yeteneğin ne derin duygusunda ortaya çıkan biricik ve tek olan sanat ikonları, ortalıkta değerli olarak başköşede yer alırlar!. Sanat rejimi: dışarıdan sanat bilicisi, sanat yöneticisi, sanat simsarı gibi sözde çok bilenlerin karışamayacağı özerk bir yapıdır. Sanat rejimine parazit olanlar, insana ait tek kalmış masumiyetin, ilkelliğin, saflığın, naifliğin, yaratıcılığın peşindedirler. Tohum: neslin devamını sağlayan mucizevi varlık, içinde kodlanmış bir canlıyı saklar, ortamını bulduğunda hayata gözlerini açar, yaşam döngüsünün karmaşık ve bir o kadar düzenli bileşeninde yerini alır. Üstlendiği kritik görev onu değerli kılar, yaşamın devamı ona bağlıdır, tohum yoksa yaşam da yoktur, çöl misali. İnsan kendi ihtiyacı olan tohumu veya ürünü sahada deneyerek keşfetmiş ve hatta onu erkenden emtia değeri olan bir takas nesnesine dönüştürmüştür. Takas değeri kısa sürede aşılmış devlet aygıtı gibi zorunlu bir aradalığın oluşmasından sonra emtia değerinden ihtiyaç karşılanır olmuştur. O günden bu güne tohumun, en kıymetli ve en stratejik değişim değerine haiz konumu hiç değişmemiştir ve bu arz artarak devam edecektir. Tohum bankalarının kurulması, saklama ambarlarının mevcudiyeti afet, kıtlık veya önlenemeyen felaketler gibi mücbir sebepler için bir önlem değildir, esas saf düşünceyi aşan siyasi ve ekonomik hedefi olan emperyalist bir organizasyon olmasıdır ve ucu açıktır. Tohum ve onun tarımından kazanılan ürün, artı değer yasasına göre işleyen bir ticareti ve onu düzenleyen tüccar sınıfını yaratırken, küreselleşmeyle ortaya çıkan ancak görünmeyen eller, tekel veya tröstler aracılığıyla yapılmaktadır. Muz ticaretini düşünelim, dünya genelinde alım ve satımı tek elden yapılan uluslar arası bir sermayenin insiyatifine bırakılmıştır. Bu örneği buğday, mısır, soya vb diğer zorunlu ihtiyaç olan ürünlerle sınırlı kalmayacağı ve hatta tüm ürünler veya değişim değeri olan her ne varsa hepsi çokuluslu şirketlerin elinde olmasını istemek, küreselleşme ve post-modern anlayışın esas politikasını oluşturur. Verimlilik olgusu öne sürülerek şekillenen Neo liberal teori açısından gidişat doğru bir zorunluluktur. Gerekçeye göre; ürün kaybına neden olan geleneksel tarım politikaları, karlılıktan uzak bir üretim içindedir bu da açlık ve fakirliğe sebep olmaktadır, bu zihniyetin acilen değiştirilip üretimin, küresel şirketlerin kontrolünde kurulacak üretme çiftliklerine devredilmesi gerekir. Elde edilecek yüksek verim sayesinde, halkın gerekli ihtiyaçları karşılanacak, böylece refah toplumu yaratılmış olacaktır. Verimliliği artırmak için gerektiğinde genetiğini değiştirip bol ürün elde etmek mümkündür ve daha ucuz bir ürün tüketicinin lehine olacaktır ve bu proje gayet gerçekçidir.! Reçete gayet açıktır, uygulamak dünyanın 4/3 ne kalıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/05/if-art-resim-yarismasi-tbmmnin-acilisinin-100-yili-anisina/", "text": "iF-Art TBMM'nin açılışının 100. yılı anısına farklı yaş kategorilerinde bir resim yarışması düzenliyor. 4 farklı yaş grubuyla dört kategoriye ayrılan yarışmanın jüri üyeleri ise farklı kentlerde eğitim gören 8-22 yaş arası çocuklardan ve gençlerden oluşuyor. İlkeleri 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı'nda açıklanan yarışmanın danışma kurullunda ise Dilek Karaaziz Şener, Solmaz Bunulday, Ebru Nala Sülün, Elif Dastarlı, Seniha Ünay Selçuk, Zeynep Gürler ve Nilgün Yüksel yer alıyor. 23 Nisan ve 19 Mayıs tarihlerinin seçilmesi özel bir anlam taşıyor. Çocuklara ve Gençlere ayrılan bu özel günler, bize yüz yılı aşkın bir süredir onları onurlandırma, onlara ve geleceğe güvenme fırsatı veriyor. Sanatçının yaratım gücünü, sanat yapıtından izleyiciye izleyiciden tekrar sanata ve sanatçıya akan, yaşama, dayanışmaya inancımızı ve tam burada tarihin kırılma noktalarından birini yaşadığımız şu günlerde sanatın iyileştirici yanını hatırlatma fikrinden yola çıkan yarışmanın başvuruları 23 Nisan 2020 tarihinde başladı. 18 Mayıs 2020 tarihine kadar devam edecek başvuruların ardından Jürinin değerlendirme günü 19 Mayıs 2020 olarak belirlendi. Yarışmanın sonucunda ise 4 kategoriden 12 eser Emel Orhan Karadoğan koleksiyonu için satın alınacak ve sanatçılarla birlikte İstanbul'da bir müze gezisi ile New York, Paris, Londra, Amsterdam, St. Petersburg gibi önemli müzelerin olduğu kentlerden birine müze gezisi yapılacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/05/upsdden-tc-kultur-ve-turizm-bakanligina-sanat-destek-cagrisi/", "text": "UNESCO Resmi Partneri AIAP/IAA International Association of Art, Türkiye Ulusal Komitesi olan UPSD, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'na hazırladığı sunumu ileterek ülkemizdeki sanat odaklarının bu dönemde ihtiyacı olan fonu sağlamaları için talepte bulundu. plastik sanatlar alanında üreten, emeği olan her birey ile kuruma ve aynı zamanda ülkemize yarayacak formüller gündeme taşındı. UPSD, bu öneri ile birlikte yıllardır sanat ortamının özlemle beklediğimiz ulusal bir çağdaş sanat müzesinin hayata geçirilmesi açısından da ayrı bir önem taşıdığını vurguladı. Kültür ve Turizm Bakanlığı, çağdaş sanat ortamımızdan, sanatçıların atölyelerinden veya bağlı oldukları galerilerden eserler satın alarak devlet koleksiyonu alt yapısıyla müzeleştirmesi gereği üzerine bir çağrı yapıldı. Bu formülün, çok kapsamlı bir şekilde hem sanatçılara, hem galerilerine ve sanat merkezlerine yarayacağı, ayrıca galeriyle çalışmayan sanatçılar veya kariyerlerine ilk adımları atan genç sanatçılardan da eser alımı yapılması gerektiğinin vurgusu yapıldı. Bu platformda en değerli rollere sahip olan bağımsız küratör, sanat tarihçi, eleştirmen gibi kesimlere de en az 6 ay maaş bağlanarak devlet adına projeler geliştirmeleri veya sanat yayınları hazırlamaları önerildi. Bu formüllerin devreye sokulmasıyla, bu kesimlerin yanı sıra, tüm sanat sektörü çalışanlarının, emekçilerinin, yayıncılarının da bundan doğrudan veya dolaylı fayda sağlayacaklarının altı çizildi. Öneri talebinin içeriği, devletimizin bu ödenek ile sanat ortamına katkı sağlamasının yanında, kalıcı sanat eserlerine dönüştürerek her kesime ve başta Türkiye'ye fayda sağlayacağı vurgulandı. Teklif metninde ayrıca, son 5 yıllık dönemde Dünya Başkanlığını yürüten Derneğimiz Başkanı Bedri Baykam'a, Dünya Sanat Günü'nün ilk resmi kutlaması vesilesiyle bir mektup yollayan UNESCO Genel Direktörü Sayın Audrey Azoulay'in satırlarına da yer verildi. Toplumda ciddi bir ilgi uyandıran İKSV'nin 28 Nisan 2020 tarihinde yayınladığı Pandemi Sırasında Kültür-Sanatın Birleştirici Gücü ve Alanın İhtiyaçları başlıklı raporundan da alıntıların yapıldığı teklif metninde, dünyanın değişik ülkelerinden verilen örneklerle bu durumun uluslararası boyutuna ve dünya çapında sanata ayrılan bütçelere vurgu yapıldı. Bu amaçla, UPSD, AICA, vakıf sanat müzeleri, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ve TC Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın temsilcilerinin oluşturacağı 9 kişilik bir Seçici Danışma Kurulu'nun oluşturulmasını önerdi. Teklif, UPSD Başkanı Bedri Baykam ve UPSD Yönetim Kurulu Üyeleri Denizhan Özer, Fazilet Kendirci, Ceylan Mutlu, Fehim Güler, Murat Havan, Nebahat Karyağdı'nın imzaları ile sunuldu. UPSD Başkanı Bedri Baykam, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na sunulan acil Sanata Destek Fonu dışında imkanı olan her sanatseverin bu zor günlerde çağdaş sanata destek olması gerektiğini vurguladı. Koleksiyonerlere, vakıflara ve bütün özel kuruluşlara, holdinglere, bankalara çağrı yapan Baykam, herkesin konuya Atatürk'ün gözüyle bakarak yaklaşması gerektiğini vurguladı: Bu ülkenin Kurtuluş Savaşı'yla beraber her şeyden önce bir aydınlanma ve kültür devrimi üzerine kurulduğunu hatırlarsanız, bugün yaşanan krizde, öncelikle 'yangından ilk kurtarılacak' kesimler arasında ülkenin sanatçılarının da olduğunu görürsünüz. Sanat, ekmek, su, benzin veya günlük diğer temel ihtiyaç maddeleri arasında ilk bakışta görüntülenmese bile, aslında bir ülkenin imajını, prestijini, yarınlarını elinde tutan en önemli göstergedir. Yaşadığımız şu an, sanata ve sanatçıya sahip çıkmak için en doğru zamandır. 'Şimdi kriz varken sanatın sırası mı?' demek yerine, bilinçli zihinlerin tam tersini düşünmeleri ve gereğini vakit kaybetmeden yapmaları gerekir. Malumunuz üzere, 2020 Ocak ayından itibaren dünyanın 185 ülkesinde ve Türkiye'de yüzleştiğimiz salgın, her birimizi derin endişe ve üzüntüye sevk ederken, bilim insanlarının talimatlarına azami şekilde uygulamaya çalıştığımız yeni bir yaşam biçimi ile bizleri karşı karşıya bıraktı. Bizler, Türkiye Cumhuriyeti sanatçıları, sanat insanları, sanat galerileri olarak neredeyse hiçbir dönemde devlet desteği olmadan, ulusal ve uluslararası sanat mücadelemizi sınırlı olanaklarımızla gerçekleştirerek çok büyük zorluklarla da olsa yaşamımızı sürdürüyorduk. Ancak, ne yazık ki bu dönemde karşılaştığımız evrensel sorun, çok daha ağır ve şiddetle gelen fırtına karşısında direnebilmemiz mümkün görünmüyor. İçinde bulunduğumuz yüzyılda, salgının gerçekleştiği tüm ülkeler yeni bir düşmanla savaşırken tarihe not düşülecek çok önemli sınavdan geçiyor. Gelişmiş olduğu varsayılan bazı ülkeler, bu süreçte ne yazık ki beklenen başarıyı gösteremezken bazı ülkeler de tüm dünyaya emsal olabilecek adımlar atarak hem sağlık sektöründe hem de diğer alanlardaki farklı mesleklerdeki vatandaşlarına sağladıkları nakdi ve ayni yardım ile takdir topluyorlar. Ülkemizde, verdiği destek ve başarılı bir şekilde kurduğu strateji ile takdir toplayan Sağlık Bakanlığı gibi, dünya çapında Türkiye'nin saygınlığını ve prestijini pekiştirecek bu hamle ile Kültür Bakanlığımız da değerli bir adım daha atmış olacaktır. Bizler, Türkiye Cumhuriyeti sanatçıları ve sanat insanları olarak Kültür Bakanlığımız'ın bizlere destek olmasını talep ediyor ve öncelikli gündem maddesi olarak ivedilikle değerlendirilmesini, kararın toplum ve basın ile de paylaşılarak yaşama geçirilmesini bekliyoruz. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak ifade etmeliyiz ki 83.000.000'u aşkın nüfusu olan ülkemizde, nüfusumuza oranla çok az sayıda sanatçımız ve sanat paydaşlarımız bulunmaktadır. Ülkemizin sanatçıları ve sanat insanları için, devlet tarafından yürürlüğe sokulacak acil bir eylem planının olmaması sanatçıların yaşamlarını oldukça zor durumda bırakmaktadır. İnsanları birbirine yakınlaştırmak, ilham kaynağı olmak, yaraları sarmak ve nihayet paylaşmak: sanata ve onun gücüne dair tüm bu erdemlerin önemi, COVID-19 küresel salgını esnasında bir kez daha tüm açıklığıyla belirgin hale gelmiştir. Yüz binlerce insan virüsten doğrudan etkilenmişken, milyarlarcası da ya kendilerini evlerine kapatmış ya da salgına karşı verilen mücadelenin ön saflarında yer almaktayken, bu yıl ilkini kutladığımız Dünya Sanat Günü, sanatın kriz zamanlarında dahi insanları birleştirme ve buluşturma gücüne sahip olduğunu bizlere hatırlatıyor. Örneğin, 21 Mart'ta, UNESCO Yaratıcı Şehirler Ağı'nın bir üyesi olan Mexico City'de müzisyenler ve sanatçılar, 1.5 milyondan fazla çevrimiçi izleyiciye ulaşan bir Bahar Gecesi konseri düzenleyerek, gerçekleştirdikleri etkinliğin başarısını ülke geneline yaymayı başardılar. Daha genel olarak, #ShareCulture sosyal medya etiketiyle, UNESCO herkesi sanat sevgilerini birbirlerine iletmeye ve mümkün olduğunca çok insanla paylaşmaya davet etmektedir. UNESCO, sanatın küresel sağlık, ekonomik ve toplumsal krizin tüm etkilerine maruz kaldığı bir dönemde, sanatçılar ve kurumlar tarafından gösterilen dayanışmayı derin bir takdirle karşıladığını vurgulamak istemektedir. Müzelerin, tiyatroların ve konser salonlarının kapatılmasının yanı sıra, konser ve festivallerin iptali, birçok kurum ve kuruluşu belirsizliğe sürüklemiştir. Kısa vadede yaşanan mali kayıplara ek olarak, hazırlık çalışmalarının, provaların ve film çekimlerinin kesintiye uğraması, sanat sektörünün krize dayalı uzun vadeli etkilere maruz kalacağı riskini ortaya koymaktadır. Bunların yanında, kültüre erişim ve kültürel ifade çeşitliliği alanlarında eşitsizliklerin artışa geçtiği böylesi bir dönem, toplumu tehdit etmektedir. Mevcut tedbirler, adeta halkın çeşitli kültürel ürün ve hizmetlerden yararlanma özgürlüğünü ciddi şekilde sınırlamaktadır. Bu eşitsizlik durumu, milyonlarca kadın ve yerel halk toplulukları gibi, dijital malzemeye erişim konusunda zaten bir ayrıma maruz kalmış hassas kesimlerin, bundan sonra da kültüre erişim alanında daha büyük zorluklar yaşayacaklarına işaret etmektedir. Sanatın gerek günümüzde gerekse gelecekte yaşatılması için iki türlü sınav verilmelidir: Bir yandan kültür alanında faaliyet gösteren profesyonellerinin ve kültür kurum ve kuruluşlarının desteklemesi, diğer yandan da geniş kitlelerin sanata erişiminin teşvik edilmesi ve kolaylaştırılması gerekmektedir. Bu dönemde sanatın zorlukları yenme gücünü tekrar vurgulamak ve geleceğe hazırlanmak için UNESCO bu Dünya Sanat Günü'nde ResiliArt hareketini başlatmıştır. Bu hareket, sektördeki tanınmış sanatçıları ve profesyonelleri bir araya getirecek, sanatın zorlukları yenmek adına ortak zekayı harekete geçirecek ve bu kriz döneminde kültürel dünyayı destekleme ihtiyacına dikkat çekecek, küresel anlamda bir sanal tartışma ortamı oluşturacaktır. Buna ek olarak, ileriye dönük bir bakış açısıyla, gelecekte yaşanabilecek krizlere karşı sanatçıların korunması yönünde kılavuzlar hazırlanacaktır. Aime Cesaire'nin 6 Nisan 1966'da Dakar'da yaptığı konuşma. Sınırlı kaynakları nedeniyle halihazırda kırılgan bir yapıya sahip olan kültür-sanat alanının, merkezi ve yerel yönetimler, özel sektör ve bireysel bağışçılar tarafından, sivil toplum ile işbirliğine dayalı bir yöntemle mümkün olan en kısa sürede desteklenmesine ihtiyaç duyuluyor. Dünyanın farklı ülkelerinde sanatçılar, sanat paydaşları ve sanat kurumları için oluşturulan Covid- 19 pandemisi acil durum paketi örnekleri, gerek İKSV raporunda, gerek ulusal ve uluslar arası basında yer almıştır. Devleti Çağdaş Sanat Koleksiyonu için eserleri satın alan ve yöneten CNAP, 600.000 Euro'luk bir ön bütçeyle satın alma ve komisyonlar için olağanüstü bir açık çağrı yaptı. Fransız galerilerine pandemi nedeniyle kilitlenme sırasında fuara katılamayan, etkinlikleri ertelenen galerilere online hakkı verdi. Fransa ayrıca, CNAP Ulusal Dayanışma Fonu ile küratör ve eleştirmenlere 500.000 Euro'luk acil yardım yaptı. Ayrıca ihtiyacı olan herkese 900-1.100 Euro ve kira desteği veriyor. · İsviçre, sanat insanlarına 365 Milyon Dolar ayırmış ve ihtiyacı olan insanlara her ay 4100 Frank yardımda bulunuyor. Bu örnekler dünya ölçeğinde çoğaltılabilir ve etraftan bu bilgiler akmaya devam ediyor. Türkiye'de de Bakanlığımız'a acil destek planını takdim ederken detaylar üzerinde görüşlerinize ve iş birliğine açık olduğumuzu da ifade ederiz. Kültür Bakanlığı önemli bir fon ile 2020 Kültür Bakanlığı Sanata Destek Fonu Koleksiyonu oluşturabilir. yaşama geçmesidir. Bu, tek bir okla, yedi ayrı hedef vurulmasını sağlayacak bir girişim önerisidir. Şöyle ki, her ne kadar bizler UPSD olarak öncelikle Türk sanatçılarının haklarını korumak için teşkil edilmiş UNESCO'ya bağlı bir meslek kuruluşu olsak da, Türk sanat ortamının diğer aktörlerinin de ciddi olarak aynı krizden kaynaklanan ağır sorunlar yaşamaları, bizleri altta okuyacağınız formülü geliştirmeye yöneltmiştir. Bu yöntemle yaşama geçirilecek bir yardım fonu hem sanatçılara, hem galerilere, hem sanat yazarlarına, hem küratörlere fayda sağlayacağı için çok ciddi tamamlayıcı ve sinerji yaratacak bir yol sunmuş olacaktır. En önemlisi ise, bu şekilde yürütülecek bir yardım kampanyası, Türkiye Cumhuriyeti'ne de çok önemli bir çağdaş sanat eseri koleksiyonu oluşturacak, devlet böylece bu projeyi yürütürken bir yandan da kazanacak, kullandığı bütçenin karşılığını sanat yapıtları olarak fazlasıyla almış olacaktır. Ancak devletin bu hamleyi inanarak, görev addederek ve şevkle yapması lazımdır. Açıkça konuşmak gerekirse, devletimizin Atatürk döneminden bu yana, sanata gereken yatırımların belki %5'inden fazlasını yapmaya bütçe ayıramamış olması, bu şanssız vesileyle de olsa, durumu telafi etmek için ciddi bir fon aktarımına gitmesi gerektiğinin bir başka gerekçesidir. Bu projeyi yaşama geçirebilmek için farklı disiplinlerden üyelerle bir Seçici Danışma Kurulu oluşturmayı öneriyoruz. Yetkin ve ivedi olarak çalışacak böyle bir Danışma Kurulu'nda Kültür Bakanlığı'ndan iki kişi, Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nden iki kişi, Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği'nden iki kişi, vakıf müzelerinden iki kişi, İstanbul Resim Heykel Müzesi'nden bir kişi seçilmesi, sağlıklı bir süreç yönetimini beraberinde getirecektir. Bahsettiğimiz destek fonunun, devlet-sanat ortamı dayanışması kapsamında, sanatçı, sanat insanı, galeri ve sanat merkezlerinin başvuruya dayalı olmasını öneriyoruz. Türkiye sanat ortamında esas olan birbirine destek olma tavrı burada da devam etmeli ve Korona krizi ve artçı şoklarından mağdur olan her kesim bu yardımdan faydalanmalıdır. Bunun için seçilecek en sağlıklı yol da yukarıda bahsettiğimiz, sanat alanında değişik disiplinlerden gelen ve dengeli bir şekilde oluşturulmuş bir Danışma Kurulu'nun başvuruları değerlendirerek objektif bir seçki ölçeği ile ilerlemeleridir. Bu formül çok hızlı ve bürokratik kireçlenmelere geçit vermeyecek şekilde kararlı ve seri bir uygulama ile gerçekleştirilmelidir. Sanat ortamına ihtiyacını duyduğu yaşamsal oksijeni bir an önce ulaştırmak isteyen bir tavır öne çıkmalıdır. Ancak bu şekilde burada sözü edilen proje gerçek hayatta karşılığını bulur, yaşama geçer; bu noktada Danışma Kurulu için seçilen isimlerin yetkin, hakkaniyetli, tarafsız ve kişiselleşmeden adil olacak güvenilir isimlerden oluşması esastır. Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı bunu başarırsa, bu proje, yurt dışında da ses getirecek, çok kuvvetli ve yerinde bir şekilde sanata yardım yöntemi olarak belki başka ülkelerin örnek almak isteyeceği bir emsal teşkil edecektir. Gerçekten de burada devletimiz dahil herkes kazançlı çıkacak, tek okla yedi ayrı hedef vurulmuş olacaktır. 6- Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bu sanata ve sanatçıya destek projesiyle hem anayasamızın 64. maddesindeki Devlet, sanat faaliyetlerini ve sanatçıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi, desteklenmesi ve sanat sevgisinin yayılması için gereken tedbirleri alır. görevini hakkıyla yerine getirmiş hem yurt dışında da büyük ilgi görmüş olacak, böylece bir emsal teşkil edecek ve diğer ülkelere de yol göstermiş olacaktır. 7- Bu yöntemlerle devlet koleksiyonuna katılacak yapıtlar, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sağlam adımlarla gündemine alabileceği bir Çağdaş Sanat Müzesi'nin koleksiyonunun çok önemli bir ilk adımını oluşturabilecektir. Bugüne kadar bildiğimiz gibi, Atatürk döneminden sonra, maalesef tek bir Çağdaş Sanat Müzesi açamamış olan devletimiz böylece bu krizle mücadele ederken aynı zamanda bu şekilde bu büyük eksikliğin üzerine gitmiş olacaktır. Ayrıca bu süreçle beraber, plastik sanatlar sektöründe KDV'nin %1'e düşürülerek bir ciddi teşvik gerçekleştirilmesi çok yerinde olacaktır. Yıllardır sanat adına hiçbir teşvik alamadan kendi yağı ile büyük zorluklar içinde kavrulan ve diğer sanat dallarının aksine devletten hiçbir destek almayan sektörümüzde, bu KDV olgusu çok uzun süredir beklenen neredeyse müzminleşmiş bir sorundur. Bunun yanı sıra, sinema, opera, tiyatro alanlarında da şu anda büyük zorluklar yaşanmaktadır ve plastik sanatlar için önerdiğimiz danışma kurulunun bir benzerinin gösteri sanatları için de teşkil edilmesinde yarar vardır. Geçtiğimiz günlerde tiyatrocularımızın Tiyatro Yaşasın çıkışları da bu acil gereksinimin doğrudan ifadesidir. Bu girişim acil olarak desteklenip yaşama geçirildiğinde hem Bakanlığımız, hem sanatçılarımız, hem sanat eleştirmenlerimiz, hem de sanat galerilerimiz daha değerli, kazançlı ve üretken günlere kavuşacaktır. Sanatın, insan ve toplum hayatındaki vazgeçilemez öneminin farkındalığı ile belirtmek isteriz ki, en değerli sanat eserleri imkan verildiğinde en zor günlerde hayat bulurlar ve sanat tarihi de bu değerli sanat eserlerini dünya sanat tarihine kaydederek hem o ülkenin hem de sanatçının sonsuza kadar yaşatılmasına vesile olurlar. Korona Virüs krizinin etkilerinin sanat ortamında yoğun olarak hissedildiği şu günlerde sanat dünyamızdan bu talebi ivedi olarak dikkate alacağınıza inanıyoruz. Bu zor dönemi, sizlerle dayanışma içerisinde ve desteğinizi yanımızda hissederek aşabileceğimize inanıyor ve en iyi dileklerimizi sunuyoruz. Gereği için makamınıza saygılarımızla arz ederiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/07/17176/", "text": "Turgay Gönenç'in Burhan Uygur'un ölümünden hemen sonra yazdığı ve P Dergisinde yayımlanan bu yazısını okuduğum zaman, belleğim 60 yıllarına, Akademi'ye, resmi öğrendiğimiz yıllara gitti! Birinci yıl galeri denilen desen atölyesinde boyaya el sürmeden yalnız kalem, füzen, pastel vs. ile büyük boy kağıtlara doğadan, antik büstlerden, deseni öne alan ustalardan çalışmalar yapılırdı. 1961'de Adnan Çoker'di bizim hocamız, Fransa'dan yeni dönmüştü ve spatula ile yaptığı abstre pentürün dışında hiç bir desenini görmedik; buna rağmen iyi bir öğretmendi, Paris'ten getirdiği ilgi alanlarını, sinema, müzik ve de sanata özgü aktüel, ilginç konuları konuşur, tartışırdık. Özellikle kitaptan, ustalardan hareketle deseni kavramak; kopyalar yapmak konusunda da yardımcı olurdu. Galeri'den sonra dört yıl çalışmak üzere seçeceğimiz pentür atölyelerinin hocaları: Cemal Tollu, Ali Çelebi, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer ve Bedri Rahmi Eyüboğlu. Bu arada atölyesi olmayıp da sırasını bekleyen Neşet Günal... Yani beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30 yıllarında Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere'in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp ve de onun resim öğretisiyle Türkiye'ye dönüp, Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmişlerdir. Andre Lhote o yılların resim akımı Kübizm'in etkisinde yaşadı, bugün Fransa'da pek tanınmaz! Ötekilerden tek ayrıcalığı, Bedri Rahmi, başka bir ressamı severek dönmüştü Paris'ten, Raoul Dufy'i; bu da onun resmine İstanbul ve de folklorun karıştığı kendisinin deyimiyle- bir cümbüş getirdi; merak alanları, şairliği, yazarlığı gibi ötekilerden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Ya ötekiler, onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote'un öğrencisi olarak kaldılar! Bazen kendime soruyorum; müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavrayacak atölyemiz, onu bize öğretecek de bir öğretim yoktu; kütüphanemiz vardı ama o güne özgü bir kaç dergiye L'Oeil -, sanat kitaplarına, örneğin Skira gibi kaliteli reprodüksiyonlar olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk ama genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. İşte bize resim öğretenlerin, beyinleri yaşadıkları o 30 yıllarında dondurulmuşlardı; onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir biyosferdi, işte pentür de deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif-abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden ve de hiçbir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi, ikinci plan derslerden biriydi, giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Bu durumda açıklanması gereken tek nokta yaşadığımız o yıllar, sanatın, giderek pentürün bir meta olarak hiçbir varoluşunun olmadığı, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan fena değil yanıtıyla sonuçlanan belki daha güzel yıllardı. Turgut Zaim'in badem gözlü kadınları, tüyleri taranmış keçilerinden, Neşet Günal'ın kıraç bir doğada aç insanlarına! Cumhuriyet döneminin 40'lı yılları, bilmiyorum belki harp nedeniyle hamasi olmak gerekliliği... ressamlara empoze edilen başlıca konu Kurtuluş savaşıydı, kanımca zorla güzellik olmaz sözünün doğruluğunu içerir bu konu, ne zaman bizim hocaların yaptığı bu resimler aklıma gelse sigara gibi resmi de bırakmak isteği gelir! Deseni daha iyi desteklemek amacıyla akşamları 18.00' de bir saat modelden çalışma atölyesi, cour de soir, mecburi olmadığı için fazla ilgi görmezdi; atölyeyi öteki hocaların pek ciddiye almadığı Şefik Bursalı yönetirdi. Öte yandan modelden çalışmak için en makul bir ortamdı ve de genellikle üç öğrenciyi geçtiğini görmedim! Akademi'nin bu 60 döneminin en ilginç özelliği açıkça sözünü ettiğim özgürlükten öte, Anadolu'dan gelen öğrencilerin bu atmosfere çok kısa bir sürede adapte oluşlarıydı, açıklamak gerekirse kentler çok daha aydın ve laik idi, onları buraya yönlendiren yine Akademi çıkışlı resim öğretmenleriydi ve de çoğunlukla Karadeniz ve Elazığlıydı bu öğrenciler. Önce İstanbul'da yaşamanın güç şartları, öğrenci yurtları ve parasızlık... Kısa bir süre sonra Akademinin onlara sağladığı ara konkurlar, imece yaşama ve de buna benzer yaşama ustalıklarıyla boheme özenme, varoluşlarını sanatçı olarak değiştirip, kendilerine yeni bir boyut kazandıracaktı! Bohem dedik de bu yıllar gerçekten Türkiye'nin de en özgür yıllarıydı; Akademiye İstanbul'un burjuva kesiminden gelen öğrenci sayısı çok fazlaydı, işte bu karışım Akademi'de hiçbir dönemde yaşamadığı bir biyosfer oluşturmuştu. Şener Akmen'i herkes kendine göre tanımladı ama gerçek bir serseri, belki bir pionnier ama 50 yıl önce bugünkü conceptueli oynayan garip bir adamdı! Çevresindeki ona tapan kometlerim dediği bir grup öğrenci: Gürkan Coşkun -Komet-, Mustafa Şener, Burhan Uygur vs. Şener'in yaptığı resmi taklit ettiler ve de o sürede yaptıkları resme hiçbir alternatif getirmeden bugün müze ve koleksiyonerlerimizin ve de Türk resminin tek yargılayıcısı müzayedecilerin en gözde ressamları oldular. Şener Akademiden sonra İzmir'e döndü, serseriliğini orada sürdürdü ve öldü! Peki bu bayanın Türk Resmine Desenden Bakışında, kendi beğenisine katılalım mı, söyledikleri ve beğenileri anlamsız bile değil ama bunun benzeri üniversitelerin kürsülerindeki Müzayede Evlerinden diplomalı bir sürü akıl hocası, hocalarının buyruğunda güya kendi beğenilerini taslıyorlar; öğrencilerini yönlendiriyorlar. Ama daha önce, amatörler için hazırlanmış birtakım başlangıç kitapları vardır örneğin Desen Öğrenme kılavuzu ya da Pentüre başlangıç klavuzu, biraz merak etmek hiç fena olmayacaktır! Her şey onun sanatçı yaratıcılığının bir unsuru olabilmiştir. Sanatçının özellikle son dönem çalışmaları olan 'sağ el sol el desenleri', (Ömer Uluç, 2009) kemoterapi seansları sırasında hem sağ hem de o güne kadar hiç kullanmadığı sol eliyle çizdiği desenlerinden oluşur. İki ay boyunca tam 680 sayfayı dolduran desenler, yatakta yatarken imkansız gibi görünen koşullarda iki elini de parlak zihninin hizmetine bırakmasıyla mümkün olmuştur. Ömer Uluç'un kocaman sorular sormaya gerek kalmadan hayata, onu pek de iyi çözen ifşa eden küçük detaylar, anlık durumlar, kısa sözler var olur bu desenlerde. / Anlamadıysanız tekrar okuyun Elif Dastarlı'nın söylediklerini! Ne yazık paranın sünami misali sürüklediği, sayısız koleksiyonlar yabancı mimarlara büyük paralarla yaptırılan anıt müzelere dönüşürken, acaba bu expantiona paralel bir Türk Sanatı var mı? Amacın etrafında dolaşmadan, bugünlerde virüs nedeniyle internette işlev yapan müzayedecileri para kazanmak amacıyla sanatı demystifier edenleri ortadan kaldırmaktır. Binlerce ressamın yaşadığı Paris'de örneğin Hotel Drouot' da belki ölen bir ressamın varislerinin satmak istediği tuvaller dışında otomatik olarak hiç bir müzayede yoktur. Bir sanat evi Art Crucial, yılda bir kez kendi koleksiyonunda birkaç eseri satışa sunar. Yine bize dönersek, her ay onlarca müzayede evinin lüks kataloglar bastırıp, kapağına İşte Bir Baş Eser diye anons yaptığı çok garip bir ülkeyiz. Dikkat! Müzelerinizin albenisi ve ciddiyeti tehlikede."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/07/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat/", "text": "Osmanlı İmparatorluğunda gözlenen en önemli belirleme, özellikle bazı dönemlerde keyfilikle ve bilimsellikten uzak bir yönetim biçimidir. Oysaki 13. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar varlığını sürdürmüş olan, devlet kurmakta, hakimiyette başarılı olmuş Türklerin bir boyu olan Osmanlı İmparatorluğu ''Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye sınırlarını Kuzey Afrika, Doğu Avrupa, Güneybatı Asya olmak üzere üç kıtaya yayılmış 16. yüzyılda dünyanın en güçlü İmparatorluğu olmuştur. Sınırları 1683 yılında 5.200.000 km.'ye ulaşmıştır. Devlet, 600 yüzyıl boyunca -hem imrenilen hem yok edilmek için çeşitli planlar yapılan- Doğu dünyası ile Batı dünyası arasında köprü işlevi görmüştür. İstanbul'un fethinden sonra gelişen hat ve minyatür sanatı Kanuni Sultan Süleyman zamanında zirveye ulaşmış 17. yüzyılda günlük konuların betimlenmesi ve 18. yüzyılda o yılların toplumsal yapısına uygun Doğu Batı sentezi ikilemi ile sürmüştür. Mimari yapılarda cami ve külliyeler, medreseler, türbeler, saraylar, köşkler kaleler, surlar, köprüler yer almaktadır. Ayrıca çeşmeler ve sebiller, çini ve seramikler, maden cam, halı, kumaş işleri, minyatür, hat sanatı, oyma kabartma ve figürlü süslemeler gibi eserleri Anadolu'da ve fethettikleri ülkelerde hala görmek mümkündür. Sonraki yüzyılda yani, 18. ve 19. yüzyılda Batı'dan gelen ressamlar artmıştır. Tanzimat sonrasında Askeri okullar açılacak, yurtdışına gönderilip eğitilen asker sanatçılar grubu ile resim dersleri önem kazanacaktır. Osmanlı İmparatorluğunun başarılı olduğu sanat eserleri arasında minyatürler, çiniler, çini duvar süslemeleri, tabaklar, vazolar renkleri ve hassasiyetle yapılan çalışmalarıyla eşsiz değerdedir. Sultan III. Ahmet zamanında Topkapı Sarayı ve Yeni Cami'de birer kütüphane, İstanbul'un su gereksinimini karşılamak üzere Derya-yı Sim'' isimli bir su bendi ile Türk sanat şaheseri olarak anılan Bab-ı Hümayunun karşısında III. Ahmet Çeşmesi yaptırılmıştır. Bunlara ilaveten Üsküdar Yeni Valide Camisi, Damat İbrahim Paşa Camisi ve Külliyesi, Daarül Hadis ve Sebil, Üsküdar Şemsi Paşa'da Hüsrev Ağa Camisi ve çeşmesi, Ortaköy Camisi ve çeşmesi, hamamlar ve hanlar gibi birçok mimari eser yapılmıştır. Osmanlının Gerileme Devri sırasında Karlofça Antlaşması'ndan (1699) sonra oldukça büyük topraklar kaybetmesi, III. Selim'in tahta çıkması ve Avrupa'da Fransız İhtilalinin başladığı 1789 yılı içinde olmak üzere 1792 yılında Ruslarla yapılan Yaş Antlaşmasına kadar sürdüğü kabul edilmiştir. Zaten Lale Devri'ne kadar Batı ile iletişimimiz, siyasi ve ticari anlamda gelişmişken kültürel iletişim söz konusu olmamıştır. Buna örnek olarak Bab-ı Ali'de birçok Batı devletinin maslahatgüzarlarının olmasına karşılık Osmanlının Batı devletlerinde elçilik kurumlarının bulunmaması gösterilebilir. Bu, 18. yüzyıldan önce Türklerin kendilerinden emin olmalarından ve Batı'dan alacakları hiçbir oluşumun olmadığına ve İslamiyet Dininin kendilerini Hıristiyanlıktan üstün tuttuğuna inanmalarından kaynaklanmaktadır. II. Mehmet'in kütüphanesinde İslam dini ile yazılanların dışında 587 kitap bulunmuştur. Bu dökümler, 11 ve 15. yüzyıllar arasına ait 75 kitaptır ve 15 tanesi matematik ve astronomi üzerinedir. Bu durum şunu göstermektedir ki, 16. yüzyıla kadar oluşturulmuş bu kütüphanede hükümdarlar sefer olmadığı zamanlar bilimsel eserleri incelmekte ve araştırma yapmaktadırlar. Avrupa'nın bilimsel eserler oluşturabilmesine etken olan kaynaklar Arapça yazılmış, antikite bilimi çevirisi ile edinilmiş kaynaklardır. Bunun nedeni Emevilerin ve Abbasilerin Grek kültürünü Arapçaya çevirmelerine bağlanabilir. Bilime ve araştırma dokümanına önem veren Doğu, o dönemde yazın zenginliği bakımından Batı'nın çok önündedir. Bu dönem padişahlarından Fatih Sultan Mehmet, bilim adamlarına olanaklar sağlayarak medreselerdeki ulemaların tabii ve fiziki bilimlerde yoğunlaşmalarına ortamlar oluşturmuştur. II. Beyazıt döneminde (16. yüzyıl) Lütfi Molla isimli bir bilgin düşünceleri yüzünden katledilmiştir. Yine bu dönemde Yunancadan Türkçeye çevrilen tıp kitabı ile astronomi, matematik alanlarında çalışıldığı, Öklid Geometrisi ile Arşimet prensiplerinin bilindiği, tıp kitapları hakkında bir eser oluşturulduğu bilinmektedir. 16. yüzyılda pozitif/fen/hipotez ilimlerinin gelişmemesinin nedenlerinden en önemlisinin kayıtsız şartsız egemen olan padişahın eğilimlerini ulemalara nasıl yansıttığı ile ilişkilidir. Gelişimde en önemli etken olan matbaa, Osmanlıya hiç sokulmamıştır. Bunun, Kur'an-Kerim basan binlerce hattatın geçimlerini nasıl sağlayacakları yolundaki kaygılardan kaynaklandığı sanılmaktadır. Bir olasılık da bilginin halk arasında artması, padişah ve din adamlarının gidişatının sorgulanacağı varsayımıdır. Saat yapımının bile Osmanlıya geç girmesi, ezan saatlerini belirleyen kişilerin işlevlerini kaybedeceği düşüncesindendir. 1571 yılında Osmanlı sarayına müneccimbaşı olarak atanan Takiyüddin, Padişah III. Murad'a astronom Uluğ Beyin Semerkant'ta yapmış olduğu ''Zici-İlhani'' adlı astronomi gözlem ve hesaplama bilgilerinin yerine yeni bilgiler geliştiğini belirten bir rapor sunmuştur. Bundan sonra Dar-ü'r Rasad-ül Cedid'' isimli gözlemevini İstanbul'da Tophane sırtlarına 1575 ya da 1578 yıllarında kurmuştur. Ancak gökyüzünde gözlenen kuyruklu yıldızın kehanetini yorumlamasını isteyen Sultan III. Murad'a; ''Yıldızın bir mutluluk ve saadet devrinin habercisi olduğunu'' söylemesi ve ama ardından gelen veba salgınının nedeni olarak gökyüzünün izlenmesini göstermişler ayrıca Takiyüddin'in meleklerin bacaklarını izlediğini öne sürerek felaketlerden sorumlu tutmuşlardır. Daha sonra İstanbul depremi de olunca tüm bunların gözlemevi yüzünden olduğu ileri sürülmüş, 1580 yılından sonra Şeyhülislam Kadızade'nin fetvası ile evrenin incelenmesinin felakete neden olacağı düşüncesine Padişahın da inandırılmasıyla -çağdaş bir İmparatorluk olmasına fırsat vermeden- bu bilim alanı denizden topa tutularak yıktırılmıştır. Yine bu dönemler Batı'da bastırılan kitaplar padişahın izni ile yurda getirilebilirdi. Arapça, Farsça kitaplar da padişah izniyle Türkçeye çevrilebilirdi. Aynı dönemde Abdurrahman Hoca isimli bir bilgin, evrenin sonsuz olduğunu ve dünyada doğa yasaları dışında olaylar olamayacağını söylediği için idam edilmiştir. Görüldüğü gibi Batıda Rönesans'la birlikte başlayan reform hareketleri içinde yer alan Antikite kültürünün eleştirilip, yenileştirilmesi, Hıristiyanlığın yaşama yansıyan etkilerinin yok edilmesi gibi sosyal, dinsel ve toplumsal gerililiklerin iyileştirilmesi başlamışken Osmanlı bu dönemlerini gericilerin etkisinde çöküşler içinde geçirmiştir. Ne acıdır ki, Osmanlı Batılılaşma hareketinin uygar gelişimini göz göre göre yadsımıştır. Bilgiden ve kültürden yoksun gerici, yobaz insanların kararları daha pek çok siyasal, sosyal, kültürel ve buna bağlı olarak ekonomik gelişmeyi engellemiştir. Sanayi ve teknoloji Orta Çağ düşüncesi ile dinsel etkenlere bağlanmış ve geliştirilmemiştir. Sanatsal gelişim de bu düşünce ile aynı paralellikte gelişememiştir. Tabii bunun altında yatan etken halkın gücünden korkan, dinin etkisinde siyasi bir otorite yatmaktadır. Hatta kaderci ve ileri görüşten yoksun insanların siyasal durumlar için oluşturdukları düşünceler içler acısıdır. 1716 yılında Petrovaradin Muharebesi'nde şehit düşen Damat Ali Paşa'nın dört cilt tutan tarih, felsefe, astronomi ile ilgili kitapları kütüphane vakfında kabul görmemiş, yok olmasına neden olunmuştur. Bilime düşmanlık kaderciliğin etkisiyle de güç kazanmış artarak devam etmiştir Osmanlı tarihinde. Bir yeniçeri subayı 1688 yılında Lipova'da Avusturyalılara esir düşmüş ve bu süreç içinde saptamaları şöyle olmuştur: ''Hakiki Müslümanlar için dünya bir cehennem, kafirler için cennettir.'' Yine devlet adamlarından Osman Ağa, Karlofça Sulh Antlaşması'nın, 'Allah'ın iradesiyle ve muhtelif devletlerin tavassutu ile Türk ve Avusturyalılar arasında... başlamış olmasından memnuniyetini dile getirir gibidir. Bu sıralarda Avrupa'daki farklı gelişimler Osmanlının dikkatini çekmekte ve Reform hareketleri üst düzey devlet yönetiminde onay görmektedir. 1718/1730 yılları arasındaki on iki yıllık döneme Lale Devri denmiştir. Çünkü çok büyük gül bahçeleri açılmış, rengarenk laleler ektirilmiştir. Bu yıllar Padişahın saraydan çıkmadan sefahate daldığı yıllardır. Sultan III. Ahmet dışa açılmanın başlangıcı yapmış, 1720 yılında Batı'yı resmi olarak incelemesi için Osmanlı sefiri Yirmisekiz Mehmet Çelebiyi Fransa'ya elçi olarak göndermiştir. Yirmisekiz Mehmet Çelebi, rasathaneleri, mercekleri, saatleri, goblen halı fabrikasını, ayna fabrikasını, hayvanat bahçelerini, hayvan/insan iskeletlerinin resimlerini, nehirler üzerinden ulaşımı, kanal sistemlerini, tabiphane, büyük devahanelerde bulunan binlerce eczanın depolanmış olduğunu sefaretnamesinde yazmıştır. Ayrıca çok katlı binalar, büyük saraylar, geniş sokaklar, kaldırım taşları, kalelerin ve civarının topografik çizimlerinin detaylarını, askeriyede kullanımının önemini inceleme yazısında vurgulamıştır. Bu çok dar bakış açısıyla gözlenen durumları davet edildiği sarayın bahçesinde gezerken edindiği bilgi ve saptamalardır belki de! Çünkü kadınlar ve erkeklerin birlikte gezmeleri, saraydaki davetlerde edilen danslar gibi sosyal yaşamdaki farklılıklara notlarında rastlansa da daha sonraki sefahat yıllarında uygulandığı görülür. İnsanların bu oluşumlardan kazandıkları bireysel haklar ya görmezden gelinmiş ya da gözlemlenememiştir ki bunlardan hiç söz edilmemiştir. Yine de bu seyahatname III. Ahmet dönemini etkilemiş 1718 yılında Lale Devri diye anılan dönemde sanatla ve eğlence dönemleri üzerine belli yapılandırmalar oluşturulmuştur. Barok üslubu düzenlenen kasır, bahçe ve köşklerde mimari yapıda Fransız etkileri görülür ve üstelik eğlence biçimleri bile aynı etkidedir. Büyük bir eğlence ve tembellik döneminin başladığı bu zaman diliminde şiirler, sohbetler ve müzikli sefahatler çok gözdedir. 1718 yılında imzalanan Pasarofça Antlaşması, yöneticilerin kendi içinde yaşadıkları ruh hallerindeki karmaşa ve gerçeklerden kaçma psikolojisi olarak tanımlanabilir belki de! Ancak aydın kişilikli Evliya Çelebi'nin saptamaları ise daha geniş perspektifli bir gözlemi yansıtmaktadır. Muazzam bir ordu, iyi tanzim edilmiş tahkimat sistemi, verimli araziler, mutlu ve neşeli halk kitlesi, korumalı bir şehir, zengin sanatsal verilere ulaşmış mimari eserler ve yapılanma, insanların yaşamlarına sunulan teknik gelişimlerden söz etmektedir. Batılı uzmanlarca Batı tarzında geliştirilen (1716) Yeniçeri itfaiye teşkilatı ve Osmanlı Donanması'nda Fransız tipi kalyon yaptırılmış olup bu kişilerin orduda hizmet vermesi kabul edilmiştir. Ama bu kabul, devletin ileri gelenleri tarafından onaylanır. Ulema sınıfı bu onay gurubuna dahil değildir. Batılılaşma hareketini ilk başlatan devlet adamı Lale Devrini yaratan Damat İbrahim Paşa'dır. Fransa'da ilk Türkçe kitapların basılması Yirmisekiz Mehmet Çelebi dönemindedir. Sait Çelebi'nin çabaları ile din dışı on yedi kitap basılmıştır. İbrahim Müteferrika Risale-i İslamiyye adlı eseri gerçekçi bir düşünce ile yazılmıştır. Osmanlıyı ve Batıyı karşılaştırmalı biçimde araştıran bu yazında Osmanlının çöküş saptamalarını, yönetimdeki bozuklukların nedenlerini, yenileşme hareketlerinin zamanında ve yeterli yapılmadığını ve yenileşme önerilerini belirttiği gayet net görülmektedir. Devlet yönetimlerinin açıklamalarını da içeren bu eserde Monarşik, Aristokratik ve Demokratik devlet düzenleri yer almıştır. Uygarlık düzeyine erişmiş yönetimlerin, dinden ve geleneklerden etkilenmeden bir yönetim sistemi kurduklarını belirtmiştir. Askeri ve sivil kurumların birbirinden bağımsız yapılandırılmasının gerekliliği ve devletin yeni keşiflere açık olması gerekliliği de bu tanımlar içindedir. Türklerin tüm yeniliklerden habersiz gidişatı onların Batılılar tarafından kuşatılıp, bilgisizliklerinden kaynaklanan bir yenilgi içinde olduklarını vurgular. Bu gayet cesur yazılmış kitapta, gerilemenin nedenleri tek tek açıklanmıştır. Bu nedenler şöyle sıralanmıştır: Devlet yönetiminin ehliyetsiz kişilere verilmesi, adaletsiz yöntemler kullanılması, yasaların uygulanmaması, bilim düşmanlığı, yeni teknolojik oluşumların askeri yönetimine sokulmaması, ordu disiplinsizliği, devlet mekanizmasında rüşvet ve kişisel istemlerin rol oynaması, hazinenin kendi amaçlarına yönelik çok kötü ve israf kullanımı dış dünyadan habersiz tutumlar silsilesi olarak sayılmıştır. İbrahim Müteferrika'nın çizdiği haritalar da vardır. Ona göre bir devlet adamı aynı zamanda iyi bir coğrafyacı da olmalıdır. Bu nesnel görüşleri yansıtan İbrahim Müteferrika, yeni aydın tipini de belirlemiştir böylece. Bununla birlikte Batı ile bilimsel gelişmeler içine girilir. 1730/1754 yılları arası sanayi gelişimine önem verilir. Yalova'da 1746 yılında kağıt fabrikası kurulur. 1747 yılında Baron de Bonneval6 Humbaracı/Kumbaracı ocağına getirilir. Humbara; demir ve tunçtan dökülmüş el bombasıdır. Osmanlı askeri teşkilatında kurulan dünyanın ilk havan topu sınıfıdır. Ahmet Bonneval Paşa aynı zamanda geometri okulunu kurar. Baron de Tott Hasköy'de Hendesehane kurar. Artık kurumların Batılı anlayışla kurulmasının gerekliliği ve önemi anlaşılmıştır. 1526 yılında Kanuni Sultan Süleyman tarafından alınmış olan Macaristan'ın Budapeşte şehrinin bir eyaleti olan ve aynı zamanda Osmanlının da hakimiyeti altındaki bir eyaleti olan Budin, 1541 yılında eyaletin merkezi olmuştur. 1686 yılında yapılan savaşta Avustralyalıların eline geçmiştir. 160 yıl Osmanlı egemenliğindeki Budin'i kaybetmek Türk Halkı üzerinde de derin etki yaratmış, ''Aldı kafir bizim nazlı Budin'i'' türküsünü bu sızı ile derlemişlerdir. Sokullu Mehmet Ali Paşa 1505 yılında Osmanlı iadesi altındaki Sokol'da dünyaya gelmiş vaftiz edilirken Bayo adı verilmiş. Boşnak ya da Sırp olduğu hakkında iki ayrı görüş vardır. Babasının adı Dimitriye'dir. 1519 yılında Edirne Sarayına getirilir ve Mehmet ismi verilir. Türk ve Müslüman kültürü ile devşirme olarak eğitilir. Ardından Topkapı Sarayında Endurun bölümünde çeşitli görevlerden sonra Sadrazamlığa yükselir. Atmış yıllık devlet adamlığı süresinin on dört yılını Sadrazam olarak sürdürmüş, hiçbir görevden alınmadığı gibi her zaman bir üst göreve ulaşmıştır. Sanayi ya da Endüstri Devrimi ilk kez Birleşik Krallıkta başlama nedenleri arasında Anayasal Monarşi ile yönetilmenin getirdiği Mülkiyet Hakkı ve Bireysel Hak ve Özgürlüklerin korunması ile sayılabilir. Dünyanın Finansal merkezi olması, Parlamento, İç Piyasa rekabeti gibi etkenler de etkenler arasında olsa da en büyük etken dünyanın en büyük sömürgecisidir ve elinde çok büyük hammadde birikmiştir. Donanmasının güçlülüğü, Rönesans'tan beri dokumacılıkta güçlenmiş olması... vs. İslam Astroloji tarihi Abbasilerde 800'lü yılların başında Sanskritçe'den çevrilen Siddhanta, Yunancadan çevrilen Ptolemaios'un El-Mecasti'sı ile başlamıştır. Abdullah Memun (Yedinci Abbasi Halifesi, 786 Bağdat, 833 Tarsus yakınları) zamanında kurulan rasathanede gözlemler yapılıp değerli eserlerle birlikte Cebir ilminin kurucusu el-Hazermi, Habeş El Hasip ve o dönemlerin bilginleri geniş bir bilgi dağarcığını bilime sunmuşlardır. Selçuklular, Endülüs Emevileri, İlhanlar, Timurlar astronomi, fizik, matematik, tıp alanlarında gözlemler yapmışlarsa da yeni teoriler ortaya atamamışlar çalışmalarında pratik deneylerle katkı sağlamışlardır. MÖ 300 yılında yaşayan Öklit, geometride edindiği bu yeri en iyi matematikçi olduğundan değil geometrinin başından kendi dönemine kadar yazılan ve kendi yazdığı 'Öğeler' adını verdiği kitaplarında toplaması sayesinde kazanmıştır. Yunan Matematikçisinin derlediği kitaplardaki derlemeleri, 19. yüzyıla kadar kullanılmış bir geometri teoremleridir. Baron de Bonneval 1729 yılında Osmanlıya iltica etmiş Müslüman olduktan sonra Ahmet ismini almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/20/isil-savaser-amerikada-postmodernizm/", "text": "Amerikan soyut dışavurumcu sanatçıların yapıtlarının savaş sonrasında Batı Avrupa'da sanat ortamında kabul edilmesi, ABD'nin sanatsal potansiyelinin gelişmesinde ve dünyada yankı uyandırmasında etkili olmuştur. Amerika'nın yarattığı görsel sanatlar alanındaki eserleri, Avrupa ve tüm dünyada sanat fuarları, festivalleri ve bienaller ile tanıtılmaya çalışılmıştır. ABD, II. Dünya Savaşı'nın galibi olmuştur ve savaş sonrasında Almanya ve diğer mağlup Avrupa ülkelerinin kentlerini, toplumlarını yeniden yapılandırmanın ve kalkındırmanın yanında ABD'nin sanatsal değerlerini de Avrupa'ya taşımıştır. ABD'nin sanatsal ortamını oluşturan düşüncelerin neredeyse tamamı Avrupa kökenli olmuştur. Avrupa'daki sanat akımları birbirlerine tepki nedeniyle meydana gelmişlerdir. Örnek olarak 1916-1918 yılları arasında Dada hareketi ortaya çıkmıştır ve Dada'nın başarısız olan siyasi sonuçlara ve savaşın sebep olduğu felaketlere karşı bir isyan, başkaldırı hareketi olduğu görülmüştür. Dada, gerçekte sanatsal değil, siyasal kökenli bir eylemi hedeflemiş bir hareket olmuştur. ABD'deki sanat akımlarının da birbirine tepki olarak meydana gelmesi esasen Avrupa'daki tepki sanatının ABD'ye de sıçramış olmasıydı. ABD, topraklarında Avrupa kökenli sanatı geliştirip, farklı görüşlere dayanan yöntem ve uygulamalar ile yeni oluşturduğu sanatı yeniden Avrupa'ya ihraç etmiştir. Ancak, ABD'nin Avrupa'ya ihraç ettiği sanat önemli bir özellik taşımıştır, Avrupa'dan ithal ettiği sanat anlayışı yerine, kişisel üslup, kişisel biçimleme söz konusu olmuştur. Modern sanat görüşünün belirlenmesinde birtakım olaylar dönüm noktası olarak önemli rol oynamıştır. Dolayısıyla eserlerin oluşmasında etkili olan görüşler de bu olaylara bağlı süreçler sonucunda meyana gelmişlerdir. Bunların en önemli olanlarından birisi endüstri çağıdır, bu çağın dünya politikasını, toplumsal hayatını etkileyen önemli değişimlere neden olduğu bilinmektedir. 19. yüzyılın sonlarında Almanya'da ortaya çıkmış olan Dışavurumculuk akımı, Soyut Dışavurumculuğun altyapısını oluşturmakta ve tarihsel açıdan Avrupa ve Amerika'dan beslenen ilk sanat akımı özelliğini taşımaktadır. Hans Hofmann (1880-1966) Amerikan Soyut Dışavurumculuk akımının öncüsü olmuştur, Alman asıllı sanatçı resmin biçimsel öğelerinin psikolojik özellikleri konusuna eğilmiş ve geliştirmiş olduğu teoriler ile 20. yüzyıl resim sanatında etkili olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD, halkı savaş ortamından uzaklaştırmak ve soyutlamak için her alanda çaba harcamış, bu politik yaklaşımın sanat alanında uygulanması sonucunda ise Soyut Dışavurumculuk Akımı'nın temelleri atılmıştır. Savaş, Amerikan ekonomisinin canlanmasına sebep olmuş, böylece bankalarda para birikmiş, yeni iş imkanları ortaya çıkmış ve orta sınıf rahatlamıştır. Kasalarda biriken fazla sermaye, lüks tüketim ortamını yaratmış ve bu tür olumlu ekonomik koşullar sanat ortamına da yansımıştır (Yılmaz, 2006:157). 1950 sonrasını estetik sürecin terkedilmesi oluşturmuştur. Nesnel gerçeklikten uzaklaşma süreci, Cezanne ile başlamış, II. Dünya Savaşı'nın sonrasında soyutlama ile zirveye ulaşmış ve Pollock, dışavurumcu resim anlayışından figürü de çıkararak soyut dışavurumculuğu ortaya çıkarmıştır. Modern dönemde doğa görünümleri sanatçının duygusal, kişisel stili ile öznel bir durumu yansıtmaktadır. Daha sonra dışavurumcu ve duygusallığın ötesinde kavramlara yönelen deneysel ve çoğu zaman protest hareketlerin çoğalmış olduğu gözlemlenmektedir. Pollock'un Soyut Dışavurumculuğa olan önemli katkılarına rağmen 20. yüzyıl sanatında en büyük etkiyi Andy Warhol yapmıştır. Warhol, sanatın kişisel bir ruhsal, maneviyat dünyasının ulvi aktarımı olduğu yönündeki eski önyargılara karşı çıkan bir sanatçıdır. Andy Warhol geliştirdiği Pop Art mantığı ile 20. yüzyıldaki sanat algısını kalıcı olarak etkilemiştir. Pop Art mantığı ile Soyut Dışavurumculuk tamamen ters bir mantık sergilemektedir. Pop Art'ta konu olarak seçilen resmin üzerine kişisel bir mana yüklenmemektedir, bu nesneye dışavurumculuktakinin tersine, sadece sergilenen bir nesne olarak bakılmaktadır ki bu durum çağdaş Amerikan tüketim kültürüne gönderme olarak düşünülmektedir. Bu durumda nesne, daha önceki anlam yüklü özelliğinden uzak, günümüzün sosyal değerleri ile uyumlu ve sığ bir şekilde tüketime hazır halde sunulmaktadır. 20. yüzyılın ortalarından sonra nesnelerin sanat eseri olarak görüldüğü gözlenmektedir. 1950 sonrası sanat sadece Warhol ve Pop Art ile izah edilememişti. Ancak bu tarihten sonra sanatta da aynen politika ve siyasette olduğu gibi ABD'nin sözü egemen olmuştur. 1964 yılında yapılan bienal, modern Amerika resminin zirveye oturmuş olduğunu göstermiştir. 1952 yılında Willem De Kooning ile Venedik Bienali'ne katılan Amerika, 1964 yılında seferberlik ilan ederek Robert Rauschenberg'in ödül ile dönmesini gerçekleştirmiştir. Bienal ödülü, sadece Rauschenberg'in başarısı değil, büyük ölçüde ABD'nin Avrupa'ya karşı kazandığı zaferdir. New York ekolü Avrupa'da ilgi görmektedir ve 1964'ten sonra da tarihte ilk kez Avrupalılar Amerikan resmine özen duymuşlardır. Clement Greenberg'e göre 1960 sonrası, ABD'deki sanatsal üretimlerin neredeyse tamamı sanat tarihinin modernist değerlerini, başarılarını düşürme yönünde olmuştur. 1960 sonrasından bugüne kadar olan kültürel ve sanatsal çabalar, eleştirilere rağmen Postmodern adı altında dile getirilmektedir ve ABD'de şekillenmiş görüşlere ve uygulamalara dayanmaktadır. 1950'li yılların sonlarında Avrupalı sanatçılar çok çeşitli olanaklarla ABD'ye çağrılmışlar ve öğrendikleri görsel sanat akımlarını antimodernist anlayışla ülkelerine dönüp tanıtmışlardır. New York çıkışlı kültür ve sanatın Avrupa'ya ihraç edilmesinde büyük payı olan Avrupalı sanatçıların tanıtılması, ABD müzelerinde çalışmaların sergilenmesi önceden planlanmış Amerikan kültür politikasının sonuçları olarak bilinmektedir. 1960'lardan itibaren başlayan ABD kültür ve sanat ihracatı modernist sanatın Avrupa'nın önemli kentlerinde gözden düşmesine neden olmuştur. Modernist sanat anlayışı yeni bir buluşla büyük etkiler yaratmış, ancak postmodernist anlayışta ise buluş olmadan bayağı, basit bir şeyin sanat olarak kabul edilmesi söz konusu olmuştur. Estetik kalite, sadece kişisel deneyimler aracılığıyla oluşturulmuştur, dolayısıyla postmodern görüşte sanat eserinin değeri değil, kabul görmesi ön planda olup, sıradan yani basit, bayağı olana itibar edilme görüşü benimsenmiştir. 1950'li yıllarda New York'ta yeni kent kültürüne odaklanmış Pop Art hareketinin başlamış olduğu ve tepkilere rağmen yayıldığı gözlemlenmektedir. Yeni kent kültürüne dayalı sanat anlayışı, endüstriyel kentin sokaklarında yaşayan bireyi ilgilendiren bir sanat olmuştur. Pop kültürün, endüstriyel gücün yarattığı kitle iletişim araçları sayesinde yeni kent ortamında şekillendiği kabul edilmektedir. Amerikan Pop Art'ı sadece New York ve Los Angeles'ta ilerleme ortamı bulmuştur, orada yaşanılan bu anlayışın Avrupa gelenekleriyle ilgisi olmamaktadır. Pop Art sanatçıları yapıtlarında özellikle markalaşmış üretim nesnelerini kullanarak bu nesneleri kesin çizgili biçimlerle çalışmalarına yerleştirmişlerdir. Pop Art sanatçısı olarak da kabul edilen Rauschenberg, 'sanatla yaşam arasında' olan bir çizgide çalışmak istediğini belirtmiş, New York Okulu estetiğini ön plana çıkarmıştır. 1962'de Andy Warhol, ipek baskı tekniği ile ticari resim çoğaltma yöntemlerini kullanarak, tuvallerinde değişik nesnelerin elyaf fotoğraflarını çoğaltarak boyalı tuvaller üzerinde çalışmalar yapmıştır. Warhol'un resimleri düzlem etkisi yaratmış, soyut anlamlı bir kurguya dönüşmüştür. 1960'ta Roy Lichtenstein (1923-1997) ve Andy Warhol (1928-1987) çizgi filmler, reklma resimlerinde çizgi ve boyamaya dayalı çalışmalar yapmışlardır. Bu sanatçıları James Rosenquist ile diğer sanatçılar izlemiş ve Pop Art'ın doğuşuna katkıda bulunmuşlardır. Pop Art'ın yaşam türü ve üslup olarak Amerika'dan başlayarak yaygınlaştığı ve yine Avrupa'da tartışılıp, yaşanmaya başladığı gözlemlenmektedir. 1980'lerdeki ekonomik büyüme sonucunda sanat pazarı aniden patlama göstermiş, 1960 ile 1970 yılları arasında, sanatçıların yenilikler peşinde koştuğu ve her türlü teknik olanakları sanat ortamının içerisine sokmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. 1960'lı yıllarda ve sonrasında Avrupa'daki sanatsal faaliyetlerin bazıları hariç, çoğunluğu ABD kökenli sanatsal eylem türleri olup; Avrupa'daki temsilcileri ABD'li sanat kurumları ve sanatçılar tarafından desteklenmiştir. New York'un dünyanın sanat merkezi olmasına karşı tepkiler de gözlenmiştir. ABD kökenli sanata karşı olan eylemlerin en önemli temsilcilerinden biri Alman Joseph Beuys (1921-1986) Almanya'da geleneksel plastik sanata karşı radikal bir tutum sergilemiş, eylemleriyle anti-form, Arte Povera, Çevreci Sanat, Kavramsal Sanat, non-kompozisyon gibi ABD çıkışlı sanat anlayışlarını kendi siyasi görüşlerini açıklamak için kullanmıştır. Beuys, politik tartışma ve eleştirilerini eventlar, asamblajlar ve happeninglerle birleştirmiş ve herhangi bir sanat türüne bağlı olmanın gericilik olduğunu savunmuştur. 1960'tan sonraki postmodernizm olarak adlandırılan süreç, modernist çağın ve kazanımlarının tasfiyesi, çözülmesi şeklinde değerlendirilmektedir. Sanatçının kişisel yaratıcılığının ön plana çıkarılan bir faaliyet olan sanat, postmodernizmle birlikte hiçbir topluma yönelik olarak yaratılmamaktadır. Paul Klee'nin Halk bize tahammül edemiyor. diye ifade ettiği bu durum kapitalizmin Tüketim üretimi belirler. ilkesiyle de çelişiyordu. Sermaye sınıfının, sanat eserini bir metaya, bir yatırım amacına dönüştürmesi gerekiyordu; bu da sanatçıyı herkes için sanat boyunduruğuna sokmakla mümkündü (Eşen, 2015:231). Postmodernizm, modernist anlayışın seçkin ve yüksek sanatıyla, gündelik yaşama ilişkin kitle kültürünü birbirine yaklaştırma hedefinde olan Amerika çıkışlı yeni bir sanat anlayışı olmuştur. Postmodernizmin en önemli özelliği ise popüler kültür ile yüksek kültür arasında ayırımı ortadan kaldırması, sanatsal ürünleri tüketim malzemesi durumuna getirmiş olmasıdır. Modernizm, çağdaş dünyanın sorunlarına kaygı ile yaklaşırken, postmodern sanat görüşü, çağdaş dünyayı belli oranda kabullenip bir anlamda alaycı bir yaklaşımla önemsemek durumunda olmuştur. Postmodernizm ve küreselleşme kavramları, yaşadığımız yüzyılda yaşantımızın her alanında etkili olmaktadır. Tüketim kültürü, küresel ekonomik bağlantıların ortaya çıkardığı ucuz, hızlı, ihtiyaçların üzerinde üretilmiş nesnelerin tüketimi hedeflenerek oluşturulan bir yapay kültür olmuştur. Bu yapay kültür, küreselleşme ve postmodernizmle beraber Yeni Dünya Düzeni'nin önemli sac ayaklarından birini oluşturmuştur. Reklam sektörü bu döngünün oluşmasında, beslenmesinde etkili bir rol oynamaktadır. Postmodernizmin yapısında barındırdığı karışık kültürel öğelerin reklamlarla desteklenmiş olması bireylerin tüketim kültürünü sorgulamadan ve kolay bir şekilde kabullenmesini sağlamıştır. Reklam sektörü postmodern yaşam alanlarına ve tüketim alışkanlıklarına etkili olmaktadır. Op Art, bir başka deyişle optik art, 1960-1965 yılları arasında II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa'da gelişmiş ve daha sonra ABD'de dekorasyon alanında uygulanan çalışmalarla devam etmiş, duygusal sanat anlayışına action painting ile lekeciliğe, rastlantıya dayalı içgüdüsel otomatik bir tür yazı resmine tepki olarak ortaya çıkmış sanat hareketlerinden biridir. Sanat tarihine de geçmiş olan Op Art terimi, optik illüzyonların ön planda tutulmasıyla üretilen ve genellikle geometrik şekillerden oluşturulan çalışmalar için kullanılmaktadır. Optik illüzyonlar, sadece geometrik şekilleriyle sınırlı kalmayıp, renklerin sistematik kullanımıyla da oluşan renksel gerilim veya perspektifin çeşitli şekillerde kullanılması ile de oluşmaktadır. Göz yanılması olarak isimlendirilen Op Art, sanatçıların form ve renk kullanımına özel çalışma gerektiren efektler yaratmak amacıyla kullanılmaktadır. Sanatçılar algının fiziksel özelliklerine ve renk kuramlarını kullanmışlardır. Joseph Albers (1888-1919) 1950'den sonra Yale Üniversite'sinde görev almış ve ABD'li genç sanatçıların yetişmesine katkıda bulunmuştur. Kinetik Sanat, devingen sanat tür olarak algılanmaktadır, kendine özgü gelişim süreci bulunduğu gözlenmektedir. Burada söz konusu olan devingenlik, fütürizmdeki devingenlik özelliğinden farklılık göstermektedir. Kinetik Art, 20. yüzyılda Amerika'da doğmuş, durağan ya da hareket halindeki objelerin retina ile algılanması olayını konu edinen bir sanat çeşidi olmuştur. Naum Gabo (1890-1977) Konstrüktivizm stilinin önemli uygulayıcılarından ve kinetik sanatın kurucularındandır. Günlük yaşam ve sanat arasındaki ilişkiyle ilgili yeni bir görüş olan minimalist biçimleme görüşü, Pop ve minimalizm gibi farklı anlayışları birbirine yaklaştırmıştır. Clement Greenberg, 1960'ların tüm yapıtlarının modernist sanata karşı tepki olarak ortaya çıkmış olduğu görüşünü savunmuştur. Amerikan soyut ekspresyonizmine ve Pop Art'a bir tepki olarak gelişmiş olan Minimal sanat akımının temsilcileri plastik objeler ve öğeleri en aza indirgenmiş olan resimler üretmeyi hedeflemişlerdir. Bu objelerin rastlantısal öğelerden uzak olması ve yaratılmış objelerin, düzenlendikleri mekanla olan ilişkileri önem taşımaktadır. Minimal sanat objelerinin seri olarak, basit ve temelde makine ile üretilmiş şekilde kompoze edilmesi dikkat çekmektedir. Minimal anlayışta eser üreten sanatçılar, parlak yüzeyleri olan, ayna camı, çelik, pleksi glass gibi kişilikten yoksun endüstri ürünleri olan objeleri tercih etmişlerdir. Minimal objelerde, arındırılmış detaysızlık önemlidir ve görkemliliğe ait biçim görülmemektedir, bu objeler yabancı olmayan nesnelerden seçilmiştir. 1960'ların sonlarına doğru minimalist sözcüğü resim, heykel ve diğer sanatların dışında da etkili olmuştur. Minimal eser, az ya da çok renkli, geometrik ve soyut yapıda olan eserdir. 1960'lı yıllarda biçimlenmeye başlayan 'kavramsal sanat'ın modernizmden gelmiş olan ready-made, geometrik abstraksyonun etkisi altında biçimlendiği ve kavramsal estetiğin şekillenmesinde minimalist soyutlamanın olduğu gözlemlenmektedir. Minimalist görüşün giderek kavramsal oluşumlara sebep olduğu ve minimalistlerin de kavramsal görüşün temsilcileri oldukları gözlenmektedir. Minimal resim ise, derinliği olmayan, düz bir yüzey gerçeği yansıtan resimdir. Bazı sanatsal üretimler 1966 yılından günümüze kadar conceptual art ismi altında sınıflandırılmıştır. Kavramsal sanat anlayışları, Land Art, Arte Povera, Elektronik Sanat başlığı altında; Lazer, Holografik Sanat, Video, Işık Sanatı sayılabilmektedir. Event, Happening, Body Art gibi sanatsal anlayışlar kavramsal sanatın kapsamı içerisinde yer alan şov nitelikli gösteriler olmuştur. 1960'tan 2000'lere uzanan dönemde yapılanlar modernite kavramının tasfiyesi ile ilgilidir. Yazarlar ve eleştirmenler, modernist çağın dağılması ve çözülmesi olarak görmüş oldukları postmodern sürecin de bir ara dönem olduğuna işaret etmektedir. - Eşen, C. A., Resim Sanatı Tarihinde Devrimler ve Karşı Devrimler, Kaynak Yayınları, 2015, İstanbul - Kuspit, D., Çev. Yasemin T., Sanatın Sonu, Metis Yayınları, 2010, İstanbul - Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, 2008, İstanbul - Turani, A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, 2013, İstanbul - Tünay, M., Siyasal Tarih, İmge Yayınevi, 1995, Ankara - Yılmaz, M., Modernizmden Postmodernizme Sanat, Ütopya Yayınevi, 2006, Ankara"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/05/20/utku-varlik-bir-kitabin-anatomisi/", "text": "Kenan Evren'in 12 Eylül 1980'de yaptığı askeri darbenin üzerinden tam 40 yıl geçti. Seçimle iktidara gelen hükümet devrildi, Türkiye'yi tamamen değiştiren müdahale sonrasında 650 bin kişi gözaltına alındı, 1 milyon 683 bin kişi fişlendi, 50 kişi idam edildi, 171 kişinin 'işkenceden öldüğü' belgelendi. Daha yeni, Petro Almodovar'ın prodüktörlüğünü yaptığı, Robert Bahar ve Almudena Carrecedo'nun belgesel filmi ÖTEKİLERİN SUSKUNLUĞUnu gördükten sonra, acıyı unutan tek millet değiliz dedim, buna kuzuların suskunluğu da diyebiliriz; çünkü insan biraz da kuzu yani Nazım'ın deyişiyle: KUZU GİBİSİN KARDEŞİM. 1977'de Franco'nun ölümünden sonra demokrasiye dönen İspanya'da Frankistlerin yaptığı tüm katliam, 1980 yılına kadar sansürlenmiş, daha sonra çıkarılan kanunlarla unutulmaya terk edilmişti! Ölülerini arayanlar, bürokratik zorluklar ve de zaman aşınımına uğrayan yani unutulmaya mecbur edilen zorluklarla ülkede bir sis oluşturuldu! İşte bu belgesel: eşini, oğlunu, bir yakınının izini arayanların öyküsü ve de buna paralel olarak Arjantin'de daha yakın zamanda yaşanan askeri rejimin yok ettiği binlerce kişinin meçhul cinayeti! Zaman her şeyi siliyor ve biz de unutuyoruz. Bilmiyorum bizde buna benzer bir belgesel yapıldı mı? Benim bırakın belge filmini, doğru dürüst bir yazı bile anımsamıyorum; aklıma gelen Erdal Öz'ün Yaralısın kitabı! O zaman bir genç kuşağın bundan haberi yok; General Evren'i boş zamanlarında resim yapan ton ton bir kişi olarak anımsayacaklar! Yanlış anlaşılmasın bu REPRESTION yalnız 80 yıllarına özgü değil, bizim kuşağın tüm yaşantısında 70 yıldır, hiç nefes almadı bu ülke; işte bir CEZA SÖMÜRGESİ!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/01/sabahattin-sen-sanatta-genclik/", "text": "Sanat konusunda da gençlerin bilgili ve donanımlı olması açısından herhangi bir sorun yok. Sanatın da gelecek güvencesi gençlerin çok iyi yetiştirilmelerine bağlı. Gelişmiş ülkeler bu nedenle gençlerin sanatta başarılı olmalarına çok önem vererek onların en iyi bir biçimde yetişmelerini sağlamaya çalışır. Gelecekte de kendilerinden sonra gelecek olanlara örnek olmak isterler. Ancak sanatın çok özel bir konumu vardır. Genç olup da yaşadığı dönemin sanatından geri kalması, istenilen başarıyı gösterememesi toplum açısından çok büyük çöküntülere neden olabiliyor. Yirminci yüz yılın başlarına doğru gençlerin durumu içler acısı bir bunalıma döndü. Akademilerde öğretilenlerle dışarıda olup bitenler tam anlamıyla büyük bir uyumsuzluk içindeydiler. Bir yanda klasik akademi eğitimi, diğer yandaysa yeni bir çağdaş oluşumla karşı karşıya kaldılar. Okuyan gençler sanatta yaşlı bir kuşak konumuna döndü. İzlenimcilik akademide öğretilenlerin dışında kalıyordu. Öğreticiler ortaya çıkan yeni sanat akımlarını sanattan saymayarak bir kurtuluş yolu aradılar. Birkaç yüz yıldan beri sanat belli bir yere oturmuş ve belli bir çizgide ilerleyip gelişmeye çalışıyordu. Bir yandan da yenilik açısından çıkmazlarla karşı karşıyaydı. İzlenimciliğin ortaya koyduğu yeniliklerle geçmişe dayalı kararlı bir yere oturmuş sanat arasında büyük bir anlaşmazlık bomba gibi patladı. Akademilerde okuyan gençler geleceğin güvencesi olmaktan çıkmıştı. Bu nedenle de karşılıklı suçlamalara izlenimcilerin dışlanması, sergilere alınmaması gibi kavgaya dönüştü. Sanat eleştirmenleri o güne olan biteni anlıyor konumundayken birden bire hiç anlamadıkları bir olguyla karşılaşarak şaşkınlık içine düştüler. Anlaşmazlık ve kavga büyüktü. Baştan da belirttiğim gibi sanatın geleceği ve gençlerin durumu büyük bir boşluğun içine düşülmesine neden oldu. Bu gençler ne olacak, akademiler ne yapacaktı? Tam bir kargaşa ve güvensizlik ortamı yaşanmaya başlandı. Akademilerin öğretim anlayışı da altüst oldu. İzlenimciler akademileri eskimiş ve yeniliklere açık olmayan bağnaz kurumlar olarak değerlendirdi. Gençler sanatta genç değildi, yanlış birikimlerle dolduruluyordu. Gençlerin, öğrendikleriyle sanata bakışlarının bağnazlaşması çözüm arıyordu. Kavgayı çok büyük çabalar sonunda izlenimcilerin kazanması gençlerin de yolunu belirledi. Akademiler ne deni direnmiş olsalar da sonunda yol ve yöntem değiştirmek zorunda kaldılar. Her şeye karşın temel bilgilerin öğretilmesi gerektiğiyle birlikte bu bilgilerin sanatta ortaya çıkan yeniliklerle uyumunu sağlamaya çalıştılar. O günlerde nelerin yaşandığını somut örneği Van Gogh'un kardeşine yazdığı bir mektupta da ele alınmış. Van Gogh bir akademide çalışmalarını sürdürme izni alır. Bir süre sonra öğrenciler Van Gogh'un etkisinde kalmaya başlar. Akademi profesörleriyle Van Gogh arasında anlaşmazlık çıkar. Böylece Van Gogh'un akademide çalışmasına izin verilmez. Van Gogh bu akademideki profesörlerin ne denli bağnaz olduklarını mektubunda belirtmiştir. O öğrencilere ne oldu? Onlar da geleceği olmayan bağnaz bir sanat eğitimiyle eğitildiler. O profesörlerden de sanatçı çıkmadı. Ne ekersen onu biçersin sözünün doğruluğu yaşandı. Akademilerde öğrenim gören sanatçı da çıkmadı. O dönemin profesörleri profesörlüklerinin hakkını veremediler. Bugüne dek bizim akademinin kendi bünyesinden çıktı mı? Bizim profesörlerden profesörlüğün hakkını veren çıktı mı? Çıkmadı; ben görmedim. Onlar arasından çağdaş bir dünya sanatçısı çıktı mı? Çıkmadı... Güzel Sanatlar Fakültelerinden de çıkmadı. Durum böyleyken kimi kurumlar, etkinlik düzenleyen kesimler, galeriler zaman, zaman ortaya şöyle bir savla çıkarlar: Geçlerimize sanat etkinliklerinde, yarışmalarında, sergilerde daha çok önem ve yer verelim. Böyle bir şeyi neden yapmak isterler bir türlü anlayamam. Kendilerinin her şeyden önce çağdaş olmaları, çağdaş sanatı anlamaları gerekmez mi? Bunu söyleyenler ülkemizde sanatın çağdaş anlamda bir yere varmadığını, sanatçı diye şişirdiklerimizden istenilen sonucun alınamadığı gibi savlar öne sürerler. Konu aslında çağdaşlık değil. Tecimsel bir yaklaşımdı. Bu düşünceyi yirminci yüz yılın başlarında da gerici bir sanat eğitiminin sürdürüldüğü döneme uyarlayalım. Gençler diye karşımıza ne çıkacaktı? İzlenimcilik ve dışa vuruculuktan uzak bağnaz ve klasik bir eğitimin verdikleri çıkacaktı. Bizim karşımıza ne çıkacak? Çağdaş sanat ve çağdaşlık anlamında genç sanat çıkmayacaktı. Avrupa akademileri en sonunda çağdaşlık karşısında yenilgiye uğradı ve çağdaş sanat anlayışını odak edindi. Klee'nin bir akademide öğretim üyeliği yapmasını düşünebiliyor musunuz? Diğer akademilerinin de bu değerdeki sanatçıları bünyesine almasıyla gençlerden çok sayıda çağdaş sanatçı çıkmaya başladı. Yaşadığım Almanya ve diğer Avrupa ülkeleri de bizimkilerin dediği gibi gençlere de olanak verelim. Onların da tanınmasını sağlayalım, diyerek sergiler ve etkinlikler düzenlerler. Çok iyi bir eğitim almış, değerli öğreticilerin elinde yetişmiş olan bu gençlerin özelliği genç olmaları değil, genç sanatın bir parçası olmalarıdır. Bu gençlerden de çok sayıda gerçek sanatçıları tanımış oluyoruz. Durum hiç de bizdeki gibi değil. Bu ülkelerin yaşlı sanatçıları da genç sanatın önde gelenleridir. Eskilerden bir şey çıkmadı, gençleri deneyelim düşüncesi uslarının ucundan bile geçmez. Genç sanatçıların da ortaya koyduğu çağdaş ve genç çalışmalarını desteklemektir gerçek düşünceleri. Bu gençler sanatın ve çağdaşlığın gelecek güvenceleridir. Gençler arasında adını duyurabilmiş çok sayıda sanatçı çıkaran ülkeler akademilerdeki çağdaş sanat eğitimin semerelerini topluyorlar; tanınmamış olanları da ortaya çıkarmaya çalışıyorlar. Biz gençlere önem verelim derken böyle bir düşünceyle yapmıyoruz. Yapamayız da... Akademi ve diğer fakülteler çağdaş sanat eğitiminden uzak ve yanlış yönlendirmelerin yoğun olduğu bir eğitimden geçmekteler. Bunu aşmak için açılan özel akademilerde de durum aynı. Öğreticiler devlet kurumlarında eğiticilik yaptıktan sonra buralarda da aynı kafalar görev yapıyor. Hiçbir zaman hiçbir başarı gösteremeyen bu kadroyla özel sanat eğitiminde mi başarı gösterecekler? Hiç bir başarı da gösteremediler. Emeklilikten sonra buraları ekmek kapısı yapmayı sürdürdüler. Aralarında dünya sanatında yer alan tek bir öğretici yok. Ben isterdim ki Avrupa'daki sanat başarısını sağlayan yapılanmaların burada da olmasıydı. Devlet kurumlarında olduğu gibi bu özel okullarda da aralarına kendileri gibi bağnaz olmayanları almadılar. Oralarda bağnazlığı kümelediler. Gençlere ne verildi ki ne alınsın. Gençlere önem verelim safsatadan ileri gitmiyor. Sanat diye yaratılan çarpıklığın içinden Pazar yaratmak için yapılan girişimlerden öteye gitmiyor. Yapılan yarışmalarda genci de yaşlısı da ödüller aldı. Nerede bunlar? Dünya sanatının içinde görünmüyorlar. Oysa Avrupa'da önemli yarışmalarda ödül alanları boş bırakmazlar. Bu nedenle de bu gençler ve ödül alanlar dünya çağdaş sanatının da içinde adlarını duyurup yaşatırlar. Genç sanatı ortaya çıkarıp destekleyeceksiniz. Çağdaş ve genç sanatı anlamak yerine geçmişte bu yana konuşarak sorunu çözmeye çalıştıkça milyonlarca yıl da geçse çözülmez. En yakın örneklerden biri benim. Türkiye'deyken yaptıklarımı bizimkiler bugüne dek anlamdı. O zamanlar hem gençtim hem de çalışmalarım genç sanatın bir parçasıydı. Almanya'da durum anlaşıldı. Sanatta ne yapılması gerekiyorsa onun gereği yapıldı. Sanatta çok yetersiz bir anlayışın egemenliği olumsuzluklara neden olur. En azından gerçeği bugün anlayın! Kesinlikle ne anlıyorlar ne de anlamak istemiyorlar. Anlasalar genç kuşağa çok büyük yardım ve destekleri olacak. Benim sanatta belirlenmiş konumumu değiştirmez. Ülke değişir. Avrupa her yıl çok sayıda genç sanatçı yetiştiren bir yolda ilerlemekte. Onlar sanattaki geleceğin güvencesi olma açısından yerlerini aksatmadan sürdürüyorlar. Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi 2018 yılında okulu bitirenleri izlemeye aldı. Okulu bitirenlerin ne durumda olduklarını öğrenmek istedi. Epeyce sayıda öğrencinin dünya sanatı içinde ve önemli galerilerde yer aldığı görüldü. Bunun üzerine bir sergi düzenlendi. Öğrencilerin okulu bitirmelerinin üzerinden altı ay geçmişti. Kırkın üzerinde olan bir sayıda bu genç sanatçılar bu sergide yer aldı. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi bir zamanlar öğrencilerinin toplu sergisini her yıl düzenlemeye çalışırdı. O sergilerde gerçekten yetenekli olanların çalışmalarını da görebiliyorduk. Onlara, okuldan sonra ne oldu, ne bitti bir türlü anlama olanağı olmazdı. Kimilerinin ülke içinde bir yer edindiğini görebildiğimiz de oluyordu. Ülke dışında ne durumda olduklarını bilemiyorduk. Çünkü ülke dışında bir yer alamıyorlardı. Oysa yetenekliydiler, başarabilirlerdi... Biz buna kısacası olanak bulamadıklarını ve ülke içinde yapabileceklerini yapabildiler, diyelim. Ancak sanat açısından yeterli bir yer edinmeyi sağlamayan koşularda kaldılar da diyebiliriz. Ülke gerçek sanat açısından olanakları gelişmemiş bir yer. Bunun gibi olumsuzlukları yaratan başka nedenlerin de var olduğunu düşünelim. Yüreğini sanat veren bu gençlere gerçekten çok yazık oldu. Kimileri Türkiye'deki yarışmalarda ödül almakla yetindi. Ortada böylesine sorunlar yaşandıkça, çağdaş sanatın çağdaşlığının içinde olmayan kurumlar, kuruluşlar, yönlendirici güçler olmadıkça ne genç sanat ne de gençlerden sanat başarısı elde edilemez. Bugüne dek konunun derinine inilmediğinde birden bire gençlere de önem verelim, destek olalım düşüncesinin çıkması çözüm olmuyor. Çok önemli bir şeyi savsaklamışız gibi gençleri anımsamak da bir işe yaramaz. Gençlere hem zamanında hem de gerektiği gibi önem verilerek, nitelikli eğitimle yetiştirerek geleceğe hazırlamadıkça sanatta da gelecek var olmayacaktır. Özellikle yeterli ve nitelikli bir anlayış söz konusudur. Bugüne dek biz ne yaptık? Sanatta yetersiz ve niteliksiz kişilere görevler vermişiz, yetkiler vermişiz, sanat projelerinde söz sahibi olmalarını sağlamışız ve sanatta ilerlemek istemişiz. Sizler Türkiye'de böyle birini çok önemli yerlere yükselterek, önemli görevler vererek, neredeyse kendini astığı astık; kestiği kestik sanatı bilenimiz yerine koyarsanız sanatı unutun. Günümüzde sanatta istenilen yere gelemediysek böylesi bir yapı oluşturduğumuz içindir. Bundan on yıl önce böyle birinden gençlerimize önem vermek gerekir sözünü işittim. Kimdir bu? diye bir araştırma yaptım. Önemli görevleri yürüten bu kişinin sanat adına saçma sapan bir yerde olduğunu gördüm. Çok önemli bir söz söylemiş, bugüne dek ülkede sanatı yükseltmiş gibi gençlere arka çıkmaya çalışıyor. Bu tür kişilerin görevlendirilmesiyle sanat niteliğinden yoksun olanların söz ve edimleriyle olacak iş değil. Sanatın hemen, hemen her alanında gerçekten nitelikli ve yeterli kişilerin, kurumların, kuruluşların olmaması sanattaki gençliğin yolunu açmıyor. İlk önce genç sanatın yolunu açalım ve sonra da gençlere kavuşalım. NOT: 2019 yılında Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'nin öğrenci çalışmalarından örnekler koyuyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/01/utku-varlik-bir-kitap-kapaginin-albenisi/", "text": "Internet'in daha olmadığı yıllar, büyük kitapevlerinin önce vitrinlerinin önünde dururdum: anlatılmaz bir merak, önce gözün hızla taradığı geniş açı görüntü, yavaşça onun seçkisinin odakladığı kitaplar üstüne zum yapar, eğer bir flaş çakmışsa içeriye girip o kitabı eline almak, seni çekim alanına götüren kapağı alıcı gözüyle incelemek ama kitabın yazarı, içeriği önce ikinci planda olsa bile! Çoğu kez yanılmadım; beni çağıran kitaplar genellikle iyi kitaplar olurdu. Bu demek değil ki kapağı gerektiği gibi düşünülmemiş kitap kalitesizdir; ne yazık çoğu yayıncılar bilerek buna boş verir; çünkü onların markalarına güveni, kitabın içi mi dışı mı yargısını silmiştir, örneğin Gallimard yayınevinin kitaplarında grafik endişe aranmaz, kabullenmişiz; bizim Milli Eğitim Klasikleri'nde de öyle; artık o kapak içimize sinmiştir. Fransa'da modern ya da klasik kitaplar belli devinimleri sonucu, bir süre sonra daha da yayılması için format poche olarak ucuz bir fiyatla tekrar yayınlanır, bu da kitaba ikinci bir devinim getirdiği gibi kapakta da değişikliklere başka bir açılım getirir: Örneğin Maupassant'ın bir yazar olarak tüm kitapları bir vision içerir; bana kapak resimleme tutkusu vermiştir her zaman. Bir Hayaın bu kapağını gördüğümde, belki içeriği bu kadar yakışan bir resim her zaman olamaz demiştim; Vilhelm Hammershoi'ın dünyası sanki kitapla çakışmıştı! 80 yıllar, Almanya'nın belki en ilginç yıllarıdır: İki Almanya ve ortada Berlin ve de Türkiye'den göçün daha çıvıklaşmadığı yıllar! İşte o yıllarda Berlin, kültür adına bir çekim alanı yaratıyor; Senato'nun dağıttığı burslar bir yana, uluslararası sanatçı, entelektüel göçü; hızla zenginleşen Federal Almanya'dan payını almaya geliyor. İlk kez sergimi götürdüğüm Stuttgart'da karşılaştığım Türk komünitesi, kadim dostlarım Yüksel ve İnci Pazarkaya, bu 80 yıllarını bende ölümsüz kıldı. Öteki kentler, Berlin, Nürnberg, Hamburg oraya heykeli dikilmesi gereken Deniz Kavukçuoğlu vs. Berlin'de yaşayan Aras Ören, önemli bir yayınevinden çıkacak kitabı için benden bir görsel istemişti; ilginç o günlerde yaşadığım antik yıkıntılar içerik olarak da denk düşmüştü, gönderdim. Şaşırtıcı, altı ay sonra postadan çıkan kitap ve 730 DM. beklemediğim bir sürpriz oldu! Gerçekten ayda iki kapak yapsanız rahatça yaşayabilirdiniz! Bir süre sonra 400 DM. gelince, gerçekten anladım, kültür neden her yerde yeşermiyor! Yine o yıllar yine Nürnberg'de Yüksel'in de içinde olduğu Dağyeli Yayınevi için iki kitap kapağı ve yayınevinin sergi salonu Galerie Anatolia'da bir sergi yaptım, Yıldırım Dağyeli kültür ve politika adına çok aktif bir kişilikti, kanımca o yıllardaki bize özgü sinerji bugün yok oldu, her şey gibi! Yaşadığımız her dönemde Türkiye, ekonominin karabasanından bir türlü çıkamadı; kültürün değindiği her şey, özellikle günlük gazetelerin, kitabın birinci malzemesi kağıt ya bulunmaz ya da karaborsaya düşer, yayıncılar sürekli zorlanırdı. Nedeni malum ama bizim kuşaklar ve öncesinin edindiği kültür, genellikle saman kağıda basılmış, ekonomik olması için yer yer kırpılmış Yaşar Nabi'nin klasik dünya edebiyatından çevirdikleri baskı kalitesinin çok düşük olduğu kitaplarla oldu! Elimde şair dostum Egemen Berköz'ün kendi olanaklarıyla bastırdığı, kapak deseni de benim olan: Çin Askeri Ah Devran 1966 kitabı var, Ankara'da basılmış. Daha sonra Egemen'in tüm şiirlerini Yapı-Kredi Yayınları bastı. Bu son yıllar, kitap ekonomik bir açılım getirdi, çok kitap basılıyor; demek yazarı, çizeri, çevirmeni bu uğraşılarıyla yaşayabiliyorlar; büyükleri küçükleri! 60 yıllarından bu yana tüm yayıncıların üstlerinde odaklandığı kitap kapağı yapan ünlü grafik sanatçıları, örneğin Sait Maden, Erkal Yavi vs. tüm istekleri yanıtlayabilmek adına gerçek yeteneklerini biraz yıprattılar; biliyorum her yazar, her kitap sizin hayal bahçenize giremez. Genelde kabullendiğim bu ön yargı, beni daha çok Mehmet Fuat'ın yayınladığı birçok kitabında oldu oysa Yeni Dergi, bugün bile düşlediğim bir dergidir. Rilke'den Edip Cansever'e kadar birçok kitabın kapağını, Akademi Grafik Bölümü çıkışlı Aydın Ülgen'e vermişti; ne yazık!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/05/dervis-ergun-sanatta-yeni-paradigmalar/", "text": "Geleneksel toplum, endüstri toplumu, bilgi toplumu gibi sınıflamalar, toplumsal oluşumun hangi gerçeklik doğrultusunda biçimlendiğini açıklar. Bilgi toplumu demek; toplumsal donatıları ve kuruluşunu bilimsel bir tabana oturtan ve tüm ihtiyaçlarını bu gerçeklikten karşılayan toplum demek değildir, bu büyük yanılgıdır. Burada sözü edilen kavram pazar ve tekniği kasteder, teknolojinin kullanımı ve ona dayalı hayat pratiğini açıklar. Bir an düşünelim; son model bir araba tamamen elektronik donatı içinde hareket ediyor, karmaşık bir mekaniği var, bu arabayı kullanmak için mutlaka bir mühendise ihtiyaç var mıdır herhalde yoktur. Sadece bir ehliyet ve bir de araba anahtarı yeterlidir, hatta okuması yazması olmasa da arabayı yürütebilir, bilgi toplumunda birey bilginin neresinde? Bu örneği hayatın merkezinde yer alan tüm tekniklere yaydığımızda sadece kumanda aletine konumlanmış toplumu görürsünüz. Engels'e göre; yaşamla ilgili bilgi edinmek için en aşağıdakilerden en yukarıda bulunanlara kadar tüm bilgileri gözden geçirmek gerekir. Bilgi toplumunda yüceltilen operatör figürdür ara eleman yani, bilgili insan söz konusu değildir. İletişim araçlarının bir ağ gibi sardığı dünya gezegeninde, sürümdeki bilgi saniyeler içinde kaç kere dolaşıyor dünya çevresini araştırmadım fakat rakamın çok yüksek olduğunu kestirebiliyorum. İnternet gibi bir iletişim aracının ucuna bağlanarak saniyede kaç tur atılır dünya çevresinde kim bilir! İstediğiniz bilgiye ulaşırsınız saniyeler içerisinde, merakınızı giderirsiniz ancak bilimsel ya da gerçek bilgiye ulaşamazsınız. Bireyin iletişim ağında gerçekliğe ulaşma şansı olmasa bile sanal bir dünyanın gerçekliğine ulaşma şansı her zaman vardır. Bu nedenle dünya genelinde bir kişinin ortalama internet ortamında harcadığı zaman aralığı 45 dakikayı buluyormuş, hiç internet kullanmayanları çıkardığınızda, eğleşmenin ne kadar uzadığını göreceksiniz. Peki bu kadar zaman ayırmakla ne elde etmiş oluyoruz? Hiçbir şey... Sadece haberdar oluyoruz, işimize yaramayacak bilgi ve haberleri öğrenmiş oluyoruz. Topladığımız sanal bilgide sosyalleşiyoruz, somut bilgide kendimize geliyoruz, sonuç olarak popüler bir kültür etrafında şekilleniyoruz. İnternet ortamında dolaşan bilgilerin çoğunluğunu fast-food bilgisi olarak değerlendirir Lyotard. Derinlikli olmayan slogan bilginin, olguların değil görüngülerin, kavramların yerine cisimleşmiş anlamın, teorinin yerine retoriğin, analitik bilgi yerine şablon bilginin, gerçeğin yerine simülasyonun tüketildiği bir dünyayı görüyoruz. Dijital ortamda özgürlük olarak tüketilen hayatın, gerçek dünyadan bağını koparmasına aldırış etmeden kendine yabancılaşan öznenin bilgi kirliliğinde kayboluşuna tanık oluyoruz. Küreselleşmenin perçini dijital dünya ortamında biçimlenen figürasyon model tanımlaması ve ortaya çıkan yeni insan tipinin; estetik, yasa ve haz duygusunda eriyen nesne halidir söz konusu olan. 1970'leri Orta Çağ'a benzeten ve bu noktadan itibaren gerçek özgürlüğün geldiğini iddia eden düşünürlerin ele aldığı konular pazar ve teknik arasına sıkışan öznenin sanal özgürlüğü olmalıdır. Postmodern özgürlüğü, farklı görüşlere sahip olmalarına rağmen ortak yanları liberal olan üç Amerikalı yazardan; onların cephesinden öğrenmeye çalışacağız. Bu yazarlar; Arthur Danto sol-liberal bir dergide sanat yazıları yazıyor, Thomas McEvilley Rice üniversitesinde sanat tarihi öğretmeni, Dave Hickey Nevada Üniversitesinde sanat tarihi ve kuram öğretmenidir. Bu eleştirmenler sanat tarihi eleştiri kuramına antropolojiyi, felsefeyi, popüler sanatı daha çok müzik ve edebiyat gibi sanatın asli unsurları olmayan konuları da ilave ettiler. Avangardın 1970'lerde kesin ölümüyle sanat tarih sonrası bir evreye girdiğini ileri sürerler. Avangardın beslendiği modernizm ortada kalktığına göre sanat yoluna; post modern kavram anlayışının kendi uhdesi saydığı felsefeden antropolojiye, sanat tarihinden estetiğe, modernizmden ilkel döneme tüm disiplinler üzerinden hak iddia etmektedir. Çünkü tarihin sonu düşüncesinde Fukuyama, Michel Foucault'un ilerlemenin sonu nihayete erdiğinden, bundan sonra sonsuza kadar düşük salınımda, doğrusal ve paralel bir ilerleme sürecine girilmiştir düşüncesinden beslenirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/09/fatih-balci-en-buyuk-birader-biggest-brother-7-17-haziran-2020-7-17-june-2020/", "text": "Sanatçı ve Öğretim üyesi Fatih Balcı yeni güncel sanat çalışmasını 7 Haziranda başlatıyor. Sanatçı facebook adresinden resim yapma sürecini gösterdiği on günlük kesintisiz bir canlı yayın yapacak. Sanatçı bunun için evinin bir odasını canlı yayın stüdyosuna dönüştürüyor. Pandemi günlerinde bütün her şey ve herkes gibi sanat dünyası da dijital dünyaya taşınmaya, işlerini internet aracılığı ile yürütmenin yollarının aramaya başladı. Anlaşılıyor ki, günümüz dijital dünyasında var olamayan biri asla var olamayacak. Bu süreçte tüm insanlar hem gözlemci oldu, hem de transendental bir gözlemci tarafından gözlenen, hesaplanabilir ve denetlenebilir bir nesneye dönüştüler. Artist and faculty member Fatih Balcı starts his new contemporary art work on June 7. The artist will make a ten-day live broadcast, during which he shows the painting process. For this, the artist transforms a room of his house into a live broadcasting studio showing his canvas and working process. In the days of Pandemic, like everything and everyone, the art world started to move to the digital world and to look for ways to run their business through the internet. It turns out that someone who cannot exist in today's digital world will never exist. In this process, all people became both observers and turned into a calculable and auditable object observed by a transcendental observer."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/22/isil-savaser-soyut-sanatta-derinlik-ve-ifade/", "text": "Soyutlama, Antik düşünürlerin mysterium tremendum olarak adlandırmış oldukları ve çağdaş dilde kaygı olarak ifade edebileceğimiz durum ile bağıntılıdır. Alman sanat tarihçisi Wilhelm Worringer (1881 1965), başlangıçtaki sanatsal itkinin, doğanın taklidiyle ilgisi olmadığını, dış dünyanın karmaşıklığı içerisindeki tek dinginlik olasılığının saf soyutlama olduğuna inanmıştır. İçgüdüsel biçimde geometrik soyutlama yaratmıştır. Bu kaygı boyutu, Kandinsky, Maleviç ve Mondrian'ın eserlerine yardımcı olmuştur; teofizik, tinselci, anti-materyalist düşüncelerle eserler arasındaki bağ bu boyuttur. Çağdaş düşün, soyutluk kategorisi içerisinde oluşmaktadır, dolayısıyla çağdaş kültürün bir parçası olan çağdaş sanat da aynı kategoride düşünülmektedir. Çağdaş düşünce ve çağdaş bilim, bu soyutlama süresince ampirik gerçekliğe değil, aslında gerçekliğin özüne yönelmektedir. Sözü edilen gerçekliğin özü ise soyut, düşünsel bir varlıktır. Onu duyusal olarak kavrayamayız, ancak düşünsel olarak kavrayabilir ve ifade edebiliriz. Resim, üç boyutlu nedenselliği yüzeyselliğe indirgemekte ve salt bir biçimselliği ifade etmiş olmaktadır. Nesnelerin üç boyuttan iki boyuta, yüzeyselliğe indirgenmiş olması da soyut sanatı belirleyen bir özellik olarak karşımıza çıkmaktadır. Yüzeysellik, nesneleri üç boyutluluk içerisinde algılayan objektif natüralizme karşıt bir kavrama biçimidir, fakat sübjektif natüralizme de, örneğin; empresyonizme de karşıt olduğunu ifade edebiliriz. empresyonizmin özelliği doğayı, nesneleri renk ve ışık algıları olarak çözümlemek, resim yüzeyine yansıtmaktır. Nesnelerin maddeselliği önemli değildir, ancak nesneler ve varlıklar çizgi, konturdan yoksun, renksel yüzeyler olarak kavranmaktadır. Soyut sanatın objesi, empresyonistlerin düşündüğü gibi gözlemlenebilen objeler değil, düşünce ürünü olan objelerdir. Empresyonistler sanatın 'görme sanatı' olduğunu ifade etmişlerdir. Geçen yüzyıldan itibaren sanatta hakim olan, doğayı görme sanatı olan resim, sanat soyut ile beraber, görme mantığı yerine doğayı düşünme mantığına dönüşmüştür. Dolayısıyla bu yeni mantık, evrene yeni bir biçim vermeyi de getirmiştir. <> kavramı, 1900'lü yıllarda önemli bir kavram olmuştur. Sanatta, felsefede expressionism, özellikle Croce felsefesinde çağa tinsel-estetik nitelik kazandırmıştır. Croce felsefesi özellikle ifade kavramına dayanmaktadır. İfade, 'ben'in objeye, iç dünyanın dış dünyaya olan üstünlüğü, gücü anlamındadır. Thoe Van Doesburg, sanatın ifade olduğunu ve ifadeyi biçim verme olarak algılayabileceğimizi savunmuştur. Biçim vermekle sanat, deney objesinin doğal görünüşünü de ortadan kaldırmaktadır. Bu sayede estetik deneme o derece güçlü olmaktadır. Sanatçı, kendi 'ben' dünyasında sahip olduğu şeyleri ifade etmektedir, dolayısıyla sanatın objesi dış dünyadan insanın iç dünyasına, yani 'ben' dünyasına kaymış olmaktadır. Soyut sanatın en temel niteliği olup, doğadan ve doğa biçimlerinden ayrı, kendi ben dünyasında bir biçim dünyası aranmış olmasıdır. Soyut sanat, ifadenin, yeni bir biçim yaratmanın sanatıdır. İfadenin objesi iç dünya, 'ben' dünyası olmakta ve görünüş dünyası ile hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Burada önemli olan ifade dünyasını görünür kılmaktır, bu da yeni bir evren yaratmaktır. Bu yeni, kendine özgü biçim verme durumu yeni bir kavramda soyutluk kazanmaktadır. Bu kavram 'soyut' olup, 'ifade' ve 'soyut' birbirleriyle örtüşmektedir. Mondrian'a göre soyut her zaman tinsel-evrensel olarak biçim veren ifadedir. Mondrian, iç ve dış, ruh ve doğa, immanens ve trancendens arasında oluşan bir hesaplaşmanın söz konusu olduğunu ifade etmiştir. Burada ruh ve immanens sözcükleriyle kastedilen şey derinlik olgusudur, yani tümel-evrensel olan, varlığın özüdür. Çağdaş soyut sanatta insan, bu öze, derinliğe, evrensele varmak soyutlamaya gitmektedir. Yine Mondrian'a göre, çağımızda sanatın bu görevini ilk algılayan sanatçı Cezanne'dır. Bu biçim dünyası da estetik-sanatsal varlık dünyasını meydana getirmektedir. Cezanne'a göre resim, dünyanın görünüşünden giderek kurtulmaktadır. Nesne biçimlerinden kurtulan sanatçı, evrenin yüzeysel görünüşünden çıkıp, derinliğe uzanacaktır. Sanat, nesnelerin arkasındaki derinlik ve özü kavramadır. Buna göre öz, temel varlık, derinlik duyusal değil, aksine metafizik bir varlık halindedir. Bu metafizik-tinsel dünya, sanatın ortaya koymuş olduğu, somutlaştırdığı bir varlıktır. Bu durumda soyut sanat, basit bir stilizasyon değil, ruh ve doğa, iç ve dış, immanens ve transendens arasında oluşan bir denkleşmenin söz edildiği bir sanat haline gelmiştir. Burada önemli olan ve kastedilen özdür, temel varlıktır, mutlaktır, derinliktir. İnsan bu çaba içerisinde soyuta ulaşabilmektedir. Tümel-evrensel olana, temel varlığa yönelmiş olan sanat, yeni bir boyut, yani metafizik bir boyut kazanmış olmaktadır. Sanat yapıtı, metafizik gerçekliğin etkili olduğu bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Gerek çağdaş sanat, gerekse çağdaş felsefe ana ereğe ulaşmayı hedeflemişlerdir, bu ana erek, varlığın özü ve derinliğidir. Tek bir ifadeyle mutlaktır. Mondrian'ın söylemiyle; soyut, stilizasyon ile gerçekleşmez. Soyut, daima tinsel-evrensel olanın fonksiyonu içerisinde biçim veren ifade olup, dışsal olanın, derin şekilde içe aktarılması, içsel olanın da en salt şekilde dışsallaştırılmasıdır. - Bonfand, A., Soyut Sanat, Çev. Işık Ergüden, Dost Kitabevi, 1994, Ankara - Butler, C., Modernizm, Çev. Nursu Örge, Dost Yayınları, Ankara - Erden, E. O., Modern Sanatın Kısa Tarihi, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul - Eroğlu, Ö., Sanatın Tarihi, Tekhne Yayınları, 2015, İstanbul - Lynton, N., Modern Sanatın Öyküsü, Çev. Cevat Çapan, Sadi Öziş, Remzi Kitabevi, İstanbul - Thompson, J., Modern Resim Nasıl Okunur?, Çev. Firdevs Candil Çulcu, Hayalperest Yayınevi, 2014, İstanbul - Turani, A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, 2013, İstanbul"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/06/22/ressam-ve-akademisyen-hamza-inanc-vefat-etti/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Hamza İnanç'ın vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Hamza İnanç'nı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1963 Paris Güzel Sanatlar Akademisi Serbest Resim Dalında, 2. lik ödülü. 1964 Paris Güzel Sanatlar Akademisi Nü sergisi, 1. lik ödülü. 1999 Sanata 50 yıllık katkılarından dolayı Unesco Onur ödülü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/07/sabahattin-sen-cagdas-turk-sanati-denilince/", "text": "Her ülke her ulus çağdaş dünya sanatının içinde yer almak ister. Sanata ve sanatçılara duyulan saygı çağdaş sanatta yer alan ülkelerin de saygınlığını yükseltir. Her ülkenin bu doğrultuda kendine göre bir çabası vardır. Ülkemiz de bu çabanın dışında kalmamak için yüz yılı aşkın bir süredir sanatın çağdaşlıktaki yerini almaya çalışmaktadır. Sanata bakış açısı ve yapılan çalışmalar istenilen niteliği taşıyan düzeydeyse ülkenin saygınlık kazanmasında sorun yaşanmaz. Kendi ülkemizde de böyle bir saygınlığımız olsun istiyoruz. Her nedense sözünü ettiğim yüz yılı aşkın bir süreden beri sanat ve çağdaşlıkta istenilen düzeye varamadığımız için ülkemiz dünya sanatı içinde bir yer edinmeyi başaramamıştır. Birçok nedenlere bağlasak da gerçek sorun şurada yatıyor: Sanatta sanatın gerektirdiği bir bilinçlenmeyi sağlayamadık. Sanat diye sanattan uzaklaşarak ve kendi kendimizi bilerek yanlış yönlere sürükleyerek istenilen ilerlemenin çok gerisinde kaldık. Zor olanı başarmak yerine salt sanat adını kullanarak sanatın dışında çarpık bir sanat ortamı yarattık. Her açıdan sanata aykırı söz ve uygulamalarla sanat gemisi diye sığ bir gölde kayık yüzdürmekten öteye gidemedik. Kendi içimizden ne bir dünya sanatçısı çıkardık ne de buna olanak sağladık. Her şeye karşın dünya sanatçısı düzeyinde az sayıda da olsa son yıllarda sanatçılarımız kendini göstermekteler. Bunlar yurt dışındaki eğitim ve çabalarıyla kendi güçlerini ülkemizden bağımsız olarak ortaya koyarak evrensel sanatta kendilerini kanıtlayanlardır. Doğal olarak bu sayının az olması şaşırtıcı değil. Herkes yurt dışına kolay çıkamıyor. Ülkedeki sanat eğitimi ve ortamıysa sanattan başka her şeye benziyor. Uzun zamandan beri düzeltmeye çalıştığım bir söylem var: Çağdaş Türk Sanatı. Konuştuğum birçok kişiyle düzeltmeye çalışsam da yaygın bir duruma gelmiş bu söylem çoğu yerde bilinçsizce kullanıma girmiş. Bunun gibi sanata ilişkin yazı ve konuşmalarda ayırımına varılmayan çok sayıda yanlışlar yapılmakta. Yanlış söz ve söylemlerle sanat ele alındığında yanlışın doğru olarak algılanmasının çıkmazı içine düşülmekte. Özellikle ben Çağdaş Türk Sanatı söyleminin ne derece yanlış algıya neden olduğunu açıklama gereğini duyuyorum. Yanlış bir yere oturtulan düşünceler doğru sonuca varamaz. Sanat eşittir insanlık demektir. Ulusalcılıktan uzaklaşıp evrenselliğe varan bir yoldur sanat. Her sanatçı bireysel bir yaratıcı güçtür. Ulusallıkla güdümlendiğinde bireysel güç yerini yaratıcılıktan uzaklaşan bağımlılığa bırakır. Kendi içsel sınırlarını yaratıcılığın sınırsızlığıyla bağdaştıran bir bireysel gücü ortaya çıkarmak gerekiyor. Etkiler hangi kaynaktan olursa olsun evrensel bir dil oluşmalıdır. Sanat duygular ve kavramlar üstü bir yerdedir. Ulusallıkta kalmak değildir. Bireyi buna zorlamak demek kendinden kopmasına zorlamak demektir. Belli anlamlara doğru sürüklemek sanatın evrensel değerdeki bireysel dilinin oluşmasını olanaksızlaştırır. Sanatın kaynağı ulusallık değildir. Çağdaş Türk Sanatı denildiğinde karşımıza sanatı oluşturan bireysel değerlerin bağımsızlığının olmadığı anlamı çıkar. İkinci Dünya Savaşı'nda Çağdaş Alman Sanatı diye denenmeye kalkışıldı. Gerçek sanat ve sanatçılar aşağılandı. Kazanan gerçek sanat ve insanlık oldu. Rönesans'ı ele aldığımızda Rönesans'la başlayan yeni bir sanat anlayışı ulusal bir kimlik olmaktan çıkarak evrensel bir özü yakaladı. Bu öz her sanatçının kendindeki özgünlüktü. Eski Yunan dönemini örnek alsa da o dönemde göz ardı edilen bireysellik Rönesans'ta öne çıktı. Her yapıtı kimin yaptığı önemliydi. Avrupa'nın her yerinde sanattaki gelişmeler ülkelerin ve insanların ortak değeri olarak gerçek yerini buldu. İtalya'da yapılan çalışmalar diğer ülkelerde de yapılan ortak bir anlayışa dönüştü. Böylece Avrupa'nın güneyindeki sanat anlayışına Güney Okulu. kuzeyindeki anlayışa da Kuzey Okulu denildi. Bir taraf biçim ağırlıklı, diğer taraf da öz ağırlıklı çalışmalar olarak değerlendirildi. Çağdaş İtalyan, Fransa, İspanya sanatı olarak adlandırma yapılmadı. Karşılıklı olarak sanattaki gelişmelerden yararlandılar. Ülkelerden çıkan büyük sanatçılar İtalyan, Fransız, Alman sanatçıları olarak söylenirdi. Çağdaş İtalyan Sanatı gibi sözler söylenmezdi. Leonardo bir İtalyan sanatçısı olarak tanımlanırdı. Dürer Rönesans'ın büyük Alman sanatçısı olarak nitelenirdi. Ulusal bir sanat anlayışı yerini evrensel sanat anlayışına bırakmıştı. Günümüzde, tüm dünya sanatçıları birbirinden etkilenir, bir ülkedeki sanat anlayışı dünyanın her ülkesinde ele alınan sanat anlayışıdır. Picasso'yu Çağdaş İspanya Sanatının bir sanatçısı diye adlandıramazsınız. İspanya'da çağdaş sanatı konuşabilirsiniz. Picasso'nun çağdaş bir İspanyol sanatçısı olduğunu söyleyebilirsiniz. Almanya, Avrupa'nın sanat odağı olan ve bu bağlamda çok önemli bir ülke. Alman sanatçılarından etkilenen ülke ve sanatçıların sayısı çoktur. Alman sanatçıları da başka ülkelerdeki sanatçılardan etkilenir ve her sanatçı çağdaş ve evrensel değerdeki özgün yapıtlarını ortaya koyar. Beuys, son yıllarda tüm dünyayı etkilemiştir. Kalkıp da Beuys'a Çağdaş Alman Sanatının bir sanatçısı mı diyeceğiz; yoksa Almanya'nın çağdaş sanatçısı mı diyeceğiz? Bu nedenle Çağdaş Alman, Fransız, İngiltere, İspanya Sanatı demek de yanlış. Almanya'da Çağdaş Sanat, Fransa'da Çağdaş Sanat, İspanya'da Çağdaş Sanat demek en doğrusu. Gerçeğin böyle algılanmaması nedeniyle bizler her yerde, her fırsatta dilimize Çağdaş Türk Sanatı sözünü dolamışız. Çağdaş bir sanatçı ulusal kimliğiyle olan bağlarını çağdaş ve evrensel sanata uyarlamak zorundadır. Avrupa ve sanatta gelişmiş dünyanın diğer ülkelerinde gelinen nokta budur. Bir Alman, Alman sanatçısıdır ama sanat çalışmaları bir Alman sanatı değildir. Biz Çağdaş Türk Sanatı deyince ülkemizde, ülkemize özgü bir çağdaş sanat var, algısı çıkıyor. Buna da sanat adına bir anlam verme olanağı yok. Çünkü kendimizi çağdaş sanatın içinde özel bir niteliğin içine sokuyoruz. Olmayacak şeye amin demeye benziyor. Avrupa'daki, Amerika'daki, Asya'daki ülkeler Çağdaş Amerika Sanatı diyemiyor; bize gelince Çağdaş Türk Sanatı var ve biz daha üstünüz anlamı da çıkıyor. Ülkenin sanattaki çarpıklıkları, geri kalmışlığı, çağ dışında bir yerde olduğu gerçeği yokmuş algısı yerleşiyor. Önce bu yanlıştan kurtulalım ve çağdışı söylemlerle hiçbir yere varamayacağımızı bilelim. Bunun nedeni ne olabilir, dersiniz? Öylesine korkunç bir bilinçsizlik var ki bu noktaya ilk başta sanat eğitimindeki yetersizlik sanattaki bilinçsizliğimiz diyebiliriz. Her şey bu yetersizliğe bağlı. Sanat diye oynanan oyunlardan kaynaklanıyor. Bize Çağdaş Türk Sanatı dedirten niteliksizliğin kurbanlarıyız. Bu konuya ilişkin önemli bir nedene değinmek istiyorum. Kırk yıldır sanat çalışmalarımı Almanya'da sürdürmem nedeniyle hem Almanya'da hem de Avrupa'da olup biteni yakından izleyebiliyorum. Güzel Sanatlar Akademileri ülkenin her yanına yayılmış durumda. Sanat tek bir kentte tek ağızdan yönetilmeyip yönlendirilmiyor. Akademiler kendi bünyelerinde en iyisini yapmaya çalışırken hiç biri çağdaş ve evrensel sanattın uzağında kalmazlar. Çok önemli ve değerli, dünya sanatçısı niteliğini elde etmiş büyük sanatçılar öğretim üyeliği yaparlar. Her akademinin erimi ülkede sanatı en üst düzeyde tutmaya çalışmaktır. Orası salt bir okul değil, ülke saygınlığının yüz akıdır. Okuyan gençlerin gerçek sanatçı olmalarını sağlamaktadırlar. Bu nedenle bu okullar çok sayıda genç sanatçılar yetiştirir; dünya sanatına katar. Son yüzyıla baktığımızda yetişen sanatçıların sayısının kaç binler olduğunu bilemeyiz. Bir ülkede birçok kentte kurulmuş olan Güzel Sanatlar Akademileri sanat yarışı içerisindedirler. Birbirlerinden de oldukça yararlanarak deneyimler edinirler. Sanata ilişkin yeni eğitim ve öğretim yöntemlerini ortaklaşa görüş alış-verişiyle gerçekleştirirler. Uzun yıllar Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi'yle bağlantım oldu. Orada tanıdığım profesörlerle konuşmalarım ve görüşmelerimde Almanya'nın Güzel Sanatlar Akademisi ve yüksek okullarında nelerin olup bittiğini bilirler. Beuys, Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi öğretim üyelerinden biridir. Ortaya attığı bir düşünce anında her tarafa yayılır ve tartışılır. Hem birbirleriyle yarış içindeymiş gibi görünür hem de sanatta bir birliğin içinde büyük bir güç oluştururlar. En çok konuştuğum ve aile dostum olan Profesör Blecks'le de bu konuyu konuştuk. Nerede ne olduğunu çok iyi izliyor ve biliyorsunuz. Bunu neden gerekli görüyorsunuz diye sorduğumda yanıtı şu oldu: Sanatta kesinlikle hiçbir biçimde kopma olmamalıdır. Bu da hem yarışı hem de birliği sağlıyor. Ülkemizdeki son yüzyıla bakalım. Kaç tane Güzel Sanatlar Akademimiz vardı. 1883 de İstanbul'da kurulan Güzel Sanatlar Akademimiz tek akademiydi. 1980 den sonra adı değişse de kendini bugüne dek yeni adıyla sanatta tek egemen güç olarak görür. Çünkü onun yanında onu denetleyen, karşılaştırma yapacağı, sorgulayacağı, yarış içinde olacağı başka bir sanat kurumu yok. Daha sonra açılan yüksek sanat okullarını destekleyip güçlendirecekleri yerde küçümseme yolunu seçtiler. O okulları bitirenleri de adam yerine koymadılar. Köpeksiz köyde değnekle gezen olmak istediler. Ne yarışma ister ne de birliktelik. Bunun yerine konulan değer bilgiçliktir. Bu okul Avrupa'yla yarışabilir mi ki? Hangi yüzle sanatta tek güç olduğunu vurgulayıp durur? Hiçbir işe yaramayacağı apaçık ortada. Ülkemizde ne sanatı ne de sanatçıları destekleyecek bir anlayışı olmadı. Elin akademileri yüz yılda binlerce sanatçı yetiştirirken bizim tekelci akademi bir sanatçı bile çıkaramadı. Öğretim üyeleri arasından da sanatçı çıkmadı. Hiçbirinin dünya sanatçıları dizeminde adları yok. Ülkemizde sanattan anlayan yok diye salt kendileri çaldı, kendileri oynadı. Hem sanat hem de sanatçı diye kendilerinden başka kimseyi tanımak istemediler. Bu nedenledir ki diğer kentlerimizde Güzel Sanatlar Akademisi kurulsun diye önayak olmadılar. Bu bağlamda sanat düşmanlığının başını çektiler. Başından beri de akademi devlet memurluğunun ekmek teknesi olarak kullanıldı. Çallı dönemi, yüz yıl öncesi için çok iyi bir örnek. Çallı döneminde akademide öğretim üyeliği yapanlarımız o günün çağdaş sanatından ne anladılar ne de bu nitelikte çalışmalar yaptılar. Picasso sanatta büyük bir devrim yaratarak baştan anlaşılmamış olsa da Kübizm'i bastıra, bastıra anlaşılır kıldılar. Dali bir yandan, Kandinsky bir yandan, Matisse ve daha birçok sanatçı kalıpları yıkarak sanatta çığır açtılar. Halkın anlayıp anlamamasına da bakmadılar. Birçok kalıp yıkılınca sanattaki atılımların, akımların da hızı arttı. Bizim Çallı dönemimizdekiler nasıl bir yol izledi? Halkımız sanattan anlamıyor. Onları Picasso gibi sanatçılarla ürkütmeyelim. Yavaş, yavaş alıştıralım, diyerek yoz ve yobaz bir yol tuttular. Çünkü kendileri istese de o günün çağdaşlığından uzakta ve yetersizlikteydiler. İsteseler de çağdaşlaşamazlardı. Akademi ekmek teknesine dönüştü. Çallı'nın emekli yaşı geldiğinde emekli olmak istemedi. En sonunda baklayı ağzından çıkararak Ben emekli aylığıyla geçinemem ki! dedi. Bu anlayış ve akademide uzun yıllar çalışmak, akademiyi ekmek kapısı olarak kullanmaktan başka bir şey değildi. O gün, bu gün akademi gerçek sanatçı ve yenilikçileri akademi kadrosuna katmamakta direnmiştir. Profesör Belcks'in dediği kopukluk ortaya darmadağınıklığı çıkardı. Günümüze dek de ne bir sanatçı çıkarabildiler ne de kendileri sanatçıydı. Ekmek teknesi bekçiliğinden ileri gidemediler. Sonradan açılan sanat yüksek okullarını da sanat okulu olarak görmeyip ülkede sanat gelişimini engellemeye kalkıştılar. Kendi boyları boy değilken nasılsa çok kimse sanattan anlamıyor diye sanatçı pozlarında böbürlenip durdular. Sanat diye aldatıldık ve sanatın dışında bir karmaşıklığın içine düştük. Sanata ilişkin yapılanlar sanattan uzak olunca bu konudaki eğitim de öğretim de sanata ilişkin sözler de havada kaldı. Benim saptadığım ve yanlış bulduğum Çağdaş Türk Sanatı söylemini bunların tümü kullanıyor. Bunun gibi sanat adına konuştuklarında salt bu değil daha nice boş sözler söylüyorlar. Salt onlar mı? Galericiler, müzeler, eleştirmenler, koleksiyoncular, sanatta yetkili kıldıklarımız ve diğer sanat fakülteleri söylüyor da söylüyor. Nasılsa çağdaş ve dünya sanatından uzak bir yerde, sanat diye havanda su dövüyoruz. Bu da bize çok kolay geliyor. Sanatı başaracak güçleri olmayan bu yeteneksizler konuşma konusunda kendilerini yetiştirmişlerdir. Önemli olan konuşmak. Sanata uymuş uymamış hiç sorun değil. Bunlardan biri her ağzını açtığında Türkiye espası öğrenseydi sanatta diğer ülkelere kök söktürürdü gibi sözler eder. Espas ağzında paspas olmuştur. Neredeyse kırk yıl İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'nde öğreticilik ve profesörlük yaptı. Neden öyleyse hiç kimseye öğretemedi? Kendi çok iyi biliyordu da neden yaptıklarının dünya sanatında bir değeri yok? Bunları soran olan olursa yandı demektir. Ona Türkiye'de her kapıyı kapatırlar. Özellikle gençler bu açıdan çekinirler ve soramazlar. Tekelci anlayış ne soru sordurur ne de gelişme olanağı verir. Bir zamanlar Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda Sanat Tarihi, öğrencilerin canını çıkaracak özellikte önemli bir yer tutardı. Avrupa'daysa akademi ve sanat yüksek okullarında ders diye de işlenmez. Tony Cragg'ın sınıfında öğrenim gören bizden bir öğrenci vardı. Sanat Tarihi konusunda ne yapıyorsunuz, diye sordum. Tony Cragg bu konuda şunu söylemiş. Sanat kitapları satan dev kitapçılar var. İsteyen oradan satın alır okur. Herkes gibi ben de Sanat Tarihi ile değil de bunun öğreticisi olanlarla sorun yaşadım. Sanat Tarihini öğretenler sanatın özünü öğrettiklerini sanıyorlardı. Oysa Sanat Tarihi sanatın kabuğunu öğretir, özünü değil. Özünü öğretenler Tony Cragglardır. Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitiren biri Düsseldorf Güzel Sanatlar Okulu'nda sanat eğitimine başlar. Dilde sorun yoktur. İki yıl anlatılanlardan neredeyse hiçbir şey anlamadım. demişti. Almanya'da sanat çalışmalarını sürdüren çok iyi sanatçılarımızdan biridir. Sanat diye sanatın kabuğu salt Sanat Tarihi değil sanat derslerinde de öğretilince böylesi acı sonuçlar da kaçınılmazdır. Daha da beteri kavram kargaşasının içine düşerek Çağdaş Türk Sanatı sözünü ağzımızdan düşürmeyiz. Sanat adına sanattan uzak bir çemberin içinde Çağdaş Türk Sanatı diye sıkıştırılmış durumdayız. Bu çember en kısa zamanda kırılmalıdır. Dünyada sanat öylesine büyük bir hızla ilerlemekte ki ona yetişmek neredeyse olanaksız gibi ama yetişilir. Yeter ki gerçek sanat duyarlılığının ırmağı aksın. Sanatı öldürerek sanat oluşmaz. Sanat çok büyük zorlukların aşılmasını gerektirir. Hiç zaman yitirme gibi şansımız yok. Birden bire birkaç kuşağı yitirmiş oluruz. Şimdiden iki kuşak yitmiş gibi görünüyor. Elbette kendini kurtarmak isteyen kurtaracaktır. Sayı ne yazık ki istenilen çoklukta olmayacaktır. Bu sayı geleceğin sanat gücüdür."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/07/utku-varlik-seytan-tirnagi-2/", "text": "Çok yaşadığımdan mı çok gördüğümden mi bilmiyorum, beğeniye özgü bu sığlaşma giderek düşünmeyi, düş görmeyi engelleyen bir zaman dilimine sığındı, izini sürdüklerim yine aynı ormanda yok oldular; bir sihir, bir gizem, bir büyü var mı? Yoksa cehennemin dibine! İşim gücüm o bir başka heyecan; bir müzenin kapısından girerken, kitapçının vitrininden kıvrılıp bana bakan yüzlerce kitaba yaklaşırken, parasızlık günlerimde aldığım bir plakla eve dönerken, uzun süredir beklediğim bir ressamın sergisinin açılışına giderken, ışıklar sönmüş film başlamak üzereyken, atölyeyi düzenleyip yeniden başlayacağım bir tuvalin önünde dururken, özlediğin bir kız arkadaşınla bir şeyler içerken... işte merak/yaşamak tek kural! Büyük bulvarın açıldığı üç pasajdan birincisinde eski kitaplara bakıyorum, önce hızla, merakla, sonra bıkkın; ne kadar ilgisiz kitap yazılmış ama bugün daha beter; örneğin Fransa'da her eylül yeni sezona ünlü ünsüz yayıncıların yayımladığı 600'ü aşkın romanla girilir. Medya kendi yargılarıyla önce bunu yarıya indirir, giderek 20 romana indirgendikten sonra aylarca üstünde konuşulacak ortamlar: radyo, tv. Tüm medyayı kim iyi kontrol ederse, sonuçta ünlü ödüllerin belirleyeceği son aşamaya gelir, örneğin Prix Concourt alan kitap köşeyi döner ve de buna benzer bir sürü ödül... Bu nedenle kitap yazmak moda oldu; şaşırtıcı biçimde genellikle genç güzel kadınlar da yazmak denen bu güç, bıktırıcı işleve sığındılar; hiç belli olmaz, belki şans, ünlü ve zengin oldun gitti! Tüm bunları yaşadıktan sonra sessizce kendi kitaplığına dönüyorsun, belki canın dördüncü kez tekrar bir Çehof çekti! Bir zamanlar kültürü gerçekten yöneten bazı ülkeler onun simyasını kendilerine saklarlardı, örneğin: bir İsveç sineması, Amerikan edebiyatı, Fransız resmi vs. Tanımlamanın ötesinde kültürde ona özgü bir kristalleşme; ama etkilenmeler, beğeninin yönettiği katılımlar olsa bile bu kutuplaşmalar bir kimlikti, bir imzaydı. Çok nadir, bir Amerikalı yönetmen filmini satmak için bir Fransız radyosunda 20 dakika gevezelik yapsın, ya da yabancı bir yazar öteki ülkede kitaplarını imzalasın; kısa örnekler ama gizem yok oldu, her şeyi olduğundan daha iyi tanıyoruz; gün geçmiyor farkında olmadan atölyemde çalan radyoda, oradan buradan gelen binlerce pop müzik grubunun gürültüsünü nasıl bir müzik olarak tanımlamak güçse, sinemadan haberi olmayan o kadar adamın eline bir bütçe vererek bir film yapmak; iyi kötü dünya televizyonlarından birine satarız amacıyla... Artık paranın yönettiği sanata özgü her şeye bir başka gözle bakmak zorundayız, onların gözlüğüyle; sanattan büyük paralar kazanılıp, onu tekrar kendi gücünle empoze etmenin farkına varanların sanat tarihi yazılıyor, kimsenin haddine değil ona başkaldırmak! Biliyoruz artık sanat kimliğini göstererek gireceğin bir yer değil. Çağdaş sanatın, kültür endüstrisine bağlı, uluslararası büyük bir sirk olduğunu sürekli anlatıyorum; açıkça üretiyor ve eğlendiriyor. İnandırıcı olma yeteneği paraya dönük olduğundan, bunun bir yatırım olduğunu Sotheby's, Christy's gibi sistemlerle, her gün bir kabuk bile olamayacak HİÇler milyonlarca dolara satılıyor. İşte bu bir politik; uluslararası para dolaşımı, para aklama! Sistem bir virüs misali global, paranın döndüğü her yeri kolluyor, örneğin Sotheby'si 3.5 milyar dolara alan Drahi, en hızlı bir şekilde Eski, Yeni, Modern, Antik; her gün bir satış diyerek internet'e yapıştı, Sotheby's afişini silmeden hiçbir şeye bakamazsınız!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/11/7-duyu-golge/", "text": "Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, sergi etkinlikleri kapsamında 25 Haziran 2020 tarihinden itibaren dijital ortamda 7. Duyu: Gölge başlıklı uluslararası sergiye ev sahipliği yapıyor. Öğr. Gör. Nilgün Yüksel'in küratörlüğünde hazırlanan sergi manifestosu zorunlu yalıtılmışlık, tedirginlik, gerçeklik ve değişim üzerinden algımızın sınırlarını mercek altına alıyor. Hem yaşadığımız son döneme hem de sanatsal üretimin karmaşasına dair bir önerme olan 7. Duyu: Gölge, uzun soluklu üretim süreçlerinin sonuçlarını izleyici ile paylaşıyor. Farklı ülkelerden sanatçıların bakışlarını yansıtan serginin katılımcıları ise Türkiye'den Açelya Betül GÖNÜLLÜ, Burcu GÜNAY, Burhan YILMAZ, Denizhan ÖZER, Emre ORAN, Erdal AYGENÇ, Esra SAĞLIK, Evren SELÇUK, Ferhat ÖZGÜR, Hüseyin BARAN, İlker YARDIMCI, İrem GÜRSU, Lütfi ÖZDEN, Mehmet ÖRS, Orhan TEKİN, Özkan IŞIK, Seniha ÜNAY SELÇUK, Suzan TEPE YILMAZ, Tevfik Altan DOYRAN, Yıldız DOYRAN, Zehra Seda BOZTUNALI, Zeynep GÜRLER; Romanya'dan Andrei BUDESCU; ABD'den Beth GIACUMMO, Dan LACHAZ; K. K. T. C.'den Erdoğan Ergün, Evrim ERGÜN, Gökhan OKUR, Mine OKUR, Yücel YAZGIN; İngiltere'den John ATKIN; Çin'den Liu QUIN; Liu YANG; XU GUOHUA; Li ZHAO; Çek Cumhuriyeti'nden Lucie ÖRS; İspanya'dan Şükrü KARAKUŞ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/11/nilgun-yuksel-7-duyu-golge/", "text": "Sonra bir sabah kalktık ve her şey birdenbire değişti. Önce Wuhan'da değişti ama o, uzaktaki ötekiydi sonra İtalya'da değişti, sonra adını andığımız ve anmadığımız başka yerlerde, sonra çok iyi bildiğimiz yerde. Artık gecenin karanlığında sadece sokaktaki öteki değil gündüzde, sokakta, işte, evde herkes tekinsizdi. En yakınımız ve hatta kendimiz. Biz eğer görebilseydik ve keşke görebilseydik o düşmanı alt edebilirdik. Don Kişot'un Yeldeğirmenlerine koştuğu gibi koşabilirdik. Ve elbet bir haklılığımız olurdu. Ama şimdi, şu anda tüm gerçeklik ve bildiğimiz her şey elimizden alınıvermişti. Bir sabah kalktığımızda, bir akşam öylesine bilgisayarın tuşuna bastığımızda, uzaktan kumandayı televizyona çevirdiğimizde yeldeğirmenleri gitmişti. Vitrine baktığınız anı hayal edin. Sonra ışıkları kapatıp bilgisayar ekranında kendi suretinizi, gölgenizi görmeyi deneyin. Olmadı. Bu ekran size kendinizi göstermedi. Dolayısıyla vitrinde hayal edip içeri girebileceğiniz bir yer yok. İçeride hayal kırıklığı yaşama, umduğundan daha fazlasını bulup yaşamın tatlı sürprizleriyle karşılaşma olasılığınız da yok. Tek yapabileceğimiz şey imgelemek. Sanırım dokunma duyumuzdan sonra görme duyumuzu da yitirdik. Her anlamda, gerçeğin kaybıyla yitirdik, artık ayna dışında bir suretimiz yok. İmgemizin tüm varyasyonları yitti. Yürürken bir vitrinde saçımızı düzeltmeyeceğiz. Sadece aynada salt çıplak gerçekliğimizle karşılaşacağız. Gölde kendini görüp narsistik bir intihara girişmek ise mitolojiden kalma bir hayal! Talat Parman, İnsanın Eşi Olarak Demon adlı makalesinde Siyah Kalem'in Demonlarından yola çıkar. Sanatın psikanaliz ile kesiştiği noktadaki yorumları onu, plesantadan yani ilk eşimizden ayrılmaya, yaşamda seçtiğimiz eşin dönüşümüne, sonunda da salt bireysel benliğimize getirir. Bunca yazdıktan sonra başlığa dönebiliriz: 7. Duyu: Gölge. İnternette okuduğum bir metin, 7. duyuyu Algı olarak tanımlıyordu. Ve bütün duyumlarımız üzerinden nasıl da bir değişkenlik gösterdiğini küçük örneklerle tanımlıyordu. Ayrıntılar değerlidir. Ve algı sadece bir ayrıntı değildir. Bütüncül bir yaşam, her şeyi kapsayan sonsuz yanılgılar zinciri ile kavramanın anahtarıdır. NOT: 7. Duyu: Gölge Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, sergi etkinlikleri kapsamında 25 Haziran 2020 tarihinden itibaren dijital ortamda 7. Duyu: Gölge başlıklı uluslararası sergiye ev sahipliği yapıyor. http://stf. duzce. edu. tr/Duyuru/29065/7_duyugolge uluslararasi-sanal-sergi adresinden izlenebilir. Öğr. Gör. Nilgün Yüksel'in küratörlüğünde hazırlanan ve farklı ülkelerden sanatçıların bakışlarını yansıtan serginin katılımcıları ise Türkiye'den Açelya Betül GÖNÜLLÜ, Burcu GÜNAY, Burhan YILMAZ, Denizhan ÖZER, Emre ORAN, Erdal AYGENÇ, Esra SAĞLIK, Evren SELÇUK, Ferhat ÖZGÜR, Hüseyin BARAN, İlker YARDIMCI, İrem GÜRSU, Lütfi ÖZDEN, Mehmet ÖRS, Orhan TEKİN, Özkan IŞIK, Seniha ÜNAY SELÇUK, Suzan TEPE YILMAZ, Tevfik Altan DOYRAN, Yıldız DOYRAN, Zehra Seda BOZTUNALI, Zeynep GÜRLER; Romanya'dan Andrei BUDESCU; ABD'den Beth GIACUMMO, Dan LACHAZ; K. K. T. C.'den Erdoğan Ergün, Evrim ERGÜN, Gökhan OKUR, Mine OKUR, Yücel YAZGIN; İngiltere'den John ATKIN; Çin'den Liu QUIN; Liu YANG; XU GUOHUA; Li ZHAO; Çek Cumhuriyeti'nden Lucie ÖRS; İspanya'dan Şükrü KARAKUŞ."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/11/serkan-azeri-eglenceli-bir-hayat-icin-kurulan-renkli-dusler/", "text": "Eğlenceli, gösterişli bir yaşam tarzı birçok insanın içinde olmak istediği renkli görüntülerin büyüsünü sunar çoğu zaman. Böyle bir yaşam tarzı bazı insanlar için anın hakkının verilerek yaşandığı bir amaç boyutunda olurken, bazıları için de hayatın gerçeklerinden uzaklaşmak adına kendisini kısa süreliğine iyi hissettiren bir kaçış sürecine dönüşebilir. Yukarıda bahsettiğimiz bu yaşam biçimi kadının bakış açısında doğal olarak farklı yansır. Bir kadın için eğlenmek, derininde olan duygusunu, zarifliğini ve estetiğini doya doya hissedeceği, iç benliğini ödüllendireceği bir fırsat olabileceği gibi, günlük yaşamın sorumluluklarının, yalnızlığın ve baskıların getirdiği psikolojik etkilerden uzaklaşma arzusunun peşine düştüğü bir kaçış durumu da olabilir. Gerçekte içinde olunmayan fakat her daim düşte kurgulanmış ve bir parçası olunmak istenen sadece eğlenilen bir hayat, reel yaşamın gerçeklerini bir kenara bırakarak kısa bir süreliğine de olsa sığınılan yapay bir tatmin yaratır. Yaşanılan gerçekle arzu edilen eğlenceli yaşam bu noktada karşı karşıya gelir ve çatışır. Görünenin ardındaki görünmeyenin gerçekliği, yüzdeki bir ifadede, bir bakışta veya beden dilinde kendini ele verir. Hatice Aras, cam altı tekniğinde yaptığı resimlerinde yıllardır yaşadıkları reel hayatlarından, acılarından ve sorunlarından bir anlığına da olsa uzaklaşarak renkli ve eğlenceli bir hayatın büyüsüne kendini kaptırıp, protest bir tavırla eğlencelerin başrolüne kendilerini koyan, yaşamayı arzu ettiklerini kısa süreliğine de olsa eğlence içinde gerçekleştirmeye çalışan kadınların düşlerini gözler önüne seriyor. Eğlenilen zaman sürecini oluşturan müziğin, dansın ve keyifli sohbetlerin geri planında kalan gerçek yaşamlarına dair ipucu verebilecek her türlü detaydan tamamen uzaklaşmış görüntüleriyle, büyük, belirgin gözleriyle, renkli ve çoğu zaman gösterişli elbiseleriyle, abartılı makyajlarıyla, protest tavırlarının bir yansıması olan rahat veya hareketli beden jestleriyle iç dünyalarında hissettikleri gerilime ve içinde bulundukları hayatın sorunlarına adeta sırt çevirerek başkaldıran duruşlarıyla karşımıza çıkan bu kadınlar, cam altı tekniğinin yarattığı renk cümbüşüyle fantastik atmosferin içinde karakteristik bir boyutta şekilleniyorlar. Kadın bedeni tarihsel süreç içinde başlı başına bir konu olarak sanat yaratımında daima ilgi çekmiştir. Hatice Aras, kadın bedenini estetize ve idealize etme anlayışına bağlı kalmaz. Kadın bedeniyle Hatice'nin kurduğu bağ, kadının özünde sahip olduğu anaçlık ve dişiliğin belirgin vücut ölçülerinde anlam bularak vurgulanmasıdır. Tarih öncesi çağların ana tanrıça idolleri ve heykelciklerinde gördüğümüz kadının doğasında var olan doğurganlığa gönderme yapan belirgin vücut hatları, O'nun karakterize ettiği kadın figürlerinde de dikkatimizi çekiyor. Arka planın renkliliği, nesnelerin ve figürlerin kompozisyonlar içerisindeki konumları, bu eğlenceli hayat görüntülerini sanki zaman ve mekan kavramlarının birbiri içinde eridiği düşsel sahneler boyutuna ulaştırıyor. özgü bir anlayışta işlediği kadınlarını, kurgulanmış eğlenceli yaşam sahnelerinin kahramanlarına dönüştürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/13/isil-savaser-soyut-sanatin-anlami/", "text": "Sanat, biçimlerin düzenli yapısının yardımıyla gözle görünen dünyayı, tinle gerçeklik kazanmış bir dünya haline getirmektedir. Sanat, doğanın tinle işlenmesidir ve günümüz çağına natüralizmden soyuta kaymış olan bir anlayış içerisine girmektedir. Bu geçiş sürecinde Cezanne önemli katkılarda bulunmuştur. Çağdaş geometrik soyut sanatların başında gerçek anlamda Cezanne gelmektedir. Bu durum, sanatçının içerisinde yaşadığı dönemin sanat istemini çok iyi algılamış olmasından gelen bir olgudur. Doğanın, nesnelerin silindir, koni ve küplerle ele alınması ise doğanın duyusal görünen bir dünya olmaktan çıkıp, düşünülen bir hale getirilmiş olduğunu ifade etmektedir. Düşünülen doğa, artık duyusal olarak algılanan doğa değildir ve sanatta duyusal doğanın bir karşıtı olmuştur. Alman sanat tarihçisi Wilhelm Worringer, sanat tarihini ve dolayısıyla tüm sanat üsluplarını izah edebilecek iki temel kavramı savunmaktadır. Bu kavramlar, psikolojik yetiyi ifade etmektedir ve bütün sanat üslupları, psikolojik bir temele dayandırılmış olmaktadır. Bu durumda iki iç tepimiz bulunmaktadır; özdeşleyim ve soyutlama içtepileri. Soyutlama içtepisi, insan ve doğa arasında normal bir ilgidir ve bu ilgi insanın dış dünya olaylarına karşı duyduğu iç huzursuzluğu, korku duyguları olacaktır. İnsanı dış dünyanın korkularından kurtaracak olan huzur ve güven noktası ise ancak keyfi ve tesadüfi olan her şeyi sanatta 'mutlak' değerlere götürmek ile sağlanabilmektedir. Bu mutlak değerler ise reel yaşamın dışında, soyut biçimler dünyasında ancak 'soyut' sanatta kavranabilmektedir. Soyut sanat biçimleri mutlak değerler açısından insanı kaygılarından uzaklaştırmaktadırlar. İlkel topluluklarda dış dünya olaylarının göstermiş olduğu değişiklik ve belirsizlik, evren hakkındaki bilgilerinin yetersizliği onları soyut sanata yöneltmiştir. Çünkü ilkel toplumlar, dış dünyadaki bu karışıklık karşısında duydukları endişe, korku sebebiyle güvenilir sağlam bir huzur ve güven noktası aramışlar ve bunu da değişmez, mutlak biçimlerden oluşan soyut sanatta bulmuşlardır. Worriger'e göre insanın ilk yarattığı sanat soyut sanattır. Uygar insan da, ilkel insanda olduğu gibi bu yitiklikten kurtulmak için mutlak, kendi başına varlığa ulaşmak istemiştir. Bunu da tıpkı ilkel insan gibi soyut sanatta bulmuştur. Worringer, soyut sanatı psikolojik bir etken, bir içtepi ile açıklamaktadır. Ancak bu soyutlama içtepisi, ilkellerde bilinçsiz bir mekanizm ile soyut sanata ulaştırdığı halde, uygar insanda bu içtepi bilinçli bir duyguya dönüşerek, metafizik bir nitelik oluşturmuştur. Değişmeyen mutlak varlığı arayan uygar insan, soyut sanatta geometrik yasal biçimlerde bu isteğine ulaşmaktadır. Bu şekilde bir geometrik yasal dünyada Platon'dan, Aristoteles'ten beri felsefede 'eidos, essentia' adı verilen metafizik unsurdur. Soyut sanat, özü gereği metafizik bir sanattır. İnsan, duysal görünüşleri ve duyu gerçekliğini ortadan kaldırarak bu özlere ulaşabilmektedir. Bu özleri kavrarken, Cezanne'da nesneler salt geometrik biçimler; koniler, silindirler, küpler olarak algılanmaktadır. Nesnelerin geometrik biçimleri, yeni bir dünya ile nesnelerin özlerini oluşturan bir özler evreni meydana getirmektedir. Bu özler evreni, Cezanne'ın deyimiyle 'doğaya koşut' olan bir evrendir. Doğa ve nesneler, yeni ve farklı bir biçim içerisinde geometrik biçimlerde kavranmak istenmektedir, ancak bu yaklaşım giderek doğanın ve nesnelerin deformasyonunu içermektedir. Sonunda doğa ile nesneler ortadan kaldırılması gereken bir varlığı işaret etmektedir. Soyut sanatın doğuşunda en önemli düşüncelerden birisi de Kandinsky'nin kişisel gözlemlerinden doğmuştur. Kandinsky, objenin resimlerine zarar verdiğini ifade etmiştir. Objenin nesnel biçiminin resme zarar verdiği düşüncesi, soyut sanat için genel bir kural değeri oluşturmuştur. Kandinsky bilindiği üzere soyut sanatı icat etmemiş olmakla beraber, soyut sanatı uygulamıştır. Teorik yazılarıyla derin ve kendisine özgü düşünsel, yüce tinselliği ortaya koyarak çalışmalarını üretmiştir. Kandinsky'nin dile getirmek istediği, sanatın objesinin tinsel varlık, tinsellik olduğu ve bu objenin duyularla kavranamadığıdır. Sanatın objesinin nesneler dünyasından tinsel-sanatsal bir dünyaya geçişi, aynı zamanda yeni bir biçim dünyasını algılama anlamına gelmektedir. Biçimin arandığı yer, artık insanın iç dünyası olmuştur. Yaratıcı tin ya da soyut tin, ruha giden bir yol bularak, yeni ve içsel bir atılıma neden olmuştur. Bu tinsel-ruhsal olana yönelim, çağın bilimsel yönelimine özellikle çağdaş psikolojiye de uygun olmaktadır. Sanat yapıtı, metafizik gerçekliğin etkili olduğu bir yapıdır ve bu metafizik gerçeklik, sanat eserinde görme ve işitmeye dayanan bir biçim kazanabilmiştir. Bir anlamda sanat yapıtının, biçim içerisine giren bir derinlik olduğunu söyleyebiliriz. Sanatın ereği, tümel-evrensel olana, temel varlığa ve mutlağa ulaşmak ve ona biçim vermektedir. Bu da ancak soyut sanat ile mümkün olabilmiştir. Çünkü; metafizik, gerçek biçim ve biçimsellik ancak soyut sanatta kazanılabilmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/13/mehmet-yilmaz-1945-sonrasi-turkiyede-sanat-egitimi-siyaseti/", "text": "İkinci Dünya Savaşı bittiğinde Türkiye yeni bir yol ayrımına gelmişti. O tarihe dek kapitalist Batı dünyası ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile dengeli bir ilişki yürütmüşken, dünyada ortaya çıkan yeni koşullar yüzünden Batı'ya daha yakın durmaya karar verdi. 1923'ten beri Cumhuriyet Halk Partisi'nin iktidarda olduğu tek parti rejiminden çok partili rejime geçiş düşüncesi de yine o süreçte olgunlaştı. Mademki Türkiye Batı'nın bir parçası olmaya gönüllüydü, o halde siyasal rejimiyle de ona benzemeliydi. Ancak örnek alınan sistem, Avrupa demokrasisinin temsilcileri konumundaki İngiltere ve Fransa değil, ABD oldu. Avrupa'daki sistem genellikle yasal sosyalist partileri içeriyordu, ancak Türkiye'de bu tür partilere karşı çok sert bir tavır vardı. Nitekim o dönem yeni kurulan muhafazakar-liberal eğilimli Milli Kalkınma Partisi ve Demokrat Parti'ye dokunulmazken, Türkiye Sosyalist Partisi ve Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi kısa bir süre sonra kapatılmıştır. Esasen bu tutum, farklı hükümetlere göre bazı değişiklikler içermekle birlikte, Cumhuriyet'in ilk yıllarından beri uygulanmakta olan siyasetin devamı niteliğindeydi. Sanat ve kültür alanında da durum pek farklı değildi. Örneğin Nazım Hikmet'in 1925'ten itibaren karakol ve mahkemelere çağrılmaya başlaması; 1938'de 28 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırılması; İstanbul, Ankara, Çankırı ve Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın yatması; 1950'de bir af yasasıyla salıverilmesi; çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması; öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurt dışına kaçmak zorunda kalması ve nihayet 1951'de Türk vatandaşlığından çıkarılması en bilinen örnektir. Yine, Nuri İyem 1946'da bir sergi açmak istemiş, ancak mimli olduğu için izin verilmemiştir. Aziz Nesin'in de dergi, kitap ve yazıları yüzünden resmi makamlarla başı sık sık derde girmiştir. 1947'de 10 ay ağır hapis ve 3 ay 10 gün de Bursa'da gözaltında bulundurulma cezasına çarptırılmış; 1948'de bir dava yüzünden 4 ay tutuklu kalmış; 1949'da da 6 ay hapse mahkum edilmiştir. Rıfat Ilgaz ve Sabahattin Ali de yazıları nedeniyle 1947'de 6'şar ay hapis yatmış; Sabahattin Ali 1948'de yurt dışına kaçmak üzereyken, kendisini kaçıracak olan adam tarafından öldürülmüştür. Bunlar daha sonraki çelişkili ve sancılı sürecin işaretleriydi. Devlet samimi olarak baştan itibaren bir yandan aydın ve modern bir nesil yetiştirmek istemiş, bunun için gelişmiş Batılı ülkelere öğrenciler göndermiş; ancak, bir yandan da onları hep kontrol altında tutmaya gayret etmiş, resmi ideolojiyi eleştirenleri uyarmış, bunda ısrarcı olanları da cezalandırmıştır. Gençlikten beklenen inanç ve davranış, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk tarafından, Söylev'in sonunda yer alan 'Gençliğe Sesleniş'te belirtilmişti. Seslenilen gençlik, damarlarında asil kan taşıyan, Cumhuriyet'i iç ve dış düşmanlara karşı canı pahasına savunmak ve sonsuza dek yaşatmakla görevli, dinamik bir kitle olarak tasavvur edilmişti. 'Toplumu aynı ülküye bağlı bir kütle halinde örgütleyerek kültür ve düşünce birliğini sağlama, ulusal birliği oluşturan kültür ögelerini ortaya çıkarıp geliştirme, kır-kent ve köylü-aydın ayrımını ortadan kaldırma' hedefinin gerçekleştirilmesinde, gençlerin eğitimi büyük önem taşımaktaydı. 1930'lara kadar bu hedef için kullanılan organlar yurt çapında açılan ilkokul, ortaokul ve liseler; İstanbul'da bir üniversite, bir güzel sanatlar akademisi; Ankara'da bir enstitü ve yurt çapına yayılmış Türk Ocağı dernekleriydi. CHP'nin 1931'deki üçüncü kurultayında Türk Ocağı derneklerinin kapatılarak yerine Halkevi derneklerinin açılmasına karar verildi. Bu, bakış açısında bir yenileşme isteğinin işaretiydi. Amaç, yurdun her tarafında açılması planlanan Halkevi şubelerinde dil-edebiyat, güzel sanatlar, tiyatro, halk dershaneleri, tarih ve müze gibi konularda dersler verilerek, Atatürk ilkelerine bağlı 'modern cumhuriyet kuşakları' yetiştirmekti. Doğal olarak, siyasal inanç açısından homojen değildi genç kitle. Gençlik Atatürk'e hayrandı, gösterdiği hedeflere ve ilkelerine bağlıydı; ancakyorum farklarından ötürü ayrışmaların eli kulağındaydı. Onun asker tarafını önemseyenler, Türk ve İslam tarihinin farklı dönemlerine özlemle bakanlar milliyetçi ve dindar eğilimlere sahipti. Modernlik ve ilerleme düşüncesine bağlı olanlarsa yeni bir toplum yaratmada bilim ve sanatın öncülüğüne inanıyor; bunların teminatı olarak da Atatürk'ün laiklik, halkçılık ve devrimcilik ilkelerini öne çıkarıyorlardı. Sosyalist gençlerse, tarihsel bir görevi yerine getirdiği için yine Atatürk'e saygı duymakta; ancak, daha ileri bir rejim olduğunu düşündükleri sosyalizm hayalleri kurmaktaydı. 1945'e gelindiğinde Türkiye'de yükseköğretim düzeyinde güzel sanatlar eğitimi veren iki kurum vardı: İstanbul'daki Güzel Sanatlar Akademisi ve Ankara'daki Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü. Üniversite olarak ise, İstanbul Teknik ve İstanbul adlarıyla, sadece iki kurum mevcuttu. GSA ve GEE'ye ek olarak İstanbul'da Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu (1955) ve İzmir'de de Ege Üniversitesi bünyesinde bir Güzel Sanatlar Fakültesi (1975) açıldı. 1980 sonrasındaysa bu sayı hızla arttı. Aşağıda sırayla bunların kökeni olan dört kuruma, 12 Eylül 1980 sonrası dönüşüm sürecine, seçmeli sanat dersleriyle ilgili ODTÜ'deki örneğe değinilmiş ve son olarak halihazırdaki genel durum değerlendirilmiştir. Bu kurumun kökeni Osmanlı devleti zamanında, 1883'te İstanbul'da öğrenime açılan Sanayi-i Nefise Mekteb-i Alisi'dir. Fransa'daki Academie des Beaux Arts modeline göre kurulmuş olup, Osmanlı ve Türk modernleşmesinin kültür alanındaki en önemli simgelerindendir. Adı 1928'de Güzel Sanatlar Akademisi olmuş, 1969'da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi olarak yeniden değiştirilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesinden iki yıl sonra yürürlüğe giren YÖK yasasıyla yeniden yapılandırılma kararı alınmış; kuruluşunun 100. yılında Mimar Sinan Üniversitesi adıyla üniversiteye dönüştürülmüştür. Güzel Sanatlar Fakültesi, Mimarlık Fakültesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Fen Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden oluşan üniversiteye, o sırada Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı olan Devlet Konservatuvarı da dahil edilmiştir. Bünyesinde 1984'te Mimar Sinan Araştırma Merkezi, 1985'te Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi kurularak genişlemiş; nihayet 2006'da günün koşulları göz önüne alınarak, adı Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi olarak bir kez daha değiştirilmiştir. Ancak, günlük konuşmalarda kısaca Akademi diye anılmaktadır (Resim 1, 2). Okulun kuruluş amacı, ulusal bir sanat yaratarak Türk toplumunun bu konudaki yeteneklerini kanıtlamak ve tüm alanlardaki yenileşme çabalarına katkı sağlamaktı. Bu genel amaç doğrultusunda, biçim bakımından Batılı ; içerik bakımındansa ulusal bir sanat hedeflenmişti. Haliyle, öncelikle işin inceliklerinin öğrenilmesi gerekiyordu. Bu niyetle okuldan mezun olan başarılı gençlerden bazılarını başta dönemin sanat merkezi sayılan Paris olmak üzere, Avrupa'nın farklı kentlerine gönderme kararı alınmıştı. Bu, kültürel aşılanma konusunda önemli bir hamleydi. Yurtdışından dönerek Akademi'nin öğretim kadrosuna katılan gençler edindikleri deneyimleri aktardıkça, sanat eğitiminde Batı'ya bağımlılık eskiye oranla azalmaya başladı. Ancak bölüm başkanlıklarını bir süre daha yabancı hocalar yürütecekti. Örneğin 1940'lara girildiğinde mimarlık bölümünü Forhölzer, heykel bölümünü Rudolf Belling ve resim bölümünü de Leopold Levy yönlendirmekteydi. Leopold Levy'nin yanı sıra resim bölümünde İbrahim Çallı, Hikmet Onat ve Feyhaman Duran gibi sanatçılar da akademik kadrodaydı. Levy, modern akımları gelip geçici modalar olarak görse de öğrencilere sanatı sevdiren, samimi ve açık görüşlü biriydi. Bedri Rahmi Eyüboğlu, Cemal Tollu, Zeki Faik İzer, Nurullah Berk ve Sabri Berkel onun zamanında başladılar hocalığa. Nuri İyem, Ferruh Başağa, Avni Arbaş, Selim Turan, Fethi Karakaş, Mümtaz Yener, Turgut Atalay, Agop Arad ve Haşmet Akal gibi, 1940'larda 'Yeniler Grubu' adıyla bilinen sanatçılar da Levy'nin atölyesinden çıktı. Yeniler Grubu, 1933'ten beri etkinliklerini sürdürmekte olan 'D Grubu'na bir çeşit tepkiydi. Yeniler'e göre, Nurullah Berk, Abidin Dino, Zeki Faik İzer, Elif Naci, Cemal Tollu ve Zühtü Müridoğlu'dan oluşan 'D Grubu' kübizm kaynaklı biçimsel sorunlarla oyalanmakta; oysa, sanatçının toplumsal yaşantıyı yansıtma gibi bir görevi olmalıydı. Akademik rehavete son verdirici, tartışma yaratıcı özelliğinden ötürü bu eğilim farkı önemliydi. Nejat Devrim, Şükriye Dikmen, Orhan Peker, Turan Erol, Nedim Günsür ve Neşet Günal gibi sanatçılar da o yıllarda öğrenci ya da yeni mezunlardı. Heykel bölümü başkanı Belling de doğanın en büyük kaynak ve öğretici olduğunu; eski Mısır, Yunan ve Roma sanatının bu konuda en güzel çözümler sunduğunu savunmaktaydı. O yıllarda Mahir Tomruk ve Nejad Sirel de akademik kadrodaydı ama etkileri zayıftı. 1937'den 1950'ye kadar heykel eğitimine Belling yön verdi. Klasik sanata hayran olmakla birlikte, yaptığı soyut işlerle de öğrencilere örnek oldu (Resim 3). Ayrıca, anıt yapımı konusunda gençlere önemli bilgi ve beceriler kazandırdı. Hüseyin Özkan, Hakkı Atamulu, Hüseyin Gezer, İlhan Koman (Resim 4), Mari Gerekmezyan, Zerrin Bölükbaşı, Turgut Pura ve Şadi Çalık onun öğrencileriydi. 1950'de Ali Hadi Barave Zühtü Müridoğlu (Resim 5, 6) hoca olarak kadroya katılınca Belling tek belirleyici olmaktan çıktı, 1954'te de Akademi'den ayrıldı. O yıllarda iktidar ve muhalefet arasındaki gerilim ordu ve üniversite gençliğini içine alarak genişlemekte, huzursuzluklar artmaktaydı. Gençler ülke sorunlarına daha fazla ilgi duymaya başlamışlardı. DP aleyhtarı öğrencilerin 5 Mayıs 1960 tarihinde, Ankara/Kızılay'da 555K adıyla düzenledikleri gösteri bu ilginin somutlaşmış haliydi. Adını 5. ayın 5. günü saat 5`te Kızılay'da gerçekleşmesinden alan eylem, cumhuriyet tarihinin ilk büyük 'sivil itaatsizlik' hareketi olarak bilinmektedir. Bu süreçte, Akademi öğrencilerinin siyasal eğilimlerine ve Ankara'daki eyleme katılıp katılmadıklarına ilişkin elimizde net veriler yok. Ancak genel kanı, DP'nin keyfi ve baskıcı tutumuna karşı, genelde CHP ve 'Atatürkçü ordu' yanlısı olduklarına ilişkindir. Ordunun 27 Mayıs 1960'ta gerçekleştirdiği darbe kendi çelişkilerini bağrında taşımaktaydı. Darbe yönetimi, bir yandan seçimle gelen bir iktidara son vererek başbakan Menderes ve iki arkadaşını şaibeli bir yargı sürecinin ardından idam etti; bir yandan da, bugün bile çeşitli çevrelerin 'ülkenin gördüğü en demokratik ve özgürlükçü anayasa' dedikleri 1961 Anayasası'nı hazırladı. Dernek ve örgütlenme önündeki engellerin kaldırılması, sosyalist partilerin kurulabilmesi o anayasa ile mümkün oldu. 1961'de sendikacıların kurduğu ve bazı akademisyenlerin de desteklediği Türkiye İşçi Partisi, 1965 seçimlerinde 54 ilde %3 oy alarak TBMM'de 15 milletvekiliyle temsil hakkı kazandı. Bu, sosyalizme eğilimli genç bir kitlenin var olduğunu gösteriyordu. Bu gençler Atatürk'e saygılarını muhafaza etmekle birlikte, toplumsal sorunlara Marksist açıdan bakmaktaydılar. Paris'te 1968'de patlak veren öğrenci direnişlerinin yankısıyla, ülkedeki sol eğilimler biraz daha genişledi, hareketlendi. TİP 1971'de kapatılınca da genç gruplar çeşitli yasal ve yasadışı örgütlere yöneldiler. Üniversitelerin yanı sıra, yükselen rüzgarın Akademi'deki sanatçı adaylarını da etkilemesi doğaldı. Edebiyat alanında Nazım Hikmet zaten öğrencilerin gözünde çoktan bir efsaneydi. Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Sabahattin Ali, Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Fakir Baykurtgibi yazarlar da gittikçe sivrilmekteydiler. Batılı Marksist yazarlardan Ernst Fischer'in Sanatın Gerekliliği kitabının 1968'de; Georg Lukacs'ın Estetik, Avrupa Gerçekçiliği ve Çağdaş Gerçekçiliğin Anlamı adlı kitaplarının da 1978'deTürkçeye çevrilmesiyle, kuramsal çerçeve biraz daha belirginleşti. Bazı resim öğrencileri bir yandan adı geçen yazarların ve güncel siyasetin, bir yandan da Yeniler grubunun başlattığı tartışmaların etkisiyle, toplumcu gerçekçi eğilime yoğunlaştılar; giderek de bir odak haline geldiler. Toplumcu gerçekçilikle ilgili en yoğun tartışmaların yapıldığı mekan, Neşet Günal'ın atölyesiydi (Resim 7). Nuri İyem, Neşe Erdok, Aydın Ayan, Hüsnü Koldaş ve Nedret Sekban'ın sanatları 1970'lerdeki o tartışmalarda biçimlendi. Zeki Kocamemi ve Bedri Rahmi atölyelerindeyse, geleneksel sanatımızla Batı tarzı soyutlamaların harmanlandığı bir eğitim modeli uygulanmaktaydı. Özdemir Altan, Adnan Çoker ve Devrim Erbil onların öğrencileriydi. Okulun eğitim modeli, hocaların adlarıyla bilinen atölyelere dayanıyordu. Öğrencilerden öncelikle canlı modele bakarak sıkı bir çizim becerisi kazanmaları beklenirdi. İnsan ve nesne çiziminde ustalaştıktan sonra öğrencilere konulu kompozisyonlar verilirdi. Soyut anlatımı denemek isteyen bir öğrenci, bu aşamalardan geçmek zorundaydı. Altan Gürman (Resim 8) ve Şükrü Aysan gibi hocalar ise soyut/figür tartışmasının dışında, daha kavramsal bir dünya kurmaktaydılar. Ancak bunlar henüz genç olduklarından, yaşlı hocaların gölgesinde kalıyorlardı. 1970'lerde Akademi'nin yapısında ve eğitim siyasetinde bir takım değişiklikler gündeme geldi. Atölye ve proje çalışmalarında 'kişisel inisiyatif, araştırma ve yaratıcılık' ilkelerinin temel alınmasına karar verildi; değerlendirme jürileri öğrencilere ve dolayısıyla tartışmaya açık hale getirildi. Düzenlemeler sayesinde, kurum Milli Eğitim bürokrasisinden kendisini kurtararak bir çeşit özerklik elde etti. Ne var ki, 1982'de yürürlüğe giren YÖK yasasıyla Akademi 1983'te üniversiteye dönüştürüldü. O güne kadar eğitim modelinin nasıl olacağına kurum kendi karar veriyordu; oysa şimdi bu yetki büyük oranda YÖK'e geçmiş oluyordu. Bir diğer olası sorun da sanat ortamındaki biçem, eğilim ve sergilerin belirlenmesindeinisiyatifin elden çıkmasıydı. Çünkü devreye bir yandan yeni fakülteler, bir yandan da sermaye çevrelerinin desteklediği kurumlar girmekteydi. Özetle, bu kurumun eğitim modeli olarak akademik modernizm, figür/soyut tartışması şeklinde 1950-70 arasında biçimlenmiş, etkisini 1980 sonlarına kadar sürdürmüştür. Akademi'den sonra sanat eğitimi vermeye başlayan en köklü kurumdur. Ülkenin çeşitli dallardaki öğretmen ihtiyacını karşılamak üzere, mayası Konya'da 1926'da Milli Eğitim Bakanlığına bağlı Orta Muallim Mektebi adıyla atıldı. 1927'de Ankara'ya taşınan kurum, iki yıl sonra Gazi Muallim Mektebi ve Terbiye Enstitüsü adını aldı. Var olan şubelere 1932'de Resim-İş şubesi ilave edildi; zamanla Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü olarak tanındı; 1982'de bir kararnameyle Gazi Üniversitesi'ne bağlanarak Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü adını aldı. Bu kanun değişikliğiyle, o güne dek MEB tarafından yürütülmüş olan iki ve üç yıllık öğretmen yetiştirme programlarının tamamı üniversite kapsamına alındı ve dört yıllık oldu (Resim 9). Kurum, resim öğretmeni yetiştirmeyi amaç edinmekle birlikte, başta Ankara olmak üzere, zamanla ülkemizde hem bir sanatçı kuşağının meydana gelmesini sağladı hem de sanatı Anadolu'ya taşıdı. Plastik sanatlar alanında Malik Aksel, Şinasi Barutçu, Zühtü Müridoğlu, Şeref Akdik ve Refik Epikman gibi ilk kuşak sanatçı hocaların ardından Adnan Turani, Turan Erol (Resim 10) ve Burhan Alkar (Resim 11) kadroya dahil oldular; bunlara zamanla Zafer Gençaydın (Resim 12), Zahit Büyükişleyen, Veysel Günay, Mustafa Ayaz, İhsan Çakıcı, Sabri Akça, Vedat Can, Remzi Savaş, Hasan Pekmezci, Hasan Akın, Oya Kınıklı, Söbütay Özer ve Metin Yurdanur eklendi. 1982'den sonraysa Güler Akalan, Erol Batırbek, Esat Arpacı, Muzaffer Tire, Cengiz Savaş, Bünyamin Balamir, Nur Gökbulut, Nurettin Şahin ve Birnur Eraldemir gibi isimler katıldı. Atatürk Eğitim Enstitüsü, Samsun Eğitim Enstitüsü, Çukurova Eğitim Enstitüsü, Bursa Eğitim Enstitüsü ve Buca Eğitim Enstitüsü bünyelerindeki Resim-iş Bölümlerinin oluşturulmasında Gazi Eğitim etkili oldu. 1982'de üniversite kapsamına alınarak eğitim fakültesi haline dönüştürülen bu enstitülere ek olarak, Anadolu Üniversitesi Eğitim Fakültesi ve Karadeniz Teknik Fatih Eğitim Fakültesi de aynı modele göre yapılandırıldı; öğretim elemanlarının çoğu yine bu kurum tarafından belirlendi. Gazi Eğitim Resim-İş Bölümünün eğitim modeli, orta dereceli okullara resim öğretmeni yetiştirmek üzere hazırlanmıştır. Sanat eğitimi veren tüm kurumlarda olduğu gibi, sanatsal ruh burada da atölyelerde biçimlenmiştir. Genel hatlarıyla şimdi de geçerli olan bu sistemde birinci sınıfta temel sanat eğitimi ve çizim derslerinin yanı sıra, öğrenciler ağaç, mukavva, modelaj ve metal atölyelerinden de ders alırlar; ikinci yıl, ana ve yan dal şubelerine ayrılırlar. Ek olarak, öğrenciler ileride gerekli olacak öğretmenlik mesleğine ilişkin dersler alırlar; son sınıfa geldiklerinde de orta dereceli okullarda staj yaparlar. Öğrenciyi farklı araç ve yöntemlerle tanıştırmasından ötürü, bu sistemin disiplinlerarası çalışmalara açık olduğu söylenebilir. Ne var ki, 1980 darbesinden sonra değerli hocalar siyasal bahanelerle uzaklaştırılınca, okulda eleştiri geleneği zayıfladı ve giderek kapalı bir ortam meydana geldi. Sonuçta, 1990 başlarına kadar eğitim modeli ve sanatsal algı Akademi'de olduğu gibi burada da figür/soyut tartışmalarıyla sınırlı kaldı. Fakültenin kökeni MEB'na bağlı olarak İstanbul'da 1955'te kurulan Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu'dur. 1950 sonrasındaki sanayileşme süreciyle bağlantılı olarak, teknik insan gücüne duyulan gereksinimi karşılama amacıyla kurulmuştur. Endüstriyel tasarımı ön planda tutan okul, 1919'da Almanya'da açılan Bauhaus Okulu modeline göre yapılandırılmıştır. Kuruluş aşamasında Stuttgart Akademisi'nden Prof. Adolf Schneck danışman olarak çağrılmıştır. Kurumun üç ilkesi Schneck zamanında belirlenmiştir. Bunlar, araştırmacı bir mantıkla 'malzemeyi biçimlendirme', yapısalcı bir yöntemle 'teknik ile biçim güzelliğini bütünleştirme' ve çoğaltma sürecinde 'endüstriyel biçimlendirme' idi. Bu ilkeler, ilk yıldan itibaren okulun 'temel sanat eğitimi' derslerinde öğretilmeye başlanıyordu. Kurumun üniversiteye dönüşmesinden sonra da bu ilkelere bağlı kalınmıştır. Tatbiki'nin ilk hocalarından Mustafa Aslıer (Resim 13), Bauhaus'u örnek almakla birlikte, kurumun onun devamı olmadığını, ülke koşullarında yepyeni bir okul hedeflendiğini belirtmiştir. Okulun adındaki tatbiki kavramı, zaman zaman bir olumsuzluk olarak gösterilse de, buradan mezun olan sanatçılar ülkemiz sanatına önemli katkı sağlamışlardır. Nitekim daha ilk yıllarından itibaren bu okul safçı modernizmin sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Okulda, Bauhaus'un ünlü hocası Walter Gropius'un ruhu dolaşmaktaydı. Gropius modernizmin 'sanat', 'zanaat' ve 'mühendislik' arasına sınır çekmeye çalışmasını anlamsız buluyordu. 'Sanat için sanat' anlayışı, 19. yüzyılda sanatın özerkleşme mücadelesinde önemli bir rol oynamıştı; ama 20. yüzyılda bir kibre dönüşmüş, akademikleşmişti; çünkü, sanatçıyı kutsarken zanaatçıyı küçümsemişti. Oysa Gropius'a göre sanatçı denen kişi zaten yüce bir ustaydı; geleceğin biçimlendirilmesinde bu sanatçı ustaların rolü çok önemliydi. Tatbiki'nin ayırt edici yanlarından biri de öğretim elemanlarının gençlerden oluşmasıydı. Almanya'dan yeni mezun olup okulun eğitim kadrosuna katılan, sanatsal kimlikleri henüz oluşmamış sanatçı ve tasarımcılar, katılımcı ve deneysel bir okul oluşturmuşlardı. Evrensel ilkelerin yanı sıra yerel kültürlere ilgi duyan bir karakteri vardı. Resim, heykel, seramik, iç mimari, endüstri ürünleri, geleneksel Türk el sanatları bölümü, sahne sanatları ve uygulamalı sanatlar dallarında eğitim verilmeye başlanan kurumda, başlangıçtaki ilkeler genel hatlarıyla daha sonraki süreçte de korunmuştur. Adolf Schneck, Karl Schlamminger ve Elizabeth Berger gibi ilk dönem hocaların ardından bayrağı Ali İsmail Türemen, Mustafa Aslıer, Hakkı Karayiğitoğlu, Erol Eti, Balkan Naci İslimyeli, Mehmet Özer, Tankut Öktem, Gülsüm Karamustafa (Resim 14), Mustafa Plevneli, Kadri Özayten, Hüsamettin Koçan (Resim 15), Gürbüz Doğan Ekşioğlu ve Nazan Erkmen devralmıştır. Bu kurum, 1982'deki yüksek öğretim yasası gereğince Güzel Sanatlar Fakültesiadıyla Marmara Üniversitesi'ne bağlanmıştır. Ülkemizde doğrudan bir üniversite bünyesinde 1975'te Güzel Sanatlar Fakültesi adıyla kurulan ilk sanat eğitimi kurumudur. Başlangıçta Ege Üniversitesi bünyesindeydi. O yıllardaki akademi, konservatuar, eğitim enstitüsü ya da yüksekokul gibi örneklerden farklı, dört yıllık bir fakülteolarak tasarlanmıştı. Öğrencilerin akademi ya da konservatuar geleneğinde olduğu gibi baştan sona tek bir usta-sanatçınınyanında yetiştirilmesi modelinin aksine, farklı hocalarla karşılaşarak yetişmelerinin daha doğru bir yaklaşım olacağı düşüncesi vardı mayasında. Fakültenin bir diğer hedefi de diğer okullarda ihmal edildiği düşünülen belli kuramsal dersleri vermekti. Fakülte, 1981'de yükseköğretim sisteminin yeniden biçimlendirilmesi sürecinde Ege Üniversitesi'nden ayrılarak Dokuz Eylül Üniversitesi'ne bağlandı. Başlangıçta mimarlık, şehircilik, tiyatro ve sinema bölümleri olan fakülteye sonradan resim, heykel, grafik gibi bölümler ilave edildi. 1977'te açılan sınavla uzmanlık eğitimi için Avrupa'ya gönderilen Halil Akdeniz, Cengiz Çekil ve Adem Genç bu kurumun ilk hocalarındandı (Resim 16, 17, 18). 1970 başlarından itibaren Türkiye'deki siyasal ve ekonomik istikrarsızlık gittikçe arttı. 1980'in hemen öncesine gelindiğindebu alanlardaki işleyiş tamamen tıkanmış durumdaydı. Devlet zoraki koalisyonlarla yönetilmeye çalışılıyordu. Sosyalist örgütler ABD emperyalizmine ve yerli işbirlikçilere karşı, 'tam bağımsız Türkiye' diye sokaklardaydı. MHP'li ülkücülerin hedefi, hem solcuları sindirmek, gerekirse yok etmek; hem de dünyadaki Türkleri bir bayrak altında toplamaktı. Erbakan'ı izleyen gençlerse şeriat diye tutturmuşlardı. Ülkede kitlesel ve bireysel katliamlar sıklaşmıştı. 1978'de Kahramanmaraş'ta devletin seyirci kaldığı olaylarda, Alevi ve solcu oldukları gerekçesiyle 111 vatandaşın öldürülmesi en bilinen kitlesel katliamlardandır. Bunun haricinde, gündelik olaylarda yurt sathında ortalama 20 kişi öldürülmekteydi. Bunların çoğu lise ve üniversite öğrencileriydi. Gençlerin yanı sıra, Bedri Karafakioğlu, Cavit Orhan Tütengil Bedrettin Cömert gibi değerli akademisyenler de bu kaos ortamında katledildiler (Resim 19, 20, 21). Cinayet ve boykotlar yüzünden üniversite eğitimi sık sık aksıyordu. Öğrenciler eksik eğitimle, hatta birkaç haftalık derslerlemezun olmak zorunda kalıyorlardı. Siyasal şiddet eylemleri ve ekonomik darboğazın tavan yaptığı o süreçte, Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel 1979'da bir azınlık hükümeti kurdu. 24 Ocak Kararları diye anılan bir dizi ekonomik önlem o zaman hazırlandı. Mimarı da başbakanlık müsteşarı Turgut Özal'dı. Bunalımdan çıkış için önerisi, ülkenin 'yeni-liberal piyasa kuralları'na uyarlanmasıydı. Bu kararlar, bir yandan büyük şirketler lehine devletin ekonomik faaliyetten çekilmesi, bir yandan da işçi ve memur haklarının kısıtlanması esasına dayanmaktaydı. Normal siyasetle mümkün olmayan bu dönüşümü gerçekleştirebilmek için de Özal'ın bir talebi vardı: Kaos ortamınınmutlaka sona erdirilmesi ve ne pahasına olursa olsun ekonomik paketin en az beş yıl uygulanması. Aklından bir darbe geçiyor muydu bilinmez; ama istediği siyaset, 'her türlü muhalefetin yokluğunda' uygulanabilecek türdendi. Bu arada, TBMM'deki anlaşmazlık yüzünden bir türlü yeni cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Ordunun 12 Eylül 1980'deki darbesi işte tam o sırada oldu. Tüm gerekçeler hazırdı: Ülkede kan gövdeyi götürüyordu, eğitim yapılamıyordu, ekonomi bunalımdaydı ve siyasal partiler çözüm konusunda acizdi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren önderliğindeki cunta, ülke yönetimine el koydu; siyasal partileri kapattı, liderlerini hapsetti; ama başbakanlık müsteşarı Özal'a ve uygulamaya koyduğu serbest piyasa siyasetine dokunmadı. Darbe yönetiminin el attığı ilk işlerden biri de yükseköğretim sistemi oldu. Askerin üniversite camiasına bakışı, bizzat darbenin lideri Evren tarafından değişik yerlerde açıklandı. Ona göre, üniversiteler 12 Eylül'den önce bir 'anarşi ve terör yuvası' haline getirilmişti. Bu yüzden gerekli tedbirler alınmalı ve Türk gençliği yalnızca Atatürk ilkelerine göre yetiştirilmeliydi. Kısa sürede anlaşılacağı üzere, Atatürkçülük adı altında dayatılan şey Türk-İslam senteziydi. 'Devletin bekası' ve 'milli birlik ve beraberlik' söylemi öne çıktı. Bunlar, emir komuta zincirine göre işleyen, merkeziyetçi ve tekçi bir yönetim anlayışının işaretleriydi; eğitim sistemi buna uydurulmalıydı. Bu niyetle İhsan Doğramacı başkanlığında 1981'de Yükseköğretim Kurulu oluşturuldu. Böylece YÖK tüm yükseköğretimden sorumlu ve yetkili tek kuruluş haline geldi (Resim 22). Bu süreçte bir yandan dağınık denilen yükseköğretim kurumları tek bir yönetim altında toplandı; bir yandan da sakıncalı öğretim elemanlarının işlerine son verildi ya da başka kurumlara sürgün edildi. Dikensiz bir gül bahçesi yaratma yolundaki adımlardı bunlar. Yeni düzenlemelerle rektör, dekan ve müdür gibi yöneticilerin YÖK kontrolüyle atanmasının önü açıldı. Fakülte ve bölümlerinyeniden düzenlenmesinde, akademik unvan ve atamalarda yeni ölçütler belirlendi. Devlet Güzel Sanatlar Akademisi, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu'nun üniversite kapsamına alınmasına işte o süreçte, 1982'de karar verildi. İlkinin adı Mimar Sinan Üniversitesi oldu. İkincisi, Gazi Üniversitesi'ne bağlı Gazi Eğitim Fakültesi haline getirildi; Resim-İş Bölümü bu fakültenin bir alt birimi olarak planlandı. Üçüncüsü Marmara üniversitesi'ne bağlı bir Güzel Sanatlar Fakültesi oldu. Ege Üniversitesi bünyesindeki fakülteyse Dokuz Eylül Üniversitesine nakledildi. Fakülteleşmeyi sanat camiasından kimileri olumlu, kimileri olumsuz karşıladı. Olumlu bakanlara göre, sanat eğitimi kurumlarının üniversite kapsamına alınması, evrenselliğe, zihinsel zenginliğe atılan bir adım demekti. Geleneksel akademi modelinde işin genelde biçim ve teknik beceri kısmı önemseniyor; kuramsal yön ihmal ediliyordu. Ayrıca, öğretim yöntemi ve değerlendirme konusunda da bir keyfiyet vardı. Üniversite sistemi, bu eksikliklerin giderilmesinde işe yarayabilirdi. Bir getirisi de sanatçı hocaların maaş ve itibar konusunda bilim alanındaki meslektaşlarıyla eşit konuma gelecek olmalarıydı. Fakülteleşmeye olumsuz bakanlarsa, 'üniversitede bilim öğretilir, sanatın yeri akademidir' demekteydiler. Onlara göre, bilimin ve sanatın doğaları farklıydı. Sanatı bilimsel ilke ve ölçütlere sığdırmak, not verme sistemini ona uydurmayaçalışmak doğru bir yaklaşım değildi. Bilim nesnel, sanat özneldi. Zaten örgütlenme şemasını oluşturma sürecinde, güzel sanatların doğasını hakkıyla bilen kimse yoktu YÖK'te. Tüm okulların aynı standartlara bağlanması, çeşitlilik ve sanatın doğası açısından sakıncalıydı. Bazı hocalarsa, yerleşik eğitim modelinden sapılacağı endişesiyle karşı çıkıyordu fakülteleşmeye. Ancak yapacak bir şey yoktu sanat eğitimi mutlaka fakültelerde verilecekti artık. Sanatçılar, hocalık yapmak istiyorlarsa, yeni sisteme uymak zorundaydılar. Kurumlar ve akademisyenler bu dönüşüm sürecine hazırlıksız yakalandıkları için bir takım sıkıntılarla karşılaştılar. Örneğin, akademi ve enstitüler üniversite kapsamına alınınca, bu kurumlardaki hocaların unvan, denklik ve atanma konusunda'üniversite ölçütleri'ne uymaları ya da onlara eşdeğer özel ölçütler belirlenmesi gündeme geldi. Merkeziyetçi ve baskıcı sistem yüzünden eleştiri geleneği zayıfladı. Dayatılan hiyerarşik yapı, anarşiyi önleme adına akademik liyakatın görmezden gelinmesine ve deneyimi yetersiz kişilerin yönetici konuma getirilmesine yol açtı. Bazı kurumlarda, fakülteleşme sürecinde, kadroda henüz profesör olmaması yüzünden alanla ilgisi olmayan kişiler dekan olarak atandı. Bazı hocalar, akademik süreçlerden geçmeksizin, hızla doçent ve profesör yapıldı. Hatta bazı durumlarda, ortaöğretimdeki hocalar üniversitelere alındı; çalıştıkları yıl üzerinden unvanlar verildi. Yaşananlar, öğretim elemanları arasındaki iç barışı ve güveni zedeledi. Bir diğer sıkıntı da öğretim elemanı yetiştirmeye dönük lisansüstü programlar konusunda çıktı. Resim, heykel, seramik ve grafik gibi alanlarda hazırlanması planlanan tezlerin yöntem, ilke ve içerikleri aceleye getirildi. Akademik derecelerin adlandırılmasında'yüksek lisans'ta kolayca görüş birliğine varılmışken, bir sonraki aşamasına 'doktora' denip denemeyeceği konusunda tartışmalar yaşandı. Sonuçta, doktora derecesine denk olmak üzere, 'sanatta yeterlik' terimine karar verildi. Bu, yurt dışında örneği olmayan, bize özgü arızalı bir çözümdü. Yeni düzenlemeyle, sanat kurumlarına öğrenci alımları da değişti. 1980 öncesinde her kurum kendi yöntemlerine göre öğrenci alırken, YÖK'le birlikte, yetenek sınavından önce bir de merkezi sınav koşuluarar hale geldi. Buna göre, güzel sanatlar okumak isteyen lisemezunu gençler, yetenek sınavlarına girebilmek için, Öğrenci Seçme Yerleştirme Merkezi'nin yaptığı sınava girme ve ilgili fakültenin belirlediği taban puanları tutturma zorunluluğuyla karşı karşıya kaldılar. İstanbul'daki Akademi'nin sanat eğitimi modeli, klasik figür geleneğinin temel alındığı bir sisteme dayanmaktaydı. Modern sanat hareketlerinin etkisiyle bu sistem, zamanla figür/soyut tartışmasının belirleyici olduğu bir paradigmaya kaydı. 1980'lere gelindiğinde Akademi'de üç ana eğilim vardı: Neşet Günal ve Neşe Erdok atölyelerinde toplumcu gerçekçilik, Özdemir Altan ve Adnan Çoker atölyelerinde biçimci/soyut anlayış ve Devrim Erbil atölyesinde de minyatür geleneğini modern soyut anlayışla harmanlayan sentezci bir yaklaşım. 1980 sonrasında toplumcu gerçekçi sanatçıların anlatımı daha temkinli ve örtük bir hal aldı; diğerleriyse çeşitli soyutlamalara kaydı. Bu üç eğilimin yanı sıra, kurum bünyesinde 1960'lardan itibaren Şükrü Aysan ve Altan Gürman gibi genç öğretim elemanları kavramsal çalışmalara başlamışlardı ama henüz birer odak olarak görülmüyorlardı. Onların başlattığı yenilikçi damar 1977-1987 arasında düzenlenen 'Yeni Eğilimler' sergilerini doğurdu.1980'lerin ortalarından itibaren ülkedeki siyasal, ekonomik ve kültürel koşulların değişmesiyle, sanatsal etkinlikler Akademi'nin dışına çıktı ve 'Yeni Eğilimler' etkisini yitirdi. Bu sergilerin bitmesinin bir diğer nedeni de Akademi'de uygulanan modernist eğitim siyasetiyle çelişmesiydi. Ankara'daki Gazi Eğitim Resim-İş Bölümünün programıysa, orta dereceli okullara resim-iş öğretmeni yetiştirmeye dönüktü. Bu kurumun da kendine özgü sıkıntıları vardı. 1970'lerden itibaren resmi siyasetin etkisi altındaydı. Darbeden sonra, muhafazakar eğilimli okul yönetimi, bir yandan Türk-İslam sentezi doğrultusunda, milli kültür ve sanat düşüncesini dayattı; bir yandan da asıl amacın sanatçı değil, öğretmen yetiştirmek olduğunu söyleyerek atölye derslerini azalttı; bu arada, çıplak modelden çalışmayı engelledi. 'Bizim sanatımız' diye, öğrencilerin dikkatleri minyatür, tezhip, halı, kilim gibi geleneksel sanatlara çekmeye çalışıldı. Sanatsal kültürün temeli olan eleştirel düşünce geleneği zayıfladı. Buna şiddetle direnen bazı hocalar okuldan uzaklaştırıldı. Kalanlarsa, yönetime rağmen, resim ve heykel atölyelerindeki sistemi mümkün mertebe modern örneklere dayandırmayı sürdürdüler. Bu hocalar bir yandan öğrencileri öğretmenlik mesleğine hazırlamışlar, bir yandan da onların birer sanatçı gibi yetişmelerini istemişlerdir. Sanatçı hocalar, yönetime kıyasla daha özgürlükçüydü. Ama şimdi o yıllar daha nesnel bir şekilde değerlendirildiğinde, hocaların da akademik modernizme saplanıp kaldıkları söylenebilir. Bu, devrimciliği geçmişte kalan, içi boşalmış, soyut/figür tartışmasına takılı kalmış bir modernizmdi. 1980'lerde Batı'daki sanatsal tartışmanın bağlamı değişmişken, Gazi Eğitim'de azcı, kavramsal, beden, gösteri, fluksus, yeryüzü ve video gibi sıfatlarla devreye giren postmodern eğilim ve türlerden hiç söz edilmedi. Bunun bir nedeni bilgi eksikliğiyken, diğer nedeni, bu eğilimlerin hepsinin resim ve heykel karşıtı olmaları; yani kısaca, modernist kalıpların dışında kalmalarıydı. Marmara, Dokuz Eylül, Hacettepe ve Bilkent'teki fakültelerdeyse daha özgür bir ortam vardı; ancak akademik modernizm oralarda da baskındı. 1980'lerin sonlarına dek ülkemizdeki sanat eğitimi kurumlarında 'modern sanat' ve 'çağdaş sanat' kavramları arasında bir anlam farkı yoktu. Örneğin, Mazhar ve Nazan İpşiroğlu ikilisinin yazdıkları Sanatta Devrim (1979) ve Sezer Tansuğ'un Çağdaş Türk Sanatı (1986) adlı kitaplarında ve pek çok makalede görüldüğü gibi, 'çağdaş' sözcüğü 'modern'in Türkçesi anlamındaydı. Yine, 1980 sonlarında Kaya Özsezgin, Bedri Baykam ve Canan Beykal'ın yazdıkları birer metin dışında, 'postmodernizm' kavramı da henüz yaygınlık kazanmamıştı. Bu algı ve sanat eğitimi siyaseti, bir yandan devreye giren bienal ve diğer küratörlü sergiler, bir yandan da iletişim devrimi sayesinde 1990'larda dönüşüm geçirecekti. Eğitim konusundaki bir diğer gözlem de mezuniyet sonrasındaki sürpriz sapmalardır. Güzel sanatlar fakülteleri sanatçı; eğitim fakülteleri bünyelerindeki resim-iş bölümleri orta dereceli okullara öğretmen yetiştirme amacıyla kurulmuşlar; ancak her zaman geçirgenlik olmuştu. Bugün, orta dereceli okullarında öğretmenlik yapan güzel sanatlar mezunlarına ve karşılıklı olarak, sanatçı kimlikleriyle tanınan eğitim fakültesi mezunlarına rastlamak mümkündür. Çünkü, ister güzel sanatlar ister eğitim fakülteleri bünyesinde yer alsın, atölyelerhepmerkezde olmuş, tartışmalar oralarda yapılmıştır. Bu işe gerçekten gönül veren öğrenciler her zaman sanatçı gibi hissederek çalışmışlardır. Durum, şimdi de böyledir. Türkiye'de 1989'da 1'i özel, 6 güzel sanatlar fakültesi vardı. 1990'lardan itibaren bu sayı hızla arttı. 2015'te 16'sı özel, 4'ü devlet üniversitelerinde olmak üzere, İstanbul'da sanat ve tasarım eğitimi veren fakülte sayısı 20'ye ulaştı. Ankara'da 6'sı özel 8, İzmir'de de 3'ü özel 5 sanat fakültesi vardır. Eğitim fakülteleri bünyelerindeki 9 bölüm de dahil edildiğinde, toplam sayının 103'ü bulduğu görülüyor. Fakülte adı olarak 'güzel sanatlar' halen çoğunlukta olsa da, bazılarında artık 'tasarım' ve 'mimarlık'gibi yeni sıfatlar göze çarpıyor. Örneğin, ilk özel üniversite olan Bilkent'deki fakültenin adı Güzel Sanatlar'ken, bugünkü adıGüzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi'dir. Bu konuda devlet kurumları içindeki ilk örnekse Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'dir. Böyle başka örnekler de var. İsim değişiklikleri, kurumların kendilerini güncelleme çabalarının işaretleridir. Çünkü bugün sanat, tasarım ve teknoloji arasındaki sınırlar belirsizleşmiş durumdadır. Fakültelere sinema, video, tasarım ve sanat yönetimi gibi dersler eklendi; zamanla, bunlar bazı fakültelerde bölüm haline geldiler. Sanat fakültelerinin yurt çapına yayılması, kültürel algının dönüşümüne katkı sağlaması açısından iyi oldu. Lisansüstü eğitimini tamamlayan gençlere istihdam olanağı sunması, bir diğer yararıdır. Bu yaygınlık ayrıca, büyük kentlerde okuma olanağı bulamayan sanata meraklı gençlere ve yöre halkına götürülmüş hizmet demektir. Bina koşulları açısından Anadolu'daki fakültelerin genelde iyi durumda oldukları söylenebilir. Ancak çoğunda donanımlı öğretim üyesi açığı var. Bu fakültelerin bir diğer sorunu, çağdaş sanatsal kültürü taşıyacak bir kent ortamının olmamasıdır. Hocalar ve öğrenciler bu yüzden kendilerini üniversite yerleşkesine sıkışmış hissediyorlar. Ancak meraklı ve cesaretli bazı bireylerin gerek iletişim ve seyahat olanakları, gerek uluslararası değişim programları sayesinde dünyaya açıldıklarını görmek sevindiricidir. YÖK'ün getirdiği bir yenilik de tüm üniversitelerde seçmeli sanat dersleri açmak oldu. Amaç, öğrencilerin dikkatini siyasetten kültüre çekmekti. Bu süreçte, hangi bilim dalında okursa okusun, isteyen öğrenci sanat dersleriyle tanışma ve sürdürme fırsatı yakalamış oldu. ODTÜ'deki deneyim bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Bu üniversite bilim ve teknoloji alanında eleman yetiştirmek amacıyla kurulmuş olmakla birlikte, ilk bölümünün Mimarlık olduğu düşünülürse, mayasında sanatın da olduğu aşikardır. YÖK'ten önce zaten bu fakültenin programında sanat tarihi, estetik, fotoğraf, resim ve heykel gibi seçmeli dersler vardı. Genelde fakülte öğrencilerine dönük bu dersleri Ömür Bakırer, Jale Erzen, Önder Şenyapılı ve Hasan Saltık yürütmekteydi. Seçmeli sanat derslerinin daha kapsamlı bir şekilde, tüm üniversite öğrencilerine açık hale gelmesiyse 1989'da kurulan Müzik ve Güzel Sanatlar Bölümüyle mümkün oldu. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası viyolonselcilerinden Engin Sansa'nın kurucu başkanı olduğu bölümün ilk ders programında piyano, fülüt keman, viyola, viyolonsel ve klasik gitar gibi dersler vardı. Bunlara zamanla klasik Türk müziği, korosu, üniversite korosu, şan, caz, tiyatro, sinema ve televizyon, sanat tarihi, müzik tarihi, tiyatro tarihi, sinema ve televizyon tarihi, resim, heykel ve seramik gibi dersler eklendi. Başlangıçta kredisiz olan dersler daha sonra kredili hale geldi. Derslerin hemen hepsi yarı zamanlı hocalarla yürütülürken, resim, heykel ve seramik dersleri için tam zamanlı hocalar istihdam edildi. Resim derslerini, yarı zamanlı olarak Yalçın Gökçebağ başlatmış, ancak 1990'dan itibaren Tansel Türkdoğan yürütmüştür. Bir yıl sonra Mehmet Yılmaz heykel, Ödül Işıtman da seramik dersini vermek üzere görevlendirilmiştir. Işıtman bugün seramik dersine ek olarak cam ve çizim dersleri vermektedir (Resim 23). Yılmaz ve Türkdoğan ise daha sonra Gazi Üniversitesi kadrosuna geçmiş; ancak MGSB'de yarı zamanlı olarak ders vermeye devam etmişlerdir (Resim 24, 25). Resim derslerinin yanı sıra, Yılmaz halen sanatta modernizm ve postmodernizm, Türkdoğan da sanat tarihi okutmaktadır. Heykel atölyesini Mehmet Ali Uysal, sanatta akımlar dersini Felsefe Bölümünden Tahir Kocayiğit yürütmektedir. Ayrıca yarı zamanlı olarak Oğuz Onaran film analizi, Ali Şentürk heykel, Ümmühan Yörük de resim derslerinde görevlidir. Bu bölümden seçmeli ders alan öğrencilerin ilgi ve becerilerinin genelde başlangıç düzeyinde kaldığını (Resim 26); ancak zaman zaman dikkate değer sürprizler yaşandığını belirtmeliyiz. Maden Mühendisliği Bölümünden Servet Koçyiğit, Metalurji ve Malzeme Mühendisliği Bölümünden Ümit Güder; Mimarlık Fakültesi Şehir Planlama Bölümünden Özge Yağcı, Güliz Korkmaz Tirkeş, Mehmet Ali Uysal (Resim 27); Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümünden Ebru Zarakolu Ergün ve Felsefe Bölümünden Ayşe Nahide Yılmaz bu sürprizlerdendir. Bu isimler kendi bölümlerinde okurken, MSGB'den aldıkları derslerin etkisiyle lisansüstü çalışmalarını sanat ve sanat tarihi alanlarında yapmaya karar vermişlerdir. Bugün bir yandan sanatsal çalışmalarını sürdürürken bir yandan da farklı üniversitelerde öğretim üyeliği yapıyorlar. MGSB, derslerin yanı sıra Ayda Bir Konser, Ayda Bir Sergi, Yeni YılKonseri ve Dönem Sonu Etkinlikleri gibi bölüm öğrencilerinin katılımıyla düzenlenen farklı sanat ve müzik etkinlikleri gerçekleştirmektedir. 1999'dan beri aralıksız düzenlenen ODTÜ Sanat Festivali ise üniversitenin bir diğer önemli etkinliğidir. Bunun benzerlerinden farkı, deneysel çalışmalara açık olması ve her sergi için özel bir mekan tasarımı gerçekleştirilmesidir. Bu sayede, başta gençler olmak üzere, sanatçı ve izleyicilerin beklediği bir etkinlik haline gelmiştir. Dikkat çekici iki ismin de Sosyoloji Bölümünden çıktığını belirtmeliyiz: Hasan Ünal Nalbantoğlu ve Ulus Baker. Nalbantoğlu 1990'lardan 2011'deki ölümüne dek bir grup öğrencinin dikkatle izlediği müzik ve sanat sosyolojisidersleri vermiştir. Baker'se müzik, siyaset, sanat tarihi, felsefe, estetik ve film sanatları hakkında düşünüyor, yazıyor ve seminerler veriyordu. Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Uygulama Merkezi- GİSAM'da düzenlediği seminerler ilgi odağı haline gelmişti. Bugün belgesel video alanında çalışmalar yapan Mimarlık Fakültesinden Ersan Ocak ve Ege Berensel, Psikoloji Bölümünden Oktay İnce o seminerlerin takipçilerindendi. 2007'de genç yaşta aramızdan ayrılan Baker'in doktora tezi, seminerleri, ders notları ve yazışmaları, sevenlerinin gayretleriyle bugün kitaplaştırılmış durumdadır. Türkiye'de Batı anlayışına dönük açılan sanat eğitimi kurumlarının, modernleşme sürecinde üstlerine düşen görevi yaptıklarını görüyoruz. Batı'daki kurumların aksine, bizdekilerin baştan itibaren öncü konumda oldukları söylenebilir. Tabii bunun nedeni, ülke koşullarıyla bağlantılıdır. Bilindiği üzere, Batı'da modern eğilim ve akımlar her zaman akademik geleneklere karşı, serbest sanat ortamında varolmuşlardı. Deneysel çalışmalar, geleneğin sürdürücüsü konumundaki akademiler tarafından reddedilmiş, ama sanat piyasasının yenilik peşindeki galerici ve koleksiyoncuları tarafından sahiplenilmişti. Bizdeyse böyle bir sanat ortamı olmadığından, uzunca bir süre her şey akademinin içinde olup bitmiştir. Modası geçmiş bile olsa, Batı'da öğrenilerek o kurumlarda uygulanan ve galerilerde sunulan sanat örnekleri yeni sayılıyordu. Türkiye'deki koşullar açısından gerçekten de öyleydi. Bugün koşullar ve algılar değişmiş durumda. Sanat fakültelerinin eski belirleyici konumlarını yitirdikleri görülüyor. Bu, onların büsbütün önemsizleştiği anlamına gelmiyor. Kaldı ki, sanat eğitimi almak isteyen gençlerin sayısı giderek artıyor. Sevindirici bir diğer gelişme de sanat okuyan kız öğrenci sayısının erkek öğrenci sayısının üzerine çıkmasıdır. Bunlar, Atatürk'le başlayan laik Cumhuriyet sürecinin başarılarındandır. Bir diğer gözlem de 1990'larda 'modern', 'çağdaş', 'güncel' ve 'postmodern' gibi kavramların yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandığına ilişkindir. Daha önce de değinildiği gibi, o zamana dek ülkemizde 'modern sanat' ve 'çağdaş sanat' kavramları arasında bir anlam farkı yoktu. Terim olarak çağdaş, 1930'larda başlatılan dilde özleşme siyasetiyle bağlantılı olarak modernin Türkçesi anlamındaydı. Yeni süreçte, İngilizcede belirginleşen modern art ve contemporary art ayrımlarının etkisiyle, Türkiye'de geniş bir çevrede modern sözcüğünün Türkçeye çevrilmesinden vaz geçildi; çağdaş sanat kavramıysa contemporary art'ın Türkçesi olarak kullanılmaya başlandı. Ancak, yine aynı süreçte bir grup insan da contemporary art'ı güncel sanat diye çevirdi dilimize. Kavramın iki farklı şekilde çevrilmesi, haliyle, bir kavram karmaşasına yol açtı. İngilizce kökenini gözden kaçıranlar, Türkçedeki 'güncel sanat' ve 'çağdaş sanat' kavramlarının tamamen farklı şeyler olduğunu sanıyorlar. Ben bu kavram karmaşasını aşmak ve günümüz sanatını nitelemek için genelde postmodern sıfatını tercih ediyorum. Bugün artık sergi ve sanatsal tartışmalar akademik yapıların dışına taşmış durumda. Bunu mümkün kılan başlıca dinamikler ise, yeni sanat merkezlerinin, sanata meraklı insanların ve ilgili yayınların çoğalması; bir sanat piyasasının oluşması, uluslararası seyahatlerin kolaylaşması, bienal gibi uluslararası etkinliklerin devreye girmesi ve iletişim devrimiyle gelen küresel bilgi akışıdır. Tüm bunlar, akademileri kendilerini güncellemeye itmiştir. Artık farklı sanat ortamları var. Bunlar arasında aşılmaz duvarlar yok. Bilgi ve deneyim akışı çok yönlü ve karşılıklı. Yaratıcılık ve nitelik kimsenin tekelinde değil. Kantçı estetik yerini Duchampcı ve Beuyscu estetiğe bırakmış durumda. Özne ölmedi, tam tersine, çoğaldı. Her nesnenin sanat yapıtına dönüşebildiği, özgünlük ölçütünün nesneden kavrama kaydığı, dijital teknoloji sayesinde devinimli görüntü oluşturmanın çok kolaylaştığı, herkesin 'ben de varım' diyebildiği zamanlarda yaşıyoruz. Yarış tüm hızıyla, türlü taktikleriyle sürüyor. Bu bir varolma mücadelesi. Hep olduğu gibi, en çok kim bağırırsa onun sesi işitiliyor, en çok kim görünürse en gerçek o sanılıyor. Olsun. 'Harekette bereket var' demişler. O halde çalışmaya, bağırmaya, göstermeye, yazmaya devam. AHMAD, Feroz. (2002). Modern Türkiye'nin Oluşumu, Ankara: Doruk Yayınevi. AKAY, Ali. (1999). Genç Etkinlik. Cumhuriyet'in Renkleri, Biçimleri. İstanbul: Türkiye Tarih Vakfı, ss. 178-185. AKOZAN, Feridun. (1983). Mimar Sinan Üniversitesi'nin Anlamı, Sanat Çevresi, 53, ss. 40-41. ALTUNYA, Niyazi. (2006). Gazi Eğitim Enstitüsü (1926-1980). Ankara: Gazi Üniversitesi Yayını. AVŞAR, Vahap ve KORTUN, Vasıf. (2011). Vahap Avşar. İstanbul: RAMPA. BAYKAM, Bedri. (1989). Post-Modernizm: Bir Hayalet mi, Yoksa Kaygan Bir Balık mı?Milliyet Sanat,228, ss. 18-21. BEK, Güler. (2007). 1970 1980 Yılları Arasında Türkiye'de Kültürel ve Sanatsal Ortam. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilim Dalı Doktora Tezi, Ankara. . (2000). Bienal Etkinlikleri ve Türk Sanat Ortamındaki Etkileri. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Tarihi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Ankara. BENLİSOY, Foti. (2003). Öğrenci Muhalefetinin Güncelliği, Toplum ve Bilim, 97, ss. 281-300. BERK, Nurullah ve GEZER, Hüseyin. (1973). 50 Yılın Türk Resim ve Heykeli. İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları. BERKSOY, F. (1998). 20. Yüzyıl Batı ve Türk Resminde Toplumsal Gerçekçilik. İstanbul: Bakışlar Matbaacılık. BEYKAL, Canan. (1986). Kültür Sanat Eğitimi, Kalın,2, ss. 12-14. BEYKAL, Canan; Nazan Erkmen, İnci Deniz Ilgın. (2008). Bauhaus Ekolü Işığında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu ve Marmara Üniversitesi Güzel sanatlar Fakültesi'nin Dünü Bugünü, MÜGSF 50. Yıl Yayınları. CEYHUN, Demirtaş. (1994). Asılacak Adam Aziz Nesin, İstanbul: AD Yayıncılık. ÇOBANLI, Zehra. (1995). Sanat Eğitiminin Gelişimi ve Bu Gelişim İçinde Eskişehir Anadolu Üniversitesi G. F. Örneği, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 10. Yıl Etkinlikleri, Sempozyum 15-17 Mayıs 1995, Konferanslar Ekim 1994-Nisan 1995, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, ss. 27-38. ERDER, Necat. (1998). Kültürel Gelişme ve Devlet, Türkiye'de Kültür Politikaları. İstanbul: İKSV, ss. 69-90. ERZEN, Jale. (1984). Türk Resminde Figür, Yeni Boyut, 3/26, s. 15. GÖK, Fatma (1999). 75 Yılda İnsan Yetiştirme Eğitim ve Devlet, 75 Yılda Eğitim. İstanbul: Türk Tarih Vakfı. GÜRBİLEK, Nurdan. (2007). Vitrinde Yaşamak 1980'lerin Kültürel İklimi. İstanbul: Metis Yayınları. KONGAR, Emre (2000). 21. Yüzyılda Türkiye. İstanbul: Remzi Kitabevi. KURTULUŞ, Y. (2000). Türkiye'de Sanat Eğitimi Tarihi (1950-1999), Genel Eğitimde ve Öğretmen Yetiştiren Kurumlarda Resim/ Resim-İş Bölümleri ve Dersleri. Yayımlanmamış Doktora Tezi, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Enstitüsü. LÜKÜSLÜ, G. Demet. (2008). Günümüz Türkiye Gençliği: Ne Kayıp Bir Kuşak Ne de Ülkenin Aydınlık Geleceği, Yentürk, N., Kurtaran, Y. ve Nemutlu, G. . (2008). Türkiye'de Gençlik Çalışması ve Politikaları. İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları, ss. 287-298. MADRA, Beral. (1990). Sanatsal Dönüşümlerin Değişimi, Hürriyet Gösteri, 113, s. 48. NESİN, Aziz. (1985). Sanat Eğitiminin Yığınsallaşması ve Sanatın Demokratikleşmesi, Bilim ve Sanat, Mayıs, s. 5. ÖZSEZGİN, Kaya. (2010). Görsel Sanatçılar Ansiklopedisi. Ankara: Doruk Yayınevi. ÖZTÜRK ÖTKÜNÇ, Yıldız. (2007). 1980'li Yıllarda (1980 1990) Türkiye Sanat Ortamının Değerlendirilmesi: Bu Bağlamda Dönemin, Özellikle Resim Alanında Üretilen İşlere Yansıması, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Sanat Yönetimi Anabilim Dalı. ÖZSEZGİN, Kaya. (1989). Ard-Çağdaşçılığın Günümüz Türk Sanatına Yansıyan Boyutları, Milliyet Sanat, 228, ss. 23-26. PELVANOĞLU, Burcu. (2009). 1980 Sonrası Türkiye'de Sanat: Dönüşümler. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sanat Tarihi Anabilim Dalı, yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul. TANÖR, Bülent, Korkut Boratav ve Sina Akşin. (2005). Türkiye Tarihi 5; Bugünkü Türkiye 1980-2003. İstanbul: Cem Yayınevi. TANSUĞ, Sezer. (1986). Çağdaş Türk Sanatı. İstanbul: Remzi Kitabevi. TEKELİ, İlhan. (2009). Türkiye'de Üniversitelerin YÖK Sonrasındaki Gelişme Öyküsü (1981-2007), Türkiye'de Üniversite Anlayışının Gelişimi (1961-2007). Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi, ss. 55-313. TUNÇAY, Mete. (1999). 75 Yılda Ne Kadar Çağdaşlaştık. Rona, Zeynep. . (1999). Bilanço 1923-1998: Türkiye Cumhuriyeti'nin 75 Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi, I. Cilt: Siyaset-Kültür-Uluslararası İlişkiler. İstanbul: Tarih Vakfı Yayınları, 3-6. TURANİ, Adnan. (1995). Güzel Sanatlar Fakülteleri ve Bu Kurumlardaki Eğitim-Öğretimin Programlaştırılması Üzerine, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 10. Yıl Etkinlikleri, Sempozyum 15-17 Mayıs 1995, Konferanslar Ekim 1994-Nisan 1995, Eskişehir: Anadolu Üniversitesi Yayınları, ss. 109-114. YASA YAMAN, Zeynep. (1994). Kültür Politikaları Açısından Sanat Ortamı, 4. Ulusal Sanat Sempozyumu Kültürün Gelişiminde Sanatın Öncülüğü (4 6 Mayıs 1994). Ankara: Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Yayını, ss. 155 162. . (2011). Suretin Sireti, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Sanat Koleksiyonu'ndan Bir Seçki. İstanbul: Pera Müzesi. . (2012). Başka İzlenimler Değişen Gelenekler. İstanbul: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası. YILMAZ, Ayşe Nahide. (2015). 1980 Sonrası Türkiye'de Sanat ve Siyaset. Ankara: Ütopya Yayınevi. YILMAZ, Mehmet. (2009). Sanatçıları Okumak ya da Postmodern Söyleşiler. Ankara: Ütopya Yayınevi. . (2011). Sakıncalı Çünkü Edepsiz. Ankara: Ütopya Yayınevi. . (ed. 2012). Sanatın Günceli Güncelin Sanatı. Ankara: Ütopya Yayınevi. . (2013). Modernden Postmoderne Sanat. Ankara: Ütopya Yayınevi. ZÜRCHER, Erik Jan. (2009). Modernleşen Türkiye'nin Tarihi. İstanbul: İletişim Yayınları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/14/ayasofyanin-cami-statusune-gecmis-olmasi-hakkinda-upsd-bildirisi/", "text": "İstanbul'un fethinin simgesel yapısı olan Ayasofya, mimari değeri ve tarihsel önemi göz önüne alınarak Bakanlar Kurulu'nun 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı kararıyla ve Atatürk'ün imzasıyla müze statüsüne getirilmiş tarihi bir yapıdır. Yıllar içinde yapılan tüm restorasyonlar sayesinde sanatsal değeri de gün yüzüne çıkan Ayasofya, dünya kültür miraslarının en önemlilerinden biri konumundadır. Tarihsel ve sanatsal açıdan bu denli kıymetli bir yapının, medeniyetlerin beşiği ve kesişme noktası ülkemizde olmasının gururu kadar, onu muhafaza etmenin sorumluluğu da üzerimizdedir. Hepimizin bildiği gibi, Ayasofya'nın ibadete açılması, sürekli olarak siyasi oy çıkarları için yıllar içinde gündeme getirilen bir konu olmuştur. Yakın geçmişte Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan da bu konuyu gündeme taşımanın gereksizliğini, mantıksızlığını, siyasi ve diplomatik uluslararası gerekçelendirmede yeri olmayışını en anlaşılır sözlerle kamuoyumuza açıklamıştı. Bugün, başka siyasilerin zorlamasıyla tekrar gündeme gelen ve anlayamadığımız şekilde bir egemenlik konusuna dönüştürülen bu konunun, parlamento tartışmalarından sonra Danıştay'dan Ayasofya'nın ibadete açılması şeklinde çıkması, maalesef evrensel kültürel zenginliklerimize değer veren halk kesimlerinde ve dünyada üzüntü yaratmıştır. Bu muhteşem mimari eserin tarihsel değerini katbekat artıran bir özelliği de, yapımında kullanılan bazı sütun, kapı ve taşların binadan daha eski yapı ve tapınaklardan getirilmiş olmasıdır. Dolayısıyla dünya kültür mirası olarak çok anlamlı bir yerde durmaktadır. UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesine de dahil olan Ayasofya, ülkeler ve dinler arası dostluğun bir simgesi olarak müze statüsünü dünya varoldukça korumalıdır. Türkiye'de gerek tarihi gerek modern tarzda inşa edilmiş, sayılamayacak kadar bol adette camiye sahip olmamız, toplumda bu konuda sayısal olarak bir ihtiyaç olduğu olasılığını ortadan kaldırmaktadır. Siyasi çıkarlardan öte, her türlü ideolojik ayrışma ve polemiğin de üstünde bir konumda olması gereken Ayasofya'nın işlevselliğinden daha önemli olan, onun kültürel bir dünya mirası olarak temsiliyetidir. Bundan 86 yıl önce, 1934 yılında, çağdaş, önyargısız, hoşgörüye dayalı, çoğulcu bir demokrasiyi, bu temelde bir insanlık anlayışını ülkemize, toplumumuza aşılamış olan Mustafa Kemal Atatürk'ün Ayasofya'nın tüm insanlığa açık bir müzeye dönüştürülmesi yönünde attığı muhteşem adımında bugün vazgeçilmiş olmasını, ne anlamak ne de hazmetmek mümkündür. Danıştay'a gelince, hukuka sığmayan bir kararla, (davacının dava açma ehliyeti bulunmaması, davanın 60 günlük süresinin geçmiş olması nedeniyle -evet, çünkü geçen süre 86 yıl!- hak düşürücü süre yönünden açılamaz hale gelmesi ve aynı konuda daha önce açılmış davalarda verilmiş emsal ve kesinleşmiş hükümler bulunması) Atatürk'ün ve Bakanlar Kurulu'nun tarihi Ayasofya'nın müze statüsüne geçirilme seçimini, hem de oybirliğiyle değiştirmeye cüret edebilmiş olmaları, Cumhuriyetimizin ve adalet tarihimizin kayıtlarında şeref duyduğu sayfalarda yer almayacaktır. Gerekçe olarak Padişah'ın fetihten kaynaklanan mülkünü cami olarak vakfetmiş olmasını göstermek, tarihin akışını ve sonuçlarını reddeden, cumhuriyetin kuruluşunu ve büyük devrimi olmamış gibi gösteren anlaşılması imkansız bir yaklaşımdır. Atatürk'ü bu kadar siyasi gerekçeli ve aslında hiç kimseye yararı olmayan kararlarla sorgulamak ve yıpratmaya çalışmak bu Türkiye Cumhuriyeti'nin hiçbir kurumunun işi olmamalıdır, olamaz! Şayet medyada görüldüğü gibi kimileri şimdiden bu Danıştay kararını bir örnek ve başlangıç olarak kullanıp, Cumhuriyet Türkiyesi'nin kararlarını ve devrimlerini sorgulamak veya tersyüz etmek için bir araç olarak kullanmaya kalkışırlarsa, karşılarında Atatürk'ün asil Türk halkını ve Cumhuriyet'i bulacaklardır. Muhalefet partilerinin bu vahim konuyu desteklemiş veya tepkisiz kalmış olmaları, Atatürk Devrimleri, Lozan ve Cumhuriyet hukuku açısından konunun derinliğine giremediklerini göstermiştir. uluslararası turizmin gözbebeğinin ve çekim kaynağının bu şekilde heder edilmesi, turist ilgisinin azalması, ayrıca ülkenin en çok ziyaret edilen müzesinin kazandırdığı büyük gelirin kaybedilmesi gibi diğer parametrelerin ötesinde, ülkemiz açısından ciddi anlamda bir prestij ve uluslararası siyasi destek kaybına da neden olacaktır. Dünyanın farklı yerlerinde aleyhimize oluşan tepkiler şimdiden vücut bulmaya başlamıştır. En kısa zamanda Türkiye'nin bu hatadan dönmesi en büyük dileğimizdir veinanıyoruz ki yüce Türk ulusunun hoşgörü ve barış dolu tarihi perspektifine uyan tavır budur. Saygılarımızla ulusumuza ve dünya kamuoyuna duyurulur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/25/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-7/", "text": "Sultan III. Selim( 1) 1791 yılında iki yabancı heyetten yenileşme raporu istemiş ve sonuçta tutucu, uzlaştırıcı ve köklü görüşler içinde, kökten çözümlerde karar kılmıştır. Bu konuda çalışması için aynı yıl Ebubekir Ratip Efendi görevlendirilir. Batılı aydın tipinin temsilcisi olan Ratip Efendi, beş yüz sayfalık Nizam'ı Cedit raporunu III. Selim'e sunar. Burada laik hukuk devletinin anlatımı vardır. Yeni bir ordu kurulması, yeni vergiler, deniz subaylarının sınavla alınması ve en önemlisi yabancıların kurs vermek üzere gelip gitmeleri yerine bu eğitimlerin okulları kurulmuştur. Aydın yetiştirmek amacı ile dış ülkelerde elçilikler kurulmuştur. Ancak uzun süre orada kalmak istemeyen insanların geri dönmek için gerekçeleri ise; domuz eti yemek korkusu ya da oralarda ölmek korkusudur. Yine de Batı'yı tanıyan devlet adamları, yabancı uzmanlara ulaşma, bu elçilikler aracılığı ile dışarıda öğrenci yetiştirme gibi işlevselliklerini sürdürmüşlerdir. Ancak bu yenileşme hareketleri, din adamları, Yeniçeriler ve Rumeli aydınlarının başkaldırıları ile son bulacak ve III. Selim'e Gavur'' gözüyle bakacaklardır. Yeniçeriler, isyan çıkartarak tahttan indirdikleri III. Selim'in yerine kendilerine yakın buldukları IV. Mustafa'yı tahta geçirmişlerdir. Bir süre sonra III. Selim yeniliklerini devam ettirmek için tahta geçmek üzere hamle yaparken bunu anlayan IV. Mustafa tarafından kardeşi II. Mahmut ile kafese kapatılır. Alemdar Mustafa Paşa çok sevdiği III. Selim'i kurtarmaya saraya gelir ancak geç kalmıştır, Yeniçeriler aydınlıkçı, modern uygarlığı gerçekleştirmek isteyen padişahı boğmuştur. Üvey kardeşi IV. Mustafa'nın kendini de boğduracağını bilen II. Mahmut saklanır ve Alemdar Mustafa Paşa tarafından lalasının sakladığı yerden alınıp tahta çıkartılır. Sultan II. Mahmut tahta çıktıktan hemen sonra amcası III. Selim'i tahtan indiren ve boğan Yeniçeri ocağını kaldırır. Tarihte derin iz bırakan, dört yüz yıllık geçmişi olan yüz bin askerlik yeniçeri ocağının kapatılması Osmanlı tarihinde önemli bir kilometre taşı olarak kabul edilir. 17 Haziran 1826 yılından sonra İstanbul dahil tüm vilayetlerdeki Yeniçeri ocakları bir daha açılmamak üzere kapatılır. Yeniçeriler İmparatorluktaki her olumsuz olayda yer aldıkları için ocak kapandığında Vakayı Hayriye ismiyle anılmıştır. Amcası III. Selim'in padişahlığı sırasında onu takip eden, yeniliklerini benimseyen II. Mahmut kendi döneminde de aynı yenilikçi hareketleri artırarak sürdürdüğü için yenilikçi padişah olarak anılır (1808-1839). Öyle ki yabancı tarihçiler onun Kanuni Sultan Süleyman'dan bu yana Osmanlı'nın en büyük padişahı olduğunu yazmıştır. II. Mahmut'un tahta çıkmasıyla Rumeli ve Anadolu ayanları( 2) arasında ilk Amme Hukuku Kaidesi addedilen Senet-i İttifak imzalanır. Bu ayan, devlet yönetimi kontrolünden kendi haklarını almak isteyen Magna Karta gibi belge durumundadır. Bu ittifak Türk düşünce yaşamı içinde önemli bir yer tutar. Burada Padişah hakkının, halka dağılımı ve paylaşımı vardır. 1807-1839 döneminde tutucu düşünce önemini kaybeder. Yeniçeri Ocağı'nı kullanarak pozitif bilimleri engelleyen Orta Çağ kafalı din adamları seslerini kısarlar. Bektaşilik ve onun yuvaları olan tekkeler kaldırılır. Başkaldırılar bastırılır, merkezi idare temelleri atılır. İlginç olan tüm bu gelişimlerin yeniçeri ocağının kaldırılması ile paralel oluşudur. Devlet, bilimsel esaslar üzerine yapılandırılır. Sivil ve mülki yasalar oluşturulur. Ziraat, ticaret, sanayi ve halkla ilgili meclisler kurulup yasalar hazırlanır. II. Mahmut dönemimde yetkilerin meclise devredildiği gözlenir. Bu dönemlerde, ulaştırma, posta, yeni giyim tarzı, kumaş imalatı, kağıt fabrikaları ve karantina sistemleri kurulur. Devlet dairelerine padişah resimleri asılır. Ancak bu hızlı gelişimi engelleyen kapitülasyonlar, çoğu kurumun yaşamasını olanaksız kılar. Görüldüğü gibi artık yeni bir idare sistemi, yeni anlayışlar devlet görünüşünü etkilemeye başlamıştır. Bu yapılanma düşüncede kalmayıp, uygulama biçimine de dönüşmüştür. Yeni bir dünya görüşü, yeni bir kadroyu ve buna bağlı olarak yeni eğitim kurumlarının gereksinimini de doğurur. II. Mahmut dönemi aydınları, 1827'de 'Mekteb-i Tıbbiye',1833'de 'Mızıka-i Humayun' 1834'de Fransa'daki Sainte Cyre stilindeki 'Mekteb-i Hayriye'yi' kurmuştur. Burada Fransızca ve Türkçe eğitimler verilir. Yetişmiş eleman olmadığından eğitimciler dışarıdan getirilmiştir. Buna bağlı olarak yabancı eğitimcilerin dini inanca dokunduğu gerekçesiyle pek çok aile çocuklarını bu okullardan almıştır. Yine de her şeye rağmen Batı düzeyine ulaşmanın eğitimden geçtiği anlayışı yönetimde ve halkta kabul görmüş, bu anlayış önemli şekilde yerleşmiştir. Tüm bu yenilikçi çabalarla Lale Devri'nden 1839 yılına kadar Orta Çağ'ın karanlık görüşünü her tür yönetimden kurtarmak amacıyla yürütülmüş, bir asır gibi uzun bir süreçte dünya görüşünün bağnaz düşüncelere karşı ne zor değişebildiği kanıtlanmıştır. 1839'da ilan edilen, Gülhane Hattı Hümayunu bile Ortaçağ şeriat devleti anlayışını silememiştir. Bireyin namus, mal mülk, can güvenliği ve hakları padişah tarafından tek taraflı garanti altındadır. Oysa yapılan çalışmalarda istenen Orta Çağ zihniyeti ile bireyin hakkını kabul etmeyen idarenin, halkın her tür ihtiyacını, hukuki haklarını koruyan kuralları kabul etmesi idi. Gelişen Batı görünüşü, Müslüman ve gayrimüslim tebaa arasındaki farkı yok etmeyi hedefliyordu. Askerliğe sınırlamalar getirildi. Devlet idaresinde laikleşmeye yönelindi. Vilayet meclisleri kuruldu ve halkın düşünceleri, sözleri değer kazandı. Ancak, Gülhane Hattı Hümayunu'nda 'şeriat kanunlarına bağlı olmayan memleketlerin ayakta kalamayacağı bir gerçektir', gibi bir ibare yer almaktaydı ki, bu anlayış da Batı'yı tam benimsememeye vardıran bir sonuç doğurmaktaydı yine de... 1716'daki askeri ıslahat hareketlerinin sonuçları: Doğu kültürünün yerini Batı kültürü alır, Doğu dilleri yerine Batı dilleri değerlenir. Batılı aydın kesim oluşur, insan eşitliği gündemdedir, bireyin ve halkın yararına yönelik devlet düzeni ve anlayışı kabul edilir. Tüm bu gelişmeler elbette ki plastik sanatların Batı sanat değerine bağlanmasını da beraberinde getirir. Devlet yönetimindeki toplumsal değişimler ve siyasal, sosyal oluşumlardan kaynaklanan kültürel değişimler bu yenileşme hareketlerinin sonucudur. Bizim geleneksel minyatür anlayışımızla gelişen resim sanatımıza karşın, Batı'nın optik göz aldatıcılığı ile oluşturduğu sanatsal yapıtlardan ilk etkilenme, doğa gözlemlerine bağlı Mühendishanelerde geliştirilen derslerdir. Ancak bu çalışmalar da resimsel bir anlayıştan yola çıkmakla ilgili değildir. Topçuluk, haritacılık ve istihkam eğitiminin gereksiniminden kaynaklanır. Yeniçeri Ocağı kaldırıldıktan sonra Mühendishanelerde resim derslerine önem verilmiştir (1825) ve yurt dışına öğrenciler eğitime yollanmıştır. 1846'da Bekir Paşa, bakır oyma ve taş baskı sanatının gelişmesi ve yayılması için çok uğraş vermiştir. 1875'de resim dersleri askeri liselere girer, Batı anlamında resimler asker aydınlarca uygulanmaya başlanır. 1865'te Abdülaziz, Pierre-Desire Guillemet isimli bir ressamı İstanbul'a getirtir. Sanatçı, Pera'da bir atölye kurar ve Akademi'ye resim-desen dersleri vermeye başlar. Mühendishaneyi ilk bitiren ve resim öğrenimi için Avrupa'ya gönderilen ilk kişi Ferik İbrahim Paşa'dır (1835). Ancak Ferik İbrahim Paşa'nın sanatına ait belgeler kaybolmuştur. Servili Ahmet Emin 1847'de Viyana'ya gönderilmiştir. 1876 yılında Kolağası olarak mezun olan Halil Paşa bu dönem sanatçılarından en önemlisidir. Sekiz yıl Paris'te eğitim görmüştür. Bu dönem Batıda empresyonist akımı hakim durumdadır. Halil Paşa tam anlamıyla empresyonist üslubu benimsememiş olsa da yorumladığı İstanbul sahilleri ve doğa resimlerinde empresyonist fırça darbeleri görülmektedir. Sanatçı resimlerinde akademik portreler de çalışmıştır. Portrelerinde ve peyzajlarında serbest fırça ile ışığı öne çıkarmasına karşılık, Fransız empresyonistleri gibi renk sistemleri ile atmosfer oyunlarına girmemiştir. Eski evler onun peyzajlarında doğa içinde yer alır, güçlü bir deseni olduğu kabul edilir. Servili Ahmet Emin, 1845-1892 yılları arasında resim çalışmaları yapmış ve resimler üretmiştir. Duygulu bir peyzaj ressamı olarak bilinir ve Theodore Rousseau tarzında büyük ağaçların yer aldığı doğa kompozisyonlarını tuvaline geçirmesi ve gezgin bir ressam olması ile tanınır. Yabancı eğitimcilerin yanında ilk resim öğretmeni subay Hüsnü Yusuf'tur. Ancak geçmişteki tüm sanatçıların hayatları hakkında yalnızca resmi arşivlerde bilgiler bulunmaktadır. Resimleri elde kalan çok az sanatçı mevcuttur. (1) III. Selim duygusal, şair ruhlu ve sanata düşkündü, İlhami mahlası ile şiirler yazıyordu. Birçok bestesi vardı ve 14 yeni makam oluşturan divan müziği dehasıydı. Şehzadelik döneminde de Batı ile mektuplaşarak bilgi alıyordu. Padişah olunca ilk işi Türk Alimi Hoca İshak Efendi'yi yeni gelişmeleri öğrenmesi için Fransa'ya göndererek onların idari yapısı hakkında bilgiler toplatmak oldu. Bu bilgileri kullanarak Osmanlı'nın çökmesini engellemek istiyordu. Osmanlı'nın çağa ayak uydurmasının ıslahat şartı ile gerçekleşebileceğini biliyordu ve iç-dış güçlerle baş etmek için reformları hayata geçirdi. Fransa ile yapılan kültürel alışverişlerden ötürü Osmanlı'da kullanılan yabancı dil Fransızcadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/07/30/duygu-merzifonluoglugecmis-aslinda-bugundur/", "text": "Açıkçası, kitaptan mı yoksa sergiden mi, ilk olarak hangisinden başlamam gerektiğinden emin olamadım. Çünkü 2 hafta evvel, Mongeri Binası'nda Utku Varlık'ın 'Sanrı' isimli sergisini sindire sindire gezerken, bir müddet sonra bana kendisinin yazmış olduğu kitabının hediye edileceğinden ve o akşam eve gider gitmez kitaba başlayacak, ardından da günler boyunca elimden bırakamayacak olduğumdan habersizdim. Galerinin hemen ortasında asılı olan ve aynı zamanda sergi davetiyesine de basılan resmi incelerken, açık pencereden içeri dolan rüzgarın bekçiliğinde uyuya kalan mavi elbiseli kadının uykusunda saklı olan gizi görmeye çalışıyordum. Resmin içindeki pencerenin hemen yanında, havalanan perdelerin kıyısında Utku Varlık'ın silueti resimden dışarı doğru taşıyordu. Sanki oradan bana bakıyor, bakarken de düş ile gerçeğin birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu yeniden hatırlatmaya çalışıyordu. Bense, resmin hemen altındaki cümleyi tekrar tekrar okuyordum: Geceleri çıkıp gittiğim pencere hep sonsuzluğa açık, kuzey yıldızıyla karşı karşıya, gündüz ise bir parka bakıyor, çocukların oynadığı.. İtiraf etmem gerekirse kitapta altını çizdiğim cümleleri gayri ihtiyari peş peşe getirip yeni bir hikaye yazmak konusunda kendimi sürekli engellemek durumunda kaldım. Aynı mekanlarda geçmiş, eski ve gerçek anılara karşı zaafım vardır benim, sanırım o nedenle aynı mekanları Utku Varlık'ın hikayelerinde dinledikten sonra kendi zihnimde değiştirmeye bile kalktım. Kısacası fazla karşılaşmadığım türden bir serüvendi. Bir sergide görmüş olduğum resimleri, o resimleri yapan ressamın yazdığı kitapla beraber yeniden hissetmek... Bazı insanlarla yüz yüze tanışmanıza gerek yoktur hani bu hayatta. Bir satırı, bir kelimesi, bir eseri veya bir düşüncesi size kazayla bir yerlerde değmişse tanışmış daha doğrusu o kişiyi uzaktan da olsa tanımış olursunuz ya hani. İşte kitabı bitirdikten sonra Utku Varlık hakkında düşündüğüm bu oldu. Artık var olduğunu bilirken yokmuş gibi yapamayacak olduğumun farkındaydım ve onun anılarını kendi anılarım gibi içselleştirmiş olduğum için hayatıma daha da fazla yaşanmışlıkla devam edeceğimi de biliyordum. O nedenle hissettiklerimi yazmam biraz vakit aldı. Bana göre en iyi hikayeler insanın kendisinin başından geçtiğinde ve de gerçekten her şeyi kendisi deneyimlediğinde yazılıyor. Kurmaca hiçbir şey yok. Her şey olduğu gibi. Oluş anındaki tüm düşüncelerle beraber. Sanırım o nedenle kitap beni biraz fazla içine aldı. Çünkü eski İstanbul, o günlerin sanat ortamı, sanatçıların yaşadığı sıkıntılar, elde edilmiş başarılar, yapılmamışın peşinden gitmeye dair olan güçlü inançlar beni oldum olası etkiler. Çünkü ben, kalabalığın aksine yürüyen, kalplerinin peşinden gidebilen, insanın aslında hükümdarının bir tek kendi olan kocaman bir ülke olduğunu ta derinlerinden bilen insanlardan etkilenirim. Bana güç verir bu yolculuklar. Kendinden ve emellerinden ne pahasına olursa olsun hiçbir sebeple vazgeçmek zorunda kalmamış insanların hikayeleri. İşte bu nedenden dolayı, içlerinden lav gibi dışarı taşan ruhların çıkılmamış yolculara çıkış hikayelerini bana hissettirebilmiş olduğu için fazlaca etkilendim ve de olabildiğince yavaş okumak istedim Utku Varlık'ın 'Zero Hipotez Fragmanlar'ını. Ben bir kitap yorumcusu değilim ancak bana göre bu kitap hem bir yola çıkış hem de bir yol hikayesiydi. Kendisini en nihayetinde hep dönüşmek istediği kişiye dönüştürecek olan tutkunun sanatsal bir ifadesiydi. Sizden fiziki anlamda km'lerce uzakta olan birinin yaşanmışlıklarına ulaşmak ve duyguların mesafeleri etkisiz hale getirdiğine tanık olmak ise mucize gibi bir şeydi. Bir sanatçının en ince ayrıntısına kadar, sahiline çarpmış olan tüm dalgaları kendisinden geçerek başkalarına ulaştırma gayreti de öyle. Bir dünyadan bir dünyaya insan bedeninden oluşan bir köprü gibi uzandığını hayal etmek veya dünyanın tam ortasında bir yerlerde, onca engebeye ve de yuvarlaklığa rağmen dimdik ayakta durmaya çalışmanın dünyada var olmak olduğunu yeniden hatırlamak da öyle. Bu kitap senden nasıl bir cümle doğurdu derseniz bana; Ruha yol aldıran adımların bu hayattaki en zor seçimler olduğunu yeniden hatırladım. demek doğru olur sanırım. Çünkü çok az insanın ayaklarının dibine yığılmış olan geçmişi bu kadar dokunmaya hazırdır insana. O nedene şimdi size gidin, önce kitabı okuyun sonra da sergiyi gezin demeyeceğim. Onun yerine gidin, hissedin diyeceğim. Utku Varlık'ın kitabının editörü ve de sergisinin küratörü olan sevgili Özlem İnay Erten ile sergi sonrası sohbet ederken, Erten; gerçek dışı bir düş gibi geçen pandemi süreci ile serginin bağlantısından bahsetmişti bana. Ben de ona düşlerin tek gerçeklik olduğuna inananlar ve de düş yoksunu bir dünyadan kaçış kapısı aralamak isteyenler öncelikli olarak gelmeli demiştim sergiye. Bunun ne güzel bir hediye olduğunu zaten, Mongeri Binası'na gittiğinizde anlayacaksınız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/08/07/arzu-morin-siyah-beyaz-duslerin-renkli-ressami/", "text": "Utku Varlık, Türkiye'den gelip Paris'te üst kalitede resim yapmaya devam edebilen ender Türk ressamlarından birisi. Son yazdığı Zero Hipotez adlı kitabı ve Covid 19 krizi nedeniyle kısa bir kesintiye uğrayan Sanrı adlı sergisiyle yeniden gündemde. Varlık, 60 kuşağı ressamlarının tarihine ışık tutan Sıfır Hipotez/Zero Hipotez: Fragmanlar kitabında hem bugünün ressamlarına hocalık eden Güzel Sanatlar Akademisi'ndeki Bedri Rahmi'li yılları, hem de Türk resminin geldiği noktayı anlatıyor. Bugünkü sanatçıların sığlığına ise öfkeli, onları, Nietzsche'nin Sularını bulandırıyorlar ki derin görünsün sözüyle tanımlıyor. Paris'te, Eyfel Kulesi'ne bakan atölyesine girdiğinizde, hep aynı havayı hissediyorsunuz. Dışarıdaki dünya kayboluyor ve sadece onun düşlerle; bazen siyah beyaz, bazen de yeşil ve mavinin iç içe geçtiği renklerinin dansına kaptırıyorsunuz kendinizi. Neden siyah-beyaz ile renler yan yana diye sorduğumuzda, Sen düşlerini ne renk görürsün? diye soruyla yanıt veriyor. Biraz düşünüp siyah-beyaz deyince, Siyah-beyaz çok korkunç bir derinlik ve güzellik. Ben filmi de siyah-beyaz severim. Siyah beyaz tablo yapmaya devam ediyorum. Düşlerini boyayanlar var. Ben her ikisini de yapıyorum diye anlatıyor. Renkli tablolarında ona özgü yeşil ve mavinin buluşmasını nasıl yaptığını sorduğumda hemen en değerli renk paletlerini çıkararak, getir kolunu diyor. Ve başlıyor kolumu boyayarak bu renkleri nasıl kullandığını anlatmaya... Utku Varlık ile, Ankara'nın Ayasofya kararından, çağdaş sanat adı altında milyonlarca liraya satılan modern resme ve Corona virüsü sanrısına kadar sanat dünyasının en çok tartıştığı konuları konuştuk. UTKU VARLIK: Paris sanatı kurtaran tek yer olarak bilinirdi o zaman, sanat merkeziydi, sanatçıya olanaklar sunulan bir yerdi. Paris bizim için Abidin Dino, Selim Turan, Hakkı Anlı idi, herkes oraya varmak, onlarla beraber olmak istiyordu. Çok sanatçı geldik, herkes döndü. Ben kaldım. Sanatçıya Türkiye ne verir ne vermez bu ayrı konu. Ama Paris bana yaşamam için bir sanat atmosferi sundu. Hıfzı Topuz bütün bu çevreyi çok iyi tanıdı. Topuz, Burada iki kişi resmi ile yaşadı. Biri Abidin, diğeri Utku Varlık dedi, belki haklıydı, bilemiyorum. Avni Arbaş'tan Hakkı Anlı'ya ve Selim Turan'a kadar herkes çok zor yaşadı. Bir de tabii şuradan yürüyerek 10 dakika sonra Louvre'dayım. Bu olanağı kimse bana sağlayamaz. UTKU VARLIK: Sanrı, halüsinasyon, benim yaşamımda her zaman var. Annem evden çıkarken beyaz çarşaflarla örterdi, ev ölüme yatmış gibi, o bir sanrı bende, babamın erken ölümü bir sanrı, sabah güneşin doğuşu, batışı,... Sanrı bir pencere, doğum, aşk,... Ölüm bir sanrı değil bir kurtuluş. Koskoca galakside sen nesin? Bir HİÇ. UTKU VARLIK: Bu virüs de büyük bir histeri, büyük bir sanrı... Kara büyü, efsun gibi bir şey. Bunu yaşadıktan sonra bu efemer dünyada bizim başımıza daha neler geleceğini düşündüm. Aslında Orta Çağ bitmedi. Teknolojik bir Orta Çağ yaşıyoruz. Hiçbir yazar, sanatçı alegorik olarak bunu düşünemedi. Vizyonu olan, uzağı gören yazarlar bile. Kimse birden bire virüs sanrısına girileceğini öngöremedi. Afrikalı tribüden, cumhurbaşkanlarına kadar herkesin yakalandığı bir virüs. Küresel bir sanrı. Virüsten hemen bir kaç gün önce açtığım sergi bana göre amacına ulaştı yani. Şimdi sergi yeniden başladı ve çok iyi şekilde başladı. İlk defa bu kadar ilgi seziyorum, konuşma isteğindeki insanlar, gazeteler, televizyonlar bu sergiyle ilgileniyor. UTKU VARLIK: Özellikle Rilke benim şairim. Celine, Knut Hamsun, Çehov ayrı bir edebiyat. Bunlara her zaman geri dönerim. UTKU VARLIK: Sanat bir dil gibi. O dili konuşanla konuşursun, konuşmayanla konuşamazsınız. Zorla güzellik olmaz yani. Bir gün Bedri Rahmi Hoca'ya Hocam Akademi'nin kapısına zorla güzellik olmaz. yazalım demiştim. Bana göre çağdaş sanat, kültür endüstrisine bağlı, uluslararası büyük bir sirk. İnandırıcı olma yeteneği paraya dönük. Her gün bir kabuk bile olamayacak HİÇ ler milyonlarca dolara satılıyor. İşte bu bir politika; uluslararası para dolaşımı, para aklama! Sistem virüs misali global, paranın döndüğü her yeri kolluyor. Yapılan ticaretin sanatla hiç bir ilişkisi olamaz. Sanat özgürdür, sanat eserinin oluşumunda da bu söz konusu. Ama gelin görün ki, birbirini ilmekleyen sıradanlık giderek çağımızın sanatını oluşturuyor. Kapitalist sistemde bir başka alternatif olarak işleve giriyor. Banallik, aşağı düzeyde alışkanlıklar, zevksizlikler ve de cahillik; paranın yönetiminde kurmaca ne varsa onu kullanıyorlar. Kendi müzelerini, koleksiyonlarını kurarken tek endişeleri var: Kimin gölgesi büyük, kaç lira kazanırım? Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabında çok iyi anlatıyor bunu: Tüm sularını bulandırıyorlar ki, derin gözüksün."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/08/09/nilgun-yuksel-alternatifler-olasiliklar/", "text": "Sadece beş altı ay öncesinde karantina bizim için sadece bir kelimeydi. Sonra birden gerçekliğin kendisine dönüştü. Ve elbette bu gerçeklik, başka gerçeklikler, alternatif yollar yarattı. Bunlardan biri de sanat etkinliklerinin dijital ortam üzerinden gerçekleştirilmesiydi. Uluslararası Sanal Engravist Baskıresim Bienali de bu sürece katılan bir oluşum olarak karşımıza çıktı. Yıldız Teknik Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Lütfü Kaplanoğlu'nun kurduğu ve dört yıldır yaptığı etkinliklerle baskıresim alanında farkındalık yaratan, Engravist Etkinlikleri kapsamında, 54 ülke, 600'ü aşkın sanatçının katımıyla gerçekleşen bienal, bize bir kez daha hem sanatsal anlamda hem de sunum bağlamında olasılıkları, sınırsızlıkları hatırlattı. Lütfü Kaplanoğlu ile internet ortamında hala izlenebilen etkinlikten yola çıkıp yaratım, yolculuk, üretim üzerine söyleştik. Öğrenciliğimden beri baskıresim ile pentürü birbirinden hiç ayırmadım. Kendi içinde gelişen bir sistemle biriyle üretime ara verdiğimde, diğeri imdadıma yetişti. Böylece sanatsal olarak üretme sıcaklığını hiç kaybetmedim. Ülkemizde baskıresim alanının sahipsizliği beni oldukça üzüyordu. Bu alanda ülkemizde bienal yapma fikri yıllardır vardı. Hatta 2017 yılında kreatif direktörümüz Derya Aydoğan'la baskıresim bienali hakkında konuşurken Engravist web sitesine bununla alakalı bir bölüm açalım diye konuşmuştuk. Dünyada baskıresimle ilgili yapılmış bienalleri Derya Hanım inceleyip bir yazı yazdı. Ben de o yazıya baskıresim bienalinin ülkemizde yapılması durumunda 50 ülkeden en az 3 bin kişinin katılabileceğini ekledim. Hatta bu yazıya Engravist baskıresim bienali görseli tasarlamıştım. O görseli web sayfamızda hala kullanıyoruz. Tüm bunlar vizyonlamanın önemini gösteriyor. Vizyonladıklarımız gerçekliğimiz olur. 2016'dan 2020'ye kadar Engravist etkinliklerini düzenli olarak gerçekleştirdik. 2020'de yapacağımız etkinlikleri planlarken Pandemi bir anda karşımıza çıkınca herkes gibi ümitsizliğe kapılır gibi olduk. Çok yönlü bir kreatif direktörle çalışıyorum. Derya Aydoğan benim için çok büyük bir şans. Konuşmalarımızın yüzde 80'ini sanat, sanatçı, sanat kuramları ve proje uygulamaları oluşturuyor. Bu süreçte neden sanal baskıresim bienali yapmıyoruz? dedim ve hazırlıklarımızı hemen tamamlayıp başladık. Sadece 15 gün duyuruya çıktı ve bu süre zarfında bini aşkın başvuru aldık. Reklamsız, bütçesiz, sadece gönüllü bir şekilde yola çıktığımız süreçte akademisyen ve profesyonel baskıresim sanatçılarından oluşan jürimiz ile seçmeleri yaptık. 54 ülkeden 604 sanatçının eserlerini 7 adet 3D galeride sergiledik. Galeriler için Artsteps'in alt yapısını kullanarak Engravist'in web sitesinden erişim verdik. İzleyiciler bienali bilgisayar ya da cep telefonlarından gezdiler. Bu sistemde 3D galeride yürüyerek gezme, sisteme yerleştirdiğimiz kameralar sayesinde video biçiminde geçme ve VR gezme alternatifleri oldu. Ayrıca web sayfamızda ve facebook sayfamızdan eserleri yayınladık, youtube'a video hallerini koyduk. Binlerce insan bienalimizi gezdi ve özellikle yabancılardan oldukça pozitif geri dönüşler aldık. Lisedeyken Boğaziçi'nde Uluslararası İlişkiler okumayı çok istemiştim. Orayı kazanamayınca resim bölümünde okumaya karar verdim. Bu arzu hayatımın en önemli vizyonlamasıydı. Evet, uluslararası ilişkiler okumadım ama uluslararası bir dili olan resim bölümünde okuyarak yurt dışında birçok sergi yapma fırsatı buldum, yurt dışından davetler alıp etkinliklere katıldım, birçok uluslararası sanatçıya ev sahipliği yapmış oldum. Üreterek enerji sağlama, elde edilen enerjiyi paylaşmak üzerine kurulu bir sistem bu. En büyük enerjiyi özgürlükten alırım. Özgürleştikçe yaratıcılık kanallarım açılıyor, kanallar açıldıkça kendimi aşıyorum. Etrafımdaki başarılı insanların varlığı motivasyonumu artırıyor. Özellikle Yıldız Teknik'te çalışmaya başlamak; hem kendime güvenimi, iç özgürlüğümü artırdı hem de paylaşabileceğim insan potansiyeline kavuşmuş oldum. Birleşerek büyümeyi, güçlenmeyi ve bu sayede var olmayı ilke edinip paylaştıkça imkansızlıkların ortadan kalktığını düşünüyorum. Doğup büyüdüğümüz çevreler her ne kadar yerelde çapı küçük gibi görünse de evrensel olandan da bir şekilde haberdar oluyoruz. Hem geçmişin izleri hem de geleceğe ait olgular üzerinde kendimizi şekillendiriyoruz. Çocukluğumda Belçika'da yaşayan dayımdan bahsettiklerinde; üstü ahşap kaplama olan evimizin budaklarından bir yeri Belçika olarak bellemiştim. Her bahsi geçtiğinde o noktaya bakardım ve orayla alakalı hayaller kurardım. Duyduğum ya da gördüğüm her imgeyle alakalı düşlerim olurdu. Kendimi imge koleksiyoncusu gibi görüyorum. Sırf bu alanımı daha bilimsel bir tabana oturmak için doktoramı lisans ve yüksek lisans gibi resimde değil de sanat tarihinde yaptım. Bu anlamda sanatın komplike anlayışlarından haberdar olmak ilgim olan Anadolu'nun kültürel niteliğinin farkındalığını artırmamı sağladı. Aslında hiç yerel düşünmedim. Anadolu'nun her sathını hissetme üzerine bir duyarlıkla çalışan ruha sahibim. Bu anlamda salt Anadolu'yu baz almadım. Ama aynı zamanda doğduğum büyüdüğüm toprakların imgelerini karşılaştırma adına Doğu-Batı sentezine dönük projeler üzerine çalışmalar yaptım. Geçmişten görünenle ilgiliydim, daha sembolist bakıyordum. Şimdi ise bırakılan izlerin görünmeyen kısımları üzerinde yoğunlaşıyorum. Dalga boylarını işitme çabası, sahneleri ve ortaya çıkan imgeleri yakalamaya çalışırken buluyorum kendimi. Somut ya da soyutlama mantığında görünen resimlerim soyut düşünce somut resim, somut resim soyut düşünce biçiminde ilerlemeye başladı. Lisans dönemimde doğup büyüdüğüm beldede bir yol çalışması sırasında Akkoyunlu/Karakoyunlu dönemine ait olduğu bilinen bir koç heykelinin çıktığını ve yol altında kaldığını duyduğumda o heykelin oradan çıkarılması ve görünür hale gelmesi için beldenin belediye başkanını ikna edip heykeli oradan çıkarttırmıştım. Bu bir kültürel kod olarak benim için önemliydi ve o kodların kaybolmaması gerekiyordu. Hikayeler, masallar, yaşanan acı tatlı hatıralar duyduk. Okuduklarımız, duyduklarımız ve gördüklerimiz harmanlanırken derinlerde izler aramaya başladık. Yaşam mekanlarımızı değiştirdikçe hikayeler ve gerçekler zenginleşip çoğaldı, imgeler farkındalıkları artırmaya başladı. Belleğimde yer bulan imgeler kendi aralarında kaynaşıp çoğalırken bu imgeleri iki boyutlu hale getirmek için aracılık ediyorum sadece. Her şey eserleri yaratma aşamasında gelişiyor ve sezgisel olarak dışavurum gerçekleşiyor. Tuval karşısına geçtiğimde; belleğimde yoğurduğum imgeler bir bir belirmeye başlıyor. Tamamen yoğunlaşma ve o anlara, o olayla, mekanlara kaptırmakla alakalı bir durum bu. Katman kesişmelerini üst noktaya çıkarmak, bellekteki yoğunlukları harekete geçirip duyumsamakla ve düşler kurmakla alakalı bir durum. Kurduğumuz düşler ve taşmaya odaklanan dışavurumlara izin vermek gerekir ki doğru ifadeler görünür hale gelmiş olsun. Ama şu bir gerçek ki, betimlediğim her eserimde görünür hale getirdiğim imgeler görünmeyenleri gölgelemiyor. Eseri tamamlandıktan sonra bile benim zihnimde geçmişin izdüşümü hareketliliğini yaşamaya devam ediyor. Eserlerimde görünen bir mekan, yıllar öncesinin savaşını, elli yıl sonrasının barışını, sevincini, mutluluğunu yaşatıyor bana. Uzun metrajlı bir filmi tek bir sahneye indirgeyip izleyicilerle paylaşıyorum. Her ne kadar sanatın birçok alanının bireysel bir gerçeklikten oluştuğunu ifade etsek de tek başına üretmek yetmiyor. Sanat, sanatçı ve sanat alımlayıcısı üçgenini inkar etmemiz mümkün değil. Bunun yanında enerjiye aç olan insanın şarj olması gerekiyor. Enerji birliği oluşturarak ortaya çıkan ışığın aydınlık alan etkisine katkıda bulunmanın hem bireysel hem de küresel anlamda katma değerlerini yaşıyoruz. Uluslararası dolaşımda sanatçılarımızın yeterince olmayışı Türkiye'deki sanatçıların yeterince oksijenden yararlanamaması anlamına geliyor. Kültür sanat misyonuna yeterince önem verilemiyor oluşu nedeniyle ülkemizde sanatçılar kendi müzelerini kurma derdine düşürüyor. Bireysel olarak değil de güç birliği ile hareket etmek görünürlük etkisini artırıyor. Bir iken binler oluyoruz ve elde edilen pozitif döngü, özellikle genç sanatçılarımızın umutlarının artmasını sağlıyor. Engravist'in yakalamış olduğu en önemli şeylerden biri birlik. Elimizi uzattığımız herkes elimizi tuttu ve bize yol arkadaşlığı yapıyor. Bu halka gün çektikçe genişliyor. Birkaç yıl sonra Engravist dünyanın en büyük organizasyonlarından biri olacak. Bu öngörü değil gerçek. Engravist'i ilk kurduğumuz dönemde ben de Engravist olmak istiyorum diyenler oluyordu. Yaptığımız bienalle birlikte dünyanın önemli sanatçılarından güzel dönüşler alıyor olmamız, Engravist'i bienalden sonra tanıyıp katılma şansını kaçıranların ah vahlarından anlıyoruz bunu. Özellikle Engravist 2022 bienalini yaptığımızda hem nitelik hem nicelik açısından daha çok şaşırtacağız sizi. Elde edilen bu ortaklık, farklılıklara rağmen müştereklik özellikle ülkemize büyük farkındalıklar getirecek. Sanatçı her yerde sanatçıdır. Biz sanatçıları anlamak için elimizi uzatabildiğimiz müddetçe katlanarak büyük bir aile olacağız. Baskıresim aslında tam da bu sorunuza denk düşen bir yaratım biçimi. Baskı aşamasında sanatçı eserine boya verip silerken bir arkadaşı kağıt ıslatıp kurular, biri presin kolunu çevirir. Eser baskıdan çıkınca herkes sanatçıyla birlikte sevinirken müşterek mutlu bir fotoğraf ortaya çıkar. Baskıresimciler demokratik niteliği olan bir eser üretirken takım olma, ekip olma niteliğini yaşarlar. Bundan dolayıdır ki baskıresimciler birbirleriyle daha iyi anlaşabilirler. Elbette böyle bir oluşum kurulunca sunum beraberliği peşinen gelmiş olur. Baskıresim ülkemizde yaygın olarak üretilen bir disiplin. Doğru projelerle gidildiği takdirde daha anlaşılabilir ve yaygınlaşabilir olacağını düşünüyorum. Fakülteler dışında sivil atölyelerin artması durumunda ilginin ve ekonomik dönüşümlerin artacağına inanıyorum. Sivil atölyesi olup düzenli olarak bu alanda üretenlerin yeterince baskıresim koleksiyonlara girdiklerine şahit oluyoruz. Ülkemizde baskı alanında çok çok özel sanatçılar var. Belki bu anlamda da biraradalık düşünülebilir. Sanırım ciddi bir ihtiyaç bu. O zaman hem koleksiyon durumları hem de görünürlükler artabilir. Basmakalıp düşüncelerden kurtulup sadece nitelikli eser odaklı arayışlarla baskıresim sanatının koleksiyon değeri ve avantajlarının farkına varacağız. Hocalık mı yapıyorum yoksa öğrenciliğimi her yıl güncelliyor muyum bilemiyorum. Yeni neslin dünyayı avucunun içinde görüp yaşamasına ayak uydurmaya çalıştıkça hoca-öğrenci aynı potada erimiş oluyor. Sanatsal üretimlerimiz her fırsatta bahanesiz bir şekilde devam etmeli zaten. Sanatsal üretimlerimizi hayatımızın devamlılığını sağlamak için yaptığımız yeme, içme, uyuma gibi rutin davranışlarımızdan biri haline getirmediğimiz takdirde belirli bir nitelikten söz etmemiz anlamsızlaşıyor. Biz eğitimciler olarak sanat, sanatçı ve sanat alımlayıcıları üçgeninde köprü olma durumunu yaşıyoruz. Dolayısıyla her alanda varlığımızı gösterip doğru projelerle örnek olma sorumluluğunu üstlenme durumunda kalabiliyoruz. İşte burada hoca-öğrenci düzleminde gençlerin dinamizmi ile hepsine bir şekilde yetişmeye çalışıyoruz. Engravist Baskıresim Bienali izlenmeye devam ediyor. Bu sebeple şimdi sıra kişisel üretimlerime geliyor. Hazırlık yapmam gereken bir kişisel fuar standım ve kişisel bir sergim var. Pandemi nedeniyle fazla dinlenmiş olduk diye düşünüyorum. Bu yüzden mini bir tatilden sonra yoğun çalışma temposu başlıyor. İyi bir sezon ve verimli bir çalışma temposu olacak diye düşünüyorum. Engravist olarak Osbcut Baskıresim Çalıştayı projem var. Bu anlamda yurt içi- yurt dışı 7 sanatçı ile yine yeni bir teknik-malzeme üzerine ülkemizde henüz uygulaması yapılmamış sanat meraklılarını oldukça şaşırtacak bir şov hazırlığındayız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/08/18/17502/", "text": "Sanat ve bilim, insanoğlunun var olmasıyla birlikte başlamış ve insanın dünyayı kavramasının en önemli biçimleri olmuştur. Toplumun dünya görüşüne dayanmaktadır, o dünya görüşünde zaman içerisinde ilerlemektedir. Bilim de, sanat da doğanın en üstün varlığı olan insanın gizleri ile uğraşmaktadır. Tabii ki bu gize akıl yoluyla ulaşmaktadır. Yunan ve Roma uygarlıklarında aklın kullanılması sayesinde bilim ve sanatta yükselmiş oldukları gözlenmektedir. Bilim ve sanat aynı gerçekleri yansıtmaya çalışmaktadır ve aralarındaki ilişki insan olgusunda birbirine bağlanmış, tarih boyunca insanlığın serüvenini, mücadelesini yansıtmıştır. Sanat, yaratımlarını çoğaltmak ve yetkinleştirmek adına bilimsel araştırmaları ve gelişmeleri izlemektedir. Sanatçı eserlerini üretirken öznellik büyük özellik taşımaktadır. Oysa bilim adamı mevcut olanla bağ kurarken, onu direkt olduğu gibi kavrayıp algılamasını engelleyebilecek her türlü inanç, tutum vb. gibi öznel öğelerden arınmaktadır. Sanatçının ise mevcut nesnesine bağlı kalarak onu yansıtmak gibi bir sorunu olmamıştır. Öznelliği ön plandadır. Yunan uygarlığında güzellik duygusu matematiğe koşut olarak ele alınmıştır. Euclid, Thales, Pytagor, Archimedes'in önde olduğu Yunan matematikçilerinin ortaya koymuş olduğu kavramlar, onların kültür içerisinde matematiği ne derece entelektüel bir uğraş olarak ele alınmış olduğunu kanıtlamaktadır. Matematik yaratıcılıkta ressam, mimar veya müzisyenin eserlerini yaratırken duyduğu sezgi ve ahenginin bir dışavurumudur. Bilim sayesinde sanatın ortaya koymuş olduğu yaratımlar estetik bir değer kazanmaktadır. Bilim, entelektüel çabaların üst düzeyde ele alındığı, maddi dünyadaki ilişkileri daha iyi kavramamıza yarayan bir araçtır. Sanat da bilimin ortaya koyduğu somut gerçeklerden yararlanmaktadır. Sanat ve bilim eski çağlardan günümüze dek günlük yaşamdaki duyumlardan düşüncelerden çelişkiler oluşturur ve tekdüzelikten uzak bir yol izler. Duygu ve aklın birlikte rol oynadığı simetri, uyum ve biçimsel güzellik anlayışı da matematik ve sanatın ortak etkileşimi ile oluşmaktadır. Sanatı bilimin bir şekilde duygu haline dönüşmüş şekli olarak düşünebiliriz. Bununla birlikte bilim ile sanatın ortak ve farklı yönleri olduğunu gözlemleyebilmekteyiz. Doğa hem bilim, hem de sanat için gerçek bir kaynak oluşturmaktadır. Bilimde dışsal doğa, sanatsa ise içsel doğa önem kazanmaktadır. Doğanın yasaları ile bilim arasında mükemmel bir uyum var olmaktadır. İnsanlığın tarihinde ilk bilimsel kavramlar insan-doğa etkileşiminden kaynaklanmıştır. Bilim doğayı bozamadan ve değiştirmeden doğanın bilinmeyenlerini toplumsal farklılıklar ve zamanı gözetmeden somut gerçeklerle insanlığa sunmaktadır. Sanat ise gerçekleri olması gerektiği şekilde idealize etmekte, yaratmaktadır. Bunu yaparken de öznel bir bakış açısı sergileyerek olayları değerlendirmekte ve doğayı değiştirmektedir. Sanat, insan ruhuna ve estetik hazlara hitap etmektedir. Sanat doğadaki niteliklerle bilim ise niceliklerle uğraşmaktadır. Bu gerçeklikte bilimsel ve sanatsal çalışmalarda toplumsal, ekonomik ve kültürel ortamın son derece yönlendirici etkisi bulunmaktadır. Sanatçı, ortam ve koşullara bağlı kalma konusunda bilim adamına göre daha özgürdür. Özgürlük, yaratma etkinliğinin yanı sıra bilim ve sanatın ilişki kurduğu bir başka yerdir. Özgürlük kavramı, bilim ile sanatın kendilerini dışlaştırmaları, üretmeleri konularında güdümsüz, serbest olmaları anlamına gelmektedir. Sanat yaratıcı bir süreç olduğundan özgürlüğe ihtiyaç duyan insan eylemidir. Bilim, soyutlamalar ve kavramlar oluşturarak bilimsel bilgi bütünlüğüne ulaşırken, sanat ise imgelem gücünün yardımını kullanmaktadır. Bu bağlamda sanatçının doğada gördüğü ve estetik ilişki kurduğu nesne, aslında gerçek bir nesne değil, estetik olarak duyumsadığı nesne olmaktadır. Bilim ve sanatın her ikisinin de toplumsal açıdan işlevleri farklı olup, birlikte gelişme göstermekte ve birbirlerini etkilemektedirler. Sanatçı üretmiş olduğu çalışmalarında bilinçli ya da bilinçsiz olarak bilimin olanaklarından faydalanmaktadır. Resim sanatının temel öğelerinden çizgi, yüzey, nokta aynı zamanda geometrik kavramlardır. Altın oranın, Mısır piramitlerinden başlayarak Yunan tapınak ve heykellerinde, Rönesans döneminde kullanılmış bir oranlar sistemi olduğunu bilmekteyiz. Bununla birlikte ışık ve ses üzerinde yapılan bilimsel çalışmalar da müzik üzerinde etkili olmuştur. Seslerin oluşmasına, müzik haline dönüşümüne fizik ve matematik kurallarının etkili olduğu tespit edilmiştir. Sanatın bir anlamda insanla doğa arasındaki estetik ilişki olduğu düşünülürse, sanatın insana olan katkısının tinsel olduğu kanaatine varmaktayız. Bilimsel çalışmaların resim sanatı üzerindeki en önemli etkileri izlenimci ressamlarda gözlenmiştir. Isaac Newton'un ışık üzerine yapmış olduğu araştırmaların resim sanatında izlenimcilik dediğimiz üslup üzerinde etkileri olmuştur. İzlenimci ressamlar doğa nesnelerinin üzerindeki ışığı güneş renkleriyle saptamaya çalışmışlardır. Aynı görüntünün değişik ışık etkileri altında birbirinden çok farklı çalışmalar üretilmiştir. 19. Yüzyılda resim sanatında renk gittikçe önem kazanmış ve biçimi resimden uzaklaştırma eğilimi göstermiştir. Bu etkilerle Rönesans döneminden beri uygulanan artistik anatomi ve bilimsel perspektif önemini yitirmiştir. Nesnelerin ışık renkleriyle düzenlenmesi ön plana çıkmıştır. Rönesans'tan 19. yüzyıla kadar sanatçılar, resim ve heykel çalışmalarında öncelikle taslak oluşturmuşlardır. Barok dönemde ve daha sonraki süreçte bu gelenekten tamamen vazgeçilmiştir. O dönemin sanatçılarına göre taslak hazırlamak, hayal gücünü sınırlamakta ve dolayısıyla çalışmaların özgürlüğünü engellemiş olmaktadır. Bilimsel ışık araştırmalarının resim sanatına uygulanması, bu sanatın yapısal kuruluşunu da kökünden etkilemiş ve değiştirmiştir. Bilimsel ve teknik gelişmeler salt mimari ve uygulamalı alanlar üzerinde değil, tüm sanatsal yaratımlar üzerinde etkili olmaktadır. - Ersoy, A., Sanat Kavramlarına Giriş, Hayalperest Yayınevi, 2016, İstanbul - Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, 1989, İstanbul - Yetişken, H., Estetiğin ABC'si, Şinasi Yayınları, 1992, İstanbul - Geiger, M., Estetik Anlayış, Çev. Tomris Mengüşoğlu, Doğu Batı Yayınları, 2015, İstanbul - Alioğlu, N., (2010), Folklor/Edebiyat, sayı 62, s. 217-228, https://dergipark. org. tr/tr/pub/fe/issue/26025/274096"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/08/18/utku-varlik-azize-dair/", "text": "Kadim dostum Aziz Çalışlar'ı anımsadığımda, her kez dünyaya lanet okurum; ne kader ne yazgı, biliyorum bizi yöneten ışığın simyasını çözmek zor! 1964-65 yılında Bizim Atölyeye misafir öğrenci olarak gelen, kendinden resimle uğraşmak isteğini çözmek güç olacak, güzel bir genç adamı Bedri Rahmi benimle tanıştırdı: Bak reis sana bir öğrenci, meşgul ol, atölyeyi tanıt!; tanıştık, elindeki kitaplara gözüm takılmıştı, hukuk kitaplarıydı; ben de ona bu mesleğin kitaplarını bile taşımak zor, dedim ve bir sehpa bulup benimkinin yanına yerleştirdim. Aziz ilk kez modelden desen çizecekti, bana dönüp Model Deniz'in bir nü olarak kendisini şaşırttığını söyledi; gerçekten Deniz güzel bir modeldi. Bir süre sonra çalışmaya ara vermiştik, atölyeden kim gelirse karşıdaki Şükrü'ye şarap içmeye gidiyorduk, Aziz'e de teklif ettim ve içerken merak ettiğim soruları yanıtladı. Robert Kolej'den sonra baba mesleği maden mühendisliği okumak için Münih'e gitmiş, bir sene sonra vazgeçmiş dönmüş ve de Hukuk'a başlamış İstanbul Üniversitesi'nde ama ısınamamış; biliyorum arkada bir aile baskısı vardı; benim yaşantımı öğrendiğinde özgürlüğüme çok şaşırmıştı. Daha sonra Aziz atölyeye gelmedi, adresini de bilmiyordum ve unuttum. Bir akşam Şan sinemasında bir konser çıkışı Lefter'e giderken Aziz'le karşılaştık, çok sevindi, yanında kız kardeşi Filiz de vardı, davet ettik, bir yere gidiyorlardı, bir başka güne söz verdik; işte dostluğumuzun kapısı açılmıştı. 1970'te Paris'e gidinceye kadar bir bütün gibi yaşadık, bir kent bu kadar güzel gerçekten yaşanamazdı; tüm dostlarımız, mekanlar ve ülkenin en güzel kültürel yılları... Biliyordum ki bizi hiçbir zaman özgür ve mutlu yaşatmayacaklar, Avrupa konkurunu kazanıp Paris'e giderken Akademi'nin kapısında bir grup üniversiteli Amerikan bayrağını yakıyorlardı, sloganlar ve tehditler! Kara bulutları sezmiştim, İstanbul'un kapısını çekip giderken, Sirkeci Garı'nda herkes beni uğurlamaya gelmişti, Gar Lokantası dolup taşmıştı, beni Trieste'ye götürecek bu dünyanın en acayip treninin penceresinden son kez geriye baktığımda, bu grubun üçte ikisini belki son kez görüyordum! 1995 de Aziz'in ölümünden hemen sonra Ludmila Denisenko'nun Cumhuriyet'te yazdığı bu yazıyı kendisinden izinsiz tekrar yayınlıyorum, Aziz'e bir hommage bu kadar güzel yapılamaz!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/08/19/utku-varlik-deve-dikeni/", "text": "Sanki SHİVA PURANA, ama kurgu bu kadar basit değil, organizasyon çok amaçlı; sırtını İstanbul Sanat Vakfına ve Saha'nın kurucuları Faruk ve Füsun Eczacıbaşı'na dayadığı için tuzu kuru; tüm Bienal, Uluslararası İlişkileri de içine alan örgütlenmede medyatik sistemi de yönetecek başında olduğu Açık Radyo, belki yakında bir TV. Kanalı! Sanatçılar bu mekanı kişisel stüdyoları gibi kullanabilecek ve programın kendilerine sağladığı bütçeyle üretim, araştırma ve projelerini sürdürebilecekler. Altı ay boyunca devam edecek SAHA Studio, sanatçılara danışmanlık, geribildirim, yurtdışı seyahat ve birlikte öğrenme programları düzenleyerek profesyonel gelişim ve etkileşimlerine katkıda bulunmayı hedefliyor. Türkiye'den dışarıya beyin göçü gerçeğiyle karşı karşıyayız. Türkiye'deki birçok entelektüel burada yeterli altyapıyı ve üretim ortamını bulamadığı için yurt dışındaki başka alternatifleri araştırıyor ve bunu zaten mevcut bağlantıları olanlar yapabiliyor. Biz daha çok sanatçının yerel ve uluslararası sanat alanına erişimini artırmayı hem de mevcut altyapıyı besleyip güçlendirecek mütevazi modeller kurmayı hedefliyoruz. diyor Çelenk Bafra ama hangi beyin-hangi göç? Kendisi aynı zamanda Arter / Dolapdere-Kasımpaşa'da da aktif olduğu için altyapıyı daha iyi bilmesi gerekiyor, ne yazık bu uluslararası erişim sanatın snop çevrelerce bir vakit geçirmesi, fazla paranın bir boşluğa aktarılması... Boş gezen yabancı küratörleri İstanbul'a davet edip hava basacaklarına, lüks baskılı ve İngilizce kompleksli çağdaş sanat dergilerinden çok ulusal yazarlarımızı, parasız yaşamaya çalışan genç şairlerimizi, güçlükle çıkartılan ve giderek yok olan edebiyat dergilerimizi yani bize özgü olanı korusalar inançlarına özgü sevaba girerler! Yanıt: Tanıdığım ketum ressamlar, okumazlar, yazamazlar; onlar Bodrum'daki Yahşi Baraz'ın kulakları çınlıyordur villalarının havuzunda yüzerken, yeni sezon müzayedelerde kendi resimlerinin fiyatlarının nasıl yükselmesi gerektiğini ve İstanbul Modern'de yapacakları 75. yaş sergilerinin kutlamalarını düşlüyorlardır! İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından Cite Internationale des Arts'ta yürütülen Türkiye Atölyesi'nin 2020 misafir sanatçıları belirlendi. Türkiye'den sanatçılara Paris'in en köklü sanat kurumlarından Cite Internationale des Arts'ta üç ay boyunca yaşama ve çalışma imkanı sunan Türkiye Atölyesi'nin bu yılki misafir sanatçıları Zeynep Kayan, Sevinç Çalhanoğlu, Büşra Tunç ve Eda Aslan olacak. 1975'te iki yıl kalmak üzere girdiğim Cite Des Arts İnternational'e Paris Kenti Fondation'undan seçilmiştim, 147 ülke ve özel fondation'un 326 atölyesi olduğu bu sanatçı sitesinde Türkiye yoktu ama Ermenistan'ın iki, Tibet'in bir, İran'ın Şah Banu iki... Yani aklınıza ne gelirse... Ama bir Türk sanatçısının başvurmak için bir yabancı fondateur bulması gerekiyordu! Ünlü bir galeride çalışan eşim de aynı yıl buraya Sanat Yöneticisi expo, konser olarak girdi; Genevieve Varlık. Daha sonra başka Türk sanatçıları da değişik dönemlerde başka fondationlarda burada kalırken, eşimin Türkiye'nin de bir atölye gereksinmesini aktüel kılmak üzere hazırladığı dosyaları Türkiye Büyük Elçilerine vererek Ankara'ya ulaştırmasını sağladık, yirmi yılda Ankara'ya 10 dosya gitti, Abidin Dino'yla Sakıp Sapancı'ya elden bir dosya verdik; bir türlü inandıramadık, bu arada yıllar geçiyor, eşimin burada çalıştığını duyan Türkiye'den gelen tüm sanatçılar Cite'ye girmek için önce bana geliyorlardı, çalışabilecek bir mekan bulmak ne kadar güç, arayan bilir! Bir gün arkadaşlarımız Banu Dicle artık yok ve Leslie Rigg'le konuşurken, bu konuyla ilgilendiler ve de Genevieve tekrar bir dosya hazırlatıp Simit Fondation'u kurdular, bir süre sonra İstanbul Sanat Vakfı'nın ilgisine sunulan dosya gündeme girdi ve atölyenin satışı gerçekleşti. Tüm bu alış işlevinde İstanbul Vakfı'nın görevlendirdiği Çelenk Bafra sahneye girdi. Atölyenin açılış programına İstanbul'dan bazı gazetecilerin özellikle bunu duyurmak için geleceğini de bildirmişlerdi. Türkiye adına seviniyorduk ve açılışta Türkiye'den görevliler, birkaç diplomat, Simit Foundation ve de söylevler... Çelenk Bafra kendini tanıtmadı bana farkında olmamak da bir ustalıktır, zorla güzellik olmaz oysa tüm işlevler için eşimle çalışmıştı! Gelen gazetecileri sorduğumda; aynı gün Sarkis'in Beaubourg'da sergisi olduğunu, oraya gittiklerini söylediler, oysa onların seyahatini özellikle İstanbul Sanat Vakfı ödemişti. Birkaç gün sonra kanımca Radikal Gazetesi'nde Cem Erciyes'in Sarkis üstüne uzun bir yazısı çıkmış ama Cite des Arts'dan bir ses yok, özellikle bekliyorduk, Cite'nin kurucusu Madame Simon Bruneau'ya göstermek için; çünkü içinde olduğumuz için atölyenin yeri konusunda çok yardım etmişti. Gazeteciyi telefonla aradım ve gerekeni söyledim! Atölye'ye ilk gönderilenler, bugünkü gibi Çağdaş Sanat histerisi olmadığı için; Cite'nin galerileri ve olanaklarından çok faydalandılar, daha sonra malum: Banu'nun ölümünden sonra Çelenk Bafra tüm inisiyatifi eline aldı; kanımca şimdi Saha'nın Paris şubesi olarak işleve girecek! İstanbul Sanat Vakfının sanat filozofisi ne olursa olsun, bu atölyeye sanatçı göndermenin tarafsız bir jürinin seçiciliğinde olması gerekiyor, bu atölye Bafra'nın babasının malı değildir, sonuç olarak bir kez buna otuz yılını veren eşim Genevieve Varlık'ın bu konudaki çabalarının altını çizmedi! İKSV tarafından yürütülen ve 2029 yılına dek kesintisiz devam edecek misafir sanatçı programına katılacak sanatçılar Aslı Seven, Bige Örer, Çelenk Bafra, Deniz Ova, Özer Dicle, Pelin Uran ve Rüçhan Şahinoğlu'ndan oluşan yedi kişilik Seçici Kurul tarafından belirlendi. Doğrusu: 1965 de açılan Cite des Arts İnternational, kuruluşundan bu yana 16.000 sanatçıya ev sahipliği yaptı, 326 atölye %70 atölye yabancı ülke ve fondationların Kültür Bakanlığı, Paris Kenti vs. Sanatçı değişimi üç ayla bir yılı geçmiyor bu gün; oysa ben beş yıl kalmıştım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/09/14/volkan-karabag-ekspresyonizm-ve-soyut-ekspresyonizm/", "text": "Alman ekspresyonizmi 20. yüzyılın başlarında dönemin siyasal ve ekonomik sorunlarının olduğu zamanda ortaya çıkmış ve bu sorunların insanlar üzerindeki olumsuz ve aşırı yıkıcı etkileri altında şekillenmiştir. 1905-1925 yılları arasını kapsayan bu süreçte sanatçılar karamsar ve duruma tepkili davranışlar sergilemiş, eserlerini bu sıkıntılı ve aşırı baskıcı yönetim süreci altında ortaya çıkarmışlardır. Her yeni çıkan akım ne kadar bir önceki akıma karşı olarak çıkarıldığı genel geçer kural olarak söylenegeliyor olsa da göz ardı edilen ya da çok önemsenmeyen; dönemin şartlarının da sanat akımına etkilerinin büyük olduğudur. Çünkü meydana gelen her toplumsal olay, teknolojik gelişme, ekonomik ve siyasal değişiklikler iyi veya kötü yönde olsun sanatçıları da etkilemiş ve ortaya çıkan sanat eserleri bu durumlardan etkilenerek şekillenmiş ve gelişim göstermiştir. Yeni ortaya çıkan her sanat akımı bir önceki akıma/akımlara karşı olarak çıkıyor olsa da yeni akımın doğumu öncekilerden çok farklı olmuyor, aksine onların öğretileri ve getirileri üzerine inşa edilerek genetik yapısını onlardan miras almaktadır ve zamanının şartlarına göre gelişim göstererek kendi biçimini ve dilini yapılandırmaktadır. Bin dokuz yüz beş yılında Almanya'nın Dresden kentinde dört mimarlık öğrencisi olan Ernst Ludwig Kirchner, Erich Heckel, Karl Schmidt-Rotluff ve Fritz Bleyl tarafından kurulmuş olan Die Brücke grubu 20. yüzyılın ilk 'manifestolu' akımı olmuştur. Daha sonra gruba Emil Nolde, Max Pechstein ve Otto Müller de eklemlenmiştir. Bu grubun sanatçıları Alman Ekspresyonizminin öncülleridir. Bir manifestoları olmasına karşın biçimsel anlamda bir ilkeleri olmayan sanatçı grubunun önde gelen özelliği 'yeni bir sanat' arayışı içinde oldukları ve bunu kendilerine şiar edinmiş olmalarıdır (Antmen, 2016). Bu grubun haricinde Der Blau Reiter grubu da kurulmuştur. Kurucuları Vassily Kandinsky, Gabriele Münter ve Franz Marc'tır. Grubun ana kadrosu farklı görüşlere açık olmakla birlikte figür resminden çok soyut dışavurumculuğa yönelmişlerdir. Kandinsky, Klee, Marc ve Jawlensky resmin, nesneden tamamen koparırcasına ayrıştırılmasını amaçlamışlardır (Antmen, 2016). Yirminci yüzyıldan bu yana süregelen ve sadece bu yüzyıla ait olan bazı olgular, örneğin; eşzamanlılık, değişkenlik, karşıtlık özellikleri geçmişte uzun süreli var olan üslup dönemlerinin tersine art arda kısa süreli sanat akımlarının doğmasına etken olmuştur. Dünyaya bakışımızdaki farklılaşma sanatın yaşamdan kopamayacağı gerçeği, sanatın varlık nedeni olarak bu yüzyılda meydana gelmiştir. Bu açıdan bakıldığında sanatı anlamanın yolu toplumu, tarihi, ekonomiyi, siyaseti, bilimi ve düşünü kısaca yaşamın kendisini anlamak olduğunu düşündürmüştür. Yine bu yüzyılda bireylerin veya toplumun kendi tarihi, sanatı, devleti hatta kendisiyle hesaplaşma isteği sadece geçmiş üslupları değil eşzamanlı üslupları da, birbiri içinden doğmuş sanat akımlarını da hedefine koymuştur. Bunların üzerine yine bu yüzyılda farklı sanatçı tipi zamanın değerlendirmesini bekleyecek sabra sahip olmamıştır, artık bireysel hesaplaşma zamanını başlatmıştır. Günümüz sanat tarihinin değerlendirilmesi açısından en zor ve karmaşık bir dönemi olduğunu düşündürmektedir. Bildiriler, sanatsal eylemler, yayınlar ve sanatçı yazılarıyla eskisine oranla hem eleştiriyi hiçe sayan hem de eleştiriye daha duyarlı bir sanatçı kitlesi oluşturmuştur. Yeni sanatçı, eleştiriye ve eleştirmene duyduğu saygıyı bir ölçüde yitirdiğini, yeniye karşı onun duyarsız olduğunu, buna karşın çeşitlilik ve rekabet nedeniyle onsuz edilemeyeceğini kabullenmiştir ve zamana karşı yarıştığından kendi sanatını koruyacak silahlarını bilemiş olarak eleştirmenin duyarlılığını keskinleştirmek için rekabete hazırdır. Bu olaya sanatçının sabırsızlığı ve bireysel savaşımı kadar onun toplumla iletişimini sağlayacak çevre koşullarının değişmiş olması etken olacağı düşünülebilir. Çünkü hız önemli ve geçerlidir artık. Tüm toplumsal, ekonomik ve siyasal yapılar, onları oluşturan dinamikler hızla değişmektedir. Yaşadığımız yüzyıl hız çağı olarak adlandırılmaktadır ve bizim de bu hıza koşulsuz ayak uydurmamızın zorunlu olduğu gerçeğini düşündürmektedir. Artık tüm doğruların, kuralların, kalıplaşmış veya kutsanmış düşünce ve davranışların tepetaklak olduğu bir dönemde yaşamaktayız. Yüzyılımızın hareketli değişkenliği kesin yargılara sığmayacak kadar canlı bir organizma gibi sürekli devinim halindedir. Günümüz sanatçısı bugüne kadar hiçbir dönemde olmadığı kadar bilim, teknoloji, düşün, toplum ve siyaset ile iç içe yaşamakta, tüm bu hareketlilikten nasibini almakta ve bu hıza ayak uydurma zorunluluğunu hissetmektedir. - Ekspresyonizm Öncesi Almanya'da Siyasal Durum 19. Yüzyılın ikinci yarısında 18 Ocak 1871 tarihinde Fransa ile yaptığı savaşı kazanan Prusya, o güne kadar dağınık halde yaşayan Alman prensliklerini bir kralın buyruğu altında toplama hayalini gerçekleştirir. Alman İmparatorluğu'nun önderi Prusya kralı I. Wilhelm olur. Almanya'nın bir araya gelmesi ile İngiltere gibi dünyanın büyük emperyalist güçleri arasına girmeyi amaçlayan Almanya, Otto Fürst Von Bismarck'ın izlediği politikayla bunu başarır. I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar, sözde parlamentosu ile monarşik devlet anlayışını sürdüren Bismarck, emperyalist Almanya'yı, Avrupa'nın ikinci güçlü devleti yapmıştır. Parlamentoyu işlevsel kılmaya çalışan liberal burjuvaları devlet düşmanı ve hain ilan eden Bismarck, sanayileşme ile birlikte yükselen işçi sınıfından henüz habersizdir. Sosyal demokrat kanat altında Bismarck'ın politikasına muhalefet etmeye başlayan işçi sınıfının temsilcileri ise Ferdinand Lassalle, August Bebel ve Wilhelm Liebknecht olmuşlardır. 1888 yılında I. Wilhelm'in ölümü ile yerine III. Friedrich geçmiş, ancak tahtta üç ay kalabilmiş ve tahta II. Wilhelm oturmuştur. Bu arada 1890 yılında kurulan Sosyal Demokrat Parti parlamentoda en güçlü kanat durumunu alır. Bunun üzerine liberal hareketi destekleyen burjuva sınıfına karşı, işçi sınıfının çıkarlarını gözeten bir politika izleyen Sosyal Demokrat Parti, parti içindeki Liebknecht'in önderliğindeki sosyalist kanadı partiden ihraç ederek politikasını değiştirir. Parlamento artık II. Wilhelm'in kararlarını muhalefet göstermeden kabul eder hale gelmiştir. Bu kararlardan bir tanesi de II. Wilhelm'in baskısıyla, 4 Ağustos 1914'te bir suikast sonucu Avusturya tahtının varisi Dük Franz Ferdinand'ın öldürülmesinden dolayı (28 Haziran 1914) İngiltere, Fransa ve Rusya'nın oluşturduğu birliğe karşı savaş açılmasıdır. Liebknecht savaşa karşı oy verdiği için tutuklanır. Bu kararla emperyalist Almanya, tüm Avrupa'yı kana bulayacak olan kapitalist savaşa (1. Dünya Savaşı) girmiş olur. Dört yıl süren ve 1918'de imzalanan ateşkesle noktalanan bu savaşta tüm gücünü yitiren Almanya, 28 Haziran 1919'da imzalanan Versailles anlaşması ile ağır koşulları kabul ederek teslim olur. Aynı yıl Spartakist Birliği'ni kurarak Berlin'de sosyalist bir devrim girişiminde bulunan Liebknecht ve Rosa Luxemburg öldürülür. Berlin'deki ayaklanma kanlı bir şekilde, 1918'den Hitler'in iktidara geleceği 1933 yılına kadar Almanya'yı yöneten Weimer Cumhuriyeti'ne bağlı birlikler tarafından bastırılır (nedir. org, 2013). - Ekspresyonizmde Öz ve Biçim İlişkisi Ekspresyonistlerin amacının hiçbir zaman estetizm olmadığı görülmektedir. Bu akım yalnızca estetik biçimleri yadsımakla kalmamış bir dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır. Sanatın tüm anlatım biçimlerinde etkinlik göstermiş ve toplumsal düşünceleri de kapsamıştır. Sanatçılar; ruhsal yapısının bir kesitini, fiziksel heyecanını, zihninin rahatsızlığını, umutsuzluğunu resme yansıtan ve bu duygularını da renk düzeninde oluşturdukları keskin zıtlıklarla vermeye çalışmıştır eserlerinde. Bu akım resim sanatında dış gerçekliği sadakatle yansıtmayı yadsıyarak, sanatçının ruhsal durumlarına, amaçlarına, hatta düşünce tarzına göre istediği betileri deformasyona uğratmasına olanak vermiştir. Ekspresyonizmin temelinde somut ve nesnel gerçekliğe bağlılık eğilimini yadsıyarak öznelliği yeğleme düşüncesi vardır. Öznel bireycilik ise her türlü denetleme ve kısıtlamayı reddeder, onlara göre yapıt doğaya öykünmez, sanatçının içsel yaratma gücünden doğar ve ussaldır, doğa ile bağlantısı dolaylıdır. Doğanın temeline, nesnelerin ardındaki öze inme isteği sonucu, nesnelerin öz yapısı ile görünen biçimi birbirinden ayırır. Nesnelerin içindeki öznel gerçeğin açığa vurulması için ise gerekli olan sadece düş gücüdür sonuçta yapıt dünya gerçeğini değil kişinin kendi öz gerçeğini iletir. Özgün olan da bu kişisel gerçektir biçim bir öge bir imgeye dönüşür. Ekspresyonizm ruhsal düzeyde açıklamalara dayanır ve resimde; nesne kullanımı, ruhsal durumu yansıtmada bir araçtır. Saldırgan şiddetli bir etki oluşturmada rengin anlatım gücünden yararlanılabilir. Kalın kontörler, cesur fırça darbeleri resim üzerinde devinim oluşturabilir ancak bunu koşul olarak almak yanıltıcı sonuçlar doğurabilir. Bu da ekspresyonizm ile fovizmi birleştirmek olur (Richard, 1999) (Charles Harrison, 2011). Almanya'da süren ekspresyonizm akımına Avusturya'dan da bireysel katkılar olur Oskar Kokoschka ve Egon Schiele'nin yapıtlarında Almanlarda bile görülmeyen ürkütücü özellikler de bulmak mümkündür. Yapıtlarında öncelikle kişinin iç dünyasını, baskı, tutum ve bunalımlarını bütünüyle yansıtan aşırı deformasyon görülmektedir. Cinsel dünyayı yansıtma isteği biçime ait disiplinleri geri plana itip çarpıtmalarla, bükülmüş figürler yapmalarına neden olur (Boudaille, 1976). Yirminci yüzyılın başında çıkış noktası 'insan' olan bir anlatım biçimi, akım niteliğinde tüm sanatları kapsar. Yayın, resim, heykel, müzik, dans sinema ve tiyatro ile ekspresyonizmin etki alanı oldukça geniştir. Sanattaki sayısız akımlardan farklılığı ve ayrıcalığı, ilk kez bakışlarını var oluş karmaşasındaki dünyadan, bireyin iç dünyasına yöneltmesi, onun olaylar karşısındaki başkaldırısına ve duyguların dışavurumuna aracılık etmesi olmuştur. Sanatın binlerce yıllık gelişiminde ilk kez bu denli önem kazanan bireysellik yine toplum yapısı ve sosyal oluşumlarla ilişkili olmuştur. Birey ve toplumda oluşan ruhsal birikimler boşalma gereksinimi ile patlamalara neden olmuştur, bu yeni kimliğini araştıran sorgulayan insanın oluşturacağı sanat artık öncekilerin izleyicisi olamazdı ve olamadı da fotoğraf makinalarının getirdiği yenilikler özellikle resim sanatında bir değişimi zorunlu kılıyordu bu nedenle modern çağdaş sanat biçimlendirilirken resimde hangi söylem biçimi olursa olsun doğaya öykünme kesin olarak yadsındı. Ekspresyonizm söz konusu olduğunda uzak ve yakın geçmişten bazı sanatçılar öncü kabul edilip çalışmaları, farklı bir algılayış ile yeniden değerlendirildi. Uzak geçmişin etkileri ilkel kavimlere dayanır ve sonradan primitivizm olarak adlandırılan bu eğilim çağdaş sanatçıların, sanatın temel niteliklerine dönüş gereksinimlerinden doğmuştur. Bu yeni imgeler onları yüzyılların arayışı içinde yitirilen içtenlik ve yakınlığı geri vermektedir. Goya'nın son yıllarını geçirdiği evinin duvarlarına yaptığı resimlerdeki ürkünç düşleri, Hodler'in zaman kavramını aşan yapıtları, Gauguin'nin ilkelliğe ve katışıksız renklere duyduğu sevgi, Van Gogh'un tutku ve bunalımlarını nesnenin ve insanın ardındaki öze indirerek yansıtışı, Ensor'un düş gücü ve kuşkusuz Munch'un tüm yüzyılın geleceğini haber veren umutsuz çığlığı gibi, hatta Der-Strum'un 'Fırtına, 1911 Ağustos' sayısında Wilhelm Worringer bu durumu şöyle özetler; Fransız ekspresyonistlerin bu akıma bir hiçten başlamadıklarını ancak Cezanne, Van Gogh ve Mattise'den teknikler aldıklarını ve tümünün de empresyonizmin etkisinden uzaklaşmış olduklarını söyler (Richard, 1999), (nedir. org, 2013), (Charles Harrison,2011), (Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, 2016). Yirminci yüzyılın başında Almanya'nın sanat yaşamında bu dinamikler, 1914 yılında başlayan 1. Dünya Savaşı ile kesintiye uğrar. Ticari rekabetin, yani yeni pazar paylaşım kavgasının da olduğu uluslar ve ülkeler arası düşmanlıklar içte ekonomik kriz, işsizlik, sınıflar arası çekişme ve mücadelelerin yarattığı savaş ve kaos bir çok sanatçının ölmesine ülkesini terk etmesine veya kendi yaşamına son vermesine neden olmuştur. 1933 yılına gelindiğinde faşist baskıcı yönetim Almanya'da iktidarı ele geçirmiş ve öncelikle bütün yenilikçi sanatçıları öğretim görevlerinden alınarak hemen ardından ödenekli galerilerin başındaki sanatçıların işlerine son verilmiş, devlet galeri ve müzelerindeki eserler kaldırılmış ve 1937'de birçok ekspresyonist sanatçının resimlerinin bulunduğu bir sergide çalışmaları sokak ortasında yakılmıştır. Almanya'da bu olaylar yaşanırken üzerine bir de 1939'da 2. Dünya Savaşı başlamıştır. Bu durum sonrası sanatçılar arasında ülkeyi terk edip başka ülkelere yoğunlukla ABD'ye sığınmalar başlamıştır. Savaşların sanatçılar üzerindeki olumsuz etkileri bir başkaldırıya, öfkeye ve karşı çıkışa dönüşmüş; çağdaş dünya ile insanın birbirine yabancılaşmasını simgeleyen, her türlü estetik kuralı yadsıyan soyut sanat oluşmaya başlamıştır. Modern sanat Avrupa'da yasaklanırken sanatçılar için ABD alternatif olmuştur ve buraya sığınan sanatçılar modern sanatın temelini oluşturmaya hatta Amerikan sanatı olan Soyut Ekspresyonizminin temellerini atarak bu sanat akımını inşa etmeye başlamışlardır. Tabi bu akım Amerika'da yapılmış olsa da oluşum ve gelişim süreci Avrupa'da başlamıştır. Kübizmin son aşamasında Mondrian ile geometrik soyuta ulaşması düşünülebilir. Almanya'dan ABD'ye göç eden ve 1934'te New York'ta kendi adını taşıyan özel bir sanat akademisi açan Hoffmann, ilk kuşak Amerikalı Soyut Dışavurumcular üzerinde sanatçı ve eğitmen olarak büyük bir etkiye sahiptir. Sanat merkezinin Paris'ten New York'a kayma nedenlerinin bir nedeni de 1920-1930 yılları arasında yaşanan büyük Amerikan Buhranı sonrasında Amerikan ekonomisinin hızla iyileşmeye başlamasıyla meydana gelen gelişmelerdir. Yeni okullar, basım-yayım organları ve yeni galeriler açılmıştır; yeni sanat ortamı şekillendirilmeye başlanmıştır (Antmen, 2016). Bin dokuz yüz otuz üç ve 1934 yıllarında uygulanan Kamusal Sanat Yapıtları Projesi başarı kazanınca Franklin D. Roosvelt hükümeti müzeci Holger Cahill başkanlığında Federal Sanat Projesi kapsamında birçok sanatçıya devlet tarafından maaş ödenmiş ve kamu alanları için çalışmalar yaptırmışlardır (Antmen, 2016). İkinci Dünya Savaşı'nı kendi çıkarlarına göre çok iyi kullanan ABD savaşın getirdiği zenginlikle topraklarında lüks konutlar inşa ederek çok miktarda ev satışı yapmış ve bu sayede Soyut Ekspresyonist Sanat büyük rağbet görmüş hatta alış-veriş merkezlerinde de sergilenmiştir (Artun, 2015). T. J. Clark, bu akım vülger ve kitsch'tir. Çünkü Soyut Ekspresyonizm, aristokrasiye özenen belli bir küçük burjuva kesimin stilidir demiştir(Artun, 2015). Ekspresyonistlerin biçimsel kaygılarının, iletmeye çalıştıkları mesajdan soyutlanamayacağı açıktır, burada onları birleştiren ana öge insandır. Ekspresyonist sanatın, yazının, düşünün beş felsefi direği vardır; İsa, Darwin, Nietzsche, Marx ve Freud, onlara göre İsa'nın öğütlediği, yeni insanlığın doğuşu idi veya olmalıydı. O insanlara barış içinde yaşamayı alçakgönüllülüğü ve sevgiyi öğretmekte idi. Her kötülüğün başlıca sebebi olarak görülen kent soyluluk, burjuvalar ve anamal topluluğu yani kapitalizm ekspresyonistlerin başlıca hedefi oldu. Komünizmin toplumsal tarihini ve kuramını ortaya atan Marx tüm dünyaya yeni bir toplum yeni bir hayat ve yeni insanı önerirken, bu ses tüm dünyada etkisini buluyordu. Kilisenin, paranın egemenliğine girmesini sert bir dille eleştiriyor, Hıristiyanlığın kesinlikle kabul edilmemesini savunarak ekspresyonistlere yeni bir yol açıyordu. Ekspresyonistlerin çoğu sol eğilimli idiler. Sadece birkaçı Nazi Partisine katıldılar Hitler'i yeni insanın somut bir örneği olarak görmüşlerdi. Ekspresyonistlerin asıl inandıkları, insanın içindeki değişimdir işte bu yönleri ile Darwin'e yaklaştılar, ancak insan değişip savaşma içgüdüsünden vazgeçerse bu soyun var olmaya devam edebileceğine inanıyorlardı, onun içindir ki eserlerinde kentsoyluların ve hükmedenlerin kıyımına giriştiler. Onlara karşı yeni insanı çıkardılar yeni insanı yücelttiler; ne yazık ki bu ütopya 1914 1918 Birinci Dünya Savaşı kıyametinde son buldu. Bununla birlikte Freud'un kişiliğinde hala bir ümit vardı, o insanın bozulmasının kaynağını açlık, sefalet ve savaşın varlığını kin ve aç gözlülüğü, cinsel içgüdüleri baskı altına alan ve erkekleri tek kadınla yetinmeye zorlayan toplum diye açıkladı. Öğrencisi ekspresyonistlerin eş ve sevgililerini baştan çıkaran Otto Gross'a göre özgün ve özgür aşk, dengeli bir ruhsal yapımı, yaşamın başlıca koşulu idi. Buna karşılık düşüncelere rağmen diyebiliriz ki; bütün ekspresyonistleri düşündüren dertlendiren ortak bir temel öge vardır, insanlığın geleceği. Tek kaygıları insanların nasıl kurtulabileceği sorusuna olumlu bir cevap bulmak olmuştur (nedir. org, 2013). Artun, A. (2015). Çağdaş Sanatın Örgütlenmesi. İstanbul: İletişim Yayınları. Antmen, A. (2016). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. İstanbul: Sel Yayıncılık. Antmen, A. (2016). 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar. In A. Antmen, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar (p. 146). İstanbul: Sel Yayıncılık. Boudaille, G. (1976). Expressionists. New Jersey: Chartwell Books, Inc. Charles Harrison, P. W. (2011). Sanat ve Kuram. İstanbul: Küre Yayınları. Richard, L. (1999). Ekspresyonizm Sanat Ansiklopedisi (3 ed.). İstanbul."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/09/15/belgin-balanoglu-alagoz-toplumsal-gelisim-ve-sanat-bolum-8/", "text": "Mühendishane dışında II. Sultan Mahmut tarafından Mekteb-i Harbiye (1834) kurulmuştur, burada yetişen önemli ressamlardan biri Tevfik Paşa'dır. Desenleri ile tanınır ve heykeltıraş olarak çalışmıştır. Nuri Paşa harbiye mezunudur ve deniz savaşlarını, savaş gemilerini resmetmiştir. Ressam Hayri Usta bir suluboya ressamı olmuştur. Ancak tüm bu ressamların genel bir görüşü vardır ki, doğanın taklidi ile sanat yapılmaz. Tüm bu veriler asker ressam Sami Yetik tarafından ''Ressamlarımız'' isimli bir kitapta toplanmıştır. Ayrıca 'Osmanlı Ressamlar Mecmuası'' isimli dergi, sanatsal gelişimimize kaynak oluşturan belgeler arasındadır. Ressam Hasan Rıza, kahramanlık temalarını ele alan çok figürlü çalışmalar yapmıştır. Asker ressamlarımızdan Şeker Ahmet Paşa, natürmort, peyzaj ve kendi portresini en iyi işlemiş ve figürü en iyi ressam bir ressamdır. Orman tablosundaki gizemli mekanda oluşturduğu perspektif arayışlar dikkat çekici bulunmuştur. Hüseyin Zekai Paşa, naif ve aynı zamanda çizgisel üslupta resimlerini görselleştirmiştir. Bu kurguda Pentür ve çizgiyi uzlaştırıcı bir tavır gözlenir. Süleyman Seyit natürmort çalışır ve özgür figür anlayışını sürdürür. Şemacı ve izlenimci çalışan ve plastik değerleri gözeten bir anlayış egemendir resimlerinde. 19. Yüzyılda asker ressamların sanat alanında verdikleri bu yoğun bu yoğun, araştırmacı çalışmalar ülkemizin sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal yapısının çağdaşlaşması, yeniliğe açılması ve her anlamda gelişme sürecini başlatması açısından önemli bir dönemi içermektedir. Osmanlıda ilk sergi 1845 yılında Çırağan Sarayı salonunda Oreker isimli Avusturyalı bir ressam şehir manzaralarından oluşan resimlerle açtığı sergi gayet ilgi çekmiştir. 1850 yılında sanayi ve tarım fuarında ürünlerin tanıtımı vesilesi ile uluslararası sergilere katılım başlar. 1851 yılında düzenlenen Londra tarım ve sanayi fuarı Osmanlı Devletinin resmi olarak katıldığı ilk uluslararası sergidir. 1855 yılında Fransa-Paris'te düzenlenen fuarda, ilk kez tarım-endüstri ve güzel sanatlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır. İstanbul'da düzenlenen ilk uluslararası fuar ise Sergi Umumi Osmani olarak 1863 yılında açılmıştır. Bu fuar tarım, sanayi ve teknik resimlerle birlikte çeşitli süslemelerin yer aldığı bölüm de sergilenir. Bir diğer fuarda Şeker Ahmet Paşanın resimleri ve Padişah Abdülaziz'in büyük boy portresi sergilendiğinde yıl 1867 yer Paris olarak kayıtlara geçmiştir. Şeker Ahmet Paşa ile birlikte Osman Hamdi, Madam Walker, Pierre Montani isimli iki yabancı ressam da Osmanlı Pavyonunda yer alır. Türkler tarafından ilk açılan sergi 1873'de Şeker Ahmet Paşa tarafından açılmış ve basında büyük yankılar uyandırmıştır. Eş zamanlı olarak sanat alanında olduğu kadar ilk piyasa hareketlerinin de başlangıcıdır. Türk resim sanatı tüm bu dönemlerde batıdan aldığı güncel ya da yerleşmiş yeni sanat akımlarına yönelmiş azınlıkların kurduğu 'Elifbağ Kulübü' ressamları 1880-1882 yılları arasında düzenledikleri sergilerin ilki Tarabya Rum Kız Okulu ikincisi ise Tepebaşı Belediye Bahçesi Köşkünde yapılmıştır. Sergilerin düzenli olarak yapılmasında etken olan Sanayi Nefise Mektebinin kurulması ve resim eğitiminin bir disiplin olarak öğretilmesi dönemini başlatır. Tüm bu çağdaş anlayışa ulaşma çabaları sürerken, diğer taraftan tılsım, inanç, efsane, masal kahramanları, tarikat ile malların resimleri levhalar üzerine şema olarak yapılmıştır. Anonim bir özellik taşıyan bu temalar tekkelerde, dükkanlarda asıldığı gibi 20. Yüzyılın içinde de köy sanatı olarak yaşamını sürdürmüştür. Hacı Bektaş Veli Tasviri gibi... Camilere uygulanan duvar resimlerinde insan tasvirlerinin görülmemesinin başlıca nedeni inanç sistemi ile bağlantılıdır ve tekkelerdeki hiçbir tasvir tapınma amaçlı yapılmamıştır. Bütün temaların göndermeleri; güzellik, iyilik, doğruluk, yiğitlik ideallerinin kavranması ile örtüşmektedir. Din büyükleri ikonlar gibi algılanmaz. Ancak bu yontu ustalarının lonca dükkanlarında yaptıkları çalışmalar artık halk arasında ve saray çevresinde eski önemini kaybetmiştir ve değer görmez. Çünkü bu çevreler batı sanatının resim, heykel anlayışının eğitimine dönmüşlerdir. Halk sanatı içinde yer alan yazı-resimler, Arap harfleri ile insan-hayvan ve çeşitli objelerin motif anlayışı ile kompoze edilmesi ile oluşmuştur. Bu durum, İslam dünyası içindeki Türklerin her alanda kendi anlayışlarını yaratması ve çeşitliliğini, zenginliğini gözler önüne sermektedir. Soyut boyuttaki Arap harflerini resme uyarlama kökeni araştırılmamış bir konu olmakla birlikte, Türklerin Çin yazısı ile tanıştıkları dönemlerden kalma piktogramik bir anlayışın uygulanması sayılabilir. Halk resim sanatı: taş baskı; bir tür yağlıboya kullanılarak yapılan levha resimleri ve yaldızlı kağıdın yapıştırılıp bazı yerlerin düz boya tabakası ile kaplanan cam altı resimleri, Karagöz Gölge oyununun uygulandığı mafsallı insan figürleri tiplemesinin tüm karakteristik özelliklerini de yansıtır. Ancak bu sanatsal yaratmalardaki hiciv, zaman içinde yoğun pornografik mizaha dönüştürülmüştür. Bunun nedeni belli bir kesimin sosyokültürel yaşamdaki zevk ve yaşayış biçimini halk katmanının tepki biçimi olarak hicvetmesi sayılabilir. Yine 19. Yüzyıl sanatçıları arasında fotoğraflardan yararlanarak resim çalışan asker ve sivil okul mezunu ressamlarda vardır. Bu ressamlar kendi dönemleri içinde 'Primitif Ressamlar' olarak anılırlar. Ancak geleneksel Türk resmi ve batıya yönelik çalışmaların başlangıcını oluşturdukları düşünülemez. Primitifler kendi içlerinde özgün bir grup olarak kabul edilirler. Primiflerin üsluplarının ayrı olduğu gözlenir. Modern Hiperrealistler ile eşdeğerde duru, sakin, ıssız ve yaşayan bir yorumlama teknikleri vardır. Hüseyin Giritli, Süleyman Sami, Şefik Şevki, Osman Nuri gibi ressamların her birinin iki, üç resmi vardır. Ancak bu sanatçılar ve resimleri hakkında tam bir tanımlama yapmak da mümkün değildir. Foto-yorum tekniği ile çalışılan bu resimlerde, ressamların kişiliklerini zorladıkları ve yorum kattıkları söylenemez. Anonim bir üslup yönelimi gözlenir. Sanayii Nefise Mektebi 1883'de Osman Hamdi tarafından kurulmuştur. Osman Hamdi aynı zamanda Türk Müzeciliğini başlatan bir sanatçıdır. 15 yıl Paris'te kalmış, Hukuk ve Güzel Sanatlar eğitimi almıştır. Arkeolojik çalışmalar yapmış, yabancı ülkelerdeki müzelerden 42 resim kopyasını da gerçekleştirmiştir. Sanayii Nefise Mektebinde çeşitli alanlarda çalışmalar yürütmüştür. Heykeltıraş Oskan Yervat müdür yardımcılığı ve heykel atölyesi hocalığı, Salvatore Valari ve Warnia Zercecki resim atölye hocalığı görevlerini yürütürken Alexander Vallauriy ve Philippe Bello Mimarlık hocalığını yürütmektedir. Bunun yanı sıra Türk sanatında rol oynayan, gelişiminde katkıları olan ve ama isimleri pek bilinmeyen ressam gurupları da olmuştur. Bu ressamlar 1901-1903 yılları arasında İstanbul'da açılan galerilerde sergiler açmıştır. Birkaç isim vermek gerekirse; Şevket Dağ, Mesrur İzzet, Kamil Bey, Ahmet Ziya Akbulut, Ahmet Rıfat Bey sayılabilir. Daha sonraki yıl İstanbul Sergi Salonunda düzenlenen sergide Türk, yabancı, gayrimüslim, Levantenleri yer aldığı sanatçı grubunun üç yüzün üstünde eser sergilediği 1903 sergisinde ise desen, yağlıboya, suluboya, gravür, mimari projeler ve mimari resimler yerini almıştır. Ancak döneme damgasını vuran bu önemli etkinlikler uzun sürmez ressam grupları dağılır, galeriler kapanır. Daha sonra serbest ressamların yerine Sanayii Nefise öğrencilerinin sergilerinden oluşan 11 yıllık bir sergi dönemi başlamıştır. Osman Hamdi'nin toplumsal yaşamı irdeleyen resimleri, birçok kişinin optik tiplemesi ile resmedilmiştir. Ancak bizim sanatsal kurgulamalarımız henüz batıdaki gibi toplumsal vurgulara değinilmeden, köklü tepki göndermeleri içermeden oluşturulmaktadır o dönemlerde. 1910 yılında batıya gönderilen İbrahim Çallı, Feyaman Duran, Nazmi Ziya izlenimci akımın etkisinde kalmışlardır. Ancak batıda 1910-1914 yılları arasında izlenimcilik akımı tükenmiştir. Bu hızlı geçişlere uyum sağlayamayan sanatçılarımızın gerçek sorunları yetenek ya da sanatta aldıkları eğitim değil kültürel birikimlerinin batı sanatçıları ile eş değerde olmamasından kaynaklanmaktadır ve belki de özgürleştiremedikleri ruhlarından... Yaşadıkları sosyo-kültürel yapı, batının kültürel ve sosyal yaşantısından çok farklıdır. Kaldı ki, izlenimci akım dili ile oluşturdukları sanatsal çalışmalar, bizde büyük bir yenilik ve gelişmişlik olarak sayılmış ve izlenimcilik içinde olan renk bilimselliği palet olarak da aynılık göstermemiştir... Oysa batı için izlenimcilik bir geçiş sürecidir ve yeni arayışlar yaratılar birbirini takip etmekte ve adeta akımlar birbiri içine girmektedir. Batıdan eğitim alarak dönen Avni Lifij, Ruhi Arel, Hikmet Onat, Namık İsmail, Nazmi Ziya Duran 1914 Kuşağı Sanatçıları ekolünü oluşturarak Sami Yetik, Şevket Dağ, İsmail Hakkı Mihri Müşvik ve Vecih Bereketoğlu gibi sanatçıların da dahil olduğu, Türk Kulübü haline getirmiş İtalyan Lokalinde sergiler açmışlardır. 1916-1952 yılları arasında Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Sergileri, Galatasaray Sergileri olarak Galatasaray Lisesi resim atölyelerinde 36 yıl boyunca devam etmiştir. Cumhuriyet kurulduktan sonra da Ankara Güzel Sanatlar Birliği her baharda sergi etkinlikleri düzenlemişlerdir. Galatasaray Sergileri Türkiye'de ilk ve tek düzenli ve sürekli yapılan sergiler olarak büyük önem taşımaktadır. Hüseyin Avni Lifij (1889-1927) resimlerinde izlenimciliği aşan ekspresyonist bir anlayış gözlenir. Renkçi değildir, geniş ve rahat planlı peyzajları, özgün ve kişisel tavırları ile kendini göstermiştir. Çallı, empresyonist bir anlayışla resim yapmasına karşılık kendine özgülüğü geliştirmiş, şair ressam ruhunu yansıtmıştır. Yerli motifler, natürmortlar, açık hava resimlerini doğadan uyarlaması ile ülkemize önemli sanat eserleri kazandırmış bir sanatçıdır. Feyhaman Duran, aynı anlayışla sanatsal dilini belirlemiştir ancak Çallı serbest fırça ile renkleri tuval üzerine dağıtırken, Duran çalışmalarında titiz bir işçilik sergilemiştir. Hikmet Onat, izlenimci peyzaj ressamlığından kendine özgü renkleri benimsemiş mor, turuncu, kahverengi, sarı renkleri ustaca fırça darbelerinin biçimlendirme gücünü bir sistem olarak geliştirmiştir. Nazmi Ziya Güran, güneşin ve ışığın ressamı olmuş, içli ve duygusal karakter yapısını resimlerine güçlü bir biçimde resimlerine aktarmıştır. Osman Hamdi Bey ve atölye hocası Valery tarafından klasik eğitim almış, izlenimci sanata yakınlık duymuştur ama bundan ötürü eleştirilmiştir. Sonradan Hoca Ali Rıza'dan ders almıştır, klasik eğitimden uzaklaşmaya serbest palet ve fırça çalışmalarından ötürü de eleştiriye uğramıştır. Bir süre sonra Paris'e giderek Julian akademisine devam etmiştir. Sevdiği her şeyin resmini yapmıştır. Optik gözlemi kuvvetli bir sanatçıdır. Maniyerizme düşmeyen sağlam yapılar kurmuştur. Türk sanatçılarımızın batıdaki hem eğitim hem kültürel gelişmelerine karşılık, ülkelerinde kendi dünya görüşlerini oluşturup tuvallerine aktarmaları ancak parlamenter ve endüstriyel gelişimin ve siyasi iradenin gelişi ile başlamıştır. Bu dönem ise Cumhuriyetin kuruluşu ile başlar. Piktogramatik: Hiyeroglif ve benzeri yazı sistemleri bir kavramın karşılığı olarak kullanılan resimsel öge, simge. Bunlar stilize edilmiş olup fantastik imgelem gücünü yansıtan Fallik Hümor 'cinsel içerikli mizah'. Osmanlı topraklarındaki Antik uygarlıklara ait kalıntı ve bulguların yurtdışına kaçırılmasını önlemek amacı ile 'Asarı Atika Nizamnamesi'ni yürürlüğe koymuştur. Zerceki desen, Valeri yağlıboya derslerine girer."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/10/15/lutfu-dagtas-yavas-yavas-bizden-uzaklasan-bir-mavi-utku-varlikla-konusma/", "text": "1965 yılı Haziran ayının sonları. Hiç bu denli şaşırmamıştır Utku Varlık, kendisini Kunsthistorisches Müzesi'nin kapısında bulduğunda. Otostopla, cebinde topu topu 10 dolar, yemeden içmeden gelmiştir Viyana'ya. Bu Avrupa'ya ilk çıkışıdır. Kötü röprodüksiyonlarla dolu kafasını yıkamak, belleğini yenilemek, meraklarına yanıt bulmak adına çıkmıştır onca güçlüğe karşın ve bunun adı, umut gezisi dir. Güçlüğün adı ise parasızlık! Kunsthistorisches Müzesi'ne giriş parasızdır, tam biçilmiş kaftan! Bilemez ne kadar süre durduğunu Müze'de sergilenen Brueghel'in Karda Avcılar adlı tablosunun önünde. Zaman akar gider, farkında değildir. Derken İsa'ya benzeyen Müze bekçisinin uyarısıyla kendine gelir. Sanki tablonun içine girdin! der bekçi. Doğru düşündün, der Utku Varlık. Sonrası artık upuzun bir filmin şeridi. Ressam Utku Varlık'ın baş rolünde yer aldığı bu filmden birlikte tat almaya bakalım sayın okur, buyurun! LÜTFÜ DAĞTAŞ: Sevgili Utku ağabey, 2020'yi dünya ölçeğinde kasıp kavuran Covit 19 salgını hemen herkesin programını alt üst etti. Sizin de salgın öncesi İstanbul Bozlu Art Sanat Galerisi'nde, Sanrı/Illusion başlığıyla açtığınız resim serginiz yarıda kaldı. Şimdi yeniden açıldı. UTKU VARLIK:Çok erken yaşlarda başladı dışın çekim alanı, 50 yıllarında John Steinbeck'i okurken Amerika'ya, Salinas'a gitmek isterdim. Akademi yıllarında, Akademi'yi Floransa'da okumak düşüne kapılıp, Italyanca öğrenmeye başlamıştım, Sonuçta Akademi'den sonra iki yıl askerlik yapıp özgür olunca, Devlet bursunu alarak Paris'e gittim; demek yaşam bir su gibi akıyor düşleyince! Paris'i seçmem nedeni: o yıllarda Türk sanatçıların uğrak yeriydi; genellikle politik, askerlik problemleri dışında Türkiye'ye dönemeyenler ve de oraya bağlananlar; işte çok ilginç: benim de yaşam çizgimin gelip oraya bağlanması; şunu kabul edelim, o yıllar Paris öncelikle sanatın merkeziydi; yalnız Türkler değil, 72 millet oradaydı; sanki resim yalnız orada yapılabilir inancıyla! 1970'te Paris Akademisine girdiğimde, Litografi atölyesinde 21 ayrı ülkeden gelmiş öğrenci vardı. Bu benim Avrupa'ya ikinci çıkışımdı, birinci kez 1965 yılında dört ay, cebimde 10 dolarla, otostopla Avrupa turuna çıkmıştım, nedeni: Türkiye, Paris Bienali'ne benim resimlerimi göndermişti ama beni Bienale'e kişisel olarak davet etmediler. Ben de kendim giderim dedim ve çıktım! Avrupa kentlerini, müzeleri, beni etkileyen sanatçıların orijinal eserlerini görmekti amacım. Söz ettiğim harp sonrası Avrupa, pişmanlığın ötesi insan kendi yasalarına, kendi kültürüne dönünce, bir kez daha Rönesansı görüyorsunuz! Daha kültürel turizm başlamamış; müzelerde, tarihi mekanlarda yalnız dolaşırken; yirmi yıl önce bu ülkelerin kan-revan olduğunu düşünmek güçtü, savaşın izine rastlamıyordunuz, yine başka bir düşteydim ve tarif edilmez bir huzura kavuşmuştum! / Kitabım ZERO HİPOTEZ de bunu anlattım. UTKU VARLIK: Akademi'ye 1961 yılında girdim, 60 İhtilali'nin histerik dışavuruşu; marşlar, söylevler, duruşmalar dinmiş, hemen hemen 10 yıl sürecek demokratik ılımlı bir düzenin başlangıcıydı bu yıllar. Akademi'de öğrenim 5 yıldı. Birinci yıl, Galeri dediğimiz desen atölyesinde bir yıl desen öğrenilirdi, kalem, füzen, pastel vs. kağıt, karton üstüne; boyaya el sürmeden. İkinci yıl pentür atölyelerine geçilirdi; beş atölyeden kendinize bir atölye seçerdiniz, ben Bedri Rahmi Eyüboğlu'nu seçmiştim. Öteki atölyeler: Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik ve Ali Çelebi ayrıca Sabri Berkel'in yönettiği gravür ve litografi atölyesi. Bu dönemde Akademi; resim, heykel, dekorasyon, mimarlık olarak hemen hemen aynı binada, Fındıklı'da barınırdı ama okulun zamanla büyümesi, ayrıca dekorasyon bölümünün dış binalara taşınmasıyla bazı sorunlar oluşmuştu. Galeri'den sonra dört yıl çalışmak üzere seçeceğimiz pentür atölyelerinin hocaları: Cemal Tollu, Ali Çelebi, Nurullah Berk, Zeki Faik İzer, ve Bedri Rahmi Eyüboğlu; bu arada atölyesi olmayıp da sırasını bekleyen Neşet Günal; yani beş pentür atölyesi vardı. Genellikle 30 yıllarında Paris'in en popüler özel okulu Academie de la Grande Chaumiere'in hocalarından Andre Lhote'un atölyesinde çalışıp ve de onun resim öğretisiyle Türkiye' ye dönüp Akademi'ye öğretim üyesi olarak girmişlerdir. Andre Lhote, o yılların resim akımı Kübizm'in etkisinde yaşadı, bugün Fransa'da pek tanınmaz! Ötekilerden tek ayrıcılığıyla Bedri Rahmi, başka bir ressamı severek dönmüştü Paris'ten, Raoul Dufy; bu da onun resmine İstanbul ve de folklorun karıştığı kendisinin deyimiyle bir cümbüş getirdi; merak alanları, şairliği, yazarlığı gibi ötekilerden farklılığını da sonuna kadar yaşadı. Ya ötekiler: onlar da yaşamlarının sonuna kadar Lhote'un öğrencisi olarak kaldılar! Bazen kendime soruyorum: müze kültürümüz, köklü bir sanat tarihi kültürümüz, resim tekniğini iyice kavrayacak atölyemiz onu bize öğretecek de bir öğretim yoktu; kütüphanemiz vardı ama o güne özgü bir kaç dergi: L'Oeil, sanat kitapları; örneğin Skıra gibi kaliteli röprodüksiyonlar olan yayınlara zar zor ulaşabiliyorduk ama genelde sanatı ve pentürü yöneten Fransa'nın dikta yönetiminden çıkmak çok zordu. İşte bize resim öğretenlerin beyinleri, yaşadıkları o 30'lu yıllarda dondurulmuştu; onları yargılamıyorduk çünkü Akademi eski demokrasilere özgü başlı başına bir biyosferdi, işte pentür de; deseni bil ya da bilme, atölyede senden daha kıdemli bir öğrencinin çalışmasına bakarak yapılan; figüratif- abstre kaygılarından uzak bir başlangıç içerirdi. Yalnız kürsüden ve de hiç bir görüntü aygıtı kullanılmadan dinlenilen sanat tarihi, ikinci plan derslerden biriydi! Giderek herkesin iyi niyetine kalmıştı öğrenmek! Bu durumda açıklanması gereken tek nokta yaşadığımız o yıllar, sanatın giderek pentürün bir meta olarak hiç bir varoluşu olmayan, kendini bir amatör gibi kaygısız, ne yaparsan fena değil yanıtıyla sonuçlanan belki daha güzel yıllardı. Bugün hemen hemen Türk resminde söz sahibi olmuş kim varsa bizim dönemdendir, yani 68 dönemi çoğunluktadır. LÜTFÜ DAĞTAŞ: Türkiye'den ayrılıp Paris'e gidişiniz başlı başına roman, hatta roman ötesi film. Heyecan ve zorluk dolu. Ama yılmıyor, geri dönmeyi düşünmüyor, pişmanlık duymuyorsunuz. Bunu, Sayın Özlem İnay Erten, Zero Hipotez Fragmanlar adlı kitabınızın sunuş yazısında pek güzel özetliyor: Utku Varlık'ın hayatı yazılmayı bekleyen bir şiir gibi durdu yıllarca karşımda. Bu süreci sizden dinlemek istiyorum. UTKU VARLIK: Yaşadığımız ülke: coğrafi konumuyla, dört ayrı denizle çevrili oluşuyla, dört mevsimiyle belki dünyanın en güzel, bereketli ülkesi, Asya'dan Avrupa'ya uzanan sanki bir ütopya! Kadere mi inanalım? 28 yaşında Paris'e giderken mutluydum, niçin: geride yaşadığımla sonra yaşadıklarımda hiç bir dönem bu ülke mutlu olmadı, daha ötesi, 70 yılları ve sonucunda orada olmadığım da bir mucizedir! Kimdir bizi ele güne muhtaç eden, düşüneni hapse tıkan, toprağını kıraç, ağacını kurutan, aydınını kaçırtan? Bu nedenle ben bu ülkenin adını Ceza Sömürgesi koydum Kafka'dan alıntı -, Fikret Mualla Leblebistan derdi! Bu ikinci kez gidişimde burs süresi olan dört yılın sonunda Akademi'ye Özgün Baskı atölyesine dönecektim, Hocam Sabri Berkel emekli olacaktı, beni bekliyordu. O yıllar yine bu ülkenin parodoksal yanı, diğer üniversitelerin de bu devlet bursuyla değişik konularda gönderdikleri doktora öğrencileriyle Paris'te bir Türk öğrenci topluluğu oluşmuştu. Ayrıca söz ettiğim uzun yıllardır orada yaşayan ve çoğunlukla Türkiye'ye dönemeyen ressam, yazar, entelektüel vs... Malum en ünlüleri Abidin Dino, Selim Turan, Avni Arbaş, Hakkı Anlı vs. Tüm bunları kısa öykülerle kitabımda anlattım. O yıllar ülke büyük ekonomik ve politik çıkmazlar içinde, burs paralarımızı ödeyemez duruma düşmüştü ve de 1972 de iyice karardı; dış güçlerin hazırladığı tuzağa yavaşça kaydı ülke. Bu süre içinde ister istemez kendimizi karşıoluşa hazırlamıştık; Paris'e de alıştığımız için yaşamak büyük bir sorun değildi; işte ben politik içerikli resim tavrımı o günlerin bana yansıması olarak aldım; bu tür angaje sanat, gününde işleve girmezse ileriye dönük de bir şansı olamaz, zaten olmadı, yaptığım tüm özgün baskıları daha sonra yakarak yaşamımdan sildim. UTKU VARLIK: Bakın bu soru çok ilginç: o kadar yıl ne kazandık, acaba bir bilgeye şu sorulabilir mi: .. bu varoluşunu nasıl edindin? bakarak... görerek, gezerek, okuyarak vs. Dışa özgü bize kültür adına dokunan her ivme, beynin kendi işlevinde arşivlenir; hemen kullanın ya da ileriye saklayın ama Vinci'nin şu sözü bence daha net anlatıyor bunu: SAPER VEDERE GÖRMEYİ BİLMEK Bir istatistik yapmak güç. Bu bursun olanaklarını özetlersek: önce bir başka dil kazanmak, o yıllarda ülkemizde bir lüks olan kültürün, sanatın merkezinde aktüel olanı izlemek, müzeleri gezmek yani merak alanlarının her mevsim yeşerdiği bu ülke örneğin Fransa, kendi yolunu bulmakta seni yönlendirecek, sana bir eksen kazandıracak! Gelin görün. Bu bursun yarattığı alternati görmek zor; ben dönmedim nedenleri çok ama dönen o dönem burslular, gitmeden önce ne yapıyorlarsa aynı resmi yaparak döndüler; çoğu dört yıl sonra yaşadığı ülkenin dilini doğru dürüst konuşamadan döndü, giderken hemen evlenerek gidenler daha da perişan oldular, burs ödemeleri geçirerek yapıldığı için çocuğu olanlar daha da perişan oldu. UTKU VARLIK: Banalite bu sözcük yine Türkçemize tam oturmuyor ama Çağdaş Sanat diye bir fenomen yaratanların amacı; sanatı basitleştirmek, gizemini yok edip, olağanlaştırmak; yani bir nehrin yatağını değiştirmek! Niçin Modern; yine aynı tuval üstüne boyayla, kağıt üstüne kalem vs. ile çalışıyorsak niçin boyayamadığımız, bir desen çizemediğimiz, kirlettiğimiz zaman bu çağın sanatı oluyor. Bin bir bahane bulup bizi yıkayanların amacı her zaman ekonomik; kendi kurallarıyla sanatı yönetenlere bir bakın; büyük çapta milyarderler ve de onların dümen suyunda sanatla hiç bir ilişkisi olmayan değnekçilerden başka kimseyi göremezsiniz. Özetlersek, Ülkemizin 70 yıllarının sonunda başlayan resmin bir meta olmasıyla açılan galeriler ve süreçte buna uyanan antikacılıktan dönme pul koleksiyonerleri, Kapalı Çarşıda tömbekiciler, şüpheli bankerler, emlakçıların açtığı müzayede evleri, önce küçük koleksiyonerleri yarattıktan sonra, asıl paranın olduğu sınıfı yani ülkenin en zenginlerini önce koleksiyonculuğa sonra müzeciliğe yöneltti! Hızla resim alım satımının bir histeriye dönüşümüyle onların yargıları giderek varoluşu şüpheli bir Türk Resmi ya da Paris Ekolü gibi Batı'dan dersini almış olanları da toparlayıp, birbirlerini ilmekleyen bir sinerji ya da albeni yaratıp, lüks satış katalogları bastırarak, kendi beğenilerini olağanüstü ve bir baş eser yargısıyla satışa sundular! Ortada bir para dönüyordu ama nasıl olur da hayatında sanatın s'inden habersiz bu sınıfı koleksiyonculuğa yönlendirirsin; işte bu birikim sonuçta genellikle yabancı mimarların kurduğu müzelere dönüştü! Resim Tarihini yöneten ve yazan bu müzayedecilerdir. Contemporary'e soyunmak; yine bir milyarderin bankasının, zengin ülkelerde bile göremeyeceğiniz bir kompleksi örneğin Arter zorla empose etmek adına, Dolapdere, Kasımpaşa'nın gerçeğine gözünü kapatıp sanki sihirli bir dernekle orasını NewYork-Chelsy yapmak adına önemli bir yatırım oluşturdular; onların desteklediği galeriler, lüks yayınlar kanımca kendi kendini eğlendirme; görüntü olarak alınıp satılacak bir şey olmayınca, paranın hükmü de bir yerde efemeradır. Örneğin Fransa'da bu tür Conceptuel'e özgü Çağdaş Kültür Merkezleri'nin kaderini biraz merak ederek gelip görselerdi buna soyunmazlardı; Paris'in genellikle popüler bir banliyösünde yıllar önce açılan ve de bugün, içinde bir tek kedi bile göremeyeceğiniz: Centre d'Art Contemporain d'lvry LE CREDAC, 60'lı yıllarda komünist belediyelerin, göçün sürüklediği Magreplilerin yaşadığı bu banliyöler şimdi Çinlilerin kontrolünde, yani bir başka konseptual! Bizimkilerin kompleksi biraz New York; snop olmak bir gereklilik onlarca! Bu bankanın yayınladığı UNLİMİTED dergisine bakmanız yeterli! Tekrar ediyorum: bu virtüel varoluşun amacını bana açıklayacak, evet biz geleceğin sanatını yapıyoruz, diyebilecek biri var mı? Her şeyin ekonomik olduğu bir dünyada, o akan musluk akmazsa, işte o zaman gör kavramsal nedir! Belki müzayedecilerin zorla sattığı Türk Resminden bıktılar; işte o zaman haklılar! UTKU VARLIK: Türkçe, ne kadar yabancı dillerin karşıtlarını tam veremiyorsa bile kendine özgü tanımları bir harikadır: soru: .. evet yazmasaydım ne olurdu? Yanıt: İÇİME ATARDIM, ACABA BU GÜN ÜLKEMİZDE HER ŞEYİ İSTEDİĞİMİZ GİBİ YAZABİLİYOR MUYUZ? Nice anılar, yaşanmışlıklar, güzellikler; onları yaşayanların suskunluğu yüzünden beraberce gittiler. Biliyorum yazmak bir marifet, zaman; yayınlamak o denli zor ve de okutmak da bir bela; benim gözlemim, yakın dostlarımın çoğu okumadı, belki vakitleri yoktu, onlardan bir yanıt alamadım ama tanımadığım okurlar bana şimdi ikincisini yazmam için epey bir güç verdi, şimdi yazıyorum. UTKU VARLIK: Fransa'da, 90 yıllarında çıkan Conceptuel, tüm pentür sergileyen galerileri altüst etti; ben önceleri Almanya'da ve İsviçre'de çok sergiledim. Daha sonra Türkiye'den gelen istekler beni buraya yöneltti. Şimdi Bozlu Art Project'de her iki yılda bir sergi yapıyorum. Şu anda bir sergim var orada, mart ayında virüs nedeniyle durdurulmuştu. UTKU VARLIK: Atölyem Paris Belediyesince sanatçılar için yapılan bir Cite des Artistes de, Andre Citroen parkının içinde, atölye ve lojman. İşte Fransa'nın öteki ülkelerde olamayan en önemli avantajlarından biri; sanatçılar için yapılan mekanlar! Günüm, örneğin sabah 9'dan akşam 18 arası gün ışığının olduğu sürede Atölyede geçer. Orası benim biyosferimdir. Genellikle sabah 4'de de yazma ve kitap eylemini sürdürürüm. Erken yıllarda çok hızlı yaşadık, şimdi biraz yavaşladı, günün sonunda her zaman RİTÜEL bu ülkenin güzel bir şarabını içmeden perde kapanmaz. UTKU VARLIK: İstanbul Bozlu Art Project'deki sergim SANRI, hemen hemen 30 resimden oluşuyor, pentür ve karton üstüne siyah-beyaz desen'e özgü çalışmalarım. İzmir'e birçok kez geldim ve iki sergi yaptım, epey eski. Ege, dünyanın belki en güzel iklimini içerir, kent de öyle; konuşmamın başında da söylediğim gibi bu doğanın albenisi de bize kalmış, yaşamda en önemli şey FARKINDA OLABİLMEK. Sürekli etnik mozayiği kırılmış bu ülke, bir Arabistan özentisiyle varoluşundan çok şey yitirdi ama İzmir kendini hala savunuyor. İşte bazı nedenlerle tedirgin olamayacağım bir Anadolu kalmışsa niçin olmasın ama atölyem dışında hiç bir yerde çalışamam; gerçek de şu: belleğimizde kalmış ve yavaş yavaş bizden uzaklaşan bir mavi, şimdi onu doğada değil, gerekirse atölyemde yakalıyorum!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/5-istanbul-tasarim-bienali-empatiye-donus/", "text": "İstanbul Kültür Sanat Vakfı tarafından, VitrA sponsorluğunda ve Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle düzenlenen 5. İstanbul Tasarım Bienali, 15 Ekim 2020'de başladı. Küratörlüğünü Mariana Pestana'nın Sumitra Upham ve Billie Muraben ile birlikte yürüttüğü Empatiye Dönüş: birden fazlası için tasarım başlıklı bienal, sergi mekanları Pera Müzesi ve Ark Kültür'de, İstanbul sokaklarında ve dijital ortamda farklı ülkelerden ve disiplinlerden katılımcıların projelerine ev sahipliği yapacak. Sergi mekanlarındakiprojeler 15 Kasım 2020 tarihine kadar ziyarete açık olurken; şehirdeki müdahaleler, araştırma projeleri ve video serileri ise 30 Nisan 2021'e kadar gelişerek devam edecek. 5. İstanbul Tasarım Bienali'nin açılışı bu yıl 15 Ekim Perşembe günü saat 11.00'de İKSV'nin YouTube kanalında yayımlanacak bir video ile yapılacak. İstanbul Tasarım Bienali Direktörü Deniz Ova'nın küratörler Mariana Pestana, Sumitra Upham ve Billie Muraben'le birliktebienali anlatacağı videoda dünyanın farklı yerlerinden katılımcıların gönderdiği videolar da yer alacak. İlk yayınının ardından açılış videosuna İKSV YouTube kanalından veya video görüntü bağlantısından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/eda-sutunc-gelecek-tezgahlari-future-looms-06-11-2020-13-12-2020-sanatorium/", "text": "SANATORIUM, 6 Kasım 13 Aralık 2020 tarihleri arasında, Eda Sütunç'un Gelecek Tezgahları başlıklı ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Eda Sütunç'un sergisi, günümüzün mekanik dünyasındaki insan doğasının özünü ve robotik çağa içsel olarak taşıyacağımız özellikleri araştırıyor. Teknoloji ile geçmiş, günümüz ve gelecekteki ilişkimizin bağını kuran sanatçı işlerinde geleceğe taşımak üzere daha akışkan düşünme biçimleri öneriyor. Kusursuzluğa ulaşmaya çalışırken insana karşı makine ikileminde makineleşme sürecimizi sergileyerek Batılı hümanist düşüncenin doğasında saklı dualite kavramını derinlemesine araştırıyor. Sergi, dokumanın bilgisayarların icadı ve sanayi devrimi için katalizör olarak önemini vurguluyor. Kavramsal bir açıdan dokuma, kadınlarla ilişkilendirilir. Orta Anadolu'da kadınlar tarafından dokunan geleneksel kilimlerde bulunan motifler, bölgenin hakim kültürü ve aile yapısını ortaya koyar. Bu geleneksel ve ataerkil motifleri ikili anlatımları kıran yeni hikayeler dokumak için yeniden yorumlayan sanatçı teknoloji aracılığıyla spekülatif mitler üretiyor. Eda Sütunç (1992) lisans derecesini Koç Üniversitesi'nde, yüksek lisansını dekanlık bursu ile gittiği School of the Art Institute of Chicago'da tamamladı. Sanayileşme ve makineleşme ideallerinden ilham alan gelişen teknolojilerden ve modern araçlardan yararlanarak; cinsiyet, kültür, ırk ve hümanizm çerçevesinde araştırmalar yapar. Farklı medyumları kullanarak kurduğu pratiği performans sanatı, video, heykel ve ses arasında diyalog kurmayı amaçlar. Sütunç 2017 yılında Celeste Prize İngiltere'de ikincilik ödülü almıştır. Almanya, Hollanda, Ingiltere, Sırbistan, Türkiye ve ABD'de çeşitli sergilerde yer almış ve koleksiyonlara girmiştir. Sütunç İstanbul'da yaşamakta, çeşitli üniversite ve enstitülerde ders vermekte ve Kadir Has Üniversitesi'nde İletişim bölümünde doktora eğitimine devam etmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/fatma-bucak-krista-belle-stewart-acts-of-erasure-moca-toronto-1-october-2020-3-january-2021/", "text": "Pi Artworks is delighted to share Fatma Bucak's duo exhibition with Krista Belle Stewart at the Museum of Contemporary Art MOCA Toronto between 1 October 3 January 2021. Acts of Erasure brings the two distinct practices of Fatma Bucak and Krista Belle Stewart into dialogue. This pairing opens space for conversations around political identity concerning land and heritage, methodologies of historical repression and interpretation, and the act and effects of erasure. Bucak was born in eastern Turkey and identifies as both Kurdish and Turkish, an identity inherently tied to the social realities of border landscapes. Stewart is a member of the Upper Nicola Band of the Syilx Nation in British Columbia. Her practice draws out personal and political narratives inherent in archival materials while questioning their articulations in institutional histories."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/larissa-araz-karanliktan-basla-gormeye-03-16-kasim-2020/", "text": "Bilsart, 3 Kasım 16 Kasım tarihleri arasında Larissa Araz'ın Karanlıktan Başla Görmeye isimli sergisine ev sahipliği yapıyor. Karanlıktan Başla Görmeye, Kıbrıs'ta 1974'te savaş sırasında öldürülmüş Ahmet Cemal'in karnından çıkan bir incir ağacının hikayesinden yola çıkıyor. Limasol'a yakın, incir ağacının yetişmesine elverişli olmayan bir bölgede ancak denizden ulaşılan bir mağarada bulunan incir ağacı konumu itibarı ile araştırılır ve sonunda üç Kıbrıslı Türk'ün kayıp cesetlerine ulaşılmasını sağlayacak bir araştırmaya evrilir. Ahmet Cemal'in öldürülmeden önceki son yemeği olan incir dinamitle patlatılan mağaranın tepesindeki bir delikten aldığı güneş ışığıyla büyür ve bir ağaca dönüşür. Hem bir savaş arşivi hem de mezarlık görevini gören Ahmet Cemal'in karnından büyüyen incir ağacı, toprak ve kimlik ilişkisini bulanıklaştırır. Bu ağacı bulmak için Kıbrıs'a seyahat eden sanatçı, hikayeye kendi yolculuk deneyimini de katarak ışık, mağara ve gölge mitleri aracılığıyla bakıyor. Yerleştirmede topraktan bir sunağın üstüne düşen ışık günahı ve insan bedeninin toprakla olan ilişkisini incelerken, incir ağacının bulunduğu mağaranın tabut boyutlarındaki fotoğrafları tarih yazımının ölümle olan ilişkisine odaklanıyor. Mekanın zeminine sirayet eden kayıp incir ağacının gölgesi ise bilinçaltımız için geçmiş ve gelecek ile bir yüzleşme alanı açıyor. Böylece, savaşı ve savaş sonrasında varolan zihinsel ve fiziksel yıkım hakkında düşündürtüyor. Taraflarca kabul edilmeyen sınırların, hala kayıp olan cenazelerin ve sahiplenilemeyen toprakların ışığında kimliklerin geçirdiği dönüşümlerin okumasını yapan Araz, siyasal imgelemde varlıklar kadar yoklukların da siyasi manasını konumlandırmaya çalışıyor. SAHA Studio programı kapsamında SAHA'nın desteği ile üretilmiştir. Larissa Araz (İstanbul, 1990), New York Üniversitesi Medya, İletişim ve Kültür Bölümü'nde başladığı lisans öğrenimini Koç Üniversitesi Medya ve Görsel Sanatlar Bölümü'nde tamamladı. Toplumsal hafızaya dahil edilen veya edilmeyen tarih, kimlik, anı veya aidiyete dair konuları kişisel bir yaklaşımla inceleyen Araz; yazı, video, ses gibi farklı mecralarda eser üretmekle beraber pratiğinin odağında fotoğraf olan bir sanatçı. Son olarak 2020-2021 yılında Arter Araştırma Programı'na dahil olan Araz, Türkiye'de ve yurtdışında çeşitli sanatçı programlarında ve grup sergilerinde yer aldı. Araz, Saha Studio sürecinde ürettiği işi Karanlıktan Başla Görmeye ile eşzamanlı olarak Bilsart'ın komşu sanat kurumlarından Öktem Aykut Galeri'de, Kelimeler Dilin Ucuna Varamadığında isimli sergisini sunuyor. Araz aynı zamanda Poşe sanatçı İnisyatifinin yürütücülüğünü yapıyor. Unerlöst, Corpus G Gallery, İstanbul, (2018), Survival Kit, Cultural Transit Foundation, Yekaterinburg, Russia (2017) and Space Debris, Istanbul (2017); 30 under 30 Women Photographers, Popping Club, Roma, Italy (2017); Printed, Mixer Gallery, İstanbul (2017); Young, Fresh, Different 7, Gallery Zilberman, İstanbul (2016); We are not dead yet!, Mamut Art, Küçük Çiftlik Park, Istanbul (2016); Second Eye Women Photographers from Turkey, Sismanoglou Megaro, Istanbul (2013). Bilsar, video sanatının sergilenmesi için bir alan sağlamak amacıyla merkez binasının bir bölümünü kar amacı gütmeyen, video sanatına odaklanan bir sanat mekanına dönüştürdü. 2018 yılından bu yana Bilsart, hem genç hem de deneyimli sanatçıların çağdaş video sanatı üretimlerini her 15 günde bir değişen bir programla sunmaktadır. Bu program, her sergide tek bir iş gösterme ilkesine dayanmaktadır. Bilsart'ın bu alana odaklanan bir kitaplığı da bulunmaktadır. Bilsart, bu dinamik sergi programı kapsamında koleksiyoner seçkilerini, küratöryel projeleri, sanat kuruluşları/galerileriyle birlikte düzenlenen sergileri ve diğer çağdaş sanat disiplinleriyle paralel gösterimleri ağırlamaktadır. İstanbul'un çağdaş sanat rotasında konumlanan Bilsart, her sergiyi sergi üzerine gerçekleştirilen sanatçı konuşması etkinliğiyle açmakta ve tüm sanat konuşmalarını Bilsart Youtube kanalında arşivlemektedir. Sergi programları ve etkinliklerimizden haberdar olmak için bizi sosyal medya hesaplarımızdan takip etmeyi ve bültenimize abone olmayı unutmayın!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/lutfiye-bozdag-necmettin-yagcinin-heykelleri-uzerine-bir-degerlendirme/", "text": "Şairin ifade ettiği gibi Necmettin Yağcı doğup büyüdüğü Mardin, daha sonra yaşadığı Ankara ve İstanbul ile birlikte varoluşunu gerçekleştiren bir sanatçı. Mardin'de aile mesleği olan sabun üretimiyle çocukluğunda tanışan sanatçı sabunlara şekil vererek dokunmayı, üç boyutu, malzemeye şekil vermenin hazını heykeller üreterek yaşamaya devam ediyor. Üniversite eğitimine resim ile başlasa da sonunda heykele yöneliyor, malzemenin cazibesi sanatçıyı kendisine çekiyor. Yağcı, üç boyutun cazibesini kendi sözleriyle şöyle ifade ediyor; heykeli seçme nedenim, ona dokunabildiğim içindir. Dokunmak, üç boyutu elleriyle hissederek sanat üretmek Yağcı için varoluşsal bir mesele haline geliyor. Sanatçı çamura, taşa, ağaca, her türlü malzemeye dokunarak aslında kendi varoluşuna dokunuyor. Sanatçının malzeme ile olan yarenliği fiziksel bir temastan ziyade ezoterik bir yolculuğun dışavurumu. Bu yolculukta malzeme, form ve ifade sanatçının heykellerinin oturduğu sac ayağı. O nedenle tez çalışmasında da malzeme-form-ifade bağlamında Türk heykel sanatında figüratif uygulamaları araştırıyor. Necmettin Yağcı'nın retrospektif olarak sanat hayatına baktığımızda öğrencilik yıllarında yaptığı çalışmalarda daha çok figür etütleri yaptığını, mezun olduktan sonra ilerleyen dönemlerde figüratif soyutlamalara yöneldiğini görüyoruz. 1990'lı yıllarda sadece polyester ve bronz döküm yaparken son yılarda pişmiş toprak, metal levha ve metal çubuğun yanı sıra alüminyum dökümden oluşan çeşitli malzemelerle bir dizi heykeller üretmekte. 1980'li ve 90'lı yıllar boyunca heykellerinde doğacı bir yaklaşım sergileyen sanatçı, figür ağırlıklı soyutlamalardan, soyut geometrik formlara, 2000'li yıllardan itibaren ise postmodern bir anlayışa tekabül eden üretimler yapmakta, hazır nesneler, yerleştirmeler gibi kavramsal sanata varan teknolojinin izin verdiği her türlü malzeme, yöntem ve uygulama çeşitliliğinden yararlanmaktadır. Yağcı, malzemenin ve tekniğin imkanlarını plastik dilin estetiğine sevk ederken tekil olanda evrensel olanı yakalamamıza imkan veriyor. Kadın figürü sanatçının eserlerinde yer alan en temel öge. Sergi konseptlerine baktığımızda bazen bir şiirden, bir şairden etkilendiğini görüyoruz. 2017 yılının şubat ayında açtığı ve kadınlar başlıklı sergide özellikle de özlem, doğa, ayrılık, aşk üzerine yazan büyük şair Nazım Hikmet'in şiirlerinden referanslı eserlerini kamuoyu ile paylaştı. Şairin ince ince lirik duygularla dokuduğu şiirlerine Necmettin Yağcı, kadın figürlerinin doku, ritim ve ifadeleriyle eşlik etti. Kadın bedenin yuvarlak hatları sanatçının elinden yaşam döngüsüne aktı ancak derdi sadece estetik değil aynı zamanda kadınlara yönelik şiddetin dramatik gerçekliğini kendi plastiği ile dile getirmek, tarihe bir not düşmekti. Mekan ve kadın temalı çalışmalarında sanatçı, toplumsal cinsiyetin kadına şiddet içeren yaklaşımını irdelerken aslında kıstırılmış ve kuşatılmış benliğimizi mekan ile ilişkilendirerek sorguluyor. Kendine ve özüne yabancılaşan insanı kadınlar üzerinden sorguluyor. Yağcı, kadının korkularını, arzularını, uğradığı şiddet ve baskıyı metafor ve soyutlamalarla dışavuruyor. Sanatçı çağının tanığıdır, içine doğduğu doğada hissettiği duyguları dışavururken kendinden yola çıkar ancak yapıt ortaya çıktığında evrensel düzeyde bir kavrayışa ulaşır. Necmettin Yağcı'nın yapıtları da bu kavrayışı izler. Öznel acılar, çelişkilerden toplumsal konulara oradan da evrensele ulaşır. Son dönem çalışmalarında malzeme çeşitliliğinin öne çıktığını özellikle heykellerinde renk ögesine ayrı bir önem atfettiğini görüyoruz. Sanatçının yurtiçi ve yurtdışında 54 adet heykel ve anıt uygulaması bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/02/sevval-basalan-katarsis-kurator-bedri-baykam-23-ekim-1-aralik-2020-piramid-sanat/", "text": "Sanatçının Katarsis adını verdiği sergide, Korona döneminde son altı ayda yaptığı heykeller, son bir yılda yaptığı gravürler ve son iki yılda yaptığı resimler, Bedri Baykam'ın küratörlüğünde Piramid Sanat'ta bir araya geliyor. Freud, Jung ve Josef Breuer gibi isimler tarafından da başvurulan bir teknik olarak kavramsallaşan Katarsis, ruhun kötülüklerden arınması olarak tanımlanabilir. Avni Akyol Güzel Sanatlar Lisesi'nden mezun olduktan sonra, Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Bölümü'nde tam burslu olarak resim eğitimi alan sanatçı, aynı üniversitede yüksek lisansa devam ederken Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde formasyon eğitimi alıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/16/nilgun-yuksel-gercekten-katarsis/", "text": "Aristoteles'in tragedyaya dair kullandığı bir kavram Katarsis. İzleyicinin oyuncuyla kurduğu özdeşleşme sonunda yaşadığı ruhsal arınmayı tanımlıyor genel anlamda. Hazır tiyatrodan söz açmışken Brecht, bu kavrama karşı çıkar. O, izleyicinin arınmasını değil, izlemesini ister. Bu yüzden sık sık sahnedekinin bir oyun olduğunu hatırlatır. Küratörlüğünü Bedri Baykam'ın yaptığı, Şevval Başalan'ın Piramid Sanat'ta devam eden Katarsis sergisi, katarsisin içinden geçtiğiniz değil onun yanında durduğunuz bir deneyim. Bedende dolaşan, duyarlılıkları sorgulayan, arınmayla yüzleşmeyi bir araya getiren bir sergileme biçimi. Henüz sergi alanına girmeden sesler karşılıyor izleyiciyi. Uzaktan inlemeyi çağrıştıran, bazen birbirine karışan sesler. Göreceklerinize dair bir prova. Kişisel deneyimlerden ve insani duyarlılıklardan yola çıkılmış bir sergi Katarsis. Beden parçaları, hayvan temsilleri ve sürrealist imgelerin birbiri içine geçtiği gravürler, varlığın kendilendiliğine dair hatırlatmalar olarak çıkıyor karşımıza. Başalan'ın kargaları iyileştirme deneyimlerini öğrendikten sonra gravürlerde bedenin içini ve dışını apaçık eden kargalar, bir yandan insanileşirken bir yandan canın tözüne dönüşüyorlar. Uzun bir yaşayışın, koruyuculuğun, salt kendine ait olmanın ileticileri olarak kargalar, bir bakıma yaşam hakkına, salt canın varlığına saygıyı ifade ediyorlar. Nitekim, gravürlerin sergilemede yer aldıkları alan hem içerik bakımından hem bütüncül görsel algı bağlamında sergiyi toplayan sonra genişleten merkezlerden biri olma sorumluluğunu yükleniyorlar. Başalan'ın çalışmalarında beden algısı yüzeyde dolaşmıyor. Aksine fiziksel ve zihinsel anlamda olabildiğince derine iniyor. Beden dendiğinde çoğumuzun aklına gelen deri, ten imgesi yok bu çalışmalarda. Yüzeye çıkan iç organlar ve bizimle konuşan uzuvlar var. Bedenin her bir parçası izleyeni izliyor, kendine dair olanı anlatıyor. Beden, tüm iç organlarımız ve uzuvlarımızla varlığın, ruhun, toplumsal yargıların bileşeninde parçalanıyor, kişileşiyor. Dil, gözyaşının tadına bakıyor, kalp ümitsizce gözlüyor, beyin, beynin algısı, parçalanan zihin birbirinin içinden geçerek sergi alanındaki seslere karışıyor. Bütün bunları toplumsal cinsiyet ve tabular bağlamından okumayacağım. Çünkü zaten hepsi bir araya geldiğinde belirlenmiş değerlere, önyargılara, saldırının hedefi olan kadın bedenine, ruhuna dair içsel bir öfkenin temsilleri olarak karşımıza çıkıyor. En sade haliyle genç bir sanatçı kadın olmaya giden süreçte hepimizin karşılaştığı, tanık olduğu yargıları, yargılanmaları, örselenmeleri ve bütün bunların yarattığı sonucu dışa vuruyor. Çeyizden çıkan parçalar da böcekleri ezen topuklu ayakkabılar da bedenin bir parçası, bedene müdahalenin göstergeleri. Tıpkı kutulara yerleştirilip hapsedilen organ parçaları gibi. Öte yandan hastalığa ve bedenin iyileşme sürecinde bedene yapılan zorunlu müdahaleye dair gönderme de yer alıyor sergide. Başalan, astım hastalığından dolayı kullanmak zorunda olduğu ilaçları da sanatsal bir dönüşüme uğratıyor. Çizimleri ile süreci aktarıyor. Tıpkı diğer gösterimlerde olduğu gibi yazgımıza yazgılı olmadığımızı hatırlatıyor. Nam June Paik, bir gün katot ışınlarının boya ve fırçanın yerini alacağını söylemişti. Kehanetinde haklı çıkmadı. Katot ışınları, boya ve fırçanın yanına yerleşti. Aslında bu, sanatçının özgürleşmesi anlamına da geliyor. Gravür, yerleştirme, hazır nesne, seramik, kolaj, tuval, boya, kağıt, kalem, ses kaydı... Başalan, uzun bir mirası devralan yüzyılımızın anlatım olanaklarını kullanmış bu sergide. Bazen profesyonel üretimin başındaki birçok genç sanatçının yazgısını paylaşarak olanaksızlıktan bulduğu malzemelerle yaratmış eserlerini bazen de anlatımının, duyumunun gerektirdiği malzemeleri almış ele. Sonuçta geldiği noktada izleyiciyle girdiği etkileşimde sanat ve yaşam üzerinden aktarmak istediğini dolaysız aktarmış izleyiciye. Bedri Baykam, sergi düzenlemesini bir sanat eseri gibi ele almış. Başta da belirttiğim gibi seslerin çağrısı çarpıcı bir görüntüyle karşılıyor izleyiciyi. Başlangıç bizi sanatsal deneyime hazırlıyor. Gravürler bir merkezi oluştururken ilerleyen alanda Başalan'ın daha önce yaptığı işlere dair gösterim sanatçının yaratımda ilerleyişini algılamak açısından başka bir merkeze dönüşüyor. Giderek küçük adacıklara bölünen, birbiri içinde bağımsızlaşarak birbirini destekleyen işlerle tıpkı eserlerdeki yükselip alçalan bir ritim ile izlenebiliyor sergi. Başalan'ın dilini, fırçasını sakınmayan dışavurumcu tarzı, salt gözün ve kulağın duyusuna değil bedenin hissedişine dönüşüyor. Bu bağlamda sergi, evet, sahiden katartik! Bununla birlikte sonsuz bir arınma vadetmiyor. Sergiyi geride bıraktığınızda ruhunuzun göz yaşları dışarı taşmayacak. Aksine genç bir sanatçının cesurca ortaya koydukları, kendini, deneyimlerini, etkilenimlerini, duyarlılıklarını olduğu gibi paylaşımı hem kendinizle hem cesaretle yeniden yüzleşmenizi getirecek. Çoğu zaman bir yazı sadece aktarıcıdır. Yapılan üzerine tekrar söz söyleyen, not düşen bir aktarıcı. Bununla birlikte yazının deneyimi ile üretimin deneyimi her zaman farklıdır. Şevval Başalan'ın Bedri Baykam küratörlüğünde Piramid Sanat'ta yer alan Katarsis sergisi 1 Aralık'a kadar devam ediyor. İzleyin."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/16/utku-varlik-sahneden-cikmak/", "text": "Uzun süredir izlediğim, sanatta kökleşme onun getirdiği hırslaşma giderek yapışma daha ötesinde bunamanın akıntısında, insana dair egosantrik benmerkezci tüm dışavuruş, gerektiği gibi yargılanmıyor! İnsan yaşadığı sürece, onun gölgesi gibi sürdürülmek istenen sanat tavrı çok önce başını alıp gitmişse, bunun farkına varamayıp hala 80. sanat jübilesi için müzelerin kapılarını aşındıran sanatçılar, 15. kitabını yayımlamak için uğraşan yazarlar, bunadığının hala farkına varamayan düşünürler vb. üstüne bir eleştiri görmedim! Yalnız bizim ülkeye özgü, sanatçının kendi müzesini açma megalomanisi niçin başka ülkede yok, bunun üstüne de psikolojik bir araştırma da yapılmadı! Niçin söylüyorum bunları, sataşmaktan öte, belki dünyanın en gıcık galerilerinden Paris'teki Lelong&Co'da David Hockney'in şu günlerde yaşadığı Fransa'daki Normandiya peyzajları sergisi. Benim Normandiyam sergisinde 11 tablo sergiliyor, her tablonun fiyatı 5 milyon dolar. Geçen yıllarda merakla gitmiştim, Paris'teki Fondation Cartier L'Art Contemporain'da ilk kez İPAD'la bir performance yaptı; duvarlara asılı 70X100 ekranları tuval gibi kullanarak, İPAD'de boyadığı peyzajları tek tek ekranlara aktardı; sonuç çok ilginç, çünkü boyanın subtilitesi olmayınca resim tatsız bir meyve gibi oluyor, boyanın transparan derinliği, tonların birbirileriyle diyalogu, resmin sihri... Nasıl olur da onu kolayca dışlayabiliriz! Onun resmini milyonlara satanların resimden ne anladıkları tartışılır ama o günden bu yana Hockney'ın yaptığı resim, o İpad'la yaptığı resim gibi oldu, tatsız bir armut gibi; biliyorum o bunun farkında, yaşarsa daha da basit, anlamsız şeyler yapacak, aşama çizgisini geçeli çok olmuş, iç deniz sığlaşmışsa rengini de beraber götürmüştür, ona milyonlar yatıranların sorunu bundan sonra! Daha önceleri Munch'un Çığlık tablosunun 120 milyon dolara satıldığını duyunca resim pazarı kafayı kaçırmış demişti ama birkaç yıl sonra kendi tablosu Portre of an Artiste 90.3 milyona satıldığında da suskunluğu seçti! Kendi resmindeki içeriğin derinliği olmadığını söyleyenlere de.. beni imaj ilgilendirir, fotoğraf da bunun içinde.! diye yanıtlıyor. Royal Academy ve de tüm önemli mekanların kapılarının açık olduğu bu sanatçı, günümüzde pentürü ters yüz eden contemporaryle de ilgisiz, POP markası ona yetiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/11/23/isil-savaser-postmodernizm-ve-kavramsal-sanat/", "text": "Sanat çevrelerinde, 1960'lardan sonra ortaya çıkmaya başlayan postmodernizmin, kültürel, düşünsel ve politik eleştirinin parametrelerini belirleyen yeni düşüncelerin ve duyguların birleşimi olduğu düşünülmektedir. İletişim teknolojilerindeki yeni gelişmeler, Soğuk Savaş sonrasında ABD öncülüğünde şekillenen yeni dünya düzeni ve kültürel-ekonomik küreselleşmenin etkilerinden de soyutlanamamaktadır. Sanatsal modernizmin sonuna işaret etmektedir. Modernizmin sanatçıya, bireysel üslupçuluğa atfettiği önemin yanında, postmodernizm özgünlük gibi belli başlı modernist ilkelere karşı duran yaklaşımlar sergilemektedir. Postmodern süreçte görülen sanatsal eğilimlerin tümü, belli bir mecraya bağlı değildir. Enstalasyon, asamblaj, heykel, fotoğraf gibi farklı ifade şekilleriyle yeni bir kavramsal sanat anlayışı yaratılmıştır. Bu anlayış disiplinler arası ve çoğulcu bir anlayıştır. Postmodernizmin tarifine, sanat eleştirmenleri, sosyologlar ve tarihçiler 2. Dünya Savaşı'ndan sonra ortaya çıkan liberal ekonominin neden olduğu görüşünde birleşmişlerdir. Bir başka deyişle kentsel, sanatsal, yaşamsal alanlarda bir başkalaşım gözlemlendiğini ifade etmişlerdir. Postmodernizm, 1960'larda başlayan kent kökenli bir değişim olup, önce daha çok mimaride olduğu gözlenmektedir. Postmodernitenin de zamanla tüm plastik sanatları etkilediği görülmüştür. 1990 sonrası postmodern terimin batı metropol kentlerinin yaşam biçimi olarak kullanıldığı, uluslararası bir terim olduğu görülmektedir. Amerika ve Avrupa'daki metropol kentlerin yaşamına giren ve tüm dünyaya yayılan iletişim araçlarıyla en küçük yerel kültürlere de ulaşılabilmektedir. 1960'lı yıllarda nesneyi betimlemekten çok, düşünceyi ön plana çıkaran yepyeni bir sanat görüşüyle karşı karşıya kalınmıştır. Bu görüşe göre, sanat eserinin biçimi ve maddesel varlığı yerini kavramsal düşünceye bırakmıştır. Kavramsal sanat ilk defa 1960 yılında Sol de Witt tarafından bir akım olarak ortaya atılmıştır. Kavramsal sanat, sanatı kuramsal düzeyde çözümlemeyi amaçlar. Sorgulayan, felsefe ve mantık gibi süreçlerle ilişkili bir eğilim olmuştur. Gerçekte kavramsal sanatın başlangıcı Marcel Duchamp'e dayanır, ancak günümüze kadar devam etmektedir. Dadacılar ve Duchamp, geleneksel sanata karşı çıkmışlardır. Kavramsal sanatçılar, akımın ilkeleriyle yola çıkarken, 2. Dünya Savaşı sonrasında soyut dışavurumculuk akımı ile toplumsal, ideolojik içerikli çalışmalara da karşı çıkmışlardır. Kavramsal sanat, akla, mantığa önem vermektedir ve düşünceyi temel almaktadır, duyguyu temelden reddetmektedir. Dadacılar, toplumsal yaşam içerisinde sanatın ayrıcalıklı bir konumda olmasını reddetmişler ve sanatın, halkın arasında sokağa inmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Duchamp ise sanat kavramında, özel şekilde üretilen sanat eserleri düşüncesini eleştirmiş ve sanat eserinin yerine ready-made koymuştur. Duchamp'in hazır nesnesi sonraları yeni bir dil oluşturmuş ve bu dil dönemin sanat anlayışına da hakim olmuştur. Hazır nesne ve sanat arasındaki bağlantı da bir biçim sorunu değil, işlev sorunu haline gelmiştir. Kavramsal sanatçı Joseph Kosuth'a göre bu dönüşüm, kavramsal sanatın başlangıcı olarak kabul edilmiştir. Kosuth aynı zamanda eserlerinde düşüncenin önemini vurgulamış, görünenin yalnızca birer araç olduğunu ifade etmiştir. Sanatçının bu çalışması ortada gerçek bir sandalye, arka planda sandalyenin gerçek fotoğrafı, sandalyenin tanımı yapılmış metni olarak üç parçadan meydana gelmektedir. Oluşturulmuş bir dilin, ilginç sisteminin görsel olarak sunumudur. Toplumda yaşayan insanlar, o toplumun dilinde oluşturulan kavramlarla düşünmektedirler ve düşüncelerini de uzlaşarak oluşturdukları göstergelerle ifade etmektedirler. Kosuth'un, insanların birtakım şeylere olan ilgisinin, onları düşünüp yorumladığı dilsel mekanizmayı görsel olarak ifade ettikleri düşünülmektedir. 1960'lı yıllarda şekillenen kavramsal sanatın modernizminden gelen geometrik abstraksiyonun etkisinde kalarak biçimlendiği ve minimalist soyutlamadan da etkilendiği düşünülmektedir. Kavramsal sanat anlayışları Land Art, Arte Povera, Video Art, Elektronik Sanat, Show nitelikli gösteriler, events, fluxus, performance, happening gibi kavramsal sanatın içinde gösterilmektedir. 1960'lardan 2000'lere uzanan dönem boyunca yapılan çalışmalar, modernite kavramının tasviyesiyle ilgilidir ve eleştirmenler modernist çağın çözülmesi olarak ifade ettikleri postmodern sürecinde gerçekte bir ara dönem olduğunu ileri sürmektedirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2020/12/17/isil-savaser-arte-povera/", "text": "Arte Povera İtalya'da 1967'den itibaren gelişmeye başlayan ve uluslararası bir çizgi taşıyan modern sanat tarzı olup, İtalyanca 'yoksullaştırılmış sanat' ya da 'yoksul sanat' anlamına gelmektedir. Arte Povera klasik estetiği yıkmayı amaçlayan Amerikan akımları ile aynı bakış açısını paylaşan bir akımdır. Diğer Neo avangart sanatsal yaklaşımlarında olduğu gibi sanat piyasasının ticari şartlarına başkaldırı özelliği taşımaktadır, en önemli özelliği gelip geçici, atık, doğal malzemenin kullanımıdır. İlk kez 1967 yılında İtalyan küratör ve yazar Germano Celant tarafından ortaya atılan Arte Povera terimi zamanla yalnızca İtalyanlara mal olmuş, Celant'ın 1969 tarihli Arte Povera kavramsal, Hakiki ya da İmkansız sanat başlıklı kitabı, akımın İtalya dışında da tanınmasına katkıda bulunmuştur. Arte Povera terimini Polonyalı tiyatro yönetmeni Jerzy Grotowski (1933- 1999)'nin yoksul tiyatro kavramından ödünç alan Celant, yeni avangart yaklaşımların ortak özellikleri olarak gündelik yaşamdan sıradan materyallerin sanatsal ortama taşındığını savunmuştur. Arte Povera ile ilgili ilk yazısında Celant; hayvanların, sebzelerin, minerallerin sanat dünyasındaki yerini almış olduğunu ifade etmiştir. Arte Povera heykeller ve diğer sanat formlarını oluşturmak için çeşitli malzemeler kullanan bir harekettir. 1950'lerde Avrupa'ya egemen olan sanat akımlarına tepki olarak yağlı boya ve tuval yerine geçen her türlü nesne kullanılmıştır. Arte Povera sanatçıları geleneksel malzemelerin ve uygulamaların kısıtlaması olmadan kendilerini ifade etmek istemişler ve sunumları yaratmak için kullandıkları basit günlük malzemeler insanların sanat eserleri ile kolay iletişim kurabilmelerini sağlamıştır. Arte Povera sanatçıları modern sanatı konvansiyonel resmin gelenekleri tarafından sınırlandırılmış olarak görmüşlerdir. Germano Celant, izleyiciyi Poveracı sanatçıların kullandıkları malzemelerin geçirdiği fiziksel, kimyasal ya da biyolojik süreçleri izlemeye davet etmiş ve sanatçıları da gündelik malzemeleri değiştiren birer simyacıya benzetmiştir. Aynalar, kırık cam parçaları, gazete, neon ışıkları, ağaç gövdesi, toprak, çeşitli çöp ve atıklar, canlı hayvanlar, işlenmiş ya da işlenmemiş metaller, kömür, çalı çırpı, ağaç yaprakları, doğadan gelen yalın maddelere olan coşkuyu canlandırmayı amaçlayan sanatçıların kullandıkları çeşitli malzemeleri oluşturmaktadır. Malzemeye dayalı olan yoksul sanat minimal sanat ve kavramsal sanat gibi izleyicinin dolaysız ve anında katılımını istemektedir. Arte Poveracılar yaşamın köklerine ulaşmayı deneyimlemek istemişler ve başarmışlardır. Arte Povera, 1962 den başlayarak sosyal politik gelişmelerden etkilenmiş ve sanatçılar için bu gelişmeler esin kaynağı olmuştur. 1970'lerden sonra Arte Povera hareket olarak grup bilincinden bireysel sanatçı bilincine evrilerek varlığını günümüze kadar sürdürmüştür. Arte Povera'nın felsefesindeki en önemli noktalardan birisi de hareketin sanat algısı doğa ile ilgili ne varsa bunları direkt kullanmamaya yöneliktir sanatçının görüngüler dünyasına giren doğa ile ilgili ne varsa bunların tümden büyüsel mistik yanlarının yeniden ortaya çıkarılma kaygısı yanında bir tür değerlerinin diriltilmesidir. Yeni bir varoluş felsefesi oluşturma istendiğinde yıkıp yeniden inşa etme bu hareketin kanıtı olarak gösterilebilir. Arte Poveracı sanatçı doğayla bir ortak noktada buluşmaktadır ve sistemi salt yaşam ve doğanın belirleyiciliği ile yürütmektedir. Celant'a göre Arte Povera, açık bir şekilde yaratıcı varoluşun, üretmenin bir akıl politikasının içerdiklerine sahip olup bu durum hareketi düzenli bir işleyiş için kural koyucu yapının da ötesine iterek düşünce politika ve özellikle de karmaşık bir yaşamı öngören bir yapıt algısıyla hareket etmeye yöneltmemiş, aksine sanatta, düşüncede, bilim ve politikada özgür bir boyuttan yana durmasını sağlamıştır. Poveracılar, birey anlayışından yana durarak, sanatta yeniliğin gerektiğine inanarak farklı bir sanat dili geliştirmişler ve deneysellikten uzaklaşmayarak kuvvetli bir idealizme yönelmişlerdir. Bu idealizm de Arte Povera'yı dönemindeki tüm sanatsal hareketlerden ayırmıştır. Sadece Arte Povera sanatçıları XX. yüzyılın sanatının malzeme zenginliğini kullanmamış, farklı malzemelerin süreç içerisinde değişimini izleyerek sanat deneyiminin de sınırlarını genişletmişlerdir. Arte Povera, Celant'ın söylediği gibi doğal unsurların olağanüstü değerinin ve varoluşunun sanat aracılığıyla keşfi olmuştur. 1967'den itibaren Milano Cenova Torino ve Roma gibi İtalyan kentlerinde sergiler açmış olan İtalyan sanatçıların materyallere ve süreçlere yönelik açık ve deneysel tavrı Arte Povera'nın başlı başına bir akım olarak değerlendirilmesinde etkili olmuştur. Belirli ortak özelliklerine karşılık her biri farklı arayışlar içinde olan İtalyan sanatçıları, heykel, mimari, resim, enstalasyon, asamblaj ya da performans gibi farklı ifade araçları seçmişlerdir. Yoksul sanat, doğayı avangartlara özgü enerji ile sanayi dünyasına sokarak modern kültürü şiirsel açıdan canlandırmayı hedeflemiştir. Akım, birbirleri ile ilgisi olmayan elemanların bir araya getirilmesi ile tanınmaktadır, Pop Sanat, gündelik malzemelerin sanatı olmuştur. Gündelik malzemeleri yeniden üretmiş ya da doğrudan sunmuştur. Oysaki Arte Povera sanatçıları gündelik materyalleri doğrudan yapıtlarını üretmek için kullanmışlar, bazen oldukları gibi bazen de dönüştürerek bir araya getirmişlerdir. Organik ve inorganik malzemeleri bir araya getiren doğal ve doğal olmayan süreçleri irdeleyip çeşitli doğa yasalarını görünür kılmaya çabalayan Arte Povera sanatçılarının her birinin özellikle üzerinde durduğu farklı olgular ve kavramlar vardır. Giovanni Anselmo, plastik, su, sebze gibi malzemeler kullanarak enerji, gerilim, yerçekimi gibi olguları görselleştirmiştir. Jannis Kounellis, demir, kahve, pamuk, ahşap, taş, ateş, bitki ve canlı hayvanlar, çuval gibi malzemelerle ilginç mekanlar kurgulamıştır. Mario Merz, taş ve toprakla kurguladığı enstalasyonları ile insanın barınma gibi en temel gereksinimlerine doğa ile ilişkisini katarak cevap vermiştir, enerji simgesi olarak elektrik ve neon ışıklarını kullanmıştır. Pino Pascali, peluş, saman, konserve kutuları gibi malzemeleri dönüştürerek hayvan ve bitki formlarını hatırlatan heykeller yaratmıştır. Gilberto Zorio, nemlenme, ısınma, basınç, buharlaşma gibi doğal fizik yasalarına göndermede bulunarak enstalasyonlar üretmiştir. Michelangelo Pistoletto, Paçavralı Venüs (1967) enstalasyonunda gördüğümüz gibi tarihsel ile günceli, değerli ile değersizi bir araya getirerek ironik yaklaşımlar sergilemiştir. Luciano Fabro, Arte Povera'nın atık malzeme yönelimine karşılık, altın ve kürk gibi pahalı malzemeler ile yaptığı heykelleri İtalya'nın zengin kültürel geçmişine göndermede bulunmuştur. Aynı zamanda bu heykelleri tavandan adeta bir hayvan gibi asmasıyla ironik bir ikilemi yansıtmıştır. Bir bitkinin büyümesi, minerallerin kimyasal reaksiyonları, otların ve toprağın durumu, bir ağırlığın yere düşmesi gibi... tüm bunların hepsinde doğal varoluş yasalarının sırları bulunmaktadır. Arte Povera, piyasada satılmayan bu sırrın peşinde ilerlemiş olan bir grup genç İtalyan sanatçının sanat tarihine bıraktığı mirastır. Antmen. A., 20. yy. da Batı Sanatında Akımlar. Sel Yayıncılık, 2013, İst, Eroğlu. Ö., Sanatın Tarihi, Tekhne Yayınları, 2014, İst. Eroglu. Ö., Arte Povera. Tekhne Yayınları. 2014, İst. Turani A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, 2013, İst. Eroğlu Ö., Modern Sanat, Tekhne Yayınları, 2015, İst."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/09/dervis-ergun-kamusal-alanda-sanat/", "text": "Sanatın kendini ifade etme biçimini etkileyen ve onu daha algılanır kılan bir diğer önemli bileşen mekan olgusudur. Bu mekan dört duvarla yalıtılmış özel bir mimari boşlukta olabilir veya açık hava dediğimiz bir ucu yerde diğer ucu gökte olan sonsuz bir boşlukta olabilir. Boşluk kavramının biçimlediği değer olgusu, sanatın varlığına olumlu katkı sağlayabilir olumsuz da. Sanatçı bu gerçekten hareketle sanat biçemini boşluk kavramıyla birlikte düşünmek zorundadır, duvar yüzey ölçüleri, genişlik, derinlik, yükseklik, ışık değerleri görsel izlenceyi yakından ilgilendiren değerlerdir. Açık hava dediğimiz dış mekan olgusu, galeri mantığında sadece sergileme mekanı olarak görüleceği gibi, dış mekana ait tüm varlık elemanlarıyla birlikte değer bulan bir tasarım nesnesine de dönüşebilir. Buraya kadar bitmiş veya tasar halindeki çalışmaların sergileme ya da sanat endişesine kaynak teşkil edecek mekan olgusundan bahsettik. Kamusal alanda sanat kavramında ise; kamu kavramı, kamusal alan, kamuoyu kavramı, kamusal düzen gibi birbiri içine girmiş kavramların bütüncül anlamı üzerinden yürüyen bir kavrayıştan söz etmemiz gerekiyor. Bu kavramların eser üzerinde hak iddia ettiği ve bu gerçeklik doğrultusunda varlık gösterecek sanatın kimliği üzerinde durulması gerekir. Halk, amme, ahali gibi toplumu oluşturan ve kendini sosyal, ekonomik ve politik düzenlemelerle kayıt altına alan ve bu ilkeleri kendi uhdesinde saklı tutan bir birliktelikten yani kamusallık kavramından söz ediyoruz. Haklar manzumesi olarak elde edilen özgürlükler, tarihsellik içeren bir zaman diliminde biçimlenerek biraradalık oluştu. Halkın bir arada bulunma gerekçesi J. J. Rousseau'ya göre; bir zorunluluktur ve halkın çekirdeğini oluşturur, varlık göstereceği üst organ devlet mekanizmasıdır. Hobbes'e göre insanın mal-mülk edinme arzusu ve mirasın korunması için icat edilmiş bir müessesedir devlet organı ve onu oluşturan kamu birliği. Marx bu tanıma sınıf temelli bakar, üst sınıfın çıkarlarını koruyan, üretim ilişkilerini burjuva lehine organize eden bir baskı aracı olarak görür devleti, karşıtı ise halktır. İster devlet aygıtını biçimleyen, isterse toplumu biçimleyen olsun kamu varlık olgusu; kendi bütüncül evrimini, gelişim veya değişim yasası çerçevesinde, çok bileşenli sorun olarak haklar kavramında sürdürmek zorundadır. O nedenle kamu dediğimizde haklar kavramıyla iç içe geçmiş bir tanımdan söz etmemiz gerekiyor. Yani ortak yaşam ülküsünün, gerekliliğini ya da zorunluluğunu idrak etmiş hak ve özgürlükler temelinde bir arada yaşama iradesine kavuşmuş bir kütleden bahsediyoruz. Burada halkı oluşturan bireyin hukuksal çıkarı temel alınmıştır; yaşam hakkı, öğrenim hakkı, mal-mülk edinme hakkı, kendini ifade etme hakkı, eleştirme hakkı, yurttaşlık hakkı vb. tüm haklar kamu kavramının içine sığdırılmıştır. Kamusal sanat, kavram bütünlüğünde kendini var eder, bir ucu sanatçının kimliğinde diğer ucu kamunun zihninde, vicdanında hepsinden önemlisi haklar katında. Bazı sanat örnekleri zamanla sınırlıdır, mekan için kalıcılığı yoktur sanatçının öznel çalışması kamuoyuyla sergileme boyutunda kalır. Örneğin grafiti, kamusallık kavramına dışarıdan bir müdahaledir, kamu statü değeri, kalıcılığı tartışmalıdır ve sanatın kendi paradigmalarında değer bulur. Kamusal alana farkındalık olarak eklenen kamusal sanat örnekleri, kamuoyunun ortak değerlerinden öte sanatçının kişisel görüşlerini yansıtır. Kamusal alanın ortaklık ilkesine karşı gelen çalışmalar, sanatı; toplum adına bir gözlemci olarak görür ve içinde bir anarşizme ya da üstü örtülmüş bir gerçekliğe vurgu yapar. Kamusal alanda her nasıl ve şekilde sanat yapılırsa yapılsın bütün çalışmalar kamusallık hakkı üzerinde yürüyen, belli bir anlayışa ve yasal ilkelere dayanır. Bazen toplumsallık adına çıkarılan yasaların eleştirilmesi söz konusu olduğunda sanat onu da afişe etmekten geri durmaz. Bu da toplumun empati-sempati-antipati duygularına yönelik gelişmişlik seviyesiyle orantılı bir demokrasi sorunudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/2021de-salt-arastirma-fonlariyla-alti-proje-desteklenecek-on-basvuru-tarihleri-18-ocak-22-subat/", "text": "İmparatorluktan cumhuriyete Türkiye'nin iki yüzyıllık kent, toplum ve ekonomi tarihi ile 1950'ler sonrası mimarlık, tasarım ve sanat üretimleri hakkında özgün belge edinimi ve araştırmayı teşvik eden SALT Araştırma Fonları'nın ön başvuruları, 18 Ocak-22 Şubat tarihlerinde gerçekleştirilecek. Bu yıl, Farah Aksoy, Deniz Artun, Doç. Dr. Bülent Batuman, Doç. Dr. Burak Onaran ve Lorans Tanatar Baruh'tan oluşan Seçici Kurul'un değerlendirmeleri sonucu belirlenen altı araştırma projesinin her birine 15.000 TL değerinde fon desteği verilecek. 2013'ten bu yana toplam 56 projeye destek sağlayan SALT Araştırma Fonları, yeni kaynakları görünür kılan, yerel örnekleri çeşitli bilgi alanlarını harmanlayarak inceleyen, genelgeçer kanıların yeni bulgularla sorgulanmasına olanak tanıyan çalışmalara yöneliktir. Kurumun arşiv koleksiyonlarını yorumlayacak veya uzun soluklu araştırmalarına eklemlenecek yapıdaki içerikler değerlendirme aşamasında önceliklidir. Fon başvuruları iki aşamalıdır ve SALT Araştırma'nın odaklandığı alanlar temel alınarak hazırlanmalıdır. 22 Şubat Pazartesi günü saat 18.00'e kadar süren ön başvurular, konu ve dönem bakımından içeriğin uygunluğunu değerlendirme amaçlıdır. Bu aşamayı geçen aday projeler için son başvuru tarihi 22 Mart Pazartesi, sonuçların duyuru tarihiyse 22 Nisan Perşembe'dir. 2021'de desteklenen projelerin çıktıları, SALT tarafından Aralık ayında düzenlenecek bir sunum programıyla kamunun yorum ve katkılarına açılacaktır. Kent, toplum ve ekonomi tarihi araştırmaları, Osmanlı İmparatorluğu'nun 19. yüzyılı ve/veya 20. yüzyıl Türkiye'sinin sosyal ve ekonomik tarihine ilişkin içerikler ile SALT Araştırma bünyesindeki belge ve kaynakların kullanımıyla hazırlanan projeleri kapsar. Mimarlık ve tasarım araştırmaları, Türkiye'de 1950'ler sonrasında basılı kaynakların dışında kalan ya da mevcut kaynaklara özgün yaklaşımlar getiren çalışmalarla ilgilidir; tasarım nesnelerinden yapılı çevreye her türlü ölçek konu olarak seçilebilir. Sanat araştırmaları,1950'lerden itibaren bölgesel ve enternasyonal çerçeve ve ilişkiler içerisinde yerel sanat tarihi yazımlarını, basılı veya bilinir kaynakların ötesinde materyal incelemelerini içerir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/anthony-kaldellis-incelenmeyenin-pesine-dusuyor-bizans-gercekten-bir-imparatorluk-muydu/", "text": "Önde gelen bir tarihçi, Bizans olarak bildiğimiz imparatorlukta Grekçe konuşan nüfusun aslında Romalı olduğunu ve araştırmacıların son iki yüzyıldır siyasi nedenlerle etnik kökenlerini kasıtlı olarak yanlış etiketlediklerini savunuyor. Modern dillerde Atina'nın hemen ardından demokrasi teriminin gelmesi gibi, Bizans'ın hemen ardından da imparatorluk terimi gelir. Fakat aralarındaki paralellik bu düzeyde kalır ve sorunlar başlar. Zira, eski Atinalılar gerçekten kendilerine Atinalı, devletlerine de demokrasi diyordu. Atinalı olmayanlar üzerindeki güçlerinden bahsetmek istediklerinde ise, hegemonya veya tiranlık diyorlardı. Ancak Bizanslılar kendilerine Bizanslı, devletlerine de imparatorluk demiyordu. Bunun yerine, kendilerini hep Romalı, devletlerini de Roma monarşisi, yönetimi, iktidarı ya da kamu işleri gibi değişik biçimlerde adlandırıyorlardı. Ayrıca devletlerine, çoğu modern tartışmada yer almayan biçimde, Romania adını vermişlerdi. Birincil kanıtlar Bizans'ın gerçekten de bir imparatorluk olup olmadığını göstermekte midir? Bizans'a hep imparatorluk dedik ama bu aslında hiçbir zaman kanıtlanmadı ve hatta sistematik olarak incelenmedi. İşte bu kapsamlı araştırma kitabıyla Anthony Kaldellis, incelenmeyenin peşine düşüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/asli-kotamandan-insan-olma-hallerimize-dair-bir-kitap/", "text": "Felsefeyi edebiyata, edebiyatı resme, resmi sinemaya bağladığı ilk kitabı Zihin Koleksiyoncusu ile okurların beğenisini kazanan Aslı Kotaman'ın deneme yazılarından oluşan yeni kitabı Açıkçası Canım Umurumda Değil Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Hızla daha az şeyi paylaşır olduğumuz günlerde diğer insanlarla hala duygularda buluşabileceğimizi hatırlamalıyız. Hayat, bir mozaiğe değil ama ebruya benzer. Hayatın, mozaikteki gibi kolayca içinden çıkarabileceğiniz parçaları yoktur. Ya da yerinden çıkmış bir parça bulduğunuzda onu eski yerine takamazsınız. Ancak belki de yeni ortaya çıkan, eskisinden bile güzeldir. Bu kitap bildiğimiz birçok kavrama farklı bakmaya yol gösteriyor. Gündelik hayatımızın her anında karşımıza çıkan duyguları kavramsal bir dille anlatmaya çalışıyor. İlk kitabı Zihin Koleksiyoncusu ile hatırı sayılır bir okur kitlesine ulaşan Doç. Dr. Aslı Kotaman, ikinci kitabı Açıkçası Canım Umurumda Değil'de yine insan olma hallerimize odaklanıyor. Gitmeye ve kalmaya, ayrılıklara ve birlikteliklere, korkulara ve mutluluklara dair yazılara filmler, tablolar ve kitaplar eşlik ederken kendimizi ve toplumu anlamlandırmak için çizebileceğimiz yolların katmanlı bir haritasını çıkarıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/bir-gun-evinin-bas-kosesinde-duran-aynada-kendini-goremezsen-ne-yaparsin/", "text": "Zamanya ve Saatsiz Ülke kitaplarıyla hayal gücünün sınırlarını zorlamayı seven kemik bir okur kitlesine ulaşan Yiğit Kulabaş'ın yeni kitabı Bensiz Ayna, okurlarını bu dünyanın griliğinden alıp kendini baştan inşa edebileceği rengarenk büyülü bir aleme götürüyor. Kitap boyunca ilerlerken bir yandan Artemis ve Atila'ya eşlik edecek, bir yandan da yaşamın içinde bizleri şekillendiren her şey üzerine tekrar düşünerek kendi içinizde bir keşif yolculuğuna çıkacaksınız. Yiğit Kulabaş'ın yazdığı, Ethem Onur Bilgiç'in illüstrasyonlarıyla zenginleşen Bensiz Ayna Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Hayal gücünün sınırlarını zorlayan Bensiz Ayna, seni bu dünyanın griliğinden alıp kendini baştan inşa edebileceğin rengarenk bir aleme götürüyor. Kitabın sayfalarını çevirirken kendi keşif yolculuğuna çıkacaksın. Aynaya bakarken gördüğün piksellerin peşine düşecek, yüzüne şekil veren kahramanlarını düşüneceksin."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/caleb-nussear-verdancy-massey-klein-gallery-february-5-march-13-2021/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present Verdancy, a solo exhibition featuring new sculptural drawings by Caleb Nussear. This is the artist's first solo show with the gallery and in New York City. The exhibition will be on view from Friday, February 5th until Saturday, March 13th. The gallery will host an Opening Reception day from 12-5pm on Sunday, February 7th. For information regarding works available, please email info@masseyklein. com. Caleb Nussear's practice explores the overlap between what is physical and what is unseen. His sculptural drawing series, a process he has developed over the last five years, involves a blend of intuitive drawing and specific, mathematical configurations of folded paper that emphasize a relationship between two and three dimensional surface to synthesize an energized pictorial space. The works included in Verdancy are inspired by nature and specifically the advent of Spring and the cyclical process of regeneration it brings. The artist begins each abstract drawing after a series of color studies, meditations, and focused readings. The drawings achieve an array of sensual color fields and expressive movement. Nussear employs techniques of layered colored pencil and pastel, evoking the luminous qualities associated with Georges Seurat and the Neo-Impressionists. India ink is also included in certain drawings, demonstrating expressive line work and color density similarly found in Chinese Song Dynasty painting. After completing the drawing, the artist then incorporates a crease pattern, folding the single sheet of paper along a precise geometric lattice. This class of pattern is named the Miura after Koryo Miura, a Japanese astrophysicist who formalized the first of these structures in the late 1970s. The drawing now exists as a three dimensional object, whose surface is raised evoking that of a diamond tiled mountain range. Because of the three dimensional nature of the folded paper, there is an intentional aspect of time inherent to experiencing these works. The drawings can never be viewed in their initial form before the folding process. Instead, the viewer experiences portions of the drawing from various vantage points as intimate vignettes, and nuances slowly reveal themselves over time. Pattern, shadow and light play integral roles in the viewing experience. These sculptural drawings are articulated in the language of formal, geometric abstraction; however, the spirit of the series is about landscape. They come form a place of being heavily inspired by nature and its untamed and untouched beauty. Nussear seeks to tap into that energy and imbue these works with a sense of mystery, a sense of power and a sense of fragility, giving a delicate balance to each piece. Caleb Nussear is an American artist living in New York. The artist received a B. A. in Philosophy and Religion from Bard College at Simon's Rock and an M. A. in Social Sciences from the University of Chicago."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/dr-hasan-gunaydinin-kaleminden-zamani-algilamak-ve-yonetmek/", "text": "Dr. Hasan Günaydın'ın kaleme aldığı, psikolojinin çeşitli kavramlarını zaman boyutu çerçevesinde anlatan Zamanı Algılamak ve Yönetmek, Yazardan Direkt Yayınevi'nden yayımlandı. Yeni bir psikoloji teorisi ve psikoterapi yöntemi içeren eser; zaman algılamasını hafıza ve anlam kodlaması ile açıklarken derinlemesine irdelenen örneklerle okurun; hem zaman hem de psikolojiyi farklı bir açıdan keşfetmesine olanak vermektedir. Amazon aracılığıyla Time Perception and Management adıyla İngilizce olarak da yayımlanan Zamanı Algılamak ve Yönetmek, tüm dünyada satışta. Eserde yazar tarafından ilk kez temas edilen konular yer alırken Sönme ve Bilişsel Koşullanma gibi yeni kavramların tanımları yapılıyor. Yeni bir bilişsel psikoterapi yöntemi olarak Ruhsal Yönlendirme Tedavisi ve daha önce değinilmemiş konularla ruhsal gelişim sürecine yeni bir yaklaşım getirilmektedir. Çalışmada; Kesişim Deneyi ilk kez yazar tarafından önerilmekte ve bulgular, Sosyal Psikolojiye uyarlanarak bilim, psikoloji ve felsefe konuları farklı açılardan ele alınmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/fatih-balci-emergency-new-year-2021-25-12-2020-30-03-2021/", "text": "Sanatçı ve Öğretim Üyesi Fatih Balcı, yeni yıla gireceğimiz şu son günlerde yeni yılın bir acil servis/hastane yılı olacağı gerçekliğinden yola çıkarak son çalışmasını ÇOMÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi koordinasyonuyla gerçekleştiriyor. Sanatçı ÇOMÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi acil giriş kapısına uyguladığı dijital tasarımıyla, acil giriş kapısını bir enstalasyona dönüştürdü. Sanatçı dönüştürdüğü acil kapısını yeni yılın sembolik bir ifadesi olarak kullanmakta, acil kapısının yeni yılın başlangıç/ giriş noktası olacağı tespiti ile herkesi pandemi konusunda duyarlı olmaya ve maske, mesafe ve temizlik üçlüsünü ciddiye almaya çağırmaktadır. Sanatçı ÇOMÜ Sağlık Uygulama ve Araştırma Hastanesi koordinasyonuyla yeni yılda pandemi sürecine ilişkin başka çalışmalar da yapmayı planlamaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/geometric-objective-massey-klein-gallery-february-5-march-13-2021/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present Geometric Objective, a group exhibition of work by Claes Gabriel, Antonio Puri, and Jay Walker curated by Susanna Gold, Ph. D and hosted in Massey Klein's intimate east gallery room. The exhibition will be on view from Friday, February 5th until Saturday, March 13th, 2021. The gallery will host an opening reception day from 12-5pm on Sunday, February 7th. For information regarding works available, please email info@masseyklein. com. Claes Gabriel honors his African heritage in his work, often looking to Haitian culture for subject matter or African American art history as stylistic inspiration. Spear Head evokes traditional African tribal masks and weaponry, while Burning Monk, a reference to the 1963 self-immolation of Buhddhist monk Thich Qu ng D c, and Circe, a stylized imagining of the witchtemptress in Homer's The Odyssey, address universal issues of power and helplessness that cross time and culture. Gabriel's flatness of form and dense, unmodulated color recalls the art of Jacob Lawrence, Romare Bearden, and his own father, Jacques Gabriel. Antonio Puri builds up his heavily textured compositions with tiny beads, a process that simulates the ancient Buddhist tradition of mandala sand painting. Pouring these beads into wet acrylic is a meditative act for Puri, a ritual he has been performing daily over the course of more than a year with his latest Tantra series. Puri's complete Tantra series has just debuted at the Bolivarian Museum of Contemporary Art in Santa Marta, Colombia, and makes its first US appearance at Massey Klein Gallery. Jay Walker works with geometry and color toward cerebral rather than cultural goals. He is concerned with mathematical proportion, perception, and creating intellectual games and problems for himself, which he then carefully works out through his compositions and process. In his latest Prismatic Polygon series, Walker's geometric forms appear to shift in color, shape, and size depending on the viewing perspective. His use of pattern, line, color, and geometry here references the aesthetic traditions of Sol Lewitt and Henri Matisse, re-cast in contemporary visual terms."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/ilk-turkce-gotik-roman-canvermezler-tekkesi-karakarga-yayinlarindan-cikti/", "text": "Kayıp Kitaplar Kütüphanesi yine ezberleri bozan bir kitap keşfi yapıyor! Selim Nüzhet Gerçek'in yazdığı ve Merve Köken'in dilimize çevirdiği Canvermezler Tekkesi ilk kez Latin harfleriyle okurlarla buluşuyor. Kendisinden evvel bu kadar net imgelerle korku romanı yazılmamış olan ve gotik unsurlar içeren ilk roman olmasıyla dikkat çeken Canvermezler Tekkesi gerek mekan kullanımı gerek ele alınan konunun işlenişi gerekse yazarın üslubuyla korku türünde yeni bir keşif olarak karşımıza çıkıyor. 1913 yılında, Kilyos civarında bir eve yolu düşen Ali Nail Bey'in, ev sahibi baba, oğul ve torun, üç yaşlı canvermezin sırlarına ortak oluşuyla gelişen olaylar okurlara tedirgin edici bir serüven sunuyor. Daha önce yine Kayıp Kitaplar Kütüphanesi için İskender Fahrettin Sertelli'nin Makineli Kafanın Hikayesi, Osman Nuri Eralp'in Başka Dünyalarda Canlı Mahlukat Var mıdır? ve T. Abdi'nin Sergüzeşt-i Kalyopieserlerini dilimize çeviren Merve Köken'in çevirdiği ve günümüz Türkçesine uyarladığı Canvermezler Tekkesi Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Selim Nüzhet Gerçek'in Claude Farrere'in La Maison Des Hommes Vivants eserinden uyarladığı bu eser, edebiyatımızın nereyse hiç anılmayan kayıp bir eseri. İleri gazetesinde tefrika edildikten sonra 1922 senesinde basılan Canvermezler Tekkesi, edebiyatımızda korku türünde yeni bir keşif. Bu eserin basımına değin bu olağandışılıkta ve bu kadar net biçimde gotik unsurlar içeren bir Türkçe roman olmamıştı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/mimar-sinan-tarihsel-ve-muhayyel-kitabi-yayinlandi/", "text": "İstinye Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Uğur Tanyeli, yeni çıkan kitabı Mimar Sinan: Tarihsel ve Muhayyel'i değerlendirdi. Sinan'ın mimarlığını ve yaşadığı çağı tarih yazımı perspektifinden ele alan kitap, diğer taraftan günümüz popüler imgeleminde Sinan'ın ve döneminin bugün nasıl hayal edildiği konusunu inceliyor. Kitabı hakkında bilgi veren İstinye Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Uğur Tanyeli, ''Kitabın İlk kesiminde Sinan çağının bir değerlendirmesini yaparak, 16. yüzyıl Osmanlı kültür ortamının mimarlık meselelerine nasıl yaklaştığını aydınlatmayı amaçlıyorum. Osmanlı yazı dilindeki farklı anlatılarda mimarlıktan nasıl ve ne kadar konuşulduğunu araştırıyorum. Ardından kitabın Tarihsel Sinan kesimi geliyor. Orada genel bir Mimar Sinan monografisi veya hayat öyküsünün aksine sadece bazı konular özelinde Sinan mimarlığının yorumlanması yer alıyor. Örneğin, Osmanlı düşünce gelenekleriyle mimarlık arasında bir bağıntı var mı sorusunu soruyorum. Çünkü dünyayı kavramakla mimarlık yapmak doğrudan doğruya ilişkili. Kitabın son kesimi Muhayyel Sinan ise bugünün Türkiye'sinde Sinan'ın bizim için nasıl ve neden çok önemli olduğu sorusuna cevap arıyor'' dedi. Her daim tarihsel bir bağlamda yaşadığımızı hatırlatan Prof. Dr. Uğur Tanyeli, Bana göre kitabı diğerlerinden ayıran şey, Sinan'ı gerçekçi bir yaklaşımla iki ayrı tarihsel bağlama yerleştirme çabası. Birinci tarihsel bağlam onun yaşadığı 16. yüzyılla tanımlı, ikincisiyse bugünle. Sinan'a, mimarlığa, Osmanlı'ya, hatta her şeye ilişkin her söylediğimiz bugünün tanımladığı tarihsel bağlamda söyleniyor. Bugün diyerek basitçe özetleyiveriyoruz ama aslında uzunca bir tarihsel aralıkta konuşuyoruz. Dolayısıyla ben 16. yüzyılı ve Sinan mimarlığını olduğu kadar, bugün tarihini yazdığımız, üzerine düşler kurduğumuz bugünkü Mimar Sinan'ı da anlatmaya uğraşıyorum.'' sözleriyle kitabı diğer Mimar Sinan incelemelerinden ayıran farklara değindi. Mimar Sinan üzerine konuşmaya başladığı yıllardan itibaren karşılaştığı tepkilerin kitabın yazılmasında itici güç olduğunu ifade eden Tanyeli, ''Yazdıklarımı ve söylediklerimi anlamayanlara, daha fazla da anlamak istemeyenlere çok şey borçluyum. Henüz doçentlik başvurusu yaptığım dönemde bir jüri üyesinden Sinan konusunda yazdıklarının öğrencilere aktarılması sakıncalıdır diye bir rapor almıştım. Böyle tepkiler tabii ki ciddi bir motivasyon oldu. Çünkü tam da o anlamaya direnme meselesini dert edindim. Sinan konusunu neden olağan bir tarih yazım sorunsalı olarak sükunetle tartışamıyoruz, sanki o elimizden alınıverecekmiş gibi bir korkuyla yaklaşıyoruz, değerinden veya öneminden bir şey yitirecek sanıyoruz'' diyerek değerlendirmelerini sürdürdü. Türkiye'de akademik tarihçiliğin dar alanı dışında genel eğilimin neredeyse tüm tarihsel kişilikleri ikonikleştirmek olduğuna dikkat çeken Tanyeli, ''Onları karton kişiliklere dönüştürmenin çok yaygın olduğu aşikar. Örneğin, Babinger kitabında Fatih'i zaaflarıyla da anlatmaya çabalayabilmişti. Biz tam bu noktada zorlanıyoruz. Tarihsel kişilikler popüler kültürde bir kez ikona dönüştü mü artık onlar hakkında ciddiye alınabilir metin yazmak çok zor oluyor. Çünkü tarih, metaforik olarak o kadar sıcaktır ki çıplak elle dokunmamak, üfleyerek tutmak gerekir. Türkiye'de yaygın yaklaşım geçmişi sanki içinde yaşamışçasına bilme inancıdır. Kanuni'yi, Barbaros'u, Sinan'ı, 2. Abdülhamit'i adeta gözümüzle görmüş ve tanımış olduğumuz kişilikler gibi düşünüp asla toz kondurmuyoruz. Oysa onların bizim korumamıza, himayemize, övgülerimize veya yergilerimize ihtiyaçları yok. Kapanmış ve bir daha yinelenemeyecek çağların insanları onlar.'' sözleriyle tarih yazımını yeterli bilinç seviyesine getirmenin önemine vurgu yaptı. Yaşadığımız dönemle ilgili aşmamız gereken sorunlar olduğunu belirten Prof. Dr. Uğur Tanyeli, ''Bizim problemimiz dünle değil, bugünle. Bugünün dünyasındaki yerimizi küçümsüyoruz. İçimizdeki ve yakın çevremizdeki dış meselelere bile hızlı ve kesin çözümler üretemediğimiz için kahroluyoruz. O yüzden 16. yüzyıl Osmanlısı'nın vurduğu zaman ses getiren gücünü düşünüp bugünün dertlerine gerçekçi yaklaşma imkanlarımızı tahrip ediyoruz. Ama bugünden memnun olmadıkça, geçmişi de anlama şansını yitiriyoruz. Bu dün bugün denklemi kuşkusuz yanlış. Yüzyıllar öncesiyle bugün karşılaştırılamaz.'' dedi. Tarihin çok yaygın inancın aksine yaratıcı ve üretken bir disiplin olduğunun altını çizen Tanyeli, ''Kimseye öğüt verip doğru yol gösterecek halim yok. Ancak yapılması gereken yeni tarihsel açıklamalar üretmek, mevcut yazılmışları eleştirel bir gözle okumak, tarihin sürekli olarak yeni biçimlerde yazılabileceğine inanmaktır. Yazılmış olanlardan farklı tarihler yazılabilir ve yazılmaktadır da. Geçmişin tanımı sadece geçip gitmiş olmasıdır. Nostalji ise yaşanmamış bir yok-zamanı özlemektir. İşte o nostaljinin ürettiği asabiyet ortama egemen kaldıkça, tarihçilik işi zor bir zanaattır. Geçmişe sakin bir dille ve soğukkanlılıkla yaklaşmayı neredeyse imkansız kılan şey, o naif nostaljimiz.'' dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/secilmis-bir-kopegin-fantastik-hikayesi-tilsimli-kopek-momo/", "text": "Bazı çocuk kitapları vardır ki sadece çocukları değil, biz yetişkinleri de sarıp sarmalar. Didem Gürçay'ın kaleme aldığı ve Tara Kitap tarafından yayımlanan Tılsımlı Köpek Momo da bu türde bir kitap. Bunun en büyük nedenlerinden biri de kitabın kahramanı Momo'nun gerçek olması ve Didem Gürçay'a ilham vermesi. Kitabın kahramanı Momo ve kitapta yer alan kız kardeşi Koko'yu Tarabya Sümer Korusu'nda bulan yazar Didem Gürçay, yakın arkadaşının hayvanları çok seven kızı Aylin'den ve sokakta baktığı sokak hayvanlarından ilham alarak bu insanlaştırılmış hayvan karakterlerini içeren fantastik hikayeyi kaleme almış. Kitapta kahramanımız Momo, Kutsal Kemik kitabında yer alan bir kehanetein de öngördüğü gibi, büyülü bir semt olan Tarabya'da evsiz bir sokak köpeği olarak dünyaya gelmiştir. Bu yeni doğan köpek yavrusu görünüşte Tarabya sokaklarında yaşam mücadelesi veren birçok sokak kedisi ve köpeğinden biridir. Ancak Momo farklıdır. O, kalbinin içinde çok güçlü bir Tılsım'ın yarısını taşıyan seçilmiş bir köpektir. Hem dili hem de gerçeklerden ilham alan hikayesiyle çocukları ve biz yetişkinleri macerasına ortak eden olan Tılsımlı Köpek Momo kitabının satış gelirinin bir bölümü, Yedikule Hayvan Barınağı'na bağışlanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/turkiyenin-ilk-sanat-pazaryeri-cagdas-sanatin-erisilebilir-adresi-art-ist-sauna/", "text": "Sanatın her alanından farklı sesleri ve ifade biçimlerini sergilemek üzere herkes için ulaşılabilir sanat ortamı sunan Art. Ist Sauna projesi, ilk Sanat Pazaryeri teması ile 21 Aralık'ta İstanbul Maslak'taki UNIQ Expo'da açıldı. Türkiye'de ilk defa 1.500 m2 alanda erişilebilir sanat konsepti ile yüzlerce sanatçı ve sanat eserini sanatseverler ile buluşturacak olan Art. Ist Sauna yıl boyunca açık kalacak. Türkiye'nin önde gelen sanat ve etkinlik alanlarından UNIQ Expo, ilk sanat kuluçka merkezi olan McArt. ist Art Incubation Center ve sanat yatırımlarının önde gelen kurumlarından TTLC Sanat Danışmanlığı iş birliğiyle çağdaş sanat alanında eser üreten sanatçıları bir araya getiren Art. Ist Sauna; sanatçılar, koleksiyonerler, iş insanları, sponsorlar ve davetlilerin katılımıyla 21 Aralık Pazartesi günü kapılarını açtı. Yeni nesil kültür-sanat ve yaşam merkezi UNIQ İstanbul'un içinde yer alan UNIQ Expo'nun kurucusu Alper Eyüboğlu, daha geniş kitleleri sanatla buluşturma hedefiyle yola çıktıklarını belirtti. Sanatın belirli bir elit kesime hitap eden bir alan olarak öngörüldüğünü dile getiren Eyüboğlu, Türkiye'de sanatseverler maddiyatın yanı sıra zaman ve mekan eksikliği gibi nedenlerle sanat eserlerine ulaşmakta zorluk yaşıyorlar. Sanatın birleştirici gücünün daha çok hissedilmesi için Türkiye'de ilk defa 1500 m2 bir alanda erişilebilir sanat konsepti ile bir sanat pazaryeri meydana getirdik. Sanatın her alanında yarattığı değerleri ile toplumun tüm katmanlarını kucaklayacak yeni bir kanal olabilmeyi amaçladığımız Art. Ist Sauna projesinde sadece sanat ortamının sürdürülebilirliğine ve erişilebilirliğe katkı sağlamak istiyoruz. dedi. Bu konseptin farklı kurgularının yurt dışında galeri ya da sanat inisiyatifi şeklinde yer aldığını aktaran Alper Eyüboğlu, hem yerleşik fiziksel mekanda hem de aynı zamanda çevrimiçi yapıda yansımasını gerçekleştiren Art. Ist Sauna'nın dünyada bir örneğinin olmadığını vurguladı. Eyüboğlu son olarak, 21 Aralık'ı açılış tarihi seçmelerinin en büyük nedenlerinden birinin de iyilik, bolluk ve bereketin de dillendiği, kültürel mirasımıza ait eski Türklerin yılbaşı olarak kutladığı ve aynı zamanda en uzun gecenin yaşandığı özel bir gün olmasından kaynaklı olduğunu sözlerine ekledi. UNIQ Expo Kurucusu Alper Eyüboğlu, TTLC Sanat Danışmanlığı Kurucusu Dr. Gizem Pamukçu Tatlıcı ve McArt. ist Art Incubation Center Kurucusu Dr. Cem Bülent Ünal ortaklığı ile hayata geçirilen ve farklı disiplinlerden sanat yapıtlarını bir araya getiren Art. Ist Sauna, erişilebilir sanat konseptiyle başta sanata yön veren kişi ve kurumlar, çocuklar ve gençler olmak üzere toplumun her kesiminden sanatseveri buluşturuyor. 'Korona Günlükleri' temalı McArt Awards 2020 Çağdaş Sanat Yarışması'nı kazanan sanatçıların eserlerinden oluşan sergi ile ziyarete açılan Art. Ist Sauna, birbirinde farklı sergi ve etkinliklerle12 ay boyunca gezilebilecek. İlk 'Sanat Pazaryeri' resim, heykel, fotoğraf, dijital sanat, endüstriyel tasarım, seramik, cam, dokuma, karikatür, animasyon, performans ve sokak sanatı gibi sanatın her alanından eser barındırıyor. Art. Ist Sauna'da1.000 TL ve üzeri fiyatlarla her bütçeye uygun eserler yer alıyor. Yıl boyunca birbirinden farklı etkinliklerle sanatseverleri ağırlayacak olan Art. Ist Sauna'da sanata dokunan her alandaki uzman kişilerden söyleşiler, işin mutfağında sanat tarihi eğitimleri, atölyeler, kısa filmler, bağımsız gösteriler ve koleksiyonerlik gibi özgün eğitimler de yer alacak. Birçok sergiye ev sahipliği yapacak olan Sanat Pazaryeri'nde düzenli olarak değişecek eserler ile dolaşım sağlanacak. Art. Ist Sauna, yapı çalışmalarında ve malzeme tedarikinde Ege Yapı, taşımacılık kapsamında Borusan Lojistik, eser sigortalamasında Gulf Sigorta, kurumsal içeriklerde Hopi ve Bretz Mobilya, teknoloji bağlamında Arçelik, kahve tedarikinde Forte Blend, dezenfektan tedarikinde ise TGA Medikal sponsorluğu ile gerçekleştiriliyor. İletişim çalışmalarında ise Manifesto tarafından destekleniyor. Yıl boyunca birçok sanat etkinliğine sahne olacak Art. Ist Sauna'da sergilenen eserlerin yanı sıra sanat tarihi ile ilgili kitapların, dergilerin, belgelerin bir araya toplandığı binden fazla doküman ve kitaptan oluşan bir kütüphane de yer alacak. Sanatseverler ilgilendikleri kitapları bu kütüphanede inceleyerek keyifli vakit geçirebilecekler. Sağlık Bakanlığı Salgın Yönetimi ve Çalışma Rehberi'ne uygun olarak faaliyet gösteren Art. Ist Sauna'da etkinlik alanına güncel alınmış HES kodu ile ateş ölçümü yapıldıktan sonra giriş yapılabiliyor. Doğal hava sirkülasyonu ile 5 metrelik yüksek tavanı sayesinde ferah bir ortam sunan alana aynı anda 300 kişi alınabiliyor. Hafta içi her gün 12.00 ile 19.00 saatleri arasında açık kalacak olan Art. Ist Sauna, İstanbul Maslak'taki UNIQ Expo'da yıl boyuncu ücretsiz olarak sanatseverleri bekliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/vecdi-uzun-sanatci-ve-eserinin-karsilikli-ve-sinirsiz-sorumluluklari-var-midir/", "text": "Sanatçının sanat eserini ortaya koyduğu ana kadar eserine müdahale imkanı bulunduğu ve bu aşamadan sonra ise sanat eseriyle bağlantısını sürdürmesi mümkün olmadığı için üretim ve sergileme aşamasından sonra sanat ve sanatçı eserinin bağı tamamen kopmaktadır. Sanatçı o son aşamaya kadar sahip olduğu bilgi, tecrübe ve duygu birikimiyle eseri ortaya koymuş olup, bu saatten sonra geri dönüş bulunmamaktadır. Bu aşamadan sonra o eser sabit, sanatçı ise değişken olarak hayatta yola devam eder. Nesnel olarak sabit görünse de sanat eseri zaman ve mekan boyutunda gerçek sanatsever ve eleştirmenler elinde, dilinde, gözünde, kalbinde ve ruhunda büyük, yükselir, açılır ve genişler. Bu tip sanat eserlerinde sanatçının boyutunu hissetseniz bile eserle karşı karşıyasınız. Eserden ayrılan sanatçı her yeni sanat eserinde yeni bir kişi olarak yaratıcılığının detaylarını ortaya koyar. Resim sanatçılarının ilerleyen yaşlarında yaptığı çalışmalarda konuya bakışta, detaylarda ve renk algısında değişikliğin net olarak görülmesi son aşamadır. Bu hayatın normal seyri olarak kabul edilebilir. Konumuzun daha çok ismi bir takım sansasyonel olaylara karışan sanatçının yeni durumunun sanatçının ürettiği sanat eserlerinin sanat eseri olmasını etkileyip etkilememesi olup, bu merkezden uzaklaştırılmaması gerekir. Buradan hareketle Sanatçının eseri ayrılmaz şekilde sanatçının tüm sahip olduğu olumlu/olumsuz değerlere bağlı mıdır? sorusunu sorabiliriz. Bu konuya sanat dünyasından çok sayıda örnek vermek mümkündür. Son günlerde bir Hasan Ali Toptaş olayı gündeme geldi. Postmodern Türk Romanı'na ilgi duyanlar Ahmet Hamdi Tanpınar-Huzur, Yusuf Atılgan- Aylak Adam, Oğuz Atay-Tutunamayanlar, Orhan Pamuk- Kara Kitap, Hasan Ali Toptaş-Bin Hüzünlü Haz romanlarını hatırlar. Bu listeye ilaveler yapmak mümkündür. Bu yazarlar ve eserlerinin tamamı Türk edebiyatı için kilometre taşlarıdır. Bu eserler ve yazarların içinde benim beğenmediğim ve eleştirdiklerim de mevcuttur. Bir okuyucu olarak benim eleştirmiş olmam veya beğenmemem o yazar veya romanı değersiz yapmaz. Gök kubbenin altında onların sesleri yaşamaya devam edecektir. Orhan Pamuk hakkında Nobel Edebiyat Ödülü almadan önce edebiyatı hakkında çok eleştiri yapıldı ve hatta intihal yoluna saptığı ileri sürüldü. Orhan pamuk Nobel'e giden yolda izlediği siyasi söylev ve tutumlarının etkin olduğundan hareketle bir çeşit aforoza uğramıştır. Bugün vatan şairi olarak anılan ve Moskova'da ölmek zorunda kalan Nazım Hikmet bir dönemin vatan hainiydi. Sakarya, Hani kıvrım kıvrım akarya gibi etkin şiirleriyle sağ-muhafazakar kesimde tartışılamaz şair ve düşünce adamı boyutuna gelen Necip Fazıl'ın bir dönem alkol, kumar ve gece hayatı sorunu es geçilir. - Bu kitaplarla Hasan Ali Toptaş'ı birlikte veya ayrı değerlendirmek zorunda mıyım? - Birlikte değerlendireceksem bu kitaplar benim hayatımda boşa mı çıktı? Bu kitaplardan aldıklarımı benliğimden nasıl çıkartıp arınacağım? - Hasan Ali Toptaş yeni kitap yazarsa okumayayım mı? - Eski veya yeni Hasan Ali Toptaş ve bu eski ve yeni dönem eserlerine ayrı ayrı mı bakalım? Sanatın en önemli özelliği sanat eserinin sahip olduğu değerlerin sanatsevere kapasitesi oranında aktarım gücüne sahip olmasıdır. Ödeyeceğiniz ücret ile sanatçının sadece o ana kadar mevcut bir birikimden yararlanır ve bu değeri kendinizce işleyerek içselleştirirsiniz. O eserle bağlantınız gerçek dünyadan daha çok sanal bir hayatı kapsadığı için bu fiziki bağlantıyı kestiğiniz anda; artık o sanatçının sizin reel hayatınızda etken olması ortadan kalmasına karşın sanat eserinin varlığının etkisi sanal etki olarak devam edecektir. Tarafları fiziki ve belirgin olarak bir camianın içinde veya medya aracılığıyla sanatçının ahlak kapsamında olumsuz değerlendirilen bir eyleminin varlığının sanatsever tarafından öğrenmesi ve etkilemesi gayet doğaldır. Sevgilisine ihanet eden kişiyi sadece sevgilisi ilgilendirir. Aldatan veya aldatılan kişinin sanatçı olması olayın niteliğini değiştirmez. Bu da sanatçının ürettiği sanat eserini ahlaksız yapmaz. Buna cinayet işleyen sanatçıların sanat eseri de dahildir. Varsın yeter ki; sanat eseri özelliğinde bulunsun. Sanatçılar da birer ilah değil, sizin bizim gibi Beniademdir. Onların da sizin ve bizim gibi duyguları, ihtirasları ve beklentileri var. Suç varsa da yasal yollardan cezalandırılması gerekir. Sanatçının eserini yok saymak sanatçıya değil, sanata kesilmiş bir cezadır. Netice olarak; her olay kendi mecrasında değerlendirilir. Sanat; sanatçı tarafından sanatsevere bir aktarım olup, sanatçının ahlaki tutumu ne olursa olsun sanatçı tarafından ortaya konanı yok saymak mümkün değildir. Sanat niteliği çalışmalarla tamamlanarak ortaya çıkmış bir eser üzerinden sanatçı için suç ve/veya ahlaksız sayılabilecek bir eylemi sanatçının eserlerinin değerlendirilmesine esas tutulmasını bir çeşit engizisyon sayarım. Zaman her şeyi değerlendirdiği gibi sanatı da, ahlak ve ahlaksızlığı da değerlendirir ve herkesi bir yere koyar. Sanat adına kimsenin ahlak bekçiliği yaparak sanatçı üzerinden sanata sınırlar koymasına gerek yok ve kimse de bunu yapamaz. Bireysel haklar açısından veya kamu tarafından yasal yola başvurmak gerekiyorsa bu yolda sonuna kadar ilerlenmeli, ancak insan olan sanatçının eylemleri üzerinden sanat eserlerine saldırı veya yok sayma bir çeşit engizisyondur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/yaybirden-korsan-kitaba-karsi-farkindalik-kampanyasi-senbudegilsin-korsan-kitap-alma-suca-ortak-olma/", "text": "Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği YAYBİR, korsan kitapların ve içeriklerin engellenmesi konusunda büyük kazanımlar elde etti. YAYBİR şimdi de başlattığı yeni #senbudeğilsin kampanyasıyla okurları korsan kitaba karşı uyararak bilinçlenmeye davet ediyor. Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği YAYBİR korsan kitaba karşı uzun zamandır devam ettirdiği mücadeleye, başlattığı yeni bir kampanya ile devam ediyor. #senbudeğilsin' etiketiyle sosyal medyadan da okurlara ulaşmayı hedefleyen bu kampanyanın sloganı Korsan kitap alma, suça ortak olma. Kampanya çerçevesinde YAYBİR yayıncılar, yazarlar, çevirmenler, editörler ve yayıncılık sektörünün tüm emekçilerinin de desteğiyle bilgilendirici çalışmalar yürütmeyi planlıyor. Korsan kitap yasadışıdır, basılması, çoğaltılması, yayılması ve satılması suçtur. O kitaba emeği geçenlerin haklarının gasp edilmesi anlamına gelen korsan, kültür hayatımızın kanayan bir yarasıdır. YAYBİR korsanın önüne geçmek için güvenlik güçleriyle işbirliği içinde düzenlediği baskınlarda yıl boyunca binlerce korsan kitap ele geçirdi. İnternet üzerinden korsan kitap satışı yapan ve yayan yüzlerce pdf kitaba erişim engeli getirildi. Sosyal medya ve e-ticaret üzerinden yapılan yasadışı satışlar engellendi. Sosyal medya platformlarında pdf kitap paylaşımı amacıyla açılan sayfalar kapatıldı. YAYBİR'in büyük özveri ve azimle devam ettiği bu çalışmalarda okura düşen en büyük görev ise korsandan uzak durmak. Korsan kitap basmanın ve satmanın, fotokopi ile kitap çoğaltmanın, pdf kitap yaymanın, herhangi bir hırsızlık suçundan farkı yoktur. Çocuklarımız için daha iyi bir gelecek hayal ediyorsak, sevdiğimiz yazarların daha fazla üretmesini, daha fazla kitabın bize sunulmasını istiyorsak, korsana dur demeliyiz. Yayıncılar Telif Hakları ve Lisanslama Meslek Birliği YAYBİR Başkanı Mustafa Aksoy konu hakkında yaptığı açıklamada: YAYBİR olarak korsan kitaba karşı uzun zamandır devam ettirdiğimiz mücadeleye okurlardan ve sektörde yer alan herkesten destek bekliyoruz. Bu mücadelenin sadece güvenlik politikalarıyla hedefine ulaşacağını düşünmediğimiz için okurlarımızı, bu üretim sürecinde yer alan herkesi; yazarı, çizeri, çevirmeni, editörü, grafikeri, kitap dağıtım firmalarını, kitapçıları, kağıtçıları ve matbaacıları da katmak istiyoruz. Sektörümüzün geleceğini, yazılı ve görsel kültürümüzü hedef alan bu kronik sorunu hep birlikte çözeceğimize, gelecek güzel günleri birlikte kuracağımıza inanıyoruz. dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/10/zihnimizdeki-kelimelerin-gercek-anlamlari-anlam-anlambilime-giris/", "text": "Oxford Üniversitesi profesörlerinden Paul Elbourn' un kaleme aldığı Anlam: Anlambilime Giriş kitabı gerçekte anlam dediğimiz şey nedir? Zihnimizdeki kelime açıklamaları ne kadar doğrudur? Basit bir kelimenin anlamını sorduğunuz iki kişinin vereceği cevap aynı mı olacaktır? Sözlüklerin bize verdiği tanımlar kesinlikle doğru mudur? Bir kelimenin anlamı her zaman, her yerde ve herkes için aynı mıdır? gibi soruların cevaplarını veriyor. Gün içinde kullandığımız kelimelerin anlamlarını bildiğimizi düşünürüz. Bilmediğimiz bir kelimeyle karşılaştığımızdaysa elimize geçen ilk sözlükten konuyla ilgili maddeye bakarız ve verilen karşılıkları okuyarak o kelimenin anlamını öğrendiğimizi düşünürüz. Konuyla ilgili Oxford Üniversitesi profesörü Paul Elbourn'un Anlam: Anlambilime Giriş kitabı The Kitap Yayınları etiketiyle raflarda yerini aldı. Kitapta gerçekte anlam dediğimiz şey nedir? Zihnimizdeki kelime açıklamaları ne kadar doğrudur? Basit bir kelimenin anlamını sorduğunuz iki kişinin vereceği cevap aynı mı olacaktır? Sözlüklerin bize verdiği tanımlar kesinlikle doğru mudur? Bir kelimenin anlamı her zaman, her yerde ve herkes için aynı mıdır? soruları ve kabul gören düşünceleri tartışmaya açıyor. Yazar, gerçek dünyadan ilgi çekici örneklerle konuyu herkesin anlayabileceği ve keyifle okuyabileceği bir halde okuyucuya sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/cagi-sorgulayan-ve-sorgulatan-kitap-cemberin-disi-yayimlandi/", "text": "Yaşadığımız çağ, birçok konuda bizi manipüle eden uyaranlarla dolu. Seçimlerimizi, yönümüzü ve dolayısıyla tüm yaşamımızı etkileyen bu uyaranlara karşı uyanık olmaya, aynı anda da biricik hayatımızın hakkını vererek yaşamaya çalışıyoruz. Psikolog Hilal Bebek, Tara Kitap etiketiyle yayımlanan, çevremizi kuşatan koşullardan, çağın manipülatif unsurlarından ve seçimlerimizin dinamiklerinden hareketle yazdığı kitapla bizi çemberin dışına davet ediyor. Psikolog Hilal Bebek'in kaleme aldığı Çemberin Dışı, altı bölümden oluşuyor ve her bölümde ele aldığı konuyu derinlemesine işliyor. Zihin, Dijital Çağ ve Sistem Eleştirileri, Aşk, İnsan, Mutluluk ve Hayat başlıklarındaki bu altı bölümü akıcı bir üslup ve yer yer akademik referanslarla işleyen Hilal Bebek bizi, bilmek, gelişmek, genişlemek ve büyüyebilmek için etrafımızı çeviren çemberler üzerine düşünmeye davet ediyor. Özellikle pandemi süreciyle birlikte değerlerimizi, seçimlerimizi ve dolayısıyla yaşamımızı yeniden sorguladığımız bu dönemde çoğumuzun ihtiyacı olan kavramlara ışık tutan Psikolog Hilal Bebek'in kitabı Çemberin Dışı, din, gelenek, kültür, bilim, coğrafya, politika, aile, çevre unsurlarının her birinin çevremizde oluşturduğu çemberleri görebilmemizi sağlayan rehber niteliğinde bir kitap."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/fotograf-sanatcisi-can-saricobanin-dusler-ve-hiclik-adli-kitabi/", "text": "Paris moda haftası kulis arkası fotoğrafçılığıyla ünlenen genç kuşağın yetenekli ismi Can Sarıçoban'ın varoluş sancıları yaşayan ve hep bir arayış içinde olan bir gencin yaşadığı ruhsal karışıklıkları kaleme aldığı ilk kitabı, DÜŞLER VE HİÇLİK Tilki yayınevi aracılığıyla tüm kitap marketlerde okuyucuyla buluşmak üzere yerini aldı. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/kazim-karakaya-heykel-icin-yasamak-isimli-kitap-bozlu-sanat-yayinlarindan-cikti/", "text": "|Türkiye'de çağdaş heykel sanatının önde gelen isimlerinden biri olan Kazım Karakaya'nın yaşamı ve 1990'lı yılların başından bu yana süregelen sanat pratiğini ele alan Kazım Karakaya: Heykel İçin Yaşamak isimli kitap Bozlu Sanat Yayınları'ndan çıktı. Kitabın ilk bölümünde sanatçının yaşamı ve yapıtları hakkında biyografik bir okuma sunan Oğuz Erten'in metni, ikinci bölümde ise sanatçı ve yapıtları üzerine kuramsal bir yazı kaleme alan Zeynep Sayın'ın metni yer alıyor. Oğuz Erten, Kazım Karakaya ile uzun süre boyunca yaptığı görüşmeler neticesinde kaleme aldığı metinde, Karakaya'nın form dilini oluşturan temel unsurları sanatçının Ankara'da başlayan çocukluk yıllarından Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'ne ve oradan da İstanbul'a uzanan yaşamı ve sanatsal kariyerine referanslar veren biyografik göndermeler eşliğinde okuyucuya sunuyor. Erten, sanatçı için yazdığı kapsamlı metinde araştırma ve çalışmayı her zaman ilk sıraya koyan, düşlerinin peşinden koşarak kendi gerçekliğini yaratan Karakaya'nın kendini keşfetmesi, sanatını bulması, malzeme ayrımı yapmadan ilerlemesi, heykellerinin malzeme ve form olarak 'dönüşmesi' üzerinde duruyor. Erten, Heykel İçin Yaşamak başlıklı yazısında; Her attığı adımda, her tanıştığı kişide, her okuduğu kitapta, her yaptığı sergide heykelini bir üst noktaya götürmeye çalışır. Denenmeyeni denemeyi, akla gelmeyeni getirmeyi, zorlukları düşünmeden yapmayı zevkli bir oyun gibi seçer. sözleriyle Karakaya'nın kavramsal olarak güçlü okumalar sunan yapıtlarının yaratım gücündeki sınırsızlığına değiniyor. Kitabı satın almak için contact@bozluartproject. com adresinden bizimle temasa geçebilirsiniz. 1971 yılında Ankara'da doğan Kazım Karakaya, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun oldu. 1993 2003 yılları arasında heykeltıraş Mehmet Aksoy ile çalışmalarda bulundu. İlk kişisel sergisini 2004 yılında İş Bankası Parmakkapı Sanat Galerisi'nde açan sanatçı, yurt içi ve yurt dışında çok sayıda karma sergiye ve sempozyuma katıldı. Heykellerinde öteden beri organik eklemlenmelerden aldığı referansla malzemenin olasılıklarını arayan, malzeme ve form bütünlüğü arasındaki ilişkileri irdeleyen Kazım Karakaya, çoğul okumalara olanak sağlayacak şekilde malzemenin özüne dönmeyi amaçlamaktadır. 2014 yılında Dönüşüm ve 2018 yılında Karşılaşma başlıklı kişisel sergilerini Bozlu Art Project'te açan sanatçı, çalışmalarına ve yaşamına İstanbul'da devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/kokusunu-ve-estetigini-anadoludan-alan-iki-yeni-seri-sofra-ve-stool/", "text": "Mimari ve iç mimari projeler için gerçekleştirdiği tasarım odaklı ahşap mobilya üretim desteğinin yanı sıra sabit ve modüler mobilya üretiminde farklı bir tasarım anlayışı ortaya koyan Ananas Woodworking, son olarak Anadolu sofra kültüründen ilham alan Sofra ve Stool serilerini tanıttı. Genç ve dinamik ekibi ile tasarım ve üretim becerisi yüksek bir ahşap atölyesi olarak çalışmalarına devam eden Ananas Woodworking, Sofra ve Stool serilerini tasarım meraklıları ile buluşturdu. Anadolu kültüründen esinlenilerek tasarlanan Sofra ve Stool serileri, doğu kültürünün etnik formlarından yola çıkılarak ve ruhuna da sadık kalınarak el işçiliği ile üretildi. Geleneksel kültürümüzdeki yer sofralarından ilhamını alan Sofra serisi, iki ayrı ölçüde, farklı kullanımlar düşünülerek tasarlandı. Kullanıcıya, Anadolu kültüründen gelen yer sofrasını deneyimleyebileceği ya da kullanım tercihine göre orta sehpa ve yan sehpa olarak da kullanabileceği ürünler ile farklı alanlar açan tasarımcılar, metalden üretilen tepsilerde de silver ve gold gibi iki farklı renk seçeneği sunuyor. Orient, Buka ve Bookworm ürünlerinin olduğu Stool serisi ise banyo, yatak odası, kapı girişi veya oturma alanlarında hem tabure hem de sehpa olarak kullanılabilirken aynı zamanda komodin olarak da değerlendirilebiliyor. Sofra serisi ve Orient, Bookworm, Buka ürünlerinini gövdeleri tek parça sedir ağacının torna işlemine girmesiyle oluşuyor. Her iki serinin de ham maddesi olan sedir ağacı ürünlere bambaşka bir koku ve can katıyor. Toroslarda yetişen sedir ağacı aynı zamanda parfüm karışımlarının da ham maddesi. Dolayısıyla ortaya, gövde üzerindeki çatlakları, üst yüzeyindeki yaş halkaları ve kendine has kokusuyla kullanıcıyı büyüleyen iki yeni nesil seri çıkmış oluyor. Ananas Woodworking, 2015 yılında endüstriyel tasarımcılar Çağdaş Cantürk ve Altuğ Toprak tarafından kurulmuş, mobilya sektörüne yeni bir pencereden bakmayı ilke edinen, tasarımda mükemmeliyetçi, üretimde hassas, malzemede seçici, tasarım ve üretim becerisi yüksek bir ahşap atölyesidir. Tecrübesi bünyesinde bulundurduğu yüksek eğitimli tasarımcıların, teknikerlerin ve teknik el becerisi yüksek marangozların katkılarıyla artmaya devam etmekte olan Ananas Woodworking, 2018 yılı itibariyle gelişen üretim parkuru ile birlikte yeni atölyesinde ivmesini arttırmayı hedeflemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/muzayedeye-cikmak-uzere-bekleyen-siyah-kalemin-tablosundan-atladi-ve-sirra-kadem-basti-kara-iblis-firarda/", "text": "Söz konusu olan Muhammed Siyah Kalem gibi bir Cavlaki Dervişi'nin çizgileriyse evet! Biyografik, tarihsel ve ezoterik romanlarıyla okuyucuların kalbini kazanan Osman Balcıgil'in yazdığı, illüstrasyonları usta sanatçı Kutlukhan Peker tarafından çizilen şaşırtıcı, sıra dışı, heyecan verici kitap Kara İblis Firarda raflarda yerini aldı. Sanat, tarih ve macera yüklü kitabın fitili Londra'da ateşlenecek, olaylar İstanbul ve Washington'a da sıçrayacaktır. Muhammed Siyah Kalem'in eşsiz tablolarından birinin satışı ünlü müzayede şirketi Christie's'de gerçekleşmek üzereyken meydana gelen sıra dışı bir olay tüm dünyanın ayağa kalkmasına, nefeslerin tutulup gelişmelerin izlemesine yol açacaktır. Christie's'in sergi salonunda bulunan tablodan kaçan Kara İblis'in, firar günü olarak kendisine Çin Yeni Yılı'nı seçmesi patlamaya kimyasal bir boyut katacak, Gerald Street'te alev alan yangın zincirleme reaksiyona yol açacak, kısa sürede tüm dünyayı saracaktır. Scotland Yard, zincirleri de dahil olmak üzere tablodaki bütün unsurları geride bırakarak kaçan Kara İblis'in arkasında Cavlaki -Kalenderi- Tarikatı'nın olduğunu düşünmektedir. Çünkü, Muhammed Siyah Kalem bir Cavlaki dervişidir. Böyle olunca Scotland Yard eskisi bir dedektif olan Mike Axe yolunu İstanbul'a Topkapı Sarayı'na düşürecek, Profesör İlber Ortaylı'nın kapısını çalacak, nasihatlerini dinleyecektir. Tarih, coğrafya, sanat, resim, antika, macera, polisiye ve hayal kurma tutkunlarının iki kez okuyacakları Kara İblis Firarda raflarda yerini aldı. Bir Cavlaki dervişi olan Mehmed Siyah Kalem'in beş yüz yıl önce resmettiği Kara İblis, dünyanın en seçkin müzayede evi Christie's'in duvarlarına asılı olan tablosundan kaçar. İblis'in firar günü olarak Çin Yeni Yılı'nı seçmesi bu büyük olaya başka bir boyut katacak, etkileri zincirleme bir reaksiyona yol açarak kısa sürede tüm dünyayı saracaktır. Biyografik, tarihsel ve ezoterik romanlarıyla okuyucuların kalbini kazanan Osman Balcıgil, Londra'dan New York'a ve oradan İstanbul'a uzanan bu polisiye novellasıyla sıra dışı, nefes kesen fantastik bir yolculuğa çıkarıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/my-french-film-festival-15-ocakta-basladi/", "text": "Evinizden ve dünyada her yerden genç Fransız sinemasının tadını çıkarın, hem de 1 ay boyunca! UNIFRANCE tarafından düzenlenen ve dünyanın genç yönetmenlere adanmış ilk frankofon online sinema festivali olan 11. MyFrenchFilmFestival 15 Ocak 15 Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleşecek. Filmlerin tamamı MyFrenchFilmFestival. com adresinden ve partner platformlardan izlenebilirken, kısa metrajlı yapımlar ise festivalin Facebook sayfası ve YouTube kanalından ücretsiz izlenebilecek. Sinema severler bir ay boyunca onu yarışmacı olmak üzere 13 uzun metrajlı filmi ve yine onu yarışmacı olmak üzere 17 kısa metrajlı filmi online ya da çeşitli medya platformları üzerinden izleyebilecekler. Fransız, Belçika, Kanada ve İsviçre yapımı filmlerden oluşan seçki, Forever Young, Crazy Loving Families, True Heroines, French Ghost Stories, On the road veya Love gibi kısa ve uzun metrajlı filmler karışık bir şekilde değerlendirilerek konularına göre oluşturuldu. Çocuk Köşesinde ise çocuklar, beş kısa metrajlı sessiz animasyon filmden oluşan çocuk seçkisinin keyfini çıkarabilecek. Ayrıca bu yılki French Ghost Stories seçkisini iki büyük eser tamamlıyor: Orphee ve La Vie des morts. Filmler izleyici tarafından puanlanacak ve yorumlanacak. En yüksek puanı alan uzun metrajlı ve kısa metrajlı filmler İzleyici Ödülü'nün sahibi olurken, yanı sıra iki ödül daha verilecek: Yabancı sinemacılardan oluşan uluslararası bir jüri tarafından verilen Jüri Ödülü ve beş gazeteciden oluşan jüri tarafından verilen Uluslararası Basın Ödülü. Filmlerin tamamı Fransızca ve İngilizce altyazılı olarak, dört film de Türkçe altyazı seçeneği ile gösterilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/nail-payza-olumunun-25-yilinda-26-ocak-21-subat-tarihleri-arasinda-yagliboya-ve-ozgun-baski-resimleri-ile-galeri-selvin-nisantasinda/", "text": "Nail Payza, yağlıboya ve özgün baskı resimleri ile ölümünün 25. yılında, 26 Ocak 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Galeri Selvin Nişantaşı'nda sanatseverlerle buluşacak. Nail Payza'nın sergisi kapsamında ayrıca Özkan Eroğlu tarafından yazılmış, hayatını ve sanatını ele alan Nail Payza Bütüncül Bakış isimli bir sanatçı kitabı da Türkçe ve İngilizce olarak iki dilde yayımlandı. Nail Payza, temel sanat bilgilerini Abidin Elderoğlu ve Arif Kaptan atölyelerinde aldı ve yağlıboya resmin yanında, özellikle 1980'li yılların sonuna doğru, özgün baskı resme yöneldi. İlk kişisel sergisini 1953'te açan Payza, daha sonra yerleştiği ABD ve Kanada'da sergiler yaptı. 1974'te Türkiye'ye dönerek asıl mesleği olan biyokimya profesörlüğünden emekli olduktan sonra 1985 itibariyle özgün baskı tekniğine yönelik çalışmalarını yoğunlaştırmış, 1988'de Sanat Kurumu ödülünü kazandı. Nail Payza'nın uzun sayılabilecek bir aradan sonra ölümünün 25. yılında yağlıboya ve özgün baskı kompozisyonlarının yer aldığı eserleri 26 Ocak 21 Şubat 2021 tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı adresinde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/oganaki-fisildayan-kutular-piramid-sanat/", "text": "-Selçuk Altun Serginin küratörü Bedri Baykam, katalog yazısında Oganaki'nin eserleriyle ilk karşılaşma anını anlattığı cümlelerinde, aynı zamanda vuruculuklarının da sosyal kodlarımızı aştığını belirtiyor. Piramid Sanat, bu sergisi için önsözünü Bedri Baykam'ın, giriş sunumunu Selçuk Altun'un yazdığı bütün eserleri kapsayan, geniş içerikli bir katalog yayınlıyor. Fısıldayan Kutular, 31 Ocak 2021 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/processing-oguz-buyukberber-be-contemporary-cagdas-sanat-galerisi-22-ocak-2-mart-2021/", "text": "BE Contemporary Çağdaş Sanat Galerisi Amsterdam'da yaşayan ve görsel-işitsel çalışmaları Avrupa'da sergilenen Oğuz Büyükberber'in PROCESSING isimli ilk kişisel sergisine 22 Ocak'tan itibaren ev sahipliği yapıyor. PROCESSING müzik ve görsel çalışmalarını bir arada yürütmüş Oğuz Büyükberber'in soyut dışavurumcu dijital resim ve görsel-işitsel video çalışmalarını izleyiciye sunuyor. Oğuz Büyükberber'in görsellikle olan dramatik ilişkisi, sanatçının dünyaya gözleri sadece yüzde on oranında görerek gelmesiyle başlıyor. Buna rağmen çocukluğundan itibaren durmaksızın resim yapan Oğuz Büyükberber, ileriki dönemde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'nden mezun oluyor. Bas klarnet müzisyenliğinde uluslararası bir kariyere sahip olan sanatçı, çalışmalarında görsel sanatlar ve müziği; görsel-işitsel sanat, dijital resim, video sanatı, grafik notasyon, el çizim animasyon pratikleri dahilinde bir araya getiriyor. Sergide yer alan PROCESSING adlı seri, Oğuz Büyükberber'in 2020 senesinde geçirdiği riskli bir göz ameliyatı sonrası ürettiği ve bu travmatik deneyimi içsel olarak 'iyileşme süreci'nde ürettiği dijital resimlerden oluşuyor. Müzik veya resmin aynı sanat özünden beslendiği ve teknik üzerinden farklı formlarda beden bulsa da aslında aynı kaynaktan kök aldığı fikrinden yola çıkan Büyükberber disiplinlerarası bir pratik benimsiyor. Soyut dışavurumcu üsluptaki dijital resimlerinde çok katmanlı, spontane, akışkan ve dinamik unsurlar öne çıkıyor. Bu yapısal nitelikleriyle dijital resimler müzikle çağrışımda bulunuyor. Sergide resimlere eşlik eden video seçkisi ise, Büyükberber'in ses ve video sanatını birleştirdiği, modüler sentezleyici ve video manipülasyonu ile bu iyileşme sürecini işitsel ve görsel olarak işlediği parçaları bir araya getiriyor. PROCESSING sergisi, bireysel bir iyileşmeden yola çıkarak, pandeminin iz bıraktığı 2020 senesinin ardından ihtiyaç duyulan bir iyileşme sürecini deneyimlemeye de imkan sağlıyor. PROCESSING BE Contemporary'nin hem Urla'daki fiziksel mekanında hem de web sitesinde çevrimiçi olarak 2 Mart 2021'e kadar ziyaretçilere açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/19/rahmi-m-koc-muzesinden-cocuklara-atolyeler/", "text": "Kurulduğu 1994 yılından bu yana 600 binin üzerinde öğrenciye ulaşan Rahmi M. Koç Müzesi, pandemi nedeniyle geçici olarak çevrim içi düzenlediği atölyelere 2021 yılında da devam ediyor. Müzenin zengin koleksiyonundaki objelerle bağlantılı konuları da içeren atölyeler çocukların endüstri, ulaşım ve iletişim gibi konularda bilgi edinmesine katkı sağlarken uzaktan öğrenmeyi de eğitici ve eğlenceli kılıyor. Rahmi M. Koç Müzesi'nin ocak ayı programında yer alan sanat ve bilim atölyelerinde 7-10 yaş grubu çocuklara astronomiden matematiğe, tasarımdan heykele kadar farklı alanlarda eğitim veriliyor. Atölyeler öncesinde müzenin ilgili bölümleri çevrim içi gezilebiliyor, çocuklar gördüklerini kendi hayal dünyalarına göre tasarlayarak eğlencenin tadına varıyor. Çocukların hedef ve davranışlarına uygun olarak hazırlanan atölyeler, her cumartesi saat 13.00'te eğitim kiti eşliğinde ve müze eğitmenlerinin anlatımıyla düzenleniyor. 60 dakika sürecek atölyelere katılım için müzenin Eğitim Bölümü'nü telefonla aramak veya muzeegitimi@rmk-museum. org. tr adresi üzerinden rezervasyon yaptırmak gerekiyor. Zoom uygulaması ile gerçekleştirilen atölyelere katılım 20 kişiyle sınırlı oluyor. Kayıt işlemi yaptırılıp atölye ücreti ödendikten sonra belirtilen adreslere kargo ile eğitim kiti gönderiliyor. Eğitim kitinde atölyelerin konusuna göre farklı malzemeler yer alıyor. Detaylı bilgiye 0212 369 66 00 133-105-120 dahili numaralar veya muzeegitimi@rmk-museum. org. tr'den ulaşılabilir. Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye'nin ulaşım, endüstri ve iletişim tarihindeki gelişmeleri yansıtan ilk ve tek sanayi müzesidir. 14 binin üzerinde objeden oluşan koleksiyonu, çocuklara yönelik eğitimleri ve atölyeleri ile kültür ve eğlenceyi bir arada sunabilen tek adres olan Rahmi M. Koç Müzesi Mustafa V. Koç/Lengerhane binası ve Hasköy Tersanesi olmak üzere iki tarihi bina ile hali hazırda 11 bin 250 m2'lik kapalı alana ve yaklaşık 17 bin metrekarelik açık alana sahiptir. Müzeye giriş ücreti yetişkinler için 28 TL, öğrenciler için 12 TL'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/20/deniz-beser-sketch-diaries-kitabi-cikti/", "text": "Deniz Beşer'in sınırlı sayıda hazırladığı ilk sanatçı kitabı Sketch Diaries, 2009-2019 yılları arasında ürettiği 2000'i aşkın çizim ve kolajdan seçtiği 110 işi barındırıyor. Beşer, eskiz defterlerinde güncel ve kurgusal konuları mizahi ve absürd bir perspektifte ele alarak çizimlerine yansıtmıştır. Seçtiği çalışmaları Sketch Diariesde kronolojik olarak sunan Beşer, kitabın ciltlemesini bizzat elde kendisi yapmış ve her bir kopya kendisi tarafından numalarandırmıştır. Edisyon olarak hazırlanan imzalı bu kitabı www. heytbefanzin. limitedrun. com'dan edinebilirsininiz. Beşer, Viyana ve İstanbul'da yaşayıp çalışan bir sanatçı, küratör ve bağımsız çalışan yayımcıdır. Sevilla Üniversite'sinde Resim eğitimi alan Deniz Beşer, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Seramik ve Cam Tasarımı bölümünden mezun olmuştur. Beşer, resim, sanatçı kitapları, fanzin, video ve enstalasyon gibi birden çok sanat alanında üretim yapmaktadır ve Fanzineist Vienna Art Book & Zine Fair, Açık Stüdyo Günleri Istanbul'un direktörüdür. Aynı zamanda Heyt be! Fanzin isimli sanat kolektifinin kurucu ortağıdır. İşlerinde post-internet ve onun ortaya çıkardığı internet fenomenleri ve pop kültüre ait göndermelere yer vermektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/20/dijital-egitim-modeliyle-gerceklesecek-yeni-metin-atolyelerinde-burslu-olarak-yer-alin/", "text": "GalataPerform, Yeni Metin Projesi kapsamında İspanya, Norveç, Romanya, Fransa, İsveç ve Türkiye'den oyun yazarları yönetmenler ve eğitmenlerin katılımıyla 6 ay sürecek atölyelerde burslu olarak yer alma fırsatı sunuyor. Dijital Eğitim Modeliyle gerçekleşecek atölyeler 27 Ocak'ta başlıyor. Türkiye'nin ilk dijital sahnesi olma özelliğini taşıyan YeniPerform'da hibrit yöntemle düzenlenecek Oyun Yazarlığı, Yönetmenlik ve Tiyatro Tekniği ve Işık Tasarımı atölyelerine ek olarak bu yıl ilk defa Oyun Yazarlığı Masası atölyesi düzenleniyor. 27 Ocak 2021 itibariyle başlayacak atölyeler 6 ay devam edecek. Katılımcılar GalataPerform'un ana eğitmen kadrosunun yanında İspanya, Romanya, Norveç, İsveç, Fransa ve Türkiye'den oyun yazarları, yönetmenler ve eğitmenlerin katılımıyla, oyun yazarlığı, yönetmenlik ve tasarım alanlarında teori ve pratiğin harmanlandığı bir eğitim alacaklar. Eğitimler; Eğitim Seti, Çevrimiçi Dersler, Danışmanına Sor, Kamp ve Festival olarak beş aşamadan oluşuyor. Oyun yazarı, yönetmen ve tasarımcı adayları, 27 Ocak 2021 itibariyle başlayacak Oyun Yazarlığı, Oyun Yazarlığı Masası, Yönetmenlik ve Tiyatro Tekniği ve Işık Tasarımı atölyelerinde burslu olarak yer alabilmek için 22 Ocak Cuma'ya kadar başvuruda bulunabilecekler. Burs başvurularının değerlendirilmeleri sonucunda adaylar atölyelerde tam burslu ya da yarım burslu olarak yer alma fırsatı elde edecekler. Beş aşamanın ilki olan Eğitim Seti dahilinde atölye katılımcıları YeniPerform üzerinden bir eğitim setine ulaşacaklar. Bu eğitim setinin içerisinde; eğitim videoları, e-kitap olarak hazırlanan Yeni Metin Oyun Yazarlığı 101 kitabı ve proje kapsamında yazılan ve çevrilen oyun metinlerinden 20 kitaplık bir seçki sunulacak. Atölyenin ikinci aşamasında katılımcılar haftada bir gün zoom üzerinden Yeni Metin Atölyeleri'nin ana kadrosunda yer alan Yeşim Özsoy, Ozan Ömer Akgül ve Ferdi Çetin yürütücülüğünde çevrimiçi atölyelere katılacaklar. Ayrıca 2021 sezonunda Norveç, İspanya, Fransa, Romanya ve İsveç gibi ülkelerden misafir eğitmenler de atölye programına dahil olacaklar. Yanı sıra yurt içinden misafir yazar ve yönetmenler program kapsamında eğitim verecek. Atölye sürecinin üçüncü aşamasında ilk üç ayın sonuna gelindiğinde Yeni Metin Festivali 10'un teması ilan edilecek ve GalataPerform eğitmen kadrosunda yer alan isimlerle Danışmanına Sor süreci başlayacak. Katılımcılar bu kapsamda zoom üzerinden derslere devam ederken eğitmenlerden oyunlarını ve projelerini geliştirmeleri için danışmanlık almaya başlayacaklar. Atölyenin dördüncü aşamasında tüm katılımcılar 2021 Temmuz ayında şehir dışında 10 günlük yüz yüze bir eğitim kampına girecekler. Bu yıl ilk defa gerçekleşecek bu kamp sürecinde katılımcılar geliştirdikleri oyun metinlerini ve projelerini alacakları geri bildirimler doğrultusunda geliştirme fırsatı bulacaklar. Ortaya çıkarılacak projeler bir seçki halinde atölyenin son aşaması olan Yeni Metin Festivali 10 için hazır hale gelecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/20/hulya-kupcuoglu-gundelik-yasamin-kiyisinda/", "text": "Burcu Pehlivan geçtiğimiz hafta Bakraç Sanat Galerisi'nde açtığı 'Gündelik Yaşamın Kıyısında' adlı yeni sergisinde bir önceki sergisine referans vererek, salgın sürecinin insan üzerindeki psikolojik etkilerine odaklanıyor. Bu süreçte herkesin hissettiği şehirden doğaya kaçma isteğinin izlerini sürüyor. Bu süreci silmek istercesine maviye, yeşile koşuyor. Siz de 'çılgın kalabalıktan uzak'ta olmak istiyorsanız ve 'gündelik yaşamın kıyısına' geldiyseniz, sergiyi 16 Şubata'a kadar izleyebilirsiniz. Burcu Pehlivan: Gündelik Yaşamın Kıyısında başlıklı 7-29 Ocak 2021 (16 Şubat'a kadar sergi süresi uzatılmıştır) tarihleri arasında İstanbul-Anadolu Yakası'ndaki Bakraç Sanat Galerisi'nde açık olan sergim, 31 Ağustos-10 Eylül 2020 tarihleri arasında İstanbul- Avrupa Yakası'nda PineloArt Gallery'de açmış olduğum Çılgın Kalabalıktan Uzak isimli sergimin konu bakımından devamı niteliğindedir. Eylül ayındaki sergimde 2019 ve 2020 yıllarında çalışmış olduğum 14 adet eserim sergilendi. Şu günlerde devam eden sergimde ise önceki sergideki 14 resme ek olarak 13 adet yeni resim var. Bu resimlerden 7 adeti tuval üzerine yağlıboya, 6 adeti tuval üzerine karışık teknik olarak desen tadındaki çalışmalarımdan oluşmaktadır. B. P.: Aslında birbiri ile bağlantılı olduğu için yine önceki sergimden başlamam daha doğru olacak sanıyorum. Geçen yıl 12-24 Mart tarihleri arasında Bulgaristan-Varna'da, Pinelo Art Gallery'nin öncülüğünde Boris Georgiev City Art Galeri'de kişisel sergim açılacaktı. Resimler, vize, davetiye her şey hazırdı. Ama tam yola çıkacağımız günün gece yarısında Türkiye'de ilk Covid-19 vakasının görüldüğü açıklandı ve yurt dışından dönenlere de 14 gün boyunca evlerinde kendilerini izole etme zorunluluğu getirildi. Akademisyen olduğum için dönüşte 14 gün üniversiteye gitmemek tüm derslerimi ve sınavlarımı aksatacaktı. Bu nedenle son dakikada maalesef Varna'ya gidemedim ve sergim de bu nedenle iptal oldu. Nisan ayında ise daha önceden planladığımız üzere, üniversiteden 3 hoca arkadaşımla birlikte Kadıköy'de bir galeride grup sergisi açacaktık. O sergimizi de, Covid 19 nedeni ile olmasa bile, çeşitli mecburi sebeplerden dolayı iptal ettik. Bu durumda ben bu sergiler için zaten hazırlık yapıyordum ve çalışmış olduğum resimleri sergilemek istiyordum. Covid 19 salgını nedeni ile sergilenmesi iptal olan tüm bu çalışmalarım da yaz sonunda Pinelo Art Gallery'nin sahibi Cem Aggelos ÜSTÜNER beyin desteği ile Çılgın Kalabalıktan Uzak isimli sergimde Pinelo Art Gallery'de ve galeri ile eş zamanlı online olarak da izleyiciler ile buluştu. O dönemde içinde bulunduğum yoğun çalışma temposu ile birlikte yeni resimler de ortaya çıkmaya başlamıştı. Bu başlangıç Bakraç Sanat Galerisi ile tanışmama öncülük ederek Gündelik Yaşamın Kıyısında isimli sergimin oluşumuna kaynaklık etti. Resimlerimi oluşturma sürecini düşündüğümde, bu sürece etki eden çeşitli etkilenimlerin olduğunu söyleyebilirim. Bu etkilenimlerin başında Sait Faik ABASIYANIK'ın öyküleri ile onun öykülerindeki balıkçılar ve bu balıkçıların yaşamlarından edindiğim izlenimler yer almaktadır. Bu izlenimlere ek olarak Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ndeki lisansüstü eğitimim döneminde danışman hocam olan Prof. Aydın AYAN'ın balıkçılar ve balık ağları konusunu ele aldığı resimleridir. Aydın hocamın bu resimleri de benim severek izlediğim ve bana yol gösterici olduğunu düşündüğüm kaynaklar arasındadır. Tüm bu etkiler ile hayalimde oluşan sahneleri İstanbul'un periferi sinde, kıyısında buldum. Balıkçıları günlük doğal yaşamları içerisinde tekneleri ile uğraşırken, balık dönüşünde kasalara balık doldururken, balık ağlarını toplarken ya da aralarında sohbet edip dinlenirken geçirdikleri zaman dilimleri ile yaşamlarının bir parçası olan barınaklarını, yere serilmiş balık ağlarını izlemek ve gözlemlemek resimlerimin kaynağını oluşturdu. Pandemi ile gelen mecburi evde oturma sürecinde ben şehrin kıyısındaki huzurlu yaşamların hayali ile bir yandan resim yaparken bir yandan da dinlediğim radyo tiyatrolarının eşliğinde huzur buldum ve sonuçta Gündelik Yaşamın Kıyısında resimleri ortaya çıkmış oldu. B. P.: Bu sergimde toplam 37 adet eserim yer alıyor. Bu eserlerden 6 adeti desen tadında karışık teknikle yapılmış çalışmalar, 2 adeti metal gravür, 1 adeti taş baskı ve 28 adeti de boya resimden oluşuyor. Yine bu resimlerin 27 adeti 2019'dan bu yana yaptığım çalışmalar. Ayrıca, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde Yüksek Lisans eğitimime başladığım 2006 yılından itibaren Sanatta Yeterlik mezuniyetim olan 2016'ya kadar ki 10 yıllık süre içerisinde yapmış olduğum çalışmalarım arasından seçtiğim 10 adet eserime de, özellikle sergimi ziyaret eden öğrencilerimin, bugüne kadar resim alanında geçtiğim süreçlere tanıklık etmeleri açısından, yer verdim. Serginin geneline bakıldığında günlük yaşam konularının ele alındığı eserler yer almaktadır. Kitap okuyan, uykuda olan kadın figürleri, balık kasaları taşıyan, balık ağı ören, öğle molası vermiş dinlenen balıkçılar ile balıkçı barınakları, balıkçı tekneleri, renk blokları halindeki duran balık ağları ile doğa görünümleri ve mevsimleri anlatan konular bu sergide işlediğim resim temaları arasında. B. P.: Doğa'nın İlkbaharda uyanışı ile mutluluk veren, yaz aylarında parlak gün ışığı altında neşeli, sonbaharda büyüleyici ve kışın karlı günlerinde huzur verici görünümleri ile içimde farklı zaman ve mevsim dilimlerinde uyandırdığı duygular, beni doğayı her hali ile resmetmeye yönlendiriyor. Her ne kadar kent merkezinde yaşasam da, doğayı izlemek, doğayı dinlemek, doğada yürümek ve doğa ile baş başa kalmak benim için büyük bir öneme sahip. Ben, Amasya'nın bir ilçesi olan Merzifon'da doğup büyüdüm. Ailem orada yaşıyor. Küçükken Merzifon'da bir bağımız vardı ve havalar iyi olunca hemen hemen her hafta sonu anneannem bizi bir fayton tutarak bağa götürürdü. Tüm günümüz orada geçerdi. İlerleyen dönemlerde babam öğretmenlik mesleğinden emekli olunca doğup büyüdüğü köyün hemen bitiminde bir tarla satın aldı. Oraya yüzlerce ağaç dikti ve orayı küçük bir ormana dönüştürdü. Babam bahçeyi sularken ağaçların altında saatlerce oturur ağaçları izler ve doğayı dinlerdi. Ben de yıl içerisinde mesleğimden dolayı fazla zaman bulamasam da, yaz aylarında imkanım oldukça oraya gidiyorum. Ne Yazık ki geçen yıl kış giriminde (2019'un sonları) Babam Mustafa Pehlivan'ı kaybettik. Buna paralel olarak doğa bana babamı hatırlatıyor. Doğa resmi yaptıkça, babamı daha çok yanımda hissediyorum ve bu beni rahatlatıyor... Hatta ilerleyen dönemlerde babamın bahçesini konu alan resimler yaparak, babama ithafen bir sergi açmayı da düşünüyorum. B. P.: Gezdiğim, gördüğüm yerlerden çektiğim fotoğraflar, sanat tarihindeki sanatçıların yapıtları, okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, izlediğim ve dinlediğim tiyatro oyunları ile sinema filmleri hayal gücümü besleyen ve resimlerimin oluşumuna katkı sağlayan etkenler arasında. Bununla birlikte çekmiş olduğum fotoğraflardan hazırlamış olduğum kompozisyon kurguları ile bu kurgulardan yola çıkarak yaptığım desen ya da boya eskizler de resimlerimin alt yapısını oluşturuyor. B. P.: Sanatsal üretimler açısından düşünürsek periferi ya da merkez fark etmez bence. Kişi çalışma düzenini kurduktan sonra her yerde sanatsal üretimini gerçekleştirebilir. Ancak sanat tarihine baktığımızda birçok ressamın da daha üretken olmak için Periferi'ye gitmiş olduklarını görüyoruz. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse, Post Empresyonist ressamlardan Van Gogh merkezden uzaklaşma ve resme daha iyi adapte olma, daha çok resim yapabilme arzusu ile Arles'e, Gauguin Tahiti'ye, Cezanne ise hayatının son dönemlerinde St. Victorie Dağı'nın resimlerini yapmak için merkezden uzaklaşarak periferi'ye gitmişti. Bu durumda belki de sanatsal açıdan daha iyi odaklanmak, konsantrasyonu gücünü arttırarak daha sakin çalışabilmek açısından periferi önemli bir yer tutuyor olabilir. Ancak bu sadece üretim açısından geçerli diye düşünüyorum. Sanatsal üretimleri sunmak, sergilemek ve sanatseverler ile buluşturmak içinse merkezin önemi göz ardı edilemez. Türkiye açısından düşünüldüğünde, ne kadar sanatsal üretim yapılırsa yapılsın başta İstanbul, sonrasında Ankara, İzmir gibi büyük kentler ve yaz aylarında da Bodrumdaki sanat ortamı ile sıkı bir bağ içerisinde olmak, hatta mümkünse orada sürekli bir düzeninin bulunması çok önemli. Sanat ortamı ile bağlantı kurulmadığı sürece periferi'de üretilen sanat eserlerinin varlığını ortaya çıkarmak pek de mümkün olamıyor. Tabi günümüzde internet ortamında ile tüm dünyaya ulaşabilme kolaylığı var. Başta instagram olmak üzere, online galeriler, online sergiler, online müzayedeler sanat ortamında önemli bir yere sahip gibi duruyor. Şu gülerde kim nerede olursa olsun sanat yapıtlarını İnternet üzerinden sergileyebiliyor ve bütün dünya da bu sergileri anında izleyebiliyor. Ancak sadece online ortamda var olmak ne kadar yeterli, ne kadar kalıcı bunu da düşünmek lazım!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/25/ece-ugur-resim-akimlarinin-sinema-akimlarina-donusumu-bir-dada-filmi-ornegi/", "text": "Avangart sanat tarihine bakıldığında sanat akımlarının çeşitli sanat disiplinlerinde yerlerini aldığı bilinir. Sanayi Devrimi ile birlikte dönüşüme uğrayan ideolojiler yeni icatlar, özellikle teknoloji ve hız kavramı sanatçılara büyük ilham kaynağı olmuştur. Bu dönemde resim sanatında hareketi yakalamak isteyen empresyonistler, kübistler, fütüristler, konstruktivistler ve dadaistler hızla gelişen teknoloji neticesinde üretmiş oldukları filmlerinde daha yoğun bir şekilde hareketli resimler yakalamayı başararak resmin kendi doğasında ki durağanlık yapısından uzaklaşabildiler. Kübist ve fütürist sinemacılar için hareket kavramı ve nesnenin farklı açılardan değerlendirilmesi esas alınmalıdır. Günümüzde çoğu fantastik filmin oluşmasındaki temel neden ise yine bu akımlardır. Empresyonist sinemacılar için deneysel filmlerinde sembolik ve psikolojik betimlemeler değerliyken, sürrealistler tekniksel yapıda Sigmund Freud'un kuramından esinlenerek bilinç-dışı ve gerçeğin ötesinde bir sinema anlayışını özümsemişlerdir. Sürrealist ve empresyonist filmlerin aksine Dada Filmleri radikal bir şekilde anlatı ve psikoloji temalarını benimsememişlerdir. İzleyicilerin geleneksel bir anlatıma ilişkin beklentilerini, gerçekliği sunma olarak filme olan inançlarını ve filmdeki karakterlerle özdeşleşme arzularını bozmayı hedeflemişlerdir. Dadaist film yapımcıları için görsel biçim, renk ve ritim önemlidir. Man Ray, Walter Ruttmann, Hans Richter, Viking Eggeling ve Henri Chomette bu açıdan bakıldığında Dadaizm ruhunu yansıtmayı başarabilen önemli yönetmenlerdir. Ancak Dadaist filmleri üzerine bir bakış açısı oluşturmak gerekirse, Man Ray 'in Le Retour a la Raison adlı filminin teknik ve kurgusal analizini yapmak mümkün gözüküyor. Öyle ki, sanatta anti-estetik ifadeyi, biçim bozma arzusunu belki de 1920'lerin ruhunu en iyi yansıtan filmler arasında fenomen olmayı başaran Le Retour a la Raison (1923) isimli bu üretimi anlatmak, avangart bir film örneği sunabilmek açısından yerinde olacaktır. Man Ray' in ironik bir şekilde Le Retour A la Raison adlı ilk filmi, bir resmin uzantısı değil, fotoğraf kompozisyonlarının kinetik bir uzantısıdır. Sadece beş dakikadan az olan bu film, Paris'teki Theatre Michel sahnesinde Soiree du Coeur a barbe adlı bir dada gecesi etkinliği çerçevesinde gösterilmiştir. Man Ray tamamen deneysel aşamalarla oluşturduğu filminde, Radyografi tekniğini Selüloit film şeridine uygulayarak bu filmi kısmen kamera olmaksızın üretmeyi başarmıştır. Filmin başlangıç ve ilerleyen bölümlerinde belirlenmiş veya türetilmiş objelerin illüzyon mantığı ile durmaksızın hareket ettiği ve hızlı bir şekilde sekans geçişleri oluşturdukları görülür. Kurgu yapısının monokrom ve negatif düzende işlenmesi ise dairesel hareketlerin, dönüşlerin ve sanatta deformasyonun yapısını destekler niteliktedir. Dönen nesneler ile filmde yoğun bir şekilde hız ve yavaş kavramları irdelenmiştir. Kendi görüşümce bu noktada Rönesans ve Modernizm gibi iki zıt dönemin devinimlerine bir atıf hali söz konusudur. Filmin sonlarına doğru hareket merkezinin kadın figürü ile ilişkilendirildiği görülür. Man Ray burada, dairesel dönüş hareketlerini çıplak bir kadın figürü üzerinden sorgular. Bir Perdenin önünde duran kadın figürünün vücuduna, perde aralıklarından güneş ışığının yansımaları ışık ve gölge olarak düşerken, ışığın kırılması sonucunda geometrik formlar ortaya çıkar. Filmin son sekansı olarak temsil edilen bu bölümde Man Ray doğadan yararlanarak planlanmamış bir şekilde filmin içinde deneysel bir alan yaratmış, kültürel açıdan ise toplumda kadın figürünün cinsiyet kimliğini ve estetik görecesini eleştirmiştir. Antmen, A., 2008, 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayıncılık: İstanbul. Atasoy, A. D., 2014, Kübizmin Sinemaya Etkisi: Otomatik Poprtakal Filminin Çözümlenmesi, Yüksek Lisans Tezi. İstanbul Kültür Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi: İstanbul. Kuenzli, R. E., 1996, Dada and Surrealist Film, The MIT Press: Cambridge."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/25/ekranlarin-sevilen-kedisi-zumrut-saziye-ihtiyac-sahiplerine-el-uzatmaya-devam-ediyor/", "text": "Oynadığı dizi ve reklam filmleriyle Türk televizyonlarının sevilen yüzü haline gelen Zümrüt Şaziye adlı kedi, adına açılan internet sitesinde tasarım ürünler satarak sokak hayvanlarına yardım ediyordu. Zümrüt Şaziye, bugün yalnızca sokak hayvanlarına değil, başta depremzedeler olmak üzere tüm ihtiyaç sahiplerine yardım götürmeye devam ediyor. İSTANBUL, 25 Ocak 2021 / B2PRESS Türkiye'nin dizi ve reklam filmleriyle tanıdığı Zümrüt Şaziye adlı kedi, sahibi Sevilay Demir tarafından sokak hayvanları için başlatılan yardım projesinin yüzü olarak 2004 yılından bu yana doğum, ameliyat, tedavi gibi masraflarını üstlendiği yüzlerce hayvanı sağlığına kavuşturdu. 2019 yılında kurulan Zümrüt Şaziye Tasarım Ürünleri firması ile adına açılan internet sitesinde tişört, kırlent, kupa bardak, nevresim takımı gibi tasarım ürünler ve kitap satışı yapılırken, bugüne kadar satışlardan elde edilen gelirin tamamı sokak hayvanlarının beslenme, barınma ve tedavi masrafları için kullanıldı. 2020 yılı içerisinde ise yapılan yardımlar genişletilerek İzmir depreminden etkilenen vatandaşlara ihtiyaçları olabilecek ürünlerden gönderildi. Sokak hayvanları için de gerek belediye iş birlikleriyle gerekse kendi imkanlarıyla korunaklı kedi evleri, korunaklı mama ve su kapları temini devam ediyor. Zümrüt Şaziye ile başta sokak hayvanları olmak üzere tüm ihtiyaç sahiplerine el uzatmayı amaçladıklarını söyleyen yardım projesinin sahibi Sevilay Demir, Bir zamanlar kendisi de bir sokak kedisi olan Zümrüt Şaziye'yle birlikte çıktığımız bu yolda, Şaziye'nin yakaladığı şansı diğer sokak hayvanları için de mümkün kılmayı amaçlıyoruz. Bunun için her gün 50 sokak hayvanının doğum, ameliyat ve ilaç tedavisi gibi sağlık giderlerini ve mama ihtiyacını karşılıyor, onlara sıcak birer yuva bulmaya çalışıyoruz. Sadece sokak hayvanlarının değil, yardıma ihtiyacı olan vatandaşlarımızın da yanında olmaya gayret ediyoruz. Amacımız, iyiliği nefes alan her canlıya ulaştırmak. dedi. Satışını gerçekleştirdikleri tasarım ürünlerin gelirlerini daha fazla yere ulaştırmak istediklerini de belirten Sevilay Demir, Her canlı gibi hayvanların da yaşam haklarının ve beslenme, barınma ve tedavi gibi temel ihtiyaçlarının olduğunu, yerlerinin aslında sokak olmadığını herkese duyurmak istiyoruz. Bu bağlamda patisever bir kurum olarak kendi imkanları ile sokak canlarına yardım eden kişilere de elimizden geldiğince destek olmak ve farkındalığı olabildiğince artırmak istiyoruz. Bu kapsamda Zümrüt Şaziye'nin tasarım ürünlerinden elde edeceğimiz gelirler ile 'Gezici Hayvan Ambulansı' ve 'Geçici Hayvan Bakım Evleri' hizmeti verenlere de destek olmaya başlayacağız. ifadelerini kullandı. Zorlu sokak şartlarında büyüyen ve sonrasında ekranların sevimli yüzü haline gelen Zümrüt Şaziye'nin yaşam hikayesi, sahibi Sevilay Demir tarafından kitaplaştırılmıştı. Sahiplenilerek İstanbul'a getirilmesinin ardından reklam yıldızlığına uzanan yolculuğunun kedinin ağzından anlatıldığı Zümrüt Şaziye Bir Pati Hikayesi adlı serinin ilk kitabı, sokak hayvanları yararına satışa sunulmaya devam ediyor. İlgili videoyu indirmek için buraya ve görselleri indirmek için de buraya tıklayın."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/25/fransiz-yazardan-istanbulda-bir-cay/", "text": "Institut français Ankara Müdürü gazeteci-yazar ve radyo programcısı Sebastien de Courtois'nın Un the a Istanbul adlı Fransızca kitabı Türkçe'ye çevirilerek kitap raflarında yerini aldı. Orijinali 2014 yılında Le Passeur tarafından yayınlanan İstanbul'da Bir Çay, Mehmet Emin Özcan tarafından Türkçeye kazandırıldı ve Heyamola Yayınları tarafından baskıya hazırlandı. Doğu ile Batı'yı ve kıtaları birbirine bağlayan; insanların, kültürlerin, medeniyetlerin kesişme noktası büyüleyici kent: İstanbul... İstanbul'a yaklaşmak, aşırılık kural olduğu için, kolay değil. Yaklaşık on dört milyonluk nüfusu ve iki bin yıllık tarihiyle, Boğaz'da sergilenen bu mücevher, yolu oradan geçen herkesi büyülüyor ve yaşayanları yutuyor. Sebastien de Courtois bizi, aşık olduğu bu efsanevi kentin ruhuyla tanışmamız için şiirsel bir gezintiye davet ediyor. Bir Fransız yazarın gözünden kentimize ve kendimize bakıyoruz. Şehrin şaşkın aşığı ve mekanın gerçek bir uzmanı olan Sebastien de Courtois, okuru yüzyıllar boyunca sokaklarda geçen büyüleyici ve tutkulu bir edebi yürüyüşe çıkarıyor. Yazar, kentin ışığında, ışığın zamanında yıkanan bin çeşit mekanı içine çekiyor, bu şehri eksiksiz bir hikaye anlatma sanatı ile soyut olmadan şiirsel bir şekilde anlatıyor. 2017'den bu yana Institut français Ankara Müdürü olan gazeteci-yazar ve radyo programcısı Sebastien de Courtois İstanbul ve Ankara'da yaşıyor. Doğu Hıristiyanları konusunda uzman ve büyük bir gezgin olan de Courtois'nın Süryaniler ve İstanbul'da Bir Çay adlı kitapları Türkçeye çevirilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/25/kidega-2020-online-kitap-alisverisi-verilerini-acikladi/", "text": "Yenilikleri seven, değişime açık ve okuyucuların en çok tercih ettiği online kitap alışveriş platformlarından Kidega, 2020 yılı kitap alışveriş verilerini açıkladı. En çok okuyan şehirler; İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Antalya, Kocaeli, Konya, Adana, Eskişehir ve Muğla olurken en çok kitap alışverişi yapan yüzde 31'lik ortalamayla 25-34 yaş arasındaki bireyler oldu. 2020 yılında online kitap alışverişlerinde sepet ortalaması yüzde 48 artarken sipariş tutarı bazında yüzde 26'lık bir artış gerçekleşti. Okuyucular bu yıl en çok edebiyat, roman, çocuk kitapları, tarih, insan ve toplum, kişisel gelişim alanındaki türleri tercih etti. 2020'de sırasıyla en çok Jose Saramago'nun 'Körlük', Deniz Erten'in altı kitaptan oluşan seti 'İşaretler', Jose Mauro de Vasconcelos'in 'Şeker Portakalı', Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski'nin 'Suç ve Ceza', Edgar Allan Poe'nun tüm hikayelerinin bulunduğu eseri 'Edgar Allan Poe'yu okuduk. Kidega müşterilerinin 2020'de en çok tercih ettiği yayınevlerini, kitap dışında en çok satan on ürününü ve site içerisinde en çok yapılan on aramayı da paylaştı. Tüm dünyayı etkisi altına almaya devam eden pandemi, alışveriş eğilimlerini online platformlara taşıdı. Pandemi süresince yoğunlaşan online alışveriş sürecine çeşitlendirdiği yeni ürün kategorisi ile cevap vererek kaliteli alışverişin öne çıkan ismi olan Kidega, 2020 online kitap satışlarına dair verileri açıkladı. Okuma alışkanlığının kazanıldığı ve pekiştirildiği evde geçirilen pandemi döneminde Kidega okuyucuları en çok Nisan, Mayıs ve Aralık aylarında kitap alışverişi gerçekleştirdi. Edebiyat, roman, çocuk kitapları, tarih, insan ve toplum, kişisel gelişim en çok tercih edilen türler oldu. 2020 yılında sepet ortalamaları 2019'a oranla yüzde 48 artarken, en çok tercih edilen ödeme şekli tek çekim ve kapıda ödeme oldu. 2019 yılına göre sipariş tutarı bazında yüzde 26 artış yaşandı. 2020 yılında en çok online kitap alışverişini yüzde 31 ile 25-34 yaş arasındaki bireyler gerçekleştirdi. 18-24 yaş arası yüzde 21 ile ikinci, 35-44 yaş arası ise yüzde 20 ile üçüncü sırada yer aldı. Dünya'da yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen kitap okumaya, yazarların yeni eserlerine ilgi göstermeye, yeni yazarlar keşfetmeye devam eden Kidega okuyucuları 2020'de sırasıyla en çok bu 10 kitabı okudu; Jose Saramago'dan 'Körlük', Deniz Erten'den altı kitaptan oluşan set 'İşaretler', Jose Mauro de Vasconcelos'dan 'Şeker Portakalı', Fiyodor Mihayloviç Dostoyevski'den 'Suç ve Ceza', Edgar Allan Poe'nun tüm hikayelerinin bulunduğu kitabı 'Edgar Allan Poe', William Golding'in 'Sineklerin Tanrısı', George Orwell'in 'Hayvan Çiftliği', Paulo Coelho'nun 'Simyacı', Victor Hugo'nun 'Bir İdam Mahkumunun Son Günü' ve Madeline Miller'dan 'Ben Kirke' oldu. Türkiye'de 2020 yılında Kidega'dan yapılan alışverişlerde en çok tercih edilen yayın evleri sırasıyla; İş Bankası Kültür Yayınları, Yapı Kredi Yayınları, Can Yayınları, İthaki Yayınları, Alfa Yayınları, Destek Yayınları, Pegasus Yayınları, Everest Yayınları ve Kırmızı Kedi Yayınevi oldu. Kidega'dan yapılan alışverişlerde kitap dışında en çok satılan on ürün ise sırasıyla; Harry Potter 2021 Ajanda x Mösyö Taha, Ajanda 2021: Hayat Memat, Kidega Yılbaşı Temalı Türk Kahvesi Hediye Seti, 2021 Bi' Film Ajandası, Türk Kahvesi Gastro Gournment, Xiaomi Mi Band 5 Akıllı Bileklik, Dinçer Güner Astroloji Takvimi 2021, Uno Kartlar, Lamy Safari Dolma Kalem Seti Mango Kutulu M Uç ve Lets Keçeli Kalem 12 Renk oldu. Geçtiğimiz yıl Kidega üzerinde en çok arananlar, Harry Potter, Kral Şakir, Freud, Karantina, Ajanda, Beyza Alkoç, Rick and Morty, Körlük, Hareketli ve 1984 oldu. 2020 yılı verilerini değerlendiren Kidega Genel Müdürü Berna Ahbab, Türkiye'de Şubat ayında başlayan pandemi ve sonrasında gerçekleştirilen kısıtlamalarla birlikte evde zaman geçirmeye başlayan okuyucular, evden çıkma yasakları ile birlikte kitap alışverişlerini de online olarak gerçekleştirdi. Bu dönemde stabil bir büyümeyle ilerleyen birçok kitap satış platformu satışlarını 3 kata kadar arttırdı. 2020 yılında online kitap alışverişlerinde sepet ortalaması yüzde 48 artarken sipariş tutarı bazında yüzde 26'lık bir artış oldu. Nüfusun şehre olan etkisi ile birlikte İstanbul, Ankara ve İzmir en çok kitap alışverişi gerçekleştiren şehirler oldu. Bu kentleri Bursa, Antalya, Kocaeli, Konya, Adana, Eskişehir ve Muğla takip etti. Pandemi sürecinde online en çok kitap alışverişini yüzde 31 ile 25-34 yaş arası gerçekleştirdi. Online alışveriş davranışını pekiştiren pandemi dönemi, markaların hizmet kalitesini ortaya koyduğu bir dönem oldu. Önceden online platformlardan alışveriş yapmaya çekinen ve online alışverişi güvenli bulmayan tüketicilerin de online platformlara bakış açıları değişti. Artık 7'den 70'e herkes internetten alışveriş yapabiliyor dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/25/milliyet-mimarlik-dergisi-yayin-hayatina-basliyor/", "text": "Milliyet Gazetesi ve YAPI Dergisi işbirliği ile yayına hazırlanan, mimarlık, iç mimarlık, tasarım ve kentsel planlama alanlarında gündem yaratacak konuların detaylıca işleneceği bir yayın olması planlanan Milliyet Mimarlık Dergisi'nin ilk sayısı 24 Ocak Pazar günü Milliyet Gazetesi ile birlikte okurlarla buluşacak. 71 yıldır Basında Güven kavramının simgesi olan Milliyet Gazetesi ile 1973 yılından günümüze kadar kesintisiz olarak yayın hayatını sürdüren Türkiye'nin en köklü mimarlık dergisi YAPI işbirliği ile hazırlanacak olan Milliyet Mimarlık Dergisi 24 Ocak Pazar günü yayın hayatına başlıyor. Her ayın üçüncü Pazar günü yayınlanarak Milliyet Gazetesi ile birlikte dağıtılacak olan Milliyet Mimarlık Dergisi'nin; mimarlık, tasarım ve kent gündeminin detaylıca işleneceği bir yayın olması planlanıyor. YAPI Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Mimar Yasemin Şener'in yönetiminde YAPI Dergisi editoryal ekibi ile yayına hazırlanan Milliyet Mimarlık Dergisi her bir sayısı ile çağdaş mimarlık üretimi için almanak niteliği taşıyacak. Nitelikli mimarlık ve kentli olma bilinci oluşturma konusunda bir farkındalık zemini yaratmayı hedefleyen Milliyet Mimarlık, ülkemizin ve dünyanın mimarlık, tasarım, kent ve kültür atmosferinden tartışmaya değer örneklerle toplumun her kesimini kucaklamayı amaçlıyor. Derginin aynı zamanda mimarlar, iç mimarlar, yapı sektörü profesyonelleri, akademisyenler ve öğrenciler için de önemli bir buluşma ve tartışma platformu haline gelmesi öngörülüyor. Milliyet Mimarlık Dergisi'nin ilk sayısının Söyleşi bölümünde Taksim Meydanı Kentsel Tasarım Yarışması'nın galibi Taksim Kolektifi yer alırken Mimari bölümünde Uygur Mimarlık tarafından coğrafyaya açılan bir göz ve içeriye çağıran bir kucak niteliğinde tasarlanan TED Ankara Koleji Sahne Sanatları Gösteri Merkezine mercek tutuluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/29/6gen-bellek-fazilet-kendirci-piramid-sanat-12-26-subat-2021/", "text": "6gen Bellek, bireyin gerçeklik algısı üzerinde medyanın etkisini, toplumsal belleğin yakın tarihle kurduğu ilişkiyi ve en temelde insanın dünya ve evrendeki yerini izleyicisiyle birlikte sorguluyor. 365 altıgen tualin birleşmesiyle meydana gelen eserin ön yüzü, sanatçının anlatımıyla insanın bir damla sudan meydana gelmesi, gelişimi, başarılarının en doruk noktasına ulaşması ve zaman içinde tekrar gücünü yitirmesiyle birlikte tekrar bir damla ile bitişini temsil ederken arka yüzünde ise 2007-2012 yılları arasında basında yer alan haberler yer alıyor. Dünyanın pek çok ülkesinden siyaset, sosyoloji, teknoloji, ekonomi ve ekoloji konularında yayınlanmış haberler içeren arka yüz, birbiriyle bağlantısız görünen ancak göbek bağı olan bu konuları yan yana getiriyor. Yaratım sürecinde özellikle boş bırakılan yapıtın kalbindeki altıgen tualler, sergi süresince güncel haberlerle beslenerek, izleyicisiyle interaktif bir şekilde gelişiyor. Kullanılan tuallerin 24 cm kenarları bir güne, 365 adet olması bir yıla, altıgen olması ise hücreye ve doğanın en kuvvetli bağına referans veriyor. Bu referanslarıyla 6gen Bellek, izleyicisini bellek, akıl, tarih, kayıt, zaman, iktidar ve insana dair çapraz okumalar yapmaya teşvik ediyor. Sergiye paralel olarak yayınladığımız katalogta Sinan Eren Erk, Eser, evrendeki tek ve akıllı canlı olduğu ön kabulüyle, benmerkezci şekilde içinde yaşadığı çevreye zulmeden, uzanıp alabildiği için tüm yer üstü ve yer altı kaynaklarının onun emrine sunulduğunu zanneden ve bu nedenle sadece gezegenin değil kendinin de sonunu hazırlayan insana başkaldırıyor. Kendirci böylelikle, karşıtlıkların ve benzerliklerin arasında kurduğu denklemi hep mesafe kavramının kritik algısına dayandırıyor. Onun sanatında tuval evreni de hücreyi de anlatabiliyor veya boya suyu da yıldız tozunu da. O, kendi yaratısının sınırları içindeki her şeyi imgelere toplayarak izleyicisine aktarabiliyor ve bunu yaparken mesafeyi kullanıyor ifadesiylemesafe kavramını eserle ilişkilendirerek izleyicinin mercek altına alınan kavramları derinleştirmesine zemin hazırlıyor. 6gen Bellek, 26 Şubat'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir. Ek materyale ihtiyacınız olursa bu mail üzerinden veya aşağıdaki telefon numaramdan bana ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/29/enlerin-mekani-rahmi-m-koc-muzesi/", "text": "En eski obje: Cafer İbn-i Ömer İbn Devletşah el-Kırmani tarafından yapılan 1383 tarihli gök küre. Bilinen en eski gök kürelerden biri bu objede yaklaşık 1025 yıldız içeren takımyıldızların şekilleri, her birinin merkezine kakılmış gümüş noktalarla görülüyor. En yeni obje: İttir Kaktır teknesi. 2020 yapımı bu römorkör, müzenin denizcilik obje ve modelleri arasında yer alıyor. Hasköy Tersanesi'ndeki bölümde bir grup model, birçok gerçek boyutta tekne ve yat ve nadir rastlanan bir Amphicar yer alıyor. En küçük obje: Mercekle oyuncak bebeklere bakarken literatüre en küçük oyuncak tren olarak geçen tren setini de görebilirsiniz. Minyatür sanatının günümüzdeki tek aktif temsilcisi Henry Kupjack'ın minik ama her detayı kusursuz 'Minyatür Oda'ları da büyüleyici bir güzellik taşıyor. En büyük obje: Fenerbahçe Vapuru. Fenerbahçe Vapuru, eşi Dolmabahçe Vapuru'yla birlikte 1952 yılında İskoçya Glasgow'da William Denny&Brothers Dumbarton tezgahlarında inşa edildi. Bahçe tipi vapurların bir üyesi olan vapur, Şirket-i Hayriye'de 14 Mayıs 1953'te hizmete girdi. Uzun yıllar Sirkeci-Adalar-Yalova-Çınarcık arasında sefer yapan vapur, 22 Aralık 2008 tarihinde Veda Turu isimli son seferini gerçekleştirdi. En merak edilen obje: Denizaltı. 1944 yılında Portsmouth Tersanesi'nde TENCH sınıfı USS Thornback (SS-418) adıyla 93 metre uzunluğunda 2 bin 400 ton olarak inşa edildi. 1946'da aktif görevden alınıp yedek filoya katılana kadar İkinci Dünya Savaşı süresince Japonya'ya karşı görev aldı. 1950'lerin başında en üst Guppy tadilatı görerek 1953'te tekrar hizmete girdi. 2 Temmuz 1971'de Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na katıldı, TCG Uluçalireis adı ve S-338 borda numarası verildi. En çok ziyaret edilen bölüm: Otomobiller ve otomobil galerisi. Müzeye ilk gelen obje olan Malden otomobilden Türkiye'nin ilk yerli otomobili Anadol'a, Ford Model T'den 1965 Rolls Royce Silver Cloud III'e kadar 100'e yakın klasik otomobil görenleri kendine hayran bırakıyor. En uzun obje: Yatay olarak TC Uluçalireis denizaltısı (93 metre), yükseklik olarak ise Turgut Alp Vinci. 32 metre yüksekliğindeki yüzer maçuna, 85 tonluk yük kaldırma kapasitesine sahip. En ünlü objeler: Zeki Alasya'nın dioraması, Sadun Boro'nun Kısmet teknesi, Yalvaç Ural Oyuncak koleksiyonu, Osmantan Erkır'ın bağışladığı TV koleksiyonu, Celal Şahin'in akordeonu, Cem Yılmaz'ın bir reklam filminde Araba konuştu repliğiyle bilinen GITT, Ahmet Ertegün'e ait Bentley ve Rolls Royce Silver Cloud III, Cem Kozlu'ya ait Miço adlı tekne. En zor bakım yapılan obje: Müzedeki objelerin bakımı ve temizliği düzenli aralıklarla yapılıyor. Bakımı diğer objelere göre daha fazla hassasiyet isteyen objeler ise suda duran tekneler ve Greenwald. 1906 yılında ABD'de Cincinnati'de inşa edilen çapraz bileşik, yatay buhar makinesi Greenwald 62 ton ağırlığında. Volanı, 4,9 metre çapında ve 16 ton ağırlığında. Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye'nin ulaşım, endüstri ve iletişim tarihindeki gelişmeleri yansıtan ilk ve tek sanayi müzesidir. 14 binin üzerinde objeden oluşan koleksiyonu, çocuklara yönelik eğitimleri ve atölyeleri ile kültür ve eğlenceyi bir arada sunabilen tek adres olan Rahmi M. Koç Müzesi Mustafa V. Koç/Lengerhane binası ve Hasköy Tersanesi olmak üzere iki tarihi bina ile hali hazırda 11 bin 250 m2'lik kapalı alana ve yaklaşık 17 bin metrekarelik açık alana sahiptir. Müzeye giriş ücreti yetişkinler için 28 TL, öğrenciler için 12 TL'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/29/turk-mitolojisi-icin-kilavuz-kitap/", "text": "Türklerin yaşam biçiminden, inanışlarına, ilahları ile ilgili söylencelere, destan özetlerine ve İslamiyet sonrası Türklerde mitolojinin tezahürüne kadar pek çok alt başlıkta incelemenin yapıldığı Türk Mitolojisi kitabı okurlarla buluşuyor. Türkler çok geniş bir coğrafyaya yayılmış olmasına rağmen Türk mitolojisi neden Yunan, Mısır ya da Nors mitolojisi kadar bilinir değildir? Bu alanda yapılan çalışmalar ne zaman başladı? Türklerin İslamiyet'i kabul ettikten sonraki yaşamlarında geçmiş inanışlarından izler var mıydı? Türk kültüründeki mitolojik varlıklar nelerdir? Bunlar ve benzeri pek çok sorunun yanıtını bulabileceğiniz, Türk mitolojisi konusuyla ilgilenen ve nereden başlayacağını bilemeyen herkes için ideal bir kılavuz kitap olma özelliği de taşıyan, Merve Köken'in yazdığı Türk Mitolojisi Karakarga Yayınları'ndan çıktı. Doğayla bağları, şamanik ritüelleri, tanrı ve tanrıçalarıyla görkemli bir medeniyet. Türk Mitolojisi ilk çağlardan günümüze izini sürebildiğimiz mitlere ve destanlara odaklanıyor. Zamanla kaybolan ya da İslamiyet sonrası şekil değiştiren mitolojik öğeleri merak eden herkesin evinde mutlaka bulunması gereken bu kitap, sadece mitlere değil Türk kültür ve sosyal yaşantısının da dününe ışık tutuyor. Merve Köken, zengin Türk mitolojisinden unsurlar, içinde mitik ögeler bulunduran destanlar, toplumsal izler taşıyan ritüel ve söylenceler eşliğinde okurlara zengin bir kaynak kitap sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/01/29/vecdi-uzun-sanat-eserlerinin-online-muzayede-araciligiyla-satisi/", "text": "Var mı artıran, var mı artıran? Satıyorumm, satıyorum, saaattımmmmmm. seslerinin yankılandığı müzayedeler de pandemiden olumsuz etkilenince sanal alemde online müzayede adı altında yeniden yapılanarak ortaya çıkan müzayede çılgınlığını detaylandırarak anlatmak istiyorum. Üç yıl önce Türkiye'de sanat eseri müzayedesi yapan, geçmişi, yeri yurdu ve piyasada olumlu ismi olan müzayede evlerinin sayısı iki elin parmağını geçmediği gibi, online müzayede yapan sadece birkaç firma vardı. Müzayedecilik ve galericilik doğrudan sermeye yatırımı gerektirmeyen bir aracılık hizmeti olduğu için satışlarda yaşanan düşüklük doğrudan bu firmaları büyük etkilemektedir. Şu an galericiler pandemi nedeniyle ciddi sıkıntı içinde düşerken galerilerin yerini online müzayedeler aldı, online müzayedeciler altın çağlarını yaşamaktadır. Sessizi, seslisi, hızlısı, çabuğu vb. Her taraf online müzayede! Zaman serbest piyasa zamanı olduğu için galerici ve müzayedecilerin yanında dünün hevesli birçok sanatseveri de müzayedeciliğe soyundu. İşin sanat tarafına kimin ne kadar bakıp bakmadığı karıştı, iş varsa yoksa sadece bir ticari satış haline geldi. Bu yazı içindeki olumsuz eleştirilerimde daha önceki yıllarda müzayedecilik yapan ve saygın bir ismi olanları bir kenara koyduğumu özellikle belirtirim. Kimin saygın olup olmadığı tamamen okuyucunun sanat ve sanat tarihi birikimi, piyasa bilgi düzeyi ve kişisel takdirlerine tabidir. Ben sadece konuyu gündeme getirerek tartışılmasına başlangıç oluşturmaktayım. Gerisi ilgi duyanların işi! Karşı taraftaki ressamın ısrarla piyasada resimlerinin kendince geçerli bir fiyatının olduğunu, ilk defa bir müzayedeye katılabileceğini, müzayede başlangıç fiyatı veya düşük gerçekleşebilecek fiyatının daha önce oluşmuş fiyat çizgisiyle dengesizlik yaratacağını, eski alıcılarla ilişkisinin bozulacağını, bunun bir garantisi olmazsa müzayedeye katılmayacağını, ama ekonomik sıkıntının devam edeceğini yanında bulunduğum kişinin o ressama cevaben konuşmasından anladım. Kısacası karşıdaki ressam piyasa, fiyat, satış, müzayede, başlangıç fiyatı vb. ticari terimlerle bir ticari ilişkiyi anlatırken, uzunca bir süren bu telefon görüşmesinde ne sanat, sanat eseri ne de sanatçılık üzerine konuşulmadı. Varsa yoksa; online müzayede! Bir ressam sanat yerine uzun uzun satışla, müzayedeyle, piyasa ve müzayede başlangıç fiyatı gibi ticari terimlerle konuşuyorsa, sanat eserlerinin online müzayede aracılığıyla satışı konusuna sadece sanat cephesinden yaklaşmanın yetersiz olacağı düşüncesindeyim. Online müzayedenin bir sanat ilişkisinden daha çok bunun bir alım-satım ilişkisi olduğunun göz ardı edilmesi ile konuya yaklaşılması halinde gerçekçi bir sonuca da ulaşmak mümkün olmayacaktır. Bu nedenle ilk bölümde işin ekonomi ve piyasa tarafını detaylandırarak anlatmaya çalışacağım. Daha sonra sanat piyasasının özellikleri hakkında açıklamalarda bulunacağım. Sonuçta bir sanat eseri olarak nitelenen bir nesnenin online müzayedeler ile düşüncelerimi ileteceğim. İktisat eğitimine başlayan öğrencilere ilk dönemde mikroekonomi dersi ve bu dersin ilk gününde de; arz ve talebin kesişmesinden fiyatın oluştuğu anlatılır. Bu teorinin özeti şudur; Pazarda alıcı ve satıcı karşılaşır. Satıcı; mal veya hizmeti satmak için pazara arz eder, alıcı da; ihtiyacı olan mal veya hizmeti satın almak için pazardan talep eder. Alıcı ve satıcının ilk aşamada akıllarında birer fiyat vardır. Alıcı ve satıcının arz ve talebinin kesişmesi halinde o mal veya hizmetin alım-satımı için o andaki fiyatı oluşur. Bu fiyat gelecek için referans olacak pazar fiyatını oluşturur. Pazar dediğimiz yer artık fiziki mekan olmaktan çıkmış ve bu çağın temel teknolojisi olan dijital teknolojiye tabi olmuştur. Online müzayede bildiğimiz klasik canlı müzayedelere göre farklılıklara sahiptir. Artık her şey elimizin altında olduğu için mekana bağlı olmadan hayata devam etme imkanımız bulunmaktadır. Deneme fiyatı, Fahiş fiyat, Tavan fiyat, Taban fiyat, Daralı fiyat, Zincirleme satış fiyatı, Eksik fiyat, Alışılmış fiyat, Sübvansiyon fiyatı, Narh fiyatı, Uvertür fiyatı, Net fiyat, Pey fiyatı, Gizli fiyat, Konsinye fiyatı, Güdümlü fiyat, İkili fiyat, Spot piyasa fiyatı, Kademeli fiyat, Lokomotif fiyatı, Kdv'siz fiyat, Fabrika çıkış fiyatı, Tampon fiyatı, Köprü fiyat, Tarife, Eskalasyonlu satış fiyatı, Torba fiyatı, Rayiç fiyatı, Muhammen bedel, Kaparo, Piramit fiyatlar, Trampa fiyatı, Maktu fiyat, Ara fiyat, Depozitolu fiyat, Referans fiyatı, Prestij fiyatı... Bu liste detaylandırılarak devam eder. Piyasalar; alıcı ve satıcı, kısaca piyasadaki oyuncu sayısına ve rekabetin durumuna göre monopol, oligopol, monopolcu rekabet ve tam rekabet piyasalara ayrılmaktadır. Ekonomi diliyle konuşursak bir mal piyasaya girince satışa sunulduğu andan satılana kadar o pazarın kurallarına tabidir. Bazı sanatçı ve sanatseverlerin bir resmi Mal terimiyle anlatmama kızdıklarının farkındayım, ama burası piyasa ve piyasada da piyasa diliyle konuşulur. Sanat piyasası; derinliği olmayan, sığ, standart ürün satılmayan ve ortadaki satışa konulan malın da somut bir ihtiyacı gidermekten daha çok keyfe keder somut bir ürün olduğu, ortada bulunan malın kendi değeri dışında üretenin de prestijinin toplamından bir tahmini değeri olduğu ve bu değerin de alım satımla fiyat olarak ortaya çıkması ile o çalışmanın sanat değerliliği ile bağlantısı olmayan bir piyasadır. Bir sanat çalışmasının sanat eseri niteliği piyasadaki fiyatına doğrudan bağlı değildir. Bir sanat çalışmasının çok yüksek fiyatla satılması onu doğrudan sanat eseri yapmaz. Sanat eseri değerlendirilmesi ile sanat eserinin piyasa alım-satım değerlendirilmesi farklı parametre ve olayların değerlendirilmesi sonucunda gerçekleşir. Burada anlatmaya çalıştıklarım işini hakkıyla yapan firmalar dışındaki müzayedeciliğin ruhunu anlamayan ve bu dönemi n havasından yararlanarak para kazanmak isteyenler olup, ciddi firmaları bir kenara koymaktayım. - Bir sektöre giriş ne kadar kolay, basit ve belge aranmadan yapılıyorsa o sektör zaman içinde kendi kendini yıpratır. Öncelikle şu soruyu sormak gerekir. Bu Online müzayede satışı bir sistematik yapıya oturtulmazsa en çok bu işten kim zarar görür? - Sanatta ticaretin kaçınılmaz olduğuna ve ticaretin de serbest yapılması gerektiğine inanırım. - Kendi içinde galerileri, müzayede ve online müzayede firmalarını sınıflandırmak mümkündür. Yaptığınız sınıflandırma doğrultusunda müzayede ve online müzayede firmalarının nitelik ve piyasada durumuna bakarak online müzayede ihaleye katılan sanatçının eserine daha seçici yaklaşmak gerekir. Her ressam her galeride sergi açıp çalışamadığına göre her ressam her müzayede firması ile çalışmaz. - Galerileri sınıflandırırken hareket ettiğiniz kriterler online müzayedeler için de geçerlidir. Online müzayedeler nasıl sınıflanır? Bu soruya hala cevap arıyorsanız sanat piyasasındaki sanatçı, galerici ve müzayedeleri henüz öğrenmemişsiniz demektir. - Piyasada bilinen ve kendini kanıtlamış önemli bir sanatçının en az bir çalışmasının bir müzayedede olması o müzayedenin prestijini artıracağı için o müzayede için önemli bir gösterge oluşturduğu düşünülür. Geçmiş dönemde kendini ispatlamış ve Türk resminde önemli yeri olan bir ressamın resminin tanımamış bir online müzayedede satılması için bir müzayedeye konulması ve sonucunda satılmasına ihtiyatla yaklaşırım. Bu gerçek bir satış mıdır? Yoksa fiktif bir işlem mi? Bu çalışma satılmışsa alıcı ve satıcı komisyonları için birer fatura düzenleneceği için buradan bunun gerçek satış olup olmadığına ulaşmak mümkündür. 323 nolu VUK Genel Tebliği ile mükelleflerin 7.000 TL aşan tahsilat ve ödemelerini 01.08.2003 tarihinden itibaren banka veya özel finans kurumları aracılığıyla yapmaları ve bu kurumlarca düzenlenen dekont veya hesap bildirim cetvelleri ile tevsik etmeleri zorunluluğuna ilişkin düzenlemeler resmi gazete ile kamuoyuna duyurulmuştur. - Canlı müzayedelerde bir derece salonda bulunanlardan alıcı kalite ve niyetini bir derece anlamak mümkündür. Oysa online müzayedeleri sizin eliniz açık, ama eli kapalı ve görmediğiniz rakiple oynana bir pokere benzetirim. - Online müzayedeye katılanlar veya web üzerinden izleyenler sadece ekranı görüyorlar ve arka planda fiktif tekliflerin nasıl oluşabileceğini bilemezler. Ticarette iş faturaya bağlanır ve ödemeler banka ile yapılır. Bu satışlar gerçekleşmiş midir? - Piyasa bilinen ve orta düzeyde tanınırlığı olan ressamların resimlerinin online müzayedede test edilerek satılmakta ve satılan o resme yakın resimler bir sonraki online müzayedede hemen satışa sunulmaktadır. Bir çeşit seri üretim tarzı resimlerle online müzayede yapan firmalar bulunmaktadır. - Online müzayedeler için seri üretim yapan, daha boyası kurumadan online müzayedeye konulan resimler, ressamlar ve online müzayedeler gördük. - Online müzayedelerde tek seçici ve düzenleyici bulunmakta ve kişiler de doğrudan satışa odaklı oldukları için satılabilirlik dışındaki unsurlar göz ardı edilmektedir. - Piyasada bilinen belirli tüketim malı markaların online satış yapan firmalar ile bu firmaların bağlı olduğu grubun AVM mağaza satışlarındaki mal kalitesi arasında fark olduğuna şahit olmaktayız. Online müzayedede satışa konulan çalışmaların bir kısmının galeride satılmak üzere hazırlananlarla aynı özene, ayrıntıya ve titizliğe sahip olması gerektiği düşüncem; online müzayedelerde çıta düştükçe eser niteliğinde de düşme olabileceğini gözlemimden kaynaklanmaktadır. - Son zamanlarda bir de hem sürümden kazanmak isteyen, hem de adını duyurmak isteyen online müzayede ressamları türedi. Türkiye'de birçok alanda olduğu gibi sanat piyasasında belge ve bilgi düzeninin olmaması; vergi sistemini yetersizliği ve devletin bu alanda bir belge sistemi kurmaktan kaçınmasına dayanmaktadır. Bugüne kadar galeri ve müzayede konusunda ciddi bir vergi denetimi olmaması devletin bu konudaki yaklaşımının sonucudur. Her ne kadar sanatçıların doğrudan gerçek kişilere sattığı satışların vergi kapsamı dışında olmasına rağmen bu fiiller sonucunda aracılık edenlerce elde edilen komisyonların vergiye tabi olacağı doğaldır. Bunu da az çok bu işlerden anlayan bir kişi olmam nedeniyle bir küçük uyarı olarak iletmiş olayım! Geçmiş dönemlerde açılan sergiler; sergi kataloglarıyla desteklendiği için belge altına alınmaktaydı. Son birkaç yıl içinde birkaç galeri dışında basılı katalog alabilmek mümkün değildir. Birçok galeri web sayfası bile açtırmaktan kaçınarak tarihte yok olacak belgesiz sergiler açmaya devam etmektedir. Diğer taraftan ise online müzayedeler işlemlerini web üzerinden yürüttükleri için geriye yönelik arşivlerini incelemeye açık tutmaktadır. Birçok galerinin klasik galeri sergisi yapmaya devam ederken bir taraftan da bunu web ortamına taşımamasını anlamakta sıkıntı yaşamaktayım. Muhtemelen galericilerle online müzayedeciler arasında ciddi jenerasyon ve teknoloji kullanım düzeylerinde farklılık olacağı düşüncesindeyim. Online müzayedelerde galeri satışına göre vergiye yönelik geride daha çok iz vardır. Buna rağmen Maliye teşkilatının yakında bu alana el atması halinde öncelikle resim alan ile resmi satılanın online müzayedeciye verdiği/aldığı komisyonların KDV'si üzerinden ciddi sıkıntılar doğma ihtimali yüksektir. Online firmaların zaman içinde sektörden çekilmeleri ile web sayfaları da kapanacak ve bu arşivler de ortadan kalkacaktır. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün bir şekilde galeri ve müzayede firmalarını lisansa bağlaması ve bir arşiv sistemi oluşturmalarını zorunlu tutması gerekir. Belge ve bilgi düzeni üzerinde ısrarla durmamın nedeni; telif haklarında yapılacak basit bir küçük düzenleme ile online müzayede satışları dahil her türlü müzayedede sanatçı haklarını korumak söz konusu olacaktır. Giderek artacağı tahmin edilen online müzayede satışları sanatçılara ek fon yaratma imkanı sağlayabilir. Galerici sanatçıyı, sanatçı da galericiyi iş ortağı olarak görürse; aralarında çekişme yerine işbirliği oluşur. Ortada gerçek bir işbirliği varsa bu tür sıkıntılı dönemleri atlatmak için gerekli olan alternatif satış yöntemlerinin kuralları beraber konulur. Bu orta vadede her iki taraf için de fayda sağlayacaktır. Müzayede firması tarafından kabul görüldükçe satılabilme kabiliyeti olan her ürün müzayedede satışa sunulabilir. Orada artık sanat değil satış esastır. Yaşanan ekonomik krizden kurtulmak için galeri, sergi, sanatçı ve müzayede fiyatları arasında dengeli bir fiyat stratejisi oluşturmadan yapılan müzayedeler orta vadede en çok da sanatçılara zarar verecektir. Sanat piyasası dahil belge ve bilgi düzeni olmayan tüm eylemlerin öncelikle kendine, daha sonra içinde bulunduğu yapıya zarar vereceğine inanırım. Belge ve bilgi düzeni nasıl sağlanır konusunda öncelikle vergi konusunu ilk sıraya almak gerekir. Online müzayedelerin bir kısmında da bu sorunun olduğunu tahmin etmekteyim. Belge ve bilgi düzeninin olmamasının yanında telif haklarımızda sanatçı haklarının müzayedelerde de korunur olmaması başlı başına sistemi sağlıklı çalışmadan uzak tutmaktadır. Müzayedelerin manipülasyona uygun yapılar içermesi nedeniyle müzayedelere ihtiyatlı yaklaşır ve her alışımı ciddi ciddi değerlendiririm. Müzayedeler gibi online müzayedeler de başlangıçta çok eleştirildi, ancak şimdilerde galerilerin kapalı olması sonucu resim alama ihtiyacı hisseden bir kesimce kabul görmüş görünmektedir. Bu kesimin ve özeliklerinin bir gün akademik çalışmalara konu olabileceğini düşünmekteyim. Çok düşük fiyatlı resimlerde sahte resim riski olması düşük ihtimal olup, yüksek fiyatlı resimlerde fiziki görmeyi sağlayamadığınız için resmin dijital görseli ile uyumu veya sahteliği gibi bir risk ile karşı karşıyasınız. Satışa sunulan resmin meblağ büyükse görmeden almamakta yarar var. Pandemi nedeniyle yaşanan olaylar sonucunda resim satışı hızla online galeri ve online müzayedelere evrildi. Bu değişim ve dönüşüm sürecinde belge ve bilgi düzeni kurulamadığı için birçok şeye havada kaldı. Devletin temel görevi yapısal düzenlemeler oluşturmaktır. Online müzayedeler de ciddi yapısal düzenlemelere muhtaçtır. Serbest ticaret desteklenmelidir, ama belgesizlik asla! Sanatçıların ve sanatçı derneklerinin bir araya gelip telif haklarında değişik sağlanması için acilen girişimlerde bulunması gerekir. Her geçen gün sanatçılar haklarının kaybolduğunu izlemek zorunda kalmaya devam edecektir. : Bu görüşmenin isim belirtilmeden bir yazıda kullanılacağı konusunda sanatçının bilgisi bulunmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/06/kolajart-yazarlarindan-dr-isil-savaserin-kitabi-paradigma-akademi-yayinlarindan-cikti/", "text": "Sanat, insanın kendisini en iyi ifade etme yollarından biridir. Plastik sanatlar terimiyle ifade edilen sanatlar, insanın maddeye şekil vererek yarattığı sanat dallarını içerir. Gözle görülüp algılanır, bu bakımdan bu gruba giren sanatlara görsel sanatlar da denir. Yunanca'daki Plassein sözü, Latince'ye Plastikus olarak geçmiş, buradan bütün Batı dillerine yayılmıştır. Şekilsiz olan daha doğrusu tanımlanabilir bir şekli olmayan bir malzeme, elle veya aletlerle işlenerek tanımlanabilir ve anlamlı şekiller elde edilebilir. İşte böyle bir işlemle uğraşan sanatlara Plastik Sanatlar denilmektedir. Düz bir yüzey üzerine çizilen biçimler plastik olabilir. Çünkü resim, klasik anlamında çizgiler, biçimler, ışık ve gölgelerin yardımıyla ve anatomi, perspektif gibi bilimlerin eklenmesiyle, resmedilen biçimleri üç boyutlularmış gibi kabartmak amacını güder. Ayrı ayrı ve sanki birbirleriyle hiçbir ilişkisi yokmuş gibi görünen plastik değerler, aslında doğada karmaşık halde ve bir arada bulunmaktadır. Sanatın tarihsel gelişim sürecinde bu plastik elemanlar pek çok nedenselliğe bağlı olarak incelenebilirler. İşte resim sanatındaki bu kavramlar ve temel ögeler resim sanatının bel kemiğini oluşturmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/13/agnes-guillaume-kacalim-lets-escape-sanatorium-18-02-2021-04-04-2021/", "text": "SANATORIUM, Agnes Guillaume'un Kaçalım başlıklı Türkiye'deki ilk kişisel sergisine 18 Şubat 2021 4 Nisan 2021 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. Kaçalım ile sanatçı, meditatif hali kendi üzerine düşünmeye ve gerçeklikten kaçmak için birer davet olarak iki farklı yöne itmeyi amaçlıyor. İnsan olmanın ne anlama geldiğini, özellikle psişe açısından derinlemesine sorgulayan sanatçı, işlerinde bu meditatif hale kapı açmak için, tümü tanınmaz haldeki bedensel biçimlerle karışmış su, kum, kaya, rüzgar ve ışık gibi çeşitli doğa unsurlarını kullanıyor. Somuttan bir kaçış ve her türlü kesinlik ve tekil düşünce yapısının karşısında olarak sergi, daha açık fikirli, eleştirel ve kişisel bir bakışla gerçekliğe geri dönüş için bir çağrı niteliği taşıyor. Geçmişte müzisyen olan Agnes Guillaume (1962), 2010 yılında video sanatına yöneldi. Video, karışık medya işleri ve nakış üretiyor. Sanatçının videoları, öz farkındalığı düşünen şiirsel biçimler olarak işlev görüyor. Artan bir uluslararası üne sahip olan Agnes Guillaume'un işleri, Petit Palais Paris Şehri Güzel Sanatlar Müzesi, Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Müzesi, Nuit Blanche 2020, Videoforme ve ArtBrussels gibi farklı mekanlarda sergilendi. İşleri pek çok kamusal ve kişisel koleksiyonda yer alan Agnes Guillaume, Paris ve Belçika arasında bir yaşam sürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/13/bahri-gencin-yuz-rezonanslariyla-dans-isimli-resim-sergisi-23-subat-20-mart-tarihleri-arasinda-nisantasi-galeri-selvinde/", "text": "Bahri Genç yıllardır boğuşuyor ifade ve yüzlerle. Bir jilet gibi keskin fırça dokunuşları, şeffaf lekelere dönüşüveriyorlar. Üst üste binen ama her biri kendi dilini konuşmaya çalışan boya saçakları sökün ediyor tuvalden. Bahri her bir çehreyi ve ifadeyi dilimlere ayırıyor bir cerrah titizliğiyle. Yakından bakılan boya uzağa çekildiğinde tebessüm oluyor ya da endişe... Binbir insan hali hemhal oluyor boş yüzeyde aniden... Gözler kendini silmeye çalışsa da elimizde kalan kocaman yüzler oluyor. Bahri Genç, çağdaş bir portre yorumcusu olarak, insan yüzündeki ifade derinliğini soyutlamacı bir tavırla ele alıyor. Metaforlarla saydam anlam katmanları oluşturuyor. Eserleri yakından incelendiğinde soyut bir görünümdeyken, uzaktan bakıldığında farklı bir gerçeklik sunuyor. Bahri Genç, 1963 yılında Erzurum'da doğdu. 1982 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girdi. Yüksek lisans eğitimini 1992'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü Devrim Erbil Atölyesi'nde tamamladı. 1990 yılında kişisel sergilerine başlayan sanatçı, Türkiye konulu resimler yapması için Düsseldorf'a davet edildi. Eserleri, İstanbul Basın Müzesi, İzmir Devlet Resim ve Heykel Müzesi, Balıkesir Devrim Erbil Müzesi gibi Türkiye'nin önemli özel koleksiyonlarında ve Davis Lisboa Mini Contemporary Art Museum'da bulunmaktadır. Bahri Genç'in Yüz Rezonanslarıyla Dans isimli resim sergisi 23 Şubat 20 Mart tarihleri arasında Galeri Selvin'in Nişantaşı adresinde ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/13/bozlu-art-project-yeni-yayin-yeryuzu-zevkleri-bahcesi-the-garden-of-earthly-delights/", "text": "|Siz aslında bir düşsünüz, gecenin karanlığında, gündüzün aydınlığında, Kendine özgü renkleri ve düşsel dünyasıyla Türkiye'de figür resminin önde gelen isimlerinden biri olan Mehmet Uygun'un yaşamı ve sanatının detaylı bir şekilde ele alındığı Mehmet Uygun: Yeryüzü Zevkleri Bahçesi isimli kitap Bozlu Sanat Yayınları'ndan çıktı. Yazarlığını Oğuz Erten'in üstlendiği kitap, Uygun'un yirmi yıllık bir süre zarfında ürettiği ve bir tür hayvan ansiklopedisi olarak nitelendirdiği, Yeryüzü Zevkleri Bahçesi isimli resim serisine odaklanıyor. Mehmet Uygun'un yaratıcılığının yanı sıra sanatsal yetkinliği ve uzun süreli üretkenliğini ortaya koyan Yeryüzü Zevkleri Bahçesi isimli 77 yapıttan oluşan resim serisi, hayvan ve insan karışımı fantastik figürlerin betimlendiği, metaforlarla örülü alternatif bir dünya kurgusu. Adını Hieronymus Bosch'un (1450-1516) cennet ve cehennem tasvirlerinin yer aldığı ünlü triptiğinden alan Yeryüzü Zevkleri Bahçesi isimli resim serisi, yaklaşık beş yüzyıl sonra bir sanatçının aynı kavramsal karşıtlığa günümüzden bir bakış önerisi. Ortaçağ kodekslerini andıran görünümüyle yüzlerce yıllık bir geleneğe gönderme yapan serideki tüm resimlerin yer aldığı kitapta okuyucular, Uygun'un çocukluğundan izler taşıyan kurgusal dünyanın doğuşuna ve sanat yaşamındaki parlayan anlara tanık olurken, kodeksler hakkında detaylı tarihsel bilgiler bulacaklar. Tarih boyunca fantastik hayvanlar üzerine kurulu kodekslerin, Uygun'un Yeryüzü Zevkleri Bahçesi serisi ile kesişen noktalarının vurgulandığı kitap, sanatçı ve yapıtlarının bir resim serisi üzerinden anlatılmaya çalışıldığı sıra dışı bir okuma sunuyor. Kitabı satın almak için contact@bozluartproject. com adresinden bizimle temasa geçebilirsiniz. 1964 yılında Elazığ'da doğan Mehmet Uygun, 1989 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun olur. 1991 yılında aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Resim Ana Sanat Dalı'nda yüksek lisans eğitimini tamamlayan sanatçı, 1991-1993 yılları arasında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde araştırma görevlisi olarak çalışır. Sanatçı, 1993-1994 yıllarında New York'ta çalışmalarına devam eder ve burada çeşitli sergilere katılır. 1995-2004 yılları arasında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak çalışır. 1998 yılında Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde Sanatta Yeterliliğini tamamlar. Masal dünyasını çağrıştıran kendine özgü figürlerini, zamandan ve mekandan soyutlanmış şekilde bir renk cümbüşü içinde izleyiciye sunan Mehmet Uygun, fantastik bir dünyayı gözler önüne serdiği yapıtları ile tanınır. 1991 yılından günümüze kadar sanatçı hakkında çok sayıda katalog ve kitap basılmış, çeşitli gazete ve dergilerde makale ve röportajları yayımlanmıştır. Bugüne kadar birçok ulusal ve uluslararası kişisel sergi açan, çok sayıda karma sergiye katılan sanatçı, yaşamı ve çalışmalarını İstanbul Zekariyaköy'deki atölyesinde sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/13/designist-the-museum-hotel-antakya-projesi-icin-tasarladigi-the-balance-spa-ile-ahead-awards-2020de-finalist-oldu/", "text": "İç Mimar Aslı Arıkan Dayıoğlu liderliğinde The Museum Hotel Antakya projesindeki birçok alanın iç mimari tasarımına imza atan Designist, proje için tasarlanan The Balance Spa ve Fitness Center ile Ahead Awards 2020'de finalist olarak yarıştı. Mimari projesi Emre Arolat Architects imzası taşıyan The Museum Hotel Antakya projesindeki birçok alanın iç mimari tasarımını gerçekleştiren Aslı Arıkan Dayıoğlu liderliğindeki Designist otel bünyesindeki Balance Spa ve Fitness Center ile Ahead Awards 2020'de finalist oldu. The Museum Hotel Antalya'daki Balance Spa ve Fitness Center haricinde, Ayan Meyan A La Carte Restaurant, Sixty Six Gece Kulübü, Nas Konut, Asf Yönetim Ofisi ve kuaför mekanlarının iç mimari tasarımı, projenin ana mekanlarındaki tüm mobilya, aydınlatma ve aksesuarlar seçimleri ve projeye özel olarak tasarlanan tüm iç mekan halıları Designist imzasını taşıyor. The Museum Hotel Antakya için Designist tarafından tasarlanan iç mekanlarda, misafirlerin gün boyunca bir zaman tüneli içinde yolculuk yaptıktan sonra dingin ortamlarda dinlenmeleri ve keyif almaları hedeflenmiş. Arkeolojik kazılarda çıkan, müzede sergilenen mozaik panoların, insanı rahatlatan renk kompozisyonları otelin iç mekan tasarımına ilham verirken bej, kiremit rengi, turuncu ve yeşilin tonları iç mekanlarda en çok tercih edilen renkler olmuş. Antakya antik kentinin karakteristik özelliklerini yansıtan, bölgeye özgü sarımtırak beyaz kalker taşı, spa alanlarını tasarlarken Designist için ilham kaynağı olmuş. Ahead Awards 2020'de ''Best Spa&Welness'' kategorisinde finalist olarak yarışan Balance Spa'da kalker taşının tonları kullanılarak dingin bir mekan yaratılmış ve girişinden itibaren daha yumuşak tonlar ile misafirleri kucaklamak hedeflenmiş. Spa ritüelinin yapı taşı olan su elementi incelendiğinde, su molekülünü oluşturan altıgen formdan yola çıkılarak sadece bu otel için tasarlanan bir desen oluşturulmuş ve bu desen spa genelinde farklı alanlarda, farklı formlarda tekrar edilmiş. Giriş bankosu, kapı kolları, bölücü panellerde metal kullanılarak oluşturulurken, büyük hamamda ise mermere oyulu kütleler şeklinde kullanılmış. Hamam soğukluklarının kalbinde tasarlanan çeşmenin tüm mekanı donatan su şırıltısı, Antakya sokaklarında gezen su kanallarının bir temsili olarak hayata geçirilmiş. Designist tarafından tasarlanan bir diğer mekan olan A La Carte Restoran Ayan Mayan, mimari projedeki yeri revize edilerek, uçan bir halı misali müzenin kalbine yerleştirilmiş. Üç cephesinden aşağıdaki büyüleyici arkeolojik alana hakim olan restoran, bu sayede kendi kimliğini kazanmış ve Ayan Meyan Restaurant olarak özgünleşmiş. Restoranın mekan konsepti oluşturulurken, gastronomi merkezi olan Antakya'nın mezeleri ve unutulmaz lezzetlerin ortaya çıkmasında yardımcı olan baharatları, Designist için ilham kaynağı olmuş. Tasarlanan baharat kolajları yurt dışında Kriska Dekor tarafından mekana özgü zincir panolar haline getirilmiş ve Karo Siman ile çalışılarak, bu mekana özgü bir zemin karosu üretilmiş. Rakı Bar olarak adlandırılan restoran barının ön yüzeyi, üzüm ve asma yapraklarının temsili olarak özel imalat Rescoo mozaik kaplama ile kaplanmış. Arka duvarında ise yarım kesik Rakı bardakları ve bakır ehli keyifler ayna üzerine monte edilerek, özel bir duvar oluşturulmuş. Müziğin ritminin tasarıma yansıdığı gece kulübü Sixty Six, Tonk Project beton duvar karoları ile tasarlanmış ve bu mekanda da çokgen formlar ile enerjik atmosfer yaratılmış. Designist'in imza attığı bir diğer mekan olan Nas Konut ise, otelin çatısında konumlanan prestijli bir penthouse dairesi olarak tasarlanmış. Terasından hem modern Antakya manzarasına hem de St. Pierre kilisesi manzarasına hakim olan daire, yüksek tavanları ile ihtişamlı, aynı zamanda sakin renk tonları ile huzurlu dört odalı bir mekan olarak hayata geçirilmiş. Özel bir asansörle ulaşılan Nas Konut'un giriş holündeki ışıklılık altına nesilden nesile bırakılan büyük bir bonzai ağacı konumlandırılmış. Bu ağaç, Türkiye'ye bir değer kazandıran, nesilden nesile Asfuroğulları ile yaşayacak olan müzenin ve otelin hikayesini temsil ediyor. Designist ekibi, Türkiye için paha biçilmez bir yatırım olan bu projenin bir parçası olmaktan gurur duyuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/13/muriel-barbery-institut-francais-edebiyat-salonunda/", "text": "bu ay Kirpinin Zarafeti adlı romanıyla tüm dünyada yankı uyandıran Fransız yazar Muriel Barbery katılıyor. Yiğit Bener'in sunumuyla gerçekleşecek olan Edebiyat Salonu'nda Muriel Barbery'ye, 2021 yılında Kırmızı Kedi yayınlarından çıkacak olan son romanının çevirisini yapan Ekin Özlü Akseki de eşlik edecek. Edebiyat buluşması 24 Şubat Çarşamba saat 19.00'da Zoom platformunda çevrim içi olarak gerçekleşecek. Barbery 1969'da tesadüfen Fas'ta doğdu, ailesinin edebiyat öğretmenleri olduğu Touraine'de büyüdü, Normal Sup'ta okuduktan sonra Normandiya'da felsefe öğretti. İlk romanı Gurmenin Son Yemeği'ni 2000 yılında yazdı. İkinci romanı Kirpinin Zarafeti'nin dünya çapındaki başarısının ardından (Türkçe dahil 30'dan fazla dile çevrildi, dünya çapında 6 milyon kopya satıldı, birçok edebiyat ödülü kazandı, sinemaya uyarlandı) 2006'da hayalini gerçekleştirmeyi göze alabilirdi: seyahat etmek ve her şeyden önce Japonya'ya gitmek ve birkaç kez bahsettiği Yükselen Güneş ülkesinde, Kyoto'da yaşamak. Ancak yazar, Japon kültüründe hiçbir uzmanlığı olmadığını belirtiyor: Bu ülkeyi keşfeden gerçekten bir Batılıdır, dili konuşmuyorum, sadece etkiye tanıklık etmek istedim, bu kökten farklı kültürle yüzleşmek benim için gerçek bir şok oldu. Dokuz yıllık sağduyu ve sıkı çalışmanın ardından, 2015'te Elflerin Yaşamı ile geri döndü, bu elfler masallardakilere pek benzemiyordu. Bu roman ayrıca 2019'da, Petrus karakteriyle çay ve şarap olmak üzere iki karşıt dünyayı içeren bir roman olan Un Etrange pays ile devam edecekti. Henüz altı ay önce basılan son romanı Une Rose Seule, jeo-botanikçi Rose'un hiç tanımadığı babasının öldüğünü ve kendisine bir mektup bıraktığını bildiren bir noterin çağrısıyla geldiği Kyoto'da geçiyor. Kökenlerinin manzarasının kalbine yerleştirilen bir kadının, hiç tanımadığı şehri adımlarken yaşadığı küçük öykülerle başkalaşımını anlatıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/02/24/hakan-erolun-turnike-adli-kitabi-kirmizi-kedi-yayinevinden-cikti/", "text": "Kolajart ve Yazarkafa'daki yazılarıyla yayın dünyasına adımını atan Odatv Editörü Hakan Erol ilk kitabı olan Turnike'de Adnan Oktar Cemaati'nin bilinmeyen yönlerine ışık tutuyor. Adnan Oktar cemaatine yapılan operasyonun şifreleri Turnike ile ortaya çıkıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/acik-cagri-alfa-2021-basvurulari-basladi/", "text": "Müze Evliyagil bünyesinde kısa süreli sergi ve projelerin de gerçekleştirildiği ArtOda, üç sene önce ilki yapılan Alfa serisine bu yıl da yine Alfa 2021 olarak Ankara'da genç sanatçılara itici bir güç olabilmek adına, her sene değişmek koşuluyla bir sanatçı, bir koleksiyoner, bir küratör ve bir akademisyenin oluşturduğu jürinin vereceği karar doğrultusunda, daha önce kişisel sergi açmamış bir genç sanatçının ilk sergisini gerçekleştirmeyi hedefliyor. > Başvurular her tür malzeme ve tekniğe açıktır. > Katılımcıların yalnızca Ankara'da bulunan üniversitelerin resim, heykel, seramik, fotoğraf, video, grafik tasarım bölümlerinin lisans, yüksek lisans veya doktora programlarına devam eden veya bu programların birinde öğrenimlerini tamamlamış olmaları gerekmektedir. > Katılımcıların 1 Ocak 2021 tarihinde 35 yaşından gün almamış ve daha önce kişisel sergi açmamış olmaları gerekmektedir. > Başvuruda en fazla 15 yapıttan oluşan ve tamamı bitmiş çalışmalardan oluşan PDF formatında hazırlanmış bir portfolyo sunmalıdır. > Başvurular CD, DVD olarak Müze Evliyagil'e ziyaret gün ve saatleri arasında (perşembeden pazara 11.00-17.00 saatleri arasında) teslim edilmeli veya info@muzeevliyagil. com adresine gönderilmelidir. > Çalışmalarla ilgili görseller en fazla 15MB boyutunda olmalıdır. > Video eserler ile başvuracak katılımcılar, eserlerinin linklerini başvuru dosyalarına ekleyerek veya WeTransfer üzerinden info@muzeevliyagil. com adresine gönderebilirler. > Sanatçının özgeçmişi ve iletişim bilgileri aynı dosyada bulunmalıdır. > CD/DVD'lerin üzerinde adayın ismi ve Alfa 2021 ibaresi yer almalı ve bir zarf içerisinde teslimi yapılmalıdır. Eğer başvuru internet ortamından yapılacaksa aynı bilgilerin e-postada belirtildiğinden emin olunmalıdır. > Teslim için son tarih 23 Mayıs 2021'dir. > Önerilen eserler, sergileneceği kesinleştiği takdirde Alfa 2021 sergisi süresince başka hiç bir yerde sergilenemez. > Başvurularını tamamlayıp gönderen katılımcılar Alfa 2021 kurallarını kabul etmiş olur. Yalnızca Ankara'da bulunan üniversitelerin resim, heykel, seramik, fotoğraf, video, grafik tasarım bölümlerinin lisans, yüksek lisans veya doktora programlarına devam eden veya bu programların birinde öğrenimlerini tamamlamış kişilerin başvurularına açık olan Alfa 2021 için son başvuru tarihi 23 Mayıs 2021 Pazar günü olarak belirlendi. İçinde bulunduğumuz özel durum sebebiyle gerçekleştirilecek serginin açılış tarihi daha sonra açıklanacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/eric-helvie-no-friends-massey-klein-gallery-march-19th-may-1st/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to announce, No Friends, a solo exhibition of new paintings and drawings by Eric Helvie. This is his fourth show with the gallery. The exhibition will be on view from March 19th through May 1st with an opening reception on Sunday, March 21st from 12-5pm. No Friends, presents an entirely new series of portraits that explore and develop a group of Helvie's earliest works. Helvie continued to use his friends as the subjects but he says it wasn't about them anymore. Eric Helvie was born in 1984 in Portland, Oregon. His work deals directly with the act of seeing, obsessive looking, and optical ambiguity. Pulling from art history, television and film, his paintings act as props and icons: objects that glean meaning from their context and point to a larger system of understanding. His work is held in numerous private collections. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002. For press inquiries or questions about works available, please contact info@masseyklein. com or call +1.917.261.4657."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/heykeltiras-ve-akademisyen-nurbiye-uzun-vefati-sanat-cevresini-uzuntuye-bogdu/", "text": "Çağdaş Türk Heykeline değerli katkılarda bulunmuş Nurbiye Uz'un vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Nurbiye Uz'u rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1973 yılında Eskişehir doğan, 1994 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nden mezun olan. Aynı üniversite de yüksek lisansını 1996'da; Sanatta Yeterliliğini 2002 yılında tamamladı. Çok sayıda ulusal ve uluslararası sergi, yarışma ve sempozyumlara katılan sanatçı; 4'ü yurtdışından olmak üzere 8 ödüle sahiptir. Çok sayıda anıtsal çalışmalara, anıtsal büstlere, rölyeflere ve dış mekan heykel uygulamalarına imza atan, kamu kuruluşlarında ve özel koleksiyonlarda eserleri bulunan sanatçı, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Heykel Bölümü'nde öğretim üyesi olarak çalışmaktaydı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/sanatci-didem-yalinay-cite-internationale-des-arts-sanatci-programina-secildi/", "text": "Institut français Türkiye tarafından Fransız uluslararası sanat kurumu Cite Internationale des Arts'ın sanatçı konaklama programına aday gösterilen Didem Yalınay, tüm dünyadan 24 sanatçının seçildiği programa kabul edildi. Yalınay, 2021 Ekim ayından itibaren 6 ay boyunca Paris'te kalarak Cite Internationale des Arts bünyesinde çalışmalarını sürdürecek. Didem Yalınay akademi ve sanat alanında çalışmalar sürdüren bir jenaratif sanatçı. Bilim ve sanatı iç içe gören bir yaratıcılıkla ilerleyen Yalınay, sanat projelerini jenaratif enstalasyonlar kurarak sergilemektedir. 2018'de BM için gerçekleştirdiği bir ortak çalışma Bağlantı adlı jeneratif enstalasyonu CerModern'de ve Sonar2019 gibi dijital sanatla ilgili uluslararası önemli platformlarda sergilendi. Yalınay, teknoloji üzerine yaptığı sorgulamaları Paris ve İstanbul merkezli yürüttüğü Veri Dünyasında Ara Boşluk adlı uluslararası bir jeneratif kamusal alan sanat projesiyle ileriye taşıyor. 2019 yılında 'BMCT' sanat rezidansı projesi kapsamında yine Fransa'da Le Cube'de çalışmalarını sürdüren Yalınay, Le Cube'deki 20 metrekarelik alan olan Labo'yu tamamen kapsayıcı bir jeneratif ortama dönüştürdü. Çalışmaları sonucunda büyük bir hologram ekran tasarlamak gibi teknik olarak önemli buluşlar gerçekleştirdi. Teknolojiye yaklaşımımızın araçsal olduğunu söyleyebiliriz oysa ki teknoloji bağlantılı olduğumuz gerçeğini içeriyor diyen sanatçı teknolojinin gerçek potansiyelini ortaya çıkartmak için çalışmalarını sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/ugur-kayan-karma-piramid-sanat-12-mart-2021-26-mart-2021/", "text": "Karma, bireyi kendi eylemlerinden sorumlu tutarken aynı zamanda toplumun başka paydaşlarıyla bireyin ilişkisini de ceza ve ödül mekanizmaları içerisinde değerlendirir. Toplumda hep aykırı olarak anıldığını belirten Uğur Kayan, Karma ile izleyicisini anlamaya davet ediyor. Nü fotoğrafı, toplumun öteki olarak kabul ettiği şeyleri radikal şekilde ifade aracı olarak gören sanatçı, estetik ve kadın bedeni arasındaki ilişkiyi de derinleştiriyor. Kadın bedeninin namus bahanesiyle toplumsal normlarla baskı altına alınmasını şiddet distopyası olarak gördüğünü ifade eden Kayan, Karma ile bu baskıcı sosyolojik duruma karşı ses yükseltmeyi amaçlıyor. İzleyicinin dört duvar arasında, ancak yalnızken değerlendirmeye açtığı kavramlarla sergi bağlamında yüzleşmesini hedefleyen sergiye paralel hazırlanan katalog, sanatçının Umarım bu sergi baskı altında kalan, ötekileştirilen, utanç duymak zorunda bırakılan bütün insanların ve sanatçıların 'karma'sı olur sözleriyle açılıyor. Buradan hareketle nü fotoğrafın sanatçısıyla kurduğu ilişkiyi de sorgulama niteliği taşıyor. Uğur Kayan'ın ilk kişisel sergisi Karma 26 Mart'a kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/vecdi-uzun-tuvaldeki-huzun-deniz-karakurt-sekerci/", "text": "Deniz Karakurt Şekerci: Tutkunuz olan şey her ne ise bir şekilde karşılaşırmışsınız. Benimki de öyle oldu! Henüz yedi-sekiz yaşlarında bir çocukken depoda saklanmış kitaplarla dolu bir koli bulduğumu hatırlıyorum. İçinde çeşit çeşit kitaplar vardı, ama içlerinden bir tanesi diğerlerinden farklıydı. Bu Van Gogh'un hayatını ve resimlerini anlatan bir kitaptı. Daha önce böyle resimler hiç görmemiştim. Şansızlıktır ki; ilkokul dönemi tek bir saat bile resim dersi görmemiştik, ancak bu durum kardeşimle birlikte resim yapmamıza engel değildi. Kendimize çizimlerden oluşan bir dünya kurmaya başlamıştık. Birbirimize resimli bulmacalar hazırlıyor, çizgi-film kahramanları oluşturuyor, hatta peçete koleksiyonlarımızın desenlerini bile kendimiz çiziyorduk. Ve... Evet ben büyüyünce Ressam olacağım diye hayaller kurmaya başlamıştım. Bu hayalimi gerçekleştirmek üzere Akdeniz Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünde lisans ve yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Tüm eğitim hayatım boyunca atölye hocalarım yönünden de şanslı bir öğrenci olarak kendi sanatsal bakışımı resimlerime uygulama olanağına eriştim. Sanat eğitiminde atölye hocaları kişinin kendi olması yolunda en önemli faktörlerdendir. Kişinin kendisini keşfetmesine olanak verildiği zaman sanatçı adayı da kendi rayına girmeye başlıyor. Mezun olduktan sonra da artık heybeni ne ile doldurduysan üzerine ekleye ekleye sanat camiası ile yüzleşmeye başlıyorsun. Resimlerim ilk bakışta sert bulunur ve Neden daha iç acıcı konular yapmıyorsun? şeklinde yorumlar alırım. Beğenilmeyi herkes ister. Çünkü insan doğası gereği beğenilme içgüdüsü ile doğar, ancak güzelliğin nasıl somut bir göstergesi yoksa güzel resmin de bir tanımı yoktur. Ne olursa olsun benim anlatmak istediğim bir derdim var. Bu dert de hiç bitmeyecek sanırım. Varılmak istenen hedef benim için soyut bir kavram olup, başarının şu ya da bu şeklinde kesin bir göstergesi yoktur. Tıpkı sanat eserinin ne olduğuna bizim değil, zaman ve sanat izleyicisinin karar vermesi gibidir. V. U.: Sanatseverlere resimleriniz hakkında ne anlatmak istersiniz? Resminizi nasıl tanımlayabilirsiniz? Vermek istediğiniz mesaj nedir? Bu mesajlarınızı yansıttığınızı düşünüyor musunuz? Yansıttıysanız eserlerinizdeki yansımaları ve ipuçlarını nasıl görebiliriz. D. K. Ş.: Yaşadıklarım ve gördüklerim yaptıklarımdır, yaşayacaklarım ve göreceklerim yapacağım resimler olacaktır! Resimlerimde imgeler görünenin ötesinde tinsel fotoğrafının biçim üzerindeki izdüşümüdür. Bu bazen dinlediğim bir müzik, bazen şairin bir şiiri, ressamın bir resmi, bir kişinin hikayesi bazen de benim dahil olduğum bir yaşanmışlıktır. Resimlerimde bir dönem kırmızı girer hayatıma. Bunlar başkaldıran, ama bir derdi olan kadınlardır. Darp edilmiş, evladını kaybetmiş, tecavüze uğramış ve okumasına izin verilmemiş bir kadındır. Yapmak istediği ne de çok şey vardır. Hayal kurar. Yapamaz, ama hep bir umut taşırsın kalbinde. Sonra da renkler yeşil olur. Yeşilin tonları birbiri ile kavga etmeye başlar. Daha sonra da barışır. Hüzün bir kere girmiştir hayatına. Dert etme! der kendine, Vardır bunun içinde de bir güzellik.. Derken sarı, mavi, gri, beyaz, siyah... Kısaca her renk belirli dönem ziyaret eder resmimi. Bazen tek başına gelir. Bazen de çok kalabalık gelirler. Misafir gibidir. Görevini tamamlayınca izin isteyerek ayrılır. Bazısı da izinsiz girer, Ama ben kovmam asla. Hangi renk olursa olsun sohbetini dinlemek isterim. Gözlerine bakarım. Bakan göz her şeyi söyler. Bir insanın gözlerine baktığınızda size söyleyemediklerini görebilirsiniz. Taşıdığı bir hüzün vardır. Kamufle ettiği hayatını anlatırcasına boyalar kat kat dökülür resmin içine. Nasıl güzellikler ve başarılar yaşamın içindeyse, kötülükler, hastalıklar, başarısızlıklar ve hayal kırıklıkları da yaşamın bir parçasıdır ama biz duvarımıza astığımız resimde bize iyi hissettirecek şeyler görmek isteriz. Diğer kısım bizi rahatsız eder. Kendimizi, ya da diğer kişileri hep güçlü yanları ile görmek isteriz. Başarısızlığı sevmeyiz. Duymak istemeyiz. Kendimizde bile! Herkes geçmişi ile birlikte geleceğini yaşamaya koyulur. Bizler kişileri hatırlarken onların bizde bıraktığı izi kodlarız. Yolda yürürken, seyahat ederken, çalışırken, haberleri izlerken, birini beklerken... Aslında gerçek dünyanın da şahitliğini yapar ve imgeleri zihnimize kaydederiz. Bu imgelerin bende bıraktığı minik bir izdir resmim. Aslında bir çeşit katarsis diyebiliriz. D. K. Ş.: Hemen hemen her malzeme ve teknik ile resim yaptım. Şu süreçte genel olarak tuval üzerine akrilik boya ile çalışıyorum. Çalıştığım boyutlar değişkendir. Şu anda farklı bir malzemeyle resmi birleştirme ile ilgili yeni bir sürece başladığımı söyleyebilirim. Hangi malzeme ile çalışıyor olursam olayım hep şunu düşündüm; Üzüntü ve sevinç hayatın gerçekleri! Hayatlarımız bu denge ile ilerliyor. Üniversiteyi çalışarak okumak durumunda kalmıştım. Çalıştığım ortam bir hastanenin yoğun bakım servisiydi. Burada birçok ağır hasta ve farklı şekilde sonlanan ölümlere tanıklık ettim. Birçok hastanın hayatını kurtarıp, birçok aileye de ölüm haberi vermek zorunda kaldım. Onlar iyileştiklerinde mutluluklarına tanıklık ettim. Yaşama sevinçlerini gördüm. Tabi tüm bunları yaşarken resimlerimde yaşadıklarım ve gördüklerimden etkilendi. Tüm bu gerçeklikler zaman içinde resimlerime yansımaya başladı. Son dönem çalıştığım portreler; düşen ve düşmek üzere olan ya da bekleyen kadınlar ise aslında tüm dünyayı ilgilendiren, ama özellikle ülkemizde çok yoğun bir şekilde tanık olduğumuz kadınların uğradığı haksızlıkları temsil etmektedir. Oldukça zorlu mücadeleler yaşayan kadınların gücü, tüm yaşadığı zorluklara karşı taşıdığı umudu anlatmaya çalıştığım resimlerdir. D. K. Ş.: Öncelikle sanat üreticisi olan, sanatı dert edinmiş herkesin yolunun İstanbul ile bir süre de olsa kesişmesi gerektiğini düşünüyorum. Ülkemizde İstanbul ve Ankara sanatın iki ana arteri konumundadır. Buralardan beslenmek sanatçının hem mevcut durumunu tartması, hem de günceli takip edebilmesi açısından mutlaka gereklidir. Antalya'da yaşıyorum. İstanbul ve Ankara'da ki önemli sergi ve fuarları çoğunlukla takip edebiliyorum, ama bazen zamanlama yönünden sıkıntılı olabiliyor. Günümüz teknoloji çağında sosyal medyanın gücü ile bu gidemediğimiz sergilere gitme ya da tanışamadığımız kişilerle iletişime geçme şansına erişebiliyoruz. Aynı durum Anadolu'da yaşayan bizlerin de fark edilmesi açısından da geçerlidir. D. K. Ş.: Sanat; derdinin ne olduğunu arayan kişinin onun peşinden gitmesi ve bu derdini farklı biçimlerde anlatabilme çabasıdır. Bunun olmazsa olmazı ise; duygu, yaratıcılık ve daha önce anlatılmamış bir biçimde kendini anlatabilmektir. Bizler bunu kendi anlatım dilimizde nasıl yapabileceğimizi arıyoruz. Belki bu süreç hep aramakla geçecektir. Evet, ben oldum. diyemem, çünkü yolun henüz başındayım. Bu süreç hep kendimi beğenmemekle devam edecek sanırım. Buna sonucu kesin olmayan bir yolculuk dersek, bu yolculuğu bilerek ve isteyerek tercih etmek gerekmektedir. Ben bu sürecin zorluklarını bilsem de devam etmek istiyorum, bu engelleyemediğim bir duygudur. D. K. Ş.: Özgünlüğe sanatçının sırtında taşıdığı hiçbir zaman da indiremeyeceği bir sorumluluk olarak bakıyorum. Her şey bu öge üzerine şekilleniyor. Özgün olmak için salt yetenek ve yaratıcılığın yanında okumalı, cesur olmalı, tartışmalı, araştırmalı, zekanı göstermeli, kendine inanmalı ve en önemlisi çok çalışkan olmalısınız. Yapıtlarınızın benzerleri içinde ayrışması gerekmektedir. Ele alınan konu ne olursa olsun, sen onu diğerlerinden nasıl farklı yapmalısın? Bence kendimize bu soruyu sormalıyız. D. K. Ş.: Yaptığımız resimler etkilendiğimiz sanatçıların ipucudur bana göre. Etkilendiğim sanatçıların başında Edvard Munch, Oscar Kokoschka, Van Gogh, Paul Cezanne, Egon Schiele, Otto Dix, Alberto Giacometti ve Kathe Kollwitz gelmektedir. Bu sanatçıların ekspresif anlayışta yapmış oldukları oldukça güçlü ve özgün eserleri bende ve sanatımda etkileyici olmuştur. Bizler neden bu sanatçılardan etkileniyoruz? Bu soruyu kendimize sorduğumuzda resimlerimizin üslubu ile ilgili cevabı da alabiliyoruz. Sanat üretiminde fiziksel varlığımız yanında ruhsal varlığımız bizim etkilenme eşiğimizi belirlemektedir. Buna bir örnek verecek olursam; aynı ailede yaşayan ve aynı olaylara tanıklık etmiş olan aile bireylerinin olaylardan etkilenme eşiği kişilik yapıları ile birlikte değişiklik göstermekte ve tepkileri de o ölçüde şekillenmektedir. Benim de resimlerimde etkilendiklerim sanatıma yansır ve yaşadıklarım da resimlerimi etkiler diyebilirim. Kısaca her iki durumda yaşıma, ruh yapıma, içinde bulunduğum ana göre değişmektedir. Ele aldığım konuların şekillenmesi benim tutumumla birlikte, varmayı hedeflediğim resimde vücut bulduğunda başarılı olduğumu hissedebilirim. Burada zorlama olmaksızın, akışında tuvalin karşısında resim yaptığımda beklediğim sonuca ulaşabildiğimi gördüm. Aksi gerçekleştiğinde ise sonuca ulaşamayıp imha ettiğim çokça resim oldu. D. K. Ş.: Sanatın yönü kalbinde ve gerçekten hissettiğin doğrultuda olmalıdır. Yönlendirmeler sanatçının doğasını bozar ve gideceği yolu değiştirebilir. Burada bir hususa daha değinmek istiyorum. Yeni kuşak genç sanatçıların en büyük eksikliği eleştiridir. Kendimizi ve sürecimizi analiz ederiz, ama Terazi kendisini tartamaz. ve Kendinizin kendinize fısıldamaları yanında bir de harici gözle kendinize bakılmasına, değerlendirilmesine ve değerlendirmenin sonucunun size iletilmesine izin verin. ilkelerini ihmal etmemeliyiz. Bizler de bu yolculukta bizleri gerçek bir gözle eleştirecek kişilere kendimizi eleştirmeliyiz ki; adımlarımız yanlış ise düzeltebilelim. Diğer bir sorun da sanatseverlerden yeterli eleştiriyi alamıyor oluşumuzdur. Bu konuda da yeri geldiğinde ısrarcı adımlar atmak gerekmektedir. Eserlerim ile ilgili özellikle almış olduğum olumsuz eleştirilerden beslenirim. Bu eleştiri bilen, yetkin bir ağızdan çıktığında, benim sorgulamam gereken bir şeyler olduğunu fark etmemi ve üzerine düşünmemi sağlar. Zaten sürekli güzel yorumlar sanatçıyı bir yere taşımaz. Açıkçası gerçeklerin şeffaf bir şekilde sanatçının yüzüne söylenmesi tarafındayım. D. K. Ş.: Eserlerimle ilgili en büyük kaygım özgünlüktür. Olaya biraz kusurlu olsun, ama senin olsun olarak bakıyorum. Bu süreç Akademiden mezun oldum ve ben oldum. şeklinde olamaz. Bu aslında sanatçının hayatı boyunca dert ettiği bir süreçtir. Her resimde aynı sancıyı çekiyor olmak gerekir. Acı çekmemiş biriyle yapılan her sohbet gevezeliktir.. Burada benim bahsettiğim arabesk bir algı olarak anlaşılmasın. Yeri gelecek sadece eğleneceğimiz, kendimizi iyi hissettirecek sohbetler edecek, kitaplar okuyacak, filmler izleyecek, ellerimizi ceplerimize sokarak caddelerde yürüyeceğiz, ama tüm bunları yaparken de insan olduğumuzu hep hatırlayacağız. İnsanlığın varoluşundan beri ırkçılık, cinayet, savaşlar, doğa felaketleri, hastalıklar, kayıplar ve haksızlıklar gibi birçok olumsuz olaylar gerçekleşti. Dünya savaşlarını bizler yaşamasak da sanata ve sanatçıya ne kadar etki ettiğini gördük. Burada bahsettiğim acı bu tarz bir acı! Ben de resimlerimde insanlığın yaşamış olduğu farklı sıkıntıları ele alıyorum. Çok susadığımız ve şişeyi kafamıza dikip kana kana su içtiğimiz zamanlar vardır. Benim resimlerimde de konular susuzluğum geçene kadar devam ediyor, ama biliyorum ki tekrar susayacağım. D. K. Ş.: Hayatlarımız nasıl aynı seyrinde gitmiyorsa resimlerimiz de çalışmaya devam ettiğimiz süre içinde değişim ve gelişim göstermeye devam ediyor. Sanatçı eserlerinin satılmayacağını göze alarak resim yapmalıdır. Gerçekten ben bunu yapmak istiyorum ve ben buyum diye ısrar etmeli, kendimize ve sanatımıza güvenmeliyiz. D. K. Ş.: Sanat yolculuğunu sınırsız bilete sahip olduğun bir tren yolculuğuna benzetecek olursak, ben bu yolculukta sınırsız bilete sahip olmayı hayal eden, henüz istasyona girmiş bir yolcuyum. Umarım bir gün sınırsız biletim olur. Bu yolculuk heyecanlı geçecektir. Çünkü bu yolculukta daha önce gitmediğim birçok yer, görmediğim birçok renk ve tanışmadığım binlerce insan var. Bazen trenden inip şehri gezeceğim. Bazen de durup sadece pencereden dışarıyı seyredeceğim ve tanımadığım ama bir anda gözlerimizin birleştiği kişilere el sallayacağım. Tüm bu süreçleri yaşama umuduyla, resmimi geliştirmek için akademik olarak doktora eğitimine devam etmek ve şimdi benim evet bu niteliklidir ve özgündür olarak telaffuz ettiğim isimler gibi gelecekte de bir gün ismimin birileri tarafından telaffuz edildiği bir sanatçı olmak istiyorum. Tutkunuzun ne olduğunu bulan bir kişiyseniz ondan ayrılamayacağınızı da anlıyorsunuz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/08/zeliha-demirel-fazilet-kendirci-ile-6gen-bellek-uzerine-soylesi/", "text": "Sergiyi Piramid Sanat'ta sunulduğu sırada gördüm, eserin enstalasyon olarak sunumu heyecan vericiydi ve izleyiciye iki boyutlu görüşü aşma olanağı veriyordu. Bir yanıyla da çalışıldığı dönemlere tanıklık eden sergi, insan doğa çatışkısını, insanın diğer canlılarla olan ilişkisinde kurduğu hükümranlığın sonunda hem doğaya hem de diğer canlılarla birlikte kendi türüne verdiği zarar ve yok oluşa giden zemini, zamansal ölçüleri de koyarak aktaran, parça bütün ilişkisini de sorgulatan yanı ile de karşı karşıya bırakıyor izleyiciyi. Sergi iki iç içe zaman olgusuyla da zaman kavramını derinden sorgulatıyor; birincisi eserin üretiliş süreci ve sunum için bekleme süreci, ikincisi izleyicinin eserin arka yüzündeki tarihli dökümanlarla karşılaştığında izleyiciyi o zaman kesitlerine götüren süreç. Fazilet Kendirci: 14 yıl önce, 2007 Şubat'ta eylem sürecine başladığım, düşünce sürecimin ise ne zaman başladığından pek de emin olamadığım, 2013 Şubat ayında kısmen bitirdiğim, gerçek doğumunu sergilendiği yıl bitirecek şekilde beklettiğim, 390 x 1110 cm ölçülerinde ki, çok köşeli ve çok katmanlı, 6GEN BELLEK, Piramid Sanat'ta, tek bir sanatçının tek bir eseri olarak, 13 parça halinde 10 Şubat 2021'de gün yüzüne çıktı. Eserin ruhuna, karakteristik yapısına, sorgulamalarına uygun bir zaman dilimi tam da bu zaman dilimiydi, ne daha önce ne de daha sonra... Daha sonradan kastım PANDEMİ-COVİD19 sonrası. Bizler çok kolay unutabilen canlılar olarak; insanlık tarihinde yaşanmış, deneyimlenmiş ve bedel ödenmiş pek çok meseleyi unuttuğumuzu hatırlarsak, bu zorlu süreci de kısmen geçirdikten sonra yaşanmışlıkların en derin kuyularına atıp, hiç yaşanmamışçasına aynı alışkanlıklarımızla hayatımıza devam edebilme olasılığımız çok yüksekti; dolayısıyla tüm dünya bu zorlu süreci yaşarken, bu zaman diliminde 6GEN BELLEK'in insana soracağı soruların en neti şuydu? SEN bu gezegende nesin-kimsin? Bu ve benzer sorularını sormasına tam da şimdi olanak bulmalıydı. Piramid Sanat'ta bu olanağı buldu. Covid 19 Salgınının hükümranlığının yaşandığı bir zaman diliminde kişisel sergi açmak; pek çok riskleri beraberinde getirir. Klasik sergi mantığı, alışkanlıklar, klasik açılış kokteylleri, klasik sergi ziyaretleri ve sohbetleri, rahat ortamlar, ulaşım vs... Beklentilerinizin olması mümkün değil, yaşamın hiçbir alanı 2020 öncesi gibi hareket edemiyor, covid19 herhangi bir alana-kişiye- sektöre- makama iltimas geçmiyor, o herkese aynı mesafede duruyor ve herkesi tehdit edebiliyor. Doğal olarak sanat eylemleri de bundan nasibini aldı; ancak 6GEN BELLEK'in derdi tam da buydu zaten, dolayısıyla eser bu durumdan hiç şikayetçi olmadığı gibi bilakis bu durumdan gayet memnun insana, insanın yaratabileceği tehlikelerini ve gücünü gösterebilmek için varlığını son 14 yıllık süreç içinde sabrederek gerçekleştirmişti, şimdi bu gerçekle yüzleşen insana ayna tutuyordu, nasıl şikayet edebilirdi ki. İnsan isterse bu esere pek çok perspektiflerden bakabilme şansını kendine lütfeder, istemez ise henüz o derinlikte yaşayamıyorsa, daha sığ sularda yüzmeye devam ederek, sizin deyiminizle güdüklüğü tercih edebilir. Buyursunlar, tercih haklarını kullanabilirler, yaşamda olduğu gibi bu sergide de her iki yol insanın hizmetine sunuluyor. Muhteşem zekaya sahip olan insan! F. K.: Ben henüz çocuk denilecek yaşta iken entelektüellere eleştirel bir mektup yazmış fakat gönderememiştim. Entelektüellerden daha fazla beklentilerim vardı, sorumluluklarını tam manasıyla yerine getirmediklerini gözlemliyor ve düşünüyordum. Ben eğer kendimi sanatçı olarak tanımlayabiliyorsam hakkını teslim etmeye çalışarak yaşayabilmeliydim. Sadece kendi kişisel kariyerim için sığ sularda yüzemezdim, riskse evet o riski göze alabilmeli bu cesareti ortaya koyabilmeliydim. İnsanlık tarihine baktığınızda sürekli tekrar eden benzer problematik durumlarla karşılaşıyorsanız, bu durumu daha açık masaya yatırmak, sorunların nedenini iyi tespit etmek zorundasınız. Bu sorunlara mahallede ki Ayşe teyzenin, Ali Amcanın çözüm bulmasını mı bekliyorsunuz? Öyle ise sahip olduğunuz; eğitim, sosyal ortam, kariyeri neden yaşıyorsunuz bırakalım mahalledeki Ayşe teyze, Ahmet amca tüm sorunlara çözüm bulsun. İmza yetkisi sahibi iseniz bu hakkı teslim edebilmeli, en azından edebilme gayreti içinde olabilmelisiniz. Eserin başkaldırdığı veya sözünü söylemek istediği kitle öncelikle imza yetkisi olan insanlar, sonra eğitimli kadınlar ve entelektüeller en sonra da sokakta ki güncel yaşamını idame ettirmeye çalışan vatandaş. İnsana, insanı ve yaşamın döngüsünü, doğanın vazgeçemeyeceği bir güç olmadığını, genleri ve sürekliliği, mesafeyi, gücü-güçsüzlüğü-tarihi-bugünü ve hiç kuşkusuz geleceğe o günlerden basından tüm dünyanın hareketlerine ilişkin seçkileri 6 yıl boyunca kaydettim, başladığım 2007 Şubat'ta da, bugün 3.3.2021 bitirdiğim günde de seslenmek istediğim kitle değişmedi; ancak şunu belirtmek isterim ki bu işe başladığımda 10 yaşında olan bir çocuk bugün 24 yaşında genç bir birey olarak bu işe gösterdiği ilgi ve sorgulama halini yaşadım, bu tecrübe benim meseleyi algılama ve ortaya koymakta ne kadar haklı olduğumun bir kez daha göstergesiydi. Bunu sergi sürecinde yaşadım. F. K.: Evet 14 yıl bir iş için enerjinizi vakfetmeniz azımsanacak bir süreç değil; ancak 6GEN BELLEK için pek çok eskizlerim oldu, aylarca biçimini nasıl istiyorum? Düşündüğüm beni etkileyen, ilgilendiren meseleyi nasıl en iyi ifade edebilirim?... sorularımın yanıtı şuydu: insanı anlatan bir iş, insan DNA'sını ifade edebilmeli düşüncem ağır bastı ve 365 adet parça bir araya geldiğinde, ana kompozisyon DNA sarmalını simgeler, bu form kesin kararımdı, 14 yıl sonunda da değişmedi. İçerikte ise; üzgünüm her geçen yıl, ay, gün hızla teknolojik gelişmelere şahit olduğumuz kadar terbiye edilebilmiş insan egosu ile maalesef karşılaşamıyoruz, yaşamın her alanında hala derin mağduriyetler, erdemsiz yaşam halleri ile karşılaşmak çok düşündürücü. Ve yapay zekaya umut bağlayan bir kitlenin varlığını görmek zorundayız. Adalet, eşitlik, doğa katliamı, ekoloji, cinsiyet eşitsizliği, kadın sorunları, ekonomik eşitsizlik, sanatın, bilimin, felsefenin küçümsenen gücü... vs... yeni kuşak gezegende tüm canlılar için daha iyi bir yaşamı talep edebilir, geçmiş kuşakların yaptığı gaflete düşmeden sorgulayarak, irdeleyerek uygulamaya koyarak bunu sağlayabilir. Eserin doğmaya başladığı yıl henüz yüzleşmediğimiz fakat önemle işaret etmeye çalıştığı meseleyle 2021 de yüzleşiyoruz, onun adı covid19. En net olan değişim bu olsa gerek. Bu sorunun bir gecede var olmadığını unutmasak iyi olur. Z. D.: Bu eserde çok fazla emek var, (365 tual, hepsinin birbirine eklenmesi, sunum için farklı parçalara tekrar ayrılması,...) emeğinizin söylemek istediğinizin önüne geçeceğini düşündünüz mü? Emek sanatçıya zevk veren bir şey mi yoksa yoran, bıkkınlık yaratan bir süreç mi? Hız çağında sanat eserlerinde uzun vadeli yoğun emeklere nasıl bakıyorsunuz? Malum zaman bu çağda zapt edemediğimiz bir kavram. F. K.: Bizim kuşak emek kavramını hakkıyla yaşayan bir kuşaktı diye düşünüyorum, mesela ben yakın tarihe kadar nakit ödeyerek, hazır büyümüş bir ev bitkisi, çiçeği almadım; bizler komşularımızdan sevdiğimiz bir bitkinin küçük bir dalını alır; ona emek vererek sevgi ve ilgi ile onun büyümesine tanıklık ederdik. Bu süreç bana sıkıntı olarak gelmezdi, bilakis o çiçeği istiyor ve hak ediyorsam, önce ona emek vererek büyütmem gerektiğini düşünür ve öyle de yapardım. Dolayısıyla 365-6GEN BELLEK için verdiğim emek ve enerji beni besleyen bir süreçti, bu işe tuvaller atölyeme girdikten sonra bitirinceye kadar hiç kimsenin eli dokunmadı, tüm teknik işleri, vidalama, matkapla delme vs. her şeyini ben yapmalıydım ki, benim enerjim ve benim düşüncelerim, benim hassasiyetim bu işe tam manasıyla geçebilsin ve biz ikimiz daha derin ruhsal ve düşünsel bir birliktelik kurabilelim, aksi hem çok kolay, hem de çok yapay olurdu, ben sadece fikir üreten birisi değilim ki, ben ruhsal olarak ta bir eylem süreci yaşıyorum onu da ancak ben yapıta aktarabilirim. Aksi nasıl olacak? Ruhsal duygusal, düşünsel halimizi bir başkasına ödünç veremiyoruz, böyle bir teknoloji de şu anda henüz yok, birisine talimat vererek bir eşya, bir resim yaptırabilirsiniz; fakat sanat eseri ise hayır! Onun bir karakteri, ruhsal, psikolojik bir yanı var, o da sadece sanatçısında mevcut. İçinde bulunduğumuz hız çağının HIZLI İŞ-SANAT bekleme güdüsüne meyledilirse ortaya sığ ve derinliği olmayan işler çıkar, bir insan bile 9 ayda dünyaya geliyorsa, zaman kavramının nelere muktedir olup-olamayacağını iyi düşünmek ve fark etmek gerekir, doğadaki hiçbir değer hızla var olamıyor, yağmur, kar, ağaç, hayvan, bitki, toprak, insan... Herhangi bir meslekte deneyim süreci yaşamadan, birikimi olmadan o işte verimli olmasını beklemek bence mümkün değil, sanatta öyle, yeteneklerinizle doğmuş olsanız da, okumadan, izlemeden, merak edip araştırmadan nasıl yapılabilir? Tüm bu eylemler için de zamana ihtiyacımız var, gün sadece 24 saat. Ayrıca yaptığınız iş sadece bu çağa mı hizmet edecek yoksa gelecek çağda ki insanlara da mı hizmet edecek? Bunu da ayrıca sorgulamak gerektiğini düşünürüm. Bugün insanlar telaş ile kolay beğeniyi tercih edebilirler, peki yarın için bir şey ifade ediyor mu yaptıklarımız? Ben bugünü görüp, yarına bakabiliyorum. 14 yıl önce 6GEN BELLEK'e başladığımda da o günün yarınını görebilmiştim, yanılmamışım. Tüm dünya hızla değişirken kemikleşmiş beğeni anlayışı ile tespitlerimizi, deneyimlerimizi, düşüncelerimizi ifade edemeyiz, plastik resim dilini bir ustadan öğrenir ve uygularsınız, bu yol da diğerine oranla kolay bir yol. Fakat yaratıcılığınız ve çağın sorunlarını sizin yaşam deneyimleriniz, gözlemleriniz, tecrübeleriniz ile ifade edebilme, risk alabilme cesareti, gayreti... Bu olgular ile daha başka iş ortaya koymanıza neden olur. Resim okuma zenginliklerinin oluşabilmesi için, yaşamı okuma zenginliklerinin de aynı oranda paralel gelişmesi, deneyimlenmesi gerektiğini düşünürüm, temelde aynı olan yaşam biçimleri özelde farklılaşır ve bu özel alanın mahremiyeti korunabilirse özel bir iş çakabilir. Muhatabımız bu işse bu işe başka bir boşluktan bakıp, başka bir dil üzerinden konuşmak durumundayız, karşımızda daha önce denenmemiş bir iş varsa, denenmiş sorgulamalarla anlamaya çalışamayız, bu muhatabımız alışkın olduğumuz biçim, ölçü, derinlikte... Değil, klasik bir eserin en fazla kaç köşesi olabilir, bu eserde kaç köşe var?... Dolayısıyla tek yönlü okumayı reddedip, ön-arka, çok yönlü ve çok katmanlı okumayı talep ediyor, izleyiciyi oralara yöneltiyor bunu yapabilecek miyiz? Muhatabımızın bize başka soruları var o sorulara yanıt aramalıyız. En az kendi oluşum sürecini gerçekleştirdiği, deneyimlediği, yaşadığı süreç kadar uzun ve zor bir yolculuk. Bunu göze alabilen eseri okumayı başaracak diye düşünüyorum. F. K.: Süreç odaklı, çok köşeli ve çok katmanlı bu projeyi gerçekleştirmeye karar verdiğimde, bu işin çok zor ve sıra dışı bir iş olacağının farkındaydım. Daha önce sanat dünyasında bu kriterlere benzer hiçbir iş görmemiştim; dolayısıyla bu kadar farklı ve süreç odaklı 390 x 1110 cm ölçülerinde, çok farklı formda, sıra dışı bir proje gerçekleştireceksem bunu hemen herkese kabul ettiremeyeceğimi, anlaşılamayacağını, reddedileceğimi, kolay okunamayabileceğini tahmin edebiliyordum. İnandığım bir işti evet fakat sabırla bekleyecektim, madem basının toplum ile olan ilişkisini de arka yüzünde hücrelere kaydetmeye karar vermiştim o halde bu işi ne zaman gün yüzüne çıkarabilirsem o güne kadar bu hücreler beklemede kalacak ve eseri gün yüzüne çıkardığım ilk günler, sonra sergilendiği günler, daha sonra serginin bittiği tarihin gazetedeki gündem maddelerinden seçkiler kendilerini bekleyen boşluktaki yerlerini alarak gelecek insanlık tarihine doküman olarak o haberleri de kaydedecektim, öyle de yaptım. Bu durum esere başka bir katman daha sağladı, eseri 2013'de adeta nadasa bırakmıştım, 2013 ten 2021'e yani son 7 yıl da Türkiye'de ve dünyada yaşamın her alanında nasıl bir değişim olmuş-tu-muydu? Ne-Nasıl olmuştu?... Okuyucunun işini bir kat daha genişletmiştim. Haydi bakalım şimdi buradan da eseri okumaya alabiliriz. 6GEN-BELLEK kompozisyonun son birleşen alanında, sergiyi düzenlediğimiz iki gün 4-5 Şubat 2021 tarihli günlerin haber seçkileri yerlerini aldılar, sergi sürecinden seçkiler ve en son 3.3.2021 çarşamba gününden gazete haber seçkileri ise kendilerini bekleyen eserin tam merkezindeki hücrelerde yerlerini alıp, gelecek tarihe not düşerek oluşum sürecini tamamladılar. Bu çok katmanlı eserin çok yönlü okumasını da tarihe bırakıyorum. Tarih ona hakkını teslim eder. Günümüzün sanat aktörlerinin ezberlenmiş eser okumalarını bir kenara bırakıp farklı bir okuma anlayışına başvurmak zorunda kalacaklarından, bu işe ortaya koymaya emin olduğum kadar eminim. F. K.: Sanatçının gün yüzüne çıkmamış gene süreç odaklı, biri EKOLOJİK AYAK İZİ NEDİR? sorgulayan, diğeri ANADOLU-ANATOLIA başlıklı 2 si bitmiş 3 farklı projesi daha var. Onlar da sanırım gün yüzüne çıkabilmek için zamanlarının gelmesini bekliyorlar. Ülkemizde kolay kabul gören işler sizin de malumunuz, farklı bir düşünce ve üretim biçimi ortaya koyarsanız bunun yaratacağı olumlu-olumsuz enerjiyi de göğüslüyorsunuz. 2017'den bu güne gene evrensel ölçekte başka bir proje üstünde çalışıyorum, umarım bu yıl onu da bitirebilirim. F. K.: İnsanlık tarihine baktığımızda her dönem iyi kötü insan yaşamları olmuş. İnsanın, İyi insan olarak yaşamını sürdürme gayretinin, yakın ya da uzak çevrelerinde emsal aldıkları iyi insan olduğu için İYİ İNSAN-ERDEMLİ İNSAN olma halini tercih ettiklerini düşünüyorum. Mutlaka onlara iyi bir insan; öyle ya da böyle, belki bir roman kahramanı, belki bir tiyatro oyunu veya film veya resim, sanatın farklı disiplinleri veya mahalledeki merhametli bir Ayşe teyze, Ali amca, belki bir akraba, baba-anne, aile büyüğü... Birisi mutlaka küçük ama derin bir dokunuşu olmuş ve o da erdemli bir yaşamı tercih edebilmiştir, Aile terbiyesi, görgüsü ve kültür kavramının etkisini de iyi düşünelim. Bu meselenin herhangi bir mevki, makam, varlık-yoklukla ilgisi olduğunu düşünmüyorum. Kötü insan olmak çok zor bir mesele ve bu insanların öncelikle kendilerine, öz benliklerine saygısı olmadığını düşünürüm, maalesef ne yazık ki sayıları azımsanamayacak kadar fazla sayıda ve tüm gezegene zarar vererek yaşıyorlar; rahmetli babaannem şöyle derdi: Dünya İyi İnsanların Yüzü Suyu Hürmetine Dönüyor! evet öyle, az sayıda olsa da varlar ve dünya döndükçe var olacaklar... Sokaktaki bir çocuğun gözlerine sevgiyle bakma erdemliğine sahip olabilmek, aldatmadan çalışmak, saygı kavramını iyi düşünebilmek... Bile isteye kimseye zarar vermeden, egolarımızın tuzağına düşmeden erdemli bir şekilde üreterek, insan olabilmenin sorumluluk bilinciyle emek vererek yaşayabilirsek ne ala. F. K.: Sevgili Zeliha umarım sanat ortamımızda senin soruların ve sorgulamalarınla daha çok karşılaşma fırsatı buluruz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/12/gizli-atolye-kolektifi-umutla-ve-sanatla-dayanismaya-ve-iyilesmeye-slogani-ile-temas-adli-cevrimici-bagis-sergisini-duzenliyor/", "text": "Proje geliştirmek için çalışan profesyonel sanatçılar, zamanını sanatla değerlendirmek isteyen yetişkinler ve sanata hevesli çocuklar için kapılarını açan kolektif üretim alanı Giz'li Atölye, 14 Mart 2021 tarihinde 'Temas' adlı çevrimiçi bağış sergisine ev sahipliği yapacak. Sergiden elde edilen gelir, dayanışmanın iyileştirici gücüne vurgu yapmak amacıyla KAHEV ve Derin Yoksulluk Ağı'na bağışlanacak. 2004 yılından bu yana Kadıköy Caferağa Mahallesinde faaliyet gösteren Giz'li Atölye, birbirimize temas etmekten kaçındığımız bu pandemi döneminde, sanat eserleri aracılığıyla temas ağı geliştirmek için çevrimiçi bir sergi projesi başlatıyor. Temas Sergi başlıklı proje dayanışmanın iyileştirici gücüne vurgu yaparak, katılımcıların işlerini bağışlaması ve işlerin yine bağış karrşılığında satışa sunulması şeklinde gerçekleşecek. Karantina, yalnızlık, tecrit, el, dokunmak, görünürlük, emek, temas, temassızlık ve dayanışma kavramları altında buluşan projeye açık çağrı yoluyla katılacak olan katılımcıların işleri, projeye özel olarak düzenlenen web sitesinde 14 Mart-31 Mayıs 2021 tarihleri arasında sergilenecek. Serginin çıkış noktası, toplum sağlığı için büyük risk altında hizmet eden sağlıkçıların bu süreç dahilinde yaşadığı zorluklar, kayıplar ve tükenmişlik hissine karşı verdikleri mücadele. İşlerin çevrimiçi sergilenmesi ile zamansız ve sınırsız bir etkileşime imkan yaratmayı hedefleyen proje, açık çağrı yoluyla başka katılımcılara da yer vererek temas ağını çeşitlendirmeyi ve zenginleştirmeyi hedefliyor. 14 Mart 2021'de başlayacak çevrimiçi serginin ilk ayağı Giz'li Atölye Kolektifi üyeleri ve Kolektifin davetlilerini içeriyor. Serginin ikinci ayağı ise sergi web sitesinde yapılacak açık çağrıya yanıt veren katılımcıların işleriyle 15 Nisan 2021'de büyüyerek devam edecek. Katılım ve projeye dair detaylı bilgi için serginin web sitesi www. temassergi. com'dan bilgi alınabilir. 2004 yılından bu yana Kadıköy Caferağa Mahallesinde faaliyet gösteren Giz'li Atölye, Gizem Gürsel ve Sedef Kermen iş birliği ile kuruldu. İki sanatçı bu çatı altında kendi üretimlerine odaklanırken bir yandan da sanatın her yönüyle herkese dokunmayı hedeflediler. Atölyenin kapıları; projelerini gerçekleştirmek için çalışan profesyonel sanatçılardan, sanatın sağaltıcı yönüne tutunanlara, iş sonrasını sanatla değerlendirmek isteyen yetişkinlerden, sanata hevesli çocuklara kadar herkese açık oldu. Yakın zamanda farklı disiplinleri de bünyesine katarak kolektif bir üretim alanına dönüşen Giz'li Atölye, sanat pratikleri içerisine dayanışmayı, fikir çeşitliliğini ve demokratik bir zemin üzerinden işleyen iletişim deneyimlerini de katarak yaratıcı faaliyetlerini sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/12/hafiza-saraylari-memory-palaces-bozlu-art-project-mongeri-binasi-20-nisan-14-agustos-2021/", "text": "Erken Cumhuriyet döneminin önemli sivil mimari örneklerinden biri olan ve Bozlu Art Project'in sanatsal etkinliklerine ev sahipliği yapan Şişli'deki tarihi Mongeri Evi, 20 Nisan 14 Ağustos tarihleri arasında Dr. Özlem İnay Erten küratörlüğündeki Hafıza Sarayları isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Adını Antik Yunan ve Roma medeniyetlerinden beri kullanılan, bilginin mekanlar üzerinden görsel yolla hatırlanmasını sağlayan Hafıza Sarayı tekniğinden alan sergi, İtalyan asıllı mimar Giulio Mongerinin yaşamı ve Mongeri Evinin tarihine odaklanarak arşivsel bilgiler eşliğinde mekan ve bellek ilişkilerini sorguluyor. Sergi, Meliha Sözeri, Server Demirtaş ve Evren Erol'un yapıtlarını Hafıza Sarayı kavramı etrafında bir araya getiriyor. Hafıza Sarayları isimli sergi, Sultan Abdülmecid döneminde (1839-1861) saray doktoru olan ve Türkiye'de modern psikiyatrinin kurumsallaşmasında önemli rolü olan Dr. Luigi Mongeri'den (1815-1882) başlayıp, mimarlık tarihimizde iz bırakan önemli isimlerden biri olan oğlu mimar Giulio Mongeri'nin (1873-1951) İstanbul'dan İtalya'ya uzanan yaşam öyküsünü ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında Sadıkoğlu Ailesi için yapılan Mongeri Evi'nin Pakize Tarzi Kliniği, Ataman Kliniği, Yüzyıl Işıl İlkokulu gibi isimler alarak zaman içinde geçirdiği değişimleri ortaya koyuyor. Küratör Dr. Özlem İnay Erten, sergide Giulio Mongeri'nin yaşamı ve Mongeri Evi'nin tarihini arşivsel bilgi ve belgeler eşliğinde sunmayı amaçladıklarını söyleyerek, sergi konseptini oluşturan Hafıza Sarayı kavramına Meliha Sözeri, Server Demirtaş ve Evren Erol'un yapıtları aracılığıyla güncel sanat pratikleri üzerinden bakmayı denediklerini belirtiyor. Erten, bu anlamda izleyicilerin alışılmışın dışında bir sergi ile karşılaşacaklarının altını çizerek, ev kavramının pandemi süreciyle birlikte herkesin zihninde farklı bir anlam kazanmasına da vurgu yapıyor ve serginin kurgulanmasıyla ilgili düşüncelerini şöyle özetliyor: Mekanların yaşam öyküleri de insanların yaşam öykülerine benzer mi? Mekanların belleğiyle, belleğimizdeki mekanlar hangi noktada kesişir? gibi sorular eşliğinde anıların gölgesindeki anıtsal mimari eserlere, kolektif belleğe dair izler üzerinden yaklaşmaya çalıştığımız sergide bu düşüncenin yansımalarını güncel sanat pratikleri üzerinden deneyimlemek mümkün olacak. Sergide yer alan fotoğraflar, belgeler ve sanat yapıtları tüm yaşanmışlıklara göz kırpan birer imge olarak, sanatseverleri Türkiye'nin siyasi, sosyal ve kültürel değişimleri üzerine düşünmeye davet ediyor. Bu kapsamda Meliha Sözeri, Server Demirtaş ve Evren Erol'un yapıtlarının da yer alacağı sergi, 20 Nisan 14 Ağustos tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda izlenebilir. Erken Cumhuriyet döneminin önemli sivil mimari örneklerinden biri olan ve Bozlu Art Project'in sanatsal etkinliklerine ev sahipliği yapan Şişli'deki tarihi Mongeri Evi, 20 Nisan 14 Ağustos tarihleri arasında Dr. Özlem İnay Erten küratörlüğündeki Hafıza Sarayları isimli sergiye ev sahipliği yapıyor. Adını Antik Yunan ve Roma medeniyetlerinden beri kullanılan, bilginin mekanlar üzerinden görsel yolla hatırlanmasını sağlayan Hafıza Sarayı tekniğinden alan sergi, İtalyan asıllı mimar Giulio Mongerinin yaşamı ve Mongeri Evinin tarihine odaklanarak arşivsel bilgiler eşliğinde mekan ve bellek ilişkilerini sorguluyor. Sergi, Meliha Sözeri, Server Demirtaş ve Evren Erol'un yapıtlarını Hafıza Sarayı kavramı etrafında bir araya getiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/12/kucukcekmece-belediyesinden-istiklal-marsinin-100-yili-anisina-ozel-sergi/", "text": "Küçükçekmece Belediyesi, Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un kaleme aldığı, bağımsızlığımızın sembolü İstiklal Marşımızın kabulünün 100. yılını, 100 sanatçının devlet protokolüne özel hazırladığı anlamlı bir Ekslibris sergisiyle kutluyor. Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nin ev sahipliği yaptığı sergi, 12 Mart Cuma günü sanatseverlere kapılarını aralayacak. Milli Marşımızın kabulünün 100. Yılı anısına sergide eseri bulunan sanatçıların Ekslibris çalışmalarının yer aldığı numaralandırılarak hazırlanmış 100 özel katalog, devlet erkanından 100 isme takdim edilecek. Türk milletinin bağımsızlık mücadelesinin anlamını ve önemini bir kez daha hatırlatmak ve tarihe not düşmek amacıyla özgün bir çalışma hazırladıklarını ifade eden Küçükçekmece Belediye Başkanı Kemal Çebi, İstiklal mücadelemizin en çetin safhasında milletimizin duygularını ifade eden İstiklal Marşımız, milletimizin kahramanlığının, hürriyet tutkusunun, karakterinin ve eşsiz azminin sembollerindendir. Bir asrı geride bırakan marşımızın ilk günkü ruhu ile 100. yılı anısına, özgün bir eser hazırladık. Milli Şairimiz Mehmet Akif Ersoy'un da biz Küçükçekmeceliler için ayrı bir öneminin olduğunu da belirtmeliyim. Mehmet Akif, Halkalı Baytar/Ziraat Mektebi'nde hem öğrencilik hem de öğretmenlik yapmış, pek çok yazısını ve şiirini de burada kaleme almıştır. '100 Sanatçı 100 Ekslibris' projemizin gerçekleşmesinde katkı sunan tüm sanatçılarımıza teşekkür ederim diye konuştu. 1 yıldır çalışmaları yürütülen bu proje kapsamında 100 sanatçı; Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Meclis Başkanı Mustafa Şentop, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Bakanlar, 81 ilin belediye başkanları ve siyasi parti liderleri adına İstiklal Marşı konulu Esklibris çalışması yaptılar. Sanatçılar, belirledikleri isimlerin unvan ve kişisel özellikleri üzerine araştırmalar yaparak İstiklal Marşı konulu ekslibrisleri oluşturdular. Sergide bir araya gelen ve özel bir katalog baskı haline getiren bu çalışmalar, İstiklal Marşı'nın kabulünün 100. yılı anısına bu isimlere takdim edilecek. İlk örnekleri 1600'lü yıllara uzayan Ekslibris kitap resmi, mührü olarak kişiye özel üretilen çalışmalar olarak biliniyor. Projeye üniversitelerin güzel sanatlar fakülteleri dekanları, bölüm başkanları, atölye hocaları ve akademisyenlerin yanı sıra bağımsız sanatçıların çalışmaları ve Hanne Muhle sanatçıların baskıları için hazırlamış olduğu özel gravür kağıtlarıyla katkı sunduğu sergi, 30 Nisan'a dek CKSM'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/12/saype-ve-leo-lunaticden-land-art-street-art-masterclassi/", "text": "Institut français Türkiye'nin Aralık 2020'de başladığı ve büyük ilgi gören Masterclass serisinde alanlarında başarı kazanmış konuklar mesleki deneyim ve bilgilerini aktarmaya devam ediyor. 24 Mart saat 19.00'da gerçekleşecek Masterclass'a Fransız land art sanatçısı Saype ve Türk street art sanatçısı Leo Lunatic konuk olacak. Iki sanatçı kendi alanlarındaki bilgi ve deneyimlerini izleyicilerle paylaşacaklar. Materclasslara katılım ücretsiz ve herkese açık. Etkinlik Zoom platformu üzerinde çevrim içi olarak gerçekleşecek. Türkçe simültane çeviri ile Fransızca düzenlenecek Masterclass'a katılım için aşağıdaki bağlantıdan form doldurmak yeterli. Saype, Guillaume Legros namı diğer Saype çim ve toprak üzerinde anıtsal freskler oluşturuyor. Tebeşir ve kömürden oluşan ve doğada çözülen biolojik bir boyanın mucididir. Sokak sanatı ve landart'ı birbirine bağlayan sanatsal bir hareketin öncüsü olarak tanınmaktadır. Özgün yaklaşımı ve yenilikçi tekniği, ünlü Forbes dergisi tarafından 2019 yılında sanat ve kültür alanında otuz yaşın altındaki en etkili otuz kişiden biri olarak işaret edilmesine neden oldu. Şiirsel ve kalıcılaşmayan eserleri doğaya saygı alanında zihinleri etkilemek için dünyayı dolaşıyor. Kutuplaşmakta olan bir dünyada, sembolik olarak dünyanın en büyük insan zincirini yaratmayı seçen sanatçı, Duvarların Ötesinde projesiyle bizi yardımseverliğe ve birlikte yaşamaya davet ediyor. Birliği, karşılıklı yardımlaşmayı ve duvarların ötesindeki ortak çabayı simgelemek amacıyla, şehirden şehre kayan ve iç içe geçen, tokalaşmış elleri çimenlerin üzerine çiziyor. Bu proje kapsamında Ekim ayında Istanbul'a gelen Fransız sanatçı, Boğaziçi Üniversitesi, Beykoz ve Haliç'te yüzen bir dubaya üç farklı fresk gerçekleştirdi. İstanbul'un gelişmekte olan kentsel sanat sahnesine katkıda bulunan Leo Lunatic, ikonik pandası, Roma ve Grek büstleri ve yazı tipiyle beraber şehrin birçok alanında graffiti ve mural çalışmaları ile İstanbul sokaklarına küresel ilgi çekmiştir. Eserlerini genellikle kamusal alanlarda ortaya koyan sanatçı en çok da eski binaların duvarlarını kullanmayı tercih ediyor. Deneysel şekillerde kendini ifade eden Leo, birden çok medium ile birden çok sanat disiplinini birleştirerek çok yönlü eserler üretiyor; tasarımcı ve sanatçı kimliğinin yanı sıra sürekli olarak şehri en canlı şekilde deneyimleyen kesim olarak büyüyen Leo'nun estetiği ve sanat yorumlaması aslında İstanbul'un da özünün bir yansımasıdır; Batı pop kültürü ve Osmanlı motiflerinden türetilen etkileri antik Roma ve Yunan heykelleriyle birleştiren Leo, popüler sanat eserleri üzerinde çokça çalışma yapmıştır. Leo'nun eski ile yeniyi, modern ve antikayı yan yana getirmesi yalnızca bakış açısını yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda içinde yaşadığı manzarayı, yani kültürlerin bin yıldan fazla bir süredir kendi stilini yaratmak için harmanlandığı modern İstanbul'u yansıtıyor. Saype ve Leo Lunatic ile Masterclass 24 Mart 2021'de saat 19.00'da Zoom platformunda gerçekleşecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/12/turk-sinemasinin-efsane-yonetmenlerinden-ertem-gorec-vefat-etti/", "text": "Türkiye'de işçi sınıfının mücadelesini anlatan ilk film olma özelliğini taşıyan, Vedat Türkali'nin senaryosunu yazdığı Karanlıkta Uyananlar'ın yönetmeni Ertem Göreç yaşamını yitirdi. Göreç, toplumcu gerçekçi Otobüs Yolcuları filminin de yönetmeniydi. Ertem Göreç'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1931 Bursa doğumlu olan Ertem Göreç'in ilk yönettiği film 1959 yılında çekilen Kanlı Sevda oldu. Göreç 1961'de, senaryosunu Vedat Türkali'nin yazdığı toplumcu gerçekçi film Otobüs Yolcuları'nı yönetti. Filmin başrollerinde Ayhan Işık, Türkan Şoray, Senih Orkan, Atıf Kaptan, Reha Yurdakul, Avni Dilligil ve Suphi Kaner oynarken, filmin özgün müziklerini ise Yalçın Tura ve Ruhi Su yaptı. 1964 yılında ise Göreç Türkiye'de ilk işçi ve grev filmi olan Karanlıkta Uyananlar'ı yönetti. Senaryosu Vedat Türkali'ye, yapımı Lütfi Akad ve Beklan Algan'a olan filmde Fikret Hakan, Ayla Algan, Beklan Algan, Tülin Elgin, Kenan Pars, Mümtaz Ener ve Hüseyin Kutman rol aldı. Ertem Göreç'in Pamuk Prenses ve 7 Cüceler adlı filmi ise Türkiye'de fantastik sinemanın ilk örneği sayılmakta."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/14/giacomo-balla-dal-primo-autoritratto-alle-ultime-rose-galleria-darte-russo/", "text": "Nel 1902, l'anno in cui esegue il ritratto della Signora Crisafi, Giacomo Balla risiede a Roma oramai da sette anni. Il suo arrivo nella Capitale ha portato l'audace novita della pittura divisionista, un sasso gettato nello stagno di un ambiente poco incline alla modernita. Moderno, invece, e diverso e feroce come lo ricordera in seguito Umberto Boccioni appare da subito il giovane uomo destinato a diventare uno dei massimi artisti del '900. Da giovedi 15 aprile una mostra per molti versi eccezionale , ci consentira di ripercorrerne integralmente la carriera attraverso ottanta opere, spesso meditazioni che precedono i piu noti capolavori dell'artista, talvolta inedite, quasi tutte provenienti da Casa Balla."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/14/refik-anadol-makine-hatiralari-uzay-pilevneli-dolapdere-19-mart-25-nisan-2021/", "text": "PİLEVNELİ, üç yıl aradan sonra Refik Anadol'un yeni kişisel sergisini gerçekleştireceğini açıklamaktan mutluluk duyar. 19 Mart 25 Nisan 2021 tarihleri arasında PİLEVNELİ Dolapdere'de izlenebilecek sergide, Anadol'un daha önce sergilenmemiş son dönem çalışmaları yer alacak. Makine Hatıraları: Uzay, sanatçının PİLEVNELİ bünyesinde düzenlenen üçüncü sergisi olacak. Anadol'un ilk galeri sergisi Şüpheci Müdahaleler, 2012 yılında yine PİLEVNELİ çatısı altında izleyiciyle buluştu. Makine Hatıraları: Uzay, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin özel desteğiyle; Borusan Otomotiv'in Türkiye distribütörü olduğu BMW, İBB iştiraklerinden Kültür AŞ, Samsung Galaxy S21 Serisi ve TurkishBank ana sponsorluğunda hayata geçiyor. Beyoğlu Belediyesi'nin de destek verdiği serginin katılımcı sponsorları ABC Deterjan, Atelier Rebul, Fuudy, Jotun, Kahve Dünyası Algötür, MG International Fragrance Company, Swissotel The Bosphorus Istanbul; medya sponsoru Joy FM; reklam ve tanıtım sponsorları ise City's, IstanbulArtNews, Just Work, Kentvizyon, Panoffect ve Panout. Los Angeles'ta bulunan Refik Anadol Studio'nun İstanbul'da bugüne kadar gerçekleşen en kapsamlı kişisel sergisi Makine Hatıraları: Uzay, astronomik araştırmaların insanlık tarihindeki yerini gözler önüne seren ve uzayla ilgili büyük veri kümelerine ışık tutan yeni bir kavramsal çerçeve sunuyor. Sergi, görünmez uzay verilerini, kamusal sanat sayesinde dışa vurulabilen duygularla birleştirip şiirsel metaforlar oluşturuyor. Makine Hatıraları: Uzay, 19 Mart itibarıyla pazar hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında ücretsiz olarak izlenebilecek. Covid-19 tedbirleri dolayısıyla hafta sonu kısıtlamalarında değişiklik olması durumunda sergi pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 arasında gezilebilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/14/turk-tarihine-tarihi-ve-toplumsal-gercekci-romanlariyla-isik-tutan-erol-toy-vefat-etti/", "text": "Türk tarihine, tarihi ve toplumsal gerçekçi romanlarıyla ışık tutan, Erol Toy'u rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1936 yılında Alaşehir Manisa'da dünyaya gelmiştir. Çocukluğundan itibaren çalışarak yaşamaya başladı. Fırıncılık, bankacılık, vurgun yiyen süngercileri sigortalama gibi işlerde çalıştıktan sonra, İstanbul'a yerleşti. Bank-iş sendikasının kurucuları arasında yer alarak sendikacılığa başladı. Gazetelerde yazıları yayımlanan Erol Toy, ilk öyküsünü 1952 yılında Çınar dergisinde yayımladı. YAZKO Yönetim Kurulu başkanlığı yapan yazar, romanlarında Türkiye'nin toplumsal, ekonomik ve politik sorunlarını işledi. Toplumcu gerçekçi bir çizgide yürüyen Toy, ilk basımı 1974 yılında yapılan ve Vehbi Koç'un yaşam öyküsünün anlatıldığı iddia edilen İmparator adlı romanıyla okur kitlelerine adını duyurdu. Öykü, roman, deneme ve eleştiri yazılarının dışında sahnelenmiş tiyatro oyunları da bulunan Erol Toy, 1962 Ali Naci Karacan üçüncülük ödülü sahibidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/40-uluslararasi-pinar-cocuk-resim-yarismasinda-rekor-basvuru-bekleniyor/", "text": "Bu yıl 40. yaşına giren Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması başvuru süreci tüm hızıyla devam ediyor. Geçtiğimiz yıl 5 binden fazla resmin katıldığı yarışmaya bu yıl online başvuruların da kabul edilmesi nedeniyle rekor bir katılım hedefleniyor. 'Doğayı Seviyorum, Çevreme İyi Bakıyorum' temasıyla gerçekleştirilen yarışmaya son başvuru tarihi 2 Nisan 2021. Pınar tarafından çocukların sosyal becerilerini geliştirmek ve onlara resim sanatını sevdirmek amacıyla 40 yıldır aralıksız düzenlenen Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması, 2 Nisan 2021'e kadar Türkiye'nin 7 bölgesi, özel eğitim ve uygulama okulları ile K. K. T. C., Almanya ve Azerbaycan'daki 6 14 yaş arasında ilköğretim çağındaki çocukların başvurularını bekliyor. Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması'na katılım sağlamak isteyen çocuklar resimlerini www. pinar. com. tr web sitesine yükleyebiliyor, aynı zamanda kargo yoluyla şirket adresine gönderebiliyorlar. 40. Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması'nın bu yılki teması, bir önceki resim yarışmasına katılan resimlerin analizleri yapılarak hazırlanan Sosyolojik Araştırma Raporu'nun sonuçlarından elde edilen veriler ışığında Doğayı Seviyorum, Çevreme İyi Bakıyorum olarak belirlendi. Geçtiğimiz yıl gerçekleştirilen 39. Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması'na başvuran 5 binden fazla resim incelenerek hazırlanan rapor sonuçlarına göre çocukların resimlerine en fazla yansıyan tema 'doğa ve insan' oldu. Yarışmaya Türkiye'nin tüm bölgelerinden ve yurt dışından Almanya ile K. K. T. C'nin yanı sıra ilk defa Azerbaycan'dan da çocukların katılımı gerçekleşecek. Yarışmada son 5 yıldır gerçekleştirilen özel eğitim ve uygulama okullarında eğitim gören çocukların resimleri de jüri tarafından ayrı bir kategoride ele alınacak. Yarışmaya katılan tüm eserler, Türkiye'de resim sanatına gönül vermiş Prof. Dr. Mümtaz Sağlam öncülüğünde Prof. Dr. Hayri Esmer, Prof. Dr. Hüsnü Dokak ve Doç. Devabil Kara'nın yanı sıra gazeteciler İhsan Yılmaz, Çağdaş Ertuna, Aysun Öz, Faruk Şüyün, Olkan Özyurt ve Emrah Kolukısa gibi birbirinden değerli jüri üyeleri tarafından değerlendirilecek. Mayıs ayında yapılacak jüri değerlendirmeleri sonucunda yarışmaya katılanlar arasından 10 öğrenci tablet ve 20 öğrenci profesyonel resim malzemeleri çantası ile ödüllendirilirken, 3 öğrenci de Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı aracılığıyla 1 yıllık eğitim bursunun sahibi olacak. Yarışmada özel eğitime ihtiyaç duyan çocukların hayallerini resmetmesine olanak tanıyan kategoriyi kazanan 1 yarışmacıya tablet, 2 yarışmacıya da profesyonel resim malzemeleri çantası hediye edilecek. Kazanan yarışmacıların resimleri www. pinar. com. tr web sitesi üzerinden 40. Uluslararası Pınar Çocuk Resim Yarışması Sanal Sergi ile sanatseverlerin beğenisine sunulacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/akademix-iii-upsd-istanbul-15-nisan-2021/", "text": "Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği olarak Pandemi'nin yarattığı zor koşullara rağmen, Dünya Sanat Günü Nedeniyle Türkiye genelinde; Güzel Sanatlar Fakültesi, Eğitim Fakültesi, Sanat-Tasarım Fakültesi'ne bağlı olarak çalışan, Akademisyen, Öğretim Görevlisi sanatçılar özelinde online sergi düzenlenecektir. Sergi online olarak yapılacağından, teknik nedenlerden dolayı video art dışında her sanatsal ifade yöntemine açıktır. UPSD instagram ve sosyal medya hesaplarında yayınlanacak olan sergide, tüm değerli başvurular arasından bir seçki gerçekleştirilecektir. AKADEMIX III 15 Nisan 2021 Dünya Sanat Günü'nde online olarak yayınlanacaktır. - Adaylar, resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat gibi çağdaş sanatın belirlenmiş alanlarında üretilmiş yapıtlarıyla katılabilirler. - Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, değerlendirme e-mail olarak gönderilen görseller üzerinden yapılacaktır. - Sanatçı en fazla 3 yapıtla başvuru yapabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıtı online sergiye dahil edilecektir. - Tüm başvurular en geç 31 Mart 2021 Çarşamba günü saat 17.00'a kadar UPSD'nin aşağıda belirtilen e-mail adresine gönderilmelidir. Bu tarihten sonra yapılacak başvurular dikkate alınmayacaktır. - Word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerini içeren özgeçmiş. - Portre fotoğrafı: JPG formatında en az 5x5 cm, 800 DPI. - Adres, telefon, e-mail. - 100 kelimeyi aşmayacak şekilde hazırlanmış PARAGRAF şeklinde biyografi. - 30 kelime civarında sanat anlayışınızı belirttiğiniz yazı. - Eser görselleri: 800 DPI çözünürlükte olmalıdır. - Eserlerin tam künyesi - Her katılımcıdan 50 TL. gider ücreti alınacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/benim-parlak-gulusum-global-resim-yarismasinda-tocev-ogrencisinden-dunya-capinda-buyuk-basari/", "text": "TOÇEV'in Colgate ile birlikte gerçekleştirdiği Parlak Gülüşler Parlak Gelecekler projesi kapsamında ''Benim Parlak Gülüşüm'' temalı 2021 Global Resim Yarışması'nda Türk öğrenciler büyük başarı gösterdi. TOÇEV'in ilkokul öğrencileri Türkiye bacağında ilk üçe girmeyi başarırken, TOÇEV öğrencisi Semih Uğur Tatar ise global yarışmada ilk 12'ye girerek ödül kazandı. Dünyanın dört bir yanındaki çocuklar TOÇEV ve Colgate'in ile birlikte gerçekleştirdiği Parlak Gülüşler Parlak Gelecekler projesi kapsamında düzenlenen resim yarışması için gülüşlerini çizdi. Proje kapsamında Türkiye'de gerçekleştirilen yarışma etabında TOÇEV ilkokul öğrencileri ilk 3'e girmeyi başardı. TOÇEV öğrencileri arasında yer alan Semih Uğur Tatar ise büyük başarı göstererek global yarışmada ilk 12'ye girerek ödül kazandı. Dünya çapında yapılan yarışma sonucunda ödül alan resimlerden özel bir takvim de hazırlandı. TOÇEV ve Colgate ekibinin katılımı ile Semih Uğur Tutar için online bir ödül töreni düzenlendi. TOÇEV öncülüğünde 2008 yılında Colgate, Ağız ve Diş Sağlığı Derneği ve T. C. Milli Eğitim Bakanlığı Sağlık İşleri Dairesi Başkanlığı ile yürütülen proje kapsamında bugüne kadar 5 milyon çocuğa ağız ve düş sağlığı eğitimi verildi. Dünyanın en büyük ağız ve diş sağlığı eğitimi projesi olarak başlanan proje kapsamında sadece çocukların değil, kardeşlerinin ve ebeveynlerinin de sağlıklı bir yaşam sürmesi için Türkiye genelinde farkındalık oluşturuluyor. Eğitimlerde diş fırçalamanın kolaylığı ve önemi, ağız ve diş sağlığının tüm vücut sağlığına etkileri anlatılıyor. TOÇEV, okumak isteyen ancak ailesinin maddi yetersizliği nedeniyle okuyamayan ya da çalışmak zorunda kalan çocuklara tüm eğitim hayatları boyunca maddi ve manevi destek veriyor. Okumak her çocuğun hakkıdır diyerek çıktığı yolda her çocuğu birey olarak kabul edip, onların kültürlü, bilgili, uyumlu, üretken olmaları ve toplumsal hayata kazandırılmaları için hiç durmadan çalışıyor. 1994 yılında 5 çocukla başlayan TOÇEV'in yolculuğu, hayata geçirdiği projelerle 27. yılına girerken 7 milyonu aşkın çocuk ile devam etmektedir. Her adımında ve her projesinde barışçı, birleştirici, eğitici, şeffaf ve sevgi dolu olmayı kendine görev edinen TOÇEV bu misyonuyla da herkese örnek olmayı hedefliyor. 27 yıldır siyasetler üstü duruşuyla, her tür etnik ve ideolojik tanımlamanın üstünde ve dışında olmakla gurur duyuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/dunya-sanat-gunu-genc-etkinlik-9-ozledigimiz-dunya-pandemi-sinirlar-ve-otesi-15-nisan-14-mayis-2021/", "text": "Daryo Beskinazi Seydi Murat Koç, UNESCO Resmi Partneri International Association of Art, Türkiye Ulusal Komitesi/Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği tarafından Dünya Sanat Günü Etkinlikleri kapsamında online olarak düzenlenecek olan GENÇ ETKİNLİK 9 için başvurular başladı! İlk olarak 1995 yılında, genç sanatçı meslektaşlarımızla bir buluşma ortamı yaratmak amacıyla yola çıkan Genç Etkinlik sergileri Taner Ceylan, Genco Gülan, Nuri Bilge Ceylan, Temur Köran, Halil Altındere, Yiğit Yazıcı, Vedat Özdemiroğlu, Nesren Jake, Ferhat Özgür, Melis Buyruk, Şener Özmen, Ertuğrul Akyüz gibi birçok sanatçının kendini gösterebildiği bir platform oluşturdu. yıl Covid-19 pandemi sürecinin zor koşulları nedeniyle online olarak düzenlenecektir. UPSD, Dünya Sanat Günü Etkinlikleri kapsamında Türkiye'nin her köşesinden genç sanatçı adaylarına açık olan bu etkinliğe katılımınız bizi mutlu edecektir. GENÇ ETKİNLİK 9, 15Nisan-14 Mayıs tarihleri arasında UPSD web sitemiz www. upsd. org. tr üzerinde online olarak gerçekleştirilecektir. lanetlemememiz gerektiğini öğrendik. Beynimizi ve sessizliği, boş meydanları dinlemeyi öğrendik. - Adaylar, resim, heykel, fotoğraf, seramik, dijital sanat, gibi çağdaş sanatın her alanında üretilmiş yapıtlarıyla katılabilirler. Bu sanal sergi online video olarak düzenleneceği için, maalesef bu yıl video yapıtlara yer veremeyeceğiz. - Kullanılan malzeme veya teknikler için sınırlama yoktur, eleme aşamasında değerlendirme belirlenen formatta iletilen görsel ve dosya üzerinden yapılacaktır. - Sanatçı en fazla 3 çalışma görseli ile başvuru yapabilir. Sergiye katılmaya hak kazanan her sanatçıdan seçilen bir veya daha fazla yapıt Dünya Sanat Günü için düzenlenecek olan UPSD- Online Genç Etkinlik 9 Sergisine dahil edilecektir. Yapıtlar daha önce sergilenmemiş ve yarışmalara katılmamış olmalıdır. - GENÇ ETKİNLİK 9'a 15 Nisan 2021 itibariyle 36 yaşını doldurmamış adaylar katılabilir. - UPSD Yönetim Kurulu Üyeleri, Yedek Yönetim Kurulu Üyeleri, Seçici Kurul ve 1. dereceden - Tüm başvurular 2 Nisan 2021, Cuma günü saat 15.00'ye kadar UPSD'nin - Word dosyasında kayıtlı sanatsal ve mesleki deneyimlerinin kısa özgeçmiş bilgileri. - Portre fotoğrafı: JPG formatında en az 5x5 cm, 300 DPI. - Adres, telefon, e-mail. - Sadece önemli bilgileri içeren kısa biyografi. g. Eserlerin tam künyesi. - Seçici Kurul, sergi şartnamesine uygun olarak seçimleri gerçekleştirdikten sonra, eserleri sergilenecek genç sanatçıların isimleri 5 Nisan, Pazartesi günü UPSD web sitesi www. upsd. org. tr 'de yayınlanacaktır. - Sergiye kabul edilen sanatçılardan online sergi düzenlemesi giderleri için katılım bedeli alınmayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/gizem-enuysal-hikaye-olustur-resim-sergisi-07-nisan-08-mayis-2021/", "text": "Gizem Enuysal Resim Sergisi 7 Nisan 8 Mayıs 2021 tarihleri arasında, Akademililer Sanat Merkezi'nde randevu alınarak görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/istanbul-gedik-universitesi-ve-gedik-sanatin-yeni-dijital-projesi-karantina-halleri/", "text": "Gedik Eğitim ve Sosyal Yardım Vakfı bünyesinde çalışmalarını sürdüren Gedik Sanat, İstanbul Gedik Üniversitesi ile birlikte kurguladığı Karantina Halleri projesi ile Tiyatro ve müziği bir araya getiriyor. Nilay Erdönmez'in yönetmenliğinde bireyin sıkışmışlığı ve arayışlarını konu alan yedi tiyatro metni, üç bestecimizin yeni müzikleriyle birleşti. Geçirdiğimiz zorlu pandemi sürecine mercek tutan çalışma; İstanbul Gedik Üniversitesi Performans Alanında çekildi. 27 Mart Dünya Tiyatro Günü itibariyle 7 gün boyunca saat 21.00'da Gedik Sanat ve İstanbul Gedik Üniversitesi Sosyal Medya Hesaplarında takip edebilirsiniz. Nilay Erdönmez'in seçtiği ve uyarladığı tiyatro metinleri yazılan müziklerle yeni bir dinamizm kazanırken, müziğin anlatımsal gücüyle metnin desteklenmesi oldukça deneysel bir tecrübeye yol açtı. Peer Gynt, Martı, Rüya Oyunu, Leonce ile Lena, Üç Kız Kardeş, Ağzı Çiçekli Adam, Kuşlar eserlerinin projede bir araya gelmesi farklı kültür yapıları ve farklı zaman dilimlerindeki insanın ortak sorgulamalarıyla karşılaşmamıza yol açıyor. Görüntü Yönetmenliği Cem Önertürk, Sahne ve Görsel Tasarımı Yiğit Uzunefe tarafından yapılan, günümüzün dijital gereksinimlerine cevap verebilen, çok disiplinli bir yapıda sunulan proje; edebiyat, tiyatro, müzik ve görsel sanatların bileşimine de sahne oluyor. Genç kuşağın önce gelen tiyatro oyuncuları Özgün Çoban, Ozan Erdönmez, Beste Koçak ve Nilay Erdönmez performansları ve provalardaki yaklaşımlarıyla Nilay Erdönmez yönetmenliğinde öğrencilere ilham verici ve unutulmaz bir atölye ortamı yarattılar. İstanbul Gedik Üniversitesi ve Gedik Sanat'ın iş birliğiyle gerçekleşen projenin büyüyerek daha fazla gencimize ulaşan örnek bir yaklaşım haline gelmesi planlanmakta. Proje kapsamında metinlerden yola çıkarak müziklerini yaratan besteciler Uğur Çerkezoğlu, Yunus Gençer ve Hakan Ali Toker yedi tiyatro metni için yedi yeni müzik ürettiler. Obua, Flüt ve Viyolonsel için hazırlanan müzikleri, Gedik Filarmoni Orkestrası üyeleri; Selin Nardemir. Cem Önertürk ve Aslıhan Özdemir seslendirdi. Proje kapsamında ilk seslendirilişleri gerçekleşecek eserlerin çıkış noktası ve teması, Gedik Sanat'ın ilk dijital projesi Sözsüz Günlükler'in devamı niteliğinde."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/portfolyo-kilavuzu-bir-sanatcinin-galaksi-rehberi/", "text": "Karşı Sanat Çalışmaları Mart ayını atölye çalışmasıyla kapatıyor. Karşı Sanat'ın bu seneki ilk atölyesi Portfolyo Kılavuzu, Bir Sanatçının Galaksi Rehberi adını taşıyor. İki oturumdan oluşan atölye Sanatçı-Yazar Rafet Arslan ve Mamut Art Project'in Sanat Direktörü Tuba Kocakaya tarafından hem çevrimiçi olarak hem de Karşı Sanat Çalışmalarında gerçekleştirilecek. Atölyenin İlk oturumunda Zoom üzerinden sanatçı portfolyosu nedir, ne işe yarar, bir sanatçı kendini nasıl sunar, sanatçı sitesi nasıl olur gibi başlıklara iki farklı perspektiften cevaplar geliştirilirken ikinci oturumda kısıtlı sayıdaki katılımcılarımız ile Aznavur Pasajı'ndaki mekanımızda kısa bir tanışmadan sonra birebir yorum, tavsiye ve yönlendirmeler ile atölye tamamlanacak. Her iki oturumun kontenjanları farklılık göstermektedir. Mekanda katılım ücreti 120 TL olarak belirlenmiştir. Atölye 30 Mart Salı günü 18:00'de başlayacaktır. Zoom üzerinden katılımcılarla 1 saat, mekandaki katılımcılarla toplamda iki saat sürecektir. Ayrıntılı bilgi ve kayıt için karsisanatcalismalari@gmail. com ya da 0(553) 419 43 94 numarasından bize ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/seyit-mehmet-bucukoglu-morfem-morpheme-18-mart-28-nisan-2021/", "text": "Galeri FE, sanatçı Seyit Mehmet Buçukoğlu'nun Morfem adını verdiği Kişisel Sergisine ev sahipliği yapıyor. İşte tam da bu noktada morfemler, Buçukoğlu'nun eserlerinde net okunamayan ve cümleler içinde yalnız gibi görünse de büyük anlamlar taşıyan varlıklarıyla bizi düşünmeye, anlamaya itiyorlar. O cümleler içinde bazı kelimeleri, isimleri ya da onları meydana getiren heceleri/ekleri gördüğümüzde, resimlerdeki gizli anlamlarını da biz kuruyoruz. Öyle ki sanatçı; bu anlamları yakalayabilmek için eserlerin odak noktasındaki sözlere ve harflere bir kılavuzluk görevi yüklerken, aynı zamanda da hissettiğimiz ya da doğrudan gördüğümüz anlam yüklü bu sözcüklerin, hayatımıza, duygularımıza ya da düşüncelerimize dokunan varlıklarıyla belleğimizde yeniden canlanmasını, izleyen ile eser arasında duygusal bir bağ kurmasını amaçlıyor. Sergi, 18 Mart 28 Nisan 2021 tarihleri arasında, Pazar ve Pazartesi günleri hariç 10:00-19:00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. 1982 yılında İstanbul'da doğan sanatçı, lisans eğitimini 2005 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarım Bölümü'nde, 2010 yılında da aynı fakültenin Resim Bölümü'nde tamamladı. Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Plastik Sanatlar Yüksek Lisans Programı'ndan 2013 yılında, Yeditepe Üniversitesi Plastik Sanatlar Sanatta Yeterlik / Doktora Programı'ndan da 2017 yılında mezun oldu. Ulusal / uluslararası sanat ve tasarım yarışmalarında 62 ödülü bulunmakla birlikte, yurtiçinde 22 kişisel sergi açtı ve 15'i yurtdışında olmak üzere birçok karma sergiye katıldı. 2018 yılında çalışmaya başladığı Maltepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Tasarımı Bölümünde şu anda Bölüm Başkanı olarak görev yapmakta ve sanatsal üretimlerini kendi özel atölyesinde devam ettirmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/18/the-guardian-yilin-en-iyi-bilimkurgu-kitabi-secilen-sonsuz-ayrinti-tum-kitapcilarda-yerini-aldi/", "text": "Okurken soluk almayı bile unutturan, 2020 Locus Magazine en iyi roman ödülü adaylığı ve The Guardian'ın yılın en iyi bilimkurgu kitabı seçilen Sonsuz Ayrıntı The Roman Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluşuyor. Okurken soluk almayı bile unutturan, 2020 Locus Magazine en iyi roman ödülü adaylığı ve The Guardian'ın yılın en iyi bilimkurgu kitabı seçilen Sonsuz Ayrıntının yazarı Tim Maughan; sahte haberler, bireysel gizliliğin ortadan kalkması ve internetin çöküşü sonrası ortaya çıkan dünyanın tekinsiz bir portresini çizerken şimdiye kadar hayal edilemeyeni gerçek kılıyor. Sonsuz Ayrıntı'nın her paragrafı nefes nefese okunuyor, kitap bittiğinde okuyucu içine girdiği dünyadan uzun süre kurtulamıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/29/dilara-gol-disorder-simbart-projects-18-03-08-05-2021/", "text": "Dilara Göl 'Disorder' adlı Simbart Projects Çukurcuma'da 18 Mart 8 Mayıs tarihleri arasında gerçekleşen ilk kişisel sergisinde bir akıl hastasının yazdığı mektuplardanyolaçıkarakürettiği son dönemçalışmalarıylayeralıyor. Kişinin hastalığından ziyade, içinde barındırdığı duyarlılık ve o duyarlılığın sergi alanında kurgulandığı bir dünya yaratıyor. Sanatçının tanımadığı bir insanın içsel yolculuğuna eşlik ediyor olması aidiyet duygusunu pekiştiriyor. Bir takım hassasiyetleri ve kişinin taşla kurduğu ilişkileri ele alan sergi, aslında bir bakıma normal ve anormal yargıları üzerinden bir eleştiri barındırıyor. Mektuplarda hastanınelindenbırakmadığı taş, hasta için patolojik bir simge işlevini görüyor. Bukişinin taştabir kimlik araması, ona anlamlar yüklemesi ve taşın bir belleği olduğuna inanması, anlamsız gibi görünen bir nesne ile kurulan ilişkiyi, insanın varoluş kaygısını, kendi mevcudiyetini ve dünyanın algılanmasına dair detayları içeriyor. Göl'ün 'Ben Kimim' adlı tuval çalışmasında beliren dağ ve taş figürleri, mektuplardaki yazılarda hasta için dünyanın ve kendisinin çektiği acıları simgeliyor. 'Ama Beni Anladı Mı?' ve 'Anladı mı Beni? isimli tuval çalışmalarında yine hastanın sıklıkla kullandığı çiçek, taş ve yazı çağrışımlarına yer veriliyor. Sanatçı tanımadığı bu kişinin kelimelerinin içinde gezmeye çalışırken, toplumsal anlamda normal ve anormal olana kim karar veriyor? ve Biri diğerlerinden farklıysa, bu onun bozuk olduğunu mu gösterir? sorularının cevaplarını arıyor. 'Ayrımsal' isimli eski tip damıtma balonlarını kullandığı yerleştirmesinde ise bozuk, eksik, kırık taraflarımızın sağlam ve güçlü olanlardan çok daha gerçek olduğunu düşüncesiyle yola çıkıyor ve insanların düşüncelerini temiz-kirli, normal- anormal olarak ayrıştırmanın yarattığı zorbalığa dikkat çekiyor. Sanatçının iki cam arasında sergilediği eserlerinde çok yaşamış fakat farkedilmemiş malzemelerin; silgi tozları, dağılmış çiçekler ve yıpranmış formların bir araya gelmesiyle aslında dışarıdan bozuk olarak görünen şeyin içeride çok daha kırılgan ve naif olduğu vurgulanıyor. Pratiğinde sıklıkla defter kullanıma yer veren sanatçı, tanımadığı biriyle ilişki kurmak adına en samimi iletişimi bir defter üzerinden yaratıyor. O kişinin düşünceleri ve sordurduğu sorular, Göl'ün tekrar eden imgeleriyle 'Defter' adlı çalışmasında karşımıza çıkıyor. Öte yandan, bu mektupların bir akıl hastanesinde ve ilaçlar eşliğinde yazılmış olduğu gerçeğinden ilerleyerek oluşturduğu 'Us' adlı yerleştirmesinde ise kullanılmış olma ihtimali olan ilaçların prospektüslerini manipüle ederek yeniden okumaya açıyor. Genel anlamda her şeyin onarılması gerektiğini düşünmeyen Göl, duyarlılığın ölçütünün belirlenmesinde özneye ilaçlarla onarılmış bir form vererek normalliği inşa ederken, bir takım hassasiyetleri yok ettiğinin altını çiziyor. 'Kütle' isimli kağıt çalışmasında, pratiğinde daktiloyla çalışarak veyazarakdüşünmekolan sanatçı, hastanınkullandığı anlamlandırmaları daktilo ile yazdığı kelimelerle ifade ederken, hastanın mektuplarında sıklıkla rastlanan taş imgesini yeniden oluşturuyor. Göl, sergideki çalışmalarında sembolik bir dışavurumu reflekssel olarak benimseyerek hasta ile kurduğu organik bağda ortaya çıkan kavramları empatik seçimler üzerinden üretimlerinde ortaya koyuyor. İçgüdüsel bir istifçilikle atölyesinde ve defterlerinde biriktirdiği semboller; esinlendiği kişinin ruhunda istiflediği olgular ile kucaklaşıyor. 'Disorder' sergisinde kavramların plastik karşılığını farklı medyumlar üzerinden izleyici ile paylaşan sanatçı, üretimlerinde sembolist bir yaklaşımla metaforlar aracılığıyla yalın bir yüzey ortaya koyarken; serginin bütününde şiirsel bir platform yaratıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/29/dreamboxin-yeni-sahne-alani-cinden-odul-getirdi/", "text": "Kültür ve sanatın esası insandır fikrinden yola çıkarak insan yüzünü bir tuval / sahne olarak kullanan ajans Dreambox, kültür sanat çalışmalarını bu alanda sergiledi. Drembox'ın Çin televizyon kanalı 'Culture Express' programı için hazırladığı proje, Promax Asia Altın Ödülü'nü aldı. İnsan yüzünü bir sergi alanı gibi kullanan Dreambox, resim, mimari, sinema, müzik gibi kültür sanat çalışmalarını yeni bir alana taşıdı. Konvansiyonel ve dijital medya alanında düzenlenen yarışmanın kazananları arasında şimdi bir Türk şirketi de var. Uluslararası yarışmada Türkiye'den Dreambox ajansı, sekizinci kez ödül alarak büyük bir başarıya imza attı. Çin'in, global hedef kitleye hitap eden kanalı CGTN'nin açtığı konkura, Kuzey Amerika, Latin Amerika, Avrupa, Birleşik Krallık, Afrika, Asya, Hindistan ve Avustralya-Yeni Zelanda olmak üzere sekiz bölgeden ajanslar katıldı. Dreambox ajansının 'Culture Express' programı için hazırladığı jenerik ve branding çalışması ödül getirdi. Projenin konseptini oluştururken kültür ve sanatın esası insandır fikrinden yola çıkan ajans, insan yüzünü bir sahne alanı gibi kullandı. Resim, müzik, mimari, sinema, seyahat gibi kültür sanat temalarını yansıtmak için özel makyaj tasarımları uygulandığı çalışmada makyaj uygulamalarını Natalia Pavlova, fotoğraf çekimlerini Alexandre Kholkov üstlendi. Moskova'da yürütülen çekimlerin ardından çalışma tüm dünyada yayımlandı. Türkiye'nin ilk multi-disipliner kreatif ajanslarından biri olan Dreambox'ın kurucu ortağı ve yönetici kreatif direktörü Çağrı Öztoksoy, ödül kazanmalarını Bizim için büyük bir gurur kaynağı. Çalışmamızda hiçbir post-prodüksiyon ve bilgisayar destekli animasyon tekniği kullanmadık. Kendi başına bir sanat eseri diyebiliriz sözleriyle değerlendirdi. Başarılarının sırrının sınırsız düşünme, bütünsel bir kreatif yönetim, kontrollü risk alma ve alanlarında uzman insanlar olduğunu belirten Öztoksoy, her zaman özgün ve etki yaratacak işler yapmaya özen gösterdiklerini söyledi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/03/29/vecdi-uzun-tolga-tezel-ile-yasam-ve-sanat-surecleri-uzerine/", "text": "Tolga Ezel: 1977 İstanbul doğumluyum. Benim özgeçmişim; okuduğum okullar ve bulunduğum şehirlerden daha çok yaşadıklarım, içinde bulunduğum olay ve ortamlar ile bu yaşadıklarımla başlayan süreçte farklılaşan bir yapıyla görmeye başladığım renklerle özetlenebilir. Her çocuk gibi kağıtlara çizimler yapardım. Boyalarla ilk haşır neşir oluşum bu döneme denk geliyor. O dönemler mizah dergileri çok popülerdi ve büyüdükçe karikatür yapmayı sevdiğimi fark ettim ve bir süre de karikatür yaptım. Benim için her şey 1993 yılında başladı diyebilirim. Bir psikoz yaşadım ve kendimi farklı bir boyutta buldum. Dışarıdan bakanlar buna delilik diyorlar, fakat bunu yaşayan için çok değişik duygulardır. Tabi burada parantez açayım; her delilik bir matrix ortamı, ya da akıl oyunları filmindeki gibi değil, çok büyük dramlar yaşanıyor. Ben bu sıkıntıya düşenler içinde şanslı kesimden oldum ve o alemde sanki bir Alice Harikalar Diyarı'nda dolaşır gibi dolaştım. Bu süreçten başlayarak algılarım tamamen değişti, renkleri olduklarından daha renkli ve parlak gördüğünüz bir dünya düşününüz; ben dünyayı öyle görür oldum. Yaşadıklarım benim için güzel olduğu kadar bedeli de çok ağırdı, çünkü o tarihlerde akıl hastanelerinin hali içler acısıydı. Dünyada bir cehennem var mı? deseler; hiç tereddüt etmeden Manisa Ruh ve Sinir Hastanesi A2 bölümü diyebilirim. 1993 Eylül ayında o bölümde tedavi olurken demir parmaklıklar ardından hastane avlusunu izlerdim. Aylardan Aralık ayıydı ve hava buz gibiydi. O soğukta avluda resim yapmaya çalışan yaşlı bir adam dikkatimi çekerdi. Beni açık bölüme aldıkları zaman hemen resim yapan adamın yanına gidip izlemeye başladım, hayatımda ilk defa soyut bir resmi ve yapılışını görüyordum. Tuvale rastgele fırça darbelerini vuruyordu ve onunla ufak bir tartışma yaşadık. Çünkü yaptığı bana çok saçma gelmişti ve bu yaşlı adamın resim dediğini bana göre herkes yapabilirdi. Tartışmanın sonunda o yaşlı adam da bana soyut resmin ne olduğunu detaylı olarak izah etti. Ne kadar yaşlı adam soyut resmi anlatsa da bana göre soyut resim izleyene doğrudan bir şeyler anlatmalıydı. Bize öyle öğretilmişti. Ben çok fazla ısrarcı konuşunca bu yaşlı adam sekiz adet A4 kağıdı ve kurşun kalem verip soyut çizim yapmamı teklif etti. Aklı hastanesinde her şeyin sınırlı ve izine tabi olduğunu düşünürseniz, bana verilen A4 kağıdın kıymetini anlarsınız. Kağıtları alıp çizim yapmaya başladım ve o günden beri resim yapıyorum. Beni resim sanatına yönelten Aralık ayı ayazında bir akıl hastanesi bahçesinde elleri soğuktan titreyerek resim yapmaya çalışan o adamdır. O adam kimdir? Resim tarihimizde yeri var mıydı? Hala bilmiyorum. O dönem yaşadığım olaylar ve durumumum olayları ve sanatın büyüklüğünü kavramama engeldi. T. E.: Erenköy semtinde 1993 senesi Eylül ayındaydık ve 16 yaşındaydım. Henüz o yaşta sanki çok şey yaşamışçasına bir bunalım yaşadım ve ölümü merak etmeye başladım. Bu duyguyu yoğun olarak yaşadığım bir gece ayak bileklerimde karıncalanma hissettim ve geçmesini beklerken uykum kaçtı. Hayatın anlamını sorgularken karıncalanma daha yukarıya doğru çıkmaya başladı ve inanılmaz rahatsız edici bir boyuta ulaştı. 9. katta balkona çıkıp aşağı atlamak için cesaret toplamaya çalışırken o esnada sabah ezanı okunmaya başladı. Ezanın bitmesini beklemeye karar verdim, fakat karıncalanma bütün vücudumu sarmıştı. Tam ezan biterken gök gürültüleri başladı ve hayatımda gördüğüm en şiddetli sağanak yağışla karşı karşıya kaldım. İntihar fikrinden vazgeçip dışarı çıkma isteği oluştu ve o sağanak altında Bağdat caddesinden Kadıköy'e doğru yürüdüm. Müthiş bir duyguydu, karıncalanma kaybolmuş ve sanki bir güç ruhumu serbest bırakmıştı. Algılarım tamamen açılmıştı, sesler ve renkler değişmişti. Ben hayatımda kuşların bu kadar güzel öttüğünü duymamıştım. Sanki dünyada değil de bir çizgi filmin içerisindeydim, renkler aşırı canlıydı. Çocuk aklımla dünyada kıyamet koptuğunu ve artık cennette olduğumu zannettim. Kadıköy'den Üsküdar'a yürüdüm ve kendimi bir türbede buldum. Orada dua ettikten sonra dünya dışı sesler duymaya başladım. Bu yürüyüşüm polisler beni bulana kadar altı gün sürdü. Kamuoyunda tanınmış kendini mehdi ilan eden insanları çok iyi anlıyorum. Öyle masalsı bir atmosfere girince ve ufak tefek mucizelere şahit olunca ister istemez kendinizde ilahi bir güç var sanıyorsunuz ve seçilmiş insan olduğunuza inanıyorsunuz. Kendime geldiğim anı şöyle özetleyebilirim. Polislere Şu cennetteyiz, kıyamet koptu gibi şeyler söyleyince Tamam sen de bizdensin dediklerini anımsıyorum. Beni karakolda beklettikten sonra aileme haber verdiler ve hastaneye gittik. İğne yapıldıktan sonra gözümü 4 kişilik bir odada açtım ve renkler normale dönmüştü. Kapıyı açıp koridora çıkar çıkmaz bir anormallik olduğunu fark ettim. Bir sürü hasta koridorda yürüyordu, duvara yaslanıp onları izlemeye başladım. Çoğu kendi kendine konuşuyor, bazıları çığlık atıyordu. Benim yaşlarımda bir çocuk sadece havaya bakarak yürüyordu, dünyadan tamamen koptuğunu düşündüm. Bu labirentten çıkmak için olan biteni düşündüm ve delirdiğimi anladığım an sinir sistemim bozuldu, ellerim titremeye başladı, yaslandığım duvardan yavaşça yere oturdum. Gerçeğe döndüğünü idrak etmek çok kötü bir duygu inanın. O sırada az önce bahsettiğim havaya bakarak yürüyen çocuk aniden eğilip elini uzattı ve Yıkılmanın zamanı değil, hep güçlü olacağız dedi ve beni ayağa kaldırdıktan sonra havaya bakarak yürümeye devam etti. O an bütün negatif duygularım yok oldu ve normal hissetmeye başladım. T. E.: Öncelikle kendinize sorduğunuz ilk soru Benim yaşadıklarım neydi? oluyor ve bir araştırma içine giriyorsunuz. Yaşadıklarımdan yola çıktığım zaman karşıma okültizm ve birçok öğreti çıktı. Tasavvuf okudum ve Mevlana'yı daha iyi idrak ettim. Resim yapmanın büyüsüne kapıldım, özgün bir eser üretmek ve dünyada eşi benzeri olmaması inanılmaz güzel bir duygu. Bazı koleksiyonerler benden pastel renklerde resim istiyor, oysa ben farklı bir etkide gördüğüm renkleri o etkileriyle kullanmaya çalışıyorum. Pastel renklerle resim yapmaya kalkarsam o resim hiçbir zaman bitmez ve yarım kalır. Resimlerimde renklerin gücünü sonuna kadar kullanıp o güçleri siyah konturlar ile ayırıp parçalıyorum. Böylece izleyicinin görüp algılayabileceği renk dağılımı sunmaktayım. Pastel renkler ölü renkler olup, enerjileri çok düşüktür. Canlı renkler enerji yayarlar; örneğin kırmızı renk aşkı ve tutkuyu temsil eder, turuncu renk yaşama sevinci verir. Her renk farklı enerjiler verirken renklerin yan yana kullanılması bambaşka bir algoritma yaratır. Her ressamın renkleri kullanışının farklı olması bu algoritma yüzündendir. Kendi resimlerinden örnek vermek gerekirse; on ayrı rengi eşit ölçüde kullandım. O renklerin arasında yeşil renk varsa o resim yeşil ağırlıklı görünür oysa bütün renkler eşit kullanılmıştır. Bu dengeyi belli renkleri yan yana getirerek kurarım. Çok renkle resim yapmak zordur belli bir disiplin gerektirir. Şu an kullandığım renkler tamamen psikoz döneminde gördüğüm canlılıkta olan renklerdir. Ben sadece tecrübelerimden faydalanarak hangi canlı renkler yan yana durduğunda daha pozitif enerji verdiğini fark edip kendime özel bir renk kuramı oluşturdum. Louis Vain ve Vincent Van Gogh'un psikoz dönemlerinde yaptıkları resimleri incelediğimiz zaman dünyayı o renklerde gördükleri bariz ortadadır. Resim yapmak bana sadece sanatın bambaşka bir dünya olduğunu göstermedi. Yaşadıklarımdan yola çıkarak bilgi edinerek eser üretmemi sağladı. Örneğin; Platon hakkında bir eser üreteceğim zaman Platon hakkında bilgilenmiş oluyorum. Aynı zamanda resmin içerisinde ezoterik semboller de soyut şekilde bulunuyor. İşin ilginç yanı zamanının en gelişmiş uygarlıklarında semboller hep en ön plandaymış. Mısırlılar ve Sümerler sembolleri her fırsatta kullanmışlar. Yaşadığımız dönemde öyle bir sistem kurulmuş ki; semboller sadece markalarda kullanılmış. Oysa sembollerin bildiklerimizden daha da büyük bir gücü vardır. Eser üretirken sembolleri iki ayrı aşamada kullanıyorum. Eğer bir kişiye ithafen resim yapıyorsam onun hayatında yer almış çeşitli sembolleri buluyorum. Örneğin Van Gogh için yaptığım resimde kulağını kestiği ustura ve apsent şişesi gibi onun hayatında önemli yeri olan semboller soyut şekilde bulunuyor. Diğer aşama ise kadim uygarlıkların kullandığı güç veren iyiliği temsil eden çeşitli sembolleri soyutlaştırmak oluyor. Ben sembolistim bu yüzden semboller olmadan resim yaptığım takdir de, o resmi kendime ait hissetmem. T. E.: Resimlerimde genellikle ilk göze çarpan kullandığım renkler oluyor. Pastel renkleri sevmiyorum ve olabildiğince canlı renkler kullanmayı tercih ediyorum. Resimlerime bir konu, ya da kişi belirleyip araştırmalara başlarım. Örneğin; Aşık Veysel'e ithafen bir eser yapacaksam onun hakkında erişebildiğim bütün bilgileri okurum ve hayatındaki dönüm noktalarını oluşturan sembolleri soyutlaştırıp resmin içine kendime ait yöntemle eritirim. Sadece bir döneme, inanç sitemine ve kişiye özgü sembollerle sınırlı kalmam. Resmimde kadim uygarlıklarda kullanılan çeşitli sembolleri hatta ezoterik sembolleri de soyut şekilde kullanırım. Resimlerime sembolleri adeta çivi ile çakıp yerleştirirsem bu defa o resme çakılı semboller anlatılmak istenilenin önüne geçer ve resmi sabote etmeye başlar. Bir sembolü bilinen formuyla ve doğrudan resme yerleştirmem. Bu yüzden benim resimlerimi anlamak için eserin konusu hakkında bilgi sahibi olunması gerekir. Çünkü benim yaptığım çözümlenmeyi bekleyen bir bulmaca gibidir. Yaşadığım yüzyılda ne kadar anlaşılırım bilmiyorum, ama gelecek nesillerin beni çok rahat anlayacaklarına inanıyorum. T. E.: Soyut resmi önemli kılan en büyük faktör eserin özgün olmasıdır. Her ne kadar Resim resme bakılarak yapılır. denilse de ben bu düşünceye katılmıyorum. Burada her resmin başka bir resimden etkilenerek sanatçıdan çıkan eklektik bir yapının ürünü olduğunu savunanlara bir gönderme yapmaktayım. Etkilenme sadece bir tarza yönelik olabilir, fakat o tarza kendi yorumunu katabilmek için yaratıcılık gerekir. Maalesef ülkemiz resim sanatında bu dönemde en çok tartışılan konulardan biri özgün olmayan taklit yapıtların çok fazla olmasıdır. Bu probleme nasıl bir çare bulunur bilmiyorum, fakat sanat dünyamızca gerekli mücadele verilmediği takdirde ülkemizde resim sanatının batının özgünlüğünü yakalaması giderek daha da çok zorlaşır. Benim resimlerim bana ait ve özgündür! Benim resimlerimi özgün yapan temel; resme başlarken daha önce hiç soyut resim görmemiş olmamdır. Resim yapmaya başladıktan sonra önce resmin ve daha sonra özellikle soyut resmin ne olduğunu öğrenmek için soyut resim yapan ressamları inceleme fırsatım oldu. Daha doğrusu buradan kendi tarzımı kendim bulmaya çalıştım... Demek daha doğru olur. Örnek vermek gerekirse bir esere başlarken önce boş tuvali izlemeye başlarım. Bu izleme sürecim bazen birkaç saat sürebilir. İzleme süreci sonucunda bir kompozisyon belirlerim ve sembolleri nasıl esere eriterek yerleştireceğime karar veririm. Bu eriterek yerleştirme çabam benim özgünlüğümün temelidir. Tüm bunlar olurken saatlerce fazla boş tuvale bakar, aynı zamanda bir trans haline geçerim ve eserle bütünleşirim. Sonra çizim aşaması, boya aşaması, kendime özgü boyayı kazıma işlemlerinden sonra özgün bir eser ortaya çıkmış olur. 240 x 170 cm. boyutunda bir eseri yapmadan önce 2 gün boyunca tuvali izlediğimi hatırlarım. Resme başlayabilmem için her şeyin aklımda yerli yerine oturması gerekir. T. E.: Beni etkileyen sanatçılar var, fakat sanatımı etkileyen sanatçı yoktur. Klasik bir açıklama olacak; fakat Pablo Picasso yaşadığı dönemin çok üzerinde resimler yapmıştır. Onun yaratıcılığının çok az sanatçıda bulunduğunu düşünüyorum. Picasso'yu bir kenara koyarak benim üzerimde önemli etkisi olan bir sanatçı varsa o sanatçı Vassily Kandinsky olabilir. Bu kendi içimdeki içsel yolculuğum esnasında kendisinin renk kuramını inceleyip ben de kendime özgü bir renk kuramı oluşturdum. Çok renkli resimler yaptığım için belli bir algoritma gerekiyor. Renk dengesi çok önemli ve Kandinsky bunu başarmış önemli bir sanatçı. Türkiye'de ise Haluk Özden ve Mehmet Uygun'u çok yaratıcı buluyorum. Haluk Özden gerek ilk dönem yarı illüstratif eserleri, gerek daha sonra geometrik soyut eserleri ve gerekse şu an verdiği mücadelesini takdir etmemek elde değildir. Mehmet Uygun ise yarattığı fantastik dünyayı aktarım şekliyle çok önemli bir sanatçıdır. T. E.: Sanatımın temelini oluşturan duyguların en başında şüphesiz adına delilik denen fakat benim için farklı boyutları deneyimlememi sağlayan hal olsa gerek. Çok insan gizlemeye çalışır. Ben açıkça söylüyorum; Bir insanın kalbi, böbreği, gözleri gibi beyni de bir organıdır ve o da hastalanınca hekimler tarafından tedavi edilir. Ben de bir organımın tedavisi için bir hastanede uzun süre yattım. Tedavi sonrası yaşadığım neydi diyerek yola çıkıp ve araştırmalar yaptım. Ezoterik sembollerle ilgilendim, tasavvufu inceledim ve metafizik ile ilgili binlerce yazı okudum. Aradığımı buldum diyemem, fakat şu an için çok yakınına ulaştım. Eserlerimde sembolleri soyutlaştırıp, çok dikkatli incelenmediği sürece kolay fark edilemeyecek şekilde resim içinde eriterek kullanıyorum. Her geometrik ve geometrik olmayan şekillerin; var olmalarından kaynaklanan bir enerjisi olduğuna inanıyorum. Resimdeki çabamın bir kısmı da bu şekliler üzerindeki enerji ile izleyiciye bir enerji ve bu enerji üzerinden mesaj aktarımıdır. Ayrıca resim yaptıkça resme aktaracağım konuyu derinlemesine araştırma ihtiyacım sonucunda doğal olarak bilgi birikimi ediniyorum. Benim tek gayem resimlerimin zaman ve mekan aşarak geleceğe gitmesidir. Zaman zaman resmimin anlaşılmadığı konusunda eleştiriler almaktayım. Ben resmimle zaman ve mekan yolculuğu yapma iddiasında isem; dünyanın nerelere gideceğini, ama bu gidişlerin de mutlaka geçmişteki bazı temel noktalardan hareketle olacağını düşünürüm. Şu an dünyada olmayan bir nesil için resimlerimi yapıyorum. O dönemde yaşayanlar resmimdeki sırları çözdükçe o temel taşlara ulaşacağına ve beni daha iyi anlayacaklarına inanıyorum. Eser kelimesinin Osmanlıca'da karşılığı iz anlamı taşıyor. Şu bir kaç görüntüden ibaret olan hayatımda geleceğe bir iz bırakabilirsem ne mutlu bana! Bugüne bırakılan izler geleceğe yönelik olmazsa kaybolur gider. T. E.: Sanat; madde üstü planlardan alınan tekamül ettirici tesirlerin diğer insanlara muhtelif araçlarla aktarılmasıdır, bir tür orta seviyeli ruhsal tebligattır. O tebligatı yapan sanatçı ve tebliğ edilen sanatseverdir. Aristo belki de farkında olmadan binlerce yıl önce soyut sanatı tarif etmiştir. Ona göre sanatçı insanlara farklı dünyalar sunar ve doğada olmayan güzellikleri sunarken kendinden bir şeyler katarak kendini ifade eder. Tamamen katılmakla birlikte sanatçının bir simyacı olduğuna inanıyorum. Sanat ilahidir ve yönü Tanrıya dönük olmalıdır. T. E.: Resim sanatı iki ayrı bölümden oluşuyor. Bir eser ortaya koymak ve onu paraya çevirmek. Her iki anlamda da Avrupa ve Amerika kıtalarından çok gerideyiz. Örnek vermek gerekirse, bizde en popüler ressamların eserlerini ortalama 10 bin dolara edinmek mümkünken, popüler bir Amerikalı ressamın eserini 2 milyon dolara alabilirsiniz. Maddi olarak bakınca bir yerlerde problem olduğu kesin. Ayrıca intihal işler ile gündeme gelen çok ressam var ve buna izin verilmeye devam edildiği sürece resim sanatımız kötü anılacak. Tüm çabam özgün resmin anlaşılmasından yanadır. T. E.: Şu an yolun başındayım daha yapılacak çok eser var. Pandemi öncesi düşüncelerim çok farklıydı, fakat kendimle baş başa kaldığım bu dönemde gelecek adına tek hedefimin eserlerimi gelecek nesillere ulaştırmak olduğunu anladım. Pandemi esnasında ben de ailece covid-19 virüsüne yakalananlardanım. Bu sürecin etkisi de bir şekilde kendisini resimlerimde ortaya çıkacaktır. Bu etkileri hemen resimlerime yansıtmak yerine, onun da resimlerimde belirginleşmesini doğal sürecine bıraktım. T. E.: Ben kimseden doğrudan resim eğitimi almadım. Resimde arayışlarım yoluyla ilerlemeye çalışıyorum. Çok fazla araştırdım çok fazla okudum. Esas amacım resimlerimi ileri nesillere aktarmak olduğundan dolayı boya malzemeleri hakkında incelemelerde bulundum. Yapılan eserin renkleri 100 sene sonra değişirse geleceğe gidememiş olursunuz. Bu yüzden en iyi malzemeyi kullanmaya dikkat ederim. Ara renkleri kendim elde etmekten kaçınırım, zira bazı renkleri boya üreticileri bile zor elde ediyor ve boyadaki pigment kalitesi resimlerin uzun süre ilk halini koruması açısından çok önemlidir. Bu keyifli söyleşi için sevgi ve saygılarımı sunuyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/bedri-baykam-kayip-esyalar-atolyesi-piramid-sanat-16-nisan-31-mayis-2021/", "text": "143. kişisel sergisi ile Piramid Sanat'ta sanatseverlerle buluşuyor. Kayıp Eşyalar Atölyesi, sanatçının atölyesini kamusallaştırdığı ve bu yönüyle izleyicisini mahremine davet ettiği bir sergi olma özelliği taşıyor. Eserlerin her biri, Baykam atölyesinin parçalarını, anılarını, DNA'sını taşırken bahsedilen mahremiyet, sanatçının belirlediği dozlarda izleyiciye sunuluyor. Atölyenin tetiklemesiyle bu serinin başladığını belirten Baykam, Sinan Eren Erk ile yaptığı röportajda bu süreci Yıllardır atölyede, her tarafta gezinen yaşam kalıntılarım, Harita'nın bazı bölümleri, başka eserlerimin hazırlıklarından kalan artıklar, fotoğraf parçaları... Hepsi sanki bir araya gelip, 'Ya bizim günahımız ne, biz de sanat tarihine kalalım' dediler. O şekilde başladım; onlar bana konuştu cümleleri ile tanımlıyor. İlk gösterimini İstanbul'da yaptığı Arkabahçe serisinin (2016) ardından Berlin, Kiev, Los Angeles gibi dünyanın birçok yerinde değişik dönemlerini kapsayan sergiler açmaya devam eden Baykam, 2017-2021 yıllarında ürettiği eserlerinden oluşan yeni serisi Kayıp Eşyalar Atölyesi ile İstanbul'da yeniden sanatseverlerle buluşmaya hazırlanıyor. Kayıp Eşyalar Atölyesi, 31 Mayıs tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/dijital-teknikler-ile-donusen-resim-sanati-techne-15-nisanda-izmirde/", "text": "Gizem Renklidağ'ın analog ve dijital teknikleri bir arada kullanarak resim sanatını bambaşka deneyimlere taşıdığı TECHNe isimli sergi, 15 Nisan-15 Mayıs tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluşacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi, dijital ile dönüşen resim sanatının Türkiye'deki ilk örneği TECHNe sergisini 15 Nisan'dan itibaren Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde konuk edecek. TECHNe Sergisi, sanatseverleri tuvallerin teknoloji ile dönüşüp dijitalleştiği, hareketlendiği, sese-müziğe dönüştüğü benzersiz bir deneyime davet ediyor. Gizem Renklidağ'ın kendi geliştirdiği FISPIS tekniği ile hayata geçirdiği eserler, dijital sanat alanının usta isimleri aracılığı ile dönüşüyor ve bambaşka bir deneyim yaratıyor. TECHNe alışılmışın dışında çok katmanlı bir sanat deneyimi yaşamak isteyenleri, interaktif, hareketli ve eğlenceli dünyalara götürüyor. TECHNe sergisi Türkiye'nin önde gelen dijital sanat stüdyolarından DECOL prodüktörlüğünde Gizem Renklidağ ve N. Cihan Çankaya'nın eş-kuratörlüğünde başladığı İstanbul yolculuğuna, İzmir'de devam edecek. 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nde İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde açılacak sergi pandemi koşullarına uygun bir şekilde hafta içi 09.00-17.30 saatleri arasında gezilebilecek. 2017'de ilk kez sanatseverlerle İstanbul'da buluşan TECHNe, dijital sanatçıların kolektif üretimleriyle süreç içinde gelişerek büyüyor. Tuval resimlerine bambaşka formlar ve boyutlar kazandıran sanatçılar, resim sanatını dijital tekniklerle dönüştürerek birçok farklı performans ve deneyim tasarlıyor. Ahmet Said Kaplan, Can Büyükberber, Deniz Kader, Hakan Hısım, Batuhan Güven, Hakan Yılmaz, Lara Kamhi, Mehmet Kızılay, Selay Karasu resim üzerine projeksiyon mapping ile algı sınırlarını zorlarken, HA:AR karışık multimedya tekniği, Ender Diril foto-manipülasyon, Merve Özgören plastik sanat enstalasyonu, Ozan Türkkan yapay zeka kullanarak ürettiği animasyonla, Süleyman Yılmaz interaktif yerleştirmesi aracılığı ile sanat severleri çok katmanlı bir deneyime davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/eric-helvie-no-friends-massey-klein-gallery-march-19th-may-1st-2/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to announce, No Friends, a solo exhibition of new paintings and drawings by Eric Helvie. This is his fourth show with the gallery. The exhibition will be on view from March 19th through May 1st with an opening reception on Sunday, March 21st from 12-5pm. No Friends, presents an entirely new series of portraits that explore and develop a group of Helvie's earliest works. Helvie continued to use his friends as the subjects but he says it wasn't about them anymore. Eric Helvie was born in 1984 in Portland, Oregon. His work deals directly with the act of seeing, obsessive looking, and optical ambiguity. Pulling from art history, television and film, his paintings act as props and icons: objects that glean meaning from their context and point to a larger system of understanding. His work is held in numerous private collections. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/farid-rasulov-kurban-olurum-i-sacrifice-myself-sanatorium-20-04-2021-23-05-2021/", "text": "SANATORIUM, 20 Nisan 23 Mayıs tarihlerinde Farid Rasulov'un ''Kurban Olurum'' başlıklı Türkiye'deki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Kurban Bayramının bir incelemesini sunan sergi, bu bayramın kasıtlı olmadan sembolize eder hale geldiği açgözlülük ve aşırılığı sorguluyor. Sanatçı absürdizm, hiciv ve grotesk yöntemler kullanarak bu kadim uygulamanın sürekli değişen modern çağımızda tekrar ele alınmasını sağlıyor. Rasulov, bir hayvanın kesilmesini şart koşan, İslam'ın başlıca bayramlarından biri olan Kurban Bayramı'nı sergisi için bir çıkış noktası olarak alıyor. İbrahim Peygamber'in Tanrı'ya itaat ederek oğlunu kurban etme isteğinin sembolü olarak kesilen hayvan, geleneksel olarak akrabalar, ev ve ihtiyacı olanlar arasında paylaştırılırdı. Ancak bu gelenek son zamanlarda kurban, statü ve servetin bir göstergesi haline geldi. Yuxularin Yuxusu adlı yeni filminde Rasulov, bir hastane odasında geçen dramatik ve komik bir anlatı yaratıyor. İki doktorun konuşurken bayram için giydirilmiş bir koyunu parçalarına ayırdıkları ve iç organlarıyla bir dolu mücevheri karıştırdıkları görülüyor; kara mizah ve ironiyi bir arada içeren sahne, etkinlikle ilişkilendirilen absürt maddiyata dikkat çekiyor. Sergide Rasulov bu filmi bir enstalasyon formunda daha da detaylandırıyor. Bu yolla giysiler, altın süsler ve medikal donanım gibi çeşitli aksesuarlarla kurduğu grotesk bir anlatı sunuyor. Rasulov sergiyi yeni, büyük ölçekli resimler sunarak tamamlıyor. Tasvir edici bir yaklaşıma sahip işler karnavalesk bir Kurban Bayramı'nı betimliyor. Bu sergi ilk olarak ''Qurban Olum'' başlığıyla Suad Garayeva-Maleki küratörlüğünde YARAT Contemporary Art Space'de sergilenmiştir. Farid Rasulov (d. 1985, Şuşa, Azerbaycan) Bakü'de yaşıyor ve çalışıyor. Azerbaycan Devlet Tıp Üniversitesi'nde eğitim gören (2006) Rasulov doktordur. Sanat alanında kariyer yapmak için alan değiştirmiş ve akabinde Azerbaycan'ı 53. ve 55. Venedik Bienalleri'nde temsil etmiştir. Sanatçı, uluslararası ve bölge çapında, 1001 Skewers, St. Louis, Laumeier Heykel Parkı, Missouri, ABD, (2018), #ONLYONECHANCE, MoMA, Bakü (2015) ve Dogs in the Living Room, Rabouan Moussion Galeri, Paris, Fransa (2014) başlıklı sergiler dahil olmak üzere kişisel sergiler açmıştır. İşleri Moskova Güncel Sanat Gençlik Bienali (2016), Teesside Dünya Sanat ve Teknoloji Fuarı, Middlesbrough Modern Sanat Enstitüsü (2016) ve Sharjah İslami Sanat Festivali'nde (2013) yer almıştır. 2016'da 10. Arte Laguna Ödülü'nü Heykel ve Enstalasyon Dalı'nda kazanmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/fluid-dynamics-versus-art-project-08-04-08-05-2021/", "text": "Fluid Dynamics, akışkanlık kavramına, bu kavramın birey-mekan ilişkisi içinde doğa, kent ve sanal mekanlar üzerindeki yansımalarına ve yaşamın içindeki akışkanlık vurgusuna odaklanır. Sergi, adını hareket halindeki sıvı, gaz ve plazmaların davranışlarını inceleyen Akışkanlar Dinamiğinden alır. Bu alan, birbiriyle çarpışan moleküllerden oluşan akışkanların bitimsiz hareketine dair ölçümlemelerle ilgilenir. Sergi, akışkanlık kavramıyla ilerleyen bir küratöryal aks üzerine kurulmuştur. Bu aks, doğada en primitif haliyle bulunan sudan yola çıkar, doğanın içindeki akışa ve akışkanlığa, suyun mitolojik ve biyo-politik referanslarına değinir. Salt yerkürenin değil, bedenin içindeki sıvılarla da ilgilenir. Sudan hareketle, akışkanlık kavramına ve bu kavramın beraberinde getirdiklerine varıp, insan bedeninin doğayla olan iletişiminde akışkanlığın yerini araştırır. Akışkanlık kavramına uzak bir gönderme olarak düşünülebilecek olan ateş de sergide önemli bir yer tutar. Gezegenin çekirdeğinden akışkan bir ateş olarak yüzeye çıkan lav, volkanik coğrafi kesitler, kurşun ve diğer katı maddelerin eriyerek form değiştirmesiyle bizler için referanslarının ve ürettikleri anlamların da değişmesi gibi noktalara değinir. Akışkanlığın esnekliğe varışı, adapte olma yeteneği ve hayatta kalma becerisi üzerinden, aksın sonraki uğrak noktaları betonun akışkanlığı ve kent hayatının içindeki devinimdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/gerceklikle-arasina-mesafe-koymak-isteyenler-icin-olmayan-seyler-cikti/", "text": "Gökhan Yücel'in yazdığı kısa öyküler toplaması Olmayan Şeyler, garipliğin bilim-kurgu, gerilim, komedi ve trajediyle kesiştiği yerlerde, okurlarını bazen evrenin bilinmeyen köşelerine götürüyor, bazen zamanda bir yolculuğa çıkarıyor, bazen de İstanbul'un göbeğinde meleklerle buluşturuyor. Zamanda sıçrayan pireler, zihin implant mağdurları, güneşe ateş eden Adanalılar, reenkarne olmuş kayıp ruhlar, kıyamete giden köz ustaları ve telepat koyunlar bu kitapta bir araya geliyor. Gerçeklikle arasına mesafe koymak isteyenler için; olanlar ve olabilecekler üzerine düşünerek keyifle okuyacağınız Olmayan Şeyler Karakarga Yayınları'ndan çıktı. 1980 doğumlu Gökhan Yücel, yıllarca reklam sektöründe yaratıcı işlerle uğraştıktan sonra bilgisayar oyunu, kısa film, çizgi roman gibi alanlarda farklı çalışmalar üretti. Şimdi yoluna garip hikayeler toplaması Olmayan Şeylerle devam ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/iklimcil-mevsimler-suruklenirken-sergisi-salt-beyoglunda-acildi/", "text": "İnsan faaliyetleri iklimleri değiştirirken nasıl beslenilmesi gerektiğini inceleyen İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken, hem bir sergi hem de iş birliklerine dayalı bir kamu programı olarak SALT Beyoğlu'nda 22 Ağustos'a kadar izlenebilecek. Sergi kapsamında geliştirilen çevrimiçi içerikleri saltonline. org üzerinden izleyebilirsiniz. Etçil, hepçil, yerelci, vejeteryan ya da vegan beslenmeden farklı biçimde, İKLİMCİL kavramı bir ürünün içerdiklerinden ziyade, gıda üretimi ve tüketiminin seyrini etkileyen alışılmadık mevsim koşulları ve iklim olaylarıyla ilişkisi üzerinden tanımlanıyor. Bugünün gıda altyapısı ve yeme içme alışkanlıklarını, sistemli bir sürekliliği olmayan, art arda yaşanmayan, aralarında bir bağlantı ve tutarlılık bulunmayan yeni kuraklık döngüleri, bozulmuş yağış düzenleri ve kıyı dönüşümleri şekillendiriyor. Bu konudaki projelerinin kapsamını SALT'ın davetiyle genişleten, Londra merkezli Cooking Sections, bir zamanların mevsimlerine, haritadan silinen bölgelere ve geleceği meçhul kıyılara doğru bir yolculuk sunuyor. İKLİMCİL: Mevsimler Sürüklenirken sergisi hakkında detaylı bilgiyi içeren duyuru metnini ve eşlik eden görselleri ekte bulabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/juxtapositions-bulgaria-albert-hadjiganev-and-christa-kirova-hugo-galerie-continues-through-18-april-2021/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present Juxtapositions: Bulgaria, the first of the Juxtapositions series showing a pair of the gallery's artists in order to more fully realize their similarities and differences of style, subject, and setting. This exhibition features Bulgarian-born artists Albert Hadjiganev and Christa Kirova. Hadjiganev invites viewers into his expansive canvases of thickly layered paint where the brushstrokes and knife cuts are tangible evidence of his presence and unyielding attention to detail. His reworking of the paint is never tired; Hadjiganev's natural palette maintains its distinctive glow: lucid and serene, never muddy. You become present and easily lose yourself within his bucolic and immersive landscapes. Leaves sway in the forest breeze while light skips across grassy meadows and sparkling waters. Roads wind into the infinite distance. It is no wonder Hadjiganev identifies with the Barbizon school of artists. He was raised among his father's paintings and art books about the greatest museums of the world, but admits I felt my closest connection to the artists who were outside. The Barbizon school of painters are known for both style and subject. Not also nature, but only nature; they pioneered the landscape as the reason for the painting rather than the mere background of the painting. Hadjiganev's devotion to the natural world is contagious. You can't help but feel his fidelity to each tree, reed, and field. Hadjiganev was born 10 years after the coup d'etat that abolished Bulgaria's monarchy and replaced it with a firmly Stalinist state. He grew up under an oppressive Soviet influence that left him dreaming of a Parisian lifestyle that would afford him the freedoms and access his artistic sensibilities craved. It wasn't until he was 28 that he crossed the communist border by foot and his real, adult art education began. Within the decade, the Revolutions of 1989 forced the Communist Party to relinquish its political monopoly over the country, it became nearly impossible for authorities to restrict artistic freedom, and Kirova was born. Kirova combines modernist form with an expressionist aesthetic. There is a boldness reminiscent of socialist realism with a sensitivity and poetry that is not. Her brushstrokes are so defined they lend her canvases a confidence that verges on defiance they become self-possessed, allegorical. Kirova's works are truth unadorned. For her, painting is about showing the internal condition. You can almost feel the converged heartbeats of a mother and daughter's embrace and the weary relief of a man returning home after a long day's work. It is immediately obvious when viewing their works that Hadjiganev and Kirova see our world through a different lens. There is something embedded in their art that is other. They share an essential truth that is especially perceptible to a foreigner because of its foreignness. Bulgarian folk heroes are regular people prized for their wit, esteemed for their generosity, and rewarded for their hard work. Fairytales extoll simple surroundings, swap palaces for cozy cottages, and end most happily when they end humbly. The woods are welcoming. Strangers are friendly. Magic is found in the everyday. There are lessons to be learned here. Hadjganev left Bulgaria during a period of political stagnation; Kirova stayed during a period of political hope; what remains constant is their faithfulness to their environment at its most personal and pure. Unrest leads us all to yearn for nature and simplicity their peace, poetry, and romanticism. Even now, in our era of masks and social distance, some of the few reprieves we can still enjoy are a walk in the park, an arrangement of knickknacks into a personal vignette, and a gaze out a window at the birds in the sky and the people below. Well, of course I am Bulgarian, Hadjiganev says. We might as well all be. HUGO GALERIE is a fine art gallery in New York City specializing in contemporary figurative painting and sculpture. The gallery represents an international roster of artists working in a variety of media and range of genres. Please direct inquiries to info@hugogalerie. com."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/kate-mcquillen-wave-amnesia-massey-klein-gallery-may-7th-june-19th/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present Wave Amnesia, a solo exhibition featuring new paintings by Kate McQuillen. This is the artist's first solo show in New York City. The exhibition will be on view from Friday, May 7th until Saturday, June 19th. The gallery will host an opening reception from 12-5pm on Sunday, May 9th. For information regarding works available, please email ryan@masseyklein. com. Kate McQuillen's paintings presented in Wave Amnesia reference various natural phenomena within the human mind, most notably, the tip of tongue phenomenon and the specific mental energetic emptiness felt when the word is about to be recalled. There is a deep sense that retrieval is imminent, and the mind feels at once an awareness of knowing and not knowing. McQuillen's work visually seeks abstract imagery that communicates this same experience of that which is familiar but still unknown. The artist's paintings are hyper-flat and have a deeply matte surface. This allows the viewer to experience the painting without any visual obstruction, creating a feeling as though one might be able to enter each pictorial atmosphere. The artist premixes her colors then paints, layer after layer, a thin and precise application of acrylic through silkscreen. Alternating the direction of the screen and cultivating imperfections and chance happenings through her materials and process, the artist achieves organic imagery that champions and magnifies elusive moments. |The paintings on view present two distinct styles in the artist's practice that counterbalance the exhibition. The first, a deeply rich and complex color field painting style is at once engaging and contemplative. The process for these works conceal the artist's hand and rely on a repetitive layering process that is more mechanical in nature, showcasing the chance happening within a set of constraints. The second, a more painterly and energetic style, deliberately breaks the rules set in the first, allowing the artist's hand to be made visible. These works rely on a loose and intuitive use of the screen painting process. Spontaneous optical effects and patterns within each piece appear and disappear, dipping in and out of color fields. These moire patterns illustrate information that has yet to solidify, like a radio station fuzzing in and out of reception. Vibrating, hazy, erased lines and shapes occupy rich spaces, and simple, repeated patterns are easily registered by the brain, triggering a desire to look deeper into the works. For this new body of work, McQuillen's visual language is influenced by the works of Jacqueline Humphries, Charline von Heyl, and Joan Mitchell among others. Through her use of mechanical and intuitive painting processes, she is engaged in a conversation with her materials, focusing on the fundamentals of balancing form, line, and color to evoke an intense energetic emptiness that captures the in-between spaces of our emotions and mind. Kate McQuillen lives and works in Brooklyn, NY. The artist explores emotive states through color and the systematic application of paint. She creates work by combining methods found in acrylic painting, watercolor, and silkscreen. Vivid color palettes imagine things like astral planes, optical after-effects, psychedelia, and simulated RGB colorspaces. They suggest moments of intangibility, lapses in time, and out-of-body experiences. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002. For press inquiries or questions about works available, please contact ryan@masseyklein. com or call +1.917.261.4657."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/nermin-yokus-ipekciler-bati-resim-sanatinda-ciplaklik-olgusu-1/", "text": "Toplumsal bir varlık olan insan, var oluşundan bugüne değin gerek doğanın getirdiği şartlara ve gerekse toplumsal kültüre göre bedenini örtme ihtiyacı duymuştur. Tarihsel süreç içerisinde beden kimi zaman dışlanmış, kimi zaman da yüceltilmiştir; ama yine de çıplak insan bedeni her zaman toplumda ve sanatta odak noktası olarak kalmıştır. Sanat tarihçisi Linda Nochlin erkek egemen bir toplumdan ve ressamların çoğunun erkek oluşundan bahseder ve Neden Hiç Büyük Kadın Sanatçı Yok ? adlı makalesinde bu durumu şöyle açıklar: 16-17. yy'da kurulmaya başlanan sanat akademilerinde eğitim programlarının temelini, genellikle bir çıplak erkek modelden çalışmak oluşturuyordu. Sanatçılar kadın modelden de çalışırlardı, ancak kadın modelden çalışmak devlet sanat okullarında 19. yy'a kadar, hatta kimi kurumlarda sonrasında da yasaklanmıştı... Kadın sanatçılar içinse erkek ya da kadın çıplak modelden çalışmak tümüyle olanaksızdı. Batı'da kadına yönelik yasaklamalar nedeniyle kadın ressamların az olması ve erkek ressamların ürettiği ve sonuç olarak kadın çıplaklar dizisine dönüşen resimler karşımıza çıkmaktadır. Sanat tarihçisi Kenneth Clark çıplaklık ve soyunukluğu birbirinden ayırır. Clark'a göre soyunukluk; elbisesiz olma durumudur, çıplaklık ise sanatsal bir temsil kategorisidir. Soyunukluk; insanın elbisesizken duyduğu bir tür mahcubiyeti ima eder, çıplaklık ise; rahat, kendinden emin ve hoşnut bir beden imgesidir. Sanat eserlerindeki güzel çıplak bedenlere bakmanın hazzı Clark'a göre fiziksel değil öncelikle düşünsel bir hazdır ve çıplaklık estetiğin bir tezahürüdür. John Berger ise sanattaki çıplaklıkta cinsiyet hiyerarşisini ve iktidar farkını vurgulayarak şöyle açıklar; Erkekler kadınları seyrederler, kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler. Böylece kadın kendisini görsel bir nesneye seyirlik bir şeye dönüştürmüş olur, burada beden nesneleşir. Berger resimdeki nü'nün aslında nü kadın olduğunu savunur. Ayrıca kadının çıplaklığının bizzat kendi duygularının ifadesi olmadığını, bunun yerine sanat eserinin sahibinin duygularının göstergesi olduğunu söyler. Kenneth Clark'a göre; bu sorunun cevabı çıplaklığa yüklenmiş görsel değerden kaynaklanır. Berger'e göre ise; birini çıplak görmek merakı ve gizemi ortadan kaldırdığından rahatlatıcıdır. Ayrıca bakan kişinin, izlenen kişiye karşı üstünlüğünün oluşmasını sağlar. Richard Leppert ise; çıplağa bakma arzusunun özünde cinsel bir gereklilik olduğunu vurgular. Tarih öncesi çağlarda doğurganlık ve bereket simgesi olarak kullanılan ana tanrıça figürleri daima çıplak olarak betimlenmişlerdir. Bunların en eskileri M. Ö. 7-20 binyılına ait olup Çatalhöyük'te bulunmuşlardır. Çıplaklığı bir anlamda yüceltenler antikitie döneminde antik yunanlılar olmuştur. O zamana kadar tanrı heykelleri çıplak yapılırdı, tanrıça heykelleri ise sadece gerdan ve bir göğsü açık olurdu. M. Ö 4. yy'da heykeltıraş Paraksiteles tarafından yapılan Knidos Afrodit'i ilk çıplak tanrıça heykelidir. Paraksiteles İstanköy Adası için iki Afrodit heykeli yapar, bunlardan birinde tanrıça örtülüyken diğerinde çıplaktır. Ancak halk çıplak heykeli almak istemez ve heykel Knidos şehri tarafından alınır. Ondan sonra bu duruş yaygın olarak kullanılmıştır. Antikite döneminde erkek bedenleri ideal olarak betimlenmiştir. Eski Herkül temsillerinde Herkül'ün vücudu son derece abartılı ama zarif kaslarla gösterilir. Klasik yunan heykelciliğinde erkeklerin cinsel organları vücuttaki genel orantılara göre dikkatler başka yerlere kaysın diye genellikle küçük yapılır ve gizlenmez. Çok tanrılı inançlarda çıplaklık utanılacak bir şey değildir. Tek tanrılı inançlara geldiğimizde çıplaklık utanma ve örtünmeyle ilişkilendirilmiştir. Din sanat üzerinde güçlü bir baskı yaratır. Paolo Aziz Sebastian betimlediği çalışmasında; Sebastian'ın gövdesini bir kahraman gövdesi gibi, çıplaklığını gizlemek için ise örtülü betimler. Batı resim sanatında çıplakın serüveni, erken Rönesans döneminde Adem ve Havva tasvirleri ile başlamıştır. Çıplak kadın imgelerinin kaynağı Havva'nın günahıdır. Tanrı'nın yasaklamış olduğu bilgi ağacının meyvesinden yiyerek masumiyetlerini yitirirler ve cennet bahçesinden kovularak cezalandırılırlar. Adem ve Havva mitinin gelişimi ile çıplaklıkla günah ilişkilendirilir ve çıplaklık günahkar beden gibi tasvir edilir. Cennetten kovuluş mitinin en güçlü anlatımı Masaccio'nun yapıtında görülür; Adem ile Havva'nın yaşadığı utanç ve korkuyu keskin bir ifadeyle yansıtır. Adem ağlar vaziyette iki eliyle yüzünü kapatır, Havva ise çıplaklığının farkındadır ve yüzünde işlediği günahtan dolayı dramatik bir ifade bulunur. Batı resim sanatında Adem ile Havva tasvirleri uzunca bir dönem sadece tensel çıplaklıkları ile gösterilmiştir. Hans Baldung, Adem ve Havva'nın cennetten kovulmalarını erotik bir görsele bağlayan ilk ressamdır. Baldung Havva, Yılan ve Ölmüş Adem adlı resminde; Adem ile Havva'yı çıplaklıklarının ötesinde kışkırtıcı bir cinselliği ima edecek şekilde Havva'yı günahkar olarak betimler. Havva'nın yüzünde herhangi bir utanma belirtisi yoktur. Dini anlatımlarda Havva'nın Ademi etkileme, dolayısıyla da insanlığın genel sefaletine sebep olma gücünden bahsedilmektedir. Bu yüzden resimlerde de Havva dimdik ve Adem'in eşiti gibi gösterilir. Halbuki Batı resminde sonradan Havva'nın günahının varisleri olarak düşünülen diğer kadınlar genellikle yatar vaziyette gösterilir. Batı resim sanatında Adem ile Havva tasvirlerinden sonra resmedilen ilk çıplak Botticelli ile Venüs'ün Doğuşu olmuştur. Antik Yunan'da en önemli mitolojik kişiliklerinden birisi olan aşk tanrıçası Afrodit, Roma'da Latince Venüs adını almış ve farklı sanat eserlerinde önemli bir yer edinmiştir. M. Ö. 1. yy'da Pompei duvar resminde Afrodit istridye kabuğu içinde betimlenmiştir. Hıristiyanlığın M. S.4. yy'da Roma İmparatorluğu'nun resmi dini olmasından sonra, mitolojik kişiliklerin sanatsal betimlemeleri ortadan kalkmıştır. Fakat Rönesans'ın ortaya çıkışı ile mitoloji yeniden gündeme gelmiş ve bu dönemde ele alınan tüm çıplak kadın resimlerine Venüs adı verilmiştir. Botticelli, Pompei resmindeki gibi Venüs'ü bir istiridye kabuğunun içinde doğarken betimlemiş ve yanına diğer mitolojik karakterleri de eklemiştir. Pompei'deki Venüs figürü uzanmışken Botticelli Venüs'ü ayakta betimler. Yeni doğan Venüs çıplaklığından ötürü rahatsız, sağ eliyle göğsünün birini örterken saçlarıyla vücudunu kapar, başını sola doğru eğerek masumane bir ifade sergilemeye çalışır. Botticelli Venüs ve Mars resminde ise mitolojideki ünlü aşıklardan Venüs ve Mars'ı betimler. Savaş tanrısı Mars'ı pürüzsüz bir heykel parçasına dönüştürür, belden aşağısı neredeyse kadınsıdır. Mars'ın çıplaklığını kumaş parçasıyla saklar, hafif uykulu bir şekilde gösterilir. Ancak Venüs bunun tam aksidir. Cinsel kimlikleri ve cinsel rolleri ters yüz ederek görmek eylemine farklı bir alternatif getirir. Bronzino'nun yapmış olduğu Bir Venüs ve Cupid Alegorisi resminde ise Venüs fiziksel güce sahip bir beden olarak sunulmaktadır. Venüs'ün oğlu Cupid'i, Venüs'ün cinsel tahakkümü altındaymış gibi betimler, toplumsal cinsiyet rollerini tersine çevirerek bir anlamda tabuları yıkar. Giorgione Uyunan Venüs çalışması ile Rönesans resminin ilk uzanan nü tablosunu yapmıştır. Venüs'ün vücut kıvrımları ile doğanın görünümünü özdeşleştirir. Böylece doğa-insan birlikteliğini, aşk temasıyla yorumlayarak kadın güzelliğini idealize eder. Uyuyan Venüs, duruşu ve ifadesiyle izleyiciyle arasına mesafe koyar, adeta bir dokunulmazlığa sahiptir. Tiziano ise Urbino Venüsü adlı çalışmasında Venüs'ü idealize bir şekilde resmetmesine rağmen içerik olarak idealize etmemiştir. Venüs dokunulmaz, yüce bir tanrıça olmaktan çok, davetkar bakışları ile izleyici ile doğrudan bir iletişim kurar ve aradaki mesafeyi ortadan kaldırır. Klasik mitolojiden sahneler, çıplak kadın resimleri İspanyol resminde ender görülür. Barok dönemden Diego Velazquez Aynalı Venüs adlı çalışmasında çıplaklığı cinsel bir obje olarak betimlemiştir. Venüs sırtı görünecek şekilde uzanır. Ayakucundaki çocuk melek Venüs'e ayna tutar. Bu sayede Venüs sırtını dönerek çıplaklığını gizlemeye çalışsa da ayna onu çıplaklığıyla tekrar yüzleştirir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/spot-projects-15-30-nisanda-eda-sarmanin-sudan-dunya-sergisine-ev-sahipligi-yapiyor/", "text": "SPOT Projects, Türkiye'de video alanındaki işlere odaklanmak üzere bu yıl ilk kez düzenlenen SENKRON'da, Eda Şarman'ın sudan dünya isimli sergisiyle yer alıyor. Bilsart, Elgiz Müzesi, Mixer, Versus Art Project organizasyonuyla gerçekleşen SENKRON, 15 30 Nisan tarihleri arasında, Türkiye'den 49 galeri, müze ve inisiyatifin yer aldığı sergi ve etkinlikler ile izleyicilerle buluşuyor. Eda Şarman'ın ilk kez sergilenecek iki video ve bir yerleştirmesi, SPOT Destek Fonu 2021 kapsamında, SPOT Projects'in Karaköy Juma Art'ta yer alan mekanında izlenebilir. Ayrıca 20 Nisan'da sanatçının işleri üzerine, Eda Şarman ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Aylin Kılıç Cepdibi ile çevrimiçi bir sergi konuşması gerçekleşecek. Mimari, fenomenoloji ve tentacular thinking üzerine yoğunlaşan pratiğiyle, mekanları birer organizma olarak algılamayı öneren Eda Şarman'ın, sudan dünya isimli sergisinde ciğerlerim su arzular istavrit oksijen arar (2020) ve su kenarında susuz, önümde bir yılan (2019) adlı iki videosu ile gırtlağımda bir ağırlık (2021) adlı yerleştirmesi yer alıyor. Sanatçı, işlerinde mekanlarla ayırt edilemez hale gelmiş hikayeleri, efsaneleri, ritüelleri ve yapısal gücün izlerini hatırlamaya ve ayıklamaya çalışıyor. Üretimleriyle doğrusal bir zaman ve sınırlı mekan algılarını sorguluyor. Disiplinlerarası üretim yapan ve İstanbul'da yaşayan Eda Şarman, 2016 yılında Prat Institute'tan Mimarlık lisansını ve 2019 yılında Royal College of Art'tan Moving Image yüksek lisansını aldı. Çalışmalarını 2018 yılında Londra'da kişisel ve karma sergilerde göstermeye başladı. Son zamanlarda online bienal, arşiv ve sergilerde çalışmalarıyla yer alıyor. Kemankeş Karamustafa Paşa Mah. Mumhane Cad."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/studyo-wuhan-5-nisan-25-nisan-2021-karsi-sanat-calismalari/", "text": "| İpek Yolu'nun sesi bugünlerde sanatla yankılanıyor. Kendimizi bir tarih kitabının içinde hissederek, günün koşullarında; geleneğin, bugünün ve geleceğin parçası olarak yeni sayfalar ekliyoruz. Sanat biçimi değişse de sanatın asıl amacı 'Yol'u taşımak''tan geçiyor. Tarihin ilk devirlerinden bu yana Türk ve Çin halklarının yürüdüğü yollar ortak kültürel mirasları kurdu. Bu düşünceler ve uzun zamana yayılan dostluk bağlarının verdiği yumuşak güç ile Hubei Güzel Sanatlar Enstitüsü'nün kuruluşunun 100. yılında 100 resim Çin'den uzanan tarihi İpek Yolu'nu geçip İstanbul'a ulaşıyor. Bugün parçası olduğumuz kültür yaratımı içinde tek bir bakışın hakim olmadığını, asimetrik kurulmamış ilişkilerin çoğaldığını görmek mümkün. Bir anlaşma ya da zıtlaşmaya varmadan sadece uyum içinde hareket ederek kurabileceğimiz sınırsız yaklaşımın varlığı hatırlatan bu sergi; bütün mesafelerin ötesinde evrensellik ve yerellik tartışmalarının aşıldığı çok kültürlülüğe dayanarak Çin-Türkiye arasında kurulmasını istediğimiz sanatı paylaşmanın yolunu açmayı hedefliyor. ''Studio Wuhan'' sergisinde, enstitü öğrencisi sanatçıların resimleri ilk kez Türkiye'deki izleyici ile buluşuyor. Sergi; sanat eğitimi, araştırma ve tasarımı bir araya getiren Hubei Güzel Sanatlar Enstitüsü ve Karşı Sanat Çalışmaları ortaklığında '5 Nisan- 25 Nisan' tarihlerinde Karşı Sanat'ın İstiklal Caddesi'ndeki mekanında gerçekleşiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/unlu-turk-tasarimci-ikonik-adidaslari-kisisellestirdi/", "text": "Başarılı Türk Pop Art Sanatçısı Sedef Gali, adidas Originals'ın ikonik ayakkabısı Stan Smith'e kendi yorumlarını kattı! adidas Originals, kısa bir süre önce plastik atıkların sonlandırılmasına yardımcı olmak için en ikonik silüetlerinden biri olan Stan Smith'i sürdürülebilir bir formda yeniden yorumladı. Başarılı sanatçı Sedef Gali ise 25 Mart Perşembe günü Zorlu Beymen mağazasında, doğadan ilham alan Stan Smith silüeti için farklı kişiselleştirmeler geliştirdi. adidas Originals, Stan Smith için yeni bir başlangıç yaparak en başarılı modelini daha sürdürülebilir bir gelecek yaratma yolunda Sedef Gali ile yeniden kişiselleştirdi. Çok yönlü sanatçı Sedef Gali, zamandan bağımsız Stan Smith'in yeni sürümüne kendi ilhamını kattı. Sürdürülebilir kişiselleştirilen ayakkabılar için; Ceviz Mürekkebi, Doğal Boya Seti, Ahşap Boncuk Seti, Doğal Taş Boncuklar, Doğal İpler, Organik Kumaş ve Doğal İpler kullandı. adidas'ın plastik kirliliğiyle savaşında yeni bir mihenk taşı olan, hikayeli siluete eklenen sürdürülebilir yaklaşımlar markayı sağlam bir şekilde geleceğe taşıyor. Ürünün görünümü aynı kalırken, Stan Smith modelleri bu sezon itibariyla adidas'ın Plastik Atıklara Son Verme yolculuğunda önemli bir adım olacak. Tüm sağlık ve mesafe kurallarına uygun bir şekilde, mağazadan satın alınan Stan Smith'leri kişiselleştiren Sedef Gali, ilhamını Stan Smith' in doğasından aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/vecdi-uzun-chaled-resin-sanatimda-kaligrafiler/", "text": "Chaled Res: 1965 Suriye doğumlu ve Alman vatandaşıyım. Sizin de ifade ettiğiniz gibi bir Türk ile evli olmam nedeniyle İstanbul'da yaşıyorum. Sanat eğitimimi Almanya da Kunsthochschule Kassel de tamamladım. The Black (8 dakika/2012), Where to go (9 dakika/2010), The tents (9 dakika/2011) adlı üç adet kısa filmin yönetmenliği de yaptım. Uluslararası birçok sergiye, çalıştaya, fuara ve sempozyuma katıldım. Bu arada Suriye, Lübnan, Çin, Romanya, İsviçre, İspanya, Kuveyt, İran, Monako, Suudi Arabistan, Fransa, İngiltere, Almanya, Tunus, Güney Kore, Türkiye Katar, Avusturya, Hollanda, Mısır, Dubai, Umman, ABD, Fas gibi ülkelerde eserlerim bulunmaktadır. Türkiye'de de 2016 yılında İstanbul'daki Galeri Eksen'de ve 2014 yılında Konya'daki Medaş Sanat Galerisi'nde olmak üzere iki kişisel sergi düzenledim. C. R.: Arap alfabesinin korunmuş estetiğine ve görsel müziğine, kelimenin kendisine yaklaşmadan derinlemesine bakmaya çalışıyorum. Çizgiden ve tasarım ilke ve kurallarından uzak çalışıyorum. Arap yazısını kendine has şekli, eğriliği derinliği ve yükseklikleri olan bir cisim olarak görüyorum, yumuşak şefkatli ve hassastır. Yazıyı okunabilir boyutundan değil, görsel perspektifinden ele alıyorum ve görsel bir metin oluşturmak için derinliğine dalıyorum. Benim düşünceme göre harfler, kaligrafi, genel Arap kaligrafisi ve uygulama şekillerine göre Arap kaligrafi türleri arasında fark vardır. Arap kaligrafisi; planlama, standardizasyon, kurallar bütünü ve disiplin demektir. Kendine has bir kalıbı olduğu için spesifik bir yapı olup, bu sistemin içerdiği kurallarının dışına çıkma olasılığı yoktur. Bir sanatçı olarak ilgi alanıma girmediği ve benimle doğrudan konuşmadığı için Arap kaligrafisine ulaşmaya çalışmıyor ve sanatsal çabamı da buraya yöneltme ihtiyacı da duymuyorum. Kaligrafi ve harf başka kavramlar olup, benim ilgi alanım harftir. Beni sanata yönelten sanatçı olarak doğmuş olmamdır. C. R.: Arap harfleriyle çalışıyorum diyerek benim çalışmalarımı dinle alakalı olduğu düşünülmemelidir. Resmim üzerinde yorum yapan herkesin düşüncesine saygı duyuyorum, ama her sanat eserinde bir hikaye aramak ve onu kategorize etmeye çalışmak ciddi bir sorundur. Bu da temelde sanat ve görsel eğitim eksikliğinden kaynaklanır. Sanatçı sınırlar koyarak düşünmez ve hiçbir zaman da düşünmemelidir. Harflerle oldukça tutkulu bir ilişkim var. Onların müziğini duymaya, estetiğini ve görsel müziğini yakalayıp kelimelere ulaşma kaygısı olmadan harflerin görsel boyutlarına inerek çalışıyorum. Arap harflerinin kendilerine has şekli olmasından hareketle onların figüratif yapılarının üç boyutlu, kavisli, derinlikli, yumuşak, narin, şefkatli olması ve dahası onları bir insan vücudu gibi düşünmem sonucunda harfleri kendilerine has görsel perspektiflerinden izleyerek onların derinliklerine dalıyor ve sonuçta Visual text görsel metnime ulaşıyorum. Bir taraftan harflerin dansını hissederken, onlar beni kendi müzik dünyalarına götürüyor. Verdiğim mesajlar öncelikle güzellik, barış ve sevgidir. Bunları soyut görsel metnimde yansıtmaya çalışıyorum, ama izleyicinin bunu anlayıp anlamaması bir sanatçı olarak benim dışımdadır Bir sanatçının da tüm çalışmasını sanatsever düşünceleriyle sürdürmesi söz konusu değildir. Bu ilkeyle yola çıktığım için çalışırken sanatsever ne düşünüyor diyerek eser üretmem. Sanatımı öncelikle kendi görsel arayışım için yapıyorum. Bugüne kadar tüm çalışmalarımı başkaları mutlu olsun diyerek yapmıyorum. C. R.: Gençliğimde realist çalışmalarla başladım, ama sonra uzun yıllar sonunda elde ettiğim tecrübeyle ve çok çalışma sonucunda bu noktaya geldim ve son on beş yıldır sadece harflerle çalışıyorum. C. R.: Sanat; hayat, sevgi, güzellik ve sudur. Sanat; insan olarak bizim kirliliğimizi arındıran bir su gibidir. Çünkü oldukça kirli olan bu dünya ve bu dünyada yaşayan insanlığın kirden arınması ve temizlenmesi için sanata ihtiyacı vardır. Müziksiz resim yapamam ve çalışmaya başlarken müzik benim ruhumu tamamen doldurmalıdır ki; o duygularla resim yapabileyim. Bunun mutlu ya da üzgün olmamla da ilgisi yoktur. Burada önemli olan benim müzikle doymuş olmam ve kendimi hazır hissetmemdir. Bu nedenle benim resmimin temelinde müziğin etkisi çok önemlidir. Sanat; sevgi ve aşkta plansız ve duygulu olma hali olup, bu hali içinde de bir çeşit yaptığı iş için hasta olmayı göze almaktır. Her aşkta olduğu gibi bu aşkın da korunmak için bir şeye ihtiyacı vardır. Bu da bilgidir. Bilginin olması duygunun korunması ve güçlü olması için çok önemlidir. Bu da benim için öncelikle sevginin, aşkın ve sanatın bilgisidir. Bir arayış demek olan sanatımı seviyorum, bu nedenle sürekli arıyor, araştırıyor, üretiyor, her zaman üstüne koyarak daha iyiye ve daha güzele doğru gitmeye çalışıyorum. Benim çizgim; duygularımın zemininde arayış ve deneyimlerimle kendiliğinden ilerleyen, ama nereye gittiğimi bildiğim bir yoldur. C. R.: Benim kimliğim beni diğerlerinden ayırandır. Benim özgünlüğümün ölçüsü; esere baktıkları zaman henüz imzama bakmadan, bunun bana ait olduğunu bilmeleridir. Bir sanat çalışmasında bu kimliğin olması ve sanat eseri ana özelliklerine sahip olması sanatta önemlidir. Tüm bunları kendi arayışım, deneyimlerim ve çok çalışmayla zaman içinde oluşturdum. C. R.: Türkiye'deki bazı sanatçılar çok çok önemli ve çok önemli sanat eserleri yapıyorlar. C. R.: Sanat tarihindeki tüm sanatçılardan etkilendim ve hayranlık duydum, ama en çok etkilendiğime gelecek olursak bu da benim kendi sanatımdır. C. R.: Tabii ki normal kaygılarım oluyor, çünkü sanat yapmak deney yapmaktır. Çalışmalarımı bazen iyi bulurum bazen de çok kötü ve bu normal bir durumdur. Eğer kötü hissedersem tamamen çöpe atar, tekrar ve yeniden baslar, mutlu olana kadar ve istediğim gibi olana kadar çalışır ve bitiririm. Resim yapmaya gittiğimde ne yapacağımı bilmiyor ve sadece resim yapmak istediğimi hissediyorum. Hiçbir zaman bir eser için belirli bir planım, skecim ve ön çalışmam olmuyor. Genellikle sanatçılar ön çalışma yapsa da benim tarzımda ön çalışma bulunmaz. Atölyeme giriyorum, başlangıçta ne yapacağımı tam olarak bilmiyorum, saatlerce çalışıyorum, sonra doğru noktaya ulaştığımı hissettiğimde kendi kendime Evet! Şimdi başladık. diyene kadar bu devam ediyor ve sonra esere başlıyorum. Sanatçı hiçbir yerde durmamalı ve ölene kadar sanat için sürekli değişimin içinde olmalıdır. C. R.: Hedefim her zaman arayışıma devam etmek ve sonsuza kadar sanatımı üretmektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/10/zeynep-bugaydan-fantastik-tarzin-en-iddialisi-proti-adasinin-esrari-raflarda-yerini-aldi/", "text": "Yazar Zeynep Bugay'ın kısa bir aradan sonra çıkardığı ikinci kitabı 'Proti Adasının Esrar' raflarda yerini aldı. Gelmiş geçmiş en iddialı fantastik seriler arasında yerini almaya hazırlanan 'Proti Adasının Esrarı' büyülü, sırlarla dolu farklı bir dünyaya yolculuk etmek isteyen okurlar için, yazarın yaşadığı Kınalıada'dan yola çıkarak, gizemli ve ilham veren ada coğrafyasında terkedilmiş bir kedinin; hayat yolunu, annesini ve kaybettiği sevgiyi arayan naif hikayesini bizlerle buluşturuyor. Her yaştan okuru zengin bir hayal gücüyle örülü bir yolculuğa ortak edecek yalnızlık, cesaret, dostluk, iyiliği bilinçli olarak seçmek ve görünmeyenle temas etmek üzerine kurgulanan benzersiz bir hikaye olan 'Proti Adası'nın Esrarı', Prens Adaları'nın sihrini ve gizemini de hayatımıza katarak bizlere yalnızlığımızı ve sıradanlığımızı unutturarak, gökyüzüne başımızı kaldırıp bakmamızı sağlayacak. Artemis Yayınları'ndan çıkan ve heyecan dolu bir dünyanın kapılarını aralayacağınız romanın yazarı Zeynep Bugay; kitap ile ilgili ilham aldığı ada ve kendi hayatının izdüşümünü kurguladığı fantastik hikaye için, Bu kitabı kaleme alırken ilham aldığım unsurlar çocukluğum ve yazlarımın neredeyse tamamında yaşadığım Kınalıada ve tekir İran kedim Gofret'ti. Bu sene hepimize hürriyetin ve sağlığın değerini hatırlatan pandeminin dışında bir gündeme ihtiyacımız vardı. Ben zengin bir Türkçe'yle kurgulayıp, sunduğum bu fantastik dünyanın okuyucuya odaklanılacak o farklı konuyu sunacağına ve hayatlarına duygusal pek çok unsurla dokunacağına inanıyorum. Ada'nın varlığı sebebiyle, bambaşka bir tatta bir öykü olduğuna inandığım bu kitapta köklerimize, ailemize ve geleceğimizi değiştirebilecek bilinçli seçimlere dair göndermelerin, eş zamanlı yaşanan paralel hayatları da tasvir ederek bizleri görünen ve görünmeyenin kesiştiği ortak bir alanda buluşturacağı kanaatindeyim diyor. Proti Adası'nın Esrarı' açlıktan, soğuktan en çok da yalnızlıktan yorulan minik bir kedinin yüreğinden bizlerin yüreğine uzanacak bir yolun, insanlar gibi nankör olamayan ve kimseyi yarı yolda bırakmayan bir varlığın, maceralı ve zaman zaman da acımasız dünyasına bizleri davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/amin-maalouf-edebiyat-salonunda/", "text": "Institut français Türkiye'nin düzenlediği Edebiyat Salonu çevrim içi etkinliğine bu ay eserleri 38 dile çevirilen ünlü yazar Amin Maalouf katılıyor. Etkinlik 28 Nisan tarihinde saat 19.00'da Zoom platformunda düzenleniyor. Yiğit Bener'in sunumuyla gerçekleşecek olan Edebiyat Salonu'nda Amin Maalouf'a, eserlerini Türkçe'ye kazandıran çevirmen ve yazar Ali Berktay da eşlik edecek. Fransız Akademisi'nin 2011'den beri üyesi olan Fransız-Lübnanlı romancı ve gazeteci Amin Maalouf, 1993 yılında aldığı Goncourt ödülü de dahil olmak üzere birçok ödülle taçlandırıldı. Eserleri Türkiye'de giderek artan sayıda sadık bir okur kitlesi tarafından takip edilen Maalouf, son romanı Empedokles'in Dostları ve denemesi Uygarlıkların Batışı ile halihazırda büyük bir başarı kazanmış durumda. Bu iki eser çerçevesinde ve merkezinde birden fazla kimlikle bağlantılı çatışmaların yer alacağı bu fikir tartışmasını her zaman olduğu gibi yazar Yiğit Bener sunacak. Amin Maalouf 1949'da Lübnan'da doğdu. Ekonomi ve toplumbilim okuduktan sonra gazeteciliğe başladı; 1976'dan beri Paris'te yaşıyor. Çeşitli yayın organlarında yöneticilik ve köşe yazarlığı yapmış olan Maalouf, bugün vaktinin çoğunu kitap yazmaya ayırmaktadır. Çok iyi bildiği Asya ve Akdeniz çevresi kültürlerinin söylencelerini yapıtlarında başarıyla işleyen Maalouf, ilk kitabı Les Croisades vues par les Arabes (1983, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri, YKY) ile tanındı ve bu kitabın çevrildiği dillerde de büyük bir başarı kazandı. 1986'da yayımlanan ve aynı yıl Fransız Arap Dostluk Ödülü'nü kazanan ikinci kitabı Leon l'Africain ise bugün bir klasik kabul edilmektedir. Maalouf'un 1988'de yayımlanan ikinci romanı Samarcande da coşkuyla karşılandı ve pek çok dile çevrildi. Les Jardins de Lumiere (1991, Işık Bahçeleri, YKY) ve Le Ier Siecle apres Beatrice (1992, Beatrice'ten Sonra Birinci Yüzyıl, YKY) adlı romanlarının ardından, 1993'te yayımlanan romanı Le Rocher de Tanios ile Goncourt Ödülü'nü kazanan yazarın, Les Echelles du Levant adlı romanı 1996'da, Les Identites Meurtrieres adlı deneme kitabı 1998'de çıktı. Maalouf 2000'de Le Periple de Baldassareı yayımladı. Finlandiyalı müzisyen Kaija Saariaho'nun bestelediği opera için yazdığı Uzaktan Aşk (2002, YKY) Maalouf'un ilk librettosudur. 2004'te Origines adlı romanı, 2006'da ikinci librettosu Adriana Mater 2009'da ise ikinci deneme kitabı Le dereglement du monde yayımlanmıştır. Amin Maalouf 2011 yılında Academie Française'e seçilmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/artcontact-istanbul-cagdas-sanat-fuari/", "text": "ARTANKARA 7. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı'nın ardından ARTCONTACT İSTANBUL Çağdaş Sanat Fuarı çalışmaları devam ediyor.. Fuar, 31 Mayıs -4 Haziran 2021 gerçekleştirilecek olup hafta sonu yasaklarının kalkması durumunda 5 ve 6 Haziran 2021 tarihinde de açık olacaktır. 31 Mayıs 2021 tarihinde 14:00 -20:00 arası davetiyeli ön izleme, ödül töreni ve açılış programı gerçekleştirilecektir. Diğer günler ise 10:00 20:00 saatleri arasında ziyarete açık olacaktır. Avrasya Gösteri ve Sanat Merkezinde düzenlenecek fuar iki bölümde yapılacaktır. 10.000 m2 lik kapalı alanda galeriler, müzeler, üniversiteler, Projeler ve kolleksiyonlar yer alacaktır. Açık alanda ise demir, ahşap ve seramik atölyeleri ve büyük boy heykellerin yanı sıra ulusal ve uluslararası sanatçıların yer aldığı Street Art bölümü yer alacaktır. Bu bölümde canlı performansların yanı sıra başlangıcından günümüze garfiti nin gelişimini anlatan küratoryal bir sergi ve sanatçıların eserleri sergilenecektir. Konu ile ilgili her türlü soru ve taleplerinizi yanıtlamaktan mutluluk duyarız. Haziranın ilk haftası buluşmak dileği ile!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/its-a-love-thang-its-a-joy-thang-tariku-shiferaw-galerie-lelong-co-new-york-april-1-may-15-2021/", "text": "Open on Thursday, April 1 from 10:00am 7:00 pm with limited capacity. The artist will be present from 4:00pm. Galerie Lelong & Co., New York, is pleased to present It's a love thang, it's a joy thang, our first solo exhibition with Tariku Shiferaw. Born in Addis Ababa, Ethiopia and currently based in New York City, Shiferaw's practice of mark-making references the historicity of abstract painting and its hierarchical structures embedded in scholarship. It's a love thang draws inspiration from the ongoing movement of Black joy that has increasingly gained momentum among creatives as a source of community-building and healing. The exhibition will present new works to the public from Shiferaw's ongoing series of paintings One of These Black Boys, which the artist began working on a larger scale in the past year. Titled after songs from musical genres by artists of the African diaspora such as Hip-hop, R&B, Reggae, Afrobeats, Blues, and Jazz, the paintings reiterate the artists' stage names and song titles. Both stretched on canvas and draped from the wall, the paintings intentionally hold space for the Black bodies and cultures they represent. For Shiferaw, working in abstraction entails a re-envisioning of identity and form, the gestural surface in his paintings and mark-making is his reclamation of a space that was denied to many artists. A new site-specific installation Jerusalema (2021) embodies both the artist's lived experience of Black joy and his childhood in Los Angeles, California, creating an environment where reality and fantasy exist on the same plain. A live palm tree in the middle centers the visitor's attention, an immediate place-maker reminiscent of Shiferaw's time spent in the neighborhoods of L. A. and a nod to how palm trees are often used to demarcate spaces of relaxation. Reflective mylar sheeting and chain-link fencing covers one wall, intimating a version of the visitor's presence and body into view that is separated by the fence. On the other wall, small wooden objects are installed against a panel of pink paint; recalling the artist's early use and subversion of utilitarian shipping pallets to make art. Toi Derricotte's poem, Joy is an act of resistance is printed in a small font, inviting a closer look. She asks, What does her love have to do with five hundred years of sorrow, then joy coming up like a small breath, a bubble? What does it have to do with the graveyards of the Atlantic, in her mother's heart? Derricotte is not alone in embodying Black joy in her practice, its ethos is rooted in a blues-based tradition and has been expressed by creatives across multiple periods and media, from Zora Neale Hurston and Maya Angelou, to the musicians Shiferaw names his works after, including Solange and Kendrick Lamar. A highlight of the exhibition, A Boy Is A Gun (2020) comprises blue paint applied directly to the gallery wall in a rectangular form, with 12 black wooden objects that echo pallets installed on the surface. Previously exhibited at the Zuckerman Museum of Art, Kennesaw, the semi-permanence of the paint in the museum and present gallery environment adds another layer to the work that speaks to its realization through another body, removed from the artist's hand."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/mahreen-zuberi-online-exhibition-anita-rogers-gallery/", "text": "Anita Rogers Gallery is pleased to introduce Mahreen Zuberi to the gallery's roster of artists with an online solo exhibition featuring works spanning the last two decades. The exhibition features the artist's intimate gouache works, as well as her Linea Negra Triptych and related handmade artist book. The exhibition will be presented via a digital catalog, as well as with an online viewing room hosted on ArtLand. The artist's approach is slow, patient, and methodical. She chooses traditional painting techniques and materials, including wasli, a type of handmade paper that has been used by artists since the 10th century. Her process often includes weeks of preparation, including note-taking, observation, contemplation, and sketching before the painting begins. Once it does, it flows organically, but requires careful, time consuming work as the artist builds layers of color and depth. The resulting work feels at once structured and free, precise yet unrestrained. Through her paintings, the artist explores themes of political turmoil, gender, pregnancy, and power dynamics. Zuberi (b.1981 Karachi, Pakistan) completed her Bachelor of Fine Arts from the prestigious National College of Arts, Lahore, specializing in miniature painting. Returning to Karachi she began teaching at the Karachi University, Department of Visual Studies. She has exhibited in local and international art exhibitions and her work is part of prominent art collections across the world. Her work discovers the human condition through a personal narrative. Currently she is coordinator of the Fine Art program at the Karachi University, Department of Visual Studies. This will be her first exhibition with Anita Rogers Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/minik-ressamlardan-yeniden-paha-bicilemez-bir-sergi/", "text": "Mastercard, pandemi sürecinin evlerde devam ettiği bugünlerde 23 Nisan'ı evlerinde kutlayacak olan çocukları unutmadı. Paha Biçilemez İstanbul platformu, çocukların eserlerinden oluşan paha biçilemez sanal resim sergisini ikinci yılında da düzenlemeye devam ediyor. Yaşamın evlerde devam ettiği bugünlerde Mastercard, hayatın bazı anlarını, paha biçilemez bir deneyime dönüştürüyor. Mastercard Paha Biçilemez İstanbul platformu, ikinci yılında da 23 Nisan'a özel bir sanal resim sergisi düzenleyerek çocukların sanatsal gelişimini destekleyecek paha biçilemez bir anı sunuyor. Bu yıl Evcil Dostlarımız ya da Bahar olmak üzere iki temadan oluşan sergiye Türkiye'nin her yerinden ve her yaştan çocuk istediği tekniği kullanarak çizeceği resimlerle katılabilecek. Sergi için gönderilen her resim sanal galeride bulunan çerçevelerle asılarak yer alacak. Sergiye katılmak isteyenlerin tek yapmaları gereken, çocuklarının çizdikleri resimleri 31 Mayıs 2021 tarihine kadar www. pahabicilemezistanbul. com üzerinden yapılan yönlendirmeleri takip ederek paylaşmak. Sergi sürekli ziyarete açık olacak. Sanal resim sergisini Paha Biçilemez İstanbul websitesi üzerinden dileyen herkes ziyaret edebilecek. Sanal resim sergisini gezen ziyaretçiler, resimlere tıklayarak resmin büyük halini, resmi yapan çocuğun adını, yaşını ve varsa resmin adını görebilecekler. Sergi bitiminde sergiye resimleriyle katılan çocuklara Mastercard tarafından katılım ve teşekkür belgesi gönderilecek. Mastercard Paha Biçilemez İstanbul Platformu'nun kullanıcılarına özel olarak sunduğu deneyimler sadece resim sergisiyle sınırlı değil. Platformda yer alan diğer deneyimler için www. pahabicilemezistanbul. com sitesini ziyaret etmeniz yeterli. Mastercard; New York, Toronto, Londra ve Paris gibi şehirleri takiben, Paha Biçilemez Şehirler Projesi'ni, İstanbul'da Paha Biçilemez İstanbul adıyla birçok dünya şehrinden önce hayata geçirdi. Paha Biçilemez İstanbul, şehrin sunduğu paha biçilemez deneyimleri özel bir platform aracılığıyla İstanbul meraklıları ile buluşturuyor. Bu platform üzerinden Mastercard kullanıcıları İstanbul'daki Yeme-içme, Alışveriş-Moda, Kültür-Sanat, Müzik-Eğlence, Spor-Kişisel Bakım ve Seyahat-Konaklama alanlarındaki en güncel ayrıcalıklara, www. pahabicilemezistanbul. com sitesi üzerinden ulaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/turk-yapimi-film-moskovada-dunya-promiyeri-yapacak/", "text": "Başrollerinde Gönül Nagiyeva ile Kaan Urgancıoğlu'nun yer aldığı 'Gerçek Olamaz' adlı sinema filminin dünya prömiyeri 43. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde gerçekleşecek. Türk yapımı 'Gerçek Olamaz' sinema filminin dünya prömiyeri 43. Moskova Uluslararası Film Festivali'nde gerçekleşecek. Senaristliğini ve yönetmenliğini Korhan Uğur ve Gönül Nagiyeva'nın birlikte yaptığı film, 23 Nisan saat 15: 30'da Moskova'nın en büyük salonlarından biri olan Oktyabr Festival Merkezi 5. Hall'da sinemaseverlerin karşısına çıkacak. Gerçek Olamaz filmi daha önce Around Films Festival Paris festivalinde 'En İyi Sinematografi kategorisinde, Los Angeles La Femme Festivali'nin özel seçkisinde, Saint Petersburg White Nights Film Festival'inde 'En İyi Senaryo' kategorisinde ve Festival Internazionale Del Cinema Di Salerno özel seçkisinde finalist oldu. Aynı zamanda filmin tanıtımı için yazılan 'Leyla's Song' şarkısı Palm Beach International Music Awards festivalinde En İyi Jazz şarkısı kategorisinde finalist oldu. Drama türünde çekilen filmde, jazz müzisyeni Leyla ve fotoğrafçı Murat'ın aşk hikayesi anlatılıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/21/uluslararasi-plastik-sanatlar-derneginin-duzenledigi-dunya-sanat-gunu-wallace-hartley-odulleri-2021/", "text": "Dünya Sanat Günü, 2012'den bugüne dünyada sayısız ülkede giderek daha fazla kutlanırken, UPSD'de bu kutlamalara, yaptığı etkinliklerin yanı sıra, her sene verdiği Dünya Sanat Günü Ödülleri ile katılıyor. Gelenekselleşen ödüller, pandemi nedeniyle 2020'de olduğu gibi bu yıl da, AIAP/IAA Dünya Başkanı Bedri Baykam'ın resmi Instagram hesabından canlı olarak yayınlandı. Dünya Sanat Günü 'Wallace Hartley' Ödülleri 18 Nisan akşamı 7 farklı dalda sahiplerini buldu. 1912 tarihinde trajik bir şekilde batarak 1514 kişinin ölümüyle sonuçlanan Titanic faciasında, dev gemi sulara gömülene kadar vazgeçmeden çalmaya devam eden Wallace Hartley ve Orkestrası'nın anısına adanmış bu ödüller sahiplerini bulurken, bu müzisyenler, bize yaklaşık 2,5 saatlik korkunç süreçte, the show must go on sloganının anlamını en çarpıcı ve şekilde göstererek tarihte iz bırakmışlardı. UPSD Yönetim Kurulu'nun geçen yıl aldığı kararla, Dünya Sanat Günü Ödülleri, 2020'den itibaren artık Dünya Sanat Günü 'Wallace Hartley' Ödülleri olarak anılıyor. Baykam sanat dünyamızda eleştiri ve hazzı bir araya getirmekten çekinmeyen ve iğneleme hakkını fena halde saklı tutan Ayşegül Sönmez'e ödülünü açıklarken, Sönmez'in 2012'de kurduğu Sanatatak'la online sanat yayıncılığının Türk sanat dünyasına getirdiği düzey ve yeniliğin altını çizdi. Yılın Sanat Kurumu Ödülü'nü ARKAS Sanat'ın Kültür Sanat Direktörü Müjde Unustası, Lucien Arkas ve kurumu adına kabul etti. Baykam, kalıcı yayınlarla beraber açtıkları Naci Kalmukoğlu, Vasarely, Post-Empresyonizm, Ara Güler ve Picasso gibi sergilerle, İzmir'de kurdukları Arkas Sanat Merkezi sayesinde, İstanbul'la sınırlanan modern ve çağdaş sanatı Ege ile buluşturdukları için, kendilerini tebrik etti. Baykam, Yılın Sanat İnsanı Ödülü'nü, Eskişehir'in efsanevi Büyükşehir Belediye Başkanı'na verirken, Büyükerşen'in sanatçı kimliğinin yanı sıra, Eskişehir'i büyük ve çağdaş bir kampüs kente çeviren, başta Balmumu Müzesi olmak üzere pek çok atılımla kenti sanatla donatan, vizyoner kimliğine atıf yaptı. Baykam, Londra'da yaşayan Bilkent Tasarım ve İletişim mezunu Ekin Bernay'a Yılın Genç Sanatçısı ödülünü sunarken; Bernay'ın da dünyanın şu sıralarda en büyük ihtiyacı olan huzuru, duygusal, fiziksel, kavramsal ve sosyal katmanlarla, yaratıcı çağdaş dans dilini harmanlayarak, dans ve hareket terapisiyle kazandırdığını paylaştı. Baykam, yılın sanatçısı ödülünü ressam ve akademisyen Devabil Kara'ya verirken, bu ödülün onun nezdinde günümüz koşullarının zorluklarında çağdaş, genç, özgür beyinler yetiştiren akademisyenlere ithaf edildiğini belirtti ve Kara'nın bir öğretim üyesi olarak süreklilik, tevazu ve ciddiyet içinde gençlerle sürekli köprü kuran, bir ilişkiler dizisi yaratma misyonunu öne çıkarttı. Baykam, Yılın Onur Sanatçısı Nevhiz Tanyeli'nin, Mehmet Güleryüz, Komet, Aladdin Aksoy, Burhan Uygur kuşağının önemli bir üyesi olduğunu hatırlattıktan sonra, sanatçının 15 yaşında hatıra defterine yazdığı Önce Akademi'ye, sonra Paris'e gidip ressam olacağım dediğini ve bunları sırayla gerçekleştirdiğini aktardı. Bir yandan da Nevhiz'in, sanatında Canım ne zaman isterse o zaman resim yaparım kararlılığıyla hareket eden, özgür ve idealist vizyonunu vurguladı. Öncelikle çağdaş ve özgür sanat ile düşüncenin ancak, laik demokratik bir hukuk devletinde yeşerebileceğini vurgulayan Baykam, geçtiğimiz yıl tutuklulukları sürerken gazeteciler Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan'a verilen UPSD Özel Ödülü'nü bu sene ODATV Ankara haber müdürü Müyesser Yıldız ve Yeniçağ Gazetesi yazarı Murat Ağırel'e taktim etti. Her iki ismin araştırmacı, ödünsüz, kararlı gazeteciliğin yüz akı olduklarını vurgulayan Baykam, kendilerini Türk sanat ve demokrasi ortamı adına teşekkür etti. Katılımcılar en zor zamanlarda sanat nefestir sloganıyla içinden geçtiğimiz bu zorlu dönemde sanatın her zaman bizimle olduğunu hatırlattılar. . Baykam, yayının sonunda 20 Nisan Salı günü, Akademix ve Genç Etkinlik 9 sergilerinin upsd. org. tr sitesinden çevrimiçi olarak gerçekleşeceğini duyurdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/18th-padova-international-music-competition-online-edition-15-sep-15-oct-2021/", "text": "4) International Music Competition Recording and Publishing Prize. The concerts for the winners will be organized in beautiful cities and locations in Venice, Padova, Perugia, Abano Terme and others. Money prizes and CD recordings with DS Classic Label."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/dilek-isiksel-saf-sevginin-kanatlarinda-galeri-fe-6-mayis-11-haziran-2021/", "text": "Galeri FE, sanatçı Dilek Işıksel 'in Saf Sevginin Kanatlarında adını verdiği kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencilerinden Dilek Işıksel, pek çok medeniyete ev sahibi olmuş, büyülü kent İstanbul'u ve İstanbul'a dair tüm motifleri resmin merkezine koyuyor. Kubbelerin, tarihi yarımadanın, Galata'nın, denizin ve kuşların yanı sıra, şehre ait mistik enerjinin hissedildiği pek çok detayı bütünleşik bir biçimde izleyiciye sunuyor. Resimlerinde kullandığı melek, nebula, yıldızlar, kent imgeleri ve deniz, Dilek Işıksel 'in eserlerinde katman katman yerleşirken sanatçının 50 yıllık sanat hayatının izlerini taşıyor. Sanatı için Dünya kültürünün incisi Istanbul'un sanatsal zenginliğini resimlerimde renk katmanları ve dokularla yansıtırken; Ayasofya'nın meleklerini İstanbul'u ve barışı sonsuza kadar koruması için baş köşelerde uçuruyorum, kuyruklu yıldızları da mutluluk ve sevinç için İstanbul'a yağdırıyorum... diyen Dilek Işıksel'in solo sergisi Saf Sevginin Kanatlarında 6 Mayıs 11 Haziran 2021 tarihleri arasında Galeri FE'de. Sergi hafta içi her gün, saat 10:00 17:00 arasında izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/fransizca-ceviri-odullerine-buyuk-ilgi/", "text": "Institut français Türkiye'nin nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek ve çevirmenlik mesleğine hak ettiği değeri vermek amacıyla bir manifesto yayınlayarak bu yıl ilk defa başlattığı Fransızca Çeviri Ödülleri'ne başvuru süresi 16 Nisan'da sona erdi. Yoğun ilgi gören Fransızca Çeviri Ödülleri'ne Genel kategoride 37, Genç Çevirmen kategorisinde ise 5 adet başvuru yapıldı. Başkanlığını INALCO Türkçe Kürsüsü Başkanı ve Actes Sud Yayınevi Koleksiyon Müdürü Timour Muhidine'in yaptığı ; Ankara Üniversitesi'nden Prof. Emin Özcan; Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr Lale Özcan, Hacettepe Üniversitesi Çeviri Bölümü Başkanı Doç. Dr Zeynep Oral ve çevirmen Ayça Sezen'den oluşan jürinin 15 Haziran tarihine kadar eserleri değerlendirmesi bekleniyor. Fransızca Çeviri Ödülleri'ne başvuran katılımcılar genel ve teşvik adı altında iki ayrı kategoride yarışacak. Genel kategori ödülü 20 000TL, ve Genç Çevirmen Teşvik Ödülü ise 10 000TL olarak belirlendi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/hulya-kupcuoglu-gizem-enuysalin-resimlerinin-hikayeleri/", "text": "Gizem Enuysal'ın Akademililer Sanat Merkezi'nde açtığı yeni sergisinin adı Hikaye Oluştur adını taşıyor. Sanatçı, sergide günlük yaşam sahneleri, portre ve otoportreler sunuyor. Sosyal medyada sürekli kullanılan hikaye oluşturma durumunu kendi hikayelerini oluşturarak sorguluyor. Beyoğlu'nun kozmopolit yapısından etkilenerek oluşturduğu hikayeler yanı sıra zaten kendi sanat anlayışının da bir parçası olarak hikaye ögesini kendi üslubu ile ifade ediyor. Sergi 8 Mayıs tarihine kadar izlenebilir. Gizem Enuysal: Sergi birer defa sergilenmiş 2015 ve 2017 yıllarına ait iki büyük boyutlu resmin yanı sıra ağırlıklı olarak 2019, 2020 ve 2021 yıllarına ait yeni resimlerden oluşuyor. Geniş bir zaman aralığındaki resimlerimi kapsayan serginin oluşum süreci yakın tarihli resimlerin hazırlık süreciyle daha yakından ilişkili, bu resimler de akademik yaşamımla paralel götürmeye çalıştığım atölye çalışmalarımın sonucunda oluşturuldu. İsim bulmak resimlerim söz konusu olduğunda da zorlandığım bir konu; serginin ismi hikaye anlatma durumunu sosyal medya diliyle ifade ederek ve afişte gördüğünüz gibi sosyal medyada kullanılan simgeyle toparlayarak oluşturuldu. İçinde bulunduğumuz salgın sürecinde aklımda başka kavramlar, isimler de vardı ama Hikaye Oluştur aslında hepsini içine aldı. G. E.: Sergide üç adet otoportre var, bunlardan ikisi kişisel bir anlatının kurgusu içerisinde yer alıyor diğeri ise biçim, renk ve form araştırmasının daha ayrıntılı ele alındığı ayna karşısında yapılmış bir otoportre. Bire bir bakarak yaptığım otoportrenin yönteminin bundan sonraki çalışmalarımı yönlendireceğini tahmin ediyorum, daha doğrusu bir süre modele bakarak çalışmak ve portre üzerinden daha az kelimeyle hikayeyi sürdürmek istiyorum. G. E.: Yaşadığım mekanın resimlerime en büyük katkısı kozmopolit bir semtin insanları, duvar yazıları ve bu semtin insanlarının sıra dışı giyinme tarzlarını gözlemlemek şeklinde oluyor. Saydığım bütün unsurları resimlerime konu, doku, mekan, aksesuar ve kostüm olarak taşımaya çalışıyorum. Resimlerime duvar yazılarının karakterine bağlı kalarak zaman zaman kendi cümlelerimi yazıyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/international-piano-competition-la-note-celeste-16-apr-30-jun-2021/", "text": "The fourth consecutive year, the International Piano Competition for children and amateur pianists La Note Celeste is held in Paris to reveal music talents' potential. Internationally renowned professional pianists are members of the Competition jury, headed by pre-eminent Rena Shereshevskaya. She mentored such outstanding talents as Lucas Debargue (4th prize in Thaikovsky International Competition, 2015), Remi Geniet (2nd prize in Queen Elisabeth Competition, 2013), Julian Trevelyan (2nd prize in Long Thibaud Crespin Competition, 2015) and Alexandre Kantorow (1st prize and Grand Prix in Thaikovsky International Competition, 2019). Age: till 18 y. o. for young talents' 4 categories and from 19 and older for amatour pianists categorie. The fourth consecutive year, the International Piano Competition for children and amateur pianists La Note Celeste is held in Paris to reveal music talents' potential."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/jean-philippe-delhomme-flowers-for-books-perrotin-seoulapril-29-may-28-2021/", "text": "|Perrotin Seoul is pleased to present Flowers for Books, Jean-Philippe Delhomme's first solo exhibition in Asia. It is composed of intimately scaled still life paintings that, at first sight, fulfill the promise of the title. Books, magazines and vases of cut flowers occupy his still lifes. A series of portraits, painted from life with different sitters, introduce a presence among the inanimate artifacts. Delhomme places the sitter in the semi-abstract decor of the bare studio. Flowers, books and models manifest themselves in the pictorial landscape of Jean-Philippe Delhomme that is more concept than real space. The studio is a mental space that Delhomme can control, but only to a certain degree until the sitter for a portrait looks back at him."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/madsaki-gabriel-rico-april-29-june-5-perrotin-new-york/", "text": "Perrotin New York is pleased to open two new exhibitions, on view from April 29th through June 5th. Join us for an opening reception with limited capacity on Thursday, April 29th from 12-8PM. You can book appointments to visit here. On our first and second floors is a new series of paintings by Japanese artist MADSAKI, marking his first exhibition in Manhattan. This new body of work pivots away from the artist's most iconic subject-matter which draws from an infinite postmodern image bank and instead, is almost entirely autobiographical in nature. Here, the artist revisits the experience of growing up in New Jersey to immigrant parents, as well as his young adulthood in New York. On our third floor, Guadalajara-based artist Gabriel Rico returns to New York with an ambitious exhibition of new sculptural objects and wall installations. The exhibition will highlight the continued evolution of Rico's Reduccion objetiva orquestada, a series begun exactly a half decade ago and most recently presented at the Venice Biennale. Here, Rico assembles disparate objects natural, scientific, and ones pertaining to indigeneity to propose non-mathematical equations for our society's miscalculations. Known for playful critique of the art historical canon, this exhibition will be one of MADSAKI's largest and most personal exhibition to date. As a child of the diaspora, he will be coming home to New York, a place he never quite belonged, and the exhibition will focus on telling that story. The artist works entirely in spray paint and much of his work revolves around breaking down our strict cultural landscape. By creating a series of paintings that flatten hierarchy in which a death metal group socializes with the Picasso, or the McDonald's family welcomes George Washington MADSAKI creates a universe in which all mutual exclusion evaporates. The spontaneity with which the artist links each pictorial scene are all intimately tied to his own personal history, which is marked by a strong feeling of social and cultural detachment. Rico's exhibition title is a direct quotation from a Dutch television series of the same title, created and hosted by journalist Wim Kayzer, who interviewed 26 philosophers and thinkers, scientists, artists, musicians, writers, and other learned celebrities, and asked them a question: What makes life worth living? Rico also asks big questions as such, though not verbally, but visually through his work, through each of the objects he uses man-made, natural, and crafted and the implied relationships these objects have with each other and with the viewers. Rico acts as an interlocutor between the material world and the noetic space, with this exhibition reflecting a studied approach to contemporary thought, and a methodology for ontological experiments."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/mahir-guven-bahari-getirdim-sana-resim-sergisi-20-nisan-15-mayis-2021-galeri-selvin-nisantasi/", "text": "figüratif resmin önemli temsilcilerinden Mahir Güven'in Baharı Getirdim Sana isimli resim sergisine ev sahipliği yapıyor. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümünde Neşet Günal atölyesinde eğitim gören sanatçı, 1981'de mezun oldu. 1981, Osman Hamdi Resim Yarışması Desen Dalı Ödülü ve 1989, Güzel İstanbul Resim Yarışması Birincilik Ödülünü kazandı. Çok sayıda kişisel ve karma sergiye katıldı. Çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir. Sergisinde klasik perspektifin dışına çıkan bir mekan anlayışını gördüğümüz sanatçı yaşam alanlarımızı tekrar tartışmaya açıyor. Günümüzün gerçekliği olan eve kapanma hallerimizi, doğaya özlemi ve baharın yaşama davetini birlikte resmederek güç bir işin altından estetikten vazgeçmeyerek kalıcı resimlerle üreterek ustalıkla kalkıyor. Mahir Güven, yaşamın hızından elden geldiğince kurtulup evde kaldığımız bu dönemde resimlerindeki ayna gerçekte kim olduğumuzu, benliğimize belki de ne kadar uzak olduğumuzu fark ettirmeye çağırıyor. Yerleşik hayata geçiş ve barınılan mekanların mimari olarak günümüzdeki hale gelmesi, örneğin kapıların kapalı olması ve yatak odalarının mahrem bir yer haline gelmesi bile toplumsal hayatımızın şekillenmesini bize anlatacak kapsamlı verileri sunuyor. Tekil ile çoğul olanın karşıtlığını hala netleştirmemiş toplumlarda, mahrem olan bir yandan kutsanılırken diğer yandan sosyal medya aracılığıyla bu kutsallığın ihlali teşvik edilerek şizofrenik bir bağlam oluşturuluyor. Algımızda yeniden ve yeniden biçimlendirdiğimiz mekanların tüm zamanımızı geçirdiğimiz yaşam alanları haline dönüşmesi kimliğimizi ve kişiliğimizi kazandığımız sosyal çevremiz de olmadığında benimizi epeyce zorlayan bir süreci beraberinde getiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/rahmi-m-koc-muzesine-ingiltereden-odul-deniz-tutkunlari-ittir-kaktiri-en-iyi-secti/", "text": "Rahmi M. Koç Müzesi'nin en yeni objesi İttir Kaktır, İngiltere merkezli Classic Boat dergisinin düzenlediği yarışmadan ödülle döndü. İttir Kaktır, sekiz farklı kategoride birincinin belirlendiği yarışmada kendi kategorisinde 'en iyi' seçildi. RMK Marine Tersanesi tarafından 2020 yılında inşa edilen İttir Kaktır, Ekim 2020'de Rahmi M. Koç Müzesi'nin gemi filosuna katıldı. Teknenin orijinal planı, ABD Washington'daki Sam Devlin firması tarafından Tugzilla adıyla, içten motorlu bir gezinti teknesi ve aynı zamanda römorkör olarak tasarlandı. RMK Marine Tersanesi tarafından planı yeniden uyarlanarak sekiz metre olan boyu iki metreden fazla uzatıldı ve 10,06 metrelik bir tekne haline getirildi. Müzenin geniş koleksiyonunda yer alan İttir Kaktır'ın 150 beygir gücündeki motoru ise Ford Otosan tarafından üretildi. İngiltere merkezli Classic Boat dergisinin 2007 yılından bu yana düzenlediği Classic Boat Awards, asırlık geleneksel gemilerden restore edilenlere, yelkenlilerden motorlu gezinti teknelerine kadar mavi sularda özgürce yol alan deniz araçlarını bir araya getiriyor. Sekiz farklı kategoride düzenlenen yarışmanın birincileri halk oylamasıyla seçiliyor. Kazananlar, Classic Boat dergisinin mayıs sayısında da duyurulacak. Rahmi M. Koç Müzesi Türkiye'nin ulaşım, endüstri ve iletişim tarihindeki gelişmeleri yansıtan ilk ve tek sanayi müzesidir. 14 binin üzerinde objeden oluşan koleksiyonu, çocuklara yönelik eğitimleri ve atölyeleri ile kültür ve eğlenceyi bir arada sunabilen tek adres olan Rahmi M. Koç Müzesi Mustafa V. Koç/Lengerhane binası ve Hasköy Tersanesi olmak üzere iki tarihi bina ile halihazırda 11 bin 250 m2'lik kapalı alana ve yaklaşık 17 bin metrekarelik açık alana sahiptir. Rahmi M. Koç Müzesi, pazartesi-cuma 10.00-17.30 saatlerinde ziyaret edilebilir. Müzeye giriş ücreti yetişkinler için 28 TL, öğrenciler için 12 TL'dir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/saltin-bu-son-sansimiz-mi-gosterim-programi-saltonline-orgda-26-nisan-4-temmuz-2021/", "text": "SALT'ın, iklim değişikliğinin insana ve dünyaya etkilerine dikkati çekme amaçlı Bu son şansımız mı? gösterim programının 2021 seçkisi, Güney Afrika, Norveç, Fransa, Kanada, Bolivya ve Balkanlardan on belgesel filmi bir araya getiriyor. Yedinci yılında Garanti BBVA desteğiyle gerçekleştirilen program, 2019 yapımı One Table Two Elephants filminin bir haftalık Türkçe altyazılı gösterimiyle 26 Nisan'da saltonline. org'da başlıyor. Bu son şansımız mı? 2021 programı, 26 Nisan-4 Temmuz tarihlerinde gerçekleştirilecek, programdaki filmler, birer hafta süreyle saltonline. org'da yayında kalacaktır. Bütün filmler, orijinal dilinde Türkçe ve İngilizce alt yazılı olarak, ücretsiz gösterilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/selma-gurbuzun-vefati-sanat-cevresini-uzuntuye-bogdu/", "text": "Çağdaş Türk Resmine değerli katkılarda bulunmuş Selma Gürbüz'ün vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Selma Gürbüz'ü rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1960 yılında İstanbul'da doğan Selma Gürbüz, sanat eğitimin 1980 yılında İngiltere'deki Exeter College of Art Design'da başladı. 1984 yılında Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü mezun oldu. Paris, Roma, Buenos Aires ve Barselona olmak üzere üzere, Japonya'nın farklılaştırmada sergiye giren Gürbüz'ün yapıtları, Londra'daki British Museum, Paris'teki Galerie Maeght Koleksiyonu, İstanbul Modern, Ankara Resim Heykel Müzesi gibi farklı koleksiyonlarda bulunuyor. İstanbul Modern Şef Küratörü Öykü Özsoy'un küratörlüğünde üstlendiği Selma Gürbüz: Dünya Diye Bir Yer sergisi 30 Haziran 2021'e kadar görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/sous-le-ciel-de-paris-chizuru-morii-kaplanhugo-galerie-solo-exhibition-opening-24-april-2021/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present Sous le Ciel de Paris, a solo exhibition of the exquisitely articulated watercolors of Chizuru Morii Kaplan. Originally trained as an architect, Kaplan channels the profession's zeal for precision and perspective into saturated renderings of worlds worth inhabiting. Whereas architectural drawings typically propose hypothetical futures, Kaplan relishes the present and demonstrates the intense mystery and magic of our existing structures. With an architect's eye, she extols every eave, bevel, and cornice. Buildings become subjects and sculptures come alive. Places are personas. Paris, Manhattan, Venice. These are Kaplan's paramours. She depicts them as an artist illustrates an unassuming and unnoticed glimpse of a lover: her profile, her shoulder, the curve of her neck in the rain-filtered sunlight. Kaplan transmits the allure and seduction of an intimate encounter onto a portion of architectural relief. Her paintings are portraits. The most angular edifices become supple under her gaze. Rooftops drip and stone melts. It is like falling in love all over again with the simple reflection of your sweetheart. Grandeur leaks. Elegance seeps. Light and shadow unravel into trailing vines of vision. The artist's partial vistas of buildings and monuments encourage viewers to imagine the entire vantage and engulf her audience. And all the while, they ripple. Kaplan's mastery of the watercolor medium is mesmerizing. Life becomes lithe and ledges lissom. Her works convey the accuracy of a photograph through the bubbling movement of drenching rain. Her sublime waterworlds cannot be still. They dance. And, like the best music, you lose yourself in them."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/04/23/turk-sanatina-elestirileri-ile-isik-tutan-abdulkadir-gunyaz-vefat-etti/", "text": "Türk Sanatına eleştirileri ile ışık tutan, Abdülkadir Günyaz'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Sanat yazarı, gazeteci, eleştirmen Abdülkadir Günyaz 1932 yılında İstanbul'da doğdu. Galatasaray Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. 1956 yılında gazeteciliğe başladı, 1967'de TRT ye girdi ve 1997 yılında emekli oldu. Kırk yılı aşkın bir süre gazetelerde ve sanat dergilerinde özellikle plastik sanatlar üzerine eleştiriler, yorumlar, yine bu alanla ilgili sayıları ona yaklaşan kitaplar ve bu arada elliye yakın radyo oyunu yazdı. Bir çok yarışmada secici kurul üyeliği ve başkanlığı da yapan Abdülkadir Günyaz, Art-İst 2001 İstanbul Sanat Fuarı'nda Eleştirmen Onur Ödülü'ne değer görüldü."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/2021-petrichor-international-music-competition-30-apr-31-may-2021/", "text": "Open to all instrumentalists, singers, ensembles, and composers! Submit your performance video or composition for over $10,000 value in prizes! Winners will receive an official certificate + press/media exposure + online recital + feature on the website. Note: Piano accompaniment/orchestral reduction is allowed. Instrumentalists, singers and ensembles: Submit a video of your performance."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/albert-oehlen-unverstandliche-braune-bilder-galerie-max-hetzler-28-april-14-august-2021-berlin-goethestrase-2-3-and-bleibtreustrase-15-16/", "text": "|Featuring twenty new works, grouped by the prefixes u. b. B. and Ö-Norm, the paintings on view are works on canvas, with one painted on aluminium Dibond. As the title, 'incomprehensible brown pictures', suggests, earthy pigments predominate, evoking the colours of Cubism, or of artists painting at the time, such as Francis Picabia. Yet many other colours feature too, ranging from vibrant pinks and primaries to greens, greys and ethereal washes of sky blue. Many of the paintings contain white within them, bringing depth to the works and a luminosity to the show. Techniques abound, from heavy dripping, spraying and smearing to delicate washes of rag-blur or sfumato, demonstrating Oehlen's unrestrained approach to painting. Caught between flatness and depth, structure and formlessness, the works contrast areas of painterly intricacy with expressive sabotage, revealing an inimitable range of paint handling techniques, unique to the artist. Please schedule your visit in advance and be advised that you will need to present a negative corona test result from an official test centre, not older than 24h, upon entry."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/ali-ismail-turemen-maviye-ozlem-akeramos-sanat-merkezi-1-mayis-3-haziran-2021/", "text": "Türk resiminin önemli ustalarından, mavinin ressamı olarak da tanınan Ali İsmail Türemen ölümünün birinci yılında anılıyor. Prof. Ali İsmail Türemen'in aramızdan ayrılışının birinci yılında, Marmara Üniversitesi ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nden Ali İsmail Türemen'in yetiştirmiş olduğu şimdinin sanatçıları otuz öğrencisi, Ali İsmail Türümen'in doğum günü olan 1 Mayıs'ta Maviye Özlem isimli sergi ile hocalarına duydukları sevgi ve özlemlerini yapıtlarını sergileyerek dile getiriyorlar. Ayrıca bu sergi için hazırlanan katalogta, Marmara Üniversitesi'nden Prof. Mustafa Pilevneli, eğitimciler, sanatçılar ve Eskişehir Anadolu Üniversitesi'nden Prof. Dr. Yılmaz Büyükerşen ve eski öğrencileri, bugünün profesörleri ve sanatçıları hocalarıyla paylaştıkları anılarını yazdılar. Ali İsmail Türemen anısına açılan sergide resim, heykel, seramik ve özgün baskı eserler yer alıyor. 1 Mayıs 1942'de İstanbul'da dünyaya gelen Ali İsmail Türemen 1968 yılında Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitirdi. Aynı yıl Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nda göreve başladı. 1987 yılında profesör ünvanını alan Türemen, Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin de kurucu hocalarındandır. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde Temel Sanat Eğitimi ve Tasarım İlkeleri derslerini vermiştir. 1 Mayıs'ta ziyarete açılacak olan Maviye Özlem isimli sergi 3 Haziran'a kadar Akeramos Sanat Galerisi'nde gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/anas-albraehe-anita-rogers-gallery/", "text": "Anita Rogers Gallery is thrilled to introduce Anas Albraehe to the gallery's roster of artists with an online solo exhibition featuring both select older works and large paintings from this past year. The exhibition will be presented via a digital catalog, as well as with an online viewing room hosted on ArtLand. The artist starts each painting from life, never from photographs, and then lets his imagination guide the rest of the way, particularly with color choices. The resulting paintings are intuitive, soulful, and balanced explorations of color and shape. The artist draws inspiration from Henri Matisse and Paul Gauguin, while at the same time instilling his own unique perspective and sensitivity in the work. The quilt wraps us up in our joys and sorrows and allows us to surrender ourselves and move away from life, if even for a few hours. When we are asleep, we are all alike whether you are sleeping in a palace or a child sleeping in the street, both are absent from reality, and the quilt is as intimate as your own house. In the context of my paintings, each quilt takes on a different colour to show it as a unique home to its sleeper. Born in Syria in 1991, Anas Albraehe is a multidisciplinary artist focused on painting and theatre. He graduated with a Bachelor's degree in Painting and Drawing from Damascus University of Fine Arts in Syria in 2014. After the beginning of the war in Syria, he moved to Lebanon where he obtained a Master's degree in Psychology and Art Therapy from the Lebanese University in 2015. His recent work combines his interests in the fields of art and psychology to produce a portrait that explores the psychology of color and the gaze of the Other. Anas Albraehe's solo exhibition, entitled Manal, was held at Artspace Hamra in Lebanon and Wadi Finan in Jordan in 2017. He also participated in two group exhibitions at Al-Bareh Gallery in Bahrain in 2015 and Artspace Hamra in 2016. Anas Albraehe participated in SAFIR TA'AROF 2017, an art workshop within the framework of the Sharjah Art Biennale, 2016-2017. He exhibited two series at the Agial Gallery in Beirut, The Dream Catcher in 2018 and Mother Earth in 2020. Anas Albraehe has worked on several successive series of paintings, each time taking as subject precise elements of his environment in Syria and Lebanon. He is inspired by the people around him but also by memories of his home region."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/carroll-dunham-albert-oehlen-galerie-max-hetzler-london-41-dover-street-4-may-16-june-2021/", "text": "Galerie Max Hetzler, London is pleased to announce Carroll Dunham | Albert Oehlen, a joint exhibition of paintings which explores the stylistic diversity of two of the most innovative painters of our time. This will be the first presentation of Carroll Dunham's work in the UK since 2006 and follows the artists' travelling exhibition Carroll Dunham / Albert Oehlen: Trees at the Kunsthalle Düsseldorf (2019) and Sprengel Museum, Hanover (2020). As leading painters of their generation, Carroll Dunham ( 1949, New Haven, Connecticut) and Albert Oehlen ( 1954, Krefeld) are celebrated for their independent and highly distinctive oeuvre. Over the last decades, both artists have continuously tested the conventions of painting while working in unique and radically opposite pictorial languages. Whereas Albert Oehlen shifted from figuration towards post-non-representational painting in the late 1980s, Carroll Dunham's anthropomorphic abstraction of the 1970s has evolved into a surreal universe foregrounding human figures. Dunham's series Proof of Concept marks a new development in the artist's oeuvre, uniting male and female figures in the composition for the first time. In the four paintings included in the exhibition, the nude limbs are geometrically splayed out across the composition, actively breaking through the confines of the drawn frame. With the figures' faces turned away, the viewer is confronted with the charged physicality of their bodies, assuming the role of the voyeuristic outsider. The foreshortened and cropped depiction of the body, reminiscent of both Modernist nudes and antique bas-relief friezes, reflects Dunham's acute knowledge of art history. Catalysed by formal vibrancy and repeated symmetry, the subject's intense physicality is brought to the fore. The dynamism of the figures is further accentuated by acidic block colours and bold outlines set in opposition to swirling, delicate lines, revealing the painting process through visible pentimenti. Uniting male and female archetypes in a psychedelic utopian vision, Proof of Concept exposes and questions stereotypes about gender, sexuality and human nature, providing insight into the subjects' complex internal world. Albert Oehlen's series of Baumbilder epitomises the artist's ongoing exploration of abstraction in painterly form. A recurring subject throughout Oehlen's oeuvre, the tree first emerged in the artist's work in the 1980s. Since 2013, the artist has systematically reexamined the tree motif, using it as a programme, a tool to probe the formal and conceptual foundations of painting. In the exhibited works, the tree is stripped down to its essential geometric structure, its bare and leafless silhouette extending in black lines across blocks of magenta colour on white ground, seemingly suspended mid-air. The acidic magenta hue, traditionally used in inkjet printing and characterised as a hysterical colour by the artist, is evocative of Oehlen's ongoing engagement with digital aesthetics. Executed on panels of Dibond aluminium-coated sheets frequently used for printing the Tree Paintings appear as though digitally manufactured, only revealing their painterly nature upon closer observation. In an assortment of painted, stencilled and sprayed lines, mechanical forms clash with hand-made gestures. Integrating both organic and structural elements, Oehlen's Baumbilder are elegant yet uncanny, bringing together form and content, abstraction and representation. The show is concurrent with unverstandliche braune Bilder, a solo exhibition of new paintings by Albert Oehlen at Galerie Max Hetzler, Berlin in April 2021. A solo exhibition of Oehlen's work will be on view at MASI, Lugano from September 2021 to February 2022. Carroll Dunham ( 1949, New Haven, Connecticut) lives and works in New York City and Connecticut. Dunham's work has been presented in several solo exhibitions at international institutions, including the Denver Art Museum, Denver (2014); University Art Museum, Albany (2010); Museum Ludwig, Cologne (2009); Allen Memorial Art Museum, Oberlin College, Akron and Addison Gallery of American Art, Phillips Academy, Andover (both 2008); Drammens Museum, Drammen (2006) and New Museum of Contemporary Art, New York (2002), among others. Works by Dunham are held in major public collections including the Astrup Fearnley Museet, Oslo; Museum Ludwig, Cologne; Tate Gallery, London; The Art Institute of Chicago, Chicago; Museum of Contemporary Art, Chicago; Museum of Modern Art, New York; Museum of Contemporary Art, Los Angeles; Philadelphia Museum of Art, Philadelphia; Whitney Museum of American Art, New York, among others. Albert Oehlen ( 1954, Krefeld) lives and works in Switzerland. Oehlen's work has been shown in numerous solo exhibitions in international institutions, including the Serpentine Galleries, London; Kunstmuseum St. Gallen, St. Gallen and Museum Brandhorst, Munich (all 2019); Aishti Foundation, Beirut and Palazzo Grassi, Venice (both 2018); Museo Nacional de Bellas Artes, Havana (2017); Cleveland Museum of Art and Guggenheim, Bilbao (both 2016); New Museum, New York and Kunsthalle Zürich (both 2015); Museum Wiesbaden (2014); mumok, Vienna (2013); Kunstmuseum Bonn (2012); Carre d'Art de Nimes, Nimes (2011); Musee d'Art Moderne de la Ville de Paris, Paris (2009); Whitechapel Gallery, London (2006); MOCA, Miami and Kunsthalle Nürnberg, Nürnberg (both 2005); Musee Cantonal des Beaux Arts, Lausanne; Domus Artium 2002, Salamanca and Secession, Vienna (all 2004), among others. Paintings by Albert Oehlen are held in the collections of prominent international museums including Centre Georges Pompidou, Paris; Musee d'Art Moderne de la Ville de Paris, Paris; Tate Gallery, London; Kunstmuseum Bonn, Bonn; Museum für Moderne Kunst, Frankfurt; Musee d'Art Moderne Grand-Duc Jean, Luxembourg; Museum Moderner Kunst Stiftung Ludwig, Vienna; Museum of Contemporary Art, Los Angeles; Museum of Modern Art, New York; The Art Institute of Chicago, Chicago; San Francisco Museum of Modern Art, San Francisco and The Broad, Los Angeles, among others."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/cok-sevilen-cocuk-kitabinin-ikincisi-ugurbocegi-daha-sonra-ne-duydu-minik-okurlarla-bulusuyor/", "text": "The Çocuk Yayınları etiketiyle çıkan Uğurböceği Daha Sonra Ne Duydu kitabıyla minik okurlar macera dolu bir serüvene katılıyor. 1948 yılında Birleşik Krallık'ta doğan Julia Donaldson, Bristol Üniversitesinde Drama ve Fransızca okudu. Bir süre gitar çalan eşiyle birlikte çeşitli festivallerde performans sergiledi. Şarkılar yazdı. 1993 yılında şarkılarından biri kitaba dönüştürülünce yazarlık serüveni başladı. 2011-2013 yılları arasında Birleşik Krallık'ta çocuk kitaplarının yazarları veya illüstratörlerine alanlarındaki olağanüstü başarıyı kutlamak için verilen bir görev olan Children's Laureate görevini üstlendi. Şimdiye dek 210 tane kitabı yayımlanan yazar, çeşitli ödüller de kazandı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/fatos-irwen-olagan-zamanin-disinda-karsi-sanat-4-mayis-11-haziran-2021/", "text": "Depo ve Karşı Sanat Çalışmaları bu bahar Fatoş İrwen'nin ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide sanatçının yıllara yayılan kesintisiz üretim süreci, malzeme çeşitliliği ve kavramsal çok katmanlılığı dikkat çekiyor. Video, fotoğraf, kağıt, tekstil ve tuval işlere, yerleştirmeler, nesneler ve metinler eşlik ediyor. Olağan Zamanın Dışında başlıklı serginin gövdesini tanıklık, adalet ve merhamet kavramları oluşturuyor. Bu sergi Fatoş İrwen'in tüm yaşamına eşlik eden sanatsal deneyimin güncesi olarak okunabilir. Sanatçı tarihine ve coğrafyasına, kendine ve ötekine, merhamete ve zorbalığa tanıklığını bedeniyle kaydetmiş; olağanüstü halde yaşamaya alışmış halklara armağan ediyor. İnatçı bir zarafetle bitkiler ve böcekleri, suyu ve toprağı, canlı ve cansız tüm varlıkları, geçmişi ve geleceği kucaklayan bir zaman tanımı öneriyor. Aynı türden olmayan zamansallıkların üst üste bindiği olağan zamanın dışında kutsallığın yitimi, tanımsız özgürlüklerin ve akrabasız yakınlıkların vaadi olarak kutlanıyor. Küratörlüğünü Ezgi Bakçay ve M. Wenda Koyuncu'nun yaptığı sergi 4 Mayıs 11 Haziran tarihleri arasında Depo ve Karşı Sanat'ta eş zamanlı olarak görülebilir. Depo and Karşı Sanat are hosting Fatoş İrwen's first solo exhibition. İrwen's uninterrupted production process over the years, material diversity and conceptual multilayeredness of her practice highlight the exhibition. Works in diverse media, video, photography, paper, textile and canvas, are accompanied by installations, objects and texts. Concepts such as witnessing, justice and compassion constitute the framework of the exhibition. This exhibition can be read as the diary of the artistic experience that accompanies Fatoş Irwen's whole life. The artist recorded her witnessing to history and geography, to herself and the other, to compassion and tyranny through her body; it is a gift dedicated to the people who are used to living in extraordinary situations. With a stubborn grace she proposes a definition of time that embraces plants and insects, water and soil, all living and non-living beings, past and future. In such exceptional times where non-congenial temporalities overlap, the loss of sacredness is celebrated as the promise of undefined liberties and kinless affinities. The exhibition, curated by Ezgi Bakçay and M. Wenda Koyuncu, can be viewed simultaneously at Depo and Karşı Sanat between 4 May 11 June."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/gaiaya-donus-uluslararasi-desen-sergisi-son-basvuru-deadline-31-mayis-may-2021/", "text": "Gaia'ya Dönüş olarak belirlenen serginin başlığı, mitolojide Gaia dan gelir. İnsanlık tarihine baktığımızda doğaya zarar vererek artık devam edemeyeceğimiz çok açık bir şekilde belli olmuştur. Bu sebeple Toprak Ana'ya dönüş yollarını bulup, gerekirse yaratarak dünyanın kainatta yaşabileceğimiz yegane yer olduğu bilincine varmalıyız. Çevre kirliliği dünyanın en önemli ve en büyük sorunlarından biri olduğu artık herkes tarafından kabul görmüş durumdadır. Çocuklarımıza daha yeşil ve yaşanabilir bir dünya bırakabilmemiz için çevre dostu malzeme kullanımını teşvik etmeliyiz. Yeşili korumalıyız ve sahip çıkmalıyız. kraft kağıda çizim / desen olması yönünde karar aldık. Kraft kağıdı diğer işlevlere uygun olmayan kusurlu ağaçlardan yapılır ve doğal olarak toprakta çözünebilen bir malzemedir. Adı, güç veya kuvvet anlamına gelen Almanca Kraft dan türetilmiştir. Doğada en hızlı çözülebilen kağıt cinsidir. Biz sanatçılar olarak, tıpkı kraft kelimesinin anlamı gibi güç birliği, yaparak, Dünya'nın yeşil kalması ve yaşadığımız gezegenin en önemli sorunu olan çevre kirliliğine tepki olarak nasıl katkıda bulunabiliriz sorusuna cevaben çevre dostu malzeme ile sanat üreterek daha yeşil, daha güzel ve temiz bir dünya mümkün demek istiyoruz. Böylece insan ruhunda var olan güzele dair duyguları daha da öteye taşıyarak daha yeşil ve yaşanabilir bir Dünya'da sanat yapma çabasındayız. sanatçılar ve sanatçı adayları düzenlenecek olan sergide yer almasını istedikleri eserlerinin yüksek çözünürlü görselini ve eser bilgilerini belirtilen email adresine göndermeleri gerekmektedir. Sergi komitesinin yapacağı eleme sonucunda katılımcı listesi oluşturularak eser görseli gönderen herkesle paylaşılacaktır. Sergi sonunda her katılımcıya Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından onaylı katılım belgesi verilecektir. very clear that we can no longer continue by harming nature. For this reason, we must realize that the world is the only place in the universe where we can live by finding ways to return to Mother Earth and creating if necessary. It is now accepted by everyone that environmental pollution is one of the most important and biggest problems in the world. We must encourage the use of environmentally friendly materials so that we can leave a greener and more livable world for our children. We must protect the green. June 5-15. Drawing attention to environmental pollution, which is one of the most important problems of the 21st century, we decided that the concept of the exhibition should be a drawing on kraft paper. planet we live in, by making power unity, just like the meaning of the word kraft, we produce art with environmentally friendly materials we mean a beautiful and clean world is possible. Thus, we strive to make art in a greener and more livable world by carrying the feelings of beauty in the human soul even further. high-resolution image of their work and information of their work to the specified e-mail address. As a result of the selection made by the exhibition committee, the participant list will be created and shared with everyone who sends the artwork. At the end of the exhibition, each participant will be given a certificate of participation approved by the Faculty of Fine Arts of Trakya University. |Kısa Özgeçmiş/ Short Curriculum Vitae Doğum yeri ve tarihi, mezun olunan üniversite, ödüller ve önemli sergileri içermelidir/ Should included place and date of birth, university of graduation, awards and important exhibitions 250-300 kelimeyi geçmemelidir./ Should not exceed 250-300 words. - Bu form, e-posta olarakgaiasergisi@gmail. com adresine gönderilmelidir. - E-posta ekinde Sergi Katılım Formu, Eser Görseli ve Profil Fotoğrafı (En az 300 dpi çözünürlükte ve Jpeg formatında) yer almalıdır. Exhibition Participation Form, Artwork Image and Profile Photo (at least 300 dpi resolution and in Jpeg format) should be included in the e-mail attachment. - 31 Mayıs 2021 tarihine kadar madde 2'deki eklerle birlikte e-posta ile gaiasergisi@gmail. com adresine gönderilmelidir. It must be sent to gaiasergisi@gmail. com by e-mail with the attachments in second item until 31 May 2021. - Eserler komisyon tarafından değerlendirilecektir. Works will be evaluated by the committee. - Sergi eserleri 5 Haziran 2021 tarihinde T. Ü. G. S. F. Youtube Sanal Galeri'de online sergilenecektir. The exhibition works will be exhibited online on 5 June 2021 at the T. Ü. G. S. F. Youtube Virtual Gallery."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/isil-savaser-minimalist-estetik/", "text": "19. Yüzyılın ikinci yarısı, sanat anlayışının temelden değişiklik gösterdiği dönemlerin başlangıcı olmuştur. Siyasal ve sosyal gelişmelerle birlikte, toplum ve sanat arasındaki döngünün estetik gelişmelerde de etkili olduğu bilinmektedir. Toplumda etkili şekilde yayılma gösteren estetik değerler yapıcı bir iktidara sahip olup, avangard terimi ise, bu durumda toplumsal tasarımın gerçekleşmesinde sanatın üstlendiği rolün önemini vurgulamaktadır. Kazimir Malevich, 1913 yılında beyaz bir zemin üzerine siyah bir kare yerleştirerek resmin belli nesneleri gösterme, temsil etme çabalarını tamamen reddederek salt kendiliğinde anlam kazanan bir sanatsal anlayışın önderliğini yapmıştır. Malevich, sanatı temsil olgusunun ideolojik işlevinden ayırmış ve işlevselliğinden arındırmıştır. Malevich, Tatlin ve Rodchenko gibi Rus konstruktivistlerin işlevle biçimi özdeşleştiren ideolojik yaklaşımlarından ayrılmıştır. 1960'lı yılların başlarında modernizmin estetik, saflık söylemleri doruk noktasına ulaşmış, estetik ikilemler, çeşitli çözümlemeler üretimine gereksinim duyulmuştur. Ad Reinhardt, bir taraftan bir moderniste özge nitelikleri taşımakta, sanat olarak sanat felsefesini savunmuştur. 1955-1967 tarihleri arasında üretmiş olduğu siyah resimler deki bir dizi monokromdan kompozisyon ile ilgili şeyleri uzaklaştırmıştır. Reinhardt, soyut dışavurumcu resimleri, soyutlama ile gerçeküstücülerin usulsüzce birleşmesi olarak değerlendirmiştir. Soyut dışavurumcuların, Jung'a karşı duydukları İlgiye alaycı bir tavır sergilemesine rağmen, değişik mistisizm türlerine derin bir sempati duymuştur. Uçuk mavimsi ya da kırmızımsı halelerin üzerinde hafifçe Yunan haçı planının belirmiş olduğu siyah resimlerin ağırbaşlı ikonik durumu, mistisizm kanıtı olarak gösterilmiştir. Reinhardt 'ın Radikal dogmatizminin içerisinde Greenberg olması paradoksaldır: Greenberg, ortaya çıkmış olan ampirik anlamda biçimci boyutu sonraları mantıksal olarak güçlendirmiş, biçimci eleştirinin de önemli kişisi olmuştur. Reinhardt'a göre resim, kendine gönderme yapmalıdır ve bir nesne olarak kendine yetebilmelidir. Clement Greenberg, genel tutarlılıktan ziyade resimsel alanın içindeki optik olayın üzerinde durmuştur. Dan Judd, Sol Le Witt, Frank Stella, gibi sanatçıların Reinhardt'ta önem verdikleri şey, kesinlikle optik olayın kalitesi ile ilgili olmuştur. Stella' nın kariyerini 1958-1960 tarihlerindeki siyah resimleri eleştirel tutumunu değiştirmesinde Greenberg 'in önemi büyük olmuştur. Stella, soyut dışavurumcu duygusallığın izlerini silerek Johns'ın kullandığı sistematik resim rasyonellerini değerlendirmiş, Die Fahne Hoch! gibi resimlerin içsel mantığını kendi doğasından yola çıkarak oluşturmuştur. Dolayısıyla tuval kasnakların kalınlığından ürettiği 5 santimlik siyah şeritler çalışmıştır. Tuvalin arkasına bırakılan çıtalar, çerçeve kenarlarını yineleyip merkeze yaklaşan ya da uzaklaşan dalgalar oluşturan birer çizgi işlevi görmüşlerdir. Bu çeşit imgeler, estetik heveslerden ziyade, yapısal gerekliliğe itaat ediyor gibi görünmüşlerdir. Stella, sonraki eserlerinde modern bakış açısı ile resimden uzaklaşıp nesnelliğe yönelmiştir. 1960 yılında alüminyum kaplı şekilli tuvaletlerdeki resimlerinin iç örüntülerini destekleyici köşelere ya da yan çıtalara attığı çentikler ile merkeze açtığı deliklerle belirlemiştir. Alüminyum yüzeyleri, sanat tarihçisi Robert Rosenblum, yapıtların kendisini kısıtlamış olan yapısı ve sanatçının da dile getirmiş olduğu görsel olarak resimlerin içine girme çabasını ve geri itme isteğini onları açılmayacak şekilde kapanmış metal kapılar olarak değerlendirilmiştir. Stella da Reinhardt gibi biçimci estetiğe hakim bir sanatçı olmuştur. Stella'nın tuvallerinin asıl niteliği, özellikle büyük formatların onları Reinhardt'ın tuvallerinden ayırt etmesi, görünüşte soyut dışavurumculuğa bağlaması, aslında bunu reddetmesi anlamını taşımaktadır. 1960'lı yılların sonunda Warhol gibi Stella da, yönetsel bir sistem belirlemiştir. Sanatsal yaratıcılığı yönetim ve üretim olarak etkin olarak ikiye ayırmıştır. Stella, 1966'da bireysel olmayan estetiğe geçilmesine ilişkin kuramında, Amerika'nın kültürel üstünlüğüne dair söylemlerin payı olduğunu vurgulamıştır. Stella'nın tavrı, minimalizm akımının temel ilkelerinin şekillenmesinde etkin rol oynamıştır. Ne resim ne de heykel olan, ancak, her ikisinin de gündeme getirmiş olduğu sorunlara yeni çözümler bulunması ile ilgili şekillenen 'spesifik nesne' ye varılmasında önemli aşama olmuştur. Judd, Stella'nın üretimlerinin içinde resim ve heykelin doğaları gereği yanılsamacı olduğunu ve özel nesneler dediği yaratımlarla yer değiştirmesi gerektiğini vurgulamıştır. Bu yeni sanatsal türdeki yaratımlarını, tek ya da birbirini tekrarlayan geometrik nesneler şeklinde oluşturmuş ve minimalizme kaymıştır. Judd, 1966 yılında, Stella ile birlikte yapılan bir söyleşide, Avrupa tipi geometrik soyutlamayı düşünerek, artık Avrupa sanatının tükenmiş olduğunu ifade etmiştir. Yeni Amerikan sanatı, her şeyin güçlü ve direkt bir şekilde sunumu olarak değerlendirilirken, Avrupa sanatı ise akılcı olmuştur. Minimalist yakıştırması, Britanyalı düşünür, Richard Wollheim tarafından el işinde usta olma uğraşısının estetik üretimden çekilmesi hakkında yazılmış olan 1965 tarihli makalede ortaya çıkmıştır. Judd'un ifade ettiği gibi, minimalist sanatın indirgemeci yorumu sanatçının yapıtları gibi belirli niteliği ortadan kaldırmak için tamamlanmadan bırakıldığında nesnelerden eksilen şeyleri temel almaktadır. İndirgeme, özdeki çekirdeğe ulaşabilmek için yapılan girişimi açıklamaktadır. Judd 'un düzenleme sistemleri akılcılık karşıtı olup, estetik kararlar alma gereksinimleri ön plana geçmiştir. Minimalistleri, daha önceki indirgemeci, sade bir estetik anlayışı benimseyen sanatçılardan özellikle de Reinhardt'tan (1913-1967) ayıran endüstriyel malzemelere yönelmiş olmaları ve resim heykel gibi kategorilerle kendilerini sınırlamamalarıdır. Minimalist sanatçılara göre, gerçek mekan kullanımı boyanın yüzeyde yaratmış olduğu mekan yanılsamasından, espace duygusundan daha etkileyiciydi. Minimalistler, tasarımlarını yaparken ögeler arasındaki denge ile kompozisyon kaygısından uzaklaşmışlar, öğeleri dizisel tekrarlayarak simetrik bir düzenin sağladığı bütünselliğe önem vermişlerdir. 1964-1965 yıllarında Morris, geometrik formları minimalizm bağlamında kullanmıştır. Morris, 1965'te İsimsiz 3 tane L kesitli Kiriş gibi yapıtlarında algı ile ilgili olan kontrollü koşullar üretmiştir. Minimalist sanatçı, Carl Andre'nin yontu estetiği, 20. Yüzyılın sanatçılarından Romanyalı heykeltraş Constantin Brancusi'nin modüler zikzak ögeleri düşey yığılarak aşağı ve yukarı büyüyen sonsuz sütunundan esinlendiği gözlemlenmiştir. Carl Andre, 1960'ların başlarından itibaren tuğlalar, metal levhalar gibi üretim öğelerinden yararlanmış, Frank Stella gibi bu ögeleri numaralandırarak düzenlemiş, heykellerinde standartlaştırılmış şekilde kullanmıştır. Tek sıra halinde birbirine yaslanmış 139 tane ateş tuğlasından oluşan 1966 yılında ürettiği kaldıraç, Brancusi'nin sütununun ayaklarını yere bastırmış olduğunu göstermiştir. Andre, zemin yapıtları eserlerindeki amacının izleyicileri yerçekimine karşı duyarlı hale getirmek olduğunu iddia etmiştir. Eserlerinde kullanmış olduğu bakır, kurşun, alüminyum vb. izleyicinin ayakları sayesinde etrafa yayılıp aktarılmış olacağını ifade etmiştir. Diğer minimalistlerin aksine, üç boyutlu olan eserlerinde heykel ismini ısrarla devam ettiren Andre, (1935- ) yapı, biçim ve mekan olarak heykel anlayışını savunmuştur. Heykelleriyle sadece heykel sanatının değil, yapıtın sergilenmiş olduğu mekanların da tanımlanması gerektiğine inanmıştır. Sanatçı Sol Le Witt, (1928- ) ise, sanatını son derece biçimsel bir sadeliğe indirgeyerek, geometri olgusunun mekanda algılanabilirliğini hissettirmiştir. Minimalist heykellerde sadece en yalın ve en basit biçimlere tek başlarına ya da dizi olarak yer verilmektedir. Amerikalı sanatçı Dan Flavin, 1964 yılında yaptığı Tatlin için Anıt isimli yapıtı Tatlin'e olduğu kadar Malevich'e de göndermede bulunmaktadır. Floresan Işıklarıyla yapılmış bir düzenleme olup, sanatçı bu materyalleri belli bir düzen içinde bir araya getirmiştir. 1940'lardan 1960'lara uzanan süreçte etkin olan Amerikan soyut dışavurumculuğu, bireysel dışavurum ve öznelliği yücelten tavrına karşın, minimalizm, nesnel bir niteliği benimsemiştir. Dışavurumcu sanatçıların fırça darbelerinde ve doğaçlamalarındaki varoluşsal anlamlarına karşılık, simetri ve düzeni ortaya koymuştur. İnsanın kütlesel nesnelere duymuş olduğu ilgi ve saygı, modern yapıtlardan, neo-klasik anılardan, piramitlere kadar uzanmaktadır. Minimalizm, en yalın yapıtlarıyla sadelikten duyulan estetik zevki açığa vurmaktadır. - Hopkins, D., Modern Sanattan Sonra, Çev., Firdevs Candil Erdoğan, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2018 - Bonfand, A., Soyut Sanat, Çev., Işık Ergüden, Dost Yayınevi, İstanbul, 1994 - Lynton, N., Modern Sanatın Öyküsü, Çev., Cevat Çapan, Sadi Öziş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2015 - Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/josh-sperling-spectrum-may-8-june-12-perrotin-hong-kong/", "text": "|Perrotin Hong Kong is pleased to announce Spectrum, a solo exhibition by New York-based artist, Josh Sperling. This marks the artist's first show in Hong Kong. Building upon and extending from formal breakthroughs, Sperling works with shaped canvases that blur the lines between painting and sculpture, amongst which are his signature squiggles and double bubbles. |On view in this debut exhibition is a large, immersive squiggle piece consisting of his physical lines on the entirety of the three walls of one gallery room, for which the artist uses the spectrum to guide his color choices. In the second gallery room, different sized tondos made of double bubbles and circular forms are displayed on all the walls, covered in paint applied using abstract expressionist techniques. Born in 1984 in Oneonta, New York, Sperling has absorbed and re-imagined painting by drawing inspiration from the Abstract Expressionists, mid-twentieth century abstraction, Memphis Group designs, and MTV logos, ultimately charting his own course."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/nermin-yokus-ipekciler-bati-resim-sanatinda-ciplaklik-olgusu-ii/", "text": "Caravaggio'nun resimlerinde çıplak erkek figürlerinin yetişkin bedenleri, çocuksu ifadeleriyle yer almaktadır. Çıplak figürlerinde gerçek bir beden vardır ve karanlık bir arka plandan ortaya çıkarlar. Rubens Paris'in Yargısı adlı çalışmasında güzellik ve çıplaklığın dışında kıyaslama durumundan da bahsetmiştir. Paris, elindeki elmayı en güzel kadına verecektir. Böylece güzellik ve çıplaklık yarışmaya döner. Çıplak resimlerde kadın ya da erkek figürlerinin vücut kılları çoğunlukla resme dahil edilmez. Vücut kılları, insanların güçlü cinselliğini temsil eder. Erkek figürlerinin çıplak gösterimi belli kurallara bağlanmıştır. O dönemde resme bakan seyircinin erkek olduğu düşünüldüğünde yasak olan homo erotizmi çağrıştırmamalıdır. Kadının konumu ise erkeğin ki kadar hassas değildir, din ve toplumdaki konumu göz önüne alındığında arzu nesnesi haline getirebilir. Batı resim sanatında Venüs dışında diğer mitiolojik kadın kahramalar da çıplak olarak betimlenmiştir. Mitolojik kadın kahramanlar Leda ve Danae'nın çıplaklığı, yunan mitolojisine göre cinselliği, yasak aşkı çağrıştırır. Rubens Leda ve Kuğu çalışması ile çıplaklığın tensel boyutunu ve erotizmi vurgular. Rembrandt'ın çok nadir çıplaklarından biride Danae'dir, o dönemin kadın tipi olarak büyük kalçalı ve ufak göğüslü betimlenmiştir. François Boucher Fransa Kralı 15. ci Louis'in metresi olan Marie Louise Murphy'yi Dinlenen Kız adlı çalışmasında betimlemiştir. O dönemin yaşam tarzı olan uçarılıkları, eğlenceleri çıplak kadın bedeninde vurgulayacak şekilde bir araya getirir. Boucher Pan ve Syrinxadlı resminde ise 18. yy sonlarında Avrupa aristokrasisinin panvari bir cinsel dejenerasyonla özünü yitirdiğine de vurgu yapmaktadır. Şehvet düşkünü Pan'ın kovaladığı Syrinx'in ettiği dua kabul ediliyor ve Pan kendisini yakaladığı anda vücudu bir kamış demetine dönüşüyor. Pan bu kamışlardan flüt yapıyor. Boucher kadın bedenini müzige dönüştürmektedir. 18. yy sonunda François Xavier Fabre Habil'in Ölümü adlı resminde Habil'in çıplak bedenini öldürülmesine rağmen kusursuz göstermiştir. Çıplaklığını gizlemek için aynı kumaş parçası göze çarpar. Fabre; Habil'i bir efebe olarak betimler. Efebe; eski Yunan'da on sekiz yirmi yaşlarındaki biraz oğlan, ama daha çok yetişkin erkek atletik gençlere verilen addır. 18. yy sonlarında başlayıp, 19. yy boyunca yapılan efebe temsillerinin hepsinde figür hem erkeksi hem de kadınsıdır. 19. yy aydınlanmanın yanı sıra var olan bütün değer yargılarının sorgulandığı, birçok farklı düşüncenin ve bunun yanında da sanat akımlarının da geliştiği bir yüzyıldır. Resim alanında Neo Klasizim, Romantizm, Realizm, Empresyonizm gibi akımlar bu yüzyıl içinde ortaya çıkmıştır. Sanatçının bireysel kimliğinin açığa çıkmasıyla birlikte bedenin sıkça kullanıldığı bu dönemde klasik dönemin ideal bedenlerinden çıkıp, gerçek yaşayan bedenler tasvir edilmeye başlar. 19. yy'ın ikinci yarısından başlayarak sanatçılar artık, çıplak figürlere mitolojik isimler vermeyi bırakırlar. Sanayi devrimi, fotoğraf makinesinin buluşu ve sinemanın keşfi sonrası daha cesur adımlar atılmaya başlar. 19. yy ile değişmeye başlayan çıplaklık imgesi, modern sanatla birlikte sanatsal bir tarz haline gelir ve nü diye tanımlanan bir kavram sanatta yerini alır. 19. yy'ın başında Francisco Goya, ispanyol engizisyonunun çıplak kadın resimlerinin yapılmasını yasakladığı bir dönemde, dönemin başbakanı Godoy'un isteği üzerine Çıplak Maya tablosunu yapmıştır. Resimde uzanmış çıplak bedeni mitoloji kahramanı gibi değil gerçek bir kadın olarak betimler. Genç kadın izleyicisine gayet rahat, kendinden emin ve davetkar gözlerle bakar. Bu resim 19. yy romantizmindeki erotik imgelemin mihenk taşlarından biri olur. Bu resimden dolayı Goya engizisyon mahkemesinde yargılanır, daha sonra aynı resmin giyinik versiyonunu yapar. 19. yy'ın başında Jean Auguste Dominique Ingres Yıkanan Kadın resmi ile kadının çıplaklığında oldukça az görüntü sunmaktadır. Ingres, resmedilen kadının mahremine girip odanın önündeki perdeyi sonuna kadar açarak seyirciyi bir bakıma röntgenlemeye iter. Resmi izleyen seyirci kadının mahremine habersizce girdiğini hisseder, kadın da sanki mahreminde hiç kimsenin olmadığından emin olmak istercesine kulak kabartır ve dinler. 82 yaşında bu defa Türk Hamamı'nı yapar Ingres. Egzotik bir oryantalizm üzerinden dikizci olarak yaptığı başka bir nü çalışmasıdır. Resimde 27 kadın figürünü küçük bir alana sıkıştırır. Yuvarlak tuval üzerine yaptığı resmin çerçeve şekli bir dikizleme deliğini ya da bir fotoğraf makinesinin objektifini andırır. Bu bağlamda resmi seyreden izleyici sanki kapı deliğinden bu mahrem yeri gözetlediğini hisseder. Richard Luppert'e göre; Ingres'in nü'sü hep erişilmezdir. O, çıplaklığı erkeklerin bakışlarında nesnelleştirmez, bunun yerine bakmanın bazen sadece bakmaktan ibaret olduğunu kabul etmeye çağırır seyirciyi. Eugene Delacroix''nın çıplakları daha çok fotoğraftan yararlanılarak yapılan resimlerdir. 1854 yılında ressam Eugene Delacroix ve amatör fotoğrafçı Eugene Du-rieu birlikte çalışarak bir seri nü çalışması yaparlar. Bu çalışmalar erken dönem nü fotoğrafçılığının sanatsal doruk noktalarından birini oluşturur. Gustave Courbet'in Osmanlı diplomatı olan Halil Paşa'nın erotik koleksiyonu için yaptığı Dünyanın Kökeni adlı çalışması kadın çıplaklığını dolaysız bir şekilde izleyiciye sunan ilk resim olmuştur. Fransız sosyolog Baudrillard'a göre; müstehcenlik de, kendi nesnesini yakıp tüketir. Anatomiye zum yapılarak yaratılan etkiyle gerçeğin boyutunun yok edildiğini belirtir. Courbet'nin Uyuyanlar adlı resminde de kadın erotizmini tüm gerçekliğiyle gözler önüne serer. Ingres'le aynı dönemde yaşayan Jean Leon Gerome Köle Pazarı adlı resminde çıplak kadını ayakta göstermiştir. Adam kadının dişlerini muayene etmektedir. Gerome bu şekilde batılı seyircilere orada işler tam da böyle kisvesi altında bir köle pazarının resmini sunar. Resimde doğu ile cinsel fantaziler arasında bir bağlantı kurarak harem, köle gibi klişeleri kullanır. Edouard Manet Kırda Öğle Yemeği resminde iki erkeğin arasında oturan çıplak kadın figürünü betimlemiştir. Resim o dönemde edepsiz bulunarak toplumsal bir şaşkınlığa yol açar ve sanatta yeni bir dönemin başlangıcına neden olur. İnsanları bu resimde rahatsız eden şey, çıplak kadının doğrudan izleyiciye bakması, bunu yaparken de hiçbir utanç göstermemesidir. Manet, çıplak kadın figürünü idealize etmez, sıradan bir kişi olarak gösterir. Manet'in Olympia adlı eseri de aynı şekilde yoz ve ahlaksız bulunur. Olympia'yı kışkırtıcı bir eser yapan kadının bir tanrıça değil bir fahişe olmasıdır. Olympia sanat tarihinin ilk avangart nü'sü kabul edilir. 19. yy'ın sonlarına doğru çıplaklık imgesi yıkananlar temalı resimlerde karşımıza çıkmaya başlar. Bu tema yoğun olarak empresyonist dönemde ele alınır. Yıkanma eylemi, çıplaklığın gündelik yaşamın bir parçası olarak resmedilmesine aracılık eder. Renoir'ın Yıkanan Kadınlar temalı farklı resimleri vardır. Renoir'ın resimlerindeki çıplak kadınlar balık etli, anne, doğurganlığın sembolü olarak karşımıza çıkar. Renoir'ın yıkanma eylemini ele aldığı çıplaklar, Degas'ın çalışmalarında da önemli bir yer tutmuştur. Degas'nın yıkanan çıplakları kapalı mekanda geçer ve izleyicide mahrem bir ana tanıklık hissi uyandırır. Paul Cezanne yaşamı boyunca çıplak konulu birçok resim üretmiştir. Cezanne'nın çıplaklarını daha çok nehir kıyısında yıkananlar oluşturur, , cinsel bir imge olarak yer almazlar, sadece sanatsal değerlere hizmet için oradadırlar. 19. yy'ın sonuna doğru Fransız akademik ressam William Adolphe Bouguereau Ayartma adlı resminde; Havva'nın hiç bitmeyecek hikayesine göndermede bulunmuş ve bilgi ağacının meyvesi olan elmayı simge olarak göstermiştir. Ayartmanın kadınların içine işlediğini gösterir, anneyi çocuğu kendisini seyrederken elindeki yasak elmayı yiyecek gibi tasvir eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/perrotin-frieze-new-york-booth-b03-may-5-9-2021-the-shed-new-york/", "text": "Perrotin is pleased to return to Frieze New York, on view at The Shed from Wednesday, May 5th through Sunday, May 9th, with a presentation focused on innovations in painting. Following a career retrospective at Centre Pompidou, French conceptual painter Bernard Frize will debut a suite of new large-scale works in a focused presentation for the fair. Concurrently, the gallery will unveil new paintings by Daniel Arsham, Pierre Soulages, and Josh Sperling, as well as recent works by Sophie Calle, Leslie Hewitt, and Paola Pivi. The gallery will also present work by Ivan Argote, Nick Doyle, Gregor Hildebrandt, Trevon Latin, Julio Le Parc, Lee Bae, Georges Mathieu, Jean-Michel Othoniel, GaHee Park, Gabriel Rico and Kathia St. Hilaire. Perrotin is pleased to additionally participate in the Frieze Viewing Room, on line from Wednesday, May 5th through Friday, May 14th. The viewing room is simultaneously on view at Perrotin's Lower East Side gallery. It is a continuation of our presentation at The Shed, featuring works by Gabriel de la Mora, Jens Fange, Park Seo Bo, and Xu Zhen."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/pro-musicis-prix-international-finales-26-oct-2021-award-candidatures-applications-limite15-juin-2021/", "text": "- Une technique indispensable qui se fonde sur une sensibilite et une culture musicale pouvant s'etendre a tous les styles du repertoire, - Une aptitude a communiquer aisement avec le public, - Une disposition a partager genereusement leur talent avec les publics moins favorises dans les concerts dits de Partage : enfants et adultes handicapes ou en souffrance, personnes agees, etc. - Un potentiel, prouve par des enregistrements, pour une carriere a niveau international. - Le Prix International Pro Musicis 2021 est ouvert aux artistes qui ont deja une experience du concert public, dans les disciplines suivantes : - Age maximum : 35 ans au 31 decembre 2021 pour les solistes, et chaque membre de duos ou trios. - Inscriptions et epreuves. Les dossiers complets, comprenant formulaire d'inscription et enregistrements publics (cf. page 3), devront parvenir au siege de Pro Musicis avant le 15 juin 2021. Suite a cela le Jury selectionnera les candidats a la finale, qui seront informes par mail au plus tard le lundi 20 septembre. Les epreuves finales se derouleront le mardi 26 octobre 2021 au CRR du 8eme arrondissement a Paris. - Programme pour les finales: chaque concurrent selectionne devra presenter au Jury un programme compose de 6 uvres ou mouvements differents representant un total d'au moins une heure de musique, selon la repartition suivante : trois uvres au choix, baroque, classique ou romantique. Les concurrents devront faire figurer ce choix sur le bulletin d'inscription. Les candidatures sans programme ne seront pas prises en consideration. - Recompenses : Chaque Laureat recevra une indemnite de 1.000 et se verra offrir un concert public remunere qui sera jumele avec deux Concerts de Partage donnes a titre gracieux pour des enfants ou adultes handicapes, personnes agees, et d'une maniere generale toute personne en situation de souffrance morale ou physique. Ces concerts auront lieu a Paris ou en province française. Note importante : Outre les epreuves instrumentales, les candidats seront soumis, au cours de la finale, a une epreuve de communication au cours de laquelle ils devront demontrer au Jury leur capacite a communiquer avec un public de Partage, soit en presentant leur instrument, soit en presentant certains aspects des uvres jouees, sous forme ludique par exemple, ou tout autre forme ou moyen a leur convenance en relation avec le programme presente et le public de Partage. Cette epreuve est eliminatoire."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/raymond-hains-galerie-max-hetzler-29-april-12-june-2021-berlin-bleibtreustrase-45/", "text": "|Raymond Hains initiated his seminal matches series in 1964, while residing in Italy, inspired by Claes Oldenburg's work at the Venice Biennale that same year. Hains began the production of oversized matchbooks and matches, which were shown at Galleria del Leone in Venice for the first time in 1964. The works were conceived as both free-standing and wall-hanging objects, challenging traditional forms of sculpture and painting. Both types of matchbooks feature in the exhibition at Galerie Max Hetzler, with two free-standing and five mounted to the wall, alongside four giant matches in bronze. Hains attributed this body of work to two fictional artist characters, Saffa and Seita, whose names derive from acronyms of the major French and Italian tobacco and match companies at the time. He cultivated the myth of the two invented artists in numerous exhibitions, signing works in their name and presenting himself as their agent. By humorously assuming different roles and identities in the art world, Hains questioned the status of the artist and how it was being instrumentalised by society. Please schedule your visit in advance and be advised that you will need to present a negative corona test result from an official test centre, not older than 24h, upon entry."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/sema-birler-klonlama-nasil-yapilir/", "text": "Yazarlarımızdan Prof. Dr. Sema Birler tarafından geleceğin bilim insanları için yazılan; ilk klon canlıların üretimini anlatan Klonlama Nasıl Yapılır? ile ilgili basın bülteni ve görselleri sizlerle paylaşıyorum. Ülkemizde ilk klonlama projesini başarı ile yürüten ve ilk klon canlıların üretimini sağlayan Prof. Dr. Sema Birler tarafından yazılan, Klonlama Nasıl Yapılır? çocuklara bilim farkındalığı ve bilim sevgisi kazandırmayı amaçlıyor. Çocuklar bu kitaptaki özel ve eğlenceli çizimlerin de yardımıyla bilimsel bir çalışmanın adımlarını ve heyecanını öğrenecekleri, bilimsel bir sürece katılacaklar. Gelecek vadeden teknolojilerin genç beyinlere tanıtılması ve hayal etmelerinin sağlanması gerekir. Bu kitap ile klonlama özelinde geleceğin bilimi olan biyoteknoloji konusunda çocukları özendirmek ve teşvik etmek istedim. diyen ve bu düşünceden yola çıkarak çocukların rahatlıkla kavrayacağı bilgileri kaleme alan Sema Birler, İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nden 1987 yılında mezun oldu ve aynı yıl Dölerme ve Sun'i Tohumlama Anabilim Dalı'nda araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 1992 yılında TÜBİTAK tarafından desteklenen tez projesi ile doktora eğitimini tamamladı. Başından sonuna kadar bir klonlama çalışmasına tanıklık edecek olan, geleceğin bilim insanları genç okurlar; sürecin neredeyse tamamını aşamalarıyla keşfetme fırsatını bulacaklar. Klonlama Nasıl Yapılır? bilimsel terminolojiyi keyifli bir anlatımla sunarak son sayfalarına dek heyecanla okunuyor. Ayla Delibaş Yetkin'in çizimleriyle renklenen eser, Yazardan Direkt Yayınevi'nden yayımlanarak çocuklar kadar yetişkinlerin de ilgiyle okuyacağı bilgilerle dolu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/05/utku-varlik-kanayan-hayal-gucumuzu-kendimize-saklayalim/", "text": "Bir zamanlar şaşırırdım, bir tuval, bir yontu, bir şiir, ne bileyim sanki Bach'ın hiç ölmeyen müziğindeki gizem, bir romanın labirentlerinde dolaşmak tutkusu; buna özgü her şey, giderek sanatın simyası bir başka boyuttu yaşantımda. Zamana göre çok kısa bir süreçte iletişimin bir başka boyuta geçmesi, gözümüzün önünde çok evrensel bir açılım sonucu; görmek, bakmak, duymak, sanatı yansıtmak adına kapımızın önüne geldi; sanatçı olmak bir ayrıcalık değil artık, şamataya dönük her şey pazarlanıyor ve bütün bir hızla! Oktay Akbal'ın ilk öykü kitabının başlığını sevmiştim: Önce Ekmekler Bozuldu sonra her şey! İnsana dair bir iç deniz çekilmeye başladığında, sığlaşma önce imgesel alandan başlamıştı. Niçin? Belki varolanı bozuk para gibi harcamıştık; sanat artık her durumda manipüle edilebilen, ekonomik güçlerin yatırım alanında, spekülatif, düşünme yeteneği gerekmeyen eğlendirici bir sirk olmuştu. Bir gün Paris'te Galeri Perrotine'de bir Çinli artist gözüme çarpmıştı, biraz Jeff Koons oynuyordu, dikkate almadım. Galerie Perrotin: performans, enstalasyon, video, trash, humour et art festif. Bu galeri contemporary şamatasının önemli bir vitrini. Sekreter bana Xu Zhen'nin gelecekte çok önemli olacağını söylemişti; ben de ona FIAC benzeri Foires Shanghaida gördüklerimi anlattım, Çinli'lerin çağdaş sanata olan ilgisi karşılıksız, çok ilgilenir gibi gözükmeleri, kendi sanatçılarını dünyaya pazarlamak; aynen Soğuk Harpte olduğu gibi. Gerçekten o süre içinde hiç ilgimi çekmeyen bu Çinli sanatçı gözüme ilişen her yerde, ünlü galerilerde, çağdaş müzelerin mega salonlarında, bienallerde kendinden söz ettirince, bu expansif açılım kendiliğinden olacak bir şey değil kanısıyla dekorun arkasına bakmakta fayda var diye düşündüm. Malum 1945'te dünya harbinin sonuçlarının daha iyi korunması adına Amerika'nın açtığı kültürel Soğuk Harp saldırısı ve CIA'nın sanatı finanse etmesiyle Amerikan sanatçılarının dünyaya empoze edilmesi sürecinde daha Çin ortada yoktu; Amerika dışında hiç bir ülkenin de buna yanıt verecek ekonomik gücü olmadığı için sonuçta bu harbi Amerika kazandı ve sanatçılarını alnımıza kazıdı: Pollock, Rothko vs. Bu egemenlik hemen bitmedi; fictif sanat akımlarının olmadık bahanelerle giderek pentürü de dışlamasıyla Pop'tan contemporary'ye giden bir otoyol misali bu güne geldik ve Çin uyandı! Bence başka bir sivri akıllı, Leo Castelli'nin öğretisinden geçen ve Warhol'un Factory'sini, sanatın genleşme boyutlarında kendini aşma çizgisini belki en iyi kullanan bu lob'nin en önemli ismi; yalnız François Pinnot'nun değil, Bernard Arnault'nun yani Çağdaş Sanatı yöneten iki milyarderin de gözdesi. Tekrar Çin'in Çağdaş Sanat Arzusu na gelirsek, bu soğuk harpte çift yönlü kuşatıldığının farkında; önce Batı'nın albenisini çekmek, onların boyutlarında güreşmek, yani yönetenlerin Fondation'arına, kontrollerindeki çağdaş müzelere, aracı galerilere girmekten öte bu alışverişi etkileyen bağımsız koleksiyonlarda da boy göstermek! Esinlendiği Jeff Koons'un yolunda, nedense konu hep antiktir. Antik, Avrupa'da da 17.,18 asırda Antikiteye dönüş hayalinde uzun süre sanatın içeriğinde olmuş ve de.. sıkıcı akademik resim, heykel, edebiyat, mimari, giyim kuşam vs. yanlış anlama, giderek yorumlama; işte şimdi Çinli bir sanatçının kurgusuyla karşımızda! Çin'in sanata açılımı politik olduğu kadar da ekonomik; örneğin Xu Zhen'nin Fondation Louis Vuitton'daki bu sergisi ve dünyadaki lüksün tek ismi Bernard Arnault'un Çin pazarındaki rolünün altını çizmek gerekir. Geçen yıl Paris, Fondation Cartier'de Cai Guo-Qiang gösterisi, sanki çocukluğumun naif panayırlarının asrımıza uygulanması gibi. Bizi şaşırtmak amaçlı ama izlediğim kadarıyla artık kimse şaşırmıyor; anlamıyorum; gözlerdeki doymuşluk nedense bana bir şeyin sonunun geldiğini fısıldıyor: .. artık şaşırtamıyacaksın!. Önceleri Japonya'da pyrotechnique, havai fişek ve barut üstüne araştırmalar yapan sanatçı, daha sonra bu öğrendiklerini sanatla kesiştirerek, gösteri anlamında -daha çok show benzeri gösteriler- ancak hayalin erişebileceği boyutlarda enstalasyonlarla sürdürüyor. Cai -Guo'nun Japonya'da öğrendiği havai fişek uzmanlığı; barutu babasının malı gibi kullanma yeteneğini ve ona ünlü müzelerin kapısını açıp, şov yapma olanağını tanıyor. Büyük boyut tuvalleri yere serip, içi sıvı boya dolu baloncukları barutla patlatarak, rastgele oluşan leke, lavi, beneklerin yarattığı tablolar elbette bir anlam, bir tat, boya kalitesi içeriyorlar. Büyük boyut tuvaller, şasilere gerilip sergilendiğinde, show'u görmeyenleri şaşırtıyor ama! Evet bir ayrıcalık bu; canı sıkılan müze yöneticilerinin kapılarını bu tür şamataya açmalarını anlamıyorum! Kısa bir süre sonra Venedik Bienali'nin ona getirdiği sükse Pekin Olimpiyatları'nın havai fişek gösterisinden modern müzelere Mass Moca, Guggenheim, Fukuoka, Cartier Paris vs... Olağanüstü boyuttaki enstalasyonlar, megalomaninin sınırlarını zorluyor. Artık insanın hayal kutusunu sanki düşen bir uçağın kara kutusu misali arayacağız; düş bozgunu gibi, modern hinlik başını almış gidiyor. Bir sanrının kendi şok boyutunda gerçekleşmesi hayal olmaktan çıktı. 3D üçüncü boyut- çoktan aşıldı; CAO bilgisayarın yönetiminde lazer sistemiyle baskı, MJM modelage -, SLA stereolithographie, aletler vs. Bir kartpostal boyutundan kitaba; kitaptan tuvale bir imgenin makul bir boyuta ulaşması, bizim bakış açımızla orantılıdır. Oysa büyük tuvalleri boyamak, devasa objeleri kurgulamak için yine sanatçı, devasa mekanlara ve bunun siparişini verecek güçlü bir sponsora onu destekleyecek global bir medyaya ihtiyaç duyuyor. İşte bu açılım içinde bir star sistemi oluştu. Tüfeğin bulunması sonucu bozulan mertlik gibi, günümüz sanatçıları giderek belki bu boyut'a girerek; tuvaliyle cebelleşen mütevazı ressamı tarihe gömdüler. Bizde bile asistanlarıyla çalışan, belki sözünü ettiğim tekniklerin boyutunda değil ama el değmeden üretilen, sipariş vererek gerçekleştirdiği yapıtını contemporary fuarlarında satışa sunan, modernlik fenomeniyle kafasındaki virtueli pazarlayanlar; tekdüze bir görücü prototip yarattılar: bakan ama görmeyen, yargılamadan daha doğrusu anlamadan satın alan, koleksiyoner olduğuna ikna edilen ve de özellikle ülkemizde müzayedecilerin dümen suyunda bu sanat oyununun geleceğinden şüpheliyim! Bu oyunun global açılımında, yöneten ülkelerin sanatı bir propaganda olarak empoze etmek adına yaptıklarına sanat savaşları diyebiliriz. Bu sanatçının hayal gücüyle, hayalin büyük boyutlarda gerçekleşmesi yine günümüzün bir mucizesi, 3D tekniği ile yaratılan aslını aratmayan objeler, enstalasyon olarak müzelerin büyük mekanlarında elbet şaşırtıcı işlevlerini yapacaktır. Ne yazık sanatın anlamı yalnız şaşırtmak değil, onun öğreticiliği ve gizeme kucak açan olağanüstülüğü... Artık sirkler nasıl çocukların albenisinde değilse, müzelerde yapılan bu tür şamata'dan da bıkacağız. Madrid Prado müzesi de Cai-Guo'nun önlenemez keşfinin tuzağına düşmüş; güya sanatçının Buen Ratiro sarayına harp ve sulh içeriğinde yaptığı gönderi show bile, bu mekanlara duyduğum saygıyı silemiyor. Tekrar müzeye girip, gizlice Zurbaran'ın tuvalinin önünde eski çağların çekim alanına giriyorum! Sanatçının bu installation'unda kavram saptaması ne olursa olsun; ben bir kez bile içeriğini düşünmedim, bir süre izledikten sonra sergi sonucunda bunu nereye götürecekler, hangi araç bunu taşıyabilir, daha sonra sergilenme söz konusu ise, o sürede saklanabileceği mekan, yeniden kurgulandığında, öncekiyle bağlantısı... Genellikle iklim değişiklerinin doğayı altüst etmesi sonucu kentlerde bile yaşadığımız köklerinden sökülmüş bu ağacı böyle bir mekana; bilmiyorum hangi olanaklarla sokup, kavramlaştırmak biraz gülünç. Wei Wei gibi Çinlilerin bize bu denli moral öğretisi biraz absürt! Şimdi bende kalan izlenim, virtüel sınırları zorlayan bir filmin etkisine özgü kısa bir bellek, tını ve de aklımda kalan ona benzer bir merak, daha çok bunları gerçekleştiren atölyeler, teknik elemanlar, ortada dönen para ve de sanatçının payı. 21 yüzyılın başında yaşanan bu histeri kısa bir süre sonra tüketilecek, conceptuelin son günleri bence. Tüm bu sorunlar giderek birikme ve yığma gerçeğiyle karşılaştığında, ileriye dönük, bizi bekleyen kaostan kimsenin haberi yok. Paranın açılımıyla sürekli alınıp, bir gün değerini ölçebileceğimizi sanarak depolara yığdığımız sanat eserleri, kanımca kendi kendilerini yok etmeden çöp olarak kaderlerini bulacaklardır. Paranın ve uluslar üstü sanat lobilerinin acımadan yıprattığı, kanayan hayal gücümüzü kendimize saklayalım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/2021-american-classical-young-musician-award-10-may-10-aug-2021/", "text": "The 2021 American Classical Young Musician Award is open to all instruments, voice, and chamber ensembles. We encourage unique chamber ensemble combinations. American Classical Young Musician Award wants to encourage young musicians to perform and grow. We believe that our competition can offer many benefits to our participants and help to build their confidence and realize their dreams. The aim of our prizes is to find performers with a strong artistic personality and stage presence. The emphasis is therefore not on the purely technical aspect of the performance, but also on the artistic charisma of the performer. Golden Award: $700 cash ward+Certificate and 999 Gold Commemorative Plated Medal + Teacher Certificate. Silver award: Certificate and Silver Commemorative plated Medal+ teacher certificate. Bronze award: Certificate and Rose Gold Commemorative plated Medal + teacher certificate. Honorable Mention : Official Certificate +Commemorative plated Medal Medal. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/alain-jacquet-on-view-through-june-5-perrotin-paris/", "text": "Perrotin is delighted to host the first exhibition by Alain Jacquet upon representation of the Estate. This major presentation, spanning several decades of the artist's carrer, is displayed on all three gallery spaces in Marais and was conceived in close association with the family of the artist. Alain Jacquet (1939 in Neuilly-sur-Seine 2008 in New York) emerged as a contemporary artist during the remarkable boom in image reproduction techniques. Spanning from his first abstract canvases to his mechanically generated paintings, he continuously experimented with techniques throughout his career yielding an impressive oeuvre of various forms and media. Guided by diverse principles, Jacquet demonstrated an incredible capacity for ingenuity with the examination between abstraction and figuration; the 'latent image' within both collective and individual memory; and the appropriation of images from contemporary popular culture and iconic works showcased in museums. On a quest to address the fundamental laws of the universe."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/international-duo-competition-premio-annarosa-taddei-ix-ed-02-jun-15-sep-2021/", "text": "The Associazione Culturale Annarosa Taddei is organizing its ninth International Competition for Young Musicians dedicated to artists of any nationality being between the ages of 18 and 30 (i. e. born between 1991 and 2003). PIANO AND VOICE DUO. The Associazione will award three Prizes to the finalists. 3) Final Round: 6 finalist duos will perform a 50 minutes program as outlined in the Rules, to compete for the Prizes."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/kapanma-doneminde-en-cok-populer-kitaplar-ve-cocuk-kitaplari-satin-alindi/", "text": "Okuyucuların en sevdiği ve her yaştan bireyin online alışveriş platformu Kidega, tam kapanma döneminin kitap alışveriş verilerini açıkladı. Bu dönemde İstanbul, Ankara ve İzmir en çok alışveriş yapan kentler olurken, en çok kitap alışverişi yapan kesim ise yüzde 35'lik ortalamayla 25-34 yaş arasındakiler oldu. Kidega'nın verilerine göre kapanma döneminde online kitap alışverişleri arama hacminde yüzde 20 oranında artış gerçekleşti. Bu dönemde erkekler yüzde 53 ile kadınlardan daha fazla alışveriş yaptı. Kadın müşterilerin alışverişlerinde popüler kitaplar öne çıkarken, çocuk kitaplarında da satış oranları arttı. Koronavirüs salgını tüm dünyada etkisini sürdürmeye devam ederken, geçtiğimiz hafta başlayan tam kapanma dönemiyle alışverişler tamamen online platformlara taşındı. Kapanma döneminde artışa geçen online alışveriş sürecine çeşitlendirdiği yeni ürün kategorisi ile cevap vererek kaliteli alışverişin öne çıkan ismi olan Kidega, bu dönemin online alışveriş verilerini açıkladı. 29 Nisan 2021 Perşembe akşamı başlayan tam kapanma dönemiyle birlikte Kidega üzerinden alışveriş en çok İstanbul, Ankara ve İzmir'den yapıldı. Kidega'nın verilerine göre erkekler yüzde 53, kadınlar yüzde 47 oranında alışveriş yaparken, en çok alışverişi yüzde 35 ile 25-34 yaş arasındakiler yaptı. 35-44 yaş arası yüzde 25, 18-24 yaş arası ise yüzde 20 oranında Kidega'dan alışveriş yaptı. Popüler kitaplar ve çocuk kitapları başı çekti! Kapanma döneminde popüler, çok satan kitaplar en fazla tercih edilirken, anneler evlere kapanan çocuklarını da unutmadı. Kidega'nın verilerine göre; kapanma döneminde çocuk kitaplarına talep arttı. Sektör ortalaması üzerinde sepet ortalamasına sahip olan Kidega bu dönemde mevcut sepet ortalamasını korudu. Ödemelerde ise kredi kartı üzerinden tek çekim tercih edildi. Kidega'nın yeni kategori ürünlerini müşterilerinin beğenisine sunmaya başladığının altını çizen Kidega Kurucu Ortağı Raif İpek, Tam kapanma dönemine tüketiciler bu yıl daha hazırlıklı olarak girdi. Anneler Günü ve Ramazan Bayramı dönemine denk gelen bu dönemde alışverişler online'a taşındı. Kidega olarak müşteri memnuniyetini en üst seviyede tutarak tüketicilerden gelen talepleri karşıladık. Tam kapanma döneminde online kitap alışverişleri arama hacminde yüzde 20 oranında artış yaşandı. Kidega olarak hedeflerimiz doğrultusunda büyümemizi sürdürüyoruz. Kapanma döneminde kitap alışverişlerinin dışında hobi, kırtasiye öne çıkarken, hacim olarak teknoloji ve cilt bakım kategorilerimizde yoğun ilgi yaşadık dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/kings-peak-international-music-competition-11-may-01-jul-2021/", "text": "King's Peak International Music Competition offers free entry to a global online classical music competition with categories for instrumentalists, voice & open to all nationalities. FREE ENTRY by JULY 1, 2021. Please see our website for complete Rules & Free Entry form. Participants are required to submit a video recording of their performance on our page titled Free Entry. Entries are reviewed by Esteemed Jury Members. Finalists are invite only & pay $48.50 admin fee. Winners receive: certificate, posted on website and social media, select winning videos posted on Youtube. Some select winners shall be chosen for Master Class Scholarship prizes. Build your resume. The King's Peak International Music Competition strives to inspire Classical Musicians by offering opportunities to perform as they build resume/careers through world wide competition. Stay tuned for future competitions and opportunities. King's Peak International Music Competition offers free entry to a global online classical music competition with categories for instrumentalists, voice & open to all nationalities."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/leila-slimani-ile-cevrim-ici-edebiyat-bulusmasi/", "text": "Institut français Türkiye'nin düzenlediği Edebiyat Salonu çevrim içi etkinliğine bu ay Goncourt Ödüllü yazar Leila Slimani katılıyor. Etkinlik 26 Mayıs tarihinde saat 17.00'da Zoom platformunda gerçekleşecek. Yiğit Bener'in sunumuyla gerçekleşecek olan Edebiyat Salonu'nda Leila Slimani'ye, Hoş Nağme adlı eserini Türkçe'ye kazandıran çevirmen Aylin Yengin de eşlik edecek. 1981'de Rabat'ta doğan ve Paris'teki Siyasal Araştırmalar Enstitüsü'nden mezun olan Leila Slimani, Fransız-Faslı bir edebiyat kadınıdır. Her zaman % 100 Fransız ve % 100 Faslı hissettim, bu yüzden bununla ilgili hiç sorun yaşamadım. Kendimi kimliklere hapsetmeme izin vermiyorum diyor. İlk romanı Gulyabaninin Bahçesi, ülkemizde Ayrıntı Yayınları tarafından yayınlandı. Hoş Nağme adıyla Kırmızı Kedi tarafından yayınlanan romanı ile 2016 Goncourt Ödülü'nü aldı. Hem ırkçılar hem de köktendinciler tarafından hedef alınan Slimani, kültür bakanı olması teklifini yazar olarak özgürlüğünü koruma nedeniyle reddetti. Öte yandan, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron'un Frankofoni konusunda kişisel temsilcisi olmayı kabul eder ve Uluslararası Frankofoni Örgütü Daimi Konseyi'nde görev aldı. 2020'de bir üçlemenin ilk cildi olan yeni romanı Le Pays des autres'ı yayınlar. 2021'de Le Parfum des fleurs la nuit yayınlanır. Telif hakları gereği görseller ile birlikte Francesca Mantovani Editions Gallimard ibaresinin kullanılması zorunludur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/upcoming-juan-usle-at-galerie-lelong-co/", "text": "Galerie Lelong & Co., New York, is pleased to present our first solo exhibition with Juan Usle, entitled HORIZONTAL LIGHT. Over a four-decade career, Usle has established a distinctive pictorial grammar; gestural brushstrokes systematically applied in tandem with his heartbeat to convey a poetic-fluid landscape. Dividing his time between Spain and New York City since the 1980s, Usle's practice has engaged with the various movements and traditions of painting in European and American postwar abstraction. HORIZONTAL LIGHT will present new works as a continuation of his best-known series that began in 1997, Sone que revelabas, also known as SQR. To date, Usle's SQR paintings have emerged as the largest unified set within his oeuvre, a sequence of mesmerizing chords interweaving explosions of light and color heightened by their towering size. Measuring at least 108 x 80 inches (275 x 203 cm), the work's verticality is reiterated in its modular strokes. Overshadowing the viewer, Usle's landscapes envelop us in their presence a life-size electrocardiogram charting the momentum of the artist's brushstrokes and a record of time's passage."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/14/zeynep-bugayin-anne-oykusu-nft-ile-10-300-dolara-satildi/", "text": "ANNE Öyküsü NFT teknolojisi ile yaklaşık 10.300 dolar bedelle satıldı! Sanatçıların merkezi bir sisteme dahil olmadan, dünyanın her yerine dijital olarak eserlerini sunmalarını ve blockchain altyapısı sayesinde, eserlerini kimliklendirebilmeleri konusunda eşsiz bir altyapı sağlayan NFT; son dönemlerde kripto para birimlerinin kullanımı ile sanat ve edebiyat dünyasının da hayatına girdi. Zeynep Bugay'ın Fantastik tarzda kaleme aldığı kitabı Proti Adası'nın Esrarı adlı eserinin içinde yer almayan, ancak tüm seriyi tasarlamasına sebep olan ANNE isimli ilk öyküsü NFT teknolojisi ile www. rarible. com'da 3 Ethereum'dan (yaklaşık olarak 10.300 dolar) satın alınarak, Türk edebiyat dünyasında dijitalizasyonun kullanımında bir ilk oldu. Zeynep Bugay Edebiyatta NFT öncüsü oldu! Gelmiş geçmiş en iddialı fantastik seriler arasında yerini almaya hazırlanan Proti Adası'nın Esrarı kitabının ilham kaynağı sayılabilecek ve yazar Zeynep Bugay'ın kitaptaki Mırmır isimli kedi kahramanın tüm serüvenini tasarlamasını sağlayan, kitaba eklenmemiş, yazarın el yazısıyla 2016 yılında kaleme aldığı Anne isimli ilk öykü önce NFT teknolojisi ile dijital olarak teliflendirildi. Eserin, blockchain'de yerini almasının ardından, 1 gün gibi kısa bir süre sonrasında 3 Ethereum ( yaklaşık 10.300 dolar) karşılığında satılması büyük bir heyecanla karşılandı. Gerçekleşen satışın ardından Zeynep Bugay'ın kitabı tasarlarken el yazısıyla tutmuş olduğu notlar da Anne öyküsünü satın alan kişiye hediye edildi. Konu ile ilgili bilgi aldığımız yazar Zeynep Bugay: Dijital alandaki her türden yeniliği yakından takip etmeye çalışıyorum. NFT teknolojisi de bunlardan birisi ve NFT'nin sanat eserlerini eşsiz ve tek olarak kimliklendirmesini gerçekten heyecan verici buluyorum. Bu satış ile Türk edebiyatında başlayacak ve yer edinecek olan NFT akımına da öncü olduğum için çok mutluyum. Bu teknoloji ile eserlerin alım ve satım süreçleri, tüm koleksiyonerlerin eserleri saklama koşulları, müzayede uygulamaları, sanatçıların sonraki satışlardan alacağı paylar gibi birçok alanın dijitalleşerek blockchain üzerine kaydedilmesinin farklı kolaylık ve faydalarına gün be gün daha çok şahit olacağımıza inanıyorum. Pandemi süreci ile hayatımıza daha çok girmek durumunda kalan dijitalleşme sürecinin, sanat ve edebiyat dünyasına yansımasına bilfiil katıldığım için son derece gururluyum. Eserimi satışa sunmamın hemen ardından, 1 gün gibi kısa bir süre sonrasında çok ciddi bir rakama alıcı buldu. Güncelliği yakalayan, ilk niteliğinde bir işe imza attığım ve edebiyat alanında dijitalizasyonun ehemmiyetini tüm Türkiye'ye vurgulayacak şekilde öncü olduğum için ayrıca çok büyük memnuniyet duyuyorum. Dünyada emsali olduğundan eminim, örnekler mutlaka ki vardır ama Türkiye'nin NFT ile bu denli kısa bir zaman zarfında, böylesi ciddi bir rakama satılan ilk, tek ve biricik öykünün bana ait olması sebebiyle haklı bir gururu taşıyorum, koltuklarım kabarıyor desem yeridir dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/23/doguyorum-lirik-bir-yolculuk-isimli-sergi-ile-25-mayis-10-temmuz-tarihleri-arasinda-corpus-galeride/", "text": "İsmail Tetikçi, Kadir Ablak, Mustafa Albayrak, Musa Güney ve Tolga Boztoprak'ın bir araya gelerek görsel sanatlar alanında kolektif bilinci hem yaygınlaştırmak hem de ortak paydalarda buluşarak ressamca yaşanılmaya çalışılan resim sevdasını yaşatma güdüsü taşıyan Doğuyorum Sanat Grubu, 25 Mayıs 10 Temmuz tarihleri arasında Mehmet Demir küratörlüğünde Corpus Galeri'de Doğuyorum / Lirik Bir Yolculuk isimli sergiyle sanatseverlerle buluşuyor. Sanatçının sanat yapma arzusu ve doğayla olan iletişimi varoluşunun en temel sebebidir. Bu var olma inancı, sanat nesnesi olarak ortaya çıkar. Doğu-Yorum birlikteliği bu var olma arzusunu, sanat nesnesi olarak tuvallerinde ortaya koyar. Bu tuvaller, aynı tema ya da kavram birlikteliğinin bir sonucu olarak göstermez kendini. Bunlar, aynı kültür ve ortamda yeşermenin getirdiği birlikteliğin ifadeleridir denebilir. söylemini kullanır. İsmail Tetikçi'nin resimlerinde hayatı, doğayı ve insanın zavallı yalnızlığının haykırışını duyarken Kadir Ablak'ın çalışmalarında yaşamsal sorgulamalarla karşı karşıya kalıyor izleyici; Mustafa Albayrak'ın çalışmalarında mekan ve insan bütünleşip Musa Güney'in yapıtlarında ise doğa adeta metamorfoz geçirmekte iken Tolga Boztoprak'ın eserlerinde ise insana yeni bir doğa teklifi sunulduğunu izleyici fark etmektedir. İsmail Tetikçi, Kadir Ablak, Mustafa Albayrak, Musa Güney ve Tolga Boztoprak'ın bir araya gelerek görsel sanatlar alanında kolektif bilinci hem yaygınlaştırmak hem de ortak paydalarda buluşarak ressamca yaşanılmaya çalışılan resim sevdasını yaşatma güdüsü taşıyan Doğuyorum Sanat Grubu, 25 Mayıs 10 Temmuz tarihleri arasında Mehmet Demir küratörlüğünde Corpus Galeri'de Doğuyorum / Lirik Bir Yolculuk isimli sergiyle sanatseverlerle buluşuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/1-international-competition-musica-goritiensis-07-30-jun-2021/", "text": "The institutions Slovenski center za glasbeno vzgojo Centro sloveno di educazione musicale Emil Komel and Kulturni center Lojze Bratuz, with the patronage of the municipalities of Gorizia and Nova Gorica are hosting the 1st International competition Musica Goritiensis for music students and musicians under the age of 30. The aim of the competition is to promote musical culture and to encourage young people to study music and to create new bonds."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/5th-international-competition-for-young-musicians-rizzardo-bino-08-18-jul-2021/", "text": "The INTERNATIONAL COMPETITION FOR YOUNG INSTRUMENTALISTS AND MALE OPERA SINGERS RIZZARDO BINO is open to instrumentalists under 30 and to male Opera singers under 38. It is placed in Braone. -Soloists under 30 -Soloists under 18 -Chambler Music groups Our main strength is the high-level Jury of great international names of classical music and Opera panorama. There will be a specialized committee for the Instrumentalists section, and a specialized committee for the Opera male Singers section."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/aica-international-webinar-tomas-strauss-european-avant-gardes-from-east-to-west-wednesday-9-june-2021-16-00-17-30-cet/", "text": "A discussion to mark the publication of the third volume in the series Art Critics of the World, jointly published by AICA Press, Paris, and Les presses du reel, Dijon. Introduced by Lisbeth Rebollo Gonçalves, International President of the International Association of Art Critics, Paris. Moderated by Henry Meyric Hughes, Hon. President of AICA, with the participation of the publication's three editors: Daniel Grun, Jean-Marc Poinsot, Henry Meyric Hughes. Featuring a dialogue between Andrea Euringer Batorova, whose review of this publication appears on AICA's website, thanks to the kind permission of the author and ARTMargins (5 February 2021), and the AICA member, Daniel Grun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/asli-dincin-adli-performansi-performistanbul-ve-pasaj-is-birliginde-gerceklesiyor/", "text": "Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul sanatçısı Aslı Dinç'in adlı performansı, 2 Haziran 12 Haziran tarihleri arasında Performistanbul ve Pasaj iş birliğinde hayat buluyor. , alternatif bir geleceğe dayanan spekülatif bir hikaye anlatımı sonrasında katılımcılardan toplanılan verilerin canlı işlenerek dönüştürülmesini içeriyor. Multidisipliner bir sanatçı olan Aslı Dinç, çalışmalarında sanat, teknoloji ve bilimin kesiştiği alanlardan yola çıkarak insan / makine etkileşimlerini araştırıyor. Sanatçının 2019 yılından bu yana devam etmekte olan geleceği düşünürken geçmiş ve şimdinin izinden ilerleyen projesi; gündelik hayatın tamamen metalaştırıldığı bir zaman diliminde kurulmuş bir data örgütü olarak karşımıza çıkıyor. Sanatçı tarafından katılımcıya okunan manifestoya karşılık katılımcıdan toplanan anlar bir yapay zeka işleminden geçirilerek fake anılara yani kontra-data'ya dönüşüyor. Kontra-datalar iznimiz ve bilgimiz olmadan şirketlere sızdırılan, özel alanlarımız ve yaşamlarımızı içeren bilgileri koruma altına almak için yaratılan data gürültülerini ifade ediyor. Genelde dijital ağlarda dolaşıma girmemiş, meta dataya dönüşmemiş insana dair saf bilgiler olan ilk anlar dönmek istenilen ilk yer, özlem ve ihtiyaç gibi duyguların da yansımalarını simgeliyor. bu bilgileri dolaşıma sokmadan saklıyor ve toplanan anlar kategorilere ayrılarak arşivleniyor. şimdinin eksik parçalarının ya da geçmişin kalıntılarının peşine düşerken bir yandan da bu verileri dönüştürüyor. Tüm bu saklama ve arşivleme işleminin ardından derin öğrenme modelleri ile gerçek olmayan anlar üretiyor. Bu anlar sistemde dolaşıma sokularak kontra-data işlevi görüyorlar. Böylece arayüzler vasıtasıyla şirketlerin ulaşmaya çalıştıkları kaliteli data yani bize dair metaya dönüşebilecek bilginin önüne, gerçek olmayan kalabalık veri yığınları yerleşiyor. andata performansı ilk defa birbuçuk kolektifinin davetiyle 16. İstanbul Bienali'nin kamusal programı kapsamında hayata geçti. Şimdi ise Pasaj ve Performistanbul iş birliğinde SAHA'nın desteğiyle gerçekleşen bir yerleştirme ile devam eden proje , izleyicileri kendi dünyalarına ait bir veri toplama alanından, anılarını paylaşmaya davet ediyor. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Resim Bölümü mezunudur. Dinç, multidisipliner bir sanatçı ve araştırmacıdır. Araştırma alanları distopya anlatısı, algoritmik kültür, insan/makine etkileşimleri gibi sanat/teknoloji/bilim kesişiminde yer alan konuları içerir. Üretimleri spekülasyonlar, döngüler ve performanslar etrafında şekillenir. İşleri uluslararası bienal, galeri ve müzelerde sergilenen Aslı Dinç, aynı zamanda PASAJ bağımsız sanat alanının bir üyesidir. Uluslararası performans sanatı platformu Performistanbul tarafından temsil edilmektedir. Performistanbul, uluslararası performans sanatı platformu, performans sanatçılarını tek bir çatı altında birleştirmek ve projelerle buluşturmak üzere 2016'da kuruldu. İstanbul merkezli platform, esnek çalışma modelini dünya genelinde çeşitli sanat kurumları, dijital platformlar ve sanatçılar ile iş birliği içerisinde alansız kimliğiyle devam ettiriyor. Performistanbul, kurulduğu günden bu yana müzeler, galeriler, sanat kurumları, kamusal alanlar ve uluslararası organizasyonlar başta olmak üzere çeşitli mekanlarda 160'ın üzerinde performans gerçekleştirmiştir. Bu mekanlar ve organizasyonlar arasında Pera Müzesi, Pi Artworks, Elgiz Müzesi, IMC 5533, İstanbul Bienali (2017, 2019), Caroline Garden Chapel, Uluslararası Venedik Performans Haftası (2017, 2019) ve Live Art Development Agency bulunmaktadır. Performistanbul, Türkiye'de bir ilk olan Performistanbul Canlı Sanat Araştırma Alanı'nı, canlı sanat üzerine barındıracağı kaynaklar ile performans sanatının eğitimi ve gelişimi üzerinde önemli bir etkiye yol açma gayesiye kurmuştur. Performistanbul Yayınları PCSAA ile birlikte, bu alanda yabancı kaynakları Türkçe'ye çevirerek Türkiye'deki dijital platformlarda yayınlamak ve bu alanda daha fazla kaynak sağlamak amacıyla kurulmuştur. PASAJ katılımcı ve sosyal odaklı sanat projelerine yer veren; üç sanatçı ve iki kültür yöneticisi tarafından yürütülen bir insiyatiftir. Yerel ve uluslararası sanatçıların sergilerine, kamusal ve yarı kamusal alana müdahalelerine, atölyelerine, konuşmalarına, performanslarına ev sahipliği yapar. Tecrübe ve beceri değişimini kolaylaştırmanın yollarını arar. Sanatçıların farklı topluluklarla karşılaşabileceği bir ortam oluşturmaya çalışır. PASAJ sanatçıyı, sanatçı ve seyirci arasında kurulabilecek yeni işbirliklerini, sanat etkinlikleri gerçekleştirilebilecek alternatif mekanları ve deneysel yaklaşımları destekler. Çeşitli formatlarda sanatı şehir mekanlarıyla ilişkilendirerek, kamusal ve yarı kamusal alanlara girmenin yollarını araştırır. Sanatı geçiş ve uğrak yerleri gibi sık kullanılan mekanlar içinde yeniden konumlandırarak, sadece sanat geçmişi olanlarla değil, halkın farklı kesimlerinden henüz çağdaş sanatla ilişkisi olmamış kişilerle de buluşturmayı amaçlar. Sanatçının farklı seyirci topluluklarıyla karşılaşabileceği ortamların inşasına önem verir. Bir yerin yerel bilgisine, tarihine ve hafızasına saygı duyar. 2010'dan bu zamana kadar 5 defa mekan değiştiren PASAJ, her seferinde bulunduğu mahallenin yereliyle bağ kurarak yeniden şekillenmiştir. Şimdi Karaköy'de tarihi bir han içerisindedir. 2017'den beri Ramada Encore Bayrampaşa ortaklığında devam eden AIR Bayrampaşa sanatçı rezidansını yürütmektedir. Tüm bunların yanı sıra bir ekip olarak da küratöryel çalışmalar ve uluslararası projeler oluşturur. 2019'dan beri uluslararası AIM network üyesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/dijital-sanat-sergisi-dalinc-t-c-kultur-ve-turizm-bakanliginin-destegi-ile-15-17-haziran-tarihleri-arasinda-binbirdirek-sarnicinda-yapilacak/", "text": "Dijital Sanat Festivali İstanbul'un başlangıç sergisi olarak tasarlanan DALINÇ'ta 10 sanatçının eserleri yer alacak. Büyüleyici atmosferi ile Binbirdirek Sarnıcı'nda gerçekleştirilecek sergi T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın katkıları ve PASHA Bank ana sponsorluğunda, Mezo Dijital tarafından düzenleniyor. Serginin ilk gününde sanatseverler sergiyi ücretsiz olarak gezebilecekler. Serginin küratörü Seyhan Musaoğlu. İstanbul Dijital Sanat Festivali ve DALINÇ Sergisinin ana sponsoru PASHA Bank Genel Müdürü H. Cenk Eynehan yaptığı açıklamada: Türkiye, Azerbaycan ve Gürcistan arasındaki ticaretin gelişimine katkı sağlamak amacıyla kurulan Azerbaycan sermayeli PASHA Bank finansal köprü olmanın yanında, bankacılığın bir adım ötesine geçerek kültür ve sanatı desteklemektedir. . Sadece biz değil PASHA Holding grubu gerek Azerbaycan'da gerek dünyanın farklı coğrafyalarında sanata her zaman destek vermektedir. Türkiye'de de IDAF'a destek olmaktan mutluluk duyuyoruz. Her yaş grubundan insanın, özellikle gençlerin sanata olan ilgilerinin artması için sanatı, sanatçıları desteklemeye devam ediyoruz. Tam da bu noktada dünyanın hızla dijitalleştiği son yıllarda, dijital sanatların sanat halk içindir mottosuna uygunluğu ve ulaşılabilirliği ile Türkiye'de bir ilk olacak, İstanbul Dijital Sanat Festivali'nin sponsorluğunu üstlendik. Festivalin ilk adım sergisi olan Dalınç'ın özellikle pandemi sonrası iyileşme döneminde herkese iyi geleceğine inanıyoruz. Sanatın olduğu her yerde PASHA Bank olarak yer almaktan mutluluk duyuyoruz. dedi. Dalınç sergisi Binbirdirek Sarnıcı'nda mekanın tarihsel dokusunu ve kültürümüzün ritüel ögelerini birleştirerek izleyiciyi farklı bir yolculuğa çıkarmayı hedefliyor. Sarnıcın mistik havası ve hikayesine uygun, organik fiziksel ögelerle dijital sanatları harmanlayarak izleyicinin deneyimlemesi için işitsel ve görsel bir aura oluşturuluyor. Dalınç sergisi ilhamını yaşamın kaynağını anlamak için antik çağlardan beri felsefeye konu olan elementlerden alır. Dalınç; güzel bir görünüş, bir düşünce karşısında, kendinden geçercesine sessiz bir coşkuya dalma, meditasyon anlamına gelir. Hava, ateş, toprak ve sarnıcın birincil inşa nedeni olan su yanında, bazı doğu felsefelerine göre -eğer bu dört mistik element varlığı açıklayan yapı birimleriyse- onu tamamlayan beşinci element olarak da transandantal meditasyon ya da diğer tabiriyle dalınç yer alır. Musaoğlu'nun suyu odak noktasına alarak bir dalınç olarak kurguladığı sergi, bir yandan da çağın akımlarına ayak uydurmaya çalışan benliklerimizi konu ediniyor. Heraklitos, uyanık olanların ortak bir dünyası olduğundan, uykuda olanlarınsa bireysel dünyalarına geri döndüklerinden söz etmişti. İdios Kosmos Yunanca Fikirlerin Dünyası anlamına gelir. Paylaşılan Dünya anlamına gelen Koinos Kosmos'un karşısında durmanın yanı sıra onunla birlikte varoluşunu sürdürür. Eşsiz deneyimlerimiz ve öğrenimlerimiz sonucunda oluşan varoluşlarımızın birbiriyle kesiştiği ve koptuğu anları inceleyen bu çalışma, düşüncenin soyut ve somut halleri arasındaki kopma ve yeniden bağlantı kurma aşamalarını irdeler. Özgür Demirci çalışmasında, insanla birlikte yaşama gelen ve/ya sonradan edinilen ruhsal, bedensel ve tarihsel yaraların ve şifanın kaynağına doğru bir yolculuk hikayesi sunar. Demirci, yara ve merhemin birbiriyle birleştiği ve ayrıldığı noktaları, iki farklı metin çalışması ve her biri için özel tasarlanmış ses ve müziğin katılımıyla çift kanallı bir performatif video enstalasyonunda bir araya getirir. Özgür Demirci, bedensel iyileşmeden yola çıkarak hazırladığı Sana Anlatmak İstediğim Şeyler adını taşıyan çalışmasında; toplumsal, çevresel, politik ve ruhsal yaraların deri altında kalan kısımlarının farkına vararak bunları besleyenlere yönelir. Grejuva, suyun üzerinde yanan, sönmeyen ateş anlamına gelmektedir. Çalışma temelinde ateş yer alır. Antik Yunan Felsefesinde Herakleitos'un, tüm bu unsurlar temelinde arkhe'yi ateş olarak tariflediği ve ona göre, ateşin varlığın ilk temeli ve içinde bütün karşıtlıkları eriten bir birlik olduğu görülür. Grejuva, bu temeller üzerinden, insanın doğayla çatışma halinde oluşunu görselleştiriyor. Suyu ateşi söndüren element olarak kabul ederken, doğa kendi kuralları çerçevesinde tam tersini yapabiliyor. Neft, sülfür ve zift karışımı ile elde edildiği düşünülen bu kimyasal tepkime, doğayı kontrol ettiğini düşünen bizlere, doğanın karşısında aslında ne kadar aciz olduğumuzu hatırlatır nitelikte. Doğa izlerini kendi normlarıyla oluşturur; çalışma, bir müdahale etme halinden ziyade bir tanıklık duruşuna sahip."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/dijital-teknikler-ile-donusen-resim-sanati-techne-28-mayis-28-haziran-tarihleri-arasinda-izmir-buyuksehir-belediyesi-ahmed-adnan-saygun-sanat-merkezinde-sanatseverlerle-bulusacak/", "text": "Gizem Renklidağ'ın analog ve dijital teknikleri bir arada kullanarak resim sanatını bambaşka deneyimlere taşıdığı TECHNe isimli sergi, 28 Mayıs-28 Haziran tarihleri arasında İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde sanatseverlerle buluşacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi, dijital ile dönüşen resim sanatının Türkiye'deki ilk örneği TECHNe sergisini 28 Mayıs'tan itibaren Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde konuk edecek. TECHNe Sergisi, sanatseverleri tuvallerin teknoloji ile dönüşüp dijitalleştiği, hareketlendiği, sese-müziğe dönüştüğü benzersiz bir deneyime davet ediyor. Gizem Renklidağ'ın kendi geliştirdiği FISPIS tekniği ile hayata geçirdiği eserler, dijital sanat alanının usta isimleri aracılığı ile dönüşüyor ve bambaşka bir deneyim yaratıyor. TECHNe alışılmışın dışında çok katmanlı bir sanat deneyimi yaşamak isteyenleri, interaktif, hareketli ve eğlenceli dünyalara götürüyor. TECHNe sergisi Türkiye'nin önde gelen dijital sanat stüdyolarından DECOL prodüktörlüğünde Gizem Renklidağ ve N. Cihan Çankaya'nın eş-kuratörlüğünde başladığı İstanbul yolculuğuna, İzmir'de devam edecek. 15 Nisan Dünya Sanat Günü'nde İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi'nde açılacak sergi pandemi koşullarına uygun bir şekilde gezilebilecek. 2017'de ilk kez sanatseverlerle İstanbul'da buluşan TECHNe, dijital sanatçıların kolektif üretimleriyle süreç içinde gelişerek büyüyor. Tuval resimlerine bambaşka formlar ve boyutlar kazandıran sanatçılar, resim sanatını dijital tekniklerle dönüştürerek birçok farklı performans ve deneyim tasarlıyor. Ahmet Said Kaplan, Can Büyükberber, Deniz Kader, Hakan Hısım, Batuhan Güven, Hakan Yılmaz, Lara Kamhi, Mehmet Kızılay, Selay Karasu resim üzerine projeksiyon mapping ile algı sınırlarını zorlarken, HA:AR karışık multimedya tekniği, Ender Diril foto-manipülasyon, Merve Özgören plastik sanat enstalasyonu, Ozan Türkkan yapay zeka kullanarak ürettiği animasyonla, Süleyman Yılmaz interaktif yerleştirmesi aracılığı ile sanat severleri çok katmanlı bir deneyime davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/gokhan-kutluerin-goc-tohumlarini-hayat-agaclarina-donusturen-hikayesi-bu-kez-dunyaya-aciliyor/", "text": "3. baskıya hazırlanan Türkiye'den Gitmek şimdi de İngilizceye çevrildi. Gökhan Kutluer'in İngilizceye çevrilen 2. kitabı da tiyatro oyunu olacak! Gökhan Kutluer'in, genellikle olumsuz bir algısı olan gitmek eylemini ilham verici bir hikayeye dönüştüren Türkiye'den Gitmek adlı kitabı İngilizceye çevrildi. Ülkemizde de 3. baskısını yapmaya hazırlanan kitap, yazarın ilk eseri Bulut Fabrikası gibi tiyatro sahnesine taşınacak. Türkiye'nin ilk aylık bisiklet dergisi Cyclist Türkiye'deki editörlük yıllarında bisiklet tutkunlarının yakından takip ettiği isimler arasında yer alan Gökhan Kutluer, edebiyat dünyasının karşısına ilk kez bisiklet hikayelerinden oluşan ve tiyatro oyununa çevrilen Bulut Fabrikası adlı eseriyle çıkmıştı. 2016 yılında taşındığı İtalya'nın Bergamo şehrinde, kendi göç öyküsünü kaleme aldığı Yitik Ülke Yayınları imzalı ikinci eseri Türkiye'den Gitmek ile pek çok gence hayallerinin peşinden koşabileceklerine dair ilham veren yazar, şimdi de hikayesini konfor alanından ayrılmak için verdiği mücadele üzerinden dünyaya anlatıyor. Kutluer, Leaving One's Comfort Zone adıyla İrem Bilkin tarafından İngilizceye çevrilen eserinde yıkılan, dağıtılan, eriyen, sönen ama en nihayetinde yeniden yapmamız için elimize tutuşturulan bir şey olarak nitelendirdiği hayata dair bir öğreti sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/hemen-hemen-her-seyin-kurami-volkan-diyaroglu-evliyagil-dolapdere-01-06-18-07-2021/", "text": "Evliyagil Dolapdere, Volkan Diyaroğlu'nun uzun bir aradan sonra İstanbul'da gerçekleşecek Hemen Hemen Her Şeyin Kuramı yeni kişisel sergisini 01.06.-18.07.2021 tarihleri arasında ağırlamaya hazırlanıyor. Sergi, Volkan Diyaroğlu'nun tuval, fotoğraf ve video gibi farklı medyumlarda ürettiği son dönem işleriyle beraber siyasetten kuantum fiziğine, kimlik meselesinden sanat üretimi kavramının kendisine kadar birçok alanda kurguladığı diyaloglara dayanıyor. Sanatçının 2002'den 2018'e kadar ürettiği eserleri ele alan, sanat teorisyeni ve sanat tarihçi Altan A. Marcelli'nin editörlüğünü, Mehmet Ergüven, Nilo Casares ve Denis Maksimov'un yazarlıklarını üstlendikleri, 6 ciltlik 3 dilde yazılan sanatçı kitabı da Hemen Hemen Her Şeyin Kuramı sergisiyle beraber ilk defa izleyiciyle buluşuyor. Hemen Hemen Her Şeyin Kuramı 01.06.-18.07.2021 tarihleri arasında Evliyagil Dolapdere'de ziyaret edilebilir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/isil-savaser-cagin-anlayisi-icinde-soyutun-tanimlanmasi/", "text": "Wilhem Worringer, sanat tarihine yeni bir inceleme mantığı getirmiş ve tüm sanat yaratımları için iki kavram geliştirmiştir. Bu iki kavram, iki psikolojik fenomeni ve iki temel iç tepiyi karşılamaktadır. Bu kavramlardan biri, tüm natüralist eğilimli sanat anlayışlarının dayanmış olduğu özdeşleyim iç tepisidir. Diğeri ise bütün anti-natüralist soyut eğilimli anlayışların dayandığı soyutlama iç tepisidir. Worringer, özdeşleyim kavramını Teodor Lipps'den almıştır. Doğaya yönelik ve doğa ile ilgili kurmak isteyen sanat üsluplarını açıklamaktadır. Özdeşleyim ile insan, kendi varlığının dışındaki objelere yönelmekte ve onların varlığında kendi özgürlüğünü, duygularını ve tinsel etkinliğini yaşamaktadır. İnsan, karşılaşmış olduğu bu nesnelere kendi duygu ve tinselliğini yüklemektedir. İnsanın iç tepisi bulunmaktadır: Özdeşleyim ve soyutlama... Bunların yanında karşılıkları olan natüralizm ve soyut üslup bulunmaktadır. İnsanın karmaşık, bağlantısız ve sınırsız dünyasal olaylar karşısında hissedebildiği en belirgin duygu, iç huzursuzluğu ve tinsel korkuyu dile getirmektedir. İnsanı dış dünyanın korkularından arındıracak olan huzur noktası, tesadüfi olan her şeyi sanatta mutlak değerlere götürebilmek ile mümkün olmaktadır. Bu mutlak değerler reel yaşamın dışında soyut biçimler dünyasında kazanılabilmektedir. Soyut sanat biçimleri mutlak değerler olarak insana huzur vermektedir. İnsanın soyut sanata nasıl ulaşabildiğini incelemek gerekmektedir. İlkel toplumların dış dünyanın gelişimine ait belirsizlik ve değişiklikler onların evren hakkındaki bilgilerinin noksanlığı bu toplumları soyut sanata yönelmiştir. İlkel toplumlar dünya karışıklıkları konusunda güvenilecek, huzur duyacak bir arayış içerisinde olup, bunu da mutlak biçimlerden oluşan soyut sanat yolunda bulmuşlardır. Soyut sanat biçimlerinde bulmuş oldukları mutlak, değişmez düzen, bu toplulukları empririk dünyanın belirsizliklerinden kurtarıp, soyut sanat biçimlerine götürmüştür. Worringer'e göre tüm bu etkenlerden dolayı insanın ilk yarattığı sanat soyut sanat olmuştur. İlkel toplumlar ile uygar toplumlarda soyut sanatı meydana getiren nedenler birbirinden farklı olmuştur. İlkel toplumlar evren konusundaki bilgilerinin eksikliği nedeniyle soyut sanata giderken, uygar toplumlar, uygarlığın ve bilimin gelişmesi ile evren hakkında bilgi sahibi olmuşlardır. Worringer, uygar toplulukları soyut sanata yönelten kavramın felsefi bir kavram olan 'kendiliğinden olan şey' olduğunu ifade etmiştir. Bu da önceleri içtepi olan şeyin artık bir bilgi ürünü olduğunu göstermektedir. Uygar insan toplulukları da mutlak varlığa ulaşmak istemekte, bu imkanını da ilkel insanlarda olduğu gibi soyut sanatta bulmaktadır. Soyut sanatta geometrik yasal biçimler etkili olmaktadır. Görüldüğü gibi Worringer, soyut sanatı bir içtepi, psikolojik bir etken olarak açıklamaktadır. Soyutlama içtepisi, ilkel toplumlarda bilinçsiz bir mekanizma ile soyut sanatta gözlemlenmiştir. Oysaki Uygar topluluklarda ise bilinçli bir duyguyla metafizik özellik taşımaktadır. Uygar insan 'kendiliğinden şey'i, mutlak varlığı aramakta ve bunu soyut geometrik yasal biçimlerde bulmaktadır. Geometrik yasal dünya ise 'kendiliğinden şey'i ortaya çıkaran, Platon'dan Aristoteles' ten gelen, felsefede 'eidos, essentia' denilen metafizik olandır. Soyut sanat özünden dolayı metafizik bir sanattır. Modern sanatın soyuta yönelen sanatı da tinsellik arayışından kaynaklanmaktadır. Bu tinsellik, insanın kendisine odaklanmasından kaynaklanan tinselliktir. Clement Greenberg 'in deyimi ile modern sanat tanınabilir nesnelerin temsilinden uzaklaşmıştır. Nesnelerin bitimli olması, zaman kavramı ile bağlantılıdır. Mekan, yitimli olan evrenin içinde bulunmanın ve subjektif doğanın ilgilerinin bir neticesidir. Soyutlama, mekan, zaman ve tümünü ifade etmekte olan evrenin geride bırakılıp, düşüncenin insanın kendine dönmesi ile alakalıdır. Bu sebepten soyutlama kelimesi, zorunlu şeylerin geride bırakılmasını temsil etmektedir. İnsanın varoluşunun kökenindeki güçsüzlük duygusu ile beraber güçlülük bilinci, doğadan korku duyma duygusu ile beraber yine de doğaya üstün gelme isteği, her çeşit sanatın esas özünü oluşturmaktadır. İnsan topluluklarının umutları, endişeleri, korkuları tarihsel süreçler boyunca birbirleriyle paralellikler sergilemiştir. Sanat tarihçisi Worringer, ilkel kültürlerin bile doğal objeleri deforme şekilde gösterildiğini ve bunları soyut formlara götürmüş olduğundan, soyutlamanın taklit sanatından çok önce var olduğunu ifade etmiştir. İnsanın varlığı bilmesi, düşünmesi soyut tür. Dolayısı ile yaratmış olduğu sanat eserleri de soyut olmaktadır. Soyutluk, insanın sadece düşünce dünyasını değil aynı zamanda da yaratma üretme ve sanat dünyasında belirlemektedir. 20. Yüzyıl Avrupa açısından yeni sanatsal formların meydana gelmesi ve toplumsal hareketlilik lerin yükselişine şahit olunduğu, yeniliğe açık bir dönem olarak soyutlama ve soyut sanat formlarının ilgisini çekmiştir. Soyut sanat faaliyetlerinin daima tarihsel, toplumsal ve kültürel temelli olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Soyut sanat, hem naturalist gelenekten hem de akademik gelenekten kopuşu sergilemektedir. Soyutlamanın ortaya çıkışında kübist çalışmalarıyla Braque ve Picasso büyük katkılar sağlamışlardır. Bu nedenle 1900'lü yılların başlangıçları soyut sanatın başladığı tarihi olarak ifade edilmektedir. 1900- 9911 yıllarında Braque ile Picasso'nun çalışmalarında biçimleme ye karşı olarak soyutlama elde edilmiştir. Bu üslup, analitik, çözümsel üsluptur. Bir yarı soyutlama yöntemi olarak Kübizm, soyut sanatın başlamasında etkili olmuştur. Bazı sanat tarihçileri ise soyut sanatın başlangıcını Kandinsky 'nin objesiz resmetme çalışmalarına bağlanmaktadır. Soyut sanat yüzeysellikten arınmış olarak, Malevich, Kandinsky, Mondrian ve Klee gibi sanatçılar, tanınan formların ötesine uzanan maddesellikten daha çok iç duygu ile izlenmesi gereken bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Kandinsky'nin ifade ettiği gibi, soyut sanatta maddi bir formun olmayışı içsel dürtülerle yaratılanların değerini bulmuş olması, aynı zamanda soyut dışavurumcu bir yaklaşımın da var olduğunu göstermektedir. Süregelen yineleyici ve taklitçi gelenekler ortadan kaldırılmış, sanatsal 'saflık' arayışı soyutlamada yeni artistik nosyonların gelişmesine olanak sağlamıştır. Soyut sanat gelenekte daha önceden var olan her şeyi ortadan kaldırarak yepyeni bir başlangıç yapmayı hedeflemiştir. Avrupa'da soyutlamanın erken örneklerinden bahsederken Malevich'in katkıları fazla olmuştur. Tüm bu sanatçılar tinsel anlamların sezgi süreçleriyle ve içsel yaratımlar ile anlaşılabilir olabileceğine inanmışlardır. Tüm ruhsal terimler kendiliğinden saf nitelikler olarak değerlendirilmiş, soyutlamayı tanımlayan nitelikler olarak gelenekten ve her çeşit normdan kopmanın da özgür belirtileri olmuştur. Kandinsky, materyal dünyanın donuk betimlemelerinden uzaklaşmak için atomların çözünmesi gibi bilimsel kanıtların sağlamış olduğu hayal gücü ile hareket etmiştir. Fizik bilimi yeni bir perspektif anlayışına neden olan renk ve ışık tartışmalarının odağına yerleşmiş, bu durum sanatçıların eserlerini yeni gelişmeler ile birlikte üretmelerine katkı sağlamıştır. Soyut sanat özü gereği tinselliğe yönelmekte ve bunun doğal sonucu olarak kendisini bilinen nesne görünümlerinden, taklitten sakınan bir ontolojik görünüm sunmaktadır. Soyut sanatta metafizik biçim elde edilebilmekte ve biçimsellik kazanmaktadır. Aslında Kandinsky'nin eserlerinde onun anlatmak istediği şey, saf bir soyutlamanın dışında, soyutun göz ardı edilen doğasında insansal gerçekleri yakalamak ve göz önüne sermek olmuştur. Ancak maddenin de tamamen göz ardı edilmesine karşı çıkmaktadır. Dolayısıyla varılacak olan nokta ise tinsel bir gerçekliktir. Kandinsky'e göre, sanatçının kendi bilinçliliğini kazanması için ruha dokunmak, bir iç gereklilik olmuştur. Kandinsky'nin sanatı ruh ve biçim arasındaki köprüyü göstermiştir. Onun manifestosu ise maddesel olandan hareket ederek maddesel olmayana gidiştir. Soyut sanatçılar, çalışmalarında ruhsal bir içgüdü içinde hareket etmişler, saflaştırmaya ulaşma çabası göstermişlerdir. Özellikle 19. Yüzyılın ikinci yarısında ve 20. yüzyılın ilk başlarında bu tarz okültizm hareketinin fenomeni Avrupa'yı etkilemiştir. Gizemci geleneklerin hemen her toplumun ve kültürün zihinsel ve duygusal yapısında örtük olarak bulunduğu bilinmektedir. Modern okültizmin başlıca iki temel hareketi, Antroposofik ve Teosofik topluluklardır. Teozofik topluluğunun kurucuları Doğu öğretilerinde görülen insani bilgeliğe kavuşma isteğinin en önemli merkezi olan Hindistan ile ilgilenmiş, tinsel gerçekliğin doğası ile ilgili çalışmalar üretmişlerdir. Bunlara rağmen bu hareket Batı dünyasında gizemci bir etki yaratmış olsa da Kandinsky, Mondrian gibi soyut sanatçıları etkileyen gizemci öğreti antropoloji ve teknolojiyi birleştiren Avusturyalı filozof Rudolf Steiner tarafından kurulmuştur. Mondrian, Yeni Platoncu anlayışın matematiksel gizeminden etkilenmiştir. Malevich süprematizm anlayışını ortaya koyarken dördüncü boyut ile de ilgilenmiştir. Mondrian ve Malevich'in temsil ettiği soyut sanat, temel biçimlere dayanmış olduğu için kişisellikten arınmış modern bir sanat olarak görülmektedir. İnsanın içinden gelen ontik çığlık ve varoluşsal korku, felsefede varlığın esaslarının sorgulandığı 'hiçlik' duygusunun varoluşçu felsefede nasıl bir tutum izleyeceğinin belirlenmesini sağlamıştır. Sanattaki soyutlama, insanın varoluşsal derinliğe erişme çabalarının yanında her türlü temsilden de uzaklaşmıştır. Soyut sanatın en büyük arzusu, yarattığı eserleri izlemek isteyen kişilerde varoluş duygusunu uyandırmak olmuştur. Bu açıdan tasviri reddeden soyutlama pratiğinin kitlelere bir bakış egzersizi, kökensel varoluşu keşfetmeye yönelik bir dikkat çağrısı olarak sunulduğunu söyleyebiliriz (Farago, 2006:12). Savaş sonrasında ruhsal zihinsel ve toplumsal sıkıntılar yaşayan halkın da varoluşçu felsefede kendisine ait teselli bulması doğal bir durum olarak görülmüştür. Bu dönemde savaş sonrası ortamlardaki durumlarla ilgilenen dinamik sanatçı grubu, dışavurumcu ve soyut çalışmalar ile insan ruhunun yaralarını keşfetmeye çalışmıştır. Daha sonra bu durum, Amerika merkezli soyut dışavurumcu akımın ortaya çıkmasına yol açacaktır. Soyut ekspresyonizm sanatçıları II. Dünya Savaşı'nın yıkıcı ve ağır etkilerini deneyimlediklerinden varoluşçu temaları ön plana çıkarmak istemişlerdir. Bir anlatım dili olarak belirginlik kazanan soyut ekspresyonizm sanatçıları insanların kişisel eğilimlerini, yaşam arayışlarına ve seçimlerine önem göstermişler ve varoluşçu felsefe ile ilgilerini sürdürmüşlerdir. - Tunalı, İ., Felsefenin Işığında Modern Resim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2008 - Çelikkan, Ş., G., Modern ve Postmodern Dönemlerde Soyut Sanat Felsefesi, Cem Yayınevi, İstanbul, 2018 - Worringer, W., Soyutlama ve Özdeşleyim, Çev. İsmail Tunalı, Hayalperest Yayınevi, İstanbul 2017 - Kandinsky, W., Sanatta Ruhsallık Üzerine, Çev. Gülin Ekinci, Altıkırkbeş Yayınevi, İstanbul 2013 - Farago, F., Sanat, Çev. Özcan Doğan, Doğu batı Yayınevi, Ankara 2006"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/italyan-sanatci-gian-maria-tosattinin-tek-basiniza-gezerek-deneyimleyeceginiz-kalbim-ayna-gibi-bos-istanbul-bolumu-enstalasyonu-tarlabasindaki-bir-binada/", "text": "2015 yılında ArtReview tarafından, kendi jenerasyonunun en ilginç 30 sanatçısı arasındagösterilen Gian Maria Tosatti'nin , , Kalbim Ayna Gibi Boş İstanbul Bölümü başlıklı enstalasyon sergisi, Tarlabaşı'nda açıldı! Ziyaretçilerin alana teker teker alındığı ve 20dakikalik bir sürede gezilen enstalasyonu sanatçı, bir sergiden ziyade bir deneyim olarak nitelendiriyor. The Blank Contemporary Art ve Depo, İtalyan Kültür Merkezi işbirliğiyle gerçekleşen proje, İtalyan Kültür Bakanlığı Çağdaş Yaratıcılık Genel Direktörlüğü'nün, İtalyan çağdaş sanatının uluslararası tanıtımını amaçlayan İtalyan Konseyi (7. edisyon, 2019) programı tarafından destekleniyor. Tosatti'nin güncel sanatsal araştırmasının tamamını kapsayan Kalbim Ayna Gibi Boş adlı yeni projesinin Katanya, Riga, Cape Town ve Odessa bölümlerininin ardından gelen İstanbul Bölümü'nün küratörlüğünü Devrim Kadirbeyoğlu ve Antonello Tolve üstleniyor. Tarlabaşı'nda büyük bir Art Nouveau binanın içinde kurulan ve İstanbul'un son 20 yılda geçirdiği dönüşüme odaklanan Kalbim Ayna Gibi Boş İstanbul Bölümü başlıklı enstalasyon sergisi, 25Haziran'a kadar 15.00-19.00 saatleri arasında, Ömer Hayyam Cad. No: 11 adresindeziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/pulverden-renk-tercihini-kolaylastiran-yenilik-renk-rehberi/", "text": "Türkiye'nin en büyük, Avrupa'nın ise ikinci büyük toz boya üreticisi olan Pulver, mimarlarla iş ortaklığını büyütecek projelere imza atmaya devam ediyor. Pulver Colors Project kapsamında geliştirdiği Pulver Renk Rehberi projesiyle mimarların renk tercihlerini kolaylaştırmayı ve doğru renk seçim konusunda içerik sağlamayı amaçlıyor. Türkiye'nin en fazla ihracat yapan ve üç kıtada 48 ülkeye satış gerçekleştiren toz boya firması Pulver, Pulver Colors Project çerçevesinde gerçekleştirdiği yeniliklerle mimarlara ve tasarımcılara fiziksel ve dijital çözümlerle destek vermeye devam ediyor. Bu kapsamda yürütülen Pulver Dijital Kartela, Pulver Renk Rehberi ve Pulver Talk/Webinar Serisi projeleriyle Pulver, marka bilinirliğini ve sunduğu projelerin yarattığı fayda ile mimarlarla olan iletişimini artırmayı hedefliyor. Pulver Colors Project başlığı altında yürütülen projelerden biri olan Pulver Renk Rehberi ile ise mimarların ve tasarımcıların renk tercihlerini kolaylaştırmayı ve doğru renk seçimi konusunda içerik sağlamayı amaçlıyor. Renklerin altı gruba bölünerek hazırlanmasıyla oluşturulan Pulver Renk Rehberi'nde, renk uzayında bulunan siyahtan beyaza, kırmızıdan yeşile ve sarıdan maviye tüm renkler, gerek ana renk grupları gerekse doygunluğu azalan nötr renkler, bilimsel bir yaklaşımla analiz edilmiş. Renklere ait, renk derinliği, doygunluğu ve ısı konumu göz önünde bulundurularak renk tonu odaklı altı grup hazırlanmış. Rehber içerisinde, renk gruplarına ait genel çağrışım, her bir grup renginin doğru kontrast ve kombinasyon kullanımı ve o gruba ait renkler ile uyumlu yapı malzemeleri gibi bilgilere de yer verilmiş. Pulver Renk Rehberi'nde ''Işığın Özü'', ''Modern Dinginlik'', ''Doğadan Titreşimler'', ''Eklektik Kurgular'', ''Topraksı Keşifler'', ''Kozmik Yansımalar'' grup isimleri olarak tercih edilmiş. Rehber içeriğinin daha anlaşılır olması açısından, her bir renk grubu içerisinde seçilmiş altı renk ve bu renklerin kullanıldığı mimari projelerin görsellerine de yer verilmiş. ''İstanbul Havalimanı'', ''National Museum of Qatar'', ''Ankara YHT Tren Garı'', ''Selçuk Ecza Genel Merkez'', ''190 Strand'', ''Kuzu Effect'', ''Dakar Arena Stadyum'' ve ''İstanbul Bilgi Üniversitesi SantralIstanbul'' Renk Rehberi'nde Pulver toz boyalarının kullanıldığı örnek referans projeler olarak yer alıyor. Gruplar içerisindeki bulunan renkler, Pulver Habitat, Pulver Platinum, Pulver RAL Matt, Pulver RAL Texture ve Pulver Metallic kartelalarından özenle seçilmiş ve renklerin tümü ayrıca dijital ortama da taşınmış. Pulvercolors. com sitesi üzerinden Pulver Renk Rehberi'nde yer alan tüm renklerin dijital versiyonlarına erişim sağlayabilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/rncm-james-mottram-international-piano-competition-29-nov-05-dec-2021/", "text": "Applications are open for the seventh RNCM James Mottram International Piano Competition, held at the Royal Northern College of Music between Monday 29 November Sunday 5 December. This major biennial event offers an all-round learning experience for young pianists under 30 worldwide, with a first-place prize of £10,000. Travel bursaries are available to shortlisted participants who live outside of Europe. For 2021, finalists will be accompanied by the Royal Liverpool Philharmonic Orchestra and conductor Joshua Weilerstein in concerto performances in the RNCM Concert Hall."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/sarah-irvins-a-group-of-related-things-massey-klein-gallery/", "text": "Massey Klein Gallery, in partnership with Culture House DC, presents Sarah Irvin's A Group of Related Things. The exhibition is on view from May 22 July 17, 2021 and is open to the public each Saturday from 12pm 3pm. No appointments are required. Virtual talks and other programming will be announced during the course of the exhibition. A Group of Related Things functions as a survey of Sarah Irvin's work over the last five years. The exhibition's wide ranging media sculpture, drawing, alternative photography, and video is held together by the common thread of the artist's experience caring for her child. Irvin's practice traverses philosophical, biopolitical, and artistic twenty-first century dialogues about reproduction to produce art that is evocative and original, bringing the durational events and material objects of child-rearing into contexts that reveal and problematize their relation to larger structural systems such as the economy, public health, education, and the dynamics of social relations."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/sertac-dincer-theodore-gericault-ve-sanati-tuhaf-ve-vahsi-bir-insanlik-anlatisi/", "text": "Theodore Gericault (1791-1824) Fransa'nın Rouen kentinde avukatlık ve tütün ticareti ile uğraşan bir baba ve Normandiya'lı iyi bir aileye mensup annenin oğlu olarak dünyaya gelir. Liseyi bitirdiği 1808 yılında annesini kaybeden Gericault, babasının ona olan düşkünlüğünün de etkisiyle yaşamının sonuna kadar babası ile sevgiye dayalı ilişkisini sürdürmüştür. Babasının karşı çıkmasına rağmen ressam olmaya karar veren Gericault, gizlice Carle Vernet'nin (1758-1836) atölyesine devam eder. Vernet, seçtiği güncel konular ve özellikle yaptığı at resimleri ile o dönem oldukça revaçta olan bir ressamdır. Gericault'ya biçime dayalı bir sanat eğitimi vermek yerine atölyesinde dilediği gibi özgürce gözlemleme, çizim yapma ve kopya etme imkanı tanır. Gericault'nun erken tarihli spontan çizilmiş at ve asker çalışmalarının büyük kısmı Vernet'nin atölyesinde gerçekleştirdiği çizimlerdir. İyi bir at binicisi de olan Gericault'nun at imgesine olan duyarlılığı bu yıllarda başlar. Atlar, sahip oldukları hız ve anatomik yapıları ile sanat yaşamı boyunca vazgeçmeyeceği temel konulardan birini oluşturacaktır. Yine bu dönemde resmettiği Otoportre isimli çalışmasında fırça vuruşlarından henüz amatör olduğu fark edilmekle birlikte hızlı ve serbest mizacı dikkat çekicidir. İki yıl Vernet'nin atölyesine devam eden Gericault, daha programlı bir sanat eğitimine ihtiyaç duyar ve Vernet atölyesine göre daha katı kuralları olan Pierre-Narcisse Guerin'in (1774-1833) atölyesine girer. Burada aldığı yaklaşık bir yıllık eğitim sırasında canlı modelden çalışır ve böylece düşünce ve pratik yönünden figür üzerine daha fazla eğilme olanağı bulur. Öğrencisinin yeteneğinin farkına varan Guerin, ona karşı anlayışlı ve hoşgörülü davranmaya çalışsa da Gericault, coşkulu, enerjik ve sabırsız bir öğrencidir. Gitgide bu disiplinli eğitim sisteminden sıkılan Gericault, kendi kendisini yetiştirecek özgür bir çalışma programına başlar. Bu program, o yıllarda Fransa ile savaş halinde olan İspanya, Almanya, Flandra ve İtalya'dan getirilen resimlerle dolu Louvre Müzesi'ndeki eski ustaları kopya etmeye dayanmaktadır. Daha bu yıllarda Klasisizm'e olan ilgisizliğini gösterecek biçimde Rubens (1577-1640), Van Dyck (1599-1641), Titian (1490-1576) ve Rembrandt (1606-1669) kopyaları yapar. Kendi döneminden en beğendiği isim olan Antoine-Jean Gros'a (1771-1835) ait örnekler, onu askeri konulara yönelmesi konusunda teşvik eder. Henüz 21 yaşındayken alelacele bir karar ile 1812 Salon'una başvurmaya karar verir ve bilindik bir imgeyi dönüştürür. Dört ya da beş hafta gibi şaşırtıcı derecede kısa bir sürede bitirilen Saldıran Süvari isimli resmi Salon'da başarı kazanır. Resimde, vahşice şaha kalkmış bir at üzerinde kılıcıyla saldırmak için harekete geçen İmparatorluk muhafız süvarilerinden biri betimlenmiştir. Geniş fırça darbeleriyle kırmızı ve turuncu gibi sıcak renklerin kullanıldığı bu resim, Guerin ve Neoklasisizm etkisinden öte Gros ve Rubens izleri taşımaktadır. Atın, alevden turuncuya dönüşen savaş alanına doğru öfkeli sıçrayışı, süvarinin gergin duruşu, çeliğin ışıltısı ve hareketin hızı, resmi tür veya portre resminin ötesine taşır. Resim yapıldığı dönemin siyasi koşullarına uygun olarak zafere giden bir saldırının imgesidir. Gericault'nun resim üzerinde çalıştığı dönemde Napolyon'un ordusu Rusya'ya doğru ilerleyişini sürdürmektedir. Fakat böylesi anıtsal ve sembolik imgeler o güne kadar geçerliliği kabul edilmiş bir tür olarak kabul görmez. Salon'a kabul edilen eserler tarih resmi, portreler, dini ve mitolojik resimleri içerir. Bu nedenle resim, Salon kataloğunda, resme modellik yapan ve Gericault'nun arkadaşı olan M. Dieudonne'un Portresi olarak isimlendirilmiştir. Sanatçı bu resmi ile altın madalyaya hak kazanır. Gericault, bir yandan Caravaggio (1571-1610) ve Titian gibi dramatik kompozisyonları ile tanınan eski ustalardan eskiz ve kopyalarına devam ederken bir yandan da 1814 Salonu'na başvurmak için seçeceği yeni konuyu düşünmektedir. Aynı yılın bahar aylarında Napolyon yaşadığı başarısızlık nedeniyle tahttan indirilir ve Elba Adası'na sürgüne gönderilir. Bourbon Hanedanlığı başa geçer ve Restorasyon dönemi olarak adlandırılacak olan monarşik dönem başlar. 1814 yılının yaz ayında kraliyet hükümeti, hükümetin dik duruşunu göstermek amacıyla Salon Sergileri'ni iptal etmek yerine Kasım ayına alır. Gericault, Saldıran Süvari ile birlikte sergileyeceği bir resim yapmaya karar verir. Üç hafta gibi kısa bir sürede Yaralı Süvari isimli resmi yapar. Resimde atından inmiş bir süvari, eğimli bir yamaçtan aşağıya atını çekerek savaş alanından uzaklaşmaktadır. Muzaffer ve atılgan duruşuyla Saldıran Süvari, Fransa'nın 1813-1814 yıllarındaki yenilgisini simgeleyen Yaralı Süvari ile kesin bir karşıtlık oluşturur. Yaralı Süvari jüri tarafından belirlenen kategorilerin hiç birisine uymamaktadır, tür resmi için çok büyük boyutlu, tarih resmi için ise tamamlanmamış görünmektedir. Resimde dikkat çeken bir başka unsur ise süvarilerin kıyafetlerindeki değişikliktir. Saldıran Süvari'deki figür Napolyon'un müttefiklerinden olan Memluklerin başlık ve aksesuarlarını taşırken Yaralı Süvari'de ise kraliyetin gücünü simgeleyen zırh, yaşanan siyasi ve askeri değişimin yansımasıdır. Fransa'nın siyasi tarihinde büyük değişimler yaşanırken Gericault'nun yaşamı da karmaşık bir hal almaya başlar. 1814 yılının yazında birdenbire zorunlu askerlik hizmeti nedeniyle kraliyet özel atlı birliklerine kaydedilir. 1815 yılının başında kendisini kısa bir süre sonra sürgünden firar eden Napolyon'un birliklerinden Belçika'ya kaçan XVIII. Louis'i korumakla görevli birliğin içinde bulur. Yüz Gün Savaşları sırasında tutuklanma korkusuyla yakınları ile birlikte saklanmak zorunda kalır. Bu sırada anne tarafından en büyük amcası olan Jean Baptiste Caruel ile evli olan genç ve güzel teyzesi Alexandrine Modeste Caruel ile tutkulu ve yasak bir aşk yaşamaya başlar. İçine düştüğü bu duygusal çalkantı ilerleyen yıllarda sanatçıyı gölgesi gibi takip edecektir. 1816 yılında Roma Ödülü yarışmasına katılan sanatçı, yarışmanın çizim ve kompozisyon ile ilgili olan ilk aşamasını geçer. Sınavın ikinci aşamasında adaylar, canlı modelden yağlıboya bir çalışma sunmak zorundadırlar. Konusunu mitolojiden alan bir sahne seçilir: Ölmekte olan Paris'i kurtarmayı reddeden Oenone. Efsaneye göre, Truva Savaşı'nda ağır yaralanan Paris, Helena için terk ettiği eski karısı Oenone'den yardım ister. Kalbi kırık Oenone bu yardım isteğini reddeder ve Paris, İda Dağı'nın eteklerinde can verir. Ne yazık ki Gericault, nihai sonucu belirleyecek olan bu sınavda başarısız olur. Ancak sınavdaki başarısızlığına rağmen hem kendi kendini yetiştirmek hem de gizli aşkının verdiği ıstıraptan kurtulmak için Roma'ya gitmeye karar verir. Bu seyahati gerçekleştirecek maddi güce sahip olan sanatçı, Eylül ayında Roma'ya gitmek üzere yola çıkar. Ekim ayında Michelangelo'yu (1475-1564) daha iyi inceleme fırsatı bulacağı Medici Şapeli'nin bulunduğu Floransa kentine varır. Düzenli bir atölyesi olmadığı için küçük boyutlu eskizler yapmakla yetinmek zorunda kalır. Birçoğu erotik-mitolojik temalardan oluşan bu çizimlerde, çizgilerde akıcılık hakimdir. Renklendirilmiş kağıt üzerine kara kalem, suluboya ve guaj kullanarak gerçekleştirdiği bu eskizlerde, erken dönem çizimlerindeki şiddet ve abartının yerini dinginlik alır. İtalya'da Michelangelo üzerine çalışmalar gerçekleştiren Gericault'nun bu seçimi, üslubunun gelişmesini sağlar. Özellikle ışık gölge karşıtlığına dayanan chiaroscuro tekniğini öğrenmesi ve heykelsi insan formlarına olan ilgisi iki sene sonra gerçekleştireceği başyapıtının üretim aşamasında oldukça etkili olacaktır. Gericault, planladığından daha erken bir tarihte 1817 yılının Eylül ayında Paris'e, kendisini beklemekte olan sevgilisinin yanına dönmeye karar verir. Özel hayatı krizin eşiğindedir. Kasım ayında Alexendrine'in hamile olduğunu öğrenir. İlişkisinin daha fazla gizli kalmayacağının farkındadır ve bu kaçınılmaz skandalın ağırlığı altında ezilir. Diğer insanların arasına karışmayı, kendi evine sıkışıp yaşamaktan daha iyi bir seçenek olarak görür. Birkaç ay içerisinde amcası ihanetin farkına varır. Paris'e döndüğünde, Napolyon sonrası yaşanan toplumsal çalkantıya kendi gözleri ile şahit olur. La Nouvella Athenes isimli bölgede yaşamaya başlayan sanatçının komşuları, yazarlar ve aktörlerden oluşan yaratıcı kişiliğe sahip kişilerdir. İki bölümden oluşan yerleşkenin bir tarafında bu yaratıcı topluluk otururken, diğer yanında Colonel Louis Bro gibi savaştan mağlup çıkan Napolyon gönüllüleri ikamet etmektedir. Tanınmış ressam Horace Vernet (1789-1863) sanatçının kapı komşusudur ve Vernet'nin stüdyosu Napolyon taraftarlarının toplantılarına ev sahipliği yapmaktadır. Bourbon hanedanlığına karşı açık sözlü muhalefeti ile tanınan Vernet, Gericault'yu etkilemiş ve ilgisinin güncel konulara eğilmesini sağlamıştır. Sıkıcı ve yanlışlarla dolu tarih resmi yerine en doğru alternatifin, yaşamsal değere sahip konular ile izleyicinin algı ve duygularına daha fazla dokunabilmek olduğunu keşfeder. Böylece yeteneğini modern konular üzerine yoğunlaştırarak izleyicinin duygularını harekete geçirebilecektir. Bu sırada Fransa'da yaşanan başka bir olay, sanatçının güncel olanın vahşi ve tuhaf yönüne olan ilgisini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Fransa'nın güneyinde yer alan Rodez kentinin eski ceza hakimi olan ve hükümete muhalif tavrıyla bilinen Fauldes, şüpheli bir cinayete kurban gider. Hırsızlar tarafından evinden sürüklenerek çıkarılır, öldürülür ve Aveyron nehrine atılır. Gericault, gazete açıklamalarından epik bir yapıt gerçekleştirmeyi tasarlar ve bazı ön çalışmalar gerçekleştirir. Ancak cinayeti tasvir eden taşbaskılardan birini görünce bunu kendi hazırlık çalışmalarından daha iyi bulur ve fikrinden vazgeçer. Ayrıca bu adi cinayetin Fransız izleyicisinde yoğun bir duygu yaratmasının güç olduğunu düşünür. Bu cinayet, gazete başlıkları için çok uygundur fakat muhtemelen eleştirmenlerden beklediği övgüyü alamayacaktır. Fransa'da yaşanan toplumsal çalkantı ve sosyal adaletsizlik ve bu durumun yarattığı travmaya sadece haber organları ile değil, kendi yaşamında da tanık olur. Napolyon döneminde ülkeye hizmet etmiş kişiler, yarı maaş ile geçim ve yaşam mücadelesi vermeye çalışmaktadırlar. Bunun bir örneği de o ve arkadaşı Colonel Louis Bro'nun, General Letellier'i yatağında intihar etmiş halde bulmalarıdır. General Letellier çok sevdiği ve daha yeni kaybettiği eşinin şalını kafasına dolamış haldedir. Gericault, hızlıca generalin o anki durumunu gösteren bir eskiz çizer. Çizim çok gerçekçidir; herhangi bir abartıya yer vermez. Bu eskizden hareketle küçük boyutlu bir yağlıboya çalışması yapan sanatçının, konuyu yoğun biçimde hissederek içselleştirmesi, onu imgeleminin merkezine oturtmasını sağlar. Bu resim, kişisel tanışıklıktan ötürü ortaya çıkmış olmasına rağmen intihar fikri, o dönem Paris'inde oldukça popülerdir. Gericault'nun yaşamı süresince Paris sokaklarında gerçekleşen ölümlerin büyük çoğunluğunu intihar vakaları oluşturur. Parisliler içinde bulundukları sosyal durumdan dolayı çıkmaza düşmüşlerdir. İnsanlar, düzenli bir yaşam ve yeterli gelire sahip olmadıklarında yaşamanın da anlamsız olduğunu düşünürler. Hem generalin hem de tüm Parislilerin derin umutsuzluğunu yansıtan bu resimde, Neoklasisizmin ağırbaşlı ve metanetli görünen figürleri yerine insan doğasının beşeriyetini vurgulayan bir anlayış izlenmektedir. Kafasında Letellier'in ölü bedeni hala canlılığını korurken Gericault, sal projesi üzerinde ilerlemeye karar verir. Konusunu Medusa olarak belirleyen Gericault, şimdi tasvir edeceği özel bir an seçmek zorundadır. Daha önce değinildiği gibi, salın marangozu ile iletişime geçer ve salın küçük ölçekli bir modelini yaptırır. Buna ek olarak imgelemini harekete geçirecek bilgileri edinmek için belgeler toplamaya başlar. İlk çizimlerinden ve tasarımlarımdan başlayarak beş odak noktası üzerine eğilir: direniş, yamyamlık, salın kurtarılması, Argus'un görünmesi ve kazazedelerin Argus'un kendilerini görmeleri için verdikleri çaba. Sanatçı, resmin hazırlık aşamasında çizdiği sahneleri bütünüyle apaçık biçimde tasvir etmiştir. Hayatta kalanlara dair taslaklar basit figürler üzerine kurulur daha sonra bu karakterler ve objeler daha ileriye taşınır. Bu gelişim çizgisine göre sanatçının resmin başlangıcında direniş, ve yamyamlık olgularını vurgulayacak sahnelere daha fazla ilgi duyduğu ve daha sonra Argus'un görüldüğü ve selamlandığı ana odaklanmak istediği rahatlıkla söylenebilir. Bu ön çizimler Gericault'nun Correard ve Savigny'nin anlattığı kan dondurucu detaylardan ne kadar fazla etkilendiğini göstermektedir. Sanatçının büyük resme başlamadan önce eskiz ve ön çalışmalar gerçekleştirmesi doğal görünürken diğer hazırlık çalışmaları biraz ilginçtir. Saldaki insanların duygu ve hislerini daha iyi anlamak için Hospital Beaujon'daki ölümcül derecedeki hastaları, kesilmiş kol, bacak ve kafaları inceler. İnsan bedeninin nasıl çürüdüğünü incelemesi, gemidekilerin hislerini daha iyi anlamak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bu yaklaşım asıl resimde yer alan figürlerin çarpıcılığını ve bıraktığı etkiyi güçlendirmiştir. Hastane ve morglardan insan vücudunun parçalarına ulaşma ve onları inceleme şansına sahip olan Gericault, ölü beden parçalarının kokuları dayanılmaz bir hal alana kadar onları saklar. Sanatçının bu davranışı garip görünüyor olsa da Parislilerin ölüm ve dehşete büyük bir merak ve ilgisi vardır. Parisliler 18. yüzyıl sonlarından itibaren morgları sıklıkla ziyaret ederler. Ölü bedenlerin halka gösterilmesi hapishanelerin basse-geole ismi verilen mekanlarında yapılmaktadır. Basse-geole kişilerin yakınlarını ve aile üyelerini teşhis etmek için getirildikleri yerin adıdır. Zamanla basse-geole, morg olarak olarak adlandırılmaya başlar. 1718 yılında morgue kelimesi, Akademi sözlüğüne hapishanedeki ölü bedenlerin teşhis edilmesi amacıyla hazırlanmış halkın izlemesine açık mekanlar açıklaması ile girmiştir. Ölü bedenleri izlemek Fransız kültürünün bir parçası haline gelir ve bu dönemde morglar sadece ölü bedenlerin saklandığı yer değil, ayrıca ölünün halka açık biçimde izlenebildiği mekanlardır. Saldaki direniş, yamyamlığın ortaya çıkışı, cankurtaran sandalının bota yaklaşması, kazazedelerin kurtarılması gibi sahneler üzerinde çalışmalar gerçekleştirdikten sonra Gericault, hangi anı betimleyeceği konusunda kararını verir. İki direkli yelkenli Argus'un ufukta belirdiği ve kazazedelerin kendilerinden oldukça uzakta olan geminin dikkatini çekmek için gösterdikleri beyhude çabayı gösteren anı seçer. Önde ölülerin arasında düşünceli şekilde oturan bir figür oturmaktadır. Bu figürün arkasında Argus'u gören kazazedeler, ufka doğru dönmüşlerdir. İki kişi geminin kendilerini görmesini sağlamak amacıyla gömleklerini sallamaktadırlar. Ancak ufukta küçülen gemi, büyük dalgaların arasında kaybolmak üzeredir ve bazıları yeniden umutsuzluğa kapılmış görünmektedirler. Resimdeki figürlerin adaleli vücutları, teatral duruş ve pozları dikkate alındığında Michelangelo ve Rubens etkisi net biçimde göze çarpmaktadır. Işık gölge karşıtlığı ve diyagonal kompozisyon Barok sanatı anımsatır. Sanatçının bu yaklaşımı, İtalya gezisinde edindiği sanatsal birikimden kaynaklanmaktadır. Yaşanan trajediyi tüm belgeselliği ile yansıtmaya çalışmak amacıyla araştırmalar yapan sanatçının, insan bedeni ve doğasının ürkütücü ve vahşi yanını temsil eden bu yaklaşımı, Klasisizm sağlık, Romantizm hastalıktır diyen Alman yazar Goethe'nin (1749-1832) sözünün imgesel düzlemdeki ifadesidir. Jacques Louis David'in (1748-1825) Marat'nın Ölümü isimli resminde gerçekte kronik bir deri hastalığına yakalanmış Jean Paul Marat'yı hastalığının neden olduğu yaraları göstermeden resmedişi akla geldiğinde Goethe'nin bu sözü daha anlamlı hale gelir. David'in aksine Gericault resminde sadelik ve soyluluğa yer vermez, yaşanan bu gerçek trajediyi tüm çarpıcılığı ve şiddeti ile yansıtır. Trajik olan determinist ya da rasyonalist bir dünyada barınamaz. Resme hakim olan yeşil, mavi ve kahverenginin koyu tonları resimdeki ışığa dramatik bir hava katar ve bir ışık kaynağı varmış gibi figürleri vurgulayarak izleyicinin sahnenin şiddetine odaklanmasına yardımcı olur. 4.9 x 7.1 metrelik anıtsal boyutu ve kompozisyon yapısı ile resim, izleyiciyi içine alır ve ufukta yitip gitmekte olan gemiyi gözleyen kazazedelerden birisiymiş gibi hissetmesini sağlar. Resmin ön düzleminde uzanmış halde görülen figürlerin, sanatçının yaşadığı dönemde en beğendiği ressamlardan olan Antoine-Jean Gros'un Napolyon Jaffa'da Vebalı Hastaları Ziyaret Ederken isimli resminde görülen uzanan hasta figür grubuyla olan benzerliği dikkat çekicidir. Resmin içerdiği ana figürlerden birisi genç bir adamın bedenine sarılmış yaşlı adamdır. Genç adam figürü, Caravaggio'nun İsa'nın Gömülmesi adlı resminde İsa'nın teatral duruşu ile ciddi benzerlik içindedir. Gençlik yıllarında bu resmin bir kopyasını yapmış olan Gericault, genç adamın pozunu benzer teatral unsurlar içinde vererek dramatik etkiyi arttırmıştır. Geleneksel Hristiyan ikonografisine gönderme yapmakla beraber bu figürün sanatçı ile kişisel bağı en yoğun figür olduğu söylenebilir. Öznel bir çıkarım olmakla birlikte; sevgilisinden ayrılmak zorunda kalmış ve kendisini destekleyen amcasına ihanet eden birisi olduğu düşünüldüğünde, oğluna ağıt yakan baba temasının içinde bulunduğu duruma gönderme yaptığı düşünülebilir. Diğer yandan oğlunu kaybeden bir adam olarak hissettiği suçluluk duygusu ve ümitsizliğin yansıması da olabilir. Bu düşünceyi destekleyen olay şu biçimde gerçekleşir: 1818 yılının sonunda, Gericault projesine yoğunlaşmak için stüdyosunu hazırlamaya başlar. Bu sıralarda Alexandrine Modeste yeğeninin çocuğunu henüz doğurmuştur. Amcası öfkeli halde teyzesi ve çocuğunu başka bir yere gönderir ve Georges Hyppolite adını verdiği çocuğu nüfusa yetim olarak kaydettirir. Ayrıca bu baba figürü, Dante'nin (1265-1321) İlahi Komedya adlı eserinin Cehennem bölümünün otuz üçüncü kantosundaki hikayesiyle yamyamlığın simgesi Kont Ugolino'yu işaret eder. Resim, 25 Ağustos 1819 tarihinde açılan Salon'da kötü bir yere asılmasına rağmen özellikle politik çevrelerden ciddi tepkiler alır. Monarşistler resmi yererken Napolyon taraftarları Gericault'nun yapıtının mücadelelerini övmesinden hoşnuttur. Ancak iki grup da resmin sahip olduğu sanatsal niteliği görmezden gelir. Gerek Medusa'nın Salı, gerekse diğer Romantik resimleri, kraliyetin sesi veya antipropagandası değildir. Seçtiği konular, izleyicide de aynı etkiyi yaratmasını amaçlayan sanatçı duyarlılığı ve duygusal yaratımın ortaya çıkardığı tasvirlerdir. Yapıtının siyasi tartışmaların gölgesinde kalmasından rahatsız olan Gericault, 1816 yılında yaptığı gibi huzuru seyahat etmekte bulur. Londra'ya giden sanatçı, resmini, 20 Nisan 1820 tarihinde William Bullock's Eyptian Hall'da sergiler. Sergi oldukça ilgi çeker ve elli binden fazla ziyaretçi, resmi görmek için sergiye akın eder. Yaklaşık iki yıl İngiltere'de kalan sanatçı, Brüksel'e kaçan Jacques Louis David'i ziyaret etmek için 1820 sonbaharında Belçika'ya gider. 1821 yılının Aralık ayında Paris'e dönen sanatçı, fiziksel ve ruhsal sağlık problemler ile boğuşmaya başlar. Yaşamının son döneminde psikiyatrist arkadaşı Dr. Georget'nin kayıtlarından yola çıkarak bir dizi akıl hastası portresi resmeder. Kısa süren yaşamı boyunca insan doğasının ürkütücü, tekinsiz ve karanlık odalarında gezinmeyi seçen sanatçının yaşamı da yapıtları gibi trajik biçimde sonlanır. Attan düşerek geçirdiği kaza ve geçirdiği tüberküloz hastalığı ile iyice zayıf düşer ve 26 Ocak 1824 tarihinde henüz 32 yaşında iken hayata veda eder. Zeynep İnankur, 19. Yüzyıl Avrupasında Heykel ve Resim Sanatı, Kabalcı Yayınları, 1997, İstanbul. Albert Alhadeff, The Raft of the Medusa: Gericault, Art and Race, Prestel, 2002, New York. Lorenz Eitner, Gericault's Raft of the Medusa, Phaidon, 1972, New York. Lorenz Eitner, An Outline of 19th Century European Painting: From David Through Cezanne, Harper & Row Publishers, 1987, New York. Lorenz Eitner, Neoclasisicism and Romanticism 1750-1850: an anthology of sources and documents, Harper & Row Publishers, 1989, New York."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/tanis-olmak-16-30-haziran-2021-cankaya-belediyesi-dogan-tasdelen-cagdas-sanatlar-merkezi/", "text": "AAAL. PLATFORM50 olarak düzenlediğimiz, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi'nin 50. Yılını kutlayan Tanış Olmak sergisinde, 1955 yılında Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla kurulan altı maarif kolejinin ardından 1971 de sekizinci olarak açılan, sonradan Anadolu Lisesi olmuş AAAL'den mezun sanatçıların eserleri yer alıyor. konserlerinde hep birlikte nakaratlar söylemiş, seçkin eğitim kadar kültür ile de zenginleşmiş biriken ortak anılardan beslenmiş mezuniyet sonrası kimisi dünyaya açılarak mesleki kariyerlerine devam ederken sanat üretmeyi hayatlarının bir parçası olarak devam etmiş sanatçılar tanış olmak temasını yıllar içinde biriken hayat deneyimleri ile harmanlayıp evrensel ve çağdaş bir dille yorumluyorlar. Sergide, AAAL'den farklı dönemlerden mezun okuldaş 14 sanatçının, pentür, fotoğraf, yerleştirme, baskı, heykel, video, karikatür ve şiir alanında hazırladıkları eserleri bulunmaktadır. Serginin hedefi bu tanışmayı ve kabileyi çoğaltmak, biraraya gelen sanatçıların yeni fikir ve önerileriyle açılımları zenginleştirmek, sosyal sorumluluklara dokunmak, ekip ruhuyla sergiyi sürdürülebilir bir projeye dönüştürerek önce Türkiye'nin çeştitli yerlerindeki sanat oluşumlarında ve yakın gelecekte uluslararası platformda yola çıkmasını sağlamaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/tocev-ve-international-dunnage-is-birligiyle-guvenli-bir-dunya-icin-icimden-geldigi-gibi-sergisi-hayata-gecirildi/", "text": "Maddi durumu yetersiz ailelerin okuma istekli çocuklarına yaşam boyu eğitim imkanı sunan TOÇEV ve International Dunnage iş birliğiyle Güvenli Bir Dünya İçin, İçimden Geldiği Gibi sergisi hayata geçirildi. Sergi kapsamında Binbirdirek Sarnıcı'nda sanal olarak görülebilen resimlerin satışından elde edilen tüm gelir TOÇEV'e bağışlanacak. Maddi durumu yetersiz ailelerin okuma istekli çocuklarına yaşam boyu eğitim imkanı sunan Tüvana Okuma İstekli Çocuk Eğitimi Vakfı, International Dunnage ile önemli bir projeye imza attı. Proje kapsamında 5 ila 10 yaş arasındaki çocuklar, Emel Niğdeli'nin sanat koordinatörlüğünde Dunnage hava yastıklarının üzerine en sevdikleri karakterleri içlerinden geldiği gibi resmetti. Ortaya çıkan muazzam eserlerden oluşturulan Güvenli Bir Dünya İçin, İçimden Geldiği Gibi sergisi, İstanbul'un en güzel tarihi yerlerinden biri olan Binbirdirek Sarnıcı'nda sanal olarak ziyaretçilere açıldı. Sergilenen resimlerin satışından elde edilecek tüm gelir, çocukların eğitim ihtiyaçlarını karşılamalarına yardımcı olmak TOÇEV'e bağışlanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/uluslararasi-plastik-sanatlar-dernegi-upsd-basin-bulteni-arkeoloji-muzesinin-eserleri-tehdit-altinda/", "text": "Basın yayın organlarında İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndeki bazı eserlerin eski Atatürk Hava Limanı'na taşınarak orada sergileneceğine dair haberler okumaktayız. Eski Kültür Bakanı Ertuğrul Günay ve Aydın Üniversitesi Mimarlık ve Tasarım Fakültesi Öğretim görevlisi Dr. Şeniz Atik'in de haklı olarak itiraz ettikleri gibi, UPSD olarak bizler de oluşabilecek potansiyel sorunlar üzerinden gittiğimizde son derece büyük bir rahatsızlık duyuyoruz. Sanat ortamımızın duyarlı kişi ve kuruluşlarının da büyük endişelerini şimdiden belirttikleri bu konunun, ivedi olarak Türk sanat kamuoyunun ve hatta Türkiye'nin gündemi haline gelmesi gerektiğine inanıyoruz. Müze binası olarak 1887-1888 yılları arasında müzeci, ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey'in isteği üzerine dönemin ünlü mimarı Alexandre Vallaury tarafından projesi yapılarak inşa edilmiştir. Arkeoloji Müzesi, bünyesinde bir milyonu aşkın önemli eseri bulundurmaktadır. 13 Haziran 1891 yılında açılışı yapılan müzenin açılış günü, günümüzde hala müzeciler günü olarak kutlanmaktadır. Arkeoloji Müzesi'ne, 1903 yılında sol kanadı, 1907 yılında ise sağ kanadı eklenmiştir ve bu özel bina döneminde en dikkat çeken 8-10 müze yapısından biri olarak kabul görmüştür. İstanbul Arkeoloji Müzesi, ünlü müzelerle yarışan, dünya ölçeğinde birinci derecede önemli bir arkeoloji müzesidir. Dahası, British Museum'dan çok daha önemlidir. Çünkü British Museum' un nüvesi sıradan her şeyin satın alınarak toplandığı bir koleksiyon iken, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin nüvesi bir imparatorluğun hakim olduğu tüm topraklardan gelen arkeolojik eserlerdir. Yani Muse-i Hümayun dur. Müzelerde eserlerin korunması gereken alan sadece sergi alanları ile sınırlı değildir. Müze bir bütün olarak depo, sergi alanları, restorasyon-konservasyon laboratuvarları, fotoğrafhanesi gibi birçok yerde profesyonelce yapılan işlerin, kurallar çerçevesinde bir araya getirildiği bir kurumdur. Konuyu biraz araştırıldığında, daha doğrusu Atatürk Hava Limanı projesinde yer alan müze projelerine bakıldığında, İstanbul Arkeoloji Müzesi'nden 200 eserin burada sergileneceği haberini şaşırarak öğreniyoruz. Bu düşünceyi anlamak mümkün değildir. Bir müzeci, böylesi önemli bir müzenin eserlerini ziyaretçinin ayağına götürmez. Louvre veya British Museum'un eserlerinin böyle sorumsuz kararlarla müzenin dışında sergilenmek üzere çıkarılması hiçbir zaman mevzubahis olamaz. Konservasyon ve restorasyon laboratuvarı kısaca eserlerin yok olmaması ve onların uzun yıllar yaşamalarını sağlamak için, bir anlamda onların tedavi edildiği laboratuvarlardır. Ülkemizde devlet kanalıyla kurulan konservasyon ve restorasyon laboratuvarı, dünyada güncel olan laboratuvarlardaki bilimsel ve teknolojik alt yapıya yakın bir çizgi yakalamışlardır. Bu laboratuvarların müzelerin içinde ya da çok yakınında olması gerekir. Kısacası herhangi bir taşınmada eserler risk altındadır. O nedenle önemli müzeler, eserlerini ya da depolarını oradan oraya taşımak yerine, İngiltere'nin başkenti Londra'da bulunan British Museum'da olduğu gibi, büyük müzeler, bu onlara milyonlarca Dolar'a mal olsa bile, yakınlarında bulunan binaları satın alarak yer ihtiyaçlarını gidermeye çalışırlar. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin deprem için güçlendirilmesi yapılması gereken önemli bir onarımdır. Ancak buradaki eserlerin müzeden çok uzak yerlere taşınması, korunması, tekrar geri getirilmesi zorlu bir süreçtir, bu esnada bazı eserler kaybolabilir veya zarar görebilir. Yapılması gereken, müzenin yanındaki Darphane binalarına eserlerin taşınması ve koruma altına alınmasıdır. AKM'nin daha önce yakın dönemde 2008'de yine tadilat adı altında boşaltılıp daha sonra bütün çabalarımıza rağmen yıkılması ve şu güne kadar hala açılamamış olması da her zaman göz önünde tutmamız gereken bir müessif olaydır. T. C. Turizm ve Kültür Bakanlığını, bu son derece ağır tehlikelerle dolu girişimi tekrar gözden geçirmeye, Arkeoloji Müzesi yetkilileri, Arkeologlar Derneği, UPSD, AICA, ile beraberce ivedi olarak oluşturulacak bir komisyonla konunun çok yönlü olarak bir toplantıyla değerlendirilmesine, paha biçilmez ve sonsuza dek yaşaması gereken bu büyük kültürel mirasa hiçbir zarar vermeden binaya deprem güçlendirilmesi yapılmasının uygun, yakın ve yeni depolar oluşturulması koşullarının saptanması için, toplantının ve akıl birliğinin gerekliliğini önemle ifade ediyoruz. Yalnız sanat ortamımıza değil, Türk kamuoyuna bu eserlerin korunmasının her kuşak için tarihsel bir sorumluk olduğunu hatırlatır, saygılarımızı sunarız."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/vecdi-uzun-19-sefik-bursali-resim-yarismasinin-ardindan-iptal-edilen-bir-basari-odulu/", "text": "Sanat yarışmalarının genç sanatçılar için önemini bilir, ama tüm sanat yarışmalarına karşı ihtiyatlı yaklaşırım. İhtiyatlı davranmama yol açan en önemli unsur; jürinin o seçimi yapabilecek sanat ve sanat tarihi birikimi yanında konuyu önemseyecek düşünce yapısına sahip olmasıdır. Sanat jürisinin gerektirdiği şartlar ile başka uzmanlıkları karıştırmamak ve adil olabilmek için öncelikle o konuda uzman olmak gerekir. Türkiye'de bilinen uzmanlardan oluşan jüri tarafından açıklanan 37. DYO Resim Yarışması sonuçları üzerinde 2017 yılında yaptığım inceleme sonucunda iptal edilen bu yarışma birincilik ödülü hakkındaki süreçleri basın ve sosyal medyadan takip etmek mümkündür. 37. DYO resim Yarışmasından sonra ülkenin önemli resim yarışmalarını sistematik olarak mercek altına alarak incelemeye başladım. Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü 19. Şefik Bursalı Resim Yarışması sonuçlarını 25 Mayıs 2021 tarihinde resmi web sitesinde ve basında paylaştı. Basında paylaşılan ödül alanların resimleri arama motorları üzerinde taranınca Fatma Kılıç'ın resminin yarışma kurallarına göre sorunlu olduğuna karar verdim. Konuyu öncelikle aynı gün arkadaşım jüri üyesi Hikmet Çetinkaya'ya ilettim. Aşağıdaki paylaşımı da 26 Mayıs 2021 12.12 itibariyle sosyal medyada yaptım. Yayınladığım saat itibariyle de Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğüne de konu iletildi. Başkent Üniversitesi Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Adnan Tepecik, Bursalı ailesinin temsilcisi Ünsal Piroğlu ile, Kültür ve Turizm Bakanlığından Güzel Sanatlar Genel Müdür Yardımcısı Dr. Alper Özkan, Başarı ödülü alanlar arasındaki Fatma Kılıç'ın İstanbul isimli çalışmasını sanatseverlerin takdirlerinize sunarım. Ödül alan resmin sosyal medyada dolaşan bir fotoğraftan aslına uygun şekilde aktarıldığı görüşündeyim. Resminin aslını görmediğim için muhtemelen yağlıboya/akrilik çalışmanın yarışmanın özgünlük kuralları kapsamında tekrar değerlendirilmesi gerekir. Prof. Dr. Adnan Tepecik de mesajında bu konuda net olmasa da beyanda bulunmuştur. Şu ana kadar Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü tarafından bu konuda resmi olarak açıklama yapılmamıştır. Buraya kadar konuya Bir yarışmada hata yapılmış, ödül de iptal edilmiş. Sıradan bir olay. Olayı büyütmeyin. Şekliyle bakmamak gerekir. Bu yarışma sonucunda çıkan görüntü genelde resim yarışmaları ve özelde Şefik Bursalı Resim Yarışmasının tekrar masaya yatırılması gerektiğini ortaya koymaktadır. - Bu yarışma jüri üyeleri uzaktan ve internet ortamında kendilerine gönderilen görseller üzerinden ayrı ayrı değerlendirme yaparak kendi ödül ve sergileme listelerini Genel Müdürlüğe göndermişler. Temas kurduğum üç jüri üyesi bu konudan şikayet ederek hataya bunun neden olduğunu ifade etmektedir. Oysa hiçbir jüri üyesi bu olumsuz şartları ileri sürerek görevi bırakmamış veya muhalefet şerhi koymamıştır. O şartlarda görevi sürdürmek zorunda değilseniz bırakacaktınız! - Temas kurduğum üyeler bu işi gönüllülük esasıyla yaptığını söylemektedir. Bu göreve getirilince hiç biri bu hizmet karşılığı bir ücret talep etmediğine göre bugün için yapacakları tek iş var; o da susmaktır! Bu sonuçtan hareketle bu yarışmada jüri üyelerine yaptıkları hizmetlerinin karşılığı olan makul ücret mutlaka ödenmelidir. - Benimle mesaj yoluyla sosyal medya üzerinden temas kuran Jüri Üyesi Başkent Üniversitesi GSF Dekanı Prof. Dr. Adnan Tepecik'in hatanın sosyal medyada ortaya konulması karşısındaki bana yönelik tepkisini anlamakta güçlük çektim. - Ödül alan Fatma Kılıç'ın resminin arama motorlarından taranmasına bile gerek yok. Bu resmin kaynağını oluşturan fotoğraftan çalışılan başka resimler de sosyal medyada dolaşmaktadır. Bunun bir jüri üyesi tarafından bilinmemesi son derece doğaldır. Bu tarz bir resmin bir sanat fuarına katılacak olması da ayrı bir tartışma konusudur. Ancak temel sanat bilgisi, on beş-yirmi yıl resim hafızası ve sanat tarihi bilgisi olan sıradan bir sanatseverin çok kısa sürede bu resmin sanat adına özgünlük ve yaratıcılık değerleri taşımadığını hissetmesi gerekir. Özellikle bu üç jüri üyesin mevcut donanımlarına rağmen bu resmi ödüle layık seçme konuda görevlerini tam olarak yapmadığını düşünüyorum. - Jürideki Bakanlık temsilcisi Dr. Alper Özkan bu jüride doğrudan seçim görevinde bulunmuşsa onun da seçim konusunda duyarlı davranmadığı söylenebilir. - Beşinci jüri üyesi Şefik Bursalı Aile Temsilcisi Av. Ünsal Piroğlu hakkında da resim seçiminde hata yaptığını söyleyebilirim. Av. Ünsal Piroğlu konusunu özel bir başlık altında detaylandırmakta yarar var. Genelde tüm görsel ve özelde Ulusal görsel sanat yarışmalarının seçici kurulları nasıl oluşturulmalı? sorusunu bir kenara koyarak Şefik Bursalı Resim Yarışması'nın daimi seçici kurul üyesi olan Av. Ünsal Piroğlu ve bu yarışmadaki konumunu sanat dünyasında tartışmaya açmak istiyorum. Bir sanat eserinin telif hakları ile sanat eseri olma özelliği açısından inceleme ve değerlendirmesi zaman zaman birbirini destekliyor görünse de; bu iki alan özellikleri itibariyle çok farklı uzmanlık alanlardır. Biri konuya hukuki, diğeri sanat tarihi ve sanat eserinin Neliği açısından bakar. Sanat eseri değerlendirmesi temelde sanat uzmanı ; sanat tarihinden hareketle her iki sanatçı ve eser arasındaki üslup farklılıklarını veya benzerlikleri ile konu olan sanatçı ve eserlerin sanat tarihindeki yerini ortaya koyar. Sonuçta sanat uzmanı Bu kopya veya özgün. der. Bu çalışmasını da detaylı bir raporla ortaya koyar. Telif hakları konusunda yapılan inceleme ise; sanat uzmanı tarafından yapılan inceleme ve ortaya konulan rapor temelinde mevcut ile hak ihlali yapıldığı iddia edilen iki sanat eseri üslubunun FSEK'nda karşılığını ortaya koyar. Hukukçunun temel yol haritası kanun yönetmelik ve içtihatlardır. Hukukçunun bu değerlendirmeyi yapabilmesi için mutlaka sanat uzmanın raporundan hareket etmesi esastır. Ülkemizde hem hukuk, hem de sanat tarihi eğitimi almış bir uzman olduğunu sanmıyorum. Bilen varsa ve iletirse bilgimi güncellemiş olur ve bu kişinin birikiminden bir sanatsever olarak yararlanmak isterim. Hangi amaçla olursa olsun; hem sanat, sanat tarihi ile hukuk eğitimini birlikte almamış bir hukuk uzmanının sanatı destekleme adına bile olsa bir Ulusal yarışmada daimi seçici kurul üyesi olmasının uygun olmadığı görüşündeyim. Seçmek için çok büyük bir sanat tarihi ve resim hafızası gerektiren uzmanlık donanımına sahip olmak esastır. Bildiğim bir şey var Herkes veya isteyen değil, sadece sanat uzmanlarının jüri olmasıdır. Şefik Bursalı Resim Yarışması'nın daimi jüri üyesi Av. Ünsal Piroğlu'nun sanat ve sanat tarihi eğitimi almaması ve gereken sanat tecrübesi olmamasına rağmen doğrudan ve daimi seçici kurul üyesi olarak görev yapması yarışmanın ruhuna aykırıdır. Yarışma şartnamesinde Ünsal Piroğlu'nun unvanı Aile Temsilcisi olarak yazmaktadır. Bu Aile temsilciliği bir Ulusal resim yarışmasında seçici kurul üyesi olmayı gerektiren ne sanatçı, ne sanat tarihçisi, ne eleştirmen ne de sanatla doğrudan ilgili bir eğitim veya belgeli bir birikim içermemektedir. Sadece hukuk eğitimi alan bir avukatın sanat ve sanat tarihine sahip olması imkansıza yakındır. Av. Ünsal Piroğlu'nun bilmediğimiz sanat ve sanat tarihiyle ilgili Lisan veya Yüksek lisans bir eğitimi varsa peşin olarak özür dilerim. Bu yazı ile amacın doğrudan veya dolaylı olarak Av. Ünsal Piroğlu'na saldırmak ve hakkında gerekçesiz eleştiriler yapmak değildir. Kendisi ile bir kaç sergide karşılaşmamız dışında da tanışıklığımız olmamıştır. Burada bir Avukatın yıllarca bir resim yarışmasında aile temsilcisi olarak doğrudan yarışmanın sonucunu etkileyecek görevde bulunmasını eleştiriyorum. Av. Ünsal Piroğlu; Şefik Bursalı'nın telif hakları konusunda hukuki olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'nda yapması gereken neyse onları yapsın. Yarışma seçici kurul üyeliği başka bir uzmanlık gerektirir. Şefik Bursalı'nın varislerince Av. Ünsal Piroğlu'nun kendisine verdiği vekaletnamenin içeriğini bilmiyorum, bu benim işim ve ilgi alanım değildir. Bildiğim bir konu var; Hukuki temsilcilik adı altında Şefik Bursalı yarışmasına daimi seçici kurul üyesi olarak katılmak sanata hizmet değildir. - Av. Ünsal Piroğlu bu yarışmada jüri üyesi olmazsa bu yarışma yapılmayacak mı? - Şefik Bursalı Resim yarışması hakkında aile ile hangi kapsamda bir anlaşma yapıldı? - Buna rağmen bu jüri üyesinin özelliği nedeniyle yarışmalar bu şartlarda devam edecek mi? Bu konunun en makul çözümü Av. Ünsal Piroğlu'nun hangi şartlarda oluşmuş olursa olsun ve yıllardır devam eden Şefik Bursalı Resim Yarışması'ndaki daimi jüri üyeliğinden sanat hizmet adına ayrılmasıdır. Netice olarak; Türkiye'nin çok önem Ulusal resim yarışmaları arasında bulunan 19. Şefik Bursalı Resim Yarışması uzun süredir görmemezlikten gelinen birçok sorunu ortaya koymuştur. - Her ne şekilde seçilirse seçilsin bu görevi yapan jüri üyelerine hak ettikleri ücret ödensin ki; daha sonra gönüllük esasıyla yapılan bu hizmette hata çıkınca bu gerekçe olarak kullanılmasın. - Yarışma jüri üyelerinin sürekli değiştirilmesi, üye seçiminde bu konuda yeterli ve hassas üyelerin seçimine özellikle dikkat edilmesi gerekir. - Yarışmaya katılan tüm resimlerin arama motorlarında veya programlara aracılığıyla benzerlik testi yapıldıktan sonra jüri üyeleri göreve başlaması ön koşul olmalıdır. Fiziki olarak eser görmeden sadece fotoğraf üzerinden yapılan resim yarışmasının sonucu sağlıklı olmayacağı için ön eleme dahil bu uygulama sona erdirilsin. Fiziki eserleri görmeden yapılan yarışmaların sonuçlarını sosyal medyada izliyoruz. - Sanat Tarihi ve Sanat eğitimi almamış sadece aile temsilcisi unvanıyla bu resim yarışmasına daimi jüri üyesi olan Av. Ünsal Piroğlu'nun bu yarışmadaki durumu sanat açısından tartışamaya açıktır. En son söz; pandemi koşulları ile de olsa bu yarışma sonucunda bir başarı ödülünün iptal edilmesi hiç de olumlu olmaması yanında Şefik Bursalı Resim yarışmasının baştan aşağı gözden geçirilmesi gerekliliğini ortaya koymuştur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/05/30/yasemin-kamhi-resimleri-ile-her-eve-renk-getirmek-istiyor/", "text": "Ressam olarak renklere soyut ifadeler kazandırmayı seven Yasemin Kamhi, Her Eve Renk mottosu ile daha çok sanatsevere ulaşmak istiyor. Ulaşılabilir sanat olgusunun Türkiye'de de gelişmesini isteyen Kamhi, renklerin iyileştirici gücüne her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Yasemin Kamhi üretken bir ressam. Elinde yeterince boyası ve tuvali varsa yorulmadan saatlerce renklere soyut anlamlar kazandırmayı seviyor. Bizzat deneyimlediği için renklerin onarıcı gücüne inanıyor ve her şey renklensin istiyor. Ulaşılabilir sanat akımının ülkemizdeki temsilcilerinden biri olan Yasemin Kamhi, Her Eve Renk mottosu ile resim sanatının yaygınlaşması için çalışıyor. Yasemin Kamhi, Bana iş insanı Cefi Kamhi'nin eşi, ev hanımı, Lara ve Melda'nın annesi gibi sıfatlar yakıştırıyorlardı, bütün bunlar içinde annelik dışında hiçbir sıfatımı sevmedim diyor. Kendisini Arzularıyla yaşamasını seven biri olarak tanımlıyor, bunu resimlerine de yansıtıyor. Kamhi'nin resim yolculuğu, geçirdiği bir rahatsızlıktan sonra başlıyor. Rahatsızlığı sırasında doktoru dışarıda olmasının tehlikeli olabileceği yönünde görüş bildirince, bir yıl evinden dışarı adım atamıyor. Psikolojik olarak yıprandığı bu süreçte resme olan ilgisi, giderek gelişen bir tutkuya dönüşüyor. Resme başlamasının nedenini Kendimi tedavi etmek için diye açıklayan Kamhi, şimdi istiyor ki renkler daha çok kişiye iyi gelsin. Her Eve Renk mottosuyla yola çıkan Kamhi, eserlerini oldukça uygun fiyatlarla satışa sunuyor. Rakamlar kullanılan boya miktarı ve tablonun boyutuna göre 60 TL ile 1.000 TL arasında değişiyor. Kamhi, bu kararının nedenini resim sanatını yalnızca üst sınıfın ilgi gösterdiği bir alan olmaktan çıkarmak ve sanat eserlerine ulaşabilen kesimi genişletmek olarak açıklıyor. Anlayışını Alım gücü fark etmeksizin, her eve orijinal bir resim girebilsin. Benim resimlerim sadece ressam ünlü olduğu için eser toplamayanlar için diye ifade ediyor. Kamhi; Elbette koleksiyonerlik başlı başına bir iş. Ancak resim sadece koleksiyonerlerin ilgilendiği bir sanat dalı olmamalı. Bir sanat eserine sahip olabilmek için mutlaka büyük bütçeler ayırmanıza gerek kalmamalı. Sanatsever herkes bütçesine uygun fiyatlarla resim alıp mutlu olabilmeli, çiçek gibi bir tablo da hediye edilebilmeli görüşünü savunuyor. Yaşam anlarımız renklensin, duvarlar hayat bulsun diyen Kamhi, içinde yaşadığımız bu günlerde sanatın iyileştirici gücüne daha çok ihtiyacımız olduğuna dikkat çekiyor. Kamhi, resimlerinde ağırlıklı olarak akrilik boya kullanıyor, fazla pahalı olmayan tuvaller ve malzemeler kullanmayı tercih ediyor. Teknik olarak soyut /abstract çalışmayı seviyor. Turkuaz favori renklerinden biri. Siyahtan ise hoşlanmıyor, bugünlerde içini kararttığını söylüyor. Çeşitli galerilerde resimleri yer alan Kamhi'nin tablolarından birine sahip olmanın en kolay yolu ise Instagram'dan ona ulaşmak. Fiyatı artar endişesi ile şu anda herhangi bir satış platformuna eserlerini vermeyen Kamhi, Gelir düzeyi ne olursa olsun isteyen herkes orijinal bir resme sahip olabilmeli diyerek, tablolarını takipçileri ile paylaşıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/06/07/aqas-sevgi-enerjisi-hamam-arts-hub-helo-8-haziran-4-eylul-2021/", "text": "Hamam Arts Hub & Helo hayata karşı duyulan bağlılık ve ilgi ile oluşan yaşamsal süreci ve yaydığı enerjiyi irdeleyen Aqaş Sevgi Enerjisi sergisine ev sahipliği yapıyor. İnsanın kendisini ve bir başkasının ruhsal gelişimini desteklemek amacıyla benliğini genişletme arzusu, eylemi yada herhangi bir şeye karşı duyulan bağlılık ve ilgi ile oluşan yaşamsal süreç olarak tanımlanan sevginin enerjisi, binlerce yıldır bilinen bir gerçektir. Doğal sistemin sürekliliği içinde varolan ve evrensel bir duygu oluşumu olarak irade ile ortaya çıkan bu eylemin birleştirici gücünün yarattığı enerjinin kendisi görülmez ama etkisi varoluşun kendini oluşturmaktadır. Denizhan Özer küratörlüğünde gerçekleşen ve yaşamla olumlu anlamda bağlantı kuran Aqaş gelişen teknoloji, farklılaşan düşünce yapısı ile doğadan, gelenekten uzaklaşan günümüz insanına sevgiyi ve sevginin yarattığı enerjinin olumlu etkilerini anlatmaya çalışıyor. Ahmet Yeşil, Akın Ekici, Ataman Oğuz, Bahadır İşler, Bülent Bakan, Deniz Gökduman, Deniz Pireci, Eda Çığırlı, Eda Özçelikbaş, Farnaz Vakili, Gamze Soykan, Gizem Enuysal, Güngör İblikçi, Haydar Ekinek, Hayri Emrar Ertaş, Işıl Gönen, Joel Menemşe, Melis Boyacı, Metin Kafkas, Nagihan Kazancı, Nebahat Karyağdı, Neslihan Kıyar, Nevres Akın, Özge Günaydın, Özge Gürkan, Özgür Eryılmaz, Pelin Özgöçen, Serina Tara, Songül Canerik, Tomur Atagök, Tülay Özkul, Tülin Onat, Yeşim Yıldız Kalaycıoğlu, Yıldız Doyran ve Zeynep Yazıcı'nın yer aldığı sergide sanatçılar içinde bulunduğumuz zaman diliminde sevginin enerjisini kendilerine ait dille oluşturdukları yapıtlarda anlatıyorlar. Kadın Kültür Platformu tarafından organize edilen, genç sanatçıları ve girişimcileri desteklemek amacıyla çeşitli projeler yapan Hamam Arts Hub & Helo'da gerçekleşen Aqaş Sevgi Enerjisi sergisi, 8 Haziran 4 Eylül 2021 tarihine arasında Cumartesi, Pazar günleri haricinde her gün 11.00-16.00 saatleri arasında Covid 19 protokol kuralları çerçevesinde randevu ile gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/06/28/bahar-melodisi-t-u-balkan-kongre-merkezi-sergi-salonu-02-20-temmuz-2021-saat-1200/", "text": "Doç Dr. Deniz Gökduman'ın Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Lisans Yüksek Lisans ve Sanatta Yeterlik öğrencilerinden oluşan sergi, resim-müzik etkileşimini bulmaya çalıştıkları bir sergidir. Trakya Üniversitesi Rektörlüğü Balkan Kongre Merkezi, 22030, Balkan Yerleşkesi, Edirne."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/16-ay-sonra-ilk-kez-don-kisotum-ben-temmuz-ayinda-izmir-bursa-ve-antalyada/", "text": "Perde açtığı ilk günden bu yana kapalı gişe oynayan Don Kişot'um Ben oyunu, bildiğimiz Don Kişotu, alışılmışın dışında bir yorumla sahneye taşıyor. Ozan Güven'in çılgın asilzade Don Kişot'a, Günay Karacaoğlu'nun ise ondan daha çılgın silahtarı Sancho Panza'ya hayat verdiği oyunda ayrıca; Nazlı Tosunoğlu, Ömür Arpacı, Serhan Ernak, Yüsra Geyik, Dilşad Bozyiğit, Diren Polatoğulları, Enis Aybar, Tuğba Eskicioğlu, Ali Kemal Aydın ve Rifat Durmuş rol alıyor. Cervantes'in ölümsüz eseri Don Kişot; Mihail Bulgakov'un, dönemini yakalayan uyarlaması üzerinde yükselen metniyle ve Emrah Eren'in yönetmenliğinde bir defa daha yollara düşüyor. Irmak Bahçeci'nin dilimize çevirdiği Don Kişot'um Benin çok konuşulan müzikleri Can Şengün'ün, sahne tasarımı Barış Dinçel'in, kostüm tasarımı ise Sadık Kızılağaç'ın imzasını taşıyor. İki perdelik Don Kişot'um Ben, 7 Temmuz 2021 Çarşamba akşamı İzmir Kültürpark Açıkhava Tiyatrosu'nda; 10 Temmuz 2021 Cumartesi akşamı Bursa Kültür Park Açıkhava Tiyatrosu'nda; 13 Temmuz 2021 Salı akşamı ise Antalya Açıkhava'da sahnelenecek. Başlama saati 21.00 olan oyunların biletleri Biletix'ten ve gişeden temin edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/alisa-harikalar-diyarinda/", "text": "Alisa'nın harikalar diyarındaki dünyasına davetlisiniz. Sergi 6 Temmuz salı Saat; 15:00'te UPSD Maçka Sanat Galerisinde açılıyor. Alisa Onkök henüz 11 yaşında bir sanatçı adayı. Üç yaşından beri resim ve heykel yapan Alisa' nın en büyük hayali dünyadaki tüm evsiz hayvanları korumak ve beslemek. Bu duygusunu herkese göstermek içinse, resimleri onun ifade yöntemi. Sergi hakkında konuşan Küratör Denizhan Özer; Sergide izleyeceğiniz Alisa'nın harikalar dünyasındaki tüm canlılar çok mutlu. Sevgi ve barış içinde yaşıyor. İçinde bulunduğumuz kaotik zaman düzleminde bunu çok önemsiyorum. 11 yaşında bir çocuğun bizlere verdiği hayat dersinin yanısıra sergide ki resimlerin anlam derinliği ve sanatsal yanı çok etkileyici. Ayrıca Alisa sergi gelirinin tamamını WWF bağışlıyor. Sergi 6-11 Temmuz tarihleri arasında UPSD galerisinde gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/culturecivic-kultur-sanat-destek-programi-adaylar-icin-bilgilendirme-toplantilari-duzenliyor-ilk-toplanti-12-temmuzda/", "text": "Türkiye'de kültür ve sanat alanında faaliyet yürüten sivil toplum kuruluşlarını, sanatçıları, inisiyatifleri ve aktivistleri desteklemeyi hedefleyen CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı'na başvurular başladı. Program kapsamında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyükşehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan hibe programları için ilk açık çağrı, Yerel Projeler Hibe Programı için yapıldı. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı yetkilileri, 12 Temmuz ve 11 Ağustos'ta adaylar için Zoom üzerinden iki bilgilendirme toplantısı düzenleyerek Yerel Projeler Hibe Programı'nı ve Başvuru Portalı'nı tanıtacak. Kontenjanın sınırlı olduğu Zoom üzerinden gerçekleşecek toplantılara katılmak isteyenlerin, www. culture-civic. org adresi üzerinden kayıt yaptırması gerekiyor. Goethe-Institut Istanbul, Anadolu Kültür, İstanbul Kültür Sanat Vakfı, Institut français Türkiye ve Danimarka Kültür Enstitüsü Türkiye ofisi ortaklığında, Türkiye Hollanda Büyükelçiliği iş birliğiyle gerçekleşen bir Avrupa Birliği projesi olan CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı, Türkiye'de kültür-sanat alanındaki sivil toplum çalışmalarını güçlendirmeyi amaçlıyor. Projeninfaaliyetleri, Hibe Programları ve Kapasite Geliştirme Programı olmak üzere birbirini tamamlayan iki ana eksende yürütülecek ve farklı ihtiyaçlara yönelik dört ayrı hibe kategorisinde toplam 14 açık çağrı yapılacak. Hibe programları kapsamındaki ilk açık çağrı ise Yerel Projeler Hibe Programı'nın ilk dönemi için yapıldı. Yerel Projeler Hibe Programı'na sergi, çevrimiçi ve matbu yayın, atölye-seminer-sempozyum, konser, performans, tiyatro prodüksiyonu, tüm sanat türlerinde eğitim programları, gazetecilik ve belgeselcilik faaliyetleri, koleksiyon ve arşivcilik faaliyetleri ile film prodüksiyonu projeleriyle başvurulabiliyor. 30 Haziran'da başlayan ilk dönem başvuruları, 30 Ağustos 2021 Pazartesi günü sona erecek. Adaylar programa, Hibe Başvuru Portalı üzerinden başvurabilirken koşullarla ilgili detaylı bilgilere de Başvuru Rehberi'nden ulaşılabiliyor. Projeleriyle başvuru yapmayı düşünen adaylar için 12 Temmuz 2021 Pazartesi ve 11 Ağustos 2021 Çarşamba günleri saat 15.00'te, Zoom üzerinden çevrimiçi bilgilendirme toplantıları gerçekleştirilecek. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı'nın tanıtımıyla başlayacak toplantılarda, Yerel Projeler Hibe Programı'yla ve Başvuru Portalı'nın kullanımıyla ilgili detaylı bilgiler aktarılacak. Toplantı sonunda katılımcılar, sorularını da proje yetkilileriyle paylaşma imkanı bulacak. Kontenjanın sınırlı olduğu toplantılara katılmak isteyenlerin, www. culture-civic. org adresi üzerinden kayıt yaptırması gerekiyor. CultureCIVIC: Kültür Sanat Destek Programı kapsamında özellikle kariyerinin başındaki sanatçılara, yeni kültür oluşumlarına ve büyükşehirler dışında varlık gösteren aktörlere geniş bir yer ayıracak olan hibe programları, Türkiye'nin farklı bölgelerinde kültür sanat alanında diyaloğun, iş birliğinin ve iletişimin geliştirilmesine katkıda bulunmayı hedefliyor. Başvuruda bulunan projeler değerlendirilirken hak temelli faaliyetleri destekleyen; farklı etnik, dini, dilsel geçmişe sahip aktörleri bir araya getiren; cinsiyet eşitliği, LGBTİ+ hakları, sosyal uyum, insan hakları, ifade özgürlüğü ve çocuk hakları gibi konulara odaklanan faaliyetlere öncelik verilecek. Yerel Projeler, Yapısal Destek, Kentler Arası Ağ Geliştirme ve Sanatsal Üretim başlıklı dört farklı kategoride hayata geçirilecek hibe programları sanatçılara, kültür profesyonellerine, kültür kurumlarına finansman sağlayacak. Yerel Projeler Hibe Programı, Türkiye'nin daralan sivil alanında hoşgörü, ayrımcılık karşıtlığı, ifade özgürlüğü ve demokratik süreçlerin teşvik edilmesinde kültürel STK'lara, kültür operatörlerine ve aktivistlere fon sağlamayı ve alanın demokratikleşmesine katkıda bulunmayı amaçlıyor. Diyaloğu teşvik eden ve sosyal sorunları mercek altına alan kültürel projeleri kapsamlı ve esnek bir yapıda uygulamayı hedefleyen program, bu amaçla özellikle resmi olmayan yapıları odağına alacak. Geleneksel finansman kaynaklarına erişimi olmayan veya erişimi zor olan başvuru sahiplerine öncelik tanınacak programa İstanbul, Ankara ve İzmir dışındaki şehirlerden daha fazla katılım ve çeşitlilik için seçim kotası uygulanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/deigo-beneitez-hugo-galerie-1-july-1-august-2021/", "text": "HUGO GALERIE is pleased to present Calm, a solo exhibition of the hypnotic and hopeful solace of Diego Beneitez. The artist began his career in the world of urban art and his paintings maintain an irreverent attitude toward ornamentation, communicating what is profound through minimalism. Beneitez's paintings are meditations on what it means to be human. A barely-there horizon line and mere hint of dwelling lights are enough to ignite a sense of trust, peace, and relief. Like the light at the end of the tunnel, his flickering cities beckon. They are exotic without being exclusive, fantastical without being deceptive. What could otherwise be categorized as works of color theory become landscapes physical, philosophical, and psychological. The scant wisp of a skyline is all it takes to distinguish an oasis over a mirage. This has as much to do with Beneitez's artistic skill as it does his understanding of the human condition. His brushstrokes map our desire for companionship and unique ability, as humans, to conjure humanity from the slightest suggestion. His desert, lunar, or perhaps oceanic panoramas incite an irrepressible sense of being-in-the-world; this consciousness of our existence within our surrounding environment is something largely and critically missing these days. It is far too easy to turn on autopilot and coast. But Beneitez won't permit that. The space he places between viewers and his glimmering destinations is a necessary separation that forces contemplation. We are transfixed not into an out-of-body experience, but an in-body experience. He creates atmospheres of presence. Especially following the last year, the opportunity to experience calm is a gift. But to be enveloped by calm? A treasure."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/dunya-devleriyle-yarisiyor-kaan-mujdecinin-ilk-dizisi-hamlet-avrupanin-en-buyuk-dizi-festivali-series-maniaya-secildi/", "text": "Yeni nesil içerik platformu GAİN'in iddialı yapımı, yönetmen Kaan Müjdeci'nin yazıp yönettiği ilk dizisi Hamlet, Avrupa'da sadece dizilere adanmış en büyük etkinlik olan Series Mania'da dünya devleriyle yarışıyor! Müjdeci'nin, Shakespeare'in ölümsüz eserinden uyarlayarak gerçek bir hikayeyle harmanladığı dizi, dünya prömiyerini 26 Ağustos-2 Eylül 2021 tarihleri arasında düzenlenen festivalde yapacak. Dünya çapında iddialı yapımların yarıştığı Series Mania'ya Türkiye'den seçilen ilk proje olan Hamlet, Uluslararası Yarışma bölümünde İtalya, İzlanda, Norveç, Almanya, Fransa, İsrail ve Danimarka'dan HBO Max, ARTE, ZDF gibi dünya lideri yayıncıların dizileriyle rekabet edecek. Kaan Müjdeci'nin yazıp yönettiği, GAİN ve Asteros Film ortak yapımı Hamlet, Fransa'nın Lille şehrinde gerçekleştirilen dizi festivali Series Mania'ya seçildi. 2011'den bu yana Avrupa'da sadece dizilere odaklanan en büyük etkinlik haline gelen festival, TV endüstrisinin profesyonellerini bir araya getiriyor. Festivalin, 8 yapımın yer aldığı Uluslararası Yarışma bölümüne seçilen Hamlet, sonbaharda GAİN'de izleyiciyle buluşmadan önce festival kapsamında dünya prömiyerini gerçekleştirecek. Hamlet,40 ülkeden 462 dizinin başvurduğu, 21 ülkeden 57 dizinin seçildiği Series Mania'da Anna, Blackport, Furia, Germinal, Jerusalem, Kamikaze ve The Echo Of Your Voice adlı yapımlarla rekabet edecek. Değindiği derin konular, sürükleyici hikaye anlatımı ve sinematografisiyle ses getirmeye hazırlanan Hamlet, daha önce çok önemli dizilerin yer aldığı festivale Türkiye'den seçilen ilk yapım olarak iddiasını şimdiden ortaya koyuyor. Uluslararası başarılarıyla dikkat çeken Kaan Müjdeci'nin Hamlet uyarlaması, gerçek bir hikayeden yola çıkarak Büyükada'daki fayton krallığı üzerinden hayatın ve Türkiye'nin inanılmaz görünen, absürt ve çarpıcı gerçeklerine adeta ışık tutuyor. GAİN'de yayınlanacak dizinin güçlü kadrosunda Elit İşcan, Erdal Beşikçioğlu, Şebnem Bozoklu, Hatice Aslan, Ahmet Rıfat Şungar, Murat Kılıç, Çiğdem Selışık Onat, Cihat Tamer, Serdar Orçin, Emrullah Çakay, Ozan Çelik, Kutay Sandıkçı, Çiçek Acar ve Mustafa Alabora rol alıyor. Hamlet, önümüzdeki sonbaharda yeni nesil içerik platformu GAİN'de izleyiciyle buluşmaya hazırlanıyor. GAİN'in kısa ve uzun yapımlardan oluşan geniş içeriği, Apple Store veya Google Play'den uygulamayı indirerek, www. gain. tv adresinden ya da Apple TV ve Android TV üzerinden, platforma üye olarak izlenebiliyor. Çekimleri İstanbul Büyükada'da gerçekleşen dizi, 16. yüzyıldaki krallığın yıkılışına ve güç dengelerinin değişimine, bugünkü fayton krallığı üzerinden bakıyor. Üstelik bu kez, Hamlet genç bir kadın... İstanbul Büyükada'da, 81 atın topluca gömüleceği bir gece, faytonların sahibi olan adam öldürülür. Katilse erkek kardeşidir. Maktulün genç kızı, babasının katilini bulmak ve karanlık ilişkileri ortaya çıkarmak için bir intikam planı hazırlar: Şüpheli olan herkesi TV'nin en meşhur reality show'unda, sahnede buluşturacaktır. GAİN, farklı seslere, başka renklere, bağımsız hikaye biçimlerine önem veren, yenilikçi, eğlenceli kısa ve uzun içeriklerden oluşan yeni nesil bir içerik platformudur. Haber, belgesel, spor, müzik, eğlence programları, film ve dizilerin yanı sıra çeşitli kategorilerde canlı yayınlar da akışta yer alır. GAİN'de içerik izlemek için önce üyelik oluşturmanız gerekir. GAİN ücretli ve ücretsiz çok geniş bir içerik kataloğu sunar. Ücret ödemeden üye olarak ücretsiz içerikleri izleyebilirsiniz. Premium içerikleri izlemek için abone olmanız gerekir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/george-r-r-martin-imzali-yedi-krallik-sovalyesi-illustrasyonlu-ozel-baskisiyla-ilk-kez-turkcede/", "text": "George R. R. Martin'in henüz tamamlanmamış başyapıtı Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin üç öncül novellasını ilk kez bir araya getiren Yedi Krallık Şövalyesi, Epsilon logosuyla ilk kez Türkçe'de! Targaryen soyunun Demir Taht'ı elinde tuttuğu bir çağda geçen Yedi Krallık Şövalyesi'nde, dünyanın en iyi fantazya sanatçılarından biri olan Gary Gianni'nin illüstrasyonları, Martin'in yarattığı büyülü dünyaya hayat veriyor. George R. R. Martin hayranlarının uzun süredir heyecanla beklediği Yedi Krallık Şövalyesi, 160'tan fazla illüstrasyonun yer aldığı ciltli özel baskısıyla ön satışa açıldı. Epsilon tarafından, Alican Saygı Ortanca ve Emre Aygün'ün çevirisiyle dilimize kazandırılan ve ön satışa açılan Yedi Krallık Şövalyesi'nin illüstrasyonlu özel baskısı, George R. R. Martin hayranları tarafından sabırsızlıkla bekleniyor. Targaryen soyunun Demir Taht'ı elinde tuttuğu bir çağda geçen Yedi Krallık Şövalyesi, George R. R. Martin'in henüz tamamlanmamış başyapıtı Buz ve Ateşin Şarkısı serisinin üç öncül novellasını ilk kez bir araya getiriyor. Zamanımızın en iyi fantazya sanatçılarından biri olan Gary Gianni'nin 160'tan fazla illüstrasyonuyla hayat bulan kitap, okuyucuları yiğitlik çağındaki Yedi Krallık'ın dünyasına taşıyor. İnternet sitelerinde ön satışa açılan Yedi Krallık Şövalyesi, 30 Haziran'dan itibaren Epsilon logosuyla tüm kitapçılarda! Gelecek yıllarda gezgin şövalyemizle yaverini daha başka yolculuklar ve eziyetler bekliyor olacak. Dorne'dan Sur'a kadar, yolculukları boyunca Yedi Krallık'ı baştan sona katedecekler ve Dar Deniz'i aşıp İhtilaflı Topraklar'a ve Essos'un parıldayan şehirlerine bile gidecekler. Yolculukları sırasında yolları lordlarla, şövalyelerle, büyücülerle, birçok güzel genç kız ve asil leydiyle kesişecek, isimleri Westeros'un tarihine unutulmamak üzere yazılacak. Ama bunlar başka bir zamanın hikayeleri. Okumaya devam edin. 1948 yılında New Jersey'de dünyaya gelen George R. R. Martin, yazmaya oldukça genç yaşta başladı. Henüz küçük bir çocukken arkadaşlarına yaratık hikayeleri satıp seslendirerek başladığı yazarlık yolunda ilk profesyonel satışını 1970 yılında, Galaxy'nin 1971 Şubat sayısına satılan The Hero öyküsüyle yaptı. Martin tüm dünyada bir fenomen haline gelen Buz ve Ateşin Şarkısı serisini, 1991 yılında yazmaya başladı ve serinin ilk kitabı Taht Oyunları yurtdışında 1996 yılında yayımlandı. Başlangıçta bir üçleme olarak planlanan seriden şimdiye dek beş ana kitap yayımlandı, iki kitabın daha yazılıp yayımlanması bekleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/hasret-bitiyor-kucukciftlik-bahce-tiyatrosu-7-8-temmuzda-erdal-besikcioglundan-bir-delinin-hatira-defteri-ile-basliyor/", "text": "KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de gerçekleştirilen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda 2021 sezonu, Erdal Beşikçioğlu'nun yıldızların altında sahneleyeceği Bir Delinin Hatıra Defteri ile başlıyor! Gogol'un unutulmaz eserini, Beşikçioğlu'nun olağanüstü performansıyla buluşturan Bir Delinin Hatıra Defteri, tiyatrolarla seyircilerini açık havada yeniden buluşturan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda 7 Temmuz Çarşamba ve 8 Temmuz Perşembe akşamları sahnelenecek. URU organizasyonu ve Mey|Diageo kurumsal desteğiyle gerçekleşen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunun biletleri, etkinlik başlama saati olan 21.00'e kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilir. Şehrin rakipsiz etkinlik ve eğlence merkezi KüçükÇiftlik Park, tiyatro sanatının güçlenmesine destek vermek amacıyla geçtiğimiz yıl tiyatrolara kapılarını açtı ve büyük bir yatırım yaparak KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nu hayata geçirdi. Pandemi sürecinde tiyatro severlerin tiyatrolarla hasretini gidermeye aracı olan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, hijyen ve sosyal mesafe kurallarına uygun olarak tasarlanan tam kapsamlı sahnesi ve sürprizli programıyla bir kez daha, hem tiyatro gruplarının hem de seyircilerin nefes almasını sağlayacak. Şehirlilerinkaçış noktası haline gelen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu İstanbulluları açık havada tiyatronun iyileştirici gücüyle buluştururken onlara yemyeşil huzurlu bahçe ortamında nefes alabilecekleri, güvenle sosyalleşebilecekleri bir alan sunacak. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun renkli programı, 7 Temmuz 2021 Çarşamba ve 8 Temmuz 2021 Perşembe akşamları sahnelenecek olan Bir Delinin Hatıra Defteri oyunuyla başlayacak. Erdal Beşikçioğlu'nun muhteşem oyunculuğu ve tükenmeyen enerjisiyle çok beğenilen Bir Delinin Hatıra Defteri, Çar 1. Nikolay'ın baskıcı devrinde sıradan ve küçük bir devlet memurunun deliliğe doğru gidiş öyküsünü tiyatro sahnesine taşıyor. Nikolay Vasiliyeviç Gogol'un kaleme aldığı, Tatbikat Sahnesi tarafından sahnelenen oyunun uyarlamasını ve yönetmenliğini M. Cem Emüler üstleniyor. Çar 1. Nikolay'ın baskıcı devrinde yaşamış küçük bir devlet memurunun hayatı üzerine merkezlenen ve günlük formatında ilerleyen Bir Delinin Hatıra Defteri, başkahraman Poprişçin'in deliliğe doğru gidişini anlatır. Poprişçin'in yaşadığı sıkıcı ve tekdüze hayata, bir de müdürünün kızına duyduğu aşk eklenince içinde bulunduğu girdap iyice büyür. Aksentin İvanoviç Poprişçin'in baskıcı sistemde boyun eğmeme çabaları ve yaşadığı psikolojik gel-gitler, kendisini İspanya Kralı sanmasına kadar devam eder ve akıl hastanesine kapatılmasıyla son bulur. Geçtiğimiz yaz misafirlerinin içleri rahat bir şekilde açık havada vakit geçirmelerini sağlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda COVID-19 nedeniyle alınan hijyen tedbirleri bu yıl da en üst düzeyde uygulanacak. Yalnızca online biletleme sisteminin kullanıldığı, kapıda bilet satışının yapılmadığı etkinliklerde misafirlerin ateş ölçümü sağlık görevlileri tarafından yapılacak. Ortak kullanım alanlarında birçok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan etkinlik alanında maske takma zorunluluğu bulunurken, maskesi olmayan seyircilere maske temin edilecek. Bilet fiyatlarının 60-180 TL arasında değişiklik gösterdiği oyunların başlama saati ise 21.00 olacak. Biletler oyun başlayana kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilecek. İstanbul'un kalbinde yer alan KüçükÇiftlik Park, 17. yüzyıldan beri şehrin kültür ve eğlence merkezi. Günümüze kadar mesire alanı, hasbahçe, gazino ve lunapark olarak İstanbulluları ağırlayan mekan, bugün kurumsal etkinliklerden lansmanlara, fuarlardan davetlere, düğünlerden dev konserlere, tüm sahne sanatlarından sergilere kadar ses getiren etkinliklerin yapıldığı çok amaçlı bir etkinlik merkezi olarak hizmet vermektedir. Yaz sezonunda etkinliklerin ihtiyacına göre düzenlenebilen 17.000 kişi kapasiteli alanı, kış sezonunda ise 4.500 kişi kapasiteli kapalı alanı ile şehrin ihtiyacına cevap vermektedir. 2000 metrekarelik çim alana sahip KüçükÇiftlik Bahçe ise yaz sezonunda ayrı bir alan olarak hizmete açılmaktadır. 2007 yılından bu yana etkinlik sektöründe faaliyet gösteren URU, yenilikçi projeler geliştirerek geniş kitleleri kültür-sanat etkinlikleriyle buluşturan çok amaçlı bir organizasyon şirketidir. Gerçekleştirdiği etkinliklerde sunduğu 360 derece hizmetle sektöre alternatif bir soluk getiren URU, kurumsal etkinlik ve lansmanları; konser, parti ve festivalleri; moda tasarım aktivitelerini yenilikçi bir anlayışla tasarlayarak dünya standartlarında bir organizasyon hizmeti vermektedir. TEKEL'in alkollü içkiler bölümünün özelleştirilmesi sonucu 2004 yılında kurulan Mey İçki; 9 fabrikası ve 1000'i aşkın çalışanıyla gıda ve içecek kategorisinde Türkiye'nin en büyük beşinci hızlı tüketim ürünleri şirketidir (Kaynak: 2019 Nielsen Perakendeci Paneli). Kurulduğu günden bu yana; 150 senelik bir mirası devralmış olmanın bilinciyle hareket ederek, çiftçi, esnaf, dağıtım kanalları, yan sanayi, turizm ve hizmet sektörleriyle birlikte doğrudan ve dolaylı olarak yüz binlerce kişinin geçimini sağlamasına katkı sunmaya devam eden Mey|Diageo, Türkiye'de tarıma dayalı sanayinin önemli bir parçasıdır. 2011 yılından bu yana, yaklaşık 180 ülkede ticari faaliyeti ve 80 ülkede de bölge ofisi bulunan dünyanın en büyük ve lider alkollü içki üreticisi Diageo'nun şemsiyesi altında yer alan Mey|Diageo'nun portföyünde 80 marka bulunmaktadır. Türkiye'de ISO 9001 belgeli ilk rakı üreticisi ve ISO 22000 belgeli ilk şarap üreticisi unvanına sahip olan Mey|Diageo, yüksek alkollü içki sektöründe de çevre yönetim sistemini ISO 14001 standardına uygun olarak belgeleyen ilk ve tek firmadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/institut-francais-turkiyeden-fransiz-sinema-haftasi/", "text": "Institut français Türkiye, bu yaz ve sonbaharda tüm ülkeyi gezecek yepyeni bir sinema projesini duyurmaktan mutluluk duyuyor. Fransız Sinema Haftası adıyla başlatılan proje kapsamında Türkiye'de vizyona girmemiş 5 Fransız yapımı uzun metrajlı film ve 5 Türk ya da ortak yapım kısa metraj film Ankara'dan başlayarak 20'den fazla şehirde gösterilecek. Fransız Sinema Haftası'nın ziyaret edeceği şehirlerde, sinemaseverler 5 gün boyunca her akşam bir Türk yönetmen ya da yapımcı tarafından çekilen bir kısa metrajlı filmin ardından aynı temada ve Türkçe altyazılı bir Fransız filmini izleyebilecekler. İzleyiciler bu vesile ile bir sosyal komedi, bir drama, bir animasyon filmi, bir belgesel ve bir aile komedisini keşfetme sansı bulacak. Ghislain Vidal-Giraud, Fransız Sinema Haftası'nı başka şehirlerde yaşayan ve İstanbul, Ankara ve İzmir'de bulunan Institut français sinemalarından faydalanma olanağı bulamayan sinemaseverlere yönelik olarak düzenlediklerini ifade ederek her zaman buluşamadığımız ve Fransız sinemasını nispeten daha az tanıyan bu kitle ile buluşmak arzusundayız dedi. Yeni yeteneklerin çıkması için çok önemli olan ancak daha az izlenen kısa metrajlı filmleri desteklemek istediklerini söyleyen Ghislain Vidal-Giraud, bu nedenle her bir uzun metrajlı Fransız filminin öncesinde bir kısa metrajlı film gösterimi planladık. Ayrıca sinema alanındaki işbirliğimizi ilerletmek istiyoruz, mesela Türk-Fransız sinema işbirliğinin en iyi örneklerinden Hayaletler filmini programa koyduk. Burada amacımız genç sinemacılara Fransa'nın uluslararası ortak üretim ülkesi olduğunu hatırlatmak. 2019 yılında 35 farklı ülke ile işbirliği yapılarak 116 Fransız filmi çekildi diye konuştu. Sinema salonu olan ve gösterim yapabilecek tüm kurumlar festivali ağırlayabilir! Fransız Sinema Haftası'nı sinema salonu ve projeksiyon malzemesi olan tüm sivil toplum kuruluşları ve yerel yönetimlerin ağırlayabileceğini belirten Ghislain Vidal-Giraud Institut français Türkiye olarak bu kurumlardan herhangi bir katılım bedeli istenmeyeceğinin altını çizdi. Festivali ağırlayacak kurumların sembolik bir fiyata bilet satacaklarını ve gelirin bir bölümünü Institut français Türkiye ile paylaşacaklarını belirten Vidal-Giraud, Institut français Türkiye filmlerin gösterim haklarını üstleniyor, ayrıca katılan kurumlara festivalin duyurulması için bir iletişim kiti gönderiyoruz dedi. Bir arkadaşından bir süredir iletişim kurmaya çalıştığı Derya'nın rahat bir kız olduğu bilgisini öğrenen Ali, ailesinin yokluğundan faydalanarak Derya'yı evine davet etmeye karar verir. Fakat görünenin ardındaki iletişimsizlik Ali ve Derya'nın ilişkisini başladığı gün sonlandıracaktır. Ondan Bahsetmiyorum, ergenliğin doruklarında el yordamı ile ilişki kurmaya çalışan bu iki gencin bir gününe tanıklık eder. Cumhuriyet okulunun, hayatın ve mücadelenin kalbinde bir yıl! Samia, memleketi Ardeche'den Saint-Denis kentindeki zorlu bir üniversiteye gelir. Yinelenen disiplin problemlerini, mahalleye ağır gelen sosyal gerçekliği, aynı zamanda hem öğrencilerin hem de danışman ekibinin inanılmaz canlılığını ve mizahını keşfetti. Bunların arasında mahallenin büyüğü Moussa ve kiracı Dylan vardır. Samia uyum sağlar ve kısa sürede en yıkıcı olanın coşkusunu kanalize etmekten zevk alır. Ayce Kartal imzalı Kötü Kız, ülkemizin hasır altı edilen meselelerinden birini, küçük kız çocuklarına uygulanan toplu tecavüz şiddetini ele alıyor. Bıçak sırtı bir konu. Yönetmen bu sert konuyu işlemek için animasyonun yumuşak çizgilerine başvurmuş. S. adlı küçük bir kızın hastanede uyandığı bir sahneyle açılıyor film. Küçük kız yavaş yavaş geçmişi, bastırmaya çalıştığı travmatik anılarını hatırlıyor. Freud, psikanaliz teorisinde buna bastırılanın geri dönüşü diyor. 1998 yazı, harap Kabil, Taliban tarafından işgal edilir. Genç Mohsen ve Zunaira birbirlerini çok seviyorlar. Günlük şiddete ve sefalete rağmen geleceğe inanmak istiyorlar. Mohsen'in aptalca bir hareketi hayatlarını alt üst edecek. Gizem ve Dina, İstanbul'un yıkımla karşı karşıya olan Sulukule semtinde iki genç kadındır. Yüksek, yanan renkli dumanların üzerinde muzaffer bir şekilde yükselen bir meşale ile sokaklarda ve antik şehir surlarının tepesinde dans ederler. Dansları direniştir, özgürlüklerinin bir kutlamasıdır. Türkiye genelinde saatler süren bir elektrik kesintisinin yaşandığı bir günde, aynı mahalleden dört kişinin yolları çakışır. Arkadaşıyla bir yarışma kazanıp hiphop dansçısı olmak isteyen Didem, belediyede temizlik görevlisi olarak çalışan ve hapisteki oğluna acilen para yollamak isteyen İffet, kentsel dönüşüm fırsatçısı Raşit ve mahallenin çocuklarına gönüllü sinema dersleri veren Ela'nın yolları bu 'karanlık' günde kesişir. Hepsi kendi yollarını çizerek domino etkili bir kaosta ayakta kalmaya çalışmaktadır. Hayaletler, o gün İstanbul'un Sucular semtinde yaşananları, bu dört farklı insanın birbirine geçen hikayeleri üzerinden anlatıyor ve günümüz Türkiyesi'ne dair distopik bir portre çiziyor. Azra Deniz Okyay'ın filmi Venedik Film Festivali, Eleştirmenler Haftası'nda En İyi İlk Film Ödülü aldı. Elif 10, ablası Ayşe 13 yaşında. 1980'lerde, İstanbul'da bir yaz. Elif özgürce sokaklarda oynar. Ayşe ise yeni beliren göğüslerini banyo aynasında görmeye çalışırken düşüp bacağını yaralayınca, yazı yatarak geçirmek zorunda kalır. Ablasının kendisine sürekli sinirlenmesini anlamaz Elif, Ayşe sanki ulaşamadığı, başka bir diyardadır. Tim ve Chloe için mutluluk, günü yaşamak ve bağımsızdır. Ama yarın yaz bitiyor. Kızları Tommy okula geri dönecektir ve bu yıl bu büyük randevuyu kaçırmaması gerekiyor. Tabii tüm bunlar Chloe kaybolmadan, Tim bir araba çalmadan ve bir kozmonot tarih yazmadan önceydi. Fotoğraf Altı, Helin Apartmanı'nın Diyarbakır surlarına ve çevresine hakim yüksek damından şehrin yıkılıp yeniden yapılan ve her an yıkılma ihtimalini barındıran mahallelerine bakıyor. Film, imaja hakim olmaya çalışan bir üst sesin, anlamın parçası olmaya başlayan bir bedene ve konuma kısacık yolculuğu. 2005'ten bu yana yüzlerce filme, oyuna, konsere, söyleşiye ev sahipliği yapan Batman Yılmaz Güney Sinema Salonu'nun önce yanması, ardından yıkılmasıyla birlikte geride kalan beton alana adım atıyoruz Li Vir ile. Geleceği belirsiz, bekleyiş halindeki bu beton boşluk, içine geçmişin sesleri doldukça bir mekana dönüşmeye başlıyor. Bu mekanın ve içinde paylaşılan kültürün hatırasıyla cadde sesleri duyulmaz olurken, üretmenin, beraber olmanın, dayanışmanın ve paylaşmanın gücü şimdi ve burada bizi etkisi altına alıyor. Bu filmler Hatırlamak ve Anlatmak için Şehre BAK programı kapsamında Temmuz 2020-Nisan 2021 arasında düzenlenen, Anadolu Kültür ve Institut français Türkiye tarafından desteklenen Kulaktan Kulağa Kolektif Video Üretim Atölyesi çerçevesinde üretilmiştir. Bu bir balonun hikayesi. Büyük bir balo. Her yaz, Avrupa'nın dört bir yanından iki binden fazla insan, orta Fransa'daki kırsalın bir köşesinde bir araya gelip dans etmek, yeniden dans etmek için akın ediyor. 7 gün 8 gece tekrar tekrar dans eder, zamanın nasıl geçtiğini anlamazlar, yorgunluklarına ve bedenlerine meydan okurlar. Dönüyor, gülüyor, dönüyor, ağlıyor, şarkı söylüyor. Ve yaşamın nabzı atmaya devam eder."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/isil-savaser-renk-alani-resminintemsilcisi-mark-rothko1903-1970/", "text": "II. Dünya Savaşı sonrasında sanat alanında uluslararası en önemli değişiklik, New York'un sanatın merkezi olmasıdır. Sanatın merkezi olarak kabul edilen Paris, 1940'lı yıllardan sonra yerini New York 'a bırakmıştır. Bu kaymanın çok çeşitli sebepleri bulunmaktadır. Avrupa'da 1930'lu yıllarda Almanya, İtalya gibi ülkeler başta olmak üzere hakim olan totaliter rejimlerde yaratıcı sanata karşı çalışmalar yapılmış, dolayısıyla Avrupalı pek çok üretken sanatçının ABD'ye kaymasına neden olmuştur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika'daki Avrupalı sanatçıların sayıları artmıştır. Sanatın merkezinin Paris'ten New York'a kaymasının bir diğer sebebi de 1920'li ve 1930'lu yılların büyük bunalımının sona ermesi ile Amerikan ekonomisinin güçlenmeye başlamış olmasıdır. Buna bağlı olarak yeni oluşan sanat ortamının biçimlendirilmesine katkı sağlayan galeriler, dergiler, sanat okulları açılmıştır. Amerikan sanatı II. Dünya Savaşı öncesinde figüratif ve yerel temalara dayanan bir özellik taşırken, savaş sonrasında ise soyut ve dışavurumcu bir özellik göstermiştir. Bu dönüşüm yalnızca sanatsal etkilere bağlı değildir. Politik, sosyolojik ve ideolojik etkenler de önem kazanmıştır. II. Dünya Savaşı'ndan sonra Amerika'da soyut dışavurumculuk egemen üslup haline gelmiştir. Greenberg, Amerikan modernistlerini, yani New Yorklu sanatçıları saf sanat temsilcileri olarak görmüş olduğunu ifade etmiştir. Bu sanatçıların her biri kendi resimsel özgün üslupları ile bağımsız bir soyut dışavurumcu arayış ortaya koymuşlardır. Bazı sanatçılar da soyutlamacı bir anlayışla figüre de yer vermişlerdir, bazıları da tümüyle soyutçu bir yol izlemişlerdir. Her bir sanatçının dışavurumcu enerjilerinin dereceleri birbirinden farklı olup, bu farklılıklar sebebiyle soyut dışavurumculuk resmi Boyasal Alan Resmi ile Aksiyon Resmi olarak gruplandırılabilir. Pollock, De Kooning ve Rothko içinde tanımlanabilecek hiçbir formun olmadığı çalışmalar yapmaya başlamışlardır. Bütünüyle soyut özellikte, ancak bir konuyu, endişeyi ifade etmişlerdir. 1948'de ise Greenberg, Amerikan sanatının dünyanın önde gelen sanatı olduğunu beyan etmiştir. Rothko'nun en önemli özelliği dindar veya mistik bir ressam olmasıdır. Sanatçı, Yahudi mistisizmi sayesinde kendine ait bir düşünce sistemi geliştirmiştir. Sembolizmden etkilenmiş, daha sonra da Jungcu felsefelerle zenginleşen bir estetik kuramı ortaya koymuştur. Rothko'nun eserlerinde evrensel sembolik enerjiden yola çıkarak resimlerini üretme düşüncesi söz konusudur. Pollock' ta olduğu gibi Rothko'nun eserlerinde de 1940'ların başlarında yaptığı çalışmalarda tuvallerin ortasını kaplayan toteme benzeyen ilkel formları görebilmemiz mümkündür.1945 lerde ise bu formlar, tuval yüzeyinin tamamını kapsayacak şekilde yer almışlardır, Rothko, büyük ebatlı renk alanı resimlerini duygusal- ruhsal etkiler altında yaratmıştır. Tuvallerin kenarlarındaki yumuşak olan alanlarla koyu renklerin farklı tonları birbirinden ayrılarak bir gelirim yaratmaktadır ki, Rothko bu gerilimi insan ilişkilerindeki gerilim gibi düşünmüştür. Dolayısı ile resimlerinde ruhsallık ve psişik belirsizlik gizlidir. Rothko 1947-1950 yıllarında tuval zemini üzerinde birkaç farklı rengi birbiri üzerine bindirerek karakteristik resim üslubunu oluşturmuştur. Tuvalin belirsiz kenarlarından sızan farklı renkler gözlemlenir zemindeki renkler de değişmiştir. Burada sanatçının vermek istediği şey ilahi kudretin nasıl göründüğüdür. Biçimlerdeki ilişkinin inceliği, renkler arasında ton ilişkileri sanki Rothko'nun eserlerinin bilinçaltında hareket ediyormuş algısını vermektedir ve soyut kompozisyon, yaşayan bir varlık haline gelmiştir. Mark Rothko, 1920'li yıllarda sosyal temalı ekspresyonist çalışmalar üretmiştir. 1947'de resimlerinden her türlü çizgi ve formları arındırmıştır. Artık yeni form renk tir. İlk resimlerindeki amorf figürlerde sürrealist yaklaşımlar görülmektedir. Gittikçe onları yalın hale getirmiş ve simetrik şekilde tuvalleri bölen kompozisyondan uzaklaşmıştır. Bununla birlikte tuvallerinde ışık ve şeffaflığı kullanmıştır. Büyük ebatlı tuvallerinde buğulu ve kadifemsi renkler onun geçmişte çalışmış olduğu sulu boya tekniğinden kaynaklanmaktadır. Kırmızı İçindeki Dört Karaltı, Rothko'nun renk alanında gücünün zirvesinde olduğunu göstermiştir. Siyah, kahverengi ve kırmızı arasındaki bu duygusal eksen, Rothko'nun Texas Houston'daki Rothko şapeli ve Seagram binası için yapmış olduğu duvar resimlerinde ve çok sayıdaki şövale resimlerinde kullandığı bir yöntemdir. Sanatçı, soyut çalışmalarını gerçekçi olarak nitelendirmiştir. 1950'li yılların sonunda Rothko, kariyerini devam ettirecek olan resim formuna ulaşmıştır. Geniş düşey alanlarda süzülen kenarları iç içe geçmiş gibi görünen yumuşak renk tonları ile boyanmış olan yatay eşkenar dörtgenler üretmiştir. Bu renk bulutlarını trajik ya da uhrevi tutumlar sergileyen soyut oyuncular olarak görmüştür. Dolayısıyla bunlar bir yönden de bedenin yerini almışlardır. Bu yüzden soyutlamaların merkezinde olmayı sürdürmüştür, ancak olduğu gibi ilkel ya da aşkın niyetler uğruna kişisel olan radikal şekilde gizlenmiştir. Rothko 'nun aşkınlığı Fautrior veya Dubuffet' in kaygılarından farklı olmuştur. Bu ressamların l'art informel estetiklerinin Batailleci tutumu genel olarak soyut dışavurumculuğu işaret eden Breton kaynaklı ana akım gerçeküstücü konumla tezat teşkil etmiştir. Amerikalı sanatçılar gerçeküstücüleri etkileyen Freud'dan ziyade Jung'un görüşlerinden daha çok etkilenmiş ve ilgilenmişlerdir ki Jung, daha çok Pollock ve Rothko'yu etkilemiştir. 1911 yılında kurulan Amerikan Psikanalitik Cemiyeti sayesinde Freud ve Jung sanatçıları etkilemişlerdir. Pollock ve Rothko'nun erken dönem çalışmalarında bu etkiler görülmektedir. Öğretisi sayesinde bilinçdışı sembolizme ulaşmış olan Pollock ve Rothko, gerçeküstücülükten esinlenmişler, otomatizm tekniğini kullanarak bilinç dışı bağlantılı eserler üretmişlerdir. Gerçeküstücülerin otomatizm tekniğini kullanan Rothko, 1930'lu yıllarda Breton'un çevresindeki gerçeküstücü sanatçı Gordon Onslow Ford'un (1912-2003), 1941'de New York'tan vermiş olduğu konferanstan etkilenmiş ve bu tekniği yaratım sürecinde kullanmaya başlamıştır. John Graham Rothko'yu etkileyen bir diğer gerçeküstücü sanatçı olmuştur. Graham eski ırksal geçmişler ile bilinçaltı sayesinde bağlantı kurduğunu ifade etmiştir. Bu ifade yoğun kolektif bilinçaltı konseptine bir göndermede bulunduğu gibi, Rothko eserlerine Arkaik İdol (1945), Arkaik Fantezi (1945) şeklinde isimler vermesinde etkili olmuştur. Jung öğretisi ve mitolojik semboller ile ilgilenen Rothko, 20. Yüzyıl'daki barbarlığa işaret etmek için mitler ile ilgilenmiş, mitolojik referansları resimlerini isimlendirirken kullanmıştır. 1940 yılından sonra resimlerinde mitolojik referansların arttığı görülmüştür. Rothko, Pollock gibi resimlerinde kendisinin bilinçaltı ile ilgilenmemiş, ilgilendiği konu ise tam olarak insanlık dramı olmuştur. Savaşların vahşeti karşısında son derece etkilenen Rothko, insan psyche'sine yönelmiş, mitleri ve otomatizm tekniğini kullanmıştır. Bu durum onun kendi üzerindeki Jung psikolojisinin etkileri olarak düşünülmüştür. Sanatçı, 1949 'dan itibaren salt soyuta yönelmiş, yumuşak kenarlı ve tuvalin üzerinde üzülüyormuş izlenimi veren dikdörtgenler yapmaya başlamıştır. 1947- 1950 yılları arasında sanatçı bir renkten oluşan zemin üzerinde birbirinin üzerine binen iki veya üç renkli dikdörtgenin tamamladığı karakteristik resim üslubunu geliştirmiştir. Resimlerinde yumuşak renk örtüsünü veren veya belirsiz kenarlarından sızan diğer renkler görülmektedir. Zeminde görülen renk, değişmeye yatkındır. Sanatçının amacı ilahi Kudret'in nasıl göründüğünü verebilme kaygısıdır. Rothko'nun resimlerindeki biçimler arası ölçülerde görülen incelik, renkler arasındaki ton ve ağırlık ilişkileri, resimlere bilinçaltında hareket ediyormuş izlenimi vermektedir. Dikdörtgenlerde kullandığı renkleri sonraları daha da koyulaştıran Rothko, siyaha yakın renk kullanmayı tercih etmiştir. Houston'daki Rothko Şapeli 'nde koleksiyon Dominik de Menil' in 1964'te vermiş olduğu sipariş üzerine sanatçı, 14 adet resim üretmiştir. Siyaha yakın koyu mor tonu ve koyu kırmızı renkten oluşan bu çalışmalar, arkası bankalardan başka hiçbir şeyin olmadığı sekizgen plan şemalı mekanın duvarlarına asılmıştır. Rothko'nun resimlerindeki renk kullanımı değişikliğinin onun ruh halinden kaynaklandığı iddia edilmiştir. 1950'li yılların sonlarına doğru depresyona girdiği ifade edilen Rothko, sıcak kırmızı, turuncu, sarı renkleri giderek terk etmiş, koyu mor tonları ve hatta siyah renk ile çalışmalarını sürdürmüştür. - Hopkins, D., Modern Sanattan Sonra, Çev., Firdevs Candil Erdoğan, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2018 - Antmen, A., 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar, Sel Yayınevi, İstanbul, 2013 - Öndin, N., Modern Sanat, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2019 - Lynton, N., Modern Sanatın Öyküsü, Çev., Cevat Çapan, Sadi Öziş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2015"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/izleyen-yuzler-muze-evliyagil-koleksiyonundan-portreler-19-06-31-12-2021/", "text": "Müze Evliyagil, yeni dönemde 19.06.-31.12.2021 tarihleri arasında İzleyen Yüzler sergisini ağırlıyor. Sergide, Müze Evliyagil Koleksiyonu'ndan bir araya gelen 38 sanatçının üretimlerine bu sanatçıların hayatlarından köşe taşı niteliğindeki anekdotlar ve belgeler de eşlik ediyor. İzleyen Yüzler Müze Evliyagil Koleksiyonu'na 1950'lerden itibaren günümüze kadar dahil edilmiş sanatçılar ve eserleri arasından portre sanatına odaklanıyor. Sergi Perşembeden Pazara 11.00-17.00 saatleri arasında Müze Evliyagil' de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/kevin-francis-found-time-massey-klein-gallery-june-26-july-31-2021/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present Found Time, a solo exhibition featuring new paintings by Kevin Francis. This is the artist's first solo show in New York City. The exhibition will be on view from Saturday, June 26th until Saturday, July 31st. Please join us today, Saturday, June 26th, from 12-5pm for the Opening Reception. For press inquiries, please email ryan@masseyklein. com. Kevin Francis' paintings presented in Found Time investigate the nature of absence and the generative possibilities of loss. Through found and constructed paper materials, he explores what it means to retreat to solitude, and, inevitably, the need to retreat from it. Francis' new body of work continues the artist's interest in grid compositions while introducing a new form of mark-making, resulting in compositions that are both organic and structured. After sourcing his paper, the artist pours, soaks, and submerges his material in paint. Then, through a simple drying process, he allows the paint to cure on its own: trickling, pooling, and smearing into patterns of an uncontrolled nature. Once dry, the large sheets are then cut and reassembled into a quilt composition that is sewn together, fastening into their shape and dimension. The paintings in Found Time illustrate a duality in the artist's current practice. On view in the front gallery room are large-scale paintings of varying subtle tonal ranges. Francis' work is at once generous and introspective, captured in grey, blue, black, and white paintings that appear as landscape vignettes. In the gallery's middle and east room, the paintings display vibrant bursts of color and shift to a central composition creating an intensity that is at once internal yet reaches far beyond the landscape. For this series, the artist worked with highly saturated UV paper, drawing into the perceived patterns and shapes he found in the material. Through these explorations with found paper documents of discarded time the work reveals how loss can erode or abstract one's relationship with time. Whether collectively or individually felt, absence complicates the distinctions between having time and lost time, and between finding time and found time."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/meliha-sozeri-cevren-08-temmuz-14-agustos-2021-bozlu-art-project-mongeri-binasi/", "text": "Meliha Sözeri, ikinci kişisel sergisi Çevren / Horizon ile 08 Temmuz 14 Ağustos 2021 tarihleri arasında Bozlu Art Project'te izleyiciyle buluşuyor. Göz erimi, ufuk, yatayda olan, kayıp olan, yitirilen, ebedi olan ile insan gözünün ulaşabileceği sınırlara göre varoluş serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Sergi, sanatsal üretim sürecini karantina hali ve kapat ma eylemi ile ilişkilendiriyor. Sanat yapıtının aurasını sorgularken; sanatçının üretim mekanını karantina odaları ile özdeşleştiriyor. Meliha Sözeri, yaşamın şeyleşmesi, özne ve nesne ilişkilerinin izleyicinin bakışıyla yerinden edilmesi ile ilgileniyor. Sergiye hakim malzeme olan tel; varlık-yokluk eksenine yerleşiyor. Tel, parıltılı olanın ardında yer alan karanlık, hafif olanın ardındaki yük, dijital olanın ardından gelen zanaat, canlı olanın ardında bıraktığı atık ile bağ kurarken, şiirselliğin içerisinden çevreyi saran derin boşluğa işaret ediyor. Sanatçının yapıtları, yer ve gökyüzü arasındaki çizgiyi izleyicinin bakışı karşısına yerleştiriyor. Gökle yerin birleşmiş gibi görüldüğü sınırsız çizgiyi gündelik hayattan sıradan nesneler ile modelleyerek, metal delikli tel malzemeyi kesip, dikip, birleştirerek kesintili çizgilere dönüştürüyor. Sergi bir çeşit yeni ufuk yani diğer bir değişle yeni çevren öneriyor. Çünkü varlığı saran tinsel örtü, aura ufuk çizgisine göre belirleniyor. Varlığın aurası çevren ile olan mesafesine göre oluşuyor. Kristalleri parıldamayan bir avize, yansıması olmayan bir ayna, yazmayan bir daktilo hala aura taşıyıcısı mıdır? Auralı sıradan olanın ufkunda yitip gitmektedir. Şiir, heykel, metin, beden, nesne, yer, yer ve gök arasında bir yerlerde gezinmeye davet ediyor. Meliha Sözeri, ikinci kişisel sergisi Çevren / Horizon ile 08 Temmuz 14 Ağustos 2021 tarihleri arasında Bozlu Art Project'te izleyiciyle buluşuyor. Göz erimi, ufuk, yatayda olan, kayıp olan, yitirilen, ebedi olan ile insan gözünün ulaşabileceği sınırlara göre varoluş serginin çıkış noktasını oluşturuyor. Sergi, sanatsal üretim sürecini karantina hali ve kapat ma eylemi ile ilişkilendiriyor. Sanat yapıtının aurasını sorgularken; sanatçının üretim mekanını karantina odaları ile özdeşleştiriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/new-prints-and-editions-galerie-lelong-co-july-8-august-13-2021/", "text": "Galerie Lelong & Co., New York, is pleased to present New Prints and Editions, a group exhibition featuring six of the gallery's artists: Etel Adnan, Leonardo Drew, Samuel Levi Jones, Jaume Plensa, Kate Shepherd, and Barthelemy Toguo. Known for their works in painting, sculpture, and installation, the artists also maintain an active practice with works on paper; experimenting with new ideas, techniques and materials to further investigate thematic issues. The master colorist Etel Adnan (b. 1925, Beirut, Lebanon) first began exploring printmaking in 2014 with the support of Galerie Lelong Editions. Speaking about her color engravings, Adnan remarked at the time: I based the compositions on paintings, but modified the proportions and used different color combinations so that, by the end, I had created original etchings that said something entirely different from the paintings, which nonetheless lent their energy to these new works. Accompanying the etchings is a tapestry by Adnan, achieved with the historic Aubusson atelier PINTON. Since 2012, Leonardo Drew (b. 1961, Tallahassee, Florida) has been creating cast paper works that demonstrate the artist's ingenuity and deep understanding of the material. Using an entirely new technique that Drew developed with the Pace Paper studios, a variety of material cotton paper pulp, pigment, and handmade paper are applied to casted molds, producing works of emotional weight and gravity coaxed from the lightness of paper. Samuel Levi Jones's (b. 1978, Marion, Indiana) ongoing practice centers on physically dismantling objects associated with systems of power and control, often rearranging deconstructed book covers into grid-like compositions to question their assumed command of the truth. The artist brought these books for his residencies at Paulson Fontaine Press in 2017 and 2018 respectively and created sewn compositions for the print works. The compositions were then rolled with tar through a press, with the second plate holding solid aquatint. Both plates were inked a la poupee and each of the rectangles inked in a particular color by hand next to each other, resulting in vibrant prints that retain the intricate textures and dimensions of the book covers. Alongside a four decades-long sculpture practice, Jaume Plensa (b. 1955, Barcelona, Spain) has an equally long relationship to works on paper. In 2020, away from the team and studio that helps him realize his large-scale public art installations, Plensa began creating digital prints that meld images of human portraits. The works reference his public-facing oeuvre the smooth surfaces of his bronze sculptures and the light mesh sculptures are interwoven in a commentary on humanity's deep connection to each other. Also on view are two intimate sculptures by Plensa that were produced as studies for monumental pieces. Since 2007, Kate Shepherd (b. 1961, New York, NY) has made unique screen prints in a consistent format that she calls Protest Posters. These works confer a sense of urgency and engage an economy of means to achieve bold visual impact. Using a set of screens that she repositions between successive layers of ink, Shepherd structures compositions that suggest layered space. The earliest protest posters were monochromatic, and later series incorporated a variety of brilliant hues. In a recent series, titled News, Shepherd uses exclusively black inks to relate the tabloid format of her works to the black and white of printed newspapers and a photographer's value scale. A concurrent chromatic series, titled Corita's Sister, recalls the palette of Sister Corina Kent, whose politically motivated screen prints addressed themes of social justice. While I never add text to my prints, I always think of posters from my childhood protesting the war in Vietnam. The 'message' is visceral rather than intellectual, Shepherd states. Barthelemy Toguo's (b. 1976, M'Balmayo, Cameroon) dreamlike prints depict human and plant forms that merge and morph into each other. By dissolving the boundaries between man and nature, the artist initiates a conversation about our relationship to the environment, binding issues of ecology to society. Beginning as etchings in 2019, this new series of prints are all engraved in blue, with titles referencing the rivers of Cameroon, the artist's home country."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/rhythm-section-salon-binar/", "text": "RHYTHM SECTION SALON BINAR; Rhythm Section, Karşı Sanat ve Salon Bınar işbirliği ile geliştirilmiş bir kamusal sanat fikridir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/tarama-ucu-temmuzda-yine-deli-dolu/", "text": "Ustalar ile gençlerin, geleneksel ile yeninin harmanlandığı çizgi roman ve karikatür kültürünün dijital dergisi Tarama Ucu, ikinci sayısında Galip Tekin dosyasıyla okurlarıyla buluşuyor. İlk sayısı Haziran ayında yayınlanan dijital çizgi roman dergisi Tarama Ucu, ikinci sayısında Galip Tekin özel sayısıyla okurlarıyla buluşuyor. Türkiye'de çizgi roman denince akla gelen ilk isimlerden biri olan Galip Tekin, 7 Temmuz 2017 tarihinde 59 yaşında hayatını kaybetmişti. Tarama Ucu, bu sayısında yine çizgi roman ve karikatür dünyamızın önemli isimleri ile genç çizerlerini bir araya getiriyor. Her sayısında başlayıp biten, devam eden ve yeni başlayan pek çok hikayeyle Tarama Ucu, merak, ilgi ve keyifle okunan bir dergi serüveni vaat ediyor. Adını mürekkebe batırdıktan sonra kağıt üzerinde çıkardığı ses ile çizerlerin kadim dostu olan tarama ucundan alan derginin Yayın Yönetmenliğini Erdal Belenlioğlu, Sanat Yönetmenliğini Fenni Özalp üstleniyor. Her ay dijital olarak yayınlanan dergiye www. taramaucu. com web adresi üzerinden abone olanlar istedikleri her yerde ve her zaman okuyabiliyorlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/usta-tiyatrocu-genco-erkal-ahmed-arif-anisina-hazirladigi-yeni-oyunu-sahdamarim-ile-14-temmuzda-kucukciftlik-bahce-tiyatrosunda/", "text": "Usta tiyatrocu Genco Erkal'ın, Ahmed Arif'in şiir, söyleşi ve mektuplarından yola çıkarak uyarladığı, yönettiği ve rol aldığı yeni müzikli gösterisi ŞAHDAMARIM, 14 Temmuz Çarşamba akşamı Avrupa yakasında ilk kez KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek! Edebiyatımızın en değerli ozanlarından Ahmed Arif'in ölümünün 30. yılında, anısına bir armağan olarak hazırlanan oyun Dostlar Tiyatrosu tarafından sahneye konuyor. KüçükÇiftlik Park'ın yeşil yüzü KüçükÇiftlik Bahçe'de, URU organizasyonu ve Mey|Diageo kurumsal desteğiyle gerçekleşen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda sahnelenecek oyunun biletleri, etkinlik başlama saati olan 21.00'e kadar online olarak Biletix'ten temin edilebiliyor. Seyirciler, kapı açılış saati olan 18.30'dan itibaren bahçe ve fuaye alanında, açık havada zaman geçirme imkanı da buluyor. Şehrin eğlence mirası KüçükÇiftlik Park'ın, tiyatro sanatının güçlenmesine destek vermek amacıyla geçtiğimiz yıl hayata geçirdiği KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, bu yıl da İstanbulluları açık havada tiyatronun iyileştirici gücüyle buluşturuyor. Şehirlilerinkaçış noktası haline gelen KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu İstanbullulara yemyeşil huzurlu bahçe ortamında nefes alabilecekleri, güvenle sosyalleşebilecekleri bir alan sunuyor. Pandemi sürecinde tiyatro severlerin tiyatrolarla hasretini gidermeye aracı olan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu, hijyen ve sosyal mesafe kurallarına uygun olarak tasarlanan tam kapsamlı sahnesinde sevilen tiyatro gruplarını ağırlıyor. KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nun güçlü programı, Genco Erkal'ın 14 Temmuz 2021 Çarşamba akşamı Avrupa yakasında ilk kez sahneleyeceği yeni müzikligösterisi ŞAHDAMARIM ile devam ediyor. Erkal'ın, Ahmed Arif'in ölümünün 30. yılında, usta ozanın şiir, söyleşi ve mektuplarından yola çıkarak uyarladığı, yönettiği ve rol aldığı oyun Dostlar Tiyatrosu tarafından sahneye konuyor. ŞAHDAMARIM, tek bir şiir kitabıyla edebiyatımızın zirvesini tutmuş, halk kitlelerince en sevilen yazarların başında gelen büyük ozan Ahmed Arif'in değerli anısına bir armağan niteliği taşıyor. Sahne tasarımı Duygu Sağıroğlu'nun çalışmalarından uyarlanan oyunda, ozanın şiirlerinden bestelenen şarkıları sahnede Ercan ve Gökhan Çağıran kardeşler yorumluyor. Geçtiğimiz yaz misafirlerinin içleri rahat bir şekilde açık havada vakit geçirmelerini sağlayan KüçükÇiftlik Bahçe Tiyatrosu'nda COVID-19 nedeniyle alınan hijyen tedbirleri bu yıl da en üst düzeyde uygulanıyor. Yalnızca online biletleme sisteminin kullanıldığı, kapıda bilet satışının yapılmadığı etkinliklerde misafirlerin ateş ölçümü sağlık görevlileri tarafından yapılıyor. Ortak kullanım alanlarında birçok noktaya dezenfektan üniteleri kurulan etkinlik alanında maske takma zorunluluğu bulunurken, maskesi olmayan seyircilere maske temin ediliyor. Bilet fiyatlarının 60-180 TL arasında değişiklik gösterdiği oyunların kapı açılış saati 18.30, başlama saati ise 21.00. Biletler oyun başlayana kadar online olarak Biletix'ten temin edilebilecek. İstanbul'un kalbinde yer alan KüçükÇiftlik Park, 17. yüzyıldan beri şehrin kültür ve eğlence merkezi. Günümüze kadar mesire alanı, hasbahçe, gazino ve lunapark olarak İstanbulluları ağırlayan mekan, bugün kurumsal etkinliklerden lansmanlara, fuarlardan davetlere, düğünlerden dev konserlere, tüm sahne sanatlarından sergilere kadar ses getiren etkinliklerin yapıldığı çok amaçlı bir etkinlik merkezi olarak hizmet vermektedir. Yaz sezonunda etkinliklerin ihtiyacına göre düzenlenebilen 17.000 kişi kapasiteli alanı, kış sezonunda ise 4.500 kişi kapasiteli kapalı alanı ile şehrin ihtiyacına cevap vermektedir. 2000 metrekarelik çim alana sahip KüçükÇiftlik Bahçe ise yaz sezonunda ayrı bir alan olarak hizmete açılmaktadır. 2007 yılından bu yana etkinlik sektöründe faaliyet gösteren URU, yenilikçi projeler geliştirerek geniş kitleleri kültür-sanat etkinlikleriyle buluşturan çok amaçlı bir organizasyon şirketidir. Gerçekleştirdiği etkinliklerde sunduğu 360 derece hizmetle sektöre alternatif bir soluk getiren URU, kurumsal etkinlik ve lansmanları; konser, parti ve festivalleri; moda tasarım aktivitelerini yenilikçi bir anlayışla tasarlayarak dünya standartlarında bir organizasyon hizmeti vermektedir. TEKEL'in alkollü içkiler bölümünün özelleştirilmesi sonucu 2004 yılında kurulan Mey İçki; 9 fabrikası ve 1000'i aşkın çalışanıyla gıda ve içecek kategorisinde Türkiye'nin en büyük beşinci hızlı tüketim ürünleri şirketidir (Kaynak: 2019 Nielsen Perakendeci Paneli). Kurulduğu günden bu yana; 150 senelik bir mirası devralmış olmanın bilinciyle hareket ederek, çiftçi, esnaf, dağıtım kanalları, yan sanayi, turizm ve hizmet sektörleriyle birlikte doğrudan ve dolaylı olarak yüz binlerce kişinin geçimini sağlamasına katkı sunmaya devam eden Mey|Diageo, Türkiye'de tarıma dayalı sanayinin önemli bir parçasıdır. 2011 yılından bu yana, yaklaşık 180 ülkede ticari faaliyeti ve 80 ülkede de bölge ofisi bulunan dünyanın en büyük ve lider alkollü içki üreticisi Diageo'nun şemsiyesi altında yer alan Mey|Diageo'nun portföyünde 80 marka bulunmaktadır. Türkiye'de ISO 9001 belgeli ilk rakı üreticisi ve ISO 22000 belgeli ilk şarap üreticisi unvanına sahip olan Mey|Diageo, yüksek alkollü içki sektöründe de çevre yönetim sistemini ISO 14001 standardına uygun olarak belgeleyen ilk ve tek firmadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/05/utku-varlik-sefik-bursaliani/", "text": "Türk dili bir step dili olduğu için, her konuda olduğu gibi sanat ve resimde de yabancı dillerdeki sözcüklerle doludur; örneğin Akademi'de: eskiz, desen, pentür, galeri vs. Küçük bir sözlüğü doldurur! Cour de Soir da Fransızcadan gelmedir, akşamları 18-19 saatlerinde çıplak modelden desen çalışma atölyesi ama genelde bu saatte kimse kalmazdı okulda. İşte bu atölyenin hocası Şefik Bursalı'ydı. Çok kısa boyu nedeniyle ya sesi, belki de tarifsiz bir unutulmuşluğun hesaplaşması; kendiyle de olabilir çok konuşması; nedeni bence resim atölyesi verilmemesi onu ikinci plana atmıştı. Ötekiler, Cemal Tollu, Nurullah Berk, Zeki Faik, Ali Çelebi, Cevat Dereli, Bedri Rahmi en sonra Neşet Günal, niçin Şefik Bursalı'ya gerektiği gibi davranmadılar, farkına bile varmadılar oysa Bedri ve Neşet dışında hepsi Andre Lhote'un izindeydiler, hep aynı konuları işleyen, Kurtuluş Savaşı, Balıkçılar vs. ... Yarı kübist yarı ne mene bir figür ve de hiç bir hayal kurgusu olmayan resimler, bıktıran peyzajlar, yorgun portreler, bir zamanlar var olan birkaç ulusal müzeyi Çağdaş Türk Resmi olarak doldurmuştur. Çok ilginç resmin bir meta olması sonucunda bu müzelerdeki bu resimlerin çoğu çalınmış, öteki yarısının da benzer kopyaları yapılarak orijinalinin yerine asılmış ve de yıllardır sergilendikten sonra da farkına varılmıştır! Bu sürede Şefik Bursalı da bu Tsunamiden nasibini aldı, resmi satıldı ve Ankara'da müzesi açıldı, şimdi de anıt heykeli yapıldı! 1963 yılının kanımca ekim ayı olsa gerek, Kürt Necati ile Beyoğlu'nda Hasnun Galip sokağına çıkan küçük bir sokakta, ufacık bir gişe görünüşünde yalnız esrarlı şarap dediğimiz, dünyada içilebilecek en kötü şarap ve yanında haşlanmış yumurta satan Hiro'da, söylemeye gerek yok; o zaman bir lira kaporalı, iki boş Güzel Marmara şişesi verdiğinizde, size bir kadeh özel şarabından kirli bir su bardağında- verir ve aniden gişenin inme pancurunu bir giyotin gibi kapatırdı! Yumurta için de bir şişe ödemek gerekirdi. Sokak Yeşilcam'a gelmiş ve de umudunu yitirmiş tipler, müzmin figüranlar, üç kağıtçılar ve civar barlarda çalışan kadınların yaşadığı tipik bir Beyoğlu'ydu. Beyinlerimiz uyuşmuş, Küçük Parmakkapı Sokak'tan Beyoğlu'na yürüyoruz Asaf Çiyiltepe'nin Gen-Ar tiyatrosunun altındaki resim galerisinden tiyatro ve galeri Muhtar Kocataş'ındı gelen seslerden uyandık, gözümüzün önünde iki adam, Akademiden cour de soir hocamız Şefik Bursalı'yı kaldırıma koydular! Hoca- .. siz kimseyi kandıramazsınız, çocuk ressam... olamaz efendim, ne günlere kaldık; üstün kabiliyetli, gel bunu bakkala anlat, dolandırıcılık sizin yaptığınız kendinden geçmiş bağırıyor! Biz koşarak .. aman hocam sakin olun n'oldu, size ne yaptılar? Durumu öğrenmeye çalışıyoruz; .. ha, aman oğlum git gör: iki karış bir oğlana bir şeyler çiziktirmişler sonra bize ressamlık satıyorlar; olur mu, biz Akademi'de tere mi satıyoruz, utanmaz adamlar! diye bize anlatırken, yukarıya çocuk ressam Bedri Baykam'ın babası Suphi Baykam çıktı, .. beyfendi çekip gitmezseniz polis çağıracağım, utanmıyor musunuz bir çocuğa bağırmaya; Şefik Bursalı umulmaz bir çeviklikle adamlardan sıyrılıp Suphi Baykam'a sıçradı: Ben size bağırdım, sizsiniz bu çoçuğu kandıran, utanmaz adam vs. Biz olaya el koyduk, Neco hocayı oradan uzaklaştırırken ben de Suphi Baykam'a tartıştığı adamın kim olduğunu anlatarak galeriye indik. Girdiğimizde duvarlarda kowboy resimleri ve de olaydan korkmuş, kısa pantalonlu esmer bir hintli çocuğu anımsatan iri siyah gözleriyle Bedri Baykam bana bakıyordu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/07/13/utku-varlik-yasantinin-alt-gecisleri-cikmaz-sokaklari/", "text": "Bence Nietzsche haklı, kendine yol soran birine verdiği yanıt: ... yok öyle bir şey!; yine biz var olduğuna inanarak yolumuz devam edelim! Gökyüzünü izlerim genellikle, boşluğu; benim hep ilgimi çeken alçaktan uçan kuşlar değil, çok yükseklerde yalnız bir kuş bir yere gidiyor! Peki yol yok orada, hedefini kestirmiş sağa sola bakmıyor, çok yüksekte olduğu için yakın bir yere gitmiyor kanımca: bir orman, bir park, öteki kuşların da olduğu bir bahçe, başka bir ülke ya da kıta! Şimdi virüs günleri ve de hiç bir yere gitmemek isteğinden öte belki yaşlılık, başka engeller olabilir, uçak seyahatleri de kısıtlandı oysa havaalanlarında çevreye bakmayı çok severdim. Bekleme salonlarında yalnızlık çok göze çarpar: örneğin bir kadın, tipine göre bir kuzey ülkesinden, yaz tatilini nerede geçirmişse güneşin etkisi tatilin bir simgesidir; çaktırmadan onu izliyorum; kafamdaki sorular sıraya girmiş: niçin yalnız, mutlu mu göstermezler genellikle kuzeyliler tüm bu kurgular sona doğru yaklaşırken, ben kafamda snopsissi yazdım bile! Ülkesine, kentine varıyor, evine ulaşıyor. Ev bir süredir kapalı ama mekana ışık çaktırmadan sızar, dolaşır bu tarifsiz bir loşlukta, biliyorum ışıktan yoksun yalnız mekanlara ayrıca bir hüzün çöker; vazoda unutulmuş, kurumuş bir çiçek; tarifsiz bir unutulmuşluk kokusu, pişmanlıkla karışık! Kadın pencereyi açıyor, temiz hava ve ışık, bir süredir uzaklaştığı peyzaj şimdi karşısında; , terk edilmişliği oynar doğa, özlediği, belki bilerek unuttuğu bu görüntü; bahçe, orman, kır, gökyüzü, bir tren yolu, tanıdık bir ağaç, uzakta tanımsız bir ev vs. işte benim kafamda boyadığım görüntü! Ama iç mekan bu sürede çekmiştir, kurumuş küçülmüştür, yalnızlığın kokuları, ıssızlığın tınnı, aniden bellekten hızla uzaklaşan yaşanmış 'yaz'ın, güneşin, gereksiz bir mutluluğun çekip gitmesi; belki yeniden başlamak, kendi peyzajına girmek..! Yalnız tatil yaptığına göre yaşamında da yalnız diye düşündüm, bir iki sözcük de olsa anlatmak; belki konuşmak istemiyor, evet kuzey ülkelerin insanları geveze değildir. Açıkça bir başka boyut, belki yaşamın asıl kaynağına varabilmek adına, farkında olmadan yanından geçtiğimiz bir başka varoluş; bilgilendiriyorum bu içeriği! Ben yine sürdüreyim Bergman'nın Sonbahar Sonatını; İsveçli Lena'nın kestiği yerden 50 yıl sonra -: .. kameranın ustaca gezintisinin şiiri, bize fısıldadığı hüzün, bir ölüm geziniyor bu iç mekanda; hazırız öyküyü dinlemeye! Sanki saptırmadan bir içeriğe yönlendirmek; usta bir yazarın romanındaki ilk cümleyle eşleştiriyorum, örneğin Camus! Şimdiki zaman: önceleri açık denizlerde yüzerken hiç farkında olmadığımız akıntıların bizi sürüklediği kıyılara vurmak; ölüme dair haberler ve de kimsenin kabullenmek istemediği yok oluş, ben buna sahneden çıkış diyorum. Japonya'da çok ilginç bir müze: Chinhu Müzesi. Mimar Tadao Andö'nün bir kurgusu. Bu müzede James Turrel'in bir enstalasyonu bana bir mesaj iletmişti: ... gözün içeriğinden hareketle, SİYAH bir renk değildir; bir optik sanrıdır!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/08/08/kolajart-yazari-hulya-kupcuoglunun-cagdas-sanat-soylesileri-2-adli-kitabi-anima-yayinlarindan-cikti/", "text": "Hülya Küpçüoğlu Çağdaş Sanat Söyleşileri-2 ile dönemin sanatına, sergilere, sanatçılara ve onların sanat yaklaşımlarına bütünlüklü bir bakış olanağı sunmayı sürdürüyor. Türkiye'den ve dünyadan birçok önemli sanatçıyla farklı zamanlarda yapılmış söyleşiler bu kitapta bir araya geliyor. Adapazarı'nda doğdu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu (1993), aynı bölümde doktorasını tamamladı (2015). 1993-2007 yılları arasında konstrüktivist resimler, kolajlar ve üç boyutlu çalışmalar yaptı. 2000'ler sürecinde video art ve posta sanatı projelerine katıldı, ulusal ve uluslararası video art, posta sanatı projeleri düzenledi. Popüler kültürle ilgilenmeye başladığı 2007'den itibaren bu konularda resimler üretti. Yeşilçam dönemi Türk filmlerinde rol alan sanatçı portre-lerinin, film karelerinin yanı sıra güncel olaylarla ilgili resimler yaptı. Popüler kültür imgeleri ve güncel olaylarla ilgili sanatsal çalışmalarını sürdürüyor. İlk kişisel sergisini 2000'de açtı. Yirmi kişisel sergi açmanın yanı sıra çok sayıda ulusal ve uluslararası karma sergiye katıldı. Sanat üzerine yazıları, söyleşileri Haber Türk ve Bosphorus Sanat Gazetesi'nde; Art and Life, RH+ Sanat, Artist, Hürriyet Gösteri, Sanat Çevresi, Bahariye Sanat dergileri ile Ek Dergi, Kolaj Art gibi sanal mecralarda yayımlandı. Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (1996'dan beri) ile AICA/Uluslar-arası Sanat Eleştirmenleri Derneği (2011'den beri) üyesi. İstanbul'da yaşıyor, Ayvansaray Üniversitesi Güzel Sanatlar, Tasarım ve Mimarlık Fakültesi, Resim Bölümünde ders veriyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/08/10/isil-savaser-modern-heykelin-avangard-sanatcisi-constantin-brancusi/", "text": "Konstantin Brancusi, Karpat Dağları'nın yakınlarında bir Romanya köyünde doğmuştur. Bükreş'te heykel eğitimi almış olan sanatçı, 1904 yılında Paris'e gitmiş bir süre Auguste Rodin'in asistanlığını yapmıştır. Ancak Büyük bir ağacın altında hiçbir şey büyüyemez diyerek kendi başına bağımsız çalışmaya karar vermiştir. 1915-1916 yıllarında üç boyutlu üretimlerinde saf bir biçimsel ifade yakalayan sanatçı, heykel sanatına yeni bir bakış açısı getirmiştir. Taş, ahşap, paslanmaz çelik, bronz gibi malzemeleri en ham halleri ile bütün doğallığıyla kullanmış, bazen de cilalı yüzeylerin işlenmişliğini kullanarak saf bir biçimsel ifade aramıştır. Heykelleri üç grupta toplanmaktadır: İnsan ve hayvan figürleri, ahşaptan yontulmuş antropomorfik formlar, kamusal alanlar için üretilmiş olan anıtsal heykellerdir. Rodin'in naturalist geleneğini bırakarak kırılma noktası geliştirmiş olan Brancusi, malzemenin sanatsal dönüşümünü ve saf biçimsel algıyı sergilemiştir. Brancusi, 20. yüzyılın en önemli ve etkili heykeltıraşlarından biri olup, doğal kavramların temsili için soyut formları kullanmıştır. 1960'lı yıllardan sonra minimalist sanata giden yolları açmıştır. Brancusi'nin ilk önemli çalışmalarından birisi 1907 yılında kendisine sipariş edilmiş olan cenaze anıtı olmuştur. Dua isimli yapıt, diz çökmüş bir genç kız olarak çalışılmıştır. Bu yapıt, Rodin'in oymacılığındaki güçlü jestleri ile Brancusi'nin sonradan sadeleştirilmiş biçimleri arasında bir köprü örneği teşkil etmektedir. Dua çalışmasında alçı ya da kilden model yapıp bunun bronz ya da başka bir metal dökümü ile metalik olarak yaratılması yerine yontu yapmayı tercih etmiştir. Brancusi, 1908'de ilk Öpücük versiyonunu tamamlamıştır. Burada Auguste Rodin'in eserlerinden önemli bir kopuş olması dikkat çekmiştir. Önerilen küp benzeri alana sığan iki figür birbirini kucaklar şekilde son derece basitleştirilerek çalışılmıştır. Birçok eleştirmen Brancusi'nin Öpücüğü nü erken kübizm biçimi olarak görmüşlerdir. Sanatçı, diğer çalışmalarında olduğu gibi kariyeri boyunca The Kiss in pek çok versiyonunu üretmiştir. Her çalışmasında soyutlamaya daha da ulaşmak adına yüzeyleri ve çizgileri giderek daha fazla basitleştirmiştir. Öpücük, aynı zamanda eski Asur ve Mısır sanatının kompozisyonunu ve malzemelerini de yansıtmış, Brancusi'nin kariyeri boyunca ilkel heykele duyduğu hayranlığın ifadesi olmuştur. Brancusi'nin birkaç yıl boyunca çalışmış olduğu öpüşen iki insanı betimleme kavramı, bir karikatürü hatırlatacak gibi olsa da onun çözmek istediği sorun aslında yeni değildir. Michelangelo, heykellerinde mermer blok içinde saklanmış gibi durmakta olan biçimi ortaya çıkarmak için figürlerine hareket kazandırırken, orijinal taş bloğun sade dış hatlarını korumuştur. Sanatçı için malzeme de form kadar önem taşımaktadır. Brancusi, arkaik ve primitif heykele özel bir ilgi göstermiş, soyuta kayan yalınlıkla kapalı ve simetrik bir forma sahip olan Öpücük serisindeki heykellerde olduğu gibi yekpare malzemeden ayrılmışlardır. Sanatçı, Öpücük ten sonra 1910 yılında ve daha sonraki yıllarda ses getirecek olan Kuşlar serisini çalışmıştır. Brancusi, kuşları çalışırken kuş formunun temel elemanlarına ulaşmayı amaçlamıştır. Kuşlara ait somut özellikleri: gaga, kanat, gözleri yontup atarak, kuş formundan uzaklaştırmış ve kuşun en saf halini yakalamıştır. Kuşlar serisinin ilk çalışması Pasarea Maiastra şeklindeki özgün adı ile anılan, Romen folklörünün sihirli izlerini taşıyan Usta Kuş udur. Efsaneye göre Maiastra adlı kuş altın tüylü bir kuş olup, mistik güçler ile dolu bir sese sahiptir ve aşkın habercisi olan bir kuştur. Sanatçı daha sonraki yıllarda aynı tema üzerindeki çalışmalarında Altın Kuş tan itibaren uçma olgusunu daha kuvvetli biçimde vurgulamıştır. Chicago Sanat Enstitüsü'nde bulunan Altın Kuş, ayna gibi parlak yüzeyi ışık ve boşlukla birlikte heykeli çevreleyen uzamı heykelin içine taşımıştır. Geleneksel olarak heykel olgusu ile beraber algılanan ağırlık ve kütle hissini azalmıştır. 1923'te yonttuğu Boşluktaki Kuş adlı eseri uzun, ince bedeni gittikçe sadeleşerek oval, eğimli bir yüzeye dönüşmüş, gaga ve başıyla soyut heykelin en dikkat çekici örneklerinden biri olmuştur. Constantin Brancusi, heykelin kaidesini de başlı başına sanatsal bir unsur olarak kullanmıştır. Sanatçının direkt yontu yöntemi ile gerçekleştirdiği bazı ahşap kaideler dikkat çekici özellik taşımaktadır. Brancusi, bu yönüyle modern heykelin yeniden direkt yontuya yönelmesine öncülük etmiştir. Doğumu ve yaratıcılığı simgelemiş olan yumurtamsı biçimleri ve soyutlamacı ifade tarzıyla gelecek zamanların heykeltıraşlarına örnek olmuştur. Kaide, heykelin bir parçası olmalıdır, aksi takdirde heykel, kaidesiz bir bütün olarak tasarlanmalıdır. ifadesini kullanmıştır. Brancusi, kariyeri boyunca çeşitli heykelsi kaideler yontmuş, bu kaideler heykel için bir dayanak ya da zemin olmaktan çok kendileri tek başlarına birer heykel olmuşlardır. Brancusi, aktif kariyerinin sonlarına doğru ahşap oymalarla Romanya mitolojisini keşfetmiştir. 1914 tarihte Büyücü adlı yapıtı üç dalın kesiştiği noktada ağaç gövdelerinden oyularak meydana getirilmiştir. Sanatçının en etkili heykel stili ise 1910'da oluşturduğu Uyuyan Muse isimli versiyonu olmuştur. Bu yapıt, yüzün detaylarının cilalı, pürüzsüz kıvrımlarla belirtildiği, bronzdan, oval biçimli, bedeni olmayan bir baş kalıbı olmuştur. Uyuyan Muse 'nin güzellik ve huzur veren görünüşü sayesinde pek çok büst ve portre siparişleri almıştır. Tasarımı ile ilgili ilk deneyi ise 1918' de meydana getirilmiştir. Bu düşüncenin en olgun örneği ise, 1938'de Romanya'nın Targu-Jiu kentinde açık havada bitirilen ve kurulan Sonsuz Sütun olmuştur. Sanatçının kariyerinde ulaştığı zirve olarak kabul edilen Sonsuz Sütun heykeli de başlangıçta bir kaide olarak tasarlanmış olan bir yapıdır. 1917 tarihli atölye fotoğraflarında Sonsuz Sütun u önceleyen modüller görülmüştür. Sanat tarihçilerine göre Brancusi 'nin Sonsuz Sütun u, savaşlarla parçalanmış olan insanlığın yeniden birleşme inancını ve ruhun cennete yükselişini anlatmaktadır. Başlangıçta uzun bir sütunun kente yerleştirilmesi söz konusu olmuştur. Ancak anıtı sipariş eden komisyon ile alınan kararlar doğrultusunda proje genişletilmiş ve şehrin doğu-batı eksenine üç adet anıtsal heykel yerleştirilmiştir. Jiu nehri kıyısında şehir parkına yerleştirilmiş olan büyük bir taş masa ve 12 taş oturma biriminden oluşmuş olan Sessizlik Masası isimli yapıttır. Parkın köşelerinden kente doğru bakan 15 metre yüksekliğinde olan mermer malzemeden yapılmış Öpüşme Kapısı, ikinci heykel anıt olmuştur. Bu iki anıttan yaklaşık 1.2 kilometre uzaklıkta açık alana yerleştirilmiş olan Sonsuz Süttun, yaşam yolculuğunu sembolize etmektedir. Brancusi, en önemli yapıtı soyutlama yönünü işaret etmiş olsa da kendisini realist olarak görmüş ve daima konularının iç gerçekçiliğini aramıştır. Her nesnenin sanatta temsili olabilecek esas bir doğası olduğunu ifade etmiştir. Heykel alanında soyutlamanın değerini ilk kavrayan sanatçılardan birisi olmuştur. Brancusi 'nin formlarında görülen şiirsel nitelik ve yakalamış olduğu biçimsel ifade Jean Arp, Henry Moore, Barbara Hepworth gibi sanatçıları da etkilemiştir. Sanatçının 1957 yılında ölümünden sonra eserlerine hakim olan sade, yalın anlatımı, saflık arayışı ve soyutlama stili aralarında Donald Judd, Carl Andre, Robert Morris veTony Smith'in de bulunduğu minimalistleri önemli ölçüde etkilemiştir. Sanatçının Tirgu Jiu'daki anıtsal komplesi, çevre sanatının erken örneklerinden biri olarak tanımlanmıştır. Brancusi 1939'da son kez ABD ziyaret etmiş ve New York'taki Modern Sanat Müzesi'nde Zamanımızda Sanat sergisine iştirak etmiştir. Son büyük heykeli ise Uçan Kaplumbağa isimli yapıdır. Brancusi 'nin ifade biçimi yöresel kaynaklardan yola çıkmış ve evrensel değerlere ulaşmıştır. Sanatçının formları Romen kültürü özelliklerini göstermiş olsalar da evrensel bir ifade şeklini oluşturan arketip formlar olmuşlardır. Brancusi'den önce görsel estetik bakımından akademik ideal güzellikler ön plana alınarak değerlendirilen heykel sanatı, sanatçının ifade biçimi ile 20. yüzyılın başlarında yeni estetik değerler kazanmıştır. - Turani, A., Dünya Sanat Tarihi Remzi Kitabevi, İstanbul, 2013 - Gombrich, E., H., Sanatın Öyküsü, Çev, Ömer Erduran, Erol Erduran, Remzi Kitabevi İstanbul, 2004 - Erden, E., O., Modern Sanatın Kısa Tarihi, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2016"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/08/20/muge-suel-hulya-kupcuoglu-sifa-sergisi20-agustos-3-eylultoloman-art-galeri-bodrum/", "text": "Bodrum Bitez'de bulunan Toloman Art Gallery'de 20 Ağustos'ta açılacak olan Şifa sergisi, Müge Süel ve Hülya Küpçüoğlu'nun çalışmalarını bir araya getiriyor. Sergide Süel'in zengin dokularla oluşturduğu doğa/deniz, Küpçüoğlu'nun Ağaçların Öyküsü serisine ait eserleri şifa teması çerçevesinde bir araya getiriliyor. Süel ve Küpçüoğlu sergide doğanın iyileştirici yanına vurgu yaparak, izleyicileri doğaya karşı farkındalığa davet ediyorlar. Müge Süel, resimlerinde azalmak, hiç olmak, azalmanın içinde çoğalmak, varolmak, yüzeyde; nonfigüratif bir tavırla yol almak isteğini söylüyor. Sanatçı rengin dokunun, ışığın yüzeye kısa, uzun, hafif, yoğun, dokunup geri çekilişleriyle yüzeyde sezgisel ve kurgusal bilinçle fırçanın spatulanın bıraktığı izlerle ifade etmek istediğini, sanatçının izleyicisiyle bağ kurma yolunun bu olduğunu sözlerine ekliyor. Azalmak, yoksun duruş sergilemek, hem içerik hem estetik anlamda çabasını oluşturuyor, insanın doğa karşısındaki duruşunu Hiçlikte gurur ve kibir yoktur, kendini ve haddini bilme hali vardır. Varlığın da hedefi bu olmalıdır yaşadığımız sürece 2020-2021 pandemik sürecin, holistik healing, bütünsel, evrensel şifaya dönüştürebilmenin yolunun bireyin göz ve ruh doygunluğu ile tanımlayabilmenin de yolunu ararken zero art ile yeniden buluştuğunu ifade ediyor. Bu azalma ve yalınlık arayışı yaşadığımız süreçteki, ekolojik hırpalanma ve yeryüzündeki organik yoksunluk ve doğaya özlem ile de örtüşüyor. Evrensel iyileşmenin olasılığının, bireyin organik geçmişine bağlılığıyla mümkün olabileceğine inandığını, bunun için bilinçli farkındalığın getirdiği bilinçle tüketimin yolculuğunu da kurgusal olarak resimlerindeki azalma, hiçlik ve 0noktası ile izleyiciye hissettirme çabasında olduğunu dile getiriyor. Sanatçının hedeflediği içsel yolculukta izleyicisiyle bağ kurma yolunun bu olduğunu sözlerine ekliyor. 20 Ağustos'ta Bodrum Bitez'de bulunan Toloman Art Gallery'de açılacak olan sergi, 3 Eylül tarihine kadar izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/01/eda-cigirli-ozu-insan-ruhu-olan-kolajlar/", "text": "Sahiplenilmesi zor olan yaşanmışlıkların bedende büyük bir karşılığı var. Bazen boğulurken bulursun kendini ve tam o anlarda kes, düzenle, yapıştır tekniği duygusal aktarımın doğru yöntemi olur. Kurtarıcıdır aslında birbirinden bağımsız gazete, kağıt, kitap, dergi, fotoğraf gibi kestiğin materyaller. Bağımsız karakterlerin, bir dönem yazılmış olan yazıların yeniden düzenlenmesidir. Gerekli yerlerde eklemleyerek yaptığın kompozisyona, boya ve kendi el yazını da dahil edersin. Bu yüzdendir ki kolaj hangi zamanda olursa olsun ruhsal savaşın büyük patlamasına karşılık gelir. Ben de önce sanatı tarihlendiren yenilikçi öncü sanatçıların izlerini takip ettim. Yüz yıl öncesine baktığımızda içimizdeki yalnızlığımız gideriliyor. Büyük yıkımların, sancılı değişimlerin, göçlerin ve kabul edilmesi zor kayıpların, yasların, çalkantıların içinden varlığıyla yenilikçi üretimler yapabilen devrimci sanatçılara hayranlık duymamak imkansız. Tarihin sahiplendiği, hayatın kutsadığı sanatçıların izleri yol arkadaşım oldu. Benim hikayemde, deneysel arayışla geçen yıllar içinde kolajla daha fazla uyumlandım. Bu uyumlanma derinlerde saklı olan büyük çığlığın açığa çıkmasına yardımcı oldu. İnsana dair gözlemlerimi sanatsal disiplin içinde yeniden düzenledim. Seçtiğim konuların özünde insan ve insan halleri kendini gösterdi. İnsan, doğa, yaşam, ölüm, aşk, umut, umutsuzluk, yalnızlık, vicdan, cinsellik, arzu, beklenti, sevgi, aidiyet, aidiyetsizlik, bağımlılık, sınır, sınırsızlık, sonsuzluk, evren ile ilişkimiz odak noktam oldu. Odaklandığım konuları somutlaştırırken kültürden, mitolojik öykülerden faydalandım. Psikoloji, bilinçdışı, boşluk ve boşluğun içindeki bilinmezlik ise kolajın derinliğini farklılaştırdı. Hiç tanımadığım ama bir sebepten yollarımızın kesiştiği insanların yaşamları, dünyayı algılama ve kendilerini sunma şekilleri bir yönüyle kolajın mantığını taşıdığını düşündürdü. Bütünsel bir bakış oluştu algımda. Her insan kendi hayatını kolajlıyor aslında. En güzel yanıysa insan yaralarını kolaj yaparak sarabiliyor. Baskılanmış duygular, ifade edilememiş kelimeler, dışa aktarılamamış öfkenin üretime ve yaratıcılığa dönüştüğünü pek çok kez deneyimledim. Biraz ironik olsa da böylelikle birini öldürmene gerek kalmıyor. Üretimin özünde belli başlı malzemeleri maket bıçağı ile kesmek olduğu için bu yönlendirilmiş aktarım sanat eserine dönüşüyor. Özü insan ruhu olan kolajlarım, insanların hayatlarına kolaylıkla dahil oldu, yaşam alanlarına girerek duvarlarında yerlerini aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/01/kes-yapistir-kolaj/", "text": "Borges'in Düşsel Varlıklar Kitabı'nda yer alan bu anlatı, insan zihninin ve ruhunun sınırsızlığına ilişkin anlatılara dair küçük bir örnek. Tarih boyunca kendimizi anlamlandırmak için birbirimize aktardığımız tüm o masallar, düşler, sesler, görüntüler yaratılan kültürün parçaları. Yeniden anlatma, parçalama, bir araya getirme ve görünenin ardında bir gerçeklik kurgulama insan oluşun bir başka tanımı olsa gerek. Çok uzun zamandır disiplinler arasılıktan söz ederken aklımıza gelen farklı disiplinlerin bir arada kullanıldığı üretim biçimleri. Oysa biliyoruz ki bu geçişlilik sadece dilden dile değil insandan insana da olabilir. Talat Parman, Eda Çığırlı ve ben bir araya gelip kes yapıştır üzerine konuşmaya başladığımızda sanırım bu dosya zihnimizde çoktan şekillenmişti. Bir iki aylık çalışma sonucunda da psikanalizin, sanat tarihinin ve sanatın bakış açısıyla yeni metinler ortaya çıktı. Ve biz öylesine bakıp geçtiğimiz birçok olgu gibi kes yapıştırın hayatımızda ne denli büyük bir yer kapladığını gördük. Her üretimin her düşüncenin yeni fikirler, yeni üretimler yaratacağı, bu dosyanın da olası katkılarla kendi içinde çoğalabileceği düşüncesiyle metinleri Kolaj Art'ın sayfaları arasına bırakıyoruz. 1999 yılında Ege Üniversitesi Sanat Tarihi bölümünden mezun oldu. 2002 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Batı Sanatı ve Çağdaş Sanat alanında yüksek lisansını tamamladı. 2011'de YTÜ Sanat Tasarım Fakültesinde doktoraya başladı. Tombak, Genç Sanat, Türkiye'de Sanat, rh+sanart dergilerinde yazı işleri ve editörlük görevlerinde bulundu. Tombak dergisinde Osmanlıca metin çevirisi yaptı. Türkiye'de sanat ve rh+sanart dergilerinde güncel sergiler üzerine düzenli eleştiriler yazdı. Sanat ve diğer disiplinler, müze ve sanatsal oluşumlar üzerine özel dosyalar hazırladı. Plastik sanatlar alanında jüri üyelikleri ve danışmanlık yaptı. Sanatçılar üzerine monografik kitaplar kaleme aldı. 2010 yılında Çağla Cabaoğlu Galeri işbirliğiyle Şangay Uluslararası sanat fuarına gidecek serginini küratörlüğünü yaptı. 201-2012 yılları arasında yönetmen Semih Kırmemiş ile Bedri Rahmi Eyüboğlu belgesel filmini yaptı. 2014 yılında sanat öğrencilerine burs sağlamak amacıyla üzerinde dört yıl çalıştığı, Sanat Objesi Olarak Sanatçı adlı proje sergisini hayata geçirdi. Bugüne kadar plastik sanatlar alanında 300'ün üzerinde makale kaleme aldı. Türk ve yabancı sanatçılara özel kataloglar yazdı. 2010 2011 eğitim döneminde özel Aydın Üniversitesinde Sanat Sosyolojisi dersleri verdi. 2012'te İTÜ'de öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. Kültür araştırmaları, sanat teorileri, güncel sanat, eleştiri pratikleri üzerinde çalışmakta, güncel eleştiri yazıları kaleme almakta, kendi alanında ders vermekte, editörlük, sanat danışmanlığı ve küratörlük yapmaktadır. Nilgün Yüksel is an art historian and freelance art critic, lives and works in İstanbul. She has been working in a departmant of fine art, İstanbul Technical University. She curated exhibitions such as Tree of Life and Artist as an Art Object. She worked as an editor and art critic at art magazines such as Tombak, Türkiye'de Sanat, Genç Sanat, rh+sanart. She made a documentary film about Turkish artist Bedri Rahmi Eyüboğlu. She has written monographies about Turkish artists and numerous articles in national art magazines such as Türkiye'de Sanat, Gençsanat, Artdekor, Cosmolife, Antik Dekor, Milliyet Sanat, Mimarlık, Skala, Artist, rh+sanat, Evrensel Kültür, Tombak, Kolaj Art, This year, she is a boarding member of AICA, Turkey."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/01/nilgun-yuksel-gercegin-ifsasi-kolaj/", "text": "Baudelaire, Romantizm sanatçının hissetme biçiminde yatar, dediğinde aslında yeni bir sanatçıyı tanımlıyordu. Tutkularını serbest bırakmış, kendini bağımsızlaştırmaya başlamış, aç bir şekilde koşarak moderne ilerleyen sanatçıyı. Baudelaire'in bu saptamasının üzerinden bir yüzyıl bile geçmeden yaratının hissetme, düşünme, devinme biçiminde yattığını imgelerle dünyaya gösteren bir sanatçı modeli ortaya çıktı. Gün geçtikçe kurallardan, bazen kendinden bile azade. Aynı Baudelaire, taklitçi ressamları yermek için Rembrandt'ın tablosundan bir parça alıp onu hiç değiştirmeden, hiç sindirmeden ve yapıştırmak için gerekli tutkalı da bulmadan, tamamen farklı yönde oluşturulmuş bir esere karıştırabilecek insanlar var. Diyor, sonra da dönüp kentin parçalarına bakıyordu. Fahişeler, bohemler, flanörler, dandiler, burjuvalar henüz yeri bulunamayan o görünmez tutkalla birbirlerine bağlanmış, büyük bir resme dönüşen Paris'te bir kolajın parçaları gibi deviniyorlardı. Kentin parçaları kenti parçalıyor, ona ve zamana fragmanlara dönüşmüş anlamlar yüklüyordu. Hızlanan yaşam, sadece kendi içinde kendini çoğaltmıyor, gelecekte volümü gittikçe artarak yaratıyı dönüştürecek başka kültürlerden ayrıntıları üstüne giyiyordu. On dokuzuncu yüzyılın o doğum sancısında sadece Japon estampları bile yeni yaşayış halini anlatmak için yeterliydi. Gümrüklerden sahaflara, oradan kişisel kütüphanelere, sanatçıların tablolarına, küçük yaşam alanlarına sızmışlardı. Başka bir estetiğin, hazzın, taklidin, etkilenmenin, kendine mal etmenin simgelerinden biri olmuşlardı. Bir kültür, kendine yabancı olan başka bir kültürü alıyor, merakla hazmetme, bir sentez yaratma uğraşına giriyordu. Sonra yapıştırmak için gerekli tutkal bulundu. Braque, ağacın dokusunu açık eden duvar kağıtlarını tuvale yapıştırdığında, Picasso gazete parçalarını kesip bize onların birer gazete parçası olduğunu yüzeyde gösterdiğinde kısaca kübistler biçimsel sorunlarını ayırıp tekrar birleştirmeyle çözümlemeye başladıklarında yaşam, yüzeyde yeniden anlam kazandı ve dil, sonsuza kadar değişti. Onların üretimleri henüz tazeliğini korurken ve Birinci Dünya Savaşı büyük yıkımıyla Avrupa'nın damarlarında dolaşırken, savaş kaçkını Hugo Ball, sevgilisi Emmy Higgins ile birlikte kurdukları Cabaret Voltaire'de kelimeleri, heceleri kolajlıyordu. Bu sesli şiirler, dili tutulmuş, kekemeleşmiş Avrupa'ya bir yanıt, insan doğasının ritüellerine bir dönüştü. Onun Karawanede anlogo bung/blago bung mırıldanmaları, dadacıların performanslarında kendi bedenlerinden sıyrılmalarıydı. Dans, müzik, hece, kostüm, maske başka olasılıklarının varlığına, başka bir dünyanın mümkün oluşuna, isyana, kaçışa, başkaldırmaya, anlamsızlığa, bütün bunların dışında anlamsızlıktaki anlama işaret ediyordu. Dada, modernitenin vaat edip gerçekleştirmedikleri karşısında öfkenin ve hayal kırıklığının karşılığıydı. Ölümün karşısında yaşama tutunuştu. Henüz dillendirilmemiş bir travmanın içinden geçişti. Kimliğin reddi yeniden kimlik bulmanın arayışıydı. Jean Hans Arp, doğuşundan gelen Alman ve Fransız kimliğini yerine göre sahiplenirken asıl adı Helmut Herzfeld olan Jean Heartfield, Almanya'ya duyduğu öfkeyle kendini İngilizleştiriyordu ve bu sanatçılar durmaksızın yapıştırıyordu. Kolajlar fotomontaja dönüşüyor yoksunluğun, tehlikenin, sezginin, bilincin parçaları yüzeyde birleşiyordu. Öylesine bulunmuş kağıt parçaları, bir yerlerden bir araya getirilmiş değersiz atık malzemeler gözden kaçanlar yüzeyde birleşiyor; basın imajları, bildik görüntüler, fragmanlar ilk anlamlarını yitirip gerçeğin ardındaki gerçekle başka bir kimlik kazanıyordu. Dada, yapıştırarak, dönüştürerek, yeniden kurgulayarak yüzeyde, üçüncü boyutta ve bedende haykırmanın bir yoluydu. Ve her biri kendi dilini bulmuş, bir potada erimeden birbirine karışmadan devinen Dada'nın erkek sanatçılarının birçoğu gayet erildi. Kadın dostlarını uysal oldukları ölçüde hoş görüyorlar, akılcı oldukları sürece dışarıdan bakıyorlar ve zorlandıklarında dışlıyorlardı. Cabaret Voltaire'in dolayısıyla Dada'nın oluşumunda başrol oynayan Emmy Higgins bu dünyaya umarsızca yasadışı eylemleri, şiirleri ve kışkırtıcı danslarıyla baş kaldırdı. Sophie Tauber Arp, soyutu çözümlerken eşi Hans Arp ile birlikte ürettikleri eserlere imza koymayıp müellifliği reddetti. Hannah Höch, bilindik imajları değiştirerek, dergilerden, günün politikasından, gündeliğinden derlediklerini dönüştürerek zamanın faşist yapılanmasına meydan okumakla kalmadı kadının özgürleşmesine dair sözlerini söyledi. Hannah Höch, belki de birçok kadın sanatçının neden kolajı tercih ettiklerinin karşılıklarından biri oldu. Onun yapıtları, politikanın, toplumun, yanındaki arkadaşının, savaşın, şiddetin o büyük kaosunda boğulan kadının sesinin karşılığıydı. Böylesine radikal bir çıkışta gerçek anlamda Dada kulübüne kabul edilmeyen Höch, dünyaya kolajları ve fotomontajlarıyla karşılık verdi. Dadacıların kolajda ve fotomontajda yaptıkları o büyük devrim, sessizce başka anlatım biçimlerine sızdı. Sürrealistler bilinçaltının derinliklerinde gezinirken sadece resimleriyle değil artık sanat dünyasının çoktan ele geçirdiği farklı malzemelerle objeyi dönüştürdüler. Sürrealizm'in içinde eril dile yanıt, Meret Oppenheim'dan geldi. Freud'u ve Jung'u takip ediyordu. Onun entelektüel zihninde belirginleşen teoriler, çalışmalarında kadın bedeninin, beden algısının parçalarıyla karşılık buldu. Olmayan ayna görüntüsünü, kadının seyirlik oluşuyla ikame edip sırlı camı kendi seçtiği malzemeyle oradan yansıyan fallusa dönüştürdü. Tüyle kapladığı fincan vajinaya, tepsi içinde sunulan topukları parçalanarak süse dönüştürülmüş ayakkabılar, kadın bedenine işaret ediyordu. Oppenheim, bu çalışmalarıyla nesneyi doğrudan başka bir nesneye yapıştırıyor, oradan yeni anlamlar üretiyordu. Kolaj, çok önceden dönüştüğü nesneyle, asamblajla, gerçek dünyanın ve aklımızın bilmediğimiz, tahmin edemediğimiz dehlizlerinde dolanıyordu. Başka bir açıdan tam da Breton'un deyişiyle gerçeği açığa çıkarıyordu. Ne de olsa rüyalar, bilinç dışında gerçekleşenler ve gerçeği çarpıtan bakış açımız, gerçekten bağımsız değildi. 1960'lara gelindiğinde, savaşın ve barışın çocukları olan yeni nesil, kaldırım taşlarının altında kumsal olduğunu keşfedip saçlarına çiçekler taktığında Niki de Saint Phalle, silahından ateşlediği boyaları tablolarına yapıştırdı. Boyaları tuvale sürmedi. Yapıştırdı. Nana Power eseriyle, dilimizle söylersek hatun gücüyle o silahı kameradan kendisini izleyen izleyiciye doğrulttu. Baba tacizinin yaratığı travmanın, öfkenin patlamasıydı bu. Simgesel bir ölüm yaratıyordu Niki de Saint Phalle. Yeniden yaşamak için. Aslında sorun alan kontrolüyle ilgili sanırım. Çünkü çocukluktan bu yana, hatta çocukluğum süresince sınırlarımı kaybettim. Hiçbir zaman bir alan kontrolüm olmadı. Romanyalı bir Yahudi, Ortodoks bir ülkede Protestan, aslında gerçekten öldüğü bilinmeyen, babası olmayan biriydim. Size yemin ederim, duvara yapıştırdığım ilk şey, hislerden ibaretti. diyordu Daniel Spoerri, assamblajlarını anlatırken. Delbeck Ailesinin Dinlenmesi çalışmasında, bir dizi yemek sofrası nesnesini bir tabloya yapıştırıp duvara asmıştı. Yemek sofrasında buluşan ailenin düşsel bir ifadesiydi bu çalışma. Toplumsal travmaların bireysel yansımasıydı. Çok derindeki duygular birkaç objeye dönüşmüştü. Ruhunda asılı kalanlar çıkıp duvara asılmıştı. Aynı zamanlarda Atlantik'in öte yakasında John Cage, sesleri ve sessizliği kolajlıyordu. Müzik aletini çalmayarak, sıradan nesnelerin gürültülerini kullanarak tüm beklentilerin dışında hareket ederek zihne dikkat çekiyordu. Öğrencisi Allan Kaprow'un happeninglerle, anlık eylem hareketleriyle, farklı yerlerde çoğalan yeniden tanımlanan yaşamı kolajlaması gibi. Bitmeyen bir yapıttı onlarınki, tamamlanması için insana dokunması gereken, ardında iz bırakmayan, anda olup biten, gelgitleri içinde barındıran, zihni uyarıp susturan bir yapıt. Aynı anda hem çok gürültücü ve fazlasıyla sessiz olan Land Art sanatçıları en saf haliyle toprağı ve oradan türeyenleri ve uygarlığın verilerini dönüştürmeye başlamışlardı. Christo çifti, seçtikleri yerleri, anıtları, sahilleri, binaları, adaları, yürüyüş yollarını paketlediler. Sonra oradan izleri sildiler. Aynı Land Art sanatçılarından Richard Long, yürüyüşlerinin kalıcı olmayan izlerini doğaya bıraktı. Geçtiği yolları taşlarla, dallarla, yapraklarla işaretledi. Doğayı, doğayla kolajladı. Yarım bıraktığı işlerinde doğanın izleri tamamlamasını, silmesini bekledi. Görüntüler, imgeler, nesneler, sesler, eylemler yeterince kolajlandığında, Doğu'nun ve Batı'nın birbirine yabancı olan ve belki de hep yabancı kalacak kültürleri, yabansı bir iç içe geçişle yeterince çelişki yaşadığında, yaşam fragmanlara, değişen parçalara dönüştüğünde, öfkenin, araştırmanın, zihnin, ruhun gücü seslere, gürültülere, buluntulara, bilinene ve bilinmeyene evrildiğinde güneş doğdu. Bütün o yaşanmışlıklardan, dünyanın ve sanatın büyük devrimlerinden sonra sanatçılar çıkarmaya, eklemeye, yapıştırmaya, aykırı olanları bir araya getirmeye devam ettiler. Çünkü kolaj, insanoğlunun zihninin uyanmaya başladığı zamanlardan bu yana yaşamın, kimliğin, zihinsel ve tinsel olanın kendisiydi. İfade edilmeyenin, söze dökülmeyenin anlatımıydı. Bu yüzden salt görüntüde değil seste, hecede ve adlandırdığımız ve adlandıramadığımız ayrıntılarda kendini açık ediyordu. Başka bir deyişle üstümüze aldığımız tüm biçim ve yaşam formlarıyla örtük bir çıplaklığın ifşa edilişiydi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/01/talat-parman-bir-dus-ugrasi-olarak-kesyapistir/", "text": "Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'a göre düşler bilinçdışına götüren zafer yoludur. Düşleri çözümlemek ruhsallığın işleyişini anlamak açısından çok değerli bilgiler ortaya koyar. Dahası düşlerin ruhsallığın en önemli yaratıcı ürünlerinden biri olduğu da unutulmamalıdır. Düş bir yaratım ürünü olarak ele alındığında onun oluşumunu sağlayan düzeneklerin bir yaratıcı uygulama olan kesyapıştır'a benzerliği ortaya çıkacaktır. Alannah Moore kesyapıştırı yaratıcılığın en saf hali olarak tanımlamıştır. Bu önerme elbette sanat tarihi açısından tartışılabilir bir konudur. Oysa düşün insanın ruhsal yaratıcılığının en saf hali olduğu kuşku götürmez. Bu yazıda düşün düzenekleri ve kesyapıştırın yapılış yöntemleri arasındaki benzerliklere değineceğim. Psikanalizin kurucusunun Sigmund Freud olduğu tartışılmazdır. Ancak psikanalizi başlatan kurucu kitap hangisidir konusu hemen her zaman tartışmalı olmuştur. Sigmund Freud'un yazmaya özellikle önem veren bir kişi olarak uzun yaşamı boyunca hayli yayın ortaya koyduğunu ve hayli genç yaşlarda yazmaya ve yayımlamaya başladığını biliyoruz. Bu bağlamda Düşlerin Yorumu onun ilk yayını değildir ama birçok açıdan öncü nitelikler taşımaktadır. Öncelikle vurgulanması gereken bu kitabın 1899'un Kasım ayında yayımlanmış olmasına karşın yayıncının kitabın önemini fark etmesi ve yüzyılın çığır açıcı kitabı olacağını öngörerek kapağa 1900 tarihini atmış olmasıdır. Öyleyse 20. yy. Düşlerin Yorumu ile başlar demek yanlış olmayacaktır. Kitap o zamana kadar düşler konusunda yapılmış tüm çalışmaları ele alan ve psikanalizin bu yaklaşımlardan farklılığını vurgulayan bir yapıttır. Ayrıca Sigmund Freud bu kitapta psikanalizin bireye öznelliğinde ve tekilliğinde verdiği özel önemin ve değerin altını çizmek için önce kendi düşlerinden örnek vermekten çekinmemiştir. Freud bu önemli yapıtında bir yandan düşlerin oluşumu hakkındaki görüşlerini ortaya koyar, bir yandan da ruhsal sürecin işleyişi hakkında önemli varsayımlarda bulunur. Çünkü düşler bilinçdışı hakkında en değerli bilgileri veren ve o nedenle zafer yolu sıfatını hak eden olgular olarak ruhsallığın yapılanmasındaki çeşitli düzeneklerin oluşumunun da açıklanmasını sağlayacaklardır. Freud düş oluşumunda yerdeğiştirme, yoğunlaştırma, betimleme ve ikincil işleme gibi düzeneklerin etkin olduğunun altını çizer. Bu düzeneklerin ayrıntılı anlatımına aşağıda yeniden döneceğim. Ancak önce biraz da kesyapıştırmaya değinmek istiyorum. Psikanaliz gibi kesyapıştır da 1900'lerin başında ortaya çıkmış bir yaratıcı uygulamadır. Paul Aron ve Jean-Pierre Bertrand Gerçeküstücülük Sözlüğü'nde kesyapıştır'ı ikonik veya plastik bir yaratım tekniği olarak görürler ve temel olarak çeşitli nitelikteki malzemelerin bir araya getirilmesine dayandığını belirtirler. Picasso, Braque gibi gerçeküstücülerin daha 1910'lu yıllarda resimlerine ham unsurlar yapıştırmaya başladıklarını ama kesyapıştır'ın en önemli temsilcilerinin Dadaistler olduğunu belirtirler. Ancak onlar da diğer birçok sanat tarihçisi gibi bu sanatın önde gelen adının Max Ernst olduğunu özellikle vurgularlar. Yazarlar Ernst'in kesyapıştır tekniği ile yarattığı kesyapıştır-romanlarının bu deneyimin en özgün örnekleri olduğunu belirtirler. Bu kitaplarda gizemli bir öykü sunulmakta ve okuyucudan kesyapıştırlardan yola çıkarak ve kafasını karıştıran kısa anlatımları da aşarak çözümü bulması beklenmektedir. Andre Breton, Ernst'in 1929'da yayımlanan Yüz Başlı Kadın kesyapıştır romanına önsöz olarak yazdığı okura çağrı da kitabın, döneminin ruhunu başarıyla canlandırdığını ama sunduklarını bağlamından koparma anlamında tedirginlik de yarattığını belirtir. Ve Elbette bu teknikle bir eli koldan koparmak ve böylece o elin el olarak ne kazandığını ortaya çıkarmak olasıdır. der. Aron ve Bertrand, Max Ernst'in kesyapıştırı varlıkların ve nesnelerin anatomik ve fizik niteliğini değiştirerek veya değiştirmeden tümüyle dönüştürebilen mucize olarak adlandırdığını da eklerler. Adam Biron ve Rene Passeron Max Ernst'in şüphesiz gerçeküstücü akımın etkisinde kaldığı dönemden bir kalıt olarak edindiği bu uygulamaya tüm zenginliğini verdiğini vurgularken bu teknik üzerine şu saptamayı yaparlar ve Kesyapıştır sınırda bir uygulama olarak, ruhsal özdevinim verili nesnel malzemenin seçilmesi oyununda ancak sınırında bir yer tutsa da, aslında imgenin temel unsuruna ona yaraşanı vermek yani gerçeküstücü anlamda eleştirel ve göz açan değerini vermek ve gizli bir hakikat adına onu işleyişinin görünüşlerinden yola çıkarak tartışmaya açmak demektir. derler. Kesyapıştır, imgeye hak ettiği değeri temel unsurundan yola çıkarak ve işlevini ortaya koyarak vermekse eğer, bunun düş uğraşının temel hedefine ne denli yakın olduğu açıktır. Görüldüğü gibi sanat tarihinin önemli akımları olan Dadaizm ve Gerçeküstücülükle psikanaliz arasında hem ortaya çıkışlarının hemen hemen aynı yıllar olması hem de insan ruhsallığına ve onun yaratıcı yetisine karşı yaklaşımları açısından hayli benzerlik vardır. Öyleyse yeniden psikanalize düş uğraşı ve ruhsal aygıtın işleyiş biçimleri bağlamında dönmekte yarar var. Sigmund Freud'un birincil ve ikincil süreç ayırımı onun bilinçdışı süreçleri keşfettiği erken dönem çalışmalarına dayanır. 1895 tarihli Bilimsel bir Psikoloji için Taslak ve 1900 tarihli Düşlerin Yorumunun 7. bölümü bunun örnekleridir. Belirtilerin ve düşlerin oluşumu Freud'u belli yasalara uygun olarak işleyen bir zihinsel işleyiş olduğu ve geleneksel psikolojinin önerdiklerinden çok farklı süreçlerin ortaya konması gerektiği düşüncesine götürmüştür. Böylece düşler anlamsız olmak yerine anlamları olan ama anlamın sürekli kaydığı olgular haline gelmektedir. Freud düşlerin belli bir uğraşın sonucunda ortaya çıktığını ve bu düş uğraşının yine belli düzenekleri kullandığını belirtir. Düşlerin Yorumunun 6. bölümünde bu düzenekleri ayrıntılı olarak açıklar. Düş uğraşında etkin olan düzeneklerden biri yer değiştirmedir. Burada bir tasarıma olan vurgu, ilgi ve yoğunluk ondan ayrılıp kökensel olarak onunla az veya çok çağrışımsal bağlantıları olan başka tasarımlara geçer. Belirtilerin oluşmasında da rol oynayan bu düzenek en belirgin biçimde düşlerde ortaya çıkar. Burada aslında ekonomik bir varsayım söz konusudur. Bir tasarıma bağlı enerji ondan ayrılarak çağrışımsal yollarla başka tasarımlara kaymaktadır. Enerjinin bu serbest yer değiştirmesi birincil sürecin en önemli niteliklerinden biridir ve bilinçdışının işleyiş biçimidir. Yerdeğiştirme kavramı Freud tarafından öncelikle düş örneğinden yola çıkılarak geliştirilmiştir. Düşün açık içeriği ile gizli içeriği arasında yapılan karşılaştırma bir odaklanma farkı yaratacaktır; çünkü gizli içeriğin en önemli unsurları çok ufak ayrıntılarda ortaya çıkar. Bunlar kimi zaman güncel olgulardır kimi zaman ise çocukluktan kalan ve daha önceden başka bir yerdeğiştirmeye uğramış unsurlardır. Sigmund Freud'un düşlerin oluşumunda rol oynadığını düşündüğü ikinci düzenek yoğunlaştırmadır. Yerdeğiştirme yoğunlaştırmayı kolaylaştırır; iki çağrışım zinciri boyunca ortaya çıkan yerdeğiştirme kavşak noktaları oluşturan tasarımların veya sözel dışavurumların doğmasına yol açar. Yoğunlaştırma bilinçdışı süreçlerin temel işleyiş biçimlerinden biridir. Burada söz konusu olan tek bir tasarımın kesişme noktasında olduğu birçok çağrışım zincirini tek başına temsil etmesidir. Bu tek tasarım ekonomik olarak farklı zincirlere bağlı tüm enerjilerin yatırımını üstüne çeker. Belirtiler gibi bilinçdışının birçok oluşumunda yer alan yoğunlaştırma en açık biçimde düşlerde ortaya çıkar. Çünkü düşteki açık yani görünür anlatım gizil içeriğin özetidir. Bir anlamda kısaltılmış bir çeviri yapılmış gibidir. Ancak yoğunlaştırma elbette basit bir özet değildir. Çünkü eğer her açık unsur birçok gizli anlamla belirlenmişse, tersi de söz konusudur yani her anlam birçok unsurun içinde bulunabilir. Dahası açık ve görünür olan unsur köken aldığı anlamların her biriyle aynı ilişkiyi de kurmaz. Freud'a göre yoğunlaştırma birçok biçimde ortaya çıkabilir. Belli bir unsur örneğin bir tema veya bir kişi, düş düşüncelerinin birçoğunda var olduğu için yani onların düğüm noktasını oluşturduğu için düşte yer almıştır. Değişik unsurlar ayrı bir birimde, örneğin bir karma kişilikte olduğu gibi, bir araya gelmişlerdir. Ya da birçok imgenin yoğunlaşması ortak çizgi veya çizgilerin güçlendirilmesi lehine birbiriyle uygun olmayan çizgilerin silikleştirilmesine yol açar. Burada şu soru sorulabilir: Yoğunlaştırma sansürün etkisiyle mi ortaya çıkar yoksa tersine ondan kaçmanın bir yolu mudur? Çok doğru bir sorudur bu. Ayrıca yoğunlaştırmanın bilinçdışı düşüncenin bir niteliği olduğu da unutulmamalıdır. Birincil süreçteki serbest enerji, algı kimliğine olan eğilimi yoğunlaştırmayı hem olanaklı kılar hem de onu güçlendirir. Öyleyse bilinçdışı arzunun hemen sansüre uğradığını, bilinçdışına çekilen önbilinçsel düşüncelerin ise ikincil olarak sansüre uğradığını söylenebilir. Danon-Boileau yoğunlaştırma ve üstbelirleme arasındaki farka dikkati çeker. Yoğunlaştırmada aynı yöndeki güçlerin göreceli yoğunluklarının toplanması söz konusu iken üstbelirlemede ayrışık veya zıt güçlerin bir içeriği sahiplenmesi söz konusudur. Bilinçdışı bir arzuya onun dışavurumunun sansürünün eklenmesinden oluşan bir tasarım üstbelirlemeye iyi bir örnek oluşturur. Freud'un düş uğraşı için önerdiği bir diğer düzenek olan betimleyicilikte yerdeğiştirme sayesinde soyut bir düşünceden görselleştirilebilir bir eşdeğerine geçiş söz konusu olur. Ruhsal vurgu duyumsal ve algısal bir yoğunluk olarak ortaya çıkar. Betimleyiciliktedüş düşünceleri seçilmeye ve dönüştürülmeye uğrarlar ve böylece imgelere ve özellikle görsel imgelere dönüşürler. Bu sayede düşte en soyut düşünceler bile imge olarak dışa vurulabilirler. O nedenle sözler sözel dildeki anlamları için değil yalnızca gösterenler oldukları için düşte yer alırlar. Böylece düşteki ana düşüncelerin dallanmalarındaki görsel betimlemeye en uygun olanlar seçilecek ve düş düşünceleri arasındaki mantıksal bağlar ortadan kaldırılacaktır. Ayrıca betimleyicilik yerdeğiştirmeyi imgesel unsurlara doğru iter. Böylece soyut bir düşünce ile duyumsal bir imge arasındaki zincirin halkası oluşturulmuş olur. Betimleyicilik sayesinde aslında olmayan nesnelerin oluşması sağlanmış olur. Katia Varenne, betimleyiciliğin varsanısal süreçte yani gizil ve soyut düşüncelerin görsel imgelere dönüştüğü sanatsal yaratımda ve düş uğraşında etkin olduğunu belirtir. Yinelersek betimleyicilik soyut düşünceleri görsel dile çevirir. Burada üstbelirleyicilikle seçilen unsurların yoğunlaştırılması, çağrışımsal zincirler boyunca yer değiştirmesi ve aynı zamanda betimlenemeyen mantıksal ve nedensel ilişkilerin göz ardı edilmesi söz konusudur. Amaç görsel imgeler tarafından çekilmeye aday hareketlenmeye hazır enerjiyi ortaya çıkarmaktır. İkincil işleme tam da burada devreye girer ve yerdeğiştirmenin hedefine ulaşmasını sağlar. Düş uğraşının ele almak istediğim son düzeneği olan ikincil işleme düşün göreceli olarak tutarlı ve anlaşılabilir bir senaryoya dönüşmesi için yeniden değerlendirilmesidir. SigmundFreud'un ikincil işleme olarak adlandırdığı, somut olarak düşteki saçma ve tutarsızlık görünümü ortadan kaldırmakyani boşlukları doldurmak, düşü oluşturan unsurlarda ayırma veya seçmeler yaparak kısmi veya bütüncül bir yeniden elden geçirme gerçekleştirmek, kısaca bir tür gündüz düşlemi yaratmak çabasıdır. İkincil işleme aslında anlaşılabilirliği ön plana almak girişimidir ve düş uğraşının, daha önceki düzenekler olan yerdeğiştirme, yoğunlaştırma ve betimleyicilik üzerinde gerçekleşen etkin bir müdahale olarak ikinci evresini oluşturur. Ancak ikincil işleme, oluşmuş yapılar üzerinde bir sonradan etki değildir, tersine düş düşünceleri üzerinde seçici ve tümevarımcı bir etki gösterir. Çünkü düş uğraşı burada daha önce oluşturulmuş gündüz düşlemlerini de kullanacaktır. İkincil işlemenin özne uyanıklık durumuna yaklaştığında ve özellikle düşünü anlattığında etkinliğini belirgin bir biçimde ortaya koyduğu görülür. François Duparc ikincil işlemenin, düşün anlatılabilir olmasını sağlayarak aslında ikincil sürecin bilinçli düşüncesine daha yakın olduğunu vurgular. Ona göre ikincil işleme aslında düşteki sansürün hizmetindedir. Ayrıca Freud'un bu sürecin gündüz düşlerinde yani düşlemlerde de etkin olduğunu vurguladığını belirtir. Çünkü Freud'a göre düş önbilinçte hazır olan bu düşlemleri kullanır. Dahası düşteki görsel imgelerin sözel imgelere çevrilmesini ve bir anlatı kurarak bunların dinleyicide görsel imgeler oluşturmasını sağlamak hayli zengin ve karmaşık bir uğraşa gönderme yapmaktadır. İkincil işlemede bir yandan daha önce bireyin sözlüğünde var olan betimlemelere gönderme yapılırken öte yandan bilinçdışı arzunun etkisiyle yeni ve yaratıcı betimlemelere de yer verilir. Sigmund Freud'un burada eskiye ve kültüre ait dilsel kimliklerin kalıntılarının düş görenin özgün bilinçdışının ortaya çıkışına direndiğini özellikle vurguladığı da anımsanmalıdır. Son olarak Freud'un düşün anlatılmak için görüldüğünü yani düşü harekete geçiren asıl unsurun anlatılacak olması olduğu görüşünü öne sürdüğünü belirtmek gerekir. Düş başkasına olmasa bile en azından kendine anlatmak için görülmüştür. Dahası Freud'un da belirttiği gibi düşler uyanıp yorumlanmadan daha önce zaten bir kez yorumlanmışlardır. Bütün bunlardan yola çıkarak ikincil işlemenin bir toparlayıcı düzenek olduğu ve o nedenle onu ikincil olarak tanımlamanın doğru bir yaklaşım olduğu söylenebilir. Düş uğraşının düzeneklerini ayrıntılı olarak açıkladıktan sonra ve kesyapıştırın sanat tarihindeki yerini ve değerini tartışmayı konunun uzmanlarına bırakarak düş uğraşı ile kesyapıştır uğraşı arasındaki koşutlukları ortaya koymaya çalışacağım. Yukarıda da değindiğim gibi Alannah Moore kesyapıştırı yaratıcılığın en saf hali olarak tanımlarken bu uygulayımın sağladığı yaratım olanaklarını bir birele aldığı kitabında kesyapıştır sayesinde eski, kullanılmayan gözden düşmüş nesnelere yeni bir yaşam vermenin olanağının ortaya çıktığını öncelikle vurgular. Dahası bu teknikle ortaya konan ürünlerin üretmek, eskileri yeniden değerlendirmek, üst üste yapıştırmak, palimpsest oluşturmak, makina veya elle dikmek, bir hurdakitap yapmak, yeniden dönüştürmek, bağlamı değiştirmek, gizemleri çözmek, doku denemeleri yapmak, eskiyle yeniyi birbirine harmanlamak, bir öykü anlatmak, üstüste gelmeler yaratmak, cilalı bir görünüm sunmak, keçelemek, grafitti yapmak, kabartılandırmak, vintage ve çağdaş farkı oluşturmak, kimeralar yaratmak, kendi resmini yapmak, biçimler ve sınırlar belirlemek, çağdaş hiyeroglifler yaratmak, manzarayı arındırmak, var olanı dönüştürmek, yapboz oluşturmak, burnunu her şeye sokmak gibi birçok farklı okumaların yapılabileceği yapıtlar olduklarını belirtir. Onun kesyapıştırın uygulaması için önerdiği bu okumaların ya da yorumların hemen hepsinin düş uğraşının çeşitli yönlerini açıklamak için kullanışlı olabileceğini düşünüyorum. Ancak burada yalnızca çok belirgin bir koşutluk oluşturduğunu düşündüğüm bazılarına yer vereceğim. Moore'a göre kesyapıştır öncelikle bir tür palimpsest yani eskinin üzerine yeniden yazmaktır. Palimpsest üst üste gelişlerden oluşmuş bir belgedir ve genellikle parşömenlerde kullanılmıştır. Kesyapıştırda da kesilen kağıtların üst üste yapıştırılmasıyla, bir yandan bir kalınlık oluşturmak bir yandan da yepyeni bir görüntü ortaya koymak söz konusudur. Eski Yunanlıların üzeri mumla kaplı tabletlere taş kalemiyle yazdıkları ve daha sonra bunları pürüzsüzleştirerek üzerlerine yeniden yazı yazdıkları bilinmektedir. Romalılar da bu yöntemi kullanmışlardır. Kağıt ya da papirüse göre çok daha dayanıklı olan hayvan derisinden yapılan parşömenler bugün elimizdeki en önemli palimpsest örnekleridir. Palimpsestin işlevleri tutumluluk, bir gizemi çözmek için anahtar olmak ve bellek oluşturmaktır. Palimpsest öncelikle bir tutumluluktuk, yani eskiler atılmamış ve yeniden kullanılmıştır. Ruhsal ekonominin de enerjinin sakınımı kanununa uygun olarak tutumlu olduğu ayrıca belleğin de izlerin kalıcılığında aynı yaklaşım içinde olduğunu söyleyebilirim. Kesyapıştırın eski unsurları yeniden değerlendirmekteki tutumluluğu düşteki eski yaşantı izlerinin yeniden güncele taşınmasında ortaya çıkar. Ama öte yandan bu, bir gizemin çözülmesi için anahtar işlevi de görebilir. Çünkü palimpsestlerin gizli bir bilgiyi iletmek için şifre olarak kullanıldığını da biliyoruz. Jacques Lacan söylemin ikincil sürecinin söz tasarımlarının şey tasarımlarının silinmesinin üzerinden oluştuğunu ama silinenlerin izlerinin de görünür olduğunu söylerken aslında bir palipmsestten söz etmiştir. Öte yandan palimpsest bir bellek de oluşturur. Son yazının altındaki daha eski yazılar aslında o parşömenin belleğinin izlerini ve düş söz konusu olduğunda ise düşün içeriğinin eskiyle bağlı çağrışımları o bireyin ruhsallığının bellek izlerini sürmenin olanağını sağlayacaktır. Kesyapıştırları birer palimpsest olan Lee McKenna şöyle der; Bu kağıt parçaları bir dönemin şipşaklarıdır, bir yaşamın kalıntılarıdır. Bu unutulmuş unsurları bir kalınlık yaratmak, bağlar dokumak ve beklenmedik, bilmecesel ve hiç yayımlanmamış bir şeye yaşam vermek için kurtarıyorum. Düş de hiç beklenmedik bir anda daha önce hiç ortaya çıkmamış yani yayımlanmamış ve olasılıkla bilmecesel bir unsura yeniden yaşam verir, onu unutulmuşluktan kurtarır. Şöyle ekler McKenna Kendi dokunuşumu da eklerim; boya, sözcükler, tebeşir, boya kalemi... Kendi varoluşumun küçük bir izi. Aslında düş de görüldüğü dönemin yani o anki, şimdiki varoluşun küçük bir izini görülen düşün geçmişten kurtarıp getirdiklerinin hem metnine hem de anlatısına eklemiyor mu? Öyleyse düş bir palimpsestir demek hiç de yanlış olmayacaktır! Palimpseste geçmişle bağlantı açısından benzeyen diğer bir uygulayım örneği ise kesyapıştır ile hurdakitaplar yaratmaktır. Moore, Marta Glogowska'nın yapıtlarını bu yaklaşımın en başarılı örnekleri olduğunu vurgular. Onun gazetelerden, eski kitaplardan, paket kağıtlarından, peçete ve kağıt mendillerden, hatta kartonlardan oluşan büyük koleksiyonuna boya, tükenmez kalem, mürekkeple yaptığı katkılarla muhteşem görsel işler ortaya koyduğunu söyler. Glagowska yapıtları hakkında şöyle der: Bir sözcükten veya cümleden hareket etmeyi severim, ona uygun bir tablo bulurum, genellikle bir kadın resmidir bu. Daha sonra onları kağıtlarla ya da başka kesyapıştırlardan arta kalanlarla düzenlerim. Biz de bu saptamadan yola çıkarak her düşün ama elbette onu okumayı yani sayfalarını çevirmeyi bilebilirsek bir hurdakitap oluşturduğunu düşünebiliriz. Çünkü düşler de bir söz veya bir cümleden yola çıkarak bellekteki izleri, daha önceki düşlerden arda kalanlarla bir araya getirerek, anısal açıdan değer biçilmez birer hurdakitap oluştururlar. İlk ilişkinin imgesinin bir kadın yani anne olduğunu düşündüğümüzde düşlerdeki hurdakitaplarımızın anne betimlemesi çevresinde oluştuğunu söylemek ve o nedenle Glagowska'nın kesyapıştırları için yaptığı açıklamayla bir koşutluk kurmak şaşırtıcı olmamalıdır. Moore kitabının ilerleyen sayfalarında kesyapıştırın bir gizem çözücü olduğunu söyler. Yukarıda palimpsestin işlevlerinden birinin degizemin çözümü için bir anahtar oluşturduğunu söylemiştim. Moore burada Kaija Rantakari'nin kibrit kutularıyla yaptığı kesyapıştırları gizemin açığa çıkarılması konusunda bir başka örnek olarak verir. Rantakari küçük kibrit kutularının içlerine bir şeyler koyarak onları birer görsel iletişim unsuruna dönüştürmekte ve onları tanımadığı kişiler dahil birçok kişiye postalamaktadır. Sanatçı bunu şöyle açıklar: Bu kibrit kutularında sanat yaratmak küçücük şipşaklarla sayısız öyküler oluşturmaktır. Benim için bir kibrit kutusunu açmak bir sırrı veya hazineyi ortaya çıkarmak, müthiş anlamı olan bir eylemdir. Yalnızca etkileşimden yola çıkan sanat sonsuz bir büyülenme kaynağıdır, çünkü seyirciyi anında oyuncu yapıverir. Rantakari yıllarca rastlantısal olarak topladığını söylediği nesneleri bir boyut kazandırmak için aralarına mutlaka bir parlak nesne de ekleyerek küçük kibrit kutularına yerleştirdiğini ve böylece aslında belli bir denge arayışında da bulunduğunu söyler. Küçük kibrit kutuları içlerinde büyük çağrışımlar uyandıracak nesneler içerirler ve üstelik bunu gizleyerek yapar. Gizemin çözülmesi için kutuların açılması gerekir. Burada düşlerin yapısıyla olan benzerlik belki açıklama yapmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. Düşler de küçük kibrit kutuları gibi çoğu kez rastlantısal gibi görünen tıkış tıkış birçok öğeyi içerirler. Onların da tıpkı Rantakari'nin kutularındaki parlak öğelere benzer biçimde, yoğunlaştırmadaki çağrışım zincirlerinin ortak halkası gibi dikkat çeken ve düşe boyut kazandıran bir öğeleri vardır. Analitik uğraş da işte bu nedenle ruhsallığın gizemlerinin çözülmesinde en çok düşlere ve onların yorumlarına güvenir. Kimera Yunan mitolojisinin sıklıkla yer verdiği bedeninin çeşitli bölümleri başka hayvanlara ait olan düşlemsel bir yaratıktır. Alannah Moore kesyapıştır ile kimeralar da üretildiğini söyler. Amy Ross'un yapıtları Moore'a göre kimera tipi kesyapıştıra çok güzel bir örnek oluşturur. Kimerada tuhaf bir biraradalık, birleşim söz konusudur. Roos hayvanları, bitkileri ve insanları bir araya getirerek oluşturduğu yapıtlarında bir deli bilim adamı gibi yeni yaratıklar üretir. Karma yapılar yaratarak belli bir yere ait bitki örtüsü ve hayvan örtüsü arasında ortaklıklar kurar. Amy Ross Belgeselci bir yapıştırıcılıkla her şeyi birbirine iliştiriyorum. der. Eskicileri, sahafları ve antikacıları gezerek topladıklarını çiçekler, mantarlar, yabani yemişler, kabuklular, balıklar, bacaklar, eller olarak ayrı ayrı kutularda biriktirmekte ve çalışmasını Atölyedeki büyük masamın üstüne yüzlerce bacağı koyarım üstlerine mantarlar, kabuklular, balıklar, çiçekler ve yabani yemişler yapıştırarak onları taçlandırırım. Hiçbir zaman önceden kompozisyonun nasıl tamamlanacağını bilemem. sözleriyle anlatmaktadır. Düş sürecinin özellikle hem yerdeğiştirme hem de yoğunlaştırma düzenekleriyle Kimeralar yarattığını söyleyebiliriz. Düşteki bazı imgeler birbirinden çok farklı unsurları bir araya getirirken yerdeğiştirme yaparlar ama belli bir şekilde bir araya gelmeleri de aslında yoğunlaştırmanın ürünüdür. Rose'un kadın bedeninin üst kısmına belli bir çiçek veya hayvan parçası yapıştırması, bu karma yapıda altta yer alan insan beden bölümüyle üstte yer alan bitki veya hayvan örtüsü arasında mantıksal ve estetik bir bağ kurmasını sağlar. Düşlerde yer alan kimeralar da yerdeğiştirme, yoğunlaştırma ve elbette betimleyiciliğin devreye girmesiyle ortaya çıkacaktır. Düşlerdeki kimeraların mantıksal ve estetik bağları ise ancak ikincil işlemeyle ortaya konabilir. Sigmund Freud da tıpkı Jean-François Champollion'un Rosette Taşından yola çıkarak Mısır hiyerogliflerinin gizemini çözmesi gibi, Düşlerin Yorumu kitabında ayrıntılı olarak incelediği ilk düş olan Irma'nın Ağzı düşünden yola çıkarak düşlerin gizemini çözmüştür. Düşleri kişisel hiyerogliflerimiz olarak ele almak ve onları oluşturan her öğenin yukarıda ayrıntılı olarak açıkladığım düzenekleri kullanarak çeşitli anlamlara geldiğini ve o nedenle ancak çok boyutlu bir okumayla çözümlenebileceğini söylemek yanlış olmayacaktır. Sigmund Freud'un kendisinden yüz yıl kadar önce yaşamış Champollion'dan çok etkilenmiş olduğunu biliyoruz. Gizem çözmeye meraklı bu iki bilim insanının sanatsal yapıtların olduğu kadar düşlerin de gizemini ortaya koymaya çalışanlara yol gösterici olabileceklerini düşünüyorum. Tıpkı Ricci'nin kesyapıştırlarına bakan kişilerden bir an durup imgelerin ve gizli metnin anlamını çözmeye çalışmalarını istemesi gibi, analist de analizanından düşünü anlattıktan sonra bir an durmasını ve kişisel hiyeroglifiyle yazmış olduğu bu metni birlikte çözümlemelerini önermektedir. Düşler de DeSutter'ın kesyapıştırlarını tanımlamak için kullandığı akışkanlığı ruhsallık düzeyinde gerçekleştiren yaratımlardır. Diğer bir deyişle düşler olmasaydı ruhsal akışkanlık, dolayısıyla yaratıcılık ve elbette canlılık olamazdı. Onlar bireyin ruhsallığının eskil ve güncel öğelerini yapbozlara tabi tutarak ruhsal canlılığın yaşam boyu sürmesini sağlarlar. Yapbozlar elbette yerdeğişitirmiş unsurların yeniden bir araya gelmesine yol açarlar, ancak bunu yaparken belli bir tema çevresinde yoğunlaştırma da yaparlar. Bu şekilde yeni oluşan beti elbette ikincil işlemeye tabi tutulacak ve yepyeni bir anlam ve şüphesiz yepyeni bir estetik de ortaya çıkacaktır. Çünkü her düş bir yaratımdır ve o yüzden anlamlı ve güzeldir. Sigmund Freud'un diğer yazışma ve karşılaşmalarından yola çıkarak gerçeküstücülerle arasına belli bir uzaklık koyduğunu düşünebiliriz. Ama Freud'un gerçeküstücülük konusunda belli bir çekincesi olmuş olsa da insan yaratıcılığının edebiyattan resme, heykelden tiyatroya birçok alanındaki ürünleriyle çokça ilgilendiğini, onlar üzerine yorumlar ve hatta kitaplar yazdığını biliyoruz. Yani Breton'a verdiği yanıtın tersine sanata hiç de uzak biri değildi. Onu izleyen psikanalistler de genel olarak insan yaratıcılığının tüm alanlarına ve yaşadıkları dönemlerin özellikle çağdaş sanat akımlarına her zaman büyük ilgi, merak ve hoşgörüyle yaklaşmışlardır. Freud'un izinde bir psikanalist olarak kaleme aldığım bu yazı da bu çerçevede değerlendirilmelidir. Öyleyse kesyapıştır ve düşü oluşum süreçlerini birbirlerine benzer uğraşlar olarak görmek ve dahası birbirlerini besleyen, geliştiren ve zenginleştiren yaratımlar olarak ele almak doğru bir yaklaşım olacaktır. Kolaj yerine Türkçe olarak kesyapıştır sözcüğünü kullanmayı öneriyorum. Sigmund Freud (1900), L'Interpretation des Reves, Fr. Çev. J. Laplanche et al. OC IV, PUF, Paris, 2003. Paul Aron, Jean-Pierre Bertrand, Les 100 Mots du Surrealisme, PUF, Paris, 2010, s. 26. Andre Breton, (1929) aktaran P. Aron, J-P. Bertrand, agy. s. 27. P. Aron, J-P. Bertrand, agy. s. 27. Adam Biro, Rene Passeron, Dictionnaire General du Surrealisme, PUF, 1982, Paris, s. 98. J. Laplanche, J-B Pontalis, (1967) Vocabulaire de la Psychanalyse, PUF, Paris, 2002, s. 341-343. Düş uğraşının çeşitli düzeneklerinin açıklandığı bu bölümde S. Freud'un Düşlerin Yorumu ve Laplanche ve Pontalis'in Psikanaliz Sözdizimi kitapları temel kaynakça olarak kullanılmış başvurulan diğer kaynaklar dipnotlarda ayrıca belirtilmiştir. Elsa Schmid-Kitsikis, Deplacement, içinde Dictionnaire International de la Psychanalyse, dir. Alain de Mijolla, Calman-Levy, Paris, 2002, s. 423-424. Laurent Danon-Boileau, Condensation, içinde Dictionnaire International de la Psychanalyse, dir. Alain de Mijolla, Calman-Levy, Paris, 2002, s. 343-344. Katia Varenne, Figurabilite, içinde Dictionnaire International de la Psychanalyse, dir. Alain de Mijolla Calman-Levy, Paris, 2002, s. 606-607. François Duparc, Elaboration Secondaire, içinde Dictionnaire International de la Psychanalyse, dir. Alain de Mijolla, Calman-Levy, Paris, 2002, s. 501-502. Alannah Moore, Collage, Fr. Çev. A. Favre, Pyramyd ed. Paris, 2018, s. 6. Lee McKenna, aktaran A. Moore, agy. s. 19. Lee McKenna, aktaran A. Moore, agy. s. 19. Marta Glogowska, aktaran A. Moore, agy. s. 31. Kaija Rantakari, aktaran A. Moore, agy. s. 44. Amy Rose, aktaran A. Moore, agy. s. 23. Amy Rose, agy. s. 23. Jill Ricci, aktaran A. Moore, agy. s. 147. Michael, DeSutteraktaran A. Moore, agy. s. 167. Sigmund Freud (1932), içinde Andre Breton (1955), Les Vases Communicantes, Gallimard, Paris, 2006, s.176."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/05/safak-gunes-gokduman-ana-madde-su/", "text": "Latincede başlangıç, köken, hareket kaynağı gibi anlamlara gelen ve Antik Yunan felsefesinin temelini oluşturan arkhe, ilk prensip ya da ilk element olarak da düşünülebilir. Arkhe kavramını ilk kullanan filozof ise Thales'tir ve Thales evrenin ana maddesinin su olduğunu söyler. Serginin başlığı olan Ana Madde Su Thales'e gönderme yapmakla birlikte birkaç istisna haricinde sergideki yapıtların konusundan ziyade tekniğine ve malzemesine işaret etmektedir. Benzersiz bir sanat formu yaratmak için renk ve çizimi birleştiren suluboya resmin en önemli özelliği hata kabul etmemesi ve sanatçıyı ilk seferde mükemmel bir sonuç almaya zorlamasıdır. Suluboyanın -geniş anlamda- en eski örneklerine Eski Mısır'ın papirüslerinde, Çin ve Japonya'da ipek ve pirinç kağıtlar üstüne yapılan resimlerde rastlansa da suluboya resim, kağıt yapımındaki gelişmelere paralel olarak Rönesans Döneminde Avrupa'da ortaya çıkmıştır. Avrupalı ressamlar, eskizlerinde suluboyayı kullanmış olsalar da suluboya resmin en eski temsilcileri çok renkli suluboyayı ilk kez kullanan Albrecht Dürer ve Van Dyck'tır. Suluboya resim Barok Dönem sonrası ve Rokoko Dönemi boyunca Almanya'da az bir ilerleme kaydetmiş; Fransa ve Hollanda'da ise yükselişe geçmiş; doruk noktasına ise 18. yy. sonu 19. yy. ın başında İngiltere'de ulaşmıştır. Suluboyanın ciddi ve etkileyici bir sanat aracı olarak değer kazanması da bu dönemde gerçekleşmiştir. Suluboyayı romantik ve pitoresk manzaralar için kullanan Thomas Girtin'in çalışmalarından ilham alan J. M. Turner bu hareketin öncüsü olmuştur. Bu yıllarda amatör bir sanatçı ve koleksiyoner olan Dr. Thomas Monro'nun malikanesini Turner'ın da aralarında bulunduğu suluboya ressamlarına açarak atölyeye dönüştürmesi suluboya ressamları topluluğunun kurulmasına zemin hazırlamıştır. Birçok ressam burada birbiriyle tanışma olanağı bulmuş ve Turner'ın yakın arkadaşı olan William Frederick Wells suluboya ressamlarını birleştirecek bir proje olarak gördüğü dernek fikrini hayat geçirmeye karar vermiş ve bu düşünce, bir arkadaşı aracılığıyla tanıştığı minyatür sanatçısı Samuel Shelly tarafından da desteklenmiştir. Shelley'nin vasıtasıyla Robert Hills ve manzara ressamı William Henry Pyne da gruba katılmıştır. Turner, Royal Academy üyesi olduğu için ve Paul Sandby de çok yaşlı olduğu için gruba dahil olmadığından grup üyeleri ressam arayışına girmişler ve sonunda altı ünlü ressamı, Francis Nicholson, Nicholas Pocock, John Varley ve küçük kardeşi Cornelius, John Claude Nattes ve William Sawrey Gilpin'i gruba katılmaya ikna etmişlerdir. 30 Kasım 1804'te Oxford Caddesi'ndeki Stratford Coffee House'da toplanan sanatçılar kendilerini Society of Painters in Water Colours adıyla tanıtırlar. Açılış toplantısından sonra Joshua Cristall, William Havell, James Holworthy, John Glover, Stephen Francis Rigaud ve George Barret'in de katılımıyla ilk sergideki üye sayısı on altıya çıkar. Önceleri Society of Artists veya Royal Academy'de sergilenen çalışmalarının, hem sayıca çok hem de daha büyük ve daha renkli olan yağlıboya tablolarla karşılaştırıldığında dezavantajlı duruma düştüğüne inanan dernek üyeleri, derneğin kuruluşu ve dernek sergilerinin açılmasıyla birlikte suluboya resmin hak ettiği önemi kazanması bağlamında ilk adımı atmışlar ve bu noktada oldukça etkili olmuşlardır. Türkiye'de ise süsleme sanatlarını hariç tutarsak suluboya resim 1795'te Mühendishane-i Berr-i Hümayun'un kurulması ve burada desen eğitiminin verilmesiyle başlar. 1834'te Mekteb-i Erkan-ı Harbiyye-i Şahane kurulmuş ve sanat konusunda yetenekli öğrenciler, eğitim için Avrupa'ya gönderilmiştir. Ferik İbrahim Paşa, Tevfik Paşa, Hüsnü Yusuf Bey ve Ahmet Emin Bey yurt dışına ilk gönderilen ressamlarımızdır. Batılı anlamda ilk suluboya çalışmaları yapan ressamlarımız ise İngiltere'de uzun süre yaşayan Hüsnü Yusuf Bey ve Ahmet Emin Bey'dir. Askeri okullara öğretmen yetiştirmek üzere kurulan Menşe-i Muallimin'in resim bölümüne Mekteb-i Fünun-ı Harbiye-i Şahane ve Mühendishane-i Berr-i Hümayun'dan mezun yetenekli öğrencilerin alınması da Türk suluboya resim sanatının gelişmesinde oldukça etkili olmuştur. Türkiye'de suluboya ressamları arasındaki ilk dayanışma eğilimi 1970'te başlamıştır. Başlangıçta Nüzhet İsimyeli, Celal Esat Arseven, Malik Aksel, Numan Pura, Ferit Apa, Cafer Bater, Cemal Güvenç, Hikmet Duruer'den oluşan Suluboya Ressamları Grubu ilk sergilerini 5 Aralık 1970'te açmışlar ve serginin kataloğunda amaçlarını Memleketimiz sanatında eksik kalan suluboya tekniğini sevdirerek yaymak ve geliştirmek, yeni yeni değerlerin yetişmesinde lüzumlu ortamı hazırlamak, suluboya ressamlarımızın çabalarını ve ürünlerini içte ve dışta sergiler açarak tanıtmak olarak ifade etmişlerdir. Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Deniz Gökduman ve Arş. Gör. Zerrin Pehlivan tarafından düzenlenen ve Bahri Genç, Bedri Baykam, Ceyda Güler, Deniz Bayav, Deniz Gökduman, Doğan Keskin, Ekin Akalın Kurucu, Gülten İmamoğlu, Güneş Acur, H. Avni Öztopçu, Kerem İşcanoğlu, Mehmet Yılmaz, Melihat Tüzün, Murat Havan, Nur Sultan Yıldırım, Özlem Üner, Şahin Memmedov, Turan Büyükkahraman, Zafer Malkoç, Zehra Başaran ve Zerrin Pehlivan'ın resimlerinden oluşan sergi, Suluboya Ressamları Grubunun da ifade ettiği amaçlar doğrultusunda Türk suluboya resmine önemli katkılarda bulunan ressamlarımıza bir saygı duruşudur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/06/dus-uzerine-talat-parman-7-eylul-sali-9-30-acik-radyo-95-0/", "text": "Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'a göre düşler bilinçdışına götüren zafer yoludur. Düşleri çözümlemek ruhsallığın işleyişini anlamak açısından çok değerli bilgiler ortaya koyar. Dahası düşlerin ruhsallığın en önemli yaratıcı ürünlerinden biri olduğu da unutulmamalıdır. Düş bir yaratım ürünü olarak ele alındığında onun oluşumunu sağlayan düzeneklerin bir yaratıcı uygulama olan kesyapıştır'a benzerliği ortaya çıkacaktır. Türkiye'li genç sanatçı Eda Cığırlı'nın kesyapıştırlarından yola çıkarak ve sanat tarihçisi Nilgün Yüksel'in de katkılarıyla bir metin hazırladım. Onun kısa bir bölümüne bu programda yer vereceğim. Yayını izleyemeyenler daha sonra podcast'dan dinleyebilirler."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/07/georges-mathieu-mathilde-denize-september-8-october-23-perrotin-new-york/", "text": "Nahmad Contemporary and Perrotin, in collaboration with the artist's estate, will co-present the first-ever extensive survey dedicated to Georges Mathieu, founder of Lyrical Abstraction and a pioneer of Action Painting, in the United States. The exhibition spans both spaces and brings together fifty works, including museum loans and never-before-seen paintings, for a reevaluation of the artist's contributions to the development of post-war art. As a key pioneer of Action Painting, the exhibition will pay particular attention to the artist's monumental paintings, which exemplify his commitment to the encounter between body and canvas. To mark the occasion, we are pleased to publish the first comprehensive monograph on the artist's life and work, with an essay by Germano Celant and an interview with Nancy Spector. On our second floor, Perrotin is pleased to present the first exhibition in New York by French artist Mathide Denize, which will conclude her participation in an artist residency at Villa Medici in Rome. A collector of discarded objects, she often cuts up her older paintings and then weaves them into new forms with found materials. Thus, new artworks are born from remnants of the past, a metaphor for the complicated existence of human beings. Opening on September 8th, in Reverse for a Better Move, Denize brings together an unprecedented assortment of figures that blur the boundaries between sculpture and painting, costume and installation."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/07/safak-gunes-gokduman-hulya-kupcuoglu-ile-cagdas-sanat-soylesileri-uzerine/", "text": "Hülya Küpçüoğlu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nden mezun oldu ve doktorasını yine aynı bölümde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında konstrüktivist resimler, kolajlar ve üç boyutlu çalışmalar yaptı. Video art ve posta sanatı projelerinde yer almasının yanı sıra ulusal ve uluslararası video art, posta sanatı projeleri de düzenleyen Küpçüoğlu, 2007'den itibaren popüler kültürle ilgilenmeye başladı ve popüler kültürü ele aldığı resimlerinde Yeşilçam dönemi Türk filmlerinde rol alan sanatçı portrelerini, film karelerini konu edindi. Popüler kültür imgeleri ve güncel olaylarla ilgili sanatsal çalışmalarını sürdüren Hülya Küpçüoğlu aynı zamanda AICA üyesidir ve sanat üzerine yazı ve röportajları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanmıştır. Bu yazı ve röportajlarını Çağdaş Sanat Söyleşileri başlığı adı altında iki ayrı kitapta toplamıştır. İlki 2019 yılında ikincisi Temmuz 2021'de Anima Yayınları tarafından yayımlanan Çağdaş Sanat Söyleşileri yaklaşık 20 yıllık bir sürece ışık tutuyor. Hülya Küpçüoğlu: Adapazarlıyım. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümünü bitirdim. Yazmaya her zaman meraklıydım. Şimdi çok vakit bulamasam da okul dönemlerinde ve sonrasında çok okurdum. Sahaflar, kitabevleri birinci gezme ve buluşma mekanlarımdı. İlk kişisel sergimi 2000 yılında açtım. 1999 yılından itibaren de röportajlar yapmaya başladım. İlk röportajım Sanat Çevresi dergisinde yayınlandı. Sanıyorum o dönemlerde yazarlığa başlayanların çoğunun, yazılarını yayınlayan dergidir Sanat Çevresi. Bildiğiniz gibi rahmetli Hamit Kınaytürk'ündü. Vefatından sonra maalesef dergi devam etmedi ama röportajlarım ve sergi tanıtım yazılarım farklı mecralarda devam etti. H. K.: Benim akademisyenliğim çok eski yıllara dayanmaz. Aslında her ne kadar 2009 yılından beri farklı üniversitelerde saat ücretli dersler versem de son 4 yıldır kadrolu olarak çalışıyorum.. Şu anda Ayvansaray Üniversitesi Resim Bölümünde çalışıyorum. Hem bir sanatçı olmak hem de yazarlık yapmanın aynı zamanda gençlerle bir arada olmanın bana iyi geldiğini düşünüyorum. Bir kere çok yönlü düşünmemi sağlıyor. Röportaj yapmayı seviyorum. Hep merak etmişimdir sanatçıların kendi ağızlarından çıkanı. Sergileri konusunda veya başka konularda ne söylemişler? Hem sorulması gerekenleri hem de merak ettiğim şeyleri soruyorum diyebilirim. Sanatçı/yazar olunca nedense bazı sanatçı veya galerici şöyle söyleyebiliyor: yazar mısın, sanatçı mısın? Bu beni çok şaşırtıyor. Çünkü Türkiye'de de dünyada da çok örnek var hem yazılar, kitaplar yazan, küratörlük yapan ama aynı zamanda sanatçı olan. Bu ayırımları yapanlar neden yapıyor bilemiyorum. 21. yüzyılda artık bunları konuşmamak lazım. Ş. G. G.: Çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan söyleşilerinizden oluşan Çağdaş Sanat Söyleşileri adlı kitabınız yeni yayımlandı ama bu ara yazılı mecralarda göremiyoruz sizi. H. K: Son yıllarda yazılı mecralarda söyleşileri azalttığım doğru. Ancak 2019 haziran ayında instagram söyleşileri yapmaya başlamıştım. Son aylarda artık sadece youtube kanalım için içerik üretip, yayınlıyorum. Hülya Küpçüoğlu youtube kanalında, şimdiye kadar olduğu gibi sadece ressam/küratör/galerici değil, sanatın farklı alanlarından da sanatçıları, yazarları, sinemacıları ağırlamaya başladım. Çok keyif aldığım bir mecra. Severek yapıyorum. H. K: Röportajlarım çok farklı gazete, dergi ve internet sayfalarında yayımlanmıştı.. Ancak en uzun soluklu röportaj yaptığım yer Haber Türk gazetesi idi. Dolayısıyla ilk kitapta sadece orada yaptığım röportajlardan bir derleme yaptım. İkinci kitabın hazırlıkları ise 2008-2009'larda zaten başlamıştı. O zamanlardan beri kitap yapmak istiyordum. Dolayısıyla bilgisayarımda bir klasöre bazı dosyaları kaydetmeye başlamıştım. 2. kitap 1999-2021 yılları arasında yapmış olduğum röportajlardan bir derlemedir. Elbette yer olmadığı için koyamadığım pek çok röportaj da var. H. K: Şu anda eski röportajlarıma dair yeni bir kitap projem yok. Sonra fikrim değişir mi bilemiyorum ama bundan sonra başka kitaplar yazmak istiyorum. H. K: Ön hazırlık mutlaka yaparım. Sanatçıyla veya sergisiyle ilgili çalışırım. Genelde karşılıklı gelerek röportaj yapmayı severim ancak olamıyorsa, mail aracılığı ile yaptığım olmuştur. Karşılıklı yapılan röportajın daha akıcı olduğunu düşünüyorum. Ben her ne kadar sorular hazırlasam da karşımdakinin verdiği yanıtlar üzerinden de yeni sorular türetmeyi severim. H. K: Kötü bir arşivci olduğumu söylemem lazım. Maalesef bazı röportajların tam çıkış yılı/ayı veya yeri konusunda bilgiye ulaşamadık. Dolayısıyla söyleşiler alfabetik sıraya göre yerleştirildi. H. K: Salgın sürecinde, atölyemde yeni resimler yaptım. Yapmaya da devam ediyorum. Ancak yakın zaman için kişisel bir sergi projem yok."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/09/utku-varlik-camera-obscura-narrative-gozlem-1/", "text": "Bacon yapabilirdi bunu; çok az sanatçıda olabilecek, gerçekten yaşadığı sanrıyı tuvaline çekinmeden aktarabilecek; kendine hiç bir sansür uygulamadan ya da müzelerin, büyük kolleksiyonların feodal yönetitimini boşa sayarak. Yalnız Papa Innocent x in çığlığı değil, yaşantısını yöneten homoseksüalitesi tuvallerinin içeriğindeydi. 1977'de Paris'te Claude Bernard galerisinde yaptığı serginin ikinci günü, sabah 9.30 da France Culture radyosonda yaptığı bir konuşma sırasında gelen bir telefonda, otelde beraber kaldığı dostunun kendini öldürdüğü haberini içine atıp konuşmayı sürdüğünü, resmine paralel dışa dönük yaşantısının kaotik iniş çıkışlarında, kendi varoluşu kadar darmadağın atölyesinde bu resimleri nasıl yaptığını da kendi gizemiyle götürdü. Çığlıktan buraya kadar gelmişken sanatçıları neyin yönettiğini konusu da sanat tarihçilerinin konusuna girmemiştir. Eğer söz konusu nevrozsa, Van Gogh konusunda da yanılmışlardı; izleme paranoyası olmadık öyküler, anlamsız detaylarla saptırılıp deliliğe kadar götürülen ve de resmini bu bağlantıda kurgulayanlar elbette kendi yalnızlığının ülkesindeki bu bilge adama iyilik yapmadılar. Bugün, iletişimin çok güç olduğu o yılların gerçeklerini kavrayabilmek çok güç! Tekrar söz konusu afişe dönersek: 50 60 yılları bence büyük sapmalar, Jacques Villegle, canı sıkılan bir Broton da bir başka kapıdan sahneye girip, sokak arkeolojisi olarak adlandırılan ve tüketim toplumunun silahı: sokak, reklam afişlerini yırtarak onlara ikinci bir anlam kazandırmak! Bunu kendine mal eden Villegle, kısa bir sürede harp sonrası köpüren sanat ortamında ve bu sanat okyanusunda kendine yer arayan uyanıkların belki öncüsü oldu. Sonuç malum: ready made, l'art urbain, kollektif gerçekçilik, gerilla alfabesi, cryptographie giderek street art..! Harp sonrası Fransa'nın çağdaş sanat adına ünlenen isimleri de bunun devamı oldu: Klein, Arman, Tinguely, Spoerri, Raysse vs. Şair, yazar, ressam Henri Michaux kendine soruyordu: .. sanatın amacı acaba hiç bir şeyin farkında olmayanları uyarmak mı? Bence bu sözünü ettiğimiz sanat ve bugün contemporary markalı her şey; masum duygu alanlarını manipüle eden, paraya dönük uluslararası büyük bir şamata! Belki bir gün bir tsunami sonrası sular çekildiğinde.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/09/12/utku-varlik-camera-obscura-anlamsizligin-anlami-virusten-sonra-sanat-mevsimi/", "text": "KAOS' un ikinci yılı bitmek üzere, örneğin Fransa'da Eylül'le birlikte saison litteraire şaşkınlık verici; geçen yıllara göre iki misli kitap roman yazılmış, dev kitap-evleri, ödülleri manipüle ederek kendi seçtiklerini vitrinlere yerleştirecek ama şunu açıklamada fayda var: 60 yıllarında tüm dünyayı kültür ve sanat adına mıknatıs gibi çeken Fransa, yaratıcılık adına kan kaybediyor, söz ettiğim, yazı'dan tutun da sinemaya kadar belki uluslararası düzeyde en mediocre bir sinema kendilerine özgü festivaller, ödüller düzenleyerek su yüzeyinde kalmasını beceriyorlar. Plastik sanatlardacontemporary milyarderleri bunu parasal yönetse de, Christy's, Sotheby's vs. milyarder F. Pinault star sistem yine Amerikalı ve İngiliz sanatçılarının elinde. Malum merakla geldiğimiz Fransa değil, Modern, Çağdaş adına kabuk değiştirerek bugüne geldiğinde bu ülkeyi yöneten kültür de başını aldı gitti; anlatmak istediğim bu bıkkınlığı, onun son günlerini yaşayan bizim kuşaktan meraklıları görebilir; ama her davulun önünde oynayanlar; işte bu yazımın devamında kendilerinden söz edeceğim. Bugün 12 Eylül: Amerika daha birkaç hafta önce Afganistan'da yediği tekmenin açısı dinmeden 11 Eylül'ü anıyor! Ramiz'in resimlediği çocukluğumun alfabe kitabı geldi aklıma, içeriği hala aklımda, örneğin: karga karga gak dedi, çık şu dala bak dedi, çıktım baktım o dala, şu karga ne budala! Bela aradığı her ülkeden kan-revan kaçarken, amacını gerçekleştirdiği birkaç ülke var, silah çekmeden: Büyük Elçi Ertegün'nün naaşını getirmişti Missouri zırhlısı, yıl 1948, İstanbul genelevlerine dek onarılmış; boyanmış; Amerikan denizcilerini ağırlamak üzere! Bu iyi niyetin arkasında ne gizli diye sorarsanız, Demokrat Parti'nin seçimi kazanmasıyla dini ön plana getirerek ülkeyi hiptonize etme planı, Amerika'da 16 milyon pocket Kur'an bastırıp, 1500 barış meleğini Anadolu'ya salıvermek çok iyi türkçe öğretilmiş ajan , ezanın Arapçaya dönmesi, komünist avı, kültüre sansür ve yargılama..! Politika ve ordu tam kontrol alındıktan sonra laisizmi nasıl sarsabilirim? Amerikan petrol şirketi Aramco vasıtasıyla Vehhabi'lerin finanse ettiği cami yaptırma ve Kur'an okulu gerçekleştirerek günümüz Türkiye'sini oluşturan kısa bir geçmiş. Buna paralel 60 yıldır askeri darbeler ve repression vs. Ülkemizin yaşadığı bu zulmün faturası yine bu Amerika'ya çıkacak! Twitter'de düşünür Emin Çetin sessizliğini bozarak, Sapancı Üniversitesi, Görsel Sanatlar ve Görsel İletişim-Tasarım fakültelerinden 22 genç sanatçının Dün, Bugün, İstanbul sergisindeki enstalasyon eserleri ima ederek Baudrillard, 'Çağdaş sanat yapıtları, galeriye gitmediğinde çöpe gider!' diyor,! ama bence bu dokundurma şu gerçeği açıklamıyor ya da kendisi değinmekten kaçıyor: giderek sanatla ilgili üniversite sistemlerinde çağdaş ve modern amaçlı öğretim ve öğrenciyi yönlendirmeye saptanmış genel bir misyonerlik açıkça ortada, sanki Amerikan üniversitelerinde olan ve paranın yönettiği ve zengin fondation'ların dışardan müdahale sistemi... Gördüğünüz gibi İstanbul Bienali de aynı kurguyu dile getirecek. Şaşırıyorum: ya bu adamlar Eminönü'den geçmemiştir ya da Arter ve onun çevresindeki snop galeriler gibi Kasımpaşa ve Dolapdere gelip, John Cage'in müziğini deşifre ederek Altan Gürman'nın resimlerini özlüyorlar. Hayır Emin Çetin, daha gelip görmedin; dünyanın en önemli Çağdaş Sanat koleksiyonu, François Pinault'un Venedik'ten sonra Paris'te birkaç ay önce Bourse de Commercede açılan devasa koleksiyonunu, o zaman Baudrillard biraz erken öldü; görseydi şöyle söylerdi: .. çöpten gelen contemporary koleksiyonlarına girer!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/10/03/vecdi-uzun-murat-oguzla-sanati-uzerine/", "text": "Murat Oğuz: Bilmiyorum fakat ben de sizin gibi merak ediyorum. Annem okuma yazma bilmezdi, o da büyüklerinden dinlemiş olmalı. Zaten masalların çoğu kulaktan kulağa, dilden dile dolaşarak hayat bulur. Belki bu masal İslamiyet öncesi çağların ürünüdür, bilemiyorum. Annemin, çocukken bize anlatmış olduğu bazı masal ve hikayeleri daha sonraları okuduğum Antik Çağ'da yaşamış olan İyonyalı Homeros ve eski İranlı yazar Firdevsi'nin Şahname'sinde de gördüm ve çok şaşırdım. Murat Oğuz: Sanatın tanımıyla ilgili birçok düşünür ve sanatçının düşüncelerini okudum fakat içlerinde en çok Veron ve Tolstoy'un sanat tanımını sevdim. İki düşünürün sanat anlayışını harmanlayarak şu tanıma vardım; Sanat tecrübe edilen bir duygu ve düşüncenin çizgi, renk, hareket, ses veya kelimelerle, sanatsal ögeler aracılığıyla bir başka insana hissettirme eylemidir. Tolstoy, sanatın ne olduğunu güzel bir örnekle açıklamıştır; Bir kurtla karşılaşan bir çocuğun yaşadığı korkuyu düşünelim, o anda yaşadığı korkuyu diğerlerine hissettirmek isterse; kendisini ve kurtla karşılaşmadan önceki durumunu, çevresindekileri, ormanı, kurdun görünüşünü, hareketlerini, kurtla arasındaki mesafeyi vs. betimlemesi gerekir. Eğer çocuk, hikayeyi, yaşadığı hisleri tekrar tecrübe eder ve başkalarını etkileyip, yaşadıklarını hissetmelerini sağlayabilirse, bu sanattır. der. Sanat, çok etkili bir iletişim aracıdır. İnsanları aynı duygu etrafında birleştirerek bütünlüğü sağlar. Bir örnekle açıklamaya çalışayım: Bana Yahudi Soykırımı nedir? diye sorarsanız; Adolf Hitler liderliğindeki Nazi Almanyası döneminde, SS güçleri tarafından işgal edilen sınırlar içerisinde yaklaşık altı milyon Yahudi'nin sistemli bir şekilde öldürülmesidir derim. Vermiş olduğum bilgi çoğu insan için yer ve rakamdan başka bir şey ifade etmez. Sadece ölü sayısı ile diğer insanların bu olay karşısında çok etkileneceğini sanmıyorum. Fakat Yahudilerin bu korkunç acısını; sinema, edebiyat, müzik, resim vb. sanatlarla ele aldığınızda, diğer insanlara aynı acıları hissettirerek insani duygular etrafında birleştirmiş olacaksınız. Ve bu acıların bir daha yaşanmamasına katkı sağlayacaksınız. İnsanlık tarihinde birçok katliam olmuştur. Bu acıları anlatan, ifade eden birçok ressam vardır. Örneğin; Goya'nın 3 Mayıs 1808 adlı tablosu, Fransız işgalcilerine direnen Madrid halkının kurşuna dizilerek toplu halde katledilmelerini anlatır. Goya bu katliam karşısında hissetmiş olduğu duyguyu, kusursuz bir denge ile bize de hissettirmiştir. Bu resimle 3 Mayıs'ta öldürülenlerin boş yere ölmediklerini halka hatırlatır. Murat Oğuz: Sanatçılar duyarlı insanlardır. Toplum için sakınca oluşturacak eserler yapmazlar. Çünkü bir başkasının acısına, sevincine, kederine, neşesine ortak olacak duyarlılıktadırlar. Bir başkasının derdini dert edinen insanlardır. Fakat tarihte kendi egemenlikleri için, sanatçıları kullanan diktatörler olmuştur ve gelecekte de olacaktır. Çünkü sanat, kitleleri etkileyen güçlü bir silahtır aynı zamanda. Örneğin Asur Kralı, bir şehre saldırmadan önce şehirde yaşayanları korkutup dehşete düşürmek için işkence sahnelerini betimleyen tabletler yaptırıp göndermiştir. Gözleri oyulan, yakılan, kazıklara oturtulan figürler... Daha sonra işgal ettiği şehirleri yakıp yıkmıştır. Evet özgün olduğumu düşünüyorum. Bir ömür sadece bir konuya takılıp kendimi tekrar etmiyorum. Birçok konuyu resimlerimde ele alıyorum. Sanatseverler, beni daha çok kuzgunlarımla tanıdılar. Kuzgunlar birçok insana göre çirkin hayvanlardır ve siyah renktedirler. Kuzgunları göründükleri gibi resmetmiyorum. Ben aslında ruhumdaki coşkuyu, isyanı, çığlığı resmediyorum. Duygularımın iletimi için, kuzgun sadece bir araçtır benim için. Figürlerimde aşırı bir deformasyon vardır. Görüneni olduğu gibi değil, ötesini göstermeye çalışırım. Resimlerimde aşk vardır, coşku vardır, keder vardır, hasret vardır. Bir sanatçıyı diğerlerinden farlı yapan en önemli ögelerden biridir özgün olmak. Size yaşadığım bir anıyı anlatmak isterim. Bir arkadaşım, altı yaşındaki oğluyla resim sergisine gitmiş. Daha önce sergide bulunan bir resmimi görmemiş olan çocuk, Aaa!, Anne! Bu, Murat amcamın resmi değil mi? diyerek annesine göstermiştir. Çocuklar saf duygulara sahiptirler. Yalan söyleyemezler. Henüz okumayı sökmemiş olan bir çocuk, onlarca resim arasından benim resmimi tanıyabiliyorsa eğer, bu özgünlüğün kanıtıdır. Benim resimlerimin kilise duvarlarına yapılan resimler gibi bir hikayesi yoktur. Resimlerim, yüreğimde taşıdığım duygularımın renklerle karışımıdır. Murat Oğuz: Bizi hayvanlardan ayıran en büyük davranışsal özeliklerden birisi de sanat yapmaktır. İnsanda yaratma isteği hep vardır, çevresini değiştirmek, dönüştürmek ister. Diğer sorunuza gelecek olursak, işin doğrusu ülkemizde ne şair şiirden ekmek çıkarır ne de ressam resimden. İstisnaları saymıyorum. Ayrıca resim yapmak sanıldığı gibi dinlendiren, huzur veren bir eylem de değildir; tam tersine sancılı bir süreçtir. Her doğum sancılıdır fakat sancılı olan yaratım süreci, istenilen sağlıklı ve nitelikli esere dönüştüğü zaman mutluluk başlar. Elbette ustanın dile getirdiği ikileme de düşmüyor değilim. Murat Oğuz: Resim sanatı ülkemizde Cumhuriyet dönemiyle başlamıştır bu nedenle köklü bir deneyim ve birikimimiz yoktur. Ve resme; şiir, müzik, edebiyat kadar kıymet verilmemektedir. Ayrıca resim sanatına yeteri kadar devletin de desteği yoktur. Bu nedenle ressamlar ülkemizde çok sıkıntılar yaşamaktadır. Biz Avrupa'da yaşayan insanlara göre iki sıfır geriden başlarız sanata. Avrupa'da doğup büyüyen bir çocuk ilk olarak annesinin kucağında bir kiliseye gittiği zaman duvarlardaki yüzlerce resim ve heykelle karşılaşır. Gotik, Rönesans, Barok ve Klasik sanatların muhteşem birikimini görür. Binlerce yılın birikim ve deneyimleri sonucunda ortaya çıkan Leonardo, Michelangelo, Rembrandt, El Grecoların vb. olağanüstü eserlerini görür. Resim sanatının ilerleyebilmesi için sanatçılara, galerilere ve de alıcılara ihtiyaç vardır. Bu ayaklardan ikincisi ve üçüncüsü maalesef zayıftır. İngiltere'de şöyle bir gelenek vardır: Yeni evlenen çiftlere resim hediye edilir. Ülkemizde ise altın... İngiltere'de böyle bir kültür oluşmuştur. Ne güzel bir gelenek. Altın, bir süre sonra harcanıp unutulur fakat duvarda asılı olan bir resim, ev sahiplerine, armağanı veren kişileri bir ömür hatırlatır. Avrupa'da hemen hemen her evin duvarında bir orijinal tablo asılıdır. Murat Oğuz: İlk çağlarda çizgi ve lekeyle yapılan resimler zamanla gelişti, Orta Çağ'da yeni teknikler, yeni yöntemler bulundu ve Rönesans dönemiyle mükemmele ulaşıldı. Doğada görülenin aynısı yüzeye resmedildi. Fotoğrafın icadı ile resim sanatının yolu değişti. Bedri Rahmi Eyüboğlu Kiraz dudaklı dilber çoktan resim sanatından boşandı, fotoğraf sanatına vardı, nur topu gibi bir de çocukları oldu, adını sinema koydular. Ressamların elinde de kala kala çizgi, leke, renk bir de benek kaldı. der. İlk çağlarda yapılan resimler bana daha sevecen, daha resimsel gelir nedense. Belki de resim sanatının doruk noktasına ulaşıldığı Rönesans dönemi eserlerinin tuzu ve baharatındaki eksiklik, çizgi ve lekenin arka plana alınmasıydı. Fotoğrafın icadıyla çizgi ve leke yeniden hak ettiği değeri kazandı. Ressamın iyisi doğayı ve fotoğrafı en iyi taklit eden kişi değildir, öyle olsaydı en iyi ressam fotokopi makinesi olurdu. Ressam dediğin doğayı inceleyip beyin süzgecinden geçirdikten sonra, olağanı olağan dışı göstererek, çizgi, leke, renk ve biçimlere kişiliğini katıp özgün bir yaratımla yüzeye aktaran kişidir. Kuzgunlar, çirkin kuşlar olmasına rağmen; sanki bir başka dünyadan gelmiş gibi gizemli, esrarengiz ve gururludurlar. Görüntüleri etkilemiştir beni. Murat Oğuz: Zafer Gençaydın'ın güzel bir sözü vardır Eski sazla da yeni türküler söylenir. Yeni şeyler aramak uğruna kadim yılların enstrümanlarını bir kenara iterek tenekeyle müzik yapmak ne kadar doğrudur bilemiyorum. Ben, daha çok geleneksel malzemeleri tercih ediyorum. Onlarca yıl denenmiş, sağlamlığı kanıtlanmış en iyi bez, astar, boya ve malzemeler... Tabii zaman zaman yeni malzemeler de denemiyor değilim. Yeni malzeme, riski de beraberinde taşır. 40 yıl sonra silinebilme ihtimali de vardır. Leonardo deneysel malzemeler çok kullanmıştır. Maalesef bu nedenle birçok resmi günümüze kadar gelememiştir. Murat Oğuz: Pandeminin resim sanatına hem olumlu hem de olumsuz etkisi oldu. Özellikle tam kapanma dönemlerinde kendimize daha çok zaman ayırma fırsatı yakalayarak yapamadığımız birçok şeyi gerçekleştirdik. Zamansızlıktan okuyamadığımız kitapları okuduk. İzleyemediğimiz nitelikli filmleri seyrettik. Kendi içimize dönerek bol bol resim yaptık. Bu dönemde daha çok ürettik. Fakat pandeminin sanata olumsuz etkileri de çok oldu maalesef. Bazı galeriler kapandı, fuarlar ertelendi. Ekonomik çark sekteye uğrayarak zaman zaman durdu. Şartlar ne olursa olsun bir sanatçı her zaman üretmeye devam eder. Murat Oğuz: Bunu tahmin etmek çok zor. Herakleitos'un dediği gibi; Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir. Fakat emin olduğum bir şey var ki; insan var olduğu sürece, duygu da var olacaktır ve insanlar duyumsadığı şeyleri başkalarına da hissettirmek isteyecektir. İnsanlar yok oluncaya dek, sanat eylemi de devam edecektir. Murat Oğuz, 1975 yılında Tunceli'de doğdu. Gazi Üniversitesi, Gazi Eğitim Fakültesi, Resim Ana sanat Dalında öğrenim gördü. Milli Eğitim Bakanlığı, Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı bünyesinde çeşitli ders kitapları tasarlayarak, fotoğraf, karikatür, grafik ve illüstrasyon çalışmaları yaptı. Yurt içinde dokuz kişisel resim sergisi açtı. Ayrıca çok sayıda karma sergi ve fuarda yer aldı. Çalışmalarına Antalya'da devam etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/10/24/utku-varlikcamera-obscura-alem-dergisiyle-contemporary-istanbul-a-ucmak/", "text": "Bu yıl yeni mekanı Tersane İstanbul'da 16. edisyonunu sanatseverlerle buluşturan Contemporary Istanbul özel bir davetle kutlandı. Tersane İstanbul'da gerçekleşen geceye; ALEM Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Gözde Yörükoğlu Ersu, Burcu ve Hakkı Yıldız ile Contemporary Istanbul Yönetim Kurulu Başkanı Ali Güreli ev sahipliği yaptı. House Of Brothers topluluğunun da yer aldığı gecede şık bir ambiyansa Jazz Band'ın caz müzikleri eşlik etti. İstanbul'un Haliç manzarasına karşı sanat dolu sohbetlerin edildiği davette sanatçılar, koleksiyonerler, sanatseverler, galeri sahipleri bir araya geldi. Akşam saatlerinde başlayan davette konuklar uzun bir aradan sonra buluşmanın heyecanı içerisindeydiler. Ali Güreli davet ile ilgili, ALEM Dergisi ile düzenlediğimiz bu geceyi aile buluşması olarak planladık. Contemporary Istanbul'un 16. edisyonu içinde yer alan davetlilerimizle beraberiz. Contemporary Istanbul'un bu seneki edisyonu İstanbul'a yakışan bir fuar olacak. Uluslararası bir fuara imza atıyoruz. 16 sene önce ismimize karar verirken meğerse bugünleri düşünmüşüz. Tersane İstanbul, şehrin tüm özelliklerini taşıyor ve Contemporary Istanbul ile buluşuyor. Biz bu gece burada bu heyecanı paylaşıyoruz. ifadelerini kullandı. Dirimart'ın kurucusu Hazer Özil ise bu seneki buluşmayla ilgili düşüncelerini Contemporary Istanbul bizim için en önemli projelerden birisi. Tersane İstanbul'da geçmişle geleceği birleştirmeyi hedefliyoruz. Ben ALEM Dergisi kültür-sanat editörü Kübra Bıçak. Paris'in Londra'dan sonra Avrupa'nın sanat başkenti olması konusunda dosya konusu oluşturuyorum. Sizden de bu konuda görüş almak isterim. Eğer siz de uygun görürseniz. Heyecanla dönüşünüzü bekliyorum. Bu hanım derginin sanat yönetmeniymiş ama açıkça bu dergiden haberim yoktu, şöyle bir göz attım, evet renkli basın ve bizim sosyete dergisi dediğimiz cinsten, genellikle kuaförlerin bekleme alanlarında bulunur. Niçin olmasın, bu derginin okuyucuları genellikle özel davetler, açılışlar, kokteyller vs. derginin çekeceği fotoğrafları, kendi albenilerini bilerek abartırlar; attığı kiloları ya da Bodrum güneşinin çekim alanında geçen yaz'ı anımsatmak; sezonu karşılamak adına yeni alınan bir kostümü de sergilemek, genellikle kıskandırmak istekleri vardır bunda. Çok ilginç, bu dergiler satar çünkü yalnız kendini sergileyen almaz, alt yapıdaki insanların düş bahçesidir bu dergiler. Enflasyonun tavana vurduğu bu ülkenin meçhul insanları; belki on dakika o portrelerin kadrajında kendini hayal edecek, Ali Güreli'nin monden yemeğine davet edilmiş, biraz sonra ultramodern galerileri elinde bir kadeh şampanya, küratörlere takdim edilecek! Yazıyı eylül ayında yayınlayacağız. Fransa'daki galerilerden cevaplar geç geliyor. O yüzden biraz gecikti. Ben yayın tarihi belli olduğunda sizi mail yoluyla bilgilendiririm. İlginiz için tekrardan çok teşekkür ederim. Sevgi ve saygılarımla, Benden istenen ve beğenilerine ters düşen, yayınlanmayan konuşmam. Bu konuda Kübra Bıçak da ortadan yok oldu! Bugün Çağdaş Sanatı, dolayısıyla sanatı Paris yönetiyor; yalnız sözüm plastik sanatlara değil tiyatro ve müzik... Sanat tüm çağlarda ekonomik güçlerin yönettiği bir kurguydu, yani değişen bir şey yok! Yalnız Amerika'nın Soğuk Harple kazandığı hegemonya, dünya'ya kendi sanatçılarını, onların ters-yüz ettikleri pentürü sanat tarihine soktu ve giderek bu açılımda sanat da kabuk değiştirerek contemporary etiketiyle başka bir boyuta girdi. Tuvalden, atölyeden çıkıp sonunda performans ya da hiç; herkes sanatçı, her şey sanat olabilir özgürlüğüyle kendine başka bir yol çizdi. Ne yazık o sürede 80 yıllarının sonu, Paris'te pentür sergileyen önemli galeriler ya kapandı ya da fotoğrafa döndü. Bugün domination Paris'in elinde olmasına değin, kendi sanatçılarını daha bu uluslararası ray'a oturtamadı, bence artık sanatta ulusal kimlikten çok global bir kişilik söz konusu. İngiltere geçen yüzyıldan beri Çağdaş Sanatı yöneten ve manipüle eden en etkin Avrupa ülkesiydi, bence yine önemli bir potansiyeli var. Unutmayalım 80 yıllarda Charles Saatchi bu lobiyi tek başına yönetiyordu ve 1998'de sahibi olduğu ünlü satış evi Christie's'i François Pinault'ya satarken 1.2 milyar euro ön plandan çekildi ama 80 yıllarında topladığı Genç İngiliz Sanatçıları örneğin Hirst, Tracey Emin vs. yine onunla çalışmayı sürdürdüler. Ama artık top Pinault'nun eline geçmişti, hızla bu sanatçıları da kendi fondation'ına bağladı. Londra galerileri her zaman ikinci planda, dışa biraz kapalı çalışırlardı, asıl dinamik Tate Modern'den yönetilir, dünyaya açılım gerektiğinde bu galeriler devreye girerlerdi, örneğin Emira ve tüm Arap ülkelerinde Çağdaş Sanatı pazarlama- yalnız Dubai'de on önemli İngiliz galerisi var- inanılmaz! Brexit'ten öte şu anda en önemli alternatif Fransa'da, en önemli dünyanın en zengin contemporary fondationları yine burada. Ünlü İngilizler son sergilerini yine Fransa'da yapıyor: David Hockney, Hirst şu anda Fondation Cartier de Çiçek Açmış Kiraz Ağacı sergisini unutmayalım! Chiristie's den öte yine en önemli satış evi Sotheby's yine Pinault'nun, iki yıl önce %30 nu elinde tutarak bir başka Fransız milyarder Partick Drahi'ye 1.5 milyara sattı. 5000 eseri kapsayan koleksiyonunu önce Paris'te tutmak isterken politik nedenlerle olmayınca, kızarak Venedik, Palazzo Grassi'ye ve La Punta Della Dogana'ya yerleştirdi. Sonuçta Venedik'in yanı sıra Paris Belediyesi ona ünlü Ticaret Borsası Sarayını verdi ve bu yıl büyük bir törenle açıldı. Milyarder Bernard Arnault'yu unuttuk, dünyada lüksün lideri ve geçen yıllarda açtığı Fondation Louis-Vuitton, aynen yine günümüzün en önemli sanatçılarının koleksiyonu ve de yine dünyanın en önemli sanat koleksiyonlarının retrospektifini yapıyor. Bu iki çağdaş mesen, Pinault ve Arnault'nun yanı sıra üst düzeyde çok önemli 10 fondation sayabiliriz; bu güçte Amerika dahil hiçbir ülke Paris'le yarışamaz. Kanımca Amerika'nın belki işine geliyor: tüm bu Fransız koleksiyonlarının en gözde sanatçıları yine Amerikalı Jeff Koons, Cy Twombly, Richard Serra, Basquiat, Cindy Sherman, Wool, Schütte. Buna paralel yine dünya çapında en önemli sanat galerileri, Ropac, Gogosian, Templon, Kreo, Yvon Lambert, Karsten Greve vs. yine Paris'te. Brexit'in sanata getirdiği ve de getireceği engeller daha su yüzeyine çıkmadı, Evrensel Sanat uluslararası bir sirkülasyonun gerektiği kolay açılımla yaşar; gümrükler, sınırlar, bürokrasi ve kaypak politika onu engeller. Fransa'nın başka bir avantajı çoğunlukla bilinmez; Kültür Bakanlığının, Çağdaş Sanatı desteklemek için kurduğu: FRAC BÖLGESEL ÇAĞDAŞ SANAT FONU. Uzun bir süredir Fransa'nın önemli 12 bölgesinde açılan Modern Sanat Müzelerini desteklemek ve sürekliliği adına 60 milyon euro bütçesiyle, her bölgenin komitelerinin kendi sanatçılarının yapıtlarını satın alıp sergilemek, bu işlevleri de her yıl önemli bir katalogla duyurmak!.. İyi niyetle başlayan bu sanat fonu, giderek tüm galerilerin bu sistemi kendi sanatçılarına çevirmek, ünlü sanatçıların da aklınıza gelebilecek her şeyi kendi eseri gibi satarak önemli bir istismar kısa döngüsüne çevirmesine rağmen dışa dönük bir skandal olmadı yalnız bir gazetenin röportajında 350 bin ne mene obje'nin depolarda çürüdüğünü okumuştum. Çünkü Contemporary pentürü dışladıktan bu yana genellikle enstalasyonaa dönük tüm kurgu'nun malzemesi: plastik, metal, kum, vs... Sonuç olarak Frac bu şekilde yoluna devam ediyor. İleriye dönük mesajım: Modern kaygısına kapılıp ve başını alıp giden sanat, tekrar pentüre dönüyor! Bu bir gerçek ama ne yazık, moda akımların dümen suyunda, boyalarını ve paletini çöpe atan ressamlar ve de sanat öğreten okullarda desen ve pentür tekniği atölyelerinin öğrenimden kaldırılması sonucu, genç sanatçılar da bilmiyorum ne yapacaklar! Hiç düşündünüz mü, kimin Art Baselden beklentisi olabilir? Evet o banka: bir kez merak ederek gittiğim bu fuarda ve fuara çok yakın kentin en lüks otelinde, Türk ziyaretçilere VİP salonu açan bu banka. Çok şaşırmıştım o kadar zengin ülke ve onların koleksiyoner milyarderi varken bize ne oluyor diye! Bu mekan restore edildi bir fuar alanı olarak kullanılacak kanımca; ilk kez Contemporary burada sergiliyor, yabancı galerileri getiremiyorlar, kendi kendine eğlenmek; belki bir kader."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/10/30/zahit-buyukisliyenalexandrette-1921-iskenderun-2021-6-ekim-13-kasim-2021-f-sanat-galeri/", "text": "F Sanat Galeri, 2021-2022 sezonuna çok değerli sanatçı ve eğitmen Prof. Dr. Zahit Büyükişliyen ile merhaba diyor. Bu yıl pandemi gerçeğine rağmen sanat dolu, heyecan verici birçok projeye imza atmayı hedefleyen F Sanat Galerisi, ilk olarak 6 Ekim-13 Kasım 2021 tarihleri arasında Alexandrette 1921-İskenderun 2021 adlı sergiye ev sahipliği yapıyor. Zahit Büyükişliyen, Türk resim sanatında güçlü üretimlerinin yanı sıra eğitimciliği ile de önemli bir yer almıştır. Çok sayıda önemli sanatçının yetişmesinde değerli katkıları bulunmaktadır. Büyük üstad, maceramıza ruhumun, tutkularımız, özlemlerimiz, renk ve biçim kazandırır. Geçmişimizi asıl ortaya koyduklarımızın üzerine düşen aydınlık görünür kılar ve yaşamın anlamı ya da anlamsızlığı o yaşamın ulaştığı sonuçtan gelir diyerek kendini ifade ederken, bu sergi ile köklerinden bugüne bir bağ geliştiriyor. Sanatçı, doğup büyüdüğü Amanosların eteğindeki İskenderun'un geçmişini irdeliyor. Önce denizyıldızları, balıkçı ağları, palmiye ağaçlarıyla dolu bu şirin deniz kasabasının, Büyük İskender'in Doğu seferinde Mısır'a giderken otağını kurduğu küçük İskenderiye, yani Alexandrette olduğu yıllara gidiyor; sonra kentin 1921'de Türkiye ile Fransa arasında imzalanan Ankara antlaşması sonrasında liman yapımıyla başlayan dönüşümlerine odaklanıyor. Zamanla göç alarak artan nüfusu, çığ gibi büyüyen gecekonduları, hızla kirlenen körfeziyle, bu tarihten tam 100 yıl sonra, 2021'de bir ticaret merkezi haline gelen, Türkiye'nin her din ve mezhepten en medeni insanların tüm provokasyonlara rağmen bir arada barış içinde yaşadığı, pek çok bilim ve sanat insanı yetiştirmiş olan bu güzelim kentte, neden hala bir konser salonu ve sanat merkezi bulunmadığını sorguluyor hüzünle. Zahit Büyükişliyen, 1946'da Adana'da doğdu. 1967'de lisans öğrenimini Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde tamamladıktan sonra, Milli Eğitim Bakanlığının açtığı sınavı kazanarak Avrupa'ya ihtisas yapmaya gönderildi. 1983'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde doktora yaptı. 1986'da Doçent, 1992'de Profesör oldu. Hacettepe Üniversitesi ve Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültelerinde ögretim üyesi olarak idari kadrolarda görev yaptı. Çagdaş Türk Resminde önemli yere sahip ve kuşağının en özgün ve yaratıcı sanatçılarından biri olan Zahit Büyükişliyen, yurtiçi ve yurtdışında birçok sergi açtı, karma sergilere, uluslararası sanat bienallerine ve fuarlara katıldı, sayısız odül aldı. Alexandrette 1921- İskenderun 2021 , sanatçının 181. kişisel sergisidir. Büyükişliyen, yapıtlarında, yaşamı anlamlandırma ihtiyacını, insanın dünya ile ilişkisini sorgulayan bir anlayışla ele alıyor. Durmadan çözülüp toparlanan ve ikinci kez ele geçmeyen yaşamı, ancak kendisine dışarıdan bakarak kavrayabilen, acılar çeken, başarıyı, huzuru, sevilmeyi ve güven duymayı özleyen insanın öyküsünü soyut anlatımlarla ortaya koyuyor. Sanatçı, yaşamını ve çalışmalarını İstanbul'da sürdürmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/11/22/isil-savaser-fernando-botero-1932/", "text": "Sanatçıya grotesk gelenekselci figüratif sanatın klasiği de denilmektedir. Sanatçı renkli tuvallerinde folklorik lezzet ve kitsch, İtalyan Rönesansı ve sömürge Barok'u ile bir arada bulunmaktadır. Fernando Botero, 21. yüzyılın en çok ilgi uyandıran sanatçılarından birisidir. Çağdaş sanatın yaşayan, en önemli heykel ve resim sanatçıları arasında olduğu kabul edilen Botero, insanları ve toplumsal yaşamı kendine özgü üslubu ile yorumlaması ile dikkatleri çekmiştir. Aynı zamanda kendi kültürünün toplumsal yapısını yansıtarak toplumun karakteristik figürlerini de canlandırmaktadır. Fernando Botero'nun çalışmaları her zaman şişirilmiş, abartılı biçimlerdir. Genellikle hiciv görüntüsü vermektedir. Botero'nun figürleri arasında iktidar şahsiyetleri, başkanlar, askerler, rahipler, kardinaller yer almaktadır. Botero, çıplak kadın figürlerinde özellikle agresif ve canlı bir şekilde hacimli formlar üretmiştir. Sanatçı, Sanatta yaratabildiğimiz ve düşünebildiğimiz sürece doğayı çarpıtmak zorunda kalıyoruz, sanat, her zaman bir çarpıtmadır. ifadelerini kullanmıştır. Kolombiyalı modern sanat ressamı ve heykeltraşı farklılığı ile dünya çapında tanınmış, aynı zamanda çağdaş resmin en önemli sanatçılarından birisidir ve onun resimlerinin kimliğini her biri ayrı bir ruh yüklenmiş tombul sevimli figürleri oluşturmaktadır. Boyalarını resim üzerine ince uygulamaları ile biçim sadeliği özellikleri göstermektedir. Sanatçının kendi ülkesi ile bütünleşmesi ve kendi kültürü ile ilgili yansımalar taşıması göze çarpmaktadır. Latin Amerika'yı ve halkını resmederken, neşeli görünen resimlerin anlam içeriğine baktığımızda yalnızlık duygusu barındırdıkları gözlemlenmektedir. Botero, eserlerinde sirk yaşamını gözler önüne sermiştir. Sanatçı, sirklerin zamandan arınmış bir konu olduğunu ifade etmiştir. Çalışmış olduğu sirk resimlerinde de ilk bakışta yüzümüzde tebessüm duygusu uyandırmış olsa da, yine aslında her birinin derin anlamlar yüklü olduğu, renkli sirk görüntülerinin ardında gerçekte yaşamın acısı ve tatlısıyla bir metaforu yansıttığı ifade edilmektedir. Şişman insanın sempatik olduğunu düşündüğünü ifade eden sanatçının, bu söylemlerinin ötesinde, eserlerinde söze dökülmeyen bir bozulma, genleşme, neşenin arkasında gizlenen hüzün ve burukluk vardır. Güzellik, form ve biçimin izinde plastik sanatın kaygılarını taşımayan Botero'nun şişmanları, bu kaygısızlığın sempatisini yansıtmaktadır. Botero,'Her şeye hacim veriyorum. diyerek bir insan figürüne, hayvana, bir manzaraya hacim vererek eserlerini üretmiştir. Sanatçı için bolluk cömertlik ile şehvet arasında sıkı bir bağlantı bulunmaktadır. Çok anlamlılık Botero'nun sanatının karakteristiği olmuştur. Sanatçı, bilinçli olarak bu şekilde çalışmıştır. Yüzler ve başlar gibi ana formlar ile birlikte ağızlar, gözler, burunlar gibi detaylandırmalar arasındaki boyutlandırmalar ve orantılar ile yapmış olduğu oyunlar örnek verilebilmektedir. Çoğu zaman fizyolojik unsurları şişirilmiş yüzlerin boyutlarına oranla, aşırı derecede küçülterek uygulamaktadır. Üslubunun merkezinde şişman figürleri yer almaktadır. Ona göre şişman güzeldir, çünkü şişman insanlar diğer insanların yüzünde tebessüm, sempati yaratmaktadırlar. Ölü doğalar Botero için 1960'ların sonlarından itibaren imgesinin kaynağını oluşturmuştur. Sanatçı, sanatını bir elma ya da portakal çizdiğimde, insanların bu elma ya da portakalın bana özgü olduğunu ve onu benim çizdiğimi fark edeceklerini biliyorum, çünkü benim yapmaya çalıştığım şey, çizilen her öğeye en yalın olana bile, derin bir inançtan kaynaklanan bir kişilik verebilmektir. sözleriyle ifade etmiştir. Çalışmalarında, 1950'li yılların başlarında İspanya ve İtalya'daki seyahatlerinde onun için önemli referans olan Manet, Dürer, Goya, Rubens, Cezanne, Velasques gibi sanatçıları incelemiş olduğu gözlemlenmiştir. Sanatçı, taklit etmeyerek onların ruhunu kendine has görüşleriyle resmetmiştir. Botero'nun sokak çalgıcılarından, yürüyen insanlara ve boğa güreşçilerine kadar resimlerinin Kolombiya'nın parçalarını yansıttığı gözlemlenmiştir. Bu yerellik, resimlerinde renklerin ve nesnelerin ayrıntılarında görülmektedir. Günümüzde beden olumlama hareketi ile ilgili görsellerde sanatçının resimleri kullanılmaktadır. Botero, sadece insanları değil, resimlerindeki her canlıyı, nesneyi hacimli çizdiğini ve bunu teknik olarak tercih ettiğini belirtmekte ve klasik güzellik normlarını şişmanlatarak bozmaktadır. Gerçekte Botero'nun şişman formları, bir toplumsal güzellik normunu kırarken kusursuz vücut hatları ve kıvrımları ile kalıpların dışına çok çıkmamaktadır. Sanatçı, amacının şişman insanlar çizmek olmadığını, hatta kendisine göre şişman değil, yalnızca hacimli olduklarını ifade etmiştir. Bu hacimler de sanatçıya renkleri dilediği gibi kullanma özgürlüğü vermektedir. Botero'nun resimlerinde ve heykellerinde izleyiciyi gülümseten orantısız, taşkın bedenler ve nesnelerdir. Bu, sanatçı için abartılı ve fantastik bir dünya olup, Kolombiya'nın gelenekselinden, Batı uygarlığına uzak bir estetik anlayışı olan bir uygarlıktan oluşmaktadır. Sanatçı, şiddet ve yoksulluk dolu Kolombiya'nın sokaklarında boğa güreşçisi olmak istediğini, ancak arenada boğa ile göz göze geldiğinde vazgeçtiğini ifade etmiştir. Arena çizimlerine daima devam etmiştir. Sanatçı, önceleri doğduğu ülkedeki Diego Riviera, Orozco gibi ressamlardan ve kilise duvar resimlerinden etkilenmiştir. Goya, Picasso ve Velasquez ilham kaynağı olmuştur. Sanatının üslubunda Avrupa deneyimi olgunluk sağlamış olsa da, onun resimlerinde toplumsal konular, dramlar, günlük hayat, eğlenceler, rahipler, kardinaller varlıklarını sürdürmüşlerdir. Botero, günlük yaşamın karmaşık yapısını yalın bir kompozisyonla, özgül bir dil kullanarak anlatmakta, bu şekilde öğelere üç boyutlu, hacimli bir plastik boyut vermektedir. Botero'nun çalışmalarında konunun gerçekliği, tekniğin mükemmelliği ve orantısız biçimlerin varlığı fantastik bir dünya yaratmaktadır. Teknikteki başarısına genç yaşlarda çalıştığı illüstrasyonların da etkili olduğu gözlenmiştir. Botero, boya plastiğine ve hacme dayalı incelikli tekniği ile konunun uzağında durmuş, nesnelere, kişilere ifade vermekten kaçınmıştır. İşkence resimlerinde bile acı çeken insanların duygularını yüzlerine yansıtmamıştır. Botero'nun figürleri çelişik ruh halleri barındırmazlar. Hüzün, sevinç ve neşe gibi duyguları yoktur. Figürler, dile getirilmemiş şeyleri saklamakta ve gizemlidirler. Botero'nun üslubu şişman figürleri ile iki boyutlu yüzeyde başlamış, heykelleri ile özgürlüğüne ulaşan bir süreç içinde gelişmiştir. Sanatçı, çalışmalarında bronz çamur, mermer gibi geleneksel malzemelerle, uzanan kadın figürleri, büyük insan başları, torslar, renkler ve hayvan figürleri gibi konuları ele almıştır. Bu formlar, hacmin abartılı etkisiyle dışbükey formlarla şekillenmiş ve kamusal alanlarda sergilemiştir. Yirminci yüzyılın başlarından itibaren pek çok heykeltıraş, formlarını çalışırken bilinen oyma veya modelleme pratiklerini ve figürü terk etmişlerdir. Ahşap metal, taş gibi sanat malzemelerinden genel anlamda bir kopuş sergileyerek heykelin sınırlarını da genişletmiş ve yeni ufuklar açmışlardır. Ancak, günümüzdeki değişimler heykel sanatına çok disiplinli bir alan açmış hacim sanatı olarak heykelden beklenenleri karşılayacak etkide geleneksel modelleme teknikleri ve malzemelerle üretilen çalışmalara bir özlemi de beraberinde getirmiş bulunmaktadır. Botero, heykellerinin abartılı formlarıyla hacimle ilgili beklentileri karşılayarak günümüzün örnekleri arasında etkili olan sanatçı olmuştur. Sanatçının iki boyutlu yüzeylerde şişman figürleri ile resimde başlayan hacimle bağlantısı, heykel çalışmaları ile birbirini bütünlemiştir. 1952'de Bogota'da ulusal resim yarışmasını kazanan, aldığı ödül ile 1953'e kadar Barcelona, Madrid ve Paris'te yaşayan sanatçı, bu süre içerisinde hacmin etkili gücünü aramış olan Rönesans sanatçılarının eserlerini incelemiş, boşluğun ve hacmin özelliklerini araştırmıştır. Sanatçı, sanatının özelliklerini ve tarzını geliştirme sürecinde Avrupa kültürünün yanında Latin Amerikalı sanatçılardan da etkilenmiştir. Diego Riviera, Enrique Graue, gibi geliştirdiği sanat şekline, Daumier gibi, birey ve toplum bozukluklarını ele almış, uyandırdığı hicvi, hacimli figürlerine ekleyerek sempati kazanmıştır. Botero, 1958 yılında Bogota'daki National de Columbia Üniversitesi'nde çalışmaya başlamış, daha sonra 1960 yılında New York'a gitmiştir. Sanatçı için Avrupa Kolombiya ve Amerika arasında yoğun bir sergileme dönemi başlamıştır. O dönemde New York sanat ortamına soyut sanat hakimdir. Sanatçı, eserlerini sergileyecek galeri bulmakta zorlanmıştır. Alman Dietrich Mahlow isimli müze müdürü, 1968-1970 yıllarında eserlerini Almanya'da beş ayrı müzede sergilenmesinin yolunu açmıştır. Bu sergilerden sonra, Paris'teki Maolborough galeriden davet almış ve dünyanın önde gelen sanat tacirleri eserleri ile ilgilenmeye başlamıştır. Botero, uluslararası izleyiciye ulaşmasından sonra, 1970'lerin başlarında özellikle bronz ve mermer malzemelerle üç boyutlu çalışmalar yapmış, aynı zamanda da generaller, kardinaller, rahipler gibi farklı kişilere ait figürleri de resmetmeye devam etmiştir. 1975 1977 yılları arasında resim çalışmalarına ara vererek tamamen heykele yönelmiştir. Paris Sanat Fuarı'nda yirmi beş metal heykelden oluşan çalışmalarını sergilemiştir. Botero'nun heykel anlayışına göre önemli olan şey, formla oynamaktır. Resimde gerçeğin illüzyonu yaratılmakta, ancak heykelde gerçeğe dokunulabilmektedir. Heykel formların saf, evrensel görünüşünü sunmaktadır. Heykel sanatının en belirgin özelliklerinden biri, farklı şekil ve boyuttan oluşmuş dolu formların ilişkisinden meydana gelmesidir. Bu dolu elemanlar, heykelin ana hacimleridir. Heykelin yarattığı etki, bu ana hacimlerin orantısal ilişkilerine, karakterine, mekansal düzenine ve bir araya gelme şekline dayanır. Botero'nun anonim gövdelerle şişirilmiş gibi kurduğu ana hacimler, yuvarlak, dışbükey, yumuşak formları ile dikkati diğer özelliklere dağıtmadan, doluluğun farkına varmamızı ve hacmi bütün olarak algılamamızı sağlamaktadır. Tabii ki dokunmaya da davet eden etkisi ile sanatçının heykelleri ile izleyici arasında iletişim kurulmaktadır. Latin Amerika sanatının günümüzdeki önemli temsilcilerinden olan Botero, figürlerinde bronz, mermer, çamur gibi katı geleneksel malzemeleri yumuşak ve abartılı formlara dönüştürmektedir. Hacmi en uç noktada hissettirmeyi hedefleyen anonim iri gövdeler, sanatçının heykellerinde özgürlüğüne kavuştuğunu göstermektedir. Heykellerinde iri, abartılı, dışbükey formlar ile yakaladığı hacim etkisi ile beynimizde yaptığımız derinlik ayarlaması etkilerini somutlaştırarak fark edilir hale getirmiştir. Botero, günümüzde sanat eserlerinin içine girmekte zorlanan izleyici açısından herkesin katılabileceği, dokunmaya davet eden evrensel bir form dili yaratmıştır. Sanatçı hayal gücünün etkisini dünyanın her yanındaki kamusal alanlara, meydanlara, parklara taşıyarak izleyicinin kolaylıkla bu heykellerle iletişim kurmasını sağlamıştır. Fernando Botero derinliğin, yani hacmin hareketli ve duygusal olduğuna inandığını, bu nedenle derinliğin çizimlerin en önemli unsuru olduğunu ifade etmiştir. Şişman figürleri ile klasik sanatın göz ardı edilen gerçekliğini ironi ile ileri taşımış, dolgun figürleri ile Neo figüratif kompozisyonları karakteristiği olmuştur. Abartılı oranlara sahip figürleri izleyiciye mizahi şekilde yansıtmaktadır. Botero, kompozisyonlarında Latin günlük yaşamını oburluk ironisi üzerinden tüketim alışkanlıkları olarak resmetmektedir. Botero, ürettiklerinin olağanüstü bir devrim olduğunu, ilgi çekici şekiller ve derinlikleri, heyecanı yansıtmaya çalıştığını ifade etmektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/11/22/utku-varlik-limmortelle-olumsuz-bir-filmin-oykusu/", "text": "1960'lı yıllarda Beyoğlu'nda, genellikle Emek Sineması'nda özellikle Fransız sinemasının en iyi dönemini kapsayan seçme filmleri görme şansımız oldu; genellikle Avrupa sineması da diyebiliriz. Nedeni: Türkiye sinema borçlarını ödeyemeyince Amerika'nın koyduğu ambargo sonucu bir iki yıl Amerikan filmleri piyasadan çekildi. 1960 yılları Avrupa sinemasının en güzel yıllarıydı, belki bir tesadüf; iki yıl boyunca Fransız, İtalyan ve İngiliz filmlerini gördük. İşte bu süreçte Alain Resnais'nin Geçen Yıl Marienbad'da filmi çok değişik anlatımı ya da absürt vizyonuyla, bilmiyorum neden, bizi çok etkilemişti! Bu sinema yine o yıllarda anlatım olarak Michelangelo Antonioni'nin Gece filmiyle eşleşir; entelektüel, eşi çok az görülebilen, kültüre bakışı en yatkın bu sinema dili ne yazık, bir süre sonra kendini ticari amaçlı bir sinemaya bırakacaktı. Alain Resnais'nin Geçen Yıl Marienbad'da filminin senaryosu, o günlerde çok konuşulan Fransız Yeni Romanı akımının öncüsü Alain Robbe Grillet'nin idi! Bu filmin paradoksal başarısı, Alain Robbe-Grillet'ye beklemediği uluslararası bir ün kazandırdı, oysa konusu Arjantinli yazar Adolfo Bioy Casares'in Morel'in Buluşu romanından esinlenmişti. Olağanüstü kutlamalar hemen hemen bir yıl sürdü, dünyanın önemli kentlerinde galalar, üniversitelerinde konferanslar... Yazar bu sürprizden mutlu ama yorgun, kendine bazı sorular yöneltmeye başlamıştı bile: Bir filmin kurgusu, içeriğin ustalığı, anlatımın çekiciliği vs. senaryoya bağlı; yönetmen bunu görsele uyguluyor yani sahneye koyuyor! O zaman yazdığım senaryoyu benden daha iyi kim sinemaya uyarlayacak? Kısa bir sürede karar verdi, kendi sinemasını yapacaktı; o yılın sonunda sinopsis hazırdı: L'Immortelle! Öncelikle, Yeni Roman nedir: Geçen çağın başlarında savaşların, ekonomik krizlerin ve insana özgü bir bulantının dışa vuruşuyla, sıkıntının sanata dönüşümündeki bir farklılık isteği! Bu sapmanın adı moderndir! Tüm sanattaki essentielle gereçleri silkeleyip yani yüklerinden arındırıp, anlamı tek düzelikten kurtarmak, belki yalınlaştırmak! Sanatta anlamak ya da anlamamak, giderek bir sanat eserinin farkına varmak edimseldir; bireysel yargılama ve kavramda daha çok dış etkenler rol oynar. Fransa'da Minuit Yayınevinin çevresindeki Alain Robbe Grillet, Nathalie Sarrault, Margeuerite Duras ve Samuel Beckett de bu akımın öncüleridir. Alain Robbe Grillet Le Voyeur ve La Jalouisie romanlarıyla bu akımın öncüsüdür. Bu modern kaygısı romanda fazla sürmedi, geriye yalnız Samuel Beckett kaldı! O günlerde bize kültür adına ulaşanların çekim alanındaydık, Batı'dan ne gelirse ona hayrandık! Oysa o yıllar yaşadığımız politik sarsıntılar ve de ekonomik çöküntü sonucu, kültür bir lüks oldu! Çok ilginç, bu tür kuşatmalarda insan daha etkin ve meraklı, giderek daha da üretken oluyor; örneğin kağıdın bir meta olduğu bu dönem belki Türk yazınının en bereketli yıllarıydı. Her şeye açtık, meraktı bizi yöneten. Akademi'de bir sinema kulübü kurmuştuk, Sinematek'ten önce. Özellikle sinema ilgi alanımızdaydı ama olanaklarımız kısıtlıydı. Örneğin Neco'yla yaptığımız GİZ filmini ödünç süper 8 kamerası, iki kaset siyah-beyaz negatif ve bir lambayla morgda çekmiştik. Bugün elimizdeki olanakları o gün düşleyemezdik bile. Örneğin bir iPhone'la o mekanlarda bir video çekmek! Sinematek'in açılışıyla sinemalarda gösterilmeyen özellikle Rus sineması, Ayzenştayn vs. ve harika Polonya sineması, yani o yılların Demir Perdesi olarak dışa kapalı ne varsa, kültür otoyolu gibi bize ulaşmaya başlamıştı. Tüm Avrupa ülkelerinin kültür ataşelerinin çabalarıyla oluşan bu sinerji sinema kültürümüzün asıl kaynağı oldu. Yıllar sonra, 2004'te eşi Catherine -yazar ismi: Jeanne de Berg- yazdığı 500 sayfalık günlüklerinde L'Immortelle'e tümüyle üç sayfa ayırmış: Alain Robbe Grillet'nin yönetmenlik sevdası, işin zorluğunun farkına vardıktan sonra pişmanlığa dönüşüyor ve ipin ucunu kaçırıyor. Vazgeçemeyeceği için de kısa bir repaire için İstanbul'a gidip geliyor; sırf prodüktör Michel Bernheim'i Paramont adına ikna etmek adına kentte kısa bir tur atmak, bilmediği ama sihir olarak çekim alanında düşlediği bu kenti kendi içeriğinin dekoru yapmak! Nisanın başında Orient-Express'le İstanbul'a varırlar ve Opera Oteli'ne yerleşirler. Kaldıkları bu üç hafta boyunca fotoğraf direktörü Barry ve İstanbul'dan dekoratör Cornelios -daha sonra Paris'te karşılaştık, çok ilginç bir tip- ve kılavuzlar Melikyan ile Yafe'yle İstanbul'u dolaşırlar. Reperage yaparken ve bir turist gibi naif bakarken İstanbul'un gizemi Fransızları şaşırtır, örneğin Arnavut kaldırımlarından birinde bir mezar taşı da kullanılmış, hemen bu listeye konulur. Fransız konsolosluğunun Tarabya'daki harika konağı da onları şaşırtır, iç çekimler için kullanılması adına onların emrine verilir. İstanbul'daki oyuncuları bulmak için Lütfü Akad görevlendirilir, Fransızca bilen bir oyuncu bulmak çok güç olduğu için dertlerini anlatacak Belkıs Mutlu'yu bulurlar. Belkıs Akademi'de mitoloji profesörüydü, Mimar Asım Mutlu'nun kızı, kanımca o yıllar Matisse'in oğlu Pierre'le sözlüydü. Evdeki görevli bayan rolüne Fransızca bilen sinemadan bir bayan bulunamayınca rolü Belkıs yüklenir. İşte Kürt Neco'yla parasız günlerimizde Belkıs'ın bize bulduğu bu iş nedeniyle Immortelle olduk. Çekim yaz aylarında olacaktı. Paris'e dönüşlerinde kadın oyuncu aramaya başlarlar, öncelikle Marina Vlady düşünülür, para konusunda anlaşmazlık çıkmadan önce, Vlady'nin gözü senaryoyu tutmaz ve cayar. Sonunda Françoise Brion düşünülür ve rolü kabul eder. Filmin konusu: İstanbul'a gelen genç profesör, karşılaştığı güzel ve çekici kadınla yaşamaya başlar, kadın ona masalımsı kenti gezdirirken bu labirent misali kentte kaybolur! Sonuçta, profesör onu aramaya karar verir. Bilmiyorum Alain Resnais böyle bir senaryo ile ne yapardı? Yapmazdı kanımca, ben daha çekim başlamadan Alain Robbe Grillet'nin gerçekten sinemadan anlamadığını sezmiştim: Çekimin birinci günü alkol komasında olduğu için gelmedi, şarapla rakıyı karıştırmıştı, eşi Catherine de yoktu ortalıkta, Paris'ten bekledikleri bir bayan gelmişti, onunla beraberlermiş! Yıllar sonra eşinin günlüklerini okuduğumda, bu gelen bayanın Catherine'le olan sado-mazoşist ilişkileri beni çok şaşırtmadı; İstanbul'da kaldıkları sürede değişik kadınlarla beraberlikleri bu dekoru kanıtladı! Yönetmen olmayınca ne yapılır: ekibi götürdüğümüz Sulukule'de yine kaldırım taşları, anlamsız çekilen peyzajlar, tepede amansız bir güneş, bu adamlar deli mi diye bakan meraklılar. Filmin çoğu planında oy farfara farfara müziği eşliğinde sıkıcı kaldırım taşlarında yürüyor kamera! Akşamüstü teknik ekipi götürdüğümüz meyhanelerde yaşadıkları bir başka İstanbul'u hiç unutmadılar. Kürt Neco bu konuda başroldeydi; Barry ona yeniden yazacağı Zapata filminde başrolü veriyordu, Bir Meksikalıdan daha Meksikalı; çok ilginç, nasıl oldu da Elia Kazan Viva Zapatayı burada çekmedi! diye dalga geçiyordu! Françoise Brion'a takılmıştık Neco'yla, belki pas verir diye, kadın da biraz kaçıktı, sürekli olarak Alain Robbe-Grillet'le tartışıyordu; adamın seksüel sapmaları bir kadının gizemini, bir sokak kadınına çevirecek kadar komikti ve senaryodaki anlamsız erotik sahneler katiyen o kentin gizemiyle çakışmıyordu! Biz de başrolü oynayan Jacques Daniol-Valcroze'un gerçekten onun kocası olduğunu bilmiyorduk ve de kadınla bir sorun yaşadığını seziyorduk. Bir antikeri oynayan Ulvi Uraz tiyatroda iyi bir aktördü ama sanki bu filmde rahatsızdı ve pandomim yapıyordu! Tüm yabancı yönetmenler gibi İstanbul'u doğunun hayali ve kiç bir kenti gibi görmek yanlışlığı! Dil sorunu ve yönetmenin acemiliği filmi bir kukla oyunu misali monoton ve çok amatör kılıyordu. İstanbul deyince fondaki mistik müzik de filmi bunaltıyordu! Bırakın bu filmi, bir yabancı gözüyle Doğu'yu kurgulayan kaliteli hiçbir film görmedim! L'Immortelle vizyona çıkınca hemen notunu aldı ve yok oldu. Alain Robbe Grilette ise 1965'te Transe-Europ Exspress filmiyle ikinci kez şansını denedi, tutmadı. Romanda da öyle... Unutuldu. Kanımca bugün Yeni Roman başarısız bir sapmadan öte bir şey değil!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/06/hulya-kupcuoglu-salyangozun-yolculugu/", "text": "Sürüngen bir hayvandır salyangoz. Sırtındaki kabuğu onun evidir. Muhteşem bir yapısı vardır bu evin. O, bir Altın sarmaldır. Fibonacci sayılarının bir benzeridir. Büyüyen bir salyangozun kabuğundaki odacık sayıları da artar. Her bir oda kendinden önceki iki odacığın toplamı kadardır. Ayşe Ebru Eryılmaz'ın sergisine konu olan salyangoz ve altın sarmal, sanatçının resimlerinde sadece bu yanını değil sembolik yanını da barındırmaktadır. Spiral, çok eski bir semboldür. Bazı kaynaklarda İ. Ö. 3200'lü yıllara dayandığı yazmaktadır. Peki, içten dışarıya doğru giderek genişleyen bu spiral bize neyi ifade eder? Aslında az önceki tarifindedir anlamı da. Yani, sürekli gelişmeyi, büyümeyi işaret eder. Spiralde eril ve dişil enerji birliktedir. Yin-yang gibi veya negatif pozitif gibi... Spiral bir yaşam yolculuğunu haber verir bize. Bu, kadın ve erkeğin birlikte yaşam yolculuğudur, tıpkı salyangoz ve spiral gibi. İç içe geçerek ve dönerek, evren gibi... Sanatçı açısından spiral her şeydir. Her şeydedir ve her şeyi içerebilir. Mesela, mikro evrene dair bilgileri içerebilir ya da bir labirenti andırabilir. Yolu aramayı, çıkış bulmayı çağrıştırabilir. Modern toplum eleştirisine de soyunabilir. Modern zamanlar filmine atıfla, dişlileri, ekonomiyi, sanayiyi içerebilir. O, evleri, kentleri, kasabaları göstere de bilir. Bazen bir bezeme gibi tüm yüzeyi sara da bilir. Bezeme nokta veya çizgi veya farklı biçimlerde karşımıza çıkabilir. Doğadan bir parça veya geometrik bir düzenin parçası da olabilir. Tıpkı sanatçının resimlerinde olduğu gibi. Detayları sevdiği bellidir sanatçının. Sabırla tek tek uğraşır detaylarla. Plastik bir öge olarak dekoratif detaylarda kaybolmadan yapar bunu. Farklı malzeme bile kullansa, bize, hep detaycı yaklaşımını sergiler. Sanatçı için sarmal, hayattaki yolculukta karşılaşılabilecek her şeye bürünebilir. Sergide, rölyef etkili işlerin de olması, sanatçının üçüncü boyuta çıkma isteğini gösteren bir delildir. Nitekim bir söyleşimizde, üç boyutlu çalışmalar yapmayı düşündüğünü de söylemesi, rölyef ve dijital işlerinin nerelere varabileceği hakkında da bize fikir verir. F Sanat Galerisi'ndeki sergisinde, bir resminde Eryılmaz, bir spiral form eşliğinde erkek ve kadını altın sarmal içinde, bir salyangoz kabuğu gibi kendiliğinden ve saf bir sunuş ile gösterir. Bu yaklaşımını farklı çalışmalarında, farklı biçimlerde sunar. Örneğin, sarmaldan oluşan kadın ve erkek bedeninin labirent olarak sunulması, ilişkilerdeki bilinmezlikler, çıkmazlar veya arayışlar şeklinde yorumlanabilir. Sanatçının papirüs üzerine yaptığı başka bir resimde doğanın içindeki salyangozu şeffaf bir sarmal ile gösterir. İlk bakışta salyangoz yok gibidir. Ama oradadır ve sırtında, sanki içinde var olduğu doğayı da taşımaktadır. Spiral sembolü pek çok farklı şekilde kullanılabilir. Sanatçı, salyangoz üzerinden, doğanın içinden bir seçim yaparak, dönüşümü, değişimi sunar izleyicilere. Spiral evrensel bir semboldür. Spiral harekettir. Sanatçı, her ne kadar vurgulamasa da spiralin, ezoterik bir yanı da vardır. Tüm bu olgularla bakıldığında yavaş yavaş hareket eden salyangoza, farklı bir gözle bakarız ve salyangoz olmanın ötesinde, sanatçının vurguladığı imgeler üzerinden bir anlamlandırma yaparız. Zihnin sarmalında Ayşe Ebru Eryılmaz, doğaçlamalarla başladığı sarmal bir yolculukta. Sarmalda, geçmişte olanla, şimdi ve gelecek arasında bağ kurmaktadır sanatçı, spiralin döngüselliğinin vurgusuyla. Sonuçta spiral yol, geniş ve uzun ve bu yolda salyangozun yolculuğu zaten bitmez."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/08/gecmis-zaman-olur-ki-deniz-gokduman-do-art-galeri-01-13-ekim-2021/", "text": "Yaşadığı döneme eleştirel bir okuma ile yaklaşan Deniz Gökduman, resimlerinde bu ironinin izlerini, plastik dilin dışavurumu üzerinden sürüyor. Toplumsal hayatın içindeki sorunsallar sanatçının resimlerinde yer alan konsepti belirliyor. Politik meseleler, toplumsal sorunlar, kadın sorunu Gökduman'ın çoğunlukla yer verdiği konular olarak karşımıza çıkıyor. Resimlerinde fotogerçekçi dijital illüstrasyonlardan yola çıkan sanatçı, tuval üzerine akrilik boya tekniği ile popüler kültür öğelerinden birebir yararlandığı, dijital bir görüntü üzerine odaklanıyor. Sanatçının fotoğrafik bir görüntüden hareket ettiğini ancak, asıl amacının bu görüntüyü yakalamaktan çok, konuyu ironik bir biçimde sorgulamak olduğunu görüyoruz. Özellikle tüketim kültürünün imgelerinden yola çıkan sanatçı, gündelik hayatın sıradan görüntülerini, göstergeler bombardımanı içinde görünen ve kaybolan imgeleri ele alıyor. Gökduman'ın resimlerinde pop ikonlar ya da gündelik hayatın içinden popüler insanlar, gerçek ile gerçeğin asla yakalanamayan ara yüzleri olarak göstergeye dönüşen ikonografik ögeler olarak analiz ediliyorlar. Resimlerinde anlık dijital izlenimlere, renklerin dokusal olmayan düz yüzey boyamaları ve kontrastlık armonisi ile karşılık veren sanatçının, derin bir anlamlandırma çabasından ziyade popüler kültürün gelip geçiciliğine referans veren yüzeysel tasvirleri dikkati çekiyor. Yararlandığı dijital fotografik imgeler ile aslında gerçeklik duygusundan çok, sürekli yer değiştiren, kalıcı olmayan yapay bir gerçekliğe işaret ediyor. Gökduman'ın tuval üzerine akrilik boya ile çalıştığı figüratif resimlerinde belirgin bir şekilde yer alan konturlara, parçalanmışlıklara, sınırlara yer vermesi, gerçeğin parçalanmışlığına tekabül eden bir sorgulamayı gündeme getiriyor. Bu parçalanma tüm resimlerinde ve portrelerinde de karşımıza çıkıyor. Bölünmeler, sınırlar, parçalanmalar tam da günümüz insanın, parçalanmış ve kendine yabancılaşmış ruhunu yansıtan parçalanmış imajlar olarak sembolleşiyor. Pop sanatın başlıca konularından biri olan kadın konseptini popüler kültürün bir parçası olarak ele alan sanatçı, çağımızın arzu nesnelerinden biri haline getirilen kadını, erotik bir imaj içinde resmediyor. Şehveti, şuh ve davetkar duruşu ile arzu nesnesi olarak sunulan kadına bakmaya, izleyiciyi adeta zorluyor. Gökduman, resimlerinde, cinsellik yüklenmiş seyirlik bir nesne haline getirilen kadını, kırmızıya boyanmış dudakları ve baygın bakışlarıyla, arzu nesnesi olarak resmediyor. Sanatçı, geçmişin ikon kadınlarından günümüzün medyatik kadınlarına uzanan süreçte kadına yüklenen toplumsal cinsiyet kodlarının ve hapsedilen bedeninin maruz kaldığı durumu da deşifre ediyor. Medyatik olmanın göstergesinde yine arzu nesnesine dönüşen, reklam ürünü haline gelen kadını ele alırken, şaşalı, ihtişamlı, abartılı, gösteri toplumuna ve popüler ikonlara dönüşen, mutluymuş gibi görünen ama mutsuz olan bedenleri ve ifadesiz suratları ironik bir çerçevede ele alıyor. Gökduman, ister kadın olsun ister erkek, yarattığı pop ikonlarıyla çağın tüketim çılgınlığı içinde parçalanan bilincimizi, kendine yabancılaşmayı, özünü arayan insanı sanatın temel öğelerindeki biçimsel parçalanmalar içinde, plastik dilin olanaklarıyla sorguluyor. Sanatçı, bu sorgulamalarında özellikle popüler kültürü, pop sanat tavrını andıran bir resim üslubu içinde irdeliyor, konturların oluşturduğu alanları renk tonlarıyla yumuşatırken dijital etkisi veren ama plastik tattan da ödün vermeyen bir üslup içinde yorumluyor. Tüketim kültürünü ve reklamı adeta yücelten Pop-Art'ın hazır imgelerinden ve ikonlarından yararlanırken, popüler kültüre eleştirel bir bakışla yaklaşıyor. Gündelik yaşamının parçası olan nesneleri iki boyutlu yüzeye aktarırken bu nesneleri kavramsal bir bağlamda yeniden kurguluyor. Foto-Gerçekçi yaklaşımın, bir fotoğraf gibi anı yakalayan, donduran ve zamanı çerçeveye alan durağanlığını, tuvalin yüzeyinde hareket eden, uçuşan harf ve rakamlarla şimdiye taşıması Gökduman'ı kronik foto-gerçekçi dijital illüstrasyonlardan evrilen çağdaş bir üsluba taşıyor. Resimlerinde bazen bir cümlenin ya da bir şiirin mısralarındaki heceleri bazen de rakamları kullanan sanatçı, anlam oluşturmak yerine anlamsız, kopuk, yapısökümcü bir dili tercih ediyor. O nedenle de harfleri ve rakamları anlam oluşturmak yerine dekoratif-plastik bir öge gibi kullanmayı tercih ediyor, tıpkı Dadaistler gibi. Dadaistlerin anlam oluşturmayan rastlantısal seçkileri, birbiriyle ilişkisiz kelimelerle şiir yazmaları gibi Gökduman da, kullandığı ilişkisiz harfler ve rakamlarla yeni bir kavrayış biçimi oluşturuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/08/trakya-universitesi-iii-uluslararasi-baski-resim-yarisma-sergisi-ve-odul-toreni-gerceklesti/", "text": "Trakya Üniversitesi İlhan Koman Resim ve Heykel Müzesi'ne yeni baskı resim eserleri kazandırmak ve üniversiteyi uluslararası alanda tanıtmak amacıyla Trakya Üniversitesi Bilimsel Araştırma Projeleri Birimi'nin desteğiyle Prof. Dr. Deniz Bayav ve Arş. Gör. Zerrin Pehlivan tarafından Trakya Üniversitesi 3. Uluslararası Baskı Resim Yarışması düzenlenmiştir. Özellikle yurtdışından ve yurt içinden çok sayıda sanatçının katılımının gözlemlendiği yarışmanın jüri değerlendirmesi Prof. Melihat Tüzün, Prof. Valeri Chakalov, Prof. Dr. Deniz Bayav, Doç. Dr. Deniz Gökduman ve Öğr. Gör. Begona Rodriguez Rueda tarafından gerçekleştirilmiştir. Yarışmaya 22 ülkeden 97 sanatçı toplam 140 adet eseriyle katılmıştır. Yapılan jüri değerlendirmesi sonucunda 6 eser ödüle, 41 eser sergilenmeye layık görülmüştür. 47 eser Trakya Üniversitesi İlhan Koman Resim Heykel Müzesi koleksiyonuna dahil edilecektir. Jüri seçkisi sonucunda baskı resim alanında tanınır ulusal ve uluslararası sanatçıların eserlerinden oluşan 3. Uluslararası Baskı Resim Yarışması sergisi Güzel Sanatlar Fakültesi Fuayesi'nde açılmıştır. Serginin açılışına Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Hamdi Zafer, Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Melihat Tüzün, Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Sezgin, öğretim elemanları, ödül ve sergileme alan sanatçılardan bir kısmı ve öğrenciler katılmıştır. Projenin yürütücülüğünü üstlenen Prof. Dr. Deniz Bayav sergi ile ilgili yaptığı açıklamada 3. Uluslararası Baskı Resim Yarışması'nın amacının ülkemiz ve dünyanın çeşitli ülkelerinden baskı resim sanatçılarını üniversitemiz bünyesinde yapılan etkinlikle bir araya getirmek, üniversiteyi ve güzel sanatlar fakültesini uluslararası sanat platformunda tanıtmak ve yarışma aracılığı ile üniversiteye nitelikli sanat eserleri kazandırmak ve böylece ülkemiz sanat yaşamına katkı sağlamak olduğunu belirttikten sonra litografi, linol baskı, gravür, serigrafi, ağaç baskı gibi bir çok farklı baskı tekniğinde gerçekleştirilen çalışmaların halihazırda çok önemli bir koleksiyona sahip olan müzenin koleksiyonunun daha da zenginleşmesine katkılar sunacağını söylemiştir. Baskı resim geleneğinin doğudan batıya tüm kültürlerde yüzyıllardır uygulanagelen bir resimsel anlatım yöntemi olduğunu belirten Bayav, sergide de Arjantin'den Tayland'a, Polonya'dan Rusya'ya, Ukrayna'dan İtalya'ya pek çok ülkeden sanatçının baskı resim eserinin bulunduğunu açıklamıştır. Etkinliğin gerçekleşmesi için katkıda bulunan başta üniversite rektörlüğüne ve fakülte dekanlığına, jüri üyelerine, projenin çeşitli aşamalarında katkısı olan tüm fakülte öğretim elemanları ve mensuplarına ve sponsorluk desteği sunan Esbaskı'dan sayın Kadir Halaç'a teşekkür ederek sözlerini tamamlamıştır. Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Prof. Melihat Tüzün baskı resmi ve üniversitemiz bünyesinde düzenlenen bu yarışmayı çok önemsediğini belirterek projenin yürütücüsüne, yardımcı araştırmacısına ve emeği geçenlere teşekkür etmiştir. Ayrıca Trakya Üniversitesi'nin ülkemizde baskı resim üzerine yarışma düzenleyen tek üniversite olduğunu belirtmiştir. Yarışmanın geleneksel hale geldiğini belirterek bu yolla üniversitenin ve fakültenin uluslararası alanda tanıtılmasına katkı sağlandığını vurgulamıştır. Trakya Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Ahmet Hamdi Zafer pek çok ülkeden sanatçıyı bir araya getiren bu yarışma sayesinde üniversitemiz koleksiyonuna 47 adet baskı resmi eserinin katılmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdikten sonra emeği geçenlere teşekkür etmiştir. Ödül ve sergileme alan sanatçılara, etkinlikte emeği geçenlere ve yarışmanın sponsoruna belgelerinin takdiminin ardından sergi ziyarete açılmıştır. 47 sanatçının eserinden oluşan Trakya Üniversitesi 3. Uluslararası Baskı Resim Yarışması sergisi 08-22 Aralık tarihleri arasında Güzel Sanatlar Fakültesi Fuayesi'nde sanatseverlerin ziyaretine açık olacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/25/bedri-baykam-the-west-and-the-rest-find-the-differences/", "text": "ICOM Almanya, Uluslararası Müzeler Konseyi, yılda bir kez çıkardığı dergide Bedri Baykam'ın Batı ve Dünyanın Geri Kalan Kısmı, Aradaki Farkı Bulun başlıklı Almanca makalesini yayınladı. PDF'de 60-62. sayfalar arası görebilirsiniz. Makalenin İngilizcesini de aşağıda bulabilirsiniz. It's a pleasure to be together with you with this article. I will be frankly open and I believe that this dialogue is very important for all of us! So, thank you for making it happen! We are going through some uncertain times where we can't really see in front of us what the future stores for the world during these heavy long months, turning into years now. This is a subject I have been writing and giving speeches and interviews since 1984, the year I had distributed a very provocative and incisive manifesto in front of the San Francisco Museum of Modern Art, criticizing the fact that almost all their selections of artists were from western countries and that this had been an ongoing routine for most of western museums, taking for granted that nothing interesting would happen outside their zone. Here there is no UEFA or UN that can interfere in the matter. When I distributed The San Francisco Manifesto, I was 27 years old and that was 37 years ago. I had no idea that 34 years later it would be included in a historical book published by Penguin Books, Why We Are 'Artists'? 100 Art Manifestos in London. To my nice surprise many world-renowned art historians and critics were taken by those ideas and they started looking at the issue very differently since then. Some of those names where Peter Selz, Donald Kuspit, Achille Bonito Oliva, and many other important names were added to that list few years later such as Edward Lucie Smith, Harry Bellet, Robert Morgan and so on. My main article including the manifesto Modern Art History is a Western Fait Accompli in 1985, was republished in 1989 in Paris and distributed as another major harsh manifesto in the form of a newspaper at the opening of the exhibition Les Magiciens de la Terre at the Centre Pompidou. That whole story turned into a pioneer book Monkeys' Right to Paint (1994) going into the roots of modern and contemporary art and deciphering that most of them were taken from Eastern and Southern countries and that modern art was not solely a western battlefield. So, the result is that for long years most western museums and art historians in their important exhibitions kept showing over and over the same artists with sometimes different works and it all became a repetitive boring tour for the art lovers. So nowadays art lovers most of the time are seeing very similar shows or very similar genealogical cultural descendants. So, what happened really since 1984? I know that my rebellious outburst was even before multiculturalism became in vogue in the 90s. What happened was that with the speeding and the internationalization of the biennials, some exceptions could be used as some sort of practical make up to justify the word international in those shows. So, we could see for example Anish Kapoor, Shirin Neshat, or Ai Weiwei. Yes, now things statistically are not as bad as they were in the 70s or 80s or even 90s maybe, but to be honest only a tiny bit has changed. When you look at most of the exhibitions the retrospectives list, the major publications and curated shows, you still see the same dominating western names over and over. There is also always another important pressure coming to museums from important galleries and auction houses that want more and more shows for the names whose prices they want to hike. I feel on the other hand that galleries are free to promote whatever nationality or name they want but that museums have to be more distant and neutral and cool and do more international research and digging to come up with a closer to reality agenda for the world. Well maybe it's just wishful thinking but this is how we would like to feel and what we would like to see from our group of countries. Meanwhile, we cannot forget that often museum directors are under the pressure of coming up with shows that would guarantee a great box-office. So, it's a fact that they cannot move always as freely as we think. Museum trustees or Ministries of Culture should be made aware that this attitude does not fit the spirit that museum should carry. Do you know why we need that? The result is that when you compare the careers of those western artists with their colleagues from other countries, you see that western names are so far ahead in their prestige and prices; actually, here fame and money is not the matter. Let's rather say equality and the importance and influence carried by the artist matters. Money is just another illusion of the seal of superiority. But they should know that, those who are not allowed to compete in a race, don't lose that race. Because trust me, that there are very many artists who are doing some very important career works and not just Bon pour l'orient. Some of the non-western artists do not encounter justice in their own countries either because they have to face censorship and the risks of being jailed, losing everything. I don't want to give more details but several of my fellow democratic writer friends were killed and 10 years ago, historical names such as Muammer Aksoy, Uğur Mumcu and ex-Minister of Culture Ahmet Taner Kışlalı. I myself was stabbed almost to death in 2011 and I happened to survive with a miraculous operation. I have many other friends that were in jail for 7-8 years risking lifetime in prison and I went through the same dangers. In Turkey, for the past 10 years, I have been one of the three spokespersons of the Artists' Initiative together with legendary poet Ataol Behramoğlu and theatre stage actor Orhan Aydın. Also, we have to fight constantly against middle age minds who try to take Turkey out of the path of Atatürk, the founder of modern Turkey. Forgive the analogy but if I was to compare western and non-western artists supposedly in a race they would participate in, I would say that while the western artists have had the best trainers, the best food, the best vitamins, the lightest shoes, the non-western artists were deprived of water and food while there were big stone pieces and steel metal heavy shackles attached to their ankles before the race started. How else can I make the comparison, when talking about a country who has zero museum of modern and contemporary art belonging to the state, and almost 0 funds for collecting, while artists are called all sorts of names, sometimes torn in pieces in front of the public opinion instead of being encouraged, unless they are direct cheering voices for the conservative power structure! Also, unfortunately we encounter another type of carelessness and even lack of respect towards the past of other cultures. The case of Hagia Sophia has been very much talked about in the past year, when President Erdogan under the mesmerized eyes of the world public opinion inaugu-rated this sanctuary as a mosque again. As we all know, opening Hagia Sophia to worship has been a topic that was constantly brought to the agenda for political vote interests of the Turkish right-wing parties that turned this case into a sovereignty issue for long years! It's neither possible to understand nor to digest the renouncement to a wonderful decision taken by our great leader Mustafa Kemal Atatürk, 86 years ago, turning Hagia Sophia into a mu-seum open to humanity. Because of these facts, our agenda of the list of anti-democratic happenings, changes every day. Such is the reality of life under pressure! Our resistance to fascist attitudes and intolerance has to stay alive and well no matter how worse the situation gets or how bad the socio-political weather is. Art, journalism and writing are couple of the major tools that become effective for this purpose boldly and frankly. On the other hand, everywhere in the world artists and art professionals fight against dictatorships, wars, racism, growing femicide and violence against refugees. I have been the instigator of World Art Day in 2011: My proposal as the President of the Turkish Artist Association for turning April 15, Birthday of Leonardo da Vinci, into WAD, was accepted unanimously at the General Assembly of International Association of Art in Guadalajara, Mexico. After all the celebrations that ensued worldwide for years, we took another step in 2018. I had become World President of this organization and we suggested to UNESCO's General Director and Executive Committee to have this special day as one of the International UNESCO Days. This finally concretized in 2019. WAD is able to give to all artists from around the world and impression of fraternity and equality and the feeling of being heard. It also gives them real protection up to a certain extent against all the enemies of arts freedom and democracy. Because around WAD at least they are reminded of the international links and strong community of art worldwide, ready to move to unite for a solidarity when needed. And we did use this power solidarity even to save lives like the poet and artist Ashraf Fayadh who had been sentenced to death in Saudi Arabia. Another action that also pleased several world artists that got acquainted with it, was my Art History Map of the world. Seeing all the links between world artists starting from cave times up until today, International artists from so many different countries become aware of their own presence and their self-confidence grows as well as their respect for their own land's realities. Now if this map covers the history of art up until 2019 and there's a black line at the end of that year with the Covid abyss. When history will be recorded for the times after Covid, nothing will be the same and maybe we will have to remember those periods as before and after Covid. Can we use the after covid era to restart a new approach to the serious cooking of history and art history beyond frontiers, also accepting other nations without prejudice and stereotyped images. I insist that I'm not just talking about the art history but just history in general. Again, I will not elaborate on it here but for instance Europeans don't know that one of the most important 68 movements was lived for years in Turkey and those years have had much more impact on the country than Germany or France. The legendary Turkish leader of 1968, Deniz Gezmiş, might become much more important than even Daniel Cohn Bendit himself in your eyes, if you only could get to know him. Who knows, maybe we will make a profitable use of the Covid times by having a more philosophical and equal consideration about life, the world and all its equal inhabitants... Art can end up benefitting universally from the disappearance of geographical distances. It's up to all of us to make that become true!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/25/lutfiye-bozdag-eti-baharin-quinns-sergisi/", "text": "Her sergisinde bir kavram üzerine yoğunlaşan Eti Behar'ın 18 Aralık 2021 25 Ocak 2022 tarihlerinde BE Contemporary Art Gallery'de gerçekleşen ve farklı dönemlerinden seçkiler sunan Quinns başlıklı sergi, sanatçının 2004 yılından bu yana üretimlerine bütün olarak bakma imkanı sunuyor. Eti'nin sanatının figüratif ya da soyut olsun temel arketipi daire formudur. Sanatçının heykellerinde daire formu, kadın doğurganlığının yaşamı yeniden üretmesiyle tanrısallaştırılmış ikonik bedenleri yankılar. Daire, yaşam döngüsünde Kibele'den referanslı sonsuz çoğalma olanakları sunarken kendi içsel tınısını içinde taşıyan bir form olarak Eti'nin heykellerinde kadın bedeninin abartılı yuvarlaklığı, kıvrımları, akıcılığı ile lirik, karnavalesk bir neşeye dönüşür. Kibele'den Quinns'e uzanan dişil olanın arkaik tarihselliği, kültürel ve kavramsal boyutuyla stilize ettiği Sınırda (2013), Kibele'den Sindirella'ya (2018), Cielo (2019) sergilerinde Eti Behar'ın dışa doğru, kavisli dinamik formları, sadece bedenin kendisine değil fenomenolojik bir varlık olarak bedenin aşkınlığına da tekabül eder. Stilize edilen kadın bedenine ait basen, meme gibi formların abartılması, abartının uç boyutlara taşınmasıyla fantastik bir hale gelir ancak Eti Behar'ın formlarında bu abartı fantastik hale gelmiyor, aksine abartı grotesk bir bedene dönüşüyor, üreme organları kendi sınırlarını aşarak grotesk bir aşkınlığa oradan da yüceye doğru giderek ikonlaşıyor. Cielo sergisinde, bedenin abartı yoluyla aşkın bir figür olarak trans-bedenden trans-estetiğe vardığını görmüştük. Uzam ve zaman kavramını, sonsuz döngüden referanslayan Eti Behar, bazı heykellerinde bedenin tek cinsiyetli varlığını aşarak ideal biçimlerine ulaşabilen aşkın bir figür olarak trans-bedenden trans-estetiğe varıyor. Eti'nin iç dünyasındaki ikonlara verdiği Quinns adı, bölünmüş özne düşüncesinin, kendi olgusallığı içinde estetize edilmesidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/25/nermin-yokus-ipekciler-bati-resim-sanatinda-ciplaklik-olgusu-iii/", "text": "Freud tarafından ortaya atılan psikanaliz kuramı cinselliği ilk defa insan davranışının merkezine oturtur. 20. yy'ın çıplaklığa bakış açısını değiştiren bir diğer etmen de feminist hareketlerinin yaygınlaşması olur. Özetle bu dönemle birlikte çağın değişen sosyal yapısına, burjuvanın ahlaki değer ve anlayışına karşı çıkan sanatçı, çıplak bedeni aynı zamanda sisteme karşı bir tepki olarak kullanır. Gece hayatı, fahişeler, erotizmi pornografiye yaklaştıran görüntüler, fetiş nesneleri gibi cinsellik içeren konular batı resim sanatı'nda sıkça tercih edilen bir olgu haline gelir. Gustav Klimt çıplaklık ve erotizm temasına sıkça yer vermiştir. Resimlerinde sıkça görülen mitolojik kahramanlar, yaşadığı dönemin tipik gerçek kadın figürleridir. Çıplak bedenleri dekoratif desenlerin arasında gizler. Çıplak kadın modelleri kendilerini sergiler ve bilinçlli çizilmişlerdir. Egon Schiele'nin çıplak figürleri ise abartılı sayılabilecek kadar zayıf, kemikli, hastalıklı, çoğu zaman da yoksul ve kederlidir. Resimleri pornografiktir ancak pornografide alışılmış ideal bedenler Schiele'nin resimlerinde yoktur. Aksine bu idealin karşısında, deforme olmuş bedenler görülür. Kendi otoportreleri ile alışılmış otoportre geleneğinin tüm kurallarını da yıkar, kendi bedenini narsist bir gözlemle aktarır. Amadeo Modigliani'nin resmettiği çıplak bedenlerde ise hiçbir kışkırtıcılık görülmez, aksine çıplakları bitkin, yalnız ve dalgın bakışlıdır. Çıplağı bir özgürlük alanı olarak seçer. Pierre Bonnard'ın resimlerinde mekanın içine yerleştirilmiş çıplaklar bulunmaktadır. Degas'nın da sıkça işlediği bir konu olan yıkanan kadın, Bonnard resimlerinde de görülür. Yıkanma üzerine 190 adet resim üretir. Yıkanan kadınların yüzü izleyiciye dönük değildir, izlendiklerinden habersiz, eylemleriyle meşguldürler. Modelin kimliğini gizlemek için başlarını öne ya da yana eğik betimler. Bu da çıplak modelliğin toplumda henüz tasvip edilmediğinin göstergesidir. Salvador Dali'nin resimlerinde ise çıplaklık bedenin tüm zamanlar arası sınırsızlığında var olur. Rüya ile gerçeklik arasında çıplaklığı betimler. Paul Delvaux ise resimlerinde yaşam ve ölüm arasındaki ince sınırı çıplaklık ile temsil etmiştir. Resimleri erotik imgeler içermesine karşılık genelde çıplaklığa karşı saldırı niteliğindedir. - 1950'li yıllarda modern günlük hayatın nesneleri sanat eserlerine dönüşmeye başlar. Pop Art'çılar popüler kültürün imajlarından, basınından, reklam dünyasından, magazin dergilerinden, sinemadan ve ürün ambalajlarından yararlanırlar. Tom Wesselmann reklam imgeleriyle çıplak kadın bedenini bir arada kullanır, kadını da bir tüketim nesnesi olarak temsilleştirir ve tüm Amerikan erkek fantezileriyle dalga geçer. 20. yy'da erkek çıplak'ta modern sanatçıların konusu haline gelmiştir. Oysa modern dönem öncesi batı resim sanatında erkek çıplak çok az işlenir. Cinsel kimliklerin görünür hale gelmesi ile erkek figürü cinsel kimlikler üzerinden rahatça betimlenir. Balthus, özellikle çocuk yaşta çıplak genç kız figürlerini konu aldığı resimler yapmıştır. Çıplak poz veren küçük kız resimleri sıra dışı konular içerisinde yer alır. Pop-Art'ın kadını ele alış biçimini eleştiren feminist sanatçılar, odağına kimlik sorununu ele alırlar. Resim geleneğinin dışındaki malzemelerle bir anlatım biçimi oluştururlar. Erkek dikizciliğine karşı cevap olarak yapılan başka bir feminist çalışmada Kadınların Met Müzesi'ne girmesi için çıplak mı olması gerekir ? diye soruluyor, bir de manidar bir istatistik veriliyor; Modern Sanatlar bölümündeki sanatçıların arasında kadınların oranı %5'ten azken, nü tabloların %85'i kadınların.. Hannah Wilke dikizlenme serisi ile: erkek bakışına duyduğu tepkiyi tenine sakız yapıştırarak gösterir. Vajinayı temsil eden sakızlar erkek bakışlarının kadınları nesnelleştirmesine vurgu yapar. Lucien Freud'un resimlerinde çıplaklığın erotizmden uzak bir et hissi verdiğini görürüz. Genellikle kımıldamadan duran çıplak modeller yatak üzerinde veya yerde uzanmış olarak bulunur. Ayrıca hayvanları kullanır. Ressam ve Model adlı resminde ise alışılagelmiş bir konuya karşı bir duruş sergiler. 20. yy sanatı için akılda kalan en belirgin özellik gövde ve bedenin teşhirinde, klasik döneme karşıt bir duruşun olmasıdır. Bedeni özne kavramıyla bütünleştiren bu anlayış, modern sanatta, tanrı ve akıl arasındaki bağdan kopuşun da bir göstergesidir. Batı sanatının belirleyici unsurlarının başında gelen Hıristiyanlık günah acı kavramı, beden ve çıplaklık, modern sanatta çağın getirdiği teknolojik imkanlarla boyut değiştirir. Geleneksel sanat anlayışının alt üst olmasıyla modern ve sonrası dönemde vücut sanatı ve performans sanatı ile beden, sanatın salt malzemesi olur. Çıplaklık, sanatın silahı olurken, sanatçı ve toplum arasında bitmeyen bir gerilim ağı oluşturur, sanatçıya bedenin sınırsız kullanımına olanak sağlar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/26/2022-young-artist-competition-22-dec-2021-01-apr-2022/", "text": "The Philharmonic Society of Arlington proudly sponsors the Young Artist Competition for instrumental and vocal musicians under 30 years of age. This annual competition has been held since 1965. Our purposes are to identify, encourage, and provide exposure to promising young musicians, to grant them an audition experience, and to honor the top winners in each category with an opportunity to perform with our orchestra and/or chorale. The Wood Competition, for musicians 18 years of age and under. The Tannenwald Competition, for musicians 19-29 years of age. All contestants must prepare a solo work meant to be performed with full orchestra and/or chorus, reside in the United States, and if selected, be able to attend the in-person auditions on May 14th, 2022 at the slotted time."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/26/bazaart-2022-son-basvuru-21-ocak-2022/", "text": "Bazaart Projesi ilgili hüküm ve koşullar, BAZAART komitesi tarafından belirlenir. Bazaart Projesi sadece Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin, Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların (en fazla 2 yıllık mezunların), yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımına açıktır. Bu koşula ek olarak; katılımcının 30 yaşından büyük olmaması gerekmektedir. Sergilenecek eserlerin hangileri olacağının ve hangilerinin ödüllendirileceği Seçici Kurul tarafından karar verilir. Etkinliğe en çok 2 eser ile katılınır. Eser tekniği ve konusu serbesttir. Ödüller arasında Kadına Şiddet konulu Özel Ödül mevcut olup, eser sahipleri bu konu özelinde de eserlerini gönderebilir. Eser sahipleri başvuru da bulunacağı resim, fotoğraf ve yerleştirme sanatı kategorisindeki eserleri için maksimum 3.500,00-TL'e kadar, heykel ve cam kategorisindeki eserleri için ise maksimum4.000,00-TL'e kadar fiyatlandırma yapmaları gerekmektedir. Eser bedelini çok yüksek bildiren eser sahipleri, Bazaart Komitesi tarafından uyarılır ve bedelin düşürülmesi talep edilir. Sergilenmeye hak kazanan eserler; proje kapsamında satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si, Yeniköy Rotary Kulübü'ne Bazaart Projesi'ne verilecektir. Eser sahiplerine ödemeler, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra 7. maddesinde belirtilen kesinti yapıldıktan sonra ödenecektir. Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilmektedir. Başvurular; 20 Aralık 2021 saat 09:00'da başlayacak olup, 21Ocak 2022 saat: 18:00 da sona erecektir. Başvurular aşağıda yer alan 'online başvuru' üzerinden gerçekleştirilmelidir. Başvuru sırasıyla; tüm alanlar doldurulduktan Kaydınız başarı ile alınmıştır. Ön seçim sonrasında size geri dönüş yapılacaktır. mesajını görüldüğünde tamamlanmış sayılacaktır. Başvuru'nun kabulü, eserinizin sergilenmek ve yarışma için kabul edildiği anlamına gelmemektedir. Eserlerinizin veya hangi eserinizin sergilenmeye hak kazandığı veya bu sene için eserlerinizin sergilenmeye hak kazanmadığı hususundaki bilgilendirme başvurular sona erdikten sonra Seçici Kurul'un kararı sonrasında 2 hafta içerisinde sizlere bildirilecektir. Bu süre uzayabilir. 2 hafta içinde bilgi almamanız halinde eserinizin durumu ile ilgili bilgiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle edinebilirsiniz. E-posta vb. yollar ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. Eseri sergilenmeye hak kazanan eser sahipleri eserlerini 5 Mart 2022 tarihinde saat 09:00 17.00 aralığında organizasyonun yapıldığı Ferda Art Platform Nişantaşı İstanbul'da Bazaart Komitesi'ne teslim etmelidir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. Eserler imzalanmış ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. Eser teslimi sırasında, eserlerle beraber Eser sahiplerine gönderilen sözleşme de her sayfası imzalanmak suretiyle ıslak imzalı biçimde Bazaart Komitesi'ne teslim edilmelidir. Sözleşmesi veya teslim ve katılım koşullarında eksiklik olan eserler sergilenmeyeceklerdir. Eser sahibi kendi eserini bizzat teslim etmeli ve teslim almalıdır. Kargo yolu ile eser teslimi kabul edilmemektedir. Eğer eser sahibinin bir mazereti varsa adına eserini teslim edecek kişiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle bildirmelidir. Başvurunuzun sorunsuz tamamlanabilmesi için lütfen tarayıcı olarak Chrome veya Firefox kullanın. Eser görsellerini jpeg veya pdf formatında yükleyiniz. Yükleyeceğiniz dosya boyutu 1 mb'tı geçmemelidir. Satışı gerçekleşmemiş eserler, eser sahiplerine 9 Mart 2022'de teslim edilecektir. Eser sahiplerine, eserlerinin satılıp satılmadığı yönündeki bilgilendirme; eser sahiplerinin başvuru da bildirdikleri iletişim bilgileri baz alınarak e-posta veya sms yoluyla 8 Mart 2022 günü saat 21:00 den itibaren yapılacaktır. Bu sebeple, Eser Sahiplerinin e-posta ve telefonlarını doğru bildirmeleri, aksi takdirde ulaşmayan bilgilendirmeden dolayı Yeniköy Rotary Kulübü, Bazaart Komitesi'nin sorumlu olmayacaktır. Eser sahiplerinin mutlaka 8 Mart 2022 günü saat 21:00 den itibaren e-posta ve smslerini kontrol etmeleri gerekmektedir. Satışı gerçekleşmemiş eserler, 9 Mart 2020 Çarşamba günü 09:00-17:00 saatleri arasında Ferda Art Platform'da bulunan Yeniköy Rotary Kulübü Bazaart Komitesi yetkilileri tarafından eser sahiplerine iade edilecektir. Eserlerini almaya gelmeyen eser sahipleri, eserlerin kaybından veya uğrayabilecekleri zarar ve hasardan dolayı Yeniköy Rotary Kulübü'nü ve Ferda Art Platform'u sorumlu tutamazlar. Bu hususta sorumluluk Eser sahibine aittir. Eserler bizzat eser sahiplerine iade edilecektir. Eğer eser sahibinin bir mazereti varsa adına eserini teslim alacak kişiyi bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle bildirmelidir. Kargo yolu ile eserler iade edilmemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/30/kafka-kitapta-yilin-son-ayi-nasil-gecti/", "text": "Kafka Kitap Aralık 2021'de, tarihçi, yazar ve çevirmen Sadık Usta'nın yeni serisinin ilk kitabı Şüphenin Tarihi Felsefeye Giriş'i ve İngiliz edebiyatının yaşayan en sıradışı isimlerinden Jeanette Winterson'ın, Noel sezonu için yazdığı öykülerden oluşan Noel Günleri adlı kitabını edebiyatseverlerle buluşturdu. Kafka Kitap logolu kitaplar, raflarda ve internet satış sitelerinde! Dünyayı Değiştiren Düşünürler adlı kapsamlı felsefe tarihi serisiyle tanıdığımız Sadık Usta, olabilecek en yalın dille insanlığın düşünce tarihini anlatmaya koyulduğu bu yeni seride akla takılan tüm soruları yanıtlıyor. Zihinde şüphe kıvılcımlarının ilk belirişinden bugüne, benzersiz bir öyküyü kaleme alırken felsefe kürsülerinin korkutucu dilinden fersah fersah uzakta durarak okurla müthiş bir sohbete koyuluyor. Herkes felsefe öğrenebilir; herkes felsefeci ve hatta bazılarımız filozof da olabilir. Bunun için çok şeye gerek yok; sadece sorgulamak, araştırmak, merak etmek, derinlemesine okumak, mevcut durumu eleştirmek ve her anlatılana kanmamayı öğrenmek yeterlidir. Bu yüzden bu kitap, en başta gençlere ve sonra da felsefeye ilgi duyan her yaştan insana yönelik yazılmıştır. Eğer felsefenin günlük yaşamda ne işe yaradığını bilmek, felsefi-düşünsel merakınızı gidermek, düşünme yönteminin yasalarını kavramak istiyor ya da felsefe yapmanın ne olduğunu merak ediyorsanız bu kitap size göredir. Evimde ağaç var. Işıldayan bir ağaç. Her kim getirdiyse süs ışıklarından anlıyormuş ama mesele bu değil. Tavuğu, pirinci ve kaju fıstıklarını yedim, kayısıları bıraktım. Ağacın ışıklarını kapatabilirdim. Onun yerine oturup seyrettim. Bayan Noblovsky'nin kahin votkasından dört kadeh yuvarlayınca ağacı neredeyse sevmeye başladım. Kendimi önümüzdeki Noel'de buna benzer bir şey satın alırken hayal edebiliyordum. İngiliz edebiyatının yaşayan en önemli ve sıradışı isimlerinden olan Jeanette Winterson, bu kez Noel sezonu için yazdığı öykülerle karşımızda. Yılın bu döneminde damakları şenlendirecek on iki tarifini de paylaşırken, anlattığı on iki Noel öyküsündeyse o yaratıcı ve cüretkar edebiyatını konuşturuyor. Altın burunlu bir eşekten kardan bir anneye, neşeli ruhlardan perili bir eve dek, her biri diğerinden şaşırtıcı bu masalları okurken zamanın yavaşladığını hissedecek ve Wintersonvari, büyüleyici bir Noel haftasının içine çekileceksiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/30/nermin-yokus-ipekciler-bos-kayik-i/", "text": "Küçük bir çocukken kör bir nokta gibi başka bir dünya olarak gördüğümüz masa altını, yuvamız görüp saklanırız ve büyüdükçe daha da güçlenen ses geçirmez bir oda ya da bir boşluk inşa ederiz kendimize. Sıklıkla bu oda ya da boşluk için çalıştığımızı, boşluğun varlığını sürdürmek için yaşadığımızı hissederim. Kendimize ait tüm boşluklar durup nefes alabilmemize, düşünebilmemize, bir metin ya da sanat eseri yaratmamıza olanak sağlamıştır. Peki insanın boşlukla kurduğu bağın hayatındaki karşılığı nedir? Neden hep oraya dönülür? Bu soruların herkese göre değişen farklı cevapları vardır mutlaka. Boşluk; varlık, yokluk, sessizlik, özgürlük, yolculuk, korku, mekan gibi pek çok kavramla birlikte insana kim olduğunu hatırlatır öncelikle, benliğin eksik parçalarını bulma ve bir dönüşüm serüvenidir aynı zamanda. Bir keşif alanı, gezilecek bir yer ve ziyaret edilmeye değer her mekan gibi boşlukta; görmeden bıraktığımız, bir şeyler kaldığı için de hep yeniden dönülmeyi bekleyen, hayatın içinde varılması gereken, görmenin görüleceği bir yerdir ve bir anlamlandırma pratiği olarak sonu olmayan bir başlangıçtır. Bu değerlendirmeler ışığında çalışma metnimde insanın boşlukla kurduğu ilişkinin farklı kültürler açısından anlamı ve sanatla olan etkileşimi irdelenmiştir. Van Kalesinin 6 km güneyinde Tilki Tepe höyüğünde prehistorik dönemden kalma bir mağara oyması bulunur. Höyük içinde oymaların olduğu yerlerin aksine silinmiş anlaşılmayan boş yerler ziyaretçilerin daha çok dikkatini çeker. Görünmezliği görünür kılma çabası, boşluğa karşı varlığı devam ettirmeye çalışmak bir iddiadan ibaret olmayıp ortak bir eğilim olarak karşımıza çıkar. Yaşadığımız sokakta bir bina yıkıldığında ortaya çıkan boşluk binanın varlığına alışmış insanlar için tedirgin edicidir. İnsanın en temel eğilimlerinden biri olan doldurma eğilimi ile ilgilli Jean Paul Sartre hayatımızın önemli bir kısmının bu boşlukları doldurmak, sembolik olarak doluyu temellendirmek ve gerçekleştirmekle geçtiğini ifade eder. Bu sorular bir yana boşluk kavramı metafizikte özünde yer kaplayan hiçbir maddenin bulunmadığı uzay ve mekan olarak tanımlanır. Tarih boyunca boşluk kavramı ile yüzleşen filozoflar boşluğu tanımlarken karşıtı olan dolu kavramını da birlikte kullanırlar. Boşluğun doluluk üzerinden tanımının yapılması, başka bir deyişle nesnel bir gerçeklik üzerinden ifadesi; görünen ile algılananın, var olan ile var olmayanın diyalektiğinde gerçekleşir ve bu zıtlık ilişkisi boşluğu bir anlamda var olan doluluk biçiminde maddeleştirirken, varlığın gerçekliğini de boşluğun algısı üzerinden güçlendirir. Bu tanımlar biz insanların görsel bir temsile başvurmadan yaşayamadığını veya ilerleyemediğini gösterir. Çalışma metnimin ilk bölümünde farklı inanç ve kültürlere bağlı olarak değişebilen boşluk kavramının doğu ve batı kültürlerinde anlamlılığı ve boşlukla kurdukları ilişki ele alınmıştır. Batı kültüründe daha çok mekan, zaman, hareket gibi kavramlar üzerinde durulurken, doğu kültürlerinde ise öncelikle yaşamın anlamı üzerine düşünme ve var olanın özündeki gerçekliğe ulaşmak adına evrenin gizemindeki derin düşünceye odaklanılmıştır. Sonraki bölümde ise boşluğun sanatta nasıl ele alındığı ve bize nasıl seslendiği ele alınmıştır. Boşluk kendini ne kadar gizlemeye çalışırsa o kadar açığa vurmaktadır. Sanat yapıtlarında bazen konuşmakta, bazen susmaktadır, dikkatimizi başka bir şeye çekmeye çalışmaktadır. Sanat, boşluğa bir hayli angaje olmuştur ve dönüştürücü bir gücü vardır. - Boşluğun Anlamlılığı Boşluk düşüncesinin tarihsel sürecinde Antik Yunan döneminin ayrı bir yeri vardır. Bu dönemde boşluk kavramı çarpıcı bir şekilde evrende varlık ile beraber bir bütün olarak ele alınır, evrende ve çevremizde fiziksel olarak varlığını korur. Daha çok biçimsel bir meseledir boşluk. Batı felsefe tarihinde boşluk üzerine ilk düşünceyi dünyanın boşlukta durduğuna yönelik iddiası ile Anaximandros geliştirir. Evrendeki her varlığı ve evrenin kendisini sayılar ve sayılardaki oranlarda arayan Pythagoras boşluğu; nesneleri ayıran ve onların sınırını çizen varlık olarak gösterir. Boşluk tıpkı insanın nefes almasını sağladığı gibi, evrenin de nefes almasını sağlamaktadır. Parmenides iseboşluğun varlığını kabul edenlere karşıdır, çünkü ona göre fiziksel anlamda boşluk yoktur. Varlığın bir, yani bölünemez olduğunu ve varlığın parçalarının olmayacağı düşüncesini savunur. Varlık bölünemez bir bütündür ve varlıkta boşluk yani var olmayan yoktur. Atomcular varlık olarak nitelendirdikleri atomun, hareket edebilmesi için boşluğun varlığını ilke olarak kabul ederler ve boşluğu; varlığın karşıtı olarak tanımlarlar. Dünya, sonsuz bir boşlukta devinen sonsuz atomlardan oluşmuştur. Platon'a göre boşluğun yeri khora ile ilişkilidir. Aristotales'de ise boşluğun yeri topos üzerinden açıkladığı mekan ile ilişkilidir. Toposta var olmayan şeylerin, ontolojik olarak da var olmadığını savunan Aristoteles boşluğu red eder ve boşluğun varlığının kabulü, mekanın da varlığının kabulünün bir göstergesi niteliğine dönüştürür. Boşluk kavramı aydınlanma dönemine kadar sadece bir doğa ve bilim araştırması olarak ele alınırken, aydınlanma dönemindeki boşluk anlayışları ise, daha çok fizik ve astronomi görüşlerinden türetilir. Tıpkı Aristoteles gibi Descartes' da boşluğun ontolojik olasılığını reddeder. Descartes boşluk anlayışında; uzamdaki cisimlerin kesiksiz bir biçimde bütün olması dolayısıyla boşluk barındırmadıklarını, uzayın da dolu olduğunu belirtir. Leibniz'e göre; uzay ve zaman görecelidir. Kant'ta ise uzayın zamanla birlikte zorunlu form olduğu düşüncesi ön plana çıkar. Elbette çevremizde algıladığımız tüm boşluklar adeta bulmacanın parçaları gibi nesneleri ortaya çıkarır. Nesneler ve boşluklar birbirlerinin varlığını yaratır. Ancak şunu da biliyoruz ki boşluğun kendisine yüklenen anlam sadece fiziksel değildir. Evet varlık gibi kendi özünü sürdürmektedir, ancak düşünsel anlam boyutu eksiktir hala. Tarihin izini sürdüğümüzde Batı'da modern dönem ile birlikte, boşluk fizik biliminin bir alt kavramı olmaktan çıkarak yeni bir kavramsal çerçeve içinde düşünülmeye başlar ve boşluğun insan varoluşuyla kurduğu ilişki üzerine odaklanılır. İnsan nedir! diye başlıyordum; bir Chaos gibi kaynayan veya çürük bir ağaç gibi kopup dağılıveren böylesine bir varlık neden dünyada var olur da, onun olgunluğa erişmesi asla mümkün olmaz? (Hölderlin, 1965, s.56 ) Hölderlin varlığı boşluk şeklinde önümüze koyar: Varlığa erişmek onu elde etmek için önce onu kaybediriz. Ya varlık boşluğun ya da boşluk varlığın içindedir. Aynı mektup, şöyle devam eder: Bize hükmeden hiçliği iliklerine kadar duyan, bir hiç için doğduğumuzu, bir hiçi sevdiğimizi, bir hiçe inandığımızı, bir hiç için çalışıp, yavaş yavaş bir hiç olmak için tükendiğimizi bu kadar iyi anlıyanlar bunu bütün gerçekliğiyle düşündüğünüz zaman yere yuvarlanıyorsanız buna ben ne yapayım? ama bak, yine de yaşıyorum. (Hölderlin, 1965, s. 58). Burada hiçlik etrafında ortaya konan sıkıntı, korku ve ölümün insan varoluşunu hem var eden, hem de yok eden bir yanı olduğu dikkat çekicidir. Jean Paul Sartre'a göre ise; hiçlik varlığa musallat olup, kaynağını varlıktan alır ve varlıktan öncedir. Varlık gibi kendisini sunmaz veya göstermez, varolanların varlığının boşluklarından veya çatlaklarından sızar. O halde bizi geri iten hiçliğin boşlukta ortaya çıkan anlamı şu değil mi o zaman?: Var olanı var yapan hiçliktir, hiçlik var değildir, bilinç tarafından oldurulur. Bilinç sürekli farklı şeyleri tecrübe etmesi ile dolar ve sürekli şekillenir. Dolayısıyla saf bir bilinçten söz etmek imkansızdır. Bilinçte sürekli doldurulması gereken bir boşluk vardır. Bunu yapan bilinç'de hiçleşir, başka bir deyişle bilinç kendi özünden hiçlik aracılığı ile kopar. O halde insanın gerçekliği varlık ile hiçlik'in bir sentezidir. Varlık bir yandan özgür, diğer yandan ise sürekli değişen özelliğiyle hiçliğin kendisidir. Benim kanaatime göre batı felsefesi boşluğun anlamlılığına materyalist bir tutumla yaklaşmıştır. Ontolojik bir bakış açısına sahip olmak istemesine rağmen boşluğun aurasını yansıtmaktan yoksundur. - Doğu Felsefesinde Boşluğun Anlamlılığı Çin kültürü ise boşluğu içselleştirerek derin bir anlam yükler. Boşluk; saf bilince ulaşmadır. İnsan ve evren birliğine önem veren Taoizm'e göre boşluk; nesnelerin var olabilmesi için zorunlu olandır. Bu anlamda boşluk hiçlik değildir. Aksine gerçekliğin bütünü ancak boşluk sayesinde açığa çıkar. Bedenimiz boşluk içinde hareket eder ve boşluk her şeyin merkezinde olan Yin- Yang'ın da tam ortasındadır. Her şey boşluğun içinde olduğuna göre doluluğu ve/veya maddiyatı arzulamak nafiledir. Taoizmin öncüsü olan Çin filozofu Lao-Tzu; iç huzura ermeyi boşluğun uç noktasına varma olarak görür. Öte yandan Zen felsefesinin temeli olan Budizm'de yaşamın birbirini tekrar eden ıstırap dolu döngüsünden kurtuluş bile bir boşluk haline geliş ile ifade edilir. Nitekim Nirvana en yüksek boşluk halidir. Bu noktada boşluk, Taoizm'den farklı olarak hiçliği ifade eder. Zen Budizm'inde, Taoizm'deki boşluk fikri, hiçlik fikri ile yer değiştirir. Artık Yin ve Yang'ın ortasındaki boşlukta kalmak yerine, her şeyin boşluk olduğu bir yere geçiş hedeflenir. Bu yer Nirvana ile ifade edilir ve bir kişinin en yüce hedefi buraya erişmektir; yani orada erimek ve yok olmak. Boşluk'tan, yaşam soluğunun yayıldığı Kozmos doğdu, başlangıçta hiçlik vardı. Hiçlik'in hiçbir adı yoktu. Hiçlik, tek'ten doğdu. (Cheng,2006, s. 58). Zen'de varlık hiçliğin basit bir gölgesi gibidir: Şimdi varız, yarın yokuz. Öyleyse hiçlik varlığın ortaya çıktığı boşluktur. Çin resminin temel karakteristiği olan boşluğun arkasında da Taoist düşünce ve Zen felsefesi bulunur. Çin resim sanatında yüzeyde gördüğümüz boş alanlar sadece boşluk değildir. Boş uzam saf bir hiçliğin tezahürüdür, resmin yüzeyine çizilen basit bir çizgi bile aslında onu doğuran kaynağın, boşluğun gücünü ifade eder. Zhan Zigian'ın İlkbahar'da Yolculuk adlı resmine baktığımızda bir manzara ve bu manzaranın ortasında bırakılmış boş bir alan görürüz. Bu kompozisyon genel olarak Çin resim sanatının bir tavrıdır ve izleyicinin hayal gücü ile doldurması beklenir. Resimde boşluk görünür bir dünyadan görünmez bir dünyaya ulaşma olanağı veren bir bağlantı olarakta bir temsiliyet taşır. Boşluğun bir gerçeklik olarak görülemeyeceğini ileri süren İbn-i Sina ise; eğer boşluk bir gerçeklik olsa bir sınırının olması gerektiğini, ancak boşluğun boyutundan ve sınırından bahsedilemeyeceğini dile getirir. İbn-i Sina boşluğu mutlak bir varlık olarak görmez, ancak mekandan ve doluluktan söz eder. Doğu felsefesi boşluğun anlamlılığına dönüştürücü gücü olan ve sonsuz bir var varoluşu barındıran büyüleyici tinsel bir tutumla yaklaşmıştır. Varlık boşluğun bağrında çiçek açmayı beklemektedir. Boşluk emsalsiz bir şekilde esin kaynağıdır. Açıkcası doğu'da uzun yıllar kapitalizmin batılı anlamda oluşmamasının arkasında bu temel düşüncenin yattığını söylemem pek yanlış olmayacaktır. Berger, J. (2017), Sanatla Direniş, çev: A. Biçen, İstanbul: Metis Yayınları. Kranz, W. (1984), Antik Felsefe, çev. Suad Y. Baydur, İstanbul, Altıkırkbeş Yayınları."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2021/12/30/vecdi-uzun-gerekcesiz-begenmenin-yansimasi/", "text": "Yeterli olmayan sanatsever donanımı; sanat eseri niteliği tartışmalı ve duygusal pornografi içeren çalışmalar karşısında manipülasyona açık hale gelmiş sanatseverin kültürel zehirlenmesine ve bir çeşit psikolojik fenomen olan Stendhal Sendromu tuzağına düşmesine zemin hazırlar. Bunun sonucunda sanatsever başlangıçtaki saf ve temiz beğeni yaklaşımından uzaklaşıp, o çalışmaya bir çeşit şaheser muamelesi yaparak gerekçelendirmemiş beğenisinden kaynaklanan bir halde kontrolsüz ve tanımlanmaz yüksek bir heyecan duymaya başlar ve bu sanatseverde kültürel zehirlenme yaratır. Bu sendroma düşen sanatsever sayısının artışı o ressamın satışlarını tetikler ve neredeyse Beğenmeyeni ve almayanı döverler. haline gelir. Bu zararın etkisi sadece sanatseverle sınırlı kalmaz, satışların artışıyla ressam artık hızla çok beğenilenler sınıfına doğru yol alır. Bu defa o sanatçı mutlaka beğenilmesi gerekli ve eleştirilmesi halinde bir çeşit haksızlık yapılan sanatçı haline gelir. Sanat dünyasından o ressama yapılacak gerekçeli eleştiriler bu ressamı bir çeşit mağdur haline getirir. Bu sanatseverlerin bir kısmı duygusal pornografi tuzağından kurtulsalar bile yeni gelen sanatseverlerin büyük bir kısmı sanatımsı çalışmaların cazibesine kapılır. Görsel sanat çalışmasının ilk değerlendirmesi nitelikli göz üzerinden yapılır. Konu müzik ise değerlendirme aracı kulaktır! Bir görsel sanat eseri üzerine derinlikli düşünmek ve düşündüklerimizi hissedebilmek için başlangıç aşamasında o sanatçı veya çalışması üzerindeki beğeninizi etkileyecek nitelikteki ön yargı, yönlendirme ve söylentilere kulağımızı kapayarak öncelikle görmeye odaklanmak gerekir. Başka bir deyişle; sanatsever çalışma ile karşı karşıya gelip, göz üzerinden temas kurmalıdır. Hatta bu aşamada sanat eserinin sanatçısının kim olduğu bile göz ardı edilerek sadece sanat eserine gözle temasta yoğunlaşmak gerekir. Bu çaba bir çeşit ışık ve görüntü ayarları oynanmamış bir fotoğraf makinası ile doğal ortamda görüntüyü kaydedip yalın halde içeriye alma işlemidir. Bu bir görsel sanat çalışmasına bakma ve görme işlemidir. Sanatsever tarafından göz aracılığıyla içeri alınan bu görüntü ham olup, buradan hareketle sanatseverin o görüntüyü sadece güzel olmaktan çıkartıp sahip olduğu eğitim, kültür ve sanat bilgisiyle netleştirip estetiğe değerlerle yorumlaması gerekir. Göz başlangıçta pasif olup, kısa sürede var olanı tespit eder ve var olana duygusal ekleme yapmaz. Kulak ise etkileme açısından aktif olup, bu aktifliğin sonucu elde edilen yaygın beğeni alan moda ürünü ve niteliği değerlendirilmemiş çok sayıdaki bilgi kirliliği tuzağına düşmemize zemin hazırlayabilir. Bir görsel sanat eseriyle göz üzerinden kurduğumuz temas bir çeşit hareket alanımızın başlangıç noktasını oluşturur. Buradan Görsel sanat eseriyle sadece göz üzerinden temas kurmalıyız. Sonucu çıkarılmamalı, tam tersi öncelikli görme eyleminden sonra yeterli ve nitelikli sanat kaynaklarından bilgi sahibi olunmalıdır. Bu uyarının kaynağı; sanat eseri üzerindeki beğeniyi etkileyecek tarzda dışarıdan gelecek moda nitelikli beğeni rüzgarından uzak durmak gerekliliğidir. Başlangıçtaki o ham görüntü ile üzerinde düşünerek konuşur ve yazar hale geldiyseniz, siz de çevredeki beğeni tuzağına düşmüşsünüzdür! . Stenhal sendromu; Hızlı kalp atışı, baş dönmesi, baygınlık, şaşırma ve hatta halüsinasyona sebep olabilen bir psikosomatik rahatsızlıktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/03/utku-varlik-anselm-kiefer-sanatta-cilgin-megalomani/", "text": "Fransa'da yaşadığı ve çalıştığı için Fransızların göz bebeği olan Alman sanatçı Anselm Kiefer'in son sergisi Grand Palais Ephemere'de açıldı, başını kaşısa bile günün medyatik okyanusunda tsunami yaratan bu karizmatik kişilik, bu kez Cumhurbaşkanı Emanuel Macro'nun dostluk ve onun sanatına saygı ve paylaşma bildirisiyle daha da bir başka anlam kazandı. Çünkü Kiefer bu sergisini Şair Paul Celan'a adamış; onun Todesfuge -Ölüm Kaçağı şiirine. Romanyalı bir yahudi olan Celan'ın İkinci Dünya Harbi'nde önce anne ve babası toplama kapılarında öldürülüyor sonra kendisi de yakalanarak götürülüyor, harbin sonunda şans eseri Ruslar tarafından kurtulduğunda Fransız vatandaşlığına geçiyor. Şair, filozof ve önemli bir entellektüel olan Celan, tüm yaşamındabir idee-fixe gibi taşıdığı karabasanın sonucu 1970 yılında kendini Sen Nehri'ne atarak öldürüyor. Garip bir yaşantısı var Anselm Kiefer'in, hukuk okuduktan mistik bir yolda önce bir manastırda bir süre yaşıyor sonra Düsseldorf Akademisi'nde Joseph Beuy'le karşılaşıyor. Onun tavsiyeleri sonucu başladığı resim serüveni, önce Amerika, sonra Almanya ve Fransa'da üne kavuşturuyor, 1950 yıllarında Le Corbusier'in beton üstüne öğretisi ayrıca onun resminde her türlü malzemeyi kullanmasını sağlıyor. Birkaç yıl önce yine Grand Palais'de sergilediği tonlarca devasa beton yıkıntıları ona bir gönderme olsa gerek. Benim 80 yıllarında Stuttgart'ta gördüğüm bir sergisinde 6x6 metrelik bir tuvale zift sürülmüş ve de üstünde yüzlerce kaz tüyü dikilmişti;ona uzun bir süre bakmıştım ve bunun nasıl sanat olabileceğini, amacını ve de zamana nasıl dayanabileceğini düşünerek! Kiefer bana göre başka bir ikilem yaşıyor: önce resme başka kapılardan giren herkes gibi resmin genel kurallarına boş vermiş; pentür tekniği ve desen çevrenize iyi bakın, ülkemizden örnek vereyim Yüksel Arslan, Ömer Uluç, Erol vs. bir tek figür'e benzeyen desen çizmek amacıyla; yalnız onlar dedik genelde öyle ne yapalım! Kiefer tuvallerinde aklınıza gelebilecek her türlü malzemeyi kullanıyor: kum, toprak, kurşun varak, bunlara kitap diyor is, salya, kil, alçı, tebeşir, saç, tüy, kül, yıkıntı, beton, kalıntı. Toprak boya, tutkal, akrilik vs. Tüm bu malzemenin ona anımsattığı gri fon, içerikte ona şunu söyletiyor: ... benim hayat öyküm Almanya'nın hayat öyküsüdür, halkının ve onun öyküsünün tarihi! İçinde olduğu labirent Almanya'nın yaşadığı iki dünya harbi, özellikle ikincisinin kendi halkına verdiği baş dönmesi: suç ve ceza! Birçok Alman entelektüelinin varoluşlarındaki bilinç, Shoah bir yazgı onlar için, Kiefer'i de götüren bu mistik yol KABALA dan geçiyor. Başka bir ressam, belki başka nedenlerle şarlatan Gerard Garouste giderek dinini bile değiştirdi; demek istediğim her zaman aktüel bir konu. Paris yakınlarındaki La Samaritanine Mağazasının 35.000 m2. lik deposunu atölye olarak satın alan sanatçı, düşlediği malzemeyle devasa boyutlarda tuval yerleştirme, her türlü konsepti hiç bir endişe duymadan kirletiyor, yine bir monumentada gördüğüm 11metrelik bir tuval önünde de şunu düşünmüştüm: tamam bunu burada sergiliyor, onu dünya müzelerine ve koleksiyonlara satan bu büyük galeriler örneğin Gogosian, Ropac vs. de hemen acele bunları pazarlıyor; peki bu devasa tuvallerin ömrü ne, bu malzeme nerede, hangi şartlarda, hangi mekanlarda sergilenir ve saklanır? Bunları kapışanlar hangi yüzyılları düşlüyor; farkında değiller mi pentür tekniğinin büyük ustalarının bir metreyi geçmeyen tuvallerini, panolarını nasıl güçlüklerle, en modern müzelerinin klima kontrolleriyle saklamak endişesini; işte meçhul! Anselm Kiefer'le tek anlaştığım konu.. BİR ŞAİRİ YANITLAMAK, DEFTERE BİR HESAP AÇTIRMAK GİBİDİR. diyor, haklı!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/16/isil-savaser-sentetik-kubizm-pablo-picasso-george-braque-juan-gris/", "text": "20. Yüzyılda sanat alanında önemli değişimler gözlenmiştir. 20. yüzyılın başlarında doğa birimlerindeki değişimlerin sonucu olarak, kültürel ortamdaki sorgulama anlayışı sanat alanında da görülmüştür. İlkel kavimlerin sanatı fotoğrafını gelişmesi ve Cezanne'ın öğretileri yeniden ele alınarak, resimde yeni bir gerçeklik sorgulaması dönemine girilmiştir. Kübizm, 20. yüzyıldaki akımlar içinde yeni bir biçim dili ortaya koymuş tek akımı olmuştur. Gerçekliği sorgulayarak, bu gerçekliği nesneleri parçalayarak yeni bir bütün oluşturmakta bulmuştur. Aynı zamanda anlayışına uygun yepyeni bir tekniği de sanat alanına sokmuştur. Bu teknik, 20. yüzyıla kadar süsleme aracı olarak kullanılan 'kolaj' tekniği dir. Kübizmde kolaj ile gerçeğin taklidin yerini alması, kübizmin amaçlarının dahilinde bir araç olarak görülmüştür. Kübizm 1908'den itibaren İspanyol Pablo Picasso (1881-1973), Fransız George Braque (1882- 1963), öncülüğünde gelişmiştir. Louis Vauxcelles, bir yazısı sonunda Kübizm olarak adlandırmıştır. 1909'dan itibaren Bağımsızlar Salonu'nda daha sonraki yıllarda Sonbahar salonunda Albert Glezies, Jean Metzinger, Fernand Leger gibi sanatçıların sergileri ile yaygınlık kazanmıştır. Gerçekte kübizme adını veren Henry Matisse'dir. Matisse, 1908'de Sonbahar salonu', nun jürisinde yer almış ve sergiye katılmış olan Braque'ın 'LEstaque' çalışmalarını şematik olarak küçük küplere benzeterek Vauxcelles'in de bu durumdan etkilendiğini ifade etmiştir. Ünlü sanat eleştirmeni Guillaume Apollinaire, kübizmin öyle zannedildiği gibi küp küp resmetmek sanatı olmadığını belirtmiştir. Apollinaire' ye göre kübizm, Fransa dönemindeki en yüce sanat akımı olup, fovizmin kompozisyonu ve rengi temelden dönüştürmesi gibi kübizm de biçim ve çizgiye odaklanmış yeni bir dildir. 20. Yüzyıl başı yeni bir biçim dili aranması ve sanatın sorgulanmasının önemli olduğu bir dönemdir. Bu çabaların ortak noktası, gerçeğin taklidine bir karşı çıkış ve sanatçının eserlerinin biçimlenmesinde özgür olması gerektiği ön plana çıkmıştır. İzlenimciliğin reddedilmesi ile ortaya çıkan ve gerçekliğe karşı bir tavır olan bu durum, yüzyılın büyük tepkisel hareketi olarak ifade edilmektedir. İzlenimcilik ile analitik bir gerçekliğe geçilmiş, sonra gelen pek çok akım sentez sonucu oluşmuştur. İzlenimcilik de ise nesneler ile ilgili kuramsal bilgi yerine duyu yoluyla yapılan deneysel bilgiler ön planda olup, analizin sonucu olduğu görülmektedir. Cezanne'ın amacı, nesneleri ve doğayı duyusal görünüşlerinden soyarak onlara biçimsel bir varlık kazandırmak olmuştur. Kübizmde nesnelerin düzeni parçalanarak bozulmakta, nesneler göründüğü gibi değil de düşünüldüğü gibi kavranmaktadır. Bu durumda alışılmış biçimsel düzen yok edilir, nesneler biçimleri bozularak yeni bir düzen içinde yerleşip sunulmaktadır. Kübizmin 1908-1912 yılına kadar olan dönemi rengin ikinci plana atıldığı dönem olmuştur. Yeni bir resimsel dil ve görme biçimi olarak dönemine damgasını vurmuştur. Geleneksel perspektif kurallarını reddederek Batı sanatının yüzlerce yıllık alışılagelen görsel temsil sistemini kökünden değiştirmiştir. Bu anlamda kübizm, 20. Yüzyılın en radikal sanat hareketlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Doğanın betimlemeci değil, kavramsal yorumunu yansıtmışlardır. Kübistler, resim yüzeyinde üç boyutluluk yanılsaması yerine resim yüzeyinin iki boyutlu olduğunu vurgulayarak eş zamanlı olarak bir nesneyi pek çok açıdan göstererek bir tür dördüncü boyut kavramını gerçekleştirmişlerdir. Görsel bir devrim yaratmışlar ve resimde yeni zaman mekan ilişkisini görünür kılmışlardır. Bu durumu 1905'te Einstein'ın 'Görecelik' kavramı ile ve atomun parçalanması ile ilişkili olduğunu ifade edenler olmuştur. Picasso ve Braque 'ın etkilendiği en önemli kaynak Cezanne olmuştur. Picasso, resimlerinde üç boyutu gölgelendirme ve geleneksel perspektif ile değil, renk tonalitesiyle ile elde eden Cezanne'ın yeni görsel önerilerini 20. yüzyıla taşınmasında etkili olmuştur. Cezanne, doğadaki nesneleri geometrik bir öz halinde: küreler, silindirler ve koniler gibi algılamış, kübizmin temelinin atılmasında etkili olmuştur. 1908-1912 yılları arasındaki Analitik Kübizm olarak isimlendirilen dönemde Picasso ve Braque, Cezanne'nın başlatmış olduğu yoldan ilerlemişlerdir. Nesneleri adeta optik bir parçalanmaya uğratarak radikal bir görsel tavır sergilemiş erdir. Bu dönemde kübist resimlerinde renkler yeşil, kahve ve gri tonları ile sınırlı kalmıştır. Bunun nedeni rengin, biçim ve espas odaklı yeni arayışlar uğruna bilinçli olarak geri plana bırakılmasını. 1912 yılından sonra önce Braque, sonra Picasso resimlerinde şablon harfler kullanmaya başlamıştır. Boyaya kum, talaş gibi malzemeler katılması ile resimsel dokuyu zenginleştirmişlerdir. Dolayısıyla Sentetik Kübizme geçilmiştir. 1912-1914 yılları arasında arasındaki bu sürecin en önemli özelliği ise önce Picasso ve daha sonra Braque'ın kullanmaya başladığı 'kolaj tekniği'dir. Picasso, 1912 yılından itibaren çalışmalarına kağıtlar ve baskılı kumaşlar yapıştırmaya başlamış, atık malzemeler de kullanarak kolaj tekniğini üçüncü boyuta taşımıştır. Dolayısı ile asamblaj tekniğinin de ilk örneklerini sergilemiştir. Braque da papier colle olarak isimlendirilen kendinden yapışkanlı kesik kağıt parçalarını resim yüzeyine yapıştırarak kendine özgü bir kolaj tekniği elde etmiştir. Kolajın, 20. yüzyılın en önemli sanat tekniklerinden biri olarak gelişmesi, afiş, gazete, kartpostal gibi kitle kültürüne özgü basılı malzemelerin de bu çağda gelişmiş ve yaygınlık kazanma olması ile ilişkilendirilmiştir. Kübist kolaj çalışmaları, aynı zamanda sanat nesnesinin statüsüne ait soruları da gündeme getirmiştir. İlk defa geleneksel malzemelerin dışında kitle kültürüne özgü, sıradan malzemeler de sanatın ögesi haline gelmiştir. Kolaj, sanat ve yaşam arasındaki keskin sınırların bir ölçüde kaybolmasında etkili olmuştur. Kolaj, 20. yüzyılın sonraki dönemlerindeki sanatsal çalışmalara da öncülük etmiştir. Dada kolajlarına, pop kolaj larına fotomontajlara ve günümüzdeki dijital kolajlara da temel oluşturmuştur. Picasso ve Braque ile yeni aşamalar geçiren Kübizm, 1910 yılından itibaren Juan Gris(1887 1927), Robert Delaunay (1885 1941), Fernand Leger, Albert Glezies gibi sanatçılarla birlikte yaygınlık kazanmıştır. Sentetik kübist natürmortları ile tanınan Gris, renkçi yaklaşım sergilemiştir. Fernand Leger, 1909'dan itibaren kübist bir tarz benimsemiştir. Ancak nesneleri Picasso ve Braque 'dan farklı olarak keskin bir biçimde parçalamak yerine, kendine has tüp görünümlü biçimsel bir dil geliştirmiştir. Leger'in figürleri metalik robotlara benzetilmektedir. Robert Delaunay ise 'Orfik Kübizm' ya da 'orfizm' olarak bir yaklaşım sergilemiştir. Delaunay'ın resimleri, renk ve hareket arasındaki ilişkiyi incelemiş, resimlerinde canlı renkler ile şekillendirilen biçimler kübik değil, yuvarlak ve kıvrımlı bir görünüm sergilemiştir. Delaunay'ın bu tarzına, müziği andıran soyut değerlerinden ötürü müziği ile en vahşi hayvanları bile sakinleştiren mitolojik kahraman Orphesus'tan kaynaklanan Orfizm denilmiştir. Kübizmin sanat anlayışında uygulanan kolajlarda, nesnenin yapısal özelliğindeki biçimi korunmuş ve geometrik alt yapıya bağlı kalınmıştır. Kolajda iki önemli ifade önem kazanmıştır. Birincisi, boşluk ile biçim yaratılması, diğeri de izleyicinin biçimi zihinlerinde tamamlamasıdır. Kübizm anlayışında nesne kullanımı kolaj kompozisyonlarında da gelişmiştir. Kadeh, şişe, oyun kartları, meyve tabakları, gazete müzik aletleri, yazılar gibi.... Gerçek gazete parçaları ile oluşturulmuş gazetede bulunan yazılar ile nesnenin sıradanlığı da eklenmiştir. Sanatçılar, gazetelerin başlıklarından aldıkları sözcük ve parçalar ile kimi zaman sözcük oyunları ya da gönderme yaparak basılı yazıları da birer ifade aracı olarak kullanmışlardır. Picasso, Braque ve Gris'in 1912'den başlayan ortaklıkları 1914'te kadar sürmüştür. Önce boyaya çizimi eşlik eden yapıştırılan malzemeler, daha sonra kendi başlarına birer yapıt olma özelliği kazanmışlardır. Picasso, Braque ve Gris 'in kolaj tekniklerinde her biri kendi biçem farklılıklarını da sergilemişlerdir. Gris, eserlerini gerçekleştirirken felsefesini ve metodunu da açıklamıştır. Gris, daha teorik ve entelektüel bir yaklaşım sergilemiştir. Üç sanatçının biçem farklarını uygulamalardaki yaklaşımları malzemeleri kullanım biçimleri renk ve düzen anlayışları oluşturmaktadır. Picasso, Braque ve Gris, pastel, guaj ve yağlı boya gibi çeşitli geleneksel sanat tekniklerini de katarak yapıştırılan malzemeler ile birlikte kolajlarında kullanmışlardır. Braque, eserlerini yapıştırılmış kağıtlara genellikle karakalem çizimleri ile birlikte kullanmış, daha sade bir dil geliştirmiştir. Picasso ve Gris ise çok farklı tekniği bir arada kullanmışlar, daha ayrıntılı karmaşık eserler üretmişlerdir. 1912 yılı çalışmalarında Braque 'ın eserlerinin sadeliği ile Gris' in koyu renkli karanlık atmosfer taşıyan eserleri birbirlerine tamamen zıttır. Picasso ise, sade bazen de karmaşık yapıda eserler üretmiştir. Her çeşit teknik ve yöntemi de bir arada kullanılmıştır. Her üç sanatçı da kolaj çalışmalarında aynı motiflere karşı bir eğilim göstermişlerdir. O dönemde birlikte üretmelerinin ortaklığı bu noktadan kaynaklanmıştır. Müzik aletleri, bardaklar, kadehler, tütün paketleri gazete, içki şişeleri, oyun kartları, pipo gibi nesnelerle zenginleştirmişlerdir. Gris, mekan kullanımında Braque ve Picasso'ya göre belirginlik göstermiştir. Gris, nesnelerle oluşturduğu kompozisyonlarında, mekanı ayrıntılı olarak ele almıştır. İç mekan anlatımını kullanmıştır. Üç sanatçı da kolaj larında kübizmin anlayışında parçalarını gösterdikleri nesnenin biçimini izleyicinin zihninde tamamlaması ilkesine önem vermişlerdir. Picasso, biçimleri oluşturduğunda boşluk doluluk anlayışını değişik tekniklerle tersine çevirmiş, karışık ve bir arada kullanılmıştır. Braque ise ayrıntıları çizimle oluşturmuş, nesnenin yapısal özelliğini taşıyan kağıtları ipuçları vererek kullanmış, izleyicinin bütünü oluşturabileceğini düşünerek soyut bir anlatım sergilemiştir. Gris, nesne hakkında daima bilgi verici kullanmıştır. Önce kafes, sonra dikey parçalardan oluşturduğu sistemler içine nesnelerini yerleştirmişler. İleri geri hareket eden planlar ile izleyici nesneleri zihninde bütünleştirerek tamamlamıştır. Braque'ta yapıştırılmış kağıtların biçimleri tamamen geometriktir. Nesnenin yapısal özelliğine gönderme yapmaktadır. Gris, kendi resimlerindeki parçaların soyut olduklarını iddia etse de Braque'ın kompozisyonlarındaki parçalar daha soyuttur. Gris'in kolajlarındaki gazete kağıtları diğer kağıtlar gibi nesneye ait özellik taşımaktadır. Gazete, O'nun için bir gazeteyi temsil etmektedir. Braque, kağıtların üzerlerindeki yazıları nesnelerle anlam bütünlüğü yaratmak için kullanmıştır. Braque, Picasso ve Gris gibi yapıştırılan kağıtları sadece karakalem çizimleri ile beraber kullanmıştır. Resimlerinin rengini yapıştırılmış kağıtlar oluşturmuştur ve rengi daha sınırlı olarak kullanmasına neden olmuştur. Gris kolajlarındaki güçlü etkiyi, seçtiği canlı renkler ve rengi kullanım şekline borçludur. 1914 yılında Picasso, Braque ve Gris'in kolaj çalışmaları, yağlı boya resmine eş değerde bir ifadesel içerik yüklemiştir. Kübizmde kolajin getirdiği yenilik nesnelerin ve konunun sıradanlığından ziyade, sanatçıların bu sıradanlığı ortaya koydukları biçimler olmuştur. Parçalanmaya dayanan kübizmin biçim dili ile, insan yapımı nesnelerin parçalarının kullanılması bütünleşmiştir. Nesnenin sorgulanması konusunda da çeşitli sanatsal yaratımların temeli oluşturulmuş, sanatın gelişmesi ve sınırlarının kaldırılmasında da etkili olmuştur. - Öndin, N., Modern Sanat, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2019 - Turani, A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2013 - Gombrich, E., H., Sanatın Öyküsü, Çev. Erol Erduran, Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004 - Norbert, L., Çev. Cevat Çapan, Sadi Öziş, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2015 - Thompson, J., Modern Resim Nasıl Okunur, Çev. Firdevs Candil Çulcu, Hayalperest Yayınevi, İstanbul 2014"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/27/utku-varlik-metazori-iliskiler/", "text": "Artık Türkiye'de yazılı basın ne kadar okunuyor tam bilmiyorum ama Fransa'da can çekişiyor! Ne yazık sabahları bir gazete alıp, demli bir çayla Çınaraltı Kahvesinde güzel bir sabahı yaşamak; Aziz Nesin'le gülmek, Çetin Altan'a şaşırmak..! Cezanne çok zor bir insandı. Diğer insanlardan fazla hoşlanmaz ve onların çoğuna da fazla değer de vermezdi. Gördüğüm kadarıyla neredeyse bütün dehalarda bu sorun oluyor. Cezanne resmin sadece ressamın gördükleri ve onların verdiği duygudan ibaret olmaması gerektiğini ve resimde temelde daha derin anlamlar olduğunu düşünüyordu. Şunu düşündüm: Doha müzesinde Araplar 300 milyon doları hiç bir şey anlamadan vermişler, yazık! Çelik'in gönderdiği bir başka yazı da: Ayça Atikoğlu'nun T24 Internet gazetesindeki Sibel Oral'ın kitabından kaynaklanan bir polemik; bu kitap üstüne Blog'umda yazdım, -yazımı tekrar koyuyorum ama- Gündüz Vassaf'ın ricasıyla bana ulaşan Sibel Oral'a Mehmet'in anısı dolayısıyla yaptığım yardımlara karşılık, kitap çıktığında bana kitabı göndermemesini, Gündüz Vassaf'ın da onun işbirlikçisi olmasını! Şimdiye değin yazılmayan bir hayat onunkisi. Resimlerine imza atmayan, şiirlerini yakan, kendisini de ölümünden sonra yaktıran Memet. Muhtemelen, bu dünyaya iz de ağırlık da bırakmak istemeyen Memet'i tanıdığıma ben çok memnun oldum. Hayatı boyunca istemediği hiçbir şeyi yapmak istememesini son derece şımarıkça bulsam da ana oğulun 'affetmemesini' son derece kibirli bulsam da kitapta babanın ilgisizliğinin altının bu kadar çok çizilmiş olmasını gereksiz bulsam da... Ama sanki memnun olanların sayısı pek fazla değil gibi. Ben kitaba konulmadığı için yazılmasını uygun bulmazlar herhalde diye düşünürken OdaTV Nazım Hikmet'in mirası kime kalıyor, diye sordu. Hürriyet'ten İhsan Yılmaz da yanıtladı, Nazım Hikmet'in mirası mahkemelik olmuştu. Ne üzücü, miras paylaşım kavgasından ülkenin dünyadaki en ünlü şairi bile kurtulamıyor. Çiğlik, vasatlık, mülkiyetçilik, nefret gelip bir yerden onun adının kıyısına köşesine yapışmaya çalışıyor. 14 Ekim 2018'de Fransa'da ölen Mehmet Nazım, ölmeden önce vasiyet düzenlemiş. Nazım Hikmet'in telif haklarını en yakın arkadaşı Gündüz Vassaf'a, Büyükada'daki evi Gündüz'ün oğlu Doğan'a, -haberde Osman yazılmış ama- Fransa'daki varlıklarını ise üvey kızına ve ondan olan torununa bırakmıştı, yani yaşamını paylaştığı, yanındaki yöresindeki insanlara. Nazım Hikmet'in yapıtlarının yayın hakkı 2002 yılında Adam Yayınları'ndan YKY'ye geçmişti. Bu geçiş Nazım Hikmet'in tek yasal mirasçısı olan oğlunun izni ile olmuştu. İzinsiz kullanımı da yasaklanmıştı. Yani, her şey mirasçısının isteği doğrultusunda yapılmıştı ki Mehmet'in annesi Münevver Andaç'ın ressam Nurullah Berk ile evliliğinden olan kızı Renan Genim, mirastan hak talep etmek için Gündüz Vassaf'ı mahkemeye verdi. Yani, Gündüz Vassaf'ın Havaalanı'nda gözaltına alınması bu yüzden. Büyükada'daki eve yaklaştırılmaması, evin havalandırılmayıp çürümeye bırakılması da bu yüzden. Bu hafta yine duruşma vardı ama yeni bir şey yoktu. Renan Genim, Mimar Sinan Genim ile evli, yani adını 'korumacı' olarak duyuran bir mimar ile. Genim bir dönem AKP'den Kadıköy Belediye Başkan adayı olmuş, kazanamamıştı. Gerçekten birine bir kötülük mü yapmak istiyorsunuz, oturun, onun biyografisini yaşam öyküsünü- yazın; dikkat yazdığınız kişiyle bir ortak yaşanmışlık söz konusu ise, genelde bunun çaktırmadan bir hesaplaşma olduğu düşünebilir; çünkü bunun örnekleri çoktur! Bu anlatacağınız kişilikle o yaşantıyı paylaşmadınızsa, bu gözlemi onu iyi tanıyanlarda arayacaksınız; işte bence en güç kurgu bu, geçmiş zaman çaktırmadan gereken erozyonu yapmıştır, farkında olmadan onun çekim alanına giriyorsunuz ve deforme oluyor! Bugün internet ne kadar olanak sağlasa da, her şeyi gerektiği gibi belgelemek güç; yaşanmışlık anılarda bulut gibi uzaklara gitmiş, belki soluk bir fotoğrafa sığınmıştır; çünkü öyle yaşadık."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/christiane-peschek-oasis4-subat-13-mart-2022-sanatorium/", "text": "|SANATORIUM, Christiane Peschek'in OASIS başlıklı, Türkiye'deki ilk kişisel sergisine 4 Şubat 13 Mart 2022 tarihleri arasında ev sahipliği yapıyor. OASIS, Antroposen'in sonunda potansiyel bir sığınak, ikili cinsiyet sınıflandırmasının dışında, değerlerden bağımsız ve kapsayıcı bedenselliğin yaşadığı güvenli bir alan olarak ortaya çıkıyor. OASIS, dijital alanda genişlemiş bedenselliğin farkındalığını oyuncu bir şekilde harekete geçirerek, kişisel bakımın siber-hümanizmle buluştuğu beden sonrası bir spa niteliği taşıyor. İnsan, dijital olarak genişlemiş varoluşunda polimorfiktir çok sayıda dışavurumu ve biçimi canlı bir ruhla kapsar. Dijital dünyadaki varoluş alanları, bedenlerin ne sınırlı kabuklara mahkum ne de yerçekimine tabi oldukları ve bedensel muadillerinden farklı bir dikkat gerektirdikleri fiziksel alandaki aynı yasalara tabi değillerdir. Peschek, bu genişlemiş sanal varoluş alanlarının da rahatlama ve bakım için bir revizyona ihtiyacı olduğuna inanıyor. OASIS'le sanatçı, fizikselliğin maksimum düzeyde bilinçle birleştirildiği, maddi ve dijital arasında hareket eden hem fiziksel hem de sanal bir alan yaratmaya çalışıyor. Sergi ilhamını, Roma hamamlarından Japon onsenlerine, Fin saunalarına ve Orta Avrupa'daki kaplıcalara kadar dünyanın tüm kültürlerindeki banyo geleneğinden alıyor. Saflık ve beden bakımı, her zaman ikili cinsiyet sistemine göre katı bir şekilde ayrılmış kamusal banyolarla yakından bağlantılı olmuştur. Bedenler arasındaki yakınlık, coşku, arzu, arınma ve sosyal ihtiyaçlar, özel yıkanma tesisleri olmadan kamusal fakat mahrem olan bu buluşma ve birlik alanlarında yaşanır. Banyo fikrini, taze, demokratik ve özgürleştirici toplumsal potansiyellerini keşfetme imkanına sahip olduğumuz yeni bir ortama taşımak istiyorsak, bu gelenekleri geri kazanmak ve geliştirmek için harekete geçilebilir. Tensel isteklerin tapınakları olan geleneksel yıkanma mekanlarının tersine, OASIS sürekli dönüşüm süreçlerinin, yenilik ve adaptasyonun yeridir, bedenlerimize sanal ilaveler için bir tedavi alanıdır. OASIS, hem fiziksel beden hem de zihnin, sanallığın duyumsallığı için hazırlanabildiği çoklu duyusal bir yerleştirmedir. Spa, mistik öteki için deneysel bir alan haline gelir. Dokunma bilimi, maddesellik, atmosfer, kuirin çoklu duyumsallığı ve ilişkileri, yerleştirmedeki bedensel ötesi gerçeklikler, izleyicileri etkileyerek katı fiziksellikten bir yenilenme vaat eder. Christiane Peschek'in editörlüğünü yaptığı sergiye eşlik edecek OASIS başlıklı; Christie Pearson, Seçil Epik, Mohamad Abdouni, Melih Aydemir, Sophie Haslinger ve Elisa Medde'nin metinlerinden oluşan kitap, Avusturya Kültür Ofisi'nin de desteğiyle SANATORIUM tarafından yayımlanacak. Sanatçı Hakkında: Christiane Peschek'in işleri, genişletilmiş bir sanal alanda duygusal yabancılaşma, öz-kutsallaştırma ve akışkan kimlik araştırmalarına odaklanıyor. Oluşturduğu imajlar ve çoklu duyusal yerleştirmelerinde sanal tükenme, yakınlık ve kendini idealleştirme ile şekillendirilmiş diyaloglar yaratıyor. Projelerinde sürekli çalıştığı konular arasında fiziksel bedenin ekranın her iki yanında, çevrim içi ve çevrim dışı kimlikler arasında gözlemlenmesi yer alıyor. Kelimeler, rötuşlanmış görüntüler, kokular ve diğer duyumsal ve eterik malzemeler, internet sonrası bir gerçeklikte analog süreçlerin ve dijital/sanal dönüşümün melezleri haline geliyor. Akıllı telefonlar gibi vücuda yakın teknolojilerle etkileşim içinde olarak, teknoloji ve kozmolojinin kesişiminde deneyimler yaratmak için dokunmatik ekranların yüzeyini kullanarak hiper-egoyu keşfediyor. Peschek işleri NRW Forum Düsseldorf, Museum MARTA Herford, Salzburger Kunstverein ve Benaki Museum Atina gibi birçok uluslararası kurum ve galeride sergilendi. Aldığı uluslararası ödüller arasında UNSEEN Tesla Art Trail Ödülü, Emergentes DST Onur Ödülü ve Avusturya hükümetinin fotoğraf için verdiği Staatsstipendium bulunmaktadır. Artothek des Bundes 21er Haus, ING DiBa Art Collection, the Museum of Modern Art Salzburg ve the Kupferstichkabinett Vienna gibi koleksiyonlarda yer almaktadır. |SANATORIUM presents Christiane Peschek's first solo show in Turkey entitled OASIS between the dates February 4 and March 13, 2022. OASIS stands as a potential sanctuary at the end of the Anthropocene, a safe space where a nonbinary, value-free and inclusive corporeality is living. OASIS is a post-body spa, where self-care practices meets cyber-humanism, playfully stimulating awareness of expanded corporeality in the digital field. The human being in their digitally expanded existence is polymorphic they contain multitude of manifestations and shapes with a vivid spirit. Realms of existence in the digital world are not subjected to the same laws as those of the material space where bodies are neither bound to limited shells nor subject to gravity and require a different attention than their fleshly counterparts. Peschek believes that this expanded virtual existence also needs a revision of its spaces for relaxation and care. With OASIS, the artist aims to create a physical as well as virtual space that moves between the material and the digital, where physicality is combined with a maximum of consciousness. The exhibition takes its inspiration from the tradition of bathing running through all cultures of the world from Roman bath houses to Japanese onsen, hamams to the Finnish sauna and thermal baths in Central Europe. Purity and body care have always been closely linked to communion, which is stringently binary gender separated. Closeness, ecstasy, desire, purification and social needs could be lived and satisfied in these places of unity between the body and being under the public but intimate meeting zones without private washing facilities. If we want to carry the idea of the bath further into a new environment, where we have the possibility to explore fresh, democratic and emancipatory social potentials, it is worthwhile to reclaim and develop these traditions. In contrast to conventional bathing places that are temples of the flesh, OASIS is a place of constant transformation processes, innovation and adaptation: a treatment for the virtual augmentation of our bodies. OASIS is a poly-sensory installation where both, the physical body and the mind, can be prepared for the sensuality of virtuality. The spa becomes an experimental field of mystical otherness. Haptics, materiality, atmosphere, multi-sensuality and relationships of queer, trans-corporeal realities in the installation affect the visitors and promise a regeneration from the solid physicality. The works of Christiane Peschek live between emotional alienation, self-sacralisation and fluid identity research in an extended virtual space. In images and multi-sensory installations she creates dialogues sculpted by virtual exhaustion, intimacy and self-idealisation. The observation of the physical body on both sides of the screen, between on- and offline identities are a continuous topic in her projects. Words, retouched images, scents and other sensual and ethereal materials become hybrids of analog processes and digital/virtual transformation in a post-Internet reality. In interaction with near-body technologies such as smartphones, she explores the hyper-ego using the surface of touchscreens to create experiences in the intersection of technology and cosmology. Peschek's works have been internationally exhibited in Institutions such as NRW Forum Düsseldorf, Museum MARTA Herford, Salzburger Kunstverein and Benaki Museum Athens. She was awarded with several international prizes such as the UNSEEN Tesla Art Trail award, honor price of Emergentes DST and the Staatsstipendium for photography by the Austrian Government. Her works are found in collections such as Artothek des Bundes 21er Haus, ING DiBa Art Collection, the Museum of Modern Art Salzburg and the Kupferstichkabinett Vienna. She is based in the cloud."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/emre-ahmet-secmen-geleneksel-sinema-hicbir-zaman-bitmez/", "text": "Sinema salonlarının eski kalabalık günleri geride kaldı. Küresel salgınla birlikte dijital platformların popülerleşmesi sinema salonlarının yerini bu platformlar mı alıyor sorularını akıllara getirdi. Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Emre Ahmet Seçmen, sinema salonlarındaki genel düşüşün sadece küresel salgınla ilişkisinin olmadığını söyledi. Geleneksel sinemanın hiçbir zaman bitmeyeceğini düşündüğünü belirten Seçmen, Özgün içerikler her zaman sinema salonlarında izleyicisini bulur dedi. Küresel salgının en çok etkilediği alanlardan biri de sinema sektörü oldu. Alınan önlemler kapsamında uzun süre sinema salonları kapalı kalırken, vizyona girmesi planlanan birçok filmin de gösterim tarihleri ertelendi. Bu süreçte gerek sinema gerek diğer etkinliklerin kısıtlanması gerekse kapalı alanlara gelen kısıtlamalar sebebiyle sanatseverler dijital platformlara yöneldi. Sinema salonlarının tekrar açılmasıyla birlikte salonlar eski seyircisini bulamazken, geleneksel sinema yerini dijital platformlara mı bırakıyor soruları gündeme geldi. Bu konuyu değerlendiren Beykoz Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi Radyo, Televizyon ve Sinema Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Emre Ahmet Seçmen, sinema salonlarındaki genel seyirci düşüşünün sadece küresel salgınla ilişkili olmadığını belirtirken, özgün içeriklerin her zaman sinemada yer bulacağını söyledi. Seyircinin sinemaya dönme noktasında nasıl tavır takınacağına dair henüz yorum yapmanın erken olduğunu belirten Seçmen, Öncelikle salgın döneminin hala bitmediğini de düşünürsek şu an için sinemalara tekrardan izleyicinin nasıl bir dönüş sağlayacağı konusunda net bir cümle kurabilmek çok kolay değil. Çünkü salgın tam anlamıyla bitmeden salona gitmenin seyirci için hala nasıl bir anlam ifade ettiği sorusuna cevap arayamayız. An itibariyle belirli koşullar altında salona giriş yapabilmekteyiz ama burada salgın öncesi ve sonrası arasında özellikle ekonomik koşullar olarak farklılıklar var. Şu an bilet fiyatları daha da artmış durumda ve izleyicinin de ekonomik koşulları yine salgın öncesine göre daha düşük durumda. Tabi dijital platformların yükselişi de şu ortamı destekleyen ve insanların davranışlarını ister istemez değiştiren bir etken oldu dedi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/felix-antoine-morin-asemic-sound-mappings-11-02-04-03-2022-karsi-sanat-calismalari/", "text": "Felix-Antoine Morin'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi ''Asemic Sound Mappings'' Melis Bektaş'ın küratörlüğünde Karşı Sanat Çalışmaları'nda açılıyor. Felix-Antoine Morin'in çalışmaları grafik notasyona benzer ve çalışmaların temel yapıları sanatçının beste repertuarından alınan mevcut müzikal formları tasvir eder; genellikle farklı mimarilerden ve çeşitli ses manzaralarının eşsiz hareketinden ilham alır. Asemik belirli bir anlam içeriği olmayan veya en küçük anlam birimi olmayan demektir. Asemik yazıda okuyucunun doldurması ve yorumlaması için bırakılan bir anlam boşluğu ortaya çıkar. Asemik okumasoyut bir sanat eserinden anlam çıkarma yöntemine benzetilebilir. Sanatçının grafik dili sabit bir anlama sahip olma eğiliminde değildir, eserlerin yorumlanmasında izleyiciyi serbest bırakır, müzik notasyonu ile saf resimsel şiir arasındaki belirsizlik teşvik edicidir. Asemic Sound Mappings başlıklı sergi Morin'in müzikal ve resimsel duyarlılıklarını aynı anda ifade ederek, boşlukta hareket eden, ritmi yüzeye taşıyan katmanlı resimlere yer veriyor. Sergide sanatçının farklı tekniklerle çalıştığı resimler ve bir ses yerleştirmesi yer alacak. Sergi 11 Şubat'ta sanatçının canlı performansıyla açılacak. Felix-Antoine Morin araç olarak müziği ve görüntüyü kuırken şiirsel bir icrayla yaklaşımını şekillendirir. Gerçekliği, kurgu ve soyutlamayla farklı algı alışkanlıkları yaratacak görsel ve sessel imgelere dönüştürür. Araştırma alanı; elektro akustik müzik kompozisyonu, video sanatı, grafik notasyon, fotoğrafçılık, enstalasyon ve yeni medya dahil olmak üzere çok çeşitli ortamları kapsar. Felix-Antoine Morin, UQAM'da görsel sanatlar ve Montreal Konservatuarı'nda elektro akustik kompozisyon okudu. 2008'de JTTP ödülünü kazandı ve 2012'de Kanada Sanat Konseyi'nden Joseph S. Stauffer ödülünü aldı. Eserleri birçok ulusal ve uluslararası etkinlikte yer aldı. Ayrıca Kohlenstoff Records'un kurucu üyesidir. Felix-Antoine Morin's first solo exhibition in Turkey, Asemic Sound Mappings, opens at Karşı Sanat Çalışmaları curated by Melis Bektas. The artist's work, akin to graphic notation, depicts existing musical forms whose basic structures are drawn from his repertoire of compositions often inspired by diverse architecture and the unique movement of varied soundscapes. Asemic means without a specific meaning content or without the smallest unit of meaning. In Asemic writing, a void of meaning arises that is left for the reader to fill and interpret. Asemic reading can be likened to the method of extracting meaning from an abstract work of art. The graphic language of the artist does not tend to have a fixed meaning, leaving the interpretation of the works free to the viewer, encouraging the ambiguity between musical notation and pure pictorial poetry. The artworks at the Asemic Sound Mappings exhibition display layered elements moving in the void, carrying rhythm to the surface by simultaneously expressing Morin's musical and pictorial sensibilities. The exhibition will include paintings featuring varied techniques and will be accompanied by a soundtrack of the artist's creation. It opens on February 11th with a live performance by the artist. Whether using the medium of music or image, the overall approach of Felix-Antoine Morin's work is guided by the aesthetic principle of a poetic execution. Transfiguring reality by shifting it into fiction and abstraction, his creations develop a lyric quality as they pass through multiple stages of writing, transforming, and mutating reality into new, perceptual, visual and sonic imagery. His area of exploration encompasses a wide range of mediums, including electroacoustic music composition, video art, graphic scores, photography, immersive installations, and new media. Felix-Antoine Morin studied visual arts at UQAM and electroacoustic composition at the Conservatory of Montreal. In 2008, he won a JTTP award and in 2012, he received the Joseph S. Stauffer award from the Canada Council for the Arts. His works have been featured in several national and international events. He is also a founding member of the Kohlenstoff Records label."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/mert-diner-olcay-kus-goz-hizasi-sergisi-02-02-2022/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/seniha-unay-aytug-aykut-faunaya-agit-i-an-elegy-for-fauna-13-ocak-19-subat-2022simbart-projects/", "text": "Simbart Projects 13 Ocak 19 Şubat tarihleri arasında Seniha Ünay ve Aytuğ Aykut'un 'Faunaya Ağıt' adlı karma sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, insan merkezciliği hayvanlarla ilişkimiz üzerinden sorguluyor; egemen ve buyurgan özne olarak insanla, insan bakış açısından ele alınan hayvanın ilişkisi üzerine eğiliyor. Sergide yer alan Seniha Ünay'ın 'Henüz İsimsiz' adlı serisi, gündelik yaşantımızın içinden insan kaynaklı nedenlerle uzaklaşan ve sevimli oyuncak temsilleriyle hayatımıza iştirak eden hayvanların, merkez dışına itilme, yeniden var edilme, dekoratif ve işlevsel bir unsur haline getirilmesini odağına alıyor. Aytuğ Aykut'un 'Sayılacak Kadar Azlar' adlı serisi ise günümüzde tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan 'haykıran turna' türüne odaklanırken, insan-hayvan birlikteliği ve bu birlikteliğin zorunluluğuna dikkat çekiyor. Simbart Projects 13 Ocak 19 Şubat tarihleri arasında Seniha Ünay ve Aytuğ Aykut'un 'Faunaya Ağıt' adlı karma sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, insan merkezciliği hayvanlarla ilişkimiz üzerinden sorguluyor; egemen ve buyurgan özne olarak insanla, insan bakış açısından ele alınan hayvanın ilişkisi üzerine eğiliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/28/serkan-azeri-gorunenin-ardindaki-gorunmeyen-kent-gercegi/", "text": "İçinde yaşadığımız çağda kent olgusu, çoğunlukla sürekli yenilenme, değişim ve gelişme gibi kavramları zihinsel boyutta bizlere düşündürmesine karşın, günlük yaşamın temposu içerisinde bu kavramları aynı zamanda sorgulatan bir çelişkiyi de çeşitli zamanlarda hissettirir. Bilim ve teknolojide yaşanan değişimlerin somut boyutta bugünün kentlerinde sadece görüntüsel olarak bir değişimi gerçekleştirdiği söylenebilir. Görünenin ardında yatan görünmeyen fark edildiğinde, aslında doğallıktan giderek uzaklaşan insanoğlunun yapay bir görüntü içerisinde kent sorununun yarattığı kaotik bir yaşam gerçeği ile birlikte, yaşadığı toplumun içerisinde giderek kendine ve çevresine olan yabancılaşmasının da anlaşılması zor olmayacaktır. Bu yapılanma içerisinde insan, günümüz yaşantısının zor, aynı zamanda da yorucu ilerleyişinin etkisine kendini kaptırarak tıpkı Helen Mitolojisindeki yeraltı tanrısı Hades'in, Persephone'yi bu dünyadan alıp kendi krallığı olan yerin katman katman altına çekip kaçırması gibi, insanı insan yapan düşünme ve sorgulama gibi yetilerden uzaklaşıp makineleşmiş ve rutinleşmiş bir yaşamın girdabına çekilmekte. Seydi Murat Koç, yıllardır içerisinde yaşadığı kentin ve günümüz insanının bir tanığı olarak, kent sorunlarını ve bu sorunların bireyler üzerinde yarattığı tahribatı resimlerinde irdeleyen bir ressam olarak karşımıza çıkıyor. Çağdaş sanatın mantığı içerisinde teknolojinin ona sunduğu imkanlardan yenilik anlamında sonuna kadar faydalanıp farklı tekniklerle çizgisini değiştirdiği gözlemlense de, form boyutunda dönüştürdüğü yeni imgeler yaratmasına karşın, hayata bakışının somut örneği olan resimlerinin içeriğinde odaklandığı konulardan asla taviz vermiyor. Yeni ve dinamik bir seri ile sanat izleyicisinin karşısına çıkmaya hazırlanan Seydi Murat Koç'un gözlemci ve sorgulayıcı tavrı bu resimler üzerinden rahatlıkla okunabilir. Geçtiğimiz Devlet Resim ve Heykel yarışmasında kendisine başarı ödülü kazandıran büyük boyutlu Hades isimli resmi, bu dizinin ismine de hayat veriyor. Beyazın ağırlıklı olarak kullanıldığı büyük boyuttaki resimleri, genç ressamın tüm dönemlerinin bir özeti gibi. Çeşitli serilerinde uyguladığı farklı teknik ve figür anlayışlarını bu seride bir sentez boyutunda kompozisyonlarına katıyor. Pentürden yola çıkarak serigrafi ve linolyum baskı tekniklerinin yardımıyla zaman içerisinde olgunlaştırdığı çeşitli figürleri, bu resimlerinde dikey, diyagonal veya ters biçimde konumlanarak, arka planın beyaz ağırlıklı tonlarının üzerinde siyahlarla kontrast yaratıp öne çıkıyor. Beyaz boya uygulamasının üzerindeki anıtsal boyuttaki yerleşimleriyle bu dinamik figürleri, daha önceki resimlerinde olduğu gibi, ressamın yaklaşımının ve bu doğrultuda aktarmak istediği mesajın içeriğine uygun olarak ilk temasta görsel olarak kavranıyor. Resimlerinde pek çok tekniği cesurca kullanan Seydi Murat Koç'un, içinde yaşadığımız kentin türlü panoramik görüntülerini yansıtan ve tuvallerinde enine dikdörtgen boyutta yerleştirdiği foto kolaj veya foto kolaj üzerine boyasal müdahaleler aracılığı ile şekillendirdiği peyzajlarında da görünenin ardındaki görünmeyen kent gerçeğini irdelediği görülmektedir. Şehrin düzensiz altyapısı, bozulan ve giderek betonlaşan kent görüntüsü, politik sorunlarla birlikte yitirilip giden kültürel değerler, resmin bir bütün halinde değerlendirilmesi ile anlam kazanmaktadır. Bir dönem özgün baskı teknikleriyle uyguladığı anıtsal figür soyutlamalarının yerini, sıçramalar serisinde hareketli, dinamik ve gerçekçi bir figür anlayışına bıraktığı, biçimsel ve boya uygulaması anlamında da bir sıçrayış gerçekleştirdiği resimlerindeki figürlerinin de bu resimlerinin alt bölümlerinde uygulanarak kompozisyona dahil edildiğini görüyoruz. Sonuç olarak, Seydi Murat Koç'un Hades serisi, bir genç sanatçının perspektifinden sunulan bugünün kent olgusu üzerine sorgulatıcı yönünün yanı sıra, O'nun resimlerindeki içerik olarak kararlı biçimsel olarak yenilikçi tavrı ile çeşitli arayış ve uygulamalarının bir sentez olarak nasıl bütünleştiğinin gözlemlenmesi boyutuyla da dikkati çekiyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/01/29/asikli-hoyuk-kazi-izleri-sergisi-4-subat-25-subat-2022tarihi-husrev-kethuda-hamami-istanbul/", "text": "Orta Anadolu'nun bilinen en eski köyü, 10 bin 500 yıllık tarihe sahip Aşıklı Höyük, 5 ülkeden 13 yerli ve yabancı sanatçının işleri üzerinden sanat ve arkeoloji arasında bir diyaloğa dönüşüyor. Avcı toplayıcı dönemden yerleşik tarım düzenine geçişin hemen her aşamasının izlenebildiği bu çok önemli arkeolojik alan, ilk beyin ameliyatının yapılması, koyun ve keçinin ilk kez evcilleştirilmesi gibi pek çok ilkin yaşandığı bir yerleşim yeri. Ancak ne yazık ki henüz ülkemizde ve dünyada hak ettiği bilinirliğe sahip değil. Aşıklı Höyük Dostları Derneği'nin yürüttüğü 'Sanat ve Arkeoloji Projesi', T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından Avrupa Birliği'nin mali desteği ile hayata geçirilen Ortak Kültür Mirası: Türkiye ve AB Arasında Koruma ve Diyalog-II Hibe Programı kapsamında destek almakta. Bu proje kapsamında düzenlenen 'Kazı İzleri / Lines of Site' sergisi, 4 Şubat 2022 Cuma günü Tarihi Hüsrev Kethüda Hamamı'nda ziyarete açılacak. 25 Şubat 2022 tarihine kadar izlenebilecek sergi daha sonra İskoçya'nın Dundee ve İspanya'nın Barcelona şehirlerinde izleyici ile buluşacak. Orta Anadolu'nun bilinen en eski köyü, 10 bin 500 yıllık tarihe sahip Aşıklı Höyük, 5 ülkeden 13 yerli ve yabancı sanatçının işleri üzerinden sanat ve arkeoloji arasında bir diyaloğa dönüşüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/02/12/faunaya-agit-seniha-unay-aytug-aykut13-ocak-19-subat-2022-simbart-projects-cukurcuma/", "text": "Seniha Ünay'ınHenüz İsimsiz ve Aytuğ Aykut'un Sayılacak Kadar Azlarserilerinden yapıtların bir araya geldiği Faunaya Ağıt adlı karma sergi, 13 Ocak 19 Şubat 2022 tarihleri arasında Simbart Projects Çukurcuma'da izlenebilir. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/02/12/nilgun-yuksel-faunaya-agit-uzerine/", "text": "Seniha Ünay'ınHenüz İsimsiz ve Aytuğ Aykut'un Sayılacak Kadar Azlarserilerinden yapıtların bir araya geldiğiFaunaya Ağıt adlı karma sergi, 13 Ocak 19 Şubat 2022 tarihleri arasında Simbart Projects Çukurcuma'da yer alıyor. Göstermenin algıyı, simgeleştirmenin dili değiştirebileceğini gösteriyor. Boyadan kompozisyona; kompozisyondan sergileme biçimine değin sadeleştirilmiş bir dilin çok şey söyleyebileceğini hatırlatıyor. Bu sessiz ağıtın fitilini ateşleyen iki sanatçı Seniha Ünay ve Aytuğ Aykut ile bir araya geldik. Ortaklaştıkları bakış açısını, farklılaştıkları gösterme biçimlerini konuştuk. Seniha Ünay'ın çalışmalarında beden parçaları, gittikçe bakışları yok olan, parçalanan oyuncak hayvanlar yer alıyor. Aytuğ Aykut'un işlerinde ise boya dağılıyor, silikleşiyor haykıran turna figürü bedeninin eksilişiyle çıkıyor karşımıza. Beden bütünlüğüne, yaşama duyduğumuz umursamazlıkla, yaşamın yitişi ve şiddet üzerinden okuyabiliriz tüm bunları. Sizin bakış açınızı, bunu gösterirken ele aldığınız meseleleri merak ediyorum. Aytuğ Aykut: Benim bakmak istediğim yer tüm bu olumsuzluklara rağmen, Cicero'nun da söylediği gibi Yaşamda ne olursa olsun çürümeyen bir taraf var düsturu. Evet, içinde yaşadığımız ekolojinin hızlı bir yıkımı mevcut ancak hala yapılabilecek ve belki de bu yıkımı geri döndürebilecek pek çok şey de var. Bu fikirden yola çıkarak ve biraz olsun nesli tehlikede olan olan hayvanları resmederek tür olarak sorumluluğumuzu hatırlamak ve hatırlatmak. S. Ü:İnsanın merkezi konumunu hayvanlarla ilişkisi üzerinden sorgulamak hakkında düşünsel ve biçimsel açıdan ufuk açabilecek çok şey var. Bende çağrışım yapan şeylerden biri John Berger'in Hayvanlara niçin bakarız kitabındaki Bir Fare Hikayesi oldu. Berger bu hikayede evine giren bir fareyle bir adamın karşılamasını anlatır. Adam, fareyi öldürmek yerine, onu ve diğer fareleri köyün dışında kırlık bir yere götürüp bırakır. Berger, adamla farenin göz göze geldiği anı; bir hayvanla karşılaşmamızda bizim onlara baktığımız gibi onların da bize baktığı; böylece o anda hem farklılıklarımızın hem de benzerliklerimizin farkına vardığımızla açıklar. Hayvanlar insanlara en çok benzeyen canlılar. Bu sebeple kompozisyonlarda hem insanlar hem hayvanlar, bir arada ve insanın şiddetini de vurgulayacak şekilde yerleşmeliydi. Kompozisyonlar dolayısıyla göz göze gelmeyen, temas eden ama dokunmayan insan ve oyuncak hayvanlardan oluştu. AA: Bu katmanların altında yatan aslına bakarsanız geridönüşümü kullanarak, mümkün olduğunca az tüketerek kendime bir zemin yaratma ihtiyacı. Bu ihtiyaç temelinde çıkan bu zemin aynı zamanda resimlerimde de önemsediğim kendiliğindenliğe de hizmet ediyor. AA: Benim yapmak istediğim şeylerden biri olabildiğince az hareketle, hala estetik bir biçimde mesajımı sunabilmek. Her zaman olmamakla birlikte bu serinin figürleri de uygun olduğu için ve sadeliği sunmanın basit bir yolu olduğu için monokrom renkleri tercih ettim. Kırmızı mühür kullanma sebebim hala kendi resmimi arıyor olmam. Mühür stilitize bir simurg oluşturmakta. Bu da bana kendimi resmimi ararken yaptığım yolculuğu hatırlatmak adına bir nokta. S. Ü: Oyuncak hayvanlar öyle bir yerleşmiş ki zihinlerimize cici, tatlı, sevimli hallerini ne olursa olsun kırmak çok zor aslında. Yani şiddeti oyuncak hayvanlar üzerinden anlatmak benim için bu kırılmayı yakalamaya çalışmakla başladı. Endüstriyel bir nesne olarak piyasaya sürülmelerinin renkliliğini de göstermem gerekiyordu. Bir taraftan da insanın hayvanlar üzerindeki etkisine dair meselemdeki duyguyu pekiştirmem gerekiyordu. Bu rol siyah beyaz lavi çalışmalara düştü. Lavi çalışmalarımdaki kurgu, insanın şefkatten şiddete evrilen ilişkisini hikayeleştiriyor. S. Ü: Sarıyor ne de güzel ifade. Sarıyor çünkü o boşluğun dolu dolu bir anlatısı var bana göre. Bahsi geçen boşluk, Henüz İsimsiz serisindeki duvarla bütünleşen, zamansız ve mekansız, devamlı ve ısrarlı bir olayı / olayları çağrıştırıyor diye düşünüyorum. AA: Konuşma uyaranını gürültüden ayıran en temel akustik özelliklerden biri boşluklar içermesi. Benim resmimde de boşlukların temel amacı bu. Kendi adıma sinematografiden çok resimsel bir dil oluşturma çabasıyla boşluklara yer veriyorum. S. Ü:Bu simgeler benim için canlı olma halini temsil ediyor. Oyuncakhayvanlar hem hayvanların nasıl göründüklerine dair bir temsil, hem de hayvanların neden hayatımızdan yok olup gittiği, oyuncak olarak hayatımıza iştirak ettiği yani insanın yaşama pratiğine dair bir temsil. İnsanların cicileştirerek, romantikleştirerek gösterdikleri kötücül bakış açısının temsili biraz da. İnsanın şiddetinin başka bir göstergesi gibi. Tüm bu nedenler doğalında bu seçime götürdü beni. AA: Turna içinde yaşadığımız coğrafyanın sözel kültürünün önemli bir parçası ve sanat tarihini de bakıldığında estetik olması açısından da sık tercih edilen bir figür. Tercih etmenin sebebi sanırım hem vermek istediğim mesajı sunmak için iyi bir figür olması, istediğim sadeliği canlının kendisinin taşıması hem de estetik bir biçimde resmetmeye uygun olması. S. Ü: Bu sergide Aytuğ ve beni bir araya getirme fikri, Simbart Project'in kurucusu Aslı Hatipoğlu'nun fikriydi. İşleri bir arada gördüğümde ne iyi bir öngörüymüş diye düşünmüştüm. Gerçekten de sergiyi bir yapboz olarak görürsek büyük resimde hayvanlara dair bir hassasiyet ortaya çıkıyor. İnsan merkezci bir tavırla bazen yok ettiğimiz, bazen azalttığımız, merkez dışına ittiğimiz, yaşam alanlarından uzaklaştırdığımız hayvanlara dair çalışmalarımızın karşılıklı konuşmaları, duvardan duvara paslaşmaları hem ayrı ayrı okunmalarını hem de bütün olarak ortak bir başlıkta buluşmalarını sağlıyor. Tüm bunlar bazen biçimsel, bazen isimlendirmeyle, yer yer örtük yer yer doğrudan bir anlatıyla görünür oluyor sergide. İnsanın doğrudan görünen ve görünmeyen şiddetinde parçalanıyor, katmanlaşıyor adeta. Cevaba sondan başlamış oldum. Kağıt işlere gelecek olursam, kağıdın kağıt olarak göründüğü, dediğiniz gibi steril olma kaygısı taşımadığı, duvara doğrudan çivilendiği bir düzenleme yaptık. Yine kedi, köpek, ayı, tavşan, panda gibi hayvanların oyuncak portreleri bir arada gösteriliyor. Bu portreler insanın şiddetine dair bazı izler taşıyorlar. Tek başlarına bakıldığında halen ciciler! Bir arada bakıldığında ise ağzı, burnu, gözü vb. eksiklikleri okunmaya başlıyor. AA: Sergileme biçimi konusunda, genelde seri olarak çalışıyorum ve serilerin kendi içlerinde de farklı cümleler oluşturabilmesi adına farklı olasılıklar deniyorum. İşlerin tekilliğinde ve bütünlüğünde farklı ölçüler, farklı işler bir araya getirerek bahsettiğiniz gibi bir yapbozun parçası olmaları fikri benim için az önce de belirttiğim gibi hem seriler içinde yeni anlamlara hem de farklı serilerin benim için birbiriyle olan bağını oluşturuyor. Bir araya gelişimiz Aslı hanımın sayesinde oldu. S. Ü: Bilinç ve aklın tüm canlılara özgü olduğunu hatırlarsak hepimiz farkındayız diyebilirim. Bu bizim ağıdımız olmalı. İnsan merkezli olmayan bir dünyayı mümkün kılmak oldukça zor görünse de; bu düşünce ile yaşama bakmamak mümkün. İnsanın merkezi konumunu sorgulamak, düşünmek, bazı şeylere katkı sağlamaya çalışmak önemli bir adım bence. Bu vesileyle benzer kaygılarla ve düşüncelerle içeriği oluşturulmuş olan Doğu Batı Düşünce Dergisi'nin 2017 tarihli 82. sayısınınFaunaya Ağıt: Hayvan temasından ilhamla sergimizin başlığını oluşturduğumuzu da söylemek isterim. AA: Bilmiyorum bu sorunun cevabını. Farkında olmak çok insani bir bilme biçimi olabilir ve bunu ekolojik sisteme yüklemek insan merkezli bir bakış açısının devamı olabilir. Diğer türler de bizim gibi ekolojinin yıkımından etkileniyorlar belki de çok daha ağır bir biçimde. Ama dediğim gibi böyle bir duyumsama, algılama, fark etme ve anlama pratikleri var mıdır, bilmiyorum. Peki, insan merkezli olmayan bir dünya mümkün mü? Şu zamana kadarki tür olarak pratiğimiz bunun mümkün olduğunu pek düşündürmüyor. Umarım biz ve bizden sonraki nesiller türler arası hiyerarşinin üstünde bir dünyayı anlama ve dünyada olma pratiği geliştirebilir. Zaten bu seri de bu umut üzerine yapılanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/02/12/renature-yeniden-doga-yildiz-doyran3-23-mart-2022mkm-besiktas-cagdas-sanat-galerisi/", "text": "3 23 Mart 2022 tarihleri arasında Beşiktaş Belediyesi Beltaş AŞ. işbirliği ile MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi'nde usta sanatçılarımızdan Yıldız Doyran'ın Yeniden Doğa başlıklı sergisi yer alıyor. Küratörlüğünü Dilek Karaaziz Şener ve Nilgün Yüksel'in üstlendiği sergiye sanatçının uzun sanatsal kariyerinin bir dökümü niteliğinde olan kitap da eşlik ediyor. Yıldız Doyran'ın Yeniden Doğa sergi projesi, bir yandan tam söylendiği gibi en yalın haliyle doğayı anlatırken diğer yandan insana dair olabildiğince kaotik bir söylemi dile getiriyor. Proje, sadece doğaya değil, doğanın bir parçası olan, ona karşıdan bakan, onunla devinen, ondan kopan, ona dolayısıyla kendine yabancılaşan insana dair bir söylence. Yitip gidene dair bir ağıt, binlerce yıldır birlikte devinime dair bir onurlandırma. Yeniden Doğa, kaynaklarını doğanın ritminden, felsefeden ve göçlerle, yeni karşılaşmalarla uzun bir geçmişi de beraberinde taşıyarak oluşturulan kültürden alıyor. düşüncede nasıl çoğalacağı üzerine metinler yer alıyor. izleyici, beraber düşünmeye, sürece dahil olamaya davet ediliyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/02/27/isil-savaser-renk-bellegi-ve-gorsel-hafiza/", "text": "İnsanoğlunun renk olgusuna ilgi duyması tarih öncesi topluluklara dayanmaktadır. Plastik sanatlarda boyanın görsel etkisi renk olarak ifade edilmiştir. Işığın nesnenin üzerine düşmesi ile, nesne görünür duruma gelmekte ve görünen şekiller, biçimi ve rengi ile algılanmaktadır. Bir formun, üzerine düşen ışık demetlerine karşı göstermiş olduğu reaksiyon, renktir. Plastik formu renk olmadan görsel bakımdan algılamamız mümkün değildir. Renk sadece lekesel değer değil, aynı zamanda derinlik kavramını da vurgulamaktadır. Ön-arka ilişkisi derinlik planlarında değişiklik gösterdikçe renk ve renk tonları da değişmek durumunda kalmaktadır. Natüralist bir gözlemde mesafe ve derinlik arttıkça nesne ile onu gözlemleyen insan gözü arasına giren hava tabakalarının derinliği ve yoğunluğu da artmaktadır. Derinlik, renklerin cansızlaştırılmasıyla oluşturulmaktadır. Resim yüzeyinde ön plana yaklaştıkça rengin netliği, canlılığı artmaktadır. İnsan üzerinde her rengin etkisi farklı olup, göz retinasına çarpan rengin psikolojik ve fizyolojik etkileri bulunmaktadır. Renk üzerinde ilk çalışanlar şüphesiz empresyonistler olmamıştır. Empresyonistler ışık tayflarını keşfetmişlerdir. Batı resminin var olmasından itibaren renk, resmin en temel elemanlarından biri olarak kabul edilmiştir. Resim sanatı optik bir sanat olup, her şeyden önce göz duyumlarına dayanmaktadır. Göz duyumları dediğimiz unsurlar ise, gerçekte ışık, renk duyumlarıdır. Renk yönünden yoksul olan grafik sanatlar ve heykelde de mekanla ilgili renklerin estetik izlenimi, onların ışık ve renk etkisi ile olmaktadır. Mekana ait biçimin estetik olarak kavranması ışık ve renk etkisi olmadan mümkün olmamaktadır. Doğada, rengin yanında, rengi çevreleyen doğal nesneleri birbirinden ayıran çizgiler, formlar, konturlar gözlemlenmektedir. Doğanın renk ve çizgi olarak belirlenmesi bir varlık düalitesini göstermektedir. Bu varlık ise, rasyonel bir formdur. Yalnız ampirik ve sansüalist bir yolda kavranmaktadır. Resimde varlık düalitesi ifade bulmaktadır. Rasyonel varlık tablosu resimde bir renk resmi halinde kavranmaktadır. Görünüşten hareket eden resim, bu görünüşü renk olarak ifade etmektedir. Empresyonizme kadar resimde kullanılan renk, ışıkta olduğu gibi başlı başına değer değil, üzerinde bulunduğu nesneyi ifade eden bir araç olmuştur. Renk, izleyiciyi objeye götürmektedir. Nesne ile rengin arasında sıkı bir bağlılık bulunmaktadır ve her nesne kendini belli bir renk içinde realize etmektedir. Objeler, üzerlerine düşen ışık tayfının renginde olup, sabit, objektif, reel bir renk değeri bulunmamaktadır. Nesneler dünyası kontursuz, temelsiz olarak bir değişim içerisindedir. Bu değişimi belirleyen temel prensip tayf rengidir. Böylelikle renk, resmin başlıca taşıyıcısı olmaktadır. Empresyonizm ile birlikte renk, direkt olarak ışığın bir tayfı olarak ifade edilmektedir. Bütün ışık tayfları, değişik karışımlar oluşturarak fenomenler dünyasını belirlemektedirler. Plastik sanatlarda resim sanatı, özüne uygun bir sanat olarak ilk defa empresyonizmle Pür bir sanat olarak ortaya çıkmıştır. Bu yolda resim sanatı tüm formel elemanlardan da kurtarılmış olmaktadır. Modern sanatın başlangıcına empresyonizmin yerleştirilmesi de doğru bir anlayış olmuştur. Pürizm, modern sanatın temel prensibidir. Sadece modern sanatın değil, aynı zamanda modern felsefenin temel prensiplerinden biridir. Sanatta olabildiğince saflaşma, resmin yabancı elemanlardan kurtulması ilk defa Empresyonizm ile görülmüştür. Monet'nin çalışmalarında, tüm değerlerin renk valörlerine, nüanslarına ve renk derecelerine odaklandığı görülmüştür. Gözün duyusal hakimiyeti kuvvetli bir şekilde ortaya konulmaktadır. Monet, sadece görmüş olduğunu resmetmiştir. Monet'nin gözlemlemiş olduğu şey ise, izlenim bağlılıklarından meydana gelen doğa olmuştur. Yani resmettiği de bu doğadır. Kendi başlarına nesneler değil de, nesnelerin anlık görünüşleri olmuştur ki, anlık görünüşler ise ışık ve renk izlenimleridir. Bu anlamda pozitivist obje anlayışı ile empresyonist estetik obje arasındaki uyum bütün çizgileri ile var olmaktadır. Optik Karışım, gerçekte çok farklı bir renk illüzyonudur. İki ya da daha fazla rengin birbirlerini farklı görünümlere itmesi ya da çekmesi, değiştirmesi yerine bu renklerin eşzamanlı olarak algılanması, yeni bir renk olarak görünür kılınması önem kazanmıştır. Bu süreçte iki orijinal renk görünmez hale gelmekte, ardından optik karışım denilen renk onların yerini almaktadır. Empresyonist ressamlar yeşil rengi tek başına kullanmamışlardır. Sarı ve mavi rengin karışımı ile elde edilen yeşil boyanın yerine, sarı ve maviyi yan yana ya da küçük noktalar halinde uygulamışlardır. İki renk, izleyicinin algısında karışmış olmaktadır. Noktaların küçük olması ise efektin mesafe ve boyuta bağlı olduğunun da bir göstergesidir. Renklerin insan algısında karışması son yüzyılda yalnızca izlenimcilerin ve noktacılık akımı sanatının gelişmesini değil, aynı zamanda foto mekanik alanında, siyah beyaz resimlerde yarım ton sürecine de önayak olmuştur. İlk noktalar, sayısız renk tonu ve nüanslarını yaratmaktadır. İnsan göz retinasındaki sinir uçları bütün renkleri oluşturan üç ana rengi algılamaya ayarlanmıştır. ... Kırmızı renge uzun süre bakılması halinde, kırmızıya hassas olan bölgeler felç olmakta, sonra ani bir beyaz renge gözün geçmesi durumunda ise sadece mavi ve sarının karışımı algılanmaktadır. Yeşil renk, kırmızının tamamlayıcısı olan renktir. Renkleri illüzyonist değişimlerden bağımsız olarak görebilmek mümkün değildir. Uygulamaya dayalı çalışmalar, illüzyon yoluyla rengin istikrarsızlaştığını ve göreceliliğini göstermiştir. Görsel algıda, fiziksel gerçek ile fiziksel etki arasındaki çelişkiyi de ifade etmektedir. Burada görmek imgesi önem taşımaktadır. İmgelem ve hayal, ilişki halinde bulunmaktadır. Aynı zamanda bu durum, rengin nicelik, nitelik, form ve ifade bağlılığın farkındalığını yaratmaktadır. Görsel algıda bir renk hiçbir zaman fiziksel haliyle gerçekte olduğu gibi görülmemektedir. Böylece renk, sanatın en göreceli unsuru haline gelmektedir. Rengin, etkin kullanımında her zaman gözü aldatıcı bir eleman olduğunu bilmek gerekmektedir. - Mülayim, S., Sanata Giriş, Bilim Teknik Yayınevi, İstanbul, 2008 - Tunalı, İ., Modern Resim, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2013 - Albers, J., Rengin Etkileşimi, Çev. Gamze Rastgeldi, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2020 - Delamare, F., Guineau, B., Renkler ve Malzemeler, Çev. Orçun Türkay, YKY Yayıncılık, İstanbul, 2012"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/02/27/vecdi-uzun-sanat-yeni-dunyalar-yaratmadir/", "text": "Bir ressamın ressam olarak sadece resmin öğelerini uygulama, malzeme ve teknik kullanımıyla başarılı olması mümkündür. Bunlar işin zanaat tarafı ve bir ressamda olması gereken zorunluluklardır. Hedef sanat ise iş değişir. Renk, çizgi, leke, espas, gölge vb. unsurları çok iyi kullandığı için dünyanın en önemli sanatçısı olmuş bir kişi yoktur. Bir sanatçı bu özelliklerinin birkaçı veya birisiyle ön plana çıkarılıyorsa; ya bu sınıflamayı yapan sanat/sanatçı kavramlarını bilmiyordur ya da bu kişinin sanatçı olup/olmadığını anlamamıştır. Esas olan; izlenen yol, işin yapım tekniği ve malzemenin önemi değil, bunlarla ortaya koyduklarıdır. Detay ve alt yapı oluşturmak için kullanılan malzeme ve teknik öz demek değildir. Sanatçıda aranan bu donanımla duyguyu ortaya koyabilmesi beklenen özdür. Gerekli eğitim verilmesi halinde ortalama insanların yüzde ellisinden biraz fazlası bu teknik ve malzeme kullanımını gereken sürede öğrenebilir. Sanat çalışması yapan kişiler ilk aşamadaki tüm çabalarını öncelikle izleyiciyi/sanatseveri o çalışmanın önünden geçerken durdurmak, düşünmeye sevk etmek ve hissettirmek için yapar. Buna boş çerçeve veya beyaz tuval de dahildir. İzleyicinin/yorumcunun/eleştirmenin vb. dikkatini çekmeyen bir çalışmanın değerliliği/değersizliği tartışılabilir hale gelmiştir. İzleyicinin çalışmayı fark etmesi aşaması içinde gizli olabilecek duygusal pornografi tuzağına da düşmemek gerekir. İzleyici ile yüz yüze gelme aşamasından sonra sanatçı üzerinden sanat devreye girer. Sanatçıdan kendi birikim ve tecrübesiyle olmazsa olmaz teknik/malzeme donanımını aşarak duygu ve hayal birikimi ortaya koyması beklenir. Sanatçı olmanın yol ayrımı bu aşamada gerçekleşir. a) Öncelikle malzeme ve teknik kullanımını mükemmel ve somut olarak ortaya koyarak izleyiciyle buluşturacaktır. b) Aynı anda sadece somut olarak ortaya konulan çalışmayla sınırlı kalmayıp bir duygunun varlığını da ortaya koyması gerekir. Sanatçının sanat eserleriyle oluşturduğu o duygu birikimi bir aşama sonrasında sanatçıyı da kavrar ve onu süreklilik içinde olacağı başka bir boyuta çeker. İşte bu durum onun sanatta sağlam adımlar atacağı yola koyulmasını sağlar. İkisini aynı anda yapabilme işi sanatçılık olup tamamen öznel bir faaliyet olan yaratıcılık gerektirir. Yaratıcılıktan uzak teknik ve malzeme bilgisi sanatçı işi bir şey ortaya koyamayacağı gibi teknik olmayan yaratıcılık da bir sanat eseri ortaya koyamaz. İlk kısmı başarılı geçmiş olan bir çalışmanın sanat eseri niteliğine sahip olmayacağı kuralını nedense sadece teknik ve malzeme bilgisi yüksek olanlar pek kabul etmez. Görme biçimlerinin farkında olan ve göz hafızası gelişmiş sanatsever/izleyici sahip olduğu bilgi ve tecrübeyle bu duyguyu yakalamaya çalışır. Sanatçının ortaya koyduğu ile sanatseverin algıladığı duygu hiçbir zaman tamamen örtüşmez. Netice olarak; kendi için bir yeni dünya açan ve bu yeni dünyayı sanatsevere kendi duygusuyla sunan sanatçının yaptığı çalışmayı sanat eseri olarak kabul ederim. Sanatta esas olan yeni yeni dünyalar yaratma işidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/11/burhan-yilmaz-dogaya-yeniden-dokunmakyildiz-doyranin-eserleri/", "text": "Sanatçı-Akademisyen Yıldız Doyran'ın Yeniden Doğa I /Renature I adlı sergisi Beşiktaş Belediyesi MKM Kültür Merkezinde, Nilgün Yüksel ve Dilek Karaaziz Şener küratörlüğünde açılmıştır. Yeniden Doğa, bir dolayımdan geçilerek, doğadan yola çıkılıp tekrar doğaya ulaşmanın bir formülünü içermekte. Yıldız Doyran, sanat yolculuğuna doğadan yola çıkıp, kültürün ve bilginin dağlarından dolanıp yeniden doğaya yönelmeye işaret ediyor çalışmalarıyla. Böylece bize sanatın doğayı her zaman bir sorun olarak merkeze aldığını hatırlatıyor. Klasik bir bakışta doğanın bir kopyası iş görürken, modern bir bakışta da doğaya bakışın taşıdığı türlü duyguların aktarımı iş görüyordu... Sanatın doğayla ilgilendiği halleri konusunda doğayı seyretme, kopyalama, doğayı dışlama, doğayı fetişleştirme gibi bir sürü şey sıralanabilir. Oysa doğaya bakışta artık romantizmin, övgünün, pastoralin, pitoreskin eski işlevlerini tam olarak taşımadığı söylenebilir. Doğaya bakış artık daha yüzeysel ve alaycı olabildiği gibi formu içeren, analitik derinliğe dair bir niteliği gerektirebilir. Doğa formlarını ve doğayı derinlemesine analiz etme tavrı sanatın soyut yönelimlerini hatırlatsa da objektif duruşu da gerektirmektedir. Bu türden bir duruşa sahip olan Yıldız Doyran genellikle biraz Spinoza tarzı bir objektiflikle ama sanatçı duyarlılığını hiç yitirmeden doğayı ele almaktadır. Yıldız Doyran, doğayı olmadığı bir şeye dönüştürmeden işlemekte ve doğayı doğanın temsil etmediği bir şeye dönüştürmeden, onu birkaç duygu tanımına hapsetmeden ele alan çalışmalarla kendini ifade etmektedir. Çalışmalarındaki bu özellik için şöyle bir tespit yapmak mümkündür: Sanatçı doğanın resimsel bir topolojisini ortaya koymayı denemektedir. Doğaya özgü olanı sanatın diline çevirerek kendine özgü sistemler aracılığıyla bir haritalama gerçekleştirmektedir. Resimlerinde şekil, yüzey, derinlik, ışık, gölge ve renkleri dilsel bir araç olarak kullanır ve doğanın topolojisini tuval yüzeyinde oluşturmaya uğraşır. Yoğun kullanılmış boyalar güçlü formları öne çıkarırken, kıvrımlar ve tekrar eden akışlarla ritim oluşturulmuştur. Bu oluşumlar aracılığıyla sanatçı, seçilmiş bir doğa parçasının derin imgesel analizini inşa etmektedir. Yıldız Doyran'ın eserlerinin kökenine bakıldığında plastik yapılarda, sanatın niteliksel elemanlarının uygulanışı ve bu uygulamaların sonucunda ortaya çıkan imgelerin oluşturduğu bir bilgi farkedilecektir. Bu bilgi doğa ile yapılmış bir anlaşmanın bilgisidir aslında. Daha doğrusu sanatçının kendi kendisiyle ve doğayla yaptığı bir anlaşmadır bu. Sanatçı yaşamının bir döneminde sanki günümüzdeki eserleriyle doğaya yeniden dönüş şeklinde bir anlaşma yapmıştır. Sanatçının yaptığı bu anlaşma aslında tüm insanlığın doğa ile anlaşmasını önerir. Bu türden bir anlaşma felsefede Odysseus anlaşması olarak adlandırılır. Sanatçı da insanlığa buna benzer bir anlaşmayı hatırlatır. Ne kadar doğadan uzaklaşmış olursa olsun insanın geçmişteki gibi gelecekteki yuvası da doğadır. Sanatçı, toprağın, suyun ve bitkilerin imgeleri aracılığıyla ilerleyen yolculuğuna şimdi doğaya yeniden dönüş sözünü gerçekleştirerek devam etmektedir. Yıldız Doyran'ın tuval resimlerinde güçlü bir şekilde yoğun boya kütleleri ve kendine özgü dokular oluşturduğunu görmek mümkündür. Tuvallerinde başlıca konusu doğadır. Doğadaki çeşitli dönüşümleri su ve su ile ilgili bir doğa parçasının imgesi üzerinden ele almaktadır sanatçı. Doğayı ele alan bu resimlerin yüzeyinde ilginç bir şekilde görüntünün yanında dokunma duyusu da gezinmektedir. Bu dokunma duyusu her zaman net bir şekilde bulunmaz, zaman zaman muğlak bir halde de var olur. Tam burada resim ve dokunma duyusu arasındaki ilişkiye yakından bakmak gereklidir. Yıldız Doyran'ın resimlerinde yer alan dokunma duyusu, sanatçının yaşam enerjisinden kaynaklanan bir çevrim ile birlikte ortaya çıkmış gibidir. Yaşam enerjisinin verdiği coşku ve tutkuyla resimlerinde renkleri, dokuları ve biçimleri özgün bir şekilde organize etmektedir. Bu nedenle resimlerinde belirli bir yakınlık duygusu da vardır. Daha doğrusu bu resimlerde bir dokunma hali, dokunma duyusu ağırlıklı bir biçimde vardır. Resim ve dokunma duyusu arasındaki ilişki denince akla Fransız Filozof Maurice Merleau-Ponty gelmektedir. Çünkü Merleau-Ponty dünyanın algılanışını sadece görmeyle değil dokunmayla da gerçekleştiğini vurgulamaktadır: Merleau-Ponty Görmenin verileri ile dokunma arasında entelektüel bir ilişkinin varlığını sabitlemektedir (Merleau-Ponty, 1996 s.12). İşte bu ilişkinin kuruluşundaki görme ve dokunma birlikteliği dünyanın beden tarafından algılanışını ifade etmektedir. Dünyanın varlığı, bedenin dokunma duyusu için oluşmuştur denebilir. Bu noktadan yaklaşıldığında Yıldız Doyran'ın resimlerinde doğaya görme ve dokunmanın olanağında bir yaklaşım geliştirme aralığı belirmektedir. Dokunma, doğaya ikinci bir bakış, hatta yeniden bir bakış olarak ele alınabilir. Yıldız Doyran'ın resimlerindeki imgeler ve dokunma duyusu arasındaki ilişki bir bakış biçimi olarak öne çıkmaya başlar. Bu imgelerde bulunan dokunma hissi izleyiciyi bu resimler karşısında ilginç bir noktaya taşımaktadır. Bu nokta genellikle görmenin yetmediği bir inceleme tarzına davet gibi düşünülebilir. Bu türden imgesel yüzeylerin daha fazla fenomenal boyut içermesi modern sanatta rastlanan bir olgu olarak görülebilir. Bu olgu yine Merleau -Ponty'nin vurguladığı gibi Cezanne'ın resimlerinde görülebilir. Her ne kadar sadece resim ile karşılaşmış olsak da bu eserlerde dokunma duyusunun verdiği bir mekansal boyut mevcuttur. Yıldız Doyran'ın resimlerindeki sanat pratiği de aynı imgesel ve dokunsal yönleri içermektedir. Çalışmalarında toprak, su, bitki ve köklerin bir görünümünü vermektedir. Su üzerindeki yansımalar, sudaki derinlik, gölge ve ışıltılar suya ait bilgileri içeren estetik ögelerdir. Bitkilerin sıcak tonlardaki renkleri ise hem bir zıtlık oluşturmakta hem de resme plastik bir ritim katmaktadır. Diğer yandan bu bitkiler suya dokunmakta, bu dokunuşu izleyicinin hayaline aktarmaktadır. Suya dokunuş insan için çok farklı bir deneyimdir. Su teni sarar, suyun akışkan yapısı dokunmayı artık başka bir boyuta aktarır. Suya dokunma fiziksel bir temastan fazlası olur. Bu nedenle su doğrudan arınmayı temsil etmez, doğrudan arınmanın kendisi olmaktadır. İmgesel anlamda bu resimlerde yer alan su ise dolaylı olarak doğaya dönüşü gerçekleştiren bir arınmayı içerir. Yıldız Doyran resimlerinde yer alan su ve sudaki varlıkların imgesi bir dokunuş öyküsü içermektedir. Su görüntülerinde yer alan çeşitli ögeler maddenin hallerinin değişimini öykülemektedir. Maddenin halleri değiştikçe maddelere dokunma şeklimiz de değişir. Bu yoldan düşünülünce Yıldız Doyran'ın resimlerinde su bazen katı haliyle buz ve kar olarak yer alır. Genellikle suyun hallerini doğaya dokunmanın bir şiiri gibi kullanır sanatçı, anlamanın bir başka boyutunu çalıştıran bir tarzla. Maddeye dokunduğumuz anda formun niteliğini aktaracak yumuşaklık derecelerini anlarız. Sıcaklık ve soğukluk derecelerinin tahmini bilgisini hissederiz. İşte bu resimler türden doğa deneyimlerinin görüntü yoluyla aktarılmasını içermektedir. Resimlerinde kendine özgü bir doku yapısına ulaşan Yıldız Doyran bu dokuları adeta parmak izi gibi kullanmaktadır. Resimlerindeki imgesel ve dokunsal öğelerin işleyişi bir bilgi formundan çok daha farklıdır. Bu resimlerde görünen dünya bir duygu dünyasıdır aynı zamanda. Doğaya duyulan saygı ve doğada kendiliğini bulma deneyiminin bir yansımasıdır. Bu nedenle sanatçı doğaya resim aracılığıyla yaklaşırken bir şifacı gibi yaklaşmaktadır. Burada Walter Benjamin'in (2004, s.32) ressamı konusuna yaklaşma biçimi bakımından şifacıya benzetmesi örnek verilebilir. Benjamin ressamı şifacıya benzetir ve aynı bağlamda da kameramanı cerraha benzetir. Bu benzetim oldukça güçlü bir düşünce sunmaktadır. Benjamin'in düşüncesinde olduğu gibi Yıldız Doyran da resimlerinde doğaya bir şifacı gibi yaklaşmaktadır. Şifacı karşısındakine dokunur, belirli bir mesafeyi koruyarak yaklaşır. Bedenin dışından ruhun en derinlerine seslendiğini varsayar. Sanat da böyle değil midir? Sanat eseri belli bir mesafeden izlenir ama insanın en derinlerine, ruhsal varoluşuna dokunur. Bu bağlamda Yıldız Doyran'ın eserleri tam olarak doğaya doğru yönelen bir şamanın bakışını içerir. Sanatçı doğanın materyallerine belirli bir mesafeden odaklanmıştır. Buradaki yaklaşma tavrı doğaya duyulan görsel-zihinsel merak, doğaya karışma- dokunma ve doğayı okuma isteğini de gözler önüne sermektedir. Yıldız Doyran eserlerinde doğaya kişisel bir perspektiften yaklaşmaktadır. Bu kişiselliği onun tuvallerini boyarken malzemeyi kullanışında görmek mümkündür. Resimlerini en birincil araçlarla fırça ile, elleri ile dokunarak üretmektedir. Bu nedenle Doyran'ın yapıtlarında dokunma tematik olarak var olmasa bile temel bir duruş olarak mevcuttur. Doyran'ın yapıtlarındaki dokunsallık bir ten ve madde ilişkisinden daha ileridedir. Bakış ve dokunmanın ördüğü bu yapıtlar doğanın imgesini içeren felsefi söylemlere davet eden estetik imgelem önerisidir. Topoloji, yüzeylerin ve şekillerin genel özelliklerini açı, ölçü ve birim olmaksızın geometrik açıdan incelemedir. Kavram bu yazıda bu anlamı üzerinden kullanılmıştır. Odysseus anlaşması: Kişinin gelecekteki kendisi ile şu anda yaptığı bir anlaşmayı ifade eder. Odysseus, kendisiyle, gelecekte evine yurduna ailesine kavuşması karşılığında, yolculuğunda karşısına çıkacak ve onu yolundan edecek her şeyi, her vaadi reddederek kendi yoluna gideceği bir anlaşma yapmıştır. Sirenlerin şarkısını duymak isteyen Odysseus, kendisini direğe bağlatır ve tüm adamlarının kulağını bal mumu ile kapattırır. Sirenlerin sesini bir tek kendisi duyar, Sirenlerin şarkısı Odysseus'u derinden etkiler, onlara gitmek ister, adamlarına kendisini bırakmaları için yalvarır yakarır ama başta aldığı önlemlerle oraya gidemez. Eğer Sirenlere doğru giderse gemisi kayalıklara çarpacak ve batacaktır, o da gelecekte evine asla ulaşamayacaktır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/11/kadinlarin-gorulmeyen-emegi-saglik-krizinden-cikaracagimiz-ders-nedir17-032022ankara-universitesi/", "text": "Institut Français Ankara, Frankofoni Baharı ve 8 Mart Dünya Kadın Hakları Günü kapsamında, Kanada'nın Türkiye Büyükelçiliği ve Ankara Üniversitesi işbirliğiyle, 17 Mart Perşembe günü saat 19.00'da Kadınların Görülmeyen Emeği: Sağlık Krizinden Çıkaracağımız Ders Nedir başlıklı yuvarlak masa toplantısı düzenliyor. Bu konuları tartışmak için konuşmacılar Türkiye, Fransa ve Kanada'dan bakışlarını ve uzmanlıklarını kesiştirecekler ve soruları yanıtlayacaklar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/11/the-inheritance-of-love-ancestral-voices-with-shephali-frost-and-friendssunday-27th-march-at-5pmold-house-great-horkesley-co6-4eq/", "text": "Welcome to an exciting and unique Indo-British fusion music, brought to Essex by 'Shephali Frost & Friends'. An internationally known poet & singer, Shephali Frost collaborates with British artists to combine South Asian poetry from the 13th to mid-20th century with western classical music, modern English poetry & contemporary Jazz. - Zak Barret on Saxophone - Samuel Hollis on Double Bass - Max Stanton on Piano - Natasha Holmes on Cello - Richard Nolan on Drums and you may well remember several of these musicians from previous Pimlott concerts. Shephali has agreed that all proceeds from this concert should go to support Ukraine in the current crisis. We hope you will come and hear Shephali Frost and Friends, in the knowledge that we are also helping the Ukrainian cause. Tickets are available at this by following this link."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/22/lutfiye-bozdag-fisilti/", "text": "Doğadan kopuş, kendine yabancılaşma, içimizdeki çocukluğa olan mesafe her geçen gün artarken kaotik gürültü patırtı arasında Aysun Oz unutulmuş çocukluğun sesini bize fısıldıyor. Bu fısıltı bize yaban hayatın bir parçası olduğumuz, temelde hepimizin aynı olduğuyla ilgili unutulmuş bir gerçekliği hatırlatıyor. Doğa için 'en önemli içsel kaynağım' diyen sanatçının, ekilip biçilen bahçelerde geçen çocukluğu, bitkilerle ve kuşlarla olan arkadaşlığı resimlerinin arketipini oluşturuyor. Sanatçı; çocukluğa mesafe üzerine enine boyuna düşündüğümüzde, yaşamı, insanı algılayış biçimimle daha da ötesinde sevme ve anlama biçimimle çok örtüştüğünü görüyorum. Hem bu çocuk formundaki insanlarım hem de onları herhangi bir doğa parçasının bitki, ağaç, hayvan gibi yaban hayatın içinde resmediyor oluşum size eski bir hikayeyi artık çok geçmişte bıraktığınızı düşündüğünüz bir romantizmi, bir melankoliyi, bir özlemi ya da acıyı hissettiriyor olabilir. Aysun Oz, toplumsal bir kurgu olan mutlu çocukluk imgesini, çocuğa yüklenen anlamı, geleneksel çocukluk anlayışını yıkan bir gerçekliğin içinden konuşuyor. Bu irite edici gerçeklik karşısında sarsıcı bir sorgulamanın önünü açıyor. Bir sevimliliğin, tatlılığın, güzel bir çocuk formunun peşinde olmadığım aşikar. Belki de bunun ötesinde sizin için rahatsız edici olanın ne olduğuyla ilgili bir farkındalığa davet ediyorumdur. Doğada karşılaştığınız heybetli bir ağaç size bir yandan muhteşem ve güzel gelirken bir yandan ürkütücü de gelebilir. Nereden baktığınız ve onunla kurduğunuz bağ onunla ilişkimizi belirler diyen sanatçının yapıtlarında yer alan pticalar da buna benzer bir yabansılığı taşıyor. Çocukluğundan itibaren hayal dünyasında kurguladığı Pticalar; kuş-insan melezi imgesel varlıklar, sanatçının resimlerinin ana karakterini oluşturuyor. Bu karakterler post-truth çağında bizi 'çocukluk çok saf, temiz bir dönemdir', 'Çocuk olmak ne güzeldir' diyen yeni kapitalizm çağının romantik çocukluk mitine karşın sanatçı, çocukluğun saf, masumane gösterilen tarafına, çocukluğa yapılan güzellemenin dışına çıkan bir önermeyle karşılık veriyor. 'Çocukluk cehennemdir'. Sanatçı bu düşüncesini kendi cümleleriyle şöyle ifade ediyor; Tüm çocukluk fotoğraflarınızda mutlu çocuk olmanız mümkün değildir. Belki buradan bakabilirsek bugün 'en mutlu' en yaşamsal ihtiyaçları giderilmiş çocuğun bile bir binada, bu binanın içinde bir dairede, bu dairenin içinde bir odada 'tüm dünyaya bağlanabildiği' internetiyle aslında ne kadar köksüz ve bağlantısız bırakıldığını görebiliriz sanki. Doğadan her geçen gün uzaklaştığımız, gerçekle simülasyonun birbirine karıştığı metaverse çağında, yaban hayatın bir parçası olduğumuzu hatırlamak bize çok uzak, tıpkı içimizdeki çocuğa ya da çocukluğa uzak oluşumuz gibi. Aysun Oz, insanların çocuk bedenlere bir yandan da kendi çocukluğumuza dönüp bakmamız için bize bir olanak sunuyor. İçsel devinimlerini ve yaşam dinamiğini doğadan aldığı ilhamla, onu izleyerek yakalayabildiğini söylüyor. Aysun Oz'un animatik örüntüyle plastisize ettiği resimleri; kendi çocukluğu, içsel çocukluk ya da tüm bu tanımların üstünde en saf ve yaban haliyle kucaklaşamamış olan insanlar. Sanatçının deyimiyle; Çok işlenmemiş, formlaştırılmamış daha çiğ ya da zihnimiz tarafından dosyalanmamış, yetişkin sosuyla marine edilmemiş duygular, ihtiyaçlar, güdü diyebileceğimiz kadar dolaysız temel yaşam bilgileri. Giderek eksildiğimiz, yabancılaştığımız dünyanın karşısında onu ifade ediş biçimlerimizin de kısırlaştığı bir zamanda saf, yalın ve masum çocuk mitinin mutlaklaştırılmasına karşın Aysun Oz fısıltı başlıklı sergisiyle bizi çocukluğun sevimli, naif, romantik haline değil, yetişkinlerin ötelediği, irite eden, yaban haline, kucaklaşamadığımız çocukluğumuz ile yüzleşmeye davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/30/melihat-tuzun-just-in-nature-31-03-03-04-2022-boris-georgiev-city-art-gallery-varna-bulgaria/", "text": "Kendini sürekli yenileyen ve insanoğlunun düşüncesizce yok etmeye zarar vermeye devam ettiği doğamız tüm güzellikleriyle Melihat Tüzün'ün tuvallerinde yer alıyor. Tuvallerinde kimi zaman farkında olmadan yanından geçtiğimiz kent dokusu ile bütünleşmiş köprüler, yollar, elektrik direkleri yeşil doğa ile bütünleşirken sanatçıya ilham, resim izleyicisine ise keyifli izlenimlerle tatlar bırakmaktadır. Tuvallerde fırçanın boya ile bıraktığı doku ve konturlar, gravür tadında bir etki bırakarak renk, ışık ve leke dengesini mükemmelliğe ulaştırmaktadır. Bulgaristan'ın Varna şehrinde Boris Georgiev City Art Gallery'de 31 Mart 03 Nisan tarihleri arasında gerçekleşecek Kişisel Sergi sanatseverlerin beğenisine sunulacaktır. 1997 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. 2000 yılında yüksek lisans eğitimini, 2004 yılında ise sanatta yeterlilik eğitimini tamamladı. 2000 yılında Kocaeli Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde araştırma görevlisi kadrosuna girdi. 2001-2005 yılları arasında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nde, Temel Eğitim Bölümü'nde araştırma görevlisi olarak görev yaptı. 2006 yılında Kocaeli Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü'nde yardımcı doçent, 2009 yılında doçent oldu. 2013 yılında Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi, Güzel Sanatlar Tasarım ve Mimarlık Fakültesi Resim Bölümü'nde doçent, 2014 yılında profesör oldu. 2018 yılında Trakya Üniversitesi, Güzel Sanatlar Fakültesine dekan olarak atandı. Uluslararası plastik sanatlar derneği ve İstanbul ekslibris derneği üyesi olan sanatçı, 2017 yılından bu yana Türkiye özgün baskı resim sanatçıları derneği başkanlığını yapmaktadır. Sanatçının; ulusal ve uluslararası bienallere, workshoplara, karma sergilere katılımları ve 12 yurt içi, 2 yurt dışı olmak üzere 14 kişisel sergisi vardır. Ayrıca birçok ulusal ve uluslararası müzede, kamu kurum ve kuruluşların koleksiyonlarında eserleri yer almaktadır. Resim, plastik sanatlar ve gravür sanatının değişik konularda makaleleri, araştırmaları, kitap bölümleri bulunur. 1995 yılında Ayşe ve Ercüment Kalmık Vakfı özgün baskı dalında birincilik ödülü vardır. Sanatçı eserlerinde; insanın doğa ile olan etkileşimini irdeler. Somut ve soyut imgelerin birlikteliği ile zıtlıklarından oluşan varoluş, yokoluş ve sonsuzluk sorgusunu yapar. İnsanların doğa ile ilgili yoğun ilişkisinde, doğa ile yüzleşmeye, doğaya, doğal olana zarif bir farkındalık oluşturmaya çalışır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/31/balkan-sergileri-ii-bulgaristan-varnada-sanatseverlerle-bulusuyor/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim elemanları ve öğrencilerinin eserleri, Bulgaristan'ın Varna kentinde, Balkan Sergileri II sergisinde sanatseverlerle buluşacak. Akademisyenler ve öğrencilerin özgün temaları ile yaptıkları resim, heykel, grafik ve fotoğraf gibi farklı disiplinlerdeki eserler izleyici ile buluşacak. Balkan Sergileri II sergisi, Varna Boris Georgiev City Art Gallery'de 31 Mart 2022'de açılacak. Sergi, 3 Nisan 2022 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Balkan Sergileri Türkiye ve Balkanlar arasında bir köprü oluşturması açısından büyük önem taşıyor. Balkan Sergileri II de; komşu iki ülke olan Bulgaristan ve Türkiye'nin benzer kültürel özelliklere sahip olmaları ve bu özelliklerin sanata yansıması görülebilecek. Sergi aynı zamanda evrensel bir dile sahip olan sanatın, sınırları kaldırıcı gücünü de ortaya koyuyor. Bu bağlamda sergi, hem kültürel zenginliklerinin görülmesi hem de iki ülke arasında dostluk bağlarının güçlenmesi açısından büyük önem taşıyor. Sergide öğrenci ve akademisyenlerin işleri birarada yer alacak. Böylece; sanatseverler, iki farklı grubun çalışmalarını etkileşim içerisinde izleyebilecek. Balkan Sergileri II de eserleri sergilenen akademisyenler; Melihat Tüzün, Ali M. Bayraktaroğlu, Deniz Bayav, Ruken Aslan, Mustafa Haykır, Ayhan Çetin, Kerem İşcanoğlu, Baybora Temel, Deniz Gökduman, Ercan Yılmaz, Ö. Gökhan Temizel, Başar Hatırnaz, Devrim Baran, Elif Karaaslan, Can Özal, İter Alkan, Ferit Yazıcı, Zehra Atabey, Koral İlhan, Ergin Soyal, Halil Fırat Uysal, Ayşegül Kalkan, Selma Özkan, Filiz Gültekin, Begona Rodrıguez Rueda, Zerrin Pehlivan, Konur Koldaş, Kübra Yıldız, Meriç Batuhan Çil. Öğrenciler; Güray Uygun, Duygu Abatay, Savvas Kozidis, Duygu Erbaş, Melih Can, Çağrı Cengizoğlu, İrem Koçan, Sevda Şimşek, Sedanur Şimşek, Buse Fulürya, Aslıhan Elrantıssı, Ayşe Deniz Almadık, Selçuk Işık, Şeyda Yılmasın, Metin Özgör, Onur Örnek, Özgür Tunca, Berna Sağlam, Şerif Aslan, Aygül Yılmaz, Rümeysa Korkmaz olacak. The works of the artists of the Trakya University Faculty of Fine Arts will meet with art lovers in the Balkan Exhibitions II exhibition in Varna, Bulgaria. Works in different disciplines such as painting, sculpture, graphics and photography, created by faculty members and students with their original themes, will meet with the audience. The Balkan Exhibitions II exhibition, which will be held by the academicians and students of the Faculty of Fine Arts of Trakya University, will open on March 31, 2022 at the Boris Georgiev City Art Gallery. The exhibition can be visited until April 3, 2022. Balkan Exhibitions are of great importance in terms of creating a bridge between Turkey and the Balkans. In Balkan Exhibitions II; It will be seen that the two neighboring countries, Bulgaria and Turkey, have similar cultural characteristics and that these characteristics are reflected in art. The exhibition also reveals the power of art, which has a universal language, to remove borders. In this context, the exhibition is of great importance in terms of both seeing the cultural richness and strengthening the friendship ties between the two countries. The works of students and academics will be displayed together in the exhibition. Like this; art lovers will be able to watch the works of two different groups in interaction. Academics whose works were exhibited in Balkan Exhibitions II; Melihat Tüzün, Ali M. Bayraktaroğlu, Deniz Bayav, Ruken Aslan, Mustafa Haykır, Ayhan Çetin, Kerem İşcanoğlu, Baybora Temel, Deniz Gökduman, Ercan Yılmaz, Ö. Gökhan Temizel, Başar Hatırnaz, Devrim Baran, Elif Karaaslan, Can Özal, İter Alkan, Ferit Yazıcı, Zehra Atabey, Koral İlhan, Ergin Soyal, Halil Fırat Uysal, Ayşegül Kalkan, Selma Özkan, Filiz Gültekin, Begona Rodriguez Rueda, Zerrin Pehlivan, Konur Koldaş, Kübra Yıldız, Meriç Batuhan Çil. Students; Güray Uygun, Duygu Abatay, Savvas Kozidis, Duygu Erbaş, Melih Can, Çağrı Cengizoğlu, İrem Koçan, Sevda Şimşek, Sedanur Şimşek, Buse Fulürya, Aslıhan Elrantıssı, Ayşe Deniz Almadik, Selçuk Işık, Şeyda Yılmaz, Metin Özgör, Onur Örnek, Özgür Tunca, Berna Sağlam, Şerif Aslan, Aygül Yılmaz, Rümeysa Korkmaz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/31/safak-gunes-gokduman-melihat-tuzunun-gozuyle-dogaya-bakis/", "text": "Melihat Tüzün'ün son üç yıldaki çalışmalarından oluşan Just In Nature üst başlığını taşıyan resimlerinin konusunu giderek yabancılaştığımız, günlük koşuşturmalar içinde görmezden geldiğimiz hatta tahrip ettiğimiz doğa oluşturuyor. Haydi Doğaya, Haydi Ormana gibi triptikleri, Karaağaç'a Giderken, Edirne'de gibi resimleri sanatçının yaşadığı şehirler olan Edirne ve Tekirdağ izlenimlerinden oluşuyor. Sanatçı bu resimlerinde kent görünümleri yerine doğaya ve tarihi dokuya odaklanmayı tercih ediyor. Kadrajına doğayı ve ağaçları alan sanatçı, doğanın renklerini tuvaline aktarırken gözlemlerinden yola çıkıyor. Doğayı en yalın haliyle betimlerken adeta doğaya ait izlenimlerinden oluşan bir günce tutuyor. Kimi zaman da Dala Konarken, Akbabalar, Dallarda adlı resimlerinde olduğu gibi günlük hayatın tutsaklığından yeşile ve maviye bakmayı unutmuş insanlara biraz olsun nefes aldırmak adına özgürlüğün sembolü olan kuşlara çeviriyor objektifini. Bazen de köprüleriyle, camileriyle kentin tarihi sızıyor tuvallere geçmişin aralığından. Selimiye'den Tunca'ya, Tunca Köprüsü gibi resimlerinde uzam ve zaman ekseninde doğayı, tarihi dokuyla bütünleştirerek Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Bir zafer müjdesi burda her isim/Sanki tek bir anda gün, saat, mevsim dizelerine gönderme yaparcasına geçmişle şimdiki anı harmanlıyor Tüzün. Figüre yer verilmeyen resimlerdeki monokrom renk kullanımı resimler arasındaki bütünlüğü pekiştirici bir unsur olarak önem taşıyor. Ton ve nüans armonileri ise bu bütünlüğü destekleyici bir biçimde kullanılırken doğanın yalın güzelliğini ön plana çıkarıyor. Resme derinlik katan boya katmanlarının kullanımı izleyicinin resme, sanatçının durduğu yerden bakmasına olanak sağlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/03/31/serap-iskender-kadinin-seyri-31-mart-23-nisan-2022-akademililer-sanat-merkezi/", "text": "Sanatın konusu ve anlamı en başından bu yana insanın kendisidir. Bu gerçekten hareketle Serap İskender'in sanat anlayışı, figürasyon temelinde; insan yapısı ve karakterini ve de bu karakterin anlamını biçimsel bir boyut içinde geliştirmeye dayanır. Ele aldığı bu insanı, zamandan bağımsız, çağdaş bir gerçeklik atmosferinde, okunabilir ancak edebi olmayan bir kavrayışla donatmayı bir ön koşul olarak bizlere sunar. İnsanın iç dünyasını, ilişkilerini, hüznünü, sevincini, yalnızlığını, birlikteliğini, özgür olmakla bağlanmak arasındaki gelgitlerini, tüm çeşitliliği ile sergileyen bir kadın figürü; sanatının özünü özetlemektedir. Ve bu özet bir bakıma hayatla hesaplaşmanın ta kendisidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/04/erdo-sam-bahcivan-kadinlar-piramid-sanat-15-nisan-29-mayis-2022/", "text": "-Sophie Brandes Bahçıvan Kadınlar, soyutlamalar ve gerçek hayat arasında gidip gelirken bize yeni bir dünya düzeni hatta yeni bir insan tasavvurundan bahsediyor. Peki nedir bu yeni insan tasavvuru? Acısız bir toplum. Şiddet yok ve nefret de... Geleceğin toplumlarını şekillendirirken gücün asıl kaynağı kadın. Tek şartla: kadının toplumsal cinsiyet rolleri gereği doğum yapmak zorunda olduğuna dair algının ve biyolojik baskının ortadan kalkması. İnsanlık olarak şu an bulunduğumuz noktadan ileriye eski pratiklerimizle ilerleyemeyiz. Ekonomik ve dolayısıyla toplumsal olarak sınırlarımıza ulaştık artık. Ya da hayır, çoktan aştık bile onları. Bu da çatışmaların, bölüşüm kavgalarının ve savaşların artmasından başka bir sonuç yaratmıyor. Yalnızca kadının yaratıcı gücü kurtarabilir bizi. Güçlü olduğu kadar da fantastik bir tasavvur. Bahçıvan Kadınlar sergisi, ilk olarak Spitale galerisinde, ardından Polonya Ulusal Müzesi'nde Auschwitz konulu Majdenek Uluslararası Sanat Trienali'nde yer alan ve büyük ilgi gören Yanık Resimler serisini de içine alarak, toplumsal şartlanma ve ifadesizleştirilme üzerinden kurduğu bağlamla birlikte izleyiciyi interaktif bir şekilde bu duyguyu hissetmeye yönlendiriyor. Kulaklarımızda 'savaş' sözü çınlıyor hala. Yüzümüzü bugüne çevirelim yine. Ve dolayısıyla gerçekliğe. O halde Erdo Sam'ın çıkış noktasına geri dönelim. Bugün, ülkemizde derin acıları pekiştiren, toplumsal travmalara sebep olan kadın cinayetleri ve şiddet eğilimi ile Rusya'nın Ukrayna halkına uyguladığı zulmün hissettirdiği isyanla karışık çaresizlik duygusu serginin temel ritmini oluşturuyor. 15 Nisan Dünya Sanat Günü açılan Bahçıvan Kadınlar sergisi, 29 Mayıs 2022 tarihine kadar Piramid Sanat'ta izlenebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/04/institut-francais-turkiye-2022-ceviri-odullerine-basvurular-basladi/", "text": "Institut français Türkiye'nin nitelikli edebiyat çevirilerini desteklemek ve çevirmenlik mesleğine hak ettiği değeri vermek amacıyla 2021 yılında başlattığı Fransızca Çeviri Ödülleri'nin 2022 edisyonu başvuruya açıldı. Beşeri ve Sosyal Bilimler ve Deneme dalında 1 Ocak 2020 30 Mart 2022 tarihleri arasında yayımlanmış çeviri eserlerin katılabileceği Institut français Çeviri ödülleri Genel ve Teşvik adı altında iki ayrı kategoride verilecek. Genel kategori ödülü 30 000TL, jürinin önerisi ile verilebilecek olan Genç Çevirmen Teşvik Ödülü tutarı ise 15 000TL olarak belirlendi. Başvurular 29 Nisan 2022 saat 17.00'a kadar yapılabilecek. Başkanlığını INALCO Türkçe Kürsüsü Başkanı ve Actes Sud Yayınevi Koleksiyon Müdürü Timour Muhidine'in yaptığı Institut français Türkiye Çeviri Ödülleri Seçici Kurulu; Yıldız Teknik Üniversitesi'nden Doç. Dr Lale Özcan, Hacettepe Üniversitesi Çeviri Bölümü Başkanı Doç. Dr Zeynep Oral, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Görevlisi ve çevirmen Dr. Şilan Karadağ ve editör çevirmen Ayça Sezen'den oluşuyor. Institut français Çeviri Ödülleri'nin 2021 edisyonunda Mahir Güven'in Grand Frere adlı romanını, Ağabey başlığıyla Türkçeleştiren Ebru Erbaş büyük ödüle, Genç Çevirmen Teşvik Ödülü'ne Yunus Çetin ve Onur Ödülü'ne ise geçtiğimiz Şubat ayında 79 yaşında yaşamını yitiren Aysel Bora layık görülmüştü. Bir kitabın ortaya çıkma sürecinde çevirmenlerin katkısı esastır. Institut français Türkiye için diller birer Evliya Çelebi gibidir, onlar da seyahat ederler! Çevirmenler ise, kültürleri buluşturup aralarında kalıcı bağlar kurulmasını sağlayan her şeyin -sözcüklerin ve eğretilemelerin- peşine düşen, yeri doldurulamaz aktarıcılardır. İyi bir çeviri okumak, yazarı kendi dilinde okuyormuş hissini uyandırır. Edebi çevirmen, yeteneğini başkalarının hizmetine sunarak eserde kendisini görünmez kılsa bile, aslında bir sanatçıdır. O basit bir teknisyen değildir, yılların deneyimine ve eğitimine dayanarak karmaşık düşünceleri yorumlayan ve öteki dilde eşdeğer bir üslup yaratabilen kişidir. Çevirmen, kendi kültürüne olduğu kadar yazarın kültürüne de hakim olmalıdır, bu onun mesleğinin doğası, hatta asaletidir. Çevirmenlerin işlevi çoğu kez azımsanır, sektördeki aktörler tarafından nadiren öne çıkarılır ve değerinin karşılığını maddi açıdan da pek bulamaz. Institut français Türkiye bir Fransızca Çeviri Ödülü yaratarak çevirmenlerin bu rolünü takdir eder ve yanlarında yer aldığını beyan eder. Sezar'ın hakkını Sezar'a verme zamanı gelmiştir! Başka bir deyişle, ezelden beri kültür ve edebiyatın bizi bu derece mutlu edecek şekilde daldan dala konmasını sağlayan kadın ve erkek çevirmenlerin, yani bu edebiyatçıların emeğini yerli yerine oturtarak artık haklarını vermeliyiz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/04/kiss-fm-kiss-nft-baslikli-ilk-nft-koleksiyonunun-tanitimini-42-maslakta-gerceklestirdi-29-mart-30-nisan-2022/", "text": "Kiss FM, Kiss NFT başlıklı ilk NFT koleksiyonunun tanıtımını 42 Maslak'ta gerçekleştirdi. Koleksiyonda yer alan NFT eserler 1 Nisan'da Babylons. io platformu üzerinden satışa çıkacak. Kiss NFT Koleksiyonunda İsmail Acar, Bedri Baykam, Bozkaya Aldaş, Deniz Gökduman, Deniz Tolegen, Elif Erdem, Ferruh Karakaşlı, Gamze Çamoğlu, Genco Gülan, Hakan Yılmaz, Hakan Yıldırım, Koray Erkaya, Levent Morgök, Ömer Tomruk, Sadi Alipur, Sevil Kuranel, Sibel Bilgiç, Şevval Başalan, Uğur Çakı, Yiğit Dündar, Yiğit Yazıcı, Ayşin İldeş ve Cemre Karakaş'ın eserleri yer alıyor. Koleksiyonda Kiss FM'in sembolü olan dudak bu sanatçılar tarafından yorumlanarak izleyiciye sunuluyor. Kiss NFT Koleksiyonu, 30 Nisan tarihine kadar 42 Maslak'ta yer alan Kiss Art Galeri'de görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/10/harun-ari-sulu-boya-mi/", "text": "Suluboya tekniği ile ilgili fazla yazı ve bilgi bulunmuyor. Bulabildiğimiz kaynaklarda da aşağı yukarı birbirine yakın bilgilere ulaşabiliyoruz. Suluboya tekniğinin, resim sanatında diğer teknikler arasında önemli bir yeri vardır; sulandırılan boya ile kağıda hükmetme işidir. Islandığında bozulmayan özel suluboya kağıdında sulandırılan boyanın ne kadar dağılacağı, alacağı şekil sizin elinizde ve kontrolünüzde olmalıdır; kısaca dizginler sizin elinizde olmalıdır. Diğer tekniklerdeki kapatıcı özellik suluboyada olmadığı için hatalı olan yerin düzeltilme olanağı yok. Diğer bir dezavantaj da beyazın kullanılmaması; renklerin açık tonunu bulmak için boya yerine kağıdın beyazlığını kullanmanız gerekiyor. Suluboya yaparken kağıdın deforme olmaması için kalın gramajlı kağıt seçilmeli, en ideali 300 veya 350 gr. lık özel imal edilmiş kağıtlar olmalıdır. Nasıl güzel bir yemek yapmak için kaliteli malzemeye ihtiyaç varsa suluboya resimde de sonucun güzel olması için kaliteli malzeme kullanmak gerekmektedir. Kaliteli dediğimizde pahalı malzeme akla gelmemeli, her pahalı malzeme kaliteli olmayabilir. Suluboya da mutlaka kağıdın resim altlığına kağıt bant yardımı ile sabitlenmesi gerekir. Suluboya tekniği ile ilgili kısa bir araştırma yaptığınızda, sizi karşılayan ilk bilgi; suluboyanın en zor teknik olmasıdır. Buna rağmen nedense bize ilkokul yıllarımızdan başlayarak resim derslerimizde suluboya resim yaptırdılar? Bize öğrencilik yıllarımızda suluboya resim yaptıran öğretmenlerimiz bu tekniğin hakkını vererek resim yapabilirler mi? Günümüzde de kaç resim öğretmeni suluboya tekniği ile resim yapabiliyor? Benim gözlemim Bursa gibi büyük bir şehirde bir elin parmakları kadar azdır... Güzel sanatlar lisesinde yağlı boya resim yapılırken boya, tiner veya terebentin ile inceltiliyorsa ;suluboya resim yapan kişi sayısı konusunda yanılacağımı sanmıyorum. Yüzme bilmeyenler bize yüzmeyi öğretemez... Öğrenci size buyurun öğretmenim siz bana önce bir gösterin nasıl yapacağımı derse ne yapacaksınız? Sakın ha mutlaka yanınızda can yeleğiniz olsun. Suluboya; zamklı su toz boya karışımı bir malzeme olup, bilinen en eski resim tekniklerindendir. İlk suluboya kullanımı tarih öncesi devirlere, mağara resimlerine dayanır. Eski Mısır'da papirüsler, ipek ve pirinç kağıdın Çinliler tarafından icat edilmesiyle de kağıt üzerine suluboya resimler yapılmaya başlanmıştır. İlk zamanlarda kullanılan boyalar, çırpılmış yumurta akıyla karıştırılarak elde edilen boyalardı. Ortaçağ Avrupa'sında, dini eserlerin anlatımını kolaylaştırmak için kullanılan resimlerdeki boyalar, su bazlı olduğu için bir tür suluboyadır. Tarih boyunca sanatçılar suluboya resim tekniği ile ilgilenmişlerdi. En çok bilinenler; Giorgio Vasari, Leonardo da Vinci,(1452-1519). Yine dönemin ustalarından Albrecht Dürer,(1471-1528), John Varley (1778-1842)William Blake(1757-1828)Joseph Mollard, William Turner (1775-1851)Thomas Girtin (1775-1802) John Sell Cotman(1782- 1842) Peter De Wint (1784-1849). Ayrıca Emil Nolde(1867-1956), Oskar Kokoschka (1886- 1980), Gustav Klimt (1862-1918)vb. Fausto Zonaro (1854-1929) II. Abdülhamit döneminde Osmanlı sarayında saray ressamı olarak hizmet vermiş oryantalist bir ressamdır. Türk resim sanatı tarihine baktığımızda ise, suluboyanın oldukça önemli bir yere sahip olduğunu görmekteyiz. Kullanılan boyaların özelliği bakımından minyatür resimler bir tür suluboyadır. Minyatürün ilk çıkış yerinin Orta Asya'daki Uygur Türkleri olduğu işaret edilmektedir. Selçuklular ve Osmanlılar döneminde minyatür sanatı en parlak çağını yaşamıştır. Türk resminde suluboya 1793'ten sonra Mühendishane-i Berri-i Hümayun'un kurulması ile başlamıştır. Daha sonra kurulan (1834) Harp Okulunda verilen desen, sulu boya tekniği dersleri ile resimde yetenekli olanlar ileri düzeyde yetişmiş ve ressam olmuşlardı;İbrahim Paşa,(1817-1861) Tevfik Paşa, Hüsnü Yusuf Bey ve Ahmet Emin Bey (18826-1891) Avrupa'da eğitim görmüş ilk kuşak ressamlarımızdır. Bunlardan Hüsnü Yusuf Bey ve Ahmet Emin Bey suluboya resim tekniğinde çok güzel eserler vermişlerdir. Sanat tarihimize mal olmuş ustaca eserleri ile tanınan suluboya ressamlarımızdan ilk akla gelenler Hoca Ali Rıza Bey, Bahriyeli İsmail Hakkı Bey, Celal Esad Arseven, Mehmet Ali Laga, Şeref Akdik, Abidin Elderoğlu, Malik Aksel, Ferit Apa, Nüzhet İslimyeli, Şeref Bigalı, Cemal Güvenç... Türkiye'de 1950'lerden sonra yağlı boya dalında başarı göstermiş olan sanatçıların sergilerinde sulu boya resimlerine de yer verdikleri gözlenmiştir. Bedri Rahmi Eyüpoğlu bu sanatçıların başında gelmektedir. Suluboya ressamların bir çatı altında toplanma arzuları,1970'lerde başlamıştır. Nüzhet İslimyeli ve arkadaşlarının bir araya gelerek kurdukları Suluboya Ressamlar Grubu Türkiye'de yeteri kadar ilgi görmeyen suluboya tekniğini sevdirmeyi, yaymayı ve geliştirmeyi amaç edinmiştir. Grubun üyelerinden Cafer Bater ve Cemal Güvenç doğrudan suluboya tekniğini kullanan sanatçılardır. Suluboya tekniğini kendi üslubuyla kullanan ve adını yurt dışında duyuran sanatçımız Fikret Mualla Saygı'nın bu tekniğe ve resim sanatımıza katkıları övgüye layıktır. Türkiye'de Suluboya Ressamları Grubu'ndan sonra 2001 yılında ressam Atanur Doğan öncülüğünde İzmir Suluboya Ressamları Derneği kurulmuştur. Dernek sadece suluboya etkinliklerinde bulunmakta suluboya tekniği ile hazırlanan sergilere öncülük etmektedir. İzmir Suluboya Ressamları Derneği, suluboya resme gönül verenlerin sayısının artmasını sağlamış ve birbirleriyle bilgi paylaşımı sağlayarak önemli bir görev üstlenmiştir. Bursa'da da böyle bir suluboyacılar grubu kurulmuş, ilk sergilerini başka şehirlerden suluboya resim yapan birkaç ressamı da davet ederek açmışlardır. Kendilerine şimdiden başarılar diliyorum. Suluboyayı Uluslararası düzeye taşımak adına International Watercolor Society yine Atanur Doğan öncülüğünde kurulmuş ve 2012 2013 yıllarında çok sayıda yerli ve yabancı ressamın katılımlarıyla Uluslararası Suluboya Festivalleri düzenlenmiştir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/11/isil-savaser-sanat-ve-bilim-iliskisi/", "text": "Sanat, insanın kendisini ifade ettiği bir alandır. İnsanoğlu, sürekli olarak yaşadığı ortamdan etkilenmekte, çevresindeki nesneler ile olan ilişkilerini algılamakta ve yorumlamaktadır. Sanat, insanoğlunun bu tür birikimleri ile bağlantılı bir enerjidir. Arkeoloji araştırmaları ve sanat tarihi çalışmaları yazıdan önce sanatın var olduğunu göstermiştir. Sanatçı, eserlerini oluştururken ruhsal karmaşası, duyarlılığı tüm ağırlığı ile ortaya konulmaktadır. Sanat, bir biçim yaratmaktır ve biçim ile ifade edilmektedir. Sanat bir anlaşma aracı olmakta, insan elinde duygu ve düşünce olarak biçimlenmekte ve estetik ögesi taşımaktadır. Biçim verme kaygısı tüm sanatlarda ortak olup, fark, biçim verilen malzemededir. İşlendikleri malzemelerin farklı oluşları sanatlar arasında bir ayırım yapabilmeyi ortaya koymaktadır. Plastik sanatlar olarak ifade edilen sanatlar, insanın maddeye şekil vererek yarattığı sanat dallarını kapsamakta ve gözle görünüp algılanmaktadır. Bu nedenle bu gruba giren sanatlara görsel sanatlar denilmektedir. Mekan yaratan ve büyük ölçüleri kullanan mimariden, öteki hacim sanatlarına doğru inilmekte ve en son bir yüzey sanatı olan resim gelmektedir. Sanatla birlikte insanoğlunun kendisini araştırmaya başlaması ve ilkel insanın yaptığı her şeyin sanat amacı ile olmadığı, sanat tarihinin simgeci bir bakış açısıyla başlangıç yaptığı bilinmektedir. Paleolitik çağlarda tüm sanatlar toplumların dinsel inançlarına, ahlak anlayışlarına göre şekillenmiştir. Resim ve heykeller büyüsel amaçlarla kullanılmıştır. İlkel toplumlarda yapılan av ve büyü törenleri ilkel insanları zihinsel, fiziksel ve psikolojik yönden hazırlayan eğitim aracı görevini üstlenmiştir. Bu törenler, insanın fiziksel olarak gelişmesinin yanında duygusal hatta ahlaksal, dinsel ve estetik düşünce yönünde de etkili olmuştur. Bazı görüşlere göre, sanatın taklitten doğduğuna inanılmıştır. Toplum yapısı taklit etmeye dayanmış olduğundan, sanat da kendisini taklitten kurtaramamıştır. Aristo hayvanların en taklitçisi insandır ifadesini kullanmıştır, ona göre sanatçı, doğayı taklit etmekte, ancak salt görünüş ile yetinmeyip doğanın eksik yönlerini tamamlamaktadır. Sanat ile nesne arasındaki ilgi, mimesis ilgisidir. Sanat sürekli yenilikler getiren yaratımların ürünüdür. İnsanlar arasındaki iletişimin sağlanmasında da etkili rol oynamakta ve bu iletişim, insanoğlunun ilk dönemlerinden itibaren günümüze kadar gelmektedir. Bu iletişimde sanatın toplumsal olarak belirlenmesi durumu, toplum çıkarları ile bağlantılıdır. Örneğin Ortaçağ'ın feodal estetik görüşünde sanatın görevi insan ruhunu arındırmak ve öteki dünya ile bağlantı kurmak olmuştur. Oysaki, Rönesans estetiğine göre, insanın dünyayı tanıması önemlidir. Sanat, insanın içsel dünyası ile birlikte dış dünyanın bilincine varmak için akılcı bir gereksinim olup, bu sayede dünyayı değiştirmesine yardımcı olmaktadır. İlkel toplulukların yapmış olduğu resimler insan becerisinin en eski izlerinden olup günümüzün ilk soyut desen örnekleri sayılmaktadır. Bu resimler 19. yüzyılda İspanya'daki ve Güney Fransa'daki mağara duvarları ve kayalar üzerinde ilk kez bulunduklarında arkeologlar buzul çağı insanlarınca yapılmış olduklarını gözlemlemişlerdir. Daha sonra bu bölgelerde bulunan kemik ve taştan yapılmış kaba aletler bizon mamut ve geyik resimlerini, onları anlayan ve iyi tanıyan insanların resmettiklerini kesin bir şekilde ortaya koymuştur. İlkel topluluklar bizlerden daha basit oldukları için değil, onların düşünme biçimi bizlerden daha çok karışık olduğu için ve tüm insanlığın gelmiş olduğu ilk koşullarda yer aldıklarından dolayı ilkel topluluklar ismi verilmektedir. Gerçekte sanatın tüm tarihi sürekli gelişen teknik yetkinleşme tarihi değildir. Değişen düşünce tarzının ve ilkelerinin tarzı olmuştur. Primitif sanatların tüm sanat tarihi boyunca sanatı etkilemiş olduğu gözlemlenmektedir. Modern sanatçıların çoğunun ilkel sanatçıların dışavurumcu enerjisinden etkilendikleri bilinmektedir. 20. yüzyılda modern sanat akımlarını incelerken özellikle Kübizm (1908-1918) akımının doğuşunu etkileyen faktörler arasında görülmektedir. Sanatı, insanoğlunun beğendiklerinde, duygularında güzellik anlayışlarında etkili olan subjektif bir olgu olarak tanımlayabiliriz. Tarihsel süreç içerisinde çeşitli değişkenlerden etkilenmiştir, yeni yollar arama özelliğinden ötürü toplumların, insanlığın kültürün izlerini geleceğe taşımakta önemli rolleri bulunmaktadır. İnsanlar farklı dünya görüşlerine sahip olarak sanatı farklı biçimlerde yorumlamaktadırlar. Sanatçı tinselliği ile düşüncesini birleştirerek sanat yapısını oluşturmaktadır. Kültür, bir toplumun düşünme, kavrama ve eyleme geçiş durumlarını belirleyen değerler toplamıdır ve direkt olarak insanla ilgili bir süreç olup inanç, din gibi kaynakları bulunmaktadır. Bu kaynakların o toplumdaki insanlar tarafından yorumlanıp ortaya konulan temsilleri kültürü teşkil eder. Bilindiği gibi toplumlar kendilerine özgü kültürlere sahiptir. Her bir sanatsal yaratım belli bir dünya görüşünün, inancın, belirli bir algı ve yaşam tarzının göstergesi olup bir toplumun anlaşılması için büyük önem taşımaktadır. Sanat, kültür ve medeniyet ile direkt ilişki içerisinde olup, kültür ve medeniyet bir toplumun yapı taşlarını temsil etmektedir. Sanat, coğrafya, politika, ekonomi, eğitim, din gibi toplum yapısının önemli etkenleri ile iletişim halinde olup toplumsal gelişmeler, sanatın aynasını yansıtmaktadır. Tarihsel gelişimde toplumların yaşadığı ekonomik, kültürel, bilimsel, siyasal gelişmeleri estetik bir bakış açısı ile ortaya koymaktadır. Teknoloji ve endüstri ürünlerinin birlikte hareket etmesi önem kazanmaktadır. Bu görüş, modernizmin çıkış noktası olmuş özellikle fotoğraf makinesi ve teknolojinin gelişmesinden sonra sanatçılar ifade olanaklarını daha fazla düşünsel, kavramsal, duyusal eğilimlere yöneltmişlerdir. Sanat, bir taraftan içinde bulunduğu dönemde yaşanılan ekonomik, politik, bilimsel, toplumsal etkileri yansıtırken, diğer taraftan da bulunduğu çağa yön vermektedir. Herbert Read, Art and Society de sanatın öneminin, beğenilmesinin bireysel olduğunu ancak toplum benimsediğinde toplumsal dokuya işlenmiş olabileceğini ifade etmiştir. Sanat ve bilim, insanoğlunun varlığı ile birlikte başlamıştır ve zaman içerisinde ilerleme göstermiştir. Bilim ve sanat doğadaki en üstün varlık olan insanın gizleri ile ilgilenmektedir. Bu gize de akıl yoluyla ulaşmaktadır. Yunan ve Roma uygarlıklarının aklın kullanılması sayesinde bilim ve sanatta yükselmiş oldukları gözlenmektedir. Gerçek anlamda bilim ve sanat, aynı gerçekleri yansıtmakta ve tarih boyunca insanlığın mücadelesini göstermektedir. Sanat, bilimsel araştırmaları ve gelişmeleri izlemekte, yaratımlarını etkinleştirmektedir. Sanatçı, yapıtlarını üretirken öznellik önem kazanmaktadır. Oysa bilim adamı mevcut olan ile ilişki kurarken, onu direk olduğu gibi kavramakta, algılamasını engelleyecek her türlü inanç, tutum vesaire gibi öznel öğelerden arınmaktadır. Yunan uygarlığında güzellik duygusu matematikle birlikte ilerlemiştir. Euclid, Thales, Pisagor 'ın olduğu Yunan matematikçilerinin ortaya koyduğu kavramlar, onların kültürlerinde matematiğin ne derece entelektüel bir alan olarak ele alındığını kanıtlamıştır. Matematik, mimar, ressam ya da müzisyenlerin eserlerini yaratırken duyumsadığı sezgi ve ahengin bir dışavurumudur. Bilim sayesinde sanatın ortaya koyduğu yaratılar, estetik bir değer kazanmaktadır. Sanat ve bilim eski çağlardan günümüze dek güncel yaşamdaki düşüncelerden, duyumlardan çelişkiler oluşturmakta ve tek düzelikten de uzak bir yol izlemektedir. Akıl ve duygunun beraber olduğu simetri, uyum ve biçimsel güzellik anlayışı da matematik ve sanatın ortak etkileri ile oluşmaktadır. Sanat, bir şekilde bilimin duygu haline dönüşmüş şeklidir. Doğanın yasaları ile bilim arasında muhteşem bir uyum var olmaktadır ve insanlık tarihinde ilk bilimsel kavramlar insan- doğa etkileşiminden doğmuştur. Bilim, doğayı bozmadan değişimine gitmeden doğanın bilinmeyenlerini toplumsal farklılıklar ve zaman faktörü gözetmeden somut gerçeklerle ortaya koymaktadır. Sanat ise, gerçekleri olması gerektiği gibi idealize etmektedir. Bu yaratımlarda ise öznel bir bakış açısı sergilemekte ve doğayı değiştirmektir. Sanat, doğadaki niteliklerle, bilim ise niceliklerle ilgilenmektedir. Bilimsel ve sanatsal çalışmalarda toplumsal, ekonomik, kültürel ortamın son derece etkisi bulunmaktadır. Sanat yaratıcı bir süreç olduğu için özgürlüğe gereksinim duyan bir insan eğilimidir. Bilim, soyutlamalar ve kavramlar oluşturarak bilimsel bilgi bütünlüğüne ulaşırken, sanat, imgelem gücünü kullanmaktadır. Bu bağlamda sanatçının doğada duyumsadığı ve estetik ilişki kurduğu nesne gerçek bir nesne değil, estetik olarak özümsediği nesnedir. Bilim ve sanat, birlikte gelişme göstermektedir. Resim sanatının temel ögelerinden nokta, çizgi, yüzey, aynı zamanda geometrik kavramlardır. Altın Oran Mısır piramitlerinden başlayarak Yunan tapınak ve heykellerinde, Rönesans döneminde kullanılmış bir oranlar sistemi olmuştur. Sanat, insanla doğa arasındaki estetik ilişkidir. Dolayısıyla sanatın insana olan katkısı tinsel olmaktadır. Bilimsel çalışmaların resim sanatı üzerindeki en önemli etkilerini izlenimci sanatçılarda da görmek mümkündür. Newton'un ışık üzerinde yaptığı çalışmaların izlenimci üslup üzerinde etkileri olmuştur. İzlenimciler, doğa nesnelerinin üzerindeki ışığı güneş renkleri ile incelemişler, aynı görüntülerin değişik ışık etkileri ile farklı çalışmalar üretmişlerdir. Bilimsel ışık incelemelerinin resim sanatına uygulanması, resim sanatının yapısal kuruluşunu etkilemiştir. Teknoloji çağı modern sanatta yüzyıllardır elde edilmiş olan görüşleri de etkilemiş, tam tersi bir anlayış sergilemiştir. Resim sanatında yapılan araştırmalar, buluşlar daha sonra mimari ve iç mimari dallarında uygulama alanları bulmuştur. Jugenstil 'in Kübizmin, Mondrian' ın, Neoplastizim'in günümüzün mimarlık ve iç mimarlığın da da büyük rol oynadığı bilinmektedir. Endüstri ile teknoloji günümüzde toplumsal çevreyi, insan yaşamını, dünya görüşlerini ve politikasını etkilemektedir. Sosyal etmenler, ekonomik savaşlar, krizler materyalizme olan güvensizlik ile ilişkilidir. Bireyin kapanmasına neden olan bu durum paralel olarak sanatçıların da uygarlıktan kaçma eylemlerine neden olmuştur. Gauguin, endüstriyel ortamın bozmadığı saf insanı ve doğayı Tahiti'de aramayı denenmiştir. Kübistler, tepkilerini objenin gerçek formunu parçalayarak göstermişler, tuval yüzeyinde objenin dış görünüşünün anlatım konusu olarak tamamen reddedilmesi ile materyalist düşünceye olan tepkiyi ortaya çıkaran soyut sanat akımları doğmuştur. 20. yüzyılın başlarına kadar sanat eserlerinin ana maddesi doğa görünüşlerinin renklerine ve biçimlerine benzetilmiştir. Rönesans sanatında Maniyerist, Barok, Rokoko dönemlerinde ve Empresyonizmde boya, gözlenen nesnenin resmedilmesine malzeme oluşturmuştur. Kandinsky, boyayı kendi yaşamının psikolojik orkestrasyonu için kullanmış, boya, resimde tek başına anlatım yolu olmuştur. Günümüz sanatçıları maddenin strüktürel görünüşünde kendi içsel anlatımlarına ulaşmışlardır. İnsanların iç dünyalarını ilk olarak Sigmund Freud incelemiştir. Kendi içine dönme isteği, psikanaliz çalışmaları ile birlikte açıklanmıştır. Bilinçaltının keşfi toplum açısından son derece önemli olup, 20. yüzyılın sanatını açıklamakta da etkili olmuştur. Sanatçılar materyalizmin sebep olduğu endişelere içsel bir tepki olarak figür ve nesneyi parçalayarak yok etmişlerdir. Kübist ve ekspresyonist akımlar, objenin dış görünüşünü reddetmişler ve tuvalden tümüyle atmışlardır. Cezanne, resimde objeyi geometrik biçimler üzerinde konstrüktif bir şekilde oturtmuş ve bilimsel perspektiften uzaklaşmıştır. Picasso ve Braque, doğa biçimlerini parçalayarak Analitik Kübizm anlayışına varmışlardır. Worringer, insanoğlunun doğa ile bütünleşme isteğine bağlı olarak ve evren karşısında aldığı tavır sonucu soyut düşünceler geliştirmiş olduğunu ifade etmektedir. Worringer'e göre ilkel toplumlar evren hakkındaki bilgisizliklerinden dolayı soyut sanata gittikleri halde, uygar toplumlar bilim ve uygarlığın gelişmesi ile evren hakkında yeterince bilgiye sahip oldukları halde soyutlamaya gitmişlerdir. Bilim dogma değildir. Bilimde inanca yer yoktur, matematiksel bilimlerde akıl yürütmeye dayanan bilginin doğruluğunu ispat etmek durumu vardır. Ancak deneysel bilimlerde bilginin doğruluğu her zaman ispat edilemez. Ancak şüphe edilen bilginin yanlışları tespit edilmeye çalışılmakta deney, gözlem, akıl yürütme ile üretilen bilgi, bilimsel bilgi havuzuna girmektedir. Dergiler, kitaplar, sempozyumlar, konferanslar gibi yayın iletişim araçları ile gelen bilgilerden süzülerek oluşmaktadır. Bilim de sanat ve felsefe gibi yaratıcı ve icat edici bir disiplin olarak bilinmektedir. Sanatın teoride estetik zorunluluklar dışında boyun eğebileceği bir durum yoktur. Da Vinci, görsel sanatlar ile fiziği, matematiği, biyolojiyi ve anatomiyi birlikte harmanlamıştır. Rönesans'ın önemli sanatçıları doğa bilimleri ile ilgilenmişlerdir Dürer, iyi bir ressamın hem kuramsal kavrayış hem de pratik becerisi olması gerektiğini ifade etmiştir. Leonardo ve Newton, insan zihninin en yüksek ifadesi olarak kuramsal matematik ile ilgili çalışmalar yapmışlardır. Sanatın bilimle olan ilişkisi, geometrinin perspektif kurallarının sanat alanında bir prensip olarak uygulanması ile başlamıştır. Delacroix'in ışık renk bağlantıları ile devam etmiş olan süreç, İzlenimcilerin renk kuramlarını ortaya koyması, başlangıçta akılcı olan Kübizmin kavramsal alana yönelmesi, fizik kurallarındaki algının zaman ve eşzamanlılık gibi bilimsel yöntemlerin dikkate alındığını göstermektedir. Fizik ve matematik alanına giren ve dördüncü boyut olarak bildiğimiz boyut kavramının, 20. yüzyılın başlarında bilimden destek alarak ilerlemiş olduğu gözlenmiştir. Einstein'ın İzafiyet teorisini ortaya koymasından sonra fizikçiler dünya üzerinde 4. boyutun olduğunu kabul etmişlerdir. Reel dünyadaki dördüncü boyut, boy, en, derinlik ve zaman tüm varlıkların arasındaki ilgileri sürdürmektedir. Doğadaki varlıkların pek çoğu hareket halinde olup mekanla ilgisini tanımak için 4. boyuta zamana ihtiyaç duymaktadır. Teknoloji, bilim ve matematikteki gelişmeler ile ile Picasso zaman ve uzam kavramları üzerinde çalışmalar yapmıştır. Röntgen'in x fotoğraflarının yayınlanması ile 4. boyuta olan ilgi artmıştır. Öklid'in üç boyut anlayışını büyük sanatçılar dördüncü boyut bulununcaya kadar başarıyla uygulamışlardır. Dolayısı ile sanatçılar farklı açılardan uzamsal eş zamanda nesneye bakış sorunlarını geometrik çalışmalar ile çözümlemişlerdir. Genel Görelilik kavramı yalnızca Newton fiziğinden değil, Öklitçi geometriden de kopuşu simgelemiştir. Öklitçi anlayışta nesneler boy, en ve derinlik sistemine göre betimlenmiştir. Üç boyutlu olarak kavranan nesneler, çizgisel perspektif ile birlikte hava ve renk anlayışıyla çözümlenmiştir. 4. boyut Apollinaire'e göre sınırsızlıktır. Plastik bakış açısında 4 boyut, verili anda eş zamanlı olarak tüm doğrultularda alan sonsuzluğunun genişliğini temsil etmektedir. Alan, sınırsızlığın boyutudur. Dördüncü boyut, plastikte nesneleri vermekte, nesnelere tüm olarak doğru oranlama vermektedir. Kübistler, nesnenin etrafında dolaşarak pek çok noktadan bakış açısıyla matematik ve fizik kurallarını çözümleyerek bilimsel olarak dördüncü boyutun sınırları içine girmişlerdir. Toplumun maddeci bir anlayış içinde olmasını ve teknolojiyi yadırgayan Kazimir Malevich' in süprematist yapıtları, ruhsal çöküntüleri kübist parçalanmalar ile gösteren Picasso, anarşist anti estetik tavrı yozlaşmış düzene, hatta sanata bile karşı çıkan Dadaizm, fotoğraf makinesinin uygulamalarıyla yeni ifade yolları arayan resmin tuval yüzeyinin dışına çıkmış olması, enstelasyon, performans, happening, video sanatı, internet sanatı, ışık sanatı gibi birçok sanat hareketi ve sanatçı da teknolojinin insanlar üzerindeki etkilerini ve sanatı değiştiren yönünü kavramsal sanat olarak kullanmışlardır. - E. H., Gombrich, Sanatın Öyküsü, Çev. Erol Erduran, Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004 - Read, H., Sanat ve Toplum, Çev. Elif Kök, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2018 - Öndin, N., Rönesans Düşüncesi ve Resim Sanatı, Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2016 - Butler, C., Modernizm, Çev. Nursu Örge, Dost Kitabevi, İstanbul, 2010"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/11/zeliha-demirelonay-akbas-eskizlerinde-gezinmek/", "text": "Pire bir kez girmiştir artık bilinç altına ve yorganı ele geçirmiştir. Rahat durmaz. Ressam Onay AKBAŞ'ın, Beşiktaş Belediyesi'nin ev sahipliğinde 2021 yılının Eylül-Ekim aylarında Paris Galerie Heart'da gerçekleşen, kapsamlı eskiz-desen çalışmalarının yer aldığı Çizgi Bir uçtan öbür uca Traits, d'un bout a l'autre adlı kişisel desen sergisi, 30 mart -30 Nisan 2022 tarihleri arasında tarihi Hüsrev Kethüda Hamamı'nda, sergileniyor. Çizgiyi layık olduğu yere oturtanlardandır Onay Akbaş ve eskizleri mutfağı sergilemek pek çok sanatçının göze alabileceği bir cesaret hali değildir, çünkü kendini en ilkel haliyle deşifredir, soyunup çırılçıplak olma halidir sahnede. Çizgi mağara duvarlarına resimlerden çizen ilk münzeviden bu yana insanın sözünü söylemede çok etkili ifade dillerinden biri olmuştur. Onay Akbaş resimlerinde çizgi, eserin başlangıcında ve sonunda etkili bir biçimde dışavurur. Zihindeki imgeyi başarıyla biçimsel görünüş haline dönüştürür. Formları kuşatan çizgiler, formların iç yapılarını belirleyen çizgilerle ustaca bağdaşır. Eskizlerle ilk karşılaşmada kaotik bir evren ve bu evreni işgal etmiş, eklem bacaklılar her yerdeler hali gibi algılanabilir. Eskizlerle daha yakın ilişkiye girince, sanatçının kendi oluşturduğu alfabesi ve mitleriyle sahnelenen bir hikayenin sunumu olduğu rahatça söylenebilir. Parodi ile trajedi arasında gider gelir izleyici. Kuklaya dönüştürülmüş figürler, sahnede koreografileri ressamın sabitlediği halleriyle yer alırlar, bazılarında zemberek kelebeği vardır ve bu bize zamana ve mekana hapsolmuş insanın trajedisini açıkça gösterir. Hikayelerde kahramanların mecburiyet prangaları vardır, zamanları ve mekanları kapitalizmin şeflerince satın alınmıştır/gasp edilmiştir. Bu nedenle katıdırlar. Eskizlerle figürler protestoyu teknik olarak üretirler, sanki Batı geleneğiyle çarpışan bir altyapı ile felsefeyi ve kulvarı bilerek... Figürler mekaniktir, eklem yerlerinden mafsallanmıştır. Eskizler tuvale aktarılıp boyayla yoğrulduğunda da figürlerin oyunbaz bir sıçrayışla tuvaldeki yerini aldıklarını görürüz. Burada sadece eskizlerden söz ettiğim için boyanın dahil olduğu aşamayı daha sonraki yazılara bırakmak üzere şimdilik sanatçının imge ve çizgi dünyasına yolculukla devam edelim. Hayatta nasıl ki istikrarlı öznenin inşaası disiplin gücü gerektirirse, istikrarlı figürlerin inşaası da aynı disiplin gücüyle mümkündür. Onay Akbaş imgeden eskize, eskizden tuvale, tuvalden hayata bu disiplin gücünün farkındalığı ile çalışmış ve çalışmakta ve heyecanını izleyiciye yansıtmaktadır. İnsanlık tarih boyunca pek çok acılarla yoğrulmuş, 'big brother' ların elinde her dönem oyuncak olmuştur. Sanatçı insanın panoramasını mekanikleştirdiği edilgen figürlerle etkili bir biçimde dışavurur. İnsan için umut elbette vardır, pire rahat durur mu, durmaz, elbet bir gün güneşe de zıplar. Pire için yorgan yakanlara selam olsun! Eskizler 30 Nisan 2022 ye kadar Ortaköy Hüsrev Kethüda Hamamı'nda görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/15/balkan-naci-islimyelinin-ardindan/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Balkan Naci İslimyeli'nin vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Balkan Naci İslimyeli'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Cenazesi 16 Nisan 2022 Cumartesi günü Burgazada Camii'nden kılınacak öğle namazını müteakiben Burgazada Mezarlığı'na defnedilecektir. Balkan Naci İslimyeli (d. 1947 Adapazarı ö. 14 Nisan 2022 İstanbul, Burgazada) Türk ressam ve öğretim üyesi. 1967 yılında şimdiki adıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan dönemin İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'nun uygulamalı yetenek sınavını kazanarak girdiği resim bölümünde beş yıl resim eğitimi gördü. Birincilikle mezun olduğu okula bir yıl sonra 1973 yılında asistan oldu. Asistanlığı döneminde kazandığı Avusturya Hükumeti'nin bursu ile litografi eğitimi görmek üzere 1975 yılında Salzburg'a gitti. Yurda döndüğünde tez çalışmalarına devam eden sanatçı 1977'de Görsel Sanatlar Öğesi Olarak Kurgu adlı tezi ile yüksek lisansını tamamladı. Floransa'ya 1980 yılında bu kez İtalyan Hükumeti'nin bursuyla giderek; Floransa Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nde iki yıl boyunca çalışmalar yaptı. 1982 yılında yurda döndü. Doktoraya eşdeğer olan sanatta yeterlilik diplomasını 1983 yılında alan sanatçı üç yıl sonra 1986'da resim bölümünde doçent oldu. 1989 yılında New York'a giderek çağdaş sanatlar üzerine çalışmalar yaptı. New York Üniversitesi Hagop Kevorkian Yakındoğu Merkezi'nin davetiyle 1990 yılında burada çalışmalarda bulunan İslimyeli, 1991'de Fulbright bursuyla Güzel Sanatlar Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. Konuk sanatçı olarak davet edildiği ABD Hartford Trinity Koleji'nde çalıştı. 1996 yılında profesör oldu. Değişik ülkelerden aldığı davetlerle gittiği yerlerde kısa süreli çalışmalar yaptı. İslimyeli, eğitimciliğinin yanı sıra sanat kitapları, şiir ve öyküler yazmakta sinema ile de ilgilenmektedir. Şiir ve öyküleri Dost, Oluşum, Yazı, Gösteri, Argos, Kitaplık dergilerinde yayımlanmıştır. Marmara Üniversitesi'nde kendi adıyla resim atölyesi; yirminin üzerinde de yüksek lisans ve doktora tezi yöneten sanatçı, halen Işık Üniversitesi'ndeki öğretim üyeliği görevine devam ederken, yakalandığı kanser tedavisi sonunda 14 Nisan Perşembe günü arkasında yüzlerce eser bırakarak hayata gözlerini yumdu."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/15/zeliha-demirel-nazan-azeri-unutulmus-zaman-ve-simdi/", "text": "Eşitsizlik üzerine kurulu insanlık tarihinin dayattığı cinsiyetçi tutumdan arınmanın yolunun doğa ile bütünleşmekten geçtiğine vurgu yapan Nazan Azeri' nin son dönem çalışmaları Mine Sanat Galerisi Deneysel Mekan'da sergileniyor. Ve öyleyse resim de dişidir ve Nazan Azeri resimleri daha fazla dişidir. Sergi 23 Nisan'a kadar Mine Sanat Galerisi Deneysel Mekan'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/17/turk-resminde-bir-cinar-omer-kalesinin-ardindan/", "text": "Çağdaş Türk Resmine değerli katkılarda bulunmuş Ömer Kaleşi'nin vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Ömer Kaleşi'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1932 yılında Makedonya Cumhuriyeti, Kırçova kasabasının Srbitsa köyünde dünyaya geldi. Makedon asıllı Hayriye ile Arnavut asıllı Ahmet Kaleşi'nin on çocuğundan yedincisidir. 1950 yılında Üsküp Teknik Okulu Elektrik Bölümü'nden mezun oldu. 1956 yılında ailesi ile birlikte Türkiye'ye yerleşti. 1959-1965 yılları arasında, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nden Bedri Rahmi Eyüboğlu Atölyesi'nden mezun oldu. Mezuniyetinin ardından 1965 yılının sonbaharında Paris'e yerleşti. Aynı yıl Belgrad ve Üsküp'te kişisel sergiler açtı. 1969-1970 yılları arasında Paris'teki Bağımsızlar Salonu ve 1973-74 yılları arasında Salon de Mai'nin sergilerine katıldı. 2013'de eleştirmen Luan Rama'nın Zamir Mati, Bujar Luca ve Artur Muharremi ile oluşturduğu Fransa'da yaşayan Arnavut ressamlar dörtlüsüne katıldı. Yaşamını ve çalışmalarını 1965'te taşındığı Paris'te sürdürmekteydi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/19/anadolunun-cicekleri-zeynep-ozturkun-motiflerinde-hayat-buluyor-9-nisan-7-mayis-2022/", "text": "EKAV/ Eğitim Kültür ve Araştırma Vakfı, resim ve şiiri motiflerindeki yanılsama ile bir araya getiren Zeynep ÖZTÜRK'ün 'Bakarken II' isimli resim sergisine 9 Nisan 2022 7 Mayıs 2022 tarihleri arasında Ekavart Gallery'de ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. ÖZTÜRK'ün üçüncü kişisel sergisi olan Bakarken II, Anadolu'da yetişen 14 farklı çiçeğin hikayesini sanatseverlere anlatmak için gün sayıyor. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliği Öğretim Görevlisi Zeynep ÖZTÜRK 'Bakarken II' isimli sergisini 9 Nisan'da Ekavart Galeri'de açmaya hazırlanıyor. Anadolu'da yetişen farklı çiçeklerin hikayesinin hakim olduğu 14 eseri şiirleri ile buluşturan, ÖZTÜRK'ün çalışmaları 7 Mayıs'a kadar ziyaret edilebilecek. Zeynep ÖZTÜRK, eserlerinde, sevgi ve coşkusunu motiflerle tuvaline aktarırken bu motifler, belli bir düzen anlayışında tekstil altyapısını da içine alıyor. Pentürlerinde dokusal çıkış olarak ele aldığı çiçek motifleri, gerçek ayrıntılardan arınmış olarak tuale yansıyor. Sanatçı, titiz bir disiplinle ele aldığı obje, figür veya mekan unsurlarını bellekte yarattığı değişimle, geometrik motiflerinin yanılsamalarını renklerle konumlandırıyor. Işığın vurduğu alanları yanılsamalarla irdelerken doku arayışlarını, stilize edilmiş geometrik motifler sayesinde farklı renk tonlarıyla yansıtan ÖZTÜRK, küçük, ince ayrıntılarla verdiği geometrik motifler ve renk ahenkleriyle insanı iç yolculuğa çıkarırken doğayla, tarihle, gelenekle kurduğu birliktelik, onun fırçasıyla çağdaş bir arayış içinde sentez olarak öne çıkıyor. Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliğinde Öğretim Görevlisi olarak çalışmalarına devam eden sanatçı Zeynep ÖZTÜRK, 9 Nisan'da kapılarını açacak sergisinde ikinci şiir kitabını da tanıtacak. Kitapta yer alan 20 şiir; sevginin, aşkın, tutkunun, var oluşun, anlamın, sezginin, insanlığın, arkadaşlığın, bütün kavram ve değerlerin, bütün hissediş ve sezişlerin nasıl özgün bir dil katmanıyla dile geldiğinin güzel örneklerini içinde barındırıyor. Resim yapmaya devam ederken aynı zamanda kelimelerin sihirli gücünü kullanarak şiir çalışmalarını da sürdüren ÖZTÜRK, okuyucuları ve izleyicileriyle buluşmak için sabırsızlandığını dile getirdi. Aynı zamanda bu serginin bir öneminin daha olduğunu söyleyen Zeynep ÖZTÜRK: Ekavart Galeride sergilenecek 14 eserin satışı ile elde edilecek gelirin tamamının Elim Sende Platformu üzerinden SMA'lı çocukların tedavisi ile EKAV Vakfının sanat dalında eğitim gören bursiyerlerine aktarılacağını belirtti. 1974 yılında İzmit'te doğdu. 1998 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi Resim İş Öğretmenliğinden mezun oldu. 1998 2009 yılları arası Bilfen Okullarında resim öğretmeni olarak çalıştı. 2010 yılında Haliç Üniversitesi Tekstil ve Moda Tasarım Bölümünde 16. ve 17. yy Osmanlı kaftanları üzerine hazırlamış olduğu teziyle yüksek lisansını tamamladı ve doktorasına başladı. Aynı zamanda 2010 yılından itibaren Marmara Üniversitesi Atatürk Etiğim Fakültesi Resim İş Öğretmenliği Bölümünde öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır. Çeşitli ulusal ve uluslararası sempozyum ve karma sergilere katılmış, jüri üyeliklerinde bulunmuş, kişisel sergiler açmıştır. Uşak ilinde, Geleneksel Çağdaşa Halı Müzesi'nde bir eseri bulunmaktadır. Sanatın birçok dalı ile ilgilenen Öztürk, ilk kişisel resim sergisini 2013 yılında Motiflerin Yanılsaması adıyla açmıştır. 2015 yılında ilk şiir kitabı Bakarken ile edebiyat dünyasına da adım atan ÖZTÜRK, üçüncü kişisel sergisini ve ikinci şiir kitabını Nisan 2022'de sanatseverlerin beğenisine sunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/19/viyana-aksiyonizminin-temsilcilerinden-hermann-nitsch-vefat-etti/", "text": "Nitsch'in eşi Rita Nitsch, Salı günü Avusturya Basın Ajansı'na verdiği demeçte, Nitsch'in ciddi bir hastalıktan sonra 18 Nisan 2022 Pazartesi günü Avusturya'nın Mistelbach kasabasındaki bir hastanede öldüğünü söyledi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/24/hulya-kupcuoglu-devabil-kara-ile-izler-golgeler-ve-sis-uzerine/", "text": "Çağdaş sanatın önemli isimlerinden Devabil Kara, Ankara Siyah Beyaz Sanat Galerisi'nde ''O Ne?, O Kim?'' adlı yeni sergisini açtı. Sergi sanatçının, 2018 ve sonrası yaptığı işlerden oluşuyor. Sergideki resimlerde, yüzeyde belli belirsiz görülen şeyler, izleyiciyi soru sormaya ve kendi yanıtlarını bulmaya yönlendiriyor. Felsefenin bilmek ve anlam arasında kurduğu ontolojik ilişkiye sanatsal bir yaklaşımın ifadesi olarak da değerlendirilebilecek olan sergi, 21 Mayıs tarihine kadar izlenebilir. Devabil KARA: İnsan ancak çevresini, kendini; bir başka deyişle yaşamı anlamlandırabildiğinde yaşama cesaretini bulur. Nesnel varlığımız ve yaşamsal gereksinimlerimiz bizi anlamı önce nesnel olanda aramaya zorunlu kılar. O ne?, O kim? soruları varlığın gerçeğini kavrama ve bu kavramlardan da anlama ulaşmak isteyen insan için bir ömür boyu tekrar tekrar çevresine ve kendine sorduğu sorulardır. Bu soruları ister kişisel, sübjektif bir algı ile ister bilimsel, genel geçer sonuçlara varmak için sorsun sonuçta ulaşmak istenilen karara varma arzusudur. O ne?, O kim? sorularını, ister istemez insanı sormak zorunda bırakan izler, gölgeler ve sis gibi fiziksel fenomenlere odaklanarak izleyiciyi yaşamın belirsizlik ve gizemlerini farklı bir duyarlılıkla sorgulamaya davet ediyorum. O ne? O kim? sergisinde izleyiciyi, alışık olduğu kanıksadığı görsel dünyanın kolayca fark edilmeyen alanlarına odaklanarak farklı düşünme ve sezgi biçimlerini deneyimlediği, aslında yaşamın içinde var olan duyarlılıklarını anımsatmayı amaçlıyorum. Resimlerin yüzeyinde belli belirsiz varlık bulan şeyler, izleyiciyi soru sormaya ve kendi yanıtlarını bulmaya, böylece sanatsal sürece aktif olarak katılmaya zorunlu kılacaktır. Sergi felsefenin bilmek ve anlam arasında kurduğu ontolojik ilişkiye sanatsal bir yaklaşımın ifadesi olarak da değerlendirilebilir. D. K: Gölge-Bellek, Sis gibi 2018 ve sonrası serisi çalışmaların bir kısmını içeriyor. D. K: Tanımsız, silikleşmiş, belirsiz olan şeyler karşısında düşünce alanının ve düş alanının olağandan daha farklı ve daha aktif çalıştırılması gerekir. Artık orada olmayan bir nesnenin bıraktığı iz, başka bir nesnenin üzerine düşerek deforme olmuş bir gölge ya da sis ve dumanlı hava gibi görme duyusunu yetersiz bırakan durumlarla başa çıkabilmek için zihin yaratıcı yöntemler üretmek zorunda kalır. Bir varlığın şu andaki yokluğunun varoluşu olarak iz bir belirsizliği imler. Bu, imge yokluk ve varlık kavramlarını birbirine bağlayarak zaman ve mekan algısını aynı anda harekete geçirerek farklı bir sezgisel kavramayı da gerekli kılar. Kişisel ve toplumsal belleği harekete geçiren bir sanat nesnesi gibi, her karşılaşıldığında izleyicinin zihninde tekrar tekrar yaratılır. D. K: Albert Bayet'in, Fazla apaçık fikirler çoğunlukla ölü fikirlerdir. (Bayet, 2009, s.49) söyleminde olduğu gibi; ihtişamlı ışık altında varlığını net ortaya koyan şeyler yaratıcılığı sınırlar. Görünenin büyüsüyle yetinilir. Oysa sis, zihni ve duyguları, yeniden aktif konuma gelmesi için kışkırtır. Böylece görünüşler dünyasının ötesine geçilerek, kişisel yaratıcılıkla yeni bir dünyanın kapıları aralanır. Sisin varlığı ile ışık büyük bir oranda kayba uğrarken, atmosferde farklı bir dağılım göstererek insan algısında büyük bir değişim yaratır. Psikolojik ve zihinsel kavrayışa farklı bir kapı aralar. Alışık olunan dünyayı gizemli kılan sis ile algı ve düşünce sınırları zorlanır. Form ve biçimler yumuşar. Tamamen ortadan kalkmaz, ancak alışık olunan anlam kaybolur, anlamsızlaşır. İnsan sisin içinde kaldığında duyumlarının uğradığı değişim, sise sembolik anlamlar yüklenmesine neden olur. Eş zamanlı olarak sis, biçimsizliğin ve maddeselliğin anlamlarını ortaya çıkarır. Sadece maddenin varlığını değil, hareketi ve çoklu değişken ses deneyimlerini de etkiler. Sis çevreye hakim olduğunda çok sayıda duygusal karşılaşma yaşanır. Anında algılanabilen şeyler kavranamaz ve anlaşılmaz olur. Çünkü sis, duygusal deneyimleri değiştirdiği gibi, güçlendirir, indirger ve keskinleştirir. Bir tür kopma hissi yaratır. Havaya fiziksel bir mevcudiyet kazandırır. Uzaklık algısına meydan okur ve çevreyi oluşturan mekanı maddi anlamda değişime uğratır. Nesnelerin sınırları yumuşayarak hepsi birbiriyle ilintili bir beden gibi arka plana dönüşür. Bir anda üç boyutlu dünya, ara dünyaya dönüşerek derinliği yitirmeye başladığında, varlık dünyası bir bütün olarak görünür. Tanıdık zaman ve yer hissi yitime uğrar. Zaman ve mekan algıda yeniden şekillenir. Gerçek ve gerçek olmayan, özgün ve özgün olmayan arasındaki ayrım bulanıklaşır. Diğer yandan, kalın ve ağır varlığı insana dünyayla etkileşim kurmanın yeni yollarını gösterir. Sisin varlığının oluşturduğu nemli havanın yoğun bir şekilde cilde dokunması, bedene teması çoklu algıyı oluşturan farklı duyumlardan biridir. İnsan sadece görmede zorlanmaz, nemle dolmuş olan giysilerinde de sisi hisseder. Hava farklı kokar ve ses tuhaf bir şekilde yayılır. Yaratıcılık ancak bilinen kalıpların, sınırların yok edilip tekrar yapılandırılması ile ortaya konulabilir. Sisin anlamı bu bakış açısı ile çok derin ve üstünde düşünülmeye değerdir. Sis varlığıyla, öncelikle kişinin dışında olduğunu zannettiği görüntünün aslında içinde olduğunu fark ettirir. Buna endişe ve gizem duygusu eşlik eder. Görüntüyü çözümleme sürecine girmek, gizem olgusunu da kendiliğinden bilince taşır. Bilinmeyen, tanımlanamayan her şeyde olduğu gibi, sis; merak, korku ve endişeyi tetikler. Böylece metabolizma da değişime uğrar: Farklı hormonlar, farklı beyin aktivitesi, farklı duyumsamalar ile kanıksanmış varlık algısından uzaklaşılarak farklı bir boyuta adım atmış olunur. Sisin ağırlığının altında biçimsizliğin içinde kaybolan insan, alışık olmadığı bir dünya ile yüz yüze kalır. Bilincin yetersiz, bilinenin herhangi bir sistematiğe ve düzene uymadığı bir belirsizlik durumudur bu. Bütün bunlar kişinin çevresindeki varlık dünyasına sanki bir sanatçı eli değmişçesine görüntüyü resimsel bir boyuta çeker. D. K: Günümüz insanı yaşadığı görsel bombardıman altında, medya araçlarında gerçekmiş gibi sunulan görüntülerin, bilgilerin karmaşasında düşünsel anlamda adeta bir sisin içine düşmüş gibidir. Modern çağın insanının görüntü ile yaşadığı karmaşaya benzerini bugünün insanı zihinsel olarak yaşamakta. Bilinç ister dışarıdan alınan bir madde ister fiziksel ya da psikolojik bir rahatsızlık sonucunda karmaşaya düştüğünde, bir sis altında kalmış gibidir. Bu sefer birbirinden ayırmakta zorlanılan, sınırlarının kaybolduğu şeyler nesneler değil, düşüncelerin kendisidir. Bu durumda da zihin, düşünce dünyasının farklı bir basamağına geçiş yapar. Orada da düşünce vardır, algı vardır, duyumsama vardır; ancak genelde alışık olunanın tamamen dışında bir var oluş sergiler. Bir psikolojik rahatsızlık olarak beyin sisi sorunu çağımızda her gün daha fazla telaffuz edilmektedir. D. K: Sanat yolculuğumda ''İzler ve Gölgeler'', serisi ile başlayan sanat pratiğimde ''Dilin Söyleyemedikleri, ''Yolculuk, İz, Bellek'', Gölge Bellek'', Sis'' sergilerimim dayandığı kavramların sentezi durumundadır. Ara-Durum Sentezi tüm bu kavramların ortak paydasıdır. İz de var olanın yokluğunun varlığı, gölgede varlığın orada, o an bulunuşunun kanıtı ama adeta onda soyulmuş yabancılaşmış bir oluş, siste ise tanınır olanın orada olmasına rağmen tanımsız hale dönüşmesi. Her birinde bir ikilem ve karşıtlığı ayıran değil birleştiren bir ara durum söz konusu. Ben bu insan gerçeğinin akıl ile duygu, hayal ve gerçek arasında birbirinden ayrık ama birbirine bağlandığı o ara durumun peşindeyim. D. K: Hayal gücümüz imgelenimimizde sonsuz olanaklar devreye sokar. Ben resim izleyicisine imgelenimde şiirsel bir izlek kurgulamaya çalışıyorum. Bunu da resim yüzeyinde doku kullanarak yapıyorum. Doğada karşılaştığımız her doku zamana ait bir hikayeyi, geçmişi anlatır. Doğa görüntülerinde bizi ona bakmaya çeken bu çok katmanlı, şiirsel oluşudur. Doku yaşama dair, öze dair, zamana dair, duygulanıma dair pek çok öğeyi içerisinde taşır. D. K: İnsan algısını günlük sıradan nesne ve uzam algısından farklı düzeye taşıyan izler, gölgeler ve sis metaforlarını resimlerimde çok katmanlı yapılar kurgulayarak imgenin sınırlarını aşmak, görünen ve görünmeyen, adı koyulan ve koyulamayan sezgisel bilginin gizemlerini yakalamak için kullanıyorum. Aradığım şey minimal bir etki ya da hiçlik duygusu yaratmak değil, gerçek ile hayal arasında sıkışmış yaşamın akışı içinde görmezden gelinen derinlikli ara duruma dikkat çekmek. Resimlerimde şeylerin bilgisi yüzey üzerinde belli belirsiz okunur. Monokrom resim, sise benzer nitelikte tek rengin çağrıştırdığı sonsuzluk etkisiyle izleyende yüce duygusunun doğmasına neden olur. Renk artık resim yapmak için var olmaz; boşluğu görünür kılmak için vardır. Zamanın ötesini işaret eder. Bu nedenle resimlerime izleyicinin daha dikkatli bakmasını öneriyorum. Eğer dikkat edilirse izleyicinin kendine ait bir şeyler bulacağına inanıyorum. Görülen şey belki de sadece zamandır. Belki de, resmin mahkum olduğu kelimeler kadar nasırlaşmış bakışın yerine, dokunma duyusunu harekete geçirerek beden ile görmeyi öneriyorum."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/04/24/yuzun-gozu-faces-eye05-nisan-07-mayis-2022-den-artantalya/", "text": "İçtekinin dıştakine kazıldığı, tırmandığı, bir yandan da örtündüğü, kendisini örtbas ettiği, ele vermekten kaçındığı bir tabula. Baktıkça çeker, açığa vurur, açığa çıkar gibi olur, benzer, andırır; anıştırmalar, anılar ve anımsamalar boyu parlar, kararır. Oradadır. Ama apaçık bir tuzaktır her yüz Enis Batur(2004), Başkalaşımlar, I-X,295. Binlerce alameti, ifadesi, imler dünyasının başrol oyunculuğu, bedende yüklendiği çok cepheli hali, bağlantılı ve kendi içerisinde barındırdığı tarihselliği ile; yüz imgesi. Geçmişten günümüze beden formu incelendiğinde hem tıbbi hem felsefi hem de sanat tarihindeki yeri ile yazılmakla, incelenmekle, konuşulmakla, bakılmakla anlam sorgusu tamamlanmayacak olan ruhun ve zamanın derinlikli aynası. Yüz ün bedenimizde yer alan diğer organlardan en önemli farkı, fiziksel olmayanın temsil edildiği bir zemin olarak üstlendiği anlamdır. Adeta; dile gelmeyen duygulanışların bir alanıdır. Bu sergi, bir ayna misali, yüzleşme vaadiyle çok cepheli bakışları yan yana izlemeyi amaçlıyor. Bir beden felsefesi sorgusundan ziyade bedenin en zor izlediğimiz parçası olan yüz imgesi üzerinden bir ifade almanağı misali ruh durumlarını ağırlıyor. Her bakışta farklı anlamlar, her bakanda farklı bellek sorgularını çağrıştıran. Özellikle son üç yıl içerisinde yaşamımıza çevrimiçi kavramı ile daha da fazla eklenen kendi yüz imgemiz, evrensel boyutta beden algımızı değiştirmeye başlarken, yaşanan toplumsal evrim, yaşam algımızın değişimini de hızlandırdı. Tüm bu süreçlerin ardından disiplinler arası bir seçki ile bir araya getirilen eserler, yaşadığımız zamanın süzgecinden geçmiş sanatçıların beden formundan arınmış yüz imgelemlerini yan yana sunarken Yüzün Gözü/ Face's Eye üst başlığının izinde izleyenleri görme, düşünme ve hissetmeye davet ediyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/04/turkiye-resim-sanatinin-usta-isimlerinden-muhsin-kut-84-yasinda-yasamini-yitirdi/", "text": "Çağdaş Türk Resmine değerli katkılarda bulunmuş Muhsin Kut'un vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Muhsin Kut'u rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Usta ressamın cenazesi Bakırköylü Sanatçılar Derneği ve Bakırköy Belediyesi tarafından yarın (5 Mayıs) düzenlenecek törenle defnedilecek. Tören, saat 11.30'da Ataköy Yunus Emre Kültür Merkezi Müşfik Kenter Sahnesi'nde başlayacak ve Kut'un cenazesi, Ataköy 5. Kısım Camii'nde kılınacak öğle namazından sonra Bakırköy Mezarlığı'nda toprağa verilecek. 1938 yılında İstanbul'da doğan Muhsin Kut, 1958 yılında Kabataş Erkek Lisesi'ni bitirdi. 1959'da resim yapmaya başladı. Dolmuş, Tef ve Pardon dergilerinde karikatür çizdi. İlk resim sergisini 1959 yılında Taksim Meydanı'nda açtı. 1962 yılında, Devlet Güzel Sanatlar Akademisi seramik bölümünü kazandı. Sadi Diren ve Sabri Berkel'den ders aldı. Akademi içinde 1967 yılında Uluslararası Barış Şenliği resim birincilik ödülü ile Ahmet Andiçen Seramik birincilik ödülünü kazandı. Akademide öğrenciyken Beşiktaş Resim Heykel Müzesi Milli Koleksiyonu'na eseri kabul edildi. Bakırköy'de ikamet eden usta ressam, Türk resmine önemli katkıları nedeniyle 2009 yılında 19. İstanbul Sanat Fuarı'nın Onur Sanatçısı ödülüne layık görüldü. Muhsin Kut, gezgin ressamlar geleneğinin ülkemizdeki en önemli çağdaş temsilcileri arasındaydı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/12/efsanevi-muzikolog-ve-yazar-ahmet-say-son-yolculuguna-ugurlandi/", "text": "Çağdaş Türk Müziğine değerli katkılarda bulunmuş Ahmet Say'ın vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Ahmet Say'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Matematik öğretmeni Fazıl Say ve felsefe öğretmeni Nüzhet Say'ın oğlu olarak 1935'te İstanbul'da dünyaya geldi. Ünlü piyanist ve bestekar Fazıl Say'ın babasıdır. 7 yaşında ilgisi nedeniyle piyano eğitimine başladı. İstanbul Erkek Lisesinden mezun oldu. 1946 yılında okuluna devam ettiği sırada Ferdi Ştatzer'in teşvikiyle İstanbul Belediye Konservatuvarına girerek dört yıl burada çaldı. 1945-1950 yılları arasında Verda Ün ile piyano, Demirhan Altuğ ile teori, Raşit Abed ile armoni alanında çalıştı. 1954 yılında basın-yayın eğitimi almak için Almanya'ya gidip altı yıl orada yaşadı. Aldığı eğitim sırasında Kurt Köhler adında bir müzikoloğun pansiyonunda kalıyordu. Bu sırada Köhler'in özendirmesiyle müzikolojiye de ilgi duymaya başladı. Türkiye'ye dönünce akademisyen olmak istedi fakat okulunun denkliği kabul edilmedi. Böylece Say, Bingöl'de Almanca öğretmenliğine başladı. Sonraki üç yıl halk eğitimcisi ve folklorcu olarak görev yaptı. Bu görevi benimseyen ve hakkını veren Ahmet Say, türkü, ağıt ve masallar derledi. Halk dansları ve çocuk toplulukları kurdu. Bingöl Hikayeleri adlı eseri bu dönemde ortaya çıktı. Buradaki görevi bitince Erzincan'da halk eğitim uzmanı olarak çalıştı. 1964 yılında Ankara'ya döndü. 1967'de Türk Solu adlı derginin yazı işleri müdürlüğüne getirildi. 12 Mart darbe döneminde 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Kocakurt (1976) romanını yayımladı. 1977'de ise Cemal Süreya, Vecihi Timuroğlu, Ragıp Gelencik, Demir Özlü, Ali Püsküllüoğlu ile aylık Türkiye Yazıları'nı çıkarttı. 1980'den başlayarak kendisini bütünüyle müzik yazarlığına verdi. Edebiyatçılar Derneğini kurdu ve iki yıl süre ile dernek yöneticiliği yaptı. Yazın ustalarımıza verilen Onur Ödülleri Altın Madalyası'nı kurumsallaştırdı. TRT Ödülleri Öykü Yarışması'nda Başarı Ödülü'nü (1970, Kamil'in Atı adlı öykü), Yeni Adımlar Dergisi'nin açtığı Sabahattin Ali Hikaye Yarışması'nda birincilik ödülünü aldı (1974), Antalya Film Festivali Öykü Yarışması'nda mansiyon ödülü kazandı. Kocakurt adlı romanı, 1975 Milliyet Yayınları Roman Yarışması'nda basılmaya değer ürünler arasında yer aldı. Ahmet Say bir müzikolog olmanın yanı sıra edebiyatçı kimliğini de korumaktadır. Çeşitli ödüller kazanan beş edebiyat eserinin ve konservatuarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan müzik kitaplarının yazarı olan Say, edebiyat sahasına Bingöl'de mesleğini icra ederken adım atmıştır. Öğretmenlik yaparken yöredeki türkü, ağıt ve masalları derlemiştir. Buradaki anılarından da hareketle aynı dönemde Bingöl Hikayeleri'ni yazmıştır. Daha sonra dergilerde yazarlık yapmaya başlamış bir süre sonra talihsiz bir biçimde 17 ay hapse mahkum edilmiştir. Say'ın edebi hayatı aslında burada başlar. O dönemler için Cezaevinde kalmak beni eğitti. O dönemde hüküm giymediğim halde bir dava uzadığı için beni Ulucanlar'a koydular. Maksim Gorki'nin Benim Üniversitelerim diye bir kitabı vardır. Cezaevi gerçekten benim üniversitem oldu. Orada 5-6 ay kaldım. Mahkumların 'Kocakurt' diye seslendikleri bir dolancırıcının anlattığı hikayelerden hareketle bir roman yazdım. Milliyet'in bir roman yarışmasına gönderdim ve birincilik ödülü aldım. Kitap da basıldı. Kazandığım bu parayla Fazıl'ın ilk piyanosunu aldım. (Say 1975) sözlerine yer vermiştir. Daha sonraki yıllarda çalışmalarına yenilerini eklemiş ve edebiyatımızda ilk epik hikaye olarak bilinen İpek Halıya Ters Binen Kedi (1982) adlı eseri kaleme almıştır. Almanca'ya çevrilerek Berlin'de yayımlanan bu eser Türk masallarının geleneksel başlangıç tekerlemesinin diliyle bir dolandırıcı tüccarın öyküsünü anlatmaktadır. 1985 yılında Müzik Ansiklopedisi Yayınları'nı kuran Ahmet Say bu yayınevinde üniversitelerin müzik bölümleri, müzisyenler ve müziği seven herkes için çok beğenilen kitaplar yayımladı. Aynı zamanda 1978 yılında kurulan Say Yayınları'nın da sahibi olan sanatçı dört ciltlik Müzik Ansiklopedisi, Müzik Sözlüğü, Müzik Yazıları, Müzik Öğretimi adlı eserleriyle de bu çevrede adı sıkça anılan kalemlerden olmayı başarmıştır. 1995 yılında The Music Makers in Turkey adı ile İngilizce hazırlanan kitabı, Türkçe olarak Türkiye'nin Müzik Atlası adı ile 1998 yılında yayınlanmıştır. - Müzik Ansiklopedisi: 4 ciltten oluşan temel bir eserdir. - Müzik Öğretimi (1996): Müzik öğretmenleri için hazırlanan bir derlemedir. - Müzik Tarihi (1994): Türkiye'nin ilk kapsamlı müzik tarihi çalışmasıdır. - The Music Makers in Turkey (1995): İngilizce hazırlanan bir dış tanıtım kitabıdır. Türkçe basımı, Türkiye'nin Müzik Atlası başlığını taşır. Okurlara 1998'de sunulmuştur. - Müziğin Kitabı (2000): Müzik teorisi alanında hissedilen boşluğu bu kitap doldurmuştur. - Müzik Sözlüğü (2002): 600 sayfalık bu sözlük, Türkçenin bir kültür dili olarak gelişmesi yolunda, müzik alanından gelen önemli bir katkı olarak değerlendirilmektedir. - Müzik Ansiklopedisi: 3 ciltten, 2072 sayfadan oluşan, on bin madde ve üç bin resim içeren bir eserdir. - Müzik Yazıları (2007): Temel Müzik sorunları karşısında çözümler üretmeye yönelik kaleme alınmış 319 sayfadan oluşan bir eserdir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/12/kiymet-erzincan-kinadan-umay-anadan-al-karisina-atli-gelip-yaya-kalanlar/", "text": "Hakiki olayları anlatmasalar da hakikati kulağımıza fısıldayan mitolojinin, masalların, destanların, halk şiirinin, ritüellerin izinden, yazılmamış kadın tarihine dair gerçek arayışı. Nasıl ki rüyalarda bilinçaltımıza dair sırlar vardır, buralardaki izlerde de kolektif bilinçaltımıza dair sırlar yer alır. Bu izleri bir kez takibe aldığımız anda gerçeğe dair izler çorap söküğü gibi gelmeye başlar. Böylece daha eşitlikçi sistemlerin kalemleriyle değil de ademoğlunu tepede tutan kalemlerin yazıya geçirdiği tarihten, kadınların nasıl silinmeye çalışıldığını, nasıl cadılaştırıldığını görmeye başlarsınız. Bozulan yapbozu yeniden yapma çabasına girersiniz. Yapbozun köşelerinde ise dilde, ritüellerde, arkeolojik bulgularda bırakılan işaret fişekleri yer alır. Ama bilmelisiniz ki bu işaret fişeklerinin en canlı izleri mecburen eşitlikçi bir yaşam sürdüren konargöçer toplumların yaşantılarında, yakın tarihlerinde ve inançlarında yer alır. Fatma Ana'nın, Sarı Kız'ın ya da Al Karısı'nın izleri, sizleri hiç ummadığınız bir mirasa ve tarihe götürebilir, örneğin. Yeter ki Umay Ana'dan Al Karısı'na Atlı Gelip Yaya Kalanlar'ın işaretlerine talip olun."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/19/vincent-van-gogh-ile-zeytin-agacinin-golgesinde-24-mayis-25-haziran-acilis-24-mayis-sali-saat-17-00-kucukcekmece-belediyesi-atakent-kultur-ve-s/", "text": "VINCENT VAN GOGH İLE ZEYTİN AĞACININ GÖLGESİNDE 24 Mayıs 25 Haziran Açılış: 24 Mayıs, Saat: 17.00 Küçükçekmece Belediyesi Atakent Kültür ve Sanat Merkezi, VINCENT VAN GOGH İLE BİRLİKTE ZEYTİN AĞAÇLARI GÖLGESİNDE; Orhan ALKAYA Seren Ceren ASYALI Elif AYDEMİR Nazan AZERİ Fırat BİNGÖL Pınar BORA Burçin ERDİ Serhat GÖKÇAYLAR Deniz GÖKDUMAN Devabil KARA Serdal KESGİN Gülen KESOVA Hasan Hüseyin NAS Tülin ONAT Deniz PİRECİ Şevket SÖNMEZ Melihat TÜZÜN Herkese aidim ve kimseye ait değilim, siz gelmeden öncede buradaydım, siz gittikten sonrada burada olacağım. Homeros Küçükçekmece Belediyesi, Uluslararası Masal Festivali kapsamında önemli bir projeye imza atıyor. Ana teması ağaç olarak belirlenen masal festivali kapsamında zeytin ağaçlarının yağmalanması üzerine zeytin ağaçları başlıklı özel bir sergi projesi hazırladı. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/23/sukru-karakus-sentez-14-31-mayis-2022-ovoo-art/", "text": "Çağdaş Türk Resmi'nin İspanya'daki temsilcisi sanatçımız Şükrü Karakuş'un son dönem çalışmalarından oluşan Sentez başlıklı sergisi OvooArt'da açıldı. Sergide resimlerinin yanı sıra Karakutu isimli yerleştirmeleri de resimleriyle bir bütünlük içinde sunuluyor. Çok katmanlı planlar halinde çalışan sanatçı, katmanlar arası geçişi ustaca aktarıyor. Zaman ve mekanı yeniden sorgulamamıza neden olan resimler içsel bütünlük ve tutarlılıkla izleyiciyi içine alıyor. Katmanları sorduğumuzda sanatçı: Steril renk ve biçimler bir anda zaman ve mekan kavramını değiştirmeyi amaçlıyor. Meditasyon arayışında döne döne her yana yayılan dese, bir taraftan biçimin oluşmasına yardım ederken, diğer taraftan boyanın ağırlığından kaçıp kendi özgürlüğüne kavuşuyor. diye cevaplıyor. Sergi 31 Mayıs 2022 tarihine kadar OvooArt'da görülebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/23/vecdi-uzun-kaplumbaga-terbiyecisinin-atasi-bulundu-mu/", "text": "Sanat Tarihi; sanat yapmak ve sanat üzerine konuşmak isteyenlerin en önemli yardımcısıdır. Bunun için de sadece mevcut olan bilgilerle yetinmeyip, yeni bilgilere ulaşmak için önce mevcuttan şüphe duymak ve yeni bilgiye ulaşma için de sistematik ve belgeli araştırma yapmak gerekir. Kaplumbağa Terbiyecisi adı ile bilinen tablo Osman Hamdi Bey tarafından 1906 ve 1907 yıllarında olmak üzere iki versiyon halinde yaratıldı. Osman Hamdi'nin eseri kayıtlara ilk defa 1 Mayıs 1906 tarihinde Paris Grand Palais'de açılan, Fransız Sanatçılar Derneği'nin düzenlediği Salon sergisinin kataloglarında Fransızca adı L'homme aux Tortues ve İngilizce adı kısaca Tortoises olarak geçer. Bir koleksiyonerde bulunan Osman Hamdi Bey'in tablolarının hukuki durumu nedeniyle 1960 yılında sanat tarihçisi Prof. Mustafa Cezar konuya müdahil olur ve bu tablolara isimler verir. O zaman kadar ressamı tarafından isim verilmeyen tablonun adı arık Kaplumbağa Terbiyecisi olarak anılmaya başlar. Osmanlı Döneminde kaplumbağa terbiyecisi olarak adlandırılan bir meslek ya da herhangi başka bir çalışma olduğuna dair bugüne kadar belge ve bilgiye rastlanmamıştır. Çocuklara dini eğitimde verilen Bayram-Cuma namazını kaçıranların kaplumbağa gütmek gibi sabır isteyen bir işi yapmak zorunda kalacağı şeklinde öğütler olduğu rivayetleri konuya daha çok Osmanlı ve yerel İslam adetleri üzerinden bakmamıza yol açabilir. Türk resminde bugüne kadar en fazla yorum Kaplumbağa Terbiyecisi tablosu hakkındadır. Tüm anlatımlar Kaplumbağa sembolünde yoğunlaşır ve çoğu Lale Devrindeki Kaplumbağalar, Paris'te Sokaklarda Gezdirilen Kaplumbağalar ve 1869 Tarihli Japon Gravürü olmak üzere üç ana odak üzerinedir. Osman Hamdi Bey'in Osmanlının ilk arkeolog ve müze müdürü olduğu, oryantalist resimleri hocasından öğrendiği ve oryantalist resimde esas olanın farklı parçaları bir araya getirmek olduğu konuyla ilgili yazılanlarda detaylı şekilde bulunmaktadır. - Tablodaki kaplumbağaların bazıları yere serpilmiş yeşillikleri yerken görülüyor. Osman Hamdi Bey tüm bu iyi özellikleriyle mi kullanmıştı kaplumbağa figürünü, yoksa Lale Devri eğlencelerinde eğlence aracı olarak kullanılan hatta kapıkulu askeri sayılan hallerini mi kastetmişti? Yenen yeşillikler rüşvetin sembolü olabilir mi? Bu yoruma göre rüşvet alan memurlar rüşvet verenin önünde toplanıyor, almayanlar ise tıpkı uzaklaşan iki kaplumbağa gibi oradan uzaklaşıyordu. Kaplumbağaları modernleşmeye, değişime ve yeniliğe direnen, cahil, tembel halk olarak yorumlayanlar olduğu gibi gelişimi devam eden bireyler olarak tasvir edenler de bulunuyor. - Terbiyecinin arkasında duran ve kompozisyondan çıkmak üzere olan gibi görünen kaplumbağalar ise öğrenimini tamamlamış ve artık kendi yolunu bulmaya giden yolcular olabilir. - Tabloda yer alan kaplumbağaların Osman Hamdi Bey'in yıllardır emek ve mücadele verdiği mesleklerden her birini temsil ettiğini düşünenler de bulunuyor. - Tüm bu sembolik yorumlar ya da anlam olasılıklarından -kompozisyonu bütünüyle ele almak gerekirse- birkaç farklı sonuca ulaşabiliriz. Sanatçının tabloyu yaptığı dönem şartlarını da göz ardı etmemek gerekir. 1900'lerin ilk yılları eski ihtişamlı gücünü kaybetmiş olan Osmanlı Devleti için çok parlak geçmiyordu. Halk ağır vergiler altında eziliyor, ayaklanmalar baş gösteriyordu. Osmanlı bir yandan İngiltere ve Fransa gibi dönemin en güçlü devletlerine karşı mücadele veriyor bir yandan da iç işlerindeki sorunlara çözüm bulamadıkça toplumsal çözülmelere doğru gidiyordu. Sistem Eleştirisi: Osman Hamdi Bey'in devlet kurumlarında bürokrasi yüzünden yaşanan güçlükleri, yavaşlığı anlatmak için hantal, söz dinlemeyen kaplumbağalar ile bu sorunların üstesinden beyhude bir şekilde gelmeye çalışan ancak başaramayan ve yorgun düşen terbiyeci metaforunu kullandığı yapılan yorumlardan biridir. Devlet Çalışanları Eleştirisi: Başka bir iddiaya göre de sanatçının esas eleştirisi, devletin memurları ya da çalışma arkadaşlarına yönelik olabilir. Osman Hamdi Bey derviş pozisyonunda sabırla doğru yolu göstermeye çalışırken, onları eğitilmesi zor, sadece yeşillikleri yemekle ilgilenen kaplumbağalara benzetiyor. Halk Eleştirisi: Diğer bir yoruma göre Osman Hamdi Bey'in üzerinde taşıdığı ney ve küdumün temsil ettiği sanat vasıtasıyla değişime direnen halka; modernleşmenin, değişimin önemini sabırla anlatmaya çalıştığı ancak başarısız olduğu ve bunu kabullendiği düşünülebilir. Osman Hamdi Bey'in bu tablo ile tasarımını; Jan Leon Gerome'nin öğrencisi olması ve bu Tour du Monde'nin 1869 yılındaki bir sayısında çıkan gravürün çizimindeki kompozisyonu bilmesine bağlamanın çok büyük bir kolaycılık olduğu düşüncesindeydim. Bu bilgiler bir derece Osman Hamdi Bey'in oryantalist tavrındaki sırrı çözmemize yardımcı olurken, onun gibi kayıtlara çok kolay ulaşabilen bir müze müdürü ve Arapça ve Farsçayı ileri derecede bilen bir Osmanlı aydınının Topkapı sarayındaki Mir'at-ı Acaibü'l-mahlukat ve Keşf-i Garaibü'l-mevcudat isimli kitabın varlığının bilgisine sahip olmaması çok uzak bir ihtimaldir. Marmara Üniversitesi'nde Sanat tarihi hocası olan Doç. Dr. Selman Can'ın tweeti konuya başka bir boyutta yaklaşmamız gerektiğini ortaya koydu. Minyatürün yanında Kaplumbağa ve Çoban ve ve bir çoban tayin edüp, koyun gibi götürürler... yazmaktadır. - Bu konuda Zekeriya el-Kazvini'nin (1202 1283) Acaibu'l-Mahlukat ve Garaibu'l-Mevcudat, adlı bir eserinin mevcut olduğu, - Kazvini'den bir asır önce Muhammed b. Mahmud et-Tusi es-Selmani'nin de aynı isim ile bir eser verdiği, - Kaplumbağa terbiyesi ile ilgili bu minyatür sayesinde bu konunun İslam kültüründe olabileceği, - Bayram namazı saatinde uyur ve namaza gitmezsen ahirette kaplumbağa güdersin gibi bir çeşit cezalandırma rivayetleri olduğu, fakat bununla ilgili yazılı bir belge bulunmadığı, - Bu minyatürün varlığının Türk resmi için kapı açacak çok önemli bir olay olduğu, - Türk resminden Batı resmine geçişi ve özellikle Osman Hamdi Beyin Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun bu minyatürün varlığı ile okunması gerektiği, Diğer taraftan; Fikret Mualla'nın Kırmızı Sirk Kaplumbağa Terbiyecisi (1960) tablosunu da dikkate alırsak resim sanatımızın kodlarında kaplumbağa anlatımının mevcut olduğu, konunun sadece oryantalist yaklaşımla açıklanmayacağı düşüncesindeyim. Netice olarak; sanat üzerine yapılan inceleme ve değerlendirmelerin yaşadığımız coğrafya kaynaklarını göz önüne alarak yapılmasının önemli olduğu, sanatın sanat tarihi ile birlikte çalışmasının gerektiği bir kere daha ortaya çıkmıştır. Bu aşamadan sonra Osman Hamdi Beyin Kaplumbağa Terbiyecisi tablosunun sadece Batılı bakış açısı ile değil ortaya çıkan bu kaynaklar doğrultusunda da yorumlanmasının doğru olacağı düşüncesindeyim."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/24/nilgun-yuksel-sifir-noktasindan-kuslara/", "text": "Düzce Üniversitesi Sanat Tasarım Fakültesi'nin 24 Mayıs'ta gerçekleştirdiği biri sergi diğeri tiyatro olan iki etkinlik, her ne kadar birbirinden bağımsız görünse de o karanlıkta el feneri ile aradığımız çağdaşın, çağa dair olanın içinden bozulmayı, yıkımı, dönüştürmeyi, yeniden kurgulamayı gösteriyordu. Resim ve Heykel bölümleri lisansüstü öğrencilerinin gerçekleştirdiği sergi, Bozulma konsepti üzerinden söz alıyordu. Sahne Sanatları Bölümü Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji programı ise Konuralp Antik Tiyatro'da, son oyunun sergilenmesinden yaklaşık iki bin yıl sonra, Aristophanes'in Kuşlarını çağın diliyle buluşturuyordu. Agamben bir seminer dizisinin girişi olan Çağdaş Nedir? başlıklı metninde Osip Mendelştam'ın yukarıdaki dizelerini alıntılar.(1)Günümüzden yüz yıl önce 1923 yılında kaleme alınan bu dizeler şairin içinde yaşadığı çağın huzursuzluğunu barındırır. Oysa her çağ bizzat kendisinin huzursuzluğunu yansıtır. Bozulma sergisi de sanatçıların; dert edindikleri meseleleri, bazen görünür bazen sadece hissedilebilir rahatsızlığı göstermeleri bakımından; kendi dönemlerinin gölgede kalan ve aydınlıkta apaçık görünen rahatsızlığını yansıtıyordu. Belki bunu şöyle de açıklayabiliriz: Bir yandan makro düzeyde meselelere dikkat çeken işler diğer yandan kişisel olanı ince ince yüzeye yayan çalışmalar birbiriyle iletişime geçiyordu. Üstelik sergi, ortaya attığı probleme karşılık gelen eserlerle önermesinin altını dolduruyordu ki bunun son zamanların konsept-yapıt karmaşasının sorunlu niteliğine de bir yanıt bağlamında okunabileceğinin altını çizmek gerek. Sergi, bir tür göçebelik fikriyle de eş anlamlar taşıyordu. Yalnız burada sözünü ettiğim, 1990'larda ve 2000'lerin başında sıkça karşımıza çıkan salt bir yer değiştirime fikri değil. Şu anda bizi kuşatan zihnin, bedenin, çevrenin göçebe olma hali. Sabitlenemezliğin, her an yaşanan gelgitin yarattığı rahatsızlık, iç kırıklıkları ve olabilirse nostaljik bir konfor arayışı. Bozulma, bir parçalanmayı, zamansal kopuşu, bugünün tahribatını, atfedilen kimliklerin dayanılmaz ağırlığını gösteriyor, bağlı olduğumuz zaman ve mekandan çevreye bakarken aynı zamanda zamanın ve mekanın dışından sesleniyordu. Konuyu biraz daha açmak gerekirse, bugün sanat dünyasında da sıkça sorunsallaştırılan toplumsal cinsiyet tanımları, ekolojik yıkım, kültürel alışkanlıklar, geçmişin bireyler üzerinde yarattığı izler farklı dillerden sanatçılar tarafından bir kez daha ele anlıyordu. Sergideki işler, bir yandan düşünsel kavramsallaştırmanın görsel imgelerini yansıtırken plastiğin deformasyonunun da altını çizerek günümüz sanatının olasılıklarını gösteriyor öte yandan malzemenin ve dilin çeşitliliği ile tekniğin olanaklarını birleştiren yapıtlar bugünün dünyasını birebir işaret ediyordu. Her ne kadar Çağdaş Sanat Nedir? sorusu hala içinde birçok tartışmayı barındırıyor olsa da günümüz sanatı referanslarının çokluğuyla kafa katıştırıcı olduğu kadar şaşırtıcı olmaya devam ediyor. Bozulma sergisi, Agamben'in deyişiyle karşılaşmanın izlerini üstünde taşıyordu. Buraya son bir not eklemek gerekirse sergi, bize günümüz sanatının ya da çağdaş olanın eğilimlerini göstermesi bakımından da mikro bir örnek içeriyordu. MÖ 414'e tarihlenen Kuşlar, Aristophanes'in ünlü Yunan demokrasisi karşısındaki huzursuzluğunun ütopik dünya hayali. Aristophanes'in döneminde Yunan dünyasında yaşanan karmaşa düşünüldüğünde bu büyük hiciv ustasının böylesi bir eseri kaleme almasının sebepleri kolayca anlaşılabilir. Oyun, mahkemelerde, kendi yurttaşlarından, toplumsal örgütlenmeden yılmış iki Atinalının yeni bir ülke arayışları üzerinden ilerler. Kuşların kralı Hüthüt ile karşılaştıklarında çözüm belirir: Kuşlarla yaşayabilecekleri özgür bir kent. Oyunun sonunda düşledikleri ütopya gerçekleşir ve yerle gök arasında yer alan Havakukuşya ütopyanın temsili kent olarak belirir. Oyunun ilk gösterimi bugün Konuralp yerleşkesinde yer alan Prusias Ad Hypium Antik Kenti Tiyatrosu'nda yapıldı. Biz de antik tiyatroda bir oyunun yaklaşık iki bin yıl sonra ilk kez izleyiciyle buluşmasına tanıklık ettik. Oyunun sahneye konuluşu, sahne kullanımı, müzik, kostüm ve aksesuarların ince birer çalışmanın ürünü oluşu kuşkusuz bu tanıklığın etkisini arttırdı. Başlıkların her biri el işçiliği ile tek tek hazırlandı. Kostümler ve başlıklar açık hava tiyatrosuna uygun hareket esnekliğini kısıtlamayacak biçimde tasarlandı. Kostüm realizasyon Ankara'da Zeze kostüm tarafından gerçekleştirildi. Oyun müzikleri için önce metin üzerinden sözler çalışıldı. Besteler yapıldıktan sonra stüdyoda düzenlendi. Işık konusunda alanın zorluğu ile ilgili sıkıntılar vardı. Yine de hem antik alanı ışıkla boyama hem de oyun alanının ışıkları için çok sayıda boyama ışık kullanıldı. Oyunun dramaturjisini yapan Pınar İncefe'den aldığım bilgiler bunlar. Böylesi titiz ve ayrıntılı bir çalışmanın sonucu ise müziğin tüm atmosferi kaplayıp vurguyu güçlendirmesi, kostüm tasarımının kuşları oynayan her oyuncuya bir karakter kazandırmasıydı. Üstelik tek düze olmayan bir simetrinin ışık boyamaları ile desteklenmesi sahneyi aynı zamanda resimsel bir tasarıma da dönüştürmüştü. Tiyatro eleştirmenliği ve dramuturji öğrencilerinin kadroda yer aldığı oyunda oyuncuların profesyonel olmamalarına rağmen oldukça yetkin bir iş çıkardıklarını söylemek gerek. Oyunun ritmini ekip çalışmasına aktarmaları, tempoyu hiç düşürmeyen senkronizasyonları, izleyici ve çevre ile kurdukları iletişim tam da Aristophanes'in ruhuna uygun bir sergilemeyi ortaya çıkardı. Bir Antik Yunan komedyasını bugün de kahkahalarla izlettiren de bu akışkanlık olsa gerek. Her zaman sabit kalmaya programlı kırılgan ruhlar gülmeyi ne tanıyabilecek ne de anlayabileceklerdir(2), der Bergson. Buraya Bergson'un başka bir düşüncesini de ekleyelim, kahkaha bir düzeltmedir. Belki buna bir yüzleşme, yeterince uzaklaşıp yeniden bakma da diyebiliriz. Ya da kahkaha, komiğin ötesinde yaşamı yeniden kurgulayan ciddi bir eylemdir. Şimdi yukarıda attığımız alt başlığa dönebiliriz: Ütopik Bir Dünya Mümkün Mü? Ütopyanın doğası gereği elbette ki değil, ama yaşamı yeniden kurmak ve dönüştürmek mümkün. En azından bir tiyatroda asırlar sonra bir oyunun çağının diliyle yeniden dolaşıma girmesi bunun mümkün olabileceğini gösterdi. Tiyatronun izleyicilerle tamamen dolması, bir o kadar izleyicinin de dışarıda kalıp dakikalarca içeri girebilme umuduyla beklemesi de bin yıllar ötesinden Aristophanes'in kırılgan olmayan ruhunun yaptığı şakalardan biriydi sanırım."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/05/25/piramid-yayincilikin-en-yeni-kitabi-modern-sanatta-amerikan-mucizesinin-yazari-zafer-kalfa-ile-bedri-baykamin-26-mayis-2022-persembe-gunu-piramid-sanatta-17-30-19-30-saatleri-arasinda-gercek/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/09/isil-savaser-modern-heykelde-organik-evrim-henry-moore-1898-1986/", "text": "İngiliz heykeltraş Henry Moore'un taş ve tunçtan çalıştığı soyut, ama organik biçimli yapıtları 20. yüzyılın önemli eserleri arasına girmiştir. Moore, sınırsız düş gücü ile boşluğu kişiselleştirerek üreten bir sanatçıdır. Soyutlama, modern dünyayı heykel için olanaklı hale getirmektedir. Moore'un heykellerinin şiirselliği benzetmelerinde kullandığı simgesel güçten kaynaklanmaktadır. Yapıtlarını oluştururken insandan ve kadından yola çıkmakta, hayal gücünün sınırsızlığını ortaya koymaktadır. Moore'un heykellerindeki en önemli özellik, figüratif soyutlama anlayışına form ve tema bakımından özgün ve farklı bir bakış açısı getirmesi olmuştur. Sanatçı, yapıtlarını figürden uzaklaşmadan çalışmış olsa da boşluğun kullanımı açısından heykel sanatında öncü bir rol üstlenmiş, boşluğa form vererek, kişisel bir anlayışla onu kütle kadar önemsediği bir plastik eleman olarak kullanmıştır. Etrafındaki her şey Moore'un bilinç süzgecinden geçerek biçime dönüşmüştür. Uzanan Kadın figürlü heykelini kadın ve onun doğadaki tanımı olarak saf bir biçimde betimlemiş ve bu heykelleri seri üretim haline dönüştürmüştür. Sanatçı, kitlenin büyüklüğünü doğa formundan uzaklaştıkça yakalamış ve yepyeni bir anıt biçimine ulaşmıştır. Moore, anıtsal kapalı soyut formlarını öncelikle insanı detaylarından arıtarak bulmuştur. Ağır, dramatik, dalgın anlamları esinleten soyut biçimlere ulaşmıştır. Heykeli yüzyıllardır kendine bağlamış olan insan vücudu biçiminden uzaklaştırmıştır. Moore, ne denli soyuta ulaştıysa da primitif halkların Mısırlıların, Sümerlerin arkaik dünyalarına da yaklaşmıştır. Sanatçı, heykelin anıtsal form diline yaklaştıkça heykel sanatının ilkel kaynaklarına ulaşmıştır. Rodin'le figür parçalanmış, Mallol'de yeniden form figür çevresinde toplanmıştır. Moore ise, formu soyut değerlerine götürerek insan formunun figür dışında anıtsal biçimlere gidebileceğini ortaya koymuştur. Henry Moore, yaratımları ile insan eliyle yapılmış bir nesnenin benzersizliğini göstermiştir. Mor modeline odaklanıp yapıtına başlamamış, tam tersine taşa bakarak eserlerini üretmeye başlamıştır. Taşın biçiminden yapıtlarını çıkarmayı hedeflemiştir. Taşın hissettirdikleri ve çağrıştırdıkları önem taşımıştır, ancak figürde taşın kütlesinden ve sadeliğinden belli şeyleri korumak istemiştir. Figürlerinde taştan bir kadın değil, kadını çağrıştıran bir taş yapmayı hedeflemiştir. 20. yüzyılın heykeline ilkellerin sanatında görülen değerlere ait yeni bir anlayış kazandıran bir tavır sergilemiştir. Dada'nın erken dönemlerinde maskeler önemli bir aksesuar olarak kullanılmışlardır. Jean Arp, kendi heykel tarzını 1916'da maske prensiplerine göre üretmiştir. Bu da Arp'ın Cafe Voltaire topluluğu ile bağlantısının başlamış olduğu yıldır. Arp'ın çalışmaları 1930'larda gelişmeye devam ettikçe çifte Metafor olarak dönüşüm fikirlerini de inşa ettiği görülmektedir. Arpın hacimsel kabın içerisinde sanki bir sıvı basıncı duygusunu yansıtarak vurgulanan yüzeyleri değişkenliğin imgeleri olmaktadır. İngiliz heykeltraş Barbara Hepworth, 932'de canlılığın, bir heykelin fiziksel organik bir özelliği değil de bir ruhsal iç hayatı olduğunu vurgulamıştır. 1930'ların sonlarında ve 1940'lı yıllarda, Hepworth ve Moore, beraber dirimsel heykelin İngiliz kanadını meydana getirmişlerdir. Arp'tan farklı olarak iki heykeltıraş da çalışmalarını organik metaforlu bir çeşit konstrüktivist estetik anlayışta oluşturmuşlardır. Moore ve Hepworth, akışkan bir yüzey tasarlamak yerine, çok fazla yapılandırılmış ve çok yönlü yüzeylere sahip hacimler oymuşlardır. Moore ve Hepworth, bir dış yüzey ve içsel iskelete bir diğerinin bütünleştiricisi olduğu hissini vermişlerdir. Böylece izleyicinin nesnenin iç yapısına ulaşması için tel kafeslerden üretilen düzlemlerle eseri gerçek saydamlık sağlama yoluna gitmişlerdir. Heykel, rasyonel olan üç boyutluluğa bağlı bir hacmin yaratıldığı ve bu üç boyutun da her yüzeyinin içeride oluşturulan yapısal bir öncülün varyasyonu olduğu şeklinde görülmektedir. Moore, bir oymacının içgüdüsüyle çalışan bir sanatçı olmuştur. Yaslanan Kadın figürü, dalgalı bir manzarayı anımsatmaktadır. Moore'un yaslanan figürlerinde el ve ayaklar heykelin yontulmuş olan materyal kütlesinin sınırları içinde sonlanmaktadır. Kollar ve bacaklar ile sırt ve başın dış kenarları bloğun geometrisine uyum göstermekte, figürün ortası ise büyük kütlenin yönüne dikey bir eksende iç kısımda bulunan blok şeklindeki boşluğa doğru oyulmaktadır. Heykel, içi boş çekirdeğin biçimi ile oluşturulan figürün şekli arasında birleştirilen bir bağlantıyı görünür kılmaktadır. Moore'un, heykeltraşlık pratiğinden oluşan fikirler ilk anda konstrüktivizmin mekansal ideolojisine tersmiş gibi görünmektedir. Heykeli yapılan nesnenin organik formu ve oyulduğu materyalin organik gelişimi birbirine bağlıdır. Doğal olarak biçimlenmiş şekilleri ile kireçtaşının çizgileri, mermerin ve ağacın damarları sanatçının direkt olarak katı blok üzerinde odaklanarak çalıştığı haritalar olmuştur. Ağacın yaş halkalarının eğrilerinin geometrisi ya da kaya tabakalarının katı kıvrımlarında olduğu gibi, aslında düşünce hangi materyal olursa olsun, analitik bir fikirdir. Figür ve materyal aynı anlayış içerisinde bütünleşmiştir. Moore'un yarattığı eserlere katmış olduğu diğer bir düşünce de, heykel fikrini kavramanın aracı olarak rasyonelleştirilmiş hacim olasılığıdır. Bu da derinliğin her şeyi kapsayan bölünmez bir yargı olarak, izleyicinin çalışmayı bütünlüğün içinde kavramasıdır. Moore 'un heykel anlayışı, izleyicinin kavramsallaştırma yeteneğinin duyumsal ve içgüdüsel uzantısı olarak dokunma duygusunun ön plana çıkarılmasını sağlar Herbert Read, heykelin bir dokunma sanatı olduğunu ve dokunmanın zevk verdiği bir sanat olduğunu ifade etmiştir. Moore, karmaşık biçimleri her açıdan zihninde oluşturmakta, kendisini onun kütlesi ağırlığıyla ve ağırlık merkezi ile özdeşleştirerek hacmini ve mekansal olarak şeklin havada aldığı yeri gerçekleştirmektedir. Moore, nesnelerin görünüşlerinin gerisinde bir çeşit ruhsal özün, yaşayan formlarda dışa yansıtılan mutlak bir varlığın olduğuna inanmıştır. Sanatçının amacı, çalıştığı malzemenin doğasına uygun olan formlar ile kendisini ifade etmektir. Çalışmaları, temelde insan formu gözlemlerine dayanmaktadır. Sanatında bu formlar ve hayal gücüne dayanarak ürettiği kavramlar arasında güçlü bir uzlaşma sağlamaktadır. Heykellerinde genel olarak kabul gören güzellik anlayışını hedeflemediğini belirtmiştir, onun yerine canlılığı tercih etmiştir. Kendi heykellerinin amacının Yunan ya da Rönesans kavrayışına uyan güzellik olmadığını ifade etmiştir. Family Group, sanatçının ilk büyük bronz heykeli olup, savaş sonrası dönemde kemer sıkma ve yeniden yapılanmanın simgesi olarak gösterilmiştir. Sanatçının kamuya açık yerlerde soyut anıtsal bronz heykelleri bulunmaktadır. Moore, organik formların yaratılışları gereği, simetrik olsalar bile yer çekiminin etkisi, büyüme ve çevre gibi faktörlerle simetrilerini kaybettiklerine inanmıştır. Sanatçı, asimetrik bir formun bir geometrik formülden daha organik olduğunu ifade etmiş, yaratmaya çalıştığı üç boyutlu formun simetrik olmayan bir kütle olması gerektiğini inanmıştır. Moore'a göre tamamen bütünleşmiş bir formun yaratılması asimetri ile ilgili olup, heykelde görülen farklı bakış açılarından hiçbirisinin birbirine benzememesine özen göstermiştir. Moore'un figürleri, simgesel değildir ve heykellerine hiçbir zaman belirli isimler vermemiştir. Bu heykeller, daima figürlerdir, kompozisyonlardır ya da sadece bireysel varlıklardır. S. Matthew Kilisesi için Meryem ve Çocuk İsa heykeli yapması istenmiştir. Sanatçı, bu konu üzerine Meryem ve Çocuk İsa'nın Sadece Anne ve Çocuktan nasıl farklılaşacağını tasarlamaya başlamış, zihninde dinsel sanatın, dünyevi sanattan farklılığını ortaya koymak istemiştir. Moore, Meryem ve Çocuk İsanın genel bir sadelik ve yüceliği, büyüklük hissine ve kutsallığa sahip olması gerektiğine inanmıştır. Sanatçıya göre bu eser, tüm entelektüel özelliklerin, duygusal tavırların bir estetik gerekçesi olmasını gerektirecektir. Moore'a göre, dinsel işlev için tasarlanan böyle bir eserde olması gereken değerler; yücelik, sadelik, asalet, bütüncül bir denge ve güvendir. Geometrik oranlarla ilişkilendirilecek nitelikte bir eser olmasıdır. Bu bağlamda Moore'un eserleri, daima dinseldir. Moore, formun anlamı ve öneminin insanlık tarihindeki sonsuz çağrışımlarla ilgili olduğunu savunmuştur. Psikolojik faktörlerin ve çağrışımların heykelde önemli rol oynadığına inanmıştır. Örneğin yuvarlak formların olgunluk ve verimlilik fikrinden kaynaklandığını ifade etmiştir. Birçok meydanın, kadın göğsünün, doğadaki pek çok formun yuvarlak olduğunu vurgulamıştır. Moore'un heykellerinin dokusunda ve formunda bazen bir ağacı, bir kaya parçasını, dağı hissederek sanatçının doğaya olan empatisinin farkına varabilmek mümkündür. Sanatçının, figüratif, yarı-soyut figüratif ya da soyut yapılarında, ahşabı ya da taşı yontarken insan eliyle değil de doğal olarak meydana gelmiş izlemini hissettirmek mümkündür. - Gombrich, E. H., Sanatın Öyküsü, Çev. Erol Erduran, Ömer Erduran, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004 - Krauss, R., E., Modern Heykel Dehlizleri, Çev. Sibel Erduman, Everest Yayınevi, İstanbul, 2021 - Turani, A., Dünya Sanat Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul, 2004 - Read, H., Modern Sanatın Felsefesi, Çev. Elif Kök, Hazal Orgun Hayalperest Yayınevi, İstanbul, 2020"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/09/nilgun-yuksel-kulturel-aktarimlar/", "text": "Küratörlüğünü benim yaptığım Gümüşsuyu'nda BrieflyArt'ta açılan ve Haziran sonuna kadar sürecek olan Kültürel Aktarımlar başlıklı sergi üzerine birkaç notu okuyucuyla paylaşmanın sergi üzerinden böylesi bir konu etrafında iletişime geçebileceğimizi sağlayacağını düşünüyorum. Sonsuza giden bir kavramın içinden belli ögeleri bulup çıkarmak ve kavramı görsel dilin olanaklarıyla göstermek fikri oldukça uzun okuma, düşünme, yeniden gözden geçirme eylemlerini de kapsar. Kültürel aktarım gibi bir kavram ortaya attığınızda çoğunlukla algılanan geçmişteki ve halihazırdaki verileri bir sonraki kuşağa aktarabilmektir. Bu sergide ortaya koyduğumuz ise böylesi bir aktarımı belirlemeden çok kültürün dönüşümünü ve sanatsal ifade içinde yeniden üretimini göstermekti. Birkaç yıl öncesinden planlanan sergide yedi sanatçının işleri bir araya getirildi. Birbirlerinden oldukça farklı yaklaşımlara sahip olan bu sanatçılar, tarihsel veri içindeki kültürün ögelerini kendi dilleriyle yapıtlarına aktarıyorlardı. Burada sanatçıların yapıtlarını kısaca ele almak konuyu bir parça daha aydınlatmaktan açısından gerekli. Kültür dendiğinde zamansallık kavramı kaçınılmaz olarak karşımıza çıkar. Meriç Hızal'ın Yunan felsefesine kadar uzanan zamansallık aktarımı; hava, su, toprak, ateşle özdeşlik gösteren, zamanı eğen, büken, eriten ve onun sürekliliğini gösteren heykelleri hem felsefi bağlamda hem heykel sanatının verilerinin gösteriminde çifte anlamlar taşıması kavramın yapıttan yapıta genişlemesini sağlayacak söylemleri içermektedir. Hüsamettin Koçan'ın Anadolu'dan Anadolu uygarlıkları ve Şaman kültüründen esinlenen, hem kendi yaşamından hem araştırmalarından sentezlediği yapıtları, böylesi bir kavramın içinde dönüşümün ögelerini birebir yansıtır. Atmaca'nın yapıtlarını da benzer bir şekilde kişisel deneyimin sanatsal birikimle buluşması olarak okumak mümkün. Onun Bektaşi kültüründen gelmesi, formlarını salt form olmaktan çıkarıp simgesel değerlere dönüştürür. Bubi'nin sanatsal ifadesinin yapıtaşlarından biri olan kafesleri, onların üçüncü boyuta aktarılmış hali olan paravan çalışması yine çoklu okumaları içinde barındırır. İstanbul'un kafesli pencerelerini çağdaş dilin estetiğiyle dönüştürürken aynı zamanda kapanma, açık etme, izleme ve izlenme metaforlarını da beraberinde getirir. Yorozlu'nun kültürün imgelerini ele alış şekli her daim bir kavramsallaştırmaya işaret eder. Sergideki büyük boyutlu çalışma kufi estetiğini tuvale taşırken Kaftanlar serisinden örnekler hem estetiği hem atfedilen anlamların değerlerini ya da değerler sistemini sorgular. Horasan'ın çalışmalarında ise hem biçimsel hem içerik bağlamında uzun bir döngünün izleri yansıtılır. Sanatçının deneysel tavrı, farklı disiplinlerden beslenişi ve kuşkusuz çalışmalarına kattığı teatrallik, gösteren gösterilen ilişkisindeki mesafeyi yeniden hatırlatır. Onay Akbaş çalışmalarında zamansallığa gönderme yapmanın yanı sıra, insanlığı dönüştüren belirli imgeleri ortaya çıkarır. Onun anlatılardan, kültürün aktörlerinden beslenen bu çalışmaları, bizzat beslendiği kaynakları simgeleştirerek yeniden işaret eder. Kültürel aktarımlar önermesi ve bu önermeyle sergide bir araya getirilen çalışmalar, kolayca erişilebilip tanımlanabilecek bir vaadi değil o çetrefilli yol içindeki sorgulamayı, tartışmayı ortaya koymak içinde ortaya attığım bir önerme. Ve elbette ki bu önermeyi yaparken ortaya attığım sorular başta da belirttiğim iletişim olanaklarını sağlayabilir. Kim bilir belki bunlara yeni sorular eklenerek yeniden tartışma olanaklarının yolları da açılabilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/7-nilufer-caz-festivali-bu-hafta-basladi/", "text": "Heyecanla beklenen Nilüfer Caz Festivali'ne sayılı günler kaldı. 23 Haziran 3 Temmuz tarihleri arasında doğanın kucağında gerçekleşecek olan 7. Nilüfer Caz Festivali, Perşembe akşamı Ferit Odman, Nükhet Duru ve Pow Trio konseri ile başlıyor. Festival, 10 gün boyunca birbirinden değerli müzisyen ve sanatçıyı bir araya getiriyor. Basın Bülteni 20.06.2022 Doğada müzikle buluşmaya çok az kaldı. Biletinial desteği ile 23 Haziran 3 Temmuz 2022 tarihleri arasında gerçekleşecek olan 7. Nilüfer Caz Festivali'nde 14 konserin yanı sıra, yetişkin ve çocuklara yönelik çeşitli etkinlikler de yer alıyor. 23 Haziran saat 20:30'da Balat Atatürk Ormanı'nda yapılacak olan festival açılışında Ferit Odman Quintet ve Pow Trio feat Nükhet Duru sahne alacak. Biletleri sadece biletinial. com'da satışa sunulan 7. Nilüfer Caz Festivali, 3 Temmuz 2022'ye kadar Bursa ve çevre illerden katılacak müzikseverlere caz şöleni yaşatacak. Bu yıl festival, Birsen Tezer, DJ Amir-Jazzanova, Burhan Öçal's Jazz Dream, Yazz Ahmed, Taksim Trio, Sarp Maden, Deniz Tekin, Elif Sanchez, Deniz Taşar, Umut Uslusoy Band, Saynur Eren, Süreyya Soyak Trio gibi değerli isimleri ağırlayacak. Balat Atatürk Ormanı, Atlas Köy ve Akçalar göl kıyısı gibi doğayla iç içe alanlarda yapılacak festival, 2022 İklim Yılı yaklaşımından ilham alarak tasarlandı. Festival, değişim ve iyileşme için kolektif dönüşümün; bireysel olarak atacağımız ufacık adımların birbirini tetiklemesiyle büyüyeceği düşüncesinden yola çıkıyor. Festival aynı zamanda, iklim değişikliğinin etkilerini hafifletmek ve daha yaşanabilir, yeşil bir dünya yaratmak için adım atma yolunda iklim krizi, doğa, etki, kolektivizm, adaptasyon gibi kavramlara dikkat çekecek. Yan etkinlikler kapsamında, atık malzemelerden çalınabilir ses heykelleri üretmeyi hedefleyen Buluntu Sesler, çocuklara yönelik Çevremize Kulak Verelim ses atölyesi ve Kültür-sanat ve İklim başlığı altında bir panel gerçekleştirilecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/arteexpo-granada-artshow-icin-geri-sayim-basladi/", "text": "İspanya'nın festivalleriyle tanınan en önemli kültür şehri Granada da gerçekleşecek olan ArteExpo Contemporary Granada Artshow, ilk edisyonuyla Teatro Municipal Maracena Granada Gösteri ve Sergi Merkezi'nde 1-4 Temmuz 2022 tarihlerinde izleyicilerine kapılarını açmaya hazırlanıyor. Dünyanın birçok ülkesinden önemli sanatçıları, galerileri, sanat eleştirmenlerini ve koleksiyonerlerini bir araya getirecek olan ArteExpo Granada Artshow'da Türk Sanatçılarımız da ülkemizi temsil edecekler. Hindistan'dan Amerika'ya 18 farklı ülkeden seçilmiş 100'ü aşkın sanatçının katılımıyla gerçekleşecek olan olan ArteExpo Contemporary Granada Artshow ile Granada şehri 4 gün boyunca kültür ve sanatın çekim merkezi haline gelecek. Sanat festivalimizin tarihleri, bu yıl 71. kez düzenlenmekte olan Uluslararası Granada Müzik Festivali'nin tarihleriyle eş zamanlara denk geliyor. Tüm şehir festival süresince uluslararası düzeyde sanatın çekim merkezi haline dönüşecek. Dolayısıyla ArteExpo Contemporary Granada Artshow'da yer alan eserler daha geniş bir izleyici kitlesiyle buluşma fırsatını da yakalayacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/bedri-baykam-basaga-ve-arbasi-focada-andik/", "text": "Küçük ve şirin bir Ege ilçesi düşünün... Saldırgan turistik işletmelerin, insanı denizden ve hatta yaşamdan soğutan, bangır bangır, sözde ritmik özde karaktersiz gürültünün yeralmadığı, sakin ve artık maalesef unutmaya yüz tuttuğumuzhalka açık nefis sahiller, güzel restoranlar, mağazalar, barlar, güler yüzlü medeni insanların barış ve mutluluk içinde yaşadıkları bir kasaba... Foça'dan söz ediyorum. Herodot'a göre onlar kendilerini bizim yeryüzünde bildiğimiz en güzel gökyüzü ve en güzel iklimde kurmuşlar. Foça adını adadayaşayan foklardan almış ve Akdeniz'de kurduğu kolonilerlebirçok medeniyetin gelişmesinde öncü rol oynamış. 1455'te Cenevizlilerden Osmanlılara geçen bu yeryüzü cenneti, aynı zamanda MÖ 340 yılı civarında yapılmış, Anadolu'nun en eski taş tiyatrosunun kalıntılarının da bulunduğu arkeolojik alana da sahip. Her gittiğimde kendimi çok iyi hissettiğim, yaydığı olumlu elektrikle size salt var olduğunuz için mutlu olmanız gerektiğini hatırlatan sihirli bir yer.... İki-üç katı geçmeyen, birbiriyle kakofoni yaratmayan, sade ve bir o kadar çekici bir mimari yansıtan taş veya beyaz evler, trafik keşmekeşiyle alakası olmayan, gitmek istediğiniz her yere yürüyerek 10-15 dakikada vardığınız medeni bir ortam! Bisiklet yolu ayrılmış, herkesin keyifle sudan çıkıp güneşlendiği, sohbet ettiği, kimsenin kimseyle uğraşmadığı özgür bir yerleşim alanı. Tatile gidiyorum zannıyla Ankara ve İstanbul'un müşterek kaoslarına geçiş yapanlar, burayı muhakkak görmeliler. Mutlu olmanın, aslında basit bir şey olduğunu bir kere daha keşfederek döndük Foça'dan.... Bu sefer Foça'ya gidiş nedenimiz, son derece değerli bir kültürel buluşma içindi. Foça Belediyesi'nin en güzel şekilde organize ettiği sanat günleri kapsamında, Foça'da yaşamış ve derin izler bırakmış ressamlarımız Ferruh Başağa ve Avni Arbaş anısına yapılan anma etkinlikleri ve panel vardı. Marsilya Meydanı'nda yapılan paneli Başağa'nın sevgili torunu Aslı Yörükoğlu yönetti, benim dışımda sanatçılar Ender Güzey, Mustafa Altıntaş, Erol Eti, sanat tarihçiler Sevim Eti, Seda Yavuz ve Arbaş'ın kızı Zerrin Arbaş vardı. Meydanı dolduran Foça halkı, iki saat boyunca yerinden kımıldamadan oturumu izledi. Başağa da Arbaş da birbirinden nazik, şık mütevazi ve centilmen beyefendilerdi. Onlarla her görüştüğümde, kuşaklararası diyalog ve dostluğun bu mütevazi insanlarla gayet mümkün olduğunu hissederdim. İki gün önce, Başağa ailesinin, sanatçının kızları Oya Erol ve İnci Yörükoğlu'nunve tüm ailenin büyük özverileriyle gerçekleştirdikleri Ferruh Başağa Müze Evi'nin açılışı vardı. 120 metrekarelik daralanda, her santimetrekare çok ekonomik kullanılarak harika bir iş çıkarılmış. Başağa'nın ilk desenleri, sergi davetiyeleri, tualleri, aldığı ödüller, fotoğrafları, her şey büyük bir özenle yerleştirilmiş. Ailesine ne kadar teşekkür etsek azdır. Paris Ekolü sanatçılarımız arasında yer alan Arbaş da, kendine has pentür anlayışıyla yaptığı şiirsel Atatürk ve Nazım portreleri, İstanbul manzaraları ve atlarıyla belleğimizde yer etti. 9 yıl Akademi'de kaldıktan sonra, Paris'e yerleşen sanatçı 2003'te çok sevdiği Foça'da hayatını kaybetti."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/gecen-yil-150-yil-donumunu-kutlayan-kurukahveci-mehmet-efendinin-destegi-ile-yildizlar-altinda-sinema-keyfi-3-temmuzda-basliyor/", "text": "Kadıköy Belediyesi çatısı altında kurulan Sinematek/Sinema Evi'nin her yıl Kalamış Atatürk Parkı'nda gerçekleştirdiği Yıldızlar Altında Sinema 3 Temmuz Pazar günü başlıyor. Bu yıl Kurukahveci Mehmet Efendi'nin desteği ile 30 Ağustos tarihine kadar sürecek gösterimler kapsamında, 17 film izleyici ile buluşacak. Basın Bülteni 27.06.2022 Kadıköy Belediyesi Kalamış Yaz Festivali kapsamında Yıldızlar Altında Sinema etkinliği ile başlıyor. Bu yıl Kurukahveci Mehmet Efendi sponsorluğunda gerçekleştirilecek olan Yıldızlar Altında Sinema, 3 Temmuz 30 Ağustos tarihleri arasında Kalamış Atatürk Parkı'nda perdesini kuruyor. Çarşamba ve Pazar günleri saat 21.00'da başlayacak gösterimlerde toplam 17 film sinemaseverler ile buluşacak. Yıldızlar Altında Sinema keyfi, 3 Temmuz Pazar günü 22.00'da Charlie Chaplin'in sessiz klasiklerinden Sirk ile başlayacak. Charlie Chaplin'in 1928 yapımı Sirk filmine Şef Orçun Orçunsel yönetimindeki Avrasya Filarmoni Orkestrası, Chaplin imzalı film müzikleriyle eşlik edecek. Gerek Marilyn Monroe'nun akıllara kazınan performansıyla gerekse ince mizahıyla yıllara meydan okuyan Billy Wilder komedisi Bazıları Sıcak Sever, Audrey Hepburn ve Gregory Peck'in aşık olurken Roma'yı altüst ettiği Roma Tatili, renkli dünyası on yıllardır her yaştan çocuğu büyülemeye devam eden müzikal Oz Büyücüsü, sinemada ses teknolojisine geçişi anlatırken adını müzikal tarihinin en başına yazdırmış olan Singin' in the Rain, gerilimin ustası Hitchcock'un sinema dersi niteliğindeki başyapıtı Vertigo ve Fellini harikası Cabiria'nın Geceleri, bu yaz Kalamış Parkı'nda izlenecek klasiklerden yalnızca bazıları. Sinematek/Sinema Evi'nin hazırladığı seçkide iki Steven Spielberg filmi birden yer alıyor: 1961 yapımı klasik müzikal Batı Yakası'nın Hikayesi'nin geçen yıl vizyona giren yeniden çevrimi ve 1980'lerde çocuk olmuş herkesin hala sevgiyle anımsadığı E. T... Dahası, John Belushi ve Dan Aykroyd'lu Cazcı Kardeşler ve 2000 yılının top 5 film listesine girebilecek High Fidelity hiç şüphesiz hem müzik hem de sinemaseverleri heyecanlandıracak filmler arasında. Ayrıca, Almodovar'ın son filmi Paralel Anneler de beyaz perdede seyircisiyle buluşacak. Pek çok sinemasever tarafından Miyazaki'nin başyapıtı kabul edilen Ruhların Kaçışı Japon Büyükelçiliği, Katalonyalı şeftali yetiştiricilerinin toprağından olma tehdidiyle karşı karşıya kalışını anlatan ve bu yıl Berlin Film Festivali'nde büyük ödül Altın Ayı'yı kucaklayan Alcarras MUBI, bir Wong Kar-Wai klasiği olan Chungking Ekspresi ise Hong Kong Ekonomi ve Ticaret Ofisi Brüksel iş birliğiyle seçkide yer alıyor. Yıldızlar Altında Sinema'da Türkiye'den çok değerli iki yapımla da hasret giderilecek: Usta yönetmen Ertem Eğilmez'in ayrılmaz bir parçası olduğu Yeşilçam'ı tiye alan son filmi Arabesk ve Nesli Çölgeçen'in, hikayesi gerçek bir olaya dayanan Selamsız Bandosu filmi. Güncel bilgi ve ayrıntılar için Sinematek/Sinema Evi sosyal medya hesaplarını takip edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/kore-dizi-ve-sinemasi-turizm-rotalarina-donustu/", "text": "Oscar ve Cannes'dan ödüllerle dönen Parasite, alışılmışın dışında kurgusuyla soluksuz izlenen Squid Games gibi iddialı yapımlar, tüm dünyada yarattığı hayran kitleleriyle Güney Kore'ye olan ilginin her geçen gün artmasını sağlıyor. Parazit, Squid Games gibi yapımlarla son yıllarda dikkatleri üzerine çeken Güney Kore; 7. sanattaki başarısını turizm rotalarına dönüştürüyor. Sinema ve dizi endüstrisinde sarsılmaz bir başarı elde eden Güney Kore yapımları; izleyicisini içine çeken sürükleyici hikayeleri, iddialı karakterleri, iyi oyunculukları ve yüksek prodüksiyon değerleriyle ülkeye turizm anlamında ilgiyi de artırıyor. Bu yapımların izleyiciler üzerindeki önemli bir etkisinin turizm alanında kendisini gösterdiğini belirten Kore Turizm Organizasyonu İstanbul Ofisi Direktörü Hyuncho Cho, Son yıllarda film ve dizi endüstrisindeki atılımıyla Güney Kore, artık çok daha fazla görülmek istenen destinasyonlardan biri haline geldi. Kore film ve dizilerinin yarattığı etkiyle insanlar, Güney Kore'yi ziyaret ederek, film ve dizilerde gördükleri yerlere gitmeyi, yemeklerden yemeyi, kıyafetleri satın almayı ve sadece Güney Kore'de yaşayabilecekleri güzellikleri deneyimlemeyi istiyorlar. Biz de Kore dizi ve sinemasını yakından takip eden hayranların, Güney Kore'de yaşayabilecekleri benzersiz deneyimleri onlar için bir araya getirdik. diyor. Dünyada milyonların soluksuz izlediği My dizisinin 4. bölümü; Busan'da 14 yy.'dan kalan, deniz kenarında bir kayanın üzerinde yer alan ve harika manzarasıyla dikkat çeken Haedong Yonggungsa Tapınağı'nda geçer. Bölümde Choi Mu-jin'in, ölü çete üyeleri için ayinler düzenlemek üzere ziyaret ettiği bu tapınak ziyaretçilerin en güzel dilekleri diledikleri bir cazibe noktasına dönüşmüş durumda. Benzer bir deneyim için ziyaret edilen bir diğer mekan ise, dizideki ve suç örgütünün ihaneti nedeniyle Kore'ye gelen İtalyan mafya avukatının serüvenini anlatan Vincenzo'nun çekildiği İtalyan Köyü Pinokyo ve Da Vinci. Köyün hemen girişinde yer alan 10 metrelik Pinokyo heykeli ziyaretçilerine en güzel selfie karelerini sunuyor. O romantik aşk sahnelerini unutulmaz yapan, diyaloglar kadar o sahnelerin çekildiği mekanlardır aslında. Crash Landing on You dizisinde, kahramanların ilk karşılaşmalarını konuştukları sahneye ev sahipliği yapan Pocheon Hantan Nehri Gökyüzü Köprüsü ise, size farklı bir deneyim sunuyor. Köprünün ortasındaki skywalk'tan Hantangang Nehri'ne bakarak eşsiz bir heyecanı yaşarken; aynı zamanda kanyonun panoramik manzarası eşliğinde köprüde Lee Jeong-hyeok ve Yoon Se-ri pozu verebilirsiniz. Dizi ve filmlerin klasiği olan zaman yolculuğu deneyimini, favori dizinizde gördüğünüz bir sahne gibi yaşamaya ne dersiniz? The King's Affection, Kingdom, Royal Secret Inspector Joy, The King of Tears, Lee Bangwo ve Hotel Del Luna gibi dizilerin çekildiği Mungyeongsaejae Açık Set'i, muhteşem manzarası, kale duvarları ve kapılarıyla Joseon Hanedanlığı dönemine bir yolculuk yapmanızı sağlıyor. Çay töreni, taht deneyimi ile Gonjang ve Juri gibi ceza deneyimleri ise, bu benzersiz turu daha da gerçekçi kılıyor. 'Kore filmleri hakkında daha fazla bilgim olsun' diyorsanız, Kore Film Arşivleri Federasyonu tam da sizin için biçilmiş kaftan. Filmler, senaryolar, tezler ve süreli yayınlar dahil olmak üzere, sinema materyallerini toplayan ve koruyan Kore Film Arşivleri Federasyonu'nda aradığınız her şeyi bir arada bulmak mümkün. Federasyonla aynı yerde bulunan Kore Film Müzesi ise, Parazit'te oyuncuların giydiği kostüm ve aksesuarları sergisiyle, Bonghive ve Parazit fanatikleri için olmazsa olmaz bir mekan. Busan Sinema Merkezi her yıl Ekim ayında, dünyanın her yerinden sinema severlerin akın ettiği 'Busan Uluslararası Film Festivali'ne ev sahipliği yapan bir video kültür kompleksi olarak dikkat çekiyor. Merkezin salonlarında popüler ve bağımsız film gösterimlerinin yanı sıra, çeşitli sergiler ve yapımcılarla toplantılar gibi farklı etkinlikler de düzenleniyor. Ünlü filmlerin afiş ile heykellerinin sergilendiği, Ahn Seong-ki, Hwang Jung-min, Lee Byung-hun, Kim Hye-soo, Seol Kyung-gu gibi oyuncular ile Yönetmen Kang Je-gu ve Kim Cheong-gi'nin el izlerinin yer aldığı Haeundae Sinema Sokağı ise Busan'da sinema meraklılarının mutlaka görmesi gereken noktalardan bir diğeri. Kore film ve dizilerinin unutulmaz bazı sahnelerinin de çekildiği pazarlar, aynı zamanda o hep 'alabilsem' dediğiniz ürünleri de bir arada bulabileceğiniz yerlerden. Kore'deki pazarlar arasında en bilinenlerden olan ve aradığınız her şeyi bir arada bulabileceğiniz Busan Gukje Pazarı ve Busan Kkangtong Pazarı, Ode to My Father filminin de çekiminin yapıldığı yerlerden. Filmin ana sahnesinin olduğu çiçekçi dükkanı ise, artık film afişlerinin de sergilendiği bir kafe. Güney Kore kültürünün ayrılmaz bir parçası olan Kore atıştırmalıkları birçok dizi ve filmin de vazgeçilmez unusurlarından. Samjin Balık Kek Tarih Müzesi ise Jang Man-wol'un Hotel Del Luna dizisinde mukbang'da, yağmur altında sergilediği balık köftelerini yapıp tadabileceğiniz yer. Busan'ın en eski balık köftesi üreticisi Samjin Fish Cake'in işlettiği mekanda, doğru yoğurma ve bıçak tutma hakkında alacağınız kısa bir dersten sonra, kalıplı balık köftelerinden, kendi özel şekilli balık keklerinize, pizzalı balık köfteleri ve ızgara balık köftelerine kadar birçok farklı balık köftesi çeşidini de deneyimleyebilirsiniz. Kore film ve dizilerine görsel bir renk katan geleneksel kıyafet Hanbok, birçok dizi ve sinema oyuncusu ile K-Pop idolünün de en sevdiği parçalar arasında yer alıyor. Hanboknam Gyeongbokgung'un Seul'de Gyeongbokgung Sarayı ile Cheongwadae ve Bukchon Hanok Köyü'ne bakan noktadaki mağazasında dizilerde görmeye alışık olduğumuz King, Eoudong, Satto ve Seonbi gibi eşsiz hanboklara ek olarak, gats ve saç tokası gibi çeşitli aksesuarlar da bulunuyor. Kuşkusuz ki Squid Games, merak uyandıran konusu kadar Geleneksel Kore Oyunları'nı öne çıkaran sahneleriyle de hafızalara kazınmayı başardı. '70 ve 80'lere Dönüş' sloganıyla bir retro müzesi olarak ziyaretçilerine ağırlayan Youth Memories of Retro Museum'da; 1970'lerden kalma okul kıyafetlerini deneyimleyebilir ve Squid Games'den aşina olduğumuz takji-chigi ve dalgona oyunu gibi oyunları oynayabilirsiniz. Jeonju Hanok Köyü'nde yer alan Marudal ise tamamen geleneksel oyunlara ayrılmış bir alan. Marudal'da ziyaretçiler, takji-chigi'ye ek olarak bi-seokchigi, jegi-kick, seksek ve ayakkabı fırlatma gibi farklı birçok oyunu da oynayabiliyor. Ayrıca Gonu, Tuho, Gonggi Nori, Ssangryuk gibi geleneksel Kore geleneksel oyunları da yine hazırlanıyor. Şehirlerin gece manzaraları, film ve dizilerde izleyiciyi en çok etkileyen sahneler arasında yer alıyor. Fight for My Way dizisinin çekildiği Hocheon Kültür Platformu'nun çatı katı, hem Busan Limanı ve Sanbok Yolu'nun manzarasını bir bakışta görebileceğiniz hem de bir 'yıldız okyanusu' gibi parıldayan Busan'ın gece manzarasının tadını en güzel şekilde çıkarabileceğiniz eşsiz bir yer. Kore kültürüne heyecan verici bir yolculuk için https://www. ktoturkey. com/ adresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/labirent-sanat-9-haziran-30-temmuz-2022-tarihleri-arasinda-ayse-kapusuz-bahadir-yildiz-gulfem-kessler-mali-cakir-sinasi-gokturkler-tuna-uner-yakup-uysalin-son-donem-islerinin-yer-ald/", "text": "Bir duman, bakarsın, bir ayı oluvermiş, ya da bir aslan, Derken kuleli bir hisar, bir korkunç kayalık, İnişli çıkışlı bir dağ, masmavi bir yarımada, Üstünde ağaçlar, dünyamıza yukardan baş sallayan, Dünyaya ilişkin algımız, yalnızca duyularımıza gelen girdilerle belirlenmez, dünyaya dair önceki deneyimlerimizden de güçlü bir şekilde beslenir. Kimi zaman sıvası dökülmüş bir duvarda, bir ağaç gövdesinde, dağ ya da kaya oluşumlarında, bulutlarda, kaldırım taşlarında, mürekkep lekesinde veya masaya dökülen kahve kalıntısındaki, parçalı ve eksik görsel sinyalleri zihnimiz, bilinçsiz bir çıkarım süreci yoluyla, tanıdık bir imge olarak yorumlar. Yaşamımızın bir anında belki de çoğumuzun bir ya da sıklıkla deneyimlediği illüzyonun bir çeşidi olan bu durumun, psikolojideki karşılığı Pareidolia'dır. Yüz pareidoliası, olmayan yüzlerin hayali algısıdır. Bir bulutta, bir kahve köpüğünde, kaya bloklarında yüz görmek, yüz pareidoliası örnekleridir. Yüzlerin sosyal öneminden ve insanların onları işleme kabiliyetinden dolayı, pareidolia formları içinde en çok bilinen ve en iyi fark edilenidir. Bebek görmeye başladığı andan itibaren yüzleri tanır. Artık bu becerinin beynimizde kodlu olduğunu biliyoruz. Bir milyon yıl önce bebekler kendilerine gülümseyen bir yüzü tanıyamıyor, anne-babalarının kalbini kazanamıyor, bu nedenle de gelecekleri tehlikeye giriyordu. Bugün hemen her bebek insan yüzünü hemen tanıyarak kocaman bir gülümsemeyle hayatını garantiye alıyor. Carl Sagan'ın bu saptamasıyla evrimsel süreçte beynimizdeki şekil seçme düzeneğinin gelişmesiyle, hayatta kalma olasılığımızın arttığı sonucunu çıkarabiliriz. Tıpkı binlerce yıl önce doğada besin arayan bir canlının otlardan gelen ses kaynağını, avlanmak üzere gizlenmiş bir yırtıcıdan değil de rüzgardan kaynaklandığını düşünme olasılığının azalmasına paralel, hayatta kalma ihtimalinin yükselmesi gibi. Böyle belirsiz koşullarda, bir hayvanı orada değilken görmek ya da bir kayayı ayıyla karıştırmak hayatta kalmayı destekleyen bilişsel uyarlamalardır. Yazının ortaya çıkmasından çok önce, insan görsel kültürünün ilk örneklerini temsil eden paleolitik mağara resimleri, anlamı iletmek için işaretlerin kullanılmaya başlandığı tarih öncesi bir dünyaya puslu bir bakış sağlarlar. Bilim insanları, mağara resimlerini yaparken atalarımıza neyin ilham verdiğini bilmenin, kendimizi yaratıcı bir şekilde ifade etme konusundaki insani dürtü hakkında ipuçları verdiğini düşünmektedir. Muhtemelen mağaralarında tehlikeli, gizemli, karanlık ve düşündürücü yerler olması, zihnimizin bulutlarda yüzler bulmak gibi doğal şeylere anlam yükleme konusundaki evrimsel eğilimimize katkısı olmuştur. Nitekim mağarada bulunan bir avcının duvar yüzeyindeki dokularda, kıvrımlarda ya da sarkıtlarda gördüğü hayali imgeleri o günün koşullarında bulduğu araçlarla duvar yüzeyinde tamamlaması gibi. Bunun tipik bir örneği, iki dev geyiğin doğal duvar çatlaklarını ve hayvan ana hatlarını tamamlamak için mağara duvarına çizgilerle tamamlayarak tasvir edildiği Chauvet mağarasında görülebilir. Bazen durup duvardaki lekelere veya ateşten geriye kalan küllere, bulutlara, çamura veya benzer şeylere bakmanın senin için çok zor olmayacağını hatırlatıyorum, sakın bu söylediğimi hafife alma; dikkatli bakarsan, gerçekten muhteşem fikirler edinirsin. Ressamın zihni yeni buluşlarla, hayvan veya insanın savaştığı kompozisyonlarla, farklı manzara kompozisyonlarıyla ve sana onur verecek şeytan veya benzeri doğaüstü şeylerle harekete geçer, çünkü karmaşık şeylerden zihin yeni buluşlara malzeme elde eder. Leonardo da Vinci resim üzerine notlar aldığı defterindeki bu satırlarında sanatçılara pareidolia'yı zihni açmak ve onu farklı buluşlara yönlendirmek için yöntem olarak kullanmalarını öğütlemektedir. Leonardo'nun bu mesajı, sanatçının hayal gücünün ve doğuştan gelen yeteneklerinin uyanmasını teşvik ederek dünyayı algılamanın yeni yollarını keşfetmesini sağlıyor. Sergi, Paleolitik dönem mağara resimlerinden, antik dönem sanatına, bilimde gökyüzü araştırmalarına, psikolojide bireyin kişiliğini değerlendirmek amacıyla yapılan Rorschach testine, Rönesans dönemi resim ve edebiyatından modern sanata, günümüzde kullanılan yüz tanıma teknolojisi ve yapay zeka araştırmalarına kadar bir çok alanın faydalandığı pareidolia olgusundan ilham almaktadır. Pareidolia sergisinde; Ayşe Kapusuz, Bahadır Yıldız, Gülfem Kessler, Mali Çakır, Şinasi Göktürkler, Tuna Üner ve Yakup Uysal'ın yaratıcı süreçte pareidoliayı farklı bağlamlarda yöntem olarak aldığı işlerini 30 Temmuz 2022 tarihine kadar Labirent Sanat'ta görebilirsiniz. SHAKESPEARE, W., Antonius ve Kleopatra, Çev. Sabahattin Eyüboğlu, Remzi Kitabevi, İstanbul 1967. SAGAN, Carl, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, Çev. Miyase Göktepeli, TÜBİTAK&YKY, İstanbul, Ekim 1998, s.35. DAMISCH, Hubert, Bulut Kuramı-Resim Tarihi İçin Bir Katkı, Çev. Burak Şaman, Metis, İstanbul 2012, s.53."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/mekan-blogspot-elif-feyza-turkmennin-son-moda-baslikli-kisisel-sergisine-22-haziran-05-temmuz-2022-tarihleri-arasinda-ev-sahipligi-yapiyor/", "text": "Elif Feyza Türkmen, serigrafi baskılarından oluşan sergisinde gaz maskesi aracılığıyla geçmişte yaşanmış, şimdide yaşanan ve gelecekte yaşanacak olan kendini koruma ve hayatta kalma istencine odaklanıyor. Türkmen, deneyimlenmiş ya da algıda seçilmiş olan kimyasal savaşlar, çevre kirliliği ve Covid-19 pandemisi gibi yaşamı tehdit eden süreçlerde ortaya çıkan kendini koruma ve hayatta kalma istencini gaz maskesi aracılığıyla görünür kılıyor. Türkmen, şov mantığıyla karşımıza çıkarttığı gaz maskelerinde; korku ve acı hissini umutsuzluk, mutsuzluk ve çaresizlik olarak görünür kılmaktan çok, hayatta kalmanın bir mekanizması olarak ele alıyor. Türkmen, hem üretim biçimi olan serigrafi tekniği ile hem de tekrar mantığıyla oluşturduğu sergi düzenlemesinde; izleyiciyi çoğaltma ve tekrar kavramlarıyla birlikte düşünmeye teşvik ediyor. Sergide, korku ve acı normalleşerek yaşam istencinin bir mekanizmasına dönüşüyor, yaşam istencinin ise insan varoluşunda sonsuz, doyumsuz ve kesintisiz bir çabayla içgüdüsel olarak ortaya çıkması sorgulanıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/paola-pivi-free-land-scape-perrotin-opening-thursday-june-23-12-8pm-june-23-july-29-2022/", "text": "On June 23, Paola Pivi will debut an immersive project on the gallery's third floor, an 80 feet-long denim tunnel that weaves across the entire space. Entitled Free Land Scape, the tunnel will be open to the public for the duration of the exhibition. The core of Pivi's artistic vocabulary revolves around an invitation to participate in unreal scenarios within real environments. Although ostensibly simple, Free Land Scape marks a return to the key tenets of Pivi's practice the execution of unrelenting structures of wonder and play. Concurrently, the artist recently unveiled a High Line commission in New York and opened a solo exhibition at The Andy Warhol Museum in Pitsburgh."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/perrotin-new-york-is-pleased-to-announce-oli-epps-first-solo-exhibition-in-new-york-presenting-new-paintings-and-on-view-until-july-29th-2022/", "text": "In the studio, Epp begins by applying layers of acrylic paint onto his canvas, producing ostensibly simple compositions. Then, Epp uses oil paint for a precise rendering of objects. This stacking, a careful accumulation, recalls the layers of a photoshop file as much as it does the sublimity of Donald Judd's Stacks. Epp's choice of objects are enshrined with a certain cultural reverence: a Yankees cap, a nameplate necklace, a single smouldering cigarette. And sometimes, objects are not always objects; sometimes they are body parts, like an engorged groin or a lipstick-encased grin. These, too, are objects for Epp. If Epp's backgrounds blurred, endless, sublime are the endless scroll of an iPhone, then perhaps objects functional, clear, hyper-visible are like an emoji, expediently tacked onto a text message."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/06/27/robert-holyhead-galerie-max-hetzler-24-june-6-august-2022-opening-friday-24-june-6-8-pm-berlin-goethestrase-2-3/", "text": "British painter Robert Holyhead (b. 1974) works mainly on delicate small-size formats covered with semi-translucent colours. Most of the time, traces of brushstrokes remain visible and form floating geometric shapes, while some parts of the canvas are left uncovered and oppose an immaculate white to the coloured variations. The elaborated edges of the shapes play with the balance between negative and positive spaces. The intimacy of this gestural fluidity comes from a precise and disciplined process devised by the artist both on his works on paper and paintings. Image: Force, 2019, oil on canvas, 210 x 140 cm.; 82 5/8 x 55 1/8 in."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/212-photography-istanbul-6-ekimde-basliyor/", "text": "5. yıl programını 6 Ekim 16 Ekim tarihlerinde gerçekleştirecek olan 212 Photography Istanbul, kültür-sanat izleyicisini fotoğraf odağında kurgulanan farklı disiplinlerin de dahil olduğu içerikler ve İstanbul'u kapsayan programıyla ağırlamaya hazırlanıyor. Fotoğraf sanatı üzerinden disiplinlerarası bir diyalog ortamı sunan Şehrin Festivali 212 Photography Istanbul, 6 16 Ekim 2022 tarihleri arasında T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Türkiye Turizm Tanıtım ve Geliştirme Ajansı'nın katkılarıyla festival takipçilerini ağırlamaya hazırlanıyor. Sürdürülebilir bir sanat ve kültür geleneği oluşturmak üzere yola çıkan 212 Photography Istanbul, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Daire Başkanlığı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştirak şirketlerinden Kültür AŞ iş birliği ile şehri de paydaşı haline getirerek festivale dahil ediyor. Beşinci senesinde, sergiler, atölyeler, söyleşiler, paneller, film gösterimleri ve portfolyo incelemelerinin yanı sıra yayıncılık, dans, müzik, gastronomi gibi farklı disiplinlere de programında yer veriyor. 6 16 Ekim tarihleri boyunca 15'e yakın mekanda 50'nin üzerinde sanatçının 500'ün üzerinde eserini sanatseverlerle buluşturacak olan festivalde, fotoğrafın yanı sıra geçen sene olduğu gibi yeni medya, video sanatı, heykel, ve daha pek çok farklı yaklaşım görülebilecek. Festivalin bu seneki destekçileri arasında Yapı Kredi ve Jotun'un yanı sıra Hollanda Başkonsolosluğu, Norveç Büyükelçiliği, Cervantes / İspanya Başkonsolosluğu, Macar Kültür Merkezi, Institut Français Türkiye ve ABD Büyükelçiliği yer alıyor. 212 Photography Istanbul kamusal alanları da festivale dahil ediyor! 212 Photography İstanbul, 5'inci yılında İstanbul'un iki yakasına yayılan etkinlikleri ile şehrin farklı noktalarını festivale dahil etmeye devam ediyor. Ana mekanlar Akaretler Sıraevleri ve Yapı Kredi bomontiada olmak üzere festival bu yıl, Tophane-i Amire Kültür ve Sanat Merkezi, Saint Benoit Kilisesi, Kale Tasarım ve Sanat Merkezi, Taksim Sanat, Institut Français, Yeldeğirmeni Sanat, ALAN Kadıköy, Evin Sanat Galerisi, ArtOn, Kalyon Kültür ve Koli Art Space gibi pek çok noktada katılımcılarla buluşacak. Bu yıl festival programı kamusal alanlarda da sergileri ile yer alacak. Festival meydanlarda düzenlenecek sergiler ile kamusal alana da yayılacak. 212 Photography Istanbul'un 5. Yılında Erik Kessels, Aimee Hoving, Kata Geibl, Joseph-Philippe Bevillard, Christto & Andrew, Felix R. Cid, Tina Signesdottir Hult, Emma Summerton, Lorenzo Vitturi gibi sanatçıların sergilerin yanı sıra tematik sergilerden oluşan geniş çaplı bir seçki de ziyaretçilerle buluşacak. Evcil hayvanların fotoğraflarından oluşan, güçlü bir görsel dünyaya sahip Dostlarımız, Hayvanlar başlıklı sergide, fotoğraf dünyasından öncü isimlerin eserleri yer alacak. Bu sergide William Wegman, Walter Chandoha, Martin Parr, Hellen van Meene, Tim Flach, Martin Usborne, Süleyman Kaçar ve daha fazla ismin çekmiş olduğu ikonik fotoğrafları görmek mümkün olacak. Yeryüzüne kuş bakışı bir bakış sunan Kayıp Manzaralar sergisiyle, iklim krizi ve çevre sorunları drone fotoğrafları üzerinden farklı bir yaklaşım ile ele alınacak. Floral Düşler ise fotoğraf, video ve heykel disiplinlerinden gelen sanatçıları doğa ve çiçek teması etrafında bir araya getiren etkileyici bir sergi olacak. Bu sergide Emma Summerton, Borusan Çağdaş Sanat Koleksiyonu sanatçılarından Jennifer Steinkamp ve Yunus Karma'nın çalışmalarını görebileceğiz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi arşivinde yer alan Faik Şenol fotoğraflarının bir araya geldiği Bir Zamanlar İstanbul sergisi ile ziyaretçiler nostaljik bir İstanbul kesitiyle buluşacak. Plak Kapağı Fotoğrafları sergisinde ise, plak koleksiyonerleri Murat Abbas, Kanat Atkaya ve Burak Sülünbaz'ın kendi koleksiyonlarından bir araya getirdiği, plak fotoğraflarından yola çıkarak oluşturdukları farklı bir kürasyon görülebilecek. Sokak kültürünün dünyanın dört bir yanında önemli bir parçası olan kaykay bu sene festivalin bir diğer tematik sergisi olacak. Sergilerin yanı sıra, film gösterimleri, söyleşiler, atölyeler ve buluşmalar da 212 Photography Istanbul'da! Farklı iş birlikleri ile İstanbul'un kültür-sanat haritasına önemli katkıları olan 212 Photography Istanbul bu yıl da MUBI Türkiye ile festivale özel bir film seçkisi sunuyor. Ayrıca sinema salonlarından vazgeçmeyenler için Institut Français Türkiye iş birliğiyle seçilen filmler, festival özelinde gösterimde olacak. Her yıl olduğu gibi bu yıl da JOTUN sponsorluğunda mimari ve fotoğrafı bir araya getiren sanatçı söyleşileri ve buluşmalar 212 Photography Istanbul takipçileriyle buluşacak. Festival, mimariyi de programına dahil ederek İstanbul'un farklı noktalarını adımlayarak gerçekleştirilecek atölyeler düzenleyecek. Ayrıca karanlık oda baskı deneyimini yaşamak isteyen, eskimeyen yöntemlerin büyüsüne inananlar için gerçekleştirilecek atölyeler de festival kapsamında yer alacak. Bu yılın programına özel olarak buluşmalar başlığı altında gerçekleşecek söyleşiler ise, fotoğraf kitabı ya da fotoğraf odağındaki yayınlar kapsamında bir araya gelecek isimlerle gerçekleşecek. 212 Photography Istanbul'un 5. yılında, festival programının sürprizi gastronomi oluyor. Pop-up konserler, dans/performansın yanı sıra gastronominin görsel dünyasını şekillendirmek ve anlatmak için fotoğrafın rolüne odaklanan 212 Photography Istanbul, tadımlar eşliğinde gastronomi ve fotoğraf ilişkisine değiniyor ve farklı atölye çalışmalarıyla zenginleştirilecek olan bu alanda her iki dünyayı bir araya getiriyor. Uluslararası 212 Photography Istanbul Fotoğraf Yarışması için başvurular devam ediyor! Her yıl alanında dikkat çeken ve ufuk açan isimlerin jürisinde yer aldığı Uluslararası 212 Uluslararası Fotoğraf Yarışması için son başvuru tarihi 16 Eylül 2022. Fotoğraf etrafındaki diyalogu çeşitlendirmeyi hedefleyen yarışma her yaştan amatör ve profesyonel fotoğrafçının katılımına açık. Yarışmanın kazananı 5000 Euro ile ödüllendiriliyor. Türkiye'de gerçekleştirilen en kapsamlı uluslararası fotoğraf festivali olan 212 Photography Istanbul, uluslararası katılıma açık yarışması ile ulaştığı farklı seslerin ve sosyal, kültürel ve sanatsal olguların izini coğrafyadan ve önyargılardan bağımsız sürüyor. 212 Photography Istanbul ile ilgili tüm detaylara www.212photographyistanbul. com adresinden ve festival sosyal medya hesaplarından ulaşılabiliyor. 212 Photography Istanbul, 2018 yılından bu yana fotoğraf ve hareketli görüntüler başta olmak üzere pek çok farklı disiplinde görsel hikaye anlatımındaki yenilikleri keşfederken, farklı coğrafyalardan yetenekleri ve farklı sesleri kültür-sanat izleyicisiyle buluşturan yenilikçi bir platform olmayı sürdürüyor.."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/alta-vista-ramiro-hernandez-massey-klein-gallery-03-06-16-07-2022/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present Alta Vista, a solo exhibition of new paintings by Ramiro Hernandez. The exhibition will be on view from June 3rd through July 16th. This is the artist's first exhibition with the gallery. Alta Vista presents a new collection of paintings that focus on youth, beauty, aspiration and self-discovery. Ramiro Hernandez presents scenes of idolized adolescence, innocent youth, dawning awareness and moments of discovery framed through a suburban lens. Having grown up in San Diego, the artist's work is influenced by the suburban and coastal landscapes of Southern California. Dominated by dusty and warm pinks, purples and grays, and iridescent smoggy blues, his paintings highlight the beauty and wonder of the area's awe-inspiring atmosphere. Though paradisiacal, Hernandez's snapshots are gently pervaded by concern and tenderly suggest elements of strangeness. In addition to his land- and seascape paintings, the artist's work also features adolescents and interior views. His delicately veiled subjects and domestic environments are imbued with nostalgia, referencing distant echoes and dissolving memories. The subjects are subtle and faded, allowing for the viewer to overlay their own experiences and memories onto the depicted scene. Ramiro Hernandez's paintings put the viewer into the role of voyeur one peering into an intimate moment, catching a glimpse of an innocent scene while passing by a lamplit window or happening upon a private photograph in a forgotten drawer. When viewing these secret scenes one is certain that they are witness to a fleeting, and perhaps uncanny moment, while also left wondering if they have simply been caught in a daydream or swept away by their own forgotten memories. Ramiro Hernandez graduated with a BFA in Painting from the California College of the Arts in San Francisco in 2010. The artist has exhibited at Bozo Mag in Los Angeles (2021), M+B Gallery (2022), Nino Mier Gallery in Los Angeles (2020), Harkawik in New York City (2022) and F2T Gallery in Milan, IT (2022). In September, the artist will be included in a group exhibition at Marinaro Gallery. The artist lives and works in Los Angeles, CA. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002. Gallery hours are Thursday Sunday 12pm-5pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/darulmulk-konya-selcuklu-saraylari-sergisi-turk-ve-islam-eserleri-muzesinde-acildi/", "text": "Küratörlüğünü Doç. Dr. Muharrem Çeken ve Prof. Dr. Alptekin Yavaş'ın yaptığı, Darülmülk Konya Selçuklu Sarayları sergisi, İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde ziyaretçileriyle buluşuyor. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Konya Büyükşehir Belediyesi'nin katkılarıyla hazırlanan sergiyi 30 Haziran-25 Ağustos tarihleri arasında ziyaret edebilirsiniz. Kubadabad Sarayı'nın eşsiz çinilerini yakından görmek isteyenlere bu sergiyi kaçırmamasını tavsiye ederim. Son dönem kazı ekip yöneticiliğini üstlenen Ankara Üniversitesi D. T. C. F. Sanat Tarihi Bölümü Doç. Dr. Muharrem Çeken bu sergi ile Selçuklu sanatını topluma anlatmaya çalışmaktadır. Kubad Abad Sarayı kazılarını esas alan bu sergi ; sadece bir saray mimarisi üzerinden anlatım değil, sarayın iç mekan duvarlarında kullanılan çini dekorasyonu ile saray hayatının toplumun gelişmişlik seviyesini göstergesidir. Bu açıdan bu sergi sadece bir arkeolojik çalışmanın sonuçlarının sergilenmesinden daha çok Geometrik, bitkisel ve figürlü bu çiniler Selçuklu resim sanatının ne kadar ileri olduğunu göstergesidir. Türk resim sanatında figür tartışması yapmadan önce Selçuklu sanatını görmemezlikten gelmememiz gerektiği hakkında bir sergi niteliğindedir. Kazı çalışmalarının günümüzde de devam ettiği Kubadabad Sarayı'ndan Selçuklu döneminin yüksek sanat anlayışına ayna tutan çiniler çıkarılmış ve dönemin mimari anlayışına ait önemli izlere rastlanmıştır. Kültürel miras niteliği taşıyan bu çiniler günümüzde Karatay Müzesi'nde sergilenmektedir. Ünlü Selçuklu tarihçisi İbn Bibi'nin Selçukname'sinde sözü geçen, I. Alaeddin Keykubad tarafından (1220-1236) Sadeddin Köpek'e yaptırılan Kubadabad Sarayı Konya Beyşehir-Isparta Yenişarbademli arasındaki yolun 5 km içerisinde Gölyaka Köyü sınırları içerisinde bulunmaktadır. Günümüze ulaşabilen tek Anadolu Selçuklu sarayı olan Kubadabad Sarayında arkeolojik kazılar halen devam etmekte, bulunan çini ve diğer eserler Karatay Müzesi'nde sergilenmektedir. Ünlü Selçuklu tarihçisi İbn Bibi, Selçukname'sinde, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın Antalya'ya yaptığı bir yolculuk esnasında Beyşehir Gölü çevresinin güzelliğinden etkilendiğini ve buraya bir saray yapılmasını emrettiğini belirtir. Hatta rivayet odur ki Alaeddin Keykubat Beyşehir Gölü'nü gördüğünde: Cennet ya burasıdır ya da buranın altındadır demiştir. Kubadabad Sarayı, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat'ın av emiri ve mimarbaşı Vezir Sadeddin Köpek tarafından 1326 yılında yapılmıştır. Aynı zamanda sarayın krokisini de çizen Sultan Alaeddin Keykubat bu sarayı yaptırırken çevresine de bir şehir kurulmasını emretmiştir. 1960 yılından beri yapılan kazı çalışmaları sayesinde Kubadabad Sarayı hakkında bilgi edinme şansımız her geçen gün artmaktadır. Beyşehir Gölü'nün hemen yanında ve Anamas Dağları'nın eteklerinde bulunan bu saraydan günümüze müzeleri süsleyen nadide çinilerle, göz kamaştırıcı saray kalıntıları kalmıştır. Önceleri Bizanslardan kalma harabeler sanılan saray bölgesinin, 1949 yılında İbn Bibi'nin yazılarında geçen gizemli Kubadabad Sarayı olduğu tespit edilmiştir. İlk kez 1960lı yıllarında Alman arkeolog Katharina Otto-Dorn tarafından kazılan bölge 1980'den bugüne kazılmakta ve sarayın ana bölümleri ortaya çıkarılmaktadır. Günümüzde halen devam etmekte olan kazı çalışmaları sonucunda Küçük Saray'ın çevresindeki mimari kalıntılar ile Kız Kalesi'ndeki ana yapı ve hamam bölgesindeki çiniler açığa çıkarılmış, Malanda Köşkü'nün mevcut kısmının planı netleşmiştir. Küçük Saray'ın etrafında ise Eski Çağ'a ait buluntu ve kalıntılar tespit edilmiştir. - https://www. sabah. com. tr/egitim/kubadabad-sarayi-nerede-kubadabad-sarayi-cinileri-ve-mimari-ozellikleri-e1-5432406#:~:text=%C3%9Clkemizdeki%20bir%C3%A7ok%20tarihi%20eserden%20biri, g%C3%BCn%C3%BCm%C3%BCzde%20Konya'n%C4%B1n%20Bey%C5%9Fehir%20il%C3%A7esindedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/melis-buyrukun-habitat-bloom-sergisi-leila-heller-gallery-ile-new-yorkta/", "text": "oluşturuyor. Altıncı solo sergisini gerçekleştiren Buyruk, Dubai'den sonra yurt dışında düzenlenen ikinci sergisiyle izleyici karşısına çıkıyor. Habitat: Bloomda yer alan çalışmalar, alternatif bir doğa tasvirine işaret ediyor. Doğanın kendi içindeki dinamik ve dengeye mercek tutan eserlerde yer alan her bir doku ve parça fiziki hayatta yaşayan türleri ve dolayısıyla da yaşamı temsil ediyor. Doğadaki her parçanın biricikliğinden ilham alan sanatçı, birbirini tekrar eder gibi gözüken her dokuyu ve formu tek tek elde üretiyor. İlk bakışta tanıdık gelen ancak detaya indikçe tanımlanamayan biçimlerle karşılaşılan çalışmalarda sanatçı alışılmadık bir kurgu oluşturuyor. Üretimlerde karşımıza çıkan altın, platin, bakır ve sedef gibi metaller evrenin ışığını ve gücünü, yaşamın devamlılığını simgelerken, işlerin bütünü teknik olarak çok detaylı ve titiz bir süreçte ortaya çıkıyor. Buyruk'un Habitat: Bloom sergisinin merkezinde, geçmiş çalışmalarından ayrışır bir boyutta dikkat çeken 2 x 2 metre ölçülerindeki eseri yer alıyor. Farklı türlerin birleşmesinden doğan hibrit canlı formların da yer aldığı fantastik dünya, rutin bir döngüde süre gelen tekrarların içindeki farklılıkları yakalıyor. Sanatçı üretimlerini gerçekleştirdiği süreci çiçek açtığı, mutlu ve umutlu bir dönem olarak tanımlıyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/muharrem-ceken-darul-mulk-konya/", "text": "SARAY, Orta Çağ Selçuklu toplumunun mimari ve dekorasyon kabiliyetlerinin en üst düzeydeki temsil edildiği yerdir. 'Devletin şahsı manevisi'nin vücud bulmuş hali sultanın evi, yani 'Devlethane', Selçuklu atalarımızın sadece maddi üretim yeteneklerini değil Selçuklu toplumunun duygu, hissediş biçimleri ve onu şekle dönüştürme kabiliyetlerini hakkında en dolaysız bilgileri sunar. Bu sergiye de yansıyan taş, çini, alçı, seramik, maden ve cam malzemeden üretimler sadece üst düzey teknik üretim kabiliyetlerini ortaya koymakla kalmaz bununla birlikte, düşünce ve eğlenme anlayışına kadar toplumun tüm değer ve adetlerini anlamamıza yardımcı olur. Selçuklu başkenti yani 'Dar'ül Mülk'ü Konya'nın Saray ve Köşkleri, tüm mimari ve dekorasyon özellikleriyle Türk Saray Mimarlık Tarihi içinde önemli bir ara kesitte yer bulur. Mimari açıdan, Büyük Türkistan'ın Gazneli Sarayı Leşkeri Bazaar gibi öncü örneklerden, Osmanlı'nın İmparatorluk Sarayı Topkapı'ya kadar birçok ortak yapısal özellikleri; dekorasyon açısından ise kendine has, çok istisnai bir düş dünyasını, üst düzey bir teknik ve imalat kalitesiyle bizlere sunarlar. Selçuklu Sarayları plan ve dekorasyon anlamında Anadolu öncesi örneklerle Osmanlı sarayları arasında adeta bir köprü görevi görür ve bu anlamda siyasi hanedanlıklar değişse de Türk Saray Mimarisi geleneğinin kopuk olmadığını aksine süreklilik arz ettiğini gözler önüne serer. Selçuklu tarihçisi İbn-i Bibi'nin çağın değişik tören ve toplantıları anlatırken Selçuklunun maddi kültür mirasına dair verdiği bilgiler, bugün hayal dünyamızı bile zorlar mahiyettedir ve bahsi geçen anlatımlardaki mirastan günümüze pek birşey ulaşamamıştır. Ancak arkeolojik kazılar sayesinde Selçuklu saray yaşamı ve mimarisi ile igili önemli eserler ortaya çıkarılmış ve bunlar müzelerimizin en nadide koleksiyonlarını oluşturmaktadır. Bu sergi Türkiyeyi vatan haline getiren Selçukluların görkemli mirasından günümüze kadar ulaşan Darü'l Mülk'ün saray ve köşklerine ait pek çok eseri gözler önüne serecektir. Taş ile yaratılan sanat Selçuklu kültürünün bütün ihtişamını ve izlerini günümüze yansıtan birer ayna gibi karşımızda durmaktadır. Özellikle mimari tasarımın önemli parçalarından biri olan taçkapılarda karşımıza çıkan görkemli taş işçiliği adeta taşa işlenen yazı ve bezemelerle günümüze ulaşan mesajlara dönüşecek ve Selçuklu çağının şaheserlerini yaratacaktır. Konya kentinin bu şaheserlerle donatılmış yapılarlarının arasında yer alan kalesi ve sarayının surlarında, Geç Roma, Erken Bizans heykelleriyle birlikte, Selçuklu sanatçılarının yaptığı insan, hayvan ve fantastik yaratık kabartmaları, sultanların kale duvarlarına adeta müze görünümü kazandırmaktaydı. Sergide bir bölümü arkeolojik kazılardan müzelere taşınan taş eserler arasında kenti ve sarayları kuşatan kalelere ait kitabeler, figürlü süslemelerle bezenmiş mimari kaplamalar ile kimisi de heykel karakteri taşıyan örnekler yer almaktadır. Alçıyı Anadolu'da mimari bezemenin ana malzemelerinden biri olmasının sağlayan Selçuklular, saray mimarisinde çini kadar zengin ve görkemli süsleme programını alçı malzemeyle de yapmışlardır. Selçuklu çağından kalan en yoğun ve etkileyici alçı grubu saray ve köşklerin odalarındaki nişli dolaplarda, raflarda, duvar panolarında ve renkli camların takıldığı alçı şebekelerde görülür. Kalıplama tekniğiyle yapılan Selçuklu saray ve köşk alçılarında, başta çini ve taş olmak üzere, devrinin diğer eserlerine paralel bir üslup sergileyen figürlü süslemeler yaygındır. Devrine uygun olarak son derece dinamik bir görüntüye sahip figürlerde insan, hayvan ve fantastik yaratıkların çeşitli örneklerini görmek mümkündür. Çeşitli figürlerin çok hareketli biçimde tasvir edildiği alçı bordür parçaları özel bir grup meydana getirir. Bitkisel süslemelerle oluşan fon üzerine birbirini kovalayan tavşan, tilki, geyik, kurt gibi hayvanlar son derece canlı etki bırakan bir tarzda işlenmişlerdir. Bu alçı kabartmaların, hayret ve zevkle seyrettiğimiz bir bölümünde ise, çift başlı kartal, siren, çift ejder, tavus kuşu, aslan gibi koruyucu hem güç sağlayan, hem de gücü simgeleyen hayvan ve fantastik yaratık tasvirleriyle birlikte, panolarda madalyonlar veya kemerler içinde elinde kadeh tutan, bağdaş kurup oturmuş, kaftanlı figürler, ellerinde balık tutan, ayakta duran insanlar, avcı sahneleri işlenmiştir. Bunların kimi saray ileri gelenlerini tasvir etmekte, kimi de astrolojik konulu sahneleri canlandırmaktadır. Toprak, su ve ateşin göz alıcı renkli dünyası olan çiniyi Anadoluya getiren Selçuklular bir çok anıtsal yapının bezemesinde bu sırlı kaplamayı kullanmıştır. Dini ve kamusal yapılarda en çok çini mozaik ve tek renk sırlı çiniler kullanılmış, saraylarda ise sıraltı, lüster ve minai teknikleri ön plana çıkmıştır. Anadolu'da 12. yüzyıl ortaları gibi erken tarihlerden itibaren izleyebildiğimiz çinilerin en önemlileri saray kazılarında ortaya çıkarılmıştır. Bu kapsamdaki en erken örnekler, Konya II. Kılıçaslan Köşkü kalıntılarında ele geçmiştir. Burada bulunan minai tekniğindeki çini kaplamalar, İslam sanatında nadir görülür. Minai, İran'da Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında ortaya çıkarılan bir tekniktir. İran'da 12. yüzyılda bu teknikle yapılmış pek çok seramik bulunmasına karşılık, çini üzerine uygulama azdır. Konya II. Kılıç Arslan Köşkü'nün minai çinilerle zengin biçimde bezenmesi bu yönden de son derece ilgi çekicidir. Sır üzerinde kullanılan mine boyalar dolayısıyla Minai olarak adlandırılan bu teknik çok renkliliği dolayısıyla heft renk tekniği olarak da bilinir. Son derece ustalık gerektiren, zahmetli ve zor olan bu teknik Selçuklular tarafından ilk kez çini ve seramik üzerinde uygulanmıştır. Sekiz köşeli yıldız, altı köşeli yıldız, haçvari, kare formlu levha çiniler ile bunlarla oluşturulan kompozisyonlarda ara parçalar halinde karşılaşılan küçük levha şeklindeki Minai çiniler üzerinde bitkisel süslemeler ve sarayla ilgili sahneler tasvir edilmiştir. Tahtında oturan hükümdarlar, atlı avcılar, kadın figürleri, fantastik yaratıklar gibi devrin konu ve üslup bakımından zengin ve renkli dünyasını yansıtırlar. Kubadabad Sarayı görkemli çini buluntuları ise sayı ve çeşit zenginliği bakımından çok önemlidir; hatta ünik bir koleksiyon oluşturmaktadır. Bu nedenle genel İslam çini sanatında da en dikkat çekici bölümlerden biri sayılmaktadır. Tarihi, kullanım yeri ve tarzı, hatta üretim yeri belirlenebilen; stilistik ve tematik açıdan eşsiz bir zenginlik arz eden çini dekorasyonu da başlı başına bir inceleme alanı oluşturmaktadır. Kubadabad Büyük ve Küçük Saray çinileri, ilginç bir resim üslubu ile Selçukluların simgeler dünyasını yansıtan bir ikonografiyi kaynaştırıp bir masal atmosferi yaratmaktadır. Bu masal dünyasının figürleri, saray ve sultanın simgesi olan çift başlı kartaldır. Orta Asya Türk mitolojisinde doğayla ilgili inançlar ve şamanlıkla bağlantılı olarak kartal, koruyucu ruh sayılmaktaydı. Ayrıca göklerin hakimi, koruyan ve egemen olan iki gücü birleştiren bir simge yorumu da yapılmaktadır. Aynı zamanda soyluluk, şans, bilgelik ve güneş simgesi olarak gezegen ve burç tasvirleriyle birlikte işlenmekteydi. Kartalların göğsündeki kartuşlarda es-sultan, es-sultani, el-muazzam, es-saadet yazıları bulunmaktadır. Avcı kuş olarak doğan, şahin, sungur gibi yırtıcı kuşlar. Başlıca av hayvanları geyik, kaz, ördek, keklik, balıkçıl ve cinsini pek belirlenemeyen pek çok kuş, Kubadabad çinilerinde sanatçının gözlem gücünü yansıtan, doğaya bağlı, gerçekçi sayılacak özellikler gösteren bir üslupla resmedilmişlerdir. Cennet simgesi olan, Bizans ve İran sanat geleneğinde de çok sevilen, eski İran'da ayrıca, özellikle tüyleri iktidarı ifade eden tavus kuşu figürü, Selçuklu saray çinilerinde de bu geleneğin uzantısı olarak karşımıza çıkar. Kubadabad'ın bulunduğu küçük ovayı güneyden çeviren Toros Dağlarının etekleri, alabildiğince uzanan yeşil ormanlarla kaplıdır. Selçuklular zamanında doğanın daha da zengin olduğu düşünülen bu ormanlarda kurt, panter, ayı gibi büyük yırtıcılarla tilki, tavşan, yabani köpek ve eşek, keçi, geyik gibi diğer vahşi hayvanlar yaşamaktaydı. Sekiz köşeli yıldız çinilerde bu hayvan tasvirleri genellikle soyut bitkisel bezeli yüzeylerde tek başlarına yer alır. Tümü de hareket halindedir. Kimi öne atılarak koşmakta; kimi aniden durmuş arkaya bakmakta; eşek, keçi ve tavşan gibi kimileri de yerinde duramayıp zıplamaktadır. Helenistik ve Çin mitolojilerinin de etkisi karışan masal dünyasının yaratıkları siren, sfenks, grifon ve ejder Türk-İslam sanatında taş, alçı, ahşap, maden gibi her malzemede bezeme olarak ve en çok ta saray ve köşklerde işlenmiştir. Kubadabad kazılarında ortaya çıkan insan figürlü çiniler, Selçuklu toplumunun yaşayış biçimi hakkında bilgi edindiğimiz en önemli kaynaklardan biri haline gelmiştir. Konya'da II. Kılıç Arslan Köşkü çini ve alçı malzemesinde de işlenen insan figürlü tasvirler, Kubadabad Büyük ve Küçük Saray kazılarında gün ışığına çıkarılan sayısız denecek miktarda sağlam ve kırık çinilerle çok daha zengin çeşit ve üslupta örnekler kazanmıştır. Bunlar Orta Asya, Uygur kökenli yuvarlak çehrelerin de temel özellikleridir. Bazı figürler değişik yüz biçim ve ifadeleriyle farklı görünüşler ortaya koyar. Saray yaşamının en önemli kullanım eşyalarından olan seramik, çok değerli birer hazine aynı zamanda hediyeydi. Sarayda, Çin'den ithal edilen lüks bir seramik olan seladonun yanı sıra yerel üretim pek çok sırlı ve sırsız topraktan eşya, mutfakta depolama ve pişirmeye; Sulatana hazırlanan sofralarda sunuma kadar saray yaşamın her alanında yer almaktaydı. Selçuklu çağı seramik teknolojisinin zenginliğinin Anadolu'ya yansıması beyaz hamurlu seramiklerle gerçekleşmiştir. Bizans kültür çevrelerinde kullanılmayan sırçalı beyaz hamur ile sıraltı, lüster gibi kaliteli seramiklerde kullanılan süsleme teknikleri Selçuklular ile birlikte Anadolu'ya girmiştir. Bunun yanı sıra kiremit kırmızısı hamur üzerine uygulanan sgraffito, champleve, slip ve tek renk sırlı süsleme teknikleri de Selçuklular tarafından kullanılan teknikler arasındadır. Aynı zamanda barbutin, baskı ve kazıma teknikleriyle bezenen sırsız seramikler bu çağın yaygın eşyaları arasındaydı. Çinilerle benzer stilistik özellikler taşıyan seramikler, üzerinde kullanılan süsleme tekniğine, atölye ve sanatkar farklılıkları da gösteren zengin ve görkemli örnekleriyle saray yaşamının bir parçasını günümüze taşımaktadır. İbni Bibi'nin dönemin zenginliğini ifade etmek için anlatımlarında sıklıkla başvurduğu saraylarda kullanılan altın ve gümüş gibi değerli madenlerden yapılmış eşyalardan günümüze ulaşmış eser yok denecek kadar azdır. Saray kazılardan ele geçirilen eserler arasında kilit, kulp gibi madeni eşyalara ait parçalar yer alırken; dönem yaşamın diğer savaş aletleri olan temrenler, mızraklar gibi çok sayıda eser kazılarda ortaya çıkarılmıştır. Selçuklu çağının az bilinen eşyaları arasında yer alan cam eserler, saray kazılarının sayıca fazla ele geçirilen buluntuları arasında olmakla birlikte çoğu birleşmeyen kırık parçalar halindedir. Kubadabad Sarayın'da kullanılan birkaç bardak, Selçuklu Sultanı Gıyaseddin Keyhüsrev'in (M. 1237-46) adını taşıyan tabak ve bir kaç kandil, formu ve süslemesiyle bütün veya bütüne yakın diyebileceğimiz eserlerdir. Bazıları mine ve altın yaldız boyalı olan bu eserlerin dönemin ince cam işçiliğinin günümüze ulaşan en kıymetli kalıntılarıdır. Sultanın ve iktidarının sembolü sikke aynı zamanda ticaretin güvenliği ve düzenini sağlayan bir araçtır. Selçuklu çağı paraları altın, gümüş ve bakırdan kesilmiştir ve günümüzde bilinen Türkiye Selçuklularına ait ilk sikke e's-sultanü'l-mu'azzam unvanı ile Sultan I. Mesud'a aittir. Darü'l Mülk olarak Konya Selçuklu Sultanlarının sikkelerinin en çok darp edilği şehirdir. Paralarda en çok e's-sultanü'l-mu'azzam, e's-sultanü'l-azam, e's-sultanü'l-galib gibi unvanlardan kullanıldığı ve sonra adı ve baba adı yer almaktadır. Sergide Konya Müzesi koleksiyonunda yer alan ve çoğunluğu Konya darplı 18 sikke yer almaktadır. Aynı zamanda hazinenin kilidi iki mühür de koleksiyonun Kubadad Sarayı kazılarında ele geçirilmiş özgün eserleri arasındadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/perrotin-tokyo-art-osaka-2022-july-9-july-10-2022/", "text": "Osaka City Central Public Hall 3F, VIEW MAPFor our debut at Art Osaka, Perrotin Tokyo is pleased to present a selection of works by the gallery's artists. Gregor Hildebrandt, known for his innovative artworks using repetition for their collage structure and magnetic tape as their medium. The gallery's booth also introduces works by Jean-Philippe Delhomme, Laurent Grasso, Klara Kristalova and Xavier Veilhan, on view alongside edition works by Jean-Michel Othoniel."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/ressam-ibrahim-ors-aramizdan-ayrildi/", "text": "İbrahim Örs, 1946 da Erzincan'ın Tercan ilçesinde doğdu. 1965 yılında girdiği İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinden 1971 yılında mezun oldu. 1971 1972'de İsveç Dragebyget'de Jorn Nash atölyesinde resim çalışmaları yaptı. 1972 1985 İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde öğretim üyeliği yaptı. Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi ve asistanı oldu. 1985'te Danimarka'ya konuk öğretmen olarak gitti, bir süre sonra burayı ikinci vatanı olarak kabul edip Kopenhag'a yerleşti. 1974 yılında İstanbul Sheraton Oteli için açılan yarışmada 160 metrekarelik rölyef ve Bizans mozaik tarzındaki eserleriyle birinci oldu. 1988'de Kopenhag Belediyesi'nin açtığı yarışmada 200 metrekarelik duvar resmiyle birinci oldu. Örs, sanat yaşamını Danimarka ve Milas'a bağlı Kıyıkışlacık Antik Kent İasos'daki atölyelerinde sürdürüyordu. Sanatçı 06.07.2022 tarihinde yaşamını yitirdi. SANATI: Türk kültürü ve klasik Avrupa sanatından, özellikle de barok sanattan esinlenen Örs'ün yay biçimli çizgilerden oluşan özgün bir boyama tarzı vardır. 68 kuşağı temsilcilerinden olan Örs yağlı boya yapıtlarında ölüdoğa, doğa kesitleri, nesneler, portre ve at başları ile ustalar ve yorumlar gibi konulara yeni anlamlar katar. Sanatçı tuvallerinde açıktan koyuya geçerek ton basamaklarındaki nüanslarla bir perspektif sağlar. Sanatı kıvrımlı şekiller ve birim tekrarlarla kurgulanmış köktenci bir abartı ve sistematik bir deformasyon zevkiyle de açıklanabilen Örs, yapıtlarında, zemin üzerinde üst üste düzenlediği katmanlar aracılığıyla resme derinlik izlenimi vermiş, sanatın olanaklarını, geleneksel perspektifin dışında kullanmıştır. 'Eleştirel gerçekçilik' anlayışı içinde yer alan sanatçının resimlerinde 80'lerde bir soyutlama eğilimi başladı. Bir figür sanatçısı olan İbrahim Örs, düşüncelerini, duygularını figürsüz soyutlayamaz. Resimlerinde doğa gözlemi olarak figür sağlamlığı vardır ama doğadan çizim yoktur. Ona göre resim kontrastlar oyunudur, bir resimde ne kadar kontrast varsa, resim o kadar zenginleşir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/ressam-sabri-akca-aramizdan-ayrildi/", "text": "Ressam Sabri Akça, 1936 yılında Eskişehir'in Sancar köyü doğumlu. 1948 yılında Hamidiye Köy Enstitüsü'nü bitirdi. 1951 yılında yetenek sınavını kazanarak, İstanbul Çapa Resim Bölümüne ardından da Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümüne başladı. Öğrenciliği sırasında, Devlet Resim Heykel Sergilerine 5 yapıtı ile kabul edilen sanatçı, 1980 yılında Devlet Resim Ödülü, 1981 yılında DYO Resim yarışmasında mansiyon ödülü kazandı. Ayrıca Avrupa, Amerika ve Türkiye'de özel koleksiyonlara girmiş olan çok sayıda ödülü bulunmaktadır. Çok sevdiği resim öğretmenliğine Kastamonu'da başlayan Akça, Yozgat Akdağmadeni Lisesinde öğretmenliği sırasında birçok sanatçı yetişmesinde büyük rol oynadı. Akça, uzun yıllar Gazi Eğitim Enstitüsü Resim Bölümünde görev yaptı. Emekli olduktan sonra resim çalışmalarına ağırlık vererek, rahatsızlığına kadar kendi atölyesinde çalışmalarına devam etti. Duayen Ressam Sabri Akça 9 Temmuz 2022 tarihinde Karşıyaka Kabristanından uğurlanacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/sanatseverlerin-yeni-bulusma-noktasi-gallery-art-port-bodrumda-acildi/", "text": "Sanatseverleri, sanatçıların eserleriyle bir araya getirecek olan Gallery Art Port, ünlü ressam Alea Pınar Du Pre'nin Watermelon Sugar High kişisel sergisiyle Bodrum'da kapılarını açtı! Sanatseverlerin Bodrum'daki yeni sanat adresi olan ve Kumbahçe'de konumlanan Gallery Art Port açılışını, eserlerinde kullandığı dijital sanatı 'gerçek dünya'yla karıştırdığı tarzıyla oldukça ilgi gören Alea Pınar Du Pre'nin kişisel sergisi Watermelon Sugar High ile yaptı. Kişisel ve karma sergilerle sanatseverleri, sanatçıların değerli sanat eserleriyle buluşturacak olan Gallery Art Port, Sanat, merakımı paylaşabileceğim bir forma dönüştürmek bilimsel merakımı resimlere aktarmak biçimsizlere biçim vermek için kullandığım bir tuvaldir. diyen Ale Pınar Du Pre'nin Watermelon Sugar High sergisiyle açıldı. 12 ay boyunca sanat tutkunlarına kapıları açık olan ve yerel ve uluslararası sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapacak olan Gallery Art Portta, Temmuz ayı boyunca Alea Pınar Du Pre'nin eserlerini ziyaret edebilirsiniz. Gallery Art Port, galeri sanatçıları, koleksiyonerler, küratörler ve sanat profesyonellerini bir araya getiren bir sanat mekanıdır. Başlangıç ve sabit mekanı olarak Bodrum'da başlayan GAP, yerel ve uluslararası sanatçıların eserlerine ev sahipliği yapacak. Gallery Art Port, Cruise Port'un yanındaki konumuyla, 12 ay boyunca sanatseverlere açık olacak. Bodrum'da yeni bir sanat alanı sunan ve yeni nesil sanatçı ve sanat üretenleri de destekleyen bir sanat platformu olan Gallery Art Port, Bodrum dışında da yurt içi ve yurt dışında gerçekleştireceği kişisel ve karma sergilerle, izleycilerle buluşmayı hedefliyor. Sergilerin yanı sıra Bodrum'da farklı sanat projeleriyle sanatseverlerle bir araya gelecek."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/07/08/the-poet-aster-stuart-snoddy-massey-klein-gallery-03-06-16-07-2022/", "text": "Massey Klein Gallery is pleased to present The Poet Aster, a solo exhibition of new paintings and drawings by Stuart Snoddy. The exhibition will be on view from June 3rd through July 16th in Massey Klein's east gallery room. This is the artist's first exhibition with the gallery. My current work is concerned with themes of the artist's studio, pedagogy, portraiture and the artist's model. I'm imagining the artist's model on break and elaborating on that moment or those five moments rather. I'm also thinking about the student at the drawing horse copying a Harold Speed sketch. I'm thinking about how he would be mindful to not get charcoal dust on his tie. I've been teaching for the last couple of years and have gleaned from my experience a conceptual starting point that ties my daily contemporary routine to my studies of, and fantasies about, art from the past. I'm always trying to bridge that nostalgic gap and, to some degree, rewrite my own bio. -Stuart Snoddy The Poet Aster presents a new collection of paintings and drawings that focus on the complexity of self through a fantastical exploration of otherness and imagination. The artist, acting as both author and director, integrates storytelling and fantasy into these works to illustrate a fabricated exotic culture. Rather than simply illustrating real-life pleasant memories, ones that deteriorate or sour when over-scrutinized, Snoddy's observational paintings are snapshots of thoughts and memories that emerge from consciousness, kept safe from over-analytical deterioration by remaining firmly rooted in fantasy. With ties to the historical tradition of American illustration, academic painting, and cinema, the artist's work portrays people and environments that, while inspired by real life, surface from the artist's yearning imagination and solidly occupy their own world. Working with oil on panel in small formats, Snoddy employs vibrant recurring color palettes and further animates this work with quick, energetic brushwork. His drawings, done either with charcoal on ink-toned paper or pastels are softer, though no less vibrant, depictions of the characters he creates. Snoddy's work is representative of the unease of nostalgia and his search for emotional richness, conveyed through the characters' physical embodiment of longing, elation, sadness and love. By not shying away from the complete story of self, Snoddy's constructed fantasies nurture the narrative of human life as cohesive intellectual and emotional beings. Stuart Snoddy graduated with a BFA from the Herron School of Art and Design in Indianapolis and an MFA from Northern Illinois University (2015) and was selected to participate in the Atlantic Center for the Arts Artist-in-Residence program in New Smyrna Beach, FL in 2015. Snoddy is currently an instructor in Foundations and Painting at the Herron School of Art and Design in Indianapolis. The artist has exhibited across the United States, including group exhibitions at the Indianapolis Art Center (2017), the McLean County Art Center in Bloomington, IL (2016) and the Harrison Center for the Arts in Indianapolis, IN (2016). Snoddy's work has been featured more recently in solo exhibitions at the Farmer Family Gallery at the Ohio State University at Lima (The Fantasy Figures, 2019) and at the Harrison Center for the Arts (Singsong, 2019). The artist and his paintings have been featured in numerous print and online publications, such as New American Paintings and Hi-Fructose. The artist currently lives and works in Indianapolis, IN. Massey Klein Gallery is located at 124 Forsyth St. New York, NY 10002. Gallery hours are Thursday Sunday 12pm-5pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/08/05/gurbuz-dogan-eksioglu-karma4-agustos-18-eylul-2022-brieflyart/", "text": "Brieflyart 4 Ağustos- 18 Eylül 2022 tarihleri arasında Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Karma başlıklı sergisine ev sahipliği yapıyor. Brieflyart Gümüşsuyu'ndaki galerisinde 4 Ağustos 18 Eylül 2022 tarihleri arasında 27 uluslararası, 44 ulusal olmak üzere toplam 71 ödül alan sanatçı Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Karma başlıklı sergisi sanat severlerle buluşuyor. Sergide Gürbüz Doğan Ekşioğlu'nun Yağlıboya Tuval eserleri ve Fine Art edisyonlu baskı eserlerinin yanı sıra baskı üzerine sanatçının müdahale ettiği karışık teknik eserleri de olmak üzere 30 dan fazla eser sanatseverlerin izlenimine sunuluyor. Gürbüz Doğan Ekşioğlu, söyleşilerinde maviden, yeşilden, elmadan söz eder. Mavi ile yeşilin birbirine girdiği, elmaların yetiştiği bir Anadolu kentiolan Ordu'da büyümüştür. Kuşlar, salt simgesel figürler değil, büyüdüğü koşullardan kalan imgelerdir. Renk ve biçim, çocukluğunun görsel belleğinden derledikleri ile ortaya çıkar. Öyküsellik, keskin bir ironi ile kesişir onun yapıtlarında, bakışta anlam netleşir. Gürbüz Doğan, anlatır; birkaç çizgi, imge ve figürle... Kedilerin ironik bakışı, kuşların umudu, kitapların ağırlığı, zamanın saatlerle ortaya çıkan kaotik devinimi, merdivenlerin yukarıya sonsuza uzanışı, bazen yaşamımızda iz bırakmış kimliklere saygı duruşu; salt sanatçının değil bütün bunları içselleştirmiş diğerlerinin de seçimidir. Sanatçı malzemesini seçer, onu tekniği, birikimi, duyarlılığı ile harmanlar. Sonunda izleyiciye kalan kendi seçimleriyle yüzleşmedir. Çalışmaları 30 a yakın ülkede yayınlanmış olan sanatçının illüstrasyonları; The New Yorker Dergisi'nde 8 defa kapak olarak kullanılmıştır. Ayrıca Forbes Dergisi'nde, New York Times Real Estate ekinin kapağında, op-ed sayfası ve Book Review ekinde illüstrasyonlarına yer verilmiştir. UNICEF sanatçının 2 adet çalışmasını kartpostal olarak yayımlamış ve tüm dünyada 300.000 adet satışa sunmuştur. Uluslararası ve ulusal birçok jüri üyeliği de olan sanatçı halen Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi kadrosunda öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir. 4 ayrı kitabı vardır. 3'ü yurtdışı olmak üzere 37 kişisel sergi açmıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/08/25/nilgun-yuksel-dunya-419-ppm-bir-sahne/", "text": "Eğer inzivaya çekilmediyseniz, eğer teknoloji ile hemhal olan günlük yaşamın içinde deviniyorsanız gözünüze takılıp kulağınıza çalınanları şöyle bir düşünün. Benim bu yazıya başlarken aklıma ilk gelen, yaşamlarımız, beden ve ruh sağlığımız üzerine ne kadar çok iletiye maruz kaldığımız oldu. Doğal beslenin, spor yapın, bağımlılıklardan uzak durun, zihninizi boşaltın ve böylesi tüketim bombardımanı altında sıklıkla altı çizilen slogan sadeleşin, az tüketin. İster hedonistçe ister olabildiğince mütevazı tüketelim, mesele tek başına tüketmek değil ki mesele tükenmek. Yürürken, söyleşirken, solurken tükenmek. Sakıp Sabancı Müzesinin gelenekselleşen etkinliği Müze'de Sahne izleyiciyi her yıl yeni bir konseptle karşılıyor. Bu etkinliğin ardındaki ekip çalışması bize aynı zamanda günümüz müzelerinin interaktif işlevini hatırlatıyor. Sakıp Sabancı Müzesinde altıncısı düzenlenen ve Emre Koyuncuoğlu'nun sanat yönetmenliğinde gerçekleşen Müzede Sahne etkinliğinin bu yılki teması ekolojiydi. Başlıkta ise Shakespeare'den bir alıntı ve bilimsel bir veri birleştirilmişti. 419 PPM, geçen yıl dünyada ölçülmüş en yüksek karbondioksit oranı. Bu, oldukça yüksek bir oran ve kuşkusuz kendimizi tükettiğimiz bir çevreye hapsedip tükendiğimizin göstergesi. Etkinlik, sadece ele aldığı konuyla değil üretim ve hayata geçiriliş şekliyle de dikkat çekiciydi. Emre Koyuncuoğlu etkinliğin broşüründe kaleme aldığı yazıda özellikle sahne sanatları söz konusu olduğunda ekolojik yıkımı dert edinen, topluma bu yönde ayna olmaya çalışan oyunlar neredeyse yok, varsa da görünür değil. diyerek bir eksikliğe dikkat çekiyordu. Tam burada etkileyici olan böylesi bu duruma dikkat çekmekle kalınmamış olması ve üç yazara bu konuda birer oyun yazmaları için teklif götürülmesi. Sonuç, Şebnem İşigüzel, Volkan Çıkıntıoğlu ve Nadir Sönmez'in ürettikleri oyunların Dünya prömiyeri ile seyirciyle buluşması elbette. Öte yandan etkinliğin panel, performans, okuma gibi gittikçe açılan bir alana yayılması izleyicinin hem uzun yıllardır kafa yorduğumuz disiplinler arası meselesiyle karşılaşmasını hem de ekoloji sorununa farklı açılardan, dillerden bakmasını sağlaması tüm çalışmayı daha ilgi çekici hale getirirken buzdağını iliklerimize kadar hissettiren bir yapıya büründürüyordu. Dünya 419 PPM Bir Sahne üzerine düşünürken yarattığı ilk çağrışım geçtiğimiz İstanbul bienalinin 7. Kıta başlığı oldu. Bienal, dünyada yarattığımız çöp kıtasına dikkat çekmiş ve Antroposen çağında içine gömüldüğümüz dünyada yeni farkındalıklar yaratmaya çalışmıştı. Koyuncuoğlu'nun da yukarıda küçük bir alıntı yaptığımız yazısında belirttiği gibi bizler görsel sanatlar alanında böylesi sorunlara dikkat çekilmesine alışkındık, benzer kaygıları sahnenin dilinden görmek sessiz dilin olanaklarının ardından sözle karşılaşmak kendi adıma bir döngünün ilerleyişine ve göstermenin sınırsızlığına dair özel bir deneyim oldu. Birkaç gün önce Oksijen gazetesinde Alexander Kozal-Wright'ın Okyanusları şirketlerin elinden geri alma zamanı başlıklı yazısıyla karşılaştım. Bugün okyanusların sadece %13'ünün el değmemiş olduğundan söz ediyordu. Tekrar dönüp baktığımda 419 PPM, sadece bir gösterge. Ardında olanları görmenin bir yolu olarak bir süreliğine sanatsal uğraşın durağından geçen, hatırlatan, düşünceyi çoğaltan, fark ettiren bir gösterge. Antroposen çağında dünya sahnesine çıktığımızda sadece rolümüzü oynayıp çekilmiyoruz. İnsani bir tüketimin dışında tüketiyoruz ama en çok kendi seçimlerimiz olmayan bir tüketmeyle tükeniyoruz. Şimdi buradan çıkıp bir dağ ya da orman yürüyüşüyle bedenimizi ve ruhumuzu dinlendirebiliriz. Sonra başka bir canlının başını okşayıp dünyanın başka yerlerinden bize ulaşan soğuk ve sıcak hava dalgasıyla 419 PPM'i başını okşadığımız canlıyla paylaşıp hücrelerimizle tanıştırabiliriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/08/27/empati-gokce-aysun-kilic-29-agustos-2-eylul-2022-devlet-guzel-sanatlar-galerisi-balikesir/", "text": "İnsanoğlu tarih öncesi çağlarda hayvanlarla zorunlu bir ilişki sonucunda bir arada olmuş sonrasında ise onu ve iyilik kötülük güçlerine dönüştürmüştür. Kötü olandan korkmuş iyi olana tapmış öte yandan her ikisine de dini ritüeller yaparak hayvana saygı duymuştur. Ölüm korkusu ile öteki dünya kavramı oluşmuş hayvanlarında ruhları olduğuna dair inançla kutsal kabul edilmiş, Tanrıların habercisi hatta Tanrı olarak görülmüştür. İnsan ve hayvan arasındaki bu kutsal ilişki zaman içinde değişim ve dönüşüme uğramış insan düşünme yetisi ile hayvanın hatta doğanın efendisi olmuştur. Özellikle teknolojik gelişmelerle bu ilişki daha da derinden yara almıştır. Teknoloji insanlara sınırsız olanaklar sunarken; anne rahmine ihtiyaç kalmadan ceninin büyütülmesi, insanın dondurularak gelecek zamanda yaşamasına olanak sağlanması bununla birlikte ölüm vaktinin ertelenmesi teknolojik ilerlemelerle insanoğlu doğanın en akıllı varlığı olan kendisine de müdahaleden de kendini alamamıştır. Böylelikle teknoloji insan varlığının da doğasını ve yaratılışını değiştirmiş, bedene yapılan eklentilerle bireyin varlığının elinden alınmaya başladığının da kaçınılmaz bir göstergesi olmuştur. Teknolojinin tanrısallığı insanı esaret altına alırken makineleşme ile birlikte birey giderek kişiliğini yitirmiş toplumdan uzaklaşmaya yalnızlık duygusunu fazlasıyla hissetmeye başlamıştır. Aynı şekilde tüm bu yaşadıklarına evreni paylaştığı en yakın arkadaşı olan hayvanı da dahil etmeden kendini alamamıştır. İnsanoğlu var olduğu sürece hayvanları kaderine paydaş etmeye de devam edecek gibi gözükmekte. Gökçe Aysun Kılıç 1976 yılında Ankara'da doğdu. 2006 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Baskı Sanatları Bölümü'nden mezun olan sanatçı 2012 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Baskı Sanatları Anasanat Dalında Yüksek Lisans, 2022 yılında Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Baskı Sanatları Anasanat Dalı Sanatta Yeterlik eğitimini tamamladı. 2005 yılında Almanya'nın Hannover şehrinde bulunan Quensen Lithographie atölyesinde çalışmalarda bulundu. Ulusal ve uluslararası birçok bienal ve trienalde baskıresim çalışmalarıyla yer aldı. Balıkesir Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Baskı Sanatları Bölümü'nde Öğretim Görevlisi olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/09/07/serkan-azeri-yeniyi-arama-yolunda-istanbul-sevdalisi-bir-ressam/", "text": "Ressamın kendi sanat çizgisini inşa etme yolculuğu, göreceli olarak zor olduğu kadar üretimi ile gelecek süreçte hedeflediği noktaya ulaşması yolunda geliştireceği üslubu ortaya koyacak çıkışlara ve tavra ışık tutması bakımından önemli ipuçlarıyla da doludur. Bu yolculuk sürecinde ressamın kendisini biçimlendirme adımlarını atarken sahip olması gereken en belirleyici özellikleri, yeni bir çıkış için adım attıracak düşünsel bakış açısını geliştirmesinin yanında bu gelişiminin yansıması olacak biçimsel yenilikleri üretiminde deneme boyutundaki cesareti ve sürekliliğidir. Otodidakt bir ressamdan bahsediyorsak bu yaklaşım çok daha farklı bir boyutta anlam kazanır. Çıktığı resim yolculuğunda otodidakt bir ressamın bu belirleyici özelliklerin farkındalığına ulaşıp üretiminde kendi kalıplarını aşarak yeni düşünce biçimini ifade etme konusundaki kararlı tutumu, onun kendi kendini yetiştiren birçok ressamdan bilinç olarak ayrılmasındaki en önemli ölçüttür. Kendisini sorgulayarak gerçekleştirdiği bu dönüşümün başlangıç süreci, alışılmış kalıpları tekrar eden ressamlardan net bir biçimde uzaklaşıp kendi üslubunu oluşturma yolunda atmış olduğu ciddi bir adımdır. Osman Akça'nın resim serüveninin evrelerini incelediğimizde, yukarıda değindiğimiz bu tavrı, özellikle yakın dönem çalışmalarında gözlemlememiz zor olmayacaktır. Yeni sergisinde izleyici karşısına çıkardığı resimleri, kendi çizgisi üzerine sürekli düşünen, üretiminde yeniyi arama yolunda adımlar atmaya kararlı bir ressam duruşunu karşımıza çıkarmaktadır. Görünen gerçekliğe ve doğaya tamamen bağlı kalış, Osman Akça'nın daha önceki yıllarda yaptığı İstanbul konulu resimlerinde en belirgin özellik olarak dikkatimizi çekmekteydi. Bu yapılanma üzerine getirdiği yeni bakış açısı ile birlikte Osman Akça, boyada ve biçim çizgisinde yakaladığı değişimin enerjisini, yeni resimlerinde yapı ve konu çeşitliliği bakımından daha farklı bir seviyeye ulaştırıyor. Gözlemlediği kent görünümlerini, düşünsel süzgecinden geçirerek resimlerinde yer yer soyutlamacı yaklaşım ve leke uygulamalarıyla anlamlar kattığı bir görsellikle bütünleştiriyor. Yaşadığı kent İstanbul, Akça'nın resimlerinde günümüz kent yapısının kaotik enerjisinin ön plana çıkarılarak eleştirel boyutta yansıtıldığı bir görsellikte değildir. Akça'nın resimlerinde İstanbul, insan yaşamına dair anıların oluşturduğu yaşanmışlık belleğinin parçalarına dönüşen kent kültüründe önemli yeri olan tarihi yapıları, caddeleri, kıyılarda konumlanmış olan kayıkları, balıkçı tekneleri ve sahil görünümleriyle birlikte verilmek istenen güzel olanı yaşama arzusunun yansıtıldığı bir kent izleniminin ifade biçimine ulaşır. Güvercinler ve bisikletler yeni resimleri içerisinde farklı seriler olarak karşımıza çıkmaktadır. Güvercinleri kentin görünümü içerisinden çekip çıkararak, zaman ve mekan algısından uzaklaştırıp, soyutladığı arka planlar önünde gruplar halinde resmetmektedir. Daha önceki resimlerinde tarihi yapıların çevresinde ve meydanlarda kent görselliğin bir parçası olarak dikkatimizi çeken güvercinler artık başlı başına odaklandığı bir konu olarak biçimlenmektedir. Boş sokaklarda veya bir yapının önünde resmettiği bisikletler, Osman Akça'nın kendi çocukluğu ile bağlantı kurarak tanık olduğu yaşanmışlıklara, geçmişe ve insana dair iz bırakan özlemlere gönderme yapan bir imgeye dönüşmektedir. Yeniyi arama yolundaki bakış açısı değişimini ortaya koyduğu resimleriyle Arda Sanat Galerisi'nde açtığı kişisel sergisi, Osman Akça'ya gerçekleştirdiği bu çıkışını gelecek dönemlerde sürdürmesi ve farklı seviyelere ulaştırması anlamında önemli bir misyon da yüklemektedir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/09/19/mechul-sanatci-aniti-unknown-artist-monument-eylul-september-2022-fatih-balci/", "text": "Sanatçı Fatih BALCI bugüne dek İstanbul Bienali paralelinde ürettiği çalışmalara bir yenisini ekliyor. Balcı 17. İstanbul Bienali mekanlarından Müze Gazhane'de görülür en yüksek yapı olan eski baca bölümünü kendi işi olarak ilan ediyor. Balcı bu çalışmada ele aldığı yapıyı bugüne dek sanat için emek vermiş, çabalamış ama hak ettikleri ilgiyi tam görememiş tüm sanatçılara adına bir anıta dönüştürüyor. Sanatçı bunun için post modern sanat stratejilerinden temellük etme yöntemini kullanırken hem bir duyguyu görünür hale getiriyor hem de bir kez daha Bienalin çevresinde kurulmuş sınırları çevresinden atlayarak geçiyor. Balcı Bienali gezen tüm sanatçı ve izleyicilere, eski baca bölümünde kendisi gibi poz vermelerini, isimlerini ve #MechulSanatcıAniti hashtagini kullanmalarını ve yer bildiriminde bulunmalarını çağrısında bulunuyor. Artist Fatih BALCI adds a new one to the works he has produced so far in parallel with the Istanbul Biennial. Balcı declares the old chimney section, which is the highest visible structure in Museum Gazhane, one of the venues of the 17th Istanbul Biennial, as his own work. Balcı transforms the structure that he deals with in this work into a monument for all the artists who have worked for art, but have not received the attention they deserve. While using the method of appropriation, one of the post-modern art strategies for this, the artist not only makes an emotion visible, but also bypasses the borders established around the Biennial once again. Balcı Biennial invites all visiting artists and viewers to pose as himself in the old chimney section, use their names and the hashtag #MechulSanatcıAniti, and submit a check-in."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/10/04/hasim-nur-gurelin-ardindan/", "text": "Ressam, küratör, yazar ve AICA üyesi Haşim Nur Gürel 4 Ekim 2022'de hayata veda etti. Haşim Nur Gürel'i rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Haşim Nur Gürel, 1948 yılında İstanbul'da doğdu. Robert Koleji ve İTÜ Mimarlık Fakültesinde öğrenim gördü. Nuri İyem ile Tavanarası Ressamları grubundan Sedat Hidiş'ten resim dersleri aldı. İlk kişisel sergisini 1966 yılında açtı. 1969'da İTÜ Mimarlık Fakültesi ekibiyle Keban Barajı, Gaziantep, Diyarbakır ve Şanlıurfa'yı kapsayan bir inceleme gezisinde yer aldı. Aynı zamanda bu yıllarda çeviri yaparak edebiyat dünyasına adım attı. 1979'dan itibaren resim çalışmalarına yönelen Gürel yaşamı boyunca 40'ın üzerinde kişisel sergi gerçekleştirmiştir. Türkiye'nin ilk online sanal müzesi olan Eczacıbaşı Sanal Müzesi'ni kurarak yöneticiliğini üstlenmiştir. Ardından İstanbul Sanat Müzesi'nin kuruluşunda ve 15 sene boyunca Tüyap Artist Sanat Fuarı'nın Danışma Kurulu'nda yer almıştır. Salyangoz Satıcılarının Seyir Defteri, Türk Resminden On iki Örnek ile Portre, Sığ Sularda Sanat ve Siyaset ve Muhayyel Müze yazdığı sanat içerikli kitaplardan bazılarıdır. Ayrıca 1983 ve 2001 yılları arasında başta Sanat Çevresi, Türkiye'de Sanat ve Genç Sanat dergileri olmak üzere çeşitli yayınlarda yer alan 100'ü aşkın köşe yazısı kaleme almıştır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/11/21/likya-sanat-yolu-etkinligi-23-30-nisan-2022-fethiye/", "text": "Sanat dünyasında merakla beklenen Likya Sanat Yolu Projesi'nin ikincisi, sanatçı ve sanatseverleri bir araya getirdi. Geçen sene Devrim Erbil'e takdim edilen teşekkür beratı bu yıl da Prof. Dr. Kemal İskender'e verildi. Küratörlüğünü Denizhan Özer'in yaptığı sanatçılar ise Atilla-Serap Atala, Başak Canher, Çetin Bilgin, Deniz Gökduman, Emine Turan, Fevzi Karakoç, Gizem Enuysal, Joel Menemşe, Sema Maşkılı, Serap İskender, Souadad Kandemir, Resul Aytemur, ve Yağmur Yılan'ın da aralarında bulunduğu isimler, çalışmalarıyla renk kattı. Bir hafta boyunca sanata dair paneller ve tarihi gezilerle zenginleşen buluşmanın son gününde ise, Prof. Dr. Murat Ferman ve Prof Dr. Kemal İskender sohbetleriyle büyük ilgi gördü. Sergi, bir yıl boyunca açık kalacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/11/25/zeliha-demirel-vedat-ors-kadinlarina-ciplak-bir-bakis-ve-hareketli-minimalizm/", "text": "Resimlerde tekrar eden aynı kadınlar, hepimizi içeriden ve dışarıdan anlatan bir şeffaflıkla duruyorlar ve kadınların içinden izleyici de geçiyor. Herhangi bir zamana ya da mekana ait olmayan kadınlar boşlukta duruyormuş hissi uyandırabilir ilk karşılaşmada, resimle daha yakın bağ kurunca, boşlukta duran değil, boşluk yaratan kadınlar olduğu etkisi pekişiyor. TERRA olarak adlandırdığı son sergisinde daha çok son dönem çalışmaları yer almakla birlikte renkli çalışmalarından da örnekler görmek mümkün."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/12/12/bedri-baykam-miami-artweek-dunya-kupasi-ve-emperyalizm/", "text": "Sanatsever, koleksiyoner, galeri ve kurum yöneticileri Miami'ye akın etti. Otellerde yer kalmadığı gibi restoranlar bile tıklım tıklım doluydu. Belki milyonlarca sanatsever kentin damarlarında gezinip kah trafik tıkadılar kah para akıttılar kah çözümsüzlük yarattılar. Türkiye'de de inanılan bir kent efsanesi vardır: Birçok aktivite aynı anda yapılırsa daha çok katılım olur. Maalesef bunun gerçekle pek bir alakası yok. Çünkü insanlar dört günlüğüne İstanbul'a geldiklerinde aynı anda şehrin 10 noktasına yayılmış bir İstanbul Bienali ve Contemporary İstanbul'u görünce bu bir dayanışma ve güç patlaması yaratmıyor. Tersine, yabancılar bir günü tarihi dokuya ayırıp diğer aktivitelerin belki de ancak üçte birine katılarak gerilim akışına kendini teslim ediyor. Miami'de de Art Basel Miami, Art Miami+Context, Aqua Art Miami, Palm Beach, Modern + Contemporary, Art Wynwood, NADA, Untitled Art, Design Miami Scope gibi birçok fuar kenti doldurunca birbirlerine daha çok ziyaretçi pek taşımıyor. Hele katılımcı galericiler ve sanatçılar tam zor duruma düşüyorlar çünkü kendi etkinliklerinin başında kalma zorunluluğu ile keşfetme dürtüleri arasında yok oluyorlar. Mesela ben Şikago'dan Hilton-Asmus Gallery ile Miami Art Context'te yer alırken, ancak 1.5 günümü başka etkinlikleri izlemeye ayırabildim. Onda da hızlı adımlarla bir galeriden diğerine kendimi atarken bir süre sonra yalnız benim değil, herkesin işi otomatiğe bağladığını ve sanatı izleme keyfini kaybettiğini görebildim. Bu nedenle, insanlar bütün iyi niyetlerine rağmen kentin farklı yerlerine yayılmış etkinliklerin belki yarısını bile layıkıyla görmemenin çaresizliğini yaşadılar. Bu arada bizim sanatseverler, Türkiye'de çok pahalı buldukları fiyatların 100 ya da 500 misli fiyatlara eserlerin kapışılarak satıldığını gördüklerinde, bunun nedenlerini her açıdan sorguluyorlar mı yoksa sadece kör Batı dünyası hayranlığına mı kendilerini bırakıyorlar, insan merak ediyor! Efendim Almanya'nın değeri şu kadar yüz milyon Avro; Belçikalı şu futbolcunun değeri, Dünya Kupası'na katılan şu takımların toplam değerinden şu kadar daha fazla gibi yorumların anlamsızlığını da görüyoruz. Bazıları da bu sürprizlere en ukala tavırlarla kızıp köpürüyorlar! Çünkü onlara göre güçlünün ve Batı'nın en önemli temsilcilerinin hep kazanması lazım ancak birbirlerine karşı kaybederlerse bunun kabulü mümkün olur! Yani mesela Fas gibi bir takım alkışlanacağına, kendini emperyalizmin imaj maymunu haline getiren insanların oklarına hedef olabiliyor! Bu kişiler herhalde istiyorlar ki bonservis bedelleri alt alta yazılsın, en güçlü olanlar kazanmış sayılsın. İnsaf! Sanatta da Batılı iktidar odakları yalnız güçlü Batı ülkelerinin sanatçılarına dev kapitalleri akıtarak ve Batılı müzeler de yüzde 95 yalnız onlar için sergi açarak sahte bir sanat egemenliği içinde yüzdüklerini unutturmaya kalkıyorlar! İşin acı tarafı, bunu fark edemeyen diğer ülkelerden insanlar da ağır hayranlığa yenik düşüyorlar! Futbolda ise ne mutlu ki olaylar kapalı kapılar ardında alınan emperyalist kararlarla yürüyemiyor! Ama maalesef beyni Batı'nın kültür emperyalizmi tarafından yıkanmış insanlar Vah şu büyük takıma yazık oldu diye kendilerini paralıyorlar. Türkiye bundan 20 yıl önce dünya üçüncüsü olduğunda da Avrupa takımlarını yenerek o noktaya gelmedik, bu nedenle başarının pek bir önemi yok demişlerdi. Dünya tarihini bu kadar yanlış algılamış kişilerin, sanattan spora, ülkeler arası ilişkileri bu mantıklarla analiz etmeye kalkışmaları tam bir felaket."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/12/12/gorkem-utku-alparslan-modern-resmin-baslangici-uzerine/", "text": "Modern resim üzerine yazılan yazılar incelendiğinde, dönemin başlangıcının belirsiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu muğlaklığın giderilmesine katkı sağlamak adına bu yazıda, sanat felsefesi alanından yararlanılarak bir değerlendirme yapılacaktır. Arthur Danto'nun (1924 2013) da ifade ettiği ve daha önce de birçok kuramcının savunduğu anlamda felsefe, sanatın temel dayanaklarındandır. Bu bağlamda modern resmi değerlendirirken öncelikle modern felsefeden söz etmekte yarar var. Modern felsefenin kökleri, aydınlanma felsefesine dayanır. Aydınlanma felsefesinin temel tutumu; gerçeğe yani insan gerçeğine akılla ve aklın gereci olan deneyle yönelme; bütün konuları akılla aydınlatmayı isteme biçiminde ifade edilir. Bu yeni düşüncenin öncüsü olarak Rene Descartes (1596 1650) kabul edilir. Usçu düşüncenin en önemli temsilcilerinden olan düşünür, insanın elindeki en güçlü yetinin akıl olduğunu ifade ederek; deneyime şüphe ile yaklaşmıştır. Usçuluğa karşılık John Locke (1632 1704) ve David Hume (1711 1776) gibi deneyimciler gelir. Onlar da deneyimin, insan zihnini şekillendirdiğini savunarak, zihnin doğuştan boş bir levha olduğunu ifade etmişlerdir. Aydınlanma döneminde belirgin bir biçimde ayrışan bu iki eğilimin, beğeni ve güzellik üzerine olan yaklaşımları da oldukça farklıdır. Usçu düşünce idealizmden etkilenerek, beğeninin genel olması gerektiğini savunmuş, deneyimci düşünce ise kişiselliğini ön plana çıkarmıştır. Çünkü idealist düşünceye göre değerler doğuştan gelirken, deneyimcilere göre yaşantıyla şekillenir. Bu iki karşıt yaklaşım aslında sanata kendi pencerelerinden bir açıklama getirmeye çalışmışlardır. Örneğin, zihni öne çıkaran düşünürler sanatın duygusal yönünü fazla bularak, ahlakla olan ilişkisini sorunlu olarak ifade ederken, deneyimciler ise göreceliğinden söz ederek belirsizliğini vurgulamışlardır. İşte burada aydınlanmanın özgürlükçü anlayışını, ortaya koyduğu kapsamlı düşüncesiyle sanata uyarlayan ve ışık tutan Immanuel Kant'a (1724 1804) özellikle değinilmesi gerekir. Kant, usçu ve deneyimci akımları kapsamlı bir düşünce sistemiyle uzlaştırmıştır. Deneyimin, bilgimizin oluşmasında tek veri kaynağı olarak kabul edilmesini savunurken, bu veriyi bilgi haline getirenin zihin olduğunu ifade etmiştir. Zihin, mantık kategorilerine doğuştan sahiptir ve duyulardan edindiği veriyi, kategoriler yoluyla yorumlar. Bilgi aslında yorumdur ve nesnelerin gerçekliği tam olarak bilinemez. Bilgiyi, doğanın kategoriler yoluyla zihin tarafından yorumlanması olarak ele alan Kant, sanatı bilgi alanından ayrı bir yerde konumlandırmıştır. Çünkü bilgi, doğanın determinizmine dayalıdır. Ancak sanat, zorunluluklardan özgürleşme alanıdır. Bu bağlamda Kant sanatı; düşünce gücü ile yaratıcı hayal gücü arasındaki özgür oyun olarak ifade etmiştir. Kant'ın sanatı özgürlük ile ilişkilendirmesi, modern resmin de önünü açmıştır. Modern resim akımlarında ilk göze çarpan şey, doğanın zorunluluklarına karşı özgürleşmenin, biçime yansımasıdır. Biçimsel özgürleşmenin ve akademik anlayışa karşı olan tavrın, romantizm akımında başladığını ve daha sonra ortaya çıkan izlenimcilik akımında da artarak sürdüğü görülmektedir. Ancak her iki akım da doğalcı karakterlidir (Bkz. Resim 1 ve Resim 2). Özellikle izlenimcilik akımı, ışık duyumlarını tuvale aktarma anlayışıyla doğanın zorunluklarına karşı edilgendir. Yani yaratıcı hayal gücünden ziyade duyular ön plandadır. İnsan gerçeğine erişme düşüncesini önemseyen aydınlanmacıların, gerçek anlamda özgürlüğe bu yolla ulaşılacağını düşünmelerinin, sanata da uyarlanması olarak ele alacağımız modern sanatta gerçek ve özgürlük kavramları önemlidir. Bu bağlamda Wilhelm Worringer (1881 1965) de kısaca modern resmi, soyutlamanın özdeşleyime baskın geldiği bir anlayış olarak ifade etmiş ve Pablo Picasso (1881 1973) da kübizm akımıyla, zihinsel tinsel gerçekliğin peşinden soyutlama ile koşmuştur (Bkz. Resim 5). Modern resmin başlangıcına gelecek olursak; romantizm ve izlenimcilikte biçimsel özgürleşmenin başladığı ancak özdeşleyime karşı baskın hale gelemediği; gerçekçilik akımının insan gerçeğine yönelirken yine özdeşleyime bağlı kaldığı ifade edilebilir (Bkz. Resim 3). Yani bu iki akımda özdeşleyim baskın olduğu için modern resmin hazırlık aşaması olarak değerlendirilmelidirler. Picasso'nun ciddi anlamda etkilendiği Paul Cezanne (1839 1906) ve diğer art izlenimcilerde açık bir şekilde soyutlamanın baskın olduğu görülmektedir (Bkz. Resim 4). Bundan ötürü art izlenimcilerin, modern resmin başlangıcını temsil ettikleri savunulabilir. Resim: 1. William Turner, Aosta Vadisi, 1836 1837. Resim: 2. Claude Monet, İzlenim: Gündoğumu, 1872. Resim: 3. Gustave Courbet, Günaydın Bay Courbet, 1854. Resim: 4. Paul Cezanne, Yıkananlar, 1898 1905. Resim: 5. Pablo Picasso, Avignonlu Kızlar, 1907. Albayrak, M. (2012). Estetik'in Serüveni. Ankara: Akçağ Yayınları. Danto, A. (2014). Sanat nedir. . İstanbul: Sel Yayıncılık. Eroğlu, Ö. (2015). Modern Sanat 20. Yüzyılda. İstanbul: Tekhne Yayınları. Gökberk, M. (2018). Aydınlanma Felsefesi, Devrimler ve Atatürk. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınları. Hançerlioğlu, O. (1993). Düşünce Tarihi. İstanbul: Remzi kitabevi. Kant, I. (2020). Arı Usun Eleştirisi. . İstanbul: İdea Yayınevi. Lynton, N. (2009). Modern Sanatın Öyküsü. . İstanbul: Remzi kitabevi. Platon, (2001). Devlet. . İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları. Tunalı, İ. (2008). Felsefenin Işığında Modern Resim. İstanbul: Remzi Kitabevi. Worringer, W. (2017). Soyutlama ve Özdeşleyim. . İstanbul: Hayalperest Yayınevi. Yetkin, S. K. (2007). Estetik Doktrinler. İstanbul: Palme Yayıncılık. Snowstorm, _Avalanche, _and_Thunderstorm 1947.513__Art_Institute_of_Chicago. jpg (14.11.2022). Resim 2. https://upload. wikimedia. org/wikipedia/commons/thumb/5/54/Claude_Monet%2C_Impression%2C_soleil_levant. jpg/1024px-Claude_Monet%2C_Impression%2C_soleil_levant. jpg (14.11.2022). Resim 3. https://upload. wikimedia. org/wikipedia/commons/thumb/9/93/Gustave_Courbet Bonjour_Monsieur_Courbet Mus%C3%A9e_Fabre. jpg/1024px-Gustave_Courbet Bonjour_Monsieur_Courbet Mus%C3%A9e_Fabre. jpg (14.11.2022). Resim 4. https://upload. wikimedia. org/wikipedia/commons/thumb/2/25/Paul_C%C3%A9zanne%2C_French The_Large_Bathers Google_Art_Project. jpg/1024px-Paul_C%C3%A9zanne%2C_French The_Large_Bathers-_Google_Art_Project. jpg (14.11.2022)."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/12/12/ilhan-koman-konulu-resim-yarismasi-son-teslim-tarihi-27-12-2022/", "text": "Resim yarışmasının amacı 17 Haziran 1921'de Edirne'de doğan ve 30 Aralık 1986'da Stockholm'de sonsuzluğa uğurlanan Türk da Vincisi olarak da anılan Edirneli İlhan Koman'ı ölüm yıldönümünde anmak ve doğduğu kentte sanatçı ile özdeşleştirilecek etkinliklerin gelenekselleşmesi adınadır. Yarışmaya katılacak resimler İlhan Koman'ı ve sanat işlerini hayal etmek, onun yaşamından esinlenerek imgelemeler yaratımına salık verecek mahiyette olmalıdır. İlhan Koman'ın tarihi görsellerinden ve eserlerinden esin bularak oluşturulacak katılımlar yarışmanın aradığı içeriğine uygun olacaktır. Yarışma 6 yaşından büyük bütün katılımcılara açıktır. Her sanatçı, yarışmaya iki adet farklı orijinal işle katılabilir. Yarışmaya katılan sanatçılar, sergi için seçilen yapıtlarını Trakya Üniversitesi Plastik Sanatlar Topluluğu'na ve Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği'ne bağışlamış sayılırlar. Yarışmaya katılım ücretsizdir. Gönderilecek her iş orijinal olmalıdır. Bunlardan birisi Trakya Üniversitesi İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi koleksiyonuna alınacak, diğeri ise sergi amaçlı kullanılacaktır. Yarışmaya katılan eserler geri gönderilmeyecektir. Yarışmaya; kömür kalem, yağlı, pastel, kuru pastel, kurşun kalem, rapido, sulu boya, akrilik boya, sanguine, vb. teknikleri ile gerçekleştirilen kağıt üzerine yapılan çalışmalar kabul edilecektir. Yarışma bu tekniklerin bir arada kullanımına da açıktır. Baskılarda kullanılacak kağıdın ebadı 50 cm x 70 cm olmalıdır. Çalışmalar, sert bir malzemenin içinde, çerçevelenmemiş, paspartusuz olarak gönderilmelidir. Yukarıda belirtilen ölçülere uymayan işler kesinlikle değerlendirmeye alınmayacaktır. Yarışmaya gönderilecek eserler son üç yılda yapılmış olmalıdır. Her baskı muhakkak imzalanmalı ve numaralandırılmalıdır. Her işin arka yüzünde kurşun kalemle sanatçının adı-soyadı, işin künyesi, sanatçının e-posta adresi, telefonu ve posta adresi yazılmalıdır. Sanatçılar, baskılarını 27.12.2022 tarihine kadar elden ya da posta yoluyla Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi 22050 Karaağaç EDİRNE adresine teslim edebilirler. Posta/kargo yolu ile gönderilecek çalışmalar, belirtilen adrese en geç 26.12.2022 akşamı ulaşacak şekilde gönderilmelidir. Geç başvurular kabul edilmeyecektir. Kargo nedeniyle oluşabilecek kayıp veya zararlardan Trakya Üniversitesi veya Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği sorumlu değildir. Çalışmaların postalama masrafları sanatçılara aittir. Seçici Kurul Üyeleri yarışmaya katılamazlar. Seçici Kurul Üyelerinden bir veya birkaçı değerlendirmeye katılamazsa oluşacak bu boşluk çağrılacak Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim Eleman ı ile telafi edilecektir. Sergiye katılan ve ödül alan yapıtların her türlü kullanım hakkı Trakya Üniversitesi Plastik Sanatlar Topluluğu veya Edirne Tanıtım ve Turizm Derneği'ne aittir. Dereceye girmeye hak kazananlara, ödülleri, Trakya Üniversitesinin düzenleyeceği sergi açılışında elden verilecektir. Sergi açılış günü alınmayan ödüller kargo ile karşı ödemeli gönderilecektir. Sergilenen işlerin tümü bir elektronik katalog ile belgelenecektir. Sergilenmeye hak kazanan sanatçılara e-katalog ve e-katılım belgesi e-posta yolu ile gönderilecektir. Şartnamede belirtilmeyen konularda seçici kurul kararı geçerlidir. Yarışmaya katılanlar yukarıdaki koşulları kabul etmiş sayılırlar. Seçici kurul üyeleri tarafından yarışmaya başvuran eserler arasından sergilenecek eserler değerlendirilerek seçilecek ve içerisinden İlk üçe giren belirlenecektir. Dereceye girmeye hak kazananların ödülleri Trakya Üniversitesi tarafından düzenlenecek olan sergi açılışında veya 30 Aralık İlhan Koman Anma Günü etkinlikleri kapsamında verilecektir. Yarışma sonuçları 29 Aralık 2022'de http://guzelsanatlar. trakya. edu. tr/ web ve @tu. plastiksanatlartoplulugu Instagram adresinden duyurulacaktır. Sergileme: Sergilenmeye hak kazanan her esere 1 adet eskiz defteri verilecektir. Çocuk Katılımcı Teşvik Armağanı: En başarılı bulunan çocuk katılımcıya pastel boya takımı verilecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2022/12/22/goc-resim-yarismasi-sonuclandi/", "text": "Lüleburgaz Belediyesi'nin düzenlediği Göç temalı resim yarışmasında dereceye giren eserler belli oldu. Seçici kurul tarafından yapılan değerlendirmede birinci Raife Tokyürek, 2'nci Uğur Akın, 3'üncü Selin Zehra Eker olurken; Burak Erim, Zeynep Çaylı, Fahri Ertürk Mansiyon Ödülü'ne layık görüldü. Eserler 26 Aralık'ta kapılarını ilk kez açacak LYSA Sergi Alanı'nda 8 Ocak'a kadar sergilenecek. Lüleburgaz Belediyesi'nin 2022 Göç Yılı çerçevesinde düzenlediği Göç temalı resim yarışmasında dereceye giren eserler belli oldu. Bu doğrultuda Raife Tokyürek birinci, Uğur Akın ikinci ve Selin Zehra Eker de 3'üncü oldu. Bununla birlikte Burak Erim, Zeynep Çaylı ve Fahri Ertürk de Mansiyon Ödülü'ne layık görüldü. Dereceye giren 6 eserin yanı sıra ön değerlendirmeyi geçen toplam 22 eser LYSA'da ilk kez kapılarını sanatseverlere açmaya hazırlanan Sergi Alanı'nda sanatseverlerin ilgisine sunulacak. Trakya'nın en modern sergi alanlarından biri olan LYSA Sergi Alanı kapılarını 26 Aralık saat 18.00'de açacak. Sergi 8 Ocak 2023 tarihine kadar sanatseverlerin ilgisine açık olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/02/deniz-gokduman-resim-sinema-distopya-tarihleriyle-sinemadan-distopik-sahneler-sergisine-degerlendirme/", "text": "Geleneksel anlayışın bir devamı olarak güzel arayışının memuru 6 sanatın ilki gösterilen resim, sonradan aileye katılmasıyla yedinci olarak ifade edilen sinemaya esin vericilik konusunda daha cömert olmasıyla bilinir. Tabi bu resmin kendi tarihini nereden başlattığımızla da ilgilidir. Resim, hala gündemde olan şövale süreçleriyle kendini gerçekleştirdiyse o zaman antik ve kutsal edebi mirasların biçimlere ve yüzeye dönüştüğü medya varlığı olarak aydınlanmanın tüm süreçlerinin ilham taşıyıcısı ve görsel kaynağı olacaktır. Fakat resmin tanımını on binlerce yıllık birikimin bir tezahürü olarak kabul ettiğimizde o zaman aslında sanatın en çok resim olduğu ama sonradan dallara ayrılacak tüm ailenin bir bütün halindeki antropolojik bir başka tanıma çaresiz kalacağızdır (Breuil, 1962: 33; Yalçınkaya, 2009; Bingöl, 2015: 12). Mağara sanatı okumaları bize resmin, içerisinde dansın, müziğin ve tüm teatral pratiklerin doğaçlamaya dayanan arkeolojik bir gesamtkunstwerk ya da happening etkinliklerinin, duvarlarda silinmemiş ritüel tortuları olduğunu hatırlatacaktır (Huyghe, 1962: 16; Yalçınkaya, 1975: 212; Tansuğ, 1976: 93). Sanatı tüm tarihiyle kavramaya çabalayan biz, sinemanın gümüş iyonların hapsedildiği filimsi zindanlardaki fotonik kazıntılar olarak görmeye dayanan aşırı malzeme bilimci tanımından vazgeçeriz, hal böyleyken resim ile sinemanın birbirinden ayrışamadığı sanat tarihsellikler de bulunmaktadır diyeceğizdir de... Mesela Mısır Sanatı'nda 11. Hanedana tarihlenen Beni Hassan'daki 3. Bakt'ın mezar armağanı olarak yapılan 9 frizli kireçtaşı üzeri duvar sanatı kuşkusuz ki sadece resim değil, erken bir sinema olduğu da ileri sürülebilecektir (Bingöl, 2015: 57). Beni Hassan'daki duvar sanatının resim olarak tanımlanmasının yanı sıra sinema olarak da tanımlanabilmesindeki muhasebe, estetiğin üretim süreci ve biçimiyle yapılan yoldan değil de tüketim süreci ve bu sürecin sonundaki izleniminin hesabıdır. İzlenim ve bunun bir sonucu duyumsal çıktılarla bir sonuca ulaşan beğeniye etki eden parametrelerden biri de yapıtın biçim dilidir. Biçim dilinin her dil gibi bir grameri vardır ve bu gramer, sanat dalının kendi sanat tarihsel süreciyle şekillenmiştir. Sanatın her dalı gibi sinemanın da ortaya koyduğu ve bu yüzden kendisiyle daha çok anılan duyarlılıklar ve bu duyarlılıkların etrafında örgütlendikleri temalar bulunmaktadır. Bu duyarlılıkların yaygınlaşmasında sanatın tüketim ilişkisi de önemlidir. Sinema, tıpkı roman gibi izleyicisine/okuyucusuna bir akış içerisinde anlatı katmanlarını ayrıştırabilme kolaylığı sunması nedeniyle daha avantajlı bir gramerdir. Sinemanın katmanları ayrıştırabilmesiyle anlatı da bağımsız yani bir metne bağlı kalmaksızın resimden farklı olarak ardı ardına gelen görsel akış, anlatının üçlü sac ayağını verir: özne, nesne ve eylem. Böylece anlatımda öznenin, nesne ve eylem; nesnenin özne ve eylem; eylemin özne ve nesne ilişkileriyle içkin tanımı yapılabilmiş olur. Bu özne, nesne ve eylemin kendi kendileriyle tanımlanabilmesi sinemaya tıpkı romanda olduğu gibi kendi kurgusunu yapabilme gücü de vermiştir. Gerçi bunun da resimdeki kökleri ve uzantıları bulunmaktadır. Mesela baktığımızda Gustave Dore'nin gravür serilerindeki anlatı dili görsel adımlarla izleyicide bir önceki adımdan sonrası öngörülebilir neticelere taşımaktadır (Zafran, Rosenblum ve Small, 2007: 37, 101). Bunu Romantizm Akımı çerçevesinde alegori serileri oluşturan başka sanatçılarda da hatta Modernizm Dönemindeki çeşitli manifestolara ve akımlara bağlı iş üreten sanatçılardan istenen özel sipariş serilerinde de bulabiliriz. Anlatı, zaman içerisinde doğaüstü karakterlerden sıyrılarak gerçekleşmiş, inandırıcılık konusunda belli bir olgunluğa ulaşınca da adına tarih denmiştir. Toplumlar da bireylerin bir an olsun bırakmadıkları saplantıyla yaptıkları gibi zihin kırıkları aynasından kendine bakar ve şöyle olmasaydı böyle olurdu muhakemesi için camın arkasına sürülmüş sırra, yani tarih yazımına ihtiyaç duyar. Çünkü gelecek hazırlıkları için insanoğlunun elindeki tek kaynak geçmiştir. Sanatın biçimsel dil bilgisi geliştikçe anlatı özellikleri de gelişmiş, böylece insan, tarih yazıcılığına paralel anlatıları edebiyat da dahil sanatın tüm kollarıyla ele almışlardır. Belli bir olgunluğun aşımından sonra görülmüştür ki romancılar ve sinemacılar insanlığa yeni kahin rolleriyle ışık tutmaya başlamıştır. Bir mekan yaratımı olan resim, beyaz perde önünde mekanların süreklilikle değiştiği sinema pratikleri açısından ısrarlı ve yaygın bir alt metin kaynağı olduğu açıktır. Hatta 6. yüzyılın sonu ve 7. yüzyılın başında kutsal makamda oturan Papa Büyük Gregor'un (590-604) resim tarihi için hala tartışmalı... resim okuma yazma bilmeyenlerin incilidir ifadesi hatırlanacak (Duggan, 2005: 63) olursa kilise sanatının eskinin Hollywood'u olduğu da düşünülecektir. İslam sanatları için tasvir utangaç bir sosyolojik özellik göstermiş olsa da Erken Hristiyanlığın yer altı örgütlenmesini düşündüğümüz de ikonik imajların bir cemaati şekillendirdiği de hatırlanacaktır. İnsanlık tarihi kadar eski olan resim, insanlığı değiştiren her kırılmada kendisine bir vuru almış ve küfesindekileri bıraka bıraka ama hiç düşmeden ilerlemiş, dolayısıyla resim, resim olurken arkasında başka tohumların serpilmesine aldırış etmemiştir. Sinema da açıktır ki bunlardan biridir. Ses ve rengi de tekniğine katan sinema dans, müzik ve tüm teatral özellikleri artık kendisinde buluşturmuştur. Edebiyatın roman türünün serbest kalemden doğan ruh mühendisliğine tam karşılık bulamasa dahi resimde ve şiirde sık rastladığımız gönderme, kinaye, ima özelliklerini ödünç alarak biçim diline katmıştır. Böylece kamera önündekilerin figürasyonunda kamera arkasındakilerin tahayyülünde insanlığa yeni kehanetler için büyülü bir sosyolojik laboratuvar haline gelmiştir. İnsanlığın kendisine yeni bir gelecek arayışı sınırlı ömründe umduğunu bulamayacağını sezmesinden doğan insanlık kadar eskiye dairdir. Fakat değişmez metinlere getirilen yorumlar, özgün metinler yarışını başlatmış, bu noktada, Thomas More'un 1516'da kaleme aldığı Ütopya öne çıkmıştır. Tabi bu adla doğmamış olsa bile halen gündemde olan Platon'un Devleti birçoklarınca ütopyaların en eskisidir. Platon'un toplumsal daha iyiyi arayışı hem doğu hem de batı literatürlerinde yankılar ve muadilere salık vermiştir. Antik Yunancadan türetilen ve dilimize ütopya olarak geçen sözcüğün köken anlamı aslında yok öyle yerdir. Bu sözcük ilk kez Thomas More'un eseriyle görülmektedir. Antik Yunancada böyle bir kullanım görülmemiş, Britanya Rönesansının sözcük sihirbazlığının ürünüdür. Ütopyanın güncel anlamına karşılık olacak yer mitolojide hedonist karakteriyle de bilinen satirlerin tanrısı Pan'ın Mora Yarımadasındaki hakimiyet alanı olan Arkadia'dır. Burada tasvir edilen evren, doğa ile içiçelik ve sonsuz aylaklık alanının idealindeyken sayıları 19. yüzyılda artan ütopist tasvirlerin arayışı daha çok adil bir kent yaşamına dönmüştür. Ütopyalar müreffeh ve huzurlu kentte mutlu yurttaşlar betimlemeleridirler. Genellikle belli bir eşiği aşmış, kirişi kırmış endişe ve korkuyla ilişkilendirilen distopya tasvirlerinde mezalim, felaket, dehşetengizlik ve çürüme görülmektedir. Distopya, bireyin toplum için fedakarlığının kurbanlığa dönüşümüdür. Ortadoğu tek tanrıçalığının mahsulü olan iyi olan kutsal metinlerin gizli öznesi Tanrının yerine bazen Tanrı kadar görülmez ama hissedilen toplumu yönlendiren güçler bulunacaktır. Distopya teması bu gizemin mağduru olan kahramanın ya da karşı-kahramanın üzerinden anlatılır. Fritz Lang dehasıyla yönetilen Metropolis sadece ilk bilim kurgu filmi kabul edilmeyecek; kontrol edilen, manipülen edilen, kalıplara hapsedilmiş toplumsal örüntüleriyle bir distopya da ortaya koyacaktır. Jean-Luc Godard'ın 1965 yapımı Fransız yeni dalgasını oturttuğu Alphaville, robotların iktidarına dair filmlerin öncülerindendir. Toplumsal çürüme ve manipülasyona dayalı demokrasiyi tehdit eden üst teknokrasinin distopik kurgusu yapılmaktadır. Sovyet yönetmen Tarkovsky'nin baş yapıtlarından olan Stalker sadece anlatı diliyle değil, kamera arkası itibariyle de bir distopyadır. Öyle ki filmdeki belirsizlik alanına verilen bölge adı, filmden 7 yıl sonra yaşanan Çernobil'in birincil nükleer felaket alanına da verilmesi kurgunun gerçeğe dönüşümü olarak hatırlanmaktadır. 1999 yılında Wachowski kardeşlerin Matrix'i ve en az onun kadar iyi Josef Rusnak yönetmenliğindeki 13. Kat Berkeley gerçekçiliğine gönderme yaparak aslında bir simülasyonda yaşadığımıza ve bu simülasyonun çöküşü kurgusuna temellenen anlatımlardır. Emeğin yeniden üretiminin bilinmeyen bir şekilde durduğu Alfonso Cuaron'un yönetmen koltuğunda 2006 yapımı Son Umut kontrol edilemeyen mülteci akımları ve nedeni belirsiz kısırlığı inceleyen bir başka distopik örnek olarak sinema tarihinde yer almaktadır. Son Umut'un senaryosu 1992 yılında yayımlanan Phyllis Dorothy James'in aynı adlı eserinden uyarlamıştır. Distopik filmler tarihinde romandan uyarlanan bir başka film de Otomatik Portakaldır. Kubrick yönetmenliğindeki 1971 yapımı filmin senaryosu 1962 yılında yayımlanan Anthony Burgess'in aynı adlı eserinden uyarlanmıştır. Geçtiğimiz günlerde Sinemadan Distopik Sahneler adlı bir sergiyle tersine sanatsal bir uygulamayı tanıkladık. Böylece çok büyük bir genellikle sinemanın görsel imaj kaynağı olan resim bu kez sinemadan kendisine imajlar topladı. Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Kerem İşcanoğlu'nun da işinin yer aldığı sergide öğrenci işleri çoğunluktaydı. Sergiye katılan öğrenci sanatçılar sırasıyla Aslı Kınalı, Enes Çamlıbel, Ceren Gökduman, Hamit İzmir, Pelin Cansu Gürol, Ali Volkan Çelik, Naim Enes Daşdemir, Esranur Kalaycı, Beyza Akman, İzlemnur Ekim, Mehmet Ali Demir, Mehmet Koçdemir, Meleknur Sönmez, Onur Örnek, Selin Zehra Eker, Sema Bulut'tur. Sergide yer alan bazı işleri değerlendirecek olursak portre ağırlık işlerin öne çıktığı sergide dördüncü duvarı zorlayan sahnelerin özellikle seçildiği görülmektedir. Onur Örnek'in Truman Show filminde sahneleri tuvale düşeyden tersine bir sinematografik zamanla verdiği tek tuvalde dört sahneli iş izleyenlerin hafızalarından kolay kolay silinmeyecek bu filmin akışında görünmez tutsaklıktan bilinmeyen özgürlüğe akışına bir zıtlık oluşturarak sinema yoluyla resimsel başkaca bir distopik anlatı oluşturmuştur. Örnek'in eseri serginin en başarılı işlerinden biri olarak öne çıkmaktadır. Ceren Gökduman'ın 2013 yapımı The Purge filmindeki Kibar Liderin geniş açılı kameraya karşı konuştuğu sahneleri iki farklı işle çalışarak çıplak göz izlenimi dışındaki görünüşleri resim portresi haline getirmesi optik bozumun resim pratiği ile haptik bozuma aktarılması dikkat çekmektedir. İzlemnur Ekim ve Pelin Cansu Gürol'un Love, Death & Robots filmindeki karakterlerin abartılı yüz-vücut dekorasyonlarını resme aktarmalarıyla sıradan bir atölye içi modelle çalışmada fırsat bulamayacakları meydan okuma durumları resim sergisine zenginlik katmıştır. Blade Runner 2049 adlı distopik filminden kendine sahne seçen Ali Volkan Çelik'in ise yüzlerce solucanı gösterdiği sahne kamera işini resme taşırken ipliksi anatomileri olan canlılar kümesinin boğumlarına, dokularına ve gölgelemelere gösterdiği özeniyle çalışkan bir öğrencinden beklenen işi ortaya koymuş, dar bir paletle yaratılan desen resme yakından bakmaya çağıran detayları barındırmasıyla sergiye albeni katmıştır. Enes Çamlıbel ise, 2010'lu yıllarda yeniden ele alınan Maymunlar Cehennemi serilerinden alınmış bir sahneye ait tabloyla sergide yer almıştır. Çamlıbel eserinde, sahnenin dramatizmine aynı rengin tonlamalarına sığdıran bir paletle katılarak adeta filmin üslubunda yer almayan film noir etkileriyle çalışarak tuvale taşımış; böylece sahneye ancak ressamca bir beğeniyle ortaya konacak özgün bir yorum göze çarpmaktadır. Bingöl, O. (2015). Arkeolojik Mimari'de Resim (İÖ 30,000 500). Ankara: Bilgin Cultural and Arts Publications. Breuil, A. H. (1962). The Paleolithic Age. In R. Huyghe Art and Mankind: Larousse Encyclopedia of Prehistoric and Ancient Art. (pp. 30-40). London: Paul Hamlyn Ltd. & Newyork: Prometheus Press. Younge, L. H. (1747). Utopia: or, Apollo's Golden Days. Dublin, Ireland: George Faulkner. Başlı başına bir sanat olan sinemaya getirilen bu ifadeye katılmamaktayız. Bütüncül veya Bütünsel Sanat diye çevirebiliriz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/14/isil-savaser-fotorealizm-hiperrealizm/", "text": "Soyut Sanat ve Pop Art'ın uzantısı olarak 1960'larda ABD'de ortaya çıkan bu akım günümüzde de hala devam etmektedir. Fotorealizm ya da Fotogerçekçilik'i Amerikalı sanatçı Audrey Flack, şöyle özetlemiştir Gerçekçilik için bir içgüdü var, kendini yenileyebilecek güçlü bir güdü... Fotogerçekçi resimlerin etkisi ise hayatını yansımaları olmalarından gelmektedir. Ama bunların hepsi yalnızca yansımalar değildir. Bu resimler daha çok hayat skalasının dışında, onun çok üzerinde ya da çizgi altında kalmış noktaları parlak ve canlı renk dokunuşları ile ortaya çıkarırlar. Foto gerçekçi sanatçılar, klasik gerçekçi ressamların çalıştığı gibi tuvallerini konunun önüne taşımak yerine, konuyu fotoğraflayarak çalışma mekanlarına taşımışlardır. Fotogerçekçilik diye adlandırılan bu resimler Pop Art sanat akımının devamı olup, konu olarak da popüler kültür öğeleri dikkati çekmektedir. ABD'deki Pop Art'ın yarattığı ortamda ortaya çıkmış olan Fotorealizm Pop Art'tan çok daha fazla fotoğrafa bağımlı olmuştur. Sanatçılar, hedefledikleri gerçekliği değil fotoğrafik gerçekliği resmetmişler ve kullandıkları teknik farklı olsa bile resimlerini, taşıdıkları ipuçlarıyla ortaya koymuşlardır. Fotogerçekçi resimlerde konu, klasik gerçekçi resimlerdekine benzer olsa bile çoğunlukla alan derinliği kavramının tuvale aynen yansıtıldığı gözlenmektedir. Klasik gerçekçi ressamlar çalışmalarındaki her detayı en net haliyle resmetmişlerdir. Çünkü o anda çalıştıkları anlamı tuvale aktarırken gözlerini o alana odaklamak durumunda kalmışlardır. Fotogerçekçi ressamlar ise genellikle bir fotoğrafın üzerinden çalıştıkları için netliği gerçekte olduğu biçimi ile değil, fotoğrafta yakalandığı biçimiyle aktarmışlardır. 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren de Batı'daki pek çok ressam fotoğraftan yararlanarak resimler üretmişlerdir. Fotorealizm sözcüğünden de anlaşıldığı gibi bu biçimlemede nesne ve canlıların görüntülerinin gerçek optik canlılığı ön plana alınmakta ve dikkatle boyanmaktadır. Pop Art sanatçılarının keşfettiği fotoğraftan faydalanma çalışmalarını en fazla Fotorealistler önemsemişler ve seçilen yer yanında kişilerin veya canlıların fotoğrafları normal ya da normal dışı ölçülerde çeşitli tekniklerle büyütülüp canlı imajı verilerek boyanıp, yeni bir gerçekçi tuval resmi oluşturmuşlardır. Fotorealist resmin ilk örneğini veren sanatçı olarak İngiltere doğumlu Malcom Morley gösterilmektedir. Kartpostallardan yararlanarak 1960'lı yılların ortalarından itibaren pek çok foto resim üretmiştir. Fotorealizmin benzerlik ve gerçeğin yanılsamaya varan bir biçimlemesi söz konusudur. Fotoğrafın objektifinin saptamalarına, boyasal olanaklarla mükemmel bir gerçeklik kazandırılmakta ve resmedilen nesne adeta gerçekmiş gibi görünmektedir. Fotorealist boyamada boyasal buluşlara yer verilmemektedir. Akımı benimseyen sanatçılar, etraflarındaki dünyaya ait fotoğrafların bir parçasını alıp tuvale aktarmışlar, oluşan imgelerin denetimi altında çalışmalarını tamamlamışlardır. Malcom Morley, 1960'ların ortalarından itibaren magazin dergilerindeki fotoğrafları geniş tuvallere kopya etmiştir. Morley'in resimleri Warhol'un foto mekanik yöntemi ile fotoğraf imgelerine dönüştürülen resimleri ile hem kıyaslanabilmekte, hem de karşıtlık oluşturabilmektedir. Morley'in Yarış Alanı resmi yüzeysel özelliklerden çok, anlamda seçiciliği akla getirmektedir. 1969'da bir hipodromu betimlemiş, Race-Track adını verdiği bir afiş yapmıştır. Bu gerçekçi görüntüyü üzerine çizdiği çapraz iki kırmızı çizgi ile iptal etmiştir. Bu tavır, sanatçının imgeyi doğruladığı ancak gerçekliği yadsıdığı anlamını içermektedir. Morley, Rotterdam önündeki SS Amsterdam Gemisi (1966) isimli çalışması Fotogerçekçiliğin önemli çalışmalarından birisi olmuştur. Fotogerçekçilik akımı için Hipergerçekçilik, Hiperrealizm, Keskin Odak Gerçekçiliği gibi isimler de kullanılmaktadır. Sanatçılar, üzerinde çalıştıkları fotoğrafı hiç değiştirmeden ve herhangi bir yorum katmadan olduğu gibi resim yüzeyine aktarmaya çalışmışlardır. Fotogerçekçi resimlerde konu, teknik ve uygulamalar bakımından farklılıklar olsa da sanatçılar genellikle endüstri tüketim toplumu kültürü kapitalizm ve çevredeki simgesel nesnelere ilgi duymuşlardır. Dolayısıyla fotoğrafik görüntüyü tuvale aktarmayı hedefledikleri için, nesnenin aslı ile ilgilenmemişlerdir. Bu yönleriyle Fotogerçekçi sanatçılar, yaşamı olduğu gibi vermeyi amaçlayan gerçekçi ressamlardan ayrılmaktadırlar. 1970'te New York'taki Whitney Sanat Müzesi'nde düzenlenen bir sergiyle akımının sanatçıları tanıtılmıştır. ABD'deki sergiler sayesinde Fotogerçekçilik akımı 1970'ten itibaren hızla yayılmıştır. Akımın anavatanı olan ABD'de Richard Estes, Chuck Close, Charles Bell, Ralph Goings gibi sanatçıların başını çektiği gruptan özellikle Close ve Estes en bilinen sanatçılar olmuştur. Close, hareketsiz duran insan yüzlerini tuvaline aktarırken Estes, caddeleri resmetmiştir. Bunlar, gerçekleşmesi mümkün en katıksız doğacı resimler olup, bu konuda en çekici örnekleri Estes vermiştir. Bu tür yapıtlarda, sanatçılara özgü yargıların zenginliği ön plandadır, bilinçli veya bilinçsiz olarak verilen bu yargılar tuvaldeki imgenin yardımıyla görsel verilerle birleştirilmiştir. Bir fotoğraf makinesi yalnızca teknik değişkenliklerin sınırladığı bir nesnellik ile çevreyi görmektedir. Elindeki fotoğrafı yorumlayan sanatçının, çalışmalarına kendi kişiliğinden de bir şeyler katması kaçınılmazdır. Sanatçı, burada ışığa dayanarak oluşturduğu bir imgeyi boyaya dayanarak sabitleştirme sorunu ile karşılaşabilmektedir. Bu tür resimler izleyiciye düşünülmesi gereken pek çok nokta da sunabilmektedir. Örneğin: Richard Estes'in Lokanta adlı resmi, camına arkadaki binaların görüntüsünün yansıdığı bir lokanta vitrininden ve içeri bakarken gördüğümüz iç içe geçmiş çeşitli yüzeyler ve düzlemlerden oluşmaktadır. Bu resimde hem ayrıntıları üzerinde durulmamış geniş alanlar, hem de dağınık şekilde yığılmış zengin ayrıntılar bulmak mümkündür. 1980'li yılların ortalarında Gerhard Richter gerçekçi foto resimler kadar soyut resimler de üretmiştir. Alman ressam Richter, bulanık siyah beyaz fotoğraf görünümünü taklit eden 15 resim içeren 18 Ekim 1977 adlı yapıtını ilk olarak 1960'lı yıllarda Morley'den önce üretmiştir. Amerikalı sanatçı Eric Fischl'in resimsel gerçekçiliği, döneme uygun olarak betimleyici görünmesine rağmen yapıtları aynı zamanda fotoğraf ve film ile bağlantılı değişik temsil türleri ile içten içe parçalanmıştır. Fischl'in resimlerindeki yalınlık, kısmen 1920'li ve 1930'lu yıllardan, yapıtları 1981 yılında sıkça sergilenmiş olan Amerikalı gerçekçi ressam Edward Hopper'den etkilenmiştir. Amerikalı fotogerçekçi ressam Chuck Close (1940- ) bir fotoğrafı referans alıp onu karelere böldüğü bir tuvale boya tabancası ile resmetmek sureti ile çalışmıştır. Bu resimleri fotoğraftan ayırt etmek çok zor görünmüştür. Fotogerçekçilik, genellikle anlamı aktarmak, toplumsal ve kültürel konularda yorum yapmak için göz oyununa bel bağlamıştır. Fotogerçekçilik fotoğraf özelliklerinin ve kalitesinin resmedildiği bir sanat olarak şekillenmiş olsa da heykel sanatında da uygulama alanı bulmuştur. Heykel alanında John de Andrea'nın çıplakları ve Duane Hanson'ın (1925-1996) her biri gerçek ölçülerde ABD toplumun prototip insanları hiperrealist yapıtların önde gelen örneklerini teşkil etmektedir. Foto Gerçekçilik akımının ürünleri Amerikan yaşam tarzının izlerini taşımaktadır. Resimlerde dönemin popüler kültürünün ikonaları sayılabilecek Amerikan yol üstü restoranları, motosikletler, otomobiller, renkli şekerlemeler, gece kulüplerinin girişleri, neon ışıklı tabelalar ve o dönemin insanları konu olarak işlenmiştir. Hiperrealizm ise aşırı gerçekçilik anlamını taşımakta ve resimde foto gerçekçiliği yakalamayı hedeflemektedir. Hiperrealist yağlı boya ve akrilik çalışmaları üretim sürecinde, çoğunlukla fotoğraf kullanılmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/14/ressam-ve-akademisyen-fahri-sumer-vefat-etti/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına değerli katkılarda bulunmuş Fahri Sümer'in vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Fahri Sümer'in rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1942 yılında Bozüyük'te doğdu. 1965 yılında Istanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nü Halil Dikmen, Cemal Tollu, Neşet Günal Atölyelerinde tamamladı. 1965-1967 yılları arasında vatani görevini Izmir'de yaptı. 1981 yılında Izmir Buca Yüksek Öğretmen Okulu'nda göreve başladı. 1982 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nden Sanatta Yeterlilik aldı. Aynı yıl Doçent oldu. 1987 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Buca Eğitim Fakültesi Öğretim Üyeliğine kabul edildi. 1992 yılında Profesör ünvanını aldı. Resimsel kişiliğini Rembrandt, Cezanne, Bernard Buffet ve Çin, Japon sanatlanndan etkilenerek oluşturdu. Azaltılmış renk ve leke değerleriyle yöresel konuları işledi. 1990'lardan bu yana yaptığı peyzajlarda çoğunlukla Ege yöremizin kıyı-kent pitoreskinin duyarlı yansımalarını buluruz. Çizgiyi ön planda tutan bir oluşum içinde, insanla yaşadığı çevre arasındaki uyumu soyutlayıcı bir eğilimde yansıtır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/17/zeliha-demirel-senol-yorozlu-our-boys-did-it/", "text": "Sanatçı olmanın, üzerinde isminizin yazılı olduğu bir bayilik hülyası haline geldiği bu çağda bize samimiyetle, toplumsal duyarlılıkla seslenen çağdaş bir sanatçı Şenol Yorozlu. Son dönem çalışmaları Brieflyart'ta sergileniyor. Serginin başlığı Our Boys Did It / Bizim Çocuklar Başardı! Doğrudan ama ters hamleyle bizi sorgulamaya iten bu başlık, daha çok yaşı genç olanlar için ilk karşılaşmada bir başarı öyküsü gibi algılanırken; belleğimizi yokladığımızda, bedelini pek çok hayatı feda ederek ödeyip geçtiğimiz toplumsal bir eşiğin gerçeğini hatırlatır. Dünyanın herkesi yaraladığı, yaralamadıklarını da öldürdüğü gerçeğini yaşantımız süresince öğreniyoruz. Katmanlı okuma gerektiren demlenmiş çalışmalar Şenol Yorozlu'nun son sergideki resimleri ve enstalasyonu, adeta katman perspektifi, kazıdıkça her katmandan taşan çığlık seslerinin yankılandığı. Gerçeklik, derine daha derine baktıkça zamanın solucan deliklerinden nasıl sızıyorsa, tuvallerden de derine daha derine baktıkça öyle sızmakta.. Tarihteki ilk cinayet Habil-Kabil bir çerçevenin içinden insana, insanlığa bıraktıkları mirasa bakıyorlar, sanatçının işaret ettiği sembolizmaları da yüklenerek. Şenol Yorozlu çalışmalarıyla bize daha çok zamanda geriye yolculuk yaptırıyor ve unutmayalım diyor. Masum olana, sessiz olana, iyi insana, hassas olan her şeye yapılanı unutmayalım. Dakis Joannou'yu Beklerken, HANDel, Şok Kırmızı, kabil, Kös DNA test'i, Seksek Oyunu, Beyaz Yazı, Love,.. sergilenen çalışmalardan. Yapı bozuma uğratılan doğu ve batı alfabe harflerinin anlam ve kavram boyutuyla ve de biçimsel olarak yeniden dizge halinde resimleri kuşatıp kavrayışını ve imgeler dünyasına karışımını görüyoruz. Boyanın ve dokunun kullanılışı sanatsal olgunluğun imbiğinden demlenerek süzülmüş, renkler ve dokular birbirinin içine, içeriden bir duyarlıkla sızmış. Galerideki kısa sohbetimizde, bu sergide ilk kez paletini sergilediğinden ve bir sergide sergilediği resmini, başka bir sergide sergilemediğinden söz etti. Ve Görünenin ardındaki gerçeğin ya da gerçeklerin kendisini ilgilendirdiğinden. Sergi kataloğunda Can Aytekin, Yorozlu'nun yazının sadece anlam boyutunu değil, biçimsel yapısını da yapıbozuma uğratarak resimsel olanı ürettiğinden söz ederken; Nilgün Yüksel, sanat yapıtı geçmişle şimdi, hafıza ile anı arasında nerede salınır'ın odağında yapıtları anlatıyor. Sergi 17 Şubat'a kadar, Brieflyart Sanat Galerisi'nde; Salı-Cumartesi günleri 10.00 / 18.00, Pazar günleri 13.00 / 18.00 saatleri arası gezilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/21/cagla-akinci-uysal-yuzler-ve-gizler-uzerine-dilek-karaaziz-sener-ve-ulas-degirmenciyle-gorusme/", "text": "Av. Ulaş Değirmenci'nin resim koleksiyonundan seçkilerle oluşturulan sergi Yüzler ve Gizler ismiyle 16 Kasım 2022 10 Şubat 2023 tarihleri arasında CerModern'de sanatseverlerle birlikte. Küratörlüğünü Dilek Karaaziz Şener'in üstlendiği, Yüzler ve Gizler adıyla hazırlanan resim koleksiyonu seçkisi, Türkiye'nin modern ve çağdaş sanat eserlerini bir araya getiriyor. Sergide; Abidin Dino, Adnan Turani, Alaettin Aksoy, Avni Arbaş, Burhan Doğançay, Burhan Uygur, Cihat Burak, Devrim Erbil, Eren Eyüboğlu, Ergin İnan, Fahrelnissa Zeid, Fikret Mualla, Hakan Gürsoytrak, İbrahim Balaban, Komet, Mehmet Güleryüz, Mevlut Akyıldız, Mustafa Ata, Naile Akıncı, Nedim Günsur, Neş'e Erdok, Neşet Günal, Nuri Abaç, Nuri İyem, Nurullah Berk, Orhan Peker, Oya Zaim Katoğlu, Ömer Kaleşi, Ömer Uluç, Özdemir Altan, Selma Gürbüz, Şadan Bezeyiş, Şükriye Dikmen, Turan Erol, Turgut Zaim ve Yüksel Arslan'ın eserleri yer alıyor. Serginin küratörü Dilek Karaaziz Şener ve koleksiyoner Ulaş Değirmenci ile koleksiyona dair öyküleri ve sergiyi konuştuk. Dilek Karaaziz Şener: İlk olarak Ulaş Değirmenci'nin CerModern'le yani Zihni Tümer'le olan iletişimi ile birlikte bir araya geldik. Zihni Tümer'in 'Ne dersin koleksiyona bakar mısın?' diye araması ve telefon aracılığıyla öncelikli olarak Neşe Erdok, Mevlüt Akyıldız, Avni Arbaş gibi isimlerin resimlerini iletmesi üzerine-ben isimleri de bildiğim için ve tarihimizdeki yeri de gerçekten çok değerli isimler-tabii ki dedim, yani çok etkilendim. Özellikle bakalım daha neler var deyip burada Ulaş Değirmenci, Zihni Tümer'le birlikte küçük bir toplantı yaptık. Onun sonrasında da Ulaş Bey'in bürosunda ve evinde olan resimleri kaydetmeye, incelemeye başladık. Koleksiyonu tanıdıkça ve içselleştirdikçe sergi fikri yavaş yavaş oluşmaya başladı. Tabii ki burada koleksiyonun içeriği ve koleksiyonerin kendi koleksiyonunu nasıl yaptığı da benim için önemliydi. Bu açıdan baktığımızda figürü tercih etmesi ve özellikle bazı sanatçılar üzerinde yoğunlaşması-ki bunların içerisinde Neşe Erdok ve Fikret Mualla öncelikli olarak geliyor-tabii ki güzel bir sinerji yaratıyor. O sinerjiyi koruduk ve kısa sürede de sergi yapabilir miyiz diye baktık. Sergi sezonunun çok başındaydık ve hemen hemen bütün programlar yapılmıştı- özellikle de CerModern gibi kurumsal mekanlar için geçerli bu-sergiyi biraz daha öne çekebilir miyiz, sezon başı olabilir mi diye düşünürken de Kasım ayında gerçekleştirmeye karar verdik. Yani koleksiyonla tanışmam, Ulaş Bey'i tanımam Eylül ayında oldu, sonrasında da gelişen süreçte gerçekten çok hızlı çalışarak ve hızlı hareket ederek koleksiyonu sınıflandırıp envanterleyip tek tek belgeleyip görsellerini çektik. Görseller için bütün koleksiyon tek tek sarılarak itinayla Cer Modern'in kuzey hanlarına taşındı ve bu hanlar içerisinde kendimize bir çalışma platformu oluşturduk. Çalıştıkça koleksiyonu tanıyorsunuz ve koleksiyonu tanıdıkça serginin kavramsal metni ve başlığı ortaya çıkmaya başladı. 16 Kasım'da da sanatseverlerle koleksiyoncuyu ve bu koleksiyonu CerModern'in ana salonunda buluşturduk. Dilek Karaaziz Şener: Tabii ki. Koleksiyondaki bütün sanatçıların eserleri sergilendi. Sergide yer alacaklar ne oldu diye bakarsak bir kritere bağlı değil tabii ki bu. Hani sanatçının bu işi olsun, şu işi olmasın diyemiyoruz. Çünkü bu koleksiyonun özelliği özellikle Türkiye resminin kilometre taşlarından oluşması. 37 sanatçının eseri var bu sergi salonunda. Bu otuz yedi sanatçının yaşam öyküsüne baktığınız zaman bizim plastik sanatlar tarihimizde, tabii ki sanat tarihimizde çok önemli yerleri var. Bu nedenle seçki yapmak gerçekten zor ama eğer bir sanatçının birden fazla eseri varsa o eserlerin kronolojisi, belli bir öyküsünün olması, koleksiyonerin koleksiyonuna katarken yaşadığı heyecanla ya da daha önce hiç sergilenmemiş eserler var mı sorusuyla yaklaşıyorsunuz koleksiyona. Bu yaklaşım zaten seçkinin oluşmasında önemli bir rol oynuyor. Cevapları da yavaş yavaş bulmaya başlıyorsunuz. Ama bu, tamamıyla koleksiyonla ne kadar iletişime geçtiğinizle ilgili olan bir şey. Yani koleksiyon burada ben içinden seçeyim, işte sergiyi kuralım değil. Koleksiyoncunun yaklaşımı ve tabii ki kurumun da kendi içerisindeki dinamikleri kurumdaki genç sanat tarihçiler, Zihni Tümer'in yaklaşımı-sergi mekanının ne istediği önem taşıyor. Ulaş Bey'in koleksiyonu yaklaşık olarak 140 eserden oluşuyor ve zaten belli isimler üzerinde yoğunlaşıyor. Öncelikli olarak Neşe Erdok, Mehmet Güleryüz ve Fikret Mualla eserleri çoğunlukta. 84 eseri ilk başta seçtik. Ulaş Bey'in koleksiyonunda yaklaşık yirmi iki, yirmi üç Neşe Erdok, on yedi tane Fikret Mualla, yedi tane de Mehmet Güleryüz resmi var. Bunların hepsini sergilemeyi tercih ettik. Ama Neşe Erdok ve Fikret Mualla içinden küçük bir seçki yaptık: Dört adet. Özellikle iki tane resim var 1970'li yıllara ait-1965 tarihli Neşe Erdok'un- bu eserlerin yer alması bizim için önemliydi. Daha sonrasında da bir Neşe Erdok koridoru oluşturduk Neşe Hanım'ın özellikle 1990 sonrası eserlerinde ön plana çıkan ve figür bağlamında-tüm resimleri figür ama-hani farklı kişilik, farklı kimlikler, tekil, ikili ya da Suriye gibi mesela yoğunlaştığı konular üzerinde durarak. Dilek Karaaziz Şener: Evet. Tercih bu yönde. Burada yüzler var, portreler var. Bizim için bu yüzleri buluşturmak önemliydi. Serginin adı da bu minvalde gelişti, 'Yüzler ve Gizler' diye. İsim zaten kendini ortaya koymuştu. Ben koleksiyonu ilk izlediğim zaman hep yüzler bana bakıyordu. Bir salon var. Salonda resimleri yan yana koyduk. Hepsi paketliydi. Ve ilk ön çalışmayı, ön belgelemeyi yaparken yüzler bakıyordu. Yüzlerle birlikte tabii ki Ulaş Bey'in hikayeleri ortaya çıkmaya başladı. Yani resimleri alırken ilk izlenimi, ilk heyecanı nasıl başladı. İlk Nuriye İyem ismiyle başlıyor koleksiyonunu yapmaya, o da yüzlerden oluşuyor sonuç olarak. Nuriye İyem Türk resminde gerçekten kilometre taşı isimlerden birisi ve onun yüzleri beni de sanat tarihçisi olarak çok etkiliyor. Sonrasında koleksiyonerin kendi hikayeleri, o hikayelerle birlikte tabii ki-buradaki eserlerin birçoğu ya şahıs koleksiyonlarından ya müzayedelerden-gerek yurt içi gerek yurt dışındaki müzayedelerden- ya da direkt sanatçıdan alınan eserler. Şimdi böyle olunca da koleksiyoncuyla sanatçı arasında ayrı bir hikaye, koleksiyoncuyla müzayede arasında ayrı bir hikaye, resmin oluşumunda kendi üzerinde taşıdığı bir hikaye var yani Mevlüt Akyıldız'ın deve güreşinden tutun da Alaattin Aksoy'un resmi ya da Hakan Gürsoy'un 'Jakobenler'i veya Nuri İyem'in portreleri, ya da Cihat Burak'ın resmi. Şimdi bu hikayeleri harmanlıyorsunuz ve sonuçta yüzler onunla birlikte de izler tabii ki. İzler de bellekteki izler ve öykülere aslında bir gönderme. Belki çok tanıdık terimlerden oluşuyor bu serginin ismi ama zaten bu resimler de yaşamın içinde. Ve birçoğunun üzerinden çok uzun zaman geçmesine rağmen hala nefes alıp veriyorlar. Ben şuna inanıyorum, sanat eseri almaya başladığınız zaman, o eser evinize girdiğinde yaşayan bir organizmadır artık. Sizinle birlikte yaşar, sizinle birlikte uyur, uyanır. Bakışırsınız, iletişime geçersiniz, konuşursunuz. Hatta bazen-ben kendimden biliyorum-sırlarınızı paylaştığınız sessiz bir tanığa dönüşmeye başlar. Bu açıdan da yani koleksiyonun yaşaması ve bu koleksiyonun da özellikle kamusal alanda paylaşılması mekanda da birçok hikayenin iz bırakmasına olanak sağlayacaktı. Bu nedenle 'Yüzler ve Gizler' galiba en doğru isimdi. Hani bizden olan bizimle birlikte yaşayan yüzler. İletişim kurabilmek için birbirimizin yüzüne gözlerine bakarız değil mi? Yaşamımıza iz bırakıyoruz yapacaklarımızla ya da yaptıklarımızla. Bu benim için çok önemli. Dilek Karaaziz Şener: Zaten mekan size bir sergiyi nasıl nasıl kurmanız gerektiğini söylüyor. Mekanı dinlemeniz çok önemli. CerModern benim için çok değerli bir mekan. Ankara için çok değerli her şeyden önce bundan bahsetmek gerekiyor. Bu mekanın sunduğu imkanlar doğrultusunda da sergi salonuna girdiğimiz andan itibaren neyi nereye koyacağınız, nasıl yerleştireceğiniz veya nasıl bir rota izleyerek izleyenlere koleksiyonu en iyi şekilde tanıtacağınız önem taşıyor. Bu sergide dikkat ederseniz çok fazla levha, yazı olsun istemedik. QR kodlar kullandık. Sanatçıların yaşam öyküleri ve genel olarak üsluplarıyla ilgili olarak değineceğimiz noktalar vardı. Bunlar üzerine çalışıldı ve bunlar hayata geçirildi. Öte yandan her isim kendi hikayesini kendi söylüyor zaten mekanda. Bu nedenle kronolojik olarak gitmekten ya da hani sanat tarihimizin başat isimleri şeklinde -hepsi başat isimler sonuçta-birini ön plana çıkarıp bu en iyisidir koleksiyonun demek yerine aslında hepsinin kendi mekanını yaratmaya çalıştık. Mekan içerisinde esere mekan yarattık. Renk olarak da-son zamanlarda mekanlar çok renkli kurgulanıyor-müzeler renkleniyor, sergi mekanları renkleniyor, duvarlar rengarenk. Fazla rengin olduğu sergiler bir süre sonra serginin kavramını ve sergideki eserleri sanki böyle gölgeliyormuş gibi bir his uyandırıyor bende gezerken. Hani duvarlara bakıyorsunuz direkt ya da renge bakıyorsunuz. Duvarlarda farklı semboller, desenler ya da peyzaj içinde peyzajlar, figür içerisinde figürler kullanılıyor. Bu bir süre sonra yoruyor. Bu nedenle bir palet seçtik. Bu palet de ortak bir palet olsun dedik. Bütün resimleri karşınıza koyup incelediğinizde bu resimlerde ortak renkler nelerdir ona baktık ve grafik tasarımımızı, mekanın görsel iletişimini sağlayan renkleri de bu palet üzerinden seçtik. Gri, bordomsu ya da kavuniçi renkler baktığınız zaman zaten bütün resimlerdeki ortak palet olarak karşımıza çıkıyor, ortak baskın renkler. Bunu görmek bile çok önemli mekanın renk dilini yaratmak açısından. Bu nedenle bu renk dilini yaratırken boyanın izlerini takip ederek mekandaki kurguyu oluşturduk. Sonrasında tabii ki kağıt üzerinde bir planlama yapılıyor, planlamayla birlikte de mekanda bir yerleşim, bir ön çalışma mümkün. Ama sonrasında mekana girdiğiniz zaman hani söylemiştim ya eserler yaşayan bir organizmadır diye yani bu yaşayan organizma size diyor ki, senin kağıt üzerinde yaptığın değil de benim istediğim yer daha uygun. O yüzden küçük değişiklikler yaptık. Bu yine ortak akıldı, küratörün iktidarı söz konusu değil burada. Biz ortak akılda kolektif çalışarak hareket etmeyi seven bir ekip olduk. Herkes birbirine her şekilde düşüncesini söyleyerek fikrini ortaya koyarak ortak dilde buluştu bu sergiyi kurarken. Bu da güzel bir yaklaşım. O zaman mekan kendi başına kendi diliyle ve bizim dilimizle buluşuverdi. Ben özellikle bu ana salondaki şu büyük duvarı çok seviyorum, hep yüzlerden oluşsun dedik ve portrelerle yüzler karşılıyor sanat severleri. Aralara tabii ki birbirleriyle okumalar da yerleştirdik. Bu okumalar içerisinde bir Cihat Burak'la Yüksel Arslan'ın yan yana gelmesi... İkisi de kendi alanlarında aslında hiciv ustaları. İkisi de birbirlerinden farklı değiller hani resimlerin alt okumalarını yaptığınız zaman. Onların buluşması bizim için önemliydi. Ya da Oya Katoğlu'yla Turgut Zaim'in yan yana olması ve Turgut Zaim'le Turan Erol'un karşılıklı olması, birbirlerini okumaları. Öte yandan Orhan Peker'in Ankara Kalesi'nden genel bir anlatımı vardı. Bu resmin yanına Avni Erbaş'ın atlısını koyduk. Ama bu sergi enteresan oldu. Koleksiyon hala yaşamaya ve gelişmeye devam ediyor. Bu süre zarfında da koleksiyona yaklaşık beş eser eklendi. Ve bu beş eserden bir tanesi Orhan Peker'in Kanada'dan gelen bir resmi. O Kanada'dan gelen resmi de Orhan Peker'le yan yana koyduk. İki Orhan Peker'i yan yana buluşturduk. Ve 1972 yılından sonra ilk defa Ankara'da yeniden sergileniyor. Bir diğer taraftan da koleksiyona katılan Turgut Zaim... Turgut Zaim'in sergilenmesi için de dün yeniden mekanda bir mekan yarattık ve iki Turgut Zaim'i yan yana getirip kızıyla birlikte kendi içlerinde bir okuma sunduk. Diğer iki eser de Abidin Dino ve Avni Erbaş'a ait. Bu süre zarfında hani koleksiyona giren beş eser demiştim. Onları da belki bir başka süreçte başka konseptte belki farklı bir alanda ya da yine aynı mekanda sergileriz diye düşünmekteyiz. Ulaş Değirmenci: Bence başyapıtlarından bir tanesi. Ben Ankara Resim Heykel koleksiyonundakileri biliyorum, İstanbul'dakileri biliyorum. İstanbul Moderni biliyorum aynı zamanda. Ama bu konuda bu ebatta anıtsal bir işi pek yok. Özel koleksiyonlarda birkaç böyle resmi var ama bence bu resim bayağı önemli bir resmi. Bir takım internet sitelerinden Türkiye'deki müzayede evlerini takip edebilirsiniz ama tüm dünyadaki müzayedeleri takip etmek mümkün olmuyor. Ben de bunlara abone olurum. İşte takip ettiğiniz ressamları bildirirsiniz. Ve size o ressama ait bir eser müzayedeye çıkıyorsa maille bilgi verirler. Bir gün Kanada'da böyle bir resmin müzayedeye çıkacağını öğrendim. Tabii ebat olarak, konu olarak filan böyle başyapıt niteliğinde inanılmaz bir resim. Tabii çok heyecanlandım sonra müzayedeye katılma kararı aldım. Bir şekilde resim bende kaldı. Sonrasında da hikayeyi öğrenmek istedim açıkçası. Kanada'da ne işi var bu resmin? Çünkü Orhan Peker'in Paris'e gidip geldiği biliniyor. Ne bileyim Japonya'da EXPO'ya katıldığı biliniyor ama Kanada'yla bir bağlantısı yok. Ne oldu? Nasıl gitti filan diye. Sonra resmin sahibinin Kanada'nın eski Ankara büyükelçisi olduğunu öğrendim. Yetmişli yıllarda Orhan Peker'le bir şekilde tanışıyorlar ve onun atölyesinden ya da kendisinden diyelim bu resmi satın alıyor, 71'de de zaten Türkiye'deki görevi sona eriyor ve ülkesine dönüyor. Tabii daha sonra her gittiği yere bu resmi de götürüyor. Fas'ta görev yapmış, işte Fas'a gidiyor. Onunla beraber birkaç defa Fransa'ya gidiyor. Asya'ya gidiyor falan filan. Resim de geziyor. Tabii hep yurt dışında olduğu için bu resmin varlığından kimse de pek haberdar değil. Çünkü retrospektifleri yapılıyor, bu resmi bilinmiyor. Daha önce hiç sergilenmemiş. Böyle bir resimle karşılaşınca biz de hemen bunu ülkeye getirelim istedik. Bu sergi de devam ederken de ilk defa sergilensin istedik. Böyle enteresan bir hikayesi var. Ulaş Değirmenci: Ankara seyircisinin ilgili olabileceğini tahmin ediyordum ama bu kadar olacağını tahmin etmiyordum açıkçası. Çok güzel geri bildirimler alıyorum ve çok bilinçli izleyiciler olduğunu görüyorum. Ressamların dönemlerini bilen, koleksiyona birtakım eleştiriler getiren ve bu eleştirilerinde haklı olan kişiler olduğunu biliyorum. Tabii bu beni çok mutlu ediyor, hani terbiye edilmiş gözler olduğunu böyle görmek ya da sanat tarihi açısından bilgili kişilerle karşılaşmak. Açıkçası benim için bu durum sürpriz oldu ve çok mutlu etti beni. Ulaş Değirmenci: Sergilenmeden önce şu gözle bakıyorsunuz, şöyle bir bakış açım vardı: resimlerim hep benim yakınımda olsun. Çok uzaklaşmasınlar gibi bir düşünce vardı. Sonra bunun aslında bencillik olduğunu düşünmeye başladım. Çünkü üçüncü kişiler tarafından görülmesi, beğeni ya da eleştiriye tabi tutulması sanat tarihi açısından da aslında önemli bir aktivite. Çünkü buradaki birtakım eserleri müzelere de gitseniz göremiyorsunuz. Sonrasında bu sergi fikri ortaya çıkınca ve insanlarla paylaşınca geri bildirimlerle birlikte çok doğru bir şey yapmışım dedirtti bana. Belki böyle bir değişiklik olmuş olabilir. Çağla Akıncı Uysal: Siz de az çok değindiniz ama ben yine sorayım. Ankara'nın kuruluşunda kalbinde yer alan bir mekandayız. Yani CerModern'deyiz CerModern'in sergiye etkisi ne oldu? Bir mekan olarak imkanları ve imkansızlıkları üzerine konuşmak da güzel olur. Dilek Karaaziz Şener: CerModern aslında merkezi bir yer oldu artık. On yılı aşkın bir süredir Ankara'da hem uluslararası hem de ulusal birçok sergiye ev sahipliği yapan bir mekan. Covid 19 süresince hepimiz kısıtlandık tabii ki. Hayat duraksaması dediğimiz bir süreci yaşadık ve bu tür mekanların ben nefessiz kaldığını düşündüm. Çünkü mekanlar kendilerine gelen izleyiciyle iletişime geçtiği sürece-özellikle sanat ve kültür mekanları-nefes alır verirler. Bu açıdan da Covid 19 sürecinden sonra ilk defa böylesi büyük ve kapsamlı bir sergiyle yeniden kapılarını açması mekanın yaşadığının bir göstergesi. Gerçekten ilgi çok iyi. Hafta sonu özellikle sergi turları düzenleniyor öğleden sonra buna olan ilgi de çok yüksek. Bugüne kadar bir tane küratörlü sergi turu gerçekleştirdik. Belki Ocak ayı sonuna doğru bir sergi turu daha yaparız bir hafta sonu. Onun dışında bünyesinde çalışan genç sanat tarihçileri sergi turlarında ziyaretçilere eşlik ediyorlar. Bu da güzel bir şey. Gençlerin tanıklık etmesi her şeyden önemli ve bu koleksiyonla sanat tarihi bilgilerini pekiştirmeleri çok değerli bizim için. Çocuk atölyelerine yine ilgi çok yüksek. Bu atölyelerde de özellikle 'Yüzler ve Gizler' sergisinin temaları seçildi, porte çalışmaları yapıldı. Fikret Mualla'nın müzisyenleriyle ilgili çalışmalar yapıldı. Peyzajlar çalışıldı. Sanatçı odaklı gidildi, bir resme nasıl bakılır ya da bir Abidin Dino nasıl bakılır gibi. Hem resim hem de üç boyutlu çalışmalara oldukça yoğun bir ilgi var. Üniversitelerimizden, özellikle güzel sanatlar fakültelerimizden büyük ilgi var. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Fakültesi'nden Halk Bilimi Bölümü Ankara'nın kültürel etkinliklerine hem çok dinamik bir izleyici kitlesiyle dahil oluyor, hem de analiz ediyor. Öğrencilerin enerjisi, hocalarının enerjisi benim çok hoşuma gidiyor. Ankara Müzik ve Güzel Sanatlar Üniversitesi'nden hocalarımızla birlikte, öğrencilerimiz ziyarete geldiler. Biz de onları ziyarete gideceğiz Ulaş Bey'le birlikte. Ve bir koleksiyon-bir koleksiyoner öykümüze dair küçük bir sunum yapacağız. Bunu karşılıklı olarak devam ettireceğiz. Bilkent Üniversitesi'nden de ziyaretçilerimiz oldu. Başkent Üniversitesi'nden ziyaretçilerimiz oldu, üniversite öğrencilerimiz ve hocalarımız tabii ki. Ama bunun dışında ortaokul ve lise düzeyinde öğrenci gruplarının gelmesi de bizi çok mutlu ediyor. Bir gelen bir kere daha geliyor. Şu anda benim tanıklık ettiğim sergiyi beş ya da altı kere ziyaret eden kişiler var. Çok değerli ve çok önemli bu bakış açısı. Bakalım bu şekilde devam ediyoruz. Dilek Karaaziz Şener: Bir kere tanınmış, bilinmiş oldu. Bu benim açımdan çok önemli. Ama ben olmasaydım da koleksiyon belki de kendini gösterirdi, tanıtırdı. Bir başka küratörün de ben hakkıyla bu koleksiyonu değerlendireceğine inanıyorum. Fakat şöyle bir durum var, gerçekten bu koleksiyonun koleksiyoncusu çok özel bir insan, çok heyecanlı bir kere, çok genç. Frekans önemli oluyor bazen, karşılıklı güvenin oluşması önemli oluyor bu tür sergilerin tanınmasında ve bilinmesinde. Zaten sanatçılar çok iyi sanatçılar Mevlüt Akyıldız, Avni Erbaş, Fahrelnissa Zeid, Nuri İyem, yani Burhan Uygur, Eren Eyüboğlu, Oya Katıoğlu, Turgut Zaim- bu sanatçıların bir kere benim kendi eğitim yaşamımda çok değerli yerleri var: çünkü ben Ankara Resim Heykel Müzesi'nde öğrencilik yıllarımı geçirdim Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde okurken. Hepsi benim için ayrı bir değer olan sanatçıların olduğu bir koleksiyonun küratörü olmak çok çok daha farklı bir deneyim. Bu bana çok büyük heyecan verdi. Yani bugüne kadar ben çok sergi yaptım. Çok sergiyi, sanatçıları, özellikle genç sanatçıları bir araya getirdim ama bu sergi çok daha farklı bir deneyim kattı benim yaşamıma. Biraz da galiba mezun olduktan sonra mesleki yaşamımda sanat galericiliği deneyimimin olması. On üç yıllık bir süreçti o. On yıllık bir Milliyet Sanat Ankara sergilerinin bir yazım hayatımın olması ve hep bu sergilerle olmam, doksanlı yılların özellikle Ankara sanat atmosferine hakim olmak yani bunlar hep tabii ki avantaj. Bunları tekrardan yaşamak, tekrardan ortaya koymak yeni baştan deneyimlemek. Çünkü benim de kendi anılarım, öykülerim var bu koleksiyondaki sanatçılarla ilgili olarak. Sanatçıları tanımamış olsam bile koleksiyondaki birçok sanatçının varisçileriyle ya da koleksiyonunda yer alan başka bir koleksiyoncuyla olan ya da koleksiyoncularla olan iletişimim var. Sanat galerileriyle olan iletişimim... Örneğin en çok heyecanlandığım nokta bunu özellikle belirtmek istiyorum: Nuri İyem. Nuri İyem'i ben sanat tarihinde çok iyi tanıyorum ve benim için çok değerli. Nuri İyem'in oğlunu ve gelinini tanıyordum Evin Sanat Galerisi'nden. Evin Hanım'ı kaybettik mekanı cennet olsun ama ben Evin Hanım'ın oğlunu tanıdım, Osman Nuri İyem'i. İstanbul'dan gelip sergiyi ziyaret etti, hem Evin Galerisi'nin gerçekten genç jenerasyonunu tanımaktan ve Nuri İyem adı altında ve Evin Sanat Galerisi adı altında buluşmaktan, onun anılarını dinlemekten ayrı bir heyecan duydum hem de bana yeni bir yol açtı, yeni bir kapı açtı uzun zamandır benim üzerinde durduğum- serde galericilik de olunca, gerçi 2005 yılından beri yapmıyorum yapmamaya da kararlıyım zaten. -Böyle bir iddiam da yok, hani yaptım bitti. Bana çok şey kazandırdı sanat galerisi çalışma hayatım, ki 13 yıl dile kolay, hiç kesintisiz. Böyle baktığım zaman evet bunu deneyimlemek çok güzel ama onun yanında da yeni jenerasyonu çok önemsiyorum ben. Özellikle bir sanat galerisi yirmi yılı aşkındır otuz yılı aşkındır hiç kesintisiz olarak Türkiye'de gerek İstanbul olsun gerek Ankara olsun kapılarını açık tutabiliyorsa bir şekilde galerinin kurucuları hayatımızdan gitmiş olabilirler -hepsinin mekanı cennet olsun- sonrasında devam eden nesli yani çocukların devam ettirmesini çok önemsiyorum ben. Siyah Beyaz beni çok heyecanlandırıyor örneğin. Sera Sade ve Deniz Artum gerçekten bu işi çok iyi yapıyorlar ve Ankara için çok önemli galeriler. O ikinci jenerasyon galerinin hem adını hem kuruluş misyonunu koruyup hem de o halkada kendi karakterlerini ekleyerek devam ediyorlar. Bu nedenle Evin Sanat Galerisi'nden Osman Nuri İyem'le tanışmak ve onunla ikinci jenerasyon olarak Evin Sanat Galerisinde Nuri İyem'i, Nasip İyem'i konuşmak, belki de bu sergi için en önemli ve beni heyecanlandıran deneyimlerimden birisi oldu diyebilirim. Neşe Erdok benim idolüm ve çok seviyorum. Bir Cihat Burak yani bunun nedenini açıklamak çok zor... Hani bazı sanatçıların bazı resimlerinde kaybolmak bambaşka bir tutku aslında. Bir virüs aslında bu benim için, nasıl, nereden yakalıyor beni o sanatçı? Onu bulmam çok güç ama ben Neşe Erdok'un ilk sergilerini Ankara'da Urart Sanat Galerisinde gezmiştim, Cinnah Caddesi üzerindeydi. Çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Hatta çok yağmurlu bir günde sırılsıklam olarak gitmiştim ben sergiye ve iki üç gün kalmıştı sergisinin bitmesine. Heyecanla gezdiğimi hatırlıyorum. Sonrasında da Evin Hanım'ı yanında görmüştüm Evin Sanat galerisinde ve elini sıkmak istemiştim, çok etkilenmiştim. İşte sonra kitaplarını okudum, resimlerine daha çok hakim oldum. Bir Mevlüt Akyıldız özellikle deve güreşi resmi, gerçekten beni çok etkiliyor, Mevlüt Akyıldız'ın yaşama bakışı sanatına hiç taviz vermeden sahip çıkışı ve çizgisinden ayrılmaması, çok güzel bir dostluğumuz var, çok seviyorum eşini de kızını da. Ondan dinlediklerim, akademide yaşadıkları, sonraki yaşamından bugüne gelişleri, çok farklı malzemeleri kullanarak, o farklı malzemeler üzerinde aynı çizgide bir üslup benimsemesi... Mesela benim gerçekten objektif olarak bütün düşüncelerimi paylaşabileceğim belki de yegane ressamlardan birisidir Mevlüt Ayyıldız, onu paylaşmak ve burada resmini görmek... Neşet Günal... Ayrıca şöyle baktığım zaman da galiba Naile Akıncı 'Haliç' resmi... Naile Akıncı'nın daha önce galeri yıllarımdan iki kere sergisine tanıklık etmişliğim var, iki veya üç olması gerekiyor. Sonrasında yaşamına tanıklık etmek, oğlu Cengiz Akıncı'yla olan dostluğun devam etmesi keza gelini Lale Akıncı'yla olan iletişimimiz yani onun Haliç resmi demek, Eyüp resmi demek, Naile Akıncı'nın portresi demek. Bir kadın sanatçı olarak akademide ayakta durması ve son nefesine kadar elinde fırçasıyla olması, bunlar çok güzel duygular. Eren Eyüboğlu yine aynı şekilde... Hani beni sergide en çok etkileyen resimler bunlardan ibarettir diyebilirim. Dilek Karaaziz Şener: Sergilenmeli, çünkü kamusal alanla paylaşmak önemli. Koleksiyonlar farklı farklı tabii ki. Özellikle büyük bir koleksiyonunuz, bir temaya yönelik koleksiyonunuz, bir sanatçının belli bir dönemine ya da bir sanatçının her dönemine ait özel bir koleksiyonunuz varsa. Koleksiyon yapmak çok farklı kategorilerde değerlendirebileceğimiz bir şey. Sadece heykel koleksiyonu ya da seramik koleksiyonu da yapabilirsiniz. Bu koleksiyon sadece resim üzerine yoğunlaşan tercihini bu disiplinden yana kullanan bir koleksiyon, bunların sergilenmesi tabii ki çok önemli. Son zamanlarda koleksiyon sergileri arttı. Bazen öyle eserler oluyor ki... Örneğin bu sergideki Orhan Peker resmi 71-72 yıllarında Ankara'dan yurt dışına gitmiş ve büyükelçiliğiyle birlikte çeşitli şehirleri gezmiş. Sonrasında 2022 yılı Aralık ayında yeniden Ankara'ya dönüp gelmiş. Bu, 72'den 2022'ye kadar Türkiye'de görülmediği anlamına geliyor. Belki bazı kitaplarda yer almıştır ama bunu görmek açısından önemli tabii ki. Resim heykel müzelerimizin de bu açıdan dinamik bir yapıda olması önemli, son zamanlarda özellikle İstanbul Resim Heykel Müzesi ile Ankara Müzesi'nin koleksiyonunu yenileyerek, geliştirerek ve daha titiz, daha disiplinli bir çalışmayla belki de hiç görmediğimiz eserleri sergilemesini çok heyecan verici buluyorum ve desteklenmesi, hepimiz tarafından da gidilip görülmesi ve sahip çıkılması gereken sergiler, kurumsal müzeler olarak bakıyorum. Koleksiyonunu müzeye dönüştürenler de var tabii ki son dönemlerde özellikle Türkiye'de. Yani her koleksiyon müze olur mu? Bunun tartışmasına girmeyeceğim ve herkesin düşüncesi bu konuda çok farklı. Neden olmasın? Eğer bir tane eseriniz varsa örneğin o da Leonardo da Vinci'nin ise tek bir odada mutlaka sergilenir. Kamusal alanla buluşması çok önemli çünkü. Çünkü koleksiyonun, iletişime geçtiği sürece yayılacağına ve tanınacağına inananlardanım ve gerçekten de sanat eseri yaratan kişinin de sanat tarihindeki yerinin değerinin artılarla yazılacağına inanıyorum. Yani artık kabinlerde ya da özel merak dolapları, odalarının içerisinde değil aslında merak sergilerinin ya da koleksiyonlarının içerisinde, kamusal alanda bu nefes alan bütün organizmayla nefes almamız önemli diye düşünüyorum. Dilek Karaaziz Şener: Öyle bir plan şu anda yok. Ama tabii ki koleksiyoncunun kendi düşüncesi... Koleksiyonun başka bir kentte başka bir mekanda sergilemesi düşünülebilir. Neden olmasın diyeyim. Dilek Karaaziz Şener: Ben çok teşekkür ediyorum. İlgi olması, sergiye sahip çıkılması bizim için çok değerli. Çünkü koleksiyon büyük emeklerle oluşur. Benim için bu koleksiyonun değeri -maddi değerinden ya da koleksiyoncunun yaşından çok herkes onu çok merak ediyor çünkü- ve bu değer içerisinde sanat tarihimizdeki değerli sanatçılarımızın eserlerini genç kuşaklarla buluşturmak ve geleceğe bir cümle bırakmak... Bu açıdan bizim için önemli. Çağla Akıncı Uysal: Biz teşekkür ediyoruz hem size hem de Ulaş Değirmenci'ye bizi bu sergiyle buluşturduğunuz için."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/borusan-quartet-2-subatta-grand-pera-emek-sahnesinde-2-subatta-grand-pera-emek-sahnesinde/", "text": "şölenine dönüşecek konserin biletleri ise Biletinial'da. müzikseverlerle buluşacak. Saat 20:00'de başlayacak konserin biletleri kültür, sanat, Aybulus ve Lawrence Power gibi önemli müzisyenler bulunuyor. Avusturya, Almanya, Fransa, İrlanda, İtalya, Cezayir, Hollanda, Sırbistan, Katar, Beyaz Rusya, Portekiz, Ürdün, İsviçre, Tanzanya, Yunanistan, ABD, Barbados, Borusan Quartet, Rheingau, Schleswig-Holstein, Merano, Mozart, Napfilon, Topluluk; Tonhalle, Carnegie Hall, Konzerthaus, Concertgebouw, Philharmonie de Paris, Le Corum, gibi seçkin salonlarda konserler verdi."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/golge-artizmin-kisisel-sergisi-lal-gece-17-subatta-decollage-art-spacede-aciliyor/", "text": "Graffiti sanatçısı Gölge Artizm'in üretimlerine kapsamlı bir bakış imkanı sunan yeni kişisel sergisi Lal Gece, 17 Şubat'ta Decollage Art Space'de ziyarete açılıyor. Graffiti, kaligrafi, tattoo ve airbrush tekniklerini aynı anda kullanan sanatçının yeni sergisi, sokak sanatının birçok disiplin ile diyaloğuna tanık olmaya davet ediyor. Farklı sanat disiplinleri kullanmasının yanı sıra her disiplini de kendi içinde yorumlayan Gölge Artizm, yeni sergisini çoklu bakış açısına sahip, eğlenceli, çok renkli, kimine göre asi olarak niteliyor ve izleyiciyi bu sıra dışı sergiyi deneyimlemeye davet ediyor. Açılış: Çeşitli sürprizlerin sizi beklediği sergi açılışı, 17 Şubat Cuma günü, 18:30'da gerçekleşecektir. Katılımınızdan memnun oluruz. Sergiyi 17 Mart tarihine dek Decollage Art Space'de ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/hulya-kupcuoglugamze-gokcenin-eserlerinde-sinestezik-yaklasimlar/", "text": "Soyut resmin önemli ismi Kandinsky kaleme aldığı notlarda, renkleri klavyeye, gözleri armoniye, ruhu da piyanoya benzetir. Sanatı ise ruhta titreşimler yaratan el(1) olarak tanımlar. Bir gün Kandinsky operaya gider, orada, tüm renkleri ruhen gözlerinin önünde gördüğünü ve çizgiler çizildiğini belirtir. Kandinsky, sinestezik bir sanatçıydı. Müzik etkileşimi üzerinden sinestezik deneyimler yaşıyordu tıpkı Gamze Gökçen gibi. Sanat eserinin maneviyatına inanan Kandinsky, 1910 yılında literatüre ilk soyut resim olarak geçen resmini yaparken, 1912 yılında da Sanatta Ruhsallık Üzerine adlı kitabını da yayımlar. Sinestezik olduğu söylenen bir başka sanatçı da Van Gogh. Van Gogh'un 1885 yılında piyano çalmaya başladığı ama çalmakta zorlandığı belirtiliyor. Van Gogh çalma deneyimini ezici buluyor çünkü her notanın farklı bir renk uyandırdığını söylüyor ancak öğretmeni bu ifadeleri bir delilik işareti olarak görüyor. (2) Bu olayın yanı sıra Theo'ya yazdığı bazı mektuplarda da sinestezik olduğuna dair ifadeler bulunduğu biliniyor. Sinestezik sanatçılar, diğer bireylere göre daha fazla renk görürve renge farklı bir derinlik atfederler. Peki nedir bu sinestezi? Sinestezi, bir duyunun bir başka duyuyu tetiklemesi olarak adlandırılıyor. Birleşik duyu da deniliyor. Dünyada pek çok örneği var aslında. Hatta sadece ressamlar değil, müzisyenler, yazarlar ve şairler de sinestezik olabiliyor. Sinesteziyi yaşayan kişiler, bir bireyi görsel veya işitsel bir nesne veya olgu olarak anımsıyorlar. Gamze Gökçen de bu çerçevede değerlendirilmesi gereken bir sanatçı. 2020 yılında müzik etkileşimi ile sinestezik bir tavrı olduğunu fark eden Gökçen, tuval resmi ve dijital resimler yapmasının yanı sıra fotoğraf da çekiyor. Geçtiğimiz ay gerçekleştirdiği Fotoğrafın Sesi başlıklı sergide sanatçı, kendi sinestezik yolculuğunu ortaya koyuyor. Dışavurumcu bir üslupla çalışan Gökçen, dinlediği müziklerin ritimlerinden yola çıkarak oluşturduğu eserlerinde, renklerin birey üzerindeki etkisine odaklanıyor. Ağırlıklı olarak simetrik kompozisyonlar kurgulayan Gökçen, bazı bilgisayar programlarından da faydalanıyor. Kimi zaman çalışmalarında mekana dair izler sunan sanatçı genel olarak soyut etkiler bırakıyor. Renklerin zıtlık veya komşuluk ilişkilerinden faydalanıyor. Kompozisyonlar dairesel veya diyagonal olabiliyor. Çizgi, sanatçının başat elemanlarından biri. Çoğu fotoğrafında çizginin ve renklerin ritmini iç içe geçmiş bir düzende gösterir. Çizgi ve renk titreşir. Bu titreşimin ortasında birden ortaya çıkan bir figür ya da form dikkatimizi çeker. Net ve flu görüntülerin arasına kimi zaman semboller veya simgeler yerleştiren Gökçen'in çalışmalarının ana eksenini renk oluşturuyor. Sanatçının en çok turuncuyu, ardından yeşili kullandığı görülüyor. Turuncu, antik dönemlerden beri bilinen bir renktir. Enerjik, dikkat çekicidir ve sıcak bir renktir. Kültürden kültüre anlamı değişebilir. Örneğin Hint kültüründe kutsallığı çağrıştırırken, Asya'da sağlıklı olmayı sembolize eder. Doğada en çok görülen yeşilin serüveni ise tarih öncesi dönemlere uzanıyor. Yeşil, canlılığı, doğayı ve büyümeyi çağrıştırıyor. Almanya'da yeşil, kötülüklerden korunma aracı olarak karşımıza çıkıyor. Afrika'da ise barınma, bereket gibi anlamlar yükleniyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/magnet-18-butik-kitap-muzayedesi-basladi/", "text": "Müzayedemiz 05 Şubat 2023, Pazar günü saat 13.02'den itibaren canlı olarak yayınlanacaktır. Canlı müzayede dahilinde lotlar sırasıyla satışa çıkacak ve ekranda kalma süresi 20 saniye olacaktır. İlgili lota bu süre içinde pey verilmesi halinde ekranda kalma süresi 20 saniye uzayacaktır. Kitaplara pey verebilmek için üyelik bilgilerinizi eksiksiz doldurmanız gerekmektedir. Müzayedemizde komisyon oranımız %20'dur. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/muse-contamporary-2023-yilinda-cubo-ile-renklenecek/", "text": "Yüzde yüz yerli sermayesi ve geniş ürün yelpazesi ile yapı sektörünün tanınan markası CUBO, 2023 yılı Muse Contemporary Sanat Galerisi'nin destekçilerinden oldu. Yerli ve yabancı birçok sanatçıya ev sahipliği yapacak olan galerinin duvarları yıl boyunca CUBO renkleri ile boyanacak. Yıl boyunca sergilenecek eserler, sanatçı ve küratörler tarafından tercih edilecek farklı CUBO renkleri ile boyanmış duvarlarda sanatseverlerin beğenisine sunulacak. Birçok yerli ve yabancı sanatçıya ev sahipliği yapan Muse Contemporary Sanat Galerisi'nin duvarlarında hayat bulacak eserler CUBO renkleri üzerinde sergilenecek. Dokuz yıldır sanat dünyasında aktif olarak çalışan Ayşe Pınar Akalın'a ait Muse Contemporary Sanat Galerisi pandemi sonrasında açılmış ve çağdaş bir platform. Sanat Galerisi'nden gelen talep ile oldukça heyecanlandıklarını dile getiren CUBO Pazarlama Direktörü Burcu Güngör Özdemir kendisi de bir sanat sever olarak sanatın ve sanatçının yanında yer almaktan büyük mutluluk duyduklarını ifade etti. Özdemir, farklı ve vizyoner yapısı, yenilikçi bakış açısıyla bizim markamızla da örtüşen bu platformda bizler de bu işin bir parçası olmaktan oldukça memnunuz. Bu görsel şölende, sadece sanatın olduğu bir atmosferde sanatçıların göz bebeği tasarımlarını bizlerin oluşturduğu zeminlerde lanse edecek olmaları, onlara böyle bir katkı sağlıyor olmanın CUBO olarak gurur verici olduğunu dile getirdi. Sanatçı Taner Yılmaz'ın direktörlüğünü yaptığı 17 Ocak'ta açılan ''Temptation'' adlı karma sergi için tercih edilen ilk duvar rengi CUBO'nun GALATA'sı ve BEYAZ rengi oldu. Sanatçı Yılmaz, Muse Contemporary'de sergilenecek eserleri Galata ve Beyaz rengi üzerinde lanse edecek. CUBO'nun GALATA rengi aynı zamanda 2023 yılı Pantone rengine yakınlığı ile de dikkatleri çeken oldukça iddialı, çarpıcı ve canlı bir renk. 2023 yılı iç mekan tasarımlarında şimdiden gönülleri fetheden Viva Magenta, CUBO Boya'nın renk kartelasındaki ''GALATA'' renginde karşılık buluyor. Galeride iki ayda bir yenilenecek olan duvar renkleri, eserlerini sergileyecek sanatçılar ile ortak kararlaştırılacak. Sanatsever bir marka olan CUBO, modern ve çağımızı takip eden renk kartelasıyla 2023 yılı boyunca sanatçıların renk taleplerini karşılayacak. Sanatçıların arzu ettikleri renklerle, onların eserlerini sergileyeceği duvarları hazırlayarak sanata ve sanatçıya destek olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/redfotograf-sansur-konulu-sergi-hakkindan-son-basvuru-10-mart-2023/", "text": "Özellikle anti demokratik yöntemlerle ülke yönetenlerin sansüre başvurduklarını biliyor, hazırlanan Dezenformasyon yasası olarak adlandırdıkları Sansür yasası çıktı. Basın, Tv, sosyal medya ve sanata kadar bütün bir hayatı etkileyen kanun olarak yasalaştı. Anayasal bir hak olan İfade ve düşünce özgürlüğünün engellenmesi anlamını taşımaktadır. Fotoğraf alanında hangi dalda çalışıyor olursanız olun katılabilirsiniz. - Katılım herkese açıktır ve ücretsizdir. - Yapıt gönderenler eserlerin kendilerine ait olduğunu beyan ve kabul etmiş sayılırlar. - Seçici kurul, yapıtların kurallara aykırılığını saptarsa yapıtları geri çevirme yetkisine - Sergilenmeye hak kazanan yapıtlar, ticari olmamak kaydıyla sergileme-katalog-broşür- Fahrettin Erdoğan- DİSK Genel Sekreter Yrd. - Fotoğraflar dijital olarak kabul edilecektir. - Fotoğrafların JPEG formatında, en az boyut 20 x 30 cm. 300 dpi çözünürlükte olması - Yapıtlar, etkinliğin konusu olan SANSÜR temasına uygun olmalıdır. world sayfası olarak ve eserlerini, redfotograf@gmail. com adresine e-mail ortamında göndermeleri gerekmektedir. 1. Katılım son tarihi: 10 mart 2023 Cuma akşamına kadar."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/29/yilin-en-merakla-beklenen-filmi-cok-askin-cekimleri-tamamlandi-vizyon-icin-geri-sayima-baslayan-film-24-subatta-izleyici-ile-bulusacak/", "text": "100 kişilik bir teknik ekiple ve 1200'ü aşkın yardımcı oyuncu kadrosuyla tamamlanan çekimlerin ardından filmin post prodüksiyon çalışmaları da hız kesmeden devam ediyor. Çekimlerin sona ermesiyle birlikte yılın heyecanla beklenen filminden çıkan ilk kareler merak uyandırıyor. Filmin kamera arkasından yansıyan renkli kareler, izleyenlere ipuçları veriyor. İzleyenlere sıcacık bir hikayeyi, kahkaha ile sunacak olan 'Çok Aşk', Nulook Production ve HACK Creative ortak yapımcılığında 24 Şubat 2023 tarihinde vizyonda olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/ai-weiwei-ego-vidi-mvndvm-abbazia-di-san-giorgio-maggiore-venice-14-january-18-june-2023/", "text": "Ai Weiwei's new LEGO work, Untitled, is now on view in the Abbazia di San Giorgio Maggiore. Commissioned for the altar of the Benedictine cloister's conclave chapel, the project reimagines Vittore Carpaccio's renowned sixteenth century altarpiece Saint George Killing the Dragon. Constructed entirely of LEGO bricks, Ai Weiwei's artwork communicates with the historical and spiritual context in which it is temporarily inserted, drawing a dialogue between the Benedictine tradition and contemporary art. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/andre-butzer-maikafer-flieg-galerie-christine-mayer-28-january-19-march-2023/", "text": "Three monumental paintings and four accompanying watercolors by Andre Butzer will be the subject of a solo exhibition at the Kunstverein Friedrichshafen. The exhibition's title references a famous German folk song which dates back to the 17th century. Throughout the centuries, writers and musicians alike have adopted the song to various ends the latest being the atrocities of the Second World War, Paul Celan' desperate, yet tiny sheaves of hope and a long past journey by the artist to the Polish seaside town of Ko obrzeg. Butzer's repurposing reveals his on-going engagement with the troublesome German history. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/bridget-riley-bridget-riley-drawings-from-the-artists-studio-solo-show-hammer-museum-la-4-february-28-may-2023/", "text": "Previously at the Art Institute of Chicago, Bridget Riley Drawings: From the Artist's Studio will be on view at the Hammer Museum in LA from 4 February 2023. The first and most extensive institutional presentation dedicated exclusively to Riley's drawings in over half a century, the exhibition presents approximately ninety works on paper and covers the entirety of the artist's career, spanning her student days in the late 1940s, her groundbreaking black-and-white optical works of the early 1960s, and the innovative colour studies she has undertaken from the late 1960s to the present day. This marks the first major exhibition of her work at a West Coast museum. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/carroll-dunham-selected-drawings-galerie-max-hetzler-berlin-25-january-25-february-2023/", "text": "Galerie Max Hetzler, Berlin, is pleased to announce Selected Drawings, an exhibition of works on paper by Carroll Dunham. To the artist, the act of drawing is both a routine and a cornerstone for all other media in his multidisciplinary approach. The focus of the show on works in this medium is therefore intimate and highly informative of his practice at large. One of the leading artists of his generation, Dunham is celebrated for his independent and highly distinctive oeuvre. Across several decades, his work has evolved from anthropomorphic abstraction in the 1970s to a surreal universe inhabited by archetypal human figures. Dunham's careful choreography provides insight into his subjects' complex internal world. Riding the line between abstraction and figuration, planes of strong colour and the artist's distinctive curvilinear line activate the energetically charged works. The human body has been an ongoing primary subject in Dunham's oeuvre. Including works from several prominent series of the past decade, a selection from Dunham's celebrated 'Wrestler' series presents a male figure rendered in profile, contemplating his own reflection over a body of water, or wrestling with other male nudes in the landscape. Works from Dunham's recent series of green humanoids, in which male and female figures are brought together, are also on view. Influenced by Dunham's interest in science fiction and cartoons, this kryptonite palette acts as a literal mode of alienation to create distance between the artist and his subject matter, enabling him to explore notions of male and female subjectivity free from tropes of race and gender. Just as the individual nude bodies in his works have always been stereotypes, with their penises, nipples, buttocks and hair invested with such neutrality and objectivity as to elude any reference to pornography, the drawings of mating couples refer to an ancient future hidden somewhere in the cosmos. The universality of these works is highlighted by the repetition and the anonymity of the males and females whose faces are never entirely shown. A mode for inventiveness and experimentation, drawing enables Dunham a raw and immediate pathway for his distinctive pictorial lexicon, without hierarchy towards painting. Carroll Dunham ( 1949, New Haven, Connecticut) lives and works in New York City and Connecticut. Dunham's work has been presented in exhibitions worldwide, including at Galerie Max Hetzler, London (2021); Kunsthalle Düsseldorf and Sprengel Museum Hannover (2019 2020); Denver Art Museum (2014); Museum Ludwig, Cologne (2009); Allen Memorial Art Museum, Oberlin (2008); Addison Gallery of American Art, Phillips Academy, Andover (2008); Drammens Museum (2006); New Museum of Contemporary Art, New York (2002); and Santa Barbara Contemporary Arts Forum (1996). Works by Dunham are held in major public collections including the Astrup Fearnley Museet, Oslo; Museum Ludwig, Cologne; Tate, London; The Art Institute, Chicago; The Museum of Contemporary Art Chicago; The Museum of Modern Art, New York; The Museum of Contemporary Art, Los Angeles; Philadelphia Museum of Art; and The Whitney Museum of American Art, New York, among others. A solo exhibition of prints by Carroll Dunham will be presented at The National Museum of Oslo, Norway, from February 2023. This will be the first solo museum presentation of Dunham's prints in Scandinavia."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/carroll-dunham-where-am-i-prints-1985-2022-solo-show-nasjonalmuseet-oslo-3-february-21-may-2023/", "text": "The first museum presentation of Carroll Dunham's prints in Scandinavia will take place at the National Museum of Oslo in February 2023 and will be the second exhibition in the museum's newly inaugurated space for exhibitions of prints and drawings. With as many as 161 prints, this exhibition illustrates the artist's work with series and includes several of his best known and most iconic motifs. Dunham is internationally renowned for his unique pictorial language, encompassing painting, sculpture, print and drawing in his unique idiom. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/clemens-wolf-remix-material-archeology-sanatorium-02-subat-25-mart-2023/", "text": "SANATORIUM, 3 Şubat 25 Mart 2023 tarihlerinde Clemens Wolf'un REMIX-Material Archeology başlıklı Türkiye'deki ilk kişisel sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergi, Wolf'un yağlı boya, aynalar ve paraşütler kullanarak malzeme üzerine yaptığı uzun soluklu araştırmalarına odaklanıyor. Clemens Wolf, işlerinde yakalamaya çalıştığı tekrar edilemez anları farklı malzemeler vasıtasıyla yerleştirmelere dönüştürüyor. Çit gibi endüstriyel malzemeler kullanarak kalın yağlı boya tabakalarını tuvale aktardığı bir yöntem geliştiren Wolf, REMIX-Material Archeology sergisinde bu yaklaşımı mekana özgü bir şekilde SANATORIUM'a taşıyor. Kentsel bir bariyerin ve sınır çizmenin fiziksel sembolü olan çit, sanatçının çalışmalarında sürekli tekrarlanan bir motif olarak yer alıyor. Malzeme üzerinde sürekli çalışmak ve onu keşfetmek, Wolf'un pratiğinin biçim ve bağlamını oluşturur. İşlevsel bir nesneyi alarak onu bağlamından çıkaran sanatçı, malzemenin zamansal ve estetik katmanlarını araştırdığı bir yaklaşım benimser. Bu süreçte ise, sanat pratiğini yeniden keşfederek resim ve heykelin sınırlarını bulanıklaştırır. Bir süredir işlerinde kullandığı ve normalde sanatsal üretimle ilişkilendirilmeyen paraşüt kumaşıyla oluşturduğu heykel ve resimler görünenin ötesinde bir soyutlama sunar. Sanatçı son dönemde ayna kullanarak yaptığı çalışmalarında, aynanın görünmeyen tarafını ortaya çıkarır. Çit resimlerinin farklı bir malzemeyle yeniden araştırması olan bu çalışmalar, sanatçının aynada bulunan katmanları kumlama makinesi kullanarak ayırdığı bir alıştırmadır. Tekrar edilemeyen anları bu yöntemle yeniden araştıran Wolf, aynanın ikiliği ve doğası gereği oluşturduğu yansıma üzerine düşünür. REMIX-Material Archeology, Clemens Wolf'un malzeme ile olan ilişkisini farklı biçimlerde, yeni çalışmalar ve mekana özgü bir yerleştirmeyle gösteriyor. Sanatçının uzun süredir odaklandığı tekrar edilemeyen anları ele alan bu çalışmalar; yüzey, bağlam ve malzeme ilişkisinin geniş bir araştırmasını sunuyor. Clemens Wolf (1981, Viyana) Linz Sanat ve Tasarım Üniversitesi'nde Ursula Hübner'den resim eğitimi aldı. Sanatsal çalışmalarında, tekrar edilemeyen anların yakalanmasıyla ilgilenir. Başlangıçta araştırmaları, yıkıntıları ve çitleriyle kentsel mekana odaklanan Wolf, tek renkli olarak yaptığı manzara resimlerinde çürümenin ve geçiciliğin güzelliğini yakalar. Sanatçı daha yakın tarihli çalışmalarında imgeyi malzemeyle değiştirir. Figürasyon ve soyutlama meselesi sanatçının pratiğinin merkezinde yer alır. Wolf, Çin, İsviçre, Fransa, Almanya ve ABD'de sergiler açmıştır. Uluslararası alanda çeşitli galeriler tarafından temsil edilmekte ve Albertina Müzesi gibi tanınmış koleksiyonlarda yer almaktadır. Clemens Wolf Viyana'da yaşamakta ve çalışmaktadır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/friedrich-kunath-there-must-be-a-spanish-word-for-this-feeling-cac-malaga-17-february-21-may-2023/", "text": "CAC Malaga will present Friedrich Kunath's first museum exhibition in Spain. Informed by the artist's own personal history, but also music, German Romanticism and American pop culture, Kunath's oeuvre, spanning painting, drawing, installation, sculpture and video, is imbued with both tradition and modernity, and illustrates themes of tragedy, comedy and romance, occupying a unique space between irony and sincerity. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/gamze-tasdan-cumhuriyet-kizlari-isimli-sergimiz-18-subata-kadar-uzatildi/", "text": "Gamze Taşdan Cumhuriyet Kızları isimli dördüncü kişisel sergisinde, 20 Aralık 2022 18 Şubat 2023 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda izleyiciyle buluşuyor. Taşdan, resimlerinde Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte bilinçli bir modernleşme ülküsünün simgesi haline gelen genç kızları konu edinerek, kolektif hafızamızda yer eden ulusal bir imgeye odaklanıyor. Toplumsal cinsiyet ve popüler kültür arasındaki ilişkiyi özellikle Yeşilçam bağlamında irdelediği resimleriyle tanınan Taşdan'ın bu yeni serisinde, kadınların kamusal bir görünürlük kazanma süreci; özel ile kamusal ayrımının mekanları; genç kızların kendi bireysel özlemleriyle toplumsal modernleşme ideolojisi arasında kendi kimliklerini, kendi benliklerini arayışları süreçleri, sanatçının kendine has üslubunun duyarlı, renkli, neşeli ama aynı zamanda düşündürücü aynasında ifade buluyor. Kadınsılıktan uzak, masum ve romantik bir beden diliyle yeni ulusun inşa sürecinde önemli bir konumda yer alan genç kızlar, Taşdan'ın resimlerinin temel kaynağını teşkil ediyorlar. Kız Enstitüleri'nden biçki dikiş kurslarına, Köy Enstitüleri'nden dans salonlarına her alanda eğitim gören ve modernleşen bir Türkiye imgesinin başlıca simgesi haline gelen kızlar, zaman zaman da kolektif hafızalarımızdaki bayram ritüelleriyle karşımıza çıkıyorlar. Cumhuriyet rejiminin ilk evresinden başlayarak genç kızların stereotipik özelliklerini ön plana çıkaran Taşdan'ın amacı nostaljik bir özlemi yansıtmak değil, nostaljinin ulusal bağlamdaki anlamını sorgulamak: Cumhuriyet ülküsünün gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş hayallerine bakarken, geçmişin umutlarını günümüzün penceresinden yeniden değerlendirmek. Gamze Taşdan, 20 Aralık 2022 18 Şubat Şubat 2023 tarihleri arasında Bozlu Art Project Mongeri Binası'nda izlenebilecek Cumhuriyet Kızları isimli sergisinde, yüzyıllık Cumhuriyet tarihinde kadın imgesinin neden ve nasıl başat bir rol oynadığını da sorguluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/glenn-brown-the-real-thing-sprengel-museum-and-landesmuseum-hannover-23-february-18-june-2023/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/lara-kamhinin-daeki-shim-ile-birlikte-imza-attigi-gelecegin-otesinde-adli-eserine-korede-yogun-ilgi/", "text": "Projeleriyle ve uluslararası başarılarıyla adından söz ettiren sanatçı ve yönetmen Lara Kamhi, uluslararası arenalarda eserlerini sergilemeye devam ediyor. Kamhi'nin, son senelerde kendi üretimlerine paralel olarak ilerlettiği sanatsal işbirlikleri kapsamında Korelisanatçı Daeki Shim ile gerçekleştirdiği ortak çalışması Geleceğin Ötesinde eseri, geçtiğimiz günlerde Güney Kore'nin başkenti Seul'de Şehrin Ötesinde: Kültürel Anıtlar adlı sergide sanatseverlerle buluştu. Katılımcı sanatçıların geleceğin kentlerini yorumladığı sergide, Kamhi'nin yazdığı bir gelecek manifestosu doğrultusunda Shim'in tasarladığı eser yoğun ilgi gördü. Dünyaca ünlü mimar Zaha Hadid'in önemli eserlerinden biri olan Dongdaemun Design Plaza'da sergilenen eseri, sanatseverler galeride ziyaret ederek, galerinin çevresindeki kamusal alanlarda konumlanan ekranlarda izleyerek ya da galerinin önünde fiziksel olarak bulunan bayrağın etrafında özgürce dolaşarak Kamhi ve Shim'in hayal güçlerini deneyimleme şansı buldu. Lara Kamhi, Sorbonne Nouvelle Paris III Üniversitesi'nde Tiyatro, Paris Amerikan Üniversitesi'nde Film üzerine öğrenim gördükten sonra lisans eğitimini İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Sinema ve Televizyon üzerine tamamladı. Yükseköğrenimini 2013'te Slade School of Fine Art'ta tamamlayan sanatçı mekana özgü, sarmal ve sinematik yaklaşımlara odaklanan Prizmaspace adlı bağımsız sanat inisiyatifinin de kurucu-ortaklığını ve yöneticiliğini üstlendi. Kamhi, 2009 yılından bu yana ulusal ve uluslararası galerilerde, müzelerde, festivallerde ve kamusal alanlarda çalışmalarını sergiliyor. Ayrıca müzik video yönetmenliği ve sinematik sanatlara odaklanan sergi kürasyonları gerçekleştiren Kamhi üretimlerini, kurucu ve yöneticisi olduğu Prizma Expanded çatısı altında sürdürüyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/louise-bonnet-entanglements-louise-bonnet-and-adam-silverman-at-hollyhock-house-hollyhock-house-los-angeles-15-february-27-may-2023/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/01/30/rinus-van-de-velde-museum-voorlinden-wassenaar-11-february-29-may-2023/", "text": "- - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/02/17/cagdas-turk-sanatinin-onemli-isimlerinden-turan-erol-ve-esi-turkan-erol-vefat-etti/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına büyük katkılarda bulunmuş Turan Erol ve eşi Türkan Erol'un vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Türkan & Turan Erol rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1927 yılında Milas'ta doğan Turan Erol, 1951 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Yüksek Resim Bölümü'nünün Bedri Rahmi Atölyesi'nden mezun oldu. 1963-64 yıllarında 4489 sayılı yasa ve Fransız Hükümeti'nin bursuyla Paris'te çalışmalarda bulundu. 1963-73 yılları arasında Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü'nde, 1965-87 yılları arasında da Ankara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'nda öğretim üyeliği yaptı. 1978-79'da Kültür Bakanlığı Plastik Sanatlar Kurul Başkanlığı, 1983-87 yıllarında da Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nde öğretim üyesi olarak görev aldı. 1987'de Hacettepe Üniversitesi'ne profesör olarak geçen sanatçı, bu üniversiteden 1990 yılında kendi isteği ile emekli oldu. 1991 'de Devlet Sanatçısı seçildi. Çok sayıda kişisel sergi açıp, karma sergilere katılan Erol'un, aralarında Sedat Simavi Vakfı Görsel Sanatlar Ödülü (1980), Hacettepe Üniversitesi 50. Yıl Hizmet Ödülü (1997), Mimar Sinan Üniversitesi 50. Yıl Hizmet Ödülü (2001), Gazi Üniversitesi Hizmet Ödülü (2002), ODTÜ Senatosu Onur Ödülü (2008) 'nün de olduğu bir çok ödülü bulunmaktadır. Turan Erol, sanatçı kişiliğinin yanı sıra, yazar ve eleştirmen yönüyle de sanata dair görüşlerini aktarmış; makaleleri, eleştirileri, günlük yazıları, sergi değerlendirmeleri ve kitapları ile önemli bir yer oluşturmuştur. 1952-60 yılları arasında orta dereceli okullarda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı. 1960-65 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün çeçitli kademelerinde görev yaptı. 1961-64 yılları arasında 4489 sayılı yasa ve Fransız Hükümetinin bursuyla Paris'te çalışmalar yaptı. 1963-73 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1974 yılında Türk Resminde İnsan ve Hayvan Figürü adlı teziyle doktorasını tamamladı. 1976-78 yılları arasında Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde Modern Sanat dersi okuttu. 1978 yılında Günümüz Türk Resminin Oluşum Süreci ve Bedri Rahmi Eyüboğlu adlı çalışmasıyla Doçent ünvanını aldı. 1978-79 yıllarında Kültür Bakanlığı Plastik Sanatlar Krul Başkanlığı yaptı. 1983-87 aralığında Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü'nde öüretim üyeliği yaptı. 1990 yılına kadar burada öğretim görevlisi olarak çalıştı. 1990 yılında kendi isteği doğrultusunda emekli oldu. 1991 yılında Devlet Sanatçısı ünvanını aldı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/02/21/mehmet-yilmaz-bir-turku-dostu-turan-erol/", "text": "Turan Erol ismini ilk kez Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümünde öğrenciyken işittim. Bir üst sınıftakiler, hocalarımızın hocası, çok önemli bir sanatçı demişlerdi. O yıllarda kadrosu Ankara Üniversitesindeydi ve yarı zamanlı olarak haftada bir Gazi'ye de geliyordu. Bir başka şubeye ders verdiğinden, lisans döneminde tanıma ve öğrencisi olma şansını kaçırdım. Kendisiyle ilk kez Hacettepe Üniversitesi'nde yüksek lisans sınavına girdiğim yıl, 1987'de karşılaştım. O yıl Hoca da bu kurumda çalışmaya başlamıştı. Sanatta yeterlik eğitimini bitirdiğim 1993'e kadar kendisinden dersler aldım, eleştirilerinden çok yararlandım. Bu metinde, yakın çevresi dışında kimsenin pek bilmediği bir özelliğinden, türkülere olan ilgi ve sevgisinden söz etmek istiyorum. Esasen, ikimizi asıl yaklaştıran, buzları eriten de bu özelliği oldu. Bir sabah okula bağlamamı götürmüştüm ve henüz kimse yokken dipteki baskıresim işliğine geçip bir şeyler çalmaya başlamıştım. Yeni öğrendiğim ve pekiştirmek için üzerinde çalıştığım 'Karanfilin moruna, ölüyorum yoluna' adlı türküydü bu. Koridordan sazın sesini duymuş olacak ki, hemen geldi. Az önceki türküyü bir daha çalar mısın? dedi. Çaldım, söyledim. Kafamı kaldırıp baktığımda ne göreyim, Hocanın gözleri dolmuştu! Başımı okşadı. O sert ve mesafeli insan gitmiş, sanki yıllardan beri tanıdığım biri gelmişti. Kendisiyle daha sonra okul dışında, bazen diğer hocalarımız ve bizim kuşaktan arkadaşların da katıldığı farklı ortamlarda, fırsat buldukça bir araya gelip muhabbet ettik. Orada bizzat tanık olduk ki, hocanın bildiği türkülerin sayısı hepimizinkinin toplamından bile fazlaydı. Başta Ege havaları olmak üzere, her yöreden okuyordu. Bu arada ezgileri söylemekle kalmıyor, söz, ses ve vurguyla ilgili yanlışlarımızı gördükçe bizi uyarıyor, doğru söyleniş konusunda bilgi veriyor, hatta bazen defalarca baştan aldırıyordu. Öğrendik tabii nedenini. İstanbul'da Akademi'nin Resim Bölümünde okurken, bir yandan da bir koroda profesyonel olarak üç yıl çalışmış. Fikret Otyam'ın abisi Nedim Otyam'ın kurup yönettiği bir halk müziği korosuymuş bu. Fikret Otyam ve Orhan Peker, Turan Erol'un iyi türkü söylediğini bildiklerinden, onu mutlaka koroya alması gerektiğini söylemişler Nedim Otyam'a. Sonuçta, koroya girmekle kalmamış, yeteneğinden ötürü bir tür şef yardımcılığına kadar yükselmiş. Akademi'ye yakın 'bir ev artığı'nda belli günlerde hazırlanıp, İstanbul Radyosu'nda haftada bir gün de 'Yurttan Deyişler ve Söyleyişler' adlı, canlı yayımlanan ve yaklaşık bir saat süren bir program yapmışlar. Turan Erol o koroda üç yıl çalışmış, yeri geldiğinde solo söylemiş; ailesinden gelen paraya ek olarak para kazanmış. Hatta öyle ki, Akademi'deki bazı arkadaşları mezun olduktan sonra onun Radyo'da kalıp çalışmaya devam edeceğini sanıyorlarmış, ama tereddütsüz resmi ve hocalığı tercih etmiş. Tabii, ilerleyen süreçte türkü ve edebiyat muhabbetlerine katılmayı sürdürmüş, bazılarını bizzat düzenlemiş; Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun öğrencisi ve arkadaşı olmuş, Ruhi Su ve Aşık Veysel gibi ustalarla aynı ortamı paylaşmış. Bunları dinlerken, Hoca'nın geçmiş derslerindeki eleştiri ve önerilerini anımsadım. Yazım ve sunumların kolay anlaşılır olmasını çok önemser; bunun için Bedri Rahmi'nin Türküler Dolusu adlı şiirinde geçen 'Bana bir bardak su' dercesine dizesini anardı sık sık. Turan Erol'la sazlı sözlü en doyurucu muhabbetimiz 6 nisan 2014'de, bir pazar günü öğleden sonra Cebrail Ötgün, Semra Yücel, Ali Rıza Yılmaz ve Nahide Yılmaz'la birlikte gittiğimiz atölyesinde gerçekleşti. Yaklaşık dört saat sürdü muhabbet. Çok güzeldi. Hoca her zamanki gibi, viskisi elinde, türkülere eşlik etti, bazılarını tek başına söyledi. Hele Ali Rıza'nın çalıp söylediği, Harabi'nin 'Ey Zahit şaraba eyle ihtiram' adlı deyişinin ardından verdiği ders harikaydı. Şarabı öven o deyişte, bizim bilmediğimiz bir sürü sözcük ve kalıp vardı. O vesileyle, Hoca'nın arı Türkçesinin yanı sıra, çok iyi derecede Osmanlıca bildiğini de öğrenmiş olduk. Hoca baştan sona hepsini tek tek okuyarak günümüz Türkçesine çevirdi, yorumladı. En akılda kalıcı olanlardan biri olarak anımsayacağım o buluşmamızı."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/being-human-den-art-03-mart-01-nisan-2023/", "text": "Akıl yürütme özelliğine sahip olan insan, zekası aracılığıyla insan olmaya dair sorular sormakta ve bu sorularına cevaplar aramaktadır. Bu durum da insanı anlama ve anlamlandırma çabasına sokabilmektedir. İnsanın birbirini anlamaya yönelik zorunlu çabası, bir paradoks oluşturabiliyor. Ulus Baker'in de dediği gibi Her şeyi anlamak zorunda değilsiniz, anlamak yalnızca dünyayla ilişkimizin bir düzeyinden ibaret.'' . Sanıldığı kadar kolay olmamalı insan olmak. İzlediğimiz filmlerden dinlediğimiz müziklere, okuduğumuz kitaplardan yaşamayı seçtiğimiz ya da yaşamak zorunda kaldığımız coğrafyaya kadar her şeyi bize sorgulatan bir soru olarak hep tekrar etmekte. Aslında bunun tanımını net olarak yapamıyoruz. Özüne ulaşmaya çalışan canlılarız neticede. Bunu da yaşadıklarımız, değerlerimiz, zekamızı doğru bir biçimde kullanmamız şekillendirmekte. Bu sergi, bize her şeyini anlamak zorunda olmadığımız insanı tekrar hatırlatmaktadır. Ve insan olmak nedir sorusunu tekrar tekrar sormamızı sağlamaktadır. 2022 Mart ayında başlığını oluşturup çalışmalarını yürütmeye başladığımız sergi tam da ülkemizin içinde bulunduğu zorlu durumu sorgular nitelikte. Türkiye'de kariyerlerinin farklı konumlarında bulunan sekiz sanatçının özgün anlatım biçimleri, zengin malzeme sunumu ve kavramsal bakış açıları ile ''İnsan Olmak'' izleyiciyi karşılamakta. Tuval, kağıt, seramik, tekstil, video sanatı, kolaj gibi medyumlar bir araya gelerek 'insan olmayı' yorumluyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/gozde-aylis-cicek-tanidik-yuzler-farkli-ruhlar-heykel-sergisi-17-mart-8-nisan-galeri-selvin-arnavutkoy/", "text": "Yüzler çoğu kez ifadelerimizi ve davranışlarımızı gizler. Bu durum bireyin yaratma sürecinde ortaya çıkar. Yaratıcı edinim uygulama süreçleriyle bir dışavuruma dönüşür ve sonuçlanır. Yaratma ediniminin ortaya çıkması için bir kaygı durumu gerekir. Bu kaygılar ise sürekli bir şekilde hayatlarımızda sürer. Gözde Aylis Çiçek, 1994 yılında Kayseri'de doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini Kayseri'de tamamladı. Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik ve Cam Tasarımı Bölümü'nden mezun oldu. Üniversite dönemi boyunca birçok karma sergilere katılmıştır. Mezun olduktan sonra Kayseri'de atölye açmış olup hala devam ettirmektedir. Aynı zamanda 2013 ten bu zamana kadar sanatçı Mahmut Karatoprak'ın asistanlığını yapmaktadır. Sergi 17 Mart 8 Nisan tarihleri arasında Galeri Selvin Arnavutköy'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/jeremy-demester-xxi-perrotin-february-28-april-8-2023/", "text": "become a source for an infinity of forms: perpetually branching, continually creating themselves, firmly rooted in the earth, they bend and quiver in the wind, expressing all the nuances of stability and movement. A story of movement and life also unfolds in the artist's latest series Stela. vigilant. In a mimetic process, these eyes speak to our own eyes, pareidolia. Shells, fossils, ex-votos, rims, harpoons, an Olmec helmet, boxing gloves, and sneakers are gathered in a procession of wild figures, archetypal myths and trivial fragments of reality. buried knowledge of the forces of nature and the elements."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/mahreen-zuberi-exercising-the-border-anita-rogers-gallery-february-1-march-11-2023/", "text": "Anita Rogers Gallery is pleased to present Exercising the Border, a solo exhibition of new works on paper by Pakistani artist Mahreen Zuberi. The exhibition will be on view from February 1 through March 11, 2023 at 494 Greenwich Street, GFL, New York, NY 10013. We can measure the speed at which light travels by measuring how long it takes for it to travel from one point to another. The light from the sun takes 8.3 minutes to travel to Earth. Light travels approximately 6 million miles in one year. This is called a light year. The light from Proxima Centauri, the closest star to the sun, takes over 4 light years to reach us. The light from Deneb, the brightest star we can see with our naked eye, takes 1500 light years. The stars as we see them in the night sky are in the state in which they were 4 to 1500 years ago. We know that in the temporal realm time moves forward. It is not possible to see the past. However the stars, as we see them in the night sky are dioramas emanating from a distant past. 1) that light travels and 2) that the distance between our naked eye and an object emitting and reflecting light determines when we will see it. Though the limits of the sensory world are tied up in the laws that govern it, the positioning of the stars in the cosmos is a reminder that even within the fixed are possibilities that defy the limits set by the material world. By developing the capacity to practice pushing borders we may find that within the limits is that which is unlimited. For further information and photographs, please contact Elizabeth Thompson at elizabeth. thompson@anitarogersgallery. com, or call 347.604.2346. The gallery is open Tuesday through Saturday 10am 6pm."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/nancy-spero-woman-as-protagonist-galerie-lelong-co-new-york-23-march-25-2023/", "text": "In a groundbreaking career surpassing 50 years of practice and encompassing many significant visual and cultural movements including Conceptual Art, Post-Modernism, and Feminism, Nancy Spero made the female experience central to her art and challenged aesthetic and political conventions. Spero's lexicon was derived from an immersion in the history of images, notably from Egypt, classical antiquity, pre-history, and contemporary news media. She combined, fractured, and repurposed found imagery and adopted text to comment on contemporary and historical events such as the monstrosities of the Vietnam War, extermination of Jews during the Holocaust, and torture of women in Chile. With raw intensity, Spero executed works on paper and installations that persist as unapologetic statements against the pervasive abuse of power, Western privilege, and male dominance. Spero's work is held in over 50 prominent public collections worldwide including the Art Institute of Chicago, Illinois; Centre Pompidou, France; Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, Spain; Museum of Modern Art, New York; National Gallery of Art, Washington, D. C.; Tate Gallery, England; Whitney Museum of American Art, New York; Museum of Fine Arts Boston, Massachusetts; and Dallas Museum of Art, Texas. Major monographic exhibitions of Spero's work have been shown at renowned museums including the Museo Rufino Tamayo, Mexico; Centre Pompidou, France; Serpentine Galleries, England; Museo d'Art Contemporani de Barcelona, Museo Nacional Centro de Arte Reina Sofia, and Centro Andaluz de Arte Contemporaneo, Spain. Between 2019 and 2021, a major retrospective exhibition travelled to the Museum Folkwang, Essen, Germany; Nordic Watercolour Museum, Skarhamn, Sweden; Louisiana Museum of Modern Art, Humleb k; and the Lillehammer Art Museum, Lillehammer, Norway. Spero's installation Maypole: Take No Prisoners was presented in 2007 at the 52nd Venice Biennale, and later at MoMA PS1 as part of the retrospective exhibition Paper Mirror (2019). Spero was born in Cleveland, Ohio, in 1926. She died in New York City in 2009."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/nikki-maloof-skunk-hour-perrotin-new-york-march-3-april-15-2023/", "text": "and animals become proxies for the human experience. language is figuration: she started out with portraits of individual animals, vivid, never feel quite real. The colors are bright, the shapes cartoonish, the compositions often implausible. Everything is emotionally charged. characters and events freighted with ambiguous symbolism. turmoil. I myself am hell, wrote Lowell, nobody's here / only skunks, psychological states or particular thoughts and feelings. end of life, as well as the tension between the mundane and extraordinary. like Life Cycles (2022), in which five plates are arranged in a circle, vanitas painting, with its representations of physical objects flowers, food, skulls to symbolize the transience of earthly pleasures. strain of cannabis. Life, as Maloof understands, is nearly always funny, even when things are pretty bad. And if you're not in the mood to laugh, profusions of color, pattern, and texture. Extending the culinary theme, a vision of the world as seen through the eyes of a singular artist."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/sevval-konyali-kupon-galeri-miz-08-mart-10-misan-2023/", "text": "Genç sanatçı Şevval Konyalı'nın KUPON başlıklı ilk kişisel sergisi Galeri/Miz'de ziyarete açılıyor. 8 Mart 2023'te açılacak olan sergide Şevval Konyalı'nın fotoğraf ve yerleştirme eserleri yer alıyor. Konyalı, sergide izleyicileri, modern teknoloji çağında yeniden üretilebilir hale gelen sanat yapıtının yitirdiği biricikliğini; sergide yer alan özgün eserler üzerinden düşünmeye davet ediyor. Küratörlüğünü sanatçının kendisinin üstlendiği sergi, gündelik nesnelerin ve içinde bulundukları ortamın sahipliğini ve eşsiz varoluşunu yüceltiyor. Sergide yer alan eserler, Walter Benjamin'in sanat yapıtının en mükemmel reprodüksiyonunun bile zaman ve mekandaki varlığından eksik olduğunu ileri sürdüğü 'aura' tezi aracılığıyla özgünlük ve otantisite kavramlarını sorguluyor. Sanat yarışma platformlarında da sergilenmek üzere seçilmiştir. KUPON sergisi 10 Nisan 2023 tarihine dek Galeri/Miz'de ziyaret edilebilir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/03/01/sophia-narrett-carried-by-wonder-perrotin-new-york-march-3-april-15-2023/", "text": "adaptation of Fiddler on the Roof) stretch into the distance. making deserves slow looking too, and more will be revealed, slowly, references a Jewish wedding ceremony known as hakafot in Hebrew, botanical study, Charms may or may not be a lucky one. In its foreground, several brides disappear into one another, consumed by their union. foreshortened carousel rabbit floats between the uncertain pair. freed from the rectangular framing conventions of Western painting, perspective and dimensional rendering typical of these illusions. cutaways frame figures and guide where the eye is encouraged to enter. a romanticism we recognize, and to which we are seduced to enter."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/09/18/anadoluda-bir-kizim-var-21-mart-15-nisan-2023-mkm-besiktas-cagdas-sanat-galerisi-akatlar-besiktas-istanbul/", "text": "Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Beltaş Vakfı, çocukların eğitimine destek olmak amacıyla Beşiktaş Belediyesi ev sahipliğinde Anadolu'da Bir Kızım Var adlı bağış sergisi düzenliyor. Bağış sergisi kapsamında birçok sanatçının eseri, çocuklarımızın burs ve uzaktan eğitim ekipman ihtiyaçları gibi eğitim giderlerini karşılamak üzere Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi'nde sergilenecek. Beşiktaş belediyesi ev sahipliğinde düzenlenecek olan sergi, Beltaş Vakfı, Devrim Erbil Vakfı, Upsd, IMOGA, Piramid Sanat ve sayısız sanatçı ile ortak yürütülecek. Serginin gelirleri Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin Anadolu'da Bir Kızım Var projesinin izinli hesabına aktarılacak. Eserler, bağış karşılığı satın alan kişilere bizzat teslim edilecek. 21 Mart Salı günü saat 19.00'da Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi 'nde açılacak olan bağış sergisi, 15 Nisan 2023 tarihine kadar ziyaret edilebilir. Sergi açılışına tüm Çağdaş Yaşam Dostları davetlidir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/09/18/balkan-sergileri-iii-bulgaristan-sredets-galleryde-sanatseverlerle-bulusuyor/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim elemanları ve öğrencilerinin eserleri, Bulgaristan Kültür Bakanlığı Sredets Gallery'de, Balkan Sergileri III sergisinde sanatseverlerle buluşacak. Akademisyenler ve öğrencilerin özgün temaları ile yaptıkları resim, heykel, grafik ve fotoğraf gibi farklı disiplinlerdeki eserler izleyici ile buluşacak. Balkan Sergileri III sergisi, Sredets Gallery'de 20 Mart 2023'de açılacak, sergi, 04 Nisan 2023 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Balkan Sergileri Türkiye ve Balkanlar arasında bir köprü oluşturması açısından büyük önem taşıyor. Balkan Sergileri III de; komşu iki ülke olan Bulgaristan ve Türkiye'nin benzer kültürel özelliklere sahip olmaları ve bu özelliklerin sanata yansıması görülebilecek. Sergi aynı zamanda evrensel bir dile sahip olan sanatın, sınırları kaldırıcı gücünü de ortaya koyuyor. Bu bağlamda sergi, hem kültürel zenginliklerinin görülmesi hem de iki ülke arasında dostluk bağlarının güçlenmesi açısından büyük önem taşıyor. Sergide öğrenci ve akademisyenlerin işleri birarada yer alacak. Böylece; sanatseverler, iki farklı grubun çalışmalarını etkileşim içerisinde izleyebilecek. Balkan Sergileri III de eserleri sergilenen akademisyenler; Melihat Tüzün, Ali M. Bayraktaroğlu, Deniz Bayav, Ruken Aslan, Mustafa Haykır, Ayhan Çetin, Kerem İşcanoğlu, Baybora Temel, Deniz Gökduman, Ercan Yılmaz, Ö. Gökhan Temizel, Başar Hatırnaz, Devrim Baran, Elif Karaaslan, Can Özal, İter Alkan, Ferit Yazıcı, Zehra Atabey, Koral İlhan, Ergin Soyal, H. Fırat Uysal, Ayşegül Kalkan, Semih Oduncu, Begona Rodrıguez Rueda, Zerrin Pehlivan, Kübra Yıldız. Öğrenciler; Burak Uyanmaz, Ciha Atıcı, Furkan Öztekin, Göknur Yavuzcan, Duygu Abatay, Imprachim Matzir, İrem Koçan, Nurdan Çoşkun, Rahime Türkoğlu, Sedanur Şimşek, Buse Fulürya, Seher Özcan, Serpil Kara, Şerif Aslan, Şerif Aslan olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/09/19/balkan-sergileri-iv-bukreste-sanatseverlerle-bulusuyor/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Öğretim elemanları ve öğrencilerinin eserleri, Bükreş Ulusal Sanat Üniversitesi Sergi Salonunda sanatseverlerle buluşacak. Akademisyenler ve öğrencilerin özgün temaları ile yaptıkları resim, heykel, grafik ve fotoğraf gibi farklı disiplinlerdeki eserler izleyici ile buluşacak. Balkan Sergileri IV sergisi, 08 Mayıs 2023'de açılacak, sergi, 10 Mayıs 2023 tarihine kadar ziyaret edilebilecek. Balkan Sergileri Türkiye ve Balkanlar arasında bir köprü oluşturması açısından büyük önem taşıyor. Balkan Sergileri IV de; komşu iki ülke olan Romanya ve Türkiye'nin benzer kültürel özelliklere sahip olmaları ve bu özelliklerin sanata yansıması görülebilecek. Sergi aynı zamanda evrensel bir dile sahip olan sanatın, sınırları kaldırıcı gücünü de ortaya koyuyor. Bu bağlamda sergi, hem kültürel zenginliklerinin görülmesi hem de iki ülke arasında dostluk bağlarının güçlenmesi açısından büyük önem taşıyor. Sergide öğrenci ve akademisyenlerin işleri bir arada yer alacak. Böylece; sanatseverler, iki farklı grubun çalışmalarını etkileşim içerisinde izleyebilecek. Balkan Sergileri IV de eserleri sergilenen akademisyenler; Melihat Tüzün, Deniz Bayav, Mustafa Haykır, Ayhan Çetin, Kerem İşcanoğlu, Baybora Temel, Deniz Gökduman, Elif Karaaslan, H. Fırat Uysal, İter Alkan, Semih Oduncu, Begona Rodrıguez Rueda, Zerrin Pehlivan, Kübra Yıldız, Serbay Çelebi, Berk Özel. Öğrenciler; Aslı Kınalı, Aslıhan Elrantissi, Atalay Tuzcu, Ayça Ay, Ayşe Deniz Almadık, Burak Uyanmaz, Ciha Atıcı, Ceren Akçiçek, Ceren Nur Gökduman, Çağla Çizo, Didem Sosyal, Dilay Erkli, Duygu Ertaş, Eda Sünter, Enes Çamlıbel, Furkan Öztekin, Furkan Sarıkaya, Göknur Yavuzcan, Duygu Abatay, Hamit İzmir, Hatice Demirel, İrem Koçan, İrem Sever, Loya Kader Öztürkmen, Melih Can, Melike Hasgül, M. Alperen Ulus, Nurdan Çoşkun, Olga Erden, Onur Örnek, Özlem Olcan, Sedanur Şimşek, Buse Fulürya, Selin Zehra Eker, Serap Çalışkan, Sevda Mutlu, Sude Nur Yörük, Şerif Aslan, Şerif Aslan, Ufuk Akkanat, Zehra Keyifli, Zehra Saluk ve Zülfiye Kılıç olacak."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/09/21/karanlikta-kahkaha-karsi-sanat-22-eylul-21-ekim-2023/", "text": "22 Eylül 21 Ekim tarihleri arasında Karşı Sanat'ta.. - - - - Doç. Dr. Hakan Karaş, Düş ve Kolaj 14 Kasım 2023 - SCENES PLURIELLES, Galerie Jean-Louis Ramand, 28 Ekim 2023- 13 Ocak 2024 8 Kasım 2023 - Çağdaş Türk Resmi'nin Devrimci İsimlerinden Orhan Taylan vefat etti. 4 Kasım 2023 - ''JANUS, NE TARAFA BAKMALI?'', Ceyda Güler, Galeri İşlik, (25 Ekim 11 Kasım 2023) 24 Ekim 2023 - Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam 18 Ekim 2023 - France Music Competition (14 31 Oct, 2023) 17 Ekim 2023 - World Classical Music Awards 16 Oct 21 Nov, 2023 17 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Sevgili Haluk 17 Ekim 2023 - Bazaart 2024 (Son Başvuru: 20 Ekim 15 Aralık 2023) 11 Ekim 2023 - Fotoğraf sanatçısı Manuel Çıtak hayatını kaybetti. 10 Ekim 2023 - Bedri Baykam: Türkiye'de sanat hak ettiği yere geliyor, peki siyasiler nerede? 10 Ekim 2023 - Göç Eden Bedenler, Zerrin Pehlivan, Devecihan Kültür Merkezi (04-18 Eylül 2023) 9 Ekim 2023 - Çağdaş Türk Sanatının Önemli İsimlerinden Haluk Akakçe vefat etti. 9 Ekim 2023 - VECDİ UZUN, ÇEMBER, DAİRE VE KÜRE FELSEFESİNİN RESİM SANATINA YANSIMASI 30 Eylül 2023 - Karanlıkta Kahkaha, Karşı Sanat, (22 Eylül 21 Ekim 2023) 21 Eylül 2023 - Öğretim Elemanları Yaz Sergisi III, T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu (13 Temmuz 13 Eylül 2023) 21 Eylül 2023 - Homemade 4, Piramid Sanat, (21 Temmuz 26 Ağustos 2023) 21 Eylül 2023 - Aşık Veysel, Her Neye Bakarsam Sen Varsın Orda, 09 Haziran 04 Temmuz 2023, Bağlarbaşı Kültür Merkezi 21 Eylül 2023 - Do Art Galeri, ArtContact İstanbul 3. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (01-04 Haziran 2023) 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ IV BÜKREŞ'TE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 19 Eylül 2023 - BALKAN SERGİLERİ III BULGARİSTAN SREDETS GALLERY'DE SANATSEVERLERLE BULUŞUYOR... 18 Eylül 2023 - Anadolu'da Bir Kızım Var, 21 Mart 15 Nisan 2023, MKM Beşiktaş Çağdaş Sanat Galerisi, Akatlar, Beşiktaş, İstanbul. 18 Eylül 2023 - Piramid Sanat, ArtAnkara 9. Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı, (09-12 Mart 2023) 18 Eylül 2023 - Ayhan Çetin, Üst Yapı, Galeri Soyut, (17 Şubat 8 Mart 2023) 1 Mart 2023 - SOPHİA NARRETT, CARRİED BY WONDER, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NIKKI MALOOF, Skunk Hour, Perrotin New York, (March 3 April 15, 2023) 1 Mart 2023 - NANCY SPERO, Woman as Protagonist, Galerie Lelong & Co., New York, (23 March 25, 2023) 1 Mart 2023 - Jeremy Demester, XXI, Perrotin (February 28 April 8, 2023) 1 Mart 2023 - GÖZDE AYLİS ÇİÇEK Tanıdık Yüzler, Farklı Ruhlar Heykel Sergisi / 17 Mart 8 Nisan / GALERİ SELVİN ARNAVUTKÖY 1 Mart 2023 - Şevval Konyalı, Kupon, Galeri/Miz, (08 Mart 10 Misan 2023) 1 Mart 2023 - Mahreen Zuberi, Exercising the Border, Anita Rogers Gallery, (February 1 March 11, 2023) 1 Mart 2023 - Being Human, Den Art, (03 Mart 01 Nisan 2023) 1 Mart 2023"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/09/30/vecdi-uzun-cember-daire-ve-kure-felsefesinin-resim-sanatina-yansimasi/", "text": "Geometrik şekillerin resim sanatına etkisini açıklayabilmek için öncelikle konuyla ilgili terimleri ortaya koyarak daire, çember ve kürenin semboller aracılığıyla sanatta kullanımı ve sanat alımlayıcısındaki etkisi ve estetik yansımasını açıklamayı hedeflemekteyim. Geometrik şekiller; düz ve eğri çizgilerle oluşturulan kapalı şekillerdir. Bunların özel adları vardır. Dört temel geometrik şekil vardır: dikdörtgen, kare, üçgen ve daire. Küre, daire ve çember hariç bir geometrik cismi oluşturmak için seçeceğiniz geometrik şeklin köşesi veya kenarı olmalıdır. Küre, daire ve çember geometrik şekillerin temeli de çember olup, bu yolculuk çember-daire-küre şeklinde devam eder. Bu bölümdeki bilgilendirmede amaç geometrik şekiller hakkında açıklama yapmak değil, bu şekillerin sahip olduğu semboller üzerinden felsefi değerlendirme yapmaya çalışmaktır. b)Kiriş: Çember üzerinde alınan farklı iki noktayı birleştiren doğru parçasıdır. c)Daire: Çemberin içinde kalan alana verilen isimdir. Burada alanın anlamı, bir çemberin çevrelediği noktaların kümesi olmasıdır. Bir dairenin açık daire ya da kapalı daire olmasını dairenin sınırlarını oluşturan çemberin daireye dahil olup olmadığı belirler. Çember daireye dahilse kapalı daire, değilse açık dairedir. - Çember: İçi boş kapalı eğri. - Daire: Çemberin çevrelediği alan. Yuvarlak olmaları. İkisi de sabit bir noktaya eşit uzaklıkta olan noktaların oluşturduğu şekillerdir. Daire iki boyutlu yüzeyin somut ifadesiyken, çember kapalı boyutuna rağmen yüzey oluşturmaması nedeniyle soyut ifadedir. d)Küre: Küre, belirli bir eksen etrafında dönen bir yarım daire tarafından oluşturulan geometrik bir cisimdir. Daire ve küre ilişkisi: Daireye üçüncü bir boyut eklendiği zaman küre olur. Katı olmayan hamur vb. maddeden yapılmış bir küreyi presin altına koyarsanız bir daire elde edersiniz. Simge; düşünce ve soyut kavramların grafik olarak ifadesidir. Basit ve yalın bir ifadesi olan daire insan hayatında çok önemli bir yere sahiptir. Somut düzlemde çok farkında olmadığımız veya önemsemediğimiz daire uzay geometrisinde ay, güneş başta olmak üzere uzaydaki birçok gezegenin şeklinin düzem boyutunda ifadesidir. İşin ilginç tarafı bu gezegenleri görmemize yarayan gözümüzün düzlem boyutu dairedir. Metal paralar, bardaklar, madalyalar vb. Şehirler de merkezden çevreye doğru bir daire şeklinde büyürler. Kent sosyolojisinde şehirler; merkez-çevre ilişkisiyle merkezdeki bir noktadan başlayarak dairemsi şekilde aşama aşama gelişir. Daire dediğimizi üç boyuta getirirsek küreye ulaşırız. Üç boyutlu kürenin simgesel ifadesi dairedir. Sanatçı daire üzerinde yaptığı resmi bir bütünlük içinde küreye taşıyabiliyorsa ne yaptığının bilincindedir. Merkez-çevre ilişkisi açısından daire tuvallere resim yapmak merkez-çevre ilişkisi kavranılmışsa çok büyük kolaylık sağlar ve ilk bakışta da çarpıcı etki yaratır. Burada esas olan dairesel düzlem üzerindeki resmi üçüncü boyuta çekebilmektir. Daire tuvalden küreye geçiş veya tam tersi küreden daireye geçiş somut-soyut-somut döngüsünden başka bir şey değildir. Heykelin resimden farkı üç boyutlu olması ve tüm yüzeylerinin etrafında dönerek izlenebilmesidir. Daire tuvale resim yapmak; izleyicide çarpıcı etki yaratır ve somut-soyut-somut geçişini yapabilecek donanıma sahip olmayı gerektirir. Daire tuvallerle çalışan hangi ressamın sizde bu duyguyu yarattığını düşünmenizde yarar vardır. En eski geometrik sembollerden olan daire tüm kültürlerin saygı duyduğu evrensel bir işarettir. Dairenin başlangıcı ve sonu olmadığı için evrimi, ölümden doğuma, sona ermeyi ve tekrar başlangıca dönüş sürecini temsil eder. Bu anlamda bir daire sonsuzluğu temsil eder. Birçok gelenek ve manevi inançta, bir daire, realitemizi hareket halinde tutan İlahi yaşam gücünü veya ruhu temsil eder. Canlılığın, bütünlüğün, tamamlanmanın ve mükemmelliğin simgesidir. Kutsallık sembolü daire, aralarında sonsuzluk, birlik ve tektanrıcılığın da bulunduğu sınırsız şeyleri temsil eder. Birlik, ilahi simetri, sonsuzluk, geri dönen döngüler, mükemmellik, kutsallık, gökler, koruma, sınırlama, güneş ve bütünlük vb. Küre olan dünyada kendimiz bir merkez olarak koyarak küre olan gözlerimizle çevremize 360 derece bakarsak daire ve yukarıya doğru da 180 derece bakarsak sadece bir yarı küre görebiliriz, daha doğrusu gördüğümüzün bir daire ve yarı küre sınırları içinde olduğu hissine sahip oluruz. Her birey de kendi noktasından bakınca elde ettiği dairelerin sınırlarında yaşar. Hiçbir bireyin dairesi tıpa tıp başkasının dairesi olamaz. Bu daireler arası kesişme sonrasında oluşan ortak anlamlandırmalar simgeler üzerinden yapılır. Daireler öncelikle kendimizde birlik, beraberlik ve düzenin sağlanması için alanları oluştururken, birbiriyle kesişerek büyüyen daireler veya daireler dokunarak büyüyen daireler toplumsal birliktelik için zemin hazırlar. Dairelerin kesişmesinden katmanlar oluşur. Bu kadar önemli sembolik değeri olan daire tuvallere resim yaparken dairenin felsefesini bilmeyen ressamın ortaya koyabileceği sadece göze hoş gelen, sıradan ve dekoratif bir çalışmadır. Buraya kadar anlattıklarımı tekrar düşünerek her iki resmi değerlendirmenizi tavsiye ederim. Yücel Dönmez'in daire tuval üzerindeki bu resmindeki merkez çevre ilişkisi, geleneksel sanatın günümüzle bağlantısı için önemli bir örnektir. Bu resmin bir yarı küreye yansıtılması halinde etkisi alımlayıcıyı başka bir boyuta götürebilir. Rönesans sanatçısı Rafello'nun 1508 tarihli Atina Okulu tablosunun hemen önünde başlayan kemer bir perspektif imkanı yaratmanın yanında bu kemerden oluşan çemberin sınırlayıcı etkisinin gücü resimde net olarak görülmektedir. Dünyanın en çok bilinen tabloları arasında daire şekilli tuval üzeri tablolar bulunmamaktadır. Bunda ahşap teknolojisinin bugünkü düzeye gelmesinin son 40-50 yıllık makine teknolojisine dayanması yanında hala daire tuvallerin dekoratif olarak görülmeye devam edilmesidir. Tondo, İtalyanca yuvarlak anlamına gelmektedir. Yuvarlak biçimli resim veya kabartmaları tanımlamakta kullanılan bir terimdir. Yuvarlak resimleri küçümseyip yabana atmamak gerekir. Dünya sanat tarihinde çok sayıda daire resimler bulabiliriz. Buraya kadar anlatmaya çalıştıklarım bir sanatçının teknik donanım ve felsefe kavrayışlarını geliştirmesinin yanı sıra sanat ve sembolizma dilini oluşturmasının gerekliliği hakkındadır. Sultan Adler'i Türkiye'deki bir fuarda tanıdım, Almanya doğumlu ve eğitimli olan sanatçıyı izleyerek yapmak istediklerini bu parametreler ışığında anlamak için gayret sarf ettim. Sanatçının kartallar ile ters laleleri birlikte çalıştığımız dönemde kendisinden sürekli arayış ve değişim sinyalleri alabilmekteydim. Dönüşümlü olarak Almanya ve Türkiye'de yaşayan Sultan Adler Doğu-Batı arasında dengeli ve gerekçeli bir yerde durabilmektedir. Ters lalelere geçişte Sultan Adler'in yaratıcı ve arayıcı kişiliği etken olmuştur. Sultan Adler; Anadolu Gelin ve Kadınlar Kartallar serilerinde ters laleleri çok kalın ve katmanlı boya kullanarak dokulu yapmaya çalıştığını, bu uygulama ile koruma altına alınan ters lalelerin bu şekilde odalarımıza girdiği ve adeta avucumuza alabileceğimiz ve dokunabilecek nesne hissini yaymaya çalıştığını ve ters laleye üstten baktığı anı heykele dönüştürürken illüzyonu da yakalamaya çalıştığını ifade etmektedir. Sultan Adler'in dairesel resimleri ters lale serisinin farklı bir çizgide devamıdır. Dairesel resimler renk sınırı konulmayan ters lalelere soyut bir bakışın ifadesidir. Sanatçının en son dönemde yaptığı yarı küre resimleri ise ters lalelere somut bakıştır. Ters lalelere tepeden bakıldığında o anı heykel olan forma dönüştürerek o anı yakalayıp bu dönem mavi serisi üzerinde çalıştığını ifade eden Sultan Adler; geri kalan kısmını izleyicinin tamamlayacağını, kendi içinde hissedeceği ve ona ruh katacağını vurgulamaktadır. Sultan Adler; Heykel ters lalede; açıyı değiştirerek bir aşama daha ileride ve kendimi içinde düşündüğüm plastik görüntü yanında elle tutulacak kadar hisler yaratan bir mimari yapıyı oluşturan farklı materyallerle iç ve dışın birbirini tamamladığı yapıyı sağlamaya çalıştım. açıklamasında bulunmaktadır. Mavi; ters lalelere iki boyutlu çember formuyla soyut bir yaklaşım iken, ters lale ise üç boyutuyla plastik etki oluşturmaktadır. Bu gidişata bakılınca bir sonraki aşama muhtemelen bir heykel olabilir. Dairesel çalışmalarında Sultan Adler'in arayışçı ve yenilikçi kişiliği yanında zaman içinde ters lalelerle yaptığı sanat yolculuğunu görmek mümkündür. Ülkemizde yuvarlak resimler dekoratif çalışmalar olarak görülse de, resim sanatçılarının büyük bir kısmı bir şekilde bu şekildeki tuvallerle çalışmıştır. Yuvarlak resmi çekici kılan merkez-çevre ilişkisinin çok kolay sağlanabilmesidir. Batı resim sanatında bize göre çok fazla kullanılan yuvarlak resimler çember ve daire felsefesinin özümsenmiş olmasının yanında konunun sınırları zorlayarak ve rahat bir yaklaşımla merkez-çevre ilişkisi ile işlenebilmesidir. Bu aşamada klasik, modern, çağdaş, postmodern yaklaşım yolu seçmenin hiçbir önemi yoktur. Esas olan sanatçının resim dilini, tekniğini, bakış açısını daire sınırlarına sığdırmak değil, tam tersi anlatım etkisinin daha büyümesi ve güçlenmesini sağlamaktır. Bunun için de sanatçının bir felsefeci gibi felsefe otobanında koşmak yerine, felsefe patikasında sürekli, emin ve ağır ağır adımlarla yürümesinde fayda bulunmaktadır. Sanatçı kendisini tuvalin şekli ve ebatları ile sınırlandırmamalıdır. - https://acikders. ankara. edu. tr/pluginfile. php/10413/mod_resource/content/2/%C3%87ember%20ve%20Daire. pdf#:~:text=%C3%87EMBER-, D%C3%BCzlem%20%C3%BCzerinde%20al%C4%B1nan%2C%20merkez%20denilen%20ve%20de%C4%9Fi%C5%9Fmeyen%20sabit%20bir%20noktadan, b%C3%BCy%C3%BCk%20bir%20harf%20ile%20adland%C4%B1r%C4%B1l%C4%B1rlar.&text=Kiri%C5%9F%3A%20%C3%87ember%20%C3%BCzerinde%20al%C4%B1nan%20farkl%C4%B1%20iki%20noktay%C4%B1%20birle%C5%9Ftiren%20do%C4%9Fru%20par%C3%A7as%C4%B1d%C4%B1r."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/09/cagdas-turk-sanatinin-onemli-isimlerinden-haluk-akakce-vefat-etti/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına katkılar bulunmuş Haluk Akakçe'nin vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Haluk Akakçe'yi rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. Haluk Akakçe, 24 Temmuz 1970 yılında Ankara'da dünyaya geldi. 9 Ekim 2023 yılında İstanbul'da hayatını kaybetti. Türk ressam ve iç mimar. Video enstelasyonları, duvar resimleri, akrilik ile ahşap panel ve kağıt üzerine çalışmalar yapan Akakçe, Bilkent Üniversitesi'ndeki iç mimarlık eğitiminin ardından Londra'daki Royal College of Art ve Amerika'daki The School of the Art Institute of Chicago'daki MFA derecelerini birincilikle tamamladı. 1997'de ilk kişisel sergisini Chicago'da açmasının ardından sanat çalışmalarına Londra ve New York'ta devam etti. Dünyanın önde gelen sanat merkezlerinde birçok sergi açan Akakçe'nin islerinin sergilendiği mekanlar arasında Whitney Museum of American Art(New York, 2002), PS-1 Contemporary Art Center, Long Island City (New York, 2001) New Museum, (New York, 2002), Tate Britain (Londra, 2004) Chelsea Art Museum(New York, 2007), Thyssen-Bornemisza Art Contemporary, Kunsthaus Graz (Graz- Avusturya, 2008) ve İstanbul Modern Sanat Müzesi(İstanbul, 2009) bulunuyor."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/09/goc-eden-bedenler-zerrin-pehlivan-devecihan-kultur-merkezi-04-18-eylul-2023/", "text": "Baudelaire'in dediği gibi kaldığımız yer mutsuzluk sebebimiz olabilir mi? Eğer gitme eylemi zorunlu yapıldıysa, mutsuzluğun bir sebebi olabilir. Gitmek, göç etmek bir zorunluluk oluşturuyorsa, sebepleri hiçbir zaman değişmeyecektir, mekanlar o mutsuzluğu hep hatırlatacaktır ve bedenimiz bu mutsuzluğu hep içinde barındıracaktır. Bir göçmen olarak beden, varlığını sürdürmek için hep göç etmeye devam ederek, geçtiği yerlerden aldığı izleri ve göstergeleri taşıyarak kendine hep yeni mekanlar arayacaktır. Bedenimiz de mekandır. Hatta bize en tanıdık olan, beynimizin ve bedenimizin karşılıklı etkileşim halinde olduğu, yaşadıklarımızın kaydını tuttuğu ve bize ait olduğunu düşündüğümüz bir mekan... O da hep mutluluğu arar ve yeni yerlere göç etmek ister. Arayış halindeki bu mekan, hayatımızın içindeki tüm ilişkilerden, kurgulardan etkilenirken bu etkileri bedenimiz aracılığıyla, gösterge olarak fiziki ifadelerle, bakışlarla yansıtmaya çalışır. Kendi mekanları içinde sıkışan bu portreler, geçmişin bellek kaydından bugüne taşınan, kendi bedenine, tenine, doğal renklerine bile uzaklaşmış, yabancılaşmış gerçek temsilden, temsili betimlemelerinden, zamanından uzaklaşmış, bakışlarındaki odak noktaları tekil, kendi sınırları içerisinde güçlü, bakışlarıyla bir mesafe kat etmekteler... Göç halinde, sınırın ötesinde ve geçişlilik alanında kalan bu bedenler, iki sınır kesişirken ara boşlukları yıkmış, belli alanları belirsiz birbirine karıştırmış, sınırların olmadığı ve iki çizginin birleşmediği, her iki tarafın da eşitlendiği yeni mekanlar, yeni portreler oluşturmuştur. İşte bu portrelerdeki gibi bedenlerimiz, duygu aktarımı yapan bakışlarla, dile bile getirilemeyen, sözsüz bir ifade ile kendini, bedenin kayıt tuttuklarını bakışlarla anlatmaya ve göç etmeye hep devam edecektir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/10/bedri-baykam-turkiyede-sanat-hak-ettigi-yere-geliyor-peki-siyasiler-nerede/", "text": "18. Contemporary İstanbul Sanat Fuarı, Haliç Tersanesi'nde kapılarını açtı. 22 değişik ülkeden 67 çağdaş sanat galerisi, dört inisiyatif ve dört sanat kurumunun katıldığı fuar yine yoğun ilgi görüyor. İngiliz gazeteci ve sanat insanı John Payne açılış yemeğinde sohbet ederken şu cümleyi kullandı: Burada gördüklerimiz şu anda Paris'te veya Londra'daki etkinliklerin çok önünde! Tabii ki bunu duymak insanın hoşuna gidiyor. Yine de bu fuarı yıllardır başarıyla taşıyan Ali Güreli'ye naçizane, giriş bilet fiyatlarını biraz indirmesini tavsiye edeceğim, tabii ki karar kendisinin. Yarının en başarılı ve en büyük sanat koleksiyoneri olacak bir gencin bugün cebinde bu kadar para olmayabilir. Şimdiden onları kazanmak lazım. Fuar için Çağdaş Sanatının Büyük Dönüşümü başlıklı bir panel tasarladım. Aynı zamanda moderatör olarak katıldığım panelde, deneyimli galerici Sevil Binat, sanat tarihi, felsefe, siyaset ve sosyolojiyi uluslararası planda en iyi harmanlayan isim olan Hasan Bülent Kahraman ve yine yaptığı ulusal ve uluslararası çağdaş sanat koleksiyonuyla Elgiz Müzesi'ni kuran, Türkiye'nin en önemli koleksiyonerlerinden Can Elgiz, diğer konuşmacılardı. Panelde yansıttığımız, Türkiye'den ve dünyanın her yerinden on binlerce kişinin ilgilendiği bu ortam son 40 yılda adım adım nasıl oluştu? Tüm süregelen dertlere rağmen bu ilerlemenin gerçekleşmesinin tek gerekçesi sanatçı ve sanatseverlerin ortak çabası! Sonra adım adım irili ufaklı dönüşümler, devrimler ve hamleler dizisi geldi. Baraz Galerisi'ni takip eden Maçka Sanat, Nev, Urart, Ankara'da Siyah Beyaz gibi galeriler sanatın yaygınlaşmasına katkıda bulundular. AKM'de açılan dev bireysel sergiler arasında benimkiler de 80'ler ve 90'larda yer aldı. 1980'lerin başlarından itibaren yapılan Öncü Türk Sanatından Bir Kesit, Günümüz Sanatçıları gibi deneysel sanat eserlerini ve kavramsal yapıtları sergileyen buluşmalar, 1987'de Birinci İstanbul Bienali'nin organize ettiği uluslararası sergiler, 1989'da kurduğumuz UNESCO bağlantılı Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği'nin 1991'de açtığı ilk sanat fuarı, 2000'lerin başından itibaren açılan müzeler ve sanat merkezleri İstanbul sanat ortamının giderek hızlanmasına vesile oldular. 2005'ten itibaren açılan ve giderek daha yüksek bir kalitede uluslararası bir görünüm kazanan Contemporary İstanbul kitleleri en geniş şekilde sanatla buluşturan ortamı yarattı. Aynı şekilde Ankara Sanat Fuarı, dokuz yıldır başkentte aynı görevi üstleniyor. Koleksiyonerlerin olaya çok çekingen ve usulca yaklaştıkları bu ortamlarda çağdaş sanatı alınabilir bir eser olarak kabul etmeleri çok zaman aldı. Daha sonra ortam geliştikçe, galericilik işinin dışarıdan çok kolay ve hızlı para kazanılan bir alan olarak görülmesi, belki biraz hızla açılıp kapanan galerilerin de transit geçişler yapmalarına neden oldu. Koleksiyonerler Türkiye'de daha çok kendi yatırımları, prestijleri ve aralarında süregelen gizli rekabetler üzerinden bu işe giriştiler. Koleksiyonerler ve sanatçılar arasında oturmuş derin, kalıcı, güven dolu dostluk ilişkilerinin bu ülkede çok zor kurulduğunu veya kurulamadığını söylemem lazım. Sanatçılar genel olarak kendi dayanışma ağlarına güvenerek ve diyaloglarını canlı tutarak yaşamlarını hep sürdürdüler. Bu makaleyi aslında kısa tutmak çok zor; bir makalede ele alınabilir bir konu değil. Ancak genel verilere belki değinmiş oluyoruz. Bu vesileyle şu ciddi sorunu gündeme getirmek isterim: Ana muhalefetin bir kültür politikası var mı? CHP, neden bu konulara bu kadar ilgisiz? Mesela Ercan Karakaş gibi tüm sanat ortamında bu konulara gerçekten baş koymuş bir insana neden onore edilerek danışılmaz? CHP'nin elinde yıllardır UNESCO-Uluslarası Plastik Sanatlar Dernekleri dünya başkanlığı görevini yürütmüş olan, benim gibi bir üye varken nasıl olur da bu alanların sorularını derinden öğrenmek için hiç kimse hiçbir gayret göstermez? AKP'den zaten böyle bir hamleyi bekleyen kimse yok sanat ortamında ama CHP neden bu konularda üç maymunu oynuyor? 1991 seçimlerinden önce DYP bile benimle sanat ortamının sorunlarını uzun uzun konuşmuştu, programlarını ilan etmeden! Sanatın ve sanatçının önemini ana muhalefet partisinin bu kadar bilmemesi bizler için panik verici bir durum değil de ne? Şayet Şimdi bunların sırası değil çok daha büyük sorunlarımız var nakaratından gidiyorlarsa lütfen Atatürk'ün parasızlık ve zorlık içindeki kuruluş yıllarında sanata hangi gözle baktığına ve hangi paraları harcadığına bir göz atsınlar!"} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/11/bazaart-2023-son-basvuru-20-ekim-15-aralik-2023/", "text": "1. Bazaart Projesi ilgili hüküm ve koşullar, BAZAART komitesi tarafından belirlenir. 2. Bazaart Projesi sadece Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin, Güzel Sanatlar Fakültelerinden yeni mezunların (en fazla 2 yıllık mezunların), yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin katılımına açıktır. Bu koşula ek olarak; katılımcının 30 yaşından büyük olmaması gerekmektedir. 3. Sergilenecek eserlerin hangileri olacağının ve hangilerinin ödüllendirileceği Seçici Kurul tarafından karar verilir. 4. Etkinliğe en fazla 2 eser ile katılınabilir. 5. Eser tekniği ve konusu serbesttir. Ödüller arasında Geçmişten Geleceğe konulu ve Cam sanatına Özel Ödül mevcut olup, eser sahipleri bu konu özelinde de eserlerini gönderebilir. 6. Eser sahipleri başvuru da bulunacağı fotoğraf kategorisi için maksimum 7.000 TL, heykel kategorisi için maksimum 12.500 TL, resim ve cam kategorisi için maksimum 10.000 TL, fiyatlandırma yapmaları gerekmektedir. Eser bedelini yüksek/ düşük bildiren eser sahipleri, Bazaart Komitesi tarafından uyarılır ve bedelin düşürülmesi talep edilir. İletişime geçilememesi durumunda yüksek olan bedeller maksimum tutara otomatik olarak çekilir. 7. Sergilenmeye hak kazanan eserler; proje kapsamında satışa sunulacak olup, olası satışların %20'si, Yeniköy Rotary Kulübü'ne Bazaart Projesi'ne verilir. 8. Eser sahiplerine ödemeler, satılan eserin satış tarihini izleyen 45. günden sonra 7. maddesinde belirtilen kesinti yapıldıktan sonra ödenir. 9. Eserleri sergilenen katılımcılara katılım belgesi verilir. 10. Başvurular; 20 Ekim saat 09:00'da başlayacak olup, 15 Aralık saat 18:00 da sona erecektir. 11. Başvurular aşağıda yer alan 'online başvuru' üzerinden gerçekleştirilmelidir. Başvurular tüm alanlar eksiksiz olarak doldurulduktan sonra Kaydınız başarı ile alınmıştır. Ön seçim sonrasında size geri dönüş yapılacaktır. mesajını görüldüğünde tamamlanmış sayılır. 12. Başvuru'nun kabulü, eserinizin sergilenmek ve yarışma için kabul edildiği anlamına gelmemektedir. Eserlerinizin sergilenmeye hak kazanıp kazanmadığı hususundaki bilgilendirme Seçici Kurul'un değerlendirme sonrasında Şubat ayı içerisinde sizlere bildirilecektir. 13. E-posta vb. yollar ile yapılan başvurular kabul edilmeyecektir. 14. Eseri sergilenmeye hak kazanan eser sahipleri eserlerini 13 Mart 2023 tarihinde organizasyonun yapıldığı Galeri Deniz- Esentepe, Büyükdere Cd. No:141, 34394 Şişli/İstanbul adresinde Bazaart Komitesi'ne teslim etmelidir. Aksi takdirde sergiye kabulü mümkün olmayacaktır. 15. Eserler imzalanmış ve sergilenmeye hazır durumda teslim edilmelidir. 16. Eser teslimi sırasında, eserlerle beraber Eser sahiplerine gönderilen sözleşme de her sayfası imzalanmak suretiyle ıslak imzalı biçimde Bazaart Komitesi'ne teslim edilmelidir. Sözleşmesi veya teslim ve katılım koşullarında eksiklik olan eserler sergilenmez. 17. Eser sahibi eserini bizzat teslim etmeli ve teslim almalıdır. Eğer eser sahibinin bir mazereti varsa adına eserini teslim edecek kişiyi ya da kargo ile gönderimini bazaartyenikoyrotary@gmail. com adresine mail atmak suretiyle bildirmelidir. 20. Eser sahiplerine, eserlerinin satılıp satılmadığı yönündeki bilgilendirme; eser sahiplerinin bildirdikleri iletişim bilgileri baz alınarak e-posta veya sms yoluyla yapılır. Eser sahiplerinin e-posta ve telefonlarını doğru bildirmeleri ve ulaşılır olmaları önemlidir. Satılan eserin sanatçı tarafından geri iadesi istenemez."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/17/bedri-baykam-sevgili-haluk/", "text": "Dün, maalesef sevgili dostum, sanatçı Haluk Akakçe'yi toprağa verdik. Sanat yaşamının en verimli döneminde, 53 yaşında kanserin tetiklediği komplikasyonlar nedeniyle aramızdan ayrıldı. Yurt içinde ve dışında etkin ses getiren önemli sergiler açtı. İlginç kişiliği, tavırları, kıyafetleri, röportajları ile büyük ilgi çekti. Haluk benim için ayrıca özel bir dosttu. 1993'te Bilkent Üniversitesi'nde öğrencim oldu, ele avuca sığmaz bir gençti. Muziplikleri, esprileri, yaratıcı hamleleri, ilginç yorumları ve kişiliğiyle sınıfın en dikkat çeken ismiydi! Öğrencilere zor aşıladığım Kurallar yıkılmak için konur söylemini hızla kavrayan ve bağımsızlığını ilan eden bir sanatçı adayıydı o zamanlar. On gün önce hazırladığım büyük bir sergi için kendisini aradığımda her zamanki güzel kalbi ile beni karşıladı ve bir randevu yapmaya karar verdik... Maalesef aynı akşam hastaneye girmesi gerekti ve bunu gerçekleştiremedik."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/18/turkiye-cumhuriyetinin-yuzuncu-yili-ve-yuz-ressam/", "text": "Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nin düzenlediği Cumhuriyetin 100. Yılında Sanat Festivali kapsamında düzenlenen Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam adlı sergisi 24 Ekim 04 Kasım 2023 tarihleri arasında T. Ü. G. S. F. Fuaye Salonu'nda gerçekleşecektir. Açılış ise 29 Ekim 2023 tarihinde olacaktır. Türkiye Cumhuriyeti'nin Yüzüncü Yılı ve Yüz Ressam adlı proje ilk olarak Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğretim Üyeleri Doç. Dr. Deniz Gökduman ve Doç. Kerem İşcanoğlu'nun birlikte gerçekleştirdikleri ortak proje olan 100 Hundred sergisi, Romanya'nın Köstence kentinde Ovidius Üniversitesi'nde gerçekleşmiştir. Bu projeyi hayata geçerken, öncelikle resimleriyle öne çıkmış, belki de isimleri sanatla çok ilgili olmayan kişilerin bile hafızasında bir şekilde yer etmiş sanatçılara, sanatçıların gözüyle bakmayı ve sanat öznesi olarak görünürlük kazandırmayı amaçlamışlar. Bu doğrultuda öncelikle Deniz Gökduman ve Kerem İşcanoğlu, portresi yapılacak sanatçıları belirlemişler. Portresi yapılacak ressamlar belirlendikten sonra farklı şehirlerde yaşayan ressamlarla bağlantıya geçilerek ressamların da tercihleri dikkate alınarak hangi sanatçının hangi ressamın portresini yapacağı belirlenmiş. Resmi yapılanlar Türk resim sanatı tarihinin önemli isimleri. Aralarında Fahrünnisa Zeyd'ten Tomur Atagök'e; Neşet Günal'dan Bedri Baykam'a kadar pek çok isim bulunuyor. Resimleri yapanlar da günümüz sanatçıları ve aralarında Civan Aydın'dan Nurcan Perdahçı'ya; Semih Zeki'den Füruzan Şimşek'e kadar farklı birçok ressam yer alıyor. Resimler için istenen A4 ölçüsü, biraz da ilk serginin Romanya/Köstence'de olmasından ötürü taşıma zorluğu nedeniyle belirlenmiştir. Sergi, Köstence Ovidius Üniversitesinden sonra, 15 Nisan 2019 Dünya Sanat Günü kapsamında 100 Portre adıyla Deniz Gökduman ve Murat Havan çabalarıyla Kartal Belediyesi Kültür Sanat Merkezinde, ardından ise Deniz Gökduman ve Erkan Doğanay'ın çabalarıyla Kurtuluşa Giden Yolun 100. Yılında 100 Sanatçı 100 Portre, Küçükçekmece Belediyesi adıyla Cennet Kültür ve Sanat Merkezi'nde gerçekleşmiştir. Sonrasında Gökduman ve Tolga Boztoprak'ın uğraşlarıyla Bakırköy 100 Portre adıyla BASAD'da gerçekleşmiştir, Daha sonrasında Gökduman ve Ömer Aydın ile beraber İki Nesil Bir Portre adıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Taksim Sanat Galerisi'nde gerçekleşmiştir. Serginin altıncı durağı, Gökduman ve Hülya Küpçüoğlu'nun katkılarıyla Beykoz Üniversitesi Lisans ve Lisansüstü Yerleşkesi Sergi Salonu'nda sanatseverlerle buluştu. Covid salgınından hemen önce 2020 yılında ArtAnkara, 6. Çağdaş Sanat Fuarı'nda izleyicilere sunulmuştur. İlk sergi ile son sergi arasında katılımcı listesinde bazı değişiklikler olsa da sergi yoluna devam etmektedir. Şimdi ise Gökduman sergiyi 8. Durak olarak kendi kurumuna taşımaktadır. Adem Başpınar Ağıt Uğur Uludağ Ahmet Kiracı Akın Demiral Alev Huzur Ali Gümülcine Aslı Kınalı Attila Berk Göley Ayça Karaca Ayşe Deniz Almadık Ayşe Kapusuz Ayşegül Ak Begona Rodriguez Rueda Berna Sağlam Birol Özer Burak Uyanmaz Burçak Cansu Cansu Sönmez Ceren Gökduman Ceyda Güler Cihan Atıcı Civan Aydın Çiler Süyev Damla Bozkurt Damla Seçkin Dilara Koz Doğan Atalık Doğan Keskin Ecem Aydın Ekin Akalın Kurucu Elçin Topçu Elif Mete Enes Çamlıbel Erkan Doğanay Esma Taşdemir Esra Engin Esra Yıldırım Eylül Köksümer Ezgi Yemenicioğlu Negir Fahri Çağdaş Fatmanur Orhan Fatmanur Savruk Feyza Selek Feyzan Alasya Figen Girgin Filiz Kara Bilgin Fulya Çiftçi Füruzan Şimşek -Gözde Baykara Göknur Yavuzcan -Hakan Cingöz Halil Şentürk Halime Arslan Hamit İzmir Hilal Akgül Hilal Öykü Subaşı Hüda Sayın Yücel Hülya Küpçüoğlu Hüseyin Emre Karaoğlu Işıl Dural Kader Akçay Kerem İşcanoğlu Kübra Yıldız Levent Tosun Loya Kader Öztürkmen Melis Güneş Mustafa Özbakır Murat Havan N. Enes Daşdemir Nazlı Aslan Nebahat Karyağdı Nesli Türk Neslihan Kıyar Nezihe Bilen Ateş Nurcan Perdahçı Nurdan Likos Nurhayat Güneş Nurullah Atalay Nilüfer Topal Oğulcan Öz Onur Örnek Öykü Kesici Özlem Üner Pelin Cansu Gürol Pınar Partanaz Raife Tokyürek Selin Zehra Eker Sema Öcal Semih Zeki Sercan Başar Serdal Keskin Serpil Kapar Sibel Çalık Şimal Gümüş Şevket Sönmez Şeyda Canpolat Şuayyip Yücel Taylan Sarı Tolga Boztoprak Turan Büyükkahraman -Turgay Sarıkaya Veysel Kurucu Yadigar Baran Yağız Efe Öz Zafer Malkoç Zehra Başaran Zerrin Pehlivan Zeynep Özdemir."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/10/24/janus-ne-tarafa-bakmali-ceyda-guler-galeri-islik-25-ekim-11-kasim-2023/", "text": "Ceyda Güler Janus, ne tarafa bakmalı? başlıklı kişisel sergisinde, deneyimlediği mekanları ve bu mekanlara ait kapıları, kapı metaforu üzerinden ele alırken Antik Roma mitolojisinde kapıların ve geçitlerin tanrısı Janus'un bakışıyla dualite prensibi üzerinden görünen-görünmeyen, iç-dış, somut-soyut, geçmiş-gelecek, başlangıç-bitiş gibi kavramları sorguluyor. Transparanlığı yapısal olarak kullanan sanatçı resimlerinde ele aldığı kapı nesnesinin arkasını göstermeyen, gizleyen, kapatan niteliğini yüzeyin geçirgenliği ile bertaraf eder. Her şeyin içinin görülebilirliğinin hazzı ve merak duygusunu yok ederek açıklık, erişilebilirlik gibi anlamlara geldiği transparanlıkla, kapalı kapıların saklama, örtme ve gizem işlevini birleştirirken, J. Baudrillard ve Byung Chul Han'ın dile getirdiği her şeyin şeffaflaşma ve hiper görünür hale gelme durumunu belirginlik ve görünmezlik ikileminde sorgular. Fiziksel olarak kapatma, örtme, gizleme, mahrem kılma işlevlerini yerini getiren kapı imgesinin, hem tuval yüzeyinde hem de ele alınan mimari öğelerde transparanlık yoluyla ifade edilmesi izleyiciyi ikilemde bırakır. Kapıların tamamen kapatılması bitişi, açık olması başlangıcı, aralanması ile arafta umudu simgeler. Üç duygunun da eserlerde buluşması evrensel ve bireysel farkındalıkla farklı anlam katmanlarının buluşma noktası olarak karşımıza çıkar. Transparanlıkla ele alınan kapı açılarak neredeyse her katmandaki mekanın görünmesini sağlamaktadır. Yakınlaştıkça tanınmaz hale gelen nesneler ve mekan, soyut ve geometrik kompozisyonlara dönüşürken, dijital bir katman ile renkli tuvallerin üzerini kapatır. Bu noktada kimi zaman resmin kendisi de bir kapı haline gelir. Yüzeyde yer yer açılan boşlukla görünen alt katmandaki ekspresif düzlem zaman, mekan ve duyular arasında yeni bir bağ kurarken iki ontik tabaka arasındaki derinlik hissini kuvvetlendirir. Hissedilen biçimlerin palimpsestik durumu, belirlenemezlik nosyonu ile algıda tekinsizlik yaratır."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/11/04/19900/", "text": "Çağdaş Türk Sanatına büyük katkılarda bulunmuş Orhan Taylan'ın vefatını üzüntü ile öğrenmiş bulunuyoruz. Orhan Taylan'ı rahmetle anarken kederli ailesine ve dostlarına en derin taziyelerimizi sunuyoruz. 1941 Samsun'da doğar. Selanik kökenli Tarık Taylan ile İstanbullu bir ailenin kızı ressam Seniye Fenmen'in oğludur. İlkokulu Samsunda bitirir. 1960 İstanbul Amerikan Erkek Koleji'ni bitirir. 27 Mayıs 1960 devriminde, askerliğini yedeksubay-öğretmen olarak, İki yıl Söke'nin Sazlıköyü'nde öğretmenlik yapar. 1962 Devlet döviz sınavını kazanarak İtalya'ya gider. Roma Güzel Sanatlar Akademisine girer. Yoğun bir sanat ve kültür ortamı. Desenini geliştirmek için sıkı bir çalışma dönemi. Duvar resmi tekniklerini araştırır. Meksika duvar resmi ile tanışır. Okul sergilerine katılır. 1966 Roma Akademisini bitirip Türkiye'ye döner. Türkiye İsçi Partisi'ne üye olur. Dekoratif duvar resimleri yapar. Sendikalara ve gençlik derneklerine afişler, dergi grafikleri çizer. 1968 yılında ilk kişisel resim sergisini İstanbul Belediye Galerisi'nde açar. Gönül Dinçer'le evlenir. Vasıf Öngören'in oyunları için sahne dekoru, kısa metraj film denemeleri ve seramik çalışmaları. Heykelci Kuzgun Acar ve karikatürcü Tan Oral ile çeşitli ortak çalışmalar. 1971 Askeri darbe ile bir gece yarısı Tan Oral ve eşi Gönül ile birlikte üç gün için gözaltına alınır; bütün arşivi, 200 kadar kitabına el konulup yok edilir. Poster yayıncılığı ile demokrat resim denemeleri yapar. 1976 Antalya Uluslararası Sanat Festivali'nde ilk duvar-resmini yapar; Promete, 110 m2, sıva üstüne akrilik. Görsel Sanatçılar Derneği başkanlığına seçilir. Serigrafi tekniğini öğrenir. Gönül Hanım ile boşanır. Çizdiği 1 Mayıs afişi, kutlamalarda yaygınlıkla kullanılır. 1977 Paris ve Berlinde dört Türk sanatçı ile grup sergileri. 1 Mayıs afişi WFTU'nun Prag'da düzenlediği uluslararası sendikal afişler yarışmasında birincilik ödülü alır. Aynı yıl, A. Bezirci, A. Behramoglu, B. Pirhasan, A. Kadir ile birlikte yazı kurulunda yer aldığı Sanat Emeği dergisi yayın hayatına girer. Politika gazetesinde sanat sayfasında haftalık makaleler yazar. 1980 Dünyamız adlı duvar resmi uygulaması, 70 m2, sıva üstüne akrilik bir çalışmadır. Maden-İş Sendikası, İstanbul'da bulunmaktadır. 12 Eylül askeri darbesi ile bütün ilerici dernek, sendika ve demokratik basın organlarının kapatılır. Antalya'daki Promete adlı duvar resminin sıkıyönetimce imha edilir. 1982 yılında oğlu Ferhat'ın doğar. Barış Derneği'nin kurucu ve yönetim kurulu üyesi olma nedeniyle Askeri Mahkemece açılan dava ve Maltepe Askeri Cezaevinde sekiz aylık ilk tutukluluk dönemi başlar. Tahliye ertesinde Maltepe Resimleri sergisi, Şehir Galerisi, Taksim'de sergilenir. Aynı davadan ikici kez tutuklanır. 1985 Hasret Resimleri Sergisi, Tanbay Galeri'sinde gerçekleşir. Yüz kadar yağlı pastel çalışmasının yer aldığı sergi, tutukluluk sürerken, eşi Melek tarafından gerçekleştirilir. Tutuklu olan 12 Barış Derneği yöneticisi Nobel Barış Ödülüne aday gösterilir. 1986 yılında Otuz Sekiz aylık tutukluluğun sonu olur. Amnesty International tarafından düzenlenen Düşünce Suçlusu Türk Ressamı Orhan Taylan adına uluslararası katılımlı resim sergisi, Belçika'da Liege Müzesi'nde açılır. 1988 Hasret Resimleri adıyla yönetmen N. Arca tarafından yapılan belgesel film çekilir. 1988-1990 Turkish Highlights sergilerinde yapıtlarının yurtdışında sergilenir, Bunlar; Londra, Amsterdam, Moskova vb. kentlerdir. 1990 yılında her yıl İstanbul ve Ankara'da sergiler. Ankara Urart Sanat Galerisinde 1890 Tarih ve Hürriyet Üstüne resim sergisi. Bu sergide ele aldığı Cumhuriyet öncesinin mirası temasının izleri gelecek sergilerinde sürer. Sıraselviler'deki Aslanyatağı Sokak'taki atölyesinde çalışır. Atölye sergileri düzenler. 1993 yılındaki kişisel sergisi, Simon's Rock of Bard College, M. A., ABD'de gerçekleşir. Taksim Şehir Galeri'sinde 25. Yıl, retrospektif resim sergisi gerçekleşir. Tünel'de Sofyalı sokak yeni atölyesini kurar. 1996 yılında Geneve, Gallerie Chausse-Coque, kişisel sergisi gerçekleştiği esnasında aynı dönemde; Atina Belediyesi Galerisi'nde, Kişisel desen ve pastel sergisi gerçekleşir. 1997 Nisan ayında; 96-97 Çalışmaları, KSM sergi salonu, Caddebostan, İstanbul. Haziran'da ise İstanbul -Atina Yüzyüze, 15 Türk ve 15 Yunanlı sanatçı ile dostluk sergisi, KSM Sergi salonu, Caddebostan, Kasım'da ise; Doku Sanat Galerisi, Kişisel resim sergisi, gerçekleşir. 1998 Nisan ayında Garanti Sanat Galerisi, Elmadağ, İstanbul Aralık ayında ise Atina-Istanbul Yüzyüze, 15 Türk ve 15 Yunanlı sanatçı ile dostluk sergisi, Melina Mercouri Kültür Merkezi'nde gerçekleşir. 1999 Nisan ayında Karsu Sanat Galerisi, Kişisel Resim sergisi, Kasım ayında Doku Sanat Galerisi, Çeşitli Dönemlerden, Aralık ayında ise Heykeller kişisel heykel sergisi, İstanbul 9. Sanat Fuarı, TÜYAP'ta gerçekleşir. 2000 Şubat'ta; İş Bankası Sanat Galerisi, Kişisel Resim Sergisi, Ankara yine Şubat ayında Armoni Sanat Galeri'sinde Kişisel Resim ve Heykel Sergisi gerçekleşir. 2001 Nisan'ında; yine Karsu Sanat Galeri'sinde kişisel sergisi olur, Kasım ayında; Yeni Resimler The Grand Gallery, National Arts Club, New York'ta gerçekleşir. 2002 Mayıs ayında Tek renk Yağlıboyalar, Yağhane Sanat Galerisi, Bodrum'da gerçekleşir. Aynı dönemde Peintures et Dessins, Elele Kültür Merkezi, Paris sergisi olur."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/11/08/scenes-plurielles-galerie-jean-louis-ramand-exposition-du-28-octobre-au-13-janvier-2024/", "text": "Yıl sonu yaklaşırken Jean-Louis Ramand Galerisi, sanatçıların bölümler halinde düzenlenmiş olan kolektif sergisini sunmaktan mutluluk duymaktadır. Geçtiğimiz yıl içerisinde galeride düzenlenen sergilerden bir seçkinin de sunulacağı sergide resim, desen ve fotoğraflardan oluşan bir seçki, sergi boyunca değiştirilecek bir düzende sunulacaktır. Galeride iki yeni sanatçının tabloları ve desenleri yer almaktadır: Deniz Bayav ve Jade Boissin. Sergide ayrıca Raphael Renaud'nun yeni resimleri de bulunmaktadır. 2014 yılından bu yana Aix-en-Provence'ta bulunan Jean-Louis Ramand Galerisi düzenli olarak Fransa'daki ve yurtdışındaki fuarlara katılmaktadır. Sanatçılarının tanıtımını ve görünürlüğünü destekleyen galeri, son yıllarda kendi mekanı dışında geçici sergiler düzenleyerek Paris'teki etkinliğini güçlendirdi. Genç çağdaş sanatçılar galerinin programında önemli bir yer tutmaktadır. Jean-Louis Ramand, tutarlılık ve uyum ruhu içinde ama aynı zamanda yaratıcı teknik gereklilikle çağdaş sanatın yayılmasına hizmet eden bu genç nesil sanatçıları desteklemeye ve tanıtmaya çalışır. Galeri aynı yoğunlukla köklü sanatçıların çalışmalarını teşvik eder ve böylece incelikli bir anlaşma yaratır. Galeri, kişisel veya grup sergileri aracılığıyla ve mecra ne olursa olsun, çeşitli yenilikçi yaklaşımları bir araya getirmeyi amaçlar. Böylece galeri, kendi sanatsal çizgisine duyarlı sanatçıları ağırlayarak ve sunarak bu diyaloğu sürekli zenginleştirir. Pour accompagner cette fin d'annee avec joie, la galerie a le plaisir de presenter collectivement les artistes de la galerie dont les influences multiples s'y arrangent en complexes partitions visuelles. Avec un regard sur l'annee ecoulee, une selection de peintures, dessins et photographies sera presentee sur les murs de la galerie avec un accrochage qui sera modifie au cours de l'exposition. En focus, la galerie accueille les peintures et dessins de deux nouvelles artistes : Deniz Bayav et Jade Boissin. Seront egalement presentees durant cette exposition de nouvelles peintures de l'artiste Raphael Renaud."} {"url": "https://kolajart.com/wp/2023/11/14/doc-dr-hakan-karas-dus-ve-kolaj/", "text": "Düş bizi somut ve neyse o olan dünyadan alıp ikinci anlamların, imgelerin ve simgelerin yolculuğuna çıkarır. Gündelik hayatın zaruri değiş tokuş silsilesinden sıyırıp oyunun alanına çeker. Düşte, sanat eserinde ve oyun alanında, neyse o olan tekdüzeliğin ötesinde çok katmanlılık ve çağrışım üretme gücü vardır. Düş bu yönüyle başlı başına estetik bir deneyimdir. Belki sanattan da önce insanın öyküsünde var olan düş, ikinci anlamlar üretme potansiyelini en çok içeren insan deneyimidir. Sanat anlam üretme potansiyeli ile düşselliğe yakındır ve bir düşü anlatırken hissettiğimiz duygusal yakınlığa sanat eseri karşısında da erişiriz. Eda Çığırlı'nın yapıtında, tıpkı düşlerdeki gibi, geçmiş ve şimdi, insan ve doğa, bilinç ve bilinçdışı iç içe geçer. Kimi düşlerden yeni uyanma anında yaşanılan mekan konfüzyonunda olduğu gibi, izleyicisinde uzam ile imgenin ara alanında salınmaya devam etme arzusunu dürten bir geçişkenlik vardır. Onun kolajlarının karşısında insan düşteki imgeye tutulma arzusuyla bulunduğu mekandan sıyrılmak ister. Kendisi kimi zaman siyah-beyaz olsa bile dünyaya renk veren şey düştür. Düşler Sergisi bize belki şunu da hatırlatır: Düşlerimiz ne kadar siyah-beyaz ise hayatı bir o kadar renkleriyle birlikte görmeyi isteriz. Ya da belki ancak o zamanlarda, düşlerimizin, iç dünyamızın siyah-beyaz olduğu anlarda renkleri tüm canlılığıyla algılamaya açık oluruz. İmge anlamdan önce gelir ve anlamın başlangıç yeridir. Bebeklikten başlayarak erken bakım verenlerimizin duyumsamalarımızı ne şekilde kucaklayıp yatıştırdığına bağlı olarak imgelerimiz sonsuz anlamlara gebe olabilir ya da bizi kendine hapsedebilir. İmgelerin tutsağı olabiliriz ya da imgeler bizi kadim hikayelerin sonsuz yolculuğuna davet edebilir. Kolaj da bir düş misali, dünyada hiçbir zaman kavuşamayacak olan kimi imgeleri yan yana getirir. İmkansız görünen karşılaşmalar kolajda mümkün olur. Hayallemenin gücünün sonsuzluğu sanat eserinde fizik kurallarının imkansızlığını aşar. Eda Çığırlı'nın kolajları bu yönüyle gece ve gündüz düşlerimizde özgür olduğumuzu bize hatırlatır. Bu hatırlatmalar gündelik duyumsamalarımızın ördüğü kıstırıcı, kuşatıcı görünmez ağları parçalar. Somut dünyanın bitmez tükenmez uyaran değiştokuşu kolajın karşısında yerini ruhların muhayyel uçuşuna bırakır. Düş yaşamın koşuludur. Şimdinin canlılığının koşulu belki de düşlerdeki siyah beyaz geçmiştir. Bir düşü anlatırken anlattığımız kişiyle yaşadığımız o hülyalı bütünleşme anı, sanki dinleyici de o düşü görecekmişcesine içine girilen o büyülü yanılsama bir sanat eserinde gerçeğe yaklaşır. Kolaj, izleyicisini bir düşe ortak olmaya davet ederek onu kendi çıplak varlığına en yakın olduğu hayal alemine çeker. Düşler Sergisi'nde özne-doğa ikiliği düşsel bir düzlemde suretler ve eller, deniz ve gök, kuş ve ağaç imgelerinin karışmasıyla diyalektik bir dinamizm kazanır. Bu imgelerin iç içe geçmişliği karışmanın, yan yanalığın, toplamın ötesinde bir kimyevi alaşım statüsüne erişir. İmgelerin kendi başına yaratabileceği çağrışım akışı kolajda logaritmik bir ivme kazanır. Düşün kendine özgü şiirselliği Düşler Sergisi'nde kolaja yansımıştır. Düş, tıpkı sanat gibi, bize sadece hakikatimizi söylemekle kalmaz, bizi dönüştürür. Düşler Sergisi'nde çerçeve ya yoktur ya da kendi dışına taşmıştır. Düş gören ile düş dünyası arasındaki boşlukta olduğu gibi çerçeve belli belirsizdir. Kolajdaki keskin çizgiler özneyi tabiatla hem böler hem bütünleştirir. Kendi tabiatı üzerine kurulmuş olan öznenin aynı zamanda ondan ayrışma çabasının süreğenliği her eserde yüzümüze çarpar. Gerçeklikte denetleyici ve tutucu olabilen eller, kolajda özgür kılmaktadır. Doğa Ana'nın doğurduğu insan, belki de gerçeklikte onu yaşatamadığı için, düşünde doğayı geri doğurmak ister. Harfler uçuş ile köpürüş arasında değiş tokuş edilir. Söz, yani anlam doğadan gelir ve yine doğaya karışır. Düş sadece hakikati göstermez, düşün yeni anlamlar yaratma potansiyeli vardır. Düş hiçbir zaman tam tercüme edilemez. Her düş yorumu eksiktir. Ancak, aynı zamanda düş hakikat için yeni bir dile kapı aralar. Tıpkı düşe kesin bir anlam atfetmenin, mutlak bir yorum getirmenin imkansız olması ve böyle bir iddianın düşün doğruganlığı ile çelişmesi gibi sanat eserinin anlamı da her yeni bakışla birlikte dallanıp budaklanır, çeşitlenir. Düşler Sergisi, düşler dünyasına dalıp çıkışlarımızda olduğu gibi, her yeni bakışta çağrışımlarımızı başka yörüngelere çekmeye devam ediyor."}